Lafzullah

Kur'ân-ı Kerîm'in Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsiri (yalnız tefsir katmanı) — Hacc 22:1 – Furkan 25:77

Müellif / kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen (ö. 1971) — ⚠ telifli (2042'ye kadar); tahavi.com sadeleştirilmiş metni

İçindekiler
  1. Hacc 22:1
  2. Hacc 22:2
  3. Hacc 22:3
  4. Hacc 22:4
  5. Hacc 22:5
  6. Hacc 22:6
  7. Hacc 22:7
  8. Hacc 22:8
  9. Hacc 22:9
  10. Hacc 22:10
  11. Hacc 22:11
  12. Hacc 22:12
  13. Hacc 22:13
  14. Hacc 22:14
  15. Hacc 22:15
  16. Hacc 22:16
  17. Hacc 22:17
  18. Hacc 22:18
  19. Hacc 22:19
  20. Hacc 22:20
  21. Hacc 22:21
  22. Hacc 22:22
  23. Hacc 22:23
  24. Hacc 22:24
  25. Hacc 22:25
  26. Hacc 22:26
  27. Hacc 22:27
  28. Hacc 22:28
  29. Hacc 22:29
  30. Hacc 22:30
  31. Hacc 22:31
  32. Hacc 22:32
  33. Hacc 22:33
  34. Hacc 22:34
  35. Hacc 22:35
  36. Hacc 22:36
  37. Hacc 22:37
  38. Hacc 22:38
  39. Hacc 22:39
  40. Hacc 22:40
  41. Hacc 22:41
  42. Hacc 22:42
  43. Hacc 22:43
  44. Hacc 22:44
  45. Hacc 22:45
  46. Hacc 22:46
  47. Hacc 22:47
  48. Hacc 22:48
  49. Hacc 22:49
  50. Hacc 22:50
  51. Hacc 22:51
  52. Hacc 22:52
  53. Hacc 22:53
  54. Hacc 22:54
  55. Hacc 22:55
  56. Hacc 22:56
  57. Hacc 22:57
  58. Hacc 22:58
  59. Hacc 22:59
  60. Hacc 22:60
  61. Hacc 22:61
  62. Hacc 22:62
  63. Hacc 22:63
  64. Hacc 22:64
  65. Hacc 22:65
  66. Hacc 22:66
  67. Hacc 22:67
  68. Hacc 22:68
  69. Hacc 22:69
  70. Hacc 22:70
  71. Hacc 22:71
  72. Hacc 22:72
  73. Hacc 22:73
  74. Hacc 22:74
  75. Hacc 22:75
  76. Hacc 22:76
  77. Hacc 22:77
  78. Hacc 22:78
  79. Mü'minûn 23:1
  80. Mü'minûn 23:2
  81. Mü'minûn 23:3
  82. Mü'minûn 23:4
  83. Mü'minûn 23:5
  84. Mü'minûn 23:6
  85. Mü'minûn 23:7
  86. Mü'minûn 23:8
  87. Mü'minûn 23:9
  88. Mü'minûn 23:10
  89. Mü'minûn 23:11
  90. Mü'minûn 23:12
  91. Mü'minûn 23:13
  92. Mü'minûn 23:14
  93. Mü'minûn 23:15
  94. Mü'minûn 23:16
  95. Mü'minûn 23:17
  96. Mü'minûn 23:18
  97. Mü'minûn 23:19
  98. Mü'minûn 23:20
  99. Mü'minûn 23:21
  100. Mü'minûn 23:22
  101. Mü'minûn 23:23
  102. Mü'minûn 23:24
  103. Mü'minûn 23:25
  104. Mü'minûn 23:26
  105. Mü'minûn 23:27
  106. Mü'minûn 23:28
  107. Mü'minûn 23:29
  108. Mü'minûn 23:30
  109. Mü'minûn 23:31
  110. Mü'minûn 23:32
  111. Mü'minûn 23:33
  112. Mü'minûn 23:34
  113. Mü'minûn 23:35
  114. Mü'minûn 23:36
  115. Mü'minûn 23:37
  116. Mü'minûn 23:38
  117. Mü'minûn 23:39
  118. Mü'minûn 23:40
  119. Mü'minûn 23:41
  120. Mü'minûn 23:42
  121. Mü'minûn 23:43
  122. Mü'minûn 23:44
  123. Mü'minûn 23:45
  124. Mü'minûn 23:46
  125. Mü'minûn 23:47
  126. Mü'minûn 23:48
  127. Mü'minûn 23:49
  128. Mü'minûn 23:50
  129. Mü'minûn 23:51
  130. Mü'minûn 23:52
  131. Mü'minûn 23:53
  132. Mü'minûn 23:54
  133. Mü'minûn 23:55
  134. Mü'minûn 23:56
  135. Mü'minûn 23:57
  136. Mü'minûn 23:58
  137. Mü'minûn 23:59
  138. Mü'minûn 23:60
  139. Mü'minûn 23:61
  140. Mü'minûn 23:62
  141. Mü'minûn 23:63
  142. Mü'minûn 23:64
  143. Mü'minûn 23:65
  144. Mü'minûn 23:66
  145. Mü'minûn 23:67
  146. Mü'minûn 23:68
  147. Mü'minûn 23:69
  148. Mü'minûn 23:70
  149. Mü'minûn 23:71
  150. Mü'minûn 23:72
  151. Mü'minûn 23:73
  152. Mü'minûn 23:74
  153. Mü'minûn 23:75
  154. Mü'minûn 23:76
  155. Mü'minûn 23:77
  156. Mü'minûn 23:78
  157. Mü'minûn 23:79
  158. Mü'minûn 23:80
  159. Mü'minûn 23:81
  160. Mü'minûn 23:82
  161. Mü'minûn 23:83
  162. Mü'minûn 23:84
  163. Mü'minûn 23:85
  164. Mü'minûn 23:86
  165. Mü'minûn 23:87
  166. Mü'minûn 23:88
  167. Mü'minûn 23:89
  168. Mü'minûn 23:90
  169. Mü'minûn 23:91
  170. Mü'minûn 23:92
  171. Mü'minûn 23:93
  172. Mü'minûn 23:94
  173. Mü'minûn 23:95
  174. Mü'minûn 23:96
  175. Mü'minûn 23:97
  176. Mü'minûn 23:98
  177. Mü'minûn 23:99
  178. Mü'minûn 23:100
  179. Mü'minûn 23:101
  180. Mü'minûn 23:102
  181. Mü'minûn 23:103
  182. Mü'minûn 23:104
  183. Mü'minûn 23:105
  184. Mü'minûn 23:106
  185. Mü'minûn 23:107
  186. Mü'minûn 23:108
  187. Mü'minûn 23:109
  188. Mü'minûn 23:110
  189. Mü'minûn 23:111
  190. Mü'minûn 23:112
  191. Mü'minûn 23:113
  192. Mü'minûn 23:114
  193. Mü'minûn 23:115
  194. Mü'minûn 23:116
  195. Mü'minûn 23:117
  196. Mü'minûn 23:118
  197. Nur 24:1
  198. Nur 24:2
  199. Nur 24:3
  200. Nur 24:4
  201. Nur 24:5
  202. Nur 24:6
  203. Nur 24:7
  204. Nur 24:8
  205. Nur 24:9
  206. Nur 24:10
  207. Nur 24:11
  208. Nur 24:12
  209. Nur 24:13
  210. Nur 24:14
  211. Nur 24:15
  212. Nur 24:16
  213. Nur 24:17
  214. Nur 24:18
  215. Nur 24:19
  216. Nur 24:20
  217. Nur 24:21
  218. Nur 24:22
  219. Nur 24:23
  220. Nur 24:24
  221. Nur 24:25
  222. Nur 24:26
  223. Nur 24:27
  224. Nur 24:28
  225. Nur 24:29
  226. Nur 24:30
  227. Nur 24:31
  228. Nur 24:32
  229. Nur 24:33
  230. Nur 24:34
  231. Nur 24:35
  232. Nur 24:36
  233. Nur 24:37
  234. Nur 24:38
  235. Nur 24:39
  236. Nur 24:40
  237. Nur 24:41
  238. Nur 24:42
  239. Nur 24:43
  240. Nur 24:44
  241. Nur 24:45
  242. Nur 24:46
  243. Nur 24:47
  244. Nur 24:48
  245. Nur 24:49
  246. Nur 24:50
  247. Nur 24:51
  248. Nur 24:52
  249. Nur 24:53
  250. Nur 24:54
  251. Nur 24:55
  252. Nur 24:56
  253. Nur 24:57
  254. Nur 24:58
  255. Nur 24:59
  256. Nur 24:60
  257. Nur 24:61
  258. Nur 24:62
  259. Nur 24:63
  260. Nur 24:64
  261. Furkan 25:1
  262. Furkan 25:2
  263. Furkan 25:3
  264. Furkan 25:4
  265. Furkan 25:5
  266. Furkan 25:6
  267. Furkan 25:7
  268. Furkan 25:8
  269. Furkan 25:9
  270. Furkan 25:10
  271. Furkan 25:11
  272. Furkan 25:12
  273. Furkan 25:13
  274. Furkan 25:14
  275. Furkan 25:15
  276. Furkan 25:16
  277. Furkan 25:17
  278. Furkan 25:18
  279. Furkan 25:19
  280. Furkan 25:20
  281. Furkan 25:21
  282. Furkan 25:22
  283. Furkan 25:23
  284. Furkan 25:24
  285. Furkan 25:25
  286. Furkan 25:26
  287. Furkan 25:27
  288. Furkan 25:28
  289. Furkan 25:29
  290. Furkan 25:30
  291. Furkan 25:31
  292. Furkan 25:32
  293. Furkan 25:33
  294. Furkan 25:34
  295. Furkan 25:35
  296. Furkan 25:36
  297. Furkan 25:37
  298. Furkan 25:38
  299. Furkan 25:39
  300. Furkan 25:40
  301. Furkan 25:41
  302. Furkan 25:42
  303. Furkan 25:43
  304. Furkan 25:44
  305. Furkan 25:45
  306. Furkan 25:46
  307. Furkan 25:47
  308. Furkan 25:48
  309. Furkan 25:49
  310. Furkan 25:50
  311. Furkan 25:51
  312. Furkan 25:52
  313. Furkan 25:53
  314. Furkan 25:54
  315. Furkan 25:55
  316. Furkan 25:56
  317. Furkan 25:57
  318. Furkan 25:58
  319. Furkan 25:59
  320. Furkan 25:60
  321. Furkan 25:61
  322. Furkan 25:62
  323. Furkan 25:63
  324. Furkan 25:64
  325. Furkan 25:65
  326. Furkan 25:66
  327. Furkan 25:67
  328. Furkan 25:68
  329. Furkan 25:69
  330. Furkan 25:70
  331. Furkan 25:71
  332. Furkan 25:72
  333. Furkan 25:73
  334. Furkan 25:74
  335. Furkan 25:75
  336. Furkan 25:76
  337. Furkan 25:77

Hacc 22:1

Bu mübârek âyetler, insanları kurtuluş sebeplerini olacak olan takvaya davet ediyor, kıyamete ait en müthiş bir hâdisenin vuku bulacağını bildiriyor, ilâhi din hususunda cahilce münakaşalarda bulunup da şeytana uyan ve haktan yüz çeviren kimselerin ne fecî azaplara uğrayacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey insanlar!) Ey mükellef olan insanlık zümresi!. (Rabbinizden korkunuz) sizi yaratan, besleyen, nice nimetlere nâil buyurmakta olan yüce yaradanınıza âsi olmayınız, O’nun azabını düşününüz. Bu cümleden olarak (Şüphe yok ki, kıyametin depremi, pek büyük bir şeydir.) İnsanlar bir gün ansızın böyle tasavvurların üstünde korkunç bir musibete uğrayacaklardır. Evet… Yerler şiddetle hareket edecek, nice kimseler birden bire hayattan mahrum kalacaklardır. Bu depremin vakti, bazı zatlara göre kıyamet günüdür, diğer bazı zatlara göre de güneşin batı tarafından doğacağı zamandır. Bu zaman kıyamete en yakın bir vakittir.

Hacc 22:2

Evet.. O deprem, pek müthiştir. Şöyle ki:(Onu göreceğiniz gün) fevkalâde bir korku içinde kalınılacaktır, (her emzikli kadın) o depremin verdiği bir korku ve heyecan ile (emzirdiğinden gaflet eder) onu emzirmekte olduğunu (unutur) kendi derdine düşer, titrer durur (ve her yüklü kadın) da o depremin şiddetinden dolayı (yükünü düşürür) yüklü olduğu çocuğunu düşürür, büyük bir korku ve dehşetin tesiri altında kalır (ve insanları) o zaman uğradıkları dehşet ve şaşkınlıktan dolayı (sarhoşlar görürsün) onları görecek olsan şarabın tesiriyle sarhoş olmuş kimseler sanarsın (ve halbuki, onlar sarhoş değildirler) öyle şarabın vesairenin tesiriyle o hale gelmiş olmayacaklardır. (Velâkin Allah’ın azabı şiddetlidir.) İşte o deprem de bu azap cümlesindendir, onun tesiriyle insanlar öyle akıl ve fikirden mahrum bir hale düşmüş olurlar. Azap, ilâhî azap, işte böyle şiddetlidir. Artık bütün insanlar daha hayattalarken bunu düşünüp de hareketlerini güzelce tanzim, güzel bir inanç ve amel ile vasıflanmalı değil midirler?

Hacc 22:3

Ne yazık ki: (İnsanlardan öylesi de vardır ki,) nefsini ıslaha, inancını iyileştirmeye ve ahlâkını düzeltmeye çalışmaz da (Allah hakkında bilmeksizin mücadelede bulunur) o yüce yaratıcının kudretiyle öyle müthiş felâketlerin, kıyamet alâmetlerinin ve diğer şeylerin meydana geleceğini inkâra cür’et eden, Allah hakkında bir takım bâtıl kanaatlarda bulunur (ve her bir inatçı şeytana uyar.) insanlardan ve cinlerden olan birnice dinsizlerin, bozguncuların telkinlerine kıymet verir, mukaddesata karşı düşmanca bir vaziyet alır, bâtıl münakaşalara cür’et eder. Rivayete göre bu âyeti kerime “Nazrubnulhars” hakkında nâzil olmuştur. Bu, mücadeleci bir inkârcı imiş, melekler Allah’ınkızlarıdır, Kuran evvelkilerin masallarından ibarettir, öldükten sonra dirilmek yoktur dermiş. İşte bu âyeti kerime, onun ve onun gibi inatcı kimselerin öyle bâtıl iddialarını reddetmekte ve kınamaktadır.

Hacc 22:4

(Onun) lanetli şeytanın (üzerine yazılmıştır ki) öyle kesin bir şekilde ilâhi takdiri gerçekleşmiştir ki: (Muhakkak herkim onu dost tutarsa) ona tâbi olursa, onun vesveselerine uyarsa (elbette o) şeytan (onu) o kendisini dost tutanı (saptırır) onu hak yoldan, cennet sahasından uzak düşürür (ve onu alevli azap ateşine götürür.) böyle bir azabı gerektiren olan çirkin, bâtıl şeyleri bezeyerek bunları o saptırdığı kimseye güzel gösterir, onun hidayetten mahrum, cehennem azabına mâruz kalmasına sebebiyet vermiş olur. Artık öyle şeytan tabiatlı kimselerin sözlerine kıymet verip de kıyamet günü gibi vesaire gibi bir takım hakikatları inkâra cür’et etmek nasıl uygun olabilir?..

Hacc 22:5

Bu âyeti kerime, öldükten sonra tekrar hayata ereceğimizi isbat için deliller getirerekinsanlığın yaratılışı hakkındaki ilâhî kudrete işaret ediliyor. İnsanların hayat merhalelerine ve yer yüzündeki çeşit çeşit bitkilerin nasıl güzel bir manzara teşkil etmeğe başladığına nazarı dikkatlerimizi çekiyor. Şöyle ki: (Ey insanlar!.) Ey bütün insanlar!. Veya ey ahiret hayatını inkâr eden kimseler! (eğer siz öldükten sonra tekrar dirilmekten bir şüphede iseniz) onu imkânsız görerek ona dair bir delile ihtiyaç görüyorsanız, bir kere düşününüz, yaratılışın başlangıcına bakınız. (biz sizi topraktan) yarattık, bir kere büyük babanız Hazreti Âdem topraktan yaratılmıştı, sonra onun çocukları ve torunları olduğunuz için bu yaratılış, onun yaratılışı içinde sizi de kapsar. Bununla beraber bütün insanlar, gıda vasıtasiyle dünyaya gelmekte ve yaşamaktadırlar. Gıda denilen şeyler ise hayvansal ve bitkisel kısımlarına ayrılır. Bunlar ise netice itibariyle yerden, sudan kaynaklanıyor, doğmuş oluyor. Bu itibar ile de bütün insanlar topraktan yaratılmış demektir. (Sonra) Ey insanlar!. Sizi nutfe denilen (safi bir sudan) yarattık. Bu ise topraktan daha garip bir hayat kaynağı. Çünkü, nutfe, beyaz, saf, ince, akan ve çekilip uzanan bir şeytan ibarettir, böyle olduğu halde hayat vesilesi kılınmıştır. (sonra) alâka denilen, uyuşmuş (kırmızı bir kan parçasından) yarattık ki, o donmuştur, onda akma kabiliyeti yoktur (sonra da tam yaratılmış veya tam yaratılmamış) müzga denilen ufak (bir et parçasından yarattık) insanları böyle tertibe ve derece derece gelişmeye, kimisini yaratılışı tam olarak vücude getirdik, kimisini de düşmeye marûz bıraktık veya bazı azasının noksan yaratmış olduk. Bütün insanlığın yaratılışındaki bu safhalar, dereceler, Allah’ın kudretine birer şahittir. Bunların böyle yaratılışı, birer hikmete dayanmaktadır ve özellikle (size açıkça anlatalım) hikmet ve kudretimizi göstermiş olalım diye sizi böyle çeşitli vasıtalarla derece derece yaratılış sahasına getirdik. Artıkbunları düşünen bir insan, Allah’ın kudreti uzak görülebilir, nasıl imkânsız görebilir. Bir şeyi yoktan yaratan bir zat onu iadeye kâdir olamaz mı? Elbette kâdir olur. Evet.. Bir kere düşününüz ki, ey insanlar!. (Ve) sizden (dilediğimizi rahimlerde) annelerinin içlerinde (belirli bir vakte kadar durduruyoruz) bu müddetin en azı altı aydır, en çoğu da iki veya dört senedir. Rahimlerin kuvvetliliği ve zayıflığı gibi sebepler ile gebelik müddeti böyle değişir (sonra sizi bir çocuk olarak) annelerinizin içerilerinden dışarıya (çıkarıyoruz) artık annelerinizin içerilerinde kalarak onların perişan bir hâle gelmelerine sebebiyet verilmemiş oluyor. (sonra da) Ey insanlar!. Büyüyüp (kemâle eresiniz) diye sizi öyle dışarıya çıkarılmış kılıyoruz, sizi yaşatıyoruz, tâki kuvvet, akıl, bilgi kazanmak itibariyle olgunluk derecesine ermiş olabilesiniz. Deniliyor ki, bu müddet, otuz ile kırk yaş arasındaki hayat müddetidir. (Ve sizden kimi) daha genç iken (vefat ettiriliyor) fazla yaşatılmıyor (ve sizden kimi de) erzeli ömür denilen (ihtiyarlık çağına itiliverilir) çokça yaşatılmış olur. Bu kuvvetlerin zaafa uğradığı; akıla bozukluk geldiği, vücuttaki âletlerin gerektiği gibi işlemediği bir kocalık zamanıdır. (tâki, bilgiden sonra bir şey bilmez olsun) yeniden çocukluk haline iade edilmiş gibi bulunsun, bu şekilde de bu dünyanın fâni, Allah’ın kudretinin meydana geldiği anlaşılsın. İşte insanlığa ait bu halleri, bu inkilâpları meydana getirmeğe kâdir olan bir Yüce Yaratıcı, elbetteki, onları öldürdükten sonra tekrar yaratmaya da, onlara tekrar kuvvet, akıl ve iz’an vermeğe de kâdirdir. Buna inanmışızdır!. İşte bir örnek daha!. Ey insan!. Sen vakit vakit (yeryüzünü kurumuş,) sonbahara uğramış, bir ölü gibi sükûna dalmış (bir halde görürsün) yeryüzü de âdeta hayattan mahrum kalmış gibi bir vaziyette bulunur. Fakat, (vaktaki, onun üzerine suyu indiriveririz) kudretimizle yağmurları yağdırır,mevsimleri değiştiririz. O zaman, yeryüzü yeniden (harekete gelir) bitkileri meydana çıkarmaya kabiliyet kazanır, (ve kabarır) yükselir, bir bitirme gücüne kavuşur (ve her güzel çiftten otları bitirir.) Tatları, kokuları; menfaatları, miktarları farklı ve pek güzel, rengârenk ağaçları, çiçekleri, ekinleri vücude getirir, yeryüzü pek parlak bir güzellik levhası kesilir. İşte bütün bunlar da ilâhî kudret ile meydana gelen şeylerdir. Öyle olmuş bir halde bulunan yerküresini yeniden bir bahar feyzi ile hayata kavuşturan kerem sahibi yüce yaratıcı, artık insanları da öldürdükten sonra tekrar hayata kavuşturamaz mı? Onlara lâyık oldukları vaziyetleri veremez mi? İnanmışızdır ki bunların hepsine de fazlasıyla kâdirdir. Akıllı olan, bu dünyadaki hârikaları, eşsiz yaratılmış şeyleri seyreyleyen bir insan, insanların tekrar hayata ereceklerini, bir ebediyet âlemine sevkedileceklerini asla inkâr edemez. § Hamide; olmuş, kurumuş, bitkisiz bulunmuş şey demektir. § İhtizaz, hareket etmek, titremek, depretmek mânâsınadır. § Rebet, kabardı, arttı, bitki ile yükseldi demektir. § Zevc, renk, vasıf, çift demektir. § Behic; de güzel, gayet süslü ve her şey, sevinçli ve mutlu manasınadır. İbtihac da sevinç, mutlu olmak demektir.

Hacc 22:6

Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın her şeye kâdir ve her fiilinin bir hak ve hikmede dayanmış olduğunu bildiriyor ve kıyametin mutlaka kopacağını ve kabirlerde olanları Cenab-ı Hak’kın dirilteceğini haber veriyor. İnsanlardan bir kısmının da bir bilgiye, biresasa dayanmış olmaksızın Hak Teâlâ’ya karşı mücadelede bulunduklarını ve böyle inkârcı hareketleriyle insanları Allah yolundan alıkoymak istediklerini beyan ve onların bu yüzden ne müthiş âkibetlere uğrayacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (O) yaratılış, insanların ve yeryüzünün hayata nâil kılınmaları (şu sebeptendir ki) yani: Ey insanlar!. Sizin bilip anlamanız içindir ki (Şüphesiz hak olan) bizzat sabit olup zatında, sıfatında ve ef’alinde doğru bulunan (o Allah’tır) bütün o üstün vasıflara sahip olan Yüce yaratıcıdır, başkaları ise sonradan yaratılmışlardır, fânidirler, yaratıcılık sıfatına sahip değildirler (ve muhakkak ki, o) Ezeli yaratıcı, (ölüleri diriltir) buna ner bakımdan kâdirdir. Bir damla sudan insanı yaratan, kurumuş kalmış yeryüzüne hayat veren bir yüce yaratıcı, elbetteki ölüleri de diriltir. (ve şüphe yok ki, o) âlemlerin yaratıcısı (her şey üzerine ziyadesiyle kâdirdir.) onun kudreti içerisinde olmayan hiç bir hâdise düşünülemez, dilediği şey hakkında bir kerre ol deyince o şey hemen oluverir. İşte içinde yaşadığımız bu âlemdeki pek mükemmel, muazzam varlıklar da o hikmet sahibi yaratıcının varlığına, kudret ve büyüklüğüne şahitlik edip durmaktadır.

Hacc 22:7

(Ve muhakkak ki, kıyamet gelicidir) ileride meydana gelecektir. Ölüler diriltilerek mahşere sevkedileceklerdir (onda şüphe yoktur) Cenab-ı Hak, onun vücude geleceğini haber vermiştir, Hak Teâlâ’nın her beyanı ise bir hakikattir, o hâşa gerçeğe aykırı bir şeyi beyan buyurmaz ve onun kudreti de bu kıyameti meydana getirmeğe fazlasıyla yeterlidir. Artık kıyametin kopmasında nasıl şek ve şüphe edilebilir?. (Ve muhakkak ki, Allah kabirlerde olanları diriltip kaldıracaktır)onları mahşer yerine sevkedecektir, onları dünyadaki amellerinin mükâfatına ve cezalarına kavuşturacaktır, bütün bunlar, Cenab-ı Hak’kın kudreti içerisindedir ve onun hikmetinin gereğidir. Artık bunlarda şüpheye, tereddüde asla mahal yoktur.

Hacc 22:8

(Ve insanlardan öylesi de vardır ki) kendi cehaletini görmez, kâinatın yaradılışını düşünemez (ne bir ilme) bir zarurî bilgiye, selâhiyetle bir zatdan alınan bir habere (ve ne bir rehbere) kendisine bilgi verecek doğru bir görüşe, bir delil getirecek yola veya kendisini irşad edecek bir mürşide (ve ne de aydınlatan bir kitaba) hakkı gösteren bir vahye (sahip olmaksızın) böyle üç kısım bilgi yollarından mahrum bulunduğu halde (Allah hakkında mücadelede bulunur) Cenab-ı Hak’kın kudretini takdir edemez, onun dinî hükümlerini inkâra cür’et eden, kıyametin kopacağına inanmaz, yüce Peygamberin beyanatına karşı cahilâne münakaşalarda bulunur durur. § Bu âyeti kerime İbni Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğuna göre Ebu Cehil hakkında nâzil olmuştur ki, hükmü onun gibi diğer kâfirlere de şâmildir. O pis adam, insanları saptırmaya çalışarak Resûl-i Ekrem’e tâbi olmaktan alıkoymak isterdi.

Hacc 22:9

İşte öyle cahil bir şahıs, kendi cehaletini görmez de böbürlenirce bir vaziyet alır (boyununu böbürlenip bükerek) îmandan kaçınır, öyle bir halde mücadelede bulunur (Allah yolundan) başkalarını da (şaşırtmak için) öyle mücadeleye cür’et göstermiş olur.Artık (onun için) o mücadeleci kâfir hakkında (dünyada zillet vardır.) sonunda zelilce bir halde ölür gider. Nitekim Ebu Cehl de Bedir savaşında öldürülmüş, zillete uğramış oldu. (ve ona) o böbürlenen kâfire (kıyamet gününde de yangın azabını tattırırız.) Onu ebedî olarak cehenneme atmış oluruz, lâyık olduğu âkibete kavuşmuş olur. § Saniye itfihi; küfründen, büyüklenmesinden dolayı zikirden kaçınan, hakkı kabul etmeyen, hakkı küçümseyen, arkasını döndürüp duran kimse demektir.

Hacc 22:10

Ve kıyamette öyle bir kâfire hitaben denilir ki, veya lisanı hal ile denilmiş olur ki: (Bu) senin uğradığın dünyevî ve uhrevî azap (senin iki elinin evvelce yaptığından dolayıdır.) senin dünyada iken yaptığın amellerin, inkârcı bir şekildeki hareketlerin, mücadelelerin bir neticesidir. Bu azaplara sebebiyet veren, senin kötü muamelelerindir. İnsanlar, birçok işlerini kendi elleriyle gördükleri için yaptıkları işler böyle ellerine nisbet edilmiştir ki, bu bir adet gereğidir. (Ve şüphe yok ki, Allah kulları için hiçbir zulüm eden değildir.) Hak Teâlâ Hazretleri, bir âdildir zulûmden münezzehtir, hiçbir kulunu günahları olmadıkça cezalandırmaz. İnkarcıların uğradıklan daimî azapları ise, kendi kötü hareketlerinin, inançlarının bir neticesidir. Bu da hikmet gereğidir, bu teklif âlemin icaplarından bulunmuştur.

Hacc 22:11

Bu mübârek âyetler, bazı insanların sırfşahsi menfaat düşüncesiyle Allaha ibadet edip kendilerine bir zarar dokununca da hemen dinden dönercesine harekette bulunur olduklarını ve bu yüzden ziyana uğradıklarını bildiriyor. Kimseye bir faide ve bir zarar veremiyecek olan putlara veya zararları faidelerinden daha ziyade olan kimselere tapınanların da pek çirkin durumlarını gösteriyor. İhlaslıca îmanda ve güzel güzel amellerde bulunanların da ne kadar ebedî nimetlere nâil olacaklarını müjdelemekte ve Cenab-ı Hak’kın her şeye kâdir olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve insanlardan öylesi de vardı ki,) İslâm dinini, kesin bir inanca dayanmış, kat’i bir kanaatle, tam bir samimiyetle kabul etmiş değildir. Belki (Allah’a bir tereddüt üzere ibadet eder) yani: Bir tepenin bir kenarı üzerinde düşmek tehlikesine mâruz bir vaziyette bulunuyormuş gibi bir halde, şek ve şüphe içinde ibadette bulunur. (Eğer ona), sağlık, servet gibi (bir hayır dokunursa onunla), o dokunan hayır sebebiyle (yüreği rahat eder) yatışır, dinî üzerine sebat eder. (Ve eğer bir musibet dokunursa) yani: Nefsine, ailesine, malına hastalık gibi, zarar ve ziyan gibi bir tecrübe ve imtihan vesilesi olacak bir hâdise isabet ederse hemen (yüzü üzerine geri döner) yine küfrüne dönmüş olur. Çünkü onun dinî kabulü temiz bir kanaate, bir yüce maksada dayanmış değildir. Maddi faideler uğrunda her türlü mukaddesatı feda edecek bir kabiliyettedir. Artık öyle bir kimse, şüphe yok ki: (dünyada da ahirette de ziyana uğramıştır.) ümit ettiği faidelerden mahrum kalmış din adına yapmış olduğu ameller zayi olmuş, dinden dönmesi sebebiyle ebedî azaba aday bulunmuştur. (İşte apaçık ziyan budur.) bu bildirilen dünyevî ve uhrevî hüsrandır, evet (bu) dur. Çünkü, bunun gibi bir hüsran olamaz. § Rivayete göre bu âyeti kerime çöllerdenMedine-i Münevvere’ye hicret eden bir takım bedevi Araplar hakkında nazil olmuştur. Bunlardan bir Medine-i Münevvere’de sağlık, rahat, servet bulunca eşi erkek çocuk doğurunca İslâmiyet güzel bir din, onun sayesinde hayıra nâil oldum der, kalben tatmin olurmuş. İş tersine olup da böyle maddî bir faide göremeyince, meselâ hasta veya fakir düşünce her şerre uğramış oldum, başka değil diyerek İslâm dininden dönüverirmiş. Bir rivayete göre “müellefetülkulub=kalpleri İslâma ısındırılmış” denilen kimseler hakkında nâzil olmuştur. § Bir kerre düşünmelidir ki, dindar olmaktan asıl gaye, ebedî hayatı temin etmek, îman şerifine nâil olup Allah’ın rızasını kazanmaktır. Uhrevî azaptan emin olup ebedî saadetlere kavuşmaktır. Bu dünyada mümin olanlar da, olmayanlar da, bazan müsibetlere sıkıntılara mâruz kalabilirler. Evet.. Bir kere düşünmelidir ki, Yüce yaratıcı, kullarını bu dünyada yaşatıyor, kendilerini bir çok nimetlere nâil buyuruyor, bir kısmını da bazan hastalık gibi, fakirlik gibi ârızalara uğratıyor, elbetteki bunda da bir hikmet vardır. Özellikle ilâhi takdire rıza göstererek bu gibi ârızlara karşı sabreden müminler bunun mükâfatını dünyada olmasa bile ahirette göreceklerdir. Artık böyle geçici bir ârızadan dolayı gücenip de dine aykırı harekete nasıl cü’ret edilebilir. Böyle bir cü’retin kötülüğü, pek korkunç âkibeti düşünülmeli değil midir?. § Harf; kelimesi, taraf, bir tepenin kenarı, uçurum yeri mânasında olup tereddütten, ıstıraptan kuşku ve şüpheden, dinin bir kenarında bulunup onun ortasında, merkezinde bulunmamaktan kinayedir.

Hacc 22:12

Evet.. Ne büyük bir hüsran ki, o ilâhi dinden mahrum kalan kimse Cenab-ı Allah’aibadeti bırakır da (Allah’tan başka kendisine ne zarar ve ne de menfaat veremiyecek olan şeye) cansızlar türünden olan putlara (ibadet eder) Evet.. O putlar, kendilerine ibadet edenlere bir faide veremiyecekleri gibi kendilerine ibadet etmeyenlere bir zarar veremezler. Artık öyle âciz, mahlûk şeylere nasıl ibadet edilebilir?. (İşte bu) putlara ibadet, haktan, hidayetten, akıllıca hareketten (en uzak sapıklıktır) artık bunun kadar korkunç, felâket sebebi bir hareket bulunamaz.

Hacc 22:13

Öyle kâfirlerden bir kısmı da (zararı faidesinden daha yakın olan kimseye ibadet eder) meselâ Firavun, Nemrut gibi reislerine tapınırlar, onların dünyevî varlıklarına bakarak, kendilerinden maddî menfaatler umarlar, Halbuki, bunlar (ne kötü yardım ve ne kötü sahip) kimselerdir!. Çünkü bunlara tapanlar, dünyada öldürülmeye, harekete lâyık olurlar, ahirette ise en şiddetli azaplara ebediyen uğrarlar. O taptıkları şahıslardan ümit ettikleri dünyevî menfaatler ise ya hiç gerçekleşmez, veya gerçekleşse de çabucak yok olup mes’uliyeti gerektirir olacağından onun da ne kıymeti olabilir?. Artık böyle ebedî felâketlere sebep olan bir harekete, insan perestliğe aklı başında olan bir insan nasıl cür’et edebilir?.. § Aşir; kelimesi, eş, sahip, kabile mânasındadır. Cem’i aşayirdir. On cüzden birisi mânasını da ifade eden “öşr” gibi.

Hacc 22:14

Fakat bir kerre düşünmelidir ki: Yalnız Allah Teâlâ’ya ibadet edenler, ne kadar mutlu,gelecekleri ne kadar emniyete almış zatlardır. Evet.. (Muhakkak ki, Allah) Teâlâ Hazretleri, kendisine (îman eden ve) namaz gibi, oruç gibi, zekât ve sadaka gibi (güzel güzel amellerde bulunanları) dünyada da, ahirette de hayra, selâmete erdirir. Fetihlere nâil kılar (altlarından ırmaklar akan cennetlere girdirir) onları dünyada nice güzel ülkelere hâkim kılan, onları ahirette de ebedî cennetlere kavuşturur. Cenab-ı Hak, bunların hepsine kâdirdir. Evet.. O yüce yaratıcıdır (Şüphesiz ki, Allah) o kerem sahibi mabûd (dilediği şeyi işler) her dilediğini meydana getirir. Binaenaleyh îman ve itaat sahiplerini her türlü selâmet ve saadete kavuşturacaktır, kendisine îman ve itaat etmeyenleri de her çeşit azaplara, felâketlere uğratacaktır. Onun için bir engel ve mâni yoktur. Buna inanmışızdır.

Hacc 22:15

Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın yüce peygamberine yardım etmiyeceği kuruntusunda bulunan münafıkların ne kadar yanlış düşündüklerini, kendi nefislerini feda etseler bile o yardıma mâni olamayacaklarını bildiriyor ve Kur’an âyetlerinin birer açık delil olduğunu ve Cenab-ı Hak’kın dilediği kuluna yardım ve hidayet ihsan buyuracağını telkin buyuruyor ve müminler ile diğer milletlerin aralarını her şeyi hakkiyle görüp bilen Allah Teâlâ Hazretleri, Peygamberi Muhammed Aleyhisselâma elbetteki, dünyada da, ahirette de yardım edecektir. (Her kim ona) o yüce Resûle (Allah’ın ne dünyada ve ne de âhirette yardım etmiyeceğini zannediyorsa) bu yardımın meydana gelmesini arzu etmiyorsa buna mâni olmak için (semaya) göğe veya hanesinin tavanına (bir ip uzatsin) onuboynuna takıp havaya yükselmek istesin (sonra onunla intihar etsin) yerden alâkâsını keserek gebersin gitsin. (onun nefret ettiği şeyi) Resûlullaha olan ilâhi yardımı (giderecek mi?.) Ne mümkün, elbette ilâhi yardım dinin yüceltilmesi tecelli edecektir. Onu istemeyenler ise kin ve düşmanlıklarından dolayı mahvolup gitsinler. § Bu âyeti kerime, bir takım din düşmanlarının ve Özellikle “Gatfan” ve “Beni esed” kabilelerinden bazı kimselerin haklarında nâzil olmuştur. Bunlar, Cenab-ı Hak’kın Peygamberine yardım etmiyeceğini zannediyorlar ve yardım etmesini istemiyorlardı. Bunlar İslâmiyete davet edilince bundan kaçınıyorlardı. Ve diyorlardı ki: bizimle Yahudi’ler arasında bir sözleşme vardır, onlar bize yiyecek, hurma gibi, erzak veriyorlar, eğer biz müslüman olursak bu erzaktan mahrum kalırız, Peygamberin yardıma nâil olacağını ise ummuyoruz. İşte bu âyeti kerime öyle âdi, dünyevî bir menfaat uğrunda ilâhi din gibi saadet sebebi olan bir muazzam, ebedî nimeti feda edenlerin o pek çirkin, cahilce düşüncelerini, hareketlerini red etmekte ve kınamaktadır.

Hacc 22:16

Evet.. Cenab-ı Hak, Resûlune yardım edecektir, Kur’an-ı Kerim’in âyetleri bunu müjdelemektedir. (İşte onu) o Kur’an-ı Kerim’i (böyle açık açık âyetler) lâfzan ve hükmen birer mucize, birer söz harikası (olarak indirdik) o Peygambere ihsan ettik, onun zafere nâil olacağını bu vasıta ile de kendisine müjdelemiş olduk. (Şüphe yok ki, Allah dilediğine hidayet eder.) Onu hidayette sabit kılan, ona maddî ve manevî nimetlerini, yardımlarını ihsan buyurur. Artık buna o inkârcılar, o hainler mi mâni olacak?. Ne mümkün!. Nitekim Hz. Peygamber hakkındailâhi yardım tecelli etmiş, az bir zaman içinde düşmanlarına galip olarak Mekke-i Mükerremeyi ve diğer yerleri fetheylemiş, İslamiyet nurları doğu ve batıyı aydınlatmaya devam buyurmuştur.

Hacc 22:17

Evet.. Hak Teâlâ dilediğine hidayet eden ve dilediğini hidayetten mahrum bırakır. İşte (muhakkak ki, o kimseler ki, îman ettiler) Allah Teâlâ’yı ve bütün Peygamberleri, semavi kitapları tasdik eylediler, elbetteki, onlar hidayete mazhar olan zatlardır. (ve o kimseler ki, Yahudi oldular) Yahudilik dinini kabul etmiş bulundular, sonra birnice hükümleri değiştirdi ve bir kısım Peygamberleri inkâr ettiler (ve) onları ki (sabiîler) dir, bazı, yıldızlara tapan ve yaratılış eserlerini o yıldızlara isnât eden bir taifedir (ve) onlar ki (Hristiyanlar) dır. Hıristiyanlık dinini kabul etmiş, sonra Hazreti İsaya Allah’ın oğludur demeğe cür’et göstermiş kimselerdir. (ve) onları ki (mecusiler) dir. Peygamberlere inanmayıp güneşe, aya, ateşe tapan ve bu âlem için nur ile zulmetten ibaret iki asıl vardı demekte bulunan kimselerdir (ve şirke düşenler) dir. Peygamberleri tasdik etmeyip esnam denilen putlara tapan bir yığın cahillerdir. İşte bunlar (yok mu) böyle altı kısıma ayrılan din mensupları var ya, (muhakkak ki, Allah Teâlâ kıyamet gününde onların aralarını ayıracaktır.) doğru yolda olanlar ile bâtıl yolda olanları tâyin buyuracaktır. Her bakımdan açık bir hakikattır ki, bu muhtelif dinler arasında yalnız İslâm dinî, ilâhi bir dindir, bütün Peygamberler ümmetlerine esasen bu ilâhi dinî tebliğ etmişlerdir. Diğer dinler ise bozulmuştur ve bâtıldır, şeytani bir mahiyette bulunmaktadır.Dinler arasında güzelce tetkikatta bulunanlar bu hakikatı itirafa mecbur olurlar. (Şüphe yok ki, Allah Teâlâ her şeyi görüp bilir.) hiç bir şey, Hak Teâlâ’nın müşahede alanından ezeli ilminin dairesinden hariç olamaz. Artık muhakkaktır ki, ahirette de ilâhi hükmü tecelli edecektir. Doğru yolda olanlar bile bâtıl yolda olanları tâyin buyuracaktır. Doğru yolda olan ehli îmanı cennetlere, birnice tecellilere erdirecektir, küfre düşmüş olanları da cehenneme sevk buyuracaktır, her kul, lâyık olduğu âkibete kavuşmuş olacaktır. İlâhi adalet, ilâhi hikmet bunu gerektirmektedir.

Hacc 22:18

Bu mübârek âyetler, göklerde ve yerde bulunan bütün cisimlerin, bütün eserlerin ve insanlardan bir çoklarının Cenab-ı Hak’ka karşı tâzim secdesine kapanmakta olduklarını ve insanlardan bir çoklarının da -küfürleri yüzünden- azaba mahkûm, yardımdan mahrum bulunduklarını bildiriyor. Bu iki zümreden küfre düşmüş olanların ne kadar ateşin azaplara mâruz kalacaklarını ve ateşten her çıkmak istedikleri zaman tadınız o yangın azabını diye kendilerine hitabedilerek ve ateşe iade edileceklerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey mükellef, bilgi kabiliyetine sahip insan!. (Sen görmedin mi?) güzelce düşünüp bilmedin mi ki, (muhakkak Allah’a) o kâinatın yaratıcısına (göklerde olanlar da ve yerde olanlar da) bütün semalarda ve yeryüzünde bulunan melekler de diğer ruhani mahlûklar da secde ederler, yani o yüce yaratıcının takdir ve tedbirine tamamiyle boyun eğerler, bütünvarlıkları, parlaklıkları, neşvunemaları birer ilâhi kudret eseri olduğundan hepsi de Allah’ın birliğine delâlet ve şahitlik eder durur. Bu bakımdan bütün insanlar da, cinler de böyle bir boyun eğme ve delalete sahiptirler. (ve) böyle yalnız akıl sahipleri değil (güneş) de (ay) da (yıldızlar) da (ve dağlar, ağaçlar) da ve bütün (hayvanat da) secde ederler yani: ilâhi iradeye her bakımdan boyun eğer teslimiyette bulunurlar. Artık böyle birer mahlûk, ilâhi iradeye tâbi olan şeylere nasıl mâbudluk ve ilâhlık isnat edilebilir?. (Ve insanlardan bir çoğu da secde ederler) yani mümin, iyi olan insanlar, Cenab-ı Hakkı birlemeğe, ibadet ve itaate devam ve iradeleriyle vakit vakit kulluk secdesine kapanırlar. (ve) insanlardan (birçokları da vardır ki) secdeden kaçınır, kendi iradesiyle ibadette bulunmaz (onun üzerine de azap hak olmuştur.) İşte kâfirler, îmanın gereği olan secdeden kaçındıkları için haklarında bir ebedî azap mukadder bulunmuştur. (Ve kimi ki Allah bedbahtlığa düşürürse) yani: Hangi bir şahıs ki, kendi iradesini şerre ve küfre sarfettiği için hakkında bedbahtlık takdir edilmiş bulunursa (artık onu saadete erdirecek bir kimse yoktur) onu dalâletten kurtarıp hidayete erdirecek bir kerem sahibi bulunamaz. Çünkü buna Cenab-ı Haktan başkası kâdir değildir. (Şüphesiz ki, Allah dilediğini işler) hikmetin gereğine göre iradesi tecelli eder. Elbette ki, mümin olan kullarının hidayete, saadete, ermeleri, kâfir olanların da sapıklığa, ihanete düşmeleri, birer hikmet gereği olup Allah’ın düşmesi cümlesindendir. § Bu âyeti kerime altıncı secde âyetidir.

Hacc 22:19

İşte (Şu ikisi) mümin olan zümre ile kâfirolan taife (iki düşmandır) birbirlerine hasım olan iki fırkadır. Onlar (Rableri hakkında) o yüce yaratıcının dinî, zat ve sıfatı hususunda birbirleriyle münakaşada (çekişmede bulunmuşlardır) müminlerden meydana gelen zümre, hakikat caddesini takibeder, Allah’ın birliğine inanır, bütün Peygamberleri, semavi kitapları tasdik eder ve yüceltir. Diğer zümre fertleri ise bâtıl itikatlarda bulunurlar, bunların bir takımı bir kısım Peygamberleri, mukaddesatı inkâr ederler, bir takımı da gök cisimlerine ve diğer mahlûkata ilâhlık isnâd ederek putlara taparlar. (artık o kimseler ki, kâfir olmuşlardır) tevhit dininden ayrılmış bulunmaktadırlar (onlar için ateşten esvap biçilmiştir.) kendileri için vücutlarını her bakımdan kuşatacak olan cehennem ateşi, öyle müthiş bir felâket takdir edilmiştir. (başlarının üzerine de) o cehenneme atıldıkları zaman (kaynar su dökülür) İbni Abbas Radiallahu anh demiştir ki: Eğer o sudan bir damla dünya dağları üzerine damlayacak olsa elbette ki, onları eritiverir. § Bu âyeti kerimenin iniş sebebi hakkında çeşitli rivâyetler vardır. Bir rivayete göre Bedir savaşında ashab-ı kiram ile müşrikler arasında vuku bulan mübareze hakkında nâzil olmuştur. Şöyle ki: Müşriklerden Utbe, Şeybe ve Velid İbni Utbe, harp meydanına atılmışlar, kendilerine karşı ensar-ı kiramdan bazı zatlar mübarezeye çıkmak isteyince müşrikler böbürlenerek demişler ki: Bunlar bizim eşimiz değildirler, bize karşı Kureyş’ten emsalimiz olan kimseler savaşa atılmalıdırlar. Bunun üzerine Hazreti Ali, Hazreti Hamza ve Hazreti Ubeyde meydana atılmışlar, Hz. Ali, Şeybe’yi, Hazreti Hamza da Utbe’yi öldürmüş, Hazreti Ubeyde Velid ile harb ederken Hazreti Ali gelip onu öldürmüştür. Diğer bir rivayete göre de bu âyeti kerime, müslümanlar ile ehli kitap denilen inkârcılar arasındaki bir münakaşa üzerine nazil olmuştur. Şöyle ki: Ehli kitaptan olanlar, demişler ki: Ey müslümanlar!. BizimPeygamberimiz sizin Peygamberinizden öncedir, bizim kitabımız da sizin kitabınızdan öncedir. Binaenaleyh biz sizden Allah katında üstünüz. Müslümanlar da demişler ki: Hayır.. Biz Allah katında üstünüz. Çünkü bizim kitabımız, bütün kitaplar üzerine hâkimdir, bizim Peygamberimiz de son peygamberdir. Bunun yanında biz bütün semavi kitaplara ve sizin Peygamberinize de îman etmiş bulunuyoruz, siz ise bizim Peygamberimizi de, bizim kitabımızı da bildiğiniz halde onları bir kıskançlık sebebiyle inkâr ediyorsunuz. Gerçekten insaflıca düşünen bir insan, müslümanların ne kadar haklı, İslâm dininin ne kadar yüce, ne kadar evrensel ve tab’ı selime ne kadar uygun olduğunu itiraf eder.

Hacc 22:20

Evet cehennemdeki sıcak su öyle şiddetlidir ki: (Onunla) o suyun şiddetli hararetiyle o içine atılacak kâfirlerin (karınlarındakiler ile) barsakları, iç yağları gibi şeyler ile (derileri eritilir) o kâfirlerin böyle içerileri ile dışarıları da böyle ateşin bir azaba tutulmuş olur.

Hacc 22:21

Bununla beraber (onlar için) o cehenneme atılacak kâfirlere ait (demirden kamçılar) çomaklar, kırbaçlar (da vardır) bunlar ile yüzlerine vurulur, böyle çeşit çeşit azaba uğrar dururlar. § Hamim; kaynar su demektir. Şiddetli sıcak zamanında yağan yağmur, hakkında özen gösterilen yakın kimse mânasında da kullanılır. § İshar; da eritmek ve ulaşmak demektir. “Mekamıda; makma’ın çoğuludur ki: bir şeyi menetmek ve demirden yapılmış çomak, kamçı mânasınadır.

Hacc 22:22

Artık o cehennemdeki kâfirler, (her ne zaman ondan) o cehennem ateşinden veya o ateşin elbiselerinden, evet.. O pek şiddetli (ğamdan çıkmak isterlerse) kendilerinin cehennemden dışarıya atılmalarını arzuda bulunurlarsa (onun) o ateşin (içine) zebaniler vasıtasiyle (iade edilirler) demir kırbaçlar ile cehennemin dibine red olunurlar. (Ve) kendilerine hitaben (yangın azabını) o pek şiddetli ve her tarafa yayılmış olan cehennem ateşini (tadın) denilir. Oradan çıkmalarına asla müsaade edilmez. İşte küfrün en tehlikeli, en ebedî cezası:

Hacc 22:23

Bu mübârek âyetler, îman ve salih amel sahiplerinin ahirette nâil olacakları nimetleri bildiriyor, onların ne kadar güzel, hoş sözlere ve Allah Teâlâ’nın yoluna irşad edilmiş bulunduklarını müjdeliyor. Kâfir olanların ve Allah’ın yolundan, Mescid-i Haramdan insanları men edip zulme meyilli bulunanların da müthiş âkibetlerini böylece ihtar buyurmaktadır. (Şüphe yok ki, Allah Teâlâ, îman edenleri) zatının birliğine ve Resûl-i Ekrem’ine ve diğer dinî hükümlerine (îman edenleri) tasdikte bulunanları (ve) îmanlarını gösteren, îmanlarındaki sebatlarına şahitlik eden (güzel güzel amellerde bulunanları) üzerlerine düşen farizeleri ve diğer mendub, hâlis muameleleri yerine getirenleri (altlarından ırmaklar akan cennetlere girdirecektir) pek lezzetli sulara, çok güzel manzaralara nâil kılacaktır. O muhterem kullar (orada) o cennetlerde melekler vasıtasiyle (altundan bilezikler ile ve inci ile süsleneceklerdir) sahip oldukları güzellikler, bu vesile ile de arttırılmış olacaktır. (ve) böyle cennetlere girecek zatların (oradaki elbiseleri ipektir.) ibrişimdenvücude getirilmiş, emsalsiz kumaşlardır. Evet.. Mümin olan erkekler için dünyada ipekten elsiseler giymek haramdır. Bu elbiseler dünyada kadınlara mahsustur. Erkeklerin dünyadaki vaziyetleri, mesaileri bu gibi ipek kumaşlar ile bezenmelerine mânidir ve bu bir hikmet gereğidir. Fakat ahiret âlemi, müminler için bir ebedî istirahat ve saadet âlemi olduğundan mümin olan erkekler orada ipekten elbiseler giyerler, dünyadaki emre uymalarının orada böyle mükâfatını görürler. § Esavir; esvirenin ve sivarin çoğuludur ki, bilezikler demektir.

Hacc 22:24

(Ve onlar) o cennetlere nâil olan mutlu kullar (sözden en temiz) güzel, yüce, kutsal (olana hidayet olunmuşlardır) onlar dünyada iken kelime-i şehadet ile lisanlarını süsler ve kalplerini aydınlatırlardı veya Kur’an-ı Kerim’i okuma şerefine nâil bulunurlardı veyahut: Bize vâad etmiş olduğu hususlarda doğru olan, bizi böyle cennetlere erdiren Allah’ımıza hamdolsun derler. (ve hem de ziyade hem de müstahik olanın) yani Hak Teâlâ’nın (yoluna) o mümin zatlar (erdirilmişlerdir) yani: Onlar dünyadalarken din yolunu tâkibetmiş, ilâhi din ile vasıflanmışlardır. İşte bu güzel hallerinin mükâfatı olarak öyle en şerefli, en çok mutluluk veren birer ebedî ikametgâh olan cennetlere nâil ve öyle pek güzelce tezyinata muvaffak olacaklardır.

Hacc 22:25

(Muhakkak o kimseler ki, kâfir oldular)dünyada iken küfrü tercih ederek îman nimetinden mahrum bulundular (ve Allah’ın yolundan) İslâmiyet dininin geniş yolundan onu bunu menetmeğe çalışıp durdular (ve) bu cümleden olarak (yerliler ile taşradan gelenler için) yani: Mekke ahalisi ile çöllerden ve diğer ülkelerden gelecek misafirler için (eşit kıldığımız) hepsi için de ziyaretine izin vermiş olduğumuz (Mescid-i Haramdan) insanları (menederler) orada dinin hükümlerinden olan Beytullah’ı tavaf gibi, namazları kılmak gibi, hac ve umrenin hükümlerini ifa gibi güzel amellerin yapılmasına mani olurlar. (Ve her kim ki orada) harem dairesinde (zulme meyletmek arzusunda bulunur) meselâ Harem-i Şerifte halka zulmetmek kasdinde bulunur veya müşrikce bir hareketi veya yasaklanmış olan herhangi bir şeyi veyahut gayrımeşru lakırdıları yapar veya harem dairesine ihramsız girmeğe cür’et gösterirse artık (ona) bu gibi yasak şeyleri işleyen herhangi birine (bir acıklı azaptan tattıracağızdır.) Binaenaleyh her mümin için lazımdır ki, Beytullah’a hürmetde bulunsun, orada dinin kuralları dahilinde harekete dikkat eylesin. İslâmi farizalara lâyık olmayan şeylerden tamamen kaçınsın. § Rivayete göre bu âyeti kerime, Resûlullah ile ashab-ı kiramını Hudeybiyye senesinde hac ve umre etmekten ve haramı şerifte kurban kesmekten men etmiş olan Ebu Süfyan ile arkadaşları hakkında nâzil olmuştur. Peygamber Efendimiz umre için ihrama girmiş olduğu için onlar ile cihatta bulunmayı muvafık görmemiş, bir sene sonra gelip hac etmesi için onlar ile anlaşma yapmıştı. Fetih sûresi tefsirine de bakınız!. § Mescid-i Haram tâbiri Mekke-i Mükerremedeki harem dairesi denilen bütün bilinen sahayı da içine alır. İmamı Âzam’a ve birçok fakihlere göre bu harem dairesindeki yerler, arazi, bütün müslümanlar arasında eşit bir mahiyette bulduğundan satılıp kimseyemülk edilemez. § İlhad; kaçınmak; yüz çevirmek, haktan dönmek, küfre düşmek, şeriatın yasakladığı şeyleri yapmak.

Hacc 22:26

Bu mübârek âyetler de İbrahim Aleyhiselâm’ın Kâbe-i Muazzama’yı yeniden inşaya ve onu bütün ziyaret edecek zatlar için tertemiz bir halde bulundurmaya Allah tarafından görevlerdirilmiş olduğunu bildiriyor. Hazreti İbrahim’in Beyt-i Şerif’i ziyarete insanları davete memur olup ziyaretçilerin de ne yolda harekette bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Yüce Resûlüm!. (hatırla ki, İbrabim’e) halilullah denilen o pek muhterem Peygambere (Beyt-i şerifin) yani: Kabe-i Muntazam (yerini bir makam kılmıştık) o mübârek yerini kendisine bildirmiştik. (bana bir şeyi ortak koşma) yani bir Beyt-i şerifi sırf benim rızam için yeniden inşa et, ibadet ve itaat hususunda hiçbir kimseyi bana ortak koşma, yapacağın bu mukaddes mabed, hakka itaatden başka bir maksada dayanmış olmasın (ve benim Beytimi) Kâbe-i Muazzama’yı her taraftan gelip (tavaf edenler için) ve Mekke’de (mukim olanlar için ve) içinde namaz kılarak (rükû ve secde edenler için tertemiz tut diye) emir etmiş o muazzam umumi mabetin yerini hazırlamıştık. § Tefsirlerde yazılı olduğu üzere kendisinin sırf büyük bir ilâhi mabed bir mukaddes mekân olduğuna işaret için “Beytullah” denilen Kâbe-i Muazzama evvelce kırmızı yakuttan oluşmuştu, tufan günlerinde semaya kaldırılmıştır, sonra Cenab-ı Hak, onun yerini Hazreti İbrahim’e göndediği bir rüzgâr ile veya bir bulut ile hârikulâde bir şekilde bildirmiş, İbrahim Aleyhisselâm da o yerde Beyt-i şerifi yenidenbina kılmıştır. Ve şöyle de denilmektedir ki; Kâbe-i Muazzamayı ilk evvel bina eden, Hazreti İbrahim’dir, yeryüzünde ilk evvel yapılan Mescid-i Şerif budur. Bundan kırk sene sonra da “Beyt-i mukaddes” yapılmıştır. Bununla birlikte şöyle de mervidir ki: Kâbe-i Muazzama beş defa bina edilmiştir. Birincisini melekler bina etmişlerdi, kırmızı yakuttan oluşmuştu. Sonra tufan zamanında göğe kaldırılmıştır. İkincisi, İbrahim Alehisselâm tarafından yapılmıştır. Üçüncüsünü de Kureyş kabilesi, cahiliyet devrinde bina etmişlerdir. Bunun yapılışında Resûl-i Ekrem Efendimiz de hazır bulunmuştur. Dördüncüsünü de İbnüzzübeyir bina etmiştir. Beşincisini de Haccac bina etmiştir. Asıl mukaddes olan yeri daima mahfuz bulunmuştur. Asıl bir yüce mâbedi olan da onun bu yeridir, kıyamete değin müminlerin mübârek bir ziyaret yeri, bir mâbedi bulunacaktır.

Hacc 22:27

(Ve) Hak Teâlâ İbrahim Aleyhisselâm’a vahyen emretti ki (insanlar arasında haccı ilân et) haccın bir kutsal ibadet olduğunu bildir, bu hususa dair nidâda bulunun, Beyt-i şerifi ziyaret için insanları davet eyle (sana) senin bina ettiğin Beyt-i şerife (piyade olarak) gelsinler (ve her bir geniş uzak yoldan gelen zayıf develer üzerine binmiş olarak geliversinler) böyle bir fedakârlıkta bulunarak büyük büyük sevaplar kazansınlar.

Hacc 22:28

(Tâki) gelsinlerde (kendileri için bir takım) büyük, dinî ve dünyevî (menfaatlere şahitolsunlar) çünkü hac farizesi, dinimizin beş mübârek esasından biridir, malî ve bedenî bir ibadettir. Nail olduğumuz sıhhatin ve servetin bir şükran vazifesidir, mâbudumuza karşı en büyük hürmeti içermektedir. Bu yüce ibadet, ruhları fazlasıyla rahatlatır, müslümanlarca en mübârek olan bir beldeyi ziyarete vesile olur, doğu ve batıdan gelen birnice müslümanlar bir arada birlikte ibadetde bulunarak aralarındaki din birliği, İslâm kardeşliği güzelce tecelli etmiş bulunur. Bununla beraber birçok müslümanlar en güzel, en faideli bir seyahat olan hac yolculuğuna kavuşmak servet kazanmaya çalışsınlar, bu vesile ile de müslümanlar arasında iktisadi faaliyet artar, birçok hayırlı işler yapılır, bu sayede bir hayli bilgiler de elde edilmiş olur. (ve) böylece hacca muvaffak olan zatlar (kendilerini rızıklandırmış olduğumuz dört ayaklı kurbanlık hayvanlar üzerine) kurban olarak kesilen deve, sığır ve koyunlar üzerine (malûm olan günlerde) geldikleri zaman (Allah’ın ismini ansınlar) onları tekbir ile kesiversinler. Malûm günlerden maksat, eyyamı nahr denilen günlerdir ki, kurban bayramının birinci, ikinci ve üçüncü günüdür. (Artık onlardan) o kesilecek kurbanların etlerinden ey onları kesenler!. Siz de (yiyin) bu size mübahtır (ve yoksul fakirlere) de ihtiyaç içinde kalmış âciz kimselere de (yediriniz) bu da bir vecibedir.

Hacc 22:29

(Sonra) o hac vazifesini ifa eden zatlar (kirlerini gidersinler) üstbaşlarının temizliğini temin etsinler, fazla olan bıyıklarını, tırnaklarını kessinler, koltuklarını, kasıklarının kıllarını gidersinler, temizliğe dikkat eylesinler (ve adaklarını yerine getirsinler) adamış olduklarını alıp kessinler, ve diğer adadıkları meşru şeyleri usulü dairesinde ifa eylesinler (ve Beyt-i atiki) eski, düşman saldırısından emin, bütün müminler için ilk evvel tesisedilmiş olan Kâbe-i Muazzama’yı, o mümin kullar (tavaf etsinler) o mukaddes evin etrafında dolaşsınlar. § Tavaf; lügatte ziyaret etmek, bir şeyin etrafında dolaşmaktır. Şeriat istılahında: Kâbe-i Muazzamanın çevresinde ibadet maksadiyle yedi defa dolaşmaktır ki, oradaki “haceri esved” denilen mübârek bir taşın bulunduğu köşeden tevafa başlanır, mübârek kâbenin kapısı önünden sağa gidilmek suretiyle devir yapılır, böyle her devir yine haceri esvedin yanına gelmekle son bulur. § Tavaflar beş kısımdır, (1): Tavafı kudumdur ki: Mekke-i Mükerreme’ye başka beldelerden gelen zatların hemen yaptıkları tavaftır ki, bu, sünnettir. Buna tavafı lika da denir. (2): Tavafı ziyarettir ki: Arafattan inildikten sonra yapılan tavaftır. Buna “tavafi ifaze” de denir. Bu, haccın iki rüknünden biridir. Bunun dört şavti, yani dört defa devir yapılması farzdır. Bunun vakti müsaittir, derhal yapılması lazım değildir. Fakat ergeç bu yapılmadıkça hac farizesi tamam olmuş olmaz. (3): Tavafı saderdir ki, hac tavaftır. Buna “tavafı veda” da denir. Bu hariçten gelenler için vâciptir. (4): Tevafı tetevvudur ki: Mekke-i Mükerreme’de bulunan zatların vakit vakit yaptıkları tavaftır ki, bu nafiledir. (5): Tavafı umredir ki: Haccı umrede bulunanların yapacakları tavaftır ki, bunun dört defa devir edilmesi, umrenin rüknü bulunmaktadır. Binaenaleyh lazımdır. Bunsuz umre tamam olmaz. § Tavaf; bir mühim ibadettir, tekbir ile tehlil ile, selâtüselâm ile yapılır. Tavaf, yüce düşüncelerin, dinî hissiyatın güzel bir nişânesidir. Tavaf, İslâm cemiyetinin bir birlik teşkil ettiğini, aynı gayeye yönelmiş bulunduklarını gösterir, mekândan ve zamandan münezzeh olan bir yüce yaratıcı, onun kutsal dinine müslümanların pek sağlam, manevî bir bağlılıkla bağlı olduklarına şahitlik eder. Tavaf, Allah’ın Arşının etrafında tesbihve tehlil ile dolaşan kutsi meleklerin o yüce, ruhani ibadetlerinin şekline yeryüzünün en mübârek bir parçasında benzer meydana getirmiş gibi olur. Tavaf, islam dinine fevkalâde bir bağlılık göstermek, ezeli ahde riayetin devamını arzetmek, kulluk vazifesidir. İşte İbrahim Aleyhisselâm, fevkalâde bir şekilde olmak üzere insanları hacca, böyle tavafı içeren kutsal bir ibadete davete Allah tarafından görevlendirilmişti. § Rivayete göre Hazreti İbrahim, safa mevkiine çıkarak “ey insanlar!. Allah Teâlâ size hac vazifesini, bu mukaddes evi ziyaret etmeği farz kılmıştır.” gibi bir şekilde seslenmiş, bu yüksek nidâyı yer ile gök arasında bulunan herşeyi bütün insan ruhları duymuş, bu davete “lebbeyk allahümme lebbeyk” diyerek icabet eden her ruh sahibi, hac etmeğe daha sonra muvaffak olmuş ve olmakta bulunmuştur. Hatta bu nidâya defalarca icabet eden zatlar ise defalarca hacca muvaffak bulunmaktadırlar, ilâhî kudrete göre bu gibi hârikaların vukuunu hiçbir akıllı kimse imkânsız göremez. § Hac meseleleri için bekara sûresinin (196 ve 197) nci âyetleri izahına da müracaat ediniz!.

Hacc 22:30

Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın haram kıldığı şeylere uymanın gereğine, faidesine işaret ediyor, helâl olan hayyanlardan istifadenin câiz olduğunu bildiriyor, müşrikce hareketlerden ve yalan söylemekten kaçınmanın lüzumunu ihtar ediyor. Müslümanca yaşamayı emredip şirke düşenlerin ne müthiş felâketlere uğrayacaklarını pek korkunç iki misâl ile tasvirbuyuruyor. Cenab-ı Hakk’ın rızası için kesilecek kurbanların faidelerini ve nereye sarfedileceklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (emir böyledir) yani: Kendisine riayet edilmesi lâzım gelen hal ve durum böyle beyan olunduğu şekildedir. (Ve her kim Allah’ın hürmetlerine saygı gösterirse) ilâhi hükümlere, kendilerine muhalefet edilmesi câiz olmayan dinî meselelere, bu cümleden olarak haccın hükümlerine hürmette, riayette bulunursa (bu) saygılı harekette bulunması (onun için Rabbinin katında bir hayırdır) ahirette bunun mükâfatını görür. (ve sizin için enam helâl kılınmıştır) yani: Develer, sığırlar, koyunlar helaldir. Bunlar usulü dairesinde kesilince etlerinden yiyebilirsiniz (ancak size) haram oldukları, yiyilmelerini câiz olmadığı (okunanlar) haklarında haram kılındığına dair âyetler bulunanlar (müstesnâ) onlardan yiyemezsiniz. Meyte denilen kendi kendine ölmüş veya putlar adına kesilmiş hayvanlar gibi. (artık putlardan ibaret olan pislikten kaçının) çünkü onlardan her tab’i selim, nefret eder, onlar mâmen pek pis, zararlı, ebedî hayatı zehirleyen şeylerdir. (ve yalan lakırdıdan) da (kaçının) her türlü yalandan ve hakikate aykırı şahitliklerde bulunmaktan ve özellikle putlara ilâhlık isnâdı büyük bir yalan olduğu için bütün bu gibi yalanlardan da kaçınmalıdır ki, ebedî selâmet ve saadet temin edilebilsin.

Hacc 22:31

Evet.. Ey insanlar!. Siz (hanif kimseler olduğunuz) İslâmiyet’ten başka dinlere meyil etmeyip samimi bir şekilde müslüman bulunduğunuz halde ve (Allah için ortak koşmamış bulunduğunuz halde) yaşayınız, oputperestlik gibi fenalıklardan kaçınınız (ve herkim Allah’a ortak koşarsa) öyle bir küfrü işlerse (artık o) şahıs (sanki gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapışmıştır) evet.. o, en yüce olan tevhid derecesinden küfrün en aşağı derecesine düşmüş, binlerce yırtıcıların pençesinde parça parça olmuş gibi olur. (Veya onu rüzgâr uzak bir yere atıvermiştir.) zamanın öldürücü cereyanları, şeytâni telkinleri onu yakalamış, kendisini kurtulamıyacağı uzak bir yere, bir sapıklık vâdisine atmış (gibi bulunur) işte ilâhi dine aykırı hareketin müthiş neticesi!.

Hacc 22:32

Evet.. (İşte bu, böyledir) bunu göz önüne alarak ona göre hayatı tanzime, muhafazaya, çalışmalıdır. (Herkim Allah’ın kurbanlıklarına saygı gösterirse) Mekke-i Mükerremeye gönderilecek kurbanlara dikkatde bulunur onların en değenlilerini alır, hak yolunda fazlaca fedakârlık gösterirse (artık şüphe yok ki, o) saygı göstermek, hacca ait nişanlı, alâmetli kurbanların iyilerini seçmek (kalplerin takvasındandır.) böyle bir hareket, kalplerinde takva nuru parlayan samimi müminlerin yapacakları pek güzel amellerdendir.

Hacc 22:33

Ey müminler!. (Sizin için onlarda) o Mekke-i Mükerreme haremine göndereceğiniz “hedaya” denilen kurbanlar da (bir belirli müddete kadar) kesilecekleri, etlerinin sadaka olarak verileceği zamana kadar (menfaatler vardır) onlar üzerine bazı şeyler konulabilir, sütlerinden, yünlerinden istifade olunabilir. (sonra da onların varacakları yer) boğazlanmalarının vacip oluşu veya vakti (Beyt-i atika) Kabe-i Muazzama’nın haremine (kadardır) o mübârek kurbanlar, orada belirligünlerde kesilirler, etleri fukaraya dağıtılır Velhasıl: Hac vazifesi, pek mühim ve pek mübârek bir ibadettir. Bu vazifeyi tam bir zevkle ifaya çalışanlar, bunun erkân ve edeplerine güzelce riayet edenler, mübârek ziyaretgâhları ziyaret edip her taraftan gelmiş olan binlerce din kardeşleriyle beraber Cenab-ı Hakkı tevhid ve tesbihte bulunanlar, hak yolunda kurbanlar keserek din uğrunda bu suretle de fedakârlık belirtisi gösterenler, fakir ve zayıf olan bir kısım dindaşlarına bu vesile ile de yardımda bulunmuş olanlar, elbette ki, bir çok sevaplara, mükâfatlara nâil olacakdırlar.

Hacc 22:34

Bu mübârek âyetler, vaktiyle diğer ümmetler için de kurban kesip Allah’ı anmada bulunacakları mahaller tâyin buyurulmuş olduğunu bildiriyor, bütün milletlerin ilâhı, yalnız Allah Teâlâ olup ancak ona kullukla mükellef bir halde ibadet ve itaatte bulunan kulların vasıflarını bildirerek kendilerini müjdeliyor. Kurbanların dinî âlâmetlerden olup ne şekilde kesileceklerini ve onlardan nasıl istifade edileceğini ve kimlere etlerinin dağıtılacağını Allah’ın rızasını kazanmaktan ve ilâhi ihsana karşı şükür sunmaktan ibaret bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve her ümmet için) her din mensubu için, bu ümmeti muhammediyeden evvel dünyaya gelip ahirete irtihâl etmiş olan mümin cemaatler için (kurban kesecek bir yer kılmışdır ki) o ümmetlere içinde ibadet edecek, civarından kurbanlarını kesecek bir yer tâyin etmişizdir ki, (Allah’ın ismini) yalnız Cenab-ı Hak’kın mukaddes ismini (kendilerini merzuk ettiği) enam denilen ve etleri yenilen (dört ayaklıhayvanların) yani: Develerin, sığırların ve koyunların (üzerine) onları kesecekleri zaman (ansınlar) yani: Allahu ekber lâ ilâhe illâllah vallahu ekber. Allahümme minke ve ileyke “diye zikr etsinler.” (İşte) ey insanlar!. Size kurbanları ihsan eden, size şer’i hükümlerini bildiren, (ilâhınız, bir tek ilâhtır) o, ortak ve benzerden yücedir. (artık ona teslim olun) onun emirlerine ve yasaklarına zahiren ve batınen uymaktan, teslim olmaktan ayrılmayınız, kurbanlarınızı yalnız onun rızasını kazanmak için, kesiniz. (ve) Ey yüce Resûlum! sen de ümmetinde (mütevazi) itaatlı veya ihlaslı (olanları müjdele) onlar bu tevazu ve itaatlarının mükâfatını elbette ki, göreceklerdir. § İhbat; korkmak, tevazu göstermek demektir “muhbitin” de mütevazi itaatlı, Allah korkusu ile vasıflı, temiz inançlı olan zatlardan ibarettir.

Hacc 22:35

(Onlar ki) o mütevazi, itaatli olan zatlar ki, onlarda şu alâmetler bulunur. (Allah zikrolunduğu vakit) Allah’ın yüceliğini düşünerek (kalpleri korkudan titrer) Allah’ın büyüklüğü gözlerin önünde tecelli eden artık kendilerinde tevazu; dua ve niyâz gibi yüce özellikler görülür durur. (ve kendilerine isabet etmiş olan) bir takım musibetlere, rahatsız edici arızalara karşı (sabredenlerdir) bu husustaki ilâhi takdirin bir hikmete dayanmış olacağını düşünerek teselli olmaya çalışırlar. (ve namazı) vaktinde (kılanlardır) bir takım ârızalar meşakkatler onları ibadet ve itaatdan geri bırakmaz (ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infakta bulunurlar) servetlerini hayır yollarına sarfedenler, hac yolunda fedakârlıktan kaçınmazlar, en kıymetlikurbanları alır keserler, muhtaç olanlara yardımdan geri durmazlar.

Hacc 22:36

(Ve) Ey müslümanlar!. (develeri de sizin için Allah’ın şeairinden) Allah’ın dinine ait alâmetlerden (kıldık) onların kurban kesilmelerini meşru ve pek makbul kılmış olduk (sizun için onlarda) o develerde (hayır vardır) dünyevî ve uhrevî menfaat mevcuttur. Özellikle onları kurban keserek büyük sevaplara nâil olursunuz. (artık onların üzerine birer ayakları bağlı, diğer ayakları üstüne durdukları halde) boğazlanırken (Allah’ın ismini zikredin) usulüne uygun olarak tekbir alınız. (yanları üzerine yere düşünce de) yani: Kesilip de yere düşerek ölünce de (artık etlerinden yiyin) bu size mübahtır. Ve onların etlerinden (haline kanaat edip istemeyene de ve isteyene de) arzı ihtiyaçta bulunana da (yediriniz) kendilerine birer miktar veriniz, bu suretle bir neyi ziyafette bulunmuş olursunuz. Ve (onları) o develeri (size öylece) ayakta kurban kesilmeleri için (musahhar kıldık) o kadar kuvvetli, büyük hayvanları insanlara karşı itaatli, teslim olmuş eyledik, onların serkeşliklerine, vahşiyane hareketlerine meydan vermedik (tâki) Ey insanlar!. (şükredesiniz) Cenab-ı Hak’kın bu lütfunu da düşünerek vazifei şükranı ifade kusur etmeyesiniz. § Büdn; bedenin çoğuludur ki, Kurban için boğazlanan develer demektir. § Sevaf; bir ayağı bağlı üç ayağı üzerine ayakta durarak kesilen devedir. § Kani; kendi yanında olana ve kendisine, istemeksizin, verilene razı olan kimsedir. § Muter; istekte bulunan, isteyip ihtiyaç arz eden kimsedir.

Hacc 22:37

Ey kurban kesen müminler! (elbette ki, onların) o kesilen kurbanların (ne etleri) sadaka olarak verilen et parçaları (ve ne de) yerlere akıtılan (kanları Allah’a erecek değildir.) bunlar haddizatında Allah rızasını kazandıran, kabul edilen olamaz. (velâkin ona) o yüce yaratıcıya (sizden takva erecektir.) bu kurbanları sırf Allah’ın emrine riayet, hakkın rızasını temenni için kestiğinizden dolayı bu ameliniz bir takva eseri olacağı için ilâhi kabule mazhar, sevaba vesile olacaktır. Cenab-ı Hak (onları) o büyük, kuvvetli hayvanları (öylece size musahhar kılmıştır.) onları kurban kesmeye sizleri muktedir kılmaktadır. (tâki size hidayet buyurduğundan dolayı) sizi İslâm şerefine nâil, size hac vesaire gibi dinî vazifelerinizi emir edip kolaylaştırarak kurbanlarınızı kesmeğe muktedir kıldığından dolayı (Allah’a) şükrederek (tekbirde bulunasınız) meselâ: “Allahu ekber Allahu ekber Elhamdülillâh Elhamdülillâh” diye kulluk sunmaya çalışasınız. (ve) Ey yüce Resûl!. sen de ümmetinde (muhsin olanları) yaptıkları ibadetleri ihlaslı bir şekilde yapanları, bu cümleden olarak kestikleri kurbanları sırf Allah rızası için kesip etlerini fakirlere ve diğerlerine dağıtanları (müjdele) onların bu amelleri Allah katında makbul olup kendileri bu yüzden ilâhi lütuflara nâil olacaklardır. “Rivayete göre bu âyeti kerime bir cahiliye âdedini red ve ibtâl için nazil olmuştur. Şöyle ki: Cahiliye zamanındakesilen kurbanların kanlarını Kâbenin duvarlarına sürerler, etini de fakirlere verirlerdi, böyle bir hareketi bir ibadet sanarlardı. Halbuki, kurbandan maksat, öyle mübârek yerleri kanlar ile pisletmek değildir. Belki insanlığa hizmet etmek, Allah rızasını temennide bulunmaktır. İşte bu mukaddes âyet, buna işaret buyurmaktadır.

Hacc 22:38

Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın müminleri vazifelerini ifâ etmelerine engel olan kâfirlere karşı müdafaaya ve zafere nâil buyuracağı müjdeliyor. Öyle zulme, uğratılmış, yurtlarından çıkarılmış olduklarından dolayı müslümanları cihada izinli olduklarını ve cihadın meşru oluşundaki hikmet ve faydayı bildiriyor. Ve Cenab-ı Hak’kın ne gibi yüce vasıflara sahip olan kullarına yardım edeceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ, müminlere yardım edeceğine vâd buyurmuştu. Bu ilâhi vâd’ini pekiştirmek ve bunun sebebine işaret etmek için de şöyle buyuruyor: (şüphe yok ki, îman eden kimselerden kâfirlerin eziyetlerini def’eder) müminler kalben mutmain olsunlar, Hak Teâlâ, düşmanlarına karşı müminlere zafer verecektir, onları hac gibi, vazifelerini yerine getirmekten men edemiyeceklerdir. (Muhakkak ki, Allah Teâlâ herhangi bir haini) yani: Herhangi emanetlere, Hak Teâlâ’nın emirlerine ve yasaklarına hiyanet edenleri ve herhangi (nankörü) Cenab-ı Hak’kın verdiği nimetleri inkâr edenleri, küfre ve şirke düşmüş olanları (sevmez) onlar Allah’ın muhabbetine lâyık olamazlar.

Hacc 22:39

(kendileriyle savaşta bulunanlara) yani: Kendilerine karşı kâfirler tarafından savaşa başlanılmış olan müslümanlara (zulm olunduklarından dolayı) onların hayatlarına, yurtlarına, dinlerine tecavüzler vuku bulmakta olduğu için bu sebeple müslümanların cihadda bulunmalarına o zalim kâfirlere karşı savaşa atılmalarına (izin verildi) artık kendilerine ruhsat verilmiştir. (Ve şüphe yok ki, Allah onlara) o zulme uğramış olan müslümanlara (yardım etmeğe) onları zafere nâil buyurmaya (elbette kâdirdir.) onun ilâhi kudreti her şeye fazlasıyla yeterlidir, bunda asla tereddüt edilemez. Bu ilâhi beyan, müslümanların zaferlere nâil olacaklarına dair bir müjdeyi içermektedir. Nitekim o zulme uğramış olan müslümanlar az sonra birnice zaferlere, fetihlere nâil olmuşlardır. § Bu âyeti kerime, cihada müsaade için ilk nâzil olmuş olan bir âyeti kerimedir. Hz. Peygamberin hicretinden ashab-ı kiram, müşriklerden pek çok eziyet görmekte idiler.. Bu zatlar Resûl-i Ekrem’e müracaat ettikçe kendilerine sabır etmelerini tavsiye ediyordu. “Bana savaş için emir verilmemiştir.” diye buyuruyordu. Vaktaki hicret vuku buldu, artık cihada izin verildiğine dair bu âyeti kerime nâzil oldu. Halbuki, bundan evvel yetmişten fazla âyet ile savaşmaktan nehy edilmişti. İşte müslümanlıkta savaşın meşruiyeti, öyle bir zulüm ve tecavüze karşı bir müdafaa zaruretine mebni meşru kılınmıştır

Hacc 22:40

(Onlar ki,) o zulme uğradıklarından dolayıkendilerine cihat için izin verilen zatlar ki (haksız yere) yurtlarından çıkarılmasını gerektiren bir sebep olmaksızın (ancak Rabbimiz Allah’tır demelerinden) Allah’ın birliğine inanmış bulunmalarından, öyle yurtlarında, kalmalarını icabeden bir yüce ikrarlarından dolayı (yurtlarından çıkarıldılar) Mekke-i Mükerreme’den çıkıp Habeşistan’a, Medine-i Münevvere’ye ve diğer yerlere hicrete mecbur edildiler. İşte bu mağdur, mazlum zatlar, o düşmanlarına karşı cihada izinlidirler, bu cihad, bir hikmet gereğidir. Evet.. (Eğer insanların bazılarını bazılariyle Allah’ın defetmesi olmasa idi) yani: Eğer Hak Teâlâ, savaşı takdir buyurmasa idi, müminleri her asırda kâfirlerin üzerine musallat, o kâfirler ile cihada mezun kılmasa idi, elbette bir takım dinsizler, kendi zamanlarındaki muhtelif milletler üzerine saldırır, onların yurtlarını istila eder, mâbetlerini harab eder dururlardı. Artık rahiplere ait (manastırlar) Hıristiyanlara ait (kiliseler) ve Yahudilere ait olup da ibranice seluta ve muarrebine “selevat” denilen (havralar ve) müslümanlara ait olup da (içlerinde Allah’ın adı) mukaddes isimleri (çok zikredilen mescitler) İslâm mâbetleri, camileri (elbetteki, yıkılırdı.) Birçok dinsiz zalimler cür’et göstererek bu gibi ibadet mahallerini tahribe çalışır dururlardı. Fakat her asırda dindar olan ümmetlerin ilâhi dinî müdafaa için cihada mezun olmaları diğer kavimlerin de birbirleriyle çarpışıp durmaları mâbetlerin öyle umumi şekilde tahrib edilmesine mâni olmuştur. (ve elbetteki) andolsun ki, (Allah kendi dinine) kendisinin velilerine, mümin kullarına (yardım edenlere yardım eder.) nitekim Hak Teâlâ Hazretleri müminler hakkındaki bu vâdini yerine getirmiş, kıymetli muhacirleri, saygı değer ensarı arap muşriklerine, rum kayserlerine, acem kisralarına galip kılmış, islam orduları o düşmanları mağlup ederek onların ülkelerine sahip olmuşlardı. (şüphe yokki, Allah elbettepek kuvvetlidir) her dilediğini vücude getirmeğe kâdirdir. İşte ehli İslâma zaferi de bu cümledendir. Ve o yüce yaratıcı (pek izzetlidir) en büyük bir azamet ve galibiyet sahibidir. Onun iradesinin tecellisine mâni olacak bir kuvvet, mutassavver değildir. Hak Teâlâ’nın bu âlemdeki hikmetli mukadderatı daha gözlere çarpacaktır. Meselâ: Sovyetler gibi bir takım dinsizler, bütün dinleri mahvetmek, bütün ibadethaneleri yeryüzünden kaldırmak istemektedirler. Halbuki, Cenab-ı Hak, buna meydan vermemektedir de inşallah kıyamete kadar kendi varlığını, kendi mukaddesatını muhafazaya muvaffak olacaklardır. Onların karşısında bir çok milletler, hükümetler bulunarak kendi yurtlarını, mabetlerini müdafaaya, muhafazaya çalışıyorlar muaffak oluyorlar. İslâm âlemi de inşallah kıyamete kadar kendi varlığını kendi mukaddesatını korumaya muaffak olacaktır.

Hacc 22:41

(Onlar ki) o müslümanlar ki, o yurtlarından çıkarılmış muhacirler ile onlara yardım eden ensarı kiram ki, o pek muhterem seçkin sahabe ki (eğer onları yeryüzünde yerleştirirsek) onları bir iktidar makamına getirirsek, cihada izinli olduklarından dolayı İslâm varlığını müdafaaya başlarsa onlar dininin direği, kulluk arzının en büyük vesilesi olan (namazı dosdoğru kılarlar) dünya ile meşguliyetleri bu yüce ibadetlerine mâni olmaz. (Ve) o muhteren zatlar (zekâtı verirler) milletin fakirlerini himaye ederek onlara kendi servetlerinden bir hisse ayırırlar, sırf kendi menfaatlerini düşünmezler. (Ve iyilik ile emir ederler) bütün insanlığın hayrını, selâmetiniarzu ettikleri için onları irşada çalışır, onlara güzel, hayırlı, faideli şeyleri tavsiyede bulunurlar (ve) o hayır ister zatlar insanları kötülükten, zararlı, çirkin, umumun selâmetine aykırı şeylerden (nehy ederler) bütün insanlığı fenalıklardan korumak ister, herkesin de bir fazilet, bir huzur, bir selâmet dairesinde yaşamasını isterler. Ne yüce insani olgunluklar!. Gerçekten de Cenab-ı Hak’kın vaktiyle beyan buyurmuş olduğu bu yüce vasıflar, bütün eshabı kiramda hakkiyle meydana gelmiş, o muhterem zatlar fetihlere nâil olunca hem bizzat ibadet ve itaate fazlasıyla devam etmekte bulunmuşlar, hem de bütün insanlığın güzel bir toplum halinde yaşamasını temin için çalışmışlar, bütün insanlık dünyasını nasihatlariyle aydınlatma ve ıslaha çalışmışlardır. (Ve bütün işlerin âkibeti ise Allah Teâlâ’ya aittir) Evet.. Bütün kâinat olayları hikmet sahibi yaratıcının, takdirine racidir. Bütün kâinatta müstakilen hâkim, tasarrufa kâdir olan ancak yüce yaratıcıdır, âhiret âleminde de yalnız onun hükmü tecelli edecektir, onun izni olmadıkça hiç bir kimse bir söz söylemeğe bile kâdir olamayacaktır.

Hacc 22:42

Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekremden evvelki Peygamberlerin de kavimleri tarafından yalanlanmış olduklarını beyan ile Peygamber efendimize teselli veriyor. O yalanlayan eski kavimlerin nasıl birer müthiş biçimde helâk olduklarını düşünmek için gözler önüne koyuyor. Zamanı saadetteki inkârcıların yeryüzündeki gezip de geçmiş kavimlerin nasıl mahvolup gitmiş olduklarına ibretle bakmadıklarını kınamaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey son peygamber! (Eğer) kavmin (seni tekzib ederlerse) senin peygamberliğini inkâr ederek sana ve eshabına zahmet verirlerse, sizihicrete mecbur kılarlarsa üzülme sabret (Muhakkak ki onlardan evvel) o seni inkâr edenlerden önce (Nuh, Ad ve Semud kavmi de) Peygamberlerini (tekzib etmişti) onlar, büyük kuvvetlere, büyük cüsselere, muhteşem yurtlara sahip idiler. Fakat sonra yalanlamaları yüzünden nasıl felâketlere uğradılar!. Bir düşünülmeli!.

Hacc 22:43

(Ve İbrahim’in) o kibirli, zulûmkâr (kavmi ve Lût’un) pek kötü ahlâk ve davranış sahibi kimseler olan (kavmi de) o muhterem Peygamberlerini (tekzib etmişti) onlar da bu yalanlamaları yüzünden ilâhi kahra uğradılar.

Hacc 22:44

(Medyen ahalisi de) o pek çok servet ve mala sahip olan şahıslar da kendilerine gönderilmiş olan Peygamberleri Şüayb Aleyhisselâm’ı yalanladılar, sonunda bu yüzden bir azap sayhası ile helâk olup gittiler. Özellikle birnice mucizeler ile müeyyed olan (Musa da tekzib olurdu) o muhterem zat, kavminin vesairenin ne kadar ezasına, zulûm ve gadrine mâruz kaldı (nihayet o kâfirler için bir mühlet verdim) onları o yalanlamalarını müteakip hemen helâk etmedim, ilâhi delilim tamam olmak için onları bir uyanabilecekleri miktar daha yaşattım. Fakat onlar uyanmadılar, küfürlerinde devam ettiler (sonra onları yakaladım) o kavimlerden her birini kendisine verilen mühleti müteakip tutup helâke uğrattım (artık) onların, o Peygamberlerini tekzib eden kavimlerinn yaptıklarını, kötü amellerini, hareketlerini (inkârım) çirkin görmem, gayri meşru saymam (nasıl oldu!) haklarında ne gibi cezaları gerektirdi, herbiri nasıl bir felâkete uğrayarakhelâk olup gitti!. Bu tarihi facialar şimdiki tekzib eden kâfirlerin bir düşünmeleri icabetmez mi? Artık resûlüm sen de kendini teselli et, seni inkâr edenlerin âkibetleri de öyle birer felâketten başka olmayacaktır.

Hacc 22:45

(Evet.. Nice beldeyi) bir çok eski şehirler ahalisini (o) beldeler ahalisi (zalim olduğu halde) küfre düşmüş, Peygamberlerini yalanlamış bulundukları için (helâk ettik ki, onun) o beldelerden her birinin (duvarları, tavanları üzerine yıkılmış)dır. Yani: Birer azap sebebi ile tavanları çökmüş, sonra duvarları da o tavanların üzerine yıkılmış, pek ibretbahş bir manzara vücude gelmiştir. (ve nice muattal kuyu) sahiplerinin helâkiyle terk edilmiş bir halde kalmıştır. (ve nice yüksek köşk) de sahiplerinin ölmeleriyle başıboş bırakılmıştır. Bütün bunlar ne mühim birer ibret levhası!.

Hacc 22:46

Artık Ey son peygamber!. seni yalanlayan kâfirler de (yeryüzünde gezip dolaşmadılar mi ki) bir kısmı ticaret vesaire maksadiyle dolaşmakta bulunmuşlardır, bir kısmı da bir seyyahate çıkıp da o ibret verici tarihi beldeleri, o helâke uğramış kavimlerin eski yurtlarını, eserlerini görmeli değil midirler ki, (kendileri için onlar ile) öyle gözleriyle gördükleri ve görecekleri şeyler sebebiyle (düşünecekleri kalpler olsun) o tarihi felâketleri kalben düşünebilsinler. (veya kendileriyle işitecekleri kulakları olsun) o kulaklar ile helake uğramış eski kavimlere ait tarihi haberleri dinleyip duymuş bulunsunlar. (Velhasıl) sözün özü onların (gözlerikörleşmez) onların zahiri gözleri görüp duyuyor, sapasağlam (velâkin göğüsleri içindeki kalpleri körleşir) akıllarını zâyederler. Heva ve hevese kapılırlar, bir takım hâdiselerden ibret almak için düşünceye dalmazlar; bu şekilde asıl kalben körleşmiş bulunurlar. Artık onlar, gün gibi açık olan bir yüce Peygamberin risaletini, dinini inkâra cüret ederler, kendilerini ebedî azaba mâruz bırakmış olurlar.

Hacc 22:47

Bu mübârek âyetler, azaplarını alay yoluyla alelacele isteyen inkârcıları tehdit etmektedir. Nice inkârcı kavimlerin sonunda helâk olup azaplara kavuştuklarını ihtar buyuruyor. Mümin, salih olan kulların nâil olacakları mükâfatları, inkârcıların, hakkı ibtale koşup duranların da pek fecî âkibetlerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey yüce Resûlüm!. İnkarcıların bir gün ilâhi azaba uğrayacaklarını kendilerine tehdit için bildirdiğin zaman, onu inkâra devam ederler (ve) o inkârcılar (senden azabın acele gelmesini) bir alay yoluyla (isterler) inkârlarından vazgeçmezler (halbuki, Allah vâdinden asla dönmez) vad edilmiş olan azap mutlaka meydana gelecektir, velevki, hikmet gereği bir müddet tehire uğrasın. Cenab-ı Hak, halimdir, cezaları acele vermeyip bir müddet tehire bırakması da bir hikmet gereğidir. (ve şüphe yok ki, Rabbin katındaki bir gün) yani: Ahirette kâfirlerin azap görecekleri bir gün (sizin) dünyada (sayacaklarınız) seneler (den bin yıl gibidir) o bir gün, böyle bir seneye denktir. Artık öyle şiddetli devamlı bir azap gününü ne için öyle alelacele istiyorlar. Allah Teâlâ halim, çok sabırlı oduğu için onların azabını bir müddet ertelemiş oluyor. Maamafih onların bir çoğu bir müddet sonra Bedirgazvesinde katledilerek va’d edilen cezalarına kavuşmuşlardır.

Hacc 22:48

O inkârcılar, tarihten ibret almalı değil midirler?. Cenab-ı Hak buyuruyor ki (ve nice belde vardır ki, o) beldenin ahalisi de o inkârcılar gibi (zalim oldugu halde ona) o belde ahalisine de vaktiyle (mühlet verdim) şimdi bu inkârcılara verilen mühlet de o kabildendir. (sonra da onu yakaladım) azaba uğrattım (ve bütün dönüş de banadır) hepsi de ölüp mahşere sevkedileceklerdir, hiç birisi kendisini kurtaracak bir kimseye iltica edemiyecektir. O azaplarını acele isteyenler de bu cümledendirler. Artık lâyık oldukları azaplardan nasıl kaçıp kurtulabilirler ki, o azapları inkâr ederek alaycı bir şekilde istemekte bulunuyorlar?.

Hacc 22:49

Ey Resûlum!. O inkârcılara, bütün kavmine vesair insanlara hitaben (de ki,) ey insanlar!. Ey mükellef olan insanlık zümresi!. (Muhakkak ki, ben sizin için ancak apaçık bi korkutucuyum) benim peygamberlik görevim size Allah’ın azabını bildirerek sizi îman ve iyilik dairesinde yaşamaya davet etmektir. O azabın inkârcılara ne zaman yöneleceğini ise ancak Cenab-ı Hak bilir. Onu benden sormanıza mahal yok.

Hacc 22:50

(Artık o kimseler ki îman ettiler) ilâhi dinî kabul ve ikrar ederek (güzel güzel amellerde bulundular) îman iddialarını tasdik ve teyid eden namaz gibi, oruç gibi güzel ibadetlere devam ettiler, haram olan şeylerden kaçındılar (onlar için bir mağfiret vardır) insanlık icabıkendilerinden meydana gelen bazı günahları, kusurları Cenab-ı Hak, af eder ve örter (ve) onlar için (kerîm) devamlı, hal (bir rızk vardır) onlar dünyada ganimetlere vesaireye nâil olurlar, âhirette de cennetin sonsuz nimetlerine kavuşmuş bulunurlar.

Hacc 22:51

(Ve) bilakis (o kimseler ki,) îmandan mahrum oldular (bizim âyetlerimiz hakkunda) Kur’an-ı Kerim’i -hâşâ- ibtal, kıymetini gidermek, inkârcıları ona intisaptan men etmek kasdiyle (muacizler olarak) yani: Hazreti Peygamber’e tâbi olanları âciz sayarak, onları îmandan geri bırakmak isteyerek (konuşmuşlardır) öyle lanetlice bir çalışma ve gayrette bulunmuşlardır (işte onlar) için devamlı azap vardır, onlar (cehennemin sahipleridir) onlar o cehennem azabına ebedî şekilde lâyık olmuş kimselerdir. Artık onlar, asil âciz ve azaplara lâyık olan kimselerin kendilerinden ibaret olduğunu bilmeli değil midirler?.

Hacc 22:52

Bu mübârek âyetler, yüce Peygamberlerin ümmetleri hakkında temenni edip beyan buyurdukları şeylerin yanlış telâkki edilmeleri için şeytanın insanlara vesvese atar olduğunu, Cenab-ı Hak’kın ise o vesveseyi def ve yok edip Peygamberlerinin beyanlarının tesbit buyurduğunun bildirmektedir. Ve öyle bir vesveseye müsaade edilmesinin ise kalplerinde bir manevî hastalık ve katılık bulunanlar hakkında bir imtihan için olduğunun, o vesveseyi red edip ve Peygamberlerin beyanlarını sırf hakikat bilenehli ilim için de bir sevap vesilesi bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey son Peygamber!. (senden evvel) bir çok kavimlere (bir Resûl) ilâhi vahye semavi bir kitaba veya sahifelere nâil bir Peygamber (ve bir nebi) ilâhi vahye nâil, bir Resûlun kitabiyle amel eden, onun hükümlerini ümmetine tebliğ ile görevli memur bir Peygamber (göndermedik ki, illâ) o Peygamber (bir temennide bulunduğu zaman) ümmetine karşı bir dinî hükmü tebliğ veya kendi tarafından diyanete, ahlâk ve fazilete dair bir şeyi beyan ve onun kabul edilmesini kalben arzu ettiği vakit (onun) bu (temennisine) o Peygamberin öyle yüce arzusuna (şeytan bir şey atıvermiştir.) Onu dinleyenlerin kalplerine bir vesvese düşürmek istemiştir. O Peygamber tarafından tebliğ edilen şeylerin yanlış telâkki edilip güzelce takdir edilmemesini sağlamıştır. § Bütün Peygamberler, mâsum oldukları için bir dinî hükmü ümmetlerine bir hatâ neticesi olarak yanlış bir şekilde telkin etmiş olmazlar. Ancak sonra şeytan veya şeytan yaratılışında olan bir takım bozguncu kimseler o telkini yanlış göstermeğe çalışırlar. Nitekim: Kadı Iyaz merhum “Kitabüşşifa” da diyor ki: Bütün ümmetin icmaı vardı ki, Peygamberimiz Aleyhisselâtuvesselâm, tebliğ eylediği şeylerde mâsumdur. Öyle hiç bir şeyin aksini ne kasden, ne âmden, ne sehven, ne de gaflet olarak haber vermiş değildir. Binaenaleyh bütün Peygamberlerin tebligatında yanlışlık vuku bulmuş değildir. Belki şeytanlar, o tebligatın yanlış anlaşılması için bazı kimselere vesvesede bulunmuş olurlar. Bunun hilâfina olan rivâyetler, bâtıldır, uydurma kabilindendir, onlara iltifat olunamaz. Evet. O şeytanlar, bir kötü maksatta öyle vesveselerde bulunurlar: (Fakat Allah şeytanın attığını) kalplere düşürdüğü yanlış fikirleri, tevitleri (defeder) onların bâtıl olduğunu ortaya çıkarır. (Sonra Allah âyetlerini muhkem kılar) onların yüce mahiyetleri tecelli etmişolur. Cenab-ı Hak, elbette buna kâdirdir (ve Allah âlimdir) mahlûkatının bütün hallerini bilir ve (himet sahibidir) bütün emirleri, yasakları ve her vücude getirdiği şey bir hikmete, bir menfaata dayanmaktadır. Peygamberlerin temennilerine, çatışıp çabalamalarına karşı şeytanların öyle vesveselerde bulunmalarına, o temennileri yanlış göstermeğe çalışmalarına meydan verilmesi de bir hikmete mebnidir.

Hacc 22:53

Evet.. Şeytanın öyle vesvesesine meydan verilmesi de (şeytanın atıverdiği şeyin) o Peygamberlerin telkinatının yanlış anlaşılması için yaptığı vesvesenin (kalplerinde hastalık olan kimselere) şek ve nifak bulunanlara (ve yürekleri katı olanlara) hakkı kabulden kaçınan müşriklere (bir imtihan) bir tecrübe sebebi (kılınması içindir) bu dünya bir imtihan âlemidir, birçok kimseler çeşit çeşit imtihanlara tâbi tutulurlar, bununla mahiyetleri meydana çıkarılmış olur. Sağlam yaratılışını koruyan, bu imtihanda muvaffak olur, hakka sarılır, şeytani vesveselere kapılmaz, lâyık olduğu âkibete kavuşur. (Ve şüphe yok ki, zalimler) öyle kalp hastalığına, tabiat katılığına tututmuş olanlar, hakikatları değiştirmeğe çalışan insanları mukaddesatından uzak düşürmek isteyenler (bir uzak ayrılık içindedirler) onlar, Allah’ın seçkin kullarından ayrılmış, bunlara karşı şiddetli bir düşmanlıkta, tam bir muhalefette bulunup durmuş kimselerdir.

Hacc 22:54

(Ve) şeytanın öyle vesveselerine, hakikatları yanlış göstermelerine meydan verilmesi: (Kendilerine ilim verilmiş olanlar) dimağları ilim ve irfan ile donanmış, beyanatı diniyeyi aklî ve naklî deliller ile bilip takdir etmeğe kâdir bulunanların (bilmesi içindir ki, şüphesiz o) Peygamherlerin bildikleri ilâhî hükümler, tebliğ eyledikleri semavî kitaplar, bu cümleden olarak Kur’an-ı Kerim (Rabbin tarafından gelmiş bir hakikattır) sır bir haktır. (Artık) o zatlar, böyle bir kalp kanaatinde bulunup (ona) o kendilerine tebliğ edilen ve doğruluğu açık bulunan dinî beyanata, ilâhi kitaplara (îman etsinler de anın için) o hakikatın tebliği için, o ilâhi kitabı için (kalplerinde bir itminan husule gelmiş olsun) şeytani vesveselerin bâtıl olduğunu bilerek onlara iltifat eylemesinler, bu vesile ile de büyük sevaplara nâil otmuş olsunlar (ve şüphe yok ki, Allah îman edenleri) Peygamberlerinin tebliğgatını olduğu gibi kabul ve tasdik eden, şeytanın o tevillerine iltifat eylemeyen kullarını (elbette dosdoğru bir yola) İslâmiyet yoluna (hidayet edicidir.) artık onlar, ilâhi dinî kabule vesile olan bir nazarı sahihe, bir kalp kanaatine nâil bulunmuş olurlar. İşte şeytan tabiatlı kimselerin aldatmalarına, yanlış telkinatına kıymet vermeyip de İslâm dininin her bakımdan akla, hikmete muvafık olan hükümlerini, telkinlerini güzelce tasdik eden, onları yücelten zatlar için böyle ebedî bir selâmet ve saadet takdir edilmiştir. Cenab-ı Hak, cümlemizi bu gibi hakikatı gören seçkin zümrelerden ayırmasın. Amin. § İhbat alçak gönüllülük, tevazu, itminan mânasınadır.

Hacc 22:55

Bu mübârek âyetler, kâfirlerin ölüpgidinceye kadar şek ve şüpheden ayrılmış olmayacaklarını bildiriyor. Kıyamet kopunca da Cenab-ı Hak’kın mülk sahipliği ve hâkimiyeti tamamen tecelli edip îman ve ile amel sahiplerinin nimetleri bol cennetlere nâil olacaklarını, Allah’ın âyetlerini yalanlayan kâfirlerin de şiddetli azaplara uğrayacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve kâfir olanlar ise) tabiatı inkârcı, küfür ile vasıflanmış bulunan kimseler ise (kendilerine kıyamet) veya kıyamet alametleri veya ölüm (ansızın gelinceye) kadar (veya onlara kısır bir günah) yani kıyamet gününün veya kâfirler için hiçbir hayrı olmayıp onları “riyhi akim=kasıp kavuran rüzgâr” gibi kahveden, zürriyetten mahrum bırakan Bedir gününün mağlûbiyeti gibi bir kahr ve şiddetli ceza (azabı gelinceye kadar) o kâfirler (ondan) o Kur’an-ı mübinden, onun Resûlullaha nâzil olan bir ilâhi kitap olduğundan (bir şek içinde bulunur dururlar) bu hal, kendilerinden ölüp gidinceye kadar yok olmaz.

Hacc 22:56

(Mülk) bütün kâinatın varlığı, mülkiyeti (o günde) o kıyamet zamanında (Allah’a mahsustur) bütün mahlûkatı üzerinde hâkimiyeti ve tasarrufları bağımsız olarak geçerli, o gün hiç bir kimse bir hâkimiyete, bir tasarrufa sahip, kâdir olamaz. şöyle ki, o yüce yaratıcı (onların) müminler ile kâfirlerin (arasında hükmeder) onların haklarında lâyık olduktari hükümleri verir (artık îman edenler) Kur’an-ı Kerim’i tasdik etmiş olanlar (ve güzel güzel amellerde bulunanlar) Cenab-ı Hak’kın Kur’an-ı Kerim vasıtasiyle emir etmiş olduğu güzel ibadetlere hareketlere devam etmiş zatlar (naim cennetlerindedirler) nimet, tezzet, emniyet yeri olan cennetlere nâil olmuş olurlar, haklarında ilâhi hüküm böyletecelli etmiş olur.

Hacc 22:57

(ve o kimseler ki) bilakis dünyada iken (kâfir oldular) Allah’ın birliğini inkâr ettiler, gözleri önünde parlayan birlik delillerinden göz yumdular, onları örtmeye çalıştılar (Ve bizim âyetlerimizi yalanladılar) Kur’an-ı Kerim gibi bir ilâhi kitabı inkâr ederek onun ne kadar büyük bir ebedî mucize olduğunu düşünmediler, ilâhi dinin yüceliğine, hak olduğuna şahitlik eden binlerce delilleri, kanıtları görüp anlamak istemediler, fıtretlerini, kabiliyetlerini kötüye kullandılar, (artık onlar için şedit bir azap vardır) işte bu onların dinî ilâhiyi inkâr, mukaddesata ihanet etmelerinin ebedî bir cezasıdır.

Hacc 22:58

Bu mübârek âyetler, Allah yolunda hicret edenlerin nâil olacakları mükâfatları bildiriyor. Düşmanları tarafından eziyetlere uğrayan ve onlara o eziyetle misillemede bulunmakla beraber sonra daha fazla zulümlere mâruz kalar müminlere Allah Teâlâ’nın zafer vereceğini müjdeliyor. Bu kâinatta her bakımdan tasarruflarda bulunan yüce yaratıcının bütün mükemmel vasıfları kendisinde topladığını, yaratıcılık ve mâbudluk sıfatlarının bir olan zatına muhsus bulunduğunu beyan ile o yüce yaratıcının dilediği kullarına yardım edeceğine işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Peygamber zamanında ashab-ı kiramdan bir kısmı, Mekke müşriklerinin tehakkümü altında kalmışlardı, Cenab-ı Hak, onları hicrete teşvik ve hallerini beyan için şöyle buyuruyor: (Ve o kimseler ki, Allah yolunda) din uğrunda, nâil olduklarıİslâm dinini muhafaza için (hicret ettiler) vatanlarını, aşiretlerini terkettiler, Mekke-i Mükerremeden Medine-i Münevvere’ye hicret ettiler (sonra) hicreti müteakip cihada atılarak din düşmanları tarafından (öldürüldüler) şehit edildiler (veya öldüler) düşmanları tarafından öldürülmüş olmadılar (elbette onları) o iki İslâm zümresini (Allah güzel bir rızık ile rızıklandıracaktır) onlar Allah katında hayatta bulunmaktadırlar, kendilerini cennetlerde sonsuz nimetlere nâil buyuracaktır. (ve şüphe yok ki, Allah) o yüce yaratıcı o kullarını diriltme ve öldürmeye kâdir olan yüce mabûd (rızık verenlerin hayırlısıdır) çünkü o kerem sahibi yaratıcı, kullarını hesapsız rızıklandırır. Gerçek rızık veren, ancak o’dur, insanlara rızık veren denilmesi mecazdır, ilâhi rızkı bazı kimselere kavuşturmaya vesile oldukları için kendilerine bu vasıf mecazen verilmiştir.

Hacc 22:59

Evet.. Àlemlere rızık verici olan Allah Teâlâ (elbette onları) o iki zümreyi (hoşnut olacakları bir meskene) cennete (girdirir orada fevkalâde güzel) bir şekilde rızıklandırır, orada hatır ve hayale gelmeyen nimetlere nâil kılar (şüphe yok ki, Allah) o rahmeti evrensel, büyüklüğü akılları hayrete düşüren kâinatın yaratıcısı (elbette pek bilendir) kullarının bütün amellerini, maksatlarını bilicidir ve (pek hilm sahibidir) kullarının birçok kusurlarını af eden, kendilerini alelacele cezaya uğratmaz, kendilerine bir tövbe ve istiğfar mühleti ihsan buyurur. § Rivayet olunuyor ki: Ashab-ı kiramdan bazı zatlar, Resûlullah Efendimize müracaat ederek: Ey Allah’ın Nebisi!. Allah yolunda katledilenlere Cenab-ı Hak’kın hayırdan neler vereceğini biliyoruz, biz de onlar gibi seninle beraber cihatda bulunuyoruz, ya biz öldürülmez de seninle beraber vefat edersekbizim için ne vardır? demişler. Bunun üzerine bu iki âyeti kerime nazil olmuştur. Buyurulmuş oluyor ki, öyle mücahit zatlar, harp sahasında şehit edilmiş olmasalar da yine şehitler gibi mükâfatlara nâil olacaklardır. Onlar, güzel niyetlerinden, yüksek fedâkarlıklarından dolayı şehit gibi cennetlere, lütuflara kavuşacaklardır. Ne büyük bir ilâhî müjde!.

Hacc 22:60

(Bu böyledir) evet.. Allah Teâlâ’nın vasıflarına, lütuflarına dair verilen bilgi beyan olunduğu üzeredir (Ve) müminlerden (herkim kendisine) müşrikler tarafından zulmen (yapılan bir eziyete misliyle eziyette bulunur da) onların mücadele ve vuruşmalarına karşı aynı şekilde misillemede bulunur da (sonra yine kendisine) o müşrikler tarafından (zulmedilirse) mesela: Yurdundan çıkarılırsa, malları elinden alınırsa (elbette ona) o zulme uğrayan müslümana (Allah yardım eder) o zalimden intikamını alır. (şüphe yok ki, Allah elbette af edicidir.) öyle düşmanından intikam alan mümin kulunu af eden, onu mâzur görür ve o yüce yaratıcı (yarlıgayıcıdır) o mümin kulunun daha iyi olan af ve sabır tarafını tutmayıp da intikam tarafını tercih etmiş olduğundan dolayı onu cezalandırmaz, kusuru olsa da örter. § Bu âyeti kerimede işaret buyurulmuş oluyor ki: Bazı tecavüzlere, eziyetlere karşı intikam hissi beslemeyip de af ile, sabır ile muamele yapılması daha iyidir, bir âlicenaplık alametidir. Nitekim Cenab-ı Hak da: “Af’etmeniz takvaya daha yakındır” diye buyurmuştur.

Hacc 22:61

Evet.. (Bu böyledir.) Allah Teâlâ müminlere yardım eder, o her şeye kâdirdir (çünkü Allah geceyi gündüzün içine girdirir) kullarının menfaatleri için geceleri kısaltır, gündüzlerin aydınlıkları ile gecelerin karanlıklarını giderir (ve gündüzü de gecenin içine girdirir) gündüzün aydınlığını giderir, geceleri uzatır, kullarının istirahat zamanlarını arttırmış olur. Böyle mahlûkatından bazısını bazısı üzerine galip kılar, böyle birbirine muhalif şeyleri vücude getirir. Binaenaleyh o yüce yaratıcı, kullarına yardım etmeğe de pek ziyade kâdirdir. (ve şüphe yok ki, Allah tamamiyle işiticidir.) her söyleneni işitir, müminler aleyhinde o düşmanlarının lakırdılarını da işitmektedir, bilmektedir. Ve o hikmet sahibi mabûd (görücüdür) her yapılan şeyi görür, ona karşı hiç bir şey gizli kalamaz. O düşmanların bütün hareketlerini ve durmalarını da görmektedir. İşitmek için gecenin sessizliğine, görmek için gündüzün aydınlığına muhtaç değildir. Kullarının gizli ve açık hiç bir sözü, hiçbir hareketi o yüce yaratıcıya karşı gizli kalamaz, buna inanmışızdır.

Hacc 22:62

Evet.. (İşte bu böyledir) Cenab-ı Hak, tam bir kudretle, sonsuz bir ilm ile vasıflanmıştır, onun ilmi herşeyi kapsar. (çünkü hak olan) bizzat var olan ve varlığı zorunlu olan (ancak Allah’tır) o bütün kâinatın yegâne yaratıcısıdır, terbiye edicidir (ondan başka ibadet ettikleri) o müşriklerin mabût tanıdıkları herhangi şey (ise o bâtıldır) hadizatında yoktur, ilahlık vasfını asla sahip olmayan şeylerden ibarettir. (Ve muhakkak ki, en yüce, en büyük olan) kudretiyle her şeyden yüce ve azametiyle bütün kâinattan büyük bulunan (ancak Allah’tır) Evet.. Bütün mahlûkât, onun kudretialtında bulunmaktadır, onun birer eseridin. Artık onun bu mahlûkatından herhangi bir şey, o yüce yaratıcının nasıl ortak ve benzeri olabilir? O ezeli mâbudun varlığına, birliğine, azamet ve kudretine şahitlik ve delâlet eden nice açık, parlak, kesin deliller vardır. Buna inanmışızdır.

Hacc 22:63

Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın kudretine, nimetlerine delâlet ve şahitlik eden altı tür yaratılış harikalarını, kudret eserlerini, dikkat nazarı önüne koyuyor. O yüce yaratıcının üstün vasıflarını beyan ve birnice insanları nankörlükte bulunur olduklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey mükellef insan!. (görmedin mi ki,) elbette ki, bakıp görmüş, anlamışsındır ki, (Allah gökten bir su indirdi) rüzgarları gönderdi, bulutları kaldırdı, yeryüzüne yağmurlar yağdırdı (da yeryüzü) kurumuş, âdeta ölü bir halde bulunmuş iken (yemşeyil olarak sabahlar oldu) vakit vakit bahar feyzi ile yeniden hayat bularak güzel bir manzara teşkil eder bulundu, umumun menfaatlerine hizmetçi oldu. (şüphe yok ki, Allah) kullarına (çok lütufkârdır) yağmunlar ile bitkileri vücude getirerek kullarını bol bol rızıklandırır. Ve o yüce yaratıcı (tamamen haberdardır) mahlûkatının faydalarını, menfaatlerini onların gizli ve açık hallerini, temennilerini hakkiyle bilir. İşte bu birinci nevi bir kudret delilidir.

Hacc 22:64

Evet. (Göklerde olanlar da) bu cümleden olarak güzel sularda (ve yerde olanlar da) çeşit çeşit bitkiler vesaire de (onundur) o Yüce Yaratıcının birer kudret eseridir, mük ve yaratılış olarak ona aittir. (ve şüphe yok ki,Allah elbette o) Yüce Yaratıcı zengindir her şeyden bizzat müstağnidir, hiç bir şeye hâşâ muhtaç değildir ve o (övgüye lâyıktır) bütün vasıfları ve fiilleri itibariyle hamd ve övgüye lâyıktır. Bu da ikinci nevi bir kudret delilidir.

Hacc 22:65

Ey akıllı insan!. (Görmedin mi ki,) bilinen bir gerçektir ki (muhakkak Allah, sizin için yerde olanları) hizmetinize vermiştir, yeryüzü emrinize hazırdır. İstediğiniz yerlere gidersiniz, istediğiniz taraflara yollar açarsınız, bir çok hayvanattan istifade edersiniz, bütün ekinlerden, ağaçlandan geçiminizi temine muktedir olursunuz. Bu da üçüncü tür bir kudret delilidir. (Ve) o yüce yaratıcı (emriyle) iradesiyle (denizde yüzen gemileri de) size (hizmetinize verdi) o muazzam nakil vasıtalariyle denizlerde seyrü seferde bulunursunuz, o gemiler o kadar büyük, o kadar ağır oldukları halde denizlerin dibine batmıyorlar, suların yüzünde, dalgalar arasında yüzüp gidiyorlar, insanlık için nice menfaatleri temine vesile oluyorlar. Bunlar da dürdüncü tür bir kudret delilidir. (Ve) o kudret sahibi yaratıcı (göğü de izni olmaksızın yerin üzerine düşmekten tutuyor) o kadar muazzam bir varlık, kendisindeki milyonlarca büyük büyük nurani cisimler ile beraber üstümüzde sabit bir halde bulunuyor, başımızın üzerine düşmüyorlar. Ancak Allah’ın izni olursa, o zaman düşerler, kıyamette olacağı gibi. Bununla birlikte bazen bir uyanma olmak üzere bazı yıldırımlar ve saireler bazı yerlere düşerek onların ne kadar büyük kuvvetlere sahip oldukları görülmüş oluyor. Bunlar da beşinci tür bir kudret delilidir. (şüphe yok ki, Allah) Teâlâ Hazretleri insanlara çok(şefkatlidir) onları çok esirgeyicidir, haklarında ilâhî koruması daima tecelli etmektedir ve (çok merhametlidir) onları için nice menfaat kapıları açmış, kendilerine istifade kabiliyeti vermiştir. Kendilerini zararlı şeylerden korumuş, kendilerine selâmet ve saadete ermelerine vesile olacak hükümleri bildirmiştir.

Hacc 22:66

(ve o) yüce yaratıcı (o) şânı yüce zat (dir ki,) Ey insanlar!. (Sizi diriltmiştir) yoktan, bir damla sudan yaratıp vücude getirmiştir (sonra) takdir edilen eceliniz tamam olunca (sizi öldürecektir) tâki, bu hayat değişimi, basiret sahipleri için bir öğüt mahiyetinde bulunmuş olsun (sonra sizi) Ey insanlar!. O yüce yaratıcı, bas günü yine (diriltecektir) ilâhi adaleti tecelli ederek herkesi dünyadaki amellerinin mükâfat ve cezasına kavuşturacaktır. İşte bu da altıncı tür bir kudret delilidir. (şüphe yok ki, insan) kifür ve şirke düşmüş olan herhangi bir insanlık taifesi (elbette çok nankördür) o kadar nimetlere nâil oldukları ve gözlerinin önünde bu kadar kudret ve azamet delilleri, eserleri parlayıp, durduğu halde onlar yine nimete nankörlükte bulunmaktan geri durmazlar, yine dinsizliklerinde devam eder dururlar. Ne büyük bir aptallık!. Ne korkunç bir cür’et!.

Hacc 22:67

Bu mübârek âyetler, Cenab-ı Hak’kın vaktiyle de her ümmeti bir şeriate nâil buyurmuş olduğundan artık son peygamberin şeriatini inkâra mahal bulunmadığını bildiriyor. Buna rağmen Resûl-i Ekrem’e karşı mücadelede bulundukları takdirde Hazreti Peygamberin onlara nasıl karşılık vereceğinibeyan buyuruyor. Ve Allah Teâlâ göklerde ve yerlerde olan her şeyi hakkiyle bildiğinden onların da o mücadelelerini bilip tesbit buyurmuş olduğu için haklarında lazım gelen hükmü vereceğine işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Her bir ümmet için) o kadim zamandan beri (bir şeriat kıldık ki onlar onunla) o şeriatiyle (amel ederlerdi) mesela; Hz. Musa zamanında onun ümmeti onun şeriatiyle, onun kitabı olan Tevrat ile amel ederlerdi. Sonra İsa Aleyhisselâm Peygamber gönderilince zamanındaki ümmeti onun şeriatiyle, kitabı olan İncil ile amele başlamışlardı. Binaenaleyh daha sonra son peygamber Hazretleri de yeni bir şeriatle, yeni bir kitap ile bütün insanlığa Peygamber gönderilmiş olduğundan artık bütün insanlık, onun ümmeti olmak üzere bir birlik teşkil etmektedir, yalnız onun şeriatiyle, onun kitabı ile amel etmekle mükellef bulunmuşlardır. Bu, kararlaştırılmış bir dinî emirdir. (Artık) böyle bir (emirde) Resûlüm!. Seninle o inkârcılar (çekişmede bulunmasınlar) öyle bir mücadeleye, münakaşaya selâhiyetleri yoktur, mes’elenin hakikati, akıl sahiplerince pek açık bir şekilde malûmdur (ve) Resûlüm!.. Sen bütün ümmetini, bütün insanlığı (Rabbine) o muhsin olan mâbudunun dinî olan İslâmiyete (davet et) zira (Şüphe yok ki, sen elbette dosdoğru, apaçık bir din üzerindesin) senin dinin bir hidayet dinidir, bir saadet dinidir, insanlığı ona davet etmek, insanlık hakkında pek büyük bir hayır isterlikten başka değildir.

Hacc 22:68

(Ve) böyle hak, açık bulunmuş ve böyle bir hayır isterlik gösterilmiş olduğuna rağmen bir takım inkârcı inatçılar (eğer) Resûlüm!. (seninle) din işinde (mücadelede bulunurlarsa artık) onlara bir tehdit ve irşad maksadiyle (de ki, sizin ne yapar olduğunuzu Allah pek iyi bilendir.) Sizin bütün hallerinizi ve böyle bâtılyere mücadelenizi de şüphe yok ki, bilmektedir, elbette ki, sizi lâyık olduğunuz cezalara kavuşturacaktır.

Hacc 22:69

Ey yüce Peygamber!. O seninle mücadeleye cür’et edenlere şunu da de ki: (Allah kendisinde ihtilâf eder olmuş olduğunuz şeyler hakkında) dinî meseleler hususunda (kıyamet günü aranızda hüküm edecektir) sizi muhakemeye tâbi tutacak, sizinle müminler arasında ihtilâfı hal ve fasl edecek, sizin ne kadar boş bir şekilde mücadeleye cür’et etmiş olduğunuz meydana çıkacak, ona göre hakkınızda ceza tertip edilecektir. Artık o müthiş muhakeme gününü bir düşünmeniz icab etmez mi?

Hacc 22:70

Ey kadri yüce habibim!. Onların o inkârcı hareketlerinden fazla müteessir olma!. (Bilmedin mi ki,) elbette ki, pek iyi bilirsin ki, (şüphesiz Allah, gökte ve yerde olanı bilir) o yüce yaratıcıya hiç birşey gizli kalamaz. İşte o inkârcıların dedikoduları da bu cümledendir. Onların o haksız münkaşaları Allah katında malûmdur. (Muhakkak ki, o) gökte ve yerde her ne varsa, her ne oluyor ve olacak ise (bir kitaptadır) Levh-i Mahfuz’da daha meydana gelmelerinden evvel bir kudret kalemi ile yazılmış, tesbit edilmiş bulunmaktadır. (Hakikaten o) her şeyin Levh-i Mahfuzda yazılmış olması, Allah’ın ilminin her şeyi kuşatmış bulunması (Allah’a göre pek kolaydır) bu, asla inkâr edilemez. Çünkü o yüce yaratıcının ilmi, kudreti kendi zatının gereğidir, ona hiç bir şey gizli kalamaz, ve hiçbir mümkün onca müşkil bulunamaz, onun mukaddes ilim ve kudreti bütün kâinatı kapsar. Artık şüphe yok ki, o inkârcıların o bâtıl iddialarını da bilir,onların ona göre cezalarını verir. Sen üzülme ey yüce Peygamber!.

Hacc 22:71

Bu mübârek âyetler, kâfirlerin naklî ve aklî bir delile dayanmış olmaksızın bir takım putlara tapınıp durduklarını kınamak için haber veriyor. O münkirlerin kendilerine karşı okunan Kur’an-ı Kerime ve onu okuyanlara ne kadar düşmanlık göstermekte olduklarını ve bu yüzden pek şiddetli bir ateşe atılacaklarını ve hiç bir yardımcı bulamıyacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) o müşrik kimseler (Allah’tan başka) rablık ve mâbudluk sıfatına asla sahip olmayan (öyle bir şeye) bir takım putlara, âciz ve fani şeylere (ibadet ederler ki) Allah Teâlâ (ona dair) onlara ibadetin câiz oluşuna ait (bir hüccet) bir şeri delil (indirmemiştir) bilakis onlara ibadetin câiz olmadığını bildiren birçok deliller, ihtarlar vardır. (ve onlar için) o müşriklere mahsus (ona ait) o putlara ibadetin câiz olunduğuna dair (bir bilgi de yoktur) onlara ibadetin cevazına dair akli bir delil de mevcut değildir. Onlar öyle hiçbir esasa dayanmaksızın cahilce bir biçimde putlara tapınır dururlar. (ve) bu küfrü işleyen o (zalimler için bir yardımcı da yoktur) onların böyle bâtıl olduğu açık olan tapınmalarını mâzur gören, bu hareketlerine müsaade eden, onlardan ilâhi azabı defedebilecek bulunan bir yardımcı mevcut değildir. Onlar ahirette ebedî azaplara uğrayıp duracaklardır.

Hacc 22:72

Evet.. O müşrikler böyle bir buhrana, bir ebedî felâkete uğrayacaklarıdır. Çünkü (onlara karşı) kendilerini uyandırmak için (âyetlerimiz) Kur’an-ı Kerim’in hükümleri, öğütleri (apaçık oldukları halde) açık bir şekilde (okunduğu zaman O kâfir olanların yüzlerinde bir inkâr) o âyetlere karşı bir kin ve gazap alâmeti görür (anlarsın) onların yüzleri, ruhî hallerini göstermeğe yeter. Onlar o derecede bir heyecana, düşmanlığa kapılırlar ki, (onlar) o müşrikler (kendilerine karşı âyetlerimizi okuyanlara az kalır ki, saldırıversinler) O dinsizler, Cenab-ı Hak’kın birliğine, mukaddes vasıflarına ve diğer dinî hükümlere ait âyetlerin okunmasından son derece dargın, kızgın olarak kendilerinde öyle kâfirce bir heyecan zuhura gelir. İşte söylenilen hak sözlere karşı inkârcıların, nefislerinin havalarına mağlûp olanların ruhi durumları böyle düşmanca, alçakça hareketlerden başka değildir. Ey Resûl-i Ekrem!. O gibi inkârcılara (de ki: Size o inkârınızdan) öyle hakkın kelâmından kızgın olup da heyecanlara, ıstıraplara kapılmanızdan (daha şerlisini haber vereyim mi?) nedir mi o diyorsunuz?. (O) muhakkak ki, (ateştir) cehennem ateşidir. Evet.. Öyle Kuran okumasından kızmış olanlar, ıstıraplara düşenler, yarın âhirette bu hallerinden binlerce kat elem verici olan cehennem ateşleri içinde kalacaklardır. (Onu) o cehennem ateşini (Allah kâfir olanlar için vâd etmiştir.) o kâfirler o ateşe mutlaka atılacaklardır. Ne korkunç bir tehdit!. (ve) o ateş (ne fena gidilecek yer!.) artık o kâfirler, bu ebedî cezayı hiç düşünmezler mi?. Onlar, kendilerini uyandıracak olan âyetler, emirleri ve yasakları hiç dinlemeyip de o cehaletlerine bir son vermezler mi? Nedir o kadar cehalet ve sapıklık!.

Hacc 22:73

Bu mübârek âyetler, bir takım mâbud edinilen âciz, fanî şeylerin mâbudluk vasıflarından ne kadar uzak olduklarını bir beliğ nükte ile bildiriyor. Meleklerin de mâbudluk vasfına sahip olmayıp bir kısmının paygamberlik şerefine nâil bulunmuş olduklarına işaret ediyor. Allah Teâlâ’nın ise bütün üstün vasıfları toplamış ve bütün kâinatın yegâne mukaddes mercii olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey insanlar!.) ey küfrün, cehaletin eseri bulunan bir takım kimseler!. (bir misal verildi) sizin güzelce düşünüp de cehaletinizi, gayrı mâkul hareketlerinizi anlayabilmeniz için bu Kur’an-ı Kerim’de bir garip, düşünülmeye lâyık bir kıssa, bir açık misâl beyan buyuruldu, (onu) o uyanma vesilesi misâli (artık dinleyiniz) onu bir sukûnetle tefekküre dalınız. Şöyle ki: Siz bir takım cansız varlıklar türünden putlara tapınıp duruyorsunuz. (Şüphe yok ki, Allah’tan başka kendilerine ibadet ettikleriniz) o putlar, akıldan, fikirden mahrum, başkalarına ve hatta o kendilerine bile bir faide vermekten âciz şeylerdir. Onlar (bir sinek bile yaratamazlar) öyle pek küçük bir hayvancağızı bile var edemezler (isterse, onun için) o sineği yaratmak için o putların (hepsi de toplansınlar) bir araya gelsinler, yine öyle naçiz bir şeyi bile yaratmaya kâdir olamazlar. Artık daha büyüğünü hiç yaratmaya kâdir olabilirler mi?. Ne mümkün (ve eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa onu) o putlar, kendilerinden o kapılan şeyi (ondan) o kapan sinekten (geri alamazlar) o putların bu kadar basit bir şeye de kudretleri yoktur. İşte (isteyen de istenilen de zayıf olmuştur.) yani: O putlara ibadet edenler de o kendilerineibadet olunan putlar da haddizatında birer zayıf mahlûktan başka değildir veyahut o sineklerde zayıf, o putlar da âciz şeylerdir. Artık öyle şeyler nasıl mâbud, ibadete lâyık olabilirler?. Hiç bu kadar açık bir şeyi o müşrikler düşünemiyorlar mı?.

Hacc 22:74

Evet.. O müşrikler büyük bir cehalet içinde yaşıyorlar. Onlar (Allah’ın kadrini) kudret ve büyüklüğünü ve diğer yüce vasıflarını (hakkiyle takdir edemediler) öyle âciz, zayıf, mahlûk şeylere ilahlık, mâbudluk isnâdında bulundular, onlara taparak onlardan bir faide bekler bulundular. (şüphe yok ki, Allah elbette kuvvetlidir) bütün kâinatı yaratmaya kâdirdir ve (güçlüdür) bütün mahlûkatı üzerine galiptir, hiç bir şeyi yaratmadan âciz değildir. Artık bir sivri sineği bile vücude getirmekten âciz olan şeyler, nasıl ilahlık ve mâbudluk vasfına sahip olabilirler? Bu kadar açık bir hakikati düşünemeyip de o putlara tapmak, ne kadar bir gaflet, bir aptallık eseridir. Bir kere düşünmeli, Cenab-ı Hak, insanlara akıl vermiştir ve Peygamberleri, kitapları vasıtasiyle insanlığa o hakikati haber vermiştir. Artık nasıl olur da birçok cemiyetler öyle bir cehalet karanlığı içinde yaşamaya devam ederler?

Hacc 22:75

Evet. (Allah Meleklerden resûller seçer) Cebrail, Mikâil, İsrafil ve Azrail Aleyhimüsselâtu vesselâm gibi. (ve insanlardan da) Resûller seçmiştir. Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed Mustafa sallâllahü teâlâ aleyhim vesellem gibi. Allah Teâlâ, böyle bir kısım seçkin kullarını yüce ruhlara sahip, mukaddes göç ile desteklemiştir. Bu yüce zatlar ile ruhanî vecismanî âlemleri ilâhi feyizlerine mazhar kılmıştır. Peygamberlik vazifesi, yalnız meleklere mahsus değildir, öyle bir inhisar iddiası bâtıldır. (Muhakkak ki, Allah, tamamen işiticidir.) Kullarının bütün sözlerini, iddialarını, münakaşalarını, inkârlarını ve tevhid ve tesbihlerini tamamen işitir, bilir. Ve o kâinatın ayartıcısı Hazretleri her şeyi (görücüdür) kullarının bütün fiil ve hareketlerini görmektedir, hiç bir şey o yüce yaratıcıya karşı gizli, meçhul kalamaz. Buna inanmışızdır!.

Hacc 22:76

Evet.. O yüce Mâbudi Hazretleri (onların) o Peygamberlerinin (ilerilerinde olanı da) bilir, geçmiş zamanlara ait hiçbir şey kendisine meçhul kalmaz (ve) o Peygamberlerin (arkalarında olanı da) bilir, kendilerinden sonra ümmetleri arasında ortaya çıkan hâdiseleri de tamamen bilmektedir, ilâhi ilmi bütün bunları kuşatmıştır. (Ve Allah’a bütün işler döndürülür) sonunda kıyamet gününde bütün mahlûkatının işleri, Cenab-ı Hak’kın hükmü adaletine tâbi olur. Haklarında adaletin gereği ne ise o tecelli eder. Ondan başka yaratıcı, mâbud, bütün âlemin hallerini bilen, bütün mahlûkat üzerinde hâkim yoktur. Ne mutlu daha dünyada iken bu hakikati bilip de o eşsiz yaratıcıya tam bir samimiyetle ibadet ve taatde bulunmuş olanlara..

Hacc 22:77

Bu mübârek âyetler, müminlerin yerine getirmekle mükellef oldukları başlıca şer’i hükümleri bildiriyor. İslâm dininin güçlükten uzak ve her bakımdan yüce olduğunu ve Peygamberlerin kendi ümmeti üzerine ve şerefli müsüman adına sahip olan bu ümmetin de bütün ümmetler üzerine şahitlikte bulunacaklarını haber veriyor ve bu müslümanümmetin ilâhi korumaya nâil bulunduklarını müjdeliyor. Şöyle ki: (Ey îman edenler!) Ey ümmeti Muhammed!. İmanınızın güzel bir alâmeti olmak üzere (rükûa varınız ve secde ediniz) namazlarınızı rükû ile secde ile kılınız, Cenab-ı Hak’ka karşı en mükemmel bir tevazu ve kulluk alameti olan bu ibadet tarzına devam ediniz. (Ve Rabbinize ibadette bulunun) diğer çeşitli ibadetlere de riayet eyleyiniz (ve hayır işleyiniz) nafile ibadetlerde de bulunan güzel ahlâk ile vasıflarının, sılai rahm gibi, hasklarına riayet gibi, akrabalık haklarına riayet gibi güzel, ictimaî vazifeleri terk etmeyin. (Tâki kurtuluşa erebilesiniz) ahirette cennetlere nâil olabilesiniz. Evet.. Böyle ibadet ve itaatde bulunmak bir kulluk vazifesidir, bir insanlık alametidir. Bunlara muvaffakiyet ise bir ilâhi lütuftur. İnsan kendi ibadet ve itaatine, yaptığı iyiliklerle gurunlanmamalıdır, o sayede başarı ve kurtuluşa nâil olmasını Cenab-ı Hak’tan niyâz eylemelidir. § Lealle = umulur ki; kelimesi buna işaret etmektir. § Bu âyeti kerime imamı Şafii’ye göre ve diğer bir kısım zatlara göre bir secde âyetidir. İmamı Âzama göre ise bu secde, rükû ile beraber zikredildiği için, bu zikr bunun bir tilâvet olmadığını göstermektedir.

Hacc 22:78

(Ve) Ey îman edenler!. Özellikle (Allah yolunda hakkiyle cihad ile mücahededebulununuz) dinin düşmanlarını cezalandırmak, Allah’ın dinini yaymak, İslâm’ın mukkadesatını müdafaa ve muhafaza etmek için cihad meydanlarına atılın, nefislerinizi arıtmak ve ahlâk ve davranışlarınızı ıslah için nefse karşı cihadda bulunun: (O) yüce yaratıcı, Ey müslümanlar!. (Sizi seçtim) sizi İslâm dinine hizmet için tercih buyurdu. Sizin Peygamberinizi resûllerin en şereflisi kıldı, sizin dininizi de dinlerin en mükemmeli kıldı, kitabınız olan Kur’an-ı Kerim’i de semavî kitapların en büyüğü kıldı, sizi de ümmetlerin en şereflisi kılmak lütfunda bulundu. (ve sizin için din de hiç bir güçlük kılmadı) nâil oduğunuz İslâm dininin bütün hükümleri, kolaylıkla yerine getirilebilir. İslâm dinî, hiçbir kimseyi gücünün üstünde bir şey ile mükellef tutmaz. Mükellef olduğumuz ibadetler, güçlükleri içermeyip birnice maddî ve manevî faideleri içermektedir. Sefer halinde, hastalık halinde gösterilen şer’i müsaadeler, kolaylıklar da malûmdur. İslâm dinine göre en günahkâr kimseler de tövbe ve istiğfar edince ilâhi affa nâil olurlar. Evet.. İslâm dininin hükümlerini güzelce tatbik edenler, onların sahip oldukları menfaatleri, hikmetleri iyice dikkate alanlar, İslâm dinini bir kolaylık, bir şefkat ve merhamet, bir fazilet ve yücelik dinî olduğunu itirafa mecbur olurlar. Ey müslümanlar!. Sizin bu mübârek dininiz (babanız İbrahim milleti gibi) dir, onun gibi gayet mukaddestir, onun gibi gayet geniştir. Hz. İbrahim, Peygamberimizin büyük babasıdır. Bu bakımdan müslümanların da mübârek bir babası bulunmuştur. Çünkü bir Peygamberin ümmeti onun evlâdı hükmündedir. Cenab-ı Hak, işte müslümanları bu şerefe de nâil buyurmuştur. § Millet, din gibidir. Cenab-ı Hak’kın Peygamberleri lisaniyle kulları için meşru kılmış olduğu şeylerin ismidir. Millet tâbiri yalnız Peygamberlere izafe edilir. Allah Teâlâ’ya vediğer insanlara izafe edilmez. Meselâ: Milleti İbrahim, milleti Muhammed Aleyhisselâm denilir. Milletullah, milletuzeyd denilmez. “Ragıbı İsfehani”. Ey müslümanlar!. (O) yüce yaratıcı (bundan evvel) Kur’an-ı Kerim’in inmesinden önce indirmiş olduğu diğer kitaplarında (size müslümanlar ismini vermişti ve bunda da) bu Kur’an-ı Kerim’de de size o seçkin ismi vermiştir. (tâki, Resûl) Aleyhisselâm kıyamet gününde (sizin üzerinize şahit olsun) size dinî hükümleri tebliğ etmiş olduğunu bildirsin (ve siz de insanlar üzerine şahitler olasınız) yani: O eski kavimlere de Peygamberlerinin dinî hükümleri, vazifeleri tebliğ etmiş olduklarını Kur’an-ı Mübin vasıtasiyle bilmiş olduğunuz için bu hususa dair diğer ümmetlere karşı da siz şahitlikte bulunasınız. Bu da Ey İslâm ümmeti!. Size verilmiş bir şeref, bir ayrıcalık demektir. Artık bununda şükrünü ifaya çalışınız. (artık) ey seçkin ümmeti Muhammediye!. üzerinize düşen (namazı) erkân ve âdabına riayetle (kılınız) Cenab-ı Hak’ka manevî ulaşmaya vesile olan o kutsal namaz ibadetine devam eyleyiniz. (ve zekâtı veriniz) ki, o da ruhunuzu temizler, sizde âlicenaplık özelliğini vücude getirir, sizin ile din kardeşleriniz arasındaki bağlılığı, muhabbeti artırır. (ve Allah’a sığının) her hususta ona ilticada bulunan, üzerinize düşen vazifeleri güzelce yapmaya muvaffakiyeti o kerem sahibi mabûddan niyâz eyleyin, zaferi, kurtuluşu ancak o kerem sahibi yaratıcınızdan dileyin. Çünkü (o sizin mevlânızdır.) Bütün işlerinizin mütevellisi bulunan, sizlere muvaffakiyet veren ancak odur. (İşte) o yüce yaratıcı (ne güzel mevlâ) dır ne güzel koruyucudur, destekleyicidir. (ve ne güzel yardımcıdır) din. Dilediği kullarına pek mükemmel bir şekilde yardım, muvaffakiyet ihsan buyurur. Artık müminler için ne büyük bir saadet!. Öyle ezeli, kerem sahibi, yüce bir mâbuda îman etmiş, İslâmiyet şerefinikazanmış bulunan kullar, ne kadar mutludurlar. Binaenaleyh müslümanlar, nâil oldukları bu şeref ve saadetten dolayı daima şükran secdesine kapanmalıdırlar, daima ibadet ve itaate devam ederek kulluk vazifesini tam bir zevk ve şevk ile ifaya çalışmalıdırlar. Her hususta muvaffakiyeti, kulları hakkında merhamet ve şefkati sonsuz olan yüce kerem sahibi yaratıcıdan niyâza devam etmelidirler. Başarı sadece Allah’tandır.

Mü'minûn 23:1

Bu mübârek âyetler, yedi seçkin vasıflara sahip olan müminlerin başarı ve kurtuşa nâil ve cennetlerin en yükseğine kavuşacaklarını kendilerine şöylece müjde verilmektedir. (Muhakkak ki, müminler) yani: Cenab-ı Hakkı birleyenler, Hz. Muhammed’in peygamberliğini tasdik edenler, kıyametin vuku bulacağını itiraf edenler, zaruriyyatı diniyeden sayılan hükümleri yerine getirenler (kurtuluşa ermişlerdir) onların gelecekleri emniyete alınmıştır, onların kurtuluş ve saadeti adeta şimdi meydana gelmiş gibi kesin olarak kararlaştırılmıştır. İşte bu gibi müminler, yedi güzel sıfata sahip oldukları için şimdiden kurtuluşa nâil olmuş gibidirler. Bu yüce vasıfların birincisi, en mühimi böyle îman, güzel inanç sahibi olmaktır. § Felâh: Fevz-i necattır. Yani: İstenilen meşru şeylere kavuşmaktır, kötü, nâhoş olan şeylerden de kurtulmaktır. İflâh da böyle bir fevz-ü necata dahil olmak demektir.

Mü'minûn 23:2

Evet.. Kurtuluşa eren (o müminlerdir ki, onlar) mükellef oldukları ibadetlerin en yükseği olan (namazlarında huşû) tevazu, alçak gönüllülük (sahibidirler.) Namazlarını Cenab-ı Hak’ka kulluk arzında bulunmak için tam bir tevazu ile edaya çalışırlar. Namaz kılarken etrafa bakmayıp yalnız secde yerine bakanlar, elbiselerine, yüzlerine, gözlerine ellerini sürüp durmazlar, Hak Teâlâ’nın manevî huzurunda bulunduklarını düşünerek tam bir edeb ve itidal ile, kalp huzuru ile ve adab ve erkanına riayetle namazlarını kılmaya çalışırlar. Bu da müminlerin ikinci güzel vasfıdır.

Mü'minûn 23:3

(Ve o müminler ki) o muhterem kullarki (onlar her lüzumsuz şeyden) faidesi olmayan,fuzuli sözlerden, hareketlerden, oyun ve eğlence denilen yasak, faydasız şeylerden daima (yüz çevirirler) öyle “lağv” denilen boş, hayatı harcamayı gerektiren ve terk edilmesi hikmet gereği olan şeylere iltifatta bulunmazlar. Bu da onların üçüncü güzel vasıflarıdır.

Mü'minûn 23:4

(Ve) kurtuluşa eren (o müminler) dir (ki, onlar zekâtı ifa edenlerdir.) Onlar öyle îman ile, mütevazice bir şekilde bedeni ibadet ile vasıflanmış, lağviyat türünden olan şeylerden sakınır oldukları gibi malî ibadetlerde de bulunarak hak etmiş olanlara mallarından birer belirli hisse de ayırırlar, bu şekilde de nefislerini arındırmaya, cimrilik lekesinden temizlemeye muvaffak olurlar. Bu da o zatların dürdüncü övülen vasıflarıdır. § Zekât; taharet, temizlik demektir. “Tezkiye” de arındırmak, temizleme manasınadır. Faraya verilen bir mal da verenin malını temizleyeceği, ahlâkının güzelleştireceği için ona da zekat denilmiştir.

Mü'minûn 23:5

(Ve O müminler ki, onlar) temiz bir hayat yaşamaya gayret ederler (avret mahallerini) tenasül organlarını ve şehvet güçlerini daima (muhafaza edenlerdir) haram olan ilişkilerden, insanlık terbiyesine aykırı olan vaziyetlerden kaçınırlar, örtülmesi icabeden azalarını açıvermekten son derece sakınırlar, ahlâka İslâmi edep kurallarına aykırı hareketlerde bulunmazlar. Bu da onların beşinci temiz vasıflarıdır.

Mü'minûn 23:6

(Ancak) kendi (eşleri) nikâhları altındabulunan eşleri (veya sağ ellerinin sahip olduğu cariyeleri) yani: meşru şekilde elde edip kendilerine sahip bulundukları kadınlar (müstesna) bir mümin, kendi eşine ilişkide ve mülkü yemin denilen cariyesine şer’i bir mani bulunmayınca cinsel ilişkide bulunamaz veya cariyesini başkası ile ev1endirmişse yine kendisinin cinsel ilişkide bulunması câiz olamaz. Fakat böyle bir şer’i mâni bulunmadıkça bu ilişki caizdir. (Çünkü onlar) o müminler, bu takdirde (kınanılmış değildirler) onların bu şartlar altında eşleriyle, cariyeleri ile cinsel ilişkilerine şer’i müsaade vardır. Bu sosyal hayatın meşru şekilde gelişmesine, devamına bir vesiledir. Artık o kınanıp ayıplanamaz.

Mü'minûn 23:7

(Artık kimler de bunların ötesini istemiş olursa) yani: Herkim kendisi için verilen böyle bir şer’i müsaade dışına çıkmak isterse, kendileriyle cinsel ilişki câiz olmayan kimseler ile böyle bir yasaklanmış şeyi yapmak arzusuna düşerse: Meselâ zinada, oğlancılıkta, mastürbasyonda veya hayvanlarla cinsel ilişkide ve diğer yasak olan ilişkilerde bulunursa (işte haddi tecavüz etmiş olanlar) câiz olan çerçeveyi bırakıp yasak alanlara can atmış, İslâmi terbiyeye muhalefette bulunmuş kimseler (onlardır, onlar.) İşte temiz yaratılıştan uzak düşmüş olanlar, o gibi şahıslardan ibarettir.

Mü'minûn 23:8

(ve) kurtuluşa eren (o müminler) dir (ki onlar emanetlerine) riayet ederler. Hiç bir kimsenin hukukuna, namusuna, haysiyyetine tecavüzde bulunmazlar. Kendilerine bırakılan emanetleri vediaları sahipleri adına korurlar. Kendileri için birer emanet sayılan hayatlarını, kuvvetlerini de kötüye kullanmazlar. (Ve) onlar(ahidlerine) de, yani: Vermiş oldukları sözlere, yapmış oldukları mukavelelere de (riayet edenlerdir.) Gerek Allah Teâlâ’ya karşı üstlenmiş oldukları ibadetleri, vazifeleri güzelce ifaya çalışırlar ve gerek insanlar ile yapmış oldukları ahit, sözleşme hükümlerini mutlaka yerine getirirler. Bu da o müminlerin şayani takdir olan altıncı vasıflarıdır.

Mü'minûn 23:9

(Ve) Allah katında makbul olup kurtuluşa ermiş olan (o müminler) dir (ki, onlar) namazlarını tam bir huşu ile kılmakla beraber (Namazları üzerine muhafazada) da (bulunurlar) yani: Namazlarına düzenli bir şekilde devam ederler. Namazlarının farzlarından, sünnetlerinden, âdabından bir şeyi terk eylemez, namazlarını vakitlerinde kılmaya çalışırlar. Beş vakit namaza, cuma namazına, teravih ve bayram namazlarına, vitir ve kuşluk namazlarına ve diğer nafile namazlara devam eder dururlar. Namazların en yüce bir ibadet olduğunu bilerek onları eda ile kalben neşeli, ruhani bir zevke nâil olurlar. İşte bu da kurtuluşa kavuşmuş olan hakiki müminlerin yedinci güzel vasıflarıdır.

Mü'minûn 23:10

O güzel vasıflar ile nitelenmiş olan müminler var ya, (işte vâris olanlar onlardır) Evet.. Yüce makamlara nâil, vâris ünvanına lâyık olan ancak o zatlardır.

Mü'minûn 23:11

İşte (onlar ki) o güzel vasıflara sahip olan müminlerdir ki (firdevse vâris olurlar.) cennetlerin en yüksek derecesini, tabakasını teşkil eden o ebedî saadet mevkiine kendilerine başkalarından miras kalmış gibi sahip bulunurlar. (Onlar, orada) o firdevscennetinde (ebedî olarak kalıcılardır.) Artık oradan ebedî olarak çıkmayacaklardır. İşte îmanın, İslâmi üstün vasıflara sahip olmanın büyük mükâfatı! § Ubadetübnüssamit; Radiallahu anh, Resûl-i Ekrem Sallallahü aleyhi vesellem efendimizden şu mealde bir hadisi şerif rivayet etmiştir. § Cennette yüz derece vardır, her iki derecenin arasındaki mesafe, gök ile yer arasındaki mesafe gibidir. Firdevs ise derece itibariyle cennetlerin en yükseğidir, dört cennetin ırmakları ondan cereyan edip akan, onun üstünde de Rahman’ın arşı vardır.. Artık Allah Teâlâ’dan dileyeceğiniz vakit, ondan firdevsi dileyiniz. Cenab-ı Hak, cümlemize nasip buyursun. Amin..

Mü'minûn 23:12

Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın birlik, yaratıcılık ve uluculuk sıfatı ile vasıflanmasına ve kudret eserlerine dair delillerin birinci nevini kapsamaktadır. İnsanlığın yaratılış safhalarındaki dokuz değişim mertebesi ve insanlığın hallerinin sonunu bildirerek insanları düşünmeye davet buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ Hazretleri, kullarını uyanmaya davet için şöyle buyuruyor. (ve andolsun ki,) muhakkaktır ki, her yüce yaratıcı, kudret ve büyüklüğüne (insanı) o mahlûk türünü, onların ilk babaları olan Hz. Àdem’in yaratılışı içinde (çamurdan) ibaret olan (bir hülâsadan yarattık) yani: Evvelâ Àdem Aleyhisselâmı bir toprak ile sudan ibaret olup “sülâle” denilen bir hülâsadan yaratmış, sonra da onun neslini yine su ile topraktan meydana gelen yiyeceklerden oluşan meniden vesaireden vücude getirmiş olduk. İşte bu, insanlığın birinci yaratılış mertebesidir.

Mü'minûn 23:13

(Sonra onu) o hülâsayı veya insan nevini,Hz. Àdem’in neslini evlât ve torunlarını (sağlam bir karargahta) annelerinin rahimlerinde (bir nutfe kıldık) yani; Bel ile göğüsten gelen, meni denilen ak, katı bir su halinde vücude getirdik. Bu da insanlığın ikinci yaratılış mertebesidir.

Mü'minûn 23:14

(Sonra O nutfeyi bir donmuş kan yarattık) o meniyi “aleka” denilen kırmızı, uyuşmuş bir kan haline getirdik. Bu da üçüncü bir yaratılış mertebesidir. (Ardından) da (o donmuş kanı da bir parça et kıldık) yani: O uyuşmuş kanı da muazzam kudret ve kuvvetimle bir parça et halinde yaratmış oldum. Bu da insanlığın yaratılışının dürdüncü mertebesidir. (Sonra o et parçasını da kemikler kıldık) o et parçasının büyük bir kısmını da başlar, ayaklar ve bunların aralarındaki diğer kemikler gibi. § Izam; denilen kemikler halinde yaratmış olduk. Bu da beşinci yaratılış mertebesidir. (Kemiklere de bir et giydirdik) tekrar o kemikleri gerektiği gibi et ile donattık. Bu da insanlığın yaratılışının altıncı mertebesidir. (sonra da onu) öyle mertebe mertebe teşekkül eden mahlûku (başka bir halk olarak inşa etmiş olduk) o bir damla su gide gide hayat sahibi bir mahlûk halinde dünyaya gelmiş oldu. Görmekten, işitmekten söylemekten, düşünmekten yoksun olan o mahlûk, daha sonra ruh sahibi mahlûk olarak dünyaya geliyor, birçok şeyleri düşünebiliyor, simasında fevkalâde eşsiz güzel bir manzara tecelli ediyor. İşte bu da insanlığın yedinci yaratılış mertebesidir. (imdi musavvir olanların) şekil verme ve takdire kâdir olanların (en güzeli olan) bütün kemâl sıfatlarına sahip bulunan(Allah Teâlâ, pek mübârektir.) bütün noksanlık lekelerinden yücedir, bütün kâinatın yaratıcısıdır, her bakımdan ortak ve benzerden yücedir.. § Bu âyeti kerimede yaratıcılardan maksat, şekil veren, takdir edenlerdir. Cenab-ı Hak’kın yaratmış olduğu şeylerden birer manzara, birer şekil ve sünneti tertib ve tanzim edebilen kimselerdir. Yoksa yoktan var eden, yaratan mânasına olan yaratıcılık, ancak Allah Teâlâ’ya mahsustur. Nitekim diğer bir âyeti kerimede: Evet Allah Teâlâ’dan başka halk edici, yaratıcı yoktur. Buna inanmışızdır.

Mü'minûn 23:15

(Sonra) Ey insanlar!. (Şüphe yok ki, siz) bu gelişmiş durumunuz (bundan sonra) öyle büyük harikulâde bir şekilde yaratılıp hayata kavuştuğunuzu müteakip takdir edilen zamanlar gelince (elbette ölmüş kimselersinizdir) herhalde hepiniz de öleceksinizdir, bu muhakkaktır, dünya hayatı kimseye kalıcı değildir. Bu da insanlığın yaratılışının sekizinci mertebesidir.

Mü'minûn 23:16

Ey insanlar!. Hepiniz öyle dünyaya gelip bir müddet yaşadıktan ve sonunda ölüme tutulmuş olduğnuzdan (sonra da muhakkak ki, siz kıyamet günü) ikinci üfleme gerçekleşince mahşerde toplanmak üzere ilâhi kudret ile (diriltip) kabirlerinizden (kaldırılacaksınızdır) Cenab-ı Hak’kın adalet mahkemesine sevkedileceksinizdir, dünyadaki amellerinize göre hakkınızda sevap ve ceza ile hükmolunacaktır. Bu da insanlığın yaratılışının dokuzuncu mertebesidir. Artık her insan, o sonu düşünmelidir, Allah’ın azabından kurtulupsevaba, mükâfata, cennetlere nâil olabilmesi için daha dünyada iken fill ve amellerini meşru şekilde tanzime çalışmalıdır. O ebedî geleceği temine çalışmamak, pek büyük bir felâkettir ki, insanlık şânına asla yakışmaz. Her insan, kendi yaradılışını, ebedî hayatını korumaya çalışmadan geri durmamalıdır, Hak Teâlâ Hazretlerinden de muvaffakiyet niyâzında bulunmalıdır. İşte gözlerimizin önünde parlayıp duran bir nice yaratılış eserleri, o yüce yaratıcının varlığına, kudretine, ilahlığına, mahlûkatı hakkındaki merhamet ve şefkatine birer kesin delil bulunmaktadır.

Mü'minûn 23:17

Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın varlığına, birliğine, yaratıcılığına, ilâhi kudretine dair olan ikinci, üçüncü ve dürdüncü nevi delilleri kapsamaktadır. O yüce yaratıcının kudretiyle yedi kat göklerin yaratılmış olduğunu, gökten indirilen sular ile yeryüzünde çeşitli bitkilerin, meyvelerin, ağaçların meydana geldiğini, bunlardan ve evcil hayvanlar ile denizlerdeki gemilerden insanlığın ne kadar istifade eder olduklarını birer uyanış ihtarı olmak üzere beyan buyurmaktadır. (ve yemin olsun ki) var olan bir gerçektir ki, Ey insanlar!. (Sizin üzerinizde) sizin üstünüzdeki sonsuz uzayda (yedi yol yarattık) yani: Yedi kat gökleri vücude getirdik, gök kubbeleri o kadar muazzam bir şekilde meydana getirilmiş bulunmaktadır. (Ve biz halktan gafil olmadık) gerek o muazzam mahlûkattan olan göklerden ve gerek diğer yaratılmış şeylerden ve bu cümleden olarak insanlardan, onların ikametgâhlarından habersiz değiliz. Hâşa. Kâinatın yaratıcısı Hazretlerinde gaflet, bilgisizlik düşünülemez. Onların hepsi de o yüce yaratıcının emri ve koruması altındadır. Hepsinin de devamı, değişme ve bozulması, umumun menfaatlerine hizmeti ilâhi iradeye tâbidir, birer ilâhi hikmetgereğidir. Bu âyeti kerime, yüce Allah hakkındaki delillerin ikinci nevini teşkil etmektedir. § Teraik; Tarikanın çoğuludur. Gökler, birbirinin benzeri olarak bazısı bazısının üstünde olduğu için onlara “Terayık” denilmiştir. Veyahut gökler, meleklerin yolları olduğu için veya eflâk denilen gökler, güneşin, ayın ve yıldızların yolları sayılıp oralarda dolaşıp durdukları için göklere “teraik” adı verilmiştir.

Mü'minûn 23:18

(ve) Ey insanlar!. Hak’kınızdaki ilâhi lütuflara bakınız ki, Cenab-ı Hak, şöyle buyuruyor: (Gökten kâfi miktar su indirdik) yani: İnsanların ve yerde bulunan diğer hayat sahiplerinin içmeleri, istifade etmeleri için ve ekinlerin vesairenin büyüyüp gelişmeleri için yeryüzüne ilâhi kudret ile gökten yetecek miktarda yağmurlar indirmektedir. Yağmurlar esasen sema tabakasından indiriliyor veyahut yüksekliğinden dolayı kendisine sema denilen buluttan yağdırılıyor. Şöyle ki: Yeryüzündeki denizlerden, büyük ırmaklardan buharlaşarak havaya yükselen sular, orada toplarıp bulut haline geliyor, sonra da soğuk havanın dokunmasiyle yine su haline gelerek yeryüzüne yağmaya başlıyor. Velhasıl ne şekilde olursa olsun bütün bunları yaratan, böyle değişime, oluşuma tâbi tutan ancak Allah Teâlâ’dır. Ondan başka hiçbir kimse yoktan bir damla bile su yaratamaz. İbni Abbas Radiallahu Teâlâ anhın rivayet ettiği bir hadis-i şerife göre Allah Teâlâ cennet nehirlerinden yeryüzüne beş ırmak indirmiştir. Biri, Hind ırmağı olan Seyhundur. İkincisi Belh ırmağı olan Ceyhundur. Üçüncüsü ve dördüncüsü de Irak ırmağı olan Dicle ve Fırattır. Beşincisi de Mısır’ın ırmağı olan Nildir. İşte bunlarda semadan indirilmiş olan sularcümlesindendir. Bunlar, insanlık için ne büyük bir ilâhi lütuftur. Evet.. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (sonra onu) o suyu (yerde yerleştirdik.) sabit kıldık, ondan yeryüzünün istifadesi, takdir edilen güne kadar devam edip duracaktır. Bununla birlikte (Şüphe yok ki, biz onu) o suyu (gidermek üzerine de elbette kâdiriz) onu öyle indirmeye kâdir olan bir yüce yaratıcı, onu dilediği zaman mahv ve yok etmeye her bakımdan kâdirdir. Buna inanmışızdır. Artık öyle kıymetli hayat veren suların birer ilâhi nimet olduğunu bilip bundan dolayı da kerem sahibi yaratıcımıza şükran arzında bulunmaya devam etmeliyiz.

Mü'minûn 23:19

Evet.. O yüce yaratıcı Hazretleri buyuruyor ki: (Sonra) o suları indirdiğimizi müteakip de ey insanlar!. (Sizin için) sizin yaşamanız, istifade etmeniz, menfaatine dayalı (onunla) o yeryüzüne indirdiğimiz su ile (hurmalıklardan, üzümlerden) ibaret olan güzel (bağlar inşa ettik) vücude getirdik (ki, onlardan) o bağlarda (sizin için birçok meyveler vardır) onlardan istifade edersiniz, onları alır satar ticarette bulunursunuz (ve onlardan) o bağlardan veya hurmalardan, üzümlerden, öyle faideli meyvelerden (yersiniz) gıdanızı, rızkınızı, geçiminizi temine muvaffak olursunuz.

Mü'minûn 23:20

Yüce yaratıcı Hazretleri buyuruyor ki: (ve) özellikle (bir ağaç da) vardır ki, müstesna bir kıymeti, menfaati içermektedir. Onu da ilâhi kudretimle yaratıp icad ettim (ki) o ağaç, zeytun ağacından ibaret olup, (Turi Sinadan çıkar) orada çokça yetişip çoğalır. Orası onun asıl yetiştiği yerdir. Turi Sina ise, Cenab-ıHak’kın mukaddes sözlerini Musa Aleyhisselâma yönelmiş olduğu mübârek bir dağın ismidir ki, Mısır ile Şam arasında veya Filistinde bulunmaktadır. O pek kıymetli, faideli ağaç ise (yiyecekler için yağ ile ve) ekmeğe sürülen zeytin yağı gibi (bir katık ile biter) neşvü nema bulur umumun faidesini temine hizmet eder. Bu (18, 19, 20) nci âyetlerde Allah Teâlâ’nın yaratıcılığı, kudret ve şefkati hakkındaki üçüncü nevi delilleri kapsamaktadır.

Mü'minûn 23:21

O yüce yaratıcı Hazretleri şunu da beyan buyuruyor ki: Ey insanlar!. (ve şüphe yok ki, sizin için enam da) deve, sığır, koyun, keçi, denilen evcil hayvanlarda da (bir ibret vardır) Sular, daima yenilenip duran bağlar, bahçeler birer kudret eseri olduğu gibi hayat sahibi olan bu hayvanatta birer büyük ibret vesilesidir, bunların varlıklariyle Allah Teâlâ’nın varlığına, büyüklük ve kudretine ve her dilediği şeyi yaratıp yok etmeğe kâdir olduğuna, öldükten sonra dirilmenin de vuku bulacağına pek mükemmel delil getirilebilir. Evet.. Ey insanlar!. Bir kere düşününüz, ne nimettir ki, (size onların karınlarındakinden) yani: Sütlerinden (içiririz) o, sizin için pek faideli, zevkinize uygun bir şurup mahiyetinde bulunmuş olur. (ve sizin için) Ey insanlar! (Onlarda) o evcil hayvanlarda (birçok menfaatler de vardır. ) Bunların yünlerinden, derilerinden, yavrularından istifade edersiniz, bunları alıp satmak suretiyle de ekonominize bir gelişme verirsiniz. (ve onlardan yersiniz) onların vücutlarından da böyle bir istifadede bulunur durursunuz, onlar size teslim olmaktan geri durmazlar.

Mü'minûn 23:22

(Ve onların) develer gibi yüklenmeye kabiliyetleri bulunan hayvanların (üzerlerine ve gemlerin üzerlerine yüklenilirsiniz) bu vasıtalar ile karalarda ve denizlerde rahatça gezmeğe, seyyahatte bulunmaya muvaffak olursunuz. Bütün bunlar insanlık hakkında Allah Teâlâ’nın birer büyük lütuf ve ihsanıdır. Bu (21,22) nci âyeti kerimede yüce yaratıcı Hazretlerinin varlığına, kudretine, ilâhi lütfuna delil getirmek için bu mübârek sûrede getirilmiş olan delillerin dördüncü nevinden ibaret bulunmuştur. Bu hakikat böyle açık iken maalesef yine bir çok insanlar, yüce yaratıcı Hazretlerine kulluk arzında bulunmaktan şükran vazifelerini ifa etmekten kaçınmışlar, kendilerini ikaz ve irşada çalışan zatların nasihatlarına iltifatta bulunmamışlar, yine inkârlarına devam edip gitmişlerdir. İşte yüce Peygamberlere ait kıssalar, bunu pek açık bir şekilde göstermekte, insanlığı uyanmaya davet buyurmaktadır.

Mü'minûn 23:23

Bu mübârek âyetler, Nuh Aleyhisselâmın kıssasını, kavminin Allah’ın dinine davet buyurmuş olduğunu bildiriyor. Kavminden ileri gelenlerin de Hz. Nuh’un bir beşer olduğunu ileri sürerek onun risaletini inkâr, kendisine delilik isnât ve bir müddet beklenilmesini tavsiye etmiş olduklarını naklediyor. Hazreti Nuh’un da kavminin inkârına karşı Allah’ın yardımını niyâzda bulunmuş olduğunu şöylece beyan buyurmaktadır. (Andolsun ki) muhakkak bir tarihi olaydır ki, vaktiyle (Nuh’u kavmine) Peygamber (gönderdik) insanlığın ikinci babası sayılan o muhterem Peygamber, zamanında bulunan ve kendisiyle aynı lisanı konuşan, bu sebeple aralarındaki bir ırk birliği meydana gelmiş, fakat ilâhi dinden mahrum bulunmuşolan kimselere (dedi ki: Ey Kavmim!) yalnız (Allah’a ibadet edin) çünkü sizin ilâhınız, mabûdunuz, yaratıcınız, ancak odur. (Sizin için ondan başka bir ilâh yoktur) Gerçek mabûd olan ondan başka değildir. (artık sakınmaz mısınız?.) O yüce mabûdun azabından korkmaz mısınız ki, bir takım mahlûkları mabût tanımış, dalâlete düşmüş bulunuyorsunuz!.

Mü'minûn 23:24

(Bunun üzerine) Hazreti Nuh’un bu ihtarına karşı (kavminden kâfirler olmuş olan ileri gelen bir zümre) kavminin eşrafından sayılan dinsiz bir taife, diğer halk takımına (dedi ki: Bu) Peygamberlik iddiasında bulunan Nuh -Aleyhisselâm- (başka değil) öyle iddia ettiği gibi Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamber değil, o (ancak sizin gibi bir insan) aranızda bir fark yok, artık o nasıl olur da Peygamberlik gibi bir imtiyaza sahip bulunur!. O bu iddiasıyle (istiyor ki, sizin üzerinize üstünlük etsin) sizin âmiriniz olsun, sizi kendi arzusuna tâbi kılsın. (Ve eğer Allah dilemiş olsa idi) size bir Peygamber göndermek, sizi başkalarına ibadetten men eylemek istemiş bulunsa idi (elbette melekleri indirirdi) onları size Peygamber gönderirdi (biz bunu) yani: Yalnız bir Allaha ibadet edilip de başkalarına ibadet edilmemesini veyahut Nuh gibi peygamberlik davasında bulunmuş bir kimseyi (babalarımız arasında işitmedik) geçmiş ümmetler içinde böyle bir Allah’ın birliği inancı anlatılmış değildir. Bu cahil kavmin sözleri, kendilerinin akıl ve mantığa aykırı şüpheler içinde kalmış olduklarını göstermektedir. Bunlar, taşlardan, ağaçlardan yapılmış putların ilahlığına, mâbudluğuna inandıkları halde bir insanınpeygamber olacağına razı, inanmış bulunmuyorlardı. Düşünmüyorlardı ki: Bütün insanlık fertleri, melekler ile görüşerek dinî hükümleri o meleklerden bizzat işitip almaya müstait olamazlar. Allah Teâlâ ancak bir kısım seçkin kullarını melekler vasıtasiyle vahyi almaya müstait bir tabiatta yaratmıştır, böyle bir yetenek bütün insanlığa verilmemiştir. Bu hikmete aykırıdır. Bu sapıklar diyelim ki melekler insan şekline girip kendilerine görünecek, Allah’ın hükümlerini tebliğ edecek olsalardı yine o melekleri de insan sanarak inkâr ederlerdi.

Mü'minûn 23:25

O cahil taife şöyle bir şüpheye de düşerek dediler ki: (bu) Nuh Aleyhisselâm (başka değil, kendisinde delilik bulunan bir erkek) onun içindir ki Allah’ın birliğini iddia ederek bizi putlarımıza tapmaktan men ediyor, (Binaenaleyh onu bir zamana kadar gözetiniz) durumunun sonunu bekleyiniz, ya iyileşerek hastalıktan kurtulur, artık öyle bir iddiada bulunmaz veya ölüp gider de biz de onun tekliflerinden kurtulmuş oluruz.

Mü'minûn 23:26

Hz. Nuh da sapıklık içinde çırpınıp duran kavminin durumunu ıslah etmesinden, hidayete, kurtuluşa ermesinden ümitsizliğe düşerek (dedi ki: Yarabbi!. Bana yardım et) onlara karşı bana yardım buyur, o inkârlarında ısrar edip duran kâfirleri helâk et (onların beni tekzib etmelerine karşı) onları bu yalanlamaları sebebiyle mahv et ve cezalandır. Çünkü bir Peygamberi yalanlamak, onu gönderen zatı da yalanlamak ve hafife almak olur. Artık Allah Teâlâ’nın muhterem bir resûlünü tekzib etmek rezaletine cür’et eden kimseler, elbetteki helâk olmaya lâyık olmuşolurlar. Onların yeryüzünde dolaşıp durmaları elbetteki, arzu edilmez.

Mü'minûn 23:27

Bu mübârek âyetler de Nuh Aleyhisselâmın bir gemi yapmakla ve mümin olanları o gemiye almakla ve o gemiye binince Cenab-ı Hak’ka hamd etmekle ve bir selâmet sahasına kavuşmasını Hak Teâlâ’dan niyâz eylemekle mükellef olmuş olduğunu bildiriyor ve Hz. Nuh’a ait olan bu birinci kıssada Allah’ın kudretinin büyüklüğüne, yüce peygamberlerin doğruluklarına ve güzelce sonlarına delâletler, işaretler bulunduğunu şöylece beyan buyurmaktadır. Allah Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki: Nuh Aleyhisselâm’ın Allah’ın yardımını temennisi sebebiyle (artık ona vahyettik ki) Ey Nuh!. (Bizim nezaretimiz ve vahyimizle) yani: Yüce Mabûd’un hıfz ve koruması ile onun emir ve öğretmesiyle, sana vereceği kuvvet ve yetenek ile (gemiyi yap) seni ve sana tâbi olanları selâmet sahiline erdirecek bir gemi inşa et. Rivayete göre Cibril-i Emin, Cenab-ı Hak’kın emriyle Nuh Aleyhisselâm’a geminin yapılmasını öğretmiş, ondan ne şekilde istifade edileceğini bildirmiştir. (Vaktaki emrimiz gelir de) yani: Dinsizler hakkında mukadder olan ilâhi emir yaklaşmış olur da (tennur kaynamağa başlarsa) yani: Hz. Àdemden intikâl etmiş olan bir ekmek tandırı, adeta aykırı olarak bir su kaynağı kesilmeğe başlaşmış bulunursa veyahut yeryüzünden sular fışkırmaya yüz tutarsa (hemen o gemiye) hayvanların (her birinden iki çift) bir erkek, diğeri dişi olmak üzere ikişer adet al (ve aleyhinde söz geçmiş olandan başka) yani: Helâkleri takdir edilmişbulunan bir eşin ile oğlun Kenandan başka (aileni de al) mümin olan ehlibeytini de evlâdını da o gemiye al (Zulmetmiş olanlar hakkında) küfre düşmüş, nefislerini helâke mâruz bırakmış olanlara dair (bana bir hitapta bulunma) onların Tufan azabından kurtulmaları için istekte, bir temennide bulunup durma. Zira (Şüphe yok ki, onlar boğulmuşlardır.) Onların şirk ve isyanları yüzünden boğulup cezalarına kavuşacakları hakkında ilâhi hüküm tahakkuk etmiştir. Onlar gördükleri birnice mucizelere, apaçık delillere rağmen küfürlerinde devam edip gittikleri için nefislerine zulmetmiş, artık o zulmün cezasına kavuşacakları zaman yaklaşmıştır.

Mü'minûn 23:28

(İmdi) Ey azim sahibi Peygamberlerden olan Hz. Nuh!. (Sen ve seninle beraber olanlar) mümin olan çoluk çocuğun ve diğer müminler ile birer çift hayvanat (geminin üzerine çıktığınızda) orada oturup yerleştiğiniz zaman, sizi kurtuluşa erdirecek olan Allah Teâlâ’ya şükran arzında bulunarak (de ki: Hamd o Allah’a olsun ki, bizi o zalimler olan kavimden) o kâfir inatçı kimselerden (kurtardı) onları boğulmaya mahkûm ederek bizi selâmete erdirdi. Evet.. Öyle dinsiz, ahlâksız bir taifenin içinden ayrılıp bir selâmet sahasına ermek, onların uğursuzluğundan dolayı bir felâkete, bir cezaya uğramamak büyük bir lütufi ilâhidir. Artık bundan dolayı o yüce yaratıcıya hamd ve övgüde bulunmak, bir kulluk vazifesidir.

Mü'minûn 23:29

(Ve) Ey şânı yüce Nuh!. (De ki: Yarabbi!. beni bir mübârek yere indir) gemimi bir selâmet sahiline kavuştur, beni, bana tâbi olanları hayır ve bereketi bol olan bir yereulaştırmak lütfunda bulunan (ve sen) Ey Rabbi Kerim!. Şüphe yok ki, (indirenlerin) konuklayanların, bir iltifat yerine kabul edenlerin (en hayırlısısın) çünkü senin ilâhi zatın dilediği kullarını fevkalâde bir şekilde rahmete, nimete kavuşturur, korur. Bu âyeti kerime gösteriyor ki: Bizim gibi kullara yönelen en mühim vazife, daima Cenab-ı Hak’ka sığınmaktır, onun lütuflarını, himayesini niyâzda bulunmaktır, dünyada da ahirette de hayırlı bir menzile, bir makama kavuşmamızı yüce, merhametli yaratıcımızdan temenni eylemektir ve o yüce rızık vericinin verdiği nimetlerden dolayı ulu zatına daima hamd ve şükürde bulunup durmaktır.

Mü'minûn 23:30

(Şüphe yok ki, bunda) Nuh Aleyhisselâm’ın en garip olan bu kıssasında, müminlerin öyle selâmete kavuşup kâfirlerin bir azap tufanı ile mahv ve yok olmasından (elbette birnice ibretler vardır) Cenab-ı Hak’kın kudretine, Yüce peygamberlerin kadrinin yüksekliğine, onların bildirmiş oldukları şeylerin birer sırf hakikat olduğuna dair birçok deliller, kanıtlar vardır. Bu kıssadan pek büyük bir uyanış dersi alınabilir. Elverir ki, güzelce düşünülsün, (Hakikaten biz elbette pek imtihan edicileriz.) birçok hâdiseler ile kullarımız hakkında bir deneme muamelesi yapmış gibi oluruz. Evet.. İnsanlar, bu dünyada bazı vazifeler ile mükelleftirler, vakit vakit birnice nimetlere nâil olurlar, bazan da, bir takım sıkıntılara mâruz kalırlar. Bunlar ile kendilerinin ilâhi hükme uyma dereceleri, ahlâki metanetleri, din bakımından metanet dereceleri meydana çıkmış olur. Bu bir imtihan demektir, bunda muvaffak olanlar büyük mükâfatlara nâil olacaklardır, muvaffak olamayanlar da kendi kötü hareketlerinin cezasına uğrayacaklardır. Hak Teâlâ Hazretleri kullarının bütünkabiliyetlerini, onların neler yapıp neler yapmayacaklarını zaten ezeli ilmi ile tamamen bilmektedir. Böyle bir imtihandan maksat ise kullara kendi mahiyetlerini göstermek, onların kendi tercihlerini nasıl kullanmış olacağını meydana çıkarmak, ilâhi adaleti ortaya çıkarmak, ve kullar hakkında Allah’ın delilini gösterip bir itiraza asla mahal bırakmamak gibi hikmet gereği hususlardır. Nuh Aleyhisselâm’ın kıssası için Araf ve Yûnus ve Hud, Enbiya sûrelerinin tefsirine de müracaat ediniz!.

Mü'minûn 23:31

Bu mübârek âyetler de insanlara Hz. Nuh’tan sonra Hz. Hud ve Hz. Salih gibi birer Peygamber gönderilmiş olduğunun ve onlara ait bulunan ikinci kıssayı bildiriyor. O insanların Peygamberlerine karşı almış oldukları inkârcı vaziyetlerini ve ahiret hayatını nasıl inkâra cür’et eylemiş bulunduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Sonra onların arkalarından) Nuh kavminin helâkini mükeakip (başka bir nesil) başka bir kavim (icat ettik) varlık alanına getirdik, hayata erdirdik. Bu kavimden maksat, tefsircilerin çoğuna göre Ad kavmidir. Bu, İbni Abbas Hazretlerinden de rivayet olunmuştur. Zaten diğer sûrelerde de Nuh kavminin kıssasından sonra Ad kıssası getirilmektedir ki, kendilerine Hud Aleyhisselâm gönderilmişti. Bir görüşe göre de bu kavimden maksat, Semûd kavmidir ki, kendilerine Salih Aleyhisselâm gönderilmiştir.

Mü'minûn 23:32

(Onların içinde de onlardan) onların arasında yetişmiş olanlardan (bir Peygamber gönderdik) ki, o da Hud veya Salih Aleyhimesselâm’dır. O mübârek Peygamber, okavmi tevhid dinine davet ederek dedi ki: Ey kavmim!. Siz (Allah’a ibadet edin) ondan başkalarını tanrı kabul ederek kendilerine ibadette bulunmayın. Çünkü (sizin için ondan başka) o ortak ve benzerden münezzeh olan Allah Teâlâdan başka (bir ilâh yoktur) yaratıcılık, mâbudluk sıfatına sahip olan ancak o yüce Allah’tır. (Artık sakınmayacak mısınız?) ilâhi azaptan korkarak şirk ve isyanı terk, yalnız o yüce mâbuda ibadet ve itaate devam eylemiyecek misiniz?. Nedir bu sizdeki küfür ve isyan!.

Mü'minûn 23:33

(Onun kavminden) o yüce Peygamberin kendilerine öyle ihtarlarda bulunduğu cemaatin ileri gelenlerinden (bir taife ki, kâfir oldular) Allah’ın birliğini inkâr ettiler (ve ahirete kavuşmayı tekzib ettiler) uhrevî hayatı, ebedî azabı inkâr edip durdular, Peygamberlerinin ihtarlarını yalan sandılar (ve dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz) kendilerini birçok nimetlere, evlât ve mallara nâil kıldığımız (halde) bunları kendilerine ihsan buyuran yüce yaratıcının Peygamberini tasdik etmiyerek (dediler ki bu) Peygamberlik iddiasında bulunan zat, (başka değil) o da (ancak sizin gibi bir insan) o da sizin gibi aynı yaratılışta, aynı ihtiyaçta bulunuyor. O da (sizin yediğinizden yiyor ve sizin içtiğinizden içiyor.) artık o nasıl Resûl olabilir, o cahil kavim, o Peygamberlerin sahip oldukları, yüceliği, seçkinliği, güzel vasıfları görmüyorlar da onların diğer insanlar gibi yiyip içmek ihtiyacında bulunduklarını görüyorlardı.

Mü'minûn 23:34

(Ve) diyorlardı ki: Ey millet fertleri!.. (Eger siz benzeriniz olan bir insana) sizin gibi beşeri bir mahiyette bulunan bir mahlûka (itaat ederseniz) onun emir ve yasağına boyun eğer iseniz (Şüphe yok ki, o halde muhakkak hüsrana uğramış) aldanmış, zarar ve ziyana düşmüş (kimselersinizdir) çünkü kendi benzerini kendi üzerimize tercih etmiş bulunursunuz. Bu inkârcı kimseler, ne kadar bir sapıklık içinde kalmışlardı. İnsani olgunluklara sahip olan, kendilerini dünya ve ahiret saadetine nâil etmek isteyen bir zata, bir yüce Peygambere tâbi olmayı bir hüsran sanıyorlardı. Bir takım putlara ilâhlık sıfatı vermeye bir hüsran görmüyorlardı. Halbuki, bundan daha büyük bir hüsran mı olabilirdi?

Mü'minûn 23:35

Yine o inkârcı, yüksek düşünceden mahrum kimseler diyorlardı ki: Ey millet fertleri!. O Peygamberlik iddiasında bulunan (size vâd ediyor ki, siz öldüğünüz ve bir toprak ve bir takım) çürümüş (kemikler kesildiğiniz vakit) büsbütün mahv ve yok olmuş olmayacaksınız (muhakkak ki, siz) kabirlerinizden diri olarak (çıkarılmış olacaksınızdır) ilk şekil ve heyetinizi yeniden almış bulunacaksınız.

Mü'minûn 23:36

O inkârcılar, böyle yeni bir hayata nâil olmayı inkâr ederek diyorlardı ki: (Ne uzak, ne uzak!.) cidden ne derece uzak, garip bir şey!. (o vâd olunduğunuz şey) öyle yeniden hayata nâil almak işte ilâhi kudreti takdir edemedikleri için böyle bir inkârda bulunuyorlar, küfürlerinde devam edip duruyorlardı.

Mü'minûn 23:37

Ve diyorlardı ki: (O) hayat başka (değildir)ayrı türlü tasavvur olunamaz. (Ancak bizim bu dünya hayatımızdan ibarettir) ikinci bir hayat yoktur. Tekrar hayata kavuşmak, mümkün değildir. Biz bu dünyada (ölürüz ve yaşarız) yani: Bizden bazıları, ölür, bazıları doğar dünyaya gelir, bir müddet yaşar. Bu hal asırların yok olmasına kadar böyle devameder, işte hayatımız bu dünya hayatından ibaretti. (ve biz tekrar) öldükten sonra (hayata erdirilecekler değiliz) yeniden hayata kavuşup mahşere sevkedilecek değiliz, o Peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin bu husustaki iddiası doğru değildir.

Mü'minûn 23:38

O inkârcılar, bu gibi bâtıl sözlerini pekiştirmek için de diyorlardı ki (o başka değil) o peygamberlik iddiasında bulunan kimse de (ancak bir erkektir ki, Allah’a karşı yalan yere iftirada bulunmuştur.) o, öyle Peygamberlik iddiasında ve bizlerin öldükten sonra yeniden hayata erip mahşere sevkedileceğimize dair tehditkârane sözlerinde doğru değildir, o Allah adına yalan söylüyor (ve) artık (biz ona inananlar değiliz) onun sözlerini tasdik etmeyiz. İşte o müşrik kavim, Peygamberlerinin insan oluşuna bakıp da onların Allah tarafından sahip oldukları yüce vasıflarına ve göstermeye muvaffak oldukları mucizelere bakmıyorlardı, küfürlerinde devam ederek artık ilâhi azaba tamamen lâyık bulunmuşlardır.

Mü'minûn 23:39

Bu mübârek âyetler de Hz. Hud gibi kavmi tarafından yalanlanan bir yüce Peygamberin Cenab-ı Hak’tan yardım istemiş olduğunu, bunun üzerine o kavmin bir azap sesi ile mahv ve yok olup gittiğini bildiriyor. Üçüncü bir kıssa olmak üzere de diğer Peygamberlerinkavimlerine gönderilmiş olduklarını ve kavimlerin takdir edilmiş vakitleri gelince inkârları yüzünden helâke uğramış, birer ibret verici tarihi olay teşkil etmiş olduklarını bir uyanma vesilesi olmak üzere beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Kavmi tarafından yalanlanmaya devam edilen Peygamber de, Hud ve Salih Aleyhimesselâm da vaki olan devamlı ve güzelce davetine rağmen kavminin îman etmesinden ümidi kesince Cenab-ı Hak’ka dua ve niyâzda bulunarak (dedi ki: Yarabbi!. Beni tekzib ettikleri için) bu sebepten dolayı onlara karşı (bana yardım et) artık onları durumlarını ıslah etmiyecekler, benim için onlardan intikam al, onları lâyık oldukları âkibete kavuştur.

Mü'minûn 23:40

Hak Teâlâ Hazretleri de o Peygamberinin bu dua ve niyâzını kabul edip kendisini ilâhi vahyi ile müjdeleyerek (buyurdu ki: biraz sonra elbette ki) o kavim kendilerine gelen azabı görürler de (pişman olarak sabahlayacaklardır.) Öyle küfre, yalanlamaya devam etmiş olduklarından dolayı pişman olacaklarsa da kendilerine bir faide vermiyecektir.

Mü'minûn 23:41

(Derken) onlar öyle yalanlamalarına devam ederken ansızın (onları hakkiyle bir ses yakaladı) kendileri için takdir edilmiş olup müdafaası mümkün olmayan bir ilâhi azap meydana geldi. (de) o ses sebebiyle (biz onları bir sel süpürüntüsü kıldık) “Husa” selin getirdiği çerçöp ki, su üstünde veya kenarında görünür. (artık zalimler olan kavim için) öyle Peygamberlerini tekzib eden inatçı bir millet için Allah’ın rahmetinden (bir uzaklık olsun) onlar kendi kuvvetlerini kendileri hakkında pekhayır dileyen Peygamberleri aleyhine sarfettikleri için böyle bir bedduaya, bir helâke lâyık olmuşlardır.

Mü'minûn 23:42

Allah Teâlâ Hazretleri bu mübârek sûrede üçüncü bir kıssa olmak üzere de özet olarak buyuruyor ki: (Sonra onların ardından) öyle Peygamberlerini yalanlamaları yüzünden helâke mâruz kalan Nuh ve Hud kavimlerini müteakip (başka başka kavimler vücude getirdik) Salih, Lût, Şüayb Aleyhimesselâm gibi Peygamberlerin kavimleri gibi çeşitli milletler vüdude getirilmiş oldular, onları da kendi itikatlarına; amellerine göre lâyık oldukları âkibetlere kavuştular. Bütün onların tarihi hayatı umum insanlık için birer ibret levhasıdır.

Mü'minûn 23:43

Her kavmin, her insanın bir hayat müddeti vardır, bu Allah katında malûmdur, Levh-i Mahfuzda yazılıdır. Binaenaleyh (hiçbir ümmet, ecelini geçemez) daha hayatı müddeti tamam olmadıkça ölüp gidemez. (ve geriye de kalamazlar) hayatları müddeti tamam olduğu takdirde artık bir saniye bile yaşayamazlar.. Takdiri ilâhiyi kimse değiştirmeye kâdir değildir. Binaenaleyh o kavimler de takdir edilmiş olan zamanları gelince hemen mahvolup gitmişlerdir.

Mü'minûn 23:44

Hak Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki: (Sonra) öyle çeşitli kavimleri vücut sahasına getirdiğimiz gibi o kavimlere (birbirini müteakip) aralarında uzunca zamanlarbulunmayarak teker teker (Peygamberlerimizi) de (gönderdik) o muhterem Peygamberler, o kavimleri ilâhi dine davet, kendilerini uyandırmaya gayret edip durdular. Buna rağmen (her ne zaman bir ümmete Peygamberi geldi ise onu yalanladılar) işte Ad, Semud gibi kavimler bu cümledendirler. (Artık biz de onların) o eski asırlar kavimlerinin (bazılarını bazılarına) o yalanlamaları sebebiyle katmak hususunda (tâbi kıldık) artık onlardan insanlar arasında birer ibret verdi haberden başka bir şey kalmamış oldu. (ve onları birer ibret hâdisesi kılmış olduk) tâki, onların başlarına gelmiş olan felâketleri işitip duranlar onlardan öğüt almış olsunlar. (artık îman etmezler olan bir kavim için) Allah’ın rahmetinden (uzaklık olsun.) Öyle birnice âyetleri, hârikaları gördükleri halde ve kendilerinden evvelki kavimlerin başlarına gelmiş olan felâketleri işitip bildikleri halde onlardan uyanma hissesi almamış bulunan cemiyetler elbette öyle öldürücü bir âkibete lâyıktırlar. Muhakkaktır ki: Kâfirler kurtuluş bulmazlar, ergeç ilâhi azaba kavuşurlar. Müminler de hikmet gereği geçici bir takım dünyevî sıkıntılara uğrasalar da sonları selâmettir, onlar için kurtuluş ve saadet takdir edilmiştir. Onlar dünyada da güzel bir ad bırakmış olurlar. “Minnet hüdaya devleti dünya fena bulur” “Baki kalır sahife-i âlemde adımız” § Ahâdis; hâdisin çoğuludur ki: Sonradan olan şey, söylenilen söz, insandan sonra baki kalan zikir, nam ve nişan demektir. Peygamber efendimizin mübârek sözlerine, fiilerine ve gördüğü halde men etmediği şeylere de hadis-i şerif denilir. Yahut ühdûsenin çoğuludur ki, kendisinden şaşılacak olan hikâye demektir.

Mü'minûn 23:45

Bu mübârek âyetler de dürdündü kıssaolmak üzere Musa ve Harun Aleyhimesselâm’ın birçok mucizeler ile, pek kuvvetli bir delil ile Firavunu ve kavminin eşrafını îmana davete görevli olduklarını bildiriyor. Firavun ile kendisine tâbi olanların ise böbürlenerek o iki yüce Peygamberi yalanlamaya cür’et etmiş, nihayet helâke maruz kalmış olduklarını, Hz. Musa’ya ise kavminin hidayete nâil olabilmeleri için Tevrat kitabı verilmiş olduğu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Sonra) o eski kavimlere gönderilen Peygamberleri müteakip (Musa’yı ve kardeşi Harun’u) da (âyetlerimizle) çeşitli mucizeler ile, onların peygamberlik iddiasında doğru olduklarını gösteren bir takım hayvancıkların ortaya çıkması gibi, Taunun, kıtlık ve pahalılığın yüz göstermesi gibi deliller ile ve özellikle (bir açık delil ile) asa gibi bir harika ile, öyle çarpmasıyle taşlardan çeşmelerin fışkırmasiyle, denizin yanrılmasiyle sihirbazların meydana attıkları şeyleri yutup yok etmesiyle temayüz etmiş olan pek kuvvetli bir mucize ile (gönderdik) yani: Kudret ve azametle o iki muhterem Peygamberi ilâhi dinî tebliğ etmekle görevlendirdim.

Mü'minûn 23:46

Evet.. O iki zat (Firâun’a ve onun kavmine) Firavun’un eşraftan sayılan cemaatine gönderildi, onlara gidip: Yalnız Allah Teâlâ’ya ibadet ediniz, ondan başka mâbut yoktur” diye tebligatta bulundular. (onlar ise) Firâun ile kendisine tâbi olanlar ise (ululandılar) kibirlice bir vaziyet aldılar (ve kendilerini yüksek görür bir kavim oldular) hakkı kabulden kaçındılar, başkalarını kahır pençeleri altında yaşatabilmek istediler. O mübârek Peygamberlerin değerinin yüceliğini takdir edemediler.

Mü'minûn 23:47

(Binaenaleyh) öyle kibirlice, ve inatçı bir şekildeki tavırlarından dolayı (dediler ki: Bizim benzerimiz olan iki insana) bizim gibi insanlık vasfını taşıyan iki şahsa (îman eder miyiz?.) onları tasdik ederek yalnız bir Allah’ın varlığına inanır mıyız? (onların kavmi ise) İsrailoğulları ise (bizim için kulluk edenlerdir) onlar birer köle gibi bize zilletle boyun eğmiş bulunanlardır. Artık onları nasıl tasdik edebiliriz?

Mü'minûn 23:48

(Bu yüzden) böyle yanlış bir düşünce, bir iddia neticesi olarak (onları) Hz. Musa ile Hz. Harun’u Firavun ile taraftarları (yalanladılar artık) Firavun ile kendisine tâbi olanlar (helâk olmuş olanlardan oldular.) Kızıl Deniz’de boğulup gittiler, onların iddia ettikleri kuvvetleri, mevkileri kendilerini böyle bir felâketten kurtaramadı. Öyle zayıf, köle sandıkları İsrailoğulları selâmet sahasına erdi, kendileri ise denizin dalgalar arasında mahvolup gittiler.

Mü'minûn 23:49

(Andolsun ki,) muhakkak bir ilâhi lütuftur ki, (Musa’ya) Firavun’un boğulması ve helakinden sonra (kitap verdik) ona Tevrat’ı indirdik. O mübârek kitabın hükümlerini kavmi olan İsrailoğulları’na telkin buyursun da o sayede onun kavmi, sapıklıktan, cehaletten kurtularak (hidayete) hak yola, marifetlere, dinlerinin hükümlerini idrake (erebilsinler diye) kendilerini öyle bir nimete nâil kıldık. Artık onlar da bu ilâhi lütuftan istifade edemez de inkâra, yalanlamaya kalkışırlarsa elbette ki, onlar da Firavun ile taraftarlarının kötü sonuna uğrarlar. “Bu mübârek âyetler gösteriyor ki: Bir takım cahiller, Peygamberleri de kendileri gibi birer insan gördükleri için onlara tâbi olmayı bir alçalma sanmışlardır. Halbuki, insanlar, insanlık itibariyle eşit iselerde haiz oldukları üstün vasıflar itibariyle eşit değildirler. İnsanlar bu bakımdan muhtelif tabakalara ayrılmışlardır. Hak Teâlâ Hazretleri bir kısım kullarını hikmeti gereği bir büyük yeteneğe nâil kılmıştır. Onlar birer temiz ruh ile yükseltmiştir, onları birer mukaddes kuvvet ile desteklemiştir, onlarda ruhani ve cismani birer harikulâde yücelik tecelli etmekte bulunmuştur. Artık öyle seçkin, yüce yaratılış sahibi zatların pek hayır diler tekliflerine, tavsiyelerine iltifat edilmesi, onun pek büyük bir selâmet vesilesi telâkki olunması icabetmez mi? İşte bu yüceliği takdir edemiyen Firavun ile onun gibi bir insanın maddî servetine, saltanatına bakarak kendisine tapınmakta bulunan cahil kavmi sonunda lâyık oldukları fecî âkibete kavuşmuşlardır. Bu kudret harikasını gören israiloğulları da daha sonra Musa Aleyhisselâm’a karşı isyankârca bir vaziyet alarak onun emirlerine, Tevrat’ın hükümlerine muhalefette bulunmuşlar, bu yüzden bir yıldırım azabına tutulmuşlardır. § Hud, Salih, Musa ve Harun Aleyhimüsselâtü vesselâmın kıssaları için “Bakara”, “Araf”, “Yûnus”, Hud”, “İbrahim”, “İsrâ”, “Kehf”, “Ta Ha”, “Enbiya” sûrelerinin tefsirine de müraacat ediniz!.

Mü'minûn 23:50

Bu mübârek âyetler de Hz, İsa ile muhterem annesine ait beşinci kıssaya ve onların birer ilâhi kudret alameti olduğuna işaret ediyor. Allah’ın dininin yalnızca İslâm dininden ibaret bulunduğunu bildiriyor. Buna rağmen milletlerin muhtelif fırkalara ayrılıp dinlerini aralarında parçalamış ve her taifenin kendi diniyle sevinçli bulunmuş olduğunu gösteriyor. Öyle sapıklık içinde kalmış taifelerin dünyadaki maddî varlıklarının bir kıymeti olmadığını, onların haklarında hayır ve saadetin takdir edilmiş bulunmadığını beyanbuyurmaktadır. Allah Teâlâ kudret ve yüceliğine diğer bir delil olmak üzere buyuruyor ki: (Ve Meryem’in oğlunu) İsa Aleyhisselâmı (ve) bu yaradılış harikasının (anasını) Hz. Meryem’i (bir harika kıldık) onları yüce kudretime delâlet eden birer âyet olarak vücude getirdik. Çünkü Hz. Meryem, son derece temiz yaratılışa sahip olup kendisine hiçbir erkek temas etmemiş olduğu halde Hz. İsa gibi bir melek yüzlüyü doğurmuştur. İsa Aleyhisselâm da babası olmaksızın dünyaya gelmiş, daha beşikte iken annesinin temizliğini, kendisinin peygamber olduğunu söylemiş, nasıl bir kudret hârikası olduğunu göstermiştir. İşte bunlar, ne kadar büyük bir ilâhi kudret alâmetidir, işaretidir. (Ve ikisini) Hz. Meryem ile muhterem oğlunu (bir oturaklı) sabit, geniş, kolaylıkla üzerinde oturulur bir yerde (ve akar sulu) gözlerin göreceği şekilde açıktan akan bir ırmak civarı olan (yüksek bir mekânda barındırdık.) Bu mekandan maksat ise İbni Abbas Hazretlerine göre Beytülmukaddestir. Diğer zatlara göre de ya Dımışk’tır veya Remke’dir veya Mısır’dır. Veyahut Filistin topraklarıdır. § İyva; İskân etmek, bir yere götürüp yerleştirmek ve ilticada bulunmak manâsınadır. § Rebve; Yerden yüksek olan mekân demektir. “Main” açıktan akıp gözler ile görülen sudan, ırmaktan ibarettir. İsa Aleyhisselâm için Al-i İmran, Nisa ve Meryem sûrelerinin tefsirine de müracaat ediniz!.

Mü'minûn 23:51

Ve Allah Teâlâ beşeriyete vakit vakit birer Peygamber olarak göndermiş olduğu zatlara olan ilâhi hitabını şöylece hikaye buyuruyor: (Ey Resûller!.) Her biriniz, tayyibattan yani: (Safi, helâl şeylerden) yiyilmeleri mübah olan leziz yiyeceklerden, meyvelerden (yiyin ve iyiamelde bulunun) farz ve nafile ibadetlere gizli ve açık olarak devam edin. (şüphe yok ki, ben sizin her yapar olduğunuz şeyi) zahiri ve bâtıni amellerinizi (tamamiyle biliciyim) Bir olan yüce zatıma hiçbir şey gizli kalamaz. Herkese amellerine göre mükâfat veririm, artık yüce mabûdunuzdan başka hiçbir kimseden korkmayarak ibadet ve itaatinize devam edin.

Mü'minûn 23:52

(Ve) Ey Resûller!. Ve ey ümmetler. (Muhakkak ki, bu) beyan olunan İslâm dinî ilâhi şeriat (bir tek din olarak hepinizin dinidir.) Hepinizin bu dinî vahdet üzere devam ve sebat etmeniz gereklidir. (ve) bu din, aranızda tek din olduğu gibi (ben de Rabbinizim) sizi yaratan, besleyen, size rızık ihsan eden ancak benim. Bu hakikati kabul etmeyen şirke düşmüş, helâk olmuş olur. (Artık bana ittikada bulunun) benim bir olan zatımdan korkun, ilâhi dine aykırı hareketlerden kaçının, muhtelif kitaplara tâbi olarak boş ihtilâflara düşmeyin.

Mü'minûn 23:53

(Fakat) böyle bir ilâhi uyarıya rağmen (ümmetler grup grup olarak) farklı cereyanlara kapılarak, veya muhtelif kitaplara tâbi olarak (aralarında dinlerini parçaladılar) birlikten sonra iltilâfa düştüler, Yahudi, Hıristiyan, Ateşperest vesaire gibi milletler, muhtelif dinlere tâbi oldular. Ve (her fırka kendi yanlarında olan ile sevinçlidirler.) hakiki bir dine, yani: İslâm dinine mensup olanlar, bu mukaddes dinleriyle övünür ve sevinir oldukları gibi, bâtıl, bozulmuş dinlere mensup olanlar da kendilerinin o makbul olmayan dinlerinden dolayı memnun ve hoşlanır bulunmaktadırlar. Bunlar ne kadar sapıklık içinde yaşadıklarının farkında değildirler.Kendilerine tebliğ edilen İslâmiyeti, o hakiki, ilâhi dinî kabule yanaşmıyorlar. § Zubur, kelimesi, Zeburun çoğulu olup fırkalar manasınadır. Kitaplar mânâsını da ifade eder.

Mü'minûn 23:54

(Artık) Ey hâtemülmürselin!. (Sen onları kendi sapıklıkları içinde bir zamana kadar terket) seni inkâr eden Mekke’deki kâfirleri vesair müşrikleri katledilecekleri veya ölüp gidecekleri bir vakte kadar içine batmış oldukları küfür ve sapıklık dalgaları içinde bırak, onların azaplarını acele isteme. Sen vazifeni ifa etmiş bulunuyorsun, onların halinden, azaba hemen uğramamış olduklarından dolayı üzülmeye lüzum yok, onlar lâyık oldukları âkibete elbetteki, kavuşacaklardır. Bu, Resûl-i Ekrem hakkında bir tesellidir.

Mü'minûn 23:55

Evet.. O inkârcılar, o bâtı1 inanç sahipleri (zannediyorlar mı ki, onlara kendisiye imdat ettiğimiz mal ve evlât ile) öyle dünyada hal rızk, çoluk çocuk vermiş olmakla onları hayra kavuşturmak isteriz. Ne yanlış bir kuruntu!.

Mü'minûn 23:56

Evet Zannederler mi ki, kendilerine öyle muvakkat şeyleri vermekle (onlar için hayırları hususunda acele ederiz.) Onları biran evvel hayra kavuşturmak dileriz. Ne boş bir düşünce!. (Hayır) onlar (anlayamıyorlar) kendilerinin hayırdan ne kadar uzak olduklarını bilemiyorlar. Kendilerine verilen fâni, dünyevî şeyler, bir yaşça helâke götürmek içindir, yani: Kâfirlere hacetlerini, istedikleri dünyevî şeyleri vakit vakit verip onları yavaş yavaş azaba yaklaştırmak içindir. Onlar azsonra yakalanacaklar, lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır. Nail oldukları nimetlerin şükrünü ifa etmemiş olacakları için bundan dolayı da ayrıca cezalandırılacaklardır. Binaenaleyh öyle hakiki bir dinden mahrum kimselerin dünyada geçici bir zaman için elde edebildikleri fani varlıkların, servetlerin haddizatında bir kıymeti yoktur, gıpta edilecek, kazanılmaya ve takibine çalışılacak şey, müminlerin halleri ve davranışlarıdır.

Mü'minûn 23:57

Bu mübârek âyetler, hayırlara ve iyiliklere koşup duran müminlerin dört güzel vasfını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hayır işlere ibadet ve itaate hulûsi kalp ile koşan zatlara gelince (muhakkak o kimseler) dir (ki:) onlarda başlıca dört güzel haslet mevcut bulunur. Birincisi: (Onlar Rablerinin korkusundan) onun rızasına muhalif harekette bulunmak endişesinden (dolayı daima korku üzere bulunur kimselerdir) onlar daima ilâhi azabı düşünür, ilâhi rızaya muhalefetten sakınınlar. § İşfak; korkmak, tam bir rikkaz ve zaaf ile bir korku ve endişe üzere bulunmaktır. Esirgemek, merhamet etmek manâsına da gelir.

Mü'minûn 23:58

(Ve) onlar (o kimseler) dir (ki, Onlar Rablerinin âyetlerine îman ederler) Kur’an-ı Kerim’i tasdikte bulunurlar. Cenab-ı Hak’kın ilahlığını, birliğini, kudret ve büyüklüğünü gösteren yaratılış eserlerini müşahede ederek bunlar ile de kâinatın varlığına, birliğine, yüce sıfatlarına delil getirmiş olurlar. Bu da onların ikinci vasfıdır.

Mü'minûn 23:59

(Ve) o muhterem zatların üçüncü vasfı da (onlar) o zatlardır ki (Rablerine ortak koşmazlar.) Kendilerini yaratmış, lütuf ve ihsanına nâil kılmış olan yüce yaratıcının hiçbir hususta ortak ve benzeri olmadığını bilir, ibadetlerini pek hâlisane ifa eder, gösterişten, öyle bir gizli şirkten de kaçınırlar.

Mü'minûn 23:60

(Ve) onların dördüncü güzel vasıflarına gelince onlar (o kimseler) dir (ki, onlar Rablerinin huzuruna muhakkak varacaklarından) kıyamet gününde yeniden hayat bulup mahşere, bir mahkemei kübraya sevk edileceklerinden, orada dünyadaki amellerine göre mükâfat veya cezaya uğrayacaklarından (dolayı kalpleri şiddetli korkarak) kendilerinden kabul edilmeyeceğini, kendilerini ilâhi azaptan kurtaramıyacağını düşünerek (verdiklerini verirler.) Zekâtlarını, sadakalarını fakirlere dağıtırlar veya üzerlerindeki diğer emanetleri sahiplerine teslim ederler, uhrevî sorumluluktan korkarak böyle salih amellere koşarlar.

Mü'minûn 23:61

(İşte onlar) bu dört güzel vasfa sahip olan zatlar ki, (hayırlarda sür’at gösterirler.) Ölüm gelmeden evvel öyle iyi amelleri ifaya koşarlar. (Ve onlar) o zatlar (onun için) o iyi amelleri yerine getirmek için (ileri gidenlerdir) başkalarından öne geçenler onlardır. Onlar, daha ahirete gitmeden bu güzel amelleri ifaya çalışmış bulunurlar. İşte hakikaten mutlu, gelecekleri tamamen temin edilmiş yüce makamlara sahip olan zatlar da bunlardan ibarettir. Yoksa bir takım ihtilâflara düşmüş, kendileri için tevhid dinine muhalif birer din edinmiş kimseler değildir. Allah katında makbul olan dinî tevhidin yani İslâm dininin ise bütünmübârek hükümleri hikmet ve menfaate uygun, tatbiki her bakımdan kolay olan pek faideli şeylerden ibaret bulunmaktadır.

Mü'minûn 23:62

Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ Hazretlerinin kullarını güçlerinin üstünde bir şey ile mükellef kılmayacağını ve ahvalin hakikatını söyleyen bir kitabın varlığını ve hiçbir kimsenin zulme uğramayacağını bildiriyor. Küfür içinde kalmış olanların başlıca üç tür kötülüğü işler bulunduklarını, onların başlarında bulunup kendilerini saptıranların azaplara giriftar olacaklarını, fakat onlara artık yardım edilmeyeceğini, çünkü onların kendilerine telkin edilen âyetleri dinlemeyip gerisin geriye kaçındıklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve biz bir kimseye gücünün yettiğinden) gücünün üstünde (bir şey ile) bir ibadet ve itaat ile (teklifte bulunmayız) iyi kulların yaptıkları ibadetler de onların güçlerinin üstünde değildir. Evet Cenab-ı Hak, merhametlidir, herşeyin sahibidir, kullarını zor şeyler ile mükellef kılmaz. Meselâ: Ayakta namaz kılamayacak bir kuluna oturduğu yerde namaz kılmasına, oruç tutamıyacak bir kulunun iftar etmesine müsaade buyurmuştur. (Ve) o Yüce Yaratıcı şunu da buyuruyor ki: (ve bizim katımızda) kudret katımızda (bir kitap) yani: Levh-i Mahfuz veya herkese ait bir amel defteri (vardır ki,) o apaçık kitap (hakkı söyler) herkesin söz ve fiilleri o kitapta yazılmıştır, ona bakılınca her şey bilinmiş olur. Cenab-ı Hak, her şeyi bizzat tamamen bilici oduğu halde her şeyi de öyle bir kitapta tesbit buyurmuştur. (Ve onlar) bütün halk (zulmolunmazlar) hiçbir kimsenin iyi amelleri noksan gösterilmez. Kötü amelleri de arttırılmış olmaz, ilâhi adalet her bakımdantecelli eder.

Mü'minûn 23:63

(Fakat kâfirlerin kalpleri bundan) bu beyan olunan hakikattan veya bunu bildiren Kur’an-ı Kerim’den veya koruyucu meleklerinin tesbit ettikleri amel defterinden (derin bir cehalet içindedir) onlar gaflet ve inkâr dalgaları arasında gark olup gitmiş bir haldedir. (ve onlar için) o kâfirlere mahsus (bundan başka) böyle kalpleri bir cehalet içinde kalmış olmaktan aynı (başka işler) de (vardır) onlar devam ederler, onlar öylece bâtıl, kötü şeyleri adet üzere işleyerek lâyık oldukları azaplara kavuşacaklardır. § Gamre; şiddet, zahmet, insanlardan bir galiplik ve örtmek manâsınadır. Yeryüzünü örttüğü için denize gamr” denilir. Hayret ve derince tefekkür manâsında mecazdır.

Mü'minûn 23:64

(Nihayet biz onların ileri gelenlerini) onların eşrafından sayılıp kendilerine servet, çoluk çocuk verilmiş bulunanlarını (azap ile yakaladığımız zaman) yani: Bedir savaşında öldürülecekleri vakit veya Resûlullah’ın duasiyle kendilerine âriz olacak olan açlık, kıtlık ve pahalılık zamanındaki, köpekleri, laşeleri, kendi çocuklarını bile yemeğe mecbur kalmışlardır. Elbette (onlar) kâfirler, öyle bir felâkete maruz kalacaklarını evvelce düşünmemiş olanla inkârcılar, (o an) o felâket zamanı (bağırıp yalvarmaya başlarlar) feryat ve figan ederek Cenab-ı Haktan yardım istemekte bulunurlar. Na yazık ki artık vakti geçmiştir. § Mutrif; nimet, servet sahibi, rahat yaşayan kimse, ileri gelenler ve eşraf manasınadır. § Ce’r ve cüar; feryat ve figan, yakarmak için ses kaldırmak, yardım için müracaat edip yalvarmak demektir.

Mü'minûn 23:65

Allah tarafından bir lisanı hal ile onlara denilir ki: Siz (Bugün bağırıp yalvarmayınız) artık bu dua ve niyâzınız sizin için bir faide verecek değildir. (şüphe yok ki, siz bizden yardım olunamazsınız) bizim tarafımızdan sizi kurtaracak bir yardıma nâil olamazsınız. Sizdeki başlıca üç kötü özellik bu mahrumiyetinize sebeptir.

Mü'minûn 23:66

Evet.. Siz ilâhi yardıma kavuşma selâhiyetini kaybetmiş bulunuyorsunuz (muhakkak ki, size karşı benim âyetlerim okunuyordu da) Kur’an-ı Kerim’in âyetleri sizi uyandırmak için ehli îman tarafından tilâvet olunuyor, ahkâmı sizlere tebliğ buyuruluyordu da (siz ardınıza dönüyordunuz) o mübârek Kur’anın âyetlerini dinlememek için gerisin geriye kaçıyordunuz. İşte yardımdan mahrum olmanıza birinci sebep budur. § Nükûs; ardına dönmek, geri çekilmek demektir. Burada haktan kaçınmak manâsınadır.

Mü'minûn 23:67

Evet.. Ey Hz. Muhammedin peygamberliğini inkâr eden kâfirler!. Siz (onunla) Kâbede bulunmakla, onun hizmeçileri olmakla (böbürlenerek) iftihar ederek İslâm dinini kabul etmiyor, biz Allah’ın harem evinin halkıyız, bize kimse galip alamaz diyordunuz, halbuki siz Allah Teâlâ’ya âsi oluyor harem-i şerifin kadrini, hürmetini ihlâl ediyordunuz, bu da muhrum olmanızın ikinci sebebidir. Ve sizler(geceleyin) Beytülharemin çevresinde toplanıp (konuşan bir cemaat halinde hezeyanlarda bulunuyordunuz) Resûl-i Ekrem’in ve onun mübârek ashabının aleyhinde lakırdı sarfediyordunuz, Cenab-ı Hak’ka îmandan, onun Peygamberini tasdikten, Kur’an-ı Kerim’i kabulden kaçınıyordunuz. Mucize Kur’an’a sihir ve şiir demekten sıkılmıyordunuz. İşte bu da mahrum olmanızın üçüncü sebebidir. Artık bu inkârcı vasıflar ile yaşayıp ölenler, ilâht yardıma, rahmeti subhaniyeye nasıl nâil olabilirler?. § Samir; geceleyin konuşan cemaat demektir. Müsamere de geceleyin konuşmak ve eğlence yapmaktır. § Hucr; da fuhş, hezeyan, kötü lakırdıları söylemek, çoğulu “Hevacir” dir.

Mü'minûn 23:68

Bu mübârek âyetler, ilâhi yardım nâil olamayacak olan inkârcıların dört cahilce zanlarını reddediyor. Kendilerine yönelip şereflerine, iyilikle anılmaya nâil olmalarını sebep olacak olan Kur’an-ı Kerim’den kaçındıklarını bildiriyor. Öyle kâfirlerin hevalarına uymanın ne büyük felâketlere sebebiyet vereceğini ihtar eyliyor. Resûl-i Ekrem’in ise âlemlerin rızkının yegâne vericisi olan yüce yaratıcının rızası için dinî hükümleri insanlara tebliğ etmekte olup karşılığında kimseden bir ücret istemediğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: son peygamber Hazretlerinin ve ona indirilen Kur’an-ı Kerim’in aleyhinde söz söyleyen o cahil, dinden mahrum kimseler (ya o kelâmı) Resûl-i Ekrem’in doğruluğuna delalet ve şahitlik eden Kur’an-ı Kerim’i (hâlâ tefekkür etmezler mi?.) Onun ne büyük bir mucize olduğunu, insanlık için ne yüksek bir hareket bulunduğunu düşünmezler mi?. Ne için onun hakkında öyle kâfirce iddialarda bulunurlar?. Bu onlarınbirinci fasıt zanlarıdır. (yahut onlara) o inkârcı şahıslara (evvelki atalarına gelmemiş bir şey mi gelmiş oldu?.) Meselâ: İsmaili takib eden Adnan, Kahtan gibi kabilelere ve diğer insan topluluklarına Allah tarafından birer Peygamber, birer şeriat, birer kitap gönderilmiş olduğu halde yalnız o inkârcılara mı bunlar gönderilmiş bulunuyor?. Onlar böyle bir zanda mı bulunuyorlar, bu da onların ikinci bâtıl kuruntuları demektir. Halbuki, Cenab-ı Hak, bütün eski milletlere de Peygamberleri vasıtasiyle ilâhi hükümlerini bildirmiş, onları da ilâhi dinine davet buyurmuştur.

Mü'minûn 23:69

(Yoksa) Hz. Peygamber zamanındaki inkârcılar (Peygamberlerini bilmediler mi?.) kendilerine Allah tarafından Peygamber gönderilmiş olan Hz. Muhammed Aleyhisselâtü vesselâmı pekâlâ bilirler. O mübârek zatın ne kadar doğruluk ve emniyetle, güzel ahâk ile vasıflanmış ve hiçbir kimseden bir şey öğrenmemiş olduğu halde ne kadar fevkalâde dinî olgunluklara sahip olduğunu görüp bilmiyorlar mı? (Bunun için midir ki) bu bilmeyişlerinden dolayı mıdır ki (onu) o yüce Peygamberi (inkâr edicilerdir.) İşte bu inkârları da onların üçüncü bâtıl zanları ve iddialarıdır. Çünkü o pek büyük Peygamberin yüksek hayatı, ahlâki faziletleri ve yaydığı dinin kutsiyeti, insanlığın mutluluğunu temin edecek bir mahiyette bulunduğu zâhirdir. Her insaflı ve düşünen insanın tasdik edeceği bir vaziyette bulunmaktadır.

Mü'minûn 23:70

(Yoksa) o inkârcılar (onda) o yüce Peygamber’de (cinnet vardır mı diyorlar?.) ne kadar bâtıl olduğu açık kâfirce bir zan!. İşte bu zan da onların pek çirkin, bâtıl olduğu açık olan dördüncü zanlarıdır. Halbuki, opeygamberlerin en üstünü, akıl, zihin ve görüş bakımından bütün insanlığın üstündedir. Onun bütün hareket tarzı, bütün yüce tebligatı kendisinin ne kadar temiz bir ruha, ne kadar nurani bir kalbe, ne kadar hikmetli bir idareye, ne derece faideler sağlayan bir emir yasağa sahip olduğunu gün gibi açık bir şekilde gösterip durmaktadır. (Hayır) o inkârcılar çok büyük bir zulmet cehalet içinde kalmışlar, bu hakikatı takdir edemiyorlar. O eşsiz Peygamberi ise (onlara) o inkârcılara (Hak ile gelmiştir) Kur’an-ı Kerim gibi ilâhi bir kitap ile gönderilmiştir, onun bütün beyanatı hakikatın kendisidir. (halbuki onların) o inkârcıların (ekserisi hakkı çirkin görenlerin) onlar kendi zararlı isteklerine tâbi, hayvani şehvetlerine esir oldukları için hakkı çirkin görerek ondan kaçınırlar. Onların bir takımı da başlarında bulunan şahıslara fazlaca uyarak sırf bir korku, bir taklit, bir maddî menfaat tesiriyle öyle inkârda devam ederler. Fakat bazıları da daha sonra uyanır, güzelce düşünmeye başlar, hakkı kabul eden, Allah’ın yardımlarına nâil olarak İslâm şerefine nâil bulunur.

Mü'minûn 23:71

Evet.. Allah Teâlâ, yüce hikmet sahibi yüce yaratıcıdır. Bütün emirleri, yasakları birer hikmet gereğidir. Peygamberlerinin ifadeleri, tebliğ ettikleri kitaplar da birer hikmet ve faydayı içermektedir. Diyelim ki (eğer hak) harhangi hikmete uygun olan şey, mesela Kur’an-ın beyanları (onların) o inkârcıların (hevalarına uyacak olsa idi) meselâ, onların bâtıl iddialarına kıymet vererek Allah’ın birliğini inkâr, birden çok ilahın varlığına inansaydı veyahut faraza iki ilâh bulunsa idi (elbette gökler ve yer ve onlarda olanlarfesada uğramış olurdu.) bütün ulvi ve süfli âlemler böyle bir intizama sahip olamayıp bu görülen nizam ve intizamdan çıkmış bulunurdu, akla hikmete, hakikate uygun şeyler bulunmamış olurdu. Halbuki, bütün kâinattaki nizam ve ihtişam, bir hikmet sahihi yaratıcının varlığına şahitlik etmektedir. Bütün yaratılış eserlerinin hak ve hakikate, bir hikmet ve menfaate bağlı olduğu pek güzel görülmektedir. (Hayır biz onlara) o inkârcılara ya bütün insanlığa hakkı, yani: Onların şereflerine, iyilik ile anılmaya nâil olmalarına vesile olacak olan (Kur’an-ı getirdik) ki, o insanlığın iftihar ve şerefini temin edecek hak bir ilâhi kelâmdır. (Onlar ise) o inkârcılar topluluğu ise kendi şereflerine, dünyada ve ahirette güzel üne kavuşmalarına vesile olacak olan haktan o (Kur’andan yüz çevirenlerdir.) ona iltifat etmiyorlar, ondan feyz almak istemiyorlar, o sayede hakka kavuşup sapıklıktan kurtulmak arzusunda bulunmuyorlar, sapıklıklarında devam edip durmak istiyorlar.

Mü'minûn 23:72

(Yoksa) Ey yüce Resûl!. Sen onlardan, o inkârcılardan o peygamberlik karşılığında (bir ücret mi istiyorsun?.) Elbette ki, istemiyorsun. Öyle bir şeye asla muhtaç değilsin. (İşte) senin hakkında (Rabbin ecri) dünyadaki rızkı ve ahiretteki sevabı (daha hayırlıdır) daha geniştir, daha devamlıdır. (Ve o) yüce yaratıcı elbette ki (rızık verenlerin en hayırlısıdır) o seni dünyada da ahirette de rızıklandırır, büyük mükâfatlara nâil buyurur. Artık senin başkalarından bir ücret istemeğe ne ihtiyacın olabilir ki, onlardan öyle bir talepte bulunasın?. Artık ne oluyor ki o pek yanlış düşünceli kimseler, senin peygamberliğini kabul etmiyorlar?. Nedir o kadar cehalet!. Kur’an-ı Kerim’in bu husustaki beyanatı daResûl-i Ekrem’in kadrini yüceltmekte ve aleyhinde bulunanların cahil olduklarını bildirmekte ve onları kınamaktadır.

Mü'minûn 23:73

Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekrem’in pek doğru bir yola insanları davet buyurduğunun, ahirete îman etmeyenlerin ise o yoldan yüz çevirir olduklarını bildiriyor. Kendilerine merhamet edip de uğradıkları felâketler kaldırılacak olsa onların yine sapıklıklarında ısrar edeceklerini ve onların azaplara uğratıldıkları halde yine Cenab-ı Hak’ka yalvarıp niyâzda bulunmadıklarını ve kendilerine şiddetli bir azap yöneleceği zaman da ümitsizlikde kalıp duracaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki, Ey yüce Resûl!. Sen bütün insanlığa gönderilmiş bir Peygambersin (ve Şüphe yok ki; sen onları) insanları (dosdoğru bir caddeye) bir hidayet yoluna (davet ediyorsun) bütün selim akıllar, o yolun doğruluğuna, yolcularını selâmet ve saadete kavuşturacağına şahitlik eder. Artık nasıl oluyor da bir takım inkârcılar, senin peygamberliğini inkâra cür’et edebiliyorlar?. Bu ne büyük cehalet!.

Mü'minûn 23:74

(Ve muhakkak o kimseler ki, ahirete îman etmezler) bu dünya hayatından başka hayat olmadığına inanırlar, kıyameti, sevap ve cezayı inkâr ederler (elbette onlar yoldan) takib edilmesi icabeden herhangi bir caddeden (sapıtmışlardır.) Binaenaleyh onlar asıl dosdoğru yol olan, mensuplarını selâmete eriştiren İslâmiyet yolundan da ayrılmış, sapık kimselerdir. Bundan dolayıdır ki, kendilerini bir felâh ve kurtuluş yoluna davet eden bir yüce Peygamberi de inkâra cüret gösterirler.

Mü'minûn 23:75

Evet.. O inkârcılar, nankörler, kendilerine gönderilen Peygamberin, kendi haklarında ne büyük bir nimet olduğunu takdir edemiyorlar. (ve eğer onlara merhamet etsek) onları herhalde korumada bulunsak (ve kendilerindeki zararı) kıtlık ve pahalılığı, cemiyetlerine isabet eden yedi senelik bir açlık devresini (açıversek) giderip kendilerini genişliğe kavuştursak onlar (elbette ki, yine azgınlıklarında devam edip) o küfürlerindeki, böbürlenmelerindeki, aşırılıktan ayrılmazlar, yine (tereddütte bulunacaklardır.) Hidayeti kabule yanaşmıyacaklardır. Yine Resûl-i Ekrem’e düşmanlıkta bulunup duracaklardır. § Rivayete göre Peygamber efendimizin duası üzerine Mekke’deki müşrikler bir müddet kıtlık ve pahalılığa uğramış, pek aç bir halde kalmışlardı. Ebu Süfyan, Resûl-i Ekrem’e müracaat etmiş, sen âlemlere rahmet olarak gönderildiğini iddia ediyorsun, halbuki, kavmin açlıktan ölmekte bulunmaktadır, demiş, bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Evet.. Buyurulmuş oluyor ki: O bir kimsenin inkârcılar, öyle kimselerdir ki, kendilerine isabet eden musibetler de birer uyanma vesilesi olmak üzere bir rahmet eseri demektir. Fakat onlar yine uyanmazlar. Hattâ bu musibetler giderilip kendilerine büyük nimetler verilse de onlar yine nankörlüklerinde devam edip dururlar.

Mü'minûn 23:76

Evet.. Onlar öyle küfürlerinde ısrar eden kimselerdir. (Andolsun ki) muhakkak bir hâdisedir ki (biz onları azap ile yakaladık) Bedir savaşında öldürülmeğe, esarete uğradılar ve senelerce kıtlık içinde kaldılar (onlar yine Rableri için tevazuda bulunmadılar) alçak gönüllü bulunarak onun af vemağfiretine iltica etmediler. (ve yalvarışta bulunmadılar) o kendilerine musibetlerin giderilmesi için kerim olan Rabbülâlemine dua ve niyâza başlamadılar, yine âdetleri olan kibir ve gururdan geri durmadılar.

Mü'minûn 23:77

Evet.. Onlar öyle uyanıştan mahrum, kusuru itiraftan kaçınan, gafil kimselerdir ki: (Sonunda onların üzerine bir şiddetli azapkarin kapı açtığımız vakit de) yani: Bir savaş neticesinde katledilince veya ölünce vayahut kıyamet kopup kendilerini yakalayınca da (onlar onun içinde) öyle açılan müthiş bir felâket kapısı dairesinde (ümitsizliğe düşmüş şaşkın kimselerdir.) onlar, her türlü hayırdan, kurtuluş ümidinden mahrum kalmış lâyık oldukları cezaya kavuşmuş bulunurlar. Artık yaratılıştan sahip oldukları kuvvetleri kötüye kullanmayıp da bu elem verici âkibeti düşünmeli değil midirler?.

Mü'minûn 23:78

Bu mübârek âyetler, kâinatın yaratıcısı Hazretlerinin insanlara vermiş olduğu bir kısım mühim kuvvetleri ve onları yeryüzünde yaymış olduğunu ve onların ahirete sevkedileceklerini bildiriyor ve o âlemlerin Rabbinin kudretiyle meydana gelen hayat ve ölüm hâdiselerini ve geceler ile gündüzlerin ihtilâfını uyanmak için gözlen önüne koyuyor. Bu kadar kudret eserlerini bir şekilde tefekkür etmeyen bir takım inkârcıların ise eski kavimler gibi ahiret hayatını inkâr edip buna dair beyanları eski milletlerin hurafeleri kabilinden saymak cehaletinde bulunduklarını teşhir buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey ahirete îman etmeyip doğru yoldan yüz çeviren, sapıklık içinde çırpınıp duran inkârcılar!. Siz neden böyle cahilce bir vaziyette bulunuyorsunuz?.(Halbuki o) sizi yaratan, sizi îman ile mükellef kılan (o) yüce yaratıcı (dır ki, sizin için kulağı) yaratmıştır, siz öyle bir işitme kuvvetine sahip, onunla birçok şeyleri, sizi uyandıracak hikmetli nasihatları işitirsiniz, (ve) o hikmet sahibi mabûd, sizin için (gözleri) yaratmıştır.. Onlar ile yollarınızı görüp takibedersiniz, birnice kudret eserlerini görürsünüz, bu kadar kudret harikaları gözlerinizin önünde parlayıp dururken onları yaratan yüce yartıcı nasıl inkâr edilebilir?. Onun kudretiyle ahiret hayatının meydana gelmesi nasıl imkânsız sanılabilir?. (ve) o yüce yaratıcı sizin için (kalpleri) de (yaratmıştır) birer akıl merkezi olan kalpler sayesinde siz birçok seyleri tefekkür edebilirsiniz. Onlar ile Cenab-ı Hak’kın varlığına şahitlik eden âyetler, hârikalar anlaşılarak bunlar ile o ezeli yaratıcının varlığına, kudretine delil getirilir. Artık siz böyle pek büyük nimetlere nâil bulunduğunuz halde bunları size bir lütuf olarak vermiş olan Kerem sahibi yaratıcınıza kulluk arzında, onun kadr ve büyüklüğünü tasdik edip yüceltmeli değil misiniz?.. Maalesef (sizler ise) bu kadar nimetleri size veren o yüce mabuda (ne kadar az şükür edersiniz?.) O’nun o kadar büyük nimetleri karşısındaki inkârcı vaziyetiniz, ilâhi kudret ile âhiret hayatının meydana geleceğini inkâr etmeniz, ne kâfirce bir cür’ettir ki. artık bir nevi şükreder olsanız da o yok mertebesindedir.

Mü'minûn 23:79

(Ve) o yüce yaratıcının şu nimetini de düşünmeli değil misiniz ki: (sizi yerde yaratıp yayan O’dur.) dünya hayatına nâil oldunuz, üreme şeklinde artıp cemiyetler kurdunuz. (ve) kıyamet günü (Ona) yalnız o Ezeli yaratıcının mânevî huzuruna, O’nun tâyin buyuracağı mahşer sahasına (haşrolunacaksınızdır.) Yeniden bir hayata kavuşacaksınızdır. Artık o hayatınızın mutlu olması için, dünyada ikenCenab-ı Hak’kın kudret ve büyüklüğünü tasdik etmeniz, bir olan zatına ibadet ve itaatle şükür arzında bulunmanız icabetmez mi?.

Mü'minûn 23:80

Ve o, (o) kudret sahibi yaratıcı (dır ki,) dilediğini (diriltir) hayata erdirir (ve) dilediğini (öldürür) kimse O’na mâni ve ortak olamaz. Artık öldürdüklerini yeniden diriltimesine ne mâni olabilir ki, bunu inkâr ediyorsunuz?. (Ve gecenin ve gündüzün ihtilâfı da) yani: Artıp eksilmeleri, karanlık ve aydınlık olmaları da (o’nun) o yüce yaratıcının dilemesiyle (dir.) Bu vakitlerin böyle ihtilâfı ise nice faideleri, hikmetleri kapsamaktadır. (Halâ akıllıca düşünmez misiniz?.) Bütün bunlara kâdir olamaz mı?. Neden bunları tefekkür etmiyor da ahiret hayatını inkâra cür’et gösteriyorsunuz?.

Mü'minûn 23:81

(Hayır) o inkârcılar, akıllıca düşünmezler, belki onlar (evvelkilerin dedikleri gibi dediler) Nuh kavmi gibi vesair eski inkârcı kavimler gibi, kendilerinin cehalet içinde ölüp gitmiş olan babaları gibi iddiada bulundular.

Mü'minûn 23:82

Evet.. Onlar da o eskiler gibi kibirlice bir vaziyet alarak (dediler ki: Öldüğümüz ve toprak ve) çürümüş (kemikler olduğumuz zaman mı biz herhalde diriltilip kaldırılacağız?.) Bu ne mümkün!. Bu, onların birinci şüpheleri. O inkârcılar, bir kere düşünmeli değil midirler ki, vaktiyle hiç mevcut değiller iken daha sonra topraktan, bir damla sudan yaratılmışlardır. Artık ikinci defa yaradılmaları neden uzak görülsün?. Onları öyle ilk defa yaratan bir yüce yaratıcı, onları toprak kesildikten sonra tekrar iade edemezmi?. Neden gözleri önünde parlayan sonsuz kudret harikalarını görüp düşünmüyorlar?.

Mü'minûn 23:83

Evet.. O inkârcılar, bu bâtıl iddialarında ısrar edip kibirlice bir tarzda şöyle de dediler: (Andolsun ki, biz de ve evvelce babalarımız da bununla) böyle öldükten sonra dirilmek ile, yeniden hayata ereceğimiz ile (vâd olunmuşuzdur.) yani: Bu vâd bize Muhammed Aleyhisselâtü vesselâm tarafından vâki bulunmuştur. Halbuki, henüz gerçekleşmedi. (Şüphe yok ki, bu) vâd olunan yeni hayat meselesi (evvelkilerin efsanelerinden başka değildir) eski milletlerin yazmış oldukları hakikatı olmayan şeyler kabilindedir. Bu eski kavimler arasında yaygın olan yalan haberlerden ibarettir. Bu da o cahillerin ikinci şüphesidir. O cahil kimseler bu haşir ve neşir hâdisesinin hemen bu dünyada vâki olacağını sanmışlar, aradan asırlar geçtiği halde vâki olmadığını göz önüne alarak onu inkâra kalkışmış bulunuyorlardır. Halbuki, bu dünya hayatı ne kadar uzasa da birgün son bulacaktır. Yeniden hayata kavuşmak meselesi ise ahiret âlemine muhsus bir hâdisedir ki ergeç vâki olmadığını göz önüne alarak onu inkâra kalkışmış bulunuyorlardı. Halbuki, bu dünyada hayatı ne kadar uzasa da birgün son bulacaktır. Yeniden hayata kavuşmak meselesi ise ahiret âlemine mahsus bir hâdisedir ki ergeç vâki olacaktır. Yerleri, gökleri göz önüne alan, bu dünya hayatında nice hârikaların vücude geldiğini görüp düşünen akıllı bir kimse ilâhi kudret ile kıyamet hayatının da vuku bulacağını elbette inkâr edemez, bu aklen mümkündür, bunun tahakkuk edeceği ise doğru sözlü oldukları göstermiş oldukları nice mucizeler ile sâbit olan mübârek Peygamberler tarafından kesin bir şekilde haber verilmiştir. Birer sırf hakikat olan semavi kitaplar da bunuhaber vermektedir. Artık bunu inkâr etmek, pek büyük bir cehalet ve sapıklık alâmetinden başka değildir.

Mü'minûn 23:84

Bu mübârek âyetler, kıyameti veya Allah’ın birliğini inkâr eden cahilleri ikaz ve onları çeşitli deliller ile susturup tehdit ediyor, Allah tarafından hak ve hakikatın meydana gelmiş olduğuna ve bunu itiraf etmelerine rağmen o münkirlerin yine bâtıl inançlarda bulunarak yalancı kimseler olduklarını teşhir buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey yüce Resûl!. O inkârcıları susturmak için birinci delil olarak (de ki: Yer ve onda olanlar kimindir?.) O kadar geniş olan yeryüzü ve onun üzerinde bulunan çeşitli, türlu türlü mahlûkat, hangi zatın kudret eseri?. (Eğer siz bilir kimseler oldunuz iseniz) bilmek kabiliyetine sahip bulunuyorsanız, haber veriniz, bu koskoca varlık, kimin mahlûkudur. Siz ne için hiçbir akıllı kimsenin inkâr edemiyeceği bir hakikatı inkâra cüret ediyorsunuz?.

Mü'minûn 23:85

Bu kınamak ve susturmak için kendilerine yöneltilen suale cevap olarak o inkârcılar (elbette diyeceklerdir ki) bunlar (Allah’ındır) onun birer kudret eseridir. Onlar böyle bir itirafta bulunacaklardır. Çünkü bu meselenin açıklığı ve Allah’ın yaratıcılığının bu kâinattaki tecellisi, onları böyle bir itirafa mecbur edecektir. Onlara (de ki: O halde) siz hiç (düşünmez misiniz?.) Nedir sizdeki o sapıklık!. Madem ki: Bu kâinatı yoktan var eden bir yaratıcının varlığını itiraf ediyorsunuz?. Yahut madem ki, Allah Teâlâ’yı bütün mahlûkatın yaratıcısı biliyorsunuz, artık neden O’na bir takım mahlûkatı ortak eyliyorsunuz?. Bir kere güzel düşünüp de böyle bâtıl inancınızı terketmeniz icabetmez mi?

Mü'minûn 23:86

Ve Ey yüce Peygamber!. O inkârcıları susturmak için ikinci bir delil olarak da (de ki Yedi göğün Rabbi) yaratıcısı, idare edicisi kimdir?. (ve o yüce arşın Rabbi kimdir?.) göklerden ve yerlerden daha geniş olan o âlemi ulvinin, o kudret kürsüsünün yaratıcısı, sahibi hangi zattır?. Haber veriniz..

Mü'minûn 23:87

O inkârcılar, başka cevap bulamayarak (hemen diyeceklerdir ki) bu gökler gibi o yüce Arş da (Allah’ındır) onun bir kudret eseridir, bunların yaratıcısı da, ezeli Rabbi de Allah Teâlâdan başka değildir. Ey Resûl-i Ekrem!. Sen de onlara de ki: (O halde korkmaz mısınız?.) O yüce yaratıcıya başkalarını nasıl ortak edebiliyorsunuz?. O kâinatın yaratıcısının insanlığı tamamen öldükten sonra tekrar dirilteceğini neden inkâr ediyorsunuz?. Şu sonsuz âlemleri var eden bir yüce yaratıcı, insanlık kitlesini tekrar hayata kavuşturamaz mı?. Siz bu şirk ve inkârınızdan dolayı azabı ilâhiye uğrayacağınızı düşünüp de hiç titremez misiniz?

Mü'minûn 23:88

Ey Fahri Kâinat!. Ey insan ve cinlerin peygamberi!. O inkârcılara, ikaz için üçüncü bir delil, olmak üzere de (de ki: Her şeyin melekûtu) tamamen mülkiyyeti, tasarrufları, hâkimiyeti (elinde olan) kudret ve dilemesi altında bulunan (kimdir) o zikredilen âlemlerin bütün meleklerin, bütün insan ve cinlerin mülkiyeti hangi zata aittir (ki, o) zat, dilediği mahlûkunu (himaye eder) muhafaza buyurur, artık O’na kimse zarar veremez, kimse O’nunsahasına yanaşamaz (ve kendisine karşı kimse himaye edilemez.) O yüce yaratıcının gazab ettiği bir kimseye başkaları yardım edip onu kurtaramaz, ilâhi iradeye aykırı bir şey yapılamaz. İşte kudret ve azamet sahibi, bütün kâinata hâkim olan zat kimdir?. (Eğer) ey inkârcılar!. (Siz bilir kimseler oldunuz iseniz) bana cevap veriniz, söyleyin bakalım!.

Mü'minûn 23:89

Bu suale cevaben de o inkârcılar (hemen diyeceklerdir ki, Allah içindir) her şeyin mülkiyyeti, hâkimiyeti Allah’a mahsustur, o dilediğini korur, onun korumak istemediğini de hiç bir kimse koruyamaz. (artık) ey inkârcılar!. (Siz nereden büyükleniyorsunuz?) Sizi kimler aldatıyor da inkâra sapıyorsunuz?. Böyle Allah Teâlâ’nın varlığının, hâkimiyetini itiraf ettiğiniz halde neden O’na ortak koşabiliyorsunuz?. Veya O’nun vücude getirdiği ahiret hayatını inkâr edip duruyorsunuz?. Eğer siz büyülenmiş şuuru bozulmuş olmasanız öyle apaçık olan Allah’ın birliğini, ahiret hayatını inkâra cür’et edemezsiniz.

Mü'minûn 23:90

(Hayır) onların o inkârları bâtıldır (biz onlara hakkı getirdik) yaratıcıyı birlemeye, öldükten sonra dirilmeye dair olan beyanatımız, getirdiğimiz deliller, hakikatın kendisidir. (Onlar ise) o inkârcılar güruhu ise (şüphe yok ki, elbette yalancılardır.) Onların hayatı ahirete ait olan ilâhi vâdi inkâr etmeleri ve Cenab-ı Hak’ka ortak koşmaları ve o mahlûkatın yaratıcısına çocuk isnadında bulunmaları birer yalandır, hakikata aykırıdır, Allah tarafından red edilmektedir.

Mü'minûn 23:91

Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın evlât edinmesinden ve ortağı bulunmaktan yüce olduğunu bildiriyor, Allah’ın birliğini ispat eden iki mühim delil getiriyor. İnkârcılar hakkında Resûl-i Ekrem’in nasıl dua edeceğine ve o inkârcılara va’d edilmiş felâketin Hz. Peygambere gösterileceğine işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Allah hiçbir velet ittihaz etmedi) Öyle Hıristiyanların dediği gibi Hz. İsa Allah Teâlâ’nın oğlu değildir ve bir takım kâfirlerin iddia ettikleri gibi melekler Cenab-ı Hak’kın kızları değildirler. Bütün bunlar, o yüce yaratıcının birer kudret eseridir, o Ezeli yaratıcı, evlâda ihtiyacı yoktur, kendisiyle aynı hüviyette hiçbir şey olamaz. (ve onunla beraber hiçbir ilâh da yoktur) o yüce mâbud, her bakımdan birdir. O’na ilâhlıkta benzer, ortak hiçbir şey bulunamaz. Puta tapanların putperestlik iddiaları son derece bâtıldır. (Ve o zaman) diyelim ki çeşitli ilâhlar olduğu takdirde (her ilâh kendi yarattığı ile giderdi) her biri kendi yarattığı üzerine bağımsız olarak, müstebitce muamelede bulunurdu, her birinin mülkü, hâkimiyet alanı, diğerinin mülkünden, hâkimiyeti dairesinden ayrılmış ilâhlıkları, yaratıcılıkları sınırlı bulunmuş, aralarında ihtilâflar cereyana başlamış olurdu. (Ve bazıları bazısı üzerine yükselirdi) hiç birinin elinde bütün kâinatın hâkimiyeti bulunmamış, bazıları âciz bir durumda kalmış bulunurdu, aralarında çekişmeler, savaşlar meydana gelirdi. Nitekim birçok hükümdarlar arasında bu gibi hâdiseler daima görülmektedir. (Allah ise onların) o müşriklerin (vasfettiklerinden yücedir.) O’nun ilâhlık şânı, evlat edinmekten, kendisine ortak ve benzer bulunmasından uzaktır, yücedir, o bütün kâinatın yaratıcısıdır, mutasarrıfıdır. İşte bu yüce beyan, Cenab-ı Hak’kın ortaktan yüce olduğuna ait bir kesin delildir.

Mü'minûn 23:92

Evet.. O mukaddes kâinatın yaratıcısı (gaip olanı da âşikâre bulunanı da bilendir.) O’nun ilminden hiçbir şey hariç değildir. Bu da o yüce mabûdun ortaktan yüce, eşsiz olduğuna dair ikinci bir delildir. (İşte) böyle yüce, sonsuz evsaf ve üstünlükleri kendisinde toplamış olan âlemlerin yüce yaratıcısı (öyle bir kısım müşriklerin) o yüce yaratıcıya ilahlık, yaratıcılık gibi hususlarda (ortak koştuklarından yücedir) hiçbir şey, o ezeli yaratıcıya ortak ve benzer olamaz, hepsi de O’nun mahlûkudur, hepsi de onun tasarruf dairesinde olup emir ve takdirine boyun eğmiş şeylerdir. Bunun aksine inananlar, elbetteki lâyık oldukları azaplara kavuşacaklardır.

Mü'minûn 23:93

Allah Teâlâ Hazretleri Resûl-i Ekrem’ine olan şefkatini göstermek, onun dualarının Allah katında makbul olduğuna işaret buyurmak için emrediyor ki, Resûlüm!. Dua ve niyâzda bulunarak (de ki: Yarabbi!.) Ey bana ihsanı bol olan ezeli yaratıcım! (Eğer onlara) o müşriklere (edilen tehdidi) onların dünyada da azaplara uğrayacaklarına dair tehdidi (bana herhalde gösterecek isen) onların başlarına gelecek felâketi ben de seyredecek isem:

Mü'minûn 23:94

(Yarabbi!. Beni o zalimler olan) müşrik (kavmin içinde bulundurma) o müthiş azabı öyle yakından görmüş olmayayım. Çünkü onun seyri bile fevkalâde müthiştir. Yüce Peygambere Allah tarafından böyle bir tavsiyede bulunulması, o müşriklere gelecek dünyevî azabın da pek dehşetli olacağına işareti içermektedir. Ve Resûl-i Ekrem, mâsum, ilâhi korumada korunmuş olduğu halde böylebir dua ile mükellef olması, bütün ümmetine bir işareti içermektedir ki, daima Cenab-ı Hak’kın korumasına ve himayesine sığınsınlar, dinsizlerden uzak bulunsunlar, duadan ve niyâzdan geri durmasınlar. Her bakımdan Allah’ın korumasına mazhar olan yüce Peygamberi, böyle bir duada bulunursa artık ümmetinin de daima böyle dualarda bulunması elbette ki, icabeder. Maamafih dua bir nevi ibadettir. Cenab-ı Hak’kın kudret ve azametini itiraftır. Bu yüzden de dua yapılması dinen pek övülmüştür.

Mü'minûn 23:95

(ve) Cenab-ı Hak, yüce Resûlüne şöyle de beyan buyuruyor: (Şüphe yok ki, biz) azamet ve kudretimizle (onlara) o müşriklere (yapmış olduğumuz tehdidi) onların haklarında va’d olunmuş ve kararlaşmış olan dünyevî ve uhrevî azabı (sana göstermeğe elbette kadirleriz) onların başlarına gelecek olan azabı sen de görebilirsin. İlâhi kudret buna fazlasıyla yeterlidir. Fakat bir hikmet gereği olarak o azap sonraya bırakılmış olur. Onlardan bazıları veya onların evlât ve ahfadı daha sonra mümin olacaklardır. Resûl-i Ekrem’in vücudu da, âlemlere rahmet olduğundan onun zamanındaki inkârcılar, birden kökünü kazacak azaba uğramayacaklardır. Bununla beraber onlara daha dünyadalarken gelen bir kısım azapları Resûl-i Ekrem görmüştür. Bedir savaşı ve Mekke-i Mükerremenin fethi zamanında bir takım müşriklerin öldürülmeleri bu cümledendir. O merhamet abidesi Peygamberin pek güzel, pek hayırlı olan emirlerini, öğütlerini, dinlemeyenler elbetteki, birçok cezalara lâyık olurlar.

Mü'minûn 23:96

Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekrem’in birtakım kötülüklere karşı pek güzel bir şekilde muamelede bulunmakla memur olduğunu bildiriyor ve kendisinin Cenab-ı Hak’ka ne şekilde sığınacağını dua ve niyâzda bulunacağını gösteriyor. Ölume mâruz kalacak kâfirlerin yapacakları temennilerinin ise artık vakti geçmiş olduğunu ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resûlüm!. (Sen) o inkârcılardan gördüğün (kötülüğü) fena lakırdıları, çirkin muameleleri (en güzel olan şey ile) en faideli olan sözler ile, fiiller ile (defet) onların kötülüklerine karşı sen iyilikten ayrılma, onlara karşı af ve bağış ile, güler yüz ile muamelede bulun. (Biz onların neler ile vasfeder olduklarını) seni ve ilâhi zatımı nelerle nitelerdirmede bulunduklarını (daha iyi biliriz) öyle olduğu halde onların cezalarını hemen vermiyoruz. Artık sen de sabret, nitekim diğer azim sahibi Peygamberler de sabır etmişlerdir. Bu ilâhi beyan, Resûl-i Ekrem hakkında bir teselliyi ve inkârcılar hakkında da bir tehdidi içermektedir. Bir takım cahilce inkârcı sözlere karşı mukabelede bulunmak veya pek nazikçe, halimce bir tarzda karşılık vermek bir ahlâki fazilet mes’elesidir. Böyle bir muamele, bazan düşmanı dost etmeğe vesile olur. Nitekim “Hasmın sitemin anlamamak, hasma sitemdir” de denilmiştir. Su kadar var ki, yapılacak yumuşak mnuamele, dine, mürüvvete, insan karakterine aykırı bir şekilde olmamalıdır. Böyle bir yumuşaklık câiz değildir. “Var iken elde müdara cenk-ü gavgadır abes” “Düşmeni bed tıynete amma müdaradır abes”

Mü'minûn 23:97

(Ve) Ey yüce Resûl!. (De ki: Yarabbi!. Ben sana şeytanların vesveselerinden sığınırım) senin mukaddes emirlerine, yasaklarına aykırı hareketlere götüren ve güzel ahlâka aykırı olan ve bu cümleden olarak kötülüklere karşı iyilikle muamelede bulunulmasına engel kesilen şeytani aldatmalardan beni muhafazabuyur, ey kerem sahibi Rabbim!.

Mü'minûn 23:98

(Ve) şöyle de duada bulun ki: (Yarabbi!. Sana sığınırım, onların huzuruma gelmelerinden) o şeytanların herhangi bir vakit yanıma gelerek vesveselerine cür’et etmelerinden beni koru, namaz kılarken veya Kur’an okurken veya ölüm anı gelip çatmışken o pis şeytanın vesveseleri artar. Artık onun vesveselerine uğramamak için Cenab-ı Hak’ka niyâzda bulunmalıdır. Yüce Peygamberimize olan bu ilâhi uyarı, onun bütün ümmetine yöneliktir. Her insan daha hayatta iken noksanlarını telâfiye çalışmalıdır, Hak Teâlâ’dan muvaffakiyet dilemelidir.

Mü'minûn 23:99

Fakat insanlardan bir çokları küfür ve isyan içinde yaşarlar, şeytanların vesveselerine uyar dururlar (nihayet onlardan birine ölüm gelince) ahiret halleri, azap haileleri gözleri önünde görülmeye başlayınca, kusurlarının kötü neticesini düşünerek pişmanlık ile (der ki: Yarabbi!. beni geri gönderin) bana bir müddet daha hayat verin, yaşayayım. Böyle Cenab-ı Hak’ka çoğul kipiyle hitabedilmesi saygı içindir. Nitekim hükümdarlardan ve diğer büyüklerden her birine sen; yerine ‘siz”, diye hitabedilir. Yahut geri döndürülmek hususunda meleklerin de hizmetleri olacağı için çoğul kipiyle hitap, Cenab-ı Hak ile meleklere yönelik bulunmuştur.

Mü'minûn 23:100

Evet.. Yarabbi!. Beni bir müddet daha yaşat, dünyada bulundur. (belki ben terkettiğim şey hususunda) kaybetmişolduğum îmana, bedeni ve malî amellere dair (bir iyi amel işlerim) kaybedileni telef etmeye çalışırım, bu yüz gösteren felâketten kurtulmuş olurum. Fakat bu temennisi reddedilerek deniliyor ki: (Hayır) sana öyle bir müddet daha verilemez. (Bu) senin temenni ettiğin şey (bir lakırdıdır ki) bir sözdür ki, (bunu) bu sözü (söyleyen O’dur) o ölüme mahküm şahsın hasret ve pişmanlıktan doğan, vakti geçmiş olan ve kabule şayan bulunmayan bir temennisinden ibarettir. Antık bu vaziyetteki kimselerin pişmanlıkları kendilerine bir faide vermez. (Ve onların önlerinde diritilecekleri güne kadar bir engel vardır) onların dünyaya dönmelerine mânidir. Onların kabirlerde bulunmaları, ruhlarının berzah âlemine gitmiş olması, kıyametin kopmasına da daha bir müddet bulunması sebebiyle onların tekrar hayat bulup bu dünyaya gelmeleri takdir edilmiş delildir. Binaenaleyh onlar öyle geri döndürülmek ümidinden vazgeçsinler, o temennileri boş yeredir, kendilerine bir faide vermeyecektir. Daha sonra kabirlerinden kalkınca dünyaya değil, mahşere ve cehenneme sevkedilecekledir.

Mü'minûn 23:101

Bu mübârek âyetler, Sura üfürülmekle kıyametin kopacağının ve insanların o göndeki durumunu ve kimlerin kurtuluşa nâil olup kimlerin hüsrana uğrayacaklarını bildiriyor, cehennem ateşine mâruz kalanları azarlamak ve kınamak suretiyle yönelecek olan ilâhî hitabı da beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Sura üfürüleceği zaman) İsrafil Aleyhimesselâmın sur denilen fevkalâde bir âlete üfüreceği vakit, yani: kıyametin kopması için ikinci üfleme denilen müthiş hâdisenin meydana gelip ruhların cesetlere iade edileceği an (artık) insanlar yeniden hayat alanına atılmış olurlar, kendi dertlerine düşerler, pek büyük birhayret ve dehşet içinde kalırlar, birbirlerine karşı ilgisiz ilim vaziyet alırlar. O vakit (aralarında ne soy bağları vardır) ki, kendilerine bir faide versin. Öyle bir zamanda her insan kendi kardaşından, anasından, babasından ve evlâdından firar eder, zararlarının dokunmasından titrer dururlar. (Ve) o zaman (ne de soruşurlar) birbirlerinin hallerini sual de etmezler. Çünkü her şahıs kendi nefsiyle meşgul olur, başkalarının hallerini sormaya mecali bulunmaz. Fakat bu müthiş vaziyet, ikinci üfleme zamanına mahsustur. Ondan sonra insanların arasında konuşmalar, soruşmalar vâki olacaktır.

Mü'minûn 23:102

Bu ikinci üflemeyi müteakip herkes mahşer alanına sevkedilecek, dünyadaki amelleri bir kudret terazisi ile tartılacaktır. (artık kimin tartıları) tartılan iyi ameller, inanç, ibadet ve itaate ait dünyadaki iyi amelleri (ağır gelirse işte kurtuluş bulmuş) istedikleri nimetlere kavuşmuş, korktukları şeylerden kurtulmuş (olanlar, onlardır) o iyilikleri galip olan müminlerdir.

Mü'minûn 23:103

(Ve) bilakis (kimin tartıları da hafif olmuş olursa) yani: kendisinin îman ile birlikte Allah katında makbul, tartılacak, iyi amelleri bulunmazsa böyle kimseler de kurtuluştan tamamen mahrumdurlar. (İşte nefislerine yazık etmiş olanlar) dünyadaki ömürlerini heva ve heves ile geçirmiş, nefislerinin hayvani arzularına tâbi olmuş, kendilerini Allah katında makbul faziletlerden mahrum bırakmış bulunanlar, onlardır. Evet.. (Cehennemde ebedî kalanlar da onlardır.) çünkü, küfr ile ahirete gidenler cehennemde ebedî olarak kalacaklardır. Küfür gibi en büyük bir cinayet cezası da öyle müthiş ilim âkibettir. Bu hususadair sûrei Enbiyanin “47” nci âyetinin tefsirine de müracaat ediniz!.

Mü'minûn 23:104

(Onların yüzlerini) o cehenneme atılacak kâfirlerin en mühim azaları olan yüzlerini (ateş şiddetli yakar) artık diğer azalarının da ne kadar müthiş ilim ateş azabı içinde kalacağı düşünülsün. (ve onlar orada) cehennem içinde kalarak oradaki ateşin şiddetli tesirinden dolayı (dudakları açılarak dişleri sırıtıp duran kimselerdir) onlar cehennemde böyle tuhaf, hayret verici bir vaziyet alacaklardır. Öyle şiddetli ilim ateş içinde kaldıkları halde azapları devam etmek için yanıp gitmeyeceklerdir. Vücutları daima ateşler içinde kalıp azap çekeceklerdir. § Lefh; vurmak, ve şiddetle yakmak mânasınadır. ‘Kelh” “Külûh” katı yüzlü, ekşi yüzlü olmak, üst ve alt dudakları açılıp dişlerin sırıtması, açığa çıkması demektir.

Mü'minûn 23:105

Kâfirlere cehennemde kınamak için, tutuldukları azab hak edilmiş olduklarını kendilerine ihtar için Allah tarafından şöyle denilecektir: (değil mi ki, benim âyetlerim) Kur’an-i Kerim gibi semavî kitaplarım (size okunuyordu da) size o kitapların hükümleri bildiriliyordu, ilâhi din her tarafa yayılmakta olup parlayıp duruyordu da (siz onları tekzib ediyordunuz!.) Evet.. Siz ilâhi âyetleri inkâr ediyor, onları size tebliğ edenleri tekzibe cür’et gösteriyordunuz. Artık siz kendinizi mazeretli sayabilir misiniz? Elhetteki, sayamazsınız.

Mü'minûn 23:106

Bu mübârek âyetler, cehennemdeki kâfirlerin gerçekleşecek ilâhi kınama üzerine kendi cinâyetlerini itiraf edip bir cinâyetlerde bulunmayacaklarını arz ile cehennemden çıkarılmalarını rica edeceklerini bildiriyor. Ve onların sükûta davet edilerek dünyada iken bir kısım ehli îman hakkında ne kadar hakaretlerde bulunmuş olduklarının kendilerine ihtar edileceğini ve ahiret âleminde o müminlerin mükâfata ve kurtuluşa nâil olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Cehenneme atılacak kâfirlere: Ayetlerim size okunduğu halde siz onları inkâr etmiyor mu idiniz?. “Diye Allah tarafından kınama vâki olunca onlar kendi kâfirce haraketlerini itiraf ederek (diyeceklerdir ki: Ey Rabbimiz!. Bizim üzerimize azgınlığımız galip geldi) nefsimizin arzusu, kötü irademiz hâkim kesilerek bizi müthiş bir âkibete sevkeylemiş oldu. (Ve biz) o sebeple hak yoldan (sapıtmışlardan olan bir kavim olduk) bundan dolayıdır ki, kötü hareketlerde bulunmuş, saadet yolundan mahrum kalmış bulunduk. § Şıkvet; âdi lezzet, nefsin arzusu gibi şeylerdir ki, bunlar şekavete götürücü olacakları için bu adı almışlardır.

Mü'minûn 23:107

O kâfirler, öyle cinâyetlerini itiraf ederek şöyle niyâzda bulunacaklardır: (Ey Rabbimiz!. Bundan bizleri çıkar) bizi lütfen bu cehennem ateşinden kurtar, dünya hayatına iade et, senin rızana uygun hareketlerde bulunalım (imdi bir dönersek) evvelce işlemiş olduğumuz azgınlığın, sapıklığın bir benzerini işlersek (artık şüphe yok ki, biz zalim kimseleriz.) Nefsimize zulmetmiş, zulümda haddi aşmış, böyle ebedî bir azaba lâyık kimseler bulunmuş oluruz.

Mü'minûn 23:108

Cenab-ı Hak da bunların bu talebine cevaben melek lisaniyle (buyuracaktır ki,) artık siz bu cehennemde (alçakça) bir şekilde (sukût edip durun orada) köpekler gibi ürüp durmayın, siz bu azabı dünyadaki cinayetinizden dolayı hak etmiş bulunuyorsunuz. Şimdi (bana bir şey söylemeyin) bu ateşten çıkarılıp dünyaya iade edilmenizi isteyip durmayın. Bunun zamanı geçmiştir § Hisa; zillet ve horluk ile sukût etmektir. Ihseû; da zillet içinde sukût ediniz manasınadır. Köpeğe karşı “ihsa” deniliyor ki: Ürüp durma, çekil git demektir.

Mü'minûn 23:109

(Çünkü kullarımdan bir zümre var idi ki,) onlar dünyada îman sahibi idiler, hürmete lâyık zatlar idiler, onlar kendi îmanlarındaki sağlamlığı, inançlarındaki temizliği daima göstererek (Ey Rabbimiz!) ey bizi yaratan, rızıklandıran, bizlere lütuf ve ihsanda bulunan mâbudumuz!. Biz (sana îman ettik) senin muhterem Peygamberinin tebligatını kabul eyledik, senin birliğine inanır ve seni takdis ederiz (artık bizi yarlıga) kusurlarımızı affet ve ört (ve bize merhamet buyur) bizi ilâhi rahmetine nâil buyur (ve sen) ey Mukaddes mabûdumuz!. (Rahmet edenlerin hayırlısısın) çünkü sen rahmetine lâyık olan kullarını her felâketten kurtarırsın (derlerdi) böyle îmanlarını açtılar, Allah’ın merhametine iltica ederek dua ve niyâzda bulunurlardı.

Mü'minûn 23:110

(Halbuki,) Ey kâfirler!. (siz onları) o mümin kulları (alaya aldınız) onların öylesamimi dua ve niyâzlariyle alayda bulundunuz. Şimdi siz ne yüzle dua ediyorsunuz?. Cehennemden çıkmanızı niyâz eyliyorsunuz?. Ey inkârcılar!. (Tâki bunlar) böyle maskaralıklarınız, o muhterem müminler ile istihzada bulunmanız (size beni yâd etmeyi unutturdular) öyle alay etmelerle fazlaca iştigalinizden dolayı Allah’ın zatını zikretmez, ilâhi azaptan korkmaz olmuş idiniz. (ve) siz (onlardan) o mümin kullardan alay ile (güler kimseler olmuştunuz) kendi kusurlarınızı görmüyordunuz, o müminlerin îmanlariyle, dualariyle alay ederek onlara karşı alay eder bir şekilde kahkahalar ile gülüp duruyordunuz. Artık o kötü, kâfirce, edepsizce hareketlerinizin bu cezasına katlanın durun. Elbetteki, ilâhi dinî inkâr eden, mukaddesatı diniyeyi maskaraya alan: Müminlerin hâlisane dualariyle ibadet ve itaatleriyle alayda bulunan kimselerin âkibetleri böyle müthiş ebedî bir azaptır. § Bu âyeti kerime, Kureyş kâfirleri hakkında nazil olmuştur. Onlar ashab-ı kiramın fakirlerinden olan Bilâli Habeşi, Ammar, Suheyb ve Habbab Radiallahuteâlâ anhum gibi zatlar ile alayda bulunuyorlardı. Cenab-ı Hak da onların bu alay etmeleri yüzünden daha sonra ne şiddetli azaplara giriftar olacaklarını ihtar buyurmuştur ki, hükmü umumidir. Bütün o gibi inkârcı, alaycı kimseleri kapsar.

Mü'minûn 23:111

Hak Teâlâ Hazretleri o dinlerinde sebat eden ve bir takım düşmanların eza ve cefasına karşı sabredip katlanan müminler hakkında da şöyle müjdelerde bulunuyor. (Şüphe yok ki, bugün) bu ahiret âleminde (ben onları sabrettikleri sebebiyle) öyle dinsizlerin alay etmelerine aldırmayarak, ibadet ve itaatlarında devam edip durduklarından dolayı(mükâfata nâil ettim) onları sürekli olarak cennet nimetlerinden faydalanır kıldım. (Muhakkak ki, kurtuluşa ermiş) muratlarına kavuşmuş (olanlar da onlardır) evet (onlardır) o müminlerden başkası değildir. İşte îmanın, hak yolundan sabır ve sebatin neticesi böyle ebedî bir kazanç ve kurtuluştur. Ne muazzam bir mükâfat!.

Mü'minûn 23:112

Bu mübârek âyetler, dünyaya döndürülmelerini isteyecek olan cehennem ehline karşı yönelecek ilâhi suali bildiriyor. Ahiret hayatına göre dünya hayatının az bir müddetten ibaret olduğuna işaret ediyor, Allah Teâlâ’nın abes yere bir şey yaratmamış olduğunun ve bütün kâinatın sahip ve hâkimi olan o yüce yaratıcının mânevi huzuruna insanlığın döndürüleceğini ihtar eyliyor. O yüce yaratıcıdan başka bir yaratıcı ve mâbudun bulunduğuna asla bir delil bulunmadığını, bunun aksini iddia edenlerin asla kurtuluş bulamayacaklarını ve o kerem ve merhamet sahibi yüce yaratıcıya ne şekilde dua ve niyâzda bulunulmasını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Cehenneme atılacak kâfirlere karşı Hak Teâlâ Hazretleri veya onun emrettiği melek bir kınamak için (buyuracaktır ki) siz (yerde) o kendisine iade edilmenizi istediğiniz dünyada (ne kadar seneler kaldınız?) O dünya hayatını bir kurtuluş vesilesi mi sanarak ona tekrar dönmenizi istiyorsunuz?

Mü'minûn 23:113

Kendilerine böyle her hitap yönelecek olan o kâfirler de (diyeceklerdir ki) biz dünyada (ya bir gün veya bir günün birazı kadar kaldık) onlar ahiret hayatının ebediliğine bakarak dünya hayatını o kadar az görmekte bulunmuşlardır veyahut kendilerini büyük bir dehşet ve korku sarmış olacağındandünyadaki hayatlarının müddetini belirtmeye muktedir olamayacaklardır. Bundan dolayı diyeceklerdir ki: (imdi sayanlara sor) yani: O müddeti tesbit etmiş olan, insanlığın ömürlerini, amellerini sayıp yazmış bulunan meleklere sual buyur. Çünkü biz mâruz kaldığımız bu azaptan dolayı hayretlere düşmüş, dünyadaki hayatımız müddetini belirleyecek bir yetenekten mahrum kalmış bulunuyoruz.

Mü'minûn 23:114

Onların o aczlerine itiraflarına karşı Cenab-ı Hak veya melek (buyuracaktır ki,) bu sözünüz doğrudur (siz ancak pek az kaldınız) zira madem ki, dünya hayatı fâni idi, orada ne kadar çok kalınsa da yine ahiret hayatına göre pek az bir müddetten ibarettir. (Eğer siz hakikaten bilir kimseler oldunuz iseniz) yani: Siz eğer ilim ehli olsa idiniz, daha dünyada iken orada pak az kalacağınızı bilir, hayatınızı boş yere zâyetmiş olmaz, geleceğinizi temine çalışırrdınız.

Mü'minûn 23:115

Ve kâfirlere kınamak için buyuracaktır ki: (Ve siz zannettiniz mi ki: Biz sizi ancak bir abes yere yarattık) sizin yaradılışınız bir hikmete dayanmış değildir, siz bir ibadet ve itaatle mükellef değilsiniz, böyle mi sandınız? (ve hakikaten siz) sandınız mi ki (bize döndürülmeyeceksiniz?.) Ahiret âlemine sevkedilmeyeceksiniz?. Bu ne kadar yanlış bir zan, bir kanaat!. Hayır.. Siz hakka ibadet edip amellerinize göre mükâfat ve ceza görmek için yaradılmışsınızdır, niçin onu anlamadınız?.

Mü'minûn 23:116

Ey inkârcılar! Siz bilmediniz mi ki, Allah Teâlâ abes yere bir şey yaratmamıştır. (Hakkiyle hükümdar olan) bütün kâinata sahip ve her şeyde hükmü geçer bulunan, zatı da sıfatları da bâtıl şeylerden yüce olup kendisi için ve hâkimiyeti için yok olmak düşünülemeyen (Allah Teâlâ pek yücedir) boş şeyleri yaratmaktan yaratıcı yücedir. (Ondan başka bir ilâh yoktur) onun ne mukaddes zatında ve ne yüce sıfatlarında ve ne de fiillerinde bir ortak ve benzeri bulunamaz, o (yüce olan arşın Rabbidir.) bütün kâinatı kuşatmış olan bir yüce tahtın, bir yüce arşın sahibidir, mâlikidir, yaratıcısıdır. § Arşı âzim; Kur’an-ı Kerim gibi ilâhi vahyin indiği yer olduğundan veya hayır ve bereketin, ilâhi rahmetin mahlûkata o taraftan geldiğinden veya yüce olan Cenab-ı Hak’ka nisbet edildiğinden dolayı ona böyle “arşı kerim” verilmiştir. “Kâfirlerin cehenneme sevkedilecekleri ve onlara bir kınamak için ilâhi hitabın geleceği kararlaştırılmış olduğu için bunların gerçekleşmesine bir işaret olarak gelecek zaman kipi yerinde mazi kipi getirilmiş, “yekulü=der” yerinde “kale=dedi” denilmiştir. Bu bir edebi sanat gereğidir.

Mü'minûn 23:117

(Ve her kim Allah ile beraber başka bir ilâha da taparsa) başkasını tek olarak mâbut tanırsa veya Cenab-ı Hak’ka başkasını ortak koşarsa (ki, bunun için) böyle yanlış bir harekette bulunup başkasına da ibadet edildiğinden dolayı (ona hiçbir delil yoktur) o kimse, bu husustaki kanaatinin doğruluğunu isbat edecek bir delile sahip olamaz halbuki, delile dayanmayan bir kanaat bâtıldır. Özellikle ki, öyle bir kanaatin bâtıl olduğu aklen ve naklen apaçık sabit olursa artık öylebâtıl bir kanaatte, inançta nasıl devam edilebilir?. (Artık onun) öyle bâtıl bir itikatta, ibadette bulunan kimsenin (hesabı muhakkak ki, Rabbinin katındadır.) Elbette ki, onu hak ettiği derecede cezalandıracaktır. (Şüphe yok ki, kâfirler kurtuluşa nâil olmazlar) onlar kurtuluşa, selâmete, saadete, asla kavuşamazlar. Artık o gibi gelecekleri pek kötü olacak kimseler, daha dünyadalarken o ghbi kötü hareketlerinin neticesini düşünerek hallerini ıslaha, Allah’ın hükümlerini gözetmeye son derece çalışmalı, merhametlilerin en merhametlisi olan Allah Teâlâ’dan başarılar temenni etmeli değil midirler?. Başka türlü kurtuluş çaresi yoktur. Bu mübârek sûrenin başlangıcında müminlerin kurtuluş bulacakları, bunun sonunda da kâfirlerin kurtuluş bulmayacakları beyan buyurulmuş, bu iki grubun gelecekleri gösterilmiştir. Bu; insanlığa büyük bir nasihat demektir.

Mü'minûn 23:118

Allah Teâlâ Hazretleri, kullarının kurtuluşa nâil olmaları için ilâhi rahmete kavuşmaları için daima ilâhi zatına ilticada, dua ve niyâzda bulunmalarının gereğine bir işaret olmak üzere yüce Peygamberine emrediyor ki: (Ve) Resûlüm!. (De ki: Yarabbi!.) Ey bana lütuf ve ihsanı sonsuz olan mâbudum!. (Mağfiret ve rahmet buyur) böyle çokca niyâz ederek Allah’ın şefkatine sığın (ve) de ki: Yarabbi!. (Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın) ancak senin merhametin ve şefkatin sayesindedir kin, bizler felah ve kurtuluşa nâil oluruz. Resûl-i Ekrem’e yönelik olan bu ilâhi hitap, onun hakkında bir ilâhi iltifat alâmetidir. Ve onu ümmeti için bir uyulacak örnek göstermek hikmetini içermektedir. Evet.. Her bakımdan mâsum, olan bir yüce Peygamber ilâhi mağfiret verahmeti niyâz eder onlara ihtiyaç gösterirse, artık birçok kusurlardan uzak olmayan ümmetin fertleri içinde elbette lâzımdır ki, daima yüce yaratanın mağfiretini, rahmetini niyâz ederek o sayede kurtuluş ve saadete nâil olsunlar. Bu sûrei celîlenin ilk âyetinde müminlerin kurtuluş bulacakları, bu sonunda da kâfirlerin kurtuluş bulmayacakları beyan buyurulmuş, iki grubun da geleceği gösterilmiştir. Bu, insanlık için büyük bir nasihat demektir. Ey merhametlilerin en merhametlisi olan yüce mâbudumuz!. Bütün mahlûkatın birbirine olan şefkat ve merhameti, senin rahmet denizine göre ondan yararlanmış bulunan bir damla hükmündedir. Biz mümin kulların daima senin sonsuz olan rahmetine, affına ve bağışlamana iltica ederiz, biz âciz kullarını ilâhi rahmetinden ve mağfiretinden mahrum bırakma, Peygamberlerin efendisinin hürmetine!. Salat ve selâm onun ve diğer peygamber ve resûllerin üzerine olsun. Hamd sana mahsustur ey âlemlerin Rabbi!. Velhamdüleke Yarabbelâlemin..

Nur 24:1

Bu mübârek âyet, bu sûrenin yüceliğine, bir takım hükümleri muhtevi olduğuna ve bunun nûzulündeki hikmet ve menfaate işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. Biliniz ki (bu) Nûr sûresi (bir suredir ki) şerefi yüce, içindekiler pek mühim bir Kur’an sûresidir ki (bunu) kudret ve azametli Levh-i Mahfuz’da Cibril-i Emin vasıtasiyle Resûl-i Ekrem’e (indirdik) ihsan buyurduk. (Ve bunu farz kıldık) bu suredeki hükümleri kesin bir sekilde takdir veya vahyeyledik, onlara uyulması icabetmektedir. (ve bunda) bu mübârek surede (açık açık âyetler indirdik.) Hadlere, dinin esaslarına, öğütler, ve ibret veren misallere dair pek açık âyetler indirmiş olduk, (gerektir ki, düşünesiniz) bu âyetleri güzelce düşünüp ve tefekkür ederek nasihat alasınız, gerektirdiği gibi hareketinizi tanzim edesiniz. Çünkü umumun selâmeti, bunlara uymakla temin edilmiş olur.

Nur 24:2

Bu mübârek âyetler, zina rezaletini işlemiş olan erkekler ile kadınlar hakkındaki şeri hükmü beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey yetkili olan hâkimler!. (Zina eden kadın ile zina eden erkekten her birine) zinaları usulen sabit olunca (yüzer değnek vurun) vücutlarının belirli yerlerine kamçı ile veya değnek ile yüzer darbede bulunun. Köleler ile cariyeler hakkında ise bu cezanın yarısı tatbik edilir,yani herbirine ellişer değnek vurulur. (Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız) ilâhi hükümlere son derece riayetkâr olmamız gerektiği için artık (Allah’ın dininde) ona itaat husunda onun hadler hakkındaki emirlerini hükümlerini tatbik ederken (bu ikisi hakkında) zina eden erkek ile zina eden kadına karşı (bir acımak) bir acıma ve merhamet (sizi tutmasın) ilâhi hüküm ne ise onu yerine getirin. Çünkü kamunun selâmeti onunla kaimdir. (ve bunların cezalarına) haklarında tatbik edilen zina haddi cezasına (müminlerden bir taife de şahit bulunsun) o cezanın tatbiki zamanında hazır bulunsunlar. Tâki bu suretle de onların o çirkin halleri teşhir edilmiş, başkaları için de bu ceza bir uyanma vesilesi bulunmuş olsun. Bu zatların hazır bulunmaları, bir denetleme vazifesini de içermektedir. O cezanın usulü dairesinde yapılıp ifrnat ve tefrite meydan verilmemesine bir sebep olabilir. Bu taife; en az olarak üç veya dört kişi olmalıdır. İbni Abbas Hazretlerine göre dörtten kırka kadar olmalıdır. Böyle bir cezaya uğrayan erkek hâkimce uygun görülürse bir sene kadar sürgün edilmesi de sünnetle sâbittir. Bu âyeti kerime, bu suredeki birinci hükmü kapsamaktadır. Bununla beraber Muhsan ve muhsana olmayan, yani: Evvelce evlenmiş bulunmayan erkekler ve kadınlar hakkındadır. Evlenmiş bulunanlar hakkında ise usulen recm cezası tatbik edilir. Bu âyeti kerimedeki umumilik, hadis-i şerif ile kayıtlanmış nesh edilmiştir, İhsan=evlenmiş olma vasfına sahip olmayanlara mahsus bulunmuştur. Ancak köleler ile cariyeler hakkında recm cezası uygulanmaz. Çünkü recm yarı bülünemez. Recm, ölümü doğurur, köleler ile cariyeler hakkında bu zina cezası, hür kimseler hakkındaki bu cezanın yarısı kadar olmak lâzımdır. Ölümün yarısı ile cezalandırmak ise mümkün değildir.

Nur 24:3

(Zina eden erkek, zina eden kadından veya müşrik kadından başkasiyle evlenmez) yani: Onların âdi tabiatları ekseri böyle bayağı kimselere meyyal bulunur. (Zina eden kadın da zina eden erkekten veya müşrikten başkasiyle izdivaçta bulunamaz) çünkü zinaya düşkün olan kadınlar da iffetli, salih kimseler ile evlenmek eyiliminde bulunmazlar. Kendilerinin o rezaletlerine karşı öyle temiz, iffetli erkeklerin müsamahada bulunmayacaklarını bilirler. Huylar, hareketler arasında bir birlik, bir benzeyiş bulunmayan kimseler arasında kaynaşma ve muhabbet görülemez, bilakis o hal, nefret ve ayrılığa sebebiyet vermiş olur. (Ve bu) evlenme, zina eden erkek ve zina eden kadın ile evlenmek (müminlere haram kılınmıştır.) Çünkü böyle bir nikâh, birçok fenalıklara sebebiyet verebilir, böyle bir evlilik, kötü şöhrete sebep olur, soy hakkında kötü zanna sebebiyet verir, güzelce yaşamak vaziyetini ihlâl eder. Binaenaleyh böyle bir nikâhtan kaçınmak, bir temizlik görevidir. Binaenaleyh bu evlilikten aşırı derecede kaçınılması için temiz tutmak maksadiyle olan engellemeye haram kılma denilmiştir. Gerçek şu ki: Her selim tabiat, temiz kalp, iffetten mahrum olan kimselerden nefret eder, kaçınır bununla beraber zina etmiş bir kadının veya erkeğin zina etmemiş bir kimse ile nikâhları da sahih olabilir. Elverir ki, bir daha zina rezaletini işlemesinler. Bu görüşe göre de bu haram kılınma, bu âyeti kerimenin inmesine sebebiyet vermiş olan belirli kimselere mahsustur veyahut bu hüküm, (Aranızdaki bekârlarıevlendirin. Nur sûresi, 32) âyeti kerimesiyle nesh edilmiştir. Çünkü “Eyama” kocaları olmayan kadınlar demektir ki, bu tabir zina eden kadınları da içine alır. Binaenaleyh bir müslüman, vaktiyle zina etmiş olan bir müslüman kadın ile veya zimmiyye ile evlenebilir. Elverir ki, bir daha iffete aykırı harekette bulunmasın. Öteden beri iffetle vasıflanmış kadınlar ile evlenmek ise elbette ki: Daha iyidir. Bu üçüncü âyet de bu suredeki ikinci hükmü içermektedir. 1. “Zina” bir şer’i akde dayanmış olmaksızın irade ile yapılan bir cinsel ilişkidir: Bunu yapan erkeğe “Zani” kadına da “Zaniye” denir. Bu haram ilişkiyi kendi iradesiyle değil, cebren yapmış olan erkeğe “mezniyyün bih”, kadına “mezniyye” ve “mezniyyün biha” denilir. Zina, en büyük günahlardan olan bir edepsizliktir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şirk ve adam öldürme ile birlikte yasak edilmiştir. O öyle pek çirkin bir hareket olduğundan onun hakkında büyük bir ceza tayin kılınmıştır. Bir hadis-i şerifte beyan olduğu üzere zinanın altı kötü hasleti vardır ki: üçü dünyada, üçü de ahirette ortaya çıkar. Dünyada insanın şeref ve şânını giderir, kendisine fakirliği getirir, ömrünü kısaltıverir, ahirette Hak Teâlâ’nın gazabına uğrar fena bir hesaba tâbi tutulur, ateş azabına uğrar. Evet.. Şüphe yok ki, zina rezaleti, soyları zayi eder, aileler arasına hiyanet ve alçaklık düşürür, cemiyet hayatını bozar, insanlar arasına düşmanlık ve husumet bırakır, ince temiz aileleri mahcubiyet içinde yaşatır, zinadan meydana çıkan çocukların yüzlerinde bir talihsizlik vardır, onlar kendi vatanlarına ciddi şekilde bağlı olamazlar, binaenaleyh cemiyet arasında böyle bir cinayetin meydana gelmemesi veyahut azalması için etkili bir cezanın tatbikine lüzum vardır. İşte hikmet dolu olan İslâm dinî bu etkili cezayı tâyin buyurmuştur ki, hikmet ve faydanın kendisidir. Bununla beraber bu gibicinâyetlerden töbe ederek bir daha böyle bir rezaleti işlemeyecek kimseler bulunabilir ve cemiyet fertleri arasında bir düşmanlığa veya bir şüpheye binaen birbirine böyle bir cinayeti isnât edenlerde eksik olmaz. İşte bu bakımdan da zina cezasını tatbik hususu, en ağır şartlara bağlanmıştır. Meselâ Bir öldürme hâdisesi, bir ikrar ile veya iki şahit ile sâbit olacağı halde zina hâdisesi için ayrı ayrı dört defa ikrara veya dört şahidin şahitliğine lüzum gösterilmiştir. Nitekim bir hadis-i şerifte de: Hadleri şüpheler ile terk ediniz, buyurulmuştur. Gerçekten bu şartlarda zina cezası nadiren tatbik edilebilse de bunun tesiri pek ziyadedir, cemiyetin ahlâkını, temizliğini temin için pek büyük bir çaredir. 2. “Celd” lügatte deri üzerine vurmaktır. Her bir vuruşa “celde” denir. Fıkh ıstılahınca celde muhsan ve muhsana (yani evvelce evlenmiş) olamayan zina eden erkek ve zina eden kadının belirli azalarına hususi bir şekilde değnek veya kamçı ile vurmaktır ki, bu ceza suçlunun cildi, yani derisi üzerine yapıldığı için kendisine böyle celde denilmiştir. Bu cezanın tatbikinde uyulması lâzım gelen hususlar vardır. Şöyle ki: Değnek orta halde ve acıtacak bir surette olmalıdır, cezalandırılacak şahsın vücut azalarından bir kısmına vurulmalıdır. Onun başına, yüzüne, karnına, husyelerine, tenasül organına vurulmaz, bunlar müstesnadır. Yüklü bir kadın hakkında da çocuğunu doğurmadıkça bu ceza tatbik edilmez. Çünkü çocuğa zarar verir. 3. “Recm” lügatte öldürmek, sövmek, terk etmek, lanetlemek, iftira etmek, atılan taş gibi mânaları ifade eder. Çoğulu “Rücum” dur. Istılâhta recm, evvelce evlenmiş olup da zina eden erkek ile yine evlenmiş olup zina eden kadını özel bir şekilde taşlayarak öldürmektir. 4. “Hudud” lügatte menetmek mânasına olan haddin çoğuludur. Cenab-ı Hak’kın haram kıldığı şeylere ve bütün ilâhi hükümlere”hududullah”=Allah’ın hududu denir. Çünkü bunların üzerine tecavüz etmek, dinen yasaklanmıştır. Şeriat ıstılâhında ise had, Allah’ın hakkı olmak üzere uygulanması gereken, belirli miktarda bulunan cezadır, azaptır. İşte zina cinayetini işleyenler hakkındaki, cezaya da “zina haddi” denilmektedir. Zina cinayeti, selâhiyetli olan bir hâkimin huzurunda usulen sâbit olmadıkça bu husustaki ceza, tatbik edilemez. Binaenaleyh zina haddinin icra edilebilmesi için bir kısım şartlar vardır. Şöyle ki: 1. Zina cinayetini işleyen, akıllı, büluğ çağına ermiş olmalı ve zorla yaptırılmış olmamalıdır. 2. Zina hadisesi, mülk şüphesinden, ve karışıklığa mahal olan yerde karışıklık şüphesinden uzak bulunmalıdır. Binaenaleyh bir kimse, kendi oğlunun cariyesine yaklaşsa veya bir kör kendisinin karısıdır diye kendisine teslim edilen kadına yaklaşıp da daha sonra kendi karısı olmadığı anlaşılırsa haklarında zina haddi uygulanamaz. 3. Bu cinsel birleşme, nikâh akdi şüphesinden uzak bulunmalıdır. Bir akde bağlı olursa İmamı Azam’a göre zina haddi icra edilmez. Fakat bunun haram olduğunu bildikleri takdirde haklarında tazir şeklinde bir ceza lâzım gelir. İmameyne göre ise bile böyle bir nikâh ile cinsel ilişkide bulunanlar hakkında zina haddi lâzım gelir. Bilmemiş oldukları takdirde yalnız tâzin olunurlar. Yani haklarında münasip görülecek bir terbiye cezası verilir. 4. Bu cinsel birleşme, bir ücret karşılığında olmamalıdır. Bir bedel karşılığı olursa bundan dolayı yalnız tazir cezası lâzım gelir. Bu İmamı Azam’a göredir. İmameyne göre bundan dolayı da zina haddi lâzım gelir. 5. Bu birleşmede bulunan şahıs, dilsiz olmamalıdır. Dilsizlik bir şüphe doğurur, dilsiz kendisini müdafaa edemez. Bu sebeple hakkında zina haddi icare edilemez, hadcezasını mümkün olduğu kadar az tatbik etmek İslâmiyette gerekli görülmüştür. Mebsut ve Bedayi kitaplarında yazılı olduğu üzere Hz. Ömer Radiallahu Teâlâ anh buyurmuştur ki: “hadları muktedir olduğunuz derecede düşürmeye çalışınız” yani: Haddi uygulayarak hâkimin affetmede hatâ etmesi, ceza vermekte hata etmesinden hayırlıdır, bir müslüman hakkında bir çıkış yolu bulduğunuz zaman ondan haddi hemen düşürünüz. 6. Bu gayrı meşru birleşme, adalet yurdunda İslâm yurdunda meydana gelmelidir ki, haddi icabetsin binaenaleyh darı harbte yaptığı böyle bir cinsel ilişkiden dolayı bir müslüman veya bir zimmi hakkında daha sonra İslâm yurduna gelince zina haddi tatbik edilemez. Çünkü bu hâdise, İslâm hâkimiyetinin dışında meydana gelmiştir. 7. Bu birleşme, İslâm yurdunda bulunan bir gayrı müslim tarafından yapılmış olunca o, İslâm yurdunda bulunan gayrı müslimlerden bir erkek veya bir kadın İslâm yurdunda bulunsa hakkında zina haddi uygulanmaz. Çünkü onlar İslâm hükümlerini kabul etmiş değildirler. Bu mes’ele, İmamı Azam ile İmamı Muhammed’e göredir. İmamı Yusuf’un ictihadına göre bunların hakkında da zina haddi lâzım gelir. Zina bunlar İslâm yurdunda bulundukca zimmi hükmünde bulunmuş olurlar. 8. Bu cinsel birleşimi yapan, bunun haram olduğunu bilebilecek bir durumda bulunmalıdır. Binaenaleyh zinanın haram olduğunu bilmeyen bir millet arasında yaşamış olup da İslamiyeti henüz kabul eden bir şahıs, bu husustaki şeri hükmü daha öğrenmeden zinada bulunsa hakkında zina haddi tatbik edilmez. 9. Bu cinsel ilişki, hayatta bulunan bir insan ile gerçekleşmiş olmalıdır. Bir ölü ile gerçekleşmiş bulunursa, tazir cezasını icabederse de zina haddini gerektirmez. Çünkü bundan insan tabiatı zaten nefret eder. Nitekim hayvanattan hangi birine bir yaklaşmada esasen tiksinilecek bir rezalet olduğundan bunu yapan hakkında ağır bir tazir cezası verilir, had yönüne gidilmez. Fakat bazı fakihlere ve İmamı Şafii’den rivayet olunan üçüncü bir görüşe göre böyle bir şahsın evlenmiş olsun olmasın kılıc ile öldürülmesi icabeder. O hayvana gelince o da kesilip yakılır, bu hayvandan artık istifade etmek, mekruhtur. Bedayi ve hedaye kitaplarında yazılı olduğu üzere o hayvanın böyle aradan yok edilmesi, o çirkin ilişki hâdisesinin kapatılmasına yardım eder. O hayvan başkasına ait ise ondan kıymetiyle satın alınıp kesilmesi menduptur. Bu hayvan yiyilmesi helal olan hayvanlar kısmından ise İmamı Azam’a göre bunun kesilip etinin yiyilmesi caizdir. İmameyne göre ise mutlaka yakılmalıdır. 10. Bu cinsel ilişki, tenasül organı yoluyla vuku bulmuş olmalıdır. Ters bir yol ile vuku bulunsa ağır bir cezayı gerektirir. Fakat zina haddini gerektirmez. Şu kadar var ki, yönetici, yönetim açısından lüzum görürse bunu işleyeni öldürebilir. Bu İmamı Azama göredir. İmameyne göre bu çirkin iş bir ecnebi hakkında işlenilmiş olunca zina haddini gerektirir. 11. Bir gayrı meşru ilişki usulen sabit olunca artık bunu işleyen şahsın cezası, yalnız tövbe etmesiyle düşmez. Cumhuri fukaha bu görüştedir. 12. Hak’kında zina haddi tatbikedilen ve ehli îmandan bulunan bir erkek veya bir kadın ölünce yıkanır, kefenlenir, cenaze namazı kılınır ve İslâm mezarlığına defnedilir. Çünkü zinayı işleyen bir müslüman, büyük bir günaha girmiş olursa da kâfir olmuş olmaz. Ancak zinayı helal görür olması ayrı..

Nur 24:4

Bu mübârek âyetler, namuslu olan kadınlara isnat ettikleri zina suçunu dört şahit ile isbat edemiyenlerin haklarında tatbik edilecek cezayı bildiriyor. Ve kendi eşlerine zina cinayetini isnat eden erkekler ile o cinayeti inkâr eyleyen eşlerin de ne suretle şahitlikte ve bed duada bulunacaklarını ve Cenab-ı Hak’kın lütuf ve rahmetini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Muhsenata yani: (Hür, iffetli olan müslüman kadınlarına) kazfde bulunan, yani: Onlara (zina isnat eden) öyle bir kadına: “Sen zina edensin”, ” sen zina ettin” veya “şu kadın zina etmiştir” yahut “karnındaki çocuk zinadandır” gibi bir ifade ile gayrı meşru cinsel ilişki isnadında bulunan (sonra) bu isnatlarını isbat için (dört şahit getiremeyen kimselere) bir kazf haddi olmak üzere ey selâhiyetli olan hâkimler!. (Seksener değnek vurun) çünkü bu halde onların yalan yere zina isnadında bulunmuş oldukları ortaya çıkmış olacağı için böyle bedeni bir cezaya çarpılmaları icabeder. (ve onların şahitliklerini ebediyen) hayatta bulundukları müddetçe (kabul etmeyin) isterse, daha sonra tövbekâr olsunlar. Bu da onlar için manevî bir cezadır (ve onlar ise) öyle yalan yere kazfte, zina isnadında bulunan şahıslar ise (fasık kimselerdir) çünkü, iffetli olan erkek ve kadınlara zina isnadında bulunmak, en büyük günahlardandır.

Nur 24:5

(Bundan sonra) böyle bir günahı işlemenin ardından (tövbe edenler ve) tövbeden başka da (hallerini islâh eyleyenler) iyi hal iyi ahlâk sahibi olanlar, kalplerini kırmış oldukları kimselerden af dileyenler (müstesnâ) onlar bu fasıklık lekesinden kurtulmuş olurlar. Bununla beraber onların yine şahitlikleri kabul edilmez.Ancak onları, o fasıklıktan dolayı artık sorumlu tutulmazlar. (çünkü Allah Teâlâ şüphe yok ki, gafurdur) evvelce işlemiş oldukları günahı af eden ve örter ve o yüce yaratıcı (rahimdir) onların haklarında kerem merhametle muamelede bulunur. İmamı Şafii’ye göre bu tövbeden sonra onların şahitlikleri de kabul olunur. § Bu dürdüncü ve beşinci ayetlerde bu suredeki üçüncü hükmü şer’i kapsamaktadır.

Nur 24:6

(ve o kimseler ki,) kendi (eşlerine) gerek mümin, hür kadınlar ve gerek kâfir veya cariye bulunsunlar (zina isnât ederler) meselâ: “Sen zina eden bir kadınsın”, “sen zina ettin” derler (ve kendileri için) bu yaptıkları isnâdı isbata mahsus (kendi şahıslarından başka şahitler de bulunmazsa) bu halde o isnâtta bulunan kimselerden (her birinin şahitliği) iddiasının doğruluğu hakkında (Allah Teâlâ’nın ismiyle) Allah’ın adıyla şahitlik ederim ki diyerek (elbette ki, kendisi) o zina isnadında (doğru söyleyenlerdendir, diye dört defa şahitlik etmektir.) bu dört şahitlik, dört şahidin şahitliklerine karşılık demektir.

Nur 24:7

Bu şahitliklerin (beşincisi de: Eğer yalancılardan olmuş ise) o zina isnâdı hususunda iftirada bulunmuş ise (üzerine hakikaten Allah’ın lâneti olsun) demek suretiyle yapılır. Koca, böyle deyince “Lean” da bulunmuş olur, artık kendisine kazf haddi uygulanmaz, karısı ise tevkif edilir, ya zinayı itiraf ederek cezaya uğrar veya o da, liandabulunarak cezadan kurtulur.

Nur 24:8

(Ve o) kendisine kocası tarafından zina isnât edilen (kadından) hapis gibi, recm gibi dünyevî azaptan ibaret olan (cezayı kaldırır) o kadının mahkemede (dört defa Allah’ın adıyla şahitlik ederim ki o) kendisine zina isnât eden kocası (muhakkak ki, yalancılardandır.) İsnât ettiği zina iftiradan ibarettir (diye şahitlik etmesi) bu da kadın eşe ait dört şahitliktir.

Nur 24:9

Karıya ait şahitliğin (beşincisi de: Eğer o) kendisine zina isnât eden kocası, (doğru söyleyenlerden) o iddia ettiği zina hususunda doğru sözlü bulunmuş ise (kendi üzerine muhakkak ki, Allah’ın gazabı olsun demesidir). İşte kadı da böyle bir şahitlikte bulununca kendisinden zina cezası kalkmış olur, kocasıyle araları da ayrılmış bulunur. Bu (6,7,8,9)uncu âyetler de bu suredeki dördüncü hükmü kapsamaktadır. § Bu âyeti kerimenin iniş sebebi hakkında birkaç rivayet vardır. Bununla birlikte bir âyetin inmesi için birçok sebepler de olabilir. Bu cümleden olarak deniliyor ki: “Kazf” âyeti nâzil olunca Resûl-i Ekrem Sallallahu aleyhi vesellem minbere çıkmış, onu ashab-ı kirama karşı okumuştu. Asım İbni Ediyyilensarî ayağa kalkarak: “Allah Teâlâ beni sana feda etsin, bir erkek karısıyla beraber başka bir erkeğin cinsel ilişkide bulunduğunu görür de haber verirse kendisine seksen kırbaç vurulacak şahitliği kabul edilmeyecek ve eğer gördüğü şahsi kılıç ile öldürürse kendisi de katlolunacaktır, sükût ederse kin içinde kalacaktır, dört şahit getirmeğe gitse oyabancı erkek, ihtiyacını yerine getirmiş bulunacaktır. Böyle derken ensardan Hilâl İbni Umeyye oraya gelmiş, karısı Havle ile Şüreyk bin Sehma’nın cinsel ilişkide bulunduklarını gördüğünü söylemiş, durumu Resûlullaha arzetmişler, Havle ise bu isnâdı inkâr etmiş, bu isnâdı yapan kocası ise müşkül durumda kalmış iken bu âyeti kerime nâzil olmuş, aralarında lean muamelesi yapılmış, bu sayede kazf haddinden, zina haddinden kurtulmuşlardır.

Nur 24:10

(ve) ey lanetleşmede bulunan koca ile karı (eğer üzerinize Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasa idi) haliniz ne olurdu?. Ne müşkül, ne rezilce bir vaziyette kalmış bulunurdunuz, o kerem sahibi rabbiniz, size bir kurtuluş lütuf etti de bu şahitlikleriniz vasıtasiyle cezadan kurtulmuş oldunuz. Artık bu ilâhi lütufu tekdir ve tebcil ederek tövbekâr olunuz, halinizi ıslaha çalışınız. Evet.. (ve şüphe yok ki, Allah Teâlâ tövbeleri kabul edicidir) işte bu hâdisede de eşlerden biri şahitlikte yalancıdır. Böyle iken Cenab-ı Hak, onların bu şahitliklerine binaen kendilerinden cezayı kaldırmıştır. Bu büyük bir ilâhi rahmet eseridir. Artık tövbe ederek uhrevî sorumluluktan da kurtulmaya gayret etmelidir. Ve o yüce yaratıcı (hâkimdir) bütün yüce hükümleri hikmet ve menfaati içermektedir, bunu takdir ederek ilâhi zatına şükür sunmaya devam etmelidir. § Kazf “lügatte rem=atmak mânasınadır. Fıkh istilahınca; Bir kimseye ayıplamak ve sövmek maksadiyle zina cinayetini isnât etmektir ki, bu isnâdı yapana (kazif) denir. Kendisine zina isnât edilen şahısa da “makzuf” ve zina isnâdında kullanılan söze de “mekzufün bih” denilmektedir. § İffetli kadınlara ve namuslu erkeklere kazfdebulunan = zina isnat eden şahıs hakkında kazf haddi cezasını verebilmek için şöyle şartlar vardır. 1. Kazıf, akıllı, büluğ çağına ermiş, hür, isnat ettiği zina hâdisesini dört şahit ile isbattan âciz olmalıdır. 2. Mekzuf = kendisine zina isnât edilen şahıs, iffetli erkek veya kadın olmalıdır, tanınır bulunmalıdır, kazıfın firuundan olmamalıdır. 3. Mekzuf, konuşur bulunmalıdır, tenasül organları kesilmiş, hunsayi müşkül bulunmamalıdır. Makzufe de retka, yani: Tenasül organında cinsel ilişkiye mâni bir bez veya bir et parçası bulunmamalıdır. Bu şartlar bulunmayınca kazif tazir cezasını hak etmiş olabilirse de kazf haddini hak etmiş bulunmaz. Bununla beraber kazifin hür; müslüman, zina etmeyen olması, iftira ettiği anda sarhoş olmaması şarttır. § “Lan” kelimesi, lügatte tardetmek, uzaklaştırmak, nefrette bulunmak demektir. Lian, telâun, mülâane tâbirleri bu lan maddesinden alınmışlardır. Lian tâbiri, fıkh istılahınca: Koca ile karısı tarafından yemin ile pekiştirilmiş ve lânet, ve gazap lâfzlarıyla birlikte olarak yapılan 4 şahitlikten ibaret bulunmuştur. Bunu yapan koca, haddi kaziften, karı da haddi zinadan kurtulmuş olur. Şöyle ki: Karısına zina isnât eden veya çocuğunun zinadan meydana geldiğinin iddiada bulunan, dava açıldığında hâkimin huzuruna getirilerek karısına öyle zina isnâdında “Allah’ın adıyla şahitlik ederim ki ben doğru söyleyenlerdenim” diye dört defa şahitlik eder, beşinci defa da “eğer bu zina isnâdında yalancılardan isem Allah Teâlâ’nın lâneti üzerime olsun” der ve her defasında karısına işret eder. Sonra da karısı dört defa “Allah’ın adıyla şahitlik ederim ki bana öyle zina isnâdında kocam yalancılardandır” diye şahitlik eder, beşinci defa da: “Eğer kocam bu isnâtta doğru söyleyenlerden ise üzerimeAllah Teâlâ’nın gazabı olsun” diye bed duada bulunur. Bu lanetleşmede kocanın lânet, karının gazab tâbirini kullanmalarının çeşitli sebepleri olabilir. Kısaca deniliyor ki: Gazab tabiri burada lânet tabirinden daha şiddetlidir. Bu hâdiseye karının sebebiyet vermiş olması daha ziyade düşünülmüş olduğundan bu sebeple onun gazab tabiriyle şahitlikte bulunması tercih edilmiştir. Mamafih koca, bu şahitiliği ile karısını uzaklaştırdığı onun şahitliğinde lânet lâfzı münasip bulunmuştur, karı da kocasını kızdırmış olacağı için onun üzerine gazab ile dua etmesi uygun bulunmuştur. Lian yapılması, bir vecibedir. Hâkime müracaat vukuunda bakılır, eğer karı müracaat etmiş ise hâkim, kocaya cebreder, ya lianda veya kendi yalanlamada bulunmadıkça onu serbest bırakmaz, hapseder. Tersine koca lian talebinde bulunmuş ise kadın hapsedilir, lianda veya ikrarda bulunmadıkça serbest bırakılmaz. Leanda af ve sulh ve vekalet geçerli değildir. Ve lian, zaman aşımına uğramakla düşmez. İmamı Şafii’ye göre lian, bir vecibe değildir. Eşlerin liana tâbi tutulmaları herhalde icabetmez. Şu kadar var ki, kendileri lianı gerekli görürlerse kazif haddinden, zina haddin kurtulmuş olurlar. Lian yapılabilmesi için bir takım şartlar vardır. Şöyle ki: 1. Koca ile karıdan her bir şahitliğe ehil olmalıdır. Yani: Akıllı, büluğ çağına ermiş, konuşabilen, hür ve müslüman bulunmalıdır, evvelce kaziften dolayı hakkında had icra edilmemiş olmalıdır. 2. Aralarında nikâh, sahih bir nikâh olup zina isnâdı zamanında devam eder olmalıdır ve bu kaziften sonra da aralarında bir talak-ı bain ile boşanma meydana gelmiş bulunmamalıdır. 3. Lian yapılmasını koca ile karıdan her ikisi de veya biri talep etmiş olmalıdır. 4. Kadın, zinadan iffetli ve kendisine isnâtedilen zinayı inkâr edici bulunmalıdır. 5. Zina isnadı, açık veya açık yerinde geçerli bir tâbir ile yapılmış ve zina ile kazf, tenasül organı hakkında vuku bulmalıdır. 6. Zina isnâdı: İslâm yurdunda yapılmış ve isbatı için delil bulunmamış olmalıdır. Bu şartlar, Hanefi fakihlerine göredir. Bu şartlar bulunmadıkça lian yapılamaz. Diğer müctehitlere göre bu hususlarda bazı ihtilâflar vardır. Hukuki İslâmiye kamûsunda geniş bilgi mevcuttur. Bu lian sebebiyle koca ile karı arasında meydana gelen ayrılık, İmamı Azam ile İmamı Muhammed’e göre bir lian boşama hükmündedir. Bu hüküm, müebbet değildir, koca bundan sonra kendisi yalanlayıp hakkında kazf haddi icra edilse o kadın ile tekrar evlenmesi câiz olur. Fakat İmamı Ebu Yusuf’a İmamı Züfere ve İmamı Şafii’ye göre bir lian ile talaksız bir ayrılık meydana gelir ki, ebedî olarak haram kılmayı icabeder. Artık onların bundan sonra yeniden evlenmeleri câiz olmaz.

Nur 24:11

Bu mübârek âyetler, münafıklar tarafından iftiraya uğrayan bir temiz yaratılışın iffet ve yüceliğini beyan ile kendisine teselli verici olmaktadır. Bu iftirayı duyan müslümanların bunu reddederek bunun aksine nasıl bir vaziyette, nasıl güzel bir kanaatta bulunmaları gereğini bildiriyor. Bu iftiralarını dört şahit ile isbat edemiyecek olan iftiracıların da Allah’ın kahrına uğrayacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey yüce Resûl!. (Muhakkak o kimseler ki,) o kısmen münafık ve kısmen güzelce düşünmeyen şahıslar ki, (iftira ile geliverdiler) yani: Doğruluktan çok uzak olup “İfk” denilenbir yalanı söyleyerek etrafa yaymak istediler, en iffetli, temiz yaratılışa sahip, melek özelliğinde bir müslümanların annesi hakkındaki bir iftirayı, aralarında söylemek gaflet ve cehaletinde bulundular, onlar (sizden bır zümredirler) aranızda bulunan bir taifedir, o iftiranın yapılmasına sebebiyet veren onlar olmuştur. Bununla beraber ey yüce Peygamber!. (onu) o iftirayı (sizin için bir şey sanmayın) öyle gerçeğe aykırı bir isnât, sizin için haddizatında bir fitne değildir, onu hiçbir mümin tasdik etmez, (belki o sizin için bir hayırdır) o yüzden sevaba nâil olmuş olursunuz, bu husustaki âyetlerle sizlerin temizliğinizi, kadrinizin yüceliğini göstermiş olacaktır. (onlardan) o iftirayı yapan ve etrafa yayan (her kişiye de günahtan kazandığı şey vardır) onlar bu iftira ile meşgul oldukları nisbette günaha girmiş, azabı hak etmiş bulunacaklardır. Bu azabı dünyada da kazf haddi cezası şeklinde göreceklerdir. (onlardan) o iftirada bulunan taifeden (o kimse ki, onun) o iftiranın (büyüğünü üstlenmiştir.) o iftirayı ilk evvel kendisi çıkarmış, Hz. Peygambere düşmanlığından dolayı insanlar arasında o yaymaya çalışmıştır. (onun için de pek büyük bir azap vardır) bu şahıs ise münafıklardan olan Abdullah İbni Ubeyyi’dir. Evet.. Bu şahıs, ahiret azabını hak etmiştir. Dünyada da kazf haddine uğramış, şahitliğe ehliyetten mahrum kalmış, münafıklık ile şöhret bulmuştur. “Bu iftira kıssası da bu suredeki beşinci hükmü göstermektedir. Şöyle ki: Bu mübârek âyetlerin iniş sebebine dair bazı tefsirlerde genişce bilgi vardır. Özeti şöyledir: Resûl-i Ekrem Sallallahu aleyhi vesellem Hazretleri bir sefere çıkınca muhterem eşleri arasında kur’a çeker, hangisinin adına isabet ederse onu beraberine alır götürürdü. Hicretin altıncı senesi “Beni Mustalik” seferinde Hz. Aişei Sıdıka validemizi saadet yanlarına alarak sefere çıkmıştı. Medine-i Münevvere’ve dönüşbaşlarında beraberindeki kuvvetler ile bir sahada akşamlamışlar, sonra yollarına devam edilmesi için emir etmiş, yine yollarını takibe başlamışlardı. Bu esnada ise Hz. Aişe, tuvalet ihtiyacını gidermek için o kafileden uzakça bir yere çekilmişti, bununla beraber de neceften yapılmış gerdanını mübârek boynundan düşmüş olduğunu anlayarak onu da aramakla meşgul bulunmuştu. Kendisi ise pek zayıf bir genç bulunduğundan devesindeki şutufun içinde zannedilmişti. Kafileden uzaklaşmış olduğu bilinmeyerek yola devam edilmişti. Hz. Aişe, kafilenin bulunduğu yere dönünce kafilenin gitmiş olduğunu görmüş, kendisini elbette arayıp bulacaklardır diye beklemiş, bir aralıkta uykuya dalmıştı. Böyle seferber olan kafilelerde bir âdet var idi ki, kafile yoluna devama başlayınca görevlendirilmiş olan bir kimse o kafilenin konmuş olduğu yerde dolaşır, bir şey unutulup unutulmadığını araştırırdı. Bu kafilede de bu vazifeye Sefvan İbnilmüettelisselem’i görevlendirmiş bulunuyordu. Bu zat, kafile mahallini dolaşırken Hz. Ayşe’ye tesadüf etmiş, hemen onu kendi devesine bindirmiş, ikinci bir konaklama yerinde kafileye yetişmişlerdi. İşte bu iki mübârek zatın böyle sonradan gelip kafileye kavuştuklarını gören münafıkların reislerinden Abdüllâh İbni Ubey, yaratılışındaki adiliği göstererek o tertemiz, üstün ahlâki vasıflara sahip iki zat hakkında kötü zanda bulunarak iftiraya başlamış, etrafında bulunanlar da öyle haince, münafıkca haber yaymaya cür’et göstermişlerdi. Onun o gerçek dışı, düşmanca lakırdısından dolayı bazı saf müminler de fae, Mistah, Hemne binti Cehş bu cümledendir. Halbuki, Hz. Aişe’nin temizliği, yaratılışındaki yüceliği pek açık bulunuyordu, fevkalade tesettüre riayet etmiş yolda Sefvan ile konuşmakta bile bulunmamıştı. Sefvan ise ashab-ı kirnamın pek hayırlılarından idi, Peygamberimizin bütün savaşlarında bulunmuştu. Bu muhterem zat, Hz. Ömer’inhalifeliği zamanında hicretin (19)uncu senesinde ‘Ermeniyye’ savaşında şehit olmuştur. Radiyallahü anh. Aişei Sıddıka validemiz, o münafıkların o kötü dedikodularından haberdar değildi. Bu seferden dönünce bir ay kadar hasta kalmıştı. Bu müddet içinde Resûl-i Ekrem’in üzüntülü yaşadığını görüyor, sebebini anlamıyarak pek üzülüyordu. Bir ay sonra iyileşince münafıkların dırıltılarından haberdar olmuş, üzüntüsünden dolayı tekrar hastalanmıştı, Cenab-ı Hak’ka sığınarak iffet ve temizliği hakkında Allah tarafından bir aklamanın olmasına dua etmekte bulunmuştu. Bu düşmanca dedikodunun yayılması üzerine yüce Peygamber Efendimiz, saadet mescidinde bir hutbe okuyarak buyurmuştu ki: Ey müslümanlar topluluğu!. Benim ehli beytim hakkındaki ezası, bana yetişmiş olan bir heriften dolayı bana kim teselli verici olabilir?. Allah’a yemin ederim ben ailem hakkındaki hayırdan başka bir şey bilmiş değilim. Hazreti Aişe ise: “Allah benim günahsız olduğumu bilir, ben bir şey demem, ben bir salih kul olan Hz. Yusuf’un pederi gibi (artık (bana düşen) hakkıyla sabretmektir.) Anlattığınız karşısında yardım edecek olan ancak Allah’tır. (Yusuf Sûresi, 18) derim diyerek Cenab-ı Haktan yardım dileğinde bulunuyordu. Derken yüce Peygamberimize ilâhi vahy inmeye başladı. Hz. Aişe’nin temizliği, kendisine isnât edilen şeyden uzak olduğu Allah tarafından bildirilmiş, oldu. Resûl-i Ekrem de ıztırap içinde bulunan hakiki müminler ve özellikle Hz. Aişe’yi ve muhterem pederi Ebu Bekri Sıddık’ı müjdeleyerek onlarınkalplerindeki ıztıraba son verilmiş oldu. Aişe sıddıka validemiz de: Ben kimseye değil, yalnız Allah Teâlâ’ya hamd ederim demiştir. Radiyallahu anhuma. “Usbe” ondan kırka kadar olan bir cemaat, bir güruh demektir.

Nur 24:12

Ey cemaati müslimin!. (Onu) o iftirayı (işittikleri zaman mümin erkekler ile mümin kadınlar) güzelce düşünüp de (kendi vicdanlarında hayırlı bir zanda bulunarak) bir takım münafıkların sözlerine kıymet vermiyerek (bu) isnat edilen hâdise (bir apaçık iftiradır demeli değil mi idiler?.) bunu idrâk edemediler mi?. Güzel ahlâk bütün müminlerce bilinen bir iffet ve fazilet örneği hakkında nasıl kötü zan edilebilir?. Resûl-i Ekrem’in eşi olmak şerefine sahip olan, Hz. Sıddık’ın kerimesi olup müminlerin annesi olma vasfına sahip bulunan pek muhterem bir annemizin iffet ve ismeti daima Allah’ın korumasındadır. Bir yüce Peygamberin eşi kâfir bulunmuş olabilir. Fakat bütün insanlığın tiksineceği iffetsizlikle vasıflanmış olamaz. Bu bir hikmet gereğidir,

Nur 24:13

O iftirada bulunanlar (Onun üzerine) o iftiralarını isbat için (dört şahit getirmeli değil mi idiler?) herhangi bir iffetli kadın aleyhindeki böyle bir iftiradan dolayı dört şahit getirilmesine şer’an lüzum görüldüğü halde iffetlilerin en üstünü olan, müminlerin annesi bulunan fevkalâde temiz bir iffet örneği aleyhindeki münafıkça sözlerden dolayı dört şahit olsun getirmekten âciz olanlar iftiraya nasıl cür’et etmiş bulunuyorlar?. Halbuki, onların bu iddialarını isbat için bir şahitleri bileyoktur. (madem ki, şahitleri getiremediler) zaten getirebilmelerine de imkân yoktur. (artık onlardır) o iftiracılardır, o kötü zanda bulunanlardır. (Allah katında yalancılar) evet (onlardır) yalan söylemekte pek ileri gitmiş, yabancı oldukları gün gibi açık bulunmuş olan kimseler onlardan ibarettir. Hiçbir şahide, bir görgüye dayanmış olmaksızın öyle bir iftiraya, suizanna cür’et etmek, ne kadar çirkin bir yalandır, sorumluluğu gerektiren bir harekettir. Binaenaleyh böyle kimseler hakkında kazf haddi cezası bir hikmet ve fayda gereğidir. Binaenaleyh yukarıda isimleri yazılı olanlar hakkında kazf haddi cezası tatbik olunmuştur.

Nur 24:14

Bu mübârek âyetler de temiz, iffetli zatların haklarında iftirada, kötü zanda bulunan kimselerin büyük bir günah işlemiş, büyük bir azab hak etmiş olduklarını ihtar ediyor. Öyle bir şayiaya karşı müslümanlara lâyık olan hareketi bildirerek o gibi iftiralara bir daha temayül gösterilmemesini tenbih buyuruyor ve insanlığın üstünlüklerine ve güzel ahlâkına delâlet eden âyetlerin açıklanmış olduğunu beyan ile insanlığı uyanmaya davet buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) ey o iftirayı söyleyenler, dinleyenler (eğer Allah’ın fazlü rahmeti dünyada ve ahirette üstünüzde olmasa idi) sizi öyle günahlarınızdan dolayı hemen cezaya uğratmayıp tövbe etmenize imkân vermesi gibi bir tövbeden sonra sizi af ve mağfirete nâil buyurup ahirette sorumlu tutup cezalandırmaması gibi ilâhî lütufları hakkınızda tecelli etmese idi (elbette o içine daldığınız yaygaradan dolayı) o pek çirkin, mesuliyeti gerektiren iftiradan dolayı, onu söyleyip durmanız yüzünden (sizi pek büyük bir azapkaplardı) elbette ki, dünyada kınamaktan, kazf haddinden binlerce kat daha şiddetli olan ahiret azabını hak etmiş olurdunuz. Böyle pek büyük bir felâketten, azaptan ancak bir ilâhi lütuf sayesinde kurtulmuş oldunuz.

Nur 24:15

Evet.. Eğer hakkınızda ilâhi lütuf tecelli etmemiş olsa idi sizi öyle pek müthiş bir azap yakalardı. (o vakit ki onu) o iftirayı (dillerinizle karşılayp) yani: O asılsız, mücerret lakırdıdan ibaret olan çirkin iftirayı, ağızlardan dinleyip (kabul ediyordunuz) sonra da (kindinsine sizin bilginiz olmayan) öyle iftiradan ibaret bir (şeyin ağızlarınızla söylüyordunuz) onu başkalarına söylemekten geri durmuyordunuz (ve) siz (onu) öyle bir iftirayı (kolay sanıyordunuz) büyük bir mesuliyeti gerektirdiğini tahmin edemiyordunuz. (halbuki, o) sizin öyle kötü zanda bulunarak onu söyleyip durmanız (Allah katında pek büyüktür.) son derece büyük bir günahtır, pek muazzam bir azabı gerektirmektedir, ona nasıl cür’et etmiş oldunuz?. Eğer Cenab-ı Hak, tövbenizi kabul etmeyecek olsa idi haliniz ne olurdu?.

Nur 24:16

Evet.. Ey müslümanlar!. (onu) o iftira lakırdısını uyduranlardan veya onu etrafa yayanlardan (işittiğiniz zaman) onları yalanlamak için (bunu söylemek bize) hiçbir şekilde (lâyık) câiz, sahih (olmaz) bu, pek düşmanca bir isnâttır (hâşa bu, pek büyük bir iftiradır) ne kadar şaşılacak bir iftira! (demeli değil mi idinniz?.) müminlere yakışan, derhâl böyle diyerek o isnâdı reddetmekten ibarettir. “Hayreti gerektiren bir şey görüldüğü vakit”subhanallah” denilmesi bir âdettir. Burada bu iftiranın öyle temiz bir müslümanların annesi ile ashab-ı kiramdan temiz bir zat hakkında yapılmasının son derece hayrete şayan bir bâtıl iddia olduğuna işaret için “subhaneke” buyurmuştur.

Nur 24:17

Binaenaleyh (Allah size) Ey müminler!. (öğüt veriyor) sizi uyandırıyor, kalplerinizi aydınlatıyor (ki, bunun bir misline) böyle bir iftirayı söyleyip etrafa yaymak gibi pek büyük bir günaha (ebediyyen) hayatta bulundukça (dönmeyesiniz) bu pek büyük bir günahtır (eğer siz mümin kimseler iseniz) kuvvetli bir îman sahibi bulunuyorsanız artık bu gibi bir günaha bir daha dönmeyiniz. Çünkü hakiki bir îman, sizi bundan engeller.

Nur 24:18

(Ve) Ey müminler!. (Allah sizin için âyetlerini) dinî hükümlere ait delilleri, ahlâki faziletlere, güzel ahlâka dair öğütleri (apaçık beyan ediyor) tâki ona göre hareket edesiniz, ahlâk ve tavırlarınızı düzeltmeye muvaffak olasınız, İslâm, ahlâkına, üstün insani vasıflara aykırı hareketlerden, lakırdılardan sakınınız. İnsanlık hakkında ne büyük bir ilâhi lütuf!. (ve Allah bilendir) mahlûkatının büyük, küçük, gizli ve aşikar bütün sözlerini, hallerini, bilir. Ve o yüce yaratıcı (hikmet sahibidir) onun bütün emirleri, yasakları, bütün ilâhi fiilleri birer hikmet ve menfaata dayanmaktadır, artık o yüce yaratıcının öğütlerine, hükümlerine hakkiyle riayete çalışınız ki, dünyevî ve uhrevî selâmet ve saadete eresiniz.

Nur 24:19

Bu mübârek âyetler, İslâm muhitinde kötü sözleri, iffet ve temizliğe aykırı şeyleri neşretmeğe cür’et edenlerin pek kötü akıbetlerini bildiriyor yüce yaratıcının lütufu, rahmeti olmasa insanların ne kadar felâketlere uğrayacaklarına işaret buyuruyor. Mümin olan kulları şeytanların izlerini tâkibetmekten menediyor. O şeytanlar ne kötü şeyleri insanlara telkin ettiklerini ve onlara uyanların pek kötü bir durumda kalacaklarını ihtarda bulunuyor, ancak Allah Teâlâ’nın lütuf ve rahmeti sayesinde insanların iffet ve temizliklerini muhafazaya muvaffak olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (muhakkak o) Abdullah İbni Ubeyyi gibi münafık (kimseler ki: îman etmiş olanlar arasında) onların aleyhinde olan (çirkin, yaramaz şeylerin) sözleri ve fiilleri ile çirkin sözlerin ve hareketlerin (yapılmasını arzu ederler.) bazı zatları veya bir insan zümresini kirletmek kasdında bulunurlar. Bundan dolayı (o kimseler için dünyada ve ahirette pek acılı bir azap vardır.) dünyada yaptıkları iftira cezasına uğrarlar, müminler arasında kötü şöhret bulmuş, gözden düşmüş olurlar. Tövbe ve istiğfar etmesizin ahirete gidince de orada cehennem azabına ve Cenab-ı Hak’kın bildiği daha nice felâketlere uğrarlar. (ve Allah bilir) bütün mahlûkatının halleri yüce zatınca bilinmektedir. Herkesin fill ve amellerini bilir, ona göre haklarında mükâfat ve ceza verir. (sizler ise) Ey insanlar!. Öyle Cenab-ı Hak’kın bildiği her şeyi (bilemezsiniz) sizler haberdar olamazsınız, ancak görünen şeyleri sahip olduğunuz duyu organları vasıtasiyle görüp anlayabilirsiniz ve Hak Teâlâ’nın sizlere emir ve beyan buyurduğu şeylerden haberdar olursunuz. Artık ona göre hareketinizi tanzime çalışmalısınız.

Nur 24:20

(ve) Ey insanlar!. Allah Teâlâ’nın hakkınızdaki lütuf ve iyiliğini düşününüz, (eğer Allah’ın fadlı ve rahmeti sizin üzerinize olmasa idi) öyle pek temiz, fedakâr zatlar hakkındaki iftiradan ve benzeri günahlardan dolayı elbette sizi derhal cezalandırırdı, helake mâruz bırakırdı (ve şüphe yok ki, Allah çok esirgeyicidir) rahmet ve şefkati sonsuz derecededin ve (çok merhametlidir) merhamet ve şefkati pek ziyade olup sürekli olarak mahlûkatı üzerinde görülmektedir. Bunun içindir ki, günahkâr kullarını hemen köklerini kesecek şekilde bir azaba uğratmamaktadır. “İbni Abbas Hazretlerine göre bu âyeti kerimedeki, hitap, Hassan İbni Sabit ile Mıstaha ve Himneye yöneliktir. Ve onlar için bir müjdeyi, affa mazhar olduklarını içermektedir. Bununla beraber bunun umuma yönelik olması da caizdir. Nice insanlar birçok günahları işledikleri halde yine derhal azaba tutulmuyorlar, kendilerine bir tövbe, bir kaybedileni telafi edecek zaman verilmiş oluyor ki, bütün bunlar birer ilâhî lütuftur. Elverir ki, insanlar bunun kadrini bilip Cenab-ı Hak’ka hamd ve şükürde bulunsunlar.

Nur 24:21

(Ey îman etmiş olanlar!.) Ey Allah Teâlâ’yı da, onun dinî hükümlerini de, onun bildirdiği ahiret hayatını da bilip tasdik eden zatlar!. Sakın (şeytanın adımlarına uymayın) onun gösterdiği yola gitmeyin, onun süslediği şeylere el atmayın, onun dininize aykırı telkinlerine bir kıymet vermeyin (ve her kimşeytanın adımlarına uyarsa) ona tâbi olursa, onun vesveselerine kanarsa, hakkı bırakıp bâtılı tutarsa (elbette ki, o) şeytan (çirkin ve inkâr edilmiş şeyler ile emreder) çirkin fiilleri dinen kötü şeyleri tavsiyede bulunur, bunları yaldızlayarak sizleri aldatmak ister, artık ondan ne bekleyebilirsiniz?. (ve eğer) Ey müminler!. (üstünüzde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasa idi) kısaca sizi irşad eden bu ilâhi beyanlar, bu Kur’ani nasihatlar bulunmasa idi ve bir kısım günahlar için birer kefaret olan hudud cezası meşru, tövbeler makbul olmasa idi tövbelere nâil olmak için ilâhî yardım yetişmeseydi (sizden hiçbir kimse ebediyen temize çıkamazdı) hayatının sonuna kadar günahtan pâk olamazdı (velâkin Allah dilediğini teiniz çıkarır) onun kalbine lütuf ve rahmetinin eserlerini akıtarak onu uyanmaya, tövbe ve istiğfar etmeye muvaffak kılar, tövbesini kabul ederek kendisini günahlarından ter temiz bir hale getirir. (ve Allah her şeyi hakkiyle işiticidir) işte kullarının her söylediklerini ve tövbe ettiklerini, afları hususundaki niyâzlarını da hakkiyle işitmektedir ve o kâinatın yaratıcısı, her şeyi (bilicidir) bütün mevcudat onca bilinmektedir. Binaenaleyh kullarının kalplerinde olanı da, tövbelerine düşen en mühim vazife de o pek yüce ilâhi vasıfları yüceltmektir, kendilerine göstermiş olduğu hidayet yolunu takip edip bir takım şeytan meşreb aldatıcı, dinî terbiyeden mahrum kimselerin aldatmalarına kapılmamalıdır. Başarı Allah’tandır.

Nur 24:22

Bu mübârek âyet, müslümanlardan fazilet ve servet sahibi olan zatların kendiyakınlarına ve diğer yardıma lâyık kardeşlerine yardım etmekten geri durmamalarını ve o din kardeşlerinde görülen bazı kusurları af ve bağış ile karşılayarak ilâhi mağfirete nâil olmalarını emir ve tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey müslümanlar!. (sizden fazilet ve servet sahibi olanlar) Ebubekris Sıddık gibi güzel vasıflara sahip bulunanlar (yakınlarına) kendi akrabalarına (ve yoksullara) fakirlere (ve) Mistah gibi (Allah yolunda hicrette bulunmuş) yardıma muhtaç (olanlara) bazı kusurlarından dolayı kendilerine (birşey vermemek için) onlara yardım etmemek için (yemin etmesin) böyle bir yemin uygun değildir. Hattâ böyle yemin edilen bir şeyin aksi daha hayırlı bulunursa o hayırlı şeyi işleyip bu yeminden dolayı kefaret verilmesi lazım gelir. (ve) onlarda görülen bazı kusurları (af etsinler, bağışlasınlar) başlarına kakıp durmasınlar (siz) Ey müslümanlar!. (sevmez misiniz ki,) pek ziyade arzu etmez misiniz ki, sizin bu affınız karşılığında (Allah sizin için mağfiret buyursun) elbette ki, seversiniz. Öyle ise bu af ve bağışlamayi terk etmeyiniz (ve Allah gafurdur) kullarının nice günahlarını af edip örtmektedir. Onları cezalandırmaya kâdir olduğu halde cezalandırmayıp kendilerini mağfirete nâil kılmaktadır. Ve o yüce yaratıcı (rahimdir) kullarına merhameti pek ziyadedir. Artık ey o kerem sahibi mabûdun kulları. Siz de onun ahlâkı ile ahlâklanmaya çalışınız. “Bu âyeti kerime, Hz. Ebu Bekir ve emsali hakkında nâzil olmuştur. Bir kere bu âyeti kerime, Hz. Ebu Bekir’in değerinin yüceliğini gösteriyor, dinen fazilet sahibi olduğuna bu sebeple Peygamberlerden sonra en büyük zat bulunduğuna işaret buyuruyor. Bazı kusurlara karşı af ile muamele yapılmasının ilâhi mağfirete nâil olmak için bir vesile olacağını göstererek müslümanları bu hususa özendirip ve teşvik ediyor, müslümanların birbirine karşı af ve kerem ile muamele yapmaya sevkederek sosyal hayata büyük bir ahlâki fazilet dersivermiş bulunuyor. Evet.. Hazreti Aişe’i Sıdıka validemiz hakkındaki lâyık olmayan, uydurma sözlerde bulunan bir münafıkı dinlemiş, bunu reddetmeyip bundan dolayı gülümsemiş olan bir zat da vardır ki, adi “Misteh” idi. Bu zat, Hz. Ebu Bekr’in teyzesinin oğlu idi, Bedir savaşında bulunmuştu, durumu fakir olduğu için öteden beri Hz. Sıddık’ın himayesinde yaşıyordu. O iftira hâdisesinden sonra Hz. Sıddık, onu reddetmiş, ona bir daha yardım etmiyeceğine dair yeminde bulunmuştu. Misteh, ihtiyaç içinde müşkül bir durumda kalmış oldu. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, bu gibi yakınları ve diğer muhtaç kimseleri ve muhacir zatları bazı kusurlarından dolayı korumadan mahrum bırakmanın uygun olmayacağını bildirmiş, bu husustaki affın, müsamahanın ilâhi mağfiretin tecellisine vesile olacağını müjdelemiştir. Hz. Sıddık da bu ilâhi emri öğrenince hemen Misteh’i affetmiş onu yine yanına kabul buyurmuş, sizi kovduğum, Cenab-ı Hak’kın size gazap ettiği zamanda idi. Şimdi madem ki, Cenab-ı Hak sizi affetmiştir, artık bu husutaki ilâhî hükmü başım ve gözüm üzerine kabul ettim. Diyerek ilâhi emre olan tam bağlılığını bu suretle de göstermiştir. İşte müslümanlara lâyık olan, böyle iyilik sever, affedici harekette bulunmaktır.

Nur 24:23

Bu mübârek âyetler de iffetli, çirkin kuruntulardan kalpleri temiz, îman ile vasıflanmış, müslümanlar namuslu kadınlar hakkında iftirada bulunanların pek müthiş âkibetlerini ve o iftiracıların aleyhine kendi azalarının şahitlikte bulunacağını ihtar ediyor. Murdar olan kadınların murdar olan erkeklere, murdar erkeklerin de murdar olan kadınlara ait olduğunu ve bilakis iffetli kadınların iffetli olanerkeklere ve iffetli olan erkeklerin de iffetli kadınlara mahsus bulunduğunu ve böyle iffetli, temiz zatların kendilerine isnat edilen kötülüklerden uzak bulunduklarını şöylece beyan buyurmaktadır. (Muhakkak o kimseler ki) o münafık, ahlâkı İslâmiyeden mahrum şahıslar ki (afife) tam bir iffet ve temizlik vasfı ile vasıflanmış (habersiz) kendilerine isnad edilen kötülüğü hatırlarına getirmekten bile uzak ve (mümine) îman edilmesi icabeden her şeyi bilip inanmış (olan) İslâm (kadınlarına kötülük isnadında bulunurlar) onların üzerlerine çirkin sözleri atarlar (o kimseler dünyada ve ahirette lânete uğratılmışlardır) o kötü isnatlarından dolayı kendilerine müminler de, melekler de lanet okurlar. (Onlar için pek büyük bir azap da vardır) o lanetten başka pek müthiş bir cehennem azabına da tutulacaklardır. Bütün bunlar, o iftiralarının bir cezasıdır. İşte bu ceza, bu ilâhi tehdit Abdullah Bir Ubey ile onun gibi bu iftiraya cür’et eden münafıklara has bulunmuştur. Ne kadar büyük bir ilâhi tehdit!.

Nur 24:24

Evet.. Bu azap, o iftiracılara yönelcektir. (o günde ki) o kıyamet zamanındaki, o vakit (onların aleyhine dilleri ve elleri ve ayakları neler yapmış olduklarına dair şahitlikte bulunacaktır.) onlar, ahirette müthiş felâketleri, azap merkezlerini görünce titreyeceklerdir, dünyadaki yapmış olduklarını inkâr etmek isteyecekler, ne yazık ki, buna imkân mı var?. Zaten dünyada yapmış oldukları amel defterlerine yazılmış bulunacaktır. Bundan başka da ilâhi kudret ile onların bedeni azaları dile gelecek, her aza, kendisinden nelerin meydana gelmiş olduğunu haber verecektir. Bunu inkâra mahal yok. Allah’ın kudreti ile neler vücude gelemez. Dünyada bile görüyoruz ki, bir demir parçasıbile hayata sahip olmadığı halde söylenilen sözleri tamamen aynı ahenk ile zaptediyor, o sizleri tekrar tekrar aksettirip duruyor. Bu ne hârika!. Bir demire bu hassayı vermiş olan bir yüce yaratıcı, kullarının esasen hareketli, hayat sahibi olan azalarında böyle bir şahitlik özelliği yaratamaz mı?. Buna inanmışızdır!. Bunun daha nice üstünde hârikaları da yaratabilir. Allah’ın varlığını, kudretini tasdik eden bir kimse, bunda asla şüphe etmez.

Nur 24:25

Evet.. (O gün) o kendi azalarının kendi aleyhlerinde şahitlik edeceği kıyamet zamanında (Allah onlara) o münafık iftiracılara, tövbe ve istiğfar etmeksizin ahirete gittikleri takdirde (hak ettikleri cezaları) hakkiyle sabit olan cinayetlerinin cezasını (tamamen verecektir) onlar azap görüp duracaklardır. (Ve) öyle felâketleri, azapları görünce, haklarındaki cezaların tahakkukunu anlayınca (bileceklerdir ki, şüphe yok Allah) o her dilediğine gücü yeten hikmet sahibi yaratıcı (apaçık haktır) onun yaratıcılığı, mâbudluğu açıktır, adaleti, hikmeti zahirdir ve bir nice hakikatları kullarına göstermekte ve beyan buyurrmaktadır.

Nur 24:26

Bir takım münafıklar, nasıl cür’et edenler de iffet ve temizlikleri açık olan bir kısım İslâm kadınları hakkında iftirada bulunurlar? (murdan olan kadınlar) habisce olan lakırdılar, isnatlar (murdar olan erkekler içindir) onlar ona lâyıktırlar aynı şekilde (murdar olanerkekler de murdar olan kadınlar içindir) öyle murdar kadınlara, lakırdılara lâyık bulunmaktadırlar. (ve temiz olan kadınlar da) sözlerinde (temiz olan erkekler içindir) onlara da böyle temiz olan erkekler lâyıktırlar. (ve temiz olan erkekler de temiz olan kadınlar) sözler (içindir) evet. Murdar olanlara lâyık olan, mundarlardır, temiz zatlara lâyık olan da temiz şeylerdir. (bu temiz olanlar) özellikle en büyük bir temizliğe sahip bulunmuş olan Hz. Aişe de (onların) o münafıkların (dediklerinden) yaptıkları iftiradan, kötü zandan (uzaktırlar) bu temiz olanlar, insani üstün vasıflara sahip, isnat edilen şeylerden mâsum bulunmaktadırlar. Binaenaleyh (bunlar için) bu temiz olan erkek ve kadın zatlar için (bir mağfiret vardır) onlar Allah’ın korumasına mazhardırlar. (ve) bunlar için (bir kerim rızık vardır) bunlar cennetlere nâil, orada çeşitli nimetler ile rızıklanacaklardır. Ne mutlu böyle Allah tarafından aklanan, böyle saadet dolu bir gelecek ile müjdelenen temiz fıtret sahiplerine.

Nur 24:27

Bu mübârek âyetler, görgü kurallarının en mühim bir kısmına işaret buyuruyor. Başkalarının evlerine müsaadeleri alınmaksızın ve kendilerine selâm verilmeksizin girilmemesini emrediyer. İçinde kimse bulunmayan bir eve de müsaade ile girilmesini ve izin verilmeyince dönülüp gidilmesini, böyle bir hareketin ise sosyal temizlik bakımından faideli olacağını bildiriyor. Belirli kimselere mahsus olmayıp içinde kendisi için bir intmfa hakkı bulunan binalara girilmesinde bir sakınca bulunmadığını beyan bu burmaktadır. Şöyle ki: (ey îman edenler!.) Ey müslüman fertler!. (kendi evlerinizden başka evlere) sahiplerinden, içlerinde oturanlardan(müsaade istemeden) izin talebinde bulunmadan (ve sahiplerine selâm vermeden girmeyiniz) kendi kendinize sormadan, müsaade almadan girmek cür’etinde bulunmayın (bu) izin talebiyle selâm verilmesi (sizin için) öyle müsaade edilmeksizin: Selâm verilmeksizin girmekten (hayırlıdır) bunun aksine hareket, cahiliyet zamanına ait bulunuyordu. Bir kimse, başkasının evine müsaadesini almadan hemen giriverirdi. Böyle bir hareket, ictimai terbiyeye aykırıdır, bazı hoş olmayan hallerin, sözlerin meydana gelmesine sebebiyet vermiş olabilir. İslâm terbiyesi ise buna aykırıdır. (umulur ki) siz bu husustaki ilâhi emrin hikmet faydasını güzelce (düşünüp anlarsınız) onun gereğince hareketinizi tanzim edersiniz. “Evet… Hususi ikametgâhına müsaadesi olmaksızın girmekte birçok sakıncalar vardır. Bu cümleden olarak: Böyle bir hareket, başkasının mülkünde izni olmaksızın bir nevi tasarruf sayılır ki, bu câiz olamaz. Evde bulunan kimse, başkalarından saklanılması icabeden bir şeyi açıkta bulundurmuş olabilir, onun izni olmaksızın hanesine giren kimse ise bu maksadı ihlâl etmiş olur. Bununla beraber böyle müsaadesiz başkasının hanesine girilmesi, bir nevi hırsızlık ve suikast şüphesinden de uzak bulunamaz.

Nur 24:28

(İmdi onlarda) o içlerine girmek istediğiniz evlerde, içlerine girmeniz için size izin vermeğe selahiyetli (kimse bulamaz iseniz) sabrediniz, hemen içine atılmayınız, (artık size) selâhiyetli olan kimse tarafından gelip (izin verilinceye değin) o hanelerin (içerlerine girmeyin) aksi takdirde bir takım dedikodulara, mahzurlara sebebiyet verilmiş olabilir. (ve eğer size) o haneler içindebulunan kimseler tarafından (dönün denilirse) o hanelere girmenize müsaade edilmezse (geri dönün) orada durup içerisine girmek için ısrarda bulunmayın, böyle bir hareket, insanlığa aykırıdır. Kalplerde nefret uyandırır (bu) dönüp gitmek (sizin için daha temizdir) ısrar edip kapı önünde durmak ise adilik ve rezalet şüphesinden uzak olamaz, buna tenezzül edilmemelidir, bu insanın simasını kirletir, lekeler (ve Allah yapar olduklarınızı bilicidir.) başkalarının hanelerine onların müsaadeleri ile mi, müsaadeleri olmaksızın mi girmiş olacağınızı bilir, ona göre hakkınızda cezada bulunur. “Evet.. Bazen olabilir ki, bir hane sahibi, başka bir yere gideceği için veya başkasiyle bir hususu mahremce görüşeceği için veya başka bazı engellerden dolayı kendisiyle görüşmeğe gelen kimseyi kabul etmemek mecburiyetinde kalabilir. Artık onu mâzur görmelidir, gelen kimse, hemen kabul edilmediğinden dolayı üzülüp onun aleyhinde bulunmamalıdır.

Nur 24:29

(Meskun olmayıp) yani muayyen kimseler için bir mesken edinilmeyip (kendinize ait içlerinde menfaat bulunan evlere) yani: İnsanların faydalanmaları için, umumun istifadesi için hazırlanmış, açık bulunmuş hanlar, misafirhaneler, hamamlar, dükkânlar gibi binalara (girmenizde sizin için bir günah yoktur.) bunların vücude getirilmesindeki gaye, zaten herkesin bunlardan usulen istifade etmesidir. (ve neyi açıklar ve neyi gizler iseniz Allah bilir) binaenaleyh kendi evlerinizin dışındaki evlere girmenizdeki maksatlarınızı da o yüce yaratıcı tamamen bilmektedir, iyilik kasdiyle olan hareketler ile kötülük maksadiyle olan hareketler de onca tamamen malûmdur. Artık bunu düşünüp dehareketlerinizi buna göre tanzim ediniz. Ne büyük, bir ilâhi tehdit ve ne yüce bir ilâhi öğüt. ‘Bu mübârek âyetler bu suredeki altıncı hükmü kapsamaktadır.”

Nur 24:30

Bu mübârek âyetler de ehli îmanı bir iffet ve temizlik içerisinde yaşamaya sevkediyor. İman sahipleri olan erkekler ile kadınların gözlerini, namuslarını nasıl koruyacaklarına dair kendilerine büyük bir ictimai terbiye dersi veriyor. Kadınların ziynetlerini kimlere karşı saklayıp kimlere karşı açık bulundurabileceklerini belirtmekte ve ehli îmanın hepsini de tövbeye, iyi hal sahibi olup saadete nâil olmaya davet buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey yüce Resûl!. (müminlere de ki: Gözlerini) kendisine bakmaları helâl olmayan şeylere bakmaktan (sakınsınlar) men etsinler, helâl olan şeylere bakmakla iktifa eylesinler, (ve avret mahallerini) kendilerine helâl olmayan şeylerden (muhafaza etsinler) o mahalleri örtsünler, eşleri, cariyeleri gibi kendilerine helâl olan kimselerden başkasına göstermesinler. (bu) gözleri sakınmak, avret mahallerini korumak (onlar için) o müminler hakkında (çok temizliktir) pek hayırlıdır, onların hallerinin iyiliğine hizmetçidir, kendilerini töhmet altına, başkalarını fitneye, kötü zanna düşürmeğe engeldir (Şüphe yok, Allah) kullarının (ne yapar olduklarından haberdardır.) Evet hikmet sahibi yaratıcı Hazretleri, kullarının amellerini, niyetlerini, maksatlarını tamamen bilir, ona göre mükâfat ve ceza verir. Binaenaleyh her hususta ilâhi emre uymalıdır, haram olan şeylerden gözlerini de kalplerini de korumaya çalışmalıdır, başkalarının fitneye, günaha tutulmalarına sebebiyet vermemelidirler.

Nur 24:31

(Ve) Ey yüce Peygamber!. Ümmetinden olan (mümin kadılara da söyle) ilâhi emri tebliğ et ki, onlar da (gözlerini sakınsınlar) kendilerine bakmaları helâl olmayan şeylere bakmaktan geri dursunlar, gözlerini men eylesinler (ve avret mahallerini muhafaza etsinler) açmayıp örtsünler, gayri meşru eğilimlere meydan vermesinler (ve ziynetlerini açmasınlar) ziynet yerlerini namahrem olanlara göstermesinler, ziynet yenlerindeki küpe, gerdanlık, bilezik gibi şeyleri de ecnebilere karşı açık bulundurmaktan sakınsınlar. Çünkü bunlara bakmak, bir fitneye sebep olabilir. (onlardan) o ziynetlerden (zahir olanı müstesnâ) onların kendilerini örtmek mümkün olamayacak bir vaziyette görülmeleri, bir mazerete dayanmış olduğundan câiz bulunmuştur. Parmaktaki yüzüğün, eldeki kınanın, boyanın görünmesi gibi. Bunları saklamak, güç olduğu için bunların görünmesi herhalde memnu değildir. Bununla beraber mümkün olduğu kadar örtülmesi daha iyidir. (ve) İslâm kadınları (başörtülerini yakalarının üzerine sarkıtsınlar)çarşaflarını başları üzerine örtsünler. Cahiliyet zamanında kadınlar, başörtülerini arkalarına salıvererek gerdanlıklarını diğer ziynetlerini ona buna gösterirlerdi, böyle bir vaziyet ise İslâmi terbiyeye aykırı olduğundan yasaklanmıştır. (ve ziynetlerini açıvermesinler) yani: Yüzlerinden ve ellerinden başka gerek namazda ve gerek yabancılara karşı açık bulundurulması câiz olmayan azalarını ziynet mahallerini başkalarına göstermesinler (ancak) bunların kendilerine gösterilmesi calz. olan kimseler vardır. Onlara gösterilebilir. İşte onlar şöylece beyan buyuruluyor: (kocalarına veyahut kendi babalarına) babalarının ve analarının babaları, dedeleri de bu cümledendir. (veya kocalarının babalarına) gösterebilirler. (veya kendi oğullarına) torunlarına (veya kocalarının oğullarına) veya torunlarına, yani üvey evlât ve torunlara (veya kendi kardeşlerine veya kardeşlerinin oğullarına veya kız kardeşlerinin oğullarına) bunların da oğullarına gösterebilirler. Bunların arasında zaruri olarak görüşme bulunduğu, fitne korkusu pek az olduğundan aralarında böyle bir müsaade geçerlidir. Amucalara, dayılara karşı görünmek de caizdir. Bununla beraber ziynet mahallerini bunlara karşı açık bulundurmamak daha iyidir. Tâki, kendi oğullarına tanıtmalarına bir sebebiyet verilmiş olmasın. (veyahut) bu ziynetleri (kendi kadınlarına) yani: Kendilerine sohbet ve hizmette bulunan hür, mümin kadınlara (veya kendi ellerinin sahip olduğu cariyelerine) göstermeleri de caizdir. Kâfir olan kadınlar, mânen erkek mesabesindedirler, binaenaleyh onların yanlarında müslüman kadınların elbiselerini seyunarak bütün ziynetlerini onalara göstermeleri uygun değildir. Çünku bunları kendi erkekleri yanında söylemekten çekinmezler. Bir kadının erkek olan kölesi ise bir ecnebi erkek hükmünde olduğundan ona karşı ziynet mahallerini açık bulundurmaması lâzımdır. Kendisiyle fetva verilmiş olan görüşbudur. Meğer ki, o köle, çok yaşlı biri olsun. (veyahut) o ziynet mahalleri (erkeklikten kesilmiş) kadınlara ihtiyaçları kalmamış, ihtiyar (hizmetçilerine) gösterilsin (veya kadınların avret mahallerine muttali olmayan) şehvet çağına ulaşmamış bulunan (çocuklara) karşı açıverilsin, bunlar da müstesnâdır, bunlara karşı açıverilmesi caizdir. Ancak göbekten diz kapaklarına kadar olan mahallerini kocalarından başka hiç bir kimseye açıvermemeleri lâzımdır. (ve) müslüman kadınları (ziynetlerinden gizledikleri) şeyler (bilinsin diye ayaklarını birbirine vurmasınlar) yani: Ayaklarında halhallar bulunduğunu başkalarına bildirmek için ayaklarını birbirine çarpıp durmasınlar, çünkü bu, erkeklerin nazarı dikkatini çeker, kendilerine karşı gayrı meşru bir arzu uyandırır. Cahiliyet zamanında böyle yapan kadınlar bulunmakta idi. İslâmiyet ise bunu yasaklamıştır. Böyle şüpheleri davet eden İslâm temizliğine aykırı olan hareketlerden kaçınmak lâzımdır. Ahlâki fazilet bu şekilde tecelli eder. Bir zaruret hali de müstesnadır. Meselâ: Kesin bir zarurete binaen bu yasak azalara doktorun tedavi için bakması, veya bir boğulmakta veya yanmakta olan bir kadını kurtarmak için yasak azalarına bakılması, veya zina hâdisesine şahitlik edilebilmesi için bakılmış olması caizdir. Bu, bir hayata maddî ve manevî hizmet demektir. (ve) ey müslümanlar zümresi!. (toptan Allah’a tövbe ediniz) daima Cenab-ı Hak’tan af ve mağfiret talebinde bulununuz. Çünkü insanlardan insanlık hali bazı kusurların, câiz olmayan temayüllerin, bakışların vukuu mümkündür, vâkidir. Artık daima uyanık bulunmalıdır, kusurlardan dolayı tövbe istiğfar etmelidir. (Ey müminler!.) Böyle Cenab-ı Hak’kın emrettiği şekilde hareket ediniz (tâki) bununla (kurtuluşa erebilesiniz) sizin dünyada da, ahirette de selâmet ve saadetiniz ancak bu sayede temin edilmiş olur. Evet.. Bir insan cemiyyetinin güzelce devamı, hayat intizamı,hakiki bir hürriyet içinde yaşaması, bir takım ahlâki olmayan temayüllerden, lakırdılardan, töhmetlerden korunması ve saadeti uhrevîyeye kavuşması ancak bu gibi pek mühim ve hikmet ve menfaatin kendisi olan dinî emirlere, yasaklara riayet sayesinde tecelli eder. İnsanlık için bu riayetten başka kurtuluş çaresi yoktur. Cenab-ı Hak, cümlemizi bu kutsal ahkâma riayete muvaffak buyursun Amin.. Bu mübârek âyetler de bu suredeki yedinci nevi şeri hükmü kapsamış bulunmaktadır.

Nur 24:32

Bu mübârek âyetler, iyi hal sahipleri olan kölelerin ve cariyelerin evlendirilmelerini emrediyor, yoksul oldukları takdirde Allah’ın lütfu ile zengin olacaklarını bildiriyor. Evlenmek için halleri müsait olmayanları da ilâhi lütuf ile zengin oluncaya kadar sabredip iffetlerini korumaya devam etmelerini tenbih ediyor. Mukatebe yapmak isteyen kölelerin ve cariyelerin kendilerinde bir hayır bilinmekte ise kitabeye kayd ile kendilerine mal bakımından yardım edilmesini tavsiye ediyor. İffetlerini korumak arzusunda bulunan cariyelerin de dünya malını dileyerek zorlama ile zinaya sevkedilmemelerini ihtar ve böyle bir zorlamaya mâruz kalanları daha sonra Cenab-ı Hak’kın af edip günahlarını örteceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Ey ehli îman!. (sizden olan bekârları) evlendiriniz. Yani: Zevcesi olmayan erkekleri ve henüz evlenmemiş veya kocası ölmüş kadınları evlerdirmeğe gayret ediniz. (ve kölelerinizden ve cariyelerinizden iyi hali olanları) da onların velileri, efendileri olan zatlar!. (evlendiriniz) bu evlenecek kimseler, (eğer yoksul oldular ise) bunlardan dolayl ümitsizliğedüşmemelidirler, çünkü Allah Teâlâ dilerse (onları lütufundan zengin kılar) rızıklandırır, bu evliliği onların haklarında geçim bolluğuna bir vesile kılmış olur. (ve Allah vâsidir) mahlûkatı için genişlik göstermeğe kâdirdir, onun nimetine, kudretine son yoktur ve (Alimdir) her şeyi hakkiyle bilir, dilediği kullarını hikmet menfaat gereğince bol rızka nâil buyurur. Bu âyeti kerime, bu suredeki sekizinci hükmü kapsamaktadır. Köleler ile cariyeler, iyi hal, ile kayıtlanmış bulunuyor. Çünkü iyi olmayan köleler ile cariyeler ise hallerini itinâ, kendilerine şefkat gösterilecek bir durumda bulunmamış olacakları için onları evlendirmeğe kalkmak, faide yerine zarar verir. Hür kimselerde ise nisbeten iyi hal galip ve kendi işlerini mallarını bağımsız olarak ifaya, idareye selâhiyetli oldukları için onlar evlenmek isteyince velilerin müsaade etmesi lâzımdır. Bu sebeple onların haklarında “iyi hal” kaydı zikredilmemiştir. Ve bu nikâh ile emir, nedb içindir, yoksa vücub için değildir. “Eyama” eymin çoğuludur. Karısı olmayan erkekler ile kocası bulunmayan bakire veya dul kadınlar demektir.

Nur 24:33

(Evlenmeğe -çare- bulamayanlar da) nikâh için lâzım gelen mihri, nafakayı teminden âciz bulunanlar da (Allah kendi lütufundan zengin kılacağı değin iffetlerini korusunlar) zinadanve diğer haram şeylerden kendilerini korumaya çalışsınlar, Cenab-ı Hak’kın kendilerine zenginlik vereceği zamana kadar sabırdan, temizlikten ayrılmasınlar. Onların böyle iffetlice yaşamaya çalışmalarının bir mükâfatı olarak bir gün bir nimete, servete nâil olabilirler. Artık o zaman evlensinler. (ve ellerinizin sahip olduğu kimselerden) Yani: Köleler ile cariyelerden (mükatebe yapmak isteyen olunca da): Yani: bir bedel karşılığında azad edilmelerini isteyince de bakınız: Düşününüz; (eğer onlarda bir hayır bilmiş iseniz) yani: Onlarda iyi hal, emanete riayet, kitabete ait bedeli kazanıp vermelerine kabiliyet görür iseniz (onları kitabete kaydediverin) onları hürriyetlerine kavuşturmaya yardım etmiş olun. (ve) ey onların velileri, efendileri (Allah’ın size verdiği mallardan onlara veriniz) onları biran evvel hürriyete kavuşturmak için kendilerine yardım ediniz, meselâ: Kitabet bedelinin bir kısmını kendilerine bağışlayınız. Beytülmal tarafından kölelere yapılacak yardım da bu cümledendir. Bu ilâhi emir de bu suredeki dokuzuncu hükmü kapsamaktadır. (ve genç cariyelerinizi iffetlerini korumak istiyorlarsa) onlar nefislerine hâkim olup zinadan kaçınmak istedikleri halde siz de onları takdir ve korumaya devam ediniz. (dünya hayatının geçici mahm dileyerek) onları (fuhşa sevketmeyiniz) onların fuhşiyatina meydan vermeyiniz, onların sürekli olarak iffet ile yaşamalarını temine gayret gösteriniz. Onlar iffetlice yaşamak istemeyince de onları engellemeye çalışmak lâzımdır, bu halde yapılacak şey, onların zinasına müsaade değil, onları zinadan men’e çalışmaktan ibarettir (ve her kim onları) zinaya (zorlarsa) o zorlayan büyük bir günaha girmiş olur, tövbe ve istiğfar etmedikçe bu günahtan kurtulamaz. Fakat o zorlanan cariyelere gelince (Şüphe yok ki, Allah onların) o cariyelerin haklarında öyle zorlandıklarından sonra da (çok bağışlayandır)onları af eder ve günahlarını örter ve (rahimdir) onları ilâhi merhameti ile korur, cezalandırmaz. Gerçek şu ki, zorlamaya binaen muvafakat etmekde câiz değildir. Şu kadar var ki, gönülsüz olarak ağır zorlamaya mâruz kalan şahıs hakkında ilâhi aff tecelli eder. Yüce “Gafur” isminin zikri buna işareti içermektedir ve bu beyan ilâhi, bu suredeki onuncu hükmü kapsamaktadır. “Cahiliye zamanında Abdullah İbni Übeyy gibi bazı kimseler, para kazanmak için cariyelerini zinaya teşvik ederlerdi. Übeyy’in iki cariyesi Resûl-i Ekrem’e müracaat ederek bu pek çirkin hareketten dolayı şikâyette bulunmuşlardı. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş böyle bir hareketin insanlığa aykırı, pek ziyade çirkin bir şey olduğunu bildirmiştir. “Kitabet” Efendi ile kölesi veya cariyesi arasında bir bedel karşılığında yapılan bir akittir. Şöyle ki: Mükellef olan bir kimsenin mükellef kölesini veya mükellef olan cariyesini onların rızalariyle bir muayyen hizmet veya muayyen bir nakdi bedel karşılığında azat etmesi demektir ki, o hizmet veya bedel ifa edilince kölelik ortadan kalkar. Kölelerin ve cariyelerin böyle kendi rızalariyle birer bedel karşılığında mükatebe yapmaları İslâm hukunca sade câiz olmakla kalmamış, belki mendub bile bulunmuştur. Emin, geçimini temine muktedir bir köle veya cariyeyi kitabete kesmek, onu hürriyete sevketmek demek olacağı cihette pek övülmüş bir muameledir. Bu sebepledir ki, kitabete başlanan bir köleye veya cariyeye kolaylık göstermek, üzerine aldığı kitabet bedelinin bir kısmını, meselâ: Üçte birini veya dörtte birini kendisine bağışlamak veya kendisine ayrıca nakden yardımda bulunmak pek güzel görülmüştür. Hattâ böyle bir yardımda bulunmak Şafiilere ve Zahirilere göre bir vecibedir. İşte İslâmiyetin hürriyeti ne kadar gerekli gördüğüne bu da pek açık bir delildir.

Nur 24:34

Bu mübârek âyet, Kur’an-ı Kerim’in taşımış olduğu üç yüce sıfatını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey İslâm ümmeti!. Mukaddes zatıma (and olsun ki) pek açık bir hakikattır ki, (size) ilâhi katımdan (apaçık beyan eden âyetler) indirdik. Bu, Kur’an-ı Kerim’in bir güzel sıfatıdır. Evet.. Kur’an-ı Kerim, dinî hükümlere vesaireye ait birçok yüce âyetleri içine almış bulunmaktadır. İnsanlığı birnice hakikatlardan haberdar buyurmaktadır. (ve sizden evvel gelip geçmiş olanlardan bir mesel) indirdik. Yani: Geçmiş kavimlerin garip, hayret ve ibret verici kıssalarına, hayat tarzlarına, kitaplarında anlatılmış hâdiselere benzer, onların emsali şeyleri de size Kur’an lisanı ile anlatmış olduk. Bu da anlattıkları hikmet dolu Kur’an’ın ikinci bir sıfatıdır. Hz. Meryem’in, Hz. Yusuf’un kıssaları bu cümledendir. (ve) bu Kur’an-ı hâkim vasıtasiyle (takva sahipleri için bir öğüt indirdik) takva sahibi olan zatlar, bundan nasihat alırlar, lâyık olmayan şeylerden sakınırlar, güzel ahlâk ile vasıflanmaya çalışırlar. İşte bu da mucize Kur’an-ı Kerim’in üçüncü bir seçkin sıfatıdır. Gerçek şu ki: Bu hikmetlerle dolu kitap bütün insanlığa hitabeder, bütün insanlık âlemine nurlar yayar, bütün insanlara en mükemmel bir selâmet yolunu gösterir. Fakat bundan hakkiyle istifade edenler, bunun nurlarından gerektiği gibi vicdanını aydınlatmaya muvaffak bulunanlar, ancak takva sahibi olan zatlardır. Yani: Cenab-ı Hak’tan korkan, onun dinî hükümlerinin yüceliğini takdir edip yücelten, gerçekten aydın olan îman sahipleridir.

Nur 24:35

Bu mübârek âyetler, ilâhiyata ait en beliğ, en parlak bir temsili içermektedir. Allah’ın nurunun bütün kâinatı aydınlıklar içinde bırakacak bir mahiyette olduğunu en açık bir temsil ile anlatmakta ve tasvir buyurmaktadır. Bu yüce nuraniyetinin en fazla tecelli ettiği yer olan mukaddes mâbetlerde ehli îmanın nasıl ibadet ve itaatle tesbih ve tehlil ile meşgul bulunduklarını beyan ve böyle manevî nimetlere kavuşmanın bir ilâhi feyz eseri bulunduğuna işaret buyuruyor. Şöyle ki: (Allah Teâlâ göklerin ve yerin nurudur) bunları yaratıp aydınlatan O’dur. Bunları güneş gibi, ay gibi ışıklı, nurani vasıtalarla maddeten aydınlattığı gibi göklerin melekleriyle, yer yüzünü de muhterem Peygamberleriyle, velileri ile manevî bir şekilde aydınlatmış ve tezyin buyurmuştur. Nurdan mahrum olan muhitlerde yaşamak, hayata hizmet eden şeyleri görüp elde edebilmek mümkün değildir. Allah Teâlâ, mahlûkatının tümünden kinaye olarak zikredilen göklerin, yerlerin, yani: Bütün âlemlerin icad edicisi, tanzim edicisi, idare edicisi ve aydınlatıcısı olmasa idi bu âlemlerden asla eser görülemezdi, bütün kâinat, sırf yokluktan ibaret bulunurdu. Binaenaleyh bütün gökler, yerler, bütün âlemler, yüce Allah’ın varlığına, birliğine kudret ve yüceliğinin sonsuzluğuna, yücelik nurunun bütün âlemlere yayılmış olduğuna birer şahittir. O Ezeli yaratıcının nuru, her türlü tasavvurların, yüceliklerin üstündedir. O nuru hakkiyle anlamak, onun künhüne ermek, insanlık için mümkün değildir. Ancak o kutsl nurun ebedî parlaklığın; zihinlere bir dereceye kadar yaklaştırmak mutlâk hâkim olan kerim mâbudumuz, şöyle bir temsil ile beyan buyuruyor. (nurun meseli) yüksek sıfatı (içindegüzel çırağ bulunan bir kandillik gibidir) sanki bir daireye aydınlatmak için evvelce özel şekilde yapılmış bir hücre, bir meşale bucağı bulunuyor, bunun içinde de muazzam, sabahı andıran bir çırağ parlayıp duruyor. (o çırağ ise bir kandil içindedir) o güzel meşale ise bir kandil, bir saf, temiz sırça, bir parlayan fânus içindedir, bir berrak şişe ampul içinde parıldayıp etrafa ziyalar dağıtan bir mükemmel elektrik kuvveti gibi bulunmaktadır. (o kandil ise sanki bir incimsi yıldızdır) o güzel çırağı sinesinde tutan, kandil=fanus ise sanki bir inci gibi saf, acib, parıldayıp duran bir yıldız gibidir, öyle alelâde bir kandil değil, belki hanhangi bir parlak yıldız gibidir, öyle alelâde bir kandil değil, belki harhangi bir parlak yıldız gibi son derecede parlak bir halde bulunur. (Doğusu ve batısı olmayan bir zeytin ağacından tutuşturulmaktadır.) yani: O yıldız gibi parlayıp duran kandilin içindeki güzel çırağ, o ilâhi lamba, öyle mübârek, menfaati çok bir zeytin ağacından tutuşur, her tarafa ışıklar dağıtmaya devam eder ki, o mübârek ağaç, ne doğuya, ne de batıya mensuptur, o öyle yalnız doğuş zamanında veyahut yalnız batış anında güneşe mâruz kalarak noksan şekilde gelişip büyümüş âdi bir zeytin ağacı değildir. Belki o, bütün güne güneş görmüş, doğu ve batı arasında bulunan, hakkiyle gelişip büyüyen mükemmel bir ağaçtır. Bir görüşe göre bu ağaç, Şam’a aittir. Çünkü Şam, yerin ortasında bulunmaktadır, ne doğuda ve ne de batıdadır, onun zeytin yağı pek mükemmeldir. Veya o cennete ait bir ağaçtır yahut onun gelişmesi ve neması, nur ve ışığı yalnız doğuya veya batıya mahsus olmayıp o, bütün âlemleri kapsar, mekansız bir varlık sahibidir. Denilebilir ki, o, anlaşılmasını bir dereceye kadar kolaylaştırmak ve zihne yaklaştırmak için elektrik cereyanı gibi bir kuvvetle temsil edilebilecek güzel, akıcı, mahiyeti bizce görülmeyen bir kudret harikasıdır. (onun yağı bir halde ki, kendisineateş dokunmasa bile hemen ışık verecektir.) Evet.. O mübârek ağacın yağı, meyvesinin yanıp parlayan usaresi, bir haldedir ki, kendisine ateş başlar, başkasının ateş tutuşturarak yandırmasına ihtiyaç göstermiyecek bir mahiyettedir, daima ışık yaymaya yakın, hazır bulunur. Kur’an-ı Kerim, bu beliğ beyaniyle, iniş tarihine göre keşfi geleceğe ait olan elektirik kuvvetinin hususi vasıflarını tasvir etmiş gibi bulunmuyor mu?. Bu da Kur’an’ın mucizelerinden sayılmaya lâyık olsa gerek!. (Nur üstüne nurdur) o, öyle sınırlı bir nur değil, kat kat, katmerli bir ışık kitlesidir, bir aydınlık kaynağıdır. İstenildiği kadar artar ebedî bir ışık ve berraklık mecmuasıdır. Malûmdur ki: Eşyanın tam manasıyla ortaya çıkması ve görülmesi zıtları ile olur. Karanlıklar arasında parlayan muazzam bir çırağın, nuru, kendi varlığını hakkiyle hissettirir, muhitindeki karanlıkları açarak kendi varlığındaki faideleri açıkça göstermiş olur. Karanlıklarla birlikte olmayan bir nur, bir ışık ise bu üstün varlığını öyle herkese hissettirmiş olmaz. İşte ilâhi nur da şüphesiz sapıklık karanlıkları arasında parlayıp onları yok ettiği için güneşin vesair parlak cisimlerin nur ve ışığıyla temsil buyrulmayıp muazzam bir lambanın nuru ile temsil buyrulmuştur. Bununla beraber bir lamba ile temsil buyurulmuştur ki, onun fânusu bile parlak yıldızlar gibi parlak bulunmaktadır. Ve o, öyle boş bir fezada değil, binlerce müminin secde yeri olan kutsî mâbetlerde parlayıp durmaktadır. Artık onun zatındaki aydınlığın, aydınlatmak özelliğinin azametini düşünmeli!. Özet olarak: Allah’ın nuru, her şeyin üstündedir, onu kabiliyeti olan gözler görür, uyanık kalpler sezer, hidayete nâil olan zatlar kavramaya muvaffak olur. Evet.. (ve Allah Teâlâ nuruna dilediğini kavuşturur) aradan karanlık perdeleri kaldırarak istediği mutlu kullarını o nura erdirir, bu sahada bir hakkı hak ile görme tecellisine buyurur. Yoksa böylebir hidayet ve yardım bulunmadıkça o âlemleri kapsayan nurun karşısında gözler kamaşır, sapık ruhlar, birer yarasa kesilerek o ilâhi nuru inkâra cür’et gösterir durur. (ve Allah Teâlâ insanlara misaller getirir) bir takım hakikatları, aklî ve manevî varlıkları, anlaşılmalarını kolaylaştırmak için maddî, alışılmış hâdiselere, varlıklara benzetme yoluyla beyan buyurur. Ta ki, insanlar gözlerini açsın, selim yaratılışı üzere hareket etsin, hidayete kavuşmak için kabiliyetli bir halde bulunsun. (ve Allah Teâlâ her şeyi hakkiyle bilendir.) onun ezeli ve ebedî olan ilmi, her şeyi kuşatmıştır, onun ilminde hiçbir şey hâriç kalamaz. O yüce yaratıcı, kullarının yeteneğini, eğilimini, fiillerini ve hareketlerini tamamen bilir, onların uyanmalarına vesile olacak şekilde ilâhi ayetlerini gözler önüne serer, nurunu, kudret ve azametini temsil yoluyla beyan ederek kendilerini hidayet ve saadet yoluna davet buyurur.

Nur 24:36

İşte o bilen ve ezeli olan mâbudumuzun hikmet ve ilâhî nurunun misali olan o kandillik ve lamba, bakınız ne kutsî yerlerde bulunmaktadır: (birnice evlerde) yani mescitlerde (ki, yüce Allah o evlerin) o ibadethanelerin maddeten ve mânen (yükseltilmesine) yüce tutulmalarına, saygı gösterilmelerine (ve içlerinde) mukaddes (isminin zikredilmesine izin vermiştir.) Evet.. O ibadethaneler daima yüce, daima hürmetsizce hareketlere, lakırdılara mahal olmaktan uzak olup her zaman müslümanların birer ulu secde yeri bulunmaktadırlar. (o evlerde), o mübârek mâbetlerde (kendisi için) Allah Teâlâ’ya mahsus olarak (sabahleyin ve akşam üstleri) yani: Bütün namaz ve niyâz vakitlerinde(tesbihte bulunurlar) o yüce mabûdu takdis ve tenzihe devam eder dururlar. “Bu âyeti kerime, mescitlerin muhterem tutulmalarının gereğine ve yüksek” muazzam bir tarzda yapılmalarını övülmüş olduğuna bir delildir. “Buyut” kelimesi, beytin çoğuludur. Beyt ise lügatte ev, ikametgâh demektir. Bu âyeti kerimedeki buyuttan maksat ise mescitlerdir. Bunlar birer manevî nur ile ziyadece aydınlanmış bulunmaktadırlar. Bazı zevata göre bu buyut ile maksat, Allah’ın izni ile yer yüzünde Peygamberler tarafından yapılmış, değerleri yüceltilmiş olan dört mübârek mescittir. Biri Kâbe-i Muazzamâdır ki, bunu İbrahim ve İsmail Aleyhimesselâm yapmışlardır. İkincisi: Beytülmukaddesdir ki, bunu da Dâvud ve Süleyman Aleyhimesselâm yapmışlardır. Üçüncüsü ile dördöncüsü de: Mescidi.. Kuba ile Mescidi Medinedir ki, bunları da bizim yüce Peygamberimiz tesis buyurmuştur.

Nur 24:37

Evet.. O kutsal mescidlerde daima ibadette, tevhit ve tesbihte (birçok erler) bulunurlar (ki, onları ne bir ticaret ve ne de bir alım satım Allah Teâlâ’nın zikrinden ve namazı hakkiyle kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymaz) o ibadet eden, takva sahibi kullar, ya hallerine kanaat ederek zahidane bir hayat geçirirler, daima ibadet ve taatle uğraşır dururlar, yahut hem dinî vazifelerini yaparlar, hem de meşru şekilde ticaretleriyle, alış verişleriyle meşgul olurlar, bu dünyevî meşguliyetleri, kendilerini dinî vazifelerine engel olmaz, dünya varlığı kendilerini dinî vazifelerine engel olmaz, dünya varlığı kendilerini ahiretten gafil bırakmaz, malî vebedeni ibadetlerine de aldanıp durmazlar. Belki (onlar, kalplerin ve gözlerin muztarip) ve allak bullak (olacağı bir günden) kıyamet gününün mesuliyetinden (korkarlar) Allah korkusu ile titreyen kalpleri, kendilerini daima zikir ve fikre sevkeder, onları gâfil bulunmazlar, daima korku ve endişe üzere uyanık birhalde bulunurlar.

Nur 24:38

(Tâki, Allah Teâlâ onlara amellerinin en güzeli ile mükâfat versin) amellerindeki kusurlarını gidersin, kendilerini amellerini en güzel mükâfatına erdirsin. (ve onlara ziyadesini de kendi kereminden) lütuf ve ihsanından (versin) onların güzel amellerini kat kat iyilikle karşılasın, kendilerini hatır ve hayale gelmedik nimetlere muvaffak kılsın. O kerem sahibi mâbudumuzun lütuf ve ihsanının sonu mu vardır?. (ve Allah Teâlâ dilediğini hesapsız derecelerde rızıklandırır) onu maddî ve manevî nice lütuflara kavuşturur. Onun lütuf ve keremi, her türlü tasavvurların üstündedir. Binaenaleyh kulların vazifeleri de ilâhi nur sayesinde hareket sahasını aydınlatarak saadet yollarını tâkibetmektir, o kerem ve merhamet sahibi olan Hak Teâlâ Hazretlerinden aflar, lütuflar niyâz ederek o mukaddes ezeli mâbudun şeref ve yücelik huzuruna işlerini, bütün varlıklarını terk eylemektir. Bundan başka selâmet çaresi yoktur. “Bu âyeti kerime hakkında bazı yorumlar: Değerli tefsircilerden bazılarına göre “Meselü nurihî..” âyeti kerimesindeki nurdan maksat: Ya Kur’an-ı mübindir, veya dinî İslâmdır veya Resûl-i Ekrem’dir veyahut müminlerin kalplerinde parlayıp duran bir îman ve hidayet, bir ibadet ve itaat nurudur. Şöyle ki: 1. Bir kere şüphe yok, Kur’an-ı Kerim, elbette bir ilâhî nurdur. Nitekim: ve size apaçık bir nur indirdik (Nisa, 174) âyeti kerimesi de bunu söylemektedir. Mushafları süsleyen, kalpleri aydınlatan Kur’an-ı Kerim, Hak Teâlâ’nın vahyine dayanan, Allah kelamı olmakla pek kutsî pek mübârek bir varlığa sahiptir. Bu hikmet sahibi kitabın âyetleri öyle doğu ve batı eseri değildir. Zaman ve mekândan münezzeh olan yüce Allah’ın kelâmıdır. Bu âyetlerin hükümleri yalnız doğuya ve yalnız batıya değil bütün insanlık âlemine yöneliktir. Bu semavî kitabın ihtiva ettiği hakikatlar, hikmetler şerh ve tefsir edilmese bile gözler önünde olanca açıklığı ile, olanca nurluluğu ile parlayıp duracak bir vaziyettedir. Bu, bir nurlar, feyzler, mucizler mecmuasıdır. Artık böyle kutsî, mübârek ilâhî bir kitaba kavuşmak, şüphe yok ki bir hidayet eseridir. 2. Dinine gelince bu da muhakkak ki, ilâhî bir nurdur. Nitekim: “O öyle bir Allah’tır ki, size rahmet eder, melekleri de hakkınızda mağfiret diler. Tâki sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarsın, yani: Siz küfür ve günah karanlıklarından kurtararak îman ve itaat nuruna, İslâmiyet’in ebedî feyizlerine mazhar buyursun. O kerim mâbut, müminlere çok merhametlidir” (Ahzab/43) mealinde bulunan” âyetikerimesi de bunu bildirmektedir. Evet.. İslâm dinî, bir nurdur, onun semavi varlığı Arap yarımadasından parlamaya başlayıp azbir zaman içinde yer yüzününün birçok parçalarını aydınlatmaya muvaffak olmuştur. Bu makaddes dinin koruyucusu, Allah Teâlâ’dır tebliğcisi de son peygamber efendimizdir. Bu bir fıtri ve umumi bir dindir, bunun hitabeleri yalnız doğuya, yalnız batıya ait olmayıp bütün insanlık âlemine yöneliktir. Bu mübârek dinin yüce mahiyeti o kadar aydınlık, o kadar açık, o kadar hikmetlidir ki, bunu isbat için delile bile ihtiyaç yoktur. Bu, nurlar kaynağıdır, bütün esasları, bütün hükümleri birer nurdur, birer hidayet meşalesidir. Artık böyle yüksek hakiki bir dine kavuşmak, ne büyük bir hidayet eseridir, ne muazzam bir ilâhi yardım neticesidir!. Bunu düşünmeli!. 3. = Nurunun meseli” nazmı kerimindeki nurdan maksat, Resûl-i Ekrem, sallallahu aleyhi vesellem olduğuna göre (kandillik) o yüce resûlün temiz, güzel, mübârek görüşlerinden kinayedir. (Kandil) den maksat, onun nurlu, tertemiz, mübârek kalbidir. (çerağ)dan maksat da sahip oldukları peygamberlik ve risalettir. (mübârek ağaç) dan maksat da nâil bulundukları peygamberlik zinciridir ki, tâ İbrahim Aleyhisselâm’da son bulmaktadır. = Onun yağı neredeyse ışık verecektir) mübârek sözünden maksat da Resûl-i Ekrem’in peygamberlik risaletinin tam manasiyle zahir, apaçık olmasıdır ki, diyelim kendisi bir yüce peygamber olduğunu söylemese bile bütün vasıfları ve davranışları, bütün fıtri güzellikleri ve olgunlukları kendisinin bir yüce Peygamberi olduğunu âleme karşı göstermeğe kâfidir. = Doğu ve batısı olmayan) mübârek sözü de Resûlullah’ın ibadetlerinde batıya yüz çeviren Yahudilerden ve doğuya yüz döndüren Hristiyanlardan uzak olup hanif, müslüman, Allah’ın Ka’besine yönelmiş, yüksek bir mertebeye sahip, olduğuna işarettir. = Mübarek bir ağaçtan tutuşturulmaktadır.) yüce sözündeki mübârek ağaçtan maksat da İbrahim Aleyhisselâmdır ki, Fahri âlem efendimiz, o yüce peygamberin neslinden meydana gelerek insanlık âlemini nurlar içinde bırakmıştır. = nur üstüne nur) dan maksat da Resûl-i Ekrem’in zatındaki peygamberlik ve asalet nuru ile büyük pederleri Hz. İbrahim’in ve Hz. İsmail’in zatlarındaki peygamberlik ve asalet nurlarından ibarettir ki, bunlar birbirine katılmış, son peygamber efendimiz bütün bu kat kat nurlara mazhar olmakla yükselmiştir. = Allah nuruna dilediğini kavuşturur). Yüce nazmından maksat da Hak Teâlâ’nındilediği herhangi bir mutlu kulunu Resûl-i Ekrem’in yoluna sevkedip onun peygamberlik nurundan istifade ettirmesi onun mukaddes dininine tâbi olmakla başarı ve kurtuluşa nâil buyurmasıdır. Nitekim diğer bir âyeti kerime de Resûl-i Ekrem Efendimize “siracı münir” denilmiştir ki, parlak, etrafı aydınlandıran çırağ mânasınadır. 4. = Nurunun meseli) mübârek nazmındaki nurdan maksat, müminlerin kalplerindeki îman ve hidayet, ibadet ve itaat nuru olduğuna göre de (kandillik) maksat, herhangi bir müminin temiz nefsidir, (kandil) den maksat, saf sinesidir. (Çerağ)dan maksat, kalbindeki parlayan îman ve Kur’andan ibarettir. (mübârek ağaç) dan maksat da yalnız Allah Teâlâ’ya olan ihlâstır. (doğusu ve batısı olmamasından) maksat da müminin bir takım hâdiselerin doğması ve batmasından etkilenmeyip kendi istikametini, kendi diyanetini, kendi güzellik ve temizliğini korumaya muvaffak olmasıdır. Bir halde ki, rızıklanınca şükreder, müptelâ olunca sabr eder, hükmedince adalete riayet eder, söyleyince de doğru söyler. = Onun yağı nerede ise ışıklandırır.) Yüce nazmından maksat da müminin kalbi durumunu beyandır ki, kendisine telkin edilmese bile hak ve hakikatı bilip anlayacak bir kabiliyette olur, sahip olduğu selim bir yaratılışla birçok meseleleri ve yüksek fikirleri anlamaya hazır, keşfe muvaffak bulunur. Nitekim bir hadis-i şerifte: “Müminin ferasetinden sakının, çünkü o, Allah’ın nuriyle bakar” buyurulmuştur. “Nurün alâ nur”= (Nur üstüne nur) yüce sözünden maksat da müminin nurlar içinde yüzmesidir. Şöyle ki: Olgun bir müminın sözünurdur, işi nurdur, gireceği yer nurdur, çıkacağı yer nurdur, kıyamet gününde gideceği yer de nurdur. Böyle bir müminin kalbi nurlar merkezidir, bir hidayet kaynağıdır, her dinî eseri, her ilâhi hükmü görüp işittikce kalbindeki îman ve hidayet nurları artar durur. İşte bütün bu nurlara nâil olmak, bir ilâhî hidayet eseridir. Ne mutlu bu nurlara mazhar olanlara!. Ayetünnur ile gayr oldu gönüller nura, Döndü îman dolu her sine mukaddes tura. “Bu âyeti kerimeden alınacak dersin özeti: Allah Teâlâ Hazretlerinin nurundan maksat, gerek bizzat birliğinin nuru olsun, gerek Kur’an-ı Kerim olsun ve gerek Resûl-i Ekrem Efendimiz ile müminlerin kalplerindeki îman ve İslâm nuru olsun, bundan şu hakikat çıkmaktadır ki: Bütün kâinatın hakiki hayatı, bu nur ile kaimdir. Bu bir ilâhi, kutsi nurdur. Öyle ilâhi bir nur ki, bütün insanlık âlemi için yegâne bir hidayet ve saadet meşalesidir. İnsanlar için yaşamak, doğru yolu görüp tâkibetmek, maddî ve manevî muvaffakiyete ermek için en birinci, en zaruri olan rehber, bu ilâhi nurdan başka değildir. Bu ilâhî nurun parlaklığını, kutsallığını tasvir için âciz, fâni lisanlar, kalemler yeterli olmaz, bu ilâhi nurun yüceliği, beyanı mucize olan Kur’an-ı Kerim’in lisanından temsil şeklinde şöyle anlaşılmaktadır. Binlerce ehli îmanın bütün gün secde yeri olan, birnice Allah adamlarının tesbihleriyle, tahlilleriyle süslenen muazzam mâbetlerinden herhangi birindeki bir kandillik içine konulmuş güzel bir lamba, parlak bir çırağ, düşünülsün ki billur bir kandil, parıldayan bir yıldız gibi saf bir fânus içinde parlayıp etrafı aydınlatıyor, doğuya ve batıya mensup olmayan fevkalâde bir zeytin ağacından meydana gelen yağı, kesintisiz parlamaya hazır, etraf o ışıkları yayması için ateşe temas ihtiyacından uzak, bizzat aydınlatmaya yetenekli, kat kat nur,aydınlığına son yok. İşte ilâhi, manevî nurun hâricî bir timsali!. Artık insan böyle bir nura can atmaz mı?. Böyle kutsî bir nurdan hakkiyle istifade etmek istemez mi? Bu mübârek nura kavuşmak içinse Allah Teâlâ’ya sığınmaktan başka çare yok. Çünkü Allahu Azimuşşan, bu mukaddes nura yalnız dilediği mutlu kullarını kavuşturur, muvaffak eder. Onun nurundan mahrum ettiği kimseler için artık nur bulunamaz. O mutlak hükümdarın dalâlete düşüreceği kimseler için artık hidayete erdirecek mevcut olamaz. Evet.. Kendi fıtretini, kendi iradesini kötüye kullananlar böyle bir cezaya çarpılacaklardır. O halde insan, daima hakka yönelmeli, daima kerem ve hikmet sahibi olan mâbuduna yalvarmalı, daima aslî yaratılışını korumaya çalışıp üzerine düşen vazifelerini ifaya gayret etmeli, ve bu hususta muvaffakiyete ulaşmak için mukaddes yaratıcısının yardım ve korumasına sığınmalıdır ki, dünyada da ahirette de hidayet ve kurtuluşuna vesile olan bu ilâhi nura nâil olabilsin. Yarabbi!. Ya ilâhi!. bizleri bu ebedî, kutsî nuruna mazhar olan seçkin kullarının zümresine kat. Peygamberlerin efendisinin hürmetine duamızı kabul buyur. Hamd sana mahsustur, ey âlemlerin Rabbi!. “Bu âyeti kerimedeki bazı kelimelerin izahı: 1: “NUR” lügatte ışık, aydınlık mânasınadır ki, eşyanın gözlere görünmesine sebep olur. Nur, güneş, ay, ateş gibi ışıklı, parlak cisimlerden diğer karanlık cisimlere yansıyıp yayılarak bir kısım görülmesini temin eder, kendisi de göz ile görülebilen maddî, seyyal bir cisim veya bir keyfiyettir. Bu, maddî ve cismani bir nurdur. Bir de göz ile görülemeyen, kalb ile sezilip anlaşılan manevî bir nur vardı ki, bir kısım ilâhi varlıkların, bir takım kutsî mahiyette bulunan zatların taşımış oldukları manevî aydınlıktan, aydınlatmak hassasından ibarettir, bununla hakikatlar meydana çıkar. Bu, nur, ebedî hayat için bir hidayet meşalesidir, bununlatakibedilecek saadet yolları açılıp görülür. Allah Teâlâ’ya nur denilebilir mi?. Bunda ihtilâf vardır. Mamafih lügat mânası itibariyle “NUR” denilemiyeceği şüphesizdir. Çünkü bu mânaca nur, yaratılmıştır, kendisi görülür ve görme vasıtası olur, fakat kendisi göremez. Bir de bu nur, cisim olsun, cisim ile kaim bir keyfiyetten ibaret bulunsun herhalde bülünmesi, parçalanması, yok olması mümkündür, yoğun buhar cisimler ile kaim olmaya bağlıdır, zaman ve mekâna muhtaçtır ve birçok nevilere ayrılıp mahiyetleri birbirine benzemektedir. Yüce Allah ise yaratıcıdır, ezelidir, ebedidir, cisim olmaktan, bülünmekten, yok olmaktan, ve mekâna ihtiyaçtan yücedir ve hiç bir şeyin dengi ve benzeri değildir. Binaenaleyh Allah Teâlâ’ya nur denilmesi mecazdır veya bir teşbihi beliğ kabilindendir. Çünkü Allah Teâlâ Hazretleri nur sahibidir, kâinatın yaratıcısıdır, tanzim edenidir, aydınlatanıdır, hidayete erdirendir. İşte bu gibi itibarlar ile mukaddes zatına nur denilmesi câiz görülmüştür. Nitekim adaletle, lütuf ve keremle vasıflanmış bir zata âdil, kerim, cömert yerinde sebebiyet ve mazhariyet gibi bir alâka ile adl, kerem, cud denilmesi adettir. Kur’an-ı Kerim, Arab lisanı üzere nazil olmuştur. Kur’anda nur denilince bunun en evvel sözlük mânası hatıra gelir, bu itibar ile bu âyeti kerimede nurdan ilâhi maksadın ne olduğunda değerli müfessirlerin çeşitli yorumları vardır. Bu cümleden olarak bu nurun, aydınlatan, hidayete erdiren, idare eden, tanzim eden, bilen, ortaya çıkaran veya nur sahibi manasında olduğu görüşünde olanlar vardır. Bu halde “Allah göklerin ve yerin nurudur” demek, gökleri ve yeri aydınlatandır, hidayete erdirendir, idare edendir, tanzim edendir, bilendir, orataya çikarandır veya nur sahibidir demek meâlindedir. “Meselü nuruhi= Nurunun meseli” yüce nazmındaki nurun, Allah’ın zatına izafesi de bunu göstermektedir. Çünkü gramerde tamlayanın tamlanandan başkaolduğu malûmdur. Fakat İmamı Gazali gibi bir kısım tasavvuf ehhine göre hakikt nur ancak Allah Teâlâ’dır. O en yüce nurdur, bizzat mevcuttur, anlayıcıdır, görendir, kâinatın yaratıcısıdır, aydınlatıcısıdır. Bu sebeple Allah Teâlâ’ya nur denilmesi, bir hakikattir. O ezeli nurun feyz ve lütufuyla yaratılıp maddî varlığa, bir aydınlığa, bir aydınlatma özelliğine sahip olan fâni nurlara nur denilmesi, bir hakikattir. O ezeli nurun feyz ve lütufuyla yaratılıp maddî varlığa, bir aydınlığa, bir aydınlatma özelliğine sahip olan fâni nurlara nur denilmesi ise bir mecazden başka değildir. Sadeddini Kunevî de diyor ki: Hakiki nur ile başkaları görülüp idrâk olunur, kendisi ise idrâk edilemez. Çünkü o nur, nisbetlerden izafetlerden soyutlaşması hasebiyle hakkın zatının aynıdır. Bunun içindir ki, Resûl-i Ekrem Sallallahu aleyhi vesellem Hazretleri: “Rabbini gördün mü” sualine cevaben “nurünrahü =bir nurdur, onu nasıl görebilirim” diye buyurmuştur. Ruhulbeyan sahibi de diyor ki: “nur” esmai hüsnadandır. Allah Teâlâ’ya nur denmesi hakikattir, mecaz değildir, nurlandıran mânasınadır. Bununla beraber nur lâfzı, bazı kıraatlara göre münevvir olarak okunmaktadır. 2: “Semavat” gök, üst taraf mânasına olan “sema” lâfzının çoğuludur. Kur’an-ı Kerim’in beyan ettiği semavat, muhtelif katlardan meydana gelmiş, bugünkü astronomi ilminin keşfi dairesinden yüce bir kısım muazzam âlemlerden ibarettir ki, bunlar melâikei kiramın karargahı, ilâhi kudretin birer tecelli ettiği yer olarak bulunmaktadır, göklerin yükseldiği, genişliği, onlardaki mahlûkatın çokluğu, azamet ve ihtişamı, temizlik ve mukaddesliği bizlerin tahmin edeceğimiz mertebelerden milyonlarca kat daha büyüktür. Yalnız dünya semasını bezeyen güneşin, ayin, yıldızların büyüklüklerini, ışıklarını, aralarındaki binlerce senelik mesafelerini, özellikle samanyolu denilen yıldızlar manzumesini teşkil eden hesapsız büyük yıldızların birer âlem olduğunudikkate almak, Allah’ın mülkünün büyüklüğünü düşündürüp insanları hayretlere düşünmeğe yeter. Yer küresinin üstünde yedi kat göklerin bulunduğunu çeşitli âyetlerde beyan buyurmaktadır. 3: “Arz” Yer yüzü, yer küresi, insanlığın geçici yurdu, göklere göre küçük bir saha ki, böyle nisbeten küçüklüğü ile beraber binlerce, milyonlarca harikaların, kudret, eserlerinin bir teşhir yeri bulunmaktadır. Bunun içindir ki, yüce hükümdar olan Allah Teâlâ Hazretleri bizim gözlerimizi daima göklere çevirmemizi istediği gibi yere de çevirmemizi istemiştir. Allah’ın nurunun birer tecelli yeri olan bu âlemlerden bir uyanma dersi almamızı tavsiye buyurmaktadır. “Olanlar feyzyâbi intibah âsarı kudretten” “Alırlar hissei ibret, temaşayı tabiattan” 4: “Mişkât=kandillik” bir odanın, bir salonun, bir toplantı yerinin, bir mâbedin muayyen bir tarafında hazırlanmış olan hususi bir pencereden, arkası kapalı bir hücrecikten ibarettir ki, orada kandil, lamba, elektirik ampulü gibi bir şey konulur, onun dağılacak ziyalariyle gecenin karanlığı aydınlığa dönüştürülmüş olur. 5: “Misbah=lamba” çırağ, kandil fitilesi, elektirik lambası gibi ışık saçan güzel, lâtif bir meşale, bir aydınlatma âleti ki, bu sayede gecenin karanlığı açılır, etraf aydınlanır, nurani bir sabah yüz göstermiş gibi olur. 6: “Zücace” Sırça, billur kandil, kalın kenarlı camdan yapılmış fânus, şeffaf, içindekini gösterir, parlak bir zarf, safiyetin, samimiyetin, kalb nuraniyetinin bir harici timsali. Kandillik denilen yerde böyle billur bir fânus içinde bulunan bir çırağın ışığı, karşılıklı yansıma ve kırılma kanunları gereğince kat kat artar, lüzumsuz taraf o dağılmadan korunmuş olur, istenen tarafları kuvvetli bir tarzda aydınlatır durur. 7: “Dürriye”; İncimsi bir şey, inci gibi makbul, saf bir madde, parıltısıyla, temizliği ile gözleri kamaştıran manevî bir varlık. Malum olduğu üzere yıldızlar, gezegen ve sabite kısımlarına ayrılmıştır. Müşterî, Zühre, Mirrih, Zuhal, Utarit birer parlak gezegendir. Bunlara “beş inci” denir. Sâbitler de kendilerine mahsus, açık titreşimli birer nur merkezidir. Bu sebeple bunlardan her biri bir “incimsi yıldız”dır. Binaenaleyh âyeti kerimedeki kandil, bunlardan herhangi birine benzetilmiş demektir. 8: “Hidayet” Hüda, doğru yola gidiş, hakka kavuşma, doğru yolu gösterme ve irşat; Allah Teâlâ’nın kullarına ait fiilleri, amelleri kendi ilâhi rızasına muvafık bir halde vücude getirmesi, Hak Teâlâ’nın gösterdiği doğru yolu takibederek ebedî saadete kavuşmak demektir. Bu son manâdaki hidayete, ihtida da denilir. 9: “Gudüv”; Bir işe sabahleyin başlamak mânasında olup “gedat” yerinde kullanılmıştır. Gedat ise sabah namazı vakti, tan atmasından güneşin doğmasına kadar olan vakittir. 10: “Asal” ikindiden akşama veya yatsıya kadar olan vakit manâsına gelen Aslın çoğuludur, “aşiyy” gibi. Bununla beraber an vaktinden başka namaz vakitlerine de kullanılır ki, öğle, ikindi, akşam ve yatsı vakitlerini kapsamaktadır. “Gudüv” vün tekil, “asal”ın çoğul olarak zikredilmesi de bunu göstermektedir. Binaenaleyh bu iki tâbir ile farz namazların beş vaktine işaret buyrulmuş oluyor.

Nur 24:39

Bu mübârek âyetler de kâfirlerin pek karanlıkca olan hallerini ve pek fecî olacak âkibetlerini pek hayret verici bir misâl ile tasvir ediyor, onların nasıl şiddetli azaplara tutulacaklarını, onların hidayet nurundan mahrum olduklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Müminlerin pek nurlu halleri, gelecekleri yukarıda gösterilmiş bulunuyor (kâfir olanların amelleri ise) bilakis pek karanlıklıdır, pek faidesizdir, bilakis büyük bir felâkete götürücüdür. Evet.. Kâfirlerin amelleri (bir engin çöldeki serap gibidir) onların karanlık halleri müminlerin aydınlanmış hallerinin tersinedir. Öyle (ki, susamış kimse onu bir su sanır) ziyadesiyle susuzluk harareti içinde kalmış bir şahıs, o serabi, o karşısında su gibi görülen hayali, su sanarak ona koşan, (nihayet ona vardığı zaman onu) o su gibi parıldayan hayali (bir şey olarak bulmamış olur) onun bir kuru hayalden ibaret olduğunu anlamış bulunur (ve) o seraba koşan bir kâfir (amelinin yanında Allah’ı bulmuş olur) yani: Allah Teâlâ’nın muhasebesine tâbi olmuş, onun cezasına uğramış bulunur (O da) o hikmet sahibi yaratıcı da (ona) o kâfire (hesabını tamamen ifa etmiştir) amellerinin cezasını tamamen vermiş olur (ve Allah hesabı süratle görücüdür) cezaya lâyık olanları derhal cezaya kavuşturur. İşte kâfirler de cezalarına kavuşacaklardır. Onların dünyadaki varlıkları, servetleri, çalışmaları yarın ahirette kendilerine faide verici olamıyacaktır. Onlardan istifade edemiyeceklerdir. “Serap”; Gündüzün sıcak günlerinde ıraktan su gibi görünen ve ışığın yarışmasından ileri gelen hayaldir. (Bekia) Açık, yayılmış, düz, her tarafı aynı durumda olan yer yüzü demektir.

Nur 24:40

(Yahut) o kâfirlerin çirkin amelleri (bir derin denizdeki karanlıklar gibidir ki, o denizi bir dalga bürür) onu tamamen kaplar, örter, o dalgayı da (üstünden) diğer (bir dalga) kaplar. Onun (üstünden) de (bir bulut) ihata eder, karanlık bir bulut havayı kaplar, yıldızların bile görülmelerine mâni olur. Bütün bunlar (birbiri üstünde olan karanlıklardır) böyle üç nevi karanlık, birbirini kaplamış bulunur ki: Bunların biri, denizin karanlık olmasıdır. İkincisi: Dalgaların karanlıklı bulunmasıdır. Üçüncüsü de bulutun karanlığı artırıcı bir manzara teşkil etmesidir. Bir haldeki, böyle müthiş bir hâdise karşısında kalan kimse (elini çıkardığı zaman onu) o elini bile (görmeğe yaklaşamaz) onu görmek değil, görmeğe yaklaşmış bile olamaz, o kadar karanlık, her tarafı kaplamış bulunur (ve her kim için ki, Allah bir nur) bir hidayet, bir dine muvaffakiyet nasip (kılmamıştır) yani: Hangi bir şahıs ki, o şahsın kendi yarattığını ibtâl, iradesini kötüye kullanarak ilâhî dine aykırı cereyanlara tâbi bulunmuş olduğundan dolayı onu hidayet yolundan mahrum bırakmıştır. (artık onun için nurdan bir şey yoktur) artık o asla nurlanmış olamaz ona hiçbir kimse hidayet edici bulunamaz, o ebediyyen karanlıklar içinde kalmış, ebedî azaba lâyık bulunmuş olur. İşte küfrün müthiş sonu! Kısaca: Bu mübârek âyetler, kâfirlerdeki manevî karanlıkları, üç nevi maddî karanlıklar ile temsil buyurmaktadır. Denizlerin karanlığı, dalgaların karanlığı, bulutların karanlığı birer maddî karanlıktır, eşyanın gürülmesine birer engel teşkil etmektedirler. Kâfirlerin ise kalplerinde inanç karanlığı vardır. Sözlerinde hakka muhalefet karanlığı vardır, amellerinde de ilâhî hükümlere muhalefet karanlığı vardır, bunlar da birer mânevî karanlıktır. Artık bu karanlıklar da o kâfirlerin bir takım harikaları görmelerine, bütün kâinatın birer hal lisanı ileCenab-ı Hakkı tevhit ve tesbihte bulunduğunu işitip anlamalarına birer engel teşkil etmiş bulunmaktadır: Onun içindir ki, İslâmiyet gibi nurlar ufuklara yayılıp duran hakiki bir güneşi göremiyorlar, onun ışıklarından istifade edemiyorlar, bilakis onu inkâra cünet gösteriyorlar. O maddî karanlıklar, kat kat bölünmüş olduğu gibi kâfirlerin mânevi karanlıkları da öyle kat kat bir halde bulunmaktadır.

Nur 24:41

Bu mübârek âyetler, Allah’ın birliğini, ilâhi kudreti açık olarak isbata yeterli olan çeşitli delilleri uyanmak için gözler önüne koyuyor. Böyle pek parlak delilleri göremeyenlerin ise sırf kalplerindeki karanlıklardan dolayı bu görmekten mahrum bulunmuş olduklarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey yüce Resûl!.. (görmedin mi) ilâhi vahiy ile sahip olduğun paygamberlik nuru ile, gayb âleminin sırlarını bilmenle âdeta gözün ile görmüş gibi bilmedin mi (ki) elbette bilmişsindir ki (şüphe yok göklerde olan da ve yerde olan da) bütün hayat sahipleri, bütün mevcudat (ve kanatlarını açıp) havada, gök boşluğunda (uçan kuşlar da) (O) kâinatın yaratıcısı olan (Allah Teâlâ için tesbihte bulunur.) Evet.. Bütün mahlûkat, yüce yaratıcıyı devamlı olarak tenzihte, onun birliğine, kudret ve büyüklüğüne delâlet ve şahitlikte bulunur dururlar. Çünkü bütün yaratılış sırları, bir yüce yaratıcının kudret eseridir, onun varlığına, kudret ve ululuğuna hal lisanı ile şahitlikte bulunmaktadır. Gerçekten bir kısım kimseler, yaratılışlarını kötüye kullanarak sapıklığa düşmüş, o yüce mâbudu birleme ve yüceltme nimetindenmuhrum kalmışlardır. Fakat onların da varlığı, o ezeli yaratıcının varlığına bir delildir. Ne yazık ki, karanlıklar içinde kalmış gafiller, bu hakikattan habersiz bulunmaktadır. Yoksa bütün mahlûkattan (herbini gerçekte) haddizatında (namazını) yani dua ve niyâzını (ve tesbihini bilmiştir) Cenab-ı Hak’ka muhtaç olup ona sığınmada, niyâzda bulunmak ve o yüce yaratıcıyı tesbih ve yüceltmek kabiliyetinde yaratılmıştır. (ve Allah Teâlâ da) mahlûkatının (ne yapar olduklarını hakkiyle bilendir) onların kabiliyetlerini iyiye kullandıklarını da, o yeteneklerine aykırı harekette bulunduklarını da tamamen bilir, ilâhi dinî, bütün mahlûkatının hallerini tamamen kuşatmıştır. Buna inanmışızdır. Evet.. Bütün melekler, bütün îman sahipleri Cenab-ı Hak’kı bilfiil birleme ve tesbihte bulundukları gibi kendi mevcudiyetleri de Allah’ın birliğine, ilâhi kudrete delâlet edip durmaktadır. Bir takım kuşların vaziyetleri de hal lisanı ile Allah Teâlâ’yı birlemekte ve tesbih etmektedir. Bununla beraber kuşların vasıflarına dair hayvanat ilmi gözününe alınırsa görülür ki: O kuşların arasında fevkalâde kabiliyetlere sahip, hayatlarını korumak çarelerine, maksatlarını temin edecek vasıtaları bilen zümreler vardır. Artık onlar da mazhar oldukları bir zekâ, bir kabiliyet, bir ilâhi ilham sayesinde Hak Teâlâ’nın varlığını bilip kendilerine mahsus birer lisan ile o yüce mâbudu birleme ve tesbihte bulunabilirler. Bunu kimse uzak göremez.

Nur 24:42

Evet.. Bütün mahlûkat, Allah Teâlâ’nın birer kudret eseridir (ve) onu tevhit ve tesbihe devam etmektedir. Çünkü (göklerin de, yerin de mülkü) varlığı (Allah’ındır) onun birer yaratılış eseridir, başkasının değil, zira bunların hepsi de sonradan yaratılmıştır, mümkün olan şeylerden, böyle sonradanyaratılmış olan her şey ise elbette ezeli olan bir vacibilvücude muhtaçtır, onun birer kudret eseridir, (ve gidişde de Allah’adır) bütün bu mahlûkat, Cenab-ı Hak’kın iradesiyle yok olacak, daha sonra Allah’ın kudreti ile bir kısım mahlûkat yeniden hayat bulup mahşere sevkedilecektir, orada Allah’ın hâkimiyeti tam manasıyle tecelli edip duracaktır. Evet.. Cenab-ı Hak’kın sonsuz kudretine, mutlak hâkimiyetine delâlet eden sonsuz eserler gözlerimizin önünde daima parlayıp durmaktadır. İşbu (41, 42) nci âyetler de tevhid delillerinin bir nevini kapsamaktadır.

Nur 24:43

Ey Allah’ın kulu!. (Görmedin mi) elbette daima gözlerinle görüp duruyorsun (ki, muhakkak Allah Teâlâ bu bulutu sevkediyor) onu yoktan yarattıktan sonra tam bir merhamet dilediği semte gönderiyor, muhtelif durumlarda bulunduruyor (sonra arasını telif ediyor) o bulutun aykırı yönlerde olan cüzilerini topluyor, büyük bir bulut tabakası haline getiriyor (sonra onu üstüste yığıyor) onun pek ince olan parçalarını birbirine katarak gayet geniş geniş bir kıta halinde bulunduruyor (artık görüyorsun ki, onun aralarından yağmur çıkıyor) o bulutun arasından yağan yağmurlar yeryüzünü sular içinde bırakıyor (ve) Cenab-ı Hak, (gökten) havadan (ondaki dağlardan) dağlar gibi pek büyük bulunan bulutlardan (bir dolu indiriyor da onu) o doluyu (dilediği kimseye isabet ettiriyor) o kimseyi yağmura doluya tutulmuş bulunduruyor (ve onu) o doluyu, yağmuru (dilediğinden uzaklaştırıyor) dilediği kimselerionun sıkıntısından kurtarmış oluyor (az kalıyor ki şimşeğinin parıltısı) fevkalâde parlaklığından dolayı (gözleri gideriversin) bütün bunlarda Allah’ın kudretinin birer parlak delili bulunmaktadır. Şimşeğin pek kuvvetli olması, bulutların yoğunluğuna alâmettir, yağmurun fazlaca olacağına işarettir. Ve yıldırımların düşeceğini de bir ihtar mahiyetindedir. Bu vasıfları taşıyan bir şimşek şüphe yok ki, pek büyük bir ateş bulunmuş oluyor. Ateş ise suyun, dolunun zıddıdır. Buna rağmen suyun bunlardan çıkması, zıddan çıkması demektir ki, bu ancak kudreti ilâhiyye ile mümkün bulunmaktadır. Binaenaleyh bu hâdiselerin hepsi de Allah’ın birliğinin birer delilidir.

Nur 24:44

Evet.. (Allah) Teâlâ her şeye kâdirdir, karanlığı aydınlığa, aydınlığı karanlığa çevirir. (geceyi ve gündüzü çeviriyor) bu sebeple insanlık alanında bir takım değişiklikler vücude geliyor, bunların müddetleri vakit vakit azalıyor, çoğalıyor. Artık (şüphe yok ki, bunda) şu beyan olunan pek büyük hâdiselerden her birinde (gözleri olanlar için) basiret sahibi olup Allah’ın kudretini takdir edip yüceltenlere mahsus (elbette bir ibret vardır) kâinatın yaratıcısı hazretlerinin varlığına, birliğine, kudretinin sonsuzluğuna bütün eşyayı ilmen kuşatmış olduğuna delâlet ve şahitlik mevcuttur. Ancak kalpleri karanlıklar içinde kalmış olanlar, bu kadar parlak eserlerindeki kudretini, birliğinin delillerini görüp tasdik etmek duygusundan mahrum bulunmuşlardır. İşbu (43, 44) üncü âyetler de tevhid delillerinin ikinci bir nev’ini kapsar bulunmuştur.

Nur 24:45

Bu mübârek âyetler de Cenab-ı Hak’kın yaratıcılığına, kudret ve hikmetine ait diğer bir nevi delilleri kapsamaktadır. Ve insanlığa hidayet yolunun gösterilmiş, lâzım gelen bilgilerin açıkca beyan buyurulmuş olduğunu ve Allah Teâlâ’nın dilediği kullarını doğru yola sevkedeceğini bildirmektedir. Şöyle ki: Bütün kâinat, Allah Teâlâ’nın birer yarattığı harikasıdır, kudretinin birer eseridir. (ve) bu cümleden olarak (Allah) yeryüzünde dolaşıp duran (her hayvanı bir sudan yarattı) o kadar muhtelif hayvanların asıl maddeleri, sudan, nutfeden ibarettir. (Artık onlardan) o hayat sahiplerinden (kimisi karnı üstüne yürüyor) yılanlar gibi. (ve onlardan kimisi iki ayak üzerine yürüyor) insanlar ile kuşlar gibi. (Ve onlardan kimisi de dört ayak üzerine yürüyor) koyunlar, sığırlar, bir takım vahşi hayvanlar gibi. Örümcek akrep gibi dörtten çok ayaklı hayvanlar da vardır. Fakat hepsinin yürüyüşlerinde en ziyade dayandıkları, dörder ayaktan ibarettir. (Allah dilediğini yaratır) yarattığı şeyleri muhtehif şekillere, tabiatlara, kuvvetlere sahip kılar. Nitekim melekleri nurdan, cin taifesini ateşten, Hz. Àdemi topraktan, Hz. İsayı özel bir üfürükten yaratmıştır. Mamafih Tefsiri kebirde ve diğerlerindeki bir rivayete göre: Cenab-ı Hak, ilk evvel bir cevher yaratmış, ona bir heybet bakışı ile bakmakla o su kesilmiş, sonra o su da bölünerek ondan ateş, hava, nur ve toprak yaratılmıştır. Binaenaleyh bu âyeti kerimeden kasdediler asıl hilkati beyandır. Bu asıl hilkat ise sudan ibarettir. (şüphe yok ki, Allah her şey üzerine tamamiyle kâdirdir.) dilediği şeyleri ezeli iradesi yönünde muhtelif şekillerde, kabiliyetlerde olarak vücude getirebilir. Onun ilâhi kudreti, bunların hepsine de fazlasıyla yeterlidir. Artık bu kadar çeşitli kudret eserleri karşımızda tecelli edipdururken bunların yüce yaratıcısını insan nasıl inkâr edebilir?.

Nur 24:46

İşte o yüce yaratıcı, buyuruyor: (Yemin olsun ki) muhakkak bir gerçektir ki (açık açık beyan eden âyetler indirdik) gerek bu Nur Sûresinde ve gerek diğer surelerde dinî hükümlerin, kevni eserleri, ilâhi kudreti gösteren yaratılış eserlerine hikmetli beyanatta bulunduk, nice güzel misâller, harikalar anlattık, ve bütün bunlar Kâinatın yaratıcısının kudret ve azametini, ilâhi dinin hükümlerini göstermekte bulunmuştur. Artık bunlar böyle parlak bir şekilde meydanda iken kim kendi cehaletini bir mazeret makamında ileri surebilir?. (ve Allah dilediği kimseyi dosdoğru bir yola iletir) yani: Selim yaratılışlarını muhafaza eden, kulluk vazifelerini, ifaya çalışan, ilâhi muvaffakiyetlere kabiliyetli bulunan kullarını bir ilâhi lütuf olmak üzere İslâm dinine nâil kılar, o sayede saadet, yoluna, başarı ve kurtuluşa erdirir, cennetlerine sokar. Bu Rabbimin lütfundandır!. “Bu (45, 46) ncı âyetlerde Allah’ın birliği hakkındaki delillerin üçüncü bir nev’ini kapsamaktadır.

Nur 24:47

Bu mübârek âyetler de açık ve hakikatın kendisi olan İslâm dinini lisanlariyle kabul ve itiraf edip kalben kabul etmeyen bir takım münafık kimselerin o çirkin ruhi hallerini teşhir etmekte ve kınamaktadır. Şöyle ki: (ve) o münafıklar, o Allah’ın hidayetinden mahrum kimseler lisanlariyle (derler ki: Allah’a ve Peygamber’e inandık ve) onlara, onların emir ve yasak ettikleri şeylere (itaat ettik) fakat onların bu iddialarında ciddi olmadıklarımüteakiben sâbit olur. (bundan sonra) böyle îman ve itaat iddialarını müteakip (onlardan bir taife yüz çevirirler) kalben olan inkârlarını açığa vurarak Allah’a ve resülüne îmandan, itaattan kaçınırlar (ve) binaenaleyh (onlar) o öyle îman ve itaat iddiasında bulunanlar, bu iddialarında samimi olmadıkları için ve bir kısmı da bu iddialarına fiilen muhalefet ederek yüz çevirdikleri için haddizatında (îman etmiş kimseler değildirler) onlar, hakikaten kalpleri sözlerine uygun olan samimi müminler zümresine dahil bulunmamaktadırlar.

Nur 24:48

O îman, itaat iddiasında gerçek dışı olarak bulunanlar, hangi bir hâdiseden dolayı (aralarında hükmetmesi için Allah’a) Cenab-ı Hak’kın hükmüne (ve resûlüne) o hükmü resûlünun tatbik ve beyan etmesine (dâvet olundukları vakit de onlardan bir fırka kaçıverirler) haklarında ilâhi bir hükmün tatbikini istemezler, kendilerinin haksız oldukları, Resûlullahın ise adaletten ayrılmayacağını bildikleri için Resûl-i Ekrem’in hükmüne razı olmayarak ona müracaattan kaçınır dururlar.

Nur 24:49

(Ve) diyelim ki (hak kendilerininn lehine ise) o zaman (ona) o adaletli tam bir süratle koşar (boyun eğerek) mutluluk huzuruna (geliverirler) çünkü bu takdirde o yüce peygamberin kendi lehlerine hükmedeceğine kani bulunurlar. Onların bu müracaatları Allahu Teâlâ’nın ve Resûlü’nün hükmüne razı, itaat etmiş olduklarından değil, sırf kendi lehlerinde hükmedileceğini bildiklerinden dolayıdır. Halbuki, hakiki bir mümin, herhalde ilâhi hükme, peygamberin hükmüne razı bulunur, isterse kendi aleyhinde olsun.

Nur 24:50

Nedir, o kimselerin bu fasıkca, münafıkca durumları?.. (Onların kalplerinde bir hastalık mı var?.) O kaçınmaları, fıtretlerinin uğramış olduğu bir manevî hastalıktan mı kaynaklanıyor?. (yoksa) o cahiller (şüphe mi ediyorlar?.) Resûl-i Ekrem’in peygamberliğinde, onun hak ve hakikati takibedip etmemesinde şüpheleri mi var?. Kendilerinin haklarında âdilce hükmetmiyeceğini mi zannediyorlar?. (yoksa onlara Allah’ın ve Peygamberi’nin haksızlık edeceklerinden mi korkuyorlar?.) hiç kerem ve rahmet sahibi olan yüce yaratıcının ve onun bütün ahlâki olgunluklara sahip bulunan yüce Peygamberi de hiçbir kimseye bir haksızlıkta bulunmaz, onların yüce şânları bu gibi töhmetlerden uzaktır müberradır. (Hayır..) Allah Teâlâ ile Resûl-i Ekrem’i hakkında öyle bir düşünceye asla yer yoktur. Ancak (o şahıslar zalim kimselerdir) onlar, haktan ayrılmış, küfre ve nifaka düşmüş, kendi nefislerine zulmeylemiş şahıslardır. Eğer öyle olmasa idi, Hak Teâlâ’nın ve mübârek Resûlü’nün hükümlerine tam bir memnuniyetle razı olur kalben ve lisanen onları tasdik eder ve yüceltirdi, samimi şekilde îman ve itaat sahibi bulunurlardı. Çünkü, hakiki müminler, bu gibi yüce vasıflara sahiptirler. “Bu âyetler, münafıklar hakkında nazil olmuştur. Kısaca denilyor ki, münafıklardan “Bişr” namındaki bir şahıs bir Yahudi ile bir arazi dâvasında bulunmuştu. Yahudi, muhakeme için Resûlullah’a müracaat edilmesini teklif etmiş, Bişr ise bu müracaata razı olmamış, bu hususta münafıklardan olan “Kebüleşref’e” müracaat edilmesini teklif etmişti. Diğer bir rivayete göre de münafıklardan “Mugiretübnü Vail” Hz. Ali ile aralarında müşterek birtarlanın satılması ve bölünmesi hususunda tartışmada bulunuyor, Hz. Ali, keyfiyeti Resûl-i Ekrem’e arz ile onun hükmüne teklif ediyor, Mugire ise “ben onu hakem tâyin edemem, çünkü o beni sevmez, korkarım ki, hakkımda gadreder” demiştir. İşte böyle birer sebebten dolayı bu mübârek âyetler nâzil olmuş, münafıkların o çirkin kanaatları, hareketleri teşhir buyurulmuştur.

Nur 24:51

Bu mübârek âyetler de müminlerin övülmeye lâyık hallerini, Allah’ın hükmüne olan itaatlerini ve bu sayede kurtuluşa nâil bulunduklarını bildiriyor. Münafıkların da çirkin olan hallerine işaret ederek itaat edenlerin hidayete ereceğini, Resûl-i Ekrem’in de yüce vazifesini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hakiki müminlere gelince (aralarında hükmetmek için Allah’a) o hikmet sahibi yaratıcının indirmiş olduğu ahkâma (ve) hakkı tatbike memur olan, havadan bir şey söylemeyip Cenab-ı Hak’kın kendisine vahiy ve ilham buyurduğu hükümleri tatbik edecek bulunan (Peygamberine dâvet olundukları zaman müminlerin sözü ancak “işittik” ve itaat ettik demelidir) yani: O yüce Peygamberin huzuruna dâvet edilince hemen icabed ederler, ve haklarında vereceği hükme isterse, aleyhlerinde olsun razı olurlar. Çünkü bilirler ki, Hz. Peygamber hak ve adaletten ayrılmaz, Allah’ın hükümleri her ne ise onu tatbikten asla geri durmaz. İşte müminlere lâyık olan da böyle icabet ve itaattan ibarettir. (ve işte kurtuluşa ermiş olanlar da onlardan ibarettir) Evet.. O hâlis, itaatkâr müminler, başarı ve kurtuluşa ererler, korkunç âkibetlerden emin bulunmuş olurlar.

Nur 24:52

Evet.. (Ve) şüphe yok ki, (her kim Allah’a ve resûlüne itaat ederse) onların her husustaki emirlerine, hükümlerine seve seve riayette bulunursa (ve Allah’tan korkarsa) kendisinden insanlık hali meydana gelen veya gelecek olan günahları düşünerek Allah korkusu ile kalbi titrerse (ve ona korunursa) tam bir sakınmakla kalbini aydınlatarak hayatta olduğu müddetce Cenab-ı Hak’ka iltica eylerse (İşte kurtuluş bulacak olanlar) uhrevî selâmet ve saadete kavuşacak, gözlerin görmediği kulakların işitmediği, kalplerin düşünemediği nimetlere nâil olacak olan zatlar (ancak bunlardır) böyle itaatle, Allah korkusuyla vasıflanmış olan müminlerdir.

Nur 24:53

(Ve) fakat samimi şekilde mümin olmayanlar, kalpleri nifak ve düşmanlıktan boş bulunmayan kimseler ise (Allah’a en ağır yeminler ile yemin ederler ki) yani: Son derece gayret ve takatlarını sarfederek, meselâ: “Vallahilâzim” diyerek yalan yere yeminlerde bulunurlar ki, (eğer onlara) neyi emreder ise meselâ cihada çıkmalariyle (emreder isek elbette) cihada (çıkacaklardır) emirlerine muhalefette bulunmayacaklardır. Ey yüce Resûl!. O münafıklara red ve men için (de ki: Yemin etmeyiniz) öyle bana itaatde bulunacağınıza dair yeminde bulunmayınız, çünkü bu sözünüz, itaat iddianız (bilinmiş bir taattır) o, münafıkça bir itaattan, bir itaat iddiasından ibaretti, lisanlarınız ile söylemiş, fakat uygun düşmemiş bulunmaktadır. (Şüphe yok ki, Allah) Teâlâ Hazretleri sizin (yaparolduğunuz şeylerden hakkiyle haberdardır) sizin görünen ve görünmeyen bütün amellerinizi, maksatlarınızı bilir, işte bu yalan yere and içmeniz de o cümledendir. Artık şüphe yok ki, o hikmet sahibi yaratıcı, bir gün sizin bu ahlâki rezaletinizi de teşhir edecektir, sizi nifakınızdan dolayı cezaya uğratacaktır. İşte nifakın müthiş neticesi!.

Nur 24:54

Ey son peygamber!. (de ki:) Ey Allah’ın kulları!. (Allah’a itaat edin) o mâbudu kerimin bütün emirlerine, hükümlerine riayette bulunun (Ve Peygambere itaat edin) o hikmet sahibi yaratıcının dinî hükümlerini size tebliğe memur olan yüce Resûlune de itaat de bulunun, onun da emirlerine, yasaklarına, tavsiyelerine muhalefette bulunmayın. (İmdi eğer) Ey kullar!. Selâmet sebebiniz olacak olan bu tebligatta riayet etmez de bundan (yüz çevirirseniz) bunun müthiş neticesini siz düşününüz!. (artık onun üzerine olan) o Resûl-i Ekrem’in üzerine düşen (ona yükletilmiş olandır) risaletini size tebliğden, Allah’ın hükümlerini size beyandan ibarettir ki, o da bu kutsal vazifesini yapmış bulunuyor (ve sizin üzerinize düşen de) sizi kabuliyle mükellef bulunmuş olduğunuz şey de (size yükletilmiş olandır) sizin Allah’ın hükümlerine riayet etmenizdir, Cenab-ı Hak’ka ve Resûlüne samimi bir şekilde itaat etmeniz ve boyun eğmenizdir. (Ve eğer) ey mükellef insanlar! (ona) o yüce peygambere, size emir ve tebliğ ettiği dinî vazifeler hususunda, (itaat ederseniz hidayete erersiniz) asıl maksad olan hayra, ebedî selâmete nâil olursunuz (Ve peygamber üzerine ait olan) vazife (ise) ilâhihükümleri sizlere (apaçık tebliğden başka değildir) o kadri yüce Peygamber ise bu yüce vazifesini pek mükemmel yapmış, insanlığa dinî vazifeleri, hükümleri Kur’an lisanı ile, hadis-i şeriflerle bildirmiş, onun bu açık beyanatı tesbit edilmiş, göstermeye muvaffak olduğu mucizeler ile kuvvetlenmiş bütün doğu ve batıya yayılmıştır. Artık bu hakikati insanlık düşünmelidir, ona göre hareket tarzını belirlemeye çalışmalıdır ki, ebedî mesuliyetten kurtulsun, bir ebedî selâmet ve saadete kavuşsun. Hakiki müminler, itaatli kullar hakkında Allah Teâlâ’nın lütuf ve ihsanı dünyada da, ahirette de tecelli edip duracaktır. Ne büyük başarı!.

Nur 24:55

Bu mübârek âyetler, ehli îman ve itaat için va’dedilmiş olan güvenli bir geleceğe, bir mili hâkimiyet ve ilâhi lütuflara işaret ediyor. Allah’ın rahmetine vesile olacak olan başlıca ibadet ve itaati gösteriyor, kâfirlerin ise ilâhi kahrı uzaklaştıramayıp sonunda ateşin cehenneme mâruz kalacaklarını ihtar buyurmaktır. Şöyle ki: Ey yüce Resûl!. İnsanlara hitaben buyurur ki: (Allah sizden îman eden) mümin olarak dünyaya gelen ve mümin olarak yaşayan veya küfrü terkederek İslâmiyeti samimi şekilde kabul eyleyen (ve güzel güzel amellerde bulunanlara) îmanlarını kuvvetlendiren ve iyi hallerini artıran güzel ibadetlere devam edenlere (vâd etmiştir ki, elbette onları) o mümin, iyi kulları (yeryüzüne sahip edecektir)onları başkalarının yerine geçirecek, bir çok yerlere hâkim kılacaktır, hükümleri birnice yerlerde geçerli bulunacaktır. (nasıl ki, onlardan evvelkileri sahip etmiştir.) onlardan evvelki ümmetler arasında böyle halef kılma meydana gelmiştir. Nitekim Firavun’un ve bir kısım zorbaların yok edilmesinden sonra İsrailoğullarını da Mısır’a ve Şam bölgesıne hâkim kılarak kendilerini o helâk edilen kimselerin yerlerine halef kılmıştır. daha evvel de Nuh, Ad, Semud kavimlerinin helakiyle de onların yerlerine başkaları yerleşmiştir. Bir takım dindar olan kavimler, o dinsizlerin yerlerini elde ederek o yerlerde hükümran olmuşlardır. (ve elbette onlara) o mümin, salih kullara (kendileri için) Cenab-ı Hak’kın (razı olduğu dinlerini) yani: İslâm dinini (yerleştirecektir) o apaçık dinî onların kalplerinde tesbit ve takviye buyuracaktır, onun mübârek hükümlerine riayette devam edip duracaklardır. (ve muhakkak ki, onları) o samimi müminleri düşmanlarına karşı olan (korkularından sonra bir eminliğe çevirecektir) o korkudan onları kurtarıp tam bir emniyet ile, kalp huzuru ile yaşayacaklardır. Nitekim de bu ilâhî vâd, az sonra tecelli etmiştir. Evet. Resûl-i Ekrem’i tasdik edip İslâm şerefine olan ashab-ı kiram, on sene kadar Mekke-i Mükerreme’de müşriklerin birçok eza ve cefalarına karşı tahammül etmiş, bir korku ve heyecan içinde yaşamışlardı, bilahara Medine-i Münevvere’ye hicret etmişler, düşmanlarının eza ve cefasından kurtulmuşlar ve az sonra da Mekke-i Mükerreme’ye de Arap Yarımadasına da hâkim olmuşlardır, doğu ve batı taraflarında nice beldeleri fethetmişler, Kisraların, Kayserlerin yerleini elde ederek onların hazinelerine sahip bulunmuşlar, evvelce hiç bir ümmete nasip olmamış olan böyle muazzam bir hâkimiyeti ele geçirmişlerdir. İşte Cenab-ı Hak’kın müminler hakkındaki ilâhî vâdi, böyle parlak bir şekilde meydana gelmiştir. Kur’an-ı Kerim’in bir mucizeolduğu bu vesile ile tezahür eylemiştir, Artık şüphe yok ki, müslümanlar, İslâm dininin hükümlerine, tavsiyelerine daima riayet ettikleri takdirde yine bir çok nimetlere, hâkimiyetlere nâil olacaklardır. Elverir ki: Üzerlerine düşen kulluk vazifesini hakkiyle ifaya çalışsınlar. İşte Cenab-ı Hak, buyuruyor ki: O müminler, öyle bir îman sahipleridir ki: Yalnız (bana ibadet ederler, bana bir şeyi ortak koşmazlar) şirkten uzak oldukları halde Allah’a ibadete devamda bulunurlar. (ve bundan sonra) öyle müminler hakkındaki ilâhi vâd gerçekleşmesinden veya dinsizlerin yerlerine müminler hâkim olduklarından sonra (kim) dinden döner de (kâfir olursa) nâil olduğu ilâhi dinin kadrini takdir edemez de ondan yüz çevirirse (artık fasıklar olan) şüphe yok ki (onların) öyle dinden dönenlerin ta (kendileridir) binaenaleyh böyle fıska, bir öldürücü felâkete mâruz kalmamak için İslâm dininin pek yüksek kıymetini, ehemmiyetini güzelce bilip ona tam bir samimiyetle sarılmalı, o sayede ilâhi feyizlerin tecellisini, devamını niyâzda bulunmalıdır.

Nur 24:56

İşte Hak Teâlâ Hazretleri bizlere yükselme yolunu, ilâhi lütufa nâil olmanın yolunu göstermek için buyuruyor ki: (ve) Ey müslümanlar!. (namazı dosdoğru kılın) namazları adab ve erkanına tamamen, riayetle yerine getirin, o en büyük bir ibadettir, kalplerde îman nurunun parlayıp durmasına bir vesiledir, mânevi yakınlığı temine ne güzel bir çaredir (ve zekâtı verin) çünkü zekât, din kardeşliğini temin, ruhlarda cömertliğin tecellisine pek büyük bir hizmetçidir. (ve peygambere itaat edin) o yüce peygamberin bütün emirlerine, yasaklarına, tavsiyelerine riayetten ayrılmayınız. Çünkü o yüce peygambere itaat, onu peygamberlikmertebesine nâil buyurmuş olan yüce yaratıcıya itaati gerektirmektedir. Siz Ey müminler!. Bu tebliğ edilen hususlara, emirlere hakkiyle riayet eyleyiniz (tâki rahmete erdirilesiniz) ilâhi rahmete kavuşma ümidine sahip bulunmuş olasınız. Çünkü rahmete, ebedî saadete ermek için bundan başka çare yoktur.

Nur 24:57

Ey Allah’ın mümin kulu!. Öyle dinsiz kimselerin dünyadaki fani varlıklarına, kuvvetlerine kıymet verme, (sakın kâfir olan kimseleri yeryüzünde) haşâ Cenab-ı Hakkı, onun koruyacağı müminleri (âciz bırakacak kimseler sanma) o kâfirler sonunda helake maruz kalacaklardır, onların varlıkları fânidir. Yüce yaratıcının varlığı ebedidir, kuvvet ve kudreti sonsuzdur, onun iradesine engel olacak bir kuvvet, düşünülemez. O kuvvetli, saltanatlı görülen kâfirler ise bir gün helâke uğrayacaklardır. (Onların varacakları yer ateştir) onlar ahirette ebedî olarak cehennem içinde yanıp duracaklardır (ve elbette) onların bu ateşe gidişleri (ne fena bir gidiştir) artık kendilerini böyle ebedî bir ateşten kurtarmaya kâdir olamayan kimseler, haşâ Cenab-ı Hakkı ve onun korumuş olduğu müminleri nasıl âciz birakabilirler? Elbette samimi müminleri, muvaffakiyetlere nâil buyuracaktır. Elverir ki: müminler dinin bütün hükümlerine riayet etsinler. İslamiyetin verdiği terbiyeden, ahlaki faziletlerden ayrılmasınlar.

Nur 24:58

Bu mübârek âyetler, İslâm cemiyetinin yüce bir insani terbiye dairesinde yaşamaları için kendilerine pek mühim ictimai bir ders veriyor. İnsanların avret yerlerini örtmeye riâyetlerini, başkalarının mahrem azalarına bakmamalarını, bazı vakitlerde bir müsaade almak suretiyle birbirlerinin huzuruna girmelerini emir ve tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey îman etmiş olanlar!.) yani: Ey îman sahibi olan erkekler ve kadınlar. Bu hitap, özellikle erkeklere yönelik ise de kadınlar da bu nassın delâletiyle bu hükme girerler veyahut tağlub yoluyla iki zümreye de yöneliktir. (elleriniz altında olan kimseler) yani: Boyunlarına sahip olduğunuz köleler ve cariyeler, (ve sizden olup da henüz bûluğ çağına ermemiş bulunanlar) yani: Hür müslüman çocuklarından olup da henüz ihtilâm görmeğe başlamamış bûluğa ermemiş, bir halde bulunan çocuklar, sizin yanınıza girmek isterlerse (üç defa izin istesinler) gece ve gündüze ait üç vakitte izin istemeksizin yanınıza girmesinler. Bu bir vecibedir. Bu vecibe baliğ olan kölelere yöneldiği gibi baliğ olmayan çocukların da velilerine yöneliktir ki, onlara öyle bir terbiyeyi öğretsinler. Bu vakitlerin birisi: (sabah namazından önce) dir ki, girmek isterlerse izin istesinler. Çünkü bu vakitte yataktan yeni kalkmış, urbalarını tamamen giymemiş, kısmen açık bir halde bulunmuş olabilirler. (ve) ikincisi: (öğle vaktinde) dir ki, girmek istenilirse izin istemelidirler. Zira o vakit de sıcaktan vesaireden dolayı elbise kısmen çıkarılmış, kaylûlede = gündüzün ortasında uyumak arzusunda bulunulmuş olabilir. (ve) üçüncüsü de (yatsı namazından sonra) dır ki, bu vakitte de izin isteğinde bulunmalıdırlar. Çünkü bu,artık gündüze mahsus elbiseden soyunarak yatağa yatmak halvette bulunmak zamanıdır. Böyle zamanlarda başkalarının yanlarına girivermek, hoş gözükmeyecek görmelere, hâdiselere sebebiyet vermiş olabilir. İşte ey müslümanlar!. Bunlar (sizin için üç ayettir.) Yani: Yürürlükteki adete göre örtünmenin düzensiz olup açıkca bulunulacak birer zamandır. Bunlara riayet lâzımdır. (bu vakitlerden sonra üzerinize, bazınızın bazısı üzerine) izinsiz olarak (dolaşır olmalarından dolayı ne sizin ne de onların) o köleler ile cariyelerin ve çocukların (üzerlerine bir günah yoktur) çünkü o üç vakitten başka zamanlarda örtünmeye ziyadesiyle riayet edileceği, hoş olmayan bir vaziyetin görülmüş olması, düşünülmediği ve o hizmetçilerin hizmetlerine fazlaca ihtiyaç görüleceği için kendilerinin için istemeksizin girmelerine ruhsat vardır. Mesela: üç zamanın dışında bir köle, efendinin veya bir çocuk annesinin yanına izin istemeden de girebilir. (İşte Allah) dinî hükümlere vesaireye dair olan (âyetleri size böyle açıkça beyan ediyor) sizi aydınlatma lütufunda bulunuyor (Ve Allah) o yüce yaratıcı, şüphe yok ki: (alimdir) her şeyi tamamen bilir, insanlığın bütün hallerini ve tavırlarını da bilmektedir. Ve o yüce mabûd (hâkimdir) bütün emirleri, yasakları birer hikmete dayanmaktadır. Evet.. Bu husustaki emirleri insanlığın iyilik ve selâmetini temin hikmetini içermektedir. “Ebussuud tefsirinde diğerlerinde yazılmış olduğu üzere Resûl-i Ekrem, Sallallahu aleyhi vesellem efendimiz bir öğle vakti Hz. Ömer’i çağırmak için Müdlic İbni Ömeril’ensarîi’yi göndermişti. Müdlic Hz. Ömer’in yanına müsaade istemeksizin girmiş, onu uyku halinde elbisesi üzerinden açılmış bir halde bulmuştu. Hz. Ömer, bunun üzerine demişti ki: Cenab-ı Hak’tan temenni ederim ki, bu saatlarde babalarımızı, oğullarımızı, hizmetçilerimizi izin istemeden yanımıza girmekten men buyursun. Sonra Hz. Ömer, ogenç ile beraber Resûl-i Ekrem’in yanına girince o yüce peygambere bu âyetin nâzil olmuş olduğunu görmüş, Hak Teâlâ’ya hamdeylemiştir. Binaenaleyh Hz. Ömer’in temennisi, bu âyeti kerimenin bir nüzul sebebi hükmünde bulunmuştur.

Nur 24:59

Ey müslümanlar!. (Sizden olan çocuklar da) hür olan müslüman çocuklar da (bûluğa erince) ihtilâm yaşına ermiş, yani kameri aylar itibariyle onbeş yaşında bulunmuş ise ki, bu fakihlerin umumuna göredir. İmamı Azama göre de çocukların bulûğu ihtilam iledir. Yani: rüyalarında cinsel ilişkide bulunmakladır. Böyle ihtilam olmayınca oğlanlar onsekiz, kızlarda on yedi yaşlarında bûluğ çağına ermiş, mükellef bulunmuş olurlar. (artık onlar da kendilerinden evvel olanların) yani: Kendilerlnden evvelce mükellefiyet yaşında bulunan hür müminlerinn (izin istemeleri gibi) başkalarının yanlarına girmeleri için her defasında ve her ne vakitte olursa olsun izin istedikleri gibi siz de (izin isteyin) müsaade edilmedikçe hanelerine, odalarına girmeyiniz. Mesela bir bulûğa ermiş baliğ çocuk, izin istemeden babasının veya anasının bile hususi odasına girmemelidir. İslam terbiyesi bunu icabetmektedir. (İşte Hak Teâlâ âyetlerini böylece açıkça beyan buyuruyor) İslâm milletini aydınlatmak, ahlâki olgunlukları temin buyuracak olan dinî hükümleri böyle açık bir şekilde beyan lütufunda bulunuyor. (ve Allah Teâlâ her şeyi hakkiyle bilendir) bütün mahlûkatının hallerini, onların haklarında hayırlı olup olmayan şeyleri tam manasiyle bilmektedir. Ve o yüce mabûd, (hikmet sahibidir) kullarına her emir ve tavsiye buyurduğu şey, elbette ki, bir mühim hikmetebağlıdır. Binaenaleyh biz kullar da o yüce yaratıcının bütün emirlerine, beyanatına göre hareketlerimizi tanzim etmeliyiz. Bizim için bundan başka selâmet çaresi yoktur.

Nur 24:60

Bu mübârek âyet, pek ihtiyar kadınlar hakkındaki bir şer’i müsaadeyi ve riayet edilmesi daha uygun olan bir vaziyeti beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (evlenme arzuları kalmayan) ihtiyar olduklarından dolayı erkekler ile evlenmek ümidinde bulunmayan (oturmuş) hayzından kesilmiş, çocuk doğuramaz bir hale gelmiş, başkalarının şehvet bakışlarını çekecek bir vaziyette bulunmamış (kadınlar ise) haklarında şöyle bir müsaade vardır. Onların (bir ziynet ile açılıvermemeleri halinde) yani: = zinetlerini teşhir etmesinler (Nur/31) ilâhi emre uyarak gizli tutulması icabeden ziynetleri, ziynet mahallerini göstermemek, örtülmesi lâyık olan güzelliklerini namahreme göstermek suretiyle (üst örtülerini) elbiselerinin, başlarındaki örtülerinin üzerine ayrıca almış oldukları perdelerini, feracelerini, çarşaflarını (bırakmalarında kendileri için bir giinah yoktur) örtülmesi lazım gelen azalarını, ziynetlerini örtünce o üst örtülerini kaldırmaları kendi haklarında bir günah teşkil etmez. Onların artık dikkat çekmeyecek halleri, haklarında böyle bir müsaadeye vesiledir. (maamafih) o ihtiyar kadınların da (iffete ziyadesiyle riayetetmeleri) iffetli davranışta bulunmaları, yani: Yabancılardan sakınıp örtünmeleri (kendileri için daha hayırlıdır) çünkü bu şekilde İslâmi ahlâka daha ziyade riayet etmiş, kendilerini töhmetten uzak bulundurmuş olurlar (ve Allah hakkiyle işiticidir) bütün kullarının söylediklerini işitir ve (hakkiyle bilicidir) bütün kullarının kalplerinde olanı, hepsinin niyetlerini; emellerini, tasavvurlarını bilir. Binaenaleyh bütün erkek ve kadınlar arasında cereyan eden sohbetleri, konuşmaları tamamen işitir, bilir. Buna inanmışızdır!. Artık insanlık için lâzımdır ki, bu hakikatı bilip hayatlarını temiz bir şekilde tanzime çalışsınlar.

Nur 24:61

Bu mübârek âyet, bir kısım zararlı kimselerin başkalarıyle birlikte yemek yemelerinde bir mahzur olmadığını bildiriyor ve yine bir takım kimselerin aralarında soy yakınlığı bulunan zatların hanelerinde veya sahiplerinin izniyle tasarrufuna selâhiyatli oldukları hanelerde yemek yemelerinde bir vebal, bir güçlük olmadığını haber veriyor vemüslümanların bir arada ayrı ayrı veya toplu olarak yemek yemelerinde bir günah bulunmadığını beyan buyuruyor. Ve evlere girilince kendilerine bir bereket ve rahmet vesilesi olmak üzere selâm vermelerini emir ve tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Müslümanlar!. Sizden (kör) olanlar (üzerine bir güçlük yoktur.) hiçbir sıkıntıyı gerektirici değildir (topal) bulunanlar (üzerine) de (bir güçlük yoktur) onların haklarında bir vebali gerektirmez (ve) yine (hasta) olanlar (üzerine) de (bir güçlük yoktur) onlar da başkalariyle beraber toplanarak yemek yiyebilirler. Böyle bir arızaya tutulmuş olan müslümanlardan yine temiz, nezih dindaşlar bulunmaktadırlar. Böyle olduğu halde onlar, bedenleri sağlam dindaşlariyle beraber bir sofrada bulunup yemek yemektan sıkılmakta bulunuyorlarmış, kendilerinin vasıfları ve tavırlarından başkalarının tiksinecekleri, üzüleceklerini düşünerek onlar ile beraber bir sofrada oturup yemek yemekten çekinir bulunmuşlardır. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş, onların diğer din kardeşleriyle bir arada yemek yemelerinde bir güçlük bir vebâl, çekinmeği gerektiren bir vaziyet olmadığını bildirmiş, müslümanların arasında bağlılık ve sevginin devamının lüzumuna bu vesile ile de işaret buyurulmuştur. (ve) Ey müslümanlar!. (kendi nefisleriniz üzerine de bir güçlük yoktur) bir külfet, sakınılacak bir yön mevcut değildir. (kendi evlerinizde) yani: Karılarınızın, çocuklarınızın hanelerinde yemek yemekte. Çünkü koca ile karı arasında büyük bir bağlılık vardır. Evlâdın haneleri de babalarının haneleri hükmündedir. Nitekim bir hadis-i şerifte: “sen de, senin malın da baban içindir” buyurulmuştur. (ve babalarınızın evlerinde veya analarınızın evlerinde) yemek yemekte de bir sakınca yoktur. İsterse soy bakımından uzak bulunsunlar, çünkü dedeler de babalar, analar makamındadırlar. Bunların aralarında da büyük bir bağ, bir bütünlük ve parçalıkmevcuttur. (Veya er kardeşleriniz evlerinde veya kız kardeşlerinizin evlerinde) yemek yemekte de bir vebal yoktur. Bunların baba ana bir kardeşler almalariyle yalnız baba bir veya ana bir kardeşleri olmaları eşittir. Herhalde bunların aralarında da büyük bir velâyet, bir bağlılık vardır. (veya amucalarınızın evlerinde veya halalarınızın evlerinde) yemek yemenizde de bir sakınca yoktur, bunlar da babaların birer parçaları demektir, aralarında büyük bir yakınlık vardır. (veya dayılarınızın evlerinde veya teyzelerinizin evlerinde) yemek yemekte de bir sakınca mevcut değildir. Bunlar da annelerin birer parçasıdır, bunların da hanelerinde gidip yemek yemeğe, adeta göre müsaadeleri vardır. Meğer ki, açıkca men edilmiş olsunlar. (veya anahtarlarına sahip olduğunuz) evlerde, yani: Sahiplerinin vekil olup kendilerinde tasarrufata selahiyetli bulunduğunuz hanelerde veya köleleriniz hanelerinde yemek yemenizde de bir sakınca yoktur, çünkü bu takdirde izin verilmiş olur. Efendiler ise köleleri üzerinde mulkiyet hakkına sahiptirler (veya sadık dostunuzun) evinde yemek yemekte bir vebal yoktur, isterse, arada bir soy yakınlığı bulunmasın. Çünkü dostlar arasında büyük bir bağlılık, bir yardımlaşma geçerli bulunur. Ve ey müslümanlar!. (sizin üzerinize gerek toplu ve gerek dağınık bir halde yemenizden dolayı da bir günah yoktur) yani: Bir hanede toplanan müslümanlar, içlerinde kör gibi mâzeret sahipleri bulunsun, bulunmasın, bir kaptan toplu olarak yemek yiyecekleri gibi ayrı ayrı da yiyebilir, bir kere öyle toplu olarak yemekde çirkin görülecek bir cihet yoktur, bunun birliği temine, külfeti mene hizmet edeceği de düşünülebilir. Bununla beraber her ferdin kendi arzusuna göre yemek alarak tek başına yemesi de caizdir, bunda da bir zarar yoktur. Bununla birlikte tefsirlerde deniliyor ki: Vaktiyle müminlerden “Beni Leys” gibi öyle âlicenap,misafirperver zatlar varmış ki, hanelerde misafir bulunmadıkça tek başına yemek yemekten üzülür imişler, hattâ içlerinden bazıları misafir gelmedikçe aç durur, birgün aradan geçse bile yemek yemez, misafir gelmesini beklerdi. Bazı müslümanlar da fakir olan yakınlarının veya dostlarının hanelerine gidince onların ihtiyaçlarını göz önüne alarak yemeklerinden yemek istemezlerdi. Bu âyeti kerime ise böyle bir harekette bulunmaya lüzum olmadığını bildirmiş, tek başına da, toplu olarak da yemek yenilebileceğini ve belli yakınlık sahiplerinin vesairenin hanelerindeki yemeklerden istifade edilebileceğini beyan buyurmuştur. (İmdi) Ey müslümanlar!. Cenab-ı Hak’kın müsaadesinden istifade ediniz, onun lütuflarına sığının, şu beyan olunan (evlere girdiğiniz zaman Allah tarafından) sabit, onun emriyle meşru bulunan (mübârek) ziyade hayır ve sevaba vesile olacak (hoş) işitenlerin nefislerini hoş ve taltif edecek olan (bir sağlık dilemek üzere kendinize) fertlerinden bulunduğunuz o haneler ehline (selâm veriniz) böyle selâm vererek, büyük bir hayır dilerlik eseridir, bir dostluk nişanesidir, Allah katında kabule karin olacak bir güzel duadır. Hatta deniliyor ki: Bir kimse eve girince ailesine selâm vermelidir. Onlar selâma daha lâyıktırlar. Hanede kimse bulunmazsa: “Esselâmü aleyna ve alâ ibadillahissalihin”=Selâm bizim üzerimize ve Allah’ın salih kullarının üzerine olsun.” diye selâm vermelidir, melekler bunu selâm ile karşılarlar. Tefsiri kebirde ve Ebussuud efendinin tefsirinde yazılı olduğu üzere ashab-ı kiramdan Hz. Enes demiştir ki: Resûlullah sallallahu aleyhi veselleme on sene hizmet ettim, yaptığım bir şey için “bunu ne için yaptın” diye sormadı ve terkettiğim bir şey için de “onu niçin terkettin” duye sual buyurmadı, yani başında bulunarak ellerine su döküyordum, mübârek başını kaldırarak buyurdu ki: “Her ne zaman ümmetimden birkimseye tesadüf edersen ona selâm ver, ömrün uzun olur ve hanene girince onlara selâm ver, hanenin hayrı artmış olur ve kuşluk namazını da kıl, çünkü Allah’a yönelen iyilerin namazıdır” yani: Hak’ka dönen ümmetin iyilerinin devam edecekleri bir güzel nafile namazdır. (İşte) ey ehli İslâm! (Allah sizin için ayetleri böyle) bir lütuf olmak üzere tekrar tekrar ve (açıkça beyan buyuruyor) sizi irşad ve uyanmaya davet buyurmuş oluyor (tâki akıl erdiresiniz) güzelce, akıllıca düşünerek o hikmet sahibi yaratıcının sizlere yönelen emirlerindeki, ebedî saadetinizi temine muvaffak olasınız. Ne büyük bir ilâhi lütuf!.

Nur 24:62

Bu mübârek âyet, hakiki müminlerin dinlerine ne kadar bağlı, peygamberin emrine ne derece itaatli olduklarını ve mühim bir hâdise dolayısiyle toplu bir halde bulundukları zaman, ictimai ahlâka riayet edip Resûl-i Ekrem’den müsaade almadıkça meclislerini terk etmediklerini bildiriyor. Resûl-i Ekrem’in de bunlardan dilediğine müsaade vermeğe Allah tarafından izinli ve onların haklarında istiğfarda bulunmakla görevli bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Muhakkak müminler) mükemmel îmana sahip zatlar (onlardır ki) o müminlerdir ki: (Allah’a ve Resûlüne îman etmişlerdir) görünürde ve gizlide mümin (bulundukları zaman da) yani: Cuma ve bayram namazlarını kılmak veya cihada dair veya diğer mühim bir hadise hakkında danışmada bulunmak içinpeygamberin huzurunda toplanılmış olunca da îmanlarındaki olgunluğu gösterirler (ondan) o yüce peygamberinden (izin istemedikçe) ondan müsaade almadıkça o meclisi bırakıp (gidivermiş olmazlar) o müminler, bu kadar itaatkâr zatlardır. İşte onların güzelliklerini ifade etmek için buyruluyor ki: (onlar, öyle kimselerdir ki: Allah’a ve Resûlü’ne îman ederler) Ve bu îmanlarının tesiriyledir ki Resûlullah’tan izin istemeyi terk etmezler (binaenaleyh) o müminler (bazı) mühim (işleri için) Ey yüce Peygamber!. (senden izin istedikleri zaman) serbestsin (artık sen de onlardan dilediğine izin ver) hangisinin izin istemesi bir fayda ve hikmete dayanıyorsa onun hakkında müsaade lütufunda bulun (ve onlar için mağfiret iste) gerçekte izin isteği, özre, ihtiyaca mebni olsa da yine de istenmemesi daha iyi kabilinden olabilir ve dünyevî bir işin uhrevî bir işe takdimi lekesinden uzak olamaz. Bu sebeple haklarından mağfiret istemek faideden boş değildir. (şüphe yok ki, Allah çok bağışlayandır) kullarının kusurlarını ziyadesiyle af eder ve örter ve (pek esirgeyendir) kullarının üzerlerine ilâhi rahmetini ziyadesiyle akıtmaktadır. İşte o müminler için müsaade verilmesine, istiğfarda bulunulmasına dair olan ilâhi emir de bu mağfiret ve rahmet cümlesindendir. “Deniliyor ki: Resûl-i Ekrem, hutbe okurken münafıklığı ayıpladı. Orada bulunan münafıklar ise sağa sola bakar, kendilerini kimse görmeyecek ise hemen oradan çıkar giderlerdi, Kendilerini görecek kimse bulunursa o zaman durur, müslümanlar ile beraber namaz kılarlardı. Halbuki, hakiki müminler, bir lüzum görülmedikçe ve izin almadıkça o toplantı mahallinden ayrılıp gitmezlerdi. İşte bu âyeti kerime, bunlara işaret buyuruyor ve şuna da işaret buyurulmuş oluyor ki: Umuma ait mühim bir ictimai mesele hususunda toplanmış olan müslümanlara lâyık olan odur ki:Gerekmedikçe o meclisi terketmesinler. Bir lüzum görüldüğü takdirde de o meclise başkanlık eden zattan müsade istesinler. Çünkü içtimai ahlâk, İslâm terbiyesi bunu icab eder.

Nur 24:63

Bu mübârek âyetler de Resûl-i Ekrem’e karşı saygılı bir şekilde hitaplarda bulunulmasını emrediyor, o yüce Peygamberin huzurundan ayrılan, emirlerine muhalefette bulunan münafıkların dünyevî ve uhrevî felâketlere uğrayacaklarını bildiriyor. Bütün kâinatın yüce yaratıcısına karşı kullarının yapar oldukları şeylerin gizli kalamıyacağını ve herkesin kendi ameline göre muamele yapılacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey müminler!. (aranızda Peygambere ait olan çağırmayı) yani: O yüce peygamberin hangi bir husus hakkında sizi huzuruna dâvet etmesini diğer bir yoruma göre de o yüce Peygamberin aleyhinizdeki duasını ve başka bir yoruma göre de Resûl-i Ekrem’e hitab etmeyi, onu hatırlamayı (bazınızın bazımıza olan çağırması gibi kılmayınız) Hazreti Peygamberin dâvetine hemen icabet ediniz, saadet huzuruna koşup gidiniz. Çünkü onun emrine koşuvermek bir görevdir. İkinci yoruma göre de: O yüce resûlün aleyhinizdeki bed duasına sebebiyet vermeyiniz, zira onun duası, ümmetin fertlerinin duaları gibi değildir, o yüce peygamberin duaları kabul olunur. Üçüncü yoruma göre de buyrulmuş oluyor ki: O kadri yüce peygambere karşı tam bir hürmet ve saygı ile nidâda bulunun, meselâ: Ona yalnız mübârek ismiyle veya künyesiyle hitabederek:”Ya Muhammed! .” yahut “ya ebelkasım” diye hitapta bulunmayın, belki: “Ey Allah’ın Resûlü!.”, “Ey Allah’ın nebisi!.” gibi saygılı bir şekilde hitab ediniz. O yüce Resûlü daima saygı ile anınız. (muhakkak ki, Allah sizden) Ey cemaati müslimin!. (saklanarak azar azar savuşup gidenlerin) bir takım münafık güruhunu (bilir) O bilen yaratıcıya karşı hiçbir şey gizli kalmaz. (artık onun) Cenab-ı Hak’kın veya Resûl-i Ekrem’in veyahut Hak Teâlâ ile yüce Peygamberden her birinin (emrine muhalefet edenler) Hz. Peygamberin huzurundan izin istemeksizin çıkıp savuşanlar, Resûl-i Ekrem’e karşı hürmetkârane vaziyet almaktan, şu muhterem Peygambere karşı tam bir saygı ile hitabetmekten kaçınanlar (kendilerine) dünyada (bir fitne) bir hastalık, bir musibet, bir mağlûbiyet (ermesinden veya kendilerine) ahirette (elem verici azabın çarpmasından) kendilerine cehennem ateşinin isabet etmesinden (sakınsınlar) çünkü onların o kötü hareketleri böyle bir cezadan boş olamaz. Bununla birlikte haklarında hem dünyevî, hem de uhrevî felâket ve azabın birlikte olması da düşünülebilir. “Rivayete göre münafıklar, cuma günleri peygamber mescidinde durmadan ve özellikle Hz. Peygamberin hutbesini dinlemekden sıkılarak mescid-i şeriften gizlice çıkmaya cür’et ederlerdi. İşte bu âyeti kerime, onların bu fena hallerini bildirmektedir. “Tecellül” cemaat arasından azar azar çıkarak savuşmak demektir. “Livaz” da biribiri ardında gizlenerek hareketini gizlemeye çalışmaktır.

Nur 24:64

Ey insanlar!. Cenab-ı Hak’kın her şeye kâdir, dinsizleri de istediği şekilde cezalandırmağa muktedir olduğu şüphesizdir. Bir kere o yüce yaratıcının, kudret eserlerini gözününe alınız. Evet.. (haberiniz olsun, iyi biliniz!. Göklerde ve yerde ne varsa) hepsi de (şüphe yok ki, Allah’ındır) hepsini de yaratan, hepsine de sahip olan, hepsini de yok etmeğe ve tekrar diriltmeğe kâdir bulunan ancak o yüce yaratıcıdır. (muhakkak ki, sizin üzerinde olduğunuz hali) hal ve durumları ve kısaca ilâhi dine muvafakatta mı, muhalefette mi bulunduğunuzu, samimiyetle mi, münafıklık ile mi vasıflanmış olduğunuzu bilmektedir. (ve) bütün dinsizlerin, münafıkların (ona) o ezeli yaratıcıya, onun mahkeme’i kübrasına (döndürülecekleri günü) de (bilir.) Buna inanmışızdır. Ona hiçbir şey gizli kalamaz. (artık) o hikmet sahibi yaratıcı (onlara) o mânevi huzuruna getirilmiş olacak kullarına dünyadalarken neler (yapmış olduklarını haber verecektir.) kendilerini dünyadaki amellerine göre cezaya uğratacaktır, artık bunu düşünmelidirler!. (ve Allah Teâlâ her şeyi hakkiyle bilendir) onun ilminden çerçevesinden bir zerre bile hâriç kalamaz. Binaenaleyh o yüce mâbud, itaat eden ve âsi bulunan bütün kullarının da amellerini maksatlarını tam manasıyla bilmektedir, kendileri ona göre mükâfata veya cezaya kavuşturacaktır. Evet.. O Hikmet sahibi yaratıcı Hazretleri, insanları irşad edecek olan Peygamberlerini, kitaplarını insanlık âlemine lütufen göndermiş, ilâhi kudretini gösteren âyetleri, yaratılış harikalarını teşhir buyurmuş, artık hiç bir kimsenin bir mazeret ileri sürmesine imkân kalmamıştır. Nitekim bu son bulan mübârek sureyi takib eten Fürkan suresınde bu hakikatları izah buyurmaktadır. Artık, her akıllı insanın bunları güzelce düşünerek hayatını ona göre tanzim etmesi lâzımdır. Başarı Allah’tandır.

Furkan 25:1

Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın her şeyden yüce, sonsuz hayır ve berekete sahip olduğunu bildiriyor. İnsanlığı aydınlatmak ve sakındırmak Hak ile bâtılı ayıran Kur’an-ı Kerim’i Resûlüne indirmiş olduğunu haber veriyor. Bütün kâinata sahip olan o ezeli Yaratıcının evlât edinmekten, ortak ve benzerden münezzeh olduğunu beyan buyuruyor. Buna rağmen bir takım âciz mahlûkları kendilerine mabût edinmiş olan müşriklerin cehaletlerine aşağılıklarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Hayır ve bereketisonsuzdur) yani: Bütün mahlûkatı hakkında hayır ve ihsanı pek ziyade boldur, her bakımdan üstün kudret ve hâkimiyete sahiptir, ve zatı ve sıfatları bütün kâinattan yücedir. (O zatı ki) o hikmet sahibi yaratıcının ki (fûrkanı) hak ile bâtılı ayıran ve âyetleri hikmet gereği parça parça nâzil olmuş bulunan Kur’an-ı Kerim’i (kulu) Hz. Muhammed Aleyhisselâtu vesselâm (üzerine indirdi ki) o apaçık kitabı indiren Yüce Yaratıcı veya o indirilen hikmet dolu veya kendisine o yüce kitap indirilmiş bulunan Hz. Muhammed Aleyhisselâm (bütün âlemlere bir sakındırıcı) bir uyarıcı ve müjdeleyici (olsun) bütün mükellef mahlûkatı haktan, kulluk vazifelerinden haberdar eylesin. Resûlullahın bu kutsal vazifesi, bütün Allah’ın mahlûkatı hakkında bir rahmet eseridir, bir sırf hayırdır. Çünkü onları uyandırmaya, ebedî bir selâmet ve saadete kavuşturmaya en mükemmel bir vesiledir. § Bu âyeti kerime, Kur’an-ı Kerim’in inmesindeki hikmeti beyan buyuruyor. Bu hikmet ise bütün âlemlere, yani: Mükellef kullara bir müjdeleyici ve uyarıcı olmaktan ibarettir. Bu sebeple yüce Peygamberimizin de bütün insanlara bir Peygamber gönderilmiş olduğu gibi meleklere, cinlere de bir Peygamber gönderilmiş olduğuna bir işarettir. Çünkü: § Àlemin; tâbiri bunların hepsini içine alır. Fakat Resûl-i Ekrem’in meleklere de Peygamber gönderilmiş olduğu hakkında alimler arasında ihtilâf vardır. Cumhurun görüşüne göre meleklere Peygamber gönderilmemiştir. Şu kadar var ki, Kur’an-ı Kerim’in ilâhi beyanlarından meleklerin de faydalanmaları düşünülebilir. Bu bakış açısından Kur’an-ı Kerim, onların haklarında bir ilâhi rahmet demektir. Resûl-i Ekrem Efendimizin âlemlere bir rahmet olduğu ise yine Kur’an-ı Kerim’in beyanlarıyla sabittir. § Tebareke; kelimesi, bereketi ve hayrınçokluğunu ve fazlalığını ifade eder, Hak Teâlâ’ya mahsus bir saygı kelimesidir, başkaları hakkında kullanılamaz. § “Fûrkan”dan maksat ise Kur’an-ı Kerimdir. Çünkü Kur’an-ı, hak ile bâtılın aralarını ayırdığı için ve âyetleri birbirinden farklı olarak yirmi üç senede parça parça nâzil olmuş bulunduğu için kendisine böyle “Fürkan” ismi de verilmiştir.

Furkan 25:2

O Kur’an-ı Kerim’i indirmiş olan yüce Allah (öyle) bir (zat)dır. (ki: göklerin ve yerin mülkü) özel olarak (O’nun içindir) kesin hâkimiyet, üstün bir saltanat o yüce yaratıcıya muhsustur, bütün mahlûkat O’na muhtaçtır, onun kudreti ve iradesi altında bulunmaktadırlar (ve) ortak ve benzerden münezzeh olan o Ezeli Yaratıcı (hiç bir oğul edinmemiştir) O’nun yaratıcılığı, her bakımdan birliği evlât edinmekten yüce olduğunu göstermektedir. Binaenaleyh Hristiyanlar’n Hz. Mesih’e “Allah’ın oğlu” demeleri Sümeniyye” taifesinin meleklere “Allah’ın kızları” demeleri pek bâtıl birer iddiadır, ilâhlık şânına aykırıdır. (Ve O’nun için mülkünde bir ortak da yoktur) o Yüce Yaratıcı ilahlığında da, kâinata sahip oluşunda da tektir, bütün göklerin yerlerin mülkü ve hâkimiyeti o eşsiz yaratıcıya muhsustur. Artık bir takım mahlûk, yok olmaya mahkum şeylere nasıl yaratıcılık, mabutluk isnât edilebilir?. (O her şeyi yaratmıştır.) Bütün mahlûkatı ve onların fiillerini o Yüce Yaratıcı, hikmetinin gereğine göre vücude getirmiş ve getirmektedir. Mahlûkattan hiç biri, yaratıcılık sıfatına sahip, kendi fiillerini bile yaratacak bir kâbiliyete sahip değildir.. Ve O Hikmet Sahibi Yaratıcı (onu) her yarattığı şeyi (bir miktar ile takdir buyurmuştur) heryarattığı şeye bir özel şekil vermiştir, her birini bir harika mahiyette bulundurmuştur, her yarattığının yaratılışında bir hikmet ve menfaat vardır, her birini hayat müddeti, devam zamanı, halinin âkibeti Allah katında takdir edilmiştir, bilinmektedir.

Furkan 25:3

(Öyle iken) Cenab-ı Hakk’ı bütün yarattığı eserlerinde birliği, hâkimiyeti, kudret ve büyüklüğü görünüp durmakta iken bir takım kimseler, küfür ve şirke düşerek (O’nun) o benzersiz mabûddan (başkasını ilâhlar edindiler ki,) o ilâh sandıkları şeyler (hiçbir şey yaratamazlar) onlar âciz şeylerdir, bir zerreyi bile yoktan var edemezler. (Halbuki onlar yaratılırlar) onlar da diğer mahlûkat gibi Allah’ın kudreti ile vücude getirilmekte bulunurlar. Artık bir yaratıcıya muhtaç olan, bir zerreyi bile yaratmaya kâdir bulunmayan şeyler, ilahlık vasfına nasıl sahip olabilir ki, onlara tapınmak uygun olabilsin?. (Ve) o ilâh edinilen mahlûklar (kendi nefisleri için) bile (ne bir zarara) bir zararı defetmeğe (ve ne de bir faideye) bir menfaati celbetmeğe (sahip değildirler) artık onlar başkaları hakkında neye sahip, kâdir olabilirler ki, onlara tapınmak istenilsin?.. Evet.. O ilah edinilen şeyler (ne ölüme ve ne de hayata ve ne de ölüleri kabirlerinden diriltip kaldırmaya mâlik bulunmazlar.) Bu hususlarda hiçbir tasarrufa kâdir olamazlar. Ne bir kimseyi öldür meye ve ne de diriltmeye; yeniden varlık alanına getirmeğe kudretleri yoktur. Bütün bu gibi hâdiseler, bütün kulların fiilleri, Cenab-ı Hak’kın kudretiyle, takdiriyle, yaratmasıyle vücude gelmektedir. Artık her bakımdan âciz,kendilerine tapanları sevaba nâil edecek azaptan koruyabilecek bir kudrete sahip bulunmayan mahlûk şeylere nasıl ilâhlık isnât edilerek kendilerine tapılabilir?. Kendilerine bile hiç bir faide veremiyecek şeylerden başkaları hakkında nasıl bir faide beklenebilir?. Kısacası ilâh olan zat bu gibi üstün vasıfları kendisinde toplamaktadır: 1. Kendisi yaratıcı olup asla yaratılmış değildir. 2. Zararları savmaya, menfaatleri çekmeye kâdirdir. 3. Dilediğini öldürmeğe ve dilediğini diriltmeğe muktedirdir. 4. Ölüleri diriltip bir mükâfat ve ceza âlemine sevkedecektir. İşte bu seçkin vasıflara sahip olmayanlar, ilâhlık vasfına asla sahip olamazlar.

Furkan 25:4

Bu mübârek âyetler, kâfirlerin Kur’an-ı Kerim hakkındaki yanlış görüşlerini ikinci şüphelerini, bâtıl iddialarını red ve teşhir ediyor. O apaçık kitabın çok iyi bilen, bağışlayan ve esirgeyen kâinatın yaratıcısı tarafından indirilmiş bir mukaddes ilâhî kitap olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Resûl-i Ekrem’in yüce vaziyetini, Kur’an-ı Kerim’in bir ebedî mucize olduğunu takdir edemiyen bir takım (kâfir olanlar) Nadr İbnilhars, Abdullah İbni Ümeyye, Nevfel İbni Hureyl gibi bâtıl kanaatte bulunan dinsizler (dediler ki: Bu) Kur’an kitabı (bir yalandan başka değildir) gerçeğe aykırı bir şey (onu kendisi uydurdu) onu Muhammed -Aleyhisselâmkendi tarafından vücude getirdi, bir yalan olarak Cenab-ı Hak’ka isnâd etti (ve ona) bu hususta (başka bir kavim de yardım etti) yani: Yahudiler ona eski ümmetlerin haberlerini hikâye ettiler, Mekke’de bulunan bir takım ehli kitap da ona Tevrata, İncil’e dair bilgiler verdiler. (Muhakkak ki) böyle bir isnâtta bulunanlar, Hz. Peygamberinbaşkalarından istifade etmiş olduğunu iddia eden kâfirler (bir zulm ve bir iftira ile geldiler) onların bu iddiaları, bir zulümden, büyük bir yalandan başka değildir. Çünkü Resûlullah onların bu iddialarından tamamen uzaktır, onun hiçbir kimseden bir şey öğrenmemiş olduğu kesin olarak bilinmektedir. Kur’an-ı Kerim’in içerdiği ise binlerce hakikatlara aittir, sahip olduğu edebi vasıf itibariyle de bütün insan eserlerinin üstünde olduğu açıktır. Artık onun hakkındaki böyle bir iddia, pek cahilce bir iftiradan başka değildir.

Furkan 25:5

(Ve) O cahil, iftiracı kimseler (dediler ki:) O Kuran (evvelkilerin yazmış oldukları uydurmalardır) eski milletlerin hurafeler kabilinden olarak kaleme almış bulundukları yalan şeylerdir (onları yazdırmıştır) onları kendisi için eski kavimlerden istemiştir. (Artık onlar) o uydurma şeyler (ona) o Peygamberlik iddia eden zata (sabah ve akşam okunuyor) yani: Daima veya gizlice vakit vakit okunuyor ki, onları kavrasın, ezberlesin, sonra halka yaysın ve tebliğde bulunsun. İşte o kahrolası topluluk, böyle bir bozuk iddiaya cür’et etmişlerdi.

Furkan 25:6

Cenab-ı Hak da o lanetlileri red için yüce habibine hitaben şöyle buyuruyor: Resûlüm!. O inkârcılara (deki: Onu) o bir sûresinin bile benzerini yazmaktan âciz bulunduğunuz Kur’an-ı Kerim’i (o zat indirmiştir ki) o Kâinatın Yaratıcısı sana indirmiştir ki, o Ezeli Yaratıcı (göklerde ve yerde olan gaybı bilir) O’nun ilmi, bütün açık ve gizli olan kâinatı kuşatmış, bulunmaktadır. İşte o apaçık kitapta haber verdiği şeylerin bir büyük kısmı da gaip şeylere aittir ki, onlar birer birer görünmealanına gelecektir. Artık böyle bir nice gerçekleri içeren bir kitap nasıl uydurmalardan, geçmiş milletlerin uydurdukları yalan şeylerden ibaret sanılabilir?. Böyle bâtıl, inançlarda bulunanlar, derhal azabı hak etmiş olurlar. Fakat (O) Yüce Yaratıcı (çok yarlıgayan) dır, çok af eden ve örtendir. Ve (çok merhamet edendir) bu yüce sıfatlarından dolayıdır ki, azabı hak etmiş olanları derhal kahr ve helâk etmiyor. Onlara bir uyanabilecek hayat müddeti veriyor. Bundan istifade etmeyen inkârcılar, elbette ki, lâyık oldukları cezaya sonunda uğrayacaklardır.

Furkan 25:7

Bu mübârek âyetler de o kâfirlerin üçüncü bâtıl iddialarını teşhir ediyor. Onların Hz. Peygamber hakkındaki edepsizce iddialarından ve getirdikleri misâllerden dolayı sapıklığa düşmüş, doğru yolu bulmaktan mahrum kalmış olduklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) o inkârcılar (dediler ki: Bu Resûl için) böyle paygamberlik iddiasında bulunan kimse (ne var ki) o da bizim gibi (yemek yiyor ve çarşılarda yürüyor) ihtiyaç içinde bulunuyor, geçimini sağlamaya çalışıyor, artık peygamberlik sıfatıyle bizden nasıl üstün olmuş bulunabilir?. Pegamber olan, melek olmalı, bu gibi ihtiyaçlardan vâreste bulunmalı değil midir?. Veyahut (ona bir melek indirilmeli değil mi idi ki) onu tasdik etsin, onun peygamberliğine şahitlikte bulunsun. (Artık onunla beraber) o melek ile birlikte (bir korkutucu olsa idi!.) O zaman onun peygamberliği sabit olurdu. Bu cahil inkârcılar, yiyip içmenin, geçimi sağlamaya çalışmanın peygamberliğe engel olmayacağını anlayamıyorlardır, insanlara yine insanlardan Peygamber gönderilmesinin menfaat ve hikmet gereği olduğunudüşünemiyorlardı. Hz. Peygamberin risaletini desteklemek için bir melek gönderilmiş olsa idi, onu görmek duyarlığına sahip olmadıkları için yine maksatları sağlanmış olamazdı. Gördükleri takdirde onu yine bir insan veya bir hayal zannederek bâtıl idialarında yine devam eder dururlardı. Halbuki: Peygamberliğe sahip olan zatın fayda, ve ortaya koymaya muvaffak olduğu mucizeleri, onun peygamberliğini yeter bulunmuştur.

Furkan 25:8

O inkârcılar, bu dilemelerini güya hafifleterek dediler ki: Yahut ona bir hazine indirmeli) değil mi idi ki, onunla idaresini temin edip geçim talebinde bulunmasa idi (veya onun için) hiç olmazsa (bir bostan olmalı değil mi idi ki, ondan yiyiverse idi) onun ürünlerinden geçimini temin etmiş olsa idi. (Ve) o inkârcı (zalimler) müminlere hitaben (dediler ki: Siz başka değil, bir büyülenmiş adama tâbi oluyorsunuz) sihre uğramış, aklen mağlûp olmuş bir kimseyi Peygamber sanarak onu kendinize rehber ediniyorsunuz. O zalimler, bu sözleriyle müminleri de sapıtmak istiyorlardı. Allah’ın nurunu ağızlariyle söndürmek arzusunda bulunuyorlardı. Fakat bu mümkün mü?. Asla.

Furkan 25:9

İşte Cenab-ı Hak da o inkârcıların öyle câhilce iddialarını, yanlış düşüncelerini kınamak ve Resûl-i Ekrem’ine teselli vermiş olmak için buyuruyor ki: Ey mahlûkâtın en değerlisi!. (Bak! Senin için) o zalimler (nasıl misaller getirdiler) sana büyülenmiş dediler, geçimini temin edecek şeylere seni muhtaç sandılar, seni doğrulamak için seninle beraber bir melek bulunmasına gerek gördüler. (Artık)Şüphe yok ki, o zalimler, bu bâtıl iddialariyle (dalâlete düştüler) bütün hidayet yollarından uzak kaldılar (artık) kendilerini bir kurtuluş sahasına eriştirebilmek için (hiçbir yol bulmaya da) ne şu anda ve ne de gelecekte (güçleri yetmez) onlar o yanlış kanaatleri yüzünden sürekli zarara uğramış bulunacaklardır. Onlar fâni dünyayi dikkate alıyorlar, fâni mülk ve mala, servet ve hâkimiyete kıymet veriyorlar, Resûl-i Ekrem’de meydana gelen şahsi üstünlükleri görmekten yoksun bulunuyorlardı.

Furkan 25:10

Bu mübârek âyetler de kâfirlerin bâtıl iddialarını, yanlış düşüncelerini onlara karşı bir cevap teşkil ediyor ve o kâfirlerin kötü kanaatlarda, durumlarda bulunduklarını göstermekle kendilerini en şiddetli bir azap ile tehdit buyurmaktadır. Şöyle ki: (Hayır ve nimeti pek ziyade olan) uğur ve bereketi sabit bulunan (zat ki) bir şânı yüce yaratıcıdır, her dilediğini vücude getirmeğe gücü yeter (eğer dilerse) Ey Kadri Yüce Peygamber!. (Sana ondan) o inkârcıların bir istihza ve alay yolu ile söyledikleri hazineden, bostandan (daha hayırlısını) yani: (altlarından ırmaklar akar olan güzel bostanlar) nasip (kılar) o bostanları, bahçeleri, çeşitli ırmakların akıp durduğu yerlerde yaratıp Resûlüne ihsan buyurur, o Yüce Hâlik’ın, kudreti her şeye fazlası ile kâfidir. (ve senin için) Ey Peygamberlerin en değerlisi! (köşkler vücude getirir) nice yüksek ikametgâhlar yaratır. Nitekim ahirette nice yüce makamlar ihsan buyuracaktır. Artık o münkirler, o alaycı şekildeki iddialarından utansınlar.

Furkan 25:11

O münkirler, yalnız Resûlullahın risaletiniinkâr ile kalmamışlardır. (Belki kıyameti de yalanladılar) o da onların diğer bir cinayetidir. Onlar yalnız dünya varlığını tanırlar, ahiret hayatını düşünüp tasdik etmezler. O husustaki delilleri düşünüp onlardan yararlanmazlar. İşte Cenab-ı Hak da onların kötü âkibetlerini ihtar için buyuruyor ki: (Bizde kıyameti tekzib edenler için şiddetli bir ateş hazırladık) o inkârcılar öyle alevlenmesi pek şiddetli olan cehennemlere sevkedileceklerdir. Bu ilâhi açıklamada cehennemlerin bu gün yaratılmış olduğunu göstermektedir.

Furkan 25:12

Cehennem (onları) o cehenneme sevkedilecek inkârcıları (uzak bir mekândan) bir senelik ve bir rivayete göre yüz senelik bir mesâfeden görünce (onun için) o cehennem için ona sevkedilecek olanlar (bir galeyan) bir öfke eseri (ve bir şiddetli ses işitirler) Evet. ilâhî kudret ile bu haller meydana gelecektir. Cenab-ı Hak, büyük kudreti ile cehennemler için böyle bir görme, bir anlayış, bir heybet ve şiddet yaratacaktır, o inkârcıları da öyle fevkalâde şiddetli bir azaba uğratacaktır.

Furkan 25:13

(Ve) O inkârcılar, kendileri için bir zillet olmak üzere (o ateşten) o cehennemin ateşinden (dar bir yere elleri boyunlarına bağlı bir halde atıldıkları zaman orada) o sen derece dar ve ezici yerde (helâki davet eden dururlar) “Ey helâk!. Neredesin?. Gel artık senin zamanındır” diye bir temennide bulunurlar. Heyhat ki!. O felâketten kurtulmak onlar için ne mümkün!.

Furkan 25:14

O kâfirlere melekler veya zebâniler tarafından denilir ki: Ey kâfirler!. (Bugün tekbir helâki davet etmeyiniz) artık sizin için tekrar ölüp de bu azaptan kurtulmak imkânı yoktur. (Birçok helâki davet ediniz) siz mâruz kaldığınız şiddetli azaptan dolayı, ne kadar helâkinizi isteseniz yine azdır. Fakat böyle helâki istemekle bu azaptan kutulabilecek misiniz?. Ne mümkün. § Bir rivayete göre bu âyetler, Ebu Cehl’in ve o bâtıl inançlarda, şüphelerde bulunan kâfirlerin hakkında nâzil olmuştur.

Furkan 25:15

Bu mübârek âyetler de cehenneme sevkedilecek olan müşriklere karşı kınamak için, yönelecek soruyu, ehli cennetin de nâil olacakları nimetleri bildiriyor. Ve kıyamet günü o kâfirleri dünyada iken kendilerine tapmış oldukları şeylerin tekzib edeceklerini ve o şeylerin o büyük azapları tadacak olan kâfirlere asla yardımda bulunamıyacaklarını ihtar bulunmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resûl!. O kâfirlere (de ki: Ya bu mu) böyle ateşli bir mahal mi, bu müthiş cehennem felâketi mi (daha hayırlıdır, yoksa muttakiler için) Allah katından (vâd edilmiş olan Huld cenneti mi?.) o bir daimî ikamet mahalli mi daha hayırlıdır?. (Ki,) o ebedî cennet (onlar için) o takva sahibi zatlar için bir lütfu ilâhi olarak (bir mükâfat ve bir varılacak yer olmuştur) bu bir hakikattir ki, Allah’ın ilminde sabittir, Levh-i Mahfuzda yazılmıştır. § Cenneti Huld; Nimetleri kesilmeyen cennet demektir. Huld ile Hulûd eşittir. Şükr ile şükür gibi. Cennetler zaten birer Hulûd yurdudur. Böyle Huld ile tavsif edilmesi, onların üstünlüğünü açıklamak içindir veya dünyevî cennetlerden, bahçelerden ayrılması içindir. § Cehennemlerde hayr bulunmadığı bilinmektedir. Burada: “Cehennem mi dahahayırlıdır, cennet mi?” Denilmesi, bir kınamak, bir takrı=başa kakmak hikmetine dayanır ve ebedî diyalog gereklerindendir. Nitekim efendisinin yaptığı iyiliklere karşı isyanda bulunan bir köleyi efendisinin döğüp de: “Şimdi bu dayak mı daha hayırlı, yoksa o iyilikler mi?.” Demesi bu kabildendir.

Furkan 25:16

(Onlar için) o cennete lâyık olacak takva sahibi zatlara mahsus (orada) o cennette (ebedî kalacaklar oldukları halde diledikleri her şey vardır) kendilerinin arzu eyledikleri her türlü nimetlere nâil olurlar. Öyle bir haldeki, artık nâil oldukları o nimetlerle huzurlu bir halde yaşarlar, kendilerinden daha ziyade nimetlere nâil olanların hallerine bakıp da onlar kadar kendilerinin de yüksek mertebelere nâil olmaları arzusunda bulunmazlar, böyle bir hatır onların kalplerinden Allah’ın hikmeti yok edilmiş bulunur. Ehli cennetin böyle dilediklerine nâil olmaları (Rabbin üzerine almış olduğu istenen) ehli cennet tarafından istenilecek (bir vâd olmuştur) bu mutlâka gerçekleşecektir. Bunu müminler, daha dünyadalarken Cenab-ı Hak’tan istirhamda bulunurlar. Nitekim ÙÜ¡ ¢ ¢ óܨ Ç bäm¤ Çë bß bäm¡ a¨ ë bä2£ = “Ey Rabbimiz! Peygamberlerin vasıtası ile bize vadettiklerini ver bize…” (Al-i İmran 3/194) âyeti kerimesi de bunu göstermektedir.

Furkan 25:17

(Ve) Resûlüm!. O kâfirlere hatırlat (o gün ki, onları ve Allah’tan gayrı kendilerine ibadet ettiklerini) bir takım putları ve melekleri,cinleri, Hz. İsa ile Hz. Üzeyr’i Allah Teâlâ (haşreder de der ki:) Ey kendilerine dünyada iken müşriklerin tapmakta bulunmuş oldukları mahlûkatım!. (Şu kullarımı) size tapan şu şahısları (siz mi saptırdınız) kendinize tapmaya davet ettiniz (yoksa onlar mı yolu kayb ettiler?.) Hidayet yolundan çıkarak sapıklığa düştüler?. Böyle bir sorudaki hikmet ise bu hakikatın herkese karşı ortaya çıkmasını temindir, bir takım zatların ilâhlık iddiasında bulunmamış olduklarını umuma karşı meydana çıkarmaktır, müşriklerin ne kadar bilgisizce hareketde bulunmuş olduklarını teşhirdir.

Furkan 25:18

Böyle bir soruya cevaben O mabûd edinilmiş olanlar da kendilerine isnât edilen şeyden dolayı şaşkınlıklarını açıklayarak (derler ki:) Yarabbi!.. (Sen) bir olan zatına (lâyık olmayan şeylerden münezzehsin) senin ortak ve benzerin yoktur. Buna inamışızdır. (Bizim için yaraşmaz ki) asla sahih ve doğru olmaz ki (senden başka veliler edinelim) onlara tapınalım ve kendimizi mabût göstererek başkalarını kendimize taptıralım (fakat) Yarabbi!. (Onları ve babalarını nimetlere nâil kıldın) o nimetlerin kadrini bilip şükrünü ifa etmeleri icabederken onlar arzu ve heveslerine, nefsani şehvetlerine daldılar (tâki zikri unuttular) Yarabbi!. Onlar, seni zikretmekten, senin Kur’an-ını okuyup anlamaktan, senin nimetlerine şükr eylemekten gaflette bulundular. (ve helâk olmuş kavim oldular) Yarabbi!. Onlar senin ezeli ilminde, ezeldeki hikmet dolu hükmün sebebiye ebedî helâke, hüsrana manüz kaldılar, kendi kötü iradelerinin, hareketlerinincezasına kavuştular. § Melekler gibi, Hz. İsa gibi zatlar konuşmaya kâdir oldukları gibi cansızlar kabilinden olan putlara da Cenab-ı Hak ahirette konuşma kabiliyeti verecektir. Bununla beraber onların lisanı hali de kendilerini böylece aklamaya çalışacaktır.

Furkan 25:19

O mabûd edinilenlerin öyle tekzibleri üzerine o müşriklere susturmak için ilâhi hitab yönelerek buyrulacaktır ki: Ey müşrikler!. O mabûd edinilmiş olduğunuz şeyler (işte sizi söyler olduğunuz şeylerde tekzib ettiler) onlara öyle ilâhlık isnadında yalancı olduğunuzu bildirirler, onların öyle bir ilâhlık iddiasında bulunmamış oldukları kesin kes orataya çıkmıştır. (Artık) Ey müşrikler!. Siz kendinizden (ne) azabı diğer bir felâketi (uzaklaştırmağa ve ne de kendinize yardıma muktedir olamayacaksınızdır) Evet.. Ne siz kendi nefislerinize ve ne de mabût edinmiş olduklarınız, sizlere bir faide vermiş olamıyacaktır. (Ve sizden her kim ki, zulmeder ise) şirk ve küfre düşer kalırsa, tövbe ve istiğfar etmiş olmazsa (ona) ahirette (büyük bir azab tattıracağızdır.) Onlar cehennem ateşine atılacaklardır. Onların dünyada öldürülmek ile, esaret ile, cizyeye tâbi tutulmakla azap görecek olmaları da bu azap cümlesindendir.

Furkan 25:20

Bu mübârek âyetler de bütün Peygamberlerin yemek yemelerini ve çarşılarda yürümelerinin bir sürekli âdet olduğunu, binaenaleyh bunun peygamberlik şânına engel bulunmadığını bildiriyor. Ahiret hayatını inkâr edenlerin bâtıl inançların başka bir şekilde kibirli bir tazda göstermeğe cür’et etmiş olduklarını ve görmek istedikleri melekleri ahiret âleminde görünce nasıl bir mahrumluğa uğrayacaklarını ve dünyadaki amellerinin bütün yok edilmiş ve tükenmiş olacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey Resûllerin en şereflisi!. (Senden evvel de peygamberlerden göndermedik ki, illâ onlar da yemek yerlerdi) onlar da diğer insanlar gibi yiyip içmek ihtiyacında bulunurlardı (ve çarşılarda gezerlerdi) onlarda ihtiyaçlarını temin için çarşıya pazara çıkarlardı. Bu insanlık arasında câri olan bir sürekli âdettir. Böyle bir hâl yalnız son peygambere mahsus değildir. Artık bundan dolayı onun peygamberliğinde nasıl şüphede bulunulabilir? (Ve) Ey insanlar! (Sizin bazınızı bazınız için bir fitne kıldık) insan topluluğundan bir kısmı diğer bir kısmı için bir imtihan mahiyetinde bulunmuştur. Nitekim Peygamberlere karşı, insanların bir kısmı bir fitne, bir bela hükmünde bulunmuştur, o kendilerini irşad etmek isteyen zatlara karşı ne kadar düşmanlıklarda lâyık olmayan lakırdılarda bulunup durmuşlardır. Yine bir takım insanlar, hikmet gereği servete, nimete nâil bulunurlar, bunlara karşı bir kıskançlık gözüyle bakanlar ise kendi hallerine razı olmazlar, düşmanca bir vaziyet alanak bir fitne kesilmiş olurlar, o servetlerin, nimetlerin elden çıkmamasını arzu ederler, rekabet duygusundan kendilerini kurtaramazlar. Fakat bu gibi fitnelere karşı sabırlı olmak lâzımdır, haktan yardım beklemelidir. İşte Cenab-ı Hak, buna işaret için buyuruyor ki: (Sabredecek misiniz?.) Öyle görüp tutulduğunuz fitnelere, imtihanlara karşı sabır ile, dirençle mukabelede bulunacak mısınız? Yani: Sabırdanayrılmayınız, insanlara lâyık olan sabır esbattır. (ve) Ey Yüce Peygamber!. (Rabbin) her şeyi eksiksiz olarak (görücü bulunmaktadır) sana karşı bir takım inkârcıların nasıl bir vaziyet aldıklarını, neler söylediklerini görüp bilmektedir. Artık onların o çirkin vaziyetlerinden dolayı üzülme. Şüphe yok ki, sen Peygamberlik vazifeni ifa etmiş olduğundan dolayı dünyevî ve uhrevî mükâfatlara kavuşacaksın. Sen dünyâ ve âhiret saâdetine namzet bulunmaktasın. Ne büyük bir ilâhî vâ’d!.. § “Senin Rabbin”; denilerek Rab, ismi şerifinin Resûl-i Ekrem’e izafe edilmesi de yine Hz. Peygamberin şerefini yüceltmek ve kendisine büyük bir iltifat içindir.

Furkan 25:21

O inkârcıların diğer bâtıl bir lakırdılarını dördüncü bir şüphelerini hikâye için de Cenab-ı Hak buyuruyor. ki: (Ve bize kavuşmayı ümit etmeyenler) yani: öldükten sonra hayat bulup Allah Teâlâ’nın mânevi huzuruna sevkedileceklerıne inanmış bulunmayanlar, öldükten sonra diriltilmekten korkmayanlar, Allah’ın büyüklüğünü düşünüp titremeyenler, bir inkâr ve alay maksadiyle (dedi ki bizim üzerimize melekler indirilmeli değil mi idi?.) Onlar gelip de Hz. Muhammed’in hakikaten bir Peygamber olduğunu bize haber vermeli idiler, yahut ona melek indirildiği gibi bize de Peygamberlik yolu ile melek gönderilmeli idi (veya Rab’bimizi görmeli idik) başka vasıtaya ihtiyaç kalmaksızın dilediğini bizlere emin etse idi, neden böyle olmuyor?. (andolsun ki) o münkirler (nefislerinde bir büyüklük görmüşlerdir) büyüklük taslar bir vaziyet almışlar, hakkı kabulden kaçınmışlar. Taki öyle iddialarda bulunmaya cür’et göstermişlerdir.(Ve büyük bir azgınlıkta bulunmuşlardır) zulüm ve taşkınlık husunda haddi aşmışlar, bunun son mertebesine varmışlar, o kadar mucizeleri gördükleri halde onlara inanmamışlar, her birinin bir Peygamber olmasını veya Hak Teâlâ’yı bizzat görüp onunla vasıtasız konuşmayı istemek cür’etinde bulunmuşlardır. Bunların bu hâlleri, iddiaları ne kadar hayret vericidir. § Utuv; Zulümde haddi aşmaktır ve kibirli olmaktır ve çok yaşlı olmaktır.

Furkan 25:22

O inkârcılar, melekleri mi görmek istiyorlar?. Onlar (Melekleri görecekleri gün) ölecekleri zaman veya kıyamet gününde artık öyle (suçlular için o gün de bir müjde yoktur) onlar melekler tarafından bir müjdeye nâil olamayacaklardır, cennetler ile müjdelenmek, müminlere mahsus bir nimettir, kâfirler bundan ebediyyen mahrumdurlar. (ve derler ki) müjde (haram, yasak) Yani: O kâfirler, görmek istedikleri melekleri görünce, o meleklerin kendilerine karşı nasıl korkunç bir vaziyet aldıklarını görünce o kâfirler diyeceklerdir ki: Bize müjde haramdır, yasaktır, biz bu nüjdeye nâil olamayacağızdır. Yahut melekleri öyle pek heybetli bir vaziyette görünce diyeceklerdir ki: Aman bu melekler bizden uzak olsunlar, biz onların öyle korkunç vaziyetlerini görmüş olmayalım. Diğer bir görüşe göre de o gün melekler o kâfirlere hitaben diyeceklerdir ki o cennetlere girmek sizin için haramdır, haram edilmiştir, yasaktır. Siz ondan ebediyen mahrumsunuzdur. § “Hicnen, mehcuren” tabiri, bir düşman, bir korkunç şey gördüğü zaman bir sığınma, bir yardım dileme maksadiyle söylenilen bir kelimedir, “aman bizden uzak olsun” gibi bir manayı ifade eder. “Hicr” lügatte haram olan şey demektir ve Şam nahiyesinde semüd diyarıdenilen bir yerdir. Ve Kâbe’nin kuzeyi tarafından Hatîm dedikleri yere “Hicrülkâbe” ve ayın etrafındaki daireye de “hicrülkamer” denilir.

Furkan 25:23

Kâfir olanlar, dünyada iken bazı güzel davranışlarda bulunsalar da bunların âhirete âit bir kıymeti yoktur, îmanı olmaksızın yapılan ameller zâyidir. İşte bunu ihtar için buyruluyor ki: (ve onların) o kâfirlerin (amelden ne işlemiş bulundular ise) güzel ahlâk gibi, akrabayı ziyâyet gibi, muhtaçlara yardım gibi ne yapmış oldular ise (önüne geçtikde) yani: Onun ehemmiyetsizliğinin büyük kudretimizle kast ve takdir buyurduk da (onu) o yapmış oldukları herhangi dünyevî bir ameli (biz saçılmış ince zerreler kıldık.) Artık o amellerinden ahirette istifade edemez olacaklardır. Çünkü o ameller, îmanla birlikte değildir. Onlar o amellerinin karşılığını ancak bu dünyada görebilirler. § Hebâ; Toz, zerre, bir pencereden içeriye giren güneşin ışınlarında toz, toprağa benzer gibi görülen zerrelerden ibarettir. “Mensûr” da seçilmiş, dağılmış bir halde bulunan şey demektir. Bunlar faidesiz şeylerdir.

Furkan 25:24

Bu mübârek âyetler, cennete nâil olanların pek mutlu hallerini bildiriyor. Kıyamet kopacağı, meleklerin gökten indirileceği zaman kâinat üzerindeki ilâhi hükümranlığın eksiksiz bir şekilde tecelli edeceğini beyan buyuruyor. Artık o zaman kâfirlerin pek korkunç, pişmanlıkları artmış bir vaziyette kalacaklarını, boş yere bir çok temennilerde bulunacaklarını, şeytanın da insanlar için ne kadar zararlı bir mahlûk olduğunu ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (O günde) o kıyamet anında, müminlere müjdeler verilip kâfirlerin pişmanlıklargösterecekleri vakit de (cennet ehli) mümin olan zatlar (karargâh itibariyle hayırlıdır) ekserî vakıtlarda duracakları yer pek faidelidir, bir zevk ve sevinç ile oturup konuşmaya pek elverişlidir ve o müminler (istirahatgâhca da daha güzeldir.) Kendi zevceleri ile istirahate çekilecekleri yer itibariyle de pek güzel bulunmaktadır. § Mekîl; Kuşluk zamanında istirâhat edilecek yer demektir. Buna kaylûle, zamanı denir. İşte cennet ehli, böyle güzel, rahat bir vaziyette bulunacaktır. Cehennem ehli de ateşe sevkedilecektir. İbni Mesud Hazretlerinden rivayet olunduğuna göre kıyamet gününde daha gündüz yarı olmadan cennet ehli cennete varıp istirahate kavuşacaktır. Cehennemlikler ise cehenneme sevkedilecektir.

Furkan 25:25

(Ve o gün ki, gök bulutla parçalanacaktır) yani: Bulutun gökten doğmuş olması ile bundan gök levhası açılıp ayrılmış bir hale gelecektir. (Melekler de indirilmekle indirilecektir) acayip bir tarzda ve amel defterleri ellerinde olduğu halde o bulutlar arasından çıkarılarak görünmeğe başlayacaklardır. Allah’ın kudreti bu şekilde de tecelli edecektir.

Furkan 25:26

(O gün) o bulutlar ile semanın yarılacağı zaman (sabit olan mülk) yok olması mümkün olmayan ezici saltanat, her şeyi kuşatan hâkimiyet açık ve gizli olarak ve sâhip olmak ve tasarruf (Rahmanındır) her iki âlemde de rahmeti, şefkati tecelli edip duran kerem sâhibi yaratıcı hazretlerinindir. Artık o günde hiç bir kimsenin ne mânen ve ne de zâhiren bir mülke sahip olma hakkı yoktur. Artık o gün(kâfirlere ise gayet güç bir gün olmuştur.) Dünyada iken görmek istedikleri melekler o gün görünecek o kâfirler, o melekleri görünce tirtir titreyecekler, neye uğrayacaklarını anlayacaklardır. Müminler için ise o gün, bir saadet başlangıcıdır, pek hafif bulunacaktır. Hattâ deniliyor ki: O kıyamet günü bir mümin için dünyada iken kıldığı bir farz namazdan daha hafif bulunacaktır.

Furkan 25:27

(Ve o gün zalim) dünyada iken küfür ve şirk ile yaşayıp hayata vedâ etmiş olan kimse, göreceği korkunç felâketlerden dolayı pek çok üzülüp ve etkilenerek (iki elini ısırır) çok fazla pişmanlık izhâr eder (der ki: Keşke ben) nefsime hâkim olup da (Peygamber ile beraber bir yol tutmuş olsa idim) Hz. Muhammed Sallallahü aleyhi vesellem’e tâbi olarak onun gösterdiği hidayet yolunu tâkibetmiş bulunsa idim de şimdi böyle dehşetli bir felâket karşısında kalmasa idim.

Furkan 25:28

Böyle bir kâfir, devamlı olarak üzüntülerini açığa vurarak diyecektir ki: (Eyvah bana!.) Ey Helâk!. Neredesin, gel?. Senin gelecek zamanındır. (Keşke) ben (falanı) beni yoldan çıkaran şahsı (dost edinmese idim) o beni azdırdı, sapıklığa düşürdü, her şimdi böyle şiddetli bir azap karşısında kalmış oldum.

Furkan 25:29

Nasıl helâki temenni etmiyeyim ki: O şahıs (Andolsun ki, beni zikirden saptırdı) yani: Beni Allah’ın zikrinden mahrum bıraktı ve Kur’an-ı dinleyip gereğine göre hareketten beni engelledi veya Resûl-i Ekrem’in öğütlerindenveya kelime-i şehâdeti söyleyip İslâmiyeti kabul eylemekten beni gafil bıraktı. Evet.. O zikir, o Kur’an-ı Kerim, o mübârek öğüt (bana geldikten) tebliğ edildikten (sonra) böyle bir saadet bana yönelmiş iken benim ondan istifade etmememe engel oldu, o her şahıs benim için bir şeytan kesilmiş bulundu (ve şeytan) ise (insan için yardımcı olmayıp) insanı (zelilâne bir halde terkeder olmuştur) insana asla yardım etmez, bilakis onu büyük bir sapıklığa sevkeder, onu helâke marûz kılmış olur, ona asla bir faide veremez. İşte insanlar için lâzımdır ki, hakiki dost ile düşmanı tanısınlar, şeytan tabiatlı kimseleri dost edinmesinler, onların vesveselerine, gaflete düşürmelerine kapılmasınlar. Sonra kendilerinin başlarına bir felâket gelince o şeytanlardan asla bir faide beklenilemez, yapılacak bir pişmanlık, sahibine bir faide vermiş olamaz. § Rivayete göre bu âyeti kerime “Ukbe” adındaki bir dinden dönmüş kimse ile benzerleri hakkında nazil olmuştur. Şabi merhumun rivayetine göre Ukbe, Ümeyye’nin dostu imiş, Ukbe, müslümanlığı kabul etmiş, Ümeyye bundan haberdar olunca demiş ki: “Ey Ukbe!. Eğer sen Muhammed’e -Aleyhisselâmbeyatte bulunur isen yüzüm yüzüne haram olsun” bunun üzerine kıymet vererek dinden yoksun kalan mürted kimselerdir. Artık öyle zararlı şahıslara karşı pek uyanık, muhalefet eden bulunmalıdır. Aksi takdirde pek büyük bir felâket mukadderdir.

Furkan 25:30

Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekrem’in Kur’an-ı Kerim’in emir ve yasaklarını gözetmeyen kavminden şikâyetini içine almaktadır. Cenab-ı Hak’kın geçmiş ümmetlerin durumlarına işaretle muhterem Peygamberine teselli vermekte olduğunu bildirmektedir. Vekâfirlerin Kur’an-ı Kerim hakkındaki beşinci şüphelerini, bâtıl düşüncelerini ve onlardan itirazlarının bâtıl oluşunu teşhir ediyor ve öyle itirazcıların ne acı bir vaziyette cehenneme sevkedileceklerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Kavminin Kur’an-ı Kerim hakkındaki bâtıl iddialarını işitip duran (Peygamber de) Hz. Muhammed Aleyhisselâm da (dedi ki: Yarabbi!. Şüphe yok, benim kavmim bu Kur’an-ı) nazarı dikkate almadılar, onu tamamı ile (terk ettiler) ona inanmadılar, onu bir gerçek kabul etmediler, onun yüce beyanlarını dinlemek istemediler. Bunun içindir ki: Bir takım alaycı temennilerde bulundular.

Furkan 25:31

Hak Teâlâ da o nezih peygamberine teselli vermiş olmak için buyuruyor ki: (ve işte biz böyle) sana kendi kavminden hikmet gereği düşmanlar meydana getirimiş olduğumuz gibi vaktiyle de (herbir Peygamber için) kendi kavimleri arasında (günahkârlardan bir düşman) topluluğu halk (kılmışızdır) bu bir hikmet gereğidir. Artık Ey Son Peygamber!. Sen de diğer Peygamberler gibi sabır et, kavmin arasındaki iftiracıların sözlerinden dolayı fazla üzülme (ve) seni himaye edecek olan, ancak Kerim Yaratıcıdır. Evet.. (sana bir yol gösterici ve yardım edici olarak Rab’bin kifayet eder.) Nitekim bu ilâhi vâd da gerçekleşmiş, Resûli Ekrem Efendimiz, müşriklere üstün gelerek İslâmiyeti her tarafa yaymağa muvaffak olmuş, hidâyet nuru Arap Yarımadası ve yavaş yavaş nice diyarları aydınlatıp durmakta bulunmuştur.

Furkan 25:32

(Ve kâfir olanlar) düşmanlıkları, kıskançlıkları sebebi ile hakkı kabul etmeyen, Kur’an-ı Kerim’in yüceliğini görmeyen kimseler (dedi ki: Kur’an-ı onun üzerine) o Peygamberlik iddiasında bulunan zata (toplu bir halde indirilmiş olmalı değil mi idi?.) Tevrat, Zebur, İncil birden indirilmiş olduğu gibi Kur’an da birden indirilmeli idi, öyle parça parça indirilmemeli idi. Bu inkârcılar Kur’an-ı Kerim ile diğer kitaplar arasında farkı ve parça parça indirilişindeki hikmeti anlayamıyorlardır. İşte Cenab-ı Hak bu hususta da işaret için buyuruyor ki: Ey yüce Peygamber (onunla) o Kur’an-ın âyetleriyle (kalbini takviye etmek için) onu (böyle parça parça indirdik) görülen faide ve hikmetten dolayı âyet âyet, sûre sûre inmiş oldu (ve onu âyet âyet beyan ettik) duruma göre bir güzel şekilde düzenleyip ve üstün kılmak söz mucizesi meydana getirmiş olduk. Evet.. O inkârcılar, Kur’an-ı Kerim ile diğer semâvî kitaplar arasındaki farkı takdir edemiyorlardı. Halbuki, Kur’an-ı Kerim birçok özelliklere sâhiptir. Özet olarak: 1. Gerçek şu ki, diğer semavî kitaplar da pek mübârektir, bir kısım dinî hükümleri içinde bulundurmaktadır. Fakat onlar, kendilerini tebliğ eden Peygamberlerin peygamberlikleri hakkında bir söz mucizesi mahiyetinde değildir. Beyanı çok açık olan Kur’ân ise hem birçok hükümleri kapsar, hem de Resûl-i Ekrem’in peygamberliği hakkında bir büyük mucizedir. 2. Resûl-i Ekrem Efendimiz hiçbir kimseden bir şey okuyup yazmamış olduğu halde onun tebliğ ettiği Kur’an’ın âyetleri pek beliğ, güzel bir tarzda bulunmaktadır, her yüce âyet, Peygamber efendimizin peygamberliğine biter şahit mesabesinde olup bir kısmı gayb bilgilerine ait haberleri kapsamaktadır. 3. Yüce Peygamber efendimizden vakit vakit birçok şeyler soruluyor, bunlara cevap olmaküzere âyetler nazil oluyordu ve yine o yüce peygambere zaman zaman zahmetler veriliyor, mübârek kalbini mahzun edecek lakırdılar söyleniyordu, bunlara cevap olmak ve birer teselli vesilesi bulunmak için de âyetler vakit vakit nazil oluyordu. 4. Kur’an âyetlerinin bir defada, birden inmemesindeki bir büyük hikmet de bu müslümanlar hakkında kolaylıklar göstermektir. Çünkü birden nazil olsa idi müslümanların daha İslâm’ın başlangıcında bütün şeri hükümler ile birden mükellef olmaları icabederdi, kendilerine böyle bir teklif pek ağır gelirdi. Halbuki, yavaş yavaş nazil olması dinî hükümlere kolayca alışmaya vesile olmuştur. 5. Cibril-i Emin’in vakit vakit inerek Kur’an-ı Kerim’in âyetlerini getirmesi, bu vesile ile Resûl-i Ekrem’le tekâr tekrar karşılaşması, Peygamber Efendimiz hakkında bir ilâhi sevgi ve şefkat idi, onun mübârek kalbini güçlendirmeye kendisine teselli vermiş olmaya sebep bulunmakta idi, ve o sayede Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem efendimiz, bir takım gaybi haberlere ait hallere vâkıf bulunmuş oluyordu.

Furkan 25:33

(Ve) Ey mahlûkatın en şereflisi eşsiz peygamber!. (onları) o inkârcılar (sana herhangi bir mesel ile) peygamberlik şânına aykırı bir iftirâ ile, bâtıl bir şüphe ile, mesela: gökten bir hazinenin inmesi gibi, Kur’an-ı Kerim’in birden nâzil olması gibi hikmete aykırı bir temenni ile (gelmezler ki illâ) geldiler mi?. (biz sana hakkı) ortaya çıkaracak olan bir cevabı (ve tefsirce daha güzelini) açıklama bakmından en mükemmelini, haddizatında en yüksek güzellik derecesi ve üstünlüğe sâhip olan açıklamaları (getirmiş oluruz) seni her yönden aydınlatır ve güçlendirir, hısımlarınakarşı pek mükemmel cevaplar vermeğe gücü yeter bir halde bulundurmuş oluruz. Dâima gâlip gelme, peygamberlik tarafından tecelli eder durur.

Furkan 25:34

(Onlar) O Resûl-i Ekrem’e karşı muhalif cephe de yer alanlar (o kimselerdir ki) yarın kıyâmet günü (yüzleri üzerine cehenneme haşrolunurlar) dünyadaki ters düşüncelerinin bir cezası olmak üzere öyle perişan bir halde cehenneme sevkedilmiş bulunurlar (İşte onlar) o îmandan uzak kalan lânetli kimseler (mevkice en fena) bir haldedirler (ve yolca) da, tâkibettikleri yol itibariyle de (en sapıkdırlar) en ziyade sapıklığa düşmüş, hidayetten uzak kalmış kimselerdir. “Ebu Hüreyre Radiallahu Teâlâ anhın Resûl-i Ekrem Sallallahu Teâlâ aleyhi vesellemden rivayet ettiği bir hadis-i şerıfe göre insanlar, mahşerde üç sınıfa ayrılacaktır. Bir sınıfı hayvanlara binerek haşroluracaktır, bir sınıfı da yaya olarak haşredilecektir, bir sınıfı da yüzleri üzerine haşredilmiş olacaktır. Yine Resûl-i Ekrem’den şöyle buyurduğu rivâyet edilir: “Onlar ayakları üzerine yürütmeğe kâdir olan Allah Teâlâ, onlar yüzleri üzerine yürütmeğe de kâdirdir” buna inanmışızdır. Artık insanlar daha dünyadalarken hallerini güzelce tanzim etmelidirler ki, ahiret âleminde müşkül bir durumda bulunmasınlar. Ve başarı yalnız Allah’tandır.

Furkan 25:35

Bu mübârek âyetler de Resûl-i Ekrem’i teselli etmek için ve kavminin dikkat nazarlarını celb için Hz. Musa ile Hz. Harun’un bir Hz. Nuh’un kıssalarını bildiriyor,Peygamberlerine karşı düşmanca bir vaziyet almış olan Ad, Semud gibi eski kavimlerin fecî felâketlere uğramış olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Ey son peygamber!. (cemâlim hakkı için) bir olan zatıma yemin olsun ki (Musa’ya kitabı verdik) ve Tevrat’ı indirdik (ve onun maiyetinde) ona yardımcı olarak (kardeşi Harun’u vezir kıldık) Hz. Harun, aynı zamanda peygamberlik ve risalet hususunda Hz. Musa’ya ortak bulunuyordu. Çünkü “Essiracül münîr” adlı eser de denildiği gibi peygamberlik ve risalet ile vezirlik arasında aykırılık yoktur. Bir zamanda birçok peygamberler gönderilip birbirlerine vezirlikle, yardım etmekle memur olmuş olabilirler.

Furkan 25:36

(O vakit) Hz. Musa ile Hz. Harun’a (dedik ki: Bizim âyetlerimizi) Firavun ile kavmine karşı açıkca gösterilen beyaz al gibi, âsa gibi çeşitli mucizeleri (tekzib etmiş olan kavme gidin) yani: Kıbt taifesine, Firavun’un kavmine, yardımcılarına giderek onları Allah’ın dinine davet edin. Musa Aleyhisselâm ile muhterem kardeşi ise bu emre binaen giderek onları hak dine davette bulundular, fakat onlar küfürlerinde sebat ettiler, o iki mübârek Peygamberi yalanlamağa cür’et gösterdiler. (sonra) o devam ettikleri yalanlamayı müteakip (o kavmi tam bir helâk ile helâk ediverdik) onların haklarında hayret verici bir helâk ile mahv ve yok olmalarına ait ilâhi hüküm tecelli etmiş oldu, küfürlerinde ısrarın cezasına kavuşmuş oldular. Artık ey peygamberlerin sonuncusu!. Bilinmiş oluyor ki: Peygamberliği, kitabı ilk inkâr edilen Peygamber yalnız sen değilsin. İşte Hz. Musa ile kardeşinin kıssası sana bir numune. Hz. Musa’ya Tevrat kitabı birden inmiş olduğu halde onu da yalanladılar, nice mucizelerigördükleri halde onları da tasdik etmediler. İşte o Peygamberlere yardım etmiş olan büyük yaratıcı, sana da vâd buyurmuş olduğu yardım ihsanı buyuracaktır. Onun kudreti her şeye fazlası ile kâfidir. İşte bu birinci bir kıssa. “Tedmir”: Hayret verici, korkunç, aslı idrak edilemeyecek derecede şiddetli olan bir yok etme demektir.

Furkan 25:37

(Ve Nuh kavmini de) helâk ettik, onlar da helake uğramış oldular (Peygamberlerini tekzib ettikleri vakit) Nuh Aleyhisselâm’ın ve ondan evvelki Peygamberlerin peygamberlik ve risaletlerini inkâr küfürlerinde direttikleri zaman (onları garkettik) gökten kırk gün yağmurlar yağmış, yerlerin altındaki sular da fışkırıp çıkmış, yer yüzü bir deniz kesilmiş. Nuh Aleyhisselâm’ın gemisine sığınan müminler o tufan azabından kurtulmuş, bütün kâfirler de suların içinde kalmış, boğulup gitmişlerdir. (ve onları) o kâfirlerin boğulmalarını veya onların bu kıssalarını (insanlara ibret kıldık) onlardan sonra dünyaya gelecek kimseler için bir uyanış dersi kılmış olduk, onlar gibi inkâra devam edenlerin âkibetleri böyle pek korkunç bir helâkten başka değildir. (ve zalimler için) öyle kâfirlere mahsus (bir acıklı azap) da (hazırladık) ki, o da âhiret azabıdır, pek elim olan cehennem ateşidir. Bu da ikinci kıssadır.

Furkan 25:38

(Ve Adı’da) Hud Aleyhisselâm’ın kavmini de rüzgâr ile helâk ettik. Bu da üçüncü bir kıssa. (Semud’u da) Salih Aleyhisselâm’ın kavmini de bir gürültü ile helâk ettik. Bu da dördüncü bir kıssa. (ve Ress ashabını da) helâk ettik. Bu dabeşinci bir kıssadır. Bir rivayete göre bu kavim, Yemame civarındaki bir bölgede veya Antalya’da Res denilen bir kuyu civarında ikâmet edip putlara tapınan bir taife imiş. Kendilerine Şüayb Aleyhisselâm Peygamber gönderilmişti. O mübârek zatı inkâr ettiler, nihayet kuyularının suları kurumuş, kendileri bir zelzele ile mahvolup gitmişlerdir. (ve bunların arasında) bu muhtelif, inkârcı taifelerin arasında (bir çok asırlar erbasını da) helâk ettik. Evet.. Küfürleri yüzünden daha nice kavimler de helâk olmuşlardır ki, onların miktarı, tafsilâtını ancak Cenab-ı Hak bilir.

Furkan 25:39

(ve bütün onların kendileri için) o felâketlere uğramış eski kavimlere küfür ve isyandan kaçınmaları için Peygamberleri vasıtası ile (misaller verdik) birçok acib kıssalar, uyanmayı gerektirecek olaylar beyan buyurduk, onlara doğru yolu göstermiş olduk. Buna rağmen onlar nasihat almadılar, yine inkârlarında, isyanlarında devam ettiler (ve hepsini de) bu kötü hareketlerinin bir cezası olmak üzere (kırdık geçirdik) hepsini de acib bir surette helâk etmiş olduk. İşte küfür ve isyanın müthiş âkibeti!. Artık sen peygamber Hazretlerinin risaletini kabul etmeyen, onun tebligatına muhalefet eden taifeler de bunu düşünsünler, onlar da o eski kavimlerin tarihi hallerine pekâlâ vâkıf bulunmaktadırlar.

Furkan 25:40

Bu mübârek âyetler, peygamber asrındaki bir kısım müşriklerin de eski kavimlerin yok olan yurtlarını gördükleri halde onlardan ibret almadıklarını bildiriyor. Bilakis Hz. Muhammed’in peygamberliğini uzak görerek onunla alaya cür’et gösterdiklerini kınamak için teşhir ediyor. O müşriklerin neticedeazaba uğrayınca doğru yoldan çıkmış olduklarını anlayacaklarını ve öyle hevâlarına tapan kâfirlere Resûl-i Ekrem’in ilgilenme ve savunmada bulunamıyacağını ve onlardan ekserisinin hayvanlardan daha sapık ve işitmek, anlamak kabiliyetinden yoksun kimseler olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve andolsun ki,) o Muhammed’in Peygamberliğini inkâr eden Kureyş müşrikleri ve diğerleri (felâket yağmuruna tutulmuş olan karyeye) Lût kavminin mahv ve harâb olan yurtlarına varmışlardı. (artık onu görür olmamışlar mı idi) elbette görmüşlerdi, ondan bir ibret dersi almalı değil mi idiler?. Küfürlerinden ve eşcinsellik gibi çirkin hareketlerinden dolayı Lût kavminin beş beldesinden dördü üzerine gökten taşlar yağarak hepsi de helâk olmuşlardı. Yalnız bir belde ahalisi öyle çirkin bir harekette bulunmadıkları için onlar bu felâkete uğramamışlardı. (hayır) o çağdaş müşriklerde (öldükten sonra dirilip kalkmayı ummaz olmuşlardır) onlar da kıyameti inkâr edenler, bunun içindir ki, tarihten ibret almazlar, sonunda daha nice azaplara tutulacaklarını düşünmezler, bu sebeple o şirk dolu hareketlerinde devam eder dururlar.

Furkan 25:41

(Ve) Ey yüce peygamber!. O müşriklerin cahilliğine davranışlarının alçaklığına son yoktur. Hatta onlar (seni görünce de seni ancak bir eğlence yerine tutuyorlar) senin yüceliğini, faziletini, onların haklarında ne kadar iyilik ister olduğunu takdir edemiyorlar, bilakis alay etme alçaklığında bulunuyorlar. (Allah’ın Peygamber olarak gönderdiği bu mudur, diyorlar.) Hz. Muhammed’in öyle Peygamberliği apaçık olan bir zatın risaletini uzak görüyorlar.

Furkan 25:42

O müşrikler, küfür ve şirk üzere sebat ettiklerini bir başarı sanarak şöyle de iddiada bulunuyorlar: (az kaldı ki,) o Peygamberlik iddia eden zat (bizi mabutlarımızdan sapıtıversin) bizi onlara ibadetten uzak düşürsün (eğer biz onlar üzerine sabreder olmasa idik) onların ibadetlerine devam hususunda sabır ve sebat göstermese idik elbette bizi onlara tapmaktan yoksun bırakacak idi diyorlar. (ve) Cenab-ı Hak da buyuruyor ki: Onlar (yakında azabı gördükleri zaman) ahirete sevkedilerek cehennem ateşine atılacakları vakit artık dünyada iken (yolca kimin daha sapık) bulunmuş (olduğunu bileceklerdir.) müminlerin mi, yoksa kendilerinin mi sapıklık içinde yaşamış olduklarını anlayacaklardır. Artık kendilerinin sapıklık içinde kalmış oldukları gerçekleşmiş olacaktır. Ama ne yazık ki, artık geçmişi geri getirme imkânı yoktur.

Furkan 25:43

Ey yüce Rasûl! O müşriklerin halleri ne kadar kınamaya lâyıktır?. (Gördün mü o hevasını mabût edineni?.) bir delile, bir düşünceye dayanmak mahlûkata tapınan kimsenin o pek cahilce hali ne kadar gariptir, tuhaftır, akıl ve hikmete aykırıdır. Binaenaleyh ey şânı yüce Resûl!. Sen mâzursun, öyle bir kimseyi düzeltmeğe bizzat güç yetiremezsin. (artık sen mi onun üzerine bir vekil olacaksın?.) Onu öyle heva ve hevesine tâbi olmaktan geri bırakıp muhafaza edeceksin?. O kabiliyetini öyle kötü kullanarak hidayet yolundan ayrılmıştır. Öyle sapıklık erbabını korumaya senin kudretin yoktur, sen mâzursun.

Furkan 25:44

Ey Yüce Resûl!. Sen o gibi mürşik kimseleri olanca azim ve gayretle irşada, aydınlatmaya çalışıyorsun. Ne yazık ki onlar, istifade kabiliyetlerini kaybetmiş kimselerdir (yoksa zanneder misin ki, onların ekserisi işitirler) senin öğütlerini dinlerde kendilerini fenalıklardan uzaklaştırırlar? (veya) onları (akıllıca düşünürler?.) ne gezer.. Onlar yaratılıştan gelen güzel kabiliyetlerini, akli güçlerini elden çıkarmış kimselerdir. Onlar güzelce düşünmek, haklarındaki hayır ister öğütleri takdir edebilmek kabiliyetinden mahrum kalmışlardır. (onlar başka değil, hayvanlar gibidirler) nasihatlardan, âyetlerden yararlanmış olmamak husundan hayvanlar kabilinden kimselerdir. (belki onlar) o müşrikler (yolca) hayvanlardan (daha sapıklardır) Çünkü: Hayvanlar, kendilerini besleyen sahiplerine boyun eğerler. Kendilerine zararlı olan birçok şeyleri bilirler, onlardan çekinirler, kendi atlayacakları yerleri bilip dosdoğru oraya giderler. O müşrikler ise kendilerini yaratan Yüce Yaratıcının emirlerine itaat etmezler, onun kendi haklarındaki lütuf ve ihsanını takdir edemezler, karşılarında parlayıp duran Allah’ın birliğini kudret ve azamet delillerini görmezler, körükürüne yaşarlar, şeytanca vesveselere tâbi olurlar, bir takım âciz, fani mahlûklara, kendi heva ve heveslerine tapınmak cehaletinden geri durmazlar. Mamafih, hayvanlar, mükellef olmadıkları için kendi hareketlerinden sorumlu değildirler. İnsanlar ise mükelleftirler, bütün amellerinden dolayı sorumludurlar “Heva ve heves” kendilerine uyulan bâtıl, zararlı şeyler demektir.

Furkan 25:45

Bu mübârek âyetler, âlemi yaratan Allah Teâlâ hazretlerinin mukaddes varlığına şahitlik eden çeşitli delilleri kapsar. İnsanlığın istifadesi için yaratılmış olan bir kısım yaratılış izlerini tefekkürün gereğine işaret ediyor. Buna rağmen birçok insanların nankör, kıymet bilmez bir halde bulunduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey şânı Yüce Resûl!. (Görmedin mi) Kerim olan yaratıcının kudretinin sanatına, hilkatının şaheserine bakmadın mı? Elbette ki, bakmış bulunuyorsun, (gölgeyi nasıl uzatmıştır) fecrin doğuşu ile güneşin doğuşu arasında uzatılmış bir tarzda ortaya çıkan gölge, daha güneş bulunmadığı halde nasıl şahane şekilde vücude gelmektedir. Sonra güneşin doğuşu anında her şeyin gölgesi ne kadar uzun, bir biçimde görünmeğe başlamaktadır. (eğer) o Kudret sahi Allah (dileyecek olsa idi onu) o gölgeyi (elbette sakin kilarda) o gölge sâbit bir halde kalırdı, onu güneş yok edemez, değiştiremezdi. Ve Cenab- Hak buyuruyor ki: (sonra güneşi gölge üzerine bir delil kıldık) artık insanlar güneş ile onun yürüşündeki değişmeler ile gölgelerin hallerine, bir yerde ne kadar sâbit olacağına, ne zaman oradan ayrılacağına delil getirmiş bulunurlar. Eğer güneş olmasa idi gölge bilinemezdi, nur olmasa idi karanlık bilinemezdi, çünkü eşya zıtlarıyla bilinir.

Furkan 25:46

Cenab-ı Hak, diğer bir kudret ve hikmet belirtisine işaret için buyuruyor ki: (Sonra onu) o gölgeyi (azar azar) yavaş yavaş (kendimize) dilediğimiz yöne (çekip almışızdır) artık hiçbir yaratık onu başka bir yöne çevirmeğe gücü yetmez. Gölgelerin devamlı olarak durması uygun olmadığı gibi hemen birden uzaklaştırılması da insanların faydasına uygun değildir, aksi takdirde insanlam birçok işleri yüzüstü bırakılmış bir halde kalmış olur.Binaenaleyh güneşin bir müddet devamı, gölgenin ona göre değişim göstermesi, sosyal hayatın ihtiyaçlarını tatmin, hikmet ve faydasını kapsamaktadır.

Furkan 25:47

(O) güneşi, gölgeleri ve diğer hâdiseleri yaratan (o) en yüce zat (dır ki) Ey insanlar!. (sizin için geceyi bir örtü) kılmıştır. Gecenin karanlığı bir elbise gibi sizi örter, eşyayı gizler (ve uykuyu bir rahat) kılmıştır. Geceleyin meşgalelere son verilir, bedenler rahata kavuşur, herkes uykuya dalarak istirahate kavuşur (ve gündüzü de bir yayılma zamanı kıldı) gündüz olunca herkes uyanır, yeni bir hayat faaliyeti başlar, rızkını vesair menfaatlerini temine çalışır. Adeta bir ölüm demek olan uykudan uyanıp kalkar, bir haşir ve neşir hükmünde bulunan uyanıklık haline gelmiş olur.

Furkan 25:48

(ve o) Hikmet sahibi yaratıcının mukaddes varlığına şahadet eden şu delile de bakınız ki: (o) yüce zat (dır ki: Rüzgârları rahmetinin önünde) yani: Yağmurlardan önce (bir müjdeci olarak gönderdi) yağmur yağacağını müjdelemektedir. Bu ne büyük bir ilâhi lütuftur?. Evet.. O yüce halikın, lütuflarına bakınız ki, şöyle buyuruyor: (ve gökten) buluttan, üstünüzden hayatın mayası olan (tertemiz bir su indirdik) bir su ki, hem de başkasını temizleyicidir. İnsanlığın hayatını devam ettirmesine bir vesiledir, birçok faidelere sahiptir.

Furkan 25:49

İşte o Kerim olan yaratıcı buyuruyor ki: Osuyu indirdik (Tâki onunla bir ölü beldeyi diriltelim) o belde arazisini bitki bitirme gücüne nâil kılalım, birçok ekinler ile, sebzeler ile, ağaçlar ile yeniden bir hayat bulmuş gibi olsun (ve yaratmış olduklarımızdan) develer, sığırlar, koyunlar gibi (birnice hayvanlar ve birçok insanları sulayalım) bu hayat sahipleri o sulardan istifade ederek en büyük hayati ihtiyaçlarını sağlamaya muvaffak olsunlar. İşte bu hikmet dolayısı iledir ki, yeryüzünün her tarafında çeşitli su kaynakları mevcuttur, birnice ırmaklar çeşmeler akıp durmaktadır. Bütün bunlar, birer büyük ilâhi nimettir.

Furkan 25:50

İşte Hak Teâlâ Hazretleri buyruyor ki: (Zatı akdesim hakkı için onu) o yağmurların inişini, o nimetlerin arka arkaya gelişini insanlar (tefekkür etsinler için aralarında) öteden her (türlü türlü suretlerde bulundurmaktayız) muhtelif yerlerde vakit vakit yağmurlar yağıyor, oralarda bulunanlar ondan istifade ediyorlar. Bu ne büyük bir nimet!. Diğer bir görüşe göre de: “Yağmurları, bulutları yaratıp, varetmeye ait izahları, gerek Kur’an-ı Kerim ile ve gerek diğer semavi kitaplar vasıtasiyle insanlar ârâsında tetrar tekrar ifade etmişizdir” tâki bu beyanattan insanlar yararlanmış olsunlar, nâil oldukları nimetlerin kıymetini bilip şükrünü edaya çalışsınlar. (Halbuki: İnsanların pek çoğu ancak nankörlükte bulunmuştur) bu nimetleri kendilerine ihsan eden yüce yaratıcıya kulluk etmekten kaçınmış, bir takım yaratıklara tapınmakta bulunmuş, Allah fikrinden mahrum kalmışlardır. Hattâ deniliyor ki: Cahiliyyet zamanında bir takım kimseler, yağmurların yağmasını bir takım yıldızların düşmesi veya doğmasına hamleder, bu yıldızları birer hakikiyaratıcı tanır, bunlara tapınırlardı. Şöyle ki: Onlara göre tan yerinin ağarması ile bêraber batı tarafındaki bir yıldız menzilinden düşer, onun rakibi olan diğer bir yıldız da hemen doğu tarafından doğmuş olur. İşte bu, yıldızların böyle düşmesi üzerine bu yağmurlar yağmaya başlarmış. Yıldızların bu düşmesine “Nev” denilir ki: çoğulu “Enva”dir. Böyle bir iddia, tabiata tapma neticesinde oluşan bir kanaattir ki bâtıl oluğu gâyet açıktır.

Furkan 25:51

Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekrem Efendimizin bütün beldeler ahalisine Peygamber gönderilmiş olduğunun ve bu hususta münkirlere aldırmayıp onlara karşı cihad ile vazifeli bulunduğunu bildiriyor. Yüce Yaratıcı Hazretlerinin birliğine, kudretine diğer birer delil olmak üzere denizlerin farklı durumlarını ve insanların iki kısma ayrılmış olduğunu düşünmek için gözler önüne koyuyor. Kâfirlerin de ne cahilce hareketlerde bulunduklarını teşhir buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey son peygamber!. (eğer dilemiş olsa idik elbette her karyede) her beldede onun ahalisi için (bir korkutucu) bir Peygamber (gönderirdik) bu peygamberlik vazifesi, yalnız sana bağlı kalmazdı. Fakat senin kadrini yüceltmek seni diğer Peygamberlere üstün kılmak için böyle müstakil ve bütün insanlığa yönelmiş bir şânı yüce Peygamber olmak üzere göndermiş olduk.

Furkan 25:52

(Artık) ey seçkin ve yüce peygamber!. (sen kâfirlere itaat etme) onlara karşı yumuşaklık gösterme, öyle güzel muamele ile İslâm dâiresine girecek kabiliyette bulunmayanların kalplerini ısındırmak için kendilerine yaltaklanarak muamelede bulunma (ve onlara karşı bununla) Kur’an-ı Kerim’i okuyarak,ondaki öğütleri, kıssaları, eski inkârcı kavimlerin başlanna gelmiş olan azapları bildirmek suretiyle (büyük bir cihad ile mücahedede bulun.) Çünkü bütün insanlığı bu şekilde İslâm dinine davet etmek, büyük bir cihattır, açık ve gizli mücahedeleri câmidir. Bu suretle birçok kimseler uyanarak İslâm şerefine nâil olabilirler. Hattâ deniliyor ki: Câhil ahmak kimselere karşı böyle ilmi deliller ile cihatta bulunmak, düşmanlara karşı kılıç ile cihatta bulunmaktan daha büyüktür. İşte güzel öğütün mühim neticeleri!.

Furkan 25:53

(Ve O, O) Büyük Yaratıcı (dır ki: İki denizi kendi akış istikametlerine salıvermiştir) onlar birbirine yakın, bitişik ve pek geniş oldukları halde yine biribirine karışmıyorlar. İlâhi Kudret ile ayrı ayrı akıp duruyorlar. (şu) deniz suyu (lezzetlidir, fazlaca tatlıdır) son derece lezzetli bulunmaktadır (şu da) şu ikinci deniz de yakıcı bir derecede (tuzludur, acı bir sudur) böyle biribirine yakın iki deniz oldukları halde suları arasında böyle büyük fark vardır. Bu ne büyük bir ilâhi kudret eseri!. (ve) o Büyük Yaratıcı bu (ikisinin arasıda da bir engel) bir mâni (görülemiyecek bir perde) veya pek ziyade bir zıtlaşma (vücude getirmiştir) herbiri sanki diğerinden uzaklaşarak kaçınır, birinin suyu diğerine tesir edemez. Nitekim ırmaklar ile denizler arasında da böyle bır fark görülmektedir. Irmak suları tatlı olduğu halde birçok denizler acı bulunmaktadır. Bütün bunlar Allah’ın birer kudret eseridir.

Furkan 25:54

(Ve o, o) Kerim yaratıcı (dır ki: Sudan insanı yaratmıştır) Hz. Ademi başlangıçtasudan yaratmış, onun asıl yaratılışı sudan ibarettir. Onun çocukları ve torunları da birer damla su mesabesinden bulunan döl sularından yaratılmış ve yaratılmakta bulunmuşturlar (sonra onu) ilk suyu, bir yaratma devirleri neticesi olarak iki kısma ayırmış (erkek ve dişi kılmıştır) bu suretle aralarında neseb ve akrabalık meydana gelmiştir. Bir kısmının arasında nikâh câiz olmaz, bir kısmının arasında ise nikah helâl bulunur, bu şekilde de insanlar arasında akrabalık denilen bir yakınlık meydana gelmiş olur.

Furkan 25:55

Böyle iken, Cenab-ı Hak’kın varlığı, kudret ve hikmeti bu denizler, bu insanlığın yaratılması sebebiyle de gözüküp durmakta iken o kâfirler (Allah’ın gayrı) yaratıcılık ve mabûdluk mertebesinin gerisinde bulunan, bu gibi yüksek vasıflara asla sahip olamayan ve (kendilerine ne menfaat ve ne de zarar veremiyecek olan şeylere taparlar) onların taptıkları putların hiçbir şeye gücü yetmediği bilinmektedir. İnsanlardan hiçbir fert de Cenab-ı Hak’kın takdiri, müsaadesi olmadıkça ne bir faideye ve ne de bir zarara kendi başlarına muktedir olamazlar. (ve) bu böyle iken yine herhangi bir (kâfir) Ebu Cehil gibi bir inkârcı (Rabbine karşı) o kudret ve azameti zikredilen yüce yaratıcının emirlerine muhalefet ederek ins ve cin şeytanlarına (yardımcı olmuştur) İslâmiyete karşı düşmanlık hususunda, bâtıl şeylere tapınmak hususunda şeytanlara, şeytan tabiatlı kimselere uyan kâfirler, ne kadar cehalette bulunmaktadır, kendilerini yaratmış, nimetlere nâil kılmış olan Kerim Rabbe ibadeti, şükretmeyi bırakarak öyle bâtıl, faydasız şeylere tapınmakta bulunuyorlar, kendilerini irşada çalışan,haklarında hayır isteyen bir yüce peygamberin gösterdiği selâmet yolunu tâkibetmiyerek kendilerini dehşetli bir helâke aday etmiş oluyorlar. Ne kadar üzülünecek, bir hareket!.

Furkan 25:56

Bu mübârek âyetler. Resûl-i Ekrem’in ne gibi vasıflara sahip olduğunu, peygamberlik vazifesi karşılığında bir ücret istemeyip onun yüce gâyesinin insanlığı doğru yola iletmek olduğunu bildiriyor. Ve o yüce peygamberin ne kadar çok nefret gösterdiklerini kınamak için teşhir buyurmaktadır. Şöyle ki: Cenab-ı Hak yüce peygamberine iltifatta bulunuyor (ve) buyuruyor ki Ey yaratılanların en şereflisi olan Hz. Muhammed (biz seni göndermedik) seni bu sahip olduğun peygamberlik vazifesiyle mükellef kılmadık (ancak bir müjdeleyici ve korkutucu olarak) gönderdik, risalet vazifeslyle vazifeli kıldık, senin başlıca vazifen, îman ve taat sahiblerini sevap ile müjdelemektir, küfür ve isyan içinde yaşayanları da ceza ile, ilâhi azap ile korkutmaktır.

Furkan 25:57

Ve Ey Yüce Peygamber!. O îmana davet ettiğin kimselere (de ki: Ben bunun iizerine) bu risaletimi size tebliğ ettiğimin karşılığında (sizden bir ücret istemiyorum) öyle bir zanda bulunmayın, benim peygamberlik şerefim, öyle zanlardan, töhmetlerden uzaktır. (ancak Rabbine doğru bir yol edinmek isteyen kimseyi) istiyorum, benim tebligatım üzerine imân şerefine nâil, hidayete ulaşanların varlığını, o vesile ile Allah yanında ecir ve mükâfata nâil olmamı Cenab-ı Hak’tan niyâz eyliyorum. Artık her insaf sahibi, düşünen insan için lâzım değil midir ki, bunu takdir ederek Allah’ın yoluna girmiş olsun?.

Furkan 25:58

(Ve) Ey şânı yüce Resûl!. Bütün menfaatlerin elde edilmesi zararların giderilmesi hususunda (ölmeyecek olan bir hayat sahibine) yani ölmeyecek diri olan ve kıdem ve beka sıfatlariyle vasıflanmış bulunan Allah Teâlâ’ya (tevekkül et) yalnız ona itimatda bulun. Çünkü tevekkül ve itimada en lâyık olan, ancak O’dur. Ölüme mahkûm olan mahlûkat ise tevekküle mahal olamaz, onlar fanidirler, onlara tevekkül edenler onların ölmeleriyle büyük ümitsizlik ve kedere, hayal kırıklığına uğramış olurlar. (ve) Ey en kerim dost!. (ona) o ezeli ve bâki olan mabûduna (hamd ile beraber tesbihte bulun) onun nimetlerine hamd ve şükret, onun mukaddes zatını bilcümle noksanlardan tenzihe çalış. Bu kulluk vazifesini ifa için () mübârek cümlesini çokça okumalıdır. (ve kullarının günahlarına onun) o büyük yaratıcının (haberdar olması kifayet eder) onların gizli ve âşikâr bütün günahlarını ve peygamber aleyhindeki dedikodularını, kötü niyetlerini Cenab-ı Hak tamamen bilmektedir. Artık sen, Ey Yüce Resûl!. Üzülme, onların küfurlerinden dolayı sen mesul değilsin. Onlar kendi cinâyetlerinin cezasına ergeç uğrayacaklardır.

Furkan 25:59

Ey Yüce Peygamber!. (O ki) seni tevekkül ile tevhit ve tesbih ile mükellef kılan kerim mâ’bud ki (gökleri ve yeri ve bunların arasında olanları) fezaları, maddeleri, çeşitli hayat sahiplerini (altı günde yarattı) yani: O kadar bir müddet içinde yoktan meydana getirdi. (sonra arş üzerine hükümran oldu) yani: İlâhi hükümranlığı tecelli etti, bütün bu vücudegeten âlemler üzerinde Cenab-ı Hak’kın tedbiri, idari hâkimiyyeti cereyan etmeğe başladı. İşte (o) bu kâinatı böyle yaratıp idare buyuran (Rahmandır) o Kerim ve merhamet sahibi olan yaratıcıdır ki, ondan başkasına kulluk edip bağlılık arzetmek, ta’zim secdesinde bulunmak asla câiz değildir. Artık (o’nu) öyle kısaca bildirilen kâinatın yaratılışına Cenab-ı Hak’kın arş üzerine istivasına ait meseleyi her şeyden hakkıyla (haberdar olandan sor) yani: Bütün kâinâtın zahirine, içyüzüne tamamiyle vakıf olan şânı yüce yaratıcı Hazretlerinden sual et, onun Kur’an lisanı ile, vahiy ve ilhamiyle açıklamalarını bekle. Çünkü o pek muazzam şeyler hakkında lâyıkı ile bilgi sahibi olabilmek için başka çare yoktur.

Furkan 25:60

(Ve onlara) o müşriklere (Rahmana secde ediniz) namaz kılınız kulluk secdesinde bulununuz (denildiği zaman) o kâfirler, bilmezlikten gelen bir vaziyet alarak (dediler ki: Rahman nedir?) biz onu bilmiyoruz, artık (bize emrettiğine) böyle neden ibaret olduğunu bilmediğimize (biz secde eder miyiz?.) Biz böyle bir secde emrine asla riayette bulunmayız. (ve) böyle rahmana secde ile emir veya müslümanların secdeye vardıklarını görmeleri (onların) o müşriklerin (daha ziyade) îmandan, hakka tâbi olmaktan (nefretlerini arttırdı) dinsizliklerinde ısrar edip durdular, böyle hidâyetlerine vesile olacak bir emre riayet etmediler, kulluk secdesinden kaçındılar. Ne büyük bir mahrumiyet!. Bu âyeti kerime, yedinci secde âyeti bulunmaktadır. Bunu okuyanın ve dinleyenin tilâvet sevdesinde bulunması hanefilere göre vâcip, diğer imamlara göre sünnettir.

Furkan 25:61

Bu mübârek âyetler, Allah’ın zatı için kullarının kulluk secdesi etmekle mükellef olduklarını büyük yaratıcının bir kısım yüce kudret eserlerine dikkat nazarları çekiyor. Hâlis kulların hareket tarzlarını ve ne gibi yakarışlarda bulunarak ibadete ve taate devam ettiklerini bildiriyor ve Allah’ın azâbının pek şiddetli olduğunu hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Pek yücedir) ortak ve benzerden uzaktır (o) Büyük yaratıcı (ki; Gökte burçlar vücude getirmiştir) bunlar gezegen denilen yedi yıldız için birer yüksek köşk mesabesinden bulunan yüksek menzillerdir. (ve orada) o gökte veya burçlarda (bir çırağ) yani: Güneş (ve bir nurani ay) geceleyin ışık saçan ayı (yaratmıştır) bunlar ne kadar büyük birer kudret eseridir!. “Burûç” lügatte burcun çoğuludur, yüksek makamlar, saraylar, köşkler demektir. Astronomi tâbirine göre: Oniki semavi makamdan ibarettir ki, bunlar Kuzu, Boğa, İkizler, Yengeç, Asian, Başak, Terazi, Akrep, Yay, öğlak, Kova, Balık, adındaki burçlardır. Kuzu ile Akrep, Merih yıldızının menzilleridir. Boğa ile Terazi, Zühre yıldızlarının menzilleridir. İkizler ile Başak, Utarit yıldızının mezilleridir. Yengeç, Ayın menzilidir, Aslan, Güneşin menzilidir. Yay ile Balık Müşteri yıldızının menzilidir. Oğlak ile Kova da Zuhal yıldızının menzilleridir. Bu burçlar, tabiat itibariyle üçer üçer olarak dört kısma ayrılmıştır. Şöyle ki: Boğa, Başak ve Oğlak burçları yaratıştan toprakla ilgilidir. Kuzu, Aslan ve Yay burçları yaratılıştan âteşle ilgilidir. İkizler, Terazi ve Kova burçları yarattlışlarından hava ile ilgilidir. Yengeç, Akrep ve Balık burçları da yaratılıştan su ile ilgilidir.

Furkan 25:62

(Ve o) Kerim yaratıcı (dır ki, tefekkür eden) Cenab-ı Hak’kın şefkatini tefekkür edip, kudretinın san’atını düşünen (veya şükürde bulunmak isteyen) onun nâil olduğu çeşitli nimetlerine karşı şükretmeye bir kulluk vazifesi bilen (kimse için geceyi ve gündüzü birbiri ardınca gelmekte kılmıştır) bunlardan her bir diğerine halef oluyor, biri diğerinin yerine geliyor, herbiri kendisine ait nurdan, ışıktan yeryüzündeki olanları faydalandırıyor. Bunlardan her biri, kendi hareketindeki, varlığındaki intizam ve hikmet itibariyle bir kudret hârikası, bir Allah’ın birliğinin delili mahiyetinde bulunmaktadır. Eğer bunların her biri daima aynı vaziyette bulunsa nizamı âlem, insanların menfeatleri zayi olur gider.

Furkan 25:63

(Ve Rahmanın) O Rabbi Kerim’in samimi, düşünen (kulları) ise öyle kulluk secdesinden kaçınan kimseler gibi değildirler. O muhterem kullar (onlardır ki: Yeryüzünde mütevaziane bir halde bulunurlar) Allah’ın büyüklüğünü düşünerek kibir ve gururdan kaçınırlar, kendi âcizliklerini bilerek yumuşaklık ile, tevazu ile hareket ederler, kimseye karşı kibirli olarak, kendilerini öven bir vaziyet almazlar. (ve cahiller onlara hitabettikleri vakit) bir takım ahmaklar, o alçak gönüllü zatlara karşı hoş görülemiyecek lakırdılarda bulundukları zaman, o muhterem zatlar, fena bir tarzda karşlıkta bulunmazlar, belki (selâmetle derler.) yani: Haydi işinize gidiniz, sizinle bizim aramızda ne hayır ve ne de şer vardır, biz sizden selâmette bulunmaktayız, siz de hâlinizi düzelterek selâmete kavuşunuz.

Furkan 25:64

(Ve onlar ki:) O samimi müminler ki (Rableri için secde edenler) oldukları: halde (ve kıyamda bulunanlar olarak) ibadete devam eder bir halde (geceler), böyle gecelerini ibadet ve taatle tamamen veya kısmen değerlendirmeğe çalışırlar, kerim mabûdumuza kulluk etmeye devam ederler.

Furkan 25:65

(Ve onlar ki) O ibâdet eden mütteki kullar ki, Hak Teâlâ’ya yakarışta bulunarak (Ey Rabbimiz!. Bizden cehennem azabını defet derler) kendi güzel amellerine bu amellerinin devam edeceğine aldanmayarak böyle bir şefkat istemeye gerek görürler. Evet.. (Şüphe yok ki, o’nun) o müthiş cehennemin (azabı bertaraf olmayan bir hüsrandır.) bir sürekli felâkettir. Artık ondan korunmak, öyle bir azaba uğramamak temennisinde bulunmak her düşünen insan için bir görevdir.

Furkan 25:66

(Filhakika o) Cehennem, o ebedî azap yurdu (pek kötü bir karagâh) dır, pek âteşli bir istikrar yeridir (ve) orası kâfirler için pek müthiş, sonsuz (bir ikametgâhtır) orada sürekli azap görüp duracaklardır. Artık böyle pek korkunç bir cezâ yurduna sevkedilmemek için kulluk vazifelerini yerine getirmeye çalışmaktan ve kerem ve merhamet sahibi olan mabûdumuzun korumasına sığınmaktan başka çare yoktur. İşte samimi, düşünen müminler, bu görevi pek güzel değerlendirirler.

Furkan 25:67

Bu mübârek âyetler de samimiyet sahibi, mutteki olan kulların bir kısım seçkin özelliklerini güzel göstermek için beyanbuyurur. Dinen yasak olan şeyleri işleyenlerin de ne büyük bir sorumluluğa düşeceklerini hatırlatıyor. Fakat daha sonra tevbe edip, af dileyip de yararlı amellerde bulunacak olanların da ilâhi affa nâil olacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (Ve onlar) o salih kişiler (ki, harcama yaptıkları zaman) itidâlden ayrılmazlar, (ne israfta ve ne de darlık göstermekte bulunmuş olmazlar) üzerlerine düşen malî vazifeleri, sadakaları yerine getirirler, fakirlere, zayıflara iyilikte bulunurlar. Fakat lüzumsuz yere, gösteriş için israfta bulunmazlar, kendilerini ihtiyaç içinde bırakacak derecede başkalarına yardıma koşmazlar, aksine cimrilik göstererek yardım etmeye muhtaç olanlara da yardım etmekten geri durmazlar. (bunun arasında) böyle israf ile cimrilik arasında (mutedil bir halde bulunmuş olurlar) hayatlarında bir intizam bulunur, hem kendilerini muhtaç, güç bir halde bulunmaktan korurlar, hem de başkaları hakkında yardımda, iyi muamelede bulunur dururlar.

Furkan 25:68

(Ve onlar ki) o dürüst, düşünen kullar ki: (Allah ile beraber başka tanrıya dua etmezler.) Cenab-ı Haktan başka mabûdluk sıfatına hiç bir kimsenin sahip olmadığını bilir, yalnız o şânı yüce yaratıcıya kullukta bulunurlar, ona duaya ve yalvarmaya devam ederler. (ve Allah’ın) öldürülmesini (haram kıldığı nefsi öldürmezler) öyle suçsuz kimselerin hayatlarına suikasdde bulunmaz (hak ile olan) katl ise (müstesnâ) usulü dairesinde kısas tatbiki gibi, İslâm varlığına hücum eden din düşmanlarına karşı savaşta bulunulması gibi haller, müstesnâ, bu takdirde hâlkın selâmetini temin için öldürmek câiz vebazan da gerekli olur. (ve) o iyi kullar (zinada) da (bulunmazlar) çünkü zina en çirkin, en mesuliyeti gerektiren bir cinayettir. (ve herkim bunu yaparsa) bu beyan olunan haramlardan hangi birini işlerse (büyük bir cezaya uğrar) hakkında ağır bir ceza uygulaması gerekli olur.

Furkan 25:69

(Onun için) o dinî yasakları işleyen herhangi bir şahıs için (kıyamet gününde azap kat kat olur) yaptığı alçaklığın lâyık olan cezasına uğrar (ve orada) o azap içinde (çeşit çeşit zillete tutulmuş olarak devamlı kalır) bedeni ve ruhani bir surette azap görür durur. İşte küfrün ve ona bağlı kötülüklerin neticesi, böyle dehşetli, ebedî bir azaptır.

Furkan 25:70

(Ancak) daha dünyada iken, bir güzel düşünce neticesinde (tövbe eden) yapmış oldukları kusurları terkederek onlardan kaçınan, Cenab-ı Hak’tan aflar temenni ederek (salih amel ile amelde bulunan) dinen övülmüş sevaba vesile bulunan güzel hareketlere, ibadetlere başlayan kimse (müstesna) Cenab-ı Hak onu af ve mağfiret buyurur. Evet.. (Allah Teâlâ) öyle tövbe istiğfar etmiş (olanların günahlarını sevaplara tebdil eden) kötülüklerini af ederek kendilerini güzel mükâfatlara nâil buyurur (ve Allah çok yarlıgayıcı)dır. Tövbekâr kullarının kusurlarını afveder ve örter ve o Kerim Yaratıcı (çok esirgeyici bulunmaktadır.) kusurlarını bilip itiraf eden, onları terk eyeleyen kullarını azaptan korur, haklarında rahmet ve şefkat ile muamele yapar.

Furkan 25:71

Evet.. (Ve her kim tövbe etmiş ve salih amelde bulunmuş) meşru olmayan davranışlarına samimi bir şekilde son vererek üzerine düşen dinî vazifelerini ifaya başlamış (olursa artık şüphe yok ki, o) kimse bu güzel hareketi neticesinde (Allah Teâlâ’ya rızasını kazanmış olarak döner) artık vaktiyle yapmış olduğu günahları, kusurları ilâhi afv sayesinde işlenilmemiş gibi olur. İşte Hak Teâlâ Hazretlerinin kulları hakkında lütuf ve şefkati böyle pek ziyadedir. Binaenaleyh günahkâr olanlar, ümidsizliğe düşmemelidirler, hemen tövbe edip ve afv dileyerek ilâhi afva sığınmada bulunmalıdırlar.

Furkan 25:72

Bu mübârek âyetler de o seçkin kulların diğer bir kısım güzel vasıflarını, temennilerini bildiriyor, o muhterem zatların o yüksek vasıfları sebebiyle ne kadar güzel, muazzam, ebedî mevkilere, nimetlere nâil olacaklarını şöyle müjdelemektedir. (Ve onlar ki) o salih, mutteki kullar ki (yalan yere şahitlikte bulunmazlar) yahut yalan sözler söylenilen yerlerde hazır bulunup durmazlar, hakka aykırı, adâba zıt lakırdıları dinlemekten kaçınırlar. Çünkü, o gibi bâtıl şeyleri seyredip durmakta onlara ortak olmak demektir. (ve) o muttekiler (faidesiz bir şeye uğradıkları vakit) meselâ: Çirkin bir lakırdıyı işittikleri veya ahlâka aykırı bir hareket gördükleri zaman (kerimler olarak geçer giderler) kendi şereflerini koruyarak o gibi kötülüklerden yüz çevirmiş olurlar veyahut mümkün ise iyilik ile emir kötülükten sakındırarak işlenilen kötülüklerin ortadan kalkmasını sağlamaya çalışırlar, bu suretle de insanlık adına iyilikte, ihsanda bulunmuş olurlar.

Furkan 25:73

(Ve onlar ki) o güzel inançlı zatlar ki (Rablerinin âyetleriyle kendilerine öğüt verildiği zaman) nasihatleri, hükümleri ihtiva eden Kur’ân âyetleri kendi yanlarında okunduğu zaman onları tam bir hürmet ile dinlerler (ona) o verilen öğüte (karşı sağır ve kör olarak yıkılıp durmazlar) onun yüce hakikatını idrak ederler, onu düşünüp dinleyerek kulluk secdesine kapanırlar, bir takım inançsızların, cahillerin, zillet çukurunda yıkılıp kalmış kimselerin o çirkin vaziyetlerinde asla bulunmazlar.

Furkan 25:74

(Ve onlar ki) o ibâdetlerden mütteki müminler ki, daima Cenab-ı Hak’ka yakarış ve niyâzda bulunurlar (Ey Rabbimiz!. Bize zevcelerimizden ve zürriyetlerimizden gözler aydınlığı ihsan et) diye dua ederler. Çünkü, bir kimsenin temiz, iffetli, dinî terbiyesi olan bir hanımefendiye sahip olması büyük bir mutluluk alâmetidir yine: Bir kimsenin itaatkâr, güzel inanç, ahlâka sahip evlâd ve torunlan bulunması, kendisi için tebrike değer büyük bir bahtiyarlık âlâmetidir, ruhen pek ziyade rahat olmasına büyük bir sebeptir. Binaenaleyh her akıllı, dindar zat, böyle yüksek ahlâk ile, güzelliklerle aydınlanmış olan bir aileye, bir hânedan fertlerine nâil olmasını Hak Teâlâ’dan temenni eder. (ve) öyle salih zatlar, ey Rabbimiz!. Bizi (takva sahiplerine imam kıl derler) yani: Ey Allah’ım!. (Bizi din ilmi ile, ahlâki faziletler ile vasıflandır. Bir haldeki, mümin, mutteki olan din kardeşlerimiz, dinî görevlerini ifa hususunda bize uysunlar. Biz hakdan korkan, dinî vazifelerini ifa etmek isteyen kimselere birer davranış rehberi olarak bu yüzden de manevî mükâfata nâilolalım. Diğer bir görüşe göre de Yarahbi!. Mütteki zatları bizim için bir davranış klavuzu kıl, onlara tâbi olalım, onlar ile beraber dinî vazifelerimizi ifa edelim. “Kurrete a’yun” gözlerin nuru, aydın olması demektir. Kalbin ferahlaması ruhun huzur bulmasuna ve iftihara vesile olan şey için kullanılır.

Furkan 25:75

(İşte onları) o açıklanan yüksek meziyetlere sahip, büyük mertebelere nâil olan zatlar (sabretmiş oldukları şey karşılığında) yani: Dini vazifelerini hakkiyle yerine getirme hususunda ve bir takım inkârcıların dedikodularına kıymet vermeyerek birtakım eziyetlere, hoş olmayan hallere tahammül etmeleri dolayısiyle gösterniş oldukları sabır ve sebatin bir güzel neticesi olarak (en yüksek köşkler ile) en üstün derecedeki cennet makamlariyle (mükâfatlanacaklardır) öyle bir ilâhi merhamete mazhar olacaklardır (ve orada) o yüksek makamda melekler tarafından (bir sağlık ve selâmet duasıyla karşılanacaklardır.) melekler, onları karşılayarak onların ebediyen yaraşarak selâmet içinde hayat sürmelerine dua edeceklerdir, onları böyle ebedî bir saadetle müjdelemiş olacaklardır. Diğer bir görüşe göre de: O cennetlere girmek mutluluğuna eren zatlar, birbirlerine Allah ömür versin, diyerek selâmda bulunacak, bütün belâlardan uzak olarak yaşamalarına dua ederek bu vesile ile de Cenab-ı Hak’ka hamd ve şükürde bulunmuş olacaklardır. “Gurfe” lügatte yüksek çardak, yüce derece ulu makam, cennet, yedinci gök demektir. Çoğulu: Guref ve Gurufattır. Bundan maksat cennetlerin en yüksek tabakalarıdır. “Tehiyye” de dua, övmek, selâm, mülk mânasınadır. “Allah ömürünü uzun etsin” yerindekullanılmaktadır.

Furkan 25:76

Artık o cennetlere nâil olacak kişiler (Orada) o yüksek cennet âleminde (ebedî olarak kalacaklardır) artık ne öleceklerdir ve ne de oradan çıkarılacaklardır. Yarabbi!. Bu ne büyük bir şefkat ve saadet!. Orası, o cennet âlemi ne kadar ebedî (bir karargâh) bir istikrar yeri (ve) orası ne kadar sürekli (bir ikametgâh olmak üzere ne güzel olmuştur) ne kadar temenniye lâyıktır, ebedî saadet için nekadar yüce bir tecelli yeridir. İşte bütün bu nihâyetsiz nimetler, şefkatler, gerçek bir îmana hali olmanın ebedî bir mükâfatıdır. Allah Teâlâ Hazretleri cümlemizi kendi ihsânı ile böyle bir mükâfata nâil buyursun, Amin. “Görülüyor ki: (63)üncü âyeti celîleden işbu (76)ıncı âyeti kerimeye kadar olan mübârek âyetler, mümin, salih kulların dokuz seçkin özelliklerini açıklamaktadır Şöyle ki: (1) nci özellik; o kulların yeryüzünde alçak gönüllü olarak yürümeleridir. (2)inci özellik, cahillerin dedikodularına karşı “selâmetle” deyip, iyilik dilemektedirler. (3) üncü özellik Cenab-ı Hak’ka ibadetle secdelere, kıyamlara devam etmelidir. (4) üncü özellik, Hak Teâlâ’ya sığınarak cehennem azabından emin olmalarını temenni eylemeleridir. (5)inci özellik, harcamada bulundukları zaman israftan ve cimrilikten kaçınmalarıdır. (6)ıncı özellik Allah Teâlâdan başkasına kulluk etmemeleri ve haksız yere insan öldürmemeleri ve zina rüsvaylığından sakınmalarıdır. (7)inci özellik, yalan yere şâhidlik etmekten kaçınmaları ve faidesiz, terkedilmesi gerekli şeyler ile meşgul olmamaları ve fenalıklara karşı kendi haklarında soylu bir vaziyet almalarıdır. (8)inci özellik, kendilerine âyetler ile öğüt verilince onu tam bir saygı ve şuur ile dinleyip pek hürmet edici bir vaziyet almalarıdır. (9)uncuözellik de, zevceleri, âile fertleri haklarında hayırlı dualarda, temennilerde bulunarak kendilerinin de muttakiler için birer uyulacak önder olmalarını istemeleridir. İşte bu üstün vasıfların böyle beyan buyurulması, bütün müslümanlar için bir uyarı ve aydınlatma hikmetini taşımaktadır. Artık her müslüman bu gibi yüksek vasıflar ile bezenmeye çalışmalıdır ki, yüce yaratıcının övgüsüne, şefkatine lâyık olabilsin bu gibi üstün vasıflardan yoksun kalan kimselerin ise gelecekleri pek dehşetlidir.

Furkan 25:77

Bu mübârek âyetler de iyi kullara aykırı bir durumda bulunan ibadet ve itaaten yoksun, dinî gerçekleri inkâr eden kimselerin Allah yanında hiçbir mevkii olmayıp ebedî hüsrana uğrayacaklarını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Ey Şânı Yüce Resûl!. Mekke-i Mükerreme’deki kâfirlere ve benzerlerine (deki: Sizin ibadetiniz olmayınca) Siz Allah Teâlâ’ya îman ve ona ibadet ve itaatle meşgul olmadıkça, o Kerim yaratıcıya muhtaç olduğunuzu bilerek daima ona dua ve yalvarışta bulunmadıkca (Rabbim size ne kıymet verir.) İnsanların Allah yanında makbul, iltifata lâyuk olabilmeleri için îman ile, güzel ameller ile bezenmiş olmaları lazımdır. Cenab-ı Hak cinleri de, insanları da ancak kulluk vazifelerini ifa etmeyen, yaratılış gayelerine aykırı hareketlerde bulunan kimselerin hayyanlardan ne farkları olabilir?. Hatta öyle kimseler, hayvanlardan daha aşağı bulunmaktadırlar. Çünkü hayvanlar zaten mükellef değildirler, insanlar ise mükelleftirler. Artık ey inkârcılar, ey ibadet ve itaatten kaçınanlar!. Siz nasıl bir kıymete sahip, iltifata lâyık olabilirsiniz?. (halbuki siz yalanladınız) Size sunulan ilâhî hükümleri tasdik etmediniz, Allah’ın Peygamberini inkâra yeltendiniz, hakkıkabulden kaçındınız. (artık) bu yalanlamanızın, bu kötü hareketlerinizin cezası, size (yakın bir zamanda gelecektir) o cezanın size gelmesi gereklidir, tesbit edilmiştir. Evet.. Öyle inkârcılar, ergeç felâketlere, azaplara maruz kalacaklardır. Nitekim bir kısmı Bedir savaşında öldürülerek cezalarına kavuşmuşlardı, bir kısmı da dünyada bir cezaya uğraması da ölür-ölmez ebedi cezaya kavuşmuş olacaktır. Artık öyle kendi irâdelerini kötüye kullanarak küfre düşen, o sebeple ebedî olarak felâkete maruz kalan kimseler, kendi korkunç geleceklerini düşünsünler. Resûl-i Ekrem, Sallallahu Aleyhi Vesellem efendimiz, peygamberlik vazifesini hakkiyle yerine getirmiş olduğu için kendisi mesul değildir, üzülmesine gerek yoktur. Ebedi mutluluk o Peygambere ve ona uyanlara aittir. Nitekim “Şuara Sûresinin” ilk âyetleri de bu gerçeği beyan ederek yüce Peygamberimize teselli vermiş olmaktadır. Ve hamd ancak Allah’a mahsustur.