Muhtasar Rûhu'l-Beyân Tefsiri (Türkçe) — Bakara 2:229 – Âl-i İmran 3:200
İçindekiler
- Bakara 2:229
- Bakara 2:230
- Bakara 2:231
- Bakara 2:232
- Bakara 2:233
- Bakara 2:234
- Bakara 2:235
- Bakara 2:236
- Bakara 2:237
- Bakara 2:238
- Bakara 2:239
- Bakara 2:240
- Bakara 2:241
- Bakara 2:242
- Bakara 2:243
- Bakara 2:244
- Bakara 2:245
- Bakara 2:246
- Bakara 2:247
- Bakara 2:248
- Bakara 2:249
- Bakara 2:250
- Bakara 2:251
- Bakara 2:252
- Bakara 2:253
- Bakara 2:254
- Bakara 2:255
- Bakara 2:256
- Bakara 2:257
- Bakara 2:258
- Bakara 2:259
- Bakara 2:260
- Bakara 2:261
- Bakara 2:262
- Bakara 2:263
- Bakara 2:264
- Bakara 2:265
- Bakara 2:266
- Bakara 2:267
- Bakara 2:268
- Bakara 2:269
- Bakara 2:270
- Bakara 2:271
- Bakara 2:272
- Bakara 2:273
- Bakara 2:274
- Bakara 2:275
- Bakara 2:276
- Bakara 2:277
- Bakara 2:278
- Bakara 2:279
- Bakara 2:280
- Bakara 2:281
- Bakara 2:282
- Bakara 2:283
- Bakara 2:284
- Bakara 2:285
- Bakara 2:286
- Âl-i İmran 3:1
- Âl-i İmran 3:2
- Âl-i İmran 3:3
- Âl-i İmran 3:4
- Âl-i İmran 3:5
- Âl-i İmran 3:6
- Âl-i İmran 3:7
- Âl-i İmran 3:8
- Âl-i İmran 3:9
- Âl-i İmran 3:10
- Âl-i İmran 3:11
- Âl-i İmran 3:12
- Âl-i İmran 3:13
- Âl-i İmran 3:14
- Âl-i İmran 3:15
- Âl-i İmran 3:16
- Âl-i İmran 3:17
- Âl-i İmran 3:18
- Âl-i İmran 3:19
- Âl-i İmran 3:20
- Âl-i İmran 3:21
- Âl-i İmran 3:22
- Âl-i İmran 3:23
- Âl-i İmran 3:24
- Âl-i İmran 3:25
- Âl-i İmran 3:26
- Âl-i İmran 3:27
- Âl-i İmran 3:28
- Âl-i İmran 3:29
- Âl-i İmran 3:30
- Âl-i İmran 3:31
- Âl-i İmran 3:32
- Âl-i İmran 3:33
- Âl-i İmran 3:34
- Âl-i İmran 3:35
- Âl-i İmran 3:36
- Âl-i İmran 3:37
- Âl-i İmran 3:38
- Âl-i İmran 3:39
- Âl-i İmran 3:40
- Âl-i İmran 3:41
- Âl-i İmran 3:42
- Âl-i İmran 3:43
- Âl-i İmran 3:44
- Âl-i İmran 3:45
- Âl-i İmran 3:46
- Âl-i İmran 3:47
- Âl-i İmran 3:48
- Âl-i İmran 3:49
- Âl-i İmran 3:50
- Âl-i İmran 3:51
- Âl-i İmran 3:52
- Âl-i İmran 3:53
- Âl-i İmran 3:54
- Âl-i İmran 3:55
- Âl-i İmran 3:56
- Âl-i İmran 3:57
- Âl-i İmran 3:58
- Âl-i İmran 3:59
- Âl-i İmran 3:60
- Âl-i İmran 3:61
- Âl-i İmran 3:62
- Âl-i İmran 3:63
- Âl-i İmran 3:64
- Âl-i İmran 3:65
- Âl-i İmran 3:66
- Âl-i İmran 3:67
- Âl-i İmran 3:68
- Âl-i İmran 3:69
- Âl-i İmran 3:70
- Âl-i İmran 3:71
- Âl-i İmran 3:72
- Âl-i İmran 3:73
- Âl-i İmran 3:74
- Âl-i İmran 3:75
- Âl-i İmran 3:76
- Âl-i İmran 3:77
- Âl-i İmran 3:78
- Âl-i İmran 3:79
- Âl-i İmran 3:80
- Âl-i İmran 3:81
- Âl-i İmran 3:82
- Âl-i İmran 3:83
- Âl-i İmran 3:84
- Âl-i İmran 3:85
- Âl-i İmran 3:86
- Âl-i İmran 3:87
- Âl-i İmran 3:88
- Âl-i İmran 3:89
- Âl-i İmran 3:90
- Âl-i İmran 3:91
- Âl-i İmran 3:92
- Âl-i İmran 3:93
- Âl-i İmran 3:94
- Âl-i İmran 3:95
- Âl-i İmran 3:96
- Âl-i İmran 3:97
- Âl-i İmran 3:98
- Âl-i İmran 3:99
- Âl-i İmran 3:100
- Âl-i İmran 3:101
- Âl-i İmran 3:102
- Âl-i İmran 3:103
- Âl-i İmran 3:104
- Âl-i İmran 3:105
- Âl-i İmran 3:106
- Âl-i İmran 3:107
- Âl-i İmran 3:108
- Âl-i İmran 3:109
- Âl-i İmran 3:110
- Âl-i İmran 3:111
- Âl-i İmran 3:112
- Âl-i İmran 3:113
- Âl-i İmran 3:114
- Âl-i İmran 3:115
- Âl-i İmran 3:116
- Âl-i İmran 3:117
- Âl-i İmran 3:118
- Âl-i İmran 3:119
- Âl-i İmran 3:120
- Âl-i İmran 3:121
- Âl-i İmran 3:122
- Âl-i İmran 3:123
- Âl-i İmran 3:124
- Âl-i İmran 3:125
- Âl-i İmran 3:126
- Âl-i İmran 3:127
- Âl-i İmran 3:128
- Âl-i İmran 3:129
- Âl-i İmran 3:130
- Âl-i İmran 3:131
- Âl-i İmran 3:132
- Âl-i İmran 3:133
- Âl-i İmran 3:134
- Âl-i İmran 3:135
- Âl-i İmran 3:136
- Âl-i İmran 3:137
- Âl-i İmran 3:138
- Âl-i İmran 3:139
- Âl-i İmran 3:140
- Âl-i İmran 3:141
- Âl-i İmran 3:142
- Âl-i İmran 3:143
- Âl-i İmran 3:144
- Âl-i İmran 3:145
- Âl-i İmran 3:146
- Âl-i İmran 3:147
- Âl-i İmran 3:148
- Âl-i İmran 3:149
- Âl-i İmran 3:150
- Âl-i İmran 3:151
- Âl-i İmran 3:152
- Âl-i İmran 3:153
- Âl-i İmran 3:154
- Âl-i İmran 3:155
- Âl-i İmran 3:156
- Âl-i İmran 3:157
- Âl-i İmran 3:158
- Âl-i İmran 3:159
- Âl-i İmran 3:160
- Âl-i İmran 3:161
- Âl-i İmran 3:162
- Âl-i İmran 3:163
- Âl-i İmran 3:164
- Âl-i İmran 3:165
- Âl-i İmran 3:166
- Âl-i İmran 3:167
- Âl-i İmran 3:168
- Âl-i İmran 3:169
- Âl-i İmran 3:170
- Âl-i İmran 3:171
- Âl-i İmran 3:172
- Âl-i İmran 3:173
- Âl-i İmran 3:174
- Âl-i İmran 3:175
- Âl-i İmran 3:176
- Âl-i İmran 3:177
- Âl-i İmran 3:178
- Âl-i İmran 3:179
- Âl-i İmran 3:180
- Âl-i İmran 3:181
- Âl-i İmran 3:182
- Âl-i İmran 3:183
- Âl-i İmran 3:184
- Âl-i İmran 3:185
- Âl-i İmran 3:186
- Âl-i İmran 3:187
- Âl-i İmran 3:188
- Âl-i İmran 3:189
- Âl-i İmran 3:190
- Âl-i İmran 3:191
- Âl-i İmran 3:192
- Âl-i İmran 3:193
- Âl-i İmran 3:194
- Âl-i İmran 3:195
- Âl-i İmran 3:196
- Âl-i İmran 3:197
- Âl-i İmran 3:198
- Âl-i İmran 3:199
- Âl-i İmran 3:200
Bakara 2:229
Boşama yani daha önce anlattığımız ric'î talâk
iki keredir. Bu ise, ancak ayrı ayrı olarak iki defa boşama suretiyle olabilir. Meselâ biri diğerine iki dirhem verse, bu kimsenin verdiği bu iki dirhemden ötürü, ”ona iki kere verdi" denilmez. Ancak bu, o ikisini iki defada vermesi halinde söylenebilir. Eş için müracaat (ric’at) hakkı sabit olan talâk, ancak iki ayrı boşamanın olmasıyladır. Ancak ikinci boşamadan sonra, üçüncü kez de boşarsa, eş için kesinlikle artık ricat hakkı yoktur. Kadın bir başka eşle evlenmedikçe, eski eşine helâl olmaz. Sanki âyette, ”kadınları iki kez boşayın" deniliyor gibidir.
(Bundan sonra hüküm,) ya iyilikle tutmak veya güzellikle salıvermektir. Verilen iki ayrı talâktan sonra hüküm, ya kadını iyilikle tutmaktır. Yani kadına herhangi bir zarar dokundurma amacı taşımaksızın ona dönmek, durumu düzeltmek ve hoş geçinme niyeti taşımaktır, ya da iddet bitimine kadar müracaat etmeyip güzellikle salıvermektir. Güzellikle salıvermekten amaç, ona malî haklarını vermek, ayrılıştan sonra onu kötü bir şekilde anmamak ve insanları ondan nefret ettirmemektir.
Buradaki hükmün özeti şöyledir: Hür olan bir adam, duhulden sonra karısını bir veya iki talâkla boşarsa, iddet süresi içerisinde kadın istemese de, kocanın hanımına tekrar dönme (ric’at) hakkı vardır. İddet bitinceye kadar koca müracaat etmezse veya duhulden önce boşarsa, ya da muhalaa yaparsa, kadının izni ve velisinin izniyle ancak yeni bir nikahla kadın helâl olabilir. Ancak koca hanımını üçüncü kez boşarsa, karısı bir başka kocayla nikâhlanmadıkça eski kocası için helal olmaz.
Onlara verdiklerinizden bir şeyi almanız size helâl olmaz. Rivayete göre Abdullah b. Übeyy b. Selûl'un kızı Cemile, kocası Sabit b. Kays'tan hoşlanmıyordu. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a geldi ve dedi ki: ”Başımızı aynı yastığa koymadık. Allah'a yemin ederim ki, ben onu dini veya ahlâkı bakımından kötülemiyorum. Ancak İslâmdan sonra tekrar küfre girmeyi doğru bulmuyorum. Elimde değil, onu bir türlü sevemiyorum. Çünkü ben, çadırın bir tarafını kaldırıp baktığımda, onun bir gurubun arasında geldiğinde hepsinden daha siyah daha kısa boylu ve daha çirkin yüzlü olduğunu gördüm. Ben, onun bana mehir olarak verdiği bahçeyi tekrar kendisine vererek, beni boşamasını istedim." İşte bu, İslâm'da meydana gelen ilk hulu' olayıdır. Âyette geçen ”leküm" (size) ifadesi hâkimlerle ilgilidir. Çünkü hakimler, her ne kadar alan veya veren olmasalar da, müracaat anında karar mevkiinde olduklarından, bu malın alıp verilmesi onların emriyle olur.
Ayrıca kadınlara verdiğiniz ınehirden, az da olsa, almanız helâl olmaz. Kaldı ki verdiğinizden daha fazlasını almanız hiç helâl olmaz.
Ancak erkek ve kadının, artık Allah'ın sınırlarını ayakta tutamayacaklarından korkmaları durumu başka. Eğer eşler, eş olabilme kurallarına riayet etmekten, sınırları çiğnemekten korkarlar ve birlikte yaşayamayacak larına karar verirlerse, bu hal başka.
Siz de onların, Allah'ın sınırlarını ayakta tutamamalarından korkarsanız, Ey hâkimler, siz de karı ile kocanın, nikâhın kendilerine sağladığı hakları yerine getiremeyeceklerini bazı işaretler yoluyla anlarsanız,
o zaman kadının verdiği fidyede, ikisine de bir günah yoktur. Kadının hu lu' olarak verdiği şeyde kadına günah olmadığı gibi, kocanın da bunu almasında bir günah yoktur. Ancak bu hal, eğer geçimsizlik kadından kaynaklanmış sa böyledir. Eğer kocadan kaynaklanıyorsa, kadına verdiği mehirden herhangi bir şey alması helâl olmaz. Çünkü yüce Allah, erkeğe hitaben: ”Verdiğinizden hiçbir şeyi geri almayın" (Nisa: 20) buyurmuştur. Kadını bunun için zora koşup, verdiğiniz maldan ve mehirden fidye vermek mecburiyetinde bırakmayınız. Çünkü bu durum: ”Onlara verdiğinizin bir kısmını alıp götürmeniz için onları sıkıştırmayın" (Nisa: 19) âyetiyle yasaklanmışır.
Bu âyet aynı zamanda, kocadan alınan kadarını, kadının muhalaa yoluyla vermesinin caiz olduğunu da, verilenden fazlasına da, azına da işaret etmektedir. Nitekim fakihlerin çoğunluğu da bu görüştedirler.
Bağavî şöyle diyor: ”Geçimsizlik ve huzursuzluk olmasa da, nul' (mal karşılığı boşanma) caiz, ancak mekruhtur. Çünkü arada hiçbir sorun yokken, sebepsiz yere boşama, akrabalık bağını ortadan kaldırır. Nitekim hadiste şöyle buyurulmaktadır: ”Allah katında en sevilmeyen helâl boşamadır. ”(12))
İşte bunlar, anlatılan bu hükümler
Allah'ın sınırlarıdır. O'nun emir ve yasaklarıdır.
Onları geçmeyin. Karşı gelerek veya terkederek bu sınırları çiğnemeyin.
Kim Allah'ın sınırlarını bilerek ve isteyerek
çiğnerse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir. Allah'ın öfkesini ve cezasını üzerlerine çekmiş olurlar.
Bilinmelidir ki, eğer kadın iffetli ve namuslu ise, kocanın eşine iyilikle muamele etmesi gerekir, onun başkaca durumlarına ve huylarının kötülüğüne bakmamalıdır. Koca bu noktada Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in adabını kendisine örnek almalıdır. Çünkü Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), pak ve temiz olan hanımlarına güzel davranırdı. Onlara karşı güzel, sabırlı davranmak, ahlâkı güzelleştiren şeylerdir. Kaldı ki, hanımlarının yaptıklarına karşı sabırlı davrananlar, Allah yolunda cihad edenlerden sayılır.
Anlatıldığına göre, âbidin biri, hanımına karşı çok iyi davranırdı. Hanımı ölünce, kendisine yeniden evlenmesi için teklif yapılır. Adam bundan kaçınır, evlenmek istemez ve: ”Yalnızlık kalbimi daha fazla rahat ettiriyor" der. Adam sözüne devamla der ki: Hanımın vefatından bir hafta sonra bir rüya gördüm. Gök kapıları açılmış gibiydi. Sanki oradan bir takım insanlar iniyor, havada birbiri peşinden kayar gibi yürüyorlardı. Bu adamlardan her biri dönüp bana bakıyor ve hemen arkasındakine: ”Şu kötü adama bakın" diyordu. Öbürü de: ”Evet, öyledir," diye cevap veriyordu. Üçüncüsü de aynı şeyi söylüyordu. Ben, sonuncu adam gelinceye kadar niçin bana böyle dediklerini sormaya korktum. Nihayet sonuncusu geldiğinde: ”Bu kötü adam da kim?" diye sordum. O da: ”Sensin" dedi. Sebebini sorduğumda ise: ”Biz, senin amelini, Allah yolunda cihad edenlerle birlikte yükseklere çıkarıyorduk. Fakat bir haftadan bu yana, senin amelini cihaddan geri kalanlarınkiyle birlikte bırakmamız emrolundu. Bunun neden ileri geldiğini de bilemiyoruz?" cevabını verdi. İşte bu rüyadan sonra dostlarından kendisini hemen evlendirmelerini istedi. Böylece iki veya üç eşle hayat geçirdi.
Bakara 2:230
Eğer erkek karısını (üçüncü kez) boşarsa, Yani önceki iki boşamadan sonra üçüncü kez de boşarsa,
bundan sonra kadın başka kocaya nikahlanmadıkça, kendisine helâl olmaz. Kadın, üçüncü talâk ile de boşandıktan sonra, yeniden bir başka erkekle nikahlanıp evlenmedikçc, aralarında nikah akdi gerekleşmedikçe, eski kocasına helâl olmaz. Bu konuda, kadının yeni kocasıyla cinsel ilişki kurması icma ile şart koşulmuştur. Çünkü rivayete göre, ”Rifaa'nın hanımı, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelir ve der ki: ”Doğrusu Rifaa beni boşadı. Böylece boşama da kesinleşmiş oldu. Çünkü beni üç talâkla boşadı. Abdurrahman b. Zübeyr ise, benimle evlendi. Ancak onun erkeklik organı elbise saçağı gibi gevşek bir şeyden ibaret." Bu arada dış elbisesinden bir saçak alıp gösterdi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) gülümsedi ve: ”Sen tekrar eski kocan Rifaa'ya mı dönmek istiyorsun?" buyurdu. O da, evet, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ”Hayır, sen onun (Abdurrahmanın) balcağızından tutmadıkça, o da senin balcağızından tutmadıkça, bu olmaz (dönemezsin)." (,22) Hadiste geçen ”balcağız" ifadesinden, cinsel ilişki amaçlanmıştır. Burada cinsel ilişkinin lezzeti bala benzetilmiştir.
O da bunu boşarsa, ikinci koca da, cinsel ilişkiden sonra bu kadını boşarsa,
Allah'ın sınırlan içinde duracaklarına ümitli oldukları takdirde, tekrar birbirlerine dönmelerinde kendilerine bir günah yoktur. Eğer eski karı ve koca tekrar birleşmelerinde, Allah'ın sınırlarını çiğnemeyeceklerine ilişkin bir umut içerisinde iseler, ikisinin yeni bir akitle birbirlerine dönmelerinde, kendileri için bir günah ve sakınca yoktur. Âyette ”Ümitli oldukları (sandıkları) takdirde" buyurulmuş, fakat, ”bildikleri takdirde" denilmemiştir.
Çünkü insanlar bir şeyin kesin sonucunu bilemezler. İnsan yarın ne olacağı konusunda ancak tahminde bulunur.
Bunlar, bilen bir kavme Allah'ın açıkladığı sınırlardır. Önceden anlatılmış bulunan hükümler, kesinlikle korunması, aykırı davranılmaması gereken Allah'ın sınırlandır. Bilen ve anlayan bir topluma bunları açıklıyor ki, bilip anladıklarıyla amel etsinler.
Burada dikkat çekilmesi gereken bir nokta vardır. Kadının ilk kocasına helâl olabilmesi için ikinci kocanın, boşanan eşle cinsel ilişkide bulunmasının şart koşulması, bu konuda yalnızca evlilik sözleşmesinin (nikahın) yeterli olamamasının hikmeti, bir insanın hemen, canının istediği gibi karısını boşamaya kalkışmamasıdır. Çünkü genel olarak hiçbir erkek, hanımının bir başka erkekle yatmasından hoşlanmaz. Böyle bir hoşnutsuzluğun olabilmesi de ancak cinsel ilişkiyle doğabilir. Oysa yalnızca evlilik akdi, yani nikah fazlaca bir nefrete neden olamaz ve bir heyecan meydana getiremez. Sadece evlilik akdi, insanın boşamaya koşmasına kesin bir engel oluşturmaz.
Tahlil şartına bağlı nikah, yani kadını birinci kocasına helâl kılacak bir evlenme akdi, akit sırasında, helâl olabilecek miktarla yetinmeyi şart koşması, beraberliklerinin devamını istememesidir ki, böyle bir şart ile yapılan akit çoğunluğun içtihadına göre fasit bir akittir. Ancak bu, Ebû Hanife'ye göre kerahatle caizdir. Ebû Hanife'ye göre, eğer bu ikisi, yani kadın ve erkek tahlil olayını gizli tutarlar, kadın, evleneceği ikinci kocaya: ”Ben, seninle evlendim seni kocalığa kabul ettim, ama boşanma yetkisini kendi elimde tutacağım, ben istediğim zaman senden boşanacağım" der, ikinci koca da bunu kabul ederse, nikah caizdir, boşanma yetkisi de kadının eline geçer. Nitekim hadiste şöyle buyurulmuştur: ”Allah, helâl kılmak niyetiyle evlenen ikinci kocaya da, bu niyetle kendisi için hanımı evlendirilen birinci kocaya da lanet eder. ” (123)
Bu iki adama lanet olunmasının sebebinin ne olduğu sorulursa, cevabım şudur: İkinci kocaya (helâl kılmak için kadınla evlenen kişiye) lanet sebebi, kadını tekrar boşamak niyetiyle almasındandır. Halbuki nikah akdi, devamlılık için meşru kılınmıştır. Dolayısıyla bu ikinci koca tıpkı, ödünç olarak alınan damızlık bir koç gibidir. Bilindiği gibi, halk, sürüden iyi döl almak için damızlık koç alırlar. Bu da, sanki bu türden bir iş olmaktadır. Birinci kocaya lanet edilmesinin sebebiyse, böyle bir nikaha ve evliliğe neden olduğu içindir.
Çünkü bir işe sebep olan kimse, günahta suçu doğrudan işleyenle ortaktırlar.
Başka bir yoruma göre, lanet edilmekten amaç, bu işin kötü olduğunu ve iyi bir şey olmadığını ortaya koymaktır. Muhallilin (ikinci kocanın) düşüklüğü, böyle bir evliliğe girişmesidir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu tür kimseler için: ”Size kiralanan (ödünç olarak alınan) koçu haber vereyim mi?"(m buyurmuştur. Muhallelunleh (kendisi için hülle yaptınlan)ın düşüklüğü de, dürüst karakter sahibi kimselerin nefret ettiği bir şeye girişmiş olmasındandır. Çünkü adam, başka biri kadınıyla yattıktan ve ondan yararlandıktan sonra, tekrar o kadına dönebiliyor. Yoksa bu, gerçek anlamda bir lanet değildir. Çünkü risa let makamındaki bir zatın, ümmeti hakkında lanette bulunması yakışık almaz. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), bir lânetei olarak gönderilmemiştir.
Bakara 2:231
Kadınları yani eşlerinizi
boşadığınız zaman, bekleme sürelerini bitirdiler mi, İddetlerini tamamlayınca... Bu âyet, Ensar'dan Sabit b. Yesar hakkında nazil olmuştur. Bu adam hanımını boşamıştı. Hanımının iddet süresinin sonu yaklaşınca, ona dönmüş, sonra tekrar, sırf onu zarara sokmak için, boşamıştı.
Ya onları iyilikle tutun, yani geri dönmek suretiyle yeniden onlara müracatta bulunun ve dönerken, zarar vermeksizin dönün, iyilik (Maruf); akılların alışageldiği ve nefislerin de şeriat ve örf açısından güzel bulduğu şeydir. Burada demek istenen iyi muameledir.
Ya da iyilikle bırakın. İddetleri sona erinceye kadar, işi uzatmadan bırakın.
Haklarına tecavüz edip zarar vermek için, onları tutmayın. İddet süresini uzatmak suretiyle, onlara zarar vermek düşüncesiyle kadınlara geri dönmeyin ve onlara zulmederek, kendilerini fidye ödemeye zorlamayın.
Kim bunu yaparsa kendine yazık etmiş olur. Kim kadınları, zulme varan anlamda kötülükle tutarsa, o bu haliyle nefsini azaba ve cezaya atmış olur.
Allah'ın bu hükümleri kapsayan
âyetlerini veya bütün âyetlerini, onlara sırt çevirmek suretiyle
eğlence edinmeyin. Bu âyetlerle amel etmeyi hafife almayın. Buradaki yasaktan amaç, emretmekten kinayedir. Yani şöyle deniliyor: Bu âyetlere gereğince sarılın, bunlarla amel edin ve gereğince riayet edin.
Allah, inananları, sorumluluklarına bağlı kalmaları ve buna riayet etmeleri konusunda, alaycıları tehdit yoluyla, gereğinin yapılmasına teşvikte bulundu. Bu emri desteklemek amacıyla da şöyle buyurdu:
Allah'ın size olan nimetini, size öğüt vermek için indirdiği kitabı ve hikmeti düşünün. Allah'ın, içinde dinî ve dünyevî mutluluğunuz için gerekli olan şeye sizi nasıl sevkettiğini hatırlayın. Bunlara şükürle karşılık verin. Bunların gereğini yapın. Veya Allah'ın sizleri erkek olarak yaratmadaki nimetini, sizin için kendileriyle kaynaşıp huzura kavuşacağınız eşler yaratmasını, nikahı, boşamayı ve tekrar dönüşü elinize vermesini, önceki ümmetlere gösterilen zorlukların size göstermediğini, evet bütün bu nimetleri düşünüp hatırlayın. Aynı zamanda Allah'ın üzerinize indirdiği Kur'an'ı ve Sünnet'i hatırlayın. Allah, burada Kitap ve sünneti zikretmekle bunların üstünlüklerine işaret buyurmaktadır. Size öğüt veriyor, sizi uyarıyor. Açıklanan şeyleri korumakta, vazife ve hakları yerine getirmede
Allah'tan korkun ve bilin ki Allah, her şeyi bilendir. Sizin ne yapıp ne yapmadığınız Allah'a gizli kalmaz. Dolayısıyla O, sizi türlü türlü azapla hesaba çeker.
Bakara 2:232
Kadınları boşadığınız zaman, bekleme sürelerini bitirdiler mi... Yani iddet sürelerini bitirince... Bulûğ: Sona erme demektir. Çünkü, bundan sonra sözü edilen konu nikâhtır. Nikahtan söz edilme ise, ancak iddet süresinin bitmesinden sonra olabilir,
kendi aralarında güzelce anlaştıkları takdirde kocalarıyla nikahlanmalarına engel olmayın. Engelleme (eludi): Menetmek, hapsetmek, sıkıştırmak anlamlannadır. Birinci hitap kocalara, ikinci hitap ise velileredir.
Rivayete göre âyet, Ma'kil b. Yesâr hakkında nazil olmuştur. Bu zat, kızkardeşi Cemileyi, ilk kocası olan Ubeydullah b. Asım'la bir araya gelmesini, yani yeniden kocasına dönmesini engellemişti. Ubeydullah b. Asım, iddet süresi bittikten sonra, onu istemeye gelmiş, kadın da yeniden ona dönmeyi istemişti. İşle âyet bunun üzerine indi. Ma'kil, âyeti duyar duymaz şöyle demişti: ”Ben nefsimi ayaklarım altına alıyor, kızkardeşimi evlendiriyor ve Rabbime de bundan böyle itaat ediyorum."
Bir başka yoruma göre her iki hitap da, eşler içindir. Çünkü kocalar, boşadıkları kadınların yeniden evlenmelerini engelliyorlardı. Bu kadınların diledikleri kimselerle evlenmesine zulüm ve baskı yoluyla, zorla engel oluyorlardı. Ayrıca cahiliye geleneklerinin baskısıyla bunu sürdürmek istiyorlardı. İşte iddet sürelerini bitirmiş olan kadınları, bundan böyle, evlenmelerine engel olmayın.
Bu âyet, kadınların bizzat kendilerini evlendirebileceklerine delildir. Yani boşanmış olan kadınlar, iddet sürelerini tamamladıktan sonra, aralarında evlenmeye rızâ gösterdikten sonra, örfe uygun olmak kaydıyla dilcdikleriyle evlenebilirler. Sahih bir akitle, caiz olan bir mehirle, iyi geçinebilmekle, adaletli şahitlerle evlenmeleri halinde kendilerini bundan alıkoymayın. ”Maruf", şeriat açısından uygun olan ve insanlığın da güzel bulduğu şeydir. Bu, dengi olmayanla evlenen kadını bundan alıkoymak, ya da mehr-i misil'in altındaki bir mehirle evlenen kadını engellemek, kadını evlenmekten menetmek değildir. Bu hususlar bu hükmün dışındadır.
Bu, yani daha önce sözü edilen ve engel olmamanız hususunda size anlatılanlar. Ey veliler ve kocalar!
Sizden Allah'a ve âhiret gününe inanan kimseye verilen öğüttür. Bu yasaklanma ve öğüt verilme olayı, ancak iman edenlerin yararlanacakları şeylerdir.
Bu, sizin için daha iyi ve daha temizdir. Bununla öğüt almanız ve gereğiyle amel etmeniz, sizin için daha faydalı ve sevabı da o oranda daha çoktur. Aynı zamanda sizleri günahlardan arındırır, kötülüklerden tertemiz hale getirir.
Allah bilir, bunda ne gibi yararlar ve güzellikler olduğunu, ne gibi kurtuluş ve üstünlükler bulunduğunu Allah bilir,
siz bilemezsiniz. Çünkü siz bilgi bakımından eksiksiniz. Siz, kendi görüşünüzü ve reyinizi bir kenara bırakıp, Allah'ın emir ve yasaklarına tutunun. Yapacağınız ve terkedeceğiniz her işte buna dikkat edin. Meselâ, ana, bazan çocuğuna bazı yiyecekleri yedirmez. Çünkü o yiyeceklerin dokunacağını bildiğinden, çocuğunu hastalanmaktan korumak ister. Bu çocuğun iyiliği ve düzelmesi içindir. Çünkü ana ve baba bu yiyecekleri, işin zararlı yönünü bildiği için yasaklamaktadır. Oysa çocuk bunu bilemez. İşte Allah da, Kitab'ında tümüyle hayır ve doğru olan şeyi bize öğütlüyor. Aynı zamanda helakimize neden olabilecek her şeyden de bizi engelliyor.
Akıl sahipleri, bunları öğüt kulağıyla dinleyecek olanlardır. Nitekim İmam Gazzalî de şöyle diyor: ”Öğüt vermek kolaydır. Zor olan şey, onu kabul etmektir. Çünkü o nasihat, heva ve hevesin zevklerine uyanlar için acı gelir."
Bakara 2:233
Anneler, çocuklarını -emzirmeyi tamamlamak isteyenler için tam iki yıl emzirirler. Anneler (validât) kelimesi, genel olduğundan, tüm anneleri, boşanmış veya halen evli olan bütün anneleri kapsar. ”Çocuklar" deyimi içerisine, erkek ve kız tüm çocuklar girer. ”Emzirirler" ifadesi ise, haber anlamında emir olup, ”emzirsinler" demektir. Ancak buradaki emir mendil bluk ifade eder. Mendub oluşu da, çocuğun yetişmesinin anne sütüne bağlı olmasındandır. Çünkü anne sütü, diğer tüm sütlerden daha elverişlidir. Ayrıca anne şefkati, başka bütün sevgilerden daha fazladır. Anneler çocukların babaları dışında başka bir erkekle evlenmedikleri sürece, emzirme hakkı öncelikle kendilerine aittir. Fakat başkasıyla evlendikleri zaman, onların hizmetiyle meşgul olacaklarından, emzirme ve bakma işini tam anlamıyla yerine getirebilecekleri söylenemez.
Annelerin çocuklarını emzirme süresi ise, tam iki yıldır. Çünkü burada ”tam" kelimesi kullanılmadan, sadece ”iki yıl" denseydi; esneklik payı olabilirdi. Nitekim bazan ”falan kimsenin yanında, filan yerde iki yıl kaldım" denilir. Bununla, o kişinin yanında yaklaşık olarak iki yıl kaldım demek kasdedilebilir. ”Emzirmeyi tamamlamak isteyenler" ise, anneler olabileceği gibi, anne ve babalar birlikte de olabilir. Çünkü mana her ikisini de kapsıyor.
Ebû Hanife'ye göre, emzirme süresi ikibuçuk yıldır. Ebû Yusuf ve Muhammed ise, bu âyete dayanarak emzirme süresinin iki yıl olduğunu söylerler. Bu süre geçtikten sonra -ki, bu, ihtilaflıdır- emzirme mubah değildir. Çünkü süt, insanın bir parçası olduğu için mubah olması zarurîdir. Öyle ise zaruret kendi miktarınca takdir olunur. Ayrıca Allah, ”Anneler ..." âyetiyle, çocuk için iyi olabilecek hususa riayeti anneye emrettiği gibi, bunu babaya da vasiyet ederek, babanın da kadına karşı görevlerine dikkat etmesi gerektiği vurgulanmıştır. Böylece o da, çocuğun hakkını gözetmeye yöneltilmiş olur. Ayette, kadının yedirilmesi ve örfe uygun olarak giydirilmesi emri, kocaya veriliyor. Koca bunları karşılamak zorundadır. Bu maruf olan ve örfe uygun şey, ister bir şart ve akitle belirlenmiş, olsun, isterse olmasın, aynıdır. Bunun için Rabbimiz şöyle buyurdu:
Onların uygun bir şekilde yiyecek ve giyeceğini sağlamak çocuğun babasına aittir. Burada ”baba" diye çevirdiğimiz şey, âyette ”çocuğun kendisi için doğduğu kişi" olarak geçmektedir ki, bu asıl olarak, çocukların babalara ait olduğunun bilinmesi içindir. Çünkü kadın, çocuğu kocası için doğurur. Bu itibarla çocuklar annelere değil, babalara nisbet edilirler.
Rivayete göre Me'mûn b. Reşid, hilafet davasına kalkışınca. Hişam b. Ali kendisini ayıplayarak şöyle demişti: ”Öğrendiğime göre sen hilâfet istiyormuşsun. Nasıl olur da sen halifeliğe lâyık olabilirsin? Çünkü sen bir cariyenin oğlusun." Buna karşılık Me'mun b. Reşit de şu cevabı veriyordu: ”İsmail (aleyhisselâm) da bir cariyenin oğluydu. İshak ise hür bir annenin çocuğu. Oysa Allah, Hazret-i İsmail'in soyundan insanoğlunun en hayırlısını çıkarmıştır." Sonra da şu şiiri söyledi:
Hiçbir genç, annesi, Rumdur, siyahtır, soysuzdur diye ayıplanmasın. Çünkü insanların anneleri sadece birer kaptırlar. Çocuklar bu kaplara konulur, oysa çocuklar için aranan babalardır. Anneler çocuklarını emzirdikleri zaman, bunların yiyecekleri ve giyeceklerinin sağlanması babaya aittir. Çünkü anneler hayatlarını sürdürmeleri için buna muhtaçtır ve çocuk, anne sütüyle beslenmektedir. Bu sayılanlar zorunlu ihtiyaçlardandır. Bunlar, hakimin öngürdüğü ve kadına ihtiyaçlarını karşılayacak olan ölçüde verilir. Eğer; ”Kadınla erkek arasında halen eşlik görevi sürüyorsa, zaten kadın çocuğu emzirsin veya emzirmesin nikah sebebiyle nafakaya ve giyeceğe hak kazanmıştır. O halde bu yiyecek ve giyeceğin tekrar emzirmeye bağlı kılınmasının, gerekçesi nedir?" Denilecek olursa, şu cevap verilir: Nafaka ve giyecek, kadına temkin karşılığı verilmektedir. Kadın emzirme işiyle uğraşırken, kocasının hizmeti için vakit bulmada zorluk çeker. Öyle zannedilir ki kadının çocuğu sebebiyle ihmali, onun nafaka ve giyeceğini temin etmeyi ortadan kaldırır. İşte Allah bu vehmi ortadan kaldırarak kadın çocuğu emzirmekle ilgilense bile yiyecek ve giyeceğinin kocasına ait olduğunu, belirtmiştir.
Hiçbir kimse, gücünün yettiğinden fazlasıyla mükellef tutulamaz. Teklif; ilzam anlamınadır, yani mecbur bırakmak demektir. Burada adeta şöyle bir soru akla geliyor. Neden, kadınların durumlarıyla ilgili işleri, onların kendilerine yüklenilmemektedir? Niçin hüküm burada maruf ifadesiyle kayıtlandı? Bunun cevabı şöyledir: Kadınlar bünyeleri bakımından zayıf olduklarından, kazanç elde etmek için güçleri müsait değildir. Kocalarının hizmetinde olduklarından zamanları yoktur. Eğer kadınların geçimleri kendilerine bırakılsaydı, bu aciz olanı zora koşmak olurdu.
Ne anne, çocuğu yüzünden; ne de çocuğun kendisine ait bulunduğu baba, çocuğu yüzünden zarara sokulmasın. Herhangi bir anne, çocuğu bahane etmek suretiyle babaya zarar vermeye kalkışmasın. Meselâ kadın, kocası nafakayı ve giysileri bol bol verdiği halde çocuğunu emzirmekten kaçınabilir. Ve çocuğu babaya bırakabilir. Aynı şekilde baba da, anneye zarar verecek bir tutum izlemesin. Meselâ kadın, çocuğun yasımda kalmasını istediği halde, koca onu engellemesin. Çünkü kadın, çocuğunu oldukça fazla sever. Erkek, onun bu sevgisini istisınar ederek anneyi zarara sokmasın. Çocuğun her ikisine birden izafesi, iki tarafın da çocuk için şefkatli davranmalarından ileri geliyor. Çünkü çocuk, ikisine de yabancı değildir. Ayrıca her iki taraf da çocuğun gelişmesinde ve yetişmesinde beraber olmaları konusunda uyarılmışlardır. Bu bakımdan bunların çocukları sebebiyle zarara uğramaları doğru olmadığı gibi, çocuğun bunlar sebebiyle zarar görmesi de doğru olamaz.
Mirasçıya düşen de bunun aynıdır. Yani babasının olmaması halinde çocuğun vârisine düşen görev de, tıpkı babanın yükümlü bulunduklarının aynıdır. Bu mirasçılar yakınlarından biridir. Bunlar da kadının nafakasını, giyeceğini ve emzirme ücretini karşılamakla yükümlüdürler.
Eğer kendi aralarında rızâ ve danışmayla çocuğu memeden kesmek isterlerse kendilerine bir günah yoktur. Eğer anne ve baba, henüz iki yıl tamamlanmadan önce, her ikisi de aralarında anlaşmak suretiyle, küçük çocuğu sütten kesmek isterlerse, bunda bir günah yoktur. Yoksa sadece bir tarafın kesmeye kalkışması yetmez. Çünkü bundan küçük bebek zarar görebilir. Belki de kadın çocuğu emzirmekten usandığı için bunu istemiş olabilir. Ya da baba, kadına verdiği ücrette cimrilik ederek kısıntıya gidebilir. Bu da çocuğun bedensel gelişmesi için zararlı olabilir. İşte bütün bu konuları, anne ve baba her ikisi de aralarında konuşarak, çocuğun durumunu inceden inceye düşünerek bir karara bağlamalıdırlar. Artık çocuğun sütten kesilebileceği konusunda beraberce karar almalıdırlar. Çünkü asıl geçerli olan, her iki tarafın da ittifakıdır: Baba velayet yetkisine sahiptir ve anne de, babaya göre daha şefkatlidir. Ayrıca anne, çocuğun durumunu çok daha iyi bilir. İşte böylece her ikisi ittifakla karar verirlerse, bu takdirde çocuğun iki yıldan önce sütten kesilmesinde herhangi bir günah ve sakınca yoktur.
İşin özeti şu: İster iki yıldan fazla sürsün, otuz aya kadar emzirme devam ettirilmiş olsun, isterse bundan daha az bir sürede olsun, çocuğun sütten kesilmesinde her ikisi için bir günah ve vebal yoktur. Yeter ki, her ikisi birlikte çocuk için en iyi olan şeye karar vermiş olsunlar.
Eğer çocuklarınızı emzirtmek isterseniz, vereceğinizi örfe uygun şekilde öderseniz. Eğer çocuklarınızı süt annelerine emzirtmek isterseniz, yani süt anne tutarsanız, bu durumda babalar olarak
yine üzerinize bir günah ve vebal
yoktur. Dolayısıyla bu âyet, babaların, çocukları için süt anne kiralayabileceklerine delildir. Bundan dolayı, asıl annenin çocuğu emzirmeşini de menedebilir. Ancak süt annelerine vermeyi istediğiniz şeyi, şer'an güzel ve örf bakımından da kabul edilebilir olan bir ücret olmalıdır. Yoksa burada geçen teslim olayı, bu işin sıhhat ve cevazı için şart anlamında bir teslim değildir. Aksine bu, en uygun olanı ve en geçerli görülenin verilebileceğini öngörmektedir. Mendup olanı budur. Eğer süt annelerine emzirme karşılığı ödenen ücret peşin ödenirse, bu, çocuğun işleriyle ilgili hususların yapılmasında daha iyi olur.
Allah'tan korkun Çocuklar (bebekler) ve sütannelerinin durumlarıyla ilgili hükümlere riayet bakımından Allah'tan korkun
ve bilin ki Allah, yaptıklarınızı görmektedir. Dolayısıyla buna göre sizi ya cezalandırır veya mükâfat verir. Hiç kuşkusuz bu, Allah tarafından büyük bir azar ve tehdit ifadesidir.
Bakara 2:234
İçinizden ölenlerin bıraktıkları eşleri, ölen kimselerin geride bıraktıkları kadınlar,
kendilerini dört ay on gün gözetlerler. Kocalarının ölümünden sonra dört ay on günlük iddet süresini beklesinler ve bu süre bitmeden evlenmesinler. Çocuk dört aylık olunca hareket etmeye başlamasına rağmen âyette dört ay on gün gibi bir süre verilmesindeki hikmet, şudur: Bu hususta en az süre değerlendirilmiştir. Bu, dört aydır. Buna ayrıca bir on günlük zaman daha eklenmiştir. Artık bu on günün geçmesiyle rahim'de çocuk olup olmadığı, kesin olarak ortaya çıkmış olacaktır.
Süreleri sona erince, iddet süreleri bitince
artık kendileri için örfe
uygun olanı yapmalarında size bir günah yoktur. Bu hitap hakimlere ve sâlih Müslümanlaradır. Çünkü kadın henüz iddet süresi bitmeden evlenecek olursa, bundan menedilir. Eğer vâsî engellemekten acze düşerse, sultandan ve devlet gücünden yardım ister. Ancak iddet süresinin bitiminden sonra, maruf yani şeriatın kabul ettiği ölçüler içerisinde süslenmelerinde, kendileriyle evlenmek isteyenlere kendilerini bu şekilde göstermelerinde sizin için herhangi bir günah ve vebal yoktur.
Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Dolayısıyla buna göre size ceza veya mükâfat verir. O halde emrolunduğunuzun aksi bir davranış içine girmeyin ve bunu yapmayın.
Bu âyette geçen ”Tarabbus" (bekleme, gözetleme), nikahtan, evden dışarı çıkmaktan ve süslenmekten kaçınmaktır. Nikâhtan kaçınma hususunda icına vardır. Fakat kadının evden ayrılmaması, zaruret ve ihtiyaç durumları dışında vaciptir. Aynı zamanda süslenmemesi de vaciptir. Çünkü Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Allah'a ve âhiret gününe iman eden bir kadının, herhangi bir ölü için üç günden fazla yas tutması helâl olmaz. Eğer ölen kocası olursa bu başka. Bu takdirde dört ay on gün yas tutar.
Kadının iddet içinde nikah akdi yapması haram olduğundan bu süre içerisinde süsten kaçınmakla da emrolunmuştur. Çünkü süslenmesi halinde, koca arıyormuş gibi bir yanlış anlaşılmaya neden olunması ihtimali vardır. Ayrıca ölen kocasına karşı saygı göstermesi gereklidir. Çünkü ölen kocası, onun geçimini sağlamış, başkasına muhtaç bırakmamıştır. Nafakasını ve kalacağı barınağını temin etmiştir.
Ayrıca sünnet gereği kadının, cahiliyye âdet ve çizgilerinden de sakınması gerekir. Meselâ üstünü başım yırtmaktan, yanaklarını dövmekten, saçını kesmekten uzak durmalıdır. Çünkü ara piar cahil iye döneminde böyle yaparlardı. Ağlarken bağırıp çağırm amalidir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) böyle bir davranışta bulunanlardan uzak ve beridir. Çünkü bu tür âdetler hep cahiliye gelenekleridirler. İşin acı tarafı günümüzde çeşitli yörelerdeki birçok insanlar bu gibi cahiliye geleneklerini sürdürüyorlar. Bu, özellikle de kadınlar arasında yaygın. Bunlar siyah elbiseler giyiyorlar, günlerce, hatta aylarca böyle devam ediyorlar. Çoğu zaman bir adam görürsün, bu şahıs cumalık ve bayramlıklarını giymez, kendisine sebebi sorulunca, alacağınız cevap, ya babasının, ya da annesinin veya yakınlarından başka birisinin vefatı olduğunu söyler. Halbuki haber verdiği ölüm olayı belki aylarca önce olmuştur.
Nitekim Rafızîler de böyle yapıyorlar. Bunlar Hazret-i Hüseyin'in başına gelen musibet sebebiyle öylesine aşırılık içindedirler ki, aşure gününü onun için matem günü ilân ediyorlar, bu gibi günlerde taziyede bulunuyorlar, bağırıp çağırıyor ve ağlaşıyorlar. Güya üzüntülerini ve ızdıraplarım dile getiriyorlar. Öyle ki, başlarına bu anlamda felaket gelenlerin yapmadıklarım yapıyorlar. Daha da aşırı giderek sahabeden bazılarına dil uzatıyorlar. Oysa bu davranış, sapık inanç sahiplerinin davranışıdır. Böyleleri Allah tarafından rezil ve rüsvay edilecekler, yaptıklarının karşılığı cezayı da mutlaka göreceklerdir. Sanki bu kimseler matemle ilgili gelen yasaklamaları duymamış gibiler. Allah'tan doğruluk isteriz.
Bakara 2:235
Böyle kadınlarla evlenmek istediğinizi üstü kapalı biçimde belli etmenizde veya gönüllerinizde saklamanızda size bir günah yoktur.
Kocası ölen bir kadına, kocasından mal kalmış olduğu için veya güzelliğinden ve daha başka sebeplerden dolayı onunla evlenmek isteyenler çıkabilir. İddet müddetleri içerisinde onları üstü kapalı bir şekilde istemekte bir sakınca bulunmadığı belirtiliyor.
Tariz, kendisi veya başkası için muhtemel olan bir anlamı karşı tarafa hissettirmektir. Âyette geçen ”hitbe", nikah isteği, evlenme arzusudur. Eğer bu kelime ”hutbe" tarzında olsaydı, anlamı vaaz gibi şeyleri kapsayan söz demek olurdu.
Âyette belirtilmek istenen, herhangi ric'î bir talâk olmaksızın kocası vefat etmiş olup da, iddet bekleyen kadınlardır. Meselâ bu durumdaki kadını üstü kapalı bir şekilde istemek şöyle olabilir. Erkek henüz iddet süresini bekleyen kadına: ”Sen güzel ve sâliha bir hanımsın" diyebilir. Ya da: ”Şu ve şu nitelikteki bir kadına ihtiyacım var" veya, ”Ben iyi huylu bir insanını elim de oldukça açıktır, geçim konusunda iyi geçinebilecek biriyim, hanımlara iyilikte bulunurum" gibi sözler söyleyebilir. Bu tür sözler, üstü kapalı evlenme teklifini içeren ifadelerdir. Kadının, kendisiyle evlenme arzusu duyması için bu gibi nitelikleri sayabilir. Ayrıca şöyle konuşması da üstü kapalı evlilik teklifidir: ”Seni isteyenler oldukça fazladır, sana oldukça düşkün olanlar var." Bu tür sözlerle bir bakıma kadının, evlenmeye niyetli olup olmadığı konusunda ağzı aranmış olmakla ve eğer ona karşı bir eğilimi varsa, başkasına söz vermesi engellenmiş olmaktadır.
Ancak buna karşılık açıkça evlilik ifade eden sözlerden kaçınmalıdır. Meselâ: ”Ben seni nikahlamak istiyorum, seninle evlenmek istiyorum, sana dünür olacağım" gibi sözler etmemelidir. İşte bu sunulan örnekler üstü kapalı ifade örnekleridirler. Ayrıca bir de sizin gönüllerinizde sakladığınız şeyler vardır. Siz gönlünüzden, onunla nikahlanmayı geçirmektesiniz, bunu kadına açıkça veya ima yoluyla olsun söylemiyorsunuz, işte bunda da sizin için bir günah yoktur.
Allah onları hatırlayacağınızı bilir. Yani Allah, o kadınlara karşı bu tür isteklerde bulunacağınızı kuşkusuz bilir. Burada amaç, ima yoluyla istemekte bir vebal olmadığını açıklamaktır.
Fakat meşru bir söz söylemeniz dışında, sakın gizlice sözleşmeyim Böyle kadınları hatırlayın, konuşun, onlara arzu duyduğunuzu açıklayın: fakat onlarla nikah konusunda bu zaman içerisinde sözleşmeyin. Sadece size verilen ruhsat sınırları içinde ima ile yetinin.
Âyette nikâh yapmayın emrinin ”gizlice sözleşmeyin" şeklinde ifade edilmesinin sebebi, nikâhın gizli olarak yapılması gereken cinsel ilişki sonucunu doğurmasmdandır.
Ve farz olan bekleme süresi sona erinceye kadar, nikah akdetmeye kalkışmayın. Azın (kalkışmak), kalbin herhangi bir fiili işlemeye karar vermesidir. Yani nikahlanmaya karar verip bunu yapmayınız. Burada asıl amaç, iddet süresi henüz bitmemiş olan kadının, bu süre içinde evlilikten menedilmesidir. Yani değil kadının nikâhlanması, bu süre içinde böyle bir şeye karar vermesi bile doğru değildir. Çünkü bir şeyin mukaddimelerini, o şeye götüren sebepleri, yasak etmek, o şeyin öncelikle yasak edildiğini ifade eder.
Bilin ki Allah, içinizden geçeni bilir. O'ndan korkun. Caiz olmayan bir karara kalkışmayın, daha işin başında iken böyle bir karara kalkışmaktan uzak durun ve Allah'tan korkun.
Ve yine bilin ki, Allah, çok bağışlayandır ve halimdir. Bu işe kalkışıp da yapmayanı, Allah'tan korktuğu için uzak duranı Allah bağışlar. Halim'dir, çünkü size ceza vermede acele etmez. O halde cezaya neden olacak şeylerden kaçının ve Rabbinizin size emrettiği şeyleri yapın.
Bakara 2:236
Kendileriyle henüz temas etmediğiniz, cinsel ilişkide bulunmadığınız
veya kendilerine henüz
bir mehir takdir etmediğiniz, alanızda akit esnasında belirli bir mehir tayin etmediğiniz
kadınları boşarsanız, size bir günah yoktur. Yani onlar için ödemeniz gereken bir mehir yoktur.
Burada geçen ”günah" kelimesi ”mehrin" gerekliliği anlamına gelir. Dolayısıyla ”günah yoktur" deyimi, ödemeniz gereken mehir yoktur anlamındadır. Bu durum, daha önce de belirtildiği gibi, boşanma olayı, cinsel temastan önce olması halinde böyledir.
Ancak mehir belirlenmiş olduğu halde, henüz cinsel temas gerçekleşmeden boşanma olmuşsa, mehrin yarısını vermek gerekir. Fakat boşama olayı temastan sonra olmuşsa, artık mehrin tamamını ödemesi gerekir.
Onları faydalandırın. Zengin olan kendi gücüne, fakir olan da kendi kudretine göre örfe uygun bir şekilde faydalandırmalı. Bu durumda kadına yararlanabileceği ve faydalanacağı bir şeyler veriniz. Mutanın, yani bir şeyler vermenin gerektiği konusundaki hikmet, erkeğin kadını boşamakla onu yalnız bırakması yüzünden, bir bakıma kocaya bir zorlamadır. Bu verilecek olan miktar da, bir baş örtüsü, bir gömlek ve bir de dış elbisedir. Bunu zengin olan kendi bütçesine uygun şekilde verecek, fakir de yine kendi durumuna göre verecektir. Yani verilecek olan şey, kadının durumuna göre değil, erkeğin gücü göz önünde tutularak, onun gücüne göre verilecektir. Bunun en az miktarı, beş dirhem, en üst sınırıysa melıri misi'in yarısıdır. Örfe göre şeriatın ve insanlığın güzel gördüğü şekilde o yapılmalıdır.
Bu, iyilik edenlerin şanına yaraşır bir borçtur. Onlar buna uymak suretiyle kendilerine iyilik yapmış olurlar.
Boşanmış olan kadın şu dört durumdan birisinde olur:
a) Temas olmamış ve mehir belirlenmemiştir.
b) Temas olmuş ve mehri belirlenmiş,
c) Temas olmuş ve fakat mehir belirlenmemiş,
d) Temas olmamış, fakat mehir belirlenmiş.
Günahın olmadığı bildirilerek, mehir verilmeyeceği belirtilen durum, kadının yukarıda sayılan durumlarından birincisi için geçerlidir. Diğer üçünde ise, mehir verilmesi vaciptir.
Bakara 2:237
Onlara nikah akdi sırasında
bir mehir takdir ettiğiniz halde, kendilerine temas etmeden onları boşarsanız, kendilerinin veya nikah akdi elinde bulunanın bağışlaması dışında, takdir ettiğinizin yarısı onlarındır.
Eğer gerdekten önce biri vefat ederse, mehrin tamamı vacip olur. Çünkü ölüm, mehrin vacip olması için, tıpkı cinsel temas gibidir.
Boşama durumunda boşanan kadın, mehrin vacip olmasından sonra, kendi isteğiyle bundan vazgeçerse, ya da nikah akdini elinde tutan koca mehrin diğer yarısını da bir lütuf olarak ona verirse bu ayrıdır, bağışlayabilir. Bunu da kadına bir ikram olsun diye yapar. Çünkü erkeğin kendi hakkını kadına bırakması, hiç kuşkusuz bir bağıştır.
"Nikah akdi elinde bulunan" âyetinden maksat, veli değil, kocadır. Onun bağışlamasından murat ise, yarısını zaten vermek zorunda olduğuna göre, kadına mehrin tümünü vermesidir. Böylece vereceği ikinci yarı bağış olmaktadır. Ayrıca koca dilerse, kendisinin olan mehrin yarısını tekrar isteyebilir. Eğer istemeyip de bırakırsa, bunu kadına bağışlamış olur.
Bağışlamanız takvaya daha yakındır. Takva açısından bu şekilde bağışlamanız çok daha iyidir. Almaksa, sanki bir şeyi karşılıksız olarak almak anlamına gelmektedir. Ya da insanlığı ve mertliği elden bırakmak, sanki takvayı lerketmektir.
Aranızda iyilik ve fazileti unutmayın. Buradaki ifade, unutkanlıktan menedilmek şeklinde anlaşılmamalıdır. Çünkü insanların bir şeyi unutmamaları, ellerinde olan bir şey değildir. Unutmaktan maksat, terketmektir. Yani şöyle deniliyor: Aranızdaki fazileti ve üstünlüğü terketmeyin, onu bir kenara bırakmayın. Bu, erkeğin mehrin tamamını kadına vermesi, kadının da kendi payına düşeni de ona bırakması ile olur. Ayrıca aranızdaki sevgiyi, güzelliği ve irfanı (bilgiyi) de unutmayın. Böylece hepsi de iyiliğe, faziletli davranmaya teşvik ediliyor.
Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı görür. O sizin işlediğiniz iyilikleri ve üstün amelleri boşa çıkarmaz.
Bakara 2:238
Namazları vaktinde kılarak ve onlara devam ederek koruyun. Burada ”namaz"dan maksat, her gün farz kılınmış olan beş vakit namazdır. Bunların sayısı, başka âyetlerle ve mütevatir hadislerle tesbit edilmiştir.
Ve yine aynı şekilde
orta namazı koruyun. Yani bu vakitler arasındaki namazı... Bir şeyin ortası, en hayırlısı ve en âdil olanıdır. Bu, ikindi namazıdır. Çünkü ikindi namazı, iki vakit gece namazıyla, iki vakit gündüz namazının; arasında yer almaktadır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) in Ahzab günü buyurdukları şu söz de, bunun ikindi namazı olduğunu göstermektedir: ”Bizi orta namazdan yani ikindi namazından geri bıraktılar. Allah onların kabirlerine ve evlerine ateş doldursun."
İkindi namazının fazileti, bu vakitte insanların ticaret ve kazançlarıyla çok meşgul oldukları ve bu vakitte gece melekleriyle gündüz melekleri bir araya geldiği içindir. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Kim ikindi namazını kaçınışa, sanki ailesini ve malını kaybetmiş gibidir." Yani ikindi namazı konusunda dikkatli bulunsun da onu kaçırmasın. Tıpkı elinden ailesinin ve varlığının gitmemesi için gösterdiği titizlik gibi, ona da titizlik göstersin. Ayrıca. Ahzab günüyle ilgili hadis, orta namazının ikindi namazı olmadığını söyleyenlere karşı bir delil ve hüccet olmaktadır.
Gönülden boyun eğerek Allah'ın huzuruna durun. Namazda kıyamda (ayakta) Allah'ı zikredin. Çünkü kunuttan maksat, kıyamda Allah'ı zikretmektir. Ya da Allah için huşu içinde bulunun.
Bakara 2:239
Eğer düşmandan ya da başka şeyden
korkarsanız, namazınızı
yaya yahut binekte iken kılın. Âyetteki ”rical" kelimesi yaya anlamına olan ”râcil" kelimesinin çoğuludur. ”Rükbân" kelimesi de binitli anlamındaki ”râkib" kelimesinin çoğuludur.
Emin olduğunuz zaman da yani korkunuz ortadan kalkınca, güvencede olduğunuz vakit de.
Allah'ı, bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde anın. Yani güvencede iken namazı nasıl kılıyorsanız, yine aynen öylece Allah'ın size öğrettiği şekilde kılın. Çünkü siz namazın nasıl kılınacağını bilemiyordunuz, O size öğretti. Âyetteki benzetmeden amaç ise, eda olunacak namazın, Allah'ın öğrettiği namaza uygun olmasıdır. Ya da âyetin manası şöyle olur: Allah'a şükredin. Bu şükür, Allah'ın size öğrettiğine denk bir şükür olsun. Çünkü siz, şeriatın ve ahkâmın ne olduğunu bilmiyordunuz.
Öte taraftan şunu da bilmelisiniz. Namaz, tıpkı bir ziyafet mesabesindedir. Allah bu ziyafeti tevhid ehli için, her gün beş kez hazırlamıştır. Nasıl ki, ziyafette türlü türlü yiyecekler ve içecekler sunulur, her birinin rengi ve tadı farklı olursa, aynı şeklide namaz için de durum böyledir. Çünkü namaz içerisinde de muhtelif rükünler ve fiiller vardır. Her bir fiilin ayrı bir lezzeti ve günahları ortadan kaldırması vardır.
Ayrıca şu husus da önemli bir noktadır: Bir kimse ezanı işittiği halde, cemaatı terketmemelidir. Çünkü buna izin ve ruhsat yoktur. Cemaatle namaz kılmak çok müekked bir sünnettir. Eğer bir bölge halkı cemaatle namaz kılmayı bile bile terkederlerse, onlarla savaşmak vacip olur. Çünkü cemaatle namaz kılmak, İslâm'ın şiarındandır. Cemaatle namaz kılacak olanlar da, birinci safa geçeceğim diye insanların üzerine basa basa geçmemelidir. Cemaat olduklarında, aynı hizada omuz omuza birleşmelidirler. Namazın edasında muteber olan durum, huzur ve tanı bir yöneliştir.
Anlatıldığına göre Şeyh Ebui-Abbas Cevalikî, ilk zamanlarında çuvalcılık yapardı. Bir gün bir alıcıya veresiye bir çuval satar, fakat kime sattığını unutur. Bu arada namaza kalkar, fakat bu satışını düşünür, kime verdiğini hatırlamaya çalışır. Selâm verince öğrencisine, namazda iken hatırıma çuvalı kime sattığım geldi, der. Öğrencisi de: ”Hocam! Sen ha! Sen namaz mı kılıyordun, çuval mı tahsil ediyordun?" der. Öğrencisinin bu söyledikleri hocasını etkiler ve hemen eski bir elbise giyip, dünyayı terkederek riyazetle uğraşmaya başlar. Bu hal, elde edeceğini elde edinceye yani manevî makamlara ulaşıncaya kadar sürüp gider.
Bakara 2:240
Sizden, geride eşlerini bırakıp ölenler, zevcelerinin evlerinden çıkarılmaksızın bir yıla kadar geçimini sağlayacak şeyi vasiyet etsinler. Böylece karılarınız bir yıl evlerinden dışarı çıkıp kimseye muhtaç olmadan geçimlerini sağlasınlar. Henüz ölüm döşeğinde hasta yatarlarken, hanımlarının kendilerinden sonra dışarı atılmaması ve mağdur bırakılmaması için, yiyecek, giyecek ve barınak hususunda bir yıl sürecek şekilde vasiyette bulunsunlar.
Bu âyet Taif li bir adam hakkında nazil olmuştur. Bu zat Hakîm b. Haris'ti. Kendisi Medine'ye hicret etmişti. Yanında çocukları, ana ve babası, bir de hanımı vardı. Adam vefat etti. Allah bu âyeti bunun üzerine indirdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ölen şahsın mirasından ölenin ana ve babasına, çocuklarına pay verdi, fakat hanımına bir şey vermedi. Ancak miras verdiği kimselere, kocasının terekesinden bir yıl ona infakta bulunmalarını emretti. İslâm'ın ilk dönemlerinde vefat üzerine kadının iddet bekleme süresi bir yıldı. Bir yıl bitmeden vârisin bu kadını evden çıkarıp atması haramdı. Kocanın da bunu vasiyet etmesi gerekirdi.
Nitekim bu durum miras âyeti nazil oluncaya kadar sürdü. Miras âyetiyle bir yıllık nafaka durumu neshedilip yürürlükten kaldırıldı. Ayette, kocası ölen kadının iddet süresi dört ay on gün olarak belirlendiğinden, bir yıllık iddetde neshedilmiş oldu.
Şayet o kadınlar kendiliklerinden çıkıp giderlerse, eğer kadınlar kendi arzularıyla kocalarının evlerini bırakıp giderlerse, ey hükümdarlar ve hâkimler
artık kendi haklarında meşru olanı yapmalarında sizin için bir günah yoktur. Meselâ şeriatın reddettiği anlamda bir iş yapmadıkları takdirde, süslenmek, koku sürünmek, matemi terk, evlenme girişimleri gibi şeyler dışında, bir vebal ve günah yoktur.
Allah mutlak galiptir, emri üzerinde kesinlikle üstün gelir ve kendisine karşı gelenleri de cezalandırır.
Hikmet sahibidir. Hükümlerinde kullarının maslahatlarını gözetir.
Bakara 2:241
Boşanmış kadınlar için ister bu kadınlarla gerdeğe girilmiş, isterse girilmemiş olsun,
örfe uygun şekilde geçimlerini sağlamak, yani ister müstahap ve ister vacip olsun, mutlak muta yani kadına yararlanacağı bir şeyin verilmesi,
Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur. Yani takva sahibi olması gereken kimselerin, kadının kalbini hoş tutması bakımından ve arada bir kin kalmaması için, şeriatçe ve gelenek olarak uygun olan bir şeyleri vermesi gerekir.
Bakara 2:242
işte Allah, düşünesiniz diye âyetlerini size böyle açıklıyor.
Allah buradaki gibi, açık bir şekilde, kullarının maslahatı için öngördüğü hükümleri anlayasınız ve düşünesiniz, aklınızı kul lamısınız ve gereği ile amel edesiniz, diye açıklıyor.
Bakara 2:243
Şu binlerce iken, ölüm korkusuyla yurtlarından çıkanları görmedin mi? Bu hitap, onların kıssasını duyan kitap ehli ve tarihçilerden herkese yöneliktir. Buradaki ”görmek"ten maksat, kalb yönünden görmektir ki, bu, bilmek anlamındadır. Bir bakıma; ”Onlara ait bilgiler tâ gelip sana da ulaşmadı mı?" demektir.
Âlimler: ”Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bizzat göremediği, fakat Kur'an'da ”görmedin mi?" tarzında gelen her ifade: ”Bunların bilgisi gelip sana ulaşmadı mı?" anlamındadır, diyorlar.
Teysîr'de ise, bunun gerçek anlamı, ”bunları bil" demektir, deniliyor. Bunun anlamı: ”Habibim! O yurtlarını ve evlerini terkedip binlerce kişiye ait haberi sen de bilmektesin" şeklindedir. Ancak bu çıkıp gidenlerin sayılarının ne kadar olduğu konusunda ihtilâf edilmiştir. Doğrusu bunların onbinin üzerinde olduğudur. Çünkü ”ülûf kelimesi cem-i kesrettir. Evlerini terkedip çıkmalarının sebebi de ölümden korktukları içindir.
Allah onlara 'ölün' dedi. Bir meleğin ağzıyla Allah onlara ”ölün" dedi. Buradaki ifadenin Allah'a isnadı, korkutmak ve işin önemini vurgulamak içindir. Onlar da bundan sonra öldüler.
Sonra onları diriltti. Allah sonra, geride kalan ömürlerini tamamlamaları için diriltti. Böylece kaderden kaçmanın bir anlamının olmadığını bilsinler istedi.
Hasan (Basrî)'nin anlattığına göre yüce Allah, onlara ceza olması için, ecelleri henüz bitmeden onları öldürdü. Sonra, geri kalan ömürlerini bitirmek için tekrar onları diriltti.
Bunlarla ilgili kıssayı tefsirciler kitaplarında zikretmişlerdir:
Bunlar İsrail oğullarından büyük bir topluluktu. Bir kasabada yaşıyorlardı. Taun (veba) salgını geldi. Bunun üzerine hepsi de evlerini bırakıp kaçtılar. İki dağ arasında bulunan Efyah vadisine gidip orada konakladılar ve kurtulma umuduyla beklemeye başladılar. Ancak vadinin alt ve üst taraflarından birer melek, bunlara ”ölün" diye seslendi. Hemen hepsi orada ölüverdiler. Haliyle bu, Allah'ın emri ve dilemesiyle olan bir şeydir. Üzerlerinden tam sekiz gün geçti. Hepsi şişip kalmışlardı. Bu arada Hazkîl peygamber yanlarından geçti. Hazret-i Hazkîl (aleyhisselâm), Hazret-i Mûsa'dan sonra peygamber olarak gelmişti. Bu ölüleri görünce, durdu ve hayretler içinde bunların hallerini düşünmeye başladı. Bu sırada Allah kendisine: ”Sana bir mucize göstermemi ister misin?" diye vahyetti. O da: ”Evet" dedi. Allah da şöyle buyurdu: ”O halde şöyle seslen: Ey kemikler! Allah, sizin benim yanımda toplanmanızı emrediyor." İşte bu seslenişten sonra kemikler vadinin alt ve üst taraflarından toplanarak birbirleriyle birleşip kaynaştılar. Sonra Allah, kendisine: ”Ey ruhlar, Allah sizin yerlerinizi almanızı emrediyor" diye seslenmesini vahyetti. O da gerekeni yaptı ve hepsi dirilmiş olarak kalktılar. Bu arada şöyle diyorlardı: ”Allah'ım! Seni takdis ve tenzihle hamd ederiz. Sen her şeyden münezzehsin. Senden başka hiçbir ilâh yoktur." Sonra da hepsi yerlerine ve yurtlarına, kavimlerinin yanına döndüler. Ecelleri sona erinceye kadar bir süre daha yaşadılar.
Bu kıssanın yararı, Müslümanları cihad konusunda gayrete getirmek ve onlara cesaret vermektir. Şehadet sebeplerini ve yollarını araştırmalarını, Allah'a tevekküle ve O'na teslim olmaya teşviktir. Çünkü ölümden kurtuluş yoktur. Madem kurtuluş yok, o halde ölümümüzün Allah yolunda olması daha iyi değil midir?
Şüphesiz Allah, insanlara karşı ikram sahibidir. Çünkü O, kullarına ibret alma yolunu ve ileriyi görme gerçeğini gösterdi.
Fakat insanların çoğu gerektiği gibi O'nun fazlına ve ikramına
şükretmezler.
Bakara 2:244
Allah yolunda savaşın. Bu hitap, bu ümmetedir. Allah'ın dinini yüceltmek uğrunda cihad edin. Kaderin de mutlaka geleceğine kesin inanın. Dolayısıyla sevaptan ve zaferden yoksun kalmayın. Her şeyi bağışlayan ve her şeye sahip olan Allah yolunda ölmekten mahrum olmayın.
Ve bilin ki, Allah işitici cihada koşanların da, cihaddan geri kalanların da sözlerini işiten
ve bilicidir. İçlerinde gizledikleri her şeyi bilendir.
Bu âyet, evlerini barklarını bırakıp kaçan bu kimselerin çirkin durumlarını kınıyor. Allah, bunların kaçıp gitmelerinin cezası olarak onlara ölüm veriyor. Onlar, böylece kurtulacaklarını umarken, hüsrana uğruyorlar, ellerine hiçbir şey geçmiyor. İşte bütün bunlar kaçmanın iyi bir şey olmadığını gösteriyor.
Bakara 2:245
Kim Allah'a güzel bir ödünç verirse, Bu âyette geçen ”kim" (men) soru edatı tasaddukta bulunmaya, yardıma teşvik anlamınadır. Borç ve ödünç anlamına gelen ”karı" kelimesi, aslında kesmek anlamındadır. Bu ismin verilmesi, borç veren kimsenin verdiği şeyi malından kestiği içindir. Allah'a borç vermek ise, Allah için önceden iyi işler ve ameller göndermektir. Ancak verilecek olan bu borcun, ihlâs ve iyi niyeti içermesi, kişinin nefsini ve kalbini hoş tutması gerekir.
Allah da ona, verdiğinin karşılığını birçok katlarıyla artırır. Öylesine bir arttırır ki, bunun ölçüsünü ve miktarını ancak Allah bilir. İyiliklerin kat kat verilmesinin hikmeti, kıyamette davacılar başına toplansa bile, iflâsa götürülmesini önlemektir. Buna göre, âhirette kulun üzerindeki haklar, iyiliklerin asıl sermayesinden değil, kat kat olarak fazlaca verilenlerden ödenir.
Allah hem daraltır, hem genişletir. Allah kimine bol imkânlar verir, kimine de kısar veya bazan kısar, bazan da geniş imkânlar verir. Yani hikmet ve maslahat gereği O'nun dilemesi neyi gerektiriyorsa, o olur. Eğer kul, işin bu inceliğini sezerse, o kulun iyilikte bulunması, varlığından vermesi kendisi için kolaylaşmış olur. Sanki Allah şöyle buyurur gibidir: Siz, daraltanın da, bollaştıranm da Allah olduğunu bilip, varlığınızın onun genişlik vermesi ve imkânıyla olduğunu anladığınızda, artık bundan böyle cimirilik yapmazsınız. O halde onu ödünç olarak verin, Allah'ın size infak edip geniş imkânlar sağladığı ve verdiği gibi, siz de bundan verin.
Ancak O'na döndürüleceksiniz. Sizin önceden gönderdiğiniz amellerinize göre size maumalede bulunacaktır. Bu da ya Allah'ın verdiği vaad veya bildirdiği cezadır.
Bir zenginle bir fakir, bir araya gelirler. Zengin şöyle der: ”Allah bizim derecelerimizi öylesine yüceltmiş ki, nitekim bizden borç bile istemektedir." Fakir de şöyle der: ”Aslında Allah bizim derecemizi yükseltmiştir. Çünkü bizim için borç istemektedir. Bir kimse bazan, sevmediği bir kimseden de borç isteyebilir. Fakat sırf sevdiği kimse için borç ister."
Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ettiği sırada bir yahudiden ödünç olarak aldığı arpaya karşılık, zırhı rehine bulunuyordu. O, arpayı ailesinin geçimini sağlamak için borç almıştı. Hadiste şöyle buyuruluyor: ”Kıyamet gününde Allah şöyle buyurur: Ey Âdemoğlu! Senden Beni doyurmanı istedim de, Beni doyurmadın. Kul: Rabbim! Sen izzet sahibi Rabbimsin, ben seni nasıl doyurabilirim ki? der. Allah da şöyle buyurur: Falanca kulum senden yiyecek istedi de, sen onu doyurmadın. Sen bilmez misin ki, eğer onu doyursaydın, bunu yanımda mutlaka bulurdun. ”(128)
Borçlanmak ancak ihtiyaç sahipleri içindir. Burada sanki Allah zatını zikretmekle, kendini ihtiyaç sahibinin yerine koymuş bulunuyor? Tıpkı şu ifadesi gibi: ”Hastalandım, beni ziyaret etmedin, acıktım, beni doyurmadın." Bu ifade fakire ve yoksula karşı duyulan şefkat ve lütuftan dolayı söylenmiştir. Bu, muhakkiklerce adeta tenezzülât-ı Rahmaniye kabilindendir. Bu sayede kulun mahabbeti, sevgisi kemale ermiş olur. Aynı zamanda kullarından şühud ehli olanların huzurunda cezbesini tamamlasın diyedir. Çünkü hak cezbelerinden bir tek cezbe, insanların ve cinlerin amellerine denk düşer.
Yüce Allah, fazlı, keremi ve ikramı sayesinde bizzat kullarını yarattı ve onları mülk ve varlık sahibi kıldı. Ardından da onların canlarını ve mallarını satın aldı ve sonra tekrar bunu ariyet yoluyla kendilerine verdi. Sonra onlardan borç istemek ve almak suretiyle de bu konuda yine onlara ikramda bulundu. Bundan dolayı onlara kat kat imkân sağlayacağını, sevap vereceğini müjdeledi. Sadık ve samimi kul, ancak himmeti kadarını ister. Bunun karşılığını da sadece Allah'tan bekler. Allah da ona istediğini verir. Aynı zamanda fazlasını da, onlar için gizlenip gözlerini aydın edecek olanını da kat kat verir. Allah bunu keremi ve ikramı oranınca kulu için katlayarak ihsanda bulunur.
Bakara 2:246
Mûsa'dan sonra, İsrail oğullarının ileri gelenlerini görmedin mi? Onlara ait bilgi sana ulaşmadı mı? Çünkü bizzat Ben bunların durumlarını ve haberlerini sana bildirdim de, sen hayrette kaldın. 'Mele'" (ileri gelenler), istişare için kendileriyle danışmalarda bulunulması için toplanan topluluk anlamınadır. Böyle adlandın İmaların ın sebebi, bunların kavimlerinin önde gelenleri olmalarıdır. Bunlar halkın gözünü dolduruyorlar, oturdukları meclise de bir güzellik veriyorlar. Bu ileri gelenler İsrail oğullarından bazı kimselerdi. Bunlar Hazret-i Yakub'un soyundan olanlardı. Bu olay Hazret-i Mûsa'nın ölümünden sonra meydan gelmişti.
Hani peygamberlerinden birine: Bu, peygamberleri Eşmuil peygamberdi. En meşhur ve doğru olan rivayet budur. Buna:
'Bize bir hükümdar gönder de, önümüze geçsin, savaş konularında bizi idare etsin ve hükümler koysun. Biz de onunla birlikte
Allah yolunda savaşalım' demişlerdi. Böylece İsrail oğulları, kendileri için bir savaş komutanı, ya da emiri istiyorlardı. Diyorlardı ki: Bu komutan bizi savaşta yönetsin; biz de onun safında çarpışalım.
Görüldüğü gibi onlar, Hazret-i Peygamber'in orduyu yönetmek şeklinde gerçekleştirdiği bir görevi, kendi peygamberlerinden de istiyorlardı. Nitekim rivayete göre, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), bir yolculuğa çıktıklarında insanlara, içlerinden birisini kendileri için emir tayin etmelerini emrederdi.
O: 'Ya savaş yazılır da savaşmayıverirseniz' dedi. O peygamberleri de, ya o hükümdarla birlikte savaşmanız farz kılınır da, bu defa onunla birlikte savaşmaya yanaşmazsanız, yani durum benim düşündüğüm gibi olur ve sizler savaşmak istemezseniz ne olacak? Peygamberleri bununla; ”Ben sizin savaştan korkacağınızı sanıyorum" demek istiyordu. Ayette yer alan soru edatı, onlardan beklenen bu şeyin gerçekleşeceğini vurgulamak içindir.
Onlar şöyle dediler: 'Yurtlarımızdan ve çocuklarımız arasından çıkarıldığımız halde, bizler neden Allah yolunda savaşmayalım?' Burada yer alan soru edatı, inkâr anlamındaki bir sorudur. Yani biz hangi sebebe ve amaca dayanarak savaşı terk edelim ki? Oysa bizim savaş yapmamızı gerektiren haklı sebeplerimiz bulunuyor. Çünkü bizler ülkemizden, vatanlarımızdan çıkarıldık, ailemizden ve çocuklarımızdan uzaklaştırıldık. O halde neden savaşmayalım?
Bunun sebebi, Hazret-i Mûsa (aleyhisselâm) vefat edince, Hazret-i Mûsa'dan sonra, İsrail oğullarına peygamber olarak Hazret-i Yuşa geldi. Onlara Tevrat'ın hükümleri gereğince ve Allah'ın emrettiği gibi muamele ediyordu. Hazret-i Yuşa vefat edinceye kadar böyle devam etti. Ancak onun ölümünden sonra, İsrail oğulları içinde büyük olaylar meydana geldi. Allah'a verdikleri sözlerini unuttular. Putlara tapmaya başladılar. Bunun üzerine Allah (celle celalühü) kendilerine, peygamber olarak Hazret-i İlyas'ı gönderdi. O da, bunları yeniden Allah'ın yoluna çağırdı. Hazret-i Mûsa'dan sonra İsrail oğullarına gönderilen peygamberler, Tevrat'tan unuttukları hükümleri yenilemek ve hatırlamakla görevliydiler. Hazret-i İlyas'tan sonra, Hazret-i Elyesa peygamber olarak gönderildi. O da, Allah'ın dilediği süre kadar, ölünceye dek İsrail oğulları arasında bulundu. Bundan sonra İsrail oğullarından öyle toplumlar geldi ki, akla gelmedik hatalara bulandılar. Ortaya kendilerine bir düşman çıktı. Bu düşman Calut'un kavmiydi. Bu kavim Rum denizi sahilinde oturuyordu. Burası Filistin ile Mısır arasında bir yerdi. Bunlar Amalika toplumuydular. Amalika toplumu, İsrail oğullarına musallat oldular, onların topraklarını ellerinden aldılar. Birçok çocuklarını esir ettiler. Bunlara vergi yüklediler, ellerinden Tevrat'larını aldılar. İsrail oğullarına bunlar yüzünden büyük belâ ve felâketler geldi.
İsrail oğullarının işlerinin esası, krallarının ve sultanlarının etrafında toplanmalarına bağlı bulunuyordu. Bu kralların da mutlaka peygamberlerine itaat etmeleri gerekirdi. Kral da, toplumla beraber hareket ederdi, peygamberleriyse onların işlerini düzeltir ve yapmaları gerekeni onlara işaret ederdi, doğru yolu gösterirdi ve Allah'tan onlara haber getirirdi.
Ama savaş onlara yazılınca. Peygamberlerinden istekte bulunmalarından ve hükümdarın gönderilmesinden sonra, savaş kendileri için farz kılınınca,
içlerinden pek azı hariç yüz çevirdiler. Allah'ın emrini bir kenara iterek cihaddan geri kalarak ve yüz çevirerek kaçtılar. Ancak Talût ile birlikte nehri geçenler müstesna. Bunlar da 313 kişiydiler. Bedir ashabı sayısında idiler.
Allah o zalimleri çok iyi bilendir. Bu, yaptıkları zulüm sebebiyle bir korkutma ve tehdittir. Savaştan yüz çevirdikleri ve cihadı terkettikleri için bir cezalandırmadır.
Bakara 2:247
Peygamberleri onlara: 'Allah şüphesiz size Talût'u hükümdar olarak gönderdi' dedi. Peygamberleri Eşmuil (aleyhisselâm), İsrail oğullarına, Allah'ın hükümdar olarak kendilerine Talût'u gönderdiğini söyledi. Ona itaat ediniz ve düşmanınıza karşı onunla beraber savaşınız, dedi.
Dediler ki: 'Biz hükümdarlığa ondan daha lâyık iken ve ona maldan da bir bolluk verilmemişken, o bizim üzerimize nasıl hükümdar olabilir?' İsrailoğullan buna şaştılar ve işin hikmetini inkâr ederek, bu hükümdarlık ona niçin verildiğini, onun buna lâyık olmadığını, halbuki kendilerinin daha lâyık olduklarını söylediler. Onlara göre hükümdarlık kendi haklarıydı. Çünkü ona mal ve servet olarak bir şey verilmemişti. Soyca kendileri seviyesinde olduğunu kabul etseler bile malî bir üstünlüğü yoktu. Yani: ”Böyle bir adam bizim üzerimize nasıl hükümdar seçilebilir. Çünkü ortada ondan daha lâyık olanları varken, hükümdar olabilmek için varlıklı olması da gerekirken, bu adam nasıl bir hükümdar olabilir ve başımıza geçebilir?" diyorlardı.
Şöyle dedi: 'Allah şüphesiz onu üzerinize seçmiş, bilgisini ve gücünü artırmıştır.' Peygamberleri onlara, onun herhangi bir nesebi ve serveti olmasa da, Allah'ın kendi üzerlerine onu seçmiş olduğunu söyledi. Çünkü onun başkaca üstünlükleri vardır. Ona bilgi bakımından üstünlük vermiştir. Hükümdarlık da bilgiye dayanır. Ayrıca boyca uzun ve iri yapılıdır. Aslında insan, bilgi açısından ruhlar ve kalpler üzerinde etki bırakır, fizikî yapı bakımında da insanların kalplerinde korku doğurur. İşte Allah bu iki üstün nitelikle onu diğerlerinden üstün kılmıştır.
Allah mülkünü dilediğine verir. Çünkü bütün mülkün sahibi bizzat O'dur ve O, dilediğini işler. Kullarına dilediğini vermek yalnızca O'na aittir.
Allah vasidir, fakirin durumunu genişletir ve onu zengin kılar
ve her şeyi çok iyi bilendir. Hükümdarlığa kimin ehil olup olmadığını en iyi O bilir.
Bakara 2:248
Peygamberleri onlara dedi ki: İsrailoğullan, Talût'un başlarına hükümdar seçildiğini kabul etmeleri için, peygamberlerinden bir işaret istediler ve ”onun hükümdarlığının işareti nedir?" diye sordular. Peygamberleri de şöyle dedi:
Onun hükümdarlığının işareti, Tabut'un size gelmesidir ki... ”Tabut" kelimesi, ”Tevb" kelimesinden alınmadır. Bu, geriye dönüş anlamına gelir. Tabut isminin verilmesi, içine eşya konması nedeniyledir. Bundan maksat, içinde Tevrat'ın yer aldığı sandıktır. Allah, Hazret-i Mûsa'nın vefatından sonra, İsrail oğullarının azıp isyana kalkışmaları yüzünden, onlara kızarak bunu kaldırmıştı. Bunlar peygamberlerinden, Talût'un hükümdarlığını gösteren bir işaret isteyince, peygamberleri kendilerine şöyle söylemişti: Doğrusu onun hükümdarlığının işareti, size gökten bir tabutun gelmesidir ki, bunu melekler korumaktadırlar. Meleklerin koruması altındaki bu tabutun, kendilerine peygamberlerinin anlattığı şekilde gelmesini, ta Talût'un yanına gelip ininceye kadar gözetleyip durdular. Bu, Abdullah b. Abas'ın sözüdür.
İçinde Rabbinizden bir ferahlık, Tabut'un gelmesinde, sizin için Rabbinizden bir gönül huzuru vardır.
Mûsa ailesinin ve Harun ailesinin geriye bıraktıklarından bir kalıntı vardır. Bunun içinde levha parçacıkları, Hazret-i Mûsa'nın asası, elbisesi ve takunyaları, Tevrat'tan bir şeyler, bizzat kendi aileleriyle veya tabileriyle ilgili bazı şeyler, kalıntılar vardı.
Onu melekler taşıyacaktır. Yani onun hükümdarlığının işareti, gelen bu tabutun melekler tarafından taşınmasıdır. Diğer taraftan tabutu, melekler taşıyarak getirmemiş gökten yere bizzat kendisi Allah tarafından inmiş, melekler de onu koruyorlardı, ya da meleklerin sürdüğü iki öküz üzerinde getirilmiştir.
Burada taşımanın meleklere izafe edilmesi, onların bunu korumasından dolayıdır. Çünkü bir şeyi koruyan kimseye, bu şeyi o kimse taşımıştır demek caizdir. Meselâ adam: ”Ben Ahmed'in eşyasını taşıyıp getirdim" der. Bu, onu yolda ben korudum, anlamına gelir. Yoksa bizzat taşıması demek değildir.
Eğer iman edenlerdenseniz, bunda sizin için kesin bir işaret vardır. Ey İsrailoğullan! Tabutun tekrar size verilmesinde, Talût'un hükümdarlığı konusunda sizin için büyük bir işaret vardır. Ayrıca bu, sizin peygamberinizin doğruluğuna da bir delildir. Çünkü Allah'ın Talût'u size hükümdar seçtiğini peygamberiniz bildirmişti. Gerçekten sizler inanmışsanız, Allah'ı tasdik ediyorsanız, o zaman Talût'un hükümdarlığını da tasdik ediniz.
Bakara 2:249
Talût askerleriyle ülkesinden
ayrılınca Amalikalarla savaşmak için birlikte çıktığı yakın savaş arkadaşlarına
dedi ki: Rivayete göre bunlar, tabutu gözleriyle görünce, artık zafer kazanacaklarından bir kuşkuları kalmadı. Hemen cihada koştular. Bunun üzerine Talût onlara şöyle dedi: Benimle birlikte yaşlı ve hasta kimse savaşa gelmesin. Yine bir adam bir binaya başlamış ve henüz bunu bitirememişse, o da gelmesin. Borçlu olan da benimle savaşa gelmesin. Henüz yeni evlenmiş ve eşiyle beraber olmamış olan da gelmesin. Benim tek bir isteğim var, benimle savaşa çıkacak olanlar yalnızca gayretli ve boş gençler olmalıdır. İşte böyle kimselerden tam seksenbin kişi seçti. Zaman, sıcakların şiddetli olduğu bir döneme rastlıyordu. Halk köşe ve bucaklara çekiliyor, suyun azlığından şikâyet ediyorlardı. Allah'ın kendileri için bir nehir akıtmasını istediler. Talût, peygamberleri Eşmuil'in haber vermesiyle onlara dedi ki:
'Şüphesiz Allah, sizi bir ırmakla imtihan edecektir. İçinizden kimin Talût'a karşı iyi niyetli ve samimi, kimin de böyle olmadığını meydana çıkarmak istiyor. Çünkü savaşmak istemeyen bir kimse, eğer ordu içerisinde bulunursa, orduya zaaf girer. Onun kötülüğü yüzünden ordu yenilgiye ve bozguna uğrar.
Kim ondan yani bu nehrin suyundan, avucuyla veya bir kapla değilde, olduğu yerde uzanarak ağzıyla kana kana
içerse benden değildir. Yani asker ve inanmış arkadaşlarımdan değildir.
Kim ondan tatmaz ve sadece eliyle bir avuç alırsa bendendir.' Benim dinimdendir. Ayette geçen ”gurfe" avuç içerisindeki su demektir. ”Garfe" şeklinde okunduğunda ise anlamı bir avuç su almak demek olur. Yani bu peygamberin bir mucizesi olarak, az miktarda su alınırsa, Allah onu bereketli kılar ve onların hepsine yeter. Nitekim Allahu teâlâ, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın döneminde azıcık bir sudan, çok sayıda insanın susuzluğunu gidermiştir.
Onlardan pek azı hariç, ondan içtiler. Hepsi ırmağa kadar vardılar, hemen uzanıp tıpkı hayvanlar gibi, kana kana içtiler. Sudan tatmamak şöyle dursun avuçla alıp içmekle de yetinmedi ler, kana kana içtiler. Fakat bunlar arasından çok az sayıdaki kişiler böyle yapmadılar, emre uydular. Bunların sayısı da Bedir savaşındaki sahabenin sayısı kadar, yani 313 kişiydi. Bunlar sadece avuçlarını daldırıp tadımlık olarak bu sudan içtiler. Fakat Talût'a karşı gelenler, diz çökerek ve yatarak hayvanlar gibi içmeye başladılar. Böylece Talût kimin kendisine karşı ve kimin yanında olduğunu öğrendi. Ayrıca asi olanların tekrar beldelerine döndükleri konusunda tefsir âlimleri arasında herhangi bir ihtilâf yoktur.
Nihayet o, yani Talût
ve beraberindeki az sayıdaki
mü'minler ırmağı geçince itaat edip karşı çıkmayanlardan bir kısmı öbürlerine
'Bugün Calût ve askerlerine karşı bir gücümüz yok,' yani onlarla savaşıp karşı koyamayız; çok oldukları için onlara üstünlük sağlayamayız
dediler. Tâlut'a iman edenler iki kısına ayrılmıştı. Bir kısmı hayatı seven, ölümden korkan, korkuya bütünüyle yenilen; diğer bir kısmı da güçlü, cesur, dayanıklı, Allah'a itaat edip ölüme aldırış etmeyen kimselerdi. İşte, Câlut ve askerlerine karşı gelemeyeceklerini söyleyenler, iman edenlerin birinci grubuydu.
Allah'a kuvaşacaklarını kesin bilenler ise: Allah'ın üstün yardımının ve desteğinin geleceğine kesin olarak inananlarsa,
'Nice az bir topluluk var ki, Allah'ın izniyle, O'nun hükmü ve kolaylaştırmasıyla
çok olan bir topluluğa galip gelmiştir. Çünkü Allah, sayıları az da olsa, dinine yardım edenleri asla zelil etmez. Sayıları ve silahları ne kadar çok olursa olsun, dinine karşı çıkanları da asla üstün kılmaz.
Allah sabredenlerle beraberdir,' dediler. Düşmanlara karşı göğüs gerip sabredenleri zafere erdirmek konusunda onların yanındadır. Sabır, düşmanla karşılaşınca olur.
Rabığ şöyle diyor: Bu kıssada dünya ve dünyaya bağlı olanlarla ilgili bir ima ve örnek vardır. İnsan kendisine yetebilecek miktarını alıp bununla yet inse, fazlasına düşkünlük göstermese, dünyada esenliğe kavuşur ve kurtulur. Fakat ihtiyaçtan fazlasını almaya uğraşırsa, susuzluğu giderek artar. Nitekim Dünya tuz gibidir. Ondan çok miktarda alanın susuzluğu artar, denilmiştir. Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: ”Ademoğlunun iki vadi dolusu altını olsa, mutlaka bir üçüncüsünü ister. Topraktan başka Ademo ğlunun kamını (gözünü) hiç bir şey doldurmaz. Allah tevbe edenin tevbesini kabul eder." Yani kul, dünyaya düşkünlükte devam eder durur. Bu, ölünceye kadar sürer. Ancak onun karnını kabir toprağı doldurur.
Bakara 2:250
Calût ve askerlerine karşı ortaya çıktıklarında şöyle dediler:
Talût ve beraberindeki mü'minler, savaş alanına çıkıp Calût ve askerlerinin sayılarını ve silahlarını gördüklerinde ve onlara güç yetiremiyeceklerini anlayınca hep birlikte Allah'a yalvarıp yakarmaya ve Ondan yardım istemeye başladılar:
'Ey Rabbimiz! Bu onların kulluklarını itiraf edip, durumlarının düzeltilmesini istemeleridir.
Üzerimize sabır indir, Savaşın sıkıntıları ve ızdırapları konusunda bize büyük bir sabır ve dayarıma gücü ver. Savaş meydanlarında
Ayaklarımızı sabit tut. ve düşmanın kalbine korku sal
ve kâfir millete karşı bize yardım et.' Onları kahret, bozguna ve hezimete uğrat, bize zafer ihsan et.
Bakara 2:251
Derken fazla bir vakit geçmeden
Allah'ın izniyle yardımı ve desteğiyle
onları, bozguna uğrattılar ve yendiler.
Davûd, Calût'u öldürdü. Zalim Calût, Amalika'nın lideriydi. İnsanların en güçlüsü ve en şiddetli olanıydı. Tek başına bir orduyu yenecek güçteydi. Davûd ise, koyun güderdi, bir çobandı. Yüce Allah, ordunun peygamberi Hazret-i Eşmuil'e, Calût'u öldürecek olan kişinin Davûd olduğunu bildirdi. Eşmuil de Allah'tan onun gelmesini istedi ve Allah da onu gönderdi. Peygamber Eşmuil Davud'a şöyle dedi: ”Allah (celle celalühü), Calût'u senin elinle öldürtecektir. Gel bizimle birlikte onunla savaşa çıkalım". O da, birlikte çıktı ve malum sonuç elde edildi.
Allah da ona hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediği şeylerden de öğretti. Allah, İsrailoğullarmın hükümdarlığını ona verdi. Onlar Hazret-i Davûd'dan önce, herhangi kimsenin hükümdarlığı altında bir araya gelmemişlerdi. Davud'a hükümdarlık verdiği gibi, aynı zamanda hikmeti, yani peygamberliği de verdi. Hazret-i Davûd'dan önce İsrail oğullarından hiç kimseye hükümdarlık ve peygamberlik birlikte verilmemişti. Bu, sadece Hazret-i Davud'a verilmiştir. Bundan önce hükümdar bir soydan (kabileden) olurken, peygamberlik de bir başkasında olurdu. Allah, Hazret-i Davud'a da Zebur'u indirdi. Allah, ona öğretmesini istediği şeyleri de öğretti. Meselâ Hazret-i Davud'a zırh yapmayı, kuşlarla konuşmayı, dağların tesbihini öğrettiği gibi, güzel sesi ve güzel nağmeleri de ona vermiş ve öğretmişti. Allah, Hazret-i Davud'a verdiği güzel sesi, kimseye vermemişti.
Eğer Allah'ın insanları birbirleriyle önleyip savması olmasaydı, yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Eğer fesada, bozgunculuğa ve kötülüğe kalkışan insanları Allah'ın başka insanlarla ortadan kaldırması olmasaydı, yeryüzü mutlaka bozguna uğrardı. Tüm menfaat lan yok olur, ekin ve nesil bozulurdu. Ayrıca yeryüzünü imar eden ve düzelten şeyler de yok olup giderdi.
Bir diğer yorum da şöyledir: Eğer Allah, müminler ve iyi kimseler aracılığıyla kâfirleri ve kötü kimseleri ortadan kaldırmasaydı, dünya ve içindekiler helak olurlardı. Ancak Allah, mü’minler eliyle kâfirleri, salihler eliyle de Tacirleri, yani kötüleri yok etti. Öte taraftan bu âyette, hükümdarlığın faziletine ilişkin bir uyarı var. Eğer hükümdarlık olmasaydı, dünyanın düzeni bozulurdu. Bunun için şöyle denmiştir: Din ve devlet ikizdirler. Birinin kalkması halinde, öteki de ortadan kalkar. Çünkü din temeldir, devlet de bekçiliktir. Eğer bir şeyin temeli yoksa, o şey yıkılmaya mahkûmdur. Eğer bir şeyin bekçisi ve koruyucusu yoksa, o da zayi olur, kaybolur.
Fakat Allah, âlemlere karşı büyük lütuf sahibidir. Allah'ın fazlı ve keremine kimse erişemez. Bu itibarla O, birinin fesadını ve kötülüğünü diğeriyle önler. Böylece yeryüzünde bozgunculuk olmaz. Milletlerin ve toplumların durumları ancak Allah'ın teşrii ve yasası ile düzelebilir.
Bakara 2:252
İşte bunlar, Burada daha önce geçen hükümlere işaret vardır.
Allah'ın âyetleridir ki, O'nun katından indirilmiştir.
Onları sana hak olarak okuyoruz. Yani Cebrail aracılığıyla, en uygun şekilde sana okuyoruz. Hiç kuşkusuz, kitap ehlinin onda buldukları şeylerin hiç birisi, onların kitaplarına uyumsuzluk göstermez. Onlar da şüphesiz bir şekilde bunun böyle olduğunu bilirler.
Elbette sen gönderilen peygamberlerdensin. Sen de, ümmetlere gönderilen peygamberlerden bir peygambersin. Bizim risaletimizi ve hükümlerimizi tebliğle yükümlüsün. Aksi takdirde bu âyetler sana bildirilmezdi.
Bakara 2:253
İşte biz o peygamberlerden... Burada tüm peygamberlere ve bizim peygamberimiz Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e de işaret olunmaktadır.
Bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Bazılarını bazı menkıbelerle diğerlerinden üstün kıldık. Bilindiği gibi peygamberlerin tümü, peygamberlik açısından eşittirler. Çünkü nübüvvet tek bir şeydir ve onda üstünlük sözkonusu değildir. Ancak üstünlük dereceleri bakımındandır. Peygamberlerin bazısı Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) gibi, dostluk (halillik) derecesine ulaşmıştır. Bazılarında da, Hazret-i Davûd gibi hem hükümdarlık ve hem peygamberlik derecesi toplanmıştır. Hazret-i Süleyman'ın emrine tüm cin ve insanlar, kuşlar ve rüzgâr amade kılınmıştır. Halbuki Hazret-i Süleyman'ın babası Hazret-i Davûd için bunlar yoktu.
Allah (celle celalühü), bizim peygamberimiz Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i de, hem cinlere ve hem de insanlara peygamber olarak göndermekle öteki peygamberlerden farklı kılmıştır. Aynı zamanda bizim peygamberimizle, önceki tüm şeriatlar neshedilmiş, yani yürürlükten kaldırılmıştır.
Bu peygamberlerden kimisi ümmetini, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) gibi fiilleri, sıfatları ve zatı bakımından Allah'ın birliğine (tevhid) davet etmiştir. Çünkü Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) tevhidin kutbudur. Oysa öteki peygamberler ümmetlerini mebde ve meada davet ederler, bazı ilâhi sıfatlarla mevsuf olan bir tek zata (Zat-ı Ehadiyete) çağırırlardı. Ancak Hazret-i İbrahim, Zat-ı ilâhiye-i ehadiyete, yani bir tek ilâhi zata davet ediyordu. Bunun içindir ki Allah, bizim Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'e: ”Sonra sana: Allah'ı birleyerek İbrahim'in dinine uy, diye vahyettik" (Nahl: 123) buyruğuyla Hazret-i İbrahim'e uymasını emretmişti.
Peygamberler davet açısından farklı derecelere sahip bulunsalar da, hepsi Allah'a vasıl olmuş ve Allah'da fena bulmuş kimselerdir. Peygamber ancak vasıl olmakla olabilir. Yani her peygamber kesinlikle Allah'a ulaşan, tevhid mertebelerinin tümünü elde eden kimselerdir. İster fiillerle, ister sıfatlarla ve isterse zatla ilgili tevhid olsun, bütün bu dereceleri elde eden kimsedir.
Allah onlardan kimiyle konuştu, Yani kendileriyle arada hiçbir vasıta olmaksızın konuşmak suretiyle derecesini üstün kıldı. Bu, Hazret-i Mûsa'dır ve Allah ile konuşan anlamında ”Kelîmullah" denilmiştir.
Kimini de derecelerle yükseltti. Bu bakımdan peygamberler bazı yönlerden birbirlerine göre farklı derecelere sahiptirler. Birbirinden farklı mertebeler yönünden oldukça üstün derecelere sahiptirler. Bununla Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in muradolunduğu açıktır. Çünkü Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), öteki peygamberlerden derece bakımından üstündür. Çünkü başka hiçbir peygambere Hazret-i Peygambere verilen mucizeler kadarı verilmemiştir. Eğer Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kurandan başka hiçbir mucize verilmeseydi, bu bile onun öteki peygamberlere üstünlüğü açısından yeterdi. Çünkü bu mucize dünya durdukça kalıcıdır. Halbuki öteki mucizeler Kur'an gibi kalıcı değildir.
Meryemoğlu İsa'ya da açık mucizeler verdik. Ölüleri diriltmek, hastalara şifa sağlamak, anadan doğma körleri ve alacaları iyileştirmek, Allah'ın izniyle kuş yaratmak ve gayıptan haber vermek gibi açık ve seçik mucizeler vermiştik. Allah, onun mucizelerini, onun üstünlüğünün ve derecelerinin farklılığına sebep gösterdi. Oysa açık deliller ve mucizeler sadece Hazret-i İsa'ya ait ve ona tahsis edilmiş değildir. Bunun sebebi ona verilen mucizeler öyle mucizelerdir ve öylesine büyüktür ki, Hazret-i İsa'dan başkası böyle mucizeler göstermemişti.
Yüce Allah'ın burada, diğer peygamberleri anmayıp Hazret-i İsa'dan söz etmesi, Yehudilerin onu aşağılamada çok aşırı gitmelerindendir. Çünkü Yehudiler, Hazret-i İsa'nın elinde böyle büyük ve açık mucizeleri görmelerine rağmen, onun peygamberliğini inkâr ettiler. Hıristiyanlar da, Hazret-i İsa'ya tazimde o derece ileri gitmişlerdi ki, onu risalet mertebesinden çıkarıp, ilahlığa yükseltmişlerdi.
Ve onu Ruhu'l-Kudüs ile destekledik. Tertemiz ruhla. Bu ruhu ona Allah üflemişti. Allah, onu böylece, erkekle dişinin menilerinden yaratılanlardan farklı olarak yarattı. Çünkü Hazret-i İsâ (aleyhisselâm) herhangi bir erkeğin sulbünde bulunmamıştı ve aynı zamanda Hazret-i İsa hayız gören rahimlerden de uzaktı. Kudüs, burada mukaddes anlamınadır, ya da Allah demektir. Bunun ruhu da, Hazret-i Cebrail'dir. Ruh'un Kudüs'e izafetiyse, teşrif yani şereflendirmek içindir. Mana şöyledir: Allah, ona Cebrail ile işin başında, ortasında ve sonunda yardım etti. İşin başında yardımına: ”Biz ona ruhumuzdan üfledik." (Tahrim: 12) âyetiyle işaret olunmuştur. Ortasında yardımı ise, Cebrail Hazret-i İsa'ya ilimleri öğretmiş ve onu düşmanlarından korumuştu. İşin sonunda yardımı ise, Yehudiler kendisini öldürmeye kalkışınca, Hazret-i Cebrail ona yardım edip onu semaya yükseltti.
Allah dileseydi, onlardan sonra gelenler kendilerine apaçık mucizeler geldikten sonra, birbirlerini öldürmezlerdi. Yani peygamberlerden sonra çeşitli ümmetler birbirlerini öldürmezlerdi. Allah onların öldürü inlemelerini dileseydi, öldürmezlerdi. Hepsini de peygamberlerin getirdiğine uymada ittifak halinde kılardı. Oysa gönderilen peygamberler tarafından o ümmetlere apaçık deliller ve mucizeler geldikten sonra, bu yola giriştiler. Kaldı ki gösterilen tüm mucizeler, ümmetlerin peygamberlere uymalarını gerektiriyordu.
Fakat onlar ayrılığa düştüler. Bunlar büyük bir ayrılığa düştükleri için Allah bunların öldürülmelerini diledi.
Onlardan kimi iman etti, Bu peygamberlerin getirdiği mucizelere kimi iman etti,
kimi de küfre saptı. Kimi de gelen mucizeleri kabul etmedi, dolayısıyla durumlarına uygun olarak birbirlerini öldürdüler.
Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi. Bu durumlardan sonra da yine Allah onların birbirlerini öldürmemelerini isteseydi, öldürmezlerdi.
Fakat Allah dilediğini yapar. Yani herhangi bir gerektirici neden olmadan veya bir engelleyici olmadan Allah dilediğini yapar. Burada, tüm olayların Allah'ın dilemesine bağlı olduğuna ilişkin apaçık bir delil vardır. İster hayır, ister şer, ister iman ve ister küfür, ne olursa olsun hepsi de Allah'ın dilemesine bağlıdır. İşte bu âyet Mutezile aleyhine onları uyarıcı bir niteliktedir.
İmam Gazzalî yüce Allah'ın ”ed-Dârr ve en-Nâfi'“ adlarının açıklamasında şu ifadelere yer veriyor: O, hayrın ve şerrin kendisinden sudur ettiği, fayda ve zararın kendisinden geldiği zattır. Bütün bunlar Allah'a aittir. Bunlar ya melekler, insanlar ve cansız varlıklar aracılığıyla olur veya herhangi bir vasıta olmaksızın olabilir. Meselâ zehirin kendisinde öldürücülük ve zarar vericilik özelliği olduğunu sanma. Aynı şekilde, yemeğin kendisi doyurucu ve yararlı değildir. Yine sanma ki, insan, şeytan veya yaratıklardan herhangi bir şey mesela bir yıldız, ya da bir başka şey bizzat kendisi iyilik veya kötülük yapabilme imkânına sahiptir, ya da faydalı veya zararlıdır. Aksine bütün bunların tümü bazı sebeplere dayanırlar. Bu şeylerin meydana gelebilmesi, ancak başlarına musallat kılınan sebeplere bağlıdır. Bütün bunların tümü de, ezelî kudrete izafetle ele alınırlar. Meselâ kalemin kâtibe (yazana) izafesi gibi. Yani yazı kalemden çıkar, ama onu kullanan başkasıdır. Meselâ, hükümdar ya da yetkili kimse, bir cezayı onaylayıp bunun altına imza atınca, bu cezada kalemin bir rolü yoktur. Ancak kalem kendisi için imza atılana musallat kılınana zararlıdır. İşte diğer araçlar ve sebepler de böyledir.
Bakara 2:254
Ey iman edenler! İçinde ne bir alış verişin, ne bir dostluğun, ne de bir şefaatin olmadığı gün gelmeden önce size verdiğimiz rızıktan harcayın. Henüz hesap ve ceza günü gelmeden, size rızık olarak verdiğimizden harcayın. Buradaki infak yani harcamadan maksat, vacip (farz) olan zekâttır. Çoğunluğun görüşüne göre bu, hem farz olan zekâtı ve hem de nafile harcamayı kapsar. Hesap ve ceza gününde, herhangi bir eksikliğin giderilmesi için, bir alış veriş imkânı ve fırsatı tanınmaz. Yaptıklarınızdan ötürü dostlarınızdan biri de gelip sizi kurtaramaz. Çünkü orada dostluk geçerli değildir. Hullet (dostluk), sevgi ve sadakat anlamlarına gelir. Halil de dost demektir. İşte kıyamet gününde, dostlar arasındaki dostluk biter. Dostluk ancak takva sahipleri arasında sürer. Çünkü bir âyette şöyle buyuruluyor: ”Dostlar, o gün birbirine düşmandır. Yalnız takva sahipleri hariçtir. ” (Zuhruf: 67) O gün sırtınızı dayayabileceğiniz bir şefatçiniz olmayacak ki, size şefaat edebilsin. Kıyamet gününde şefaatin olmayacağından maksat, hiçbir kimsenin, kendisine izin verilmeden şefaat edemiyeceğidir. Çünkü deliller, mü'minler için şefaatin varlığını bildirmektedir. Ancak bu da kendilerine izin vermesinden sonra olabilecektir. Bu şefaat, Allah'a herhangi bir şekilde şirk koşmadan ölenler hakkındadır.
Kâfirler, yani zekât vermeyi terkedenler. Burada zekâtın, Allah yolunda yapılan diğer harcamalara, tercihi, bir tehdit ve uyarı içindir. Nitekim Hac ibadetiyle ilgili olarak geçen âyette de aynı ifade görülmektedir. Bu Hac ile ilgili âyetin sonunda: ”Kim de inkâr ederse" (Al-i İmrân: 97) buyurulmuştur. Burada ”Kim haccetmezse" denilmeyip yukarıdaki ifade zikredilmiştir. Dolayısıyla yorumunu yapmakta olduğumuz âyette de, zekâtı terketmenin, vermemenin kâfirlere ait bir nitelik olduğu bildiriliyor. Yüce Allah şöyle buyuruyor: ”Vay haline Allah'a ortak kasanların! Onlar zekât vermezler." (Fussilet: 6-7) İşte bu kimseler
zalimlerin ta kendileridir. Çünkü kendilerini cezaya atmakla canlarına zulmetmiş oluyorlar ve malı, verilmemesi gereken yerlere veriyorlar. Allah'ın emretmediği ve yasakladığı yollara harcıyorlar.
Bakara 2:255
Allah ki, Allah, yüce Rabbimizin doksan dokuz isminden en yüce ismidir. İsm-i Azam'dır. Çünkü bu, tüm ilâhi sıfatları kendinde toplayan zatı gösterir, O'na işaret eder. O'nun zatıyla ilgili hiçbir nitelik bu ismin dışında değildir. Oysa öteki isimler, yüce Allah'ın ilâhî sıfatlarının tümüne ayrı ayrı işaret etmeyip yalnızca konuldukları anlamlara delâlet ederler. Meselâ ilmine, kudretine, fiiline veya bir başka özelliğine işaret ederler. Bir de ”Allah" ismi tüm isimlerin en özelidir. Bir başkasına bu isim verilemez. Ne gerçek anlamda ve ne de mecazî manada verilmesi mümkün değildir. Halbuki öteki isimler, bazan başka varlıklara ad olabiliyor. Meselâ Kadîr (her şeye gücü yeten), Alîm (her şeyi en iyi bilen), Rahîm (merhametli) gibi isimleri burada sayabiliriz.
Kul için gerekli olan şey, bu ismi anar anmaz, kulluğunu hatırlayıp, O'na karşı gerekeni yapmalıdır. Yani kul, sürekli bir şekilde kalbiyle Allah'la beraber olduğunu ve hep O'na yönelmesi gerektiğini bilmeli, kalbi bu inançla dopdolu olmalıdır. Başkasına bakmamak ve Allah'tan başkasına iltifat etmemelidir. Yalnızca Allah'tan beklemeli ve yalnızca O'ndan korkmalıdır. Bu, nasıl olmasın ki, kişi bu isimden, O'nun hakiki ve gerçek varlık olduğunu bilecek, O'ndan başka her şeyin geçici, yok olucu ve bâtıl olduğunu bilecek de başkasına yönelecek? Çünkü insan başta kendi nefsinin helak olacağını görür. Tıpkı Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)in gördüğü gibi. Çünkü O şöyle buyurmuştur: ”En doğru kelime, Şair Lebid'in söylediği kelimedir. O şöyle diyordu: Allah'tan başka her şey batıl ve geçersizdir. ”
O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. İbadete lâyık olan yalnızca O'dur. O'ndan başkası buna lâyık değildir. Tevhid'in üç mertebesi vardır:
Birincisi: Henüz işin başında olanların tevhidi, yani Allah'ı birlemeleridir. Bu, ”Lâ ilahe illallah" ile başlar.
İkincisi: Orta derecedekilerin tevhididir. Bu, ”Lâ ilahe illâ ente" dir. Yani: ”Ancak Sen varsın. Senden başka hiçbir ilâh yoktur." Çünkü bu durumdakiler şühud makamındadırlar, bunun da gereği hitaptır. Yani ”Sen" demektir.
Üçüncüsü: Kâmil olanların tevhididir. Bunlar ”Vahidu'l-Ehad" olan, yani tek olandan tevhidi duyarlar. Bu, ”la ilahe illa ene" dir. Yani: ”Ancak Ben varım, başkası yok" demektir. Çünkü bu derecede bulunanlar küllî anlamda fena (yok oluş) makamınadniar. Peygamberler işte bu makamdadırlar. Onlardan asla hiçbir şey sadır olmaz.
Âyette yer alan ”Huve-O" lafzı mukarrabîn olanların makamına işaret eder. Bu makamdakiler eşyanın mahiyetini ve hakikatini, hep Allah'ı hatırlatma düşüncesi ve inancıyla görürler. Bu itibarla mukarreb olanlar tüm varlıklarda başka şeyi değil, yalnızca Allah'ı görürler. Çünkü Hak, yalnızca zatı itibariyle varlığı gerekli olandır. Oysa Allah'tan başka her şeyin varlığı ile yokluğu eşit derecededir. Yalnızca O'nun varlığı vaciptir.
Şeyhim şöyle der: ”Allah'ı tam anlamıyla bilenlere göre ”Lâ ilahe illallah" diye zikretmek, ”Allah, Allah", veya ”hû, hû" kelimeleriyle zikretmekten daha üstündür. Çünkü ”lâ ilahe illallah" cümlesinde, hem nefy ve hem de isbat vardır. Yani bir yönüyle red, diğer yönüyle kabul. (Allah'ı kabul, başkalarını red). Aynı zamanda bu kelime fazlaca bilgi ve marifet içeriyor. Ben bu kelimeden şunu da anlıyorum: ”Lâ ilahe illallah" dediğim zaman bu, hakkanî şühud ile tüm yaratıkların fiillerininin, sıfatlarının ve zatlarının Hak olan Allah'ın sıfatları, fiileri ve zatı önünde faniliğine şehadet etmektedir. Yine ben: ”Muhammedün Rasûlullah" dediğimde, yine bu hakkanî şühud ile Rabbani feyzin, Nebilerin ve Rasûllerin Efendisi Hazret-i Muhammed için bakî olduğunu görüyorum. İşte kulun tevhidi, bu mahiyette olabilirse, hiç kuşkusuz böyle bir kimsenin tevhidi, hakiki ve hakkanî tevhid olur. Yoksa resmî ve nefsanî bir tevhid değil."
O, daima diri... ”Hayy" sözlükte, kendisinde hayat ve dirilik olan demektir. Bu, ölümün ve cansızlığın zıddı olan bir sıfattır. Bu, iradî anlamda his ve hareketi gerektirir. İnsanın en şerefli vasfı Daru'l-kerâme denilen Cennet yurdundaki ebedî hayattır. Allah bu vasıfla tasvif edilip: ”O, Hayy-hayat sahibidir." denildiği zaman bunun manası, yok olmak ve ölümlü olmaktan uzak, dâim, bakî demektir. Yüce Allah, ezelî ve ebedî hayat ile nitelenmiştir.
Ve yarattıklarını gözetip yönetendir. ”Kayyûm"; kâim kelimesinin mübalağa sıfatı olup her şeyi yaratma, yetiştirme, layık olduğu kemâle ulaştırma ve koruma hususunda sürekli bir şekilde ayakta tutan ve gözeten demektir. Aynı zamanda ”el-Hayyü'l-Kayyûm", Allah'ın İsm-i Azam'ıdır, denilmiştir. Hazret-i İsa (aleyhisselâm), ölüleri diriltmek istediği zaman, bununla duâ ederdi: ”Ya Hayyu, ya Kayyûm" derdi. Yine, deniz yolculuğu yapan kimseler, batma tehlikesi geçirdiklerinde, ”Ya Hayyu, ya Kayyûm" diye duâ ederlermiş. Hazret-i Ali b. Ebû Talib'ten şöyle dediği rivayet edilmiştir: ”Bedir günüydü, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne yapıyor diye bakmaya gelmiştim. Onun secdede şöyle dediğini duydum: ”Ya Hayyu, ya Kayyûm". Ben, defalarca yanına girip çıktım, fakat o, o halde devam ediyordu ve söylediği ifadelere başkalarını eklediğini duymadım. Allah fethi gösterinceye kadar bu duaya devam etti." Bu da, bu ismin yüceliğini gösteriyor.
Kendisini ne bir uyuklama, ne de bir uyku tutmaz. Âyette geçen ”sinetün" kelimesi, insanı uyku ağırlığının basması anlamınadır ki, insan uyumadan önce, kendisinde meydana gelen uyuklama olayıdır. Uyuklama, uykunun başlangıcıdır. Mübalağada kıyasta aksi olduğu halde âyette, önce uyuklamanın ve sonra uykunun getirilmesinin sebebi dış görünüşe ve meydana gelişteki tertibe göredir. Çünkü insanda bu ikisinden, önce uyuklama, bundan sonra da uyku arız olur. Buna göre anlam şöyledir: Koruması ile kâim olan bir şeyi koruma hususunda yorulma, gaflet, usanma ve gevşeklik gösterme gibi yaratıkların başına gelenler, Allah için sözkonusu olamaz. Allah için yorgunluk diye bir şey yoktur. Çünkü yorulan varlık, dinlenmeye ve uyku yoluyla istirahata gerek duyar. Kaldı ki uyku ölümün kardeşidir. Ölüm ise hayatın ve diri olmanın karşıtıdır. O Allah hakiki anlamda Hayy, yani ölmez diridir. Hayatın zıddı olan bir şey O'nun için sözkonusu değildir. Kaldı ki Allah, kemal sıfatlarıyla da muttasıftır. Bu bakımdan O, her türlü eksik sıfattan münezzehtir, uzaktır.
Rivayete göre Hazret-i Mûsa (aleyhisselâm) meleklere, ”Rabbimiz uyur mu" diye sordu. Allah da, meleklere, Hazret-i Mûsa'yı üç gün uykusuz bırakmalarını, uyumasına izin vermemelerini vahyetti. Sonra, eline iki dolu bardak almasını istedi. Hazret-i Mûsa da içi dolu iki bardağı eline aldı. Bu sırada uyku baskın gelip, ellerindeki iki bardak yere düşüp kırıldı. Sonra Allah: ”Ben gökleri ve yeri kudretimle tutuyorum, eğer beni bir uyku ya da uyuklama alsaydı, gökler de, yer de yok olup giderlerdi" buyurdu. (131) Hadiste de şöyle buyurulmuştur: ”Şüphesiz Allah uyumaz ve O'na uyumak da yakışmaz."
131- Bu kıssa için Bkz. İbn Kesîr.
İbn Melek de şöyle der: ”Bu, uykunun Allah için muhal olduğu konusunda bir açıklamadır. Çünkü uyumak, bir acizlik belirtisidir. Oysa Allah, acizlikten yüce ve münezzehtir." Ebû Yezid Bistamî de : ”Ben, gecelerimi kendim için gündüz yaptığımda, işte o zaman bana açılan kapılar açıldı" demiştir.
Adamın biri, bir cariye satın alır. Akşam olunca, ona yatağını sermesini söyler. Cariye de: ”Efendim! Senin de bir efendin var mı?" der. Adam: ”Evet" der. Bu defa: ”Peki uyur mu?" der. O da: ”Hayır, efendim uyumaz" der. Cariye: ”O halde, senin efendin uyumazken, sen uyumaktan haya duymaz mısın?" der.
Göklerde olan ve yerde olanlar ancak O'nundur. Bu, Allah'ın gerçek anlamda Kayyûm olduğunun kesin delilidir. Bu, O'nun ulııhiyette tekliğininin de kanıtıdır. Çünkü gökleri, yeri ve bu ikisinde yer alan her şeyi yaratan bizzat Allah'tır. Bu ikisinde yer alan her şey ve bu ikisi Allah'ın mülküdürler. Hiçbir kimsenin bu şeylerde O'na bir ortaklığı yoktur. Hiçbir kimsenin Allah üzerinde (haşa) bir hükümranlığı da yoktur. Öyle ise bir başkasına kulluk yapılması ve ibadet olunması asla caiz olmaz. Kulluk ve ibadet yalnızca O'na yapılır.
O'nun izni olmadıkça kendi katında kim şefaat edebilir? Bu âyette yer alan (Men) her ne kadar soru edatı ise de, anlam bakımından nefiy, yani olumsuzluk belirtir. Bunun içindir ki, bundan sonra ”İlla" sözcüğü gelmiştir. Yani: Allah, izin vermedikçe, O'nun katında hiçbir kimse şefaat edemez. Eğer Allah'a yakın olan ve katında yeri olanlardan maksat O'ndan izinsiz şefaatte bulunamayacaklarsa, başkalarının şefaati asla düşünelemez.
Müşrikler, putlarının, Allah'ın ortakları olduğunu, Allah katında kendilerine şefaat edeceklerine inanıyorlardı. Allah zatını birledi ve zatından şirki, ortaklığı reddetti. O'nun katında, O izin vermedikçe hiçbir kimsenin şefaat etme yetkisi yoktur.
Âyet, kâfirler için şefaatin olmadığını bildiriyor. Bu, aynı zamanda Mutezileyi de reddeden bir delildir. Çünkü Mutezile şefaati, temelden kabul etmemektedir. Halbuki ”O'nun izni olmadıkça" sözüyle Rabbimiz, bazı kimselerin şefaat edebileceklerini bildirmiş olmaktadır. Bu şefaat yetkisi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in olacaktır. Çünkü Allah, kendisine Makam-ı Mahmud'u vaad buyurmuştur. Bu makam, büyük Şefaat (Şefaat-ı uznıa) makamıdır.
Rivayete göre, peygamberlere, kıyamet gününde şefaat etmeleri için gidilecek, fakat her peygamber: ”Nefsi, Nefsi" önce kendi nefsim, önce kendi canım, bana gelmeyin, benden başkasına, bir başka peygambere gidin, diyecektir. Nihayet Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelinecek ve halk kendisinden şefaat isteğinde bulunduklarında: ”Şefaat etmek için ben varım, ben varını" buyuracaktır. İşte bu, Allah'ın kıyamet gününde kendisine vaad buyurduğu Makam-ı Mahmud'dur. Resulûllah gelecek ve hemen secdeye kapanacak, o anda Allah'ın kendisine ilhanı ettiği şekilde Allah'a hamd ve senada bulunacaktır. O daha önce bunu bilmiyordu. Sonra Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Rabbinden, insanlar için şefaat kapısını açmasını isteyecek, Allah da, bu kapıyı açacaktır. Dolayısıyla şefaat etmeleri için meleklere, peygamberlere, nebilere ve müminlere izin çıkacaktır. İşte bu da, Resulûllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in değerinin ne kadar yüce olduğunu gösteriyor. Çünkü Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), hemen Allah'ın huzuruna secdeye kapanıyor ve O'ndan isteyeceğini istiyor, Allah da ona olumlu cevap veriyor, duasını kabul ediyor. (33)
Onların önlerindeki ve arkalarındaki şeyleri O bilir. Yani kendilerinden önce dünya ile ilgili şeyleri bildiği gibi, kendilerinden sonraki ahiret işlerini de bilir. Bir başka yoruma göre ”önlerindeki'ndcn maksat daha önce işlemiş oldukları hayır ve serdir. ”Arkalarındaki şeylerden" maksat ise, bundan sonra yapacakları şeylerdir. Bu sözden maksat da, Allah'ın şefaat edecek olanlarla şefaat olunacakların sevap ve ikabı hak etmeleri açısından durumlarını kesin bildiğini göstermek içindir.
Onlar, O'nun ilminden ancak kendi dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. Melekler, peygamberler ve başkaları, O'nun bilgisinden hiçbir şeyi anlayıp idrak edemezler. Ancak Allah'ın bilinmesini dilediği ve muttali olmalarını istediği kadarını bilebilir, kavrayabilirler. Meselâ peygamberlerin verdiği haberler böyledir. Allah gaybına hiçbir kimseyi muttali kılmaz. Ancak peygamberlerinden razı olduğu kimseleri buna muttali kılar ve haberdar eder.
O'nun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır. Kürsî, ahşaptan yapılmış ve üzerinde oturulmaya yarayan şey demektir. Yani Allah'ın kürsüsü o derece yaygın ve geniştir ki, gökler ve yerden dar değildir. Kürsü bu ikisini de kuşatmıştır. Bu konuda, İmanı Fahrettin er-Râzî'nin de belirttiği gibi, kürsü; Arş in önünde yer alan bir cisimdir. Yedi kat göğü kaplamıştır. Çünkü yeryüzü (dünya) bir küredir. Dünya seması bu yeryüzünü tümüyle içine almıştır. Dünya ikinci sema ile tekrar kuşatılmıştır. Bu böylece devanı eder. Nihayet Arş da hepsini kuşatmıştır. Çünkü Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Yedi kat gök ve yedi kat yer, Kürsünün yanında çölün ortasına bırakılmış bir halka gibidir. İşte Arş'ın da Kürsüye oranla üstünlüğü, o çölün halkaya olan üstünlüğü gibidir. ”
Onları korumak O'na ağır gelmez. Allah için göklerin ve yerin ağırlığı diye bir şey olmaz. Ona göre yakın da, uzak da eşittir. Madem ki tüm kâinat O'nun katında eşittir, öyleyse bir zerrenin yaratılması O'nu nasıl yorabilir? Bu hiç olacak iş mi? Çünkü, O'nun işi ve emri, bir şeyin olmasını dilediğinde, o şeye ”Ol" demesidir. O da hemen oluverir.
O çok yücedir. Zatı itibariyle her şeyden, eş ve benzerlerden yücedir, münezzehtir.
Çok büyüktür. Ondan başka her şey O'na nisbetle ve oranla küçük ve önemsizdir.
Bu âyet Allah'ın yüce zatı ile ilgili temel ilâhi meseleleri kapsamaktadır. Böylece Allah'ın varlığı ve tek ilâh olduğu açıkça ifade ediliyor. O hayat ile nitelenmiştir. Zatının varlığı vaciptir (vacibu'l-vucud). Başkalarını O yaratmıştır. Çünkü Kayyımı, Zatı ile kaim ve başkalarını da ayakta tutan demektir. Allah, başka bir varlığa hülûl etmekten ve bir mekanda yer tutmaktan münezzeh, değişim gibi şeylerden uzak ve beridir. Onunla öteki varlıklar arasında herhangi bir benzerlik yoktur. Canlılara ve ruhlara gelen ve arız olan şeyler, Allah için sözkonusu değildir. O, mülkün ve melek utun sahibidir. Usul ve furuu yaratan, icad eden O'dur. Yüce kudret ve güç sahibidir, yakalaması şiddetlidir. O'nun katında, kendisinin izni olmadıkça kimse kimseye fayda veremez. Her şeyi bilen yalnız O'dur, açık olanını da, gizlisini de bilir. Tümünü bildiği gibi, bunların parçalarını da bilir. Mâlik olma ve güçlü olma gibi niteliği olan her mâliki ve güçlüyü mülkünün ve kudretinin genişliğiyle kuşatmıştır. O'nun için zor diye bir şey yoktur. Herhangi bir işin O'nu meşgul edip engel olması diye bir durum yoktur. Vehimlerin kapsadığı her şeyden yüce ve münezzehtir. O derece büyüktür ki, hiçbir idrak onu kavrayamaz. Bu sebeple, Hazret-i peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Şüphesiz Kur'an da en büyük âyet, âyete'l-Kürsî'dir." (,35)
Bakara 2:256
Dinde zorlama yoktur. Bu âyet kitap ehli olan yahudi ve Hıristiyanlar hakkında nazil olmuştur. Çünkü cizye ancak bunlardan kabul edilip alınır. Bunlar zor kullanılarak İslâm'a sokulmazlar. Onlar arap müşrikleriyle aynı düzeyde tutulmazlar. Çünkü müşriklerden cizye kabul edilmez. Bunlar ya İslâm'a girerler, ya da kendileriyle savaşılır. Çünkü bunlar için Allah şöyle buyuruyor: ”Onlarla ya savaşırsınız, yahut onlar müslüman olurlar." (Fetih: 16)
Âyetin manası: Dinde zorlama yoktur. Çünkü akıllı olmak, zorlamaya muhtaç olmamayı gerektirir. Aksine tereddüde gerek kalmadan hak dini kendiliğinden seçer. Bu konuda tüm deliller, son derece açıktır.
Doğruluk ile sapıklık meydana çıkmıştır. Burada doğruluk (rüşd)Van maksat, insanı ebedî mutluluğa götüren imandır. Çünkü dinin ifade edilmesinden hemen sonra gelmiştir. Sapıklık (ğayy), insanı ebedî mutsuzluğa götüren küfürdür.
Artık kim, tağutu tanımayıp da... Tağût: Allah'dan başka tapınılan ve kulluk yapılan insan, cin ve şeytanlar gibi bütün varlıklardır. Burada tağûtu tanımamaktan amaç, onun ibadete lâyık olmadığını vurgulamak demektir.
Allah'a iman ederse... Allah'ı birlemek ve gönderdiği elçileri tasdik yoluyla... Çünkü peygamberleri ve kitapları inkâr etmek, gerçek anlamda Allah'a imanı ortadan kaldırır. Âyette tağutu tanımamanın, yüce Allah'a imandan önce gelmesinin sebebi, kalbin imanla doldurulabilmesi için bütün boş şeylerden temizlenmesi gerektiği içindir.
Muhakkak ki o, kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Burada ”sağlam kulp" ifadesi, din yerine kullanılmıştır. Bir bakıma manevî bir şey, maddî bir şeye benzetilmiştir. Buna göre dine sarılmak isteyen, onun delillerine yapışır. İslâm'ın delilleri en güçlü ve en belirgin deliller olması dolayısıyla, yüce Allah bu delilleri ”sağlam kulp" olarak nitelemiştir.
Allah söylenen sözleri
hakkıyla işiten ve karar ve inançları
bilendir. O, bunların hangisinin doğru, hangisinin sapıklık ve hangsinin bâtıl, hangisinin de hak olduğunu bilir.
Bakara 2:257
Allah iman edenlerin dostudur. Yani onların tüm işlerini kendisi üstlenir; başkasına havale etmez. ”Dost" anlamına gelen ”veli" kelimesi, bazan sevgi ve yardım etme açısından dostluğu, bazan da yönetme ve idare etme açısından dostluğu ifade eder. Nitekim başkasının velayetini yüklenenlere, bu anlam göz önünde bulundurularak ”veli" denilir. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Allah, iman etmelerini istediği ve ezelî diminde inanacakları sabit olan kimselerin dostudur ve velisidir.
Onları küfrün ve her türlü kötülüğün, şüphe ve kuşkuların oluşturduğu
karanlıklardan, iman ve kesin bilginin oluşturduğu
aydınlığa çıkarır. Allah, bütün iman edenleri hidayeti ve yardımıyla, içinde bulundukları karanlıklardan, bunun karşısında yer alan aydınlığa çıkarır. ”Karanlık" kelimesinin çoğul şekliyle yer alması, sapıklıkların sayısız türleri ve küfrün de çeşitli milleti bulunmasındandır. Buna karşılık ”nur = aydınlık" kelimesi, İslâm'ın tek din olmasından dolayı tekil olarak kullanılmıştır. Küfre, yolunun belirsizlikler ve karışıklıklarla dolu olmasından dolayı ”karanlık", İslâm'a da, yolunun apaçık olmasından dolayı ”aydınlık" adı verilmiştir.
Kafirlerin, yani Allah'ın ilminde küfürleri sabit olanların
dostları da tağuttur. Yani, şeytanlar, insanları hak yolundan saptıran kahinler ve kötülük önderleridir. İşte bu tağutlar,
onları vesveseler ve daha başka yollarla, insanın fıtratında bulunan imana dayalı
aydınlıktan karanlıklara yani küfrün karanlıklarına, şehvet düşkünlüğüne, ya da kesin iman aydınlığından, kuşku ve şüphelerin karanlıklarına
çıkarır. İşte işledikleri suçlar ve yaptıkları kötülüklerden dolayı
onlar ateş ehlidirler. Cehenneme girmeleri kesinleşmiştir.
Orada ebedî olarak kalacaklardır. Oradan ayrılmayacaklardır.
Şüphesiz mü'minlerin, derece ve mertebeleri farklı olup üç mertebede bulunurlar:
Birinci mertebede yer alanlar, mü'minlerin avamıdır. Allah, bunları küfrün ve sapıklığın karanlıklarından çıkarıp, iman ve hidayet nuruna sokmuştur. Nitekim bunlar: ”(iman etmekle) doğru yolu bulanlara gelince, Allah onlara, hidayetini artırır" (Muhammed: 17) âyetiyle işaret olunanlardır.
İkinci mertebede yer alanlar, mü'minlerin havassının yani imanlarında şuurlu hareket edenlerin mertebesidir. Allah bunları, nefsanî ve cisınanî sıfatların karanlıklarından çıkarıp, Rabbani ruhaniyetin aydınlığına kavuşturur. Bunlar için de: ”Onlar, iman eden ve Allah'ı anmakla kalbleri huzura kavuşan kimselerdir" (Rad: 28) buyurulmuştur. Bilindiği gibi kalbin huzura kavuşması, ancak nefsani sıfatlardan arındırılıp, ruhanî sıfatlarla bezenmesiyle mümkündür.
Üçüncü mertebedekiler de, havasu'l-havas adı verilen Allah'ın çok seçkin kullarıdır. Allah bunları varlıklarında ifna etmek (yok etmek) suretiyle ruhanî yaratılışlarındaki hâdislik (sonradan olma) karanlıklarından çıkarıp kurtarır. Nitekim bunlar için de şöyle buyurulmuştur: ”Doğrusu onlar Rablerine inanmış birtakım gençlerdi. Biz de onların hidayetini artırmıştık." (Kehf: 13) Ayette geçen ”fitye" (gençler) ifadesiyle bunlara fütüvvet nisbet ediliyor. Çünkü onlar hakkı aramak için canlarını tehlikeye attılar. Allah'a iman edip, tağutu inkâr ve reddettiler. Nefisleri (özleri ve ruhları) Allah'ın zikrinin nurlarıyla aydınlanınca, bununla ünsiyet ve yakınlık kazanıp dünya ehlinden ve ondaki şeylerden ürpermeye başlayınca, hemen yalnızlığı istediler. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in de ilk zamanlardaki hâli böyleydi. Hazret-i Âişe validemiz (radıyallahü anh) şöyle söylüyor: ”Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ilk vahiy, sadık (doğru) rüyalarla başlamıştı. Sonra kendisine yalnızlık sevdirildi."
Bakara 2:258
Allah kendisine hükümdarlık verdi diye, Rabbi hakkında İbrahim'le tartışanı görmedin mi? Kesinlik ifade eden ilmin, İbrahim'le Rabbinin Rııbûbiyyeti hakkında mücadele eden melik (kıral)ın kıssasına ulaşmadı mı? İbrahim Aleyhisselâmla tartışan bu kimseden amaç, azgınlaşan ve Rablık iddiasında bulunan Nemrut'tur. Bilindiği gibi yüce Allah, Nemrut'u hükümdarlık göreviyle görevlendirmiş, ona bol servet ve nimet ihsan etmiş, dünyayı onun egemenliğine vermiş, o da bu yüzden büyüklenip şımarmıştı.
Mücahit der ki: ”İkisi kâfir, ikisi inanmış olmak üzere, dört insan dışında hiç kimse dünyaya baştan başa egemen olamamıştır. İnanmışlar Hazret-i Süleyman ve Zülkarneyn; kâfirler ise Nemrut ve Buhtunassar'dır."
Hani İbrahim: 'Benim Rabbim hem dirilten, hem öldürendir' deyince... Cesedlerde hayatı ve ölümü O yaratır. Hazret-i İbrahim'in cevabı gayet doğruydu. Çünkü Allah'ı tanımanın yolu, ancak O'na hiç kimsenin ortak olmadığı sıfat ve fiillerini tanımaktan geçer. Nitekim diriltme ve öldürme bu tür sıfatlarındandır.
O: 'Ben de diriltir ve öldürürüm' demişti. Rivayete göre Nemrud, daha önce hapsettiği kişilerden iki adamını çağırır. Bunlardan birini öldürür ve diğerini salıverir. ”İşte ben bunu dirilttim, şunu da öldürdüm" der. Nemrud, adamı öldürmemeyi, diriltmeye benzeterek işi karıştırmaya, demagojiye götürmek istiyordu.
İbrahim: 'Şüphesiz ki Allah Burada bir şarta cevap verilmiş oluyor, Yani Hazret-i İbrahim diyor ki: ”Madem sen, ben de öldürür ve diriltirim iddiasındasın, -çünkü sen işi birbirine karıştıran bir tavırla karşımıza çıkıyorsun, bu hâlinle sen diriltmenin ne anlama geldiğini bilmiyorsun,- o hâlde iyi dinle!
Doğrusu Allah dilemesi gereği,
güneşi mecburî bir hareketle
doğudan getiriyor; haydi sen de doğal bir kolaylıkla
onu batıdan getir" deyince... Çünkü bu iş daha kolaydır. Sen de Allah'ın kudreti ve takdiri ölçüsünde bir güce sahipsen bunu yap. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), lânetli Nemrud'un sözünü iptal yönüne gitmeyip bunu önemsemedi bile. Çünkü söylediği her şeyin yanlışlığı ve geçersizliği ortadaydı. Kimsenin de bundan bir kuşkusu yoktu ve olamazdı. Ancak kaçamak bir cevaba kalkışmasıyla Hazret-i İbrahim, bu defa öyle bir örnek sundu ki, lânetli Nemrud kendisinde cevap verecek güç bulamadı. Artık demogoji imkânı kalmamıştı. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), hemen bir örnekten bir başkasına geçti. Bununla sözünü açıklamak istiyordu. Kâfir ve lânetli Nemrud haliyle cevap veremez oldu, dehşete düştü ve
şaşırıp kaldı. Allah zalimler toplumunu, yani kendilerini azaba atmak suretiyle kendi kendilerine zulmedenleri
doğru yola eriştirmez. Başka bir deyimle, onlarda hidâyet fiilini yaratmaz. Onları âhirette cennete götürecek yola yöneltmez.
Rivayete göre bu çekişmeden sonra Nemrud, iyice azıp şımarinea ve Hazret-i İbrahim'i de ateşe atınca Allah, Nemrud'un kavminin başına sivrisinekleri musallat kıldı. Sinekler bunların etlerini yiyor ve kanlarını içiyor, sadece kemiklerini bırakıyordu. Nemrud ise, kendisine hiçbir şey olmadan, olduğu gibi duruyordu. Bunun üzerine Allah, buna bir sivrisinek gönderdi. Sinek Nemrud'un burnundan beyninin içine girdi. Bu, kendisini rahatsız ettiği için sürekli olarak kafasına tokmakla vuruluyordu. Babil'de göğe yükselen bir kule yapan da işte bu Nemrut'tur. Allah'ın emri gelerek, bu binaların temelleri kökünden sarsılmış ve tavanları da üstlerine çöküvermiş, böylece altında kalmışlardı.
Bakara 2:259
Yahut o kimse gibisini (görmedin mi) ki, duvarları, çatıları üzerine yıkılmış olan bir kasabaya uğramış: Bu âyet de, bir önceki ”görmedin mi?" âyetine bağlanmaktadır. Yani, sen onun gibisini görmedin. Yıkılmış bir kasabaya uğrayan kişi, Uzeyir b. Şerhiya'dır. Sözü edilen kasaba da Beytu'l-Makdis, yani Kudüs'tür. Meşhur rivayetler bu merkezdedir.
Rivayete göre, İsrailoğullan, kötülük işlemede, bozgunculuk ve fesad çıkarmakta çok aşırı gitmişlerdi. Allah, bunların başına Babil hükümdarı Buhtunnassar'ı musallat kıldı. Buhtunnassar, altı yüz bin kişilik bir orduyla bunların üzerine yürüdü, Şam'ı çiğneyerek, Beyt-i Makdis'i harabeye çevirdi. İsrail oğullarından yüzbin yiğit delikanlıyı esir aldı. Hazret-i Uzeyir de bunlar arasındaydı. Bir süre sonra Allah, Hazret-i Uzeyir'i onların elinden kurtarmıştı. Hazret-i Uzeyir eşeğiyle Beyt-i Makdis'e gidiyordu. Buraya geldiğinde, acı manzarayla karşılaştı. Bu durum: ”Duvarları çatıları üzerine yıkılmış" ifadesiyle dile getiriliyor. Yani binanın tavanları çökmüş, duvarlar ve tavan birbiri üzerine yığılıp kalmış, her taraf harabeye dönmüştü. Bu manzarayı görünce:
'Allah bunu, ölümden sonra nasıl diriltecek?' demişti. Böylesine harap hale gelen bu kasabayı Allah nasıl eski güzel durumuna getirecek, dedi. Fakat bunu, Allah'ın gücünden şüphe amacıyla söylemiyordu. Çünkü Allah'ın kudretinden şüphesi yoktu. Uzeyir bu ifadeleri söylerken, işin çok zor ve ağır olduğunu belirtmek istiyordu.
Allah da onu yüz sene ölü bıraktıktan sonra diriltti.
Rivayete göre Hazret-i Uzeyir, kasabaya girince, bir ağacın gölgesine gitti. Yanındaki merkebini ağaca bağladı ve kasabayı gezip dolaştı. Hiçbir kimseyi bulamayınca, yukarıdaki sözleri söyledi. Sonrada gidip uyudu. Allah onu uykusunda öldürdü. Henüz genç bir delikanlıydı. Yanına da yiyecek olarak incir, üzüm ve şıra almıştı. Bu ölüm olayı bir ibret içindi. Allah aynı zamanda Hazret-i Uzeyir'in eşeğini de öldürdü. Yüce Allah, Hazret-i Uzeyir'in cesedini insan, yırtıcı hayvan ve kuşlardan gizledi. Kimse onu göremiyordu. Hazret-i Uzeyir'in ölümünün (uykusunun) üzerinden tam yüz yıl geçince, Allah onu yeniden diriltti. İşte: ”Sonra onu diriltti" âyetinin ifade ettiği anlam budur.
Âyetteki ”bas" kelimesi bir şeyi yerinden doğrultmak manasınadır. Nitekim araplar ”deveyi yerinden kaldırdım" ifadesini de bu kelime ile ifade ederler. Kıyamet gününe de, yevm-i ba's denir. Çünkü insanlar o günde kabirlerinden kalkarlar. Yüce Allah'ın bunu, âyette ”Ahyahu" (onu diriltti) demeyip ”Baasahu" (kaldırdı) kelimesiyle ifade etmesi bunun, Hazret-i Uzeyir'in önce nasıl idiyse, aynen eskisi gibi, akıllı, anlayış sahibi, ilâhi bilgiyi hemen kavrayacak bir durumda, eksiksiz bir şekilde eski haliyle döndürmesindendir. Eğer ”Sonra onu ihya etti (ahyahu)" deseydi, bütün bu manalar çıkmazdı.
Allah kendisine:
'Ne kadar kaldın?' dedi Yani kaç gün veya ne kadar süre kaldın? Böylece durumu baştan itibaren bilmediğini ve her şeyi kavrayıp kuşatmaktan aciz olduğunu göstermek istiyordu. Çünkü Hazret-i Uzeyir, bu şehrin eski haline gelmesini çok uzak bir ihtimal gibi görüyordu. Bu arada Allah, Hazret-i Üzeyir'e bir başka şeyi daha göstermek istiyordu. Bu, kudretinin bedii eserleri ve izleri olacaktı. Hemen çok kısa bir zaman içinde bozulabilecek yiyeceklerinin, uzun süre kaldığı halde olduğu gibi durması ve tazeliğini korumasıdır.
O da: 'Bir gün veya bir günün birazı kadar kaldım' dedi. Hazret-i Uzeyir, tahminî olarak yaklaşık bir zaman süresi, ya da kaldığı sürenin oldukça kısa bir süre olduğunu belirtmek istiyordu. Ancak Allah şöyle buyurdu:
'Hayır, yüz sene kaldın, Sen bu kadar az bir süre değil, aksine tam yüz yıl kaldın. Yani sen bu süre içerisinde ölüydün.
İşte yiyeceğine ve içeceğine bak bozulmamış. Bizim kudretimizin delillerinden bir başkasını görmen için şu yiyecek ve içeceklerine bak, hiç birisi bu uzun süre içerisinde bozulmamıştır. Oysa bu gıdalar çok kısa zamanda bozulacak cinstendi. Rivayete göre Hazret-i Uzeyir, incirini ve üzümünü henüz yeni kopartmış gibi buldu. Şırası da sanki yeni sıkılmış gibiydi. Bunlar bu kadar yıllanmış olmalarına rağmen, hiçbir değişime uğramam ısladı.
Bir de eşeğine bak. Kemikleri nasıl çürüyüp dağılmış, eklemleri birbirinden ayrılmış, paramparça ve darmadağın olmuş durumda. Bunu, senin uzun bir süre kaldığını öğrenmen için yaptık. Böylece kalbin huzur bulsun istedik.
Seni insanlara bir delil kılalım diye böyle yaptık. Yani senin diriltilmem eşeğinin diriltilmesi, yanındaki yiyecek ve içeceklerin hiç bozulmadan korunmaları, bütün bunlarla seni insanlara bir âyet, delil ve mucize kılmamız içindir. İnsanlar seni görerek bundan kendileri için ders çıkarsınlar. İbret ve öğüt alsınlar.
Kemiklere bak. Eşeğin kemiklerine de bak. Kendi dirilmeni gördükten sonra, senin dışındaki bir varlığın nasıl diriltildiğini görmen için eşeğin kemiklerine bak.
Onları nasıl yerli yerine getirip sonra ona et giydiriyoruz.' Topraktan onları nasıl kaldırıp, cesetteki yerlerine koymaktayız. Sonra da bunu, tıpkı cesedin elbiseyle örtünmesi gibi, et giydirerek kemikleri örtüyoruz.
Âyette, kemik çoğul, et ise tekil olarak geçmektedir. Çünkü kemikler farklı ve ayrı ayrıdırlar; şekil bakımından da farklıdırlar. Fakat et öyle değildir; birdir, bitişiktir ve görülen bir şeydir. Kemikler etin altında kaldıklarından görülmezler. Söylendiğine göre, Hazret-i Uzeyir, gökten şöyle bir ses işitir: ”Ey birbirinden ayrılmış, kuruyup çürümüş kemikler! Allah sizin, eskisi gibi bir araya gelmenizi emrediyor. Yeniden ete ve deriye bürünmenizi istiyor." İşte bunun üzerine bütün kemikler birleşip birbirlerine eklendiler. Sonra onların üzerine et yayılıverdi. Derinin altından kıllar çıkmaya başladı. Ardından içine ruh üfürüldü, eşek de ayağa kalkıp anırmaya başladı.
Bunlar ona apaçık belli olunca: Ölünün diriltilmesi kendisine açıkça gösterilince,
'Artık Allah'ın her şeye kadir olduğunu biliyorum' dedi. O, her şeye güç yetirir. Bu şeylerden biri de kendi zatında ve başkasında gördüğü hayret verici şeylerdir. Hiçbir şey O'nun emrini çiğneyemez.
Bakara 2:260
O zamanı da hatırla:
Hani İbrahim de: 'Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster' demişti. Buradaki ”Rabbim" kelimesi duaya hemen karşılık verilmesi için söylenen ve duanın başına konulan bir rahmet isteme kelimesidir. Buna göre Hazret-i İbrahim Rabbinden ölüleri nasıl dirittiğini kendisine göstermesini, yani ölüleri diriltirken bu fiilin kendisine seyrettirilmesini istemişti. Kuşkusuz bunu istemesinin sebebi, sahip olduğu bilginin somutlaşmasını dilemesinden kaynaklanmıştır. Nitekim yüce Allah, ona bu durumu kesin göstermekle kendisini şereflendirmiş ve makamların en yücesine ulaştırmıştır. Rabbi ona:
'İnanmadın mı?' Yani, benim diriltmeye gücümün yettiğini kesin bir şekilde bilmiyor musun
dedi. Hazret-i İbrahim ise:
'Evet, biliyorum ve buna inanıyorum
fakat sormamın sebebi
kalbimin yatışması yani sükûnete kavuşması ve görme yoluyla tatmin olması
için,' dedi. Çünkü kalbin tatminini sağlayan şey, onun bilgisine sahip olmayla değil, bizzat görerek bilmek (aynel-yakîn) tir.
Rabbi ona buyurdu ki: Eğer istediğin buysa,
'öyleyse bir tavus, bir horoz, bir karga ve bir de güvercin olmak üzere
dört kuş al Burada özellikle kuştan söz edilmesinin sebebi, insanlara yakınlığı ve canlılara ait özellikleri her bakımdan taşımış olmalarındandır.
Onları kendine alıştır ki, şekil ve özelliklerini bütün ayrıntılarıyla tanıyasın ve böylece onlar yeniden diriltildiğinde parçalarının yerli yerince yerleşip yerleşmediğini bilmiş olasın.
Rivayete göre Hazret-i İbrahim'e bu kuşları kesmesi sonra tüylerini yolması ve parçalara ayırması, kafalarını yanında bırakıp etlerini dağıtması, ardından da parçalarını dağların üzerine koyması emredildi.
Nitekim yüce Allah'ın
Sonra, her dağın üzerine onlardan bir parça koy sözü de bu gerçeğe işaret eder. Evet, bu kuşların etlerini yakınında bulunan dört dağa dağıtmakla emrolunmuştur. Nitekim o da, dört parçaya ayırarak bu görevi yerine getirmiştir.
Sonra da onları çağır, onlara, Allah'ın izniyle gelin, de.
Koşarak sana gelirler. Hazret-i İbrahim tüm emredilenleri yerine getirdi. Böylece her parça, ait olduğu cesedin parçasını buluyor ve bir araya geliyordu. Sonuçta her kuşun parçaları bir araya geldi. Vücutları şekillendi ve Hazret-i İbrahim'in yanına geldi. Sonunda her vücut, ait olduğu kafayla birleşerek eski halini aldı. Hazret-i İbrahim de bu durumu izliyor ve hayretler içinde kalıyordu.
Bil ki Allah, mutlak galiptir, dilediğini yerine getirir; hiçbir şey ona engel olamaz. Fiillerinde ve işlerinde
Tam hüküm ve hikmet sahibidir.'
Bakara 2:261
Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yani zekât gibi farz olan, ya da diğer nafileler gibi hayır yollarına sarf edenlerin, yaptıkları iş... Bu âyette, sözün gelişi açısından bir hazf vardır. Çünkü taneye benzetilenler Allah yolunda harcama yapanlar değildir. Böyle olsaydı, bir canlı şey, cansız olan bir başka şeye benzetilmiş olurdu. Aksine burada harcanan şeyler taneye benzetilmiştir.
Her başağında yüz tâne olmak üzere, yedi başak bitiren bir tek tanenin durumu gibidir. Çiftçi sürdüğü ve ekime hazırladığı toprağına tohumları tane olarak atar. ”Tane" kelimesi genellikle buğday için kullanılır. Ekilen bu tohum taneleri de, yedişer başak verirler. Bu başakların her birisinde de, yüz tane vardır. Nitekim mısır ve darıda bunları görmek, verimli topraklarda bunu müşahade etmek, hatta daha fazlasını da görmek mümkündür.
Allah dilediğine kat kat verir. Bu veriş, Allah'ın dilediğince olacaktır. O, fazlından ve ihsanından harcamada bulunan kimsenin ihlâsına, durumuna ve emeğine göre verecektir.
Allah vâsi'dir, verdiği şeyler dolayısıyla sıkıntıya girmez.
Her şeyi iyi bilendir. Harcamada bulunan kimsenin niyetini, harcadığı miktarı, bunu nasıl elde ettiğini bilir.
Şu halde Allah yolunda harcamada bulunan kimsenin durumu, tıpkı çiftçinin durumuna benzer. Buna göre nasıl ki, çiftçinin işinde dikkatli olması, tohumunu iyi seçmesi ve toprağı iyi işlemesi durumunda daha fazla ürün elde ederse, aynı şekilde Allah yolunda harcamada bulunan kimse de, sâlih olur, malın helâlini seçer ve yerli yerinde harcarsa, sevabı da bu oranda artar. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Kim, temiz ve helâl kazancından bir hurma değerinde tasaddukta bulunursa -ki Allah temiz ve helâl olmayanı kabul etmez- Allah bunu sağ eliyle kabul eder. Sonra da bunu sahibi için, birinizin tayını besleyip büyüttüğü gibi, dağ gibi oluncaya kadar çoğaltır."
Bakara 2:262
Mallarını Allah yolunda, yani yerli yerince
sarfedenler, sonra başa kakmak, veya gönül kırmak yoluyla o harcadıkları şeyin ardına düşmeyenlerin Rableri katında mükâfatları vardır. Ayette geçen ”Menn" kelimesi, insanın başkasına yaptığı iyiliği öne sürüp bunu başa kakmaya girişmesi, yaptığı iyilikle, onun üzerinde bir hakkı varmış gibi bir duruma girmesidir. Başa kakan kimse, iyilikte bulunduğu şahsa: ”Ben sana şöyle iyilikte bulunmuştum ve sana çok iyiliklerim dokunmuştu" der. İşte onlar başa kakmazlar. İyilikte bulunduğu kimseye karşı büyüklenerek eziyet etmezlerve: ”Ben sana iyilik yaptım da, bir teşekkür bile etmedin" gibi sözler söylemezler. Ya da: ”Mecbur kalınca bana gelip gidiyordun, şimdi git, Allah seni benden ayırsın, benimle senin arana uzak mesafeler soksun" manasına kırıcı sözler etmezler. İşte bunların sevapları âhirette Rableri tarafından verilecektir.
Onlara başlarına gelmesinden endişe ettikleri
korku yoktur ve yine
onlar, geride bıraktıkları dünya işleriyle ilgili şeylerden dolayı
üzülmeyeceklerdir.
Bu âyet de, daha önceki âyet gibi, Hazret-i Osman (radıyallahü anh) ile Hazret-i Abdurrahman b. Avf (radıyallahü anh) hakkında nazil olmuştur. Hazret-i Osman, Tebük seferinde Ceyşu'l-Usra adı verilen güçlük ordusuna, üzerindeki yükleriyle birlikte bin deve ve bin dinar bağışlamıştı. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) elini kaldırıp şöyle duâ etti: ”Ey Rabbim! Ben ondan razıyım. Sen de ondan razı ol." Abdurrahman b. Avf da, malının yarısı olan dört bin dirhem bağışta bulunmuş ve şöyle demişti: ”Yanımda sekizbin dirhemim var. Bunun dorthin dirhemini ailem ve çocuklarım için ayırıp kalan dorthin dirhemini de Rabbime ödünç verdim." Bunun hakkında da Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdular: ”Allah, yanında alıkoyduğunu da, Allah için verdiğini de senin hakkında bereketli kılsın." İşte Hazret-i Osman ile Hazret-i Abdurrahmanin durumları... Allah kendilerinden razı olsun, her ikisi de tasaddukta bulunuyorlar, akıllarına asla başa kakmak ve gönül kırmak gibi bir şey gelmiyor.
Şüphesiz, Allah, yapılan iyiliğin başa kakılmasını yasaklamıştır. Oysa Allah, kullarına verdiği nimetleri zikredip onlara hatırlatıyor. Allah şöyle buyurmuştur: ”Aksine Allah sizi minnettar kılar." (Hucurat: 17) Çünkü Allah her bakımdan tam mülk ve kudret sahibidir. Onun mülkü ve kudreti başkasından değildir. Kul, eksiktir. Eksik olanın başa kakması olamaz. Başa kakmak, nimetin değerini düşürür ve onu kirletir. Çünkü alan durumundaki fakir ve yoksul, ihtiyacı sebebiyle başkasının sadakasını almak zorunda bulunduğundan, kalbi ve gönlü kırık kimsedir. Veren kimsenin üstün el olduğunu da itiraf etmektedir. Eğer yardımda bulunan kimse, yaptığı iyilik ve ikramın açıklanmasını istiyorsa, bu hal yoksulun kalbinde büyük yara açar. Adam aldığı şeyle bir eksiğini gidermişken bu defa bundan zarar görmüş, yaralanmış hale gelir. Ona yapmış olduğu iyilikten sonra kötülük yapmış ve zarar vermiş hükmüne geçer.
Nitekim şair şöyle demiştir:
Yapmış olduğum iyiliği başa kakmak suretiyle ifsad ettim. Kerem sahibi olan kimse iyilik yapınca başa kakıcı olmaz.
Bakara 2:263
İyi bir söz yani güzel bir şekilde karşılık verme... Bu, bir istekte bulunan kimseyi güzel bir yolla karşılamak, kalb ve yaradılışların kabul edip reddetmeyeceği şekilde muamele etmektir.
Ve bağışlama yani dilenenin yapabileceği ve kendini üzebileceği birtakım kusurları görmezden gelme...
Peşinden eziyet gelen bir sadakadan hayırlıdır. Çünkü fakir ve yoksula bir taraftan yardım ve menfaat sağlarken, peşinden de ona zarar verici bir tavrın içine girmek sevaptan mahrum kalmayı gerektirir.
Allah ganidir, sizin yanınızdaki sadakaya ihtiyacı yoktur. O bundan müstağnidir.
Halimdir. Başa kakan ve gönül kırıcı tutum sergileyenleri cezalandırmada acele etmez.
Doğrusu güzel bir cevap ve karşılık, başa kakan ve gönül kırıcı olan kimsenin sadakasından daha hayırlıdır. Çünkü güzel bir söz -reddederken bile- isteyenin gönlünü rahatlatır, içine su serper. Sadaka bedene fayda sağlar, sevincin sirayet edeceği yer ise kalbtir. Hiç kuşkusuz kalbi sevindiren ve ruhu dinlendiren şey, vücuda yarar sağlayan şeyden daha hayırlıdır. Çünkü ruhaniyet, nefisler üzerinde çok daha etkindir ve soylu bir davranıştır. Kaldı ki, sadaka sadece malda sözkonusu değildir. Her iyilik bir sadakadır. Güzel bir söz, iyi bir aracılık ve şefaat, ihtiyaç içindekine yardım, hasta ziyareti, cenazeye katılmak, bir müslümanın kalbini hoş tutmak... Bütün bunlar, sadakadır.
Bakara 2:264
Ey iman edenler! Allah'a ve ahiret gününe inanmadığı halde... Harcadıkları şeylerde Allah'ın rızâsını ve ahiret sevabını istemedikleri ve onlara bir şey verirken sırf insanlar görsün ve övsünler diye
insanlara gösteriş için malını sarfeden yani riyakârca ve başkalarının ”ne kadar cömert bir insan" demeleri için harcayan
kimse gibi, yani münafıklar gibi verdiklerinizi geçersiz kılmayın ve
sadakalarınızı başa kakma ve incitmekle boşa çıkarmayın. Çünkü böyle bir şey yapan kimse, verdiği sadakadan dolayı herhangi bir ecir alamaz. Fakir ve yoksulun gönlünü incittiği için de, ayrıca günaha girer. Sadakanın boşa gitmesinden maksat, sevabının yok olmasıdır.
işte onun hayret edilecek
durumu, üzerinde biraz toprak bulunan temiz ve düz
kayaya benzer ki, ona şiddetli bir sağanak isabet edince, üzerine şiddetli ve iri taneli bir yağmur yağınca
onu düz bir kaya halinde bırakır. Üzerinde toz adına hiçbir şey bırakmaz.
Kazandıklarından bir şey elde edemezler. Gösteriş için yaptıkları harcamadan hiç yararlanamazlar, kesinlikle bundan bir sevap bulamazlar. Nitekim durumları şu âyetteki gibi olur: ”Onu dağılmış toz zerresi yapacağız." (Furkan: 23) Burada yüce Allah (celle celalühü), sadakanın başa kakmak ve gönül incitmekle boşa gittiğini ve ecrinin de ortadan kalktığını iki örnekle açıklamıştır:
Birinci örnekte, malını insanlara gösteriş için harcayan ve aynı zamanda Allah'a ve ahiret gününe inanmayan kimse gösterilmiştir. Bu bakımdan bu kâfirin yaptığı infak ve harcamasının ecrinin yok olması, başa kakmak ve incitmek suretiyle ecirlerini boşa çıkaranlarınkinden daha belirgin olarak ortadadır.
İkinci benzetme ise üzerinde toz ve toprak bulunan bir kaya parçasıdır. Sonra üzerine yağmur yağıyor ve üzerindekileri alıp götürüyor ve âdeta üzerinde toprak ve toz adına sanki hiçbir şey yokmuş gibi bir hal alıyor. İşte kâfir, tıpkı bu kaya gibidir. Toprak da, bu anlamdaki infak ve harcamaya benzer. Şiddetli yağmur ise, kâfirin yaptıklarını boşa çıkaran küfür ve infak edenin amelini boşa çıkaran başa kakmak ve gönül incitmek gibidir. Nasıl ki şiddetli ve sağanak halindeki yağmur, kaya üzerindeki tozu toprağı silip götürürse aynı şekilde başa kakmak ve gönül incitmek, yapılan infak ve harcamayla meydana gelen sevap ve ecri böyle silip götürür.
Âyette bu, yani yaptıklarının boşa gittiği ve ecirlerinin de ortadan kalktığı gayet açıktır. Nitekim Mutezile de şöyle demiştir: Sâlih ameller sevabı gerekli kılar. Büyük günahlar ise bu sevabı yok ederler, giderirler. Ehl-i Sünnet ise şu görüştedir: Sevap, ihsan ve lütuftan ibarettir. Bunlar diyorlar ki: ”Boşa çıkarmayın" sözüyle belirtilmek istenen şey, yasaklama, yani bu sevabın mevcut ve sabit bulunmasından sonra ortadan kalkması değildir. Buradaki yasaklama ve nehiy, yapılan bir işi hoş olmayan ve bâtıl anlamda yapmamaktır. Bunun açıklaması şöyledir: Başa kakmak ve gönül incitmek bir işteki vaadolunan ecrin yok olmasına sebep olur. Çünkü yapılan amel, sonuçta vaadolunan ecre götürür. Çünkü amel, ibadet, taat ve Allah rızâsı için yapıldığı takdirde vaad edilen ecre ulaştırır ve Allah'ın rızâsına kavuşturur. Nitekim Kuranda şöyle buyurulmuştur: ”Kendiniz için önden ne gönderireniz, Allah katında onu, daha hayırlı ve mükâfatça daha büyük bulacaksınız." (Müzzemmil: 20) Yine şöyle buyuruluyor: ”Allah, müminlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır." (Tevbe: 111) Buna göre, kişiyi sâlih amel işlemeye iten faktör, yüce Allah'ın katında samimi kullar için vaad edilen hususlar ise, o kimse normal olan karşılık görme yasasına uygun bir biçimde hareket etmiş sayılır.
Allah kâfirler topluluğunu doğru yola hayra ve iyiliğe
eriştirmez. Bu aynı zamanda başa kakmak ve gönül incitmenin kâfirlere ait özelliklerinden olduğu hususunda bir tarizdir. Mü'minlerin bu gibi şeylerden kaçınmaları gerekir.
Hikâyeye göre âlimin biri şöyle demiştir: İtaatini sırf gösteriş ve desinler diye yapanların durumu, para kesesine çakıl taşı doldurarak pazara çıkan adamın haline benzer. Görenler, adamın kesesinin ne kadar şişkin ve dolu olduğunu söylerler. Ancak bunun o adama hiçbir yararı yoktur. Eğer bunlarla bir şey almak istese, kimse dönüp bakmaz bile. Selef, yani bizden önceki büyük ve sâlih kimseler, sadakalarını halkın gözünden gizlerlerdi. Hatta bir kısmı, kendisine yardımda bulunanın kim olduğunu bilmesinler diye gözleri görmeyen fakirleri ararlardı. Kimisi de, fakir ve yoksul kişi uyurken, gösterişten uzak olsun diye, gizlice ceplerine koyarlardı. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:
"Şüphesiz kıyamet günü geldiğinde, kulları arasında hüküm vermek için Allah, inecektir. Tüm ümmetler de diz çökmüş haldedirler. Huzura ilk çağırılacak olanlar, Kur'an-ı ezberinde toplayan kişi, Allah yolunda öldürülen kişi ile servet sahibi varlıklı kişi olacaktır.
Allah, Kur'an'ı ezberinde toplamış olan kimseye (Kur'an okuyana) : ”Peygamberime indirdiğim kitabı sana öğretmedim mi?" buyuracak. O da: ”Elbette öğrettin, Rabbim!" cevabını verecektir. Allah: ”Öğrendiğin şeylerle ne iş işledin?" buyuracak. Adam: ”Gece ve gündüz hiç boş kalmaksızın tüm vakitlerinde (Kur'an'ı) okuyup durdum" diyecek. Allah da: ”Yalan söylüyorsun ” buyuracak. Ardından Melekler de: ”Yalan söylüyorsun" diyecekler. Allah: ”Aksine sen, falanca kimse ne güzel okuyor, desinler diye yaptın. Nitekim bu da söylenmişti" buyuracak.
Bu defa varlıklı kimse getirilecek, Allah, kendisine: ”Senin imkânlarını genişletip, seni hiçbir kimseye muhtaç olmayacak duruma getirmedim mi?" buyuracak. O da: ”Elbette, Rabbim! Öyle yaptın" cevabını verecek. Allah: ”O halde sana verdiğim şeylerle ne iş yaptın?" buyuracak. Adam: ”Ben bununla akrabayı gözetir (sıla-i rahim yapar), tasaddukta bulunurdum" diyecek. Allah: ”Yalan söylüyorsun" buyuracak; melekler de: ”Yalan söylüyorsun" diyecekler. Allah kendisine: ”Aksine sen, falanca kimse ne cömert adammış, desinler diye bunları yaptın. Nitekim, bu da denildi." buyuracaktır.
Bu defa Allah yolunda öldürülen huzura getirilecektir. Allah kendisine: ”Sen niçin öldürüldün?" diye soracak. O da: ”Rabbim! Ben senin yolunda cihad yapmakla emrolundum. Nitekim savaştım ve öldürüldüm" diyecek. Allah da: ”Yalan söylüyorsun" buyuracak. Melekler de: ”Yalan söylüyorsun" diyeceklerdir. Allah: ”Aksine sen, falanca kimse ne cesurmuş, desinler diye savaştın, nitekim bu, senin için söylendi de" buyuracaktır.
Sonra Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) devamla şöyle buyurdular: İşte bu üç kişi, kıyamet gününde Allah'ın kendileriyle cehennem ateşini tutuşturacağı yaratıklarıdırlar." (,39)
Bakara 2:265
Allah'ın rızâsını istemek ve içlerindekini kökleştirip sağlamlaştırmak için mallarını harcayanların yani Allah'ın rızâsını kazanmak için, Allah'a iman ve taatta sapasağlam kalmak isteyenlerin
durumu da Bunlar, Allah'tan nefislerindeki cimrilik ve pintiliğin rezilliğinden mal sevgisinden ve onu yanında tutmak aşağılığından kurtarması için nefislerini iman ve itaat üzere sabit kılmasını istemişlerdir. Çünkü nefis, mal sevgisiyle yaratılmış olmasına ve bedensel ibadetleri ağır bir yük gibi görmesine karşılık, nasıl alıştırılırsa, öyle gider. Nitekim şâir şöyle demiştir:
Nefis çocuk gibidir. Eğer onu kendi haline bırakırsan Meme emmeye devam eder, eğer memeden kesersen, kesilir.
Nefsi ne kadar serbest bırakırsan, o kadar şımartırsın. Sonuçta tembelliğe, cimriliğe alışır. Mala düşkün olur, hayır yerlere sarf etmez. Oysa nefse, bedenî ve malî ibadetleri yüklediğin ve çeşitli görevler verdiğin takdirde, sana boyun eğer ve daha önceki bu alışkanlıklarından vazgeçer. Ayetteki (tespit) ”kökleştirip sağlamlaştırmak" anlamı, bir şeyi doğru kılmak, gerçekleştirmek ve sabit kılmak şeklinde de olabilir. Buna göre âyetin anlamı: ”Nefislerinin aslından kaynaklanan İslâm'ı tasdik etmek için..." şeklinde olur. Çünkü Allah yolunda harcamak, kişinin, nefsin aslından kalbin derinliğinden kaynaklanan bir İslâmî anlayışa sahip olduğunun belirtisidir. İşte böylelerinin durumu da:
Bir tepe üzerinde bulunan, bol yağmur değince ürünlerini iki kat veren, ona bol yağmur değmese bile, çisentisiyle de yetinen bir bahçenin durumu gibidir. Bahçe bu durumuyla donmaktan, bozulmaktan emindir. Çünkü burada esen rüzgârlar hep tatlı ve yararlı rüzgârlardır. Kaldı ki yüksek yerlerin ağaçları daha güzel ve daha meyveli olur. Fakat alçak ve basık yerlerdeki topraklarda ürün az olur. Çünkü buraların havası daha kesiftir, esintisi yoktur. Nitekim şöyle derler: Eğer bahçe yüksekçe bir yerdeyse, bu, nehirlerden yararlanamaz, çoğu zaman da rüzgârlardan zarar görür. Dolayısıyla bunun ürünü de iyi olmaz. Ancak bahçe orta yükseklikteki bir yerde olursa, yani ne fazla yüksek ve ne de fazla alçak bir yerde bulunmazsa, o takdirde iyi olabilir. Bu durumda âyette yer alan ”Rabve" tam anlamıyla yüksek tepe veya yer anlamına olmayıp, iyi ve yumuşak toprak manasınadır. Böyle bir toprağın üzerine yağmur yağınca, toprak iyice kabarır, şişer ve iyi ürün verir. İşte bir toprak eğer bu nitelikteyse, verimli olur, orada güzel ağaçlar yetişir. Nitekim bu yorumu şu âyet de destekliyor: ”Yeri de kupkuru görürsün. Fakat biz ona su indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır." (Hac: 5)
İşte bu âyette de görüldüğü gibi, tepe diye ifade olunan ”Rabv" dan maksat, toprağın kabarmasıdır. Bu nitelikteki bir toprağa bol yağmur yağarsa, bu bahçe ürünlerini fazlaca verir ve çok ürün çıkarır. Vereceğinin iki katı ürün elde edilir. Oysa başka zamanlarda böyle bir ürün kendisinden beklenemez. Bunun sebebi, aldığı bol yağmurdur. İbn Abbas (radıyallahü anh) diyor ki: ”Böyle bir toprak, iki yılda vereceği ürünü, bir tek yılda verir. Âyetteki ”dı'f dan maksad ”misl"dir. Nitekim ”her çiftten iki tane idi." (Hûd: 40) âyetinde ”zevç" kelimesinden ”bir" kasdedildiği gibi. Bunu dört kat diye tefsir eden ise ”dı'f" kelimesine asıl manasını vermiş olur. Çünkü ”dı'f" bir şeyin iki misli demektir. Buna göre ”dı'feyn" dört misli olur. Eğer böyle bir toprağa bol yağmur düşmemiş olsa bile, çisenti halinde bir yağmur da yeter. Çünkü toprak bitektir, arazi verimlidir, toprağın bulunduğu yerin havası da güzeldir.
Burada Allah'ın rızâsını gözetmek ve içlerindeki imanı kökleştirip sağlamlaştırmak için mallarını harcayanların mallarının çoğalacağı, Allah katında hiçbir şekilde kaybolmayacağı, giderek üreyip çoğalacağı ve çoğalmada harcayanların sıdk ve ihdaslarına göre farklı olacağı durumu, yüksek yerde olması bol yağmur veya çisenti olması sebebiyle verimli olan bir bahçenin durumuna benzetilmiştir. Benzetme yönü, artma, çoğalma ve verimliliktir. Buna göre tesbih mürekkeptir. Tesbih müfred de olabilir. Bu durumda, bu kimselerin Allah'a yakınlıkları ve Allah katındaki iyi halleri, bahçesinin meyvelerine benzetilmiş olur. Burada benzetine yönü, ziyadelik, çoğalmadır. Bu kimselerin az ya da çok olarak yaptıkları harcamalar, güçlü ve zayıf yağmura benzetilmektedir. Çünkü her iki yağmur da, artışa nedendir. Az, ya da çok harcama da, bu insanların iyi hallerini giderek güzelleştirir ve artırır. Tıpkı iki yağmur örneğinin bahçe ürünlerini artırması gibi.
Allah işlediklerinizi, ihlâsla yapılan ameli de, gösteriş amacıyla yapılan ameli de
hakkıyla görendir. Bu konuda Allah için gizli kalan bir şey olamaz. Burada riya ve gösterişten sakınma uyarısında bulunulurken, ihlâsa teşvik ediliyor. Akıllı kimseye gereken Allah'a ihlâs ve samimiyetle kullukta bulunmaktır. Kul, sürekli olarak, gizli tağuttan kurtulmayı umut etmelidir. Kurtuluş da, bilindiği gibi ihlâs ve samimiyete dayanır.
Bakara 2:266
Sizden biriniz arzu eder mi ki... Burada soru anlamındaki hemze, olması arzulanmayan şeyi red anlamınadır. Yani sizden herhangi birisinin arzulaması düşünülemez ki,
kendisinin, hurma ve üzümlerden oluşmuş, sık ağaçlarla kaplı ve ağaçların
altından ırmaklar akan bir bahçesi bulunsun. Orada kendisi için her çeşit meyveler olsun da... Meyvelerden meydana gelen, bunlara bağlı rızkı bulunsun da... Burada geçen ”semerât", genel anlamda tüm ürünleri değil çokluğu ifade etmektedir. Nitekim şu âyette de aynı durum ifade olunmaktadır: ”Kendisine her şey verilmiş." (Neml: 23)
Eğer nasıl ”hurma ve üzümlerden ibaret bir bahçe" dedi de sonra: ”Orada kendisi için her çeşit meyveler olsun" buyurdu diye sorulacak olursa, cevaben deriz ki: Hurma ve üzüm, ağaçların en değerlileri olduğundan dolayı, diğerlerinden üstün tutularak, bunlar söz konusu edilmiştir.
Kendisine ihtiyarlık çöksün... Tam bu sırada adam da yaşlanmış bulunsun ki, bu yaşlı kimsenin bu ürünlerden faydalanmaya daha çok ihtiyacı vardır.
Güçsüz de çocukları olsun. Bir de zayıf ve güçsüz çocukları var, henüz kendi başlarına iş yapabilecek ve kazanç getirecek durumda değiller.
Derken ona ateşli bir kasırga isabet edip yaksın. Adam yaşlı, çocuklar küçük, tek umutları bu bahçedir. Derken şiddetli bir fırtına ve kasırga burayı birbirine katıp kavuruyor. Her tarafı harabeye çeviriyor. Yaşlı adam şaşkındır. Gücü yoktur ki, onun gibisini tekrar diksin, yetiştirsin. Çocuklarından da kendisine bir hayır yok ki, yardımına koşabilsinler. Çünkü henüz küçüktürler, babalarına yardım etmekten acizdirler.
İşte bu gördüğün örnek, güzel işler yapan fakat bu güzelliklere ve iyiliklere riyakarlık ve eziyet verme gibi kötü işleri de karıştırdığından, tüm iyilikleri boşa gitmiş, kıyamet günü geldiğinde, o iyi amellere şiddetle ihtiyaç duyan fakat bunları bulamayınca da hasret ve üzüntü duyan kimsenin hali, âyette sözü edilen kimsenin durumuna benzetilmiştir.
İşte Allah, düşünesiniz diye, âyetlerini size böyle açıklar. İşte bu açık-seçik izahtan da anlaşıldığı gibi, tevhidin gerçekleşmesi ve dinin doğrulanması için Allah apaçık delilleri ortaya koyar ki, bunları düşünüp, kendinize ibret çıkarasmız, gereğiyle amel edesiniz.
Kuşeyrî şunları söylüyor: ”Allah bu âyetleri, ihlâslı insanlarla münafıkların birbirlerinden ayrılması için bir örnek olarak indirdi. Böylece Allah yolunda harcamada bulunanla, bâtıl yollarda mal harcayanlar birbirinden ayrılacaktır. İyi olanlar, amelleriyle temize çıkacak, kötüler ise amelleri boşa gidenler ve mallarıyla zarara girenler, hüsrana uğrayanlar olacaklardır. Bu yüzden mutlaka amellerin ihlâs temeline dayanması gerekir. Çünkü, meyvelerin köksüz olarak ayakta kalmaları mümkün değildir. Hazret-i Muaz b. Cebel (radıyallahü anh)'den rivayete göre, kendisi Yemen'e gönderildiğinde şöyle demişti: ”Ey Allah'ın Rasûlü! Bana tavsiyede bulun." Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurdu: ”Dinin de ihlâslı ve samimî ol. Bu durumda az amel de sana yeter."1140'
Riyanın tedavisi iki yolla sağlanır: Birisi, damarlarını kesmek ve köklerini söküp atmakla olur. Bu da haliyle, bununla ilgili sebepleri ortadan kaldırmakla mümkündür. Sebeplerin başlıcası ise, dünya sevgisi ile hemen bu dünyada olmasını istediği hoş ve lezzetli şeylerdir. İkinci yol ise, riyadan doğan tehlikeyi anında bertaraf etmektir, ibadet esnasında insana arız olan şeyleri hemen önlemektir."
Ebû Zer el-Gifarî (radıyallahü anh)'dan rivayete göre, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Ey Ebû Zer, gemiyi yenile. Şüphesiz deniz çok derindir. Fazlaca azık al, çünkü yolculuk uzundur. Yükünü azalt, çünkü yol korkuludur. Amelinde ihlâslı ol, çünkü gözcü herşeyi görendir. ” Burada geminin yenilenmesinden maksat, imanın güçlendirilmesi ve tevhidin pekiştirilmesidir. Denizden amaç, cehennemdir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: ”Sonra sakınanları kurtarırız. Zalimleri de orada (cehennemde) diz çökmüş olarak bırakırız." (Meryem: 72) Yolculuktan maksat, ahiret ve kıyamet yolculuğu, cennet azığından amaç, yapılan taatlardır. Cehennem azığı da, günahlardır. Yükten kasıt, günahlar ve hatalardır. Doğrusu ahiret yolu korkulu bir yoldur. Çünkü zebaniler, yükü ağır olanları yolda yakalarlar. Orada hiçbir kimse, en yakınları da olsa, başkalarının yardımına koşamaz. Çünkü Allah şöyle buyuruyor: ”Eğer yükü ağır gelen kimse, onu taşımak için başkasını çağırsa, onun yükünden hiçbir şey alınıp taşınmaz; akrabası bile olsa." (Fatır: 18) Gözcüden maksat, yüce Allah'tır. O, tertemizdir, ancak pak ve temiz olanı kabul eder. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: ”Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa, iyi bir amel işlesin." (Kehf: 110) Yani yaptıklarından Allah'ın rızâsını gözetsin. Kudsî hadiste de şöyle buyuruluyor: ”Ben, şirk yönünden asla ortağa ihtiyaç duymayanım. Çünkü Ben, her türlü şirkten müstağniyim. Kim Benim için bir amel işler ve bu amelinde başkasını Bana ortak koşarsa, Ben ondan uzağım."
Bakara 2:267
Ey iman edenler! Kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardığımız tahıl, meyve ve maden gibi
şeylerin iyisinden harcayın. Burada ”iyisi" anlamına gelen ”tayyibat", bazılarınca helâl olarak yorumlanırken, bazı tefsir bilginleri de bunu iyi ve temiz olan şeklinde yorumlamışlardır. Çünkü helâl olan emirle belirlenmiştir. Haramdan harcamaksa emredilmemişim.
Kendinizin göz yummadıkça alıcısı olmadığınız kötü şeyleri vermeye kalkışmayın. Ayette geçen ve ”kötü şeyler" anlamında olan ”habis" kelimesi, değersiz, önemsiz, basit ve kötü şeyler demektir. Habîs, tayyib'in zıddıdır. Tayyib, insan tabiatının hoş gördüğü, habis ise hoşlanmadığı ve iğrendiği şey demektir. Bu bakımdan âyette: Ey iman edenler! Değer vermediğiniz, neredeyse iğrendiğiniz şeyleri Allah yolunda harcamaya kalkışmayın, denilmektedir.
İbn Abbas şöyle demiştir: ”Araplar hurmanın çürüğünü ve kurumuşunu sadaka olarak verirlerdi. Sonra bundan yasaklandılar." Oysa ki siz yaptığınız muamelelerinizde, tiksineceğiniz şeyleri göz yummadan almazsınız. Yani sizin bir adamda bir hakkınız olsa, adam da alacağınıza karşılık işe yaramayan şeyler getirse, temiz hakkınız yerine kötüsünü verse, hakkinizin zayi olma endişesiyle siz bunu almazsınız. Ancak gözyumup üzerinde durmazsanız alırsınız.
Biliniz ki Allah ganidir. Allah'ın sizin harcamanıza ihtiyacı yoktur. Ancak O, sizin menfaatiniz için bunu emrediyor. Burada Allah'ın kullarına bu konuyu bilmelerini emretmesi -ki onların bunu bildikleri de ortadadır- tiksinilecek kötü şeyleri vermelerinden dolayı bir yönüyle onları yaptıklarından ötürü kınamak, bir yönüyle de böyle bir davranışta bulunmanın, yüce Allah'ı gerçek anlamda bilmemek olduğunu duyurmaktır.
Ve övülmeye lâyık olandır. Büyük nimetlerine karşı övgüye değerdir.
Şüphesiz Allah yolunda harcamada bulunan kimse, tıpkı bir çiftçiye benzer. Çiftçi, eğer meyvenin olacağından umutluysa, ziraate, tohumun temizine önem verir ki, istediğini elde edebilsin. Çünkü temiz tohum, iyi meyve ve ürün alınmasında ve fazla ürün elde edilmesinde etkili olur. İşte sadaka veren de tıpkı bunun gibidir. Allah'a, öldükten sonra dirilmeye, sevap ve cezalandırılmaya inancı arttıkça, sadakasını artıracağı gibi, bunun iyi ve temiz olmasına da özen gösterir. Çünkü o, kesin olarak bilir ki Allah, bir zerre ağırlığınca da olsa kimseye zulmetmez. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: ”Eğer bir tek iyilik de olsa, onu kat kat artırır ve kendi katından da büyük mükâfat verir." (Nisa: 40)
Bu âyet aynı zamanda, çalışmanın meşruluğuna işaret ediyor. En güzel geçim yolu, ticaret ve ziraattır. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Kuşkusuz kişinin yediği en temiz şey, eliyle kazandığıdır. Çocuğu da kazancındandır." Verilen sadakaların da en iyisi ve temizi, insanın elinin emeğinden olanıdır.
Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Bir kul, kazandığı haram malla sadaka vermeye kalkışmasın. Çünkü bu, ondan kabul edilmeyeceği gibi, hakkında bereketli de olmaz. Yine böyle bir malı geriye bırakırsa bu, onun cehennemdeki azığı olur. Şüphesiz Allah kötü ile kötüyü silmez; ancak kötüyü iyilikle önler. Doğrusu pis ve murdar olan şey, pis ve murdarı temizlemez." (143) Hayır ve infak yolları çoktur. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: ”Müslümanın diktiği bir ağaçtan veya ektiği bir ekinden, herhangi bir insan, kuş veya hayvan yediği takdirde, mutlaka o müslümana bir sadaka yazılır." (144)
Bakara 2:268
Şeytan sizi, malına sıkı sıkıya yapış ve harcama, onu sadaka olarak dağıtırsan yoksul kalırsın diye
fakirlikle korkutur. Sadaka vermenizi engellediği gibi, cimirilik gibi
çirkin şeyleri emreder. Buna karşılık yüce
Allah ise, kendisi uğruna harcamada bulunmanız dolayısıyla
size, kendisinden bir mağfiret ve bolluk yani dünyada verdiğinizden fazlasını size ikram etmeyi, âhirette de sevap vermeyi
va'dediyor. Allah vasi'dir. Kudreti ve fazlı boldur. Size söz verdiği bağışlama sözünü kesinlikle gerçekleştirir.
Hakkıyla bilendir. Sizin neleri hangi yerlere harcadığınızı bilir, bu itibarla da ecrinizi zayi etmez.
Bakara 2:269
Hikmeti Kur'an öğütlerini, kullarından
dilediğine, gücünün derecesi ve ilminin genişliği oranında
verir. Yani Kur'andaki öğütleri açıklar ve onlarla amel etmeye muvaffak kılar.
Kime de hikmet yani ilim ve amel
verilirse, muhakak ona dünya ve ahiret konusunda
çok hayır verilmiştir. Bunu, kendilerine hikmet verilen ve öğüt alma yeteneği olan
Olgun akıl sahiplerinden başkası düşünemez. Bunlar, her türlü vehimden arınmış, heves ve arzularına boyun eğmekten uzak sağlam akıl sahipleridirler. Hadiste şöyle buyuruluyor: ”Allah'ın sağ eli doludur. Hiçbir harcama onu eksiltmez. Gece ve gündüz boyu durmaksızın akar, yani harcar. Göklerin ve yerin yaratılışından bu yana infak ettiklerini bana bildirir misiniz? Bu, O'nun sağ elindekini asla eksiltmemiştir. O'nun Arş'ı su üzerindedir. Öteki elinde de kabz (tutup alma) vardır. Bununla dilediği zaman yükseltir, dilediğinde de alçaltır."(145)
Müminin görevi, Allah'ın ahlakıyla ardaklanmak ve fakirlere cömert davranmaktır. Şeytanın kendisine verdiği fakirlik ve yoksulluk korkusu ile ilgili vesvesesini, uzaklaştırmalıdır. Çünkü rızıkların anahtarları Allah'ın elindedir. Mutlak anlamda veren, ancak O'dur.
Bakara 2:270
Hangi türden olursa olsun, gizli veya açık, az veya çok, Allah yolunda
yaptığınız her harcamayı veya namaz ve oruç gibi şartlı veya şartsız
adadığınız her adağı, Allah şüphesiz bilir. Karşılığını, yaptığınız şey iyilikse iyilik, kötülükse kötülük olarak mutlaka verir. Bu bir teşvik, uyarı, vaad ve korkutmadır.
Zulmedenlerin, harcama ve adaklarında isyana sapanların veya sadakaların verilmesine engel olanların, adaklarına ilişkin sözü yerine getirmeyenlerin, kendilerini Allah'ın azabından kurtaracak
yardımcıları yoktur.
Bakara 2:271
Eğer sadakaları açıktan verirseniz ne güzel. Eğer bundan dolayı gösterişe ve desinler diye bir düşünceye kapılmamışsa. Bu, farz olarak verilmesi gereken zekât için böyledir. Fakat nafile sadaka ve yardımların gizli olarak verilmesi daha faziletlidir. Nitekim bu âyetin bundan sonraki bölümüyle demek istenen de budur:
Eğer onları gizleyerek yani başkasına göstermeden
fakirlere verirseniz o, sizin için daha hayırlıdır. Niyetiniz temizse, gizli olarak vermeniz, açık bir şekilde vermenizden daha hayırlıdır.
Ve Allah,
sizin günahlarınızdan bir kısımını örter. Çünkü gizli ve açık olarak verilen sadakalarla Allah, günahların bir kısmını ortadan kaldırır, ya da tamamını bağışlar.
Allah, gizli ve açık
işlediklerinizden hakkıyla haberdardır. Bu, iyiliklerin gizli yapılması konusunda bir teşviktir.
İmam Fahreddin er-Râzî, nafile sadakaların gizli verilmesinin birkaç yönden faziletli olduğunu belirtiyor:
1- Böyle bir sadaka riyadan, desinlerden uzaktır. Nitekim bazı kimseler sadakalarını verirlerken öylesine hassas davranırladı ki, hiçbir kimsenin bunu bilmemesi ve öğrenmemesi için onu bir âmânın eline bırakırlardı. Bazısı da, fakirin kendisini görmemesi için, sadakalarını fakirin geçeceği yola bırakırdı. Gizlice onu takip ederdi. Kimisi de yapacağı yardımı uyuyan fakirin cebine koyardı.
2- Sadaka gizli verilince, insanlar tarafından övgü ve şöhret vesilesi olmaz. Bu, nefse çok ağır geldiği için, sevap yönünden de fazla olması gerekir.
3- Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: ”Yedi kimse var ki, Allah, kendi gölgesinden haşka hiçbir gölgenin bulunmadığı o günde, bunları kendi gölgesinde gölgeleyecektir...Sadaka veren, fakat sağ elinin verdiğini sol elinden gizleyen adam..." Hadisinde müjdelenen kimse gibi çok büyük bir mükâfaata hak kazanır. Ayrıca Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Gizli sadaka, Rabbin gazabını dindirir" buyuruyor.
Sadakanın açıkça verilmesinin cevazına gelince, bu, eğer yardım yapan kimse açık olarak yaptığı yardımdan dolayı başkalarının kendisini örnek almalarını sağlayacaksa, işte o zaman bunu açıktan verilmesi daha faziletlidir.
Bakara 2:272
Onları doğru yola eriştirmek sana ait değildir. Ey Rasûlüm Muhammed! Onları hidayete erdirmek senin görevin değildir. Sana düşen, yalnızca hayra yöneltmek, Allah'ın sana vahyettiği âyetler ve hikmetli hatırlatmalarla uyarmandır. Burada hitap özel, fakat amaç tüm Müslümanları kapsayacak biçimde geneldir.
Fakat Allah, dilediğini hidayete erdirir. Bunlar, Allah'ın âyetlerini hatırlayan, onlara uyan ve hayrı tercih edenleredir. Hidayete başarılı kılmak Allah'a, hidayet yolunu açıklamak da Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e aittir.
Hayırdan ne verirseniz, mal olarak ne tasadduk ederseniz
kendinizedir. Verdiğiniz bu şeyden başkaları değil, siz yararlanacaksınız. Bu yüzden kendisine bir şeyler verdiğiniz kimsenin başına kakmayın ve onları incitmeyin.
Zaten siz, ancak Allah'ın rızâsını istemek için harcarsınız. Sizin yaptığınız harcamanın amacı zaten yalnızca Allah rızâsı içindir. O halde niye sadakalarınızı ve iyiliklerinizi gönül kırıcılıkla ve başa kakmakla boşa çıkarasınız? Niye Allah için verilmemesi gereken önemsiz ve değersiz kötü şeyleri infak edesiniz?
Hayır olarak ne verirseniz, size fazlasıyla ödenir. Zimmet ehline veya başkalarına, hayır olarak ne verirseniz, bunun karşılığı size fazlasıyla, kat kat verilir. O halde bunu en güzel bir şekilde vermeniz için başka bir yola başvurmanıza, cimrilik etmenize gerek yoktur. En güzel yol varken, kötü yola girmeyin.
Siz haksızlığa uğratılmayacaksınız. Size kat kat verilmesi vaad olunan sevap ve ecrinizden herhangi bir eksiltmeye gidilmeyecektir. Bu konuda size zulmedilmeyecek, haksızlık da yapılmayacaktır.
Bakara 2:273
Sadakalar, kendilerini Allah yolunda vakfetmiş, yeryüzünde dolaşmaya gücü yetmeyen fakirler içindir ki, Yaptığınız yardımları, kendilerini gaza, cihad için Allah yoluna adamış olanlara verin. Çünkü bunlar cihad ile uğraştıklarından dolayı her hangi bir ticaret ve kazanç için ülkeleri dolaşmaya imkân bulamazlar. Bu kimselerin Suffe ashabı olduğuda belirtilmiştir. Sayıları da dörtyüz kadardı. Kureyş muhacirlerindendiler. Bunların Medine'de evleri, barkları yoktu, yakınları da bulunmuyordu. Geceleri Kur'an öğrenirler, gündüzleri de çekirdek kırıntılarıyla geçinirlerdi. Rasûlullah'ın gönderdiği her seriyyeye katılırlardı. Eğer Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanında bir şeyler varsa, yemeleri için akşamleyin bunlara verirdi.
İstemeye utandıklarından dolayı, bilmeyen onları zengin zanneder. Bunların durumlarını bilmeyenler, bunlar iffetlerinden ve utançlarından dolayı kimseden bir şey istemedikleri için de, bunları zengin sanır.
Sen onları simalarından tanırsın. Sen onların fakirlik ve yoksulluk içinde buluduklarını, ızdırap içinde yaşadıklarını, zayıflıklarından, cılızlıklarından, üst ve başlarının düzgün olmamasından anlar ve bilirsin.
Onlar insanlardan yüzsüzlük ederek istemezler. Yani bunlar, bir kimseye asılarak, zorla bir şey istemeye kalkışmazlar. Çünkü ihtiyaç halinde istemek caizdir. Bunun bir sakıncası da yoktur. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Sizden birinizin, ipini alarak gidip bununla sırtında bir demet ot taşıyarak, yüzünü temize çıkarması, versinler veya vermesinler insanlardan istemesinden daha hayırlıdır." (149)
Ne hayır verirseniz, muhakkak ki, Allah onu, hakkıyla bilicidir.
Buna göre Allah da size en güzel mükâfatı verir. Bu, sadaka vermeye teşviktir. Aşağıdaki âyet, bu konuda daha ileri bir teşviki içermektedir:
Bakara 2:274
Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açıktan verenlerin, Yani zamanlarının tümünü hayra ve sadakaya ayıranların, nerede bir ihtiyaç sahibinin durumu kendilerine iletilirse geciktirmeksizin hemen onu yerine getirenlerin, onlara şu veya bu zaman gelin diye bir neden ileri sürmeksizin ihtiyaçlarını karşılayanların,
işte onların, Rableri katında mükâfatları vardır. Onların sevapları Allah katında hazırdır.
Onlara hoşlanmayacakları
hiçbir korku yoktur. Onlar sevdikleri bir şeyi elde edememekten dolayı
mahzun da olmayacaklardır.
Şüphesiz Allah sevgisi ve Resûlullah'ın sünnetine uyularak yapılan bir infakın ecri çok büyüktür. Nitekim şöyle denilmiştir: Altı güzelik, altı şeyledir. Bu altı şey: İlim, adalet, cömertlik (sehavet), tevbe, sabır ve hayadır. İlim amelde, adalet hükümdarda, Cömertlik zenginlerde, tevbe gençlerde, sabır fakirde, namus kadınlarda daha güzeldir. Amelsiz ilim, tavansız ev gibi, adaletli olmayan devlet başkanı, susuz kuyu gibi; cömert olmayan zengin, yağmursuz bulut gibi; tevbe etmeyen genç, meyvesiz ağaç gibi; sabretmesini bilmeyen fakir, ışıksız lamba gibi; haya sahibi olmayan kadınlar da, tuzu olmayan yemek gibidir. Zengine düşen, zengin bir bulut gibi, din ve dünya bereketlerini yağdırmak olmalıdır ki, fakirlik ve ihtiyaç dolayısıyla kalbleri ölmüş olanları diriltsin. Çünkü Allah, hiçbir ihsan sahibinin iyiliğini asla zayi etmez.
Bakara 2:275
Faiz yiyenler, yâni faiz alanlar. Burada ”alanlar" değil de ”yiyenler" denilmesi, genel olarak malın yenilmek amacıyla kazanılmasından bir de faizin yiyecek maddelerinde yaygın olmasından dolayıdır.
Ancak, şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Yani tekrar diriltildikleri gün kabirlerinden, tıpkı şeytanın çarptığı ve sara hastalığına yakalanmış ve aklını kaybetmiş kimse gibi kalkarlar. Bu durum onların tanınmaları için bir alâmettir. Bir başka yoruma göre, kabirlerinden kalktıkları sırada tıpkı saralı kimse gibi, kalkıp tekrar düşerler. Çünkü onlar faiz yemişler ve Allah da yedikleri bu faizi karınlarında biriktirmiştir. Bu yüzden öylesine ağırlaşmışlardır ki, kalkabilecek durumları kalmamıştır.
Bu, onların: 'Alışveriş faiz gibidir' demelerindendir. Bunlar, faizle alışverişi aynı düzeyde görmektedirler. Çünkü onlara göre, her ikisi de kâr getiriyor. Dolaysıyla alışverişle elde olunan kâr nasıl helâl ise, bu da öylece helâldir. Yine bunlar, bir dirhemi iki dirhem karşılığında satmak caizdir, çünkü bir dirhem değerindeki bir eşya da tıpkı onun gibi iki dirheme satılmaktadır, fikrini ileri sürüyorlar. Aslında sözün şöyle olması gerekir: ”Faiz de, alışveriş gibidir." Ancak burada işin öneminden dolayı mübalağa yönüne gidilmiş ve faizin helâl olduğuna inandıkları için onun asıl olduğunu zannet inişlerdir.
Halbuki Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. Yani Allah'ın helâl kılmasıyla helâl olan alışverişle, yine Allah'ın yasaklamasıyla haram kılınan faiz nasıl eşit tutulabilir?
Kim kendisine Rabbinden bir öğüt gelir de (faizden) vazgeçerse, kime faiz hakkında Allah tarafından bir öğüt, ya da yasaklama gelir de, hemen bu yasağa uyarsa,
geçmişte olan kendisinindir. Yani daha önceki günahları yüzünden hesaba çekilmeyecektir. Çünkü henüz haramla ilgili yasaklama âyeti inmemiştir.
Ve işi de Allah'a kalmıştır. Eğer gelen öğüdü doğruluk ve iyi niyetle almış, buna bağk olarak faizden vezgeçmişse, bununla ilgili mükâfatı Allah'a aittir. Bir diğer yoruma göre de, onunla ilgili hüküm kıyamet gününde verilir. Onun yapaklarından ötürü sizin yapabileceğiniz bir şey yoktur. Dolayısıyla ondan herhangi bir şey istemeye kalkışmayın.
Kim de tekrar dönerse, faizin yasaklanmasından sonra kim de yeniden faiz almaya kalkışır ve daha önce olduğu gibi yine helâl saymaya devam ederse,
onlar ateş ehlidirler, oraya kesin gireceklerdir ve
orada ebedî kalacaklardır.
Bakara 2:276
Allah faizi mahveder, Burada ”mahvetmek" diye çevirdiğimiz ”yemhaku" kelimesinin kökü olan ”mahk" bir şeyin bitinceye kadar sürekli olarak eksilmesidir. Tıpkı gökteki hilâlin giderek küçülmesi ve görünmez oluşu gibi. İşte faiz alan kimsenin de durumu böyledir. Allah bunun bereketini yok eder, bu yoldan eline geçen malı da alır götürür.
Sadakaları da artırır. Sadakanın sevabını kat kat verir ve sahibi için bereketli kılar. İçinden sadaka verilen malı da artırır. Rivayete göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Şüphesiz Allah sadakayı kabul eder, sizden birinizin tayını besleyip büyütmesi gibi o sadakayı büyütür. ”(150)
Allah, hiçbir günahkâr kâfiri, helâli haram kılmakta ısrar eden ve iyice günaha batmış olan kâfiri
sevmez.
Bakara 2:277
Allah'a, Rasûlüne ve onunla gönderdiği şeylere
iman edip iyi işler yapanlar, taat ve ibadete devam edenler,
namazı dosdoğru kılanlar, zekâtı verenler var ya, Bu iki ibadetin ”iyi işler" kapsamında olmasına rağmen burada özellikle anılması, onların diğer sâlih amellere göre daha önemli olduğunu göstermek içindir.
İşte onların Rableri katında kendilerine vadolunmuş
mükâfatları vardır. Onlara hoşlanmayacakları ve istemeyecekleri bir şeyden dolayı endişe ve
korku yoktur, Onlar sevdikleri bir şeye ulaşamayacakları konusunda
üzülmeyeceklerdir de.
Bilindiği gibi faiz yiyen kimse, obur bir kimseye benzetilmiştir. Yer fakat doyamaz. Karnı şişinceye kadar yemeye devam eder ve kendisine ağırlık çöker. Kalkmak istedikçe, karnının şişkinliğinden saraya tutulmuş gibi yalpalar durur. İşte kıyamet gününde faiz yiyenlerin durumu da böyledir.
Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Faiz yetmiş iki çeşittir. Bunun en aşağısı, kişinin annesiyle zina etmesi gibidir." Böyle bir durumdan Allah'a sığınırız. Böylesine ağır bir söz işiten kimse, hemen kerim olan Mevla'ya tevbe etmeye koşar. Doğrusu bu, kalbi olan veya şahit olarak kulak veren kimse için tüyler ürperticidir. Bir kimse, birine borç verirken, fazlasını almak kaydıyla verirse, ya da verdiği şeyden daha üstününü almayı şart koşarak verirse, bu menfaat getiren bir borçtur ve her menfaat getiren borç da faizdir.
Bakara 2:278
Ey iman edenler! Allah'tan O'nun cezalandırmasından
korkun ve kendinizi bundan koruyun.
Eğer inanıyorsanız faizden geri kalan kısmı bırakın. Faizle birşeyler verdiğiniz kimselerden geriye kalan faiz alacağınızı almayın. Çünkü imanınız, emrolunduğunuz şeye mutlak ve kesin anlamda bağlılık göstermenizi gerektirir.
Bakara 2:279
Eğer böyle yapmazsanız, Size uyulmasını emrettiğim şeyi yerine getirmez ve faizden arta kalanını bırakmazsanız,
Allah ve Rasûlü ile savaşa girdiğinizi bilin. Bu, öylesine büyük bir savaştır ki, onu Allah'a ve Rasûlüne karşı açmış oluyorsunuz. Bundan dolayı Allah'tan ve Rasûlünden gelecek cezayı bekleyin. Rasûlullah'a karşı savaş, onunla karşılıklı ordularla savaşmaktır. Bu âyet indiği zaman, Sakîf kabilesi: ”Bizim Allah ve Rasûlüne karşı savaşacak gücümüz yoktur" demişlerdi.
Eğer tevbe ederseniz... Bu şiddetli tehdidi duyduktan sonra faizin hanımlığını kabul ederek ve buna inanarak tevbe ederseniz
ana sermayeniz yine sizindir. Onu olduğu gibi alabilirsiniz.
Ne haksızlık yapmış alacaklı olduğunuz kimselerden fazla almakla ne onlara haksızlık yapmış,
ne de haksızlığa uğratılmış olursunuz. Ne de sizler onlar tarafından işin uzatılmasıyla, ya da ana paranızdan bir eksiklik yapılarak bir zararla karşı karşıya bırakılmış olursunuz.
Bakara 2:280
Eğer (borçlu) darlık içindeyse, eğer borçlularınızdan birisi gerçekten darda ve sıkıtıdaysa, yokluk çekiyorsa,
genişlik vaktine kadar beklemelidir. Onların durumu düzelinceye kadar kendilerine süre verilmelidir.
Sadaka olarak bağışlamanız, borçlularınızdan sıkıntı içinde bulunanların borcunu tümüyle silmeniz, ya da erteleyip beklemeniz
eğer bilirseniz, sizin için daha hayırlıdır. Bu sizin için daha sevaplı bir iştir. Evet eğer bunun sizin için daha hayırlı olduğunu bilirseniz bunu yaparsınız. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Kim, zorda kalmış birine mühlet verirse veya tümüyle vazgeçerse, Allah da onu kıyamet gününün sıkıntılarından kurtarır." Borç vermede büyük faziletler ve sevap vardır.
Rivayete göre, Ümâme el-Bahilî (radıyallahü anh), rüyasında cennetin kapısında şu yazılı ifadeyi görmüş: ”Ödünç vermek, onsekiz derece fazlasıyla sevaba hak kazanmaktır. Oysa bir sadaka, ancak on misliyle değerlendirilir. Bu niye böyledir? sorusu üzerine şu cevap verilir: Olur ki, verilen sadaka bazan da fakir yerine zenginin eline geçmiş olabilir. Halbuki, ödünç alan bir kimse, sırf ihtiyacı olduğu için gelip senden istemektedir."
Borçlanma da üç türlüdür: Allah yolunda güçsüz olduğu için, buna imkânı olmadığı için borç istenir veya fakirlik ve yoksulluk içinde ölen bir kimsenin cenaze ve tekfin giderlerinin karşılanması için alınır, ya da bekârlık fitnesinden kurtulmak amacıyla, evlenmek ve böylece iffetini korumak için istenir.
Kişi Allah'a dayanarak ve güvenerek borç ister. Allah da bu borçları ödeme sebeplerini ve kapılarını açar. Bir kimse borcundan ne kadarını ödeyebilme imkânına sahipse, hemen o kadarını gidip ödesin. Henüz vakti gelmemiş olsa da gidip versin. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Cebrail'den anlatıyor: ”Şehitlik, borç dışında tüm günahları siler. ”
Akıllı kimsenin, üzerinde bulunan borcu ödemesi, kıyamet gününde kötü niyeti dolayısıyla meydana gelen vebalden korkması gerekir. İşte bu, farzları eda etmek isteyen kimsenin durumudur. Böyle davranan bir kimseye Allah borcunu ödemede kolaylık verir. Fakat günahlara dalan ve farzları terkedene gelince, farzları önemsemeyenler, borçlarına ve aldıklarına nasıl önem verebilirler ki?
Bakara 2:281
Öyle bir günden o günün azabından
sakının ki, o günde, yaptıklarınızın hesabını vermek üzere
Allah'a döndürüleceksiniz. Sonra herkese kazandığının karşılığı tastamam verilecek. İyilik ya da kötülük adına kim ne yapmışsa, eksiksiz olarak karşılığını alacak
ve onlara hiç haksızlık edilmeyecektir. Ne sevapları eksilecek, ne de cezalarının artırılmasına gidilecektir.
İbn Abbas şöyle demiştir: ”Bu, inen son âyettir. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), bu âyetin inmesinden 81 gün sonra Rabbine kavuştu. Cebrail (aleyhisselâm) kendisine: ”Bu âyeti Bakara sûresinin 280'inci âyetlerinin başına koy" buyurdu. Ben de bunu deyn (borçlanma) ile ilgili âyetle riba (faiz) âyeti arasına koydum ki, faizden kesinlikle uzak kalınsın ve uzak durulsun istedim."
Rivayete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Pazartesi günü dünyaya geldi, Pazartesi günü peygamberlikle görevlendirildi, Medine'ye Pazartesi günü girdi ve
Pazartesi günü de ruhu kabzolundu. Onun hayatı da, ölümü de rahmetti. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Allah bir ümmete rahmet dilediğinde, peygamberlerinin ruhunu onlardan önce alır. O peygamberi onların selefi ve o ümmeti için bir öncü kılar." Ensar'dan bazısı Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) için mersiye okudular da şöyle dediler:
Her yerde sabır, övülen bir şeydir. Fakat Senin ayrılığına sabretmek kötü.
Bakara 2:282
Ey iman edenler! Belirli bir süreye kadar, birbirinize borç verdiğiniz zaman, onu yazın. Birbirinize borç verdiğiniz zaman ve veresiye olarak iş yaptığınız takdirde, hem veren, hem alan, bunu belirli gün veya aylara ertelemişlerse, ortadan bilgisizliği kaldıracak, gerçeği ortaya koyabilecek şekilde bir anlaşma olması halinde, bunu hemen yazın. Belirli olmayacak süreler söylemeyin. Meselâ hasat zamanı veya hacıların dönüşü gibi kapalı ifadeler kullanmayın. Borcu süresiyle yazın. Çünkü böyle yapmak hem arada doğabilecek tartışmayı önler, hem de daha güvenli olur. Cumhur, bu yazma işinin müstehap olduğu görüşündedir.
Aranızda bir yazıcı da adaletle yazsın. Burada yazılması emrolunan işin keyfiyeti açıklanıyor. ”Aranızda" ifadesi, yazan kimsenin tarafların ortasında bulunması, bunlardan birisinin sözüyle yetinmeyip ikisinin sözlerini de yazması gerektiğini bildirmektedir. Yazıcı, aynı zamanda adaletli olmalı, dürüst davranmalı, iki taraftan birine meyletmemeli, az ya da çok yazma yoluna girişmemelidir. Bu, aynı zamanda fakih, bilgili, güvenilir bir kâtibin seçilmesini de emretmektedir. Kâtip şeriat ölçüsünde hareket edecek ve adaletten ayrılmayacaktır.
Yazıcı, Allah'ın kendisine öğrettiği şekilde yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Bu borç işini yazmaktan hiçbir kimse kaçınmasın. Allah'ın öğrettiği şekilde belge ve vesikalara yazsın. O, yazılması isteneni yazsın. Burada ”kaçınma" yasağından sonra tekrar yazsın ifadesinin zikredilmesi, konuyu pekiştirmek içindir.
Borçlu olan da yazdırsın. Âyette geçen ”yümlil" kelimesi imlâ' manasınadır. İmlâ', gerekenin yazılması için kâtibe anlaşılır şekilde durumu aktarmaktır. Yani borçlu olan kimse de, söylenilen miktarın kendisinde olduğunu söylesin, susınasın. Çünkü hakkında şahitlik yapılan şey, mutlaka bunun ikrar olunmasıyla sabit olur.
Rabbi olan Allah'tan korksun. yazdıran kimse yüce Allah'tan korksun.
Borcundan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Kâtibe yazdırılan hak konusunda hiçbir eksikliğe yönelmesin. Çünkü yazdıran kimseden böyle bir eksikliğe gitmesi düşünülebilir. Kâtip de fazla yazmaya kalkışabilir. Yazdıran kimsenin teklifi ve yükümlülüğü üzerinde ısrarla durulması, genel olarak insanın kendisinden zararı uzaklaştırmak, zimmetinde ve üzerinde bulunan şeyi de kaldırmak istemesindendir.
Eğer borçlu aklı ermez veya âciz, ya da kendisi yazdıramayacak durumda ise, velisi dosdoğru yazdırsın. Eğer üzerinde hak olan kişinin yani borçlunun, aklı yerinde değilse, savurgansa, ölçüyü elden kaçıran biriyse, yahut çocuk veya bunamış bir yaşlıysa, ya da dilsizlik, tutukluk, bilgisizlik veya daha başka herhangi bir arızadan dolayı yazdıramayacak durumdaysa, onun işlerini üstlenen ve idaresini üzerine alan velisi yazdırsın. Bu kimse kayyım, vekili veya tercüman olabilir. Velisi fazlalık veya eksiklik yönüne gitmeden adaletle yazdırsın.
Erkeklerinizden iki de şahit tutun. Aranızda geçen bu borçlanma olayında, sizin için tanıklık yapmalarını kendilerinden isteyin. Fakat bu adamların her ikisi de sizin dininizden hür, müslüman ve âkil baliğ olmuş kimselerden olacaklardır. Çünkü söz bunların muameleleri hakkındadır.
Eğer iki erkek yoksa, şahitlik için iki erkek bulamazsanız,
razı olacağınız şahitlelden bir erkek ve -biri unutursa diğerine hatırlatması için,- iki kadın gerekir. Bir erkek ve iki de kadın şahit bulundurun. Mal konusunda erkekle birlikte kadının şahitliğinin caiz olduğu konusunda icma vardır. Ancak hadlerde ve kısasta şahitlerin mutlaka erkek olması gerekir. Ancak bu edineceğiniz şahitler de, sizin kabul edeceğiniz kimselerden olmalıdır. Her şahitlikte itibara alınması gereken bu niteliğin özellikle belirtilmesi, kadınların bu vasfa sahip olmalarının az olmasındandır. Bunların şahitlikleri konusunda adaletlerine ve güvenilirli olduklarına emin olacaksınız. Ayrıca kadınlardan birinin şahitlik konusunda yanılması ve unutması halinde, diğeri ona hatırlatabilir. Bu bakımdan bir kadın yerine iki kadın tanık istenmektedir. Böylece endişe de önlenmiş bulunmaktadır.
Ayrıca şimdi sunacağımız kısımla da şahitlik yapmaya teşvikte bulunuluyor:
Şahitler çağırıldıkları zaman şahitlik yapmaktan ve böyle bir görevi yüklenmekten
kaçınmasınlar. Bundan dolayı bıkkınlık duyup geri durmasınlar.
Büyük olsun, küçük olsun ya da az veya çok olsun
vadesiyle, yani ödeneceği günü belirterek
yazmaktan bıkmayın.
İşte
bu, yani alacağın vadesiyle birlikte yazılması
Allah katında yani O'nun verdiği hükme göre
daha adaletli, doğru ve isabetli
şahitlik için daha sağlam yani şahitlik konusunda, gerçeğin ortaya çıkması ve ikamesinde en doğru olan
ve şüpheye borcun cinsi, miktarı ve vadesi konusunda kuşku içine
düşmemeniz için daha elverişlidir. Ancak, aranızda hemen alıp vereceğiniz peşin ticaret olursa, yani yaptığınız alış veriş, malı vermek ve parayı almak şeklinde peşin olarak gerçekleşiyorsa,
onu yazmamanızda sizin için bir günah yoktur. Çünkü bunda, daha sonra ortaya çıkacak bir tartışma ve unutkanlık sözkonusu değildir.
Alışveriş yaptığınız zaman da... Bu tür alışveriş mutlak alışveriştir. Bunun mutlak alış-veriş olması daha ihtiyatlı olur.
Şahit tutun. Bu âyette yer alan emirler, cumhura göre mendupluk ifade eder.
Yazana da, şahide de, zarar verilmesin. Katip yazmaktan, şahid de şahitliği yerine getirmekten kaçınmasın.
Eğer yaparsanız, size yasaklanan zararlı şeyleri işlerseniz,
mutlaka o, yani yaptığınız bu şey,
sizin için kötülük Allah'a itaatten uzaklaşmak
olur.
Öyleyse O'nun emir ve yasaklarına aykırı davranmak konusunda
Allah'tan korkun. Allah size iyiliğinizi içeren hükümlerini
öğretiyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir. Sizin hiçbir durumunuz O'na gizli kalmaz ve sizi yaptığınız bu şeylerle hesaba çeker.
Bu, Kur'an'ın en uzun en geniş ve en ayrıntılı âyetidir. Bu âyetle, yaratıkların hakkına riayet etmek gerektiği, din dünya işlerinde gerekli olan malda dikkatli davranmak icabettiği anlaşılmaktadır. Buna göre, hak için çalışan başarıya ulaşır. Aksi takdirde zarara girer.
Yüce Allah geniş rahmetiyle insanlarla birbirlerine karşı haksızlık ve zulüm etmemeleri için, aralarındaki ilişkilerin niteliğini öğretiyor. Böylece insanlar arasında çekişme, tartışma ve düşmanlık ortaya çıkmayacak, bunlar sonucunda aralarında bir kin oluşmayacaktır. Yüce Allah ayrıca, hakların yazmak ve şahitlik yolu ile korunmasını emretmiştir. Şahitlere önce görevi yüklenmelerini, sonra da gereğini yapmalarını emir buyurmuştur. Bu işi yazan kâtibe de, adaletli bir biçimde Allah'ın öğrettiği şekilde yazmasını emretmiştir. Kısacası bu âyetle, yukarıda geçen pek çok inceliklere değinilmiştir.
Sonra aşağıdaki âyette Allahü teâlâ, borç konusunda dikkatli davranılarak borcun rehinle garanti altına alınmasını emretmiştir.
Bakara 2:283
Eğer yolculukta yani misafirlik durumunda
olup da borçlanma olayını yazacak
bir kâtip ya da kâğıt, kalem ve mürekkep gibi yazacak malzeme
bulamazsanız, alman rehinler, olayı belgeleyecek bir rehin
yeter. O zaman vesika rehindir ve bunu almak şarttır.
Burada yolculuk esnasında rehin alma işi şart koşulmuş olsa da, yolculuk olmadığı zamanlarda da rehin alınabilir. Bu, yalnızca yolculuk haline ait bir iş değildir. Burada rehinin yolculukta zikredilmesinin sebebi, genelde yolculuk esnasında kâtip ve şahit bulanamayabilir. Burada rehin alınmakla emr olunması, hem kâtip ve hem şahit yerine geçmesi açısındandır. Malı korumada bir güvence ve vesika olmaktadır rehin bırakılan şey. Dolayısıyla burada söylenen söz şart yoluyla olmayıp, genelin durumuna göredir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), zırhım, yirmi ölçek arpa karşılığında bir yahudiye rehin bırakmıştı. Rasûlullah ailesinin ihtiyacı için o arpayı ondan almıştı.
Eğer birbirinizden eminseniz, yani borç verenle borçlanan eğer birbirlerine güveniyorlar ve birbirleri hakkında iyi niyet sahibi oldukları için emanetine karşılık rehin almak istemezse,
kendisine güvenilen kimse emaneti ödesin. Güvenilir borçlu, kendisine güvenen alacaklıya olan borcunu ödesin, zimmetindeki borcunu yerine getirsin.
Rabbi olan Allah'tan korksun. Emanet haklarına riayet ve geciktirmeksizin borcu ödemede Allah'tan korksun.
Şahitliği gizlemeyin. Ey şahitler, hakkın gereği gibi yerine gelmesi için, hakim huzuruna çağırıldığınız zaman, bildiklerinizi gizlemeyin.
Onu gizleyenin kalbi günahkârdır. Günah işlemiş olur. Burada kalbten söz edilmesi peşiktirmek içindir. Bu: ”İşte bu benim gözümün gördüğü, kulağımın işittiği ve kalbimin tanıdığı gibidir." demeye benzer. Çünkü kalb, organların başıdır. Bu öyle bir et parçasıdır ki, eğer bu et parçası düzelirse, tüm vücut düzelmiş olur; eğer bu bozulursa, tüm vücut bozulur.
Allah yaptıklarınızı bilir. İşlediğiniz hayırsa, karşılığında hayır, kötülükse karşılığında kötülük görürsünüz. Şahitliği gizlemek, bildiğini söylememek, yalan yere şahitlikte bulunmak gibi ameller insanı cehenneme sürükleyen işlerdendir.
Bakara 2:284
Göklerdekilerin ve yerdekilerin hepsi, yaratma mülk ve tasarruf bakımından
Allah'ındır. Bu şeylerin hiç birisinde, şu ya da bu şekilde, hiçbir kimsenin Onunla ortaklığı yoktur. Öyleyse Ondan başka birine kulluk etmeyin.
İçinizdekini açıklasanız da, kalblerinizdeki kötülüğü veya buna niyeti söz ve davranışla açığa vursanız da, açığa vurmayıp insanlardan
gizleseniz de, Allah onunla sizi hesaba çeker. Kıyamet gününde sizi bununla yargılar. Bu, Mûtezile'den ve Rafızîlerden hesabı inkâr edenlerin aleyhine bir delildir.
Dilediğini bağışlar, günahları ne kadar büyük de olsa, merhamet ve cömertliğiyle onu affeder.
Dilediğine de, adaleti dolayısıyla, günahı ne kadar küçük de olsa
azap eder. Bunları hikmet ve maslahata dayalı olan iradesi doğrultusunda yapar. Burada bağışın azaptan önce gelmesi, yüce Allah'ın, rahmetinin gazabından daha büyük olmasındandır.
Allah her şeye kadirdir. Bağışlamaya da, azap etmeye de gücü yeter.
Teysîr'âe şöyle denmiştir: ”Gizleseniz de" âyetinin zahiri, insanın kalbindekilerden dolayı da hesaba çekileceğine işaret eder. İçinden bir kötülük geçiren, ancak sonra kendi isteği dışında bunu yapmaktan imtina eden, bunu kendi isteğiyle değil, bir engel dolayısıyla yapmayan kimse, bu suçtan dolayı, aynen bu fiili işleyenin göreceği cezayı görmez. Yani bir kimse zina işlemeye azmetse, fakat bunu işlemese, bu, zina cezası görmez. Zina işlemeyi aklından geçiren kimsenin ona azmeden kimse gibi ceza görüp görmemesi konusu ise tartışmalıdır. Kimine göre bu, Rasûlullah'm: ”Şüphesiz Allah benim için, ümmetimi içlerinden geçirdikleri şeyleri işlemedikleri veya konuşmadıkları sürece affetmiştir." Hadisinden dolayı affedilir. Ancak çoğunluğa göre bu hadis, azmetmeyle değil, içinden geçirmeyle ilgilidir. Çünkü azmetmede hesaba çekilme sabittir. Çoğu kez insan öldürme, zina ve benzeri şeylerden dolayı, rızâsı olması kaydıyla, günaha ortak olur. Nitekim hadiste şöyle buyurulmuştur: ”Bir kimse herhangi bir masiyetin yanında bulunur da, bunu hoş görmezse, sanki orada değilmiş gibidir. Bir kimse de o masiyetin olduğu yerde olmayıp, fakat buna rızâ gösterirse, sanki orada hazırmış gibi günaha girer." Bir başka hadiste de şöyle buyurulmuştur: ”Kim bir toplumu severse, o, onların zümresinde hoşrolunur."
Akıllı kimse kalbinden kötü düşünceleri çıkarıp atandır. Fasık bir cemaat ve toplumla oturup kalmayandır. Çünkü onların zümresinden olmaması için böyle yapması gerekir.
Bakara 2:285
Rasûl, Rabb'inden kendisine indirilene, yüce Allah, tarafından indirilen her şeye
iman etti. Onları tasdik etti. İnen Kur'an âyetlerine ve onlarda yer alan tüm yasa ve hükümlere, kıssalara, öğütlere, peygamberlerin, kitapların ve daha başka şeylerin durumlarıyla ilgili haberlere tafsili bir şekilde, yani ayrıntılı olarak inandı.
Mü'minler de. Yani bu isimle tanınmış olan grup da iman ettiler.
Hepsi Allah'a, yani bütün mü'minler, Allah'ın ulûhiyette ve mabudlukta eşsiz ve ortaksız bir şekilde tek olduğuna,
meleklerine, bunların Allah'ın mükerrem kulları olduğuna,
kitaplarına ve peygamberlerine iman etti. Burada, kitaplara imanın kapsamında olduğu için ahirete iman ayrıca zikredilmemiştir. Peygamber ve mü'minler demişlerdir ki:
Biz
'O'nun peygamberlerinden hiçbirisini diğerinden ayırmayız.
Yahudi ve Hıristiyanların yaptıkları gibi peygamberlerden bazısına inanıp bazısını inkâr ederek aralarında bir ayırım yapmayız. Mü'minler imanlarının hemen ardından, emre uyduklarını bildirerek dediler ki:
İşittik, bize haktan geleni anlayıp kavradık, bunun doğruluğuna da kesin inandık.
İtaat ettik! Onda yer alan emir ve yasaklara da itaatle boyun eğdik.
Rabbimiz! Bağışlamanı dileriz. Önceden işlediğimiz günahlarımızın affını, hakkına riayette yaptığımız kusurlarımızı bağışla.
Dönüş ancak sanadır.' Ölüm ve öldükten sonra diriliş yoluyla dönüş başkasına değil, ancak sanadır.
Dediler.
Bizim için gerekli olan Kur'an ahlakıyla ahi aklanmak olmalıdır. Yalnızca Kur'an okuyup, bunun gereğiyle amel etmemek herhangi bir fayda sağlamaz. Buna şöyle bir örnek verebiliriz:
Bir hükümdar, herhangi bir kimseye bir emirlik bağışlar, ona bir liderlik, ya da niyabet verir. Adamın elinde, ülke halkının kendisine itaat etmesi gerektiğini belirten bir belge vardır. O ülkeye gelir, makamına oturur ve halk da kendisine itaat etmeye başlar. Sonra hükümdar ona bir yazı gönderir. Bu yazıda, o ülkeye geldiğinde kalması için, kendisine bir köşk veya geniş bir ev yaptırması emredilmektedir. Mektup, emîrin (valinin) eline ulaşır. Ancak o, her gün mektubu açıp okuduğu halde, kendisine emredilen şeyi yapmamaktadır. Hükümdar geldiğinde, emrinin yerine getirilmediğini görünce bu vali hil'atı mı hak eder, yoksa tekdir ve azar işitmeyi mi? İşte Kur'an da böyledir. Tıpkı hükümdarın mektubu, ya da fermanı gibi. Allah bu kitapta kullarına, dinin rükünlerini imar etmelerini emrediyor. Dinin imarının nasıl olacağını açıklıyor ve şöyle buyuruyor: ”Namazı kılın, zakâtı verin" (Bakara: 43), ”Oruç size farz kılındı" (Bakara: 183) ve ”Oraya yol bulabilen kimseye, Beytullah'ı haccetmesi farzdır:" (Âl-i İmrân: 97) Bu durumda Kur'an'ın okunması, tıpkı hükümdarın fermanının okunması gibidir. Cennet, Kur'an'ın yalnızca okunmasıyla kazanılmaz. Çünkü Allah şöyle buyurmuştur: ”Yaptıklarına karşılık olarak. ” (Secde: 17) Bunun için amel lazımdır.
Bakara 2:286
Allah kimseyi gücünün üstünde bir şeyle yükümlü tutmaz.
Bu, mü'minlerin sözü değil, Allah tarafından verilen bir haberdir.
Rivayete göre: ”Içinizdekini açıklasanız da, gizleseniz de, Allah onunla sizi hesaba çeker" (Bakara: 284) âyeti inince, bu durum Rasûlullah'ın ashabı için ağır geldi. Hepsi Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gelerek önünde diz çöktüler ve şöyle dediler: ”Ey Allah'ın Rasûlü! Gücümüzün yettiği amellerle, namaz, oruç, hac ve cihadla sorumlu tutulduk. Sana bu âyet nazil oldu. Oysa bizim gücümüz buna yetmez." Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ”Sizden önceki kitap ehli gibi, 'işittik ve karşı geldik' mi demek istiyorsunuz? Aksine siz, 'işittik ve itaat ettik. Rabbimiz! Bağışlamanı dileriz. Dönüş ancak sanadır' deyin." Bunun üzerine gelenler bunu okudular ve Allah: ”Rasûl, Rabbi'nden kendisine indirilene iman etti" diye başlayan ”Rabbimiz! Bağışlamanı dileriz. Dönüş ancak sanadır" diye biten âyeti indirdi. Sonra Allah bu âyeti (Bakara: 284) neshederek: ”Allah kimseyi gücünün üstünde bir şeyle yükümlü tutmaz" âyetini indirdi."059' Bununla üzerlerindeki yük hafi iletilmiştir.
Burada, ” içinizdeki ”nden (Bakara: 284) muradın, özellikle yapılmasına karar verilen ve azmedilen kötülük olduğu gerçeği açıklanmış bulunuyor. Yoksa gönüllerinden geçen her şeyden ötürü insan sorumlu tutulmayacaktır. Çünkü insanın böyle bir şeyden kendisini kurtarması, gönlünden bir şeyler geçirmemesi düşünelemez ve bu, mümkün de değildir. ”Teklif," içinde zorluk ve külfet bulunan bir şeye zorlamaktır. ”Vüs'“ ise, yapmaya güç yetirilebilen, insana ağır gelmeyen şey demektir. Kaldırılamayacak şeyleri insana yüklememek Allah'ın kanunudur. Ancak bu konuda insanın gücü neye yetiyorsa, gücünün ve çabasının üzerinde olmamak kaydıyla kolayına geleni istemektir. Kaldı ki bir de Allah'ın bu ümmete rahmetle muamele etmesi vardır. Çünkü şöyle buyurmuştur: ”Allah size kolaylık ister, zorluk istemez." (Bakara: 185)
Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına... Yapmakla yükümlü olduğu iyilikten dolayı, herkesin kazandığı sevabı kendisinedir.
Kötülük de kendi zararınadır. Bırakılması istenen kötülüğü yapması halinde doğabilecek kötülük de kendi aleyhinedir. Yoksa kişinin yaptığı kötülüğün cezasını bir başkası çekmeyecektir.
'Rabbimiz! Unutur ya da yanıhrsak bizi sorumlu tutma! Onlar: ”Ey Rabbimiz! Unutkanlık, ya da yanılgıyla bizden meydana gelen bir aşırılıktan, işin üzerinde titiz davranamamaktan doğan şeyler yüzünden bizi hesaba çekme" derler. Nitekim bir hadiste şöyle buyurulmuştur: ”Ümmetimin üzerinden hata, unutkanlık ve zorlanma sonucunda yaptıkları şeylerden dolayı doğabilecek sorumluluk kaldırılmıştır. ”om Hadis, hata ve unutkanlık sebebiyle olabileceklerden Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ümmetinin sorumlu tutulamayacaklarını gösteriyor. Oysa geçmiş ümmetler bu iki şeyden sorumlu tutulmaktaydılar.
Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi, ağır bir yük yükleme! Nitekim sen İsrail oğullarına, tevbe etmiş sayılabilmeleri için kendilerini öldürmelerini, kirlenen yerlerini kesmelerini, suyun dışında herhangi bir şeyle temizlenmemelerini mescid dışında başka yerlerde namaz kılamamalarını belirtmiş, günahları sebebiyle bazı güzel nimetleri onlara yasaklamış, gece yaptıkları günahı sabahleyin kapılarına yazdırmış ve daha pek çok zorluklarla karşı karşıya bırakmıştın. İşte bunlar ve bunlara benzer ağır sorumlulukların ve yüklerin hiç birisi bu ümmete yükletilmemiştir. Allah, bu ümmeti bundan korumuş ve bu ümmete rahmetiyle muamele etmiştir. Bu gibi ağır ve zor şartları bu ümmete yüklememiştir. Nitekim bunun için şu âyet nazil olmuştur: ”Onların sırtından ağır yükü ve üzerlerinde olan zincirleri kaldırır. ” (A'raf: 157) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur: ”Ben, kolaylık ve hoşgörü temeline dayalı islâm dinini getirdim."
Allah bu ümmeti, önceki ümmetlerin çarpıldıkları cezalardan korumuştur. Meselâ, onlardan kimisi başka bir varlığın şekline dönüştürülüyordu, kimisi de yerin dibine geçiriliyordu.
Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme. Bu, güç yetirilemeyen bir yükümlülükle yükümlü tutulduğu taktirde meydana gelebilecek ağır cezalardan bağışlanma isteğidir. Yani: ”Ey Rabbimiz! Sürekli olarak, altından kalkamayacağımız yükleri üzerimize yükleme."
Bizi affet. Günahlarımızın izlerini kaybet,
bizi bağışla. Ayıplarımızı ört, kusurlarımızı görme, bizi herkesin ortasında rezil etme,
bize acı! Bize ikramda bulun, fazlın ve kereminle bize muamele et. Burada rahmet isteğinden önce affın ve bağışın zikredilmesi, önce kişinin her şeyden arındırılması ve sonra da, tertemiz bir şekilde gerekenin istenmesindendir.
Sen bizim Mevlâmızsın! Sen bizim efendimiz ve sahibimizsin, biz de senin kullarınız. Veya Sen bizim yardımcımız ve işlerimizin düzenleyicisisin.
Kâfirler toplumuna karşı bize yardım et!' Onların kötülüklerini bizden uzaklaştır. Çünkü Efendiye yakışan, kullarına yardım etmesi, düşmanlarına karşı emirlerini savunanları başarıya ulaştırması, kâfirlere karşı onlara zafer vermesidir. Bu da, dostlarını üstün kılmak ve onları korumakla olur. Bu aynı zamanda, şeytanlardan korunmaya yönelik bir duadır. Çünkü şeytanlar da Allah'ın düşmanları olan kâfirler arasındadır.
Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır: ”Kim Bakara Sûresinin son iki âyetini okursa, bu ona yeter. ” Yani gecenin ihyası, ya da kıyamet günü hesabından korumak için...
Yüce Allah'ın yardımıyla Bakara Sûresinin tefsiri sona erdi.
Âl-i İmran 3:1
ÂL-İ IMRÂN SÛRESİ
Elif, Lâm, Mîm. Elif harfi Allah'a, Lâm harfi ”Lâtîf", Mim harfi de Allah'ın ”Mecîd" ismine işarettir.
Âl-i İmran 3:2
Allah ki, O'ndan başka ilâh yoktur. Başkası değil, sadece O'dur ibadet edilmeye lâyık olan.
Dâima diri ve koruyup yöneticidir. O, ölümsüz ve bakidir. Yaratıkları O yönetir ve korur.
Bu âyet, Hazret-i İsa'nın (aleyhisselâm) Rabb olduğunu iddia edenlerin iddialarını reddeder.
Rivayet edildiğine göre, Necran'dan 60 kişilik bir heyet Hazret-i Peygamber'e gelmişlerdi. Bunların 14 kişisi eşraftan, 3 kişisi ise ileri gelen kişilerdendi. Bunlar Medine'ye gelip ikindi namazından sonra Hazret-i Peygamber'in mescidine girdiler. Üzerlerinde özel elbiseler vardı. Hazret-i Peygamber'in ashabından onları gören bazıları şöyle diyorlardı: ” Onlar gibi heyet görmedik." Namaz vakitleri gelince kalkıp, namazlarını mescidde kıldılar. Hazret-i Peygamber: ”Onları bırakınız, doğuya doğru kılsınlar" buyurdu. Daha sonra bu gruptan üç kişi Hazret-i Peygamber'le konuştular ve bir keresinde: ”İsa, Allah'tır; çünkü ölüleri diriltir, hastaları iyileştirir, gaipten haber verir" dediler. Bir konuşmalarında da: ”İsa Allah'ın oğludur, onun bilinen bir babası yoktur" dediler. Başka bir konuşmada ise: ” O, üçün üçüncüsüdür. Çünkü Allah’yaptık ve söyledik' buyurmuştur. Eğer bir olsaydı 'yaptım ve söyledim' buyururdu" dediler.
Bunun üzerine Hazret-i Peygamber: ”Müslüman olun" buyurdu. Onlar: ”Senden önce müslüman olduk" dediler. Hazret-i Peygamber: ”Yalan söylüyorsanuzl Çünkü sizin Allahü teâlâ'ya çocuk isnat etmeniz, müslüman olmanızı engeller" buyurdu. Onlar: ”Eğer İsa Allah'ın oğlu değilse, babası kimdir?" dediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber: ”Çocuğun babasına benzer olduğunu bilmiyor musunuz?" buyurdu. Onlar: ”Evet biliyoruz" dediler. Hazret-i Peygamber: ”isa'da bundan (babasından) bir şey var mı?" diye sordu. Onlar: ”Hayır" dediler. Hazret-i Peygamber : ” Yerde ve gökte hiçbir şeyin Allah'tan gizli kalamayacağını bilmiyor musunuz?" diye sordu. Onlar: ”Evet biliyoruz" dediler. Hazret-i Peygamber: ”İsa kendine bildirilenlerden başka bir şey bilir mi?" diye sordu ve onlardan ”hayır" cevabını aldı. Bunun üzerine şöyle buyurdu: ”Bilmiyor musunuz ki Rabbimiz, İsa'yı rahimde dilediği gibi şekillendirdi. Rabbimiz yemez, içmez, tuvalete çıkmaz." Onlar da: ”Evet bunu biliyoruz" dediler. Hazret-i Peygamber: ”Her kadının hâmile olduğu ve doğum yaptığı gibi, isa'nın annesinin de çocuğunu doğurup, beslediğini, sonra yemek yediğini, su içtiğini, tuvalete çıktığını biliyor musunuz?" diye sordu. Onlar yine ”biliyoruz" dediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber: ”Bu, nasıl sizin iddia etdiğiniz gibi olur?" diye sordu. Adamlar sustular ve inkâr etmeye devam ettiler. Bunun üzerine Allahü teâlâ, bu sûrenin başından seksen küsur âyet indirdim. Böylece Hazret-i Peygamber bu âyetleri delil gösterip hakkı gerçekleştirmek için onların şüphelerine cevap verdi.
Âl-i İmran 3:3
Sana kitabı indirdi... Burada ”kitap"tm maksat Kur'ân-ı Kerim'dir. Burada niçin kitabın (Kur'an'ın) indirilmesinden bahsedilirken ”nezzele", Tevrat ve İncil'in indirilmesinden bahsedilirken ”enzele" fiili kullanılmıştır? Denilirse, cevaben derim ki: ”Nezzele" fiili çokluk ifade eder, Kuran parça parça indirilmiştir. Halbuki İncil ve Tevrat toptan indirilmiştir.
Hakla... Hükmünde adaleti gözeterek, haberlerinde doğruluğu gözeterek...
Kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. Kendisinden daha önce indirilen kitapları, tevhid, nübüvvet ve verdikleri haberler konusunda doğrulayıcı olarak, Hak, sana kitabı indirdi.
Bundan önce de insanlara yol gösterici olarak... İnsanların doğru yolu bulup hidayete ermeleri için
Tevrat'ı ve İncil'i indirmişti. Kur'an-ı Kerim'i indirmeden önce, Tevrat ve İncil'i, Mûsa ve İsa peygamberlere bir bütün olarak indirdi.
Âl-i İmran 3:4
Ve Furkan'ı indirdi. Burada Furkan'dan maksat, semavî kitapların bütünüdür. Çünkü semavî kitapların her biri, hak ve bâtılı birbirinden ayırır. Furkan'dan maksat Kur'an-ı Kerim de olabilir. Onun şanını ve faziletini yükseltmek için, ikinci defa tekrarlanmıştır.
Allah'ın âyetlerini inkâr edenler Allahü teâlâ'nın indirmiş olduğu Kur'an-ı Kerim'i ve Hazret-i Peygamber'in mucizelerini inkâr edenler
için, inkârlarından dolayı
mutlaka çetin bir azap vardır. O azabın şiddeti tasavvur edilemez.
Allah azizdir, intikam sahibidir. Allahü teâlâ kesinlikle mağlup olmaz, dilediğine hükmeder, dilediğini yapar. O, yücedir. Onun gibi hiçbir intikam sahibi yoktur.
Âl-i İmran 3:5
Ne yerde, ne de gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. Allahü teâlâ her şeyi bilir. İnkarcının inkârını, mü'minin imanını ve bütün amelleri bilir, kıyamet günü karşılığını verir.
Âl-i İmran 3:6
Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O'dur. O, sizi analarınızın rahminde beyaz, siyah, erkek veya dişi olarak, uzun boylu, kısa boylu, güzel veya çirkin olarak, özel bir biçimde yaratır.
Bu âyet, ”İsa Allah'tır, ya da Allah'ın oğludur ” diyenlerin iddialarını reddetmek için nazil olmuştur. Çünkü, rahimlerde şekillendirilen, ne ilâh olabilir, ne de Allah'ın oğlu. Böyle bir varlık, ancak sonunda fena bulup yok olmak için meydana getirilmiştir.
O'ndan başka ilâh yoktur. Hazret-i İsa'nın, kendi oğlu olmasından münezzehtir.
O, azizdir, hakimdir. Kudret ve hikmetinde sonsuzdur. Rabbiniz sizi, eşsiz bir biçimde yaratır. Bu konuda, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: ”Sizin yaratılışınız, başlangıçta, ana ve baba maddeleri 40 gün ana kanında toplanır. Sonra o maddeler de bunun gibi 40 günde kan pıhtısı halini alır. Sonra yine bunun gibi 40 günde bir çiğnem ete dönüşür. Sonra Allahü teâlâ bir melek gönderir. Onun için şu dört kelimeyi yazması emrolunur; Onun rızkı, eceli, şakî ya da saîd olması..."nı yorumlama yoluna giderler. İnsanları, dinleri hakkında şüpheye düşürmek isterler. Hatta birtakım şeyler uydurarak, onları şüpheye bile düşürürler. Yine bu kalblerinde eğrilik olan grup, müteşâbih âyetleri, asılsız bir şekilde te'vil etme yoluna giderek, zevk ve istekleri doğrultusunda anlamlar çıkarmayı isterler.
Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu : ”Nutfe, ana rahminde kırk veya kırkbeş gün kalıp yerleştikten sonra melek ona girer. Sonra; 'Ya Rabbi! Şakî mi, sa'îd mi?' diye sorar. Bu ikisi yazılır. Sonra; 'Ya Rabbi! Kız mı, erkek mi?' diye sorar. Bu ikisi de yazılır. Daha sonra, ameli, eceli, rızkı ve eseri yazılarak sayfa dürülür. Oraya hiçbir eksiltme ve artırma yapılamaz. Sonra Melek 'Bu yazıyı ne yapayım Yâ Rabbi?' diye sorar. Bunun üzerine Allah (celle celalühü) : 'Ben onun hakkında karar verinceye kadar o yazıyı boynuna as' buyurur. Bu olaya, Allahü teâlâ'nın: ”Her insanın kuşunu yani amelini boynuna doladık" (isra: 13) âyetinde de işaret edilmektedir. Buradaki kuştan maksat takdir edildiği gibi, insanın hayır ve şer olarak kendi isteğiyle işlediği amelidir. Bu, sanki gayıp ve kader yuvasından uçmuş kuş demektir.
Âl-i İmran 3:7
Onun te'vilini Allah'tan ve derin bilgi sahiplerinden başka kimse bilemez. Müteşâbih âyetlerin te'vilini kimse bilemez. Onları, Allahü teâlâ'nın istediği şekilde kimse yorumlayamaz. Ancak Allah ve O'nun, dinde derin bilgi sahibi olan kulları o âyetleri te'vil edebilir.
Bazı ilim adamları da, âyette geçen ”illallah - ancak Allah" veya ”Allah’tan başkası ” ifadesi üzerinde vakıf yaparlar. (Kur'an okurken dururlar.) O zaman âyetin anlamı şöyle olur : ”O'nun te'vilini, Allah'tan başka kimse bilemez.(4) Derin bilgi sahipleri de: 'Biz ona inandık' derler." Böylece müteşâbih âyetler, Allahü teâlâ'nın, bilgi, hikmet ve marifet alanında kalan âyetler olup, onları Allah'tan başkası te'vil edemez. ”Üzerinde ondokuz vardır" (Müddesir: 30) âyetinde belirtilen ”zebânî"lerin sayısında, dünyanın ömründe, kıyametin ne zaman kopacağında, oruçta, beş vakit namazın rekât sayısında Allah'ın kendi hikmet ve marifeti vardır. Onları kullar bilemez.
Birinci görüş daha güzeldir. Çünkü Allahü teâlâ Kur'an'da, kulların faydalanamayacağı hiçbir şey indirmemiştir. Müteşâbih âyetler için, ”anlamlarını Allah'tan başkası bilmez" diyecek olursak, burada tenkitçilere söz hakkı verilmiş olur. ”Bu âyetlerin te'vilini Hazret-i Peygamber de bilmezdi" diyebilir miyiz? Eğer: ”Onun te'vilini Allah'tan başkası bilmez" âyetine rağmen, Hazret-i Peygamber müteşâbihi biliyor idiyse, onun âlim olan ashabı ve sahabenin ileri gelenleri de biliyordu. Eğer Hazret-i Peygamber ve onun ashabı bu âyetleri bilmiyor ve, ”bunların manasını Rabbimiz biliyor" diyor idiyseler, bunların da cahillere bir üstünlüğü olamazdı. Zaten cahiller de bunu söylüyorlardı. Ayrıca, başlangıçtan günümüze kadar, bütün tefsirciler, her âyeti tefsir ve te'vil etmişler, bunlardan hiçbirisi için ”bu müteşâbihtir, manasını Allah'tan başkası bilemez" diyerek, yorumlamaktan geri durmamışlardır. Hatta, hecâ harflerini ve başkalarını da tefsir yollarına gitmişlerdir.
Onlar: 'Biz ona inandık, hepsi Rabbimizdendir,' derler.
Müteşabih âyetlere de inandık, muhkemlere de. İkisi de Rabbimiz tarafından indirilmiştir. Aralarında hiçbir ayrıcalık yoktur.
Aki-ı selîm sahiplerinden başkası düşünüp anlayamaz. Saf ve temiz olan, nevasına uymayan akıl sahipleri ancak anlayabilirler. Burada, ilimde derinleşmiş kişiler, keskin zekâlı ve iyi görüş sahipleri olarak nitelenmiş ve övülmüşlerdir.
Âl-i İmran 3:8
'Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi hak yolundan saptırma ve katından bize rahmet ver. Senin katında yüceleceğimiz geniş rahmeti bize bahşedip, bizi hak ve imana ulaştırdıktan sonra, senin razı olmayacağın şekilde te'villere uyarak, kalblerimizin hak yoldan sapmasına fırsat verme Allah'ım!
Şüphesiz sen, çok bağışlayansın' (dediler.)
Âl-i İmran 3:9
'Rabbimiz, Sen, mutlaka ölümden sonra, hesap ve karşılık - ceza, ya da mükafat - için kıyamet gününde
insanları bir araya toplayacaksın.
Asla şüphe olmayan o kıyamet gününde toplayacaksın.' Kıyamet gününün vukuunda ve kıyamet gününde vuku bulacak hesap ve ceza gibi şeylerde hiç şüphe yoktur. Bundan kasıt, onların mutlaka rahmete ihtiyaçlarının olmasıdır. Rahmete kavuşmak, insanların en yüce idealleridir.
Allah, sözünden dönmez. Allahü teâlâ'nın ıılûhiyeti, duaya karşılık vermede ve öldükten sonra dirilmede sözünden caymaya aykırıdır. Ulûhiyet bunlardan münezzehtir. Bu durum, ilimde derinleşenlerin duadaki halidir. Hevâ ve şehvanî şeylere uyarak, doğru yoldan çıkmamaya dikkat ediniz. Hazret-i Peygamber hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur : ”Hiçbir kalb yoktur ki, Rahman 'ın iki parmağı arasında olmasın. Onu, doğrultmayı isterse doğrultur, dilerse de saptırır. ”
Mü'minin kalbi, başarıyla yenilgi arasındadır. Onun içindir ki ”Rahman'ın parmakları arasındadır" buyurulmuştur. Böyle buyurulmasının sebebi, Rahman'm, kullarının kalbinde taht kurup, orada dilediği gibi tasarrufta bulunmasıdır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur : ” Ey kalbleri ve gözleri dilediği gibi çeviren Allah'ım! Kalbimizi senin dininde sabit kıl." Ölçü, Rahman olan Allah'ın kudret elindedir. Kıyamete kadar, bazı toplulukları yüceltir, bazılarını da alçaltır.
Âl-i İmran 3:10
İnkâr edenler var ya, ne malları, ne de çocukları onlara, Allah'a karşı hiçbir fayda sağlamaz. İnkarcılara, zararı uzaklaştırma, faydayı celb için harcadıkları malları fayda vermeyecek. Ayette mallar, evlattan önce zikredilmiştir. Çünkü mallar, herhangi bir sıkıntı anında, inkarcıların sığınacakları ilk malzemelerdir. O inkarcılara, zor durumdayken muhtaç oldukları ve önemli işlerinde yardıma çağırdıkları evlâtları da fayda vermeyecektir. İnkarcıların mallarının çokluğu, zenginlikleri, çoluk çocuklarının fazlalığı ve onları yardıma çağırmaları, kendilerini Allah'ın azabından kurtaramayacaktır. İnkarcılar: ”Bizim mal ve evlâtlarımız çoktur, bize azap edilemez" (Sebe': 35)
demişlerdi. Allahü teâlâ da onların bu sözlerine cevap olarak şöyle buyurur : ”Ne mallarınız, ne de evlâtlarınız, size, huzurumuzda bir yakınlık sağlamaz. Ancak sâlih amel işleyenler müstesna."(Sebe: 37) İşte
onlar, bu inkâr sıfatıyla vasıflandırılan insanlar,
cehennemin taş ve odundan olan
yakıtıdırlar.
Âl-i İmran 3:11
İnkâr edenlerin inkârdaki durumu,
Firavun ailesinin durumu gibidir...
Ve onlardan öncekilerin durumu gibi. Yani kendilerinden önce geçen inkarcı kavimlerden, Nuh, Semûd ve Lût peygamberlerin kavimlerinin durumu gibidir.
Onlar da âyetlerimizi kitaplarımızı ve peygamberlerimizi
yalanladılar. Allah, onları günahlarıyla yakaladı. Ve cezalandırdı. Allah'ın azabının şiddetinden sığınacakları bir yer bulamadılar. Bu inkarcıların durumu da, öncekilerin durumu gibidir.
Allahü teâlâ'nın âyetlerini ve O'nun gönderdiği peygamberleri inkâr edenler için,
Allah'ın vereceği
cezası şiddetlidir.
Âl-i İmran 3:12
İnkarcılara de ki: Burada ”inkarcılar"dan maksat, Yehudilerdir. İbn Abbas'tan rivayet edildiği üzere, Medine Yehudileri, Hazret-i Peygamber'in Bedir gününde müşrikleri yendiğini görünce dediler ki : ” Vallahi bu ümmî Nebi, Mûsa'nın bize müjdelediği Nebidir. Tevrat'ta da medhiyesi vardır." Böylece, Hazret-i Peygamber'e tâbi olmaya yöneldiler. Bunun üzerine diğer bazıları dediler ki: ”Acele etmeyin, başka bir olayı görelim." Bu adamlar, Uhud gününde şüpheye düştüler. Yahudilerle Hazret-i Peygamber arasında, belli bir zamana kadar anlaşma vardı. O anlaşmayı da bozdular. Ka'b b. el-Eşref, 60 süvari ile Mekke halkına gidip, Hazret-i Peygamber'le savaşmaya ittifakla karar aldılar. Bu âyet, adı geçen olay üzerine indi.
'Yenileceksiniz... Dünyada yakında yenileceksiniz. Allahü teâlâ bu vaadini, Kurayzalıların öldürülmesi, Hayber'in fethi ve onlara düşmanlık edenlerden cizye alınması ile yerine getirdi. Bu durum, nübüvvetin en açık delillerindendir.
Ve dünyada yenildikten sonra, âhirette de topluca
cehenneme sürüleceksiniz. Orası, yani o cehennem,
ne kötü bir döşektir' ve ne kötü bir karargâhtır. Ayette geçen ”haşr"m manası, sevketmek ve biraraya toplamaktır. Yani onlar dünyada mağlup olacaklar, âhirette de topluca cehenneme sevkedileceklerdir.
Âl-i İmran 3:13
Bedir'de
karşılaşan şu iki toplulukta sizin için ibret vardır: Ey sayılarına ve silâhlarına aldanan Yehudiler! Size ”yenileceksiniz" dememin doğruluğunda büyük bir ibret vardır. Bu savaş için karşılaşan iki topluluktan mağlup olan, ne zaman ki çokluğuna aldandı ve üstünlüğüne gururlandı, karşılaştığıyla karşılaştı, sizin de başınıza gelecek olan musibet, gelecektir.
Bir topluluk Allah yolunda çarpışıyordu, öteki de inkarcılardı. İnkarcılar Müslümanları kendilerinin iki katı görüyorlardı. Bedir savaşında karşılaşan iki topluluktan biri, Allah yolunda savaşıyordu, onların ne çokluğu, ne de güçleri vardı. İşte onlar, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ashabıydı. Diğer topluluk ise, Allah'ı ve O'nun peygamberini inkâr edenlerdi. İnkarcı olan topluluk, mü'min olan topluluğu, kendilerinin iki katı olarak görüyorlardı. Bin kişi olan bir topluluk, ikibin kişi olarak görünüyordu.
İnkarcı topluluğun sayısı 950 savaşçıydı. Onların başkanı Utbe b. Rebîa'ydı. İçlerinde, Ebû Süfyan ve Ebû Cehil de bulunuyordu. Sa'd b. Ebî Evs diyor ki: ”Müşrikler, müminlerden birini esir alıp, ona kaç kişi olduklarını sorar. O mü'min de, 'üçyüz on küsur' diye cevap verir. Onlar derler ki: 'Sizi bizim iki katımız kadar görüyoruz'. Bu izaha göre 'kendilerinin iki katı görüyorlardı' dan maksat görenlerin iki katı, demektir. Yahut da görünenlerin iki katı kadar, yani 620 küsur." Çünkü Hazret-i Peygamberin ashabı 313 kişiydiler.
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sancaktarı, Muhacirlerden Hazret-i Ali (radıyallahü anh) idi. Ensar'ın sancaktarı ise, Hazreçli Sa'd b. Ubâde idi. Orduda, 90 deve, 2 at vardı. Bedir'de şehit olan mü'min sayısı 14'tü. Bunların altısı muhacir, sekizi de ensardandı. Allahü teâlâ onların sayısını az olmalarına rağmen böyle çok gösterdi ki, inkarcılar, onlardan korksun ve onlarla savaşmaktan vazgeçsin. Hatta mü'minleri, meleklerin yardımıyla dahi destekledi.
Bu durum, Enfal süresindeki ”sizi onların gözünde azalttı" (Enfal: 44) âyetiyle çelişkilidir diyecek olursanız, şöyle deriz: ”Önce mü'minleri inkarcıların gözünde az gösterdi ki, onlarla savaşmaya cesaret etsinler. Karşılaşınca da çok gösterdi ki, yenilsinler. Az göstermek ile çok göstermek, iki ayrı durumda olmuştur. Bazan az, bazan da çok göstermek, Allah'ın âyetinin izharında ve kudretine delalet etmede en belirgin halidir." Burada belirtilen görme olayı, hiçbir karışıklık olmayan, net bir görme olayıdır.
Allah, dilediğini herhangi bir aracıya ihtiyacı olmadan da
yardımıyla destekler. Tıpkı kendi yolunda savaşan topluluğu, zaferle desteklediği gibi.
Elbette bunda, basiret sahibi olanlar için bir ibret vardır. Bedir savaşında, az bir topluluğun çok görünmesinde, akıl ve basiret sahipleri için bir ibret vardır. Akıl sahiplerinin, mal ve çocuklarının çokluğuna önem vereceği yerde, Allah'ın âyetlerini göz önünde bulundurması gerekir. Allahü teâlâ, böyle davranmayanlara az bir mutluluk verir, sonra da büyük bir azabı tatmaya mecbur eder.
Âl-i İmran 3:14
İnsanlara süslü gösterildi. Süslü gösteren Allahü teâlâdır: Âyette, ”onlara, yaptıkları şeyleri süslü gösterdik" (Neml: 4) buyurulur. Bu da, Allah'ın insanları imtihan etmesi içindir.
İşledikleri şeyleri kendilerine süslü gösteren, şeytan da olabilir. Âyette: ”Şeytan, yaptıkları şeyleri onlara güzel gösterdi" (Enfal: 48) buyurulur. Bu da, vesvese yoluyla olur.
Âyet'te geçen ve ”zevklere aşırı düşkünlük" olarak tercüme ettiğimiz, şehvet sevgisi, nefislerin istekleri olan sevgilerdir. Şehvet ise, nefsin dilediği şeyi arzulamasıdır. Şehvet aslında masdar olup burada ism-i mef ul manasınadır. Yani istenilen, arzu edilen şeyler demektir. Âyetin devamında zikredilen şeyleri Allahü teâlâ, aşağılamak için, şehvet kelimesiyle isimlendirmiş. Çünkü şehvet, filozoflarca da, aşağılık ve rezil bir duygu olarak nitelendirilmiştir. Şehvetine uyan kimseler, verilmişlerdir. Şehvetleri, hayvanlaştıklarının işaretidir.
Filozoflar derler ki: ”Allahü teâlâ melekleri akıllı, fakat şehvetsiz, hayvanları ise akılsız, fakat şehvetli olarak yarattı. İnsana ise hem aklı, hem de şehveti beraber olarak, bahşetti. Aklı şehvetine galip gelen kimse meleklerden daha faziletlidir. Şehveti kendisine galip gelen kimse ise hayvanlardan daha aşağıdır."
Kadınlardan, oğullardan... Bunların birinci derecede gösterilmesi, kadınların, şehvetler konusunda asaletlerinin olduğuna işaret içindir. Ayrıca kadınlar, şeytanların tuzaklarıdır.
İnsanın bulaştığı fitnelerin bir kısmı da oğullarından dolayıdır. Kişi, oğulları için helâl veya haram mal biriktirmeye düşkün olur. Bu oğullar da kişiyi, Allah'ın koyduğu sınırları korumaktan alıkoyar. Bir şiirde şöyle denir:
Çocuklarımız fitnedirler,
Yaşarlarsa fitne çıkarırlar, ölürlerse bizi üzerler.
Kantarlarca yığılmış altın ve gümüşten... Burada ”kantarlarca yığılmış" tan kasıt, çok ve stok yapılmış mal demektir. Âyette geçen ”kanatır" kelimesi, çok mal anlamında olan ”kıntâr" kelimesinin çoğuludur. Keşşaf tefsirinde belirtildiğine göre, ”mukantara" (yığılmış) kelimesi de, kıntardan türemiş olup, pekiştirmek için kullanılmıştır. Kantarlarca yığılmış olan bu mallar, altın ve gümüş cinsinden mallardır.
Salınmış atlardan... ”atlar" kelimesi çoğul olup kendi lafzından tekili yoktur. Tekil olarak ”feres" kelimesi kullanılır. Büyüklenmek anlamındaki ”huyelâ"' kelimesinden türemiştir. Salınarak yürüdüğü için bu isim verilmiştir. Burada bahsedilen ”salınmış atlar ”daki ”salınmış" kasıt da, işaretlenmiş, dağlamak suretiyle işaret konmuş, atlar demektir.
Davarlardan ve ekinlerden gelen zevklere aşırı düşkünlük süslü gösterildi. Âyette geçen ”en'am"dan kasıt, deve, sığır ve davardır.
Bütün bu sayılan şeylerin insanlar için fitne olduğu belirtilmektedir. Kadin ve oğulların fitnesi herkese, altın ve gümüşün fitnesi ticaret erbabına, atların fitnesi krallara ve devlet adamlarına, davarların fitnesi halk kesimine, ekinlerin fitnesi de tarımla uğraşanlara dokunur.
Bunlar, dünya hayatının geçimidir. Sayılan bütün bu varlıklar, dünya hayatının mallarıdır. Bu mallarla dünya hayatında birkaç gün zevkle yaşandıktan sonra, tükenip giderler. Halbuki
asıl varılacak güzel yer, Allah'ın yanındadır. İşte orası da Cennet'tir. Bu ifade, insanları dünyanın geçici güzelliklerinden uzaklaştırıp Allah katında olan yüceliklere teşvik için kullanılmıştır.
Akıllı insanın yapacağı şey, bu fani dünyadan, ihtiyacı kadar almaktır. Yoksa kendini tehlikelere düşürecek olan ve sakıncalı şeyleri ona miras bırakacak olan mal ve mülkü çoğalttıkça çoğaltmak, akıllı insanın yapacağı şey değildir.
Âl-i İmran 3:15
De ki; 'Bunlardan daha iyisini size söyliyeyim mi? Ey Rasûlüm, onlara de ki; ”Size açıklanan süslü gösterilen ve geçici lezzet veren şeylerden daha hayırlısını haber vereyim mi?"
Allah'tan korkanlar için, Rabbleri katında, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın rızâsı vardır.' Allah kullarını görür. Zühd ve takva sahibi olarak Allah'tan korkan, mâsivayı (Allah'tan başka her şeyi) terkeden kimseler bu cennetlere girmeye hak kazanacaklardır. Orada, hayız, tuvalete çıkma ve sümkürme gibi, görünürde hiçbir ayıp ve kusuru olmayan hanımlarla birlikte olacaklardır. Ayrıca bu hanımların, kıskançlık, sinirlenme ve kendi kocalarından başkalarına bakma gibi, psikolojik birtakım aksaklıkları da yoktur. Yine bu kimseler için, hiçbir şeyle asla ölçülemeyecek derecede olan, Allah rızâsı vardır. Allahü teâlâ kullarını görür, onların yaptığı işleri bilir ve ona göre sevap, ya da cezalarını verir.
Âl-i İmran 3:16
(Bu nimetler:) 'Rabbimiz! Biz inandık, bizim günahlarımızı bağışla, bizi ateş azabından koru' diyen; Burada sanki, ” kim bu yüce ikramlarla yükselen takva erbabı?" diye bir soru sorulup ve cevabı alınmıştır. İşte onlar: ”Ey Rabbimiz! Seni ve Senin peygamberini tasdik ettik. Bizim günahlarımızı bağışla ve bizi ateş azabından koru" diyenlerdir. Buradan anlaşılıyor ki, mücerred bir iman, kulun bağışlanmasına ve ateşten korunmasına yetmektedir.
Âl-i İmran 3:17
Allah'a itaat etmekteki zorluk, sıkıntı ve üzüntülere
sabreden söz, hareket ve niyetlerinde ve farzları yerine getirmede sebat gösterip
doğru olan itaat ederek ve ibâdet esnasında
huzurunda boyun büken, Allah yolunda esirgemeden
infak eden, seher vakti istiğfarda bulunanlar (içindir.)
İstiğfar, Allah'tan bağışlanmayı istemek olup, seher vaktine tahsis edilmiştir. Çünkü bu vakit, duaların kabule en yakın olduğu vakittir. Seher vakti ibâdet etmek zor olmasına rağmen, nefisler tertemiz, ruhlar da toplu haldedir. Özellikle ibadet etmede gayret gösterenler için.
Mücâhid, Yakub (aleyhisselâm)'un, çocukları için: ”Rabbimden bağışlanmanızı dileyeceğim" (Yusuf: 98) ifadesi hakkında diyor ki: ”Yakub peygamber, istiğfar duasını seher vaktine ertelemiştir. Çünkü o vakitte duâ kabul olur. Allah'ı hiçbir ses meşgul etmez. Fakat seher vaktindeki duâ, halvet halinde olup, riyadan da uzaktır. Onun için, kabul edilmeye en yakın duadır."
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu konuda şöyle buyurmaktadır: ”Allahü teâlâ, her gecenin üçtebiri kalınca dünya semasına iner ve şöyle buyurur: 'Mülkün sahibi Benim. Duâ eden kim ise, onun duasını kabul edeyim. Kim Benden birşey isterse, ona vereyim. Kim Benden bağışlanmasını isterse, onu bağışlıyayım."'
Lokman da oğluna şöyle dermiş : ”Yavrucuğum! Şu horozdan daha âciz olma. O seherlerde ötüyorken, sen yatakta yatıyorsun."
Âl-i İmran 3:18
Allah, adaleti kâim kılarak kendinden başka ilâh olmadığına şahitlik etti. Şam'dan iki din adamı gelip Hazret-i Peygamber'e sordular : ” Muhammed sen misin?" O da: ”Evet" dedi. ”Sen Ahmed misin?" diye sordular. O da : ”Evet. Ben Ahmed'im ve Muhammed'im" diye cevap verdi. Bunun üzerine : ”Allah'ın kitabındaki en büyük şehadeti bize bildir ” dediler. Hazret-i Peygamber de bildirdi. Bunun üzerine işte bu âyet indi. Onlara kesin delillerle isbat edilip, Allah'ın birliğine işaret eden sanatı, kendilerine bildirildi. O bir tektir. Eşi, benzeri ve ortağı yoktur. Hiçbir kimse, O'nun sanatından bir şey icad edemez.
Melekler de, Allah'ın kudretinin azametini gördüğü için O'nun büyüklüğünü ikrar edip, ona şahitlik yaptı.
Ve ilim sahipleri de. Yani peygamberler ve Allah'ın birliğini bilen mü'minler de kevnî ve dînî delillerle Allah'a inandılar. O'na doğru bir şekilde itikad ettiler. Allah, rızıkların dağıtımında, ecellerde, kullara emrettiği konularda ”adaleti" ve eşitliği ”kâim kılarak" ve onlardan zulmü kaldırarak Allahtan başka ilâh olmadığına ”şahitlik ettiler. ”
O'ndan başka ilâh yoktur. O azizdir, hakimdir. Allah, kendisine şahitlik yapılan şeyi yani Allah'tan başka ilâh yoktur, sözünü tekrarlayarak, tevhidi pekiştirmiş ve kendisine hiçbir ortak koşulmamasını istemiştir. Çünkü o Allah, kendi birliğini kabul etmeyenlerden intikam alacaktır. Hükmünde de, hiçbir kimse onu hesaba çekemez.
Âl-i İmran 3:19
Hak din, Allah katında İslâm'dır. Allah katında, İslâm dininden başka hiçbir din kabul görmez. O İslâm dini, tevhidi ve şerefli bir yolu takip etmektir. Allahü teâlâ 'nın, Hazret-i Âdem'i gönderdiğinden beri, gerçek din, İslâm dinidir. Bu dinin hakikati tevhidtir. Âdem peygamberden tâ kıyamete kadar bu din geçerlidir. Bu din, hakikati itibariyle tek olup, şart ve şekilleri itibariyle ayrılık arzeder.
Galip Kattan şöyle der: ”Ticaret için Kûfe'ye geldim. Kendisine sık sık gidip geldiğim A'meş'in yakınında bir yerde konakladım. Bir gece kalkıp teheccüd namazı kıldı ve bu âyete (Âl-i İmrân: 18) gelerek şöyle dedi: ”Ey Allah'ım, senin şahitlik yaptığına ben de şahitlik yaparım. Bu şahitliği Allah'a emanet ederim. Bu şahitlik, Allah katında benim emanetimdir. Allah katında din de İslâm'dır." Bunu defalarca söyledi. Kendi kendime dedim ki: ”Orada bir şey işitmiştir." Namazı kılıp vedalaştım. Sonra dedim ki : ”Âyeti tekrarlayıp durduğunu duydum. Orada sana ne ulaştı?" Bunun üzerine: ”Sana onu, ancak bir yıla kadar anlatabilirim" cevabını verdi. O günden beri kapısında bekleyip durdum. Bir yıl geçtikten sonra; ”Ey Ebâ Muhammed! Bir yıl geçti" dedim. Bunun üzerine şunları söyledi: ”Ebû Vâil'den rivayet edilen hadiste, Hazret-i Peygamber şöyle buyurur: ”Yukarıdaki âyeti (Âl-i İmrân: 18) okuyan kimse kıyamet gününde getirilir ve Allah ona şöyle der : Benim bu kuluma bir taahhüdüm var. Taahhüdüne en sadık olan da Benim. Kulumu cennete koyun, ”
Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra, ihtilâfa düştüler... Bu âyet, Hazret-i Peygamber'in getirdiği İslâm'ı terkedip, onun nübüvvetini inkâr eden yahudi ve hristiyanlar hakkında nazil olmuştur. Onlar, İslâm dini ve nübüvvetin gerçekliği konusunda, hakikatleri bilip, âyetlere ve delillere sahip olduktan sonra inkâra saplandılar.
Aralarındaki kıskançlıktan dolayı ihtilâfa düştüler. Yahudi ve Hristiyanların ihtilâfa düşmeleri, başkanlık konusunda aralarında çıkan hasetlikten kaynaklanıyordu. Bu durum ise çirkinlik üstüne çirkinlikti.
Kim Allah'ın Allah katında gerçek din İslâm olduğu konusundaki
âyetlerini inkâr ederse ve o âyetlerin gereği olan işleri yapmazsa,
Allah da hesabı pek çabuk görendir. Allah o kimseyi yakında hesaba çeker ve cezalandırır. Yahut da Allah, bütün yaratıkların hesabını pek çabuk bitirir.
Âl-i İmran 3:20
Allah katında gerçek dinin İslâm dini olduğu konusunda
seninle çekişmeye girerlerse, de ki: 'Ben kendimi ve bana uyanları Allah'a teslim ettim.' Her şeyimi Allah'a adadım. Tek olan Allah'a, başkalarını ortak tanımadım.
Kendilerine kitap verilenlere ve ümmîlerede de ki: 'İslâm'ı kabul ettiniz mi?'
Kendilerine kitap verilenler, yahudi ve hristiyanlardır. Ümmîler ise, kendilerine kitap verilmeyen arap müşrikleriydi.
Size deliller geldikten sonra, Müslümanların yaptığı gibi, Müslüman oldunuz mu, yoksa halâ inkâr mı ediyorsunuz? Buradaki soru cümlesi, emir manasına, ”İslâm'ı kabul edin!" anlamındadır.
Eğer İslâm'a girerlerse, doğru yolu bulurlar. İslâm'a girer, ihlâslı ve samimi olurlarsa, en bol şansı elde etmiş olurlar ve sapıklık çukurundan kurtulurlar.
Eğer İslâm'ı kabul etmeyip, ona uymaktan
yüz çevirirlerse, artık sana düşen sadece tebliğdir. Senin getirdiğin dinden yüz çevirmeleri sana zarar vermez. Sana düşen, hidâyete erdirmek değil, sadece risaletini tebliğ etmektir. Tebliğ görevini en iyi şekilde yapmış oldun.
Rivayet edilir ki : Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti kitap ehline okuduğu zaman onlar, ”müslüman olduk" demişlerdi. Hazret-i Peygamber Yahudilere sorar: ”Hazret-i isa'nın, Allah'ın kelimesi, kulu ve elçisi olduğuna şahitlik eder misiniz?" Onlar da ”Allah'a sığınırız" derler. Sonra Hristiyanlara: ”Hazret-i İsa'nın,
Allah'ın kulu ve elçisi olduğuna şahit misiniz?" diye sorar. Onlar da : ”Hazret-i İsa'nın, Allah'ın kulu olmasından Allah'a sığınırız" derler. İşte, ”eğer yüz çevirirlerse" âyeti buna işaret etmektedir.
Allah, kullarını görür ve onların bütün hallerini bilir. Bu bir va'd (söz verme) ve vaîd (tehdit) tir.
Âl-i İmran 3:21
Allah'ın, İslâm'ın gerçek oluşu hakkındaki
âyetlerini inkâr edenler, haksız yere peygamberleri öldürenler, adaleti emredenlerin canlarına kıyanlar... Yani peygamberleri ve peygamberlere tâbi olanları öldüren
işte onlara, kitap ehline
acıklı bir azabı müjdele. Onlara, devamlı acıtan bir azap vardır. Buradaki müjdeleme olayı, onları hafife alıp, alay etme anlamı taşımaktadır.
Ebû Ubeyde b. Cerrah anlatıyor: ”Kıyamet gifhünde, azabı en şiddetli olan adam hangisidir Ey Allah'ın elçisi?" diye sordum. Hazret-i Peygamber de: ”Peygamber öldüren adam, ya da iyiliği emredip kötülüğe engel olmaya çalışan adamı öldürendir" diye cevap verdi ve bu âyeti okudu. Daha sonra da: ”Ey Ebâ Ubeyde! İsrailoğullan, günün başlangıcında bir saat içerisinde 43 peygamber öldürdü. Sonra Israiloğullarının ibadet eden grubunda 112 kişi kalkıp, peygamber öldürenlere iyiliği emretme, kötülüğü engelleme görevi yapmak istedi. Günün sonunda onları da öldürdüler."
Âl-i İmran 3:22
Onlar öyle kimselerdir ki... Yukarıda belirtilen bu çirkinlikleri işleyenlerin,
dünya ve âhirette yaptıkları bütün ameller, iyilik ve hayırlar
boşa gitmiştir. İki dünyada da onlardan hiçbir eser kalmamıştır. Belirtilen bu çirkinlikleri işleyenleri, Allah'ın şiddet ve azabından kurtaracak,
onların hiçbir yardımcıları da yoktur. Bu âyette, iyiliği emredip kötülüğü engelleme görevini yapanları öldürenler, fena halde yerilmişlerdir. Kendilerine iyilikle emredenleri öldüren toplum ne kötü toplumdur ve insanlar arasında adaletle davranmayan toplum ne kötü toplumdur. İyiliği emretme ve kötülükten nehyetme görevi, kesinlikle insanlardan düşmez. Fakat son zamanlarda, vaaz ve zorlama da fayda vermez oldu. Çünkü kalbler, korkunç bir şekilde katılaştı ve nefisler de dünya lezzetine merak saldı.
Rivayet edildiğine göre bir yahudi, askeriyle birlikte giden Harun Reşit'e şöyle der: ”Allah'tan kork!" Bunu duyan Harun Reşit ve askerleri, ”Allah" kelâmına tazimden dolayı atlarından inerler.
Bir insanın, kardeşine: ”Allah'tan kork!" dediği zaman, onun da cevaben: ”Sen kendine bak, bana bunu mu emrediyorsun?" demesi en büyük günahlardandır.
Âl-i İmran 3:23
Kitaptan kendilerine bir nasip verilenleri görmedin mi? Ayetin başlangıcında hayret ifadesi vardır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i, kitap ehlinin hallerinden ve kötü amellerinden dolayı hayrete düşürme vardır. Burada, ”nasip"tm kasıt, bol şans, ”kitap"tan kasıt ise, Tevrat'tır. Tevrat'tan kendilerine bir nasip verilenler,
aralarında bu kitapla hüküm vermek için, Allah'ın kitabına çağrılıyorlar.
Rivayet edilir ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün Yehudilerin ilim meclisine gidip, onları imana çağırır. Onların başkanı olan Nuaym b. Amr, Hazret-i Peygamber'e: ”Sen hangi dindensin?" diye sorar. Hazret-i Peygamber de: ”Hazret-i İbrahim'in dininden" diye cevap verir. Başkan : ”İbrahim yahudiydi" der. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber : ”Sizde Tevrat vardır. Getirin bakalım Tevrat'ı" deyince, Yehudiler diretirler.
Sonra onlardan bir grup yüz çeviriyor. Onlar, kitabın hükmüne uymanın gerekli olduğunu bildikleri halde, kitaba uymaya yanaşmıyorlardı.
Onlar, yüz çevirenlerdir. Onlar, meclisten dönüp gidenler ve kalbleriyle de yüzçevirenlerdir. Ya da cümle, parantez arası cümlesi olup anlamı şöyle olur: Onlar öyle bir topluluktur ki, âdetleri, haktan yüz çevirmek ve bâtılda ısrar etmektir.
Âl-i İmran 3:24
Bu onların: 'Sayılı günler dışında ateş bize dokunmaz' demeleri sebebiyledir. Allah'ın dininden yüz çevirip, sırtlarını dönmelerinin sebebi, onların, günah ve isyana dalıp, sonra da, belli günlerin dışında, cehennemin onları yakmayacağına inanmalarıdır. Ateşin dokunacağı sayılı günler de, buzağıya tapındıkları kırk gündür.
Onların uydurdukları bu şey, dinleri konusunda kendilerini aldatmıştır. Onların, bu ve buna benzer bazı uydurma sözleri, kendilerini aldatmıştır. Onlar, ” nebi olan babalarımız bize şefaat eder" inancını taşıyorlardı. Ve yine onlar, ”Allahü teâlâ 'nın, Yakub peygamber'e oğullarına az bir müddetin dışında azap etmeyeceğine söz verdiği" düşüncesine kapılmışlardı. Bunun içindir ki, işleyebildikleri kadar fenalık işliyorlardı.
Âl-i İmran 3:25
Onları, gerçekleşeceğinde
hiçbir şüphe olmayan günde topladığımız ve herkesin kendilerine haksızlık edilmeyerek,
dünyada kazandığı kendisine tamamen ödendiği zaman, artık halleri nice olur? Onlara hiçbir şekilde, ne fazla bir sevap, ne de eksik bir azap verilir. Herkes, yaptığının karşılığını görür. Bir zerre kadar bile olsa, Allah'ın kullarına zulmetmesi olamaz.
Akıllı kimselerin yapacağı şey, günahı denizlerin köpüğü kadar çok bile olsa Allah'ın rahmetinden ümit kesmemektir. Allahü teâlâ, kulun kendisini zannettiği gibidir.
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Lâ ilahe illallah ehline, ne ölüm anında, ne kabirde, ne de kabirlerinden diriltilip kalkarlarken hiçbir yalnızlık yoktur. Ben, sanki lâ ilahe illallah ehliyle beraberim. Onların, başlarından toprakları silkelediklerini görür ve 'bizden sıkıntıyı gideren Allah'a hamd olsun' dediklerini işitir gibiyim."
Mü'min kimsenin görevi, kendisine hidâyet verdiği ve onu şerefli müslüman milletinden kıldığı için Allah'a hamdetmektir. Onun içindir ki, ”kulun, kendisini tevhid ve imana ulaştıran Allah'a şükretmemesi, onun akıbetinin kötü olmasına işarettir" denmiştir.
İmam Gazâlî, Minhac'ül-Abidîn adlı kitabında şöyle der: ”Tevbenin başlangıcı üçtür:
Birincisi, günahların sonucunun çirkinliğini hatırlamak;
İkincisi, Allah'ın, takat getiremiyeceğin gazabının ve hoşnutsuzluğunun sonucunu hatırlamak;
Üçüncüsü ise, zayıflığını ve imkânların azlığını hatırlamaktır."
Güneşin ısısına, polisin tokatına, karıncanın ısırmasına dayanamıyan kimse, cehennemin ateşine, zebanilerin kamçısına, kocaman yılanların ısırmasına ve ateşten yaratılan katır gibi akreplere nasıl dayanır. Gazabından ve azabından Allah'a sığınırız.
Âl-i İmran 3:26
De ki: 'Ey mülkün sahibi olan Allah'ım! Mülkün gerçek sahibi ve mülkünde dilediği gibi tasarruf eden sensin.
Dilediğine mülk verir, dilediğinden çekip alırsın. Dilediğini aziz kılar, dilediğini zelil edersin. Dilediğini dünyada başarı ve zafer vermek suretiyle yüceltir, dilediğini de herhangi bir vasıta ve engel olmadan savunmasız bir şekilde zelil edersin.
Hayır, senin elindedir. Bütün hayırlar senin kudretindedir. Meşîetinin gereği olarak, ya kısarsın veya yayarsın. Her şeyin Allah'ın kudretinde olmasına rağmen, ”hayr'ın tahsis edilmesi, edebe riâyet içindir. Yüceltmede veya zelil etmede
Senin her şeye gücün yeter.
Âl-i İmran 3:27
Geceyi gündüze katarsın, gündüzü de geceye katarsın. Geceyi kısaltıp gündüzü uzatarak, geceyi gündüzün içine sokarsın. Böylece geceler dokuz saat, gündüzler ise onbeş saat olur. Geceyi uzatıp, gündüzü onun içine sokarsın. O zaman da, geceler uzun, gündüzler kısa olur.
Ölüden diri çıkarırsın, diriden de ölü çıkarırsın. Yani, nutfeden canlı, yumurtadan kuş, cahilden âlim, âlimden cahil, mü'minden kâfir, kâfirden mümin, kuru yerden de bitki yaratırsın.
Dilediğine sayısız nimetler verirsin.' Bu büyük işleri yapmaya gücü yeten kudretin, mülkü Acemlerin elinden alıp Araplara vermek ve Acemleri zelil etmek, Arapları da yüceltmek... gibi hususlara öncelikle gücü yeter. Bu gibi şeyler, O'nun için çok daha basittir.
Bazı kitaplarda şöyle denir: ”Ben, padişahların padişahı olan Allah'ım! Padişahların perçem ve kalbleri, benim elimdedir. Kullar bana itaat ederlerse, onlara rahmet ederim. Bana isyan ederlerse, onlara ceza veririm. Padişahlara sövmekle uğraşıp durmayın. Bana tevbe edin ki, size onları şefkatli kılayım."
Bu sözler, ”nasılsamz, öyle idare edilirsiniz" anlamındadır. Bunun açık anlamı da şudur: Allah'a itaatkâr insanlar iseniz, sizi merhametli insanlar yönetir. İsyankâr insanlar iseniz, o zaman size ceza veren gaddar insanlar tarafından yönetilirsiniz.
Burada valilerin, idare ettikleri insanların hâl ve hareketlerine göre olduklarına işaret vardır. Halk iyi ise, valiler de iyidir. Halk kötü ise, valiler de kötüdür. Her müslüman, Allah'a niyazda bulunup, tevbe etmelidir. Özellikle, gaddarlık ve zulüm yayıldığı zamanlarda. Valinin zulmü veya adaleti, ekinlerde, ağaçlarda, meyvelerde veya sağılan hayvanlarda belli olur. Eğer vali zalim olursa, hayvanların sütü, ekinlerin bereketi ve ağaçların meyvesi azalır. Ticaret kervanları şehirlere uğramaz. Çünkü vali zalimdir, fenadır ve uğursuzdur. Vali âdil olursa, durum bunun tersine olur.
Ömer b. Abdülaziz halife olduğu zaman, Tavus ona şöyle yazmış : ”Eğer işinin tümünün hayır olmasını istiyorsan, hayırlıları çalıştır." Ömer de : ”Bu, bana öğüt olarak yeter" demiştir.
Âl-i İmran 3:28
Mü'minler, kendileri gibi
mü'minleri bırakıp da inkarcıları dost edinmesin. Bu âyet, mü'minlerin, akrabalık, arkadaşlık, komşuluk ve buna benzer şeyler sebebiyle, inkarcılarla dostluk kurmasını yasaklamıştır. Mü'minlerin sevgileri de, nefretleri de Allah'ın rızâsı dışında olmamalı. Ya da, savaş ve diğer dinî konularda, onlardan yardım istenmesin. Burada, dostluğun, mü'minlerin hakkı olduğuna işaret edilmiştir. Mü'minlerle kurulan dostluk, inkarcılarla kurulan dostluktan daha kapsamlı ve sağlamdır.
Kim böyle yaparsa... Her kim mü'minleri bırakır da, inkarcıları dost edinirse,
Allah'a olan dostluğundan sıyrılmış olur. Bu da akla uygun bir iştir. Çünkü dostu dost edinmekle, düşmanını dost edinmek birbirinin zıddıdır.
Şair şöyle der:
Düşmanımı seviyor sonra da
Benim dostum olduğunu iddia ediyorsun.
Bu durumda, aptallık senden uzak değildir.
Oysa dost, seni seven, düşmanına da huğzedendir.
Meğer ki, onlardan gelecek olan bir tehlikeden sakınmış olasınız.
Burada, bir istisna vardır. Sanki denilmiştir ki: ”İnkarcıları hiçbir halde dost edinmeyin. Ancak onlardan korkmanız halinde dost edinebilirsiniz. Bu da ya kâfirlerin galip gelmesinden korkmakla olur, ya da bir mümin onlar arasında kalmış olur. Bu durumda kalbler tamamen iman etmiş olarak, inkarcılara düşmanlık ve kinle dolmuş bir halde onlara dostluk gösterir olmak caizdir.
Allah size, kendisinden korkmanızı emrediyor. Gidiş de O'nadır.
Allah, O'nun düşmanlarını dost edinmeniz halinde, sizleri korkutuyor. Bu çok şiddetli bir ceza ve tehdittir. Sonuçta bütün yaratılmışlar, Allah'ın huzurunda hesaba çekilecek, işlediğinin karşılığını görecektir.
Âl-i İmran 3:29
İnkarcıları dost edinenlere
De ki: Göğüslerinizde olanı, gizleseniz de, açıklasanız da Allah onu bilir. Kendisine vardığınızda, sizi hesaba çekecektir.
Göklerde ve yerde olanı da bilir. Gizli veya açık hiçbir sırrınız, Allahü teâlâ'dan gizli kalmaz. Burada, özelden sonra genel zikredilerek, pekiştirme yapılmıştır.
Allah her şeye kadirdir.' Size yasak kılman şeyleri yapmaktan çekinmezseniz, Allah'ın gücü, sizi cezalandırmaya yeter. Bu ifade, ”Allah size, kendisinden korkmanızı emrediyor" ifadesinin açıklanmasıdır.
Padişahın kölelerinden biri, padişahın durumdan haberdar olması için, her tarafa gözcüler koyduğunu ve kölenin gizli hallerini öğrenmek için casuslar yerleştirdiğini bilse, tedbirini iyi alır ve yaptığı her işte uyanık davranır. Böylece kendisini korumuş olur. Peki, Allahü teâlâ 'nın da, gizli ve açık her şeyi bildiğini, her şeye hükümran olduğunu bilenler neden aklını başına almıyorlar?...
Akıllı kimse, Allah'tan korkar, mü'minleri dost, inkarcıları düşman edinir, sevgiyi de, nefreti de Allah için besler. ”Allah için sevgi, Allah için nefret" ilkesi, iman esaslarından olup, çok büyük bir kapıdır. Hâlis sevgi ancak, bâtmî bir tasfiyeden sonra mümkündür.
Şair der ki:
Kişiye kendisim sorma. Arkadaşına bak, kendisini tanırsın. Çünkü her arkadaş, arkadaşına uyar.
Mü'min, inkarcılardan ve günahkâr yakınlardan, dostluğu kesmenin gerekli olduğunu bilmelidir. Lokman sûresi, 15. âyette şöyle buyurulur :
"Ey insan! Eğer anne ve baban seni, bilmediğin bir şeyi Bana ortak tanımaya zor lar sa, onlara itaat etme." Bir kimse, senin kötü yola düşmene sebep olacaksa, ondan uzak durman şarttır. O kimse senin yakının bile olsa, durum böyledir. Çünkü âyet, bunu ifade ediyor.
Âl-i İmran 3:30
O gün herkes, ne hayır işlediyse, karşısında hazır bulacak; ne kötülük de yaptıysa, onunla kendi arasında uzak bir mesafe olmasını isteyecek... Kıyamet gününde, mükellef kimseler, yaptıkları iyi amelleri, Allah'ın emriyle yanlarında hazırlanmış olarak bulacaklar. Kötü şeyleri de, yine yanlarında hazırlanmış olarak bulacaklar. Herkes, işlemiş olduğu hayır ve serlerin yazılı bulunduğu sayfayı, hazır olarak bulduğu gün kendisi ile, yaptığı kötü şeyler arasında, doğu ile batı arasındaki mesafe kadar geniş mesafe olmasını ve bu kötü şeyi işlememiş olmasını ister.
Allah sizi kendisinden sakındırır. Yani o zaman Allah: ”Benim azabımdan korkun" der.
Allah, kullarını pek çok esirgeyendir. Allah'ın, kullarını korkutması, onları gazabından sakındırıp, rızâsına sevkeder. Allah kullarını, şefkatli bir babanın çocuğunu kötülüğe düşürecek şeylerden sakındırması gibi sakındırır.
Akıllı kimselerin yapacağı şey, nefislerini kötü huylardan temizlemek, kalblerini dünyanın pisliklerinden arındırmak ve sâlih amellerle Allah'ın rızâsını elde etmeye çalışmaktır. İhtiyaç anında ve Allah katında aradığını bulabilmesi için, bunları yapmak zorundadır.
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Ey şefkatli, bahşiş kâr, ikram ve celâl sahibi olan Allah'ım! Doğu ile batı arasını açtığın gibi, benimle günahımın arasını da aç. Beyaz elbisenin kirden paklandığı gibi, beni de hatalarımdan arındır ve beni soğuk kar suyu ile yıka. Allah'ı, ona layık olan hamd ile tesbih ederim. Yüce Allah'tan bağışlanma dilerim ve ona tevbe ederim."
Âl-i İmran 3:31
De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin. Bu âyet, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem), Ka'b b. Eşref ve ona tâbi olanları İslâm'a davet etmesi ve onların da:"Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz" demeleri üzerine nazil olmuştur. Allahü teâlâ nebisine, inkarcılara şöyle seslenmesini bildiriyor:
"Ben Allah'ın elçisiyim. Sizi O'na çağırıyorum. Eğer O'nu seviyorsanız, O'nun dininde beni örnek alın ve bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin ve sizden razı olsun"
ve günahlarınızı bağışlasın.' Allahü teâlâ, sizin kalblerinizden perdeleri kaldırsın, aşırılıklarınızı gidersin, sizi cennetlerine yaklaştırıp ve katında sizlere yer hazırlasın.
Allah, ğafûr ve rahimdir. Gönderdiği elçiyi sevip, onun emrine uyanları affedip bağışlar.
Âl-i İmran 3:32
De ki: 'Allah'a ve Rasûl'e itaat edin.' Bütün emir ve yasaklarda, Allah'ın elçisine uyun. Allah'ın elçisine uymaktan
eğer yüz çevirirlerse, şüphesiz Allah da inkarcıları sevmez. Yani onlardan razı olmaz ve onları anıp, yüzlerine bakmaz. Bu âyet Hazret-i Peygamber'in yüceliğine de işaret etmektedir. Çünkü Allahü teâlâ, kendisine uymayı, habibine uymaya bağlamış, kendisine itaati da, ona itaat etmekle beraber zikretmiştir. Her kim, Allah'ı sevdiğini iddia eder de, peygamberin yoluna aykırı hareketlerde bulunursa, Kur'an nassıyla o kimse yalancıdır.
Şair de şöyle der:
"İlâhı sevdiğini göstermeye çalışırken, ona isyan ediyorsun Yemin ederim ki hu çok alçak bir iştir. Eğer sevgin doğru olsaydı, ona itaat ederdin. Çünkü, seven sevdiğine itaat eder."
Allah'ı sevdiğini iddia edip de peygamberinin sünnetine uymayan kimse davasında yalancıdır. Çünkü, bir kimseyi seven, onun özel dostlarını ve onunla beraber olanları da sever. Kölesini, cariyesini, evini, yerini... Bu durum, aşkın kanunu ve sevginin esasıdır. Bu anlamda, Mecnun el-Âmiri şöyle der:
"Ülkeye, Leylâ'nın ülkesine varabilsem, Perde sahibini, perde sahibini öpebilsem, Gönlüme dolan ülke sevgisi değil, ülkedekinin sevgisidir. ”
Kâsânî, ”De ki: 'Allah'a ve Rasûl'e itaat edin.'“ âyetinin tefsirinde şöyle der: ”Eğer habibime uymaya gücünüz yetmezse, en azından, kendisiyle emrettiğim şeye itaatkâr olun. Mürid, murada uyup, onun emrine sarılmalıdır. 'Eğer insanlar, rasûle tâbi olmaktan 'yüz çevirirlerse', inkarcı kâfirlerin durumuna düşerler. 'Şüphesiz Allah’da inkarcıları sevmez.'"
Rivayet edildiğine göre: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Ömer'in (radıyallahü anh) elini tutmuştu. Ömer ona dedi ki: ”Ey Allah'ın elçisi, nefsim hariç, sen bana her şeyimden daha sevgilisin." Bunun üzerine Hazret-i Peygamber: ”Muhammed'in nefsi, yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, ben kendisine, kendisinden daha sevgili olmadıkça, hiç biriniz iman etmiş olamazsınız" buyurdu. Hazret-i Ömer de: ”Allah'a yemin ederim ki, şimdi sen bana, kendimden daha sevgilisin" dedi. Hazret-i Peygamber de: ”Şimdi imanın tamam oldu ey Omer" buyurdu.
Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: ” Direnen hariç, bütün ümmetim cennete girecektir."“Direten kimdir Ey Allah'ın elçisi?" diye soranlara da: ”Kim bana itaat ederse cennete girer. Kim de isyan ederse, direnmiş olur" cevabını verdi."
Câbir b. Abdullah anlatıyor: ”Peygamber Efendimiz uykudayken, ona melekler geldi. Meleklerden biri onun uykuda olduğunu söyledi. Diğer melek de, gözlerinin uyuduğunu, fakat kalblerinin uyanık olduğunu belirtti. Daha sonra bu melekler dediler ki: 'Bu zat (Hazret-i Muhammed) için bir benzetme yapın. ' Daha sonra şöyle bir temsil getirdiler: Adamın biri, ev yapar ve orada ziyafet vermek ister. Etrafa haberciler gönderip, ziyafet verdiğini duyurur. Davete icabet eden, eve girer ve yemek yer. Davete icabet etmiyen ise, eve girip yemek yemez. Bunu Hazret-i Peygamber için yorumlayınız ki, anlaşılsın. Daha sonra şöyle yorumladılar: Ev, cennet, davet veren ise Hazret-i Muhammed'dir. Kim Hazret-i Muhammed'e itaat ederse, cennete girer. Kim Hazret-i Muhammed'e isyan ederse, Allah'a isyan etmiş olur."
Âl-i İmran 3:33
Allah, Âdem'i, Nuh'u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini âlemlere üstün kıldı. Allahü teâlâ, Âdem peygamberi kutsî nefis ve ona layık olan ruhî melekeleri sebebiyle seçti. Ya da Hazret-i Âdem'i seçmesi onu bizzat, kendi kudret eliyle en güzel şekilde yaratmış olması, ona isimleri öğretmesi, ona melekleri secde ettirmesi ve onu, cennete yerleştirmesidir.
Nûh peygamber de, kendinden önceki şeriatları ilk defa nesneden peygamberdir. Allah, onun ömrünü uzatmış, zürriyetini bakî kılmış ve duasını kabul buyurmuştur.
İbrahim hanedanından kasıt, Hazret-i İsmail ve İshak ile onların soyundan gelen ve aralarında bizim peygamberimiz Hazret-i Muhammed'in de bulunduğu diğer peygamberlerdir. İbrahim peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ailesinin seçilmesi, onun öncelikle seçilmiş olduğunu ifade eder.
İmran hanedanı, Hazret-i İsa ve onun annesi İmran'ın kızı olan Meryem'dir. Bunların, diğer âlemlere karşı seçilip üstün kılınması, zamanında yaşayan diğer insanlara üstün kılınmasıdır. Âlemler'den kasıt, bu peygamberlerin herbirinin döneminde yaşayan diğer insanlardır.
Âl-i İmran 3:34
Hepsi de birbirinden, aynı zürriyetten
türeyen bir nesildir.
Burada zürriyetten kasıt, İbrahim ve İmran hanedanıdır. Bunlar, birbirinin devamı olan iki zürriyettir. Biri diğerinden dallanmıştır. İbrahim hanedanı, (yani İsmail ve İshak) İbrahim'den dallanmışlar. İbrahim Nuh'tan, Nuh da Âdem peygamberden dallanıp gelmiştir (salat ve selâm onlara olsun ). İsrail oğullarının son peygamberine kadar hepsi, o ikisinden dallanmıştır. İmran hanedanı da, İbrahim'in zürriyetinden gelen, Mûsa ve Harun peygamberlerdir. İsa peygamber ve annesi Meryem de böyledir.
Allah, hakkıyla işitici ve bilicidir. Kulların bütün sözlerini işitir, onların gizli ve açık bütün işlerini bilir. Kulları içerisinde, söz ve hareket bakımından, kimin istikameti doğru ise, hizmetine onu seçer. Rütbelerin en güzeli de, ”Bazılarını derecelere yükseltti..." (Bakara: 253) âyetiyle işaret edilen muhabbet rütbesidir. Bunun içindir ki, peygamberler içerisinde en üstün olan, Habîbullah Hazret-i Muhammed'dir.
Denilir ki, üç çeşit baba vardır. Doğrudan baba (gerçek baba), eğitip büyüten baba ve öğreten baba yani, hoca, öğretmen.
Âl-i İmran 3:35
Hani İmran'ın karısı: 'Rabbim, karnımdakini, hür bir kul olarak sana adadım demişti. Adamak, insanın bir şeyi kendisine vacip kılmasıdır. İmran'ın karısından kasıt, Mâsân'ın oğlu İmran'ın karışıdır. Bu da, Meryem validemizin anası ve İsa peygamberin anneannesidir. Bu da, Fakûza'nın kızı Hanne'dir. Bu hanımın kısır olduğu, yaşlanıncaya kadar çocuk doğurmadığı rivayet edilir. Bir gün, ağacın gölgesinde otururken, yavrusunu yedirmekte olan bir kuş görür. Nefsi harekete geçer ve bir çocuk temennisinde bulunarak şöyle duâ eder: ”Ey Allah'ım, bana bir erkek çocuk verirsen onu sana adakta bulunuyorum. Onu, Beytülmakdis'e tasadduk edeceğim ki, Beytül-makdis'in hizmetini görsün." Meryem'e hamile kalır, sonra da İmran ölür. Burada çocuktan akılsız varlıklar için kullanılan ”mâ" ile bahsedilmiştir. Bunun sebebi çocuğun durumu müphem olduğu ve henüz akıllılar derecesinde olmadığı içindir.
"Hür bir kul" dan kasıt, Beytülmakdis'in hizmetine verilmiş veya sırf Allah'a adanmış kul demektir. O dönemlerde, bu tür adaklar meşru idi. Beytülmakdis'e hizmetçi olarak erkek çocuğu adanır, cariye adanmazdı. Çünkü cariye, âdet haline yakalanır ve Beytülmakdis'ten dışarı çıkmaya ihtiyaç duyardı. Fakat Hanne, mutlak olarak karnındakini azat edip hür kıldı ve erkek çocuk için adağı vesile kıldı. Adamış olduğum şeyi
benden kabul buyur diye duâ bile etti. Buradaki, ”tekabbel" den kasıt, bir şeyi isteyerek kabul etmek, kabul buyurmaktır. Gerçekte ise, çocuk istemiyle duada bulunmaktır.
Sen işitir ve bilirsin,' demişti. Ey Allah'ım! Sen, işitilen şeylerden olan benim duâ ve yalvarışımı işitir ve bilgiler zümresinden olan gönlümdeki şeyi de bilirsin.
Âl-i İmran 3:36
Fakat onu doğurunca.. Hanne, erkek bir çocuk istiyordu. Oysa bir kız doğurdu. Bunun üzerine hayal kırıklığına uğradı ve üzüldü.
Ne doğurduğunu Allah bilirken, şöyle dedi: 'Onu kız olarak doğurdum. Burada, kadının ne doğurduğunu Allah'ın bilmesi ifadesi, Allah tarafından tazim için kullanılan bir ifadedir. Kadın, dişi doğurunca hayrete düşüp üzülmüştü. Bunun üzerine Allah: ”O kadın, bu hibenin kadrini bilmez. Allah ise, onun doğurduğunu ve onunla ilgili olan önemli ve çok büyük şeyleri bilir" buyurmuştu.
Erkek, kız gibi değildir. Bu da Allah'ın sözüdür. Çocuğun değerini ifade etmekte ve derecesini yükseltmek için söylenmiştir. Buna göre âyetin manası: Onun istediği erkek çocuğu kendisine verilen kız çocuğu gibi değildir. Ayetteki son iki cümle Hanne'nin ”Onu kız olarak doğurdum" sözü ile, ”ona Meryem adını verdim" sözü, arasında parantez cümlesidir. Faydası Hanne'yi teselli etmek ve çocuğa değer vermektir.
Ona Meryem adını verdim. Hanne'nin sözlerindendir. Onu, gayıpları bilen Allah'a arzetmekten maksadı, Allah'a yaklaşmak ve O'ndan çocuğu korumasını istemektir.
Onu ve zürriyetini, kovulmuş şeytandan sana sığındırırım.' Bu çocuğu ve onun çocuklarını, şeytanın şerrinden koruman için sana havale ederim. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Hiçbir çocuk yoktur ki, doğduğu zaman ona şeytan dokunmasın. Onun dokunması dolayısıyla, bağırır. Meryem ve çocuğu bundan müstesna."
Bu hadisin anlamı şudur: Doğan her çocuğa şeytan musallat olmak ister. Ancak Hazret-i Meryem'in annesinin bu duası kabul olmuş, Meryem ve onun çocuğuna şeytan musallat olamamıştır.
Âl-i İmran 3:37
Rabbi onu, güzellikle kabul etti. Allahü teâlâ, erkek çocuk yerine Meryem'i adak olarak kabul etti ve ona razı oldu. Meryem, küçük ve kız olmasına ve mescide hizmet edebilme gücü olmamasına rağmen, Allah onu kabul etti.
Onu bir bitki gibi güzelce büyüttü. Allahü teâlâ Meryem'i her şeye rağmen kabul etti. Çünkü annesi, başlangıçtaki niyetinde çok samimiydi ve sonunda da utanıyordu.
Ve Zekeriyya'yı da onun Meryem'in
bakımıyla görevlendirdi. Meryem'in menfaatlerini koruyup, işlerini yapmakla
Zekeriyya peygamber görevlendirildi. Zekeriyya ona kefil oldu. Kefil demek, bir başkasına bakan ve onun menfaatlerini koruyan demektir. Hadis-i Şerifte: Şehadet ve orta parmağına işaret ederek ”Ben ve yetime kefil olan şöyle yanyanayız ”' buyurulur.
Rivayet edilir ki: Hanne doğurduğu zaman, Meryem'i bir bez parçasına sarıp mescide götürdü. Onu din adamlarının yanına bırakıp şöyle dedi: ”Bu küçük adak, işte huzurunuzda. Onu alınız." Meryem'i alma konusunda yarışa girdiler. Çünkü o, liderlerinin çocuğuydu. Bunun üzerine Zekeriyya: ”Onu almaya ben daha çok hak sahibiyim. Çünkü teyzesi benim yanımda," dedi. Adamlar: ”Hayır, olmazsa kura çekelim" dediler. Daha sonra, Ürdün nehri kenarına gidip, vahiyleri yazdıkları kalemlerini o nehre attılar. Kimin kalemi yükselirse o tercih edilecekti. Bunu üç defa denediler. Her defasında, Zekeriyya'nın kalemi su yüzüne çıktı. Diğerlerinin kalemi battı. Böylece Meryem Zekeriyya'nın yanında kaldı.
Zekeriyya her mihraba girişinde, yanında bir yiyecek bulur...
Söylendiğine göre, Zekeriyya, Meryem için mescitte bir mihrap, yani bir oda yapmıştı. Oraya merdivenle çıkılırdı. Zekeriyya, oraya tek başına girerdi. Çıkarken de yedi kapıyı Meryem'in üzerine kapatırdı. Her yanına varışında da orada değişik yiyecekler bulurdu. Kışın yaz meyveleri, yazın ise kış meyveleri bulurdu
ve: 'Ey Meryem, bu sana nereden?' derdi. Çünkü bu yiyecekler bu dünyadakilere benzemiyordu, mevsimleri değişikti.
(O) küçük Meryem:
'Bu Allah katmdandır. Şaşma ve bunu garip karşılama, çünkü
Allah, dilediğine sayısız rızık verir,' derdi. Allah'ın vereceği nimetlerin çokluğunu hesap edemezsiniz. Onları takdir bile edemezsiniz. Bu ifade, nimetlerin Allah katından olduğunu açıklamak içindir. Âyet-i kerime'de, evliyanın kerametine işaret vardır. Kerameti inkâr eden, bu durumu, Zekeriyya Peygamberin peygamberlikten önceki harikuladeliklerinden ve onun peygamberliğinin esasından sayar.
Rivayet edildiğine göre, kıtlık senesinde Hazret-i Peygamber acıkmıştı. Fatıma validemiz ona, iki pide ile bir parça et verdi. Validemiz, Hazret-i Peygamber'i kendisine tercih etmişti. Peygamber efendimiz de, aldıklarını ona iade etti ve ”gel kızım" dedi. Validemiz gelip tabağı açtı. Bir de ne görsün? Tabak et ve ekmekle dolu. Bunun üzerine donakaldı ve Allah katından geldiğini bildi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber, ”Bunlar sana nereden geldi? ” buyurdu. Falıma validemiz de ”Allah'tan! Allahü teâlâ dilediğini hesapsız bir şekilde rızıklandırır" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: ”Seni, Israiloğullarının hanımefendisi Meryem'e benzeten Allah'a hamd olsun." Daha sonra Peygamber efendimiz, Hazret-i Ali'yi, Hazret-i Hüseyin'i ve ehl-i beyti topladı. Hepsi bu tabaktan yeyip doydular, yemek de olduğu gibi kaldı. Fatıma validemiz de komşulara dağıttı.
Selef-i sâlihinin, sahabenin, tabiînin ve daha sonra birçoklarının kerametleri ortaya çıkmıştır.
Süfyan-ı Sevrî, Şeybân-ı Râî ile birlikte haccediyormuş. Önlerine arslana benzeyen yırtıcı bir hayvan çıkmış. Süfyan, Şeyban'a demiş ki : ”Bu hayvan hakkında görüşün nedir?" Şeyban 'korkma' demiş ve kulaklarını tutarak birbirine sürmüş. Hayvan da baygın bir şekilde bakarak kuyruğunu sallamış. Bunun üzerine Süfyan: ”Bu şöhret ne?" diye sormuş. Şeyban da şöyle cevap vermiş: ”Şöhretten korkmasaydım, azığımı bu hayvanın sırtına yükler ve Mekke'ye giderdim.
Âl-i İmran 3:38
Orada Zekeriyya Rabbine duâ etti ve: Zekeriyya peygamber, Meryem'in Allahü teâlâ katındaki makbûliyetini görünce, kendisinin yaşlı olmasına, hanımının da yaşlı ve kısır olmasına rağmen, kendisinin de Hamıe'nin çocuğu gibi asil bir çocuğu olmasına heveslendi.
'Rabbim, bana kendi tarafından temiz bir zürriyet ver diye duâ etti. ”Kendi tarafından" ifadesinden maksat, normal halin dışında, Cenab-ı Hakk'ın kudretinden bir çocuk istemektir. Temiz zürriyet: Sâlih, mübarek, takva sahibi ve kendisinden razı olunan çocuktur. Zürriyet, nesil demektir. Temiz: Huyları ve amelleri temiz olan, kendisinde ayıplanacak ve kötü görülecek bir şey olmayan demektir.
Sen duayı hakkıyla işitensin,' dedi. Duayı işitenden maksat, kabul edendir. Bu ifade ”Allah, ona hamdedeni işitir" ifadesi gibidir. Duaya icabet etmeyen, işitmemiş demektir. Dense ki: Zekeriyya peygamber, Meryem'in durumunu görmeden önce de Allah'ın kudretini biliyordu. Fakat neden daha önce istekte bulunmadı? Bizim cevabımız şudur: İnsan bir şeyi önceden bilmiş bile olsa, gözüyle gördükten sonra hevesi daha çok artar.
Âl-i İmran 3:39
O, mihrapta durup namaz kılarken, melekler ona nida etti:
Zekeriyya peygamber, mihrapta, yani Meryem'in odasında namaz kılarken, melekler ona nidada bulundu. Meleklerden maksat Cebraildir. Cebrail, meleklerin reisi olduğu için onu yüceltmek için çoğul şeklinde getirilmiştir.
Gerçekten Allah sana, kendisinden bir kelimeyi tasdik edici, efendi, nefsine hâkim ve sâlihlerden bir peygamber olmak üzere Yahya'yı müjdeler.' Yahya, doğacak çocuğun adıdır. Kendisinden bir kelime ise, Hazret-i İsa peygamberdir. İsa peygambere ”kelime" adı verilmesinin sebebi, ”ol" kelimesi ve emriyle babasız olarak dünyaya gelmesindendir.
Süddî der ki : Yahya peygamberin annesi, İsa peygamberin annesiyle karşılaşmış ve demiş ki: ”Ey Meryem, hamileliğimi hissettim." Meryem de demiş ki: ”Ben de hamileyim." Yahya'nın annesi: ”Karnımdakinin, senin karnındakine secde ettiğini hissediyorum" demiş. Yahya peygamber, İsa peygamberden altı ay daha büyüktü, İsa peygamber göğe yükseltilmeden önce, Yahya peygamber öldürüldü. Yahya peygamber, toplumunun şereflisi ve başkam idi.
Yahya peygamber nefsine çok hâkim olup, imkânı varken bile şehevî arzularına gem vururdu. Rivayete göre, bir sabah çocuklarla karşılaşmış ve çocuklar onu oyuna çağırmış. O da ”Oyun için yaratılmadım" demiş. Yahya peygamberin, nefsine çok hâkim olmasının bir anlamı da, onun, güç ve imkânı olduğu halde, kadınlardan yüz çevirmesidir.
"Nebi" (peygamber) den maksat, bulûğ çağma erdiği zaman, Yahya'ya vahiy gelmiş olması, ”sâlihler" den maksat da, Yahya'nın sâlih insanlar olan peygamberlerin sulbünden gelmiş olmasıdır.
Âl-i İmran 3:40
Melekler Zekeriyya'ya nidada bulunup, kendisine bir çocuk müjdesi verince, âdet dışı olacak bu çocuğa Zekeriyya şaşakaldı ve
Dedi ki: 'Rabbim, ben yaşlanmışken, karım da kısırken nasıl bir oğlum olabilir?' Bu ifadeden, meleğin kendisine bir çocuk müjdesi vermiş olduğu anlaşılmaktadır. Zekeriyya peygamberin 99 yaşında, eşinin de 98 yaşında olduğu söylenir. Ayrıca bu hanım, kısır olup çocuk doğurmaya elverişli de değilmiş.
Bunun üzerine
Allahü teâlâ :
'İşte böyle, Allah ne dilerse yapar,' dedi. Allahü teâlâ, dilediği zaman, kulların akıllarına durgunluk verecek harikulade şeyler yaratmaya kadirdir. Ayette görüldüğü gibi, 99 yaşında yaşlı bir erkek ve yine yaşlı ve kısır bir hanımdan kendi kudretiyle çocuk dünyaya getirmesi de bunlardan biridir.
Âl-i İmran 3:41
Bunun üzerine Zekeriyya peygamber,
Rabbim bana hamileliğin gerçekleşeceğine veya istenilen şeyin tahakkuk edeceğine dair
bir nişan ver,' dedi. Allahteâlâ da :
'Senin nişanın, işaret haricinde peşpeşe
üç gün insanlarla konuşmamandır. Bununla beraber Rabbini çok anıp, akşam sabah Ö'nu tesbih et,' buyurdu. Zekeriyya peygamber bu çocuk nimetinin şükrünü eda edebilmek için üç gün peşpeşe insanlarla konuşmayacaktı. Meramını sadece işaretle ifade edecekti. Allahü teâlâ 'yı sabah akşam zikir ve tesbih edecekti ki, Zekeriyya'nın lisanı zikir ve tesbihte çok güzeldi. Bu da bir mucize idi. İkinci bir görüşe göre, buradaki zikirden maksat, kalble yapılan zikirdir. Çünkü, Allahü teâlâ 'nın muhabbetine dalanlar, âdet olarak bir süre lisanla zikre devam ederler. Kalb Allah'ı zikretmenin nuruyla dolduktan sonra, diller susarlar ve kalb zikretmeye başlar.
Biliniz ki zikirler de birkaç çeşittir. Dille yapılan zikir, kalble yapılan zikre göre daha noksandır. Rivayet edildiğine göre, İsa peygamber (aleyhisselâm) zikirde en yüksek mertebeye ulaştığı zaman, şeytan gelmiş ve şöyle demiş: ”Ey İsa! Allah'ı zikret." Şeytanın, Allah'ı zikretmeyi emretmesi karşısında İsa peygamber hayrete düşmüş. Çünkü şeytanın varlığı, bunun zıddını gerektirirdi. İsa peygamber ”kaybol ey Allah düşmanı" demiş. Daha sonra, İsa peygambere iğva vererek onu, kalbî zikir mertebesinden lisanî zikir mertebesine düşürmek istediği anlaşılmış. Bu mertebe, İsa peygamberin makamına göre, daha alt bir mertebedir.
Kuşeyrî şöyle der: ”Kulun, Allah'ı dille zikretmesi, o kulu, kalble zikrin devamına ve zikrin tesirine ulaştırır. Bir kul, Allah'ı kalbi ve diliyle zikrederse, o kul hal ve gidişatında Allah'ı kâmil bir şekilde vasfetmiş demektir."
Sehl b. Abdullah der ki: ”Hiçbir gün yoktur ki Allahü teâlâ şöyle nidada bulunmasın:'Ey kulum, bana hiç âdil davranmadın. Seni hatırlıyorum, beni unutuyorsun. Seni kendime çağırıyorum, sen benden başkasına gidiyorsun.
Senden belâları uzaklaştırıyorum, sen hatalara dalıyorsun. Ey Adem oğlu!
Yarın bana geldiğin zaman ne diyeceksin?"'
Hüseyin der ki: ”Üç şeydeki tad ve zevki kaybettiniz. Bunlar, namaz, zikir ve okumadır. Bulabilirseniz ne âlâ, bulamazsanız bilmiş olunuz ki, kapılar kapanmıştır."
Âl-i İmran 3:42
Hani melekler: Meryem süresindeki ”Ona ruhumuzu (Cebrail'i) göndermiştik de tam bir insan olarak görünmüştü." (Meryem: 17) bu âyetin de işaret ettiğine göre, burada melekten kasıt, Cebrail'dir. Cebrail, meleklerin başkanı olduğu için, onu tazimden ötürü çoğul olarak ”melekler" denilmiştir.
'Ey Meryem! Şüphesiz ki... Cebrail'in Meryem'le konuşması ona vahiy değildir. Çünkü Allahü teâlâ, ”Senden önce ancak kendilerine vahyettiğimiz erkekleri peygamber olarak gönderdik. ” (Nahl: 43) âyetinde, peygamberlerin erkeklerden olduğunu belirtmiştir. Kadınların peygamber olamayacağı konusunda icmâ olup, ona keramet olarak şifahî olarak söylemiştir. Çünkü, evliyanin kerameti bir gerçektir.
Allah sana seçkin bir özellik verdi. Yani Allah seni, annenden güzellikle kabul edip Zekeriyya'nın himayesinde büyüttü ve sana birtakım kerametler verdi.
Seni tertemiz kıldı yani seni, kötü işlerden, çirkin âdetlerden, sana insanların dokunmasından ve hayız-nifastan beri kıldı
ve seni dünyanın kadınlarına üstün etti,' demişti. Allahü teâlâ, İsa peygamberi sana babasız olarak bağışlayarak seni diğer kadınlardan ayırdı ve sizin ikinizi âlemlere ”âyet" kıldı.
Âl-i İmran 3:43
'Ey Meryem, namazda
huşu ile Rabbinin divanına dur. Allahü teâlâ için kıyamları uzat.
Secde et ve rükû edenlerle birlikte sen de rükû et.'
Burada namazın erkanı zikredilerek Meryem validemize cemaatle namaz kılmak emredilmiştir. Kunût, kıyamın uzunluğu demektir. Sücûd ve rükû'un zikredilmeleri, namazın rükünlerinin yerine getirilmeleri konusunda mübalağa ifade ederler. Secdenin rükûdan önce zikredilmesi de, onun, namazın en faziletli rüknü ve huşunun en öte mertebesi olmasındandır. Namazın zahiri görünümünde düzenin böyle olması gerekmez.
Âl-i İmran 3:44
Bunlar, sana vahy etmek te olduğumuz gayb haberleridir. Kıssada sana, gayba ait bazı haberler anlattık. Anlatılan bu haberler ancak, ya gözlemle, ya kitaptan okumakla veya bir bilgin'in anlatmasıyla öğrenilebilecek şeylerdir. Yahut da Allah'ın vahyetmesiyle. Bu, ilk üçü değildir. Dördüncüsü gerçekleşti ki, o da vahiydir. Allah bunları sana, peygamberliğinin bir delili olarak anlatıyor ki, seninle çekişenler durumu kavrasınlar.
"Vahy" kelimesi Kur'ân'da şu anlamlara gelir:
1) Peygamberlere bir şey bildirmek. (Bkz. Nahl: 43)
2) İlham etmek. (Bkz. Kasas: 7)
3) İstenen anlamı bildirmek. (Bkz. Zilzâl: 5)
4) İşaret etmek. (Bkz. Meryem: 11)
Aslında bütün bunlar, gizlice bildirme anlamına gelir.
Meryem'i onlardan hangisi himayesine alacak diye kalemlerini atarlarken, sen yanlarında değildin. Meryem'i alıp yetiştirme konusunda ihtilâfa düştükleri ve Tevrat'ı yazan kalemlerini attıkları zaman, sen onların yanında değildin.
Kuranın böyle ifade etmesi, müşriklere Hazret-i Muhammed'e vahiy geldiğini bildirmek ve onu inkâr edenlerle alay etmek içindir. Onlar, senin bilgin olmadığını biliyorlar, kitap okumadığını da biliyorlar. Herhangi bir peygamberle arkadaşlık edip, ondan bazı şeyler dinlemediğini de biliyorlar. Geriye sadece gözlem kaldı. O da, imkânsız bir şey.
Çekişirlerken de yine yanlarında değildin. Meryem'i alıp büyütme konusunda ihtilafa düşmüşlerdi. Bu âyet, Hazret-i Meryem'in faziletine işaret etmektedir. Çünkü Allah onu, âlemlere karşı seçip, üstün kılmıştır.
İbn Abbas, Hazret-i Peygamber'in şöyle buyurduğunu söyler: ”Dünya hanımlarının efendisi şunlardır: Meryem, sonra Fatıma, sonra Hatice ve sonra da Asiye."m Bu hadis, hasen bir hadistir ve âyetin anlamına uygundur. Âyette de Meryem'in bütün dünya kadınlarından daha faziletli olduğu bildirilmiştir.
Hazret-i Enes (radıyallahü anh) rivayet ediyor: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ”Dünyadaki kadınlardan İmran'ın kızı Meryem, Huveylid'in kızı Hatice, Muhammed'in kızı Fatıma ve Firavunun karısı Asiye sana misâl olarak yeter..'
Bu hadisler, sayılan dört kadının, diğer kadınlardan üstün olduklarını ifade etmiştir. Biliniz ki, kemal ehli çok erkekler vardır. Hanımlarda, bu dört kişiden başka kemal (olgunluk) ehli yoktur. Kemal ehli demek, iyilik, fazilet ve takvada son derece ilerde olmak demektir. ”Kemal", kâmilin elde etmeye daha lâyık olduğu şey demektir. Peygamberlik, hanımların yapacağı şeyler cümlesinden değildir. Çünkü peygamberlik, açıklık ve daveti gerektirir. Kadınların durumu ise kapalılığı gerektirir. Peygamberlik, kadınlar için bir kemal değildir. Kadınların kemali ”sıddîkiyet"tir. O da peygamberliğe çok yakındır. Siddik demek, bütün hal, hareket ve sözlerinde dosdoğru olan demektir. Hanımlar içerisinde de, erkeklerin makamına ulaşan kâmil hanımlar, arif hanımlar vardır. Bunlar da bir anlamda erkektirler. Bir şâir şöyle der:
Eğer kadınlar bize söylendiği gibi olsaydı, Erkeklere tercih edilirlerdi.
"Güneş" kelimesinin dişi kabul edilmesi ayıp değildir. ”Hilâl" kelimesinin erkek kabul edilmesi de övünç değildir.
Âl-i İmran 3:45
Melekler demişti ki: 'Ey Meryem! Allah, kendinden bir kelimeyi sana müjdeliyor. Burada da ''melekler''den kasıt, Cebrail (aleyhisselâm)'dir. Tazim için çoğul olarak kullanılmıştır. '''Kelime''den kasıt, ”Kün: Ol" kelimesidir. Aslında her yaratığın meydana gelmesi bu kelime yani ”ol" emri sebebiyle ise de, Hazret-i İsa hakkında insanlar arasında bilinen zahirî sebep yok olduğu için onun meydana gelmesinin bu kelimeye isnad edilmesi daha tam ve daha kâmildir. İsa peygamberin ”kelime" olarak ifade edilişi, en tamamlayıcı ve en mükemmel bir tarzdır.
Adı, Meryem oğlu İsa Mesih'tir. Mesih, ”siddik ve fâruk" gibi şerefli bir lâkap olup, İbrânice'de ”meşih" diye tabir edilir. Anlamı ise, ”mübarek" tir. ”Meryem oğlu", İsa'nın sıfatıdır.
Burada hitap, Meryem'e yöneltilmiştir. Öyleyse ”oğlun İsa" denmesi gerekirdi. Halbuki ”Meryem oğlu İsa" denmiştir. Çünkü, peygamberler annelerine değil, babalarına nispet edilirler. Burada, İsa'nın babasız olarak dünyaya geleceğine ve annesine nisbet edileceğine dikkat çekmek için böyle ifade edilmiştir. Onun için Meryem validemiz, âlemlerin kadınlarına tercih edilip, faziletli kılınmıştır.
Dünyada da, peygamberlikle ve insanların önüne geçmesiyle,
âhirette de şefaat etmesiyle ve cennetteki üstün derecesiyle İsa'nın
sânı yüce ve Allah'a yakın kılınanlardandır. İsa peygamber, göğe yükseltilip, meleklerlerle arkadaşlık etmesi ve Rabbine varmasıyla yakınlardan olmuştur.
Âl-i İmran 3:46
Beşiğinde de, yetişkinliğinde de insanlara söz söyleyecektir.
Hazret-i İsa, hem çocukken, hem de yetişkin haldeyken, tıpkı bir peygamber gibi insanlara hitap edecektir. Bunun çocukluk ve yetişkinlikteki hitabı arasında hiçbir fark olmayacaktır. Şüphesiz bu da en büyük mucizelerden biridir.
Rivayet edildiğine göre: İsa (aleyhisselâm) 30 yaşına varınca, Allah onu, İsrail oğullarına peygamber olarak gönderdi. Peygamberlikte 30 ay kaldı. Sonra göğe yükseltildi. ”Yetişkinlik" (kehl), 40 yaşını geçip yaşlılığa yaklaşan demektir. İsa peygamber, yetişkinken insanlara hitap etmeyip, genç yaşta göğe yükseltildi. Dünyanın sonunda yere indirildiği zaman hitap edecek. Deccal'i de o zaman öldürecek.
O sâlihlerdendir.' Allah'ın, ”sâlih" sözünü zikretmesi, kişinin bundan daha üstün bir mertebesi olamıyacağına işarettir.
Âl-i İmran 3:47
Meryem, Rabbine tazarruda bulunarak
dedi ki: 'Ey Rabbim! Benim nasıl çocuğum olabilir? Burada, Allah'ın şanını yüceltmek için bir hayret ifadesi vardır. Normalin dışında bir olay olduğu zaman, beşerin hayret etmesi gerekir. Babasız bir çocuğun dünyaya gelmesinde de âdet dışı bir olay cereyan etmiştir. O zamana kadar, öyle bir âdet görülmemişti.
Bana herhangi
bir insan dokunmadı.' Yani ben, hiçbir insanla cinsel ilişki kurmadım. Benim bu halim çocuk yapmaya engeldir.
Allah: 'İşte böyle, Allah, ne dilerse yaratır. Bir işe hükmedince ona ancak ”ol" der, o da oluverir' dedi. Allah, yaratmak istediği şeyi diler ve istediği gibi yaratır. İsa peygamberi tuhaf bir şekilde babasız olarak yaratmış olduğu gibi... Bir şeyi yapmaya karar verip ona hükmettiği zaman, ona sadece ”ol" demesi yeter. O da hemen oluverir. Bu durum, Allah'ın kudretinin kemalini ve takdir ettiği şeyleri, meşîeti (dilemesi) gereği yaptığını gösterir. Ayrıca burada, itaat eden yaratılmışın, emredici olan Allah'ın gücünü anlaması için yaratıcılıktaki hızına da işaret edilmiştir.
İbn Abbas der ki: ”Meryem validemiz odasındayken, karşısına bir perde oluşuverdi. O, üzerinde beyaz elbiseler olan Cebrail (aleyhisselâm) di. Meryem'e, yaratılışı tam bir insan şeklinde göründü. Onu görünce: ”Eğer takî (takva sahibi biri) isen, senden Rahmana sığınırım" dedi. Sonra (Cebrail) gömleğinin yakasına üfledi, bu üfleme rahime ulaştı ve hamile kaldı."
Âl-i İmran 3:48
Allah, ona yazmayı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretecek. Allah, İsa peygambere, vahiy ve ilham yoluyla kalemle yazmayı öğretti. Böylece İsa peygamber, yaşadığı devirlerde, yazısı en güzel olan kişi oldu. Hikmetten maksad, şer'î ve aklî bilgiler ve ahlâkı güzelleştirmedir. Çünkü insanın kemali, amel işleyebilmesi için hakkı ve hayrı bilmesiyle mümkündür. Bütün bunlar, ”hikmet" kelimesiyle ifade edilmiştir. İsa peygamber, İncil ve Tevrat'ı da ezberden bilirdi. Bütün bu ifadeler, kocasız bir hanımın çocuk doğurması ve toplumun onu kınaması konusunda, Meryem validemizin gönlünü hoş etmek içindir.
Âl-i İmran 3:49
Onu, İsrail oğullarına peygamber gönderecek. Yusuf peygamber, İsrail oğullarının ilk peygamberi, İsa peygamber ise son peygamberidir.
O, İsa peygamber onlara
diyecek ki: 'Gerçekten ben size Rabbinizden bir mucize getirdim: Çamurdan size kuş biçiminde bir şey yapar, ona üfürürüm de, Allahın izniyle derhal bir kuş olur. Burada geçen ”yaratmak" kelimesini, ”yapmak" mânâsına almak gerekir. Çünkü, Allah'tan başka hiçbir yaratığın yaratıp, yeniden birşey yapma gücü yoktur. İsa peygamberin kuş yapmasının sebebi, İsrail oğullarının, onu yalanlamalarını bırakıp, imana gelmelerini temin etmek içindir. Meydana getirilen bu kuş da, diğer kuşlar gibi canlı ve uçabilen bir kuştur. Bu kuş, Hazret-i İsa'nın bir mucizesi değil, Allahü teâlâ 'nın bizzat kuşu yaratmasıdır.
Rivayet edilir ki: İsa peygamber, peygamberliğini ilan edip mucize gösterdiği zaman, ondan bir yarasa yapmalarını isterler. O da biraz çamur alıp şekillendirir. Ona üfler ve hemen gökte uçmaya başlar.
Allah'ın izniyle,
Yine ben, anadan doğma körü ve alaca hastalığına yakalananı iyileştirir... ”Ekmeh" anadan doğma kör insan, ”ebras" ise cüzzamlı insan demektir. Aslında cildinde beyazlık olan kimse demektir. Uğursuz sayılırdı. Bu hastalık ilerleyince iyileşmez ve ilâçla gitmezdi. Araplar ondan nefret ettikleri gibi hiçbir şeyden nefret etmezlerdi. Burada bu iki hastalık zikredildi. Çünkü İsa peygamber döneminde, tıp ilminin çok ilerlemiş olmasına rağmen, bu iki hastalık tedavi edilemiyordu. Onun için bu iki hastalığa dikkat çekilmiş. İsa peygamberin, günde elli bin hasta tedavi ettiği, gücü yetenlerin ona geldiği, gücü yetmeyenlere onun gittiği rivayet edilir. İsa peygamber bu hastaları, iman etmek şartıyla sadece duâ ederek tedavi ederdi.
Allah'ın izniyle ölüleri diriltirim. İsa peygamberden ölüleri diriltmesini istemişler. O da dört kişiyi diriltmiştir. Azer onun arkadaşıymış. Kız-kardeşini İsa peygambere göndererek, kardeşi Azer'in ölmek üzere olduğunu bildirmiş ve onu çağırmış. Bunların arasında üç günlük yol olmasına rağmen, Isa peygamber ashabıyla birlikte oraya varmış. Onlar yetişinceye kadar Azer ölmüştü. İsa peygamber, Azer'in kızkardeşinden, kendilerini kahire götürmesini istemiş, o da kabre götürmüş. İsa peygamber, kabrin başında şöyle duâ etmiş: ”Ey yedi kat yerin ve göğün Rabbi olan Allah'ım! Sen beni, İsrail oğullarına peygamber gönderdin. Ben onları senin dinine çağırıyorum. Ölüleri dirilttiğimi onlara bildiriyorum." Böylece Azer'i diriltti. Azer kalkıp kabirden çıktı. İsa peygamberin bundan başka, yaşlı bir kadının oğlunu, Âşir'in kızını ve Nuh'un oğlu Şam'ı da dirilttiği rivayet edilir. Yaşlı kadının oğlu ölmüştü. Sedye ile Hazret-i İsanın yanına götürülmüş, Hazret-i İsa Allah'a duâ etmiş, o da dirilip sedye üzerinde oturmuş, sonra inerek elbisesini giyerek ailesine dönmüş, yaşamaya devam etmiş ve çocuğu bile olmuş. Âşir (öşür alan)in kızı için de Hazret-i İsa'ya: ”O dün öldü, onu dirilt" dediler. Allah'a duâ etti, o da dirildi, yaşadı ve çocuğu oldu.
Evlerinizde yemeklerden
neyi yiyip yarına
neyi bıraktığınızı size haber veririm. İsa peygamber, bir adama, önceden ne yediğini ve sonradan ne yiyeceğini bildiriyordu. Kendisi mektepte çocuklara babalarının neler yaptığını bildirirdi. Ayrıca, evde babalarının ne yediklerini, ne sakladıklarını haber verirdi. Böylece çocuklar evlerine döner, sakladıkları şeyi kendilerine verinceye kadar ağlamaya devam ederlerdi. Babalar da çocuklarına ”bu sihirbazla oynamayın" derlerdi.
Elbette bunlarda sizin için, eğer iman ettiyseniz, kesin bir ibret vardır. Eğer gerçekten inanıyorsanız, gösterilen bu harikulade olaylarda sizin için, benim (İsa'nın) peygamber olduğuna dair açık deliller vardır.
Âl-i İmran 3:50
Önünüzde bulunan Tevrat'ı tasdik edici olarak ve size haram kılman bazı şeyleri serbest bırakmak üzere (gönderildim.) Size Rabbinizden âyet getirdim. İsa peygamber gelmeden önce, İsrail oğullarına bazı yiyecekler haram kılınmıştı. Bunlar, balık eti, deve eti, iç yağı ve tırnaklı hayvanların etleri idi. İsa peygamber bu yasaklan kaldırmıştı. Bunlar, İsa peygamberin peygamberliğinin açık delilleriydi.
Getirilen bu helâlları kabul edip, onlara muhalefet etmeme konusunda
Allah'tan korkun ve size emrettiğim ve yasakladığım şeyler konusunda da
bana itaat edin.
Âl-i İmran 3:51
Şüphesiz Allah, benim de, sizin de Rabbinizdir. İsyan ederek O'na şirk koşmayın.
O'na ibadet edin. İşte Allah'a ve peygamberine iman edip itaat etme yolu olan
doğru yol budur.' Sahibini cennete götürür.
Âl-i İmran 3:52
Ne zaman ki İsa, onlardan küfrü hissetti: İsa peygamber, bütün bunlardan sonra kesin olarak anladı ki, gösterilen bunca mucizelere rağmen yine iman etmeyip inkâr etmeye devam edecekler. Bunun üzerine İsa peygamber:
'Allah'ın dinini zafere erdirmede bana yardım edecekler kim?' dedi. İsa peygamberin bu sorusu üzerine, sayıları oniki olan ve içlerinde bazılarının peygamber çocuğu, bazılarının balık avcısı, bazılarının boyacı ve bazılarının da elbise boyacısı olduğu
Havariler dediler ki: Allah'ın dinini zafere ulaştırmada
'Allah'ın yardımcıları biziz. Allah'ın dinine iman etmek, onun dininin zafer işaretidir, düşmanlara galibiyettir. Onun için,
biz Allah'a inandık. Ey İsa, sen de
şahit ol ki, biz muhakkak müslümanla rız. Senin getirdiğin dinin zafere ulaşması için, emrettiğin her şeye boyun eğeriz ve Allah'ın dinine samimiyetle tâbi oluruz.
Âl-i İmran 3:53
Ey Rabbimiz! İsa peygambere
indirdiğine (İncil'e)
inandık ve İsa
peygambere de tâbi olduk, bizi şahitlerle beraber yaz.' Bizi, senin birliğine şehadet edenlerle beraber yaz. Veya Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetiyle beraber yaz. Çünkü Hazret-i Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmeti, bütün insanlara şahitler olacaktır.
Âl-i İmran 3:54
Yahudiler, bir kişi tayin edip gizlice İsa peygamberi öldürmek üzere
hile yaptılar. O kişi, İsa peygamberi öldüreceği yere götürüp, hile ile öldürecekti. İsa peygamberi, göğe yükselterek,
Allah da onların hilelerine mukabelede bulundu. Böylece, İsa peygamberi öldürmeyi plânlayan kişinin kalbine şüphe düşürdü ve o kişi öldürüldü.
Allah, yapılan hileye mukabelede bulunanların en hayırlısıdır. Allah, tuzak kuranların en güçlüsü, bunu en iyi infaz eden ve hiç umulmadık yerlerden, onlara zarar vermeye en iyi kadir olandır, gelecek zarardan onları kurtarır.
Rivâyet edildiğine göre İsrail oğulları'nın kralı, İsa peygamberi öldürtmeyi tasarlamış ve ona, küçük penceresi olan bir eve girmesini emretmiş. Cebrail (aleyhisselâm) de, İsa peygamberi bu küçük pencereden göğe yükseltmiş. Allah da kendisine tüy ve nurdan elbise giydirmiş. Ondan yeme ve içme duyusunu almış. Böylece, Arş'ın etrafında meleklerle uçmaya başlamış. Dolayısıyla İsa peygamber, yerli, göklü, melek ve insan sıfatlarına sahip olmuş. Sonra Cebrail, onların tayin ettikleri o pis adama: ”İçeri gir ve onu öldür" demiş. Adam eve girmiş, fakat Allah, ona İsa Peygambere benzer bir sûret vermiştir. Dışarıya çıkmış ve evde kimsenin olmadığını bildirmiş. Bunun üzerine, o adamı öldürmüş ve asmışlar (çarmıha germişler). Sonra da ”Yüzü İsa'nın yüzüne benziyor muydu?" diye sormuşlar. Bunun üzerine aralarında çok büyük tartışmalar olmuş.
Eğer ”mekr-hile", kullardan birisi tarafından gerçekleştirilirse; bu, hile, aldatma, kandırma ve kötü bir şey mânâsınadır. Aynı şey, Allah tarafından olursa, yavaş yavaş kulların bir tehlikeye yaklaştırılıp, onların bilmedikleri bir şekilde yakalanması demektir.
Âl-i İmran 3:55
Allah'ın: 'Ey İsa! Seni ancak ben öldüreceğim. Yani seni eceline tam bir şekilde yetireceğim dediğini hatırla. Bunun anlamı, seni inkârcılann öldürmelerinden koruyacağım ve ölümünü senin için yazdığını eceline kadar erteleyeceğim. Seni onların öidümıesiyle değil, kendi ecelinle öldüreceğim, demektir.
İkram ve nimet mahallini ve meleklerimin karargâhını göstermek üzere,
seni kendime yükselteceğim. Allah'ın İsa peygamberi kendisine yükseltmesi, onu yüceltmek içindir.
Bu durum, İbrahim peygamberin: ”Ben Rabbime gidiyorum" (Sâffât: 99) diyerek, Irak'tan Şam'a gitmesine benzer. Hacılara, ”Allah'ın ziyaretçileri", Kâbe'ye komşu olanlara da, ”Allah'ın komşuları" diye isim verilmiştir. Bütün bunlar, tazim ifadeleridir.
Ben seni,
inkârcılardan onların kötü komşuluklarından, kötü arkadaşlıklarından ve kötü muamelelerinden uzaklaştırıp, kurtararak
temiz kılacağım.
İsa peygamber, Deccal'in zamanında, âdil bir hakem olarak gökten yere inecek, putları kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak, mal o kadar bollaşacak ki, kimse dönüp de ona bakmayacaktır. Onun yaşayacak olduğu bu zamanda, İslâm dini hariç, bütün dinler helâk olacaktır. Deccal'i öldürecek ve ondan sonra da bir Arap kadınıyla evlenip o kadından çocuğu olacaktır. Yeryüzüne inip kırk yıl yaşadıktan sonra ölecek ve Müslümanlar onun namazını kılacaktır. Çünkü İsa peygamber, bu ümmetten olmak için Allah'a duâ etmiş, Allah da onun duâsını kabul etmiştir.
Sana uyanları, kıyamet gününe kadar inkarcılardan üstün kılacağım. ”Sana uyanlar" dan kasıt, Müslümanlardır. Çünkü, Müslümanların şeriatları farklı ise de, İslâm'ın aslına uyanlar Müslümanlardır. Onu yalanlayan ve ona karşı yalan söyleyen yahûdî ve hristiyanlar değil. ”İnkarcılar" dan kasıt da, Hazret-i İsa'ya hile yapanlardır. Müslümanlar, üstünlük, dine bağlılık ve delil bakımından onlardan daima üstündürler. Müslümanlar, kıyamete kadar onlara üstün gelecektir.
Ey İsa'ya tâbi olanlar ve onun asaletini inkâr edenler!
Nihayet sizin dönüşünüz banadır. O gün, dînî konularda
ihtilâf ettiğiniz hususlarda, aranızda ben hüküm vereceğim,' dediğini hatırla.
Âl-i İmran 3:56
İnkârcılara gelince, onları dünyada da, kılıçla, esir alarak, cizye alarak, hastalık ve belâları aralarına yayarak, azaba çarptıracağım. Çünkü bunlar kâfirler hakkında ceza, mü'minler hakkında ise bir lütuftur. Çünkü bunlar, mü'minler için imtihandır.
Ahirette de şiddetli bir azaba çarptıracağım;
Onların, ne dünyada, ne de âhirette, Allah'ın azabından kurtaracak
hiçbir yardımcıları yoktur.
Âl-i İmran 3:57
Ona indirilene
inanıp, Müslümanların yaptığı gibi
sâlih amellerde bulunanlara gelince, Allah onlara amellerinin karşılığını tam olarak
verecektir. Allah zalimleri sevmez. Onlara buğzeder ve onlardan razı olmaz.
Âl-i İmran 3:58
İsa peygamber ve diğerleri hakkındaki
bu haberleri âyetlerden ve hikmetli Kur'ân'dan sana okuyoruz. Ey Rasûlüm Muhammed! Bu âyetleri sana okuyoruz. Âyetleri Hazret-i Peygambere okuyan Cebrâil olmasına rağmen Allah, bunu kendisine isnat etmiştir. Çünkü Cebrail'in (aleyhisselâm) okuması, Allah'ın onu görevlendirmesiyle olmaktadır.
Hakîm, hikmetli, hikmet dolu ve muhkem yani, kendisine, çelişki ve çarpıklıkların dokunmadığı şey anlamına gelir.
Âl-i İmran 3:59
Şüphesiz İsa'nın, misâller silsilesindeki eşsiz
hali, Allah katında Adem peygamber
in haline benzer. Adem peygamberin akıllara durgunluk veren durumu konusunda, hiçbir şüpheci, şüphe etmemiş, hiçbir çekişmeci de çekişmeye girmemişti.
Allah,
0'nun kalıbını
topraktan yaratıp, sonra ona insan
'ol' dedi. O da oluverdi.
Rivâyet edildiğine göre, Necran heyeti Medine'ye geldi. Bunlar eşraftan olan ondört kişiydi. İçlerinde onların efendisi yani büyüğü, Âkib yani görüşüne bavurdukları kimse ve bir din adamı olan Ebû Hârise b. Alkâme de vardı. Bir ikindi namazı sonrasında Hazret-i Peygamber'e ulaştılar. Üzerlerinde değerli giysiler vardı. Kalkıp kıblelerine dönüp, namaz kıldılar. Hazret-i Peygamber'in ashabının onları engellemek istemeleri üzerine, Hazret-i Peygamber: ”Bırakın onları" buyurdu. Daha sonra, Ebû Hârise b. Alkame ile bir başkası, Hazret-i Peygamber'e vardılar. Peygamber efendimiz onlara: ”Müslüman olun" dedi. Onlar da: ”Senden önce müslüman olduk" dediler. Hazret-i Peygamber: ”Yalan söylüyorsunuz. Sizin şu üç hareketiniz müslüman olmanıza engeldir: Haça tapmanız, domuz yemeniz ve Allah'ın oğlu olduğunu iddia etmeniz" buyurdu. Adamlar: ”Niçin Peygamberimiz olan İsa'ya sövüyorsun? dediler. Hazret-i Peygamber: ”Ne diyorum?" dedi. ”O'nun bir kul olduğunu söylüyorsun" dediler. Hazret-i Peygamber: ”Evet, o Allah'ın kulu ve elçisi, Allah'ın bekâr ve temiz olan Meryem'e ilkâ ettiği kelimesidir" buyurdu. Onlar da kızarak dediler ki: ”Sen babasız insan gördün mü hiç? Senin de kabul ettiğin gibi, onun babası olan bir insan yoktur. Öyleyse onun babası Allah'tır." Bunun üzerine Hazret-i Peygamber: ”Âdem peygamberin de ne annesi, ne babası vardı." buyurdu. Bunun üzerine âyet indi. Bundan, Allah'ın oğlu olması gerekmez. İsa peygamber'in durumu da böyledir. Babasız ve annesiz yaratılmak, sadece babasız yaratılmaktan daha büyük bir harikuladeliktir. Hasmın şüphesini gidermek için, çok daha tuhaf ve insanı hayrete düşüren birşey, tuhaf olan bir şeye benzetilerek misâl verilmiştir.
Âl-i İmran 3:60
İsa peygamber ve onun annesi hakkında sana anlattığımız
gerçek, Rabbindendir. Hristiyanlarm ”o Allah'ın oğludur" sözü ve Meryem'in bir ilâh doğurduğunu söylemeleri gerçek değildir.
Öyle ise şüphecilerden olma. Bu konuda sakın şüpheye düşme, gerçekten hak olanı, hak olarak bilmeye devam et. Şüpheden uzak dıır, itminana er. İmanı Ebû Mansûr ”ismet (korunmuş olmak), mihneti gidermez, yasağı da kaldırmaz" der.
Âl-i İmran 3:61
Hristiyanlardan
her kim, sana bilgi geldikten sonra, onun (İsa'nın) hakkında İsa Peygamber ve onun annesi konusunda, açık ve kesin âyetleri senden dinledikten sonra, yine kötülük ve sapıklıkta devam edip,
seninle çekişmeye girerse, onlarla konuşmayı kes, onlara inatçılar gibi muamelede bulun ve onlara
de ki: 'Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimiz ve kendinizi çağıralım... Onlar sadece bedenleriyle orada bulunuyorlardı. Onlara, iddia ve delillerinizi de getirin dendi. Âyet, sadece erkek oğulları zikretmesine rağmen şumûlûnde evlatlarınız manası vardır ki oğullarınız ve kızlarınız demektir. Sadece erkekleri zikretmesi, erkeklerin yaradılışta daha izzetli olmasındandır. Bizden ve sizden herkes, değerli bildiğini ve kalbinin bağlı olduğu, duâsının kabul edildiğine inandığını çağırsın
da, duâ ve niyaz edelim, Allah'ın lânetini, yalancılar üzerine kılalım.'
Rivâyet edilir ki: Onlar duâ ve niyazla lanetleşmeye çağırıldıkları zaman, ”dönüp bakalım" dediler. Birbirleriyle başbaşa kaldıkları zaman, Abdülmesih'e ”görüşün ne?" diye sordular. O da ”Ey Hristiyan topluluğu! Siz biliyorsunuz ki Muhammed, gönderilmiş bir peygamberdir. Size, sahibiniz Hazret-i İsa'nın emrinden bir bölüm getirmiş. Allah'a yemin ederim ki, hiçbir toplum yoktur ki peygamberle lanetleşsinde, büyükleri yaşasın, küçükleri yetişsin. Yani peygamberle lanetleşip de yaşayan hiç bir millet yoktur. Eğer böyle yaparsanız, helâk olursunuz. Eğer dininizde devam etmek istiyorsanız, onunla vedalaşıp, ülkenize dönün" dedi. Bununu üzerine Hazret-i Peygambere geldiler. O, Hüseyin'i kucağına almış, Hasanın da elini tutuyordu. Hazret-i Fatıma, Peygamber'in arkasında, Hazret-i Ali de Fatıma'nın arkasında yürüyordu. Bu esnada Hazret-i Peygamber: ”Ben duâ ettiğimde, siz de âmin deyin" buyurdu.
Bunu gören Necran'lı din adamı şöyle dedi: ”Ey Hristiyan topluluğu! Ben öyle yüzler görüyorum ki, Allah bir dağı yerinden yok etmek isteseydi, o yüzler sebebiyle yok ederdi. Lânetleşmeyin, helâk olursunuz."
Daha sonra Hazret-i Peygambere hitaben ”Ey Ebü'l-Kâsım! Seninle lânetleşmeyip anlaşmaya ve sana her yıl, bin tanesi Safer ayında, bin tanesi de Recep ayında olmak üzere ikibin elbise ile otuz tane demirden yapılmış âdi zırh vermeye karar verdik" dediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber, onlarla anlaşma yaptı ve onlara böyle bir yazı yazdı.
Âl-i İmran 3:62
İşte, İsa peygamber ve annesine ait anlatılan
bu haber,
elbette en doğru bir haberdir. Hristiyanların anlattıkları ise yalandır.
Allah'tan başka hiçbir
ilâh yoktur. Buradaki ifadede, Hristiyanların teslis inancını red için tekid ifade eden istiğrak ”min"i kullanılmıştır.
Allah hiç şüphesiz yegâne galiptir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir. Allah, her şeye kâdir olup, bütün bilgileri bilir ve onun ilmi her şeyi kuşatır, uluhiyette hiçbir kimse ona ortak olamaz.
Âl-i İmran 3:63
Eğer, bu açık ve parlak delilleri gözleriyle görüp de yine tevhidten
yüz çevirirlerse, Allahü teâlâ, o
fesatçıların fesadını
hakkıyla bilir ve onları cezalandırmaya gücü yeter.
Âl-i İmran 3:64
De ki; 'Ey kitap ehli olan yahudi ve hristiyanlar!
Bizimle sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin: Hazret-i Peygamber, kitap ehlinin iman etmesini çok istiyordu. Allah ona, delil ve mücadele konusunda her akl-ı selim sahibinin görebileceği bir metod izlemesini emretmiştir. Burada da adalet üzerine kurulmuş bir ifade vardır. ”Gelin ey kitap ehli!" Allah'ı bir olarak tanıyıp, ibadette samimi olmak üzere
Allah'tan başkasına ibadet etmeyelim. Allah'tan başkasını ibadetlerimize ortak etmeyelim ve,
Allah'a hiçbir şeyi ortak tanımayalım, Allah'ı bırakıp da birbirimizi Rabb'ler edinmeyelim.' Üzeyr Allah'ın oğludur, Mesih Allah'ın oğludur gibi bâtıl şeyler ileri sürmeyelim. Din adamlarının ortaya atmış olduğu helâl ve haramlara da itaat etmeyelim. Çünkü onlar da bizim gibi insanlardır.
Sizin onları tevhide davet edip şirki bırakmaya çağırmanıza rağmen,
yine yüz çevirirlerse, sen ve mü'minler,
onlara deyin ki: 'Şahit olun, biz muhakkak Müslümanlarız.' Yani, delil sizleri ilzam edip, sadece bizim müslüman olduğumuzu itiraf ediniz.
Rivayet edildiğine göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimiz, Kayser'e şunları yazmıştır: ”Allah'ın elçisi Muhammed'den (sallallahü aleyhi ve sellem). Rum büyüğü Herakliyüs'e. Hidâyete tâbi olanlara selâm olsun. Seni islâm'a çağırıyorum. Müslüman ol ki, kurtulasm. Müslüman ol ki, Allah sana iki kat mükâfat versin. Eğer yüz çevirirsen, Erisliler'in günahı sanadır. De ki: Ey kitaplılar! Sizinle bizim aramızda eşit olan bir kelimeye geliri. Yalnız Allah'a kulluk edelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah'ı bırakıp da birbirimizi Rabb'ler edinmeyelim... Şahit olun, biz Müslümanlarız."
Sahih bir habere göre. Meraki iyüs. Hazret-i Pey ımbeı in durumunu sonnuş ve ona gelen yazıdan öğrenmişti, sonra da ”yanında olsaydım, onun ayaklarını öperdim" demiş. Çünkü o, daha önceki kitaplardan. Hazret-i Peygamberin doğruluğu hakkında bilgiler edinmişti. Fakat başkanlığın elinden gitmesinden korkuyordu.
Hazret-i Peygamber, Fars Kralı Kisra'ya da mektup yazıp İslâma davet etmişti. Kisra, kendisine verilen mektubu yırtmış, elçiyi de öldürmek istemişti. Elçi geri döndükten sonra, Hazret-i Peygamber ona beddua etmiş ve şöyle demişti: ”Allah onların mülkünü dağıtsın, ebediyyen mülk sahibi olamasınlar." Nitekim öyle oldu.
Âl-i İmran 3:65
Ey Kitap ehli! olan Yahudi ve Hristiyanlar!
İbrahim (aleyhisselâm)
hakkında neden çekişip duruyorsunuz?
Yahudi ve Hristiyanlar, İbrahim peygamber hakkında tartışmaya girmişlerdi. Her iki grup da. İbrahim peygamberin kendilerinden olduğunu iddia edip, Hazret-i Peygambere karşı övünmüşlerdi. Bu âyet, zikredilen bu olay üzerine nazil oldu. Âyetin manası, ”neden İbrahim Peygamberin sizden olduğunu iddia ediyorsunuz?" dur.
Oysa Mûsa peygambere indirilen
Tevrat da, İsa peygambere indirilen
İncil de ondan yani Hazret-i İbrahim'in vefatından
sonra indirilmiştir. Size yahudi ve hristiyanlık isimleri kitap indirildikten sonra verilmiştir. Görüşünüzün bâtıl olduğuna
aklınız ermiyor mu ki, imkânsız olan şeyler konusunda çekişmeye girişiyorsunuz? İbrahim (aleyhisselâm) ile, Mûsa (aleyhisselâm) arasında tam bin yıl geçmiştir. Mûsa ile İsa arasında da iki bin yıl geçmiştir. İbrahim peygamber nasıl kendisinden uzunca zaman sonra gelmiş olan bir dinin mensubu olur?
Âl-i İmran 3:66
İşte
sizler, o ahmak ve gafillersiniz ki, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)
hakkında Tevrat ve İncil'den
bilgiler
elde etmiş olduğunuz konuda çekişmeye giriyorsunuz. Bu neyse,
ama kendisiyle ilgili kitaplarınızdan
hiçbir bilgi almadığınız kişi olan İbrahim Peygamber
hakkında nasıl çekişmeye girişiyorsunuz? Sizlerin, iki kitabınızda da yani İncil ve Tevrat'ta İbrahim'in (aleyhisselâm) dini hakkında herhangi bir şey anlatılmamıştır.
Sizin ortaya attığınız ve bize de öğretmeye çalıştığınız delillerinizi
Allah bilir. Sizin tartışmaya girdiğiniz konulan ise
siz bilmezsiniz.
Âl-i İmran 3:67
İbrahim ne yahudi, ne de hristiyandı. Fakat o, sapık inançlardan arınmış, Allah'a boyun eğen bir müslümandı. Müşriklerden de değildi Buradaki müslümandan maksat, Allah'a itaat eden, boyun eğen, demektir. Yoksa Hazret-i İbrahim'in İslâm dini üzere olduğu kasdedilmemiştir.
"Müşriklerden değildi" ifadesinde ”Üzeyr, Allah'ın oğludur" diyen yahûdilerin müşrik olduklarına ta'riz ve İbrahim peygamberin dininden olduklarını iddia eden müşrikleri de red vardır.
Âl-i İmran 3:68
Gerçekten İbrahim'e, onun dininden olduğunu iddia etmede
insanların en yakını, onun zamanında
ona tâbi olanlarla şu peygamber Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)
ve inananlardır.
Hazret-i İbrahim'e insanların en yakını, Hazret-i İbrahim döneminde ona uyanlarla, Hazret-i İbrahim'e uyduğu için Hazret-i Peygamber efendimiz ve bu ümmetten Allah'a ve peygambere inananlardır. Çünkü, İbrahim peygamberin getirdiği birçok hükümler asıl itibariyle, bu ümmet tarafından da uygulanmaktadır.
Allah da mü'minlerin dostudur. Onlara yardım eder ve onları imanlarından dolayı güzel bir şekilde mükafatlandırır.
Âl-i İmran 3:69
Kitap ehlinden bir grup istedi ki, İslâm dininden saptırıp, inkârcılığa sevkederek
sizi şaşırtsınlar. Burada ”bir grup" tabiri kullanılmıştır. Çünkü, kitap ehli içerisinde Allah'ın âyetlerini okuyan bir ümmet de vardır.
Halbuki onlar, kendilerinden başkasını saptıramazlar da, farkında değiller. Daha bilmiyorlar ki, onları saptırmaya çalışmaları, sadece kendilerinin veballerini artıracak, zararları kendilerine dokunacak ve azapları kat kat olacaktır.
Allahü teâlâ daha önce kitap ehlinin yolunun haktan yüz çevirmek ve getirilen delilleri kabul etmemek olduğunu belirtince, burada ayrıca onların bununla yetinmediklerini, aksine Hazret-i Peygambere inananları şüpheye düşürmek suretiyle saptırmaya çalıştıklarını beyan etmiştir.
İnsanlar amel ve itikat bakımından farklıdırlar. İçlerinde öyleleri vardır ki, onlar korunmuş kaleye benzerler. Bütün insanlar onları sapıtmaya çalışsalar bile, yine de bir şey yapamazlar. Bu rütbe, dinde öyle bir rütbedir ki, oraya ancak peygamberler, veliler ve bazı mü'minler ulaşabilir. Hazret-i Ali (radıyallahü anh) buyurur ki: ”Örtü açılmış olsaydı, yine de yakînim artmazdı."
İnsanlar içerisinde öyleleri de vardır ki, bir heva rüzgârı esse, onları istediği gibi savurur. Hadis-i şerifte: ”insanlar, altın ve gümüş madenleri gibidir" buyuru lmuştur.'24' Yani insanlar, söz, ahlâk ve amel madenleridir. Altın ve gümüş madenlerinde farklılıklar olduğu gibi, insanlarda da farklılıklar olur. Çünkii, madenler de derece derecedir. Burada, huyların da derecelerine işaret edilerek, mekârim-i ahlâkın cevherlerine dikkat çekilmiştir. Cevherlerin madenlerden, bazı ölçülerle ve birçok yorgunluk çekildikten sonra çıkarılması gibi, ahlâk cevheri de ancak, nefsi riyazete çektikten sonra çıkarılabilir.
Şair ne güzel söyler:
Yüksek rütbeler, çalışmayla kazanılır.
Yücelmek isteyen, geceleri uykusuz kalmalı.
Yücelik istiyor, fakat geceleri uyuyorsun.
İnci yakalamak isteyen denize dalmalıdır.
Âl-i İmran 3:70
Ey kitap ehli! İncil ve Tevrat bile Hazret-i Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamberliğini tasdik ettiği halde,
siz, Allah'ın âyetleri olduğunu
bildiğiniz halde, niçin Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?
Âl-i İmran 3:71
Ey kitap ehli! Siz bilip dururken ve kitabınızda mevcutken,
neden Mûsa ve İsa peygamberlere indirilen kitapları tahrif edip elinizle yazmak suretiyle ve güya bâtıl olduğunu göstermek için birini diğerine ilâve ederek
hakkı bâtıla karıştırıyor ve gerçeği yani Hazret-i Muhammed'in peygamberliğini
gizliyorsunuz?
Âl-i İmran 3:72
Kitap ehlinden bir grup: 'Kendilerine indirilene iman edenlere, günün evvelinde inanın, sonunda da inkâr edin. Olur ki mü'minler de
dönerler' dedi.
Kitap ehlinin büyüklerinden ve başkanlarından bir grup, kendilerine tâbi olanlara, sabahleyin Kur an'a inanmalarını ve daha sonra da inkâr etmelerini söylemişlerdir. Böylece, müminlere iman etmiş olarak görünecekler. Sonradan da düşünüp, güya mü'minlerin görüşlerinin çarpık olduğunu anlayacaklar ve döneceklerdir. Böylece mü'minler de onlarla beraber döneceklerdir.
Burada, ”bir grup"tan kasıt, Ka'b b. Eşref ile Mâlik b. Sayftır. Kıble değiştirildiği zaman arkadaşlarına ”Kâ'be'ye doğru namaz kılmaları konusunda onlara indirilene inanın ve sabahleyin Kâ'be'ye doğru namaz kılın. Sonra da Beytıi'l-Makdis'e doğru namaz kılın. Belki mü'minler: 'Onlar bizden daha iyi bilirler, bakınız döndüler' derler ve kendileri de dönerler" demiştir.
Âl-i İmran 3:73
Ve yine onlar, Muhammed'e uyup müslüman olanları bırakın,
'sizin dininize uyanlardan başkasını kabul ve tasdik etmeyin' (dediler.) Ey Rasûlüm Muhammed!(sallallahü aleyhi ve sellem) Sen onların başkanlarına
de ki: 'Hidâyet, Allah'ın hidâyetidir. Onunla istediğini imana eriştirir. O imanda da sabitleştirir. Sizin hile ve tuzağınız ona zarar veremez.
Size verilenin benzerinin başka birine verilmesinden veya Rabbinizin katında kıyamet günü
aleyhinize delil getirmelerinden (korkarak mı tasdik etmiyorsunuz?') Size verilen kitap ve ilmin benzeri bir başkasına verildiği veya kıyamet gününde size delil getirip sizi susturacağı için siz bu sözü söylediniz ve bu tuzağı kurdunuz. (125)
De ki: Lütuf, hidayet ve inayet,
Allah'ın kudret elindedir. Onu, kullarından
dilediğine verir. Allah'ın kudreti geniş, ilmi de tamdır.' Allah'ın kudretinin tam olmasından dolayıdır ki, kullarından dilediğine lütuf ve ihsanda bulunur. İlminin kemalinden dolayıdır ki, doğruluk ve hikmetin dışında hiç bir fiili yoktur.
Âl-i İmran 3:74
Rahmetini, dilediğine tahsis eder. Allah büyük lütuf ve inayet sahibidir.' Bu ikisi de, daha önce geçenin kapsamış olduğu şeye eklemede bulunmak içindir. Şöyle ki: Yahudileri bu düşünceye iten, onların kıskançlığıydı.
Esmaî şöyle anlatır: ” 120 yaşına gelmiş bir arap gördüm. Ona, ömrünü uzatan şeyin ne olduğunu sordum. 'Hasedi bıraktım ve bâkî kaldım' cevabını verdi."
Denildi ki: ”Şunlarda hasetçinin özelliklerindendir: Gördüğünde dalkavukluk eder, uzaklaşınca gıybet eder ve bir belayla karşılaşınca sövüp sayar." Şair de şöyle der:
Allahü teâlâ bir fazileti yaymak dilediğinde,
Bu iş için kasetçinin dilini vasıta kılar.
Eğer ateş, kendisine komşu olanla tutuşmasaydı,
Odunun güzel kokusu bilinmezdi.
Haset, nefsin yerilen huylanndandır. Tevhid, zikir ve Cebbar olan Allah'ın eserlerine bakarak, o kötü huyları yok etmek gerekir. İnsanların, bilgi, amel ve buna benzer diğer faziletli sıfatlanndakı makamlarının farklı olması, onlar için rahmettir. Bu farklılık, aziz ve alîm olan Allah'ın takdiridir. Allahü leala, Kitabında kıskançları şu şekilde yermiştir: ”Yoksa Allah'ın, lütfundan insanlara verdiklerini onlardan kıskanıyorlar mı?" (Nisa: 54) Gıbta ise, övülen bir huydur. Allah bizleri, şerefli sıfatlarla ve lâtif ahlâkla süsleyip haset ve bugzetmekten uzak kılsın.
Âl-i İmran 3:75
Kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona bir kantar (dolusu mal) emanet etsen, onu eksiltmeden ve inkâr etmeden
sana öder. Abdullah b. Selâm gibi. Kureyş'li birisi, Abdullah b. Selâm'a 2000 ukye para emanet etmiş, o da bu meblâğı sonradan iade etmişti. Kitap ehlinden emanete riayet edenler, daha sonra müslüman olanlardır.
Onlardan öyle kimse de vardır ki, ona bir (tek) dinar emanet etsen, üzerinde durmadıkça onu sana ödemez. Kâ'b b. Eşref bunlardan biridir. Kureyşli bir zat, ona bir tek dinar emanet etmişti. O da bunu inkâr edip geri vermemişti. Bunun üzerine Allah onu yerdi. Kitap ehlinden hıyanet ehli olan kimseler, yahudi ve hristiyan olarak kaldılar.
Buradaki anlam, kitap ehlinden öyle insanlar vardır ki, onlar emanet ehli olma konusunda zirveye ulaşmışlar. Onlara çok fazla miktarda bir mal emanet edilmiş olsa, yerine iade ederler. Öyleleri de vardır ki, hıyanetin zirvesine ulaşmış olup, kendilerine azıcık bir şey emanet etmiş olsanız, ona ihanet ederler.
Sen üzerinde durup, başına dikilmedikçe ve birtakım deliller göstererek muhakeme olmadıkça sana hakkını ödemezler. Bu hakları ödemeyişlerinin sebebi,
Bu onların, kitap ehli olmayan
'ümmîler hakkında bize karşı bir yol (sorumluluk) yoktur' demelerindendir.
"Ümmî" anneye mensup olan, demektir. Hazret-i Peygamber de, ”ürnmî" diye adlandırılmıştır. Çünkü yazmasını bilmiyordu. Böylece, ”üm=ana" demek, bir şeyin aslı demektir. Yazmasını bilmeyen kimseye anadan doğduğu andaki durumu üzere kaldığı için bu isim verilmiştir.
Bu durumu, kitaplarında mevcut olduğunu iddia ederek,
bildikleri halde, Allah'a karşı yalan söylerler. Onlar yalancıdırlar. Allah'a iftira ediyorlar. Çünkü, kendilerine muhalefet edene zulüm yapmayı helâl sayıyorlar. ”Onlar hakkında, Tevrat'ta bir haramlık yoktur" diyorlar. Bu konuda, Allah'a karşı yalan uyduruyorlar. Halbuki, emanete riayet etmek, bütün dinlerin gerekli kıldığı bir husustur. Başkasının malını alıkoymak ve ona hıyanet etmek haramdır.
Âl-i İmran 3:76
Hayır! Ümmîlere karşı sorumlulukları vardır.
Kim, Allahü teâlâ 'nın Tevrat'ta Hazret-i Peygambere iman etme ve emanete riayet etme konusunda kendilerinden aldığı
ahdini yerine getirir, şirk
ve hıyanetten
sakınırsa, Allah da, ahdini bozmayan, hain ve gaddar olmaktan
sakınanları sever.
Hadis-i şerifte şöyle buyurulur: ”Şu dört haslet kimde bulunursa, o kimse halis münafık olur. Kimde de o dört hasletten biri bulunursa, o kimsede de, o hasleti terkedinceye kadar münafıklık vardır: Kendisine bir şey emanet edilince ona hiyanet eder, konuştuğunda yalan söyler, söz verdiği zaman sözünden döner ve bir kimseye hasım olduğu zaman f'ısk ve fücur işler. Yani haktan sapar." Bu, münafığın alâmetinin sadece dört taneden ibaret olduğunu göstermez. Kimlerin, içleri dışlarına uymazsa, onlar münafıktırlar.
Akıllı kimseye düşen, her hâl-ü kârda sözüne sadık olup, verdiği sözü yerine getirmeye çalışmaktır.
Anlatıldığına göre, gencin biri, dünyanın güzelliklerine bakmamak üzere, Allahü teâlâ ile bir sözleşme yapar. Günün birinde, pazara uğrar ve orada, inci ve cevherle işlenmiş bir kemer görür. Ona bakar ve beğenir. Sonra geçip gider. Daha sonra kemerin sahibi ona bakar. Genç, orayı terkettiği zaman, adam da kemeri kaybeder ve bulamaz. Hızlıca koşup, gence ulaşır ve: ”Ey hırsız, şöyle şöyle tarif ettiğim kemerimi ver" der. Olay padişaha intikal eder. Padişah, gencin yaklanmasını emreder. Kemeri gencin belinde bulurlar. Padişah gence: ”Ey genç, iyi kimseler gibi elbise giyinip, kötü işler yapmaya utanmıyor musun?" der. Bunun üzerine genç: ”Vazgeçiyorum, vazgeçiyorum efendim! Allahım, bu gibi işi bir daha yapmıyacağım" der. Padişah, gencin dövülmesini emreder. Dövmeleri için soyunur. Bir de ne görsünler! Görünmeyen birisinden bir ses işitilir: ”Bırakın onu. Dövmeyin. Onu te'dib etmek istedik!" Sonra padişah, bu gencin yanına gelip, alnından öper ve der ki: ”Şu olayı bana bir anlat bakalım." Genç de anlatır. Padişah hayrete düşer ve ”...verdikleri sözü yerine getirenler..."(Bakara: 177) âyetini okur. Bunun üzerine kemer sahibi, gence şöyle der: Bu kemeri sana veriyorum, Allah’aşkına kabul et ve bana hakkını helâl et. Genç de: Benden uzak dur. Bu, senin işin değil, bütün işler ancak sanat sahibinin (Allah'ın) dır. Varlık üzerinde, Hakk'tan başkası etkili olamaz." der.
Âl-i İmran 3:77
Allah'ın Rasûlüne iman ve emanete riayet konusunda,
Allah'a verdikleri sözü ve onlara iman ve yardım etme
yeminlerini az bir değer karşılığında satanlar, işte bu çirkin sıfatı taşıyan
kimselerin, ahirette nasibi yoktur. Onlara kızıp öfkelendiği için,
Allah onlarla konuşmayacak, kıyamet gününde onlara bakmayacak, onları temize çıkarmayacaktır. Onları övmeyecek ve giinah kirlerinden temizlemeyecektir. İşledikleri kötülüklerden dolayı
onlara, acıklı bir azap vardır.
Bu âyet, Tevrat'ı tahrif edip, Hazret-i Peygamberi öven kısmı değiştirerek Buna karşı rüşvet alan Yehudiler hakkında nazil olmuştur. ”Allah onlara bakmayacak" tan kasıt, onlara olan öfkeden dolayı, onları aşağılamaktır.
Âl-i İmran 3:78
Tahrifata
Yahudilerden, Kâ'b b. Eşref, Mâlik b. Sayf ve yandaşları gibi
bir grup var ki, kitaba doğru dillerini eğip bükerler ve onu öyle okurlar
ki, siz onu kitaptan sanasmız. Halbuki o, kitaptan değildir. Ve derler ki: 'O muharref kitap
Allah katındandır.' Halbuki o tahrif edilmiş olan kitap
Allah katından indirilmiş
değildir. Allah kelâmı da değildir.
Böylece onlar, bile bile Allah'a yalan isnadında bulunuyorlar. Onlar yalancı ve iftiracılardır. Bu ifade, onların kasıtlı olarak yalan isnadında bulunduklarını tescil etmektedir.
Âl-i İmran 3:79
Allah'ın kendisine Tevrat gibi hakkı konuşan ve tevhidi emreden bir
kitap, hüküm ve peygamberlik verdiği kimsenin, insanlara: 'Allah'ı bırakıp da bana kul olun' demesi yakışmaz. Burada, onların, peygamberlerine iftirada bulundukları açıklanmaktadır. Necran Hristiyanları: ”İsa bize, kendisini Rab edinmemizi emretti" demişlerdi. Beşer olsun veya olmasın, hiçbir kimse için böyle bir durum söz konusu değildir. Allahü teâlâ bir kimseye, şeref verip ona birçok yüce hakikatleri bildirirse, onun böyle yapması nasıl düşünülebilir?..
Fakat onun insanlara,
Kitabı öğrettiğiniz ve okuduğunuz şeyler uyarınca: 'Rabbinize halis kullar olun' demesi yakışır.
"Rabbani", Rabb'e mensup olan, ilim ve amel bakımından kemale ermiş olan, Allah'a ve onun dinine sıkı sıkıya sarılmış olan halis kul demektir. Bu ifade, ilâhı tanıyıp, ona itaat eden kimseye ”recülün ilâhiyyün-ilâha mensup bir adam" denmesine benzer bir ifadedir.
Âl-i İmran 3:80
Size, melekleri ve peygamberleri Rabb'ler edinmenizi de emretmez. Allah'ın peygamber olarak gönderdiği bir insanın daha sonra, insanların kendisine ibadet etmesini istemesi, yakışık olan bir şey olamaz. Kureyşlilerin ”Melekler, Allah'ın kızlarıdır" demeleri, Yahudi ve Hristiyanların da ”Üzeyr Allah'ın oğludur, Mesih Allah'ın oğludur" demeleri gibi, melekleri ve peygamberleri Rabb edinmeyi emretmesi aklın alacağı bir şey değildir.
Siz ınüslüman olmuşken, size inkârı emreder mi? Sizler, ihlâs ve samimiyetle tevhide inandıktan sonra; size, meleklere ibadet etmeyi ve nebilere secde etmeyi mi emrediyor? Eğer bu şekilde size inkârı emrederse, kafir olur ve Allah ondan peygamberliği ve inancı çekip alır. Çünkü Allah, vahyi ve kitabı ancak, temiz nefislere ve pak ruhlara verir. Bir insan, hem peygamberliği, hem de Allah'tan başkasına ibadet etmeye çağırmayı birlikte yapamaz.
Bilmiş ol ki, ilim ve araştırma, rabbânîliğin (halis kul olmanın) asıl sebebidir. Kim ilim kazanmaya çalışır ve bu ilmi, amel için bir vesile kabul etmezse, onun çalışmasının boşa gitmesine delil olarak yeter. Ve bu kimse güzel bir ağaç dikerek manzarasını beğenen, fakat meyvesinden istifade etmeyen insana benzer. İlimsiz amel ve amelsiz ilim bunların hiçbiri, tek başına Allah'a yakınlığı ispat etmez.
Bilmiş ol ki, ilminin gereğini yerine getirmeyen âlimin, bilmeden birşeyler yapmaya çalışan cahil gibi, Rabbiyle arası açıktır. Bunların hiçbirinin, Allah'la bir alâkası yoktur. Çünkü, Allah'a yakın olmak, bilgiye dayanan amele yapışmakla mümkündür. Bu konuda Hazret-i Ali (radıyallahü anh): ”İki tip insan belimi büktü. İbadetsiz âlim ve cahil sofu" buyurur.
Faydasız ilimden ve huşusuz kalpten Allah'a sığınırız. Öğrencilerin bilgiyi, Allah rızâsını elde etmek ve halis kullar olmak için tahsil etmeleri gerekir. Öğretme ve öğrenmeyle uğraşanlardan her kim bu işi, Allah rızâsını kazanmanın dışında bir amaçla yaparsa, onun ameli de, arzusu da boşa gitmiştir.
Burada şuna da işaret etmek gerekir. Hakikat ehlinin adeti, halis kullar, iyi ahlâklı, kitaptan öğrendiklerini yaşayan kimseler olmaları için kendilerine tabi olanları ve müridlerini terbiye etmek ve eğitmektir. Bunlar, iyice araştırırlar, halkın ağzından öğrendikleri şeylere dayanarak iftirada bulunmazlar. Bunu iddia edenlerin bazılarına, heva ve hevesleri ve insan olma özellikleri egemen olur, böylece birtakım entrikalarla halkı kandırırlar. Bazı cahilleri kendilerine tabi kılarlar, ağızdan duyma bazı sözlerle onları avlarlar. Hak yolda olan bazı talebeleri kandırırlar. Onlara hak yolu kapatırlar ve onların hak yolda olan insanlarla ve şeyhlerle görüşmesine engel olurlar. Onlara, kendilerinin yaptığı şeylere rızâ gösterip teslim olmalarını emrederler. Onlarda bunlardan başkasını tanımazlar ve böylece Allah'a değil onlara kulluk ederler. Zamanımızda birçok şeyhin durumu budur. Bu durum, kendisine kitap, hüküm ve nübüvvet verilen kimsenin özelliği olamaz!
Âl-i İmran 3:81
Bir zaman
Allah, peygamberlerinden şöyle bir
ahit almıştı:
Peygamberler, birbirlerini tasdik edeceklerdi. Bir peygamber, kendisinden sonra gelen peygamberi tasdik edecek ve ona ulaşırsa, yardım edecekti. Ona yetişemezse, kavmine, o gelen peygambere iman edip, ona yardım etmelerini emredecekti. Btitün peygamberlerden bu söz alınmıştı. Mûsa'dan İsa'ya, İsa'dan da Hazret-i Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) iman etmesi konusunda ahit alınmıştır. Bu hüküm, peygamberler için varsa, ümmetler için haydi haydi vardır. Bu âyet: ”Ey Rasûlüm Muhammed! (sallallahü aleyhi ve sellem) Allah'ın, Peygamberlerden ve ümmetlerinden ahit aldığı zamanı hatırla" anlamını taşır.
Ne zaman size helâl-haram ve Allah'ın koyduğu sınırları açıklayan
bir kitap ve hikmet verirsem ve sonra size bir peygamber gelip onu tasdik ederse, ona mutlaka iman edecek ve yardım edeceksiniz. Hak din olan İslâm'ın izharı için, onun peygamberliğini tasdik edip, düşmanlarına karşı ona yardım edeceksiniz. İman edip yardımda bulunmayı
İkrar edip buna dair ahdimi üzerinize aldınız mı?' demiş, onlar da: bunu
'ikrar ettik' demişler, Allah da: ”Ey peygamberler ve ümmetleri, birbirinizin ikrarına
'Şahit okın. Ben de sizinle beraber sizin bu ikrarınıza
şahitlerdenim' buyurmuştu.
Âl-i İmran 3:82
Bundan bu ahitten
sonra kim anlatılanlardan
yüz çevirirse, işte
onlar, fasıkların ta kendileridir. Allah'a itaat tan ayrılmış isyancılardır. ”Fâsık", haddi aşıp, tecavüz eden demektir. Peygamberler, yüz çevirmezler ve onlardan fısk sadır olmaz. Bu durumun iki açıklaması vardır:
1. Ahit, peygamberlerden alınmıştır. Bu hususta ümmetleri peygamberlerine tâbi idi. Yüz çevirme ise, sadece ümmetlere aittir.
2. Suçsuz ve berî olmak (masuniyet-ismet), imtihanı (mihneti) ortadan kaldırmaz.
Bu durum, onların kitaplarında da mevcuttu ve bunu onlar da biliyorlardı. Hazret-i Peygamberin, peygamberliğinin gerçek olduğunu da biliyorlardı. Öyleyse, onların inkâr etmelerinin, kıskançlık ve düşmanlıktan başka hiçbir sebebi yoktu. Onlar da, İblis gibi oldular. İblis'i de, onun kıskançlığı inkâra götürmüştü. Allahü teâlâ onlara, bu durumdan ne zaman vazgeçeceklerini sormuştu. Onlar, Allah'tan başka bir tanrı ve Allah'ın dininden başka bir din istiyorlardı. Bu, aşağıdaki âyetten anlaşılmaktadır:
Âl-i İmran 3:83
Allah'ın dininden yüz çevirip de
başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde ne varsa, ister istemez O'na boyun eğip
teslim olmuştur. İsteyerek boyun eğenler, Allah'ın birliğini kabul edenler; istemeyerek boyun eğenler ise, inkârcılardır. Bunlar kendilerinde bulunan Allah'ın sanatının eserlerini ve sağlık, hastalık, zenginlik, fakirlik, neşe ve keder gibi hudûs delillerini inkâr ederler. Bunlar, kaza ve kaderi def edecek bir imkâna sahip değillerdir. Yine de inkâr ediyorlar.
Ve yine O'na döndürüleceklerdir. Kendilerine veya başkalarına fayda ve zarar vermeye güçleri bulunmayan, yerde ve gökteki bütiin varlıkların hepsi, Allah'a döndürülecektir. Bu ifade, hak din İslâm'a karşı çıkanlar için büyük bir tehdittir.
Âl-i İmran 3:84
Ey Rasûlüm Muhammed!
De ki: 'Allah'a inandık. Buradaki emir, anlatılanlara kendisinin de inandığını bildirmek için, Hazret-i Peygamberedir. ”İnandık" ifadesinin çoğul olarak kullanılmasının sebebi, kralların adeti üzere Hazret-i Peygamber'in kadrini yükseltmektir.
Bize indirilene... inandık. Bundan kasıt da Kuran'dır.
İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına indirilene... yani bu peygamberlere indirilen suhufa da inandık.
Burada ”Esbat" kelimesi, torunlar manasına gelir ve Hazret-i Yakub'un torunlarını ve zürriyetini ifade eder.
Rabb'leri tarafından Mûsa'ya indirilen Tevrat'a,
İsa'ya indirilen İncil'e, onlar tarafından gerçekleştirilen mûcizelere
ve adı geçsin veya geçmesin
bütün peygamberlere verilenlere inandık. Onlar arasında hiçbir ayırım yapmayız. Yahûdi ve Hrist iy ani arın yaptığı gibi. Onlar peygamberlerin bir kısınma inanıp bir kısmını inkar etmişlerlerdir. Biz onların hepsine inanırız ve zamanlarında onlara indirilenin hakikatine de inanırız. Sadece bu peygamberlerin zikredilmesinin sebebi, âyetlerin, yahudi ve hristiy anlardan söz etmesindendir.
Biz, Allah'a teslim olanlarız.' O'na boyun eğenleriz. Burada İslâmın anlamı, boyun eğip, tamamen teslim olmaktır. İfadede, kitap ehlinin imanına bir tariz vardır. Çünkü onlar, bundan uzaktırlar.
Âl-i İmran 3:85
Kim, İslâm'dan başka bir din ararsa, onun dini asla
kabul edilmeyecektir. Kim, tevhid ve Allah'ın hükmüne boyun eğme dışında başka bir din arama yoluna giderse, onun bu arayışı kesinlikle din olarak kabul edilmez.
O kimse, âhirette de hüsrana uğrayanlardandır. Bu kimseler, bütün sevaplarını kaybetmiş ve cezaya müstehak olmuşlardır. İslâm'dan yüz çevirip bir başka din arayan kimse, faydayı kaybedip, zarara düşmüştür. Çünkü bu kimseler, insanların sahip olduğu ”fıtrat-ı selime'yi bozmuşlardır.
Âl-i İmran 3:86
Allah, inandıktan, Peygamberin hak olduğuna şahitlik ettikten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra inkâr eden bir topluluğu nasıl hidayete iletir? Hakka karşı direnen, mütevazi olmayı bırakıp kibirlenen bir toplumun hidayete erdirilmesi uzak görülmektedir. Eğer, boyun eğip istekli olurlarsa, Allah da onları hidayete iletir ve buna muvaffak kılar. Burada hidayetten kasıt, Allah'ın onların hidayeti için gerekli olan sebepleri yaratmasıdır. Kulun, yapmasını istediği her fiilde, sünnetullah (Allah'ın kanunu) cereyan eder. Sanki Allahü teâlâ : ”Onlar inkârı isteyip, onu dilediler. Allah onlar hakkında nasıl ihtida ve marifet yaratır" buyurmaktadır.
Burada, dil ile ikrar etmenin gerçek iman olmadığı konusunda bir delil vardır. İç, dışa aykırı olmamalıdır.
Allah, zâlim kavmi hidayete erdirmez. Nefislerine zulmedip, iman yerine inkâr eden, kendisine gerçek bildirildiği halde ondan yüz çeviren kimseye Allahü teâlâ nasıl hidayet eder?
Âl-i İmran 3:87
Bunların bu kötü sıfatlarla nitelenen insanların
cezası, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lanetinin üzerlerine olmasıdır.
"Ceza" dan kasıt, onların cennetten uzaklaştırılıp, onlara azap edilmesidir. Melekler de onlara, insanlar gibi lânet ederler. ”İnsanlar"dan kasıt da, mü'minlerdir. Eğer bütün insanlar kastedilseydi, onları kabul etsin veya karşı çıksın, herkesin lânetlemesi gerekirdi.
Âl-i İmran 3:88
O lanetin ve azabın
içinde ebedî olarak kalacaklardır. Onların azabı hafifletilmeyecektir. Onlara mühlet de verilmeyecektir.
"Lânet içinde ebedî kalmak ”Um kasıt, kıyamet gününde melekler, müminler ve onlarla birlikte cehennemde bulunanların, onlara lânet etmeye devam etmeleridir. Onların azapları hafifletilmeyecektir, başka bir zamana da ertelenmeyecektir.
Âl-i İmran 3:89
Ancak bundan sonra, tevbe edip ıslah olanlar müstesnadır. Çünkü Allah, ğafûr Ve rahimdir. Allah, dinden uzaklaştıktan sonra, tevbe edenlerin ve bozduklarını ıslah edenlerin tevbesini kabul edip, onlara ihsanda bulunacaktır.
Burada, ”ıslah olanlar" ifadesi, ”tevbe edenler" ifadesine atfedilmiştir. Bunun anlamı, sadece tevbe etmenin yetmeyeceğidir. Tevbe ettikten sonra sâlih ameller yapıp iç hallerini, Hak'la murakabede ve halkla muamelede ıslah ederler. Böylece, Allahü teâlâ 'nın rahmet ve inayetini elde etmiş olurlar ve pişmanlık duyarak, nefislerini tasfiye ve tezkiye için riyazata devam ederler.
Serî es-Sakatî şöyle anlatır: ”Bir gün, zayıfın kuvvetliye nasıl isyan ettiğine şaşmıştım. Sonraki gün sabah namazını kılınca, baktım ki arkasında binekli adamlar olan bir genç, gelmekte. Önlerinde de köleler vardı. Genç de binekliydi. Hayvandan indi ve sordu: 'Serî es-Sakatî hanginizdir?' Yanımda oturanlar beni işaret ettiler. Selâm verdi ve 'zayıfın kuvvetliye nasıl isyan ettiğine şaştığını söylemiştin. Bununla ne demek istemiştin?' dedi. Bunun üzerine dedim ki: 'İnsanoğlundan daha zayıf, Allah'tan daha kuvvetlisi yoktur. Bu zayıflığına rağmen insan, Allah'a isyanda bulunur.' Genç ağladı ve: 'Ey Serî, Rabbin benim gibi günaha batmış bir insanı kabul eder mi?' diye sordu. Ben: 'Batmış insanları Allah'tan başka kim kurtarabilir ki?' dedim. Genç adam: 'Ey Serî, ben birçok zulüm işledim, nasıl yaparım?' dedi. 'Gerçekten Allah'a yöneldiysen, Allah da, senin hasımlarını razı eder' dedim. Genç adam: 'Bana Allah'a giden yolu anlat' dedi. Ben de ona: 'Eğer, Allah'a varmak isteyen (muktesıt)lerin yolunu istiyorsan, oruç tutup namaz kılacaksın ve günahları bırakacaksın. Evliyanın yolunu istiyorsan, takıntıları bırakıp, Allah'a hizmete yapışacaksın. Allah'a gitmeye çalışana, bütün günahlardan tevbe etmesi ve gönlünü, Allah'ı müşahede etmekten başka bir şeyin meşgul etmemesi gerekir' dedim."
Abdullah b. Ömer, Hazret-i Peygamber'in şöyle buyurduğunu söylüyor: ”Ey Abdullah! Dünyada garipmişsin, ya da yolcuymuşsun gibi ol. Kendini mezarda kil erden say.")21) Dünyaya meyletme ve onu vatan da tutma. Evine varmak isteyen yolcunun, başka şeylerle uğraşmayıp, bir an önce evine varmayı istediği gibi, sen de sakın kendi kendine, ”dünyada uzun müddet kalacağım" deme.
Hadis-i Şerifte, kendine varlık izafe etmeye değil, fenâya (yok olmaya) işaret vardır. Çünkü vücut (varlık) Allah'ındır. Beden, ruh için neyse, kabir de ölü için aynı şeydir. Kabirdeki ölü, işini mevlâsına havale etmiştir. Aynen bunun gibi, kul da, kalbî ve bedenî âfetlerden hiç birine ilişmemeli, bilakis Allah'ın yaratmış olduğu, asıl fıtrata dönmelidir.
Âl-i İmran 3:90
Yahudilerden, Mûsa ve Tevrat'a
İnandıktan sonra, İsa ve İncil'i
inkâr edenlerin, sonra Hazret-i Peygamber ve Kur'an'ı inkâr etmek suretiyle veya peygamber gönderilmeden önce Hazret-i Muhammed'e iman edip daha sonra inkâr ederek bu
inkârlarında ileri gidenlerin inkârda ısrar edenlerin, onu tenkit edenlerin ve ahdi bozup imandan sapanların
tevbeleri kabul edilmeyecektir. Çiinkü onlar, helâk olmanın eşiğine gelmeden tevbe etmezler. ”Tevbeleri kabul edilmeyecektir." ifadesi, tevbe etmezler, ifadesinden kinayedir. Onların durumlarını ağırlaştırmak ve hallerini Allah'ın rahmetinden ümit kesmişlerin halleri şeklinde ortaya çıkarmak için bu ifade kullanılmıştır.
İşte onlar tam
sapıklardır. Buradaki ” sapıklar" dan maksat, tam sapıklar, demektir. Yoksa her inkâra sapık olur. İster iman ettikten sonra inkâr etmiş olsun, isterse asıl itibariyle inkarcı olsun.
Âl-i İmran 3:91
İnkâr edip kâfir olarak ölenlerin hiçbirinden, yeryüzünü dolduracak
kadar altın fidye verse bile, kabul edilmeyecektir. Burada, ”yeryüzü kadar altın"'dan maksat, çokluktur. Yani bir inkarcının, mal ve mülkü ne kadar çok olursa olsun, kıyamet gününde Allah'ın azabından hiçbir şeyle ve hiçbir şekilde kurtulma imkânı bulamıyacaktır. Burada inkarcıların, cezadan kendilerini kurtarabileceklerinden ümitlerini kesmeleri gerektiği beyan edilmektedir.
Onlar için acıklı bir azap vardır. Onların hiçbir yardımcıları da yoktur ki, kendilerinden bu azabı kaldırsın veya hafifletsin.
Hadis-i şerifte şöyle buyurulur: ”Kıyamet gününde, cehennemliklerden azâbı en hafif olanlara Allah şöyle der: 'Yeryüzündekiler senin olsaydı, onları fidye olarak verir miydin?' Onlar da: 'Evet verirdik' derler. Allah da: 'Ben senden, bundan daha basit olan bir şey istedim. Sen Adem peygamberin sulbündeydm. Senden, bana ortak tanımamanı istedim. Sen ise, bana ortak tanımakta ısrar ettin' buyurur."m
İmam Fahreddin er-Râzî der ki: ”İnkârcılar üç kısımdır:
Bunlardan birincisi, küfürden tam bir tevbeyle tevbe edenlerdir. ”Tevbe edip, ıslah olanlar..."(Âl-i İmran:89) âyeti bunu ifade eder.
İkincisi, söz olarak tevbe eden, fakat kalplerinde yine inkâr bulunanlar. Bunlara da ”tevbeleri kabul edilmeyecektir" (Al-i İmran: 90) âyeti işaret eder.
Üçüncü grup ise, hiçbir şekilde tevbe etmeden, inkârcı olarak ölenlerdir ki, bunlara da, ”inkâr edip kâfir olarak ölenler..." (Al-i İmran: 91) âyeti işaret etmektedir."
Bil ki, kişi, dîni hükümler doğrultusundan hareket edince nefsine hakim olur. Artık o kişi şeytana ait yedi sıfatla karşı karşıya gelmez. (Bunlar: riya, ucüb, hased, buhl, kibir, lıubbi dünya ve gaflet'tir.) (Mütercim.)
Hazret-i Peygamber şöyle buyurur: ”Ümmetim adına en çok korktuğum şey, boş arzulara (hevâya) uyma ve uzun emeldir. Boş arzulara uyma Haktan alıkoyarken, uzun emel de âhireti unutturur.
Zunnûn el-Mısrî de şöyle der: ”İbadetin anahtarı, düşüncedir. İsabet etmenin alâmeti de, nefse ve hevaya muhalefet etmektir. Muhalefet ise, şehevî duyguları terketmektir."
Ca'fer b. Nasır şöyle der: ”Cüneyd bana bir dirhem verdi ve 'onunla incir satın al' dedi. Ben de incir satın aldım. İftar edeceği zaman inciri ağzına koydu ve ağlayarak çıkarıp attı. Daha sonra da 'götür onu' dedi. Sebebini sorunca da 'kalbime fısıldandı ki, Allah için terkettiğin şehvetten utanmıyor musun da, sonra tekrar ona dönüyorsun' dedi."
Ebû Süleyman ed-Dârânî de şöyle diyor: ”Geceleyin ihsanda bulunanın, gündüzüne de yeter. Gündüzün ihsanda bulunanın da gecesine yeter. Her kim ki şehvetini tutma konusunda samimi olursa, bu ona azık olarak yeter. Allahü teâlâ da, yersiz istekleri Onun rızası için terkeden bir kalbe azabetmekten yücedir."
Bilmiş ol ki, nefis, lâtif olan iki göz gibidir ve kötü huyların kaynağıdır. İnsanın iki tarafına yerleştirilmiş olup, kötü şeyleri emreder. Çünkü o, rûhânîyetten saptırmak için yaratılmıştır.
Bir de temiz nefisler vardır. Onlar da, Melekût-u A'lâ'da (en yüksek makam) yaratılmışlardır. Onlar da, hayırları emreder, kötülüklerden sakındırırlar. Kötü nefisler, şeytanlar gibi, Melekût-u Süflâ'da (en düşük makam) yaratılmış olup, kötülükten başkasını emretmezler. Onların tabiatında, isyan, direnme ve kibirlenme vardır. Onun içindir ki bu nefis, nasihat dinlemez ve devamlı isyan eder. Nitekim bir salih kul şu beyti söylemiştir:
Bana kötülüğü emreden nefsim, cehaletinden dolayı
Basımdaki ak saçlardan ve ihtiyarlığımdan öğüt almadı.
Kötü ve ayıp şeyler yapmayı emreden nefis, ne gençten ve ne de yaşlıdan asla nasihat dinleyip ibret almaz. Yaşlandıktan sonra bile, cehaletin batağına saplanıp dururlar ve pişman olup da şehvetlerine gem vuramazlar. Her kim bu sıfatlardan nefislerini temizlemezse, perişan olur, kaybedip cehennemde kalır. Allahü teâlâ : ”Onu (nefsi) kirletip örten, ziyana uğramıştır" (Şems: 10) buyurmuştur.
Allahü teâlâ, bizi de, sizi de kötülük emreden nefsin tuzağından ve şeytanın şerrinden korusun. Canımız bedenimizde kaldığı sürece de halimizi ıslâh etsin.
Âl-i İmran 3:92
Ey mü'minler!
Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda ve onun nezdindekileri kazanmak
için harcamadıkça, elde etmek için yarışılan, gerçek
iyiliğe ulaşamazsınız... İyiler grubuna katılamazsınız. Ya da, Allah'ın rahmet ve sevabını, cennet ve rızâsını elde edemezsiniz.
Burada, ”sevdiğiniz şeyler"den kasıt, en çok sevdiğiniz, hoşunuza giden ve nefsinizin arzuladığı değerli mal larınızdır.
Sevdiğiniz değerli şeylerden veya sevmediğiniz basit şeylerden
ne harcarsanız, Allah onu bilir. Allahü teâlâ, infak ettiğiniz şeyleri çok iyi bilir ve bunlar iyi olsun, kötü olsun sizleri ona göre, hesaba çeker. Çünkü Allah'tan hiçbir şey gizli kalmaz. Buradaki ifadede, iyilerin verilmesine teşvik, kötülerin verilmesinden sakındırma vardır.
Bilmiş olun ki, isteğe ulaşmak için, sevdiklerinizi vermeniz gerekir. Onun için eski insanlarımız, en çok sevdikleri şeyleri, muhtaç olacakları kıyamet gününde kullanmak üzere, Allah için stok yapıp biriktirirlerdi. İnsan, sevgilisini verebilmesi için, ondan daha sevgili birisine kavuşmayı kesinlikle bilmiş olmalıdır.
Bu âyet indiği zaman, Ebû Talha, Hazret-i Peygambere gelerek şöyle der: ”Ey Allah'ın Rasûlü, benim en sevdiğim mal, Beyruhâ ismindeki bahçemdir. Onu Allah'ın sana gösterdiği gibi kullan.' Hazret-i Peygamber: ”Ne güz el, bu kârlı bir mal, bu kârlı bir mal. Benim görüşüm, onu yakınlarına dağıtmandır" buyurdu ve Ebû Talha da onu akrabalarına dağıttı.'3" Bundan anlaşılıyor ki, malların en sevimlisini akrabalara infak etmek, en faziletli olan infaktır.
Ömer b. Abdiilaziz hakkında bir hikâye anlatılır. Onun hanımının çok güzel bir cariyesi varmış. O cariyeyi hanımından defalarca istemiş, fakat hanımı vermemiş. Ömer b. Abdülaziz hilâfete geçince hanımı, cariyeyi süsleyerek ona göndermiş ve demiş ki: ”Ey Müslümanların Emiri, bunu sana hibe ediyorum. Sana hizmet etsin." Ömer de: ”Bu cariyeyi nereden elde ettin?" diye sormuş ve ”babanı Abdülmelik'in evinden getirdim" cevabını almış. Ömer b. Abdiilaziz, bu cariyenin nereden elde edildiğini araştırmış ve görmüş ki, bu cariye borçlu bir işçininnıiş. Adam ölünce, terekesinden alınmış. Adamın durumu araştırılıp, vârisleri getirtilmiş. Onların hepsine malını vererek razı etmiş. Sonra çok sevdiği cariyeye dönerek: ”Sen Allah için hürsün" demiş. Denilmiş ki: ”Ey Müminlerin Emiri, cariye ile ilgili bütün şüpheleri giderdiğin halde niçin onu hürriyetine kavuşturdun?" Ömer de: ”Başka türlü, nefisleri şehevî duygulardan alıkoyamadım" demiş.
Anlatıldığına göre, Rebi' felç olmuş. Bir dilenci gelip, kapısında istemeye başlamış. Rebi'“dilenciye şeker verin" demiş. Çünkü şekeri çok seviyor ve ”sevdiğiniz şeylerden vermedikçe, iyiliğe ulaşamazsınız" âyetini böyle yorumluyor. Bunun üzerine, Rebi'in hastalığı uzamış. Canı tavuk eti istemiş. Kırk giin nefsini tutmuş. Sonra da hanımına: ”Kırk gündür canını tavuk eti istiyordu. Fakat kendimi tuttum" demiş. Hanımı da ona: ”Sübhanallah, bu et helâl olduğu halde, neden kırk gündür kendini tutuyorsun?" demiş. Hanımını pazara gönderip, tavuk satın aldırmış. Tavuğu kesip kızartmış, sonra bir de ekmek yapmış. Onları nar gibi kızarmış bir şekilde sofraya getirip. Rebi'in huzuruna koymuş. Bu defa dilenci, kapıda dikilip, ”Allah rızâsı için bana da verin" diyormuş. Rebi' yemekten vaz geçmiş ve ”şunu al ve dilenciye ver" demiş. Hanımı: ”Fe sübhanallah" demiş. Rebi': ”Emrettiğimi yap" diye diretmiş.
Kadın: ”Kendin için iyi olanı yap" demiş. Rebi' de: ”İyi olan neymiş" diye sormuş. Hanım: ”Dilenciye bunun parasını verelim, sen de eti zevkle ye" demiş. Rebi': ”Aferin, bana parasını getir" demiş. Sonra da: ”Koy şuraya, şunu da al ve ikisini de dilenciye ver" demiş. O da vermiş.
Âl-i İmran 3:93
Tevrat indirilmeden önce, İsrail'in kendisine haram kıldıkları hariç, bütün yiyecekler İsrail oğullarına helâl idi. Burada helâl olan yiyecekler değil, bu yiyeceklerin yenmesiydi. Helâl veya haram olan, insanların fiilleriydi, eşyanın aslı değildi. Bütün yiyecekler, İsrail oğullarına helâl idi. Ancak İsrail'in, yani Yakup peygamberin kendisine yasaklamış olduğu deve eti ve sütü bunun dışındaydı. Rivâyet edildiğine göre, Yakub (aleyhisselâm) şikâyette bulunmuştu. Bunun üzerine siyatik hastalığına yakalandı. Böylece imtihan edilmek üzere bir belâ ve şiddetle karşılaştı. Acıdan, geceleri uyuyamıyordu. Bu hastalıktan kurtulursa, en sevdiği şeyi yememeye yemin etmişti. Onun için, deve eti ve sütünü kendisine haram kılmıştı.
Bu yiyecekler, Tevrat inmeden önce onlara helâl idi. Daha sonra onlar, azgınlaşıp zulme saptıkları için haram kılındı. Bunlar, Nuh, İbrahim ve diğerlerine nasıl haram kılınmış olabilir?
De ki: 'Eğer doğru söylüyorsanız, Tevrat'ı getirin ve okuyun onu.' Burada Hazret-i Peygamber'e, onlarla kendi kitaplarıyla mücadele etmesi emrediliyor. Çünkü bu haramın, sonradan onların azıp zulme dalmalarından meydana geldiğini, onların kitapları da belirtiyor. Onun için Hazret-i Peygamber'e, ”onlar kitaplarını getirsinler ve okusunlar" diye emir verilmektedir. Böylece onlar, donakalacaklar, susacaklar ve yalanları ortaya çıkacaktır.
Rivâyet edilir ki, onlar, kitaplarını getirmeye cesaret edememişler, donakalmışlar ve gerisin geri gitmişler. Bu olayda da, Hazret-i Peygamber'in doğruluğuna ve inkâr ettikleri neshin cevazına açık seçik delil vardır.
Âl-i İmran 3:94
Bundan sonra, her kim Allah'a karşı iftirada bulunursa, onlar zalimlerdir. Kim Tevrat'ın, İsrail oğullarına indirilmesinden önce, onlara bazı yiyeceklerin yasaklandığını iddia edip, Allah'a karşı yalan uydurursa işte bunlar iftira etmekte ısrar edenler, zulüm ve düşmanlıkta aşırı gidenlerdir.
Âl-i İmran 3:95
De ki, 'Allah doğru söyledi. Yani İsrail oğullarının bazı yiyecekleri kendilerine haram kıldıkları konusunda, Allah'ın indirdiği şeyde doğruluğu ortaya çıktı,
öyleyse, bütün sahte dinlerden yüz çevirin, yani
hanîf olan, İbrahim'in dinine tâbi olun. İbrahim'in dini, İslâm dinidir. Çünkü dinler, aslında tektirler. Sizler, zannettiğiniz gibi, onun dinine tâbi olmuş değilsinizdir.
O İbrahim,
müşriklerden değildi.'
Burada Yehudilerin, müşrik olduklarına ve İbrahim peygamberle onlar arasında asla hiçbir dinî ilişki olmadığına işaret vardır. Burada ifade edilmek istenen Hazret-i Peygamber'in, İbrahim'in dininden olmasıdır. Çünkü o da tevhide ve Allah'tan başkasına kul olmamaya çağırıyordu.
Âl-i İmran 3:96
İnsanlar için yeryüzünde
kurulan ilk ev Mekke'de bulunan
Kâbe'dir.
Rivayet edildiğine göre, kıble, Kudüs'ten Kâbe'ye çevrildiği zaman Yehudiler, Hazret-i Peygambere dil uzatmışlar ve şöyle demişlerdi: ”Beytü'l-Makdis, Kâbe'den daha faziletli ve yönelmeye daha lâyıktır. Çünkü, Kâbe'den önce yapılmış olup. Mahşer yani toplanma yeri bütün peygamberlerin hicret yeri ve kıblesidir. Kıblenin Kâbe'ye doğru çevrilmesi bâtıldır." Bunun üzerine işte açıklamasını yapacağımız âyet indi. Âyetin anlamı, kulların ibadet etmeleri için yapılan ilk binanın, Mekke'deki Beytullah olduğudur. Beytullah, bu mukaddes beldenin sembolüdür. Âyet'i kerimenin metninde ”Mekke" yerine ”bekke" kelimesi geçmektedir. Bunun sebebi, insanların burada zahmetle karşılaşmalarındandır. Bir de ”bekke" kırmak hurdahaş etmek anlamına gelir. Zalim insanların boynunu kırdığı için bu isim verilmiştir. Buraya yönelen her zalimi, mutlaka Allah helâk etmiştir.
Rivayet edildiğine göre: Beytullah'ı, Hazret-i Âdem'in yaratılmasından 2000 yıl önce melekler yapmışlardır. Âdem peygamber yeryüzüne indirildiği zaman, melekler ona: ”Bu evin etrafında tavaf et. Biz, senden 2000 yıl önce tavaf etmeye başladık" dediler. Âdem peygamber ve ondan sonra gelenler, Nııh peygamber zamanına kadar onu tavaf ettiler. Nuh tûfanında bu ev (Beytullah) yerle bir oldu. Sonra Hazret-i İbrahim bu binayı yeniledi.
İbn Abbas (radıyallahü anh), ”Bu bina yeryüzünde ilk defa Âdem peygamber tarafından yapılmıştır" der. Bu rivâyetler gösteriyor ki, Beytullah'ı ilk yapan Hazret-i İbrahim değildir. İbrahim peygamber, onu tamir edip, direklerini yükseltmiş ve kaybolmaya yüz tutan bu binayı ortaya çıkarmıştır. Çünkü Kâbe'nin yeri, Nuh tufanından sonra yerle bir olup, kaybolmaya yüz tutmuştu. Sonra, Allahü teâlâ, Cebrail'i gönderdi, bu yeri İbrahim peygambere göstertip tamirini emretti. Bunu yapmayı emreden Allah (celle celalühü), tebliğ eden ve mühendis Cebrail, binayı tamir edip ortaya çıkaran Hazret-i İbrahim peygamber ve onun yardımcı ustası da, oğlu İsmail'dir. Onun için, ”yeryüzünde, Kâbe'den daha şerefli bina yoktur" denilir.
O bina,
mübarek, hac ve umre yapanlar için çok hayırlara vesile olan, günahlarını örten bir yer olup,
ve âlemler için hidâyet kaynağı olan Kâbe'dir. Çünkü orası, insanların kıblesi ve ibadet ettikleri yer olup, Allah'ın yüce kudretine ve eşsiz hikmetine işaret eder.
Âl-i İmran 3:97
Orada, apaçık deliller Oraya, kötü niyetlerle giden zalimlerin kahrolduklarına ait, açık deliller vardır. Fil ordusunun yenilgiye uğraması gibi.
ve İbrahim'in makamı vardır. İbrahim'in makamı da oradadır. İbrahim peygamberin, Kabe'nin taşlarını koyarken, üzerine bastığı bir kaya vardı. İşte o kayanın üzerinde, Hazret-i İbrahim'in ayaklanılın izi vardır.
Kim oraya yani Harem'e
girerse emniyette olur. Kendisine yapılacak taarruzdan kurtulur. Bu, İbrahim peygamberin duası ile olmuştur. Çünkü İbrahim peygamber: ”Ey Rabb'im, bu beldeyi emniyetli kıl"(Bakara: 126) demişti. Bir kimse, suç işleyerek Kâbe'ye sığınırsa, peşine düşülüp hesaba çekilmezdi. Bu konuda Ebû Hanife şöyle der: ”Hıll'de, kısastan, dinden dönme sebebiyle veya zina suçundan ötürü öldürülmesi gereken bir kimse, Kâbe'ye sığınırsa, ona saldırılmaz. Ona yemek vb. gibi şeyler verilmeyip, dışarıya çıkmasına çalışılır. Bu durum, Hıll'de suç işleyip, sonra Hareme sığınanlar içindir. Bir kimse, Harem'de, haddi gerektiren bir suç işlerse, orada cezası uygulanır. Orada hırsızlık yapanın gerekli organı kesilir, adam öldüren de öldürülür."
Bakara sûresinin 191. âyetinde şöyle buyurulur: ”...Onlar, Mescid-i Haram'ın yanında sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Eğer orada sizinle savaşırlarsa, siz de onları öldürün..." Bu âyet, Mescid-i Haram'ın yanında onlarla savaşanları öldürmeye izin vermektedir.
Oraya yol bulabilene, o evi haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Hac göreviyle mükellef olanlar, müminlerdir. Mü'min olmayanlar, dini vecibelerden sorumlu değillerdir. Allah'ın bu konudaki hükmü böyledir.
Hac: Özel bir ziyaret anlamında olup, Allahü teâlâ 'nın, kullarına farz kıldığı bir hakkıdır.
Bu görev, oraya gidebilme imkânı olanlar, organları sağlam olanlar ve ulaşım için gerekli olan vasıta ve yiyeceğe sahip olanlar içindir.
Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah, âlemlere muhtaç değildir. Buradaki ”kim inkâr ederse" ifadesini, ”kim hacca gitmezse" yerinde anlamak gerekir. Haccın farziyetini tekid ve hacca gitmeyeni şiddetle sakındırmak için bu şekilde ifade edilmiştir. Yani, kimin hali vakti yerinde olur da hacca gitmezse, inkâr edene yaklaşmış ve ancak inkarcının yapabileceği bir işi yapmış demektir. Allahü teâlâ 'nın, âlemlerin kendisine ibadet etmelerine ihtiyacı yoktur.
Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur: ”Her kim, kendisini belli bir zaruret veya fena bir hastalık, ya da zalim bir idareci engel olmadığı halde hacca gitmezse, dilerse yahudi, dilerse hristiyan olarak ölsün.")33)Burada, yahudi ve hristiyanların zikredilmesinin sebebi, onların, haccı ve Kabe'yi faziletli olarak görmeyişlerindendir. Bil ki, bu mukaddes yerlere ancak oralara aşık olanlar çok gidip gelmek isterler.
Ali b. Muvaffak'tan rivâyet edilir: O, 60 defa hac yapmıştı. Diyordu ki: ”Bundan sonra Haceru'l-Esved'e vardığımda, kendi hakkımda ve bu mekâna gidip gelişim konusunda şöyle düşündüm. Bilemiyorum, bu haccım kabul edildi mi, yoksa edilmedi mi? Uykuya daldım ve şöyle bir ses duydum: 'Ey Muvaffak'ın oğlu, sevdiğinden başkasını evine çağırır mısın?' Uyandım. Çok sevinmiştim. Bundan, Allah'ın ziyafetine davet edilmeyenin o ziyafetten hak sahibi olamayacağına işaret edildiğini anladım." Burada hac için hazırlık yapmaya çalışmayan, aksine fesat ve bozgunculuk yapan kimsenin halini kınama vardır. Allahü teâlâ 'nın hikmeti, her yıl insanların, İbrahim peygamberin çağrısına uymak için bu hoş yerleri özlemelerini gerektirmiştir. Çünkü İbrahim peygamber: ”...insanların kalplerini onlara meylettir." (İbrahim:37) diye duâda bulunmuştur.
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur: ”Amellerin en faziletlisi, Allah'a ve Rasûlüne inanmaktır. Sonra cihad, sonra da kabul olmuş hacdır."
Denmiştir ki: Günahların bağışlanması hac iledir. Cennete girmek de, kabul edilmiş (mebrûr) bir hacla olur. Mebrûr hac ise, şu iki şey ile olur:
1) Hacda, iyi ameller yapmak. İyi amel demek, insanlara iyilik yapmak, ihsanda bulunmak, yemek yedirmek ve selâm vermek demektir.
2) Haccın tamam olması için, orada günah işlemek, kötü söz söylemek ve isyan etmek., gibi fiillerden kaçınmak.
Ebû Ca'fer el-Bâkir demiştir ki: ”Beytullah'ı ziyaret etmek isteyen şu üç şeyi yapmadıkça ona önem verilmez:
a) Kendisini günahtan koruyacak verâ (Allah korkusu),
b) Gazabını yenecek hilm (yumuşak huy),
c) Kendisiyle arkadaş olan Müslümanlara güzel muamelede bulunmak.
Her yolculuğa çıkması gerekende bu üç özelliğin bulunması şarttır. Özellikle de hacca gidenlerde... Bunları tamamlayan, haccını tamamlamış olur. Hac yoluna çıkanın, insanlara güzel ahlâkla muamelede bulunması gerekir."
Büyüklerden biri demiştir ki: ”Kabul olan haccın işareti, hacının hacdan dünyayı istemeyip, ahireti isteyerek dönmesidir."
Âl-i İmran 3:98
Ey Rasûlüm Muhammed!
De ki: 'Ey kitap ehli! Allah'ın âyetlerini niçin inkâr ediyorsunuz? Yahudi ve Hristiy anlara kitap ehli denmiştir. Çünkü onlara, kitap indirilmiştir. Burada, onların inkârının sebebi olarak, bir azarlama ve inkâr ifadesi vardır. ”Ayetler"den kasıt, Kur'ân'da bulunan âyetlerle, Tevrat ve İncil'de bulunup Hazret-i Muhamnıed'in Peygamberliğine delalet eden haberlerdir. Halbuki
Allah, sizin yaptıklarınıza şahittir.' Allah sizin, yaptığınız her şeyi çok iyi bilir, sizleri ona göre cezalandırır.
Âl-i İmran 3:99
De ki: 'Ev kitap ehli! Niçin iman edeni Allah yolundan, Hak dinden
saptırıyorsunuz? O vol ki, ebedî mutluluğa ulaştırır. O, tevhiddir ve İslâm dinidir. Onlar, bazı tuzak ve fitneler uydurarak, insanların İslâm'a girmesine engel olmaya çalışıyorlardı ve diyorlardı ki: ”Muhammed'in vasfı kitabımızda yok. Kitabımızda, Muhammed hakkında bir müjde de yok."
Hak olduğuna şahitken, eğri olmasını istiyorsunuz. Dosdoğru olan dinin, istikametten sapmış olmasını istiyorsunuz ki, insanlara onu, eğri olarak gösteresiniz. Meselâ Hazret-i Peygamberin, sıfatını değiştiriyorsunuz.
Âyette geçen ”ivec" eğrilik demektir. Mana isimlerinde kullanılır, sözünde eğrilik var, dininde eğrilik var, ifadeleri gibi. Madde isimlerinde eğrilik olduğu ifade edilmek istendiği zaman ise ”avec" şeklinde kullanılır. Duvarda eğrilik var, ağaçta eğrilik var, gibi.
Halbuki, ”sizler", o Allah yolunun dosdoğru olduğuna ”şahitlersiniz." O yolun etrafında hiçbir eğrilik şaibesi yoktur. Ondan sapmak ise, bir ihlâldir, bozgunculuktur.
Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.' Sizin insanları hak yoldan saptırdığınızı ve Hazret-i Peygamber lehine şehadette bulunmayı gizlediğinizi biliyor.
Kitap ehlini, mti'minleri saptırdıkları için azarlayan Allah, daha sonra da müminlere bunlara uymalarını yasaklayarak şöyle buyurmuştur:
Âl-i İmran 3:100
Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilen bir gruba itaat ederseniz, imanınızdan sonra, sizi yeniden inkârcılığa sevkederler. Burada ”bir gruba" diye ifade edilmesinin sebebi, kitap ehli içinde, inanmış insanların da bulunmasıdır.
İkrime diyor ki: ”Bu âyet, Şas b. Kays adında bir yahudi hakkında indi. Bu şahıs, Evs ve Hazrec kabilelerinin kalabalık olduğu bir yeri görmüş. Onların, aralarındaki sevgi ve iilfet yahûdiyi kızdırmış, hemen oraya görevli bir genç göndermiş. Bu genç, daha önce aralarında cereyan eden ve her iki kabileden de bir çok kimsenin öldüğü ve Evs kabilesinin zafer kazandığı Bu as harbi ile ilgili şiirler okumuş. Bunun üzerine içlerindeki kabile taassubu deprenmiş, birbirlerine girmişler. Durum Hazret-i Peygambere haber verilmiş, hemen yanlarına varıp aralarını bulmuştur."
Âl-i İmran 3:101
Siz nasıl inkâr edersiniz? Halbuki
size, Kur'ân'dan
Allah'ın âyetleri okunuyor ve O'nun peygamberi de aranızda. İnkâr size nasıl ulaşır? Halbuki Rasûlullah dilinden size taptaze Kuran okunuyor. Aranızda Hazret-i Peygamber var, size nasihatta bulunuyor ve size öğiit veriyor.
Kim Allah'(m dini olan İslâm)a yani hak dine, ki o da tevhid olan İslâm dinidir, sımsıkı
sarılırsa, şüphesiz ki o, doğru yola iletilmiş olur.
Biliniz ki; buradaki hitabın zahiri, kitap ehlinedir. Batıni ise, dini, dünya karşılığında satan, ilminin gereğini yapmayan kötü ilim adamlarınadır. Bu ilim adamları, Kur'ân'ın getirdiği, ”dünyaya gönül vermeyip hakka yönelme" ilkesini inkâr eden ilim adamlarıdır. Bu ilim adamlarının durumu, muma benzer. Mum kendini yakar, etrafını da aydınlatır.
Fudayl b. 'İyad şöyle der: ”Bize bildirildiğine göre, kıyamet günündeki hesaba çekme, putperestlerden önce, fâsık ilim adamlarıyla, hafızlardan başlayacaktır."
Âl-i İmran 3:102
Ey iman edenler! Allah'tan hakkıyla korkun. Burada geçen ”ittika", iftial vezninde olup, korunmada aşırılığı ifade eder. Yani, ”aşırı derecede korkun" manası taşır. ”Hakkıyla" dan kasıt, korkulması gereken şekilde demektir. Bu da, emirleri yerine getirip, haramlardan sakınmada azami gayreti göstermekle olur. Takvada devam edip, ondan hiç ayrılmamak istenmektedir.
Ve ancak Müslümanlar olarak can verin. Allah için ihlâslı ve samimi olun. Nefislerinizde, Allah'tan başkasını O'na asla ortak kılmayın. Ayetin görünüründe, bu durumun haricinde bir hal üzere ölüm yasaklanmıştır. Bunun anlamı, ”İslâm'a devam ediniz" demektir.
Âl-i İmran 3:103
Hep birlikte, toplu olarak
Allah'ın ipine sımsıkı sarılın.
İslâm dinine, ya da Allah'ın kitabına sarılın. ”Habl" kelimesi, ip anlamında olup istiare yoluyla İslâm dini, veya Kuran anlamında kullanılmıştır. Bunlardan herbiri, ipe benzer. Çünkü, zor bir yola giren, her an için ayaklarının kaymasından korkar. Bu yolun iki tarafında ve iki ucundan bağlı bir ipe tutunursa, korktuğundan emin olur. Ebedî saadet yolu da böyledir. Kaygan bir yoldur. Ondan saptırıcı etkenler çoktur. O yolda, halkın çoğunun ayağı kaymıştır. Kim yüce Kur'ân'a ve sapasağlam şeriat kanunlarına sımsıkı sarılırsa, dosdoğru yola iletilir ve cehenneme götüren sapıklıktan emin olur.
Sakın kitap ehli gibi, aranızda ihtilâfa düşerek haktan
ayrılmayın. Allah'ın, üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ki, siz câhiliye döneminde düşmanlar idiniz. Aranızda düşmanlık, kin ve devam edegelen savaşlar vardı.
Denilir ki bunlar, Evs ve Hazrec kabileleriydi. Bunlar arasında öfke ve düşmanlık olmuş ve savaşmışlar. Savaşları da tam 120 yıl sürmüş.
Ve Allahü teâlâ, sizi İslâm olmaya muvaffak kılarak, kalplerinizi birbirinize alıştırdı da, bu alışma sayesinde,
O'nun nimetiyle kardeşler olmuştunuz. Birbirini seven ve Allah'ın yolunda olan kardeşler oldunuz. Böylece, birbirine nasihat eden, biribirini seven ve hak yolda birleşen insanlar haline geldiniz.
Halbuki
yine siz, daha önceleri,
bir ateş çukurunun tam kenarında iken... İnkârınızdan ötürü, cehennem ateşine düşmek üzereydiniz. Ölüm sizi, o haldeyken yakalamış olsaydı, içine düşerdiniz. Bu durum, onların cehenneme düştükten sonraki muhtemel hayatlarını temsildir. Ateşin kenarında oturmuş, ateşe düşmek üzereyken,
oradan da sizi O kurtarmıştı. Sizi İslâm'a iletmek suretiyle, ateşe düşmekten kurtardı.
İşte Allah, doğru yola erişesiniz diye size böylece âyetlerini açıklar. Bu açıklamaların sebebi, sizin hidayette sebat etmeniz, doğru yoldan sapmamanız içindir.
Biliniz ki Allah, müminlere, önce takvayı, sonra onun yoluna sıkı sıkıya sarılmayı, sonra nimetlerini hatırlamayı emrediyor. Çünkü insanın fiilleri, ya korkudan, ya da hevesle birşeyi istemesinden meydana gelir. Korku, hevesle istekten önce gelir. Çünkü, zararın giderilmesi, faydanın celbedilmesinden önce gelir. Tıpkı insanın kötülüklerden arınması, güzel ahlâk ve iyi amellerle süslemeden önce olması gibi.
"Allah'tan hakkıyla korkunuz" ifadesi, Allah'ın cezasını hafifletmeye işarettir. Sonra bunu, Allah'ın dinine sımsıkı sarılma emrine bir sebep kılıyor. Sonra da bunu, heves, istek (rağbet) izliyor. ”Allah'ın size olan nimetini hatırlayın." âyetindeki gibi.
Akıllı insanın yapacağı şey, Allah'ın emrine boyun eğmek, O'nun hükmüne itaat etmek, O'nun ipine sımsıkı sarılmak ve dinde ayrılığa düşmemektir.
Şeyh Nasr Abâdî şöyle der: ”Takva sahibi insanın dört alâmeti vardır. Bunlar, Allah'ın helâl ve haramlarını koruyup onlara riayet etmek, elinden geldiğince çalışmak, sözüne sadık olmak ve elde olana kanaat etmektir."
Âl-i İmran 3:104
Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip, kötülüğü engelleyen bir topluluk bulunsun. İşte onlar, kurtuluşa erenlerdir.
Burada istenen şey, hayra çağıran bir topluluğun bulunmasıdır. Yapılan çağrı, her ne kadar insanlardan bazılarına ise de, hitap, bütün insanlaradır. Bunun farz-ı kifaye olduğu anlaşılıyor. Bu görev, bütün insanlarındır. Fakat bazılarının yapmasıyla, diğerlerinin sorumluluğu düşer. Şayet bu görevi, bütün insanlar terkederse, hepsi birden günah işlemiş olurlar. Bu görev, işlerin en yücesi ve en üstünü olduğu için, bunu ancak ilim adamları yapabilirler. Câhil, bu işi yerine getiremez. Çünkü o, ne yapacağını bilemez. Belki de, hayrı engeller, yasağı emreder. Kendi mezhebini bilir, karşısındakinin mezhebini bilmeyip, onu engellemeye çalışır. Kaba davranacağı yerde yumuşak, yumuşak davranacağı yerde de kaba davranır.
Hazret-i Peygamber minberdeyken, ”İnsanların en hayırlısı kimdir?" diye sordular. O da: ” iyiliği emreden, kötülüğü engelleyen, Allah'tan en çok korkan ve sıla-i rahmi en çok yapan kimsedir" (5) buyurdu.
Huzeyfe'den: ”İnsanlar öyle bir zamanda yaşayacaklar ki, onlar için, bir eşek leşi, iyiliği emreden, kötülüğü engelleyen bir mü'minden daha sevimli olacaktır."
Hazret-i Peygamber de bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: ” Allah'ın yasakladığı hudut üzerinde duran yani yasaklarına riâyet etmeyen kimselerin misali, bir gemi halkının misali gibidir. Onlar gemi üzerinde kura çektiler. Bazılarına geminin üstü, bazılarına da geminin altı düştü. Alt kattakiler, su almak üzere üst kata uğradılar. Bu durumdan üsttekiler rahatsız oldular. Bunun üzerine ahlakilerden biri, baltayla gemiyi oymaya başladı. Üsttekiler gelip ”sana ne oluyor?" diye sordular. Adam da, ”Benden rahatsız oldunuz. Mutlaka su almam gerekir" diye cevap verdi. Eğer, bu adamın elini tutarlar, ve ona engel olurlarsa, hem onu., hem de kendilerini kurtarırlar. Eğer onu kendi kendine terkederlerse, hem onu, hem de kendilerini helâk ederler."
Bir başka hadis-i şerifte de: ”Eğer insanlar, bir fenalık görür de onu değiştirmezlerse, Allah Teâlamn azabı herkese şamil olur." buyurulmuştur.
İyiliği emretmek, emredilen şeye bağlıdır. Emredilen şey, vacip ise, emretmek de vacip olur. Eğer emredilen şey, mendup olursa, emretmek de mendup olur. Kötülüğü engellemek ise, bütünüyle vaciptir. Çünkü, bütün kötülükler çirkin şeyler olduğu için, onların terkedilmesi vaciptir. Engel olunacak şeyi bildikten sonra, ona engel olmanın şartı, o şeyin meydana gelmemiş olmasıdır. Çünkü, meydana gelmiş olan bir şey engellenemez. Çünkü olan olmuştur. Ancak yerilip, kötülenir. Kötü bir şeyin benzerine alışkanlıktan nehyedilir. Bu da onu yapacağına zann-ı galip hasıl olursa, olur. Meselâ; bir içkici görürsünüz. İçki içmeye hazırlanıyor, malzemeleri de hazır. Zannınızda yanılmıyorsunuz. Adama engel olmaya çalışırsanız, büyük bir zarara gireceksiniz. Bu durumda, ' Engellemeye nasıl başlanır?" derseniz, ben de şöyle derim: ”Kolaydan başlayacaksınız. Fayda vermezse, zor olana doğru çıkacaksınız. Çünkü hedef, kötülüğe engel olmaktır." Allah, ”aralarını düzeltin" buyurur, daha sonra da ”savaşın" buyurur. (Hucıırat: 10) Engel olmaya girişmek her mü'minin şartlara göre vazifesidir. Savaşla engel olma ise, devlet başkanı ve görevli kimseler içindir. Çünkü onlar, siyaseti daha iyi bilirler ve onların araçları da vardır. ”Kim engellenir veya kime emredilir" dersen, ben de derim ki: ” Mükellef olan veya çocuklar ve deliler gibi mükellef olmayan birisi, diğerine zarar vermeye yeltendiği an engellenir. Çocuklar, alışmamaları için haram şeyleri yapmaktan engellenirler. Günahkâr bir kimse üzerine de kendi işlediği günahtan başkasını menetmesi vaciptir. (Kendisi bu günahı işliyor diye başkasını menetme sorumluluğundan kurtulamaz.) Çünkü günahı kendisinin terketmesi de üzerine vaciptir. Engel olma, herkesin görevidir. İnsan kötülüğü hem kendisi yapmayacak hem de başkasını bundan menedecektir. İkisinden birini terketmesiyle, diğerinin vacip olması sakıt olmaz."
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimiz şöyle buyurur: ” Allahü teâlâ bu dini, fâsık insanlarla da desdekler." Bir başka hadis-i şerifte de şöyle buyurulur: ”Kıyamet gününde bir adam getirilip, ateşe atılır. Ateşte onun bağırsakları dışarı fırlar. Sonra o adam, eşeğin değirmende döndüğü gibi bağırsakları etrafında döner. Bunun üzerine cehennem halkı, o adamın başına toplanıp: ”Ey falanca, senin halin ne böyle? Sen bize dünyada iyiliği emredip, kötülüğü engellemez miydin? diye sorarlar." Adam da der ki: ” Size emrederdim, fakat ben yapmazdım. Sizi engellerdim, fakat ben yapardım."m)
Âl-i İmran 3:105
Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanan ve ihtilâfa düşen hristiyan ve yahudi
ler gibi olmayın. Kitap ehli olan bu iki topluluktan her biri, birçok gruplara ayrılmışlardı. Onlar, birtakım sahte şeyler uydurarak, Allah'ın açık âyetlerini gizliyorlar, ya da basit dünyevî birşey karşısında tahrif ediyorlardı.
İmam Fahreddin er-Râzî tefsirinde diyor ki: ”Bunlar, bedenen de birbirlerinden ayrılmış, din adamlarından her biri, bulunduğu şehirde liderliğini ilân etmiş, sonra da bunların her biri, kendisinin haklı, diğerinin ise haksız olduğu iddiasında bulunmuştu."
Ben de derim ki: ”Biraz insaflı düşünecek olursanız, bugünkü ilim adamlarının çoğu, aynı özelliğe sahiptirler. Allah'tan af ve rahmet dileriz."
Onlar kendilerine, Hakk'ı gösteren ve ittifak ederek söz birliği yapmanın gerekli olduğuna dair apaçık deliller geldikten sonra, ihtilâfa düşüp parçalanmışlardır.
İşte onlara, bu parçalanmalarının cezası olarak ahirette, ardı arkası kesilmeyen
büyük bir azap vardır.
Madem ki Allah, bu ümmete, iyiliği emredip, kötülüğe engel olma vazifesini yüklemiş, öyleyse bu güce ancak, din ve hak ehli kimselerin birbirini sevip, biri biri ne karşı ülfet ve sevgiyle ulaşılır. Allahü teâlâ onun için, bir uyarıda bulunarak, bölünüp parçalanmamayı emretmiştir. Bölünme ve parçalanma acze düşürür ve bu görev yerine getirilemez.
Hazret-i Ali (radıyallahü anh) şöyle buyurur: ” İnsanların mutlaka, iyi veya kötü bir yöneticisinin olması şarttır. Allah'ın peygamberi bile bir iş için iki veya daha çok kişi gönderdiği zaman mutlaka bunlardan birisini, işlerin doğru düzgün yürümesi için diğerine tâbi olmasını ve ona itaat etmesini emretmiştir. Aksi halde, herc-ü merc olur, din ve dünya işleri alt üst olur, sistemler sarsılır." Onun için Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Her kim ki, cemaatten bir karış miktarı ayrılır, cennet nimetini göremez" buyurmuştur. Başka bir hadis-i şerifte ise: ”Allah'ın (kudret) eli cemaatledir. Şeytan tek kişiyle beraber olup, iki kişiden ise çok uzaktır" buyurmaktadır.
Bazı yüzler ağarıp, bazı yüzler kararacaktır. Yüzleri kararanlara: ”İman ettikten sonra inkâr mı ettiniz? İnkâr ettiğiniz için tadın azabı" denilecektir.
Âl-i İmran 3:106
O gün, bazı yüzler ağarıp, bazı yüzler kararacaktır. Ey mü'minler, birçok yüzlerin kararıp, birçoklarının da ağardığı günü hatırlayın. Yüzlerin ağarıp ya da kararmasından kasıt, korkulu ve neşeli olma halleridir. İsteğini elde edip, sevdiğine kavuşan için ”yüzü ağardı" denir. Yani istediğine kavuştu ve yüzü güldü. Kendisine bir fenalık dokunan kimse için de ”rengi soldu, şekli değişti" gibi ifadeler kullanılır. Âyetin anlamı: Kıyamet gününde insan, daha önce kazanıp gönderdiği şeylerle karşılaşır. Eğer karşılaştığı şeyler iyi şeyler ise, Allah'ın nimet ve lütfü ile sevinir, müjdelenir. İnkârcı da, işlemiş olduğu çirkin şeyleri karşısında görünce, üzüntü ve sıkıntısı artar. Ağarmak ve kararmak kelimelerinin gerçek manalarında kullanılmış olduğu da söylenir. Hak ehli olanların yüzü beyaz, diğerlerinin yüzü ise, bunun zıddı ile damgalanacaktır.
Yüzleri kararanlara: 'İman ettikten sonra inkâr mı ettiniz? denecektir. Buradaki sorudan kasıt, onların durumunun hayret ve şaşkınlık ifade ettiğini belirtmektir. Çünkü, iman edip tevhidte karar kıldıktan sonra inkâra sapmışlardı. O halde, Kur'ân'ı ve Hazret-i Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem)
inkâr ettiğiniz için tadın azabı!' denilecektir.
Âl-i İmran 3:107
Yüzleri ağaranlar ise, Allah'ın rahmetindedirler.Yani onlar, cennet ve ebedî nimetler içerisinde olacaklardır. Cennet'ten ”rahmet" diye bahsedilmesi, müminler, bütün ömürleri boyunca Allah'a itaat etseler bile oraya, ancak Allah'ın rahmeti sayesinde girebileceklerine dikkati çekmek içindir.
Onlar, orada ebedî kalacaklardır. Onlar, cennetten başka bir yere gitmeyecek ve ölmeyeceklerdir.
Âl-i İmran 3:108
İşte bunlar, inkarcıların azabını, mü'minlerin sevincini belirten âyetler,
Allah'ın âyetleridir. Onları sana hakla ve adaletle
okuyoruz.
Allah hiçbir şekilde
âlemlere zulmetmek istemez. Allah, hiçbir yaratığına zulmetmez. Bunu nasıl yapsın? Çünkü zulüm, başkasının mülkünde tasarrufta bulunmaktan ibarettir. Oysa Allah, ancak kendi mülkünde tasarrufta bulunur. Allah kendisinin olan mutlak mülkünde, zulümle değil, sırf adalet ve hikmetle muamele buyurur.
Âl-i İmran 3:109
Göklerde ve yerde ne varsa, Allah'ındır. Yerde ve göklerde bulunan, mal, mahluk, ölüm ve yaratma gibi hadiseler tek olan Allah'a aittir.
Bütün işlerin uygulanması, başkasına değil,
Allah'a döndürülür. Kulların bütün işleri Allah'ın hüküm ve kazasına döner. Allah da onlara, hiç kimsenin müdahalesi olmadan karşılığını verir.
Âl-i İmran 3:110
Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz. Siz, hayırlı ümmet olmaya devam ediyorsunuz. Çünkü siz, insanların fayda ve menfaati için ortaya çıkarılmışsınız.
İyiliği emreder, fenalığı engellersiniz. Hayırlı ümmet olmanın sebebi, iyiliği emredip, kötülüğü engellemedir. Bu hayırlılığın sebebi iki tane güzel niteliktir. İyiliği emretme, kötülüğe engel olma. İnanılması gereken şekilde,
Allah'a, O'nun peygamberine, kitaba, hesaba ve cezaya
inanırsınız.
Kitap ehli de, sizin imanınız gibi
inansaydı, elbet bu, kendileri için reislikten ve halkı kendilerine tâbi kılmaktan daha
hayırlı olurdu. (Gerçi) içlerinde Abdullah b. Selâm ve arkadaşları gibi
iman edenler, dünya ve âhiret saadetini elde edenler
var; (fakat) çoğu yoldan çıkmışlardır. Yani, inkârlarında diretiyorlar.
Âl-i İmran 3:111
Onlar, size eziyetten başka hiçbir zarar veremezler. Onların size, sadece eziyet vermekten başka hiçbir şekilde zararı dokunmaz. Hiçbir etkisi olmayan tenkit ve tehditlere aldırış bile edilmez.
Sizinle savaşa girecek olsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar. Onlar sizinle şavaşa bile girmiş olsalar, sizden ölü, esir gibi hiçbir şey elde edemeden, yenilgiye uğramış olarak, gerisin geri dönüp giderler.
Sonra onlara, hiçbir kimse tarafından
yardım da edilmez. Sizin öldürme ve bazı ganimetler almanıza da engel olamıyacaklardır. Burada, onlar içinde bulunan inanmış insanlara bir müjde ve dinlerinde sebat etmeye teşvik vardır. Onlara, sözle dahi bir eziyette bulunamıyacaklardır. Benî Kıırayza, Benî Nadir ve Hayber Yehudileri gibi, onların da işlerinin sonu rezil ve perişan olmaktır.
Âl-i İmran 3:112
Nerede olsalar, onlara zillet-alçaklık damgası
vurulmuştur.
Nerede ve ne zaman bulunurlarsa bulunsunlar onların üzerine zillet damgası vurulmuş ve onlar bununla kuşatılmış durumdalar.
Meğer ki, Allah'ın ahdine ve insanların ahdine sığınmış olsunlar. Allah'ın ve Müslümanların zimmeti dışında bulunanları, onların zimmetine sığınmayanları zillet kaplamıştır.
Zimmî'nin eman elde etmesi iki şekilde olur:
1) Zimmî'nin, cizye vermeyi kabul ederek cizye vermesi suretiyle.
2) Devlet başkanının görüşüne bırakılanlar. Devlet başkanı, içtihadına göre, dilerse bunlara ücret karşılığı, dilerse karşılıksız eman verir. Bu durumu, onun içtihadı belirler.
Bunlardan birincisine, Allah'ın ipi-emanı, ikincisine ise, Müslümanların ipi-emanı adı verilmektedir. Bu iki em an da Müslümanların vasıtasıyla meydana gelir, fakat itibar yönünden değişiktirler, yani değişik olmaları itibaridir.
Allah'ın gazabına uğradılar ve... Yani, Allah'ın gazabını hak ederek döndüler de
onlara miskinlik damgası vuruldu. Yani onları her taraftan fakirlik kapladı. Yahudiler çoğu kez fakirdirler. Bunlar, ya gerçekten fakirdirler, ya da fakir görünürler. Zengin olsalar bile, aslında fakirdirler.
Bu, zillet ve miskinlik damgasının vurulması,
onların, Allah'ın âyetlerini inkâr etmelerinden dolayıdır. Onlar, Allah'ın Hazret-i Peygamber'den bahseden âyetlerini ve diğer âyetleri devamlı bir sûrette inkâr ediyorlardı.
Ve onlar,
haksız yere peygamberleri de öldürüyorlardı. Bu son kitap ehli yâni Hazret-i Peygamber zamanında yaşayanlar bizzat peygamberleri öldürmediler ise de onlar, geçmiştekilerin yaptıkları bu kötülükten inanç olarak memnundurlar. Onun içindir ki, ”öldürme" fiili onlara isnad edilmiştir.
Bu, inkâr etme ve öldürme
onların isyan etmelerinden ve haddi aşmalarındandır. Onların bu duruma düşmelerinin sebebi, isyan edip, devamlı bir şekilde Allahü teâlâ 'nın koyduğu sınırları tecavüz etmelerindendir. Küçük günahlarda ısrar etmek, büyük günahları işlemeye götürür. Büyük günahlarda ısrar etmek ise, inkâra götürür. Kim suç ve günaha dalarsa, kalbinde isyan karanlıkları artar. İman ışığı zayıflayıp, inkâr karanlığı oluşur. Bu durumdan Allah'a sığınırız.
Kur'ân-ı Kerim'in bir başka âyetinde buna şöyle işaret edilir: ” Hayır, onların işledikleri, kalplerinde pas olmuştur." (Mutaffifîn: 14) Allahü teâlâ 'nın, ”bu isyan etmelerindendir" sözü de, sebebin sebebini belirtmektedir. Bu anlamda, anlayış ehli şunları söylüyorlar:
"Edebi terk etmeye alışan, sünnetleri terkeder. Sünnetleri terkeden, farzları terkeder. Farzı terkeden, şeriatı hafife alır. Bununla sınanan da küfre düşer. 'Mü'minin yapacağı şey, içine düşmesi korkusuyla, nefsi için, günah kapısını açmamaktır. Bilâkis, şeriatın kendisine mübah kıldığı bazı şeyleri de terketmesi gerekir. İşte bu durum, takvanın kemalidir."
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ” Kul, kendisinde sakınca olmayan bir şeyi, onda sakınca vardır endişesiyle terkedinceye kadar, gerçek takvaya ulaşamaz. ” Bir başka hadislerinde ise: ” Helâl da bellidir, haram da. Bu ikisi arasında şüpheli şeyler vardır. Şüpheli şeylerden korunan, dinini ve ırzını korumuş olur. Şüpheli şeylere düşen, uçurumun kenarında otlatarak uçuruma düşme korkusu olan çoban gibi, harama düşmüş olur"(42) buyurulmaktadır.
Hadiste, harama düşme korkusuyla, şüpheli şeylerden sakındırılmıştır. Bu durum (sedd-i zerîa), harama götüren vasıtaları ortadan kaldırmadır.
Cüneyd-i Bağdadî der ki: ”Taçların, kralların başında olduğu gibi, ibadetler de, âriflerin başlarındadır." Onun elinde bir tesbih görülür. Ona denir ki: ” Sen bu şerefinle eline nasıl tesbih alırsın?" O da der ki: ” Biz, varacağımıza bu yolla vardık. Onu asla terkedemeyiz."
Şeyh Ebû Talip de şöyle der: ”Virdlere devam etmek, mü'minlerin ahlâkı ve âbidlerin yoludur. O, imanı artırır ve yakîn derecesinin işaretidir."
Şeyh Ebû'l-Hasan der ki: ”Üstadıma, muhakkiklerin (hakikat ehli) virdlerini sordum. O da 'hevayı bırakıp, mevlâyı sevmektir. Bir şeyin sevgisi, kendisinden başka bir şeyin sevilmesine manidir. (Yani, hem mevlâyı hem de hevayı sevmek mümkün değildir.)' dedi. Ve yine 'vird, nefsin, hakkı bâtıldan ayırmasıdır. Kul her zaman, vird ve itaata devam edip, isyan ve kötülüklerden kaçınması gerekir' dedi."
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün ashabına şöyle der: ”Allah'tan gerçek şekilde utanın." Ashab der ki: ” Ey Allah'ın Rasûlü! Allah'a hamd olsun. Biz Allah'tan utanıyoruz." Bunun üzerine Hazret-i Peygamber: ” Böyle değil. Kim Allah 'tan gereği gibi utanırsa, başı ve baştaki bütün organları, karnını ve yediklerini haramdan korusun. Ölümü ve kabirdeki durumunu hatırlasın. Ahireti isteyen, dünya ziynetini terkeder ve her kim bunu yaparsa, Allah'tan gerçek şekilde utanmış olur" buyurur.
Meşâyihten biri şöyle der: ”Bir insan, ikiyüz sene yaşar ve şu dört şeyi bilmezse, cehenneme ondan daha lâyık kimse bulunmaz:
1) Gizli ve açık, herşeyi Allah'ın bildiğini ve O'ndan başkasının veremiyeceğini ve engel de olamıyacağını bilmek.
2) Yaptığı işi, Allah'ın bildiğini, kişi bilmelidir. Çünkü Allahü teâlâ, kendi rızâsının dışında bir şey için yapılan ameli kabul etmez.
3) Kendi nefsinin acziyetini bilmesi. Kişi, Allah'ın hüküm verdiği şeye müdahelede bulunamaz.
4) Allah'ın ve kendinin düşmanlarını bilmesi ve onlarla bilerek savaşıp, onları yenmesi."
Âl-i İmran 3:113
Kitap ehlinin
hepsi bir değildir. Onların hepsi, iyilik ve çirkinlikte birbirine denk ve eşit değildir.
Kitap ehli içinde, gece saatlerinde ayakta durup, Allah'ın âyetlerini okuyarak secdeye kapanan bir topluluk da vardır. Onların hepsinin, birbirine denk olmadığını belirtmek için söylenmiş bir söz. Sözün tamamının şöyle olması gerekir: ”Onlar içerisinde, yerilmiş bir topluluk da vardır." Fakat bu kısım zikredilmeyip, iki zıttan biri zikredilerek, diğerinin anlaşılması istenmiştir.
Kitap ehli içerisinde, dosdoğru ve âdil bir topluluk vardır. Bunlar, Abdullah b. Selâm ve diğerleri gibi müslüman olan kimselerdir. Bu âyet, yahudi din adamlarının, Yehudiler içerisinden müslüman olan Abdullah b. Selâm ve diğerleri hakkındaki: ”Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) inananlar, bizim şerlilerimizdi. İyilerimiz olsaydılar, babalarının dinlerini terketmezlerdi." sözleri üzerine inmiştir.
Ayetteki ”secdeye kapanmak"tan kasıt, onların namaz kılmalarıdır. Kur'ân okuduklarından bahsediliyor. Halbuki secdede okuma yoktur. Demek ki onlar, namaz kılıyorlarmış. Hazret-i Peygamber şöyle buyurur: ” Dikkat ediniz! Rükû ve secde halindeyken Kur'ân okumam yasaklandı." Onların namazlarından maksat da, teheccüddür.
Âl-i İmran 3:114
Onlar, şeriat'ın söylediği şekilde,
Allah'a ve ahiret gününe inanırlar. İyiliği emreder, kötülüğü engellerler. Burada kitap ehlinden diğerlerinin bu görevi yerine getirmediklerine, aksine insanlara sapıklığı emrettiklerine ve Allah yolundan alıkoymaya çalıştıklarına dair bir ta'riz vardır. Çiinkü bu, kötülüğü emir, iyiliği nehiydir.
Ve hayırda yarışırlar. Hayırda yarışmak, hayır yapmada istek ve hevesini artırıp, aşırı derecede hayır işlemek demektir. Yani hayırın bütün çeşitlerinde, en üst dereceyi elde etmeye koşarlar.
Bu sıfatlarla anılan kimseler,
işte onlar, sâlihlerdendir. Onlar, durumlarını düzeltip, Allah'ın rızâsını kazanmayı hak etmişlerdir.
Âl-i İmran 3:115
Ne olursa olsun,
onların yaptıkları iyilikler inkâr edilmeyecektir. Onların yaptıkları sevaplar hiçbir şekilde, ne kaybedilecek ve ne de eksilecek.
Allah, takva sahiplerini bilir. Burada, onların sevaplarının bol olarak verileceğine müjde vardır. Ayrıca, takvanın, hayırların başlangıcı olduğu ve takva sahibi insanların da, Allah katında yüce oldukları ifade edilmek-: tedir. Hadis-i Kutsî'de şöyle buyurulur: ”Ben, beni zikredenle beraberim."
Ebû Bekir el-Kettânî anlatıyor: ”Rüyamda, kendisinden daha güzelini görmediğim bir genç gördüm ve ona, 'sen kimsin?' diye sordum. O da: 'Ben takvayım' dedi. 'Nerede barınıyorsun?' diye sorduğumda da: 'Üzüntülü insanların kalbinde' diye cevap aldım. Sonra birisi bana döndü. Baktım ki dehşete kapılmış zenci bir kadın. Kendisine 'sen kimsin? ' diye sordum. 'Gülüş' cevabını verdi. 'Nerede barınıyorsun?' soruma da, 'neşeli ve gururlu kalpte' cevabını verdi. Bundan sonra, dikkat ettim ve kendime hakim olamama hali dışında, gülmemeye söz verdim."
Allah yolunun yolcusu, takva ipine sarılıp, dünyada onunla dost olmalıdır. Umulur ki Allah da, takvayı ona, kabir yoldaşı yapar. Takva, sâlihlerin adetidir. Onlar hayatta kaldıkları müddetçe hayırda yarışırlar.
Hadis-i şerifte şöyle buyurulur: ” Kalbimi bazı duygular kaplar ve günde yetmiş defa istiğfar ederim. ”(44) Hazret-i Peygamber'in istiğfarda bulunması, iki durum arasını ayırmak içindir ki, o iki durumda da ubûdiyyet vardır. Peygamberler, ”ismet" sıfatına sahip oldukları için, onlara, eksiklik veya bıkkınlık ve usanma gibi şeyler gelmez. Fakat, iyilerin iyiliği, mukarrabînin kötülüğü mesabesindedir. İnsanın, nefsini kınayıp, zikir ve şükürsüz hiçbir an kaybetmemesi gerekir. Bir noksanlık gördüğünde, hemen istiğfarda bulunup, onu gidermesi gerekir. Allah'ı zikretmek, imanın işareti, nifaktan kurtulma berâtı, şeytandan koruyan bir kale ve ateşten koruyan bir sığınaktır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ” Allah, Zekeriyya oğlu Yahya'yı İsrail oğullarına peygamber olarak gönderdiği zaman, onlara beş şey emretti. Her şey için de bir misal verdi:
1) Onlara, Allah'a ibadet edip, hiçbir şeyi O'na ortak tanımamalarını emretti. Onlara bir de şirk misali verdi: Adamın biri, kendi malıyla bir köle satın almış. Onu eve yerleştirip evlendirmiş ve kendisine mal vererek ticaret yapmasını emretmiş. Bu ticaretten, yeteri kadar yiyecek, kalcın kârı da efendişine verecek. Fakat köle, kârı alıp, efendisinin düşmanına veriyor. Efendisine de azıcık bir şey veriyor. Kölenin bu durumuna sizin hanginiz razı olur?
2) Onlara namaz kılmayı emredip, namazla ilgili bir de misal vermiş: Adamın biri, krallardan birinin huzuruna çıkmak için izin istedi. Kendisine izin verildi ve huzura çıktı. Kral, adamı dinleyip, ihtiyacını gidermek üzere yüzünü ona dönmüş. Adam, sağa sola dönüp, ihtiyacının karşılanmasına aldırış etmemiş. Bunun üzerine kral da, adamdan yüz çevirip, ihtiyacını gidermemiş.
3) Onlara, oruç tutmayı emredip, şu misali vermiş: Oruç tutan adamın durumu, savaş elbisesini giyip, silahını kuşanan askere benzer. Düşman ona ulaşamaz ve silâhı da ona tesir etmez.
4) Onlara sadakayı emredip, sadaka verenle ilgili şu misali vermiş: Sadaka veren adamın durumu, düşmanı tarafından esir alınan kimseye benzer. Belli bir değere, kendisini satın almış. Esir, adamın ülkesinde çalışıp az çok ne kazanırsa, kazandığı bu parayı fidye ödeyip, hürriyetine kavuşacak.
5) Onlara, Allah'ı zikretmeyi emrederek, şu misali vermiş: Allah'ı zikretmek, kaleleri olan ve yakınlarında da düşmanları olan ve kalenin içerisine girerek, kapıları kapatıp, kendilerini düşmandan koruyan topluluğa benzer.
Rivâyet edilen habere göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de Yahyâ aleyhisselâm'la Allah'ın emrettiği bu beş şeyi emretmiştir. Bunun haricinde de Allah'ın kendine emrettiği beş şeyi daha emretmiştir. O beş şey de şunlardır: ”Cemaat olun, yani birlik ve beraberlikten ayrılmayın, dinleyin, itaat edin, hicret edin ve cihad edin."
Âl-i İmran 3:116
Şüphesiz ki, inanılması gereken şeyi
inkâr edenlerin, ne malları, ne de evlâtları, Allah'a karşı kendilerine hiçbir fayda vermeyecektir. Allah'ın azabından onları, hiçbirşey kurtaramıyacaktır.
Bu âyet, inkarcıların iddialarını reddetmek için nazil olmuştur. İnkârcılar: ”Bizim mal ve evlatlarımız çoktur, bize azap edilmez" diyerek, mal ve evlatlarıyla övünmüşlerdi. Yine bunlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabını, fakirlikle ayıplayarak şöyle diyorlardı: ”Eğer Muhammed haklı olsaydı, Rabbi onu, fakirliğe terketmezdi."
Burada, ”mal" ve ”evlâtlar ”dan söz edilmesinin sebebi, insanların, kendilerini kurtarmak için, bazen mallarını feda etmelerinden bazen de evlâtlarını imdada çağırmalarındandır. Fakat inkârcılara, kıyamet gününde, mal ve çocukları da asla fayda vermiyecektir. Bu ikisi fayda veremiyeceğine göre, diğer eşya hiç fayda veremez.
İşte onlar, devamlı olarak
cehennemliklerdir. Orada ebediyyen kalacaklardır.
Allah, inkarcıların mal ve evlâtlarının kendilerine fayda vermeyeceğini bildirmiştir. Sonra insanın aklına, onlar hayır kastıyla mallarını harcamışlardır. Bundan faydalanabilirler, gibi şeyler gelebilir. Allahü teâlâ, bu şüpheyi izale edip şu misali vermiştir:
Âl-i İmran 3:117
İnkârcıların; övünmek, riya, şöhret ya da namları duyulsun diye
Bu dünya hayatında harcadıkları şeyin durumu; kendilerine inkâr ve isyan gibi şeylerle
zulmeden ve Allah'ın gazabına uğrayarak dönen
bir topluluğun ekinlerine isabet ederek onu yok eden çok soğuk bir rüzgârın durumuna benzer. Rüzgâr, inkârcılann ekinlerine isabet edip, her şeyi kökünden kazıyıp götürmüş, geriye hiçbir şey bırakmamıştır. Bu durum, inkârcılara bir cezadır.
Harcamış oldukları malların boşa gitmesi konusunda,
Allah onlara zulmetmedi. Fakat onlar, kendilerine zulmettiler. Çünkü onlar, Allah'ın rızasının dışında olan birtakım harcamalarda bulunmuşlardır.
İnkarcıların yaptığı infak (harcama), ya dünya menfaati için, ya da âhiret menfaati için olur. Eğer bu infak, dünya menfaati için olursa, elbette ki ahirette bir faydası yoktur. Eğer ahiret menfaati için infak yapılmışsa ki bu, ribat yani fakirler yurdu inşa etmek, köprü yapmak, fakirlere, yetim ve dullara yardım yapmak gibi hayır işleridir. Hayır ümidiyle bu tür infaklarda bulunan kimse, bundan çok hayır umar. Fakat âhirette, inkârının bütün bu hayırlarını boşa çıkarmış olduğunu görür. Bunun durumu fayda elde etmek için ekin eken ve çıkan bir rüzgârın, bütün ekinleri tahrip ettiği, bu sebeple kendisine üzüntü ve sıkıntıdan başka hiçbir şey kalmayan kimsenin durumuna benzer. Bu durumu: ”Biz, onların işlediği her ameli, ele alınıp saçılmış toz zerreleri yaparız"(Furkan: 23) âyet-i kerimesi de dile getirmektedir.
Mansur b. Ammar şöyle anlatır: ”Benim, Allah rızâsında birlikte olduğumuz bir dostum vardı. İyi ve kötii günlerimde beni ziyaret ederdi. Ziihd ve takva sahibi olup, zaman zaman ağlardı. Bir ara onu kaybettim. Zayıf ve halsiz olduğunu söylediler. Gidip kapısını çaldım. Kızı çıktı. İçeri girdiğimde, kendisini evin ortasında, yatağında yatar bir halde buldum. Yüzü kararmış, gözleri mavileşmiş ve dudakları kabarmıştı. Kendisine 'lâilâhe illallah'ı çok tekrar et' dedim. Gözlerini açıp, göz ucuyla bana baktı. Korktum ve kendisine şunu söyledim: 'Eğer bunu söylemezsen, seni yıkayıp kefenlemem ve cenaze namazını da kılmam.' Adam bana şöyle söyledi: 'Kardeşim Mansur, bununla benim aramda engel var.' Bunun üzerine ben de lâ havle çekip: 'Namaz, oruç, zühd ve takva nerede?' diye sordum. Adam da: 'Ey kardeşim! Bütün bunlar, Allah rızâsı dışındaydı. Bunları desinler diye yapıyordum. Kendi başıma kaldığım zaman, perdeleri indirir, kapıları kapar ve Rabbime isyan etmek suretiyle adeta onunla muharebeye kalkışırdım."
Akıllı insanın niyeti doğru olmazsa, hiçbir halde mal ve evlâdının çokluğu kendisini aldatmamalıdır. Nerede, Mevlâ'yı başkalarına tercih eden, fakirliği zenginlikten, zelil olmayı da üstünlükten daha hoş bularak, canlarını ve mallarını Allah yolunda harcayan insanlar!..
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ”Çoklukla övünmek, kabirlere varıncaya kadar sizi oyaladı" (Tekasür: 1-2) mealindeki âyetleri okur ve şöyle derdi: ”İnsanoğlu, 'malım malım' der. Yiyip tükettiğinden, giyip yıprattığından ve tasadduk edip verdiğinden başka ne malın var ”(46) Kanaatkâr olup, dünyaya ait isteklerini azalt, mal ve makam sahiplerine aldanma.
Âl-i İmran 3:118
Ey iman edenler! Sizden yani müslümanlardan
olmayanları sırdaş ve
dost edinmeyin.
Âyette geçen ”Bitline" kelimesi; dost, sırdaş demektir. Bir insanın sırlarını bilen ve kendisine güvenilen kimseye, ”hitâne" denmektedir. Karına (batna) temas eden iç elbiseye benzetilerek bu isim verilmiştir. Nitekim ensar da iç elbiseye benzetilmiştir. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Ensar iç elbise, diğer insanlar ise dış elbise gibidir." buyurmuştur.
Bu âyet, mü'min bir topluluğun, münafıklarları dost edinmesi üzerine nazil olup, Allahü teâlâ onlara bunu yasaklamıştır.
Onlar, sizi bozmaktan geri durmazlar. Size karşı hile ve tuzakla ellerinden gelen bozgunculuğu yapmaktan geri durmazlar ve size zarar vermek için olanca gayretlerini sarfederler.
Ve sizin, şiddetli zarara uğrayıp,
sıkıntıya düşmenizi isterler. Kinleri ağızlarında görülür. Ağızlarından çıkan sözlerinde, düşmanlık belirtileri görülür.
İçlerinde sakladıkları kin
ise daha büyüktür. Bunların göstermiş oldukları bu durum, kendi istekleriyle olmayıp, psikolojik olarak kendisini göstermektedir.
Eğer düşünürseniz, biz size, dinde samimi olmanıza ve inkâıcılara düşmanlık beslemenize delâlet eden
âyetleri açıkladık.
Âl-i İmran 3:119
İşte, ey onları dost edinmede hata eden mü'minler,
siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz, halbuki onlar, aranızda din ayrılığı olduğu için
sizi sevmezler. Siz, kitapların tümüne inanırsınız.
Onlar sizi sevmiyorlar. Halbuki sizler, onlara gönderilmiş olan kitaplara da inanıyorsunuz. Size ne oluyor da, kitabınıza inanmadıkları halde onları seviyorsunuz? Burada, mü'minler kınanarak, inkârcıların bâtıldaki durumlarının, müminlerin haktaki durumlarından daha mukavemetli oldukları belirtiliyor.
Sizinle karşılaştıkları zaman, münafık oldukları için,
'inandık' derler. Kendi başlarına kaldıkları zaman ise, size karşı olan
öfkeden parmaklarını ısırırlar. İnkârcılar, öyle bir şaşkınlık ve üzüntü içerisindeler ki, bunun şifâsı bile yoktur. Müminlere olan kin ve nefretlerini, parmaklarını ısırmak sûretiyle ortaya çıkarırlar. Çünkii onlar, mü'minlerin bir araya gelip, hak üzerinde birleşmiş ve birbirlerine tam destek olduklarını görmüşlerdi.
De ki: 'Öfkenizden ölün!'“Öfkenizden ölün" ifadesi onların ölünceye kadar, öfkelerinin devam etmesi ve artması için bir bedduâdır.
Şüphesiz Allah, gönüllerin özünü çok iyi
bilendir. Allahü teâlâ, gönüllerinizde sakladığınız düşmanlıkları, öfkeleri ve huylan çok iyi bilir.
Âl-i İmran 3:120
Ey mü'minler! Düşmana galip gelseniz, bir ganimet elde etseniz ve
Size bir iyilik dokunsa, öfkelerinden ve hasetlerinden dolayı, bu faydaya ulaşmanız,
onları üzer. Size düşmanınız tarafından
bir kötülük dokununca da buna sevinirler. Size bir zarar ve zorluk dokunduğu zaman, sevinirler. Cenab-ı Hak burada, ”mess"i (dokunma), iyiliğe; ”Isabe"yi (dokunma) de kötülüğe izafe ediyor. Bunun sebebi şudur: Müslümanlara ufacık bir iyilik dokunsa, münafıklar buna çok üzülürlerdi. Fakat müslümanlara büyük bir fenalık dokunmadan da sevinmezlerdi.
Eğer onların, size yaptığı düşmanlık veya ağır tekliflere
sabredip, Allah'ın haramlarından ve yasaklarından
korunursanız, onların kurmuş oldukları hile ve
tuzakları, Allah'ın lütuf ve inayetiyle
size hiçbir şekilde
zarar veremez.
Allah onların yaptıklarını size karşı olan düşmanlıklarını ilmi ile
kuşatmıştır. Ve onların cezasını verir. Müminlerin, Allah düşmanlarından uzak durup, onların verdiği sıkıntılara sabretmesi gerekir. Bu durum, kendileri için bir imtihandır. Hiçbir peygamber ve evliya, tenkitten kurtulamamıştır. Buna göre, sen nesin ey adam!..
"Sizden olmayanları dost edinmeyin" âyeti, şuna da işaret eder. Bir kimsenin sırrını taşıyan kimse de, tecrübeli ve emin bir kimse olmalıdır. Belki de sırrını tecrübesiz birine açar ve insanlar arasında rezil olur. Şâir şöyle der:
"İnsanlar, kapalı kutular gibidirler,
Bu kutuların anahtarı ise, tecrübeli kişilerdir."
İç hallerini bilmeden, bir insanın dış görünüşüne aldanma. İmam Gazâlî diyor ki: ”Onunla bir yerde veya evde arkadaşlık ederek, yolculuk yapıp, onunla alışverişte bulunarak veya zor durumda kalıp kendisine muhtaç olarak denemediğin kimsenin sevgisine güvenme. Bu durumlardan sonra, eğer büyükse, onu kendine baba, küçükse, evlât kabul et; yaşıtsanız kardeş olarak bil. Arkadaşlarından biri, senin hakkında dedikodu yaparsa veya onlardan sana bir kötülük dokunursa, durumu Allah'a havale et. Kendini, ona karşılık vermekle meşgul etme. Çünkü zararın artar ve onunla meşgul olduğun için ömrünü tüketirsin." Şâir de şöyle der:
"Hasetçinin verdiği sıkıntılara sabret,
Çünkü senin sabrın, onu öldürür.
Ateş, yiyecek şey bulamayınca kendisini yer."
Zünnûn şöyle der: ”Tamamen teslim olmadan Allah ile, nasihat etmeden insanlarla, muhalefet etmeden nefisle ve düşmanlık beslemeden de şeytanla arkadaşlık etme. Kul, iyi huylar edinerek ve nefsine de, kötülüklere karşı sabırlı olmayı yerleştirerek, kurtuluşa eren bahtiyar kimseler mertebesine ulaşmaya koşsun."
Âl-i İmran 3:121
Ey Rasûlüm Muhammed! (sallallahü aleyhi ve sellem)
Sabahleyin erkenden ailenden yani Medine'de bulunan Hazret-i Aışe'nin evinden
ayrılıp, Uhud'da
mü'minleri savaş mevzilerine yerleştirdiğini hatırla.
Ayette, ”maka id" kelimesi geçmektedir. Bu kelime, ”oturulacak yerler" anlamına gelir. Burada ise, Uhud savaşında, ashaptan herbirinin oturmasına tahsis edilen yerleri ifade eder.
Rivayet edilir ki, müşrikler, Uhud'a çarşamba günü gelirler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ashabına danışır. Abdullah b. Ubey b. Selûl'u da çağırıp ona da danışır. Bu şahıs ve Ensar'ın çoğunluğu şöyle dediler: ”Ey Allah'ın Rasûlü! Medine'de otur ve sakın onlarla savaşa gitme. Allah'a yemin olsun ki, biz düşmana karşı Medine'den ne zaman dışarı çıkmışsak mutlaka bizi yendiler. Medine'ye girdiklerinde de mutlaka biz onları yendik. Onları bırak. Eğer üzerimize gelmezler, oldukları yerde kalırlarsa kendileri için kötü ve zararlı bir yerde kalmış olurlar. Eğer Medine'ye girecek olurlarsa erkekler onlarla yüzyüze çarpışırlar. Kadınlar ve çocuklar da onlara taş atarlar. Eğer Medine'ye girmeden dönüp giderlerse, hayal kırıklığıyla dönerler." Bazıları da şöyle dediler: ” Ey Allah'ın Rasûlü! Sen bizi, onlarla karşı savaşa çıkar ki, bizim kendilerinden korktuğumuzu sanmasınlar."
Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ”Rüyamda, kesilmiş bir inek gördüm ve bunu hayıra yorumladım. Yine rüyamda, kılıcımın ucunda bir gedik görüp, onu da yenilgiye yorumladım. Sanki elimi, muhafazalı bir zırha soktum ve bunu da Medine'ye yorumladım. Siz Medine'de kalır ve onları kendi hallerine bırakırsanız..."
Bedir savaşına katılamayan bazı Müslümanlar da şöyle dediler: ” Bizi düşmana götür." Hazret-i Peygamber'in içeri girip zırhını giyinceye kadar buna ısrar etmeye devam ettiler. Bu durumu görünce de pişman olup: Ne kötü şey yaptık. Hazret-i Peygamber'e vahiy gelmeye devanı ederken, biz ona akıl verdik. ”Nasıl uygun görürsen öyle yap, ey Allah'ın elçisi" dediler. Bunun üzerine
Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: ”Bir peygamberin, zırhını giyip savaşmadan o zırhı çıkarması kendisine yakışmaz."
Müşrikler, çarşamba ve perşembe günleri, Uhud'da kaldılar. Hazret-i Peygamber ise, cuma günü, cuma namazını kıldıktan sonra yola çıkıp, cumartesi günü, halkla birlikte Uhud'da oldu. Bu durum, hicretin üçüncü yılı, şevval ayının ortasında idi.
Hazret-i Peygamber, bineği üzerindeydi. Ashabını düzgün bir şekilde sıraya koyup, kendisi de vadinin kenarına yerleşti. Arkalarına Uhııd dağını almışlardı. Abdullah b. Cübeyr'i de, okçuların başına tayin ederek: ”Burada durup oklarınızla bizi koruyunuz ki, düşman bizi arkadan vurmasın. Sakın yerlerinizden ayrılmayın. Düşmanla karşılaştığınız zaman, yenilerek dönüp giderlerse, sakın onları takip edip, peşlerine düşmeyin" diye emirler verdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Abdullah b. Übey'in görüşüne aykırı hareket etmişti. Bunun için o: ”Beni bırakıp, çocukların sözüne uydu" diye sitem etmiştir.
Hazret-i Peygamber bu savaşa 1000 kişiyle katılmıştı. İkinci aşamada, Abdullah b. Ubeyy b. Selûl, başında bulunduğu 300 kişiyi alarak geri döndü. Böylece, Hazret-i Peygamberle 700 kişi kaldı. Bu adam, topluluğuna şöyle diyordu: ”Kendimizi ve çocuklarımızı niçin öldürelim?" Sonra, Ebû Câbir es- Sülemî de onlarla karşılaştı ve şöyle dedi: ”Yapmayın Allah’aşkına!.. Peygamberinizi ve kendinizi koruyunuz." Abdullah b. Übeyy b. Selûl de: ” Savaşmasını bilseydik, size uyardık" diyordu.
Bu savaşta, Hazret-i Peygamber'le Ensar'dan iki kabile vardı. Birisi, Hazrec'ten Benî Seleme, diğeri ise, Evs'ten Benî Hârise. Abdullah'a uymaya yeltendilerse de, Allah onları korudu. Hazret-i Peygamber'le beraber gittiler ve Allah'ın da onları kuvvetlendirmesiyle, müşrikleri yendiler. Mü'minler, karşı tarafın yenilgiye uğradıklarını görünce, bu savaşın da Bedir savaşı gibi olmasına tamâ ettiler. Hazret-i Peygamber'in yerleştirdiği mevzîlerden ayrılıp, bozguna uğrayanları takibe ve ganimet elde etmeye çalıştılar. Halbuki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onlara yerlerinden ayrılmamalarını emretmişti. Onlar bu emre karşı geldikleri için, Allah da onlara yardımını kesti ki, bir daha Hazret-i Peygamberin önüne geçip, ona muhalefet etmesinler. Ve bilsinler ki Bedirdeki zaferleri Allah'a ve Peygambere itaatları sayesindeydi. Allah (celle celalühü) onları, düşmanla yalnız bıraktığı zaman, direnme sağlayamazlar.
Allahü teâlâ Uhud'da, müşriklerin kalbinden korkuyu aldı. Bunlar 3000 kişiydi. Müminlere saldırdılar. Hazret-i Peygamber'in etrafındaki asker dağılıp, sadece 9 kişi kaldı. Yedisi ensardan, ikisi de Kureyştendi. Düşman Hazret-i Peygamber'e saldırıp, başını yaraladı ve ön dişlerini kırdı. O gün Hazret-i Peygamberin yanında Talha vardı ve Hazret-i Peygamber'i koruyordu. O da, 24 yerinden yara almıştı. Talha, Hazret-i Peygamber'i alıp geri çekildi. Hazret-i Peygamber de: ”Talha cenneti kazandı" diyordu. Derken asker içerisinde ”Muhammed öldürüldü" diye bir ses duyuldu. Ashab içerisinde Ebû Süfyan lakabında birisi ”işte Rasûlullah" diye seslenince, Ensar ve Muhacirler oraya toplandı. Uhud'da 72 mü'min, şehadet şerbetini içmişti. Şehidlerin efendisi Hazret-i Hamza da bunlar arasındaydı. Allah, tümünün mükâfatını artırıp, cennetinde daim kılsın...
Bütün bunlar, Allahü teâlâ 'nın ”eğer sabreder ve korunursanız, onların tuzakları size hiçbir zarar veremez" (Âl-i İmrân: 120)sözünü pekiştiriyor. Allah'ın yardım ettiği kazamı; O'nun yardımsız bıraktığı da yüzüstü kalır.
Allah, onların söylediklerini
işitir ve gizlediklerini de
bilir.
Âl-i İmran 3:122
Ey Müminler!
Hani sizden iki grup, bozulmaya yüz tutmuştu. O iki grup, Hazrec kabilesinden Benî Seleme, Evs kabilesinden de Benî Hârise idi. Bu iki grup, korkmuş, zayıflık hissetmiş ve geri dönmeye yönelmişti. Onlar böyle yapmanın doğru olduğunu zannediyorlardı. Ayette geçen ”hem" kelimesi burada azim ve kasdetmek manasına değil, insanın aklına gelen ve içinden geçen şey demektir. Bazan nefisler, zorluk anlarında bu tür duygulara kapılır. Fakat sonradan düzelir ve istikrar kazanır. Sabır ve sebata dönüşür, güçlüklere karşı tahammül eder.
Halbuki Allah, onların yardımcısıydı. Dolayısıyla onları, nefislerinin kendilerine vermiş olduğu bu dürtülere uymaktan korudu.
Mü'minler, bütün işlerinde başkalarına değil,
sadece Allah'a dayansınlar. Allah onlara yeter. Bu âyette, tevekkül etmek, imanın gereklerinden sayılmıştır.
İmam Fahreddin er-Râzî şöyle diyor: ” Bu âyetten anlaşıldığına göre insan, kendisine dokunan kötülük ve âfetleri tevekkülle Allah'a havale etmeli ve sıkıntılarını da bu tevekkül vasıtasıyla üzerinden atmalıdır."
İbrahim (aleyhisselâm), mancınıkla ateşe atılacağı zaman, kendisine Cebrail (aleyhisselâm) gelip: ”Bir ihtiyacın var mı?" diye sorar. İbrahim de: ” Sana ihtiyacım yok. Allah'a gelince evet, O'na ihtiyacım var" der. Bunun üzerine Cebrail: ”Öyleyse iste" der. İbrahim de: ” İstememe gerek yok kendisinden istekte bulunacağım Allah, benim halimi biliyor" der.
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bir hadis-i kudsî'de Cenab-ı Hakk'ın şöyle buyurduğunu söyler: ”Her kim, beni zikretmekten istekte bulunmaya fırsat bulamazsa, istekte bulunanlara verdiğimden daha faziletlisini ona veririm. ”m
Allah yolunun yolcusu mutlaka Allah'a tevekkül edip, işini ona havale etmelidir. Nefsin istemese, karşı koymaya çalışsa da senin hakkında yazılıp takdir edilen şey, asla reddedilmez.
Âl-i İmran 3:123
Yemin olsun, siz zayıfken, Allah size Bedir'de yardım etmişti...
Bedir savaşı, hicretten iki yıl sonra, Ramazan ayının 17'sinde yapılmıştı. Allahü teâlâ âyet-i kerimede, sözü edilenlerin zayıf oluşlarının, sayısal olarakda az olduklarına dayandığına işaret etmek üzere ”zelâil" yerine ”ezilleh" kelimesini getirmiştir. Onların zayıf oluşları, durumlarının zayıf, silahlarının, mallarının ve bineklerinin az olmasıdır. Nitekim onlar, su taşıyan hayvanlarla yola çıkmışlardır. Birkaç kişi, nöbetleşe bir deveye biniyordu. Müslümanların bir tek atları, doksan develeri, altı zıhları ve sınırlı sayıda kılıçları vardı. Az oluşları, onların 313 kişi olmalarından dolayıdır. Düşmanları ise çoktu; 1000 savaşçıları, 100 de atları vardı.
Hazret-i Peygamber'in sancaktarı, Ali b. Ebî Tâlib'di. Ensar'ın sancaktarı da, Sa'd b. Ubâde idi.
Öyle ise, Hazret-i Peygamber'le birlikte sebat etmekte
Allah'tan korkun ki, şükredesiniz. Yani Allah'ın size vereceği zafere ulaşmanız için Allah'a şükretmelisiniz.
Âl-i İmran 3:124
Hani savaşmaktan acze düştükleri
o zaman, sen mü'minlere: 'Rabbinizin, gökten indirilmiş üçbin melekle yardım etmesi, size yetmez mi?' diyordun. Bedir gününde müminler, zaferden ümitsizliğe düşmüşlerdi. Çünkü, kendileri az ve zayıf, düşman ise, çok ve kuvvetliydi.
"Miinzelîn" kelimesi yardım için gelen meleklerin, Allah'ın izniyle gökten indirildiklerini ifade eder. Allah mü'minleri, önce bin, sonra üçbin, daha sonra da beşbin melekle desdekleyip, imdatlarına yetişti. Çünkü, kalplerinin güçlenmesi, kararlı olmaları ve zafere ulaşmaları için, meleklerin indirilmesi konusunda kendilerine söz verilmişti.
Âl-i İmran 3:125
Evet, bu size yeter. Sonra Allah, sabır ve takva şartıyla, onların kalplerini kuvvetlendirmek ve onları sabır ve takvaya teşvik etmek için, kendilerine bir vaadde bulundu. Düşmanla karşılaşıp, ona mukavemet etmeye
sabrederseniz, Allah'a isyan ve peygamberine muhalefet etmekten
(Allah'tan) korkarsanız ve onlar da hemen müşrikler de o zaman
üzerinize gelirlerse, Rabbiniz, işaretlenmiş beşbin melekle, sizin yardımınıza yetişir. Onların size inip, yardımda bulunması gecikmez. Allah sizin, fethinizin kolay olmasını ve en kısa zamanda zafere ulaşmanızı diler. Eğer sabreder ve Allah'tan korkarsanız!
Âyette geçen ”Musevvimîn", damgalanmış, işaretlenmiş manasına gelir. Yani melekler kendilerini işaretleyerek yahut da, atlarının perçemine beyaz yün ile işaret koymuşlardır. Rivâyet edildiğine göre melekler, beyaz, sarıklı idiler. Sadece Cebrail sarı sarıklı idi. Zübeyr b. Avvam şeklinde idi. Melekler kır atlar üzerinde gelmişlerdi.
Âl-i İmran 3:126
Allah bunu, size melekler göndermek sûretiyle yaptığı bu yardımı, başka birşey için değil,
sadece size zaferinizi
müjdelemek için ve korkudan kurtularak,
kalbiniz huzura kavuşsun diye yaptı. Zafer ancak, azîz ve hakim olan Allah tarafındandır. Sayı ve cephane çokluğundan değildir. Bu ifade, onların yardıma ihtiyaçları olmadığını, fakat yardım müjdesi vermek sûretiyle kalplerini huzura kavuşturmak için kullanılmıştır. Mü'minlerin, böyle bir şeye meyletmemeleri gerekir. Allahü teâlâ, hüküm ve kararında hiç mağlup olmaz, hikmet ve maslahatın gereği neyse, hikmetiyle onu yapar.
Âl-i İmran 3:127
Allahü teâlâ,
inkâr edenlerden bir bölümünün kökünü kessin, ya da perişan etsin de, ümitsiz olarak geri dönsünler. Mü'minler, Bedirde zafer kazanmışlardı. İnkârcılar ise, mağlup olup, 70 esir, 70 de ölü verdiler. Bunların hemen hepsi, lider kadrodan, ya da militanlardandı. Allah onları, yenilgiyle, esir düşürmek sûretiyle ve ümitsiz bir şekilde rüsvay eyledi. ”Kebt" kelimesi, şiddetli öfke ve kalpteki zayıflık anlamı taşır. Allah, onların ümitlerini boşa çıkarıp, isteklerine ulaşmalarına fırsat vermedi. Onlar da zaferi elde edemediler.
Âl-i İmran 3:128
O işten sana hiçbir şey yok. Allah, onların işleri konusunda mutlak kudret sahibidir. Dilerse onları helak eder, dilerse rüsvay eder. İslâm'ı kabul etmeleri halinde,
ya onların tevbelerini kabul eder, ya da ısrar ederlerse
zalim olduklarından dolayı onlara şiddetli bir şekilde
azap eder. Bu işlerden sana bir şey yoktur. Sen sadece onları uyarmakla ve cihad etmekle görevlisin. Bu ise ”Onların da zâlim olduklarından dolayıdır." Bu zulümleri sebebiyle de azaba miistehak olmuşlardır.
Âl-i İmran 3:129
Göklerde ve yerde mal, mülk olarak her
ne varsa, hepsi Allah'ındır... Onlara hiç kimse müdahelede bulunamaz.
O, dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Burada, Allahü teâlâ, bağışlamayı azaptan önce zikretmiştir. Çünkü Allah'ın rahmeti, gazabını geçmiştir. İstenen azap değil, af ve mağfirettir.
Allah, kullarına
ğafûr ve rahimdir. Çok affeden ve çok merhamet edendir. Allahu teâlâ; af da eder, azap da eder. Fakat, rahmet tarafı galiptir. Rahmet etmeye mecbur değildir. Sadece fazl-u ihsanından dolayı rahmet eder.
Âl-i İmran 3:130
Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak fâiz yemeyin. Buradaki ”yemeyin"den kasıt, ”almayın" demektir. Fâiz, daha çok, yeme maddelerinde câri olduğu için ”yemeyin" deyimi kullanılmıştır. Ancak bundan kasıt, ”almayın"dır. ”Kat kat"dan kasıt, tekrarlanmış artırımlar ( mürekkep fâiz) demektir.
Cahiliye döneminde, birisinin yüz dinar borcu olurdu. Zamanı gelince bunu ödeyemezdi. Alacaklı olana: ”Bana biraz süre ver. Daha sonra sana ikiyüz dinar öderim" derdi. İkinci ödeme zamanı gelince, yine aynı şey tekrar edilir ve zaman uzadıkça, ödenecek meblâğ da artardı. Vermiş olduğu yüz dinarı birkaç kat fazlasıyla alırdı. İşte buna ”kat kat" denirdi. Bundan kasıt, fazla olarak bir şey almaktır. Buradaki ”kat kat"deyimi, yasaklamayı bununla sınırlamak değil, yürürlükte olan âdeti ortaya koymak ve insanları bu yaptıkları kötü şey dolayısıyla azarlamaktır.
Yasaklamış olduğu şeyler, özellikle fâiz ve fâizli işler hakkında
Allah'tan korkun ki, belki böylece
kurtulmuş olursunuz.
Âl-i İmran 3:131
İnkârcılar için hazırlanmış cehennem ateşinden sakının! Burada, inkârcılardan sakınmaya ve onlarla olan ilişkilerde temkinli olmaya dikkat çekilmiştir. Yine bu âyette; cehennemin, birinci derecede inkârcılar için, ârizî olarak da âsîler için, hazırlandığına işaret vardır. Bu âyet hakkında Ebû Hanife şöyle der: ”Bu âyet, Kur an'daki kendisinden en çok korktuğum âyettir. Allahü teâlâ, cehennemi kâfirlere hazırlamıştır. Fakat, Allah'ın yasaklarından korunmamaları halinde, mü'minleri de onunla korkutmuştur."
Âl-i İmran 3:132
Size, yasaklamış ve emretmiş olduğu her konuda
Allah'a ve onun emir ve yasaklarını size tebliğ eden
Rasûle itaat edin ki, merhamet olunasınız.
Kâşânî şöyle der: ” Zeki insan, Allahu teâlâ'nın, fâiz yasağı konusundaki şiddetli tehdidini anlamakta zorluk çekmez. Çünkü, ondan sakınanların kurtuluşu ”lealle= belki umulur ki" kelimesiyle ifade edilmiştir. Sonra da, onlar mü'minler olmasına rağmen, inkârcılar için hazırlanan cehennemle tehdit edilmişlerdir. Mü'minler için, inkârcıların ceza çekmelerini gerektiren musibete düçar olmaktan daha büyük musibet ve belâ olur mu?"
Hazret-i Peygamber şöyle buyurur: ”Allahü teâlâ, fâiz yiyene, yedirene onu yazana ve tarafların şahitlerine lânet etsin. Onlar eşittirler."
Fâiz (riba), verilen mala karşı, fazla bir şey istemektir. Bu da iki kısımdır:
1) Ribe'n-Nesîe: Bu fâiz, yukarıda geçtiği üzere, cahiliye Arap kırının yapageldikleri fâizdi.
2) Ribe'l-Fadl: Aynı cins şeylerin peşin alışverişinde, fazlalık almaktır. Bir ölçek buğday verip, iki ölçek almak... gibi.
İlim adamlarının hepsi, bu iki çeşit faizin de haram olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Çünkü fâiz, mü nıinin imanına zarar verir.
Fâiz, her ne kadar görünürde artış ise de, gerçekte eksilmedir. Fakirler, fâiz vasıtasıyla mallarını alan faizcilere lânet edip, onlara bedduâ yağdırırlar. Bu durum, faizcinin nefsinde ve malındaki bereketini ve hayrını yok eder. Onun; ırz, kıymet... gibi mefhumlarını da yok edip, insanlar gözünden düşürür. Ona kimse güvenmez, kalbi kararır ve katılaşır. Fâizcinin sadakasını Allah kabul etmez. Hatta onun, haccını, namazını, cihadını bile kabul etmez.
Hadis-i şerifte şöyle buyruluyor: ”Zenginler, fakirlerden beşyüz yıl sonra cennete girecekler." Helâldan kazanan zenginin durumu bu olursa, haramdan kazananın durumu ne olur acaba? İnsanoğlu, fakirliğine ve ihtiyaç içinde kıvranmasına rağmen, Allah'a tevekkül eder ve O'nun kulcağızlarına yardımda bulunursa, Allah da onu, dünyada aç ve sefil bırakmaz. Aksine, her gün onun mertebesini yükseltir, onu iyilikle anar ve insanların gönlünü ona meylettirir. Eğer insanoğlu, bunun tersine hareket ederse, dünyada da, ahirette de işi zordur. Kötü amel, ölüm anında insanın imanını yok ederek, kâfir gibi sonsuza kadar cehennemde kalmasına vesile olur. Bu durumdan Allah'a sığınırız.
Ebû Bekir el-Verrâk, Ebû Hanife'den şöyle rivâyet eder: ” Ölüm anında, günahı sebebiyle insanın imanını en çok ve hızlı bir şekilde yok eden şey, kullara zulüm yapmaktır."
Ey Mü'min! Allah'tan kork ve haksız yollarla mallarını elinden almak sûretiyle onun kullarına zulüm yapma! Bu, büyük bir günahtır. Allah, bizi de, sizi de bu tür günahlara düşmekten korusun!
Âl-i İmran 3:133
Rabbinizin; İslâm, tevbe, ihlâs, emirleri yerine getirme ve yasaklardan kaçınma gibi
mağfiretine ve genişliği, göklerle yer kadar olan ve müttakîler için hazırlanan cennete koşun.
Burada, cennetin genişliğinden bahsedilmesi, bir örneklemedir. Onun genişliğini anlatmak için, mübalâğa ile ifade edilmiştir. Genişlik, genelde uzunluktan daha dardır.
Cennet, takva sahibi kimseler için hazırlanmıştır. Bu âyet, şu anda cennetin yaratılmış olduğunu ve bu âlemin dışında olduğunu ifade eder. Dili geçmiş zaman ifadesinin kullanılması, onun elan yaratılmış olduğunu, onun genişliğinin bu alemin genişliği kadar olduğunun belirtilmesi ise, onun bu âlemin içerisinde olmadığını, dışında olduğunu ifade eder.
Rivâyet edildiğine göre, Herakliyus'un gönderdiği elçi, Hazret-i Peygamber'e şöyle sormuş: ”Seri, genişliği gökler ve yer kadar olan cennete çağırıyorsun. Peki, cehennem nerede?" Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'de şöyle buyurmuş: ”Sübhânallah! Gündüz geldiği zaman, gece nerede olur? ” Bunun anlamı, dünya döndüğü zaman, evrenin bir tarafında gündüz olur. Başka bir tarafında ise gece olur. Bunun gibi, cennet iist tarafta, cehennem ise alt taraftadır. En doğrusunu Allah bilir.
Âl-i İmran 3:134
Onlar, yani takva sahibi olanlar,
bollukta ve darlıkta, zenginlikte ve fakirlikte, dar zamanda ve geniş zamanda,
Allah rızâsı
için harcarlar. Az veya çok, güçlerinin yettiğini vermekten bir an bile geri kalmazlar.
Öfkelerini yenerler, güçleri olmasına rağmen öfkelenmezler ve müstehak oldukları cezaları uygulamayarak
insanları bağışlarlar. Allah, iyilikte bulunanları sever. ”İyilikte bulunanlar"dan kasıt, hayır ve fazilete sahip olan insanlardır.
Biliniz ki, ”başkalarına iyilikte bulunmak" ve ”bollukta ve darlıkta infak" tabirleri içerisinde, ”ilim infakı" da vardır. Çünkü, ilmi yayan kimse, cahillere öğretmekle ve sapıkları kurtarmakla meşgul olur. Malların, hayır ve ibadet için harcanması da böyledir.
Hadis-i şerifte: ”Cömert insan; Allah'a yakındır, insanlara yakındır, cennete yakındır. Fakat, cehenneme uzaktır" buyurulmuştur. Öfkeyi yenme konusunda da Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Kim infazına (gereğini yapmaya) gücü yettiği halde öfkesini yenerse, Allah onun kalbine, güven ve iman doldurur. ”(2)
Fudayl b. İyad da şöyle der: ” İyiliğe karşı iyilik, mükâfattır. İyiliğe karşı kötülük, cezalandırmadır. Kötülüğe karşı iyilik, cömertlik ve ikramdır. İyiliğe karşı kötülük ise, alçaklık ve kötülüktür."
Anlatıldığına göre, Hasan b. Ali (radıyallahü anh), misafirleriyle sofradayken, hizmetçisi gelip yanında durmuş. Derken, elindeki çanak devrilmiş ve içerisinde ne varsa Hasan b. Ali'nin başına düşmüş. Bunun üzerine hizmetçi: ” ..Öfkesini yenenler ve insanları bağışlayanlar.." âyetini okumuş. Bunun üzerine Hasan b. Ali ”Seni afettim" demiş. Hizmetçi âyetin geri kalan: ”...Allah, iyilikte bulunanları sever" kısmını okumuş. Bunun üzerine Hazret-i Hasan: ”Allah rızâsı için sen hürsün" demiştir.
Âl-i İmran 3:135
Onlar, zina ve buna benzer
bir kötülük yaptıkları, ya da günâh işlemek suretiyle
nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlarlar. O'nun yüce hakkını ve korkma ve utanmayı gerektiren celâlini hatırlarlar. Ya da O'nun tehdidini hatırlar.
"Nefse zulmetmekten" maksad, hangi günah olursa olsun, günah işlemektir. Ya da âyette geçen ”fahişe" kelimesi büyük günah, nefse zulmetmek ise küçük günahtır.
Ve hemen, geçmişte yaptıklarına pişman olarak,
günahlarının bağışlanmasını isterler. Bunu yaparken, gelecekte bir daha günah işlememeye kesin karar vermiş olmalıdırlar. Sadece dille yapılan istiğfar, günahların bağışlanmasına yeterli değildir. Bu tür tevbe, yalancıların yapabileceği bir tevbedir.
Günahları, Allah'tan başka kim bağışlayabilir? Hiç kimse bağışlayamaz. Sadece Allah bağışlar. Burada, tevbe edenler tasvip edilerek gönülleri ferahlatılmıştır. Allah'ın onlara rahmet nazarıyla bakacağı ve bağışın onlara yakın olduğu müjdelenmiştir. Günahlarından tevbe edenlerin, hiç günahları yokmuş gibi kabul edileceği ifade edilmiştir. Böylece insanlar, tevbeye teşvik edilmiştir.
Yaptıkları kötülükte, ister nefse zulüm olsun, ister diğer günahlar olsun
bile bile ısrar etmezler. Çünkü büyük günahlar, istiğfar edilirse, büyük olarak kalmaz. Kiiçük günahlar da ısrar edilirse küçiik olarak kalmaz.
Âl-i İmran 3:136
İşte bunların yani vasıfları belirtilen insanların yaptıklarının
karşılığı, Rableri tarafından bağışlanmak, içinde ebedî olarak kalacakları ve altlarından ırmaklar akan cennetlerdir. Orada kendilerine; eksilmeyen bir azık ve mükâfat, tükenmeyen bir tad ve ebedî cennetler vardır.
Zikredilen mağfiret ve cenneti elde etmeye
çalışanların mükâfatı ne güzeldir.
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Allahü teâlâ'nın şöyle buyurduğunu rivâyet eder: ”Ey Ademoğlu! Sen hana dua edip yalvardığın zaman, durumuna aldırmadan, seni bağışlarım. Ey Ademoğlu! Sen bana, yer dolusu suçla gelsen, bana bir şeyi ortak tanımadığın müddetçe, ben de seni o kadar bağışlarım. Ey Ademoğlu! Gökyüzü kadar günah işlemiş olsan, sonra benden bağışlanmanı istesem, seni bağışlarım."
Sâbit el-Bünânî: ”Bu 'onlar bir kötülük yaptıkları...' âyeti indiği zaman şeytanın ağladığı haberi bana ulaştı" der. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in de şöyle dediği rivâyet edilir: ”Hiçbir kul yoktur ki, günah işlesin de, daha sonra güzelce bir abdest alıp namaz kılsın ve bağışlanma dilesin, yani isîiğfâr etsin de Allah o kulu bağışlamasın."
Allahü teâlâ'nın, Mûsa'ya (aleyhisselâm) şöyle vahyettiği rivâyet edilir: ”Amel yapmadan cennetimi isteyenin hayası ne kadar azdır. Bana itaat etmekte cimri olan kimseye, cennetimi nasıl ikram ederim?"
Kurtuluş istiyorsun, fakat kurtuluşa götüren yollara yanaşmıyorsun.
Halbuki, kuru yerde gemi yürümez.
Âl-i İmran 3:137
Sizden önce de, Allah'ın kanunlaştırdığı {nice olaylar gelip geçmiştir.} ”Sünen" olaylar, demektir. Allahü teâlâ, sizden önceki zamanlarda yaşayan yalaniayıcı milletlere de bazı olaylar yaşatıp, hikmetinin gereği olarak onlara, takip edecekleri yollan göstermiştir. Burada amaç, Allahü teâlâ'nın, geçmişteki yalaniayıcı milletlere lâyık gördüğü, kökünü silme ve helâk etme muameleleridir.
Eğer bunda şüpheniz varsa,
yeryüzünü dolaşın da, yalanlayıcıların sonunun nasıl olduğunu görün. Buradaki ”dolaşın"dan kasıt, yürüyerek yolculuğa çıkmak değildir. Bir takım gözlemler yaparak onların durumlarını öğrenin demektir. Gözlem yaparak öğrenmenin etkisi, işitmenin etkisinden daha güçlüdür. Nitekim ”haberi işitmek, gözle görmek gibi olamaz" denmiştir. Bir beyitte de:
İzlerimiz bizi gösterir.
Bizden sonra izlerimize bakın denmiştir. Onun için, geçmişte yaşayan enbiya ve evliyanın hayatına bakın. Onların hayatını gözleyerek kendinize çeki düzen verin.
Âl-i İmran 3:138
Geçmişe ait olan
bu bilgi, yalanlayıcı
insanlar için bir açıklama, takvâ sahipleri için bir hidayet rehberi ve öğüttür. Yani, yalanlayıcı insanların, içinde bulundukları kötü akıbeti açıklamadır. Beyan: Şüpheleri gidererek hakkı göstermektir. ”Hiida" (hidayet rehberi), kuvvetli bir basiret anlamındadır. O da, dosdoğru olan din yolunu bildirip ona doğru yöneltmeyi ifade eder. ”Mev'iza" (öğüt) ise, dinde olmaması gereken bir şeyi engellemeyi ifade eden sözlerdir. ”Takvâ sahipleri için..." ifadesi hükmün sebebini bildirmek içindir. Hidayet rehberi ve öğüt olmasının ana sebebi, onların takva ehli, yani, Allah'tan korkan kişiler olmalarıdır.
Biliniz ki geçmiş milletler, dünyayı isteyip, onun lezzetlerinden istifade etmek hırsıyla, peygamberlere karşı çıktılar. Sonra da, yıkılıp gittiler ve dünyalarından hiçbir eser kalmadı. Dünyada kendilerine kalan şey lânet; ahirette ise, cezadır.
Burada Allahü teâlâ, Hazret-i Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetini, geçmiş milletlerin durumu hakkında düşünmeye teşvik etmiştir. Bu teşvik onları, Allah'a tevbe etmeye, geçici ve alçak zevklere aldanmaktan yüz çevirmeye çağırmıştır. Bu dünya, ne mü'mine, ne de kâfire kalır. Ölen mü'min için, dünyada, hoş bir sada, ahirette de bol sevap kalır. Kâfire de, bunun zıddı vardır. Hayırlı ve en kalıcı olanı yapmak gerekir. Dünyanın süslerine bakılmaz.
Burada, Uhud'da savaşan mü'minlerin uğradığı netice için, bir teselli vardır. Kâfirler, Allah'ın hikmetinin gereği olarak, müminlerden bazı şeyler elde ettiyseler bile, netice yine de müminlerin olacaktır. Çünkü âyet-i kerimelerde: ”Gönderilen peygamber kullarımıza şu sözümüz geçmişti: ”Mutlaka kendilerine yardım edilecektir. Ve galip gelecek olanlar, mutlaka bizim ordumuzdur." (Saffat: 171-173). ”...Arza mutlaka, iyiler sahip olacak..." (Enbiya: 105) buyurulmuştur.
Eğer müminler, her zaman gâlip gelselerdi, o zaman, iman etmek zorunlu olacaktı. Bu durum ise ilâhî hikmete uygun değildir. Akıllı kişi, işleri Allah'a havale edip, açık ve gizli bütün olaylara ibret gözüyle bakmalıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de: ”Ey akıl sahipleri! İbret alın." (Haşr: 2) buyurulur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): ” Ey kalpleri çevirip alt üst eden Allah'ım! Kalbimi dininde sabit kü"m duasını çok tekrar ederdi.
Âl-i İmran 3:139
Uhud gününde size isabet eden yaralanmadan dolayı
gevşemeyin, zayıflayıp da cihaddan geri kalmayın, sizden öldürülen, şehid edilen kimselerden dolayı da
üzülmeyin. Eğer inanıyorsanız en üstün sizlersiniz. Buradaki ”üzülmeyin" yasağından kasıt, onları teskin etmek ve sabretmeye teşviktir. Yoksa hiç üzülmeyin manasına değildir.
Âyetin açık anlamı şöyledir: Eğer gerçekten mü'minler iseniz, sakın gevşemeyin ve üzülmeyin. Çünkü siz, düşmanlarınıza galip geleceksiniz. Onların sonu perişanlıktır. Çünkü, bâtıl yok olmaya mahkûmdur. İman, kalbin güçlü olmasını, Allah'ın yarattığı şeye razı olmayı ve onun düşmanlarına önem vermemeyi gerektirir.
Âl-i İmran 3:140
Eğer size bir yara dokunduysa, onun gibi bir yara da Bedirde kâfir olan
o kavme dokunmuştu. Bedir savaşında mü'minler, yetmiş kişi öldürüp, yetmiş kişiyi de esir almıştı. Uhud'da onlar sizden, dalıa önce Bedir'de de siz onlardan öç aldınız. Bu durum onların kalblerinizi zayıflatıp, onları sizinle savaşmaktan engellemedi. Durum böyle olunca, zayıflık ve gevşeklik göstermemeye siz daha lâyıksınız. Çünkü siz, Allah'tan, onların ummadıklarını umuyorsunuz.
Biz bu geçmiş ve gelecek bütün milletlerin zafer ve yenilgi
günlerini
insanlar arasında çevirip duruyoruz ki... Yani, yenilgi ve zaferi milletler arasında değiştiriyoruz. Bazan birini, bazan da ötekini zafere ulaştırırız. Burada geçen ”mudavele" (çevirme, tedavül), birinden diğerine aktarma manasınadır. ”El değiştirdi" dediğimiz zaman, bundan, birisinden diğerine aktarıldı anlamı çıkar. Allahü teâlâ'nın buradaki kastı, mihnet ve sıkıntıyı, bazan inkârcılara, bazan da müminlere vermesidir. Eğer her defasında, inkarcılara verip mü'minleri bundan muaf kılsaydı, iman etmenin gerçek, bunun dışındakilerin de bâtıl olduğu, zaruret haline gelirdi. Durum böyle olsaydı, teklifler, sevaplar ve cezalar boşuna olurdu. Bunun içindir ki Allahü teâlâ, mihnet ve sıkıntıyı bazan inkârcılara, bazan da mü'minlere verir.
Allah, iman edenlerin ceza veya mükâfata ilişkin durumlarını
ortaya çıkarsın, sizden bazılarına şehitlik ikram ederek, Uhud'daki gibi
şehitler edinsin. Allah, zalimleri içi başka, dışı başka olanları yahut da inkârcıları
sevmez. Burada; Allahü teâlâ'nın, gerçeğe karşı duran inkârcılara, yardım etmiyeceğine ait uyarı vardır. Bazan inkârcıları galip getirmesinin sebebi, onları yavaş yavaş helâke götürerek cezalandırmak ve mü'minleri de imtihan etmektir.
Âl-i İmran 3:141
Ve Allah, iman edenleri eğer yenilgiye uğrarlarsa günahlarından temizleyip
arındırsın ve inkârcıları da yenilgiye onlar uğrarlarsa
helâk etsin diye (İnsanlar arasında zafer ve yenilgi günlerini değiştirip duruyoruz.)
"Mehk" birşeyi yavaş yavaş azaltmak demektir. Buradaki ”inkarcılar"dan kasıt, Uhud'da Hazret-i Peygambere (sallallahü aleyhi ve sellem) karşı savaşan ve inkârda ısrar edenlerdir. Allah onların hepsini helâk etmiştir.
Âl-i İmran 3:142
Yoksa siz, Allah, sizden cihad edenleri (sınayıp) bilmeden ve sabredenleri deneyip
bilmeden, cennete gireceğinizi ve nimetlerine nail olacağınızı
mi sandınız? ”Allah sizden cihad edenleri bilmeden..." ifadesinin anlamı ”siz cihad etmeden" demektir. Çünkü, bir şeyin vukuu, onun Allah tarafından bilindiğini gerektirir. Buradaki ”bilmeden" kasıt, onların cihad etmiyeceklerinin, Allah tarafından kesinlikle bilindiğine işarettir. Burada Allahü teâlâ 'nın, eşyayı olduğu gibi bildiğine işaret vardır. ”Allah falan kimse hakkında hayır bilmedi" sözünün anlamı: ”Onda hayır yok ki bilsin." demektir.
Yine Allah, onların zorluklara sabretmiyeceklerini de kesinlikle biliyor. Onun için onların, sabredenlerin yolunu takip edip, onlar gibi sabretmeden cennete gireceklerini sanmamaları gerekir.
Âl-i İmran 3:143
Gerçekten siz, o ölümü müşahede edip,
onunla karşılaşmadan önce, ölümü arzuluyordunuz. Burada, ölümden kasıt, şehit olmaktır. Hitap da, Bedirde bulunmayanlaradır. Onlar, Bedir'de şehit olanların aldıkları ecir ve dereceye nail olmak için, Hazret-i Peygamberle birlikte bir gazvede bulunmayı istiyorlardı. Bu konuda, Hazret-i Peygamber'e ısrar ettiyseler de, netice bunun tersine oldu.
İşte, arzulamış olduğunuz
o (ölümü) gördünüz, ama bakıp duruyorsunuz. Gözünüzün önünde öldürülen, kardeşlerinizi ve akrabalarınızı görüp, müşahede ediyorsunuz. Neredeyse siz de öldürülecektiniz. Bu ifadeler; onların, şehit olma isteklerini değil, ölümü isteyip, sonradan da, korkup yenilmelerini kınayan ifadelerdir.
Dünya sevgisi, ahiret saadetiyle birlikte bulunmaz. Birinin çoğaldığı yerde, diğeri azalır. Allah'tan başka her şeyi (masiva) kalpten boşaltıp, oraya Allah sevgisini doldurmadıkça, ahiret mutluluğu elde edilemez. Bu iki şey, bir arada bulunmaz. Bu sırdan dolayıdır ki âyette, ikisinin bir arada bulunması çok uzak görülmüştür. Allah'ı sevmek, iddiayla olmaz. Allah'ın dinini ikrar eden herkes de samimi olmaz. Bu ikisini birbirinden ayırmak için, ortaya bazı haram ve mekruhlar konmuştur. Sevgi; cefayla eksilmez, vefayla da artmaz. Birtakım belalarla imtihan edildikten sonra, yine de varlığını koruyan sevgi, gerçek sevgidir. Bu hikmetten dolayı, Allah, sizi cihad, şiddetli mihnet ve sıkıntı ile imtihana tabi tutmadan sadece peygamberi tasdik etmekle, ”cennete gireceğinizi mi sandınız?" buyurmuştur.
Bu konuda Kuşeyıî şöyle der: ”Şiddetli zorluklara göğüs germeden, yüksek bir yere ulaşacağını sanan kimseyi, kuruntuları, helâkm kuyusuna atar. İstediği şeyin değerini bilen insana onu elde etmesi için olanca gücünü sarfetmesi kolay gelir."
Şair der ki:
Taşkınlık yapıp cimri olana,
Zaman, nimetleriyle cömert davranmadı.
Şiblî'ye, arifin özelliği sorulmuş, o da şunu söylemiş: ”Dili, Allah'ı anarak konuşur. Kalbi, Allah'ın varlığını tasdik eder. Sırrı, Allah'ın va'dine dayanır ve ruhu da Allah'ın yolunda geçer."
Âl-i İmran 3:144
Muhammed, sadece bir elçidir. Allahü teâlâ elçisini, kendi isrn-i celâlinden türeyen iki isimle vasıflandırmıştır. Bunlardan biri ”Muhammed", diğeri de ”Ahmed"dir.
Rivâyet edilir ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Uhud'a 700 kişilik bir gurupla gitmişti. 50 kişilik okçu grubunun başına da Abdullah b. Cübeyr'i vererek, onlara: ”Dağın dibinde durun. Oklarınızla bizi savunun ki düşman arkamızdan gelmesin. Yerinizden kıpırdamayın. Yerinizde durduğunuz müddetçe, galip geleceğiz" diye emirler verdi. Müşrikler gelip, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve onun ashabıyla savaşa giriştiler. Savaş kızıştı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir kılıç alarak: ”Bu kılıcın hakkını kim verir?" diye sordu. Ebû Dücane kılıcı kapıp, diğer Müslümanlarla birlikte şiddetli olarak kılıç sallamaya başladı. Hazret-i Ali de, kılıcı eğrilinceye kadar savaştı. Sa'd b. Ebî Vakkas da savaşıyordu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: ”At! Anam babam sana feda olsun!" diyordu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabı, müşriklere hamle yapmışlar, Allah da onları zafere ulaştırmıştı ve müşrikleri yenmişlerdi. Bu arada okçular (atıcılar), müşriklerin kaçtığını görünce, yerlerini terkedip, ganimet toplamaya başladılar. Abdullah b. Cübeyr onlara: ” Hazret-i Peygamberin koyduğu yerlerinizi sakın terketmeyin!" diye telkinde bulunduysa da, onun sözüne kulak asan olmadı. Abdullah b. Cübeyr sekiz kişiyle kaldı.
Halit b. Velid, 250 kişilik bir grupla, geride kalan okçular üzerine yürüyüp, onları da öldürdü. Daha sonra, Müslümanlara arka taraftan saldırıp yendiler. İbn Kamîe adında birisi, Hazret-i Peygambere (sallallahü aleyhi ve sellem) taş atıp, onu yaraladı ve ön dişini kırdı. Şair Hasan b. Sabit şöyle der:
Görmüyor musun, Allah delilleriyle kulunu Peygamber gönderdi.
Allah, en yüce, en şereflidir.
Onu yüceltmek için kendi isminden ismini türetti;
Arşın sahibi (olan Allah) Mahmûd, bu ise Muhammed'dir.
Hazret-i Peygamberin ashabı, kendisinden ayrılmıştı. İbn Kamîe, Hazret-i Peygamber'i öldürmek için bir hamleye girişti. O günkü sancaktar olan Mııs'ab b. Umeyr de engel olmaya çalıştı. Kamîe, Mus'ab'ı öldürdü, fakat Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i öldürdüğünü zannederek dönüp gitti ve ”Muhammed'i öldürdüm" dedi. Bunun üzerine birisi çıkıp, ” Muhammed öldürüldü!" diye bağırdı. Bu İblis'ti. Ashap, hayretler içerisinde ve yenilmiş olarak geri döndü. Enes b.
Mâlik'in amcası olan Enes b. Nadr, Ensar ve Muhacirlerin karşısına geçip, ”neden duruyorsunuz?" diye sordu. Onlar da: ”Muhammed öldürüldü" dediler. Bunun üzerine Enes b. Nadr: ” Öyleyse bundan sonra yaşamayı ne yapacaksınız? Peygamberinizin öldüğü uğurda siz de ölün" dedi, düşmana doğru yürüdü ve şehid edildi. Ka'b b. Mâlik diyor ki: ” O esnada, Müslümanlar içerisinde, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i ilk gören ben oldum. Miğferin altından, gözlerinin belirdiğini gördüm. Bütün sesiyle: ” Ey Allah'ın kulları, bana koşun! Ey Allah'ın kulları bana bakın!" diye bağırıyordu. İnsanlar etrafına toplandılar. Yenilgilerinden dolayı onları kınadı. Onlar da: ”Ey Allah'ın Rasûlü! Analarımız ve babalarımız sana feda olsun. Kötü bir haber işittik ve kalplerimiz ürperdi. Onun için geri döndük" dediler. Allahü teâlâ da bu âyetle onları kınadı.
"Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) de sadece," diğer peygamberler gibi, ”bir elçidir."
Ondan önce de peygamberler gelip geçti. O da önceki peygamberler gibi geçip gidecektir. Kendisinden sonra, onun getirdiği dine sımsıkı sarılın. Peygamber gönderilmesinin amacı, delil getirip, ilzam etmektir. Yoksa devamlı olarak onlarla beraber kalmak değildir.
Şimdi o, ölür veya öldürülürse, ökçeleriniz üzerine geri mi döneceksiniz?. Bu ifade, Hazret-i Peygamber'in ölmesinden, ya da öldürülmesinden sonra, onların dinden dönmelerini yasaklamaya yönelik bir ifadedir. Çünkü onlar, önceki peygamberlerin öldüğünü, ümmetlerinin ise, o peygamberlerin dinlerine yapışıp, yaşamaya çalıştıklarını biliyorlar.
Kim, cihad ve diğer konularda, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in emrine uymayıp,
ökçesi üzerine geri dönerse, o bu geri dönüşü ile,
Allah'a hiçbir zarar veremez. Ancak, Allah'ın öfke ve azabını kendi üzerine çekerek, nefsine zarar verir. Allahü teâlâ, fayda ve zarardan münezzehtir.
Allah, İslâm dininde karar kılıp,
şükredenleri rnükâfatlandıracaktır. Bu ise, en yüce nimet ve en üstün iyiliktir. Onlar bu şekilde isimlendirilmişlerdir. Çünkü İslâm üzere sabit kalmak, Allah'a şükür ve O'na karşı olan hakkı ödeme anlamı taşır. Ayrıca bu ifade; dönenlerin, küfrân-ı nimette bulunduklarını da İma ediyor.
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ettiği zaman, Müslümanlar ne yapacaklarını şaşırdılar. Bir kısmı dehşete kapıldı. Bir kısmı oturup kalkamadı. Bir kısmının dili tutulup konuşamadı. Bir kısmı da, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ölümünü bütünüyle inkâr etti. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) bile, bir ara, bu âyeti hatırlayanlayıp, şöyle dedi: ”Münafıkların bazıları, Hazret-i Peygamberin öldüğünü iddia ediyorlar. O ölmedi. Hazret-i Mûsa'nın, kırk gün insanlar arasından kaybolup, Rabbine gidip döndüğü gibi, O da Rabb'ine gitmiştir. Vallahi o mutlaka geri dönecektir. Onun öldüğünü iddia edenlerin ellerini ve ayaklarını keserim." Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) bu sözünü tekrarlayıp durdu. Tâ ki Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh) kalkıp, Allah'a hamd ve sena ettikten sonra, şu hitapta bulununcaya kadar:
"Ey İnsanlar! Her kim Muhammed'e tapıyorsa, bilsin ki o öldü. Her kim de Allah'a tapıyorsa, o da bilsin ki, Allah ölmez, diridir." Daha sonra da ”Muhammed sadece bir elçidir" âyetini okudu. Râvî der ki: ”Hazret-i Ebû Bekir, bu âyeti okuvuncaya kadar, insanlar sanki böyle bir âyetin indiğini bilmiyormuş gibilerdi. Bütün insanlar, onun öldüğüne artık kesinlikle inandı. Cansız varlıklar bile onun ayrılığına dayanamayarak çatlayıp yarılırken, müminlerin kalpleri nasıl çatlamazdı ki? Nitekim kendisine minber yapılmadan önce Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bir kütük üzerinde hutbe okurdu. Minber yapılınca kütüğü terketmişti. Fakat kütük, ona olan özleminden dolayı, çocuk gibi ağlamaya başlayınca, Hazret-i Peygamber kütüğü kucakladı ve o da sakinleşti."
Ben de derim ki: ”Sevgililerden ayrı kalanın hayatı ne acıdır. Hele bu sevgili Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) olursa." Hazret-i Peygamber ağırlaştığı zaman kendisini sıkıntı kaplamıştı. Bunun üzerine Fatıma (radıyallahü anh), ”Vah üzüntülü babacığım!" deyince Hazret-i Peygamber ona, ”Bugünden sonra artık baban için üzüntü yoktur" buyurmuştur. Allah Rasûlü vefat edince de Fatıma (radıyallahü anh), ”Kendisini davet eden bir Rabbe icabet eden babacığım! Konağı Firdevs cenneti olan babacığım!" demiştir. Hazret-i Peygamber defnedildiği zaman, Hazret-i Fâtıma (radıyallahü anh) şöyle diyordu: ”Ey Enes! Peygamber üzerine toprak serpmek hoşunuza gidiyor mu?" Hazret-i Fatıma, babasının ölümünden sonra altı ay yaşayıp, sonra vefat etti.
Âl-i İmran 3:145
Allah'ın izni olmadan, hiçbir kişi ölenıez. Allah'ın izni ve dilemesi olmadan hiçbir nefsin ölmesi mümkün değildir. Allah'ın ilmi ve takdiri dahilinde, her nefis için belirlenmiş bir süre vardır (Ecel-i miisemmâ). Bu süre, savaşa çıkmakla veya savaştan kaçmakla ileriye de geriye de alınamaz. Bu ifadede, savaşa teşvik ve Hazret-i Peygamberin (sallallahü aleyhi ve sellem) de korunacağına dair bir va'd vardır. Mücahit, eceli gelmeden ölmez. Eceli gelen ise, savaşa çıkmasa bile ölümle karşılaşır.
(Ölüm), yazılmış ve zamanı belli
bir eceldir. Geri veya ileri alınamaz.
Kim yapmış olduğu amel karşılığında
dünya sevabını isterse, kendişine ondan veririz. Burada, Uhud'da ganimetle meşgul olan kişilere ta'riz vardır.
Kim de ahiret sevabını isterse, ilâhî vaad gereğince, dilediğimiz kadar,
kendisine ondan veririz.
Allahü teâlâ'nın, kendisine vermiş olduğu güç ve kuvveti, yaratılış gayesine uygun ve Allah'a itaat için harcayıp, İslâm nimetine
şiikredenleri mükâfatlandıracağız. Bu âyet, her ne kadar cihad hakkında gelmişse de, bütün amelleri kapsamına almaktadır. Allah yolunda savaşan kişi, Allah'ın dininin yücelmesi için savaşıyor. Ganimet elde etmek için, ya da nam kazanmak için değil.
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Kimin niyeti ahireti istemek olursa, Allah da onun kalbine zenginlik koyar. Gücünü birleştirir de dünya ona basit gelir. Kimin niyeti de dünyayı elde etmek ise, Allah ona fakirlik verir, gücünü dağıtır ve nasibinden başkasına da ulaşamaz."
Âl-i İmran 3:146
Nice peygamberler var ki, kendileriyle beraber birçok erenler çarpıştı. ”Ribbîyyûn" kelimesi, Rabb'e mensub olan, eren insan demektir. Nice peygamberler vardır ki, Allah'ın dinini yüceltme konusunda, birçok veli, ilim adamı ve takva ehli kimseler, o peygamberlerle birlikte mücadele vermişlerdir.
Onlar,
Allah yolunda kıyasıya mücadele verirken,
kendilerine dokunan şeylerden yaralanma ve diğer zorluklardan bıkıp usanmadılar ve
yılmadılar, düşmanla cihad etme konusunda
zayıflık göstermediler, düşman karşısında zelil olup,
boyun eğmediler. Çünkü boyun eğmek, karşısındaki insana dilediği şeyi yapma imkânı verir. Burada Müslümanların, inkarcı düşmanların, kendilerine saldırdığı ve Hazret-i Peygamberin öldürüldüğü konusunda asılsız haber yayıldığı zaman, yılgınlık ve zayıflığa düştüklerine, ve müşriklerle cihad etmede zaafa düştüklerine ta'riz vardır.
Allah, kendi yolunda verilen mücadelede zorluklara göğüs gerip,
sabırlı olanları sever ve onlara yardım ederek, derecelerini yüceltir.
Âl-i İmran 3:147
Onlar, düşmanla karşılaşıp, savaşın zorluklarını aşmada,
sadece şöyle diyorlardı: 'Ey Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı, yani senin rızân dışında haddi aşarak işlediğimiz isyanlarımızı
bağışla. Ayaklarımızı sabit tut ve bize, inkârcı topluluğa karşı, yardım et!' Savaş alanında, takvamızı artırıp, bizim ayaklarımızı sabit kıl, bizi haktan uzaklaştırma. Buradan anlaşılan, şavaş yerinde şaibeye kapılıp, bozguna uğrayıncaya kadar bu duaya devam ediyorlardı. Yine burada, savaş meydanında dağılıp hezimete uğrayanlara açık bir tariz vardır.
Âl-i İmran 3:148
Allah da onlara, bu duaları sebebiyle
hem dünya sevabı, zafer, ganimet, üstünlük ve nâm;
hem de güzel âhiret sevabını verdi. Âhiret sevabı da cennet ve oradaki ebedî nimetlerdir.
Allah, iyilik yapanları sever. Allah'ın, kulunu sevmesi, ondan razı olması ve onun hakkında hayır dilemesidir. İşte o, bütün mutlulukların başlangıç noktasıdır.
İmam Fahreddin er-Râzî tefsîrinde der ki: ” Burada, ince bir lâtife vardır. Onlar: 'Ey Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve içimizdeki taşkınlığımızı bağışla' diyerek, kötü olduklarını itiraf etmişlerdir. Onlar bunu itiraf edince, Allah da onlara, 'iyilik edenler'ismini vermiştir."
Sanki Allahü teâlâ onlara:" Madem ki suçunuzu itiraf edip aczinizi kabullendiniz, ben de sizi 'iyilik edenler' diye vasıflandırıp, kendime sevgililer yaptım" demiştir. Böylece kul, Allah'a ulaşmak için, güçsüzlüğünü, basitliğini ve zavallılığını itiraf etmekten başka çare olmadığını bilmiş olmalıdır.
Âl-i İmran 3:149
Ey iman edenler! Eğer inkârcılara itaat ederseniz... Bu âyet, Uhud'daki yenilgiden sonra, münafıkların müminlere: ” Dininize ve kardeşlerinize dönün" demeleri üzerine nazil olmuştur. O kimseler münafıktırlar. Fakat kendilerinden nefret ettirmek ve onlara itaat etmekten sakındırmak için inkarcılıkla nitelendirilmişlerdir.
Sizi arkanıza çevirirler, kendi dinlerine sokarlar
ve büsbütün kaybedersiniz. Siz tekrar eski halinize dönmekle, hem dünyanızı, hem de ahiret saadetinizi kaybedersiniz. Çünkü, ebedî sevaptan mahrum edilip, ebedî azaba düşürülürsünüz.
Âl-i İmran 3:150
Hayır! Yardımcınız Allah'tır. Onlar sizin yardımcılarınız değil ki onlara itaat edesiniz. Sizin yardımcınız Allah'tır, başkası değildir. Öyleyse, O'na itaat edin, inkârcıları dost edinmeyin.
O, yardım edenlerin en hayırlısıdır. O halde, sadece O'na itaat edin ve sadece Ondan yardım dileyin.
Âl-i İmran 3:151
Allah'ın, kendilerine hiçbir göç indirmediği şeyleri, O'na ortak koştuklarından dolayı, inkâr edenlerin kalplerine korku salacağız.
Onların kalplerine korku salınmasının sebebi, güçsüz şeyleri Allah'a ortak koşmalarıdır. Aynı zamanda bu, müminlerin zaferinin, kendilerinin de yenilgilerinin sebeplerindendir.
Bu korku, Uhud günü kalplerine atılan ve böylece savaşı terketmelerine sebep olan korkudur. Hiçbir sebep yokken, galibiyet kendilerinde olmasına rağmen geri dönmüşlerdi. ”Ru'h", kalbi dolduran korku anlamınadır.
Âyette geçen ”sultan" kelimesi; güç, kuvvet, delil, belge gibi anlamları ifade eder.
Onların âhirette
sığınacakları yer, cehennemdir. Başka sığınacakları hiçbir yerleri yoktur.
Zâlimlerin karargâhı olan cehennem
ne kötü bir yerdir. Onların gidecekleri cehennem, önce sığınakları, sonra da karargâhları olarak belirtilmiştir. Bu ifadeler, onların cehennemde sonsuza değin kalacaklarına işarettir.
Âl-i İmran 3:152
O'nun izniyle ve dileğiyle,
inkârcıları yaygın bir şekilde
öldürdüğünüz zaman, Allah size olan vaadinde durdu.
Uhud savaşından sonra, Medine'ye dönüldüğünde, Müslümanlardan bazıları: ”Biz nasıl yeniliriz, Allah bize zafer vadetmişti" dediler. Bunun üzerine işte bu âyet indi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Uhud'a yerleştirdiği okçu birliğine: ” Sakın yerinizden ayrılmayın. Burada durduğunuz sürece galip geleceğiz" demişti. Nitekim durum öyle olmuştu. Müşrikler gelince, okçular ok atıyor, diğerleri de yeninceye kadar kılıçla vuruyorlardı. Müslümanlar elden gelen herşeyi yapıyor ve yiğitçe çarpışıyorlardı.
Tâ ki siz, korkup ve zayıflayarak
başarısızlığa düşüp, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in verdiği
emir konusunda çekişmeye girinceye kadar.
Okçuların bazıları: ”Ne yapalım şimdi?" deyince, onların başkanı olan Abdullah b. Cübeyr: ”Hazret-i Peygamberin emrine muhalefet edemeyiz" diyerek, on civarında arkadaşıyla yerlerinde kaldılar. Diğerleri de, ganimet yağmalamaya başladılar. İşte âyetin bunu ifade eden kısmı:
Allah size, sevdiğiniz (zaferi), ganimeti ve düşmanın yenilgisini
gösterdikten sonra, isyan ettiniz. O da sizi zaferden mahrum bıraktı. Müşrikler, bu durumu görünce, okçulara saldırıp, başkanlarını öldürdüler. İsyan bundan sonra tescil ediliyor. Bu da, günahın büyüklüğüne işaret eder.
Kiminiz, mevziyi terkedip, ganimet peşinde koşarak,
dünyayı istiyordu. İbn Mes'ud diyor ki: ”Bu âyet ininceye kadar, bizden herhangi birinin dünyayı istediğini bilmiyordum."
Kiminiz de, ahireti istiyordu. Bunlar, yerlerini terketmeyip, şehitlik şerefine ulaşanlardı.
Sonra O, sizi imtihan etmek için, o inkârcılardan uzaklaştırdı. Siz zafere yaklaşmışken, Allah bu durumu yenilgiye çevirerek, imandaki sebat durumunuzu ölçtü. Peygamberinizin emrine muhalefet ettiğinizden dolayı pişmanlık duyduğunuzu bildiği için,
sizleri affetti. Allah, mü'minlere karşı lütuf sahibidir. Onlara, bütün durumlarında lütufla muamelede bulunur ve onları affeder. Bu durum, Allah'ın şanındandır.
Âl-i İmran 3:153
Hani siz, uzaklaşıyordunuz ve kimseye dönüp bakmıyordunuz. Arkanızdakine dönüp bakmıyordunuz ve sizden biri durup diğerini beklemiyordu. Halbuki,
Peygamber de arkanızdan sizi çağırıyor ve: ”Ey Allah'ın kulları! Bana gelin. Ben Allah'ın peygamberiyim. Kim düşmana hamle yaparsa, ona cennet vardır" diyor
du. Hazret-i Peygamber, kavmin arkasında kalmıştı. Çünkü onlar, yenilgi sebebiyle ilerlemişlerdi.
Bu yüzden, Allah size, gam üstüne gam verdi ki, ne kaybettiğinize, ne de başınıza gelene üzülmeyesiniz. Yapmış olduğunuzdan dolayı, Allah sizi, ölümle, yaralanmayla ve müşriklerin zafere ulaşmasıyla cezalandırdı. Yahut da, Hazret-i Peygambere isyan ederek yaptığınız eziyetin karşılığını gördünüz. Böylece, zorluklara ve sıkıntılara alışıp, gamları içinize çekesiniz de, ne kaybolan menfaate, ne de gelecek zarara üzülmeyesiniz.
Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Allahü teâlâ, sizin biitün işlerinizi ve niyetlerinizi bilir. Sabır, Allah'a kesin bir şekilde inanma ve tevekkül, sizi Allah'ın yardım ve zaferine ulaştırır. Bozguna uğramak, çekişmek, dünyaya meyletmek, Peygamber'e isyan etmek ise, mü si bete uğramaya ve düşmandan kaçmaya yol açar.
Yahya b. Muaz'a, velînin özelliğini sormuşlar. O da şu cevabı vermiş: ”Velî'nin; sabır iç elbisesi, şükür dış elbisesi, Kur'ân yardımcısı, hikmet ilmi, fakirlik iftiharı, takva bineği, üzüntü arkadaşı, zikir meclisi, Allah ise yoldaşıdır."
Âl-i İmran 3:154
Ey Mü'minleri
Üzüntüden sonra Allah
size, bir güven ve uyku indirdi. Ebû Talha der ki: ”Uhud günü kafamı kaldırıp baktım. Uykudan, başım sağa sola sallamayan kimse yoktu. O gün, kendisini uyku basanlardan biri de bendim. Elimden kılıç düşerdi, onu alırdım. Sonra kamçı düşerdi onu alırdım."
O
uyku, içinizden bir grubu bürümüştü. Ki o grup da, Muhacirlerle
Ensarın tümüydü. Münafıklar olan
diğer grubu da, nefisleri ilgilendiriyordu. Nefislerinin derdine düşmüş, üzüntü ve sıkıntı içerisindeydiler.
Allah'a karşı, cahiliye dönemindeki milletlerin
zannı gibi, haksız bir zanda bulunuyorlar: O'nu gereği şekilde bilmiyorlar. Ve:
'Bu işten bize bir şey var mı?' diyorlardı. Bunlar, Hazret-i Peygamber'e, ”Allah'ın yardım vaadinden ve zaferden bize herhangi bir hisse yok mu?" diye soruyorlardı.
Sen
de ki: 'Bütün iş Allah'a aittir.' Ahiretteki galibiyet, Allah'ın ve onun dostlarınındır. Orada ancak, Allah'ın grubu galiptir.
Onlar, sana açıklayamadıklarını, içlerinde gizliyorlar. Onlar, zafer ve yardım isteklerini açıkça belirtiyorlar. Fakat, inkâr etmeyi ve yalanlamayı da içlerinde saklıyorlar. Birbirleriyle başbaşa kaklıklarında, gizlice:
'Bu işten, Hazret-i Muhammed'in: ”Galip gelmek, Allah'a ve dostlarına mahsustur ve bütün işler Allah içindir." diyerek vaadettiği gibi
bize bir fayda olsaydı, burada öldürülmezdik' diyorlar. Uhud savaşında bizden öldürülenler öldürülmezlerdi. Bu savaş konusunda, bizim seçme hakkımız olsaydı, görüşümüz Übey b. Selûl ve arkadaşlarının görüşü gibi olurdu.
Ey Rasûlüm Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), sen de onların yalanlarını ortaya dökmek ve muamelelerini iptal etmek için
de ki: 'Evlerinizde dahi olsaydınız, yine üzerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yatacakları yeri mutlaka boylardı.' Allah, içinizdekini denemek ve kalplerinizdekini açığa çıkarmak için (bunları başınıza getirdi.) Bunları size yaptı... Siz, Uhud'a savaşmaya gitmeyip de, Medine'deki evlerinizde oturmuş olsaydınız, hakkınızda takdir edilen ve levh-i mahfuzda bulunanlar mutlaka size yine ulaşırdı. Medine'de kalmayı istemek, size bir fayda sağlamazdı. Çünkü, Allah'ın takdiri reddedilmez ve hükmü değiştirilemez, Böylece Allah, sizi imtihan edip, kalplerinizdekini açığa çıkarmanız için, sizi bir işleme tabi tuttu ki, ihlas ve samimiyetiniz iç durumunuz ve nifakınız ortaya çıksın.
Allah, göğüslerde olanı, gizli şeyleri
bilir.
Âl-i İmran 3:155
Uhud'da
iki topluluğun karşılaştığı gün, sizin içinizden olup da savaşmak istemeyerek
sizden yüz çevirenlerin, işledikleri bazı işlerden dolayı, şeytan, ayaklarını kaydırmak istemişti. Karşılaşan iki topluluk, Müslümanlar ve inkarcılardı ve onlar yenilgiye uğramışlardı. Onların yenilgisinin sebebi, şeytanın onların yenilgisini isteyip, ayaklarını kaydımı ası dır. Buna sebep de, onların. Peygamber'e muhalefet ederek, yerlerini terketmeleri, ganimete ve dünya hırsına kapılmalarıdır. Böylelikle de, yardımdan ve manevî güçten mahrum olmuşlardı.
Allah, tevbe edip özür diledikleri için
onları affetti. Allah ğafûrdur, günahları bağışlar,
halimdir, tevbe etmeleri için, ceza vermekte acele etmez.
Şeytan, yakîn ehlinden olan samimi ve ihlâslı kimseleri, onların kalbinde, günah işlemeleri sebebiyle birtakım kötülük ve karanlık şeyler olmadıkça saptıramaz. Şeytan bunlara vesvese veremez. Şeytan, nefsinin kötülüklerinden kurtulan kimseye, vesvese vermek şöyle dursun yaklaşamaz bile.
Denilir ki: ”Güneyd rüyasında, İblis'i çırılçıplak görür ve ona: 'İnsanlardan utanmıyor musun?' der. O da: ' Şunlar insan mıdır ki? Asıl insanlar mesciddeler. Onlar ciğerimi yakıp beni tükettiler.' der. Sonra Cüneyd: 'Uyanınca erkenden mescide gittim. Başlarını dizlerine koymuş, düşünen insanlar vardı. Beni gördüklerinde: 'Pisin sözü seni aklatmasın' dediler. Kalp, marifet nuruyla aydınlanınca, şeytan, ona vesvese veremez."
Ebû Saîd Harraz şöyle der: ” Rüyamda İblis'i gördüm. Kendisine vurmak için, hemen sopamı elime aldım. Bana dendi ki: 'O bundan korkmaz. Kalpte oluşan nurdan korkar'."
İmam Gazâlî de şöyle diyor: ”Nakledildiğine göre ashab döneminde İblis, askerlerini ortalığa yaymış. Bir müddet sonra, perişan bir hakle İblis'e dönmüşler. İblis onlara: 'Bu haliniz ne?' diye sormuş. Onlar da: 'Bunlar gibi insanlar hiç görmedik. Bizi çok yordular. Onlardan bizim alacağımız hiçbir şey yok' demişler. Bunun üzerine İblis: 'Onlara gücünüz yetmez. Onlar Hazret-i Peygamberle arkadaşlık etmiş, vahye şahit olmuşlardır. Fakat onlardan sonra bir topluluk gelecek, istediklerinizi o toplulukta bulacaksınız.' Tâbiîn devri gelince, İblis askerlerini tekrar etrafa yayar. Kırık dökük ümitsiz bir şekilde geri dönerler ve derler ki: ' Böyle tuhaf topluluk görmedik. Onlar biraz günah işleseler ele günün sonu yaklaşınca, istiğfara başlayıp, günahlarını sevaba çevirtiyorlar.' İblis ele: 'Siz onlardan da bir şey alamazsınız. Onlar, tevhide ve Hazret-i Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) sünnetine sarılmışlardır. Fakat bir topluluk gelecek ve onlar sizin yüzünüzü güldürecek. Onlarla oyun oynayıp, onları nefislerine uydurup, istediğiniz gibi yöneteceksiniz. Ne bağışlanma dileğinde bulunacaklar, ne de bağışlanacaklar. Tevbe de etmeyecekler. Dolayısıyla günahları sevaba dönüşmeyecek.' Birinci yüzyıldan sonra bir topluluk gelir. Onlar heva ve heveslerine kapılırlar. Bid'atlar kendilerine süslü gösterilir. Onları helâl sayıp, din kabul ederler. Af dilemezler ve tevbe de etmezler. İblis onlara düşmanlar musallat eder. Düşmanlar da onları, istedikleri yöne sevketlerler."
Âl-i İmran 3:156
Ey İman Edenler! Siz, inkâr edenler ve yeryüzünde sefere, ya da savaşa çıkan ve sonra da ölen
kardeşleri ya da dindaşları
için: 'Eğer yanımızda kalıp şehri terketmemiş
olsalardı ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi' diyenler (münafıklar)
gibi olmayın. Neticede Allah, onların bu sözlerini, kalplerinde bir hasret kılacaktır. ”li yec'ale"rim başındaki lam illet için değil, ”akıbet" içindir. Buna göre mana: ”Onlar bu sözü söylediler ve buna inandılar. Bunun neticesi de hasret oldu. -Hasret, pişmanlığın daha şiddetli olanıdır.- Buna inanan kimsenin hasreti, daha da artar."
Hayatın ve ölümün, Allah'ın takdir ve hükmü ile gerçekleştiğine inanan müslüman ise, bu hasreti kalbinde kesinlikle hissetmiyecektir.
Yaşatan da, öldüren de Allah'tır. Münafıkların bâtıl sözleri reddediliyor. Hayat ve ölümde, sadece Allah'ın etkisi vardır. Yolculukta veya savaşta olmalarının bunda bir etkisi yoktur. Allah, bazen tehlikeler karşısındaki, savaşanı da, yolcuyu da yaşatır. Yine Allah, yolculukta olmayıp, mukim olan kimseyi de, hiçbir sebep yokken ve tedbirleri de almışken öldürebilir.
Çünkü Allah, yaptıklarınızı görmektedir. Öyle ise şu münafıklar gibi olmayın.
Âl-i İmran 3:157
Yemin olsun ki, siz mü'min olarak
Allah yolunda öldürülür, ya da ölürseniz, Allah'ın bağışlaması ve rahmeti, onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır. Yolculuk veya savaş, ölümü çeken şeyler değildir. Ecel, asla ileri alınamaz. Ölüm, Allah'ın emriyle olunca, bu bir rahmet ve bağışlanmadır, rahatlıktır. İnkarcılar ise, dünya hayatları boyunca mal biriktirmeye çalışırlar. Bu malların da, kendileri için hayırlı olacağına inanırlar. Allahü teâlâ da, onların bu zan hırının boş şeyler olduğuna dikkat çekerek, ”bağışlanma onların zannettiği bu şeylerden daha hayırlıdır" buyuruyor.
Âl-i İmran 3:158
Yemin olsun ki, her ne şekilde olursa olsun, ilâhî irade gereği,
ölür veya öldürülürseniz, gerçek ma'bud, şanı yüce, rahmeti ve ihsanı çok bol olan
Allah'ın huzuruna çıkarılacaksınız. Sizi, başkaları değil, sadece O hesaba çekip, amellerinizin karşılığını verecektir. Size bol miktarda ihsanda bulunacaktır.
Bu âyette nefis bir sıra gözetilmiştir. Önce ”Allah'ın bağışlaması" zikredilmiştir. Bu, günahların affedilmesidir. Bununla Allah'ın ikabından korkarak O'na ibadet eden kimseye işaret edilmiştir, Sonra ”rahmeti" zikredilmiştir. Bu da Allah'ın sevap lutfetmesidir. Bununla da sevap umarak kendisine ibadet eden kimseye işaret edilmiştir. Daha sonra da ”Allah'ın huzuruna çıkarılacaksınız" buyurulmuş olup bununla sırf rubûbiyyet ve ubudiyyet için Allah'a ibadet edene işaret edilmiştir. Bu makamların en yücesidir. Allah'ın huzuruna çıkarılmakla, Allah'ın mağfiretine çıkarılmak arasında büyük fark vardır. Bu konuda şöyle bir olay anlatılır:
İsa (aleyhisselâm) bir gün, bedenleri cılızlaşmış, benizleri sararmış ve üzerlerinde ibadet izleri olan bir topluluğa uğrayıp, kendilerine: ”Ne istersiniz?" diye sorar. Onlar da: ”Allah'ın azabından korkuyoruz" derler. İsa da: ” Allah, size azap etmemede çok cömerttir, elbette size lütfü ile muamele edecektir" der. Sonra bir topluluğa daha uğrayıp, onlarda da aynı özellikleri görüp, ne istediklerini sorar. O topluluk da: ” Cennet ve rahmeti isteriz" derler. İsa (aleyhisselâm) onlara: ”O sizi, rahmet ve cennetten engellememe konusunda çok cömerttir, elbette size lütfü ile muamele edecektir" der. Sonra da üçüncü bir topluluğa uğrayıp, onlar üzerinde de daha çok ibadet izleri görür. Onlara aynı soruyu sorar. Aldığı cevap şu olur: ”O'na ibadet ediyoruz. Çünkü, O bizim Rabb'imiz, biz ise O'nun kullarıyız." İsa peygamber de: ”Siz ihlâslı kullar ve gerçek ibadet edenlersiniz" buyurur.
Başka bir hikâyede de şöyle anlatılır:
Kadının biri, yanındakilere şöyle sorar: ”Size göre, cömertlik nedir?" Onlar da: ”Mal vermektir" derler. Kadın: ”Sizin dediğiniz, dünya ehlinin ve sıradan insanların cömertliğidir. Havassın(Allah'ın seçkin kullarının) cömertliği nedir?" diye sorar. Onlar: ”Allah'a itaat etmek konusunda elden gelen çabayı sarfetmektir" derler. Kadın da: ”Sevap umuyor musunuz?" diye sorar. Onlar ”evet" derler. Kadın da: ”Allah'ın: 'Kim bir iyilik getirirse ona on katı vardır'(Enam: 160) sözüne göre, bire on alacaksınız ” der ve ilâve eder: ”Bunda cömertlik nerede bire on alıyorsunuz?" Adamlar derler ki: ” Söyle bakalım nedir o?" Kadın şöyle der: ”Cömertlik, amelin Allah için yapılması, cennet sevgisi, ya da cehennem korkusuyla; sevap için veya cezadan korkulduğu için yapılmamasıdır. Bu da ancak, tek başına kalıp, mâsivâ'dan soyutlanıp ve varlığın gerçeğine ulaşmakla mümkündür. Mü'minin görevi, dünyadan yüz çevirip, Allah'a doğru yol almaktır. Böylece gözlerinden perde kalkar ve- Rabb'ine ulaşır."
İmam Fahreddin er-Râzî tefsirinde şöyle der: ” İnsan cihada yönelince, dünyadan yüz çevirir ve ahirete önem verir. Ölünce de, sanki düşmandan kurtulur ve sevgiliye ulaşır. Ölümden korkarak evde oturan ve dünyaya tutkun olan kimse ölünce de, sanki sevgilisinden ayrılır ve gurbete gönderilir. Bunlardan birincisi, mutluluğun zirvesi, ikincisi ise, mutsuzluğun zirvesidir."
Âl-i İmran 3:159
Allah'ın rahmeti sebebiyle, onlara yumuşak davrandın. Sen onlara, büyük bir merhamet örneği gösterdin. Onlar senin emrine muhalefet ederek, seni düşmana teslim ettiler. Buna rağmen, onlara yine de lütufda bulunup, yumuşak davrandın.
Eğer onlara karşı
kaba ve katı kalpli olsaydın, etrafından dağılırlardı. Senin yanında oturmazlardı. Eğer sen, söz ve davranışlarınla, onlara kaba davranıp, fena muamelede bulunmuş olsaydın, hepsi kaçıp giderdi.
"Fezz", kaba ve ahlâksız demektir. ”Katı kalpli" ise, kalbi hiçbir şeyden etkilenmeyen demektir. İnsan bazan, kötü huylu olmaz ve kimseyi de incitmeyebilir. Fakat, merhametli olup, hassas da davranmaz. Aradaki fark da işte budur.
Onları, Allahü teâlâ'nın affettiği gibi, senin hukukuna ait konularda
sen de
affet ve Allah'ın hukukuna ait konularda
bağışlanmalarını dile. İş konusunda onlara danış. Savaş ve buna benzer görüşülmesi gereken konularda, onların görüşlerini al. Onların gönüllerini al ve onları onore et. Aynı zamanda, ümmet içerisinde danışma sünnetinin yerleşmesine örnek ol. Bu danışmadan sonra bir şeye
karar verdin mi de, artık Allah'a dayan. Danışma sonucunda varılmış olan en iyi neticeyi uygulama konusunda Allah'a dayan. Senin için en iyi olanı. Allah'tan başkası bilemez. Ne sen, ne de senin danıştığın kişi bilebilir.
Allah, kendisine dayananları sever. Kendisine tevekkül edenlere yardım eder, onları en doğru ve kendilerine hayırlı olan yola iletir.
"Tevekkül", işi Allah'a havale etmek ve O'na güvenmenin yeterliliğine inanmaktır. Bu âyetten anlaşılan, (bazı cahillerin dediği gibi) insanın tevekkül ediyorum derken, kendini ihmal etmemesidir. Aksi halde, danışma emri, tevekkül etmeye aykırı olurdu. Tevekkül, insanın görünür sebepleri gözetmesi demektir. Fakat, kalbiyle onlara dayanmayacaktır. Sadece, hikmete inanacaktır. Yani her şeyde bir hikmetin varlığını unutmayacaktır.
Âyet-i kerimede belirtildiğine göre, Hazret-i Peygamber, ashabına kaba ve katı kalbli davranmış olsaydı, kendisinden ayrılacaklardı. Halbuki ona uymak din, ondan ayrılmak ise inkârdır. İnsanların kendisine boyun eğdiği, kendisine tâbi olduğu ve itaat ettiği birisinin, onlara kaba ve katı kalple muamele etmesi nasıl düşünülebilir? Yumuşak söz, kalplerde en etkili olan ve en çabuk cevap verilen sözdür. İtaat edilmeye en lâyık olan sözdür. Onun için Allah, Hazret-i Mûsa ve Harun peygamberlere: ”Ona yumuşak söz söyleyin" (Tâhâ: 44) emrini vermiştir.
İmam Fahreddin eı-Râzî tefsirinde şöyle der: ”Rıfk ve yumuşaklıkla muamele, Allah'ın hukukuna tecavüz etmiyorsa caizdir. Allah'ın hukukunu ihlâle götürürse caiz değildir."
Allahü teâlâ şöyle buyurur: ”Ey Peygamber! İnkarcılara ve iki yüzlülere sert davran."(Tahrim: 9) Zina suçu işleyenlere verilecek olan ceza konusunda da, müminlere şöyle deniliyor: ”Allah'ın dini konusunda; sizi, onlara karşı acıma duygusu engellemesin!" (Nur: 2)
Dikkat ediniz! İfrat ve tefrit, yerilmiş iki mefhumdur. Aşırılık, olumsuz da olsa, olumlu da olsa iyi karşılanmamıştır. Faziletli yol, orta yoldur. Kaba davranmak, bir yerde yasaklanmış, bir yerde de emredilmiştir. Bu da, ifrat ve tefritten uzaklaşmak içindir. Orta yolu takip etmek gerekir ki, o da en doğru yoldur. Bu sırdan dolayıdır ki Allahu teâlâ: ”Böylece sizi, orta bir ümmet yaptık" (Bakara: 243) buyurmuştur.
Bilmiş olunuz ki, peygamber göndermekten kasıt, insanlara Allah'ın tekliflerini bildirmektir. Bu maksada ulaşmak için, gönüllerinin peygambere yönelmesi gerekir. Nefislerinin ona ısınması lâzımdır. Bunun gerçekleşmesi için ise, peygamberlerin, kerîm ve rahîm olmaları, cömert, şefkatli ve merhametli davranmaları, insanların günahlarını görmemeleri, suçlarını bağışlamaları, şefkat ve merhametle onlara yaklaşmaları gerekir. Bu sebeplerden dolayı peygamberler, kötü ahlâktan arındırılmışlardır. Katı kalbli değillerdir. Fakir ve yoksullara yardıma meyillidirler. Onların kötülüklerine pek bakmazlar. Bunun için aksi olsaydı âyette belirtildiği gibi ”Sert ve katı kalbli olsaydın, etrafından dağılırlardı." O zaman ise, peygamberler göndermekten maksat hasıl olmamış olurdu. Onların vârisleri olan ilim adamları ve hocaların böyle olması gerekir. İnsanlar, iç ve dış yönleriyle, uymuş oldukları kişilerin dini üzeredirler. Her ne kadar, güzel ahlâk üzere olan ilim adamı ve hoca, bu devirde az bulunsa da, durum yine aynıdır. Ancak Allah'ın kendilerini koruduğu, şeriata sarılma yolunu gösterdiği ve hakikat adabını gerçekleştirmeye muvaffak kıldığı kimseler hariç.
Rivâyet edilir ki: Hilimde darb-ı mesel haline gelen Ahnef, bir adamla birlikte bulunuyordu. Adam Ahnef'e çok çirkin bir şekilde sövdü. Ahnef, kalktı, gitmeye başladı, adam da onun peşine düştü. Ahnef kavmine yaklaşınca durdu ve: ” Bak arkadaş! Benim toplumuma geldik. Eğer söveceğin başka söz varsa onu da söyle. Sonra bu toplum işitirse, sana eziyet ederler" dedi. Ahnef'in ahlâkına bakınız. Cahile nasıl davranıyor ve ona nasıl iltifatta bulunuyor? Bir adam Ahnefe der ki: ”Kişilik (mürûet) nedir, bana söyle?" Ahnef cevap verir: ”Güzel ahlâklı olman ve kötü ahlâktan kaçınmandır."
Âl-i İmran 3:160
Eğer Allah, size yardım ederse, sizi yenecek yoktur. Allah size, Bedir savaşında yaptığı gibi, yardım eder ve düşmandan korursa, sizi kimse yenemez. Uhud savaşındaki gibi,
eğer yüz üstü bırakırsa, size yardımda bulunmazsa,
ondan sonra size kim yardım edebilir? Buradaki soru, olumsuzluk ve mübalâğa ifade eder. Yani, kimse yardım edemez, demektir. Bu durum, bütün işlerin Allah'a ait olduğuna dikkati çekmek içindir. Bu sebeple O'na tevekkül edilmesi emredilir:
Mü'minler, Allah'a dayanıp,
tevekkül etsinler. O'ndan başkasının yardım edemiyeceğini biliyorlar. Öyleyse, sadece O'na dayansınlar.
İmran b. Husayn'ılan rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ” Ümmet imden yetmiştin kişi, hesap sorulmadan cennete girer."“Onlar kimlerdir Ey Allah'ın elçisi?" diye soranlara ise şöyle buyurdu: ”Onlar, sihir yapmayanlar, yaptırmayanlar, uğursuz saymayanlar ve Allah'a tevekkül edenlerdir." Ukkâşe b. Mihsan: ”Ey Allah'ın elçisi, Allah'a duâ et de beni onlardan etsin" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: ”Sende onlardansın" buyurdu. Sonra bir başkası kalkıp, aynı ricada bulundu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buna da: ”Ukkâşe bunda seni geçti ” buyurdu.
Bir başka hadiste ise şöyle buyurulur: ”Eğer siz, Allah'a gereği şekilde tevekkül etseydiniz, sizi kuşlar gibi rızıklandırırdı. Kuşlar sabahleyin karnı boş olarak gider, akşam tok olarak geri döner. ”
Âl-i İmran 3:161
Bir peygamber, ganimet malına hıyanet edemez. Burada geçen ”ğulûl" kelimesi, ganimet malını, gizli ve haince almak anlamınadır. Bu olay, dünyada ayıp, ahirette ise cehennemi gerektirir. İnsanlığın en yüce makamında olan peygamberlere bu iş yakışmaz.
Kim hıyanet ederse, kıyamet gününe, hıyanet ettiği şeyle gelir. Ganimet malına hiyanet edip, ondan bir şey aşının kimse, kıyamet gününde aşırdığı şey boynuna asılı bir halde gelir. Aşırmış olduğu şeyle, orada bulunanların huzurunda rezil olur. Bu durum, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şu sözü gibidir: ”Kim kendisine ait olmayan yerden bir karış gasbederse, kıyamet günü Allah, o yerin yedi katını boynuna dolar."
Bir başka hadiste de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Dikkat ediniz! Kıyamet günü bağıran bir deveyle, böğüren bir inekle ve meleyen bir koyunla geleni asla tanımam. 'Ey Muhammed! Ey Muhammed!' diye çağırır. Ben de: 'Allah'ın azabına karşı, sana bir şey yapamam, bunu sana bildirmiştim' derim."m
Ebû Hu rey re' ye denildi ki: ” Hıyanet ederek aldığı şey çok büyükse, toplu bir malsa onu nasıl getirir?" Cevabı şöyle oldu: ” Dişi Uhud kadar, dizi dev (veya vedegan denen bir yer) kadar, kolu dağ kadar ve oturağı da Medine-Cidde arası kadar olanı görmedin mi? İşte onu bu taşır."
Sonra herkese, kazandığı tam olarak verilir. Hayır veya şer, az veya çok, her kim ne kazanmışsa, kazandığının karşılığı tamamen kendisine verilir.
Onlara asla zulmedilmez. Hiçbir kimseye, kazandığından az sevap veya fazla ceza verilmez.
Âl-i İmran 3:162
Allah'ın rızasına uyan kimseyle, O'nun gazabına uğrayan kimse, hiç bir olur mu? Bir kimse, Allah'ın yasaklarından sakınır, O'nun rızasını kazanmaya çalışır, O'na itaatte bulunur ve kötü şeyleri yapmazsa, elbette gazaba uğrayanlarla bir olmaz. Bir grup, Allah'ın dinine bağlanmış, diğer grup da bunun tersini yapıyor. Bunların eşit olması imkânsızdır.
Onun yani Allah'ın gazabına uğrayanın
yeri cehennemdir. O, ne kötü sonuçtur. ”Merci" (varılacak yer) ile, ”masîr" (sonuç) arasındaki fark şudur: Masîr, İlk halden farklı olmalıdır. Merci ise böyle değildir.
Âl-i İmran 3:163
Onlar, Allah katında, derece derecedirler. Allahü teâlâ'nın ilim ve hikmetinde onların, değişik ve çeşitli tabaka ve mertebeleri vardır. Onlar, itaat ve isyan bakımından ayrı ayrı oldukları için, sevap ve ceza bakımından da farklı muameleye tabi tutulurlar.
Allah, onların yaptıklarını görmektedir. Onların yaptıkları amelleri ve derecelerini Allah çok iyi görür ve onlara göre karşılıklarını verir.
Akıllı insan, derecesini tamamlamaya ve en iyi dereceyi elde etmeye ve böylece güzel hallere ulaşmaya koşar.
Dediler ki: Cennetlikler dört kısımdır: Nebîler ve rasuller, veliler, sıddıklar ve Allah'ın birliğine inanan âlimler. Allahü teâlâ'nın ”...Allah sizden inananları ve kendilerine ilim verilenleri derecelere yükseltir..." (Mücadele: 11) mealindeki âyetiyle muradı da bu son guruptur.
Bu dört grup, beyaz kum tepesi üzerinde Hakk'ı görmek üzere, Adn cennetinde tek başlarına kalırlar. Orada bunların, dört makamı vardır:
Birinci tabaka, ”minber" tabakasıdır. Burası en yiice tabaka olup, Nebî ve Rasuller'e aittir.
İkinci tabaka, söz, amel ve hareket bakımından, peygamber vârisi olan âlimlerin tabakasıdır. Bu tabaka, ”eserra" ve ”arş" ashabıdır.
Üçüncü tabaka, Allahü teâlâ'yı, gözlem ve aklî deliller yoluyla bulan âlimlerin tabakasıdır. Bunlar, ”kürsü" ashabıdır.
Dördüncü tabaka, taklidi imanla Allah'ın birliğine inanan mü'minler tabakasıdır.
Bunların da mertebeleri vardır. Bunlar, kumdan bir tepe üzerinde ve diğerlerinin önüne geçmişlerdir. Halk, amellerinde de mertebelere ayrılmıştır. Faziletlerde de mertebeleri vardır. Yaş da bunlardandır. Fakat İslâm ve itaat içerisinde geçen bir yaş. Amel bakımından mertebeleri eşit oldukları zaman yaş bakımından büyük olan küçük olana tercih edilir. Bunlardan biri de zamandır. Ramazanda, cuma gününde, Kadir gecesinde, zilhiccenin 10. gününde ve Aşûre gününde yapılan ameller, diğer günlerde ve zamanlarda yapılanlardan daha faziletlidir. Mekânlar da mertebe mertebedir. Mescid-i Haram'da kılınan namaz, Medine mescidinde kılmandan daha faziletlidir. Medine mescidinde kılınan namaz da diğerlerinden faziletlidir. Durumlar da mertebe mertebedir. Cemaatle kılınan namaz, tek başına kılınandan daha faziletlidir. Bizzat ameller de derece derecedir. Meselâ namaz kılmak, insanlara ezâ veren şeyleri gidermekten daha faziletlidir. Bir amel de yapılış durumuna göre farklıdır. Yakınlarına sadaka verenin sevabı, uzağa vereninkinden daha çoktur. Çünkü bu hem sadaka vermiş, hem de sıla-ı rahim yapmıştır. Bunun gibi, Ehl-i Beyt'ten şerefli birine hediye veren, başkalarına verenden daha faziletlidir.
Büyüklerin sözünde şövle denir: Hiçbir gün yoktur ki, insanoğluna şöyle demiş olmasın: ”Ey İnsanoğlu! Ben yeni bir yaratığım. Yaptığın işte, yarın sana şahit olacağım. Bende hayır yap ki, yarın sana şahitlik yapayım. Eğer geçersem, beni bir daha göremezsin."
Âl-i İmran 3:164
Yemin olsun ki Allah, mü'minlere büyük lütufda bulundu. Allah'a yemin olsun ki, Hazret-i Peygamberle (sallallahü aleyhi ve sellem) kavminden inananlara, Allahü teâlâ ihsanda bulunmuştur.
Daha önce, açık bir sapıklık içerisindelerken onlara, kendi içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, onları temize çıkaran ve onlara Kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderdi.
Âyette geçen: ”Enfiisihim" ifadesinin anlamı, gönderilen o peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), kendi soylarından veya kendi uyruklarından ve kendileri gibi Arap, demektir. Sözünü kolaylıkla anlayabiliyorlar, durumunu biliyorlar. Doğruluk ve güven konusunda, onunla öğünüyorlar, onun varlığı, kendileri için büyük bir şeref. Âyette ”O, sana ve kavmine şereftir" (Zuhruf: 44) buyurulmuştur. Âyette geçen ”enfüsihim" kelimesi, bir başka kıraatte, ”enfesihim" şeklindedir. Buna göre, Hazret-i Peygamber, kavminin en şereflisi. Zaten o, Arap kabilelerinin en şereflilerindendi.
Bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara, Kur'an okuyor. Halbuki onlar, cahillerdi. Vahiy işitmemişlerdi hiç. Onları pis huylardan, kötü inanç ve işlerden, yalan şeylerden ve zararlardan temizliyordu. Onlara, Kuran ve sünneti öğretiyordu. Onlar, Hazret-i Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip kendilerini temizlemesinden ve onlara bazı şeyler öğretmesinden önce, açık bir sapıklık sergiliyorlardı.
Allahü teâlâ Peygamber'ini, azgın ve çirkef toplumlara gönderdi. Fakat azan ve haddi aşanlar perişan oldu. O'nun dünyaya teşrifiyle, putlar yerle bir olup, Kisra'nın sarayı yıkıldı. Fars'ın ateşi söndü. Mevlâsı, onu seçti ve halkın önüne geçirdi. O, baştaki göz makamındadır. Bütün varlıklara rahmet vesilesidir. Halkın ve ileri gelenlerin arasında, onun çok yüce bir hatırı vardır.
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Hatice'yle evleneceği zaman, Ebû Tâlib bir konuşma yapmış ve şöyle demişti (Bu sırada, Beni Hâşim ve Mudar kabilesi başkanları da oradaydı.): ”Bizleri İbrahim'in ztirriyetinden, İsmail'in ekininden ve Mudar kabilesinden yaratan Allah'a hamdolsun. Bizleri, evini kucaklayanlar ve haremine hizmet edenler kıldı. Bize yüce bir ev, emin bir harem yaptı. Bizi insanların idarecileri yaptı. Sonra şu kardeşimin oğlu Muhammed b. Abdullah (sallallahü aleyhi ve sellem) var ki, Kureyş kabilesinin hangi genciyle ölçülse, o tercih edilir. Allah'a yemin olsun ki, bundan sonra onun, büyük bir mesajı ve önemli bir mevkii olacaktır."(61)
Âl-i İmran 3:165
Onlara düşmanlarınıza
İki katını uğrattığınız bir belâ kendi başınıza geldiği zaman mı: 'Bu nereden başımıza geldi?' dediniz? Uğranılan belâdan kasıt, Uhud'daki durumdur. Uhud'da mü'minler, 70 kayıp vermişlerdi. Bedir'de de müşrikler, 70 kayıp, 70 esir verdiler. Âyetin anlamı, daha önce düşmanlarınıza verdiğiniz zararın yarısı sizin başınıza gelince mi sabırsızlandınız ve: ”Bu, bizim başımıza nereden geldi? Daha önce müşrikler mağlup idiler, bize nasıl galip geldiler? Oysa onlar, müşrik ve kafir kimseler. Biz Allah'ın dinine ve rasulüne yardım ediyoruz." dediniz. Buradaki soru, inkâr etme anlamında bir sorudur. Allahü teâlâ da, bu fasit soruya şu şekilde cevap verir:
De ki: 'O kendinizdendir.' Bu yenilgiye uğramanız, isyanınız sebebiyle oldu. Çünkü siz yerlerinizi teıketmek ve ganimet hırsına kapılmak suretiyle emre karşı çıktınız.
Şüphesiz Allah, her şeye kadirdir. İtaat ederseniz, zafer verir, muhalefet ederseniz, yüzüstü bırakır.
Âl-i İmran 3:166
İki topluluğun karşılaştığı gün, sizin başınıza gelenler, ancak Allah'ın izniyle olmuştur ki, bu da, mü'minleri ayırdetmesi ve münafıkları ortaya çıkarması içindi. Uhud'da karşılaşan iki topluluktan, hangilerinin mü'min, hangilerinin münafık olduğunun ortaya çıkması için, Allah'ın izniyle böyle bir imtihan gerçekleştirilmiştir.
Âl-i İmran 3:167
Bunlara: Gelin, Allah yolunda savaşın, ya da savunma yapın' denildiği zaman: Münafıklardan kasıt, Abdullah b. Übey ve arkadaşlarıdır. Çünkü bunlar, Uhud günü Hazret-i Peygamberden ayrılmışlardı. Abdullah b. Haram da onlara: ”Peygamberinizi ve kavminizi yardımsız bırakmakta olduğunuzu, Allah için size hatırlatırım" demişti ve onları savaşa çağırmıştı. Müslümanların isteği ise, bu grubun kendilerine katılıp, çoğunluk elde ederek birlikte savaşmaktı. Çoğunluğu elde edince, bu durum düşmanı tedirgin eder ve gücünü kırardı.
Bu iki seçenek ( savaşmak veya savunmak) arasında kalanlar
'Eğer savaşmayı bilseydik, elbette sizin peşinizden gelirdik' dediler. Münafıklar, kendilerine yapılan teklife katılmayıp, şu bahaneleri ileri sürüyorlar: ”Sizin savaş dediğiniz şeyin, savaş olduğunu bilsek, size katılırız. Fakat o savaş değil, kendinizi tehlikeye atmaktır. Yahut da, güzel savaşmayı bilseydik, size katılırdık." Bu sözleri, alay etmek ve aşağılamak için söylüyorlardı. Bunun içindir ki:
Onlar, o gün, imandan çok küfre yakındılar. Bunun anlamı; münafıklar, o güne kadar, nifaklarını gizliyorlardı. Görünürde inkârdan uzaktılar. Gerçek yüzleri ortaya çıkınca, küfre yakın oklukları anlaşıldı. Onların yüzüstü kalmalarının sebebi, Müslümanlara yardımdan vazgeçmeleridir. Kendilerinden rivâyet edilen sözlerden onların müslüman olmadıkları anlaşılmaktadır.
Ağızlarıyla, kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. İçlerinde gizlediklerinin tersini söylüyorlar. Sözü ağıza izafe etmek, pekiştirme ve tasvir ifadesidir. Allahü teâlâ 'nın ”...iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki.." (En'anı: 38) ifadesinde olduğu gibi. Sözün gerçeği, bu şekilde ifade edilmiştir. Çünkü söz söyleme organı, ağızdır.
Halbuki Allah, onların
sakladıklarını çok iyi bilir. İçlerinde sakladıkları ve sadece baş başa kalınca açıkladıkları nifakı. Allahü teâlâ bütün ayrıntılarıyla bilir. Siz bunları, az çok ve belirtileriyle bilebilirsiniz.
Âl-i İmran 3:168
Kendileri oturdukları halde, kardeşlerine: 'Eğer bize uysalardı, öldürülmezlerdi' dediler. Bu sözleri, kendileri gibi münafık olan ve Uhud'da öldürülenler için söylemişlerdi. Aynı evde oturdukları öz kardeşleri de ifade edilmiş olabilir. Bunlar içerisinde, bazı şehitler de vardır. Savaşa katılanlar için ise. ” Keşke bizim dediğimizi dinleselerdi ve bizim savaşmadığımız gibi onlar da savaşmasalardı" demişlerdi. Bu sözlerden, savaşa katılanlara engel olmaya çalışmış oldukları anlaşılmaktadır.
Sen de onları susturmak ve yalanlarını ortaya çıkarmak için
de ki: 'Eğer doğru iseniz, ölümü kendinizden savın.' Sözlerinizden anlaşıldığına göre kendinize gelen ölümü uzaklaştırmaya gücünüz varsa, o halde özel bir sebebe bağlı olarak ve muayyen bir vakitte size yazılan ölümü, sebebini defetmek sûretiyle kendinizden defedin. Öliime karşı çare arayıp kendini müdafâ etmek veya etmemek birdir. Kendi canlarınız onlardan daha önemlidir. Ayetin anlamı şudur: Sizin ölmeyişinizin sebebi, ölüm zamanınızın gelmemiş olmasıdır. Süreniz gelmiş olmasına rağmen, evde oturarak onu ertelemediniz. Bu düşünceniz doğru olamaz. Bazan savaşmak kurtuluşa, evde oturmak ise ölüme götürebilir.
Bilin ki, ölümün belli bir yaşı yoktur. Belli bir zamanı da yoktur. Belli bir hastalığı hiç yoktur. Kişi bunları bilerek, her an için, ölüme hazır olmalıdır. Salih kimselerden birisi, geceleri şehir duvarı üzerine çıkarak:
"Yolculuğa hazırlanın yolculuğa hazırlanın" diye bağırırın iş. Adam ölünce, bu sesi artık duyamayan vali, birisini çağırıp bunu sorduğunda, adamın öldüğünü söylemişler. O da şunu söylemiş:
Solculuğa düşkündü, devamlı onu anardı.
Nihayet deveci, devesini kapısında ıhtırdı.
Onu uyanık, gayretli ve hazırlıklı buldu,
Zaten emelleri, onu hiç oyalamamıştı.
Âl-i İmran 3:169
Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanmayın. Onlardan kasıt, Uhud şehitleridir. Sayıları da yetmiştir. Kâşânî der ki: ”Sakın sanmayınız" hitabı, herkesi kapsamına alır. Çünkü bu çok önemli olup, tek tek herkese bu müjdenin verilmesi gerekir ki, iyi bir karşılığın olduğuna emin olsunlar ve cihada çıkmak için gerekli tedbirleri alsınlar.
Aksine onlar diridirler. Rabb'leri katında rızıklandırılmaktadırlar. Onlar, Allahü teâlâ'ya yakın olup, cennet meyve ve hediyeleriyle rızıklandırılıyorlar. Bu durum, onlara bir ikramdır, tazimdir. ”...Rızıklandmlmaktadırlar" ifadesi onların gerçekten diri olduklarını tekid etmektedir.
Âl-i İmran 3:170
Allah'ın, kendilerine lütfundan verdiği şeylerle sevinç içinde olarak... Ki bu lütuf, şehitlik mertebesi ve âcil en ebedî nimetlerden yararlanmaktır.
Geride kalıp kendilerine yetişemeyenlere, onlar için bir korkıı ve üzüntü olmadığını müjdelerler. Kendileri gibi, Allah yolunda öldürülmeyen ve onlara yetişemiyen kardeşlerine, sevinç içerisinde müjdeler verirler. Çünkü, şehit olanlar öne geçmiş, diğerleri ise geride kalmıştır.
Kendilerine verilen müjdeden dolayı sevinç içerisindedirler. Çünkü, ölür veya öldürülürlerse, ebedî bir hayata kavuşacaklar. Orada, korku ve üzüntü hissetmeyeceklerdir. Korku, ilerde gelmesi muhtemel olan bir fenalık olunca hissedilir. Üzüntü ise, geçmişte mevcut olan bir menfaatin kaçırılmasından dolayı hissedilir. Burada Allahü teâlâ; onların, kıyamette karşılaşacakları şeylerden dolayı hiçbir korkuları olmayacağını ve kaybettikleri dünya nimet ve lezzetlerine de üzülmeyeceklerini açıklıyor.
Âl-i İmran 3:171
Onlar, Allah'ın nimet ve lütfunu müjdelerler. Bu müjdenin tekrar edilmesi, zikredilen müjdenin sadece korku ve üzüntünün olmamasından ibaret olmayıp onlarla birlikte, değeri takdir edilemiyecek kadar büyük mükâfatlar da bildirmektedir. Bu mükâfatlar, dünyada işledikleri amellerin karşılığıdır. Ayette geçen ”Lütuf-Fadi" dan maksat da ”Güzel davrananlara, daha güzel karşılık ve fazlası var"(Yunus: 26) âyetinde olduğu gibi, fazla, ziyade demektir.
Ve ister şehit olsun, ister olmasın,
Allah'ın, bütün
mü'minlerin mükâfatını zayi etmeyeceğini müjdelerler.
Bu âyetin zahirinden anlaşıldığına göre, öldürülmüş olanların ruhları, bedenlerinden ayrılmış olsalar bile, şu anda canlıdırlar. Onların elan canlı olduğunu söyleyenler ruhun mu, yoksa bedenin mi canlı olduğu konusunda ihtilâf etmişlerdir. Olayı biraz daha açıklığa kavuşturmak için, şu ön bilgileri vermek gerekiyor:
İnsan olarak ortada görünen şu varlık, sadece görünürdeki şu bedenden oluşan bir varlık değildir. Aksine onda, bedene aykırı olan bir varlık daha vardır. Nitekim, görünen şu beden, yağ ve buna benzeyen şeylerle, erir, çözülür, birtakım değişimlere uğrar. Neticede, insan denen varlığın, görünenin dışında bir varlık olduğu anlaşılır. Böylece ateşin odundaki ve yağın susam içerisindeki durumu ne ise, ruhun bedendeki durumunun da o olduğu görülür. Ruh, cisim değil, cisim içerisinde değil, kendi kendine kâim bir cevher de olabilir.
İki görüşe göre de, beden öldüğü zaman, ruhun canlı olarak kaldığı belirtilmiştir. Amellerine göre, sevap ya da azap çeker. Bedenler öldükten sonra, nefislerin bâkî kalacağı konusuyla ilgili, aklî ve naklî birçok deliller olup, bu deliller birbirini destekler. O delillere dönüp bakmak gerekir. Bu âyet, kabir sevabı konusundaki şüpheleri de ortadan kaldırır. Kabir azabı konusunda ise, şu âyet vardır: ”...Boğuldular ve ateşe sokuldular" (Nuh: 25) Boğulduktan sonra ateşe sokulmaları iki şekilde izah edilebilir: Ya bedenlerin ölümünden sonra, nefisler ölmediyse veya deriz ki, Allah onları öldürdü, sonra onlara hayat verdi. Bu konuda bazı haberler de gelmiştir.
Hazret-i Peygamber, şehitlerin niteliği konusunda şöyle buyurur: ”Onların ruhları, yeşil kuşların kursaklarındadır. Onlar, cennet nehirlerine gelirler, cennet meyvelerinden yerler. Cennette, istedikleri yere giderler. Arşın altında, altından kandillere sığınıp, orada kalırlar. Yemeklerinin, köşklerinin ve içeceklerinin güzelliğini gördükleri zaman: Din kardeşlerinin cihada rağbet etmeleri için: 'Keşke bizim ulaşmış olduğumuz nimetleri ve Allah'ın bize neler yaptığını kavmimiz de bilse' derler." Bunun üzerine Allahü teâlâ: ”Ben, sizin adınıza bunu kardeşlerinize haber vereceğim" buyurdu. Onlar da buna sevindiler ve müjdelendiler"
Bunun üzerine Allah bu âyeti indirdi. Cesetlerin ölmediği görüşünde olanlar ihtilâfa düştüler. Bazıları şöyle dedi: ”Allah, bu şehitlerin cesetlerini, göklere arşın altındaki kandillere yükseltir. Saadet ve keramet çeşitlerini de oraya ulaştırır." Diğerleri de şu görüşü ileri sürdüler: ” Onları yerde bırakır ve dirilterek, bu saadetleri kendilerine ulaştırır."
Âl-i İmran 3:172
Onlar, Müminler, Uhud savaşında
yara aldıktan sonra, emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından sakınmak suretiyle,
yine Allah'a ve Rasûl'e uydular. Onlardan iyilik yapıp Allah'tan korkanlar için büyiik bir mükâfat vardır. Aslında âyetin manası: ”Allah'a ve Resûle uyanlar için büyük bir mükâfat vardır." şeklindedir. Burada onları övmek ve güzel fillerine karşılık mükâfâtlarmm büyüklüğünü belirtmek için ”takva" ve ”ihsan ” sıfatlarıyla vasiflandırılmışlardır.
Rivâyet edildiğine göre: Ebû Siifyan ve arkadaşları, Uhud savaşından dönüp, Mekke Medine arasındaki Revha denilen yere vardıklarında, pişman olup yeniden Müslümanlara saldırmayı ve kalanların da kökünü kazımayı düşünmüşler. Bu durum Hazret-i Peygambere (sallallahü aleyhi ve sellem) ulaşınca, Ebû Süfyan'a doğru hareket etmek üzere ashabı çağırmış ve onlara şöyle buyurmuştur: ”Dün bizimle gelenlerden başkası sakın gelmesin." Daha sonra, onlara güç ve kuvvetlerini göstermek üzere, ashabıyla birlikte yola çıkmışlardı. Medine'ye 80 mil uzaklıkta olan, Hamrâu'l-Esed denen yere vardılar. Ashab içerisinde yaralılar ve zorla yürüyebilenler bulunuyordu. Sırf mükâfatı kaçırmasınlar diye yola çıkmışlardı. O zaman Allahü teâlâ, müşriklerin kalbine bir korku salmış ve çekip gitmişler. İşte bu âyet, o olay üzerine nazil olmuştur. O olaya ”Hamrâu'l-Esed Gazvesi" denir. Uhud Savaşı yla beraber olmuştur.
Âl-i İmran 3:173
İnsanlar yani Nuaym b. Mes'ud el-Eşceî
onlara: Müslümanlara:
'İnsanlar Ebû Süfyan ve arkadaşları
size karşı toplandı. Onlardan korkun' deyince...
Rivâyet edildiğine göre, Bedir savaşından sonra, Medine'den Mekke'ye gitmeye karar veren Ebû Süfyan, Hazret-i Peygambere (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Ey Rasûlüm Muhammed! Önümüzdeki sene, küçük Bedir'de tekrar seninle karşılaşacağız" demişti. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, ” inşallah" buyurmuştu. Ertesi yıl, Ebû Süfyan, Mekke'lilerle birlikte yola çıkıp, Merrü'z-Zahran yakınlarına vardılar. Allahü teâlâ da onların kalbine korku saldı ve kendilerine geri dönmek göründü. Umre için gelen Nuaym b. Mes'ûd kendisine uğradı. Ona, ”Ey Nuaym! Biz Muhammed'le, Bedir mevsiminde buluşmak üzere sözleşmiştik. Fakat bu yıl, kurak bir yıl. Verimli bir yıl olması lâzım ki biz süt içelim. Ben geri dönmeyi düşündüm. Fakat Muhammed yola çıkmışsa, bu durum onun cesaretini artıracak. Sen Medine'ye gidip, onun yola çıkmasını engellersen, sana 10 deve veririm." dedi. Bunun üzerine Nuaym, Medine'ye gelir ve Müslümanları yola çıkmak için hazırlık yaparken görür. Onlara: ” Ne yapıyorsunuz böyle? Ben sizin eski ülkenizden geliyorum. Onlar çok iyi hazırlanmışlar. Yine yola çıkacak mısınız? Eğer çıkarsanız, sizden bir kişi geri dönemez" der.
Bu sözler, onların bir kısmına tesir etmişti. Hazret-i Peygamber, bu durumu hissedince: ”Nefsim, kudret elinde olan Allah 'a yemin ederim ki, bir kişi gelmese bile, ben yine yola çıkacağım" buyurmuş ve 70 binekliyle birlikte yola çıkmıştı. Bunların tümii: ”Yardımcı olarak Allah bize yeter. O ne güzel vekildir, tek dayanılacak olan Allah'tır" dediler.
Bu söz
onların imanını artırdı. Bunun anlamı, boş sözlere inanmayıp, Allah'a olan imanlarını kuvvetlendirdiler. Böylece İslâm'a olan bağlılıklarını gösterdiler, ona olan samimiyetlerini belirttiler.
Ve: 'Allah bize yardımcı olarak
yeter. O, ne güzel vekildir,' dediler.
Âl-i İmran 3:174
Kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan, Allah'ın lütuf ve nimetiyle geri döndüler. Onlar, Allah'ın rızasına uymuşlardı. Onlar, verdikleri randevuya sadık kalmak üzere yola çıkıp, varacakları yere vardılar. Kimsenin takdir edemiyeceği lütuf ve ikrâmı elde ederek geri döndüler. Bu nimet ve lütuf, Allah'ın onlara verdiği, afiyet, imanda sebat ve ziyadelikle, düşmanların kendilerinden korkmasıydı. Yapılan bu ticarette, mü'minlerin kârlı çıkmalarıydı. Onlar bu yolculuktan, salim olarak Medine'ye dönmüşler, hiçbir zarar ve ziyana uğramamışlardı. İki dünyada da hayırların, cesaret ve yola çıkma gücünün kaynağı olan ”Allah'ın rızasına uymuşlardı."
Allah, büyük lütuf sahibidir. Onlara, sebat, iman kuvveti ve cihada çıkma başarısı verdi. Onları bütün kötülüklerden koruyup, yüce menfaatlere ulaştırdı. Bu lütuf, kendileriyle yola çıkmayanların hasret duyduğu ve görüşlerinin yanlış olduğunu anladıkları bir ikrâmdı. Yola çıkanların elde ettikleri nimetlerden, çıkmayanlar mahrum kalmışlardı.
Âl-i İmran 3:175
Ey Mü'minler!
İşte o yola çıkmayı engelleyen
şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Onun dostları da, savaşa çıkmadan oturan, kalplerinde hastalık bulunan münafıklardır. Savaşa çıkma konusunda Hazret-i Peygambere muhalefet etmişlerdi. Şeytanın korkuttukları, onun dostları olan münafıklardır. Mü'minler ise, Allah'ın dostları ve onun galip topluluğudur. O şeytan, onları korkutamaz. Siz sakın
onlardan yani, şeytandan ve onun dostlarından
korkmayın. Eğer inanıyorsanız, emrime muhalefet etme konusunda
Benden korkun. Allah'a inanmak, başkalarından değil, sadece O'ndan korkmayı gerektirir. Şeytandan ve onun dostlarından korkmayıp, güven içinde olmayı temin eder. Bilmiş olun ki, müminlerin parolası ve âdeti, Allah yolunda cihad etmek ve kınayanların kınamasına aldırmamaktır. Bakınız Allah, öyle toplumu nasıl övmüş:
"...Allah yolunda cihad ederler, kınayanın kınamasından korkmazlar..." (Mâide: 54) Kim Allah'la beraber olursa, Allah da o kimseyi, düşmanlarından korur ve ona yardım eder. Özellikle de, kötülükleri emreden nefsin düşmanlığından.
Âl-i İmran 3:176
İnkârda yarışanlar seni üzmesin. Onlar, inkâra karşı hırslı olup, onun için şiddetli bir heves beslediklerinden, inkâra saplanmışlardır. Onlar, içlerinde sakladıkları inkâra doğru koşan, savaştan geri kalmış münafıklardır. İnkarcılara karşı ise, inkârlarını gizlemezler ve Allah'ın nurunu söndürmeye çalışırlar.
Onlar, bu halleriyle,
hiçbir şekilde, Allah'a zarar veremezler. Onlar. Allah'ın dostlarına hiçbir zarar veremezler. Çünkü Allah, dostlarım korur.
Allah onlara, ahirette bir pay ayırmamak istiyor. Bu durumda Allah, inkarcılara ahiret sevabı vermek istemez. Onlara süre vererek, azgınlıklarıyla başbaşa bırakır ki, inkârlarıyla perişan oluversinler. Ahiretteki sevaptan mahrum olmaları sebebiyle,
onlara, öyle
büyük bir azap vardır ki, onu kimse takdir edemez.
Âl-i İmran 3:177
İmana karşılık, inkârı satın alanlar, yani iman bedeli olarak küfrü alanlar, ona rağbet edenler ve imanı bırakanlar
Allah'a hiçbir zarar veremezler. Onlara, acıklı bir azap vardır. Âdet olan, müşterinin satın aldığı şey kârlı ise sevinmesi, zararlı çıkarsa üziilmesidir. Onlara büyük bir azabın olacağı da buna göre belirtilmiştir.
Âl-i İmran 3:178
İnkârcılar, mühlet vermemizin kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Günahlarını artırsınlar diye, onlara mühlet veriyoruz. ” yezdâdû" kelimesinin başındaki ”lâm", Ehl-i Sünnete göre, ”irade lâmı"dır. Çünkü onlara göre, ”hayır ve şer Allah tarafından"dır. Âyette geçen ”imlâ" ömrü uzatmaktır. Bu ise, şüphesiz Allah'ın işidir. Fakat kendileri için hayırlı değildir. Ömürleri uzun olunca, azgınlıklarına devam edecekler ve günahları artacak. Ömürleri uzadıkça da günah kazanmaya devam edecekler ve Allahü teâlâ, bunun da yaratıcısıdır. Bu günahlar, Allah tarafından yaratılır. Ancak, günahı isteyen kul, yaratan ise Allah'tır. Allah yaratıcı, kul ise isteyendir. Mutezile mezhebine göre buradaki ”Lâm" ise, ”âkıbet lâmı"dır. Buna göre, neticede onların günahları artmıştır, demek olur.
Onlara, alçaltıcı bir azap vardır. Onunla, ahirette horlanıp, aşağılanacaklardır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”İnsanların hayırlısı, ömrü uzun, ameli güzel olandır, insanların şerlisi ise, ömrü uzun, ameli de kötü olandır.
Bu âyetten anlaşıldığına göre, inkârcı ve günahkâr kulların, ömürlerinin uzatılıp, dünya isteklerini elde etmeleri, kendileri için hayırlı bir şey değildir. Bunlar, her ne kadar görünürde nimet ise de, gerçekte kendileri için azaptır. Bir insana, zehirli tatlı ikram eden kişi, gerçekte tatlı değil, zehir ikram etmiştir. Bu da ona benzer. Çünkü, sonuç bakımından, onun helâkına sebep olmuştur. Kulun yapacağı şey, uzun ömüre, yardımla destek görmesine, mal ve çocukların çokluğuna aldanmamaktır.
Âl-i İmran 3:179
Allah, samimi
mü'minleri, içinde bulunduğunuz şu durumda bırakmak istemez. Buradaki hitap, Hazret-i Peygamber zamanındaki bütün samimi inanç sahiplerine ve münâfıklaradır.
Nihayet, pisi temizden ayırır. Allahü teâlâ, sizi böyle olduğunuz gibi, münafıklarla iç içe bırakmaz. Münafıkların müminlerden ayırdedilmesini ister. Allahü teâlâ, vahyetmek sûretiyle, münafıkların durumunu peygamberine bildirir. Yahut da, cihad ve hicreti emretmek şeklinde onları ortaya çıkarır. Böylelikle, samimi mü'minlerle, münafıklar bilinmiş olur.
Allah sizi, gayba vâkıf kılacak da değildir. Allah, sizin hiçbirinize, gayba dair bilgi vermez, böylelikle de, kalbi erde olan imanı veya inkârı bilemezsiniz.
Fakat Allah, elçilerinden dilediğini seçer. Onları, seçilmiş yüce kullar kılar. Onlar da, Allah'ın kendilerine bildirdiğinden başkasını bilemezler. Sadece Allah'ın kendilerine vahyettiğini bilirler.
Öyleyse, Allah'a ve peygamberlerine iman edin. Eğer, gerçek şekilde
iman eder ve münafık olmaktan
korkarsanız, bu iman ve takvanızın karşılığı olarak
size, mahiyeti bilinmeyen,
çok büyük bir mükâfat vardır. Bu mükâfat, takvanın derecesine göre artar. Yüce maksatlara yürümek ve seçilmişlerin derecesine ulaşmak, ancak, takva ayaklarıyla hazırlanır. Allah'a ve O'nun peygamberine inanmak, kalple tasdik etmek ve şeriata sarılmakla mümkündür. Kurtuluş da işte buradadır, başka bir yerde bulunmaz.
Günlerini boşuna kaybetme kardeşim! Günlerin, senin en büyük sermayendir. Ancak sermayene sahip olduğun sürece kârlı çıkarsın. Allah'a itaat ve ibadetle, sermaye kazanmaya çalış! Hazret-i Peygamber'in sünnetini yaşat! Ölmeden önce ve vakit varken, ona salât ve selâm getir. Ölüler, iki rekât namaz kılmak, bir defa ”lâ ilâhe illallah" demek, ya da bir tesbih çekmek için kendilerine müsade edilmesini temennî ederler. Fakat kendilerine izin verilmez. Bunun üzerine, sağ olan insanların niçin hayatlarını boşa geçirdiklerine taaccüp ederler. Ne güzel söylenmiş: ”İnsanlar uykudadırlar. Öldükleri zaman uyanacaklardır." Samimi olan, münafıktan ayrılacaktır. Bu ayırım, dünyada, söz ve davranışla olduğu gibi, orada da, ak yüzle veya kara yüzle olacaktır. Allahü teâlâ: ”O gün, yüzler var ağarır, yüzler var kararır" (Al-i İmran, 106) buyurmaktadır. Allah bizleri, kıyamet gününde, yüzleri ak olanlardan eylesin.
Âl-i İmran 3:180
Allah'ın, kendilerine kereminden verdiğinde cimrilik edenler, onun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Cimri insanlar, cimriliklerinin kendilerine hayır getireceğini sanmasınlar.
Aksine o cimrilikleri,
kendileri için şerdir. Cezayı üzerlerine çekmektedir.
Cimrilik ettikleri şeyler, kıyamet gününde boyunlarına dolanacak tır. Yaptıkları cimriliğin vebalini çekecekler ve cimrilikleri, bir halka olup boyunlarına sarılacaktır. Bu, mecaz manasında değil, hakikat manasında kullanılmıştır. Aşağıda zikredeceğimiz hadisin de ifade ettiği üzere, yaptıkları cimrilikler, ateşten bir halka veya yılan olarak, onların boyunlarına sarılacaktır.
Göklerin ve yerin mirası, başkasına değil, sadece
Allah'a aittir.
Buradaki ”miras"lan kasıt, miras olarak alınan mal ve diğer şeylerdir. Onlara ne oluyor da, Allah'ın mülkünde cimrilik yapıyorlar, O'nun yolunda harcamıyorlar? Ya da harcamayıp ellerinde tuttukları şeyler, onlar öldükleri zaman, miras olarak başkalarına kalır. Böylece, kendilerinede pişmanlık ve şaşkınlık kalır.
Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Verdiğinizi veya vermediğinizi bilir, sizi onlara göre hesaba çeker.
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: ”Malı olup da zekâtım vermeyen kişi, kıyamet gününe, gözleri üzerinde iki işaret olan, çıngıraklı bir yılanla birlikte gelir. Yılan onun boynuna sarılıp, şakaklarını yakalar ve: 'Ben senin malınım. Ben senin hazinenim' der. Daha sonra Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ' ...cimrilik edenler, onun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar...' âyetini okudu."
Başka bir rivâyette de: ”Zekât vermekte cimri davrananın malı, kıyamet günü bir yılan olur ve boynuna sarılır. Onu, başından ayağına kadar ısırır. Onun başına vurarak 'ben senin malınım' der" buyurulmuştur.
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bir hadislerinde de: ”Devesi, ineği veya koyunu olup da, zekâtını vermemiş olan hiçbir kimse yoktur ki, bu hayvanlar, kıyamet günü daha besili bir halde karşısına gelmiş olmasın. Tırnaklarıyla üzerine çıkar ve boynuzlarıyla ona toslar. Bu, sıra ile devam eder. Arkadaki hayvanlar bitince, öndekiler getirilir ve böylece devam eder. Tâ ki, insanlar arasında hüküm bitinceye kadar"m buyurur.
Zekâtı vermemek, ahirette ceza çekmeyi gerektirir. Onu vermek de, sevaba ulaştırır. Zekât, dünyada malın kalesidir. Buyrulmuştur ki: ”Zekât vererek, malınızı kale içerisine alın. Sadakayla hastalarınızı tedavi edin. Belalara karşı, dua ederek yardım isteyin."m
Âl-i İmran 3:181
Gerçekten Allah, 'Allah fakirdir, biz ise zenginiz' diyenlerin sözünü işitin iştir. Yahudiler, ”..Allah'a güzel bir borç verecek olan kim var?" (Bakara: 245) âyetini işittikleri zaman bunu söylemişlerdi.
Rivâyet edildiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bir yazı yazıp, Hazret-i Ebû Bekir'le Benî Kaynuka Yahudilerine gönderir ve onları İslâm'a çağırır. Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh) de, gidip onların bir toplantılarına girer. Bir de bakar ki, birçok Yahudi, Finhas b. Azûra adlı bir yahudinin etrafında toplanmışlar. Bu adam, Yahudi bilginlerindendi. Ebû Bekir (radıyallahü anh) ona: ”Allah'tan kork ve müslüman ol. Allah'a yemin ederim ki sen, Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğunu biliyorsun. Allah'tan size gerçek gelmiştir. Tevrat'ınızda bu gerçeği yazılı olarak buluyorsunuz. İman et, tasdik et ve Allah'a güzel bir borç verki seni cennetine koysun ve sana, kat kat sevap versin" der. Bunun üzerine Finhas: ”Ey Ebâ Bekir! Sen Rabbimizin borç istediğini iddia ediyorsun. Halbuki, fakir zenginden borç ister. Eğer dediğin doğruysa, Allah fakir, bizler de zenginiz. O, faizi size yasaklıyor, bize veriyor. Zengin olsaydı, bize fâiz vermezdi" der. Ebû Bekir de bu sözlere kızıp, adama şiddetli bir tokat indirir ve şöyle der: ”Ey Allah'ın düşmanı! Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, aramızda ahit olmasaydı, senin boynunu vururdum." Bu olay üzerine Yahudi, Hazret-i Peygambere gider ve söylediğini inkâr ederek, Ebû Bekir'i şikâyet eder. Bunun üzerine işte bu âyet iner ve Yahudiyi reddedip, Hazret-i Ebû Bekir'i doğrular.
Onların söylediklerini ve haksız yere peygamberlerini öldürmelerini yazacağız. Onların söylemiş oldukları alçak sözleri, amel defterlerinde yazacağız. Burada geçen ”sin", te'kid sinidir. Onların çirkince ortaya attıkları sözleri kaçırmayıp, mutlaka tespit ederiz demektir. Nasıl yazılmasın ki, o sözler, Allah'ı inkâr ve Kur'ân'ı alaya alıyor.
Peygamberleri öldürmeleri de yazılacak. Çünkü, söyledikleriyle, peygamberleri öldürmeleri aynı ağırlıkta suçlardır. Peygamberleri öldürmeye cesaret edebilenler, buna benzer birçok suçları da işleyebilirler. Peygamberleri öldürmekten kasıt, peygamberleri öldüren dedelerinin işlediği bu suça, rızâ göstermeleridir. Kendi inançlarına göre de peygamberlerini haksız yere öldürmüşlerdi ve büyük bir suç işlemişlerdi.
Ölüm veya haşir anında onlara:
'Tadın yakıcı azabı,' diyeceğiz. Onlara böyle söylemekle, kendilerinden intikam alacağız. Çünkü onlar da, peygamberlere böyle çektirmişlerdi.
Âl-i İmran 3:182
Bu azap, dünyadayken, kendi
ellerinizin yapıp gönderdiği şeylerin karşılığıdır. Bu azaba uğramanızın sebebi, dünyada söylediğiniz çirkin sözler ve peygamberleri öldürmek sûretiyle işlediğiniz cinayetlerdir. Burada, siz yerine ”eller" kelimesi kullanılmıştır. Çünkü, birçok kötülük elle işlenir.
Yoksa Allah, kullara asla zulmedici değildir. Allahü teâlâ, kulların suçu olmadan, onlara azap etmez. Bu ifadeden, zulmün yasaklanmış olduğu da anlaşılır. Allahu teâlâ, zulüm yapmaktan kemaliyle münezzehtir. Ondan kesinlikle zulüm sadır olmaz.
Âl-i İmran 3:183
Onlar dediler ki: 'Ateşin yiyeceği bir kurbanı bize getirmedikçe, hiçbir peygambere iman etmememiz konusunda Allah bize ahit verdi.' Bunu söyleyenler, Kâ'b b. Eşref, Hayy b. Eşref ve Finhas b. Azûra idi. Bunlar, söyledikleri şeyin, kendilerine Tevrat'ta emir ve tavsiye edildiğini iddia ediyorlardı. Âyette geçen ”kurban"dan kasıt, kulun Allah'a varması için yaptığı her şeydir. Sadaka, sâlih amel., gibi. Bunları, güya peygamberlerin doğruluğunu ispat etsinler diye istiyorlardı.
Ey Rasûlüm Muhammed! Sen de onlara
de ki: 'Benden önce de, apaçık delillerle size peygamberler geldi ve söylediğinizi getirdi. Eğer samimi iseniz, neden onları öldürdünüz?'
Onları susturup, yalanlarını ortaya çıkarmak için, de ki: ”Benden önce sizin babalarınıza ve dedelerinize bir çok peygamber, apaçık mucizeler ve istediğiniz şekilde kurban getirdi. Fakat siz onları öldürdünüz. Eğer siz, istediğiniz kurban mucizesini getiren peygambere inanma sözünüzde doğru iseniz, size bu ve başka mucizelerle gelen Zekeriyya, Yahya ve diğer peygamberleri niçin öldürdünüz? Size ne oluyor, niçin inanmıyorsunuz da onları öldürmeye cür'et ediyorsunuz?
Âl-i İmran 3:184
Eğer seni yalanladılarsa... Burada Hazret-i Peygamber'in teselli edildiğini görüyoruz.
Senden önce açık deliller, sahifeler ve aydınlatıcı kitap getiren peygamberler de yalanlanmıştı. Böylece yalanlanmış olmaktan dolayı sabret ve için rahat olsun. Onlar da ”açık deliller", yani mucizelerle gelmişlerdi. Ayrıca onlar, ”sahifeler ve aydınlatcı kitap getiren peygamberler" di. Ama yine de yalanlanmışlardı.
"Aydınlatıcı kitap"tan kasıt, Tevrat, İncil ve Zebûr'dur. Ne mutlu, nefsini kötü şeylerden arındıran, inat ve direnmeden kurtulan kullara! Hakkı hak, bâtılı bâtıl bilenlere! Dünyaya ve hevaya uymayıp, kendisini koruyanlara! Allah'tan başkasına boyun eğmeyenlere!
Rivâyet edildiğine göre, İsa (aleyhisselâm) bir köye uğrar. Bir de bakar ki, köy halkı etrafta ölmüş duruyor. Havarilere dönüp: ”Ey Havariler topluluğu! Bu insanlar, öfkeden öldüler. Başka şekilde ölmüş olsalardı, defnedilirlerdi" der. Bunun üzerine Havariler: ”Ey Ruhullah! Onların halini öğrendiğimize sevindik" dediler. Daha sonra, Allah'a niyazda bulunur. Allah da kendisine, geceleyin onlara gitmesini emreder. Gece olunca, İsa (aleyhisselâm) köydeki ölülere gider ve: ”Ey köy halkı!" diye çağırır. Ölülerden bir tanesi: ”Buyur ey Ruhullah!" diye cevap verir. İsa: ”Nedir bu haliniz? Size ne oldu?" diye sorar. Ölü der ki: ”Afiyette geceleyip, haviyede (çukur-cehennem) sabahladık." İsa: ”Bu nasıl oldu?" diye sorunca da: ”Dünyayı sevip, âsilere itaat ettiğimiz için" dedi. Bunun üzerine İsa: ”Dünyayı nasıl seviyordunuz?" dedi. O da: ”Çocuğun annesini sevdiği gibi... Dünya bize yönelince sevinir, bizden yüzçevirince üzülürdük" dedi. Daha sonra ise: ”Bana cevap vermeyen ölüler ne âlemde?" diye sorar. O da: ”Onların ağızlarına, güçlü ve sert meleklerin elleriyle, ateşten gemler vurulmuş" der. İsa tekrar: ” Peki sen bana nasıl cevap verebildin?" der. O da: ” Ben onlardan değildim, fakat onlar arasındaydım. Onlara azap inince, bana da isabet etti. Ben de cehennemin kenarında tutunup kaldım. Bilemiyorum, kurtulabilecek miyim, yoksa baş aşağı mı olacağım?"
Âl-i İmran 3:185
Her nefis, ölümü tadacaktır... Ölümle, nefis-ruh, bedenlerinizden çıkıp ayrılacaktır. Bu, tasdik edenler için bir müjde, yalanlayıcılar için bir tehdittir. Bu dünyadan sonra, diğer bir yurt vardır. Orada, iyi kötüden ayrılacaktır. Herkes, lâyık olduğunun karşılığını alacaktır.
Bir eserde şöyle anlatılır: ”Adem peygamber yaratıldığı zaman, (mayası topraktan alındığı için) yer, Rabbine şikâyette bulundu. Allahü teâlâ da, kendisinden alınanın, yine kendisine döneceğine söz verdi. Hiçbir kimse yoktur ki, yaratılmış olduğu toprağa gömülmesin."
Mükâfatlarınız, kıyamet gününde, eksiksiz olarak size verilecektir. İşlemiş olduğunuz iyilik ve kötülüklerin karşılığı, size tam olarak verilecektir. Bu durum kabirden kalktığınız zaman olacaktır. Hadis-i şerifte şöyle buyurulur: ”Kahir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur. ”m
Kim, cehennem ateşinden uzaklaştırılıp, cennete konursa, şüphesiz o, kurtuluşa ermiştir. İsteğine ulaşmış ve kurtulmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ” Kim cehennemden uzaklaştırılıp, cennete gir dirilmesini isterse, ölümü, kendisine Allah'a ve ahirete inanmış olduğu halde gelsin ve insanlara, onların kendisine yapmalarını istediği şeyi yapsın. ”
Dünya hayatının zevk ve süsleri
ise, aldatıcı bir menfaatten başka bir şey değildir. Dünya hayatı, aldatıcı basit bir mala benzetilmiş. Öyle bir mal ki, insanlara satmak için kusuru gizlenir, nihayet onu alarak aldanırlar. Bu durum, dünyayı ahirete tercih edenler içindir. Ahireti dünyaya tercih edenlere ise dünya, onlar için ahireti hatırlatan bir uyarı ve tebliğ aracıdır. O, dünya vasıtasıyla ahirete ulaşır.
Akıllı adam, dünyaya aklanmaz. Dünyayı sevmek tatlıdır, fakat zehiri de öldürücüdür. Dünyanın dış görünümü neşe, içi ise fenalık bineğidir.
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: 'Allahü teâlâ buyurdu ki: 'Sâlih kullarıma, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın aklına gelmeyen bir yer hazırladım'. Dilerseniz, şu âyeti okuyun: 'Hiçbir kimse, onlar için dünyada yaptıklarının karşılığı olarak saklanmış, memnun edici nimetlerin ne olduğunu bilemez.' (Secde: 17) Cennette bir ağaç vardır. Atlı bir kişi, gölgesinde yüz yıl gider ve yine bitiremez. Dilerseniz su âyeti okuyunuz.: 'Uzanmış gölgeler.' (Vakıa: 30) Cennette bir kırbaç boyu yer, dünya ve dünyadakilerden daha hayırlıdır, işte Allah'ın şu âyetini okuyun: 'Kim cehennemden uzaklaştırılıp, cennete konursa, şüphesiz o, kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı ise, aldatıcı menfaatten başka birşey değildir: ”(Al-i İmran: 185)
Kim, Allahü teâlâ'ya kulluk ve itaat etmiş, kötülüklerden sakınmış ve dünyadan yüz çevirmiş bir halde Allah'a varırsa, cenneti ve cennetteki dereceleri kazanmış olur. Aksi halde, bunlardan mahrum olur ve cehennem çukurlarına gider.
Bir hadis-i şerifte şöyle anlatılır: Cebrail, rengi değişmiş bir halde, Hazret-i Peygamber'e gelmiş. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona, renginin neden değiştiğini sormuş, o da şöyle demiş: ”Allahü teâlâ, cehenneme üflenmesini emretti, ben de sana geldim. ”Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): 'Anlat bana şu cehennemi" der ve Cebrail de anlatır: ”Allah, cehennemi yarattığında, orada bin yıl ateş yaktı ve sonunda kıpkırmızı oldu. Sonra bin yıl daha yaktı ve sapsarı oldu. Sonra bin yıl daha yaktı ve simsiyah oldu. Seni gerçek bir nebi olarak gönderene yemin olsun ki, oradan bir köz dünyaya düşse, bütün dünyalıları yakardı. Oradaki elbiselerden bir tanesi, yerle gök arasına asılmış olsaydı, kokusundan bütün diinyadakiler ölürlerdi. Onun yedi kapısı var. Bazısı diğerlerinden daha alttadır."
Âl-i İmran 3:186
Şüphe yok ki siz, mallarınız ve canlarınız konusunda deneneceksiniz. Burada bir deneme ve imtihan vardır. İmtihan ve deneme, çoğu kez, zor ve ağır olan şeylerde olur. Bu, işlerin sonunu bilmeyen kimse için düşünülür. Allahü teâlâ her şeyi bilendir. Öyle ise kullarını denemeye tâbi tutacağının bildirilmesi mecâzidir. Allahü teâlâ size, sizi deneyen kimsenin muamelesi gibi muamele yapar. Böylece hak üzere olup, iyi amellerde bulunanlar ortaya çıkar. Bazan da mallarınızla sizi dener. Size bir felâket verir ve mallarınız helâk olur. Allah sizi, kendinizle de dener. Öldürülür, yaralanır, esir olursunuz. Korku, şiddet ve zorluklarla denenirsiniz.
Sizden önce kendilerine
kitap verilenlerden ve Allah'a ortak koşanlardan, eziyet veren çok şey işiteceksiniz. ”Sizden öncekiler"den kasıt, Kur'ân gelmeden önceki Yahudi ve Hıristiyanlardır. ”Ortak koşanlar" ise, Ebû Cehil, Velîd ve Ebû Süfyan... gibi araplardır.
"Eziyetten" kasıt da, gerçek dini tenkit etme, Allah'ın şerefli hükümlerine saldırma, inanmak isteyenleri saptırma ve yine inanmak isteyenleri suçlama... gibi hareketlerdir. Bu olaylar meydana gelmeden önce, Allah bunları haber veriyor. Böylece müminler, bazı şeyleri içlerine sindirip, sabra, kötü şeylere katlanmaya alışıyorlar. Korkuların saldırıya geçmesi, insanların ayaklarını sarsar. Onun için, durumları hafifleştiren şeylerle, üzüntülere hazırlanmak gerekir.
Eğer, karşınıza çıkan şiddete ve belâlara
sabreder, birtakım ibadet ve amellerle Allah'a yaklaşır
ve o
Allah'tan korkarsanız, O'ndan başkasından yüz çevirirseniz, öyle ki yanınızda sevdiğinize kavuşmakla, sevmediğinizle karşılaşmak eşit olursa
işte bunlar, yani sizin bu sabır ve takvanız,
yapmaya değer işlerdendir. Bu sabır ve takva, her yarışmacının, elde etmeye çalıştığı şeylerdir. Çünkü sabır ve takvada üstün meziyyet ve şeref vardır.
Akıllı insanların, peygamber ve evliya ahlâkıyla ahi aklanması gerekir.
Onların edeplerini takınıp, eziyetlere sabretmeleri gerekir. Beyinsizlere de karşılık vermemeleri, gereksiz şeylerle karşılaşınca da, geçip gitmeleri gerekir.
Allahü teâlâ peygamberini Kur'ân'da: ”Şüphesiz ki sen, en büyük ahlâk üzeresin" (Kalem: 4) âyetiyle övmüştür. Hazret-i Aişe (radıyallahü anha) : ”Nebi'nin (sallallahü aleyhi ve sellem) ahlâkı Kur'ân'dı" der. Bunun anlamı, ”Hazret-i Peygamber, Kuran terbiyesi almıştı" demektir. Hadis-i şerifte: ”Sana uzak durana yaklaş, sana zulmedeni affet ve sana kötülük yapana da iyilik yap" buyurulur.(70)
Âl-i İmran 3:187
Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden: 'Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, gizlemeyeceksiniz' diye söz almıştı. ”Kendilerine kitap verilenlerden" maksat, Yahudi ve Hristiyan alimleridir. Allah, peygamberlerinin diliyle, onlardan söz almıştır. Onlara, Allah peygamberinin emirleri cümlesinden olan, haberleri ve hükümleri, mutlaka açıklayacaksınız, onları kesinlikle gizlemiyeceksiniz, denilmiştir.
Fakat onlar, verdikleri sözü arkalarına attılar ve karşılığında az bir ücret aldılar. Verdikleri sözü yerine getirmediler, kulak arkası edip gittiler. Sonra da bu sözlerinden tamamen yüz çevirdiler, onu hafife aldılar. Gizlemeyip açıklamakla emredildikleri kitabı ise, az bir ücret karşılığında değiştirdiler. Buradaki değiştirmekten kasıt:, dünya malını, gizledikleri şeye karşılık olarak almışlardır. Emredildikleri şeyi terkedip, karşılığını almalarıdır. Hem de bu karşılık, çok basit ve değersiz bir dünya malıdır. Bunu, düşük kimselerden almışlardır. İman etmeyi kerih görüp bu kendilerinden kesilince bu konuda bildiklerini gizlediler ve kendilerine onu yalanlamalarını emrettiler.
Onlar,
ne kötü şey satın alıyorlar! Onların, az bir ücret karşılığında satın aldıkları şey, ne kötü şeydir.
Bu âyet, her ne kadar gerçekleri gizleyen Yahudi ve Hristiyanlar hakkında nazil olmuş ise de, Kur'ân'ın hükümlerini gizleyen bütün mü'minleri de içine almaktadır. Kuran, kitapların en şereflisi, mü'minler de, kitaplıların en şereflileridir.
Keşşâf sahibi der ki: ”İlim adamlarına, bildikleri şeyleri ve gerçeği, insanlara açıklamak için delil olarak bu âyet yeter. Kur'ân'ın gayelerinden birini gizlemek, bâtıl bir sebepten dolayı zalimlerin işine gelecek şekilde, onlara hoş görünme amacını güderek, dünya menfaati elde etmek için gerçeği gizlemek de bu âyetin kapsamına girer. Delilsiz bazı şeyler ortaya atmak, ilimde kıskançlık yapmak, ya da cimri olup, başkalarına nisbet yapmak da bu âyetin kapsamındadır."
İmam Fahreddin er-Râzî'nin tefsirine göre de, ”Her kim bu gerçekleri insanlara açıklamayıp gizlerse, bu âyetin tehdidi altına girmiş olur. Açıklama, ya da gizleme durumunda kişi, niyetini temiz tutmalı, iç âlemini de, geçici şeylerin pisliklerinden, yalan dolandan ve inkârdan arındırmalıdır."
Anlatıldığına göre Haccac, Hasan'a bir mektup gönderir ve şunu sorar: ”Senden bana ulaşan bu sözler nedir bilir misin?" Hasan da: ”Sana ulaşan her şeyi söylemedim. Söylediğim her şey de, sana ulaşmamıştır." Bunun üzerine Haccac: ” Sen, ”nifak uzaktı, yayıldı ve kılıç kuşandı' dedin mi?" diye sorar. Hasan: ”evet" der. Haccac: ”Biz böyle şey istemeyiz. Niçin bunu söyledin?" diye sorar. Bunun üzerine Hasan: ”Çünkü Allah, kitap verilenlerden, onu açıklayacakları ve gizlemeyecekleri konusunda söz almıştır" der.
Katâde diyor ki: ”Söylenmeyen bilgi, harcanmayan hazineye benzer. Ortaya çıkmayan hikmet, yemeden ve içmeden ayakta duran puta benzer. Müjdeler olsun konuşan âlime ve şuurlu dinleyiciye ki, âlim bilir ve bilgisini anlatır, dinleyen de, hayırlı bir haber duyar ve şuurla onu dinler."
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurur: ”Her kim, bilgisini o bilgiye ehil olan kimselerden gizlerse, ona ateşten bir gem vurulur."01'
Fudayl da şöyle der: ”Eğer ilim adamları, kendilerine değer verir, dinlerinden taviz vermezler, ilmi üstün tutup onu korurlar ve Allah'ın kıymet verdiği gibi ona kıymet verirlerse, zalimler o ilim adamlarına boyun eğerler. İnsanlar da onlara itaat ederek kendilerine tâbi olurlar. Böylece İslâm ve Müslümanlar yücelmiş ve aziz olmuş olurlar. Eğer ilim adamları, kendilerini zelil kılar, dünyalıkları yerinde iken dinî açıdan eksikliklerini araştırmaz ve insanların elinde bulunan mallan elde etmek için ilimlerini, kendilerini dünyaya kaptırmış olan insanlara feda ederlerse, zelil olurlar ve insanlar nazarında küçük düşerler."
Âl-i İmran 3:188
Ey Rasûlüm Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ve onun ümmeti! Hakkı gizlemek sûretiyle birtakım şeyler
yaptıklarına sevinen ve yapmadıkları şeyler
ile de övülmek isteyenleri sakın azaptan kurtulmuş sanma. Asla sanma. Yapmadıkları şeyler; sözlerinde durmak, hakkı açıklamak ve doğruluğu haber vermektir. Bu konularda, övülmek istedikleri şeyin tersini yapmışlardır.
Onlar için, can yakıcı bir azap vardır. Çünkü onlar, inkâra saplanmışlar ve hakkı bâtılla karıştırmışlardır.
Âl-i İmran 3:189
Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Göklerde ve yerde, yegâne tasarruf sahibi, ancak O'dur. Dilediği gibi yaratır ve yok eder. Dilediği gibi öldürür ve diriltir.
Allah'ın gücü, her şeye yeter. Onları cezalandırmaya yeterlidir.
Rivâyet edildiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Tevrat'ta olan bir şeyi, Yahudilere sorar. Onlar da, Tevrat'ta olanın tam tersini söylerler. Böylece, Hazret-i Peygamber'e, güya tasdik ettiklerini göstermiş olurlar ve yaptıklarına da sevinirler. Bunun üzerine bu âyet iner.
Bir rivâyette de, bunların hepsinin münafıklar olduğu söylenir. Bu görüş, âyetin görünür anlamına daha uygundur.
"Yapmadıkları ile övülmek isteyenler." Bunlar, mü'minleri sever görünüyorlar. İmanlı göründüklerine seviniyorlarmış. Halbuki, gönülleri inkâr doluymuş. Düşmanlıkta zirveye ulaşmışlar. Burada, mevsul ”ma"sını biraz iyilik yapıp, onunla kendisini beğenerek sevinen herkese şamil kılmak en iyisidir. Bu gibi kimseler faziletlerden yoksun oldukları halde, insanların, kendilerini övmelerini isterler. Buradaki sebebin özel oluşu, âyetin hükmünün genel olmasına engel teşkil etmez.
Bilmiş olun ki, dünya malına sevinmek ve insanlardan övgü beklemek, nefsine uyan ve dünyasına aldanan kimselerin yapacağı bir iştir. Bu kimseler, ahiretteki mutluluktan ve manevî yakınlıktan uzak kalmışlardır.
İmam Fahreddin er-Râzî tefsirinde şöyle der: ”İnsaflı olarak bakarsan, birçok insanın böyle olduğunu anlarsın. Dünyayı kazanmak için birçok hileler yaparlar. İsteklerini buldukları için de sevinirler. Sonra da bu adamlar, dindar, samimi ve namuslu insanlarmış gibi övülmek isterler."
Akıllı insanın yapacağı şey, haddi aşmamak ve kendisinin olmayan şeye sevinmemektir. Çünkü, bundan bir şey kazanmaz.
Bazıları da şöyle derler: ”Bazıları, senin hayırlı ve sâlih bir kimse olduğunu sanarak, seni överler. Bu durum, Allah'ın senin kötülüklerini gizlemesindendir. Sen, kendi kendini yer, kötüle. Çünkü kötülüklerini biliyorsun. Mü'min, kendisinde olmayan bir sıfatla övüldüğü zaman, Allah'tan utanır. İnsanların en cahili, kendisi hakkında, kendi kesin bilgilerini terkedip, insanların kendisini iyi hal sahibi bilmelerine aklanandır."
Hâris el-Muhâsibî de şöyle der:" Bâtıl şeyle övülmeye razı olan kimse kendisiyle eğlenilen kimse gibidir. Denir ki, insana içinden çıkan dışkının kokusu misk kokusu gibi gelir. O, buna sevinir ve onunla alay edilmesinden hoşnut olur."
Arif kişi, övme ve yerme konusunda aynı tavrı takınır. Övülmekten dolayı sevinmediği gibi, yerilmekten de rahatsız olmaz. Halkın söylediğinden dolayı nasıl sevinsin? O, kendisini en iyi bilendir. Eğer övülmesine sevinip gururlanırsa, aldanmış demektir.
Şeyh Abdullah Kureşî şunu anlatır: ”Bazı insanlar, sâlih bir zata şikâyette bulunup, herkese iyilik yaptığını, fakat bu iyiliği kendi içinde tadmadığını söylemişler. Sâlih zat da şöyle demiş: ”Senin yanında şeytanın kızı vardır. Kalbindedir o. O, dünyadır. Baba, kızını evinde mutlaka ziyaret etmek isteyecektir. O ev, kalbindir. Şeytan, o eve girmemelidir. Aksi halde fena olur. Hadis-i Kutside Allahü teâlâ şöyle buyurmuş: ' Ey Davudi Eğer beni seviyorsan, dünya sevgisini içinden çıkar. Benim ve dünyanın sevgisi asla aynı kalpte bulunmaz'
Rivâyete göre İsa (aleyhisselâm), arkadaşlarına demiş ki: ”Ölülerle oturmayın, kalpleriniz ölür." Arkadaşları da: ”Ölüler kimdir?" diye sorunca, İsa (aleyhisselâm) da: ”Dünyayı sevip, onu isteyenlerdir" diye cevap vermiştir.
Âl-i İmran 3:190
Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişmesinde, akıl sahipleri için gerçekten örnekler vardır. Mekkeliler, Hazret-i Peygamber'e gelerek, iddiasını ispat için birtakım deliller isterler. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onları, tek olan Allah'a ibadet etmeye çağırıyordu. Bu âyetin iniş sebebi budur.
Allahü teâlâ'nın; güneş, ay ve yıldızlar gibi gökte yaratmış olduğu şeylerie, dağlar, denizler, ağaçlar, hayvanlar ve kuşlar gibi yerde yaratmış olduğu şeylerde, akıl sahipleri için birçok ibretler vardır. Güneşin gidip, gecenin gelişinde, yahut da, gecenin kısalıp, gündüzün uzamasında veya bunun aksi durumunda, güneşin; mevsimlere göre, bize doğru uzaklaşıp yaklaşmasında da akl-ı selim sahipleri için birçok ibretler vardır. Bu ibretlerden ancak, hayal ve evhamdan soyutlanmış, tertemiz akıl sahipleri anlar.
"Liib", akim hâlisi, özü, tertemiz akıl demektir. Aklın bir zahiri, bir de özü vardır. Normal halde akıl vardır. Aklın olgunlaşarak zirveye vardığı zaman ”lüb" hali ortaya çıkar.
Âl-i İmran 3:191
Onlar, ayakta iken, otururken ve yanları üzerine yatarken, Allah'ı anarlar. Yani onlar, her durumda Allah'ı anarlar. Ayakta, otururken, yan yatarken... İnsan çoğu kez, bu hallerin dışında olamaz.
Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler. Onların yaratılışından ibret alırlar. Düşünme olayı, yaratılış konusuna tahsis edilmiştir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Yaratılanlar hakkında düşünün, yaratıcı hakkında düşünmeyin" buyurmuştur. Allah'ın zatı hakkında düşünmek yasaklanmıştır. Çünkü, Allahü teâlâ'nın gerçek mahiyeti, insan düşüncesine sığmaz. İnsan düşüncesi onu kavrayamaz. O'nun zatını düşünmek, insanlara bir fayda da sağlamaz. İnsan, nefis ve bedenden oluşmuştur. İbadet de, bedene ve nefse göredir. ”Allah'ı anarlar" ifadesinde, bedenle yapılan ibadete işaret edilmiştir. Bu ibadet ancak, bedenin organları aracılığıyla yapılır. ”Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler" ifadesinde ise, kalb ve ruhla yapılan ibadete işaret vardır.
Ata b. Ebî Rebah şöyle rivâyet eder: İbn Ömer ve Ubeydullah b. Ömer'le birlikte Hazret-i Aişe (radıyallahü anh)'nin yanına varıp, ona selâm verdim. Aişe (radıyallahü anh): ”Bunlar kim?" diye sordu. ”Ubeydullah b. Ömer" dedim. Bunun üzerine: ”Hoş geldin ey Ubeydullah b. Ömer. Neden beni ziyaret etmiyorsun?" dedi. Ubeydullah da: ”Seyrek ziyaret et ki, sevgin artsın" dedi. İbn Ömer ise: ”Bu kadar yeter. Hazret-i Peygamber'den gördüğün en garip şeyi bize anlat" dedi. Hazret-iÂişe (radıyallahü anh) de şiddetli bir şekilde ağladı ve: ”Onun her işi garipti. Bir gece bana gelip, yatağıma girdi. Cildi cildime değiyordu. Sonra bana: 'Ey Aişe! Rabbime ibadet etmek için bana izin verir misin?' dedi. Ben de: 'Allah'a yemin ederim ki, ben senin ibadetini de, bana yakın olmanı da seviyorum. Sana izin verdim' dedim. Bunun üzerine, kalkıp bir kırba su alarak abdest aldı. Sonra namaza durdu. Ayaktayken ağlıyordu. Gözyaşları beline kadar akmıştı. Sonra secdeye vardı ve yer ıslanıncaya kadar ağladı. Namazını bitirince, sağ yanına dayanıp, sağ elini sağ yanağına koyarak tekrar ağladı. Sabah ezanını okuduktan sonra Bilâl gelip, onu namaza çağırdı. Bilâl, onun ağladığını görünce, şöyle dedi: 'Niçin ağlıyorsun ey Allah'ın Rasûlü? Allah senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affetmiştir.' Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): 'Ey Bilâl, şükreden bir kul olmıyayım mı? Nasıl ağlamam ki, 'Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışını.... bizi cehennem azabından koru' âyetine kadar olan kısım bana bu gece indi. Onu okuyup da düşünmeyenlere yazıklar olsun!' buyurdu. (73)
Başka bir hadiste de: ”Bir saat düşünme (tefekkür), altmış yıl ibadetten hayırlıdır" buyurulmuştur. Bunun iki sebebi vardır:
Birincisi; tefekkür seni, Allah'a ulaştırır. İbadet ise, Allah'ın sevabına ulaştırır. Seni Allah'a ulaştıran şey, Allah'tan başkasına ulaştırandan hayırlıdır.
İkincisi ise; tefekkür, kalbin; itaat da organların işidir. Kalp, organlardan daha şereflidir. Kalbin işi de, organların işinden daha şereflidir.
Bundan sonra Allahü teâlâ duâ öğretmeye başlıyor. Çünkü duâ, vesileyi sunduktan sonra insana fayda verir. O vesile de, Allah'ı anma ve Allah'ı düşünme gibi kulluk görevleridir.
Onlar düşünür
ve şöyle derler: 'Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Yer ve gökleri boş yere, hiçbir hikmetsiz yaratmadın. Onlar faydasız değillerdir. Aksine, yüce bir nizam içerisindeler ve büyük faydaları vardır. Gökler ve yer, kulların geçimlerini temin ettikleri vasıtalar ve dünya ile ahiretlerini bilmeleri için, kendilerine ışık tutan kaynaklardır. İlâhî kitaplar ve peygamberler, bunu böyle açıklamışlardır.
Seni, hikmetsiz ve boş şeyler yaratmak gibi sana lâyık olmayan şeylerden
tenzih ederiz. Bizi cehennem azabından koru! Cehennem azabı, Allah'ı tanımayanların cezasıdır. Burada, Allah'ı anmanın büyüklüğüne ve zikrin şu üç mertebesine işaret edilmiştir:
Birincisi dil ile zikretmek, ikincisi kalp ile düşünmek, üçüncüsü de, ruh ile tanımaktır. Çünkü, dil ile zikretmek, sahibini kalble zikretmeye ulaştırır. O da, Allah'ın kudretini düşünmektir. Kalp ile zikretmek de, ruhun makamına ulaştırır. Bu makamda da, eşyanın gerçeğini öğrenir, Allah'ın yarattığı şeylerdeki ilâhî hikmeti görür. Bundan sonra da: ”Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın" der.
Mü'min, her zaman, diliyle Allah'ı zikretmeli, bunu terketmemelidir ki; böylece, kalble zikretmeye ulaşabilsin. Daha sonra da, ruhun zikrine ulaşarak, yakîn ve marifeti elde etsin. Cahilliğin karanlığından kurtulsun, marifetin nuruyla aydınlansın.
Biliniz ki âyet, ayaktayken zikretmenin caiz olduğuna delildir. Bunun için, bazıları der ki: ”Kalplerini dinlendirmek için ayağa kalkmakta bir sakınca yoktur. Yeter ki, zikrederken birtakım hareketler yapmasınlar ve gerçekten kendilerinde olmayan şeyi, varmış gibi göstermesinler. Adaba aykırı olmamak şartıyla, zikretmenin özel bir durumu yoktur. Ayakta, oturarak, yatarak zikir yapılabilir. Fakat, sessiz bir şekilde Allah'ı zikretmenin, Allah'a daha sevimli olacağına ilişkin hadisler vardır. Keşşaf tefsirini şerheden zat, bu durumun makamlara göre değişebileceğini söyler.
Mürşid vasfına ulaşan şeyh, yeni müridine, sesli olarak zikretmeyi emreder. Kalbinde yerleşmiş olan değişik şeyler, ancak bu şekilde sökülüp atılabilir ve zikrine ancak böyle ulaşır. Onun için şeyh şöyle ifadede bulunur: ”Sesli bir şekilde zikretmek caizdir, hatta müstehabdır." Ancak riyâ ve gösterişten sakınmak şartıyla, insanları teşvik ederek dine heveslendirip, dinleyicileri zikir bereketine ulaştırmak için cehrî zikir (yüksek sesli zikir) yapılabilir. Bu gibi şeyler, ev, dükkân ve buna benzer yerlerde yapılınca, zikredenin sesini duyan herkes ona uyar. Kıyamet günü, onun sesini duyan kuru yaş, her şey, kendisine şahitlik yapar. Müezzinler hakkında da aynı şey vardır.
Bazı şeyhler ise, gizlice zikretmeyi uygun görmüşlerdir. Çünkü bu durum, gösterişten daha uzaktır. Bütün bunlarda, niyetin de önemli bir yeri vardır. Kimin niyeti samimi ise, yüksek sesle Kuran okur ve zikir yapar. Onun için hayırlı olan budur. Kim de, nefsinin gösterişe kaçmasından korkarsa, o da, gösterişe düşmemesi için sessizce zikir yapar. Bu onun için daha iyidir.
Bu konuda şunlar da söylenir: Aklı başında ve bu işleri bilen kimse, tek başına olduğu zaman, sessiz zikir yaparsa kendisi için daha iyidir. Eğer, avamdan birisi ise, sesli zikir yapması daha iyidir. Eğer zikir yapmak üzere toplanmışlarsa, sesli zikir yapmaları daha iyidir. Perdeleri kaldırmada, sesli zikir daha tesirlidir. Sevap yönünden ise, her biri hem kendi zikrinin sevabını alır, hem de arkadaşlarının zikrini dinlemesinin sevabını alır.175'
Âl-i İmran 3:192
Ey Rabbimiz! Sen kimi cehenneme koyarsan, mutlaka onu perişan etmişsindir. Senin cehenneme koyduğun kimse perişan olmuş demektir. Bundan kasıt, onları korkutarak, korunulması gereken şeylerden korumaya teşvik etmektir.
Zâlimlerin hiçbir yardımcıları yoktur. Zâlim insanlara yardım edebilecek hiçbir yardımcı yoktur. Onlara kim yardım edebilir ki? Zalimlere yardım edilmemesi, şefaatin reddini gerektirmez.
Âl-i İmran 3:193
Ey Rabbimiz! Biz, 'Rabbinize iman edin!' diyerek imana çağıran bir davetçiyi işittik ve iman ettik. Dâvetçiden kasıt, Hazret-i Peygamberdir (sallallahü aleyhi ve sellem). Çünkü, gerçek imana çağıran oydu. Allahü teâlâ kendisine: ”Rabbinin yoluna çağır" (Nahl, 125) buyurmuştu. Biz de, onun emrine tâbi olduk, çağrısına cevap verdik.
Ey Rabbimiz! Büyük
günahlarımızı bağışla. Çünkü iman etmek, geçmişi silip temizler.
Kötülüklerimizi ört, canımızı iyilerle beraber al.
Bizim ruhlarımızı da, iyilerle beraber kabzeyle. Bize, onlara komşu olma fırsatı ver ve bizi onların grubundan eyle. Burada kasdedilen beraberlik, zamanla bağlı bir beraberlik değildir. Ölüm anında, iyilerin özelliğine sahip olma beraberliğidir. İfadede, onların da, Allah'a kavuşmayı arzuladıklarına işaret edilmiştir. Kim Allah'a kavuşmayı isterse, Allah da ona kavuşmayı ister. Müjdeler olsun, sözün en güzelini işiten ve ona tâbi olanlara! Müjdeler olsun güzel sözü işitip, ibret alanlara!
Rivâyet edilir ki: Demircinin biri, kızgın demiri eliyle tutarmış. Bunun sebebi sorulunca şunları anlatmış: Bir kadına aşık olup, ona mal teklif ederek cinsel ilişki teklifinde bulundum. Kadın bana: ” Benim kocam var. Mala ihtiyacım yok" dedi. Sonra kocası ölünce, ona evlilik teklif ettim, o da: ”Çocuklarımı zelil etmek istemiyorum" diyerek, teklifimi reddetti. Bir zaman sonra, muhtaç olup, bana haber gönderdi. Ben de ona: ”Bana isteğimi verinceye kadar sana birşey vermem" dedim. Onunla bir yere girince ürperdi. Neden ürperdiğini sorunca da: ”İşiten ve gören Allah'tan korkuyorum" dedi. Böylece onu bıraktım. O da: ”Allah seni ateşten korusun." diye dua etti. İşte o günden sonra, beni dünya ateşi yakmıyor. Allahü teâlâ'dan, beni ahirette de yakmamasını diliyorum. Kim Rahman olan Allah'tan korkarsa, daima O'nun huzurunda olduğunu hatırlar ve günah işlemeye cesaret edemez. Böylece de, cehennemden kurtulur ve kurtuluş yurdundaki nimetlerden yararlanır.
İbn Abbas (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şu hadisini rivâyet eder: ”Her kim, istiğfar etmeye devam ederse, Allah da onun sıkıntısını neşeye çevirir, darlığına bir çıkış yolu gösterir ve ummadığı bir yerden kendini rızıklandırır. (76)
Duâ ibadetin özüdür. Dünyada fayda verip, âfetleri savar. Ahirette ise, Allahü teâlâ ona, melekler eliyle hediyeler verir ve: ”Bu, senin dünyadaki duanın karşılığıdır" der.
Âl-i İmran 3:194
Ey Rabbimiz! Bize peygamberlerin vasıtasıyla vaadettiklerini ver. Bize, peygamberlerinin dilinden vaadettiğin sevap ve ikramları lütfet.
Bizleri kıyamet gününde koru ve
rezîl etme. Sen vaadinden dönmezsin.' Bu duâların hepsi, yalvarıp niyazda bulunmanın en üst noktasıdır. Çünkü onlar, emirlere tam anlamıyla sarılamadıkları için, kendilerine vazedilenlerden olamamaktan korku duymaktadırlar. ”Sen va'dinden dönmezsin" ifadesi işi sağlama almak içindir. Ya da kulluk ve huşûda mübalâğa içindir. Kul, Allah'ın kendilerine vaadettiği kullar grubuna girebilmesi için, itaat ve ibadetlere koşsun.
Câbir'den rivâyet edilen bir hadis-i şerifte şöyle anlatılır: ”Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanındaydık. O bize: 'Size cennet odalarından bahsedeyim mi?' dedi. Bizler de: 'Bahset ey Allah'ın Rasûlü' dedik. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber: 'Cennette, dışarısı içeriden, içerisi de dışarıdan görünen odalar vardır. Orada, hiçbir kulağın duymadığı, hiçbir gözün de görmediği nimet ve lezzetler vardır' buyurdu. Ben: 'Bu odalar kimindir ey Allah'ın elçisi' diye sorduğumda ise: 'Selâmı yaygın hale getirenin, yemek yedirenin, oruca devam edenin ve insanlar uykudayken namaz kılanındır' buyurdu." (77)
İbn Mes'ûd'dan rivâyet edildiğine göre, Hazret-i Peygamber buyurdu ki: ”Cennete en son girecek olan kişi, bir yürüyüp, bir düşen kişidir. Onu ateş yakalar. Ateşten kurtulunca da ona dönüp şöyle der: 'Beni senden kurtaran Allah'ı tesbih ederim. Daha önce ve sonra, hiçbir kimseye vermediği şeyi bana verdi.' Onun için, gölgesi büyük olan bir ağaç yükseltilir. Onun gölgesini özler ve der ki: 'Ya Rabbi, beni ona yaklaştır. Başka birşey istemem.' Onu ağaca yaklaştırır ve suyundan içirir. Sonra onun için, öncekinden daha büyük bir ağaç yükseltir. O yine der ki: 'Ey Rabbiml Beni o ağaca yaklaştır.' Başka birşey istememeye de söz verir. Onu yaklaştırır ve öncekinden daha büyük bir ağaç yükseltir. Bu sefer yine, kendisini ağaca yaklaştırmasını ister. Yaklaştırdığı zaman ise, cennet ehlinin seslerini duyar: 'Ey Rabbim! Beni ona ulaştırırsan başka şey istemem' der. Bunun üzerine Allahü teâlâ da: 'Ey insan oğlu! Sen ne sözünde durmaz kimsesin. Kaç kere söz verdin, yalan söyledin? Sana, dünya ve onun gibisini versem rcızı olur musun?' Bunun üzerine insan oğlu: 'Sen benimle alay mı ediyorsun? Sen âlemlerin Rabbisin.'" Sonra İbn Mes'ûd güldü. Neden güldüğünü soranlara ise, ”Hazret-i Peygamber de böyle gülmüştü" cevabını verdi. Ona: ”Neden gülüyorsun Ey Allah'ın rasûlü?" diye sorduklarında da: ”Allah güldüğü için" cevabını alıyorlardı. Allah buyurur ki: ”Ben alay etmem. Fakat istediğimi yapabilirim,"
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Sizden hiçbir kimse yoktur ki, kıyamet gününde, Allah onunla konuşmuş olmasın. Onların arasında, tercüman da yoktur. Sağına bakar, daha önce gönderdiğinden başka birşey görmez. Soluna bakar, daha önce gönderdiğinden başka birşey görmez. Kendisini ateş karşılar. Sizden biriniz, cehennemden korunabilirse, bir tane hurmayla bile olsa korunsun. ”
Rivâyet edilir ki: Kâfir bir kocakarı, kış günlerinde, kuşlara birazcık yem verirmiş. Zünnûn Mısrî bu kadını görür ve şöyle der: ”Allahü teâlâ, kâfir düşmandan birşey kabul etmez." Sonra da bu kadını, Kâbe'de müslüman olmuş olarak görür. Bu sefer kadın der ki: ” Ey Zünnûn! Gördüğün gibi, Allah bana İslâm'ı verdi."
Âl-i İmran 3:195
Rabb'leri onlara yani isteklerine şöyle
cevap verdi: 'Ben, erkek veya kadın, sizden hiçbir çalışanın amelini zayi etmem. Allahü teâlâ'yı zikir ve onun yaratıkları hakkında düşünmeye devam etmeleri ve dua etmeleri gibi amellerini zayi etmem. Bu amellerin icabet için sebep kılınması, duanın kabul edilmesi için bu gibi amellerin şart olduğunu ifade ediyor. ”Erkek veya kadın" ifadesinden, Allahü teâlâ'nın, kullarına cevap vermesi, dualarını kabul etmesi konusunda, erkek veya kadın farkı olmadığı anlaşılıyor. Önemli olan, itaat edip, Allah'ın dinine sıkı sıkıya sarılmaktır. Din konusundaki üstünlük, yapılan amellere göredir. Diğer özelliklerin önemi yoktur. Erkek veya kadın olmak, soylu veya soysuz olmak, yapılan amellere etki etmez.
Sizler, birbirinizdensiniz. Kadın erkekten, erkek de kadındandır. Ümmü Seleme rivâyet ediyor: ”Ey Allah'ın Rasûlü! Hicret konusunda, işittiğime göre Allah, erkeklerden bahsediyor, kadınlardan bahsetmiyor." dedim. Bunun üzerine işte bu âyet indi.(80)
"Sizler birbirinizdensiniz"cümlesmm bir anlamı da, ”amellerinizin karşılığında sevap kazanmada birbirinizin aynısısınız. Kadının sevap kazandığı gibi, erkek de kazanır. Erkeğin kazandığı gibi, kadın da kazanır. Bazılarınıza sevap verip de diğer bazılarınızı mahrum bırakmam" dır.
Hicret edenler... İyi amellerde bulunan kimselerin, yaptıkları ameller detaylandırılarak, onlar için hazırlanan sevap ve yücelik övülüyor. Sanki şöyle denilmşitir: Bu güzel amelleri işleyenler fitne yurdundan kaçıp, vatanlarını terkederek dinleriyle birlikte Allah'a gidenler ve müşriklerin verdiği ızdıraplarla sıkıştırılarak
yurtlarından çıkarılanlar, benim hak yolumda ve tevhid dinimde imanlarından dolayı, müşrikler tarafından
eziyete uğrayanlar, benim yolumda, müşriklerle savaşıp, onları
öldürenler ve bu savaş esnasında
öldürülenlerin, yani şehit olanların
günahlarını mutlaka örteceğim, kötülüklerini sileceğim
ve onları, Allah'ın bir mükâfatı olarak, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağını. Bu mükâfat onlara, Allah katındandır. Böyle ifade edilerek, cennete girecek o kimsenin şanı yüceltilmiştir. Yüce padişah; kölesine: ”Tarafımdan sana bir elbise giydireceğim" dediği zaman, bu ifade, köleyi şereflendirme anlamı taşır. Allah, bu sevabın yüceliğini şu sözü ile de pekiştirmektedir:
Mükâfatın en güzeli, Allah katındadır.' Amellere verilen en güzel sevap, Allah katında olup, o da, sonsuz olan cennet nimetleridir. O nimetler, tükenecek olan dünya nimetleri gibi değildir. Bu yüce mükâfatın ve büyük karşılığın, Allah yolunda kendilerine eziyet edilip, yurtlarından çıkarılarak hicret ettirilen o yüce insanların hakkı olduğu âşikârdır.
Hasan Basrî şöyle diyor: ”Yolculuğa çıkmak üzere bulunan azıksız topluluklara şaşarım. Onların önde olanları, geride olanların hazırlanması için bekletilmekte, bunlar ise oturmuş, oynayıp oyalanmaktadırlar."
Rivâyet edilir ki; ölüm meleği, sâlih insanlardan birinin ruhunu almak üzere karşısına dikilip, şöyle der: ” Merhaba. Vallahi ben, elli yıldan beri, senin için hazırlanıyorum."
Abdullah b. Mübarek, can çekişme esnasında gözünü açıp güler ve:
" Yapabilenler böyle yapsınlar" der.
Bazı âlimler de der ki: Cenneti isteyenler, şu beş şeye devam etmelidirler:
1) Kendini kötülüklerden alıkoymak. Allahü teâlâ: ”...Kim nefsi kötü heveslerden engellerse, gidilecek yer cennettir" (Nâziât:40-41) buyurur.
2) Dünyada, az şeye razı olmalı.
3) Allahü teâlâ'ya itaat etmeye çok haris (tutkun) olmalı. Allahü teâlâ: ”İşte yaptıklarınıza karşılık size miras verilen cennet budur" (Zuhruf: 72) buyurur.
4) Sâlih ve iyi kişileri sevmeli, onlara karışıp, onlarla oturmalıdır. Çünkü sâlihler, bağışlanınca, kardeşlerine ve arkadaşlarına şefaat ederler.
5) Allah'a çok duâ etmeli ve sonunun hayırlı olmasını dilemeli.
Âl-i İmran 3:196
Ey Rasûlüm Muhammed!
İnkâr edenlerin, ülkelerde gezip dolaşması, seni aldatmasın! Buradaki hitap, Hazret-i Peygamberedir. Onun ”ismet" sıfatına sahip olması, kendisine bir şeyin yasaklanmasına engel olmaz. Bu ifadede anlatılmak istenen, Hazret-i Peygamber'in, olduğu halde kalması ve dünyaya gönül vermemesidir. Yahut da hitap, Hazret-i Peygambere olup onun ümmeti kastedilmiştir. Bir topluluğun başkanına hitap edilerek, hepsi kastedildiği gibi. Burada da ”seni aldatmasın" buyurularak, aynı şey ifade edilmiştir.
"İnkar edenlerin, ülkelerde gezip dolaşması, seni aldatmasın" demek, sakın onların elde etmiş oldukları bol rızka ve elde etmiş oldukları dünya nimetlerine göz dikme. Onların; ülkedeki dolaşmaları ve tasarrufları, böylece ticaret yapıp kazanmalarına aldanma.
Rivâyet edilir ki: Bazı Müslümanlar, müşriklerin bolluk ve refah içinde yaşadıklarını görünce, şöyle derler: ”Allah düşmanları, bolluk içerisindedir. Bizler ise, açlıktan ve çalışmaktan öleceğiz." Bunun üzerine bu âyet iniyor.
Âl-i İmran 3:197
Bu gezip dolaşma,
az bir geçimdir. Allahü teâlâ'nın, mü'minler için hazırladığının yanında, bu gezip dolaşmanın hiçbir değeri yoktur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurur: ”Ahirete göre dünya, sizden birinin parmağını denize sokması gibidir. Ne ile dönecek ona baksın."(8!)
Sonra onların varacağı yer cehennemdir. Onlar, sonuç olarak cehenneme sığınacaklar ve ondan kurtulamayacaklardır. Orasının azabı asla anlatılamaz. O dünya nimeti, az bir şey olmasına rağmen, ebediyyen cehenneme gitmeye sebep oldu. Az bir nimet, büyük kötülüğe sebep olursa, o nimet, nimet sayılamaz.
O, ne kötü bir döşektir. Kendileri için hazırladıkları cehennem ne kötüdür.
Âl-i İmran 3:198
Fakat, emirlerine uyup, yasaklarından sakınma konusunda ona muhalefet etmeyip,
Rabb'lerinden korkanlar için, altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Orada ebedî olarak kalacaklar. İnkarcıların, ülkeleri dolaşıp ticaret yapmaları, basit bir menfaat içindi. Müttakîler, gezip dolaşarak, kâfirler gibi bazı şeyler elde etseler de, etmeseler de, onların elde edecekleri sevabın değeri çok büyüktür.
Allah tarafından ağırlanacaklardır. Allah yanında bulunanlar ise, çok ve devamlı olduğu için
iyiler için daha hayırlıdır. Halbuki, kötü insanların gezip dolaşarak elde etmek istedikleri şey, az ve kısa zamanda yok olup giden bir şeydir.
Âyette geçen ”nüzül", misafir için hazırlanan yiyecek, içecek ve diğer şeyler demektir.
İbn Mes'ûd rivâyet eder: ” İyi ya da kötü hiçbir nefis yoktur ki, ölüm onun için hayırlı olmasın. İyiler için Allahü teâlâ: 'Allah katında olanlar, iyiler için daha hayırlıdır' (Âl-i İmrân: 198) buyurur. Kötüler içinse Allahü teâlâ: 'Günahlarını artırsınlar diye, onlara mühlet veriyoruz' (Âl-i -İmrân: 178) buyurmaktadır."
Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) rivâyet ediyor: ”Geldim ve gördüm ki, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) odada bir hasır üzerinde yatıyor. Hasırla arasında bir şey yok. Başının altında lif dolgu bir yastık ve başı yanında tabaklanmış bir deri parçası asılı. Hasırın, yan tarafında iz yaptığını görünce ağladım. Rasûlüllah: 'Seni ağlatan ne?' diye sordu. Ben de: 'Ey Allah'ın Rasûlü! Kisra ve Kay ser'in her türlü rahatı yerinde. Sen ise, Allah Rasûlü'sün ve hasır üzerinde uyuyorsun' dedim. Bunun üzerine O: 'Dünya onların, âhiret ise bizim olsun istemez misin? O toplumun iyilikleri, acele olarak dünyada verildi. Bizim topluluğumuzun güzellikleri ise, âhiret hayatımıza ertelendi' buyurdu."
İbn Abbas diyor ki: ”Kıyamet gününde dünya; mavi gözlü, saçına ak düşmüş, dişleri ortaya çıkmış bir kocakarı vaziyetinde ve çirkin bir yaratık olarak varlıkları seyreder halde getirilir. İnsanlara: 'Bunu tanıyor musunuz?' diye sorulur. Onlar da: 'Bunu tanımaktan Allah'a sığınırız'derler. Denir ki: 'Bu üzerindeyken caka sattığınız dünyadır. Bunun için birbirinize kiiserdiniz, bunun için birbirinizi kıskanırdınız ve birbirinize öfkelenirdiniz.' Daha sonra da, cehenneme atılır ve: 'Nerede benim dostlarını, bana tâbi olanlar?' diye bağırmaya başlar. Allahü teâlâ da: 'Onun adamlarını ona verin!' buyurur."
Hazret-i Âişe (radıyallahü anh) anlatır: ”Hazret-i Peygamber'i, açlıktan bitkin bir halde ve karnına taş bağlamış durumda görünce ağladım ve şunu sordum: 4 Ey Allah'ın Rasûlü! Allah'tan yemek istemiyor musun ki seni yedirsin?' Bunun üzerine O: 'Ey Aişe! Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, ben Allah'tan istesem, dünyadaki bütün dağları altın yapar ve onları yeryüzünde istediğim tarafa çekerim. Fakat ben, dünyanın açlığını tokluğuna, fakirliğini zenginliğine ve üzüntüsünü de neşesine tercih ettim. Ey Aişe! Ne Muhammed'e, ne de onun âline (akrabalarına) dünya gerekmez' buyurdu."
Akıllı insan, dünyadan ve dünyadakilerden sakınarak ahirete ve cennete rağbet etmelidir. Hatta Allah'a kavuşma derecesine yükselmelidir.
Ebû Yezîd Bestâmî diyor ki: ”Allah kulları içerisinde bir kul vardır. Muhabbetullah (Allah sevgisi) ona öyle işlemiş ki; cennet, bütün güzellikleriyle kendisine verilse, cehennemliklerin cehennemden kaçtığı gibi, o da kaçar. Allah'tan başkasına gönül vermez."
Âl-i İmran 3:199
Kitap ehlinden öyleleri vardır ki, Allah'a inanırlar, size indirilene yani Kur'fin'a
inanırlar ve kendilerine indirilene de iki kitaba da
Allah'tan azabından dolayı
korkarak ve sevabım umarak
inanırlar.
Bu âyet, aslen Yahudî olup, daha sonra Müslüman olan Abdullah b.
Selâm ve arkadaşları hakkında nazil olmuştur. Habeşistan kralı Necâşi hakkında nazil olmuş diyenler de vardır. Ayetin inmesine zemin hazırlayan Necaşi olayı şudur: Necâşi öldüğü gün, Cebrail gelip, hemen Hazret-i Peygambere bunu bildirir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de ashabına: ”Çıkın ve sizden uzak bir yerde ölen kardeşiniz için cenaze namazı kılın" diye emir verir. Kendisi de namaz kılar, dört tekbir alır ve onun bağışlanmasını ister. Bunun üzerine münafıklar: ”Şuna bakın, görmediği ve kendi dininden de olmayan Hristiyan Necâşi'nin namazını kılıyor" diyerek tenkitte bulunurlar.183'
Onlar, Tevrat ve İncil'de bulunup, Hazret-i Peygamber'i öven
Allah'ın âyetlerini, az bir değere değişmezler. Onlar, başkanlık ve basit dünya malı uğruna, Allah'ın âyetlerini değiştirmezler.
İşte onların, yani bu güzel vasıflara sahip olanların,
Rabb'leri katında mükâfatlan vardır. Onları onurlandırmak için, kendilerine söz verilmiş bir mükâfat verilecek.
Allah, hesabı çabuk görendir. Allahü teâlâ'nın ilmi her şeyi kapsadığı için, hiçbir şeye ve hiçbir yazı ve yazıcıya ihtiyacı olmadan, insanların hesabını çabucak görecektir. Bundan maksat, iyi kullar, kendilerine söz verilen mükâfata, çabucak ulaşacaktır. Hesap çabuk olunca, cezanın da çabuk olacağından kuşku yoktur.
Anlatıldığına göre. İbrahim b. Edhem hamama girmek ister. Hamamcı bunu engeller ve: ”Buraya ücretsiz girilmez" der. İbrahim de ağlar ve: ” Şeytanların evine bedava girmeme izin verilmezken, nebilerin ve sıddıkların evine ücretsiz nasıl girilebilir?" der.
Ne güzel söylenmiş:
Yüksek rütbeler, çalışmakla kazanılır.
Yücelmek isteyen geceleri uykusuz kalmalı.
Yücelik istiyor, fakat geceleri uyuyorsun.
İnci yakalamak isteyen denize dalmalı.
Âl-i İmran 3:200
Ey İman edenler! Allah'a itaate devam ederken karşınıza çıkan her türlü zorluklara, fakirliğe, kıtlığa, hastalığa ve buna benzer diğer belâlara
sabredin. Savaşın zorluklarına göğüs gerip, düşmanlarınıza galip gelmek için
düşmanlarınızdan daha sabırlı olun.
Ayette geçen ”sabredin" ifadesinden sonra, aynı ifade tekrar, fakat bu defa, değişik bir kiple kullanılıyor. Sabretmek çok zor ve güç bir olay olduğu ve diğer şeylerden daha faziletli olduğu için bu ifadeler kullanılmıştır. Sabır, nefsi tutarak, Allah'ın râzı olmadığı şeyleri yapmamaktır. Sabır derece derecedir. Önce ”tasabbur" gelir. Bu, sabretmeye kendisini zorlamak, demektir. Sonra ”musabere" gelir. Bu da, nefsi sabırdan alıkoyan şeye karşı koymayı ifade eder. Bundan sonra ise, sabır sonucu elde ettiğin şeye devam etmek anlamına gelen ”ıstıbar" gelir. Sonra ibret almak, sonra kabullenmek ve en sonunda da sabır gelir. Bu nokta, en son nokta olup, olgunluk noktasıdır. Hiçbir zorlama olmadan kişinin yapacağı şeydir. Alışkanlık kazanılmıştır.
Düşmanları gözetlemek için, atlarınızı gediklere bağlayarak
cihada hazırlıklı bulunun ve kendinizi Allah'a itaat etmeye alıştırın.
Bu konuda Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ” Allahü teâlâmn, kendisiyle hatalarınızı silip, derecelerinizi yükselteceği şeyi haber vereyim mi?" Bunun üzerine orada bulunanlar: ”Haber ver ey Allah'ın Rasûlü!" dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: ”Güç durumlarda güzelce ahdest almak, mescitlere fazla devam etmek, namazdan sonra ikinci bir namazı beklemek. Bu sizin için ribattır. Bu sizin için ribattır (yani cihada hazırlıklı bulunmaktır)" buyurur.(84)
Allah'tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz. Gerçek kurtuluşa ermeniz için, Allah'tan başkasından uzak durup, sadece Allah'tan korkun.
İbrahim b. Edlıenı hakkında şöyle bir olay anlatılır: O, yaya olarak Beytullah'a gidiyormuş. Onu devesi üzerinde gitmekte olan bir arap görür ve: ”Ey Adam, nereye gidiyorsun?" diye sorar. O da: ”Beytullah'a" diye cevap verince, arap der ki: ”Peki binitsiz, yaya olarak oraya nasıl varacaksın?" İbrahim Edhem: ”Benim birçok bineğim var" der. ”Nedir onlar?" sorusuna ise, şu cevabı verir: ”Bana bir belâ gelince, sabır bineğine binerim. Nimet gelince, şükür bineğine binerim. Bana Allah'ın hükmü gelince, rızâ bineğine binerim. Nefsim beni bir şeye çağırdığı zaman da, anlarım ki, ömrümün çoğu gidip, azı kaldı." Arap der ki: ”Sen bineklisin, ben ise yayayım. Yürü, Allah selâmet versin!"
Ömür boyu mücahede ile uğraşmak gerekir ki, nefse yerleşen kötü huyların kökü kazınabilsin, sabır ve diğer güzel huylarla yer değiştirsin. Bu mücâhedenin tipik örneği ise, ”murabata", yani hudutlarda nöbet tutmaktır.
Sâlihlerden bir adam, her gece bir hatim yapar ve ibadette bulunurmuş. Ona: ”Kendini çok yoruyor ve nefsine azap ediyorsun" demişler. Adam: ”Dünyanın ömrü ne kadardır?" diye somuş. Denilmiş ki: ”Yedi bin yıl."“Kıyamet gününün miktarı ne kadardır?" diye sorunca da, ”elli bin senedir" cevabını alır. Bunun üzerine sâlih adam der ki: ”Kişiye, dünyanın ömrü kadar ömür verilse bile, bu uzun kıyamet günü için onu ibadetle geçirmesi gerekir. Çünkü bu, ona oranla daha kolaydır."
Allahü teâlâ bizi, kendisine itaatte ve rızâsında başarıya ulaştırıp, bizleri murabıt ve mücahid kulları zümresine dahil etsin. O, duâları işitendir.