Lafzullah

Hulâsatü'l-Beyân fî Tefsîri'l-Kur'ân — Bakara 2:229 – Âl-i İmran 3:181

Müellif / kaynak: Konyalı Mehmed Vehbi Efendi (ö. 1949) — kamu malı; Üçdal 1966-69 Latin baskısından

İçindekiler
  1. Bakara 2:229
  2. Bakara 2:230
  3. Bakara 2:231
  4. Bakara 2:232
  5. Bakara 2:233
  6. Bakara 2:234
  7. Bakara 2:235
  8. Bakara 2:236
  9. Bakara 2:237
  10. Bakara 2:238
  11. Bakara 2:239
  12. Bakara 2:240
  13. Bakara 2:241
  14. Bakara 2:242
  15. Bakara 2:243
  16. Bakara 2:244
  17. Bakara 2:245
  18. Bakara 2:246
  19. Bakara 2:247
  20. Bakara 2:248
  21. Bakara 2:249
  22. Bakara 2:250
  23. Bakara 2:251
  24. Bakara 2:252
  25. Bakara 2:253
  26. Bakara 2:254
  27. Bakara 2:255
  28. Bakara 2:256
  29. Bakara 2:257
  30. Bakara 2:258
  31. Bakara 2:259
  32. Bakara 2:260
  33. Bakara 2:261
  34. Bakara 2:262
  35. Bakara 2:263
  36. Bakara 2:264
  37. Bakara 2:265
  38. Bakara 2:266
  39. Bakara 2:267
  40. Bakara 2:268
  41. Bakara 2:269
  42. Bakara 2:270
  43. Bakara 2:271
  44. Bakara 2:272
  45. Bakara 2:273
  46. Bakara 2:274
  47. Bakara 2:275
  48. Bakara 2:276
  49. Bakara 2:277
  50. Bakara 2:278
  51. Bakara 2:279
  52. Bakara 2:280
  53. Bakara 2:281
  54. Bakara 2:282
  55. Bakara 2:283
  56. Bakara 2:284
  57. Bakara 2:285
  58. Bakara 2:286
  59. Âl-i İmran 3:1
  60. Âl-i İmran 3:2
  61. Âl-i İmran 3:3
  62. Âl-i İmran 3:4
  63. Âl-i İmran 3:5
  64. Âl-i İmran 3:6
  65. Âl-i İmran 3:7
  66. Âl-i İmran 3:8
  67. Âl-i İmran 3:9
  68. Âl-i İmran 3:10
  69. Âl-i İmran 3:11
  70. Âl-i İmran 3:12
  71. Âl-i İmran 3:13
  72. Âl-i İmran 3:14
  73. Âl-i İmran 3:15
  74. Âl-i İmran 3:16
  75. Âl-i İmran 3:17
  76. Âl-i İmran 3:18
  77. Âl-i İmran 3:19
  78. Âl-i İmran 3:20
  79. Âl-i İmran 3:21
  80. Âl-i İmran 3:22
  81. Âl-i İmran 3:23
  82. Âl-i İmran 3:24
  83. Âl-i İmran 3:25
  84. Âl-i İmran 3:26
  85. Âl-i İmran 3:27
  86. Âl-i İmran 3:28
  87. Âl-i İmran 3:29
  88. Âl-i İmran 3:30
  89. Âl-i İmran 3:31
  90. Âl-i İmran 3:32
  91. Âl-i İmran 3:33
  92. Âl-i İmran 3:34
  93. Âl-i İmran 3:35
  94. Âl-i İmran 3:36
  95. Âl-i İmran 3:37
  96. Âl-i İmran 3:38
  97. Âl-i İmran 3:39
  98. Âl-i İmran 3:40
  99. Âl-i İmran 3:41
  100. Âl-i İmran 3:42
  101. Âl-i İmran 3:43
  102. Âl-i İmran 3:44
  103. Âl-i İmran 3:45
  104. Âl-i İmran 3:46
  105. Âl-i İmran 3:47
  106. Âl-i İmran 3:48
  107. Âl-i İmran 3:49
  108. Âl-i İmran 3:50
  109. Âl-i İmran 3:51
  110. Âl-i İmran 3:52
  111. Âl-i İmran 3:53
  112. Âl-i İmran 3:54
  113. Âl-i İmran 3:55
  114. Âl-i İmran 3:56
  115. Âl-i İmran 3:57
  116. Âl-i İmran 3:58
  117. Âl-i İmran 3:59
  118. Âl-i İmran 3:60
  119. Âl-i İmran 3:61
  120. Âl-i İmran 3:62
  121. Âl-i İmran 3:63
  122. Âl-i İmran 3:64
  123. Âl-i İmran 3:65
  124. Âl-i İmran 3:66
  125. Âl-i İmran 3:67
  126. Âl-i İmran 3:68
  127. Âl-i İmran 3:69
  128. Âl-i İmran 3:70
  129. Âl-i İmran 3:71
  130. Âl-i İmran 3:72
  131. Âl-i İmran 3:73
  132. Âl-i İmran 3:74
  133. Âl-i İmran 3:75
  134. Âl-i İmran 3:76
  135. Âl-i İmran 3:77
  136. Âl-i İmran 3:78
  137. Âl-i İmran 3:79
  138. Âl-i İmran 3:80
  139. Âl-i İmran 3:81
  140. Âl-i İmran 3:82
  141. Âl-i İmran 3:83
  142. Âl-i İmran 3:84
  143. Âl-i İmran 3:85
  144. Âl-i İmran 3:86
  145. Âl-i İmran 3:87
  146. Âl-i İmran 3:88
  147. Âl-i İmran 3:89
  148. Âl-i İmran 3:90
  149. Âl-i İmran 3:91
  150. Âl-i İmran 3:92
  151. Âl-i İmran 3:93
  152. Âl-i İmran 3:94
  153. Âl-i İmran 3:95
  154. Âl-i İmran 3:96
  155. Âl-i İmran 3:97
  156. Âl-i İmran 3:98
  157. Âl-i İmran 3:99
  158. Âl-i İmran 3:100
  159. Âl-i İmran 3:101
  160. Âl-i İmran 3:102
  161. Âl-i İmran 3:103
  162. Âl-i İmran 3:104
  163. Âl-i İmran 3:105
  164. Âl-i İmran 3:106
  165. Âl-i İmran 3:107
  166. Âl-i İmran 3:108
  167. Âl-i İmran 3:109
  168. Âl-i İmran 3:110
  169. Âl-i İmran 3:111
  170. Âl-i İmran 3:112
  171. Âl-i İmran 3:113
  172. Âl-i İmran 3:114
  173. Âl-i İmran 3:115
  174. Âl-i İmran 3:116
  175. Âl-i İmran 3:117
  176. Âl-i İmran 3:118
  177. Âl-i İmran 3:119
  178. Âl-i İmran 3:120
  179. Âl-i İmran 3:121
  180. Âl-i İmran 3:122
  181. Âl-i İmran 3:123
  182. Âl-i İmran 3:124
  183. Âl-i İmran 3:125
  184. Âl-i İmran 3:126
  185. Âl-i İmran 3:127
  186. Âl-i İmran 3:128
  187. Âl-i İmran 3:129
  188. Âl-i İmran 3:130
  189. Âl-i İmran 3:131
  190. Âl-i İmran 3:132
  191. Âl-i İmran 3:133
  192. Âl-i İmran 3:134
  193. Âl-i İmran 3:135
  194. Âl-i İmran 3:136
  195. Âl-i İmran 3:137
  196. Âl-i İmran 3:138
  197. Âl-i İmran 3:139
  198. Âl-i İmran 3:140
  199. Âl-i İmran 3:141
  200. Âl-i İmran 3:142
  201. Âl-i İmran 3:143
  202. Âl-i İmran 3:144
  203. Âl-i İmran 3:145
  204. Âl-i İmran 3:146
  205. Âl-i İmran 3:147
  206. Âl-i İmran 3:148
  207. Âl-i İmran 3:149
  208. Âl-i İmran 3:150
  209. Âl-i İmran 3:151
  210. Âl-i İmran 3:152
  211. Âl-i İmran 3:153
  212. Âl-i İmran 3:154
  213. Âl-i İmran 3:155
  214. Âl-i İmran 3:156
  215. Âl-i İmran 3:157
  216. Âl-i İmran 3:158
  217. Âl-i İmran 3:159
  218. Âl-i İmran 3:160
  219. Âl-i İmran 3:161
  220. Âl-i İmran 3:162
  221. Âl-i İmran 3:163
  222. Âl-i İmran 3:164
  223. Âl-i İmran 3:165
  224. Âl-i İmran 3:166
  225. Âl-i İmran 3:167
  226. Âl-i İmran 3:168
  227. Âl-i İmran 3:169
  228. Âl-i İmran 3:170
  229. Âl-i İmran 3:171
  230. Âl-i İmran 3:172
  231. Âl-i İmran 3:173
  232. Âl-i İmran 3:174
  233. Âl-i İmran 3:175
  234. Âl-i İmran 3:176
  235. Âl-i İmran 3:177
  236. Âl-i İmran 3:178
  237. Âl-i İmran 3:179
  238. Âl-i İmran 3:180
  239. Âl-i İmran 3:181

Bakara 2:229

Vâcib Tealâ talâk'ı ric'inin bazı ahkâmını beyan ettiği gibi bedelinde mal almakla vakî olan talâk'ı hul'i beyan etmek üzere buyuruyor. Bu âyette hitap; hâkimlere olmak ihtimali vardır. Gerçi hâkimler kadınlardan birşey almazlarsa da indelmuhakeme zevçlerin almasına hâkimler hükmettiğinden zevçlerin alacağı mallar hâkimlere isnat olunmuştur. Buna nazaran manû-yı âyet: Yani; zevçle zevce arasında vaki olan imtizaçsızlığa binaen mahkemeye müracaat ettiklerinde zevcin evvelce mehr ve hediye gibi hatuna vermiş olduğu emvalden bir miktarını hakimin alıp talâk bedelinde zevce vermesi halâl olmaz. Çünkü; zevç vermiş olduğu mehr mukabilinde hatundan- intifa ettiğinden verdiği malın bir miktarını geri almak mürüvvetin hilafı zulümdür. Binaenaleyh; hakimin hatundan mal alıp zevce vermesiyle hükmü, hiçbir zaman halâl olmayıp ancak bundan evvelki âyette beyan olunduğu veçhile zevçle zevce arasında yekdiğerine riayete ve hukuk-u mü-tekabileye ait Allah'ın vaz'ettiği kanunlara ve kaidelere riayet edemeyecekleri vakit, zevcenin talâk bedelinde bir miktar mal vermesinde ve zevcin de vereceği talâk bedelinde, o malı almasında günah olmadığı gibi, hakimin bu minval üzere hükmü de halâl olur. Zira; beyinlerinde imtizaca ait mahabbet kalmayarak niza temadi edip hukuk-u zevciyeti yoluyla eda ihtimali bulunmayınca, hatun talâka talip olup zevç de mal almaksızın talâk vermediğinde bir miktar malla nizaa hitam vermek tarafeyn hakkında maslahat olduğu cihetle Cenab-ı Hak bu yolda nizam kat'mda günah olmadığını beyanla ruhsat vermiştir. Arada imtizaçsızlık olunca hatunun itaat etmemek cihetinden günahkâr olması zevç de hatunun adem-i itaatine karşı döğmek, söğmek gibi birtakım yolsuzluğa cür'et etmekle onun da günaha girmesi korkularına binaen parayla münazaayı kesmek caiz olduğu beyan olunmuştur. Lâkin hatun itaate hazır olduğu halde zevç inad ederek hatuna eza ve ızrar etmek suretiyle onu mal vermeye mecbur eder ve bu suretle mal alırsa aldığı malın halâl olmadığı âyetin evvelinde beyan olunmuştur. İşte; şu mal alarak verilen talâka lisan-ı şer'ide talâk-% hul3 ve verilen mala bedel-i hüV denir ve hul' suretiyle olan talâk; bayindir. Ric'i değildir. Yani; hul' olan talâkta zevcin ric'at hakkı kalmaz. Zira; hatun vermiş olduğu mal mukabilinde yakasını bilkülliye kurtarmak adalet ve onun hilâfında hareket zulümdür. Çünkü; zevcin hakkı baki olsa hem malı verir hem de bağlı kalır ve maksadı da hasıl olmaz. Bu ise zulümden başka birşey değildir. Binaenaleyh; mal bedelinde vaki olan talâk; bayindir ki, zevcin ric'at hakkı kalmadığından kadın da selâmeti bulur. Fahr-i Razi ve Hâzinin beyanları veçhile zevcin hatundan alacağı bedel-i hul* verdiği mehre müsavi veyahut ondan ziyade veya noksan olması caizdir. Çünkü hul' şer'î bir akittir. Şer'î akitte tarafların rızası şart ve nikâh akdinde kadın arzusuna uygun mehir almayınca nikâha izin vermemek hakkını haiz olduğu gibi zevç de talâk için akitte istediği kadar mal almayınca talâk vermemek hakkını haizdir, binaenaleyh verdiği mehirden fazla hul' bedeli isteyebilir. Kazi'nin beyanı veçhile bu. âyet (Sabit b. Kays)'ın haremi (Cemile) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Sabit)'m (Cemile)'ye fart-ı muhabbetine karşı (Cemile)'nin ona şiddetle nefreti olduğundan beyinlerinde imtizaç olamadığı cihetle (Cemile) Resulutlah'a şikâyetle talâk istediğini beyan edince, Resulullah (Sabit)'i çağırdı. (Sabit) (Cemile)'nin mehrine vermiş olduğu hurma bahçesini talâk bedelinde (Cemile)'nin vermesini teklif etti. (Cemile) de «Bana talâk versin, daha ziyadesini vereyim» dedi. Resulullah «Bahçe kâfidir» buyurdu ve (Sabit) talâk verip hurma bahçesine sahip olması üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Hulâsa; zevcin imtizaesızlığıyla haremini talâka mecbur edip talâk bedelinde mal alarak haremini hem nimet-i nikâhtan mahrum etmek hem de malım almak suretiyle, iki cihetten ızrar etmek haram olduğu ve hakimlerin de bu suretle hükümleri halâl olmadığı ve arada olan imtizaçsızlık sebebiyle tarafeynin yekdiğerine karşı riayete dair olan ahkâm-ı ilâhiyeye riayet edememek korkusuna binaen hatun talâka talip olduğu surette zevcin zararını telâfi etmek üzere talâk bedelinde mal istemeye hakkı olduğu ve hatunun da bir miktar mal vermekle müptelâ olduğu nefretin azabından talâkla kurtulup saha-i selâmete çıkması caiz bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ zevçle zevce arasında vaki olan talâkın ahkâmını ve talâk bedelinde zevcin hatundan mal almasının nerelerde ve ne zamanda caiz olduğunu beyan ettiği gibi bu hududun ahkâm-ı ilâhiye olup; riayet vacip olduğu cihetle bu ahkâmın haricine çıkanların zalim olduklarını dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; şu beyan olunan talâk ve ric'at ve huT ve ric'at'ten sonra isterse, maruf veçhile hatunu tutmak ve isterse tatlılıkla hatunu terketmek gibi beyan olunan ahkâm; Allahü Tealâ'mn, kullarının istirahati için vaz'ettiği ahkâmıdır. Binaenaleyh; ey müminler! Bu ahkâmın haricine çıkmayın. Eğer bir kimse nefsine tebaiyet eder ve Şeytan'ın iğfalâtma aldanır da bu hududun haricine çıkarsa, işte hudud haricine çıkanlar; zalimlerdir. Çünkü; evamir-i ilâhiye haricine çıkmakla hem kendi nefislerine hem de gayrılara zulmetmişlerdir ve zulümleri mukabilinde elbette ceza göreceklerdir. Had; birşeyin süğuru demektir. Ahkâm-ı ilâhiye; insanların efalini tahdid edip herbirinin hükmünü beyan ettiği cihetle hükm-ü ilâhiye, had denilmiştir. Çünkü; had yani süğur bir kimsenin tarlasının nihayetini ve hukukunun ve tasarrufunun oraya kadar varıp ilerisine geçmeye hakkı olmadığını beyan edip iki komşunun birbirine tecavüzüne mani olduğu gibi ahkâm-ı ilâhiye de ef'al-i ibadm süğuru mesabesindedir ki, bir fiilin hükmü neyse onunla amel vacip olup, onun ilerisine tecavüz caiz değildir. Binaenaleyh; o hükmün haricine tecavüz; şer'an hakkı olmayan bir mahalle tecavüz olduğundan zulümdür. İşte ahkâm-ı ilâhiyenin küllisine riayet lâzımdır. Binaenaleyh insanların istirahatlerini temin ettiği için onun haricine çıkanlar felah bulamazlar. Çünkü tecavüz; zulüm olduğundan felah ve saadete manidir. Binaenaleyh; ahkâm-ı ilâhiye haricinde melce' ve istirahat arayanların iztırap-tan başka bir melce ve me'men bulamadıkları her zaman müşahede olunan ahval cümlesindendir. Bu misilli zulmü irtikâp; cinayetin pek büyüğü olduğu cihetle evvelden beri bu cihetten rauzma-hil olan milletleri ve harab olan memleketleri Cenab-ı Hak kullarını ibrete davet için Kur'ân'da beyan ettiği gibi tarih kitaplarında dahi malûmdur. Hulâsa; şu beyan olunan ahkâmın hudud-u ilâhiye cümlesinden olduğu ve bu hududu tecavüz etmek caiz olmadığı ve bunlarla amel etmek insanlar üzerine vacip olup eğer bir kimse bu hududu tecavüz ederse zalimlerden olacağı bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.

Bakara 2:230

Vacip Tealâ talâk-i ric'iyi ve talâk-ı hul'i boyan ettiği gibi zevçle zevce arasında alâka-i nikâhı bilkülliye kaldıran üçüncü talâkı da beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; gerek meccanen ve gerek bedel-i hulile iki kere talâk verdikten sonra üçüncü merrede talâk verirse, üçüncü talâkla irtibat bükülliye zail olduğundan hatun, evvelki zevcinin gayrı ikinci bir zevce nikâh olup, ondan da kat-ı alâka etmedikçe zevci evvele halâl olmaz. Çünkü; zevci evvele tekrar halâl olmasının beş şartı vardır : Birincisi; zevci evvelin talâkından sonra iddetini ikmal eylemesi, ikincisi; zevc-i saniye nikâh olması, üçüncüsü; zevc-i saninin cima' etmesi, dördüncüsü; zevc-i saninin talâk vermesi, beşincisi; zevc-i saninin talâkından iddetini bitirmesidir. Bu şartların vücudundan sonra tarafeynin rızalarıyla zevc-i evvelin nikâhı caiz ve birbirlerinden intifa, halâldır. Zevc-i saninin muamele-i zevciyede bulunmasında şart olmasındaki hikmet; talâkta teenni lâzım olduğuna işaret ve talâkta acelenin mezmum olduğunu beyandır. Zevc-i sani cima' etmeden talâk verirse zevc-i evvele halâl olmaz. Zira; Beyzâvî'nin beyanına nazaran (Rufaa) haremini tat-Hk eder, iddetten sonra hatun (Abdurrahman b. Zübeyr)'e varır. Meğer (Abdurrahman) cima'a kaadir değilmiş. Hatun Resulullah'a şikâyet eder, Resulullah «Rufaa'ya tekrar varmak mı istersin?» buyurunca hatunun «Evet» demesi üzerine Resulullah'm «Abdurrahman sana cima' etmedikçe sen Rufaa'ya varamazsın» buyurduğu mervidir. Ve bu ahkâmı kullarına beyan edince kulların bu ahkâma riayetleri vaciptir. Zira; hallerini ıslah için vaz'olunmuş kavanin-i ilâhiyedir. Zevc-i evvelin nikâha talib olması ve hatunun rıza vermesi hukuk-u zevciyeye ait olan hudud-u ilâhiyeyi ikame edip yekdiğerini ızrar etmeyeceklerini zan ve tahmin etmeleri şart olduğunu beyan etmek; hudud-u ilâhiyeye riayet edemeyeceklerini zannederlerse birbirlerini ızrar için müracaatları haram olduğuna delâlet eder. Hulâsa; bir kimse haremine üç talâk verirse ikinci bir kocaya varıp o zevc-i saniden mutallaka olup iddetini ikmal edinceye kadar zevc-i evvele tekrar nikahlanmak halâl olmadığı ve ikinci zevç talâk verir de tarafeyn ahkâm-ı ilâhiyeye riayet edebileceklerini ümid ederlerse, tekrar nikahlanmak caiz olduğu ve şu beyan olunan ahkâmı, Cenab-ı Hakkın ilm-ü irfan sahibi olan kullarına beyan ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Ve bu ahkâmı kullarına beyan edince kulların bu ahkâma riayetleri vaciptir. Zira; hallerini ıslah için vaz'olunmuş kavanin-i ilâhiyedir. Zevc-i evvelin nikâha talib olması ve hatunun rıza vermesi hukuk-u zevciyeye ait olan hudud-u ilâhiyeyi ikame edip yekdiğerini ızrar etmeyeceklerini zan ve tahmin etmeleri şart olduğunu beyan etmek; hudud-u ilâhiyeye riayet edemeyeceklerini zannederlerse birbirlerini ızrar için müracaatları haram olduğuna delâlet eder. Hulâsa; bir kimse haremine üç talâk verirse ikinci bir kocaya varıp o zevc-i saniden mutallaka olup iddetini ikmal edinceye kadar zevc-i evvele tekrar nikahlanmak halâl olmadığı ve ikinci zevç talâk verir de tarafeyn ahkâm-ı ilâhiyeye riayet edebileceklerini ümid ederlerse, tekrar nikahlanmak caiz olduğu ve şu beyan olunan ahkâmı, Cenab-ı Hakkın ilm-ü irfan sahibi olan kullarına beyan ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Bakara 2:231

Vacip Tealâ talâkın bazı ahkâmını beyan ettiği gibi bazı âhari dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; hükm-ü ilâhiye muhalif olarak hatuna zulmettiğinden nefsine zulmetmekle azab-ı ilâhiye müstehak olur. Yani; haremlerinize hasbelicap talâk verip de onlar da iddeti müddetine baliğ olmaya başladıklarında sizin için lâzım olan; iki halden birisidir ki, şer'an ve aklen ve beynennas müstahsen bir surette ric'at ederek hatunu taht-ı nikâhınızda tutup hukuk-u zev-ciyeye riayet etmektir. Yahut geçinmeye ümidiniz olmasa hatunu ızrar etmeksizin ric'at etmeyerek yakasını tamamen bırakmaktır. Yoksa zulmetmek için tutmayın. Çünkü; ric'at ederek hatunu başka kocaya gitmekten men'edip hüsn-ü muaşeret etmemek hatunu ızrar olduğundan caiz değildir. Eğer bir kimse böyle yaparsa mutlaka kendi nefsine zulmetmiş olur. Ahkâm-ı ilâhiyeyi amelden ıskatla maskara yapmayın. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bundan evvelki âyeti talâk vermekte sünnet olan; birer birer vermek olduğunu beyan olup, bu âyet ise t;.Iâk-ı ric'iyi beyan hakkında olduğundan tekrar yoktur. Zira; âyetlerden maksat başka başkadır: Yahut evvelki âyette talâk-ı ric'ide mutlaka iddet içinde yani evvelinde ortasında ve ahirinde ric'atin sahih olduğunu beyan hakkında olup bu âyet ise talâk-ı ric'ide iddetin âhirinde ric'at veya terketmek-ten biri lâzım olduğunu beyan hakkında olduğundan tekrar yoktur ve zevcin zevceyi ızrar kasdıyla ric'at etmesinden, Cenab-ı Hak bu âyetle nehyile kadınları zevçlerin zulmünden muhafaza etmiştir. Izrar kasdıyla ric'at şöyledir: Meselâ bir talâk verir, iddeti-ni bitireceği zamanda ric'at eder, iddet biter, ikinci talâkı verir ve bir iddet daha bekler, o iddet biteceği zamanda tekrar ric'at eder, yine iddet biter, üçüncü talâkı verir ve hatuna bir iddet daha bekletir. Eğer iddeti üçer ay farz edersek, fuzuli olarak hatunu dokuz ay bekletmiş olur. İşte bu gibi zulüm ve zarardan Cenab-ı Hak kadınları bu âyetle vikaye etmiştir. Her zaman ızrar haram olduğuna işaret için Vacip Tealâ maruf vech üzere imsakla emirden sonra ızrar için imsakten nehyetmiştir. Zira, birşeyden nehyetmek; o şeyin her zaman kötü olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; hatunu ızrar kasdetmek her zaman haramdır. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet ensar-dan (Sabit b. Yesar) Hz. hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Sabit)'-in talâk verdiği hatunu ızrar kasdıyla ric'at etmesi üzerine âyetin nazil olduğu mervidir. Hulâsa; talâk verilen bir hatuna iddetinin bitmesi karib olduğu bir zamanda ya suret-i müstahsenede ric'at edip taht-ı nikâhında tutmak veyahut biîkülliye terketmek lâzım olduğu ve ızrar kasdıyla ric'at ve imsak etmek caiz olmadığı ve bir kimse ızrar kasdıyla ric'at ve imsak ederse dünyada ve âhirette nefsine zulmetmiş olduğu ve Allah'ın ahkâmını beyan eden âyetlerle amel etmemek o âyetleri maskara ittihaz etmek olup bu ise caiz olmadığı bu*âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ zevçle zevce arasında vaki olacak talâkın envaını ve ahkâmını beyan ettiği gibi bu ahkâmı beyan, kullar hakkında nimet olup, bu nimetin şükrünü eda etmek suretiyle zikretmek lâzım olduğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; sizin üzerinize vacip olan vaazı kabul etmek ve nasihati dinlemektir. Allah'ın nimetleri; maddi olur: Vücud, sıhhat-ı beden, afiyet, evlâd ü ıval, servet ü saman gibi. Manevi olur: İman, hidayet, diyanet ve ahlâkı ıslah eden ahkâm-ı şer'iye gibi. Bunları zikretmekten maksat; hatırda tutup herbirinin şükrünü lâyıkıyla eda etmektir. Meselâ sıhhat-ı bedenin şükrünü; ibadet ve acizlere muavenetle ve evlâd ü ıyalin şükrünü; hüsn-ü muhafaza ve terbiyeyle ve malın şükrünü, zekâtım vermek ve fukaraya iane ve lüzumunda emr-i cihada ve sair vücûh-u hayrata sarfla ve imanın ve ahkâm-ı şer'iyenin şükrünü; mucibiyle amel etmekle eda ve lâyıkıyla yerine getirmekle olur. Bu âyette Allah'ın kullarına vaaz ettiği citapla murad; Kur'ân ve hikmetle murad; sünnet-i Resulullah'tır. Yahut hikmetle murad; insanda olan kuvve-i ilmiye ve ameliyedir. Hulâsa; Allah'ın nimetlerini şükürle karşılayıp nisyan etmemek, kitabullah ve sünnet-i Resulullah ye insanın kendisinde bulunan kuvve-i ilmiye ve ameliyeyle amel edip onların nasihatlerini kabul etmek ve haram olan şeylerden içtinapla Allah'ın azabından korkmak ve Allah'ın herşeyi bildiğini bilmek ve ona göre amelini tanzim etmek vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.

Bakara 2:232

Vacip Tealâ talâkm ahkâmını beyan ettiği gibi mutalîaka olan hatunun bazı ahkâmını dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Zira; nikâh meşru olduğundan, meşru olan şeye talib olan kimse men'o-lunmadığı gibi ta'yib'de olunmaz. Binaenaleyh; onların rızkına mani olmayın ki, nimet-i nikâhtan mahrum olmasınlar. Binaenaleyh; Allah'ın emrine imtisal ve nehyinden içtinapla tehzib-i ahlâka sa'yetmeniz lâzımdır. Zira; siz bilmiyorsunuz, Allahü Tealâ biliyor. Şu halde Allah'ın dediğini tutmanız elzemdir. Yani; siz kadınlara talâk verdikten sonra onlar da iddetini ikmâl edip, talipleri zuhur ederek beyinlerinde nikâha ve nikâhın Jevazımatma tarafeyn razı olup kararlaştırdıklarında, onların nikâhlarına mani olmayın. Zira; Allah'a ve âhirete imanı olanlar bu misilli ahkâma razı olur ve intifa ederler. Ve bu gibi ahkâmdan intifa etmek-sizin için taharrettir ve kalplerinizi ahlâk-ı fasideden tasfiye eder. Zira; bu gibi ahkâmda size olan menfaati Allahü Tealâ bilir, siz bilmezsiniz. AdıI ; bir kimseyi haps ve tazyikle birşey-den men'etmektir. Burada hitap; talak veren kimselere veyahut bilûmum insanlaradır. Zira; hatunun münasip gördüğü bir kimseye nikâh olmak hakk-ı meşruudur. Binaenaleyh; hiçbir kimsenin men'etmeye hakkı yoktur. Şu halde gerek talâk veren zevç, gerek başka bir kimse ve gerekse hatunun velisi tarafından mümanaat olunmak caiz değildir. Şu kadar ki, eğer hatunların inti-hab ettiği zevç kendilerinin küfvü olmaz veya mehrinde noksan olursa, velisinin itiraz hakkı vardır. Çünkü; gerek küfvünün gayrı olmaktan ve gerek mehrin noksan olmasından hasıl olacak âr, evliyaya lâhık olduğundan evliyanın o ârı kaldırmak için itiraz hakları vardır. Tarafeynin razı olmalarıyla murad; şer'an beyan olunan akd-i şer'İ, mehr ve şahid~i adi ve akdin sair levazımına razı olup, beyinlerinde kararlaştırmalarıdır. Vacip Tealâ teklifini beyandan sonra «Bunlardaki menafii Allahü Tealâ bilir, siz bilmezsiniz» buyurmakla muhalefet edenleri tehdid ve tehdidini müminlere tahsis etmiştir. Çünkü; ahkâmdan intifa edecek müminlerdir ve bu ahkâma riayet daimî sevaba istihkaka sebeb olduğuna işaret için (ezkâ) ve (ethar) buyurmakla günahlardan taharete işaret buyurmuştur. Fahr-i Razi, Kazi ve HâznVin beyanlarına nazaran âyetin se-beb-i nüzulü; (Maakâl b. Yesar)'ın mutallaka olan hemşiresini iddetini ikmal ettikten sonra rızalarıyla evvelki zevcine tekrar varmasından nehyetmesi üzerine âyetin nazil olduğu ve Resulullah'-in huzuruna celbile âyeti tebliğ ettiği mervidir. Hulâsa; mutaliaka olan hatunları ric'at veya. hülle suretiyle zevc-i evvele veyahut zevc-i âhare nikâh olunmaktan men'e kimsenin hakkı olmadığı ve bu misilli.ahkâmdan nasihat kabul etmek Allah'a ve âhirete iman edenlerin şanı olup, bu ahkâma riayet ter-fi-i derecata ve günahların mahvına sebep olduğu cihetle, imtisal edenlere taharet-i kâmile olduğu ve kullarının mesalihini Allahü Tealâ bilip, kullarının bilmediklerinden herhalde bu misilli ahkâma riayet lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Bakara 2:233

Vacip Tealâ nikâha ve talâka müteallik bazı ahkâmını beyan ettiği gibi nikâhın netice ve semeresi olan evlâda müteallik ahkâmını dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; mutlaka valideleri üzerine çocuklarını iki sene tamamen emzirmek lâzım olur. Ve çocuğun emmesini itmam etmek murad eden çocuğun pederine validesinin itaati vaciptir. Ancak çocuğun rızkı peder üzerine vacip olduğundan çocuğu emziren validelerin rızıkları ve kisveleri, pederleri üzerine vaciptir. Çünkü; valide çocuğu emzirmek ve mesalihine nezaret etmek için pederin menfaatine haps-i nefsettiğinden validenin mazarratı mukabilinde rızkı pedere lâzım gelir. Şu kadar ki, miktar-ı ma'ruf üzere ol-, mak lâzımdır. Zira her nefis; kudreti nispetinde mükellef olur. Binaenaleyh; pederin muktedir olamayacağı bir surette valide nafaka teklif edemeyeceği gibi peder de validenin muktedir olamayacağı bir hizmet teklif edemez. Şu halde her ikisi de halleriyle münasip veçhile mükelleftirler. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette çocuğu emzirmekte tamamıyla sa'yetmek vacip olduğuna işaret için İrza' yani emzirmek emri, haber suretiyle varid olmuştur. Şu halde kelimesi lâfızda ihbar ise de, manâda emirdir ve bu emir de mendup olmasını ifade eder. Çünkü; çocuğun rızkı peder üzerine vacip olup valide üzerine vacip olmadığından, validelerin emzirmeleri menduptur. Binaenaleyh; valideler emzirmeseler günahkâr olmazlar, amma çocuk, validesinden başkasının memesini emmez veyahut pederin başka hatuna ücret vermeye iktidarı olmazsa, valide üzerine emzirmek vacip ve bu surette emzirmezse günahkâr olur. Çocuğu validesinin emzirmesi mendup olmasının hikmeti; terbiyesi ve şefkati sairlerinden ziyade olduğu cihetle çocuğun hayatına hizmeti fazla olmasıdır. Çocuğun emzik hakkı iki sene olup, ziyadeye itibar olunmadığı bu âyetle sabittir ve iki sene emziğe ihtimam lâzım olduğuna işaret için âyette iki sene manâsına olan (hayleyn) kemal ile tak-yid olunmuştur. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran iki seneden noksan emzirilmesi de caizdir. Zira; âyette iki seneyle tahdid, valideyle peder arasında muhtemel olan nizaı kat' içindir. Binaenaleyh; beyinlerinde niza' vaki olup da, valide emzirmekten usanarak noksan olmasını ve peder de ziyade olmasını isterlerse şeriat o nizaı iki sene olmasıyla halletmiştir. Yoksa iki seneyi zikir vücub için değildir. Zira; âyette iki sene emzirilmesi pederin iradesine havale olunmuştur. Eğer suret-i kafiyede iki sene emzirmek vacip olsaydı pederin re'yine müracaat olunmazdı. Çocuğun nesebi pederine ait olduğuna işaret için pedere yani; çocuk kendisi için doğan kimse denmiştir. Binaenaleyh; çocuğun ve validesinin rızkı pederinin üzerine vaciptir. Çocuğun validesi pederin menkûhası oldukça emzirdiğine mukabil ücret istemeye hakkı yoktur. Kadr-i marufla murad; pederin servetine, validenin şerefine nazaran onların emsalinde âdet olan şendir. Hulâsa; valideler üzerine çocuğu, pederi iki seneyi itmam mu-rad ederse iki sene emzirmek lâzım ve peder üzerine çocuğu emziren validesinin nafakası ve kisvesi vacip olduğu ve valide çocuğun hizmeti ve terbiyesiyle meşgul olduğundan maişetini kisible mükellef olmadığı ve pederin kudretinden ziyade validenin teklif edemeyeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ çocukları validelerin emzirmesi lâzım olduğundan emzirmek mukabilinde peder üzerine validenin nafakası ve kisvesi vacip olduğunu beyan ettiği gibi tarafeynin yekdiğerini zarardan vikaye etmeleri lâzım olduğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor. anmasın ve eğer peder yoksa, peder üzerine vacip olan nafaka, terekeye vâris olacak zat üzerine vacip olur.] Yani; valide ve peder çocuk yüzünden zarar görmesinler. Şu halde peder, validenin nafakasını vermemek ve meccanen emzirmesini teklif etmekle, çocuk sebebiyle validesini ve valide, pedere kudretinin harici nafaka ve kisve teklif etmekle, çocuk sebebiyle pederini ve bu veçhile valide ve peder birbirlerini zararlandırma-sınlar. Eğer çocuğun pederi vefat etmişse çocukla çocuğu emziren validesinin nafakası, peder makamına kaim ve terekeye vâris olacak kimse üzerin? vaciptir. Yanr; çocuğu iki sene emzirmek mendup iken valide emzirmekteki yorulur ve peder de iki seneyi ikmal etmek murad etmez de beyinierinde vaki olan müşavere üzerine iki seneden evvel çocuğu emzikten ayırmak murad eder ve tarafeyn buna razı olurlarsa her ikisi üzerine günah yoktur. Bu âyette valide ve peder zararlanmasın demek; herbiri, yekdiğerinin kudretinin fevkinde teklifatta bulunmakla zarardide etmesinler demektir. Yahut Beyzâvî'nin beyanı veçhile validesi sütünü az vermek ve levazımatına lâyıkıyla bakmamak suretiyle ve pederi de validesinin nafakasına ve kisvesine bakmamak sebebiyle çocuğu zararlandırmasmlar. Yani; bakımsızlık sebebiyle çocuğu zaafa veya mevte mahkûm etmesinler demektir. Tafsir-i Hâzin'de valideyle pederin çocuk sebebiyle zararları şöyle tasvir ediliyor: Meselâ validenin zararlanması; pederi çocuğu cebren validesinin elinden almakla şefkati icabı validesini gönül azabında bırakması veyahut validesi çocuğu emzirmeye razı olmadığı ve pederin başkasına vermeye kudreti olduğu halde vermeyerek cebren validesine emzirtmekle -validesini ızrar etmesidir. Pederin zararlanması; validesi çocuğa bakmamak ve pederinin üzerinde bırakmak veyahut kudretinin fevkinde nafaka teklif etmekle olur. İşte; bu misilli harekat, insanlar arasında da her zaman cari olduğundan Cenab-ı Hak tarafeynin yekdiğerini zarardan vikaye etmelerini ve her ikisinin çocuk yüzünden zararlanma-malarmı ve çocuğu da ızrar etmemelerini tenbih ve tavsiye buyurmuştur. Çünkü; yani; İslâmda ne bir taraftan Öbürünü ve ne de iki taraftan birbirini zararlandırmak yoktur.» demektir. Beyzâvî ve Fahr-i Razi'nin beyanları veçhile vârisle murad; çocuğun pederinin varisleridir. Yani; çocuğun pederi vefat etmişse, pederine varis olacak çocuğun dedesi ve biraderi ve amcası veya amcazadplpri gioi asabat üzerine çocuğun ve onu emziren validesinin nafakası vacip olur. Yahut varisle murad; çocuğa mahrem olanlardır. Binaenaleyh; herkesin üzerine karabeti nispetinde tedriç suretiyle çocuğun nafakası vacip olur. Yani; evvelâ çocuğun dedesine ve biraderine, onlar yok ise amcasına, o da yoksa amcazadelerine, onlar da yoksa, onlardan sonra çocuğa yakın olan kimlerse, onlar üzerine nafakası lâzım gelir. İmam-ı Azam indinde varisle murad; çocuğun varisleri olup, pederin varisi değildir. Şu halde; çocuk vefat etmiş farz olunduğunda, çocuğa varis olacaklar kimler ise, onlardan herkesin sehmi nispetinde çocuğun nafakasını vermeleri vaciptir. Eğer vermezlerse hakim tarafından icbar olunurlar. Vacip Tealâ beşeriyetin herhalde zıya'dan muhafazası lâzım olduğuna işaret için ufak bir çocuğun müreffehen yaşatılmasına ihtimam olunmasının lüzumunu beyan ve emzikten ayırmak suretini bile valide ve pederden yalnız birinin re'yine havale etmeyerek bil'istişare her ikisinin reyleri munzam olmasını beyan buyurmuştur. Çünkü; birisi çocuğun zararını kasdederse diğerinin haberi olsun ki,, çocuk zarardan mahfuz kalsın. Müşavere; birkaç kimsenin kuvve-i müfekkerelerinde olan reylerini meydana çıkarıp ve bir yere toplayarak hulâsasıyla amel etmektir. Binaenaleyh; bu âyette ebeveynin rızalarından sonra çocuğun emzikten ayrılmasını müşavereye havale buyurmuştur ki, icabında ebeveynin başkası, yani erbab-ı tecrübeden ve tabipten teşekkül edecek birkaç zatın çocuğun memeden kesilme-sinde zarar olup olmayacağını müzakere ve onların reyleri üzerine amel etmek lâzım olduğuna işaret etmiştir. Çünkü; peder ve validenin hernekadar şefkatleri galipse de valide emzirmekten ve peder de nafakadan usanmakla yekdiğerini razı etmek suretiyle çocuğun zararına ittifak etmek ihtimaline binaen Cenab-ı Hak çocuğun tamamiyle zarardan vikayesini temin için, erbab-ı tecrübenin istişaresine havale etmiş ve bu âyetler de pederin nafakadan usanmakla çocuğun zararım kasdetmek ihtimali dermeyan olunmuştur. Bu cihet, eğer çocuğun validesi mutallakaysa demektir. Yoksa mutallaka olmayıp da menkuhaysa bu ihtimal varid değildir. Zira; menkûhe olunca çocuk emzirilsin veya emzirilmesin herhalde validesinin nafakası peder Üzerine vaciptir, Beyzâvî'nin beyanı veçhile varisle murad; çocuğun kendi olmak muhtemeldir. Zira; pederi vefat eden çocuk pederinin malına varis olduğu cihetle, pederi berhayat olsa validesine veya sütninesine nafaka vermesi vacip olduğu gibi pederi vefat edince varis hususunda pederin makamına kaim olduğundan, emiren ve sair mesalihini tekeffül eden hatunun nafakası eğer malı varsa çocuğun malından ve eğer malı yoksa velilerine lâzım gelir. Hulâsa; valide ve pederinden her birerleri çocuk sebebiyle yekdiğerini ve her birerleri az bakmak veya hizmetinde kusur -etmek suretiyle çocuğu ızrar etmemek ve eğer pederi vefat etmişse, çocuğun validesinin nafakaları varis olanlar üzerine vacip olmak ve iki seneden evvel sütten kesmek isterlerse birrıza ve bilmüşa-vere kesmek ve çocuğun terbiyesine kemal-i ehemmiyetle bakılmak lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Bakara 2:234

Vacip Tealâ iki seneden evvel çocuğu emzikten ayırmak ebeveynin rıza ve istişareleriyle olacağını beyan ettiği gibi validesinin başkasını emzirmesinde beis olmadığını dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; mutallaka olan hatunların iddet beklemeleri lâzım olduğu gibi kocası vefat eden hatunların da, iddet beklemeleri lâzımdır. Binaenaleyh; sizden vefat edip de, zevcelerini terkeden kimselerin zevceleri; vefat eden kimsenin nutfesinden rahimlerinde çocuk olup olmadığını ve çocuk varsa nesebi vefat eden pederinden sabit olması için kendi nefislerinde dört ay on gün gözetir ve iddet beklerler. Dört ay on gün bekleyip o müddete vasıl olduklarında çocuk olmadığı zuhur edince, onlar başka kocaya gitmek ve kendi aralarında teşebbüsatta bulunmak gibi esbaba tevessül ederlerse sizin üzerinize günah yoktur. Zira; âdet-i beldeye riayetle şer'in müsaade ettiği surette meşru teşebbüsatta bulunmak günah olmaz ve ey müminler ve hâkimler! Sizin de men'etmeniz lâzım gelmez. Çünkü; meşru olan efalden men'etmek caiz olmaz. Zira; icra-yı ahkâmda Allahü Tealâ sizin amelinizi bilir. Binaenaleyh; meşru olan şeyden men'e teşebbüs etmeyin ki, mes'ul olma-yasınız. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile kocası vefat eden hatun için dört ay on gün iddet beklemek vaciptir. Binaenaleyh; o müddet bitmedikçe zevc-i âhara gidemez. Zira; iddet içinde nikâh sahih olmaz ve bu dört ay on gün içinde hâmile olduğu tebeyyün ederse iddeti, hamlini vaz'edinceye kadar devam eder. Ancak hamli malûm olsa veya kocası vefat ettiği gün çocuk getirse o gün iddeti bitmiştir. Başka kocaya gidebilir; dört ay on gün beklemek lâzım gelmez. Çünkü hatunun iddeti; çocuk olmak ihtimaline binaen zevcin hukukunu muhafaza içindir. Şu halde çocuk zuhur edince zevcin hakkı kalmadığından hatun iddetinden kurtulur ve her hakkına malik olur. Zira hatunu bazı hukukundan men'eden; vefat eden zevcin hakkıdır. Çocuk dünyaya gelmekle zevcin hakkı zail olacağından memnu olan hukuku avdet eder ve istediği kocaya gider. Çünkü; mani gidince mernnuun avdeti kavaid-i şer'iye iktizasındandır. İddet müddetinin dört ay on gün olmasındaki hikmet; rahimde bulunan çocuk oğlan olursa üç ayda ve kız olursa dört ay on günde dirilmesidir. Dört ay on gün iddet; küçük ve büyük yani çocuk getirmeye kabiliyeti olanla olmayan haklarında müsavidir. Zira bir-şeyin hikmeti; o şeyin cinsinde aranır, ferde itibar yoktur. Madem ki cins-i nisvanda çocuk getirmek kabiliyeti vardır. Amma bazı efradının küçük olmasına veya esbab-ı saireye binaen çocuk getirmemesine itibar yoktur. Zira hükümde itibar; ekseriyetedir. Zevci vefat eden hatun nimet-i nikâhı fevt ettiğinden dolayı dört ay on gün matem içinde bulunmak, ziynetini terketmek, ra-yiha-i tayyibe sürünmemek ve sürme çekinmemek vacip olduğuna işaret için binefsiha müddet-i iddette intizar edecekleri beyan olunmuştur. Çünkü; insan için mühim bir nimet zail olunca, o nimetin zevaline teessüfünü izhar caizdir. Ve cevazına da bu âyet delâlet eder. Hatun iddetini bitirip matem günleri geçince iddet içinde memnu olan ziyneti takınır, sürmesini çeker ve küfvü düşerse nikâha talip olur ve bu gibi efalinden mes'ul olmaz. Zira; bunlar iddetten sonra şer'an müstahsen olan şeylerden olduğundan, kadınlar mes'ul olmadığı gibi velileri ve hakimler de mes'ul olmazlar. Ancak şer'in hilafı hareketlerinden velîleri ve hakimler mes'ul olduklarından men'etmek üzerlerine vaciptir. Eğer men'etmez ve muhafazada müsamaha ederlerse indallah masul-dürler. Baliğa olan hatun, velisinin izni olmaksızın kendini nikâh ederse, nikâhın sıhhatine delâlet eder. Zira; âyette hatunların kendi nefislerinde fiilleri kendilerine isnad ve kendi fiillerinden velileri ve hakimlerin mes'ul olmayacakları beyan olundu. Hatunların kendi nefislerinde en mühim işleri nikâhtır. Binaenaleyh; nikâhta velisinin iznine ihtiyaç olmaksızın kendi kendini nikâhın cevazına müsaade-i §er'iye vardır. Zira; meşru surette hatunun kendi işinden velisi mes'ul değildir. Hulâsa; zevci vefat eden kadının iddeti dört ay on gün olduğu ve iddet bitince maruf olan şeyleri hatunun işlemesinden hâkimlerle velileri mes'ul olmadıkları bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir. Vacip Tealâ zevci vefat eden hatun iddetini ikmal ettikten sonra, nikâhına talip olmakta günah olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; zevci vefat edip iddetini ikmal eden hatunun nikâhına talip olduğunuzu tariz suretiyle anlatmak veya nefsinizde talip olduğunuzu gizlemenizde sizin üzerinize günah yoktur. Fakat siz hernekadar gizleseniz de sabredemeyip sarahaten talip olduğunuzu zikredeceğinizi Allahü Tealâ bilir. Lâkin gizlice suret-i gayr-ı meşruada görüşmek ve konuşmak suretiyle birbirinize vaadde bulunmayın. Ancak maruf ve meşru surette söz söylemek vakti müstesnadır. H ıtb e ; hatunun nikâhına talip olmaktır. Tariz; Ka-zi ve Ebussuud Efendinin beyanları veçhile nikâhı ima eder bir-şey söylemektir. Meselâ; «Ben tezevvüc etmek isterim», «Allahü Tealâ bana saliha bir kadın verse», «Sen saliha bir kadınsın», «Sen güzel bir kadınsın, hasebin nesebin iyidir» demek gibi sözler tarizdir ve bu gibi sözlerle hatuna talib olduğunu anlatmakta günah yoktur. Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu misilli tarizler iddet içinde mubahtır, lâkin sarahaten talip olmak iddet içinde caiz değildir. Zira; Cenab-ı Hak tarizde günah olmadığını beyan buyurdu ki tasrihte günah olduğuna işarettir. Ecnebi bir kimsenin münasebeti olmayan ecnebiye bir hatunla gizli konuşması töhmet ve şüpheden hali olmayacağından Cenab-ı Hak gizli konuşmaktan nehyetmiştir. Çünkü; ecnebiye bir kadınla gizli konuşmak herkesin nazar-ı dikkatini celbedeceği ve görenlerin kalplerinde bir şüphe bırakacağı aşikârojır. Halbuki ehl-i imanın töhmet mevkiinde bulunmaması lâzımdır. Nikâh, talâk, çocuğun emzirilmesi ve validesine nafaka vermek gibi hususatta Örf ve adete riayet etmek ve bu hususta harekâtı örfe istinad ettirmek lâzım olduğuna işaret için Cenab-ı Hak bunlara müteallik ahkâmda «Daima maruf vech üzere» olmasını beyan buyurmuş ve nikâhı talepte dahi söz. söylemenin maruf veçhile olmasını zikretmiştir. Hulâsa; nikahlamak istediği bir hatunun tariz suretiyle nikâhına talip olmak veyahut talip olduğunu nefsinde tasavvur etmek günah olmadığı gibi sırren suret-i gayr-ı meşruada bulunmak üzere yekdiğerine vaad etmek caiz olmadığı ve şer'an ve örfen caiz olan sözü söylemekte beis bulunmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ zevci vefat eden hatun iddetini ikmal ettikten sonra, nikâhına talip olmakta günah olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; zevci vefat edip iddetini ikmal eden hatunun nikâhına talip olduğunuzu tariz suretiyle anlatmak veya nefsinizde talip olduğunuzu gizlemenizde sizin üzerinize günah yoktur. Fakat siz hernekadar gizleseniz de sabredemeyip sarahaten talip olduğunuzu zikredeceğinizi Allahü Tealâ bilir. Lâkin gizlice suret-i gayr-ı meşruada görüşmek ve konuşmak suretiyle birbirinize vaadde bulunmayın. Ancak maruf ve meşru surette söz söylemek vakti müstesnadır. H ıtb e ; hatunun nikâhına talip olmaktır. Tariz; Ka-zi ve Ebussuud Efendinin beyanları veçhile nikâhı ima eder bir-şey söylemektir. Meselâ; «Ben tezevvüc etmek isterim», «Allahü Tealâ bana saliha bir kadın verse», «Sen saliha bir kadınsın», «Sen güzel bir kadınsın, hasebin nesebin iyidir» demek gibi sözler tarizdir ve bu gibi sözlerle hatuna talib olduğunu anlatmakta günah yoktur. Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu misilli tarizler iddet içinde mubahtır, lâkin sarahaten talip olmak iddet içinde caiz değildir. Zira; Cenab-ı Hak tarizde günah olmadığını beyan buyurdu ki tasrihte günah olduğuna işarettir. Ecnebi bir kimsenin münasebeti olmayan ecnebiye bir hatunla gizli konuşması töhmet ve şüpheden hali olmayacağından Cenab-ı Hak gizli konuşmaktan nehyetmiştir. Çünkü; ecnebiye bir kadınla gizli konuşmak herkesin nazar-ı dikkatini celbedeceği ve görenlerin kalplerinde bir şüphe bırakacağı aşikârojır. Halbuki ehl-i imanın töhmet mevkiinde bulunmaması lâzımdır. Nikâh, talâk, çocuğun emzirilmesi ve validesine nafaka vermek gibi hususatta Örf ve adete riayet etmek ve bu hususta harekâtı örfe istinad ettirmek lâzım olduğuna işaret için Cenab-ı Hak bunlara müteallik ahkâmda «Daima maruf vech üzere» olmasını beyan buyurmuş ve nikâhı talepte dahi söz. söylemenin maruf veçhile olmasını zikretmiştir. Hulâsa; nikahlamak istediği bir hatunun tariz suretiyle nikâhına talip olmak veyahut talip olduğunu nefsinde tasavvur etmek günah olmadığı gibi sırren suret-i gayr-ı meşruada bulunmak üzere yekdiğerine vaad etmek caiz olmadığı ve şer'an ve örfen caiz olan sözü söylemekte beis bulunmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Bakara 2:235

Vacip Tealâ iddet içinde tariz suretiyle nikâhı talebin caiz olmadığını beyan ettiği gibi iddetini ikmal etmeden nikâhını kas-detmek dahi caiz olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor, Zira; zamanı gelmeyen şeyde acele mahrumiyeti muciptir, binaenaleyh; iddetini ikmal etmeden, hatunun nikâhında acele etmeyin. Azaplarını tacil etmez ve onlara müsaade eder ki tevbe etsinler ve günahlarından vazgeçsinler. Şu halde âsiler dünyada helak olmadıklarına mağrur olmasınlar. , -Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ iddet içinde nikâhı nehiyde mübalâğa için «Akd-i nikâhı azmetmeyin» buyurmuştur. Yani; «İddet içinde nikâh etmediğiniz gibi nikâhı kasıd bile etmeyin» demektir. Yahut âyet; nefs-i nikâhı nehyetmiştir. Çünkü; Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile azim; katı' yani kesip atmak manasınadır. Buna nazaran manâ-y% âyet: … demektir. Bu âyet-i celile üç hükmü havidir: Birincisi; iddet, müddet-İ muayyeni olan eceline baliğ olmadıkça nikâhın caiz olmaması, ikincisi; insanların nefsinde düşündükleri hıyaneti Allahü Tealâ bildiği için o misilli hıyanetten hazer etmek lâzım olduğu, üçüncüsü; Allahü Tealâ'nın kullarının kusurlarını mağfiret edip, günahları sebebiyle ukubetlerini ta'cil etmemesidir. Azaplarını tacil etmez ve onlara müsaade eder ki tevbe etsinler ve günahlarından vazgeçsinler. Şu halde âsiler dünyada helak olmadıklarına mağrur olmasınlar. , -Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ iddet içinde nikâhı nehiyde mübalâğa için «Akd-i nikâhı azmetmeyin» buyurmuştur. Yani; «İddet içinde nikâh etmediğiniz gibi nikâhı kasıd bile etmeyin» demektir. Yahut âyet; nefs-i nikâhı nehyetmiştir. Çünkü; Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile azim; katı' yani kesip atmak manasınadır. Buna nazaran manâ-y% âyet: … demektir. Bu âyet-i celile üç hükmü havidir: Birincisi; iddet, müddet-İ muayyeni olan eceline baliğ olmadıkça nikâhın caiz olmaması, ikincisi; insanların nefsinde düşündükleri hıyaneti Allahü Tealâ bildiği için o misilli hıyanetten hazer etmek lâzım olduğu, üçüncüsü; Allahü Tealâ'nın kullarının kusurlarını mağfiret edip, günahları sebebiyle ukubetlerini ta'cil etmemesidir.

Bakara 2:236

Vacip Tealâ iddet içinde nikâhın caiz olmadığını beyan ettiği gibi, zifaf olmadan hatuna talâk vermek caiz olduğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor Zira; böyle bir ihsanda bulunmak sizin üzerinize vaciptir. Fakat vereceğiniz şeyde külfet yoktur. Zira; zengine kudreti nispetinde ve fakire, de fakrı nispetinde birşey vermek vacip olduğundan güçlük yoktur. Şu kadar ki verilen şey, mürüvvetin hilafı olmamalıdır ki hatunların gönlü kalmasın. Çünkü; bu misilli vergiler erbab-ı ihsana lâzım olan mürüvvet kabilindendir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile mutallaka olan hatunlar; şimdiye kadar beyan olunduğu veçhile iki kısımdır. Birincisi; zevçle zifaf olmuş ve beyinlerinde mehir takrir edilmiş bulunanlardır. Bunlar tatlik olunduğunda iddet bekler ve mehrini tamamen alırlar. İkincisi; zifaf olmamış ve mehir de tesmiye olunmamış fakat talâk verilmiş olanlardır. Bu âyet dahi bunların hükmünü beyan hakkındadır. İşte zevçle halvet olmak ve yekdiğerine temas etmek gibi birşey vuku bulmadan talâk verilir ve mehir de tesmiye olun-mamışsa, hatuna mehir lâzım gelmez. Zira; zevç bundan intifa etmediği gibi, hatunun zayiatı da olmadığından mehir vermek icab etmez. Fakat nikâhla hasıl olan süruru zevç talâkla izale edip hatunu me'yus ettiğinden zevcin hatuna bir müt'a vermesi vaciptir. Zira; lâfzı emirdir. Emirlerde zahir olan da vücub ifade etmektir. Şu halde nikahlanıp zifaf olmadan ve mehir tesmiye olunmayan hatuna bir kat elbise vermek vaciptir. Çünkü müt'a; zevcin haliyle mütenasip bir kat elbisedir. Müt'anm vacip olduğuna emir delâlet ettiği gibi lâfzı ve de kelimesi dahi delâlet eder. Çünkü vacip olmayan birşey; hak olmaz. Binaenaleyh; müt'a zevcin borcu ve zevcenin hakkı olduğuna kelimesi delâlet etmektedir. Şu kadar ki, müt'ayı zevcin ezasız ve tayyib-i hatırla vermesine işaret için zevcin erbab-ı ihsandan olmasına ve erbab-ı ihsanın muamelesi gibi muamele etmesi lâzım olduğuna lafzıyla tenbih olunmuştur. îmam-ı Âzam indinde müt'a; nısıf mehri geçmemeli ve Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile müt'a; beş dirhem gümüş kıymetinden noksan olmamalıdır ki, verildiği zaman bir faide bahşetsin ve hatunun süruruna sebep olsun. Müt'a zevcin haliyle ölçülecek olunca zengine zengin kisvesi ve fakire fakir kisvesi olmak lâzım olduğundan nizaa badi olmak ihtimali vardır. Eğer nizaa.badi olursa takdir, hâkime aittir. Hulâsa; zifaf olmadan hatuna talâk vermekte günah olmadığı ve mehir tesmiye olunmamışsa zevcin haline münasip ve hatunun intifa e4ebüeceği bir kat elbisenin vacip olduğu ve zevcin haline göre kisvede niza olursa, takdirin hâkime ait bulunduğu, bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ; mehir tesmiye olunmaksızın zifaftan evvel tatlik olunan hatuna müt'a vermek vacip olduğunu beyan ettiği gibi mehir tesmiye olunup da zifaftan evvel tatlik olunan hatunun hükmünü dahi beyan etmek üzere

Bakara 2:237

buyuruyor. Bu âyette mesIe murad; şafii indinde cima'la tefsir ölün-mugsa da İmam-ı Â'zam'a göre halvet-i sahihanın bulunması cima' makamına kaimdir. Şu halde halvet-i sahiha bulunsa velev cima' olmasa, İmam-ı Â'zam'a göre temas vardır. Binaenaleyh; halvet-i sahihadan sonra tatlik ederse tam mehir lâzım gelir. Şafii indinde yalnız halvet kâfi değildir, zifafla muamele-i zevciye lâzımdır. Halvet-i sahiha; zevç ve zevce tenha bir mahalde bulunup, hatunda takarruba mani hastalık veyahut yanlarında velev uykuda^olsun üçüncü bir adam bulunmak veya Ratnazan'da oruçlu olmak gibi bir mani-i hissi veya şer'î bulunmayarak ikisi velev bir saat olsun beraber bulunmaktır. Bu âyette afla ve aralarında fazlı unutmamakla hitap; zevçle zevceye müşterektir. Zira; Fahr-i Razi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile zevce alelekser zevcine tâbi olduğundan ekser-i ahkâmda hitap erkeklereyse de, kadınlara da bittabi' şamildir. Çünkü; takvaya yaklaştıracak amel kesbetmekte ve ihsanı terket-memekte zevç mükellef olduğu gibi zevce de mükelleftir. Binaenaleyh âyette hitap; hernekadar zahirde zevceyse de hakikatte her ikisine de şamildir. Zira; zevçle zevceden herbiri, yekdiğerinden mütekabileh muamele görmek, adil ve hakkaniyete muvafıktır. İşte bu misilli ayat-ı beyyinat, İslâmiyette aile teşkilâtıyla ondaki müsavatın ve İslâm kadınlarına verilen hürriyetin ne kadar vasi miktarda olduğunu ispat etmektedir. Binaenaleyh; İslâm kadınlarının mesture olmalarıyla hürriyetlerinin selb olunduğunu iddia edenler, bu misilli ahkâm-ı şer'iyeye tamamiyle vakıf olmadıklarından yanlış iddiada bulunmuş olsalar gerektir. Çünkü; İslâmiyette kadınlar hukuk-u mutlakada erkeklere müsavi oldukları gibi zevçle zevce arasında cereyan eden muamele ve hukukta kadınlar erkeklerden daha ziyade hukuka maliktirler. Çünkü; kadının mesken ve kisve nafakası velhasıl bütün levazım-ı sairesi zevç üzerine vacip olduğu cihetle, zevç daima bunları tedarike, kadına karşı borçlu ve kadının tahakkümü altındadır. Bunlardan birini tedarik edemediği takdirde kadın «Hakkımı ver» demeye selâhi-yettardır. Binaenaleyh; kadın alacaklı, kocası borçludur. Şu halde hakkal insaf düşünelim: Hürriyet kimdedir? Zevcin çektiği bütün bu mihan ve meşakka karşı, kadından istediği yalnız nefsini tatmin eylemesi ve şüpheden azade kalmak için mesture bulunması ve hanesini muhafaza etmesidir. Diğer hususatta kadın erkekle vine müsavidir.

Bakara 2:238

Vacip Tealâ zevçle zevce arasında cereyan eden nikâha müteallik ahkâmı beyan ettiği gibi erkân-ı dinden olan namazın muhafazasını emretmek üzere buyuruyor. Yani; zevçle zevce arasında riayeti lâzım olan ahkâma riayetiniz vacip olduğu gibi taraf-ı ilâhiden üzerinize farz kılman beş vakit namazı vaktinde eda etmek ve devam edip fevt etmemek ve şerait-i erkânına riayet etmekle muhafaza etmeniz dahi vaciptir. Bilhassa beş vakit namaz içinde ikindi namazının muhafazasına ihtimam edin. Allah'a ibadet ve zikreder ve korkar olduğunuz halde kıyam edin ki, ibadetinizde huzurunuza şuğul karıştırın ayasınız. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile namazda kıyam, kıraat, rükû', sücud ve huzu' ve huşu'; Allah'ın heybetinden kalbin tevazuunu ve hakka karşı inadın zevalini ve evamire imtisal ve nevahiden içtinab icap ettiği gibi salat; Rabb-i Tealâ'nm azametini ve ubudiyetin zilletini hatırlatır. Umur-u dünyaya müteallik olan nikâh ve talâk akabinde salâtm muhafazasıyla emir; uraur-u dünyanın umur-u âhirete mani addedilmemesine tenbih ve işaret içindir. Namaza devam eden kimse namazı fevtetmekten muhafaza ettiği gibi namaz, dünyada birtakım günahlardan ve âhirette azaptan onu muhafaza ettiğine işaret için müşarekete delâlet eden mü-faale babından ( >^ksL~ ) varid olmuştur. Salât-ı vustânın beş vakit namazdan hangisi olduğuna dair kafi bir beyan yoktur. Gerçi ikindi namazı veya sabah namazı veyahut öğle namazı olmak hususunda rivayetler varsa da zannîdir, kafi değildir. Binaenaleyh; salât-ı vustânın hangi namaz olduğunu Cenab-ı Hak bildirmedi ki, herkes her namazı salât-ı vustâ bilerek ihtimam etsin. (Kaanitîn) kunut; dua, zikir, itaat, inkıyad, sükût, huzu', huşu', sükûnet-i âza ve devavı~î sabra mülâzemet manâlarında istimal olunur. Bu âyette şu manâların cümlesinin murad olunmasında bir mani yoktur. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir. Çünkü (kaanitîn) şu manâlara delâlet ettiği gibi, namazda da bu manâların cümlesi mevcud olup herbirini yerine getirmek lâzımdır.

Bakara 2:239

Vacip Tealâ namazın muhafazasını emrettiği gibi namazın lâyıkıyla şeraitine riayette emniyet lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; eğer emniyet olursa namazı cemi' şeraitine riayetle muhafaza etmeniz lâzımdır. Ancak düşmandan ve kuttâ-ı tarîkten ve yırtıcı hayvanat veya saireden korkarak namazı istirahat-i kalble eda etmek mümkün olmazsa namazı fevtetmemek için yaya veya binitli olduğunuz halde, yani, imkân hangi cihete müsaid olursa ima ile eda edin. Amma korku gidip emniyet geldiğinde, Allah'ın size beyan ve talim ettiği veçhile namaz kılın ve Allah'ı zikredin. Zira; siz bilmezken Allahü Tealâ size bildirdi. Binaenaleyh; bildiğiniz veçhile eda-yı salât edin. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Salât-1 havf ; ikidir; Birinci kısmı; muharebe ve sair korkulu şeylerden firar zamanında olur. Bu âyetle istidlal ederek İmanı-ı Şafii indinde yaya yürür veyahut binit üzerinde gider olduğu halde ima ile namazı kılıp terketmemek vaciptir. Lâkin Imam-ı Âzam indinde yaya veya binitli olduğu halde namaz caiz olmaz, te'hir eder. Emniyet geldiğinde cemii şeraitine riayet ederek eda eder, yoksa korku sebebiyle hem yürür hem de kıblenin gaynya ima ile farz namazı kılmak caiz değildir. Yalnız ayak üzerinde kaim olarak ima ile kılınmasını hanefiden tecviz edenler, bu âyeti şöyle tefsir ederler: … demektir. Yoksa (ri-calen) der/ek «Yürür olduğunuz halde» demek değildir. Şu ruhsat-ı şer'iyeyi icab eden korku; telef-i nefis ve mazarrat olan her korkuya şamildir. Zira; bu âyette korku mutlak zik-rolduğundan, korku envamdan birine tahsis icab eden bir muhas-sıs yoktur. Korkuyla kılman namazın ikinci kısmı; bir kıt'a-i askeriye düşman karşısında beklerken, diğer bir kıt'ayla imam bir rek'atı-nı kılar, o fırka vazife başına gider, ikinci fırka gelir, diğer rek'ati imam ikinci fırkayla eda eder. Bu kısım salât-ı havfe müteallik âyet Sûre-i Nisa'da gelecek ve tafsilen makamında beyan olunacaktır. Gerek bu âyette ve gerek gelecek âyette salât-ı havf hakkındaki ahkâma binaen şeriat-i Muhammedide namazın ne kadar mühim bir mevkii bulunduğunu ve ehl-i iman için terk ve tekâsül götürmez bir ibadet olduğunu ve pek mühim anlarda bile tehiri caiz olmadığını beyanla, namazda takâsül gösterenleri tehdid etmiştir. Çünkü namaz; ibadatın zikir, kıraat, teşbih, tehlil, kıyam, rükû' ve sücud gibi envaını cami' ve yevmiye beş defa Cenab-ı Hakka teveccühü dâî olduğundan ve bilhassa cemaatle müslümanian içtimaa davet ettiğinden, beynelmüslimin itina edilecek bir ibadet-i mühimmedir. İşte şu esaslara binaen Cenab-j Hak herhalde eda olunmasını emir buyurmuştur. Vacip Tealâ'nın hal-i havf ve emniyette, namazın nasıl eda olunacağını kullarına talimi, kullar hakkında hal-i salâhı beyan ve doğru yola hidayet olduğu cihetle pek büyük nimet olduğundan havfin zevalinde şükrünü eda etmek lâzım olduğuna işaret için zikretmekle emretmiştir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette havfin kılleti-ne ve nedretine işaret için havfı beyanda şekke delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Lâkin emniyetin kesretine ve muhakkak olduğuna işaret için emniyeti beyanda muhakkaka delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Yani «Eğer korkarsanız namazı yaya veya binitli olduğunuz halde kılın. Amma emniyet geldiğinde ve geleceği muhakkaktır, o zaman her şeraite riayetle zikredin ve namaz kılın» demektir.

Bakara 2:240

Vacip Tealâ korku ve emniyet hallerinde namazı edanın keyfiyetine işaret ettiği gibi iptida-yı İslâmda cari olan bazı ahkâmı ve bundan evvel beyan olunan iddetin bazı ahkâmını dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; sizden vefat edip zevcelerini terkedenler, zevceleri için vasiyet etsinler, vasiyetlerinde zevceleri bir sene harice çıkmayarak, hanelerinde oturmak suretiyle yiyecek ve giyeceklerini idare edecek kadar nafaka ve kisveyi malından meta' yani hatuna menfaat olarak vasiyet ettiğini beyan ve diğer emvalinden tefrik etsinler ki, hatun onunla iddetini ikmâlde bir sene intifa etsin. Eğer zevceler bir sene beklemez çıkarlarsa, onların şer'an müstahsen surette kendi nefislerinde işledikleri işlerinde size günah yoktur ve şu ahkâma riayet etmek lâzımdır. Zira; Allahü Tealâ ahkâmının hilâfında hareket edenlere galiptir. Binaenaleyh; intikamını alır. Ve kulları için vazettiği ahkâmı; enva-ı hikmeti cami'dir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet; iptida-yı İslâmda cari olan bir hükm-ü şer'iyi beyan eder. Çünkü; iptida-yı İslâm'da bir kimse vefat ettiğinde, haremi irs almaz, onun irsine mukabil müteveffanın hanesinden çıkmaksızın bir senelik nafaka ve kisvesi tesviye olunurdu. Fakat bir sene oturmak hatun için vacip değildi. Binaenaleyh; hatun bir seneyi ikmal etmeksizin o haneden çıkmasına ruhsat-ı şer'iye olduğundan çıkması caizdi. Çünkü; çıkarsa nafaka da verilmezdi. Nafaka; haps-i nefis mukabilinde olduğundan, çıkınca nafakaya istihkakı kalmazdı. Zira menfaat; mazarrat mukabilidir. Şu halde âyette iki hüküm vardır: Birincisi; bir senelik nafaka ve kisve vasiyet etmek, ikincisi; hatunun iddeti bir sene olmaktır. Nafaka ve kisve vasiyet etmek hükmü âyet-i mirasla ve bir sene iddet de dört ay on gün iddeti beyan eden âyetle nesholunmuş ve binaenaleyh; bu âyetle amel kalmamıştır ve bir seneyi ikmal etmeden çıkınca nafakayı vermemekde verese üzerine günah olmadığı beyan olunmuştur. Âyette «Vefat edenler vasiyet etsinler» demek «Vefat emma-releri görülüp, ölüme yaklaşan ve hayatından kat'ı ümid eden kimseler vasiyet etsinler» demektir. Çünkü; vefat eden kimseden vasiyet mümkün değildir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyet Taif'ten Medine'ye hicret eden (Haris oğlu Hakîrnj hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Hakim) validesini, pederini bir de haremini terkede-rek vefat edip, terekesinde ne gibi muamele olunacağı huzur-u Ri-salete arzedilince bu âyetin nazil olduğu mervidir.

Bakara 2:241

Vacip Tealâ mutallaka olan hatunlardan zifaf olmadan talâk verilenlere müt'a vacip olduğunu beyan ettiği gibi bilûmum mutallaka olan hatunlara müt'a vermek meşru olduğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Bu âyette hitap; Resulullah'a ve bittabi' ümmetinedir. Mevtten firar eden kavmin kimler olduğunda birçok rivayet varsa da Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran esah olan Hazkîl (A.S.)'ın ümmetidir. Çünkü; nebileri onlara düşmanla cihadı emretti, onlar ölüm korkusuna binaen cihadı kerih gördüler ve terkettiler. Şu isyanları üzerine Allahü Tealâ onları veba ile müptelâ kıldı. Çünkü; onlar ölmeyeceğiz diye isyan ettiklerinde Allahü Tealâ onları bu suretle ölümle müptelâ kıldı. Ahaliden vefat edenler çoğalınca, kasaba halkından birçok kimseler firar ettiler. Hazkîl (A.S.) ((Allah'ın kudreti herbirinin nefsinde müessir olup, kudretin haricine çıkamayacaklarına dair bir alâmet görmelerini» Cenab-ı Hak'tan istirham etmesi üzerine Allahü Tealâ onlara ( \yj* ) emrini verdi. Onlar da derhal vefat ettiler. Bir müddet sonra Allahü Tealâ'dan ihyalarını istirham etmesi üzerine Allahü Tealâ ihya etti. Herkes kasabada olan hanelerine geldiler ve mukadder ecel-i mev'udlarına kadar yaşadıkları mervidir. İşte bu gibi vuku atı Cenab-ı Hak kullarını ibrete davet için Kur'ân'da zikreder. Allah'ın kudretine, enbiyanın mucizelerine iman edenler, bu gibi vukuatın emsalini baid görmezler. Zira; insanların hergün öldüğünü gören ve öldüren Allahü Tealâ olduğunu itikad eden kimse vefat edenleri ihya edeceğinde tereddüt etmez. Zira; insanı ihya etmekten daha garip şuunât-ı ilâhiyenin birçokları hergün görülmektedir. Binaenaleyh; inkâra mecal yoktur. Bu âyette birçok insanların ölüm korkusuna binaen firar ettikleri ve firarla kurtulamayıp derhal öldükleri ve sonra dirildik-leri kafidir. Zira; âyetin sarahati ve ibaresi delâlet-i kat'iyeyle. delâlet eder. Ancak firarın sebebi ve keyfiyeti rivayatla sabit olup, zannidir. Ve keyfiyete taallûk eder hüküm de yoktur.

Bakara 2:242

Vacip Tealâ mutallaka olan hatunlardan zifaf olmadan talâk verilenlere müt'a vacip olduğunu beyan ettiği gibi bilûmum mutallaka olan hatunlara müt'a vermek meşru olduğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Bu âyette hitap; Resulullah'a ve bittabi' ümmetinedir. Mevtten firar eden kavmin kimler olduğunda birçok rivayet varsa da Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran esah olan Hazkîl (A.S.)'ın ümmetidir. Çünkü; nebileri onlara düşmanla cihadı emretti, onlar ölüm korkusuna binaen cihadı kerih gördüler ve terkettiler. Şu isyanları üzerine Allahü Tealâ onları veba ile müptelâ kıldı. Çünkü; onlar ölmeyeceğiz diye isyan ettiklerinde Allahü Tealâ onları bu suretle ölümle müptelâ kıldı. Ahaliden vefat edenler çoğalınca, kasaba halkından birçok kimseler firar ettiler. Hazkîl (A.S.) ((Allah'ın kudreti herbirinin nefsinde müessir olup, kudretin haricine çıkamayacaklarına dair bir alâmet görmelerini» Cenab-ı Hak'tan istirham etmesi üzerine Allahü Tealâ onlara ( \yj* ) emrini verdi. Onlar da derhal vefat ettiler. Bir müddet sonra Allahü Tealâ'dan ihyalarını istirham etmesi üzerine Allahü Tealâ ihya etti. Herkes kasabada olan hanelerine geldiler ve mukadder ecel-i mev'udlarına kadar yaşadıkları mervidir. İşte bu gibi vuku atı Cenab-ı Hak kullarını ibrete davet için Kur'ân'da zikreder. Allah'ın kudretine, enbiyanın mucizelerine iman edenler, bu gibi vukuatın emsalini baid görmezler. Zira; insanların hergün öldüğünü gören ve öldüren Allahü Tealâ olduğunu itikad eden kimse vefat edenleri ihya edeceğinde tereddüt etmez. Zira; insanı ihya etmekten daha garip şuunât-ı ilâhiyenin birçokları hergün görülmektedir. Binaenaleyh; inkâra mecal yoktur. Bu âyette birçok insanların ölüm korkusuna binaen firar ettikleri ve firarla kurtulamayıp derhal öldükleri ve sonra dirildik-leri kafidir. Zira; âyetin sarahati ve ibaresi delâlet-i kat'iyeyle. delâlet eder. Ancak firarın sebebi ve keyfiyeti rivayatla sabit olup, zannidir. Ve keyfiyete taallûk eder hüküm de yoktur.

Bakara 2:243

Vacip Tealâ mutallaka olan hatunlardan zifaf olmadan talâk verilenlere müt'a vacip olduğunu beyan ettiği gibi bilûmum mutallaka olan hatunlara müt'a vermek meşru olduğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Bu âyette hitap; Resulullah'a ve bittabi' ümmetinedir. Mevtten firar eden kavmin kimler olduğunda birçok rivayet varsa da Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran esah olan Hazkîl (A.S.)'ın ümmetidir. Çünkü; nebileri onlara düşmanla cihadı emretti, onlar ölüm korkusuna binaen cihadı kerih gördüler ve terkettiler. Şu isyanları üzerine Allahü Tealâ onları veba ile müptelâ kıldı. Çünkü; onlar ölmeyeceğiz diye isyan ettiklerinde Allahü Tealâ onları bu suretle ölümle müptelâ kıldı. Ahaliden vefat edenler çoğalınca, kasaba halkından birçok kimseler firar ettiler. Hazkîl (A.S.) ((Allah'ın kudreti herbirinin nefsinde müessir olup, kudretin haricine çıkamayacaklarına dair bir alâmet görmelerini» Cenab-ı Hak'tan istirham etmesi üzerine Allahü Tealâ onlara ( \yj* ) emrini verdi. Onlar da derhal vefat ettiler. Bir müddet sonra Allahü Tealâ'dan ihyalarını istirham etmesi üzerine Allahü Tealâ ihya etti. Herkes kasabada olan hanelerine geldiler ve mukadder ecel-i mev'udlarına kadar yaşadıkları mervidir. İşte bu gibi vuku atı Cenab-ı Hak kullarını ibrete davet için Kur'ân'da zikreder. Allah'ın kudretine, enbiyanın mucizelerine iman edenler, bu gibi vukuatın emsalini baid görmezler. Zira; insanların hergün öldüğünü gören ve öldüren Allahü Tealâ olduğunu itikad eden kimse vefat edenleri ihya edeceğinde tereddüt etmez. Zira; insanı ihya etmekten daha garip şuunât-ı ilâhiyenin birçokları hergün görülmektedir. Binaenaleyh; inkâra mecal yoktur. Bu âyette birçok insanların ölüm korkusuna binaen firar ettikleri ve firarla kurtulamayıp derhal öldükleri ve sonra dirildik-leri kafidir. Zira; âyetin sarahati ve ibaresi delâlet-i kat'iyeyle. delâlet eder. Ancak firarın sebebi ve keyfiyeti rivayatla sabit olup, zannidir. Ve keyfiyete taallûk eder hüküm de yoktur.

Bakara 2:244

Vacip Tealâ Ölümden firar etmek faide vermeyip mukadder olan şeyin elbette vaki olacağını beyan etmesi üzerine mukatele ile emretmek zımnında buyuruyor. Yani; niam-ı ilâhiyeye şakirînden olmak isterseniz Allahü Tealâ yoluna rızasını talep için düşmanla mukatele edin, ölümden korkmayın. Zira; mukadder olan şey elbette olur. Binaenaleyh; mukateleden firar etmek eceli te'hir etmez. Şu halde mukateleye devam edin. Ölürseniz Allah yolunda ölürsünüz ve kalırsanız nus-rete ve sevaba nail olursunuz, sizin için her iki cihet de hayrı mahzdır. Ve mukateleden firara dair söz söylemeyin ve firar etmeye de niyet etmeyin. Zira; Allahü Tealâ sizin sözünüzü işitir ve niyetinizi bilir.ve her cümlesinin cezasını verir. Vacip Tealâ ölümden kaçanların kurtulamadıklarını beyandan sonra ehl-i imanı şecaate sevketmek için cihatla emretmiştir. Cihattan maksat; din-i Muhammediyî takviye ve i'lâ için olduğuna işaret sadedinde ( ^J::-~J ) denilmiştir. Çünkü; cihat herne kadar zahirde tahrib-i buldan ve ifna-yı insandan ibaretse de, hakikatte islah-ı âleme hadim ve zulm ve udvanı ref ve izaleye ve insanları doğru yola sevk eden dine idhaie yegâne sebep olduğu cihetle en büyük ibadetten maduttur.

Bakara 2:245

Vacip Tealâ cihatla emredince, cihadın mevkufun aleyhi olan mal sarfının karz-ı hasen olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; hangi kimsedir ki ihlâs üzere ve tayyibi nefisle halâl malından Allahü Tealâ yoluna sarfla sevabını ümid ederek karz-ı hasen suretiyle malını ve canını sarfeder ve böyle rıza-yı Bari için malını sarfeden kuluna Allahü Tealâ onun sarfettiği şey mukabilinde ecrini az'âf-ı muzâaf verir. Malını sarf edince malı tükenir zannetmesin. Zira Allahü Tealâ dilediği kulunun rızkını hikmetinin iktizasına göre dar ve dilediğinin rızkını bol verir. Binaenaleyh; Allah'ın verdiği rızkı imsak etmemelidir ki, haliniz tebeddül etmesin ve ancak huzur-u manevi-i ilâhiye rücu' edersiniz. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette karz-ı ha-senle murad; cihada infaktır. Gani olup da cihada gitmekten âciz olanların cihad eden askere sarfettiği -malı.., ve gani olarak cihada gidip nefsine sarfettiği malı Allah'a karzı hasendir. Zira; Allah yoluna sarfedildiği için «Allah'a ikraz» denmiştir. Yoksa kar-zm rnanâ-yı mütearefi burada mevzuubahs olamaz. Çünkü; hâşâ Allahü Tealâ'nın kullarından birşey ödünç almaya ihtiyacı yoktur. Şu halde ödünç verilen mal zayi' olmayıp, eline geldiği gibi Allah yoluna sarfolunan malın zayi' olmayıp mukabilinde fazla fazla ecir alacağına binaen Allah'a karşı «karz-ı hasen» denilmiştir. Allahü Tealâ'nm rızası için malını sarfetmek rızkın daralmasına ve malının eksilmesine sebep olmayacağını beyan için, rızkı kabzeden ve basteden yani dar veren ve bol eden Allahü Tealâ olduğu beyan olunmuştur ki malı hayra sarf; noksana sebep olmayıp berekete sebep olacağına işaret olunmuştur. Nafile olarak bilcümle sadakat, halâl maldan olmak şartıyla karz-ı hasende dahildir. Bu misilli hayra sarfiyatın ecri pek büyük olduğunu beyan için Cenab-ı Hak ecrini az'âf-ı kesîre olarak, yani, kat ender kat fazla vereceğini beyan etmiştir, Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette fakir olan kimseleri tesliye vardır. Çünkü; Vacip Tealâ darlıktan sonra bolluğun geleceğine işaret için kabizden sonra rızkın vüs'atine delâlet eden «bastm zikretmiştir. Bu âyette karz-ı-hasenin, vacip ve nafile her türlü sadakata şâmil olduğunu, bazı müfessirîn beyan etmişlerse de esah olan nafile sadakattir. Çünkü karz; nafile olup vacip değildir. Âyetin se-beb-i nüzulü de nafile olmasını teyid eder. Zira; sebeb-i nüzulü şöyledir: (Ebuddahdah) Hz.'nin Resulullah'tan bilistîzan altı yüz hurma ağacını hâvi bir bahçesini hayrat ederek, fukaraya sadaka etmesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bağcı ve bahçeci olan memleketlerde bu gibi sadakata. rağbet edip, ayrı bir bağ veya bir bahçe veyahut bağdan, bahçeden yol tarafına gelen ağaçları ve bağının bir miktarını ifraz edip hayrat olduğunu ilânla bu sünneti ihya edenler eksik değildir.

Bakara 2:246

Vacip Tealâ cihadın farziyetini ve cihat için infakın" lüzumunu beyan ettiği gibi cihattan muhalefet edenleri zemmetmekle' ehl-i imanı cihada muhalefetten tenfîr etmek üzere buyuruyor, Fahr-i'Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Allahü Tealâ Hz. Musa'dan sonra Beni İsrail'e birçok nebiler gönderdi. O nebilerin vazifeleri; Tevrat'ın ahkâmıyla amele, naşı davet ve unuttukları ahkâmı onlara taîîm ve diyanet hususunu tanzim etmekti. Fakat zaman uzadıkça ahkâm-ı Tevrat'ı tağyir ve kendi hava ve heveslerine göre te'vil etmekle isyan çoğaldı, fısk-u fücur meydan aldı ve erbab-ı fesad yüz bulup, nebilerin sözlerini dinlemez bir hale geldi ve ahlâk tamamen tefessüh etti. İşte o zaman Mısır'la Şam arasında meskûn Amâlika kavmini Allahü Tealâ, Beni İsrail üzerine musallat kıldı ve onlar Beni İsrail'e galebe ederek vatanlarından tard ettiler ve çocuklarını esir aldılar ve cemaatlerini dağıttılar, Beni İsrail de perişan oîdu. Herbiri bir yerde, içine kurt girmiş koyun sürüsü gibi bir dağ başında kaldılar. İşte o zaman diyanet hususlarını tanzim etmek üzere taraf-ı ilâhiden meb'us olan nebileri çalışmaktayken onların ileri gelen büyükleri bir araya gelerek bilmüşavcre diyanetin kıvamı âdâ-yı dini kahretmekle olup âdâyı kahır ise. hükümetle olacağını bildiklerinden evvel be evvel bir hükümet teşkil ve hükümete bir reis tayin etmekle düşmana mukavemete hazırlanmak ve bu vesileyle mevcudiyetlerini muhafaza etmek hususunu düşünerek onlara mebus olan nebiden evvelemirde kendilerine bir padişah tayinini istirham ettiklerini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuş ve harbe muhalefet edenlerin zalim olduklarını beyan etmiştir. İşte bu âyet-i celile; padişah, yani, reis-i hükümet tayini nâsın hakkı olduğuna ve bu cihetle evvelemirde hakimiyetin millette bulunduğuna ve fakat reisi tayinden sonra umur ve hususatım reise tevdi etmek lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; hükümetsiz adalet ve istirahat mümkün olamadığı gibi hükümet de re-issiz olamaz. Fakat reisi ia\ inden sonra herkesin işe karışması da intizamı ihlâl edeceğinde şüphe yoktur. Şu halde milletin hakimiyeti; reisi nasp ve icabında azletmek hususlarına münhasırdır. Vacip Tealâ Beni İsrail'in nebilerinden bir melik tayinini istediklerini beyandan sonra maksatlarının hâsıl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Beni İsrail'in ileri gelenlerinin bir melik tayinini istemeleri üzerine Cenab-ı Hakkın vahyiyîe nebileri onlara Allah'ın, Tâlût isminde olan şahsı melik tayin edeceğini haber verdi ve Al-iahü Tealâ muhakkak size Tâlût'u melik gönderdi ve umurunuza mütevelli olacak odur» demekle Tâlût'un kafi melik olduğunu beyan etti.

Bakara 2:247

Beyzâvi'nin beyanı veçhile Beni İsrail'in nebileri onları iskât ve iddialarının reddini dört esas üzerine bina etti. Birincisi; bu misilli tevcihatta itimad; Allah'ın ihtiyarınadır: kulların münasip görmesine değildir. Binaenaleyh; Ailahü Teaîâ makam-ı saltanata Tâlût'u münasip gördü. Şu halde sizin, davanızdan vazgeçip onun saltanatını kabul etmeniz lâzım geldiğini, ikincisi; makam-ı saltanatı idarede iki şey lâzımdır ki birisi; tedbir-i umur-u millet ve siyaset-i memleket için ilim. diğeri; mehabet-i cismiye ve şecaat-i kalbiyedir. Tâlût'ta bunun ikisi de mevcut olduğu cihetle makam-ı saltanata Tâlût'un, liyakat iddia edenlerden ziyade ehil olduğunu, üçüncüsü; mülk Allah'ındır, dilediğine verir. Binaenaleyh; hiçbir kimsenin itiraza salâhiyeti olmadığını, dördüncüsü; Allahü Tealâ'-nın fazlı olduğundan fakiri zengin edip, ihtiyaçtan kurtardığını ve ilm-i kâmil sahibi bulunduğundan saltanata ehil olan kimseyi sizden ziyade bildiğini beyan ederek bütün iddialarım reddetti. "Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Beni İsrail'in, Tâlût'un melik olmasına itirazları iki sebebe mebnidir: Bunlardan birisi; hane-'dan-ı nübüvvet (Lâvı) evlâdından ve hanedan-ı saltanat (Yahuda) evlâdından olup Tâlût'un bu sıbıtlardan olmayarak (Büjıyamin) evlâdından bulunmasıdır. Diğeri de; fakir olmasıdır. Çünkü; Tâlût'un debbağ yahut fakir bir çoban veyahut saki olup evlere su çektiğine dair rivayetler vardır. Her ne de olsa Beni İsrail'in içinde Tâlût'un fukara sınıfından bulunduğunda şüphe yoktur. Zira iddialarında yani «Maldan vüs'at verilmedi» dediklerini Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Tâlût'un boyu gayet uzun olduğu ve hatta en uzun boylu bir kimse elini uzatırsa Tâlût'un başına ulaşabildiği mervidir. Tâlût; mahabet-i cismiyenin son derecesine malikti. İlm-ü zekâ ve kiyaset gibi fezail-i nefsaniye fezaili cismaniye üzerine mukaddem olduğuna işaret için, ilimdeki kuvvet cisimdeki kuvvet üzerine takdim olunmuştur. Binaenaleyh; padişah olacak zatta memleketi idareye kâfi ilim olmak ve şecaat sahibi, cismi kavı bulunmak şarttır. Zira; zayıf bünyede alelekser yüksek zekâ olamadığı gibi cismen şecaata dahi malik olamadığından memleketi idare kabiliyeti dahi olamaz. işte bu âyet-i celile padişahlarda servet lâzım olmayıp ancak ahval-i nâsa vukuf ve tedmîr-i mülk ve memlekete kudret ve şe-caat-ı kalbiyeye malik olup, siyaset-i dahiliye ve hariciyeye ilm-i tam sahibi olmak şart olduğuna delâlet eder.

Bakara 2:248

Vacip Tealâ Tâlût'un melik olacağını ve mülkü idareye kabiliyetini suret-i kafiyede beyan edince Beni İsrail'in, Tâlût'un melik olmasına alâmet istediklerini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Beni İsrail'in Tâlût'un padişah olmasına alâmet istemeleri üzerine nebileri Tâlût'un melik olmasına alâmet; bir zaman? dan beri kaybetmiş oldukları tabutu Tâlût'un getirmiş olduğunu ve o tabutta Beni İsrail'e sükûnet bulunduğunu beyan etti. Çünkü; tabutun kaybolması Beni İsrail'in izmihlalini mucip olduğundan kalpleri muztarip ve rahatları münselip ve efkârları müteşet-tit idi. Binaenaleyh; tabutun gelmesinde onlar için sükûnet ve tabutun etrafında efkâr toplanmasıyla istirahat-i kalp hâsıl olacağına binaen tabutta sükûnet vardı ve tabutla beraber kendilerince pek mukaddes olan Hz. Musa ve Harun'dan bakiye birtakım emanetler de vardı. Beyzâvî'nin beyanı veçhile tabut; servi ağacından mamul bir sandık olup, üç arşın boyunda ve iki arşın eninde ve altınla sıvanmış, içinde Tevrat ve emanat-ı mukaddese mahfuz bulunur ve padişahların nezdinde hıfz olunurdu. Bundan evvel beyan olunduğu veçhile Beni İsrail'in isyanı üzerine Amâlika kavmi galebe ederek tabutu alıp götürmüşlerdi. Bundan dolayı Beni İsrail son derece muztaripti. Çünkü; bütün istirahat!erinin selb olunmasını tabutun ellerinden çıkmasından bilip, başlıca emelleri tabutu ele geçirmek olduğundan Cenab-ı Hak arzu ettikleri tabutun Tâlût vasıtasıyla geleceğini beyan buyurdu ki, Tâlût'un nusret-i ilâhi/eye mazhar olacağını bilsinler ve padişahlığını kabul ile emrine imtisal eylesinler. Meğer Amalika kavmi tabuta riayetsizlik ettiklerinden Allahü Tealâ onları bâzı emraza müptelâ kıldığı cihetle tabuttan teşe'üm ederek arz-ı Beni İsrail'e iadeye karar verirler ve hâşâ hakir birşey gibi memleketleri hududu haricine atarlar. Vakt-i merhunu gelmiş olmakla Cenab-ı Hak Tâlût'un mülkünü takviye ve Beni İsrail'e kuvvet-i kalp ve Tâlût'un padişahlığına kanaatleri hasıl olmak için tabutu melekler vasıtasıyla Tâlût'un hanesine koydurur ve Beni İsrail Tâlût'un hanesinde tabutu bulunca min indillâh melik olduğuna kanaat ederler ve' Tâlût hakkında ihtilâfları ittifaka ve nefretleri mahabbete ve ıztırapları sükûnete tebeddül eder. Çünkü tabutun gelmesi; sükûnet ve istirahatlerini mucip oldu. Tâlût'un bir muzaffer padişah olacağına ve Beni İsrail'e münkariz olan hükümetlerini iade ve düşmanlarına galebe edeceğine ve iyi bir hükümet esası kuracağına dair Tevrat'ın bazı âyetlerinde işaret olup, o da tabutta bulunduğu cihetle tabutun gelmesi ve Tevrat'ın meydana çıkmasıyla Beni İsrail'in endişelerinin zail olduğu mervidir. Tabutta bulunan bakiyeyle murad; Tevrat-ı Şerif ve Tevrat'ın nazil olduğu levhalar ve Musa (A.S.Yın âsâsı ve elbisesi ve Arz-ı Tih'te Beni israil'in yedikleri tatlı baldan bir parça ve Harun (A.S.fın sarığı olduğu mervidir. Herhangi asırda olursa olsun, milletlerin pek sakındıkları şeylerin en mühimleri dinleri, ırz-u namusları ve mukaddesatı olduğundan, milletler birçok şeylere tahammül ve hazmederler, lâkin bu üç şeye tecavüze tahammül edemediklerinden her ne zaman bunlardan birine tecavüz vuku buldu mu, neticede bir galeyan-ı umumi hazırdır. İşte; Beni İsrail'in bir araya gelmesine ve başbuğ yani, hükümdar tayinine karar vermesine ve binnetice kavi bir hükümet teşekkülüne sebeb-i manevi, pek aziz ve kıymettar bildikleri tabutun Amalika kavmi tarafından esir edildikten sonra Tâlût vasıtasıyla gelmesi, Beni İsrail'in hem galeyanını hem de sükûnetlerini mucip olmuştur. İşte bu Tâlût'a müteallik olan âyetler, bidayeten bir hükümet teşkili, halk üzerine vacip olup hükümet de bir hükümdar ile olacağından evvelâ halkın, bir hükümdar tayininin lüzumunda ittifak edip taraflarından intihab ettikleri hükümdara itaatleri vacip olduğuna delâlet eder. Şu kadar ki, o hükümdarı birtakım kuyud ve şeraitle bağlamak ve hükümdarın zatında ilim, şecaat, fetanet ve diyanet gibi birtakım evsaf-ı mat-lube bulunması lâzım olduğundan, o kuyud ve şeraite riayet etmeyen hükümdarı azletmeye halkın hakları vardır. Vakit vakit bu haklarını istimal ettikleri de görülür. İşte son zamanda «Hukuk-u hakimiyet milletindir» denilmesi «Hükümdarı intihap ve icabında onu azlile diğerini nasb milletin hakkıdır» demektir. Yoksa «Milletin her ferdi hakim olur)) manâsına değildir. Zira; her ferdi hakim olsa ortada mahkûm kalmaz, tabiiyet ve matbuiyet kaybolur ve âmir ve memur hepsi yok olur gider.

Bakara 2:249

Vacip Tealâ Tâlût'un melik olduğunu ve onun eline tabutun geldiğini beyan ettiği gibi Tâlût'un mülkünü ve askerini tanzim edip, muharebe etmek üzere askerle yola çıktığını ve askerine verdiği talimatı dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Tâlût'un padişahlığı takarrür edince halkı riyaseti altına toplayarak askerini tensik ve erkân-ı hükümeti teşkil ve umur-u memleketi tanzim ettikten sonra Beyt-i Mukaddes'ten askeriyle beraber düşman tarafına hareket edince, mevsim gayet hararetli olduğundan askerin suya ihtiyacına binaen ileride bir nehre tesadüf edeceklerini beyanla askere bir talimat verdi ki bu talimatı Tâlût, kendisinin melik olacağını haber veren nebiye gelen vahy-i ilâhiden almıştı. Bu talimatta Tâlût «Allahü Tealâ sizi bir nehirle imtihan edecektir. Binaenaleyh; bir kimse o nehirden karnı doyuncaya kadar su içerse, o benim askerimden değildir ve eğer bir kimse o nehirden içmez, ancak bir avuç su içerse zarar yoktur» diyerek nasihatini bitirdi. Vakta ki mev'ud olan nehre geldiler, askerin ekserisi Tâlût'un talimatı haricine çıkarak istedikleri kadar içtiler. Ancak gayet az kimseler nasihat vechüzere amel ederek birer avuç aldılar ve ilerisine tecavüz etmediler. Bunların adedi eshab-ı Bedr'in adedi kadar, yani, üçyüz on üç kişi olduğu mervi-dir. Bunlar emre imtisal ettikleri cihetle, aldıkları su ihtiyaçlarına kifayet etti. Binaenaleyh, imanları sağlam,'kalpleri kavi, emre muti' oldukları halde nehri geçerek harbe hazır oldular ve düşmanlarına galebe ettiler. Ve lâkin emri dinlemeyip istedikleri kadar nehirden içenlerin susuzluktan dudakları karardı, çok içmekten bir fayda görmedikleri gibi korku her taraflarını ihata etti. Hatta nehri geçemediler, hâip.ve hâsir olarak avdet ettiler. Çünkü; emrine muhalefetlerinden dolayı Tâlût onları reddetmişti ve emr-i ilâhi de böyleydi. Fahr-i Razfnin beyanı veçhile Tâİût askerini saf kalpli, genç, dinç ve neşeli olanlardan cem'etmişti. Zira; arkasında çekinecek ailesi ve ticareti ve sairesi gibi şeylerle kalben meşgul olanlardan harpte o kadar istifade olamaz. Nehirle imtihanın hikmeti; işe yarayanlarla yaramayanlar bilinsin, ve saff-ı harp ona göre tertip olunarak işe yaramayanlar harbe hazır olmasınlar. Zira; işe yaramayanların faydaları olmadığı gibi askerin bozulmasına sebep olacakları cihetle zararları da olur. Hulâsa; reis-i hükümet ve ümera-yı askeriyenin askere nasihat ve talimatta bulunmaları ve askerin o nasihati dinleyip itaat etmeleri ve ümera-yı askeriye fenn-i harbe âşinâ ve plân tertibine vâkıf oldukları cihetle efradın ümeraya ittibaları vacip olduğu ve zira; harbi kazanmak herhalde efradın itaatine mevkuf bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ Tâlût'un askere talimatını ve talimatı dinleyenlerin az ve muhalefet edenlerin çok olduğunu beyan ettiği gibi muhalefet edenlerin harbe gitmeyip, harbe işfîrak edenlerin emre imtisal edenler olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; Allah'ın inayetini unutup yalnız esbab-ı maddiyeye iti-mad edenler Câlût'un askerinin çokluğuna ve mühimmat-ı harbi-yesinin ziyadeliğine nazar ederek, kendilerini zayıf ve düşmanlarını kavi görmekle kuvve-i maneviyeleri kırıldı ve «Biz. bugün Câlût'a mukabele edemeyiz» dediler. Binaenaleyh; biz sabr-ü sebat eder ve düşmanımıza Allah'tan galebe ve nusret bekleriz, dediler. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet; emre muhalefet edenlerin nehri geçmeden geri döndüklerine delâlet eder. Zira Cenab-ı Hak nehri geçenlerin Tâlût'la beraber iman edenler olduğunu beyan buyurdu ki, münafıkların geçmediklerini beyandır. Ve nehirle imtihandan maksat; münafıkların geçmemesi ve Tâlût'a itimadı ve sadakati olanların bilinmesiydi. Çünkü; nehri geçip düşman karşısına hazır olduktan sonra dönmeleri askerin inhizamma ve düşmanın galebesine sebep olacağından harbe hazır olmadan evvel dönmeleri matluptu. Âyet-i celilede; itimadın, ancak Allah'ın inayetine olup adedin kesretine olmadığına delâlet vardır. Çünkü; nusret gelince azlık zarar vermediği gibi zillet gelince, kesret de fayda vermez. Binaenaleyh itibar; inayet-i ilâhiyeyedir ve bunu hariçte binlerce vukuat da ispat etmektedir. Şu kadar ki, askerin âlât ve edevat-ı harbiyesi ve esbab-ı zahiriye ve maddiyesi mükemmel olmakla kuvve-i maneviyesi yüksek ve diyanete ihtimamı sebebiyle Ce-nab-ı Hakka itimad-ı tammı olup, düşmanı gözüne kestirmesi ve harbi kazanacağına zann-ı kavisi olması lâzımdır. Binaenaleyh; ümera-yı askeriyenin esbab-ı harbi lâyıkıyla hazırlayıp, askerini bu suretle terbiye etmesi bir emr-i mühimdir. Yoksa «Düşman kavi biz zayıf» gibi kuvve-i maneviyeyi kıracak sözler sarfederse askerin intizamına halel geleceğinde şüphe yoktur.

Bakara 2:250

Vacip Tealâ, Tâlût'un hâlis askeriyle seferine devam edip, münafıkların döndüğünü beyan ettiği gibi Câlût'un askeriyle beraber muharebeye başladığım dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Tâlût'un askeri, itimadın ancak Allah'ın inayetine olup, adedin kesretine olmadığını bildiklerinden sabr-u sebata karar verdiler. Ve düşman askerinin kesretini görünce derhal duaya başladılar. Câlût; Ad kavminden bakiyye Anıalika kavminin meliki bir zalim-i cebbar idi. Tâlût'la, Câlût'un muharebelerini Kur'ân'da beyan; ümmet-i Muhammediyeyi irşad içindir ki, düşmana karşı giden asker daima Allah'tan hulûs-u kalple nusret istemek lâzım olduğuna işaret olunmuştur. Resûlullah'ın gazaya gideceği zaman, namaz kılarak Cenab-ı Haktan yardım talep ettiği ve hususi dua buyurduğu mervidir. Tâlût'un askeri, dualarında harpte lâzım olan üç şeyi dere ettiklerinden gayet mücmel ve müfid bir duada bulundular ve dualarının faydasını da gördüler. Cenab-ı Hakkın burada hikâyesi asakir-i îslâmiyeyi, bu ve bunun emsali duaya devama tergîb içindir. Harpte lâzım olan üç şeyden birincisi; muharebede görülecek meşakkate sabretmektir. Bunu kavl-i şerifiyle istemişlerdir, İkincisi; âlât-ı harple müdafaa ve sebat etmektir. Bunu kavl-i lâtif iyi e talep etmişlerdir. Üçüncüsü; nusret-i üâhiyenin zuhurudur. Bunu da kelime-i tay-yibesiyle istirhamda bulunmuşlardır.

Bakara 2:251

Vacip Tealâ, Tâlût'un ve askerinin dualarını beyan ettiği gibi-' dualarını kabul edip Tâlût'a nusret verdiğini dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; elinde harikuladeler zuhur etti. Hem mülke hem de nübüvvete nail olmakla dünya ve âhiret saltanatlarını ihraz eyledi. Beyzâvî ve Nimetullah Efendi'nin beyanlarına nazaran Davud (A.S.)'ın pederi (İşa) idi. Ve en küçük oğlu Hz. Davud'la beraber Tâlût'un askeri arasında bulunuyorlardı. Davud (A.S.) evvelce koyun güder ve sapan taşı atmakta mahir, cesur bir delikanlıydı. Câlût eski zamanın usul-ü harbiyesi üzerine karşısına bir adam ister. Hz. Davut karşısına çıkar, evvelce hazırlamış olduğu üç taştan birini sapanla atınca Câlût'un canı Cehennem'e gider. Bunun üzerine Tâlût, Davud (A.S.)'a kızını verir ve vefatından sonra varis-i hükümet olup, Tâlût'un makamına kaim olur. Badehu nübüvvet ihsan olunmakla hem nübüvvet, hem saltanat ikisi kendisinde içtima etmiştir. Davud (A.S.)'a verilen ilim; zırh, hayvanların lisanlarına vukuf, Zebur-u Şerif ve güzel şadadır. Sanatı da zırh yapmaktır. Binaenaleyh; zırh yapar, satar ve onunla taayyüş eder, Beyt-ül Mal-den birşey almazdı. Vacip Tealâ, Tâlût'la Câlût'un muharebelerini beyan ettiği gibi muharebenin hikmetini dahi beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; nâsın bazısının zulmünü diğer bazısıyla defeder ve zulmü inadın madeni olan yeryüzünü bununla İslah eder ki, kulları rahat etsinler. Harbin meşruiyetindeki hikmet; âlemin intizamına badi olması olduğunu Vacip Tealâ bu âyette beyan etmiştir. Çünkü; bazı nâsın zulmünü bazı aharla defetmemiş olsaydı, zalimler galebe ederek, mazlumlar perişan olur ve bütün dünya zulümle dolar, âlem harab olur ve yeryüzü bütün mefsedet içinde kalırdı. Şu halde muharebeyle fâsıkları ve kâfir ve zâlimleri kahr-ü tedmîrle mazlumlara muavenet edip, zâlimlerden onların intikamını almak ayn-ı adalet olduğundan fisebilillâh mukatelenin, âlemin salâhına sebep olacağında şüphe yoktur. Binaenaleyh; zulmü ref'ü izale için fisebilillâh muharebenin meşru olması Cenab-ı Hakkın âleme fazl-ü ihsanı cümlesindendir. Yahut «Emr-i bilma'ruf ve nehy-i anilmünkerle âlemden fısk-u fücuru defetmemiş olsaydı, âlem fisk-u fücur, fitne ve fesad ile dolardı» demektir. Çünkü, enbiyanın şeriati olmasaydı, münazaa ve husumet; adaletle faslolunmaz ve herkes bildiğini işleyeceğinden bütün dünyanın hercümerc içinde kalacağı şüphesizdi. Binaenaleyh; fasl-ı husumat ve ref-i zulümat için taraf-ı ilâhiden gönderilen şeriat-i eimme, ulema ve ümera, yoluyla tatbik edip riayet etmezlerse hiçbir zaman fesadın önü alınmaz, felâket felâketi takib eder. Amma böyle riayet olunduğunda herkesin hakkı yerini bulacağı cihetle rahat-ı ammeyi mucip olacağında şüphe yoktur. Şu halde husumatı adaletle fasletmek ve ammenin rahatını temin eylemek için şeriat lâzım olduğu gibi şeriatin ahkâmını icra edecek hükümet ve o hükümete de bir reis lâzımdır. Şu halde Allahü Tealâ, gerek bu ve gerek bundan evvelki âyetlerle, enva-ı fesadı şeriatla izaleyi emir buyurduğu gibi, şeriatı tenfîz edecek bir reis-i hükümetin de nasb-ü tayin olunmasını, kullarına emretmiştir.

Bakara 2:252

Vacip Tealâ, Tâlût ve Câlût'un muharebelerini hikâye ettiği gibi bu hikâyenin vakıa mutabık olup asla hilaf olmadığını dahi beyan etmek' üzere buyuruyor. Şu beyan olunan Tâ-lûtj Câlût vak'aları ve Tâlût'un galebesi ve Davudun Câlut'u katli ve Beni İsrail'in bir müddetten beri kaybettikleri tabutun Tâlût yediyle ellerine geçmesi vakıa mutabık olup ehl-i kitap ve erbab-* tarihin şek edecekleri birşey değildir. Amma erbab-ı tarih başka isimlerle zikredebilirler, lâkin vak'a aynıdır, değişmez. Resûlullah'ın bir kitaptan okumaksızm ve bir muallimden ta-allüm etmeksizin geçmiş zamanda vaki olan vukuatı ayniyle haber vermesi, risaletine delâlet eden mucizat cümlesinden olduğuna işafet için Cenab-ı Hak «Elbette sen mürselîndensin» buyurmuştur. Bu kıssayı hikâyede şiddet ve mihnete sabr-ü tahammülün ve düşmana müdafaada inayet-i ilâhiyeden istimdada müsaraatin nusret-i ilâhiyeyi câlib olduğunu ümmet-i Muhammede ta'lîm ve ibrete davet ve Resûlullah'ı tesliye vardır. Vacip Tealâ enbiya-yı izamdan bazılarını beyanettiği gibi ru-sul-ü kiramın cümlesine icmalen işaret ve ümmetlerinden vaki olan ezaları beyanla habibini tesliye etmek üzere buyuruyor. Zira resuller; rısalet ve nübüvvet mertebesinde müsavi iseler de, herbirinin ayrı ayrı menkıbe ve hassaları vardır. Binaenaleyh; o menkıbeleri sebebiyle bazıları diğerin den fazilette ziyade olur. Bu âyette rusüIIe murad; sûrenin evvelinden buraya gelinceye kadar bazı menakıbı zikrolunan resuller veya Resulul-lah'm malûmu olan resuller olmak ihtimali varsa da, rusül-ü kiramın mecmuuna işaret olmak ihtimali racihtir. Çünkü; faziletçe beyinlerinde fark cümlesi beyninde cari olduğundan bu farkı beyan için sevk olunan âyeti bazılarına tahsis icabeder bir manâ yoktur. Vacip Tealâ rusül-ü kiramdan bazılarının bazıları üzerine taf-dîl olunduğunu beyanettiği gibi bazılarının temeyyüz ettiği faziletini de beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; efrad-J beşerin cümlesi bir siyakta müsavi olarak halk olunmayıp zekâ, fetanet ve sair marifet ve fazilette birbirinden farkları olduğu gibi, enbiya-yı kiramın da birbirlerinden faziletçe farkları vardır. Binaenaleyh; bazılarını Allah-ü Tealâ bizzat tekellüm etmekle diğerlerinden mümtaz ve bazılarının derecelerini herkesten âli kıldı. Fahr-i Razi ve Hazin'in beyanları veçhile mertebe-i risalet ve nübüvvette enbiyanın cümlesi müsavi ise de, fezail ve hasâiste bazılarının bazılarından efdal olduğuna bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; enbiyanın bazısı bazısından efdal olduğu gibi nebimizin cümlesinden efdal olduğuna icma'-ı ümmet vardır. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âleme rahmet olması ve kelime-i şahadette isminin Allah'ın ismine mukarin bulunması ve kendine itaatin Allah'a itaat ve Resulullah'a biatin Allah'a biat olması ve mucizesinin kıyamete kadar baki ve dininin cemi-i edyanı nâsih olması ve ri-saletinin ins-ü cinne şâmil bulunması ve ümmetinin cümle ümmetlerden ekser ve efdal olması ve cemi-i enbiyanın hısâl-î hamîde-lerinin kendisinde içtima etmesi bizim nebimize mahsus fezâil cümlesindendir. Binaenaleyh; cümle enbiyadan efdaldir. Şu halde bu âyette dereceleri ref'olunan ba'zıIa murad; bizim pey-gamberimizdir. Çünkü; ins-ü cinnin mecmuuna mebus olması sair enbiya-yı kirama nispetle derecatınm kat kat fazla olmasına delâlet eder. Hariçte de bunun emsali vardır. Her emirin zahmet ve meşakkati, emaretinin vüs'ati miktarında olur. Meselâ; Bir karyeye emir olan kimsenin meşakkati ve kuvvetü kudreti o karye ve ahalisi nispetinde olacağı gibi, kazaya emir olan kimsenin kazaya ve vilâyete emir olanın o vilâyete ve bütün memâlike emir olanın kuvvet ve şevketi o memâlike nispetle mütenasip olacağı bedihidir. Şu halde herkesin şeref ve şevketi mülkü ve daire-i saltanatı nispetinde olunca, bütün dünyaya malik olan zatın itibarı ve şerefü şevketi bütün dünyaya nispetle olacağında şüphe yoktur. Binaenaleyh; bütün âleme meb'us olan zat-ı şerifin şeref ve keremi ve ilm-ü fazlı ve kuvvet ve kudreti ve indal-lah mertebe ve meziyeti bütün âlem nispetinde olacağında tereddüt yoktur. Şu halde bizim nebimizin meratip ve derecatı cemii enbiyanın derecelerinden âli olduğunda şüphe olunamaz. Zira; kitabının mu'cize olarak kıyamete kadar bekası ve şeriatinin cemii şerayii nâsih ve evvelin ve ahirinin ulûmunu cami' olması efdai olduğunu icab eder ahvalden olup bu da cümlece malûm olduğu cihetle bu âyette ismini zikre hacet görülmeyerek müphem olan ba'z lafzıyla zikrolunmuştur ki, keenne cümleden ziyade terfi-i derecata nail olan ancak Muhammed (S.A.) olduğu cümle ezhanda malûm olduğu cihetle, isminin tayinine hacet görülmemiş ve bu cihetle şan-ı nebevilerine tazım olunmuştur. Bu âyette Allah-ü Tealâ'nın tekellüm ettiği zatla mu-rad; ekser-i müfessirinin beyanları veçhile Musa (A.S.fdır. Eş'arî indinde Hazret-i Musa'nın işittiği şey: hurûf ve asvâttan ârî olan kelâm-ı kadim-i ilâhidir. Ancak matüridiye indinde işitilen kelâm, Allah'ın şecere-i Musada halkettiği huruf ve esvattır. Zira; sadadan ve harften ârî sözü işitmek mümkün değildir. Ve bizim nebimizin de mi'raçta bilâ vasıta kelâm-ı ilâhiyi işittiğine âyet-i celilesi delâlet eder. Yani, … demektir ki vahiy; tekellüme delâlet eder.

Bakara 2:253

Vacip Tealâ Musa (A.S.)'ı tekellümle mümtaz kıldığı gibi Hz. İsa'yı da bazı mucizatla ve Ruh-u Kudüsle teyid etmesiyle mümtaz kıldığını beyan etmek üzere buyuruyor. Vacip Tealâ bu âyette, Hz. İsa'ya Nasaramn tazimde ifratla ulûhiyetini itikada kadar cüretlerini ve Yehud kavminin de şan-ı İsa'ya lâyık olmayan birtakım isnatlarını reddetmiş ve meratib-i enbiyayı beyan sırasında ismini sarahaten zikreylemiştir. Çünkü; Hz. İsa'ya nübüvvetini ispat için mucize vermesi ulûhiyetle mut-tasıf olmadığına delâletle Nasarayı reddettiği gibi, harikulade mucizelerle nübüvvetim ispata kudret vermek şan-ı İsa'ya ta'zîm olduğundan Yahudileri dahi reddetmiştir. Ruh-u Kudüsle murad; emvatı ihyaya sebep olan ism-i azam olmak ihtimali varsa da Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile esah olan Cibril-i Emin'dir. Çünkü İsa (A.S.) Cibril-i Emm'in Hz. Meryem'e nefhetmesi suretiyle hasıl olduğundan iptida-yı emrinde Cibril-i Emin'le iane ettiği gibi nübüvveti dava ve ispat hususunda düşmanlarından Cibril-i Emin muhafaza ettiği ve âhir emrinde Yahudilerin katletmek üzere hücumlarında dahi Cibril-i Emin'in semaya kaldırması suretiyle imdat ve emrini teyid ve dinini takviye etmiştir. Binaenaleyh; Hz, İsa'nın kendisiyle teyid olunduğu Ruh-u Kudüs'le murad, Cibril'dir. Hulâsa; rusül-ü kiramın bazısı bazısından efdal olduğu ve bazılarının bizzat Allah'ın kelâmını işitmekle müşerref ve bazılarının diğerlerinden âli olduğu ve bilhassa İsa (A.S.)'m Ruh-u Kudüs'le teyid olunduğu bu âyetten müstefad. olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ rusül-ü kiramın fazilet cihetinden bazıları diğerlerine faik olduğunu beyanettiği gibi herşeyin meşiyet-i ilâhiye tahtında olduğunu dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Çünkü her ne işlese kendi mülkünde ve kendi hakkında tasarruf olduğundan hiçbir kimsenin 'niçin yaptın?' demeye hakkı yoktur. Havadisin küllisinin kaza-i ilâhi ile olduğuna bu âyet delâlet ettiği gibi, Resulullah'ı dahi tesliye vardır. Çünkü; Tefsir-i Meda-rik'te beyan olunduğu veçhile enbiyadan hiçbir nebinin gerek hayatlarında ve gerek hal-i vefatlarında ümmetlerinin cümlesinin iman üzere ittifak edip ihtilâf etmedikleri vaki olmamıştır. Binaenaleyh; her nebinin ümmeti küfür ve imanla ihtilâf etmeleri bu âlemde her zaman cari olan ahvalden olduğuna âyet delâlet ettiğinden, ümmet-i Muhammed'den vaki olan ihtilâf hakkında Re-sulullah'ı tesliye etmiştir. Çünkü, fahva-sınca umumi olan şeyde hususi keder etmekte fayda yoktur. Şu halde bazısının iman edip daire-i itaata girmesi ve bazısının küfrü irtikâpla daire-i itaattan çıkması ve aralarında bu cihetle ihtilâftan dolayı muharebe vuku' bulması bu ümmete mahsus bir hal değildir. Bu âyette «Allah-ü Tealâ hidayetlerini murad etse ihtilâf etmezlerdi. Ve lâkin hidayetlerini murad etmedi» demek «Onların hidayete iradelerini sarfetmedikleri için Allah-ü Tealâ murad etmedi» demek olduğundan insanların küfrü ihtiyarları mecburi olmak lâzım gelmez. Zira; insanların ef'al-i ihtiyariyelerini Allah-ü Tealâ onların iradelerine göre halkeder. Binaenaleyh; cebir lâzım gelmez. Vacip Tealâ rusül-ü kiramın fazilet cihetinden bazıları diğerlerine faik olduğunu beyanettiği gibi herşeyin meşiyet-i ilâhiye tahtında olduğunu dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Çünkü her ne işlese kendi mülkünde ve kendi hakkında tasarruf olduğundan hiçbir kimsenin 'niçin yaptın?' demeye hakkı yoktur. Havadisin küllisinin kaza-i ilâhi ile olduğuna bu âyet delâlet ettiği gibi, Resulullah'ı dahi tesliye vardır. Çünkü; Tefsir-i Meda-rik'te beyan olunduğu veçhile enbiyadan hiçbir nebinin gerek hayatlarında ve gerek hal-i vefatlarında ümmetlerinin cümlesinin iman üzere ittifak edip ihtilâf etmedikleri vaki olmamıştır. Binaenaleyh; her nebinin ümmeti küfür ve imanla ihtilâf etmeleri bu âlemde her zaman cari olan ahvalden olduğuna âyet delâlet ettiğinden, ümmet-i Muhammed'den vaki olan ihtilâf hakkında Re-sulullah'ı tesliye etmiştir. Çünkü, fahva-sınca umumi olan şeyde hususi keder etmekte fayda yoktur. Şu halde bazısının iman edip daire-i itaata girmesi ve bazısının küfrü irtikâpla daire-i itaattan çıkması ve aralarında bu cihetle ihtilâftan dolayı muharebe vuku' bulması bu ümmete mahsus bir hal değildir. Bu âyette «Allah-ü Tealâ hidayetlerini murad etse ihtilâf etmezlerdi. Ve lâkin hidayetlerini murad etmedi» demek «Onların hidayete iradelerini sarfetmedikleri için Allah-ü Tealâ murad etmedi» demek olduğundan insanların küfrü ihtiyarları mecburi olmak lâzım gelmez. Zira; insanların ef'al-i ihtiyariyelerini Allah-ü Tealâ onların iradelerine göre halkeder. Binaenaleyh; cebir lâzım gelmez.

Bakara 2:254

Vacip Tealâ insan için feda etmesi gayet müşkül olan hayatım kıtalle fed.-i eylediğini beyanetliği gibi ikinci mertebede sarfı müşkül olan malını sarfla emretmek üzere buyuruyor. Zira; Allah'ın ihsan ettiği nimetlerden muhtaç olanların hukukunu vermemek zulümden başka birşey olamaz. Bu âyette infak; vacip olan zekâta şâmil olduğu gibi, nafile sa-dakata dahi şâmildir. Ancak nafile infak; gerek cihada ve gerek cihadın gayrı fukaraya iane ve sair hayrat ve hasenata şâmildir. Şu halde manâ-yı âyet: Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile … Âhirette bey'Ie murad; fidyedir. Yani; fidye vermekle azaptan kurtulmak yok demektir. (Hülle); muhabbettir. Âhirette herkes kendi derdiyle meşgul olacağından dünyadaki muhabbet unutulur. Binaenaleyh; kendi başı selâmet buluncaya kadar hiç kimsenin, diğerinin halinden suale mecali olmaz. Bu âyette şefaat nefyolunmuşsa da diğer âyetlerde ve ahâdîs-i nebeviyede enbiyanın ve ehl-i salâhın şefaat edecekleri suret-i katiyede beyan olunduğundan nefyolunan şefaat; kâfirler hakkında olup şefaati beyaneden nusûs-u celile ehl-i iman hakkındadır, Binaenaleyh; âyetler beyninde tenakuz yoktur. Zira; şefaat vardır: Müminler hakkında. Şefaat yoktur: Kâfirler hakkında demektir. Kâfirlerin azapları kendi istihkakları icabı olduğuna işaret için, Vacip Tealâ zâlim olduklarını beyan buyurmuştur ki, azaplarına sebep kendi zulümleri demektir. Çünkü, kâfirler şefaate ehlolma-yan putlar ve saireden şefaat bekledikleri için şefaatten mahrum olacakları beyanolunmuştur. Çünkü şefaata ehlolmayan şeyden şefaat beklemek elbette hırmanı mucip olur. Beyzavi'nin beyanı veçhile bu âyette kâfirlerle murad; zekâtı terkedenler olmak ihtimali ağleptır. Zira; onlar zekâtlarını terkle hem kendi nefislerine hem de muhtaç olan fukaraya zulmettiklerinden şiddet tarikiyle onlara kâfir denmiştir ki. zekâtı terketmek kâfir âdeti demektir. Gerçi furû-u a'mâlden olan zekâtı terketmekle bir kimse hakikaten kâfir olmaz, lâkin Allah'ın verdiği nimeti setre-dip şükrünü eda etmediği için kâfir denilmiştir ki. cezasının ağır olduğuna işaret olunmuştur. Hulâsa; fevt etmiş olduğu ibadatı tedarik mümkün olmayan yevm-i kıyamet gelmezden evvel merzuk olduğu rızıktan lâzım gelen mahalle infak lâzım olduğu ve infakı terkedenlerin zâlim oldukları ha âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Bakara 2:255

Vacip Tealâ bazı ahkâmı ve enbiyanın kıssalarını beyanettiği gibi tevhidi ve sıfât-ı ülûhiyeti dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; uyku ve uykunun evvelinde olan fütur kendisini tutmaz: Bu cümle; Vacip Tealâ'nın hayy ve kayyum olduğunu te'kid ve ispaf için gelmiştir. Çünkü; gerek uyku ve gerek uykunun evvelinde olan uyuşukluk ve yorgunluk arız olan kimsenin hayatı afetten salim olamadığından umur-u ibadı ve bütün mahlûkatı lâyıkıyla hıfzedemez. Zira uyku; dimağda toplanan buharın rutubetinden dimağın damarlarında sahibine arız olan birşeydir ki o, vücudu ihata edince havass-ı zahire tamamen durur. Şu halde bu gibi avarıza maruz olan kimsede hayat-ı hakikiye olamayacağından, Cenab-ı Hak hayat-ı hakikiye sahibi olduğunu ispat için bu gibi avarızdan münezzeh olduğunu beyan buyurmuştur. Amma semavat ve arzda bulunan mahlukat gerek onların zatlarında dahil olsun, gerek onların zatlarından hariç onlarda karar etmiş olsun, cümlesinin tedbiri zatına mahsustur. Binaenaleyh; bihakkın kayyumdur. Şu halde kullarının her hallerini bilir, saklı birşey olamaz. Yani; Cenab-ı Hakka azamet-i kibriyada kimse müsavi olamaz ve müsavata yakın da.olamaz ki, izni olmadan şefaate cesaret etsin ve hâşâ Allah-ü Tealâ'ya mukabele eylesin. Binaenaleyh; izin verdiği kimseler şefaat eder, başka kimseler şefaat edemez. Binaenaleyh; kullarının bilerek, bilmeyerek umur-u dünyaya veyahut umur-u âhirete müteallik işlediklerinin cümlesini bilir. Binaenaleyh; insanlar ne kadar âlim ve mütalaa sahibi olsa onun ilmi kendi emsali insanlara nazaran şeref verir ve onlara nispetle âlim denir. Yoksa ilm-i ilâhiye nispetle bir katre olmadığı gibi bir zerre kadar bile değildir. Şu manâ; kürsünün; semavatm fevkinde ve Arş-ı Alâ'nm altında semavatı ihata eden cisim olduğuna nazarandır. Bu manâyı; Resulullah'm «Yedi semavat ve yedi tabaka arz kürsiyle beraber cesim bir ova üzerine atılmış hokka gibidir» buyurduğu hadîs-i şerifi teyid eder. Yahut kürsü; ilm-i ilahi manasınadır. Buna nazaran manâ-y% nazım: … yani; «Semavat ve arzın her tarafını ve her cüz'ünü ilm-i ilâhi ihata etti» demektir. Herhangi manâ murad olunursa olsunsun Zat-ı Ulûhiyetin azametini ve ilminin cemi-i eşyayı ihatasını beyandır. Yoksa üzerinde oturulur kürsü manâsına değildir. Zira; Allah'ın bu manâca kürsüsü yoktur ve böyle bir kürsüye ihtiyaçtan ve üzerine oturmaktan münezzehtir. Zira; kudret-i kâmile sahibidir. Binaenaleyh; herşeyin hıfzı kudretullaha nispetle kolaydır. Binaenaleyh; Zat-ı Ülûhiyete nispetle zatından mâ'a-da herşey hakirdir. Beyzavi'nin beyanı veçhile bu âyet; mesâil-i ilâhiyenin esasatı üzerine müştemildir. Zira; Vacip Tealâ'nın mevcud-ı vahid ve va-cib-ül vücud-u lizaühi olduğuna ve tahayyüz ve hululden münezzeh ve tağayyür ve füturdan müberra ve malik-ülmülk olup usul ve furûu mucid kudret-i kamile sahibi olduğuna ve huzurunda şefaate mezun olmayanlar şefaat edemeyip ancak şefaate mezun olanların şefaat edeceklerine ve herşeyi ilminin ihata ettiğine ve hiçbir şey ağır gelmeyip kendini meşgul etmediğine vehm-ü hayalin idrakinden âri ve fehm~ü aklın ihatasından ben olduğuna delâlet ettiğinden bu âyet Kur'ân'm büyük âyetlerindendir. Allah lâfzı; cemi-i sıfât-ı kemâliyeyi cami' olduğunu müş'ir ve Vacip Tealâ'nın ism-i alemisidir. Lâ ilahe illâ hû; kelime-i tevhid-dir. Hayy ve kayyum; esmâ-i hüsnamn a'zamıdır. Çünkü hayy; Vacip Tealâ'nın kadir ve âlim olduğuna ve kayyum; bizatihi kâim ve mevcudatın mukavvimi ve murakıbı olduğuna delâlet ettiğinden İsm-i A'zam olduğu mervidir. Resulullah'm «Bu âyetin okunduğu haneden Şeytan'm firar edeceğini ve sâhir ve sâhirenin sihirlerinin o hane halkına te'sir etmeyeceğini ve bu âyetin tilâvetine devam etmek âbid ve sıddîk vazifesi olduğunu ve Kur'ân'm seyyidi, Sûre-i Bakara olup, Bakara'nın seyyidi de Âyet-el-Kürsî olduğunu» beyan buyurduğu mervidir. İşte bu hadîs-i şerîf; insanların maddi esbaba tevessül ettikleri gibi, manevi esbaba da tevessülün lüzumunu .beyanetmiştir. Çünkü; insana musallat olan Şeytan'ı bu âyet-i kerimeyi okumakla kaçırmak hırsızı martinle kaçırmak kabilindendir. Çünkü; martinin kurşunu var. Bu âyette de Allah'ın birliğini ve herşeye kadir ve herşeyi bildiğini ve herkesten büyük kudret-ı kahire sahibi olduğunu kalple itikad ettiği gibi bu âyeti okuyan kimsenin lisanıyla ikrarı vardır. Bir abid ki, Şeytan'dan gelecek şerrin ve sair belâyanın definden âciz olduğunu itiraf ederek Cenab-ı Hakkın azametine iltica eder ve tamamen azametini beyaneden şu âyeti okur ve «Sen birsin, sen ma'budün bilhaksın, sen hayy-ü kayyum-sun, kullarını hıfzedersin, senin uykun yoktur, her vakit uyanıksın, yerler ve gökler ve cümle mahlukat senindir. Binaenaleyh; sana hiçbir şey ağır olmaz. Zira; nekaisten münezzeh, cümleden âtisin. Şu halde beni ve evlâd-ü ıyalimi muhafaza et» derse Cenab-ı Hakkın onu muhafaza edeceğinde ve bu kadar ilticaya karşı Şeytan'm i.rar edeceğinde neden tereddüt edilsin? Şu kadar ki itikad sağlam olmak lâzımdır. Zira; itikadı zayıf olan kimse bu gibi maneviyattan istifade edemez. Bahusus bu gibi maneviyata tevessüle Cenab-ı Hak Kur'ân'-da işaret ettiği gibi asdak-ı makal olan Peygamberimiz Efendimiz Hz. de ahâdîs-i çeliklerinde beyan buyurunca, bizlerin onunla amel etmemiz lâzımdır ve çok defalar da maneviyata tevessülün faydası görülmektedir. Binaenaleyh; uykuya yatacak kimse bu âyeti okuyup yatağına yatarsa Allah-ü Tealâ'nm onu muhafaza edeceği Re-sulullah'tan mervidir.

Bakara 2:256

Vacip Tealâ tevhidin delillerini beyanettiği gibi bu kadar izahata karşı din hususunda ikraha hacet kalmadığını dahi beyanet-mek üzere buyuruyor. Yani; din-i islâma duhûl için, bir kimseye cebir ve tazyik yoktur. Zira; delâil-i katiyeyle hak, batıldan ve iman, küfürden ve hidayet, dalâletten ayrılarak herşey meydana çıktı ve küfrün kub-hunda ve imanın hüsnünde şüphe kalmadı. Çünkü; imanın saa-det-i ebediyeye îsal edeceği, ve küfrün, dalâlet olup şakavet-i ser-mediyeye sebeb olacağı anlaşıldı. Binaenaleyh aklı olan elbette sebeb-i saadet olan imana sür'at eder, ikraha hacet kalmaz. Şu halde bir kimse Şeytan'a ve putlara küfreder ve Allah'a iman ederse, muhakkak sağlam bir delile yapışmıştır ki o delil; onu rıza-yı ilâhîye îsal eder. Zira; Allah-ü Tealâ batıl olan putlara küfreden ve hakka iman eden kimsenin söylediği kelime-i tevhidi işitir ve ke-îime-i tevhidin muktezasına göre amelini bilir. Beyzavfnın beyanı veçhile bu âyet; kitabî ve gayr-ı kitabiye şâmil olduğuna \pazaran kıtal âyetiyle mensuhtur. Çünkü; Cezire-i Arap'ta müşriklerden îslâm veya katilden başka cizye, haraç gibi şeyler kabul olunmayarak din-i İslânıı kabule icbar olundular. Amma âyet, ehl-i, kitaba mahsus olduğuna nazaran mensuh değil, muhkem ve hükmü kıyamete kadar bakidir ki, sebeb-i nüzulü de ehl-i kitab hakkında olduğunu te'yid etmektedir. Çünkü Hâzin ve Beyzavi'nin beyanlarına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; ensardan bir zatın iki oğlu Resulullah'm bi'setinden evvel Nasara dinini kabul etmişlerdi. İslâmiyetin zuhuru üzerine pederleri, oğullarını İslâmiyete duhûle icbar edip onlar da kabulden imtina edince, hu-zur-u Risalete arzederek icbarını teklif etmesi üzerine bu âyetin nazil olduğu ve oğullarının halleri üzerine terkolundukları mervi-dir. Şu halde âyet, ehl-i kitap hakkında olup bittabi hükmü de kıyamete kadar bakidir. Buna binaendir ki cihad-ı fisebilillâhta bir kimseyi İslama duhûle cebir yoktur. Binaenaleyh; cizye ve haraç vermekle zimmeti kabul edenler halleri üzere terkolunur, icbar olunmazlar. İşte bu âyetin muktezası olarak hükûmet-i İslâmiye altında bulunan zimmîlerden hiçbir kimse İslama duhûle icbar olunmamıştır. Tâğut ile murad; Şeytan, put ve onlara benzeyen batıl şeyler, vüska ; evsak'ın cem'i olup ziyade sağlam birşey manasınadır. Urve ; ibriğin kulpudur. Binaenaleyh; bu makamda makulâttan olan delâili mahsusattan olan sağlam ve kırılmaz yapışılacak birşeye teşbih vardır. Şu halde «Re'yi hasenle delâil-i katiyeye yapışan kimse kopmaz ve şaşmaz bir tarîke yapıştı» yani; nazar-ı sahihle delâil-i katiyeden istidlal ederek Allah'a iman eden kimse bir tarîke yapıştı ki, o tarik onu sâha-i selâmete götürür» demektir.

Bakara 2:257

Vacip Tealâ iman eden kimsenin tarîk-ı necata tevessül ettiğini beyanettiği gibi iman edenlerin keyfiyet-i necatlarını dahi be-yanetmek üzere buyuruyor. Yani; Allah-ü Tealâ şol kimselerin dostları ve yardımcılarıdır ki, onlar iradelerini imana sarfile Allah'ın vahdaniyetini ikrarla iman ettiler. Allah-ü Teaiâ onları imana îsal etmekle cehle ve havâ-yı nefsaniyeye ittiba ve vesvese-i Şeytaniyeye aldanmak ve küfre müeddi olan şüpheleri kabul etmek gibi zulümattan ta-rîk-ı necat olan nur-u imana ihraç eder ve kâfirlerin yardımcıları ve dostları Şeytan Ve şehevat-ı nefsaniyeleridir. Onların dostları fıtrat-ı asliyelerinden kendilerine ihsan olunan nur-u imandan cehli billâh ve evham-ü hayalâtla zulümat-ı küfre ihraç ederler. İşte şu kâfir olanlar ashab-ı Cehennem ve Cehennem'de ebedî kalıcılardır. Tağut ; evvelce beyan olunduğu veçhile Şeytan, nejs-i emmare, putlar ve kuvve-i gazabiye manâsına olduğu gibi insanlardan müfsid ve şerir olan ve emsalini iğfal eden tâğîlere dahi şâmildir. Binaenaleyh; bu gibi kötü kimselere ittiba eden kimse sebeb-i saadeti olan ahlâk-ı hamideden sebeb-i felâketi olan ah-lâk-ı zemimeye ihraç olunur. Çünkü; darb-ı meseline mazhar olur ki «Karganın izine düşen akıbet haraba gider» demektir. Bu âyet-i celilenin Yahudiler hakkında nazil olduğu mervidir. Çünkü; onlar Resulullah'ın bi'setinden evvel Resûlullah'ın ba'so-lunacağını ve nebiyy-i hak olduğunu ve ba's olunduğu zamanda bulunurlarsa, dinine yardım edeceklerine ahd-ü mîsak etmekle bir nevi hidayetteyken Resûlullah'ın bîsetinde hasetleri galebe eJerek imandan nükûl ettiler. Binaenaleyh; onlar nur-u hidayetten dalâlete çıkmışlardır. Bu âyet; bilûmum kâfirlere de şâmildir. Çünkü; cümlesi delâil-i katiyenin delâlet ettiği nur-u hidayeti terkle dalâleti irtikâp etmeleri hidayetten çıkmaktır. Zira; nura benzeyen delilleri terkle zulümata benzeyen şüphe ve seklere ve Şey-tan'ın iğfalâtına aldanmak fıtrat-i asliye olan hidayetten dalâlete çıkmaktır. Abid, iradesini küfre sarfedince, onun, küfrü kisbi üzerine Allah-ü Tealâ küfrünü halkettiği halde kâfirlerin küfürlerinin tâ-ğuta isnadı; sebebine isnad kabilinden olduğu Kbussuud Efendi'-nin cümle-i beyanatindandır.

Bakara 2:258

Vacip Tealâ kâfirlerin velisi tâğut olduğunu Nemrud'un mücadelesiyle ispat etmek üzere buyuruyor. Yani cevaptan aciz kaldı. Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet, İbrahim (A.S.)'m zamanında icra-yı saltanat ve hükmeden ve o zamanın en kavi bir hükümdarı olup ulûhiyet davasında bulunan cebabireden (Nemrud b. Ken'an) ile mübahasesini beyan ve tasvir eder. Nemrud'un ulûhiyet davasına kadar cür'et ve tekebbürünün sebebi; Allah-ü Tealâ'nm ona vermiş olduğu mülk ve saltanat olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. İbrahim (A.S.) m cevabında sual, mukadderdir. Çünkü Nemrud «Rabbin kimdir?» diye sual eyledi ki, İbrahim (A.S.) da «Benim rabbim ihya ve ima-taya. kadirdir» dedi. İbrahim (A.S.)'m bu cevabı mantığa gayet muvafık ve doğrudur. Allah'ı tarif; sıfatı ve e f ' al i yle olabileceğinden Nemrud'un sualine karşı «Benim rabbim öldürür ve diriltir» dedi ki bu cevap; Cenab-ı Hakkı fiiliyle ta'riftir. Zira; Allah'ı künhü hakikatiyle tarif mümkün değildir. Nemrud, İbrahim (A.S.)'m bu cevabına karşı kemâl-i hamakatinden «Ben de ihya ve imata ederim» dedi ki, bundan maksadı; kısasa müstehak olan iki kimseden birini kısas etmek yani Öldürmek diğerini affetmekti. Nemrud'un şu cevabı üzerine İbrahim (A.S.) «Benim muradım; hakiki ihya ve imâtedır» diyerek Nemrud'u bu cihetten ilzama ısrar etmeyip, delil-i âhare intikal ederek «Benim rabbim güneşi maşrıktan getiriyor. Haydi sen de kudretin varsa mağrip-ten getir» deyince Nemrud cevap vermekten âciz kaldı ve âleme karşı rüsva oldu. Çünkü; zâlim ve cebabiredendi. Halbuki Aîlah-ü Tealâ zâlimleri hidayette kılmaz ve zulmü terketmedikçe doğru yola îsal etmez. Şu mübahasenin zaman-ı cereyanı hakkında muhtelif rivayetler vardır. Nemrud, İbrahim (A.S.)'ı kendisinin büyük putlarını kırdıktan sonra ateşe atmak için hapsetmişti. Ateşi ihzar edip içine atacağı zaman Hz. İbrahim'i davasından vazgeçirmek için tekrar kendi rubûbiyetini tasdik ettirmek üzere âyet-i kerimede beyan olunduğu veçhile mübahaseye girişti ve akıbet âciz kalıp söyleyecek birşey bulamayınca Hz. İbrahim'i ateşe atmakla teşef-fi-i sadreyledi. Yahut bir kaht zamanında zahire almaya gelenlere «Rabbin kimdir?» diye sual eder, «Sensin» diyen kimseye zahire verir, rubûbiyetini ikrar etmeyenlere vermezdi, işte bu zaman-ı kaht'ta İbrahim (A.S.) da zahire almak üzere geldiğinde bu müba-hase cereyan etmiştir. Zaman ve sebeb-i vukuu ne olursa olsun, mübahase kafi olup mübahasenin zamanını bilmekte bizim için bir fayda yoktur. Vacip Tealâ İbrahim (S.A.) ile Nemrud beyninde vuku' bulan mübahaseyi beyanettiği gibi Üzeyr (A.S.)'ın imate ve ihyasıyla haşr-ü neşrin keyfiyet-i vukuunu beyanetmek üzere buyuruyor. Hayat bulup kalkınca Cenab-ı Hak sual ettiğini beyan için : Vacip Tealâ İbrahim (S.A.) ile Nemrud beyninde vuku' bulan mübahaseyi beyanettiği gibi Üzeyr (A.S.)'ın imate ve ihyasıyla haşr-ü neşrin keyfiyet-i vukuunu beyanetmek üzere buyuruyor. Hayat bulup kalkınca Cenab-ı Hak sual ettiğini beyan için : Çünkü; kendi öldügünü ve yüz sene kaldığını ve sonra ihya olunduğuna bilmiyordu ve uykuya yattım kalktım zan ediyordu. O kimse şu cevabı verince : Yüz sene zarfında taamın ve serabın bozulmaması âdetin hilafı hârika kabilindendir.

Bakara 2:259

Beyzavi'nin beyanı veçhile haşri inkar ve keyfiyetinde tered-düd edenler pek çok olduğundan, Cenab-ı Hak bu vak'ayla hem haşrin imkânını hem de keyfiyetini o zamanda bulunan ahaliye gösterip ispat ettiği gibi, ümmet-i Muhammediyeye de Kur'ân'da aynen vukuatı hikâye ve suret-i katiyede zikirle beyanetmiştir. Bu âyette zikrolunan karyenin hangi karye olduğunda ihtilâf varsa da Fahr-i Razi ve Beyzavi'nin beyanlarına nazaran Beyt-i Mukaddestir. Çünkü; (Buht-u Nasir)'ın Beyt-i Mukaddes'i tahribinden sonra bu vak'a hadis olmuştur. İbn-i Abbas Hz.'den naklolunan rivayete nazaran mesele şöyle tahaddüs etmiştir: (Buhtu Naşir) Beyt'i tahrib ederek Beni İsrail'in çocuklarını esir alıp Bâ-bil'e götürdüğü zaman (Üzeyr) (A.S.) da Bâbü'e giden büyükler içindeydi. Bir müddet sonra (Buhtu Nasir)'dan müsaade olununca (Üzeyr) (A.S.) merkebine binerek (Beyt-i Mukaddes)'e gelip harap görünce, âdet veçhile karyenin ta'miri uzun bir zamana muhtaç olduğunu beyan zımnında «Allah-ü Tealâ bu karyeyi ne zaman ihya edecek?» dedi. (Üzeyr) (A.S.)'m bu sözü âdete nazaran tamirini uzak addetmektir, yoksa haşri inkâr suretiyle değildir. Karyenin incirinden ve üzümünden aldı. Üzümü sıktı, şıra yaptı ve uykuya yattı. Uykudayken ruhu kabzolundu. Yüz sene kaldığı halde (Üzeyr)'in cesedini Allah-ü Tealâ kimseye göstermedi. Badehu hayat buldu, inciri ve üzüm suyunu bozulmamış gördü. Uykuya yatması kuşluk vakti olup uyandığı zaman akşam olmakla «Bir gün veyahut bir günün bazısında burada kaldım» demesi yalan değildir. Zira; zann üzere söylediği için muahaze olunmaz. (Üzeyr) (A.S.)'a taamının tagayyür etmediğini ve merkebinin kemiklerini görmesini emreden ve o makamda ne kadar müddet kaldığını sual eden Allah'ın emriyle bir melektir veyahut Cenab-ı Hak bizatihi nida buyurmuştur. Üzeyr (A.S.)'ın evlâdının evlâdı ak sakallı oldukları halde kendinin kara sakallı ve genç olarak Allah-ü Tealâ'nın ihya buyurması âhirette ihtiyarların genç olarak ihya olunacaklarına bir delil-i ce-Hdir. Sânına ta'zîm ve din ve dünyada mertebe-i âlîye sahibi olduğunu beyan için Cenab-ı Hak, (Üzeyr) (A.S.)'a «Seni kudretullaha alâmet kıldık» buyurmuştur. Üzeyr (A.S.) bilmüşahede ihya ve imate kendine tebeyyün edince «Allah'ın herşeye kadir olduğunu bildim» demesini «Evvelce istidlalle bildiğimi şimdi müşahedeyle bildim» demektir, yoksa «Evvel bilmezdim şimdi bildim» demek değildir. Zira enbiya; Cenab-ı Hakkın kudret-i kâmile sahibi olduğunu her zaman bilirler. Binaenaleyh; enbiyada sıfât-ı ilâhiyye için cehil tasavvur olunmaz. İşte bu gibi fevkattabia vukuatın âlemde emsali çoktur. Bu vaka da onlardan birisidir. Bu misilli vakalar insanları ibrete ve intibaha davet için Sanf Tealâ tarafından hikmetinin iktizası üzere halkolunmuş şeylerdir. Binaenaleyh; Allah'ın kudret-i kâmile-sine iman edenler bu gibi vukuata imanda tereddüd etmezler. Zira; âlemde bundan daha garip vukuat, ibret nazarıyla bakanlar tarafından her zaman görülmektedir, ama herbiri başka başka surette tecelli eder. Güzden kurumuş olan otların ilkbaharda nasıl meydana geldiği, o yeşil yaprak arasında ezhâr-ı mülevvenenin zuhuru, Ölmüş insanın ihyasından daha ehven birşey midir? Vacip Tealâ ba'sa delâlet eden (Üzeyr) (A.S.)'m vakasını be-yanettiği gibi (İbrahim) (A.S.)'ın kıssasını dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Zira; insanlarda görmediği şeye yakinen iman etmekle beraber re'y-elayn müşahede etmek arzusu kesilmez. Binaenaleyh; İbrahim (A.S.) öldükten sonra dirilmek nasıl olduğunu müşahede etmek istemiştir. Ve bu arzusu imana münafi değildir. Vacip Tealâ ba'sa delâlet eden (Üzeyr) (A.S.)'m vakasını be-yanettiği gibi (İbrahim) (A.S.)'ın kıssasını dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Zira; insanlarda görmediği şeye yakinen iman etmekle beraber re'y-elayn müşahede etmek arzusu kesilmez. Binaenaleyh; İbrahim (A.S.) öldükten sonra dirilmek nasıl olduğunu müşahede etmek istemiştir. Ve bu arzusu imana münafi değildir.

Bakara 2:260

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Hz. İbrahim'in şu sualine sebep; derya kenarında bir hayvan İaşesi bulunup üzerine dalga geldikçe dalga içindeki balıklar ve dalga gittikçe kara hayvanları ve kuşların yediğini ve herbir cüzünün bir hayvan kursağına düştüğünü görmesinden hasıl olan hayret üzerine «Ya Rab-bi! Ben bilirim sen bunları cem' edersin, fakat ihyanın keyfiyetini bana bilmüşahede göster ki, yakînen müşahede edeyim, kalbim müsterih olsun.» demesidir. Yahut şu sualine sebep; Nemrud'a karşı «Benim Rabbim ihyaya ve imateye kadirdir» dediğinde Nem-rud'un «Ben de kadirim» demesi üzerine Nemrud'un bu cahilane sözüne mukabeleten «Benim Rabbim ervahı vermek ve kabzetmek suretiyle ihya ve imata eder» deyince Nemrud «Gözünle gördün mü?» demişti. İbrahim (A.S.) bittabi gözüyle görmediği için bu cihete sükût etmişse de vakt-i âharde Nemrud tarafından yine böyle bir suale maruz kalır ve sual tekrar edilirse, bizzat gördüğünü beyanla cevap vermesi için keyfiyet-i ihyayı bilfiil görmesini istediği Kazi ve Ebussuud'un cümle-i beyanatındandır. Vacip Tealâ, İbrahim (A.S.)'m iman-ı kâmil sahibi olduğunu bildiği halde «îman etmedin mi?» sualinin sebebi; cevap versin ve maksadını anlatsın da herkes Hz. İbrahim'in sualden garezini bilsin ve suali lâyık olmadık manâya hamletmesinler. Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran İbrahim (A.S.)'m intihab ettiği kuşların tavus, karga, horoz ve güvercin olduğu mervidir. Kuşların eczasını birbirine karıştırmak kolay olduğu için Hz. İbrahim'in ihya ve imatenin keyfiyetini görmesinde Cenab-ı Hak, kuşları ihtiyar buyurmuştur. Beyzavi'nin beyanı veçhile tezyinat-ı dünyaya mahabbeti azaltmak ve şehevat-ı nefsaniyeyi öldürmek lâzım olduğuna işaret için zahiri gayet ziynetti olan tavus, şiddet-i hücum ve te-heyyüce sebep olan kuvve-i gazabiyeyi öldürmek lâzım olduğuna işaret için kuvve-i gazabiyesi galip olan horoz, hisset ve de-nâet-i tab'ı öldürmek lâzım olduğuna işaret için denaet-i tab'da darbı mesel olan karga, hava ve hevesi izalenin lüzumuna işaret için güvercin ihtiyar olunmuştur. Kuşları keserek tüylerini yolduktan sonra herbirini dörde taksim edip her parçayı diğerleriyle karıştırarak kuşların başlarını da yanında alakoyup dört taksimi dört dağın başına koyduktan sonra herbirini ismiyle çağırınca o cüzler havada birbirinden ayrılarak her kuş kendi ec-zasıyla toplanıp, taraf-ı nebevilerine uçarak geldiği ve her hayvanın kendi başıyla birleştiği ve bu suretle Hz. İbrahim'in davetine icabet ettikleri mervidir. Beyzavi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu vakada İbrahim (A.S.)'m fazilet ve şerefine delâlet vardır. Zira; Al-lah-ü Tealâ Üzeyr (A.S.)'a istediğini yüz sene sonra verdiği halde İbrahim (A.S.)'ın istediğini derhal vermiştir. İbrahim (A.S.) Cenab-ı Hakka ilticada hüsn-ü edebe riayet etmiş ve duasının kabulüne medar olmak üzere duasının evvelinde «Ey benim Rabbim! Bana göster» demekle istirhamda bulunmuştur ki, duada hüsn-ü edebe riayet olunursa duanın kabulüne sebep olacağına bir delildir. Bu kıssada nefsini hayat-ı ebediyeyle ihya etmek isteyen kimsenin kuvay-ı bedeniyeyi terbiye etmek ve isyan edeni hapsetmek ve bazılarını bazılarıyla karıştırmak suretiyle tâdil edip şiddetini-kesretmek lâzım olduğuna işaret vardır. Çünkü; bedende olan aza ve kuvâ, yoluyla terbiye edilir de akıl ve şer'i dairesinde her neye davet olunursa derhal icabet eder ve saadete sebep olur.

Bakara 2:261

Vacip Tealâ usul-ü itikadiyeden tevhide ve kıyamete ve haşr-ü neşre müteallik mesaili beyanettiği gibi furû-u a'mâle müteallik bazı ahkâmını dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; kullarının sadakasından hiçbir şey velev zerre olsun kaybolmaz ve her danesi mukabilinde ez'âf-ı muzâaf mükâfatını verir. Çünkü Allah-ü Tealâ; kendi rızası için işlenen amele büyük ecir vereceğini bu âyetle vaad buyuruyor. Ve vaadlerini incaza kadir ve bu misilli lûtf-ü ilâhi maddiyatta her* zaman görülen ekin kelleleriyle temsil edilmiştir ki, hiç kimse şüphe etmesin. Zira bu; gayr-ı kâbil-i inkâr bir hakikattir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette infak; cihada ve cihadın gayrı enva-ı hayrata şâmildir. Sadakanın ihlâsa ve rızaya muvafık olduğu surette yedi yüz misline kadar mükâfat verileceğini beyanla âyette fisebilülâh infak etmeye insanları terğib vardır. Zira; bir daneye yedi yüze kadar mükâfat olacağını bilen bir âkil, elbette sadakayı terketmeyi nefsine münasip görmez. Çünkü; azıcık bir amel mukabilinde Allah-ü Tealâ'nın birçok lûtfuna nail olacağını bilince, bu gibi lûtf-ü ilâhiden nefsini mahrum etmek istemez ve kudreti- nispetinde fezail-i ilâhiyeden nasibedar olmak için sa'y ve bunu arzu eder.

Bakara 2:262

Vacip Tealâ fisebilillâh infakın faydasını ve kat kat ecre sebep olacağını beyanettiği gibi infakın kıymetten düşmesine sebep olacak şeyleri işlememeyi dahi tavsiye etmek üzere buyuruyor. Yani, malı olan kimseler sadaka etmelidirler. Ancak infakla-rını; infak ettikleri kimselere saymak ve başlarına kakmak suretiyle eza etmemelidirler. Zira; halâlinden mallarını Allah-ü Tealâ'-mn rızası için infak edip de, badehu infak ettikleri sadakalarına men ve eza gibi şeyleri tâbi kılmayanlar için infakları bedelinde Rableri indinde ecr-i azîm olduğu gibi hesap ve azap korkusu dahi yoktur. Ve asla mahzun da olmazlar. Çünkü; nza-yı Bârı için infak ettikleri sadakalarının ecrini kaçıracak ve kıymetten düşürecek bir amelde bulunmadıklarından noksansız ecir alacaklarına binaen kederleri olmaz. M enn ; gayre yapmış olduğu iyiliği sana şunu vermedim mi, bunu yapmadım mı? gibi sözlerle saymak ve başına kakmak ve yüzüne vurmaktır. Bu muamelenin sadakayı kıymetten düşüreceğini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Zira; bu sözler fakir olan kimsenin ihtiyaç sebebiyle kalbini kırdığı gibi ganî olan kimsenin de sadakasının ecrini kaçırdığı için haram olduğundan bunları yapanlar günahkâr da olurlar. Binaenaleyh; hayır zımnında şer işlediği için Cenab-ı Hak, bu gibi ef'alden ağniyayı men'etmiştir. Eza; in'am ettiği kimselerden şikâyet etmektir. Meselâ «Sizden rahatsız oluyorum» ve «Siz de ticaretle meşgul olsanız daha iyi olmaz mı?» ve «Siz utanmaz mısınız?» gibi sözlerle acıtmaktır. Fahr-i Razi ve Nisaburi'nin beyanları veçhile menn ve eza gü-nah-ı kebiredendir. Zira; menn ve eza infak gibi bir büyük ibadeti sevaba istihkaktan iskat etmesi, haranı olduğuna delâlet eder. Çünkü; o nimeti ihsan eden Vacib-ül-Vücud'un rızasına sarfla şükrünü eda ve fukaranın gönlünü tatyip suretiyle sadakasının kabulünü" rica etmek bir vazife-i diniyeyken bilâkis eza etmek elbette haramdır. Şeraitine riayetle amel edenlerin amellerinin ecri batıl olmamak korkusu olmadığından, asla mahzun olmayacakları beyan olunmuştur. Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet (Hz. Osman) ile (Abdurrahman b. Avf) Hz. hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Tebük gazasında Hz. Osman'ın her takımıyla beraber bin deve ve bin dinar ita edince ve (Abdurrahman b. Avf) Hz.'nin sekiz bin dinardan ibaret olan servetinin asakir-i İslama sarfolunmak üzere nısfını Resulullah'a verince âyetin nazil olduğu mervidir. (Hz. Osman) hediyesini Resulullah'a getirince Re-sulullah «Ya Rabbi! Ben Osman'dan razıyım, sen de razı ol ve Osman bundan sonra amelinden zarar görmesin» ve (Abdurrahman b. Avf) Hz. hakkında da «Hanende alıkoyduğun sermayende Allah-ü Tealâ bereket halk etsin» buyurmuştur.

Bakara 2:263

Vacip Tealâ sadakaya menn ve ezayı tâbi' kılmayı nehyettiği gibi, güzel söz söylemek menn ve ezaya tâbi' olan sadakadan daha hayırlı olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; muahazelerini tacil etmez, belki ezanın cezasını âhi-rete tehir eder. Sâili mesrur edecek tatlı söz, müminin kalbine sürür îsal ettiğinden menfaattir. Binaenaleyh güzel söz; eza ile verilecek sadakadan hayırlıdır. Zira; eza ile sadaka menfaatle mazarratı cem'e-derse de, menfaati mazarratına mukabil olamaz. Şu halde fukaraya eza ile beraber verilen sadaka lisanımızda söylenen bir darbı mesele muvafıktır ki «Ettiği hayırdan ürküttüğü kurbağa yeğdir» denir. Yani; «menfaatten mazarratı çok oldu» demektir.

Bakara 2:264

Vacip Tealâ eza ile veya ezasız verilen sadakaların hükümlerini beyan buyurduğu gibi herbirerlerini birer misâl ile izah etmek üzere buyuruyor. Çünkü; kâfirin küfrü hidayetine manidir. Binaenaleyh; küfründe ısrar ettikçe hidayetten nasibedar olamaz. Yani; ey müminler! Verdiğiniz sadakalarınızı fukaraya eza etmek, yüzüne vurmak ve başına kakmak sebebiyle iptal etmeyin ki, âhirete ve Allah'a iman etmeyen kimsenin riya ile vermiş olduğu sadakasının iptali gibi olmasın. Zira menn ve eza ile verilen sadaka; imanı olmayan müraî münafıkın sadakası gibi batıl olur. O müraînin misâli; üzerinde toprak bulunup yağmur suyu toprağı yıkayarak katı ve parlak kalan mermer taşın misalidir. Nasıl kj. yağmur, üzeri topraklı olan mermer taşın tozunu yıkadı, birşey kalmadı. Kezalik münafıkın riyası da sadakasının ecrini yıkadık aldı ve götürdü. Binaenaleyh; verdikleri sadakadan azıcık ecriyle bile intifaa kadir olamazlar. Zira; riya ile sadaka eden münafıklar kâfirlerdir. Allah-ü Tealâ kâfirleri doğru yola îsal etmez. Beyzavi'nin beyanı veçhile bu âyette riya, menn ve eza; toprağı taş üzerinden izale eden yağmur suyuna ve sadakayı mermer taş üzerine konmuş ince toza ve riya ve eza ile sadaka eden kimseyi mermer taşa teşbih vardır. Şu halde mermer taş üzerinden ince tozu rahmet suyu alıp götürerek taş parlak olarak kaldığı gibi, riya, menn ve eza da sadakanın ecrini öylece alır götürür. Ve binaenaleyh sadaka eden kimse; hiçbir şey üzerinde bulunmayan mermer taş gibi kalır demektir. Ayetin âhirinde kâfirleri hidayette kılmaz demek; riya, menn ve eza ile sadaka, efal-i keferedendir. Müminlere kâfirlerin ef'alini işlemek lâyık olmaz demektir. Yani şu beyan olunan riya, menn ve eza; sadakayı iptal ederler. Zira bunlar kâfirlerin ef'ali ve adetleri olduğundan, sadakalarını bunlarla iptal etmek ehl-i imana yakışmaz, demek olur. Resûlullah'ın «Benim ümmetim üzerine en korkulu şey; şirk-i hafîdirw buyurduğu zaman ashabı tarafından «Şirk-i hafî nedir? Ya Resulallah?» sualine karşı «Riyadır. Yevm-i kıyamette mürai-lere amelinizin sevabını riya ettiğiniz kimseden arayınız denilecek» buyurduğu hadîsi, bu manâyı teyid etmektedir.

Bakara 2:265

Vacip Tealâ riya, menn ve eza ile sadaka edenlerin ahvalini temsil ettiği gibi rıza-yı ilâhiyi taleb için, sadaka edenlerin hallerini dahi temsil etmek üzere buyuruyor. Yani; menn, eza ve riya gibi sadakanın ecrini giderecek ahlâk-ı zemime olmadığı gibi, Allah'ın rızasının gayrı bir garaz olmayıp ancak rıza-yı Bari için malını vücûh-u birre ve enva-ı hayrata sarf eden kimselerin halleri yüksek bir mahalde bulunup, çok yağmur isabet eden bahçenin hal ve sıfatı gibidir. O bahçe; yağmur çok veya az olsun herhalde enginde bulunan ve yağmuru az olan bahçelere nispetle meyvasını kat kat fazla verir. İşte bu bahçe gibi rıza-yı ilâhi kasdedilerek sarfolunan emvalin ecri ziyade olur. Zira Allah-ü Tealâ amelden maksadımızı bilir ve görür. din-i İslâm} ve amelinin sevabım en samimi kalb tasdik ederek infak eder demektir. Yani; zekâtı ve nafile sadakalarını sevabına iman ederek tayyib nefisle malından ayırır ve masrafına sarf eder ve bilir ki, infak ettiği malı elinde kalandan hayırlıdır. tasdiken manâsına olduğu gibi nefsini sabit kılmak manâsına dahi olur. Beyzavi'nin beyanı veçhile mal; insanın ruhunun yarısı olduğu cihetle malını fisebilillâh infak eden kimse, nefsinin bazısını taat-ı ilâhiyeye sabit kıldığına işaret için 'de ba'za delâlet eden lâfzı varid olmuştur. Zira; yalnız malını sarfet-miştir. Ama malını ve ruhunu taate sarfeden kimse nefsinin küllisini taatte sabit kılmıştır. Yüksek mahalde olan bahçe havayı iyi aldığından, meyvesi fazla ve güzel olduğunu Cenab-ı Hakkın beyan buyurması; bahçe yapmak murad eden kullarını irşad içindir ki, bahçe yapacak kimse yüksek ve havadar yere yapmalı ki, meyvesi çok ve güzel olsun, demektir. Hulâsa; ihlâs üzere verilen sadakanın sevabı yağmuru bol, mevkii yüksek, ve havadar olan bahçenin meyvesi gibi çok olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Bakara 2:266

Vacip Tealâ mümin-i muhlisin sadakasını temsil ettiği gibi münafıkm ve mürâinin sadakasını ve amelini de temsil etmek üzere buyuruyor. İşte riya, men ve eza île işlenen amel; kasırga ile yanan meyveye benzer. Nasıl ki, o kadar ihtiyaç içinde meyvelerine ümid ederken âfet isabet edip eli boş kaldığı gibi ahlâk-ı zemimeyle işlenilen amelin sevabını da ahlâk-ı zemime yakar ve yevm-i kıyametin ihtiyaçları içinde eli boş ve bîçare kalır. Ki ticaret etmek ve ekin ekmek ve harman kaldırmak mümkün olmayan günde amelinizle intifa edesiniz. Vacip Tealâ bahçede her nevi meyve mevcut olduğu halde üzümle hurmanın menfaati çok olup on iki ay bulunduğu gibi hem gıdaya hem de telezzüze elverişli olduğundan şereflerine işaret için bu ikisini zikretmiş ve her nevi ağaçların mevcut olduğuna işaret için de her meyvenin bulunduğunu beyan eylemiştir, insana ihtiyarlığında ihtiyaç pek müşkül olduğundan, bahçe sahibinin hal-i şeyhuhatta olduğu ve ihtiyacın şiddetine işaret için de zayıf birçok çocukları bulunduğu beyanolunmuştur. Bahçenin mükemmel ve her türlü ferahı mucip bir halde olduğu beyan olundu ki, herhalde bahçe sahibinin ihtiyacını temin edeceği aşikârdır. İşte bu kadar mezayayı cami' olan bahçe sahibi ihtiyaç içindeyken bir kasırgayla yanıp bilkülliye menfaati fevtol-masına bir kimse muhabbet eder mi ki? O bahçenin meyvesi gibi ayn-ı menfaatten ibaret olan sadaka ve sair amelinin riya, men ve eza ile mahvolup gitmesine muhabbet etsin, elbette muhabbet etmez. Şu halde insanın amelini mahvedecek ahlâk-ı zemimeden içtinab etmesi lâzımdır. Çünkü; dünyada böyle bir bahçeye âfet isabet ettiğinde sahibinin kederi tükenmez. Zira; zayi* olan mey-valarına mı acısın, yoksa, kendisi şiddet-i ihtiyaç içinde olup hal-i şeyhuhette olduğundan ticarete de iktidarı yok; buna mı acısın? Birtakım âciz sabilerinin nafakalarını mı düşünsün, bu kadar zamandır sarfettiği paralara ve çektiği emeklere mi yansın? İşte rıza-yı Bari için işlenilen ameller bu bahçe gibi olup, eza ve riya ise o bahçeye isabet eden kasırga ve o amelin sahibi de ticaretten âciz pir~i fani gibidir ki, âhirette kisb imkânı yoktur. Binaenaleyh; amelini zayi' eden kimsenin kıyamette hasreti tükenmez, daima hüzn-ü keder içinde olur. Hulâsa; âhirette amelinden intifa etmek isteyen kimsenin dünyada amelini afetten muhafaza etmesi lâzım olduğu ve amelini riya, men ve eza gibi afetlerle zayi eden kimsenin kederden salim olmayacağı ve ameline riya karıştıran kimseler; her cihetle mükemmel fakat kasırgayla harab olan bahçe sahipleri gibi olduğu, bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Bakara 2:267

Vacip Tealâ infakıri aksamından faydası olanı ve olmayanı be-yanettiği gibi, infak olunan malın halâl olması lâzım olduğunu, dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Size infakla emri; sizin menfaatiniz içindir. Zira; Allah-ü Tealâ zatında şekûr-dur. demektir. Allah-ü Tealâ kullarını bu âyette malın iyisini sadaka etmeye teşvik etmiştir. Çünkü; zatının gani olduğunu beyanla kötüyü sadaka edenleri tehdid ettiği gibi, hamîd olduğunu beyanla iyisini sadaka etmeye terğib eylemiştir. İlmiyle âmil olmayan ve malının iyisini sadaka etmeyen kimseleri cahil menziline tenzil için Allah'ın ganî ve hamîd olduğunu bilmeyen müminlere bilmeleri için emri varid olmuştur. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyet-i celile en-sardan bazı kimseler hakkında nazil olmuştur. Çünkü; ensar ha-zaratı bağ, bahçe ve hurma sahipleri olduklarından herkes mal nispetinde birer ikişer hurma dalı getirir, Mescidi Nebevi'nin kapısı önüne asar, Ashab-ı suffadan karnı acıkanlar âsâlarıyla ihtiyaçları miktarı o dallardan indirir, yerlerdi. Bazı kimseler de hurmanın kuruyup çürüyerek yemeye salih olmayan kısımlarından getirip mescidin kapısına asınca, o misilli malların kötüsünü sadaka edenleri nehyiçin bu âyetin nazil olduğu mervidir. Hulâsa; gerek ticaretle hâsıl olan malından ve gerek yerden hâsıl olan meyve ve hububatın güzellerinden vücuhu b'irre ve fukaraya tasadduk etmek lâzım olduğu ve malından habis olanları infak etmek caiz olmadığı ve alacağı mukabilinde kendine verseler almayacağı veyahut alırsa da. kerhen alacağı şeyi hakkullah sahibi olan fukaraya vermek üoğru olmadığı ve Allah-ü Tealâ'nın kullarının tasaddukundan guı * ulup, tasaddukun faydası ancak kullara ait uiı umduğu re kul; hamdetse de, etmese de, Cenab-ı Hakkın zatında mahmud olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Bakara 2:268

Vacip Tealâ müminlere mallarının iyisini sadaka etmelerini tavsiye ettiği gibi sadaka hususunda Şeytan'nv vesvesesinden ihtiraz lâzım olduğunu dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; insanların kisb ve ticaretlerinden ve arzdan hâsıl olan bilcümle nimetlerden fukaraya iane ve enva-ı hayrata sarfetme-leri lâzımdır. Fakat Şeytan size «Sadaka ederseniz malınız azalır, fakir olursunuz» diyerek fakirlik vaad eder. Ve bu gibi vesvesele-riyle sizi birtakım hayırdan menetmek ister ve bu kadarla da iktifa etmez. Size buhl ve sair günahlarla emreder. Binaenaleyh: sizi hayrattan menettiğî gibi günah da işletmek ister. Halbuki Al-lah-ü Tealâ sizin sadakanız sebebiyle size mağfiret ve sadakanız bedelinde birçok şeyler ihsan edeceğini vaadle sizi sadakaya tergîb eder. Şu halde isteyen; Şeytan'ın vesvesesine aldansın, hâib ve haşir olsun ve dileyen; Allah'ın va'adine kalbi mutmain olarak ihlâs üzere sadakasına devam etsin, dünyada ve âhirette hüsn-ü mükâfat görsün. Şeytan'la murad; İblis ve a'vânı olduğu gibi ins-ü cinnin hayrata mani olmak isteyen ve insanları şerre teşvik eden ve şerre âlet olanlarıdır. Çünkü hayra mani olan her şahıs; Şeytan ıtla-kına sezadır. Şeytan'ın vaadiyle murad; insanın kalbine şerre dair koymuş olduğu fesadlardtr. Fahşâ ' ile murad; buhldür. Zira; Araplar buhle fahşâ' derler ve kezâlik sair günahlara da fahgâ' dendiğinden menhiyatın envaına şâmildir. Şeytan evvelâ fakırla tehdid edip onu kabulle insanı hayırdan 'menettikten sonra buhlile emreder ve hatta bir dereceye getirir ki, üzerine vacip olan zekâtı, ve sıla-i rahmi edadan menettiği gibi, emanatı sahibine vermekten ve hukuk-u ibad olan borcunu edadan men' ve bununla da iktifa etmeyerek, feraiz ve vacibatı ter-kettirerek fuhşiyat işlemeye sevk eder. Çünkü; insan günah işlemeye tedricen alışır ve bir dereceye gelir ki, hiçbir günahtan çe* kinmez ve azaptan korkmaz, kalbi kasavet peyda eder. Şeytan'ın vaadi olan fakır mukabilinde Vacip Tealâ dünyada sadaka bedelinde fazlasıyla ihsan ve fahşâ' mukabilinde âhirette mağfiret edeceğini vaadeder ve Allah'ın vaadinde hulfolmadığından, fukaraya sadakanın dünyada servete ve âhirette saadete sebep olacağına bu âyet delâlet eder. Şu halde mümin için lâzım olan Allah'ın vaadine itimad etmek ve Şeytan'ın iğfalâtma aldanmamaktır. Sadaka mukabilinde Cenab-ı Hakkın mağfireti pek büyük olduğuna iki cihetle delâlet vardır: Birincisi; mağfiret lâfzı ta'zîme delâlet eden tenvinle varid olmuştur. İkincisi; o mağfiretin Cenab-ı Haktan olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; mağfiretin, mağfiret edecek zatın azametiyle mütenasip olacağında şüphe yoktur. Bu âyetle Allah-il Teala'nın fazlıyla murad; Fahr-i Razi'nin foeyanı veçhile dünyaca fazl-ü ihsandır. Zira; malını infaktan esirgemeyen kimseye kulûb-u nas müteveccih olduğundan her nereye teveccüh etse, herkes maddi muavenetle istediğini red etmezler ve manevi hayırla dua etmekle himmet ederler. Binaenaleyh; o kimse üzerine hayrat kapılan açılır, dünyaca memulünden mahrum olmaz ve âhirette taraf-ı ilâhiden büyük atiyeye nail olur. Şu halde ihlâs üzere infak, dünya ve âhirette saadete sebeptir. Çünkü; insanların bir hal üzere bulunmaları mümkün olmayıp elbette zengin ve fakir birçok sınıfların bulunması zaruri olduğu cihetle ekser-i ahkâm-ı şer'iye muavenet-i içtimaiye üzerine müptenidir. İşte bu cümleden olmak üzere zenginlerin muhtaç olanlara vacip ve nafile sadakalarını vermek suretiyle merhametlerini izhar ve muavenetlerini vacip kılmış, bu gibi hayrata sa'yedenleri Şeytan'ın iğfal etmeye çalışacağını ve onun iğfa-lâtına aldanmamak lâzım olduğunu dahi beyan ve tavsiye etmiştir.

Bakara 2:269

Vacip Tealâ Şeytan'ın insana fakr-u faka vaadedip' buhlile emrettiğini ve zat-ı ulûhiyetinin rızası için infak, dünyada ihsana ve âhirette saadete sebep olduğunu beyanetüği gibi. vaad-i ilâhiyi tercih etmek ilme ve hikmete muhtaç ye ilmin de hayr-ı kesîr olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Hâzin'in beyanı veçhile hikmetle murad; Kur'ân'a ve Kur'-ân'ın ahkâmına ve halâline ve haramına ve ihn-ü esrarına vukuftur. Buna nazaran manâ-yı nazım: … Zira aklın hükmü; dalâlden beri bir hükm-ü sâdık olur. Amma hissü hayalin hükmü fesad ve dalâlettir. Binaenaleyh; kuvve-i nefsaniyeye te-baiyet etmek insanı belâdan belâya müptelâ kıldığından bittabi akla ve hikmete tebaiyet etmek istirahati mucip olur. Şu halde Şeytan'ın vadini terketmek ve Allah'ın vaadine tebaiyet etmek ve bunlardan birinde menfaat diğerinde mazarrat olduğunu bilmekle olacağından, kendine ilim ve hikmet verilen kimseye elbette hayr-ı kesîr verilmiştir. Çünkü; sanat, ticaret, ziraat ve umur-u âhiret hulâsa herşey ilimle hasıl olduğundan'ilim; her nevi saadete sebep ve sahibi, hayr-ı kesîre naildir. Hikmet : bilmek ve bildiğiyle amel etmek manâsına olduğuna nazaran bilumum evamir-i üâhiyenin ruhu; hikmet demektir. Hikmet de iki olup biri; hikmet-i nazariye ki, mesâiH iti-kadiyedir. Diğeri; hikmet-i ameliye ki, mesail-i fer'iyedir. Bütün emirler bu ikiden birisiyle emir olduğundan evamir-i ilâhiye bunlara münhasırdır. Meselâ: Vacip Tealâ Resulüne hitaben buyuruyor ki; mesâü-i itika-diyenin üss-ülesast olan tevhidle emir olduğundan hikmet-i nazariyedir. Bundan sonra buyuruyor ki, hikmet-i ameliyedir. Hulâsa; dilediği kuluna Allah-ü Tealâ'nın ilim ve hikmet verdiği ve ilim verdiği kuluna hayr-ı kesîr vermiş olduğu ve bu gibi şeyleri ancak akıl sahipleri düşünebildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Bakara 2:270

Vacip Tealâ infakın mağfirete sebep olduğunu beyandan sonra infaka tergîp etmek üzere buyuruyor. Yani; insanın hayra sarfettiğini veya hayırla nezre infakmı Allah-ü Tealâ bildiğinden hayırla mükâfatını verir ve malını şerre sarfetmek veyahut nezrini ifa etmemek suretiyle nefsine zulmeden zâlimlerin zulümlerinden dolayı vâki olacak azabı defedecek yardımcıları yoktur. Vacip Tealâ'nın nezri ve nafakayı bildiğini beyanetmesi muti olan kimseleri itaatta devama tergip ve âsi olanları tehdid etmektir. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Allah-ü Tealâ'nın verilen sadakayı ve veren kimsenin niyeti hâlis olduğunu veyahut riya ile verdiğini bilmesi niyete göre ceza vereceğini beyan olduğu gibi hulûs-u niyetle olan sadakayı kabul edip, diğerini reddedeceğini dahi beyandır. Binaenaleyh; muti' olanın sevap ümid ettiği gibi âsi olanın da azaba muntazır olması lâzımdır. Nezir; insanın üzerine cânib-i ilâhiden vacip olmayan bir şeyi kendi üzerine vacip kılmasıdır. Binaenaleyh; nezrettiği şeyi günah olmadığı surette, yerine getirmesi lâzımdır. Bu âyette zâlimlerle murad; sadakalarını mahallinin gaynya sarfe-denler veyahut infak etmeyip bukleden veyahut infakıyla riya kasd ve nezrini eda etmeyenlerdir. Çünkü; nezri yerine getirmemek yalancılık ve nefsine zulümdür. Bu âyette «Zalimlere yardımcı olmadığını» beyanetmek şefaatinin olmamasına delâlet etmez. Zira şefaat; hâs ve yardım âm olduğundan âm'ı nefiyden hâsı nefiy lâzım gelmez ve nusrete adem-i istihkakın sebebi; zulüm olduğuna işaret için zâlim lâfzı sarahaten zikrolunmuştur. Çünkü zâlime yardım olmadığını beyanetmek; yardımın olmamasına sebebin mehaz-i iştikak olan zulüm olduğunu beyandır. Fukaraya hakkını vermeyen kimse, fukaranın hakkım ketmettiği cihetle gayra zulmettiğinden gayr tarafından yardım göremez. Çünkü; Cenab-ı Hakkın insana vermiş olduğu malda zekât ve fitre gibi muayyen olarak fukaranın hakkı ayrılmıştır. Binaenaleyh; bu kısmı vermemekte iki cihetle zulüm vardır: Birincisi; vacibi terkle nefsine zulüm, ikincisi; fukaranın hakkını vermediğinden fukaraya zulümdür. Amma gayr-ı muayyen olarak fukaranın hakkı taalluk eden nafile sadaka gerçi vacip değilse de Allah'ın verdiği nimetin bir miktarıyla muhtaç olanlara muavenet ve mürüvvet; ebna-yı cinsine muavenet olduğundan muhtaç olanları bu gibi muavenetten mahrum ettiği cihetle kendisi de yardımdan mahrum olur.

Bakara 2:271

Vacip Tealâ sadakanın edaya mukarin olmasını ve malın ha-lâlinden verilmesini beyanettiği gibi aleni veya hafi surette verilmesi dahi caiz olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; amelinizin makbul olan kısımlarını günahınıza kefaret kılar. Sadakayı gizli vermek; riyadan hâli ve fukaraya ezadan berî olduğu için gizli verilmesi hayırlıdır. Çünkü; alenî vermekte fukaranın fakrini izhar olduğu gibi, fakire âr ve utanmak lâhik olur.. "Ve fakiri zelil addetmek ve taaffüf suretinden çıkarmak da vardır. Binaenaleyh; bu gibi şeylere sebep olmamak için gizli vermek ef-daldir. Amma sadakayı veren kimse servet ve hüsn-ü t^al cihetinden herkesin iktida edeceği bir kimse olursa, o kimse de herkes görsün ve kendine iktida etsin gibi bir maksad-ı sahihe binaen sadakasını alenî olarak verirse zararı yoktur ve belki farz olan sadakasını — töhmetten kurtulmak için.— alenî vermek evlâdır. Zira; zekâtım verdiğini görmediklerinde feraizini eda etmiyor diyerek nâsın ta'nına ve sû-i zannına hedef olacağından bu sû-i zannı kaldırmak ve herkesi gıybetten kurtarmak için farz olan sadakati alenî olarak vermek efdal olduğu Fabr-i Razi'nin cümle-i beyanatındandır. Sadaka; günahların bazısına kefaret olup cümlesine kefaret olamadığına ve abdin her zaman günahının azabından endişe üzere olması lâzım olduğuna işaret için günahın bazısının kefaret olmasına delâlet eden lâfzı va'rid olmuştur. Bu âyetin sebeb-i nüzulü; huzur-u Risalette bulunan eshabm sadakayı gizli yermek mi veyahut alenî vermek mi? efdal olduğunu sual etmeleridir. Şu halde âyetin hulâsası; sadakayı gizli vermek hayırlı ve efdal ise de alenî vermek de caiz ve bazı günahlara sadakanın kefaret olduğu ve Aîlah-ü Tealâ'nm insanların her amellerinden haberdar bulunduğu bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.

Bakara 2:272

Vacip Tealâ sadakanın gizli ve aşikâr verilmesi caiz olduğunu beyanettiği gibi sadakanın kimlere verilmesi lâzım olduğunu dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile kâfirleri iktidaya icbaretmek Resûlüllah üzerine vacip olmadığına âyet delâlet eder. Binaenaleyh; ihtida etmeyenlerden sadakayı menetmek lâzım olmadığından, kâfire sadaka vermek caizdir. Zira; nafile sadaka için muayyen bir masraf beyan olunmadığından sadakayı verecek kimse muhayyerdir. Şu halde kâfire dahi vermesinde beis yoktur. Şu kadar ki kâfire zekât vermek caiz olmadığından bu âyet nafile sadaka hakkındadır. Allah'ın rızasını talep için kâfir olan akrabaya sadaka; sıla-i rahim olduğundan kâfire sadaka sevaptan hâli olmayacağına âyet delâlet eder. Sebeb-i nüzulü de bu manâyı teyid etmektedir. Çünkü; Ensardan bazılarının Yahudilerle karabetleri olduğu halde «İslâm olmadıkça biz size birşey vermeyiz» demeleri üzerine âyetin nazil olduğu mervidir. Yahut Ebubekir'in kerîmesi (Esma)'-nın validesinin annesi müşrike olduğu halde (Esma)'dan bir miktar nafaka istemesi üzerine (Esme) (R.A.) «Ben Resulullah'tan istizan etmedikçe birşey vermem» deyip Resulullah'tan istizanı üzerine âyetin nazil olduğu mervidir. Şu rivayetin cümlesi fakirin küfrü, ağniyanm o fakire sadakasına mani olmadığına delâlet eder. Âyette hitap; zahirde Resulullah'a ise de hakikatte üm-metinedir. Zira; âyetin âhirinde hitap umuma varid olmuştur. Şu halde manâ-yı nazım: … Hulâsa kâfirlerin hidayetleri bilasâle Resulullah'a ve bittabi ümmetine vacip olmadığı ve Allah-ü Tealâ'nın dilediği kulunu hidayette kılacağı ve insanların hayır olarak infaklarmın menfaati kendilerine ait olduğu ve infak ancak liveçhillâh olmak lâzım gelip liveçhillâh sadaka ise velev kâfire verilsin, sevaptan hâli olmayacağı ve herkes infakınm ecrini bol bol alacağı ve amellerinin ecri noksan olmakla zulüm olunmayacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Bakara 2:273

Vacip Tealâ sadakaya tergîb ettiği gibi sadakayı sarfa elyak olanları beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; bundan evvelki âyetlerde tafsîlen beyan olunan sadakanın efdali fisebilillâh haps-i nefsetmiş olan fukaraya verilendir. Zira; ibadet ve â'dâ-yı dinle mücahede ve tahsil-i ilm için haps-i nefsettiklerinden ticaret ve kesb-i maişet için yeryüzünde seyr-ü sefere kadir olamazlar ve ihtiyaçlarını def için nâsa arz-ı ihtiyaç etmediklerinden onların hallerini bilmeyen cahiller onları ağniya zannederler ve onlar kemâl-i kanaatle iffetlerini muhafaza edip ısrar üzere nâstan birşey istemediklerinden onların birinci görüşte fakir oldukları bilinmez. Fakat erbab-ı iîmü irfan onların ihtiyaçlarını simalarından bilirler. Şu halde onlara hayrolarak her ne infak ederseniz hüsn-ü mükâfat görürsünüz. Zira Allah-ü Tea-lâ hayrınızın her zerresini bilir ve ona göre sevap verir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile hasr ; haps-i nefsetmek-tir. Hastalık, kocalık, düşmanla mücahede, tahsil-i ilim ve talim-i Kur'ân gibi müsaferetine ve ticaretine mani olacak birşeyin vücuduyla, olduğu mahalde bağlanıp kalan kimseye mahsur denir. Bu âyetten nıaksad da bunlar gibi erbab-ı ihtiyaç olduğunu âyetin sebeb-i nüzulü teyid etmektedir. Çünkü; âyet muhacirin-i eshap-tan dört yüzden ziyade olan ashab-ı suffa hakkında nazil olmuştur ki, onların Medine'de arazi, emlâk hatta meskenleri bile olmadığından talim-i Kur'ân ve sair ahkâm-ı dini tahsil için Mescid-i Resulullah'ın sofasında bulunurlar ve Resulullah'la da gazaya giderlerdi. Şu halde bunlar min cihetin tahsil-i ilmiçin hazırlanmış talebe ve min cihetin düşmanla mücahede için müheyya askerlerdi. İşte her iki cihetle din uğrunda haps-i nefsetmiş olduklarından, sadakanın bunlara sarfı efdal olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. İlâ yt vmina hazâ bu meslekte bulunan asakir-ı îslâmiyeyi beslemek millet-i İslâmiye üzerine vaciptir. Çünkü; askerin yiyeceği ve giyeceği verilmezse muharebe için-.haps-i nefsctmek mümkün olamaz ve askersiz hükümet de payidar olamadığından dini, vatanı, muhadderatı ve sair mukaddesatı muhafaza için miktarı kâfi asker beslemek vacip olduğu gibi ahkâm-ı dini tahsil ve muhafaza edecek ulema ve talebe beslemek dahi vaciptir. Çünkü; esas-ı dini muhafaza etmedikçe milletin mevcudiyetini muhafaza edemeyeceği erbab-ı insaf indinde malumdur. Binaenaleyh; millet-i İslâmi-yenin muhafaza-i din için ulemaya ve muhafaza-i din ve memleket için askere ihtiyaçları aşikârdır. Fakat mürur-u zamanla eshab-ı soffa gibi kendiliğinden mücahede için haps-i nefsetmiş olanlar nar dir olup onların vücutları satvet-i îslâmiyeyi muhafazaya kâfi olamadığı cihetle, her zamanda teşekkül eden hükümetler, zamanına göre asker cem'etmek için usul ve kavanin vaz'ma ve miktarı kâfi asker cem'i ve iaşe esbabına tevessül etmek mecburiyeti hasıl olduğundan her vakit gûnagûn asker usulleri teessüf etmiş ve ahalinin kendi ihtiyarlarıyla asakiri beslemek imkânı olmadığından hükümet için varidatından, askerin iaşe ve ilbasıyla mühimmat-ı harbiye imali ve mubayaası için bir miktarını ifrazla bütçelerinde bu hususa dair bir fasl-ı mahsus teşkili zaruri olmuştur. İşte âyet-i celile; mücahede ve tahsil-i ilmiçin haps-i nefsedenlere verilen nafakanın efdal olduğunu beyanla bu hususlara işaret etmiştir. 'deki sima ile murad; ihtiyaçlarına delâlet eden alâmettir ki ekseriya yüzün sararması gibi yüzde görülür. Taaffüfle murad; nasa ihtiyaç göstermemek, ilhaf ; ısrar ve ihramdır ki istediği şeyi verinceye kadar yakasını bırakmamaktır. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyetteki mahsur; muharebede yaralanarak çolak, topal ve kör gibi alîl-ül vücut kalanlara da şâmildir. Binaenaleyh; muharebede yaralanarak alîl kalanlara ihsan, sairlerine ihsandan efdal olduğuna âyet delâlet eder. Şu halde hastahanelere verilen yataklar ve hastalara olan mürüvvetler ve Hilâl-i Ahmer Cemiyetlerinin niyet-i hâliseleri ayn-ı sevap ve ibadet olduğunda şüphe yoktur, Zira; hulûs-u niyetle askere ve bilhassa yaralılara ve hastalara muavenet için sa'yet-mekten daha ziyade bir ibadet ve meziyet olamaz. Sâilin ısrar üzere suali mezmum olduğunu beyan için Cenab-ı Hak bu âyette memduh olan, fukaranın ısrar üzere sual etmediklerini beyan buyurmuştur. Hulâsa; fisebilillâh mücahede ve tahsil-i ilim zımnında haps-i nefs edip kesb-i ticaret için yeryüzünde seyr-ü sefere kadir olamayan ve iffetlerini tamamiyle muhafaza ettiklerinden onları bilmeyenler ağnîya zannedercesine kanaat-i tamme sahibi olanlar ve nâstan ısrar ederek birşey istemeyen fukaraya infak efdal olduğu ve bu misilli fukaraya hayrolarak, her ne verilse Allah-ü Tealâ'-nırr bildiği ve her cüzüne sevap vereceği, bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Bakara 2:274

Vacip Tealâ kimlere infakın efdal olduğunu beyanettiği gibi infakın zamanını dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile gecenin, gündüz ve sırrın alâ-niye üzerine takdimi sadakanın gizli verilmesinin efdal olduğuna delâlet ettiği gibi umum evkat ve ahvalde muhtaç olan bir kimseyi görünce ihtiyacını defe sa'y edenlerin cümlesine şâmildir. Çünkü gece ve gündüz; evkatın cümlesini camidir. Şu halde sadaka için verilmesi mecburi olan bir vakt-i muayyen yoktur, her zaman verilir. Âyetin sebeb-i nüzulü de bunu teyid etmektedir. Çünkü; Hz. Ali'nin mâlik olduğu dört dirhemden birini gece, diğerini gündüz öbürünü gizli ve diğer birini aşikâr olarak vermesi üzerine veyahut Ebu Bekir Hz.'nin kırk bin dinarının on binini gece, on binini gündüz, on binini gizli, on binini aşikâr sadaka etmesi üzerine, bu âyetin nazil olduğu mervidir. Vacip Tealâ zahirde malı tenkis ve hakikatte tezyid eden sadakanın ahvalini beyanettiği gibi, zahirde malı tezyid ve hakikatte tenkis eden ribanm ahkâmını dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; ribâ alan ve yiyen kimse kabirden kalktığında Şeytan dokunmuş sar'alı olan kimsenin düştüğü yerden mütehayyir ve muztarip bir halde kalktığı gibi kalkar. Riba ; bedelsiz gayrın malını yani verdiği maldan ziyade gayrın malını almaktır. Meselâ: Yüz kuruş bedelinde yüz beş kuruş almaktır. Yani yüz kuruş alacağına mukabil yüz kuruş alması icab ederken, yüz beş kuruş almakla işte bu beş kuruş ivazsız alındığı için ribadır. Maldan maksat yemek olduğu için ribayı ekil zikrolunmuştur. Yoksa maksat; riba ile intifadır. Amma ister yesin ister giysin, isterse ebniye yaptırsın her ne suretle olursa olsun riba ile intifa haramdır. Riba; gayrın malını meccanen almaktan ibaret olup kazanmakta güçlük olmadığından para sahipleri, âlemin kıvamını ve imarını temin eden ticaretten sarf-ı nazarla ribaya dökülmekle insanları atalete ve ticareti kesada sevkettiğinden haram kılınmıştır. Ribayı yiyenlerin midelerinde riba teraküm ettiğinden yevrn-i kıyamette karınlarını kolaylıkla alıp kalkamayacakları ve Şeytan'-ın temasına uğramış mecnun ve masru' kimse gibi mütehayyir olarak kalkabilecekleri beyanolunmuştur. Bu âyette Şeytan'ın messiyle mecnun olmak ve Şeytan'ın insanı zaptetmesiyle sar'aya tutulmak demek; ribânın vereceği sersemliği anlatmaktır. Zira kabl-el İslâm Araplar; cinnet, cinnin temasından sar'a da Şeytan'ın haptından ibaret olduğunu itikad ederlerdi. Bugün bile sar'anın neden ibaret olduğu etibbaca tama-miyle takarrür etmemiştir. Çünkü; devasını bulamadılar ve cinnet de böyledir.

Bakara 2:275

Vacip Tealâ ribayı ekledenlerin kabirlerinden sar'alı adamlar gibi kalkacaklarının sebebini beyanetmek üzere : Şu halde riba; bey'a kıyas olunamaz. Zira; bey'a taraf-ı ilâhiden ruhsat verilmekle halâl oldu ve ribâ nehyo-lunmakla haram kılındı. Binaenaleyh; birisi Öbürüne müsavi olamaz. Zaman-ı cahiliyede ribâ pek ileri gitmiş olmakla zengin olanlar fakir olanları ribâ ile daima soyduklarından, mürüvvet de tamamen ortadan kalkmıştı. Şeriat-i İslâmiye şu batıl muameleyi bu âyetle tamamen men'etmiştir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile ritfa-nın hürmetine sebep; üçtür: Birincisi; bedelsiz gayrın malım almaktır. Zira mal; insanın hayatına hadim ve ihtiyacını dâfi' oldvr ğundan muhteremdir. Binaenaleyh; zıya'dan mahfuz olması lâzımken bedelsiz almak onun hürmetini kaldırmak ve zayi' etmek olduğu cihetle bedelsiz almak tahrîm edilmiştir. Sahibinin rızasıyla vermesi bile bu hürmeti izale edemez. Çünkü; ihtiyacına binaen kendinde tahassüs eden mecburiyet onun rıza göstermesine sebep olmuştur. Yoksa o, yüz kuruşu almaya mecbur olmasa bedelsiz verdiği beş kuruşu değil, beş parasını bile vermezdi. İkincisi; halkın menfaatine hadim olan ticarete kesat vermesi ve insan için mem-duh olan sa'y-ü ameli iptal etmesidir. Çünkü; para sahipleri bilâ bedel kolayca gayrın malını almaya alışınca külfetle husule gelen ticaret, harâset ve sınâat gibi muamelâta taalluk eden şeylere meyletmez. Zira; onları meşakkatli görür. Ribâya müptelâ olan servet sahiplerinde bu hal her zaman müşahede olunmaktadır. Ticarette nema fazla ve yümn-ü bereket ziyade olup ribâya alışan kimse bu gibi fezailden de mahrumdur. Üçüncüsü; n'as beyninde maruf ve müstahsen olan karz-ı hasenin bilâ ivaz Ödünç para alıp vermek suretiyle vaki olan teâvünün inkıtaına sebep olmasıdır. Ribâ câri olan şeylerin buğday, arpa, gümüş, altın, hurma ve tuz olduğu hadîs-i şerifte zikrolunmuşsa da, hanefiye indinde ribâ-nın hürmetine illet; miktardır. Miktar dahi ölçmek ve tartmakla hâsıl olduğundan, ölçülen ve tartılan herşeyde ribâ câri fakat alınan ve verilen malın ikisi bir cinsten olması lâzımdır. Binaenaleyh: buğdayı buğdaya değiştiğinde müsavi olması lâzımdır ve ziyadesi haramdır. Amma buğdayı arpaya değiştiğinde ziyadesi halâldir. Çünkü; cinsi başkadır. Binaenaleyh; beş Ölçek buğdaya altı ölçek arpa almak caizdir. Vacip Tealâ ribânin haram olduğunu beyanettiği gibi ribânm hürmetine dair nazil olan âyetle amel edenlerle amel etmeyenlerin hallerini beyanetmek üzere buyuruyor. Zira; ribâyı halâl addettiklerinden ebeden Cehennem'de kalmaya müstehak olmuşlardır. Yani; ribânm hürmetine dair vaaza şâmil âyet geldiğinde ribâdan vazgeçer emre itaat ederse, âyet gelmezden evvel ribâdan yapmış olduğu intifa onun malıdır ve onu reddetmediği gibi mesul de olmaz. O kimsenin bu hususta emri Cenab-ı Hakka müfevvazdır. Eğer âyeti dinlemez de ribâya tekrar avdet ederse işte avdet edenler Cehennem'e sahiplerdir, ebeden Cehennem'den çıkmazlar. Ebusşuud Efendi'nin beyanı veçhile mev'izeyle murad; ribânın hürmetine dair nazil olan âyetlerdir. Ribânm nehyinde ehl-i imanı terbiye-i ilâhiye olduğuna işaret için esma-i hüsna içinde Rab ism-i şerifi varid olmuştur. Çünkü; rubûbiyeti müş'ir olan Rab isminin gelmesi; ribâyı nehyeden âyetin kulları terbiye için geldiğini beyandır. Ribânm hürmetine dair âyet gelince der^ hal itaat eder, ribâdan vazgeçerse ondan evvel ribâdan yediği şeyden mes'ûl olmadığı ve elinde bulunan şey de onun malı olacağı beyan olunduğu gibi, o kimsenin hal-ü şanı Allah-ü Tealâ'ya mü-fevvaz olduğu dahi beyanolunmuştur. Eğer mev'izeyi hüsn-ü niyetle ve maalmemnuniye kabul ederek ribâyı terketmişse, Al-lah-ü Tealâ onu niyetine göre hüsn-ü ceza ile mücazat eder ve onun hakkında hüküm; Allah-ü Tealâ'ya mahsustur. Ribânın hürmetine dair âyet geldikten sonra eski itikadında durur ve ribâyı almaya avdet ederse, onun cezası Cehennemdir. Evvelki âyette ribâyı ekleden kimsenin kabrinden sar'alı gibi kalkacağı beyano-lunmuştu ki, ribânın şiddetle haram olduğuna işaret edilmiştir. Çünkü Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile sar'a ; Şeytan'ın eziyetli vesvesesinden sar'alı kimsede Allah-ü Tealâ'nm halketmiş olduğu hayret ve ıztıraptan ibarettir. Zira; ıssız yerlerden korkan kimseye halecan gelerek yere düşüp bayıldığı gibi, Şeytanın müthiş ve korkunç vesvesesinin; sevdası galip, tab'ı zayıf, mizacında noksan ve dimağında halel olan kimselerde ziyadece tesirle hâsıl olan bir nevi hastalıktır. İşte dünyada ribâyı yiyen kimsenin âhi-rette sar'alı gibi kabrinden kalkıp kıyamette ehl-i mahşer indinde rezil ve rüsva olacağını ve herkes bu alâmetle âkil-i ribâ olduğunu bileceğini beyanla Cenab-ı Hak kullarını ribâdan şiddetle neh-yetmiştir. Evvelce de beyan olunduğu veçhile bu âyetle ribânın hürmetinde olan şiddetini beyan için nazil olup, yoksa sar'anm hakikati Şeytan'ın temasından olduğunu beyan için sevk olunmamıştır. Ancak ribâyı ekleden kimseye lâhık olacak perişanlığı tasvir için varid olmuştur.

Bakara 2:276

Vacip Tealâ ribâdan şiddetle men'ettiği gibi sadakayla ribânın beyinlerinde olan farkı beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; Allah-ü Tealâ, ribâ giren malın bereketini giderir ve akıbet o malı mahveder ve sadaka verilen malı tezyid eder ve âhi-rette ecrini az'âf-ı muzâaf verir. Binaenaleyh; sahibi hakkında o mal mübarek olur ve haram olan ribâya ısrarla hakkı setreden her günahkâr kâfiri Allah-ü Tealâ sevmez. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile ribâ; zahirde malı ziyade eder gibi görünürse de, hakikatte malın noksanına sebep olduğuna ve sadaka zahirde malı noksan eder gibi görünürse de, hakikatte malı ziyadelendirdiğine ve manâda bereket olduğuna ve muteber olan hakikat olup zâhir-i hal olmadığına bu âyet delâlet eder. 'daki; tedriç tarikiyle birşeyin noksan olu)) bereketi kaçmaktır. Ribânın dünyada noksan etmesi ribâ karışan mala olduğu gibi ribâyı alan kimsenin haysiyetine dahi noksan arız olur. Zira; ribâya musir olan kimsenin her ne kadar malı çok olsa da akıbeti fakra ve malının bereketi zevale maruz olduğu gibi o kimse nas beyninde mezmum ve adaleti sakıt ve emaneti zail ve nâs arasında fasık unvanıyla ma'ruf ve kasvet-i kalp ve gıl-zat-ı tabiat sahibi olur. Binaenaleyh; nâs indinde haysiyet ve hürmetinin zevaline sebep olur. Ribâmn âhirette noksan iras etmesi; ribâdan aldığı malla sadakası, sıla-i rahmi ve hacc-ı sahih olmadığı gibi azaptan başka malının bir faydasını görmez. Amma sadakanın dünyada ziyade iras etmesi; sadaka eden kimsenin Allah'ın fakir kullarına iane etmesi üzerine Allah'ın ona ianesine sebep olmasıdır. Zira; «Hergün bir meleğin duasıyle nida ettiğini» Resul-ü Ekrem beyan buyurmuştur. Yani «Ya Rabbi her infak eden kimseye infakının halefini müyesser et ve her imsak edip malını infak etmekten esirgeyen kimseye, imsakinin bedelinde telef müyesser kıl» demektir. Sadaka; zikr-i cemile ve güzel methe sebep olduğundan kulub-u nâs sadaka eden kimseye müteveccih olup nefsinde haysiyet ve malında bereket hâsıl olduğu gibi, fukaranın duası sebebiyle birtakım afattan mahfuz olduğu cihetle malının neması çoğalır. Âhirette ecri çok olduğuna delil ise; yukarıda bir taneye yedi yüze kadar sevap verileceğine dair beyanolunan âyet-i celile, âhirette sadakanın faydasını beyanda kâfidir. İşte ribânın hürmetini; Cenab-ı Hak sarih ve kafi bir surette beyan ve ribâyı şiddetle menettiği halde '(Avrupa'da bu usul caridir, buna ihtiyaç vardır, bizim de kabul etmemiz lâzımdır» gibi ribânın hürmetine itiraz ve ribâya müteallik âyetleri te'vil, ile tahrif arzu edenler ve bununla diyanet-i İslâmiyeyi Avrupa âlemine beğendirmek isteyenler vardır. Evet! Bugün bankalarla muamele şayi' olduğundan ribâya ihtiyaç görülse de, bu gibi muamelât şayi olmazdan evvelki zamana ircâ-ı nazar edilerek insafla muhakeme olunursa herkes sermayesi kadar iş tutup borç altına girilmediği ve o zamanlar hesaplı iş tutulduğu için iflâs eden herhalde bu zamandan daha az olduğu gibi beyn-el İslâm uhuvvet, mürüvvet ve muamelenin daha salim bir şekilde cereyan ettiği görülür. Bununla beraber o zamanlarda kazanılan servetin birkaç batın devam ettiği ve bu zamanda iki batın bile devam edemediği görülmektedir. Ribâ ile para alarak birçok işin içerisine giren kimse; bidayette çok iş görüyorum zannıyla memnun olursa da, hesap zamanı bütün kazancını faize verdiği ve o kadar emeklerine karşı kendine hemen hemen bir ekmek parası kadar cüzi birşey kaldığı vukuat ile sabittir. Fakat işin başlangıcında kurduğu büyük dolap hasebiyle mağazada zahirde keyp bitirecek mal çok görülür. Halbuki sermayesi bankanın, kazancı da bankanın olup çalışanların eli boştur. Amma Hıristiyanlar kendi itikadlarmca ribâyı caiz görürler-miş. Bizim de onlara kıyas ile kabul etmemiz ve onlara iktida eylememiz lâzım gelmez. Onlar kiliseye gidiyor diyerek müslüman-ların da kiliseye gitmeleri lâzım gelmez ya. Kemâl-i ehemmiyetle nazar-ı tetkikten geçirilirse, İslâmiyette ribâ üzere müesses olan şeyler hep akım kalmış ve kalmaktadır ve milyonlar istikraz edenlerin de neticede mahvolduğunu şu içinde bulunduğumuz zaman bize göstermiş olmakla misal zikrine hacet yoktur. Fransayla Rusya'nın hâli herkesçe malûmdur. Ribâya musir olan eşhasın, sermayeleri, ânî afetlere uğrayıp fakir düştükleri binlerce görülmektedir. Türkiye Devletinin Avrupa'dan istikraz etmediği zamanla istikraza başladığı zaman mukayese edilirse, devletçe istikrazın mazarrattan başka birşey temin etmediği sabit olur. Çünkü; alınan para az zaman içinde zayi' olup halbuki millet varidatının bir kısnı-ı mühimmini faize vermekle milyonlarca borç altında inlediği ve Avrupa'nın boyunduruğundan kurtulamadığı acı bir hakikattir ki, inkâra kim cesaret edebilir? Bunun sebebi; faiz değil midir? Paramıza göre bütçemizi tanzim etseydik kazancımız yanımızda kalırdı. Ve bittabi bundan daha rahat yaşardık. Velhasıl Allah'ın emri hilâfında hareket; gerek efrad ve gerek cemiyet-i beşeriye hakkında meşakkat ve felâketten başka bir fayda getirmez. Amma faizle muamele yapmasın da herkes eli bağlı dursun mu? Hayır! Eli bağlı durmasın. Kendinin az parasıyla muamele yaparak malını tezyide çalışsın, kazandığı kendinin olsun ve bankaya hizmetkâr olmasın. Sarfiyatını varidatına uydurarak kendinin birini, iki yapmanın çaresini düşünsün. Yoksa bankadan para alıp kazanacağım zannıyla bankanın birini, iki yapmaya çalışmasın. Zira; bankalar kazancını aldıktan başka birçok kimselerin babadan, dededen kalma malını da netice-i istikrazda bey'i bilvefa veya rehin suretiyle zaptettikleri ve ikraz.ile ma'nen memlekete hâkim olan bankaların maddeten de hakimiyete doğru gittiğini kim inkâr eder? îgte bu fenalıkların hepsine sebep; Allah'ın neh-yettiği faizciliktir. Şu halde bu gibi hakikatleri görüp de zahirde görülen bazı faideyi nazar-i îtibare alarak faizin muhassenatından bahs eden kimseye âyetini okumaktan başka birşey denilemez. Evet! Faizin bazı menfaati münker değildir. Fakat herşeyde menfaatle mazarratı mukayese etmek lâzımdır. Binaenaleyh; mazarrat-ı külliye zımnında menfaat-i cüz'i-ye ihtiyar olunmaz, bilâkis mazarrat-ı külliye zımnında menfaat-i cüziye terk olunmak kavaid-i geriyemizdendir. Ve birşeyde menfaatle mezarrat cem' olsa itibar mazarratadır, menfaate değildir. Vacip Tealâ ribâyı ekledenleri tehdid ettikten sonra amel-i salih işleyenleri amelde devama tergîb etmek üzere:

Bakara 2:277

buyuruyor. . İnsanın imanı sevabın husulüne ve niam-ı daimeye vusulüne sebep olursa da, şu âyette beyan olunan a'mâli terketmek ukubete sebep olacağından Cenab-ı Hak ecr-i kâmile nail olmak için bu amelleri lâyıkı veçh üzere edanın lüzumunu şart kılmıştır. Amel-i salih; ibadetin her nev'ine şâmil olduğu halde amel-i salihi zikirden sonra salâtla zekâtın şanlarına ta'zîm için ayrıca zikrolunmuş-lardır. Zira; ibadet-i bedeniye içinden salât ve ibadet-i maliye içinden zekât diyanet-i İslâmiyenin erkân-ı mühimmesinden oldukları için şanlarına tazim lâzımdır.

Bakara 2:278

Vacip Tealâ ribâya müteallik âyet nazil olduktan sonra ribâyı terkeden kimsenin âyetin nüzulünden evvel aldığı faiz kendinin olduğunu beyanedince, henüz alınmamış nâs üzerinde bulunanların da alınması caizdir zannını izale için buyuruyor. Zira; beyninizde yapmış olduğunuz mukavele icabı olan şeyden âyetin nüzulünden evvel aldığınız sizindir. Fakat o mukavelenin icabettiği faizden nâs üzerinde baki kalan alacağınızı terkedin ve onunla nâsı tazyik etmeyin. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile hitap; müminlere olduğu halde «Eğer müminseniz ribâdan nâs üzerinde kalanı terkedin» demek «Lisanınızla mümin olduğunuz gibi kalbinizle dahi müminseniz» demektir. Yahut «İmanınızın devamını arzu ederseniz, nâs üzerinde ribâdan baki kalanı terkedin, almayın» demektir. Âyetin sebeb-i nüzulü; ashaptan ribâ ile muamele yapan bazı zatın ribâ âyeti nazil olduktan sonra ribâdan nâs üzerinde kalmış alacaklarını talep etmeleri üzerine nazil olduğu mervidir.

Bakara 2:279

Vacip Tealâ ribâ âyeti nazil olduğu zaman nâs üzerinde alınmamış faiz varsa ondan sonra alınmayarak terkedilmesi lâzım geldiğini beyanettiği gibi, emrolunan şeyleri işlemeyenler üzerine gazab-ı ilâhinin nazil olacağını beyanetmek üzere buyuruyor. Zira; Allah-ü Tealâ sevabını kat kat verir. Çünkü; bir mümine muavenet eden kimseye Allah-ü Tealâ'nm dünyada ve ahirette muavenet edeceğine dair birçok delilleri mevcuttur. Medyuna mühlet vermek ve tazyik etmemek bir emr-i mühim olduğuna âyet delâlet eder. Zü11sretin ile murad; borcunu verecek kadar malı olmayan kimsedir. Meysereyle murad; borcunu edanın imkânıdır. Binaenaleyh; borçlu olan bir kimse kendinin, evlâd-ü ıyalinin bir günlük nafakasından ziyadesini nefsi için hapsedemez. Borcuna vermesi lâzımdır. Zira; hak sahibinin hakkını, kudreti nispetinde acele vermesi lâzım olduğundan tehiri zulümdür. Binaenaleyh; elinde bulunan malı hadd-i lâyıkmda fiat etmediğinden onun değerini buluncaya kadar tehire hakkı yoktur. Noksanına satıp borcunu vermesi vaciptir. Eğer alacak sahibi talepte musir olursa, hatta borçlu olan kimsenin vücudu mütehammilse nefsini icarla borcunu Ödemek lâzımdır. Amma hak sahibi te'hire müsaade ederse istediği kadar te'hir eder.

Bakara 2:280

Vacip Tealâ ribâ âyeti nazil olduğu zaman nâs üzerinde alınmamış faiz varsa ondan sonra alınmayarak terkedilmesi lâzım geldiğini beyanettiği gibi, emrolunan şeyleri işlemeyenler üzerine gazab-ı ilâhinin nazil olacağını beyanetmek üzere buyuruyor. Zira; Allah-ü Tealâ sevabını kat kat verir. Çünkü; bir mümine muavenet eden kimseye Allah-ü Tealâ'nm dünyada ve ahirette muavenet edeceğine dair birçok delilleri mevcuttur. Medyuna mühlet vermek ve tazyik etmemek bir emr-i mühim olduğuna âyet delâlet eder. Zü11sretin ile murad; borcunu verecek kadar malı olmayan kimsedir. Meysereyle murad; borcunu edanın imkânıdır. Binaenaleyh; borçlu olan bir kimse kendinin, evlâd-ü ıyalinin bir günlük nafakasından ziyadesini nefsi için hapsedemez. Borcuna vermesi lâzımdır. Zira; hak sahibinin hakkını, kudreti nispetinde acele vermesi lâzım olduğundan tehiri zulümdür. Binaenaleyh; elinde bulunan malı hadd-i lâyıkmda fiat etmediğinden onun değerini buluncaya kadar tehire hakkı yoktur. Noksanına satıp borcunu vermesi vaciptir. Eğer alacak sahibi talepte musir olursa, hatta borçlu olan kimsenin vücudu mütehammilse nefsini icarla borcunu Ödemek lâzımdır. Amma hak sahibi te'hire müsaade ederse istediği kadar te'hir eder.

Bakara 2:281

Ribâ ile muamele eden kimseler ekseriyet itibariyle zulme ve erbab-ı servetten olup nâsa galebe ve cefa ile mallarım almak âdetleri olduğundan Vacip Tealâ onları âhiretle tehdid etmek üzere buyuruyor. Hulâsa; borçlu olan kimse fakir olursa borcunu verebileceği bir zamana kadar müsaade etmek mendup ve ind-eşşer* memduh ve medyun fakire alacağım sadaka etmek daha hayırlı olduğu ve huzur-u ilâhiye varılacak kıyamet gününden ittika etmek vacip olup her nefsin kesb ettiği amelinin sevabını tam alıp noksan almakla zulmolunmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ ribâyı terk ve infak ile emredip bunların da ifası mala mevkuf olduğundan malı muhafazanın keyfiyetini tavsiye etmek üzere buyuruyor. Ki beyninizde adavet icab eden ihtilâf ve münazaa vaki olmasın. Çünkü; yazılmayacak olursa borcun miktarında ve müddetinde ihtilâf edilerek münaza aya ve belki muhakemeye kadar işi uzatıp tarafeynin rahatsız olmaları ihtimali vardır. İşte şu ihtimale meydan vermemek için deynin miktarım ve müddetini beyan ederek yazmak vaciptir. Binaenaleyh;

Bakara 2:282

Miktarında ziyade veya noksan yazmadığı gibi müddetinde de ileri veya geri yazmasın. Şu halde tarafeyn arasında kararlaşan miktar ve müddete, kâtibin dikkat etmesi lâzımdır. Kâtib, aranızda olan mukavele ahkâmını da senede dercetsin ki, hin-i hacette sizi zarardan muhafaza etmekle beraber muamelenin keyfiyeti ve şeraiti tamamiyle malûm olsun, borçlu ve alacaklının birbirine bir diyecekleri kalmasın. - Borcun müddeti malûm olması lâzım olduğunu beyan için ecel-i müsemma ile tedayün denilmiştir. Müddeti tayin ise, günlerin adediyie veya ay ve seneyle olup harman zamanı, ekin zamanı gibi takaddüm ve teahhurla ihtilâf edecek zaman nizaa müeddi olduğundan, bu gibi zamanlarla müddet tayin olunamaz. Çünkü; bu gibi zamanlarla; müddetten maksûd olan nizaı kat'etmek hâsıl olamaz. Yazmakla emir; nedb içindir. Yani; yazmak men-duptur. Binaenaleyh, yazmayan kimse günahkâr olmaz. Bazıları vücub içindir demişlerse de bu; zayıftır. Çünkü; vücupta şiddet ve suûbet vardır. Halbuki muamelede suhulet matluptur. Şu kadar ki nizadan kurtulmak için yazma efdaldir. Cenab-ı Hak kitabında iki şartın lüzumunu beyan buyurmuştur: Birincisi; kâtibin âdil olmasıdır ki, tarafeynden birinin menfaatini gözeterek diğerinin mazarratını kasdetmesin. Her iki tarafın hukukta müsavi oldukları gibi kâtip indinde dahi müsavi olmaları lâzımdır. Vacip Tealâ kâtipte lâzım olan şartlardan ikincisi; kâtibin âlim olması olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Fakat maksadı ihlâl edercesine kısa veyahut maksadı kaybedercesine uzun yazmasın. Ancak Allah'ın talimi veçhile maksada muvafık surette yazsın ki, tarafeyn mutazarrır olmasın. Kâtibin ilm-i fıkha âlim olup her iki tarafın hukukunu muhafazaya veledelhâce iki hüccet olacak bir surette yazmaya muktedir olması lâzım olduğu gibi, senedin mazmunu tarafeynin mezhebine muvafık olmak dahi lâzımdır. Zira; muhakemeye gidildiğinde kadı, tarafeynden birinin hakkını iptale yol bulacak bir halde olmamak ve nizaa müeddi olacak müphem kelime istimal etmemek adalette dahildir. Kâtibin ilm-i fıkha vukufu; muamelenin selâmetini mucip olduğundan muamelede istihdam olunan kâtibin âlim olması lâzımdır, İşte şu sayılan şerait dairesinde olan bir kâtibe tarafeyn arz-ı ihtiyaç ettiklerinde kâtibin imtina etmesini Cenab-ı Hak nehyetmiştir. Zira; muameleyi şerait-i fıkıh dairesinde senede raptetmek selâmet-i ammeyi mucip olduğundan kâtibin senedi yazmaktan kaçınması caiz değildir. Borcu senede yazmakla emrin illeti; müddetini uzatmakla veya miktarının ziyade ve noksan tevehhümüyle birbirinin hukukuna tecavüzden muhafaza etmektir. Tadayün ; borçla alış veriş etmektir ki birinin mal verip diğerinin mukavele olunan müddette ödemek üzere borçlan-masıdır. Bu âyet bey'-i bisselem hakkında nazil olduğu mervidir. Çünkü; Resûlullah'ın Medine'yi teşrifinde Medine ahalisi hurma üzerine selem yaparlardı. Yani altı ay veya bir sene sonra yetişecek hurmayı almak üzere o kadar müddet evvel pazarlık ederek parasını verirler ki, bu misilli bey'e lisan-ı şer'de selem denir. İşte Risaletmeab Efendimiz bu muameleyi görünce «Selem yapacak kimsenin malın tartısıyla ne kadar zaman sonra vereceği müddeti malûm olması lâzım olduğunu» beyan buyurması üzerine Cenab-ı Hak, ehl-i imana muamelelerinde veznile müddette fevkalâde ihtiyat ve ihtimam lâzım olduğunu bu âyetle beyan ve tavsiye buyurmuştur. Vacip Tealâ medyun olan kimsenin senedi imzalaması lâzım olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Zira; bir zerre noksan verse ondan mes'ûldür. Ayetin bu fıkrası üç mühim hükmü hâvidir: Birincisi; borç sahibinin imzası lâzım olmasıdır. Çünkü; imzasız senede itibar yoktur. İkincisi; borç sahibine eza etmekten ittikadır. Üçüncüsü; noksan verilmesi caiz olmamasıdır. Vacip Tealâ borç sahibinin imzası lâzım olduğunu beyandan sonra medyunun imzasına itibar olmazsa veyahut imzadan âciz olursa, ne gibi muamele olunmak lâzım olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Kihak sahibinin hakkı zayi' olmasın. Zira muamelât-ı nâs; imkânla mu-kayyeddir. Binaenaleyh; borç sahibinin beyan olunan sebeplerden birisiyle imzadan âciz ve imzasının muteber olmaması muamelenin muattal olmasını icab edince, muamelenin cereyanı için mümkün olan velisinin imzasıdır. Zira; asıl müteazzir olunca hükmün bedele intikal etmesi meşru'dur. Vacip Tealâ yalnız ikrar ve imza kâfi olmayıp iki şahitle işhad etmek lâzım olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Zira; kadınların tabiatlarında unutmak galiptir. Binaenaleyh nisab-ı şehadet; erkeklerden bire bedel kadınlardan ikidir. Zira şehadetten imtina etmek; hak sahibinin hakkını iptal ettiğinden caiz değildir. Şehadetin kabulünde: Şahidin hür, âkil, baliğ, âdil ve müslim olması şart olduğu gibi, o şehadette şa-hid için celb-i menfaat veya def-i mazarrat veyahut aleyhine şeha-det edeceği kimseyle kendi arasında adavet olmamak şarttır. Zira adavet; insanı lâyık olmadık birtakım ef'ale sevkettiği gibi yalan söylemeye ve şehadete hile karıştırmaya dahi sevkeder. Eda-yı şehadet için ne kadar uzun mesafe olsa şahidin gitmesi vacip olduğu cihetle imtina caiz değildir. Bir kişide galat-ı sehiv veyahut yalan ihtimali olduğundan nisab-ı şehadet ikidir. Şu ihtimaller, şahidin iki olduğunda dahi varsa da bir dereceye kadar azdır. Vacip Tealâ alış verişte borcu beyaneder senet tanzim edilmesini emrettikten sonra senedin yazılmasında müsamaha ve ter-ketmekten nehyetmek üzere buyuruyor. Zira; tereddüdü ve şekki defetmek için yazmak en kolay ve yakın bir tarîktir. Binaenaleyh; muamelenizi yazmakta müsamaha göstermeyin. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile azıcık maldan hâsıl olan münazaa birçok fitne ve fesada ve belki mukateleye bile badi olduğundan Cenab-ı Hak muamelede velev gayet az olsa bile senet tanziminde müsamaha edilmemesini ve yorgunluk gösterilmemesini tavsiye etmiştir. Zira; elden ele alaverede niza olmadı-dığmdan yazmak lâzım olmaz ve kitabette yalan ve noksan gibi muamele olmadığından kitabetin ziyade adalet olduğu ve şehadeti hıfzedip, tezekkür etmekte istikamete vesile olduğundan kitabetin şehadete akvem olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; kitabet olunca şehadette şüphe olmaz. Ticaret-i haztreyle murad; peşin alış veriştir. Zira; peşin muamelede yazmaya ihtiyaç olmadığından yazılmazsa günah olmadığı beyan olunmuştur. Çünkü; yani «İslâmda ne bir taraftan ne de iki taraftan zarar yoktur.» İstihkakınıza göre ceza verir. Binaenaleyh insanın; her muamelesinde hüsn-ü cezaya müstehak olacak amele sa'yetmesi lâzımdır.

Bakara 2:283

Vacip Tealâ muamelede bir senet yazılmasını emrettiği gibi müsaferet halinde kâtip bulunmaz veya kâtip bulunur da alet-i kitabet bulunmamakla yazmak mümkün olmazsa ne gibi muamele olunacağını beyanetmek üzere buyuruyor. Rehin; borcuna mukabil eda edinceye kadar durmak üzere borçlu olan kimsenin alacak sahibine verdiği şeydir. Alacak sahibi her zaman borçludan rehin isteyebilir. Lâkin müsaferette rehin almak galip olduğundan bu âyette müsaferet zikrolunmuş-tur, yoksa rehin almak hal-i sefere mahsus değildir. Ki borcunu inkâr ve hıyanet etmek ve borcunu noksan vermek ve mukavele olunan müddeti tehir etmek gibi şeylerden nefsini vikaye eylesin. Çünkü; alacak sahibi senet yazmak ve rehin almak gibi şeylere hacet göstermeksizin onun emanetine havale etti. Şu halde medyun da.onun iyiliğine karşı müddetin hululünde derhal borcunu vermelidir. Ve herbirinin intikamım alır. Çünkü; günah işleyen kimse o günahtan tevbe etmedikçe veyahut aff-ı ilâhiye mazhar olmadıkça elbette o günahının cezasını görür. Hulâsa; muamelenin intizamını muhafaza ve nâsı zarardan vikaye için usül-ü ticarette tarafeyn muamelelerini bir senetle zaptetmek lâzım ve senedi yazan kâtibin âdâlet üzere yazıp muameleyi lâyıkıyla tasvir etmesi vacip ve muameleye şahit bulundurmak ve şahitlerin vakayı güzel zaptedip icabında lâyıkıyla şe-hadet etmeleri elzem olduğu ve eğer şahit gehadetten imtina veya ketmederse, günahkâr olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Bakara 2:284

Vacip Tealâ bu sûrede usûl-ü itikadiyeden tevhide ve sifat-ı ilâhiyeye müteallik mesaili ve furû-u a'mâlden namaz, oruç, hac, zekât, nikâh, talâk, mehir, rıza', ilâ, deyn ve senet yazılmak gibi mesaili beyanettiği gibi, bu ahkâma riayetin vücubunu iş'ar eden kudret ve ilim sıfatlarının kemâlini dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Bu âyet; itaat eden kimseler hakkında lûtf-u ilâhiyi vaadin ve âsiler hakkında gazabı vaîdin nihayetidir. Çünkü; herşeyi ve bilhassa kullarının gizli ve aşikâr amellerini bilip herşeye kadir olunca, itaat edenlere nimet vereceğini ve âsi olanlara azap edeceğini beyanetmiştir. Binaenaleyh; herkesin Allah'ın gazabından korkması lâzımdır. Vacip Tealâ, bu âyette gizli ve aşikâr her amel üzerine muhasebe edeceğini beyanetti. İnsan hatırına gelen bir fenalığın, sevmeyerek hariçte vücut bulmasına sa'yetmez ve mücerret kalbinde deveran etmekle kalırsa bundan mesul olmaz. Zira; hatıratın define insan kadir olamaz. Binaenaleyh; kudretinin fevkinde olan şeyden ise, hiçbir kimse mesul değildir. Amma kalbine gelen fenalığı kabul edip kararlaştırarak hariçte vücut bulmasına sa'yederse bundan mes'ul olur, velevse hariçte vücut bulmasın. Ancak kalpte kasdolmaksızm aza-yı cevarihten sehven veya uyku halinde sudur eden ef'alinden insan mes'ul olmaz. Hulâsa; yerde ve göklerde olan mahlukatın cümlesi Allah'ın mahluku ve kulları olup, onların herbirinde tasarruf Allah-ü Tea-lâ'ya ait olduğu ve insanların cümle işlerini bildiği ve hatta kalplerinde gizledikleri ve hariçte izhar ettikleri ef alin herbiriyle on-Zarı muhasebe edeceği ve dilediği kulunun günahını mağfiret edip istediğine azap edeceği ve Allah-ü Tealâ'nın herşeye kadir olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Bakara 2:285

Vacip Tealâ rubûbiyette kemalini beyanettiği gibi kullarının ubudiyette de kemallerini beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; Cenab-ı Hakkın Resûl-ü Mükerremi, Rabbisi tarafından inzal olunan Kur'ân'a ve Kur'ân'ın nıutazammın olduğu ahkâmın taraf-ı ilâhiden olduğuna iman etti. Ve müminlerden herbiri: Ev-velen; Allah'a iman ettiler. Zira Allah'a iman; üss-üTesas olduğu cihetle takdim olunmuştur. Allah'tan vahyi ve kitapları resullere getiren melek olduğu için ikinci mertebe; meleklere iman ettikleri beyanolunmuştur. Meleklerin rusül-ü kirama getirdikleri vahiy; kitap olduğundan üçüncü mertebede kitaplara iman beyanolunmuştur. Dördüncü mertebede kendilerini hakka davet eden rusül-ü kirama iman ettikleri beyanolunmuştur. Allah'a iman; zatına, sıfatına ve ef aline imana şâmildir. Meleklere iman; Allah'ın kullan olup Rablerin-den korkarak asla günah işlemediklerine ve daima ibadetle meşgul olduklarına iman etmektir. Melekler; kuvve-i şehe-vaniyeden mücerret oldukları için ibadetten yorulmaz ve kibret-mezler. Onların zikirleri bizim nefeslerimiz makaramdadır. Memur oldukları şeyde asla muhalefet etmezler. Onların herbirerleri birer umura müvekkillerdir. Herkes vazifesine devam eder ve Cibril-i Emin enbiyaya vahiy getirmeye memurdur. Kitaplara iman; kitapların taraf-ı ilâhiden vahy-i mû'nzel olup kulları ıslah için gönderildiğine ve Kur'ân'ın kıyamete kadar baki olup asla tahrif olunmayacağına iman etmektir. RusüI-ü kirama iman; Onların ma'sum ve ta-raf-ı ilâhiden kullan irşad ve ıslaha memur ve mucizeleriyle nübüvvetlerini ispat etmiş insan-ı kâmil olduklarına ve sözleri doğru olup onlardan asla yalan sadır olmadığına iman etmektir. Rusül-ü kiramın herbirine iman vaciptir, beyinlerini asla tefrik caiz değildir. Binaenaleyh, içinden birine küfür; cümlesine küfür menzilin-dedir. Bu âyette kemalât-ı insaniyenin esası beyan olunmuştur. Zira kemalât-ı insaniye; usûl-ü itikadiye ve ameliyeye ilim ve amelle hâsıl olur. İlikadiyata müteallik olan ilme; kuvve-i nazariye ve o ilmin muktezasıyla amele; kuvve-i ameliye denir. Kuvve-i ilmiye ve nazariyenin ameliyeden şerefli olduğuna işaret için Kur'ân'da kuvve-i ilmiye daima mukaddem olarak varid olmuştur. Binaenaleyh bu âyette kuvve-i nazariye olan iman; mukaddem ve kuvve-i ameliyeye işaret olan muahhar olarak varid olmuştur. Bu âyette insanda mevcut olan üç mertebeye dahi işaret olunmuştur: Birinci mertebe olan imana ikinci mertebe olan ubudiyete ile, üçüncü mertebe olan ahval-i âhirete ile işaret olunmuştur. Binaenaleyh; insan üzerine vacip olan meratibin cümlesine icmalen işaret mevcuttur. Mertebe~i ubudiyet her nekadar vezaif-i ubudiyeti edaya sa'y-etmekse de, insan ne kadar gayret etse kusurdan hâli olamayacağına işaret için kâmil insanlar kuvve-i nazariye olan itikadatı ve kuvve-i ameliye olan ibadatı. edaya ve cem-i tekâlifi kabule diyerek müsaraat etmekle beraber kendilerinden sadır olan kusura karşı kavliyle mağfiret istediklerini beyanla insan için ibadet cihetinden her nekadar terakkiye malik olsa dahi, mağfiret talebini terketmek caiz olmadığına işaret olunmuştur, Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyetin sebeb-i nüzulü; bundan evvelki âyette hafî ve celî cümle a'mâlin muhasebe olunacağı beyan olununca ashab-ı Resûlullah telâşa düşüp huzur-u Risalete gelerek dediler ki, «Ya Resulallah! Namaz, oruç ve sair ibadat kudretimiz tahtındadır. Bunları edaya çalınırız, lâkin kalbimize hutur eden şeyden muhasebe olununca biz onun define muktedir değiliz, işimiz müşküldür)- demeleri üzerine Resûlullah «Sizden evvel ehl-i kitap dediler-. Siz de öyle demek mi istersiniz? Belki deyin» buyurdu ve as-hab-ı kiram da emre imtisalen bunu okuyunca bu âyetin nazil olduğu nıervidir. Vacip Tealâ müminlerin mağüiret talep ettiklerini beyandan sonra taleplerinin kabulünü iş'ar etmek üzere buyuruyor. Zira kudretin fevkinde teklif caiz değildir. Şerri kesbetmek nefsin arzusu ve lüzumundan ziyade şevk ve mahabbetle olduğundan ziyade manâya, delalet eden iktisab kelimesi gelmiştir. Amma hayır; alelekser nefsin arzusuyla olmadığına işaret için asıl manâya delâlet eden kelimesi varid olmuştur. demekle müminler tazarru ve niyazda bulunurlar. Her ne kadar nisyanla vaki olan kusur ma'füv ise de dua, ibadet olduğundan nisyamn affı duaya mani değildir. Yahut ni s y an ; te'vil-i fasidle ameli terketmek ve hata da te'vil-i fasidle bir kabahat işlemektir. Buna nazaran manâ-yı âyet: … demektir.

Bakara 2:286

Vacip Tealâ müminlerin ikinci dualarını beyanetmek üzere buyuruyor. demekle müminler tazarru ve niyazda bulunurlar. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile evvel geçenlerle mu-rad; Yehûd'dur, Çünkü; Yahûd'a elli vakit uamaz farz olması ve necaset isabet eden elbisenin isabet eden mahallinin kesilmesi ve nisyanen işledikleri hatalarının cezası olarak halâl taamın bazısının haram olması ve dünyada ukubetlerinin ta'cil olunması gibi ağır teklifler vaki olmuştu. İşte ümmet-i Muhammed üzerine bu gibi tekliflerin tahmil olunmamasıyla duayı Cenab-ı Hakkın talimiyle ümmetin ekserisi bu duaya devam ettiklerinden, Cenab-ı Hak bu ümmete bu gibi ağır teklifleri tahmil etmemiştir. Ve bu duaya devamın lüzumuna âyet delâlet eder. . Takat olmayan şeyle murad; ümem-i salifeye nazil olan ukubetlerdir. Af; azabı iskat etmek, mağfiret; rüsvalık ve feza-hat azabından kurtarmak için günahı setretmek, rahmet; sevap ve lutf ü ihsandır. Şu halde bu âyette abd için evveîen; azab-ı cismaninin sukutunu, saniyen; azab-ı ruhaninin izalesini, salisen; nimet-i ilâhiyeye nail olmasını istemek lâzım olduğuna işaret olunmuştur. Çünkü; necasete benzeyen günahtan taharet kesbetmeyin-ce nimete istihkak olamayacağından ilk Önce günahtan nefsini tat-hir etmek lâzımdır. Zira; her tarafı necasetle mülevves olan bir kimse ipekle döşenmiş bir konağa münasip görülemez. Belki hamama gider yıkanır, ondan sonra o konağa münasip görülür. İşte bunun gibi insan günahlarından temizlenmeyince, indallah makbul bir kul olamayacağından en tâhir bir mahal olan Cennet'e münasip olamaz.

Âl-i İmran 3:1

Bu sûre-i kerime Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. «206» âyeti cami'dir. Bu misilli sûrelerin evvellerinde olan hurufata ait tafsilât; Sûre-i Bakara'nın evvelinde beyan olunduğundan tekrarına lüzum görülmemiştir. Yalnız sûrenin ismi olduğuna nazaran manâ-yı nazım : … demek olur. Yani; Allah-ü Tealâ cümlenin ma'bududur. Zira; ondan başka ibadete müstehak bir kimse yoktur. Binaenaleyh; herkesin ibadetini zat-ı ülûhiyete hasretmesi lâzımdır. Çünkü; Allah-ü Tealâ daima hayatla muttasıf olduğundan sabittir ve zeval ihtimali yoktur. Seneler geçmek ve zamanlar devretmekle hayat-ı ilâhiyeye fütur arız olmadığı cihetle her zaman kullarının işlerini tedbîr ve hallerini hıfz ile kaimdir. İşte bu âyette Vacip Tealâ ibadete müstehak olduğunu hayy ve kayyum sıfatlarıyla ispat etmiştir. Zira bihakkın mabud olmasına; hayy olması ve ibadet edenlerin umuruna kaim olmasına; kayyum olması lâzım olduğundan Vacip Tealâ zat-i ülûhiyetini hayy ve kayyum sıfatlarıyla tavsif buyurmuştur. Beyzavi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanlarına nazaran bu âyetin İsm-i A'zam olduğu mervidir. Çünkü; Resulullah'ın «İsm~i A'zam; üç'sûrededir: Birincisi; Sûre-i Bdkara'da;. ikincisi: Sûre-i Âl-i İmrân'dâ ( üçüncüsü; Sûre-i 7'n/ıa'da dur.» buyurduğu mervidir. (iprçi şu rivayet haber-i âhad kabilinden olduğu cihetle kafi hüküm ifade etmezse de, zan ifade ettiğinden esma-i hüsna içinde Hayy ve Kayyum ism-i şeriflerinin İsm-i A'zam olması muhtemeldir. Bu sûrenin evvelinden itibaren seksen âyetin sebeb-i nüzulü; Necran beldesinde sakin olan Nasarâdan huzur-u Risalete gelen seksen kişinin mübahaseleridir. Çünkü; Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Necran'dan seksen kişi süvari ve yaya olarak kemâl-i gurur ve azametle gelip Mescid-i Resûlullah'a girdiler ve namazlarının vakti olduğu cihetle şarka karşı namaz kıldılar. Bunların reisleri (Mesih) ve sahib-i re'yü meşveretleri (Seyyid) ve ulemadan ilm-ü fazılla ma'ruf medrese sahibi (Ebu Harise) Resûlul-lah'la mübahaseye başladılar. Ve Hz. İsa'nın mevtayı diriltmek ve körlerin gözünü açmak gibi mucizeleriyle ülûhiyetini ispata çalıştılar ve Hz. İsa'nın babası olmamasıyla Allah'ın oğlu olduğunu ispata kalkıştılar w Allah-ü Tealâ'nm «Biz işledik» ve «Biz halk ettik» gibi zatından cemi' siyğasıyla tâbir etmesinden Hz. İsa'nın hâşâ ulûhiyetten bir kısım olmasını ispatçtmek istediler ve «Eğer Allahü Tealâ bir olsa zatından ben lafzıyla tâbir eder de biz lafzıyla tâbir etmezdi. Şu halde biz tâbiri ulûhiyette şerik olduğuna delâleteder» diyerek kendi zu'mlarmca güya davalarını bu suretle ispat etmiş oluyorlardı. Resûlullah (S.A.) onları din-i İslama davet etti. Onlar «Biz İs-lâmız» deyince Resûlullah «Yalan söylediniz. Zira; Allah'a veled isnad eyler, salibe ibadet eder ve hınzır eti yersiniz de nasıl İslâm olursunuz» buyurdu. İşte onların «Hz. İsa'nın babası kimdir?» demeleri üzerine bu sûrenin evvelinden seksen küsur âyetin nazil olduğu mervidir. Bundan sonra Resulullah (S.A.) «Allah-ü Tealâ'nın hayy olup hayatına zeval arız olmayacağını ve Hz. İsa'ya ise vefat etmek arız olacağını ve îsa (A.S.) hâşâ Allah'ın oğlu olsa, oğulun babaya benzemesi lâzım geleceğini ve halbuki Allah-ü Tealâ herşeye kadir ve kullarına kayyim ve mahlukatı halkedip rızıklarmı da verdiği halde Hz. İsa'nın bunların hiçbirisine kadir olmadığını ,bilmez misiniz ve İsa (A.S.)'m avârız-ı beşeriyede sair efrad-ı beşerden farkı var mıdır?» buyurunca onlar «Cümlesini biliriz» dediler. Resulullah «Hakikat böyle olunca Hz. İsa'nın ülûhiyetini veyahut Allah'ın oğlu olduğunu nasıl iddia edersiniz?» buyurması üzerine onlar mephût olarak cevaptan âciz olduklarını izhar ettiler. Çünkü batıl davayı ispata çalışan kimseler her zaman hâip ve haşirlerdir. Bunlar cevaptan acir olunca Resulullah onları lanete davet etti. Onlar «Biz seninle lanete girişmeyiz, fakat dinimizi de terkedemeyiz. Şu kadar ki, bizim emvalimizi taksimde beynimizde ihtilâf vardır. Ashabından birini bizimle göndermeni senden rica ederiz. Zira; senin göndereceğin zatın hükmüne razı olacağız. Binaenaleyh; aramızdan ihtilâf kalkacaktır.» demeleri üzerine Resulullah onların beyninde hakem olmak üzere (Ebu Ubeyde) Hz.'ni gönderdi. Hulâsa; Allah-ü Tealâ'dan başka mabudünbilhak olmadığını beyanla Nasaranın veled ispatına dair davalarının reddolunduğu ve ulûhiyetin hayat-ı ebediyeyle hayy olup umur-u ibadı daima murakabe ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ vahdaniyetini beyanla veledi ve şeriki olduğunu itikad edenleri reddettikten sonra Resulünün nübüvvetini, ispat etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Rasûl-ü Ekrem! Allah-ü Tealâ senin üzerine dünyevi ve uhrevi ve kulların ef aline müteallik ahkâmı cami' olan Kur'ân'ı hakka mukarin ve adalete muvafık olarak ve kendinden evvel nazil olan kitapları tasdik edici olduğu halde havadisin icabına göre müteaddid vakitlerde tenzil etti. Bu âyette kitapla murad; Kur'dn'dır. Usül~ü itikadi-yede ve bazı furû-u amalde Kur'ân; Tevrat ve İncil gibi evvel nazil olan kitapları tasdik ettiğinden evvel geçen kitapları tasdik ettiğini beyanla ehl-i kitap insafa davet olunmuştur. Kur'ân defaten nazil olmayıp icab-ı hale göre inzali yirmi üç sene imtidad ettiğinden inzalde kesrete delâlet eden varid olmuştur. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Kur'ân; geçmiş ümmetlerin ahvalinden haberinde sâdık olduğuna veya cümle ahkâmında insanları tarîk-i hakka sevkedip batıldan, nehyettiğine ve muamelâtta nasa adaleti tavsiye edip ubudiyet noktasında insafa davet eylediğine ve manâsı muhkem olup tenakuzdan âri olduğuna işaret için Kur'ân'm hakka mukarin olarak tenzil olunduğu beyanolunmuştur. Bu âyet; Resûlullah'a itiraz edenleri red ve hakka nebi olduğunu ispat için varid olmuştur. Çünkü; Resûlullah'm ehl-i ilimden bir kimseyle görüşmediği ve taallüm etmediği halde böyle bir kitabın, kendine nazil olup kütüb-ü sabıkayı tasdik etmesi ve haber verdiği şeylerin vakıa muvafık olması hakka nebi olduğuna delâlet eder. Her ne kadar Kur'ân kütüb-i sabıkayı neshetmişse de kutüb-ü sabıka; Kur'ân'ın nazil olacağını ve evvel nazil olan kitapları neshedip hükmünün ilâ yevm-il kıyam baki kalacağını beyane-dip onların beyanları veçh üzere nazil olması kütüb-ü sabıkayı tasdik olduğundan müsaddık olduğu beyan olunmuştur. Hulâsa; Resûlullah üzerine Kur'ân hakka mukarin olarak nazil olduğu ve evvel nazil olan kitapların beyanlarına muvafık olarak nazil olmakla onları tasdik ve Kur'ân'm bu minval üzere nazil olması Resulullah'ın risaletini ispat ettiği bu âyetten müstefad olan levaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:2

Bu sûre-i kerime Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. «206» âyeti cami'dir. Bu misilli sûrelerin evvellerinde olan hurufata ait tafsilât; Sûre-i Bakara'nın evvelinde beyan olunduğundan tekrarına lüzum görülmemiştir. Yalnız sûrenin ismi olduğuna nazaran manâ-yı nazım : … demek olur. Yani; Allah-ü Tealâ cümlenin ma'bududur. Zira; ondan başka ibadete müstehak bir kimse yoktur. Binaenaleyh; herkesin ibadetini zat-ı ülûhiyete hasretmesi lâzımdır. Çünkü; Allah-ü Tealâ daima hayatla muttasıf olduğundan sabittir ve zeval ihtimali yoktur. Seneler geçmek ve zamanlar devretmekle hayat-ı ilâhiyeye fütur arız olmadığı cihetle her zaman kullarının işlerini tedbîr ve hallerini hıfz ile kaimdir. İşte bu âyette Vacip Tealâ ibadete müstehak olduğunu hayy ve kayyum sıfatlarıyla ispat etmiştir. Zira bihakkın mabud olmasına; hayy olması ve ibadet edenlerin umuruna kaim olmasına; kayyum olması lâzım olduğundan Vacip Tealâ zat-i ülûhiyetini hayy ve kayyum sıfatlarıyla tavsif buyurmuştur. Beyzavi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanlarına nazaran bu âyetin İsm-i A'zam olduğu mervidir. Çünkü; Resulullah'ın «İsm~i A'zam; üç'sûrededir: Birincisi; Sûre-i Bdkara'da;. ikincisi: Sûre-i Âl-i İmrân'dâ ( üçüncüsü; Sûre-i 7'n/ıa'da dur.» buyurduğu mervidir. (iprçi şu rivayet haber-i âhad kabilinden olduğu cihetle kafi hüküm ifade etmezse de, zan ifade ettiğinden esma-i hüsna içinde Hayy ve Kayyum ism-i şeriflerinin İsm-i A'zam olması muhtemeldir. Bu sûrenin evvelinden itibaren seksen âyetin sebeb-i nüzulü; Necran beldesinde sakin olan Nasarâdan huzur-u Risalete gelen seksen kişinin mübahaseleridir. Çünkü; Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Necran'dan seksen kişi süvari ve yaya olarak kemâl-i gurur ve azametle gelip Mescid-i Resûlullah'a girdiler ve namazlarının vakti olduğu cihetle şarka karşı namaz kıldılar. Bunların reisleri (Mesih) ve sahib-i re'yü meşveretleri (Seyyid) ve ulemadan ilm-ü fazılla ma'ruf medrese sahibi (Ebu Harise) Resûlul-lah'la mübahaseye başladılar. Ve Hz. İsa'nın mevtayı diriltmek ve körlerin gözünü açmak gibi mucizeleriyle ülûhiyetini ispata çalıştılar ve Hz. İsa'nın babası olmamasıyla Allah'ın oğlu olduğunu ispata kalkıştılar w Allah-ü Tealâ'nm «Biz işledik» ve «Biz halk ettik» gibi zatından cemi' siyğasıyla tâbir etmesinden Hz. İsa'nın hâşâ ulûhiyetten bir kısım olmasını ispatçtmek istediler ve «Eğer Allahü Tealâ bir olsa zatından ben lafzıyla tâbir eder de biz lafzıyla tâbir etmezdi. Şu halde biz tâbiri ulûhiyette şerik olduğuna delâleteder» diyerek kendi zu'mlarmca güya davalarını bu suretle ispat etmiş oluyorlardı. Resûlullah (S.A.) onları din-i İslama davet etti. Onlar «Biz İs-lâmız» deyince Resûlullah «Yalan söylediniz. Zira; Allah'a veled isnad eyler, salibe ibadet eder ve hınzır eti yersiniz de nasıl İslâm olursunuz» buyurdu. İşte onların «Hz. İsa'nın babası kimdir?» demeleri üzerine bu sûrenin evvelinden seksen küsur âyetin nazil olduğu mervidir. Bundan sonra Resulullah (S.A.) «Allah-ü Tealâ'nın hayy olup hayatına zeval arız olmayacağını ve Hz. İsa'ya ise vefat etmek arız olacağını ve îsa (A.S.) hâşâ Allah'ın oğlu olsa, oğulun babaya benzemesi lâzım geleceğini ve halbuki Allah-ü Tealâ herşeye kadir ve kullarına kayyim ve mahlukatı halkedip rızıklarmı da verdiği halde Hz. İsa'nın bunların hiçbirisine kadir olmadığını ,bilmez misiniz ve İsa (A.S.)'m avârız-ı beşeriyede sair efrad-ı beşerden farkı var mıdır?» buyurunca onlar «Cümlesini biliriz» dediler. Resulullah «Hakikat böyle olunca Hz. İsa'nın ülûhiyetini veyahut Allah'ın oğlu olduğunu nasıl iddia edersiniz?» buyurması üzerine onlar mephût olarak cevaptan âciz olduklarını izhar ettiler. Çünkü batıl davayı ispata çalışan kimseler her zaman hâip ve haşirlerdir. Bunlar cevaptan acir olunca Resulullah onları lanete davet etti. Onlar «Biz seninle lanete girişmeyiz, fakat dinimizi de terkedemeyiz. Şu kadar ki, bizim emvalimizi taksimde beynimizde ihtilâf vardır. Ashabından birini bizimle göndermeni senden rica ederiz. Zira; senin göndereceğin zatın hükmüne razı olacağız. Binaenaleyh; aramızdan ihtilâf kalkacaktır.» demeleri üzerine Resulullah onların beyninde hakem olmak üzere (Ebu Ubeyde) Hz.'ni gönderdi. Hulâsa; Allah-ü Tealâ'dan başka mabudünbilhak olmadığını beyanla Nasaranın veled ispatına dair davalarının reddolunduğu ve ulûhiyetin hayat-ı ebediyeyle hayy olup umur-u ibadı daima murakabe ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ vahdaniyetini beyanla veledi ve şeriki olduğunu itikad edenleri reddettikten sonra Resulünün nübüvvetini, ispat etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Rasûl-ü Ekrem! Allah-ü Tealâ senin üzerine dünyevi ve uhrevi ve kulların ef aline müteallik ahkâmı cami' olan Kur'ân'ı hakka mukarin ve adalete muvafık olarak ve kendinden evvel nazil olan kitapları tasdik edici olduğu halde havadisin icabına göre müteaddid vakitlerde tenzil etti. Bu âyette kitapla murad; Kur'dn'dır. Usül~ü itikadi-yede ve bazı furû-u amalde Kur'ân; Tevrat ve İncil gibi evvel nazil olan kitapları tasdik ettiğinden evvel geçen kitapları tasdik ettiğini beyanla ehl-i kitap insafa davet olunmuştur. Kur'ân defaten nazil olmayıp icab-ı hale göre inzali yirmi üç sene imtidad ettiğinden inzalde kesrete delâlet eden varid olmuştur. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Kur'ân; geçmiş ümmetlerin ahvalinden haberinde sâdık olduğuna veya cümle ahkâmında insanları tarîk-i hakka sevkedip batıldan, nehyettiğine ve muamelâtta nasa adaleti tavsiye edip ubudiyet noktasında insafa davet eylediğine ve manâsı muhkem olup tenakuzdan âri olduğuna işaret için Kur'ân'm hakka mukarin olarak tenzil olunduğu beyanolunmuştur. Bu âyet; Resûlullah'a itiraz edenleri red ve hakka nebi olduğunu ispat için varid olmuştur. Çünkü; Resûlullah'm ehl-i ilimden bir kimseyle görüşmediği ve taallüm etmediği halde böyle bir kitabın, kendine nazil olup kütüb-ü sabıkayı tasdik etmesi ve haber verdiği şeylerin vakıa muvafık olması hakka nebi olduğuna delâlet eder. Her ne kadar Kur'ân kütüb-i sabıkayı neshetmişse de kutüb-ü sabıka; Kur'ân'ın nazil olacağını ve evvel nazil olan kitapları neshedip hükmünün ilâ yevm-il kıyam baki kalacağını beyane-dip onların beyanları veçh üzere nazil olması kütüb-ü sabıkayı tasdik olduğundan müsaddık olduğu beyan olunmuştur. Hulâsa; Resûlullah üzerine Kur'ân hakka mukarin olarak nazil olduğu ve evvel nazil olan kitapların beyanlarına muvafık olarak nazil olmakla onları tasdik ve Kur'ân'm bu minval üzere nazil olması Resulullah'ın risaletini ispat ettiği bu âyetten müstefad olan levaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:3

Vacip Tealâ Kur'ân'ın hakka mukarin olarak nazil olup kü-tüb-ü sabıkayı tasdik ettiğini beyandan sonra Kur'ân gibi, Tevrat ve İncil'in de nazil olduklarını beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; taraf-ı ilâhiden nazil olan yalnız Kur'ân değildir. Zira; Allah-ü Tealâ Kur'ân'dan evvel Hz. Musa'ya Tevrat'ı ve Hz. İsa'ya İncil'i, nâsı hidayette kılıcı oldukları halde inzal etti. Ve sair en-biya-yı izam hazaratı üzerine de hakla batıl beynini tefrik eden kitaplarını inzal eyledi. Şu halde inzal; Kur'ân'a mahsus değildir. Zira; Cenab-ı Hakkın, zamanına göre kullarını irşad için risaletini ihtiyar buyurduğu resullerine kitap inzal etmesi adet-i cariyesin-dendir. Tevrat'la İncil ve sair kitapların defaten inzal olunduklarına işaret için varid olmuş ve umur-u dünyeviye ve uhrevi yelerinde nâsa, doğru yolu gösterdikleri için hidayetle tavsif olunmuşlardır. Bu âyette Tevrat'la İncil'in Hidayette kıldıkları nâsla murad; nesholuncaya kadar onlarla amel eden insanlardır, Furkan'la murad; Tevrat'tan daha evvel nazil olan kitaplar olduğuna nazaran tekrar yoktur. Amma Furkan'la murad? Kur'ân olduğuna nazaran' gerçi Kur'ân'ın inzal olunduğu bundan evvelki âyette beyan olunmuşsa da, sanma ta'zîm ve mahabetini^ilân için bu âyette Kur'ân'ın inzali tekrar zikrolunmuştur. Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran bu âyette Furkan'la murad; enbiya-yı izamın mu'cizeleridir. Çünkü; enbiya üzerine kitaplarını inzal edince ümmetleri tarafından mu'cize istemek ve onların mu-cizeleriyle nübüvvet davalarını ispat edip dava-yı sâdıkayla da-va-yı kâzibe beynini mucizeyle tefrik etmek âdet olduğundan kitapların inzalini beyandan sonra, kitapların hak ve nebilerin davalarında sâdık olduklarını ispat eden mu'cizeleri inzal ettiğini beyan buyurmuştur. Binaenaleyh Furkan'la murad; mucizeler olmak ihtimali galiptir.

Âl-i İmran 3:4

Vacip Tealâ vahdaniyetine ve enbiyanın nübüvvetine müteallik mesaili icmalen beyandan sonra bu kadar açık delilleri terke-derek, küfredenlerin cezalarını beyanetmek üzere buyuruyor. Yani Allah'ın vahdaniyetine ve enbiyanın nübüvvetine delâlet eden âyetler meydanda olduğu halde o âyetleri inkârla küfür gibi bir büyük cinayeti irtikâp edenler için, şiddetli azap vardır. Çünkü küfür; cinayetlerin pek büyüğü olduğundan, onun cezası olan azabın şiddetli olacağı tabiidir. Zira ceza; cinayete göre olmak adalettir. AUah-ü Tealâ herkese galiptir. Binaenaleyh; vahdaniyetini ve enbiyasını tasdik etmeyenleri şiddetli azapla muazzep kılmaya kadir, intikam sahibidir. Şu halde küfrü irtikâp eden düşmanlarından intikamını alır, onları cezasız bırakmaz. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette Allah'ın âyeti eriyle murad; enbiya üzerine inzal ettiği kitapları ve mucizeleridir. İşte kitapları ve mucizeleri nazar-ı itibare almayıp belM o âyetlerden i'râz edenlerin şiddetli azapla muazzep olacaklarını beyanla tehditf etmiştir. Ve âyetlerin şanına ta'zîm için (Allah) lâfzına muzaf kılınmıştır ki, cinayet Allah'a karşı bir cinayet olduğundan şiddetli azaba istihkaklarının sebebi küfürleri olduğu bilinsin.

Âl-i İmran 3:5

Vacip Tealâ, nâsın umurunu muhafaza ve murakabe ve enbi-ya-yı ızâm üzerine kitaplar ve mucizeler inzal ettiğini ve küfredenlere şiddetli azap olacağını beyandan sonra, bu ef alin cümlesi ilme ve kudrete muhtaç olduğundan ilminin ve kudretinin kemâlini beyan etmek üzere buyuruyor. Yani; yeryüzünde ve gökte küllî ve cüz'î olarak iman ve küfür, hidayet ve dalâlet üzere geçmiş veyahut ileride olacak şeylerin hiçbirisi Allah~ü Tealâ üzerine gizli olmaz. Hepsine ilmi lâhik-tir. Binaenaleyh; iman eden kimsenin imanını bilir ve sevabını verir, küfreden kimsenin küfrünü bilir ve onun ceza-yı sezasını verir. Şu halde hiçbir kimse ibadet veya kabahatini Allah-ü Te-alâ'dan saklamaya kadir olamadığından herkes ameline göre cezasını bulur. Bu sûrenin evvelinden itibaren seksen küsur âyetin sebeb-i nüzulü Necran'dan gelen ve Hz. İsa'nın ulûhiyetini iddia eden Na-sâra taifesi olduğu beyan olunmuştu. İşte bu âyet; Nasara'nın davalarını red ve iptal etmiştir. Çünkü; onlar Hz. İsa'nın bazı mu-gayebattan haber vermesini hâşâ ülûhiyetine delil addederek demişlerdi ki «İsa (A.S.) ilâhtır. Zira; Mugayyebatı bilir. Mugayye-batı bilen kimse ilâh olur. Binaenaleyh Hz. İsa ilâhtır.» Necranh-ların şu davalarım Vacip Tealâ bu âyetle reddedip buyuruyor ki «İsa (A.S.) ilâh değildir. Zira; ilâh üzerine hiçbir şey gizli olmaz ve herşeyi bilir, ilm-i tam sahibi olur. Hz. İsa üzerine çok şey gizlidir. Şu halde ilâh olamaz.» demekle Nasârayı ilzam etmiştir. Halbuki Hz. İsa'nın bazı mugayyebatı bilmesi Allah'ın bildirmesiyle olduğunu ve bazı mugayyebatı bilmek ülûhiyet mertebesine kâfi olamayacağını, ulûhiyetini iddia eden Nâsara taifesi bilemediler.

Âl-i İmran 3:6

Vacip Tealâ Nasaranm davalarını ikinci bir delille reddetmek üzere buyuruyor. Yani; Allah-ü Tealâ sizi erkek veya dişi, siyah veya beyaz, sarı veya kırmızı, güzel veya çirkin, kâmil veya nakıs gibi dilediği suret üzere validenizin rahminde tasvir ve eşkâl ve tabiatınızı takdir eder. Hiç kimsenin itiraza mecali yoktur. Çünkü; Allah-ü Tea-lâ'dan gayrı icada ve tasvire kadir ma'bûdün bilhak yoktur. Zira; cümleye galip ve ef'âli muhkem ancak odur. Şu halde sizi analarınızın rahminde nasıl tasvire kadirse, umurunuzu tedbire dahi Öylece kadirdir. Çünkü; bir damla nutfeden et, kemik, kan, damar, sinir ve ecza-yı saireden mürekkep olarak insanları gûnagûn şekiller üzere halketmesi ve milel-i muhtelife olarak âleme dağıtması kudretinin kemâline delâleteder. İşte bu âyetle de Hz. İsa'nın ulûhiyetini iddia eden Nasâramn iddialarını Allah-ü Tealâ reddetmiştir. Çünkü; onlar İsa (A.S.)'m Ölüleri ihya ve hastaları iyi etmek gibi mucizelerini görünce «Hz. İsa ilâhtır. Zira; Ölüleri diriltiyor. Ölüleri dirilten ilâh olur. Binaenaleyh; Hz. İsa ilâhtır» demişlerdi. Vacip Tealâ onların iddialarını reddetmek üzere «İsa (A.S,) ilâh değildir. Çünkü; ilâh olan zat sizi analarınızın rahminde tasvire kadir olur. Hz. İsa ise sizi tasvir ve icada kadir değildi!. Şu halde ilâh olamaz» buyurmuştur. İsa (A.S.)'ın bazı mevtayı ihya etmesi ve sair mu'cizatı; Allah'ın izni ve halkıyla olduğu cihetle ülûhiyetine delâlet edemeyeceğini, ülû-hiyetini iddia edenler idrak edememişler ve binaenaleyh; birtakım batıl itikatlara sapmışlardır. Vacip Tealâ, insanların ecsamına müteallik tedbirini beyandan sonra ruhani olan ilimlerini beyanetmek üzere: buyuruyor. Bu âyette Kur'ân'ın bazı âyâl1 mukkem demek; Beyzavi'nin beyanı veçhile âyetin manâsım anlamakta güçlük yok yahut delâleti zahir, te'vile hacet yok demektir. Müteşabih demek; manâsını anlamakta tetkike ve düşünmeye muhtaç ve maksûd olan manâya delâleti zahir olmadığından bir takım ihtimalât tasavvuru mümkün demektir. Binaenaleyh Kur'-ân; havas ve avamı davet üzere nazil olduğundan, muhtelif isti-dad erbabının derecelerine göre nazil olmuştur ki, herkes istidadı ve fazl-ü kemâli nispetinde hisseyap olur ve bu vesileyle prbab-ı fazlın mertebeleri fazl-ü kemalden âri olanlardan temeyyüz eder. Muhkemat; müteşdbihatın manâsım anlamakta merci olduğundan muhkemata kitabın anası denilmiştir. Zira; müteşabi-hattan istihra'c olunan ahkâmın kâffesi muhkematm ianesine muhtaç olduğu cihetle ümm-ül kitap unvanına lâyıktır.

Âl-i İmran 3:7

Vacip Tealâ Kur'ân'm âyetleri iki kısım olduğunu beyandan sonra Kur'ân'dan istifade edecek insanların da iki kısım olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; kalbinde fesad olan kimse muhkem ve manâsı zahir olan âyetleri terkeder. Çünkü; muhkem olan âyetlerin manâları açık olduğundan derhal amel etmek lâzımdır. Amma kalbi fasid olup, amel etmek istemeyenler kendi arzularına muvafık olarak müte-şabihatın te'viliyie iştigal ederler ve bundan maksatları halkın itikadını ifsad etmek ve efkâr arasına ihtilâf düşürüp fitne koymaktır. Halbuki müteşabihatın ilmi Allah-ü Tealâ'ya mahsustur. İşte bu gibi batıla meyledenler ve doğru yol dururken iğri yol arayanlar, her zaman her millet içinde bulunmuştur. Çünkü; kalbi eğri olanlar hiçbir zamanda doğru yolu sevmez. Bu âyette kalbinde batıla meyil olanlarla murad; Uz. İsa'nın ülûhiyetini iddia edenler veyahut süver-i Kur'âniye'nin evvelinde olan hurûf-u mukattaayla ümmet-i Muhammediyenin bekasını istihraç etmek isteyen Yahudiler veyahut mutlaka kâfirler olmak ihtimali varsa da, Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile müte-şabihaU batıla te'vil edenlerin cümlesine şâmildir. Bu gibi ifsadata meydan vermemek için ulema-yı din; kavaid-i İslâmiyeye muvafık surette te'vii ederek birtakım kavaid-i dini-yeye raptla müteşabihatın te'vilini muhkematm manâsıyla tah-kîm ettiler. İşte şu esasa binaen müteşabihatur teVilinde ve KurJ-ân'm manâsını anlamakta lâzım olan sarf, nahiv, lr.£pt. maânî, usul-ü fıkıh ve akaid gibi fünunu tahsil lâzım ve hükümet üzerine erbabım bulundurmak ve yetiştirmek vaciptir. Çünkü; hükümetin hikmet-i teşekkülünden birisi ve belki en mühimmi ehl-i imanın itikadını ve esasat-ı diniyesini muhafaza ve furûatı tatbik ve icra etmektir. Kur'ân'dan bazı âyetin müteşabih ve bazısının manâsı muğlak olması şu beyan olunan fenlerin erbabının lüzumuna delâlet eder. Şu halde ahkâmın istinbatına medar olan fenlerin ihmali caiz olamaz. Vacip Tealâ Kur'ân'ın bazı âyetlerinin manâları zahir olup icmal ve ihtimal gibi şeylerin bulunmaması ve ibaresi halelden mahfuz olmasıyla muhkem ve bazı âyetlerin manâsı hafi olmakla müteşabihat olup müteşabihatm da tevile muhtaç olduğunu beyandan sonra müteşabihatm tevilini kimlerin bildiğini beyanetmek üzere: buyuruyor. Yani; Kur'ân'ın âyetleri iki kısım olup bir kısmının manâsı açık olmakla muhkem, diğerinin manâsı hafî ve te'vile muhtaç olmakla müteşabih olunca ilimde temekkün ve takarrür ederek ilminde itimad olanlar «Biz kitaba imanettik. Çünkü; gerek muhkem ve gerek müteşabih cümlesi bizim Rabbimiz tarafından gelmiştir. Binaenaleyh; bizim herbirine iman etmemiz vaciptir ve biz de herbirine imanettik» derler ve Kur'ân'ın manâsını tezekkür edip düşünemez, ancak akıl sahipleri düşünebilir. Zira; onların zihinlerinin cevdeti ve nazarlarının hiddeti âyetlerin manâlarını tezekkür etmeye müstaiddirler. Binaenaleyh; Kur'-ân'ın manâsıyla mutanassıh olan kimseler de akıl sahiplendir. Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile bu âyette ild kıraet vardır: Birincisi; üzerine vakfedip iptidayı kelâm olmaktır. Bu kıraete nazaran âyetin manâsı: … demektir. Âyetteki kıraetin, ikincisi; lâfzının lâfzı üzerine atfolunmasıdır. Buna nazaran manâ-yı nazım : … demektir. Buna nazaran müteşabihle murad; sa'y-ü gayret ve teemmül ve tefekkürat ve havaide tatbik ile ulemanın manâsını bildikleri âyetlerdir. Sûrelerin evvellerinde olan harfler değildir. İlimde râsih olan ulema ile murad; ilmiyle âmil ve Kur'ân'ın manâsını anlamakta lâzım olan ferilere vukuf-u tâm-mı bulunan erbab-ı fazilettir ki, bu misilli ehl-i ilmi Cenab-ı Hak akıl sahipleri olmalarıyla sena buyurmuştur. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile ilimde rasih olmak; ilmini hazımla mütevazı ve muharremattan içtinapla mütteki ve dünyaca hırsı terkle zühdü İltizam ve nefsiyle mücahede etmeye mütevakkıftır. Binaenaleyh; kavaid-i İslâmiyeye ve tefsirde bilinmesi lâzım olan fenlere tatbik etmeksizin reyiyle tefsir hatadan salim olmadığı cihetle caiz değildir. Çünkü; Resûlullah «Bir kimse Kur'ân'ı kendi reyiyle tefsir eder ve nefsinin arzusuna tevfik etmek isterse Cehennem'de oturacağı mahalli hazırlasın buyurmuştur. Şu kadar ki bu hadîsten maksad-ı nebi; uKavaid-i İslâmiyeye muhalif tefsir ederse» demektir Bu âyette beyan olunan iki kıraetten birincisi; selef nıezhebine muvafıktır. Çünkü; onlar müteşabihatın asi ma îman ilmini, Vacip Tealâ'ya tefvizle iktifa etmişlerdir. İkincisi; halef mezhebine muvafıktır. Zira onlar; «Beşerin ıslahı ve intifaı için nazil olan Kur'ân'da manâsı bilinmeyen şey olmaz. Binaenaleyh; müteşabihatın manâsını Allah-ü Tealâ bildiği gibi ilminde rusûh olan ulema dahi bilirler» derler. Müteşabihatın kavaid-i diniyeye muvafık te'vilJe iştigal etmekle, hava ve hevesine mutabık tefsir etmek isteyenleri reddederler.

Âl-i İmran 3:8

Vacip Tealâ ilminde rasih olan ulemanın muteşabihata iman ettiklerini beyandan sonra Cenab-ı Hakka tazarrularını beyanet-mek üzere buyuruyor. Yani; ilminde rusûh olan ulema muteşabihata imandan sonra Rablarına tazarru' eder ve derler ki «Ey bizi enva-ı nimetiyle terbiye eden Rabbimiz! Sen bize doğru yolu gösterip, imana muvaffak kıldıktan sonra kalplerimizi batıla meyletmekten muhafaza et ki, biz doğru yoldan çıkmayalım ve sen kendi indinden bize rahmet ihsan et ki, biz o rahmet sebebiyle senin rızana nail olalım ve hak üzere sebatımızı tevfik et ki, biz necat bulalım. Zira; kullarına istediklerini verirsin.» Vehhab ; herkese istidadına ve istihkakına göre istediğini verici demektir. Bu dua ulema-yı rasihînin duasıdır ve bunu beyanla Cenab-ı Hak insanlar ne kadar erbab-ı kemâlden olsalar Rablerine iltica etmekten hâli kalmamak lâzım olduğuna işaret etmiştir. Beyzavi'nin beyanı veçhile elemek; müte-şabihatın te'vilinde senin razı olmadığın bir te'vile kalbimizi meylettirme demektir. Veyahut kalbimizi haktan meylettirecek belâya ile bizi müptelâ kılma demktir. Bu duada rahmet; mutlaka lutj-ü ilâhi olduğu gibi hak üzere sebat ve günahları mağfiret manâsına dahi olur. Buna nazaran manâyı nazım: … demektir. Ehl-i ilim bu duada insana lâzım olan tertibe riayet etmişlerdir. Çünkü; bir hanenin süprüntüsûnü temizlemek, o haneyi tezyin etmekten mukaddem olduğu gibi, insanın kalbini itikad-ı batıldan tathir eylemek o kalbi ahlâk-ı hamideyle tezyin etmek üzerine mukaddem olduğundan ulema-yı rasihîn evvelâ kalplerinin batıla meyletmemesini ve saniyen de atiye-i ilâhiyesini ihsan etmesini, Rablerinden istirham etmişlerdir. Binaenaleyh; her mü'-min için duasında bu misilli tertibe riayet ve Rabbisine her zaman iltica etmek bir vazife-i diniyedir. Rahmet lâfzı birçok manâya delâlet ettiğinden Allah'tan rahmet istemek azıcık bir lâfızla birçok şey istemektir. Zira rahmet; kalpte imana ve nur-u irfana ve âza ile ibadete ve dünyada esbab-ı maişetin suhuletine ve hin-i vefatında sekeratın ve kabirde sualin kolaylığına ve âhirette Cen-nefe şâmil olduğundan rahmetle dua; dünyevi ve uhrevî matlu-batın kâffesini cami' ve müfit bir duadır. Şu beyan olunan meta-lip; insan için gayet büyük olduğundan bu duada rahmet lâfzı ta'zîme delâlet eden tenvinle varid olmuştur. Çünkü; insan için dünya ve âhiret saadetine nail olmaktan daha büyük birşey olamaz. Binaenaleyh; taraf-ı ilâhiden ihsan olunan rahmetin derecesi pek büyük olduğundan, kullar tarafından her zaman istenmeye lâyıktır. İşte şu esasa binaen ulemanın istirhamı iki şeyden ibarettir: Birincisi; kalplerinin batıla meyletmeyip itikad-t hak üzere sabit olmasıdır. İkincisi; Rablerinden rahmet istemektir. Rahmet ise, beyan olunduğu veçhile bütün saadata şâmil olduğundan mü'-min için her zaman istenmeye lâyıktır.

Âl-i İmran 3:9

Vacip Tealâ ilminde rusûh olan kimselerin rahmet ve hidayet istediklerini beyandan sonra dualarının bakiyesini beyanetmek üzere buyuruyor. Şu hâlde amellerinin cezasını görmek için nâsm kıyamet gününde cem' olacağında dahi şüphe yoktur. Rasihûnun bu sözlerinden maksatları; yalnız dünyaya münhasır olmayıp âhiret saadeti de dualarında dahil olduğunu beyan-etmektir. Binaenaleyh; demek isterler ki «Ya Rabbi! Duamızdan maksadımız, dünyada nimetinden mahrum olmadığımız gibi âhi-rette dahi mesud olmaklığımızdır. Rasihûn işte böyle demekle Ce-nabı Hakka tazarru'la yevm-i kıyamete imanlarını da izharettiler ve vaad-i ilâhide hulfolmadığını ilâveyi dualarının kabulüne vesile kıldılar.

Âl-i İmran 3:10

Vacip Tealâ ehl-i imanın hallerini ve dualarını beyandan sonra ehl-i küfrün hallerini beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; malına, ve evlâdına güvenen kâfirlerin malları ve evlâtları onlara âhirette hiçbir fayda temin edemez ve Allah'ın azabından ayıcık bir cüz'ünü bile onlardan elbette def edemezler. İşte bu kafirler Cehennem'de yanacak odundurlar. Fahri Razi'nin beyanı veçhile bu âyet kâfirlerin azabının kemâline delâlet eder. Zira azapta kemâl; iki şeyle olur: Birisi; intifa ederim zannettiği şeyin küllisi zayi' olmaktır. Diğeri; acıtıcı azabın hepsi mevcut olmaktır. Bu âyette kâfirlerin menfaat bekledikleri mal ve evlâdın menfaat vermeyeceği beyanolunduğu gibi onların şiddetle acıtıcı Cehennem ateşine tutruk olacakları dahi beyanolunmuştur. Çünkü insanın dünyada belâya ve mesaib ve hücum-ua'dâ ve sair umur-u mühimmede en ziyade güvendiği şey; inalla evlât olduğu halde âhirette bunlardan menfaat göremeyince bittabi, diğer şeylerin hiçbirinden menfaat görmeyeceği aşikârdır. Ve Cehennem7e tutruk olacaklarım beyan; enya-ı mazarratın içtima' edeceğine delâlet eder. Azaplarının bu kadar şiddetli olmasına sebep: bilihtiyar irtikâp ettikleri küfürleridir. Şu halde küfürden kaçman kimse; Cehennem ateşinden nefsini muhafaza etmiş olur ve cismini Cehennemin odunu olmaktan kurtarır. Vekud ; ateşin tutruğu, odunu manasınadır. «İşte şu küfürlerle muttasıf olan kâfirler Cehennem ateşinin odunu, tutruğu» demektir. Beyzavi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette kâfirlerle murad; bu âyetlere sebeb-i nüzul olan Necran Nasarâsı veyahut Medine-i Münevvere civarında olan Yahudiler veyahut Arab'ın müşrikleri olmak muhtemelse de esah olan; küfrü irtikâp eden bilcümle insanlara şâmildir. Zira itibar; lâfzın umumuna olup, sebeb-i nüzulün hususuna değildir. Hulâsa; bir kimse kâfir olarak âhirete giderse, malı ve evlâdı Allah'ın azabından bir zerresini bile def edemeyeceği cihetle onların Cehennem ateşine odun menzilinde olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:11

Vacip Tealâ Resulüne küfreden kâfirlerin hallerini beyandan sonra zaman-ı saadette bulunan kâfirlerin halleri daha evvel geçen kâfirlerin halleri gibi olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. İşte o geçen kâfirleri, günahları sebebiyle nasıl muahaze ettiyse, âhir zaman nebisine iman etmeyen kâfirleri de, öylece muahaze edecektir. Çünkü; onlar Resullerini nasıl tekzip ettilerse, bunlar da aynı tekzipte bulunduklarından, onlarda câri olan âdet-i ilâhiye ihlâk olmakla bunlarda dahi aynı âdet câri olacaktır. Çünkü; bir zamanda helake sebep olan küfür, diğer zamanda da helake sebeptir ve küfür; dünyada helake sebep olduğu gibi âhirette dahi azâb-ı ebediye sebeptir. - Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile zaman-ı saadette bulunan kâfirlerin âdetleri evvel geçen kâfirlerin âdetlerine teşbih olundu. Çünkü; evvelkiler Hz. Musa'yı ve diğer peygamberan-ı zişanı nasıl tekzip ettilerse, bunlar da Resûlullah'ı öylece tekzip ettiler. cümlesi nFir'avn'ın kavminin adetleri neydi?» unvanında varid olan bir suale cevaptır. Yani; «Adetleri, âyetleri tekzip etmekti; diyerek cevap verilmiştir. Bu âyet-i celile Resûlullah'ı tesliye ve kâfirleri tehdittir; Çünkü âyet; Resûlullah'ı tekzip eden kâfirlerin akıbet helak olacaklarına delâlet eder. Şu halde düşmanlarının helaklerine delâlet eden delil elbette, Resûlullahı tesliye ve tebşirdir.

Âl-i İmran 3:12

Vacip Tealâ zaman-ı saadette bulunan kâfirlerin âdet ve akıbetleri evvel geçenlerin âdet ve akıbetleri gibi olduğunu beyandan sonra zaman-ı saadette bulunanların muharebede mağlûp olacaklarını ve Cehenneme haşrolacaklarını dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; sana v£ kitabına küfreden kimselere sen gelecek vukuattan haber olmak üzere «Siz yakında vuku' bulacak muharebede elbette mağlûp olacak ve Cehennem'e cem' olunacaksınız ve nefsiniz için hazırladığınız mahal olan Cehennem ne fena oldu» demekle onların dünyada mağlûbiyetlerini ve âhirette muazzep olacaklarını beyanet. Beyzavi'nin beyanı veçhile bu âyette kâfirler le murad; müşrikler olmak ihtimali' varsa. da esah olan; Yahüdilerdir. Çünkü Resûlullah (Bedir) gazasından avdet buyurunca Medine-i Mü-nevvere'de (Beni Kaynuka') Çarşısında Yahudileri cem'etti ve dedi ki «Ey Yehud cemaati! Kureyşe nazil olan belâyanın size de nazil olmasından korkun ve belâya nazil olmadan evvel İslâm olun, necat bulun. Zira; siz benim nebi olduğumu bilirsiniz. Binaenaleyh; iman etmeniz lâzımdır.» İşbu beyanat-ı Risaletpenahi üzerine Yahudiler feMağrur olma ya Muhammed! Sen ilm-i harbi bilmez bir kavimle muharebe ederek onların cehlinden istifade ettin, bizi onlara kıyas etme. Eğer sen bizimle muharebe edersen karşında fenn-i harbe aşina bir kavim bulursun» demişlerdi. Ayet-i kerimede şu haber verilen mağlûbiyet aynen vaki olmuştur. Çünkü; Yahudilerden (Beni Kurayza) kabilesi katil ve (Beni Nadîr) kabilesi de memleketlerinden tardolundular ve (Hayber) fetholunduğu gibi diğerlerine de cizye vaz'edildi. Binaenaleyh; Vacip Tealâ bu âyette Resulüne, ne ki vaadettiyse va'dini incaz ve mugayyebattan haber olup ayniyle husul bulmasıyla Resulünün risaletini bu âyetle de teyit buyurdu. Zira; cereyan eden ahval sıdk-ı nübüvvete delâlet eden mucize kabilindendir. Bu âyette üç hüküm beyavr olunmuştur: Birincisi; mağlûp olacakları haber verildi, ve haber verildiği veçhile mağlûp oldular. İkincisi; Cehen-nem'e cem olacakları haber verildi. İman etmeksizin kati olunup veya vefat ettiklerinden Cehennem'de olacaklarında şüphe yoktur. Üçüncüsü; Cehennemin çirkin bir mahal olmasıdır ki, enva-ı azaba mahal olan Cehennem; elbette çirkindir.

Âl-i İmran 3:13

Vacip Tealâ Yahudilerin mağlûp olacaklarım beyandan sonra Yahudilerin kendilerini muharip addetmelerine ve ehl-i İslâmdan adetçe çok olmakla galip olacaklarına dair iddialarını reddetmek üzere buyuruyor. Çünkü; galip olacak zannolunan fırkanın mağlûp ve mağlûp olacak zanno-lunan fırkanın galip olmasında elbette azıcık idraki olanlar için büyük ibret vardır. Şu manâ; âyette kitap ehl4 imana olduğuna nazarandır. Hitap Yahudilere olduğuna nazaran manâ-yı âyet;

Âl-i İmran 3:14

' - ' . , Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile şu sayılan nimetlere nâs için muhabbeti tezyin eden; ehl-i sünnet indinde Âllah-ü Tea-lâ'dır. Çünkü; kulun mahabbet ve nefretini halkeden Allah-ü Tealâ'dır. Binaenaleyh; insanlar da şu nimetlere mahabheti halkeden odur. Zira; bu nimetler meşru surette ittihaz olununca âhiret saadetine sebep olduğu gibi nev'i insanın bekasına hadim esbah-ı istirahat ve taayyüşten olduğu için Cenab-ı Hak bunlara mahabbeti tezyin ve bunlarla intifaı mubah kılmıştır. Çünkü; dünyanın ma'-muriyeti ve bekası insanla olup, insanın bekası da şu nimetlerle olacağı şüphesizdir. Bu nimetlere muhabbet lâzım olduğunu beyandan sonra Vacip Tealâ bunların meta'-ı dünya olup zevali maruz olduğunu beyanla itimad olunmamasını tavsiye buyurmuş ve Yahudilere ellerinde bulunan bu gibi nimetlere güvenmemelerini bey anetm iştir. Kantar; Araplar indinde yüz bin dinara veyahut bir öküz derisi dolu altına denildiği rivayet olunmaktaysa da, Beyza-vi'nin ve Ebussuud Efendfnin beyanlarına nazaran, hadsiz hesapsız mala ıtlak olunur. Zamanımızda pek zengin olan kimseye milyoner veya milyarder denildiği gibi Araplarda pek zengin olan zata sahib-i kantar derlerdi. İslâmiyetin bidayet-i zuhurunda (Mekke)'de yüz kadar sahib-i kantar olduğu Medarik'in cümle-i beya-natındandır. Mukantara; sahibi tarafından cem'edilerek define yapılmış maldır. Hayli müsevveme; binmek için nişanlanmış ve alâmetlenmiş attır. Ensam ; koyun, deve ve sığır hayvanatıdır. Hars; ziraatın her nev'ine şâmildir. Binaenaleyh; gerek ekin ve gerek bahçıvanlık ve gerek bahçecilikle hâsıl olan şeylerin cümlesi harsta dahildir. Dünya nimetleri içinde kadınlarla telezzüz her nimetten ziyade olup şu telezzüz tenasüle ve nev-i insanın bekasına yegâne hadim olduğundan, âyette nisvan sair nimetler üzerine takdim olunmuştur. Nisvana muhabbetin neticesi evlâd olup, evlâd içinden oğlan, insanın kendi makamına kaim ve â'dâsmı defe ve işlerini. tesviyeye kâfi olduğu cihetle kızdan ziyade oğlana mahab-betin tezyin olunduğu beyanolunmuştur. Filhakika insanlarda oğlan evlâdına mahabbet, kız evlâdından ziyade olduğu çok kimselerde görülür. Bundan sonra esbab-ı taayyüş ve istirahat olan altın, gümüş, at ve sair hayvanat ve ziraatle hâsıl olan nimetlere muhabbet beyanolunmuştur. Binaenaleyh; bu nimetlere ihtiyaç varken, bunları tahsile sa'yi terketmek ve muattal kalmak indal-lah ve indennas mezmunıdur. Çıinkü; Allahü Tealâ'mn bu nimetlere muhabbet halketmesi, meşru' surette bunları kisbe sa'jetmek lâzım olduğunu beyandır. Zira; dünyanın imarı ve vakt-i merhununa kadar bekası, insanın bu nimetleri celbe sa'yiyle hâsıl olduğundan sa'yi terk; maksadın aksini tevlid eder. Şu kadar ki bütün emelini bunlara hasırla âhiret umurundan gafil olmak ve bunlar vasıtasıyla dünyada tuğyan etmek insan için mehleke olup bu gibi mehlekeden kendini muhafaza etmek herkes için vaciptir. Zira; Cenab-ı Hak bunlara mahabbeti beyandan sonra zilli zail olup, itimad caiz olmadığını ve kendi indinde güzel merci' olan Cennet ve o Cennet'te zevalden masun daimi nimetler olduğuna işaretle kullarını hem dünya hem de âhiret nimetlerini kisbe sa'y lâzım olduğunu beyanla iki cihete de tergib etmiştir. Zira dünya nimetlerini beyandan sonra âhiret nimetlerinin daha güzel olduğunu beyan; âhiretten gaflet caiz olmadığım beyandır.

Âl-i İmran 3:15

Vacip Tealâ dünya nimetlerini beyandan sonra kendi indinde dünya nimetinden daha güzel hüsn~ü merci olduğunu beyanını te'kid etmek üzere buyuruyor. : Yani; habibim! Dünya nimetlerine mahabbette ifrat edenlere hitaben sen de ki «Ben bu nimetlerden daha menfaatlı ve hayırlı nimetleri haber vereyim mî? îşte hayır olan nimetler evamire imtisal ve nevahiden içtinab eden müttekiler için hazırlanmış Cennetlerdir ki, o Cennetlerin altından sular akar, müttekiler o bağlar ve bahçeler içinde ebedî kalacaklar ve istirahat edeceklerdir ve onlar için tab'an sevilmeyecek hayız ve nifâs gibi şeylerden tâ-hire zevceler de vardır. Ve yalnız Cennet ve zevcelerle iktifa olunmaz. Zira; onlar için Rablerinden büyük rızalar da vardır. Çünkü; Allah-ü Tealâ mütteki kullarının ibadetlerini görür ve mükâfatını verir.» Vacip Tealâ bu âyette âhiret nimetlerinin hayırlı olduğunu beyan buyurdu. Zira; rahm-i rnadere nispetle dünya ne kadar bol ve aydmlıksa dünyaya nispetle âhiret de o kadar boldur. Binaenaleyh; dünyanın bu kadar aydınlığı ve vüs'atiyle beraber âhirete nispetle rahm-i ümmehat mesabesinde karanlık ve dar olunca elbette âhiret ve onun nimetleri, dünya ve nimetlerinden hayırlıdır. Âhiret nimetleri müttekilere mahsus olup, herkese müyesser olmayacağını beyanla âhiret nimetlerinin şanına ta'zîm ve hayırlı olduğu ispat olunmuştur. Çünkü; dünya nimetlerinin o kadar değeri olmadığından müttekilere ve müttekilerin gayriye şâmildir. Amma âhiret nimetleri mazarrat ve kederden safi ve zevalden ârî hayr-ı mahzolunduğundan hayırlı kullara nasip olacağı beyan olunmuştur. Her ne kadar Cennet'te enva-ı nimet mevcutsa da, nimetin çok olmasıyla insanın lezzeti ve rahatı tekemmül etmeyip, ancak zevceyle tekemmül ettiğinden Cenab-ı Hak müttekiler için Cennet'te ahlâk-ı zemime ve fena söz ve fuhşiyat gibi tab-ı beşerin sevmeyeceği herşeyden pak ve temiz zevcelerle istirahatlerinin tekemmül edeceğini beyan buyurmuştur. Nimetlerle telezzüzün tekemmülü nimet sahibinin razı ve hoşnut olmasına tevakkuf ettiğinden Cenab-ı Hak Cennet'e giren raüttekilerden razı olacağını dahi beyanetmiştir ki, Cennet'te hiçbir veçhile noksan olmayacağı beyan olunsun. Hulâsa; Cennet ve nimetleri dünya sarayları ve nimetlerinden hayırlı olduğu ve müttekiler için âhirette altından nehirler cereyan eder Cennetler bulunduğu ve o Cennet'e girdikten sonra bir daha çıkmayıp, ebeden orada kalacakları ve Cennet'te ünsiyet için her fenalıktan pak zevceleri bulunacağı ve Allah-ü Tealâ'nın ehl-i Cennet'ten razı ve kullarını görücü olduğu bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:16

Vacip Tealâ müttekilerin bazı sıfatlarını beyanetmek üzere buyuruyor. Sabır; insana isabeteden belâya ve mesaibe feza ve jer-yad etmernektir. Sâdıkın ile murad; sözünde yalan olmayan ve memur olduğu fiili yerine getiren ve niyetinde sebat ve azmine devam eden kimselerdir. Kanıtın ile murad; ibadetine devam, eden kimselerdir. Münfikîn ile murad; malını nefsine ve ehline ve akrabasına ve envahayrata sarfeden kimselerdir. Vakt-i seherde feyz-ü bereket, meziyet ve fazilet ziyade olup envar-ı ilâhiyenin kalb-i mümine feyezanına yollar, diğer vakitlerden daha fazla ve açık ve inşirah ziyade olduğuna işaret için vakt-i seherde istiğfar edenlerin âli derecelere nail olacakları beyan olunmuş ve seherde istiğfar etmek kemalât-ı insaniyeyi teşkil eden evsaf-ı âliye cümlesinden kılınmıştır. Vacip Tealâ tarîk-i ilâhiye sâlik olan kimsenin mertebesini bu âyette beşe hasretmiştir. Çünkü; Beyzavi'nin beyanı veçhile insanın Allah-ü Tealâ ile muamelesi nefsiyle rıza-yı ilâhiye tevessül etmekle olur ki, nefsini rezâilden men ve fezâil üzerine hapsetmektir. Bu kısma sabırla işaret etmiştir. Rızaya tevessül bedenle olduğundan sözünde sadâkat ve tâate mülâzevıetle olur ki, bu kısımlara da sıdkla ve kunutla işaret etmiştir. Yahut malıyla rıza-yı ilâhiye tevessül eder. Bu kısma da müttekilerin mallarını infak etmeleriyle işaret olunmuştur. Abdin rıza-yı ilâhiyi talebi; esbaba tevessülle olduğu gibi, yalnız dua ile dahi olur. Bu kısma da seher vakti istiğfar etmekle işaret olunmuştur. Şu halde bu âyette en-va-ı ibadat dahil olduğu gibi. bilcümle maâsiden ihtirazın lüzumu da dahildir. Hulâsa; Cennet'e müstehak olan müttekilerin, Rablerinden günahlarının mağfiretini ve nefislerinin Cehennem ateşinden muhafazasını isteyen ve belâyaya sabreden ve sözünde doğru söyleyen ve ibadet ve taat ve dua ile meşgul olan ve Allah'ın verdiği rızıktan muhtaç olanları infak eden ve vakt-i seherde zamanını zayi etmeyip, istiğfar eden kimseler olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:17

Vacip Tealâ müttekilerin bazı sıfatlarını beyanetmek üzere buyuruyor. Sabır; insana isabeteden belâya ve mesaibe feza ve jer-yad etmernektir. Sâdıkın ile murad; sözünde yalan olmayan ve memur olduğu fiili yerine getiren ve niyetinde sebat ve azmine devam eden kimselerdir. Kanıtın ile murad; ibadetine devam, eden kimselerdir. Münfikîn ile murad; malını nefsine ve ehline ve akrabasına ve envahayrata sarfeden kimselerdir. Vakt-i seherde feyz-ü bereket, meziyet ve fazilet ziyade olup envar-ı ilâhiyenin kalb-i mümine feyezanına yollar, diğer vakitlerden daha fazla ve açık ve inşirah ziyade olduğuna işaret için vakt-i seherde istiğfar edenlerin âli derecelere nail olacakları beyan olunmuş ve seherde istiğfar etmek kemalât-ı insaniyeyi teşkil eden evsaf-ı âliye cümlesinden kılınmıştır. Vacip Tealâ tarîk-i ilâhiye sâlik olan kimsenin mertebesini bu âyette beşe hasretmiştir. Çünkü; Beyzavi'nin beyanı veçhile insanın Allah-ü Tealâ ile muamelesi nefsiyle rıza-yı ilâhiye tevessül etmekle olur ki, nefsini rezâilden men ve fezâil üzerine hapsetmektir. Bu kısma sabırla işaret etmiştir. Rızaya tevessül bedenle olduğundan sözünde sadâkat ve tâate mülâzevıetle olur ki, bu kısımlara da sıdkla ve kunutla işaret etmiştir. Yahut malıyla rıza-yı ilâhiye tevessül eder. Bu kısma da müttekilerin mallarını infak etmeleriyle işaret olunmuştur. Abdin rıza-yı ilâhiyi talebi; esbaba tevessülle olduğu gibi, yalnız dua ile dahi olur. Bu kısma da seher vakti istiğfar etmekle işaret olunmuştur. Şu halde bu âyette en-va-ı ibadat dahil olduğu gibi. bilcümle maâsiden ihtirazın lüzumu da dahildir. Hulâsa; Cennet'e müstehak olan müttekilerin, Rablerinden günahlarının mağfiretini ve nefislerinin Cehennem ateşinden muhafazasını isteyen ve belâyaya sabreden ve sözünde doğru söyleyen ve ibadet ve taat ve dua ile meşgul olan ve Allah'ın verdiği rızıktan muhtaç olanları infak eden ve vakt-i seherde zamanını zayi etmeyip, istiğfar eden kimseler olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:18

Vacip Tealâ müminleri senadan sonra imanın delilleri zahir olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile şehadet; bilerek bir hakikati olduğu gibi haber vermektir. Buna nazaran Allah-ü Tealâ'nın şehadeti; Kur'ân'da müteaddid delillerle vahdaniyetini haber vermesidir. Meleklerin ve er-b ab -1 ilmin şehadetleri; Allah-ü Tealâ'nın vahid-i hakikî olduğunu delüeriyle haber vermeleridir. Şu halde vahdaniyetine, Allah'ın ve meleklerin ve ulemanın şehadetleri beyninde fark yoktur. Çünkü; cümlesi vahdaniyeti delâiliyle haber vermekten ibarettir. Amma Allah-ü Tealâ'nın şehadeti; vahdaniyetine deliller nasbetmek ve meleklerin ve ulemanın şehadetleri; vahdaniyetine iman ve ikrar olduğu surette şehadetler beyninde fark vardır. Çünkü bu surette Allanın şehadeti; vahdaniyetine delâlet eder âyetler inzal etmektir. Meleklerin ve ulemanın şehadetleriy-se; vahdaniyetine iman ve ikrar etmektir. Binaenaleyh; kelime-i tevhidi lisanla söylemek vacip olmuştur, Bu âyette ülül'ilim; kat'i delillerle vahdaniyeti ispat eden kimsedir. lâfza-i celâlden hâl olduğuna nar zar an manâ-yı nazım: … demektir. ÜlüVilimden hâl olduğuna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Yaşadığı müddette mümin üzerine kelime-i tevhidi tekrar ederek devam lâzım olduğuna işaret için, bu âyette kelime-i tevhid tekrar zikrolunmuş ve Hz. İsa'nın ulûhiyetini itikad eden Nasa-rayı reddetmiştir. Çünkü; sûrenin evvelinde beyan olunduğu veçhile Necran'dan gelen Nasara taifesi Hz. İsa'nın hâşâ ulûhiyetini iddia etmişlerdi. Âyet-i kerime de onları red için nazil olunca onlara «Siz İsa (A.S.)'m ulûhiyetini iddia ediyorsunuz. Halbuki Al-lah-ü Tealâ ve melekler ve ilim sahipleri ülûhiyetin ancak Vâcib-ül Vücud'a mahsus olduğuna şehadet ederler» demektir. Şehadetin en büyüğü; tevhide şehadettir. Çünkü şehadetin azameti; iki şeyle hâsıl olur: Birincisi; şehadet olunan meselenin azametiyle, ikincisi; şahidin azametiylediv. Burada mesele; bütün akâid-i hakkanın üss-ül esası olan tevhiddir. Ve şahid ise cümle âlemin halikı olan Allah'tır. Şu halde mesail içinde tevhidden büyük mesele ve şahitler içinde Allah'tan büyük şahit olmayınca, Allah'ın tevhide şehadeti en büyük şehadettir. Binaenaleyh; gerek namazda ve gerek sair ibadatta ve ibadetin haricinde vahdaniyete şehadet vacip kılınmış ve ibadetlerin en büyücü addolunmuştur. Vacip Tealâ tevhide şehadetten sonra tevhid \isz: olan dinin, din-i İslâm olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; Allah-ü Tealâ indinde makbul ve mam olan din-i kâmil, ancak din-i İslâmdır. Binaenaleyh; din-i îslâmın zuhurundan sonra din-i İslâmdan maada makbul bir din yoktur. Dinin asıl manâsı; ceza ise de örf-ü şer'ide din; millet ve şeriat manasınadır. Binaenaleyh; Allah-ü Tealâ'mn kullarına emrettiği ahkâmın kâffesi bir cezayı mucip olduğundan din denilmiştir. İslâm, itaata girmek ve ibadetini ihlâs üzere eda etmektir. Müslim; a'mâlİni hâlisen liveçhillâh işleyen kimsedir. Ancak örf-ü şeri'de imanla islâm birdir. Binaenaleyh; her mümin müslim ve her muslini mümindir, hükümde beyinlerinde fark yoktur.

Âl-i İmran 3:19

Vacip Tealâ makbul dinin din-i İslâm olduğunu beyandan sonra ehl-i kitabın din-i îslâmda ihtilâflarının sebebini beyanetnıek üzere buyuruyor. Yani; din-i hak, tevhid üzere müpteni olan din-i İslâm olunca, ehi-i kitabın ihtilâfları olmadı, ancak din-i Islâmm hakkaniyetine ve âhir zaman nebisinin nebiy-yi hak olduğuna ilimleri hâsıl olduktan sonra ihtilâf ettiler ve bu ihtilâflarının sebebi de elde ettikleri riyaseti muhafaza sevdasından ve hasedlerinden neş'et etmiştir. Şu halde kitaplarında Resulullah'm sıdk-ı nübüvvetine delâlet eden âyetleri inkâr ettiler. Halbuki bir kimse Allah'ın hakka delâlet eden âyetlerine küfrederse Allah-ü Tealâ yakında onun ceza-yı sezasını verir. Zira; Allah'ın, kullarının a'nıâlini hesabı ve a'mâl üzere ceza tertibi gayet süratlidir. Beyzavi'nin beyanı veçhile bu âyette kitap verilenlerle murad; Yehud ve -N asara veyahut bilcümle küıüb-ü mih-tekaddime erbabıdır. İhtilâfları; din-i İslâmdadır, Çünkü; bazısı hakkaniyetini teslim ederek imanetti ve bazısı asla teslim etmedi ve bazısı «Arab'a mahsustur, bize şümulü yoktur- dediler ve bu inkârın menşei de hasedleridir. Yahut kendi dinlerine ilim hasıl olduktan sonra ihtilâf ettiler. Zira; Tevrat geldi, Hz. Musa, ahkâmını izah edip vefat edince Yehud milleti batıl itikatlar icad ve hatta (Hz. Uzeyr) (A.S./a «Allah'ın oğludur» demeye bile cüret ettiler. Kezalik İncil gelip Hz. İsa. ahkâmını tafsil ettikten sonra Hz. İsa'nın gaybubeti üzerine birçok ihtilâfa düştüler ve hatta İsa (A.S.)'a da «Allah'ın oğludur» dediler. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Hz. Musa'nın vefatı yaklaşınca ulemadan yetmiş kişiye Tevrat'ı teslim edip Yuşa' (A.S.)'ı da onlara reis tayin ederek, ahkâmını muhafaza ve amel etmelerini tavsiye ettiği halde, zaman geçip batın değiştikçe ihtilâf çoğaldı. Hatta enbiya-yı kiramı katle kadar cüret ettiler. İşte o zaman Cenab-ı Hakkın (Buht-u Nasır) gibi zâlim bir meliki onlara musallat kıldığı ve onunla terbiyelerini verdiği mervi-dir. Binaenaleyh; tâbi olduğu dinin ahkâmını terkederck, hava ve hevesine muvafık surette tahrib eden milletlerin enva-ı belâyaya müptelâ olduğu ve vukuattan mütenebbih olmadıkları halde. Al-lah-ü Tealâ düşmanlarını musallat ederek halâk ettiği âlemde her zaman görülen ahvaldendir.

Âl-i İmran 3:20

Vacip Teaiâ ehl-i kitabın ihtilâflarım beyandan sonra onların davalarını ispat için irad ettikleri delillerine karşı verilecek cevabı beyanetmek üzere buyuruyor. Yani ey Nebiy-yi Muazzam! Eğer iman etmeyenler tarafından din hususunda mücadele ederler ve batıl davalarını terviç için deliller getirirlerse, sen onlara «Ben ihlâs üzere bütün vücudumla Allah'a inkıyad ve vahdaniyetini tasdik ettim ve bana ittiba' eden kimseler de İslâm oldular. Şu halde sizin sözünüz bana ve benim tâbilerime tesir etmez.» demekle münakaşalarına meydan verme ve sen ehl-i kitaba ve ehl-î. kitabın gayrı ümml olanlara «Bizim olduğumuz gibi İslâm oldunuz mu, yoksa halâ küfür ve inat ediyor musunuz? Bu kadar hakka delâlet eden delilleri görüp duyduktan sonra küfre ısrar etmek kadar hamakat olamaz» de. Bu sözler üzerine eğer onlar İslâm olurlarsa, tarîk-i hakkı bulmuş ve tarîk-i dalâlden çıkmış ve nefislerine menfaat etmiş olurlar ve eğer davetinden yüz döndürürlerse senin için mazarrat yoktur, senin üzerine vacip olan; onlara tebliğ etmektir. Halbuki Allah-ü Tealâ kullarının hallerini iyi bilir. Bu âyetten maksat; delâille mücadeleyi terketmek matlûp olduğunu beyandır. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyet, Medine'de nazil olmuştur. Bu âyetten evvel birçok mu'cizatla Resûlul-lah'm hakka nebi ve Kur'ân'ın kelâmullah olduğu ve Allahın vahid-i hakiki olup şeriki ve nazîri olmadığı sabit olduğundan, iman etmeyenler için başka delil getirmelerine hacet kalmamıştır. Zira; hernevi delâil izah olunduktan sonra senin nübüvvetine itiraz ve davetinden imtina* ile sana husumet ederlerse, sen ve sana ittiba' edenler cümle azanızla Allah'a inkıyad ettiğinizi beyan ve onlara «İslâm olun» demekle emir, kâfidir. Eğer emre itaat eder. İslâm olurlarsa muhakkak doğru yol tutmuş olurlar ve eğer emrine imtisal etmezlerse, zararı onlara aittir. Ayette istifham suretinde emirdir. Zira; muhatab olan ehl-i küfür insaftan uzak birtakım muannid ve mütekebbir olduklarından emir, istifham suretinde varid olmuştur. Bu âyette cemi-i a'zanın inkıyadı yüze isnad olunmuştur. Zira, yüzdeki tevazu' ve inkıyad cümle a'zanın tevazuuna delâlet eder. Bu âyetin kıtal âyetiyle mensuh olduğunu beyanedenler varsa da, esah olan mensuh olmamasıdır. Zira âyet; Resulullah'ı tes-liye için nazil olmuştur. Çünkü; Necran'dan gelen Nasara ile birçok mübahase vaki olup, her türlü deliller irad olunduktan sonra halâ Nasraniler, Nasraniyete ve Yahudiler de Yahudiyete ısrar ederlerse onların hidayeti sana ait değildir. Vazifeyi tebliği ifadan sonra onları halleri üzerine terket, merak etme demektir. Cenab-ı Hak muti' olanları taate tergîb ve âsi olanları günahtan tenfir için âyetin âhirinde ibadın her halini bildiğini beyanet-miştir. Çünkü; Allah-ü Tealâ'nın her halini gördüğünü bilen bir kimse, bir işi işleyeceği zaman kendisinin göreceği cezayı düşünür. Binaenaleyh; günaha cesaret etmez. Şu halde insan için ef alini şeriate tevfik ederek cümle a'mâlinin cezasını hayır olarak beklemek ve rahmet-i ilâhîden ümitvar olmak ve azabından endişe üzere bulunmak vâcip

Âl-i İmran 3:21

Vacip Tealâ din-i İmlâmdan i'raz edenlerin bazı hallerini beyandan sonra ef'al-i kabihalarından bazı âhari beyanetmek üzere buyuruyor. Allah'ın âyetlerini inkârla küfür ve bigayr-ı hakkın enbiyayı ve adaletle emreden kimseleri katledenlerin cezaları azapla tebşir olunmaktır. Âyetlerle murad; Kur'ân ve sair mucizat-ı nebeviyedir. Bunlara küfredenlerle murad; gerek ehl-i kitaptan ve gerek gayndan mutlaka kâfirlerdir. Enbiyayı katledenler, Yahu-dilerdir. Çünkü; (Ebu Ubeyde) Hz.'den rivayet olunan bir hadîste Resûlullah «Yahudilerin bir kuşlukta kırk üç nebiyi katlettiklerini ve o nebilerin etbamdan dahi emr-i bilma'ruf etmek üzere kıyam eden, yüz on iki kimseyi ikindi vakti katlettiklerinin beyan etmiştir. Bu âyet; zaman-ı saadette bulunan Yahudileri âba' ve ecdadının ef aliyle tevbihtir. Çünkü; onlar ecdadının nameşru muamelelerine razı olup ma'siyete rıza ayn-ı mâsiyet olduğundan tekdire müstehak olmuşlardır. Enbiyanın katli herhalde bigayr-ı hakkın olduğu halde «Bigayr-ı hakkın katlettiler» diyerek tasrih etmek cinayetlerinin azametini beyan içindir. Emr-i bilma'rufla kaim olan kimseyi katil; enbiyayı katil mesabesinde cinayet-i azîme olduğuna âyet delâlet eder. Zira; Vacip Tealâ enbiyayı katledenlerle emr-i bilma'rufla me§gul olanları katledenleri azapla tebşirde beraber kılmıştır. Azapla tebşir; erbab-ı cinayatı istihza içindir. Zira tebşir; hayrolan şeyle olur; azab ise serdir.

Âl-i İmran 3:22

Vacip Tealâ enbiyayı ve emr-i bilma'ruf edenleri katleyleyen-leri azapla tebşir etmesini Resulüne emrettikten sonra onların amellerinin mahvolacağını ve yardımcıdan mahrum olacaklarım beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; bunların dünyadaki amelleri kabul olunmaz. Zira; imanları yoktur ve âhirette gözettikleri sevap bedelinde azaba duçar olacaklardır. Binaenaleyh; menfaatleri bilkülliye fevtolacaktır. Bu misilli cinayete cüret edenlerin halleri rahmet-i ilâhiye-den gayet uzak olduğuna işaret için mertebede uzaklığa delâlet eden lâfzı varid olmuştur. Hulâsa; kâfirlerin küfürleri sebebiyle amellerinin dünyada ve âhirette mahvolacağı ve onlar için azaptan kurtaracak bir yardımcıları bulunmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.

Âl-i İmran 3:23

Vacip Tealâ kâfirlerin amelleri batıl olduğunu beyandan sonra, ehl-i küfrün hâli inat ve hakka karşı temerrüdden ibaret olduğunu beyanetmek üzerebuyuruyor. Yani; sen ehl-i kitabın halini görmez misin ki, onların imanlarını ümid edersin. Onların Tevrat'tan nasibi olanları Tevrat'ın hükmüne davet olunduklarında kendi kitaplarının hükmünü kabulden imtina ettiler. Sûrenin evvelinde beyan olunduğu veçhile âyetin sebeb-i nüzulü; Necran'dan gelen Nasara ile Resulullah'ın mübahasesi olduğuna nazaran kitaptan nasip verilenlerle murad; Nasara alimleridir. Evvelki kitapla murad; İncil, ve ikinci kitapla murad; Kur'ân'dtr. Beyinlerinde hakla hükmetmek için Kur'ân'ın ahkâmım kabule davet eden; Resulullah'tır. Kabulden imtina eden fırka yla murad; huzur-u Risalette bulunan Necran cemaatidir. Yahut Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzinin beyanlarına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir: Medine'de birgün Resulullah Yehud'-un medreselerine girerek Yahudileri din-i İslama davet etti. Onlar Resulullah'ın dininden sual ettiler. Resulullah «Millet-i İbrahim üzerineyim» deyince onlar, «İbrahim (A.S.) Yahudidir» dediler. Resulullah «Getirin Tevrat'ı; Hz. İbrahim'in Yahudi olduğuna dair âyet göstern» buyurması üzerine Yahudiler Tevrat'ı getirmekten imtina ettiler. Binaenaleyh; şu rivayete nazaran âyette kitaptan nasip verilenlerle murad; Yahudiler ve kitabla murad; Tevrat'tır. Esasen âyet de vak'ayı tasvir ediyor. Çünkü; onları; Resulullah Tevrat'ın hükmüne davet etti. Onlar da Tevrat'ı getirip hükmüne razı olmadılar. Belki getirmekten i'raz ettiler. Yahut âyetin sebeb-i nüzulü; Hayber eşrafından zina eden bir kadınla o kadına zina eden erkek haklarında recmetmemek için Resulullah indinde bir ruhsat aramak üzere bu mes'eleyi arz etmişlerdi. Resulullah bunların recmolunmasıyla hükmedince Yahudiler, hükm-ü Resûlulla-hı kabul etmemek istediler. Çünkü; zani ve zaniye eşraftan oldukları cihetle recmi onlara reva görmedikleri için tezvirat cihetine gittiler. Resulullah «Tevrat'ta recim vardır, niçin amel etmezsiniz?» buyurdu. Onlar Tevrat'taki recmi inkâr etmekle beraber Tevrat'ı getirmeye ve hükmüne razı olmaya ve fakat (Fedek) denilen mahalde ikâmet eden Yahudilerin meşhur âlimleri olan (îbni Surya)'nın gelmesine karar verdiler. (İbni Surya) geldi. Huzur-u Risaiette teşekkül eden mecliste (İbni Surya) Tevrat'ı kıraet ederken recim âyetine gelince eliyle recim âyetini örtüp diğer âyeti kıraete başlaması üzerine (Abdullah b. Selâm) Hz. «Ya Resülal-lah! Recim âyetini terketti» dedi. Ve.(İbni Surya)'mn elini recim âyetinin üzerinden kaldırtarak recim âyetini okudu, Yahudiler rüsva oldular ve Resûlullah da zanilere recinin hükmünü icra etti. İşte âyet; bu vak'a üzerine nazil olmuştur. Her nekadar âyetin se-beb-i nüzulü Nasara veyahut Yehud hakkında olduğu beyan olunmuş ise de kendilerine taraf-ı ilâhiden kitap verilip de ahkânııyla amel etmeyen ümmetlerin cümlesine şâmildir. Binaenaleyh; Kur'-ân'a muhalefet edenler de aynı hükümde dahil olup âyet-i kerimede şeriate muhalefet edenlerin cümlesini tehdid etmiştir. Vacip Tealâ ehl-i kitabın kitabullaha davetten i'razlannı beyandan sonra i'razlarmm sebebini beyanetmek üzere:

Âl-i İmran 3:24

buyuruyor. Binaenaleyh; bunlar da'irtikâp ettikleri küfrün ve iftiralarının cezasını noksansız alacaklardır. Eyyam- madude ; bundan evvel beyan olunduğu veçhile kırk gün veyahut yedi gündür ki, bu sözlerinin iftira olduğunu beyanla Cenab-ı Hak Yahudileri zemmetmiş ve yevm-i kıyamette cem'olup bu sözlerinin cezasını göreceklerini beyanla onları tehdid etmiştir. Çünkü; onlar Samirî'nin tasni' ettiği dana suretine ibadet ettikleri kırk gün adedince azap olunacaklarını ve ondan sonra babaları, dedeleri enbiya oldukları için onların şefa-atleriyle kurtulacakları ve Allah'ın oğullan olduklarına binaen uzun müddet azap olunmayacaklarını itikatla mağrurane iftirada bulunmuşlardır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak onların bu gibi iftiralarını reddeylemiş ve şüphesiz olan yevm-i kıyamette herhalde azap olunacaklarını beyanetmiştir.

Âl-i İmran 3:25

buyuruyor. Binaenaleyh; bunlar da'irtikâp ettikleri küfrün ve iftiralarının cezasını noksansız alacaklardır. Eyyam- madude ; bundan evvel beyan olunduğu veçhile kırk gün veyahut yedi gündür ki, bu sözlerinin iftira olduğunu beyanla Cenab-ı Hak Yahudileri zemmetmiş ve yevm-i kıyamette cem'olup bu sözlerinin cezasını göreceklerini beyanla onları tehdid etmiştir. Çünkü; onlar Samirî'nin tasni' ettiği dana suretine ibadet ettikleri kırk gün adedince azap olunacaklarını ve ondan sonra babaları, dedeleri enbiya oldukları için onların şefa-atleriyle kurtulacakları ve Allah'ın oğullan olduklarına binaen uzun müddet azap olunmayacaklarını itikatla mağrurane iftirada bulunmuşlardır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak onların bu gibi iftiralarını reddeylemiş ve şüphesiz olan yevm-i kıyamette herhalde azap olunacaklarını beyanetmiştir.

Âl-i İmran 3:26

Vacip Tealâ kâfirlerin küfr üzere inatlarını beyanettiği gibi mülkün sahibine tazarru' etmenin tarîklerini Resulüne talim etmek ve istediğini mülküne mâlik kılmakla aziz ve istediği kimseden mülkünü almakla zelîl ettiğini dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Mülk; kuvvet ve kudret manâsına olduğu gibi tasarrufu mümkün olan şeye dahi mülk denir. Binaenaleyh; Allah-ü Tealâ cümle kuvvet vejcudretin sahibi olduğu gibi cemi-i mahlukatta tasarrufu mümkün olduğundan Malik-ül-Mülk denilmiştir. Zira; ruh sahibi olan ve olmayan bilcümle mahlukatın mâlikidir. Şu halde istediğine mal ve can ve saltanat verir ve aziz kılar ve istediğinin elinden malını alır, zelil kılar. İşte bu esasa binaen Resulüne nübüvvet ve mülk-ü saltanat vermekle aziz ve Yahudilerden nübüvvet ve saltanatı almakla zelil kıldı. Ve kezalik Resûlullah'ı ve Ashabım Mekke'den hicrete sebebiyet veren müşrikleri zelil ve Resulünü ve Ashabını Mekke'nin fethi ve sair fütuhatla aziz kılmıştır. Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Mekke ahalisinin Medine'ye hücumları üzerine Resûlullah hendek kazılmasını ve her on iki kişiye kırk arşın yer kazmalarını emretti. (Selman-ı Farisî) ile arkadaşlarına isabet eden yerde büyük bir taş zuhur edip Resûlullah'a haber vermeleri üzerine Resûlullah, o taşı kırarken (Rum) ve (Faris) şehirlerini ve Yemen'de (San'a)'yı gördüğünü ve Cibril-i Emin'in gelip ümmetinin bu beldeleri feth edeceğini haber verdiğini Ashabına ihbar edince münafıklar, Ashab-ı kirama «Gördünüz mü Resulünüzü! Siz korkunuzdan taşraya çıkamayıp Medine etrafında hendek kazmakla meşgul olduğunuz bir gamanda birtakım hülyalarla sizi nasıl aldatıyor? Rum ve Faris memleketlerini ve Yemen'de SanVyı gördüğünü ve oraları sizin feth edeceğinizi haber veriyor. Bunların hepsi gülünç şeylerdir.» demekle Ashab-i kiramdan bazılarını iğfale çalıştıkları zaman, bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu halde âyet-i celile; Resûlullah'm haberini teyid ettiğini ve ileride o beldelere ümmetinin malik olacağını beyanla münafıkları reddetmiştir. Çok zaman geçmeksizin âyetin sırrı zuhur etmiş ve ashab-ı Resûlullah futuhat-ı azîmeyle memalik-i Faris'e tamamen ve Rum memleketlerinden de birçoklarına malik olmakla aziz ve o beldelerin sahipleri zelîl olmuşlar ve bu büyük fütuhatı pek uzak addeden münafık ve Yahudilerden sağ kalanlar da gözleriyle görmüşlerdir. Binaenaleyh; bu âyetin mazmunu gaipten haber olduğu cihetle mucizat-ı Resûlullah'tandır. Çünkü; Resûlullah nasıl haber verdi ve âyet nasıl delâlet ettiyse vukuatın ayniyle zuhur etmesi mucizeden başka birşey değildir. Her zamanda, zamanın icabına göre ehl-i imanı iğfal edecek birçok münafıklar bulunmaktan hâli olmadığı gibi, o münafıklara riyaset edecek birçok (İbn-i Selûl) yani zaman-ı saadette münafıklara reis olan (Abdullah b. Übeyy) emsalinde kimseler dahi bulunmaktadır Çünkü her vakit hakla batıl çarpışmakta ve batılı terviç için birtakım kimseler uğraşmakta ve bu hususta müslüman-ların mazarratına ve fakat kendi- menfaatine dolap çevirenler görülmektedir. Binaenaleyh; dünya ne müminsiz kalır, ne de müna-fıksız. Her ikisi de bulunur. Şu kadar ki, münafıkm hileleri bidayetinden az bir zaman için revaç bulur gibi görünürse de, hak daima galebe etmiş olmakla münafıkların çektikleri zahmet kadar kârları olmuştur. Binaenaleyh; ehl-i imanın me'yûs olmaması lâzımdır. Bu âyette mülk; emvale şâmil olduğu gibi mansıba, nâs indinde nafiz-ülkelim olmaya, ilme, akla, sihhat-i bedene, ah-lâk-ı haseneye, düşmana galebeye ve nusret ve zaferin cümlesine şâmildir. Çünkü; bunların hepsini insana ihsan eden Allah-ü Tea-lâ'dır. Hulâsa; Allahü Tealâ cemi-i kuvvet ve kudretin ve bilcümle emlâkin maliki olduğu ve .dilediği kimseye mülk verip, dilediğinin elinden mülkünü aldığı ve istediğini aziz ve istediğini zelîl kıldığı ve her hayrın yed-i kudret-i ilâhiyede olduğu ve Allah-ü Tealâ'-nm herşeye kadir olup, kudretinden hiçbir şey hariç olmadığı ve insanın herşeyi Cenab-ı Hak'tan beklemesi vacip olduğu, bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:27

Vacip Tealâ malik-ül mülk olup izzet ve zillet kendi halkıyla olduğunu beyanettiği gibi kudretinin şümulünü de ispat etmek üzere buyuruyor. Yani; Allah-ü Tealâ herşeye kadir olup izzet ve zillet kendi yed-i kudretindedir. Çünkü; Allah-ü Tealâ gecenin bazı saatlerini gündüze ithal eder. Binaenaleyh; gündüz uzar gece kısalır. Diğer zamanda gündüzün bazı saatlerini geceye ithal eder, bu suretle gece uzar, gündüz kısalır ve gündüzün bazısını geceye kalbetmek ve vakt-i âharde bunun aksini yapmakla âlemin nizamını verir ve kullarının mesalihini tedbir eder ve gündüzü, gecenin karanlığıyla ihata ederek gündüz yerine geceyi ve gündüzün zıyasıyla, geceyi ihata edip, gece yerine gündüzü ikame etmekle kudret-i kahiresi-ni hergün herkese göstermektedir. Ve diri insanı meyyit menzilinde olan nutfeden ve tavuğu meyyit menzilinde olan yumurtadan ve mü'mini kâfirden çıkardığı gibi, diri insandan ölü menzilesinde olan nutfeyi ve tavuktan yumurtayı ve mü'minden kâfiri dahi ihraç eder ve istediği kulunu merzuk eder ki, verdiği rızkın sayısı ve ölçüsü olmaz. Binaenaleyh; insanlardan bazıları zengin ve bazıları fakir olur. Fakir olan ne kadar çalışsa, imdad-ı ilâhi yetişmedikçe zengin olamadığı gibi zengin de bütün dünya halkı top-lansa inayet-i ilâhiye oldukça, onu fakir kılamazlar. Zira; hepsi Allah'ın kudretiyle hâsıl olur. Kudretinin fevkinde birşey olmaz. îşte bu gibi ahvali halketmesi, herşeyin kudret-i ilâhiye tahtında olduğunu ispat etmiştir. Çünkü; gece akabinde gündüzü ve gündüz akabinde de geceyi ve ölüden diriyi ve diriden ölüyü ve izzet akabinde zilleti ve zillet akabinde izzeti halketmeye ve istediğine istediği kadar rızık verıneye kadir olduğunda şüphe yoktur. Zira; bunlar âlemde her zaman görülen ve inkârı kabil olmayan hakikatlerdendir. Geceyi gündüze ve gündüzü geceye katmak kürenin devera-myla veyahut başka esbapla hâsıl olsun, bütün dünya halkı cem' olsalar küreyi döndürmek veya başka suretle herbirinin bir zerresini bile ileri veya geri götürmek imkânı olmadığı malum bir i hakikat olduğundan, gecenin ve gündüzün uzayıp kısalmak suretiyle bazı cüzlerinin birbirine ithali ancak kudret-i ilâhiyeyle olup tabiat ve saire eseri değildir. Bu âyet üç hükmü hâvidir: Birincisi; geceyi gündüze ve gündüzü geceye ithal, ikincisi; Ölüden diriyi ve diriden ölüyü ihraç, üçüncüsü; istediği kuluna hesapsız rızık ita etmektir ki, bunların cümlesi Allah'ın kudret-i kâmile sahibi olduğuna delâlet eder.

Âl-i İmran 3:28

Vacip Tealâ zatına ta'zim olunmasını emredip dünya ve âhi-rete malik ve herşeye kadir olduğunu beyanettiği gibi nasla -ne gibi muamele edileceğini ve insana lâyık olan hazine-i ilâhiyeden istimdad edip düşman elinde olan varlığa rağbet etmemek lâzım olduğunu dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Zira zaruret; haramı mubah kılar. Yani; müminler dinlerinde kardaşı oldukları müminleri ter-kederek düşmanları olan kâfirleri dost ittihaz etmesinler. Binaenaleyh; gerek karabet ve gerek İslâmiyetten evvel aralarında olan mahabbete binaen onları dost ve kardeş ittihaz etmekle bir mecliste hem sohbet olarak ehl-i imanın esrarını vermesinler. Onlara, dostluk dolayısıyla küfür ve nifak ve ahlâk-ı fasideleri sirayet edeceğinden ihtiraz üzere bulunmak lâzımdır. Çünkü; insanların yekdiğerine tabiatlarının sirayeti bazı emrazın sirayeti gibidir ve bilhassa küfr-ü nifak marazları derhal sirayet eder. Zira; tabiat-ı beşerin isyana meyli seri olduğundan, müminin imanının sirayetinden kâfirin küfrünün sirayeti daha süratlidir ve eğer bir kimse onlara muhabbet ve dostlukta devam ederse, Allah'ın mahabbe-tinden hiçbir şeye malik olmaz. Zira dostluğun sânı; dostun dostunu dost ve düşmanını düşman ittihaz etmektir. Yoksa Allah'ın düşmanı olan kâfiri dost etmek Allah'a dostluğa münafidir. Şu kadar ki, kâfirler size galebe ederler de onlardan korkunuz olursa o vakit dostluk izhar etmenizde zarar yoktur. Zira; zaruret olunca haram olan şeyler mubah olur. Amma icapsız dostluğun mazarrattan başka birşey olmayacağına binaen Allah-ü Tealâ, bizatihi kâfirlerin dostluğundan sizi korkutur ki, kâfire dost olup da gazaba mazhar olmayasmız. Zira; varacak yeriniz ancak huzur-u ilâhidir. Binaenaleyh; dostluğunuzu Allah-ü Tealâ'mn dostlarına hasretmeniz lâzımdır ki, bu vesileyle Allah'ın rızasına nail olasınız. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile müminlerden bazılarının Yahudilerle zaman-ı cahiliyede olan dostluklarını idameye onlar da dostları olan müminleri din-i îslâmdan tenfire çalışmaları ve bazılarının da Mekke müşriklerine dostluk izhar etmeleri üzerine, bu âyetin nazil olduğu mervidir. Binaenaleyh; Allah-ü Tealâ kâfirlere dost olmayı ve mahabbet etmeyi bu âyetle haram kılmıştır. Yalnız kâfirler galebe eder ve onlardan korku olursa onlara dost görünmeye ve mahabbet izhar etmeye hatta kalbi imana müsterih olarak onlara mümaşat etmeye müsaade etmiştir. Amma ihtiyaç görüldüğünde ihtiyaç miktarı onlardan yardım talep etmek caizdir. îşte şu mesağ-ı şer'iye binaen lüzum görüldüğünde bu misilli istianeler vaki olmuş ve olmaktadır. Ve iki devlet arasında olan muahedeye riayetle yekdiğerine karşı mukabele-i bilmişle dikkat ederek muamelât-ı ticariye cereyan eder. Şu kadar ki, bir kimsenin onlardan malını ve nefsini muhafaza için müdarat caizse de, bu hal başka bir kimsenin zararım mucip olmamasıyla meşruttur. Çünkü; kendi menfaatini gayrın zararında aramak haram-ı kafi olduğundan, müminin bu gibi şeyleri irtikâbı caiz olamaz. Binaenaleyh; kendi nefsini ve malını nasıl muhafaza ederse, diğer müminin malını ve.canını dahi mümkün olduğu kadar muhafaza etmesi lâzımdır. Şu esasa binaen düşmana yaranmak için âharin katline ve zinasma ve malını itlafa ve yalan yere şehadetle âharin hukukıinu iptale ve ehl-i İslâmın esrarına kâfirleri muttali kılmaya asla mü-saade-i şer'iye yoktur. Şu halde bazı esbaba mebni, kâfire dost görünmekte muztar kalınırsa gayrın hukukuna1 tecavüz etmemek lâzımdır. Kâfire dostluk fenalığın en nihayeti olduğuna ve bunun üzerine terettüp edecek azabın şiddetine işaret için kâfire dostluktan Vacip Tealâ bizatihi kendisi korkuttuğunu beyan etmiştir. Bu âyet-i celilede Cenab-ı Hak ehl-i iman için hiçbir zaman düşman olan kâfirleri dost ittihaz etmek caiz olmadığını ve eğer bir kimse kâfire dostluk ederse, Allah'ın dostluğundan çıkacağını beyanla Müslümanlara vesayada bulunmuş ve ehl-i iman için kâfirlerden menfaat beklemek hata olduğunu beyanetmiştir. Şu kadar ki, onlardan ehl-i İslama zarar gelir korkusu olursa onlara dostluk izhar etmekte zarar olmadığını beyanla, bazı fayda ümidi olduğu zaman onlara mudarat etmek caiz olduğuna ve ihtiyaç görülmedikçe onları umur-u müslimînde istihdam caiz olmadığına işaret etmiştir. Yani; müminler dinlerinde kardaşı oldukları müminleri ter-kederek düşmanları olan kâfirleri dost ittihaz etmesinler. Binaenaleyh; gerek karabet ve gerek İslâmiyetten evvel aralarında olan mahabbete binaen onları dost ve kardeş ittihaz etmekle bir mecliste hem sohbet olarak ehl-i imanın esrarını vermesinler. Onlara, dostluk dolayısıyla küfür ve nifak ve ahlâk-ı fasideleri sirayet edeceğinden ihtiraz üzere bulunmak lâzımdır. Çünkü; insanların yekdiğerine tabiatlarının sirayeti bazı emrazın sirayeti gibidir ve bilhassa küfr-ü nifak marazları derhal sirayet eder. Zira; tabiat-ı beşerin isyana meyli seri olduğundan, müminin imanının sirayetinden kâfirin küfrünün sirayeti daha süratlidir ve eğer bir kimse onlara muhabbet ve dostlukta devam ederse, Allah'ın mahabbe-tinden hiçbir şeye malik olmaz. Zira dostluğun sânı; dostun dostunu dost ve düşmanını düşman ittihaz etmektir. Yoksa Allah'ın düşmanı olan kâfiri dost etmek Allah'a dostluğa münafidir. Şu kadar ki, kâfirler size galebe ederler de onlardan korkunuz olursa o vakit dostluk izhar etmenizde zarar yoktur. Zira; zaruret olunca haram olan şeyler mubah olur. Amma icapsız dostluğun mazarrattan başka birşey olmayacağına binaen Allah-ü Tealâ, bizatihi kâfirlerin dostluğundan sizi korkutur ki, kâfire dost olup da gazaba mazhar olmayasmız. Zira; varacak yeriniz ancak huzur-u ilâhidir. Binaenaleyh; dostluğunuzu Allah-ü Tealâ'mn dostlarına hasretmeniz lâzımdır ki, bu vesileyle Allah'ın rızasına nail olasınız. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile müminlerden bazılarının Yahudilerle zaman-ı cahiliyede olan dostluklarını idameye onlar da dostları olan müminleri din-i îslâmdan tenfire çalışmaları ve bazılarının da Mekke müşriklerine dostluk izhar etmeleri üzerine, bu âyetin nazil olduğu mervidir. Binaenaleyh; Allah-ü Tealâ kâfirlere dost olmayı ve mahabbet etmeyi bu âyetle haram kılmıştır. Yalnız kâfirler galebe eder ve onlardan korku olursa onlara dost görünmeye ve mahabbet izhar etmeye hatta kalbi imana müsterih olarak onlara mümaşat etmeye müsaade etmiştir. Amma ihtiyaç görüldüğünde ihtiyaç miktarı onlardan yardım talep etmek caizdir. îşte şu mesağ-ı şer'iye binaen lüzum görüldüğünde bu misilli istianeler vaki olmuş ve olmaktadır. Ve iki devlet arasında olan muahedeye riayetle yekdiğerine karşı mukabele-i bilmişle dikkat ederek muamelât-ı ticariye cereyan eder. Şu kadar ki, bir kimsenin onlardan malını ve nefsini muhafaza için müdarat caizse de, bu hal başka bir kimsenin zararım mucip olmamasıyla meşruttur. Çünkü; kendi menfaatini gayrın zararında aramak haram-ı kafi olduğundan, müminin bu gibi şeyleri irtikâbı caiz olamaz. Binaenaleyh; kendi nefsini ve malını nasıl muhafaza ederse, diğer müminin malını ve.canını dahi mümkün olduğu kadar muhafaza etmesi lâzımdır. Şu esasa binaen düşmana yaranmak için âharin katline ve zinasma ve malını itlafa ve yalan yere şehadetle âharin hukukıinu iptale ve ehl-i İslâmın esrarına kâfirleri muttali kılmaya asla mü-saade-i şer'iye yoktur. Şu halde bazı esbaba mebni, kâfire dost görünmekte muztar kalınırsa gayrın hukukuna1 tecavüz etmemek lâzımdır. Kâfire dostluk fenalığın en nihayeti olduğuna ve bunun üzerine terettüp edecek azabın şiddetine işaret için kâfire dostluktan Vacip Tealâ bizatihi kendisi korkuttuğunu beyan etmiştir. Bu âyet-i celilede Cenab-ı Hak ehl-i iman için hiçbir zaman düşman olan kâfirleri dost ittihaz etmek caiz olmadığını ve eğer bir kimse kâfire dostluk ederse, Allah'ın dostluğundan çıkacağını beyanla Müslümanlara vesayada bulunmuş ve ehl-i iman için kâfirlerden menfaat beklemek hata olduğunu beyanetmiştir. Şu kadar ki, onlardan ehl-i İslama zarar gelir korkusu olursa onlara dostluk izhar etmekte zarar olmadığını beyanla, bazı fayda ümidi olduğu zaman onlara mudarat etmek caiz olduğuna ve ihtiyaç görülmedikçe onları umur-u müslimînde istihdam caiz olmadığına işaret etmiştir.

Âl-i İmran 3:29

Vacip Tealâ kâfirleri zahir ve bâtın dost ittihaz etmekten müminleri nehyettiği gibi, zahirin bâtına muvafık olması lâzım olduğunu dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; Habibim! Sen müminlere haber ver ki, onlar kâfirlere dostluğu saklar ve kalplerinde nîahabbeti gizlerler veyahut alenî dostluk ederlerse, Allah-ü Tealâ onların cümlesini bilir, saklamak imkânı yoktur. Değil onların kalplerinde olan şeyleri, yerde ve göklerde olan mevcudatı ve onlarda cereyan eden esrarın cümlesini bilir. Şu halde onların gizli dostlukları üzerine ceza verir. Çünkü; Allah-ü Tealâ'nın kudreti herşeye kâfidir. Bu âyette (sudur) sadrın cemidir. Sadr ; kalp manasınadır. Zira; insanın kalbi sadrında bulunduğundan mahal olan sadır zikrolunmuşsa da, o mahalde bulunan kalp murad olunmuştur. Yani; «Kalplerinizde bulunan şeyi ister saklayın ister izhar edin hepsini Allah-ü Tealâ bilir» demektir. Âyet-i celile hafî olarak kâfirlere dostluk eden kimseleri teh-did için varid olmuştur. Zira her şeyi bildiğini kullarına ilâm; hafî, celî işlenilen her günah üzerine mücazat edeceğini bildirmek olduğu cihetle herhalde kullarının ma'siyetten ihtira2 etmeleri lâzım olduğuna tenbihtir. Binaenaleyh; bir kimsenin kâfirlere zahirde dost olmadığı gibi bâtında dahi dost olmaması lâzımdır. Zira; zahirde dostluğa nasıl ceza varsa bâtında dostluğa dahi aynı ceza olacağını Cenab-ı Hak, bu âyetle beyan buyurmuştur.

Âl-i İmran 3:30

Vacip Tealâ düşman olan kâfirlere zaruret olmadıkça dost olmak caiz olmadığını ve herşeyi bilip herşeye kadir olduğunu be-yanettiği gibi kullarını ibadete terğîb ve günahtan tenfîr etmek üzere buyuruyor. Çünkü; Alİah-ü Tealâ'nın azabı icab eden günahlardan kullarını nehyetmesi aynı esirgemektir. Eğer esirgememiş olsaydı günahın fenalığını ve azabı mucip olduğunu be-yanetmezdi. ' Fahr-i Razi ve Kazi'hin beyanları veçhile insanın ameli a'râz kabilinden olup, ,yevm-i kıyamette bizzat ameli bulması mümkün olmadığından bu makamda «Amelini bulur» demek; «Her nefis o günde amelini defterinde yazılı bulur ve amelinin cezasını görür» demektir, yoksa «Ayn-ı amelini bulur» manâsına değildir. Bu âyet; insanları ibadete tergîb ve günahtan tenfîr etmiştir. Zira; her nefsin hayır ve şer amelini bulacağını beyanetmek; elbette o nefsi hayra teşvik ve serden tenfîr etmektir. Günahın çirkin olduğunu te'kîd için herkesin günahla kendi arasında uzak mesafe olmasını arzu edeceğini beyanetmiştir ki, ma'siyetin hakikaten nefret olunacak birşey olduğunu beyan buyurmakla Cenab-ı Hak kullarına re'fetîni izhar etmiştir. Vacip Tealâ'nın azabına, lûtfu mukabil olduğunu beyan için tahzirden sonra kullarına merhamet ve re'fetini beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; kulların Allah'ın gazabından korkması ve rahmetinden ümidle yaşaması lâzımdır ve kulların işledikleri günah üzerine derhal azab etmeyip tevbe ve amel-i salih tedariki için mühlet vermesi, Allah'ın kullarına re'feti cümlesindendir. Binaenaleyh; günah işleyen kimse işlediği günah üzerine nedamet eder ve Allah'tan affını isterse Allah-ü Tealâ, onun tevbesini kabul ve günahını affedeceği diğer âyetlerle sabittir.

Âl-i İmran 3:31

Vacip Tealâ yevm-i kıyametin azabından kullarını korkutunca bazı kimselerin günahlarını Allah'a mahabbetlerinden nâşi ibadet olarak işlediklerini beyanetnieleri üzerine Allah'a muhabbetin Resulüne muhabbetle olacağını beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; ey Resul-ü Mükerrem! Sen kabahatlerini ibadet addedip sana iman etmeyen kâfirlere de ki «Eğer siz Allah'a muhabbet iddianızda sadıksanız emrine ve nehyine inkıyad etmenizle beraber bana ittiba edin ki, Allah-ü Tealâ size mahabbet etsin. Zira bana ittiba etmek; Allah'a muhabbet cümlesindendir. Etbâmız muhabbet-i ilâhiyeye sebep olunca, onun eseri olarak Allah-ü Tealâ günahlarınızı mağfiret eder. Çünkü; Allah-ü Tealâ gafur ve rahimdir.» Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile abdin Allah-ü Tealâ'ya muhabbeti Allah'ı büyük bilmek ve cemi-i sıfât-ı kemâliyey-le muttasıf ve cemi-i nekaisten münezzeh,olduğunu itikatla beraber tâatini ihtiyar ve emrine imtisal ve nehyinden içtinap ve rahmetini ümid eylemek ve gazabından korkmak ve resullerine iman ve muhabbet etmektir, Allah'ın kuluna muhabbeti; kulundan razı olup işlediği ameline sevap vermek ve kusurunu affetmektir. Beyzavi'nin beyanı veçhile aklı olan kimsenin muhabbeti her zaman Allah'a olmak lâzımdır. Çünkü; kemalât-ı hakikiyenin cümlesi Allah'ındır. Binaenaleyh; insanın kendi nefsine kemâl addettiği şeyin küllisi hatta vücudu bile Allah'tan ve Allah'ın inayeti olduğunu ve akıbet Allah'ın huzuruna rucu' edeceğini bilen bir kimsenin herhalde muhabbetini Allah-ü Tealâ'ya hasretmesi icabe-der. Zira; Allah'ın gayrıya mahabbet arızîdir. Ve her neye mahabbet etse bir garaz-ı hasise müstenid olduğu gibi bekası da yoktur, ancak mahabbet kalpte gizli olduğu için onun eseri olan ibadeti yerine getirmek ve emrine imtisal edip nehyinden içtinapla hâsıl olacağından, bu misilli amelleri işlemeyen kimsenin muhabbet iddiası kâziptir. Bunların cümlesinin esası ise Resulüne ittiba ve sünnetini ihya etmek olduğunu Cenab-i Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Âyetin sebeb-i nüzulü; sûrenin evvelinde beyan olunduğu veçhile Necran'dan gelen Nasara cemaatinin huzur-u Risalette «Bizim; Hz. İsa Allah'ın oğludur dediğimiz, Allah-ü Tealâ'ya muhab-betimizdendir» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Hulâsa; Allah-ü Tealâ'ya muhabbet, Resulüne ittiba' ile olacağı ve Resulüne ittiba etmeyince Allah'a muhabbet iddiası yalan olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:32

Vacip Tealâ zat-ı ülûhiyetine mahabbetin Resulüne ittiba'la hâsıl olacağını beyandan sonra kendine ve Resulüne itaatin vacip olup itaatten i'raz etmenin küfür olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; habibim! Sana ittiba' etmeyenlere sen de ki «Siz Allah'a ve Resulüne iman ve emirlerine imtisal ve nehiylerinden iç-tinab etmek suretiyle itaat edin. Zira; itaat etmeniz vaciptir. İtaat vacip olunca, eğer siz itaatten yüz döndürürseniz Allah'ın azabına müstehak olursunuz. Çünkü; Allahü Tealâ kâfirleri sevmez ve ef-alinden razı olmaz. Küfür; onlara mahabbet bedelinde Allah'ın gazabını ve nimet bedelinde Cehennem'in azabını celbeder. Allah'ın cemi-i ahkâmını kullarına tebliğ eden Resulü olduğu cihetle Resûlullah'a ümmetin itaati vaciptir. Zira şeriati tesis etmek; ümmetin Resule kemâl-i itaatleriyle olacağından Allah-ü Tealâ Resulüne itaati, kendine itaate müsavi kılmıştır. Resûlullah'a itaatin manâsı; sözünü dinlemek ve tasdik etmek ve emrini tutmak ve sünnetine ittitia etmek ve siret-i nebeviyesini takib etmektir. Çünkü; bu manâca itaat olmazsa şeriat tesis olunamaz. Yoksa Nasaranın itikad-ı batılları gibi Resule itaat; Allah'a ibadet eder gibi Resule ibadet etmek manâsına değildir. Zira; mahlûkattan ne kadar büyük farzolunsa, hiçbir kimse ma'bud olamaz. Ancak mabudun bilhak; Allah-ü Tealâ'dır. Bundan evvelki âyet nazil olunca reis-i münafıkîn (Abdullah b. Übey) zuafa-yı mümininin itikadla-rını ifsad etmek maksadıyla «Muhammed (S.A.) bizi Allah'a ibadet eder gibi kendine ibadete davet ve Nasara gibi bizi itikad-ı batıla sevkediyor» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Çünkü bu âyet; Resûlullah'a ittibaın, emrine imtisal etmek manâsına olduğunu beyanetmiştir. Şu halde emrine itaat ile mesleğine sülük etmekten ibadet lâzım gelmediği cihetle bu âyet, o münafı-kın ifsad için ortaya atmış olduğu şüpheyi izale etmiştir ki, itaatle emir; ibadetle emir değildir. Beyzavi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Resule itaatten i'raz etmek küfür olduğuna bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; gazab-ı ilâhiye istihkaklarına sebep; küfürdür ve bu hükmün kâfirlerin cümlesine şâmil olduğuna işaret için zamîr mevziinde ism-i zahir olarak lafzı varid olmuştur. Çünkü; «E|er itaattan i'raz ederseniz Allah-ü Tealâ sevmez» demek «Siz kâfir olursunuz. Binaenaleyh; Allah-ü Tealâ size muhabbet etmez» demektir. Yani i'raz; risaletini tasdikten i'raz olduğuna binaen küfür olmuştur. Amma risaletini tasdik edip de ten-bellik ederek sünnetini ihya etmemek suretiyle adem-i itaatten küfür lâzım gelmez.

Âl-i İmran 3:33

Vacip Tealâ ümmetin rusül-ü kirama itaatleri vacip olduğunu beyanettiği gibi rusül-ü kiramın ind-i ülûhiyette kadirlerinin pek büyük ve beşer içinde itaatleri vacip bir sımf-ı mümtaz olduklarım beyanetmek üzere buyuruyor. Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak Hz. Âdem'i hilâfet ve niyabete lâyık gördü ve fazilet davasında olan meleklere emredip Âdem'e secde etmeleriyle faziletini izhar etti ve sair mahlukat üzerine mükerrem kıldı. Nuh (S.A.)'ın duasıyla yeryüzünde olan bilumum âsileri suya gark eyleyerek Hz. Nuh'u ve etbamı gark olmaktan halâsetti ve bütün düşmanlarının şerrinden kurtardı. İbrahim (A.S.)'m ehl-i beytini imamet ve hilâfetiyle müşerref kıldı ve Hz. İbrahim'e yevm-i kıyamete kadar mukteda bih olmak manşıb-ı cehlinin zürriyetinden başkasına geçmemesine dua ettirdi ve duasını kabuletti. Binaenaleyh; İbrahim (A.S.)'dan sonra gelen enbiya-yı izam hazaratı hep onun neslinden gelmiştir. Ve Âl-i jmrdn'dan her birerlerini âharlerinden mümtaz kıldı. Ve bilhassa İsa (A.S.)'ı gözsüzün gözünü iade ve mevtayı ihya etmek gibi harikulade ef ali yedinde halk etmekle muhtar kıldı ve zamanında en hazık tabipler müdafaadan âciz kalarak mu'cize olduğunu i'ti-rafa mecbur oldular. Binaenaleyh; İsa (A.S.) da nübüvvet davasını bu suretle ispat etti. İşte burada isimleri zikrolunan zevat-ı kiramdan her birerlerini birçok mezaya-yı âliye ve menakıb-i celi-leyle sair nâstan müşerref kıldı ve ümmetlerinin de bunlara itaatleri vacip oldu. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile mahlukat; iki kısımdır ki biri mükellef diğeri gayr-ı mükelleftir. Mükellef olan gayr-ı mükellef üzerine efdal olduğunda şüphe yoktur. Mükellef olan kısım dört olup bunlar da ins, cin, melek, şeytandır. İns, cinden ve cin, şeytandan efdaldir. Çünkü; şeytan tamamen kâfirdir. Cinnin müminleri ve kâfirleri vardır. Meleklerin küllisi mümin ve mutidir. İnsanların mı veya meleklerin mi efdal olduğunda ihtilâf varsa da ehl-i sünnet indinde rusül-ü beşer, rusül-ü melekten ve avam-ı beşer, avam-ı melekten efdaldir. Çünkü; Cenab-ı Hak meleklerin Hz. Âdem'e -secde etmeleriyle emrettiği gibi bu âyette dahi enbiya-yı kiramdan isimleri zikrolunanlarm âlem üzere efdal olduklarını beyan buyurmuştur ki, âlem içinde melekler de dahildir. Binaenaleyh bu âyet; beşerin melekten efdal olduğuna delâlet eder. Rusül-ü kiramın evsaf-ı zemimeden safî ve ahlâk-ı hamideyle müzeyyen olduklarına işaret için saffete ve taharete delâlet eden kelimesi varid olmuştur. Bu âyet; enbiyanın kuvay-ı cismaniye ve ruhaniyelerinde sair nâstan kavi ve şeci* olduklarına delâlet eder. Zira; Allah'ın sair nâs içinden onları ihtiyar etmesi her cihetle onların sair nastan mümtaz olmalarını icabeder. Çünkü; ruh cihetinden tebliğ edecekleri kimselerden çok yüksek olmasalar, onları irşad ve terbiye etmek mümkün olamayacağı gibi bedenen kavi ve celâdetli olmasalar birçok hücuma karşı duramazlar. Şu halde nebi olan zat; herhalde ruhan ve cismen sairlerden yüksek olmak lâzımdır ki, emr-i tebliğ lâyıkıyla ifa olunabilsin. Hâzin, Fahr-i Razi ve Medarik'in beyanları veçhile İmran is-minde iki ihtimal vardır: Birinci ihtimal; (İmran b. Yashur) dur. Buna nazaran Âl-i îmrân'la murad; Musa ve Harun (A.S.) olmak lâzımdır. Zira; (Yashur oğlu İmran) Musa ve Harun (A.S.)'m pederleridir. İkinci ihtimal; İsa (A.S.fın validesi tarafından dedesi-dir ki (İmran 6. Mdsdn/dır. Buna nazaran Âl-i İmran'la murad; Hz. İsa ve validesidir. Bu iki İmran arasında bin sekiz yüz sene kadar geçtiği mervidir. Fakat bundan sonra gelecek âyette İmran'la murad; (İmran b. Mâsân) olduğuna nazaran bu âyette dahi İmran'la muradın İmran b. Mâsân olması ihtimali racihtir.

Âl-i İmran 3:34

Vacip Tealâ ümmetin rusül-ü kirama itaatleri vacip olduğunu beyanettiği gibi rusül-ü kiramın ind-i ülûhiyette kadirlerinin pek büyük ve beşer içinde itaatleri vacip bir sımf-ı mümtaz olduklarım beyanetmek üzere buyuruyor. Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak Hz. Âdem'i hilâfet ve niyabete lâyık gördü ve fazilet davasında olan meleklere emredip Âdem'e secde etmeleriyle faziletini izhar etti ve sair mahlukat üzerine mükerrem kıldı. Nuh (S.A.)'ın duasıyla yeryüzünde olan bilumum âsileri suya gark eyleyerek Hz. Nuh'u ve etbamı gark olmaktan halâsetti ve bütün düşmanlarının şerrinden kurtardı. İbrahim (A.S.)'m ehl-i beytini imamet ve hilâfetiyle müşerref kıldı ve Hz. İbrahim'e yevm-i kıyamete kadar mukteda bih olmak manşıb-ı cehlinin zürriyetinden başkasına geçmemesine dua ettirdi ve duasını kabuletti. Binaenaleyh; İbrahim (A.S.)'dan sonra gelen enbiya-yı izam hazaratı hep onun neslinden gelmiştir. Ve Âl-i jmrdn'dan her birerlerini âharlerinden mümtaz kıldı. Ve bilhassa İsa (A.S.)'ı gözsüzün gözünü iade ve mevtayı ihya etmek gibi harikulade ef ali yedinde halk etmekle muhtar kıldı ve zamanında en hazık tabipler müdafaadan âciz kalarak mu'cize olduğunu i'ti-rafa mecbur oldular. Binaenaleyh; İsa (A.S.) da nübüvvet davasını bu suretle ispat etti. İşte burada isimleri zikrolunan zevat-ı kiramdan her birerlerini birçok mezaya-yı âliye ve menakıb-i celi-leyle sair nâstan müşerref kıldı ve ümmetlerinin de bunlara itaatleri vacip oldu. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile mahlukat; iki kısımdır ki biri mükellef diğeri gayr-ı mükelleftir. Mükellef olan gayr-ı mükellef üzerine efdal olduğunda şüphe yoktur. Mükellef olan kısım dört olup bunlar da ins, cin, melek, şeytandır. İns, cinden ve cin, şeytandan efdaldir. Çünkü; şeytan tamamen kâfirdir. Cinnin müminleri ve kâfirleri vardır. Meleklerin küllisi mümin ve mutidir. İnsanların mı veya meleklerin mi efdal olduğunda ihtilâf varsa da ehl-i sünnet indinde rusül-ü beşer, rusül-ü melekten ve avam-ı beşer, avam-ı melekten efdaldir. Çünkü; Cenab-ı Hak meleklerin Hz. Âdem'e -secde etmeleriyle emrettiği gibi bu âyette dahi enbiya-yı kiramdan isimleri zikrolunanlarm âlem üzere efdal olduklarını beyan buyurmuştur ki, âlem içinde melekler de dahildir. Binaenaleyh bu âyet; beşerin melekten efdal olduğuna delâlet eder. Rusül-ü kiramın evsaf-ı zemimeden safî ve ahlâk-ı hamideyle müzeyyen olduklarına işaret için saffete ve taharete delâlet eden kelimesi varid olmuştur. Bu âyet; enbiyanın kuvay-ı cismaniye ve ruhaniyelerinde sair nâstan kavi ve şeci* olduklarına delâlet eder. Zira; Allah'ın sair nâs içinden onları ihtiyar etmesi her cihetle onların sair nastan mümtaz olmalarını icabeder. Çünkü; ruh cihetinden tebliğ edecekleri kimselerden çok yüksek olmasalar, onları irşad ve terbiye etmek mümkün olamayacağı gibi bedenen kavi ve celâdetli olmasalar birçok hücuma karşı duramazlar. Şu halde nebi olan zat; herhalde ruhan ve cismen sairlerden yüksek olmak lâzımdır ki, emr-i tebliğ lâyıkıyla ifa olunabilsin. Hâzin, Fahr-i Razi ve Medarik'in beyanları veçhile İmran is-minde iki ihtimal vardır: Birinci ihtimal; (İmran b. Yashur) dur. Buna nazaran Âl-i îmrân'la murad; Musa ve Harun (A.S.) olmak lâzımdır. Zira; (Yashur oğlu İmran) Musa ve Harun (A.S.)'m pederleridir. İkinci ihtimal; İsa (A.S.fın validesi tarafından dedesi-dir ki (İmran 6. Mdsdn/dır. Buna nazaran Âl-i İmran'la murad; Hz. İsa ve validesidir. Bu iki İmran arasında bin sekiz yüz sene kadar geçtiği mervidir. Fakat bundan sonra gelecek âyette İmran'la murad; (İmran b. Mâsân) olduğuna nazaran bu âyette dahi İmran'la muradın İmran b. Mâsân olması ihtimali racihtir.

Âl-i İmran 3:35

Vacip Tealâ Âl-i îmrân'ı ihtiyar ettiğini beyan buyurduğu gibi Âl-i İmrân'ın bazı menakıbım beyanetmek üzere buyuruyor. Bu âyette İmranla murad; İmran b. Mâsân'dır ki Hz. Meryem'in pederidir. O zamanda (Beni Mâsân) Beni İsrail'in gerek umur~u saltanat ve gerek umur-u din cihetinden reisleriydi. İmreet-iîmr anla murad; Hz. Meryem'in validesi (Hanne) dir. O zamanda oğlan evlâdı arzu eden kimsenin Beyt-i Mukad-des'e hizmet için nezretmesi âdet olduğundan Hanne, hamil olunca karnında olan çocuğu âyette beyan olunduğu veçhile Beyt-i Mukaddes'e nezretti. Kocası İmran «Oğlan olacağını bilmeden nasıl nezrettin, kız olursa nezrini nasıl ifa edeceksin?» demekle itâbetti ve çocuk dünyaya gelmeden (İmran) vefat eyledi. (Hanne), nezrinin kabulünü Cenab-ı Hak'tan beklerken hamli, ümidinin hilâfında zuhur edip Meryem dünyaya geldi. Vacip Tealâ (Hanne)'nin erkek evlât doğuracağım ümid ederken kız zuhur etmesi üzerine teessüfünü izharla söylediği sözlerini hikâye etmek üzere buyuruyor. Halbuki Allah-ü Tealâ onun doğurduğu çocuğun kız olacağını bilirdi. Binaenaleyh; günlerce ağlamanın ve ye'sü "matemin lüzumu yoktu. Zira; oğlan Beyt-i Mukaddessin hizmetine yarar ve kız ise yaramazdı. Çünkü; kız hayzı sebebiyle Beyt'in hizmetinde aleddevam bulunamayacağı gibi namahremdi. Binaenaleyh; ecnebi kimselerle de içtima' edemezdi ve kadın olduğu için zayıf, korkak ve bîçareydi.

Âl-i İmran 3:36

demekle hasretini izhar ederek mü-nacaatja bulundu ve herşeyi Cenab-ı Hakkın kudretine havale etti. (Hanne) bu sözlerinin cümlesini makam-ı i'tizarda serdetti. Çünkü; nezrinde «Oğlan olursa nezrettim» gibi bir şart dermeyan etmeyip mutlak zikrettiğinden, kız olunca nezri mutlak yaptığını hata addederek i'tizara lüzum görmüştü. Yoksa bu sözleri Vacip Tealâ'ya bildirmek için söylememiştir. Çünkü; Allah-ü Tealâ'ya ilâma hacet yoktur. (Hanne)'nin mutlak olarak hezretmesi hizmete yarar oğlan olmasını talebe bir vesileydi. Fakat irade-i ilâhi-yeye muhalif talepte fayda yoktur. Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile (Hanne)'nin bu nezrine sebep; çocuk getirmemiş ve getirmek zamanı geçmiş olduğu halde bir ağaç altında otururken, bir kuş yavrusunu besler görünce hulûs-u niyetle Rabbisinden bir çocuk ister. Duası kabul olunup Meryem'e hâmil olunca, Cenab-ı Hakka şükrolmak üzere ferahından bu nezrini yapar, fakat kız dünyaya gelince izhar-ı esefle itizar eder. Çünkü; onların şeriatlarında oğlanı nezretmek caiz olup kızı nezretmek caiz olmadığından i'tizara lüzum görmüştü. Meryem; Beni İsrail lisanında ibadet ve hizmet edici manasınadır. Afat-ı din ve âfat-ı dünyadan mahfuz olmasına tefa'ül için adını Meryem koymuştu. Gerçi evlâdın adını koymak babaya aitse de, yukarıda beyan olunduğu veçhile Meryem dünyaya gelmeden pederi vefat ettiğinden ismini koymak vazifesi validesine intikal etmişti. Binaenaleyh; validesi vazifesini ifa ettiğini beyan etmiştir. Tefe'ul için Meryem ismini vermesi; tefe'ul için evlâda güzel isim koymak mendub olduğuna delâlet eder. Bu âyette erkeğin kadından efdal olduğunu beyan için varid olmuştur. Yani; «Erkek kadın gibi değil» demektir. Çünkü; erkek ibadette devam eder, kadınların ibadete mani birçok halleri bulunduğundan devam üzere ibadet edemezler. Binaenaleyh; Beyt'e hizmet de böyledir. Bundan başka erkeklerin sabrettiği şeylere kadınlar sab-redemez ve harbü darba kadir olamazlar ve aklü kiyasette erkeğe yetişemezler. Gerçi aklü kiyasette kadınlarda da nadiren erkek ayarında fetanetlileri olursa da nadire hüküm taalluk etmez. Çünkü itibar; ekseredir. Vacip Tealâ Meryem'in validesinin duasının kabul olunduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; güzel büyüdü ve neşv-ü nema buldu ve Hz. İsa gibi bir oğlan getirdi ve âlem yüzünden menfaat gördü. …

Âl-i İmran 3:37

Vacip Tealâ'nın Meryem'i güzel kabul ile kabul etmesiyle murad; Meryem'i ve oğlunu Şeytan'ın şerrinden muhafaza etmesi ve başkalarının nezri 7nescid.de hizmete yaradıktan sonra kabul olunduğu halde Meryem'in hal-i sabave-tinde kadın olarak oğlan bedelinde kabul olunmasıdır. Binaenaleyh; Zekeriya (A.S.) Meryem'i taht-ı tekeffülüne aldı ve Beyt-i Şerif içinde bir hücreye koydu ve güzel terbiye ederek büyüttü. Fahr-i Razi, Kâzi, Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile (Meryem) dünyaya gelince validesi (Hanne) onu bir libasa sararak Mescid-i Haram'da ibadet ve dersle meşgul olan ulemaya teslim edince, onlar Meryem'in sabavetine bakmadılar. Çünkü; reislerinin kerimesi olduğu cihetle derhal kemâl-i şevkle kabul ettiler. Zekeriya (A.S.) Meryem'in teyzesinin zevci olduğundan «Benim karabetim var, umur ve hususuna ben elyakım» demişse de diğerleri razı olmayarak, kur'aya karar verdiler ve Sûre-i Meryem'de mufassalan beyan olunduğu veçhile kur'a neticesinde Meryem yine Zekeriya'ya isabet etti. Binaenaleyh; Zekeriya (A.S.)'a tevdi' edildi ve Zekeriya (A.S.) da Meryem'in mesalihini tesviyeyi tekeffül etti. Âyette zikrolunan mihrapla murad; Meryem'in beytû-tetine tahsis olunan hücredir ki, muhkem kilitle kilitli bir ibadethanedir. (Meryem) sütten ayrılıp kendi oturup kalkar bir hale gel-dikten sonra o hücrede ikâmete başlamıştır. Kış günlerinde yaz ve yaz günlerinde kış meyvelerini Meryem'in yanında görünce Zekeriya (A.S.) onların nereden geldiğini sordu ve Meryem de cevap verdi. İşte bu âyet-i celile; evliya-yı kiramdan harikuladenin keramet olarak zuhuruna delâlet eder. Zira; Hz. Meryem'in yanında bu taamların bulunması harikulade olmakla keramet kabüinden-dir. Çünkü; Meryem nebi olmadığından bu hâlâta mu'cize denilemez, ancak keramet denir. Allah-ü Tealâ'ya ibadetle takarrubeden sevgili kulları yedinde bu gibi kerametlerin vukuu inkâr olunur birşey değildir. Çünkü; vukuu çoktur. Hulâsa; Cenab-ı Hakkın, Meryem'in validesi (Hanne)'nin nezrini kız olduğu halde kabul edip güzel neşvü nema verdiği ve Ze-keriya'nın Meryem'in mesalihini tesviyeyi tekeffül ettiği ve her ne zaman Zekeriya (A.S.) hücresine girerse türlü türlü rızıklar bulup Meryem'e onların nereden geldiğini sorduğu, Meryem'in de ta-raf-ı ilâhiden geldiğini beyanla cevap verdiği gibi Cenab-ı Hakkın dilediği kulunu hesapsız merzuk edeceğini dahi beyanettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:38

Vacip Tealâ Hz. Meryem'in indinde zuhur eden harikuladeye Zekeriya (A.S.)'m muttali olduğunu beyanettiği gibi Meryem'de zuhur eden hârikaya bakarak vakti geçmişse de harikulade olarak hareminden çocuk doğmasını Rabbisinden istediğini beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; Zekeriya (A.S.) her zaman acayib-i ilâhiyeyi tefekkürle meşgul olduğu halde Meryem indinde harikayı görüp Meryem'in söylediği hakimane sözleri dinleyince kendi makamına bir halife halk olunmasını istirham etmek üzere hemen o saat ve o mekânda enva-ı nimetleriyle kullarını terbiye ve taltif eden Rabbisine duaya başladı ve merhametine iltica etti ve dedi ki «Ey benim Rab-bim! İmran'in haremine Meryem'i verdiğin gibi bana da ind-i ülû-hiyetinden temiz ve cemii nevakıs-ı beşeriyeden pâk ve nezih ve senin rızana muvafık bir velet ihsanet. Zira; sen dua edenlerin dualarım işitir ve istediklerini lütfedersin.» demekle istirhamda bulundu. Zekeriya (A.S.)'m Meryem indinde gördüğü harikalardan imrenerek veled istemesinden; ondan evvel haşa Allah'ın kudretinde tereddüd üzere bulunması lâzım gelmez. Zira; kudret-i ilâhiyeyi tamamiyle müdrikti. Ve kuru ağaçtan yaş meyvanın ve her türlü amelden kalmış şeyh-i faniden taze çocuğun halk olunacağını bilirdi. Lâkin «Allah-ü Tealâ birşeyi murad edince esbabını hazırlar.» fahvasınca Hz. Zekeriya için bir veledin halk olunacağı zaman geldiğinden Meryem'den görmüş olduğu harikalar duasına vesile oldu ve Cenab-i Hak da ilham etti. Binaenaleyh; bir veled-i salih istedi., Halbuki çocuğun husulüne sebeb-i zahiri olan kuvvetin gerek kendisinde ve gerek hareminde olmadığından duasında kendi indinden yani esbaptan mücerret harikulade olarak hibe et demiş ve duasına şunu da ilâve etmiştir: «Sen dua edenlerin duasını igitir ve kabul eder ve me'mul ettikleri şeyi verir me'yus etmezsin.» Binaenaleyh*' insanın esbaba tevessülle beraber her zaman Cenab-ı Hakka dua etmekten geri durmaması lâzımdır. Şu halde istediği şeyin husulünde yüzde bir ümidi olmasa bile duadan hali kalmamalıdır.

Âl-i İmran 3:39

Vacip Tealâ Zekeriya (A.S.)'m duasını beyandan sonra melekler vasıtasıyla duasının kabulüyle oğlu Yahya'nın vücut bulacağım tebşir ettiğini beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi, Kazi, Hâzin'in beyanlarına nazaran Hz. Zekeri-ya'ya nida eden melek Cibril-i Emtn'dir. Cibril-i Emin; meleklerin reisi olduğu cihetle şanına ta'zîm için Vahid-i Muazzam'dan cemi siygasıyla tâbir olunmuştur. Yahut .Cibril'in maiyetinde bazı melekler de vardı. Zekeriya (A.S.) o zamanda ulema ve enbiyanın reisi ve Beyti Mukaddes'in nezareti kendilerine mevdu ashab-ı itibardan olup Beni İsrail'in müdebbir-i umuru ve muslih-i ahvali olmakla namazdayken bu nidanın zuhuruna âyet delâlet eder. İnsanın matlubunu namazla talep ve te'yid etmesi mendup ve namazda duanın kabulü ve ihtiyacın kazası mevcut olduğuna bu âyetin delâlet ettiği Tefsir-i Medârik'in cümle-i beyanatmdandır. Yahya (A,S,)'ın kalbi iman ve sair azası ibadetle dolu olduğundan ismine Yahya denilmiştir. Âyette kelimeyIe murad ; İsa (A.S./dır. Zira; pedersiz kelimesiyle meydana geldiğinden Hz. İsa'ya kelime denmiştir ki halkı hakayıka irşad «dip kelâm-ı ilâhiyle ihtida ettikleri gibi Hz. İsa ile dahi ihtida ettiklerinden kelime denmeye şayandır. Hz. Yahya'nın zühd-ü takvada ve ibadette ve ilm ü hilimde ve bütün umur-u diyanette zamanının büyüğü olacağından Ce-nab-ı Hak seyyid olduğunu beyan buyurmuştur. Kuvvet ve kudretiyle beraber nisvana takarrup gibi şehevat-ı nefsaniyeden hiçbir şey arzu etmediğinden hasur olduğu beyan olunmuştur. Çünkü hasur; nefsini günahlardan şiddetle meneden iffet-i kâmile sahibine denir. Binaenaleyh; Yahya (A.S.)'m son derecede iffet sahibi olduğuna âyet delâlet eder. Hatta Beyzâvi'nin beyanına nazaran hal-i sahavetinde çocuklar oyuna davet ettiklerinde «Oyun için mi halk olundum?» buyurduğu mervidir. Evet! Çocuklar oyun oynar ve oynamak haklarıdır. Lâkin yaratılışında olan taharet ve saffetine binaen faydasız şeylerle iştigalden Cenab-ı Hakkın muhafaza etmesi baîd birşey değildir. Binaenaleyh; Yahya (A.S.) m sahavetinde bu gibi sözü söylemesi garip birşey addolunamaz. Hulâsa; Zekeriya (A.S.)'ın duasının kabulüyle bir oğlan halk olunacağını beyanla kendi mihrapta namaz kılarken meleklerin tebşir ettikleri ve oğlunun ismi Yahya olacağı ve Hz. İsa'yı tasdik ve zamanın ulusu olup bütün müştehiyattan nefsini muhafaza edeceği ve nübüvvetle muttasıf salihler zümresinden olacağı ve bunların cümlesiyle Hz. Zekeriya'nm tebşir olunduğu bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:40

Vacip Tealâ Zekeriya (A.S.)'m bir erkek oğlanla tebşir olununca söylediği sözünü beyanetmek üzere buyuruyor. Zekeriya (A.S.)'a melekler tarafından bir oğlu olacağını haber verince esbab-ı zahiriyenin mevcut olmadığını nazar-ı itibare alarak kemal-i taaccüp ve sürurla «Ben bir şeyh-i faniyim. Sinnim kemaline vasıl olduğu halde benim için oğlan nasıl olur? Esasen haremim de doğurmaz bir sinne baliğ olmuştur» deyince melek tarafından «Böylece esbab-ı zahiriye olmadığı halde Allah-ü Tealâ istediğini işler» demekle cevap verilmiştir. Zekeriya (A.S.)'m bu taaccübü Allah'ın kudretinden şekket-tiğinden değildir. Ancak çocuğun halk olunacağının keyfiyetini sualdir. Yani; «Ya Rabbi! Ben ve haremim ihtiyar olduğumuz halde mi bize bir velet ihsan edeceksin, yoksa âdet veçh üzere çocuk doğmak için bizi genç bir hale mi ifrağ edeceksin?» demektir. Çünkü vakti geçip çocuktan me'yus olduğu halde böyle bir nimetin zuhurunu gayet büyük addederek sürurundan taaccüb etmiş ve talep ettiği matlubunun vaad olunduğunu işitince kemal-i ne-şatından va'd-i ilâhiyi bir daha işitmek üzere sualini tekrar eylemiştir. Çünkü; insanların çok sevdiği şeyi tekrar zikirle telezzüz etmeleri âdetleridir. Zekeriya (A.S.)'a çocuk tebşir olunduğu zaman kendinin yüz-yirmi ve hareminin doksandokuz yaşında bulundukları Fahr-i Ra-zi ve Hâzin'in cümlei beyanatmdandır. Akıt; asla çocuk getirmeyen kimsedir. Yahya (A.S.)'dan evvel validesi çocuk getirmediğinden Zekeriya (A.S.) hareminin âkır olduğunu zikretmiştir.

Âl-i İmran 3:41

Vâc"ip Tealâ, Zekeriya (A.S.) oğlu olacağını anlayınca hamlin alâmetini istediğini beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; Zekeriya (A.S.)'a bir oğlan doğacağı tebşir olunup tevellüdün keyfiyetini tetkikten sonra çocuğun halk olunmasında sür'at arzu ettiğini izhar ederek tekrar istirhama başladı ve «Ey Rabbim! Haremimin çocuk doğuracağına bana kanaat hasıl oldu. Zira; vaad ettin, vaadmda ise hulfolmaz, elbette benini için bir oğlan olacak. Lâkin o oğlana haremimin hâmile olduğuna benim için bir alâmet halk et ki o alâmetle ben hamli bileyim ve nimetini şükürle istikbal edeyim ve gözetmek meşakkatinden kurtulayım» demekle Cenab-ı Hakka tazarru' etti. Allah-ü Tealâ Hazreti Zeke-riya'nın şu duasını kabul ederek ((Hareminin hamil olduğuna alâmet; lisanınla nasa üç gün söylemeyip ancak işaretle söylemektir» demekle hamlin vücuduna alâmeti beyan buyurdu ve zikir ve teşbihle de emretti. İnsan'ın hilkatine maye-i asliyye olan nutfenin rahm-i mâde-re düşünce, çocuk istidadı bilinemediğinden, Zekeriya (A.S.) ke-mâl-i şevk ve süruruna binaen hamlin vücuduna alâmet istemiştir. Ve bu nimetin şükrünü lâyıkıyla eda edip umur-u dünya'ya karıştırmamak için üç gün nasla konuşmaya kadir olamayacağını beyan, akşam ve sabah zikir ve teşbihle meşgul olmasını emretmiştir. Azası tam olduğu halde nasla tekellüme kadir olamayıp ancak işaretle konuşması, zikir ve teşbihine halel gelmemesi Zekeriya (A.S.yın mu'cizesidir. Çünkü; söyliyememesi rahimde çocuğun vücuduna alâmet olacak denildi ve denildiği gibi söylemedi ve çocuk da oldu. îşte bu hal; mucizeden başka bir şey değildir. Şu halde üç gün söze muktedir olamaması; hem maksûd olan hamlin vücuduna hem de nimetin şükrünü edaya vesile olmuştur. Şu tafsilât; üç gün Zekeriyya (A.S.)'ın tekellüme muktedir olamadığı surettedir. Amma Fahri Razi'nin beyanı veçhile tekellümden âciz olmadığından nasla konuşmak ihtiyacını ancak işaretle anlatmakla emrolundu ki bundan da maksat; zikir ve teşbihle meşgul olsun ve huzur ve ihlâsma halel gelmesin. Çünkü; nasla ihtılât ve konuşmak huzura mâni olduğu gibi zikir ve teşbihe dahi mânidir. İşte Zekeriyya (A.S.)'a vaad olunan çocuk büyük bir nimet olup o nimetin şükrünü edâ ise teşbih ve tehlil ve çokça zikirle olacağına binaen Cenab-ı Hak üç gün konuşmamasıyla beraber zikir ve teşbihe devam etmesiyle emretmiştir, Remz ile.murat; bir şeye azadan birisiyle işaret etmektir. *Zekeriyya (A.S.)'a söylemeyip işaretle ihtiyacını defetmesi emro-lundu ki bütün zamanını zikirle geçirsin. Gece ve gündüz zikir ve teşbihle meşgul olacağına işaret için geceye ve gündüze delâlet eden aşiy ve ipkâr zikrolunmuştur. Şu halde bir nimete nail olan kimsenin o nimeti zikrullahla, teşbih ve tehlille karşılaması lâzım olup bu vesileyle nimetin şükrünü eda etmiş olacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyanetmiştir. Zira; Zekeriyya (A.S.)'ın duasının kabulünü, teşbih ve tehlille me'mur olduğunu ve bunlarla nimetin şükrünü edâ ettiğini Kur'ânda bize beyan etmesi, bizim de aynı mesleği takip etmemiz lâzım olduğuna tenbihtir. Hulâsa; Zekeriyya (A.S.)'m duasını kabul edip bir oğlan ihsan edeceğini Cenab-ı Hak vaad edince Hazreti Zekeriyyanın hamle bir alâmet istediği ve nasa üç gün lisaniyle söz söylemeyip, meramım işaretle anlatması hareminin hamline alâmet olması ve o zamanda verilen nimetin şükrünü lâyıkıyla eda etmek için çok zikir, gece-gündüz Cenab-ı Hakkı takdis etmekle memur olduğu ve her nimete nail olan kimsenin nimeti şükürle karşılaması lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:42

Vacip Tealâ Meryem'in Hz. Zekeriyya'nın tekeffülündeyken Meryem'de gördüğü harikalar üzerine bir çocuk isteyip o çocuk vücut bulacağını vaadla mübeşşer olduğunu beyanettiği gibi Meryem hakkında varid olan emirleri beyanetmek üzere buyuruyor. Meryem (R.A.)'ya §u tebşirle nida eden Cibril-i Emin ve maiyetinde bulunan melekler olduğu mervidir. Meryem hakkında meleklerin nidaları, sair zuhur eden harikuladeler gibi keramât kabilinden olup bunların cümlesi de Hz. İsa'nın nübüvvetine mukaddimedir. Cenab-ı Hak bu âyette Hz. Meryem'i ihtiyar ettiğini iki defa beyan buyurmuştur. Çünkü; Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanları veçhile Cenab-ı Hak Beyt-i Mukaddes'in hizmetine nisvandan menzûre kabul etmediği halde Meryem'i kabul etmek ve harikulade olarak Meryem'in beytutet ettiği hücresine rızkını göndermek ye pedersiz oğlu İsa (A.S.)'ı ihsan etmek ve meleklerin sözlerini işittirmek ve doğru yola hidayette kılmak ve birtakım keramâtla sair kadınlardan mümtaz eylemek ve Hz. İsa tıfıl olduğu halde söz söylemeye kudret vermekle yahûdîlerin iftiralarından beri olduğuna şehadet ettirmek, kendini ve oğlunu âleme alâmet kılmak ve kadınların müptelâ oldukları hayız ve nifas gibi şeylerden tathir etmek ve mertebe-i velayetle taltif eylemek istifanın en yüksek tabakasıdır. Şu halde âyette zikrolunan birinci istifa; bidayet-i ha-tindeki ıstıfâ ve ikinci ıstıfâ da nihayet halindeki istifadır. Binaenaleyh; nazm-ı Kur'ân'da tekrar yoktur. Zira; istifaların manâları başka başkadır. Hz. Meryem'i Cenab-ı Hakkın küfür gibi bir cinayetten ve sair günahlardan ve erkeklerin temasından ve sair ef'al-i kabiha ve ahlâk-ı zemîmeden tathîr edeceğine işaret için tathîr ettiğini sarahaten zikretmiştir. ÂIemle murad; kendi zamanının alemi olduğuna nazaran Hz. Meryem'in Hz. Hatice ve Fâtıma (R. Anhüma)'dan efdal olması lâzım gelmez. Amma âlemle murad; mutlaka âlem olduğuna nataran Hz. Meryem'in bilcümle nisvandan efdal olmasına bu âyet delâlet eder. Ve esah olan da bu olmalıdır. Zira; mutlak olarak zikrolunan âlemi bir zamanla takyid etmek zahirin hilafıdır. Vacip Tealâ'nın Meryem'e atıyesi sairlerinden ziyade olduğundan bu nimetlerin şükrünü edaya sür'at etmesini emretmiştir ki evvelâ; ihlâsla dua eylemek ve saniyen abd için ubudiyet vazifesini izhar etmekte en ziyade alâmet olan secdeyi eda etmek ve cemaatle namaz kılmasına işaret İçin rükû edenlerle rükû etmekle emir varid olmuştur. Secde namazdan kinaye olduğu cihetle secdeyle emir yalnız namaz kılmasıyla emir ve rükû ile emir de cemaatle namaz kılmasıyla emrolunduğundan her iki suretle namazının cevazına işaret olunmuştur. Hz. Meryem'in ism-i sarihi evvelce zikrolunduğu halde tekrar zikrolunması Meryem'in şanını îlâ ve hikâye olunan mesaile itina etmek ve bundan evvel beyan olunan mesaille bu meselenin yek-diğerinden ayrı ayrı olduğuna işaret için ismi tekrar tasrih olunduğu Ebussuud Efendi'nin cümle-i beyanatmdandır. Çünkü bundan evvel Meryem hakkında zikrolunan ahkâm; Hz. Meryem'in hal-i sabavetinde terbiye-i cismanisini tekeffül eden Zekeriya (A.S.) gibi bazı akrabasının faziletlerini beyana mütealliktir. Amma bu âyette beyan olunan ahkâm; hal-i buluğunda vaki olan tekâlif-i ilâhiyeyle terbiye-i ruhanisine mütealliktir. Terbiye-i ruhaniye, terbiye-i cismaniyeden ayrı olduğu gibi ruhaniyetüı cismaniyetten daha yüksek olduğuna işaret için bu âyette bu'd-ü meratibe mevzu olan edat-ı nida ile ismi (Ya Meryem) unvanıyla zikrolunmuştur. Hz. Meryem nebi olmadığı cihetle meleklerin bu mükâleme-leri Meryem'e ilham tarikiyle veyahut meleklerin beşer suretine teraessül etmeleriyle vaki olmuştur. Bu tekellüm Hz. İsa'yı tebşirden evvel olduğu cihetle Hz. İsa'dan evvel validesinin ibadet üzere musir olduğuna ve bilkülliye mâsivadan kat'-ı alâka ederek sıfât-ı behîmiyeden tamamiyle tecerrüd ettiğine ve ruh-u akdesin feyezanına müstaid olduğuna ve velayet mertebesini ihraz eylediğine delâlet eder ve şu evsaf-ı âliyeyi Hz. Meryem nefsinde cem'et-tiğinden Cenab-ı Hak kendisini saadet-i dünyaya ve saadet-i âhi-rete nail kılmıştır. Hulâsa; Hz. Meryem'i Cenab-ı Hakkın ihtiyar ettiğini ve fena şeylerden tathir edip zamanında âlemin nisvanı üzerine tafdil eylediğini beyanla meleklerin tebşir ve bu nimetlerin şükrünü eda etmek için dua Ve ibadet ve secde etmesini ve cemaatle namaz kılmasını emrettikleri ve bu misilli ibadetler Cenab-ı Hakkın vermiş olduğu nimetlerin şükrünü eda kabilinden olduğu bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:43

Vacip Tealâ Meryem'in Hz. Zekeriyya'nın tekeffülündeyken Meryem'de gördüğü harikalar üzerine bir çocuk isteyip o çocuk vücut bulacağını vaadla mübeşşer olduğunu beyanettiği gibi Meryem hakkında varid olan emirleri beyanetmek üzere buyuruyor. Meryem (R.A.)'ya §u tebşirle nida eden Cibril-i Emin ve maiyetinde bulunan melekler olduğu mervidir. Meryem hakkında meleklerin nidaları, sair zuhur eden harikuladeler gibi keramât kabilinden olup bunların cümlesi de Hz. İsa'nın nübüvvetine mukaddimedir. Cenab-ı Hak bu âyette Hz. Meryem'i ihtiyar ettiğini iki defa beyan buyurmuştur. Çünkü; Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanları veçhile Cenab-ı Hak Beyt-i Mukaddes'in hizmetine nisvandan menzûre kabul etmediği halde Meryem'i kabul etmek ve harikulade olarak Meryem'in beytutet ettiği hücresine rızkını göndermek ye pedersiz oğlu İsa (A.S.)'ı ihsan etmek ve meleklerin sözlerini işittirmek ve doğru yola hidayette kılmak ve birtakım keramâtla sair kadınlardan mümtaz eylemek ve Hz. İsa tıfıl olduğu halde söz söylemeye kudret vermekle yahûdîlerin iftiralarından beri olduğuna şehadet ettirmek, kendini ve oğlunu âleme alâmet kılmak ve kadınların müptelâ oldukları hayız ve nifas gibi şeylerden tathir etmek ve mertebe-i velayetle taltif eylemek istifanın en yüksek tabakasıdır. Şu halde âyette zikrolunan birinci istifa; bidayet-i ha-tindeki ıstıfâ ve ikinci ıstıfâ da nihayet halindeki istifadır. Binaenaleyh; nazm-ı Kur'ân'da tekrar yoktur. Zira; istifaların manâları başka başkadır. Hz. Meryem'i Cenab-ı Hakkın küfür gibi bir cinayetten ve sair günahlardan ve erkeklerin temasından ve sair ef'al-i kabiha ve ahlâk-ı zemîmeden tathîr edeceğine işaret için tathîr ettiğini sarahaten zikretmiştir. ÂIemle murad; kendi zamanının alemi olduğuna nazaran Hz. Meryem'in Hz. Hatice ve Fâtıma (R. Anhüma)'dan efdal olması lâzım gelmez. Amma âlemle murad; mutlaka âlem olduğuna nataran Hz. Meryem'in bilcümle nisvandan efdal olmasına bu âyet delâlet eder. Ve esah olan da bu olmalıdır. Zira; mutlak olarak zikrolunan âlemi bir zamanla takyid etmek zahirin hilafıdır. Vacip Tealâ'nın Meryem'e atıyesi sairlerinden ziyade olduğundan bu nimetlerin şükrünü edaya sür'at etmesini emretmiştir ki evvelâ; ihlâsla dua eylemek ve saniyen abd için ubudiyet vazifesini izhar etmekte en ziyade alâmet olan secdeyi eda etmek ve cemaatle namaz kılmasına işaret İçin rükû edenlerle rükû etmekle emir varid olmuştur. Secde namazdan kinaye olduğu cihetle secdeyle emir yalnız namaz kılmasıyla emir ve rükû ile emir de cemaatle namaz kılmasıyla emrolunduğundan her iki suretle namazının cevazına işaret olunmuştur. Hz. Meryem'in ism-i sarihi evvelce zikrolunduğu halde tekrar zikrolunması Meryem'in şanını îlâ ve hikâye olunan mesaile itina etmek ve bundan evvel beyan olunan mesaille bu meselenin yek-diğerinden ayrı ayrı olduğuna işaret için ismi tekrar tasrih olunduğu Ebussuud Efendi'nin cümle-i beyanatmdandır. Çünkü bundan evvel Meryem hakkında zikrolunan ahkâm; Hz. Meryem'in hal-i sabavetinde terbiye-i cismanisini tekeffül eden Zekeriya (A.S.) gibi bazı akrabasının faziletlerini beyana mütealliktir. Amma bu âyette beyan olunan ahkâm; hal-i buluğunda vaki olan tekâlif-i ilâhiyeyle terbiye-i ruhanisine mütealliktir. Terbiye-i ruhaniye, terbiye-i cismaniyeden ayrı olduğu gibi ruhaniyetüı cismaniyetten daha yüksek olduğuna işaret için bu âyette bu'd-ü meratibe mevzu olan edat-ı nida ile ismi (Ya Meryem) unvanıyla zikrolunmuştur. Hz. Meryem nebi olmadığı cihetle meleklerin bu mükâleme-leri Meryem'e ilham tarikiyle veyahut meleklerin beşer suretine teraessül etmeleriyle vaki olmuştur. Bu tekellüm Hz. İsa'yı tebşirden evvel olduğu cihetle Hz. İsa'dan evvel validesinin ibadet üzere musir olduğuna ve bilkülliye mâsivadan kat'-ı alâka ederek sıfât-ı behîmiyeden tamamiyle tecerrüd ettiğine ve ruh-u akdesin feyezanına müstaid olduğuna ve velayet mertebesini ihraz eylediğine delâlet eder ve şu evsaf-ı âliyeyi Hz. Meryem nefsinde cem'et-tiğinden Cenab-ı Hak kendisini saadet-i dünyaya ve saadet-i âhi-rete nail kılmıştır. Hulâsa; Hz. Meryem'i Cenab-ı Hakkın ihtiyar ettiğini ve fena şeylerden tathir edip zamanında âlemin nisvanı üzerine tafdil eylediğini beyanla meleklerin tebşir ve bu nimetlerin şükrünü eda etmek için dua Ve ibadet ve secde etmesini ve cemaatle namaz kılmasını emrettikleri ve bu misilli ibadetler Cenab-ı Hakkın vermiş olduğu nimetlerin şükrünü eda kabilinden olduğu bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:44

Vacip Tealâ Zekeriya ve Yahya (A.S.)'uı ve Hz. Meryem'in vak'alarını beyanettiği gibi vukuat-ı mezkûreyi beyan; Resulünün sıdk-ı nübüvvetine delâlet eder mu'cize kabilinden olduğunu dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Şu halde vukuatı olduğu gibi haber vermek; senin dâvâ-yı nübüvvette sâdık olduğuna delâlet eder. Çünkü; gaipten haberdir. Binaenaleyh; nübüvvetinde şekketmek caiz değildir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile şu beyanolunan vukuatın şanlarına ta'zim ve mutazammm olduğu masâliha kemaliyle dikkat etmek lâzım olduğuna işaret için bu'd-ü merâtibe delâlet eden lâfzı vârid olmuştur. KaIemle' murad; ulemayı Beni İsrail'in Tevrat'ı~ve sair kütüb-ü şer'iyeyi yazdıkları kalemleri veya ellerinde bulunan asaları veyahut kur'ada isimlerini yazdıkları oklarıdır. Kalemlerini bir mahalle bıraktıklarına âyet delâlet ederse keyfiyetine delâlet yoktur. Esah olan herkes ismini yazdıkları okları bir torba içine bıraktılar ve Meryem ismi kimin okuna isabet ederse onun tekeffül edeceğine karar verdiler. Kur'a çekilince Hz. Zekeriya'nın okuna isabet edip müşarünileyhin tekeffürettiği kafidir. Binaenaleyh bu âyet; kur'a'nın meşru olduğuna delâlet eder. Kur'aya kadar münazaalarının sebebi; yukarıda beyan olunduğu veçhile Meryem'in pederi mer'iyyülhâtır ve Beni İsrail'in reisi olup vefat etmesiyle Meryem'in yetim kalması ve validesinin Beyt-i Mukaddes'e hizmet için nezredip bu nezrinin kabul olunması üzerine herbirinin Meryem'e tekeffülü ve tesviye-i umurunu kendileri için bir şeref addetmeleridir.

Âl-i İmran 3:45

Vacip Tealâ şu beyanatın vahyolunduğunu beyanettiği gibi Hz. Meryem'in, oğlu İsa (A.S.) tebşir olunduğunu dahi beyanet-mek üzere buyuruyor. Yani; Meryem (R.A.) Beyt-i Mukaddes'e hizmet edip Mevlâsına ibadet ve taatle kemalât-ı insaniyeyi iktisab ettiği bir zamanda beşaretle melek kendine geldi ve dedi ki «Ya Meryem! Allahü Tealâ bir oğlanla seni tebşir eder ki ismi Mesih ve Meryem oğlu İsa'dır ve onun kadri âlî ve mertebesi büyüktür. Binaenaleyh; dünyada ve âhirette şerif ve herkes indinde sözü makbul ve muteberdir ve kendisi ülül'azim peygamberan-ı zişandan ve Cenab-ı Hakka takarrub edenlerdendir ve bir sıfatı da çocukken beşikte ve büyüdüğü zaman hayrile nasa nasihat edip söz söylemektir. Zira; kendisi sulehâ zümresindendir.» Meryem'e nida eden Cibril, şahs-ı vahidse de şânma tazim için cemi' siğasıyla melâike varid olmuştur. Beşaret; insana sürür verecek birşeyi haber vermektir. Mesih; lisan-ı İbrani'de mübarek manâsına olduğundan Hz. İsa'nın şerefini müş'ir lâkabıdır ve ism-i alemisi İsa'dır. İsa (A.S.)'da çocuk doğmanın esbâb-ı âdiyesi olan peder olmayıp Allahü Tealâ'dan sadır olan kelimesiyle hasıl olduğundan sebebin ismiyle müsebbebe tesmiye kabilinden kelime denilmiş ve harikulade ve kudret-i ilâhiyeye alâmet olarak halko-lunduğuna işaret için Meryem'in oğlu olduğu tasrih olunmuştur. Evlâdın babaya nispeti âdetken validesine nispeti pederi olmadığına işarettir. , vecahet; kadri âli ve sahib-i mansıp ve herkesçe makbul olup sözü muteber olmaktır. Hz. İsa ise dünyada duası müstecap bir zat-ı âlikadir olup mevtayı ihya etmek, gözsüzleri gözlendirmek ve uyubdan salim olmakla ekser-i nasa merci olduğu gibi âhirette mücrimlere şefaatle büyük rütbe sahibi olduğundan vecih unvanına lâyık görülmüştür. Mehd ile murad; validesinin kucağı veyahut sabilere mahsus olan beşi/ctir.. Herhangi mânâ murad olunursa olsunsun alât ve azasının söz söylemeye müsaid olmadığı hal-i sabavetinde nâsa tekellüm ettiği, beyanolunmuştur. KehI ; aza ve alâtın kuvvet bulup tekellüme kadir olduğu delikanlı samamdır. Şu halde İsa (A.S.) hal-i sabavetinde validesinin beraetine şehadet için söz söyleyip şehadet ettiği gibi hal-i şebabmda vahy-i ilâhiyi nâsa tebliğ ile ahval-i nâsı ıslah için dahi nâsa tekellüm etmiş ve iki zamanda sözünde asla fark görülmemiştir. Zira; mükellef olduğunda nasıl söylemişse hal-i sahavetinde dahi öylece söylemiştir. Hz. İsa otuz yaşında nübüvvetini izhar edip otuz ay nâsa teb-liğ-i ahkâmla meşgul olduktan sonra semaya ref olunduğu mervi-dir. Bu âyette, beşikte sabi olmak ve sonra kehlolmak gibi ahval-i muhtelifesini zikretmek; ülûhiyeüni itikad eden nasara taifesini red ve itikad-ı hakka irşad etmektir. Çünkü; ilâhın ahvali tebeddül etmediğinden ahvali tebeddül eden zatın ilâh olamayacağını onlara anlatmaktır. Zira çocukken büyümek; ülûhiyete münafidir. Salih olmak; bütün evamire imtisal ve nevahiden içtinabla zahirini ve batınını şeriata tatbik etmek olup dünya ve âhiret cemi-i makamatı cami olduğundan İsa (A.S.)'m birçok me-nakıb-ı celilelerini zikirden sonra olduğunu beyanla methedilmiş ve evsafına hitam verilmiştir. Çünkü salâh; mera-tibin büyüğü ve makamâtın alâsıdır. Binaenaleyh; insana salâhtan daha büyük bir mertebe olamaz. Zira; ahvalinde salâh olan bir kimsede fesad olmaz ve fesad olmayınca mertebe-i saadete vâsıl olmuş demektir. Fahr-i Râzi, Kazi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran (Hüseyin b. Fazl) Hazretleri «Bu âyet; İsa (A.S.)'ın âhir zamanda semadan nazil olup deccalı katledeceğine ve nâsa tebliğ-i ahkâmla söz söyleyeceğine delâlet ettiğini» beyanetmiştir. KühuIet ; ihtiyarlık manâsına olup Hz. İsa gençliğinde semaya ref olunduğundan hal-i kühuletinde söz söylemek; semadan nazil olduğu zamanda olacak demek istemiş ve bunu kehil lâfzından istidlal eylemişse de bu; zannî bir sözdür. Zira; âyette buna dair kat'i delâlet yoktur, ancak bu hükmü beyaneder birçok ahadis-i celile vardır.

Âl-i İmran 3:46

Vacip Tealâ şu beyanatın vahyolunduğunu beyanettiği gibi Hz. Meryem'in, oğlu İsa (A.S.) tebşir olunduğunu dahi beyanet-mek üzere buyuruyor. Yani; Meryem (R.A.) Beyt-i Mukaddes'e hizmet edip Mevlâsına ibadet ve taatle kemalât-ı insaniyeyi iktisab ettiği bir zamanda beşaretle melek kendine geldi ve dedi ki «Ya Meryem! Allahü Tealâ bir oğlanla seni tebşir eder ki ismi Mesih ve Meryem oğlu İsa'dır ve onun kadri âlî ve mertebesi büyüktür. Binaenaleyh; dünyada ve âhirette şerif ve herkes indinde sözü makbul ve muteberdir ve kendisi ülül'azim peygamberan-ı zişandan ve Cenab-ı Hakka takarrub edenlerdendir ve bir sıfatı da çocukken beşikte ve büyüdüğü zaman hayrile nasa nasihat edip söz söylemektir. Zira; kendisi sulehâ zümresindendir.» Meryem'e nida eden Cibril, şahs-ı vahidse de şânma tazim için cemi' siğasıyla melâike varid olmuştur. Beşaret; insana sürür verecek birşeyi haber vermektir. Mesih; lisan-ı İbrani'de mübarek manâsına olduğundan Hz. İsa'nın şerefini müş'ir lâkabıdır ve ism-i alemisi İsa'dır. İsa (A.S.)'da çocuk doğmanın esbâb-ı âdiyesi olan peder olmayıp Allahü Tealâ'dan sadır olan kelimesiyle hasıl olduğundan sebebin ismiyle müsebbebe tesmiye kabilinden kelime denilmiş ve harikulade ve kudret-i ilâhiyeye alâmet olarak halko-lunduğuna işaret için Meryem'in oğlu olduğu tasrih olunmuştur. Evlâdın babaya nispeti âdetken validesine nispeti pederi olmadığına işarettir. , vecahet; kadri âli ve sahib-i mansıp ve herkesçe makbul olup sözü muteber olmaktır. Hz. İsa ise dünyada duası müstecap bir zat-ı âlikadir olup mevtayı ihya etmek, gözsüzleri gözlendirmek ve uyubdan salim olmakla ekser-i nasa merci olduğu gibi âhirette mücrimlere şefaatle büyük rütbe sahibi olduğundan vecih unvanına lâyık görülmüştür. Mehd ile murad; validesinin kucağı veyahut sabilere mahsus olan beşi/ctir.. Herhangi mânâ murad olunursa olsunsun alât ve azasının söz söylemeye müsaid olmadığı hal-i sabavetinde nâsa tekellüm ettiği, beyanolunmuştur. KehI ; aza ve alâtın kuvvet bulup tekellüme kadir olduğu delikanlı samamdır. Şu halde İsa (A.S.) hal-i sabavetinde validesinin beraetine şehadet için söz söyleyip şehadet ettiği gibi hal-i şebabmda vahy-i ilâhiyi nâsa tebliğ ile ahval-i nâsı ıslah için dahi nâsa tekellüm etmiş ve iki zamanda sözünde asla fark görülmemiştir. Zira; mükellef olduğunda nasıl söylemişse hal-i sahavetinde dahi öylece söylemiştir. Hz. İsa otuz yaşında nübüvvetini izhar edip otuz ay nâsa teb-liğ-i ahkâmla meşgul olduktan sonra semaya ref olunduğu mervi-dir. Bu âyette, beşikte sabi olmak ve sonra kehlolmak gibi ahval-i muhtelifesini zikretmek; ülûhiyeüni itikad eden nasara taifesini red ve itikad-ı hakka irşad etmektir. Çünkü; ilâhın ahvali tebeddül etmediğinden ahvali tebeddül eden zatın ilâh olamayacağını onlara anlatmaktır. Zira çocukken büyümek; ülûhiyete münafidir. Salih olmak; bütün evamire imtisal ve nevahiden içtinabla zahirini ve batınını şeriata tatbik etmek olup dünya ve âhiret cemi-i makamatı cami olduğundan İsa (A.S.)'m birçok me-nakıb-ı celilelerini zikirden sonra olduğunu beyanla methedilmiş ve evsafına hitam verilmiştir. Çünkü salâh; mera-tibin büyüğü ve makamâtın alâsıdır. Binaenaleyh; insana salâhtan daha büyük bir mertebe olamaz. Zira; ahvalinde salâh olan bir kimsede fesad olmaz ve fesad olmayınca mertebe-i saadete vâsıl olmuş demektir. Fahr-i Râzi, Kazi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran (Hüseyin b. Fazl) Hazretleri «Bu âyet; İsa (A.S.)'ın âhir zamanda semadan nazil olup deccalı katledeceğine ve nâsa tebliğ-i ahkâmla söz söyleyeceğine delâlet ettiğini» beyanetmiştir. KühuIet ; ihtiyarlık manâsına olup Hz. İsa gençliğinde semaya ref olunduğundan hal-i kühuletinde söz söylemek; semadan nazil olduğu zamanda olacak demek istemiş ve bunu kehil lâfzından istidlal eylemişse de bu; zannî bir sözdür. Zira; âyette buna dair kat'i delâlet yoktur, ancak bu hükmü beyaneder birçok ahadis-i celile vardır.

Âl-i İmran 3:47

Vacip Tealâ Meryem (R.A.)'ya kendinden oğlu İsa (A.S.)'m doğacağı haber verilince hasıl olan istiğrabına binaen vaki olan sualini beyanetmek üzere: buyuruyor. Yani; melekler Meryem'e kendisinden bir oğlan doğacağını haber verince Meryem kemâl-i taaccübünden «Ey Rabbim! Çocuk doğmakta sebeb-i âdi; biri erkek diğeri kadın iki beşerin yekdiğerine temasıdır. Bu hal bende vuku bulmadı ve ben bir erkekle bir araya gelmedim ve nikâh olmadım. Bana asla beşer dokunmadığı halde benden çocuk nasıl doğar? Şu halde haber veriyorsun, elbette olacaktır. Fakat bir erkeğe nikâhla mı çocuk olacak, yoksa harikulade suretiyle mi olacak?» diyerek çocuğun doğacağının keyfiyetini sual etti. Bu suale melekler vasıtasıyla Cenab-ı Hak cevap verdi ve dedi ki «Ey Meryem! İşte sana haber verildiği veçh üzere seni beşer messetmeksizin senden çocuk halkettiği gibi Allahü Tealâ istediği herşeyi halkeder. Zira; Allahü Tealâ bir emri murad ederse onun vücudunu irade buyurduğunda o şeye ol emrini verir ve deriıal vakit fevt etmeksizin o şey vücut bulur. Binaenaleyh; senin oğlunun vücuduna irade-i ilâhiye taalluk etti. Zamanı geldiğinde taraf-ı ilâhiden ol emri zuhur ederse oğlun da zuhur eder ve oğluna Allahü Tealâ kitap, hikmet, Tevrat ve İncil'i talim eder ve öğretir.» demekle Meryem'in sualine cevap verdi ve hayretini izale etti. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Meryem'in suali âdete nazaran büyük ve mühim bir vak'a olacağına binaen hayret ve taaccübünden ileri gelmiş ve tevellüdün keyfiyetini, yani nasıl olacağını sormuş ve «Ben bir kimseye nikâh mı olunacağım yoksa başka suretle mi benden çocuk olacak?» diyerek endişesini izhar etmiştir. Yoksa Meryem'in bu suali; Allah'ın kudretinden şüphesi olduğundan mütevellit değildir. Çünkü; Meryem henüz bir kimseye nikâh olmamış ve bittabi çocuk esbabına tevessül eylememiş olduğundan böyle bir haberin gelmesinden telâş ederek fevkalâde endişe ve hayret ve hacalet içinde kaldığı cihetle bu suali irad etti ve melekler cevabında «Sen taaccübetme! Çocuğun babasız meydana geleceğinden niçin telâş ediyorsun? Babasız olduğundan yahudilerin iftirasından da korkma. Zira, doğacak çocuk hasâil-i hamide sahibi olup mu'cizeleriyle yahudilerin ittihamından seni tebrie edecek ve âleme karşı kudret-i ilâhiyeye alâmet ve halka ibret olacak» demekle Meryem'i tesliye ettikleri Nimetullah Efendi'nin cümle-i beyanatındandır. Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran kitapla murad; ilim, kitabet ve hüsn-ü hattır. Hikmetle murad; tehzib-i ahlâktır. Zira. kemalât-ı insaniye; ulûmu iktisab ve onunla ameldir. Binaenaleyh, ilmle amelin mecmuu hikmettir. Tevrat; esrar-ı acîbe ve umur-u garibeyi, dünya ve âhiretin hakayikını cami' olduğundan Tevrat'ın esrar ve hakayikını tetkik etmek zamana ve hüsn-ü hatta ve kitabete ve ulûm-u şer'iye ve akliyeyi ihataya muhtaç olduğuna işaret için,Cenab-ı Hak'Hz. İsa'ya^ Tevrat'ın talimini kitap ve hikmeti talimden sonraya te'hir etmiş ve İsa (A.S.)'m merte-be-i âliye ve menakıb-ı celîle sahibi olduğuna işaret için kendisine nazil olan İncil'in talimini dördüncü mertebede iradeylemiştir. Çünkü insan; evvelâ ilm-i hat ve kitabet taallüm eder sonra ulûm-u akliye ve itikadiye ve hakikiyeyi taallüm edip kendinden evvel enbiyaya nazil olan kitabın esrarına vakıf olunca derece-i ilimde rütbesi pek büyük olacağından şüphe olmaz. Şu dereceyi ihraz ettikten sonra Allahü Tealâ kendine kitap inzal eder ve esrarım talim ederse ilmi fehm ve esrar-ı akliye, nakliye ve Âlem-i ulvî ve süflinin hikmetlerine ittilâda o zatın derece-i bâlâda olacağı şüphesiz olduğundan bu esrara işaret için Hz. İsa'ya İncil'in talimi, kitap, hikmet ve Tevrat'ın taliminden sonra olduğunu beyanetmiştir.

Âl-i İmran 3:48

Vacip Tealâ Meryem (R.A.)'ya kendinden oğlu İsa (A.S.)'m doğacağı haber verilince hasıl olan istiğrabına binaen vaki olan sualini beyanetmek üzere: buyuruyor. Yani; melekler Meryem'e kendisinden bir oğlan doğacağını haber verince Meryem kemâl-i taaccübünden «Ey Rabbim! Çocuk doğmakta sebeb-i âdi; biri erkek diğeri kadın iki beşerin yekdiğerine temasıdır. Bu hal bende vuku bulmadı ve ben bir erkekle bir araya gelmedim ve nikâh olmadım. Bana asla beşer dokunmadığı halde benden çocuk nasıl doğar? Şu halde haber veriyorsun, elbette olacaktır. Fakat bir erkeğe nikâhla mı çocuk olacak, yoksa harikulade suretiyle mi olacak?» diyerek çocuğun doğacağının keyfiyetini sual etti. Bu suale melekler vasıtasıyla Cenab-ı Hak cevap verdi ve dedi ki «Ey Meryem! İşte sana haber verildiği veçh üzere seni beşer messetmeksizin senden çocuk halkettiği gibi Allahü Tealâ istediği herşeyi halkeder. Zira; Allahü Tealâ bir emri murad ederse onun vücudunu irade buyurduğunda o şeye ol emrini verir ve deriıal vakit fevt etmeksizin o şey vücut bulur. Binaenaleyh; senin oğlunun vücuduna irade-i ilâhiye taalluk etti. Zamanı geldiğinde taraf-ı ilâhiden ol emri zuhur ederse oğlun da zuhur eder ve oğluna Allahü Tealâ kitap, hikmet, Tevrat ve İncil'i talim eder ve öğretir.» demekle Meryem'in sualine cevap verdi ve hayretini izale etti. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Meryem'in suali âdete nazaran büyük ve mühim bir vak'a olacağına binaen hayret ve taaccübünden ileri gelmiş ve tevellüdün keyfiyetini, yani nasıl olacağını sormuş ve «Ben bir kimseye nikâh mı olunacağım yoksa başka suretle mi benden çocuk olacak?» diyerek endişesini izhar etmiştir. Yoksa Meryem'in bu suali; Allah'ın kudretinden şüphesi olduğundan mütevellit değildir. Çünkü; Meryem henüz bir kimseye nikâh olmamış ve bittabi çocuk esbabına tevessül eylememiş olduğundan böyle bir haberin gelmesinden telâş ederek fevkalâde endişe ve hayret ve hacalet içinde kaldığı cihetle bu suali irad etti ve melekler cevabında «Sen taaccübetme! Çocuğun babasız meydana geleceğinden niçin telâş ediyorsun? Babasız olduğundan yahudilerin iftirasından da korkma. Zira, doğacak çocuk hasâil-i hamide sahibi olup mu'cizeleriyle yahudilerin ittihamından seni tebrie edecek ve âleme karşı kudret-i ilâhiyeye alâmet ve halka ibret olacak» demekle Meryem'i tesliye ettikleri Nimetullah Efendi'nin cümle-i beyanatındandır. Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran kitapla murad; ilim, kitabet ve hüsn-ü hattır. Hikmetle murad; tehzib-i ahlâktır. Zira. kemalât-ı insaniye; ulûmu iktisab ve onunla ameldir. Binaenaleyh, ilmle amelin mecmuu hikmettir. Tevrat; esrar-ı acîbe ve umur-u garibeyi, dünya ve âhiretin hakayikını cami' olduğundan Tevrat'ın esrar ve hakayikını tetkik etmek zamana ve hüsn-ü hatta ve kitabete ve ulûm-u şer'iye ve akliyeyi ihataya muhtaç olduğuna işaret için,Cenab-ı Hak'Hz. İsa'ya^ Tevrat'ın talimini kitap ve hikmeti talimden sonraya te'hir etmiş ve İsa (A.S.)'m merte-be-i âliye ve menakıb-ı celîle sahibi olduğuna işaret için kendisine nazil olan İncil'in talimini dördüncü mertebede iradeylemiştir. Çünkü insan; evvelâ ilm-i hat ve kitabet taallüm eder sonra ulûm-u akliye ve itikadiye ve hakikiyeyi taallüm edip kendinden evvel enbiyaya nazil olan kitabın esrarına vakıf olunca derece-i ilimde rütbesi pek büyük olacağından şüphe olmaz. Şu dereceyi ihraz ettikten sonra Allahü Tealâ kendine kitap inzal eder ve esrarım talim ederse ilmi fehm ve esrar-ı akliye, nakliye ve Âlem-i ulvî ve süflinin hikmetlerine ittilâda o zatın derece-i bâlâda olacağı şüphesiz olduğundan bu esrara işaret için Hz. İsa'ya İncil'in talimi, kitap, hikmet ve Tevrat'ın taliminden sonra olduğunu beyanetmiştir.

Âl-i İmran 3:49

Vacip Teaiâ îsa (A.S.)'m bazı evsafını beyandan sonra risalet sıfatıyla muttasıf olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; Hz. İsa risaletle ba's olununca nübüvvetini tasdik için üç nevi mu'cise beyanetmiştir: Birincisi; çamurdan kuş sureti yaparak o surete üfürmekle biiznillah o suretin uçar kuş olmasıdır. İkincisi; zamanında etıbbanın tedavisinden aciz kaldıkları hastalara şifa vermek ve gözsüzlerin gözlerini iade ve ölmüşleri biiznillah ihya etmektir. Üçüncüsü; gaipten haber alarak herkesin hanelerinde yedikleri taamları ve atî için sakladıkları eşyayı haber vermektir. İşte İsa (A.S.) iman etmek isteyenlere ve bilfiil mü'min olanlara şu mucizelerle nübüvvetine delâlet eder alâmet-i azîme olduğunu beyan etmiştir. Hz. İsa'nın yalnız Beni İsrail'e meb'us olup, başka akvama meb'us olmadığına işaret için Benî İsrail'e resul olduğu bu âyette sarahaten zikrolunmuştur. Hz. İsâ resul olduğunu dava edince yahudilerin inkârına karşı mu'cize göstermek lâzım geldiğinden evvelâ bir kuş sureti —ki gece uçan yarasa kuşu olduğu mervi-dir. Zira; yarasa kuşu kanatsız uçtuğu için kuşların mükemmeli olmasına binaen mezkûr kuşu ihtiyar ve onun suretini — tasvir etmiş ve biiznillah hayat bularak uçmuştur. Yarasa kuşunun insan memesi gibi memeleri olup hayız görerek tahir olduğu ve insan gibi güldüğü ve gündüzün ziyasında ve gecenin karanlığında görmeyip ancak güneş indiğinden şafakın batmasına ve sabah şafaktan gün doğmasına kadar gördüğü cihetle birçok acayibat üzere müştemil olduğundan yahudiler onun suretini istemişlerdi. Gerçi âyette yarasa kuşu olduğuna delâlet yoksa da ekser-i rivayet bunu teyid etmektedir. Ancak Hz. İsa'nın bir kuş sureti yaptığı ve onun da biiznillah hayat bulup uçtuğu âyetteki sarahate binaen kafidir ve bunda şüphe yoktur. Binaenaleyh bunu inkâr; küfürdür. Fakat kuş, hangi kuş olursa olsun onu tayinde bir maksat yoktur. Çünkü; maksat kuş suretinin dirilip bir kuş olarak uçmasıyla Hz. İsa'nın nübüvvetine delâlet etmektir. Bu ise hangi kuşun sureti olsa onunla hasıl olur. Şu kadar ki Hz. İsa'nın ihya ettiği kuş, nâsın görebileceği yere kadar uçup nasın gözünden kaybolunca meyyit olarak yere düştüğü de mervidir. Çünkü; Allah'ın halkıyla kulun tasviri arasında fark olsun için mu'cize olarak hâsıl olan kuş payidar olmamıştır. Ekmeh ; anadan gözsüz doğan kimsedir ki, asla tedavi kabul etmez. Bars ; vücutta hasıl olan aladır ki asla tedavi olunamaz. Bunlar; o zaman etıbbasının âciz kaldıkları şeyler olduğu için bunların şifayâb oldukları beyanolunmuştur ki, diğer tedavi kabul eden hastaların şifayâb olacakları evleviyetle sabit olur. Kazi ve Hâzin'in beyanları veçhile bir günde binlerce hastalar gelir, hepsi biiznülâh şifâ bulur giderlerdi. Gelemeyenlere Hz. İsa kendi gider tedavi ederdi. Hz, İsa'nın tedavisi; yalnız bir duadan ibaret olup, şu kadar ki tedavisinin tesirinde iman etmek şart olduğundan iman etmeyenler şifayâb olamazlardı. Ebussuud Efendi'nin ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Hz. İsa'nın ihya ettiği dört kimsedir: Birincisi; kendi dostudur. Vefatından üç gün sonra haberi oldu, dua etti. Cenab-ı Hak ihya buyurdu. İkincisi; bir ihtiyar kadının oğludur. Sal üzerinde kabre giderken biiznülâh hayat buldu. Üçüncüsü; bir kızdır. Vefatından bir gün sonra ihya olundu. Bunlar ihya olunduktan sonra dünyada yaşadılar. Mal ve evlât sahibi oldular. Dördüncüsü; Hz. Nuh'un oğlu Şam'dır. Çünkü; yahudiler «Bu üç kişinin vefatları yakındır, ihtimal ki onları kan tutmuştur da Ölmemişlerdir. Binaenaleyh; her şüpheden vareste olmak üzere dört bin sene evvel vefat eden Şam'ı bize ihya et ki sana iman edelim» dediler. Hz. İsa dua edince Sam kabrinden kalkıp Hz. İsa'nın hakka nebi olduğuna şeha-det eyledi ve kendisine iman etmelerini tavsiye etti. Yahudilerden iman edenler edip, iman etmeyenler «Bu Sâhirdir, gözümüzü boyayıp bizi aldatıyor» dediler. Âyette beyan olunduğu veçhile İsa (A.S.)'m dördüncü muci-. zesi herkesin evinde yediğini ve yarın ne yiyeceğini haber vermektir. Gerçi müneccimler, kâhinler, falcılar ve remilciler de bazı şeyler haber verirlerse de onların bu haberleri ekseriyetle yalan olduğu gibi içlerinde doğru olan bulunsa bile ya tesadüf "kabüin-dendir veya birçok esbab ve âlâta istinad ederek söylerler. Meselâ, müneccimler yıldızları ve o yıldızların hareket ve imtizaçlarını söylerler. Halbuki birçok zamanlar tecrübeyle yıldızların ve burçların zaptolunmuş iktizaları vardır ve birtakım kavâide raptolun-muştur. İşte onlara istinad ederek birşey söylerler. Fakat o söyledikleri yine zannî olup ya tesadüf eder veya etmez. Amma Hz. İsa'nın haberi böyle olmayıp herhalde doğrudur, yanlış olmak ihtimali yoktur. Zira; enbiyanın gaipten haberleri vahy-i ilâhi ile olduğundan daima doğru olur. Esbab ye alâta müstenid olmadığı cihetle beyinlerinde fark vardır. Bazı nasaramn İsa (A.S.)'m ülû-hiyetini itikad etmek gibi bâtıl itikatlarını reddetmek üzere Hz. İsa herşeyin Allah'ın halkıyla olduğunu ve Allahü Tealâ halk etmezse birşey olmayacağını beyan için mucizâtınıı beyan sırasında ( İı'jil* ) lafzıyla Allah'ın inayetine ihtiyacını tekrar zikretmiştir. Mu'cizeden intifa edecekler imana muvaffak olanlar olduğu cihetle kelâmında «Eğer müminseniz şu mu'cizelerden nübüvvetime alâmet var» demiştir. İşte bu âyette beyan olunan mucizelerle bunun emsali sair enbiya-yı ızâm yedinde zuhûreden harikuladeler fevkattabîa şeyler olup bir kanun ve kaide tahtında değildir. Ancak nebî olan zâtın elinde Cenab-ı Hakkın halketmesiyle hasıl olur. Eğer bir kaide tahtında olsa o kaideye tevfiken herkes yapabileceğinden mu'cize olmadığı gibi o nebinin nübüvveti dahi sabit olmaz. Halbuki mu'cize; zamanında kimsenin yapamayıp herkesin âciz olacağı ve onların acziyle nebinin nübüvveti sabit olan şeydir.

Âl-i İmran 3:50

Vacip Tealâ İsa (A.S.)'m Beni İsrail'e resul olduğunu ve rîsâ-let davasını ispat için yedinde halk ettiği mucizelerini beyanettiği gibi ba'sından maksadım dahî beyanetmek üzere buyuruyor. Ve bu tarîka sülûkeden kimse matlûbuna vâsıl olur. Şu halde «Sizin için vacip olan şey; emrolunduğu-nuz veçh üzere şu sırât-ı müstakime sülük etmektir.» dedi ve sözüne hitam verdi. Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanları veçhile her gelen nebî kendinden evvel geçen enbiyayı ve şeriatlarını tasdik eder. Binaenaleyh; İsa (A.S.) da Tevrat'ı ve ahkâmını tasdik ettiğini sarahaten beyanetmiştir. Esasen Hz. İsa'nın bi'setinden maksad da ikidir: Birincisi; Tevrat'ı ve ahkâmım tasdik, ikincisi; Tevrat'ın bazı ahkâmını nesihle şiddetini tahfif etmektir. Binaenaleyh; Tevratta Ye-huda haram olan şeyin bazısını helâl kılacağını beyanetmiş ve Ye-hûd üzerine haram olan deve eti ve içyağını helâl kıldığı için Cumartesi günü iş işlememeyi de kaldırmıştır. Tevrat'ı tasdikin manâsı; kütübü ilâhiyeden hak ve savap olduğunu îtikad etmek olduğundan bazı ahkâmını neshetmek bu manâca tasdika münâfi değildir. Çünkü nesih; bir zaman suret-i katiyede takarrür etmiş olan ahkâmı diğer zamanda kaldırmaktan ibaret olduğundan nesih, aslını tasdike münafi değildir. İsa (A.S.) «Allahü Tealâ sizin ve benim Rabbimizdir» demekle usul-ü itikadiye ve kuvve-i nazariyenin ikmaline ve «İbadet edin» demekle sa'y ü amele ve kuvve-i ameliyenin istikmaline ve bunların lüzumuna işaretten sonra kuvv^-i nazariye ve ameliyenin mecmuu tarîk-ı istikametten ibaret olduğuna işaret etmiştir. Ebussuûd Efendi'nin beyanı veçhile Hz. İsa evvelâ kavmini tarîk-ı hakka irşad ve davet için hüccet-i kafiye olan mu'cizelerle geldiğini beyan ettikten ve mu'cizelerinden mühim olanlarım saydıktan sonra tekrar ahkâmı kabule yaklaştırmak için muhakkak mu'cizeyle geldiğini beyanla ahkâma davete başladı. Binaenaleyh; ittika, itaat ve ibadetle emir ve usul-ü itikadiyenin lüzumuna da Allahü Teaiâ'nın her cümlesinin Rabbisi olduğunu beyanla irşad ettiği cihetle emr-i daveti her şartına tevfik etmekle kavmini imâna davette lâzım olan her sebebe tevessül etmiş ve noksan bırakmamıştır. Hulâsa; İsa (A.S.)'m Tevrat'ı tasdik ettiği ve Tevrat'ta Beni İsrail'e haram olan bazı şeyleri helâl kıldığı ve «Ben Rabbimden size büyük mucizeyle geldim. Siz Allah'a ittika ve bana itaat edin. Zira; Allahü Tealâ Rabbimizdir. Binaenaleyh ona ibadet edin.» dediği ve şu beyan olunan ahkâmın cümlesi doğru bir yol olduğunu beyanettiği bu âyetten müstefad olan fevâid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:51

Vacip Tealâ İsa (A.S.)'m Beni İsrail'e resul olduğunu ve rîsâ-let davasını ispat için yedinde halk ettiği mucizelerini beyanettiği gibi ba'sından maksadım dahî beyanetmek üzere buyuruyor. Ve bu tarîka sülûkeden kimse matlûbuna vâsıl olur. Şu halde «Sizin için vacip olan şey; emrolunduğu-nuz veçh üzere şu sırât-ı müstakime sülük etmektir.» dedi ve sözüne hitam verdi. Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanları veçhile her gelen nebî kendinden evvel geçen enbiyayı ve şeriatlarını tasdik eder. Binaenaleyh; İsa (A.S.) da Tevrat'ı ve ahkâmını tasdik ettiğini sarahaten beyanetmiştir. Esasen Hz. İsa'nın bi'setinden maksad da ikidir: Birincisi; Tevrat'ı ve ahkâmım tasdik, ikincisi; Tevrat'ın bazı ahkâmını nesihle şiddetini tahfif etmektir. Binaenaleyh; Tevratta Ye-huda haram olan şeyin bazısını helâl kılacağını beyanetmiş ve Ye-hûd üzerine haram olan deve eti ve içyağını helâl kıldığı için Cumartesi günü iş işlememeyi de kaldırmıştır. Tevrat'ı tasdikin manâsı; kütübü ilâhiyeden hak ve savap olduğunu îtikad etmek olduğundan bazı ahkâmını neshetmek bu manâca tasdika münâfi değildir. Çünkü nesih; bir zaman suret-i katiyede takarrür etmiş olan ahkâmı diğer zamanda kaldırmaktan ibaret olduğundan nesih, aslını tasdike münafi değildir. İsa (A.S.) «Allahü Tealâ sizin ve benim Rabbimizdir» demekle usul-ü itikadiye ve kuvve-i nazariyenin ikmaline ve «İbadet edin» demekle sa'y ü amele ve kuvve-i ameliyenin istikmaline ve bunların lüzumuna işaretten sonra kuvv^-i nazariye ve ameliyenin mecmuu tarîk-ı istikametten ibaret olduğuna işaret etmiştir. Ebussuûd Efendi'nin beyanı veçhile Hz. İsa evvelâ kavmini tarîk-ı hakka irşad ve davet için hüccet-i kafiye olan mu'cizelerle geldiğini beyan ettikten ve mu'cizelerinden mühim olanlarım saydıktan sonra tekrar ahkâmı kabule yaklaştırmak için muhakkak mu'cizeyle geldiğini beyanla ahkâma davete başladı. Binaenaleyh; ittika, itaat ve ibadetle emir ve usul-ü itikadiyenin lüzumuna da Allahü Teaiâ'nın her cümlesinin Rabbisi olduğunu beyanla irşad ettiği cihetle emr-i daveti her şartına tevfik etmekle kavmini imâna davette lâzım olan her sebebe tevessül etmiş ve noksan bırakmamıştır. Hulâsa; İsa (A.S.)'m Tevrat'ı tasdik ettiği ve Tevrat'ta Beni İsrail'e haram olan bazı şeyleri helâl kıldığı ve «Ben Rabbimden size büyük mucizeyle geldim. Siz Allah'a ittika ve bana itaat edin. Zira; Allahü Tealâ Rabbimizdir. Binaenaleyh ona ibadet edin.» dediği ve şu beyan olunan ahkâmın cümlesi doğru bir yol olduğunu beyanettiği bu âyetten müstefad olan fevâid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:52

"Vacip Tealâ İsa (A.S.)'ın davet vazifesini ifa ettikten sonra yahudilerin temerrüd ve küfürlerinde ısrar edip hatta katline kadar cür'et edince dinine nusret ve serlerini defedecek yardımcı aradığını beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; Hz. İsa kavmine mucizelerini gösterdi ve imana ve ibadete davet ettiyse de yahudilere hiç tesir etmeyip küfürde temer-rüd ettiklerini hissedince sual tarikiyle din-i ilâhiye yardım edecek kimlerdir? dedi. Bunun üzerine ihlâs üzere iman edenler —ki oshab-ı İsa (A.S.)'dır— «Din-i ilâhiye yardım edecek bizleriz. Zira; hulûs-u kalble Allah'a iman ettik ve sen şahid ol ki, bizler sana tamanıiyle inkıyad edici müslümanlarn» demekle din-i ilâhiye nusret ve Hz. İsa'ya muavenet edeceklerine ikrar-ı tam verdiler.

Âl-i İmran 3:53

Vacip Tealâ havariyyunun din-i ilâhiye yardım edeceklerine va'd-i kavî verdikten sonra Cenab-ı Hakka iltica ettiklerini beyanetnn üzere buyuruyor. Havariyyun; Hz. İsa'nın halis ashabıdır. İmanlarında ihlâs ve saffetlerine binaen havariyyun denmiştir. Zira havari; halis ve beyaz olan şeye denip ashab-ı İsa da gill-ü gışten ârî kedersiz mü'min oldukları için havariyyun unvanını almışlardır. İsa (A.S.) yahudilerin imanlarından me'yus olunca yardımcı aradı ve havariyyunu buldu ve onlar da bihakkın muavenet ettiler. Havariyyunun sanatları; balıkçılık veyahut boyacılıktır. Şahidin ile murad; enbiya-yı izam hazaratıdır. Zira; enbiya ümmetlerine şehadet edeceklerinden şahidin denmiştir. Ashab-ı İsa da enbiyanın maiyetinde bulunmalarım istirham etmişlerdir. Ha-variyyunun oniki kişi oldukları Fahr-i Razi'nin cümle-i beyanatm-dandır. Yahut şahidinle muradları ütnmet-i Muhammeddir. Çünkü; Tevrat ve İncil'de ümmet-i Muhammed'in yevm-i kıyamette ümmetlere şehadet edeceklerini görüp gıpta ettiklerinden yevm-i kıyamette ümmet-i Muhammedle beraber mertebe-i şehadette bulunmalarını istirham etmişlerdir.

Âl-i İmran 3:54

Vacip Tealâ Yahûd kavminin Isa (A.S.)'ı katle cesaret ettiklerini ve onların şerrinden muhafaza ettiğini beyanetmek üzere buyuruyor. Mekr ; gizli olarak fesada sa'y ve bir nevi hileyle aharı matlubundan menetmektir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Hz. İsa'ya yahudilerin mekri; yahudiler bidayette Hz. İsa'yı ve validesini Beyt-i Mukaddes'ten çıkardılar. Bir müddet seyahat ettikten sonra tekrar gelip tarîk-x hakka davet hususunda ısrar edince yahudiler katline hile düşünerek hususi adamlar tayin ettiler ve onlar münafıkane hareket edip dostluk izhar ederek her ne zaman fırsat bulurlarsa katletmeye karar verdiler. Tarassuda tayin ettikleri kimse Hz. İsa'nın bulunduğu haneyi haber verip hücum edeceklerken Allah-ü Tealâ onların mekrine mukabil mekir muamelesi yaptı. Çünkü; İsa (A.S.)'ı onların şerrinden muhafazayla semaya kaldırdı ve haber veren münafıkı Hz. İsa şekline koydu ve kendi arkadaşlarına katlettirdi ve sonra gördüler ki Hz. İsa diyerek öldürüp salbettikleri kendi arkadaşlarıdır. İşte bu vak'a üzerine onlardan bir fırka; Hz. İsa için Allah'tır, kayboldu gitti dedi. Diğer bir fırka; Allah'ın oğludur dedi. Üçüncü bir fırka da Allah'ın kulu ve resulüdür, düşmanlarının şerrinden muhafaza için semaya kaldırıldı dedi. Velhasıl bu hususta muhtelif itikadlar zuhur eyleyerek aralarında münazaalar ve mukateleler çıkıp, rahatları bütün bütün münselip. oldu. Vakta ki, Rum Meliki (Tabaris)'in haberi oldu Beni İsrail üzerine muharebe açtı ve galebe etti. Hatta Beyt-i Mukad-des'te taşı taş üzerinde koymadı. Katil, ihlâk ve nehb ve garat eyledi. Diri kalanlarını esir aldı götürdü ve havariyyun da nasrani-yeti — ki din-i İsadır — neşre himmet ettiler. İşte o zamanda nas-raniyet taammüme başlamıştır. Lâkin taammüm edinceye kadar çok kavgalar, gürültüler oldu ve birçok kimseler katlolundular. Şu halde Allahü Tealâ'nın onlara mekrinin manâsı; onların, İsa (A.S.)'m haberi olmaksızın öldürmek kasdetmelerine mukabil Allahü Tealâ onların haberleri olmaksızın semaya ref'ettiği gibi onların kendi arkadaşlarını kendilerine katlettirerek kendi plânlarına kendilerini düşürdü ve amellerine göre ceza verdi. Çünkü; mekrin manâ-yı aslîsi Vacip Tealâya isnad olunamaz. Zira; gayra zarar isalinde Allahü Tealâ, hileye muhtaç değildir, hiç kimsenin haberi olmaksızın istediğini yapar ve intikamını alır. Binaenaleyh; gayrı ızrar için hile yapanların hileleri kendi ayaklarına dolaştığı ve hilelerine kendilerinin düştükleri âlemde her zaman görülen şeylerdir. Şu halde insanların bu gibi hilekârlığı irtikâp etmemeleri lâzımken maatteessüf yekdiğerini aldatmak fiili hergün birçok insanlar arasında vuku bulmaktadır. Çünkü alelekser hile; evvelinde revaçlı göründüğünden aldatır, hilenin arkasından gelecek şeyi düşünmez. O gün kazandığına ve aldattığına mağrur olur. Lâkin vakt-i âharde onun bilmediği ve hatırına gelmediği yerden hilesine mukabil öyle bir musibet görür ki kendisi şaştığı gibi herkes de şaşar kalır.

Âl-i İmran 3:55

Vacip Tealâ yahudilerin Hz. İsa'ya düşündükleri fesada karşı mekir muamelesiyle intikamını icmalen beyanettiği gibi o icmali tafsil etmek üzere buyuruyor. Yani; yahudilerin Hz. İsa'ya imandan tamamiyle imtina edip suikasd tertibine başladıkları zaman Alîahü Tealâ Hz. İsa'ya hitaben dedi ki »Ya İsa! Ben seni uykuyla uyutarak mahall-i bereket ve kerametim olan sema cihetine kaldırıp yahudilerin şerrinden kurtaracağım ve kâfirlerin fena fiillerinden seni tathir ederek onların içinden çıkarıp habasetlerinden halâs edeceğim ve yevm-i kıyamete kadar sana ittiba ve iman eden ehl-i imanı, iman etmeyen yahudilerin fevkinde kılacağım ki, ehl-i imana nüsret ve galebe vereceğim. Ve bundan sonra merciiniz ancak huzur-u maneviyem-dir ve ben sizin ihtilâf ettiğiniz itikada ve amele müteallik mesailde beyninizi halleder ve adalet üzere hükmederim» demekle İsa (A.S.)'ı tesliye ve taltif etti. Fahr-i Razi ve Kazi'nin ve Ebussuûd Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette müteveffanın manâsı; senin ömrünü ben tamam ettirip ruhunu ben kabzedeceğim, yahudilerin katline seni terketmem ve senin katlin için onlara fırsatı vermem. Seni semâya kaldırır, meleklerle ünsiyet ettirir ve vdkt-i muayyenin geldiğinde ben seni vefat ettireceğim demektir. Yahut teveffî ; vefat etmek manasınadır. Çünkü; bazı rivayette semâya ref'olunmazdan evvel Hz. Isa yedi saat kadar vefat edip badehu ihya olunarak semâya ref'olunduğu mervidir. Yahut bu âyette teveffî; uyku manasınadır. Çünkü; İsa (A.S.)'m uyku halinde semâya kaldırıldığı dahî mervidir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Yahut müteveffanın manâsı yeryüzünden kaldırmaktır. Yahut müteveffa demek; âlem-i melekûta çıkmaktan men'eden alâyık-ı be-şeriyeyi öldürmek demektir. Yani «Senin alâyık-ı beşeriyeni öldürüp ruhunu ve cesedini beraber semaya kaldıracağım» demektir. Şu tevcihlerden tevcih-i evvel Resulullah'tan varid olan rivayetlere muvafık olduğundan esah olan tevcih; odur. Zira; Hz. İsa'nın rûh maalcesed, hayyen semaya ref'olunduğuna dair ahadis-i celile mevcuttur. Bazı âyetler de buna delâlet etmektedir. Şu halde bu âyette Cenab-ı Hakkın «Ben seni vefat ettireceğim» buyurması yahudüerin katlinden seni kurtaracağım ve semâya kaldıracağım ve ecel-i mev'ûdun geldiğinde ben seni öldüreceğim, yoksa katle-demeyecekler demektir. İsa (A.S.)'m mahall-i keramet ve bereket olan semâya refolunmasmdan Vacip Tealâ'ya mekân ispatı lâzım gelmez. Zira; «Benim canibime ref'edeceğim» demek «Mahall-i bereket ve kerametim olan âli canibe kaldıracağım» demektir. Kâfirlerden İsa (A.S.)'ı tathirin manâsı; onların içinden çıkarmaktır. Şu kadar ki Hz. İsa'nın şanına tazım için onların içinden çıkmasına taharet tâbir olunmuştur ki, küfür halinde devam edenlerin ahlâk ve itikad noktasından necaset menzilinde olduklarına işaret edilmiştir. * ' Vacip Tealâ, Hz. İsa'ya ittiba edip iman edenlerin ilâ yevm-il-kıyam mülk ve devlet ve saltanat ve kahr-u galebe cihetinden küfr üzere devam eden yahudiler üzerine faik olacaklarını va'd etti ve bu va'din eseri olarak her yerde yahudi milleti zelil ve hakir ve Nasara milleti kavî ve devlet ve saltanat sahibi olup Yahudiler üzerine musallat oldular. Bu hüküm; îslâmın zuhuruna kadar Hz. İsa'ya iman edenlere aittir ve din-i islâmın zuhurundan sonra'din-i hakka tebaiyet eden bilumum mü'minler hakkında bu hüküm caridir. Zaman-ı İsa'dan bu zamana kadar Yehudun bir hükümet sahibi olduğu görülmemiştir. Binaenaleyh; daima Nasara Yehûd üzerine galiptir. Çünkü; ilâ yevm-il kıyam hükümetlerinin bekası ve Yehûda galebeleri va'd-i ilâhi ile sabittir. Yehudun kıyamete kadar bir hükümet sahibi olamayıp zelil ve hakîr olacaklarına bu âyet delâlet eder. Zira bu âyet; Yehûdla Hz. İsa arasında cereyan eden vak'anın neticesinde Vacip Tealâ'nm Hz. İsa'ya yahudilere rağmen vermiş olduğu lutuflarını beyan hakkında olup Yehûd milleti de Hz. İsa'ya asla iman etmediklerinden ve ilâ yevm-il kıyam da iman etmeyeceklerinden kıyamete kadar iman edenlerin galip, iman etmeyenlerin mağlûp olacakları va'd olunmuştur. İşte bu va'd-i ilâhinin eseri o zamandan bugüne kadar görülmüş ve ilâ yevm-il kıyam görüleceği de şüphesizdir. Amma ehl-i islâm enbiyanın hiçbirini tefrik etmeksizin kâffesine iman ettikleri için her zaman hükümat-ı islâmiye bulunmakta ve ilâ yevm-il kıyam da bulunacaktır. Ancak hükûmat-ı islâmiyenin bazan kavi ve bazan zayıf olması her milletin hükümetlerinde cari olan ahvaldendir. İşte bu âyet-i celile dahi delâlet eder ki milletin iman ve itikadı hükümetin payidar olmasına sebeptir. Çünkü; millette iman olmazsa efradı bir noktaya toplamak mümkün olamaz. Zira; insanları bir merkeze cem'eden her zaman din ve imandır. Efradın bir noktaya içtimai mümkün olamayınca hükümeti yaşatmak mümkün olamaz. Hükümeti yaşatacak milletin heyet-i mecmuası olduğundan onları bir araya getirecek iman ve itikad lâzımdır. Binaenaleyh; «Hükümete diyanet lâzım değil» diyenlerin ne kadar zayıf fikre malik olduklarını beyana hacet yoktur. Zira; diyanet perver olan bir milletin başında dinsiz hükümet nasıl yaşar ve kaç gün faydalı olabilir? Çünkü; cemaatin o hükümete teveccühü olamaz ve irtibatı çözülür. Gerçi bir müddet-i muvakkate bir hükümet karaltısı görülürse de temeli olmadığı için elbette birgün yıkılır. Hulâsa; hükümeti yaşatmak diyanete sarılmakla ve halkın arzusunu tatmin ve halkı hükümete raptetmekle olabilir. Yani; halk bittav'ı verrıza kendi ihtiyarıyla seve seve hükümete kalbiyle, ruhuyla, diniyle, imanıyla merbut olmalıdır. Bu da diyanetle olur. Cemaatin cebren, kahren ve kerhen hükümete bağlanmasına hakîki bağlılık denilemez, birgün gelir o bağı kırar, irtibat kalmaz, halk da hükümet de hepsi muzmahil olur gider.

Âl-i İmran 3:56

Vacip Tealâ yevm-i kıyamette Yahudilerin ihtilâf ettikleri me-sailde adaletle hükmedeceğini beyanettiği gibi o ihtilâfı tafsil etmek üzere buyuruyor. Yani; İsa (A.S.) hakkında ihtilâf edenler iki fırka olmuşlardır. Birincisi; İsa (A.S./ın nübüvvetini inkâr ve milletini muhalefet ederek hakkında birtakım iftirada bulunup lâyık olmadık şeyler isnad eden kâfirlerdir. Onların dünyada cezaları; enva-ı zillet ve ka'tlü esaretle cizye ve haraç vermek ve memleketlerinden tarde^ dilmekle şiddetli azaptır ve âhiretteyse Cehennem azabıyla muazzep olmaktır. Halbuki dünyada ve âhirette bu azaplardan onları kurtaracak yardımcıları da yoktur. İkincisi; şol kimseler ki onlar Hz. İsa'nın nübüvvetini tasdik ettiler ve imanlarının muktezası olan feraizi eda ile amel-i salih işlediler. Onların sevapları tama-miyle verilir, asla noksan olmaz. Zulmü nehyettiği için menhi olan zulmü irtikâb eden zalimleri Allahü Tealâ sevmez. Âyet; Hz. İsa hakkında tefrikaya düşenleri beyan sadedinde vârid olduğu içirt küfür ve imanda Hz. İsa'ya küfreden ve iman ederi denmiştir. Yoksa bilcümle enbiyaya iman veya küfredenlerin halleri ve hükümleri de böyledir. Allahü Tealâ'nın, zulmü irtikâb eden hiçbir kimseyi sevmediğine bu âyet delâlet eder. Çünkü; in istiğrakda zahir olan cem-i muarref billâm olarak varid olması hiçbir zalimi sevmediğine delildir. Zira; istiğrak için olunca lâfz-ı âyet her zalime şâmildir. Binaenaleyh; lâfzından hiçbir ferd-i zâlim hariç değildir. Âyet; kâfirler için hiçbir ferdin yardımcı olmayacağına dahi delâlet eder. Zira; Ebussuûd Efendi'nin beyanı veçhile cemi'nin cem'ine mukabelesi âhâdın âhâde mukabelesini iktiza ettiğinden her ferd için bir nasır olmadığına yani herkes için hiç birtek yardımcı bile bulunmayacağına delâlet eder. Hulâsa; kâfirlerin dünyada ye âhirette şiddetli azapla muazzep olacakları ve azaplarını defedecek yardımcıları dahi olmadığı amma, mü'min olup amel-i salih işleyenlerin ecirlerini tamam alacakları ve Allahü Tealâ'nın zalimleri sevmediği bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:57

Vacip Tealâ yevm-i kıyamette Yahudilerin ihtilâf ettikleri me-sailde adaletle hükmedeceğini beyanettiği gibi o ihtilâfı tafsil etmek üzere buyuruyor. Yani; İsa (A.S.) hakkında ihtilâf edenler iki fırka olmuşlardır. Birincisi; İsa (A.S./ın nübüvvetini inkâr ve milletini muhalefet ederek hakkında birtakım iftirada bulunup lâyık olmadık şeyler isnad eden kâfirlerdir. Onların dünyada cezaları; enva-ı zillet ve ka'tlü esaretle cizye ve haraç vermek ve memleketlerinden tarde^ dilmekle şiddetli azaptır ve âhiretteyse Cehennem azabıyla muazzep olmaktır. Halbuki dünyada ve âhirette bu azaplardan onları kurtaracak yardımcıları da yoktur. İkincisi; şol kimseler ki onlar Hz. İsa'nın nübüvvetini tasdik ettiler ve imanlarının muktezası olan feraizi eda ile amel-i salih işlediler. Onların sevapları tama-miyle verilir, asla noksan olmaz. Zulmü nehyettiği için menhi olan zulmü irtikâb eden zalimleri Allahü Tealâ sevmez. Âyet; Hz. İsa hakkında tefrikaya düşenleri beyan sadedinde vârid olduğu içirt küfür ve imanda Hz. İsa'ya küfreden ve iman ederi denmiştir. Yoksa bilcümle enbiyaya iman veya küfredenlerin halleri ve hükümleri de böyledir. Allahü Tealâ'nın, zulmü irtikâb eden hiçbir kimseyi sevmediğine bu âyet delâlet eder. Çünkü; in istiğrakda zahir olan cem-i muarref billâm olarak varid olması hiçbir zalimi sevmediğine delildir. Zira; istiğrak için olunca lâfz-ı âyet her zalime şâmildir. Binaenaleyh; lâfzından hiçbir ferd-i zâlim hariç değildir. Âyet; kâfirler için hiçbir ferdin yardımcı olmayacağına dahi delâlet eder. Zira; Ebussuûd Efendi'nin beyanı veçhile cemi'nin cem'ine mukabelesi âhâdın âhâde mukabelesini iktiza ettiğinden her ferd için bir nasır olmadığına yani herkes için hiç birtek yardımcı bile bulunmayacağına delâlet eder. Hulâsa; kâfirlerin dünyada ye âhirette şiddetli azapla muazzep olacakları ve azaplarını defedecek yardımcıları dahi olmadığı amma, mü'min olup amel-i salih işleyenlerin ecirlerini tamam alacakları ve Allahü Tealâ'nın zalimleri sevmediği bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:58

Vâcip Tealâ bundan evvel beyan.olunan Zekeriya, İsa, Yahya ve Meryem (A.S.)'m ahvalini tafsil ettikten sonra o ahvali icmal ve hulâsa etmek üzere buyuruyor. Yani; habibim! Şu İsa, Zekeriya, Yahya ve Meryem (A.S.)'m hikâyelerini senin nübüvvetine delâlet eden âyetlerden alâmet olarak ve muhkem zikr-i celil ve bâtıldan ârî ve hikmet-i maslahatı cami' olan Kur'ân'dan olduğu halde biz senin üzerine okuruz. Bu mesailin Kur'ân'da beyan olunması Resulullah'ın risaleti ne delâlet ettiğine işaret için bunların âyetlerden olduğu beyar olunmuştur. Çünkü; Resulullah'ın bir muallimden taallünı etme^ diği ve bir kitaptan okumadığı halde bunların herbirini olduğu gib: haber vermek vahy-i münzel olduğuna ve Resulullah'ın nübüvvel dâvasında sadık bulunduğuna delâlet ettiğinden âyât denmiştir. Z ik r - i h akimle murad; Kur'ân'dır. Zira; Kur'ân'ın âyetleri muhkem ve enva-ı hikmeti câmV olduğundan Kur'ân'a zikr-i hakîm denilmiştir. Kur'ân'ı ve şu beyan olunan vukuatı Resulullah üzerine tilâvet eden her ne kadar Cibril-i Emînse de Allah'ın emri ve izniyle tilâvet ettiğinden Vacip Tealâ Cibril'in tilâvetini kendi zatına is-nad etmiş ve «Biz bu âyetleri ve zikr-i hakimi senin üzerine tilâvet ederiz» buyurmuştur.

Âl-i İmran 3:59

Vacip Tealâ İsa (Â.S.)'m ülûhiyetini itikad eden bazı nasarâ-nın itikadlarını reddetmek üzere buyuruyor. Yani; Cenab-ı Hak Âdem (A.S.)'ı anasız ve babasız topraktan halkettiği gibi Hz. İsa'yı da babasız halketti. Şu halde teşbih, her ikisinin de babasız halk olunmalarındandır. Yoksa her cihetten İsa (A.S.) Hz. Âdem'e benzemez. Çünkü; Hz. İsa'nın anası vardır, Hz. Âdem'in ise babası olmadığı gibi anası da yoktur. Fahr~i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet-i celilenin Necran'dan gelen Nasârânın mübahase esnasında «Hz. İsa Allah'ın oğludur. Zira; babasız beşer olmaz. Binaenaleyh; Hz. İsa'nın babası Allah'tır» demeleri üzerine nazil olduğu mervidir. Şu halde Cenab-ı Hak onların itikadlarını reddetmek üzere «İsa (A.S.)'m yaratıhşdaki sıfat-ı acibesi Hz. Âdem'in sıfat-ı acibesi gibi olduğunu ve beşerin esası olan Âdem (A.S.)'m babasız halkolunduğunu, hatta anası bile olmadığını ve babasız halkolunan Allah'ın oğlu olması icabetseydi Hz. Âdem'in- de Allah'ın oğlu olması lâzım geleceğini ve halbuki Âdem hakkında böyle bir itikad olmadığını ve Âdem'in hali ise Hz. İsa'nın halinden daha garip olduğunu zira; anasız ve babasız topraktan halk olunduğunu bu âyetle beyan buyurmuş ve Nasârânm bu gibi itikadlarını iptal ve insanın mütevazı ve ketum olması ve toprağa yakın bulunması ve nar-ı şehveti söndürüp hakikî bir insan olması lâzım olduğuna topraktan halk olunduğunu beyanla erbab-ı tefekkürü irşad etmiştir. Çünkü; toprak herkesin ayağının altında bulunup çiğnendiği için serkeşlik ve kibir emmaresi olmadığı gibi toprak, içine gireni saklar ve şehvet ateşinden beridir. Şu halde topraktan halkolunan insanların da böyle olması elbette lâzımdır. Hz. Âdem'in cesedini evvelâ çamurdan halkedip sonra ruhunu verdiğine işaret için Vacip Tealâ bu âyette evvelâ halkederek sonra ol deyip ot emri üzerine tamamiyle bir insan olup vücut bulduğunu beyan buyurmuştur.

Âl-i İmran 3:60

Vacip Tealâ İsa ve Âdem (A.S.) arasında olan teşbihin hak ol: duğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Yani İsa (A.S.)'ın babasız doğduğu ve validesi Meryem'in iffet ve tahareti hakkında Rabbin tarafından gelen ahkâmın cümlesi haktır ve şüphe yoktur. Halbuki Yehûd ve Nasârâ bu ahkâmda şekkederler. Habibim! Sen o şekkedenlerden olma. Zira; hak olan şeyde şekkolmaz ve şekketmek lâyık değildir. Bu âyette zahirde hitap Resulullah'a ise de hakikatte ümme-tinedir. Çünkü; Resulullah'm bu misilli ahkâmda şekketmeyeceği malûmdur. Lâkin metbu' olan Resulullah'ı sekten nehyetmek; tâbi olan ümmetini nehiyde te'kid olsun içindir. Zira; birşeyden metbu' nehyolununca tabiîn nehyolunacağı evleviyetle sabittir. Şan-ı Resulullah'a tazim için terbiyenin her nev'ini müşir olan Rab ism-i şerifi Resulullah'tan kinaye olan kafa muzaf kılınmıştır. Zira; Al-lahü Tealâ herkesin Rabbisi olduğu halde Resulullah'a uSenin Rabbin» demek; elbette şan-ı Resulullah'a tazimdir. Hulâsa; Hz. İsa'nın babasız halkolunmakta Hz. Âdem'e benzediği ve halbuki Hz, Âdem'in ülûhiyetini itikad eden olmadığ: halde Hz. İsa'nın dahî ülûhiyetini itikad etmemek lâzım olduğı ve Hz. Âdem'in ol emri üzerine derhal vücut bulduğu ve bunlarır cümlesi taraf-ı ilâhiden gelmiş birtakım sabit hükümler olduğun dan hiçbir kimse için şekketmek caiz olmadığı bu âyetlerden müs tefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:61

Vacip Tealâ sûrenin bidayetinden buraya gelinceye kadar H; İsa ile validesi haklarında ve sair hususâtta Nasârânın şüphelerir izale ettikten ve tevhide müteallik delâil-i katiyeyi beyandan sor ra bu kafi delillere karşı hâlâ inad edenleri lanete davet etmesir resulüne emretmek üzere buyuruyor. Resulullah da emr-i ilâhi üzerine Nasârâyı lanete davet etti. Lâkin bu hususta mücadele edenler lanete girişemediler. Çünkü; «Hâin olan korkak olur» fah-vasınca kendileri hâin oldukları için cesaret edememişlerdir. Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile Hz. İsa hakkında varid olan delâil-i katiyeye karşı Necran'dan gelen Nasârâ taifesinin itikad-ı bâtıllarında ısrar etmeleri üzerine Cenab-ı Hak müba-heleye yani lanete davet olunmalarını emir buyurmuştur. Resulullah onlara dedi ki «Bu kadar kati delillere karşı hâlâ inat ediyorsunuz, gelin çoluğumuzu, çocuğumuzu ve kendi canımızı bir araya toplayalım ve ciddiyetle ve kemal-i ihlâs üzere dua edelim ve diyelim ki (Allah'ın gazabı ve laneti yalancılar üzerine olsun)». MübaheIe ; ihlâs ve ciddiyet üzere lanetle dua etmektir. Resulullah'in böyle ciddiyetle duaya daveti üzerine onlar haric-i mescidde istişareye başladılar ve reislerine «Ne dersin mübahele-ye girişelim mi?» deyince (A'kil) isminde olan reis «Allah'a yemin ederim ki Muhammed (S.A.)'in hakka nebî olduğunu bildiniz ve sözlerinin doğru olduğunu anladınız. Şu halde mübaheleye girişirseniz helak olursunuz. Zira; nebî ile mübaheleye girişen kavmin küllisi helak olmuştur. Binaenaleyh; iman etmezseniz hemen veda edin beldenize gidin» diye arkadaşlarını mübaheleden men'-etti. Necran cemaati tekrar huzur-u Risalete geldiler. Bini Safer ayında ve diğer bini Receb ayında tediye kılınmak üzere senede iki bin kırmızı hülleyle otuz zırh cizye vermek ve buna mukabil Resulullah da onlara gaza etmemek şartıyla musalaha akdettiler ve arz-ı veda ile memleketlerine gittiler. Gerçi küfr üzere vefat ettiği veya vefat edeceği malûm olmayınca şahs-ı muayyen üzerine lanet caiz değilse de vasf-ı umumi üzerine lanet caiz olduğuna âyet delâlet eder. Meselâ «Yalancılara ve zalimlere ve kâfirlere lanet olsun» gibi umumi bir tâbirle lanet caiz olabilir. Bu âyet-i celile bir kimsenin kızının oğlu, kendi oğlu mesabesinde olduğuna delâlet eder. Zira; Risaletmeab Efendimizin mah-dum-u mükerremleri olmadığı halde kerime-i afifeleri Hz. Fatma (R.A.)'mn oğulları Hz. Hasan ve Hüseyin (R.A.)'yı kendi zatına muzaf kılarak buyurmuştur ki maksad-ı nebevileri hafid-i muhteremleri Hasan ve Hüseyin'dir. Zira; Resulullah «Oğullarımızı davet edelim» dedikten sonra Hz. Hasan ve Hüseyin (R.A.)'yı mübaheleye hazırladığı mervidir. Vacip Tealâ Hz. İsa'nın ahvalini ve Allah'ın kulu ve resulü olduğunu ve Hz. Âdem gibi fevkattabia babasız meydana geldiğini beyanettikten sonra şu vukuatın hak olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Bunun hilaf olmak ihtimali yoktur. Ancak Hz. İsa'nın Allah'ın kulu ve resulü olduğunu itikad etmek haktır ve hilafını itikad etmek bâtıldır. Zira;

Âl-i İmran 3:62

Binaenaleyh; Doğmadı ve doğurmadı; zevce ve veled ittihaz etmedi. Zira; bunları ittihaza ihtiyacı yoktur. Çünkü; herkes üzerine kahir bir gâlib-i mutlak olduğundan ihtiyaç alâmeti olan her şeyden münezzehtir.

Âl-i İmran 3:63

Ve kendi zatının gayrıya ibadet eden müfsidlerin müstehak oldukları cezayı verir. Kasas ; umur-u dine ve tarik-ı hakka irşad ve ibrete davet eder ve azab-ı ilâhiden kurtulmanın tarîkim gösterir haberi mutazammın kelâmdır. lâfzı Hz. İsa ile validesinin ahvaline işarettir. Şu halele manâ-yı nazım : … demektir. Beyzâvî'nin^ beyanı veçhile âyetin âhiri âsileri tehdid etmiştir. Çünkü; delâil-i hakkadan i'raz etmek nefsi ve âlemi ifsad ve umur-u dini ihlâl ettiğine işaret için zamir mevkiinde lâfzı ism-i zahir olarak varid olmuştur. Zira; bedelinde denilse olabilirken delâilden i'raz edenlerin müf-sid olduklarını tasrih ve bildiğini beyanetmek; bu gibi cinayeti ir-tikâb edenlerin müfsid oldukları cihetle cezasız kalmayacaklarını beyanetmektir. Şu halde manâ-yı nazım: … demektir. Hulâsa; Hz. İsa ve validesi haklarında Kur'ân'da varid olan haberlerin ancak hak olup bunun hilâfında bazı süfehâ tarafından söylenen sözlerin iftira ve bâtıl olduğu ve Allah'ın gayrı mabudun bilhak olmadığı ve Allahü Tealâ'nm cümle âleme galip bir hakîm-i mutlak olduğu ve hal böyle olunca kâfirler imandan i'raz ederlerse Resulullah'm da onlardan i'raz etmesi lâzım geldiği, zira; bu misilli müfsidlerin Resulullah'm iltifatına müstehak olmadıkları ve Allahü Tealâ'nın müfsidleri bildiği ve onlardan intikamım alacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:64

Vacip Tealâ tevhide delâlet eden delilleri ve Hz. İsa'nın ma'-bud olmadığını ve Nasârâyı mübaheleye davet edip onların müba-heleye cesaret edemediklerini beyanettiği gibi delil-i aharla onları tarîk-i hakka davet etmesini resulüne • emrettiğini beyan etmek üzere buyuruyor. Böyle demekle itikad-ı bâtıldan beri olduğunuzu beyanedin ki, imanınızı izhar etmiş olasınız. Ehl-i kitapla murad; Necran'dan gelen Nasârâ.ve Me-dine'de bulunan yahudüerdir. Zira; Necran Nasârâsmın Resulul-lah'la mübahaseleri esnasında Medine yahûdilerinin haberdar oldukları gibi bazılarının da mübahasede hazır bulundukları mervi-dir. Binaenaleyh ehl-i kitaba hitap; her iki millete de şâmildir. Çünkü; her ikisi de hakka tabeiyetten i'raz ettikleri için kelime-i hakka davet hepsine şâmildir. Aramızda müsavi olan kelime demek;kelime-i âdile ve müstakime demektir ki «O kelimeyi kabul edince cümlemiz hukukta ve sair ahkâmda müsavi oluruz, yekdiğerimizden farkımız olmaz. Zira; o kelime-i tevhidin bilumum mükellefine nispeti müsavidir ve hiçbir kimseye diğerinden ziyade bir hukuk bahşetmez. Binaenaleyh; o kelimeye intisab edenlerin cümlesi kardeştir, birinin hakkında olan hüküm diğerinin hakkında olan hükmün aynıdır.» demektir. Yahudiler (Üzeyir) ve bazı Nasârâ (İsa) Allah'ın oğludur de-meleriyle ibadete ehil addederek Allah'ın gayrı olarak Rab ittihaz ettiklerinden Cenab-ı Hak resulüne demesini emretmiştir. Yani; … demektir. Ulemanın kendi kendine delilsiz ihdasettikleri bid'atları ve hall-ü hürmeti kabul etmek; onları Rab ittihaz etmektir. Çünkü; Yehûd ve Nasârâ uleması delile müstenid olmaksızın birçok me-sail ihdas ederek şeriatlarında halâl olan şeye haram ve haram olan şeye halâl demişler ve avam tabakası da bunları kabul etmişlerdir. Halbuki hall-ü hürmet va'zı Rabb-i Tealâ'ya ve onun gönderdiği resule mahsus olduğundan bu gibi ahkâmı kabul; Allanın dününde onları Rab ittihaz etmektir. Bu manâyı Resulullah'm «Ulemanın ihdas ettikleri hall-ü hürmeti kabul onları Rab ittihaz etmektir» buyurduğu hadîs-i şerifi de teyid etmektedir. Çünkü Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet nazil olunca (Ady b. Hatem) «Ruhbanlara ve ahbara itaat etmedik» deyince Resulullah'm «Onların ihdas ettikleri mesaili kabul onlara itaattir» buyurduğu mervidir. Şu halde hangi millet olursa olsun dininde olmayan bid'atları ihdas edenlere ittiba' caiz değildir. Amma şeriat-i islâmiyede mesail-i fıkhiye buna kıyas olunamaz. Zira; mesail-i fıkhiye; müç-tehidin-i kiramın ihdas etmeleriyle hasıl olmuş birşey değildir. Çünkü; bütün mesail-i fıkhiye; dinin esası olan Kur'ân'a ve ehâ-dis-i nebeviyeye müsteniddir, yoksa müçtehidînin kendi karihalarından ihdas olunmamıştır. Mezahibin ihtilâfı; ahâdis-i celiledeki rivayetlerin ihtilâfından ve bazı âyâtın kavaidi usule muvafık delâlet ettiği manâlardan ileri gelmiştir. Binaenaleyh; hiçbir müçtehid esasa müstenid olmaksızın bir mesele ihdas etmiş değildir. Bizim edillemiz olan kitap, sünnet, icmâ-ı ümîrtet, kıyas-ı jukaha mazbuttur. Bunlara asla tezvirat karışmamıştır. Şu halde bizim gençlerimizin «Bin iki yüz küsur sene evvel gelen İmam-ı A'zanYm içtihad ettiği mesail şimdi kâfi gelmez» gibi iddiaları esas-x şeriata ve içtihada ve içtihadın keyfiyetine cehilden neşet etme birtakım vâhî sözlerdir. Zira; İmam-ı A'zam ve sair eimme kendi karihalarından bir mesele ortaya koymamışlar, her ne söylemişlerse şeriatın esaslarından alarak söylemişlerdir. Hatta mesail-i fıkhiyenin alelekser metni ayniyle ahadis-i celilenin metnidir. Bu âyette unvanı ehl-i kitabı insafa daveti müş'irdir. Çünkü; «Siz ehl-i kitapsınız» demek «Kitabın ve hak olan delillerin esrarına vakıfsınız. Şu halde bâtıl itikaddan vazgeçin ve kelime-i tevhide gelin» demektir. Fahr-i Râzî'nin beyanı veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir: Yehûd kavmi «Ya Muhammedi (S.A.) Senin muradın Nasârâ-nın İsa (A.S.)'ı fab ittihaz ettikleri gibi bizim de seni rab ittihaz etmemiz midir?» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Râzî'nin ve Ebussuûd Efendi'nin beyanları veçhile Necran Nasârâsı ve bazı yahudilerle mübahaseyi beyaneden âyetlerde hakka irşad için delâil iradında hasmı ilzam ve ikna hususunda ka-nun-u münazaraya hüsn-ü riayet ve derece derece ilzam ve iknaın nihayeti vardır. Çünkü; Vacip Tealâ evvelâ Hz. İsa'nın, ülûhiyete münafi olan birbiri ardında tevâü eden ahvalini beyanla ülûhi-yetle münasebeti olmadığını ve badehu resulünün naşı imana davetin keyfiyetini ve Nasârânm şu hak olan davete karşı inatları üzerine onları mübaheleye davet edip Nasârânm mübaheleden im-tinalarmı ve cümle ben^ beşer beyninde müsavi olan kelime-i tevhide daveti ve bu davete icabet etmeyince «Şahid olun biz müs-lümanlarız» demekle kelâmına hitam vermesi hakka davet tarîk-larınm en beliği ve açığıdır. Hulâsa; Resulullah'ın ehl-i kitabı cümle insanlar arasında müsavi olan kelime-i tevhide davet ettiği ve kelime-i tevhidin manâsı ancak Allahü Tealâ'ya ibadet edip başka bir mahlûku Allah'a şerik kılmamak olduğu ve bazı insanın Allah'ın dününde bazı âhari rab ittihaz etmesi caiz olmadığı ve eğer kâfirler kelime-i tevhid-den iraz ederlerse müminlerin «Şahid olun biz müslimiz» deme-leri lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:65

Vacip Tealâ Yehûd ve Nasârânın «İbrahim (A.S.) yahûdi veyahut nasranîdir» demelerini reddetmek üzere buyuruyor. Yani; ehl-i kitap kendi mezheplerinin hak ve cümlenin müsellemi olan İbrahim (A.S.)ın kendi mezheplerinde olduğunu iddia etmeleri üzerine Cenab-ı Hak Tevrat ve İncil'in İbrahim (A.S.) dan sonra nazil olduklarım beyanla bu iddialarının bâtıl olduğunu ispat etmiştir. Çünkü; Tevrat'tan evvel yahudi ve İncil'den evvel nasranî olmadığı gibi bu iki milletin dinlerini ve milliyetlerini tesis eden bu kitaplar ve kitapların ahkâmı olup halbuki İbrahim (A.S.)'m zamanı ve âhirete irtihali ise bu kitapların inzalinden çok evvel olduğu cümlenin malûmudur. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu iddialarının açık bir yalan ve bâtıl bir dâva olduğunu ve böyle bir dâvanın ise merdut bulunduğunu beyan için ( Oj^ W ) buyurmuştur. Yani; «Bu kadar açık bir yalanı söyler de düşünme2 misiniz, aklınız yok mudur? Edna aklı olan bu gibi herkesin bildiği bir hakikatin hilafını iddiaya cesaret edemez. Çünkü; zaman-] İbrahim'de henüz vücut bulmamış olan milliyeti Hz. İbrahim'e isnad etmek kadar gülünç birşey olamaz» demektir. Kâzî'nin beyanına nazaran Hz. İbrahim'le Yehûdiyetin esasını kuran Musa (A.S.) arasında bin sene ve Hz. Musa ile İsa (A.S.) arasında da bin sene müddet olduğu rivayet olunmakta ve diğer bir rivayette Hz. İbrahim'le Musa (A.S.) arasında beş yüz yetmiş beş sene ve Hz. Musa ile İsa (A.S.) arasında bin dokuz yüz yirmi sene müddet olduğu beyanolunmaktaysa da beyanolunan müddetler hakkında tarih mazbut olmadığı cihetle kafi hüküm verilemez. Fakat İbrahim (A.S.)'m Yahudiyet ve Nasraniyetten çok müddet evvel geçtiği kafidir. Binaenaleyh; bunlardan hiçbirisi İbrahim (A.S.)'a isnadolunamaz. Gerçi İslâmiyet dahî İbrahim (A.S.)'dan çok sonra Fahr-i Kâ-inat'm vücuduyla hadis olmuşsa da Kur'ân'da İbrahim (A.S.)'m Hânif-i Müslim olduğu beyan olunduğundan Hz. İbrahim'in müs-lim olduğunu iddia etmek vakıa muvafıktır. Çünkü; efal-i hac ve saire gibi ekser-i ahkâm-ı islâmiye şeriat-i İbrahim (A.S.)'a tevafuk ettiğinden Kur'ân'da müslim olduğu zikrolunmuştur. Binaenaleyh İbrahim (A.S.)'ın islâmiyetini iddia; Yehûd ve Nasârâ'nın iddialarına kıyas olunamaz. Zira; Tevratta yahûdi ve İncilde nas-ranî olduğu beyan olunmadığından onların iddiaları bir senede müstenid olmadığı cihetle doğru değildir. Amma müslim olduğu sarahat-ı Kur'ân'la sabittir. Âyetin sebeb-i nüzulüne gelince Necran'dan gelen Nasârâ ta-ifesiyle Medine yahûdileri huzur-u Risalette uzun uzadıya münazaa ettiler. Yahudiler; İbrahim (A.S.)'m yahûdi olduğunu iddia ederek bununla Yahudiyetin ve Nasârâ da Hz. İbrahim'in nasrânî olduğunu iddia ederek bununla nasrâniyetin hak olduğunu ispata kalkışmaları üzerine onların bu iddialarını red için âyetin nâzü olduğu mervidir.

Âl-i İmran 3:66

Vacip Tealâ Yahudiyet ve Nasrâniyet Hz. İbrahim'den sonra hadis olup Tevrat ve İncil'de Yahudiyet ve Nasraniyetten bahsol-madığı cihetle bu iddianın akla muhalif olduğunu beyanettiği gibi bu iddiaları üzerine Yehûd ve Nasârâyı tevbih etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Yehûd ve Nasârâ taifeleri! Size kitabınızın haber vermesiyle bildiğiniz bazı şeylerde delil getirir münazaa edersiniz. Fakat bilmediğiniz şeylere ve kitabınızın haber vermediği mesailde niçin münazaaya girişir ve İbrahim (A.S.)'ın Yahudi veya Nasrânî olduğundan bahsedersiniz? Halbuki İbrahim (A.S.)'m hangi din üzerine olduğunu Allahü Tealâ bilir, siz bilmezsiniz. Şu halde bilmediğiniz şeyde neden mübahaseye cesaret ediyorsunuz? İbrahim (A.S.) sizin iddianız gibi Yahudi ve Nasrânî olmadı. Tevrat ve İncil de size böyle birşey haber vermedi. Şu halde bilmediğiniz mesailde mübahaseye girişmeniz hamakat değil midir? Lâkin İbrahim (A.S.) bütün dinleri terkle müstakim ve doğru bir dine meyletti ki o din-i müstakim de din-i islâmdır. Binaenaleyh; Hz. İbrahim doğru bir dine sâlik ve Rabbisine muti' müslim oldu. Halbuki İbrahim (A.S.) Allahü Tealâ'ya şirk eden putperestlerden de olmadı, ancak müslim oldu. Ehl-i kitabın, Hz. İbrahim'in Yahûdî veya Nasrânî olduğunu iddialanndaki hamakatlerine işaret için âyetin evvelinde harf-i tenbih geldiği gibi onların bilmedikleri şeyi iddialarından dolayı hakarete müstahak olduklarına işaret için tahkire delâlet eden ism-i işaret varid olmuştur. Ehl-i kitabın âlim oldukları mesaille murad; kendi dinlerine müteallik olan mesaü ve âlim olmadıkları mesaille murad; din-i ibrahim'e müteallik olan me-saildir. Şu halde âyet her iki fırkanın iddialarını red ve İbrahim (A.S.)'m müslim olduğunu sarahatle beyan etmiştir. Hanijen; doğru yola giden ve edyanın küllisinden müstakil bir dine teveccüh eden kimsedir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran İbrahim (A.S.)'ın hanif olmasıyla murad; tevhidle beraber kurban kesmesi ve namazda Kabe'ye teveccüh etmesi ve hitan icrası ve ifratla tefrit arasında itidale riayet etmesidir. Fahr-i Râzî'nin beyanı veçhile bu âyetin âhirinde İbrahim (A.S.)'ın müşrik olmadığını beyanetmek; Yehûddan (Üzeyr) (A.S.)'a »(Allah'ın oğludur» diyenlere ve Nasârâdan İsa (A.S.)'ı mâbud ittihaz edenlerin müşrik olduklarına işaret etmektir. Yani; «Yehûd Üzeyr'i ve Nasârâ Hz. İsa'yı Allah'ın oğulları demekle müşrik oldular, halbuki Hz. İbrahim müşrik olmadı. Eğer dediğiniz gibi Yahudi veya Nasranî olsaydı sizin gibi müşrik olur müslim olmazdı, halbuki müşrik değil müslimdir» demek olur. Hz. İbrahim'in müslim olması yla murad; usul-ü itikadda din-i islâma muvafık olmasıdır. Yehûd ve Nasârâ dan olmamasıyla murad; onların bâtıl ve maruf itikadlan üzere olmamasıdır.

Âl-i İmran 3:67

Vacip Tealâ Yahudiyet ve Nasrâniyet Hz. İbrahim'den sonra hadis olup Tevrat ve İncil'de Yahudiyet ve Nasraniyetten bahsol-madığı cihetle bu iddianın akla muhalif olduğunu beyanettiği gibi bu iddiaları üzerine Yehûd ve Nasârâyı tevbih etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Yehûd ve Nasârâ taifeleri! Size kitabınızın haber vermesiyle bildiğiniz bazı şeylerde delil getirir münazaa edersiniz. Fakat bilmediğiniz şeylere ve kitabınızın haber vermediği mesailde niçin münazaaya girişir ve İbrahim (A.S.)'ın Yahudi veya Nasrânî olduğundan bahsedersiniz? Halbuki İbrahim (A.S.)'m hangi din üzerine olduğunu Allahü Tealâ bilir, siz bilmezsiniz. Şu halde bilmediğiniz şeyde neden mübahaseye cesaret ediyorsunuz? İbrahim (A.S.) sizin iddianız gibi Yahudi ve Nasrânî olmadı. Tevrat ve İncil de size böyle birşey haber vermedi. Şu halde bilmediğiniz mesailde mübahaseye girişmeniz hamakat değil midir? Lâkin İbrahim (A.S.) bütün dinleri terkle müstakim ve doğru bir dine meyletti ki o din-i müstakim de din-i islâmdır. Binaenaleyh; Hz. İbrahim doğru bir dine sâlik ve Rabbisine muti' müslim oldu. Halbuki İbrahim (A.S.) Allahü Tealâ'ya şirk eden putperestlerden de olmadı, ancak müslim oldu. Ehl-i kitabın, Hz. İbrahim'in Yahûdî veya Nasrânî olduğunu iddialanndaki hamakatlerine işaret için âyetin evvelinde harf-i tenbih geldiği gibi onların bilmedikleri şeyi iddialarından dolayı hakarete müstahak olduklarına işaret için tahkire delâlet eden ism-i işaret varid olmuştur. Ehl-i kitabın âlim oldukları mesaille murad; kendi dinlerine müteallik olan mesaü ve âlim olmadıkları mesaille murad; din-i ibrahim'e müteallik olan me-saildir. Şu halde âyet her iki fırkanın iddialarını red ve İbrahim (A.S.)'m müslim olduğunu sarahatle beyan etmiştir. Hanijen; doğru yola giden ve edyanın küllisinden müstakil bir dine teveccüh eden kimsedir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran İbrahim (A.S.)'ın hanif olmasıyla murad; tevhidle beraber kurban kesmesi ve namazda Kabe'ye teveccüh etmesi ve hitan icrası ve ifratla tefrit arasında itidale riayet etmesidir. Fahr-i Râzî'nin beyanı veçhile bu âyetin âhirinde İbrahim (A.S.)'ın müşrik olmadığını beyanetmek; Yehûddan (Üzeyr) (A.S.)'a »(Allah'ın oğludur» diyenlere ve Nasârâdan İsa (A.S.)'ı mâbud ittihaz edenlerin müşrik olduklarına işaret etmektir. Yani; «Yehûd Üzeyr'i ve Nasârâ Hz. İsa'yı Allah'ın oğulları demekle müşrik oldular, halbuki Hz. İbrahim müşrik olmadı. Eğer dediğiniz gibi Yahudi veya Nasranî olsaydı sizin gibi müşrik olur müslim olmazdı, halbuki müşrik değil müslimdir» demek olur. Hz. İbrahim'in müslim olması yla murad; usul-ü itikadda din-i islâma muvafık olmasıdır. Yehûd ve Nasârâ dan olmamasıyla murad; onların bâtıl ve maruf itikadlan üzere olmamasıdır.

Âl-i İmran 3:68

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.)'m müslim olup Yehûd ve Nasârâ'-dan olmadığını teyid etmek üzere buyuruyor. Zira; zâtına ve gönderdiği resulüne iman eden müminleri Allahü Tealâ sever. Binaenaleyh; onlardan muaveneti esirgemez ve istediklerini verir, nimetinden mahrum etmez. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir: Mekke müşriklerinin ezalarından Habeş'e hicret eden ashab-ı Resulullah'ı Mekke'ye iade edip eza etmekle irtidad teklif etmek üzere Mekke ahalisi Habeş Meliki Necaşi'ye birçok hediyeyle (Amr b. As) ve (Ammare b. Muaytî)'yi göndermişlerdi. Mekke elçileriyle muhacirin-i kiram Necaşi huzurunda mübahase-ye başladıklarında elçiler kendilerinin din-i İbrahim üzerine olduklarından bahsettiklerinde onların iddialarını reddetmek üzere bu âyetin Medine'de Resulullah'a nazil olduğu mervidir. Şu halde bu âyet; Habeş Meliki Necaşi huzurunda din-i İbrahim üzere bulunduklarını iddia eden Mekkelileri tekzip için nazil olmuştur. Gerçi mübahase Habeş'te vâki ve âyet Medine'de nazil olmuş ve arada birçok mesafe varsa da Kur'ân'ın âyetleri mütevatir ve ilâ yevm-il kıyam bakî olduğu ahkâmı her zaman carî ve sür'atle intişar ettiğinden arada bulunan mesafeyle itiraz varid olmaz. Çünkü mak-sad; onların yalancı olduklarını yalnız kendilerine duyurmak değil belki bu gibi iddianın yalan olduğunu herkese bildirmektir. Zira âyetin meali; «İbrahim (A.S.)'a en yakın olan kimseler onun zamanında bulunup ittiba eden kimseler ve âhir zaman nebisi ve o nebiye iman eden müminlerdir. Şu halde Mekkeliler İbrahim (A.S.) zamanında bulunmadıkları gibi âhir zaman nebisine dahî iman edenlerden değillerdir» demektir. Binaenaleyh; Mekkelilerin yalan söylediklerini âyet sarahaten beyan etmiştir.

Âl-i İmran 3:69

Vacip Tealâ ehl-i kitabın hakka delâlet eden delilleri kabulden i'raz ettiklerini beyanettiği gibi onların yalnız hakkı kabul etmemekle iktifa etmeyip Resulullah'a iman eden müminleri idlâl etmek istediklerini dahî beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; ehl-i kitaptan Yehûd taifesi sizi tarîk-ı haktan çıkarmak ve kendi dinlerine ithal etmek isterler. Halbuki siz onların sözlerini dinlemediğiniz için onlar ancak kendi nefislerini idlâl ederler ve böyle olduğunu da bilmezler. Çünkü; ehl-i imanı yoldan çıkarmaya çalışmak büyük bir günah ve dalâlet olduğu cihetle ancak vebali kendilerine aittir, lâkin bu günahı bilmedikleri gibi yaptıkları fenalığı işgüzarlık addederek, iftihar da ederler. İşte erbab-ı fesadın halleri daima ehl-i salâhı ifsad etmek ve bu yolda çalışmaktır. Bu âyet, Medine'de yahûdilerin eshaptan (Muaz b. Cebel) ve (Ammar b. Yâser)'i din-i Yehûdu kabule davet ettikleri zaman davet eden yahûdiler hakkında nazil olduğu Hâzin'in cümle-i beya-natındandır. Şu sebeb-i nüzule nazaran manâ-yı nazım şöyledir; … demektir. İşte insanlardan, ebna-yı cinsini herhangi işte olursa olsun o iş hakkında doğru yoldan çıkarıp hataya sevketmek isteyenlerin kendi fena fikirlerinin cezası kendilerine ait olup o hataya kendileri düşeceklerine bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; insanlar daima ebna-yı cinsini hayır" yola sevkeder ve aklı erdiği kadar irşada çalışırsa âhiretçe ecre nail olacağı gibi dünyaca da herhalde mükâfatını göreceğinde şüphe yoktur. Bilhassa her mü'minin diğer mü'mine muaveneti ve lâzım gelen umurunda hayra delâleti en mühim vezaif-i diniyedendir. Zira; bu hususa dair birçok ayât-ı beyyinât ve ehâdis-i nebeviyat vardır.

Âl-i İmran 3:70

Vacip Tealâ Resulullah'm nübüvvetini bilerek inkâr eden ehl-i kitabın ulemasını tevbih etmek üzere buyuruyor. Yani; ey Yehûd ve Nasârâ taifeleri! Tevrat'ta ve İncil'de ev-saf-ı Muhammediyeye delâlet eden Allah'ır âyetlerini niçin inkâr eder ve mucibiyle amel etmez de küfredersiniz? Halbuki sıfat-ı Resulullah'm, Tevrat'ta ve İncil'de beyan olunan evsaf-ı Resulul-lah'a muvafık olduğuna ve ahval-i Resulullah'm o kitaplarda zik-rolunan evsafa mutabık bulunduğuna şehadet ettiğiniz halde küfrünüze sebep nedir? Bu âyette ehl-i kitapla murad; ehl-i kitabın uleması-dır. Zira Tevrat ve İncil'de olan evsaf-ı Resulullah'ı tahrif eden ve hakkı avâm-ı nastan setreden ehl-i Kitabın ulemasıdır. Küfrettikleri âyetler le murad; evsaf-ı Resuluüah'a delâlet eden âyetlerdir. Binaenaleyh; ehl-i kitap kendi kitaplarına küf-retmişlerdir. Zira kendi kitaplarında Resulullah'a ait olan âyetleri inkâr etmek; o kitabın tamamını inkâr mesabesindedir. Çünkü; küfrü mucip olmakta bir âyeti inkârla bütün kitabı inkâr beyninde fark yoktur. Yahut bu âyette Allah'ın âyetleri yle murad; Kur'ân ve sair mucizat-ı nebeviyedir. Çünkü; ehl-i kitabın uleması Kur'ân'm ve sair mucizatm hak olduğuna kalpleri şehadet ettiği halde inkâr etmişlerdir. Binaenaleyh; menasıb ve avaidini muhafaza için hakkı setrettiklerinden Cenab-ı Hak onları tekdir etmiştir.

Âl-i İmran 3:71

Vacip Tealâ kalpleri şehadet ettiği halde lisanlarıyla küfreden ehl-i kitabı zem ve tekdir ettikten sonra avâm-ı nâsı idlâl için şüphe atan ve araya vesvese koyan kimseleri zem ve tekdir etmek üzere buyuruyor. Yani; ey ehl-i kitabın uleması! Evsaf-ı Resulullah'a müteallik taraf-ı ilâhiden nazil olup vakıa muvafık olan âyetleri kendi elinizle tağyir ettiğiniz bâtıl sözlere niçin karıştırır ve nâsa bâtılı hak suretinde nasıl gösterirsiniz ve hakkı bildiğiniz halde nastan niçin saklarsınız, hakkı saklamak günah değil midir? Fahr-i Râzî'nin beyanı veçhile ehl-i kitabın ulemasının iki sıfatlan vardır: Birincisi; risalet-i Resulullah'ı kalpleriyle bildikleri halde lisanlanyla nübüvvetini inkâr ederek küfretmektir. Bu kısmı irtikâp edenleri Vacip Tealâ bundan evvelki âyette beyan buyurarak bu misilli cinayetin mürtekiplerini zem ve tekdir etti. İkincisi; ahvaUi Resulullah kitaplarında beyanolunan evsafa mutabık olduğu halde o âyetleri tahrifle hakkı bâtıla karıştırmak ve nâs arasına şüphe verecek sözler atmakla hakkı örtmek ve bâtılı terviç etmektir. Bu kısmı irtikâp edenleri Cenab-ı Hak bu âyetle zemmetmiştir. Çünkü; onlar taraf-ı ilâhiden nazil olan âyetleri kendilerinin tağyir ettiklerine karıştırırlar ve evsaf-ı Resulullah'a delâlet edenleri delâlet etmeyenlere karıştırıp halkı iğfal ederler ve arzularına muvafık te'viller icad ederek halkı aldatırlardı. İşte Vacip Tealâ bu suretle vaki' olan yolsuzluklarını şu âyetle red ile onları tekdir etmiştir. Gerçi bu âyette hitap; ehl-i kitaba ise de hakkı bâtıla karıştırmak ve bâtılı terviç etmek ve hakkı saklamak her zaman haram ve bu gibi tezviratı irtikâp edenler daima mez-mumlardır. Binaenaleyh; hakkı setirle bâtılı tervice çalışanlar; her zaman bir müddet-i kalîle devam eder gibi görünürse de zevale maruz ve inkıraza mahkûm ve onu irtikâp eden kimse nâs araöında menfur ve mahkur, âkibet rezil ve rüsva olarak nâbud olduğu her .yerde görülen şeylerdendir. Binaenaleyh; insanın hakkı takib etmesi ve tervicine çalışması en büyük bir meziyet olduğundan her şahısta bu meziyet bulunamadığı cihetle ekseriya yalnız kalır ve yardımcı bulamazsa da akıbet-i emirde âli ve herkesçe makbul olduğu ve hakkın tezahür ettiği inkâr olunur bir hakikat değildir. Binaenaleyh insanlara lâyık olan; hakkı sevmek ve daima hakka tâbi olmak ve batıldan kaçmaktır. Vacip Tealâ ehl-i kitabın hakkı bâtıla karıştırmakla halkı id-lâle sa'yettikleri gibi hile ve desiseyle dahî idlâle sa'y ettiklerini beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; Yehûddan hilekâr ve müfsid bir taife ehl-i imanın imanlarını ifsad etmek kasdıyla kendi â'vân ve ahbabına dediler ki «Müminlerin kalplerini karıştırmak için onlar üzerine inzal olunan Kur'ân'a gündüzün evvelinde yani sabah namazında iman izhar ederek, Kabe'ye müteveccihen namaz kılın ve ahir-i neharda yani ikindi namazında küfrederek Beyt-i Mukaddes'e namaz kılın. Me'muldür ki, onlar size bakarak (Ehl-i kitap bizden daha iyi bilirler. Zira; onlar tetkik ettiler, yalan olduğunu bildüer ve döndüler, biz de dönelim) derler.» Fahr-i Râzî, Kâzı ve Hâzindin beyanlarına nazaran bu vak'a; Medine'de kıblenin Beyt-i Mukaddes'ten Kabe'ye tahavvül etmesi üzerine vaki olmuştur. Çünkü; Resulullah'ın Medine'de Beyt-i Mukaddes'i kıble ittihaz etmesi üzerine yahûdiler mesrur oldular. Bilâhare kıble Kabe'ye tahavvül edince meyus olmaları üzerine Yehûd ulemasından (Kâ'b b. Eşref) ve emsali kendi etba'larına «Kalbiniz Yâhûdiyet üzere sabit olduğu halde evvel-i neharda Kabe'nin kıble olmasına dair müminler üzerine nazil olan âyete iman eder gibi görünün ve Kabe'ye teveccüh ederek namaz kılın ve âhir-i neharda münafıkane gösterdiğiniz imandan dönün. Beyt-i Mukaddes'e namaz kılın ve deyin ki (Biz evvel-i neharda tetkik etmeksizin iman etmiştik, badehu delilleri tetkik ve ulemamızla müşavere ettik, gördük ki Muhamnıed (S.A.)'in evsafı Tevrat'ta beyan olunan âhir zaman nebisinin evsafına muvafık değildir. Binaenaleyh; yalan olduğunu bildik ve imandan döndük. Sizin bu sözünüz üzerine eshab-ı Muhammed'e şüphe gelir ve onların da din-i Muhammedi'den dönmeleri me'muldür» demekle beyinlerinde birbirlerine tezvirat öğrettiler. İşte Yehûdun bu gibi gizli hilelerini resulüne bildirmek için Cenab-ı Hak bu âyeti inzal buyurdu ve Yehûdun bu misilli hilelerinin önü alınmış oldu. Âyet gaipten haber verdiği cihetle Resulul-lah'm nübüvvetine delâlet eden mu'cizeleri cümlesindendir. Bu misilli hilelerle ehl-i hakkı idlâl etmek isteyen erbab-ı dalâl'm sa'yleri her zaman payidar olmayıp ehl-i hakkın muîni Cenab-ı Hak olduğuna ve ehl-i fesadın hileleri Yehûdun hileleri gibi yüzlerine vurulacağına ve binaenaleyh rüsva-yı âlem olacaklarına âyette işaret vardır ve alelekser âyet-i celilenin sırrı da zuhur ettiği görülmektedir. Türkçede söylenilen «Hilenin harmanı olmaz» darbımeseli de buna muvafıktır.

Âl-i İmran 3:72

Vacip Tealâ yahudilerin sözlerinin bakîyyesini beyan etmek üzere buyuruyor. Ki yahûdiler ehl-i İslâmı aldatamayacakla-rını bilsinler.

Âl-i İmran 3:73

Yani; yahudilerden bazıları bazılarına vesâyâda bulundular ve «Siz iman etmeyin. Ancak dininize ittiba eden kimseye iman edin. Hatta denizin yol olması ve Arz-ı Tih'te kudret helvası ve kuş eti gibi size verilen mu'cizelerin emsali mu'cizeler bir kimseye verilmiş olsa veyahut müminler huzur-u ilâhide haklı olduklarına dair size senetler gösterseler dahî iman etmeyin» demekle birbirlerine tavsiye ettiler. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyette müfessirînin ihtilâfları vardır. Hulâsası; cümlesi ke-lânv-ı ilâhiden olmak veyahut yahûdilerin sözlerinin bakiyyesi olup cümlesine merbut bulunmaktır. Ve aradaki cümlesi; yahûdilerin hilelerinin faydası olmayacağını beyan için sevk olunmuş cümle-i muterizadır. cümlesi kelâm-ı ilâhiden olduğuna nazaran manâ-yı nazım şöyledir: … demektir. Yahut … demektir. Yahut kelâm-ı ilâhisindeki hitap; müminleredir. Ve maksad da yahudilerin tesisatına aldanmamaları-nı müminlere tavsiye ve tenbihtir. Buna nazaran manâ-yı tuızvtn: … demektir ve ehl-i imana imanlarında sebat etmelerini tavsiye etmektir. Çünkü; yeni müslüman olmuş ve müslümanlığm mezayasmı lâyıkıyla tetkik edememiş olan zuafa-yı mü'minîni yahûdiler aldatmaya çalıştıklarından Cenab-ı Hak ehl-i imana sebat etmelerini tavsiye etmiştir. Bu kelâm; Yehûdun kelâmının bakiyyesi olduğuna nazaran mana-yı nazım şöyledir: … demektir.

Âl-i İmran 3:74

Yani; habibim; Senin nübüvvetine ve dininin intişarına dayanamayıp hased eden ve dinin inkırazına çalışan yahûdilere karşı sen de ki: «İmana tevfik ve hidayet ve din-i islâm Allah'ın yed-i kudretindedir. Dilediği kuluna ihsan eder, muvaffak kılar. Zira; malik-i hakikî odur, kadir ve kahirdir. İstediğine verir, hiç kimse müdahale edip sıâni olamaz. Zira; Allah'ın lûtfu bol, ilmi herşeye şâmildir. Binaenaleyh; nübüvvet, din-i islâm ve kitap vermek gibi lütuf ve insanıyla istediği kulunu mümtaz kılar. Çünkü; herkesin istihkakını bilir ve Allahü Tealâ'nın fazlı ve kullarına ihsanı büyüktür. Yehûdun hasedi Allah'ın lûtfuna mani olamaz.» Hulâsa; Yehûd kavminin, «Size verilen mucizelerin misli mucizeler sizin gayrınız bir kimseye verilse veyahut Rabbiniz indinde hüccet ibraz edecek olsa dahî iman etmeyin, ancak kendi dininize tâbi olan kimseye iman edin» diyerek birbirlerine vesâyâda bulundukları ve Resulullah'ın onlara «Hidayet; ancak Allah'ın hidayeti olup Allah'ın hidayet ve tevfik ettiği kimseye Yehûd'un hilesi te'sir etmeyeceğini» beyanla cevap vermesi emrolunduğu ve fazıl; Allah'ın yed-i kudretinde olup istediğine verdiği ve ilmi vâsi olduğu ve rahmetiyle istediği kulunu mümtaz kıldığı ve Allah'ın kullarına ihsanı pek büyük olduğu bu âyetten müstefad olan feva-id cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:75

Vacip Tealâ ehl-i kitabın umur-u dinde olan kabahatlerini beyanettiği gibi muamelei- nasta ve hakkullaha ve hukuk-u ibada dahi hıyanetlerini beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; insanların tabiat ve kabiliyetleri muhteliftir. Binaenaleyh; ehl-i kitaptan (Abdullah b. Selâm) gibi bazıları gayet emanet sahibidir. Hatta sen ona itimad ederek bir kantar lira emanet etsen, emanet ettiğin malı tebdil etmeksizin aynen sana eda eder. Zira; tabiatında olan saffet ve taharet onu hıyanetten muhafaza eder. Ehl-i kitaptan bazılarına gayet az olan bir dinar emanet etsen denaet-i tabiatı ve habaset-i tıyneti icabı o azıcık emaneti sana edâ etmez. Ancak senin üzerine, devam edip hakkını istemek vakti müstesnadır. Zira; o vakit hakkını verir. Şu emanete hıyanetlerinin sebebi; kendi dinlerinde'"olmayan kimselerin mallarını kendilerine halâl addetmeleridir. Hatta halâl addettiklerinden onlar «Ümmî olan kavm-i Arabın bizim gibi ehl-i kitap üzerindi hakkı yoktur» dediler ve bu sözleriyle Allahü Tealâ üzerine yalan söylediler. Zira; kitaplarında böyle bir mesele olmadığını bilirlerdi, bildikleri halde şu iftiraya cesaret ettiler. Bu âyette ehl-i kitap iki kısma münkasım olup birinin ehl-i emanet diğerinin ehl-i hıyanet olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; bir kısmı keiidine verilen emaneti tamamen eda ve diğeri ise tamamen hıyanet eder. Kantar; emanet olunan malın çokluğundan, dînar; azlığından kinayedir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile ehl-i emanet le murad; Nasârâ ve ehl-i hıyanet le murad; Yahudi olduğu mervidir. Zira; Nasârâda galip olan emanettir. Yehûdda ise kendi dinlerinde olmayan kimsenin katlini halâl addettikleri gibi malını da mubah addederler ve hangi sebeple olursa olsun gayrın malını almaya sa'yederler. Binaenaleyh; onların bu kötü itikadla-nnı Allahü Tealâ bu âyetle reddetmiştir. Fahr-i Râzîs Hâzin ve Nimetullah Efendi'nin beyanları veçhile bu âyet; (Abdullah b. Selâm) Hz. ile Yehûddan (Fahhas b. Azûra) haklarında nazil olmuştur. Çünkü; Kureyş'ten bir kimse (Abdullah) Hz.'ne bin iki yüz okka dinar emanet ve bilâhare (Abdullah) Hazretleri de emaneti aynıyla eda etti. Kureyş'ten diğer bir kimse (Fahhas)'a bir dinar emanet edip (Fahhas)'m bilâhare inkâr etmesi üzerine âyetin nazil olduğu mervidir. İkisi de Yehûd ırkından oldukları halde birisi emaneti tamamiyle eda, ve diğeri emanete hıyanet etmiştir. Bu âyet nazil olunca Resulullah'm «Allah'ın düşmanları yalan söylediler. Zira; zaman-ı cahiliyette mevcut olan âdetlerin hepsi ayağımın altındadır. İllâ emanet mü'mine ve kâfire verilecektir» buyurduğu mervidir ki küfrün emanete tesir etmeyeceğini ve emanet sahibi kim olursa olsun herhalde sahibine verilmek vacip olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; Yehûd kavmi «Biz Allah'ın oğulları ve ahbaplarıyız. Binaenaleyh; sair nâs bizim kölelerimiz-dir ve kölelerimizin malım yemek bizim için mubahtır. Binaenaleyh; bize mesuliyet yoktur» derlerdi. Ve bu sözlerinin yalan olduğunu bildikleri halde söylerler ve nâsı iğfal için Tevrat'a isnad ederlerdi. Vacip Tealâ emaneti inkâr eden kimseye karşı hak sahibini, hakkını istemekte devam ederse alacağını beyan buyurmuştur ki devamla. murad; vermediği halde şiddetle muamele etmek ve icabında mahkemeye müracaatla hakkını aramaktır. Bu âyette emaneti eda veya hıyanet edenlerin ehl-i kitaptan olduğunu beyan, etmek; diğer milletlerde dahî emîn ve hâin kimselerin bulunmasına mâni değildir. Çünkü; âyetin sebeb-i nüzulü ehl-i kitap olduğu için, ehl-i kitap zikrolunmuştur. Binaenaleyh; ehl-i kitabın gayrisi böyle olmaz mânâsına değildir. Zira; her millette hal böyledir ve bilhassa diyanet-i islâmiyede emanete son derece ihtimam etmek lâzım olduğu halde müslümanlardan da emanete hıyanet eden birçok kimseler bulunabilir. Hulâsa; ehl-i kitaptan birçok kimselerin emaneti eda ve diğerlerinin inkâr ettikleri ve inkâr edenlere karşı hak sahibinin hakkını istemekte devam ederse hakkım alabileceği ve bu hakkı inkârın sebebi; ehl-i kitabın «Câhil olan kavm-ı Ar abın bizden birşey istemeye hakları yoktur» demeleri olup; halbuki bu sözlerinin Allah'a karşı yalan olduğu ve bu sözlerinin yalan olduğunu bildikleri halde söyledikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:76

Vacip Tealâ şu sözlerini reddetmek üzere buyuruyor. Çünkü bunlar; ittikaları sebebiyle Allah'ın muhabbetine lâyıktırlar. Yâni; hak sahibinin muâhazası ve her kim tarafından ve hangidin sahibinden olursa olsun hakkını araması için tarîk vardır. Zira; hakkını istemekte herkes hürdür. Binaenaleyh; hakkını istemekten hiçbir kimse men'olunamaz ve bir kimse Allahü Tealâ ve kullarıyla vuku bulan taahhüdatını yerine getirir ve hukuk-u ibad ve hukuk-u ilâhiden ittika eder ve muharremattan sakınırsa o kimse Allah'ın mahbubudur. Zira; Allahü Tealâ müttekileri sever: Şu halde ittikanın, muhabbet-i ilâhiyeye vesile-i kaviyye olduğuna âyet sarahatla delâlet eder. Binaenaleyh; her mü'minin muhabbet-i ilâhiyeye mazhar olması için ittikaya ihtimam etmesi lâzımdır. kelimesi bundan evvel yahûdilerin «Ümmilerin malını almakta ve onlara tecavüzde bizim üzerimize günah yoktur» dediklerini red için vârid olmuştur. Çünkü belâ kelimesi; Jcen-dinden evvel zikrolunan nefyi ispata mevzudur. Fahr-i Râzî'nin beyanı veçhile bu âyet enva-ı ibadâtı camidir. Zira ahdi ifa; hukuk-u ilâhiyenin ve hukuk-u ibadvn kâf-fesini edaya şâmil olduğundan tokâlîf-i ilâhiyenin cümlesini câmi'-dir. Çünkü; ahitte tekâlîf-i ilâhiyenin cümlesi dâhil olduğundan ifa etmekte cümlesini ifaya ve ittikada vâcibatı edaya ve menhiyattan ihtiraza şamildir.

Âl-i İmran 3:77

Vacip Tealâ ehl-i kitaptan bazılarının emanete hıyanetlerini beyanedince hıyanetin levazımından olan yalan yere yemin edenlerin cezalarını beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; şol kimseler ki, onlar Resulullah'a iman etmek üzere ahd-i kavî verdiler ve yemin ettiler. Fakat ahidleririi ve yeminlerini dünya metamdan azıcık paraya değiştiler ve ahidlerini rüşvet almak ve riyasetlerini ibka etmek için bozdular ve yeminlerinde hulfettiler. İşte onların nakz-ı ahdi ve, yalan yere yeminleri mukabilinde ceza olarak âhirette, âhiret nimetlerinden nasipleri yoktur. Binaenaleyh; nimet-i âhiretten mahrumlardır. Ve yevm-i kıyamette Allahü Tealâ onlara sürür verecek söz söylemez. Çünkü; bir kimsenin gazab ettiği kimseye söz söylememesi âdettir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak gazab ettiği için onlara iltifat suretiyle tekellüm etmez ve nazar-ı inayetiyle onlara bakmaz. Zira; erbab-ı sevaba iltifat ettiğinde onları iltifatından mahrum eder. Onlar merhamet-i ilâhiyeden mahrum olunca günahlarından tathir ve onları tezkiye etmez ki, lûtf-u ilâhiden müstefid olsunlar. Halbuki; onlar için azab-ı elîm vardır. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyet-i celile; Ye-hûd milletinin reisleri hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Yehûd uleması «Ümmî olan kavm-i Arabm bizden hak dâvasına salâhiyetleri olmadığı gibi onların her ne surette olursa olsun mallarını almakta bizim için günah yoktur» dediler ve bu cümleyi kendi elleriyle yazıp Tevrat'ın ahkâmıdır diyerek halka tebliğ ve yemin" etmeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Yahut (Es'as b. Kays) ile diğer bir kimse arasında tarla nizaı olup (Es'as) hasmına «Beyyineni getir» dediğinde o kimsenin beyyinesi olmadığı cihetle (Es'as)'a yemin teveccüh edince (Es'as) huzur-u Risalette yemine kıyam etmesi üzerine âyetin nazil olduğu ve Es'as'ın hakkı itiraf ederek tarlayı hasmına terkettiği mervidir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile azıcık para mukabilinde yeminini ve ahdini nakzedenlerin cezalan bu âyette beş suretle tertib olunmuştur: Birincisi; menafi-i âhiretten külliyen mahrum olmak, ikincisi; Cenab-ı Hakkın kelâmıyla iltifatından mahrum olmak, üçüncüsü; nazar-ı inayetten uzak olmak, dördüncüsü; Vacip Tea-lâ'nın hüsn-il senasına mazhar olmamak; beşincisi; eşedd-i azaba dûçâr olmaktır. Bazı âyette Vacip Tealâ'nın âsilere yevm-i kıyamette söz söyleyeceği beyan olunduğu halde bu âyette söz söylemeyeceği beyan olunması beyninde münafat yoktur. Çünkü; Vacip Tealâ'nın âsilere söz söyleyeceğini beyan eden âyetler gazap suretiyle söyleyeceğini beyan olup bu âyette alâ tarik-il'iltifat söz söylemeyeceği beyan olunduğu cihetle âyetler beyninde tenakuz yoktur. Yani; «İltifat suretiyle söylemez, fakat gazap suretiyle söyler» demektir. Şu beyan olunan cezalar tevbe etmeden vefat ettiği surettedir. Amma ahdi nakzeder veyahut yalan yere yemin eder de sonra tâib ve müstağfir olursa aff-ı ilâhiye mazhar olup bu cezaları görmeyeceği diğer nusus-u celileden anlaşılmaktadır. İşte bu âyet-i celile insanlara ahdinde sebat eylemek ve verdiği sözde durmak ve yalan yere yeminden ihtiraz etmek lâzım olduğunu tavsiye etmekle hüsn-ü ahlâka terğib ve insanın ebna-yı cinsini maddî ve mânevi zarardan vikaye etmesi elzem olduğunu beyanetmiştir. Çünkü ahdini bozmak ve yalan yere yemin etmek ve bunların mukabilinde cüz'î dünya metaı almakla ebna-yı cinsini zarariandırmakta âhiret nimetinden ve iltifat-ı ilâhiyeden mahrum olacağını beyanetmek; bu gibi ahlâk-ı fasidenin ne kadar mazarratı olduğunu beyanla hüsn-ü ahlâkı iltizama davet etmektir. Şu halde; insan şer'a muvafık olarak verdiği sözünde sebat ederek dünya menfaati için yemin irtikâp edip bigayr-ı hakkın, gayrın malını almaktan nefsini muhafaza etmesi vaciptir. Vacip Tealâ yahudilerin ifsadlarından bazılarını beyandan sonra hilelerinden nev-i aharı beyanetmek üzere :

Âl-i İmran 3:78

buyuruyor. Yâni; Yehûddan bir fırka Rasulullah'a ve dinine kemal-i buğz ve adavetleri eseri olarak Rasulullah'ın Tevrat'ta mezkûr ismmi ve sıfatını tağyirle muharref olan elfazı teşhir ve avam-ı nâs indinde terviç ve onları idlâl için lisanlarını kitabın elfazryla dürer-ler, bükerler ve Tevrat'ın elfazından tahrif ettikleri elfaz cihetine meylederler ki, siz oriu Tevrat'tan zânnedesiniz, halbuki Tevrat'tan değildir. Hatta o kelime ibaresiyle kitaptan olmadığı gibi işaret, delâil ve te'vil suretleriyle dahi kitaba muvafık değildir. Bununla beraber iftira ederek «Bu okuduğumuz şey Allah'ın kelâmıdır ve taraf-ı ilâhiden geldi» derler. Halbuki Allahü Tealâ tarafından gelmiş değildir. Belki onların kendi icadettikleri tezvirattan ibarettir ve bu icadettikleri şeylerin yalan olduğunu bildikleri halde «Allahü Tealâ'nm kelâmıdır» diyerek yalan söylerler. Fahr-i Râzî'nin beyanı veçhile bu âyetten maksad; Resulul-lah'm evsafına müteallik Tevrat'ın âyetlerini tahrif edip okuduklarını beyandır. Fakat kıraat lâfzı kelâm-ı ilâhiyi kıraatta meşhur olup bunların okudukları şeyse kelâm-ı ilâhi olmadığından yahû- dileri zem ve hallerini takbih için bedelinde varid olmuştur. Çünkü; demek; dülefini haktan bâtıla ve Allah'ın kelâmından kendi icadettikleri elfaz cihetine döndürürler demektir. Yani; eğmek, bükmektir. Ve daha açık Türkçesi gevelemektir ki, hileyle kitaptan olmayan şeyi nâsa kitaptan gibi göstermekle idlâl etmektir. İşte bu kadar hilekârlıkları ihtiyar ve zahmetleri irtikâp etmek azıcık dünya malına aldanmaktır. Bu gibi şeylerle dünya her zaman insanları aldatmaktan hâli kalmamıştır. Ve ilâ yevm-il kıyam da aldatacaktır. Tevrat'ın âyetleri yahûdiler indinde müteyatirse de Tevrat'ın hıfzı mümkün olmadığından ve mürur-u zamanla bazı mahallerde Tevrat'ı tilâvet eden erbab-ı kıraat az olduğundan bazı harîs-ı cah oîan ulema tarafından ümeranın arzusu ve ağniyanın hatırı için bazı âyetleri kaldırıp yerine kendi elleriyle yazdıkları yalanlarını Tevrat'ın âyetidir diyerek halka tebliğ etmek suretiyle tahrif vuku bulduğu gibi bazı âyetlerin mânâsım anlamak dikkate muhtaç olduğundan erbab-ı fesad tarafından âyetlerin mânâlarını değiştirmek suretiyle dahî tahrif vuku bulmuştur. İşte zamanımızda da hâvâ ve hevesine tabi olan kimseler Kur'-ân'ın şehevât-ı nefsaniyelerine tevafuk etmeyen ahkâmım-arzularına muvafık surette te'villerle ve asrîleşmek ve zamana uymak tabirleriyle tahrif yapmak isterler. Dininde mübalâtsız bazı kimseler de efendisinin keyfi için şeriattan olmayan birşeyi şeriattan gibi efendisinin arzusu veçhile risale yazmak veya bir hâdise hakkında ankasdin yanlış cevap vermek suretiyle tahrifatta bulunurlar. İşte bu gibi muharriflerden dünya hâli kalmıyorsa da lâfz-ı Kur'ân'da tahrif imkânı yoktur. Zira; ilâ yevm-ilkıyam muhafaza edeceğini Cenab-ı Hak va'dettiğinden tahriften hıfzı, himaye-i ilâ-hiyeyle temin olunmuştur. Binaenaleyh; Kur'ân'ın hıfzı, kolay ve her yerde hafızların hıfzında mahfuz olduğundan bin üç yüz küsur senedir değil kelimesi hattâ bir harfi bile yerinden oynatılmamış-tır. Evet! Kur'ân-ı Azimüşşan'ın tahrifine çalışanlar da olmuştur, fakat hiçbir kimse bir harfini yerinden sarsamamış ve ilâ yevm-ilkıyam sarsmak da beşerin kudreti tahtında değildir. Ve bizim nebimizin en büyük mucizesi de budur. İşte lâfz-ı Kur'ân'da bu suretle tahrif mümkün olmadığından ahkâmında ârzu-yu nefsaniye-ye muvafık tevillerle tahrif etmek üzere bazı zenadıka tarafından zaman zaman tecavüz vuku' bulmaktaysa da esası sağlam olduğu için sel suyu gibi onlar geçer ve şeriatin ahkâmı yine yerinde sabit kalır. Yalnız diyaneti, nefsinin müştehiyatma uydurmak isteyen bazı kimselerin bir müddet-i muvakkatada iyi birşey yaptık zannıyla sevindikleri kadar birşey olabilir, sonra o dalga gider ve hakikat demir örs gibi jferinde durur. Çünkü; sahibi ve hâmisi Cenab-ı Hâk'tır. Binaenaleyh; açık âyât ve beyyinatı birtakım tevcihatla tahrif etmek isteyenler her zaman mağlûp ve makhûr olmuşlardır. Şu halde Tevrat ve İncil'in elfazmda tahrif mümkün olup ve vuku' bulduğundan mânâlarını tevcih ve elfazım tağyir ve her zamanda arzuya göre değiştirmek usulü cari olduğu cihetle gerek Tevrat'ın ve gerek İncili'n ahkâmına itimad kalmamıştır. Binaenaleyh; din-i Musa ve İsa esasından sarsılmış ve gûna gûna itikad-lara masdar mezhepler hadîs olmuştur. Şu halde Tevrat'ın Hz. Musa'dan ve İncil'in Hz. İsa'dan işitildiği gibi tek birer nüshalarını bile bulmak mümkün olamadığından bir memlekette elde bulunan İncil'in ibaresi ve âyetleri diğer beldede bulunanın ibaresine ve âyetlerine muhaliftir. Amma Kur'ân'a gelince; küre-i Arzın neresinde olursa olsun bütün mushaflarda ve hafızların hıfzında lâfz-ı Kur'ân fem-i saadet-i Risaletten işitildiği veçh üzere mahfuzdur. Onun için esasat-ı islâmiye tağayyür ve tebeddül kabul etmediğinden her nevi şüpheden azadedir. İşte şu usule binaen din-i islâm her türlü tezvirattan berî olduğu için din-i Nasrâniyet ve Yehû-diyetle kabil-i kıyas değildir.

Âl-i İmran 3:79

Vacip Tealâ ehl-i kitabın tahrife dair irtikâp ettikleri hilelerini beyandan sonra Nasârânm tevcihat-ı batılayla tahrif kabilinden İsa (A.S.)'a ibadetlerinin bâtıl olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Ve böyle demekle Allah'ın kullarını Allah'ın ibadetine davet eder. Yani; Allah'ın kitap, nübüvvet ve hüküm vermekle sairlerinden mümtaz kıldığı hiçbir beşer Allah'ın kullarına «Siz bana ibadet edin ve benim kullarım olun» demez ve kitap sahibi olan beşer için böyle demek caiz olmaz. Lâkin o beşer nasihat tarikiyle Allah'ın kullarına «Siz talebenize talim ettiğiniz kitabın ve üstadınızdan Öğrendiğiniz derslerin ahkâmıyla Allah'a mensubolun» demekle Allah'ın kullarını tarîk-ı müstakime irşad eder. Binaenaleyh; bazı Nasârânın Hz. İsa'ya iftira ederek ona ibadetleri bâtıldır. Çünkü; Hz. İsa onlara, «Bana ibadet edin» dememiştir. Ve ülüTazim peygamberan-ı zişandan olup ahval-i nâsı ıslaha kâfi elinde İncil gibi mühim olan ve nâsm maişetlerine ve âhiretlerine müteallik hükmü hâvi kitab-ı mukaddes kendine ihsan olunan zat-ı şerif ancak Allah'ın kullarını irşadla ıslah eder, yoksa «Bana ibadet edin» demekle ifsadetmez. Zira; nübüvvet ve kitap verilmekle ülûhiyet mertebesini ihraz edemez ki, Allah'ın kullarına «Siz bana ibadet edin» desin. Elbette böyle iddiada bulunmaz ve mertebe-i nübüvvetle bu gibi batıl iddia cem' olamaz. Bu âyette enbiyanın nail olduğu mertebelerin tertibine güzel riayet olunmuştur. Çünkü, bir nebiye evvelâ; halka tebliğ edeceği ahkâmı beyan eder kitap nazil olur. Saniyen; o kitabı anlamakla ahkâmına ittilâ hasıl olur. Salisen; o ahkâmı halka tebliğ ve nübüvvetini izhar ve ispat eder. İşte âyet-i celilede bu tertibe riayet olunarak evvelen kitap, saniyen hüküm ve salisen nübüvvet zikro-lunmuştur. Bu âyet-i celile ilmi talim ve taallüm ve dersle meşgul olmak insanın rabbani olmasına sebeb olduğuna delâlet eder. Çünkü; Fahr-i Râzî'nin beyanı veçhile rabbani; Rabb-i Tealâ'ya âlim, ibadetine müdîm, Rabbe mensup erbab~ı ilim demektir ki nâsı terbiye-i ilâhiyeyle terbiye eden ve bilen ve bildiği şeyle amel edip tarık-i hayra sevkeden kimsedir. Zira âyette rabbânî; taallüm ve tederrüsle meşgul olan kimselerle tefsir olunmuştur. Binaenaleyh; tahsil-i ilimle meşgul olan kimsenin maksadı; rabbânî olmak lâzımdır. Zira; ilmi tahsil, rabbânî olmak maksadının gayrı bir garaz-ı fasid üzere olursa emeği zayi ve ilmi vebal olur. Şu halde o kimsenin ilmi; manzarası gayet güzel fakat meyvasız ağaç gibi menfaatsizdir. Zira; garazı fasid ve ihlâsı yoktur. Ayetin sebeb-i nüzulü; huzur-u Risalette yahûdilerin «(Üzeyr) (A.S.) Allah'ın oğludur» ve Necran'dan gelen Nasârâmn «İsa (A.S.) Allah'ın oğludur» demeleri üzerine âyetin nazil olduğu mervidir. Buna nazaran beşerle murad; Üzeyr ve İsa (A.S.) ve kitap-la murad; Tevrat ve İncil'dir. Yahut yahudilerle Necran Nasârâ-sının Resulullah'a «Sen bizim kendine ibadet etmemizi mi emrediyorsun?» demeleri üzerine âyetin nazil olduğu mervidir. Buna nazaran beşerle murad; Resulullah ve kitapla murad; Kur'dn'dır.

Âl-i İmran 3:80

Vacip Te'alâ nebî olan kimsenin kendine ibadetle emretmediğini beyandan sonra meleklere ibadetle dahî emretmediğini be-yanetmek üzere buyuruyor. Âyetin sebeb-i nüzulü; Medarik'te beyan olunduğuna nazaran ashaptan bir kimse «Ya Resulallah! Bizim bazımız bazımıza selâm verdiğimiz gibi sana da selâm veririz.' Halbuki seni sair nâstan tefrik ve şanına tazım etmemiz lâzımdır. Binaenaleyh; selâm bedelinde biz sana secde edelim mi?» demesi üzerine Resulullah «Allah'ın gayrı hiçbir kimseye secde etmek caiz olamaz. Lâkin nebinize başka tazimatla ikram edin Ve fazl-ü kemal erbabının hakkını bilin ve ehline istihkakını verin» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu halde bu âyette muhatap; müminlerdir. Zira sebeb-i nüzul; müslimler olduğuna delâlet eder. Fahr-i Râzî ve Hâzin'in beyanları veçhile Araplar meleklere, Yehûd Üzeyr'e ve bazı Nasârânın da İsa (A.S.)'a ibadet etmeleri meşhud olmasına binaen meleklere ve nebilere ibadetle emretmediği zikrolunmuştur, yoksa hiçbir nebî Allah'ın gayrı hiçbir şeye ibadetle emretmez. Hulâsa; Cenab-ı Hakkın kitap, nübüvvet ve hikmet verdiği nebinin nâsa «Siz bana ibadet edin» demediği ve lâkin Vacip Tealâ'-ya ibadet etmeleriyle emrettiği ve o nebinin melekleri ve enbiyayı rab ittihaz etmekle emretmediği ve müslümanlara müslüman olduktan sonra küfürle emreylemediği bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:81

Vacip Tealâ ehl-i kitabın Resulullah'ın evsafını beyaneden âyetleri tahrif ettiklerini beyandan sonra ehl-i kitabın indinde Resulullah'ın nübüvvetine, delâleti maruf olan delilleri beyanetmek üzere buyuruyor. Bu suale cevap olarak enbiya-yı kiram :

Âl-i İmran 3:82

Yani; ey ehl-i kitap! Zikredin şol zamanı ki, o zamanda Al-îahü Tealâ enbiyadan Allah'ın emrine itaat ve nehyinden içtinab edeceklerine misak aldı ve «Her nezaman ki ben size kitab ve kuv-ve-i akliye ve ameliyeyi cami' hikmet verdim. Siz de, verdiğim ahkâmın mucibince amel edeceğinize ahid verin» dedi ve bu minval üzere kendi zatlarına ait ahdi aldıktan sonra «Sizinle beraber olan kitabı ve ahkâmı tasdik eder resul-ü muazzam olan âhir zaman nebisi geldiğinde zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki siz elbette o resule iman ve dini olan din-i İslama yardım edersiniz ve ümmetlerinize dahî böylece vesâyada bulunur ve ahidlerini alırsınız» demekle misaklarını aldı ve bununla da iktifa etmedi ve buyurdu ki «O resule iman edip dinine yardım edeceğinizi ikrar ettiniz ve bu minval üzere ümmetlerinizden ahdimi aldınız mı?». Enbiya-yı kiram işbu hitab-ı ilâhiye cevaben «Ya Rabbi! Bu minval üzere ahdimizi ikrar ettik» dediler. Bunun üzerine Vacip Tealâ «Siz nefsinizin ve ümmetinizin ikrarına şahit olun, ben de sizinle beraber bu ikrarınıza şahidim» dedi. işte bilcümle enbiya, Muhammed (S.A.) geldiğinde hal-i hayatta olsalar iman edip dinine yardım ve ümmetlerine tavsiye edeceklerine dair ikrar verdikten sonra bir kimse Hz. Muhammed (A.S.)'a imandan i'raz ederse işte onlar fa-sıklardır. Ey ehl-i kitap!" Enbiyadan iman ve yardım edeceklerine ahdalınan bir resule imandan nükûl ettiğinizden dolayı siz fasık-larsınız. Zira; kendi kitaplarınızda iman vacip olduğu beyanolun-duğu halde imandan istinkâf etmek kendi kitabınıza küfretmektir. Şu halde nasıl oluyor ki âhir zaman nebisine imandan yüz çeviriyorsunuz. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile misale; yeminle te'kit ve takviye olunan bir akd ve mukavele yani pazarhksa da enbiyanın mi s a Jc ı yla murad; Allah'ın taatına, emrü neh~ yine itina ve tebliğ-i ahkâma dikkat edeceklerine dair Vacip Tealâ'ya verdikleri ikrar ve nefislerini raptettikleri sözleridir. Yahut enbiyanın ümmetlerinden enbiyaya itaat edeceklerine dair yeminle ahidlerini almaktır. Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile Hz. Adem'den bizim nebimize gelinceye kadar Cenab-ı Hak bir nebi göndermedi, illâ o nebiyi kendinden sonra gelecek enbiyanın kâffesini tasdik ve eğer zamanına ulaşırsa iman etmek ve dinine yardım eylemek ve eğer zamanını idrak edemezse iman ve yardım etmelerini ümmetlerine tavsiye etmelerine dair yeminleriyle ahd-ü misak alınmak şartıyla gönderdi. Şu halde hiçbir nebi ba's olunmadı, ancak o nebi cümle enbiya ve şeriatlerini tasdik eder ve kendinden sonra gelecek enbiyaya iman etmelerini ümmetlerine tavsiye eder. Binaenaleyh; cümle enbiyadan; âhir zaman nebisinin zamanını idrak ederse iman ve yardım edeceğine ahid alındığı gibi şeriatle-rinde de ümmetlerine emrolunmuş ve vesâyâda bulunulmuştur. İşte bizim şeriatimiz dahî bize cümle enbiyaya imanı tavsiye ettiğinden biz enbiyadan hiçbirini diğerinden tefrik etmeksizin lehül-hamd cümlesine iman ettik. Enbiyadan mîsak almak ümmetlerinden misak almayı müstel-zim olduğundan âyette enbiyadan misak alındığı zikrolundu ki, ümmetlerinden dahî alındığına delâlet eder. Zira; metbû' olan enbiya zikrolununca tâbi' olan ümmetleri zikre hacet görülmemiştir. Şu halde Hz. Musa Yehûddan ve Hz. İsa Nasârâdan Muhammed (S.A.)'e iman edip dinine yardım edeceklerine dair ahdaldıkları gibi Tevrat'la İncil dahî bu suretle emrettiği halde ümmetleri verdikleri ikrardan rücû' ve imandan nükûl etmişlerdir. Binaenaleyh, onlar için i'tizâra mecal yoktur. Zira; nakz-ı and eylemişlerdir. Enbiya-yı izamın yekdiğerini tasdikleri, hakka nebî olmalarında ve usul-ü itikaddadır. Zira; usul-ü itikad; zatullaha ve sıfâtul-laha ve enbiyanın nübüvvetlerine ve ahval-i âhirete müteallik olduğundan cümle enbiya ve şeriatleri bu hususta müttefiklerdir, Binaenaleyh; furûatta ihtilâfları usul-ü itikadda ittifaklarına mü-nafi değildir. Isrı ; ahdi takabbül manasınadır. Yâni «Ümmetlerinizden minval-i sabık üzere ahdimi aldınız mı ve onlar da kabul ettiler mi?» demektir.

Âl-i İmran 3:83

Vacip Tealâ her nebinin, şeriatinde kendisinden sonra gelecek bilcümle enbiyanın şeriatlerine iman etmelerine ve zamanını idrak ederse dinine yardım edeceğine ve ümmetlerine vesâyâda bulunacaklarına dair ahd-ü mîsak alındığını beyanettiği gibi din-i Muhammediyi kerih görüp iman etmeyenleri din-i ilâhinin gayrı bir din aradıklarından dolayı tevbih etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; birrıza iman veya kerhen kabul eden cümlesi istihkakına göre cezasını görür. Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Yehûdla Nasâ-râdan herbir fırka kendi dinlerinin din-i İbrahim olduğunu iddia ederek beyinlerinde vaki' olan münazaa üzerine huzur-u Risalete arz-ı keyfiyet edilince Resulullah'm, iki fırkanın dini de din-i İbrahim olmadığını beyan buyurmaları üzerine iki fırka gazab ederek «Biz de senin dinine ve hükmüne razı değiliz» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Din-i Muhammedi cemi~i edyandan sonra gelerek cümlesini nâ-sih olduğu cihetle din-i islâmm zuhurundan sonra islâmın gayrı bir din aramanın din-i ilâhinin gayrı bir din aramak olduğu beyan-olunmuştur. Çünkü; din-i islâmın zuhuruyla edyan-ı sairenin hükmü kalmadığından islâmm gayrı herhangi bir dine tevessül etse veyahut arasa Allah'ın dininin gayrıya tevessül etmiştir. Meselâ bir hükümet bir zamana mahsus koymuş olduğu kanunu iptal edip ikinci bir kanun vaz'edince evvelki kanuna asla itibar olmadığı gibi evvelki kanuna da hükümetin kanunu denmez. Tavan ; kolaylıkla iman ve inkıyad etmek, kerhen; meşakkatle iman ve inkıyad etmektir. Semavatta olan meleklerin iman ve inkıyadları birrıza olmuştur. Amma yeryüzünde olan ins-ü cinnin bir kısmı tav'an iman etmiştir. Çünkü; vahdaniyete ve Resulullah'm nübüvvetinin sıdkına delâlet eden delilleri nazar-ı tetkikten geçirince hakka istidlal ederek kendi ihtiyarıyla iman eder ve imanının semeratını görür. Diğer bir kısmı da delâile nazar etmeyerek inad ile imandan nükûleder. Binaenaleyh; ehl-i imanın kılıcıyla kerhen iman eder. Bu kısım; imanında sebat eder, kalbinde iman kararlaşır ve imanın lezzetini duyarsa imanından fayda görür ve eğer korkuyla imanederse o kimsenin kalbinde iman rusuh bulmaz, korku zail olup aslına avdet etmek üzere fırsat ararsa onun imanı hakikî iman olmadığından faydasını göremez. Çünkü iman; yalnız lisanındadır, kalbinde değildir. Yahut (İmam-ı Katâde)Jden naklen Taberfde beyan olunduğuna nazaran kerhen iman la murad; sekerat-ı mevtinde azab muayene ettiği zaman iman edenlerin imanlarıdır. Çünkü; sekerat-ı mevtinde azab-ı âhireti müşahede edince her kâfir iman eder ve lâkin o vakitte iman birrıza iman değildir, belki azabın şiddetini müşahedesi sebebiyle kerhen iman olduğundan makbul olmaz. Binaenaleyh; menfaatini da görmez. Bu âyetin âhirinde ancak huzur-u ilâhiye rücu' edeceklerini beyanetmek; nâsı tahzîr etmektir ki, millet-i islâmiyenin gayrı bir millet ve din-i islâmm gayrı bir dinle huzur-u ilâhiye varmak isteyenleri korkutmak için varid olmuştur. Vacip Tealâ enbiyanın cümlesi kendinden evvel geçen ve sonra gelecek nebileri ve şeriatlerinin hak olduğunu tasdik ettiklerini beyan ettiği gibi bizim nebimizin de cümle-enbiya-yı kiramı tasdik ettiğini beyanetmek üzere :

Âl-i İmran 3:84

buyuruyor. Tefsir-i Hâzih'de beyan olunduğuna nazaran şu ahkâmı tebliğe memur ancak Resulullah olup başka kimse olmadığına işaret için emri müfred siygasıyla gelmiş ve şu âyette beyan olunduğu veçh üzere iman bilcümle mü'minlere lâzım olduğuna işaret için lâfzı cemi' siygasıyla varid olmuştur. Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in beyanları veçhile Allahü Tea-lâ'ya iman; nübüvvete imanın esası olduğundan Allah'a iman takdim olunduğu gibi Kur'ân, tagayyür ve tebeddülden mahfuz olup kütüb-ü sabıka tahrif ve tağyir olunduğu cihetle geçmişlerin ahvalini şüpheden ârî olarak bilmek Kur'ân'a muhtaç olduğundan Kur'ân'a iman; sair kitaplara iman üzerine takdim olunmuş ve ehl-i kitabın enbiyadan bazısına iman edip diğerlerini inkâr etmeleri bâtıl olduğunu beyan için enbiyanın cemisine imanın vacip olduğu tasrih edilmiştir. Enbiya beynini tefrik, etmeyiz demek; asıl imanda tefrik etmez, cümlesine iman ederiz demektir. Yoksa meratib ve fezailde tefrik etmeyiz demek değildir. Zira; enbiya-yı izamın meratip ve fezailde birbirinden farkları olduğu âyetiyle sabittir. Binaenaleyh; bu cihetle farkları vardır.

Âl-i İmran 3:85

Vacip Tealâ islâmın gayrı din arayanları tevbih ettiği gibi din-i islâmın zuhurundan sonra islâmın gayrı dinin makbul olmadığını beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; din-i islâmın zuhurundan sonra edyan-ı saire mensuh olduğu cihetle indallah makbul olan din; ancak din-i islâmdır. Binaenaleyh; eğer bir kimse din-i islâmın gayrı bir din arar ve o dine sülük ederse o kimseden o din kabul olunmaz. Zira din-i islâm; cümle edyandan sonra olup herbirinin hulâsasını ve faydalarını Cami' olduğu cihetle başka dine ihtiyaç kalmadığından islâmın gayrı herhangi din olursa olsun makbul değildir. Şu halde islâmın gayrı dine sülük eden kimse âhirette faydasını göremiyeceği cihetle bütün emekleri zayi' ve amelleri bâtıl ve din zannıyla ihtiyar ettiği şey kendi hakkında vebaldir. Binaenaleyh; zarardan başka birşey değildir. Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanları veçhile âhirette zarar; sevaptan mahrum ve azaba müstehak olmak ve dünyada fevtettiği â'mâl-i saliha üzerine mütehassir ve müteessif olarak üelebed azab içinde kalmaktır. Bu âyet; imanla islâmm bir olmasına delâlet eder. Çünkü; iman islâmm gayrı olsa, bu âyete nazaran imanın kabul olunmaması lâzım gelir. Buysa bâtıldır. Şu halde imanla islâm birdir. Amma imanın İslama mugayir olduğuna delâlet eden âyette mu-gayeret, lügat mânâsınca mugayeret olup bu âyetten müstefad olan vahdet, mânâ-yi şer'ice vahdet olduğundan âyetler beyninde tenakuz yoktur. Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet nazil olunca yahûdilerin «Biz de müslimiz» diye iddiaları üzerine Ce-nab-ı Hakkın haccı farz kılıp «İslâmın erkânından birisi de hacdır. Müslim olanlar haccetsinler» buyurunca ehl-i imanın haccedip yahûdilerin hacdan imtina etmeleriyle dâvalarının reddolunduğu (İkrime) Hazretlerinden mervidir.

Âl-i İmran 3:86

Vacip Tealâ din-i islâmın gayrı bir dinin makbul olmadığını beyanla din-i islâmın şanına tazim ve kadrini îlâ ettikten sonra din-i islâmı terkedenlerin ceza-yı sezalarını tertiple gayrı dinin makbul olmadığını te'kid etmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile hidayet; Allahü Tea-lâ'nın kendi zatını bilmek için kullarında halk ettiği marifettir. Çünkü; abid iradesini sarfla vahdaniyete delilleri tetkik edince Allahü Tealâ vahdaniyete marifet halkeder. İşte o marifetin vücut bulması, Allah'ın hidayetidir. Binaenaleyh; kâfirler iradelerini küfre sarfettikleri için Allahü Tealâ onları imana hidayette kılmaz. Şu halde âyetin mânâsı: … demektir. İman etmek; resulün hakka nebi olduğuna şehadet ettikten ve nübüvvetinin doğru olduğuna deliller geldikten sonra olacağı cihetle şehadet ve beyyinenin geldiği, iman üzerine atfo-lunmuştur ki sebep olan şehadet ve beyyine, müsebbip olan iman üzerine matuftur. Buna nazaran mana-yı nâzım: … demektir. Beyzâvî'nin ve Ebussuûd Efendi'nin beyanları veçhile kelimesiyle sual; imandan sonra irtidad edenlerin tekrar iman etmelerini pek uzak addetmek içindir. Çünkü; deliller zahir olup, sıdk-ı nübüvvete kanaat hasıl olmakla imandan sonra bunları arkaya atarak tekrar küfrü ihtiyar eden kimse için imanı kabul ve tarîk-ı savaba vusul ihtimali varsa da pek uzaktır. Zira; dalâlete münhemik olduğundan hidayete vusulü müşküldür. Mürted'in küfrü her nevi küfürden esna' olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü kalple tasdik ve lisanla ikrar ve şehadet edip ta-1 rîk-i hakka açık deliller geldikten sonra küfrü lekrar irtikâp etmek; elbette cinayetin şenaatta ziyade olanlarındandır. Binaenaleyh; âlim olan bir kimsenin hatası her zaman cahilin hatasından fenadır. Ayetin evvelinde hidayeti nefyetmek; mürtedlere mahsus olup âhirinde nefyetmek; bilumum kâfirlere mahsus olduğundan âyette tekrar yoktur. Bu âyette mürted olan kimselere Allah'ın ve meleklerin ve kâffe-i nâsın laneti olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; mürted olan kimse Allah'ın rahmetinden mahrum olduğu gibi enva-ı azapla muazzep olmak suretiyle lânet-i ilâhiyeye müstehak olur, melekler ve insanlar da lûtf-u ilâhiden matrud olmasına dua etmek suretiyle lanet ederler. Cemi-i nâs içinde kâfirler ve mürtedler de vardır. Çünkü; kâfirler âhirette birbirlerine lanet edecekleri gibi bu dünyada kâfirler dahî kâfirlere lanet ederler, lâkin her kâfir kendini haklı görüp kâfir zannetmediği için kendi nefsine lanet eder de haberi olmaz. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile tsUfı-ı hâl; kalbini ihlâs ve zahirini ibadetle tezyin ve Hakka ta'zim ve halkla güzel muamele ederety haklarına tecavüz etmeyip herkesin hakkını kendi hakkı gibi muhafaza etmektir. Günahtan tathir için yalnız tev-be kâfi olmayıp ıslah-ı hâl etmek de lâzım olduğuna işaret için tev-beyle beraber ıslâh-ı nefsederlerse mağfiret olunacakları beyano-lunmuş ve bu minval üzere tevbe ederlerse dünyada günahlarının setriyle mağfiret ve âhirette azaptan affile merhamet olunacakları beyanedilmiştir. Ayette iman ve şehadet ettikten sonra küfrederlerse hidayetten mahrum olacakları beyan olunmuştur. Çünkü şehadet; lisanla ikrar, iman; kalble tasdik olduğundan şehadetle iman beyninde mugayeret vardır. Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet; mürted olarak Medine'den çıkıp kâfir olarak Mekke'ye giren on iki kimse hakkında nazil olmuştur. Bunlardan (Haris b. SüveydüF Ensari) tevbe ederek Medine'ye avdet etmiştir. (Haris) Mekkeye gidince irtidadma nedamet eder ve tevbesinin kabul olunup olunmayacağını Resulullah'tan sual etmelerini biraderlerine yazar. Biraderleri de bu âyetin nazil olduğunu haber verirler. Binaenaleyh; Medine'ye gelerek huzur-u Risalette tevbe edip Resulullah'ın da tevbesini kabul ettiği mervidir. Hulâsa; Resulullah'ın risaletinin hak olduğunu kalbiyle tasdik ve lisanıyla ikrar ettikten sonra kâfir olan kimseyi Allah'ın hidayette kılmayacağı, zira; bu gibi kimseler zâlim olup Allahü Tea-lâ'nın zâlimleri hidayette kılmadığı ve bunlar Allah'ın, meleklerin ve kâffe-i nâsm lanetlerine müstehak olup o suretle cezalandıkları ve bunlardan azabın tahfif olunmadığı gibi az bir mühlet bile verilmeyeceği, ancak bunlardan tevbe edip ıslah-ı nefsedenlerin mağfiret olunacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:87

Vacip Tealâ din-i islâmın gayrı bir dinin makbul olmadığını beyanla din-i islâmın şanına tazim ve kadrini îlâ ettikten sonra din-i islâmı terkedenlerin ceza-yı sezalarını tertiple gayrı dinin makbul olmadığını te'kid etmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile hidayet; Allahü Tea-lâ'nın kendi zatını bilmek için kullarında halk ettiği marifettir. Çünkü; abid iradesini sarfla vahdaniyete delilleri tetkik edince Allahü Tealâ vahdaniyete marifet halkeder. İşte o marifetin vücut bulması, Allah'ın hidayetidir. Binaenaleyh; kâfirler iradelerini küfre sarfettikleri için Allahü Tealâ onları imana hidayette kılmaz. Şu halde âyetin mânâsı: … demektir. İman etmek; resulün hakka nebi olduğuna şehadet ettikten ve nübüvvetinin doğru olduğuna deliller geldikten sonra olacağı cihetle şehadet ve beyyinenin geldiği, iman üzerine atfo-lunmuştur ki sebep olan şehadet ve beyyine, müsebbip olan iman üzerine matuftur. Buna nazaran mana-yı nâzım: … demektir. Beyzâvî'nin ve Ebussuûd Efendi'nin beyanları veçhile kelimesiyle sual; imandan sonra irtidad edenlerin tekrar iman etmelerini pek uzak addetmek içindir. Çünkü; deliller zahir olup, sıdk-ı nübüvvete kanaat hasıl olmakla imandan sonra bunları arkaya atarak tekrar küfrü ihtiyar eden kimse için imanı kabul ve tarîk-ı savaba vusul ihtimali varsa da pek uzaktır. Zira; dalâlete münhemik olduğundan hidayete vusulü müşküldür. Mürted'in küfrü her nevi küfürden esna' olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü kalple tasdik ve lisanla ikrar ve şehadet edip ta-1 rîk-i hakka açık deliller geldikten sonra küfrü lekrar irtikâp etmek; elbette cinayetin şenaatta ziyade olanlarındandır. Binaenaleyh; âlim olan bir kimsenin hatası her zaman cahilin hatasından fenadır. Ayetin evvelinde hidayeti nefyetmek; mürtedlere mahsus olup âhirinde nefyetmek; bilumum kâfirlere mahsus olduğundan âyette tekrar yoktur. Bu âyette mürted olan kimselere Allah'ın ve meleklerin ve kâffe-i nâsın laneti olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; mürted olan kimse Allah'ın rahmetinden mahrum olduğu gibi enva-ı azapla muazzep olmak suretiyle lânet-i ilâhiyeye müstehak olur, melekler ve insanlar da lûtf-u ilâhiden matrud olmasına dua etmek suretiyle lanet ederler. Cemi-i nâs içinde kâfirler ve mürtedler de vardır. Çünkü; kâfirler âhirette birbirlerine lanet edecekleri gibi bu dünyada kâfirler dahî kâfirlere lanet ederler, lâkin her kâfir kendini haklı görüp kâfir zannetmediği için kendi nefsine lanet eder de haberi olmaz. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile tsUfı-ı hâl; kalbini ihlâs ve zahirini ibadetle tezyin ve Hakka ta'zim ve halkla güzel muamele ederety haklarına tecavüz etmeyip herkesin hakkını kendi hakkı gibi muhafaza etmektir. Günahtan tathir için yalnız tev-be kâfi olmayıp ıslah-ı hâl etmek de lâzım olduğuna işaret için tev-beyle beraber ıslâh-ı nefsederlerse mağfiret olunacakları beyano-lunmuş ve bu minval üzere tevbe ederlerse dünyada günahlarının setriyle mağfiret ve âhirette azaptan affile merhamet olunacakları beyanedilmiştir. Ayette iman ve şehadet ettikten sonra küfrederlerse hidayetten mahrum olacakları beyan olunmuştur. Çünkü şehadet; lisanla ikrar, iman; kalble tasdik olduğundan şehadetle iman beyninde mugayeret vardır. Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet; mürted olarak Medine'den çıkıp kâfir olarak Mekke'ye giren on iki kimse hakkında nazil olmuştur. Bunlardan (Haris b. SüveydüF Ensari) tevbe ederek Medine'ye avdet etmiştir. (Haris) Mekkeye gidince irtidadma nedamet eder ve tevbesinin kabul olunup olunmayacağını Resulullah'tan sual etmelerini biraderlerine yazar. Biraderleri de bu âyetin nazil olduğunu haber verirler. Binaenaleyh; Medine'ye gelerek huzur-u Risalette tevbe edip Resulullah'ın da tevbesini kabul ettiği mervidir. Hulâsa; Resulullah'ın risaletinin hak olduğunu kalbiyle tasdik ve lisanıyla ikrar ettikten sonra kâfir olan kimseyi Allah'ın hidayette kılmayacağı, zira; bu gibi kimseler zâlim olup Allahü Tea-lâ'nın zâlimleri hidayette kılmadığı ve bunlar Allah'ın, meleklerin ve kâffe-i nâsm lanetlerine müstehak olup o suretle cezalandıkları ve bunlardan azabın tahfif olunmadığı gibi az bir mühlet bile verilmeyeceği, ancak bunlardan tevbe edip ıslah-ı nefsedenlerin mağfiret olunacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:88

Vacip Tealâ din-i islâmın gayrı bir dinin makbul olmadığını beyanla din-i islâmın şanına tazim ve kadrini îlâ ettikten sonra din-i islâmı terkedenlerin ceza-yı sezalarını tertiple gayrı dinin makbul olmadığını te'kid etmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile hidayet; Allahü Tea-lâ'nın kendi zatını bilmek için kullarında halk ettiği marifettir. Çünkü; abid iradesini sarfla vahdaniyete delilleri tetkik edince Allahü Tealâ vahdaniyete marifet halkeder. İşte o marifetin vücut bulması, Allah'ın hidayetidir. Binaenaleyh; kâfirler iradelerini küfre sarfettikleri için Allahü Tealâ onları imana hidayette kılmaz. Şu halde âyetin mânâsı: … demektir. İman etmek; resulün hakka nebi olduğuna şehadet ettikten ve nübüvvetinin doğru olduğuna deliller geldikten sonra olacağı cihetle şehadet ve beyyinenin geldiği, iman üzerine atfo-lunmuştur ki sebep olan şehadet ve beyyine, müsebbip olan iman üzerine matuftur. Buna nazaran mana-yı nâzım: … demektir. Beyzâvî'nin ve Ebussuûd Efendi'nin beyanları veçhile kelimesiyle sual; imandan sonra irtidad edenlerin tekrar iman etmelerini pek uzak addetmek içindir. Çünkü; deliller zahir olup, sıdk-ı nübüvvete kanaat hasıl olmakla imandan sonra bunları arkaya atarak tekrar küfrü ihtiyar eden kimse için imanı kabul ve tarîk-ı savaba vusul ihtimali varsa da pek uzaktır. Zira; dalâlete münhemik olduğundan hidayete vusulü müşküldür. Mürted'in küfrü her nevi küfürden esna' olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü kalple tasdik ve lisanla ikrar ve şehadet edip ta-1 rîk-i hakka açık deliller geldikten sonra küfrü lekrar irtikâp etmek; elbette cinayetin şenaatta ziyade olanlarındandır. Binaenaleyh; âlim olan bir kimsenin hatası her zaman cahilin hatasından fenadır. Ayetin evvelinde hidayeti nefyetmek; mürtedlere mahsus olup âhirinde nefyetmek; bilumum kâfirlere mahsus olduğundan âyette tekrar yoktur. Bu âyette mürted olan kimselere Allah'ın ve meleklerin ve kâffe-i nâsın laneti olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; mürted olan kimse Allah'ın rahmetinden mahrum olduğu gibi enva-ı azapla muazzep olmak suretiyle lânet-i ilâhiyeye müstehak olur, melekler ve insanlar da lûtf-u ilâhiden matrud olmasına dua etmek suretiyle lanet ederler. Cemi-i nâs içinde kâfirler ve mürtedler de vardır. Çünkü; kâfirler âhirette birbirlerine lanet edecekleri gibi bu dünyada kâfirler dahî kâfirlere lanet ederler, lâkin her kâfir kendini haklı görüp kâfir zannetmediği için kendi nefsine lanet eder de haberi olmaz. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile tsUfı-ı hâl; kalbini ihlâs ve zahirini ibadetle tezyin ve Hakka ta'zim ve halkla güzel muamele ederety haklarına tecavüz etmeyip herkesin hakkını kendi hakkı gibi muhafaza etmektir. Günahtan tathir için yalnız tev-be kâfi olmayıp ıslah-ı hâl etmek de lâzım olduğuna işaret için tev-beyle beraber ıslâh-ı nefsederlerse mağfiret olunacakları beyano-lunmuş ve bu minval üzere tevbe ederlerse dünyada günahlarının setriyle mağfiret ve âhirette azaptan affile merhamet olunacakları beyanedilmiştir. Ayette iman ve şehadet ettikten sonra küfrederlerse hidayetten mahrum olacakları beyan olunmuştur. Çünkü şehadet; lisanla ikrar, iman; kalble tasdik olduğundan şehadetle iman beyninde mugayeret vardır. Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet; mürted olarak Medine'den çıkıp kâfir olarak Mekke'ye giren on iki kimse hakkında nazil olmuştur. Bunlardan (Haris b. SüveydüF Ensari) tevbe ederek Medine'ye avdet etmiştir. (Haris) Mekkeye gidince irtidadma nedamet eder ve tevbesinin kabul olunup olunmayacağını Resulullah'tan sual etmelerini biraderlerine yazar. Biraderleri de bu âyetin nazil olduğunu haber verirler. Binaenaleyh; Medine'ye gelerek huzur-u Risalette tevbe edip Resulullah'ın da tevbesini kabul ettiği mervidir. Hulâsa; Resulullah'ın risaletinin hak olduğunu kalbiyle tasdik ve lisanıyla ikrar ettikten sonra kâfir olan kimseyi Allah'ın hidayette kılmayacağı, zira; bu gibi kimseler zâlim olup Allahü Tea-lâ'nın zâlimleri hidayette kılmadığı ve bunlar Allah'ın, meleklerin ve kâffe-i nâsm lanetlerine müstehak olup o suretle cezalandıkları ve bunlardan azabın tahfif olunmadığı gibi az bir mühlet bile verilmeyeceği, ancak bunlardan tevbe edip ıslah-ı nefsedenlerin mağfiret olunacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:89

Vacip Tealâ din-i islâmın gayrı bir dinin makbul olmadığını beyanla din-i islâmın şanına tazim ve kadrini îlâ ettikten sonra din-i islâmı terkedenlerin ceza-yı sezalarını tertiple gayrı dinin makbul olmadığını te'kid etmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile hidayet; Allahü Tea-lâ'nın kendi zatını bilmek için kullarında halk ettiği marifettir. Çünkü; abid iradesini sarfla vahdaniyete delilleri tetkik edince Allahü Tealâ vahdaniyete marifet halkeder. İşte o marifetin vücut bulması, Allah'ın hidayetidir. Binaenaleyh; kâfirler iradelerini küfre sarfettikleri için Allahü Tealâ onları imana hidayette kılmaz. Şu halde âyetin mânâsı: … demektir. İman etmek; resulün hakka nebi olduğuna şehadet ettikten ve nübüvvetinin doğru olduğuna deliller geldikten sonra olacağı cihetle şehadet ve beyyinenin geldiği, iman üzerine atfo-lunmuştur ki sebep olan şehadet ve beyyine, müsebbip olan iman üzerine matuftur. Buna nazaran mana-yı nâzım: … demektir. Beyzâvî'nin ve Ebussuûd Efendi'nin beyanları veçhile kelimesiyle sual; imandan sonra irtidad edenlerin tekrar iman etmelerini pek uzak addetmek içindir. Çünkü; deliller zahir olup, sıdk-ı nübüvvete kanaat hasıl olmakla imandan sonra bunları arkaya atarak tekrar küfrü ihtiyar eden kimse için imanı kabul ve tarîk-ı savaba vusul ihtimali varsa da pek uzaktır. Zira; dalâlete münhemik olduğundan hidayete vusulü müşküldür. Mürted'in küfrü her nevi küfürden esna' olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü kalple tasdik ve lisanla ikrar ve şehadet edip ta-1 rîk-i hakka açık deliller geldikten sonra küfrü lekrar irtikâp etmek; elbette cinayetin şenaatta ziyade olanlarındandır. Binaenaleyh; âlim olan bir kimsenin hatası her zaman cahilin hatasından fenadır. Ayetin evvelinde hidayeti nefyetmek; mürtedlere mahsus olup âhirinde nefyetmek; bilumum kâfirlere mahsus olduğundan âyette tekrar yoktur. Bu âyette mürted olan kimselere Allah'ın ve meleklerin ve kâffe-i nâsın laneti olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; mürted olan kimse Allah'ın rahmetinden mahrum olduğu gibi enva-ı azapla muazzep olmak suretiyle lânet-i ilâhiyeye müstehak olur, melekler ve insanlar da lûtf-u ilâhiden matrud olmasına dua etmek suretiyle lanet ederler. Cemi-i nâs içinde kâfirler ve mürtedler de vardır. Çünkü; kâfirler âhirette birbirlerine lanet edecekleri gibi bu dünyada kâfirler dahî kâfirlere lanet ederler, lâkin her kâfir kendini haklı görüp kâfir zannetmediği için kendi nefsine lanet eder de haberi olmaz. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile tsUfı-ı hâl; kalbini ihlâs ve zahirini ibadetle tezyin ve Hakka ta'zim ve halkla güzel muamele ederety haklarına tecavüz etmeyip herkesin hakkını kendi hakkı gibi muhafaza etmektir. Günahtan tathir için yalnız tev-be kâfi olmayıp ıslah-ı hâl etmek de lâzım olduğuna işaret için tev-beyle beraber ıslâh-ı nefsederlerse mağfiret olunacakları beyano-lunmuş ve bu minval üzere tevbe ederlerse dünyada günahlarının setriyle mağfiret ve âhirette azaptan affile merhamet olunacakları beyanedilmiştir. Ayette iman ve şehadet ettikten sonra küfrederlerse hidayetten mahrum olacakları beyan olunmuştur. Çünkü şehadet; lisanla ikrar, iman; kalble tasdik olduğundan şehadetle iman beyninde mugayeret vardır. Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet; mürted olarak Medine'den çıkıp kâfir olarak Mekke'ye giren on iki kimse hakkında nazil olmuştur. Bunlardan (Haris b. SüveydüF Ensari) tevbe ederek Medine'ye avdet etmiştir. (Haris) Mekkeye gidince irtidadma nedamet eder ve tevbesinin kabul olunup olunmayacağını Resulullah'tan sual etmelerini biraderlerine yazar. Biraderleri de bu âyetin nazil olduğunu haber verirler. Binaenaleyh; Medine'ye gelerek huzur-u Risalette tevbe edip Resulullah'ın da tevbesini kabul ettiği mervidir. Hulâsa; Resulullah'ın risaletinin hak olduğunu kalbiyle tasdik ve lisanıyla ikrar ettikten sonra kâfir olan kimseyi Allah'ın hidayette kılmayacağı, zira; bu gibi kimseler zâlim olup Allahü Tea-lâ'nın zâlimleri hidayette kılmadığı ve bunlar Allah'ın, meleklerin ve kâffe-i nâsm lanetlerine müstehak olup o suretle cezalandıkları ve bunlardan azabın tahfif olunmadığı gibi az bir mühlet bile verilmeyeceği, ancak bunlardan tevbe edip ıslah-ı nefsedenlerin mağfiret olunacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:90

Vacip Tealâ mürted olan kimselerin cezalarını beyandan sonda küfr üzere devam edenlerin tevbelerinin kabul olunmayacağını beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; imandan sonra irtidad etmekle küfredip sonra o küfre devanılanyla küfürlerini tezyid eden kimselerin vefatları zamanında /tevbeleri kabul olunmaz. Zira; bunlar dalâlete münhasırlardır. Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in beyanları veçhile imanlarından sonra küfredenlerle murad; Yehûd ve Nasârâdır. Zira; Yehûd Hz. Musa'ya ve Tevrat'a iman ettikten sonra Hz. İsa'ya ve bizim peygamberimize ve Nasârâ Hz. İsa'ya ve İncil'e imandan sonra Fahr-i Kâinat'a ve Kur'ân'a küfrettiler. Gerek Yehûd ve gerek Nasârâ Tevrat'ta ve İncil'de Hz. Muhammed'in evsafını gördükleri gibi peygamberleri de iman etmelerini tenbih ve tavsiye etmeleri üzerine an-il gayb iman edip zuhuruna intizar etmektelerken matla-ı nübüvvetten Resulullah tulü1 edince hasedlerinden nâşi imandan döndüler ve küfrettiler ve küfürlerini inatlarıyla ve din-i Muham-mediye ta'nederek nakz-ı ahdetmekle tezyid etmişlerdir. Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile tevbeleri sekerat-ı mevtte azab muayene ettikten sonra olacağı için kabul olunmayacaktır. Yahut tevbenin kabul olunmaması tevbeye muvaffak olamayacaklarından kinayedir. Yahut küfürleri halinde işledikleri sair günahlarından tevbeleri kabul olunmaz demektir. Zira; küfür bakî oldukça azaptan kurtulmak imkânı yoktur. Yahut bu âyette imandan sonra küfredenlerle murad; bundan evvelki âyette beyan olunan mürtedlerdir. Zira; onlar küfrettikleri gibi küfürde ısrarlarıyla küfürlerini tezyid etmişlerdir. Bunların tevbeleri münafikane bir tevbe olduğu için tevbelerinin kabul olunmayacağı beyan olunmuştur. Çünkü; Beyzavî'nin beyanı veçhile mürted olup Mekke'ye gidenler «Biz Muhammed (S.A.) hakkında zuhur edecek havadise intizar ederiz, istersek Medine'ye avdet eder imanı izharla küfrümüzü saklarız» dedikleri mervi-dir. Şu halde bundan evvelki âyette tevbenin kabul olunacağını beyan; bu âyete münafi değildir. Zira; bu âyette tevbelerinin kabul olunmayacağı yla murad; kabul olunacak zamanda tevbeye muvaffak olamayacaklarından kinayedir. Yoksa şeraitine riayet olunan tevbe kabul olunmıyacak mânâsına değildir. Mürtecilerin dalâlette kemâllerine işaret için kasra delâlet eden zamir, fiil ile varid olmuştur. Hulâsa; imandan sonra irtidad edip küfürlerinde ısrar edenlerin sekerat-ı mevtte tevbelerinin kabul olunmayacağı ve bunların halleri ancak dalâletten ibaret olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:91

Vacip Tealâ kâfirlerin üç kısmından birincisinin ki, tevbe-i sahihle tevbe edenlerin ve ikincisinin ki, tevbe-i fasidle tevt?e edip tevbeleri makbul olmayanların hallerini beyandan sonra, üçüncü kısım ki tevbe etmeyip küfür üzerinde vefat edenlerin hallerini beyanetmek üzere buyuruyor. Yeryüzü dolusu altını olsa ve onu fukaraya ve enva-ı hayrata sarfla takarrup dilese kabul olunmadığının sebebi; küfrüzere vefat etmek olduğuna işaret için sebebiyete delâlet eâen lâfzı varid olmuştur. Çünkü fa lâfzı küfrüzere vefatın adem-i kabule sebeb olduğuna delâlet eder. da bulunan şart bir mukadder üzerine matuftur. Buna nazaran, Beyzâvi'nin beyanı veçhile mânâ-yı nazım: … demektir. Şu halde küfürle beraber kâfirlerin amelleri de minküll-ilvücûh merdûd olup asla faydasını görmeyeceklerine bu âyet delâlet eder. Çünkü; esas itikad bozuk olunca onun üzerine her ne işlese faydasızdır. Yahut Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile manâ-yı nazım: … demektir. Yani; «Malı bulunsa da azaptan kurtulmak için azaba bedel verecek olsa alacak bulunmaz ve fayda etmez» demektir. Kâfirin âhirette malı olmadığı halde yeryüzü dolusu altını verse kabul olunmaz demek; azaptan hiçbir veçhile kurtulamayacağından kinayedir. Ve faraziyat kabilindendir. Yoksa hakikatta altını olacak da verecek mânâsına değildir. Hulâsa: kâfir olup küfr üzere vefat edenlerden birisi yeryüzü dolusu altını olsa ve onu sadaka etse, imanı olmadığı için kabul olunmayacağı ve âhirette azaptan kurtulmak için fidye-i necat olarak verse azaptan kurtulamayacağı ve onlar için azab-ı elim olduğu ve azaptan kurtaracak yardımcıları olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:92

Vacip Tealâ imanı olmayan kimselerin sadakaları dünya dolusu olsa kabul olunmayacağını beyanettiği gibi imanı olanların intifa edecekleri sadakayı beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; hayrı mahzolan birrin hakikatine ve onun semeresi !olan sevaba ve Allah'ın rızasına nail olmak malınızın en ziyade sevgili ve muhabbetli olanından bir miktarını vücûh-u birre sarf ve fukaraya sadaka etmeye muhtaçtır. Binaenaleyh; muhabbet ettiğiniz malınızdan bir miktarını infak edinceye kadar güzel sevaba nail olamazsınız ve her ne ki infak edersiniz onun ecrinden de mahrum olmazsınız. Zira Allahü Tealâ onu bilir. Binaenaleyh; ecrini zayi' etmez. Şu halde iyisini infak etmeli ki, iyi ecre nail olmalı. Evet! İhlâs üzere az veya çok, iyi veya kötü her ne infak edilirse sevap vardır, ancak o sevap, infak olunan mala göredir. Birr; bol hayırdır. Şu halde kulların birci; ibadet edip malım fukaraya ve vücuh-u birre infak etmesi ve nâsla güzel muamele yapmasıdır. Allah'ın kullarına birri; amellerine sevap vermesi ve Cennet'e ithal etmesi ve işlerinden razı olmasıdır. Beyzavi'nin beyanı veçhile bu âyette muhabbetli olan şeyle murad; herkesin kendi indinde makbul olan şeydir ki mala ve malın gaynya şamildir. Hattâ mansib sahibi mansıbını nâsa muavenete ve bedenini ibadete ve canını fisebilillâh mücahedeye sarf etmeye dahi şâmildir. Zira; insanın canından daha kıymetli birşey olmadığı cihetle, onu rıza-yı ilâhi uğrunda fedaya hazır olmaktan daha ziyade kıymetli birşey tasavvur olunamaz. Onun için müca-hidlerin en büyük sevaba nail olacaklarına dair birçok ayat-ı bey-yinat ve ahâdîs-i nebeviyat vardır. Bu âyette infak; vacip olan zekâta ve müstehab olan sadakata şamil olduğu gibi malının küllisini sadakanın caiz olmadığına dahi işaret vardır. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette'da bulunan lâfzı ba'za delâlet ettiğinden «Muhabbet ettiğiniz şeyin bazısını infak edinceye kadar bol ecre nail olamazsınız» demektir, yoksa «Küllisini infak edinceye kadar» demek değildir. Çünkü; küllisini infakta gayrı iğna edeceğim diyerek kendisini ihtiyaç içinde bırakmak vardır. Bu ise doğru birşey değildir. Bu âyette birr; köle ve cariye azâd etmeye dahi şamildir. Çünkü; Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile (Sa'd b. Ebi Vak-kas) Hazretleri Medayin'i fethettiğinde Hz. Ömer'in (Ebu Musel Eş'ari)'ye bir cariye satın alıvermesini yazıp (Ebu Musa) cariyeyi alıp getirince Hz. Ömer'in cariyeyi azad edip bu âyeti okuduğu mervidir. Hulâsa; inşan malından muhabbet ettiği şeyden infak etmedikçe, iyi ecre ve büyük sevaba nail olamayacağı ve her ne infak olunursa, infak olunan şeye göre ecir alacağı ve Allahü Tealâ'nm infak olunan şeyi bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:93

Vacip Tealâ resulünün risaletine delâlet eden delilleri ve ehl-i kitabı ilzam eden âyetleri beyanettiği gibi ehl-i kitabın şüphelerini izale edecek cevabı beyanetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; ittiba' etmeniz lâzımdır. Bu âyet; Yehûd milletinin Resûlullah'm nübüvvetini inkârlarım reddetmiştir. Çünkü; onlar ahkâmda neshi inkârla Resûlul-lah'ın risaletini inkâr ederler ve derlerdi ki «Ahkâmda nesholmaz. Bize haram olan şeyler bizden evvelki şeriatlerde dahi haramdı. Binaenaleyh; evvelden halâl olup sonra haram olan birşey yok "ki nesholsun, böyle olmadı» demekle Tevrat'ın ahkâmının nesholun-mayacağmı iddia etmeleri ve «Şeriat-i İbrahim'de deve eti ve sütü haram olduğu halde ya Muhammed (A.S.)! Sen halâl olduğunu iddia ediyorsun» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu halde «Nesih caiz. değildir» unvanında iddiaları kendi şeriatle-rinde neshin vukuunu beyanla reddolunduğa gibi haram olan şeyler «Evvelden beri haramdır» dedikleri sözlerinde ısrar edince, Re-sûlullah «Getirin Tevrat'ı, eğer sözünüz doğruysa okuyun âyetlerini a buyurdu. Yahudiler Tevrat'ı getiremediler ve yalan söyledikleri ve Allahü Tealâ'ya iftira ettikleri herkesçe tebeyyün etti. Binaenaleyh; rüsva-yı âlem oldular. Ayette kendilerinin yalancı zalimlerden olduklarını beyanla evsaf-ı kabiha sahipleri oldukları tasrih olunmuştur. Şu halde âyet; Resulullah'ın risaletinin sıdkına delâlet eder. Çünkü; Resulullah okuyup yazmadığı halde bu mesailin Tevrat'ta olduğunu bilmesi ve Yehûd'a getirip okumalarını teklif etmesi ve neshin Yehûd şeriatinde de mevcut olduğunu beyan etmesi ancak vahyile olabileceğinden nübüvvetine delâlet eden mu'cizat cümlesindendir. Bu âyette taam; yenilecek şeylerin cümlesine şamildir. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile lâfzı cemi-i et'imeye şamil olduğundan Beni İsrail'e her taam halâl idi. Ancak Yakup (A.S.)'m şiddetle hastalandığı bir zamanda hastalığından şifa bulursa pek sevdiği deve eti ve sütünü nefsine haram kıldı. Yani; yemeyeceğini nezretti ve onun şeriatında haram oldu. Hattâ içyağmı da yemeyeceğini nezretmişti. Binaenaleyh; hayvanın arkasında ve etinde olan yağ halâl, içinden çıkan yağlar haram olmuştu. Hill-ü hürmet Allahü Tealâ'nm emrü nehyiyle sabit olduğu halde, halâl olan bazı şeyi insanın nefsine haram kılmasıyla da haram olduğu vardır. Meselâ halâl olan haremine talâk vermek ve cariyesini azâd etmek suretiyle haram kılar. Yakup (A.S.)'m bazı halâl olan şeyi nefsine haram kılması içtihad suretiyle olmuştur. Çünkü; enbiya-yı ızani için içtihad caizdir. Binaenaleyh; Hz. Yakup da bazı şeyin haram olmasını içtihad edip, içtihadının hilâfına vahy-i ilâhi gelmemekle içtihadında isabeti takarrür etmek suretiyle onun şeriatinde o şeyler haram olmuştur. Yahut Yakup (A.S.) m bazı şeyi haram, kılması nezretmeR11 suretiyle vaki olması muhtemeldir. Zira; şeriat-i Muhammediyede nezir caiz olduğu gibi şe-riat-i Yakubiyede dahi caiz olduğundan, Yakup (A.S.) da bazı et'imeyi nezirle mefsine haram kılmak tarikiyle vaki olmuş ve ona ittiba'la ümmetine de haram kılınmıştır. Tevrat'ın nüzulünden evvel Hz. Yakub'un haram kıldığından maada taamın küllisi halâl ve Tevrat'ın nüzulünden sonra bazı şeylerin evvelkilere ilâve olarak haram olduğuna âyette işaret vardır. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran Beni İsrail'in ekseriyeti bir cürüni irtikâp ettiklerinde, onların günahlarına ceza olmak üzere Vacip Tealâ bir nevi nimeti onlara haram kılardı. Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğuna nazaran Yakup (A,S.) (Irk-unnisa) hastalığına müptelâ olup geceleri rahatsız olunca eğer şifa bulursa ırk yani et içinde damar yemeyeceğine nezrüe nefsine haram kıldığı mervidir. Binaenaleyh; Yahudiler etin arasından damarları seçmeksizin yemezler. Herhangi surette olursa olsun evvelden halâl olan şeyi haram kılmak nesihtir ve Cenab-ı Hakkın bu haberi sadıktır. Binaenaleyh; Yahudilerin «Nesih caiz değil» dedikleri iddiaları merduddur. Hulâsa; Tevrat inzal olunmazdan evvel Yakup (A.S.)'m nefsine haram kıldığından maada her taamın Beni İsrail'e halâl ve ancak Hz. Yakub'un haram kıldığı şeyler onun şeriatinde haram olduğu ve Yahudilerin bunu inkâr etmeleri üzerine Resulullah'm «Sözünüz doğruysa getirin Tevrat'ı, okuyun âyetlerini» deyip Ya-' hudilerin getiremedikleri ve Tevrat'ın nüzulünden sonra iftira alâllah edenlerin zalim ve Allahü Tealâ'nm haberi sadık ve Yahudilerin yalancı oldukları ve millet-i İbrahim'e ittiba'ları vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:94

Vacip Tealâ resulünün risaletine delâlet eden delilleri ve ehl-i kitabı ilzam eden âyetleri beyanettiği gibi ehl-i kitabın şüphelerini izale edecek cevabı beyanetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; ittiba' etmeniz lâzımdır. Bu âyet; Yehûd milletinin Resûlullah'm nübüvvetini inkârlarım reddetmiştir. Çünkü; onlar ahkâmda neshi inkârla Resûlul-lah'ın risaletini inkâr ederler ve derlerdi ki «Ahkâmda nesholmaz. Bize haram olan şeyler bizden evvelki şeriatlerde dahi haramdı. Binaenaleyh; evvelden halâl olup sonra haram olan birşey yok "ki nesholsun, böyle olmadı» demekle Tevrat'ın ahkâmının nesholun-mayacağmı iddia etmeleri ve «Şeriat-i İbrahim'de deve eti ve sütü haram olduğu halde ya Muhammed (A.S.)! Sen halâl olduğunu iddia ediyorsun» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu halde «Nesih caiz. değildir» unvanında iddiaları kendi şeriatle-rinde neshin vukuunu beyanla reddolunduğa gibi haram olan şeyler «Evvelden beri haramdır» dedikleri sözlerinde ısrar edince, Re-sûlullah «Getirin Tevrat'ı, eğer sözünüz doğruysa okuyun âyetlerini a buyurdu. Yahudiler Tevrat'ı getiremediler ve yalan söyledikleri ve Allahü Tealâ'ya iftira ettikleri herkesçe tebeyyün etti. Binaenaleyh; rüsva-yı âlem oldular. Ayette kendilerinin yalancı zalimlerden olduklarını beyanla evsaf-ı kabiha sahipleri oldukları tasrih olunmuştur. Şu halde âyet; Resulullah'ın risaletinin sıdkına delâlet eder. Çünkü; Resulullah okuyup yazmadığı halde bu mesailin Tevrat'ta olduğunu bilmesi ve Yehûd'a getirip okumalarını teklif etmesi ve neshin Yehûd şeriatinde de mevcut olduğunu beyan etmesi ancak vahyile olabileceğinden nübüvvetine delâlet eden mu'cizat cümlesindendir. Bu âyette taam; yenilecek şeylerin cümlesine şamildir. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile lâfzı cemi-i et'imeye şamil olduğundan Beni İsrail'e her taam halâl idi. Ancak Yakup (A.S.)'m şiddetle hastalandığı bir zamanda hastalığından şifa bulursa pek sevdiği deve eti ve sütünü nefsine haram kıldı. Yani; yemeyeceğini nezretti ve onun şeriatında haram oldu. Hattâ içyağmı da yemeyeceğini nezretmişti. Binaenaleyh; hayvanın arkasında ve etinde olan yağ halâl, içinden çıkan yağlar haram olmuştu. Hill-ü hürmet Allahü Tealâ'nm emrü nehyiyle sabit olduğu halde, halâl olan bazı şeyi insanın nefsine haram kılmasıyla da haram olduğu vardır. Meselâ halâl olan haremine talâk vermek ve cariyesini azâd etmek suretiyle haram kılar. Yakup (A.S.)'m bazı halâl olan şeyi nefsine haram kılması içtihad suretiyle olmuştur. Çünkü; enbiya-yı ızani için içtihad caizdir. Binaenaleyh; Hz. Yakup da bazı şeyin haram olmasını içtihad edip, içtihadının hilâfına vahy-i ilâhi gelmemekle içtihadında isabeti takarrür etmek suretiyle onun şeriatinde o şeyler haram olmuştur. Yahut Yakup (A.S.) m bazı şeyi haram, kılması nezretmeR11 suretiyle vaki olması muhtemeldir. Zira; şeriat-i Muhammediyede nezir caiz olduğu gibi şe-riat-i Yakubiyede dahi caiz olduğundan, Yakup (A.S.) da bazı et'imeyi nezirle mefsine haram kılmak tarikiyle vaki olmuş ve ona ittiba'la ümmetine de haram kılınmıştır. Tevrat'ın nüzulünden evvel Hz. Yakub'un haram kıldığından maada taamın küllisi halâl ve Tevrat'ın nüzulünden sonra bazı şeylerin evvelkilere ilâve olarak haram olduğuna âyette işaret vardır. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran Beni İsrail'in ekseriyeti bir cürüni irtikâp ettiklerinde, onların günahlarına ceza olmak üzere Vacip Tealâ bir nevi nimeti onlara haram kılardı. Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğuna nazaran Yakup (A,S.) (Irk-unnisa) hastalığına müptelâ olup geceleri rahatsız olunca eğer şifa bulursa ırk yani et içinde damar yemeyeceğine nezrüe nefsine haram kıldığı mervidir. Binaenaleyh; Yahudiler etin arasından damarları seçmeksizin yemezler. Herhangi surette olursa olsun evvelden halâl olan şeyi haram kılmak nesihtir ve Cenab-ı Hakkın bu haberi sadıktır. Binaenaleyh; Yahudilerin «Nesih caiz değil» dedikleri iddiaları merduddur. Hulâsa; Tevrat inzal olunmazdan evvel Yakup (A.S.)'m nefsine haram kıldığından maada her taamın Beni İsrail'e halâl ve ancak Hz. Yakub'un haram kıldığı şeyler onun şeriatinde haram olduğu ve Yahudilerin bunu inkâr etmeleri üzerine Resulullah'm «Sözünüz doğruysa getirin Tevrat'ı, okuyun âyetlerini» deyip Ya-' hudilerin getiremedikleri ve Tevrat'ın nüzulünden sonra iftira alâllah edenlerin zalim ve Allahü Tealâ'nm haberi sadık ve Yahudilerin yalancı oldukları ve millet-i İbrahim'e ittiba'ları vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:95

Vacip Tealâ resulünün risaletine delâlet eden delilleri ve ehl-i kitabı ilzam eden âyetleri beyanettiği gibi ehl-i kitabın şüphelerini izale edecek cevabı beyanetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; ittiba' etmeniz lâzımdır. Bu âyet; Yehûd milletinin Resûlullah'm nübüvvetini inkârlarım reddetmiştir. Çünkü; onlar ahkâmda neshi inkârla Resûlul-lah'ın risaletini inkâr ederler ve derlerdi ki «Ahkâmda nesholmaz. Bize haram olan şeyler bizden evvelki şeriatlerde dahi haramdı. Binaenaleyh; evvelden halâl olup sonra haram olan birşey yok "ki nesholsun, böyle olmadı» demekle Tevrat'ın ahkâmının nesholun-mayacağmı iddia etmeleri ve «Şeriat-i İbrahim'de deve eti ve sütü haram olduğu halde ya Muhammed (A.S.)! Sen halâl olduğunu iddia ediyorsun» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu halde «Nesih caiz. değildir» unvanında iddiaları kendi şeriatle-rinde neshin vukuunu beyanla reddolunduğa gibi haram olan şeyler «Evvelden beri haramdır» dedikleri sözlerinde ısrar edince, Re-sûlullah «Getirin Tevrat'ı, eğer sözünüz doğruysa okuyun âyetlerini a buyurdu. Yahudiler Tevrat'ı getiremediler ve yalan söyledikleri ve Allahü Tealâ'ya iftira ettikleri herkesçe tebeyyün etti. Binaenaleyh; rüsva-yı âlem oldular. Ayette kendilerinin yalancı zalimlerden olduklarını beyanla evsaf-ı kabiha sahipleri oldukları tasrih olunmuştur. Şu halde âyet; Resulullah'ın risaletinin sıdkına delâlet eder. Çünkü; Resulullah okuyup yazmadığı halde bu mesailin Tevrat'ta olduğunu bilmesi ve Yehûd'a getirip okumalarını teklif etmesi ve neshin Yehûd şeriatinde de mevcut olduğunu beyan etmesi ancak vahyile olabileceğinden nübüvvetine delâlet eden mu'cizat cümlesindendir. Bu âyette taam; yenilecek şeylerin cümlesine şamildir. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile lâfzı cemi-i et'imeye şamil olduğundan Beni İsrail'e her taam halâl idi. Ancak Yakup (A.S.)'m şiddetle hastalandığı bir zamanda hastalığından şifa bulursa pek sevdiği deve eti ve sütünü nefsine haram kıldı. Yani; yemeyeceğini nezretti ve onun şeriatında haram oldu. Hattâ içyağmı da yemeyeceğini nezretmişti. Binaenaleyh; hayvanın arkasında ve etinde olan yağ halâl, içinden çıkan yağlar haram olmuştu. Hill-ü hürmet Allahü Tealâ'nm emrü nehyiyle sabit olduğu halde, halâl olan bazı şeyi insanın nefsine haram kılmasıyla da haram olduğu vardır. Meselâ halâl olan haremine talâk vermek ve cariyesini azâd etmek suretiyle haram kılar. Yakup (A.S.)'m bazı halâl olan şeyi nefsine haram kılması içtihad suretiyle olmuştur. Çünkü; enbiya-yı ızani için içtihad caizdir. Binaenaleyh; Hz. Yakup da bazı şeyin haram olmasını içtihad edip, içtihadının hilâfına vahy-i ilâhi gelmemekle içtihadında isabeti takarrür etmek suretiyle onun şeriatinde o şeyler haram olmuştur. Yahut Yakup (A.S.) m bazı şeyi haram, kılması nezretmeR11 suretiyle vaki olması muhtemeldir. Zira; şeriat-i Muhammediyede nezir caiz olduğu gibi şe-riat-i Yakubiyede dahi caiz olduğundan, Yakup (A.S.) da bazı et'imeyi nezirle mefsine haram kılmak tarikiyle vaki olmuş ve ona ittiba'la ümmetine de haram kılınmıştır. Tevrat'ın nüzulünden evvel Hz. Yakub'un haram kıldığından maada taamın küllisi halâl ve Tevrat'ın nüzulünden sonra bazı şeylerin evvelkilere ilâve olarak haram olduğuna âyette işaret vardır. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran Beni İsrail'in ekseriyeti bir cürüni irtikâp ettiklerinde, onların günahlarına ceza olmak üzere Vacip Tealâ bir nevi nimeti onlara haram kılardı. Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğuna nazaran Yakup (A,S.) (Irk-unnisa) hastalığına müptelâ olup geceleri rahatsız olunca eğer şifa bulursa ırk yani et içinde damar yemeyeceğine nezrüe nefsine haram kıldığı mervidir. Binaenaleyh; Yahudiler etin arasından damarları seçmeksizin yemezler. Herhangi surette olursa olsun evvelden halâl olan şeyi haram kılmak nesihtir ve Cenab-ı Hakkın bu haberi sadıktır. Binaenaleyh; Yahudilerin «Nesih caiz değil» dedikleri iddiaları merduddur. Hulâsa; Tevrat inzal olunmazdan evvel Yakup (A.S.)'m nefsine haram kıldığından maada her taamın Beni İsrail'e halâl ve ancak Hz. Yakub'un haram kıldığı şeyler onun şeriatinde haram olduğu ve Yahudilerin bunu inkâr etmeleri üzerine Resulullah'm «Sözünüz doğruysa getirin Tevrat'ı, okuyun âyetlerini» deyip Ya-' hudilerin getiremedikleri ve Tevrat'ın nüzulünden sonra iftira alâllah edenlerin zalim ve Allahü Tealâ'nm haberi sadık ve Yahudilerin yalancı oldukları ve millet-i İbrahim'e ittiba'ları vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:96

Vacip Tealâ Resulünün risaletine Yehûd'un ta'nı, neshi inkâr etmeleri olup bu ise kendi şeriatlerinde dahi caiz olduğunu beyanla, ta'nlarmı reddettiği gibi Yehûd'un ikinci ta'nları «Beyt-i Mukaddes cemi-i enbiyanın kıblesi ve cümle emkineden efdal olduğu cihetle herhalde cümle enamın kıblesi Beyt-i Mukaddes'tir. Bina-.enaleyh; Kabe'ye teveccüh caiz değildir» diyerek kıblenin Kabe'ye tahavvülüne itirazlarını dahi reddetmek ve tahvilin sebebini beyanla, onların şüphelerini izale ve Yehûd ve Nasârâ'nın mületii olduklarını iddia ettikleri halde Hz. İbrahim'in kıbleşine ta'nları doğru olmadığı gibi Kabe'ye haccetmek, İbrahim (A.S.)'nı sünneti olduğu halde onların hacdan imtina' etmeleri üzerine iddialarının yalan olduğunu ispat etmek üzere buyuruyor. Yani; Yehûd'un zu'm-u bâtılları gibi Beyt-i Mukaddes Kabe'den efdal değildir. Bilâkis Kabe Beyt-i Mukaddes'ten efdaldir. Zira yeryüzünde nâsın ibadetleri için evvel vaz' olunan beyt; Mekke şehrindedir. Ziyaret edenlere ve Mekke'de sakin olanlara hayır ve bereketi çok ve insanları vahdaniyet-i ilâhiyeye irşad ettiği için âlemlere hidayettir. Çünkü; o beytte vahdaniyete delâlet eder açık alâmetler vardır. Cümle-i alâmetlerinden birisi de İbrahim (A.S.)'-m o beyti bina ederken ayağını bastığı makamı olduğu gibi o beyte dahil olan kimsenin dünya afetlerinin birçoklarından emin olması ve ihlâs üzere inkıyad ederek beyti ziyaret edenlerin âhiret azabından kurtulmasıdır. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile yeryüzünde nâs beyninde müsavi müşterek olarak her kabile ve her millet için, o beyte girmek caiz ve herkes ibadete me'zun olup umumun ibadethanesi olmak üzere ilk önce bina olunan beyt Kabe olduğu için evvel vaz' olunan beyt, denmiştir. Yoksa dünya üzerinde evvel halk olunan beyt Kabe demek değildir. Zira; Kabe'den evvel birçok evler, köşkler, saraylar ve meskenler bina edildiği gibi birçok ibadethaneler de inşa olunmuştur. Lâkin o bina edilen maabid her kavmin kendine mahsus olduğundan umuma ait değildir. Şu halde umuma ait olarak evvel bina olunan ma'bed; Kabe'dir. Hatta Resulullah'tan, nâ-sa ibadet için evvel vaz' olunan beytten sual olunduğunda «İbrahim (A.S.) tarafından evvel Kabe bina olunup kırk sene sonra Beyt-i Mukaddes'in bina olunduğunu» beyan buyurduğu mervidir. Kabe'nin evvel bina olunmasında ihtilâf varsa da rivayetlerin esahhı Hz. Âdem'in bina etmesidir. Çünkü; Hz. Âdem Cen-net'ten yeryüzüne inince namazda kıble ittihaz ve hacla umrede ziyaret etmek üzere Kabe'yi bina etmesini Cenab-ı Hak emredip işbu emir üzerine bina ettiği mervidir. Zira; Hz. Âdem, Şit, İdris ve Nuh (A.S.) şeriatlerinde namaz ve namazda secde vardı. Eğer onlar zamanında Kabe'den başka umuma ait bir kıble olsaydı Kabe evvel bina edilmiş olmazdı. Halbuki bu âyette Cenab-ı Hak evvel bina edildiğini beyanetmiştir. Şu halde Hz. Âdem zamanında bina olunduğu doğru olmak lâzım gelir. Binaenaleyh; Hz. Nuh'un tufanına kadar mevcut olup tufanda harap olduğundan eseri kalmayıp Allah'ın emri üzerine Cibril'in delaletiyle ikinci merrede Hz. İbrahim'in oğlu Hz. İsmail ile beraber bina ettiği mervidir. Beyt-i Şerifin indallah kadri âli ve sair buyût üzere şerefi ziyade olduğundan Allahü Tealâ dünya yüzünde umum kullarına ibadethane olarak evvel onu halketmiştir ve (eski mabed)'in (yeni mabed)'den efdal olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; Kabe'nin Beyt-i Mukaddes'ten efdal olmasını Vacip Tealâ Kabe'nin Beyt-i Mukaddes'ten daha evvel bina olunmasıyla ispat etmiştir. Hattâ âlemde Kabe'nin binasından daha ziyade şerefli bir bina yoktur. Çünkü; Kabe'nin binasını emreden; Allahü Tealâ, hendesesini tayin eden; Cibrİl-i Emin, binasını tesis eden; Halilürrahman ile şakirdi ve oğlu Hz. İsmail'dir. İşte şu fezail-i dünyada hiçbir binada içtima' etmemiştir. Binaenaleyh Beyt-i Şerif; cümle büyütün efdalidir. Kâbe-i Muazzama ekinden, ottan hâli bir vadide olduğu halde Allah'ın vermiş olduğu bereket ve hayr-ı kesir sebebiyle her nimet bol olup umur-u dünyaca maişet hususunda asla müzayaka görülmediğinden Cenab-ı Hak o beytin mübarek olduğunu beyan buyurmuştur. Âyette Bekkeyle murad; Mekke'dir. Hac ve tavaf için nâs içtima' ettiğinden Bekke denmiştir. Zira; Bekke; mahall-i içtima ve izdihamdır. Yahut Mekke'ye suikasd eden her cebbarın boynu vurulup başı ezildiği için Bekke denmiştir. Zira Bekke; ezmek ve defetmek manasınadır. Mekke vadisinin suyu olmadığına, günahların kefarete sebep olduğuna ve küre-i arzın her tarafından nâsm toplanmasına vesile olduğuna işaret için Mekke denmiştir. Mekke; Kabe'nin ve Bekke; beldenin ismi olduğu dahi mervi-dir. Beyt-i Şerif, halikın vücuduna delil ve âlemi imana davetle Cennet'e vusullerine sebep olduğuna işaret için beytin âleme hidayet olduğu beyan olunmuştur. Beyt-i Şerifte vahdaniyete ve Re-sulullah'm risaletine delâlet eder alâmetler vardır. Meselâ İslâmi-yetin zuhuru bin üç yüz küsur sene olduğu halde her sene (Mina) denilen mahalde yüz binlerce huccacın Şeytan'ı taşlamak üzere yetmişer tane çakıl taşı attıkları ve o mahalde sel götürecek bir dere ve yel kaldıracak bir tepe olmadığı halde o taşlardan asla eser görülmeyip kaybolması ve kuşların, küme küme uçarken Kabe üzerine gelince ikiye bölünüp Kabe'nin üzerinden küme halinde geçmemesi ve evvelden beri o mahalle giren kimsenin taarruzdan emin olup hattâ zaman-ı cahiliyede bile bu kanunu hiç kimsenin bozamaması ve Makam-ı İbrahim'in kaybolmaması vahda-niyet-i ilâhiyeye ve kudret-i sübhaniyeye delâlet eden alâmetler cümlesindendir. Makam-ı İbrahim le murad; Beyti bina ederken duvar yukarı kalkıp boyu ulaşmayacak bir hale geldiğinde iskele kurmak üzere konulan taşa Hz. İbrahim ayağını bastığında taşın çamur gibi yumuşayıp ayaklarının topuğuna kadar taşa batmasıyla tahassul eden eseri havi taştır ki, bugün o eseri el'an muhafaza etmektedir. İşte bu; âdetin hilafı fevkattaba bir mu'cizedir. Çünkü; âdette taş sert olup ayak tazyikiyle üzerinde bir tesir icra edemezken hilâf-ı adet taşın yumuşaması elbette mu'cizedir. Harem-i Şerife giren emin olur demek; Harem'de olan kimseye taarruz vuku bulmaz demektir. Binaenaleyh; Harem haricinde kıtal edip de Harem'e iltica eden kimse İmam-ı A'zam'a göre Harem dahilinde kısas olunmaz. Şu kadar ki o kimseye söz şöylememek ve onu müsafir etmemek ve malı varsa almamak suretiyle Harem'den çıkmaya mecbur etmek ve bu veçhile Harem'den çıkarmak ve çıktıktan sonra kısas etmek meşrudur. Amma Harem dahilinde kıtal ederse yine Harem dahilinde kısas olunur. İmam-ı Şafii indinde Harem içinde kıtal eden kimse Harem içinde kısas olunduğu gibi, Harem dışında kıtal edip de Harem'e iltica eden kimse dahi Harem içinde kısas olunur. Zira; kısasın te'hiri caiz değildir. Çünkü; kısasta hakkullah ve hakk-ı abd içtima ettiğinden hakk-ı abdin tehiri caiz olamaz. Harem'e dahil olan kimse dünyada taarruzdan emin olduğu gibi, âhirette azaptan dahi emin olunur. Çünkü; hacciçin hareme dahil olup kemal-i ihlâsla hasbeten lillâh erkân-ı haccı eda ederse ve bundan da maksadı yalnız rıza-yı Bari olursa azab-ı Cehennem'-den emin olacağına dair birçok ahâdîs-i celile vardır. Zira; hacla emreden Allahü Tealâ'nın huccac için birçok vaadleri vardır. Ancak bu emniyet; haccı eda ettikten sonra azab-ı Cehennem'! icabe-der günah işlemezse demektir, yoksa hem hacceder hem de birçok günah işlerse elbette günahının cezasını çekeceğinde şüphe yoktur. Hulâsa; dünya yüzünde evvel bina olunan ve ibadet için umuma hazırlanan beyt, Mekke'de bulunan Beyt-i Şerif olup ve o beyt nâsın ibadetlerine sebep olmakla hidayet olduğu ve hayrı çok mübarek bir mahal olup o makamda vahdaniyete delâlet eder alâmetler bulunduğu ve İbrahim (A.S.)'m makamı orada mevcut ve o mahalle girenin taarruzdan emin olduğu, bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:97

Vacip Tealâ Beyt-i Şerifin fezâilini beyanettiği gibi beyti haccın lüzumunu beyânetmek üzere buyuruyor. Yani; nâs üzerine Beyt-i Şerife haccetmek farz oldu. O nâs ki, bulunduğu beldesinden Kabe'ye nıalen ve bedenen gidip gelmeye muktedir olan kimsedir. Zira tekâlif-i ilâhiye; kudrete bağlıdır. Binaenaleyh kudreti olmayan kimseye teklif; kudretinin fevkinde olduğundan caiz değildir ve eğer bir kimse kudretli olduğu halde haccı ankasdin terkle küfran-ı nimet ederse zarar görecek olan küfran-ı nimet edip şükretmeyen kimsedir. Zira; Allahü Tealâ cümle âlemden ganidir. Şu halde haccı terketmesinden Cenab-ı Hakka bir zarar olmaz. Çünkü onun haccına ihtiyacı yoktur. Cümle emr-î ilâhi; izzet-i ilâhiye ve azamet-i sübhaniye için olup cerr-i menfaat ve def-i mazarrat için olmadığına işaret olmak üzere âyetin bidayesinde Allah isnı-i şerifi varid olmuştur. Hac; erkân-ı islâmiyeden birisi olup Beyt-i Şerifi haccetmek nâs üzerine farzdır. Fakat haccedecek kimsenin jnal ve beden cihetiyle kudreti şarttır. Kudret-i maliye; evinden çıkıp beyti ziyaret ederek tekrar avdet edinceye kadar yiyecek taama ve giyecek kisveye ve binecek binite ve yükünü yükletecek mekkâreye ve ailesinin nafakasına muktedir olmaktır. Kudret-i bedeniye; vücudu sağlam, inip binmeye kadir olmaktır. Binaenaleyh fakir olan bir kimseye haccetmek farzolmadığı gibi alil-ül-vücûd olan kimseye dahi farzolmaz. İmam-ı Şafii indinde kudret-i maliye muteber olup kudret-i bedeniye muteber olmadığından zengin olan kimsenin kudret-i bedeniyesi olmadığında kendi tarafından haccetmek üzere bir bedel göndermek vacip olur. İmam-ı Malik indinde yalnız kudret-i bedeniye muteber olduğundan yayan yürümek ve kazanmak suretiyle gidip gelmeye muktedir olan fakire hac farzdır. Imam-ı A'zam indinde bu âyetteki istitâat; kudret-i maliye ve bedeniyeyle tefsir olunduğundan kudret-i bedeniye ve maliye haccın farzol-masında şarttır. Binaenaleyh; fakire hac farzolmadığı gibi malı çok olup ancak bedenen iktidarı olmayan hasta, kör, topal ve çolak gibi âciz olanlara dahi haccetmek vacip olmaz. Zira; bir cihetten kudret diğer cihetten acizle beraber muteber olmaz. Çünkü er-kân-ı haccı eda hem mala, hem de bedene muhtaç olduğundan birinin vücudu diğerinin ademiyle beraber haccı edada kâfi olmadığından îmam-ı A'zam istitâatı, kudret-i maliye ve bedeniyenin her ikisiyle tefsir etmiştir, hakikî istitâat de budur. Taberi'de beyan olunduğuna nazaran bu âyette ( y^ ) sihhat-i beden ve zad-ı rahile yani azık ve binitle tefsir olunduğu ashaptan Hz. Ali ve İbn-i Abbas ve Muaviye (R.A.)'den mervidir. İşte bu rivayet de Imam-ı A'zam'ın kavli sahih olduğunu teyid eder. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile, haccı eda etmek kemal-i ubudiyet ve emr-i ilâhiye tamamiyle itaat etmektir. Zira; mahalli muayyen olan Kabe'yi ziyaret ve erkân-ı haccı eda etmek için mesa-fe-i baideye sefer ve malını sarfetmek ancak ubudiyetini ma'budu-na karşı lâyıkıyla yerine getirmekle rızasını aramaktır. Fahr-i Razi, Kazi ve Medarik'in ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile haccın ehemmiyetine işaret için bu âyette hacca ait olan emri Vacip Tealâ enva-ı te'kid ve şiddetle irad buyurmuştur. Zira hususiyete delâlet eden lâm ve azamete delâlet eden lâfza-i celâl ile, Allah ismi ve nâs üzerine borç olmasına delâlet eden ( Je ) lâfzı gelmiştir ki bunların cümlesi haccm, nâsın boyunlarında Allah'ın rızasını tahsil için vacip bir borç olup ter-keden kimsenin cezaya müstehak olduğuna delâlet eder. Bidaye-ten nâsı zikirle haccı umuma tamim ve sonra iktidarla takyid ederek haccm vücubunu kudreti olanlara tahsis etmek haccı iki kere beyanetmektir ki evvelâ; mutlak saniyen; mukayyed, evvelen; icmal, saniyen; tafsil ve izah etmek emr-i hacca şiddetle ihtimam ve dikkat lâzım olduğuna delâlet ettiği gibi 'haelâ emrin cümle-i ismiye suretinde gelmesi de şiddetle ihtimama delâlet eder. Haccı terketmekten küfürle tâbir etmek; terkeden kimsenin şiddetli azaba müstehak olup terketmek ef'al-i küfürden olduğuna delâlet ettiği gibi bilcümle âlemlerden gani olduğunu beyan etmek; haccı terk edenlerin gazab-ı ilâhiye müstehak olduklarına işarettir. Hattâ Resulullah «Bir kimseye hac farz olduktan sonra haccı terkederek vefat ederse, isterse Yahudi ve isterse Nasrani ölümünden olsun» buyurmuştur. İşte bu hadîs-i şerifte erkân-ı islâmiyeden olan haccı iktidariyle beraber an kasdin terketmek büyük günah olduğuna ve azaba istihkak icabettiğine delâlet eder. Bu âyette küfürle nıurad; haccın farziyetini inkârla küfretmektir. Yahut küfürle murad; hacca iktidarla beraber küf-ran-ı nimet edip haca terkle Allah'ın verdiği nimetin şükrünü eda etmemektir. Şu halde küfürle murad; hakiki küfür değildir. Hangi mânâ murad olunursa olunsun haccı terketmek; gazab-ı ilâhiyi mucip büyük günahtır. Tefsir-i Taberi'de ve Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Yahudilerin «Biz de müslimiz» demeleri üzerine âyetin evveli yani nazil olunca Resulullah, nâsı cem'etti ve haccın farz olup edası lâzım olduğunu beyanetmesi üzerine müminler iman ve farziyetini iti-kad ettiler. Yahudilerin imandan ve kabulden istinkff etmeleri üzerine âyetin âhiri yani nazil olduğu mervidir. Hulâsa; Mekke'ye giderek beyti ziyaret edip gelmeye mal ve beden cihetinden muktedir olan kimse üzerine haccın vacip ve üzerine hac vacip olan kimse mazeret-i meşruası olmaksızın, haccı terkle küfran-ı nimet ederse, azaba müstehak olduğu ve Allahü Tealâ'nın cümle âlemden gani ve hiçbir kimsenin haccına ihtiyacı olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:98

Vacip Tealâ Resulünün risaletine itiraz eden ehl-i kitabın şüphelerine cevap verdiği gibi küfürlerinin sebebini sual tarikiyle insafa davet etmek üzere buyuruyor. Tefsir-i Taberfde beyan olunduğuna nazaran bu âyetler Yahudilerden (Mirşaş b. Kays) ve diğer bir şahıs hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Mirşaş) din-i İslama şiddetle adavet eder bir şeyh-i faniydi. Birgün Ansardan (Evs) ve (Hazreç) kabilelerinden birçok kimselerin uhuvvet-i islâmiye üzerine kemal-i samimiyetle mahabbetlerini görünce Yahudileri topladı ve «Bunlarda bu ülfet devam ettikçe Yahudilerin bu havalide yaşamaları imkânsızdır. Bunun çaresi; bunların aralarına nifak koymak ve zaman-ı cahi-liyede beyinlerinde cereyan eden fitneleri ve muharebeleri uyandırmaktır» dedi. Çünkü; zaman-ı cahiliyette bu iki kabile arasında kanlı muharebeler olur ve Yahudiler de onların muharebelerinden bilistifade rahat yaşarlardı. İşte (Mirşaş)'m adavet ve hasedi galeyan ederek, Yahudilere bu desiseyi öğrettikten sonra bir delikanlıya «Sen git bunların arasına otur, geçmişte beyinlerinde vuku bulan kanlı muharebelere dair beyitler okumakla bunların eski dertlerini hatırlarına getir ve bu vesileyle aralarında fitne uyandır» demesi üzerine o delikanlı gider aldığı dersi ifa eder ve filhakika bu iki kabile arasında da arbede başlar, hattâ iki taraf silâha sarılır. Resûlullah'jn haberi olunca bu fitneyi bastırıp tarafeyni teskin etmesi üzerine bu âyetler nazil olmuştur. Bu gibi fitneleri ehl-i iman arasında uyandırmak ehl-i kitabın elinde pek büyük bir silâh olduğu cümlenin malûmudur ve tarihimiz de buna şahittir. Binaenaleyh; ehl-i iman için lâzım olan daima basiret üzere bulunmak ve bu gibi iğfalâta aldanmamak ve hin-i vukuunda önünü almanın çarelerini düşünmektir ki, bu da başlıca ser-i kârda bulunanların vazifeleridir. Gerçi iman etmeyenlerin cümlesi hükümde müsavilerse de ehl-i kitabın «Tevrat'a ve İncil'e iman ettik» dedikleri sözleri bâtıl bulunduğuna ve onların küfürleri bilerek küfür olduğu cihetle sairlerinin küfürlerinden esna' olduğuna işaret için hitap, ehl-i kitaba varid olmuştur. Çünkü; Tevrat ve İncil; Kur'ân'a ve bizim nebimize imanı emrettiği halde onların, bu emrin hilâfına hareket etmeleri kendi kitaplarına imanlarının olmadığına delâlet eder. Ehl-i kitabın evsaf-ı Resulullah'ı tahrifleri gizliyse de kendilerine gizlemek menfaat vermeyeceğine ve elbette cezalarını göreceklerine işaret için Allahü Tealâ'nm amellerine muttali olduğu beyanolunmuştur ki, herkes amelinin gizli kaldığını itikat etmesin ve her ne yaparsa cezasını düşünsün demektir. Ehl-i kitabın küfrü irtikâpta kabule şayan özürleri olmadığına ve küfürlerinin bilerek küfür olduğu cihetle tekrar, betekrar tevbihe şayan olduğuna ve Allah'ın âyetlerine küfürle beraber din-i ilâhiden müminleri men'e çalıştıkları cihetle herbiri azabı görecekleri gibi gerek âyetlere küfür ve gerekse müminleri men'e çalışmaktan herbiri gazab-ı ilâhiyi celbetmekte kâfi olduğuna işaret için hitap tekrar varid olmuştur. Ayette sebilullah ile murad; din-i İslâmdır. Çünkü; kâfirler ve bilhassa Yahudiler neshin ma'kul ve kıblenin Beyt-i Mukaddes'ten Kabe'ye tahvilinde bir fayda olmadığından bahisle din-i İslâmın hâşâ doğru ve makul bir din olmadığını beyan ederek ehl-i imanın zihinlerine bir şüphe koymak suretiyle teşviş-i ezhandan hâli kalmadıkları gibi sebeb-i nüzulde beyan olunduğu veçhile fitne ilkasına dahi çalıştıklarından Cenab-ı Hak bu âyetlerle onları tevbih etmiştir.

Âl-i İmran 3:99

Vacip Tealâ Resulünün risaletine itiraz eden ehl-i kitabın şüphelerine cevap verdiği gibi küfürlerinin sebebini sual tarikiyle insafa davet etmek üzere buyuruyor. Tefsir-i Taberfde beyan olunduğuna nazaran bu âyetler Yahudilerden (Mirşaş b. Kays) ve diğer bir şahıs hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Mirşaş) din-i İslama şiddetle adavet eder bir şeyh-i faniydi. Birgün Ansardan (Evs) ve (Hazreç) kabilelerinden birçok kimselerin uhuvvet-i islâmiye üzerine kemal-i samimiyetle mahabbetlerini görünce Yahudileri topladı ve «Bunlarda bu ülfet devam ettikçe Yahudilerin bu havalide yaşamaları imkânsızdır. Bunun çaresi; bunların aralarına nifak koymak ve zaman-ı cahi-liyede beyinlerinde cereyan eden fitneleri ve muharebeleri uyandırmaktır» dedi. Çünkü; zaman-ı cahiliyette bu iki kabile arasında kanlı muharebeler olur ve Yahudiler de onların muharebelerinden bilistifade rahat yaşarlardı. İşte (Mirşaş)'m adavet ve hasedi galeyan ederek, Yahudilere bu desiseyi öğrettikten sonra bir delikanlıya «Sen git bunların arasına otur, geçmişte beyinlerinde vuku bulan kanlı muharebelere dair beyitler okumakla bunların eski dertlerini hatırlarına getir ve bu vesileyle aralarında fitne uyandır» demesi üzerine o delikanlı gider aldığı dersi ifa eder ve filhakika bu iki kabile arasında da arbede başlar, hattâ iki taraf silâha sarılır. Resûlullah'jn haberi olunca bu fitneyi bastırıp tarafeyni teskin etmesi üzerine bu âyetler nazil olmuştur. Bu gibi fitneleri ehl-i iman arasında uyandırmak ehl-i kitabın elinde pek büyük bir silâh olduğu cümlenin malûmudur ve tarihimiz de buna şahittir. Binaenaleyh; ehl-i iman için lâzım olan daima basiret üzere bulunmak ve bu gibi iğfalâta aldanmamak ve hin-i vukuunda önünü almanın çarelerini düşünmektir ki, bu da başlıca ser-i kârda bulunanların vazifeleridir. Gerçi iman etmeyenlerin cümlesi hükümde müsavilerse de ehl-i kitabın «Tevrat'a ve İncil'e iman ettik» dedikleri sözleri bâtıl bulunduğuna ve onların küfürleri bilerek küfür olduğu cihetle sairlerinin küfürlerinden esna' olduğuna işaret için hitap, ehl-i kitaba varid olmuştur. Çünkü; Tevrat ve İncil; Kur'ân'a ve bizim nebimize imanı emrettiği halde onların, bu emrin hilâfına hareket etmeleri kendi kitaplarına imanlarının olmadığına delâlet eder. Ehl-i kitabın evsaf-ı Resulullah'ı tahrifleri gizliyse de kendilerine gizlemek menfaat vermeyeceğine ve elbette cezalarını göreceklerine işaret için Allahü Tealâ'nm amellerine muttali olduğu beyanolunmuştur ki, herkes amelinin gizli kaldığını itikat etmesin ve her ne yaparsa cezasını düşünsün demektir. Ehl-i kitabın küfrü irtikâpta kabule şayan özürleri olmadığına ve küfürlerinin bilerek küfür olduğu cihetle tekrar, betekrar tevbihe şayan olduğuna ve Allah'ın âyetlerine küfürle beraber din-i ilâhiden müminleri men'e çalıştıkları cihetle herbiri azabı görecekleri gibi gerek âyetlere küfür ve gerekse müminleri men'e çalışmaktan herbiri gazab-ı ilâhiyi celbetmekte kâfi olduğuna işaret için hitap tekrar varid olmuştur. Ayette sebilullah ile murad; din-i İslâmdır. Çünkü; kâfirler ve bilhassa Yahudiler neshin ma'kul ve kıblenin Beyt-i Mukaddes'ten Kabe'ye tahvilinde bir fayda olmadığından bahisle din-i İslâmın hâşâ doğru ve makul bir din olmadığını beyan ederek ehl-i imanın zihinlerine bir şüphe koymak suretiyle teşviş-i ezhandan hâli kalmadıkları gibi sebeb-i nüzulde beyan olunduğu veçhile fitne ilkasına dahi çalıştıklarından Cenab-ı Hak bu âyetlerle onları tevbih etmiştir.

Âl-i İmran 3:100

Vacip Tealâ ehl-i imam kâfirlerin idlâl ve iğfal etmeye çalıştıklarım beyanettiği gibi bu misilli iğfale çalışan ehl-i kitaba iltifat etmekten müminleri nehyetmek üzere buyuruyor. Yani; ey müminler! İmanınızın muktezası kâfirlerin dostluğuna aldanmamak ve iğfalâtma kapılmamaktır. Binaenaleyh; ehl-i kitaptan bazı kimselere siz itaat eder ve söylediklerini doğru zannederseniz onlar sizi imanınızdan sonra zaman-ı cahiliyette bulunduğunuz hal-i küfre reddederler ve siz de kâfir olarak eski dininize dönersiniz. Halbuki küfür; sizin beyninizde eski adavetleri ve fitneleri ve muharebeleri uyandırmakla dünyada helaki ve âhiret-te azab-ı Cehennem'i mucip olur. İşte bu âyet; bundan evvelki âyette beyan olunduğu veçhile (Mirşaş)'m ilka ettiği fitne üzerine (Hazreç) kabilesinden (Cebbar b. Sahr) ve (Evs) kabilesinden (Evs b. Kayzi) haklarında nazil olmuştur. Çünkü; Yehûd'un zaman-ı cahiliyet vukuatını hatırlatması üzerine bu iki zatın herkesten evvel tefahure ve yekdiğerine k|»rşı sövmeye başlayıp, arbede çıkarmaya teşebbüs etmeleri ve 'Yehûd'un sözüne, herkesten ziyade aldandıkları Fahr-i Razi ve Tabe-ri'nin ve Ebussuûd ve Nimetullah Efendilerin cümle-i beyanatm-dandır. İşte bu âyet-i celile: ehl-i imanı düşmanların şerrinden muhafaza için bir düstur-u a'zamdır. Zira; her zaman müslümanlar düşmanların sözlerine aldanmış ve doğru telâkki etmişse zarar görmüşler ve birçok felâkete maruz kalmışlar ve kazandıklarını kaybetmişlerdir. Bunun sebebiyse; düşmanı dost zannıyla sözünü dinlemek ve kabul etmektir. Binaenaleyh ehl-i imanın her ne suretle olursa olsun düşmanını dost sıfatıyla dinlemesi herhalde zarardan hâli kalmamıştır. Çünkü; düşmanla ihtilât ve ülfet etmek daima ahlâkı ifsad ettiğinde şüphe olmadığı gibi, ahlâkın fesadı da gazab-ı ilâhiyi calib olduğunda şüphe yoktur. Düşmanın dinimizi ifsada çalıştığında tereddüde mahal var mıdır? İslâmiyete, ahlâkta olan bu kadar sukut nereden geldi? Tedricen düşman tarafından İslâmlar arasına sokulan telbisattan değil mi, bunu kim inkâr edebilir? An'anatımızı unutturmaya çalışanlar o dersleri nereden aldılar ve kimlerin telkinatıla aramıza girdiler? İşte bu gibi fena hallerle bu âyetin sırrı her zaman zuhur etmekte olduğu görülmektedir. Çünkü; her ne zaman dost zannıyla aldandıksa, o zaman dinimize ve dünyamıza zarar geldi. Cenab-ı Hak müminleri zarardan vikaye için bu âyette düşmanı dost ittihaz etmemek lâzım olduğunu tavsiye etmiştir, fakat amel edenleri görelim!

Âl-i İmran 3:101

Vacip Tealâ ehl-i imanı, idlâl ve iğfale çalışan ehl-i kitaba iltifat etmekten nehyettiği gibi delâil-i ilâhiye yapışan kimselerin doğru yola irşad olunduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; ey müminler! Nasıl küfredersiniz? Halbuki sizin üzerinize vahdaniyete delâlet eden âyetler okunduğu gibi içinizde sizi doğru yola irşad eder resulü dahi mevcuttur. Bu kadar deliller meydandayken ve Resulullah sizi doğru yola irşad edip dururken küfretmek size yakışır mı? Bir düşmanın sözüne aklanıp eski harp fitnelerini uyandırmak sizin için felâketi mucip olmaz mı? Eğer bir kimse Allah'a itimat ve delilleriyle amel ederse, o kimse tarîk-ı müstakime irşad olunmuş ve tarîk-ı tevhidi ittihaz etmiş olur. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile lâfzı taaccüp içindir. Fakat taaccüp; sebebini bilmeyen kimse hakkında olduğu cihetle Allahü Tealâ hakkında taaccüp muhal olduğundan bu makamda küfürden men' dahi tağliz içindir. Yani «Bu kadar âyetler meydanda ve Resulullah hal-i hayattayken düşman sözüne aldanarak küfretmek gayet uzak ve taaccüp olunacak bir emr-i garip» demektir. İşte ehl-i iman için her zaman sened ittihaz olunacak iki şey vardır: Birincisi; Allah'ın âyetleri "ki Kur'ân'dır. İkincisi; Resulul-lah'tır. Resulullah irtihal buyurdu. Fakat âyetler kıyamete kadar baki olduğundan her zaman ehl-i imana melce' olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; müslümanlarm, daima havadisi Allah'ın âyetlerine tatbikle hareket etmeleri lâzımdır. Zira; sebeb-i necat budur ve aksini iltizamda felâketten halâs olmadığı da meydandadır ve Cenab-ı Hak bu âyette Allah'ın âyetlerine yapışan ve dinine itimad eden kimsenin doğru yola hidayette olduğunu beyanla herhalde şeriate yapışmanın lüzumunu tavsiye etmiştir. Hulâsa; düşmana itaat edip sözüne itimad etmek herzaman dinî ve dünyevî fitneden hâli olmayacağı ve Allahü Tealâ'ya itimad ve âyetleriyle amel eden kimsenin daima doğru yola vâsıl olacağı bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:102

Vacip Tealâ ehl-i imana düşmanlarının tezviratma aldanma-malarını tavsiye ettiği gibi müminlere enva-ı ibadatm hulâsası olan ittika ile emretmek üzere buyuruyor. Yani; ey müminler! Üzerinize farz ve vacip olan ibadatı lâyıkıyla eda ve haram olan şeylerin cümlesinden içtinab etmek suretiyle Allah'a ittika edin ve ölüm size geldiğinde ölmeyin, ancak İslâm olduğunuz halde ölün ki hal-i mevtinizde müslümanlıktan başka bir hal üzere bulunmayın. Fahr-i Razi, Medarik ve Hâzin'in beyanları veçhile hakka ittika; itaat edip isyan etmemek, nimete şükredip küfrey-lememek, Allah'ı zikredip unutmamak, lâimin levminden korkmamak, daima velev nefsine ve evlâdına olsun adaleti tatbik etmek ve lisanım hıfzedip kötü söylememektir. Bunların cümlesi sehiv ve nisyanm gayride ve abdin kudreti nispetinde olduğu cihetle âyetin hükmü bakidir, mensuh değildir. Bu âyette ittika ile emir; âyet-i sabıkada düşmana iltifattan nehyi tekid içindir. Çünkü; icapsız imanı olmayan kimseye iltifat etmek ittikaya münafidir. Zira ittika; muharremattan ihtiraz olduğundan düşmana iltifat ise haram olduğu cihetle elbette ittikaya münasebeti yoktur. İttika def-i mazarrat kabilinden olup kitabullaha i'ti-sam ise, celb-i menfaat kabilinden olduğu cihetle Vacip Tealâ ittika ile emri i'tisamla emir üzerine takdim buyurmuştur. Zira def-i mazarrat; celb-i menfaat üzerine mukaddemdir. Bu âyet-i celilenin sebeb-i nüzulü de; bundan evvelki âyetlerde beyan olunan (Hazreç) ile (Evs) kabilelerinin silâha sarılmaları olduğu mervidir. Buna nazaran mânâyı nazım: … demektir. Hulâsa; ehl-i imana lâyık olan hakkıyla ittika etmek olduğu ve saadete ermek için müslim olarak vefat etmek lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ ittika ile emrettiği gibi kitabına yapışmakla dahi emretmek üzere buyuruyor. Yani; ey insanlar! Allah'ın ahkâmını beyan eden umur-u dünya ve âhiretinizi size bildiren Kur'ân'a hepiniz temessük edin ve size her doğru yolu gösteren Kur'ân'ı terkedip herkes kendi hava ve hevesine tebaiyet ederek fırkalar ihdas ile dağılmayın. Tefsir-i Taberi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette Allah'ın habIiyle murad; din-i mübin ve dinin esası olan Kur'-ân'dır. HabIin asıl mânâsı; insanı isteğine ulaştıran sebeptir. Gerek din-i mübin ve gerek Kur'ân her ikisi de kendilerine bihakkın yapışan kimseyi matluba îsal ettiğinden, mecaz tarikiyle din ve Kur'ân'dan habl ile tâbir olunmuştur. Binaenaleyh; demek, müçtemi' olduğunuz halde Allah'ın şeriatine yapışın demektir. Yahut hablile murad; cemaattir. Zira; Vacip Tealâ, ehl-i İslâmm daima toplu bulunup bir noktadan hareket etmesi lâzım geldiği ve vahdet noktasından ayrılmak izmihlali mucip olduğu cihetle içtima' ile emrederek tefrikadan nehyetmiş-tir. Çünkü; üsul-ü itikadiyede millet-i İslâmiyenin ihtilâfları efkârın dağılmasını ve cemaatin zaafını mucip olduğundan tefrika, badi-i helak ve mazarrat olacağı cihetle cemaatten ayrılmamayı ve müçtemian şeriate yapışmayı tavsiye etmiştir. Buna nazaran mânâ-yı nazım: … demektir. . Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran (Ebu Hüreyre) Hz.'den rivayet olunan bir hadîste Resulullah, «Allahü Tealâ sizin için üç şeye razı olur: Birincisi; ibadetiniz, ikincisi; müçtemian din-i mübine yapışmanız, üçüncüsü; umurunuza mütevelli olan ümeraya nasihatte bulunmanızdır. Ve üç şeyinizle size gazap eder. Birincisi; Kıyl-ü haliniz, ikincisi; malınızı israf ve izâanız, üçüncüsü; aklınızın ereceği ve ermeyeceği şeyleri çok sormanızdır» buyurduğu mervidir.

Âl-i İmran 3:103

Binaenaleyh; nimetin şükrünü eda ile zikretmeniz lâzımdır. Zira; dünyada buğz-u adavet kalkıp yerine ülfet ve muhabbet konmakla nimet-i ilâhiyeye nail olduğunuz gibi küfrünüz sebebiyle Cehennem'e düşmek üzerine iken nur-u İslâmla Cehennem'den kurtulmak nimet-i âhiret olduğundan İslâmiyet, hem dünya hem de âhiret nimetlerine sebep olmuştur. Vacip Tealâ ehl-i İslâm arasından buğz-u adavetin kalkıp ülfet ve ünsiyet vaz'olunması nimet olduğundan bu nimeti zikredip kadrini bilmeleriyle emretmiştir. Çünkü; (Evs) ve (Hazreç) kabileleri bir ana ve bir baba evlâdından oldukları halde çoğaldıkça ikiye ayrıldılar ve zaman geçtikçe buğz-u adavet de çoğaldı. Aralarında kanlı muharebeler açıldı, fuzulî nice canlar yandı ve tarafeyn birbirine vahşiyane tahribat yaptılar ve bu hal yüz yirmi sene devam etti. İşte tarafeynin her türlü rahat ve emniyetleri münselip olup dünyada yaşamaktan ölmek daha hayırlıdır dedikleri bir zamanda Cenab-ı Hak nur-u İslâmla beyinlerinde olan fitne ateşini söndürdü. Bir gün evvel birbirinin canını almaya kas-detmiş düşmanlarken bir gün sonra kardeş olup beyinlerinde olan buğz-u adavet muhabbete tebeddül etti. Binaenaleyh; cümlesi yek-vücud olarak bir hane halkı gibi ülfet ve ünsiyete başladılar. Ke-lime-i tevhid bayrağı altında toplanıp herkes canından, malından emin olup istirahat üzere yaşamaya başlayınca bu hal Yahudilerin arzularına tevafuk etmediğinden, yukarıda beyanolunduğu veçhile aralarında fitne uyandırmak ve zaman-ı cahiliyedeki olan halleri iade etmek istediklerinden Cenab-ı Hak bu âyetleri inzal ile ittifaklarını tefrikaya tebdil etmemelerini tavsiye etmiş ve bu ittihadın haklarında nimet olup, zaman-ı cahiliyedeki adavet yüzünden gördükleri mazarratları hatırlatmış ve İslâmiyetin dünyaca haklarında nimetolduğu gibi âhiretçe de nimet olduğunu ve bu sayede Cehennem ateşinden kurtulduklarını beyanetmiştir ki, bu ülfeti halkeden Allahü Tealâ olup, insanlar beyninde ülfet ve hüsn-ü muamele Allah'ın bir nimeti ve lûtf-ü ihsanı olduğundan, bu nimeti idameye insanların çalışmaları lâzım ve cüz'i bir bahaneyle ülfeti adavete tebdil etmek ayn-ı felâket olduğuna işaret etmiştir. Tefsir-i Taberi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile'deki sefa taraf ve canip manasınadır. Yani: «Ce-hennem'den bir çukurun kenarında düşmek üzere idiniz» demektir. Çünkü; İslâm olmazdan evvel küfr üzere bulunduklarından Cehennem'le onların arasında küfrüzere vefat etmek vardı. Eğer küfr üzere vefat etseler ilelebed Cehennem'e düşüp kalacakken Allahü Tealâ İslâmiyeti kabulleri sebebiyle, onları Cehennem'den kurtarmıştır. Hulâsa; müminler için müçtemi' olarak şeriate yapışıp dağılmak caiz olmadığı ve müminler üzerine nimeti zikredip şükrünü eda vacip olduğu ve evvel düşmanken İslâmiyet sebebiyle kardeş oldukları ve küfürleri sebebiyle Cehennem'den bir çukurun kena-rmdayken nur-u imanla onları Cenab-ı Hakkın Cehennem'e düşmekten kurtardığı ve şu ahkâmı beyanettiği gibi insanların doğru yolu bulmaları için âyetlerini beyan ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:104

Vacip Tealâ bundan evvelki âyetlerde kâfirleri, irtikâp ettikleri küfürleriyle ve imana dahil olacakları imandan men etmeleriyle zem ve müminlere lâyık olduğu veçhile ittika ile emir ve din-i İslâm üzere içtima edip sağlam yapışmak vacip olduğunu ve tefrika caiz olmadığını beyan ve tavsiye ettiği gibi kâfirlerin nâsı imandan men'e sa'ye-tmeleri mukabilinde ehl-i imandan bir fırkanın halkı imana davetle ve iman edenlerin itikadlarını muhafaza hususunda emr-i bilma'ruf ve nehy-i anilmünkerle meşgul olması millet-i İslâmiye için mühim bir vazife-i diniye olduğunu beyan-etmek üzere buyuruyor. Yani; millet-i İslâmiye arasında halka her hususta öğüt verecek ve nazar-ı şer'ide caiz olanla olmayanı bildirecek bir cemaat olmak lâzımdır. İşte öğüt verenler ve onların öğütlerini dinleyenler; ancak dünyada ve âhirette felâhyab olanlardır. Medarik'te beyan olunduğu veçhile ma'ruf ; aklın ve şer'in güzel olmasıyla hükmedip kitaba ve sünnete muvafık olan her şeydir. Münker ; aklın ve şer'in çirkin addettiği ve kitaba ve sünnete muhalif olan herşeydir. Hayra davet; bilumum tekâlife şâmildir. Beyzavi'nin beyanı veçhile hayra davet edip emr-i bilmaruf ve nehy-i anil münkerle meşgul olan kimsenin, ahkâm-ı şer'iyeye vukufu ve umur-u ammeye ilmi ve nâsın haline ittilâı ve yumuşaklıkla veya şiddetle söylenecek zamanı ve mekânı bilmesi lâzımdır. Zira; emr-i bilmaruftan maksad; ancak bunlara vukûfuyla beraber nâs arasında mezaya-yı âliye sahibi olmak temin eder. İşte şu beyan olunan sıfatların her ferd-i müminde bulunması mümkün olamadığından bu sıfatları cami' olan ümmet içinden bazı kimseler olduğuna işaret için ba'za delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Binaenaleyh emr-i bil maruf; farz-ı kifaye olduğundan ba'zılarmm bu vazifeyi ifa etmesiyle diğerlerinden farz sakıt olur. Şu halde bu vazifeyle iştigal edenler bulundukça, meşgul olmayanlar üzerine günah yoktur. Cemi-i ümmet üzerine farz olup bazılarının edasıyla diğerlerinden sakıt olacağına işaret için hitap; ümmetin cemisine olduğu halde fiü-i nasihat bazılarından taleb olunmuştur. Bu farz-ı kifaye olan umumu irşad ve hakla batıl beynini tefrik etmek mânâsına emr-i bil maruf; mezaya-yı âliye sahibi olanlara mahsus olmak ve ancak dinî ve dünyevî salâha delâlet etmek ve eğer delâlet edemezse, kalbiyle buğzetmek ve mümkün olduğu kadar bir zulmün ref 'ine. çalışmak ve sözünü dinleyenlere aklının erdiği kadar hayırla nasihat etmek mânâsmca emr-i bilma'ruf; ümmetin cemisi üzerine vaciptir. Zira; mümkün olduğu kadar kudreti nispetinde herkesin hayra sa'yi lâzımdır. Binaenaleyh; bu kabil nasihati zaman ve zemin icabeder de bir kimse vazife edinmezse elbette mes'uldür. Hayra davette emr-i bilma'ruf ve nehy-i anilmünker dahilse de şeref ve meziyetlerine işaret için hayra daveti zikirden sonra emr-i bilma'ruf ve nehy-i anilmünker ayrı ayrı zikrolunmuşlardır. Bu nasihat ve hayra davet sıfatının felaha sebep olduğuna işaret için, şu evsafı haiz olanların felâh-ı kâmile nail olacakları sarahaten beyan edilmiştir. Beyzavi'nin beyanı veçhile emr-i bilma'ruf emrolunan şeyin hükmüne tabidir. Eğer emrolunan şey vâcipse emr-i bilma'ruf da vacip olur, eğer mendupsa mendup olur. Amma nehy-i anil mün-kerin küllisi vaciptir. Zira; şer'in inkâr ettiği şeyin cemisi haramdır. Haramdan nehyetmekse elbette vaciptir. Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile fasık olan kimse emr-i bilma'rufa muvaffak olamaz. Zira; emr-i bilma'ruf edenlerin felâhyab olacakları bu âyetle sabittir. Halbuki fasık için felâhyab olamaz diyenler varsa da esah olan insanın fışkı âhari münkerat-tan nehyetmesine mani olmaz. Hattâ bir insan kendinin irtikâp ettiği günahı terketmesi kendine vacip olduğu gibi, o günahtan âhari men'etmesi dahi vaciptir. Binaenaleyh; bir kimse kendi günahkâr olmaktan, âhari men'etmemesi lâzım gelmez. Çünkü vacibin birini terketmek; vâcib-i âharin terkini icabetmez. Vâçip Tealâ bu âyette ümmet içinde emr-i bilma'rufla meşgul olanların mertebeleri gayet yüksek olduğuna işaret etmiştir. Çünkü; Ebussuûd Efendi'nin beyanı veçhile emr-i bilma'rufla meşgul olanların mertebe-i âliye sahibi olup sunuf-u saireden mümtaz olduklarına işaret için yüksek ve uzak -mertebeye delâlet eden ( diüîjl ) lafzıyla işaret olunmuştur. Emr-i bilma'rufun mertebesi; üçtür: Birincisi; emr-i bilma'ruf ve nehy-i anil münker elle olur. Bu kısım; umur-u müminine mütevelli olanların vazifeleridir. İkincisi; lisanla olur. Bu kısım; ulemanın vazifeleridir. Üçüncüsü; kalble olur. Bu kısım; acizlerin sânıdır. Zira; kalble buğzetmekten başka birşeye iktidarları yoktur. Hulâsa; ümmetten bir cemaatin nâsı devam etmek üzere hayra davet edip emr-i bilma'rufla meşgul olması ve böyle bir sınıf bulundurması ümmet üzerine vacip olduğu ve bilkülliye terke-derlerse umumun günahkâr olacağı ve hayra davetle meşgul olan sınıfın mertebeleri âli olduğu ve nâsı hayra davet ettiklerinden dolayı felâhyab olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:105

Vacip Tealâ emr-i bilma'rufun vacip olduğunu beyanettiği gibi emr-i bilma'rufun tesirinin şartı ehl-i hakkın hak üzerine ittifak etmeleri olup tefrika caiz olmadığını beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razinin beyanına nazaran bu âyet; âyet-i sabıkanın mütemmimi makamındadır. Çünkü; emr-i bilma'rufla kaim olan kimsenin emrettiği tekâlifi infazı ehl-i hakkın umur-u dinde içti-malarıyla hasıl olacağına binaen Cenab-ı Hak tefrikadan nehyet-miştir. Tefrikadan nehyetmek; tefrikanın esbabı olan buğz-u adavet ve hased ve enbiyanın bazısını tasdik ve bazısını inkâr etmek ve birtakım fasid tevillerle Allah'ın âyetlerini herkes kendi hava ve hevesine ve arzu-yu nefsanisine uydurmak gibi şeylerin cümlesinden nehyetmektir. Çünkü alelekser ihtilâfa sebep olan; bunlardır. Nusûs-u ceüleyi kendi şehevat-ı nefsaniyesine uydurmak suretiyle işlediği cinayetleri suret-i meşruada göstermek isteyenler her zaman görülmektedir. Yehûd ve Nasârâ'nın ve milel-i sairenin aralarında fırkalar zuhur ederek Tevrat ve İncil'in âyetlerini kendi arzu-yu şehevaniyetlerine göre te'vil ve tahrif ettiler. Ve bu suretle umur-u dinde fırkalar hasıl oldu. Millet-i İslâmiye arasında dahi gerçi elfaz-ı Kur'âniyede tahrif mümkün değilse de arzu-yu nefsanisine muvafık olmayan ahkâmı teville tağyir etmek isteyenler kendilerine göre birtakım âmâl-ı hasiseye mağbûn olan kimseleri bulup te'vil ettirmekle ahkâm-ı Kur'âniyeyi oyuncak zannedenler görülmekte ve her zaman bu fikirde olan birçok kimselere tesadüf edilmektedir. Meselâ; tesettür-ü nisvan, taaddüd-ü zevcat ve faizin haram olması sarahat-ı Kur'ân'la sabit olup işbu ahkâm-ı katiye-i Kur'aniyeye ta'nedenler ve Avrupa'da bu gibi şeyler olmadığından bunları ortadan kaldırmakla bizim de onlara muvafık hareket etmemizin lüzumundan bahsedenler vardır. Bu gibi kimselerin İslâm isminde olduklarına teessüf etmemek elden gelmez. Zira; hiçbir zaman Kurân'm bir âyetini mânâ-yı aslisinden çıkarmak ve şehevat-ı nefsaniye-i beşeriyeye uydurmak için sa'yetmek hiçbir veçhile caiz olamaz. Çünkü bir millet için kabul ettiği şeriatın ahkâmıyla amel etmek vaciptir. Yoksa «Diğer milletlerde bunlar yok. Bizde neden vardır?» diyerek onlarda olmayan ahkâmı kaldırmak istenilince ortada diyanet ve milliyet kalmaz. Bu âyette nehiy; usûl-ü itikadda tefrikadan nehiydir, yoksa furû-u â'mâlde ihtilâftan nehiy değildir. Zira; Resulullah buyurmakla mesâil-i feriyede ihtilâfa ruhsat vermiştir. Yevm-i kıyamette müminlerin yüzleri beyaz ve kâfirlerin yüzleri siyah olacağından bazı yüzlerin beyaz ve bazılarının siyah olduğu günlerde delâil-i katiyeyi nazar-ı itibare almayarak usûl-ü itikadda ihtilâf ve nusûs-u celileyi kendi arzularına göre te'vil edenlerin azab-ı azîme duçar olacakları beyanolunmuştur. Hulâsa; kendilerine hakka delâlet eden deliller geldikten sonra fasid tevillerle ihtilâf edip fırkalara ayrılan ümmetler gibi fırkalara ayrılmak ümmet-i Muhammediye için caiz olmadığı ve ihtilâf edip delilleri mânâ-yı aslisinden çıkarmakla fırkalara ayrılanların yevm-i kıyamette büyük azaba duçar olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:106

Vacip Tealâ bazı kimselerin yüzleri beyaz ve bazılarının siyah olacağını- icmalen beyandan sonra yüzleri beyaz ve siyah olanların kimler olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Zira; rahmet-i ilâhiye gayet vâsi olduğundan müstahak olanları ihata eder. İmanlarından sonra, küfredenlerle murad; mürtedler ve ehl-i kitaptır. Zira; ehl-i kitab Resulullah'm bi'setin-den evvel kitaplarında gördükleri veçhile âhir zaman nebisine iman ettikleri halde Resulullah b a'solunduktan sonra hasedlerinden nâşi küfrettiklerinden imandan sonra küfretmiş oldukları cihetle yevm-i kıyamette Vacip Tealâ tarafından tevbih olunacakları beyan olunmuştur. Azâb-ı Cehennem'i tatmalarıyla emir; ihanet içindir. Çünkü tatmak, leziz olan şeyde istimal olunduğu halde burada azapta istimal; ihanetten başka birşey değildir. Azaplarına sebep küfürleri olduğunu sarahaten beyanla küfürden tenfir olunmuşlardır. Bu âyet mükellefin; biri mümin diğeri kâfir olmak üzere iki kısımdan ibaret olup bu iki kısımdan başka üçüncü bir kısım olmadığına delâlet eder. Ehl-i sünnet mezhebi de budur. Binaenaleyh; müminle kâfir arasında üçüncü kısım olmadığı gibi imanla küfür arasında dahî başka bir hâl yoktur. Gerçi fısk varsa da fısk ya küfre müeddî olur. Binaenaleyh; sahibi kâfir olur. Yahut küfre müeddî olmaz. Sahibi fasık ise mü'min-i fasık olur. Çünkü; eğer üçüncü bir kısım olsa idi yevm-i kıyamette insanların mertebelerini beyaneden şu âyette o kısmın mertebesi dahî beyanolunurdu. Halbuki beyan olunmadı, şu halde üçüncü bir kısım yoktur. Kazi'nin ve Ebussuûd Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette rahmet-i ilâhiye yle murad; Cennet ve nimet-i ebedîdir. Bir insan ömrünü ibadetle geçirirse Cennet'e ibadeti sebep olama-yıp Cennet'e rahmet-i ilâhiyeyle gireceğine işaret için Cennet'ten rahmetle tâbir olunmuştur. Şu kadar ki ibadet Cennet'te derecelere sebeptir. Binaenaleyh; Cennet'e giren kimse ameli kadar dereceye nail olur. Ayetin hükmü; bilumum kâfirlere şâmildir. Gerçi âyetin evvelinde imandan sonra küfredenler tevbih olunmuşsa da âhirinde «Mutlaka küfrünüz sebebiyle azabı tadın» denmiştir. Şu halde küfür sıfatı her kimde bulunursa âyetin hükmünde dahildir.

Âl-i İmran 3:107

Vacip Tealâ bazı kimselerin yüzleri beyaz ve bazılarının siyah olacağını- icmalen beyandan sonra yüzleri beyaz ve siyah olanların kimler olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Zira; rahmet-i ilâhiye gayet vâsi olduğundan müstahak olanları ihata eder. İmanlarından sonra, küfredenlerle murad; mürtedler ve ehl-i kitaptır. Zira; ehl-i kitab Resulullah'm bi'setin-den evvel kitaplarında gördükleri veçhile âhir zaman nebisine iman ettikleri halde Resulullah b a'solunduktan sonra hasedlerinden nâşi küfrettiklerinden imandan sonra küfretmiş oldukları cihetle yevm-i kıyamette Vacip Tealâ tarafından tevbih olunacakları beyan olunmuştur. Azâb-ı Cehennem'i tatmalarıyla emir; ihanet içindir. Çünkü tatmak, leziz olan şeyde istimal olunduğu halde burada azapta istimal; ihanetten başka birşey değildir. Azaplarına sebep küfürleri olduğunu sarahaten beyanla küfürden tenfir olunmuşlardır. Bu âyet mükellefin; biri mümin diğeri kâfir olmak üzere iki kısımdan ibaret olup bu iki kısımdan başka üçüncü bir kısım olmadığına delâlet eder. Ehl-i sünnet mezhebi de budur. Binaenaleyh; müminle kâfir arasında üçüncü kısım olmadığı gibi imanla küfür arasında dahî başka bir hâl yoktur. Gerçi fısk varsa da fısk ya küfre müeddî olur. Binaenaleyh; sahibi kâfir olur. Yahut küfre müeddî olmaz. Sahibi fasık ise mü'min-i fasık olur. Çünkü; eğer üçüncü bir kısım olsa idi yevm-i kıyamette insanların mertebelerini beyaneden şu âyette o kısmın mertebesi dahî beyanolunurdu. Halbuki beyan olunmadı, şu halde üçüncü bir kısım yoktur. Kazi'nin ve Ebussuûd Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette rahmet-i ilâhiye yle murad; Cennet ve nimet-i ebedîdir. Bir insan ömrünü ibadetle geçirirse Cennet'e ibadeti sebep olama-yıp Cennet'e rahmet-i ilâhiyeyle gireceğine işaret için Cennet'ten rahmetle tâbir olunmuştur. Şu kadar ki ibadet Cennet'te derecelere sebeptir. Binaenaleyh; Cennet'e giren kimse ameli kadar dereceye nail olur. Ayetin hükmü; bilumum kâfirlere şâmildir. Gerçi âyetin evvelinde imandan sonra küfredenler tevbih olunmuşsa da âhirinde «Mutlaka küfrünüz sebebiyle azabı tadın» denmiştir. Şu halde küfür sıfatı her kimde bulunursa âyetin hükmünde dahildir.

Âl-i İmran 3:108

Vacip Tealâ mü'min ve kâfirin ahvalinden geçmiş olan tafsilâta icmalen işaret etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; bu mevcudatta Allah'ın tasarrufu mülk-ü müstakilimde tasarruf olduğundan herbir cüz'ünün tasarrufunda asla zulüm olmaz.

Âl-i İmran 3:109

Yani; habibim; Şu okunan ahkâmı ve ahkâma delâlet eden âyetleri biz senin üzerine hakka mukarin olarak tilâvet ederiz. Zira; onların mânâları sahih ve vakıa mutabıktır. Ve Allahü Tealâ cemi-i eşyaya mâlik olup kudret-i kahire sahibi olduğu cihetle her ne işlese yerinde işler, zulüm olmaz. Binaenaleyh; yevm-i kıyamette yüzleri siyah olanların siyahlığı kendi istihkakları olduğu cihetle zulüm değildir. Çünkü; Allahü Tealâ günahsız bir kimseye azabetmez. Zira; kusuru olmayana azap zulümdür, Allahü Tealâ ise zulümden münezzehtir. Hulâsa; usul-ü dinde tefrikanın caiz olmamasına ve müttefi-kan Kur'ân'a yapışmak lâzım olduğuna ve ümmetten bir cemaatin emr-i bilma'rufla meşgul olması vacip bulunduğuna dâir tilâvet olunan âyetlerin hakka mukarin ve vâkı'a mutabık olarak tilâvet olunduğu ve âlemden hiçbir kimseye Allah'ın zulmetmediği, yerde ve göklerde olan bilcümle mahlûkat Allah'ın mülkü olup onlarda tasarruf, mülk-ü mahsusunda ve mahall-i lâyıkında tasarruf olduğu cihetle zulmolmadığı ve cümle işlerin mercii Allahü Tealâ olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:110

Vacip Tealâ ümmetten bir cemaatin emr-i bilma'ruila meşgul olduğunu beyandan sonra bu ümmetin .emr-i bilma'rufla, meşgul olduğundan ümmetlerin hayırlısı olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; ey ümmet-i Muhammedi Siz her zaman nâsı ıslah için izhar olunan ümmetlerin hayırlısı oldunuz. Zira; siz nâsa iman ve tevhidle emir ve itâat-i ilâhiyeye davet ve nâsı küfürden ve bilumum haram olan şeylerden nehyedersiniz ve siz Allahü Tealâ'nm vücuduna,, vahdaniyetine ve cemi-i sıfatı kemâliye sahibi olduğuna iman edersiniz ve Yehûd ve Nasârâ Muhammed (S.A.)'e ve kitabına iman ve hakkaa nebî olduğunu tasdik etmiş olsalardı onlar için Yehûd ve Nasârâ olmaktan daha hayırlı olurdu ve ehl-i kitab-dan (Abdullah b. Selâm) ve onun yârenleri gibi Yahudilerden ve Habeş Meliki Necaşi ve onun eshabı gibi Nasârâ'dan mü'min olanlar vardır. Lâkin ehl-i kitabın ekserisi fâsıklardır. Yani küfrü irtikâp ettikleri gibi adaletleri dahi yoktur. Zira; kendi dinlerinin ahkâmından hariçlerdir. Çünkü; Tevrat ve İncil âhir zaman nebisine imanı emrettiği halde iman etmedikleri cihetle kendi dinlerinin ahkâmından çıktılar, binaenaleyh; fâsıklardır. Fâsık olduklarını beyanla adem-i imanları temerrüd ve inatlarından ileri geldiğine işaret olunmuştur. Bu ümmetin sair ümmetlerden hayırlı olmasının sebebi; emr-i bilma'ruf ve nehy-i anilmünker olduğundan emr-i bilma'ruf iman üzerine takdim olunmuştur. Zira; her ne kadar iman, mertebede cemi-i ibâdâttan mukaddemse de iman; ümmetlerin cemiisinde müşterek bir ameldir. Gerçi emr-i bilma'ruf ümem-i sâlifede var idiyse de bu ümmette olan ilâ-yı kelimetullah için mücahedeyle emr-i bilma'ruf ümem-i sâlifede yoktur. Şu halde bu ümmetin hayırlı olmasının sebebi; öyle bir emr-i bilma'ruftur ki o emr-i bilma'ruf ümem-i sâlifede olmayan bir emr-i bilma'ruftur. İşte o da, din-i ilâhiyi neşir ve i'lâ etmek için insanlar arasında en kıymetli olan hayatını fedaya hazır olmakla din-i İslâmı halka kabul ettirmek hususunda canını esirgememektir. Bu mânâca emr-i bilma'ruf geçmiş ümmetlerde olmamıştır! Evet! Ümem-i sâlifede dahi muharebeler vuku bulurdu. Fakat bu muharebeler neşr-i din ve ilâ-yı kelimetullah için olmamıştır. Çünkü; edyan-ı sabıkada umumiyet olmayıp şeriatler nebinin ba's olunduğu milletlere mahsus olduğundan telkin-i din ve tebliğ-i ahkâm için mücahedeye ihtiyaç yoktu. Binaenaleyh; milletler arasında cereyan eden muharebelerin sebepleri dinin gayrı şeylerdi. Amma bu ümmette mücahedenin esas meşruiyeti, i'lâ-yı kelimetullah için olduğundan mücahede ef-dal-i ibadet olduğu gibi, ümmetin hayırlı olmasına dahî sebebolmuş-tur. Çünkü; gayrın menfaatine olan imanı, gayra telkin etmek için nefsini silâh karşısına arzetmenin büyük fedakârlık olduğunda şüphe yoktur. Bu âyette ümmet-i Muhammed'in emr-i bilma'rufla beraber yalnız Allahü Tealâ'ya iman ettikleri zikrolunmuştur. Çünkü Bey-zavi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ'ya iman; iman edilmesi lâzım olan meleklere ve enbiyaya ve ahval-i âhirete imanı müstelzim olduğundan diğerleri zikrolunmamıştır. Zira Allah'a iman mü'menün bih, yani iman edilmesi lâzım olan herşeye imanla beraber muteberdir. Binaenaleyh; bazılarına iman edip bazılarına imanı terk etmek, asla iman etmemiş gibi olduğundan Allah'a iman etmelerini beyan; cümlesine iman ettiklerini beyandır. Bu âyette ümmetle murad; davet-i nebeviyeye icabet eden ümmetlerdir. Yoksa davete icabet etmeyen ümmeti davet murad değildir. Zira; davete icabet etmeyenler hayırla tavsif olunamaz. Âyette hitap: ashab-ı Resulullah'a ise de, ümmetin cemii-sine şâmildir. Gerçi ümmetin her ferdi ashap mertebesinde, gerek i'lâ-yı kelimetullah suretiyle gerek emr-i bilma'rufun sair suretle-riyle olamazlarsa da, yukarıda beyanolunduğu veçhile emr-i bil-ma'ruf farz-ı kifâye olduğundan bazılarının emr-i bilma'rufla meşgul olmasıyla diğerlerinden farz sakıt olduğu cihetle cümlesinin hayırdan nasibi vardır. Binaenaleyh; hitapta umumu dahildir. Âyette efal-i nakışçıdan olup zaman-ı maziye delâlet ettiğinden ümmet-i Muhammed'in ezelde ilm-i ilâhide ve Levh-i Mahfuz'da hayırlı bir ümmet oldukları sabit olduğuna delâlet eder. Hattâ ümem-i sâlife indinde dahî bu ümmetin hayırlı olduğu sabit olmuştur. Çünkü; enbiya-yı sabıka bu ümmetin hayırlı olduğunu ümmetlerine haller vermişlerdir. Binaenaleyh, bu ümmetin icma'ı; hüccet-i şer'iye olmuştur ki edille-i şer'iyeden birisi de icmâ-ı ümmettir. Din-i Muhammediye iman edenlerin herbirinde bu hayır hasıl olacağına işaret için «Eğer ehl-i kitap iman etselerdi, onlar için de bu hayrın hasıl olacağını» beyanetmek; iman edenlerin cümlesinde hayrın hasıl olduğunu beyanetmektir. Bu âyetin sebeb-i nüzulü; Yehûddan bazılarının eshab-ı Resulullah'a «Bizim dinimiz sizin dininizden ve biz de sizden efdaliz» demeleri olduğu mervidir. Hulâsa; nâsı ıslah için ihraç olunan ümmetlerin hayırlısı ümmet-i Muhammed olduğu ve ümmet-i Muhammed'in hayırlı olmasına sebep; emr-i bilma'ruf ve nehy-i anilmünkerle meşgul olup mü'min olmaları bulunduğu ve ehli kitap imanetmiş olsalar da haklarında hayır olacağı ve ehl-i kitaptan bazılarının mümin ve ekserisinin fâsık olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:111

Vacip Tealâ Yahudilerin kendilerinden (Abdullah b. Selâm) Hazretleri gibi imanedenleri tehdid etmeleri üzerine mü'minleri tesliye buyurduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; ehl-i kitabın kâfirleri size büyük bir zarar edemezler, ancak onlardan size isabet edecek şey azıcık bir ezadır ki, o da Hz. İsa ve Muhammed (A.S.)'a lisanlarıyla ta'netmek ve kelime-i küfür söylemek ve Tevrat ve İncil'in âyetlerini tahrifle din-i İslâm hakkında mü'minlerin kalplerine şüphe koymak ve zuafa-yı mü'-minîni tehdid etmek gibi bazı eza, gam ve keder verecek şeyler söylemekle hafif bir eza edebilirler. Ve onlar sizinle mukatele ederler ve muharebeye başlarlarsa arkalarını döner firar ederler. Zira; cesaretleri olmadığından firardan başka ellerinden birşey gelmez ye bu firardan sonra asla yardım görmezler. Çünkü; onlar için bir kuvvet olmaz ki, bir kimse tarafından yardım olunsunlar. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet; üç suretle gaipten -haber vermiştir: Birincisi; ehl-i imanın Yahudilerin şerrinden emin olmalarıdır, İkincisi; onlar mukatele ederlerse makhur ve perişan olarak firar edecekleridir. Üçüncüsü; münhezim olduktan ve firar ettikten sonra Yehûd için bir devlet teşkekül ederek kuvvet, hâsıl olmayacağını haber vermiştir. Bu haberlerin cümlesi ayniyle zuhur etmiş asla hilafı vaki olmamıştır. Çünkü; Yehûd milleti za-man-ı saadette vuku bulan her muharebede münhezim olmuşlar ve riyaset talebinde bulunmuşlar s a da muvaffak olamayarak her defasında rüsvay olmuşlardır. înhizamdan daha büyüğü; mansur olmamaları olduğu için ednadan a'lâya ve terakkiye delâlet eden kelimesi gelmiştir. Onlar için bazı muharebede inhizam zararsa da ilelebed mansur olmamak daha büyük zarardır. Bu âyet, Yehûda mahsus ahkâmı beyanettiğinden Nasârâ devletleriyle bu âyete itiraz varid olmaz. Ve sebeb-i nüzul de hükmün Yehûd'a mahsus olduğuna delâlet eder. Çünkü; Yehûd'un reisleri (Abdullah b. Selâm) ve etba'ı gibi mü'min olanları tevbih ve din-i İslama ta'nla eza etmek kasdettiklerinde âyetin nazil olduğu mer-vidir. Binaenaleyh hüküm; Yehûd'a mahsustur. Zira; Yehûd hakkında carî olacak ahvali beyanetmiş ve Öyle de olmuştur.

Âl-i İmran 3:112

Vacip Tealâ Yehûd'un mensur olmayacaklarını beyanettiği gibi zelil ve hakir olacaklarını da beyan etmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; züll-ü meskenet onlardan ayrılmaz, hatta kuvvet bulacakları asla ümid olunmaz. Binaenaleyh; züllü hakaretten kurtulamazlar. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Y^hûd üzerine z iill ü meskenetin darb olunması yla murad; üzerlerine yapışmış ve sıvanmış gibi zilletin onlardan ayrılmamasıdır. Her taraflarım ihata edip boş yerleri kalmadığına işaret için kelimesi varid olmuştur. Çünkü darb ; içinde olan şeyi kubbesiyle ihata eden çadıra veya odaya denir. Yehûdun züll ü meskenetleriyle murad; onların katil ve esir olunmaları ve mallarının emval-i ganimet olması ve arazilerinin âhare temlik olunması ve kendilerinin her nerede görülse ve ne kadar zengin olsa hakir ve perişan bir halde görülmeleridir. Binaenaleyh; Ye~ hûd milleti üzerine şu azapların cümlesi vakî olmuştur. HabIle murad; Allah'tan ve müzminlerden ahdalmak ve zimmet altına girmektir. Zira; Allah'ın resulüne ve kitabına imanla ahid altına girer ve habl-i metin olan din-i İslama yapışırlarsa mü'minlerle beraber mümin olur ve katil ve esaret gibi zilletten kurtulurlar. Binaenaleyh; habl-i metine sarılmayan Yehûd milleti dünyanın neresinde ve küre-i arzın hangi köşesinde olursa olsun hakîr görülürler ve hiçbir diyarda bir hükümete ve bir padişaha mâlik değillerdir. Binaenaleyh; sözü dinlenir muteber bir reisleri yoktur. Şu halde âyetin mânâsı aynıyla vaki ve hariçte görüler asarla müeyyeddir. Yehûd üzerine ânz olan musibet üçtür ki onlar da zillet, mes kenet, gazabullahtır. Bunların cümlesine sebep; onların küfürle ri ve enbiyayı katilleridir. Lâkin züll ü meskenete sebeb; enbi yayı bigayrı hakkın katille küfrün mecmuudur, yalnız küfür de ğildir. Zira; yalnız küfür olsa bilumum kâfirlerin zelil ve hükii metten mahrum olmaları lâzım gelirdi. Halbuki Öyle değildir. Ş halde yalnız küfür, zillete sebep olmaz. Belki yalnız enbiyayı ki til, zillete sebep olabilirse de küfrün inzimamıyla zillet daha ziy; de olur. hükümet-i islâmiyenin teşekkülünden sonra olan Yahudiler enbiyayı katletmemişlerse de âba ve ecdadını haklı itikad edip katillerini tasvib ettiklerinden aynı cezaya müstehak olmuşlardır. Çünkü küfre rıza; ayn-ı küfür olduğu gibi masiyete rıza da ayn-ı ma-siyet olduğundan geçmişlerinin ef'aline rızaları onların cezalarına istihkaklarını icabetmiştir. Babaların cinayeti, evlâda nispet olunmak âdettir ve alelekser babanın seyyiatı evlâda sirayet ve intikal eder. Küfürle beraber isyanın ve haddini tecavüz ederek bigayrı hakkın enbiyayı katlin züll ü meskenete sebeb olduğundan züll ü meskenetlerine sebebin bir kere katille beraber küfür ve bir kere de isyan olduğu zikrolunmuştur. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile insan günaha devam ettikçe masiyetin zulmeti tezayüd eder ve nur-u iman azalır, hatta bir hale gelir ki nur-u iman külliyen mahvolur ve onun yerine zulmet-i küfür gelir. Binaenaleyh; günahın devamı küfre ve küfrün de gazabullaha sebebolduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyanetmiştir. Meselâ âdabı terkeden sünneti terke ve sünneti terkeden farzı terke cesaret eder ve farzı terkeden ahkâm-ı şeriati istihkara ve şeriatı istihkara cesaret eden küfre cesaret etmiş olur. Yahut, evvel geçenlerin küfrü ve enbiyayı katilleri zilletlerine sebebolduğu gibi, sonra gelenlerin isyanları da zilletlerine sebebolduğundan âyette tekrar yoktur. Çünkü küfür ve katil; eslâfa, isyan; ahlâfa ait olduğundan âyette tekrar şaibesi mündefi olmuştur. Zira enbiyayı katleden âbâ ve ecdadı ve Resulullahla Kur'ân'a isyan eden-se onların evlâd ve ahfadıdır. Şu halde herbirinin züllü meskenete duçar olmasına sebep; kendi fiilleridir. Taberî'de beyan olunduğu veçhile bunların zül ve meskeneti ceza-yı dünyeviyeleridir. Zira; âhirette küfürlerinin cezasını ayrıca göreceklerinde şüphe yoktur. Hulâsa; dünyanın her neresinde bulunursa bulunsunlar Yahudilerin üzerini züllü meskenet ihata edip hiçbir kuvvet ve şevkete mâlik olmadıkları ve ancak Allah'ın kitabına ve resulüne imanla habl-i metin olan dinine yapışmak veyahut nastan ahdalıp zimmet altına girmek sebebiyle meskenetten kurtulacakları ve eğer imandan dönerlerse Allah'ın gazabıyla dönecekleri ve bunun da sebebi Allah'ın hakka delâlet eden âyetlerini inkârla küfredip enbiyayı katletmeleri olduğu gibi isyan edip haddini tecavüz etmeleri dahî zilletlerine sebebolduğu bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:113

Vacip Tealâ Yehûd üzerine züllü meskenet nazil olduğunu beyanettiği gibi ehl-i kitabın cümlesi salâh ve fesadda müsavi olmayıp aralarında fark olduğunu dahî beyanetmek üzere buyuruyor. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyette icaz ve mukadder vardır. Zira takdir-i kelâm 'dir. Yani! «Ehl-i kitaptan bazıları adalet üzere kaim ve ibadetle meşgul olurlar ve bazıları da ümmet-i mezmume olup adalet üzere kâim olmazlar.» demektir ki, bundan evvel ehl-i kitabın bazılarının mü'min ve ekserisinin fasık olduklarını Vacip Tealâ bu âyetle ispat etmiştir. Vacip Tealâ ehl-i kitabın iman edenlerini sekiz sıfatla sena buyurmuştur: Birincisi; ümmet-i kaime olmalarıdır. Çünkü bu âyette ümmet-i kâime demek; geceyle teheccüd namazında kaim ve din-i İslama yapışmakta sabit ve müdavim ve her işinde adalet üzere hareket eder demektir. Şu halde ümmet-i kâime sıfatı onlar hakkında evsaf-ı memduhadandır. İkincisi; gecenin saatlerinde tilâvet-i Kur'ân'la meşgul olmalarıdır. Zira; tilâvet-i Kur'ân'da her kelimesine ve belki her harfine sevap verileceği ehadis-i nebevîyeyle sabit olduğundan Kur'ân okumak ayn-ı ibadet olduğu cihetle onlar hakkında sıfat-ı memduhadandır. Tilâvetlerinin devamlı olduğuna işaret için devam ve istimrara delâlet eden muzari' lâfzı üzere gelmiştir. Üçüncüsü; en mühim ibadet olan secdeyle meşgul olmalarıdır. Yani; onlar adalet üzere kıyam ve tilâvet-i Kur'ân'la meşgul olmakla beraber huşu' ve huzu' üzere yüzlerini türab-ı mezellete sürmekle dahi ubudiyetlerini izhar ederler demektir. Dördüncüsü; Allahü Tealâ'-ya ve yevm-i âhirete iman etmeleridir. Allahü Tealâ'ya iman, meleklere, kitaplara ve enbiyaya imanı müstelzim olduğundan Allahü Tealâ'ya imanı zikirle diğerlerini zikirden iktifa olunmuştur. Beşincisi; emr-i bilma'ruf, altıncısı; nehy~i anilmünkerdir. Çünkü insan için her şeyden evvel vazife; iman ve amel ve tehzib-i ahlâk cihetinden nefsinin nevakısını ikmal etmektir. Badehu ebna-yı cinsinden sairlerinin nevakısını ikmaldir. Aharın nevakısını ikmal yukarıda beyanolunduğu veçhile hayrolan şeylere irşad ve şer olan şeylerden men'etmekle olacağından Cenab-ı Hak bu âyette kemâl sıfatlarını beyanettiği gibi ikmal sıfatlarım dahi beyanetmiştir. Yedincisi; hayrata müsaraat etmeleridir. Yani ölüm sebebiyle ye-tişememiş olmak korkusuna binaen hayratı acele işler ve sakîl addetmezler demektir. Sürat; umur-u dinde lâyık olan şeye ikdamdan ibaret olduğu cihetle lâyık olmayan şeyi işlemeye ikdam mânâsına olan acele gibi mezmum değildir. Sekizincisi; sulaha zümresinden olmalarıdır. Gerçi bunlar ehl-i kitaptan iman edenleri meth için varîd olmuşsa da bu sıfatlar her kimde bulunursa memduh olacağında şüphe yoktur. Binaenaleyh herkesin, bu sıfatların kendisinde bulunmasına çalışması lâzımdır. Zira Cenab-ı Hakkın kitabında bunları zikirle bir sınıfı sena etmesi; herkesi bu gibi sıfatlara terğib içindir. Vacip Tealâ bu âyette ehl-i kitaptan iman edenlerin, mera-tib-i insaniyenin en âlâsını iktisabettiklerini beyanetmiştir. Zira; onların iktisabettikleri kuvve-i nazariye olan itikadiyat ki, Allah'a ve âhirete imandır ve kuvve-i ameliye ki, adaletle kıyam, tilâvet-i Kur'ân, secde ve gayrın nevakısını ikmal hususunda emr-i bilma'-ruftur. İşte bu âyet; bunların cümlesini cami' olduğundan kema-lât-ı insaniyenin en yükseğidir. Tefsir-i Taberî'de beyanolunduğu veçhile gecede tiIâvetle murad; akşamla yatsı arasında ve gece teheccüt namazında ve yatsı namazında tilâvete şâmil olduğu gibi esahhı akval yatsı namazında tilâvettir. Zira; ehl-i kitabın kâfir olanlarında yatsı namazı olmadığından onlardan iman edenleri Cenab-ı Hak yatsı namazında tilâvet-i Kur'ân'la sena buyurmuştur. Şu halde yatsı namazını, devam üzere edâ eden kimse bu âyetle sena olunanlar cümlesinde dahildir. Cenâb-ı Hak bu âyetle hayrolarak işledikleri ef'âlin cümlesinin sevabından mahrum olmayacaklarını beyanla dini İslama ta'neden Yahudileri reddetmiştir. Çünkü; (Abdullah b. Selâm) ve etba'ı iman edince Yahudilerin süfeha güruhu «Siz dininizi terkle hâib ve hâsir oldunuz. Binaenaleyh; siz Yehûdun şerrarısmız. Eğer şerrar olmasanız dininizi terketmezdiniz» demeleri üzerine bu âyetin nüzulüyle Yahudilerin sözlerinin reddolunduğu mervidir, Şu halde iman edenlerin şerrardan olduklarını iddia edenlere karşı onların en hayırlı adamlar oldukları beyan olunmuştur. Hulâsa; ehl-i kitabın cümlesi mertebede müsavi olmadığı, zira; onlardan bazıları Allah'a ve yevm-i âhirete iman ettikleri ve gecenin saatlerinde tilâvetle ve secdeyle vakit geçirdikleri ve emr-i bilma'ruf ye nehy-i anilmünker gibi mezaya-yı âliyeyle meşgul oldukları ve enva-ı hayrata müsaraat edip suleha zümresinden bulundukları ve işledikleri amelleri zayi' olmayıp ecre nail olacakları ve Allahü Tealâ'nın müttekilerin hallerini bilip ittikalanna göre sevap vereceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.

Âl-i İmran 3:114

Vacip Tealâ Yehûd üzerine züllü meskenet nazil olduğunu beyanettiği gibi ehl-i kitabın cümlesi salâh ve fesadda müsavi olmayıp aralarında fark olduğunu dahî beyanetmek üzere buyuruyor. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyette icaz ve mukadder vardır. Zira takdir-i kelâm 'dir. Yani! «Ehl-i kitaptan bazıları adalet üzere kaim ve ibadetle meşgul olurlar ve bazıları da ümmet-i mezmume olup adalet üzere kâim olmazlar.» demektir ki, bundan evvel ehl-i kitabın bazılarının mü'min ve ekserisinin fasık olduklarını Vacip Tealâ bu âyetle ispat etmiştir. Vacip Tealâ ehl-i kitabın iman edenlerini sekiz sıfatla sena buyurmuştur: Birincisi; ümmet-i kaime olmalarıdır. Çünkü bu âyette ümmet-i kâime demek; geceyle teheccüd namazında kaim ve din-i İslama yapışmakta sabit ve müdavim ve her işinde adalet üzere hareket eder demektir. Şu halde ümmet-i kâime sıfatı onlar hakkında evsaf-ı memduhadandır. İkincisi; gecenin saatlerinde tilâvet-i Kur'ân'la meşgul olmalarıdır. Zira; tilâvet-i Kur'ân'da her kelimesine ve belki her harfine sevap verileceği ehadis-i nebevîyeyle sabit olduğundan Kur'ân okumak ayn-ı ibadet olduğu cihetle onlar hakkında sıfat-ı memduhadandır. Tilâvetlerinin devamlı olduğuna işaret için devam ve istimrara delâlet eden muzari' lâfzı üzere gelmiştir. Üçüncüsü; en mühim ibadet olan secdeyle meşgul olmalarıdır. Yani; onlar adalet üzere kıyam ve tilâvet-i Kur'ân'la meşgul olmakla beraber huşu' ve huzu' üzere yüzlerini türab-ı mezellete sürmekle dahi ubudiyetlerini izhar ederler demektir. Dördüncüsü; Allahü Tealâ'-ya ve yevm-i âhirete iman etmeleridir. Allahü Tealâ'ya iman, meleklere, kitaplara ve enbiyaya imanı müstelzim olduğundan Allahü Tealâ'ya imanı zikirle diğerlerini zikirden iktifa olunmuştur. Beşincisi; emr-i bilma'ruf, altıncısı; nehy~i anilmünkerdir. Çünkü insan için her şeyden evvel vazife; iman ve amel ve tehzib-i ahlâk cihetinden nefsinin nevakısını ikmal etmektir. Badehu ebna-yı cinsinden sairlerinin nevakısını ikmaldir. Aharın nevakısını ikmal yukarıda beyanolunduğu veçhile hayrolan şeylere irşad ve şer olan şeylerden men'etmekle olacağından Cenab-ı Hak bu âyette kemâl sıfatlarını beyanettiği gibi ikmal sıfatlarım dahi beyanetmiştir. Yedincisi; hayrata müsaraat etmeleridir. Yani ölüm sebebiyle ye-tişememiş olmak korkusuna binaen hayratı acele işler ve sakîl addetmezler demektir. Sürat; umur-u dinde lâyık olan şeye ikdamdan ibaret olduğu cihetle lâyık olmayan şeyi işlemeye ikdam mânâsına olan acele gibi mezmum değildir. Sekizincisi; sulaha zümresinden olmalarıdır. Gerçi bunlar ehl-i kitaptan iman edenleri meth için varîd olmuşsa da bu sıfatlar her kimde bulunursa memduh olacağında şüphe yoktur. Binaenaleyh herkesin, bu sıfatların kendisinde bulunmasına çalışması lâzımdır. Zira Cenab-ı Hakkın kitabında bunları zikirle bir sınıfı sena etmesi; herkesi bu gibi sıfatlara terğib içindir. Vacip Tealâ bu âyette ehl-i kitaptan iman edenlerin, mera-tib-i insaniyenin en âlâsını iktisabettiklerini beyanetmiştir. Zira; onların iktisabettikleri kuvve-i nazariye olan itikadiyat ki, Allah'a ve âhirete imandır ve kuvve-i ameliye ki, adaletle kıyam, tilâvet-i Kur'ân, secde ve gayrın nevakısını ikmal hususunda emr-i bilma'-ruftur. İşte bu âyet; bunların cümlesini cami' olduğundan kema-lât-ı insaniyenin en yükseğidir. Tefsir-i Taberî'de beyanolunduğu veçhile gecede tiIâvetle murad; akşamla yatsı arasında ve gece teheccüt namazında ve yatsı namazında tilâvete şâmil olduğu gibi esahhı akval yatsı namazında tilâvettir. Zira; ehl-i kitabın kâfir olanlarında yatsı namazı olmadığından onlardan iman edenleri Cenab-ı Hak yatsı namazında tilâvet-i Kur'ân'la sena buyurmuştur. Şu halde yatsı namazını, devam üzere edâ eden kimse bu âyetle sena olunanlar cümlesinde dahildir. Cenâb-ı Hak bu âyetle hayrolarak işledikleri ef'âlin cümlesinin sevabından mahrum olmayacaklarını beyanla dini İslama ta'neden Yahudileri reddetmiştir. Çünkü; (Abdullah b. Selâm) ve etba'ı iman edince Yahudilerin süfeha güruhu «Siz dininizi terkle hâib ve hâsir oldunuz. Binaenaleyh; siz Yehûdun şerrarısmız. Eğer şerrar olmasanız dininizi terketmezdiniz» demeleri üzerine bu âyetin nüzulüyle Yahudilerin sözlerinin reddolunduğu mervidir, Şu halde iman edenlerin şerrardan olduklarını iddia edenlere karşı onların en hayırlı adamlar oldukları beyan olunmuştur. Hulâsa; ehl-i kitabın cümlesi mertebede müsavi olmadığı, zira; onlardan bazıları Allah'a ve yevm-i âhirete iman ettikleri ve gecenin saatlerinde tilâvetle ve secdeyle vakit geçirdikleri ve emr-i bilma'ruf ye nehy-i anilmünker gibi mezaya-yı âliyeyle meşgul oldukları ve enva-ı hayrata müsaraat edip suleha zümresinden bulundukları ve işledikleri amelleri zayi' olmayıp ecre nail olacakları ve Allahü Tealâ'nın müttekilerin hallerini bilip ittikalanna göre sevap vereceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.

Âl-i İmran 3:115

Vacip Tealâ Yehûd üzerine züllü meskenet nazil olduğunu beyanettiği gibi ehl-i kitabın cümlesi salâh ve fesadda müsavi olmayıp aralarında fark olduğunu dahî beyanetmek üzere buyuruyor. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyette icaz ve mukadder vardır. Zira takdir-i kelâm 'dir. Yani! «Ehl-i kitaptan bazıları adalet üzere kaim ve ibadetle meşgul olurlar ve bazıları da ümmet-i mezmume olup adalet üzere kâim olmazlar.» demektir ki, bundan evvel ehl-i kitabın bazılarının mü'min ve ekserisinin fasık olduklarını Vacip Tealâ bu âyetle ispat etmiştir. Vacip Tealâ ehl-i kitabın iman edenlerini sekiz sıfatla sena buyurmuştur: Birincisi; ümmet-i kaime olmalarıdır. Çünkü bu âyette ümmet-i kâime demek; geceyle teheccüd namazında kaim ve din-i İslama yapışmakta sabit ve müdavim ve her işinde adalet üzere hareket eder demektir. Şu halde ümmet-i kâime sıfatı onlar hakkında evsaf-ı memduhadandır. İkincisi; gecenin saatlerinde tilâvet-i Kur'ân'la meşgul olmalarıdır. Zira; tilâvet-i Kur'ân'da her kelimesine ve belki her harfine sevap verileceği ehadis-i nebevîyeyle sabit olduğundan Kur'ân okumak ayn-ı ibadet olduğu cihetle onlar hakkında sıfat-ı memduhadandır. Tilâvetlerinin devamlı olduğuna işaret için devam ve istimrara delâlet eden muzari' lâfzı üzere gelmiştir. Üçüncüsü; en mühim ibadet olan secdeyle meşgul olmalarıdır. Yani; onlar adalet üzere kıyam ve tilâvet-i Kur'ân'la meşgul olmakla beraber huşu' ve huzu' üzere yüzlerini türab-ı mezellete sürmekle dahi ubudiyetlerini izhar ederler demektir. Dördüncüsü; Allahü Tealâ'-ya ve yevm-i âhirete iman etmeleridir. Allahü Tealâ'ya iman, meleklere, kitaplara ve enbiyaya imanı müstelzim olduğundan Allahü Tealâ'ya imanı zikirle diğerlerini zikirden iktifa olunmuştur. Beşincisi; emr-i bilma'ruf, altıncısı; nehy~i anilmünkerdir. Çünkü insan için her şeyden evvel vazife; iman ve amel ve tehzib-i ahlâk cihetinden nefsinin nevakısını ikmal etmektir. Badehu ebna-yı cinsinden sairlerinin nevakısını ikmaldir. Aharın nevakısını ikmal yukarıda beyanolunduğu veçhile hayrolan şeylere irşad ve şer olan şeylerden men'etmekle olacağından Cenab-ı Hak bu âyette kemâl sıfatlarını beyanettiği gibi ikmal sıfatlarım dahi beyanetmiştir. Yedincisi; hayrata müsaraat etmeleridir. Yani ölüm sebebiyle ye-tişememiş olmak korkusuna binaen hayratı acele işler ve sakîl addetmezler demektir. Sürat; umur-u dinde lâyık olan şeye ikdamdan ibaret olduğu cihetle lâyık olmayan şeyi işlemeye ikdam mânâsına olan acele gibi mezmum değildir. Sekizincisi; sulaha zümresinden olmalarıdır. Gerçi bunlar ehl-i kitaptan iman edenleri meth için varîd olmuşsa da bu sıfatlar her kimde bulunursa memduh olacağında şüphe yoktur. Binaenaleyh herkesin, bu sıfatların kendisinde bulunmasına çalışması lâzımdır. Zira Cenab-ı Hakkın kitabında bunları zikirle bir sınıfı sena etmesi; herkesi bu gibi sıfatlara terğib içindir. Vacip Tealâ bu âyette ehl-i kitaptan iman edenlerin, mera-tib-i insaniyenin en âlâsını iktisabettiklerini beyanetmiştir. Zira; onların iktisabettikleri kuvve-i nazariye olan itikadiyat ki, Allah'a ve âhirete imandır ve kuvve-i ameliye ki, adaletle kıyam, tilâvet-i Kur'ân, secde ve gayrın nevakısını ikmal hususunda emr-i bilma'-ruftur. İşte bu âyet; bunların cümlesini cami' olduğundan kema-lât-ı insaniyenin en yükseğidir. Tefsir-i Taberî'de beyanolunduğu veçhile gecede tiIâvetle murad; akşamla yatsı arasında ve gece teheccüt namazında ve yatsı namazında tilâvete şâmil olduğu gibi esahhı akval yatsı namazında tilâvettir. Zira; ehl-i kitabın kâfir olanlarında yatsı namazı olmadığından onlardan iman edenleri Cenab-ı Hak yatsı namazında tilâvet-i Kur'ân'la sena buyurmuştur. Şu halde yatsı namazını, devam üzere edâ eden kimse bu âyetle sena olunanlar cümlesinde dahildir. Cenâb-ı Hak bu âyetle hayrolarak işledikleri ef'âlin cümlesinin sevabından mahrum olmayacaklarını beyanla dini İslama ta'neden Yahudileri reddetmiştir. Çünkü; (Abdullah b. Selâm) ve etba'ı iman edince Yahudilerin süfeha güruhu «Siz dininizi terkle hâib ve hâsir oldunuz. Binaenaleyh; siz Yehûdun şerrarısmız. Eğer şerrar olmasanız dininizi terketmezdiniz» demeleri üzerine bu âyetin nüzulüyle Yahudilerin sözlerinin reddolunduğu mervidir, Şu halde iman edenlerin şerrardan olduklarını iddia edenlere karşı onların en hayırlı adamlar oldukları beyan olunmuştur. Hulâsa; ehl-i kitabın cümlesi mertebede müsavi olmadığı, zira; onlardan bazıları Allah'a ve yevm-i âhirete iman ettikleri ve gecenin saatlerinde tilâvetle ve secdeyle vakit geçirdikleri ve emr-i bilma'ruf ye nehy-i anilmünker gibi mezaya-yı âliyeyle meşgul oldukları ve enva-ı hayrata müsaraat edip suleha zümresinden bulundukları ve işledikleri amelleri zayi' olmayıp ecre nail olacakları ve Allahü Tealâ'nın müttekilerin hallerini bilip ittikalanna göre sevap vereceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.

Âl-i İmran 3:116

Vacip Tealâ mü'min olanları sena ettiği gibi kâfirlerin emvali ve evlâdı kendilerine menfaat vermeyeceğini dahî beyanet-mek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; onların Cehennem'den kurtulmaları veyahut azaplarının hafif lenmesi olamaz. Şu halde onlarda iman olmadığı cihetle dünyada işledikleri hayırları kabul olunmadığından menfaat vermez. Çünkü; amelin kabul olunup fayda etmesi imana mevkuf olduğundan imanı olmayandan hiçbir amel kabul olunmaz. Cemadat içinde insana en ziyade nâfi olan emvalden ve hayvanattan, en ziyade yakın ve nâfi olan evlâddan menfaat göremeyince bunların gayrı hiçbir şeyden menfaat görmeyecekleri evle-viyetle sabittir. Ebeden Cehennem'de kalmak kâfirlere mahsus olduğuna işaret için edat-ı hasır olan zamir-i faslı ile varid olmuştur. Binaenaleyh; fâsık olan mü'min, fışkı miktarı CehennenVe girerse de ebeden Cehennem'de kalmayacağına bu âyet delâlet eder. Yahudilerin rüesâ ve zenginleri riyasetleriyle ve mallarıyla iftihar etmeleri üzerine âyetin onlar hakkında nazil olduğuna dair bir rivayet varsa da Fahr-i Râzî ve Hazin'in beyanlarına nazara âyet bilumum kâfirler hakkında nazil olmuştur. Çünkü lâfz-ı âyet; mutlaka kâfirlere delâlet ettiğinden kâfirlerden bazılarına tahsiste bir mânâ yoktur.

Âl-i İmran 3:117

Vacip Tealâ kâfirin malı menfaat vermeyeceğini beyan edince hayrata sarfettiği malı menfaat verir zannını izale etmek üzere buyuruyor. Yâni; kâfirin küfrü hâsılatı yakıcı samlı rüzgâra benzer. Binaenaleyh küfür; onun sadakasının ve sair hayratının sevabını iptal eder. Keenne gayet samlı veyahut şiddetli soğuk rüzgârın otlan ve meyvaları yaktığı gibi, kâfirin küfrü de amelini iptal eder. Binaenaleyh; kâfirin ameli âfet isabet eden ekin gibi bilkülliye zayi'dir. Çünkü; bu âyette sırr ; eşyayı ihlâk eden rüzgârdır ki, gayet sıcak rüzgâra şâmil olduğu gibi gayet soğuk rüzgâra dahî şâmildir. Şu halde âyet-i celile; küfür ve nifakın mazarratını temsil etmiştir. İnfak; â'mâl-i hayriyenin cemisine şâmildir. Binaenaleyh; kâfirin köprü yaptırmak, fukaraya ihsan etmek, eytam ve eramile iane vermek gibi amellerinden âhirette menfaat ümidederken âhirete gelip küfrünün amelini iptal ettiğini görünce — ekini ekip hasılatı beklerken, bir rüzgâr esip hasılatı yakınca menfaat şöyle dursun birçok mazarrat tevlid ettiğinden hüzün ve esefle hayret üzere bakakaldığı gibi — hüzn-ü ebedî içinde kalır. Ekinle zayi' olan tohumuna ve sair masrafına ve neticede eli boşa çıktığına birçok acıdığı gibi kâfir de ömrünü ve sarf ettiği malını ve dünyada sa'yini ve neticede menfaat zannettiği şeyin ayn-ı mazarrat olarak zuhur ettiğini görünce ebedi tahassürler, hayretler ve azaplar içinde kalır. Ekinleri yakan, rüzgârı halk eden Allahü Tealâ ise de isyanları sebebiyle halk olunduğundan Allahü Tealâ tarafından onlara zulüm değildir. Zira; kendilerinin istihkakları veçhile halk olunduğundan ancak nefislerine zulmetmişlerdir. Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile sadakanın kabulü; Allah'ın vahdaniyetine iman ve resulünü tasdik ve sünnetini edaya ve emrine ittibaa mütevakkıftır. Müşriklerin ise Allah'a şirk, emrine muhalefet, resulünü tekzip ve sünnetini tatil edip verdikleri nafakayı ihlâs üzere vermediklerinden kabul olunmadığı beyan olunmuştur.

Âl-i İmran 3:118

Vacip Tealâ mü'minlerin ve kâfirlerin ahvalini beyandan sonra kâfirlerle ihtilâttan mü'minleri nehyetmek üzere buyuruyor. Yani; mü'minlere lâyık olan müşrikleri dost ittihaz etmemektir. Binaenaleyh; ey mü'minler! Kendi emsaliniz mü'minlerin gayrı kâfirleri dost ittihaz etmeyin ki onlara esrarınızı tevdi edip gizli hallerinizi keşfettirmeyesiniz. Zira; onlar sizin hakkınızda zararı men'etmez ve fesadı esirgemezler, belki onlar sizin meşakkat ve zahmet çekmenizi arzu ve helakinize muhabbet ederler. Hatta zararınızı son derece arzu ettiklerinden size olan buğzu adavetleri bilâ ihtiyar ağızlarından muhakkak olarak çıkıverir. Onların size kalplerinde gizledikleri buğzu adavet daha büyüktür. Eğer aklınız var da düşünürseniz biz sizin menfaat ve mazarratınızı beyan eder, dünyanıza ve âhiretinize müteallik âyetleri beyanettik. Bitâne ; insanın kendine sırdaş ittihaz ettiği aziz ve mu-temed dostudur. Vacip Tealâ mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost ittihaz etmekten nehyinin üç sebebini beyanetti: Birincisi; kâfirlerin, mü'minlere zarardan başka birşey düşünmeyip ve fesadı mü'-minlerden esirgememeleridir. Çünkü habâI ; insanı acıtacak fitne, fesad ve zarardır. Hiç bir kâfir ehl-i imanın zarardan vikayesini arzu etmez ve zarara uğramasını ister ve zararına çalışmakta kusur eylemez. İkincisi; kâfirlerin, mü'minlerin meşakkatlerine muhabbet etmeleridir. Çünkü, anet ; insana arız olan şiddetli meşakkattir. Kâfirlerin müminlere şiddetli meşakkat murad edip işbu meşakkate muhabbet ettiklerini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Üçüncüsü; onların mü'minlere adavetleri ağızlarından zuhur edip kalplerinde gizledikleri düşmanlıklarının daha büyük olmasıdır. İşte şu esbaba binaen Cenab-ı Hak mü'minleri, esrar verecek kadar kâfirleri dost ittihaz etmekten nehyetmiş-tir. Zira; insan dostunu ve düşmanını farketmezse felâketten kurtulamaz. Şu halde mü'minlerin felâketten kurtulması için düşmanlarını bilip tanımaları icabeder. Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran, Medine'de mü'-minlerle Yahudiler arasında rıza* sebebiyle karabet ve mücaveret sebebiyle komşuluk dolayısıyla yekdiğerine karşı sadakatli bulunduklarından zaman-ı cahiliyede umurlarını Yahudilerle müşavere ettikleri gibi islâmm zuhurundan sonra dahî bu hal devam ettiğinden ehl-i islâm Yahudilerden esrarını esirgemez bir haldeydiler. Halbuki Yahudilerin onlara zarar kasd ve meşakkatlerine muhabbet etmeleri ve adavetlerini bazı kere ağızlarından kaçırmaları da vuku' bulduğundan bu gibi halleri beyan ve Yehûda esrar vermekten Cenab-ı Hak ehl-i imanı men'etmek için bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu halde âyet her ne kadar Yehûd hakkında nazil olmuşsa da bilumum kâfirler hafükmda da hükmü caridir. Zira nehiy; mutlak olduğu gibi lâfz-ı âyet de cümlesine şâmildir ve itibar da lâfzın umumuna olup sebebin hususuna değildir. Bazı kâfirin mü'minlerden bazılarıyla olan dostluğuna binaen zarardan vikaye etmesiyle âyete itiraz varid olmaz. Zira âyetin hükmü; cins-i kâfir hakkında olduğundan bazı efrada itibar yoktur. Çünkü; nâdirdir. Nâdire de hüküm taalluk etmez. Zira hüküm; cinste aranır, ferdlerde aranmaz.

Âl-i İmran 3:119

Vacip Tealâ kâfirleri dost ittihaz etmekten nehyin sebeb-i aharını beyanetmek üzere buyuruyor. Beyninizde olan ülfet ve muhabbete, sözlerinizin bir olmasına, işinizin yolunda cereyan edip düşmanlarınıza galebenize, dininiz yolunda fedâ-yı cana hazır olmanıza hayret ve taaccüp ederek parmaklarını ısırmaya mecbur olarak gazaplarını izhar ederler. Yani Resulullah'ın onlara «Siz gazabınızla ölün» demesi onları tekdir ve aleyhlerine duadır ki «Helak oluncaya kadar gazabınız artsın, o gazabınız sebebiyle helak olun» demektir. Zira onların gazaplarının tezayüdü; islâmın kuvvet ve şevketinin tezayüdü nisbetinde olacağından bu kelime islâmm kuvvetlenmesine dahî duadır. Çünkü; «İslâmm günden güne terakkisini gördükçe hasediniz neticesi buğzıı adavetiniz o nispette artar. Şu halde böyle elem içinde yaşamaktansa sizin için ölmek daha iyidir. Binaenaleyh; gazabınızla ölün ve Allah'ın gazabından da emin değilsiniz. Zira; Allahü Tealâ kalplerinizde gizli olan nifakınızı ve adavetinizi bilir ve icabına göre ceza verir» demektir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile kâfirlere muhabbet eden mü'-minleri bu âyette tekdir vardır. Zira; kâfirin mesleki mensuh ve batıl olduğu halde salâbetini muhafaza edip ehl-i küfrün esrarını ifşa etmediği halde bir mü'minin yumuşak bulunup ehl-i islâmm esrarını onlara söyleyince elbette tekdire müstehak olduğundan Cenab-ı Hak o misilli salâbetsiz müslümanları bu âyetle, tdkdir etmiştir. Taberî'de beyan olunduğu veçhile mü'minin kâfire buğzu kâfirin m'ümine buğzundan daha eşed olması lâzımdır. Zira; mü'min onların kitaplarına ve nebilerine iman ettiğinden kâfirin buğzunu celbedecek bir sebep yoktur. Amma kâfir, mü'minin kitabına ve peygamberine iman etmeyip tekzip ettiğinden mü'minin buğzunu celbettiği cihetle mü'minin buğzu daha evlâdır. Hulâsa; mü'minlerin kâfirlere muhabbet edip; halbuki kâfirlerin onlara muhabbet etmedikleri ve mü'minlerin kitapların hepsine iman ettikleri halde onların mü'minlerin kitaplarına iman etmedikleri ve kâfirlerden münafık güruhu ehl-i imana tesadüf ettiklerinde iman ettiklerini beyanedip tenhaya gittiklerinde ehl-i imana buğzu adavetin şiddetinden parmaklarını ısırdıkları ve o misilli münafıkların helaklerine duanın caiz olduğu, binaenaleyh; Resulullah'm yani; … buyurduğu ve Allahü Tealâ'nm herkesin kalbinde olan esrarı bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:120

Vacip Tealâ kâfirlerin bazı sıfat-ı zemîmelerini beyandan sonra bazı âhari beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; ey mü'minler! Kâfirlerin size adavetleri bir dereceye kadar varmıştır ki, eğer size dünya menfaatinden bir şey isabet eder ve düşmanınıza galebe edip enıval-i ganimet alırsanız onları, size isabet eden bu gibi iyilikler kötü kılar. Çünkü; şiddet-i adavetleri neticesi size isabet eden iyilik onlara keder ve meşakkat verir. Zira; razı olmadıklarından adem-i rızalarının eseri yüzlerinde görülür. Eğer size; düşmana mağlup olmak veya beyninize nifak düşmek gibi bir belâ isabet ederse onlar o belâya sevinirler. Zira düşmanlığın eseri; düşmanın musibetine mesrur olmaktır ve eğer siz onların ezalarına ve ibadet-i ilâhiyeden -gördüğünüz meşakkate sabreder, Allah'tan korkar ve bilumum muharremattan içtinapla işinizin küllisini Allah'a tefviz ederseniz onların hileleri size zarar etmez ve hiçbir menfaatinizi noksan edemez. Zira; Allah'ın ilmi onların her amelini ihata eder. Binaenaleyh; siz ina-yet-i nahiyedesiniz. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette kasene yle mu-rad; sıhhat-* beden, ucuzluk sebebiyle maişetin bolluğu, emval-i ganimetin husulü, düşmana galebe, akraba ve ahbab arasında ülfet ve muhabbetin devamı gibi menfaat-ı dünyadır. İşte bu gibi menafim müslümanlar hakkında hasıl olduğuna kâfirlerin keder edip sevmediklerini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Seyyie yle murad; hasenenin zıddı olan fakr ve ihtiyaç, düşmana mağlup olmak, akraba ve ahbap arasında ülfet karşılığı nefret ve ittihad karşılığı tefrika hasıl olmak nehbü gârâta maruz kalmak gibi şeylerdir ki bu gibi belâya isabet ederse bunlara mesrur oldukları beyanolunmuştur. İnsanın gerek ibadette, gerek sair hususatta göreceği meşakkate sabır ve haram olan şeylerden ittikası Allah'ın hıfzına ve inayetine sebep olacağına ve düşmanların hileleri zarar veremeyeceğine bu âyet sarahatle delâlet eder. Onların amelini Allah'ın ihatası yla murad; ilminin {hatasıdır. Zira; ihata-i zai'ye ecsama mahsus olup Allahü Tealâ cisimden münezzeh olduğu cihetle ihata-i ilmiye ile te'vil etmek aklen ve şer'an vaciptir. Çünkü; zat-ı ilâhiyenin ihatası murad olunamaz. Hulâsa; kâfirlerin âdetleri mü'minlere isabet eden iyilikten meyus olup kötülükten mesrur olmaları olduğu ve ibadette ve din hususunda tesadüf ettiği meşakkatlere sabırla menhiyattan nefsini vikaye edenleri düşmanlarının şerrinden Allah'ın muhafaza edip zararlarından ve hilelerinden mahfuz olacakları ve Allahü Tealâ'nm kullarının amellerini ilmiyle ihata edip muktezasma göre ecir vereceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:121

Vacip Tealâ sabırla ittika eden kimseleri düşmanlarının şerrinden muhafaza edeceğini beyanettiği gibi ehH imana bilfiil nus-ret ettiğini dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Tefsir-i Taberî'de ve Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyet-i celile (Uhud) vak'asmm bidayesini tasvir etmiş ve bundan evvelki âyette beyan olunan düşmanların hilelerinin zarar vermeyeceğini ispat için varid olmuştur. Beyzâvî, Fahr-i Razi ve Medarik'in beyanları veçhile bu âyette Resulullah'ın ehli yle murad; Hz. Ayşe (R.AJdır. Zira; Uhud günü Resulullah, Hz. Ayşe'nin evinden çıkmış ve yaya olarak (Uhud)'a kadar gidip harp mevkilerini tayin ve askerî ta'-biye etmiştir. Tebevvü ' ; mü'minlerin muharebe mevkilerini hazırlamaktır. Taifetân ile murad; Hazreç'ten Benû Seleme ve Evs'ten Benû Hdrise'dir. Uhud vak'ası şöyle cereyan etmiştir: Şevvalin on ikinci Çarsamba günü Kureyş müşrikleri muharebe için (Uhud) Dağının civarına geldiklerinde Resulullah eshabıyla istişaresinde reis-i mü-nafıkîn olan (Übey b. Selül)'ü de dahil kıldı. Ehl-i istişareden bir kısmı Medine'den çıkmayarak müdafaa halinde kalınmasını ve diğer bir kısmı da kâfirlere karşı çıkılmasını re'y verdiler (İbn-i Selül) de Medine'de kalmak cihetini tercih edenlerdendi. Fakat Medine'den çıkılmasına re'y verenlerin ısrarları üzerine Resulullah, Hz. Ayşe'nin hücresine girdi ve silâhını kuşanıp çıkınca kâfirlere karşı çıkılmasını re'y verenler nedamet edip işi Resulullah'ın reyine terketmişlerse de Resulullah «Silâhını kuşanan bir nebi harb etmeyince oturmaz» buyurdu ve askerini hazırladı. Cuma günü namazdan sonra islâm ordusuyla (Cebel-i Uhud)'a çıktı ve askerini tâ'biye edip düşmana karşı hareketi ta'yin etti. Fakat İbn-i Selül «Biz kendimizi ve evlâdımızı öldürtecek divane miyiz?» dedi ve maiyetinde olan üç yüz kişi ile saff-ı harpten donuverdi. Onların geriye dönmesi üzerine âyette beyan olunan iki taife —Benû Seleme ile Benû Harise kabileleridir asakir-i is-lânıiyenin iki tarafını teşkil ettikleri halde ric'at etmek niyet etmişlerdi. Fakat Allahü Tealâ âyette beyanettiği veçhile onların kalplerine metanet, vücutlarına kuvvet vermekle nusret edip av-detetmek fikrini terkle mevki-i harpte sebat ederek maiyet-i ne-beviyeden ayrılmadılar. Hulâsa; Uhud gazasının tedarikine Resulullah'ın bir kuşluk vakti mübaşeret ve harbe elverişli mahalli arayıp askerini o vec-hile ta'biye ettiği ve asakir-i islâmiyeden iki fırkaya korku gelmekle ric'at etmek niyet etmişlerse de Allahü Tealâ'nm onlara muavenet edip sebat ettikleri ve her mü'minin Allah'a tefviz-^ umur etmeleri lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:122

Vacip Tealâ sabırla ittika eden kimseleri düşmanlarının şerrinden muhafaza edeceğini beyanettiği gibi ehH imana bilfiil nus-ret ettiğini dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Tefsir-i Taberî'de ve Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyet-i celile (Uhud) vak'asmm bidayesini tasvir etmiş ve bundan evvelki âyette beyan olunan düşmanların hilelerinin zarar vermeyeceğini ispat için varid olmuştur. Beyzâvî, Fahr-i Razi ve Medarik'in beyanları veçhile bu âyette Resulullah'ın ehli yle murad; Hz. Ayşe (R.AJdır. Zira; Uhud günü Resulullah, Hz. Ayşe'nin evinden çıkmış ve yaya olarak (Uhud)'a kadar gidip harp mevkilerini tayin ve askerî ta'-biye etmiştir. Tebevvü ' ; mü'minlerin muharebe mevkilerini hazırlamaktır. Taifetân ile murad; Hazreç'ten Benû Seleme ve Evs'ten Benû Hdrise'dir. Uhud vak'ası şöyle cereyan etmiştir: Şevvalin on ikinci Çarsamba günü Kureyş müşrikleri muharebe için (Uhud) Dağının civarına geldiklerinde Resulullah eshabıyla istişaresinde reis-i mü-nafıkîn olan (Übey b. Selül)'ü de dahil kıldı. Ehl-i istişareden bir kısmı Medine'den çıkmayarak müdafaa halinde kalınmasını ve diğer bir kısmı da kâfirlere karşı çıkılmasını re'y verdiler (İbn-i Selül) de Medine'de kalmak cihetini tercih edenlerdendi. Fakat Medine'den çıkılmasına re'y verenlerin ısrarları üzerine Resulullah, Hz. Ayşe'nin hücresine girdi ve silâhını kuşanıp çıkınca kâfirlere karşı çıkılmasını re'y verenler nedamet edip işi Resulullah'ın reyine terketmişlerse de Resulullah «Silâhını kuşanan bir nebi harb etmeyince oturmaz» buyurdu ve askerini hazırladı. Cuma günü namazdan sonra islâm ordusuyla (Cebel-i Uhud)'a çıktı ve askerini tâ'biye edip düşmana karşı hareketi ta'yin etti. Fakat İbn-i Selül «Biz kendimizi ve evlâdımızı öldürtecek divane miyiz?» dedi ve maiyetinde olan üç yüz kişi ile saff-ı harpten donuverdi. Onların geriye dönmesi üzerine âyette beyan olunan iki taife —Benû Seleme ile Benû Harise kabileleridir asakir-i is-lânıiyenin iki tarafını teşkil ettikleri halde ric'at etmek niyet etmişlerdi. Fakat Allahü Tealâ âyette beyanettiği veçhile onların kalplerine metanet, vücutlarına kuvvet vermekle nusret edip av-detetmek fikrini terkle mevki-i harpte sebat ederek maiyet-i ne-beviyeden ayrılmadılar. Hulâsa; Uhud gazasının tedarikine Resulullah'ın bir kuşluk vakti mübaşeret ve harbe elverişli mahalli arayıp askerini o vec-hile ta'biye ettiği ve asakir-i islâmiyeden iki fırkaya korku gelmekle ric'at etmek niyet etmişlerse de Allahü Tealâ'nm onlara muavenet edip sebat ettikleri ve her mü'minin Allah'a tefviz-^ umur etmeleri lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:123

Vacip Tealâ (Uhud) Gazasına işaret ettiği gibi (Bedir) Gazasına dahî işaret etmek üzere buyuruyor. Yani; siz fakîr ve mühimmat-ı harbiyeniz gayet az olmakla zelîl ve düşmanınıza nispetle az olduğunuz halde Bedir'de size Al-lahü Tealâ muhakkak yardım etti ve o günde azlığınızla beraber nail olduğunuz nimetin şükrünü edâ etmek için Allaha ittika edin ve o günde muhalefet etmeyip mansur olduğunuz gibi bugünde dahi muhalefet etmek ve münhezim olmaktan nefsinizi vikaye edin. Fahr-i Razi ve Beyzavi'nin beyanı veçhile Bedir; Mek-keyle Medine arasında bir kuyunun ismidir ki kuyuyu kazan kimsenin ismi (Bedir) olduğundan sahibinin adıyla anılmıştır. Bedir vak'asında asakir-i islâmiye fakir olmakla beraber adetleri az ve alât-ı harbiyeleri noksan olduğuna işaret için Cenab-ı Hak buyurmuştur ki ezilie ; zelilin cemidir. Zelil; adetlerinin ve silahlarının azlığı sebebiyle düşmanlarına mukavemete iktidarlarının olmamasından kinayedir. Çünkü; ehl-i iman üç yüz on üç kişi ve düşmanları ise bini mütecaviz olup asakir-i islâmiyenin maiyetindeki bir ata mukabil müşriklerde yüz at vardı. Ve tarafeynin silâhı da bu nispette olduğu halde Allahü Tealâ mü'minleri onlar üzerine musallat kıldı. Kâfirler makhur ve münhezim ve mü'minlerse mansur ve muzaffer oldu. Şu. halde mümkün olduğu kadar esbab-ı âdiyeye tevessül etmekle beraber insanların her saatte Cenab-ı Hak'tan istimdad etmeleri lâzımdır. Çünkü; nusreti halkedecek Allahü Tealâ'dır. Nusretin sırf esbab-ı maddiyeyle vücut bulmayıp herhalde inayet-i ilâhiyenin inzimamı lâzım olduğuna Bedir vak'ası şahittir. Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğuna nazaran Bedir vakası Resulullah'ın ilk bulunduğu muharebedir. Fiilen Resulullah'm iptida bulunduğu muharebe budur ve ashabına «Sizin adediniz Ta-lût'un askerinin adedine muvafıktır» buyurduğu mervidir.

Âl-i İmran 3:124

Vacip Tealâ Bedir Gazasında vaki' olan vukuattan bazılarını beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; bu kadar imdad size kâfi olur, fakat harpten göreceğiniz zahmete sabretmek ve hal-i harbe muhalif hareketten korkmak ve nefsinizi vikaye etmek şarttır. Eğer siz şu şartlara riayet ederseniz onlar da süratle size gelirlerse Rabbiniz meleklerle imdadını beş bine iblâğ eder ve o meleklerde beşerden temyiz edecek alâmetler vardır. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile (İbn-i Abbas) Hazretlerinin rivayetine nazaran meleklerin alâmeti; sarıkları san ve kır olan atlarının alınlarında ve kuyruklarında beyaz bir şey bağlı olduğu halde gelmişler ve alâmetleri böyle görünmüştür ve bu âyette beyan olunduğu veçhile melekler alâmet-i mümtâzeyle gelince Re-sulullah'm eshabına «Melekler alâmet-i farikayla geldiler. Siz de alâmetlenin» dediği ve Hz. Ali ile Hz. (Hamza)'mn ve (Zübeyr)'in alâmet-i farikayla alâmet ihtiyar ettikleri mervidir. Vacip Tealâ herhalde imdad edeceğini bildiği için düşmanları sür'atle hücum edecek olsalar bile imdad edeceğini beyanetmiştir ki, eshab, imdadın geleceğinde tereddüt etmesinler. Çünkü; Ebus-suûd Efendi'nin beyanı veçhile düşmanın sür'atle geldiğinde alel-ekser imdad mümkün olamadığından Cenab-ı Hak düşmanın sür'atle geleceği farz olunsa bile imdad edeceğini beyanla ehl-i imanın kalplerini takviye ve tereddütlerini izale etmiş ve va'd-i ilâhi üzere mü'minlerin galebeleri temin olunmuştur.

Âl-i İmran 3:125

Vacip Tealâ Bedir Gazasında vaki' olan vukuattan bazılarını beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; bu kadar imdad size kâfi olur, fakat harpten göreceğiniz zahmete sabretmek ve hal-i harbe muhalif hareketten korkmak ve nefsinizi vikaye etmek şarttır. Eğer siz şu şartlara riayet ederseniz onlar da süratle size gelirlerse Rabbiniz meleklerle imdadını beş bine iblâğ eder ve o meleklerde beşerden temyiz edecek alâmetler vardır. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile (İbn-i Abbas) Hazretlerinin rivayetine nazaran meleklerin alâmeti; sarıkları san ve kır olan atlarının alınlarında ve kuyruklarında beyaz bir şey bağlı olduğu halde gelmişler ve alâmetleri böyle görünmüştür ve bu âyette beyan olunduğu veçhile melekler alâmet-i mümtâzeyle gelince Re-sulullah'm eshabına «Melekler alâmet-i farikayla geldiler. Siz de alâmetlenin» dediği ve Hz. Ali ile Hz. (Hamza)'mn ve (Zübeyr)'in alâmet-i farikayla alâmet ihtiyar ettikleri mervidir. Vacip Tealâ herhalde imdad edeceğini bildiği için düşmanları sür'atle hücum edecek olsalar bile imdad edeceğini beyanetmiştir ki, eshab, imdadın geleceğinde tereddüt etmesinler. Çünkü; Ebus-suûd Efendi'nin beyanı veçhile düşmanın sür'atle geldiğinde alel-ekser imdad mümkün olamadığından Cenab-ı Hak düşmanın sür'atle geleceği farz olunsa bile imdad edeceğini beyanla ehl-i imanın kalplerini takviye ve tereddütlerini izale etmiş ve va'd-i ilâhi üzere mü'minlerin galebeleri temin olunmuştur.

Âl-i İmran 3:126

Vacip Tealâ meleklerle imdadını beyanettiği gibi esbab-ı maddiye nusreti temin etmeyip, nusreti temin edecek esbab-ı maddi-yeyle beraber ancak inayet-i ilâhiye olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Yoksa Allahü Tealâ nusret vermeyince askerin çokluğu ve mühimmat-ı harbiyenin mükemmel olması tesir etmez. Şu kadar ki mühimmat-ı harbiye kuvvet-i kalp olup esbab-ı zahiriye kabilinden olduğu için onu ihmal etmemekle beraber nusreti Allah'tan beklemek ve elde bulunan esbabın çokluğuna ve kuvvetine itimad etmemek lâzımdır.

Âl-i İmran 3:127

Yani; Allah'ın imdadı olmadı, illâ size beşaret oldu ve düşmandan kalbinize gelen korkuyu kaldırmak ve imdad sebebiyle kalbinizi rahat ettirmek ve ıztırabınızı sükûnete tebdil etmek için size meleklerle imdad etti. Halbuki nusret; ancak taraf-ı ilâhiden olur ki, Allahü Tealâ istediği kullarına in'âma ve istediğinden intikama kadir ve herkesin halini bilir ve ef ali hikmet üzere müşte-mildir. Allah'ın size nusreti; müşriklerin kuvvetini teşkil eden er-kân-ı mühimmesinden bir kısmını katletmek ve diğer bir kısmını elinize esir düşürmek veyahut onları makhur olarak ezher cihet zarar edici oldukları halde geri döndürmektir ki, bu suretle size inayeti zuhur etmiştir. Binanealeyh; kâfirlerin âleme karşı itibarları zayi' olmuş ve mertebeleri düşmüş ve bilâkis ehl-i imanın kadri yükselmiştir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nın meleklerle imdadım beyan etmekte mü'minlere iki fayda vardır: Birincisi; kalplerine ferah ithal etmek, ikincisi; Allahın nusret edeceğini bilerek kalplerine kuvvet ve şecaat gelmektir. Şu iki faydadan ikincisinin maksad-ı aslî olduğuna işaret için bir işten maksad-ı asliye delâlet eden lam ile vârid olmuştur. Çünkü; kuvvet-i kalbe malik olmayan askerden hiçbir şey beklenmez. Hatta kendine itimadı ve metanet-i kalbiyesi olmayan bir milletten dahî fayda beklenemez. Binaenaleyh; bir millet için kendinin varlığını bilmek ve şecaat-i kalbe mâlik olmak ve kuvve-i maneviyesini yüksek tutmak o milletin mevcudiyetini idame eden esbaptan pek kuvvetli ve ehemmiyetlisi olduğundan iş başında bulunan zevatın daima milleti yükseltmeleri ve askerin kuwe-i maneviyesini takviye etmeye çalışmaları lâzımdır. Allah'ın nusretinden dahî mü'minlere fayda iki olup birincisi; kâfirlerin bir taifesini helak edip kuvvetlerini kırmak, ikincisi; onları mağlûp, rezil ve rüsva etmekle din-i islâmın esasını kurmak ve Ceziret-ülArab'a karşı şevket-i islâmiyeyi i'lâ etmek olduğuna âyet delâlet eder. Vacip Tealâ meleklerle ehl-i imana imdad etmişse de nusret meleklerden olmayıp ancak Allahü Tealâ'dan olduğunu beyanla herhalde muharebede askerin çokluğuna ve mühimmatın mükemmel olduğuna güvenmeyerek inayet-i ilâhiyeye iltica etmek ve esbab-ı zâhiriyeye tevessülle beraber nusreti Allah'tan beklemek vacip olduğunu beyan ve bu hususta Allah'a rapt-ı kalbetmek lâzım olduğunu tavsiye etmiştir. Askerin ve mühimmatın çokluğu fayda etmeyip nusret ancak Allah'tan olduğuna âlemde binlerce vukuat şahittir ve bunu inkâra hiç kimsenin mecali yoktur. Zira vukuat; bu dâvayı bedahet haline getirmiştir. Yukarıdan beri zikrolunan âyetlerde nusret ve imdad-ı ilâhi kulların ittikasma talik olunup ittika ise bilcümle vacibâtı edâ ve muharrematı terkle olacağından nusretin Allah'a ubudiyette devam edip vezaif-i şer'iyesini bihakkın edâ ve itimad-ı tamla itimad edenlere olacağı beyanolunmuştur. Binaenaleyh; ehl-i islâmm mağlûbiyeti daima terbiye-i ilâhiyeye istihkak kesbetmekle olmuştur. Yoksa bihakkın şeriata temessük eden bir milletin ordusu bihakkın şeriata temessük ederse hiçbir zaman mağlûp olmaz ve buna da Hz. Ömer zamanında vuku' bulan muharebelerde görülen fütu-hat-ı azîme şahittir. Binaenaleyh; şeriate riâyet azaldıkça o nispette mağlûbiyet çoğalmıştır. Çünkü; dinine riayet etmeyen millette irtibat olmadığından düşmana karşı metaneti olamaz.

Âl-i İmran 3:128

Vacip Tealâ mü'minlere nusretini va'dettiği gibi kâfirlerin emri zâtına ait olup resulüne birşey ait olmadığını dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü; (Bi'r-i Maûne)'ye tâlim-i Kur'ân için gönderilen eshabı katledenler hakkında nazil olmuştur. Çünkü; hicretin dördüncü senesi Resulullah (Mekke) ile (Asfan) denilen mahal arasında (Benî Hüzeyl) beldesinde (Bi'r-Maûne) isminde bir kuyunun adıyla anılan memleket ahâlisine Kur'ân'ı ve ahkâm-ı diniyeyi öğretmek üzere ashaptan yetmiş kimseyi gönderip (Âmir b. Tufeyl)'in âvâ-nıyla beraber onları tamamen katletmesi üzerine Resulullah'm katiller aleyhine dua etmek murad etmesini müteakip bu âyetin nazil olduğu mervidir. Buna nazaran mânâ-yı âyet: … demektir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile, âyetten maksad; izn-i ilâhi olmadıkça^ sözden ve fiilden resulünü menetmektir. Kâfirler hakkında duadan men'in hikmeti; onlara tevbe tevfik edip İslama birçok hizmetleri vuku' bulacağı veyahut kendileri tevbe etmezlerse mü'-min olarak evlât meydana getireceklerini bildiğinden Cenab-ı Hak resulünü duadan men'etmiştir. Ve nefselemirde o havalide olan kabilelerden bilâhare din-i İslama birçok hizmetleri vuku' bulmuştur.

Âl-i İmran 3:129

Vacip Tealâ her emrin kendine ait olduğunu ispat etmek üzere buyuruyor. Vacip Tealâ'nm bu âyette mağfiret edeceğini beyanı, azab edeceğini beyan üzere takdimle rahmetin gazap üzerine galip ve mukaddem olduğuna işaret buyurmuş ve mağfiret ve azabı, ukalâya yani mükellef üzerine câri olduğundan aklı olanlarda istimali galip olan lâfzı üzerine varid olmuştur. Vacip Tealâ müminlere emr-i cihatta lâzım olan tedabîr-i ma-1 neviyeye tevessülü ve harpte eslah olan tarîki beyan ettiği gibi mü'minleri lâyık olmayan şeylerden nehiy ve hallerine muvafık olan şeylerle emretmek üzere :

Âl-i İmran 3:130

buyuruyor. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile ez'af-ı muzaafla murad; zaman-ı cahiliyede bir kimse borcunu veremediği zaman alacak sahibi bir misil daha zammıyla bir vakt-i' muayyene kadar müsaade eder. O vakit geldiğinde veremezse tekrar zamla yine müsaade ve bu veçhile faiz, asıl malı birkaç misli tecavüz eder. işte bu suretle aldıkları faize ez'âf-ı muzaafe denir ki bu da haram olduğundan Cenab-ı Hak ehl-i imanı bundan nehyet» mistir. Zira riba'; medyundan büâ ivaz alındığı için haram kılınmşıtır. (Uhud) vak'asmda müşriklerin infakettikleri emval-i kesîre riba' ile hasıl olduğundan ehl-i iman kâfirlerden intikam almak üzere riba' ile emvali teksire meyletmeleri üzerine Cenab-ı Hak riba'dan ehl-i imanı nehyetmiştir. Gerçi ittika muharrematm cümlesinden içtinaba şâmilse de bu âyette ittika; haram olan riba'-yı yemekten ittikaya masruftur. Ribâyı yerse haramı irtikâp ettiği cihetle felah fevtolacağmdan felaha nail olmak için ribâdan ittika ile emretmiştir. Ribâyı yemek Cehennem ateşine istihkakı icabettiğinden Cehennem ateşinden ittika ile dahî emretmiştir. Cehennem ateşi imanı olmayanlara lâyık olduğundan dolayı onlar için hazırlandığını beyanetmek, Cehennem ateşine nefsini lâyık gören âsî ve fâsık müslümanlarm duhûlüne mâni değildir. Zira; âsiler isyanı irtikâpla nefsini Cehennem'e münasip görmüşlerdir. Şu halde Cehennem ateşinin kâfirler için ihzar olunduğunu beyan, ehl-i imanın fâşıkları için Cehennem ateşi olmamak icabetmez. Ve âyet Cehennem'in el'an mahlûk olmasına dahî delâlet eder. Zira zaman-ı mazide hazırlandığını beyan; elyevm mevcut olduğunu beyandır.

Âl-i İmran 3:131

buyuruyor. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile ez'af-ı muzaafla murad; zaman-ı cahiliyede bir kimse borcunu veremediği zaman alacak sahibi bir misil daha zammıyla bir vakt-i' muayyene kadar müsaade eder. O vakit geldiğinde veremezse tekrar zamla yine müsaade ve bu veçhile faiz, asıl malı birkaç misli tecavüz eder. işte bu suretle aldıkları faize ez'âf-ı muzaafe denir ki bu da haram olduğundan Cenab-ı Hak ehl-i imanı bundan nehyet» mistir. Zira riba'; medyundan büâ ivaz alındığı için haram kılınmşıtır. (Uhud) vak'asmda müşriklerin infakettikleri emval-i kesîre riba' ile hasıl olduğundan ehl-i iman kâfirlerden intikam almak üzere riba' ile emvali teksire meyletmeleri üzerine Cenab-ı Hak riba'dan ehl-i imanı nehyetmiştir. Gerçi ittika muharrematm cümlesinden içtinaba şâmilse de bu âyette ittika; haram olan riba'-yı yemekten ittikaya masruftur. Ribâyı yerse haramı irtikâp ettiği cihetle felah fevtolacağmdan felaha nail olmak için ribâdan ittika ile emretmiştir. Ribâyı yemek Cehennem ateşine istihkakı icabettiğinden Cehennem ateşinden ittika ile dahî emretmiştir. Cehennem ateşi imanı olmayanlara lâyık olduğundan dolayı onlar için hazırlandığını beyanetmek, Cehennem ateşine nefsini lâyık gören âsî ve fâsık müslümanlarm duhûlüne mâni değildir. Zira; âsiler isyanı irtikâpla nefsini Cehennem'e münasip görmüşlerdir. Şu halde Cehennem ateşinin kâfirler için ihzar olunduğunu beyan, ehl-i imanın fâşıkları için Cehennem ateşi olmamak icabetmez. Ve âyet Cehennem'in el'an mahlûk olmasına dahî delâlet eder. Zira zaman-ı mazide hazırlandığını beyan; elyevm mevcut olduğunu beyandır.

Âl-i İmran 3:132

buyuruyor. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile ez'af-ı muzaafla murad; zaman-ı cahiliyede bir kimse borcunu veremediği zaman alacak sahibi bir misil daha zammıyla bir vakt-i' muayyene kadar müsaade eder. O vakit geldiğinde veremezse tekrar zamla yine müsaade ve bu veçhile faiz, asıl malı birkaç misli tecavüz eder. işte bu suretle aldıkları faize ez'âf-ı muzaafe denir ki bu da haram olduğundan Cenab-ı Hak ehl-i imanı bundan nehyet» mistir. Zira riba'; medyundan büâ ivaz alındığı için haram kılınmşıtır. (Uhud) vak'asmda müşriklerin infakettikleri emval-i kesîre riba' ile hasıl olduğundan ehl-i iman kâfirlerden intikam almak üzere riba' ile emvali teksire meyletmeleri üzerine Cenab-ı Hak riba'dan ehl-i imanı nehyetmiştir. Gerçi ittika muharrematm cümlesinden içtinaba şâmilse de bu âyette ittika; haram olan riba'-yı yemekten ittikaya masruftur. Ribâyı yerse haramı irtikâp ettiği cihetle felah fevtolacağmdan felaha nail olmak için ribâdan ittika ile emretmiştir. Ribâyı yemek Cehennem ateşine istihkakı icabettiğinden Cehennem ateşinden ittika ile dahî emretmiştir. Cehennem ateşi imanı olmayanlara lâyık olduğundan dolayı onlar için hazırlandığını beyanetmek, Cehennem ateşine nefsini lâyık gören âsî ve fâsık müslümanlarm duhûlüne mâni değildir. Zira; âsiler isyanı irtikâpla nefsini Cehennem'e münasip görmüşlerdir. Şu halde Cehennem ateşinin kâfirler için ihzar olunduğunu beyan, ehl-i imanın fâşıkları için Cehennem ateşi olmamak icabetmez. Ve âyet Cehennem'in el'an mahlûk olmasına dahî delâlet eder. Zira zaman-ı mazide hazırlandığını beyan; elyevm mevcut olduğunu beyandır.

Âl-i İmran 3:133

Vacip Tealâ Allah'a ve resulüne itaatle emredip itaatin mer-hamet-i ilâhiyeye vesile olacağını beyandan sonra mağfiret-i ilâhi-yeye sür'at etmelerini emretmek üzere buyuruyor. Yani; ey müminler! İbadet ve amel-i salihinize itimad etmeyin, belki günahlarınızın setrini icabeden tevbeye iman ve ihlâs gibi esbaba ve ânıâl-i salihaya tevessül edin ki, vüs'atı semavat ve arz gibi olan Cennet'e müstehak olasınız. Zira o Cennet; memur olduğu ibadetleri yerine getiren ve menhî olan şeylerden sakınan müttekiler için hazırlanmıştır. Kâzfnin beyanı veçhile mağfirete müsaraat m manası; mağfireti mucip olan esbaba müsaraattır. O esbap ise; günahlardan tevbe, din-i ıslama duhul, feraizi ve her amelini ihlâs üzere eda, din-i islâmı Vlâ için cihad ve sair â'mâl-i salihadır. Çünkü; bunların cümlesi ihlâs üzere yani Allahü Tealâ'mn rızası için işlenirse mağfirete sebeptir. Mükellef olan kimse için nefsinden azabın define ve sevaba nail olmaya çalışmak vacip olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira mağfirete müsaraat; azabın define ve Cennet'e müsaraat, sevabına nail olmaya müsaraat olup her ikisine müsaraatle emir, sa'yin vacip olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; ibâdâtı edada terk ve tekâsül eden günahkâr olur. Cennet'in vüs'ati semavat ve arzın vüs'ati kadar olmakla murad; Cennet'in vüs'aüni beyanda temsildir. Çünkü; bizim indimizde semavatla arzdan daha geniş birşey olmadığından Cennet'in vüs'atini bize ta'rif etmek ancak bunlarla olabilir. Binaenaleyh; yeri ve göğü halk eden Cenab-ı Hak onlar vüs'atinde veyahut daha vâsi Cennet'i halk etmeye kadir olduğunda şüphe yoktur. Birşe-yin eni uzunundan kısa olduğundan temsil semavat ve arzın isimleriyle oldu ki, uzunluğu daha ziyade olduğuna istidlal olunsun. Cennet'in vüs'atı semavat ve arzın vüs'atmda olması Cennet'in, semanın fevkinde olmasına münafi değildir. Zira; Cennet'in, sema-vatın fevkinde ve Arg-ür Rahman'm altında olduğuna dair ehadis-i celile vardır. Hatta Rum amiri (Hirakl) in Resulullah'a gönderdiği elçisi Resulullah'a «Sen bir Cennet'e davet ediyorsun ki, o Cennet'in eni semavat ve arzın eni gibidir. Şu halde Cehennem nerededir?» dediğinde Resulullah «Sübhanallah! Gündüz geldiğinde gece nerededir?» buyurmuştur. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile şu kelâm-ı nebevinin manası «Felek döndüğünden gündüz âlemin bir canibinde, gece de diğer canibinde hasıl olduğu gibi Cennet âlemin âli cihetinde olunca Cehennem de onun zıddı olan cânib-i süflisinde olur.» demektir. Bundan evvelki âyet Cehennem'in el'an mahlûk olduğuna delâlet ettiği gibi bu âyet de Cennet'in şimdi mahlûk ve mevcut olduğuna delâlet eder. Vacip Tealâ Cennet'in müttekiler için hazırlandığını beyandan sonra müttekilerin sıfatlarını beyanetmek üzere :

Âl-i İmran 3:134

buyuruyor. Yani; müttekilerin evsaf-ı memdûhalan cümlesinden olarak onlar gerek ganî ve gerek fakır ihtiyaçları zamanlarında mümkün olan şeyi muhtaç olanlara infak ederler. Şiddet, vüs'at, ferah ve kederli zamanlarının hiçbirinde infakı ve halka ihsanı terketmez-ler ve bir kimse hakkında karınları dolu gazapları olsa onu yutar, hazmeder, nâsm kusurlarını affederler. Zira; nâstan, mukteza-yı beşeriyet vaki olan kusur üzere mücazata ikdam etmezler ve şu evsaf üzere bulunan müttekiler rıza-yı ilâhiye nail olurlar. Çünkü; Allahü Tealâ ihsan edenlere muhabbet eder ve erbab-ı ihsandan razı olur. Tefsîr-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile sahavet; ruhun yansı mesabesinde olan malı sarfetmek olduğu cihetle nefis üzerine ağır olduğundan Cenab-ı Hak müttekilerin evsaf-ı memdu-halarmdan sehâyı takdim buyurmuştur. Serra ; ganî ve bolluk ve ferah zamanı ve darra ; zararlı, kederli, fukaralık ve müzayaka zamanı demektir. İşte müttekiler şu hallerin hiçbirinde lâyık olan mahalle malını sarf eder, esirgemez ve bu hallerin hiçbirisi sarfa halel getirmez demektir. Kâzm-i gayz ; gazabı yutmaktır. İnsan âhare hiddetlenip gazabettiğinde gazabını teskin edip nâsın kusurunu affetmesi mezayâ-yı insaniyenin âli mertebelerinden ve ittikanın şartlarmdandır. Bu âyette ihsanın hangi nev'inden olursa olsun bilumum ihsan sahiplerine şâmildir. Yani; hangi nev'inden olursa olsun ihsan sıfatı kendisinde bulunan her ferdi Allahü Tealâ sever, demektir. Çünkü; ihsanın envai sayılmaz ve tükenmez. Meselâ ibadette ihsanı; Allah'ı görür gibi kemal-i huzû ve huşu üzere edâ etmektir. Allah'ın kullarına ihsanı; iki şeyle olur: Birincisi; menfaat îsal etmektir. Bu kısma, infakla işaret olunmuştur. İkincisi; mazarratı defetmektir. Bu kısma da gazabı yutmak ve nâsın kusurunu affetmekle işaret olunmuştur ki, gerek menfaat îsali ve gerek mazarratı defi' suretiyle ihsanın envai pek çoktur. Zira menfaat îsali; yolunu şaşıran kimseye yol göstermek, âciz olanlara hayır öğüt vermek, hayrata mal sarfetmek, cami, köprü, çeşme yaptırmak, nâsın intifaı için kuyu kazdırmak, cihada ve mücahitlere ve mühimmat-ı harbiyeye malını sarfetmek, cahilleri okutmak, züafaya ihsan etmek gibi şeylerin cümlesi infakta ve menfaat isalin-de dâhildir. İnsanlar yekdiğerine karşı birçok kötülükler yapmaya muktedir olduğu halde o kötülükleri terketmek def-i mazarrata dahildir. İşte celb-i menfaat ve def-i mazarrat ihsanda dahil olduğundan âyet ihsanın her nevine şâmil olduğu gibi ihsan da müt-tekilerin evsafmdandır. Şu kadar ki bir kimse bir çok iyiliği ve ameli sebebiyle müttekî olduğu halde ihsanın envamdan bazısını işlemezse mütteki mertebesinden sakıt olmaz. Zira; bazı eşhas da Allah'ın tevfikıyle her nev'i bulunabilirse de her şahısta ihsanın her nev'i bulunmak mümkün değildir. Binaenaleyh bazı nev'i bulunmayan kimsenin mütteki olmaması lâzım gelmez. Şu âyette beyan olunan gerek infak gerek kâzm-i gayz ve gerek aff-ı aninnâs cümlesi ihsanda dâhil ve ihsan da muhab-bet-i ilâhiyeye vesile olacağı beyan olunduğundan bunlardan her-biri muhabbet-i ilâhiyeye sebep demektir. Allah'ın muhabbeti; Allah'ın nzasıdır. Ve abd için rıza-i ilâhiye nail olmaksa derecelerin pek büyüğüdür.

Âl-i İmran 3:135

Vacip Tealâ müttekilerin evsafından bazılarını beyandan sonra bazı âhari beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; amel edenlerin ecirleri güzel cennetlerdir. Zira; insan için Cennetten daha ziyade iyi bir mahal olmadığından elbette Cennet güzel bir konaktır. Vacip Tealâ Cennet'in müttekiler için hazırlandığını beyandan sonra müttekileri; iki kısma ayırdı: Birincisi; hal-i serren ve hal-i darranda muhtaç olanlara malını sadaka etmek ve gazabım yutmak ve nâstan kendine kusur edenleri af ve erbab-ı ihtiyaca ihsan etmek suretiyle ibadete devam eden kimselerdir. İkincisi; Rabbisine kusur edip badehu tevbe etmekle müttekiler zümresine dahil olanlardır. İşte bu âyette bunların cezaları mağfiret ve Cennet olduğunu Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Zira; sadakatle tevbe edenlerin günah işlememiş gibi olacaklarına dair olan eha-dis-i celile tâib ve müstağfirin müttekiler zümresine dahil olacağına delâlet eder. Tefsir-i Taberî ve Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran fahişe; zina gibi kubh-u zahir olan büyük günahlardır. Nefse zulüm; küçük günahlardır. Bunları işleyen kimselerin AIIah' ı zikretmeleri yle murad; Allahın azabını ve günah üzere vaki olacak ikabını zikretmektir. Yahut Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Allah'ı zikirle murad; günah işleyip de tevbe edecek kimsenin Allah'ı sena ve ta'zimle zikretmesidir. Zira, Allah'tan birşey isteyecek kimseye vacip olan; isteyeceği şeyi istemezden evvel Allah'ı sena etmektir. Binaenaleyh; günahına tevbe edecek kimseye tevbeden evvel Allah'ı sena etmesi vaciptir. İstiğfar; işlediği günaha nedamet etmek ve bir daha işlemeyeceğine azmetmektir. Yoksa mücerret lisanla istiğfar lâfzını söylemek değildir. Çünkü; Vacip Tealâ bu âyette istiğfarı cümleleriyle takyid etmiştir. Yani «İstiğfar ettiler ve işledikleri günah üzere ısrar etmediler» demektir. Zira; istiğfardan sonra tekrar işlerse aynı günahı işlemiş olduğundan ikinci işlediği günaha evvelki istiğfarın faydası olamaz. Abdin günahına mağfiret istemesi; ancak Allah'tan olup Allah'ın gayrıdan mağfiret talebi caiz olmadığı beyan olunmuştur ki, dünyada ve âhirette azabedecek Allahü Tealâ olduğundan kusurunu affedecek dahî odur. Binaenaleyh; ondan gayrı mağfirete ehil yoktur. İnsanın amel-i salihinden faydası ikidir: Birincisi; azaptan kurtulmaktır ki, buna Rabb-i Tealâ'dan mağfiret istemekle işaret olunmuştur. İkincisi; sevaba ve derecata nail olmaktır. Bu kısma da Cennetler olacağını beyanla işaret olunmuştur ki, gerek mağfiretin ve gerek Cennât'a nail olmanın sebebi; istiğfar olduğu beyan edilmiştir.

Âl-i İmran 3:136

Vacip Tealâ müttekilerin evsafından bazılarını beyandan sonra bazı âhari beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; amel edenlerin ecirleri güzel cennetlerdir. Zira; insan için Cennetten daha ziyade iyi bir mahal olmadığından elbette Cennet güzel bir konaktır. Vacip Tealâ Cennet'in müttekiler için hazırlandığını beyandan sonra müttekileri; iki kısma ayırdı: Birincisi; hal-i serren ve hal-i darranda muhtaç olanlara malını sadaka etmek ve gazabım yutmak ve nâstan kendine kusur edenleri af ve erbab-ı ihtiyaca ihsan etmek suretiyle ibadete devam eden kimselerdir. İkincisi; Rabbisine kusur edip badehu tevbe etmekle müttekiler zümresine dahil olanlardır. İşte bu âyette bunların cezaları mağfiret ve Cennet olduğunu Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Zira; sadakatle tevbe edenlerin günah işlememiş gibi olacaklarına dair olan eha-dis-i celile tâib ve müstağfirin müttekiler zümresine dahil olacağına delâlet eder. Tefsir-i Taberî ve Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran fahişe; zina gibi kubh-u zahir olan büyük günahlardır. Nefse zulüm; küçük günahlardır. Bunları işleyen kimselerin AIIah' ı zikretmeleri yle murad; Allahın azabını ve günah üzere vaki olacak ikabını zikretmektir. Yahut Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Allah'ı zikirle murad; günah işleyip de tevbe edecek kimsenin Allah'ı sena ve ta'zimle zikretmesidir. Zira, Allah'tan birşey isteyecek kimseye vacip olan; isteyeceği şeyi istemezden evvel Allah'ı sena etmektir. Binaenaleyh; günahına tevbe edecek kimseye tevbeden evvel Allah'ı sena etmesi vaciptir. İstiğfar; işlediği günaha nedamet etmek ve bir daha işlemeyeceğine azmetmektir. Yoksa mücerret lisanla istiğfar lâfzını söylemek değildir. Çünkü; Vacip Tealâ bu âyette istiğfarı cümleleriyle takyid etmiştir. Yani «İstiğfar ettiler ve işledikleri günah üzere ısrar etmediler» demektir. Zira; istiğfardan sonra tekrar işlerse aynı günahı işlemiş olduğundan ikinci işlediği günaha evvelki istiğfarın faydası olamaz. Abdin günahına mağfiret istemesi; ancak Allah'tan olup Allah'ın gayrıdan mağfiret talebi caiz olmadığı beyan olunmuştur ki, dünyada ve âhirette azabedecek Allahü Tealâ olduğundan kusurunu affedecek dahî odur. Binaenaleyh; ondan gayrı mağfirete ehil yoktur. İnsanın amel-i salihinden faydası ikidir: Birincisi; azaptan kurtulmaktır ki, buna Rabb-i Tealâ'dan mağfiret istemekle işaret olunmuştur. İkincisi; sevaba ve derecata nail olmaktır. Bu kısma da Cennetler olacağını beyanla işaret olunmuştur ki, gerek mağfiretin ve gerek Cennât'a nail olmanın sebebi; istiğfar olduğu beyan edilmiştir.

Âl-i İmran 3:137

Vacip Tealâ müttekilerin evsafını beyandan sonra ittikaya sevkedecek esbabı beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyetten maksad; âsi ve muti' ümmetlerin haklarında cereyan eden âdât-ı ilâhiyeye nazarla üm-met-i Muhammediyeyi ibrete davet etmektir. Çünkü; ümem-i sa-lifeden resullerine muhalefet edenler muhalefetleri sebebiyle helak oldular, dünyada eserleri kalmadı, ancak muhalefetleri dünyada helake ve âhirette azaba ve ilâ yevm-ilkıyam arkalarından lanete sebeboldu. Bunların sebebi de dünyaya hırsları olmuştur. Gerçi resullerine itaat eden mü'minlerin dahî dünyaları baki kalmaz, lâkin gazab-ı ilâhi ile helak olmadığı gibi âhirette ebedî azaba da müstehak olmaz ve dünyada asilere olan lanete bedel bunların senaları baki kalır ve zikr-i cemil ile yâd olundukça halkın güzel dualarına ve rahmetle zikrolunmaya nail olurlar. Yeryüzünde seyirle emir den maksad; ibretin husulüdür, yoksa bilfiil müsaferet etmekle emir değildir. Ayette beyan olunan şeyle murad; Kur'ân'da zikrolunan emrü nehye, va'd ve vaîde ve usul~ü itikadiyata ve furu-u âmâle müteallik ahkâmdır. Zira; Kur'ân'm ahkâmı, insanları tarîk-ı müstakime irşad ettiği için ayn-ı hidayet olduğu gibi müttekileri hayır yola sevkettiği için de ayn-ı va'z ve nasihattir.

Âl-i İmran 3:138

Vacip Tealâ müttekilerin evsafını beyandan sonra ittikaya sevkedecek esbabı beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyetten maksad; âsi ve muti' ümmetlerin haklarında cereyan eden âdât-ı ilâhiyeye nazarla üm-met-i Muhammediyeyi ibrete davet etmektir. Çünkü; ümem-i sa-lifeden resullerine muhalefet edenler muhalefetleri sebebiyle helak oldular, dünyada eserleri kalmadı, ancak muhalefetleri dünyada helake ve âhirette azaba ve ilâ yevm-ilkıyam arkalarından lanete sebeboldu. Bunların sebebi de dünyaya hırsları olmuştur. Gerçi resullerine itaat eden mü'minlerin dahî dünyaları baki kalmaz, lâkin gazab-ı ilâhi ile helak olmadığı gibi âhirette ebedî azaba da müstehak olmaz ve dünyada asilere olan lanete bedel bunların senaları baki kalır ve zikr-i cemil ile yâd olundukça halkın güzel dualarına ve rahmetle zikrolunmaya nail olurlar. Yeryüzünde seyirle emir den maksad; ibretin husulüdür, yoksa bilfiil müsaferet etmekle emir değildir. Ayette beyan olunan şeyle murad; Kur'ân'da zikrolunan emrü nehye, va'd ve vaîde ve usul~ü itikadiyata ve furu-u âmâle müteallik ahkâmdır. Zira; Kur'ân'm ahkâmı, insanları tarîk-ı müstakime irşad ettiği için ayn-ı hidayet olduğu gibi müttekileri hayır yola sevkettiği için de ayn-ı va'z ve nasihattir.

Âl-i İmran 3:139

Vacip Tealâ geçmiş ümmetlerin hallerinden ibretin lüzumunu tavsiye ettiği gibi onlardan âsi olanların devletleri kuvvetli olsa dahi akıbet inkıraza mahkûm olduğunu beyanla Kureyş'in kuvvetlerinden ehl-i imana fütur gelmemesini tavsiye etmek üzere buyuruyor. Geçmiş ümmetlerin hallerine nazar etmekle emir; bu âyette beyan olunacak vesâyaya mukaddimedir. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran âyetin, (Uhud) Gazasında ehl-i imana arız olan meşakkate karşı tesliye ve teşci için nazil olduğu nıervidir. Zira; (Uhud) günü ensardan yetmiş ve muhacirinden beş kimse şehid olmuşlardı. Binaenaleyh; ehl-i İslama küf-farın galebesinden telâş ve korku arız olduğundan o korkuyu kaldırmak için Cenab-ı Hak düşmanın kuvvetine bakarak «Size vehim, gevşeklik gelmesin ve mahzun olmayın. Herhalde bizim nus-retimiz sizinle beraberdir. Eğer iman ve itikad ederseniz ve sebat ettiğiniz surette elbette siz âlisiniz» buyurmakla mü'minleri teşci' ve muharebeden hâsıl olan kederi izale etmiş ve ehî-i imanın müşriklerden âlâ oldukları sarahaten beyan olunmuştur. Ancak bu; imanlarında devam ve sebat etmek şartıyladır. Çünkü; Beyzavi'-nin beyanı veçhile mü'minler imanlarının muktezası üzere sebat ve amelettikçe herhalde müşriklerden mertebeleri yüksek olduğuna delâlet eder. Zira; onlar hak üzere hareket edip mücahede-leri Allah'ın dinini ilâ için olduğundan şehidleri Cennet'tedir. Amma müşrikler itikad-ı bâtıl üzere oldukları gibi muharebeleri de din-i ilâhiyi iptal için olduğundan maktulleri Cehennem'dedir. Şu kadar ki ehl-i İslâm'ın ulviyeti ve onlara Allah'ın nusreti imanlarında sebat ve din-i İslama yapışmalarına bağlanmıştır. Binaenaleyh; Vacip Tealâ imanlarına binaen âli olacaklarını beyan buyurmuştur. Hulâsa; din-i İslâmm âli ve ehl-i îslâmın galip olacaklarını ve akıbet devlet ve şevket, İslâm eline intikal edeceğini ve müminlerin düşmanlarına galebe ve istilâ edeceklerini beyanla ashab-ı Re-sululîah'ı Cenab-ı Hak tesliye ve tebşir etmiş ve çok zaman geçmeksizin Devlet-i İslâmiye şevket bularak kâfirler zelîl ve rüsva ve akıbet Ceziret-ül Arab tamamen ehl-i imanla dolarak ehl-i küfür cümleten mahv-ü münkariz olmuşlardır. Vacip Tealâ (Uhud) Gazasında vaki olan zahmetlere hüznet-memek lâzım olduğunun esbabını beyanetmek üzere buyuruyor. Şu halde onlar mahzun olmayıp fütur getirmeyince siz de mahzun olmayın.

Âl-i İmran 3:140

Binaenaleyh; kâfir mü'min, muhik ve mubtıl cümlesi beyninde muharebeden tevellüd edecek neticelere göre günleri nöbetle gezdiririz. Bazı zaman kâfirler zaferyâb, mü'minler mağlûp olur ve bazan da hâl bilâkis zuhur eder ki, herkes herşeyin kudret-i ilâhiye tahtında olduğunu bilsin. Zira; daima zafer bir tarafa verilse galip olan taraf tuğyan eder, kudret-i ilâhiyeyi unutur ve bütün zaferi kendi iktidarına mal etmeye başlar, fakat bazan mağlûb olunca kendi elinde birşey olmayıp ancak Sâni' Tealâ'mn kudretiyle olduğunu bilir ve nefsinde aczini itirafla Allah'a iltica eder. Yani; eğer size bir musibet isabet ederse muhakkak o musibetin misli sizden evvel hasmınıza isabet etmiştir. Binaenaleyh; mahzun olup azminize fütur ve gayretinize zaaf getirmeyin. Zira; biz Azimüşşan zamanları insanlar arasında nöbetle döndürürüz. Nöbetle günleri döndürdüğümüzün hikmeti; Allahü Tealâ mü'minleri münafıklardan tefrik etsin içindir. Çünkü; bazan müzminler mağlûb olunca münafık olanlar mağlûbiyeti fırsat addederek mü'-minlerden ayrılırlar. Binaenaleyh; imanında sabit olan mü'minler kimler olduğu bilinir ve mü'minleri bazı günlerde mağlûp kılarız ki, onlardan şehidler ittihaz eylesin ve bazan kâfirleri mağlûp kılarız ki onlar zelil olsun. Zira; Aîlahü Tealâ, zelil kâfirleri zulümlerinden ve irtikâp 'ettikleri cinayet küfürlerinden dolayı sevmez. Nâs arasında galibiyet ve mağlûbiyet nöbetle deveran eder ki, Allahü Tealâ mü'minleri muharebede ve bilhassa mağlûbiyet zamanında gördükleri meşakkatlere mukabil günahlarından tathir ve kâfirleri ihlâk etsin. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette karh ; silâh yarası ve san acıtıcı ve keder verici musibetlerdir. Ehl-i imana (Uhud) günü birçok musibet isabet etmişse de ondan evvel Bedir'-de onun misli müşriklere de isabet etmişti. (Uhud) Gazasında İs-lâmdan şehit çok olduğu için Cenab-ı Hak o musibetten dolayı bu âyetle nıüslimleri taziye ve tesliye buyurmuş ve günlerin nâs arasında nöbetle deveran ettiğini beyanla kalplerini takviye etmiştir. Belki insanlar arasında saatler bile nöbetle deveran eder. Zira; bir saat evvel galip olanın diğer saatte mağlûp olduğu görülür. İşte aynı hâl, (Uhud)'da da vaki' olmuştur. Çünkü; (Uhud)'da muharebenin biyadesinde İslâm ordusu, harbi kazanmış ve kâfirler mağlûb olmuştu. Ancak kâfirler mağlûp olunca İslâmdan bir fırka Resulullah'ın emrettiği yerde sebat etmeyerek düşmanın mağlûbiyetini görünce muharebe hitam buldu zannıyla talana heves ederek yerlerinden ayrılmaları üzerine kâfirler galebe etmişlerdir. Binaenaleyh; aynı günde bir saat evvel galip olan ordu bir saat sonra mağlûp olmuştur. Bunun için dünyada menfaat, mazarrat, rahat ve meşakkatte bir kimse için beka olmadığı gibi nusret ve mağlûbiyette de beka olmadığını Cenab-ı Hak eyyamın nâs arasında nöbetle deveran ettiğini beyanla (Uhud) vak'asmda, evvel galipken sonra mağlûp olmalarına me'yus olmamalarını ehl-i imana tavsiye etmiştir. Şu halde bazan mü'minler galip olduğu gibi bazan da kâfirleri galip kılar ki, iman, icbarı olmasın. Çünkü; her zaman ehl-i iman galip olsa imanın hak olduğuna ilm-i zaruri hâsıl olduğundan iman, icbarı olur. Halbuki imanda muteber olan; ihtiyarîdir, icbarı değildir. Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile bu âyette manasınadır. Yani; «Allahü Tealâ eyyamı nâs beyninde münavebe kıldı ki, mü'minleri münafıklardan temyiz ve tefrik etsin de, mü'minler, münafıklar birbirinden seçilsin ve mü'minler, münafıkları bilsinler» demektir. Nitekim (Uhud)'da reis-i münafi-kîn olan (Ibn-i Selül) ayrıldı ve maiyetiyle beraber muharebeye iştirak etmedi. Şüheda; şehidin cemidir, Allahü Tealâ galibiyet ve mağlûbiyeti nâs beyninde münavebe kıldı ki, sizden bazı kimseleri şe-hid ittihaz eylesin ve onlar da mertebe-i şehadete nail olsunlar. Allahü Tealâ lisanlarıyla imanı ikrar edip kalplerinde küfre musir olan zâlim münafıkları sevmez. Eyyamın, nâs beyninde münavebesinde diğer bir faydası da mü'minler mağlûp olursa gördükleri meşakkat, günahlarına kefaret olmakla Allahü Tealâ onları günahlarından tathir ekmektir. Kâfirler mağlûp olursa ekserisinin vücudunu izale etmekle âlemi şerlerinden emin kılmaktır. Hulâsa; bazı kâfirlerin galebesiyle ehl-i imana zarar isabet ederse me'yus olmamak lâzım geldiği ve zaman; nâs beyninde münavebe suretiyle cereyan ettiğinden galibiyet ve mağlûbiyet tev'em olduğu ve binaenaleyh; her zaman galibiyetin bir tarafta karar etmediği ve mü'minler mağlûp olduğunda azimetlerine fütur getirmemek elzem olduğu ve eyyamın nas beyninde nöbetle devretmesinde faide; münafıkm mü'minden ayrılması ve münafık olduğunu mü'minlerin bilmesi ve ehl-i imandan bazılarının merte-be-i şehadeti ihraz etmesi ve mü'minlerin günahlarından tathir olunup kâfirlerin kahren helak olmaları olduğu ve Allahü Tealâ'-nın nefsine ve gayre zulmeden zâlimleri -sevmediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Yani; eğer size bir musibet isabet ederse muhakkak o musibetin misli sizden evvel hasmınıza isabet etmiştir. Binaenaleyh; mahzun olup azminize fütur ve gayretinize zaaf getirmeyin. Zira; biz Azimüşşan zamanları insanlar arasında nöbetle döndürürüz. Nöbetle günleri döndürdüğümüzün hikmeti; Allahü Tealâ mü'minleri münafıklardan tefrik etsin içindir. Çünkü; bazan müzminler mağlûb olunca münafık olanlar mağlûbiyeti fırsat addederek mü'-minlerden ayrılırlar. Binaenaleyh; imanında sabit olan mü'minler kimler olduğu bilinir ve mü'minleri bazı günlerde mağlûp kılarız ki, onlardan şehidler ittihaz eylesin ve bazan kâfirleri mağlûp kılarız ki onlar zelil olsun. Zira; Aîlahü Tealâ, zelil kâfirleri zulümlerinden ve irtikâp 'ettikleri cinayet küfürlerinden dolayı sevmez. Nâs arasında galibiyet ve mağlûbiyet nöbetle deveran eder ki, Allahü Tealâ mü'minleri muharebede ve bilhassa mağlûbiyet zamanında gördükleri meşakkatlere mukabil günahlarından tathir ve kâfirleri ihlâk etsin. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette karh ; silâh yarası ve san acıtıcı ve keder verici musibetlerdir. Ehl-i imana (Uhud) günü birçok musibet isabet etmişse de ondan evvel Bedir'-de onun misli müşriklere de isabet etmişti. (Uhud) Gazasında İs-lâmdan şehit çok olduğu için Cenab-ı Hak o musibetten dolayı bu âyetle nıüslimleri taziye ve tesliye buyurmuş ve günlerin nâs arasında nöbetle deveran ettiğini beyanla kalplerini takviye etmiştir. Belki insanlar arasında saatler bile nöbetle deveran eder. Zira; bir saat evvel galip olanın diğer saatte mağlûp olduğu görülür. İşte aynı hâl, (Uhud)'da da vaki' olmuştur. Çünkü; (Uhud)'da muharebenin biyadesinde İslâm ordusu, harbi kazanmış ve kâfirler mağlûb olmuştu. Ancak kâfirler mağlûp olunca İslâmdan bir fırka Resulullah'ın emrettiği yerde sebat etmeyerek düşmanın mağlûbiyetini görünce muharebe hitam buldu zannıyla talana heves ederek yerlerinden ayrılmaları üzerine kâfirler galebe etmişlerdir. Binaenaleyh; aynı günde bir saat evvel galip olan ordu bir saat sonra mağlûp olmuştur. Bunun için dünyada menfaat, mazarrat, rahat ve meşakkatte bir kimse için beka olmadığı gibi nusret ve mağlûbiyette de beka olmadığını Cenab-ı Hak eyyamın nâs arasında nöbetle deveran ettiğini beyanla (Uhud) vak'asmda, evvel galipken sonra mağlûp olmalarına me'yus olmamalarını ehl-i imana tavsiye etmiştir. Şu halde bazan mü'minler galip olduğu gibi bazan da kâfirleri galip kılar ki, iman, icbarı olmasın. Çünkü; her zaman ehl-i iman galip olsa imanın hak olduğuna ilm-i zaruri hâsıl olduğundan iman, icbarı olur. Halbuki imanda muteber olan; ihtiyarîdir, icbarı değildir. Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile bu âyette manasınadır. Yani; «Allahü Tealâ eyyamı nâs beyninde münavebe kıldı ki, mü'minleri münafıklardan temyiz ve tefrik etsin de, mü'minler, münafıklar birbirinden seçilsin ve mü'minler, münafıkları bilsinler» demektir. Nitekim (Uhud)'da reis-i münafi-kîn olan (Ibn-i Selül) ayrıldı ve maiyetiyle beraber muharebeye iştirak etmedi. Şüheda; şehidin cemidir, Allahü Tealâ galibiyet ve mağlûbiyeti nâs beyninde münavebe kıldı ki, sizden bazı kimseleri şe-hid ittihaz eylesin ve onlar da mertebe-i şehadete nail olsunlar. Allahü Tealâ lisanlarıyla imanı ikrar edip kalplerinde küfre musir olan zâlim münafıkları sevmez. Eyyamın, nâs beyninde münavebesinde diğer bir faydası da mü'minler mağlûp olursa gördükleri meşakkat, günahlarına kefaret olmakla Allahü Tealâ onları günahlarından tathir ekmektir. Kâfirler mağlûp olursa ekserisinin vücudunu izale etmekle âlemi şerlerinden emin kılmaktır. Hulâsa; bazı kâfirlerin galebesiyle ehl-i imana zarar isabet ederse me'yus olmamak lâzım geldiği ve zaman; nâs beyninde münavebe suretiyle cereyan ettiğinden galibiyet ve mağlûbiyet tev'em olduğu ve binaenaleyh; her zaman galibiyetin bir tarafta karar etmediği ve mü'minler mağlûp olduğunda azimetlerine fütur getirmemek elzem olduğu ve eyyamın nas beyninde nöbetle devretmesinde faide; münafıkm mü'minden ayrılması ve münafık olduğunu mü'minlerin bilmesi ve ehl-i imandan bazılarının merte-be-i şehadeti ihraz etmesi ve mü'minlerin günahlarından tathir olunup kâfirlerin kahren helak olmaları olduğu ve Allahü Tealâ'-nın nefsine ve gayre zulmeden zâlimleri -sevmediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:141

Binaenaleyh; kâfir mü'min, muhik ve mubtıl cümlesi beyninde muharebeden tevellüd edecek neticelere göre günleri nöbetle gezdiririz. Bazı zaman kâfirler zaferyâb, mü'minler mağlûp olur ve bazan da hâl bilâkis zuhur eder ki, herkes herşeyin kudret-i ilâhiye tahtında olduğunu bilsin. Zira; daima zafer bir tarafa verilse galip olan taraf tuğyan eder, kudret-i ilâhiyeyi unutur ve bütün zaferi kendi iktidarına mal etmeye başlar, fakat bazan mağlûb olunca kendi elinde birşey olmayıp ancak Sâni' Tealâ'mn kudretiyle olduğunu bilir ve nefsinde aczini itirafla Allah'a iltica eder. Yani; eğer size bir musibet isabet ederse muhakkak o musibetin misli sizden evvel hasmınıza isabet etmiştir. Binaenaleyh; mahzun olup azminize fütur ve gayretinize zaaf getirmeyin. Zira; biz Azimüşşan zamanları insanlar arasında nöbetle döndürürüz. Nöbetle günleri döndürdüğümüzün hikmeti; Allahü Tealâ mü'minleri münafıklardan tefrik etsin içindir. Çünkü; bazan müzminler mağlûb olunca münafık olanlar mağlûbiyeti fırsat addederek mü'-minlerden ayrılırlar. Binaenaleyh; imanında sabit olan mü'minler kimler olduğu bilinir ve mü'minleri bazı günlerde mağlûp kılarız ki, onlardan şehidler ittihaz eylesin ve bazan kâfirleri mağlûp kılarız ki onlar zelil olsun. Zira; Aîlahü Tealâ, zelil kâfirleri zulümlerinden ve irtikâp 'ettikleri cinayet küfürlerinden dolayı sevmez. Nâs arasında galibiyet ve mağlûbiyet nöbetle deveran eder ki, Allahü Tealâ mü'minleri muharebede ve bilhassa mağlûbiyet zamanında gördükleri meşakkatlere mukabil günahlarından tathir ve kâfirleri ihlâk etsin. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette karh ; silâh yarası ve san acıtıcı ve keder verici musibetlerdir. Ehl-i imana (Uhud) günü birçok musibet isabet etmişse de ondan evvel Bedir'-de onun misli müşriklere de isabet etmişti. (Uhud) Gazasında İs-lâmdan şehit çok olduğu için Cenab-ı Hak o musibetten dolayı bu âyetle nıüslimleri taziye ve tesliye buyurmuş ve günlerin nâs arasında nöbetle deveran ettiğini beyanla kalplerini takviye etmiştir. Belki insanlar arasında saatler bile nöbetle deveran eder. Zira; bir saat evvel galip olanın diğer saatte mağlûp olduğu görülür. İşte aynı hâl, (Uhud)'da da vaki' olmuştur. Çünkü; (Uhud)'da muharebenin biyadesinde İslâm ordusu, harbi kazanmış ve kâfirler mağlûb olmuştu. Ancak kâfirler mağlûp olunca İslâmdan bir fırka Resulullah'ın emrettiği yerde sebat etmeyerek düşmanın mağlûbiyetini görünce muharebe hitam buldu zannıyla talana heves ederek yerlerinden ayrılmaları üzerine kâfirler galebe etmişlerdir. Binaenaleyh; aynı günde bir saat evvel galip olan ordu bir saat sonra mağlûp olmuştur. Bunun için dünyada menfaat, mazarrat, rahat ve meşakkatte bir kimse için beka olmadığı gibi nusret ve mağlûbiyette de beka olmadığını Cenab-ı Hak eyyamın nâs arasında nöbetle deveran ettiğini beyanla (Uhud) vak'asmda, evvel galipken sonra mağlûp olmalarına me'yus olmamalarını ehl-i imana tavsiye etmiştir. Şu halde bazan mü'minler galip olduğu gibi bazan da kâfirleri galip kılar ki, iman, icbarı olmasın. Çünkü; her zaman ehl-i iman galip olsa imanın hak olduğuna ilm-i zaruri hâsıl olduğundan iman, icbarı olur. Halbuki imanda muteber olan; ihtiyarîdir, icbarı değildir. Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile bu âyette manasınadır. Yani; «Allahü Tealâ eyyamı nâs beyninde münavebe kıldı ki, mü'minleri münafıklardan temyiz ve tefrik etsin de, mü'minler, münafıklar birbirinden seçilsin ve mü'minler, münafıkları bilsinler» demektir. Nitekim (Uhud)'da reis-i münafi-kîn olan (Ibn-i Selül) ayrıldı ve maiyetiyle beraber muharebeye iştirak etmedi. Şüheda; şehidin cemidir, Allahü Tealâ galibiyet ve mağlûbiyeti nâs beyninde münavebe kıldı ki, sizden bazı kimseleri şe-hid ittihaz eylesin ve onlar da mertebe-i şehadete nail olsunlar. Allahü Tealâ lisanlarıyla imanı ikrar edip kalplerinde küfre musir olan zâlim münafıkları sevmez. Eyyamın, nâs beyninde münavebesinde diğer bir faydası da mü'minler mağlûp olursa gördükleri meşakkat, günahlarına kefaret olmakla Allahü Tealâ onları günahlarından tathir ekmektir. Kâfirler mağlûp olursa ekserisinin vücudunu izale etmekle âlemi şerlerinden emin kılmaktır. Hulâsa; bazı kâfirlerin galebesiyle ehl-i imana zarar isabet ederse me'yus olmamak lâzım geldiği ve zaman; nâs beyninde münavebe suretiyle cereyan ettiğinden galibiyet ve mağlûbiyet tev'em olduğu ve binaenaleyh; her zaman galibiyetin bir tarafta karar etmediği ve mü'minler mağlûp olduğunda azimetlerine fütur getirmemek elzem olduğu ve eyyamın nas beyninde nöbetle devretmesinde faide; münafıkm mü'minden ayrılması ve münafık olduğunu mü'minlerin bilmesi ve ehl-i imandan bazılarının merte-be-i şehadeti ihraz etmesi ve mü'minlerin günahlarından tathir olunup kâfirlerin kahren helak olmaları olduğu ve Allahü Tealâ'-nın nefsine ve gayre zulmeden zâlimleri -sevmediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Yani; eğer size bir musibet isabet ederse muhakkak o musibetin misli sizden evvel hasmınıza isabet etmiştir. Binaenaleyh; mahzun olup azminize fütur ve gayretinize zaaf getirmeyin. Zira; biz Azimüşşan zamanları insanlar arasında nöbetle döndürürüz. Nöbetle günleri döndürdüğümüzün hikmeti; Allahü Tealâ mü'minleri münafıklardan tefrik etsin içindir. Çünkü; bazan müzminler mağlûb olunca münafık olanlar mağlûbiyeti fırsat addederek mü'-minlerden ayrılırlar. Binaenaleyh; imanında sabit olan mü'minler kimler olduğu bilinir ve mü'minleri bazı günlerde mağlûp kılarız ki, onlardan şehidler ittihaz eylesin ve bazan kâfirleri mağlûp kılarız ki onlar zelil olsun. Zira; Aîlahü Tealâ, zelil kâfirleri zulümlerinden ve irtikâp 'ettikleri cinayet küfürlerinden dolayı sevmez. Nâs arasında galibiyet ve mağlûbiyet nöbetle deveran eder ki, Allahü Tealâ mü'minleri muharebede ve bilhassa mağlûbiyet zamanında gördükleri meşakkatlere mukabil günahlarından tathir ve kâfirleri ihlâk etsin. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette karh ; silâh yarası ve san acıtıcı ve keder verici musibetlerdir. Ehl-i imana (Uhud) günü birçok musibet isabet etmişse de ondan evvel Bedir'-de onun misli müşriklere de isabet etmişti. (Uhud) Gazasında İs-lâmdan şehit çok olduğu için Cenab-ı Hak o musibetten dolayı bu âyetle nıüslimleri taziye ve tesliye buyurmuş ve günlerin nâs arasında nöbetle deveran ettiğini beyanla kalplerini takviye etmiştir. Belki insanlar arasında saatler bile nöbetle deveran eder. Zira; bir saat evvel galip olanın diğer saatte mağlûp olduğu görülür. İşte aynı hâl, (Uhud)'da da vaki' olmuştur. Çünkü; (Uhud)'da muharebenin biyadesinde İslâm ordusu, harbi kazanmış ve kâfirler mağlûb olmuştu. Ancak kâfirler mağlûp olunca İslâmdan bir fırka Resulullah'ın emrettiği yerde sebat etmeyerek düşmanın mağlûbiyetini görünce muharebe hitam buldu zannıyla talana heves ederek yerlerinden ayrılmaları üzerine kâfirler galebe etmişlerdir. Binaenaleyh; aynı günde bir saat evvel galip olan ordu bir saat sonra mağlûp olmuştur. Bunun için dünyada menfaat, mazarrat, rahat ve meşakkatte bir kimse için beka olmadığı gibi nusret ve mağlûbiyette de beka olmadığını Cenab-ı Hak eyyamın nâs arasında nöbetle deveran ettiğini beyanla (Uhud) vak'asmda, evvel galipken sonra mağlûp olmalarına me'yus olmamalarını ehl-i imana tavsiye etmiştir. Şu halde bazan mü'minler galip olduğu gibi bazan da kâfirleri galip kılar ki, iman, icbarı olmasın. Çünkü; her zaman ehl-i iman galip olsa imanın hak olduğuna ilm-i zaruri hâsıl olduğundan iman, icbarı olur. Halbuki imanda muteber olan; ihtiyarîdir, icbarı değildir. Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile bu âyette manasınadır. Yani; «Allahü Tealâ eyyamı nâs beyninde münavebe kıldı ki, mü'minleri münafıklardan temyiz ve tefrik etsin de, mü'minler, münafıklar birbirinden seçilsin ve mü'minler, münafıkları bilsinler» demektir. Nitekim (Uhud)'da reis-i münafi-kîn olan (Ibn-i Selül) ayrıldı ve maiyetiyle beraber muharebeye iştirak etmedi. Şüheda; şehidin cemidir, Allahü Tealâ galibiyet ve mağlûbiyeti nâs beyninde münavebe kıldı ki, sizden bazı kimseleri şe-hid ittihaz eylesin ve onlar da mertebe-i şehadete nail olsunlar. Allahü Tealâ lisanlarıyla imanı ikrar edip kalplerinde küfre musir olan zâlim münafıkları sevmez. Eyyamın, nâs beyninde münavebesinde diğer bir faydası da mü'minler mağlûp olursa gördükleri meşakkat, günahlarına kefaret olmakla Allahü Tealâ onları günahlarından tathir ekmektir. Kâfirler mağlûp olursa ekserisinin vücudunu izale etmekle âlemi şerlerinden emin kılmaktır. Hulâsa; bazı kâfirlerin galebesiyle ehl-i imana zarar isabet ederse me'yus olmamak lâzım geldiği ve zaman; nâs beyninde münavebe suretiyle cereyan ettiğinden galibiyet ve mağlûbiyet tev'em olduğu ve binaenaleyh; her zaman galibiyetin bir tarafta karar etmediği ve mü'minler mağlûp olduğunda azimetlerine fütur getirmemek elzem olduğu ve eyyamın nas beyninde nöbetle devretmesinde faide; münafıkm mü'minden ayrılması ve münafık olduğunu mü'minlerin bilmesi ve ehl-i imandan bazılarının merte-be-i şehadeti ihraz etmesi ve mü'minlerin günahlarından tathir olunup kâfirlerin kahren helak olmaları olduğu ve Allahü Tealâ'-nın nefsine ve gayre zulmeden zâlimleri -sevmediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:142

Vacip Tealâ nâs beyninde zamanın münavebeyle cereyanında hikmet ve faideden bazısını beyandan sonra bazı âhari ve şu münavebenin sebeb-i aslîsini beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; sizden mücahede ve mücahedenizde tesadüf edeceğiniz meşakkate sabrınız vâki' olup Allahü Tealâ onu bilmedikçe Cennet'e gireceğinizi zannetmeyin. Zira; bu zannınız fâsiddir. Çünkü; siz hem muharebe edeceksiniz, hem de sabrınız vaki olmakla Cennet'e gireceksiniz, yoksa muharebe ve sabretmeksizin Cennet'e gireriz zannınız yanlıştır.

Âl-i İmran 3:143

Fahr-i Razi'nin .beyanı veçhile harj-n istifhamla vaki' nehiydir. Mücahede eden olmayınca ve mücahedede sabreden bulunmayınca Allahü Tealâ mücahede ve sabredenleri bilmez. Zira; yoktur. Allahü Tealâ varı var, yoku da yok bilir. Yoksa yoku var bilmez. Çünkü; yoku var bilmek cehli alâlallah olduğundan muhaldir. Binaenaleyh; mücahid olmaz ve mücahede olmadığından, mücahedede sabreden de bulunmazsa bittabi Cenab-ı Hak mücahidi ve sâbiri bilmez. Zira; yoktur. Şu halde mücahede ve sabredenler bulunup Allahü Tealâ onları bilmedikçe yani, «Siz mücahede edip onda göreceğiniz meşakkate sabretmedikçe Cennet'e gireceğiz zannetmeyin. Eğer böyle zannederseniz bu zannınız yanlış» demektir. Allahü Tealâ düşmanla mücahedeyi farz kıldığından bu farzı eda etmedikçe Cennet'e girmek uzak olduğuna işaret için istifham-ı inkârı suretiyle bu misilli zandan nehyetmiştir ki, herhalde düşmana mukavemet lâzım olduğunu ehlti imana tavsiyedir ve cihadın farziyeti kifaye olduğundan bazı kimselerden mücahedenin vukuu diğerlerinden farzı iskat eder. Bu âyette ehI-i imanın mevti temenni etmeleri yle murad; mevtin esbabı olan mücahedeyi temenni etmeleridir. Çünkü; bu âyet (Bedir) Gazasında bulunamadıklarından müteessif olarak Resulullah'la gazada bulunmayı arzu edip mertebe-i şehadeti ihraz etmek emeline binaen (Uhud) Gazasına çıkmak için Resulullah'a ısrar edip sonra mevkilerinde sebat etmeyerek evvelâ galebeye, saniyen inhizama sebebolanlar haklarında nazil olup onları tekdir olduğu Beyzâvî ve Medarik'in cümle-i be-yanatmdandır. Mertebe-i şehadeti istemeleri düşmanın galebesini istemek olduğundan bu talepleri tekdiri mucip olmuştur. Gerçi şehadet isteyenlerin, hatırlarına düşmanın galebesi gelmemişse de talepleri bunu müstelzimdi. Zira; alelekser şehadet mağlûp tarafta çok olur. Binaenaleyh; insan gerek sözünde ve gerek işinde yalnız mânâ-yı zahirisine bakmayıp onun müstelzim olacağı şeyleri de düşünmesi lâzım olduğuna işaret olunmuştur. Meselâ; tabibe muhtaç olan bir hasta, kâfir olan bir doktordan ilâç alır. Onun maksadı hastalığından şifayâb olmaksa da Allanın düşmanı olan kâfire parasını vermekle düşmana menfaat îsal ettiği gibi sanatını da terviç etmiş olur. Şu halde bir mü'minin bunu düşünüp tabib-i müs-lim araması icabeder. Binaenaleyh; bu gibi şeylerde insanın kendi maksadının zımnında mazarrat olup olmadığını dahi düşünmesi lâzımdır. Hulâsa; Allahü Tealâ mücahede edenleri ve mücahedede görecekleri meşakkate sabreyleyenleri bilmedikçe ve bunlardan hiç biri vuku bulmadıkça Çennet'e gireceğiz zannı fasid olduğu ve çünkü; nas beyninde zaman nöbetle cereyan ettiğinden bunların elbette vuku bulacağı ve eshab-ı Resulullah'ın mertebe-i şehadeti temenni ettikleri ve gözleri önünde şehid olanları gördükleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ (Uhud) Gazasında inhizama sebebolanları tekdir ettikten sonra münafıklardan «Muhammed (S.A.) resul olsaydı katlolunmazdı veyahut başı yaralanmazdı» demelerine karşı onların bu sözlerini reddetmek üzere :

Âl-i İmran 3:144

buyuruyor. Peygamberdin vefatı veya katli sizin irtidadınızı icabeder mi? Ve ondan evvel geçen resullerin vefatları ümmetlerinin irtidadım icabetti mi ki, sizin resulünüzün vefatı irtidadınızı icabetsin? eri güzel ceza ile cezalandırır.] Yani; Muhammed (S.A.) geçmiş ümmetlerin resulleri gibi bir resuldür. Onların vefatlarıyla ümmetleri dinlerinde sebat edip irtidad etmedikleri gibi resulünüzün irtihalinden sonra sizin de dininizde sebat edip irtidad etmemeniz lâzımdır. Şu halde geçmiş ümmetler ve onların resulleri size büyük delil ve ibrettir. Onlar dinlerinde sebat eder de siz niçin sebat etmezsiniz? Halbuki bir kimse resul olunca ölmemesi veyahut düşman tarafından yaralanmaması ve sair avarız-ı beşeriyeden münezzeh olması lâzım gelmez. Fahr-i Razi, Kazi, Hâzin'in ve Ebussuûd Efenöli'nin beyanları veçhile âyet-i celile (Uhud) Gazasında ashab-ı kirama arız olan bazı halatı tasvir eder. Çünkü; Resulullah ashaptan ok atacakları (Ce-bel-i Uhud)'un dibinde karar etmek, hatta muharebe aleyhe cereyan etse dahî yerlerinden ayrılmamak üzere emir verdi ve askeri o yolda tertip etti. Tirendazlar emr-i Resulullah üzere hareket edip mevki-i mezkûru tuttular ve oradan hücuma yeltenen kâfirlerin alemdarlarını ve bazı ilerj gelenlerini Öldürdüler. Resulullah da Ebu Süfyan fırkasını maiyetiyle beraber bozup kâfirler inhizama uğrayınca (Cebel-i Uhud)'un esasında karara ve düşmanın orada melhuz hücumunu defe memur olanlar emval-i ganimet almak için yerlerini terketmeleri üzerine müşrikler kendilerini toplayıp çevirme hareketiyle asakir-i İslâmiyeyi bozdukları sırada müşriklerden birisi taşla Resulullah'ın yüzünü yaraladı ve dişini şehid etti. (Mus'ab) Hazretleri onu defe çalışmaktayken şehid oldu. Re-sulullah'ı yaralayan ve (Mus'ab)'ı şehid eden (Abdullah b. Ku-mey'e) Mus'ab'ı Resulullah zannıyla «Ben Muhammed (S.A.)'i katlettim» deyince yüksek sady ile Resulullah'ın katline dair Şeytan tarafından bir feryad-ı figan zuhur etti. Bunu bilmeyen müs-lümarilar inandı ve ordu-yu Islama tamamen bozgunluk ve perişanlık arız oldu ve münafıklar da «Muhammed (S.A.) Resulullah olsaydı katlolunmazdı» diyerek zuafanm zihnim teşviş ettiler. Re-sulullah (S.A.) Efendimiz eshab-ı kiram beyninde bu suretle şüyu' bulan keyfiyet-i katli reddetmek üzere <*Ya ibadallah! Bana gelin» demekle berhayat olduğunu ilân etti ve ashabından otuz kişi etrafına toplandı. Ve Hz. Enes'in ammisi (Enes b. Nadr)'m «Re-sulullah öldüyse Rabbisi baki ve dini kaimdir» dedi ve kılıcını sıyırdı ve şehid oluncaya kadar mücahedeye devam etti. Badehu küffar" dağılıp muharebe bittikten sonra bu âyetin nazil olduğu mervidir. İşte bu vak'a muharebede askerin âmirine son derece itaati vacip olduğunu ve herkesin aldığı emir üzere hareket etmesi lâzım geldiğini ve emrin hilâfında hareketin fena netice tevlid edip inhizama sebep olacağını ve askerin tabiyesinde sebatı, harbi kazandıracağını beyanla İslâm ordusuna mühim bir derstir. Hulâsa; bir resulün vefatı veya katliyle dininin terk olunmayacağı ve Resulullah'ın evvel geçen ümmetlerin resulleri gibi bir resul olduğundan onların vefatlarıyla ümmetlerinin dinlerini ter-ketmedikleri gibi bu ümmetin de resulü vefat ederse dininin terko-lunmayacağı ve dininde irtidad eden kimsenin Allah'a hiçbir şey zarar edemeyeceği ve ancak kendinin zarar edeceği ve imanında sebat eden kimselerin haklarında va'd-i ilâhi olarak nimet-i imana şükredenlerin güzel cezaya nail olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ (Uhud) Gazasında vaki olan bazı halleri tasvir ettiği gibi ehl-i imanı mücahedeye terğib etmek üzere buyuruyor. O vakit gelmeden evvel hiçbir kimse vefat etmediği veya katlolunmadığı gibi vakti geldiği anda eceli de tehir olunmaz.

Âl-i İmran 3:145

Yani; muharebeye gitmekle bir kimsenin ölmesi lâzım gelmez. Zira; hiçbir nefis ölmez, illâ onun ölmesi, yazılmış olan vakt-i muayyende Allah'ın emriyle ölür. Binaenaleyh; hiçbir kimse harpten kaçmakla ölümden kurtulmuş olmaz. Şu halde harbe gitse de gitmese de eceli için tayin olunan vakitten, eceli takdim veya tehir olunmaz. Eğer bir kimse cihadından ve sair amelinden dünyada ecir murad eder, niyeti dünyaya münhasır olursa ancak mükâfatını alır, âhirette sevap görmez ve eğer cihadından ve bilcümle amelinden âhiret sevabı isterse âhiret sevabını alır. Zira; amelde niyet muteber olduğundan niyetine göre nasibedar olur. Nimete şükredenleri Cenab-ı Hak güzel ceza ile cezalandırır. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile münafıkların (Uhud) Gazasında işaa ettikleri yalanlar üzerine Cenab-ı Hak bu âyetle mü'min-lerin kalplerini takviye ve her nefsin Allah'ın emriyle vefat edeceğini beyan eylemiş ve resulünü nasın şerrinden muhafaza ettiğini ve edeceğini bilfiil (Uhud) vak'asmda ispat etmiştir. Zira; o ma'rekede esbab-ı helakten hiçbir şey kalmayıp hepsi hasıl olmuştu. Çünkü; Resulullah'ın ashabı dağıldı, ordu bozuldu, kendileri yalnız kaldı, katletmek için kâfirler hücumetti, dişi şehid oldu ve başı yarıldı. Öyle olduğu halde Cenab-ı Hak resulünü düşmanlarının şerrinden muhafaza etti. Binaenaleyh; bir kimse ne kadar helake maruz kalsa ve hakkında bilumum esbab-ı helak hazırlansa Allah'ın emri olmadıkça onu hiçbir kimse Öldüremez. Bu âyette Allah'ın izni yle murad; Allah'ın emri ve o nefsin vefatına taalluk eden iradesi ve ilminin taallûkudur. Binaenaleyh bu âyet; maktulün eceliyle vefat ettiğine ve ecelin tağyir olunmadığına delâlet eder. Kitab-ı müeccel le murad; her şahsın ecelinin yazıldığı ve tayin olunduğu kitap ve zamandır. İnsanın amelinde itibar ve semeresini almakta medar olan şey, insanın iradesi ve niyeti olduğuna ve niyetine göre ecir alacağına bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; herkes amelinde hayır niyet etmesi lâzımdır ki, değerli bir ecre nail olsun. Çünkü; (Uhud) Gazasına hazır olanlar iki fırkaydı; Onlardan birinin muradı; era-val-i ganimet almak ve şecaatti, görünüp nâsın kendini bahadırlıkla sena etmesi gibi menfat-ı dünya idi. Onlar talana dağılmakla inhi-zama sebep olduklarından Cenab-ı Hak onlara ta'riz olmak üzere «Amelinden muradı dünya olan, dünyaya nail olur» buyurmuştur. Diğer fırkanın maksadı; âhiret sevabı olduğundan onlar maiyet-i Rasulullah'ta sebat ve bir derece düşmanlarına karşı müdafaa ettiler. _ Onların da büyük sevaba nail olduklarını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Gerek dünya ve gerek âhiret talebeden matlûbunun bir miktarına nail olacağına işaret için ba'za delâlet eden ( j* lâfzı vârid olmuştur. Yani «Sevab-ı dünya murad eden kimseye dünyadan bir miktar ve sevab-ı âhiret murad edene âhiretten bir miktar veririz» demektir.

Âl-i İmran 3:146

Vacip Tealâ resulünün geçmiş ümmetlerin resulleri gibi bir resul olduğunu ve bir kimsenin resul olması vefatına mâni olmadığını ve resulün vefatı dininden dönmeye sebep olmayacağını ve muharebeye haazır olmakla Ölmek lâzım gelmediğini ve izn-i ilâhi olmadıkça hiçbir kimsenin vefat etmeyeceğim beyanettiği gibi enbiyayı sabıkadan bazılarının ve ümmetlerinin tarîklerini dahî beyanla ümmeti Muhammediyeyi harbe teşvik etmek üzere buyuruyor. Şu halde onlar sabrettiler ve muhabbet-i ilâhiyeye mazhar oldular. Ey ümmet-i Muhammedi Sizin de onlar gibi olmanız lâzımdır. Yani; geçmiş ümmetler düşmanlarıyla mukateleden çekinmedikleri gibi siz de çekinmeyin. Zira; çok nebilerle beraber ümmetlerinden birçok cemâat, ulema ve fukaha düşmanlarıyla mukatele ettiler ve tarîk-ı hakkı i'lâda kendilerine isabet eden belâyâdan ve birçoklarının katlolunmasmdan korkmadılar ve tesadüf ettikleri müşkülâttan yorulmadılar, muharebede za'fiyet göstermediler ve düşmanlarına boyun eğip yalvarmadılar, belki cesur arslanlar gibi düşmanlarına hücumla sabır ve sebat ettiler. Zira; Allahü Tealâ sabredenleri sever. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyetten maksad; enbiya-yı sai-renin ve ümmetlerinin fîsebilillâh harpten usanmayıp harbe devam ettiklerini ve yorulmayıp düşmanlarına baş eğmediklerini beyanla ümmet-i Muhammediyeyi Resulullah'la beraber mücahedeye teşvik etmektir. Binaenaleyh; (Uhud) Gazasında Resulullah'ın katlolunduğuna dair şayi' olan yalan üzerine harbi terkedip düşmandan korkan ve hattâ reis-i münafıkîn olan (Abdullah b. Selûl) ile düşmana dehalet edip, eman talebi için onu şefaatçi yapmak isteyen zayıf kalpli müslümanlara bu âyetle Cenab-ı Hak tariz etmistir.vehin ; insanın her tarafını ihata eden korku ve kalbe arız olan zaaftır. zaaf; cismin kuvvet ve kudretini ihlâl eden zayıflık ve imanlarının gevşeyip kalbe ânz olan şek ve şüphedir. istikânet; zaafının eser~i aczini hariçte göstermek ve düşmana boyun eğmektir. Vacip Tealâ bu âyette enbiya-yı sabıkanın birçoklarının ümmetlerinde beş sıfat zikretmiştir: Birincisi; düşmanla muharebeden çekinmemek. İkincisi; düşmandan korkup asla fütur getirmemek. Üçüncüsü; düşmana karşı asla zayıf görünmemek. Dördüncüsü; düşmandan korkup boyun eğmemek. Beşincisi; düşmana karşı sabır ve sebat edip metanetini kaybetmemektir. İşte bu âyette Ce-nab-ı Hak bunları beyanla ümmet-i Muham.medin dahî düşmana karşı bu sıfatları takınması ve eser-i zaaf göstermemesi lâzım olduğunu beyan ve harbe terğib buyurmuş ve düşmana karşı sabredenlere yardım edeceğine işaret etmiştir. Çünkü Beyzavi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hakk'm sabredenlere muhabbetini beyanet-mek; düşmanlarına karşı nusret edip kadirlerini âli kılacağını va'-detmektir. Zira; Allah'ın kuluna muhabbeti dünyada i'zazü ikram ve âhirette sevaba muvaffak kılmakla Cennet'e ithal etmektir. Rabb-i Tealâ'ya mensup olan ulema, fukaha ve âbid mânâsınaysa da, Taberî'de beyan olunduğuna nazaran cemâ-ât-ı kesîre, binlerce çok kimseler mânâsında dahî müstameldir. Burada hangi mânâ murad olunursa olunsun birçok kimselerin nebi-leriyle beraber düşmana karşı vardıklarını beyandır.

Âl-i İmran 3:147

Vacip Tealâ geçmiş ümmetlerden din-i ilâhi uğrunda düşmana karşı sebat eden mücahitlerin fiilen muhassenatmı beyanettiği gibi kavlen muhassenatmı dahî beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; onların sözleri şu duaları oldu ki, onlar maddî kuvvetleriyle beraber a'dânın şerrini defe çalıştıkları gibi mânevi olarak da Cenab-ı Haktan istimdad etmekten dahî geri durmadılar. Şu halde ümmet-i Muhammed'in fiilen onlara uymaları ve mücahe-deye devamları lâzım olduğu gibi kavlen dahi iktida edip onların duaları gibi veya sair dualarla Cenab-ı, Hak'tan istimdad etmeleri lâzım olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü Kur'ân'da zikretmek; bu ümmetin ittibaı içindir. Binaenaleyh; ümmet-i Muhammedin de maddî ve mânevi esbaba tevessül etmeleri vaciptir. Bu âyette Cenab-ı Hakkın nusretine istihkakın şartlarını beyan vardır. Çünkü; ümem-i sâlifenin Allah'tan nusret taleb edenleri şu tertibe riayet etmişlerdir: Birincisi; günahlarının mağfiretini istemek, ikincisi; ciddiyetle kebairden tevbe edip israftan tevakki etmeyi Cenab-ı Hak'tan istirham etmek, üçüncüsü; muharebede tesadüf edeceği meşakkatten zaaf göstermeyip ayaklarının sabit olmasını Cenab~ı Hak'tan istemek, dördüncüsü; kâfirler üzerine nusret vermesini Rabbisinden istirham eylemektir. Şu halde nusretin şartları; günahtan teberri, sabır ve sebat edip eser-i zaaf göstermemektir. Zira Cenab-ı Hakkın ümem-i sâlifenin işbu tertibe riayetlerini beyanetmesi; bu tertibe riayetin lüzumunu beyan ve ümmet-i Muhammed'e talim etmektir ki, bu tertibe riayet olunan duanın kabul olunacağına işaret etmiştir.

Âl-i İmran 3:148

Vacip Tealâ ümem-i salife mücahitlerinin muhassenat-ı fiiliye ve kavliyelerini beyanettiği gibi hasenelerinin mükâfatını dahi be-yanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile sevab-ı dünya ile murad; mamur olmak ve düşmanı kahretmek ve hüsn-ü sena ve nur-u imanla kalpleri münşerih olmak ve şüphelen bilkülliye zail olup masiyetleri kefaret olunarak günahlarından tâhir olmaktır. Sevab-ı âhir etle murad; Cennet ve Cennet'te olan nimetler ve ferah ve sürür ve enva-ı tazimat ile mütena'im olmak ve ce-mal-i ilâhiyi müşahede etmektir. Gerçi bunlar henüz verilmemişse de, Cenab-ı Hak âhirette vereceğini vaadettiğinden bilfiil vermiş gibi addolunduğu cihetle «Allahü Tealâ verdi» denilmiştir. Nimet-i âhiretin küllisi güzel olup celâleti kader sahibi olduğuna işaret için sevab-ı âhireti hüsün ile tavsif buyurmuştur. Nimet-i dünya az olduğu gibi birtakım mazarratla karışık olduğundan hüsünle tavsif etmemiştir. Mücahitlerin maddi esbapla ve düşmanlarıyla fisebilillâh muharebeleri ve dinleri uğrunda canlarını fedaya hazır olmaları ve manevi istiğfarla günahlara tevbe ve dua ile Cenab-ı Hakka ilticaları ihsan olduğuna işaret için mücahidinden ile ta'bir olunmuştur. Çünkü; işleri ve sözleri ih-lâsa mukarin ibadet olduğu cihetle ihsan kabilinden olduğunu beyan için denmiştir, yoksa denilse olabilirdi. Ancak ihsan sıfatıyla muttasıf oldukları anlaşılmazdı.

Âl-i İmran 3:149

Vacip Tealâ ümem-i salife mücahitlerinin muhassenatını be-yanettiği gibi kâfirlerin sözlerine itaat etmemelerini mü'minlere tavsive etmek üzere buyuruyor. Çirkin olan makam; Cehennem ateşidir. Yani; ey mü'minler! Siz ihlâs üzere bize teveccüh edin ve ancak bizden yardım isteyin, kâfirlerin sözlerine aldanmayın ve kendilerine ehemmiyet vermeyin ve onlardan korkmayın. Zira; biz onların kalplerine şirkleri sebebiyle korku bırakırız. Binaenaleyh; zayıf olduğunuz halde sizden korkarlar, üzerinize gelemezler. Çünkü; batıl olan şirki irtikâp edin diyerek onlara bir delil nazil olmadığı halde kendi elleriyle taştan ve ağaçtan yaptıkları putları Allah'a şerik itikad etmelerinin şeameti sebebiyle onların kalbi korku ve ıztıraptan hâli olmadığı cihetle sizin üzerinize korktuğunuz derecede gelemezler. Binaenaleyh; onlardan korkup sözlerine itimad etmeyin Şu halde onlar dünyada şevket-i İslâmiyeden havf üzere vakit geçirdikleri gibi âhirette onların makamları zâlimler için hazırlanan Cehennem ateşidir ve zalimlerin makamları olan Cehennem ne kadar fena oldu? Fahr-i Razi, Hâzin ve Kazi'nin beyanları veçhile kâfirlerin kalplerine korku bırakılması (Uhud) vakasına mahsus olmak ihtimali varsa da, esah olan lâfzın umumuna nazaran her yerde ve her zamana şâmil olmaktır. Gerçi bundan evvelki âyetler (Uhud) vakası hakkında olduğu gibi bu âyet dahi (Uhud) vakası hakkında nazil olmak ye ashabı teşci için Kureyş kâfirlerinin kalplerine korku ilka olunduğunu beyanetmek muhtemelse de, âyetlerde se-beb-i nüzulün hususuna bakılmayıp ancak lâfzın umumu nazar-ı itibara alınmak kaidedir. Binaenaleyh bir vakanın hükmünü beyan hakkında nazil olan âyetin hükmü; o vakaya münhasır olmaz. Kıyamete kadar o vakanın emsali havadisin cümlesinin ahkâmına şâmil olur. (Uhud) vakasında kâfirler galip oldukları halde hiçbir sebep olmaksızın kendilerine korku arız olduğundan galipken mağlûp gibi firar ettiler. Halbuki harbe devam etseler ehl-i İslâmı daha ziyade perişan edebilirlerdi. (Uhud)'da arız olan korku üzerine firar edip bir müddet gittikten sonra (Ebu Süfyan) ve aVânı nedamet ederek geri dönüp ehl-i imanı tamamen kılıçtan geçirmeyi azmetmişlerse de, Allahü Tealâ'nın onlara inzal ettiği korku sebebiyle cesaret edememişlerdir. İşte eh-li İslâmın azlığı ve bozulmasıyla beraber Allahü Tea-lâ'nın lûtfu olarak korkuyu kâfirlerin kalplerine yerleştirmekle bu âyetteki vaadini birinci defa olarak (Uhud) vakasında incaz buyurmuştur. Binaenaleyh; şu halde Vacip Tealâ'nm ehl-i İslama lutfunun ve ehl-i küfre gazabının eseri olduğu cihetle din-i İslâm'ın yardımcısı gayet az olup bütün dünya küfürle dolu ve edyan-ı saire erbabıyla memlû bulunduğu halde din-i İslâm'ı edyan-ı saire üzere âli ve edyan-ı saire erbabını makhur ve küre-i arzın bir kısm-ı mühimmini ehl-i İslâmla doldurmuştur. İşte bu; ancak ina-yet-i ilâhiyedir, başka bir sebeple hâsıl olmak imkânı yoktur. Zira; ehl-i İslâm diyanete riayetle beraber ciddiyetle çalışmaları üzerine Cenab-ı Hakkın mahâbet-i îslâmiyeyi düşmanların gözlerinde büyütmek suretiyle ve kalplerine korku koymasıyla hâsıl olduğu meydanda bir hakikattir. Gerçi bilumum ehl-i küfrün müslümanlardan korktukları görülmezse de, imanı olmayan her şahıs, kâfir olduğu haysiyette küfrü sebebiyle elbette İslâmla karşı karşıya geldiğinde kalbinde herhalde bir korku olacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Bu âyetin eseri de her zaman görülmektedir. Yalnız müslü-manlarm diyanete riayetleri şarttır. Diyanete riayet etmeksizin «Ben müslümanım» diyerek Allah'tan lütuf beklemek doğru olamayacağı aşikârdır. Çünkü; Allahü Tealâ mü'minlere ve mü'min-ler içinden müttekilere vaad buyuruyor. Binaenaleyh; yalnız isminin müslüman ismi olması kâfi olamaz. İsmi müslüman olduğu gibi özü de müslüman olmak lâzımdır ve korku herkesin bulunduğu hal ve mevkie göre olur. Meselâ; asker olanların korkuları harp meydanında olduğu gibi erbab-ı ilmin korkusu da mübahese meydanında olacağı şüphesiz olup şimdiye kadar ehl-i İslâm ule-masıyla Nasârâ uleması aralarında diyanete müteallik mübahase-lerde daima ulema-yı İslâmiye galip olmuştur ve Resûlullah'ın «Bir aylık mesafede düşmanın kalbine arız olan korku sebebiyle ben mensur oldum» hadîs-i şerifi de bu manâyı teyid etmektedir. hasmı ilzam ve defedecek kuvvetli delildir. Şirkin hak olduğuna dair bir delil nazil olmadığı halde şirketmek cehalet ve hamakatten başka birşey olmadığı cihetle bu âyette müşriklerin hamakatlerini ispat vardır. Zira; Hak olduğuna delil olmadığı gibi Hak olduğunu ispat etmekte mümkün olmayan birşeyi irtikâp edip ibadet addetmek hamakatten başka birşey değildir. Binaenaleyh; müşriklerin dünyada halleri korku, endişe ve ıztırap ve âhirette halleri Cehennem'de yanmaktır. Nisaburi ve Taberi'de beyanolunduğu veçhile bu âyet, Cenab-ı Hakkın ehl-i İslama nus-ret edeceğine vaadidir. Zira düşmanın kalbine korku koymak; es-bab-ı istilânın büyüğüdür. Yani «(Uhud) vakasında her nekadar evvel galipken, sonra mağlûp olmuşsanız da biz düşmanınızın kalbine korku ilka etmekle size nusret vereceğiz. Binaenaleyh; merak etmeyin» demektir.

Âl-i İmran 3:150

Vacip Tealâ ümem-i salife mücahitlerinin muhassenatını be-yanettiği gibi kâfirlerin sözlerine itaat etmemelerini mü'minlere tavsive etmek üzere buyuruyor. Çirkin olan makam; Cehennem ateşidir. Yani; ey mü'minler! Siz ihlâs üzere bize teveccüh edin ve ancak bizden yardım isteyin, kâfirlerin sözlerine aldanmayın ve kendilerine ehemmiyet vermeyin ve onlardan korkmayın. Zira; biz onların kalplerine şirkleri sebebiyle korku bırakırız. Binaenaleyh; zayıf olduğunuz halde sizden korkarlar, üzerinize gelemezler. Çünkü; batıl olan şirki irtikâp edin diyerek onlara bir delil nazil olmadığı halde kendi elleriyle taştan ve ağaçtan yaptıkları putları Allah'a şerik itikad etmelerinin şeameti sebebiyle onların kalbi korku ve ıztıraptan hâli olmadığı cihetle sizin üzerinize korktuğunuz derecede gelemezler. Binaenaleyh; onlardan korkup sözlerine itimad etmeyin Şu halde onlar dünyada şevket-i İslâmiyeden havf üzere vakit geçirdikleri gibi âhirette onların makamları zâlimler için hazırlanan Cehennem ateşidir ve zalimlerin makamları olan Cehennem ne kadar fena oldu? Fahr-i Razi, Hâzin ve Kazi'nin beyanları veçhile kâfirlerin kalplerine korku bırakılması (Uhud) vakasına mahsus olmak ihtimali varsa da, esah olan lâfzın umumuna nazaran her yerde ve her zamana şâmil olmaktır. Gerçi bundan evvelki âyetler (Uhud) vakası hakkında olduğu gibi bu âyet dahi (Uhud) vakası hakkında nazil olmak ye ashabı teşci için Kureyş kâfirlerinin kalplerine korku ilka olunduğunu beyanetmek muhtemelse de, âyetlerde se-beb-i nüzulün hususuna bakılmayıp ancak lâfzın umumu nazar-ı itibara alınmak kaidedir. Binaenaleyh bir vakanın hükmünü beyan hakkında nazil olan âyetin hükmü; o vakaya münhasır olmaz. Kıyamete kadar o vakanın emsali havadisin cümlesinin ahkâmına şâmil olur. (Uhud) vakasında kâfirler galip oldukları halde hiçbir sebep olmaksızın kendilerine korku arız olduğundan galipken mağlûp gibi firar ettiler. Halbuki harbe devam etseler ehl-i İslâmı daha ziyade perişan edebilirlerdi. (Uhud)'da arız olan korku üzerine firar edip bir müddet gittikten sonra (Ebu Süfyan) ve aVânı nedamet ederek geri dönüp ehl-i imanı tamamen kılıçtan geçirmeyi azmetmişlerse de, Allahü Tealâ'nın onlara inzal ettiği korku sebebiyle cesaret edememişlerdir. İşte eh-li İslâmın azlığı ve bozulmasıyla beraber Allahü Tea-lâ'nın lûtfu olarak korkuyu kâfirlerin kalplerine yerleştirmekle bu âyetteki vaadini birinci defa olarak (Uhud) vakasında incaz buyurmuştur. Binaenaleyh; şu halde Vacip Tealâ'nm ehl-i İslama lutfunun ve ehl-i küfre gazabının eseri olduğu cihetle din-i İslâm'ın yardımcısı gayet az olup bütün dünya küfürle dolu ve edyan-ı saire erbabıyla memlû bulunduğu halde din-i İslâm'ı edyan-ı saire üzere âli ve edyan-ı saire erbabını makhur ve küre-i arzın bir kısm-ı mühimmini ehl-i İslâmla doldurmuştur. İşte bu; ancak ina-yet-i ilâhiyedir, başka bir sebeple hâsıl olmak imkânı yoktur. Zira; ehl-i İslâm diyanete riayetle beraber ciddiyetle çalışmaları üzerine Cenab-ı Hakkın mahâbet-i îslâmiyeyi düşmanların gözlerinde büyütmek suretiyle ve kalplerine korku koymasıyla hâsıl olduğu meydanda bir hakikattir. Gerçi bilumum ehl-i küfrün müslümanlardan korktukları görülmezse de, imanı olmayan her şahıs, kâfir olduğu haysiyette küfrü sebebiyle elbette İslâmla karşı karşıya geldiğinde kalbinde herhalde bir korku olacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Bu âyetin eseri de her zaman görülmektedir. Yalnız müslü-manlarm diyanete riayetleri şarttır. Diyanete riayet etmeksizin «Ben müslümanım» diyerek Allah'tan lütuf beklemek doğru olamayacağı aşikârdır. Çünkü; Allahü Tealâ mü'minlere ve mü'min-ler içinden müttekilere vaad buyuruyor. Binaenaleyh; yalnız isminin müslüman ismi olması kâfi olamaz. İsmi müslüman olduğu gibi özü de müslüman olmak lâzımdır ve korku herkesin bulunduğu hal ve mevkie göre olur. Meselâ; asker olanların korkuları harp meydanında olduğu gibi erbab-ı ilmin korkusu da mübahese meydanında olacağı şüphesiz olup şimdiye kadar ehl-i İslâm ule-masıyla Nasârâ uleması aralarında diyanete müteallik mübahase-lerde daima ulema-yı İslâmiye galip olmuştur ve Resûlullah'ın «Bir aylık mesafede düşmanın kalbine arız olan korku sebebiyle ben mensur oldum» hadîs-i şerifi de bu manâyı teyid etmektedir. hasmı ilzam ve defedecek kuvvetli delildir. Şirkin hak olduğuna dair bir delil nazil olmadığı halde şirketmek cehalet ve hamakatten başka birşey olmadığı cihetle bu âyette müşriklerin hamakatlerini ispat vardır. Zira; Hak olduğuna delil olmadığı gibi Hak olduğunu ispat etmekte mümkün olmayan birşeyi irtikâp edip ibadet addetmek hamakatten başka birşey değildir. Binaenaleyh; müşriklerin dünyada halleri korku, endişe ve ıztırap ve âhirette halleri Cehennem'de yanmaktır. Nisaburi ve Taberi'de beyanolunduğu veçhile bu âyet, Cenab-ı Hakkın ehl-i İslama nus-ret edeceğine vaadidir. Zira düşmanın kalbine korku koymak; es-bab-ı istilânın büyüğüdür. Yani «(Uhud) vakasında her nekadar evvel galipken, sonra mağlûp olmuşsanız da biz düşmanınızın kalbine korku ilka etmekle size nusret vereceğiz. Binaenaleyh; merak etmeyin» demektir.

Âl-i İmran 3:151

Vacip Tealâ düşmanların kalplerine korku koyacağını beyandan sonra bu vaadini incaz ettiğini beyanetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; dünyayı murad edenler emval-i ganimet almak için kendilerine tayin olunan mahalli terkle Resûlullah'a âsi oldular ve âhireti murad edenler Resûlullah'm emrine itaatle olduğu merkezde karar ettiler. Binaenaleyh; kullarının kusurlarını affeder. Çünkü kusuru affetmek; Allah'ın ihsanı cümlesindendir. Vacip Tealâ bu âyette dokuz hüküm beyan buyurmuş ve bunların cümlesi (Uhud)'da vaki olmuştur. Birinci hüküm; vadini sadık kılmak ve incaz etmektir. Çünkü; (Uhud)'da Vacip Tealâ ittika ile beraber sabretmek şartıyla nusretini Resulüne vaadetnıişti. Resulullah (Cebel-i Uhud)'u arkasına ve Medine'yi karşısına aldı ve cebelin esasını merkez tayin etti ve muharebe leh ve aleyhte nasıl cereyan ederse tirendazların merkezi bırakmamalarını emreyledi. Orada sebat ettikleri müddet galip oldular. Hatta Rasûlullah rüyasında, bir koç kesmiş ve bunu; düşmandan bir bahadırın katlolunacağıyla tabir etmişti. Müşriklerin alemdarı şüc'an-ı Araptan, (Talha b. Osman)'m katli ve kâfirlerin mağlûp olmasıyla Allah'ın vaadettiği nusret hasıl olmakla vaadini ve Resulünün rü'yasmı tasdik etti. Çünkü; bidayet-i harpte nusretin şartı olan takva var ki, emre muhalefet yok ve sabır da var ki silâh atanlar merkezde sebat ediyorlardı. İkinci hüküm; ehl-i imanın kâfirlerin hislerini izale etmeleridir. (Uhud)'da bu da vaki olmuştur. Zira; bidayet-i harpte Allah'ın emri ve izniyle mü'minler kâfirleri öldürmekle hislerini ve ruhlarını izale etmişlerdi. Üçüncü hüküm; isyanlarıdır. Çünkü; kâfirlerin mağlûp olmaları üzerine emval-i ganimeti görünce tirendâzân Resulullah'ın sebat emrine muhalefetle isyan ederek emvâl-i ganimet toplamak üzere merkezi terk ettiler. Galebenin şartı olan takva ve sabır zayi' olunca haklarında zuhur eden nusreti kaybettiler ve galipken mağlûp oldular. Dördüncü hüküm; niza'dır. Çünkü; merkezden emval-i ganimet için hareketi; bir kısmı tecviz edip «Bizim sebat etmemiz galip oluncaya kadardı, şimdi galip olduk. Merkezi terketmekte zarar yoktur» dedi. Diğer kısım da «Emr-i Resulullah harp bitinceye kadardır. Binaenaleyh; merkezde sebat lâzımdır» dedi. Velhasıl bu suretle beyinlerinde niza da vuku bulduğunu Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Beşinci hüküm; ehl-i İslâmın korkmalarıdır. Zira emr-i Re-sulullaha muhalefet neticesi galibiyet mağlûbiyete tebeddül edip zuhur eden muzafferiyet kaybolunca korktular. Hatta severek almaya koştukları emval-i ganimeti almaya elleri değmedi ve ne yapacaklarını şaşırdılar. İşte emre muhalefet fena halde bozgunluğa sebebiyet verdi. Binaenaleyh; askerlikte âmirin emrine muhalefetin caiz olmadığı bu âyetle sabittir. Altıncı hüküm; bazıların dünya murad edip bazıların da âhi-ret murad etmeleridir. Zira; (Uhud)'da merkezi terkedenler dünya murad edenlerdi ki, emval-i ganimet almak için terkettiler ve merkezi terketmeyenler âhiret sevabı murad edenlerdir ki, Kazi'nin beyanına nazaran alemdarlarıyla beraber on kişiden aşağı olduğu mervidir. Yedinci hüküm; ehl-i İslâm'ın kâfirlerden uzak olmasıdır. Çünkü; merkezden hareket edince kâfirlerin galip olmaları üzerine asakir-i İslâmiye firara yüz tutup kâfirlerden uzaklaşmışlardı. Zira; Ailahü Tealâ nusretini kesiverince firara mecbur oldular. Çünkü; Allahü Tealâ ehl-i İslama imtihan muamelesi yapmak için muhalefetten hâsıl olan kusurlarına binaen bir müddet kâfirlere müsaadeyle ehl-i imanı firara mecbur ederek onlardan uzaklaştırdı ki, muhalefetin acısını tatsınlar ve bir daha emr-i Rasûle ihtimam ve dikkat etsinler. Sekizinci hüküm; Allahü Tealâ'nın, muhalefet edenlerin kusurlarını affetmesidir. Zira; affetmemiş olsaydı kâfirlerin kalplerine korku ilka etmekle kâfirleri kaçırmazdı. Halbuki kâfirlerde bir müddet galebe devam ettikten sonra hiçbir sebep olmaksızın mağlûp gibi firar etmişlerdir. İşte şu firarları; Allah'ın mü'min-lerin kusurlarını affının eseridir. Dokuzuncu hüküm; Allahın fazlu ihsan sahibi olmasıdır. Bu âyet-i celile; büyük günahı irtikâp eden kimsenin mü'min olduğuna delâlet eder. Zira; esna-yı muharebede emr-i Resulullaha muhalefet günah-ı kebireden olduğu halde onların günahlarını affetmek ve onlara nusret vermek Allahm fazlu ihsanı olup mü'min-lere fazlu ihsan sahibi olduğunu beyanla mürtekib-i kebire olan kimselere mü'min tabiri, kebireyi irtikâp eden insanı imandan çıkarmadığına delâlet eder. Hulâsa; bidayet-i harpte kâfirleri katledip mağlûp kılmakla Allahü Tealâ'nın vaadini tasdik ettiği ve nusret; ittikaya ve mevkilerinde sabra mütevakkıf olduğu cihetle emre muhalefet ederek isyanla ittikayı ve makamlarım terk ve sabrı fevtedince, nusretin kesildiği ve bozgunluğa sebep; emval-i ganimet almak için yerlerini terk etmeleri olduğu ve Allahü Tealâ fazlu ihsanı eseri olarak onları kâfirlerden uzak kıldığı ve kusurlarını affettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:152

Vacip Tealâ düşmanların kalplerine korku koyacağını beyandan sonra bu vaadini incaz ettiğini beyanetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; dünyayı murad edenler emval-i ganimet almak için kendilerine tayin olunan mahalli terkle Resûlullah'a âsi oldular ve âhireti murad edenler Resûlullah'm emrine itaatle olduğu merkezde karar ettiler. Binaenaleyh; kullarının kusurlarını affeder. Çünkü kusuru affetmek; Allah'ın ihsanı cümlesindendir. Vacip Tealâ bu âyette dokuz hüküm beyan buyurmuş ve bunların cümlesi (Uhud)'da vaki olmuştur. Birinci hüküm; vadini sadık kılmak ve incaz etmektir. Çünkü; (Uhud)'da Vacip Tealâ ittika ile beraber sabretmek şartıyla nusretini Resulüne vaadetnıişti. Resulullah (Cebel-i Uhud)'u arkasına ve Medine'yi karşısına aldı ve cebelin esasını merkez tayin etti ve muharebe leh ve aleyhte nasıl cereyan ederse tirendazların merkezi bırakmamalarını emreyledi. Orada sebat ettikleri müddet galip oldular. Hatta Rasûlullah rüyasında, bir koç kesmiş ve bunu; düşmandan bir bahadırın katlolunacağıyla tabir etmişti. Müşriklerin alemdarı şüc'an-ı Araptan, (Talha b. Osman)'m katli ve kâfirlerin mağlûp olmasıyla Allah'ın vaadettiği nusret hasıl olmakla vaadini ve Resulünün rü'yasmı tasdik etti. Çünkü; bidayet-i harpte nusretin şartı olan takva var ki, emre muhalefet yok ve sabır da var ki silâh atanlar merkezde sebat ediyorlardı. İkinci hüküm; ehl-i imanın kâfirlerin hislerini izale etmeleridir. (Uhud)'da bu da vaki olmuştur. Zira; bidayet-i harpte Allah'ın emri ve izniyle mü'minler kâfirleri öldürmekle hislerini ve ruhlarını izale etmişlerdi. Üçüncü hüküm; isyanlarıdır. Çünkü; kâfirlerin mağlûp olmaları üzerine emval-i ganimeti görünce tirendâzân Resulullah'ın sebat emrine muhalefetle isyan ederek emvâl-i ganimet toplamak üzere merkezi terk ettiler. Galebenin şartı olan takva ve sabır zayi' olunca haklarında zuhur eden nusreti kaybettiler ve galipken mağlûp oldular. Dördüncü hüküm; niza'dır. Çünkü; merkezden emval-i ganimet için hareketi; bir kısmı tecviz edip «Bizim sebat etmemiz galip oluncaya kadardı, şimdi galip olduk. Merkezi terketmekte zarar yoktur» dedi. Diğer kısım da «Emr-i Resulullah harp bitinceye kadardır. Binaenaleyh; merkezde sebat lâzımdır» dedi. Velhasıl bu suretle beyinlerinde niza da vuku bulduğunu Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Beşinci hüküm; ehl-i İslâmın korkmalarıdır. Zira emr-i Re-sulullaha muhalefet neticesi galibiyet mağlûbiyete tebeddül edip zuhur eden muzafferiyet kaybolunca korktular. Hatta severek almaya koştukları emval-i ganimeti almaya elleri değmedi ve ne yapacaklarını şaşırdılar. İşte emre muhalefet fena halde bozgunluğa sebebiyet verdi. Binaenaleyh; askerlikte âmirin emrine muhalefetin caiz olmadığı bu âyetle sabittir. Altıncı hüküm; bazıların dünya murad edip bazıların da âhi-ret murad etmeleridir. Zira; (Uhud)'da merkezi terkedenler dünya murad edenlerdi ki, emval-i ganimet almak için terkettiler ve merkezi terketmeyenler âhiret sevabı murad edenlerdir ki, Kazi'nin beyanına nazaran alemdarlarıyla beraber on kişiden aşağı olduğu mervidir. Yedinci hüküm; ehl-i İslâm'ın kâfirlerden uzak olmasıdır. Çünkü; merkezden hareket edince kâfirlerin galip olmaları üzerine asakir-i İslâmiye firara yüz tutup kâfirlerden uzaklaşmışlardı. Zira; Ailahü Tealâ nusretini kesiverince firara mecbur oldular. Çünkü; Allahü Tealâ ehl-i İslama imtihan muamelesi yapmak için muhalefetten hâsıl olan kusurlarına binaen bir müddet kâfirlere müsaadeyle ehl-i imanı firara mecbur ederek onlardan uzaklaştırdı ki, muhalefetin acısını tatsınlar ve bir daha emr-i Rasûle ihtimam ve dikkat etsinler. Sekizinci hüküm; Allahü Tealâ'nın, muhalefet edenlerin kusurlarını affetmesidir. Zira; affetmemiş olsaydı kâfirlerin kalplerine korku ilka etmekle kâfirleri kaçırmazdı. Halbuki kâfirlerde bir müddet galebe devam ettikten sonra hiçbir sebep olmaksızın mağlûp gibi firar etmişlerdir. İşte şu firarları; Allah'ın mü'min-lerin kusurlarını affının eseridir. Dokuzuncu hüküm; Allahın fazlu ihsan sahibi olmasıdır. Bu âyet-i celile; büyük günahı irtikâp eden kimsenin mü'min olduğuna delâlet eder. Zira; esna-yı muharebede emr-i Resulullaha muhalefet günah-ı kebireden olduğu halde onların günahlarını affetmek ve onlara nusret vermek Allahm fazlu ihsanı olup mü'min-lere fazlu ihsan sahibi olduğunu beyanla mürtekib-i kebire olan kimselere mü'min tabiri, kebireyi irtikâp eden insanı imandan çıkarmadığına delâlet eder. Hulâsa; bidayet-i harpte kâfirleri katledip mağlûp kılmakla Allahü Tealâ'nın vaadini tasdik ettiği ve nusret; ittikaya ve mevkilerinde sabra mütevakkıf olduğu cihetle emre muhalefet ederek isyanla ittikayı ve makamlarım terk ve sabrı fevtedince, nusretin kesildiği ve bozgunluğa sebep; emval-i ganimet almak için yerlerini terk etmeleri olduğu ve Allahü Tealâ fazlu ihsanı eseri olarak onları kâfirlerden uzak kıldığı ve kusurlarını affettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:153

Vacip Tealâ (Uhud) vakasında ashabın bazısından vaki olan kusuru affettiğini, beyandan sonra affa istihkaklarının sebebini be-yanetmek üzere buyuruyor. Beyzavi'nin beyanı veçhile âyet-i sabıkada-olan iptilâya mütealik olursa mânâ-yı nazım: … demektir. Ashaptan merkezde bulunanların ekserisi firar edince Resulul-lah'ın «İbadallah! Bana gelin, ben Allah'ın Rasûlüyüm, muharebe edin firar etmeyin» dediği mervidif ve arkalarından Resulullah'm çağırdığına dair âyette sarahat vardır. bu makamda isabe ; gam'ın cezasıdır. Yani; «Allahü Tealâ sizi gamla cezalandırdı» demektir. Fakat gam'ın bir olmadığını beyan için buyurmuştur ki, katil ve esaret gamları olduğu gibi hezimet ve Resulullah'm katlolunduğuna dair haberler de vardı ve Ebu Süfyan'm (Cebel-i Uhud)'un yukarısından bağırdığı vakit müslümanların, müşriklerin hücum edip hepimizi katledecek diye gamları dahi vardı. Çünkü; merkezde olanlar Resulullah'm emrine muhalefetle mahzun ettiklerine ceza olarak Vacip Tealâ onları enva-ı gamla mağmum etmiş ve kederleri son dereceye varmıştı. (Uhud) vakarının kederi birçok zaman devam etmiştir. Çünkü; kendilerinden vaki olan hata neticesi birçok akraba ve ahbapları katlolundu ve Resulullah'm mübarek yüzü yaralandı ve dişi şehit oldu ve muhalefetlerinden dolayı azap korkusuyla velhasıl bitmez tükenmez birçok kedere müptelâ oldular. daki lam affa taalluk ederse m,ând-y% nazım : … demektir. lâfzına taalluk ederse mânâ-yı nazım : … Çünkü; hezimet gibi bir gamla müptelâ olunca emval-i ganimet gibi şeylere mahzun olmayı unuttular. Gam üzerine gamın gelmesi fevtolan umur-u dünyaya ve isabet eden mesaibe gamı unutturmak için olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; insanlar bir şey üzerine keder ederken, diğer belâ gelince evvelki belâyı unutmak âdettir. Hulâsa; yevm-i Uhud'da asakir-i İslâmiye bozulunca ashaptan birçok kimseler (Uhud) Dağının tepesine doğru firar edip hiçbir kimseye bakmadıkları ve arkalarından Resulullah'ın çağırdığı ve onları Allah'ın bir kederden sonra diğer bir kederle mücazat ettiği ve bu mücazatın sebebi; geçmiş olan şeyleri unutup onlara mahzun olmamak olduğu ve Allahü Tealâ'mn, insanların emre muhalefet edenleri ve düşmandan firar gibi amellerini bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:154

Vacip Tealâ mü'minlere nusret vadedip nusretin de mü'min-lerin kalplerinde korkunun zail olmasına muhtaç olduğundan, mü'minlerde olan korkuyu kaldırdığını beyanetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; nusret ve zafer ve düşmana galebe onun yedindedir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile (Uhud) vakasında nâs iki jırka olup birincisi; mümin-i kâmil olanlardır. Onların, Allah'ın vaadı-na ve Rasulullah'm haberine itikatları tam olduğundan elbette din-i İslâmın ilâsını isterler ve Allahm nusret vereceğini ümid ederler. Bu fırkaya, (Uhud) Gazasında hâsıl olan inhizâmdan sonra tevbe edince Cenab-ı Hak hafif bir uyku vermekle korkularını emniyete ve meşakkatlerini rahata ve ıztıraplarını sükûnete tebdil ettiğini bu âyetle beyanetmiştir. Uyku; emniyete sebeptir. Zira; korku olan yerde uyku olamaz. Binaenaleyh; uyku gelince emniyet hasıl ve uykudan sonra cebanet şecaata münkalip olur. İşte o zamanda uyku Allah'ın lûtfu ve Rasulullah'm mu'cizesidir. Zira; esna-yı harpte uyku âdetin hilafı olduğu gibi uykunun yalnız müminlere arız olup münafıklara arız olmaması dahi mu'cize olduğu-'na delâlet eder. Uyku insanlar için her zaman nimettir. Çünkü; daima uyanık bulunmak zaaf ve fütur verdiği gibi uyku da kuvvet ve neşatı iade eder. (Uhud) Gazasında ikinci taife; risâlette şek ve Allah'ın va'din-de tereddüd eden münafıklardır. Zira; onlar «Allahü Tealâ Mu-hammed (S.A.)'e nusret etmez ve zafer vermez» gibi sû-i zannederlerdi. Binaenaleyh; âdânın hücumu arasında imanında ihlâs olan müminlerden herbiri bir yerde hafif az bir uykuyla istirahat edip elem ve kederden hâli oldukları zaman, münafıklar sû-i akiy-deleri neticesi enva-ı gumum içinde son derece muztariplerdi ve bu da ehl-i imanın akıbetleri emniyet ve münafıkların akıbetleri havfü ıztırap olduğuna taraf-ı ilâhiden bir beşaretti. Münafıkların cahiliye zannıyla zanlarından murad; Allah'ı tekzip etmeleri ve Muhammed (S.A.) resul olsa, onun üzerine müşrikler musallat olmazdı ve müşriklerin kuvveti ve eshab-ı Resulullah'ın zaafı ve müşriklerin haklı ve Muhammed (S.A.j'in hâşâ hak yedinde değil gibi birtakım evhamla uğraşmalarıdır, (Uhud) Gazasına çıkılmadan evvel Rasulullah'm Ashabıyla beraber müşaveresinde reis-i münafıkin (Abdullah b. Übey) de bulunduğu ve Medine'den çıkılmayıp Medine'den müdafaa olunmasını re'yedenler tarafında olduğu ve halbuki ekseriyetin reyi, (Uhud)'a gidip orada muharebe etmek ciheti olmakla ekseriyetin re'yiyle (Uhud)'a gidilip esna-yı muharebede Hazreç'ten birçok kimseler şehid olarak inhizam vuku' bulduğunu reis-i münafıkine söylediklerinde demiştir. Yani; «Bize ne taalluk eder, Muhammed (S.A.) bizim sözümüzü dinlemedi, birtakım çocukların sözüne uydu. Bizim sözümüzle bir zarar olmadı ki, bize bunu haber veresiniz. Gidin Muhammed (S.A.)'e söyleyin» demek istedi. Yahut Hazreç kabilesinden katlolunanları haber verdiklerinde «Muhammed (S.A.)'in va'dettiği nusret ve zaferden bize birşey var mıdır? Eğer vaadi doğru olsaydı bu bozgunluk olmazdı» demektir ki «Muhammed (S.A.)'in iddiası doğru olsa, bu mağlûbiyete duçar olmazdı. Halbuki fena halde mağlûp oldu. O halde iddiasında kâziptir» demekle müminlerin kalplerine şüphe koymak istemişlerdir. Cenab-ı Hak da emrin küllisi kendine mahsus olduğunu beyanla onları reddetmiştir. Çünkü; her şey Allah'ın kudreti tahtında olunca hikmeti icabı bazan dostlarını ve bazan da düşmanlarını galip kılar ve hiç kimse karışamaz. Binaenaleyh; düşmanların galip olması haklı olmalarını icabetmez. Kezalik bazan dostlarını fakir, düşmanlarını zengin kılar ve bazan da bunun aksini işler ve kimsenin birşey demeye hakkı yoktur. Bunların cümlesi herşeyin kaza-yı ilâhi tahtında olduğuna delâlet eder. Hulâsa (Uhud) vak'asmda bozgunluktan sonra İslâm taifesine lütuf olarak Cenab-ı Hakkın hafif bir uyku ihsanıyla istirahatle-rini temin ve münafık taifesini uykudan ve istirahatten mahrum ettiği ve onların Cenab-ı Hakka sû-i zanlarının cezasını çektikleri ve onlara, katlolunanlar haber verildiğinde «Bize ne taalluk eder. Biz mi sebep olduk? Bizim sözümüze bakılsaydı böyle olmazdı» dedikleri ve bu sözlerine «Emrin küllisi Allah'ın» olmasıyla Ra-sulullah'm cevap verdiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Vacip Tealâ münafıkların sıfat-ı zemimesinden bazı âhari be-yanetmek üzere buyuruyor. Çünkü; o mahalde ve o vakitte katlolunacağma irade-i ilâhiye taalluk eden kimsenin eceli takaddüm ve teahhur kabul etmez. Elbette katlolunur. Vacip Tealâ münafıkların sıfat-ı zemimesinden bazı âhari be-yanetmek üzere buyuruyor. Çünkü; o mahalde ve o vakitte katlolunacağma irade-i ilâhiye taalluk eden kimsenin eceli takaddüm ve teahhur kabul etmez. Elbette katlolunur. Vacip Tealâ münafıkların sıfat-ı zemimesinden bazı âhari be-yanetmek üzere buyuruyor. Çünkü; o mahalde ve o vakitte katlolunacağma irade-i ilâhiye taalluk eden kimsenin eceli takaddüm ve teahhur kabul etmez. Elbette katlolunur. Yani; habibim! Münafıklar sana izhar etmedikleri küfür ve nifakı ve senin risaletinde seklerini kendi kalplerinde gizlerler ve kendileri gibi münafıkların yanma geldiklerinde «Bizim reyimize bakılsa, sözümüz dinlense biz buraya gelip katlolunmazdık. Aklımız olsaydı Muhammed (S.A.)'in sözüyle buraya kadar gelerek Kureyş'le mukatele edip reislerimizi öldürtmezdik» demekle Re-sulullah'tan gizledikleri nifaklarını izhar ederler. Habib-i zişamm! Sen onlara de ki, Siz, dediğiniz gibi kendi evlerinizde olsaydınız katlolunması 'mukadder olanlar bir sebep ve bahaneyle o mahalle çıkar ve katiolundukları mahalde yine katlolunurlardı. Zira; ha-zer kaderi def edemediği gibi, tedbir de takdire mukavemet edemez. Binaenaleyh; katli mukadder olan herhalde katlolunur» demekle onların kaderi inkârlarım reddet. Çünkü; onların o mahalde ve o zamanda katlolunacaklarına ilm-i ilâhi taalluk edince, eğer evlerinde bulunmak katillerine mani' olsa ilm-i ilâhinin cehle tebeddül etmesi lâzım gelir, bu ise muhaldir ve kalplerinizde gizlediğiniz nifakla sizi imtihan etmek için Cenab-ı Hak sizi evlerinizden çıkardı. Gerçi münafıkın gizlediği nifakı Allahü Tealâ bilirse de, kulları bilmediğinden (Uhud)'da vaki olan inhizam üzerine onlar dayanamayıp nifaklarım izhar edince, herkes onların münafık olduklarını Dildiler. Eğer onlar evlerinden çıkmasalardı nifaklarını biraz müddet daha gizlerler,, mümin olanlarla münafıklar tefrik olunmazdı. Çünkü belâya; insanlar için miyardır. Binaenaleyh; insanın iyisi ve kötüsü iptilâ zamanında bilinir. Zira; kazaya razı olanlarla olmayanlar birbirinden iptilâ zamanında ayrılırlar. Kalbinizde olan fenalıkların meydana çıkmasıyla tevbe ve istiğfar edip günahlarınızdan tathir olunmanız için Allahü Tealâ sizi bu inhizamla müptelâ kıldı. Çünkü; Allahü Tealâ insanların kalplerinde olan ihlâs ve nifakı bilir ve ona göre mücazat eder. Vacip Tealâ münafıkların «Bizim reyimizle olsaydı biz buraya gelip katlolunmazdık» sözlerine üç suretle cevap vermiştir: Birincisi; evinde bulunmak o makamda katli mukadder olan kimsenin katline mani olamayacağıdır. İkincisi; bu inhizam sebebiyle onların iyisini kötüsünden seçmektir. Çünkü; iptilâ sebebiyle münafıklar müminlerden seçiliverdiler. Üçüncüsü; bu iptilâ sebebiyle taib ve müstağfer olup günahlarından tathir etmektir. Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran (Uhud) günü asakir-i İslâ-miyeden bir kısmı mecruh ve şehid olmuş, diğer bir kısmı bozgun ve perişan kaçmış, üçüncü bir kısım da maiyet-i Rasulullah'ta sebat etmiştir ki, onlar da ondört kişiden ibaret olup yedisi Muhacirinden ve yedisi Ansardandır. İşte bunlar maiyet-i Resulullah'ta sabit kalmışlardır. Radıyallahü Tealâ anhüm.

Âl-i İmran 3:155

Vacip Tealâ müminleri münafıklardan tefrik için (Uhud) vaka-sıyla müptelâ kıldığını beyanettiği gibi müminlerin inhizamına sebeb-i âhari beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; iki cemiyet harbetmek için birbirine karşı geldikleri günde küfür ve nifak olmaksızın mücerred korkularına binaen sizden bazı kimseler harpten kaçarak saff-ı İslâmdan döndüler. Zira; onların bazı kesbettikleri günahlarına binaen Şeytan ayaklarını kaydırmış ve saff-ı harpte sebatlarına mani olmuştur. Onlar hatalarını bilip kusurlarına nedamet ve tevbe edince, muhakkak Allahü Tealâ onların günahlarını affetti. Zira; Allahü Tealâ kullarının kusurunu mağfiret edici ve azaplarını tacil etmeyip hilim-le muamele buyurucudur. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette hitap; müminleredir. Şeytan'm ayaklarını kaydırması; Resulullah'm tayin ettiği mahalden emval-i ganimete tama'ları sebebiyle o mevkiden hareket ettirmek suretiyle olmuş ve bozgunluğa sebebin de bu olduğu yukarıdan beri bilmünasebe birkaç kere zikredilmiştir. Bazı kesbettikleri günahları yla murad; emr-i Resulul-lah'a muhalefet edip yerlerini terketmeleridir. Çünkü; bu vesileyle Şeytan hezimete fırsat bulmuş ve vesvese ilkasma nail olmuştur. Lâkin kesbettikleri günahları suiniyetle olmadığı cihetle küfre müeddi olmadığından tevbe edince Allahm affına mazhar olmuşlardır. Zira müminlerin tayin olunan mahalli terketmeleri; kâfirlerin inhizammı görmelerinden ve sebatla emrin düşmanın inhizamına kadar devam edeceğini zannetmelerinden neş'et etmiştir. Yoksa Resulullah'a muhalefetleri hâşâ inaden ve kasden muhalefet değil ki muhalefetleri küfrolsun. Şeytan'ın ayaklarını kaydırmasının günahları sebebiyle olduğunu beyanetmek; müminleri ibrete davet etmektir. ' Zira; bütün hatayanm vuku bulması insanın kendi kesbettiği günah olduğunu beyanla Şeytan'ın şerrinden masun kalmaklığm hatayadan tavak-kiye mevkuf olduğunu bildirmektir. Hulâsa; (Uhud) günü düşman askeriyle İslâm askeri harbet-mek üzere birbirine mülâki olduklarında İslâmdan bazı kimselerin merkezi terkle saff-ı harptan çıktıkları ve bazı kusurları sebebiyle Şeytan'ın onların ayaklarını kaydırdığı fakat onlar hatalarını bilip tevbe edince Allah'ın affettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:156

Vacip Tealâ münafıkların, «Harbe gidilmemiş olsaydı şehid olanlar katlolunmazdı» diyerek zuafa-yı mümininin itikatlarını ihlâl etmek istediklerini beyanettiği gibi münafıkların sözleri gibi söylemek müminler için caiz olmadığını dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Vefatlarına veya katillerine gurbette bulunduklarını sebep addederler ve katli ve vefatı Allah'tan bilmezler. Şu halde siz onlar gibi olmayın. Çünkü herşey; Allah'ın halkı ve takdiriyledir.- Bu zanlarını ve fena itikatlarını onlara azap ve hüzün ve esef kılmak için Allahü Tealâ kendilerine söyletti. Binaenaleyh su-i akidelerinin cezasıyla mücazat olunurlar. Gerçi bu âyette kâfirler le murad; münafıklardır ve bu sözü söyleyen onlardır, diyenler varsa da esah olan münafık ve gayr-ı münafık bilumum kâfirlere şâmildir. Çünkü; lâfzın umum üzere istimali bazı sınıfa tahsistan evlâdır. Ekser kâfirlerin mevti gurbete ve katli gazaya nispet etmek âdetleriyse de, bilhassa münafıklar Ashab-ı Resulullah'ı muharebeden tenfir ve Re-sulullah'tan ayırmak için bu sözü çok sarfederlerdi. Aîlahü Tealâ, herşeyi haktan bilmek lâzım olup gurbet ve muharebe gibi şeylerin ölüme sebep olmadığını beyanla münafıkları red ve bu gibi sözleri söylemekten ehl-i imanı nehyetmiştir. Çünkü; bundan evvelki âyetlerde beyan olunduğu veçhile insan için vefat veya katlin takdir olunduğu zamandan teahhur ve tayin olunan mahalden tebeddül mümkün olmadığını beyanla itikad-ı hakkı tafsil etmiştir. Bu âyette müsaferet ve gaza ikisi de zikrolunmuştur. Zira müsaferet; uzak mahalle gitmek olup gaza ise uzakta ve yakında vuku bulduğundan ayrı ayrı zikrolunmuşlardır. Bu sözleri söylemekle münafıkların kalpleri kapanarak basiretleri bağlanıp dalâletleri arttığı cihetle onlar için ebedî hasret ve esef olduğunu Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Çünkü; bunlar müminlerin kalplerini ve itikatlarım ihlâl için ortaya attıkları sözlerin ehl-i imanda tesirini görmeyince ve emeklerinin zayi' olduğunu ve çalışmalarının boşa gittiğini gördükçe elbette hasretleri gün be gün artmıştır. Zira; insanlarda iyi ve kötü sa'yinin semeresini görmekle mesrur ve görmemekle mahzun olmak âdettir. Bunların da Ashaba tesir etmek için söyledikleri sözlerin tesirini göremeyince elbette mükedder olduklarında şüphe yoktur. Çünkü; onlar Ashabını Rasulullah'tan ne kadar uzaklaştırmak istedilerse, Ashab-ı Kiram da o nispette yaklaşmışlardır. Yahut deki lam nehyine merbuttur. Buna nazaran mana-yı nazım * … demektir. Filhakika ifsad için çalışan kimselerin fesadları-na meydan vermemek kadar onlara azap olmaz. Çünkü; ifsad için yaptığı yalanların boşa gitmesi ve ifsaddan beklediği ümitlerinin akîm kalması ve bütün emeklerinin heder olması, onlar için azaptan başka birşey değildir. Münafıkların «İhvanımız gurbete veya harbe gitmese, ölmez ve katolunmazdı» dediklerine ihya ve imâte Allahü Tealâ'ya mahsus olduğunu ve başka şeyin tesiri olmadığını beyanla Cenab-ı Hak cevap vermiştir ki, bir kimse evinde oturmakla Ölmemek ve gurbete gitmekle ölmek lâzım gelmediğini beyanetmiştir. Binaenaleyh; bu gibi sözlerin her zaman hata olduğuna bu âyet delâlet eder. Allahü Tealâ münafıkların sözleri gibi söylemekten nehyi-ni teşdid ve onların tanklarını terketmek ehem olduğuna işaret için, âyetin âhirinde kullarının amellerini gördüğünü beyanetmiş-'' tir. Ve mahâbetin ziyade ve korkunun fazla olduğuna delâlet için lâfza-i celâlin geldiği Ebussuud Efendi'nin cümle-i beyanatından-dır. Hulâsa; müminler için filân kimse harbe gitmeseydi, ölmezdi ve gurbete çıkmasaydı, hasta olmazdı gibi sözlerin caiz olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:157

Vacip Tealâ münafıkların sözlerini iptal ettikten sonra muharebe kaçılacak birşey olmayıp, belki rağbet etmek muvafık-olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran bu âyet; münafıkların ez-han-ı İslâmiyeyi teşviş için ortaya attıkları şüpheden ikinciye cevaptır. Ve cevabın hulâsası: «Ölüm vaki'dir, kurtuluş yoktur. Şu halde elbette vaki olacak olunca Allahü Tealâ'nın rızasını tahsil yolunda ölmek lezzet-i dünyadan daha hayırlı değil mi?» demektir. Bu manâ eimme-i kıraetten (Hafs) Hazretlerinin kıraetine nazarandır. Yani; «Münafıkların cem'ettiği emval-i dünyadan mağfiret-i ilâhiye hayırlıdır» demek olur. Diğer eimmenin (ta) ile kıraetlerine nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Zira; rahmet-i ilâhiye ve .mağfiret-i sübhaniye devamlı ve elemü kederden safi olduğu cihetle elbette emval-i dünyadan hayırlıdır. Çünkü; emval-i dünyanın devamı olmadığı gibi, elemü kederden de hâli olamaz. Her ne suretle olursa olsun insanların huzur-u ilâhiye cem'o-lunacaklarını beyanla Cenab-ı Hak, kullarını rahmetine sebep olacak amele teşvik ve lutfundan mahrumiyete sebep olacak günahlardan tenfir ettiği gibi arsa-ı mahşere zâlim ve mazlum, katil ve maktul, âbid ve âsi, zengin ve fakir cümle insanların toplanacagına işaret için cemi' olarak varid olmuştur. Çünkü; haşrolunmadık hiçbir kimse kalmayacaktır. Tefsir-i Hazin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette ubudiyet makamının üç mertebesine işaret olunmuştur. Çünkü; insanın ibadeti; Allah'ın azabından korkusuna mebni olur. Bu cihetine ile işaret olunmuştur. Allah'ın Cennetine tema' edip umduğuna nail olmak için ibadet eder. Bu cihete lafzıyla işaret olunmuştur. Ancak rıza-yı ilâhiye nail olmak için ibadet eder ve ibadetinden başka maksadı olmaz. Bu misilli kimselerin ihlâsı diğerlerinden ziyade olduğu için, Cenab-ı Hakkın te-celliyatına mazhar olurlar. Bu cihete de cümlesiyle işaret edilmiştir. Hulâsa; cihada gidip fisebililİâh ölmek, dünyada yaşayıp da cem'edeceği maldan hayırlı olduğu ve herkesin ancak huzur-u ma-nevi-i ilâhiyeye cem'olunacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:158

Vacip Tealâ münafıkların sözlerini iptal ettikten sonra muharebe kaçılacak birşey olmayıp, belki rağbet etmek muvafık-olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran bu âyet; münafıkların ez-han-ı İslâmiyeyi teşviş için ortaya attıkları şüpheden ikinciye cevaptır. Ve cevabın hulâsası: «Ölüm vaki'dir, kurtuluş yoktur. Şu halde elbette vaki olacak olunca Allahü Tealâ'nın rızasını tahsil yolunda ölmek lezzet-i dünyadan daha hayırlı değil mi?» demektir. Bu manâ eimme-i kıraetten (Hafs) Hazretlerinin kıraetine nazarandır. Yani; «Münafıkların cem'ettiği emval-i dünyadan mağfiret-i ilâhiye hayırlıdır» demek olur. Diğer eimmenin (ta) ile kıraetlerine nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Zira; rahmet-i ilâhiye ve .mağfiret-i sübhaniye devamlı ve elemü kederden safi olduğu cihetle elbette emval-i dünyadan hayırlıdır. Çünkü; emval-i dünyanın devamı olmadığı gibi, elemü kederden de hâli olamaz. Her ne suretle olursa olsun insanların huzur-u ilâhiye cem'o-lunacaklarını beyanla Cenab-ı Hak, kullarını rahmetine sebep olacak amele teşvik ve lutfundan mahrumiyete sebep olacak günahlardan tenfir ettiği gibi arsa-ı mahşere zâlim ve mazlum, katil ve maktul, âbid ve âsi, zengin ve fakir cümle insanların toplanacagına işaret için cemi' olarak varid olmuştur. Çünkü; haşrolunmadık hiçbir kimse kalmayacaktır. Tefsir-i Hazin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette ubudiyet makamının üç mertebesine işaret olunmuştur. Çünkü; insanın ibadeti; Allah'ın azabından korkusuna mebni olur. Bu cihetine ile işaret olunmuştur. Allah'ın Cennetine tema' edip umduğuna nail olmak için ibadet eder. Bu cihete lafzıyla işaret olunmuştur. Ancak rıza-yı ilâhiye nail olmak için ibadet eder ve ibadetinden başka maksadı olmaz. Bu misilli kimselerin ihlâsı diğerlerinden ziyade olduğu için, Cenab-ı Hakkın te-celliyatına mazhar olurlar. Bu cihete de cümlesiyle işaret edilmiştir. Hulâsa; cihada gidip fisebililİâh ölmek, dünyada yaşayıp da cem'edeceği maldan hayırlı olduğu ve herkesin ancak huzur-u ma-nevi-i ilâhiyeye cem'olunacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:159

Vacip Tealâ (Uhud) vakasından sonra huzur-u Risalete avdet edenlere mülâyemetle bulunması rahmet-i ilâhiye eseri olduğunu ve gılzatlı bulunmak muvafık olmadığını ve affetmek lâzım geldiğini beyanetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; yanında kimse kalmazdı. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile lâfzında bulunan taaccüp manâsını müfid istifham olmak muhtemeldir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Resulullah'ın mülayim bulunmasıyla murad; Ashabına güzel muamele yapmasıyla hüsn-ü ahlâkıdır. Resûlullah evvelâ cümle âlemi kelime-i tevhide davet etmekle ve saniyen Kur'ân'm âyetleri nazil oldukça, ahkâmını halka tebliğe kabul ettirmeye çalışmakla âlemi irşad etti ve bunların cümlesine, yumuşak muamelenin methali olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; Resulullah'ın liynetle muamelesi hikmet-i bi'sete de muvafıktır. Ahkâm-ı ilâhiyeyi halka kabul ettirmek halkın teveccühüyle olacağından, elbette hüsn-ü ahlâk lâzımdır. Zira; gılzat ve şiddet; ahkâmın kabulüne manidir. Ancak liynet hu-kuk-u ilâhiyeden bir hakkın kaybına sebep olursa caiz olmaz. Meselâ bir hadd-i şer'iyi icrada liynet olamaz. Çünkü; bu hal icraya manidir. Binaenaleyh; Vacip Tealâ bazı âyetlerde Rasulüne şiddetle emretmiş ve zâni ile zâniyeye hadd-i şer'i icrasında *»\<yıj üîj U^ 'îfai-lr Yj buyurmuştur. Yani; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile lâfzında bulunan taaccüp manâsını müfid istifham olmak muhtemeldir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Resulullah'ın mülayim bulunmasıyla murad; Ashabına güzel muamele yapmasıyla hüsn-ü ahlâkıdır. Resûlullah evvelâ cümle âlemi kelime-i tevhide davet etmekle ve saniyen Kur'ân'm âyetleri nazil oldukça, ahkâmını halka tebliğe kabul ettirmeye çalışmakla âlemi irşad etti ve bunların cümlesine, yumuşak muamelenin methali olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; Resulullah'ın liynetle muamelesi hikmet-i bi'sete de muvafıktır. Ahkâm-ı ilâhiyeyi halka kabul ettirmek halkın teveccühüyle olacağından, elbette hüsn-ü ahlâk lâzımdır. Zira; gılzat ve şiddet; ahkâmın kabulüne manidir. Ancak liynet hu-kuk-u ilâhiyeden bir hakkın kaybına sebep olursa caiz olmaz. Meselâ bir hadd-i şer'iyi icrada liynet olamaz. Çünkü; bu hal icraya manidir. Binaenaleyh; Vacip Tealâ bazı âyetlerde Rasulüne şiddetle emretmiş ve zâni ile zâniyeye hadd-i şer'i icrasında *»\<yıj üîj U^ 'îfai-lr Yj buyurmuştur. Yani; demektir. Vacip Tealâ (Uhud) Gazasında kusur edenlerin kusurlarını kendi affettiği gibi Rasulüne de afla emretmiştir. Binaenaleyh; Rasûlullah'ın kendi hukukuna taalluk eden ciheti affetmesi vacip olduğu gibi, hukukullaha taalluk eden cihete dahi istiğfar etmesiyle emrolunmuştur. Resûlullah'm dünyada istiğfarı günahkâr olanlara şefaat olduğundan, âhirette şefaat edeceği evleviyetle sabittir. Binaenaleyh; âhirette şefaati inkâr edenler bu âyetle mer-dutturlar. Vacip Tealâ'mn, Rasulüne ümmetiyle istişare etmesindeki emrin hikmeti: Ümmet-i Muhammed'in şanını ilâ ve ümmetle rasul-leri arasındaki muhabbet ve irtibatın kemalini ilân etmekle münafıkların ümitlerini kesmektir. Rasûlullah benî beşerin en yüksek- tabakasında olup ondan, daha akıllı bir kimse olmadığı halde umur-u dünyada onun hatırına gelmeyen bir şeyin ümmetinin hatırına gelmek ihtimaline binaen istişareyle emretmiştir. Binaenaleyh; Rasûlullah Ashabına «Siz umur-u dünyanızı daha iyi bilirsiniz» demiş ve «İstişare eden kimseler işin iyisine ulaşırlar» buyurmakla ümmetini istişareye teşvik etmiştir. Binaenaleyh; Rasûlullah, ümmetini istişareye alıştırmış ve ümmeti arasında istişare sünnet olarak kalmıştır. İstişarede tatyib-i kulûb ve ruhların inşirahı olduğu gibi meselenin kolaylıkla husulüne de sebep olduğundan Cenab-ı Hak istişareyle emretmiştir. Zira; müteaddid insanlar bir meseleyi müzakere ederlerse yekdiğerine muavenet etmek ve cesaret vermekle mesele suret-i seriada hallolunduğu her zaman görülen mesâilden-dir. Namazda cemaatin meşru1 ve cemaatle namazın efdal olmasındaki hikmet de suhuletle hâsıl olup, terkine meydan bırakılma-masıdır. İstişarenin meşruiyeti; sarahaten vahyolmayan ve içtihada muhtaç olan mesâildedir. Amma sarahat-ı Kur'ân ve hadîs olan mesâilde reyin ve içtihadın methali olmadığından istişareye ihtiyaç yoktur. Bu âyet, Resûlullah için içtihadın cevazına delâlet eder. Zira istişare; bir nevi içtihad demektir. Meşveretin neticesi olarak bir meseleyi işlemeyi kasdedince, meşverete itimad etmeyip Allah'ın ianesine itimad lâzım olduğunu beyan için Cenab-ı Hak zat-ı ülûhiyetine tefviz-ı umur etmekle emretmiştir. Tevekkül, bazı kimselerin zannettiği gibi, insanın nefsini mühmel kılması ve umur-u dünyanın esbabını tatil etmesi değildir, belki tevekkül; esbaba sarılmakla beraber işin bitmesini Allah'a havale etmektir. Cenab-ı Hak kullarını tevekküle tergib için mütevekkil olanlara muhabbet ettiğini beyan etti ki, insanlar herşeyde müessir-i hakikî Allahü Tealâ olduğunu bilsin ve Rab-bisine tamamen rapt-ı kalb etsin. ahlâkı kötü olan ve galiz-ül kalp; kalbi katı ve hiçbir şeyden müteessir olmayan kimsedir. Şu halde ahlâkı kötü olanlar insanları acıttığı gibi kalbi katı olanlarda da asla merhamet olmaz. Vacip Tealâ bu âyette Resulünü liynetle muamele edip kötü ahlâk sahibi olmadığını beyanla sena buyurması, ümmetini hüsn-ü ahlâka ve ihvan-ı dinine mülâyemetle muameleye davet etmektir. Çünkü; bir ümmet için resulünün mesleğine ittiba vaciptir. Hulâsa; Allah'ın Rasûlüne feyezan eden rahmeti sebebiyle Resulünün Ashabına yumuşaklıkla muamele ettiği, eğer ahlâkı kötü, kalbi katı olmuş olsaydı, Ashabının etrafından dağılacakları ve halbuki hüsn-ü ahlâkı sayesinde Ashabını etrafında topladığı ve kusurlarını affedip onlar için istiğfar vacip olduğu ve umur-u dünyada sarahat-ı vahiy olmayan mesailde Ashabıyla istişare lâzım ve Resûlullah'ın âdeti veçhile ümmetine de istişarenin sünnet olduğu ve istişare neticesi verilen karar üzere tutulacak işte Allah'a itimad edip tefviz-i umuretmek lâzım geldiği ve mütevekkil olan kimselere Allah'ın muhabbet ettiği bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:160

Vacip Tealâ tevekkülün vacip olduğunu beyanettiği gibi tevekkülün sebebini ve Allah'a ilticanın vacip olduğunu dahi beyan-etmek üzere buyuruyor. Çünkü; emrin küllisi Allah'a raci olunca her işinde esbabına yapışmakla beraber abdin Allah'a itimad ederek işin bitmesini ona havale etmesi lâzımdır. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyetten maksad; ibadete ter-gib ve masiyetten tenfirdir. Çünkü Allah'ın nusretine sebep; Allah'a itaatle rızasını tahsil etmektir ve bu da ibadetle olup masi-yetle olmadığından nusret-i ilâhiyeye nail olmak için kulların emr-i ilâhiye muti' olmaları lâzım olduğuna âyet delâlet eder. Zira; masiyetten nefsini sakınan kimseye Allahü Tealâ nusret eder ve Allah'ın nusret ettiği kimse mağlûp olmaz. Binaenaleyh; nefsini günahtan sakınan kimse mağlûp olmaz. Şu halde bunun aksi olarak, ma'siyete cesaret eden nusrete nail olamaz ve nusrete nail olmayan da, saadet-i dareynden mahrum olur. İnsan için tevekkül ve itimad ancak Vacip Tealâ'ya olup Allah'ın gayrıya itimad caiz olmadığına işaret için enva-ı kemalâtı cami' olduğuna delâlet eden lâfza-i celâl ile beraber lâfzı takdim olunmuştur. Çünkü takdim; hasra delâlet ettiğinden «Ancak ve ancak müminler Allah'a mütevekkil olsunlar, Allah'ın gayrıya itimat etmesinler» demektir.

Âl-i İmran 3:161

Vacip Tealâ cihada tergipten sonra cihadın bazı ahkâmını be-yanetmek üzere buyuruyor. Binaenaleyh; muti' olanların sevabında noksan ve âsi olanların azabında ziyade olmaz. Şu halde herkesin cezası; ameline göredir. Yani; enbiyadan hiçbir nebi ve bilhassa hatem-ül'enbiya için hiçbir şeyde bir kimseye hıyanet etmek sahih olmadı. Zira mertebe-i nübüvvet; cemi-i meratibin âlâsı ve bilcümle menâsıbm bâlâsı olduğundan nübüvvetle hiyanet bir yerde cem' olamaz. Binaenaleyh; hiçbir nebi bir kimseye hiyanetle ittiham olunamaz, Çünkü hıyanet; denaet-i tab'm mahsulü olup dünyada ar ve âhirette nardır. Hiyanet; gizlice gayrın hukukuna tecavüz etmekten ibaret olup enbiyadan hiçbir nebi için bir kimseye hıyanet etmek caiz olmadığını beyandan sonra, bilumum insanlar için hıyanet caiz olmadığını ve eğer bir kinişe hıyanet ederse, hıyanet ettiği şeyle yevm-i kıyamette rüsva olacağını beyanla insanları hıyanetten menetmiştir. Binaenaleyh; Resûlullah'ın «Emval-i ganimetten bir iplik ve iğne olursa da taksim olunmadıkça almayın. Zira hiyanet; dünyada rüsvalık ve âhirette azaptır» buyurduğu mervi-dir. Şu halde sair hususatta hiyanet etmek caiz olmadığı gibi emval-i ganimette dahi caiz değildir. Amma askerin atı, yiyeceğe muhtaç ve "kendi zarureti olursa, atının ve kendinin ihtiyacını defedecek miktarı alması caiz ve ihtiyacından ziyade almak haramdır. Zira cevaz; ihtiyaç üzere müptenidir. Âyetin sebeb-i nüzulünde çeşitli rivayetler varsa da, esah olan Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran bazı gazada emval-i ganimetin taksimi bazı mevanie mebni gecikmesi üzerine Ashaptan bazı kimseler gecikmeden dolayı söz etmeye başlayınca Rasulullah «Cebel-i Uhud kadar altınınız olsa sizden bir dirhemini men'etmem, yoksa beni hıyanetlik edecek mi zannettiniz?» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Yahut Medarik'te beyan olunduğuna nazaran yevm-i Bedir'de emval-i ganimetten bir kırmızı cüppe kaybolmasına mebni bazı münafıklar tarafından «Rasulullah almıştır» denilmesi üzerine âyetin nazil olduğu mervidir. Hıyanet eden kimsenin hıyanet ettiği şey; yevm-i kıyamette çirkin bir suretle tasvir olunup rüsva-yı âlem olmak için boynunda takılı olarak geleceğine dair olan rivayeti bu âyet tefsir etmiştir. Hulâsa; enbiyadan hiçbir nebi için hıyanet etmek caiz olmadığı ve eğer bir kimse hiyanet ederse hiyanet ettiği şeyin boynunda takılı olarak geleceği ve her nefis kendi kisbinin cezasını alacağı ve ceza almakta hiçbir kimseye zulmolm'ayacağı, bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:162

Vacip Tealâ her nefsin amelinin cezasını tamamıyla alacağını ve asla zulmolunmayacağım beyanettiği gibi muti' ile âsinin müsavi olmadığını tafsil etmek üzere buyuruyor. Yani; hıyaneti ve sair günahları terketmekle ve aJmâl-i sali-ha işlemekle Allah'ın rızasını arayan kimseyle enva-i maâsiyi irtikâp ederek, Allahın en şiddetli gazabıyla dönen kimse derecede müsavi olur mu? Elbette olamaz. Zira; hainle salihin müsavi olması adalete münafidir. Binaenaleyh; dereceleri müsavi değildir ve gazabullaha müstehak olan kimsenin yatacak mahalli Cehen-nem'dir. Ne fena varılacak yerdir Cehennem. Şu halde rızayı arayanla aramayan kimsenin dereceleri başka başkadır ve herbiri ayrı derece sahibidir. Çünkü; rızayı arayanın derecesi sevab-ı azîm ve Cennet'tir ve rızayı aramayanın derecesi azab-ı elîm ve Cehen-nem'dir. Zira; Allahü Tealâ herkesin amelini görür. Rızaya ittiba etmek; esbabı olan her ameli işlemektir. Gazabına müstehak olmak; rızanın hilafı ve meşru olmayan menahinin küllisini işlemektir. yani insanların zekâvet ve gabavette ve feyz-i ilâhiye müstaid olup olmamakta ve nufus-ü hayra ve şerire sahibi olmakta, ayrı ayrı derece sahipleri oldukları gibi rızayı aramak ve muharremattan ittika etmek ve rızayı aramayıp bilcümle maa-siyi irtikâptan çekinmemek suretleriyle dahi derece sahipleridir. Zira; herkesin makamları ayrı ayrıdır. Hatta ibadet edenlerin dereceleri de mütefavitdir. Çünkü; ibadetin her nevinin dereceleri başka olduğu gibi cinayetin her nevinin de derekeleri ayrıdır. Herkesin derecesini vermek; amelini bilmekle olup amelini bilmekse, ilm-i kâmile muhtaç olduğundan Cenab-ı Hak herkesin amelini bildiğini beyanetmekle hiç kimsenin istihkakını vermekte asla noksan olmadığını beyanetmiştir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran yevm-i Uhud'da ehl-i iman Resûlullah'a ittiba ederek, cihad için (Uhud)'a gidip münafıkların cihaddan dönünce, bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu halde âyette rıdvanla murad; cîhad-ı fisebilülâhtır. AIIah'ın gazabıyla dönmekle murad; cihadı terket-mektir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Hulâsa; bazı münafıkların emval-i ganimeti taksimde Rasulul-lah'ı hâşâ hıyanete nispet ettikleri ve hiçbir nebi için hıyanet etmek caiz olmadığı ve Resûlullah'a hıyanet isnad etmek isteyenlerin kendileri bu isnatta hiyanet ettikleri ve hiyanetten ittika edenlerle etmeyenlerin ve rızayı arayanlarla aramayanların müsavi olmadıkları, zira; ezhercihet emanet sahibi olan zât-ı şerife bu gibi isnad, insafın ve aklın harici olduğu ve muti' ile âsinin hiçbir zaman müsavi olmadıkları ve insanların herbiri ayrı bir derece sahibi olduğu ve herkesin amelini Vacip Tealâ bildiğinden herkesin istihkakına göre derecelerini verdiği bu âyetlerden müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:163

Vacip Tealâ her nefsin amelinin cezasını tamamıyla alacağını ve asla zulmolunmayacağım beyanettiği gibi muti' ile âsinin müsavi olmadığını tafsil etmek üzere buyuruyor. Yani; hıyaneti ve sair günahları terketmekle ve aJmâl-i sali-ha işlemekle Allah'ın rızasını arayan kimseyle enva-i maâsiyi irtikâp ederek, Allahın en şiddetli gazabıyla dönen kimse derecede müsavi olur mu? Elbette olamaz. Zira; hainle salihin müsavi olması adalete münafidir. Binaenaleyh; dereceleri müsavi değildir ve gazabullaha müstehak olan kimsenin yatacak mahalli Cehen-nem'dir. Ne fena varılacak yerdir Cehennem. Şu halde rızayı arayanla aramayan kimsenin dereceleri başka başkadır ve herbiri ayrı derece sahibidir. Çünkü; rızayı arayanın derecesi sevab-ı azîm ve Cennet'tir ve rızayı aramayanın derecesi azab-ı elîm ve Cehen-nem'dir. Zira; Allahü Tealâ herkesin amelini görür. Rızaya ittiba etmek; esbabı olan her ameli işlemektir. Gazabına müstehak olmak; rızanın hilafı ve meşru olmayan menahinin küllisini işlemektir. yani insanların zekâvet ve gabavette ve feyz-i ilâhiye müstaid olup olmamakta ve nufus-ü hayra ve şerire sahibi olmakta, ayrı ayrı derece sahipleri oldukları gibi rızayı aramak ve muharremattan ittika etmek ve rızayı aramayıp bilcümle maa-siyi irtikâptan çekinmemek suretleriyle dahi derece sahipleridir. Zira; herkesin makamları ayrı ayrıdır. Hatta ibadet edenlerin dereceleri de mütefavitdir. Çünkü; ibadetin her nevinin dereceleri başka olduğu gibi cinayetin her nevinin de derekeleri ayrıdır. Herkesin derecesini vermek; amelini bilmekle olup amelini bilmekse, ilm-i kâmile muhtaç olduğundan Cenab-ı Hak herkesin amelini bildiğini beyanetmekle hiç kimsenin istihkakını vermekte asla noksan olmadığını beyanetmiştir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran yevm-i Uhud'da ehl-i iman Resûlullah'a ittiba ederek, cihad için (Uhud)'a gidip münafıkların cihaddan dönünce, bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu halde âyette rıdvanla murad; cîhad-ı fisebilülâhtır. AIIah'ın gazabıyla dönmekle murad; cihadı terket-mektir. Buna nazaran manâ-yı nazım: … demektir. Hulâsa; bazı münafıkların emval-i ganimeti taksimde Rasulul-lah'ı hâşâ hıyanete nispet ettikleri ve hiçbir nebi için hıyanet etmek caiz olmadığı ve Resûlullah'a hıyanet isnad etmek isteyenlerin kendileri bu isnatta hiyanet ettikleri ve hiyanetten ittika edenlerle etmeyenlerin ve rızayı arayanlarla aramayanların müsavi olmadıkları, zira; ezhercihet emanet sahibi olan zât-ı şerife bu gibi isnad, insafın ve aklın harici olduğu ve muti' ile âsinin hiçbir zaman müsavi olmadıkları ve insanların herbiri ayrı bir derece sahibi olduğu ve herkesin amelini Vacip Tealâ bildiğinden herkesin istihkakına göre derecelerini verdiği bu âyetlerden müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:164

Vacip Tealâ Rasûlüne ittiba' edenlerle ittiba' etmeyip gazabına müstehak olanların müsavi olmayacağını beyanettiği gibi Ra-sûlünün ittiba' olunmaya şayan olduğunu beyan zımnında buyuruyor. Yani; zatıma yemin ederim ki, muhakkak Allahü Tealâ, Ra-sulüne iman eden müminler üzerine büyük ihsan etti. Zira; onların kendi cinslerinden kolaylıkla sözünü anlayabilecekleri bir Ra-sul-ü muazzam gönderdi ki, o Rasulün cemii ahvaline onlar vakıftırlar ve hasebü nesebini bilirler ve nâs indinde bidayet-i neş'etinden beri emanetle ma'ruf olan zat-ı şerifi irşad için göndermesiyle Allahü Tealâ onlara büyük ihsan etti. Çünkü; o Rasûl onlar üzerine Allah'ın vahyettiği âyetlerini tilâvetle tarîk-ı hakka irşad eder ve vahdaniyetine delâlet eden âyetleri onlara işittirir ve bu vahyolunan âyetleri okumasıyla Şeytan'ın iğfalâti ve nefsin arzusuyla işledikleri günahlardan onları tathir ettiği gibi, onlara ev-velîn ve ahirinin ahvalini ve ilimlerini cami' olan kitabı ve o kitabın müştemil olduğu hikmeti talim eder. Halbuki o Resulün bi'-setinden evvel onlar birşey bilmez cahiller ve haktan gafiller ve açık bir dalâlet içindeydiler. İşte bu âyette Vacip Tealâ Rasûlünün birçok evsaf-ı cemilesini beyan buyurdu ki, beşeriyete bu kadar hizmet eden ve cehalet ve dalâlet karanlığından nur-u imanın aydınlığına irşad edip ilm ü irfan neşelerini uyandıran zat-ı şerife her insanın iman ve inkı-yad etmesi lâzımken, bilâkis ta'nedenlerin saadet-i beşeriyeden mahrum olduklarını beyan buyurmuştur. Çünkü; şu evsafla mev-suf olan Rasûle ittiba etmeyip hilâfında hareket edenlerin saadetten mahrum olacaklarında şüphe yoktur. Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile Rasûlullah bilumum âleme meb'us ve cümle mükellefini tarîk-i hakka irşada memur olduğu cihetle herkes hakkında rahmetse de, ancak intifa etmek müminlere mahsus olup iman etmeyenler intifa edemediklerinden Vacip Tealâ Resul göndermekle müminlere ihsan ettiğini be-yanetmiştir. . Vacip Tealâ bu âyette resul göndermek kulları için ayn-ı ihsan olduğunu beyanetti. Çünkü beşerin aklı; Allahü Tealâ'nm rızasına muvafık olan ibadeti ve o ibadetin keyfiyetini idrakten âciz olduğundan, Vacip Tealâ'nm kullarına bir resul gönderip o resul vasıtasıyla rızasına muvafık olan amelleri ve o amellerin nasıl eda olunacağını beyanettirmek ve o rasulün şüphelerini izale ederekr dünyaya ve âhirete müteallik ahkâmı talim ve âhâd-ı nâsm anlayamayacağı esrarı ümmetine keşif ve izah etmesi, Allah'ın kullarına lütuf ve ihsanı olduğunda şek yoktur. Binaenaleyh; Allahü Tealâ'nm rasul göndermesi kulları hakkında ihsan olduğunu sarahaten beyanetmiştir. Resulullah'ın kendi cinslerinden ve kendi beldelerinden olması ümmeti hakkında ayn-ı lûtuftur. Zira; ümmetin, Rasûlün evvelden beri sadakat ve emanetini ve ahval-i sairesini ve hasebü nesebini bilmeleri nübüvvetini tasdik ve iman etmekte kolaylık olduğundan müşkülât çekmeksizin daire-i itaate girmek ve mevlâ-sınm rızasına yol bulmak elbette büyük bir nimettir. Gönderilen resulün bir kitaptan okumadığı ve bir üstazın tilmizi olmadığı halde âlemde kimsenin bilemediği hikemiyatı ve geçmişte vuku bulan havadis-i kâinatı ve ümmetlerin hikâyelerini ve nebileriyle cereyan eden mübahaselerini aynıyla bilmesi sözünün vahy-i ilâhi olmasına delâlet ettiği gibi, getirdiği kitabın tevhidi takrir, mabudu nekaisten tenzih, bütün muamelâtta adaleti tesis ve enva-ı ibadatı tafsîlen beyan eylemesi ve bilcümle ahkâmın kemalât-ı in-saniyeyi cami' olması, o zatın taraf-ı ilâhiden meb'us ve rasul olduğuna delâlet ettiği gibi, risaletini tasdîkde teshilât olduğundan elbette kullar hakkında ayn-ı nimettir. Rasulün bi'setinden evvel kavm-i Arabm dinleri putperestlik olduğu cihetle kendileri sefil ve dinleri menfur olup, ahlâklarıysa kapmak, çalmak, vurmak, yıkmak, döğmek, öldürmek gibi âlem nazarında en çirkin ve kendileri bütün akvam arasında cahil ve düşkün oldukları halde Allahü Tealâ'mn rasul gönderip dinlerini cemii edyanın âlâsı ve ahlâklarını tasfiye ederek zühdü takvanın bâlâsı kılmakla âlem nazarında hatırı sayılır bir ümmet kılması ve ümmetlerin derecelerinin en yüksek tabakasına çıkarması, ümmet-i Muhammed için nimetlerin pek büyüğüdür. Rasulullah'ın tilâvet ettiği âyetler le murad; Kur'ân'ın âyetleri, kitapla murad; Kur'ân ve hikmetle murad; şeriatın mehasin-i esrarı ve ilel ve esbabıdır. Yahut Kazi'nin beyanı veçhile kitapla murad; Kur'ân ve hikmet \e murad; sünnet-i Rasulullah'tır. «Rasulullah'ın bi'setinden evvel dalâlet içinde bulunduklarını» beyanetmek «Bir rasulün ba'solunmasına şiddetle muhtaç oldukları zamanda ba'solunduğu-nu beyanetmektir» ki, ihtiyaç üzere gelip o ihtiyacı defetmek elbette büyüklüktür. Vacip Tealâ bu âyette Rasûlünü beş sıfatla tavsif etmiştir ki, o sıfatlardan herbiri birçok menakıbı camidir. Birincisi; o Rasûlün kendi cinslerinden olmasıdır Çünkü; kendi cinslerinden olunca ta'neciecek birşey bulamadıklarından, bütün ta'nları âleme gülünç olmaktan başka bir tesiri olmamıştır. Zira; her ne söyleseler vakiin hilafı ve bedahete karşı mükâbere ve inattan ibaretti. İkincisi; Allah'ın âyetlerini ümmeti üzerine tilâvet etmesidir. Çünkü; her bir âyet o zamanda vaki olan bir hâdise hakkında fetva olup o fetva da o hâdisenin müşkülâtını halletmekte, akla muvafık yegâne çare olduğu cihetle o Rasûlün risaletine ve o âyetin vahy-i ilâhi olduğuna delâlet ettiğinden o Rasûlün ulüvv-ü kadrine burhan-ı kâfidir. Üçüncüsü; ümmetini günahlardan tathir etmektir. Zira; Rasûlün tilâvet ettiği âyetler ümmetini tarîk-i hakka davet edip doğru yolu gösterdiğinden, o âyetlere iman edip mucibiyle amel edenler elbette günahlarından tatahhur ederler. Binaenaleyh; Re-sûlullah da birçok kimseleri bu vesileyle tarîk-i hidayete irşada muvaffak olmakla kadr-i nebevileri âlem nazarında gün begün yükselmiştir. Dördüncüsü; ümmetine Kur'ân gibi bir kitabı talim etmesidir. Çünkü Kur'ân; enva-ı ahkâmı ve ümem-i salifenin ibretamiz vukuatını ve durub-u emsali ve hikemiyat ve mevaizi cami' olduğundan onu getiren nebinin ne kadar büyük ulüvv-ü mertebeye malik olduğuna delâlette kâfidir. Beşincisi; ümmetine hikmet talim etmesidir. Zira; Kur'ân'ın esrarını keşif ve izah etmek ve sarahatinden fehmolunmayan mesaili delâilinden ve işaratın-dan alarak mahzâ hidayet olan sünnetini ümmetine beyanederek, ümmetinin amellerini teshil eylemek o nebinin ümmetine merhametinin ne kadar vâsi' olduğuna açıktan delâlet eder bir delil-i kavidir.

Âl-i İmran 3:165

Vacip Tealâ ehl-i imandan sâdır olan fâsid zanlardan bazılarını red ve iptal ettiği gibi bazı âhari dahi iptal etmek üzere buyuruyor. Halbuki biz müminiz. Allah'ın Rasûlü bizim içimizdedir ve Allahü Tealâ bize nusret vadetti demekle bozgunluğunuza hayret ve taaccüb edersiniz. Kâfirlerden size isabet eden musibetin iki misli sizden evvel yevm-i Bedir'de sizin tarafınızdan onlara isabet etmişti. Binaenaleyh; bu hâdise taaccübe şayan bir hâdise değildir. Çünkü; mümin olmak dünyaca bütün mesaipten selâmeti icabetmez. Zira; siz Rasûlullah'ın tayin ettiği mekânda sebat etmediğiniz gibi, Resûlullah'a vermiş olduğunuz ahdi de vefa etmediniz. Binaenaleyh; şu hezimete düştünüz. O halde bu hezimetin sebebini başka yerde aramakta ve bu kadar telâş etmekte bir mâna yoktur. … ki, bazan sizi ve bazan da düşmanınızı mağlûp eder. Fahr-i Razi ve Hazin'in beyanlarına nazaran ehl -i imana isabet eden musibetle murad; (Uhud) vakasında isabeteden hezimettir. Müminlerin kâfirlere isabet ettirdikleri iki misil le murad; yevm-i Be-dİr'de kâfirlerin mağlûp, maktul ve esir olmalarıdır. Çünkü; (Uhud)'da İslâm'dan yetmiş kişi şehit olduğu halde Bedir'de kâfirlerden yetmiş maktul ve yetmiş de esir olmuştu. Binaenaleyh; kâfirlerin Bedir'deki zayiatı Uhud'daki İslâmın zayiatının iki mislidir. Yahut; kâfirler yevm-i Uhud'da bir kere galip olmuşlar ise de, ehl-i İslâm bir kere Bedir'de ve bir kere. de Uhud'da harbin bidayesinde galip oldukları cihetle kâfirler bir kere, İslâmlar da iki kere galip olmuşlardır. Ashabın «Bize bu hal nereden geldi, biz ehl-i tevhidiz, has-mımızsa ehl-i şirktir, Resûlullah bizimle beraberdir ve Allahü Tealâ bize nusretini va'detmişken bu hezimetin sebebi nedir?» diyerek hayret ve taaccüplerine kendi kusurlarının neticesi olduğu cevabı verilmekle intibaha davet olunmuşlardır. Çünkü Uhud vakasında Ashabın hatası; iki defa vaki olmuştur. Birincisi; Resûlullah Medine'den çıkmamak ve müşrikler gelirse Medine'den müdafaa etmek hususunda rey etmişken, ashabın ekserisi Medine'den çıkmak hususunda rey vermeleri ve ısrar etmeleridir. İkincisi; defaat ile beyan olunduğu veçhile esna-yı harpte emval-i ganimete tamaan merkez fırkasının emr-i Rasûlullah hilâfına merkezi terketmeleridir. İşte bu iki hatalarının hezimete sebep olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyanetmiştir. Çünkü; Allah'ın nus-ret edeceğini vaadi onların emr-i Rasûle muhalefet etmemeleri şartıyla meşrut olduğundan muhalefet edilince nusreti zayi' ettiler. Zira Resûlullah'm emrine muhalefet; ma'siyet olduğu cihetle o ma'siyeti irtikâpları hezimetlerini intaç etmiştir ki, abid üzerine nazil olan musibet her zaman o abdin kendi kusurunun cezası olduğuna delâlet eder.

Âl-i İmran 3:166

Vacip Tealâ Uhud'da isabet eden musibet, Ashabın emr-i Resule muhalefetlerinden neşet ettiğini beyanettiği gibi izn-i ilâhi ile isabet ettiğini dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Ayette zikrolunan iki cemiyet le murad; islâm ve müşrik askerleridir. Onların birbirine kavuştukları günle murad; Uhud günüdür. Münafık; imanı izhar etmek ve küfrü saklamakia kendi için iki yol tuttuğundan münafık denmiştir. Münafıkların nifakları her zaman bir gûnâ teced-düd edip müminlerin imanında sebat olduğuna işaret için mümin, sebata delâlet eden lafzıyla ve münafık da teceddüde delâlet eden yani fiil lafzıyla varid olmuştur. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran münafıklara «Gelin mukatele edin» diyen ensardan (Cabir b. Abdullah)'tır. Çünkü; Rasûlullah bin kişilik bir orduyla Medine'den çıkıp Uhud cihetine hareket edince reis-i münafıkin (Abdullah b. Übey b. Selül) «Nereye gidiyoruz? "Nefsimizi niçin öldürelim?» dedi. Üç yüz kişi maiyetiyle asakir-i İslâmiye içinden çıkıp avdet edince (Cabir) arkalarına düştü ve onlara «Eğer imanınız varsa gelin, fisebilillâh mukatele edin, düşman karşısında Rasûlullah'ı yalnız bırakmayın ve eğer imanınız yoksa İslâmı çok göstermekle düşmanı defedin, evinizi ve malınızı düşmandan muhafaza edin. Zira; çok görünmek düşmana korku verir)) dedi. Yahut bu sözü söyleyen Rasûlul-lah'tır. Çünkü; münafıklar dönünce Rasûlullah onlara «Gelin! Erbab-ı dinden olun. Fisebilillâh düşmanla muharebe edin veyahut ehl-i dünyadan olun. Evlât ve emvalinizi müdafaa edin» buyurmuştur. Umur-u dini her mühimmat üzerine takdim lâzım olduğuna işaret için âyette fisebilillâh mukatele, dünya için müdafaa üzerine takdim olunmuştur. Zira; din için muharebede dünya dahi hâsıl olduğundan din için muharebe min küll-il yücuh efdal-dir. Münafıklar, Rasûlullah'm bu sözüne «Biz sizin başladığınız işi kıtal bilmiyoruz, eğer kıtal bilseydik ittiba ederiz» dediler. Halbuki düşman ehl-i İslâmı mahvetmek ve din-i İslâmı ortadan kaldırmak maksadıyla Medine'nin kapışma kadar geldi ve sabrü sebat ettikleri surette Allahü Tealâ müslümanlara nusretini va'det-tiğinden dünyada (Uhud) Gazasından daha ziyade meşru' bir gaza olabilir miydi? İşte gazanın meşruiyetine ve esbabın vücuduna binaen bu gaza; meşru' bir ga2a olduğu cihetle münafıkların bu sözleri batıldır. Münafıklar da gazanın lüzumunu bilirlerdi, lâkin ehli-imana fütur vermek ve kuvve-i maneviyelerini kırmak için bu sözü sarf etmişlerdir. İşte bunun gibi her zaman ehl-i İslâmm kuvve-i maneviyesini kıracak münafıkane sözler sarf eden birtakım-kimseler bulunmaktan dünya hâli kalmamıştır. Halbuki asakir-i İslâmiye bozgun bir halde olsa bile kuvve-i maneviyeyi takviyeye çalışmak vezaifi-diniyedendir. Zira; sermayesiz bir emektir. Binaenaleyh; insanlar daima asakir-i îslâmm kuvve-i maneviyesini yükseltecek sözleri sarfetmelidir. Çünkü; aksini sarfetmekte fayda olmadığı gibi zarar da muhakkaktır. Münafıkların asakir-i İslâmiye içinden seçilip dönüvermeleri, küfürlerini meydana koymak olduğundan Cenab-ı Hak o günde onların, küfre imandan daha yakın olduklarını beyanetmiştir. Çünkü; evvelce imanı izhar edip küfrü sakladıklarından herkes onları mümin zannediyorlardı. Halbuki ric'atleriyle ehl-i küfre muavenet ettiklerinden küfre daha yakın olmuşlar ve kalplerindeki nifakı açığa atmışlardır.

Âl-i İmran 3:167

Vacip Tealâ Uhud'da isabet eden musibet, Ashabın emr-i Resule muhalefetlerinden neşet ettiğini beyanettiği gibi izn-i ilâhi ile isabet ettiğini dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Ayette zikrolunan iki cemiyet le murad; islâm ve müşrik askerleridir. Onların birbirine kavuştukları günle murad; Uhud günüdür. Münafık; imanı izhar etmek ve küfrü saklamakia kendi için iki yol tuttuğundan münafık denmiştir. Münafıkların nifakları her zaman bir gûnâ teced-düd edip müminlerin imanında sebat olduğuna işaret için mümin, sebata delâlet eden lafzıyla ve münafık da teceddüde delâlet eden yani fiil lafzıyla varid olmuştur. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran münafıklara «Gelin mukatele edin» diyen ensardan (Cabir b. Abdullah)'tır. Çünkü; Rasûlullah bin kişilik bir orduyla Medine'den çıkıp Uhud cihetine hareket edince reis-i münafıkin (Abdullah b. Übey b. Selül) «Nereye gidiyoruz? "Nefsimizi niçin öldürelim?» dedi. Üç yüz kişi maiyetiyle asakir-i İslâmiye içinden çıkıp avdet edince (Cabir) arkalarına düştü ve onlara «Eğer imanınız varsa gelin, fisebilillâh mukatele edin, düşman karşısında Rasûlullah'ı yalnız bırakmayın ve eğer imanınız yoksa İslâmı çok göstermekle düşmanı defedin, evinizi ve malınızı düşmandan muhafaza edin. Zira; çok görünmek düşmana korku verir)) dedi. Yahut bu sözü söyleyen Rasûlul-lah'tır. Çünkü; münafıklar dönünce Rasûlullah onlara «Gelin! Erbab-ı dinden olun. Fisebilillâh düşmanla muharebe edin veyahut ehl-i dünyadan olun. Evlât ve emvalinizi müdafaa edin» buyurmuştur. Umur-u dini her mühimmat üzerine takdim lâzım olduğuna işaret için âyette fisebilillâh mukatele, dünya için müdafaa üzerine takdim olunmuştur. Zira; din için muharebede dünya dahi hâsıl olduğundan din için muharebe min küll-il yücuh efdal-dir. Münafıklar, Rasûlullah'm bu sözüne «Biz sizin başladığınız işi kıtal bilmiyoruz, eğer kıtal bilseydik ittiba ederiz» dediler. Halbuki düşman ehl-i İslâmı mahvetmek ve din-i İslâmı ortadan kaldırmak maksadıyla Medine'nin kapışma kadar geldi ve sabrü sebat ettikleri surette Allahü Tealâ müslümanlara nusretini va'det-tiğinden dünyada (Uhud) Gazasından daha ziyade meşru' bir gaza olabilir miydi? İşte gazanın meşruiyetine ve esbabın vücuduna binaen bu gaza; meşru' bir ga2a olduğu cihetle münafıkların bu sözleri batıldır. Münafıklar da gazanın lüzumunu bilirlerdi, lâkin ehli-imana fütur vermek ve kuvve-i maneviyelerini kırmak için bu sözü sarf etmişlerdir. İşte bunun gibi her zaman ehl-i İslâmm kuvve-i maneviyesini kıracak münafıkane sözler sarf eden birtakım-kimseler bulunmaktan dünya hâli kalmamıştır. Halbuki asakir-i İslâmiye bozgun bir halde olsa bile kuvve-i maneviyeyi takviyeye çalışmak vezaifi-diniyedendir. Zira; sermayesiz bir emektir. Binaenaleyh; insanlar daima asakir-i îslâmm kuvve-i maneviyesini yükseltecek sözleri sarfetmelidir. Çünkü; aksini sarfetmekte fayda olmadığı gibi zarar da muhakkaktır. Münafıkların asakir-i İslâmiye içinden seçilip dönüvermeleri, küfürlerini meydana koymak olduğundan Cenab-ı Hak o günde onların, küfre imandan daha yakın olduklarını beyanetmiştir. Çünkü; evvelce imanı izhar edip küfrü sakladıklarından herkes onları mümin zannediyorlardı. Halbuki ric'atleriyle ehl-i küfre muavenet ettiklerinden küfre daha yakın olmuşlar ve kalplerindeki nifakı açığa atmışlardır.

Âl-i İmran 3:168

Vacip Tealâ asakir-i İslâmiyeden ayrılan münafıkların bazı sözlerini evvelâ beyan edip badehu reddetmek üzere buyuruyor. Yani; münafıklar harpten firarla iktifa etmediler, birtakım itikad-ı batıllarını izhar ettiler ve harpte şehid olan kardeşleri veya katlolunan münafıklar hakkında «Eğer bizim emrimize itaat edip sözümüzü dinleseler, harbe gitmeseler ve bizim gibi otur-salardı, meydan-ı muharebede katlolunmazlardı. Ve lâkin söz dinlemediler, gittiler ve müşrikler elinde katlolundular» demekle ihvanlarının katlini harbe gitmelerine isnad ettiler. Ey Resûl-ü Muazzam! Sen onların bu sözlerine cevap olarak «Sözünüz doğruysa nefsinizden Ölümü defedin» demekle onları insafa davet et. Ve «Kaçmak kadere mani olamaz. Eğer mani olabilirse haydi bakalım siz ölmeyin de ecelden kurtulun» de ki onlar ilzam olunsunlar da bu gibi batıl itikatlardan vazgeçsinler. Münafıkların bu sözden maksatları; Uhud'dan sonra gazaya gidecekleri tenfir etmektir. Âyette beyan* olunan sözü söyleyenler münafıklardır. Karda§Iar ıyla murad; harpte vefat edenlerdir. Eğer kar-daşlarıyla murad; İslâmdan şehit olanlar olursa münafıkların nesepte kardaşlarıdır. Zira; hepsi Arap ve ensardandırlar. Eğer kar-daşlarıyla murad; münafıklardan katlolunanlar olursa, hem nesepte hem de dinde kardaşlarıdır. Bu münafıkların sözlerine verilen cevabın hulâsası: «Sizin katlolunmadığınızın sebebi; katlinizin mukadder olmadığındandır, yoksa sizin kaçıp kurtulmanızdan değildir. Eğer katliniz mukadder olsaydı sizin kaçmanız fayda vermezdi. Eğer firarınız mukadder olan şeye mani olursa sizin için mukadder olan ölümden kaçın, nefsinizi ölümden kurtarın» demektir. Binaenaleyh; Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile her şahsın mukadder olan vakt-i muayyende hangi sebeple olursa olsun ölümü muhakkaktır. Şu halde hiyel ve desâisle eceli tehir mümkün değildir, belki bazı zamanda mukatele ölümden kurtulmaya ve evde oturmak helake sebep olur.

Âl-i İmran 3:169

Vacip Tealâ kıtali ve kıtale itiraz edenleri beyandan sonra şehitlerin fezâilini beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; habibim! Fisebilillâh düşman elinde katlolunanları sen ölmüşler zannetme. Belki Rableri indinde merzuk oldukları halde, berhayattırlar ve onlar; Allah'ın fazlından verdiği nimetlere ferahlayıcı oldukları halde telezzüz ederler ve arkalarında kalan ihvanlarının da kendileri gibi şehit olup Allah'ın nimetleriyle te.lez-züz etmeleri için beşaret isterler ve onlar üzerine âhirette korku ve dünyada fevtolan nimetlere hüzün yoktur. Zira; âhirette daha âlâsına nail oldular. Bu âyet; mücahedenin bir emr-i mahbub olup erar-i mekruh olmadığına delâlet eder. Zira fisebilillâh katlolunanların ihya olunup Rableri indinde merzuk olduklarını beyan, mücahedenin bu gibi derecelere sebep olan bir emr-i memduh olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; kıtalin bir enır-i mekruh olduğunu iddia eden münafıkların iddiaları batıldır. Bu âyet şüheda-yı Bedir veyahut şüheda-yı Uhud hakkında nazil olmuşsa da, bilcümle şühedaya şâmildir. Zira lâfz-ı âyet; umumidir. Bu âyet bünye-i insaniyenin harab olmasından ruhunun ha-rab olması lâzım gelmediğini, belki ruhun baki olduğunu ispat etmiştir. Çünkü şehit olduktan sonra merzuk olan ve nimetlerle telezzüz edip ferahlanan; ruhtur, ceset değildir. Kendilerinden sonra dünyada kalıp henüz kendilerine lâhik olmayan ihvanlarının halleriyle mesrur .olmalarının manâsı; onların da şehit olup kendilerinin nail oldukları nimetlere nail olacaklarını ümid ederek mesrur olmalarıdır. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile şehitlerin bazısı bazısına «İhvanımızdan birçok kimseleri saff-ı kıtalde terkettik. İnşaallah onlar da bizim gibi şehit olurlar ve bizim nail olduğumuz şu nimetlere onlar da nail olurlar» derler ki, onların şehadetine müjde isterler. Zira; nin manâsı beşaret taleb ederler demektir. Vacip Tealâ şehitler üzerine korku ve hüzün olmadığını be-yanetmiştir. Çünkü havf ; bir musibetin isabetinden endişe edip korkmaktır. Hüzün; mevcut olan nimetin fevtine eseflenmektir. Şu halde şühedanın âhirette sevilmeyecek bir musibete tesadüf etmek korkusu olmadığı gibi, dünyada mevcut nimetlerin fevtinden de mahzun olmazlar. Zira; âhirette nail oldukları nimetler' herhalde dünya nimetlerinin ezhercihet fevkindedir. Hulâsa; fisebilillâh katlolunarak şehadet mertebesini ihraz edenleri ölü zannetmek doğru olmayıp, belki diri oldukları halde Rableri indinde enva-ı nimetlerle merzuk olduklarını itikad etmek lâzım olduğu ve onların arkalarında kalıp henüz kendilerine lâhik olmayanların da şehadet .haberlerini duymakla mesrur olmalarım istedikleri ve şehitler için korku ve hüzün gibi birşeyin olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:170

Vacip Tealâ kıtali ve kıtale itiraz edenleri beyandan sonra şehitlerin fezâilini beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; habibim! Fisebilillâh düşman elinde katlolunanları sen ölmüşler zannetme. Belki Rableri indinde merzuk oldukları halde, berhayattırlar ve onlar; Allah'ın fazlından verdiği nimetlere ferahlayıcı oldukları halde telezzüz ederler ve arkalarında kalan ihvanlarının da kendileri gibi şehit olup Allah'ın nimetleriyle te.lez-züz etmeleri için beşaret isterler ve onlar üzerine âhirette korku ve dünyada fevtolan nimetlere hüzün yoktur. Zira; âhirette daha âlâsına nail oldular. Bu âyet; mücahedenin bir emr-i mahbub olup erar-i mekruh olmadığına delâlet eder. Zira fisebilillâh katlolunanların ihya olunup Rableri indinde merzuk olduklarını beyan, mücahedenin bu gibi derecelere sebep olan bir emr-i memduh olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; kıtalin bir enır-i mekruh olduğunu iddia eden münafıkların iddiaları batıldır. Bu âyet şüheda-yı Bedir veyahut şüheda-yı Uhud hakkında nazil olmuşsa da, bilcümle şühedaya şâmildir. Zira lâfz-ı âyet; umumidir. Bu âyet bünye-i insaniyenin harab olmasından ruhunun ha-rab olması lâzım gelmediğini, belki ruhun baki olduğunu ispat etmiştir. Çünkü şehit olduktan sonra merzuk olan ve nimetlerle telezzüz edip ferahlanan; ruhtur, ceset değildir. Kendilerinden sonra dünyada kalıp henüz kendilerine lâhik olmayan ihvanlarının halleriyle mesrur .olmalarının manâsı; onların da şehit olup kendilerinin nail oldukları nimetlere nail olacaklarını ümid ederek mesrur olmalarıdır. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile şehitlerin bazısı bazısına «İhvanımızdan birçok kimseleri saff-ı kıtalde terkettik. İnşaallah onlar da bizim gibi şehit olurlar ve bizim nail olduğumuz şu nimetlere onlar da nail olurlar» derler ki, onların şehadetine müjde isterler. Zira; nin manâsı beşaret taleb ederler demektir. Vacip Tealâ şehitler üzerine korku ve hüzün olmadığını be-yanetmiştir. Çünkü havf ; bir musibetin isabetinden endişe edip korkmaktır. Hüzün; mevcut olan nimetin fevtine eseflenmektir. Şu halde şühedanın âhirette sevilmeyecek bir musibete tesadüf etmek korkusu olmadığı gibi, dünyada mevcut nimetlerin fevtinden de mahzun olmazlar. Zira; âhirette nail oldukları nimetler' herhalde dünya nimetlerinin ezhercihet fevkindedir. Hulâsa; fisebilillâh katlolunarak şehadet mertebesini ihraz edenleri ölü zannetmek doğru olmayıp, belki diri oldukları halde Rableri indinde enva-ı nimetlerle merzuk olduklarını itikad etmek lâzım olduğu ve onların arkalarında kalıp henüz kendilerine lâhik olmayanların da şehadet .haberlerini duymakla mesrur olmalarım istedikleri ve şehitler için korku ve hüzün gibi birşeyin olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:171

Vacip Tealâ şühedanın Rableri indinde merzuk ve arkadan gelecek ihvanlarının halleriyle mübeşşer olduklarını beyanettiği gibi nail oldukları nimetleriyle mübeşşer olduklarını dahi beyan-etmek üzere buyuruyor. Yani; şehitler arkada kalan ihvanlarının mertebe-i şehadeti ihraz etmeleriyle mübeşşer olmalarını istedikleri gibi taraf-ı ilâhiden kendilerine nazil olacak nimet ve fazlu ihsanla dahi beşaret isterler. Halbuki Allahü Tealâ müminlerin ecrini zayi* etmez. Zira; Allah'ın rızasını talep ve Rasûlüne itaat ve dinini ilâ hususunda feda-yı can eden ve feda-yı cana her zaman hazır olan müminlerin ecirlerini elbette heder etmez. Tefüir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile evvelki âyette şühedanın istibşarı ihvanları hakkında olup bu âyette istibşar; kendi haklarında olduğundan tekrar yoktur. İnsanın kendi halinden evvel ihvanının haline mesrur olmak evlâ olduğuna işaret için ihvanın haliyle istibşar takdim olunmuştur. Müstahak oldukları nimetten ziyade sevaba nail olacaklarına işaret için nimetten sonra fazl zikrolunmuştur. Zira fazI ; ziyade ihsan demektir. İmanı olmayanların emekleri zayi' olacağına işaret için müminlerin ecirleri zayi olmayacağı sarahaten zikrolunmuştur ki, ameli zayi' olmayan şehidin mümin olması şarttır. Binaenaleyh; müşriklerin elinde katlolunan münafıkların ecirleri zayi'dir. Zira; imanları yoktur. Çünkü ecri muhafaza edecek; ancak imandır.

Âl-i İmran 3:172

Vacip Tealâ ecri zayi' olmayan müminlerin evsafım beyanet-mek üzere buyuruyor. İsticabe; emre itaat, ihsan; cemii evamire imtisal ve nevahiden içtinab etmektir. Bu âyette ihsan ve ittika; Resûlullah'a muhalefetten içtinab etmek manasınadır. Bu âyetin sebeb-i nüzulü; Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in ve Nimetullah Efendi'nin beyanlarına nazaran Ebu Süfyan maiyetiy-le (Uhud)'dan dönüp (Ravha) denilen mahalle varınca, nedamet eder ve yanmdakilerine «Biz Muhafhmed (S.A.)'e galebe ettik, birçoklarını öldürdük. Dönelim hepsini kılıçtan geçirelim» der. Re-sûlullah, Ebu Süfyan'ın böyle dçdiğini işitince düşmana karşı bir kuvvet göstermek üzere Ashabına «Benimle beraber dünkü muharebede bulunanlar çıksın» buyurdu. İşbu emr-i Risalerpenahi üzerine yetmiş kişi çıktı. Onların içinde (Uhud)'da yaralananlar da vardı. Hatta bazılarının yürümeye takati olmayıp birbirine dayanarak gidenlerin bulunduğu da mervidir. Bu minval üzere Ra-sAlullah, Ashabıyia beraber (Hamra-üTEsed) denilen mahalle vardı. Orada henüz iman etmemiş olan (Ma'bed-i Huzaî)'ye tesadüf etti ve (Uhud) vakasında vuku bulan inhizamdan dolayı Rasûlul-lah'ı tesliye ve ta'ziye ederek kalkıp gitti. (Ravha)'da Ebu Süf-yan'a tesadüf etti ve Resûlullah'm Ashabıyla beraber Ebu Süf-yan'ı takib ettiğini müşriklere haber verince Ebu Süfyan ve askerîni korku ihata edip hemen Mekke'ye firar ettiler. İşte Resûlul-lahla beraber tekrar muharebeye çıkan müminleri sena makamında bu âyetin nazil olduğu mervidir. Gerçi ehl-i iman bir hata neticesi olarak inhizama uğradığından, bazıları yaralı ve bazılarının akrabası şehit olmuş ve herbiri bir gûnâ hüznü kederle matem içindeydilerse de, düşman zaylf görür ve avdet ederse felâket daha müthiş olacağından Resûlul-lah ehl-i İslâmı kuvvetli göstermek ve düşmanı korkutmak cihetini iltizamla bu bozgunluk üzerine tekrar askerini çağırdı ve onlar da davetine icabet ettiler. Rasûlullah'ın takibe çıkmasını (Mabedi Huzai) haber vermesiyle Allahü Tealâ onlara bir korku verdi ki, hemen zaman fevtetmeksizin firar ettiler. İşte düşmanın ahvalinden haberdar olmak ve düşmana karşı en zayıf bir halde olsa bile gayet kuvvetli görünmek kumandanın vazifesi olduğu gibi, askerin de başlıca vazifesi itaat etmek olduğuna bu âyet delâlet eder. Cenab-ı Hak bu âyette Ashab-ı Rasûlullah'ı üç şeyle sena etti: Birincisi; itaattir. Zira; askerde itaat olmazsa düşmana müdafaa mümkün olamayacağı cihetle düşmanın istilâsı ve ırzu namusun ayaklar altında kalması ve mukaddesatın hakarete maruz olması muhakkak olduğundan felah ve zafer, ırzu namusu muhafaza, dini i'lâ, mukaddesata tazim ve hürmet cümlesi askerin itaatine bağlı olduğu cihetle Cenab-ı Hak birinci merrede askeri itaatle sena etmiştir. Gerçi âyette Allah'a ve Rasûlüne itaatle sena edilmiştir. Lâkin Allah'ın ve Rasûlullah'ın meslek ve sünnetine ittiba etmek, her zaman Allah'a ve Resulüne itaattir. Zira; Resûlullah irtihal ettiyse sünneti irtihal etmedi; ümmetiyle kaldı. İşte itaatin lüzumuna binaen askerden ve bilhassa saff-ı harpten firar etmek gü~ nah-ı kebireden ma'duttur. Allahü Tealâ'nın Ashab-ı Rasûîullah'ı senasından ikincisi; ehl-i ihsan olmalarıdır. Çünkü; harbin yorgunluğu baki ve üzerlerinde yara mevcutken emr-i Rasûle itaatle beraberce tekrar düşmana karşı çıkmaktan daha büyük bir ihsan olamaz. Çünkü; canını vermeye hazırlanmıştır. İnsanın canından kıymetli birşeyi olmadığı cihetle canım feda etmek kadar ihsan olmadığından mükâfatının büyük ecir olacağı beyan olunmuştur. Üçüncüsü; ittikalanyla senadır. Ittika ; emr~i Rasulullaha muhalefetten sakınmaktır.

Âl-i İmran 3:173

Vacip Tealâ Ashab-ı Rasûlullah'm bazı sıfatlarını beyanla sena ettiği gibi diğer sıfatlarım dahi beyanla sena etmek üzere buyuruyor. Bu âyette n d s la murad; (Nuaym b. Mesud/dur. Her ne kadar (Nuaym) bir kişiyse de sözü dinlenen bir şahıstan cemi siga-sıyla tabir etmek, Arapların âdeti olduğundan (Nuaym)'e nâs denmiştir. Yahut Medine'de Nuaym:ın sözünü birçok kimseler dağıttığından hepsine nâs denmiştir.

Âl-i İmran 3:174

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette nimet; afiyet ve jazi, bolca ticarettir. Yahut nimet; dünya menfaati ve fazI ; âhiret sevabıdır. Çünkü; bu gazada Ashab-ı Resûlul-lah afiyetle beraber birçok ticaret de ettiler. Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanlarına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir: Ebu Süfyan (Uhud) vakasından avdet edeceğinde Rasûlullah'a «Ya Muhammedi (S.-A.) İstersen harp için gelecek sene Bedir zamanı olsun» dedi. Rasûlullah da «İnşaallah» buyurdu. Binaenaleyh; gelecek sene mukavele ettikleri mevsim gelince Ebu Süfyan askeriyle Mekke'den çıktı. (Merr-uzzahran) denilen mevkie geldiğinde Allahü Tealâ kalbine korku verdi. (Ebu Süfyan) tereddüde başladı ve Mekke'ye dönmek istediyse de, kavm-i Araba karşı arlanıyordu. O sırada (Nuaym Eşcaî) tesadüf etti. Ebu Süfyan fikrini anlattı ve «Bu sene kıtlıktır. Bize ucuzluk sene olmalı. Develerimiz ot yemeli, biz sütünü içmeliyiz. Bunlar mümkün olmadığından dönmek isteriz ve lâkin Muhammed (S.A.) harp mevkiine gelir boş bulursa cesareti artar» dedi. (Ebu Süfyan) bunun üzerine «Ey Nuaym! Eğer sen Medine'de bizim külliyetli asker ve mühimmatla geldiğimizi müslümanlara anlatır, korku verirsen sana on deve vereyim» dedi ve Naimi Medine'ye gönderdi ve kendi de askeriyle beraber eli boş Mekke'ye döndü. Ehl-i Mekke bunu görünce dönen askerle alay ederek tahkir ettiler. Diğer taraf-dan (Nuaym) da Medine'ye geldi. Ebu Süfyan'm talimatı veçhile birçok yalanlar neşretti. Müşrikleri kuvvetinden ve ehl-i İslâm'ın zaafından ve harbe gidilirse bir tane müslüman kalmayıp, müşriklerin kılıcından geçeceğinden bahsetti. Bu söz ehl-i İslâm arasında fena tesir etti ve endişe getirdi. Rasûlullah bunu işitince «Ben yalnız giderim, vaadimden dönmem» buyurdu ve harbe hazırlandı ve Ashaptan yetmiş kişi muvafakat edip Medine'den çıktılar ve (Bedr-i Suğra) denilen mahalle geldiler, fakat düşmandan eser görmediler. Ancak (Bedr-i Suğra)'da Araplar arasında evvelden beri âdet olan sekiz gün süren panayıra tesadüf ettiler. Ashabın yanlarında bulunan hurma ve sair emval birçok menfaat temin etti. Üzüm ve sahtiyan gibi şeyler aldılar, salimen ve gânimen Medine'ye avdet eylediler ve Ashaptan gitmeyenler çok nedamet ettiler ve gidenlerse mesrur ve hândan oldular. İşte şu vakayı tasvir etmek üzere bu âyetin nazil olduğu mervidir. Zira; Cenab-ı Hak Nuaym'm geldiğini ve Kureyş'in harp için toplandıklarını ve müminlere «Siz Kureyş'ten korkun» dediğini ve bu sözü müminlerin imanlarını ziyade ettiğini ve müminlerin Na-aym'ın sözüne iltifat etmeyip ( ^\ Iıa_s- ) dediklerini ve harbe gidip Allah'tan nimete nail olup fazlu ihsanla döndüklerini ve düşmandan hiçbir kötülük isabet etmediğini ve ehl-i imanın rıza-yı ilâhiye ittiba ettiklerini ve düşmanın sözüne aldanmadıklarmı aynen beyanetmiştir. Zira; Nuaym'm sözü biraz korku vermişse de, az zaman içinde geçip azimetlerine fütur veremedi. Binaenaleyh; Re-sûlullah'a itaatle niyetlerinden dönmediler. Allah'ın nusretine imanları Nuaym'm eracîfine galebe etti ve niyetleriyle mecur oldular.

Âl-i İmran 3:175

Vacip Tealâ (Nuaym b. Mesud)'un «Mekke ahalisi harp için içtima' etti» demekle ehl-i imanı harpten alakoymak şeytanetini Medine'de neşrettiğini ve ehl-i imanın kelime-i tayyibeleriyle mukabele edip kemal-i şecaatle Medine'den çıktıklarını ve salimen avdet ettiklerini beyanettiği gibi müşriklerin içtimaını neşreden kimsenin şeytan olduğunu dahi beyanetmek üzere: buyuruyor. Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile bu âyette Şeytanla murad; Ebu Süfyan tarafından gelerek müminleri korkutup harpten men'etmeye çalışan (Nuaym b. Mesud)'dur ki, Şeytan'-\n yolunu tuttuğundan Şeytan denmiştir. Evliyası yla murad; kâfirler ve münafıklardır. Buna nazaran âyetin manâsında iki ihtimal vardır: Birincisi; evliyasının çokluğundan bahisle müminleri korkutmaktır. Bu ihtimale göre manâ-yı âyet: … demek olur. İkincisi; Şeytan'ın kendi evliyası olan münafıkları korkutmasıdır. Bu ihtimale göre manâ-yı âyet: … demektir. Hulâsa; ehl-i imanın arasına düşmanın kuvvetinden bahisle müslümanları korkutmak için aracîf neşreden insan suretinde Şeytan olduğu ve bu gibi insan suretinde şeytanların her vakit bulunduğundan, müslümanlarm aldanmamaları lâzım olup Şeytan'ın dostlarından korkmayarak Vacip Tealâ'dan korkmak icabet-tiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:176

Vacip Tealâ ehl-i imanı harpten alıkoymak isteyen Şeytan olduğunu beyanettiği gibi küfre sürat eden kâfirlerin zararlarından mahzun olmamak lâzım olduğunu dahi beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; habibim! Küfre sürat ve irtikâp edenlerin zararından mahfuzsun. Binaenaleyh; onların size zarar kasdetmelerinden mahzun olma. Zira; onlar elbette Allahü Tealâ'ya hiçbir zarar edemezler ve her teşebbüsleri kendi mazarratlarıyla neticelenir ve Allahü Tealâ onlara âhirette nasip vermemek murad eder. Çünkü; onlar için âhirette irtikâp ettikleri küfrün cezası olarak büyük azap vardır. Vacip Tealâ bu âyetle Rasûlünü ve müminleri tesliye buyurmuştur. Çünkü din-i İslâmı ortadan kaldırmak maksadıyla asker cem'etmek fayda etmeyip, şeriati iptal eylemek isteyenlerin akıbet kendileri mahvu müzmahil olacaklarını beyanetmek; ehl-i İs-lamı tesliyeden başka birşey değildir ve âyetin hükmü ilâ yevm-il-kıyam bakidir ve birçok defalar ehl-i salibin İslâm aleyhine içtima' ettikleri halde din-i İslama bir zarar edemeyip kendileri hâip ve hâsir oldukları görülmekle âyetin sırrı bu suretle zuhur etmektedir. İşte zamanımızda aleyhimizde ittifak eden Avrupa devletlerinin teşebbüsleri ve neticesi buna pek büyük bir şahittir. Gerçi kâfirlerin küfrüne mahzun olmak ibadetse de, bedene zarar edecek kadar ileri götürmek caiz olmadığından Cenab-ı Hak Rasûlünü onların küfrüne hüzünde ifrattan nehyettiği gibi ehl-i imana ve şeriate zarar-ı külli yapamayacaklarını beyanla dahi müminleri hüzünden nehyetmiştir. Küfürleriyle Allah'a zarar edemezler demek; Allah'ın dinine zarar edemezler demektir. Küfürlerinin temadi edip de hal-i küfür; üzere vefat edenlerin âhifette nimetten nasipleri olmayacağı da beyan olunmuştur. Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile âyet; münafıklar ve irtidatla küfre müsaraat eden mürtedler haklarında nazil olmuştur. Zira; İslâm arasına eracîf neşreden başlıca her zaman bunlardır ve bilhassa (Uhud) vakasından sonra dilleri uzamıştır. Meselâ «Muhammed (S.A.) nebi olsa mağlûp olmazdı. Halbuki mağlûp oldu. Maksat saltanattır, bundan sonra nusret yoktur» demekle Ashabı, Rasûlullaha tebaiyetten tenfir ederlerdi. İşte münafıkların bu tezviratmdan mahzun olmamalarını Cenab-ı Hak bu âyetle Ra-sûlüne ve ümmetine tavsiye etmiştir.

Âl-i İmran 3:177

Vacip Tealâ münafıkların nifaklarına hüznetmekten men'et-tiği gibi Yahudilerin dahi zarar edemeyeceklerini ve binaenaleyh; onların yaptıkları şeytanetlerine de hüznetmemek lâzım olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. buyuruyor. Bu âyette imanı küfre değişenler ve imanı verip küfrü aIanIarla murad; Yahûdilerdir. Çünkü; Yahudiler Tevrat'ta Resûlullah'ın evsafını görüp ba's olunmazdan evvel hakkaa nebi olduğuna iman etmişlerdi. Vakta ki ufk-u risaletten Fahr-i Kâinat zuhur edince hasedleri galeyan edip imanlarını küfre tebdil ettiler. Binaenaleyh; a'zam-ı umur olan dini dünyaya ve hava ve heveslerine değiştikleri için a'zam-ı azaba müstehak olmuşlardır ve ne kadar hased etseler dine bir zarar edemeyeceklerini beyanla Rasûlünü ve ehl-i imanı tesliye etmiş ve Yahûd'un ef'alinden dahi mahzun olmamak lâzım olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.

Âl-i İmran 3:178

Vacip Tealâ dünyada kâfirlere edilen müsaadenin haklarında hayır olmadığını ve âhirette azaplarının ziyade olmasına sebep olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; habibim! Sen dünyada kâfirlerin uzun ömürleri ve ser-vetü samanları kendi haklarında hayırlıdır zannetme. Zira; onlara bizim mühlet verip birçok müddet yaşamaları küfürleri tezayüd etmek ve malları sayesinde tuğyan edip günahları çok olmak içindir. Onlar hakkında mühlet; hızlandır, nimet değildir. Münafıklar; (Uhud) vakasında şehit olanları zikirle kendilerinin muharebeye gitmediklerinden dolayı berhayat kaldıklarından bahisle ehl-i îslânıı Resûlullah'a ittibadan tenfir ederlerdi. Cenab-ı Hak onları red için hayatları haklarında hayrolmadığını ve dünyada münafık ve kâfir olarak yaşamak mazarrat olduğunu beyanla sözlerini itibardan iskat etmiştir. Yani; hayatta fayda varsa da, bunlar küfür üzere bulundukça azaptan başka birşey kazanmadıklarını ve (Uhud)'da mümin olarak şehit olanların ölümleri bunların hayatlarından daha hayırlı olduğunu beyan buyurmuştur. Şu halde imanı olmayan kimsenin akıbeti azab-ı ebedi olacağı için ona verilen nimetler zahirde nimet gibi görülürse de, hakikatte nimet olmayıp ayn-ı azap olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; müddet-i hayatlarının ve sair müsaadâtm uzaması günahlarının ve zulüm ve tuğyanlarının tezyidi için olduğunu Cenab-ı Hak sarahaten beyan-etmiştir. Hulâsa; kâfirlere verilen mühlet, müsaade ve sair nimetlerin onlar hakkında hayır olmadığı ve onlara verilen müsaadenin, ancak günahlarının ziyadelenmesi için istidraç kabilinden olup âhirette onlar için ihanet edici azabın hazır olduğu, bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.

Âl-i İmran 3:179

Vacip Tealâ bundan evvelki âyetlerde (Uhud) Gazasına ve (Bedr-i Suğra)'ya ve kâfirlerin din-i İslama bir zarar edemeyeceklerine ve haklarında müsaadenin hayır olmadığına müteallik ahvalin cümlesini beyandan sonra, bu vukuatın cümlesi müminle münafık beyinlerini tefrik için mi'yar kabilinden olduğunu beyan-etmek üzere buyuruyor. Yani; Allahü Tealâ müminleri münafıklardan tefrik olunmaz bir halde terkeder olmadı. Hatta münafık, müminden ayrılır. Binaenaleyh; herkesin nifakı ve imanı bilinir ve Allahü Tealâ sizi gayb üzerine muttali' kılar olmadı. Lâkin istediği kulunu mansıb-ı risalete ihtiyar eder. Şu halde sizin için vazife; Allah'a ve Resulüne itaat ve iman etmektir. Binaenaleyh; Allah'a ve Resullerine iman edin ve eğer iman eder ve muharremattan ittika ederseniz sizin için büyük mükâfat vardır. Bu âyette hitap; müminlere ve münafıklaradır. Çünkü; münafıklar İslâm suretinde oldukları cihetle arada sırada müslümanları iğfal etmek istediklerinden ve zahirde müslüman göründüklerinden, tesirden de hâli kalmadıkları için Cenab-ı Hak müminle münafıkın bilinmez bir surette devamı muvafık olmadığını ve beyinlerini tefrik edeceğini ve tefrikin de (Uhud) Gazasında olduğu gibi bazı belâya ve mesâiple olacağını beyan buyurmuştur. Çünkü musibet; insanlar için mi'yar olduğundan, iyinin kötüden ayrılması mesâiple olur. Zira; mesâibe sabredenle etmeyen belâya müptelâ olduğu zamanda belli olduğu cihetle (Uhud) vakası mümini münafıktan ayırmıştır. Çünkü; mümin-i hâlis bütün belâya göğüs gerer ve imanında sebat eder, galip olsun mağlûp olsun hâli değişmez. Amma münafık belâyâyı görünce izhar ettiği imandan döner, nifakını meydana kor ve bu cihetle birbirinden ayrılır. Müminle münafıkın beyinlerini tefrik etmek gaybı bilmek suretiyle olmayıp, alâmat-ı zahire ve belâya ile olacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; avam-ı nâs gayba muttali olamaz, ancak rusül-ü kiramdan bazılarına bazı mu-gayyebatı Vacip Tealâ vahyile bildirir ve resulü de kullarına haber verir ve şeriatiyle imtihan eder ki, kabul eden mümin ve kabul etmeyen de kâfir olur ve lisanı kabul edip kalbi kabul etme-yense münafık olur. (Uhud) vakasında münafıklar «Muhammed (A.S.) rasul değildir. Zira; rasul olsa mağlûp olmazdı» diyerek ta'nlarıyla nifaklarını meydana koydular. Cenab-ı Hak da ehl-i Islâmın mağlûbiyetinden birçok hikmet ve maslahat olduğunu ve cümle-i mesalihten birisi de münafıkın müminden ayrılması bulunduğunu beyan buyurdu. Gerçi münafıkları vahy ile Allah'ın Rasûlüne ve Rasûlünün Ashabına bildirmesiyle olabilirse de, herkesin re'y el ayn nifaklarını müşahedesi gibi olamaz. Binaenaleyh; (Uhud) vakasıyla nifaklarını meydana koyunca hiç kimsenin şüphesi kalmadı. Ayetin sebeb-i nüzulü; münafıkların Rasûlullah'ı istihzalarıdır. Çünkü; Rasûlullah «Ümmetim bana arzolundu. Binaenaleyh; ben iman edenleri ve etmeyenleri bilirim» buyurmuştur. Bu söz üzerine münafıklar istihza tarikiyle «Muhammed (S.A.) ümmetinden iman edeni ve etmeyeni bildiğini söylüyor. Halbuki biz yanında bulunduğumuz halde henüz bizi bilmiyor» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.

Âl-i İmran 3:180

Vacip Tealâ nefsini fedaya amade olmaktan ibaret olan mü-cahedeye tergib ettikten sonra emvali vermeye tergib ve buhulden men'etmek üzere buyuruyor. Yani; Allah'ın ihsan ettiği malında buhleden kimseler, o buh-lü kendileri için hayır zannetmesinler, belki o buhul onlar için ayn-ı serdir. Zira; o buhlettikleri malları yılan suretinde tasvir olunup tavka gibi boyunlarına takılacaktır. Binaenaleyh; boynundaki tavka o insandan ayrılmadığı gibi buhlünün vebali de buhleden kimseden ayrılmayacaktır. Halbuki semavat ve arzın mirası Allahü Tealâ'ya mahsustur. Çünkü; Allahü Tealâ baki, onun buh-lettiği mal fanidir ve o kimse vefat eder malı kalırsa, Allah'ın mülküdür ve Allahü Tealâ sizin buhlünüzü bilir ve muktezasma göre cezasını verir. Bu âyette Vacip Tealâ, kendisinin verdiği malı muhtaç olanlara vermekten buhledenleri zemmetmiş ve buhul kendileri için azap olacağını beyanla insanları buhulden tenfir etmiştir. Çünkü; vermekten esirgediği malı zayi' olup azabı baki kaldığı için, bahîlin buhlü kendi hakkında ayn-ı şer olduğu beyan olunmuştur. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile ekser-i ulema indinde buhuI ; vacip olan şeyi men'etmektir. Zira; buhlüzere birçok azap olacağı beyan olunmuştur. Nafile olan sadâkati terkte azap yoktur. Binaenaleyh buhul; vacip olan şeyi terketmektir. Yoksa nafileyi terketmek değildir. Şu halde nefsine ve evlâd ü ıyaline ve muhtaç olan anasına ve babasına ve düşmanı defetmek için tecemmu' eden askere infak vacip olduğundan bunlardan herhangisini terket-se vacibi terketmiş olduğundan günahkâr olur. Bahil olan kimsenin buhlettiği malının boğazına tavka olacağı beyan olunmuştur. Takvanın keyfiyetini beyanda ihtilâf varsa da, ekser-i ulemanın beyanlarına nazaran yılan suretinde tasvir olunup boynuna takılacaktır. Çünkü; Rasûlullah'm «Zekâtını vermeyen kimsenin men'ettiği zekâtı Allahü Tealâ'nm büyük bir yılan kılacağını» beyan buyurması bu manâyı tefsir ve teyid etmektedir. Semavat ve arzın mirası Allahü Tealâ'nm olmasının manâsı; semavat ve arzın ehli helak olup, ancak Vacip Tealâ'nm baki kalması veraset makamında olduğu için onların mirası, Allah'ın denilmiştir. Çünkü; bir kimse vefat edince emlâki arkasına kalan kimseye irsen intikal ettiği gibi, kıyamette cümle âlem helak olunca Allahü Tealâ'dan başka malik kalmadığından keenne mutasarrıf olup vefat edenlerden intikal etmiş ve Allahü Tealâ varis olmuş gibi olduğu cihetle semavat ve arzın mirası Allah'ın denilmiştir ki, ondan başka mutasarrıf kalmayacağından kinayedir.

Âl-i İmran 3:181

Vacip Tealâ buhledenleri zemmedip icabında emvalin muhtaç olanlara verilmesi lâzım olduğunu beyanettiği gibi Yehûd'un emvali sarfla emr-i Resûlullahı istihza ve nübüvvete ta'na vesile addettiklerini beyanetmek üzere buyuruyor. Yani; muhakkak Allahü Tealâ şol kimselerin sözlerini işitti ki, onlar «Allah Tealâ muhtaçtır, bizler ganiyiz» dediler. İşte bu sözlerini Allah'ın işittiği muhakkaktır. Biz onların bu sözlerini ve babalarının ve dedelerinin bigayr-ı hakkın enbiyayı katletmelerini ve bunların da onların katillerine rızalarını yazarız ve kemal-i hakaretle hakaret olunmaları için «Tadın Cehennem azabını» demekle kendilerini Cehennem'e koyarız ve deriz ki «İşte şu azap; sizin kendi elinizle işleyip âhiret için gönderdiğiniz amelinizin cezasıdır. Allahü Tealâ size bu azabı tadın demekle ve Cehennem'e koymakla zulmetmedi. Zira; Allahü Tealâ kullarına zulmeder olmadı». Şu sözü söyleyenlerin bir cemaat olduğuna işaret için vârid olmuştur. Bu sözlerinin yazılmamek âdetleri olduğunu ve enbiyayı katle cesaret edenlerin bu gibi Kur'ân'da yazıp kıyamete kadar hamakatleri elsine-i nâsta söylenmekle murad olmak dahi muhtemeldir. Enbiyayı katleden bunların selefleri olduğu halde bunlara is-nad olunması; onların fiillerine bunların da razı oldukları içindir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu sözlerine, seleflerinin enbiyayı katillerini zammetmekte yani bu söz söylendiği günde olmamış ve geçmişte vuku bulmuş katil meselesini şu sözleriyle beraber zikirde fayda; şu sözlerinin enbiyayı katletmekten aşağı bir cinayet olmadığını ve bu gibi cinayeti irtikâp bunların bugün işledikleri birşey olmayıp, evvelden beri irtikâp etmek âdetleri olduğunu ve enbiyayı katle cesaret edenlerin bu gibi cinayetleri irtikâptan çekinmeyeceklerini beyan etmektir. Vacip Tealâ'mn onlara tadın yakıcı azabı demesi; sekerat-ı mevtte ve haşr-olunduğunda ve defter-i a'mali okunduğunda olmak muhtemeldir ve her nerede söylense kahr-ı ilâhiyi müş'ir bir emir olup şu hakaretâmiz hitaba istihkakları kendi cinayetleri ve kazandıkları amelleri olduğu sarahaten beyan olunmuştur. Bu sözü söyleyenlerin Yahudiler olduğuna; enbiyayı katli bu sözün yanında zikretmek delâlet ettiği gibi sebeb-i nüzul de delâlet eder. Çünkü; Fahr-i Razi, Kazi ve Taberi'de beyan olunduğuna nazaran Resûlullah (Beni Kaynuka') Yahudilerin! İslama davet etmek için (Ebu Bekir) Hazretlerini gönderdi. (Ebu Bekir) Hazretleri İslâm olmalarını, namaz kılmalarını ve zekât ve karz-ı hasen vermelerini ve muhtaç olanlara iane etmelerini hâvi olan emr-i Resûlullah'ı tebliğ edince Yahudilerden (Fahhas b. Azura) «Allahü Tealâ fakirdir, bizler ganiyiz. Zira; bizden karz istiyor» dedi. Hz. Ebu Bekir (R.A.) bir tokat vurup «Eğer beynimizde ahdolmasaydı seni Öldürürdüm» dedi, (Fahhas) geldi, Resulullah'a şikâyet ve söylediği sözü inkâr etti. (Ebu Bekir) Hazretleri söylediğini iddia edince davasmı ispata kâfi şahit makamında Hz. Ebu Bekir'i tasdik için bu âyetin nazil olduğu mervidir. Yehûdun bu sözden maksatları Resulullah'm nübüvvetini tekzibe fırsat addederek ta'na vesile kılmaktır. Çünkü; onlar dediler ki «Allahü Tealâ kullarından karz-ı hasen yani ödünç para istese ve kullarının karzma muhtaç olsa fakir ve kullarının zengin olması lâzım gelir. Bu ise muhaldir. Şu halde muhal olan şeyi Allah'a isnadından dolayı Muhammed (S.A.) nübüvvet davasında kâzip-tir» demekle ta'nederlerdi. Hulâsa; Yahudilerin «Allahü Tealâ fakirdir, biz zenginiz» dediklerini Allahü Tealâ'mn işittiği gibi gerek bu sözlerini ve gerek enbiyayı katillerini amel defterlerine yazacağı ve onlara "Tadın Cehennem azabını" diyeceği ve "Şu azap sizin kendi elinizle işleyip âhirete takdim ettiğiniz amelinizin cezasıdır" diyeceği ve Allahü Tealâ'mn bu azabı tadın demesinden kullarına asla zulmetmediği ve zira azap; kulların kendi istihkakları olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.