Kur'ân-ı Kerîm'in Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsiri (yalnız tefsir katmanı) — Rum 30:1 – Fatır 35:45
İçindekiler
- Rum 30:1
- Rum 30:2
- Rum 30:3
- Rum 30:4
- Rum 30:5
- Rum 30:6
- Rum 30:7
- Rum 30:8
- Rum 30:9
- Rum 30:10
- Rum 30:11
- Rum 30:12
- Rum 30:13
- Rum 30:14
- Rum 30:15
- Rum 30:16
- Rum 30:17
- Rum 30:18
- Rum 30:19
- Rum 30:20
- Rum 30:21
- Rum 30:22
- Rum 30:23
- Rum 30:24
- Rum 30:25
- Rum 30:26
- Rum 30:27
- Rum 30:28
- Rum 30:29
- Rum 30:30
- Rum 30:31
- Rum 30:32
- Rum 30:33
- Rum 30:34
- Rum 30:35
- Rum 30:36
- Rum 30:37
- Rum 30:38
- Rum 30:39
- Rum 30:40
- Rum 30:41
- Rum 30:42
- Rum 30:43
- Rum 30:44
- Rum 30:45
- Rum 30:46
- Rum 30:47
- Rum 30:48
- Rum 30:49
- Rum 30:50
- Rum 30:51
- Rum 30:52
- Rum 30:53
- Rum 30:54
- Rum 30:55
- Rum 30:56
- Rum 30:57
- Rum 30:58
- Rum 30:59
- Rum 30:60
- Lukman 31:1
- Lukman 31:2
- Lukman 31:3
- Lukman 31:4
- Lukman 31:5
- Lukman 31:6
- Lukman 31:7
- Lukman 31:8
- Lukman 31:9
- Lukman 31:10
- Lukman 31:11
- Lukman 31:12
- Lukman 31:13
- Lukman 31:14
- Lukman 31:15
- Lukman 31:16
- Lukman 31:17
- Lukman 31:18
- Lukman 31:19
- Lukman 31:20
- Lukman 31:21
- Lukman 31:22
- Lukman 31:23
- Lukman 31:24
- Lukman 31:25
- Lukman 31:26
- Lukman 31:27
- Lukman 31:28
- Lukman 31:29
- Lukman 31:30
- Lukman 31:31
- Lukman 31:32
- Lukman 31:33
- Lukman 31:34
- Secde 32:1
- Secde 32:2
- Secde 32:3
- Secde 32:4
- Secde 32:5
- Secde 32:6
- Secde 32:7
- Secde 32:8
- Secde 32:9
- Secde 32:10
- Secde 32:11
- Secde 32:12
- Secde 32:13
- Secde 32:14
- Secde 32:15
- Secde 32:16
- Secde 32:17
- Secde 32:18
- Secde 32:19
- Secde 32:20
- Secde 32:21
- Secde 32:22
- Secde 32:23
- Secde 32:24
- Secde 32:25
- Secde 32:26
- Secde 32:27
- Secde 32:28
- Secde 32:29
- Secde 32:30
- Ahzab 33:1
- Ahzab 33:2
- Ahzab 33:3
- Ahzab 33:4
- Ahzab 33:5
- Ahzab 33:6
- Ahzab 33:7
- Ahzab 33:8
- Ahzab 33:9
- Ahzab 33:10
- Ahzab 33:11
- Ahzab 33:12
- Ahzab 33:13
- Ahzab 33:14
- Ahzab 33:15
- Ahzab 33:16
- Ahzab 33:17
- Ahzab 33:18
- Ahzab 33:19
- Ahzab 33:20
- Ahzab 33:21
- Ahzab 33:22
- Ahzab 33:23
- Ahzab 33:24
- Ahzab 33:25
- Ahzab 33:26
- Ahzab 33:27
- Ahzab 33:28
- Ahzab 33:29
- Ahzab 33:30
- Ahzab 33:31
- Ahzab 33:32
- Ahzab 33:33
- Ahzab 33:34
- Ahzab 33:35
- Ahzab 33:36
- Ahzab 33:37
- Ahzab 33:38
- Ahzab 33:39
- Ahzab 33:40
- Ahzab 33:41
- Ahzab 33:42
- Ahzab 33:43
- Ahzab 33:44
- Ahzab 33:45
- Ahzab 33:46
- Ahzab 33:47
- Ahzab 33:48
- Ahzab 33:49
- Ahzab 33:50
- Ahzab 33:51
- Ahzab 33:52
- Ahzab 33:53
- Ahzab 33:54
- Ahzab 33:55
- Ahzab 33:56
- Ahzab 33:57
- Ahzab 33:58
- Ahzab 33:59
- Ahzab 33:60
- Ahzab 33:61
- Ahzab 33:62
- Ahzab 33:63
- Ahzab 33:64
- Ahzab 33:65
- Ahzab 33:66
- Ahzab 33:67
- Ahzab 33:68
- Ahzab 33:69
- Ahzab 33:70
- Ahzab 33:71
- Ahzab 33:72
- Ahzab 33:73
- Sebe' 34:1
- Sebe' 34:2
- Sebe' 34:3
- Sebe' 34:4
- Sebe' 34:5
- Sebe' 34:6
- Sebe' 34:7
- Sebe' 34:8
- Sebe' 34:9
- Sebe' 34:10
- Sebe' 34:11
- Sebe' 34:12
- Sebe' 34:13
- Sebe' 34:14
- Sebe' 34:15
- Sebe' 34:16
- Sebe' 34:17
- Sebe' 34:18
- Sebe' 34:19
- Sebe' 34:20
- Sebe' 34:21
- Sebe' 34:22
- Sebe' 34:23
- Sebe' 34:24
- Sebe' 34:25
- Sebe' 34:26
- Sebe' 34:27
- Sebe' 34:28
- Sebe' 34:29
- Sebe' 34:30
- Sebe' 34:31
- Sebe' 34:32
- Sebe' 34:33
- Sebe' 34:34
- Sebe' 34:35
- Sebe' 34:36
- Sebe' 34:37
- Sebe' 34:38
- Sebe' 34:39
- Sebe' 34:40
- Sebe' 34:41
- Sebe' 34:42
- Sebe' 34:43
- Sebe' 34:44
- Sebe' 34:45
- Sebe' 34:46
- Sebe' 34:47
- Sebe' 34:48
- Sebe' 34:49
- Sebe' 34:50
- Sebe' 34:51
- Sebe' 34:52
- Sebe' 34:53
- Sebe' 34:54
- Fatır 35:1
- Fatır 35:2
- Fatır 35:3
- Fatır 35:4
- Fatır 35:5
- Fatır 35:6
- Fatır 35:7
- Fatır 35:8
- Fatır 35:9
- Fatır 35:10
- Fatır 35:11
- Fatır 35:12
- Fatır 35:13
- Fatır 35:14
- Fatır 35:15
- Fatır 35:16
- Fatır 35:17
- Fatır 35:18
- Fatır 35:19
- Fatır 35:20
- Fatır 35:21
- Fatır 35:22
- Fatır 35:23
- Fatır 35:24
- Fatır 35:25
- Fatır 35:26
- Fatır 35:27
- Fatır 35:28
- Fatır 35:29
- Fatır 35:30
- Fatır 35:31
- Fatır 35:32
- Fatır 35:33
- Fatır 35:34
- Fatır 35:35
- Fatır 35:36
- Fatır 35:37
- Fatır 35:38
- Fatır 35:39
- Fatır 35:40
- Fatır 35:41
- Fatır 35:42
- Fatır 35:43
- Fatır 35:44
- Fatır 35:45
Rum 30:1
Bu mübârek âyetler, ehli kitaptan olan Roma’lıların, müşriklerden olan eski İranlılara galip ve müminlerin gönül rahatlığına kavuşacaklarını müjdeliyor. Her hususta emr ve irade bir olan zâtına âit olan Büyük Yaratıcının herşeye gücü yettiğini ve pek merhametli olduğunu bildiriyor ve o Hikmet Sahibi Yaratıcının vâ’dından vazgeçer olmadığını, birçok insanların ise bunu bilmeyip yalnız dünyanın pek açık olan varlığını bilmekte, ahiret hayatından ise gâfil bulunmakta olduklarını açıklamaktadır. Şöyle ki: (Elif Lâm, Mim) bu mübârek harflere dâir “Bakare” ve “Ankebut” sûrelerinin birinci âyetlerine âit açıklamalara müracaat!.
Rum 30:2
Vaktiyle (Rûm mağlûp oldu) yani: Ehli kitaptan olan Doğu Roma’lılar, putlara tapan Eski İranlılar tarafından bir savaş neticesinde büyük bir yenilgiye uğratılmıştı.
Rum 30:3
Bu yenilgi (Yerin en yakınında) meydana gelmiştir. Yani Arabistan’a veya Rum Başkentine en yakın bir Roma arazisi dahilinde vuk’u bulmuştu. Buranın Ürdün veya Filistin veya Şam bölgelerinden ibaret olduğu da naklediliyor. (Bununla beraber onlar) O Roma’lılar, müşrik olan İranlılara (yenilgilerinden sonra muhakkak ki,) o müşriklere (galip olacaklardır) diğer bir savaş neticesinde o mağlûbiyetlerinin intikamını alacaklardır.
Rum 30:4
Bu galibiyet ise (Üç ile nihayet dokuz sene içinde) gerçekleşecektir. Bunun hakkında ilâhî takdir böyle tecellî etmiştir. Şüphe yok ki, (önceden de sonradan da emr, Allah’a âittir) vaktiyle İran’lıların gâlip gelmesi, sonra da Roma’lıların galip olacakları ilâhî takdir gereği bulunmuştur. Elbette ki, bütün tabii olaylar, o Büyük Yaratıcının emr ve takdirine göre meydana gelmektedir. (Ve o gün) O Roma’lıların galibiyeti zamanında (müminler) de bir zafere kavuşarak (mutlu olacaklardır) yani: O tarihte müslümanlar da Bedir Savaşında müşriklere gâlip gelerek bir fetih zevkine kavuşacaklardır. Ve o zaman Kur’an-ı Kerim’in bu haberi gerçekleşecektir, onun bir ebedî mucize olduğu bu vesile ile de ortaya çıkacaktır, bu da müslümanlar için büyük bir iftihar ve gönül rahatlığı vesilesidir.
Rum 30:5
Evet.. Roma’lıların o galip geldikleri günde Cenab-ı Hak’kın müslümanlar hakkında da şefkatli tecellî edecektir. (Allah’ın yardımı ile) müslümanlar da mutlu kalbleri huzurlu olacaklardır. Bu kesindir, nitekim öyle de olmuştur. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ (dilediğine yardım eder) dilediği herhangi bir kavmi, diğer bir kavim üzerine galip kılar, kulları üzerinde istediği şekilde tasarruf hakkı, o Hikmet sahibi Yaratıcı’ya âittir, (ve o) büyük mâbud (azîzdir) en büyük bir izzet ve kudret sahibidir, dilediğini yardıma kavuşturur, dilediğini de mağlûp eder, hikmetin gereği ne ise onu yaratır, kimse ona engel olamaz ve o Kerim Yaratıcı (rahîmdir) kulları hakkında merhameti pek çoktur. Ondan dolayıdır ki, onlara peygamberlerini göndermiş, onların selâmet ve saadetlerine vesile olan hükümleri bildiren kitaplarını ihsan etmiş, kendilerini gafletten uyandırmak için bir takım ibret verici hâdiseleri, tarihî olayları o mübârek kitaplarıvasıtasiyle insanlara bildirmiştir.
Rum 30:6
-Bu Roma’lıların düşmanlarına üstün geleceklerine dâir olan kesin açıklama da (Allah’ın vâ’di) dir. Artık gerçekleşecektir. Çünki (Allah vâ’dinden dönmez) ilâhî va’dinden vaz geçmez. Gerek dünyaya ve gerek ahirete ait ilâhî va’di mutlaka yerine gelecektir, hakikate aykırı açıklamalarda bulunmaktan ilâhlık şânı münezzehtir. Biz buna inandık. (Ancak insanların çoğu bilmezler) bilgisizliklerinden düşünce yoksunluklarından dolayı ilâhî va’din kıymetini, kesinliğini takdir edemezler. Bu galibiyet hususundaki ilâhî va’di de takdir edemeyip onu uzak görenler de bulunur. Nitekim bulunmuştur. Fakat bilâhara bu ilâhî va’d de gerçekleşerek onu inkâr edenler, mahçubiyetler içinde kalmışlardır.
Rum 30:7
Evet… O insanların birçokları yalnız bu (Dünya hayatından bir âşikâre olanı bilirler) onlar yalnız maddî menfaatlerini sağlayan, nefsî arzularına hizmet eden şeyleri bilir, göster ise kapılır dururlar, ebedî menfaatlerini, selâmet ve saadetlerini temin edecek şeyleri düşünüp kazanmak istemezler. (Ahiretten ise habersiz olanlar) O ebedî hayatı düşünmeyenler, onu temine çalışmayı hatırlarına getirmeyenler, işte (onlardır) o yalnız dünyanın geçici varlığiyle mutlu olanlardır. Evet.. Tam gaflt ehli işte (onlar) dır. Böyle bir hâl ise üzülmeye lâyıktır. İnsan, yaradılışındaki, hikmeti, gayeyi düşünmelidir, ona göre çalışmalıdır, üzerine düşen vazifelerden habersiz bulunmamalıdır.
§ Bu mübârek âyetlerin iniş sebebi şöylece nakledilmektedir. Peygamberimizin Peygamberliğinin beşinci senesinde bu âyetlerin nâzil oluşandan yedi sene evvelİranlılar ile Roma’lılar arasında bir muharebe başlamış, bu savaşta Roma’lılar büyük bir yenilgiye uğramışlardır. Bu mağlûbiyet, Arabistan’a ve Roma’lıların Başkenti olan Kostantiniye şehrine en yakın bir yerde meydana gelmiş, Roma’lıların ellerinden bir çok şehirleri çıkmıştı. Bu hâdise, Mekke-i Mükerreme’deki müşrikleri sevindirdi. Diyorlardı ki: Bizim gibi müşrik olan İranlılar kitap ehli olan Roma’lılara galip geldiler, biz müşrikler de kitap ehli olan müslümanlara galip geleceğiz. Bunların bu saçmalamaları, eshab-ı kiramı üzmekte idi. İşte bu hâdise üzerine bu mübârek âyetler nâzil olup Roma’lıların da o mağlûbiyetlerinden sonra İranlılara nihayet üç ile dokuz sene arasında galip olacaklarını ve o zaman müslümanların da ilâhî yardıma kavuşacaklarını müjdelemiştir.
Hz. Ebu Bekir, bu ilâhî müjdeyi Mekke müşriklerine karşı ilân ederek artık o kadar sevinmeyin, az sonra Roma’lılar da İranlılara galip olacaklardır, demiş, onlar ise buna imkân olmadığını düşünüyorlardı. Öyle zayıf, perişan düşmüş bir millet, o koskoca muhteşem bir millete nasıl galip olabilir diyorlardı. Çünki o zaman Roma’lılar pek mağlûp perişan bir halde bulunuyorlardı. Hatta o müşriklerden “Übeyy İbni Halef” Hz. Ebu Bekr’i yalanlamış, Hz. Ebu Bekr de: Ey Allah’ın düşmanı!. Yalancı olan sensin, diye karşılıkta bulunmuş, nihayet aralarında bir bahis akdetmişlerdi. Şöyle ki: Üç seneye kadar Roma’lılar galip olurlarsa Übeyy İbni Halef Hz. Ebu Bekr’e on deve verecek, aksi takdirde ise Hz. Ebu Bekr, ona on deve verecekti. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu mukaveleden haberdar olunca buyurdu ki: Ya Ebi Bekr!. Bu mukavelenin süresini ve develerin sayısını arttırınız. Çünki bu galibiyet, üç sene ile dokuz sene arasında meydana gelecektir. “Bid’ı sinîn” sözü bunu bildirmektedir. Ebu Bekr Radiyallahü anh da bu Peygamber emrine göre “Übeyy İbni Halef” iletekrar görüşmüş, o bahsin süresini dokuz seneye, verilecek develerin mikdarını da yüze çıkarmışlardı. Nihayet bu mukaveleden itibaren altı sene geçmiş, yedinci senenin başında Roma’lıların galib oluşu gerçekleşmişti. “Übeyy İbni Halef” ise Uhud Savaşında Resûl-i Ekrem tarafından aldığı bir kılıç darbesiyle yaralanmış Mekke-i Mükerreme’ye dönerek ölmüştü. Hz. Ebu Bekr de o mukavele gereğince yüz deveyi Übeyy İbni Halef’in mirasçılarından almıştı. Bu develeri Resûl-i Ekrem’in emriyle fakirlere tesadduk etti. Deniliyor ki: Bu mukavele, faizin, kumarın haram kılınmasından önce meydana gelmişti.
Bunların haram olduklarına dair ayetler ise daha sonra Medine-i Münevvere’de inmiştir. Fakat “Zemahşeri” demiştir ki: İmamı Âzam ile İmamı Muhammed’in mezheplerine göre faiz ve kumar gibi şeylere ait fasit akitler dari İslâm’da câiz değildir. Dar-ı harpte ise, müslümanlar ile kâfirler arasında câizdir, yapılabilir. İşte Hz. Ebu Bekr’in yapmış olduğu o mukavele de bunun sıhhatine bir delildir. Fakat sair fukehaya göre bu gibi fasit akitler, hiçbir yerde câiz değildir. Essiracil Münir ve tefsiril merağı. “Rum” ismi, Roma şehrinden alınmıştır. Roma halkına “Rum” adı verilmişti. Roma hükümdarlarına da “Kayser” adı verilmişti. Eski İran = Fars hükümdarlarının ünvanları da “Kisra” idi. Çoğulu ekâsire’dir. Bilâhara Roma devleti Doğu ve batı devletleri namiyle iki kısma ayrılmıştı. Doğu Roma devletine tâbi olanlara “Rum” adı ve batı Roma’ya tâbi olanlara da “Firenk” ünvanı verilmiştir. Peygamberimizin Peygamberliğinin senesindeki, milâdın (613)’üncü yılına rastlamaktadır. Roma ve İran devletlerinin sınırları, Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde birbirine temas ediyordu.
Mısır, Suriye, Filistin ve Irak’ın bir kısmı ve Anadolu, Roma hükümetine tâbi idi. Bu tarihte vuk’u bulan bir muharebede Roma orduları, İran ordularına yenilmiş, Suriye’deki birçok şehirleri ve bütünFilistin’i İranlılar elde etmişlerdi. Anadolu’yu da işgâl ederek İstanbul boğazına kadar gelmişlerdi. Bu sırada Roma hükümdarına karşı kendi valileri de isyan etmiş, onun hükümeti hemen hemen parçalanıp yok olacak bir hâle gelmişti. Aynı zamanda hükümdarları da eğlenceye düşmüştü, ülkesini savunacak vasıtalardan yoksun kalmıştı. Artık öyle bir hükümetin pek kuvvetli ve galip olan İran hükümetine karşı tekrar cephe alacağı hiç ümit edilmiyordu.
İşte Kur’an-ı Kerim, Roma’lıların galip olacaklarına böyle bir zamanda haber vermiş, tâbi duruma göre buna imkân görülmemişti. Fakat o ilâhi kitabın bu haberi öyle hiç umulmayan bir zamanda gerçekleşti. Roma hükümdarı, kendisini muayyen bir zaman için mümkün mertebe toplamış, perişan bir milletten topladığı bir kuvvet ile o muhteşem İran hükümetine karşı savaşa atıldı ve parlak bir galibiyete kavuştu. Bu galibiyet zamanında İslâm orduları da Bedr Savaşında büyük bir başarı göstermişti. İşte Kur’an-ı Kerim’in müjdeleri de gerçekleşmiş, ilâhi kitabın bir ebedi mucize olduğu bu vesile ile de anlaşılmış bulundu. Bu, rabbimizin ihsânıdır…
Rum 30:8
Bu mübârek âyetler, Cenab-ı Hak’kın birliğini, kudret ve azametini inkâr edenlerin o pek cahilce hallerini ortaya koyuyor. Onların güçlü olma belirtilerini ve kendilerinden daha varlıklı olan eski inkârcı kavimlerin pek fecî olan tarihî durumlarını dikkate almadıklarını kınamak için beyan buyuruyor. Fenalıklarda bulunanların, Allah’ın âyetlerini inkâr ve inananlar ile istihza edenlerin pek korkunç, çirkin sonlarına işaretle insanlığı uyanmaya dâvet buyurmaktadır. Şöyle ki: Bakışlarınıyalnız dünyanın kabuk kısmına atfedip duranlar (Nefsleri hakkında tefekkürde bulunmadılar mı?) kendilerinin yaradılmış olduklarını düşünmediler mi? Kalplerinde bir düşünce duygusu bir vicdâni kanaat hâsıl olmadımı ki, bakıp da anlasınlar ki: (Allah, gökleri ve yeri ve bunların aralarındakilerini) birçok mahlûkatı, muhtelif sanat eserlerini birbirinden farklı kudretini gösteren eserleri boş yere (yaratmadı) hepsini de şüphe yok ki, (ancak hak ile) gerçeğe uygun, sabit bir emr ile, bir menfaat ve hikmete dayalı bir halde yaratmıştır. Kendilerinin yoktan yaratılmış olduğu bu cümleden değil midir? (ve hepsini de muayyen bir vakit için yaratmıştır) Yüce zatının programlayıp, belirlemiş olduğu bir zamana kadar onlar devam edip duracaklardır. O belirli zaman gelince de; yani kıyamet kopunca da hiçbiri bu âlemde kalmayacaktır, hepsinin de bu dünyadaki varlığı sona erecektir, sorumlu olanlarda bu âlemdeki âmellerinin mükâfat veya cezasına kavuşacaklardır. (Ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları) Bu kesin âkıbete inanmış değildirler, onlar (Rab’lerine kavuşmayı) yeniden hayat bulup mahşere sevk, ilâhi mahkemeye teslim edileceklerini (elbette inkâr ederler) onlar ahiret hayatına, oradaki sevap ve azaba inanmazlar.
Rum 30:9
Nedir o kadar cehalet ki, o dinsizler, ahiret hayatını inkâr ediyorlar, kendilerinin yok olacak varlıklarına güvenip duruyorlar? Onlar hiç (Yeryüzünde gezip de bakmadılar mı?.) hiçdünya tarihini ibret nazarı ile görüp okumadılar mı?. (ki, onlardan evvelkilerin âkıbeti nasıl olmuştur?.) Âd, Semud kavimleri gibi eski ümmetlerin küfrleri yüzünden başlarına gelmiş felâketleri işitip, alâmetlerini görmüş bulunmuyorlar mı? O eski kavimler ki, (kuvvetçe daha şiddetli idiler) şimdiki inkârcı kavimlerden daha güçlü bedenî yapıya, kuvvete sahip bulunuyorlardı (ve onların) şimdiki inkârcı kimselerin dünya yüzünden (imâr ettiklerinden) yapıp vücude getirdiklerinden (daha ziyade yeri alt üst etmiş) ziraatte bulunmuş, madenler arayıp bulmuş, su kaynakları bulup her tarafa akıtmış idiler. Yeryüzünde şimdikilerden daha fazla (imârda bulunmuşlardı) nice görkemli binalar, kaleler, saraylar yapmışlardır. Artık o eski milletler, inkârları yüzünden öyle helâk olmuş olunca onların gerisinde bulunan sonraki inkârcılar, yok olmaya mâruz kalamazlar mı? Bu nasıl uzak görülebilir.?. (Ve onlara) o eski kavimlere de (Peygamberleri açık delil ile gelmişlerdi) kendilerinin Allah’ın dinini tebliğe memur, doğru sözlü zâtlar olduklarını gösterir birçok mucizeler, hârikalar göstermişlerdi. Buna rağmen onları tasdik etmeyenler, neticede yok olup cezalarına kavuşmuşlardı. (Artık Allah onlara zulm eder olmadı) Onları günahsız kimseler oldukları halde cezalandırmadı. (Velâkin onlar kendi nefislerine zulm eder oldular) Allah’ın birliğini inkâr etmeğe, Peygamberleri yalanlamaya devam ettiler, ahiret hayatına inanmadılar, birçok çirkin hareketlerde bulundular da o yüzden Allah’ın azabına mâruz kaldılar. Artık ey Son Peygamber’e karşı da öyle inkârcı bir halde bulunanlar!. Siz de öyle korkunç bir âkıbete lâyık olduğunuzu bir kere düşünmeli değil misiniz?
Rum 30:10
Evet.. O âkıbeti siz de düşünmelisiniz. Şüphe yok ki, (Sonra fenalık yapanların) kötü inançlarda, çirkin hareketlerde bulunanların (âkıbeti pek fena oldu) pek şiddetli bir cezalandırmaktan ibaret bulundu, dünyada da, ahirette de, âzaba, felâkete uğradılar (çünkü) onlar (Allah’ın âyetlerini tekzib ettiler) Peygamberlerin tebliğ ettikleri ilâhi kitapları, gösterdikleri mucizeleri inkâra yeltenip durdular. (ve onlar ile) O âyetler ile, mucizeler ile (alayda bulunur olmuşlardı) artık şüphe yok ki, o kadar dinsizlikte, kutsal şeylere karşı saygısızlıkta bulunan kimseler, öyle korkunç bir âkibete lâyık olmuşlardı. Binaenaleyh sonrakiler için lâzımdır ki, onların o pek fecî âkıbetlerinden bir ibret dersi alsınlar, Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinden korkup onun mukaddes dinine karşı gelmesinler, aksi takdirde hiçbiri Allah’ın azabının pençesinden kendisini kurtaramaz. Cenab-ı Hak, herşeye gücü yeter, onun kudretinin alâmetleri onun yaratıcılığındaki büyüklüğü isbata yeter. Biz buna inanmışızdır.
§ “Sûâ” kelimesi çok çirkin mânâsına olan “esve” kelimesinin çoğuludur. Cehennemden kinaye bulunmaktadır.
Rum 30:11
Bu mübârek âyetler de Allah Teâlâ’nın bu yaratıkları nasıl yaratmış ve sonra nasıl iade edeceğine dikkatleri çekiyor. İnsanların ahirette nasıl grublara ayrılacaklarını, salih müminlerin cennette nasıl mesûd bir şekilde, gönülleri rahat bir halde kalacaklarını müjdeliyor. Allah’a ortak koşanların, âyetlerini yalanlayanların da nasıl yardımdan mahrum, sahte mâbutlarını inkâr eder bir halde kalarak cehenneme sevkedileceklerini hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. Bir kere düşünün (Allah) ilm ve kudretini bütün kâinatı kuşatan büyük yaratıcı (halkı evvelâ yaratır) insanları ve diğerlerini önce budünyada yaratır, yaşatır (sonra onu) o halkı, o kullarını kıyamet gününde (geriye çevirir) onları ölmüş oldukları halde yeniden hayata kavuşturur. Artık ey insan!. Kesindir ki, (nihayet) o kıyamet âleminde (o’na) O büyük Yaratıcının mânevi huzuruna, hisap ve ceza mevkiine (döndürüleceksinizdir) artık orada amellerinize göre mükâfata veya cezaya kavuşmuş olacaksınızdır.
Rum 30:12
(Ve o gün ki, kıyamet kopar) Bütün insanlar yeniden hayat bularak mahşere sevkedilir, pek muazzam bir manzara meydana gelir, o zaman (günahkârlar susup duracaklardır) şaşkın bir halde susmaya mecbur kalacaklardır. Müşrikler kendilerini savunabilmek için bir delil bulamayacakları için hayretler içinde kalıp susmaya mecbur olacaklardır.
Rum 30:13
(Ve kendilerine) O müşriklere o müthiş günde (şeriklerinden) Cenab-ı Hak’ka ortak koşmuş oldukları putlardan ve diğerlerinden (şefaat ediciler de bulunmayacaktır) onları cehennem âzabından kurtaramayacaklardır (ve) o müşrikler, o kıyamet gününde (şeriklerini) dünyadalarken kendilerine tapıp da şefaat beklemiş oldukları putları (inkâr ediciler olacaklardır.) Onların birer mâbud olmadığını anlayarak onlardan kaçınacaklardır. Fakat ne yazık ki, artık bu inkârları, kendilerine bir faide vermeyecektir.
Rum 30:14
(Ve o gün ki, kıyamet kopar) O sevap ve ceza kâlemi meydana gelir (o gün) müslümanlar ile kâfirler (birbirinden ayrılırlar) bir kısmını müminler bölümü, diğer bir kısmınıda kâfirler bölümü teşkil etmiş olur.
Rum 30:15
(İmdi o kimseler ki) Dünyadalarken (îman etmişler ve yararlı amellerde bulunmuşlardır) imânlarını Allah’ın rızasına uygun hareketleriyle, ibadetleriyle kuvvetlendirmişlerdir (artık onlar) o hâlis, muhlis müminler, o ahiret âleminde (bir bahçede) gülleri, çiçekleri, suları bol, parlaklık ve tâzeliği içinde bulunduran birer cennette (sevinç içinde kalırlar) pek büyük nimetlere, ilâhi lütuflara kavuşmalarından dolayı kalben pek büyük bir rahatlık içinde ebediyyen yaşar dururlar.
§ “Yuhberun”; kelimesi, sevinirler, ikrama nâil olurlar, güzelce yankılar ve nağmeler ile zevk duyarlar diye tefsir edilmiştir.
Rum 30:16
(Fakat o kimseler ki) Dünyadalarken (kâfir olmuşlar) Allah’ın birliğini inkâr etmişlerdir (ve bizim âyetlerimizi) Kur’an-ı Kerim gibi en nurlu bir ilâhi kitabı ve birçok kudret eserlerini inkâra yeltenmişlerdir. (ve ahirete kavuşmayı yalan saymışlardır) Özellikle haşr ve neşri de inkâr edip küfreder bir halde yaşamaya devam etmişlerdir. (artık onlar da) o gibi kötülenmiş, çirkin özelliklere sahip kimseler de (azap içinde kalmaya hazırlanmış olurlar) onlar sürekli olarak cehennem ateşi içinde kalmaya mahkûmdurlar. Onlar cehenneme sevkedileceklerdir, oradan asla ayrılıp kurtulamayacaklardır. İşte küfrün dehşetli, ebedî cezası!.
Rum 30:17
Bu mübârek âyetlerde Yüce Yaratıcı Hazretlerini daima tesbih ve takdiste bulunmanın ve belirli vakitlerde namaz gibi ibadetleri yerine getirmenin gereğine işaret buyuruyor. Ve o Büyük Yaratıcının insanlık hakkındaki ilâhi tasarruflarını ve ilâhi şefkatini bildiriyor. İnsanları düşünmeye ve Allah’ın kudretine şahadet eden yaratma eserlerini düşünmeye dâvet etmektedir. Şöyle ki: Allah Teâlâ, bir büyük mâbuddur, her veçhile tesbih ve takdise lâyıktır. (artık) Ey o ezelî Yaratıcının kulları!. (Akşamladığınız vakit ve sabahladığınız vakit Allah Teâlâ’ya tesbihte bulunun) yani: Gece vakti olunca akşam ve yatsı namazını ve sabah vakti olunca da sabah namazını kılın, en büyük tesbih ve ululamayı kapsayan o mübârek ibadeti yerine getirin.
Rum 30:18
(Ve hamd, göklerde ve yerde o’na mahsustur) O büyük mâbuda göklerde bulunanlar da, yerde bulunanlar da hamd-u senâ etmekle yükümlüdürler. Zaten bütün kâinat birer hâl lisanı ile o Yüce Yaratıcıyı tasdik etmekte, o’na hamd ve senâda, yakarışta bulunmaktadırlar. Artık nasıl olur ki, mahkûkat arasında büyük bir mevkii olan insanlar o büyük Yaratıcıya hamd-u senâda bulunmasınlar?. Binaenaleyh ey sorumlu insanlar!. Siz de bu yüksek kulluk vazifesine devam ediniz (ve gündüzün nihayetinde) yani: İkindi vaktinde de ikindi namazını kılın (ve öğle vaktine vardığınızda da) öğle namazı vakti olunca da öğle namazını edâ edin. Bu vesile ile tesbih ve hamd-u senâ vazifesi yerine getirilmiş olur. Kerim mâbudun bir rahmet eseridir ki, bu ulvî namaz ibadeti için böyle belirli zamanları tayin etmiş, kullarını sürekli olarak böyle bir ibadetle sorumlu kılmamıştır. Yalnız gündüzün evvelinde, ortasında ve ahirinde, gecenin de evveli ileortasına doğru bir zamanda namaz kılmasını emretmiştir. Bu vakitlerdeki ibadeti yerine getiren bir mümin, bütün gün ve gece ibadet etmiş gibi olur. İbni Abbas Hazretleri diyor ki:”Bu (17 ve 18)’inci iki âyeti celîle beş vakit namazı vakitleriyle beraber bildirmektedir” bu beş vakit namaz, Mekke-i Mükerreme’de hicretten evvel farz kılınmıştır. Peygamberin mirâcı hakkındaki hâdisi şerif de bunu göstermektedir.
Rum 30:19
O Büyük Mâbud’un varlığı, kudreti, azameti nasıl inkâr edilebilir?. Onun kutsal emirlerine nasıl muhalefet edilerek namaz gibi bir ibadet terk olunabilir?. O Büyük Yaratıcı ki, (Ölüden diriyi çıkarır) meselâ: İnsanları, kuşları birer nutfeden, birer yumurtadan vücude getiriyor (ve diriden ölüyü çıkarır) meselâ: Yumurtayı kuşlardan, nutfeyi de insanlardan meydana çıkarıyor. Yahut mânen ölü olan bir kâfirin sülbundan mânen diri olan bir mümini yaratıyor ve bilâkis mânen diri olan bir müminin sülbunden de mânen ölü sayılan bir kâfiri meydana çıkarıyor. Bütün bunlar birer hikmet gereğidir. (ve) o Hikmet Sahibi Yaratıcı (yeri) de, arz sahasını da (ölümünden sonra diriltir.) solmuş, bitki bitirme gücünden mahrum kalmış olan yeryüzünü de baharın bereketi ile yeniden hayata erdirir, üzerinde çeşit çeşit otlar, ekinler, çiçekler vücude gelmiş olur. Bunlar birer ibret vesilesi değil midir?. (ve işte) Ey insanlar!. (Siz de öylece) Öldükten cesetleriniz darmadağın olduktan sonra tekrar kabirlerinizden hayat sahasına (çıkarılacaksınız) bu da Allah’ın kudretine göre pek kolay bir hâdisedir. İşte örnekleri meydanda. Artık kıyamet hayatı nasıl inkâr edilebilir?.
Rum 30:20
Evet.. (Ve onun) O Büyük Yaratıcının birliğine kudretinin yüceliğine delâlet ve şahadet eden (âyetlerindendir ki, sizi) sizin aslınız olan Âdem Aleyhisselâm’ı (topraktan yaratmıştır) onun zürriyeti olan diğer insanlar da su ile topraktan ve onlar ile elde edilen gıda maddelerinden meydana gelen birer dölsuyu ile yaratılmış bulunmaktadır. (sonra siz şimdi insansınız) böyle mükemmel organlar ve kuvvetler ile mücehhez birer yaratık bulunuyorsunuz. O Kâinatın Yaratıcısının takdiriyle kudretiyle çoğalarak yeryüzüne (yayılmaktasınız) yeryüzünün her kıtasını işgal etmiş, orada yaşamaktasınız. Bütün bunlar, Büyük Yaratıcının kudretine, şânının yüceliğine birer açık, yüce deliller değil de nedir?.
Rum 30:21
(Ve o’nun) O Kerim Yaratıcının yine (âyetlerindendir ki) kullarını yeniden hayata erdirip mahşere, bir mükâfat ve ceza âlemine sevkedeceğine delâlet ve şahadet eden eserlerdendir ki, (sizin için nefislerinizden) kendi cinslerinizden (zevceler yaratmış) tır. Nitekim Hz. Havva’yı da Âdem Aleyhisselâm’ın kaburga kemiğinden yaratarak onun hayat arkadaşı kılmıştı. Bu zevceleri (onlara ısınasınız diye) yaratmıştır. Bundaki başlıca hikmet ve fayda, onlar ile güzelce kaynaşıp, birbirinize yaklaşmanızdır, temiz, iffetli olarak yaşayıp evlât ve torun sahibi olmanızdır. (Ve) O Hikmet Sahibi Yaratıcı sizin (aranızda bir sevgi ve merhamet yapmıştır) siz birer âile teşkil edersiniz, aranızda bir sevgi ve şefkat duygusu yüz gösterir, birbirinizin hayrını, rahatını, hukukunu korumaya çalışırsınız. İşte yaratılıştan gelen temizliği koruyan, İslâmahlâkı ile vasıflanan insanlar, böyle mutlu, iyilik dileyen bir âile hayatına kavuşmuş olurlar. (Şüphe yok ki, tefekkür edecek olan bir kavim için) Yani: Âile kurumlarındaki faideyi, gayeyi düşünen, böyle bir varlığın güzelce korunmasını takdir ederek onu temine çalışan bir cemiyet fertleri için (bunda) öyle kocaların ve karıların yaratılmasında, âile kurmaya müsaade buyrulmuş olmasında (elbette ibretler vardır) Kâinatın Yaratıcı Hazretlerinin kudretine hikmetine ve İslâm dininin ne kadar yüce, sosyal hükümleri ihtiva ettiğine dâir pek açık şahidler, deliller vardır. Binaenaleyh hakikaten akıllı, düşünen, aydın olan bir sosyal kurul bütün bu ilâhi nimetleri düşünür, özellikle aile hayatının kıymetini bilir, onu güzelce temiz bir şekilde devam ettirmeye ve böyle büyük nimetlere kavuştuklarından dolayı Yüce Yaratıcı Hazretlerine hamd eder, üzerine düşen kulluk vazifelerini ifaya çalışır. Başarı yalnız Allah’tandır.
Rum 30:22
Bu mübârek âyetlerde diğer bir kısım kudret eserlerini dikkat nazarlarına sunuyor. Aile teşkilatındaki ilâhi lûtuflar, göklerin ve yerin yaradılışındaki ve lisanların, renklerin farklı oluşundaki hikmet ve faydaya işaret buyuruyor. İnsanların gece ve gündüz istirahate daldıklarını ve geçimlerini temin için ilâhi ihsan olan istirhamda bulunduklarını gösteriyor. İnsanları korkuya ve ümide düşüren şimşekleri ve gökten yağdırılan yağmurlar ile yerin yeniden hayat bulduğunu bildiriyor. Göklerin ve yerin Allah’ın emri ile ayakta durduklarını, ölmüş insanların da bir ilâhi çağrı anında yeniden hayat sahasına çıkacaklarını haber veriyor. Bütün bu yaratılış harikalarının bilir, işitir, akıllıca düşünür olan insanlar için birer ibret, birer Allah’ın birliğinindelili teşkil etmekte olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve o’nun) O Kâinatın Yaratıcısının (âyetlerindendir) o’nun varlığına, birliğine, kudretine, ahiret hayatını da yaratacağına delâlet ve şahadet eden alâmetlerdendir. (semaların ve yerin yaradılışı) bu muazzam âlemler, dış âleme âit ne mühim birer ilâhi kudret eseridir. (ve) ey insanlar!. Sizin (dillerinizin ve renklerinizin farklı oluşu) da birer hayranlık uyandıran iç âleme dâir delildir, birer ibret vesilesidir. İnsanlar esasen bir babadan bir anadan doğmuş oldukları halde çeşitli zümrelere ayrılmışlardır, muhtelif lügâtler ile konuşmaktadırlar, renkleri de beyaz, siyah gibi kısımlara ayrılmıştır, her birisinin siması da başka başka bir vaziyette görülmektedir. (Muhakkak ki, bunda) insanların böyle yaradılışlarındaki mükemmelliği, farklılığı dikkate alarak Büyük Yaratıcının birliğini, kudret ve hikmetini elbette ki, tasdike vicdânen mecbur olurlar.
Rum 30:23
(Ve onun) O Büyük Yaratıcının yine (âyetlerindendir) hikmet ve şefkatine delâlet eden hâdiselerdendir, ey insanlar!. Sizlerin (gecede ve gündüzde uyumanız) evet.. Sizlerin öyle vakit vakit uykuya dalarak istirahatinizi temine, tabii kuvvetinizi takviyeye muvaffak olmanız ne büyük bir kudret eseridir?. (Ve o’nun) O Kerem Sahibi Yaratıcının (fazl’ından talepte bulunmanız) geçiminizi te’min için çalışıp bolluğa kavuşmanız. Evet.. Bunlar da ne büyük bir âyettir, birer ibret vesilesidir. (Şüphe yok ki, bunda) Böyle uykuyu da uyanıklığı da yaratmakta ve gece gündüz istirahate ve çalışmaya başarı vermekte de (kulak verip,dinleyen bir kavim için) söylenilen faideli sözleri, verilen güzel nasihatları işitip kabul eylemek kabiliyetinde bulunan zümreler için (elbette âyetler vardır) bunlarda da Cenab-ı Hak’kın kudretine, dilediğini yaratacağına ve özellikle ahiret hayatını da vücude getireceğine âit büyük deliller vardır ki: Bir insan, nâil olduğu nimetleri birer ilâhi ihsan kabul etmelidir, kendi varlığına, kabiliyetine güvenmemelidir, nice kuvvetli, kabiliyetli kimseler vardır ki, büyük bir nimete, servete nâil olamazlar, bilâkis nice zayıf, kabiliyetsiz kimseler de görülür ki, pek fazla bir nimete, servete nâil olmuşlardır. Velhâsıl insana düşen vazife, aklını, kuvvetini güzelce kullanmak, muvaffakiyeti de Allah’ın lütfundan beklemektir.
Rum 30:24
(Ve o’nun) O Büyük Yaratıcının (âyetlerindendir) o’nun pek parlak kudreti, birliğinin delilinin eserlerindendir ki, ey insanlar!. (siz bir korku ve bir ümit olmak üzere şimşeşi gösterir) onu başınızın üzerinde parlak ve korkunç bir şekilde, bir mahiyette görmeğe başlarsınız, yakıcı yıldırımlar yağdırılacağından korkarsınız ve bol bol lezzetli yağmurların yağacağı ümidine düşerek de sevinirsiniz. (Ve) O Kerem Sahibi Yaratıcı (gökten) bulutlar vasıtasiyle (bir su indirir de onunla yeri ölümünden sonra diriltir) solmuş, gelişip büyümekten mahrum kalmış olan yeryüzü, tekrar o ilâhi bereket sayesinde yeniden canlanmaya başlar, üzerinde renk renk bitkiler meydana gelir, bunlar âdeta yeryüzünün ruhu mesabesinde olup onu yeniden canlandırır. (muhakkak ki, bunda akıllıca düşünen bir kavim için elbette âyetler vardır) bu kadar harikaları gören, böyle ölmüşmesabesinde bulunan yerlerin yeniden bir hayat bereketine nâil olduğunu seyreden akıllı, güzelce düşünen zâtlar için bu, bir ibret vesilesi, kudret delili teşkil etmektedir. Böyle bir hâdise, insanların da öldükten sonra tekrar hayat bularak başka bir âlemde yaşayacaklarına bir delil bir örnek mahiyetinde bulunmaktadır.
Rum 30:25
(Ve o’nun) O Hikmet Sahibi Yaratıcının (âyetlerindendir) o’nun kudretinin eksiksiz oluşunu, hikmetinin yüceliğini gösteren delillerdendir (o’nun emniyle) ilâhi iradesiyle (göğün ve yerin durması) evet.. Onların kendi muhitlerinde birşeye dayanmaksızın pek muntazam bir surette kalim ve belirli vakte kadar devam edecek olmaları, pek büyük bir kudret delilidir. İşte bütün bu yaratma harikalarını meydana getirmiş olan büyük Yaratıcı, şüphe yok ki, herşeye kâdirdir. İnsanları da belirli bir zaman için yaşatıyor, tayin edilmiş vakit gelince de hepsini dünya hayatından mahrum bırakacaktır. Evet.. Ey insanlar!. (Sonra sizi bir çağırışla çağırdığı zaman derhal yerden çıkacaksınızdır.) yani: Bütün ölmüş insanlar kıyamet âlemine sevk için o Büyük Yaratıcının emriyle İsrafil Aleyhisselâm tarafından sür’a üfürülecek, bütün ölüler kabirlerinden diri olarak çıkarılacaklardır. İşte gözlerimizin önünde parlayıp duran şu kadar kudret eserleri, birer muazzam delildir ki, Kâinatın Yaratıcı Hazretlerinin insanları öldürdükten sonra tekrar hayata kavuşturacağı ve dilediği âleme sevke kâdir olduğunu pek mükemmel göstermektedir.
Rum 30:26
Bu mübârek âyetlerde Allah Teâlâ’nın bütün kâinata malik, hepsinin de o BüyükYaratıcıya itaat ettiğini ve bütün mahlûkatını yoktan var eden o şânı Yüce Yaratıcıya göre onların diriltilip, tekrar gönderilmesi de pek kolay olacağını bildiriyor, efendiler ile köleler arasında bir ortaklık ve eşitlik ve bir korku bulunmadığını bir misâl olarak ortaya koyup kâinatın sahibi olan Buyük Yaratıcının ortak ve benzerden uzak olduğunu izah etmektedir. Şöyle ki: (Ve onun içindir) Mülkiyet ve mahlûkiyyet itibariyle o Büyük Yaratıcıya âittirler (göklerde ve yerde kim var ise) bütün onları yaratan onların üzerinde hâkim olan ancak Allah Teâlâ Hazretleridir (hehsi de o’na itaatkârdırlar) bütün bu mahlûkat, o kudret sahibi Yaratıcının iradesine, fiiline boyun eğmektedirler, hepsinin de yaradılışı, yaşayışı, ölümü, sonra da diriltilmesi, Allah’ın irâdesine tâbidir, hiçbiri buna muhalefet edemez. Kulluk vazifesi hususundaki bazı asi hareketler ise mükelleflere hikmet gereği verilmiş olan bir ihtiyar, bir cüz’i irâde sebebiyle meydana gelmektedir. Eğer hikmet gereği böyle bir ihtiyar bir kabiliyet verilmemiş olsa idi o âsiler de asla muhalefet ederek isyanda bulunmuş olamazlardı.
Rum 30:27
(Ve o) Kâinatın Yaratıcısı, o sıfatları yüze zat (dır ki, halkı bidayeten yaratır) dünyaya çıkarır (sonra onu) o yarattığını öldürdükten, yok ettikten sonra kıyamet günü (iade eder) yeniden hayata, varlığa kavuşturur (bu) o mahlûkatı yeniden geri getirmek, hayata kavuşturmak (o’na göre pek kolaydır) Kâinatın Yaratıcısına göre bütün mahlûkatı ilk defa yaratmak ile ikinci kez vücude getirmek eşittir, hepsini de dileyince derhal var veya yok edebilir. Bizlere göre ise elbette ki, birşeyi yoktan var etmeğe nisbetle o şeyi iade etmek daha kolaydır.Artık herhangi birşeyi icâda kaadir olan bir Büyük Yaratıcı, o şeyi öldürdükten, mahvettikten sonra tekrar geri getirmeye kaadir olamaz mi?. Elbette ki, kaadir olur Amennâ.. (Ve o’nun için göklerde ve yerde en yüksek şân vardır) O Kâinatın Yaratıcısı en yüksek, en mukaddes sıfatlara sabittir. En tam, umumi kudretle, hikmetle muttasıftır, onun asla bir benzeri ve nazırı yoktur. Bütün semalar da yer de o’nun bu yüce sıfatlarına şehadet edip durmaktadır. (Ve o) Kâinatın Yaratıcı Hazretleri (azizdir) her dilediğini darhal vücude getirebilir, herşey o’nun iradesine boyun eğmeye mecburdur. Ve o Kerem Sahibi Yaratıcı (hâkimdir) o’nun her emri, her fiili birer hikmet ve faydaya dayanmaktadır.
Rum 30:28
Artık ey o Kâinatın Yaratıcısının bu kudret ve azametini, O’nun ortak ve benzerden münezzeh oluşunu, anlayıp, itiraf etmeyen müşrik kimseler!. O Hikmet Sahibi Yaratıcı, sizi uyandırmak için (sizin için kendi nefislerinizden misâl getirdi.) tâki, şirkin bâtıl olduğunu anlayabilesiniz. Şöyle ki: (sizi rızıklandırdığımız şeyde) size verdiğimiz mallarda ve diğerlerinde (sizin için sağ ellerinizin mâlik olduğu) köleler verdiğimiz mallarda ve diğerlerinde (sizin için sağ ellerinizin mâlik olduğu) köleler ve cariyeler gibi (şeylerden ortak olanları var mıdır?.) Sizin köleleriniz olan kimseler, sizin servetinize mallarınıza sizinle beraber ortak olarak tasarrufta bulunabilirler mi (ki, onda siz müsavî olasınız?.) o servet vesâire sizinle ohâkimiyetiniz altında bulunan kimseler arasında eşit, müşterek bulunsun da (kendi nefislerinizden korktuğunuz gibi onlardan da korkasınız?.) yani: Kendiniz gibi hür olan kimseler ile olan şirketlerdeki korku gibi o köle ve câriyeler ile olacak bir şirketten dolayı da korkup durasınız?. Elbette bu, böyle değildir. Köleler, efendilerinin mallarına ortak olamazlar ki, onlardan bu hususta korkulabilsin. Artık birer insan olan efendiler ile köleler arasında bir ortaklık bulunmadığı halde bütün mükevvenata sahip olan bir Büyük Yaratıcının birer âciz mahlûku olan, o’nun mülkü ve hâkimiyeti alımda bulunan putlar vesâire o Kâinatın Yaratıcısının nasıl ortağı olabilirler?. O’nun mülkünde nasıl diledikleri şekilde tasarrufta bulunabilirler ki, onlara da ilâhlık isnat ediyorsunuz, onları kendilerinin de Yaratıcısı ve sahibi olan Cenab-ı Hak’ka ortak kabul ediyorsunuz, bu ne bilgisizlik! (İşte böyle âyetleri) misal ve açıklama yolu ile beyan olunan delilleri, hüccetleri (akıllıca düşünen bir kavim için tafsilatlı olarak bildiririz.) Artık akıllı olanlar, bu gibi misâllerden ibret alırlar, bir efendinin kölesi, cariyesi kendisine eşit kendisinin mülkünde kendisine ortak olamadığı halde bütün Kâinatın Yaratıcısı, sahibi olan bir şânı yüce mabuda onun mahlûkatı nasıl ortak olabilirler?. Bunun mümkün olmadığı çok açık değil midir?. Elbetteki pek açıktır. Bunun aksini savunanlar, elbette güzelce düşünmekten, aklını çalıştırmaktan mahrum kimselerdir. Binaenaleyh bu âyeti kerime, müşrikler hakkında büyük bir kınama ve bilgisizlik halini kapsamaktadır.
Rum 30:29
Bu mübârek âyetler, müşriklerin ne gibi bir sebeple tevhid dininden İslâm yolundan,yardımcıdan mahrum kalmış olduklarını bildiriyor. Bir dinî fıtriden bir hilkat-ı ilâhiyeden ibaret olan İslâm dinine yönelinmesini, onda değiştirmenin câri olamayacağını ve namaza devam edilmesini emr ediyor, dinlerini parçalamış, ayrılığa düşmüş olan müşriklerden kaçınılması lüzumunu da hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Evet.. O müşrikler, ilâhi âyetleri, delilleri akıllıca düşünüp uyanmadılar (fakat) onlar öyle nefislerine (zulmedenler) kendilerini azaba mâruz bırakanlar (bilmeksizin) işledikleri küfür ve şirkin bâtıl oluşunu bilmedikleri hâlde (kendi hevalarına tâbi oldular) nefislerinin meyl ettiği fâidesiz zararlı şeylerin ardına düşüp durdular. (Artık Allah’ın dalâlete düşürdüğünü) öyle kendi heveslerine tâbi olup irâdelerini küfre harcamış olmalarından dolayı doğruyu bulmaktan mahrum kalmış kimseleri (kim hidayete erdirebilir?.) Elbetteki kimse erdiremez, onları hidayete erdirmeğe kimse kaadir olamaz. (Ve onlar için yardım edecek) bir kimse de (yoktur) onları ahirette Allah’ın azabından kurtaracak bir yardımcı bulanamaz, öyle kendilerinden medet, şefaat bekledikleri putlarından ve diğerlerinden bir yardım göremeyeceklerdir.
Rum 30:30
(Artık) Ey sorumlu insan!. Ey imân sahibi!. sen o müşrikleri bırak, sen (yüzünü) bütün varlığını, gâye ve iradeni (çevirerek) temiz ve müslüman olarak (dine, Allah’ın yaradışına tut) bir fıtri din olan İslâm dinine tamamiyle yönelt, ona sarıl, ona daima yöneltmiş bulun (ki, insanları onun üzerine yaratmıştır) bütün insanları tevhid dinine müsait bir kabiliyette vücude getirmiştir. Her insan, İslâm fıtratı üzere dünyaya getirilmektedir, sonra bazılarıkendi nefsinin arzusuna uyarak bu temiz yaratılışına aykırı hareketlerde, kanaatlerde bulunur (Allah’ın yaradışı için değişiklik yoktur) yâni: Onu insanların değiştirmeğe selahiyetleri olamaz, yaratılış gâyesine ve kendisine yönelinmesi gereken ilâhi dine aykırı hareketleri câiz görülemez. Özellikle o fıtretten maksat, Allah’ın dinî olduğuna göre o yüce dinî kimsenin değiştirmeğe selâhiyeti yoktur, ona olduğu gibi bağlanılması gereklidır. (İşte müstakim olan din o’dur) O tevhid dirinden ibaret olan İslâm dinidir (velâkin insanların çokları bilmezler.) O Allah’ın dininin kıymetini, yüceliğini, gerekliliğini takdir edemiyerek nefislerinin arzularına uyarlar, bâtıl dinlere tâbi olur dururlar.
§ Hanif; Bâtıldan hakka meyleden, İslâm dinine uyan, İslâmiyet’te sabit, Allah’ın birliğini itiraf eden zat demektir.
§ Fitret; de tıynet, hilkat, yaradılış ilk yaradılış hali manâsınadır.
Rum 30:31
Ey akıllarını güzelce kullanan müminler!. Siz (Hep o’na dönünüz) Allah’ın dinine îman etmiş olduğunuz halde o Yüce dinin emirlerine yasaklarına riayete çalışınız (ve ondan) o büyük mâbud’un dinine karşı gelmekten (korkunuz) o Kerem Sahibi Yaratıcı’ya ibadette bulunmakla beraber kötü âkibete uğramak ihtimalinden de gâfil bulunmayınız, daima korku ve ümid üzere bulunarak Allah’ın korumasına iltica ediniz (ve namazı doğruca kılınız) namazlarınızı belirlenen vakitlerinde şartlarına dikkat ederek edaya devam eyleyiniz (ve müşriklerden olmayınız) doğuştan gelen temiz halinizi deştirmeyiniz, müşrikler ile sevgiye ve düşüp kalkmaya devam edip, onlara benzemeğe meyletmeyiniz, kendi değerlerinizi korumaya çalışınız.
Rum 30:32
Evet.. Siz ey müminler!. (O kimselerden) Olmayınız (ki) onlar (dinlerini) bir fıtrat dinî olan tevhid dinini (parçaladılar) birçok bâtıl dinlere, mezheplere tâbi oldular, birbirinin aleyhinde bulunup durdular. (ve fırka fırka oldular) birbirinden farklı grublara ayrıldılar, biribirinin aleyhinde çalışmaya başladılar. Onlardan (her taife kendi yanlarında olan ile) kendi inançlariyle, bâtıl dinleriyle (sevindiler) onlar, kendilerinin sadık, doğru bir dine bağlandıklarını zannederek mutlu bir şekilde yaşamak isteyen kimselerdir. Halbuki, onlar ileride ne müthiş azaplara, felâketlere, uğrayacaklar da ondan hiç haberleri yok!.
Rum 30:33
Bu mübârek âyetler, insanların farklı psikolojik durumlarını gösteriyor. Bir belaya uğrayınca Cenab-ı Hak’ka yalvarmaya başladıklarını, bir ilâhi nimete kavuşunca da içlerinden bazılarının hiçbir delile dayanmaksızın şirke düştüklerini bildiriyor ve insanların bir nimete eriştikleri zaman sevindiklerini, kendilerinin sebebiyet verdikleri bir felâkete uğrayınca da ümitsizlik ve keder içinde kaldıklarını beyan buyuruyor. Yüce Yaratıcının dilediği kullarını fazlaca rızıklandırıp veya dar bir geçime düşürdüğünü, bunda da inananlar için ibretler bulunduğunu beyan ile Allah’ın fiillerinin birer hikmet ve menfaata dayanmış olduğuna işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve insanlara bir ziyan dokunduğu vakit) meselâ: Bir hastalığa, bir ihtiyaca uğradıkları zaman (Rab’lerine dönerek O’na duada bulunurlar) sapıklığı bırakarak Cenab-ı Hak’ka duaya, yakarışa başlarlar, bilirler ki,O’ndan başka kendilerini o belâdan kurtaracak yoktur. Evet.. Allah Teâlâ’nın böyle yaratıcı oluşunu, rabliğini bilmek, beşeri fıtrat gereğidir. (Sonra onları ondan) o beladan kurtarıp (bir rahmet tattırıverince) Cenab-ı Hak insanları bilâhara sıkıntılardan kurtarıp bir rahata erdirince (o vakit onlardan bir güruh rab’lerine ortak koşarlar.) kendilerini öyle bir nimete kavuşturan Kerem Sahibi Yaratıcıyı unutarak bir takım yaratıklara ilahlık isnât ederek onlara tapmaya başlarlar. Bu nekadar cehâlet ve nankörlük?. Bununla beraber insanların bir kısmı da kendilerini o felâketlerden kurtaran Cenab-ı Hak’kın birliğini tasdike ve nimetlerine karşı şükür vazifesini yerine getirmeye devam ederler. İşte insanlığa yakışan da budur.
Rum 30:34
Evet.. Şirke düşenlerin o halleri nekadar cahilcedir. (Onlara verdiklerimize nankörlük yapsınlar için) öyle şirke düşerler. Halbuki, kavuştukları nimetlerden dolayı şükrederek Allah’ın birliğini tasdikten ayrılmamaları gerekmez mi idi?. Diğer bir görüşe göre de bu, tehdidi içinde bulunduran bir emirdir. Adeta buyrulmuş oluyor ki: O müşrikler, o kavuştukları nimetlerden dolayı varsın şirke düşsünler, artık ileride onun müthiş cezasını elbette göreceklerdir. İşte Büyük Yaratıcı Hazretleri, o müşrikleri tehdit için şöyle de hitap buyuruyor. (imdi) Ey müşrikler!. Bu geçici dünyada (faidelenip durunuz) ellerinizdeki varlıklardan istifadeye çalışınız (artık yakında bileceksiniz) bu istifadenizin neticesini ahiret âleminde anlayacaksınız, bu nankörlüğünüzden dolayı nekadar dehşetli âzaplar içinde kalacaksınız, dünyadaki küfr ve Allah’a şirk koşmanın müthiş cezasına kavuşmuş olacaksınızdır.
Rum 30:35
Ne cehalettir ki, Allah’ın birliğini tasdike devam etmeyerek öyle şirke düşüyorlar?. İşte Allah Teâlâ Hazretleri onları kınamak ve tehdit için buyuruyor ki: (Yoksa biz onlara apaçık bir delil mi indirdik de) açık bir hüccet, kesin bir delil vermiş olduk da (ona) o kâinatın Yaratıcısına (şerik koşmalarını bu mu) böyle kendilerine indirilmiş olan açık, kesin delil mi (söylüyor?.) kendilerine teklif ediyor?. Halbuki, böyle bir delil ne mümkün!. Artık neye dayanarak öyle şirke düşmek cehaletini göstermiş oluyorlar.
Rum 30:36
(Ve) İnsanlarda başka bir garip ruh hali de vardır. Bunu da Hikmet Sahibi Yaratıcı Hazretleri şöylece beyân buyuruyor: (Nâsa ne zaman bir rahmet tattırdı isek) sağlık gibi, geçim rahatlığı gibi, bir nimet ihsan eyledik ise (onunla sevinivermişlerdir.) onun bir ilâhi lütuf olduğunu dikkate almaksızın sadece o nimetten dolayı bir zevk ve sevince dalmış bulunurlar, Cenab-ı Hak’ka hamd ve senada, şükür azetmede bulunmak vazifesini hatırlarına getirmezler. (Ve) Bilâkis (işledikleri günah sebebiyle) kendi günahlarının uğursuzluğu neticesi olarak (kendilerine bir kötülük isabet edecek olursa) bir korkunç felâkete tutulursa (o vakit de onlar ümitsizliğe düşerler) artık Allah’ın rahmetinden ümitlerini keserler, ümitsizlik ve keder içinde kalır dururlar. Halbuki, böyle bir durum, müminlere yakışmaz, gerçek müminler, bir nimete kavuştular mı, onu Cenab-ı Hak’kın bir ihsânı bilerek hamd ve şükre devam ederler. Bir musibete, bir şiddete uğrayınca da onu bir hikmet gereği bilerek uzaklaştırılmasını Hak Teâlâ’dan ümid ve niyâz ederler, ümidlerinikesmezler.
Rum 30:37
Öyle kendilerine isabet eden bir ihtiyaçtan, bir musibetten dolayı ümitsizliğe düşenler (görmediler mi ki,) bakıp da anlamadılar mı ki, (muhakkak Allah Teâlâ dilediği kimse için rızkı yayar) onu geniş bir rızka, bir nimete erdirir (ve) sonra da o rızkı, nimeti (daraltır) dilediği bir kulunu böyle bir imtihana, bir belaya tâbi tutar ve yine bazı kullarını bol bir geçim vasıtasına, bir rahatlığa nâil kılan, diğer bazı kullarını da dar bir geçime üzüntülü bir hale sokar. Bütün bunlar, birer hikmet gereğidir ve geçicidir. Evet.. (Şüphe yok ki, bunda) Hak Teâlâ’nın kullarını bir vakit nimetlere, bolluğa kavuşturması, bir vakit de ihtiyaçlara, üzüntülere sokmasında (mümin olan bir kavim için elbette ibretler vardır) bütün bu farklı hayati olaylar, birer delildir, bunlar ile Hikmet Sahibi Yaratıcı Hazretlerinin kudretinin, hikmetinin eksiksiz oluşuna delil getirilir. Binaenaleyh insan, Allah’ın takdirine razı olmalıdır, bir nimete nâil olunca kadrini bilmeli, şükrünü yerine getirmelidir bir meşakkate düşünce de sabr etmelidir, onun da bir hikmete bağlı olduğunu düşünüp, teselli olmalıdır. Hayırlısiyle o meşakkatin ortadan kalkmasını Kerem Sahibi Yaratıcısından niyâz etmelidir, kesinlikle, ümitsizliğe düşmemelidir. Cenab-ı Hak durumları değiştirir. Biz buna inanmışızdır.
“şeb mabvolur hemişeki, necm-i seher doğar”
“Encamı inhizamda mihr-i zafer doğar”
“Abisteni safa-vü kaderdir leyâl hep”
“Gün doğmadan meşime-i şebden neler doğar”
Rahmi
Rum 30:38
Bu mübârek ayetlerde gücü yeter olan müminlerin bazı kimselere malî yardım etmelerini ve bu yardımın pek hayırlı olup Allah katında sevaba vesile olacağını bildiriyor. Sadece artması için verilen bir malın bir ihsanın Allah yanında sevaba vesile olamayacağını hatırlatıyor. Fakat Allah rızası için verilen zekâtların, sadakaların kat kat sevaba vesile olacağını ve Allah Teâlâ’nın Yaratıcı rızık verici, diriltici ve öldürücü olduğunu beyân ve o Büyük Yaratıcıya ortak koşanların bu üstün özelliklere sahip olmadıklarını hatırlatarak Allah’ın zâtını tenzih ve insanları güzel harekete teşvik buyurmaktadır. Şöyle ki: (Artık) Ey şânı Yüce Peygamber!. Veya geniş imkâna kavuşan dürüst müslüman!. (Akrabana hakkını ver) akrabandan olan kimselere iyilikte bulun, muhtaç olanlara sadaka ver, hatırlarını hoş et. (Yoksula da) Yani: Hiçbir şeye sahip olmayıp dilenmeye muhtaç olan kimseye de yardım et isterse, aranızda bir yakınlık bulunmasın (yolcuya da) yani: Malı beldesinde kalıp yanında bulunmayan kimseye de yardım, ihtiyacını gidermeğe gayret et. Böyle yardım, insanlık alâmetidir, islam terbiyesinin bir gereğidir. Diğer fakirlere, muhtaç olanlara elden gelen yardımda bulunmak da bu kabildendir. Böyle bir yardım, sevap kazanmaya güzel bir vesiledir. (Bu) yardım, böyle hukuka riayet (Allah’ın cemalini) ilâhi zâtına manen yaklaşmayı ve onun ilâhi ihsanlarına kavuşmayı (dileyenler için pek hayırlıdır) bu vesile ile o yüce gayelere kavuşmak tecelli eder (ve işte felâha nâil olacak olanlar da onlardır) çünki bu sebeple Allah’ın rahmetine, cennet nimetlerine aday bulunmuş olurlar. Halbuki, bu harcama vazifesini yapmayanlar, veya Allah’ın rızası için değil, bir gösteriş için yapanlar, böyle birkurtuluşa lâyık olamazlar. Onlar kendi varlıklarından hakkiyle istifade etmiş sayılamazlar.
Rum 30:39
(İnsanların mallarında çoğalsın diye faiz kabilinden verdikleri şey) yani: Karşlığı olmaksızın artması istenilen bir mal istense, öyle bir muamele, kesinlikle haram olmayıp mekruh bir halde de bulunsa ahirete ait faide sağlayamaz. Meselâ: Bir ihsan adiyle verilip de ondan fazlası gözetilen bir mal, o ihsan (Allah indinde gelişip artmaz) o mal ahirete âit sevaba, bir mükâfata sebep olmaz. Nitekim bir âyeti kerime de
“karşılığında fazla bekleyerek iyilikte bulunma” (el-Müddessir 74/6) buyurulmuştur.
Yani: Bir kimseye bir iyilikte bulunup da ondan fazlasını dileme. (Ve Allah’ın rızasını dilediğiniz halde verdiğiniz zekât ise) böyle değildir. Onun ahiretteki faideleri pek çoktur. (İşte) Mallarını, servetlerini (kat kat arttıranlar, ancak onlardır) çünki bu vesile ile onların malları artar ve berekete kavuşur, ahirette de birçok sevaplara lâyık bulunurlar. Artık cimrilikte bulunmamalıdır. Cenab-ı Hak’ka tevekkül etmelidir, ondan lütf ve ihsan niyâzında bulunmalıdır.
Rum 30:40
Çünkü (Allah o) Yüce zat (dır ki, sizi yarattı) hiçbir varlık sahibi olmadığınız hâldesizi varlık sahasına getirdi. (Sonra sizi rızıklandırdı) bu dünyada birçok nimetlere kavuşturdu yaşattı (sonra sizi öldürür) bu geçici hayatı terketmiş olursunuz (sonra da) sizi yeniden (diriltir) başka bir âleme gönderir. İşte ey insanlar!. Sizin Halikınız, mâbudunuz böyle kudret ve hikmet sahibidir, onun her emr ve yasağı yalnız birer hikmettir, ona riayet pek gereklidir. Artık ey o Kâinatın Yaratıcısının bu kudret ve azametini düşünmeyen müşrikler!. (Hiç sizin şeriklerinizden) O Büyük Yaratıcıya ortak koştuğunuz putlardan ve diğerlerinden (bunlardan birini yapan var mıdır?.) Onlar herhangi bir ferdi yaratmaya, yaşatmaya, rızıklandırmağa güç yetirebilirler mi? Ne mümkün!. Elbette ki, güç yetiremeyecekleri gâyet açık. Artık ne diye onlara tapıyorsunuz?. Evet.. O müşrikler, akıllarını kötü kullanmış, sapıklığa düşmüş kimselerdir. Elbette ki, Allah Teâlâ (onların) o müşriklerin ilâhi zâtına (şerik koştuklarından münezzehtir ve çok yüksektir.) ve Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinin yüce şânı, her türlü ortak ve benzerden uzaktır pek yücedir. Biz buna inandık.
Rum 30:41
Bu mübârek âyetlerde insanların fenâ hareketleri yüzünden karalarda, denizlerde bir takım felâketlerin meydana gelmiş ve bunu ne gibi bir hikmete bağlı bulunmuş olduğunu hatırlatıyor. Pek çoğu müşrik olan geçmiş kavimlerin korkunç âkibetlerine dikkatleri çekiyor. Artık daha dünyada iken Allah’ın dinine sarılmanın gereğini ve kıyametin ortaya çıkarılmasındaki hikmet ve menfaati bildirerek yararlı müminlerin mükâfatlara kavuşacaklarını müjdeleyip, kâfirlerin de küfrleri sebebiyle azab edileceklerine işaretle kendilerini tehdit buyurmaktadır. Şöyle ki: (İnsanların ellerininkazandığı şey sebebiyle) kendilerinin günahları yüzünden, öyle yasaklanmış hareketleri neticesinde (karada ve denizde fesat meydana geldi) birçok yerlerde kıtlık ve pahalılık, zararlı yağmur1ar gibi, deprem gibi, gemilerin parçalanıp batması gibi, korkunç savaşların olması gibi helâk edici hâdiseler yüz gösterdi. Bu ibret verici hâdiselerin ortaya çıkarılmasındaki hikmet ve menfaate ise şöylece işaret buyuruluyor: (Onlara) o günahkâr kullara Cenab-ı Hak, onların (yaptıkları şeylerin) gayrimeşru hareketlerin cezasını, kötü meyvesini (tattırsın için) o fesadın meydana gelmesini takdir buyurmuş. (Gerek ki,) lâyık olan o’dur ki, o günahkâr kullar, bu hâdiseleri düşünerek izledikleri fenâ yollardan geri (dönüverirler) onlardan umulmaya lâyık olan budur. Bu âyeti kerime, Cenab-ı Hak’kın kulları hakkındaki ihsan ve keremin koruma yumuşaklığını göstermektedir. Çünki onları küfrlerinden dolayı hemen mahvedip, cezalandırmıyor, bazı olayları onların uyanmalarına bir sebep kılmış oluyor. Küfrlerinde ısrar edenlerin asıl cezalarını ahirette bırakıyor, onlara bir uyanma devresi ihsan buyuruyor. Artık bundan istifade etmeli değil midirler?.
Rum 30:42
İşte Kerem Sahibi Yaratıcı Hazretleri, kullarını uyanmaya dâvet için şânı yüce Peygamberine şöylece de emrediyor: Resûlüm!. O bütün dünyadan başkasını düşünmeyen gafillere (de ki, yeryüzünde gezip dolaşın da) bir ibret nazarı ile (bakınız ki, bundan evvelkilerin) bu sizin zamanınızdan önce dünyaya gelip gitmişler olanların (âkibeti nasıl olmuştur) onların harab olan yurtlarını görünüz, pek fecî bulunan hayat tarihlerini anlayınız, kendi kötü hareketlerinin cezalarına nasıl uğramış olduklarını düşünebiliniz.(Onların ekserisi müşrik kimseler idi) onun içindir ki, helâke uğratılmışlardır. Onların dünyadaki varlıkları kendilerini kurtaramamıştır.
Rum 30:43
(İmdi) Ey akıllı, düşünen insan!. Sen (yüzünü o müstakım dine çevir) İslâm dininin hükümlerine riâyete devam et (Allah tarafından bir günün gelmesinden evvelki,) yani: Kıyamet gününün meydana gelmesinden önce ki, (o günü reddedecek yoktur) onu hiçbir kimse red ile geriye bırakmaya gücü yetmez. (O gün) insanlar (fırka fırka olacaklardır) hesaba çekildikten sonra dağılarak bir kısmı cennetlere, bir kısmı da cehennemlere sevkedilecektir.
Rum 30:44
Artık o gelecek âlemi düşünülsün. İnsanlardan (Kim kâfir olursa küfrü kendi aleyhinedir) onun vebali kendisine yöneliktir, o cehenneme sevkedilecektir. (ve kim salih amelde bulunursa) Mümin olup dinî vazifelerini yerine getirmeye çalışırsa (kendi nefisleri için) konaklarını cennetteki makamlarını (hazırlamış olurlar) geleceklerini öyle güzelce sağlamaya muvaffak olmuş olurlar. Ne büyük ilâhî müjde.
Rum 30:45
İşte yarın ahiret âleminde insanlar öyle fırkalara ayrılacaklardır. (Tâki) Allah Teâlâ (imân edenleri ve yararlı yararlı amellerde bulunanları ihsanından mükâfatlandırsın.) O mümin kulları hakkında ilâhi lütufları fazlasıyla tecelli etsin. (Şüphe yok ki, o) Büyük Yaratıcı(kâfirleri sevmez.) Onlar Allah’ın sevgisine lâyık kimseler değildirler, küfrleri yüzünden, Cenab-ı Hak’kın nimetlerini, kudretinin eserlerini inkârları sebebiyle azaba lâyık olmuşlardır. Artık onlar da lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır.
Rum 30:46
Bu mübârek âyetlerde Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinin rahmet ve kudretini gösteren bir kısım mühim hilkat eserlerine dikkatleri çekiyor. Hz. Muhammed döneminden evvelki kavimlere de mühim mucizeler ile Peygamberlerin gönderilmiş olduklarını, inkârcıların cezalara, müminlerin de ilâhî yardıma lâyık bulunduklarını bildirerek Resûl-i Ekrem’e teselli vermiş oluyor. Rüzgârların gönderilmesindeki muazzam ilâhi ihsanları ve yağmursuzluktan dolayı ümitsizliğe düşen insanların daha sonra yağdırılan yağmurlar ile müjdelenerek sevinçler içinde kalmakta olmalarını beyân ve bu suretle de onları tevhid dairesine şükür vazifesini ifaya davet buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve en) O şânı büyük Yaratıcının (âyetlerindendir) kudret ve hikmetine açıkça delâlet eden yaratma hârikalarındandır (rüzgârları müjdeciler olarak göndermesi) yani: Yağmurların yağacağına veya havaların güzel olacağına dâir kuzey, saba güney rüzgârları birer müjdeci durumunda bulunmuşlardır (ve) bunları o hikmet sahibi Yaratıcı böyle yaratmaktadır. Ey insanlar!. (Size) Bu rüzgârlar vasıtasiyle (rahmetinden tattırması için) siz bu sayede vücut sağlığına nâil olursunuz, tatlı güzel suları içer, onlar ile bağlarınız, bahçeleriniz, tarlalarınız sulanmış olur, ve daha nice faideleri elde etmiş bulunursunuz. (Ve) Bu rüzgarlar, Kerem sahibi Yaratıcının (emriyle)ilâhi iradesiyle (gemilerin) denizlerde (akması) güzelce akıp, seyretmesi (için) gönderilmektedir. (Ve O’nun fazlından) Hak Teâlâ’nın ihsan ve kereminden size nasip buyurduğunu (arayıp kazanmanız) deniz ticaretlerinde bulunmanız (için) o rüzgarlar öyle gönderilmektedir. (Ve) O rüzgârlar, ey insanlar!. (Olaki şükredersiniz) diye vakit vakit gönderilmektedir. Elbetteki, böyle pek faideli şeyleri ihsan buyuran Kerem Sahibi Yaratıcıya kullukta, şükranda bulunmak gerekir. Aksine hareket ise Allah’ın azabını celbeder.
Rum 30:47
Ey Resûllerin Sonuncusu!. (Celâlim hakkı için senden evvel, kavimlerine Peygamberler gönderdik de) onlara Allah’ın dinini telkin için (açık açık deliller ile gelmişlerdir.) fakat o kavimlerden birçoğu, o Peygamberleri inkâr etmiş, nimete nankörlükte bulunmuş idiler. (Artık günahkâr olanlardan intikam almış idik) öyle Peygamberleri yalanlayan, Allah’ın âyetlerini, nimetleri takdir eylemeyen topluluklar, elbetteki, ilâhi azab hak etmişlerdi. (Müminlere yardım etmek bizim üzerimize bir hak olmuştur) müminler, ilâhi yardıma ilâhi şefkate erecektir. Bu bir ilâhi va’ddir ki, herhalde gerçekleşecektir, bu bir ilâhî iltifatdır ki, mümine büyük bir şeref vermektedir, onların yardımlara kavuşacaklarını müjdelemektedir. Kerem Sahibi Yaratıcı ise herşeye gücü yeter, dilediği kullarına yardım, başarı ihsan buyurur, bütün hilkat eserleri o ilâhi kudrete şahadet etmektedir.
Rum 30:48
Evet.. Şânı büyük Allah herşeye kaadirdir. (Allah o) Kerem Sahibi Yaratıcı (dır ki, rüzgârları gönderir de) o rüzgarlar hava boşluğuna (bir bulut kaldırır) arada bir tabaka teşkil eder (sonra onu) o bulutu Cenab-ı Hak (gökte dilediği gibi yayar) dilediği taraflara dağıtır, uzun veya kısa bir müddet havada tutar. (ve) Dileyince (onu) o bulutu hikmet sahibi Yaratıcı Hazretleri (parça parça da eder) biribirine bitişik bir vaziyette bulunmaz olurlar. (Artık görursün ki, aralarından yağmur çıkıyor) yeryüzüne şeffaf damlalar halinde dökülmeğe başlar. (Nihayet onu) o yağmuru (kullarından dilediğine kavuşturunca) onların ülkelerine, topraklarına yağdırınca (onlar hemen seviniverirler) yüzlerinde sevinme izleri meydana gelir.
§ “İsâre”; Koparmak, kaldırmak, harekete getirmek, etrafa yaymak demektir.
§ “Kisef”; Kesilmiş parçalar, kıt’alardır. “Vedk” Yağmur, yağmur damlası ve yakın olmak manâsınadır. “Hilâl” aralıklar, zaman arasındaki ayrılıklar demektir.
Rum 30:49
(Halbuki, onların üzerine) O yağmur suları (indirilmeden evvel) o yağmurların yağacağından önce, evet… (Ondan evvelce elbette ümitsizliğe düşmüşlerdi) artık, yağmurların yağmayacağına, ekinlerin yetişmeyeceğine, kendilerinin ihtiyaç içinde kalacaklarına kanaat getirmiş bulunuyorlardı. Halbuki, böyle bir ümitsizliğe düşmek, kulluk şânına yakışmaz, insan Kerem Sahibi Yaratıcının bereket ve ihsanından ümidini kesmemelidir. İnsan bazan bir darlığa, bir hoşolmayan duruma düşebilir, bunda elbetteki, bir hikmet vardır. İşte böyle bir hâl vukuunda yine Cenab-ı Hak’ka dua ve yakarışta bulunmalıdır ve tavrını düzeltmeye çalışmalıdır. İşte (50)’inci âyeti kerime de buna işaret buyurmaktadır. “İblas” üzüntülü, kalbi kırılmış, ümitsiz olmak demektir.
Rum 30:50
Bu mübârek âyetler, yağmurlar ile yeryüzünü hayata kavuşturan Yüce Yaratıcının insanları da öldürdükten sonra tekrar hayata kavuşturacağını bir ibret örneği olmak üzere bildiriyor. Birçok insanların ellerindeki nimetlerden belirli bir süre mahrum kalmaları üzerine hemen nankörlüğe başladıklarını gösteriyor. Resûl-i Ekrem’in dâvetini ölülere ve sağırlara duyuramayacağını, körleri de doğru yola iletemiyeceğini haber veriyor. Herşeyi bilen ve herşeye gücü yeten Allah Teâlâ’nın mahlûkatı üzerinde dilediği gibi idârede bulunacağını açıklamaktadır. Şöyle ki: (Artık) ey düşünen insan!. Bir ibret nazariyle (Allah’ın rahmet eserlerine bak) yağmurlar vasıtasiyle meydana getirmekte olduğu çeşit çeşit bitkileri ve diğerlerini seyre dal, gör ki, Hikmet Sahibi Yaratıcı Hazretleri (yeri ölümünden sonra) kupkuru oluşun peşinden (nasıl hayata kavuşturuyor) ona nasıl mükemmel bir hayatî kuvvet güç veriyor, üzerinde ne kadar çeşitli bitkiler, ağaçlar meydana getiriyor. (Şüphe yok ki, o) Şânı Yüce Yaratıcı hayvanlardan, bitkilerden olan (ölüleri elbette) dilediği vakit (dirilticidir) onları yeniden hayata, gelip, büyümeye kavuşturmaya elbette ki gücü yeter (ve o) Hikmet Sahibi Yaratıcı (herşey üzerine fazlasıyla gücü yeter) bütün bu mahlûkatı baştan yoktan var eden bir Büyük Yaratıcı elbette ki, onları öldürdükten sonra tekrar diriltmeye, fazlasıyla gücü yeter. Biz bunainandık…
Rum 30:51
Ne yazık ki, insanlarda garip bir ruh hali vardır, ilâhi kudreti gereği şekilde düşünüp takdir edemezler, birçok vakit ümitsizliğe düşerler, elden kaçanı telâfi etmeğe imkân bulunmadığını zannederler. İşte buna işaret için Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: (Andolsun ki, eğer bir rüzgâr göndersek de onu) o ekinleri o rüzgâr ile (sararmış) solmuş bir halde (görseler) rüzgârın fazla çarpması, ya sıcaklığı veya soğukluğu sebebiyle ağaçları, bitkileri kurumuş, bozulmuş bulsalar (elbette ki, onun ardından) onun öyle sararıp solmasını, bozulmasını müteakip hemen (nankörlüğe başlarlar) nimete nankörlükte bulunurlar, ümitsizlik ve keder içinde kalırlar. Halbuki, böyle bir hareket, kulluk şânına lâyık değildir. İnsan, bir nimete nâil olunca şükretmelidir ve bir musibete uğrarsa uzaklaştırılmasını Cenab-ı Hak’tan dilemelidir, o yüzden ümitsizliğe düşüp ümitsizlik ve keder içinde kalmamalıdır, Hak Teâla’ya sığınmak vazifesini unutmamalıdır.
§ “Rih”; Rüzgâr demekdir. Çoğu kez zararlı olan rüzgâra “rîh” denilir.
§ “Riyâh”; ise rüzgarlar demektir. Faideli rüzgârlara denilmektedir. Böyle faydalı rüzgârlar daha çok olduğu için çoğul kalıbıyla getirilmektedir.
Rum 30:52
Resûl-i Ekrem Hazretleri, öyle nankör olan kimseleri uyandırmağa çalışmakta, onları dinî hükümlere riayete dâvet etmekte, onların o cahilce davranışlarından dolayı üzülmekte idi. İşte o şeref sahibi peygamberine tesellivermek üzere Cenab-ı Hak buyuruyor ki: Ey Resûlüm!. (çünki sen o dâveti ölülere duyuramazsın) kalpleri ölmüş, mânevi hayattan yoksun kalmış kimseler, senin o güzel davetini işitip kabul edecek bir durumda bulunmuyanlar, (ve arkalarına dönüp giderlerken) hak sözleri dinlemekten kaçınırlarken (sağırlara da duyuramazsın) artık öyle kabiliyetsiz kimseler, elbette pek hayırlı bir dâvete evet demezler.
Rum 30:53
(ve) Ey şânı Yüce Peygamber!. (sen körleri de) Kalpleri körleşmiş, faideli şeyleri görmeğe gözlerini çevirmekten kaçınan kimseleri (sapıklıklarından) içine düştükleri sapıklık çukurundan kurtarıp (doğru yola iletici değilsin) onları doğru yola kavuşturamazsın. Onlarda böyle bir kabiliyet kalmamıştır. İşte kâfirler böyle korkunç bir vaziyette bulunmaktadırlar. (sen) Ey Kadri Yüce Peygamber!. (ancak âyetlerimize imân edenlere) Kur’an-ı Kerim’in beyanlarını kabul eyleyenlere (dinletebilirsin) onlar, Kur’an’ın yüceliğini takdir ederler, hükümlerini anlayıp kabul ederek güzel güzel amellerde bulunurlar (işte müslüman olanlar, onlardır) o âyetleri öyle kabul ve hürmet edenlerdir, onların hükmüne razı ve boyun eğenlerdir. Velhâsıl insanlar!. Hem zâhiri delillere ve hem de şu gibi bâtıni delillere bakmalıdır, haktan ayrılmamalıdır.
Rum 30:54
Şöyle ki: (Allah o) Büyük Yaratıcı (dir ki,) Ey İnsanlar!. (sizi bir zayıf şeyden yarattı)birer damla meniden meydana getirdi. (sonra zayıflık ardından) çocukluk çağını müteakip size (bir kuvvet verdi) gençlik zamanına kavuştu güçlü; kuvvetli birer şahıs oldunuz (sonra da kuvvetin ardından zayıflık ihtiyarlık vücude getirdi) yaşınız ilerledi, saçlarınız ağardı, birer piri fanî olmaya başladınız. Evet.. Büyük Yaratıcı Hazretleri, hikmetinin gereğine göre (dilediğini yaratır) öyle nice değişken hâdiseler vücude getirir (o) Hikmet Sahibi Yaratıcı (öyle alimdir) mahlûkatının davranışlarını sözlerini tamamen bilir ve (kâdirdir) her dilediğini mümkün olan şeyi yaratmaya gücü yeter. Biz buna inandık. İşte insanlara ait muhtelif, çeşitli devreler, değişmeler de bu cümledendir. Bütün bunlar, o kâinatın Yaratıcısının dinî, kudreti, hikmeti çerçevesinde meydana gelmektedir. Artık bu dünya hayatını gafletle geçirmemelidir, ahiret hayatını unutmamalıdır, ilâhi eserleri dikkate alarak uyanık bir halde yaşamalıdır.
“İlâhi sensin ancak kâinati eyleyen icad”
“Senin zâtı azîm’inden eder mahlûkun istimdad”
“İlâhi sen küçükten söyletirsin tıflı nevzadı”
“Ki, hiç yoktan verirsin mâdere kıymetli evlâdı”
“Senin lûtfunla bilcümle merasim cilve bahşadır”
“Bütün ruz-ü leyâlin çeşmi câna hayretefzâdır”
Ahmet Cemil
Rum 30:55
Bu mübârek âyetler, kıyamette kâfirlerin şaşkın bir hâlde kalıp dünyada bir saaten fazla kalmamış olduklarına yemin edeceklerini bildiriyor. İlm ve imân sahiplerinin ise o kâfirlerin levh-i mahfuzda yazılmış olan kıyamet gününe kadar dünyada yaşamışolduklarını yeminle söyleyeceklerini haber veriyor. Ve dünyada iken zalim olanların ahirette bir mazeret ortaya koyamayacaklarını ve kendilerinden hakkın rızasını celbedecek bir âmel istenilmeyeceğini şöylece hatırlatmaktadır. (o gün ki, kıyamet kopar) Bütün insanlar yeniden hayat bularak kabirlerinden kaldırılır, mahşere sevkedilirler. İşte o günde (günahkârlar) yani: Kafirler, dehşetler içinde kalırlar, dünyada veya kabirde (bir saatten başka kalmadıklarına yemin ederler) onların böyle yemin etmeleri, ya yalan yeredin veya dünya hayatının müddetini unutmuş olmalarından dolayıdır veyahut ahiretin ebedî hayatına göre dünyanın pek çabuk geçmiş olduğuna işaret içindir. (işte onları) o günahkârlar, daha dünyadalarken doğru söz söylemekten (böylece çevirilir kimseler olmuşlardı.) evet.. Onlar dünyada iken de kıyamet gününü inkâr etmekte, yalan söylemekte bulunmuşlardı.
Rum 30:56
(Kendilerine) Dünyadalarken (ilm ve imân verilmiş olanlar da) o kâfirleri tekzib, onların cehaletini ilân için (dediler ki,) yani: Kıyamette diyeceklerdir ki: (andolsun) Allah’ın adına yemin ederek sözümüzü teyit eyleriz ki: (Allah’ın kitabında) Yani: Cenab-ı Hak’kın ezeli takdiriyle levh-i mahfuzda yazılı olan işbu (bâs gününe) böyle tekrar dirilip mahşere sevkedildiğiniz güne değin (durdunuz) öyle bir saat durmuş değilsinizdir. (işte bu, bas günüdür) ki, siz dünyada iken bunun vuk’u bulacağını inkâr etmekte idiniz. (velâkin siz bilmez kimseler oldunuz) bugünün kesinlikle geleceğini bilmiyordunuz, bunun olmasını dünyada iken alay yolu ile acele ediyordunuz. İşte bu müthiş güne kavuşmuş oldunuz. Bütünfırsatları elden kaçırmış bulundunuz.
Rum 30:57
Artık o mahşer gününde herkes dünyadaki inancına, âmellerine göre ya mükâfat veya ceza görecektir. Dünyada iken (zulm etmiş olanlara) yani: Ahiret hayatını inkâr ile küfre düşmüş, nefsini azaba lâyık kılmış olan kimselere (o günde) o mahşer zamanında (özür dilemeleri) cehaletlerine, kötü inançlarına dair bir özür beyan etmeleri (kendilerine fâide vermez) zaten o âlemde kabul edilebilir bir mâzeret beyan edemezler. Kendileri hiçbir şekilde mâzur değildirler. (ve onlardan Hakkın rızasını celbeden birşey de istenmiyecektir) yani: Hak Teâlâ’nın rızasına uygun kendilerinden günahlarının izlerini yok edecek bir âmelde bulunmaları, mesela: Tövbe etmeleri, ibadette bulunmaları gibi birşey de kendilerinden istenmeyecektir. Çünki artık bunların zamanı geçmiş bulunacaktır. İbadet ve amel yeri dünyadır, âhiret ise bir ceza yurdudur. Bir mükâfat ve ceza âlemidir. Binaenaleyh daha dünyada fırsat var iken insan, güzel inançta, güzel amellerde bulunmalıdır ki, bunun faidesini ahirette görsün, onu mahşerin şiddetlerinden kurtarsın.
§ “İsti’tâb” Bir kimsenin kendisini razı ve hoşnut etmesini, başkasından istemesi demektir. “İ’tâb” da bir kimseyi razı ve hoşnut etmek, onun şikayetini ve üzüntüsünü gidermek manasınadır.
Rum 30:58
Bu mübârek âyetlerde kâfirlerin ahirettebir mazeret beyan etmelerine yetkileri kalmamış olduğunu bildiriyor. Onlara dünyadalarken Kur’an-ı Kerim vasıtasiyle yeterinden fazla ikâzlarda bulunulmuş olduğunu haber veriyor. Onların ise küfrleri yüzünden kalpleri mühürlenmiş olduğu için o ikâzları değerlerdiremeyip Hz. Peygamber’e karşı lâyık olmayan iftiralarda bulunmuş olduklarını gösteriyor. Artık Resûl-i Ekrem’i sabr ve sebata davet ederek kendisine teselli vermiş olmaktadır. Ve o muhterem Peygamberin peygamberlik vazifesini yerine getirmeye devam etmesine işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Resûllerin sonu!. (Andolsun ki,) Allah hakkı için biz (bu Kur’an’da insanlar için her türlü misâli getirdik) her mühim hâdiseyi, hayret uyandıran kıssayı zihinlere yaklaştırmak için güzelce tasvir ve birer misâl ile açıklamış olduk. (ve muhakkak ki, onlara herhangi bir âyet getirecek olsan) öyle fâideli misalleri içinde bulunduran birer âyeti kerime tebliğ eylesen veya Hz. Musa’nın bastonu, beyaz el gibi birer mucize göstersen (elbette kâfir olanlar) yine ona kıymet vermeyecekler, onlara bakıp uyanmayacaklardır. Bilâkis onlar, Resûl-i Ekrem’e ve müminlere hitaben (diyeceklerdir ki, siz bozguncu kimselerden başka değilsiniz) siz hilede bulunuyorsunuz, bir takım gerçeğe ters düşen şeyler söylüyorsunuz!. Haşâ.. İşte dinsizler, müminlere karşı böyle iftirada bulunurlar, böyle eksiklikler isnada cür’et eder dururlar.
Rum 30:59
(İşte bilmeyenlerin) Güzel bilgi sahibi olmak istemeyenlerin hak ve hakikatı araştırmayanların, hurâfelere kıymet verenlerin, bir takım ahlâka, insanlığa yakışmayan şeyleri, birer terakki alameti zannedenlerin (kalplerini Allah Teâlâ öyle mühürler.) kendi kötü tercihlerinden fenahareketlerinden dolayı kalpleri kararır, hakikatları göremez olurlar, karanlığa nur, nura karanlık demekten geri durmazlar.
Rum 30:60
Bütün insanlığı irşada çalışan, bütün insanları mümin, mes’ut bir halde görmek isteyen şiarı merhamet olan Resûl-i Ekrem Efendimiz, o gibi inkârcıların hallerine acıyan, son derece şefkatli olmasından dolayı üzülüyordu. Kerem Sahibi Yaratıcı Hazretleri de o Kadri Yüce Peygamberine teselli vermiş olmak için şöylece emr ediyor: (artık) Ey Resûlüm!. (sen sabr et) O kâfirlerden gördüğün eziyet ve kabalığa karşı tahammül göster, onların inkârlarına, kötü düşünce sahibi olmalarına rağmen sen yine onların Allah’ın azabından korkutmağa irşada çalış, hak yolunda fedakârlıktan ayrılma (şüphe yok ki, Allahun vâdi haktır) sana yardım edecektir, senin dinini yüceltecek doğuya, batıya yayacaktır. Senin yüce dinini inkâr edenleri de neticede cezalarına kavuşturacaktır. Bu husustaki ilâhi vad, elbetteki, gerçekleşecektir. (ve kesin şekilde imânı olmayanlar) senin beyanlarını olduğu gibi kabul etmeyenler, tereddüt ve münafıklık içinde yaşayanlar (seni hafif) görüş ve düşüncelerinde isabetsiz (sayacak olmasınlar) sen sabırsızlığa sevkedecek, sen peygamberlik vazifesini yerine getirmekten alıkoymasınlar. Sen ey şânı Yüce Peygamber!. O inkârcılara karşı daima sağlam bir cephe olmuş ol, onlara ilâhi âyetleri, dinî vazifeleri anlatmaya devam et. Onlar seni öyle hayır ister çalışmalar sayesinde zayıf düşmüş, âciz kalmış bir hâlde görmesinler. Sen daima başarılara nâil olacaksın, ilâhi korumaya mazhar bulunacaksın. Senin hakkında ilâhi yardım şüphe yok ki tecelli edecektir. Ey Peygamberlerin Sonuncusu Hazretleri!. Allah’ınsalât ve selâmı sana ve diğer peygamberlere ve Resûllere olsun, hamd, âlemlerin rabbi Allah’a âittir.
Lukman 31:1
Bu mübârek âyetler, beyânı hikmet olan kitab, Kur’an-ı Kerim’in samimi zâtlar için hidayet ve rahmet olduğunu bildiriyor. Samimi zâtların da kimlerden ibaret olduklarını bildirerek kendilerini hidayete, kurtuluşa kavuşmakla müjdelemektedir. Şöyle ki: (Elif, Lam, Mim) Bu mübârek harfler hakkında Bakara ve Ankebut sûrelerinin ilk âyetleri hakkındaki açıklamaya müracaat!.
Lukman 31:2
(İşte bunlar) Bu yüceliğe, büyüklüğe sahip âyetler (hâkim olan kitabın âyetleridir.) bütün açıklamları hikmetin kendisi ve hakikat olan Kur’an-ı Kerim’in pek yüce âyetlerinden ibarettir.
Lukman 31:3
Evet.. Bu yüce âyetler, (Muhsinler için) iyiliklerle güzel gözler ve davranışlar ile bezenmiş olan zâtlar hakkında (bir hidayet ve bir rahmettir) onların haklarında bir hidâyet vesilesi, bir rahmet eseri olmak üzere nâzil olmuştur. Bu yüce âyetlere riâyet edenler, onların gösterdiği yolu izleyenler, ebedî saadete nâil olurlar.
Lukman 31:4
(Onlar ki,) O zâtlar ki, samimi olmak şerefine sahibtirler, işte onlar (namazı dosdoğru kılarlar) üzerlerine düşen namazları, o pek mübârek ibadetleri bütün farz ve şartlarına riâyet ederek bir mânevi zevk ile edâya çalışırlar (ve zekâtı verirler) mükellef oldukları zekât vazifesini yerine getirirler,fakir müslümanlara yardımda bulunurlar. (onlar) o samimi zâtlar, (ahirete) o ebediyet âlemine de, evet (onlar kesin şekilde inanırlar) ölüme mahkum olan bütün insanlığın yeniden diriltilerek bir ebediyet âlemine sevk edileceklerine kesin kes inanırlar.
Lukman 31:5
(İşte onlar) O yüksek niteliklere sahip, o yüce ibadetlerle, kabul edilen âmellerle, nezih inançlarla donatılmış zâtlar (rab’lerinden bir hidayet üzeredirler) Àlemlerin Rabbi Hazretlerinin kendilerine olan ilâhi yardımı sayesindedir ki, Allah’ın dinine kavuşarak selâmet ve saadete aday bulunmuşlardır. (ve işte felâha erenler de onlardır) yani: Korku ve endişeden kurtulmuş, muratlarına ermiş, ebedî saadete lâyık olmuş zatlar, öyle samimi ünvanini hakkıyla elde eden zâtlardan ibarettir. Binaenaleyh kurtuluşa selâmet ve saadete kavuşmak isteyen her insan, daha dünyada iken hayatını boş yere gafil bir hâlde zayi etmemelidir, üzerine düşen ve pek makbul ve değerli olan o gibi dinî görevlerini yerine getirmeye çalışmalıdır, Allah yolunda malî ve bedenî fedakârlıkta bulunmalıdır. İnsani yücelikler bu sâyede ortaya çıkar kurtuluş ve mutluluğa ermek bu vesile ile sağlanmış olur.
Lukman 31:6
Bu mübârek âyetler, insanların başlıca iki kısma ayrılmış olduklarını gösteriyor. Bir kısmının hayatını boş yere zayi ve Allah’ın dinî ile alay ettiğini ve sağır kesilmiş gibi Kur’an-ı Kerim’i dinlemekten kaçınır olduğunu ve bu yüzden pek büyük bir zarara uğrayacağını hatırlatıyor. Diğer bir kısım insanların ise imânve sâlih amel sahiplerinden oldukları için Allah’ın va’di gereğince ebedî cennetlerde nimetleneceklerini müjdeleyip ve Cenab-ı Hak’kın yüce sıfatlarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve insanlardan öylesi de vardır ki,) insâni olgunluklar ile donanmış olup kurtuluşa aday bulunan zâtlara tamamen aykırı hareketlerde bulunur. O (lâkırdının boş eğlencesini satın alır) yani: Çirkin, faidesiz sözlere kıymet verir, insanı yoldan çıkaran gaflete; şehvete düşüren sözleri, teraneleri dinlemeğe devam eder ki, (bilgisizlikle) hiçbir bilgiye dayanmaksızın sadece bir bilgisizce maksatla insanları (Allah’ın yolundan sapıtsın) sapıklığa düşürsün. Onun işlerindeki gayesi budur (ve) o cahil şahıs ister ki, (o yol ile) o ilâhi yol ile İslâm dinî ile (alay ediniversin) onunla alay etsin (işte onlar için) öyle lüzumsuz şeyler ile uğraşan, öyle alay ederek harekette bulunan, insanları Allah’ın dininden uzaklaştırmak isteyen kimseler için (hor ve hakir edici bir azap vardır.) onlar dinî değerlere karşı alay edici bir vaziyet aldıkları için ahirette en büyük zilletlere, azaplara mâruz kalacaklardır.
§ “Lehv”; oyun, eğlence, insanı hayrdan, faideli işlerden geri bırakan herhangi bâtıl şey demektir. “Lehvel hâdis” ise, asılsız, uydurma lâkırdılardır, insanı aldatan, kulluk ve taattan geri bırakan sözlerdir, şarkı ve türkülerdir, oyunlardır. “Huzuv” da alay etmek, maskaralığa almak, istihzâde bulunmak demektir.
Lukman 31:7
Evet.. O, öyle fesatçı kimsedir ki, insanları yoldan çıkarmağa çalışır (ve ona karşı âyetlerimiz okunduğu vakit) Kur’an-ı Kerim’in hikmet dolu âyetleri vakit vakit okununca(sanki onu işitmemiş) o mübârek âyetlerin okunuşundan haberleri olmamış (sanki iki kulağında bir sağırlık varmış) da o kutsal âyetlerin okunmasiyle, okunmaması eşitmiş (gibi) bir vaziyet alarak ve (böbürlenerek) gururlu bir hâlde (arkasını döner) Kur’an’ın emir ve yasaklarını kabulden kaçınır (artık onu pek acıklı bir azap ile müjdele) öyle inkârcı kibirli şahıs için en şiddetli bir cehennem azabı takdir edilmiştir “hatırlat” yerine “müjdele” denilmesi, alay içindir. Yani: Ciddi bir tavır ile alay etmek fazla öfke göstermek nüktesine mebnidir. Tefsirlerde yazıldığı üzere bu şahıstan murat “Nadr İbnilhars”dır. Bu bir müşrik idi, ticaret için Hiyreye, Acemistan’a giderdi, eski İran ateşperestlerine âit, hurafeler kabilinden kitapları alır getirirdi, onlardaki mitoloji kabilinden hikayeleri Kureyş tâifesine karşı okur ve derdi ki: Muhammed -Aleyhisselâm- size Ad ve Semud kavimlerine ait kıssaları anlatıyor, ben de size Rüstem ve İsfendiyar, Kisralara âit hikayeleri anlatıyorum, artık beni dinleyiniz, işte bu herif, bu sözleriyle insanların Kur’an-ı Kerim’i dinlemelerine engel olmak isterdi. Hatta deniliyor ki: Bu herif, gittiği yerlerden şarkı söyleyen cariyeleri de getirirdi, onları ona buna musallat eder, onların şehvetengiz teraneleri ile halkı aldatmaya yoldan çıkarmağa çalışırdı. İşte bu mübârek âyetler nazil olarak onun bu ahlâki rezâletlerine işarette bulunmuştur.
Lukman 31:8
İşte öyle İslâmiyet düşmanı olup Kur’an-ı Kerim’i dinlemekten kaçınan, başkalarını da sapıtmak isteyen zararlı kimseler olduğu gibi İslâmiyet’e sarılan, kurtuş ve saadeti o sayede gören nice gerçek aydın kişiler de vardır. Evet.. (muhakkak o kimseler ki, imân ettiler) İslâmiyet’i kabul etmiş bulundular (veyararlı âmellerde bulundular) üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmeğe çalıştılar, insanları yoldan çıkarmağa değil, aydınlatmağa gayret ettiler (onlar için de nimet cennetleri vardır) onlar cennetlerin nimetlerine nâil olacaklardır. Onlar ahirette ebedî bağların, bahçelerin nimetlerine kavuşmuş bir halde mutlu olarak yaşayıp duracaklardır.
Lukman 31:9
Evet.. O mutlu zatlar (Oralarda) o nimet dolu cennetlerde (ebediyyen kalıcılardır) o nimetler asla yok olmayacaktır (Allah hak olarak yâd buyurmuştur) öyle mümin, salih kulların o huzur dolu cennetlere kavuşacakları Allah tarafından va’d edilmiştir, Allah’ın va’di ise elbetteki, gerçekleşecektir. Çünki Allah Teâlâ haşâ va’dinden dönmez. (ve o) Büyük Yaratıcı (azizdir) herşeye kaadirdir, onun vadini yerine getirmesine hiçbir kimse engel olamaz ve o Kerem Sahibi Yaratıcı (hâkimdir) her emr ve filii bir hikmet ve faideye dayanır. Hikmet ve fayda gereği olmayan birşeyi yaratmaz. Bütün kudret eserleri onun bu gibi yüce sıfatlar ile vasıflanmış olduğuna şahadet etmektedir.
Lukman 31:10
Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın kudret ve azâmetine şahadet eden bir kısım hilkat eserlerine, ilâhi nimetlerine dikkatleri çekiyor. Hiçbir şey yaratmaya gücü yetmeyen putlara tapan kimselerin de ne kadar sapıklıkta bulunduklarını hatırlatıyor. Şöyle ki: Ey insanlar!. Elbette ki, Allah Teâlâ azizdir, hâkimdir. İşte bakınız!. O Büyük Yaratıcı (gökleri direksiz olarak yaratmıştır ki,görürsünüz) daima gözlerinizi semalara yöneltir durursunuz onların birer direğe, birer mekâna dayanmaksızın ne kadar geniş bir vaziyette bulunduğu gözlere çarpıp durmaktadır. Ne kadar muazzam bir kudret eseri!. Müfessirlerin pek çoğuna göre gökler, mustevîdirler, yani: Düz, her tarafı eşit sahiflere benzerler. Bazı müfessirlere göre de gökler, yuvarlaktır, daire şeklinde değirmi bir halde bulunmaktadırlar. Mühendisler bu görüştedirler. İmamı Gazali de bu görüşe katılmıştır. Velhâsıl: Gökler, düz ve gerek yuvarlak olsun, Allah’ın kudretine göre değişmez. Hepsi de Cenab-ı Hak’kın kudretiyle, dilemesiyle vücude gelmiştir. “Essiracülmünir” (ve) O Hikmet Sahibi Yaratıcı, ey insanlar! (sizi sarsmasın diye) daima hareketiyle rahatsız etmemesi için yerlerin üzerlerine (yüksek dağlar bırakmıştır) bunlar ne büyük birer kudret eseridir. (ve orada) Yeryüzünde (her türlü canlılardan dağıtmıştır) çeşit çeşit hayvanlar görülüp durmaktadırlar. (ve) O Kerem Sahibi Yaratıcı buyuruyor ki: (biz gökten su indirdik) şeffaf yağmurları yağdırdık (artık orada) o yeryüzünde (her faydalı çeşitten bitkiler bitirdik) bunlar, ne kadar güzel, latif birer manzara teşkil ediyorlar, kalplere ne kadar neş’e veriyorlar, insanlık âlemi bunlardan ne kadar faydalanıyor.
Lukman 31:11
(İşte bu) Açıklanan göklerden, yerden vesaireden herbiri (Allah’ın yarattığıdır) bunlar, Allah’ın kudretini gösteren birer ilâhi yaratıktır. (O halde bana gösteriniz ki) bir delil ile isbat ediniz ki (ondan başkaları) o Kâinatın Yaratıcısından başka olup kendilerini o Yaratıcıya ortak etmekte olduğunuz şeylerden hangisi (ne yaratmıştır?.) onlar, bu âlemde görülen bu kadar çeşitli eserleri, harikalardanhangi birini yaratabilmişlerdir?. (hayır!.) muhakkak ki, o taptığınız şeylerden hiçbiri birşey yaratmış değildir, hiçbir şey yaratmaya asla güçleri yetmemiştir. Aksine kendileri yaratılmışlardır, hepsi de Allah’ın birer yaratışıdır. O halde o ne cehâlet, o ne sapıklıktır ki, öyle mahlûklara yaratıcılık ve mâbudluk sıfatını veriyorlar?. Artık şüphe yok ki, (o zâlimler) o müşrikler (apaçık bir sapıklık içindedirler) onların kalp gözleri kör kesilmiş, karşılarında parlayıp duran o kadar muazzam kudret eserlerini göremiyorlar, Allah’ın birliğini tasdik etmek nimetinden mahrum kalmış, cehalet içinde sönüp gitmeğe mahkum olmuşlardır.
Lukman 31:12
Bu mübârek âyetler, Hikmet Sahibi Yaratıcı Hazretlerinin Lokman’a hikmet verdiğini ve onu şükr ile sorumlu kılmış olduğunu bildiriyor. Lokman’ın da oğluna bir büyük zulm olan şirkten kaçınmasına dâir nasihat vermiş olduğunu gösteriyor. Ve anaya, babaya iyilikte ve onlara da şükrde bulunmalarını Cenab-ı Hak’kın insanlara tavsiye buyurduğunu, vâlidelerin mühim hizmetlerine de işaret buyurmuş olduğunu haber veriyor. Fakat ana ve babanın şirki gerektiren tekliflerine riayet edilmeyip kendilerine yumuşak bir karşılıkta bulunulmasını ve müminlerin yoluna gidilmesi gereğini ve ahiret sorumluluğunun vuk’u bulacağını şöylece ihtar buyurmaktadır. (Zâtı uluhiyetime andolsun ki, Lokman’a) İslâm dinini kabul edip, Allah’ın emrine itaat eden o muhterem kula (Allah’a şükret diye hikmet verdik) onu kavuştuğu nimetlerden dolayı nimetin gerçek sahibi olan Kerem Sahibi Allah’a şükr etmekle mükellef kıldık, kendisini hikmete ermekle şereflendirdik. Yani: Onu ilmile destekleyen amellere muvaffak eyledik, nazari ilimleri elde edip ve fâziletli fiilleri kazanmak için kendisine tam bir meleke, bir ruhi kâbuliyet ihsan buyurduk. Evet.. Hikmet, bir nurdur ki, insanı Allah’ı tanımaya kavuşturur, güzel ameller ile meşgul olmaya yöneltir. Güzel bir ilm ile güzel âmellere muvaffak olan bir zâta hikmet verilmiş demektir. İlmiyle amel etmeyen bir kimse ise, ne kadar bilgili olsa da hakîm olmak şerefini kazanmış olamaz. İşte Hz. Lokman, böyle bir hikmete, bir üstünlüğe nâil olduğu için Cenab-ı Hak’ka şükr etmekle mükellef tutulmuştu. (ve her kim şükrederse ancak kendi nefsi için şükr etmiş olur) çünki bu şükrün sevabı kendisine âittir. Bu sebeple hakkındaki ilâhi nimetler artar, devam eder. (ve her kim de nankörlük ederse) Nail olduğu nimetlerin kadrini bilmeyip şükür vazifesini yerine getirmezse bunun zararı da kendisine âittir. Hak Teâlâ kimsenin şükrüne hâşâ muhtaç değildir. Evet.. (şüphe yok ki, Allah, zengindir) hiçbir şeye muhtaç değildir. Hiçbir kimsenin şükrüne ihtiyacı yoktur ki, onun yokluğundan dolayı zarar görmüş olsun ve o Büyük Yaratıcı (hamde lâyıktır) hamd ve şükre her vechile daha lâyıktır, bütün kâinat, birer hal diliyle O’na hamd ve övgüde bulunmaktadır, isterse bir takım kimseler, bu yüce vazifeyi lisânen ifade de bulunmasınlar.
§ “Hamd”; kelimesi, şükrü de kapsar, hamd, şükrün başıdır. Nitekim Ebussuud tefsirinde bulunan bir hadisi şerif, şu meâldedir: Allah’a hamd etmeyen bir kul, ona şükr etmiş olamaz.
Lukman 31:13
Hikmet sahibi, düşünen zatlar, elbetteki, bu şükür vazifesini hakkıyla takdir eder, bunu yerine getirmeye kendileri çalıştıkları gibi başkalarına da bunu tavsiyede, tekliftebulunurlar. İşte Lokman Hekim’in bu vazifeyi böylece ifâ etmiş olduğunu bir itaat örneği olmak üzere Cenab-ı Hak şöylece haber veriyor: (ve hatırla o vakti ki, Lokman oğluna nasihat ederek demişti ki: Allah’a ortak koşma) O Büyük Yaratıcının birliğini, ortak ve benzerden uzak oluşunu bilip tasdik et (şüphe yok ki, şirk elbette pek büyük bir zulümdür) şirke düşen bir şahıs, kendi nefsini ebedî bir surette azaba mâruz bırakmış olur. Lokman Hekimin bu tavsiyesi üzerine oğlu da şirki terkederek İslâmiyet’e kavuşmuştur.
Lukman 31:14
Hak Teâlâ Hazretleri, Lokman Hekimin evlâdına olan nasihatini açıkladıktan sonra evlâdın da ana-babasına karşı nasıl bir vaziyette bulunmaları gereğini bizlere şöylece açıklıyor: (Ve insana ana ve babasını tavsiye ettik) Onlara itaat etmelerini, iyilikte bulunmalarını emr eyledik. Çünki onların evlâtları hakkında hizmetleri pek çoktur. Ezcümle (onu) o evlâdı (anası zaaf üstüne zaaf ile yüklenmişti) ona bir müddet yüklü kalmış, doğum sancısına tutulmuş, zayıflığa uğramıştır. (onun sütten kesilmesi de iki sene içindedir) annesi ona böyle bir müddet süt verir durur, çoğunlukla anneler çocuklarına böyle iki sene süt yerirler. Süt müddeti, İmamı Azam’a göre doğumdan itibaren otuz aydır. Ondan sonra içilen süt ile hürmeti rida = süt analık sabit olmaz. Fakat İmamı Yusuf’a, İmamı Muhammed’e ve İmamı Zufer’e göre süt müddeti iki ay senesidir. Mâlikilere göre de bu müddet nihayet iki sene ile iki aydan ibarettir. Şafiilerce de iki ay senesinin sonuna doğru nihayet bulur. Hanbeli hukukçularınca da bu müddet tam iki senedir. Zahiriye mezhebine göre ise süt için böyle bir belirli süre yoktur.Binaenaleyh süt emen pek yaşlı da olsa yine hürmeti rida yani süt annelik sâbit olur. Süt emen, süt verenin süt evlâdı hükmünde bulunur. Hz. Aişe ile İbni Mes’ud gibi bazı sahabe-i kirâmda bu görüştedirler. Artık tedbirli bulunmalıdır. “Bidayetül müctehit” ve “El Muhallâ”. Evet.. Cenab-ı Hak, insana şöylece de tavsiyede bulunmuştur. (bana şükret, ve anan ile babana da) şükr et. Çünki asıl gerçek nimeti veren Allah Teâlâ olduğu için ona hamd ve şükrde bulunmak en birinci bir vazifedir. Ana baba da evlâdın varlığına sebep olup onun hayatına, terbiyesine hizmet etmiş oldukları için teşekküre hak kazanmışlardır. Evet.. şükret.. Çünki (dönüş te banadır) diyerek insanlara ilâhi emir yöneltmiştir. Yani: Ey insanlar!. Siz ahiret âleminde sorguya çekileceksiniz. Şükür vazifesini ifa edip etmediğinizden dolayı sizi mükâfata veya cezaya kavuşturacak olan ancak bir olan Allah’tır. Bunu unutmayınız!.
Lukman 31:15
Bununla beraber oraya, babaya itaat, ancak meşru olan hususlardadır. (Eğer kendisi hakkında hiçbir bilgin olmayan birşeyi) yani: Cenab-ı Hak’kın ortağı olduğuna dâir hiçbir delil bulunmayan bir yaratığı, öyle gerçeğin aksine olarak (bana şerik koşasın diye seni zorlarlarsa) cebir ve şiddetle bulunurlarsa (o vakit onlara itaat etme) onların hatırları için öyle yaratıklara tapmak cehaletinde bulunma, bu hususta onlara itaat etmemek lâzımdır. (ve kendilerine dünyada mâruf veçhile musahip ol) dine aykırı olmayan hususlarda kendilerine yumuşaklık göster, insanlığa uygun ve dininhükmüne uygun bir şekilde onlar ile muamelede bulun (ve bana yönelenlerin yoluna tâbi ol) müminlerin ibadet eden mütteki kulların izlerini tâkibet, başkalarını taklid etme. Çünki (sonra) ahirette (dönüşünüz banadır) hepiniz de benim mânevî huzuruma celbedilecek, sorgulamaya tâbi tutulacaksınız. (artık siz) Dünyada iken (neler yapmış olduğunuzu size) o ahiret âleminde (haber vereceğim.) herbirinizi dünyadaki âmellerinize göre mükâfata, cezaya kavuşturacağım. Binaenaleyh bu âkibeti güzelce düşünerek daha fırsat elde iken hareketinizi ona göre tanzime çalışınız.
Lukman 31:16
Bu mübârek âyetler de Lokman Hekim’in oğlunu irşâda çalıştığını bildiriyor. Oğluna tavsiye ettiği en güzel amelleri ve en önemli ahlaki hareketleri beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Oğulcağızım!. Muhakkak ki, o) Yaptığın şey, gerek iyilik, gerek kötülük (bir hardal tanesi ağırlığında olsa da) öyle pek küçük, pek hafif bir miktarda olmakla beraber (bir kaya içinde veya göklerde veya yer içinde bulunsa) öyle en gizli veya en yüksek veya alçak bir yerde gizlense (Allah onu) yine ortaya (getirir) yine meydana çıkarır, onunla sahibini sorgulamaya tâbi tutar, ona göre mükâfat ve ceza verir. (şüphe yok ki Allah, lâtiftir) onun dinî her gizli şeye de yetişir. Ve O Yüce Yaratıcı (habîrdir) herşeyin aslint, mahiyetini bilir. Biz buna inandık. Artık her insan bu hakikati düşünerek hayatını ona göre düzenlemelidir.
Lukman 31:17
Lokman Hekim, oğluna son derece şefkatli olduğunu gösterir bir tarzda hitabederek inanca, âit nasihat verdiği gibi en büyük ibadetlere, ahlâki hareketlere dâir de şöylece öğüt veriyor. (Oğulcağızım!. namazı dosdoğru kıl) kalbini aydınlatmak, ruhunu temizlemek için namazları farz ve şartları dairesinde kılmaya devam et (ve mâruf ile emret) meşru, fâideli şeyleri başkalarına da tavsiye et, hemcinslerinin çocuklarına şefkat göster, onların da ahlakını düzeltmeye çalışarak sevap kazan. (ve münkerden nehy et) haram, çirkin ve sosyal hayat için zararlı olan şeylerden de başkalarını gücün nisbetinde engellemeye çalış, bu suretle de insanlık adına iyilik iste. (ve sana gelen musibete sabr et) gerek ibadet ve taat hususunda ve gerek insanları irşâd yolunda görülecek bazı felâketlere, sıkıntılara karşı sabırdan, metanetten ayrılma, elinden geldiği kadar bu gibi pek faideli vazifelere devam eyle (Şüphe yok ki, bu) zikr ve tavsiye edilen husus (kesinlikle gerekli işlerdendir.) bunları Cenab-ı Hak, kulları üzerine kesin şekilde farz kılmıştır, bunlara riayet edilmesi, kesin bir vazifedir.
Lukman 31:18
Lokman Hekim, oğluna karşı nasihatına devam ederek şöyle de demiştir: (Ve insanlara avurdunu şişirme) Yani: İnsanlara karşı gurur ve kibirli bir vaziyet alarak onlardan yüzünü çevirme, hastalıklı bir şahıs gibi bir tavır takınma, güleryüzlü ve tebessüm bir vaziyette bulun (ve yeryüzünde çalımla yürüme) gururlanarak, alay eder bir vaziyet alarak gezip durma. (şüphe yok ki, Allah, hiçbir böbürleneni, öğüneni sevmez.) İnsanlara karşı çalım satan, kendisini başkalarının üzerinde görüp duran kibirli kimseler, Allah’ın sevgisine lâyık olamazlar.
§ “Tas’îr”; yüz döndürmek demektir.Kibirlenerek eğri büğrü bir tavır almak yerinde kullanılır: Asıl “saar” kelimesi yüz veya boyun eğriliği manasınadır. “Merah” şımarık bir tarzda kibirli olarak bir vaziyet almaktır. “Muhtâl” kendini görüp kibirleneni ve kendini beğenen kimsedir. “Fehûr” da iftihar eden, kendisini büyük görüp nazlanan kimse demektir.
Lukman 31:19
(Ve yürüyüşünde dengeli ol) Yolda giderken ne çok sür’atli ve ne de pek ağır yürüme, dengeli olmaktan ayrılma, ne hafiflik eseri göster, ne de, gururlu bir vaziyet al. Böyle bir yürüyüş, insanın şerefini giderir. Nitekim bir hadisi şerifte:
Pek hızlı yürümek; mümînin şerefini kıymetini giderir. (ve sesini alçalt) Fazla bağırıp çağırma, ihtiyaç ölçüsünün üzerinde yükseltme, (muhakkaktır ki, seslerin en çirkini, elbette ki, eşeklerin sesidir.) çünki o hayvan, gereksiz yere sesini pek fazla yükseltir, hoş olmayan bir surette anırışlarda bulunur. Artık bir insana yakışır mı ki, öyle boş yere yırtınırcasına bir eda ile bağırıp dursun?.
§ “Gadd, Gıdâda”; kısaltmak, azaltmak, herhangi birşeyi engellemek büyüklerin huzurunda göz ile etrafa bakıp durmamak, öne, aşağıya doğru bakmaktır ki, bu bir edeb gereğidir. “Hz. Lokman” büyük bir din alimi idi, hikmetle vasıflanan bir zât olduğu Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle sâbittir. Kendisine Allah tarafından hikmet ihsan olunduğu ve bu sayede evlâdına pek hikmetli nasihatlarda bulunduğu bir itaat örneği olmak üzere Kur’an-ı Kerim’dezikredilmektedir. Bu zâtın peygamberliğini kabul edenler de vardır. Lokman Hekim’in şahsiyetine, hayat hikayesine ortaya çıktığı yere dair tarihlerde kesin bilgiler yoktur. Bu hususta farklı rivâyetler vardır. Kendisinin aslen “Nübe”li bir köle olduğunu iddia edenler de vardır. Arap olması ihtimâli daha kuvvetli görülmektedir. Bir rivâyete göre babasının ismi “Baura”dır. Baura ise Eyüp Aleyhisselham’ın kız kardeşinin veya teyzesinin torunudur. Diğer bir rivayete göre de Azer’in evlâdındandır, bir sene yaşamıştır, Dâvud Aleyhisselâm’ın zamanına yetişmiş, o Peygamberi Ali’der ilm almıştır. Hz. Dâvud’un Peygamberliğinden evvel fetva verirmiş, daha sonra fetva vermez olmuştu. Diğer bir rivâyete göre de İsrailoğulları arasında kadılık görevinde bulunmuştur. Hülasa: çoğunluğun görüşüne göre Hz. Lokman, bir peygamber değil, bir hikmet alimi idi. Bu zâtın birçok hikmetli, faydalı nasihatları tesbit edilmiştir. Ezcümle oğluna nasihat vererek demiştir ki: “Ey oğlum!. Tövbeni geciktirme, çünki ölüm ansızın geliverir” Allah’tan kork, kalbin günahkâr olduğu halde sana değer versinler diye kendini insanlara muttaki gösterme”, “Oğulcağızım!. Ben susmamdan dolayı asla pişmanlık duymuş olmadım, çünki söz gömüşten olsa bile susma, altundur.” âlimlerin meclislerine devam et, hikmet sahibi kimselerin sözlerini dinle. Çünkü Allah Teâlâ, ölü kalpleri hikmet nuru ile diriltir, nasıl ki, yeri yağmur sulariyle diriltiyor.” Rivayet olunuyor ki: Birgün Lokman Hekim’e efendisi demiş ki: Bir koyun kes, onun en temiz iki uzvunu bana getir, o da bir koyun kesmiş, onun dili ile kalbini alıp efendisine getirmiş, efendisi tekrar demiş ki: Bir koyun kes, onun en habis iki parçasını bana getir. O da kesmiş, koyunun yine dili ile kalbini getirivermiş. Efendisi bunu böyle görünce sebebini sormuş, Lokman Hekim de demiş ki: Bu iki organ, temiz olunca o koyunun bütünvücudu temiz olmuş olur ve aksine bu iki parça temiz olmayınca o koyunun bütün parçaları da temiz bulunmamış olur. Essirâc-ül-Münir. Binaenaleyh insanın da temizliği, ruhî nezâfeti dili ile kalbine göre belirlenmektedir.
Lukman 31:20
Bu mübârek âyetler, Kerem Sahibi Yaratıcı Hazretlerinin insanlık hakkındaki birer Allah’ın birliğine delili olan çeşitli nimetlerini bildiriyor. Bir takım kimselerin ise bir delile dayanmaksızın sadece bir taklit sebebiyle cahilce harekette bulunarak küfre düşmüş, hidayetten mahrum kalmış olduklarını haber veriyor. Cenab-ı Hak’kın emrine boyun eğip dinine girenlerin ise kurtuluş haline işaretle güzel bir sona kavuşacaklarını müjdeliyor. Kafir olanların da dünyada süreli bir istifadeden sonra Allah’ın azabına sevkedileceklerini ve onların o inkârcı hâllerinden dolayı Resûl-i Ekrem’in üzülmemesini beyan ile o şânı Yüce Peygambere teselli vermiş olmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. Siz (Görmediniz mi?) göz ile görmüş gibi bilmiyormusunuz (ki Allah Teâlâ, sizin için göklerdekini ve yerde olanı musahhar kılmıştır) bütün onlardan istifade edip duruyorsunuz. Mesela: Göklerde bulunan güneşin, ayın ve yıldızların ışıklarından, bulutların yağdırdığı yağmurlardan yararlanıyorsunuz. Yeryüzündeki bağlardan, bahçelerden, denizlerden, ırmaklardan, madenlerden, çeşitli hayvanlardan da istifade edip duruyorsunuz. Bütün bu hilkat eserleri, insanların menfaatlerini temin ediyor, faidelerine hizmette bulunuyor. (ve) O KeremSahibi Yaratıcı ey insanlar!. Sizin (üzerinize zâhiren ve bâtınen nimetlerini pek geniş surette itmam buyurmuştur.) bunları takdir etmek gerekmez mi?. İbni Abbas Hazretlerinden nakledildiğine göre zâhir nimetten maksat, Yüce Kur’an’dır, İslâm dinidir. Gizli nimetten maksat da, insanların günahlarından dolayı alelacele cezası verilmeyip o günahların örtülmesi töybe için süre verilmiş olmasıdır. Mücahidin beyanına göre de zâhiri nimetler, İslâmiyetin ortaya çıkışı müslümanların düşmanlarına karşı zafer elde etmeleridir. Batıni nimetler de müslümalara melekler ile yardım edilmiş olmasıdır. Bir kavle göre de zâhiri nimetler, göz, kulak, lisan ve diğer organlardır. Batıni nimetlerden maksat da kalp, akıl, fehim ve benzerlerinden ibarettir. Hülasa: Cenab-ı Hak insanlara maddî ve mânevi birçok nimetler ihsan buyurmuştur. Bunların kıymetini bilip şükrünü edâ etmek lâzımdır. (ve) hâlbuki (nâstan öylesi de vardır ki) nimete nankörlükte bulunur. (ne) delile dayanan (bir lime ve ne) de bir kurtuluş yolunu gösteren (bir rehbere ve ne de) kendisini (tenvir eden) ilâhi (bir kitaba dayanmaksızın) sadece cahilce bir taklit ve kuruntu tesiriyle (Allah hakkında mücadelede bulunur) O Kâinatın Yaratıcısının birliğini ve diğer yüce sıfatlarını inkâr eder, bir takım yaratıklara mâbudluk yaratıcı olma niteliği isnât ederek şirke düşer, gözleri önünde parlayan ilâhi birliğin delillerini görmez olur.
Lukman 31:21
(Onlara) öyle küfr ve şirke düşen cahillere (Allah’ın indirmiş olduğuna tâbi olun) onun kitabını kabul edin, onun size tebliğe memur olan Şanı Yüce Peygamberine muhalefettebulunmayın (denildiği vakit) o inkârcılar (dediler ki: Hayır..) biz kanaatimizi terketmeyiz (biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tâbi oluruz.) Yani: Putlara tapar dururuz. Bu ne cehalet!. (ya şeytan onları alevli âteşin âzabına dâvet eder olsada mı?.) yine tâbi olacaklar!. Evet.. Şanı Yüce Peygamber, onları Allah’ın kitabına dâvet ediyor ki, ona imân edip sarılanlar, ilâhi nimetlere kavuşacaklardır. Şeytan ise onları küfre dâvet ediyor ki, onun neticesi, en büyük ebedî cehennem azaplarından başka değildir. O halde nasıl olur ki, öyle şeytâni vesveselere kıymet verilebilsin?.
Lukman 31:22
(Ve her kim samimi olduğu) Yani: Zâhiren ve bâtinen hâlis, güzelce amellere sahip, kalb berraklığını elde etmiş bulunduğu (hâlde yüzünü Allah’a teslim ederse) bütün işlerini Yüce Yaratıcıya bırakırsa, bütün varlığiyle hakka yönelirse, bütün başarıyı o kerem sahibi halikından beklerse (muhakkak ki, en sağlam kulpa sarılmıştır) artık en büyük, manevî bir yüceliğe erecektir. Böyle sağlam birşeye sarılmak bir temsilden ibarettir. Nasıl ki: Yüksek bir yere yükselmek için kopmasıdan, kırılmasından korkulmayan pek sağlam bir urgana sarılan kimse, bu vasıta ile o makama yükselebileceği gibi, yüce bir makama kavuşmak için de ibâdet ve taat gibi bir mânevi vasıtaya yapışan bu suretle kendisini Allah’ın dinine bağlayan bir zât da o yüce gayesine elbette ki, kavuşur. (bütün işlerin âkibeti, Allah’a dönecektir.) Bütün kulların son sevkedilecekleri makam Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinin manevî huzurudur, âhiret önündeki büyük mahkemesidir. Herkes orada dünyadaki amellerinin mükâfat ve cezasına kavuşacaktır. İşte o âkibeti düşünerek onagöre kurtuluş sebeplerini temine çalışmalıdır.
Lukman 31:23
(Ve kim de) Bu dünyada (küfre düşerse) Cenab-ı Hak’kın birliğini, kudret ve âzametini düşünmeyip hakka yönelmekten kaçınırsa (artık onun küfrü) Ey Şanı Yüce Resûl!. (seni üzmesin) o küfrün dünya ve âhirete ait sorumluluğu, kötü neticesi o küfre sarılan şahsa âittir. (onların dönüşleri) başkasına değil (bizedir) dünyada da, ahirette de onların üzerinde hâkim, tasarruf sahibi olan ancak ilâhi kudrettir. (artık onlara) Dünyadalarken (ne işler yapmış olduklarını haber vereceğiz) onları o yapmış oldukları şeylerin cezasına kavuşturacağız. (şüphe yok ki, Allah sînelerde) Her gizli (olanı hakkiyle bilicidir) O Büyük Yaratıcıya karşı hiçbir şey gizli kalamaz. Artık o inkârcılarında içerilerinde saklamış oldukları bozuk düşünceleri arzuları meydana çıkaracak, teşhir edecek, sahiplerini ona göre cezalandıracaktır.
Lukman 31:24
Evet.. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Onları) öyle inkârcıları bu dünyada hikmet gereği (biraz nimetlendiririz) kendilerine dünyada bir miktar nimet ve süre veririz, onları bir mazeret beyân edememeleri için bir imtihana tâbi tutmuş oluruz. (sonra onların en şiddetli) en galiz, ağır (bir azaba atarız.) onlar ahirette son bulmayacak olan şiddetli bir âzaba atılmış olacaklardır, dünyadaki alçaklıklarının cezasına öylece uğramış bulunacaklardır.
Lukman 31:25
Bu mübârek âyetlerde bütün kâinatı yaratan zâtın Allah Teâlâdan başka olmadığını kâfirlerin de kabul ve i’tirafa mecbur olduklarını bildiriyor ve göklerde ve yerde olan bütün varlıkların Hak Teâlâ’ya ait olduğunu ilân ediyor. O Büyük Yaratıcının kelimelerine, hayranlık uyandıran eserlerine, kudretinin hârikalarına olmadığını pek açık bir şekilde tasvir ve ifade buyuruyor ve o Kudret Sahibi Yaratıcıya göre bütün insanlığın diriltilip, iadesi bir şahsın diriltilip iadesi mesabesinde olduğunu beyân ile kıyameti inkâr edenlerin bozuk düşüncelerini çürütüp ve o Yüce Yaratıcının üstün vasıflarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Son Peygamber!. (Andolsun ki onlara) O Allah’ın birliğini, Muhammed’in Peygamberliğini inkâr eden müşriklere (gökleri ve yeri kim yarattı?.) bütün onları ve onlarda olanları hangi zât vücude getirdi?. (diye soracak olsan elbette) o müşrikler (diyeceklerdir ki: Allah) evet.. Onlar böyle itirafa mecbur olacaklardır. Sen de Resûlüm!. (de ki: Elhamdülillâh) onlar, Allah’ın yaratıcılığını itirafa mecburiyet göroyor. Allah’ın birliğinin delillerine karşı inkâra cesaret gösteremiyorlar. (hayır..) onlar öyle itirafa mecbur olmakla beraber yine (onların pek çokları bilmezler.) yine şirkten, Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkârdan geri durmazlar, Allah’ın birer mahlûku olduğunu kabul ettikleri şeyleri o Büyük Yaratıcıya ortak koşarlar. Kendilerini böyle müşrikce bir hareketten engelleyecek bir bilgiye sahip bulunmamaktadırlar.
Lukman 31:26
O kâfirler, bir kere düşünmeli değil midirler?. (Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır) onlar, birer yaratıkdırlar. Nitekim o kâfirler de bunu itiraf etmektedirler. Artık (Şüphe yok ki, Allah’tır) o mukaddes zattan başkası değildir. (gani, hamit olan O’dur)Evet.. Bütün varlıklar o yüce zâta muhtaçtır, o hiç birşeye muhtaç değildir ve her hamd ve övgüye lâyık olan da O’dur, isterse, O’na hiçbir kimse lisân ile hamdda bulunmasın, bütün kâinat, bir hal lisanı ile O’na hamd ve övgüde bulunmaktadır.
Lukman 31:27
O Büyük Yaratıcının kudret ve azametini bir kere düşününüz. (Muhakkak ki, eğer yerde olan ağaçlar kalem olsa) bütün ağaçlar kalem kesilse (deniz de) mürekkep olsa (ona arkasından yedi deniz de yardım eylese) bütün suları mürekkep kesilen bir okyanusa yedi denizin suları da mürekkep kesilerek ilave edilecek olsa, bunların hepsiyle Cenab-ı Hak’kın mukaddes kelimeleri, kudretinin harikaları çeşit çeşit hilkat eserleri yazılacak olsa (yine Allah’ın) o mukaddes (kelimeleri) öyle yazılmakla (tükenmez) hepsi de yazılıp tesbit edilmiş olmaz. Bilâkis kalemler de, mürekkepler de son bulmuş olur. (şüphe yok ki, Allah Azizdir) kudreti her veçhile eksiksizdir, O’nun kudretine son yoktur ve o Kerem Sahibi Yaratıcı (hâkimdir) onun ilminden, hikmetinden hiçbir şey hariç kalmaz. Onun ilmine, hikmetine son düşünülemez. Bu âyeti kerimenin nâzil oluş sebebi hakkında birkac rivâyet vardır. Bir rivâyete göre Yahudi’ler, Resûl-i Ekrem’e demişler ki: Allah Teâlâ herşeyi Tevrat’ta zikretmiştir, o’nun zikretmediği birşey kalmamıştır. Resûl-i Ekrem de buyurmuş ki: Tevrat’ta zikredilen şey, Allah Teâlâ’nın kelâmına nisbetle ancak denizden bir damla mesabesindedir. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuştur.
Lukman 31:28
Artık o Büyük Yaratıcının kudretini, büyüklüğünü düşünmelidir. Ve ey insanlar!. Şüphe yok ki, (sizin yaratılmanız da tekrar diriltilmeniz de) hepinizin ilk olarak dünyaya getirilip sonunda öldürüldükten sonra tekrar kıyamette yeniden hayata kavuşturulmanız da o Büyük Yaratıcıya göre (bir tek kişi) yi yaratıp onu öldürdükten sonra diriltip iade etmek (gibidir) çünki o Yüce Yaratıcıya karşı hiçbir çetinlik düşünülemez. Bütün mahlûkatı yaratmakla onlardan yalnız birini yaratmak aynı kolaylıkta bulunur. Bütün yaratıkların ortaya çıkması için o Büyük Yaratıcının bir Kün = ol diye emr etmesi kâfidir. Artık o büyük kudrete göre ahiret hayatını ve diğerlerini kim inkâr edip uzak görebilir?. (Şüphe yok ki, Allah hakkıyla işiticidir.) her sözü, her sedayı her iddiayı tamamen işitip bilmektedir. Ve her var olanı (görücüdür) birini görmesi, diğerlerini görmesine engel olamaz. Binaenaleyh ey o Büyük Yaratıcının kulları!. Sizin de bütün sözlerinizi, işlerinizi o Kerem Sahibi halik işitip bilmektedir, artık bunu düşünerek bütün tavır ve davranışlarınızı ona göre tanzime çalışınız, dikkatli bir halde yaşayınız.
Lukman 31:29
Bu mübârek âyetler de Büyük Yaratıcı Hazretlerinin diğer birer nev’i kudret eserlerine dikkatleri çekiyor, yaratıcılığın Cenab-ı Hak’ka âit olduğunu, ondan başka mabut edinilenlerin ise bâtıl bulunduğunu ihtar ediyor. Geceler ile gündüzlerin birbirini tâkibettiği gibi denizlerde de gemilerin birer ibret numunesi olmak üzere akıp gittiğini ve müthiş dalgaların ootaya çıkması anında yalnız Allah Teâla’ya sığınıldığını ve öyle ilâhiâyetlerin bir takım nankörlerden başkasını inkâr edemiyeceğini beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey sorumlu olan insan!. (görmedin mi ki) Görmüş gibi kesinlikle bilmedin mi ki, (Şüphe yok; Allah Teâlâ, geceyi gündüze katar ve gündüzü de geceye katar) bu vakitlerden herbirini diğerine girdirir, vakit vakit geceler ve gündüzler artar, eksilir. Onlarda böyle bir yenilik, farklılık eseri görülür durur (ve) o Hikmet Sahibi Yaratıcı (güneşi de ayı da musahhar kılmıştır.) bunları da kendi semalarında muntazam bir harekete tâbi tutmuştur, yeryüzüne ışıklarını, nurlarını yayar dururlar. (Hepsi de muayyen bir vakte kadar akar gider) Güneş de, ay da kıyamete kadar doğar ve batar, yaratılışındaki hikmet ve fayda parlar durur. (muhakkak ki, Allah) Ey insanlar!. Sizin öyle gündüzlerde ve gecelerde (her işlediğinizden haberdardır.) O’nun bir olan zâtına hiçbir şey gizli kalmaz. Öyle ise bu vakitleri boş şeyler ile uğraşarak zâyi etmemelidir, bunlarda güzel, güzel amellerde bulunarak Allah’ın rızasını kazanmaya muvaffak olmalıdır.
Lukman 31:30
(Şu beyân olunanlar, şundandır ki,) Yani: öyle bildirilen âyetlerin, gösterilen kudret eserlerinin gerçek sebebi şudur ki (hak olan, şüphe yok, ancak Allah Teâlâ’dır) bütün farklı yaratıklar, o’nun birer kudretinin eseridir. Yaratıcılık ve mâbutluk ancak o’na âittir. (O’ndan başka çağırdıkları) kendilerine ibadetde, duâ ve yakarışta bulundukları (hep bâtıldır) onlara ilâhlık, mâbutluk isnât edilmesi bâtıldır, boştur. (muhakkak ki, Allah’tır) başkası değil (o çok yüce) bütün yaratıkları üzerinde hâkim, yüksek sıfatlarla vasıflanan ve (çok büyük olan) ululuk ve büyüklüğe sahib bulunan ancak (O’ur) o Kâinatın YaratıcısıHazretleridir. Biz buna inanmışızdır.
Lukman 31:31
Ey hitap edilebilir olan insan!. (Görmedin mi ki, muhakkak gemiler) büyük olsunlar, küçük bulunsunlar hepsi de (denizde Allah’ın nimetiyle) onların sebeplerini hazırlamak için kullarına vermiş olduğu kabiliyetle veya rüzgârları ortaya çıkarmasıyla (akar gider) arzu edilen tarafa harekette bulunur. Tâki, ey insanlar!. (size onun) O Kerem Sahibi Yaratıcının (âyetlerinden) bir kısımı (göstermek için) öyle denizde akmasına devam eder. Evet.. Bütün bu ulaşım vasıtalarının varlığı, muntazam hareketleri, Büyük Yaratıcının birliğine, ilmine, kudretine ait birer delildir, bunlara bakıp da kendilerine o kabiliyeti veren nimet sahibi yaratıcının varlığını, kudretini tasdik edip, yüceltmek elbette ki, gerekir. (şüphe yok ki, bunda) bu zikredilen yüce âyetlerde, alâmetler de (herbir çokca sabr eden) düşünce hususunda, ibâdet ve taat hususunda sabr ve sebattan ayrılmayan ve (çokça şükr eden) ilâhi nimetlere karşı şükür vazifesini lâyıkiyle yerine getirmeye çalışan müminler (için ibretler vardır) öyle mümin, düşünen zâtlar, bu gibi ulaşım vasıtalarını düşünürler, kıymetlerini takdir ederler. Evet.. Onların o koca denizlere nasıl yürüyerek uzak uzak kıt’alara yolcuları nasıl taşımakta oldukları düşünülmeğe lâyıktır. Ve özellikle zamanımızdaki uçakların havalarda ne kadar sür’atle uçup gittiklerini de nazarı dikkate almak gerekmektedir. Bütün bunlar, ilâhî kudret ile meydana gelen birer hilkat harikasıdır. Artık her zaman, bu gibi eserleri dikkate alarak bunları yaratan şânı yüce Yaratıcıyı ululama ve yüceltmeye devam etmelidir, gafletle yaşamamalıdır.
Lukman 31:32
Halbuki, nice insanlar vardır ki, bu gibi büyük nimetlerin kadrini bilmezler, bunları yaratan Kerem Sahibi Yaratıcıya kulluk etmeğe devam etmezler, ancak vakit vakit denizlere vardıkları (ve onları kara bulutlar gibi dalgalar sardığı zaman) can korkusuna düşerler, o vakit (onlar Allah’a, dinî ona) o eşsiz mâbuda (tahsis ediciler olarak) yalnız, O’nun kendilerini kurtuluşa erdirebileceğine inanarak (yalvarmaya başlamış olurlar) o korkunç durumdan kurtulmalarını yalnız o Kerem Sahibi Yaratıcıdan niyâzda bulunurlar. (sonra onları karaya selâmetle çıkardığı zaman) yine onların ekserisi küfrlerinde, isyanlarında devam ederler. Ancak (onlardan) bir kısım (mutedil olan vardır) Allah’ı bir kabul etmeye devam, hayatına bir düzen vermeğe kabiliyetli bulunur. Fakat böyleleri pek azdır. Nail oldukları nimetlerin kıymetini bilmeyip yine küfrlerine dönenlerin ise ne kadar fena bir kabiliyette insanlar olduklarını bildirmek için Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (ve bizim âyetlerimizi ise pek çok gaddar ve pek nankör olanlardan başkası inkâr etmez.) Evet.. Sözlerinde durmayanlar, ahidlerine vefa göstermeyenler, nimete nankörlükte bulunurlar, Cenab-ı Hak’ka yalvarıp böyle bir felâketten kurtulduktan sonra yine küfrlerine devam eder dururlar. Doğuştan gelen kabiliyetlerini tamamen zâyi etmemiş olanlar ise böyle bir nimete nâil olunca kıymetini bilirler, onu kendilerine ihsan buyurmuş olan Cenab-ı Hak’kı bir olarak kabul edip, ululamağa çalışırlar, Allah’ın dinine gönül vererek ebedî kurtuluşa ermiş bulunurlar. “Rivâyete göre bu âyeti kerime, Ebu Cehl’inoğlu İkrime hakkında nâzil olmuştur. İkrime önceden babası gibi İslâmiyet’e cephe almıştı, Mekke-i Mükerremenin fethi üzerine firar edip deniz sahiline varmış, Yemen’e gitmekte olan bir gemiye binmişti. Gemi ansızın bir rüzgâra tutulmuş, büyük bir tehlike yüz göstermişti. İkrime kendi kendine söz vermiş ki, eğer Allah Teâlâ beni bundan kurtarırsa elbette Muhammed Aleyhisselâm’a döner giderim, mübârek dine sarılarak İslâmiyet’i kabul ederim. Derken rüzgâr dinmiş, İkrime de selâmetle Yemen sahiline çıkmıştı. Kendisinden evvel karısı Ümmülhâkim de İslâmiyet’i kabul etmişti. Yemen’e gelerek kocası İkrime ile beraber Peygamber efendimizin yanına dönüp gelmişler, İkrime de müslümanlığını açıklayarak samimi bir şekilde İslâm dinine sarılmış oldu. Ebu Bekrıssıddık zamanında bir askeri birlik ile Umman ve Yemen taraflarına giderek kâfirler ile, dinden dönenler ile savaşlarda bulunmuştur. Sonra Şam fethine gidip Ecnâdiyye veya Yermuk muharebesinde şehit olmuştur. İslâmiyet’e güzelce hizmetlerde bulunmuştur. Radiallahu Teâlâ anh “Essirac-ül-Münir” “Kamusulalâm”.
Lukman 31:33
Bu mübârek âyetler, insanlığa Allah’dan sakınmalarını, kıyamet gününün müthiş durumlarını düşünüp korkmalarını ve dünyanın fani varlığına ve şeytanın aldatmalarına kapılmamalarını emr ediyor. Kıyametin zamanını, yağmurların ne vakit yaşacağını, ana rahimlerinde nelerin olduğunu, ve insanların ileride neler kazanacaklarını ancak Allah Teâlâ’nın bildiğini, başkalarının bilemiyeceğini açıklamaktadır. Şöyle ki: (Eyinsanlar!. Rab’binizden korkunuz) O Büyük Yaratıcının kudretini, azametini düşünerek titreyiniz, onun dinine aykırı harekette bulunmayınız (ve bir günden de endişe ediniz ki,) başka günlere benzemiyecektir, deniz fırtınalarının ve diğer dehşet verici olayların çok fevkinde olan nice korkunç olayları içinde bulunduracaktır. Artık öyle bir günden nasıl korkulmaz ki, (bir baba evlâdından birşey ödeyemez) o kadar şefkatli olduğu hâlde yine evladının bir günahını yüklenemez, onun cezasını kendisi çekemez (evlât da atasından birşey ödeyecek değildir) babasının sorumluluğunu üzerine atamayacaktır. Bir kâfir babaya mümin olan evlâdının ahirette hiçbir faidesi olamayacaktır. Babasını Allah’ın azâbından kurtaramayacaktır. (Şüphe yok ki, Allah’ın vâdi haktır) vad buyurmuş olduğu o kıyamet günü herhalde meydana gelecektir. Herkese amellerine göre sevap ve ceza verileceği hususundaki ilâhi açıklama gerçeğin ta kendisidir. (artık sizi dünya hayatı) bu fani âlemin güzelliği ve süsü (aldatmasın) sizi gaflete daldırıp insanlık vazifenizi yerine getirmekten geri bırakmasın. Çünki o hayat sürelidir, ebedî hayatı düşünüp onu sağlamaya çalışmalıdır. (ve sizi) Ey insanlar!. (o çok aldatıcı) olan şeytan (Allah hakkında şaşırtmasın) sizi kötülüklere sürükleyerek o yüce mabûdunuza karşı isyân edici bir vaziyette bırakmasın, kalplerinizi Allah’dan korkusundan boş, tevbe edip, af diler olmaktan gafil bir hale getirmiş olmasın. Daima uyanık bulunarak kulluk vazifelerinizi yapmağa çalışınız, müthiş kıyamet gününü unutmayınız.
Lukman 31:34
(Şüphe yok ki, o kıyamet hakkındaki) Okıyamet kopacağı güne dair (bilgi Allah indindedir) onun ne zaman ortaya çıkacağını Allah’tan başkası bilemez. İnsanların vazifesi, o meydana geleceği kesin olan günü düşünerek daha dünyada iken hayatlarını tanzime, davranışlarını düzeltmeğe çalışmaktan ibarettir. (ve yağmuru o indirir) O Kerem Sahibi Yaratıcı, takdir edilmiş olan vakitlerde yağmurları yeryüzüne yağdırır, bir hayat mayası olan sular ile yeryüzüne bir nev’i hayat vermiş olur. (ve rahimlerde olanı o bilir) O Kerim olan Yaratıcı annelerin rahimlerinde olan çocukların erkek mi, dişi mi olduklarını yarattıklarının tamam mı, noksan mı bulunduğunu ancak o Büyük Yaratıcı bilir (ve hiçbir kimse, yarın ne kazanacağını kestiremez) hayıra mı kavuşacağını, şerre mi uğrayacağını bilemez, hayat faaliyetinin nasıl bir netice vereceğini kesin şekilde belirleyemez. (ve bir kimse hangi yerde öleceğini kestiremez) ileride ne gibi hâdiselen zuhur edeceğini, ne gibi bir sebeple dünya hayatından mahrum kalacağını ve ölüm olayının meydana geleceği günü kesin olarak bilemez. Binaenaleyh insan, o günü hatırdan çıkarmamalıdır, gaflet içinde yaşamamalıdır, insan, hiç umulmayan bir zamanda hayata veda edebilir, hayatından ümit kesilmek üzere olan bir hasta da şifa bularak nice seneler daha yaşayabilirler. Bütün bunları hakkıyla bitmek, Cenab-ı Hak’ka aittir. Evet.. (Şüphe yok ki, Allah Teâlâ alimdir) Onun ezeli ilmi, külli ve cüz’i bütün hadiseleri, bütün olayları kapsar ve o Hikmet Sahibi Yaratıcı (habirdir) gerek açık ve gerek gizli bütün olayları bilir, bütün gönüllerde gizli olan düşüncelerden, kanaatlerden haberdardır. Hiçbir şey o Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerine gizli kalamaz, artık bu gibi ilâhi vasıfları düşünerek uyanık bir halde, kulluğun şânına lâyık bir tarzda yaşamaya çalışmalıyız. Rivayete nazaran “Hars Bini Amr” adında bir şahıs, çölden peygamberin huzuruna gelerek: Kıyamet nezaman kopacaktır?. Ben tohumlarımı yere bıraktım, yağmur ne zaman yağacaktır?. Zevcem hâmiledir.. Oğlan mı kız mı doğuracaktır?. Ve ben yarın ne iş göreceğimdir?. Ve ben nerede öleceğim?. Diye bu beş şeyden sualde bulunmuştu. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş, bunları ancak Cenab-ı Hak’kın bildiği ifade buyurulmuştur. Bunlara “Mugayyebatı Hamse” denilir. Bunları Allah Teâlâ dilediği kuluna vahy veya itham yoluyla bildirmedikçe kimse bilip kesin surette tayin edemez. Bazı alametlere dair elde edilen malûmat ise kesin değildir. Daima uymayabilir. Mamafih öyle bir bilgi, o alametlere dayanacağı için yine Cenab-ı Hak’kın bildirmesiyle meydana gelen bir bilgiden başka değildir. Bu mugayyebat = gaybler hakkında “Buharî’de” zikredilen bir hadis-i şerif, şu mealdedir. Gayıb anahtarları beştir, onları Allah’tan başkası bilmez. Şöyle ki: Yarın ne olacağını Allah’tan başkası bilmez. Ve rahimlerde ne olduğunu Allah’tan başkası bilmez ve kıyametin ne vakit kopacağını Allah’tan başkası bilmez. ve bir kimsenin nerede öleceğini kendisi bilmez, ancak Allah bilir, ve yağmurun ne vakit geleceğini de Allah’tan başka bir kimse bilmez. Bu gibi gayba ait şeylerin Allah’ın ilmine tahsis buyurulmuş olması, bir hikmet ve menfaat gereğidir. İnsanlara gerekli olan, üzerlerine düşen vazifeleri yapmaktır, zahiri sebeplere yapışmakla beraber Cenab-ı Hak’ka tevekkülde, teslimiyette bulunmaktır, her hususta başarıyı o kerem sahibi, merhametli şânı yüce Yaratıcı’dan beklemektir. Ve başarı yalnız Allah’tandır..
Secde 32:1
Bu mübârek âyetler, Kur’an-ı Kerim’in muhakkak bir ilâhî kitab olduğunu bildiriyor. O mukaddes kitabı müşriklerin inkâr etmelerini red ederek onun ne gibi bir hikmet ve menfaata dayanarak Resûl-i Ekrem’e indirilmiş olduğunu beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: (Elif, Lam, Mim) bu mübârek kelime müteşabihattandır. Manasını Allah’ın ilmine havale ederiz. Bununla beraber bu surenin ismi olduğunu da müfessirlerden kabul edenler vardır. Bu takdirde bu kelime, gizli bir mübtedânın haberi demektir ki, “bu sûre Elif, Lam, Mim” ile isimlendirilmiştir, manasınadır. Benzerlerine de müracaat!.
Secde 32:2
(Bu kitabın indirilmesi) Yani: Bu Kur’an-ı Kerim’in Resûllerin sonuncusu Hz. Muhammed Hazretlerine indirilmesi, (bunda şüphe yok ki,) güzelce düşünen, nurlu vicdana sahip bulunan zatlar yanında şek ve şüpheden uzaktır ki, (âlemlerin Rab’bindendir) bunları böyle indirmiş olan ancak Kâinatın Yaratıcısı Hazretleridir.
Bunların yüceliği bu hakikati gösterip durmaktadır. Bunlar, o Hikmet Sahibi Yaratıcının iradesiyle şânı Yüce Resûle indirilmiş bulunmaktadır. Bunların ilâhî iradeye dayanmadığını hiçbir mütefekkir insan, iddia edemez.
Secde 32:3
Bu hakikat, böyle apaçık iken artık bir takım inkârcılar, (yoksa onu) o Kur’an-ı Kerim’i Muhammed Aleyhisselâm (uydurdu mu diyorlar?.) Kendisi düzenlediği halde onu Cenab-ı Hak’ka isnat ediyor mu demek istiyorlar?. Böyle bir isnada hangi insaflı, düşünen bir kimse cesaret edebilir?. (Hayır..) O Yüce kitap, beşeri eserlerden değildir. (O,haktır, Rabbindendir) Onun bir ilâhî kelam olduğu sâbittir, bütün açıklamaları, hakikatın tâ kendisidir.
O mübârek âyetler, indirilmiştir ki, Ey Şanı Yüce Peygamber!. Sen onlar ile (bir kavmi korkutasın ki,) onlar büyük, kuvvetli bir topluluk hâlinde bulunmakla beraber cehatet içinde kalmışlardır (senden evvel) ey peygamberlerin sonuncusu!. (Kendilerine korkutur bir zât gelmiş değildir) onlara geleceğin önemini, ahiretin azabını hatırlatarak kendilerini kurtuluşa kavuşturmak isteyen bir Peygamber, bir hidayet rehberi gelmemiştir, bir ara dönem içinde yaşamaktadırlar. Onlar Hz. İsa ile Peygamber Efendimizin arasındaki geçmiş olan câhiliyye zamanında dünyaya gelmiş kimselerdir.
İşte peygamberin gönderilişinin ilk zamanlarında Arap kavmi, ve diğer milletler böyle bir ara dönemde, helâk edici bir vaziyette bulunuyorlardı.
Binaenaleyh Peygamber Efendimiz, bütün bu sapıtmış olan kavimleri, milletleri aydınlatarak Allah’ın dinine davete memur olmuştur (gerektir ki, onlar) öyle vaktiyle Peygamberlerden, kendilerini irşad eden zatlardan mahrum kalmış kimseler, böyle kendilerini korkutup, aydınlatan bir şânı yüce Peygamberin peygamber olarak gönderilişinden sonra, (hidâyete ersinler) o hayır isteyen, iyilik ve cömertlikte bulunan Peygamberin gösterdiği kurtutuş yolunu izleyerek sapıklıktan kurtulsunlar.
Artık cehâletlerini mâzeret makamında ileri sürmelerine bir imkân kalmamış olsun. İşte Şanı Yüce Peygamberimizin bütün insanlığa Allah’ın dinini tebliğ
e memur olması, böyle mühim bir hikmet ve menfaate dayanır ki, insanlar, vazifelerini öğrensinler, Allah’ın dinine sarılarak hidayete, saadete ermiş olsun. Ne büyük bir ilâhi ihsan!..
Secde 32:4
Bu mübârek âyetler, Hak Teâlâ’nın yaratıcılığındaki büyüklüğünü ve hâkimiyetini bildiriyor. Bütün dünya işlerini, kâinat olaylarını o hikmet sahibi Yaratıcının idare ettiğini ve bütün olayların bizce bir seneye denk olan bir gün içinde Allah’ın zâtına arzedilmiş olacağını hatırlatıyor.
Ve o Yüce mabûdun üstün vasıflarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Allah) bütün üstün sıfatlar ile vasıflanan (O) Yüce ve mukaddes zat (dir ki, gökleri ve yeri ve bunların aralarında bulunanları) milyarlarca maddi ve mânevi kudret eserlerini (altı günde yaratmıştır) böyle bir müddet içinde yaratması, bir hikmet gereği bulunmuştur.
Yoksa dilese idi bir anda da yaratabilirdi. Biz buna inandık. (sonra da) O ezeli olan Yaratıcı ilâhi zâtına lâyık bir şekilde (arş üzerine istivâ buyurmuştur.) mekân ve zamana ihtiyacı olmayan O Büyük Yaratıcının hâkimiyeti, kudreti, azameti herşeyin üzerinde olarak tecelli edip durmuştur.
Artık ey insanlar!. (Sizin için ondan başka) o büyük, kerem sahibi olan âlemin yaratıcısından başka (bir veli ve bir şefaatci yoktur..) bütün işlerinizi idare eden o Kerim olan Yaratıcıdır, sizi zafere ve başarıya kavuşturacak olan ancak O’dur, O’ndan başka hakiki bir yardımcı, bir dost bulunamaz ve O Kerim mabûdun izni olmadıkça hiçbir kimsenin başkası hakkında şefaate gücü yetmez. (artık iyice düşünmez misiniz?.)
Bu ilâhi öğütleri, hatırlatmaları güzelce düşünerek durumlarınızı düzeltmeye, yanlış düşüncelerinizden vazgeçmeğe çalışmaz mısınız?. Hiç o kadar gaflet ve cehalet insana yakışır mı?.
§ Altı gün ile “istivâ” meselesi için A’raf sûresindeki (54)’üncü âyeti kerimenin izahına müracaat!.
Secde 32:5
Bir kere Allah’ın büyükluğünü düşünmeli değil midir?. O Hikmet Sahibi Yaratıcı (Bütün işleri gökten yere kadar tedbir eden) mesela: Dünya işlerini melekler gibi ve diğerleri gibi bir kısım semavi vasıtalarla, sebepler ile idare eder ve düzenler.
(Sonra o) İş, o dünya işi veya ona memur olan melek (ona) O Yüce Yaratıcının tayin buyurmuş olduğu yüksek mâkama veya kendisinin inmiş olduğu yüce semâya (bir günde yükselir) ilâhi kudret ile böyle bir yükselme meydana gelir. (O’nun) O bir günün (mikdarı) ise (sizin saydığınızdan bir yıl) kadar (bulunmuştur) yani: Allah Teâlâ mahlûkatının işlerini kıyametin kopmasına kadar düzenler, sonra bütün olaylar, o şânı Yüce Yaratıcıya arzedilir, onlar hakkında bir gün içinde hükmetmesi için ki, o bir günün miktarı bizim dünya hayatında saydığımız bir sene kadardır. Deniliyor ki: Bin seneden maksat, pek uzun bir zaman demektir.
Arap dilinde bir sayısı, sayı mertebelerinin nihayeti sayılır, bununla en çok adetler kasdedilir, istese, binden daha fazla alsun. Kıyamet gününün fazla ve eksik olması, şahısların durumlarına göre farklı olur, kâfirlere göre elli bin sene kadar uzun görüleceği halde müminler için bir farz namaz vakti kadar bulunmuş olacaktır. Nitekim Buharî ve Müslim’de merfû olarak zikredilen bir hadisi şerif, bunu göstermektedir.
Şöyle de deniliyor ki: Gök ile yer arasında beşyüz senelik bir mesafe vardır. O halde semadan bir emrin yeryüzüne inmesi, beşyüz senede ve yerden birinin semaya yükselmesi de beşyüz senede olacağından bu inip çıkma müddeti bize göre bir seneye eşit olmuş olur. İşte bu gibi emirler, hadiseler ilâhi kudretle bir gün içinde gerçekleşir.
§ “Tedbir”! lügatte: Bir işin idaresini düşünmek, sonunu dikkate alıp düşünmekdemektir. Cenab-ı Hak ise böyle bir tedbire ihtiyacı yoktur. O’na göre isnat edilen tedbirden maksat, onun takdir ve irade buyurmasıdır, sebepleri hazırlayıp yaratmasıdır.
Secde 32:6
(İşte O’dur) O gökleri, yerleri yaratan, hükmü arş üzerinde tecelli eden Hakim Yaratıcıdır. (görünmeyeni de; görüneni de bilen) bütün görünmeyenleri, görünenleri bilen ve (izzetli, merhametli olan) Evet.. kuvvetle, izzetle vasıflanan, mahlûkatı hakkında rahmet ve şefkati bol bulunan o Büyük Yaratıcıdır, ondan başkası değildir.
Secde 32:7
Bu mübârek âyetlerde Kâinatın halikı Hazretlerinin herşeyi güzelce yarattığını ve insanlığın yaratılış biçimini ve ne gibi kıymetli organlara sahib olduğunu bildiriyor. Bir kısım insanların ise nankör olup ilâhi kudrete rağmen ahiret hayatını inkâr eder olduklarını ve onların nihayet öldürülerek ilâhi cezaya kavuşacaklarını ifade buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey insânlar!. Bir kere de Allah Teâlâ’nın varlığını, kudretini gösteren şahsınıza ait delilleri, eserleri nazarı dikkate alınız!.
(O’ki) O Büyük Yaratıcı ki (herşeyi güzel kıldı) bütün yarattığı şeyler birer güzelliği, birer hikmet ve faydayı kapsamış bulunmaktadır. Onun her yarattığında bir faide bir başka güzellik vardır. Bu şeylerin güzellikleri itibariyle aralarında farklar var ise de hiçbiri kendi niteliği itibariyle güzellikten, bir gayeye yönelmiş olmaktan uzak değildir.
(ve) Özellikle mahlûkat arasında seçkin bir nitelikte bulunan insanın yaradılışına o hâkim Yaratıcı (çamurdan başladı) bir topraktan, bir sudan Hz. Àdem’i yarattı. O ne sanatkârâne bir hilkât eseridir ki, o güzelce düşünülürse onun akıllara hayret veren bir kudret eseri olduğu pek iyi anlaşılır.
Secde Suresi 81. Ayet Meal ve Tefsiri
Secde 32:8
Hikmet Sahibi Hâlık Hazretleri (Sonra onun) Àdem Aleyhisselâm’ın (zürriyetini) çocukları ve torunlarını, insanlık soyunu (bir dölsuyundan) öyle (hakîr, zayıf bir sudan yaptı) yaratıp, dünyaya getirdi. Öyle hor, âdi birer su damlalarından o kadar mükemmel insanlar teşekkül etmiş oldu.
Secde 32:9
Evet.. O Kerem Sahibi Yaratıcı (sonra onu) o teşekküle başlayan insanı insan neslinden herbirini (düzeltti) onun organlarını ana rahminde iken tamamladı, lâyıkı veçhile şekillendirdi (ve içerisine ruhundan üfürdü) yani: Ona hayat verdi, onu ruh adındaki hayâtî güce kavuşturdu.
Ruh, görünmeyen, tuhaf bir hilkat eseri olduğundan onun şerefine, önemine işaret için Cenab-ı Hak, onu kendi bir olan zâtına ekleyerek “ruhumdan” diye buyuruyor. Zaten ruh da diğer bütün hilkat eserleri de Allah Teâlâ’nın birer mahlûku oldukları için o Büyük Yaratıcıya mensup bulunmaktadırlar.
Ruhun şerefini göstermek için burada bu, ruhun Allah’a aidiyeti açıkça ifade edilmiş oluyor. Nitekim Hak Teâlâ Hazretlerinin insanlar hakkında “benim kullarım” diye buyurması da böyle şerefi ifade etmektedir.
§ “Nefh”; üfürmeden murad da burada ruhun kabiliyetli olan mahalline kavuşturnulması, o mahallin o ruh ile hayata kavuşturulmuş olması demektir. Kastedilen üfürmenin neticesidir. Şüphe yok ki, üfürme şekli, Allah hakkında imkânsız ve düşünülemez.
Bu gibi tabirler, ilâhi kudretin kâinat hakkında ne kadar tesirli, hükmünün ne kadar seri olduğunu bildirmek için kullanılmıştır. (Ve) Ey insanlar!. O Kerem Sahibi Yaratıcı (sizin için işitmeyi) öyle faideli bir kuvveti ihsan etti, osayede söylenilen sözleri, birçok sesleri işitir, dinlersiniz (ve) sizin için (gözleri ve gönülleri yarattı) gözlerinizle, etrafınızdaki şeyleri görürsünüz, gönüllerinizle fâideli, zararlı olan şeyleri anlar, takdir edebilirsiniz.
Bunların herbiri ne büyük birer ilâhi lütuftur. Ama ne yazık ki: Birçok kimseler, bunların kadrini bilip şükrünü eda etmezler. Binaenaleyh Cenab-ı Hak o gibi nankörlere uyanmaları için hitabederek buyuruyor ki: Siz (pek az şükredersiniz) o kadar nimetleri size ihsan buyuran Kerim olan Yaratıcıya karşı, daima vazifei şükrana devam ederek uhdenize düşen ibadetleri ifaya çalışmanız icabetmez mi?. Neden bunu düşünmüyorsunuz.
Secde 32:10
(Ve) İnsanların büyük bir kısmı da ve hakkında bu âyeti kerime’nin nazil olduğu rivâyet olunan Übeyy İbni Half gibi pek cesaretli olan inkârcıları da küfre düşerek (dediler ki: Biz yerde kaybolduğumuz zaman mı) ölüp de kabirlerde toprak kesildiğimiz vakit mi?. Evet.. (Muhakkak biz mi bir yeni yaradılışta bulunacağız?.) Tekrar hayat bularak ahirete mi sevkedileceğiz?. Evet.. İşte bunlar, ahiret hayatını böyle inkâr ederler.
Bu ne kadar cehalet!. Kendilerini baştan birer parça topraktan, birer damla sudan yaratmış olan bir Büyük Yaratıcı, onları öldürdükten sonra tekrar yaratamaz mı?. Elbette ki, yaratabilir. İade, ilk defa yaratmaktan daha kolay değil midir?.
(Onlar) O yeniden hayat bulacaklarını inkâr edenler, gelecekte (rablerine kavuşmayı inkâr eden kimselerdir) onlar yalnız ahiret hayatını değil, Cenab-ı Hak’kın varlığını, onun azabına kavuşacaklarını da inkâr eden kâfir kimselerdir. Cenab-ı Hâlik’in varlığına, kudret ve azametine inananlar, öyle bir iddiada, inkârda nasılbulunabilirler?.
Secde 32:11
Artık ey şânı Yüce Resûl!. Sen de o inkârcılara (De ki:) Evet.. Şüphe yok ki, bir gün öleceksiniz, (size müvekkel olan) sizin ruhunuzu almaya memur bulunan (ölüm meleği) Azrail Aleyhisselâm (sizin canınızı alacaktır) sizin ölümünüz böyle bir surette olacaktır.
Yoksa ölüm, tabiî hallerden olup kendi kendine hayat sahiplerine ârız olacak bir durum değildir. Belki her insanın ruhunu belirlenen zaman gelince ölüm meleği alır, o ruh kendisine tahsis edilen âlemde kalır, sonra kıyamet kopunca yine bedenler ilâhî kudret ile teşekkül ederek kendilerine ruhları iade edilir.
İşte ey inkârcılar!. Size de böyle yeniden hayat verilecektir. (Sonra da) hepiniz (Rab’binize döndürüleceksinizdir.) hesap ve ceza için o Büyük Yaratıcının büyük mahkemesine sevkedileceksinizdir. Artık o mahşerde, o muhakeme âleminde uğrayacağınız azabı, bu inkârınızın müthiş cezasını hiç düşünmez misiniz?.
Secde 32:12
Bu mübârek âyetler de inkârcıların ahirette ne kadar perişan bir vaziyette kalacaklarını gösteriyor. Onların isteklerinin Allah tarafından ne şekilde reddedileceğini bildiriyor ve kendilerine iltifat edilmeyip ebedî bir azaba sevkedileceklerini hatırlatmaktadır.
Şöyle ki: Ey Şanı Yüce Resûl!. Eğer sen (Görecek olsan) ne kadar hayret verici, garip bir hâli müşahede etmiş olursun. (O vakit ki,) O kıyamet günündeki (günahkârlar) o dünyadalarken kıyameti inkâr etmiş olan kâfirler (rablerinin huzurunda) Yüce Yaratıcınınkendilerini yeniden hayata kavuşturup mahşere sevk ve muhasebeye tâbi tutacağı günde o günahkârların (başlarını eğmiş) tam bir korku ve üzüntü ile utanarak perişan bir vaziyet almaya başlayarak (Ey Rabbimiz!.)
Biz şimdi (gördük ve işittik) inkâr ettiğimiz şeylerin birer gerçek olduğunu görmeğe başladık, tebliğ edilen ayetleri işitmek, anlamak kabiliyetine sahip bulunduk (artık bizi geri çevir) dünyaya tekrar döndür (bir sâlih amel işleyelim) senin rızana uygun ve işittiğimiz âyetlerin gereğine tıpa tıp uyan hareketlerde bulunalım (Şüphe yok ki, biz kat’î surette inanmışlarız) şimdi biz de bu ahiret âlemine ve bize tebliğ edilmiş olan ilâhî ayetlerin birer gerçek bulunduğuna kesin îman elde etmiş bulunmaktayız; diyeceklerdir. İşte onların bu hâlleri ne kadar elem verici, müthiş bir manzara arzetmektedir.
Secde 32:13
Cenab-ı Hak, kullarına bir irade, yaratılıştan gelen bir kabiliyet vermiştir. Onlar o iradelerini, kabiliyetlerini hidayet yolunda harcarlarsa Hak Teâlâ da onların haklarında hidayeti yaratır, aksine sapıklığa sarfederlerse haklarında sapıklık vücude getirilir, onları zorla hidayet veya sapıklığa sevketmez. Bu durum, teklif hikmetine aykırıdır. Binaenaleyh buyuruyor ki: (Ve eğer dilemiş olsa idik her nefsi elbette hidayete erdirirdik) kendisini ister istemez din yoluna gitmeğe başarılı kılardık.
Ancak böyle bir muamele, cebre dayanacağından hikmete uygun düşmez. (Fakat elbette ki, cehennemi bütün cinlerden ve insanlardan dolduracağım, sözü benden hak olmuştur.) Evet.. Bu hususa dair ilâhî kelam daha önce geçmiştir. Şeytana hitaben: “Cehennemi seninle ve sana tâbi olanlarla elbette ki, dolduracağım” diye buyurulmuştur.Kendi irâdelerini kötü kullanarak hidayet yolunu terkedenleri Cenab-ı Hak da hidayetten mahrum bırakacak, cehenneme sevkeyleyecektir. Allah’ın takdiri böylece ortaya çıkacaktır. O müthiş ceza o kimselerin kötü iradelerinin bir neticesidir.
Secde 32:14
Ve öyle cehenneme sevkedilenlere cehennem bekçileri tarafından denilecektir ki: (Artık tadın) Cehennemin bu dehşetli azabını (bu gününüze kavuşmayı unutmanız sebebiyle) siz bu ahiret hayatını dünyada iken inkâr ettiğiniz için şimdi böyle bir azaba lâyık bulunmuş oldunuz. Ve Allah tarafından kendilerini kınamak için buyurulacaktır ki: (işte biz de sizi unuttuk) Yani: Hak’kınızda unutulmuş gibi bir muamelede bulunarak sizi kötü hâlinizin cezasına kavuşturduk (ve) dünyada iken (yapar olduğunuz şeyler yüzünden) küfrünüzden, ahireti inkâr etmiş olmanızdan dolayı şimdi (ebedî azabı tadın) işte küfrün sebep olduğu korkunç âkibet!.
Secde 32:15
Bu mübârek ayetlerde îmana kâbiliyeti olan zatların kimlerden ibâret olduğunu ve o zâtların pek seçkin özelliklerini bildiriyor. Ve o saygıdeğer müminlerin ne büyük, nurlu takdirimizin üzerinde mükâfatlara kavuşacaklarını müjdelemektedir.
Şöyle ki: Allah Teâlâ Hazretleri müminlerin alametini beyan için buyuruyor ki: (bizim âyetlerimize) Kur’an-ı Kerim’in beyanlarına, Yüce Yaratıcının kudret ve azametine delalet eden subjektif ve objektif alametlere (öyle kimseler îman eder ki, onlar ile) o âyetler ile (kendilerine nasihatverildiği zaman) nazarı dikkatleri çekildiği vakit hemen tereddütsüz (secde ediciler olarak yüzüstü) yere (kapanırlar) tam bir tevazu ile boyun eğerek tilâvet secdesini yaparlar (ve Rab’lerini hamd ile) O’nun nimetlerini düşünerek ve özellikle öyle mübârek ayetleri okumaya, dinlemeğe başarılı kılındıklarını hatırlayarak hamd ve övgü ile beraber (tesbih ederler)
Cenab-ı Hakk’ı ilâhi zatına lâyık olmayan her bir şeyden ve özellikle ortak ve benzerden ve haşr ile neşri meydana getirmeğe kudretsizlikten tenzihe çalışırlar ve “Sübhanallâhi ve bihamdihi” diyerek o güzel inançlarını açığa vururlar (ve onlar) öyle gerçek müminler (büyüklük taslamazlan) Allah’ın büyüklüşunü düşünerek alçakgönüllü bir halde bulunurlar, kendi kulluk ve itaatlerini de çok samimi bir şekilde yaparak ondan dolayı da bir gurur, bir kendini beğenmişlik göstermezler.
§ Bu âyeti kerime, bir tilâvet secdesi ayetidir. Müminlerin: Şu üç seçkin özelliğini bildirmektedir. Birincisi: Ayetlerle verilen öğütleri güzelce kabul edip şükür secdesine kapanmalarıdır. İkincisi Cenab-ı Hak’kı noksan sıfatlardan takdis ve tenzih etmeleridir. Üçüncüsü de: Mütevazi olup kibir ve gururdan kaçınmalarıdır.
Secde 32:16
Ve o müminler öyle kimselerdir ki: (Yanları yataklarından uzaklaşır) Yani: Geceleri kalkarlar, uykularını terkederler, teheccüt yani gece namazını kılarlar veyahut akşam ile yatsı namazı arasmda “Salati evvabîn” denilen nafile namazı kılmaya devam ederler.
(Ve Rab’lerine korku ve ümit ile duâ ederler) hem o Yüce Mabûd’un azabından korkarlar, hem de onun rahmetini, şefkatini düşünerek ümitli bulunurlar. (Ve kendilerini rızıklandırdığımızşeylerden de) fakirlere, zayıflara ve diğer hayır yerlerine (infakta bulunurlar) israftan da, cimrilikten de kaçınarak hak rızası için mallarını güzelce harcarlar, bu suretle de Rızık verici ve Kerim olan Allah’a itimad ederek malî ibâdette bulunmaktan da geri durmazlar.
Bu âyeti kerime ile de müminler üç seçkin vasıf ile övülmektedir. Bunların birincisi: Geceleyin namaz kılmalarıdır. İkincisi de: Cenab-ı Hak’tan korku ve ümit üzere bulunmalarıdır. Üçüncüsü de mallarından infakta bulunup durmalarıdır.
§ Hz. Enes, radiallâhu anh demiştir ki: Bu âyeti kerime, bir ensar topluluğu hakkında nazil olmuştur. Biz akşam namazını edâ ederdik veya yatsı namazını da Peygamber Aleyhisselatı vesselâm ile beraber kılmadıkça hânelerimize gitmezdik.
§ “Medâcı”; Yatacak yer manasına olan “Medca” lafzının çoğuludur.
Secde 32:17
(Onlara) öyle yüksek vasıflara sahib olan müminlere (yapar oldukları şeylere) öyle güzel kulluk ve taatlara (mükâfaten gözlerin aydın olacağı) insan için sevinç vesilesi iftihar sebebi bulunacak (şeylerden neler saklanılmış olduğunu) onlar için Allah yanında takdir edilen âhirete ait nimetlerin büyüklüğünü, ehemmiyetini (artık hiçbir kimse bilmez.) Onlar o kadar mühim, o kadar büyüktür ki, onları ancak Allah Teâlâ bilir. Nitekim Kudsi bir hadiste buyurulmuştur ki: “Sâlih kullarım için öyle şeyleri hazırladım ki, onları ne bir göz görmüştür, ve ne de bir kulak işitmiştir ve ne de bir insanın hatırına gelmiştir. Ne büyük bir ilâhi mükâfat!..
Secde 32:18
Bu mübârek âyetler de müminler ilekâfirlerin asla eşit olmadıklarını bildiriyor. Müminlerin nâil olacakları ebedî mutluluğu müjdeliyor. Kâfirlerin de dünyada ve âhinette azaplara uğrayacaklarını haber veriyor. İlâhi âyetleri dinlemeyip kaçınanların da nasıl bir ilâhi intikama mâruz kalacaklarını hatırlatmaktadır.
Şöyle ki: (Evet..) Müminler ile fasıklar arasındaki ayrılık gâyet açık müminlerin güzel vasıfları zikredilmiştir. Artık (hiç mümin olan kimse, fasık olan kimse gibi midir?.) Buna hiç ihtimal var mı?. Elbette ki (eşit olmazlar) bunların aralarında büyük bir fark vardır. Ebedi kurtuluşa mutluluğa nâil olacak mümin zâtlar ile sürekli azaplara, felâketlere maruz kalacak olan fâsık, inkârcı şahıslar hiç eşit görülebilir mi?.
Secde 32:19
(Evet..) Aralarında eşitlik olmadığı pek açıktır. Çünki (o kimseler ki, man ettiler) Cenab-ı Hak’kın dinini güzelce kabul etmiş oldular (ve sâlih sâlih amellerde bulundular) îmanlarını destekleyip, güçlendiren ibadetlere, itaatlara devam edip durdular (artık onlar için yapmış oldukları amelleri karşılığında konak olmak üzere Me’vâ cennetleri vardır) cennetler, onların birer yurdu, birer daimi ikametgâhı bulunacaktır, artık o cennetlerde daha nice nimetlere, tecellilere nâil olacaklardır.
Secde 32:20
(Fakat o kimseler ki fıska sapmışlardır) İmân dâiresinden çıkmış hakka itaatten kaçımışlardır (artık onların barınacakları yer) de şüphe yok ki, (âteştir) onların yurtları dacehennemden başka değildir. (Her ne vakit oradan çıkmalarını istedikçe) hiçbirinin sözüne bakılmaz. Bilâkis (onun içine geri döndürüleceklerdir.) yani: Cehennemin muhtelif tabakaları içinde ebediyyen kalacaklardır. (Ve onlara) o fasık inkârcılara (denilmiş olacaktır ki,) siz devamlı (o âteş azabını tadın ki, siz onu yalan saymakta idiniz) dünyada iken size bu sonu haber veren kişileri yalanlıyordunuz. Böyle âhiretle ilgili bir hayatın olacağına asla inanmıyordunuz.
Secde 32:21
(Ve elbette onlara) O fasık, ahireti inkâr eden kimselere (o) ahirete ait (büyük azaptan önce) daha dünyadalarken (o yakın azaptan) dünya felâketlerinden, esaretlerden, ölümlerden ibâret olan belirli cezaları da (arttıracağız) onları dünyada öyle bir takım belirli felâketlere uğratacağız (umulur ki onlar dönüverirler) o felâketlerden birer ikaz dersi olarak kâfirce hareketlerine son verirler. Bu da haklarında birer ilâhi imtihandır. Aslında Cenab-ı Hak, onların ne hâlde devam edeceklerini kesinlikle bilir. Ancak haklarında hikmet gereği böyle bir muamelede bulunur, onların artık bir mazeret beyan edebilmelerine bir imkân kalmamış olur.
Secde 32:22
(Ve) Bir kere insaflıca düşülnülsün (daha zalim kimdir?.) hangi bir şahıstır ki, (kendisine Rab’binin âyetleriyle nasihat verilip de) kendisine Kur’an-ı Kerim’in hükümleri tebliğ edilip de (sonra onlardan yüz çeviren) öyle kurtuluşunu temin edecek öğütleri dinlemeyen, kendi fâidesini düşünmeyip inkâr ederek, düşmanca bir vaziyet alan (kimseden?.)
elbette ki, böyle bir kimsedendaha zalim bir şahıs yoktur. (Şüphe yok ki, biz günahkârlardan intikam alıcılarız) onlar kendilerinden intikam almaya lâyık olmuşlardır. Artık Allah’ın âyetlerinden yüz çeviren küfr içinde yaşayıp en zalim bir kimse olan herhangi bir şahıs da kendisini ilâhi intikamdan, ebedî azaptan nasıl kurtarabilir?. Böyle bir sonu o inkârcı fasıklar, hiç düşünmezler mi?.
§ Rivâyete nazaran Bedr savaşında İmamı Ali Radiallahu Anh ile “Velid ibni Ukbe” arasında bir münakaşa meydana gelmişti. Velid, Hz. Ali’ye hitaben: Sen sus, çünkü sen çocuksun, ben ise yaşlıyım, lisanım senden uzundur, süngüm senden keskindir, kalbim senden daha cesâretlidir ve askeri kuvvetim de senden fazladır” diyerek öğünmüştür.
Buna karşı Hz. Ali de: Ey Velîd!. Sen sus, şüphe yok ki, sen kâfirsin” demişti. İşte bu karşılıklı konuşma üzerine bu âyetler nazil olmuş, Hz. Ali’yi teyid etmiş, İmamı Ali gibi müminlerden olan zâtlar ile Velid gibi kâfirlerden bulunan fasıklar arasındaki pek büyük farkı göstermiştir. Ebussuud tefsiri, Essirac-Münîr tefsiri.
Secde 32:23
Bu mübârek âyetler de yine inanç esaslarından olan peygamberlik ve ilâhi kitap mevzuuna dikkatleri çekerek bir misâl olmak üzere Hz. Musa ile ona verilmiş, olan kitabı hatırlatıyor. Beni İsrail arasında sabr ile, sağlam inanç ile vasıflanmış olan bir kısım zatların vaktiyle birer hidâyet rehberi olmuş olduklarını bildiriyor ve ümmetlerin aralarındaki ihtilaflarını Cenab-ı Hak’kın kıyamet gününde çözüme kavuşturacağını beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: Ey Son Peygamber!. (Andolsun ki,) Muhakkak bir ilâhi lütufdur ki, (Musa’ya kitap vermiştik) ona birçok dinî hükümleri kapsayan Tevratadındaki kitabı vermiştik. Birçok ara dönemlerden sonra İsrailoğulları Peygamberlerinden ilk evvel kendisine kitap verilen zât Musa Aleyhisselâm’dır. (artık sen de) Ey şânı Yüce Resûl!. (Ona kavuşacağından şüphede bulunma) Sen de Musa Aleyhisselâm’a birgün kavuşacağını kesinlikle bil.
Nitekim bu kavuşma, Mi’rac gecesi semada olmuştur. Yahut Ey şânı Yüce Peygamber!. Sen de Kur’an-ı Kerim gibi bir ilâhi kitabın tamamına nâil olacağını şüphesiz bil, o hususta tereddütte bulunma. Hz. Musa’ya Tevrat verildiği gibi sana da Kur’an-ı Kerim tamamen nâzil olacaktır. (ve onu) O Tevrat kitabını veya Musa Aleyhisselâm’ı (İsrailoğulları için bir hidâyet rehberi kılmıştık)
Ey Son Peygamber!.. Senin mübârek varlığında sana nazil olan Kur’an-ı Kerim de senin ümmetin için bir hidayet rehberi, bir mutluluk vesilesi bulunmaktadır. Deniliyor ki: Tevrat’taki hükümler ile yalnız İsrailoğulları kullukta bulunmuştur. İsmail Aleyhisselâm’ın çocukları, zürriyyeti onunla kullukta bulunmamışlardır. Bizim mübârek Peygamberimizin peygamberliği ve ona ihsan buyurulan Kur’an-ı Kerim’in hükümleri, ise bütün insanlığa yöneliktir.
Secde 32:24
(Ve sabr ettikleri zaman) Dinlerine riâyete devam, düşmanlarının eza ve cefasına karşı sabr ve sebat ettikleri vakit (onlardan) İsrailoğulları peygamberlerinden ve bilginlerinden (rehberler kılmıştık) bir takım din önderleri, uyulacak zatlar yaratmıştık (ki, bizim emrimizle) bizim Tevrat’ta bildirdiğimiz hükümlere göre İsrailoğulları’nı (doğru yola sevkederlerdi) işte ey Son Peygamber!.. Senin seçkin ümmetinden olan değerli sahabelerin, büyük müctehidler de ümmetinin fertlerini hakyoluna sevk etmektedirler…
(Ve) O İsrailoğullarının imamları, âlimleri (âyetlerimize kesin olarak inanmışlardı) Allah’ın birliğine, noksanlıklardan uzak olduğuna delâlet eden ilâhi ayetleri, delilleri kesin şekilde tasdik etmiş, kalpleri şek ve şüpheden tamamen uzak bulunmuş idi. İşte ey Son Peygamber!. Senin ümmetin arasında da öyle sağlam inanca hakkıyla sahip, başkaları için de birer hidayet rehberi olmak kabiliyetine sahib zatlar bulunacaktır.
Secde 32:25
Ey Peygamberlerin en şereflisi sonu olan Hz. Muhammed!. Sallallâhü Aleyhi Vessellem (Muhakkak ki, senin Rab’bin) evet… (O) ortak ve benzerden uzak olan mâbudun (kendisinde ihtilaf eder oldukları şeylerde) dinî meselelerde Peygamberler ile ümmetlerinin (aralarını kıyamet günü) o umumi muhakeme ve muhasebe zamanında hal ve (fasl’edecektir.)
Aralarında ilâhi hüküm ortaya çıkacaktır. Dünyada iken kimlerin hidayet rehberi oldukları, kimlerin hidayete ermiş bulunduklarını ve aksine kimlerin insanları sapıklığa sevkeyledikleri ve kimlerin sapıklığa düşmüş oldukları o gün tamamen anlaşılmış bulunacaktır. Artık öyle bir günün dehşetini düşünmelidir, daha fırsat elde iken durumu düzeltmeğe çalışmalıdır.
Secde 32:26
Bu mübârek âyetler de küfrleri yüzünden helake mâruz kalmış olan eski kavimlerin yurtlarında gezip duran, onlardan bir ibret dersi almayan o zamanın inkârcılarını kınamaktadır. Cenab-ı Hak’kın yarattıklarını öldürmeğe de, tekrar diriltmeğe de kâdirolduğuna bir misal vererek ahiret hayatı için bir örnek göstermiş bulunuyor.
Ahiret hayatı vuk’u bulunca orada inkârcılara imân etmelerinin bir fayda vermiş olamayacağını ve öyle inançsızlardan Resûl-i Ekrem’in yüz çevirmesine müsaade olunduğunu ve o günün beklenilmekte bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onlar için) O Muhammed’in peygamberliğini inkâr eden, ahiret hayatına inananlar için (bir hidâyet vesilesi olmadı mı?.)
Kendilerini uyandırmaya bir sebep, hidayet yolunu tâkibetmelerine bir sevkedici bulunmadımı (ki, onlardan evvel nice esilleri helâk ettik) küfrleri yüzünden ne müthiş felâketlere uğramış oldular (ki, onların yurtlarında gezip dolaşırlar) meselâ:
Şam’a ve diğer beldelere girerek Ad, Semud, Lut kavimlerinin harab olmuş yurtlarını görmekte bulunurlar (Şüphe yok ki, bunda) öyle nice kavimlerin helâke uğramış, yurtlarının birer harâbe yerine dönmüş bulunmasında (elbette ibretler vardır.) İlâhi kudrete dâir deliller vardır. küfür ve isyanın ne korkunç neticelere sebep olduğuna ait işaretler bulunmaktadır. (Hâlâ dinlemeyecekler mi?.) Bunlara âit kıssaları, olayları düşünen bir insan olarak işitip anlamaya gayret etmiyecekler mi? Nedir bu kadar gaflet!.
Secde 32:27
O kıyamet hayatını inkâr edenler (Görmediler mi ki, muhakkak biz, suyu) gökten veya yeryüzünden (çorak yere sevkederiz) otları, ekinleri kesillmiş, kurumuş, kupkuru kalmış herhangi bir sahaya göndeririz (de onunla) o su ile (hemen ekinleri) yerlerin altından dışarı (çıkarırız) onlar yeni bir hayata kavuşarak büyüyüp, gelişirler. Sonra da (onlardan hayvanları ve kendileri yiyiverir) o ekinlerden insanlar da, hayvanlar da gıdalarınıtemin ederek yararlanırlar.
(Hâlâ görmezler mi?.) Bunları güzelce düşünüp de bunlar ile ilâhi kudrete delil getirmezler mi?. Evet.. İşte bunlar da insanların öldükten sonra tekrar hayat bulacakları için güzel bir nümune teşkil etmektedir. Bunları böyle tekrar tekrar vücude getiren bir Yüce Yaratıcı, insanları da öldürdükten sonra tekrar hayata erdirmeğe elbette ki, kâdirdir, bunda nasıl şüphe edilebilir?.
§ “Ardı Cürüz” Susuzluktan ve hayvanlar tarafından yiyildiğinden dolayı ekinleri kesilmiş, otsuz kalmış yer demektir.
Secde 32:28
(Ve) O inkârcılar, bir alay tarikiyle (diyorlar ki: Bu feth ne zamandır?.) Kıyamet günü ne vakit kopacaktır?. Yahut Resûl-i Ekrem Hazretleri Müslümanların fetihlere nâil olacağını beyân buyurmuş olduğu için o inkârcılar, bu fethlerin ne zaman vuk’u bulacağını alay eder bir tarzda soruyorlar da diyorlardı ki: Ey müslümanlar!. (Eğer siz doğru sözlü kimseler iseniz) verdiğiniz haberler gerçeşk ise o vakti bize haber veriniz bakalım, sizin sözlerinize inanalım.
Secde 32:29
Cenab-ı Hak da buyuruyor ki: Ey Resûlüm!. O inkârcılara (De ki: Kâfir olmuş olanlara o fetih günü imânları bir fâide vermez) artık imânları makbul olmaz (ve onlara mühlet de verilmez.) cezaları bir an bile tehir edilmez.
Evet.. Bir kere kıyamet günü artık imân zamanı geçmiş, gayba imân anlamı kalmamış olacağından o zamanki imân zorunlu bir imân olacağından asla makbul olamaz. Fetih gününden maksat Bedr savaşı günü veya Mekke-i Mükerreme’nin fethi günü olduğunagöre de o gün katledilmekte olan bir kâfir, sadece kedisini o katilden kurtarmak için imânda bulunacağı ve o bir ümitsizlik imânından ibaret olacağı için o da kendisine bir fâide vermiş olamaz. Nitekim Firavn’a da boğulacağı zamandaki îmanı bir fâide vermiş değildi.
Secde 32:30
(Artık) Ey şânı Yüce Peygamber!. (Onlardan yüz çevir) öyle kâfirlerin yalanlamasına önem verme (ve bekle) onların azaba uğrayacaklarını gözet, elbette ki, onlar bir gün lâyık oldukları cezaya kavuşacaklardır. (şüphe yok ki onlar da) o münkirler de (bekleyicilerdir) onlar da kendilerinin helâk olacakları günü bekleyip durmaktadırlar. Çünki onların o kıyamet gününün veya İslâmi zaferin meydana geleceği vakti alay için acele edip sormaları, başlarına gelecek azabı beklemeleri mesabesindedir.
Diğer bir tevcihe göre de: Ey şânı Yüce Resûl!. Sen Cenab-ı Hak’tan yardımı bekle. O inkârcılar da kendi bâtıl putlarından yardım beklemektedirler. Elbette ki, bu iki bekleme arasındaki fark, ortaya çıkacaktır, elbette ki, onlar müslümanların yardıma kavuşmalarını göreceklerdir, kendileri de mağlup, zarar ve ziyâna uğramış bir hâlde kalacaklardır. Şüphe yok hak daima yükselir, onun üzerine başkası yükselemez. Nitekim az bir müddet içinde İslâmiyet, büyük bir başarıya kavuşarak her taraf o yayılmış, onu söndürmek isteyenler de perişan olmuşlardır.
Bu âyeti kerimenin, savaş âyeti ile neshediliğini kabul edenler de vardır. “Kazı Beyzavî” velhâsıl bu âyeti kerime müslümanların, başarıya, güzel sona nâil olacaklarını Mjdelemektedir. Hamd yalnız Allah’a aittir.
Sonraki Sure: Ahzab Suresi Meal ve Tefsiri
Ahzab 33:1
Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ Hazretlerinin yüce sıfatlarını bildirerek Resûl-i Ekrem’e sakınmayı, ilâhi vahye tâbi olmayı ve Allah’ın zatına tevekkülü tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey Peygamber!.) Ey peygamberlik şerefine sahip olan zât!. Allah Teâlâ’nın Resûl-i Ekrem’ine böyle peygamberlik ünvaniyle hitab buyurması, Hz. Peygamber’in yüksek şânına işareti içermektedir. (Allah’tan korkmaya devam et) üzerine düşenpeygamberlik görevini ifa hususunda sabr ve sebattan ayrılma (ve kâfirlere ve münafıklara itaat etme) hiçbir korku veya ümide binaen onların arzularına, bir ilâhi müsaade bulunmadıkça asla meyil gösterme, çünkü onlar Allah’ın da, senin de düşmanlarındır. (Şüphe yok ki, Allah alim)dir. O’nun dinî herşeyi hakkiyle kuşatmıştır. O dinsizlerin de bütün amel ve davranışlarını bilmektedir ve Allah Teâlâ (hâkim) dir. Bütün beyanatı hikmet ve menfaat gereğidir. O Yüce Yaratıcı işte bu gibi bütün yüce vasıfları toplamış (bulunuyor) artık O’nun bütün emirlerine, yasaklarına, tam manasıyla uymak, elbette ki, icabetmektedir. Bu gibi emirleri, yasakları, Yüce Peygamberimiz vasıtasiyle bütün ümmetine yöneliktir.
Ahzab 33:2
(ve) Ey Yüce Peygamber!. (Sana Rab’binden vahy olunana tâbi ol) O’nun bütün vahy ve ilham buyurduğu şeylere riayet edilmesi, insanlık için pek gereklidir, başarı ve kurtuluş sebebidir. İşte takvaya, ehli küfr ve nifaka uymamaya, ve Allah korkusu ile vasıflanmaya ait ilâhi vahy de bu cümledendir. (Ve muhakkak ki, Allah) Teâlâ ey Yüce Peygamber! Ve ey bütün insanlar! Sizin (ne yapar olduğunuzdan haberdardır.) kâfirlerin, münafıkların da bütün yaptıkları, düşündükleri şeyler Cenab-ı Hak’ca malûmdur. Artık herkes, kendisinin fiil ve amellerine göre mükâfat veya ceza görecektir. Bunu düşünmelidir.
Ahzab 33:3
(Ve) Ey Allah’ın kulu!. Her işinde (Allah’a tevekkülde bulun) kendi tedbirine güvenme, her hususta Cenab-ı Hak’ka güven, muvaffakiyeti O’ndan bekle (vekil olmaya) kullarını koruma ve himâye buyurmaya, bütün işlerde muvaffakiyeti yüce zatından beklemeğe (Allah yeter) başkalarına itimada hacet yok.Her kul, işlerini Cenab-ı Hak’ka bırakarak başarıyı O’ndan beklemelidir.
§ Bu âyetlerin iniş sebebi olmak üzere İbni Abbas Hazretlerinden şöyle riâyet olunuyor: Mekke ahalisinden Velidibnil Mugayre ve Şeybe gibi bazı kâfirler, Hz. Peygamber’e müracaat ederek onların dinlerini yermemesi ve putların onlara şefaat edeceğini söylemesi şartiyle kendisine mallarının bir kısmını vereceklerini söylemişler, Medine-i Münevvere’deki münafıklar ile Yahudiler de Resûl-i Ekrem’in iddiasından vazgeçmediği takdirde öldürüleceğini söyleyerek o mübârek Peygamberi korkutmak istemişlerdi. İşte bunun üzerine bu mübârek âyetler inmiş, Resûl-i Ekrem’e teminat vermiştir.
Ahzab 33:4
Bu mübârek âyetler, bir kişinin içindeki boşlukta iki yürek bulunmadığını, bir kadının da bir erkeğin hem eşi, hem de anası olamayacağını bildiriyor, zıhar denilen muameleden kaçınılmasına işaret buyurmuşlar. Ve herhangi bir şahsın da babası biliniyor ise ona nisbet edilmesini, bilinmiyorsa müslüman olduğu takdirde dinen kardeş ve dost olacağını ve kasıtlı olmayan bir hatanın af edilmiş bulunduğunu ve Cenab-ı Hak’kın yüce vasıflarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Allah bir kişi için içerisinde iki kalp yaratmamıştır) Herkesin içerisinde hikmet gereği bir kalp yaradılmıştır. Kalp, ruhun asıl madenidir, bütün kuvvetlerin bir kaynağıdır, Allah Teâlâ’nın izniyle bedenin bir idarecisidir. İki kalp olsa idi hayatında intizam kalmaz, aynı anda farklı tedbirler, hadiseler yüz gösterirdi. Vaktiyle Arap’lar sanıyorlarmış ki, her zekikimsenin iki kalbi vardır. Hatta Ma’meri Fihrî için hafızasındaki kuvvetinden dolayı “iki kalbi vardır” derler imiş. Ma’mer de dermiş ki: Benim iki kalbim vardır. Birisiyle hafızama aldıklarım, Muhammed -Aleyhisselâm-ın hafızasına aldıklarından ziyadedir. İşte bu ayeti kerime, öyle bir iddiada bulunânları yalanlamış bulunuyor. Tefsiri Merağ-ı. (Ve) Ey Müslümanlar!. Allah Teâlâ (kendilerinden zıhırda bulunduğunuz eşlerinizi, sizin analarınız kılmamıştır) binaenaleyh bir kişi eşine hitaben: Sen benim üzerime anamın arkası gibisin” demekle o kadın o kişinin anası olmuş olmaz. Böyle bir tâbir, cahiliyet zamanında boşamak sayılıyordu. İslâm hükümlerine göre ise böyle bir zıharda bulunan kimse, şer’an belirlenmiş kefareti yerine getirmedikçe o eşiyle cinsel ilişkide, şehvetle temasta bulunamaz. Bu zıhar meselesi için “Mücadele Sûresi”nin izahına müracaat!. (Ve) Nitekim Allah Teâlâ (sizin evlâtlıklarınızı da) babalarından başkasına evlât olarak isnât edilenleri de, köleleri de (sizin oğullarınız kılmış değildir) onlar, asıl babaları kimler ise o kimselerin evlâdıdır. Cahiliyet zamanında ve İslâmın başlangıcında bir kimse başkasının oğlunu evlâtlık edinince, yani: Kendisine oğul edinince onun hakkında soy bakımından oğul hükmü geçerli olurdu. Nitekim Resûl-i Ekrem de peygamberlik gelmeden önce Zeyd ibni Harise’yi, Hz. Ömer de Âmir İbni Rebia’yı ve Ebu Huzeyfe ve Sâlim’i oğul edinmişlerdi. Bu âyeti kerime, bu muameleyi ibtâl etmiştir. (O) öyle zıhârda bulunmak ve başkasının evlâdını kendilerine evlâd edinmek (sizin ağızlarınızdaki bir lâkırdınızdır.) Hakikate uygun olmayan soyut bir iddiadan ibârettir. Bir kişinin içinde iki kalp olmadığı gibi bir kimse de iki kimsenin oğlu olamaz ve bir kadın da kocasının hem eşi, hem de annesi bulunamaz. Böyle boş lakırdılardan sakınmalıdır. (Ve Allah hakkı söyler) Gerçeğe uygun, hakikaten sâbit olan şeyi beyânbuyurur. (ve o) Hikmet Sahibi Yaratıcı, kullarını (doğru yola irşâd buyurur) bütün insanlığa selâmet yolunu göstermekte bulunmuştur. Artık insanlar, kendi yanlış sözlerini bırakmalıdırlar, Cenab-ı Hak’kın beyanlarına riayetten ayrılmamalıdırlar.
Ahzab 33:5
Artık ey insanlar!. (Onları babaları adına çağırınız.) Kendinize oğulluk edindiğiniz kimseleri kendinize oğul olarak nisbet etmeyiniz, asıl babaları kimler ise onlara nisbet ediniz. Mesela: Harise’nin oğlu Zeyid “deyiniz” Hz. Muhammed’in oğlu “Zeyid” demeyiniz. (O) Asıl babalarına nisbet etmek (Allah katında adalete daha yakındır) Gerçek şu ki evlât edinmek bir şefkat ve bir ihsan eseri ise de gerçeğe aykırı olduğu için adalete uygun değildir ve bazı sakıncalardan uzak da olmayabilir. (Eğer onların babalarını bilmiyorsanuz artık onlar sizin dinde kardeşlerinizdir ve dostlarınızdır.) onlara ey din kardeşlerimiz ey dinen dostlarımız!. Diye hitâb ediniz. (Ve sizin kendisinde hatâ ettiğiniz şeyden dolayı bir günâh yoktur) kasıtlı olmaksızın bir yanlışlık veya bir dil sürçmesi neticesi olarak yaptığınız ve söylediğiniz şeylerden dolayı günahkâr olmuş olmazsınız. Meselâ bir şahıs yanlışlıkla babasının gayrısına nisbet etmekten dolayı bir günah olmaz. (Fakat kalplerinizin kastettiği şeyden) dolayı günâh vardır. Böyle bir şey yasaklanmış olduğu halde bunu bilerek işleyen veya bunu işlemeye kalben karar veren Allah katında mes’ul olur. (ve Allah Teâlâ çok yarlıgayıcı) dır. Binaenaleyh, tövbe ve istiğfareden kullarını affettiği gibi hataen işlenilen kusurlardan dolayı da işleyenlerini sorumlu tutmaz ve o Kerem Sahibi Mabûd (çok esirgeyicidir) onun rahmeti cihanşümuldür. Onun içindir ki, insanlığa bu gibi ilâhi hükümlerini beyan buyuruyor ki, bu hikmet dolu hükümlere uyarak selâmete, saadete nâil olsunlar.
Ahzab 33:6
Bu mübârek âyetler, Yüce Peygamberimizin ümmetleri hakkında kendilerinden daha tercihe şayan olduğunu, mübârek eşlerinin de müminlerin mânen anneleri bulunduğunu bildiriyor. Müminlerin arasında verasetin nasıl işleyeceğine ve vâsiyetin câiz olduğuna işaret buyuruyor. Diğer azim sahibi Peygamberlerden dinî hükümleri ümmetlerine tebliğ hususunda kuvvetli söz alınmış olduğu gibi Son Peygamber Hazretlerinden de öyle bir söz alınmış bulunduğunu ve bu söze ne derece riayet edilmiş olduğuna dair ne gibi bir sebeb ve hikmete binaen soru sorulacağını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Peygamber) insanlığı ilâhi dinden, kulluk vazifelerinden haberdar ederek saadet yoluna sevketmeğe Allah tarafından görevlendirilmiş olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm (müminlere kendi nefslerinden daha önce gelir.) daha tercihe şayandır. Çünki müminlerin hakiki bir hayata, ebedî bir saadete nâil olmaları ancak o Yüce Peygamber sayesinde mümkün olacaktır. Binaenaleyh dinî ve dünyevî her hususta o Yüce Peygamberi rehber edinmelidir, onun yolunda fedakârlığı, kendi nefisleri uğrundaki fedakârlığa takdim ve tercihte bulunmalıdırlar. İnsanların kendi nefsleri, çok kere kendilerinibir takım kötü arzu ve isteklere mübtela ederek mânevi hayattan mahrum olmalarına sebebiyet verir. O Resûl-i Ekrem ise bütün insanları yüce tebliğleri ve uyaniları ile aydınlatmaya çalışarak onları mutlu bir hayata nâil kılmak ister. Artık öyle mübârek, şefkatli bir Yüce Peygamber, her insan için onun nefsinden binlerce kat daha kıymetli, daha faideli değil midir?. Artık bir cânânı hakiki olan o muhterem Peygamber uğrunda bu fani hayatı feda ederek o sayede ebedî, mutlu bir hayata kavuşmayı hangi bir akıllı kimse, temenni etmez?.
“Canlar fedâ muhabbet cânâna ser değil”
“Terki ser etmek ehli dîle bir hüner değil”
§ Rivayete göre Resûl-i Ekrem Efendimiz, Tebük seferine azmederken sefere çıkmaları için insanlara emretmiş, bir takım kimseler ise “babalarımızdan, analarımızdan izin isteyelim” diye o yüksek emre derhal uymamışlardı. Bunun üzerine bu ayeti kerime nazil olmuştur. İşaret buyurulmuş oluyor ki: Din hususunda Resûl-i Ekrem Hazretleri, bütün ümmetine göre bir mânevî babadır ki, umumun ebedî hayatı onun sâyesinde sağlanmış olacaktır. Ve onun sayesindedir ki, müminler birbirinin dinen kardeşi bulunmaktadırlar. Ebussuud Tefsiri (Ve onun) O mübârek Peygamberin muhterem (eşleri de müminlerin) mânen (anneleridir) şayan ve hümet hususunda ve kendileriyle evlenmenin haram olması ve ihtiram hususunda en yüksek anneler hükmündedirler. Fakat veraset gibi, kendilerine bakmak gibi hususlarda sâir namahrem kadınlar hükmünde bulunmuşlardır. (Akrabalar da) Aralarında soy bakımından yakınlık bulunan kimseler de (Allah’ın kitabında) levh-i mahfuzda tesbit edildiğine veya Kur’an-ı Kerim’in bu ayetine göre (birbirlerine diğer müminlerden ve muhacirlerden) mirasa kavuşma hususunda (daha yakındır) bunlar duruyorken onların mirasını başkaları alamazlar. (Ancakdostlarınıza bir iyilik yapacak olmanız müstesnâ) yani: Onlara hayatınızda bir vasiyet yapmış olursanız o, usulü dairesinde câiz bulunmuş olur. (bu) anlatılanlar, Resûl-i Ekrem’in üstünlüğü, tercihe daha lâyık oluşu ve verasetin kimlere ait olacağı (kitapta) levh-i mahfuzda ve Kur’an-ı Kerim’de (yazılmış bulunmaktadır.) Artık buna riayet icabeder.
§ Deniliyor ki: İslâm’ın başlangıcında hicretle ve dinen dostluk ve kardeşlik ile veraset geçerli bulunmakta idi. Mesela: Bir muhacir, bir ensariye ve bir mümin kendisine kardeş edindiği bir mümine varis olabilirdi. Bu âyet ise bu veraset mes’elesini kaldırmış, verasetin mümin akraba arasında geçerli olacağını bildirmiştir.
Ahzab 33:7
(Ve) Ey Resûl-i Ekrem!. (Hatırla ki, biz Peygamberlerden misâklarını almıştık) risâletlerini tebliğ, ümmetlerini ilâhi dine davet ilâhi hükümleri onlara telkin edeceklerine dair sağlam ahd ve yeminde bulunmuşlardı. Özellikle ey Son Peygamber!. (Senden ve) Resûllerin ilki olan (Nuh’tan ve) peygamberlerin babası bulunan (İbrahim’den ve) İsrailoğulları Peygamberlerinden ilk kitap sahibi olan (Musa ile) İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerin sonu olan (Meryem oğlu İsa’dan da) ahd ve yemin almıştık. Hepsi de üstlendikleri vazifeleri ifâ edeceklerıne dair söz vermişlerdi. (ve onlardan) O mübârek Peygamberlerden (pek mühim bir misâk) bir ahd ve yemin (almış olduk) onların hepsi de yüce şân veya yemin ile pekiştirilmiş bir ahitte, sözleşmede bulunmuşlardı.
Ahzab 33:8
Bu ahd ve yemin alınmasındaki sebep ve hikmete gelince onu da Hak Teâlâ Hazretleri şöylece beyan buyuruyor: (Tâki o sadıklara) O seçkin Peygamberlere ahirette (sadakatlarından sual etsin) üstlenmiş oldukları vazifeleri nasıl ifâ etmiş olduklarını kendilerinden Cenab-ı Hak sorarak meydana çıkarmış olsun, kendilerini ve kendilerine tâbi olanları mükâfatlara yüksek makamlara nâil buyursun. (ve) Hesaba tâbi olacak olan (kâfirler için de pek acıklı bir azap hazırlamıştır) O Peygamberlere muhalefet edip de inkârcı bir halde ölmüş olanlar da o ebedilik âleminde lâyık oldukları şiddetle cezalara mâruz kalacaklardır.
Ahzab 33:9
Bu mübârek âyetler, Hendek savaşı esnasındaki dehşet verici vaziyeti gösteriyor. Düşmanların mühim kuvvetlerine karşı korkunç bir durumda kalan müslümanların imdadına ne gibi ilâhi kuvvetlerin yetişmiş olduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey Resûl-i Ekrem’e tâbi olan İslâm mücahitleri!. (Allah’ın üzerinize olan nimetini hatırlayınız) onun şükrünü ifâya çalışınız (o vakit ki, size) düşmanlarınız tarafından (ordular gelmişti) Ahzâb denilen Kureyş, Gatfan kabilelerinden ve Kureyze ve Nadîr Yahudi’lerinden meydana gelen on iki bin kadar düşman erleri Medine-i Münevvere civarına yaklaşmışlardı. Bundan haberdar olan Peygamber Efendimiz, Selmani Farisî’nin işareti üzerine Medine-i Münevvere’nin önünde büyük bir hendek kazdırmıştı ve üçbin kadar İslâm mücahidi ile hendek muhafaza altına alınmıştı, düşman da hendek kenarına gelmişti. Bu sırada idi ki, büyük bir rüzgâreserek düşman kuvvetlerini tarumar etti. İşte Cenab-ı Hak, bunu şöylece bildiriyor: (biz de onların üzerlerine) O düşman kuvvetlerine karşı (hemen bir rüzgâr) gönderdik ki, Seba rüzgarından ibaret bulunuyordu. (ve) Ey İslâm erleri!. (sizin görmediğiniz ordular göndermiştik) ki, bunlarda ikibin melekten oluşuyordu. Bu vasıtalar ile o düşman orduları parçalanmış, mağlûbiyete uğratılmış, Medine-i Münevvere kuşatmadan kurtarılmış oldu. (ve Allah) O Yüce Yaratıcı, ey müminler!. (Ne yapar olduğunuzu görüyordu) Nasıl düşmandan korkarak hendek kazdığınızı, nasıl bir savaş vaziyeti aldığınızı ve Allah’ın yardımına sığındığınızı, görüp biliyordu. Onun içindir ki, düşmanlarınızı yenilgiye uğratarak sizi zafere kavuşturdu.
Ahzab 33:10
(O vakit ki,) öyle bir zamanda sizi zafere nâil buyurdu ki, (size hem üstünüzden) vâdinin doğu tarafındaki yüksek cihetinden düşmanlarınız (gelmişlerdi) Gatfan oğulları ve onlara tâbi olan ehli Necd ve Kureyze ve Nadir Yahudileri o taraftan hücum göstemekte bulunmuşlardı. (hem de aşağı tarafınızdan) vadinin batı tarafındaki aşağı cihetinden Kureyş taifesi ve Kinâne oğulları ve ehli Tiâme kavimleri toplanıp gelmişlerdi. (O vakit ki, gözler kaymış) Hayret içinde kalarak vaziyetini kaybetmiş (ve yürekler gırtlaklara kavuşmuştu) yani: Pek şiddetli bir korku ve ıstırap içinde kalmıştı. (ve Allah’a türlü türlü zanlar ile zanda bulunuyordunuz) samimi müminler, Cenab-ı Hak’kın vadini yerine getirerek kendilerini zafere nâil buyuracağına veya kendilerini bir hikmet gereği imtihana tâbi tuttuğuna kani oluyorlardı. Kalpleri zayıf olanlar ve münafıklarda ileride beyânolunacağı üzere dedikoduda, kötü zânda bulunuyorlardı.
Ahzab 33:11
(İşte orada) O Hendek vak’ası vaktinde (müminler imtihana tutulmuşlardı) samimi olan müminler ile münafıklar anlaşılmış, metin, sabit olan zâtlar ile korkak, sarsılan şahıslar ortaya çıkmışlardı. (Ve şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmışlardı.) Vaziyetlerinin dehşetinden dolayı kalpleri titremekte bulunmuştu.
Ahzab 33:12
Bu mübârek âyetler de Hendek savaşında münafıkların ve inancı zayıf olanların kötü kuruntularını ve göstermiş oldukları aldatmaları bildiriyor. Öyle kimselerin düşmanlara karşı ne kadar itaatte bulunacaklarına işaret ve onların yapmış oldukları ahde riayet etmemekten dolayı sorumlu olacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve o vakit) O halkın heyecanlar içinde kaldığı Hendek savaşı zamanında (münâfıklar ve kalplerinde bir hastalık) inanç zayıflığı (bulunanlar diyordu ki: Allah ve Resûlü) İslâmiyet’in yücelmesine ve zaferlere nâil olmasına dâir (bize bir aldatıştan başka birşey vâd etmiş olmadı) halbuki, biz şimdi böyle tehlikeli bir düşman hücumu karşısında bulunuyoruz. Binaenaleyh o yoldaki vâdlar, asılsız şeylerden başka değil, bizi babalarımızın dininden ayırmak, yurdumuza hâkim olmak için yapılmış boş vâdler. Böyle söyleyen münafıklardan maksat, Abdullah ibni Übeyy ve arkadaşları gibi kimseler idi. Bunlar diyorlardı ki: Muhammed -Aleyhisselâm- bize fütuhata nâil olmaktan bahsediyor, halbuki, şimdi korkusundan hendek kazdırıyor, düşmana karşı çıkmaktankorkmakta bulunuyor.
§ Rivayet olunuyor ki: Düşman kuvvetlerinin Medine-i Münevvere’ye hücum edememeleri için hendek kazılırken pek büyük bir kaya çıkmıştı, bunu kolaylıkla kıramıyorlardı. Peygamber Efendimiz, mübârek eline bir külünk aldı, Bismillâh diyerek o kayaya bir külünk vurdu, kayanın üçte biri koptu. Ve kayadan bir kıvılcım çıktı, Şam tarafına sıçradı. “Allahuekber!. Bana Şam’ın anahtarları verildi, Vallahi ben şimdi Şam’ın kırmızı köşklerini görüyorum” diye buyurdu. Sonra külüngü bir daha vurdu, kayanın bir parçası daha koptu. İran tarafına bir kıvılcım sıçradı, bu defa da: “Allahuekber!. Bana Fars ikliminin anahtarları verildi, şu anda Medâini Kisranın beyaz köşklerini görüyorum” dedi. Daha sonra bir daha Bismillâh diyerek vurdu, o kaya tamamen yerinden koparılmış oldu ve çıkan bir kıvılcım Yemen tarafına sıçradı ve “Allahuekber!. Bana Yemen’in anahtarları verildi, ben şimdi San’anın kapılarını görüyorum” diye buyurdu. “Ve bunlar müslümanlara nasib olacaktır, bunları bana Cibril-i Emin müjdeledi” diyerek ashabına müjde verdi. Gerçekten de daha sonra bütün bu beldeler İslâm orduları tarafından fethedilmiştir. İşte Resûl-i Ekrem’in bu gibi müjdeleri ile o münafıklar alayda bulunuyorlardı.. O geçidi bir hâdiseden dolayı ye’se düşerek Hz. Peygamber’in müjdelerinin bir aldatıştan ibaret olduğuna inanıyorlardı.
Ahzab 33:13
(O vakit) O Hendek olayı zamanında (onlardan) o münafıklardan Evs ibni Kıptî ve arkadaşları gibi bir tâife de demişti ki: “Ey Yesrîb ahalisi” Ey Medine ile civarında durankimseler!. (Sizin için bir duracak yer yok) Bu ordugâhta durmanız muvafık değil, vaziyetiniz korkunç (artık geri dönünüz) kaçıp kendi evlerinize dönünüz, böyle bir savaşa iştirâk etmeyiniz. Yahut islam dininin bırakip eski dininize dönünüz (ve onlardan) o samimi İslâmiyet’ten mahrum kimselerden Harîs oğullan ve Selem oğulları gibi (bir zümre de Peygamberden izin isteyerek diyorlardı ki: Muhakkak evlerimiz açıktır) müstahkem bir halde bulunmuyor, düşmanların saldırısına mâruz bulunmaktadır, bize izin ver de hânelerimize dönelim. (Halbuki, onlar açık değildi) Onların evleri bozuk, korunmasız bir hâlde bulunmuyordu (onlar firar etmekten başka birşey dilemiş olmuyorlardı) öyle bir bahane ile savaş alarından ayrılıp kaçmak istiyorlardı.
Ahzab 33:14
(Eğer onların üzerlerine her taraflarından) Bir galibiyet neticesi alarak (girilse) onların evleri düşmanlan tarafından ele geçirilse (sonra da kendilerinden fitne istenilecek olsa idi) dinden dönmeleri, müslümanlara karşı savaşta bulunmaları kendilerine teklif olunsa idi (elbette onu) o kendilerinden istenilen bu fenâ hususu meydana (getirirlerdi) o istenilen şeyi kabulden çekinmezlerdi. (Ancak pek az tevakkuf ederlerdi.) O fitneci hareketten fazlaca geri durmazlardı.
Ahzab 33:15
(Halbuki onlar) öyle fitnelere kapılanlar (geriye dönmeyeceklerine dâir) İslâm ordusundan ayrılıp bozulmuşca bir vaziyet almayacaklarına ait (evvelce) Hendekgazvesinden önce (Allah’a kesin olarak teahhütte bulunmuşlardı) kâfirlere karşı savaşta bulunmaktan firar etmiyeceklerine dair söz vermişlerdi. Kısaca Harîse oğulları, Uhud savaşında böyle bir ahidde bulunmuştu. (Allah için yapılan bir taahhüt ise sorulmuş olacaktır.) O taahhüde riayet edilip edilmemesi ahiret gününde bir hesaba tâbi olacak, riâyet edilmemiş olması, büyük bir mes’uliyet icabedecektir. Artık böyle bir âkibeti düşünmek lâzım gelmez mi?.
Ahzab 33:16
Bu mübârek âyetler de ölümden veya öldürülmesinden korkarak savaşa katılmak istemeyen kimselere o korkularının bir fâide vermiyeceğini ihtar ediyor. Takdir edilmiş olan bir hayra veya bir fenalığa kimsenin engel olamayacağını bildiriyor. Müslümanları cihada iştirakten alıkoymaya çalışan münafıkların Allah katında bilindiklerini tehdit maksadıyla haber veriyor. Müslümanlara karşı cimrilikte ve fena lakırdılarda bulunan münafıkların kötü hallerini tasvir buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resûl!. O seninle beraber cihâda katılmaktan kaçınan kimselere (de ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten firar ederseniz, o firar size asla fâide vermez.) çünkü takdir edilen ne ise o mutlaka meydana gelir ve bir kimsenin hayat müddeti artıp eksilmez, savaşa iştirak etsin, etmesin vakti gelmiş olunca mutlaka hayattan mahrum kalacaktır. (ve o vakit) O cihattan firar ettiğiniz zaman (pek azdan başka) yani haddizatında pek az olan ecel müddetinizden başka dünyada (istifâde ettirilmezsiniz) artık böyle çabucak yok olan ömrü korumak ümidiyle ebedî hayata ait menfaatleri temine sebep bulunan cihattan kaçınmak nasıl münasip olabilir?.
Ahzab 33:17
(De ki:) Ey gâfiller!. (Sizin için bir fenâlık dilerse) Sizin helakınızı, yenilginizi takdir buyurmuş olursa (veya sizin için bir rahmet dilerse) sizi bir hayra, bir faideye kavuşturmak için irade buyurursa sizi (Allah’tan saklayacak) engel alabilecek (olan kimdir?.) Elbette ki, ona kâdir, selahiyetli kimse yoktur. (Ve onlar) öyle hayatlarını düşünüp cihattan kaçınan kimseler (kendileri için Allah’tan başka bir veli) kendilerine fâide verecek bir zât (ve bir yardımcı) kendilerine yönelen bir beladan kendilerini kurtarabilecek bir yardımcı (bulamazlar) o halde ne için Hak Teâlâ’ya teslim olmakta, işleri O’na bırakmayıp da başkalarının aldatmalarına kıymet veriyorlar?.
Ahzab 33:18
Ey cihattan kaçınanlan!. (Muhakkak ki, Allah içinizden) Sizden bulunan kimselerden olup da sizi cihattan (geri bırakanlar) sizi Resûl-i Ekrem’in beraberinde bulunarak cihada iştirâkten alıkoymak isteyen münafıkları (ve kardeşlerine) Medine’deki münafıklara (bize gelin) harpten kaçınarak bizim yanımıza gelip sokulun (diyenleri bilir) onların ne zaman münafık kimseler oldukları Allah katında bilinmektedir. (Halbuki onlar) zaten (savaşa) harp sahasına (gelmezler) kaçar dururlar (bir azı müstesnâ) onlar da mahza bir gösteriş için gelmiş olurlar, yine harbe iştirak etmezler, fırsat bulunca kaçıverirler.
Ahzab 33:19
Ey müslümanlar!. O münafıklar (size karşı, pek cimridirler) size yardımdan kaçınırlar, Allah yolunda mallarını sarfetmezler (sonra korku gelince) savaş yüz gösterip ön belirtileri görülmeğe başlayınca (onları görecek olursun ki, sana bakıveriyorlar) sanki (ölümden) ölüm emârelerinin yüz göstermiş olmasıdan dolayı korkarak (üstüne baygınlık çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde bulunur) öyle müthiş bir korku, bir vaziyet içinde kalmış olurlar. (Vaktaki korku gitmiş olur) İslâm ordusu, harbi kazanmış, ganimet malları elde edilmiş bulunur. O zaman da (hayra karşı) ganimet mallarından dolayı (cimriler olarak keskin keskin dilleriyle size şiddetli sözler söylerler) bu malları bizim sâyemizde kazandınız, biz yardıma koşmasa idik bu zafer elde edilemezdi diye gurnurluca lakırdılara cür’et gösterirler. (İşte onlar) öyle münafık, kötü dilli kimseler (imân etmediler) ağızlarıyla mümin olduklarını söyleseler de kalben îman etmiş değildirler. (Artık Allah da onların amellerini mahvetmiştir.) Mükafatsız bırakmıştır. Öyle münafıkça bir şekilde harbe iştirâk etmeleri, bir iyi niyetle, bir sağlam inanca dayanmış olmadığı için bir sevaba vesile olmuş değildir. (Ve bu) Onların amellerini mahvetmek, faidesiz bırakmak (Allah’a göre kolay olmuştur) çünki herhangi birşeyi yok etmek veya sabit bırakmak için yalnız bir ilâhi irade teallûku kâfi bulunmaktadır. Allah hakkında bir güçlük düşünülemez.
Ahzab 33:20
Bu mübârek âyetler de münafıkların ne kadar korkak ve İslâm ordusundan ayrılmayı ne kadar istediklerini bildiriyor. Resûl-i Ekrem’in ise Allah’ın huzurunu temenni ve ahiret günün tefekkür eden ve Allah’ı zikir ile meşgul olan zâtlar için pek mükemmel bir uyulacak örnek olduğunu gösteriyor. Ve hakiki müminlerin düşman ordularını görünce kendileri için Cenab-ı Hak’kın ve Yüce Peygamberin vâd buyurmuş oldukları muvaffakiyete, zafere nâil olacaklarına kani bulunmuş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: O korkak münafıklar (Sanırlar ki) Hendek savaşındaki Kureyş, Gatfan, Yahudi taifelerinden oluşan düşman (orduları gitmemiştir) hâlâ Hendek savaşına devam edip durmaktadırlar. Artık onlardan korkarak o münafıklar Medine’ye firar etmekte bulunmuşlardı. Halbuki, o düşman orduları bozguna uğramış, artık korkuya mahal kalmamıştı. (ve eğer o) bozguna uğramış düşman (orduları) faraza tekrar (gelecek olsa) o münafıklar (arzu ederlerdi ki: Çöl bedeviler içinde bulunup) da kendileri savaşa katılmaktan kurtulmuş olsunlar ve (size ait haberleri soruversinler.) İslâm ordusunun vaziyetine dâir haber alsınlar. Allah etmesin! Müslümanların mağlûbiyetini haber alarak seviniversinler. (ve eğer) O münafıklar ey müslüman erleri, harp sahasında (sizin aranızda bulunacak olsalar) yurtlarına kaçıp gitmemiş bulunsalar (pek azdan başka savaşta bulunmazlar) ancak gösteriş için, kınanmamaları için şöyle, böyle savaşa katılmış olurlar, harp meydanından ayrılmak için boş bahaneler ile izin almak isterler.
Ahzab 33:21
Ey bütün insanlar!. (Andolsun ki) sırf hakikattır ki, (sizin için Resûlullah’tan bir güzelörnek vardır) o mübârek Peygamberin hayat tarzı gözönüne alınmalıdır. O hak yolunda ne kadar fedakardır. İlahi dine ne kadar hizmetçidir, harp sahalarında düşmana karşı ne kadar yiğitlik ve kahramanlık göstermektedir. Evet.. O Yüce Resûl!. (Allah’ı ve ahiret gününü uman) Cenab-ı Hak’kın sevabını, mânevi huzuruna kavuşmayı ümid eden ve ahiret gününü düşünen (ve Allah’ı çokca zikreden zât için) pek mükemmel bir önderdir. Herkes o Yüce Peygamber’e uymalıdır, onun yolunu tâkibetmelidir, onun yüksek ahlâkiyle vasıflanmaya çalışmalıdır.
§ Usve; Kıdve: Reislik, beraberlik, önder olmak demektir.
Ahzab 33:22
Hakiki imân sahiplerine gelince (Vakta ki, müminler) imânları kâmil olan eshab-ı kiram (orduları gördüler) düşmanlarının toplanıp Medine-i Münevvere’ye doğru harekette bulunduklarını müşahede ettiler (dediler ki: Bu, bize Allah’ın ve O’nun Resûlünun vâd ettiğidir) Allah Teâlâ ve onun muhterem Peygamberi buyurmuştur ki: Hak yolunda bir takım eski milletler gibi zahmetlere katlanmalısınız ki, cennete girebilesiniz, ve dikkatli olunuz ki, Allah’ın zaferi yakındır ve size karşı toplamp cephe alacak düşman ordularına siz galip olacaksınızdır, sonunda galibiyet size âittir. (Ve Allah ve Resûlü doğru buyurmuştur) Elbette ki, o müminlere vâ’dedilmiş olan galibiyet tecelli edecektir. Nitekim etmiştir. Mekke-i Mükerreme fethedimiş, nice düşman ülkesi müslümanların eline geçmiştir. (ve onlar için) O samimi müminlere o gördükleri müthiş düşman kuvvetleri (başka değil) ancak Allah Teâlâ’ya (imânı) ve Yüce mâbud’un emirlerine(teslimiyeti arttırmış oldu) ilâhi takdire razı oldular, ilâhi vâdin gerçekleşeceğine kani bulundular, savaş meydanına atılmaktan asla çekinmediler, dinî sağlamlıklarını bu şekilde de göstermiş oldular.
Ahzab 33:23
Bu mübârek âyetler de münafıkların aksine olarak müminlerin güzel vasıflarını ve yapmış oldukları ahtlara riayetkâr bulunduklarını ve bu sâdıkâne hareketlerinin mükâfatina ereceklerini bildiriyor. Tövbe etmeyen münafıkların da azaba uğrayacaklarını ve kâfirlerin bir hayra nâil olmayarak savaştan heyecanlı bir hâlde geri bırakıldıklarını, ehli imânın ise savaşlarında Allah’ın kudreti ile muvaffak olduklarını haber veriyor. İslâm düşmanlarına yardım eden ehli kitabın da mağlup olarak kal’alarının ellerinden çıkarılmış, bir kısmının öldürülmüş ve bir kısmının da esir düşmüş olduğunu ihtar ediyor. Müslümanların da o gibi kâfirlerin yurtlarına, varlıklarına sahip ve gelecekte nice yerlere de hâkim olacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: Yukarıdaki âyetlerde zikredilen ve edilmeyen samimi (müminlerden bir kısım erler vardır ki) onlar (Allah’a karşı üzerine muahedede bulundukları şeyde sâdık oldular) Resûl-i Ekrem’e verdikleri sözde durdular, din düşmanları ile savaşta bulundular. (Artık onlardan öylesi vardır ki, adağını) teahhüt ettiği muameleyi (ödedi) ona hakkiyle riâyette bulundu, hak yolunda cihada atıldı, şehitlik şerefine nâil oldu. Hz. Hamza, Enes İbni Mâlik, Musab İbni Ümeyr gibi sehâbe-i kiram bu cümledendir. (Ve onlardan öylesi de vardır ki, gözetiyor) Adağını, sözünü yerine getirmek için takdir edilen günü beklemektedir. Hz.Osman, Hz. Talha gibi zâtlar da bu cümledendir. Bunlar da Uhud savaşında ve diğerlerinde Resûl-i Ekrem’e pek çok yardımda bulunmuşlar, büyük kahramanlıklar göstermişler, daha sonra şehit olmuşlardır. Yüce Allah onların hepsinden razı olsun!. Ve bu zâtlar (hiçbir şekilde) sözlerini, hak yolundaki azim ve gayretlerini (değiştirmediler) sözlerinde durarak İslâmiyet uğrunda birçok fedakârlıklar gösterdiler.
Ahzab 33:24
İşte söze riayet edilip edilmemesine dair durumlar, öylece meydana gelmiştir. (tâki Allah sadıkları) Sözlerinde duran müminleri bu (sâdakatları sebebiyle mükâfatlandırsın.) Ahirette nice nimetlere nâil buyursun (münafıkları da) kendilerinden meydana gelen haince halleri, sözleri sebebiyle (dilerse muazzep kılsın) onlara tövbe nâsip etmesin. (veya) Dilerse (onlara tövbe nâsip etsin) onları azaptan kurtarsın, haklarında hikmetin gereği ne ise o meydana gelsin (şüphe yok ki, Allah çok yarlıgayıcıdır) tövbe eden kullarını mağfiretine nâil buyurur ve o Yüce Yaratıcı (çok merhametlidir) kullarına tövbe etmelerini emretmesi ve tövbelerini kabul buyurması da o Hikmet Sahibi Yaratıcının pek büyük rahmet ve şefkatinin bir tecellisidir. Biran evvel tövbekâr olarak bu rahmete nâil olmaya çalışmalıyız.
Ahzab 33:25
(Ve Allah) Teâlâ Hazretleri o Hendek savaşında (kâfir olan kimseleri) öyle toplanıp Medine-i Münevvere üzerine saldırmak isteyen İslâm düşmanlarını (öfkeli oldukları halde)maksatlarına nâil olamayıp bozguna uğramaya mecbur, fevkalâde üzüntülü, heyecana mağlup bir şekilde (geri çevirdi) muhasarayı bırakarak eliboş ve ziyana uğramış bir şekilde dönüp gittiler. Artık o kâfirler (bir hayra kavuşamadılar) ne dinî ve ne de dünyevî bir faide elde edemiyerek zelilce bir vaziyette kalmış oldular. (Ve Allah, müminlere savaşta muvaffak olmaları için kâfi oldu) onları rüzgârlar ile, melekler ile perişan ederek başarıya nâil buyurmadı (ve Allah Teâlâ pek kuvvetlidir.) dilediğini vücude getirmeğe kâdir ve (pek galiptir) herşey üzerinde galibiyet, hâkimiyeti geçerlidir.
Ahzab 33:26
(Ve) O Hendek savaşında (ehli kitaptan olup da onlara) o Medine-i Münevvere civarına gelen düşman kuvvetlerine (yardımda bulunanları) o müşriklere yardımda bulunmak isteyenleri ki, bunlar Kureyze Yahudi’leriyle onlar ile beraber bulunan Nadir oğulları Yahudilerinden ibaret bulunuyordu. Cenab-ı Hak bunları (kal’alarından indirdi) onları o müstahkem yerlerinden mahrum bıraktı, onları bilahara ehli İslâm’a nasip buyurdu (ve kalplerine korku düşürdü) kendilerini öldürmeğe çocuklarını, kadınlarını esârete mâruz bırakmış oldular. Artık ey İslâm erleri!. Siz o hainlerden (bir tâifeyi öldürüyordunuz) onların erkeklerini öldürüverdiniz ve onlardan (bir tâifeyi de esir alıyordunuz) bunlar da çocuklar ile kadınlardan ibâret bulunuyorlardı.
Ahzab 33:27
(Ve) Ey müminler!. Hak Teâlâ (sizi onların) O İslâmiyet düşmanı kimselerin (yerlerine veyurtlarına ve mallarına) varis kıldı. Onların servetlerini, bağlarını ve bahçelerini size nâsip buyurdu (ve daha kendisine ayak basmadığınız bir yere) de sizi (varis kıldı) burası, tefsircilerin çoğuna göre Hayber kal’asıdır veya Fars ve Rum ülkeleridir ve İkrime’den rivâyet olunduğuna göre de kıyamete kadar müslümanlar tarafından fethedilecek olan herhangi bir yerdir. Nitekim daha sonra İslâm orduları bir nice kıt’aları fethe muvaffak olmuşlardır. İşte Kur’an’ın ebedî bir mucize olduğu bu şekilde de gerçekleşmiş bulunmaktadır. (ve Allah Teâlâ herşey üzerine tamamiyle kaadir bulunmaktadır) onun kudreti ezelidir, ebedidir. Her irâde buyurduğu şeyi yüce kudretiyle meydana getirir, dilediği kuvvetleri her türlü zaferlere, nimetlere nâil buyurur. Buna inanmışızdır. Hendek sayaşı: Hicretin beşinci senesi meydana gelmiştir. Şöyle ki: Kureyş taifesi Yahudi’lerin teşvikiyle bir takım kabileleri ittifakları içine alarak onbin kişiden fazla bir kuvvetle Medire-i Münevvere’ye doğru hareket etmek istediler. Bundan haberdar olan Resûl-i Ekrem, Sallallâhu Aleyhi Vesellem Efendimiz, Eshab-ı Kirami ile istişarede bulundu, Selmanı Farisi Hazretlerinin tavsiyesi üzerine Medine-i Münevvere’nin düşmaların gelecekleri tarafına iki hafta içinde bir hendek kazdılar, savunma vaziyeti aldılar. İşte bu esnada Yüce Peygamber Efendimiz ümmetinin birçok yerleri fethe muvaffak olacaklarını eshab-i kiramına müjdelemişti. Aralarında bulunan münafıklar ise: “Muhammed -Aleyhisselâm- birçok fetihlere kavuşmaktan bahsediyor, biz ise hendeğin içinden dışarıya çıkamıyoruz” diye alay ediyorlardı. Düşmanlar Medine-i Münevvere’ye yaklaşınca hendeği görüp şaşırdılar. O zamana kadar Arabistan’da bu usul görülmemişti, hendeği geçip gelmek isteyenler alttan oklar ve taşlar ile men ediliyorlardı. Bu muhasara onbeş gün devametmişti, sonra şiddetli bir fırtına çıkmış, artık düşman orduları perişan bir hâlde kalıp dağılmışlardı. Bu ordu birçok kabilelerden oluşmuştu. Necd bölgesindeki Gatfan, Beni Süleym, Beni Esed ve Eşça’ kabilleri, Beni Nadir ve Beni Kureyze Yahudileri de bu cümledendir. Asıl bunlar, o düşman ordusunu teşvikte bulunmuşlardı. İşte düşman ordusu öyle bir takım tâifelerden müteşekkil olduğu için bu Hendek savaşına “Ahzab Savaşı” denilmiştir. “Beni Nadir” Yahudi milletinden ve Harun Aleyhisselâm’ın neslinden bir kabile idi. Medine-i Münevvere’ye iki mil uzak olan “Zühre” adındaki bir nahiyede otururlardı. Muhkem kalaları vardı. Resûl-i Ekrem’in aleyhinde bulunmamak üzere bir sözleşme yapmışlardı. Daha sonra yine münafıkların teşvikiyle müslümanlara karşı düşmanlığa başlamışlardı. Daha sonra yine münafıkların teşvikiyle müslümanlara karşı düşmanlığa başlamışlardı. Hz. Peygamber’in hicretinin dördüncü senesi, Resûlullah tarafından nâhiyeleri kuşatıldı, eman dileyerek bir kısmı Hayber’e ve bir kısmı da Şam ile Filistin tarafına gittiler. Kal’aları ve bir kısım malları müslümanların ellerine geçmiş oldu, ensar-ı kiram muhacirin güzinin ihtiyaçlarını göz önüne alarak o malların muhacirlere verilmesini istediler, Hz. Ebu Bekr’de ensar-ı kirama karşı teşekkürde bulunmuş ve o vakit ensar-ı kiramın fezâili hakkında âyeti kerimesi nâzil olmuştu. İşte bu Nadir Yahudileri de bu Hendek savaşının olması için düşmanları teşvikte bulunmuş, müslümanlara saldırmak istemişlerdi. “Kureyze oğulları” da bir Yahudi tâifesi idi. Medine-i Münevvere’nin civarında bir nahiyede bulunuyorlardı. Orada sağlam kal’aları var idi. Evvelce Resûl-i Ekrem ile birantlaşma yapmışlardı. Daha sonra bu antlaşmaya aykırı olarak Hendek savaşında düşmanlar ile birleşmişlerdi. Binaenaleyh hendek savaşı sona erince hemen Cibril-i Emin gelmiş, Resûl-i Ekrem’in Kureyze oğulları üzerine derhal yürümesi için Allah tarafından bir emir getirmişti. Yüce Peygamber Efendimiz de tekrar silahlanarak üç bin kadar eshab-ı kiramı ile Kureyze oğulları üzerine yürüdü, sancağı şerifi, Hz. Ali taşıyordu, kal’aları onbeş gün kadar kuşatma altına alındı. Onlar kendilerine evvelce verilen nasihatları dinlememiş, sonra da düşman ordusuna yardım etmişlerdi. Bu defa antlaşmayı bozmuş olduklarını itiraf eylediler ve ensar-ı kiramın en büyüğü olan “Sad ibni Muaz” Radiallahu Anh’ın vereceği hükme râzı olduklarını söylediler. O zat da “Kureyze oğulları”ndan eli silâh tutan erkeklerin idamına, çocukları ile kadınlarının da esir alınmasına karar verdi. Onlar bu şekilde lâyık oldukları cezaya kavuştular. Arazileri de ensarı güzînin rızalariyle muhacirin kirama verildi.
Ahzab 33:28
Bu mübârek âyetler de takva ile, Allah’ın emrine saygılı olmakla vasıflanmış olan Resûl-i Ekrem’in şefkat ile de tam manasiyle vasıflanmış olduğunu gösteriyor ve eşlerinin şefkate pek lâyık olduklarına ve özellikle Yüce Peygamberin eşi olmak şerefine sahip olanların özel önemlerine işaret için onların haklarında yapılacak muameleyi beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey Peygamber!.) Ey Merhametli Resûl!. (Eşlerine de ki: Eğer siz dünya hayatını ve ziynetini diliyor iseniz) dünyadaki pek geniş nimetleri, refahı ve bir takım boş alayişi, haddizatında kıymetsiz süsleri arzu eyliyor iseniz (haydi geliniz) hemen bana haber veriniz, arzunuzusöyleyiniz (size boşanma bedelinizi vereyim) icabeden mehrinizi ödeyeyim (ve sizi bir güzelce salıvermekle salıvereyim) size bir zahmet vermeden, bir hiddet göstermeden sizi nikahım altından kolayca bırakayım.
Ahzab 33:29
(Ve eğer siz) Ey Yüce Peygamber’mn eşleri! (Allah’ı ve Resûlünü ve ahiret yurdunu diliyor iseniz) öyle yüksek temennilerde bulunuyor iseniz (elbette ki, Allah sizden güzel âmellende bulunanlar için) Allah Teâlâ’nın ve Resûlünün emirlerine razı, kulluk şânına lâyık ibadetlere devam edenlere mahsus (büyük bir mükâfat hazırlamıştır) onlar dünyada da, ahirette de selâmet ve saadet için yaşarlar, ahirette tasavvurların üstunde nimetlere, derecelere nâil olurlar.
Ahzab 33:30
(Ey Peygamberin eşleri!.) Ey o Yüce Resûlün öyle emsalsiz bir şerefe sahip olan eşleri!. (sizden hangi biri haddizatında açık) olan (bir kötülüğü yaparsa) söz veya fill olarak bir günahı işlerse, meselâ: Resûl-i Ekrem’e karşı itaattan kaçınırsa, dünyanın fani varlığını, ziynetini ister durursa (onun için azap iki kat katlanır) çünkü en büyük bir şerefe, bir nimete nâil bulunmuş oldukları halde onun kadrini bilmemiş olacakları için elbette ki, başka kadınlara nisbetle kendilerinin cezası ziyade olmak gerekir. Mesela: Bir hür kimsenin cezası, bir kölenin cezasından çok olur, bir âlimin kusurundan dolayı cezası, bir cahilin cezasından ziyâde bulunur. Artık Resûl-i Ekrem’in eşi, olmak ise ne kadar büyük bir şereftir, nimettir, bunun değerini bilmeyen, inkârcı bir vaziyet olan birkimse kat kat cezya lâyık olmaz mı?. Evet.. Bu yoldaki bir ilâhî tehdit de o muhterem eşler hakkında bir ilâhi lütufdur ki, onların uyanmasına vesiledir, insanlık icabı bir kusurda bulunacak olurlarsa hemen nâdim ve pişman olarak Hz. Peygamber’in rızasını kazanmaya çalışsınlar. (ve o) öyle iki kat ceza vermek (Allah’a kolay olmuştur) onların öyle bir eşlik şerefine sahip olmaları, kendilerini o halde cezadan kurtaramaz. Cenab-ı Hak, kulları hakkında dilediği gibi mükâfat ve ceza verebilir, buna kimse engel olamaz. “Bu mübârek âyetlerin iniş sebebi hakkında deniliyor ki: Bu esnada Hz. Peygamber’mn dokuz muhterem eşi nikâhı altında bulunuyordu. Düşmanlar mağlup olmuş, onların birçok malları ve eşyaları müslümanların eline geçmişti. Bu muhterem eşlerinden bazıları nafakalarının arttırılmasını, kendilerine ziynetli elbiseler vesaire verilmesini arzuda bulunmuşlardı. Bunun üzerine bu âyetler nazil oldu, Resûl-i Ekrem de evvela Aişe annemizden başlayarak Resûl-i Ekrem’in nikahı altında kalıp kalmamak hususunda onların serbest bulunduklarını kendilerine tebliğ buyurdu. Evvela Hz. Aişe, sonra da diğer temiz eşleri: “Hayır biz Allah’ı, Resûlunu ve ahiret yurdunu tercih ederiz” dediler, Resûl-i Ekrem’e evvelâ muhabbet ve bağlılıklarını gösterdiler. Onların bu pek samimi ve temiz tercihleri Allah katında şükrâna lâyık görülmüş, artık Resûl-i Ekrem’in de onların üzerine başka eş edinmemesi ve onlardan ayrılmaması emr edilmiş oldu. “Resûl-i Ekrem’in ahirete irtihali zamanına kadar nikahı altında bulunan dokuz muhterem eşleri şunlardır:
(1): Hz. Âişe Binti Ebi Bekr.
(2): Hafza Binti Ömeril Farik.
(3): Ümmi Habibe Binti Ebi Sefyan.
(4): Ümmü Selem Binti Ebi Ümeyye.
(5): Sevde Binti Zem’a.
(6): Zeynep Binti Cehş.
(7): Meymune Bintül’ Haris.
(8): Cüveyre Bintü’l Haris.
(9): Vasfiyye Binti Huyey. Resûl-i Ekrem’in ilk eşi olan Hz. Haticeile Zeyneb binti Huzeyme adındaki muhterem diğer bir eşi ise Hz. Peygamber’in irtihalinden evvel vefat etmişlerdir. Allah onlardan razı olsun “İbni Hişam’ın es-siretu’n-Nebeviyye” “Peygamber Efendimizin ilk eşi Haticetülkübra annemizdir. Kadınlardan ilk evvel İslâm ile şereflenen O’ur. Hz. Peygamber’e çok hizmette bulunmuştur, bütün temiz eşlerinin en üstünüdür, Peygamberimizin İbrahim adındaki oğlundan başka bütün çocukları, Hz. Hatice’den dünyaya gelmiştir. Fatimetüzehra Hazretlerinin annesidir. Fahri Âlem Hazretleri elli yaşına kadar başka bir kadınla evlenmemiştir. Böyle gençlik zamanı geçtikten sonra çeşitli kadınlar ile evlenerek onları da müminlerin anneleri dizisine idhâl katması bir nice menfaatlere, hikmetlere dayanmaktadır. Hz. Aişe’den başka eşleri, yaşlı ve dul bulunmuşlardı. Onlar ile evlenmesi, haşâ; nefsani bir meyle dayanmış değildi, bilakis bir şefkat ve merhamet eseri idi. Evet.. Peygamberimizin bu evlenmesi, şehit olan eshab-ı kiramın eşleri hakkında bir şefkat olmuştu, onları sefaletten, ihtiyaçtan kurtarmıştı. Bununla beraber Resûl-i Ekrem’in âile münasebetine ve diğer bir hayli hususlara ait fiil ve sözleri, ancak bu muhterem eşleri vasıtasiyle bilinerek birçok şer’i hükümlerin ortaya çıkarılmasına sebep olmuştur. Resûlullah’ın temiz eşleri hakkında “Muvazzah ilmî kelâm dersleri” adındaki âcizane eserimde oldukça geniş bilgi vardır. “Mehr; Karının nikâh akdi ile kocasından almaya hak kazanmış olduğu maldır. Miktarı belirlerirse “Mihri Müsemma” adını alır. “Mihr” belirlenmeksizin veya mehr verilmemek üzere nikah akdedilse koca ile karıdan bir vefat edince veya analarında cinsel ilişki veya halveti sahihe gerçekleşince kocanın üzerine mehri misl lâzım gelir. Fakat karı daha sonra dilerse o mihri kocasına bağışlayabilir. Sahih bir nikâhta mehr belirlenmediği takdirde cinsel yaklaşmadan veya halveti sahihagerçekleşmeden boşama vaki olursa mehni mislin yarısını geçmemek üzere boşama bedeli lâzım gelir.
§ Mut’a yetecek kadar azık, istifade olunacak şey ve faidelendirmek manasınadır. İstılâhta koca tarafından boşadığı karısına verilecek üç veya beş parça elbisedir. Üç olduğuna göre bir başörtüsü, bir gömlek, bir de çarşaftır. Beş olduğuna göre de bir entari ile diğer bir giysi daha ilave edilir. Bunların kıymeti de verilebilir.
§ Mehri misl; Karının babası tarafından ve olmadığı takdirde beldesi ahalisinden akit tarihinde yaş, güzellik, bekaret gibi vasıflarda akran ve emsâli kadınların mehridir. Miktarı peşin verilen mihre “Mehri Muaccel” peşin olmayan mehre de müeccel denilir.
Ahzab 33:31
Bu mübârek âyetler de üzerlerine düşen dinî vazifeleri ifa ile vasıflanmış olan temiz eşlerin kat kat sevaba nâil ve büyük bir geçime muvaffak olacaklarını müjdeliyor. Ve onların diğer kadınlar arasında büyük bir üstünlüğe sahip olduklarını ve ne kadar temizce bir tarzda konuşup hareket edeceklerini telkin buyuruyor. Ve o muhterem annelerimizin hanelerinde ikamet edeceklerini, câhiliyye merâsiminden uzak bulunmalarını ve namazlarını edâ edip, zekatlarını vererek bir hayat temizliği içinde yaşayacaklarını ve kendi hanelerinde okunan ayetleri, hikmetleri hatırlamakla mükellef bulunmuş olduklarını beyân buyuruyor. Şöyle ki: (Ve) Ey Resûl-i Ekrem’in muhterem eşleri!. (kim ki, sizden Allah için ve Peygamberi için itaat ederse) takvada ve güzel geçinmede bulunursa, Hz. Peygamber’e karşı hürmetten, itaattan ayrılmazsa (ve güzel amelde bulunursa) üzerine düşen dinî vazifelerini güzelce ifâyaçalışırsa (ona mükâfatını iki defa veririz.) onu dünyada da, ahirette de nimetlere kavuştururuz. Çünkü onları, hem ibadet ve itaatte bulunmuş, hem de Yüce Peygamber’in rızasını isteyerek onunla güzelce geçinmeye devam etmiş olacakları için kat kat sevaba, mükâfata liyakat kazanmış olurlar. (ve onun için) öyle ahlaki yüceliklere sahip bir peygamber eşi için (bir bol rızk hazırlamışızdır.) O, ahirette olacağı gibi dünyada da hoşnutluğunu câlip muazzam bir rızka, bir geçim vasıtasına nâil olacaktır. Bu ilâhî vâd tahakkuk etmiştir. Şöyle ki: Daha sonra İslâm orduları birnice kâfirlerin yurtlarını feth ve nice hazinelerini elde temiş, bütün müslümanlar büyük servetlere kavuşmuşlardır. Özet olarak Ömerü’l-Faruk, Radiallahu Anh’ın zamanı hilafetinde bütün müslümanlara bol bol erzak verilmiş, hatta meme emer çocuklara bile tahsisat yapılmış ve özellikle Resûlullah’ın temiz eşlerinin birine yıllık bin dinar tahsis edilmiş, Hz. Aişe annemizin Resûlullah’ın katındaki büyük mevkiine hürmeten onun için yıllık yirmibeş bin dinar tahsis edilmek istenilmişti. Fakat o muhterem annemiz, bunu kabul etmemiş, kendi arkadaşları olan diğer peygamber eşlerinden fazla birşey almaktan kaçınmış, pek büyük bir eşitlik örneği göstermişti. Allah onlardan razı olsun. Essiracül-Münir.
Ahzab 33:32
(Ey Peygamberin eşleri!.) Ey o bir şerefe sahip olan muhterem müslüman hanımları!. (siz) diğer (kadınlardan hangibiri gibi değilsinizdir) sizin kadriniz pek yücedir, sizin fazilet ve şerefiniz pek büyüktür, eğer siz (takva sahibi bulunuyor iseniz) Cenab-ı Hak’kın hükmüne muhalefetten, Resûl-iEkrem’in rızasına aykırı hareketten kaçınıyor iseniz, öyle bir imtiyaza sahip bulunmuş olursunuz. Binaenaleyh insanlar ile konuşurken, bir yabancı erkeğin işiteceği bir (Lâkırdıyı yumuşakca yapmayınız) tatlıca bir şîve ile ifadei merâmda bulunmayın (sonra kalbinde bir fesat bulunan) kalbi nifaka, kötü meyillere hazır olan kimse (tamaa düşer) hürmet duygusundan mahrumiyetler içinde kalarak kendisi bir haince etki altında kalır (ve) siz ey muhterem temiz eşler!. Daima (güzel söz söyleyin.) İslâm terbiyesi icaplarına uygun olup yanlış düşüncelere sebebiyet vermeyecek bir tarzda konuşmaktan ayrılmayınız.
Ahzab 33:33
(Ve) Ey muhterem Resûlullah’ın eşleri!. (hânelerinizde oturunuz) Kendi mübârek evlerinizde ikâmette bulunmaya devam ediniz. (ve evvelki câhiliyye zamanındaki açılış gibi açılıvermeyiniz) Meselâ: Hz. İsa ile Hz. Muhammed -Aleyhimesselâmın aralarındaki fetret devrelerinde yaşamış olan gayrı müslim kadınların vaziyetini takınmayınız. Onlar, örtünmeye riayet etmez, açık saçık gezerek ziynetlerini ona, buna gösterir, mağrunâne bir vaziyet alırlardı. Böyle bir hareket ise insanlık terbiyesine aykırıdır, hiçbir kadın için uygun değildir. Özellikle Yüce Resûl’ün âilesinden bulunmak şerefine sahip olan muhterem bir şahsiyet için böyle bir vaziyette bulunmak elbette ki, asla münâsip değildir. (ve) Ey Resûl-i Ekrem’in faziletli eşleri!. (namazı dosdoğru kılınız) Çünki namaz en büyük bir ibâdettir. Namaz, insanı her türlü fahşi hareketlerden, çirkin amellerden men’eder, alıkor. (ve zekâtı veriniz) bu da mühim bır malîibadettir, bu şekilde insanlığa hizmette bulunmuş, başka kadınlara da bir uyulacak örnek teşkil etmiş olursunuz. (ve Allah’a ve Peygamberine itaat ediniz) her hususta Allah Teâlâ’nın ve Cenab-ı Peygamber’in emirlerine, tavsiyelerine uymaktan ayrılmayınız, sizin ebedî şeref ve saadetiniz buna bağlıdır. (ve ehli beyt!.) Ey Yüce Resûl’ün hanei saadetinden bulunmak şerefine nâil olan muhterem müslüman hanımlar!. Ve ey o yüce haneye mensub olan erkekler ve kadınlar.. (Allah sizden ancak kiri götürmek) Şerefinizi ihlal edecek günahları, şeytani vesveseleri yok etmek (ve sizi tertemiz kılmak) sizi bütün lekelerden, hissi ve manevî noksanlıklardan uzak ve temiz bir halde bulundurmak (dilemektedir) bütün bu emirler, yasaklar böyle birer hikmet ve faydaya dayanmaktadır. Artık şüphe yok ki, böyle bir ilâhi korumaya nailiyet için ilâhi emirlere, yasaklara riâyet etmek ve o Yüce Yaratıcıya daima şükür arzında bulunmak en mühim bir kulluk vazifesidir.
§ Teberruc; Salınmak, ziyneti ve güzelliği göstermektir, kendisini tezyin ettikten sonra dışarıya çıkıp süsünü, endam ve alayişini erkeklere göstermektir, açık-saçık bir hâlde gururluca gezmektir, güzellik, ziynet itibariyle bir feleki burç gibi kendisini göstermeğe çalışmaktır.
Ahzab 33:34
(Ve) Ey muhterem temiz eşler! (hânelerinizde) Resûl-i Ekrem vasıtasiyle (Allah’ın ayetlerinden) Kur’an-ı Kerim’den (ve hikmettin) Hz. Peygamberin sünnetinden, hadis-i şeriflerden, veya Kur’an-ı Kerim’e ait hükümlerden, öğütlerden (okunanları hatırlayınız) kendi nefslerinizde onları güzelce düşününüz veya onları başkalarına vaaz ve tâlim için telkin buyurunuz (şüphe yok ki, Allahlâtiftir) hakkınızda lütf ve yardımı pek çoktur, o sayededir ki, öyle bir Yüce Peygamber’in ailesinden bulunmak şerefine nâil bulunuyorsunuz ve o Yüce yaratıcı (hâbir bulunmaktadır) bütün mahlûkatının hallerini bilmektedir. Sizin de bütün hal ve hareketleriniz Allah katında tamamen malûmdur. Üzerlerinize düşen vazifelere riayetinizin mükâfatına elbette ki, sizleri nâil buyuracaktır.
Ahzab 33:35
Bu mübârek âyet de, on büyük vasıf ile vasıflanmış olan erkeklerin ve kadınların ilâhi mağfirete nâil olacaklarını ve büyük bir mükâfata aday bulunduklarını şöylece müjdelemektedir. (Şüphe yok ki, İslâmiyet’i kabul eden erkekler ve İslâmiyet’i kabul eden kadınlar) yani: İslâmiyet’e dahil ve Allah’ın hükmüne boyun eğmiş olan erkekler ile kadınlar, bu birinci vasfa sahip bulunanlar (ve imân eden erkekler ve imân eden kadınlar) tasdik edilmesi gereken dinî hükümleri, hakikatları tasdik edici bulunan erkekler ile kadılar, bu ikinci vasıf ile de nitelenmiş olanlar (ve itaate devam eden erkekler ve itaate devam eden kadınlar) îman ve İslâmiyet hususunda ihlas sahibi olan erkekler ve kadınlar, bu üçüncü vasfı da kazananlar (vesadakatli erkekler ve sadakatli kadınlar) söz ve amel bakımından doğruluktan ayrılmayan erkekler ile kadınlar, böyle dürdüncü bir vasfa da sahip bulunanlar (ve sabırlı erkekler ve sabırlı kadınlar) ibadet ve itaat hususunda, günâhlardan kaçınmak hususunda sabr ve sebata sahip olan erkekler ile kadınlar, böyle beşinci bir vasıf ile de vasıflanmış bulunanlar (ve hak için mütevâzi erkekler ve tevazuda bulunan kadınlar) Allah için kalpleriyle, bütün bedeni azalarıyla, Allah korkusundan, tevâzudan ayrılmayan erkekler ile kadınlar, böyle altıncı bir vasıf ile de donanmış bulunanlar (ve sadaka veren erkekler ve tasaddukta bulunan kadınlar) mallarından harcayan, zekat gibi, sadaka gibi malî vazifelerini gizli ve açık olarak yerine getiren erkekler ve kadınlar, böyle yedinci bir vasıf ile de vasıflanmış bulunanlar (ve oruç tutan erkekler ve oruçlu kadınlar) farz ve nafile kabilinden oruç tutanak kalbi temizlemeye çalışan erkekler ve kadınlar, bu gibi sekizinci bir vasıf ile nitelenmiş olanlar (ve namuslarını muhafaza eden erkekler ile) namuslarını (muhafaza eyleyen kadınlar) haram şeylerden, gayrı meşru arzulardan nefslerini korumaya muvaffak olan erkekler ve kadınlar, böyle dokuzuncu bir vasfa, bir ahlâk temizliğine sahip bulunanlar (ve Allah Teâlâ’yı çokca zikreden erkekler ve zikreyleyen kadınlar) kalpleriyle ve lisanlariyle vakit vakit Allah’ı zikre devam eden, bu güzel onuncu vasf ile de ruhlarını aydınlatmaya muvaffak bulunmuş olan zâtlar, gerek erkek ve gerek kadın olsunlar, var ya!. Onlar, Allah katında ne kadar makbul, selâmet ve saadete namzet kullardır!. Evet.. (onlar için Allah Teâlâ bir mağfiret) hazırlamıştır. O güzel amelleri inançları sebebiyle, birnice küçük günahları af edilecek ve örtülecektir. (ve) Cenab-ı Hak (onlar için) o güzel ibadet ve itaatları sebebiyle (pek büyük bir mükâfat) da (hazırlamıştır) o mükâfata mutlaka nâilolacaklardır. Ne büyük bir ilâhi lütuf!. Her mükellef insan erkek olsun, kadın olsun, bu yüce gayeyi düşünmeli, üzerine düşen dinî, ahlaki vazifelerini bir şevk ve gönül rahatlığı ile ifâya çalışmalıdır. “Bir rivayete göre Peygamber Efendimizin “Ümmü Seleme” adındaki muhterem eşi, demiş ki: Ya Resûlullah!. Ne için Kur’an-ı Kerim’de erkekler zikredildiği gibi biz kadınlar zikredilmiyoruz?. Sonra bir gün kulak vermiş dinlemiş ki: Resûl-i Ekrem, minberde cemaate hitaben bu âyeti kerimeyi okuyor. Diğer bir rivâyete göre de Peygamber Efendimizin muhterem eşleri hakkında ayeti kerime nâzil olunca diğer İslâm kadınlar: “Bizim hakkımızda neden birşey nazil olmadı” diye telâşa düşmüşler, kendilerinin de güzel amellerinin makbul olup olmadığını anlamak istemişlerdi. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş, o güzel vasıflar ile nitelenmiş olanların -gerek erkek ve gerek kadın bulunsunlar- Cenab-ı Hak’kın lütfuna mazhar olacakları kendilerine tebşir buyurulmuştur.
Ahzab 33:36
Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın ve Yüce Peygamber’in emr ve hükmüne muhalefetin câiz olmadığını bildiriyor ve Resûl-i Ekrem’in Hz. Zeynep ile evlenmesindeki hikmete ve cahiliye zamanına âit bir adetin ibtal edilmiş olduğuna işareti kapsamaktadır. Şöyle ki: (ve bir mümin bir mümine için sahih değildir ki,) uygun ve doğru olmaz ki, (Allah ve Resûl’ü bir işe hükmettiği vakit) bir muamelenin yapılmasını takdir ve emr buyurduğu zaman (onlar için kendi işlerinden dolayı) o ilâhi hükme, o peygamber emrine karşı aykırı (bir seçme hakkı olsun) bu aslacâiz olamaz. Onlar için bir vecibedir ki, Cenab-ı Hak ve onun Resûlü neyi tercih etmiş olurlarsa ona rıza ile tâbi olsunlar, ona muhalif reyde bulunmasınlar. (ve her kim Allah’a ve Peygamberlerine isyân ederse) hangi bir hususta muhalefet göstererek kendi görüşüne göre harekette bulunmak isterse (artık apaçık bir sapıklık ile sapıtmış olur.) pek açık bir hataya, bir günaha düşmüş bulunur. Binaenaleyh her müslüman için gereklidir ki, Allah Teâlâ’nın ve Resûl-i Ekrem’inin emir ve buyruğuna tam bir ihlas ile uysun. İsterse o emir ve buyruk görünürde bir meşakkati, bir kalbi isteklere aykırılığı gerektirsin. Çünkü, haddizâtında menfaat ve selâmetin kendisi o emr ve buyruğa uymaya bağlıdır.
§ Bu âyeti kerime, Hz. Zeynep Binti Cahş hakkında nazil olmuştur. Bu Zeynep Radiallahuanha Resûl-i Ekrem’in halası Ümeyme Binti Abdulmuttâlib’in kızı idi. Peygamber Efendimiz, bunu kendisine oğulluk edinmiş olduğu azatlısı Zeyd ibni Harise ile evlendirmek istemişti. Hz. Zeynep ise, yüksek bir tabiata sahip, Hz. Peygamber’in ailesine mensup olduğu için azatlısı bir köle ile evlendirilmesini garip görmüş “Ya Resûlullah!. Halanızın kızını kölenize mi lâyık görüyorsun..” demişti. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş. Resûlullah’ın emrine muhalefetin câiz olmadığını bildirmiş oldu. Hz. Zeynep de evlenme işini Peygamber Efendimize bıraktı, onun emrine uyarak Zeyd ile evlenmeyi kabul etti. Allah onlardan razı olsun!.
Ahzab 33:37
(Ve) Ey Yüce Resûl!. (hatırla o zaman ki, o kendisine Allah’ın nimet verdiği) kendisini İslâmiyete nâil ve Hz. Peygamber’in huzurunda bulunarak güzelce bir terbiyeye muvaffak buyurduğu (ve senin de kendisine ihsan ettiğin) kendisini azat ederek oğulluk edindiğin (kimseye) Zeyd Bini Hârise’ye hitâben (eşini) Zeynep Radiallâhu Anha’yı (kendin için tut) nikahın altından ayırma (ve Allah’tan kork) eşlik hukukuna riâyet et. Onu boşuna (diyordun.) öyle bir tavsiyede bulunuyordun. (Ve kendi içerinde Allah’ın açığa çıkaracağı şeyi gizliyordun) Zeyd’in, eşi Zeyneb’i boşayacağını ve (senin) temiz eşlerine katılacağını bir ilâhi ilham biliyordun (ve insanlardan korkuyordun) bu ilâhi ilhamı insanlara bildirdiğin takdirde dedikoduda bulunacaklarını, hakkında suizân edeceklerini düşünüyordun. (halbuki, korkmaya en ziyâde lâyık olan Allah’tır) asıl Allah’tan korkmalıdır, ilâhi emre aykırı bir sözde, bir harekette bulunmamalıdır. Binaenaleyh ilâhi emir ve takdire dayanmış olan birşeyi insanlara haber vermekten korkmaya mahal yoktur. (sonra Zeyd o kadından) Hz. Zeynep’ten (alâkasını sona erdirince) onu boşayıp iddeti bitince, aralarında evlilik münasebeti kalmayınca (onu seninle evlendirdik) yani: Onu nikâhı altına almak için sana emrettik veya onu bir akt vasıtasiyle olmaksızın senin eşin kıldık, onu öyle güzel bir şerefe nâil buyurduk (tâki, oğulluklarının alâkalarını eşlerinden kestikleri zaman) o eşler ile evlenmek hususunda (o eşlerde müminler üzerine birer darlık) bir günah, bir mes’uliyet (olmasın) Yüce Peygamber bu hususta da bir uyulacak örnek bulunsun. Çünkü cahiliyet zamanında bir kimse kendi üvey annesiyle bile evlendiği halde azatlısı olan bir kölesinin vefatından veya boşamasından sonra eşiyle evlenemezdi. Bunucâiz görmüyorlardı. İşte bu cahlliyyet âdeti de bu ilâhi emir ile ortadan kaldırılmış bulundu. (ve Allah’ın emri yerine getirilmiş oldu) Zeynep Radiallâhu Anha’nın nikahı işi hakkındaki ilâhî takdir yerine gelmiş oldu. Evvela: Zeyd ile evlendirilmesi, sonra da Resûlullah’ın eşlerinden olmak şerefine nâil bulunması: bütün ilâhi takdirlerin birer tecellisinden başka değildir. “Zeyd Bin Haris’e Radiallâhu Anh, Zeynep Radiallahu Anh’a ile evlenmişti. Fakat Hz. Zeyneb’in yüksek bir aileye mensup ve kendisine karşı büyüklük gösterir bir vaziyette bulunduğunu takdir ederek onu daha sonra boşamıştı. Resûl-i Ekrem’in Zeynep Hazretlerine kalben bir meyil göstermiş olduğu iddia edilemez. Resûl-i Ekrem’in ahlakı, yüce yaratılışı buna mânidir. Öyle bir meyli bulunsa idi, onu daha evvel nikahı altına alabilirdi. Ancak o mübârek annemiz, vaktiyle Resûl-i Ekrem’in emrine itaat etmiş, sonra boşanarak üzüntülü kalmış ve Hz. Peygamber’in halası kızı bulunmuş olduğu için Yüce Peygamber Efendimiz onun hakkında bir iltifat ve bir teselli olmak üzere onu da mübârek eşleri arasında katmıştır. Hz. Aişe buyurmuştur ki: Diyanetce Zeyneb’ten hayırlı kadın yoktur. Takva sahibi ve doğru sözlü idi. Sılai rahme riayetkâr ve sadakası çok idi. Hz. Peygamberin hicretinin yirminci senesinde vefât etmiştir. Allah onlardan razı olsun.
Ahzab 33:38
Bu mübârek âyetler de Yüce Peygamberimiz için Allah tarafından takdir edilmiş olan hangi birşeyden dolayı bir meşakkat, bir sorumluluk olmadığını bildiriyor. Bu gibi mukadderatın peygamberlik vazifesini ifa eden ve Cenab-ı Hak’tan başka hiçbir kimseden korkmayan diğer Yüce Peygamberlerhakkında da cari olmuş olduğunu haber veriyor. Ve Hz. Muhammed’in erkeklerden hiçbir kimsenin babası olmadığını, Bilen ve Yaratan Allah’ın bir resûlü ve peygamberlerin sonuncusu olduğunu beyân ile şânını yüceltmektedir. Şöyle ki: (Allah’ın kendisi için takdir ettiği) Nasip ve kısmet buyurduğu (bir şeyde) meselâ: Nikah meselesinde (peygamber üzerine bir güçlük yoktur.) bu, meşrudur, mukadderdir, bundan dolayı ümmetin fertleri hakkında bir güçlük olmadığı halde neden bir Yüce Peygamber hakkında bir güçlük bulunsun. Bu hal (evvelce gelip geçmiş olanların) evvelki Peygamberlerin (hakkında ilâhi sünnet gibi) dir. Onlar da kendileri için mübah olan şeyleri yapmışlardı. Mesela: Birden fazla eşlere sahip bulunmuşlardı. Bu cümleden olarak Dâvut Aleyhisselâm’ın yüz eşi ve üçyüz cariyesi, Süleyman Aleyhisselâm’ın da üçyüz eşi ve yediyüz de cariyesi var imiş. Artık Son Peygamber Hazretlerine öyle sınırlı birkaç eş neden çok görülsün?. Onlar eşleri hakkında her bakımdan adaleti, eşitliği uygulamaya kâdir ve onların varlıkları eşleri için ebedî saadete sebep bulunmuştur. (ve Allah’ın emri yerine getirilmiş bir kader bulunmaktadır.) İşte Resûl-i Ekrem’in Hz. Zeynep ile evlenmesi de mukadder olduğundan o evlilik gerçekleşmekle bu kader, bu ilâhi hüküm gerçekleşmiştir.
Ahzab 33:39
(Onlar ki,) O haklarında ilâhi sünnet uygulanmış olan Peygamberler ki (Allah’ın gönderdiklerini tebliğ ederler) di. Ümmetlerine gerek nikâha ve gerek diğer şeylere ilâhi hükümleri bildirirlerdi. (ve ondan) O Yüce Yaratıcıdan (korkarlar) dı. Peygamberlik görevini ifa hususunda kimseden sıkılmazlardı. (ve Allah’tan başka bir kimseden korkmazlar)di. Artık peygamberlerin en üstünü olan Hz. Muhammed de elbette ki, yalnız, Allah Teâlâ’dan korkar, insanların dedikodusuna iltifatta bulunmaz (ve hisap görücü olmaya da Allah kâfidir.) o hikmet sahibi mâbud, kullarının amellerini tesbit eder ve onları muhasebeye tâbi tutar. Binaenaleyh lâyık olan odur ki, yalnız o Yüce Yaratıcıdan korkulsun, onun rızasına aykırı hareketlerden kaçınılsın.
Ahzab 33:40
Ey insanlar!. Biliniz ki: (Muhammed) Aleyhisselâm, soy itibariyle (sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir) binaenaleyh Zeyd Bin Harise’nin de babası değildir. Onu vaktiyle oğulluk edinmekle o, hakikaten Hz. Peygamber’in oğlu olmuş değildir ki, onun boşanmış eşiyle evlenmesi, câiz olmasın. Böyle birşey ile bir hürmeti musahere sâbit olmaz. (velâkin) Hz. Muhammed (Allah’ın Resûlüdür) bu sebeple ümmeti hakkında babalarından daha önce gelir, daha şefkatlidir ve daha iyilik ister, onların ebedî hayatlarına sebebtir. (ve) O Yüce Resûl (Peygamberlerin sonuncusudur) artık onunla risâlet ve peygamberlik zinciri sona ermiştir, başka bir Peygamber daha gelmeyecektir, onun peygamberliği bütün insanlığı kıyamete kadar kapsar Hz. İsa Peygamberimizden evvel Beni İsrail’e gönderilmiş bir Peygamber idi. Daha sonra kıyamete yakın dünyaya inmesi, yani bir peygamberlik vazifesine sahip olarak değildir, o da Son Peygamber Efendimizin şeriâtiyle amelde bulunacaktır. Onun kıblesine yönelerek namaz kılacaktır. (ve Allah herşeyi tamamen bilendir) Binaenaleyh hikmet ve faydaya en lâyık olan şeyleri de hakkiyle bilir ve Hz. Muhammed’in Son Peygamber olması da ohikmet sahibi Yaratıcının ilm ve hikmeti gereği bulunmuştur. “Resûl-i Ekrem Efendimizin Hz. Hatice’den Kasım, Tayyib ve Tahir adında üç oğlu dünyaya gelmiş ve daha bülûğ çağına ermeden vefat etmişlerdir ve Maniye adındaki eşinden de İbrahim adındaki oğlu dünyaya gelmiş, daha süt emer çocuk iken vefât etmiştir. Ve Hz. Hatice’den dört kızı da dünyaya gelmiştir ki: Zeynep, Rukiyye, Ümmügülsüm ve Fatimetüzzehra adında bulunuyorlardı. Bunlardan üçü, Resûlüllah hayatta iken vefat etmişlerdir. Hz. Fatime de Peygamber Efendimizin irtihalinden altı ay sonra vefat etmiştir. Allah Teâlâ cümlesinden razı olsun. “Zeyd Bin Harise” Ebu Üsametülkelbi, Peygamber Efendimizin pek sevgili bir kölesi idi. Annesi mensup olduğu “Mein” kabilesini ziyarete giderken yanında bulunan bu çocuk esir tutulup Mekke-i Mükerreme’ye götürülmüş, orada satılığa çıkarılmış, Hekim Bin Hizam tarafından satın alınarak teyzesi Hz. Hatice’ye bağışlanmış, Hz. Hatice radiallahu Anha da onu Resûl-i Ekrem’e hibe etmişti. Peygamber Efendimiz de henüz sekiz yaşında bulunan Zeyd’i azat edip oğulluğuna kabul buyurmuş, çok sevgilisi bulunmuştu. Onları babalarına nisbet ederek çağırın…) ayeti kerimesinin nuzülüne kadar ona “Zeyd Bin Muhammed’e” denilirdi. Zeyd’in babası Harise, oğlunun bu gaybolmasından dolayı çok üzülmüş bulunuyordu. Daha sonra Kelb oğullarından bazı kimseler Hac mevsiminde Zeyd’i görmüşler, gidip babaskına haber vermişlerdi. Babası ile amcası Keab Mekke-i Mükerreme’ye gelmişler, fidye mukabilinde Zeyd’i Resûl-i Ekrem’den almak istemişlerdi. Peygamber Efendimiz de Zeyd’i serbest bıraktı, Zeyd’de Hz. Peygamber’i ana babasına tercih ederek peygamberin yanından ayrılmak istemedi. Resûl-i Ekrem de onu kendisine oğuledindi. Bundan memnun olan babası ve amcası geri dönüp gittiler. Zeyd Radiallahu Anh, ilk İslâmiyet’i kabul edenlerin üçüncüsü veya dördüncüsüdür. Hz. Hatice ile Ebubekirissıddık ve Aliyülmurteza’dan sonra İslâm şerefine nâil olmuştur. Bedr savaşında hazır olup galibiyyet müjdesini Medine-i Münevvere’ve getirmişti. Hicretin sekizinci senesi Rum’lara karşı Şam’a gönderilen birliğe komutan olarak tayin edilmiş, mü’tede vuk’u bulan bir çarpışmada şehit düşmüştür. Kendisinden sonra, kumandanlığı üstlenen Cafer İbni Ebi Talip Hazretleri de bu muharebede şehit olmuştur. Allah Tealâ ikisinden de razı olsun. Resûl-i Ekrem, Sallallâhü Aleyhi Vesellem Hazretleri bu iki muhterem mücahitin şehitlik haberini alınca çok üzülmüş olmuş ve ağlamıştır. Bu Zeyd Radiallâhu Anh’dan başka hiçbir sehâbinin ismi Kur’an-ı Kerim’de zikredilmiş değildir. Kendisinden ve oğlu Üsame’den bir hayli hadisi şerif naklolunmuştur. Ne büyük muvaffakiyyet!.
Ahzab 33:41
Bu mübârek âyetler de müminlerin Hak Teâlâ Hazretlerini zikr ve tesbih ile mükellef olduklarını bildiriyor. Ve o Yüce Mâbud’un ve Melâike-i Kiram’ın müminler hakkındaki merhamet ve şefkatlerini beyân buyuruyor ve o müminleri haklarında hazırlamış pek yüce mükâfat ile müjdelemektedir. Şöyle ki: (Ey imân etmiş olanlar!.) Ey Allah’ın birliğini, Hz. Muhammed’in Peygamberliğini tasdik etmek şerefine nâil bulunanlar!. (Allah’ı çokça zikr ile zikr ediniz) O Yüce Mâbud’u daima techide, takdise, temcide devam eyleyiniz, gafilce bir halde yaşamayınız.
Ahzab 33:42
(Ve O’na) O Kerem Sahibi Yaratıcıya (sabah ve akşam) öyle faziletli vakitlerde vesâir zamanlarda (tesbihte bulunur) onunilâhi zâtını lâyık olmayan şeylerden tenzihe devam eyleyiniz. O mukaddes mâbudunuzun hakkınızdaki nimetlerine karşı şükrân vazifesini ifaya çalışınız.
=Allah, noksan sıfatlardan yücedir, hamd Allah’a mahsustur, Allah’tan başka ilâh yoktur. Allah en büyüktür, güç ve kuvvet ancak Allah’tandır.) denilmesi en güzel bir tesbih ve takdisten ibarettir.
Ahzab 33:43
Evet.. O Yüce Mâbud’u zikre, tesbihe devam ediniz. Çünki (O) Yüce yaratıcı (dir ki) Ey müminler!. (sizi karanlıklardan) Küfrden ve günahlardan (nûra) îmana ve ibadet ve itaate (çıkarmak için size merhamet buyurur) sizi imân ve itaat dairesinde yaşatir (melekleri de) hakkınızda istiğfârda bulunurlar. Onların da böyle mağfiret talebinde bulunmaları, müminler hakkında bir merhametten, bir şefkatten başka değildir. (ve) O Yüce Mâbud bütün (müminler için) dünyada da ve ahirette de (pek merhametli bulunmaktadır) bunun içindir ki, müminleri, dünyada hallerinin iyiliğini, şânlarının yücelmesini temin edecek şeyler ile mükellef kılmış, onları zikr ve fikne, ibadet ve itaate teşvik buyurmuştur. Melekleri de onların haklarında duahân bulundurmuştur.
Ahzab 33:44
O Şanı Yüce Yaratıcının, müminler hakkında daha bu dünyadalarken öyle ilâhi merhametinin tecelli etmiş olduğu gibi (O’na kavuşacakları gün) de, ahiret âleminde de cennetlere dahil, Allah’ı görmeye nâil olacakları vakit de (duâları) o müminler hakkında Cenab-ı Hak’kın veya meleklerin sağlık, selâmet, saadet dilemesi de (selâmdır) onların her türlü korkudan, afetten, emin, selâmete nâil olduklarını kendilerine müjdedir. (ve) Allah Teâlâ Hazretleri (onlar için) o müminler hakkında sırf ikram ve iltifat için öyle selâmet ve saadete kavuşmakla beraber (pek şerefli bir mükâfat) da (hazırlamıştır.) O da ebediyyen cennetlerde kalmalarıdır, Allah’ı görmeye mazhar olarak ebedî bir ruhani zevke nâil olmalarıdır. Cenab-ı Hak cümlemize nasip buyursun. Amin.
Ahzab 33:45
Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekrem’in ne gibi güzel vasıflar ile vasıflanmış ve ne gibi bir nurâniyete sahip bulunmuş olduğunu bildiriyor. Müminleri büyük bir ilâhi lütfa mazhar olmakla müjdeliyor. Ve Yüce Peygamberin Hak’ka tevekkül ile mükellef ve ilâhi korumaya nâil olup îmansız kimselere iltifat etmekten uzak bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey Peygamber!.) Ey Son Peygamber!. (şüphe yok ki, biz seni) diğer halkımıza (bir şâhit) onların hallerine, tasdikte mi, yalanlamadamı bulunduklarına, kurtuluşa mı, sapıklığa mı müstait olduklarına şahit olmak üzere gönderdik (ve) seni (bir müjdeci) imân edenleri cennetle müjdelemeye (ve bir korkutucu) dinsizleri de cehennem ateşiyle korkutmaya memun (olarak göndermişizdir.) sen böyle bir risalet vazifesine sahip bulunmaktasın.
Ahzab 33:46
(Ve) Ey en üstün peygamberi!. Seni (Allah’a) Cenab-ı Hak’kı birlemeleri ve ona itaat etmeleri için o Yüce Mabûd’un (izniyle) onun gösterdiği kolaylık ve muvaffakiyet ile (bir dâvet edici) olmak üzere gönderdik, seni öyle yüce bir vazife ile görevli kıldık (ve) ey hidâyet rehberi olan Yüce Peygamber!. Seni (nurlandırıcı) cehalet karanlıklarını gidererek etrafa hidâyet nurları yayıcı (bir kandil olarak) gönderdik. Sen, insanlık muhitini, manevî nurlar ile aydınlatan, sahip olduğun ilâhi nurlar ile insanları diyanet ve hidâyet yoluna sevk eden pek parlak bir kandil hükmünde bulunmaktasın. Kabiliyetli olan kimseler, senin yaydığın nurlardan iktibasa, onunla selâmet sahasına kavuşmaya muvaffak olurlar.
“O Envâr-ı Muhammed’dir, furuği ruyi Ahmed’dir”
“Ziyâsı çarha mümteddir, zehi nur muallâdır” “Vahbî
Ahzab 33:47
(Ve) Ey hidayet rehberi olan Yüce Resûl!. (müminlere müjdele) Senin yaydığın nurlar ile vicdanlarını aydınlat, hidayet yolunu takibeden ehli imâna müjde yer (muhakkak ki, onlar için elbette Allah tarafından pek büyük bir ihsan vardır.) Onların şerefleri Allah katında pek âlidir veya onlara güzel amellerinden dolayı bir ilâhi lütuf olarak kat kat sevaplar verilecektir. “Rivayete göre Peygamberimizi mağfirete kavuşmakla müjdeleyen
= Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın, diye… Fetih/2) âyeti kerimesi nazil olunca Eshab-ı Kirâm demişler ki: Yâresûllah!.Senin hakkında Cenab-ı Hak’kın ne yapacağını bilmiş olduk, ya bizim hakkımızda ne yapacaktır? Bunun üzerine bu ( = Müminleri müjdele…) âyeti kerimesi nazil olmuş, bütün müminler ilâhi lütfa nailiyetle müjdelenmişlerdir. -Tefsiri merağı-
Ahzab 33:48
(Ve) Ey Mahlukatın en faziletlisi!. Sen (kâfirlere ve münafıklara itaat etme) onlara memur olduğun ahkamı tebliğ et, kendilerine asla dostluk gösterme, senin aleyhindeki sözlerinden dolayı endişede bulunarak onlara karşı peygamberlik vazifeni ifâdan geri durma. (ve onların ezalarını bırak) Onların eziyetlerine aldırma, meselâ: Hz. Zeynep ile evlenmenden dolayı öyle cahil, beyinsiz kimselerin dedikodularına ehemmiyet verme, sabr et, Cenab-ı Hak onların eziyetlerini senden uzaklaştıracaktır. Çünki sen hak için çalışmaktasın, bütün insanlık hakkında hayır dilersin (Allah’a tevekkülde bulun) Her hususta Cenab-ı Hak’ka itimattan, teslimiyetten ayrılma (ve Allah) seni (Koruyucu olmaya kâfidir) o Kerem Sahibi Yaratıcı, bütün işlerinde seni muvaffak kılar, düşmanlarından korur, senin yaydığın İslâm dinî, bütün ufuklara yayılır. O Yüce Yaratıcı, seni bir mukaddes kuvvet ile güçlendirmiş bulundurmaktadır. Ne büyük bir ilâhi iltifat!.
Ahzab 33:49
Bu mübârek âyet, müminlerin âile hayatına ait mühim bir vazifelerini bildirmektdir, onların boşanması takdirine, nasıl insana yakışır bir tarzda hareket edeceklerini beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân etmiş olanlar!) Ey İslâm erleri!. (imân sahibi olan kadınları nikâh ettiğiniz) zaman (sonra da onları daha kendilerine temas etmeden) onlar ile cinsel ilişkide ve cinsel ilişki hükmünde olan bir halveti sahihada bulunmadan (boşadığınız vakit) hemen nikâh bağı yok olmuş olur. (artık sizin için onların) O boşadığınız eşlerinizin (üzerlerine sayacağınız bir iddet yoktur.) O boşanmış kadınlara bir iddet gerekmez, evlilik bağı, kalmamış olacağından başkalarıyle evlenebilirler. (O halde onları fâidelendiriniz) Eğer kendilerine bir mehr tâyin edimiş ise o mehr’in yarısını hak etmiş olurlar, o miktarı onlara veriniz ve eğer mehr adına birşey tâyin edilmemiş ise “müt’a” adıyla onlara bir miktar mal vermek lâzım gelir. (ve onları) O boşadığınız kadınları (güzelce birşekilde salıveriniz) onları bir müddet hânenizde habsetmeyin, bir iddet beklemeye mecbur kılmayın, kendilerine bir zarar vermeyin, ahlâki olmayan bir muamelede bulunmayın. Ehi-i Kitap ile nikâh ve boşanma hakkında da bu hükm câridir. Müminelerin tahsisen zikredilmesi, müminlerin, mümineler ile evlenmeyi tercih etmelerine işaret içindir.
§ Halveti sahihe; Koca ile karının bir hânede, bir odada veya kapısı
§ İddeti Nikah; Vefât veya ayrıldıktan sonra geriye kalar nikâh izlerinin son bulması için şer’ân muayyen olan bir müddettir ki, bu müddet nihayet bulmadıkça karı başkasiyle evlenemez. Bazı hususlarda koca için beklemek lâzim gelir, başkasiyle evlenemez. Meselâ dört karısı olan bir erkek, bunlardan birini boşasa bu kadının iddeti bitmedikçe başka bir kadınla evlenemez ve boşadığı kadıniddeti bitmedikçe onun kız kardeşiyle evlenemez. Boşanmış bir kadın, hayz görmüyorsa, boşandığı günden itibaren doksan gün bekler, hayz görüyorsa üç hayz görmekle iddeti sona erer. Gebe bir kadında çocuğunu doğurmakla iddetten kurtulur. Kocası ölüp gebe olmayan bir kadın da yüz otuz gün iddet bekler. Bu müddet bitmedikçe başkasiyle evlenemez. Mihr ve müt’a için 30’uncu âyeti kerimenin izâhına müracaat!.
Ahzab 33:50
Bu mübârek âyet de Resûl-i Ekrem Hazretlerine hangi kadınlar ile evlenmenm helâl ve hangi kadınların o Yüce Peygamber’e mahsus olduğunu bildiriyor. Ve diğer ehli imân hakkında da hangi kadınlar ile nikâhın, yaklaşmanın, helâl bulunduğunu ve gafur ve rahim olan Cenab-ı Hak’kın bu hususta Resûl-i Ekrem’ine kolaylık göstermiş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey Peygamber!.) Ey peygamberlerin en üstünü (şüphe yok ki,) Bir ilâhi lütuf olmak üzere (biz sana helâl kıldık) dinen meşru bulundurduk (mehr’lerini verdiğin eşlerini) onlar ile aranızda evlilik bağı meydana gelmiştir. Nikâh aktedilirken belirtilen mehr, ya hemen verilir veya bir sureile kayıtlı bulunur. Her iki takdirde de nikâhın sıhhati bakımından mehr verilmiş sayılır, cinsel yaklaşma helâl olur. (ve) Ey Resûl-i Ekrem!. (Allah’ın sana gânimet olarak verdiğinden) cihat neticesinde din düşmanlarından esir olman arasındaki kadınlardan (elin altında olan câriyeleri) de sana helâl kılmıştır. İşte Hz. Safiyye, Güveyre, Reyhâne, ve Mariye adındaki câriyelerini de Resûl-i Ekrem azat ederek nikâhı altına almak şerefine nâil buyurmuştu. (ve) Yine Resûl-i Ekrem’e hitaben buyuruluyor ki: (seninle beraber hicret etmiş olan amucan kızlarını ve halan kızlarını ve dayın kızlarını ve teyzen kızlarını da) Cenab-ı Hak sana helâl kılmıştır, bunlardan dilediğini nikâhın altına alabilirsin. Elverir ki, hicrette bulunmuş olsunlar. Resûl-i Ekrem, amucası kızı Ümmühaniyi nikâhı altına alamamıştı. Çünki o hicrette bulunmamıştı. İbni Adil diyor ki: Daha sonra nikâhın helâl olması için bu hicret şartı kaldırılmıştır. “Essirac-ül-Münir” (ve bir de imân etmiş bir kadın, eğer nefsini Peygamber’e) mehirsiz (bağışlarsa, Peygamber de onu nikâhı altına almak isterse o da diğer müminlere değil) Ey kadri Yüce Peygamber (sana mahsus olmak üzere) helâl kılınmıştır. Başka müminler için mehirsiz bir kadınla evlenmek helâl değildir. Bir kadın nefsini, bir erkeğe mehirsiz eş olmak üzere hibe edecek olsa o kimse de kabul etse o kadın için mehri misl lâzım gelir. Şu kadar var ki, bir kadın nikâhdan sonra, isterse mihrini kocasına bağışlayabilir. (onların) Diğer müminlerin (üzerine eşleri ve sağ ellerinin sahip olduğu) cariyeleri (hakkında ne farzetmiş olduğumuz elbette bilmişizdir.) yani: Onların haklarındaki nikâhların doğru olması için riâyet edilmesi lâzım gelen şartlar ve diğer haklar ve hangi kadılar ile evlenmelerinin helal olup olmadığı Allah katında bilinmektedir, bu hususta hikmet ve menfaatin gereği ne ise o meşru bulunmuştur. Binaenaleyh bu husustaki ilâhi hükümlere riâyet edilmesi ehli imân içinbir görevdir. Ve ey Yüce Peygamber!. Sana bildirilen kadınlar ile evlenmeni sana helâl kılmış olduk. (tâki, senin üzerine bir darlık olmasın) taki, bir geniş hayat tarzına nâil, gönlü rahat olarak yaşayasın, peygamberlik vazifeni güzelce ve kolaylıkla ifâya muvaffak olasın. (ve Allah yarlıgayıcı) dir. Kullarının birnice kusurlarını af eder ve örter ve o Hikmet Sahibi Yaratıcı (bağışlayıcı bulunuyor.) kulları hakkında merhameti pek ziyâdedir. Onun içindir ki, haklarında hikmet ve menfaate muvafık, ictimai hayatı güzelce tanzime vesile olan hükümleri beyân buyurmaktadır.
Ahzab 33:51
Bu mübârek âyetler de Resûl-i Ekrem’in muhterem eşleri hakkında memnuniyetlerini, hoşnutluklarını sağlayacak şekilde muamele yapacağını ve başka kadınlar ile ne kadar güzel olsalar da artık evlenemiyeceğini, yalnız câriye edinmesinin müstesnâ olduğunu ve Allah Teâlâ’nın herşey hakkında koruyucu ve bilici bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Allah’ın sevgilisi!. (Onlardan dilediğini geri bırakırsın) Eşlerinden hangi biriyle beraber yatmayı, geceleri bir arada bulunmayı terkedebilirsin (ve dilediğini kendi yanına alabilirsin) onu mutluluk katında bulundurarak geceleri onunla beraber bulunabilirsin. Bu senin reyine bırakılmıştır, onları eşitlik onunla beraber bulunabilirsin. Bu senin reyine bırakılmıştır, onları eşitlik üzere yanında bulundurmaya mecbur değilsin. Bu, senin tensibine brakılmıştır. Bununla beraber bir müddet (geri bıraktığından) talakı rec’i ileboşamış olduğun eşlerinden (de kimi ister isen) tekrar nikahın altında bulunmasını arzu eylersen (yanına alabilirsin) rüc’atte bulunarak onu tekrar eşlik şerefine kavuşturabilirsin. Eşlerin haklarında böyle bir muamelede bulunacağından dolayı (sana bir günâh yoktur) bundan mes’ul olmazsın, bu sana Allah tarafından hikmet gereği verilen bir selâhiyettir. Bu muamelenin böyle senin görüşüne bırakılması, sana tefvîz edilmesi, eşlerinin (gözlerinin aydın olmasına ve mahzun olmamalarına ve kendilerine verdiğinden râzı olmalarına en yakın olandır) çünkü bu takdirde hepsine karşı aynı selâhiyete sahip bulunmuş olursun. Artık aralarında kasme riâyet eden, eşitliği her bakımdan temine çalışır isen bunu senin bir lütfun bilerek kalben memnun, hoşnut olurlar ve eğer bazısını bazısı üzerine tercih edecek olursan bunu da hikmet gereği bir ilâhi hükme, bir ilâhi müsaadeye dayanmış ve takdir edilmiş olduğunu anlayarak kalben, razı, mutmain bulunurlar. (ve Allah ezeli ve ebedî olarak bilendir), herşeyi tamamen bilir ve o Yüce yaratıcı (hâlim bulunmaktadır.) isyankar olanların cezalarını hemen vermez kendilerine bir müddet verir, tâki hâllerini islâha çalışsınlar, ebedî nimetlere nâil olsunlar.
Ahzab 33:52
Ve ey Resûl-i Ekrem!. (Bundan sonra) Böyle nikâhı altında dokuz eşin bulunduğunu müteakip (sana) başka (kadınlar helâl olmaz) artık başka bir kadınla daha evlenemezsin. (ve bunları) Şimdi nikahın altında bulunan eşlerini (başka eşler ile değiştirmek de) sana helâl olmaz. Bunlardan hangi birini boşayıp da yerine başkasını alamazsın, bunları boşamayamüsaade yoktur. (İsterse) O başka almak istediğin kadınlarm (güzelikleri hoşuna gidecek olsun) onlar pek güzel olsunlar, büyük bir soy ve sopa sahip bulunsunlar. Herhalde onlar ile artık evlenemezsin, bu câiz değildir. (ancak sağ elinin sahip olduğu müstesnâ) yani: Ancak sahip olduğun câriyeleri saadet katında tutabilirsin, onlar üzerinde sahipliğin geçerli olur. Nitekim Kostantaniye Rum İmparatorunun İskenderiye’de emiri bulunan Mukevkıs, hicretin sekizinici senesi Mariye adındaki câriyesini ve “Siyrin” adındaki hemşiresini hediye olarak Resûl-i Ekrem’e göndermişti. “Mariye Hazretleri İslâm şerefine nâil olup Resûl-i Ekrem’in câriyesi bulunmuş ve Peygamberimizin İbrahim adındaki mübârek oğlunu doğurmuştur. Hz. İbrahim daha süt emer bir yaşında iken vefat etmiştir, Hz. Mâriye de hicretin onaltıncı senesinde vefât edip cenaze namazını halife bulunan Ömerülfâruk Hazretleri kıldırmıştır. “siyrin” adındaki hemşire de ashab-ı kiramdan Hassan İbni Sâbit Hazretleri ile evlendirilmişti. (Ve Allah herşey üzerine gözetleyicidir) Bütün kullarını sözleri ve fiillerini bilmektedir, görmektedir. Binaenaleyh meşruiyet dâiresinden çıkmamak, ilâhi hükme razı ve riayetkâr olmak icabeder. “İbni Cerir’in rivâyetine göre Resûl-i Ekrem Efendimize eşleri hakkında serbestlik verilince muhterem eşleri boşanacaklarından korkmuşlar, o eşlik şerefinden mahrum kalmamaları için Hz. Peygambere müracaat etmişler, “Ya Resûlullah!. Bizi nikahın altında tut, da bize malından, nefsinden dilediğini işle, biz râzıyız, demişler, Hz. Peygamber’e olan pek ziyâde sevgi ve bağlılıklarını göstermişlerdi. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, artık o muhterem annelerimizin üzerine o bağlılıklarının bir mükâfatı olmak üzere Peygamber Efendimizin başka kadınlar ile evlilikte bulunmayacağını beyan buyurulmuştur.
Ahzab 33:53
Bu mübârek âyetler de Resûl-i Ekrem’in hanei saadetine ne gibi ahlak kurallarına riayet edilmek suretiyle girileceğini, ve temiz eşlerden birşeyin ne şekilde sorulabileceğini ve Yüce Peygamberden sonra muhterem eşleriyle başkalarının evlilikte bulunamayacaklarını bildiriyor, bu husustaki dinî terbiye ve ictimai hikmete işaret buyuruyor. Ve Hak Teâlâ Hazretlerinin herşeyi hakkiyle bilir olduğunu beyân ile insanları uyanmaya dâvet buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân etmiş olanlar!.) Ey Resûlullah ile görüşmek şerefine sahip bulunan müslümanlar!. (Peygamber’in hanelerine) Muhterem âilelerinin ikamet ettikleri evlere (bir yemeğe davet olunmadan girip yemek pişmesini beklemeyin) böyle bir dâvet ve müsaade bulunmaksızın kendi kendinize öyle bir arzuda bulunmayın (meğer ki, size izin verilmiş olsun) saadet hânesine ginmek için bir müsaade bulunsun, o zaman girebilirsiniz. (fakat) öyle (dâvet olunduğunuz vakit) peygamberin evine (giriniz) o dêvete icabetten geri durmayınız. Şu kadar var ki, (yemeği yedikten sonra lâfa dalmaksızın) birbirinizle çokca sohbette bulunmaksızın (dağılınız) gideceğiniz yerlere gidiniz, hâneisaadeti işgal edip durmayınız (çünkü O) sizin öyle fazla lâkırdılara dalıp durmanız (şüphe yok ki, Peygamber’e eziyet verir) Resûl-i Ekrem’in kalp huzuruna, yüce mesaisine engel olabilir (o da sizden utanır) çıkıp gitmenizi emredemez, hilmi keremi buna mani olur. (Fakat Allah hakkı -bildirmek-den çekinmez.) Hak’kınızda uygun olanı, ictimai terbiyeniz icâbından bulunanı size ihtar buyurur. O bütün mahlûkatın Yaratıcısı ve rızık vericisi olan yüce mâbud hakkında öyle bir utanma tasavvur olunamaz. O bütün hakikatları kullarına açıkça beyân buyurur, O’nun ilâhi rahmeti, kulları hakkında bu şekilde de tecelli etmiş bulunur. Ve ey müminler!. (onlardan) Resûl-i Ekrem’in muhterem eşlerinden (bir lüzumlu şey) hane eşyasından çanak, çömlek, elbise gibi bir mal (soracağınız) isteyeceğiz (vakit de bemen bane içerisine girmeyiniz onlardan bir perde ardından) sorunuz, isteyiniz, onlar ile sizin aranızda, bir engel, bir perde bulunsun. (bu) Sizlere teklif edilen şey, izinsiz Hz. Peygamber’in evine girilmemesi, fazla lâkırdılarda bulunulmaması, perdesiz birşeyin istenilmemesi (sizin kalpleriniz için ve onların kalpleri için daha temizdir) böyle bir hareket, daha ziyâde, ahlâk temizliği icabıdır, böyle bir muâmele kalpleri şeytanın vesveselerinden uzak bulundurmuş olur. (Ve Allah’ın Resûlüne eziyet vermeniz doğru değildir,) Siz o Yüce Peygamber’e her bakımdan hürmette, saygı sunmakta bulunmakla mükellefsiniz, onun bütün ümmetin fertleri hakkındaki hayır isteyiciliğine karşı teşekkür etmelidir, onun mübârek kalbini hoş edecek şekilde harekette bulunmalıdır, bunun hilâfına hareketle onun mübârek kalbini incitmek nasıl muvafık olabilir?. (ve) O Yüce Peygambere karşı daha hayatta iken öyle hürmet ve tâzimde bulunmak lâzım olduğu gibi (ondan sonra) ahirete irtihalini müteâkip veya hangi bir eşini boşadıktan sonra (eşlerini nikâh etmeniz de ebediyyen) câiz değildir. Çünkü Resûl-iEkrem’in muhterem eşleri, manen müminlerin anneleridir, onların şerefleri pek fazladır, onlar ile evlenmeye kalkışmak, Yüce Peygamber’e karşı hürmete, bağlılığa aykırıdır, ümmetin fertleri arasında ihtilâfı, dargınlığı gerektiricidir. Binaenaleyh, öyle bir muamele, hikmete, İslâmi terbiyeye uygun olamaz. (şüphe yok ki, o) Resûl-i Ekrem’e eziyet vermek, hürmetsizlikte bulunmak, kendisinden muhterem eşleriyle evlenmeye kalkışmak (Allah katında çok büyük) bir günah (bulunmaktadır) müslümanların vazifeleri ile, Resûl-i Ekrem, Sallallâhu Aleyhi Vesellem Efendimiz hakkında gerek hayatta iken ve gerek ahirete irtihâlinden sonra daima hünmette, saygıda bulunmaktır, buna muhalif hareketlerden kaçınmaktır.
Ahzab 33:54
Artık ey müslümanlar!. Bilmelisiniz ki, siz (Eğer bir şeyi açıklar) iseniz, dinen yasak, hürmete aykırı birşeyi lisânen söyler iseniz, meselâ: Hz. Peygamber’in vefâtından sonra muhterem eşlerinden biriyle evlenmek istediğinizi söylemek günâhında bulunursanız (veya onu saklar iseniz) öyle bir arzuyu kalplerinizde bulundurur iseniz, bütün bunları Cenab-ı Hak bilir. Zira (Şüphe yok ki, Allah herşeyi hakkiyle bilici bulunmaktadır) sizin o açık ve gizli olan lâkırdılarınızı da, kuruntularınızı da tamamen bilir. Ona göre sizi mükâfata ve cezaya kavuşturur. Artık güzelce düşünerek hareketinizi buna göre tanzime gayret etmelisiniz.
§ Birçok tefsirlerde ve Sahihi Buhârî ve Sahihi Müslim gibi hadis kitaplarında beyân olurduğu üzere Resûl-i Ekrem, Sallallâhü Aleyhi Vesellem Efendimiz, hicreti Seniyyelerinin beşinci senesi Zilkâde ayında “Zeynep Binti Cahş” Radiallâhü Teâlâ Anha ile evlendiği zaman saadet hanesinde bir ziyafet tertipbuyurmuştur. Bazı zâtlar dâvetli bulunuyorlardı, gelip oturdular, yemeklerini yediler, sonra oturup fazlaca sohbete daldılar, Hz. Peygamber, bir aralık yanlarından ayrıldı, sona yine teşrif etti, o zâtlar halâ konuşmakta idiler. Nihayet uzunca bir sohbetten sonra çıkıp gittiler. Bunun üzerine sabahleyin bu mübârek hicab âyeti nâzil olmuştur. Bu sayede bütün ümmetin fertleri için de bir fazilet dersi verilmiş bulunmaktadır.
Ahzab 33:55
Bu mübârek âyetler, müslüman kadınların kimler ile perdesiz görüşebileceklerini bildiriyor ve kendilerine Allah korkusunu telkin buyuruyor. Allah Teâlâ’nın rahmetine ve meleklerini istiğfarına mazhar olan Yüce Peygambere müminlerin de selâtüselâmda bulunmalarını emrediyor. Allah Teâlâ’nın emrine muhalefet ve Peygamberine ezaya cür’et edenlerin dünyada da ahirette de ilâhi lânete ve pek fecî bir azaba uğrayacaklarını ihtarda bulunuyor. Ehli imân olan erkekler ile kadınlara haksız yere ezada bulunanların da, büyük ihanetten ibâret olan bir iftirada ve pek açık bir günâhta bulunmuş olduklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (onların) O islam kadınlarının (üzerlerine bir vebâl yoktur) perdesiz bir arada buluşup görüşmelerinden dolayı bir günah terettüp etmez. (ne babalarında ve ne oğullarında ve ne kardeşlerinde ve ne kardeşlerinin oğullarında ve ne kız kardeşlerininn oğullarında) bunlar ile perde arkasında olmaksızın görüşmelerinde bir sakınca yoktur. Bu hususta süt babalar da soy bakımından olan baba hükmündedir. Amucalarve dayılar da baba hükmünde oldukları için ayrıca zikredilmemişlerdir. (ve) Müslüman kadınlarının (ne kendi kadınlarında) kendileri gibi müslüman bulunan kadınlar ile görüşmelerinde bir günah yoktur, aralarında bir akrabalık bulunsun bulunmasın. Müslüman bulunmayan kadınlar ise bir görüşe göre yabancı erkekler hükmündedirler. İmam-ı Nevevi’ye göre iş görürken açılan azalara o yabancı kadınların bakmaları câizdir. (ve ne de ellerinin sahip olduklarında) Bir vebal yoktur, bunlar ile görüşebilirler. Bunlardan maksat, köleler ve cariyelerdir. Bunların üzerindeki sahiplik hakkı, onların saygılı bir vaziyet almalarını gerektirir ve bunlar daima hizmetle meşgul bulunurlar, onlardan tamamen kaçınmak, müşkül bulunur. Bundan dolayı bunlar tam yabancı erkekler ve kadınlar gibi değildirler. Bununla beraber bir görüşe göre bunlardan maksat yalnız cariyelerdir. Özet olarak: Bu bildirilen kimseler ile perdesiz görüşebilir, bu yasak değilir. (ve) Ey İslâm kadınları! (Allah’tan korkun) Onun emrettiği ve yasakladığı şeylere lâyıkiyle riâyette bulunun ve özellikle bu örtünme meselesinde Hikmet Sahibi Yaratıcının hükümlerine uymaktan ayrılmayın (Şüphe yok ki, Allah herşey üzerme bir şâhittir) O Yüce Yaratıcı’ya karşı hiçbir şey gizli kalamaz, onun ezelî ilminden hiçbir şey hariç bulunamaz. Binaenaleyh sizin de bütün fiilleriniz ve amellerinizi O Yüce Mabûd bilmektedir, bunu düşünerek ona göre hareketlerinizi tam bir temizlik ile tanzime gayret eyleyiniz. Deniliyor ki: Perde âyeti kerimesi nâzil olunca babalar ve oğullar ve diğer akrabalar demişler ki: Ya Resûlullah!. Bizlerde mi perde arkasından konuşacağız?. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, onların bu hususta müstesnâ bulundukları bildirilmiştir.
Ahzab 33:56
(Muhakkak ki, Allah Teâlâ ve melekleri Peygamber üzerine selâtta bulunurlar.) yani: Allah Teâlâ Yüce Peygamberine rahmet eder, onu meleklere karşı övgüde bulunur. Melekler de o Yüce Resûl hakkında duada, istiğfarda bulunarak ona olan muhabbet ve hürmetlerini göstermiş olurlar. Artık (ey imân etmiş kimseler!.) O Allah Resûlünün peygamberliğini kabul, kendisine mensup olmakla iftihar eden müslümanlar!. Siz de (onun üzerine selâtta, teslimiyetle selâmda bulunun) mesela: Onun mübârek ismi anılınca: “Ey Allah’ım! Muhammed Aleyhisselâm’a Selatüselâm buyur” diye temenniye devam edin. O kadri Yüce Peygamber’e olan muhabbet ve bağlılığınızı bu şekilde de göstermiş olan, bu sebeple de mükâfata nâil olursunuz. Nitekim bir hadisi şerifte buyurulmuştur: Her kim bana bir selâtta bulunursa Allah Teâlâ ona on selâtta bulunur, ondan on hatasını düşürür, onun için on derece yükseltir. “Essirac-ül-Münir.”
Ahzab 33:57
(Şüphe yok, o kimseler ki, Allah’a ve Peygamberine ezâda bulunurlar) yani: O kâfirler ki, Cenab-ı Hak’ka ortak, evlat isnât ederler, ilâhî ayetlerini inkâra cür’et gösterirler ve onun Yüce Peygamberine şâir, sihirbaz, deli demek terbiyesizliğinde bulunurlar, onun muhterem âile hayatına dil uzatma alçaklığında bulunmuş olurlar. Artık (onlara) öyle kâfir, iftiracı şahıslara (Allah Teâlâ dünyada ve ahirette lânet etmiştir.) onlar ilâhi rahmetten uzak düşürülmüşlerdir. (ve onlar için pek hakaretli bir azap hazırlamıştır) Onlar ahirette pek büyük bir ihanete, ebedî bir cehennem âteşine tutulmuş olacaklardır.
Ahzab 33:58
(Ve o kimseler ki, müminlere ve müminelere yapmamış oldukları birşey sebebiyle) Cezayı ve kınama ve ayıplamayı icâbeden bir hareket kendilerinden meydana gelmemiş olduğu halde (ezada bulunurlar) öyle ahlak dışı, iftiracı şekilde bir harekete cür’et gösterirlen (artık muhakkak ki, pek mühim bir iftirayı) büyük bir alçaklığı, dünyada da ahirette de cezayı gerektiren bir hareketi işlemiş (ve bir açık günâhı yüklenmiş) ahirette de cezayı gerektiren pek açık bir günahı işlemiş (olurlar) ve Yüce Peygamber’in ümmetinin fertlerinden herhangi birine böyle haksız yere dil uzatmakta bulunmak, o merhamet sahibi Peygambere karşı da bir eza mahiyetinde olacağından bu bakımdan da o cür’etkar kimseler her türlü kınamaya, cezaya lâyık bulunmuş olurlar. “Deniliyor ki: Bu ayeti kerime, münafıklar hakkında nazil olmuştur. Onlar İmam-ı Ali Hazretlerine ezada bulunuyorlar, “Onda bir hayr yoktur” diyorlar imiş. Veyahut iffetli müslüman kadınlarına söz atarak onlara iffetsiziik isnâdına cür’et eden iftiracı şahıslar hakkında nâzil olmuştur
Ahzab 33:59
Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekrem’in muhterem eşlerinin, kızlarının ve diğer müslüman kadınlarının şereflerinin korunması ve onun bunun kötü lakırdılarından muhafaza edilmeleri için örtünmeye riâyetle mükellef bulunduklarını gösteriyor. Münafıkların ve kalplerinde hastalık bulunanların ve yalanneşriyat yapanların da sonunda lânetlenmişce bir halde kalır ve şidetli cezaya maruz kalacaklarını ve bunun bir ilâhi kanun gereği bulunduğunu ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey Peygamber!.) Ey peygamberlik şerefine sahip olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm!. (eşlerine ve kızlarına ve müminlerin kadınlarına de ki: Üzerlerine ferâcelerini sıkı örtsünler) başörtülerini vücutlarına yaklaştırsınlar, açık-saçık bir hâlde gezip durmasınlar. (bu) Böyle kendilerini örtmeleri (onların tanınmalarına) onların birer cariye olmayıp birer hürriyet sahibi hanımlar bulunduklarına (ve ezâ edilmemelerine) birer cariye, birer âdi kadın sanılarak onun-bunun söz atmalarından, rahatsız etmelerinden kurtulmalarına (en yaki) en uygun bir sebeb (dir) böyle bir hareket, kendi menfaatları ieâbidir. Çünkü, böyle bir örtünmeğe riâyet onların şerefli birer hün kadın olduklarını gösterir, vaktiyle cüniyelere, açık-saçık gezenlere karşı vuk’u bulan çirkin bakışlara, lakırdılara mâruz kalmaktan korunmuş olurlar. (Ve Allah çok mağfiret edendir) Vaktiyle bu usule riâyet etmemiş olduklarından dolayı onların cezalandırmaz ve o Yüce Yaratıcı (çok merhametli olandır) onları korumaktadır. Onlara böyle faideleri temin edecek şeyleri emretmektedir. Böyle bir emir, bir ilâhi rahmetin tecellisidir ki, insanlar hakkında hayrdır, hikmet gereğidir.
§ Celâbıb; Kadınların örtündükleri çarşafları, ferâceler, elbiselerinin üzerinden giydikleri giysiler, yani çarlar demektir. Müfredî Cilbâb’dır.
Ahzab 33:60
(Andolsun ki, eğer münâfıklar) Görünüştemüslüman görünüp içerilerinde küfrlerini saklayanlar (ve kalplerinde hastalık bulunan kimseler) sinelerinde kin ve haset besleyenler (ve şehirde kötü haberler yayanlar) müslümanlar aleyhinde yalan söyleyenler, meselâ: Düşmana karşı gitmiş olan İslâm kuvvetlerini bozguna uğramış olduğunu yalan yere neşre çalışanlar, bu hallerine son vermezlerse (elbette seni) ey Yüce Resûlum!. (onların üzerlerine musallat ederiz.) Onları öldürmek ve sürgün eylemek için sana emr ederiz. (Sonra) O hâin şahıslar (sana orada Medine-i Münevvere’de ancak pek az komşu olabilirler.) orada artık fazla ikamet edemezler, oradan çkarılmış, koğulmuş ve cezalandırılmış bulunurlar.
Ahzab 33:61
Evet.. O münafık, fitne koparan şahıslar (Nerede bulunurlarsa lânetlenmişler olarak tutulurlar) Medine-i Münevvere’den çıkarılmakla canlarını kurtarmış olamazlar (ve) onlar nerede bulunurlansa bulunsunlar (öldürülmekle öldürülürler.) onların haklarında ilâhi hüküm, bu şekilde işler, sonunda ebedî cezalarına kavuşurlar.
Ahzab 33:62
Onların böyle bir âkibete düşmeleri (Allah’m daha evvel gelip geçenler hakkındaki kanunudur) ilâhi adet böyle işlemiştir. Eski kavimler arasındaki münafıklar, bozguncu kimseler de vaktiyle böyle bir öldürülmeye, sürgün ve cezaya maruz kalmışlardı. (ve elbette ki, sen Allah’ın kanunu için bir değişiklik bulamazsın.) ilâhi âdeti, onun tâyin ve takdir buyurmuş olduğu yolu değiştirme ve bozmaya hiçbir kimse güç yetiremez. Çünkü bu, bir hikmet ve menfaate dayanmış olduğundan bunu başkalarının değiştirmesine kudreti, selâhiyeti yoktur.
Ahzab 33:63
Bu mübârek âyetler, kıyametin gerçekleşeceği zamanı Cenab-ı Hak’tan başkasının bilmediğini ve onun yaklaşmış olmasının umulduğunu bildiriyor. Kâfirlerin ilâhi lanete uğrayıp cehennemin ebedî âteşleri içinde kalacaklarını ve kendilerine hiçbir yardım edecek bulunamayacağını ihtar ediyor. O dinsizlerin kıyamet gününde ne fecî bir vaziyette kalacaklarını ve kendilerini saptırmış olanların haklarında nasıl beddualarda bulunacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey âlemin Peygamberi!. (Sana kıyametten sorarlar) Kıyametin ne zaman kopacağını müşrikler, bir alay yoluyla sormakta bulunurlar. Yahudi’ler de bir imtihan maksadiyle böyle bir soruya cür’et ederler. Çünki, gerek Tevrat’ta ve gerek diğer semavi kitaplarda kıyametin kopma zamanı hikmet gereği bildirilmemiştir. Bunu soranlar, Resûl-i Ekrem’in buna aykırı birşey söyleyip söylemeyeceğini anlamak isterler. Yüce Resûlüm!. Onlara (deki: Ona bilgi Allah katındadır.) kıyametin ne zaman kopacağını melekler de, Peygamberler de bilmezler. (Sana) Ey Yüce Peygamber!. o kıymet gününü (ne şey bildirir?.) o hiçbir mahlûka malûm değildir ki, sana bildirebilsin (umulur ki, kıyamet yakınlaşmış olacaktır.) Evet.. Geçmiş binlerce asırlara göre kıyametin yakında kopması düşünülebilir. Bunu güzelce düşünerek ona göre hazırlanmalıdır. Cenab-ı Hak, kıyametin vaktini kimseye bildirmemiştir. Bu da hikmet gereğidir.
Ahzab 33:64
(Şüphe yok ki: Allah) Teâlâ Hazretleri (kâfirlere lânet etmiştir.) onları dünyada da ahirette de rahmetinden kovmuşuzaklaştırmıştır. (ve onlar için) Ahirette (bir şiddetli âteş hazırlamıştır) pek tutuşmuş bir cehennem ateşi onlar yakalayacaktır. Öyle kıyameti inkârlarının ve dine muhalif hareketlerinin cezasına kavuşmuş olacaklardır.
Ahzab 33:65
(Orada) O cehennem ateşi içinde o dinsizlerin (ebediyyen kalmaları mukadderdir) oradan bir daha çıkamayacaklardır. Kendileri için orada (ne bir dost ve ne de bir yardımcı bulamayacaklardır) kendilerine şefaat edecek bir koruyucu ve ne de kendilerini oradan kurtarabilecek bir yardımcı bulunamayacaktır. Onlar dünyadaki kesin daimi olan kötü i’tikatlarından dolayı böyle şiddetli ve devamlı bir azaba lâyık olmuşlardır.
Ahzab 33:66
İşte o müşriklerin ve diğer bâtıl inançl kimselerin (O günde) o kıyamet günü cehennem içine atılarak (yüzleri âteş içinde çevrilip durur) âteş ile kızartılan bir et parçası gibi her tarafa döndürülüp yanan yakılan, artık büyük bir pişmanlık ve fecaat tesiriyle (derler ki, keşke biz) daha dünyada iken (Allah’a itaat etse idik ve Peygambere itaat etse idik) de bugün bu azaba tutulmasa idik. Ne yazık ki, artık pişmanlık kendilerine fâide vermeyecek.
Ahzab 33:67
Ve o ebedî ateşe atılmış kimseler: (Demişlerdir ki) Yani: O ateşe mâruz kalınca herhalde diyeceklerdir ki: (Yarabbi!. Muhakkak biz) dünyada iken (reislerimize) efendilerimize (ve buyüklerimize) bize o kâfirce telkinlerde bulunmuş olanlara (itaat ettik) onlarınaldatmalarına kapıldık (artık onlar da bizi doğru yoldan saptırdılar.) Onların makamlarına aldandık, onların fenalıklarını taklit ederek böyle bir azaba düşmüş olduk.
Ahzab 33:68
O cehennem ahalisi yine boş mâzeretlerine devam ederek derler ki: (Ey Rab’bimiz!. Onlara) O bizi iğfâl edenlere, selâhiyetlerini, makamlarını, kötüye kullanarak bizi sapıklığa düşürmüş olanlara (azaptan iki katını ver) onlar hem kendi sapıklıklarından ve hem de başkalarını sapıttırmış olduklarından dolayı iki kat cezayı hak etmişlerdir. (ve onları pek büyük bir lânet ile lânete uğrat) onları son derece rahmetinden uzak düşür, dünyada iken yapmış oldukları fenâlıkların ve başkalarına yapmış oldukları kötü telkinlerin ebedî cezasına kavuşmuş olsunlar, nitekim olacaklardır. Fakat öyle telkinlere kapılanlar da mazur değildirler. Akıllarını, kabiliyetlerini güzelce kullanıp da öyle aldatıcılara tâbi olmamaları icâbetmez mi idi?. Kendilerini irşâda çalışan, hak yoluna davet eden zatlara tâbi olmalı değil mi idiler. İşte Cenab-ı Hak buna da işaret buyuruyor:
Ahzab 33:69
Bu mübârek âyetler de bu müslümanlara pek güzel bir ahlâk dersi veriyor. Musa Aleyhisselâm’a eziyette bulunmuş kimseler gibi olmamalarını, Resûl-i Ekrem’in kalbi şerifini incitecek sözlerden kaçınmalarını emrediyor. Allah Teâlâ’dan korkmalarını ve doğru sözlü olmalarını tenbih ediyor ki, sâyede güzel amelere, günâhlarının af edilmesine ve pek mükemmel bir başarı ve kurtuluşa nâil olsunlar. Şöyle ki: (Ey imân eden zâtlar!.) Ey Cenab-ı Hak’kın birliğini, Muhammed Aleyhisselâm’ın peygamberliğinitasdik etmek mutIuluğuna nâil bulunurlar!. (siz Musa’ya eziyette bulunan kimseler gibi olmayınız) Siz kendi Yüce Peygamberinizin mübârek kalbini, üzecek, incitecek sözlerde bulunmayın (Allah onu) Musa Aleyhisselâm’ı (onların) o kavminden bâzılarının (dediklerinden uzak tuttu.) o muhterem Peygamber’e isnat ettikleri şeyden onun beraati daha sonra sâbit oldu. (ve) O kadri Yüce Peygamber (Allah’ın katında) mânevi katında (yüksek bir değer) bir yüce makama (sahibi oldu.)
§ İbni Abbas Radiallâhü Anh’tan rivâyet olunuyor ki: Hz. Musa’nın Allah katındaki değeri büyüktü. Cenab-ı Hak’tan her ne ister ise Allah Teâlâ onu kendisine verirdi. Hz. Musa’ya yapılan eziyetin mahiyeti bizce kesin olarak malûm değildir. Onu Allah’ın ilmine havale ederiz. Bununla beraber deniliyor ki: Harun Aleyhisselâm Hz. Musa ile beraber gidip Tih çölünde vefât edince İsrailoğullarından bazıları demişler ki, onu kardeşi Musa Aleyhisselâm öldürmüştür. Böyle bir isnât ile o mübârek zâtın kalbini incitmişlerdi. Sonra melekler, Cenab-ı Hak’kın emriyle Hz. Harun’un cesedini İsrailoğullarının arasına getirmişler, onun öldürülmüş olmadığı anlaşılarak Hz. Musa’nın beraati sâbit olmuştu. Şöyle de rivayet olunuyor ki: Karun, bir iffetsiz kadına birçok mal vermiş ki, Hz. Musa’nın kendisi ile cinsel ilişkide bulunmuş olduğunu bir cemaat arasında yalan yere iddiada bulunsun, fakat o kadın, cemaat arasına gelince Musa Aleyhisselâm’ın temizliğini, kendisiyle bir alakada bulunmamış olduğunu itiraf etmiş, o Yüce Peygamber’in iffeti, ismeti Allah’ın yardımı ile ortaya çıkmıştı. İşte Resûl-i Ekrem Efendimiz hakkında da Hz. Zeynep ile evlenmesinden dolayı bazı cahilce dedikodularda bulunanlar görülmüştü ki, Cenab-ı Hak, Yüce Peygamber’inin bu husustaki temizliğini, selahiyetini Kur’an-ı Kerim’de beyân buyurmuştur.Şöyle de rivayet olunuyor ki: Huneyn savaşı neticesinde elde edilen gânimet malları taksim edilirken Resûl-i Ekrem Efendimiz “Akna Bini Habîs” gibi bazı zâtlara fazlaca deve vesâire venmişti. Bu bir maslahat gereği bulunuyordu. Bunu takdir edemeyen bir şahıs ise: “Resûl-i Ekrem’in bu taksimde adalete riâyet etmediğini söylemişti. Bu sözden haberdar olan Peygamber Efendimiz üzüldü: “Eğer Allah ve Resûlü adalete riayete bulunmazsa kim adalette bulunabilir?. Allah Teâlâ Musa’ya rahmet etsin, o bundan fazla eziyete uğramış, fakat sabr etmişti” diye buyurdu. İşte bu âyeti kerime de Resûl-i Ekrem’in o gibi sözlerle üzülmemesini müminlere ihtar etmiş bulunuyor.
“Essirac-ül-Münir” ve “Tefsirülmerağı”.
Ahzab 33:70
(Ey müminler zümresi!. Allah’tan kokun) Her işinizde, sözünüz de takvadan, doğruluktan ayrılmayınız, özellikle Cenab-ı Hak’kın muhterem Resûlunu ineitecek lâkırdılarda bulunmayın (ve doğru söz söyleyin) sözleriniz hakikate uygun olsun, gerek Resûl-i Ekrem’in hakkında ve gerek çoluk çocuğu hakkında ve gerek diğer müminlerin ve eşlerinin haklarında gerçek dışı lâkırdılardan kaçının.
Ahzab 33:71
Taki, öyle hakikate aykırı, kalbi nebeviyi mahzun edecek sözlerden kaçındığınız için Allah Teâlâ (Sizin için amellerinizi islâh etsin) yaptığınız iyilikleri kabul eylesin, sizi sâlih amellere muvaffak kılsın, mükâfatlara nâil buyursun (ve sizin için günâhlarınızı yarlıgasın) sizden insanlık icabi meydana gelen bir kısım günahları af etsin ve örtsün (ve her kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse)onların emirlerine ve yasaklarına ve bu cümleden alarak bu husustaki tekliflerine, tenbihlerine riayette bulunursa (muhakkak ki, pek büyük bir zafere ermiş olur.) iki âlemde de kadri pek yüce olan bir başarı ve kurtuluşa kavuşur, muradına erer, öyle bir ilâhi mükâfata liyakat kazanmış olur. Artık böyle pek büyük bir nimete, bir ilâhi lütufa kavuşmak için insan, çok uyanık bulunmalı, üzerine düşen vazifeleri büyük bir zevk ile ifâya çalışmalıdır.
Ahzab 33:72
Bu mübârek âyetler de, Yüce Allah’ın mahlûkatına yöneltmiş ve teklif buyurmuş olduğu vazifelerin büyük önemini bildiriyor. Göklerin, yerlerin kabulüne cür’et edemedikleri bir kısım dinî yükümlülükleri insanlığın kabul etmiş olduğunu beyân buyuruyor. Bunun neticesinde de bu yükümlülüklere riâyet etmeyen nifâk ve şirk ehlinin cezalandırılacaklarını ihtar, bunlara riâyet eden ehli imânin da ilâhi lütufa nâil olacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: Yüce Yaratıcı hazretleri, insanlığı uyanmaya dâvet ediyar, insanlığın ne kadar mühim vazifeleri üstlenmiş olduğunu şöylece beyân buyuruyor. (Biz emaneti göklere ve yere ve dağlara teklif ettik) yani: İbâdetlere, emanetleri korumaya, âdilce hareketlere ve diğer görevleri yerine getirmeye âit dinî görevleri o büyük varlıklara emr ettik, onları bu hususta serbest bıraktık (onlar) ise o kadar büyük birer varlık sahipleri oldukları halde (onu yüklenmekden çekindiler) o teklif edilen vazifeleri üstlenmeye cür’et edemediklerini itiraf ettiler (ve ondan korkuya düştüler) böyle ilâhi teklifleri üzerine almaktaki mes’uliyeti düşünerek ondan dolayı titreyip durdular, onları kabul edeceklerinedair söz vermeğe cesaret edemediler. Yani: Onlar ya Cenab-ı Hak’kın verdiği bir kabiliyetle böyle bir teklifle karşı karşıya kalmışlar, böyle bir mazerette bulunmuşlardı. Yâhut onların mahiyetleri bakımından böyle bir teklife karşı lisanı hâlleriyle bu şekilde âcizlik gösterecekleri temsil yoluyla beyan buyurulmaktadır. (ve) Halbuki, o Yüce emaneti (insan yüklendi) insan nevi ruhlar âleminde: Belâ – Evet diyerek o muazzam ilâhî teklifleri kabul etmiş oldu. Bünyelerindeki zaafa rağmen böyle mühim vazifeleri ifa edeceklerine dair söz verdiler. Veyahut insan nevini temsil eden ilk babaları Àdem Aleyhisselâm böyle bir taahhütte bulunmuş oldu. (şüphe yok ki, O) İnsan nev’i, fertlerinin çoğunluğu itibariyle (çok zâlim, çok bilgisiz oldu) nefislerine zulm eder oldular, üstlendikleri emânetler hakkında bilgisizlik gösterdiler, onlara riâyette bulunmadılar, kendilerinin değer ve şerefini yükseltecek olan o emanetleri güzelce korumaya çalışmadılar.
§ Emanet” Eminlik, başkasına ait olmak üzere bir kimsenin yanında bulunan şey, bu şey muhafaza için verilmiş olunca “vedia” adını alır. Dini vaziflere de ehemmiyetlerine işaret için emanet denilmiştir. Geciktirmeksizin yerine getirmesi mükellefe vâcip olan hangi bir dinî vazife, bir emânettir. Emanetlere riayet ise, bir mühim görevdir. Onlar Allah’ın haklarından oldukları için onların tam bir itaat ve boyun eğmekle kabul edilip muhafazasına çalışılması icabetmektedir. Emânete hiyânet ise en büyük bir cinâyettir.
“Hâin olma; yer emânetle cihâna şöhreti”
“Herkesin destindedir âlemde zill-ü rif’ati”
Ahzab 33:73
Evet.. İnsanlar, o emânetleri üstlenmişlerdir. Cenab-ı Hak insanları bu verdikleri sözlerine riâyetle mükellef kılmıştır. (nifâka düşmüş erkekler ile nifâka düşen kadınları ve şirke düşmüş erkekler ile şirke düşen kadınları) bu sözlerine riâyet edemediklerinden dolayı (cezalandırsın için) onları bu emânetlere riayetsizliğin cezasına kavuştursun için (Ve Allah, imân sahibi olan erkekler ile imân sahibesi olan kadınların da) emanetlere riayet edecekleri için kendilerinden insanlık hali meydana gelecek kusurlarından dolayı yapacakları (tövbelerini kabul buyursun için) onlara öyle bir teklifte bulunmuştur. Bu teklif, böyle bir hikmet ve faydayı içermektedir. (ve Allah Teâlâ çok yarlıgayıcı) dir. Bunun içindir ki, ehli îmanın kusurlarını, tövbeleri sebebiyle af eder ve örter ve o Yüce Yaratıcı (çok esirgeyicidir) öyle emanetlere riâyette, doğrulukta bulunan kulları hakkında ilâhi rahmeti sonsuzdur. Artık o kerem sahibi mabûdumuzun bütün ilâhi tekliflerine riayete çalışmalıyız, kusurlarımızdan dolayı onun af etmesine ve bağışlamasına sığınmalıyız ve hakkımızda tecelli edip duran sonsuz nimetlerinden dolayı şükr ve hamde devam eylemeliyiz. Nitekim bu mübârek sureyi takibeden “Sebe”‘ sûresinin ilk âyeti kerimesinde bu hamde işâret buyurulmuştur. Başarı Allah’tandır.
Sebe' 34:1
Bu mübârek âyetler, hamd ve övgünün bütün kâinata sahip olan Yüce Yaratıcıya âit olduğunu bildiriyor. Ve onun ezeli dinî âlemlerdeki bütün açık ve gizli işleri kuşatmış bulunduğunu ve o Kerem Sahibi Mâbudun yüce vasıflarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (hamd) Meth ve övgü, şükr ve saygı (Allah’a ki,) o kudret ve büyükle vasıflanmış ve ululuk ve güzellik sahibi olan Yüce Yaratıcı’ya ki (göklerde ne varsa ve yerde ne varsa) bütün bunlar ve bunlardaki çeşitli yaratılış eserleri (ona âittir) o Yüce Yaratıcı’ya mahsustur, hepsini de Âdem’den vücude getirmiş olan o âlemlerin ilâhıdır. Bütün bu varlıklar, yaratılış, tasarruf ve mülkiyet bakımından o Yüce Yaratıcıya ait bulunmaktadır. (ve ahirette de hamd o’nadır.) Dünyevi olduğu gibi uhrevî medh ve övgü, şükür ve saygı da yine o Yüce Yaratıcı’ya mahsustur. O âlemi de yaratan, oradaki sonsuz kudret eserlerini hikmetinin gereğine göre vücude getiren ve getirecek olan ancak o eşsiz Yaratıcıdır. (ve o) âlemlerin Rabbi (hikmet sahibidir) bütün dinî ve dünyevî işleri hikmetin gereğine göre tedbir ve tanzim buyurmaktadır ve o ezeli mâbud (haberdardır) bütün mahlûkatının açık ve gizli hallerinden tamamen haberdardır.
Sebe' 34:2
Evet.. O Yüce Yaratıcı, bütün kâinatın işlerini tamamen bilmektedir. (Yere ne giriyor)sa, ne gibi yağmurlar yağarak yere nüfuz ediyorsa ne gibi mallar, ölüler topraklar altında bulunuyorsa (ve ondan ne çıkıyor) sa yer altından ne gibi sular, mâdenler, bitkiler, hayvanlar meydana geliyorsa, ne gibi tarihi eserler keşfedilerek harice çıkarılmış oluyorsa onlarıın cümlesi o Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerince malûmdur. (ve gökten neiniyor)sa melekler gibi, semavî kitaplar gibi, yıldırımlar gibi neler yeryüzüne nâzil oluyorsa (ve onda ne yükseliyorsa) melekler gibi, temiz sözler gibi, iyi ameller gibi neler o göklere yükseliyorsa (hepsini de) o Yüce Yaratıcı (bilir) hiçbiri onun ilminin kuşatmasından hariç bulunamaz. (ve o) Yüce Mâbud, (rahimdir) kulları hakkında rahmeti pek ziyâdedir. Onlara dinî vazifelerini bildirmek için, onları hidayet ve saadete kaşruşturmak için lütfen Peygamberlerini göndermiş, kitaplarını indirmiştir, ve o Yüce Yaratıcı (çok bağışlayandır) mümin kullarının bir kısım günahlarını af eder ve örter, tövbe ve istiğfar eden kullarını da cezalandırmayıp bağışlar.
Sebe' 34:3
Bu mübârek âyetler, ahiret âlemini kâfirlerin inkâr ettiklerini, halbuki, o âlemin mutlaka meydana geleceğini bildiriyor. Yüce Yaratıcının ilminden hiçbir zerrenin hariçc kalamayacağını, hepsinin de Levh-i Mahfuzda yazılmış bulunduğunu haber veriyor. Kıyametin kopmasındaki hikmete işaret buyuruyor. Allah Teâlâ’nın âyetlerıne karşı düşmanca vaziyet alanların dehşet verici bir şekilde azap çekeceklerini ihtar ediyor. Kur’an-ı Kerim’in de nasıl bir hidâyet rehberi olduğunu ilim sahiplerinin bildiğini beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve kâfir olanlar) Cenab-ı Hak’kın birliğini, büyüklüğünü inkâr eden ve nimetlerine karşı hamd ve şükrden kaçınanlar (dedi) ler (ki: Bize o kıyamet gelmeyecektir.) kıyamet âlemi adına birşey yoktur. Resûlüm!. O inkârcılara (de ki: Hayır.) öyle sizin inkâr ettiğiniz gibi değildir. (Gaybı bilen) Bütün açık ve gizli âlemin işlerini ilmiyle kuşatmış olan(Rabbime andolsun ki, elbette o) kıyamet günü (size gelecektir) o güne kavuşacaksınızdır. (ondan) O Kâinat’ın Yaratıcısının ilminden, onun kudret elinden (ne göklerde ve ne de yerde bir zerre miktarı) bir karıncadan daha küçük birşey (ve daha büyük birşey uzaklaşamaz) kaçıp gaip olamaz (hepsi de) bütün geçmişe, şimdiki hale ve geleceğe ait hadiseler (ancak apaçık gösteren) herşeye ait malûmatı, tafsilâtı kapsamış bulunan (bir kitapta) levh-i mahfuzda yazılmış, korunmuş bulunmakta (dır) İşte kıyamete ait geniş bilgi de o hakikatları açıklayan kitapta tesbit edilmiştir.
Sebe' 34:4
Evet.. O Hikmet Sahibi Yaratıcı, bütün âlemin işlenin ve özellikle bütün kullarının fill ve amellerini o levh-i mahfuzda tesbit buyurmuştur. (Tâki imân eden ve güzel güzel amellerde bulunanları mükâfatlandırsın.) onları o güzel hareketlerinin mükâfatına kavuştursun. (İşte onlar için) Öyle iyi hal sahibi müminlere mahsus (bir mağfiret) vardır. Onların insanlık hali meydana gelmiş olan kusurlarını af edecek ve örtecektir. (ve) O müminler için (bir şerefli rızk vardır.) o da cennetlerdeki ebedî nimetlere kavuşmaktır.
Sebe' 34:5
(Ve) Bilâkis (o kimseler ki) îmandan mahrum kalmış (âyetlerimiz hakkında) Kur’an-ı Kerim hususunda (bizi) kendi bâtıl iddialarınca (âcze düşürmeleri için) o Kur’an’ın beyanlarını ibtâl etmek, kıymetini düşürmek maksadiyle (koşup durmuşlardı) lâyıksız sözler söyleyerek onları kabulden başkalarını men’e çalışmışlardır. (işte onlar için de) öyle kâfir, bozguncu kimselere mahsus da (pek fenâ, pek elemverici bir azap vardır.) onlar o kötü hareketlerinden dolayı öyle ebedî bir azap içinde kalacaklardır.
Sebe' 34:6
(Ve kendilerine ilim verilmiş olanlar) ise öyle câhil kimseler gibi birnice hakikatları inkâr etmezler. O kalpleri imân nuru ile, irfan feyzi ile, süslenmiş olan zâtlar (görüyor ki) güzelce anlamış oluyorlar ki, ey Son Peygamber!. (sana Rabbinden indirilmiş olan o) Kur’an-ı Kerim (sırf hakikattir) o bir ilâhi kitaptır, onda bir kuşku ve şüphe yoktur. (ve) O Mukaddes kitap (azîz, hamît oların) herşeye kâdir, galip ve bütün fiilleri ve sözleri methe, övgüye lâyık olan Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinin (yolunu göstermektedir) bütün insanlığı selâmet ve hidayet yoluna sevketmek istemektedir. Evet.. Hakkıyla ilm ve irfana kavuşmuş olan zâtlar, Kur’an-ı Kerim’in nasul Yüce, hidayet vesilesi olan bir ilâhi kitap olduğunu bilir, yüceltirler, bu nezih itikatlarının pek yüksek mükâfatına da elbette ki, nâil bulunurlar. Bu muhterem zatların başlıcaları ashab-ı kiramdır ve vaktiyle İslâm şerefine nâil olan Abdullah bir Selâm gibi ehli kitaptan olan zâtlardır. Allah onların hepsinden razı olsun!.
Sebe' 34:7
Bu mübârek âyetler, kıyameti inkâr edenlerin Resûl-i Ekrem hakkındaki alay edici, ahlâksızca lakırdılarını teşhir ediyor, o inkârcıların nasıl bir azaba mâruz kalacaklarına işâret buyuruyor. Onların Allah’m kudreti ile kıyametin kopmasına delalet ve şahitlik eden yaratılış eserlerini görmez bir halde bulunduklarını bildirerek kendileriniuyanmaya dâvet için onların pek şiddetli felâketlere mâruz kalabileceklerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve kâfir olanlar) Kureyş müşrikleri gibi ahireti inkâr eden-len birbirleriyle konuşarak alay eden bir edâ ile (dedi) ler (ki: Size bir adam gösterelim mi ki?.) öyle bir kimseyi tanitalım mı ki, o (size haber veriyor ki,) pek acayip bir iddiada bulunuyor ki, (siz büsbütün darmadağın olduğunuz vakit) ölüp de cesetleriniz çürüyüp parça parça olduktan sonra (muhakkak siz yeni bir yaradılışta bulunacaksınızdır) öyle mahvı perişan olduktan sonra yeniden cisim haline gelip yeni bir hayta kavuşacaksınız. Bu nasıl olabilir?.
Sebe' 34:8
Böyle yeni bir hayat iddiasında bulunan (Allah’a karşı iftira mı etmiş oluyor?.) böyle yalan yere kasden bir iddiada mı, bulunuyor?. (yoksa onda bir cinnet mi var?.) kendisini böyle, gerçek dışı bir iddiaya sevkediyor. Cenab-ı Hak’da o inkârcı, câhil topluluğun bu isnâdını red için buyuruyor ki: (hayır..) Onların kıyameti inkârları, o Yüce Peygamber hakkındaki edepsizce lakırdıları doğru değildir, (o âhirete inanmayanlar) öyle inkârcı olup Yüce Peygamber’i yalanlayanlar, ahirette (azap içinde) kalacaklardır. Onlar dünyada da doğruluktan (pek uzak bir sapıklık içindedirler) çünkü o muhterem Peygamberi tekzib ettikleri için böyle bir azaba lâyık olmuşlardır. Ve öyle bir hidayet rehberine delilik yakıştırdıkları için de kendileri delice harekette bulunmuşlar, doğru yolu kaybetmişler, felâket çukuruna düşmüşlerdir.
Sebe' 34:9
O inkârcılar, ne kadar cehalet ve ahmaklık gösteriyor, onlar hiç (bakmazlar mı, gökten ve yerden önlerinde neler ve arkalarında neler olduğuna) onlar öyle çevrelerindeki kudret eserlerini bir dikkat gözüyle seyr etmezler mi?. Bütün gözlere çarpan o yaratılış hârikaları, Allah’ın birliğine şahitlik ediyor, onun yüce kudretini gösteriyor, bunları yaratan o Yüce Yaratıcı, artık insanlığı öldürdükten sonra tekrar iâdeye, yeniden hayata kavuşturup başka bir âleme sevketmeş kâdir olamaz mı?. Evet.. O Hikmet Sahibi Yaratıcı buyuruyor ki: (eğer dilesek onlar) o inkârcıları muazzam ilâhi kudretimle (yere geçiririz) yerleri yararak onları içerilerine atarız. Nitekim Karun böyle bir felâkete uğratılmıştır. (yâhut üzerlerine gökten parçalar düşürürüz) Onlar ile o inkârcıları helâk ederiz. Nitekim ‘Eyke’ ahalisi böyle bir felâkete maruz bırakılmıştı. Ne müthiş bir ilâhi tehdit!. (şüphe yok ki, bunda) Böyle göklere ve yere dair vuk’u kalben yüce beyanda veya bunlara bir dikkat gözüyle bakmakta hakka (dönen) kalben sapıklıktan kurtulup âlemlerin Rabbini tasdike yetenekli bulunan (her kul için elbette açık bir alâmet vardır.) Evet.. Bu yaratılış eserlerinden herbiri, ilâhi kudrete ait ve pek açık bir alamettir. Bunları güzelce göz önüne alanlar, artık bunları yoktan var etmiş olan bir Yüce Yaratıcının insanları da öldürdükten sonra tekrar hayata kavuşturmaya fazlasıyla kâdir olduğuna kesin şekilde hükmeder, bu hususta asla, bir şüphe, bir tereddüt gösteremez.
Sebe' 34:10
Bu mübârek âyetler, Allah Tealâ’yayönelen, onun emrlerine boyun eğmiş olan iki zâtı, Hz. Dâvud ile Hz. Süleyman’ı bir örnek olarak gösteriyor, o iki zâtın ne kadar hârikulâde kuvvetlere nimetlere nâil bulunmuş olduklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Şanım hakkı için) Muhakkak bir ilâhi lütuftur ki, (biz Dâvud’a tarafımızdan bir fâzilet vermiştik) yani: Ona bir peygamberlik, bir kitap veya bir mülk ve hâkimiyet veyahut kendisine mahsus güzel bir ses, güzel bir mucize ihsan buyurmuştuk, onu üstün bir vaziyette bulundurmuştuk. Bu cümleden olanak (ey dağlar!. Onunla beraber tesbihte bulunun) dedik. Zikir ve tesbih ile seslerinizi yükseltin diye dağlara da emr etmiş olduk (kuşlara da) böyle emrettik, onları da Hz. Dâvud’un emrine verdik, onunla beraber tesbih ve tehlilde bulunmalarını istedik (ve onun için) Dâvud Aleyhisselâm için (demiri yumuşattık) demirlere istediği şekli verebilirdi, bir âteşe, fenni bir vasıtaya müracaat etmeksizin demirden zırhlar diğer şeyler yapabilir olmuştu. Bütün bunlar birer ilâhi lfituftur, birer kudret eseridir, birer açık mucizedir. Yüce Yaratıcı Hazretleri dilediği mahlûkuna böyle tesbih ve hamdetme yeteneğini ihsan buyurur. Nitekim bizim mübârek Peygamberimizin avucu içindeki ufak taş parçaları da tesbihte bulunmuştur. Bu gibi hârikaları uzak görmeye, te’vile lüzum yoktur. Meselâ “Dağların muntazam varlıkları, Hz. Dâvud’u tesbih ve hamd etmeğe sevkettiği için bu bakımdan dağlar da tesbihte bulunmuş demektir.” Diye tevile kalkışmak yersizdir. Nitekim diğer bir âyeti kerimede Cenab-ı Hak’kın herşeyin tesbih ve tehmitte bulunduğunu fakat insanların bunu anlamadıklarını beyân buyurmaktadır.
Sebe' 34:11
Evet.. Hak Teâlâ Hazretleri, DâvudAleyhisselâm’a öyle bir kuvvet, bir kabuliyet vermiş ve şöyle de emr etmiş idi ki: Ey Dâvud!. (Geniş uzun zırhlar yap) Onları giyineceklerin vücutlarını bolca setretmiş olsun (ve zırh halkalarını güzelce tazim et) onlar ne pek kalın ve ne de pek hafif olmasın, her bakımdan uygun olup güzelce dokunmuş, yapılmış bir halde bulunsun. (ve iyi amel işleyin) hepiniz de güzel, Allah rızasına uygun amellere devam ediniz. Cihat için hazırlanan zırhlar da bu güzel amellerden sayılır. Kulların zâten vazifeleri de güzel amellerde bulunmaktan ibârettir. (şüphe yok ki: Ben) Yüce Yaratıcı (ne yapar olduklarınızı görücüyüm) ona göre hakkınızda muamele olunacaktır. Evet.. Güzel amellerde bulunanlar mükâfatlara nâil olacaklardır. Kötü işleri yapalar da lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır.
Sebe' 34:12
Hak Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki: (Süleyman’a da rüzgarı) emrine verdik. Şöyle ki: (sabahtan öğleye kadar) Gidişi, böyle bir müddet içinde aldığı yol miktarı (bir aylık) yol kadar idi. Hz. Süleyman, bütün ordusuyle beraber bir harika olmak üzere bu kadar uzak bir mesafeye rüzgâr vasıtasiyle gitmiş olurlardı. (öğleden akşama kadar) Gidişi de (bir aylık) yol kadar (idi) bütün ordusu ile beraber gündüzün ortasından güneşin batmasına kadar bir aylık mesafeye değin gitmiş bulunurlardı. Kısaca bir gün içinde iki aylık bir mesafeyi katetmiş oluyorlardı. Nitekim Hak Teâlâ Hazretleri bizim Peygamberimize de Ahzâb savaşında rüzgârları hizmetçi kılmıştı, düşmanların kuvvetleri rüzgârların şiddetiçarpmaları neticesinde büyük bir mahv ve bozguna uğramıştı. Bununla beraber Resûl-i Ekrem Efendimiz Mir’ac gecesi az bir zaman içinde tâ göklere kadar yükselmişti. Allah’ın kudretine göre bu gibi harikalar asla istibad edilmez. (ve onun için) Süleyman Aleyhisselâm için diğer bir hârika olarak (bakır madenini sel gibi akıttık) bakırlar, eritilmiş ve su gibi akmaya başlaşmış bir halde bulunmuştu. Bu hârika da Yemen’de vâki olmuş, şehir içinde üç gün cereyan edip gitmiştir. Hz. Dâvud’a demir musahhar olduğu gibi Hz. Süleymana da böylece bakır musahhar olmuştu. (ve onun önünde) Hz. Süleyman’ın yanında (Rab’binin izniyle ilâhi emri ile çalışan bâzı cinler de var idi) bunlar o Yüce Peygamber’e boyun eğmiş bulunmuşlardı. (ve onlardan) o cin tâifesinden (her kim bizim emrimizden sapmış olursa) Süleyman Aleyhisselâm’a itaatten kaçınmak istemiş, onun tekliflerine muhalefet göstermiş bulunursa (ona da âteş azabından tattırmış olduk.) o isyan edenler, ahirette cehennem azabına mâruz kalmış olacaklardır veyahut daha dünyadalarken Hz. Süleyman tarafından harikulade bir şekilde cezaya çarpılmışlardır. Süddî’den rivayet olunuyor ki: O Yüce Peygamber’in elinde ateşin bir kamçı, bir silâh var idi, kendisine karşı isyân gösteren hangi bir cine onu çarpar, onu öylece cezalandırırdı.
Sebe' 34:13
Bu mübârek âyetler de Süleyman Aleyhisselâm’ın emriyle cinlerin ne gibi muhteşem şeyler meydana getirmiş olduklarını bildiriyor ve Hz. Süleyman’ın vefâtını cinlerin ne şekilde anlamış ve nasıl bir pişmanlıkta bulunmuş olduklarını beyân ediyor ve ölümden hiçbir kimsenin kurtulamayacağına işaretbuyurmaktadır. Şöyle ki: Cin tâifesi (onun için) Süleyman Aleyhisselâm için (yüksek binalardan) pek metin, savaşlara elverişli kal’alardan veya şerefli mescitlerden dilediğini yaparlardı (ve heykellerden) bakır, mermer ve cam gibi şeyler ile muhtelif şekillerden dilediğini tasvir ve teşkil ederlerdi. (ve) Yine cinler Hz. Süleyman için (havuzlar gibi) pek büyükçe (çanaklardan ve sâbit sâbit) büyüklüklerinden dolayı yerlerinden kımıldatılmayacak derecede büyük (kazanlardan ne isterse) cinler onu (yapıverirlerdi.) hatta deniliyor ki: O büyük çanaklardan birindeki yemeği, bir kişi yermiş. Ve Cenab-ı Hak buyurmuştu ki: (Ey Dâvud’un hanedanı) yani: Hz. Dâvud ile Hz. Süleyman ve onların ehli beytleri (şükr için çalışın) nâil olduğunuz nimetlerden dolayı Kerem Sahibi Yaratıcınıza ibadet ve itaatte bulunun ki, şükran vazifesini ifa etmiş olasınız. (ve benim kullarımdan şükr eden azdır.) Nail oldukları nimetlerden dolayı gerektiği gibi kalben ve lisanen şükr eden kimseler az bulunmaktadır. Sizler öyle şükran vazifesini ifâ etmeyenler gibi olmayınız. Şükredebilmek de ayrıca bir nimettir.
§ Mihrâb, yüksek bina demektir. Çoğulu meharibtir. Mescitlerin ön tarafında bulunan mevkie de mihrâp denilmiştir.
§ Timsâl de suret, resim, nümune demektir. Çoğulu temasil’dir. Bu âyeti kerimedeki timsallerden maksat, câiz ki, binalar, ağaçlar gibi hayat sahibi olmayan şeylerden veya başları terkedilen hayvanlardan ibâret idi. Bununla beraber Hz. Süleyman şeriatına göre mutlak olarak heykellerin haram bulunmamış olması düşünülebilir. Essirac-ül-Münîr’de ve Ebussuud tefsirinde deniliyor ki: Bu heykelden maksat, meleklerin, Peygamberlerin ve sâlih zâtların suretleri idi. Bu heykeller mescitlerde bulunduruluyordu ki, onların nasıl ibâdetlerde bulunmuş olduklarını insanlar görsün de onlargibi ibadetlerini arttırsınlar. Fakat daha sonra seytanın aldatmalarından dolayı insanlar bir takım tasvirlere tapmaya başlaşmış oldukları için Peygamberimizin zamanı saadetinden beri hayat sahiplerine âit tasvirler yasak bulunmuştur.
Sebe' 34:14
(Sonra) Hz. Süleyman’ın o hâkimiyetini müteakip (vaktaki onun üzerine ölüm ile hükmettik) artık dünyevî hayatı son bulmuş oldu (onun vefât etmiş olduğuna) etrafında çalışan cin tâifesi derhal vâkıf olamadılar, çalışmalarına devam edip durdular. Sonunda onun vefât etmiş olduğuna (bir ağaç kurdundan başkası onlara) o cin tâifesine (delâlet etmiş olmadı) deniliyor ki: Süleyman Aleyhisselâm çok kere tam bir gece, tam bir gün ve bazan daha fazla asâsına dayanarak namazda, niyâzda bulunurdu. Yine öyle bir vaziyette iken vefât etmiş bir müddet o asâya dayanık bir halde kalmış, cinler ise onu ibâdete devam ediyor sanmışlar, Beyt-i Mukaddesin binasına çalışıp durmuşlar. Aradan bir müddet gecince o asa’yı altından bir ağaç kurdu kemire kemire yere düşmesine sebebiyet vermiş, ona dayanan Hz. Süleyman da yere düşünce o zaman cinler onun vefat etmiş olduğunu anlamışlar. Bu müddetin ne kadar olduğu kesin bir şekilde malûm değildir. İşte (ol vakit ki, yere “düşüverdi, cin tâifesi anlamış oldu ki, eğer gaybı bilmiş olsalar idi) Hz. Süleyman’ın da vefatını anlamış olurlardı. Artık (o küçültücü azap içinde kalmış olmazlardı.) öyle pek meşakkatli inşaat vesaire ile uğraşıp durmazlardı. Çünki cin tâifesi, kendilerinin gayb bilgisine sahipolduklarını sanıyorlardı, böyle bir hâdise, onların nazarı dikkatlerini çekmiş, gaybı bilmediklerini anlamalarına sebep olmuştu. Rivâyete göre Dâvud Aleyhisselâm, Beytülmukaddesin binasını yapmaya başlamış, daha tamam olmadan vefât etmiş, onun tamamlanmasını Hz. Süleyman’a vasiyet eylemişti. Süleyman Aleyhisselâm da onu tamamlamaya gayret etmiş, bu inşa işlerinde cinleri çalıştırmıştı. Bu inşaatın tamam olmasına az kalmıştı ki, vefatı gerçekleşmiş, cinlen onun vefatından bir hikmet gereği bir müddet haberdar olmamış, çalışıp inşaatı ikmal eylemişlerdi, sonra o mübârek zâtın vefâtından haberdar olunca gaybı bilmediklerini anlamışlar, onun âhirete irtihâlinden sonra da öyle bir müddet meşakkatli bina işlerinde bulunduklarını söylemişlerdi. Bilgi Allah katındadır.
Sebe' 34:15
Bu mübârek âyetler de Cenab-ı Hak’kın kendilerine ihsan buyurmuş olduğu muazzam nimetlere şükretmeyip de isyanda bulunmuş olan Sebe’ kabilesinin nasıl fecî bir değişime mâruz kalarak lâyık oldukları cezaya kavuşmuş olduklarını beyân ve insanlar o gibi nankörlükten sakındırmaktadır. Şöyle ki: (Celâlim hakkı için) Muhakkak, ibret verici bir tarihi olaydır ki: (Sebe’) Kabilesi (için ikametgâhlarında) Yemen’de Sen’a ile arasında üç günlük bir mesafe bulunan ve “Me’rib” denilen beldelerinde (bir alâmet var idi) oraların geçmiş ve şimdiki tarihi hallerinde Cenab-ı Hak’kın varlığına, kudretine ve büyük tasarruflarına delâlet eden bir mahiyet mevcut bulunmuştu. Şöyle ki: O gönül alıcı beldeleri (sağından ve solundan iki cennet ileçevrilmişti) yani o beldeler, öyle bir vadide bulunuyordu ki, onun her tarafıni mükemmel başlar, bostanlar cevrelemişti. O kabileye Peygamberlerinin diliyle veya lisanı hşl ile denilmişti ki: (Rab’binizin rizkindan yeyin) Bu cevrede sizin için vücude getirdiği çeşitli urunlerinden vesâireden istifade edin (ve ona şükr edin) size pek büyük nimetleri ihsan eden yaratanınıza hamd ve övgüde bulunur kulluk vazifenizi ifaya çalışır. İşte yurdunuz (tertemiz bir belde) her tarafı güzel, havası sağlam, suları bol, zararlı hayvanattan boş (ve) sizi besleyen, bu nimetlere nâil eden yaratıcınız, rızık vericiniz ise (yarlıgayan bir Rab)dir. Kullarını tövbelerini kabul eden, günahlarını af edip örten buyuran bir Yüce Yaratıcıdır. Artık bu kadar muazzam nimetlere karşı şükretmek icabetmez mi?.
§ Sebe’; Arab kabilelerinden biridir, Yemen beldelerinde ikamet etmekte idiler. Bunlardan Arap yarımadasında birçok kabileler meydana gelmiştir. “Sebe”‘ Esasen Araplardan bir şahsın adıdır. Babasının adı “Yeşcüb” onun babasının adı da Yağrub Bini Kahtandır. Deniliyor ki “Sebe”‘ Yemen’deki ilk hükümdardın, adı “Abdüşems” idi, ilk esir olan bir hükümdar olduğu için kendisine “Sebe”‘ denilmişşir. Çünki “Seb” esir almak demektir. Dört yüz seksen dört sene hükümdarlıkta bulunduğu rivâyet olunuyor. Bütün Araplar başlıca iki kısma ayrılmıştır. Birine “Kahtaniyye” diğerine de “Adnaniyye” denilir. “Sebe”‘ için Neml sûresindeki (21)’inci âyeti kerimenin izahına da müracaat!.
Sebe' 34:16
(Fakat onlar kaçındılar) Yemen’deki o beldeler ahalisi o kadar nimetlere nâiloldukları halde şükür vazifesini ifâda bulunmadılar. Hatta deniliyor ki: Kendilerine on üç Peygamber gönderilmiş, onlara lâzım gelen vazifeleri tebliğ etmeye ve öğretmeye çalışılmıştı. Onlar ise o Peygamberleri tekzib edip nimete kanş nankörlükte bulunup durmuşlardı. (artık onların üzerlerine Arim selini gönderdik) vadilerindeki suları veya pek şiddetli yağmurları göndererek beldelerini, mallarını perişan bir hale getirdik (ve onların cennetlerini) o pek bayındır, güzel bağlarını, bahçelerini (iki cennet ile) alelâde cennet denilen viranelik iki yer ile (değiştirdik ki, bu iki cennet, pek acı meyve ağaçlarını ve acı ılgını ve biraz da Arabistan kirazi ağaçlarını) içermiş bulunuyordu. Yani: Onların asıl yurtlarını, bağlarını, bostanlarını böyle zararlı, fâidesiz şeyler ile mahv-ı perişan ediverdik. O güzel yerlerden eser kalmamış oldu. Onlardan biraz kimse kalıp diğer beldelere dağılıp gittiler. Bu hadise, rivâyete göre fetret devrinde, yani Hz, İsa ile Son Peygamber Hazretlerinin aralarındaki müddet içinde vaki olmuştur.
§ Ârim; Irmak kenarı, Sedd, su bendi, dere ve fazla şiddetli yağmur demektir. “Ükül” mekül = yiyilmiş şey manâsınadır. “Hemt” Ekşi, veya acı şey, dikenli ağaç ve erak ağacı ki, Arabistan’da bulunup ondan misvâk yapılırmış. “Esl” meyvesiz ot ki, kurusundan istifâde edilir ve ılgın denilen bir ağaç “Sidr” Arabistan kirazı ağacı denilen “Nebik ağacı” demektir. Trabzan hurması denilen de bu nevidendir.
Sebe' 34:17
(İşte onları böyle nankörlükleri sebebiyle cezalandırdık) Nimetlerinin kadrini bilmedikleri ve isyâna devam ettikleri için kendilerini felâketlere mâruz bıraktık, yurtları harap, kendileri de mahv ve perişan bir hale gelmişoldular. (ve biz nankör olanlardan başkasını cezalandırır mıyız?.) Elbette cezalandırmayız. Böyle bir cezaya ancak küfrlerinde ısrar edip duran, nimete nankörlük etmekten ayrılmayanlar lâyık bulunmaktadırlar. İşte o kabilede nâil oldukları nimetlere rağmen öyle kâfirce bir vaziyet almış oldukları için o kötü felâkete uğramışlardı.
Sebe' 34:18
Bu mübârek âyetler de vaktiyle Sebe’ kabilesinin nasıl güzel, birbirine yakın kasabalara ve bunların aralarında ne mükemmel seyrüsefere nâil bulunmuş olduklarını bildiriyor. Sonra bu nimetlerin kadrini bilmeyip şeytani vesveselere uydukları, nefslerine zulm ettikleri için nasıl felâketlere mâruz kalmış olduklarını ve tarihi hayatlarının başkaları için bir ibret örneği bulunmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve onların aralarında) O Sebe’ kabilesinin Yemen’deki beldeleri arasında (ve kendilerinde) sular ile, ağaçlar ile, ve ticarete elverişli sahalar ile feyz ve (bereket vermiş olduğumuz) şam diyârına âit (beldeler arasında birbirine bitişik kasabalar meydana getirmiştik) bunlar Yemen ile şam arasında birbirine pek yakın bir hâlde bulunuyorlardı. (ve onlara seyriseferi takdir eylemiştik) aralarında birer belirli mesafe bulunuyordu. Yolcular yanlarına yiyecek ve içecek birşey almaya muhtaç olmaksızın bunların arasında kolaylıkla yürüyüşlerine devam edebiliyorlardı. Ve o kabilelere hal lisanı ile veya Peygamberleri vasıtasiyle bu kasabalar arasında (geceleri ve gündüzleri korkusuz olarak yürüyünüz.) demiştik. Yani: Buralardaki seyahatlar, her vakit emniyet içerisindegerçekleşecektir. Açlıktan susuzluktan, düşman hücumundan emin olarak yürümenize devam edebilirsiniz, sizin için bu sahalarda pek kolaylık, pek emniyet mevcuttur.
Sebe' 34:19
(Fakat onlar) O Sebe’ ahalisi haklarındaki bu ilâhi lütfu takdir edemediler, dualarda bulundular: (Ey Rab’bimiz!. Bizim seferlerimizin arasını uzaklaştır) dediler, Şam’a kadar olan mesâfeyi kasabalardan boş kıl, ova ve çöl hâline getir, taki, oralarda yaya bir hâlde yürünülemesin ve yanlarında yiyecek ve icecek bulunmayan kimseler müşkül bir vaziyette kalsınlar (ve) onlar, bu dilekleriyle kendi (nefslerine zulm ettiler) nimetlerinin kadrini bilmeyerek kendi şahsiyetlerini tehlikeye mâruz bıraktılar. (Artık biz de onları dillere destân ettik) kendilerinden sonraki milletler için birer ibret vesilesi kıldık, onların o nankörlükleri, kötü âkibetleri insanlar arasında hararetle söylenip durdu, bir darbımesel haline gelmiş oldu. (ve onları büsbütün parçalamakla parçaladık) onların kasabaları sel suları içinde kalarak harab olunca kendileri muhtelif yerlere çıkıp gitmeğe mecbur oldular. Onlardan Gassan kabilesi Şam’a, Azd kabilesi, Ummân’a, Huzae kabilesi, Tehâme’ye, Huzeyme kabilesi Irak’a, Evs ve Hazrec kabileleri de Medine-i Münevvere’ye göç etmişlerdir. (şüphe yok ki, bunda) Bu anlatılan kıssada (herbir sabr eden) günahlardan kaçınıp ibadet ve itaatte bulunan ve (şükreyleyen) nâil olduğu nimetlerinin kadrini bilip Cenab-ı Hak’ka şükr etmekten ayrılmayan zat (için elbette ibretler vardır.) Yüce Yaratıcının kudretine ve mahlûkatıhakkındaki tasarrufatına dair delaletler vardır, uyanmayı icabeden alâmetler mevcuttur.
Sebe' 34:20
(Andolsun ki, şeytan onların aleyhinde zannını tahakkuk ettirmiş oldu.) O gibi nankör kimseleri saptıracağı hususundaki şeytani zannı doğru çıktı, onları hakikaten aldatmış bulundu. (artık ona tâbi oldular) O Sebe’ kabilesi, tabiatları bakımından şeytana meyilde bulundular, onun aldatmalarına kapıldılar. (Ancak müminlerden bir zümre müstesnâ) Onlar hakkiyle samimi imân sahipleri oldukları için şeytana uymadılar, onlar kulluk vazifesini ifâya devam edip durdular.
Sebe' 34:21
(Halbuki, onun) O şeytanın (onlar üzerinde) saptırmaya çalıştığı kimselere karşı (hiçbir nüfuzu yoktur) o şeytan da âciz bir kuldur ve zillete, ilâhi kahra uğramıştır. Bir insan güzelce düşünürse, hareket çizgisini Allah’ın dirinin beyâni üzere tanzime çalışırsa şeytanın vesveselerinden emin olabilir. (fakat âhirete imân eden kimseyi onda şüphe içinde bulunan kimseden ayırt edelim diye) ezeli ilmin teallük etmiş olduğu bir olayın ortaya çıkması için öyle şeytanı insanlara musallat kılmıştır, ona karşı mukavemet edip de onun vesveselerine kapılmayanlar büyük mükâfatlara nâil olacaklardır. (ve senin Rab’bin herşey üzerine bir koruyucudur) O Hikmet Sahibi Yaratıcı, dilediği kullarını o şeytanın aldatmalarından muhafaza buyurur. İblis’i engellemeye ve kovmaya kâdirdir, kullarının bütün fiillerini ve amellerinibilmektedir, bütün iradeleri, yaradışları birer hikmet ve faydaya dayanmaktadır. Buna inanmışızdır.
Sebe' 34:22
Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekrem’in müşriklerin hallerine hayret edip kendilerini susturmak için ne şekilde hitap buyuracağını gösteriyor, onların tapındıkları şeylerin ilâhlık evsafına sahip, şefaate selâhiyetli olmadıklarını ihtar ediyor. Cenab-ı Hak’kın izniyle şefaat edecek zatlar ile şefaat olunacak müminler arasında cereyan edecek konuşmayı beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resûl!. O müşriklere inançlarının bâtıl olduğunu göstermek için (De ki: Allah’tan başka o) ilah (iddia etdiklerinize) birtakım putlarınıza (yalvarınız) dua ve niyâzda bulununuz, sizden isâbet eden zararları, felâketleri uzaklaştırsınlar ve sizin için faideli şeyleri sağlasınlar. Onlar için bu mümkün mü, ne gezer!. Onlar (göklerde ve yerde bir zerre miktarına) bile (mâlik olamazlar) onları bir hayra veya bir şerre asla sahip, kâdir değildirler. Artık onları nasıl ilâh edinilerek kendilerinden bir fâide beklenilebilir?. Veya onların bir zarar vermesinden korkulabilir?. (ve onlar için) O ilâh edinilen putlar için (bunlarda) bu göklerde ve yerde (bir ortaklık yoktur) o putlar, ne yaratmak ve ne sahip olmak ve ne de tasarrufta bulunmak itibariyle Cenab-ı Hak’kın hâşa ortağı değildirler. (ve onun için de) o Yüce Yaratıcı Hazretleri için de (onlardan) o putlardan (bir yardımcı yoktur) o putlar, bu âlemlerin yaradılışı, idaresi veya muhafazası hususunda hâşâ Allah Teâlâ’ya bir yardımcı bulunmuş değildirler. Onlar birer âciz mahlûktan ibâret bulunmuşlardır.
Sebe' 34:23
Ey müşrikler!. Taptığınız mahlûklardan şefaat mi bekliyorsunuz?. Bu da sizin için mümkün değildir. Çünki (Onun huzurunda) Yüce Yaratıcının manevî katında hiçbir (şefaat fâide vermez.) azabı hak etmiş olanları o azaptan kurtaramaz. Ancak (kendisine) şefaat etmesi için (izin vermiş olduğu kimse müstesna) Cenab-ı Hak Peygamberlere, meleklere ve diğer şefaat makamına lâyık zâtlara şefaat etmeleri için izin verir, onlar da yine Hak Teâlâ’nın müsaade buyurduğu kulları hakkında şefaatte bulunabilirler. Putlar ise cansız varlıklar türünden olup akıldan ve konuşmaktan mahrum şeylerdir, bunlar şefaat edebilecek bir kabiliyette değildirler. Zâten kâfirlerin hakkında ise; hiçbir kimseye şefaate izin verilmeyecektir. O müşrikler, meleklere, Hz. İsa gibi insanlara tapmış oldukları takdirde de bir şefaate nâil olamayacaklardır. Zira kâfirler, müşrikler hakkında şefaat edebilmek için hiçbir zât, izinli olamaz. Şefaat edecek ve şefaat olunacak zâtlar, mümin Allah’ı birleyen olan zatlardan başkası değildir. (Sonunda) Bu gibi mümin, Allah’ı birleyen zâtların (kalplerinden korku giderilince) yani: Bir takım zâtlara şefaat edilmesi için ilâhi izin çıkıp da şefaat bekleyen ehli imânın kalplerinden korku, heyecan giderilince öyle şefaati bekleyen zatlar (derler ki, Rab’biniz ne buyurdu?.) şefaat hususunda ilâhi emir ne şekilde tecelli etti?. Şefaat edecek zâtlar da: Rabbimiz (hakkı) buyurdu, râzı olduğu kulları hakkında şefaat edilmesine izin ve müsaade verdi, bunu sabit, uygulanması muhakkak bir durum kıldı (derler) ve o şefaat edecek zatlar, Yüce Yaratıcı Hazretlerine şöyle de övgü ve saygı sunmada bulunarak derler ki: (o) Şanı Yüce Mâbud (çok yüce) dir ve O (çok büyüktür) yücelik ve azamet, büyüklük ve ululuk anamahsustur. Onun yüce müsaadesi bulunmadıkça kimsenin şefaate ve söz söylemeğe selâhiyeti olamaz. Buna inancımız tamdır.
Sebe' 34:24
Bu mübârek âyetler, Yüce Peygamberimizin müşrikleri susturmak ve onları Allah’ın birliğini tasdike sevk için kendilerine ne şekilde hitabda bulunmakla memur olduğunu gösteriyor. Ahirette herkesin kendi fiillerinden sorumlu olacağını ve daha sonra araları açılarak haklarında adaletin gerektirdiğine göre muamele yapılacağını haber veriyor. Cenab-ı Hak’ka ortak koşanların bu husustaki cehâletlerini göstererek ilâhlığın güçlü ve hikmet sahibi olan Allah Teâlâ’ya mahsus olduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!. O müşriklere (deki: Sizi göklerden) yayılan ışıklardan, havalardan, bol bol yağmurlardan (ve yerden) meydana gelen çeşit çeşit bitkilerden, ekinlerden (kim rızıklandırıyor?.) bunu hiç düşünmüyor musunuz?. O taptığınız putlar mı sizi rızıklandırabiliyor ki, onlar bir zerre miktarına bile sahip ve hiçbir şeye kâdir değildirler. O cahil inkârcılar elbette ki, bir cevap vermeğe muktedir olamayacaklardır. Onların inatları, yanlış inançları onların hakikatı itirafta bulunmalanına engel olacaktır. Artık Ey Yüce Peygamber!. Sen (deki:) bizleri rızklandıran ancak (Allah)dır. Eğer insaflıca düşünür, asıl yaratılışınıza muhalefette bulunmamış olursanız bunu itirafa vicdânen mecbur olursunuz. (ve) Bir kere düşününüz ki: (muhakkak bizler mi, yoksa sizler mi bir hidayet üzerindeyiz?.) Kâinatı yaratanın birliğini tasdik eden, onun âlemin rızkını verici olduğunu bilip itiraf eyleyen ehli islam mı doğru bir yolu takibediyor, yoksa mahlûkata,cansız varlıklara yaratıcılık, rızık vericilik sıfatını isnât eden sizin gibi müşrik kimsler mi?. (veya) Hangimiz (apaçık bir sapıklıktayız?.) şüphe yok ki, böyle bir sapıklık içinde yaşayanlar, öyle cansız varlıklara, mahlûkata yaratıcılık, rızık vericilik sıfatlarını isnât etmekte bulunanlardır. Bir kere insaflıca düşünüp de bu hakikatı itiraf etmeli değil misiniz?. Ehli imânın hidayet üzere olduğu kesin olarak bilinen bir hakikattir. Müşriklere karşı böyle bir soru sorulması ise bir konuşma ve tartışma usulünden bulunmuştur, böyle halimce, hikmetlice, bir hitap, inkârcıları insafa sevke bir vesiledir ve kendilerini korkmadan tartışmaya davet alâmetidir.
Sebe' 34:25
Ey Yüce Resûl!. O inkârcılana şunu da (Deki: Bizim işlediğimiz günahlardan siz sorulmazsınız) bizden bir günâh, bir küçük hata meydana gelince onun sorumluluğu yalnız bize yönelir, size yönelecek değildir. (biz de sizin yapar olduğunuz şeylerden mes’ul olmayız) sizin küfr ve isyanınızdan dolayı da bize bir sorumluluk yönelmeyecektir. Binaenaleyh biz öyle şahsi bir menfaat düşüncesiyle sizi îmana dâvet etmiş bulunmuyoruz. Sırf Allah rızası için, yalnız insanlığa hizmet için, iyi niyetli bir hareket olmak üzere sizi irşada, hidayet yoluna sevke çalışıyoruz. Bizim bu muamelemizi güzelce düşünmeli değil misiniz?. Ne kadar insaflıca, mütevâzice bir hitap!.
Sebe' 34:26
Ve ey kadri yüce Peygamber!. Onlara (Deki:) Yarın ahiret âleminde (Rab’bimiz hepimizi bir araya toplayacak) bir muhasebeye tâbi tutacak (sonra aramızı hak ile açacaktır.) bir sâbit emr olan adalet ve lütuf ileayıracaktır ki, buna muhalefete hiçbir kimse kâdir olamayacaktır. (ve O) Hikmet Sahibi Yaratıcı (öyle hâkimdir) kullarına âit hükümleri verip, muameleleri halletmeğe kâdirdir. (ve o) Yüce Mâbud (öyle hakkiyle alimdir) kullarının gerek açık ve gerek gizli bütün fiillerini ve amellerini hakkiyle bilir. Ona karşı hiçbir şey gizli kalamaz ve ona haşâ, hiçbır ortak ve benzer olamaz.
Sebe' 34:27
Ve ey şânı Yüce Peyamber!. O inkârcılara şunu da (Deki: O’na) o Kâinatın Yaratıcısına (ortak olarak kattığınız kimseleri bana gösteriniz) ne cür’ettir ki, bir takım mahlûkatı o Yüce Yaratıcıya ortak ediniyorsunuz?. Onlara da ibâdette bulunuyorsunuz. Onlar, hiç bir şey yaratabiliyorlar mı?. Onlar bir kimseye bir rızk verebiliyorlar mı?. Ne mümkün!. Müşriklere karşı böyle bir teklif, onların bu husustaki cehâletlerini, pek büyük hatalarını teşhir, onları uyanmaya dâvet hikmetine mebnidir. (hâşâ) Allah Teâlâ’dan başka bir mabûd, bir yaratıcı yoktur. (ancak herşeye galip) üstün bir galibiyete sahip ve (yegâne hâkim) açık bir hikmetle hakkiyle vasıflanmış (olan) ancak (Allah)dır. Ondan başka yaratıcılık ve mâbutluk sıfatını sahip bir zat yoktur. Artık bu gibi yüce vasıflara sahip olmayan şeylere ilahlık sıfatı nasıl yakıştırabiliyorsunuz?. Bu ne kadar cahillik ve sapıklık!. Bütün insanlığı irşada memur olan Yüce Peygamber’in gösterdiği hidayet yolunu takib etmeli değil misiniz?. Artık gafletten, cehâletten uyanmalıdır.
Sebe' 34:28
Bu mübârek âyetler, Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın bütün insanlığa bir müjdeleyici ve uyanicı olarak gönderilmiş olduğunubildiriyor ve Yüce Peygamberden kıyametin kopacağı zamanı bir alay yoluyla soranlara karşı verilen tehdit dolu cevabı beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Ey Son Peygamber!. (seni) Yalnız kavmine, yalnız bir kavme, bir zamana özel olarak (göndermedik) seni (ancak bütün insanlar için) bütün insanlık fertleri için kıyamete kadar (bir müjdeleyici) dindar olanları, ibadet ve itaatte bulunanları sevaba, dünyevî ve uhrevî mükâfatlara nâil olmakla müjdeleyici (ve bir korkutucu) isyankar olanları da ilâhi azap ile tehdit edici ve korkutucu (olarak gönderdik) seni öyle bir umumi peygamberliğe nâil buyurduk, seni bütün insanlık için bir hidayet rehberi kıldık. (fakat insanların pek çoğu bilmezler.) Senin o pek yüksek cihanşümül peygamberliğini bilip tasik etmezler, senin gibi bir din güneşinden nur iktibas ederek kalplerini aydınlatmaya çalışmazlar, bilakis muhalif bir cephe alarak ebediyyen küfr ve cehâlet karanlıkları içinde kalırlar.
“Başlar Lemean etmeğe bir neyyiri irfan”
“Her lâhza ufulûn gözetir şeppere taban”
“A’dasının alçaklığı ettikçe tevâli”
“Eyler O ziyâ küsteri âfak teâli”
“Fahr etmelisin ey şerefi nâmütenâhi”
“Zirâ sanamazhardır O mahbudi ilâhi”
Muallim Naci
Sebe' 34:29
(Ve) O inkârcılar sıkılmazlar da bir alay yoluyla (derler ki: Eğer siz) Ey Peygamberlik iddiasında bulunan zât ile sana tâbi olanlar (doğru sözlü kimseler iseniz) haber verdiğiniz şeyler gerçeğe uygun ise (ne vakit bu vâd?) böyle kendisiyle müminleri müjdelediğiniz, inkârcıları sakındırıp tehdit etmekte bulunduğunuz kıyamet ne zaman kopacaktır?.
Sebe' 34:30
Ey Yüce Resûl!. Öyle alay eder bir tarzda senden kıyamet gününü soranlara (Deki: Sizin için vaad edilmiş) Allah katında takdir edilmiş bir (gün vardır ki) o mutlaka sizin başınıza gelecektir. O geldi mi artık siz (ondan ne bir saat geri kalabilirsiniz) onu ne bir dakika tehire bırakabilirsiniz, bu sizin için asla mümkün değildir (ve ne de) o günü (ileri geçebilirsiniz) daha takdir edilmiş vakti gelmeden o kıyamet gününü meydana getiremezsiniz. Binaenaleyh sizin için lâzımdır ki, henüz o gün gelmeden uyanıp tövbe ve istiğfar edersiniz, o meydana gelecek müthiş günde ilâhi azaba maruz kalmamak için henüz fırsat var iken imân dairesine can atarak geleceğinizi temin etmiş olasınız.
Sebe' 34:31
Bu mübârek âyetler, Kur’an-ı Kerim’i ve diğer semavi kitapları inkâr edenlerin ahiret gününde nasıl fecî bir vaziyette görüleceklerini bildiriyor. Bir takım zayıf görülen inkârcılar ile kendilerini aldatmış ve büyüklük iddiasında bulunmuş diğer inkârcılar arasındaki uhrevî münakaşaları tasvir buyuruyor. Bu inkârcıların dünyadaki kötü amellerinin cezası olarak ahirette boyunlarına demir zincirler vurulup ne kadar müthiş bir azaba tutulacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve kâfir olanlar) Arap müşrikleri (dediler ki: Elbette biz ne Kur’an’a inanırız) ne onun ilâhi bir kitap olduğunu tasdik ederiz (ve ne de onunönündekine) inanırız, ne Tevrat gibi, İnil gibi kitapları, öyle ahirete vesâireye dâir bilgiler veren eski kitapları kabul ederiz. Deniliyor ki: Mekke-i Mükerreme’deki kâfirler, Resûlullah’ın vasıflarını ehli kitaptan sormuşlar, onlar da o Yüce Peygamber’in vasıflarını kendi kitaplarında bulmuş olduklarını söylemişler. Bunun üzerine gazaba gelen kâfirler, Kur’an’a da, diğer semavi kitaplara da inanmadıklarını söylemek cehâletinde bulunmuşlardır. Artık o inkârcılar, bu inkârları yüzünden ne büyük bir felâkete aday olmuşlardı. İşte onların bu dehşet verici geleceklerini beyân için Cenab-ı Hak buyuruyor ki: Resûlüm!. (eğer o zâlimleri) O senin peygamberliğini, Kur’an-ı Kerim’i ve kıyamet âlemini inkâr edenleri (Rab’lerinin huzurunda) hesap yerinde (tevfik edilmiş oldukları zaman görecek olsan!.) Ne hayret verici, ne çirkin bir manzara görmüş olursun (Bâzısı bâzısına söz çevirir.) Tartışmada bulunurlar, birbirini tenkit ederler. (zayıf sayılmış olanlar) bir takım ileri gelenlere tâbi olanlar (kendilerini büyük görmüş olanlara) dünyada makam sahibi olan, önderlikte bulunan, böbünlenir birer vaziyet gösteren kimselere (der) ler (ki: Eğer siz olmasa idiniz) eğer siz bizi aldatmalarınızla şaşırtmamış bulunsa idiniz (elbette biz müminler olmuş olurduk.) Resûlullah’a tâbi olur, küfür ve isyândan kurtulur, bugün böyle bir felâkete maruz kalmazdık.
Sebe' 34:32
(Kendilerini büyük görmüş) Avam tabakasına önderlikte bulunmuş (olanlar da) kendilerini savunmak için (zayıf sayılmış olanlara) kendi başkanlıkları, hükümleri altında bulunan kimselere (der)ler (ki: Biz mi sizi hidayetten alıkoyduk?.) Sizin aklınız yokmu idi ne için bize uydunuz, hak’ka tâbi olmaktan, hidayet yolunu takib etmekten geri durdunuz?. Ve Allah tarafından bir hidayet rehberi olan Peygamber (geldiği vakit?.) ne için ona uymadınız da bize uydunuz?. (Hayır.. Siz günahkârlar idiniz) siz kendi nefsinizin meyillerine tâbi oldunuz, kendinizi imândan mahrum bıraktınız, küfrü imâna tercih eylediniz.
Sebe' 34:33
(Ve zayıf sayılanlar da) Kendilerinin mazeretleri olduğunu göstermek için nefislerini savunmaya cür’et ederek (o büyüklük gösterenlere) kendilerini saptırmış olan reislerine (der) ler (ki:) Hayır.. Öyle değil, kendinizi hiç savunmada bulunmayın, sizin tarafınızdan yapılan (gece ve gündüzdeki hiyle) tuzak ve aldatmalar ki, bizi öyle hidâyetten mahrum bırakmış oldu. Siz olmasa idiniz biz bu felâketlere uğramazdık. (o vakit ki) O dünyada bulunduğumuz zaman ki, siz (bize emr eder idiniz ki, Allah’ı inkâr edelim ve onun için ortaklar edinelim) işte sizin bu husustaki aldatmalarınızın etkisiyle biz öyle ilâhi dinden mahrum bulunmuştuk. (ve azabı gördükleri zaman) Hepsi de, zayıflarda, onları yoldan çıkaran reisleri de (için için pişman olurlar) birbirine karşı vaziyetlerini saklayarak kalben büyük pişmanlıklarda bulunurlar, yapmış oldukları fenâlıklardan dolayı büyük üzüntülere tutulurlar. Ne yazık ki!. Artık pişmanlık, kendilerine bir fâide vermez. (ve kâfir olanların boyunlarına demir lâleler) halkalar, zincirler (vurmuş olacağız) ohidâyetten mahrum kalmış ve insanları hidâyetten mahrum bırakmaya çalışmış kimseler öyle bağlanarak hepsi de cehenneme sevkedilmiş olacaklardır. (onlar) Dünyadalarken (işlediklerinden başka birşey ile cezalandırılmayacaklardır.) onlar ancak kötü amellerinden, inançlarından dolayı öyle bir azaba tutulmuş olacaklardır. Bu âkibet, kendilerine daha dünyadalarken ihtar edilmiş idi. Biraz düşünerek hâllerini düzeltmeli değil mi idiler. İşte hak’tan, ilâhi dinden ayrılanlar, kendi kabiliyetlerini kötüye kullandıkları için öyle bir azaba lâyık olmuşlardır. Başkalarını da hak’tan, ilâhi dinden uzaklaştırmaya çalışanlar, kötü propaganda yapanlar da hem kendi sapıklıklarından, hem de başkalarını sapıttırdıklarından dolayı kat kat azaplar içinde kalacaklardır. Bütün bu hususlardaki Kur’an açıklamaları, insanlığı uyandırmak, öyle inkârcı hareketlerde bulunmaktan men’etmek hikmetine dayanmaktadır. Bu da şüphe yok ki, insanlık hakkında bir ilâhi adalettir, bir ilâhi merhamet eseridir. Buna inanmışızdır. Ne yazık ki bundan istifâde edenler, azdır.
Sebe' 34:34
Bu mübârek âyetler, bir takım inkârcıların yalanlamasına uğrayan Yüce Resûl!. Hakkında bir teselliyi içermektedir. Eski kavimler arasında da maddî varlıklarına güvenerek Peygamberlerini yalanlayan ve kendilerinin azap görmeyeceklerini iddia eden kimselerin bulunmuş olduğunu bildirmektedir. Dünyada bazı şahısların fazla veya noksan servete, çoluk çocuğa sahip olmalarının bir hikmet gereği olduğuna işaret buyuruyor. Hakiki bir şerefe, mânevi bir yakmlığa, uhrevî makamlara kavuşmaya vesile olan şeyin öyle maddî varlıklardan ibâret olmayıp imândan ve iyiamellerden ibaret bulunduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey Yüce Resûlüm!. (hiçbir beldeye bir korkutucu zât göndermedik ki) Ahalisine ilâhi azab ile ihtar ederek kendilerini ilâhi dine davet eden bir Peygamber göndermedik ki, (illâ onun) o beldenin (refah içinde yaşayanları) onların reisleri, fâni şeyler ile nimetlenmiş olan zenginleri (dediler ki: Biz Şüphe yok ki,) ey bizi ilâhi azap ile korkutan zâtlar!. Sizin (kendisiyle gönderilmiş olduğunuz şeyi inkâr edicileriz.) yani: Biz Allah’ın birliğine inanmayız, ahiret hayatına kani değiliz, tebliğ etiğiniz hükümlerin bir ilâhi kitaba ait olduğuna inanmış bulunmuyoruz.İşte Ey Son Peygamber!. Şimdi saadet zamanında olduğu gibi evvelce de birçok inkârcılar, peygamberlerine karşı böyle inkârcı bir tarzda sizlere cür’et göstermişlerdi.
§ Mütref; Zengin, fazla nimete ermiş kimse demektir. Çoğulu, Mütrefun’dur.
Sebe' 34:35
(ve) O eski inkârcılar, Peygamberlerine hitaben (dediler ki: Biz malca ve evlâtca daha çoğuz) biz dünyada böyle nimetlere ermiş bulunuyoruz. (ve bir azap görecek kimseler değiliz) Demek ki: Allah bizi sevdiği için bize dünyada bu nimetleri veriyor. Artık bizi ahirette azaba uğratır mı?. Ne yanlış bir düşünce!. Onlar kendilerine verilen bu nimetlerin şükrünü ifâ edecek yerde küfür ile, isyân ile nankörlükte bulunmuş oldukları için daha ziyâde azabı hak etmiş olduklarını anlayamıyorlar.
Sebe' 34:36
İşte onların öyle bâtıl düşüncelerini red için Hak Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki: Ey Yüce Resûlüm!. O inkârcılara (De ki: Şüphe yokRab’bim, rızkı dilediği kimseye genişletir) hangi bir kuluna bu dünyada dilediği vakit bolca mal ve evlât verir (ve) dilediği vakit de o kuluna veya diğer kullarına rızkı (darlaştırır) onları ihtiyaç içinde, çoluk çocuktan mahrum bir hâlde bırakır. Bunlar birer hikmet ve fayda gereğidir. Bir kulunu geniş bir geçime nâil etmesi, herhalde ondan razı olduğuna delâlet etmez. Bunun aksine bir kulunu dan bir geçime mübtelâ kılması, ondan razı olmadığına bir alâmet sayılamaz. Bu gibi muhtelif hayat tarzları, bu imtihan âleminin gereklerindendir. (fakat insanların çoğu bilmezler) Bu gibi çeşitli hâllerdeki hikmet ve menfaati takdir edemezler. Fazla bir varlığı, bir şeref ve keramet alâmeti sanırlar, bir maddî mahrumiyeti de bir zillet ve horluğa düşme belirtisi derler. Halbuki, çok kere büyük bir varlığa kavuşmak, bir derece derece felâkete düşme yoluyla onu elde edenin daha ziyâde sorumluluk altında kalmasına sebep olur, şükrünü ifâ etmez, o varlığı gayrımeşru bir şekilde sarfederse bunun uhrevî cezasına çarpılır. Darca bir geçimde bir ibtilâ, bir imtihan vesilesi bulunur. Sahibi, ilâhi takdirine razı olup sabr ettiği takdirde uhrevî mükâfatlara nâil olur. Mamafih bu dünya, bir çalışma alanıdır. Her kim fazla çalışırsa, iktisadi, ictimai esbaba ziyâdece rivâyet ederse bolca bir varlığa kavuşur. Aksine hareket edenler de böyle bir varlıktan mahrum kalabilir. Bunlar dünyevî fa’aliyyetin birer neticesidir. Bu faaliyyet, hüsnüniyete mukarin, Allah rızasına uygun bulunmadıkça sahibi için uhrevî bir faide temin edemez.
Sebe' 34:37
Evet.. Ey insanlar!. (Ve ne mallarınız ve ne ile evlâdınız sizi bize yaklaştıracak) Bir mânevi yakınlığa sebep olacak (yüksek bir mahiyete sahip değildir) onlar haddi zatında binen yakınlık vesilesi olamaz. Artık ne için onlara aldanmalı, başkalarına karşı böbürlenir bir vaziyet almalı. (ancak kimler imân eder) ilâhi dine sarılır (ve sâlih amelde bulunurlarsa) üzerlerine düşen dinî vazifeleri ifâ eder, meselâ: Namaz kılar, diğer ibâdetleri ifâya calışır, meşru şekilde kazandığı malın zekatını verirse (işte onlar için yaptıkları) o güzel, ilâhi rızaya uygun (amelleri karşılığında kat kat mükâfat vardır.) öyle bir güzel amel karşılığında en az on misli mükâfata nâil olurlar. (ve onlar) Öyle îman ve iyi amel sahipleri yarın ahirette (yüce makamlarda) cennet köşklerinde (emniyete kavuşmuş zâtardır) işte onları, korkudan emindirler. Nimetlerinin yok olmayacağından emin bir halde mutluca yaşar dururlar.
§ Zulfa; Yakınlık, mertebe, menzile, yüksek derece sarsılmaz bir yakınlık demektir.
§ Gurfe; Köşk, yüksek çardak, hânelerin üzerinde yapılan üst bina demektir. Çoğulu Gurüfat’dır ki: Yüksek evlerden ibarettir.
Sebe' 34:38
Bu mübârek ayetler de müşriklerin diğer bir kötü durumlarını tasvir etmektedir. Cenab-ı Hak’kın âyetlerini ibtâle, ilâhi nurunu söndürmeğe çalışan o inkârcıların cehennem, azabına mâruz kalacaklarını ihtar ediyor. Rızık verici Yüce Allah’ın dilediği kullarına bol bol rızk vereceğini ve dilediği kullarını da dar bir geçim içinde yaşatacağını beyan buyuruyor. Meleklere tapınmış olan müşrikleri meleklerin ahiret gününde yalanlayacaklarını ve öyle müşriklerin cehennemlere atılacaklarını habervermektedir. Şöyle ki: (Ve o) Kâfir ve mallarının, evlâtlarının çokluğuna aldanmış (kimseler ki, âyetlerimiz hakkında) Kur’an-ı Azim’in beyanları hususunda, aleyhlerindeki ilâhi delilleri ibtâl maksadiyle ve kendi bâtıl iddialarınca bizi (âciz sanar oldukları hâlde koşar dururlar) ilâhi azaptan yakalarını kurtaracaklarını zannederler, Cenab-ı Hak’kın kendilerini cezalandırmaya kâdir olmadığı hülyasında bulunurlar, işte (onlar) o ilâhi dinden mahrum, gazaba uğramış şahıslar, kıyamet günü zebaniler tarafından (azap içinde hazır tutulmuş kimselerdir) onları, o inkâr ettikleri pek kötü âkibete kavuşmuş olacaklardır.
Sebe' 34:39
O inkârcılar öyle ellerindeki dünya varlığına mı, güveniyorlar?. Resûlu Zîşanım!. Onlara ve bütün insanlara hitaben (Deki: şüphe yok Rab’bim, rızkı kullarından dilediğine genişletir) onu büyük bir geçime nâil eder. Bu bir ilâhi imtihandır, bunun şükrünü bilmelidir. Ve Cenab-ı Hak, rızkı yine (onun için) o kulu için dilerse (darlaştırır) bu da bir imtihandır, bir hikmete dayanmaktadır, sabr etmek icab eder ve nimet elde olunca onun kadrini bilmelidir, onu meşru şekilde sarfetmelidir. (ve) Ezcümle elindeki (birşeyden ne infak ederseniz) Allah rızası için fakirlere, âcizlere ne gibi bir yardımda bulunur iseniz (O) Kerem sahibi Yaratıcınız (onun) o harcanan şeyin (karşılığını verir) daha dünyada iken onun bedelini ihsan eder, ahirette de sevab ihsan buyurur. Hak yolundaki bir fedakarlık, asla zayi’ olmaz. (ve o) Yüce Yaratıcı (rızk verenlerin hayırlısıdır.) kullarını hiç ummadıkları yerden de rızıklandırır, ve onun takdiri bulunmadıkça kimse kimseye rızk adına birşey veremez, ondan başka hakiki bir rızıkverici yoktur, başkaları ancak takdir edilmiş rızkı, insanlara kavuşturmaya birer vasıtadan başka değildirler.
Sebe' 34:40
(Ve) Ey Yüce Resûl!. Kavmine ihtar et (o gün ki,) o kıyamet gününde ki, Yüce Yaratıcı (onları) şirke düşmüş olanları ve onların tapındıklarını (hep toplanılmış oldukları hâlde haşredecektir) bütün onları mahşerde toplayacaktır. (sonra meleklere derki) Onlara tapanları göstermek ve ona tapanları kınamak ve yalanlamak için meleklere hitaben buyuracaktır ki: (ya şunlar, size mi tapar olmuşlardı?.) O ne kadar cahilce bir hareket idi!. Şimdi sizin onlardan uzak olduğunuz görünmüş olacak. Cenab-ı Hak’kın meleklere böyle bir soru yöneltmesi, sırf meleklerin yüceliğini meydana çıkarmak, onlara tapanları rezil etmek ve kınamak içindir. Yoksa Hak Teâlâ Hazretleri, meleklerin öyle bir mabûdluk iddiasında bulunmadıklarını elbette bilmektedir. Buna inanmışızdır.
Sebe' 34:41
Melekler de bu ilâhi hitaba cevaben diyeceklerdir ki: Yarabbi (Seni tenzih ederiz) sen ortak ve benzerden yücesin, senden başkası mabûdluk sıfatına sahip olamaz (bizim velimiz) sığınağımız ve koruyucumuz veliyyi nimetimiz (onlar değil) o bize bağlılık göstermiş olan müşrikler değil, ancak (sensin) biz başkalarından uzak bulunmaktayız, bizimle onların arasında bir dostluk yoktur. (hayır) Yarabbi!. Sen bilirsin ki, (onlar cinlere tapar olmuşlardı) onları şeytan ve onun zürriyeti aldatmış bizim rızamız olmaksızın bize ibadetedilmesini, putlara tapılmasını o müşriklere faideli göstermişler, süslemiş bulunmuşlardı. Evet.. (onların) O müşriklerin (birçokları onlara) cinlere, şeytanlara (imân ediciler idi.) onların aldatmalarına kapılmışlar, mahlûkattan bir kısmını mâbut tanıyarak onlara da ibâdette bulunmuşlardı.
Sebe' 34:42
Allah tarafından da şöylece bir yüce hitap gelecektir: Ey insanlar!. (artık bugün) Bu mahşer gününde (bâzınız bâzınıza ne bir fâideye ve ne de bir zarara sahip olamaz) bugün hiçbir kimse diğer bir kimseye faide ve zarar veremiyecektir. Bugün bütün emir ve buyruk, ortaktan münezzeh olan Allah’a âittir, hakkınızda dilediği gibi muamele yapılacaktır. (ve zulm etmiş olanlara deriz ki:) O müşrikler hakkında ilâhi emir çıkar ki, ey müşrikler!. Şimdi siz (o âteşin azabını tadınız ki, siz) dünyada iken (onu) o cehennem ateşini tabiat ve yaratılış bakımından (inkâr eder olmuştunuz) şimdi gördünüz mü, o ne kadar bir hakikat imiş!. İşte lâyık olduğunuz cezaya kavuşmuş oldunuz.
Sebe' 34:43
Bu mübârek âyetler de o münkirlerin neden azabı hak etmiş olduklarına işâret buyuruyor. Onların kendilerine karşı okunan pek açık âyetleri nasıl inkâr ettiklerini, Resûl-i Ekrem hakkında nasıl dil uzatmalarda bulunduklarını göstermektedir. Onların cehâlet içinde kalmış ve küfrleri yüzünden helâk olmuşeski kavimlerin tarihi hallerinden bir ibret dersi almamış olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hak Teâlâ Hazretleri, peygamber zamanındaki müşriklerin hallerinin kötülüğünü teşhir için buyuruyor ki: (Ve onlara) O müşriklere (karşı) Resûl-i Ekrem’in veya ashab-ı kiramın lisâniyle (bizim açık açık âyetlerimiz okunduğu vakit) Allah’ın birliğinin doğruluğunu, şirkin bâtıl olduğunu insanların vazifelerini pek açık bir tarzda bildiren Kur’an-ı Kerim’in âyetleri okununca o müşrikler (derler ki: Bu) yani: Muhammed -Aleyhisselâm- (başka değil, bir adamdır ki, sizi atalarınızın ibadet ettikleri şeyden men etmek istiyor.) sizi putlara tapmaktan geri bırakmaya çalışıyor, sizi kendi dininizden alıkoyup kendisine tâbi kılmak arzusunda bulunuyor. Onun iddiası, bir delile dayanmış değildir. (ve) O müşrikler şöyle de (derler ki: Bu) Kur’an veya Allah’ın birliği iddiası (başka değil, sırf uydurulmuş bir iftiradır) yalan yere Allah’a izafe ediliyor (ve kâfir olanlar) gerek o müşrikler ve gerek ehli kitaptan olup da Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr eyleyenler, inkârlarında daha ileri giderek (hak için) gerçekleri açıklayan Kur’an hakkında veya Hz. Peygamber’in risâleti veya yaydığı İslâmiyet hakkında (kendilerine geldiği vakit) kendileri tevhit dinine, insani fazilete dâvet edildiği zaman bir insaflı düşünme ve tefekkürde bulunmaksızın (derler ki: Bu, apaçık bir sihirden başka değil) bu açık bir hayalden ibâret, bu bir hakikate dayanmış olmayıp bir büyü mahiyetinde bulunmakta. İşte o inkârcılar, kendi haklarındaki pek büyük bir hidayet vesilesi, bir saadet rehberini öyle takdir edemiyerek kendi cehaletlerini, hakikatı araştırmaktan mahrum bulunduklarını meydana koymuş oldular.
Sebe' 34:44
(Halbuki, onlara ders alacakları kitaplardan vermemiştik) Onlar asırlardan ben ümmi, cehâlet içinde yaşamakta bulunuyorlardı. Kendilerini aydınlatacak bir kitaba sahip değillerdi, kendi inançlarını destekleyecek bir ilâhi kitap ise elbette ki, mevcut değildir. (ve onlara) O inkârcı tâifeye ey Son Peygamber!. (senten evvel) Kendilerini ilâhi azap ile (bir korkutucu göndermemiştik) fetret devrinde yaşıyorlardı. bir Peygamber’e nâil olmamışlardı. Artık ne oluyor ki, öyle cehaletlerinde devam edip duruyorlar?. Şimdi bütün insanlık için pek muazzam bir nimet olan Kur’an-ı Kerim’den, Hz. Muhammed’in peygamberliğinden istifadeye çalışmali değil midirler?. Ne için onlar, eski inkârcıların tarihi felâketlerinden bir ibret dersi almak istemiyorlar?.
Sebe' 34:45
(Ve onlardan evvelkiler de tekzib etmişlerdi) Nuh, Ad, Semud kavimleri gibi eski milletler de Peygamberlerini inkâr cür’etinde bulunmuşlardı. (halbuki, onlar) Asrı saadetteki müşrikler, (ötekilerine) evvelki milletlere (verdiklerimizin onda birine ermemişlerdir) o eski milletlere daha çok kuvvet, servet ve hayat müddeti verilmişti. İşte onlar (Resûllerimizi tekzib ettiler) kendilerine gönderilen Peygamberlerin tebliğlerini kabul eylemediler, küfrlerinde devam etmek istediler (artık bak, benim) onları (inkârım) onlar hakkındaki kahr ve cezalandırmam (nasıl oldu!.) onlar o küfrleri yüzünden ne büyük felâketlere uğratıldılar, onları o kuvvetleri, servetleri o felâketlerden kurtaramadı. Artık onlar kadar kudretleri, varlıkları olmayan şimdiki müşrikleri, başlarına gelecek olan bir ilâhi azaptan kim kurtarabilir?. Bir kere o eski kavimlerin tarihi facialarını düşünerekonlardan bir ibret dersi almalı değil midirler?. Nelerine güvenerek, ne gibi bir doğru esasa dayanarak öyle küfr ve şirk içinde yaşamaya cür’et gösteriyorlar?. Hiç geleceklerini düşünmezler mi?. Diğer bir yoruma göre de Resûl-i Ekrem’in ümmeti, en üstün peygamber olan Yüce bir Peygamber’e nâil olmuşlardır. Kur’an-ı Kerim gibi de pek yüce, mucize ilâhi bir kitap ile aydınlatılmakta bulunmuşlardır. Bu pek muhterem Peygamberin risâleti ve Kur’an-ı Kerim’in hükmü kıyamete kadar bâkidir, bütün insanlığa yöneliktir, insanlığı dünyevî ve uhrevî selâmete, saadete kavuşturmak gayesine mâtuftur. Bu ne kadar yüce, muazzam bir nimettir. Eski ümmetler, bu nimetin, bu mânevi yüceliğin onda birine bile nâil olamamışlardır. Artık bu ümmet, bu kadar yüce bir nimetin kadrini bilmeli, şükrünü ifaya çalışmalı değil midir. Eğer bunu takdir etmez, bundan yüz çevirirlerse eski kavimlerden daha ziyade azaba, felâkete müstahik omuş olmazlar mı? Hak Teâlâ Hazretleri cümlemizi mukaddes dinimize tam bir sadakatle bağlılıktan ayırmasın. Amin.
Sebe' 34:46
Bu mübârek âyetler de Resûl-i Ekrem’in hangi hususa dair ümmetine öğüt verip onları hakikat aramaya sevk eylediğini bildiriyor. O Yüce Peygamber’de cinnetten bir eser bulunmadığını güzelce tefekkür edip anlamalarını emr ediyor. O kadri yüce Peygamberin kimseden bir ücret istemeyip onun Allah tarafından mükâfatlara nâil olacağını anlatıyor. Allâmülguyüb olan Cenab-ı Hak’kın vahyi ilâhisini dilediği kulunun kalbine yerleştireceğini beyân buyurmaktadır. Şöyleki: Ey Son Peygamber!. Ümmetine (Deki,) ben (size ancak birşey ile öğüt veririm.) size en mühim bir haslet ile vasıflanmayı tavsiye eder, sizi irşâda çalışırım. Şöyle ki: (Allah için) sırf Allah rızası için benim meclisimden ayrılırsın (ikişer ikişer ve teker teker kalkarsınız) gerek birlikte ve gerek tek olarak Peygamberimizin hal ve vasıflarını düşünürseniz, onun sizlere neleri getirip tebliğ ettiğini güzelce tefekkür edersiniz, bunun neticesinde size tebliğ ve teklif ettiği şeylerin doğruluğunu, yüceliğini anlamış olursunuz. Ve bilmiş olursunuz ki: (sizin arkadaşınızda) Size arkadaş olup ilâhi hükümleri tebliğ eden Muhammed -Aleyhisselâm- da (cinnetten bir eser yoktur) onun ne kadar yüksek bir akla yüce vasıflara nâil ve ne kadar hayır dilerce bir irşâda çalışmakta olduğu pek mükemmel anlaşılmış olur. Ve (o) Peygamber (sizin için şiddetli azabın önünde) cehennem azabının gelmesinden önce (bir korkutucudan başka değildir) sırf sizi büyük bir felâketten, bir cezadan korumak içindir ki, size nasihat veriyor, size ahiret azabını hatırlatarak sizi ondan kurtarmaya çalışıyor. Artık siz de onun bu hayır dilerliğine karşı teşekkür arzında bulunmalı, tebligatına riayet etmeli değil misiniz?.
Sebe' 34:47
Cenab-ı Hak buyuruyor ki: Ey Yüce Resûlüm!. Allah’ın birliğini, Hz. Muhammed’in peygamberliğini, haşr-ı neşri inkâr edenlere (Deki: Ben sizden) ifa ettiğim peygamberlik vazifesi karşılığında (ücret adına birşey istersem) yani: Ben sizden bir mükâfat beklemekte bulunmadım, ben sadece Allah’ın emrine, onun rızasına binâen sizi irşâda, uyarmaya çalışıyorum, sizi bir selâmet alanına erdirmek, istiyorum, sizden bir ücret istemem,(o sizin içindir) sizden istenilecek ücret, sizin olsun. Benim ona ihtiyacim yoktur. (benim mükâfatım ise ancak Allah’a aittir) Beni peygamberlik vazifemi ifâ ettiğimden dolayı sevaba, mükâfata nâil kılacak olan, ancak o Yüce Mâbud Hazretleridir. (ve o) Hikmet Sahibi Yaratıcı (herşey üzerine şâhittir) bütün kullarının hallerini, amellerini bilmektedir. Elbette ki, benim de huhusustaki sadakatim, samimi niyetim o Yüce Yaratanca bilinmektedir. Ona göre, hakkımda ilâhi lütufları tecelli edecektir.
Sebe' 34:48
Ey peygamberlerin en üstünü! Öyle bir takım inkârcılara, kâfirlere (Deki: Muhakak Rab’bim, hakkı ortaya koyar) hakikat ne ise onu Peygamberine vahy ve ilhâm buyurur. Veya hak ve hakikati ortaya koyarak onunla bâtılı atar, mahv ve yok eder, İslâmiyet’i bütün ufuklara yayılmış bir hale getirir, bu İslamiyet’in bütün ufuklara yayılması, yükselmesi hakkında ilâhi bir vâd, ve bir müjde demektir. Ve o Yüce Yaratıcı (bütün gayıbları tamamiyle bilendir.) göklerdeki, yerlerdeki bütün olayları, bütün sinları bilir. İslâm dininin gelecekte ne kadar yükselmeye, yayılmaya nâil olacağı da Allah katında tamamen malûm bulunmaktadır.
Sebe' 34:49
Bu mübârek âyetler de hakkın tecelli edip bâtılın yıkılmış olduğunu müjdeliyor. Resûl-i Ekrem’in kimseye bir zararı olmayıp kendisinin ilâhi vahiy sayesinde hidayete nâil olduğunu bildiriyor. İnkârcıların da ileride ne kadar heyecanlara düşerek ne kadar mahrumiyetler içinde çırpınıp duracaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Son Peygamber!. O İslâmiyet düşmanlarına (Deki: Hak geldi) İslâm dinî ortaya çıktı veya Kur’an-ı Keriminmeye başlaşmış oldu veya Hz. Muhammed’in peygamberliği mucizeler ile desteklenmiş bulundu, hak ve hakikat tecelli edip durdu. (ve) Ey inkârcılar!. Sizin tutmuş olduğunuz (bâtıl) ise, küfr ve isyan ise hiçbir şeyi (ne başlangıçtan meydana getirileblir ve ne de) mahv olup giden birşeyi (iade edebilir) yani: İslâmiyet’in gücü ve yüceliği karşısında küfrün bâtıl olduğu ortaya çıkmış, onun hangi birşeyi icat ve iâdeye kabiliyeti bulunmadığı belli olmuştur. İbni Mesut Hazretlerinden rivâyet olunduğuna göre, Resûl-i Ekrem Efendimiz, Mekke-i Mükerreme’yi feth edince Kâbe-i Muazzama’daki üçyüz altmış putu kırıp atmış, “Hak geldi, bâtıl gitti” meâlindeki âyeti kerimeyi okumuştu.
Sebe' 34:50
Ey faziletler saçan peygamber!. Senin yüceliğini itiraf etmeyen o inatçı inkârcılara (Deki: Eğer ben) Faraza doğru yoldan (sapıtmış isem, şüphe yok ki, kendi şahsım aleyhine sapıtır olurum) onun vebâli, mes’uliyeti benim şahsıma ait bulunmuş olur. (ve eğer doğru yola ermiş isem bu da) böyle bir hidayete kavuşmakda (rab’bimin bana vahyettiği şey sebebiyledir) onun ihsan buyurduğu Kur’an-ı Kerim ve feyz ve hikmet sayesindedir. Binaenaleyh o Hikmet Sahibi Yaratıcının bir olan zatına sığınmalıdır, onun Kur’ani hükümlerine riâyette bulunmalıdır ki, böyle bir hidayete kavuşmak nasib olsun. (Muhakkak ki, O) Rab’bim, o hikmet sahibi ve Yüce Yaratıcım (işiticidir) benim de, sizin de sözlerimizi işitmektedir ve o kerem sahibi mâbud, kullarına ilmen, mânen (pek yakındır) onların bütün sözlerini, işlerini görür, bilir, duâlarına icabet buyurur, onun yüce zatına karşı hiçbir şey gizli kalamaz.
Sebe' 34:51
Ey peygamberlerin en şereflisi!. Eğer o inkârcıları (Görecek olsan telâşa düştükleri zaman) öldükleri veya mahşere sevkedildikleri veya Bedr savaşında mağlûbiyetlere uğradıkları vakit, ne acayip, ne ibret verici bir manzara görmuş olursun. (artık kurtuluş yok) Onlar o zaman kendilerini o felâketten asla kurtaramayacaklardır. (ve onlar yakın bir yerde yakalanmışlardır) Elde edilerek cezalarına kavuşturulmuş olacaklardır. O da, ya kabirlerinde veya cehenneme sevkedilecekleri zaman olacaktır, veyahut Bedr savaşında meydana gelecektir ki, artık o felâketten, o mağlûbiyetten kaçıp kurtulmalarına imkân kalmamış olacaktır.
Sebe' 34:52
(Ve) O inkârcıları, haklarında ilâhi azap kararlaştığı zaman, âhiret âleminde (Demiş olurlar ki, ona imân ettik) şimdi Kur’an-ı Kerim’i veya Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ı tasdik etmekte bulunuyoruz. (fakat onlara uzak bir yerden el sunmak nerede?.) Artık ahiret gibi uzak bir yerden el uzatarak dünyadaki îmanı elde etmek kabil mi?. Ne yazık ki artık onun kabul edileceği zaman geçmiş bulunacaktır.
§ Tenavüş; Elde etmek, yakın birşeyi kolaylıkla yakalamak, almak manâsınadır.
§ Eşya’; Şia’nın çoğuludur ki, bir bölük cemaat demektir. Bir mezhebe tâbi veya bir kişinin etrafında yayılmış olan kimselerden ibarettir.
§ Mürib; Bir kimseyi reybe, yani, şek ve şüpheye, vehme düşüren şey demektir. Reyb kelimesi vehimle meydana gelen şek ve şüphe manasına olduğu gibi, hadise, rüzgar manâsında da kullanılmıştır.
Sebe' 34:53
(Halbuki,) O kâfirler (onu) Kur’an-ı Kerim’e, Hz. Muhammed’in Peygamberliğine, ahiret gününe îman edilmesini (evvelce) dünyadalarken (inkâr etmişlerdi) onlara inanmamışlardı. (ve gayba uzak bir yerden taş atıyorlardı) kendilerinde hiçbir bilgi, düşünce olmaksızın Resûl-i Ekrem’e haşâ.. Sihirbaz, şair, kahin diyorlardı, Kur’an-ı Kerim’e de sihir ve şiir demekten skılmıyorlardı. Ahiret hayatını inkâra cür’et gösteriyorlardı, kendi bâtıl zanlarına göre laf atıp duruyorlardı.
Sebe' 34:54
(Artık kendileriyle arzu ettikleri şey arasına) Dünyaya dönüp de îmanda, salih amellerde bulunmak arzuları arasında büyük bir ayrılık engel bulunmuştur. Bu arzularına kavuşmaları artık mümkün değildir. (Nasıl ki, evvelce onların benzerleri hakkında da) öyle bir ayrılık (yapılmıştı) eski kavimler de Peygamberlerini inkâr etmişler, sonra kahra uğrayarak ahirete gidince dünyadaki hareketlerinin pek korkunç neticesini anlamışlar, tekrar dünyaya dönüp de imân ile kendilerini kurtarmak istemişlerdi. Fakat bu temennileri artık kendileri için bir faide temin edememiştir. Zira (muhakkak ki, onlar) dünyadalarken kendilerini (şüpheye düşüren bir tereddüt içinde idiler) yani: Pek büyük bir kuşku ve şüphe içinde yaşıyorlardı, kendilerini uyandırmak isteyen zatların sözlerine iltifat etmiyorlardı, kendi nefislerinin boş isteklerine tâbi olarak hayatın gayesinden habersiz bir halde bulunuyorlardı. İşte bu sebepledir ki, öyle mahrumiyet, pişmanlık içinde kalmışlardır. İnsanlara lâzım olan odur ki: Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinin bu âlemde tecelli edensonsuz kudret eserlerini bir ibret gözüyle seyr edip uyanık bir halde yaşasınlar, nâil oldukları nimetlerden dolayı o kerem sahibi mabûda hamd ve övgüde bulunarak dindarca bir halde yaşamaya devam etsinler. İnsanlık için selâmet ve saadet çaresi bundan ibarettir. Ve Başarı Allah’tandır.
Fatır 35:1
Bu mübârek âyet, nice kudret harikalarını yaratan ve zalim kavimleri mahv ve yok eden Yüce Yaratıcıya müminlerin hamd ve şükrde bulunmalarına işaret buyurmaktadır.
Şöyle ki: (Hamd) Güzelce övgü ve şükür sunma (gökleri ve yeri yaratan) bu muazzam âlemleri yoktan var eden, birer hârika, güzel bir şekilde vücude getiren ve (melekleri ikişer ve üçer ve dörder kanat sahibi elçiler kılan) o pek lâtif mahlûkları sür’atle harekete muktedir, ruhani kabiliyetlere sahip buyuran ve ilâhi hükmleri, haberleri Peygamberlere, velilere vahy ve ilham ve sadık rüya şeklinde tebliğe vasıta kılmış olan (Allah’a mahsustur) bütün kâinat, hal ve sözüyle o kudret sahibi Yaratıcıya hamd-ü senada bulunur, saygılar sunmaya devam edenler.
O öyle bir Yüce Yaratıcıdır ki, (Yaratmada dilediğini arttırır) melekleri daha nice kanatlara, kuvvetlere sahip kılar. Nitekim sahihî müslimde İbni Mesut’tan rivâyet olunduğuna göre Resûl-i Ekrem Sallallâhu Aleyhi Vesellem Efendimiz Cibril-i Emin’i altıyüz kanatlı bir surette görmüştü.
O mübârek melek böyle bir kuvvete, bir ruhani kabiliyete ve görevli olduğu şeyleri sür’atle uygulamaya muktedir bulunuyordu. Evet.. Cenab-ı Hak dilediği mahlûkunu yüksek bir kabiliyete, büyük bir ilim ve irfana, fevkalade bir güzelliğe ve ruhi yüceliğe nâil buyurabilir. (şüphe yok ki, Allah herşey üzerinde hakkiyle kâdirdir.)
Dilediği şeyi yaratmaya, çeşitli, farklı nimetlere, kabiliyetlere sahip kılmaya ilâhi kudret fazlasıyla kâfidir. Bütün gözlerimiz önünde parlayıp duran birnice yüce manzaralar, o Kerem Sahibi Yaratıcının kudreti azimesine şahadet edip durmaktadır.
§ Futr = Fıtret; Yarmak, yaratmak, birşeyi başlangıçtan itibaren meydana getirmek demektir.
“Fatır” de yaratan birşeyi yapan, geçmiş bir benzeri olmaksızın icat eyleyen zât manâsınadır.
“Her zerrede hâsılı hüveyda”
“Olmakta tecelliyat-ı Mevlâ”
Fatır 35:2
Bu mübârek âyetler de Cenab-ı Hak’kın mahlûkatı üzerindeki tasarruflarına hiçbir kimsenin engel olamayacağını bildiriyor. İnsanları nâil oldukları nimetlerden dolayı şükür sunmaya dâvet edip, nankörlükten sakındırıyor.
Evvelki Peygamberlerin de tekzibine uğramış olduklarını beyan ile Resûl-i Ekrem’e teselli vermektedir. Şöyle ki: (Allah) Celle Celâlûhu Hazretleri (insanlara rahmetinden neyi açarsa) kendi rahmet hazinelerinden maddî ve manevî ne gibi nimetler verirse, sıhhat, servet, ilim ve hikmet gibi neler ihsan buyurursa (sonra onun için tutacak yoktur) o açılan rahmet kapılarını tutup kapamaya muktedir bir mahlûk bulunamaz. (ve) O Hikmet Sahibi Yaratıcı (neyi tutarsa) hangi bir kulunu hangi bir nimetten hikmet gereği mahrum bırakmak dilerse (artık bundan sonra) Cenab-ı Hak’kın onu tutup men ettiğini müteakip (onu salıverecek yoktur) hiçbir kimse, Hak Teâlâ’nın mahrum bıraktığı bir şahsı bir nimete kavuşturamaz, o şahsa yönelen bela ve musibeti açıp onu kurtaramaz. (ve aziz, hâkim olan)
Yani: Her dilediğiniyapmaya kâdir, herşeye galip ve her iradesi, yaratması bir hikmet ve faydaya dayanmış bulunan ancak (O’dur) O Kâinatın Yaratıcısı Hazretleridir. Binaenaleyh insanlar her hususta Cenab-ı Hak’ka dayanmalı ve sığınmalıdır.
Feyz ve bereketi onun rahmetinden beklemelidir. Bir dünyevî varlık ümidiyle hakkın emirlerine aykırı harekette bulunarak herhangi bir şahsa güvenmemelidir. İnsan bir nimete nâil olursa o mutlaka Cenab-ı Hak’kın takdir ve yaratması iledir, bundan dolayı şükr etmelidir. Bir mahrumiyete maruz kalırsa bu da bir hikmete dayanmaktadır ve çok kere de kendi kusurlarının bir neticesidir. Artık durumunu düzeltmeye çalışmalıdır. Dünyevi bir ümit ile ona buna yaltaklık etmek İslâm ahlâkına aykırıdır.
Fatır 35:3
Evet. (Ey insanlar!.) Ey Cenab-ı Hak’kın kulları. (Allah’ın üzerinizde olan nimetini hatırlayınız) O nimetleri lisanen ve kalben anınız. Sizi var eden O’dur, size sıhhat, akıl, servet, vesaire veren O’dur. Bu yaşadığınız muhitte ne kadar çeşitli nimetlere nâil oluyorsunuz. (Allah’tan başka sizi göklerden ve yerden rızıklandıran bir Yaratıcı var mıdır?.)
Elbette ki, yoktur. O, ortak ve benzerden münezzeh olan Kâinat’ı Yaratanın bir lütfudur ki, göklerden muhitinize yönelen ışıklar ile, havalar ile, yağmurlar ile sizi yaşatıyor, yerden meydana getirdiği çeşit çeşit ürünler ile de sizi besliyor, nimetlere nâil buyuruyor. Evet.. Şüphe yok ki, (ondan) o Kerem Sahibi rızık vericiden (başka ilâh yoktur) Yaratıcılık ve mabûdluk yalnız O’na mahsustur (o halde nereden döndürülmüş oluyorsunuz?.) Hak Teâlâ’nın bir Yüce Yaratıcı, bir kerem sahibi rızık veren olduğu böylece malum iken ne içinsiz Allah’ı birlemekten ayrılıyorsunuz?. Bir takım mahlûkatı o Kâinat’ı Yaratana ortak ediyorsunuz?. Öyle fani, âciz şeylere tapınıp duruyorsunuz?.
Bu ne gaflet, ne cehalet!. İşte bu ilâhi hitap!. Bütün inkârcı insanlığa müteveccih olduğu gibi özellikle asr-ı saadetteki Mekke-i Mükerreme müşriklerine de müteveccih bulunmuştur. Onlar Hz. Peygamber’i yalanyanlar, nâil oldukları o muazzam nimetin kadrini bilmiyerek küfr içinde yaşamak istiyorlardı. “Yü’fekûn” kelimesi “Efek” kelimesinden alındığına göre manası: İmândan nasıl çevriliyor, küfre döndürülüyorsunuz demektir. “İfk” kelimesinden türemiş olduğuna göre de manâsı: Allah’ın birliğini tekzib size meneden vaki oluyor demektir.
Fatır 35:4
(Ve) Ey Son Peygamber!. O nankörler (seni tekzib ediyorlarsa) senin peygamberliğini inkâr ederek muhalefette bulunuyorlarsa, aldırma, üzülme, sabr et (ve muhakkak ki, senden evvel de) kavimleri tarafından (Peygamberleri tekzib edilmişlerdi) onlar da ezâ ve cefaya uğramışlardı. Fakat sabr ederek selâmete ermişlerdi. (bütün işler Allah’a döndünülecektir) Yarın ahiret âleminde sizi bu sabr ve sebatınızdan dolayı nice mükâfatlara erdirecektir.
O inkârcılar da lâyık oldukları azaplara kavuşmuş olacaklardır. Bu, mutlâka takdir edilmiştir. Kuşeyrî merhumun dediği gibi bu ilâhi beyanda ilim adamlarına erbâb-ı kulub’e, müminlere işâret vardır. Şöyle ki: Bu gibi zatlar her vakit bir takım dinsizlerin, adi kimselerin kınama ve kötülemelerine hedef olabilirler. Bu hal insanlık muhitinde öteden beri görülmekte bulunmuştur. Bu hâlde sabr etmelidir, Allah’ın korumamsına sığınmalıdır.
Elbette ki, bu gibi mazlum bir durumda bulunan zatlar mükâfata nâil olacaklardır, onların aleyhindeki iftiralara cür’et edenler de ergeç lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır. Elbette ki, ilâhî adalet tecelli edecektir.
Fatır 35:5
Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın kulları hakkındaki vâdinin herhalde meydana geleceğini beyân ile onları uyanmaya dâvet ediyor. Vesveselerine uyanları cehennemlik edecek olan şeytana uyulmamasını ihtarda bulunuyor. Kafirlerin şiddetli bir azaba, iyi müminlerin de mağfirete, büyük bir mükâfata nâil olacaklarını haber veriyor. Kendi çirkin amellerini süslü görenlerin pek aldanmış olduklarını bildiriyor.
Cenab-ı Hak, kullarının bütün amellerini bildiği için onlardan dilediğini delalete ve dilediğini hidayete sevkedeceği için artık Resûl-i Ekrem’in sapıklar hakkında üzülmemesini beyân ile o Yüce Peygamber’e teselli verici olmaktadır.
Şöyle ki: (Ey insanlar!. Şüphe yok ki, Allah’m vâdi haktır) Haşr-ı neşre mükâfat ve cezaya ait ilâhi beyan sâbittir, birer sırf hakikattir. Mutlaka meydana gelecektir. (Artık sizi bu dünya hayatı aldatmasın) Dünyanın fâni gösterişi, zevk ve sefası sizi geleceğinizi düşünmekten gafil bulundurmasın (ve şeytan da sizi Allah ile) Cenab-ı Hak’kın sizi herhalde af edeceğine, yarlıgayacağına dair vesveseleriyle (aldatmasın) sizi Allah’ın affına güvendirerek gaflete, hali düzeltmekten men’e çalışır. Onun vesveselerine kapılmayınız.
Fatır 35:6
Evet.. (Şüphe yok ki, şeytan sizin için) Eyinsanlar!. Öteden beri pek fena (bir düşmandır) sizi felâketlere uğratmaya çalışır durur. (artık siz de onu bir düşman tutun) Onun iğfalatına aldanmayın, ona karşı muhalefete devam edin, üzerinize düşen vazifeleri yapmaya çalışın. (o) şeytan (muhakkak ki, kendi etrafında toplananları) kendi vesveselerine kıymet verenleri (davet eder ki,) onlar kendisine uysunlar da sonunda (alevli cehennemin yâran’ından oluversinler) onlar da kendisi gibi cehenneme atılıp bcraberce ceza çeksinler, bu şekilde de Àdem oğullarından intikam almış bulunsun.
Fatır 35:7
Evet.. (O kimseler ki, kâfir oldular) şeytanın vesveselerine uyarak dinden çıktılar (onlar için pek şiddetli bir azap vardır) şeytanın davetine icâbet ettiklerinin cezasına uğrayacaklar, tasavvurların üstünde azap çekip duracaklardır. (ve o kimseler ki, imân ettiler) Kalplerini imân nuru ile aydınlatmaya muvaffak oldular.
(ve) şeytanın vesveselerine kapılmayarak (güzel güzel amellerde bulundular) namaz gibi, oruç ve zekât gibi dinî vazifelerini yerine getirdiler (onlar için de) öyle mümin, salih kulara mahsus da Allah tarafından (bir yarlıgama) bir mağfiret (vardır ve pek büyük bir mükâfat vardır) onlar cennetlere nâil olacaklardır, Allah’ın cemalini müşahede şerefine mazhar bulunacaklardır. Ne yüce bir muyaffakiyyet!.
Fatır 35:8
Evet.. Şüphe yok ki, kâfirler ile müminlerin sonları eşit olamayacaktır. Bir kere düşünmeli!. (Ve o kimdir ki, ona kötü ameli) şeytanın vesveseleriyle, nefsinin bozuk meyilleriyle süslü gösterilmişti de onu o çirkin amelini, o akla, ahlaka aykırı hareketi (güzel görmüştür) o fena ameline devam edip durmuştur, onun fenalığını anlamamıştır, karanlık hayatını, bir aydınlık sanmıştır, artık öyle aldanmış bir şahıs, hiç iyi kimse gibi olabilir mi, bir mümin kul gibi uhrevî bir nimete nâil bulunabilir mi?.
Elbette ki, öyle olamaz. (muhakkak ki, Allah dilediğini şaşırtır.) öyle şeytana tâbi olan, bencil bulunan, kendi iradesini ve kabiliyetini kötüye kullanan bir şahsı dalalet içinde bırakır, onu lâyık olduğu cezaya kavuşturur (ve) Cenab-ı Hak (dilediğini) de (doğru yola iletir) kendi iradesini, yaratılıştaki kabiliyetini iyi kullanan, şeytanın aldatmalarına kapılmayan, üzerine düşen vazifeleri ifâya çalışan bir kuluna Hikmet Sahibi Yaratıcı Hazretleri hidayete nâil eder, onu ahirette makamlara erdirir.
Velhasıl: Herkes dünyadaki güzel veya çirkin çalışmasına göre ahirette mükâfata veya cezaya uğrayacaktır. (artık) Ey Merhamet Sahibi Peygamber!. (nefsin onların üzerine) öyle şeytana uyup küfür ve isyân içinde yaşayan kimselerden dolayı (üzüntü ile geçip gitmesin) sen peygamberlik vazifeni ifa ediyar, onları uyandırmaya çalışiyarsun, onlar ise kendi bâtıl kanaatlarından ayrılmiyorlar. Binaenaleyh sen mazursun, şiddetli bir üzüntüde bulunmana lüzum yok, onlar kendi kötü amellerinin cezasına kavuşmuş olacaklardır.
Onlar nice kudret hârikalarını gördükleri hâlde onları takdir ederek uyanmıyorlar, küfrlerinde devamedip duruyorlar. (şüphe yok ki, Allah) Teâlâ Hazretleri o inkârcıların (neler işlediklerini tamamiyle bilendir) onların bütün o çirkin inançlarını, amellerini bilmektedir. Onları ona göre cezaya uğratacaktır. Bu bir adalet vehikmet gereğidir.
§ Heserat; Hesretin çoğuludun ki, kaybedilen birşeyden dolayı nefsin şiddetli bir üzüntü ve kedere tutulması demektir. Bu âyeti kerime, Ebu Cehl ile diğer müşrikler hakkında nazil olmuştur. Tefsini Ebissuut. Diğer bir rivâyete göre de Hz. Ömer Radiallahu Anh ile Ebu Cehl hakkında inmiştir. Çünki Allah Teâlâ Hz. Ömer’e hidayet nasip buyurmuş, Ebu Cehl’i de dalâlet içinde bırakmıştır. Tefsirül’ Merağı.
Fatır 35:9
Bu mübârek âyetler, Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinin bu âlemdeki pek güzel, ibret verici kudret eserlerine dikkatleri çekerek ahiret hayatının alacağına bir misal getirmekte bulunuyor. Hakiki izzet ve kudretin Cenab-ı Hak’ka mahsus olduğunu bildiriyor, dünyevî varlıkların ve kendilerine tapılan putların bir izzet ve şerefe sahip bulunmadıklarına işaret ederek insanları güzelce amellere sevk ve aykırı hareketlerden sakındırmaktadır.
İnsanların yaradılışlarında ve yaşayışlarındaki hayret verici tarzı beyan ve bunların bir yüce kitapta kayıtlı olduğunu ihtar ile insanlığı mütefekirce bir hâlde bulunmaya davet buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve Allah O) Yüce zat (dir ki: Rüzgârları göndermiştir) öyle havada hareketler meydana getiren yaratılış harikalarını yoktan vücude getirmiştir. Bunlar o Yüce Yaratıcının kudretine birer delildir. (sonra) o rüzgârlar (bulutu) o kadar ağır kitleleri (harekete getirir) onları muhtelif taraflara sevkeder, bu şekilde de pek muazzam birer kudret eseri gözler önünde parlamaya başlar (derken onu) o bulutu (birölmüş) bitirme gücünden, bitkilerden mahrum kalmış (bir beldeye sevketmişizdin) o bulutlar suları içermiş olarak ilâhi kudret ile takdir edilen bir yer sahasının üzerine görülmekte bulunuyor.
(sonra onunla) O buluttan yağan yağmurlar ile (yer öldükten) öyle gelişme ve artımdan mahrum, hayattan nasipsiz bir halde kaldıktan (sonra hayata kavuşturmuşuzdur) Yağdırılan yağmur1ar ile o sahalar yeniden hayata ermiş, çeşit çeşit bitkilerin meydana gelmesine bir cilvegah bulunmuştur. Bu gibi kudret eserleri daima görülmektedir. (İşte ölüleri diriltmek de böyledir.) Cenab-ı Hak, dilediği zaman candan mahrum kalmış olan ölüleri de feyz-i kudretiyle yeniden hayata nâil buyurur.
O ölmüş yeryüzü nasıl ki, bir hayat kabiliyetine sahip bulunuyor, insanların vücutları da toprak kesilip darmadağın olduktan sonra ilâhi Kudret ile yeniden toplanarak yeniden hayata nâil olacaktır. Rüzgarlar vasıtasiyle, dağınık bulutlar, toplatılarak istenilen tarafa sevkedildiği gibi ruhları da ölmüş, dağılmış cesetlere sevkedilerek onların yeniden hayata kavuşmalarına birer sebep teşkil edecektir. İşte bütün bunlar, Hak Teâlâ’nın varlığına, kudretine, her dilediğini vücude getirebileceğine birer parlak delil teşki1 etmektedir.
Fatır 35:10
(Her kim izzet) Kuvvet, şeref ve şân (istiyorsa) bilsin ki (bütün izzet) kuvvet ve hâkimiyet (Allah’ındır) öyle mahlûkattan olan putlara, insanlara tapınarak onlardan bir faide bekleyenler, aldanmış bulunmaktadırlar. Öyle müşrikce hareketlerde bulunan her şahıs,bilmelidir ki, bütün izzet,bütün hâkimiyet ve kuvvet, dünyevî ve uhrevî şeref ve yücelik Cenab-ı Hak’ka mahsustur. Artık izzeti, şeref ve lütfu o Yüce Yaratıcı’dan istirham etmelidir.
O’na ibadette, dua ve niyâzda bulunmalıdır. (Pâk söz O’na) O Yüce Mabûd’un izzet dergahına (yükselir) tevhîde, tesbihe dair söylenilen mübârek kelimeler, okunan Kur’an-ı Kerim, yapılan dualar ve istiğfarlar bütün Cenab-ı Hak’kın manevî huzuruna yükselmek şerefine sahip bulunur, yani bunlar Allah’ın kabul etmesine mazhar olup (güzel emeli de) riyâdan uzak, halisane ifa edilen ibadetleri de (O) Yüce Mabûd (yükseltir) yani onları kabul ederek sahiplerini kat kat mükâfatlara nâil buyurur.
(ve o kimselerki, hilekârane bir şekilde günahları işlerler) Görünüşte mümin görünerek münafıkca bir tarzda harekette bulunurlar veyahut Kureyş kâfirleri gibi Darunnedve’de toplanarak Resûl-i Ekrem’in, İslâm dininin aleyhinde tedbir almak cinayetine cür’et edenler (onlar için de pek şiddetli bir azap vardır) onlar ergeç bir ilâhi kahra uğrayacaklardır.
Özellikle ahiret âleminde ebedî olarak azap çekeceklerdir. (ve onların o hileleri) Dünyada iken yapmak istedikleri suikastleri, İslâmiyet aleyhindeki çalışıp durmaları, bozguncu hareketlere, sözlere cür’et etmeleri kendilerine bir faide vermeyecekdir. Bilakis o hileleri (mahvolur gider) o hainler arzularına nâil olamazlar.
Nitekim Resûl-i Ekrem’in aleyhinde bulunan Mekke-i Mükerrem’e müşrikleri sonunda mağlup olmuşlardı. Bedr savaşında ne büyük bir mağlûbiyete, ezilmişliğe uğramışlardı. Evet.. Hak Teâlâ Hazretleri kıyamete kadar da İslâmiyet’i koruyacak düşmanlarını âkibet kahr ve cezaya mâruz bırakacaktır.
“Bir Şem’iki Mevlâ yaka bir veçhile sönmez.”
Fatır 35:11
Alemin Yaratıcısı Hazretleri, inanmışız ki herşeye kâdirdir. Ey insanlar!. Bir kere o yaratıcınızın kudretini, bu kâinattaki tasarruflarını düşünmeli değil misiniz?. Evet.. Allah bu âlemi yoktan var etti (ve Allah sizi) de ey insanlar! (bir topraktan, sonra bir nutfeden yarattı) yani:
Hz. Àdem’i topraktan yarattı, onun zürriyyetini de birer meniden meydana getirmektedir. (ve sonra) Ey insanlar!. (sizleri çiftler kıldı) erkek ve dişi sınıflarına ayırdı, aranızda birer karı-koca hayatı vücude getirdi (ve onun) o hikmet sahibi Yaratıcının (dinî) iradesi, takdiri (olmaksızın hiçbir dişi gebe olamaz) bir çocuğa hâmile kalamaz (ve) bir çocuk (doğuramaz) bütün doğanlar, o Yüce Yaratıcının ilmine, kudretine, dilemesine dayanmış bulunmaktadırlar.
(ve bir yaşatılan yaşatılmış olmaz) Hiçbir fert, kendi kendine yaşayıp durmaz veya yaşayacağı müddet ne ise o Allah katında malûmdur değişmez (ve onun ömründen kısaltılmak da olmaz) takdir edilmiş ömrüne ise onu ikmâl eden, bütün insanlık fertlerinin ömür sureleri az çok her ne ise Allah katında malûmdur (ki, kitapta) lavh-i mahfuzda veya herkesin defteri âmalinde (yazılmıştır) tesbit edilmiştir. Bazı amellerden dolayı insanların ömürlerinin artacağı beyân olunmuştur.
Mesela sadakalar, ömnü antinır diye buyurulmuştur. Bundan maksat o amel Allah katında malûm olduğu için o sebeple o ameli işleyecek kimsenin ömnü ezelden uzunca takdir edilmiş demektir. Yoksa ömründe bir değişiklik olacak demek değildir. (şüphe yok ki, O) Mahlukatı vücude getirmek, yaşatmak, öldürmek ve kâinattaki diğer olaylar her ne kadar haddizatında akıllara hayret venecek derecelerde mühim şeyler ise de (Allah’a görepek kolaydır) o Yüce Yaratıcı, öyle her dilediği şeyi vücude getirebilir, onun ilâhi kudreti herşeye fazlasıyle kâfidir.
İşte insanları öldürdükten sanna tekrar hayata kavuşturması da bu cümledendir. Onun bir “ilâhi emri, binlerce âlemi yeniden vücude getirebilir. Buna inanmışızdır. İşte bunu takibeden âyetler de Allah’ın kudretinin büyüklüğünü göstermektedir.
Fatır 35:12
Bu mübârek âyetler de Yüce Yaratıcının birliğine, kudret ve azametine ait başka deliller ve kanıtlar gösteriyor. Denizlerin muhtelif tabiatlarda olup insanlara ne kadar fayda verici bulunduklarını bildiriyor. Geceler ile gündüzlerin değişmesini ve gök cisimlerinin ilâhi emre itaatkâr bulunduğunu nazarı dikkate sunanak ilahlığın, mabutluğun Cenab-ı Hak’ka mahsus olduğunu, başkaca mabût edilenlerin ise hiçbir şeye kâdir ve kendilerine yapılan ibâdetlere, dualara vakıf bulunmadıklarını beyan ile insanları uyanmaya, Allah’ın birliğini tasdike dâvet buyurmaktadır. Şöyle ki: Kâinatın Yaratıcısi Hazretleri hikmet gereği birçok muhtelif tabiatta, kabiliyette şeyler yaratmıştır.
Bunlar birbirine eşit bir durumda değildirler. Mesela: İnsanlar birbirine eşit değildirler (ve iki deniz) de birbirine (eşit olmaz) hepsi de sulardan ibaret oldukları halde aralarında birçok farklar vardır. Mesela: (bu) Bir kısım deniz suları (çok temizdir, pek tatlıdır, kolayca içilir) insan tabiatına uygun bulunmaktadır. Bilakis (şu da) şu diğer bir kısım deniz suları da (çok tuzludur, acıdır) içilmesi uygun değildir, içilecek olsa boğaza elem verir, insanın içerisini yakar kavurur, hayatına kötü tesirde bulunur.
Bununla beraber bunların bâzı müşterek fâideleri de vardır. Mesela: (hepsinden tertemiz bir et yersiniz) Bunlardan tutulacak balıklardan istifade edilir (ve kendisi giyineceğiniz bir ziynet çıkarırsınız) onlardan kadınların bezenecekleri inciler, mercanlar gibi şeyleri çıkarır elde edersiniz. Özellikle öyle maddeten kıymetli cevherler, tuzlu denizlerden çıkarılmış bulunur.
(ve onun) O Yüce Yaratıcının (fadlından) lütf ve ihsanından olan pek fâideli şeyleri (arayasınız) elde edesiniz (ve umulur ki) öyle faideli şeylere nâil olup da onları size nasip buyuran âlemlerin Rabbine (şükr edesiniz için bunun içinde) deniz içlerinde (gemileri) o deniz sularını (yarar yarar bir hâlde) muhtelif taraflara (gider) yürür durur (görürsünüz) bu ne büyük bir ibret manzarası teşkil etmektedir?.
Bu âyeti kerimede işaret vardır ki: İnsanlar da muhtelif sınıflara ayrılmışlardır. Bir kısmı kâfirlerdir. Bunlar, manen acıdırlar, dinî lezzetlerden mahrumdurlar, aslî yaratılışlarını zâyetmişlerdir. Bir kısmı da müminlerdir ki, bunlar da manen pek güzeldirler, pek lezizdirler, yüce duygulara sahiptirler, kalpleri nurludur. Bununla birlikte bu dünya itibariyle kısımdan da istifade edilebilir, onlarda da şecaat, cömertlik, dünyevî işlere ilgili gibi vasıflar bulunabilir.
Hatta onlar bazan dünyaca faideli görülen bir takva şeyleri keşif ve icada da muvaffak olabilirler. Acı denizlerden mücevherler çıkarılışı gibi onlardan da bir kısım kıymetli sanat eserleri elde edilebilir. Bu da onlar için bir ilâhi imtihandır.
Kendilerine o kadar zeka ve kabiliyet verilmiş olduğu halde onun şükrünü bilmez, hakiki bir dine sarılmaz, îman nuru ile aydınlanmazlar ise sonunda öyle nimete nankörlükte bulunduklarının cezasına kavuşurlar. Onlar dünyadaki çalışmalarının faidesini bu dünyada gönmüş olurlar, fakat aslî yaratılışlarına muhalefet edip hakikigeleceklerini temin etmedikleri için ahiret âleminde mahrumiyetten kurtulamazlar.
Binaenaleyh insan, güzelce düşünmeli, kendisini dünyada nimetlere nâil buyuran Yüce Yaratıcısını birlemeye, takdise devam ederek kâfirce hareketlerden kaçınmalıdır. Hakiki selâmet ve saadet ancak o sâyede tecelli eder.
§ Azb; Tadı, hoş, lezzetli şeydir. “Furat” susuzluğu kırıp gideren tatlı sudur. Kûfe nehrinin de adıdır.
§ Saiğ Suyu boğazdan kolaylıkla geçiren şeydir.
§ Milh; Tuz demektir. Çoğulu emlâhtır.
§ Ücac; Tuzluluğu ve harareti şiddetli olan su vesairedir.
§ Tariy; Ter ve taze olan şey.
§ Hilye; İnci ve mercan gibi ziynete ait şey.
§ Mevahir; Suları yarıp her tarafa giden gemiler vesâire demektir.
Fatır 35:13
Evet.. Allah Teâlâ’nın Kudret ve Azâmeti pek büyüktür, her fiilde bir hikmet ve menfaat vardır. O Hikmet Sahibi Yaratıcı (Geceyi gündüz içine girdirir) o karanlık zamanı aydınlatır, karanlık aydınlığa dönmüş olur.
Bunun aksine (gündüzü de gecenin içine girdirir) gündüzler kısalır, gündüz saatlerinin bir kısmı geceye dönmüş, aydınlık, karanlığa dönüşmüş bulunur. Eğer bunlar düzgün bir tabiat kanununa tâbi olacak olsa idi böyle değişikliklere uğramazdı.Halbuki, öyle olmuyor; Cenab-ı Hak, bu vakitler üzerinde ve diğer şeylerde dilediği gibi tasarruflarda bulunuyor ve dilediği takdirde bunları büsbütün değiştirip tağyir edebilir.
Buna inanmışızdır. (ve) O Kudretli Yaratıcı (güneşi ve ay’ı itaatkâr kılmıştır) bunlar da ilâhi takdire göre hareketlerine devam ederler. Bu güneş ile ay’dan gök cisimlerinden (herbiri bir belirli müddete kadar akar gider) gök sahasında yürüyüşlerine devam ederler, takdir edilmiş olan zamanları gelince doğar ve batar dururlar. (işte bunları) Böyle yaratan bu yüksek parlak cisimleri yaşatan (Rab’biniz olan Allah’tır ki, mülk O’na mahsustur) bütün kâinat, O Yüce yaratıcının birer kudret eseridir.
O’nun hâkimiyet ve sahipliği altında bulunmaktadırlar. Artık ey müşrikler!. Bir kere düşününüz. (O’ndan başka) O kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinden ayrı (kendilerine ibadet ettikleriniz) putlar, heykeller vesâire (ise bir hurma çekirdeğinin zarına bile sabip olamazlar.) öyle adi birşeyi bile yaratamazlar. Artık öyle âciz, nâciz şeyler, mâbutluk vasfına nasıl sahip olabilirler. Ey müşrikler! Bunu hiç düşünmez misiniz?.
§ Kıtmir; Hurma çekirdeğinin üstündeki yufkacık kabı ve arkasındaki akça nokta ki, ağacı ondan biter ve ince zarı, ashab-ı kehfin köpeğinin adı.
Fatır 35:14
Evet.. Ey müşrikler!. (Eğer onlara dua etseniz) O bâtıl mabutlarınıza duada, ibâdette, kendilenınden bir yardım isteğinde bulunsanız (duânızı işitemezler) çünki onlar cansız kabilinden şeylerdir. (ve) Faraza (işitebilseler bile sizin için cevap veremezler) arzunuzu yerine getiremezler.
Çünkü buna kudretten mahrumdurlar (ve kıyamet günündede sizin şirkinizi inkâr ederler) onlar, o dehşet verici muhasebe gününde Allah’ın kudreti ile dile gelerek sizin kendilerine tapmış olduğunuzu red edecekelerdir, “Siz bize değil, şeytanların aldatmalarına uyarak mâbutluk vasfına sahip olmayan şeyleri mâbut edinmek cehâletine düşmüş bulundunuz” diye sizi tekzib edip kınayacaklardır. (ve) Ey bu ilâhi beyanları işiten kimse!.
(sana hakkiyle haber veren gibi) Bu hakikatları, böyle putlara tapanların uhrevî hallerine âit bilgileri sana Kur’an lisanı ile bildiren Cenab-ı Hak gibi başka bir (haber veren olamaz) siz o putlardan ne faide beklersiniz?. Onların fâideden uzak, şuursuz şeyler olduğunu işte Kâinatın Yaratıcısı Hazretleri sizlere haber veriyor.
Artık Allah’ın birliğini tasdik ederek İslâm dinine sarılmalı değil misiniz?.
Fatır 35:15
Bu mübârek âyetler de bütün insanlığın zengin ve övülmeye lâyık olan Yüce Yaratıcıya muhtaç olduğunu beyan ile mahlûkata tapınmanın kimseye bir faide vermeyeceğine işâret buyuruyor. Ve o Yüce Yaratıcının dilerse hiçbir güçlük olmaksızın bütün insanları gidererek yerlerine başkalarını getirebileceğini ihtar ediyor ve ahirette hiçbir kimse başkasının mesuliyetini yüklenemiyeceğini ve Yüce Peygamber’in ihtarlarını bir temiz kalp ile Allah’tan korkup namazlarına devam eden zâtların kabul edeceklerini ve herkesin şahsi temizliğinin kendi hakkında fâide verici olacağını beyan ile uyarmak için uhrevî hayatı hatırlatmaktadır.
Şöyle ki: (Ey insanlar!. Sizler Allah’a muhtaç fakirlersiniz) Sizin bütün varlığınız, yaşayabilmeniz, ancak Yüce Yaratıcının lütf ve ihsanı sayesindedir. Siz her bakımdan o Yüce mabûdun korumasına, şefkatine muhtaç bulunmaktasınız. (Allah ise) O Kerem Sahibi Yaratıcı (gânidir) hiçbirkimseye, hiçbir şeye, asla muhtaç değildir, alelitlâk müstağnidir, kullarının ibâdetlerine, itaatlarına da bir ihtiyacı yoktur ve Halik-i Azim (hamittir) bütün kâinattaki tasarrufatından dolayı hamd ve senâya müstahiktir, O’ndan başka tapılan şeyler ise birer âciz, muhtaç mahlûktan başka birşey değildirler.
Fatır 35:16
Artık ey insanlar!. Uyanın, yaratıcınızın birliğini biliniz, O’na hamd-ü senâda bulununuz, O’ndan başkasına tapmayınız (eğer) O Hikmet Sahibi Yaratıcı (dilerse sizi giderir) hepinizi de hayattan mahrum bırakır, insanlık silsilesini tamamen mahv eder (diğer bir halk vücude getirir) kulluk vazifesini hakkiyle ifaya çalışan bir başka seçkin zümre yaratır veya başka bir âlem ortaya çıkarır.
Fatır 35:17
(ve o) Sizleri gidererek başkalarını vücude getirmek (Allah’a göre zor birşey değildir) O Kudret Sahabi Yaratıcı, bir emr etmesiyle nice âlemleri meydana getirebilir. O’na göre hâşâ zorluk yoktur, dilediğini her zaman yaratması asla imkânsız veya zor değildir.
Fatır 35:18
Ancak ey insanlar!. Siz daha hayatta iken vazifelerinizi güzelce anlayınız, uhrevî mes’uliyetten kurtulmak için çalışınız (ve) şunu da biliniz ki, (hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.) başkasının günahına sebebiyet vermemiş, razı olmamış ise o günahtan dolayı sorumlu olmaz (ve eğer ağır yüklü bir kimse) o yükü kısmen üzerinden atarak hafifleştirmek için (onu taşımaya) başka bir şahsı (çağıracak olsa ondan hiçbir şey yükletilemez.) onun yükü kısmen başkasına yükletilmiş olamaz (isterse) o çağırılan kimse (akraba olsun) yine gelip çağırana yardım edemez, buna kâdir olamaz O gün herkes kendi nefsinin derdiyle, sorumluluğuyla meşgul bulunur. İşte insanlar, bu âkibeti düşünmelidirler.
Ne yazık ki, birçok kimseler, bundan gafil bulunurlar, Resûlullah’ın nasihatlarını dinlemeyerek cahilce bir halde yaşarlar.
Resûl-i Ekrem ise o gibi gafillerin hallerinden üzülüyordu. Cenab-ı Hak da o Yüce Peyamberine teselli vermek, onun mâzur olduğunu göstermek için buyurmuştur ki: Ey Resûl-i Ekrem!. (sen ancak Rab’lerinden gıyaben korkan olanları) yani:
Cenab-ı Hak’kı, O’nun azabını daha görmedikleri halde korkanları, yahut başkalarının gıyabında da bir günah işlemekten korkup çekinenleri (ve namazı dosdoğru kılanları) beş vakitte kılınması farz olan namazları ve onlara tâbi bulunan sünnetleri edep ve şartlarına riayetle edaya çalışanları (korkutursun) senin tavsiyelerini, ihtarlarını onlar güzelce anlar kabul ederler, kendilerinin dinî terbiyelerini göstermiş olunlar.
(ve her kim temizlenirse) İbadetleri ifâya, günahları bırakmaya gayret ederek ahlak güzelliğine sahip olursa (ancak kendi nefsi için temizlenmiş olur) onun faidesi kendisine aittir, o yüz den sevaba, uhrevî mükâfata aday bulunur. (Ve sonunda dönüş, Allah’adır.) Herkes ölüp ahirete gidecek, dünyadaki amellerinden dolayı hesaba tâbi tutulacaktır. Artık o ahiret hayatını düşünmeli, onu daha fırsat elde iken güzelce temine çalışmalıdır dünyada iken nefsi arındırmaya, durumu düzeltmeye muvaffak olmuş olanlar ahirette Yüce Yaratıcı Hazretlerinin sonsuz ilâhi lütfuna mazhar olacaklardır. Ne yüce bir muvaffakiyyet!.
Fatır 35:19
Bu mübârek âyetler, hidayete müsait olanlar ile olmayanlara birer misâl ile işaret ediyor. İnsanları hidâyete kavuşturma kudretinin yalnız Cenab-ı Hak’ka mahsus olduğunu beyân buyuruyor. Her ümmete bir nice parlak deliller ile Peygamberler gönderilmiş olduğunu ve eski kavimlerin de Peygamberlerini tekzip eder bulunmuş olduklarını beyân ile Son Peygamber Hazretlerine tesliyet bahş oluyor.
O muhterem Peygamberleri inkâr edenlerin ne korkunç azaplara uğratılmış olduklarını bir uyanma vesilesi almak üzere Muhammed ümmetine haber vermektedir. Şöyle ki: Müminler ile kâfirler arasında elbette ki, birçok farklar vardır, bunlar birbirine asla eşit değildirler. Evet.. (Ve kör ile gören eşit olamaz.) Mümin olan bir zât, hakikatları görür, tasdik eder, kâfir olan bir şahıs ise böyle bir görüşten mahrumdur. Artık aralarında elbette ki, eşitlik yoktur.
Fatır 35:20
(Ve karanlıklar ile aydınlık da..) Eşit değildir. İman nurundan mahrum bulunan kâfirler, karanlıklar içinde yaşarlar, onlar hidayet yolunu görüp takibedemezler. Müminler ise imân nuru sâyesinde hidayet yolunu pek güzel görüp tâkibe muvaffak olurlar. Binaenaleyh bu bakımdan da kâfirler ile müminler eşit değildirler.
Fatır 35:21
(ve gölge ile sıcak da..) Eşit bulunmaz. İmân sahipleri, sevaba, bir emniyet yurdu olan cennete nâil, fevkalâde bir istirahata muvaffak olacaklardır. Kâfirler de azaplara uğrayacaklar, ateşin cehennemlere atılacaklardır. İşte bu itibar ile de aralarında bir eşitlik yoktur.
§ Herrur; Geceleyin veya gece ve gündüz esen sıcak rüzgâr demektir.
§ Semum; da, gündüzün esen sıcak yelden ibarettir.
Fatır 35:22
(Ve hayatta olanlar ile ölmüşler de eşit olamaz) Evet.. Kalpleri imân ile marifetullâh ile, Kur’an nuru ile ebedî bir hayata nâil bulunan müminlere, kalplen küfr ve isyan karanlıkları içinde kalmış, manen ölmüş, hayattan mahrum kalmış olan kâfirler eşit bulunamazlar. (Şüphe yok ki, Allah, dilediğine işittirir) sağlam yaratılışını koruyan kullarını müsait kılar, onlar dinî tebliğleri işitirler, dinî delilleri görürler, İslâm nimetine nâil olurlar.
Öte yandan sağlam yaratılışlarını zâyi’ edenler de bu işitmekten mahrum bulunurlar. Onlar mânen ölmüş, kabirlere atılmış kimseler hükmündedirler. (ve) Ey Yüce Peygamber!. Artık (sen) öyle (kabirlerde bulunanlara işittirici değilsin) onlar işitme kabiliyetlerini zayi’ etmişlerdir, onların bu hallerinden dolayı fazla üzüntüye kapılma, onlar lâyık oldukları âkibete kavuşacaklardır.
Fatır 35:23
Evet.. Ey kadri yüce Peygamber!. (Sen başka değil, ancak) O küfr ve isyan erbabını ilâhi azap ile (bir korkutucusun) onları cebren hidayete erdirmekle mükellef değilsin, sen peygamberlik vazifeni ifa etmiş bulunuyorsun.
Fatır 35:24
Evet.. Ey Son Peygamber!. (şüphe yok ki, biz seni) Ehli imân için (bir müjdeleyici) gönderdik. Sen mümin kulları cennetlere, ilâhi lütuflara kavuşacaklarını müjdelemeye memursun. (ve) Seni (bir korkutucu olarak gönderdik) küfr ve isyanı işleyip duranları da cehennem ile, kahr ile korkutmaya memur bulunmaktasın.
Senin peygamberlik vazifen bundan ibarettir, sen de bu vazifeyi ifaya muvaffak oluyorsun, artık kalben rahat alabilirsin. (ve hiçbir ümmet yoktur ki, illâ içlerinden bir korkutucu gelip geçmiştir.)
Evet.. Vaktiyle insan cemiyetlerini irşada, ilâhi azaptan korkutmaya memur Peygamberler ve onların vârisleri olan ehli ilm ve irfan gönderilmiştir, hepsi de gerçeğe uygun, Allah’ın rızasına muvafık bir şekilde delil ile donatılmış olarak ümmetlerini aydınlatmaya, yükseltmeye çalışmışlardır. Şimdi bu ümmet hakkında da bu inşat vazifesi, daha mükemmel, daha yüce delillere dayanmış bir şekilde yapılmıştır. Artık kendileri güzelce düşünmelidirler.
Fatır 35:25
(Ve) Ey Yüce Peygamber!. (eğer seni) şimdiki kavimlerden bir takımı (tekzip ediyorlarsa onlardan evvelkiler de) eski kavimlerde kendilerine gönderilmiş olan Peygamberlerini (muhakkak ki, tekzip etmişlerdi) artık sen de üzülme. Öyle inkârcı haller insanlık kitleleri arasında öteden beri görülmekte bulunmuştur.
(onlara Peygamberleri açık deliller ile) Hayr ve şerri gösteren âyetler ile (ve yazılı sahifeler ile) İbrahim Aleyhisselâm’a ait sahifeler gibi, ve Davut Aleyhisselâm’a verilen Zebur gibi dinî eserler ile (ve aydılatan) selâmet ve hidayet yolunu açıkça gösteren Tevrat gibi, İncil gibi ilâhi (kitaplar ile gelmişlerdi) buna rağmen yine bir nice kâfirler, küfrlerinden ayrılmamışlar, o Peygamberleri, onların o gösterdikleri harikaları inkâra cür’et göstermişlerdi.
Şimdi sen de Ey Ahir zaman Peygamberi!. En kuvvetli mucizeler ile, en açık, en mükemmei bir kitap ile ümmetinegönderilmiş bulunmaktasın, onlara hidayet ve saadet yolunu en parlak deliller ile göstermektesin. Artık sana tâbi olanlar mutludurlar, tâbi olmayanlar da lâyık oldukları âkibetlere hazırlansınlar. Sen teselli bul, vazifeni pek mükemmel surette ifâ etmiş bulunmaktasın.
Fatır 35:26
(Sonra) O eski kavimlere Peygamberleri gelip de onları ilâhi dine davet ettiklerini müteakip (Ben) Kudret Sahibi Yaratıcı (o küfredenleri) o Peygamberleri inkâr ederek onların o gösterdikleri parlak âyetleri, mucizeleri tasdik etmeyenleri (tutup yakaladım) onları çeşit çeşit felâketlere maruz bıraktım (artık benim) o inkârcılar hakkındaki (cezam) şiddetli azabım (nasıl oldu?.) bir düşünülsün. O eski kavimlerin tarihi hayatları ibretler gözününe alınsın.
Onlar ne büyük birer uyanma levhası teşkil ediyor!. Binaenaleyh sonraki cemiyetler bunları güzelce düşünerek uyanmalı değil midirler?. İnkârlarına devam ettikleri takdirde onların da başlarına öyle müthiş felâketlerin gelmesi, bir ilâhi sünnet gereğidir. Ne büyük bir ilâhi tehdid!. Şüphe yok ki, Yüce Yaratıcı Hazretleri nice halkaları, eşsiz güzel şeyleri, hadiseleri yaratmaya kâdirdir. Buna inanmışızdır!.
Fatır 35:27
Bu mübârek âyetler de Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinin kudret ve azametine şahitlik eden bir takım görünen, çeşitli hârika eserlere enzar-ı dikkati çekiyor, durumların farklı oluşunun yalnız insanlara mahsus olmayıp diğer mahlûkatta da, mevcut olduğuna işarette bulunuyor.
Yüce Mabûttan hangizâtların korku ve endişe üzere bulunduklarını ve o zatların ne gibi güzel amellerde bulunarak çok yarlıgayan ve şükrü kabul eden Yüce yaratıcının sonsuz mükâfatlarına nâil olacaklarını beyân buyurmaktadır.
Şöyle ki: Ey muhatap!. (Görmedin mi?:) Bir kalp görüşü ile görüp bilmedin mi ki, (muhakkak Allah) o bütün mükemmel sıfatları kendisinde toplamış olan Yüce Yaratıcı (gökten bir su indirdi de) üstünüzdeki bulutlar vasıtasiyle yağmurları yağdırdı da (onunla) o su ile (renkleri muhtelif) beyaz, sarı, yeşil, kırmızı gibi renkleri başka başka ve şekilleri, cinsleri, özellikleri farklı (meyveler) sebzeler, ekinler ilâhi kudretiyle meydana (çıkardık) bütün bu çeşit çeşit ürünlerden insanlık istifade etmektedir.
(ve dağlardan da) ilâhi kudret ile vücude getirilmiş (yollar vardır ki) onlar da (beyazdırlar ve kırmızıdırlar) evet o yalianin da renkleri muhteliftir, onlar da garip manzaralar teşkil etmektedirler. (ve) Dağlarda, ovalarda (siyah siyah kayalar da vardır) herbiri başka bir yaratılış gâribesidir.
Fatır 35:28
(Ve insanlardan ve) Atlar, develer gibi (yürür hayvanlardan ve) koyunlar, keçiler gibi (davarlardan da böyle renkleri muhtelif olanlar) vardır. Herbirinin şekli, mahiyeti, faidesi çeşitli bulunmaktadır.
Bütün bunlar, birer ilâhi kudret eseridirler. (ve Allah’tan kulları arasında ancak ilm sahipleri olanlar korkar) çünkü onlar bu kâinatı bir nazar-ı dikkatle seyr ederler, onların yaradılışındaki güzel hikmetleri anlamaya, düşünmeye muvaffak olurlar, bunları öyle güzel, ilginç, fâideli bir surette yaratmış olan hikmet sahibi Yaratıcının kudret ve büyüklüğünü güzelce düşünerek kalplerinde bir Allah korkusu birmânevi zevk tecelli eden, o Yüce Yaratıcıyı bir vecd ile tevhide takdis ve yüceltmeye çalışırlar.
(Şüphe yok ki, Allah galiptir) Herşeye kâdirdir. Ve o merhametli mabûd (yarlıgayıcıdır) kusurlarını bilip tövbe edip istiğfar eden kullarını af eder, onları cezalandırmaz.
Artık öyle kudret ve azameti, af ve keremi sonsuz olan bir Yüce Yaratıcı’dan bir yüce duygu ile korkmak, O’nun lütf ve ihsanına iltica etmek O’nun yüceliğini düşünerek bir vecd ve aşk içinde yaşamaya çalışmak ne kadar iyi bir harekettir.
Fatır 35:29
(Muhakkak o kimseler ki,) O ilm ile, o Allah korkusuyle vasıflanmış zatlar ki: (Allah’ın kitabını dâima okurlar) Kur’an-ı Kerim’i okumaya devam ederler (ve namazı dosdoğru kılarlar) adabına ve şartlarına riayetle edâya çalışırlar (ve bizim kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden) kendilerine ihsan buyurduğumuz mallarından (gizlice ve âşikâre olarak harcamada bulunmuş olurlar) zekatlarını açıkça ve diğer sünnet olan sadakalarını gizli olarak muhtaç olanlara vermiş bulunurlar, (işte onlar hiç yok olmayacak bir kazanç umarlar) onlar öyle halisane amellerinden dolayı bir sevaba aday bulunurlar, hiç kesilmeyecek, kıymetsiz kalmayacak bir mükâfata kavuşurlar.
Fatır 35:30
Evet.. O zâtlar, öyle güzel amellerde bulunurlar: (Tâki) Allah Teâlâ (onlara mükâfatlarını tamamen ödesin) o amellerinin mükâfatı olan sevapları ihsan buyursun (veonlara lütfundan) lütf ve kereminden, rahmet hazinelerinden (ziyâdesini de) versin, onları kat kat sevaplara kavuştursun, (şüphe yok ki, O) Yüce Yaratıcı (çok yarlıgayıcıdır) kullarının bir kısım günahlarını af eder ve örter ve o Yüce Mabûd (çok mükâfat verendir.) kullarının güzel amellerini kabul ederek karşılığında birçok sevaplar ihsan buyurur. Evet.. O, Yüce Yaratıcı, bu hakikatları bizlere kendi mukaddes kitabiyle haber vermektedir.
Fatır 35:31
Bu mübârek âyetler, ehli imânın okuyacakları Kur’an-ı Kerim’in nasıl bir sırf hakikat olduğunu ve kendisinden evvelki ilâhi kitaplarını tasdik edici bulunduğunu bildiriyor. Ve böyle bir ilâhi kitaba nâil olan ümmeti Muhammed’iyenin başlıca üç kısma ayrılmış olduğunu gösteriyor. Ve imânları sayesinde ne büyük uhrevî nimetlere nâil olacaklarını ve yarlıgayıcı, şükrü kabul edici olan Cenab-ı Hak’ka nasıl hamd ve övgüde bulunacaklarını beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: (Ve) Ey Son Peygamber!. (sana kitaptan) Kur’an-ı Kerim adına (vahyettiğimiz) âyeri kerime (kendisinden evvelkileri) diğer semavi kitapları (tasdik edici olarak) vahy edilmiştir ki, o apaçık kitap (haktır) sırf hakikattir, beyanları lavh-i mahfuzda mevcuttur, bildirdiği şeyler gerçeğe uygundur, onlara riayette bulunmak bir görevdir. (Şüphe yok ki, Allah kullarından tamamiyle haberdardır.)
Kullarının gizli, açık olan bütün hâllerini tamamen bilmektedir ve o Yüce Yaratıcı herşeyi tamamen (görücüdür) onun yüce zatına karşı hiçbir sey gizli kalamaz. Kullarının durumunu ıslaha, şânını yükseltmeye ait şeyleri kendilerine o apaçık kitap vasıtasiyle telkin buyurmuştur.
Fatır 35:32
Evet.. O hikmet sahibi Yaratıcı buyuruyor ki: (Sonra o kitabı) O Kur’an-ı Kerim’i (kullarımızdan seçip ayırt ettiklerimize miras kıldık) onu Son Peygamber’e indirerek onun ümmetini apaçık bir kitaptan istifadeye muvaffak ettik.
Bu müslümanlarda başlıca üç kısma ayrılmış bulunmaktadır (imdi onlardan nefsine zulmeden ‘vardır) onlar dinî vazifelerini ifa hususunda kusur etmekte bulunur, bazı haramları işlerler (ve onlardan mutedil olan vardır) onlar dinî vazifelerini ifâ hususunda kusur etmekte bulunurlar, bazı haramları işlerlen (ve onlardan mutedil olan vardır) haramları terkederler, mükellef oldukları farzları edaya çalışırlar, bazı güzel amelleri de terkederler,
bazı kusurlardan boş olmazlar (ve onlardan Allah’ın izni ile hayrlarda ileri geçen vardır) bu ümmetin üçüncü kısım fertleri ise sırf Cenab-ı Hak’kın lütf ve ihsanıyla büyük muvaffakiyete nâil olurlar, bütün haramları mekruhları ve bazı mübahları bile terkederler, bütün vacipleri, müstehabları yerine getirmeğe gayret eder dururlar. Ashabı Kiram bu cümledendir.
(işte bu) Böyle bir ilâhi kitaba kavuşmak nailiyet veya öyle ibadet ve itaate devam ederek üstün vasıflar kazanmaya muvaffakiyet (en büyük bir keremdir.) Allah Teâlâ’nın kulları hakkında en muazzam bir lütuf ve ihsanıdır ki, buna nâil olmak sırf Allah’ın muvaffak kılması sayesinde mümkün olur.
Fatır 35:33
Evet.. O müminler hakkında tecelli eden ilâhi lütuf (Adn cennetleri dir ki,) içlerinde daima ikâmet edilecek olan ebedî bağları, bostanları ki, o müminler (onlara giriverirler) odaimi safa dolu cennetlere kavuşurlar (orada) o müminler altından bilezikler ile ve inciler ile süsleneceklerdir.
Öyle îman ve ahirete giden erkekler de, kadınlar da hallerine lâyık, günâgün tezyinata nâil olacaklardır. (orada elbiseleri de ipektir) O müminler, o cennetler de en güzel, mahiyetleri pek latif, kıymetli elbiseler ile süslenmiş bir halde bulunacaklardır.
Fatır 35:34
(Ve) O cennetlere nâil olan müminler (diyeceklerdir ki: Hamd O Allah’a olsun ki, bizden üzüntüyü giderdi) bizi dünyanın elem ve kederlerinden kurtardı, bizi cehennem korkusundan helâs etti, bizi böyle büyük bir ebedî rızka nâil buyurdu. (Şüphe yok ki, bizim Rab’bimiz çok yarlıgayıcıdır) birçok kusurlarımızı af buyurmuştur ve Kerim Haalikimiz (şükrü kabul edicidir) itaatkar kullarının güzel amellerini kabul ederek kendilerini birçok mükâfatlara nâil buyurmaktadır.
Fatır 35:35
Öyle cennetlere nâil olacak olan ehli imân, orada devamlı olarak kalacaklarından dolayı fevkalade olan sevinçlerini göstermek ve Cenab-ı Hak’ka şükran arzı için diyeceklerdir ki: Mukaddes Mâbudumuz (öyle) bir kerem sahibi Rab’dir (ki, bizi lütfundan) sırf lütf ve keremi gereği olarak (bir) ebedî (ikametgâh olan yurda) hiçbir zaman yok olmayacak, değişmeyecek olan bu cennetlere (kondurdu) bizi bunlara kavuşturdu.
Artık (burada bize bir yorgunluk dokunmayacaktır) daima istirahat içinde yaşayacağız (ve burada bize hiçbir usanç dokunmayacaktır) böyle bir rahat yerdeebedî bir zevk ve sevinç içinde yaşayıp duracağız. Bu âyeti kerime gösteriyor ki; müminlerin hepsi de cennete nâil olacaklardır. Bir kısmı kusurlarından dolayı bir müddet azap görecek olsa da yine sonunda kurtulup ebedî surette cennete girecektir. Ne büyük bir ilâhi lütuf!.
§ Nesab; Teab; Yorgunluk demektir.
§ Lûgub; da meşakkattan, açlıktan ve nefste meydana gelen bir gevşeklikten, zayıflıktan ibârettir.
Fatır 35:36
Bu mübârek âyetler de, kâfirlerin dünyadaki nankörlüklerinin cezası olmak üzere cehennemde ebedî şekilde kalarak çırpınıp duracaklarını bildiriyor, ve o inkârcıların hallerini ıslah için dünyaya iade edilmelerini boş yere talebederek red olunacaklarını ihtar buyuruyor.
Ve o inkârcılara artık bir yardımcı bulunamıyacağını ve Cenab-ı Hak’kın bütün kâinatın hallerini bilici olduğunu beyan ederek o inkârcıların bütün düşüncelerini ve yardımcıdan mahrum kalacaklarını da o hikmet sahibi Yaratıcının bilmekte olduğuna öylece işaret buyurmaktadır.
(Ve o kimseler ki, kâfir oldular) Yaratılışlarına muhalefette, Peygâmberlerin beyanlarına itimatsızlıkta bulunarak ilâhi dinden mahrum kaldılar (onlar için cehennem ateşi vardır) onlar ahirette ebedî olarak cehennemde kalacaklardır. Artık ahirette onların (aleyhlerine hükmolunmaz ki) tekrar (ölüversinler) de cehennem azabında kurtularak istirahate kavuşsunlar.
(ve onlardan onun) O cehennemin (azabı da hafifletilmez) bilakis o azap yurdunun şiddetli âteşleri vakit vakit daha çok artar durur. (İşte bütün nankörleri) Cenab-ı Hak’kın verdiğinimetleri inkâr edenleri, ilâhi dinden mahrum kalanları (böyle cezalandırırız.) onlar böyle bir ebedî azaba lâyık bulunmuş olurlar.
Fatır 35:37
(Ve onlar) O cehenneme atılacak kâfirler (orada feryat ederler ki:) ah edip inleyerek yardım talebinde bulunurlar ki, (Ey Rabbimiz!. Bizi bu cehennemden) çıkar, dünyada iken (yapar olduğumuzdan) öyle inkârcı bir şekilde hareketlerden, isyanlardan (başka güzel amelde bulunalım) senin rızana uygun ibadetlere devam edelim. Ne yazık ki, artık zamanı geçmiştir.
Onlara kınamak için Allah tarafından denir ki: (ya sizi düşünüp anlayacak kimsenin kendisinde düşünebileceği) bir müddet (kadar yaşatmadık mı?.) dünyada iken bu geleceği düşünebilecek kadar yaşamadınız mı?. (ve size korkutucu) da (geldi) Peygamberler ve onların tebliğlerini yaymaya ve öğretmeye memur zatlar, size bu âkibeti haber verdiler, sizi dine dâvet ettiler.
Ne için hayatınızın kadrini bilmediniz?. (şimdi) Hak ettiğiniz bu cehennem azabını (tadın) ilâhi dine karşı gelmenizin cezasını çekiniz. (artık zalimler için) öyle küfre düşmüş, Peygamberlerine karşı düşmanlıkta bulunmuş inkârcılar için (hiçbir yardımcı yoktur.) onlardan bu azabı kaldıracak veya hafifletecek bir mahlûk bulunamaz. Onlar ebedî olarak o azap içinde çırpınır dururlar.
lstırah; Yardım istemek, olanca kuvvet ile çığlık atmada, ağlamada ve acınmak göstermekte bulunmak demektir.
Fatır 35:38
(Şüphe yok ki, Allah göklerin ve yerin gaybını bilendir) O Yüce Yaratıcı’ya karşı hiçbir şey gizli kalamaz. (muhakkak ki, O) hikmet sahibi Mâbut (kalplerde gizli olanları tamamiyle bilendir.) sizlerin de ey münkirler!. Bütün kuruntularınızı, kalplerinizdeki kötü kanaatlerinizi bilmektedir. Siz öyle bir inkâra düşmüş kimselersiniz ki, ne kadar çok yaşasanız da faraza dünyaya iade edilseniz de yine kanaatlarinizi değiştirecek, hâlinizi ıslah edecek değilsinizdir.
Hattâ dünyada diyelim ki ebediyyen yaşayacak olsanız yine kâfirce kanaatinizi terketmiş olmayacaksınızdır. Sizin bu ruhi durumunuz Allah katında malûmdur. Binaenaleyh sizin cehennemde azap görmeniz de ebedidir. O hikmet sahibi Yaratıcının bütün mahlûkatı hakkındaki hükmü, tasarrufları hikmet, adalet ve faydanın ta kendisidir. Buna şüphesiz inanıyoruz.
Fatır 35:39
Bu mübârek âyetler, Cenab-ı Hak’kın insanlık silsilesini yeryüzünde peş peşe meydana getirip nimet verdiğini gösteriyor. Buna rağmen Allah’ın birliğini inkâr edenlerin kendi aleyhlerinde hareket edip kendilerini helâke uğratmış olduklarını ihtar ediyor. Yüce Yaratıcıya ortak edinilen şeylerin hiçbir şekilde yaratıcılık sıfatına sahip olmadıklarına işaretle müşrikleri susturmakta ve o zâlimlerin birbirini aldatıp durmakta olduklarını beyân buyurmaktadır.
Şöyle ki: Ey insanlar!. (O) Yüce zât, o Yüce Yaratıcı (dir ki, sizi yerde halifeler kıldı) sizi yeryüzünde yarattı, sizi yeryüzünde tasarruflarda muvaffak kıldı veya sizi, sizden evvelki ümmetlere halef kıldı, sizi onlarınülkelerine, servetlerine mirasçı kılmış oldu, tâki, size bu nimetleri veren o Kerem Sahibi Mâbud’a şükredesiniz, O’nun birliğini tasdik ederek, O’na ibadet ve itaatte bulunasınız. (artık kim kâfir olursa) O Kerem Sahibi Yaratıcı’yı birlemez,
O’na ibadet ve itaaten kaçınırsa bu (küfrü kendi aleyhinedir) bunun pek korkunç cezasına uğrar, kendi aleyhinde harekette bulunmuş olur. (ve kâfirlere küfrleri Rab’lerinin katında gazaptan başka birşey arttırmaz) onlar pek şiddetli bir ilâhi gazaba mâruz kalırlar.
O bâtıl şeylere tapındıklarından dolayı bir fâide göremezler. (ve kâfirlere küfrleri helâkten başka birşey arttıracak değildir) Evet.. O kâfirler, dünyadaki küfrlerinden, o nankörlüklerinden dolayı ahirette pek büyük bir hüsrana, pek şiddetli bir azaba tutulmuş olacaklardır. Onlar, dünyadaki hayat sermayelerini zayi’ etmiş, öyle ebedî bir zarar ve ziyana uğramış bulunacaklardır.
Fatır 35:40
Yüce Resûlum!. O müşriklere kınamak için (Deki: Gördünüz mü?.) anladınız mı, bana haber veriniz bakalım (Allah’tan gayrı kendilerine ibadet ettiğiniz ortaklarınızı?.) Cenab-ı Hak’ka ortak edindiğiniz o putlar, o fani, âciz mahlûklar (yerden neyi yaratmışlardır?.) onların yeryüzünde ne gibi yaratmış oldukları birşeyi gördünüz de onlara tapmakta bulundunuz?. (Yoksa onlar için göklerde) Allah Teâlâ ile aralarında (bir ortaklık var mıdır?.) o göklerin yaradılışında o bâtıl mâbutlarınızın du bir tesiri bulunmuş mudur?.
Böyle bir iddiada bulunabilir misiniz?.Bu ne mümkün!. (Yoksa onlara) O putlara ilâhlık zatıma ortak olduklarına dâir (bir kitap vermişiz de artık onlar) o putlar (ondan) o kitaptan dolayı (bir delil üzerine mi bulunuyorlar?.) ona dayanarak kendilerinin Kâinatın Yaratıcısına ortak olduklarını iddia mı ediyorlar, heyhat!.
Böyle bir iddiada kim bulunabilir?. (Hayır.. O zalimlerin bazısı, bazısına aldatmadan başka bir vâd’te bulunmazlar) O müşrikler, hiçbir delile, kanıta sahip değildirler, onlar şeytanların vesveselerine uymuşlardır, o putların kendilerine şefaat edeceklerine inanmışlardır, bu husustaki aldatmalara kapılmışlardır, öyle küfr ve şirk içinde yaşayıp gitmişlerdir. Ne korkunç bir âkibet!.
Fatır 35:41
Bu mübârek âyetler, gökleri ve yeri yok olmaktan koruyan zâtın Cenab-ı Hak’tan başkasının olmadığını bildiriyor. Eski milletleri kınayıp kendilerine bir Peygamber geldiği takdirde ona tâbi olup hidayet yolunu takibedeceklerini iddia edenlerin daha sonra bu iddialarına riâyet etmemiş olduklarını haber veriyor.
Kibirli ve hilekârca hareket edenlerin bu yüzden yalnız kendilerinin felâketlere uğrayacaklarını hatırlatmakta ve bu husustaki ilâhi kanunu kimsenin değiştiremeyeceğinu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: İşte o bâtıl mâbutların aczleri meydanda!. bir kere de ortak ve benzerden uzak olan hakiki mübudun, âlemi Yaratanın kudretini, büyüklüğünü düşünmeli.
(Şüphe yok ki, Allah) O Yüce Yaratıcı (gökleri ve yeri nizamları bozulmasın diye) birer felâket ile, birer müthiş zelzele ile mahvolup gitmekden (tutup koruyor) onları muhafaza buyuruyor, onun nizamının bozulmasına meydan vermiyor (veandolsun ki, eğer onlar) o göklerin ve yerlerin zelzele gibi bir sebeple (nizamları bozulacak olsa) mahv ve yok olsalar (ondan sonra) onların öyle yok olmasından veya onları Cenab-ı Hak’kın tutmasından sonra (onları hiçbir kimse tutamaz) artık onları Cenab-ı Hak’tan başka bir kimse vücude getiremez, muhafazaya kâdir olamaz. (muhakkak ki O) O Kerem Sahibi Yaratıcı (halim)dir. O muazzam kudret eserlerini muhafaza ediyor, inkârcıları hemen azaba uğratmıyor.
Ve o Yüce Mâbud (gafûr bulunmaktadır) tevbe eden ve af dileyen kullarının günâhlarını affediyor ve örtüyor. Evet.. O ezeli Yaratıcı, ezeli ve ebedî olarak böyle yüce sıfat ile vasıfIanmış olduğu içindir ki, birçok müşriklerin, günahkâr kullarının yüzünden gökleri, yerleri parçalayarak başlarına dökmüyor da kendilerine bir mühlet veriyor, onları hallerini düzeltebilecekleri kadar bir zaman yaşatıyor.
Fatır 35:42
Resûl-i Ekrem Efendimizin Peygamber gönderilmesinden evvel, Kureyş müşrikleri, Yahudiler ve Hintstiyanlar gibi eski kavimlerin Peygamberlerini inkâr etmiş olduklarını işitmişler, “Allah onlara lânet etsin!. Ne için Peygamberlerini inkâr etmişler” diye söylenmişlerdi (ve Allah’a en kuvvetli yeminleriyle yemin ettiler ki, eğer onlara bir korkutucu) bir Peygamber (gelecek olursa elbette ki, kendileri herhangi bir ümmetten daha ziyâde hidayete ermiş olacaklardır) o kendilerine gelecek Peygambere tâbi olup hidayet yolunu daha güzelce takibe muvaffak bulunacaklardır.
(Ne zaman ki, kendilerine bir korkutucu geldi) Hz. Muhammed Aleyhisselâmgibi en şerefli bir Peygamber gelip onları İslâm dinine davet buyurdu, öyle kadrinin yüceliğini, yüksek nesebini ve ahlâki olgunluklarını vaktiyle bilip tanımış olduklarını o Yüce Peygamber’i tasik etmediler; ona tâbi olmadılar, bilâkis o Yüce Peygamber’in öyle muhitlerine şeref vermiş olması (onlara) o müşrikler için (nefretten başka birşey arttırmış olmadı) o müşrikler sözlerinde durmadılar hidayetten daha ziyade uzaklaşıp durdular, öyle bir nimeti takdir edemediler, o nurdan istifâde ederek cehalet karanlıklarını gidermek istemediler.
Fatır 35:43
Bu hâlde, onların böyle nefrette bulunup Resûl-i Ekrem’e tâbi olmaları da (Yerde böbürlenmekten) onların kibirli bir vaziyet almalarından (ve kötü bir tuzak kurmalarından) O Yüce Peygamber’e karşı hilede, ihanet niyetinde bulunmalarından, Allah’ın nurunu söndürmek arzusunda bulunmalarından doğmuştur. (ve) Halbuki, (kötü bir kasd) öyle bir hile, kötü maksat (kendi ehlinden başkasına ârız olmaz) onun fenalığı, kötü neticesi, o kötü maksat sahiplerine yönelir kendisinin felâketine sebep olmuş olur.
(o hâlde) O saadet asrındaki müşrikler de, suikast sahipleri de (evvelkilerin kanunundan başka ne gözetirler) o evvelki kavimler hakkında tecelli eden ilâhi kanunlardan rabbani kanundan köklerini kazıma azabından başka neye lâyık olduklarını sanıyorlar? Kendilerinin başlarına da öyle bir felâketin gelmiyeceğinden nasıl emin olabilirler?. (artık sen Allah’ın kanunu için) inkârcı kâvimler hakkında cereyan edenAllah’ın kanunu ve yürürlükteki hükümler hakkında (bir değişiklik bulamazsın) bu yeni inkârcılar hakkında da o ilâhi kanun meydana gelecektir.
(ve Allah’ın kanununda bir sapma da bulamazsın) Kulları hakkında cereyan eden ilâhi kanun, ilâhi hüküm değişmez, Onda kimse deşiklik vücude getiremez. Kahrolmayı hak edenlere lütufta bulunmaz, lütfa lâyık bulunanları da kahr etmez ve cezalandırmaz. Binaenaleyh eski inkârcı milletlerin haklarında cereyan etmiş olan o ilâhi kanun, sonraki inkârcılar hakkında da cereyan edecektir. Bir kere milletlerin tarihlerini ibret nazarıyla bakmalı değil midirler?.
Fatır 35:44
Bu mübârek âyetlerde inkârcıların seyahatleri esnasında tarih sahnesinden silinmiş kavimlerin başlarına gelmiş olan felâketlerden haberdar bulunduklarını, buna rağmen ne için onlardan bir ibret dersi almadıklarını kınamak için ihtar buyuruyor.
Ve onlarm bir anda helâk etmeye kâdir olan ve hâllerini bilen Yüce Yaratıcının onları ilâhi bir hikmetten dolayı geçici bir zamana kadar yaşattığını, o muayyen zaman gelince hepsinin de lâyık oldukları âkibetlere kavuşacaklarını tehdit etmek için beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: O müşrikler, inkârcılar (yeryüzünde hiç dolaşıp da bakmazlar mı ki,) onlar, Şam, Yemen, Bağdat gibi yerlere ticaret vesâire için daima seyahatte bulunuyorlar, oraları görüyorlar, o sahalarda eski kavimlerin harab olmuş yurtlarınm görüyor, başlarına gelmiş olan felkâketleri anlamış oluyorlar, onların o fecî hâllerini düşünmek suretiyle dikkate almalı değil midirler?.
(halbuki, onlar) O eski kavimler (bunlardan) bu şimdiki inkârcılardan (kuvvetcedaha şiddetli idiler) vücut yapıları, kudretleri, servetleri daha ziyâde idi. Öyle olduğu halde kendilerini kurtaramadılar, kötü amellerinin cezalarına kavuştular.
Artık şimdiki inkârcılar da öyle birer cezaya kavuşturulamazlar mı?. Cenab-ı Hak, inanıyoruz ki herşeye kâdirdir. (Ve Allah’ı ne göklerde ve ne de yerde birşey âciz bırakamaz.) Mahlukatı hakkında dilediğini meydana getirmeğe fazlasıyle kâdirdir. (Şüphe yok ki, O) Yüce Yaratıcı, (bilendir, güçlüdür.) Bütün mahlûkatının hâllerini bilmektedir, dilediği şeyleri yapmaya tamamiyle kâdirdir. Binaenaleyh şimdiki müşriklerin, âsilerin de bütün hâllerini, kanaatlerini bilmektedir, onları da lâyık oldukları âkibetlere kavuşturacaktır. Artık bunu bir düşünsünler!.
Fatır 35:45
Bir takım kâfirler, alay etme yoluyla başlarına gelecek bir felâket var ise onun hemen gelmesini istemişlerdi. Onlara bir cevap mahiyetinde olmak üzere buyuruluyor ki: (Ve eğer Allah insanları kazandıkları şey ile) Kötü amelleriyle hemen (cezalandıracak olsaydı) ona kimse mâni olamazdı. Bilâkis (yeryüzünde bir canlı mahlûk bırakmazdı) hepsini de hayattan mahrum bırakır, mükellef olanları hak ettikleri cezalara bir an evvel kavuşturabilirdi.
(fakat) Cenab-ı Hak, hikmet gereği (onları) o yeryüzündeki insanları vesâireyi (bir muayyen müddete kadar tehir buyuruyor) onları dünyada birer muayyen müddet yaşatıyor, hemen belli olan ahiret âlemine sevketmiyor, (nihayet ecelleri gelince) belirlenmiş gün gelince, yeniden hayat bulacakları zaman yüz gösterince, hepsi de yeniden hayat bulurlar, mahşere sevk olunurlar, yükümlü olanlaramellerine göre mükâfat ve cezaya uğrarlar.
(çünki Allah Teâlâ kullarını hakkıyla görücü bulunmaktadır.) Evet.. Kâinatın yaratıcısı, bütün mahlûkatının hallerini bilicidir, kendilerini tamamen görüp bilmektedir. Azabı hak edenleri azaba kavuşturur, sevaba lâyık olanları da lütf ve ihsanına ulaştırır. O Kerem Sahibi Mâbud ki, bizlere peygamberlerin en şereflisi olan Hz. Muhammed Aleyhisselatü Vesselâm Efendimizi göndermiş, onun vasıtasiyle de semavi kitapların en üstünü bulunan mucize Kur’an’ı ihsan buyurmuştur.
Artık bizim vazifemiz de, o Yüce Peygamber’e ve o hakikatı beyan eden kitaba tâbi olmaktır, hallerimizi düzeltmeye, tanzime çalışarak, kerem ve merhamet sahibi Yaratıcımıza sığınmaktır. İşte bu mübârek sureyi takip eden Yasin sûre-i celîlesi de buna işâret buyuruyor. Ve başarı, Allah’tandır.
Sonraki Sure: Yasin Suresi Meal ve Tefsiri