Muhtasar Rûhu'l-Beyân Tefsiri (Türkçe) — Enam 6:1 – A'raf 7:206
İçindekiler
- Enam 6:1
- Enam 6:2
- Enam 6:3
- Enam 6:4
- Enam 6:5
- Enam 6:6
- Enam 6:7
- Enam 6:8
- Enam 6:9
- Enam 6:10
- Enam 6:11
- Enam 6:12
- Enam 6:13
- Enam 6:14
- Enam 6:15
- Enam 6:16
- Enam 6:17
- Enam 6:18
- Enam 6:19
- Enam 6:20
- Enam 6:21
- Enam 6:22
- Enam 6:23
- Enam 6:24
- Enam 6:25
- Enam 6:26
- Enam 6:27
- Enam 6:28
- Enam 6:29
- Enam 6:30
- Enam 6:31
- Enam 6:32
- Enam 6:33
- Enam 6:34
- Enam 6:35
- Enam 6:36
- Enam 6:37
- Enam 6:38
- Enam 6:39
- Enam 6:40
- Enam 6:41
- Enam 6:42
- Enam 6:43
- Enam 6:44
- Enam 6:45
- Enam 6:46
- Enam 6:47
- Enam 6:48
- Enam 6:49
- Enam 6:50
- Enam 6:51
- Enam 6:52
- Enam 6:53
- Enam 6:54
- Enam 6:55
- Enam 6:56
- Enam 6:57
- Enam 6:58
- Enam 6:59
- Enam 6:60
- Enam 6:61
- Enam 6:62
- Enam 6:63
- Enam 6:64
- Enam 6:65
- Enam 6:66
- Enam 6:67
- Enam 6:68
- Enam 6:69
- Enam 6:70
- Enam 6:71
- Enam 6:72
- Enam 6:73
- Enam 6:74
- Enam 6:75
- Enam 6:76
- Enam 6:77
- Enam 6:78
- Enam 6:79
- Enam 6:80
- Enam 6:81
- Enam 6:82
- Enam 6:83
- Enam 6:84
- Enam 6:85
- Enam 6:86
- Enam 6:87
- Enam 6:88
- Enam 6:89
- Enam 6:90
- Enam 6:91
- Enam 6:92
- Enam 6:93
- Enam 6:94
- Enam 6:95
- Enam 6:96
- Enam 6:97
- Enam 6:98
- Enam 6:99
- Enam 6:100
- Enam 6:101
- Enam 6:102
- Enam 6:103
- Enam 6:104
- Enam 6:105
- Enam 6:106
- Enam 6:107
- Enam 6:108
- Enam 6:109
- Enam 6:110
- Enam 6:111
- Enam 6:112
- Enam 6:113
- Enam 6:114
- Enam 6:115
- Enam 6:116
- Enam 6:117
- Enam 6:118
- Enam 6:119
- Enam 6:120
- Enam 6:121
- Enam 6:122
- Enam 6:123
- Enam 6:124
- Enam 6:125
- Enam 6:126
- Enam 6:127
- Enam 6:128
- Enam 6:129
- Enam 6:130
- Enam 6:131
- Enam 6:132
- Enam 6:133
- Enam 6:134
- Enam 6:135
- Enam 6:136
- Enam 6:137
- Enam 6:138
- Enam 6:139
- Enam 6:140
- Enam 6:141
- Enam 6:142
- Enam 6:143
- Enam 6:144
- Enam 6:145
- Enam 6:146
- Enam 6:147
- Enam 6:148
- Enam 6:149
- Enam 6:150
- Enam 6:151
- Enam 6:152
- Enam 6:153
- Enam 6:154
- Enam 6:155
- Enam 6:156
- Enam 6:157
- Enam 6:158
- Enam 6:159
- Enam 6:160
- Enam 6:161
- Enam 6:162
- Enam 6:163
- Enam 6:164
- Enam 6:165
- A'raf 7:1
- A'raf 7:2
- A'raf 7:3
- A'raf 7:4
- A'raf 7:5
- A'raf 7:6
- A'raf 7:7
- A'raf 7:8
- A'raf 7:9
- A'raf 7:10
- A'raf 7:11
- A'raf 7:12
- A'raf 7:13
- A'raf 7:14
- A'raf 7:15
- A'raf 7:16
- A'raf 7:17
- A'raf 7:18
- A'raf 7:19
- A'raf 7:20
- A'raf 7:21
- A'raf 7:22
- A'raf 7:23
- A'raf 7:24
- A'raf 7:25
- A'raf 7:26
- A'raf 7:27
- A'raf 7:28
- A'raf 7:29
- A'raf 7:30
- A'raf 7:31
- A'raf 7:32
- A'raf 7:33
- A'raf 7:34
- A'raf 7:35
- A'raf 7:36
- A'raf 7:37
- A'raf 7:38
- A'raf 7:39
- A'raf 7:40
- A'raf 7:41
- A'raf 7:42
- A'raf 7:43
- A'raf 7:44
- A'raf 7:45
- A'raf 7:46
- A'raf 7:47
- A'raf 7:48
- A'raf 7:49
- A'raf 7:50
- A'raf 7:51
- A'raf 7:52
- A'raf 7:53
- A'raf 7:54
- A'raf 7:55
- A'raf 7:56
- A'raf 7:57
- A'raf 7:58
- A'raf 7:59
- A'raf 7:60
- A'raf 7:61
- A'raf 7:62
- A'raf 7:63
- A'raf 7:64
- A'raf 7:65
- A'raf 7:66
- A'raf 7:67
- A'raf 7:68
- A'raf 7:69
- A'raf 7:70
- A'raf 7:71
- A'raf 7:72
- A'raf 7:73
- A'raf 7:74
- A'raf 7:75
- A'raf 7:76
- A'raf 7:77
- A'raf 7:78
- A'raf 7:79
- A'raf 7:80
- A'raf 7:81
- A'raf 7:82
- A'raf 7:83
- A'raf 7:84
- A'raf 7:85
- A'raf 7:86
- A'raf 7:87
- A'raf 7:88
- A'raf 7:89
- A'raf 7:90
- A'raf 7:91
- A'raf 7:92
- A'raf 7:93
- A'raf 7:94
- A'raf 7:95
- A'raf 7:96
- A'raf 7:97
- A'raf 7:98
- A'raf 7:99
- A'raf 7:100
- A'raf 7:101
- A'raf 7:102
- A'raf 7:103
- A'raf 7:104
- A'raf 7:105
- A'raf 7:106
- A'raf 7:107
- A'raf 7:108
- A'raf 7:109
- A'raf 7:110
- A'raf 7:111
- A'raf 7:112
- A'raf 7:113
- A'raf 7:114
- A'raf 7:115
- A'raf 7:116
- A'raf 7:117
- A'raf 7:118
- A'raf 7:119
- A'raf 7:120
- A'raf 7:121
- A'raf 7:122
- A'raf 7:123
- A'raf 7:124
- A'raf 7:125
- A'raf 7:126
- A'raf 7:127
- A'raf 7:128
- A'raf 7:129
- A'raf 7:130
- A'raf 7:131
- A'raf 7:132
- A'raf 7:133
- A'raf 7:134
- A'raf 7:135
- A'raf 7:136
- A'raf 7:137
- A'raf 7:138
- A'raf 7:139
- A'raf 7:140
- A'raf 7:141
- A'raf 7:142
- A'raf 7:143
- A'raf 7:144
- A'raf 7:145
- A'raf 7:146
- A'raf 7:147
- A'raf 7:148
- A'raf 7:149
- A'raf 7:150
- A'raf 7:151
- A'raf 7:152
- A'raf 7:153
- A'raf 7:154
- A'raf 7:155
- A'raf 7:156
- A'raf 7:157
- A'raf 7:158
- A'raf 7:159
- A'raf 7:160
- A'raf 7:161
- A'raf 7:162
- A'raf 7:163
- A'raf 7:164
- A'raf 7:165
- A'raf 7:166
- A'raf 7:167
- A'raf 7:168
- A'raf 7:169
- A'raf 7:170
- A'raf 7:171
- A'raf 7:172
- A'raf 7:173
- A'raf 7:174
- A'raf 7:175
- A'raf 7:176
- A'raf 7:177
- A'raf 7:178
- A'raf 7:179
- A'raf 7:180
- A'raf 7:181
- A'raf 7:182
- A'raf 7:183
- A'raf 7:184
- A'raf 7:185
- A'raf 7:186
- A'raf 7:187
- A'raf 7:188
- A'raf 7:189
- A'raf 7:190
- A'raf 7:191
- A'raf 7:192
- A'raf 7:193
- A'raf 7:194
- A'raf 7:195
- A'raf 7:196
- A'raf 7:197
- A'raf 7:198
- A'raf 7:199
- A'raf 7:200
- A'raf 7:201
- A'raf 7:202
- A'raf 7:203
- A'raf 7:204
- A'raf 7:205
- A'raf 7:206
Enam 6:1
EN'ÂM SÛRESİ
Mekke devrinde nazil olmuştur. 165 âyettir.
Enam Sûresi; bir gece Mekke'de yetmişbin melek eşliğinde bir defada inmiştir. Yeryüzünü, doğudan batıya, her taraftan kuşatan bu melekler, dünyayı tesbih, tahmid ve temcid nidalarıyla doldurdular; neredeyse yeryüzü sarsılmak üzereydi. Bu durumda Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Bu yüce Rabbim her türlü noksanlıktan münezzehtir! Yüce Rabbim her türlü noksanlıktan münezzehtir!" deyip secdeye kapandı.
Hamd, gökleri içindeki güneş, ay ve yıldızlarla beraber
ve yeri içindeki kara, deniz, ova, dağ bitki ve ağaçlarla birlikte
yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden, yok iken meydana getiren
Allah'a mahsustur. Âyetin ilk kelimesi olan ”el-hamd"ın başındaki ”el-" takısı, genellik ifade eden belirleme edatıdır; ”lillah" deki ”Lâm" ise aitlik edatıdır. Buna göre bu ifadenin açıklaması şu olur: Dünya ve âhirette, göklerde ve yerde bulunan herkesin ve her şeyin yaptığı her türlü hamd, Allah'a mahsustur ve Ona aittir. Çünkü, hamdetme yeteneğini onlara veren O'dur. Güçleri ve kabiliyetleri oranında, O'nun nimetlerine karşı hamdetmeyi, kendilerine nasip eden de O'dur. Şu halde, gerçek anlamıyla, O'nun dışında iyilik yapmayı seven ve hamdedilmeyi hak eden hiç kimse yoktur.
Hamdin, ilâhî sıfatları kendinde toplayan ”Allah" ismine, özellikle ait kılınmasının sebebi, kendi zatında hamdedilmeyi hak ettiğine işaret etmek içindir. Yani kendisine hamdeden birileri olsun veya olmasın, sonuç değişmez; O, her zaman hamdedilmeye lâyıktır.
Bağavî der ki: ”Burada Allah'ın kendi kendisine hamdetmesi, kullarına bu olayı öğretmek içindir. Yani, 'O'na hamdediniz' demektir."
Yukarıda özellikle göklerden ve yerden söz edilmesinin sebebi, kulların görebildikleri en büyük yaratık oluşlarından dolayıdır. Bunlarda gerçekten büyiik ibret ve yararlar vardır. Yerler de gökler gibi görkemli olduğu halde - yerin değil de- sadece göklerin çoğul olarak anılması, değişik etki ve fonksiyonları olan farklı tabakalara sahip oluşundandır. Nitekim her iki semâ arasındaki uzaklığın beşyüz yıllık bir mesafe olduğu söylenmiştir. Öte yandan - aydınlık değil de- ”karanlıklar" deyimi de çoğul olarak kullanılmıştır. Nitekim bu konuda Haddâdî şu gerekçeyi ileri sürer: ”Nur yayılıp başka tarafa gider. Fakat karanlık öyle değil."
Rivayet edildiğine göre bu âyet, ”Nurun yaratıcısı Allah, karanlıklarınki ise şeytandır" diyen mecûsîleri yalanlamak üzere inmiştir.
Böyleyken, kâfirler hâlâ Rablerine (başkalarını) eşit sayıyorlar.
"Böyleyken" deyimi, bunca evrensel delillerle çürütülen şirkin imkânsızlığım vurguluyor. ”Eşit saymak" da, aynı konumda görmek, aynı değeri vermek anlamına gelir. İki şeyi eşitlemek, onları denk tutmak demektir. Buna göre âyetin toplu anlamı şöyle olur: Kendisine özgü üstün özellikleri dolayısıyla yalnızca yüce Allah (celle celalühü), hamdedilmeye ve kulluk yapılmaya lâyıktır. Söz konusu özellikler, yalnızca O'nun hamdedilip ibadet edilmesini gerektirir. Hamd ve ibadet de nimetlere karşı şükretmenin başlıca amacıdır. Öte yandan O'nun dışındaki her şey O'nun sanatının eseridir. O'nun dışında hamdedilmeyi hak eden başka bir kimse yoktur.
Nakledildiğine göre, Yemen fakihlerinden bir grup, ârif-i billah olan Şeyh Ebul Gays b. Cemil'e geldiler. Amaçları, kendisini imtihan etmekti. Kendisine yaklaştıklarında onlara şöyle seslendi: ”Ey kulumun kulları hoş geldiniz!..." Onlar, bu ifadeyi çok yadırgayıp büyüttüler. Durumu, iki tarikatın şeyhi ve iki grubun lideri olan İsmail b. Muhammed el-Hadremî'ye haber verip adı geçen Şeyh Ebul Gays'ın kendilerine söylediği şeyleri anlattılar. Bunun üzerine Şeyh İsmail güldü ve dedi ki: ”Şeyh Ebul Gays doğru söylemiştir. Çünkü siz, hevânızın kullarısınız; o ise, hevayı kendi kulıı haline getirmiştir."
Enam 6:2
Sizi başlangıçta
çamurdan yani su karıştırılmış bir topraktan
yaratan, sonra herbirinizin ölümü için
size bir ecel takdir eden O'dur.
Evet, insanoğlunun ilk maddesi topraktır. Çünkü insanlığın babası olan Adem (aleyhisselâm) ilk kez topraktan yaratılmış ve sonra soyu kendisinden türemiştir.
Allah, Hazret-i Âdem'i topraktan yarattı. Önce onu çamur yapıp sertleşmeye terketti, yani değişikliğe uğrayıp siyahlaşıncaya kadar bir kenara bıraktı. Sonra onu yaratıp şekil verdi ve ateşte pişirilmiş bir hâle gelinceye kadar bıraktı. Vurulduğunda ses çıkaracak kadar sertleştikten sonra ona kendi ruhundan üfürdü. Topraktan yaratmasının hikmeti ise, toprağın miitevâzi ve fedakâr bir konumda bulunduğundandır. Tevâzunun sonu ise yükselmektir ve kararlılıktır. Bu yüzden ”yüce Allah, kendi rızâsı için tevâzu göstereni yüceltir" denilmiştir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de hep: ”Allah'ım, beni mütevâzi olarak yaşat ve mütevâzi olarak ruhumu al" şeklinde duâ ederdi.
Öte yandan her canlı için Allah tarafından belirlenen bir yaşama, sonra da ölme süresi vardır. Her birisi için, kendisine özgü bir zaman tanımıştır. Bu zaman dolduktan sonra mutlaka ölecek, ilâhi hüküm gerçekleşecektir.
Yeniden dirilmeniz için
tayin edilen bir ecel de O'nun kalındadır. Bu ecel O'nun ilminin sınırları içerisindedir. Bunun değişmesi ya da herhangi bir kimse tarafından engellenmesi söz konusu değildir. Hiç kimse bu vaktin ne zaman geleceğini bilemez. İnsanların eceli ise, genelde ölüm belirtilerinin meydana çıkması durumunda, ya da insanın yaşadığı süreyle orantılı olarak düşünüldüğünde yaklaşık olarak tahmin edilebilir. Kısacası, ecel her canlının sonu için tayin edilen bir vakittir. Bu vakit gelip çatmadan önce hiç kimsenin bilmesi, ya da müdahele etmesi söz konusu değildir. Nitekim yüce Allah'ın: ”Hiçbir ümmet kendisi için takdir edilen zamanı, ne öne alabilir ne de geciktirebilir." (Mü'minûn: 43) şeklindeki âyeti de bunu ifade eder.
Sonra bir de şüphe ediyorsunuz. Sizi ve sizin aslınızı yaratıp süreniz doluncaya kadar sizi yaşatanın Allah olduğu ispatlandıktan sonra, yeniden dirilme konusunda şüpheye düşmeniz yersizdir. Bu tutumunuzun hiçbir haklı gerekçesi yoktur. İlk defa maddeleri yaratıp, onları bir araya getiren ve ilk kez onlara bir hayat verip herbirisini belli bir süre yaşatan yaratıcının ikinci defa bu maddeleri bir araya getirip diriltmesi daha da basittir. Buradaki ”şüphe" kelimesi, ”mirye" kökünden alınarak kullanılmıştır. Aslında ”mirye", şüphe ile artan tereddüt demektir. Hatta Araplar, sağmak amacıyla sütünü artırmak için memesini ovaladım anlamında: Deveyi miryeledim, derler... ”Ölüp, toprak ve kemik olduğumuz zaman mı, tekrar dirileceğiz" (Mü'minûn: 82; Saffat: 16; Vakıa: 47) âyetlerinden de anlaşıldığı gibi tekrar dirilme olayına şüpheyle bakmaları dolayısıyla ”şüphecilikle" damgalanmaları iddialarının son derece temelsiz, tutarsız ve gülünç olduğunu vurgulamak içindir.
Enam 6:3
O, göklerde ve yerde tek Allah'tır. O'ndan başka ibadet edilmeye lâyık hiç kimse yoktur. Göklerde ve yerde ibadet edilmeye lâyık olanın O olması, göklerde ve yerde maddî olarak bir yer işgal etmesini gerektirmez. Çünkü Allah (celle celalühü), zaman ve mekândan münezzehtir.
O sizin gizlinizi de açığınızı da ve ne kazandığınızı da bilir. Gizli ya da açık söylediğiniz her şeyi bildiği gibi, bir yarar sağlamak ya da bir zararın önüne geçmek amacıyla yaptığınız şeyleri de bilir. Gizlice kalblerinizden geçirdiğiniz ya da organlarınızla ortaya koyduğunuz gizli ve açık ne varsa O'nun malûmudur. Dolayısıyla yaptıklarınızdan dolayı sizi sorguya çekecektir. İyiliklerinize karşı sizi mükâfatlandıracak, kötülüklerine karşı da cezalandıracaktır.
Enam 6:4
Onlara, Rablerinin âyetlerinden hiçbir âyet gelmez ki, ondan yüz çevirmiş olmasınlar. Buradaki ”âyetlerden" amaç ya inen Kur'an âyetleridir ki, o zaman ”gelme", ”inme" anlamındadır ve açıklaması şöyledir: Mekke müşrikleri kendilerine inen tüm Kur'an âyetlerinden yüz çevirirler ve onlara iltifat etmezler. Ya da bunlardan amaç, mûcizeleri ve olağanüstü sanatları kuşatan evrensel delillerdir. Bu durumda onların ”getirilmeleri", insanlara ”görülmeleri" anlamına gelir ve açıklaması şöyle olur: Allah'ın birliğine delil olan ve kendilerine görünen tüm mûcizeleri inkâr edip görmezden gelirler. Kendilerini o mûcize ve delillerin yaratıcısına iman ettirecek sağlıklı bir bakışla söz konusu mûcize ve delillere bakmazlar.
Enam 6:5
Hak, kendilerine gelince onu yalanladılar. Kuranın tüm âyetlerinden yüz çevirdiler. Sergiledikleri davranışın son derece çirkin olması dolayısıyla burada Kur'an-ı Kerim, ”hak" sözcüğüyle ifade edilmiştir. Çiinkü hakkın yalanlanması hiç kimseden beklenmeyen bir olaydır.
Alaya aldıkları şeyin haberleri yakında kendilerine gelecektir.
Burada ”haberler" diye ifade ettiğimiz ”enba"' kelimesi, çok büyük ve önemli haber anlamına gelen ”nebe"' kelimesinin çoğuludur. Bu âyette yakında geleceğine işaret edilen önemli haberler ise, bu dünyada çarptırılacakları acıklı azaptır. Yani, âyetlerle alay etmenin, kendilerine neye mâl olduğunu pek yakında anlayacaklardır. Nitekim yüce Allah, Bedir gününde hepsini kılıçtan geçirtmiş ve öldürmüştür.
Enam 6:6
Kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettiğimizi görmediler mi? Yani Mekke Halkı, kendilerinden önce yaratılan veya kendi dönemlerinden önce yaşayan pek çok insanları yok ettiğimizi duymadılar mı?
Yukarıda, yalanlama, alay etme ve yüz çevirme gibi suçlarının çirkinliğine dikkat çekildikten sonra, ardından öğüt ve ibret alacakları bir misâle yer verilmiş; başka bir deyişle, ibret almaları amacıyla geçmiş nesillerin durumlarına dikkat çekilmiştir. Geçmiş olayların doğruluğunu pekiştirmek için de azarlayıcı soru yöntemine başvurulmuştur. Bu olaylardan kesinlikle haberdar olmaları gerektiğini vurgulamak için de ”görmediler mi?" biçiminde bir soru yöneltilmiştir. Yani, eskilerin izlerini görmediler mi? Onlarla ilgili haberleri duymadılar mı?..
Âyette ”nice nesiller" ifadesinin yerinde nice karn'lar yani asırlar tabiri kullanılmıştır. Bunun sebebi sözkonusu nesillerin adı geçen asırların belli bir döneminde yaşadıkları içindir. Yani asırdan maksat, o asrın belli bir kesitinde yaşayan nesillerdir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: ”Asırların en hayırlısı benim asrımdır" sözündeki asır da bu anlamda kullanılmıştır. Başka bir görüşe göre de karn ya da asır seksen veya yüz yıllık bir zaman diliminden ibarettir. Bu durumda isim tamlamasındaki muzâf zikredilmemiş olur. O zaman ”asırlardan nicelerini..." demek, ”asrın insanlarından nicelerini..." demek olur.
Şimdi de önceki nesillerin nasıl helak edildiklerinin ayrıntılı olarak açıklamasına geçilerek şöyle deniyor:
Yeryüzünde size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik. Çok güçlü bir şekilde onları dünyaya yerleştirmiş, size vermediğimiz imkânları ve serveti onlara vermiştik.
Onlara gökten bol bol yağmur indirmiş, altlarından ırmaklar akıtmıştık. Ağaç} konak ve saraylarının altından ırmaklar akıtmıştık. Âyette geçen ”midrâr" ifadesi, suyun çok akması, yağmurun bol olması demektir. Nitekim, midrâr olan bir yağmur veya bulut demek; ihtiyaç ânında, ihtiyaca göre bolca su veren} demektir. Yani Ey Mekke Halkı! Biz, iri yapıldıkta, uzun ömürlülükte ve geniş mâli imkâna sahip olunma konusunda size vermediğimiz çok şeyleri onlara vermiştik} ancak yine de nankörlük ve isyanda bulundular...
Evet, onlara bol imkânlar vermiştik
fakat onları günahlarından dolayı helâk ettik. Her birisini kendi günahıyla cezalandırdık. Sahip oldukları onca servet ve imkân, onlara herhangi bir yarar sağlayamadı. Dolayısıyla aynı azap sizin de başınıza gelebilir.
Ve kendilerinden sonra başka bir nesil varettik. Helâk ettiğimiz her neslin arkasından, yerine başka bir nesil koyduk. Kuşkusuz bu da yüce Allah'ın gücünün sınırsızlığını gösterir. Çünkü O'nun otoritesi son derece geniş kapsamlıdır. Helâk edilen nesillerin ortadan kalkması O'nun mülkünden herhangi bir şey eksiltmez. Nitekim helâk ettiği her neslin yerine yenisini koyar ve ülkeleri yeniden onunla imâr ettirir, prensip olarak yüce Allah, zâlim ve inkâra milletlere belli bir süre tanır, daha sonra ortadan kaldırır ve yerlerine herşeyi ölçülü ve dengeli yapan âdil insanlar koyar.
Enam 6:7
Rivayet edildiğine göre, bir kısım müşriklerin Hazret-i Peygambere: Bize Allah tarafından bir kitap getirmediğin sürece sana inanmayacağız. Ayrıca o kitap eşliğinde de dört melek gelecek söz konusu kitabın Allah tarafından gönderildiğine ve senin Allah'ın Rasûlü olduğuna tanıklık edecek; ancak o zaman iman ederiz" demeleri üzerine yüce Allah (celle celalühü) şu âyeti indirdi:
Ey Rasûlüm Muhammed!
Sana kâğıtta yazılı bir kitap indirmiş olsak da hiçbir kuşkulan kalamayacak şekilde gözleriyle gördükten sonra
ona elleriyle dokıınsalardı, yine de o kâfirler ortada görünen hakka karşı inatla:
'Muhakkak ki bu, apaçık bir sihirdir' derlerdi. Burada özellikle elleriyle dokunmalarından söz edilmesi, dokunma olayında bir taklit, aldatma bahane ve hile olamayacağını vurgulamak içindir. Meselâ, bu durumda: ”Gözlerimiz kapandı" gibi bir mazeret ileri sünneleri mümkün değildir. Kısacası, gözün aklanabildiği yerde ”dokunmanın" aldanmıyacağı vurgulanmıştır. Öte yandan dokunma denince ”el" akla geldiği, yani genelde ”el ile" dokunulduğu halde, özellikle ”elleriyle dokıınsalardı" denmesinin sebebi ise, başka ihtimalleri ortadan kaldırmak, yorumların önünü kesmek ve tiim bahaneleri geçersiz kılmak içindir.
Enam 6:8
'Ona bir melek indirilseydi ya' dediler. İndirilsin de görelim, inip onun peygamber olduğunu bize söylesin bakalım.
Eğer bir melek indirmiş olsaydık iş bitmiş olurdu. Onların istekleri doğrultusunda asıl görünümünde bir melek indirseydik, her şey biterdi; olan olur, toptan helak olurlardı. Aynca, ürkütücü bir görünüme sahip olduğu için, insanların onu görüp bakmaya güçleri yetmezdi, dolayısıyla hepsi yok olurdu.
Sonra onlara artık
hiç mühlet verilmezdi. Hatta göz açıp kapayana kadar bile, kendilerine ondan sonra süre tanınması sözkonusu olmazdı.
Enam 6:9
Eğer peygamberi melekten yapsaydık, onu insan sûretinde kılardık. İnsanların, melekleri aslî şekilleriyle görebilmeleri mümkün olmadığı için, böyle bir durumda yine melekten gönderdiğimiz o peygamberi insan sûretinde gönderirdik. Çünkü insanoğlunun, melekleri aslî şekilde görmeleri mümkün değildir. Peygamberleri insandan gönderdiğimiz durumda
Onları yine de düştükleri şüpheye düşürürdük. Ona da sen melek değil, insansın derlerdi.
Enam 6:10
Senden önceki peygamberler ile de alay edilmişti. Bu, Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) kavminden gördüğü hakaretlere karşılık bir ilâhî tesellidir. Yani, Ey Rasûlüm Muhammed! Allah'a yemin olsun ki, senden önceki pek çok peygamberle de alay edilmişti.
Onlarla alay edenleri, alay konusu ettikleri şey çepeçevre kuşatıverdi. Peygamberlerle alay ettiklerinden dolayı yüce Allah onları helâk etti.
Enam 6:11
De ki: 'Yeryüzünde dolaşın. Eski milletlerin başına gelen felâketleri görmek ve tanımak için gezin.
Sonra da yalanlayanların âkı beti nasıl olurmuş bir görün.' Yerle bir edilişlerini bir düşünün. ”Akıbet," işinı varış noktası ve sonucu demektir. Kuşkusuz alay etme meselesi, şımarık insanların, tarih boyunca her zaman ve her yerde din davetçilerine karşı başvurdukları bir silahtır; sergiledikleri bir tutumdur.
Rivayet edildiğine göre bir gün Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mescid-i Haram'da Bilâl, Suhayb ve Ammar gibi bir kısım fakir Müslümanlarla beraber oturuyordu. O sırada bir grup Kureyş'in ileri gelenleri ile birlikte Ebû Cehil oradan geçti ve fakir Müslümanları göstererek: ”Muhammed, bunların cennetin efendileri olacaklarını iddia ediyor öyle mi?" dedi ve onlarla alay etti. O da yaptığı alayın cezasını Bedir gününde gördü. Allah, ona yapacağını yaptı. Kuşkusuz bu, basiret sahipleri için büyük bir ibret noktasıdır.
Enam 6:12
De ki: 'Göklerde ve yerde olanlar kimindir?' De ki: 'Allah'ındır.' Bu, Mekke halkını tüm yaratıkların Allah'a ait olduğuna inanmaya zorlayan bir ifadedir. Herşeyin idare, mülkiyet ve tasarruf bakımından Allah'a ait olduğuna Mekke halkını iman etme durumunda bırakır. Bu durumun böyle olduğu, hiç kimse tarafından inkâr edilemiyecek kadar ortada iken ey Mekke halkı! Sizin de bunu kabul etmekten başka bir seçeneğiniz var mıdır? Başka bir deyimle, bu apaçık durumu inkâr etmeniz mümkün müdür? Bu, hemen cevaplandırılması gereken bir somdur.
O, merhamet etmeyi üzerine almıştır. Bu, yüce Allah'ın kullarına son derece merhametli olduğunu ve onları cezalandırmada acele etmediğini vurgulayan bağımsız bir cümledir. Merhameti üzerine almasının anlamı ise, bir lütuf ve ihsan olarak, kullarına merhamet etmeyi kendisine gerekli kılmıştır, demektir. Lütuf ve ihsan dışında yüce Allah'ın gerçek anlamıyla herhangi bir şeyi yapma zonanda olması gibi bir durum düşünülemez.
Muhakkak ki O, sizi kendisinde şüphe olmayan kıyamet gününde toplayacaktır. Allah'a yemin olsun ki, O sizi, kıyamet gününde bir araya toplamak üzere kabirlerde toplayacaktır. Zamanı geldiğinde şirkiniz ve diğer günahlarınız için sizi cezalandıracaktır. Sermayeleri olan sağlıklı akıllarını yitirip
hüsrana düşenler, inanmazlar. Duygu, vehim ve isteklerine uydukları ve taklide daldıkları için küfürde ısrarlı olurlar, imâna yanaşmazlar, rahmetin özel dairesinden çıkarlar.
Kâdî der ki: ”Yukarıda geçen rahmetten amaç, dünya ve âhireti kuşatan rahmettir. Yüce Allah'ı tanımak, delil ve hüküm koymanın ve kitap indirmenin sadece O'nun tarafından gerçekleştirildiğini bilmek de bu anlamda ilâhî rahmetin kapsamına girer."
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: ”Yüce Allah rahmet'i yüz parça olarak yaratmış; doksandokuzuna kendi katında bırakıp bir tanesini yeryüzüne indirmiştir, iste yaratıkların, karşılıklı merhametleşmelerinin kaynağı, ilâhı rahmetin bu parçasıdır. Bu yüzden hayvan bile yavrusuna isabet eder korkusuyla ayağını kaldırır." Bu bile, Müslümanlar için ne kadar büyük bir müjde ve ümidin sözkonusu olduğunu gösterir. Çünkü, bir tanecik rahmet parçasından görünen ve görünmeyen bunca nimet meydana geldiğine göre, âhiretteki yüz parçanın tamamından meydana gelecek durumu artık düşünün!...
Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) diyor ki: ”Bir gün Hazret-i Peygamber'e bir grup esir getirildi. Aralarından bir kadın göğüslerini tutmuş koşuyordu. Bir ara ganimetler arasında bir çocuğa rastladı. Alıp bağrına bastı, göğsüne yapıştınp emzirmeye başladı. Bu sırada Hazret-i Peygamber bize dönüp dedi ki: 'Bu kadının kendi eliyle çocuğunu ateşe atacağına ihtimal verir misiniz?' Biz: 'Hayır, biz atmayacağı inancındayız' dedik. Bu defa Hazret-i Peygamber buyurdu ki: 'İşte yüce Allah'ın kendi kullarına olan merhameti bu kadının çocuğuna olan merhametinden daha fazladır.'"
Allah'ım! Alnımızın terlediği, inlemelerimizin çoğaldığı, dostlarımızın üzerimize ağladığı ve doktorun bizden ümit kestiği anda sen bize merhamet et! Allah'ım! Toprağın bizi örttüğü, dostların bizimle vedalaştığı, nimetlerin bizi terkettiği ve ruhumuzun bizden kesildiği saatte sen bize acı!... Allah'ım! İsmimizin unutulduğu, vücudumuzun çürüdüğü, kabrimizin silindiği ve defterimizin dürüldüğü zamanda sen bize rahmet eyle! Allah'ım! Sırların ortaya döküldüğü, gönüldekilerin açığa çıktığı, hesap dökümlerinin yapıldığı ve her şeyin ölçülüp biçildiği günde, rahmetini bizden esirgeme! Ey Diri, her şeyi idare eden Rahman ve Rahîm olan Allah'ım! Senin rahmetine sığınıyor ve yardımını diliyoruz!...
Enam 6:13
Gece ve gündüzde barınan her şey O'na aittir. Gece ve gündüzde yer alan ve onlar tarafından kuşatılan her şey Allah'a aittir. Bu yüzden, dilediği takdirde Peygamberine bolca mal-mülk verip onu yaratıkların en zengini haline getirebilir.
O, herşeyi çok iyi işiten ve çok iyi bilendir. O'nun işitmediği, ya da bilmediği hiçbir şey yoktur. Dolayısıyla hiçbir söz, ya da fiilin O'ndan gizli kalması mümkün değildir.
Enam 6:14
Ey Rasûlüm Muhammed! Mekke kâfirlerine
de ki: 'Gökleri ve yeri yaratan, rızıklandıran, fakat rızka ihtiyacı olmayan Allah'tan başkasını mı dost edineyim?' Bu âyet, Mekke müşriklerinin, Hazret-i Peygamber'i şirke ve kendi atalarının dinine davet ettikleri bir sırada inmiştir. Evet, ey Muhammed! Mekke müşriklerine de ki: ”Tek başına, ya da Allah'a ortak koşmak sûretiyle başkasını mı ilâh edineyim? Hayır, Allah'tan başkasını dost edinmeyeceğim. Çünkü daha önce hiç örneği olmadan yeri ve gökleri Allah meydana getirmiş, O yaratmıştır. Üstelik O, yarattıklarını nzıklandırır; ancak O'nun rızka ihtiyacı yoktur..." Görüldüğü gibi, burada yasaklanan ”dost edinmek" değil, ”Allah'tan başkasını dost edinmek" olayıdır.
Ve de ki: 'Şüphesiz ben, müslüman olanların ilki olmakla emrolundum.' Evet, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), sadece Allah'a yönelmekle emrolunmuş ve kendi ümmetine örnek olması istenmiştir. Ey Rasûlüm Muhammed de ki: 'Bana,
Asla ortak koşanlardan olma' emri verildi...' Buna göre, hiçbir dünyevî işte O'na ortak koşmam doğru değildir. Ben, İslâm'ı yaşamakla emrolundum ve bana şirk yasaklandı.
Enam 6:15
De ki: 'Rabbime karşı gelirsem, her ne şekilde olursa olsun O'nunı emirlerini çiğner ve yasaklarım işlersem
büyük bir günün, yani kıyamet gününün
azabından korkarım. Bu ifadeler müşriklerin ümitlerini kırmaya ve azabı gerektirecek şekilde Allah'a karşı geldiklerini belirtmeye; tariz etmeye yöneliktir.
Enam 6:16
O gün kimden azap giderilirse, kıyâmet gününde kim azaptan korunursa,
şüphesiz ki Allah, ona merhamet etmiştir; onu kurtarmış ve nimetlendirmiştir.
İşte apaçık nimet ve
kurtuluş budur.
Enam 6:17
Allah, sana bir zarar isabet ettirecek, hastalık, fakirlik ve benzeri bir şeye mâruz bırakacak
olsa, o zararı O'ndan başka hiçbir kimse gideremez ve
kaldıramaz; senden uzaklaştıramaz. Sadece O kaldırabilir.
Sana bir hayır isabet ettirecek olursa, sana sağlık, nimet ve benzeri bir şey verecek olursa,
O, herşeye kâdirdir, dolayısıyla onun hayrı koruyup devam ettirmeye gücü yeter ve O'ndan başkası o hayrı ortadan kaldıramaz.
Enam 6:18
O, kullarının üstünde kahredici güce sahiptir. Hiçbir şeyin O'nu âciz bırakması sözkonusu değildir.
Ve O, yaptığı ve emrettiği her hususta
hüküm ve hikmet sahibidir. Her şeyden haberdardır. Kullarının tiim durumlarını ve her türlü gizli işlerini bilir.
Şu halde kulun başlıca görevi, Efendi'sini tanıması ve O'nun ubûdiyetiyle meşgul olmasıdır. İşte O mâbud, her şeyi yaratıp icad eden ve kahredici bir güce sahip olan yüce Allah'tır...
Şeyh Abdulvâhid b. Zeyd'ten hikâye edildiğine göre, kendisi şöyle bir olay anlatmış: Ben bir vapurda yolculuk yapıyordum. Rüzgâr bizi bir adaya sürükledi. Orada putlara tapan bir adam gördük. Ona: ”Hey, adam! Sen kime ibâdet ediyorsun?" diye sorduk, putu işaret etti. Sonra ona dedik ki: ”Senin taptığın bu şey insan eliyle yapılmıştır. Bizde bunun gibilerini yapan pek çoktur. Bu tapılacak bir ilâh değildir!..." Bunun üzerin o da bize: ”Peki, siz kime ibâdet ediyorsunuz?" diye sordu. Cevap olarak dedik ki: ”Biz semâda arşı olan, yeryüzünde gücü bulunan diriler ve canlılarla ilgili hükümler veren yüce varlığa ibâdet ederiz. O'nun isimleri kutsaldır, şâm yücedir." Daha sonra: ”Peki ama, bunu size kim öğretti?" dedi. Biz dedik ki: ”O, bize bir peygamber gönderdi. İşte o peygamber, bize tüm bunları öğretti." Sonra: ”Peygamber aranızda ne yaptı?" diye bir soru yöneltti. Biz de şu cevabı verdik: ”Hazret-i Peygamber, risaleti tebliğ görevini yaptıktan sonra herşeyin hakiki sahibi olan yüce Allah, onun ruhunu teslim alıp kendi katına yükseltti." Dalıa sonra şöyle bir soru sordu: ”Peki, o gittikten sonra, aranızda belirti ve alâmet bıraktı mı?"
Biz dedik ki: ”Bize, kendi Melikine ait bir kitap bıraktı." Bunun üzerine: ”Peki öyleyse; O Melik'in kitabını bana gösterin, bakalım" dedi ve şöyle ilâve etti: ”Kuşkusuz; Meliklerin kitaplarının çok alımlı, gösterişli ve güzel olması gerekir." Onun bu isteğine karşılık kendisine Mushaf’ı getirdik. Dedi ki: ”Ben bu kitabı daha önce görmedim, tanımıyorum." Biz alıp bir sûre okumaya başladık. Sûre tamamlanıncaya kadar hiç ses çıkarmadan çok dikkatli bir şekilde dinledi ve şöyle dedi: ”Bu sözlerin sahibine kesinlikle isyan edilmemesi gerekir." Dalıa sonra İslâm'a girip çok güzel bir şekilde müslümanlığı devam ettirdi ve bir süre sonra güzel bir şekilde öldü.
Uzun sözün kısası, sürekli olarak yüce olan Allah'a hamd olsun.
Enam 6:19
De ki: 'Şahitlik yönünden hangi şey daha yücedir?' Rivâyet edildiğine göre Kureyş Hazret-i Peygambere (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Ey Muhammed! Seni yahudi ve Hıristiyanlardan sorduk, kendi kitaplarında sana yer verilmediğini; senin özelliklerinden söz edilmediğini iddia ettiler. Öyleyse, Allah'ın rasûlü olduğuna kimin şahitlik yaptığını bize göster; çünkü onlar senin peygamberliğini inkâr ediyorlar" dediler... İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime inmiştir.
Burada yüce Allah (celle celalühü), sevgili peygamberine şahitlik yönünden hangi şeyin daha yüce olduğunu onlara sormasını emrediyor; hemen ardından da kendisi cevap veriyor:
De ki: 'Allah'tır. Yani, şahitlik yönünden Allah, her şeyden daha yücedir. Öyleyse O'nun şahitliği insanların şahitliğinden daha üstündür. Çünkü onların şahitliği ve bilgisi her şeyi kuşatmaz; başka bir deyişle onlar her şeyin mahiyetini tam anlamıyla bilemezler, yüce Allah'ın ilmi ise her şeyi kuşatmıştır.
O, benimle sizin aranızda şahittir. Benim doğruluğuma O şahitlik yapmaktadır.
Peygamberliğimin doğruluğuna tanıklık yapan
bu Kur'an, sizi ve kıyamete kadar
haberi kendilerine ulaşanları, tüm cinleri ve insanları
uyarmam, içindeki tehditlerle korkutmam
için bana vahyolunmuştur. O'nun tarafından bana gönderilmiştir.
Allah ile beraber başka ilâhlar bulunduğuna siz mi şahitlik ediyorsunuz?' Bu, Allah'a ortak koştuklarını kendilerine itiraf ettirmeğe, yadırgamaya ve azarlamaya yönelik bir sorudur...
De ki: 'Ben şahitlik etmiyorum', Siz şahitlik etsenizde ben yalan-yanlış bir şeyi onaylamıyorum.
De ki: 'O ancak bir olan ilâhtır. O'ndan başka ilâh yoktur.
Ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım.' Ortak koştuğunuz putlarla hiçbir ilgim yoktur. Burada Hazret-i Peygambere yönelik emrin iki kez ”De ki; De ki" şeklinde peşpeşe gelmesinin sebebi olayın önemine dikkat çekmek ve pekiştirmek içindir.
Enam 6:20
Kendilerine kitap verdiklerimiz, kendilerine Tevrat ve İncil verdiğimiz yahudi ve Hıristiyanlar, {peygamberi, çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar.} Yahudi ve Hıristiyanlar, Hazret-i Muhammed'in özelliklerini ve mesajının mahiyetini kendi kitaplarında okudukları için, onu çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar, davasının hak olduğunu gayet iyi bilirler.
Rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye geldiğinde Hazret-i Ömer, Abdullah b. Selâm'a şöyle sordu: ”Yüce Allah, Hazret-i Peygambere bu âyeti indirdi, bu ne biçim bir tanımadır, açıklar mısın?" Bunun üzerine Abdullah b. Selâm'ın cevabı şu oldu: ”Onu aranızda ilk kez gördüğümde, oğlumu tanıdığını gibi tanıdım. Hatta ben, Hazret-i Muhammed'i oğlumdan daha fazla tanıdığımı söyleyebilirim, çünkü ben kadınların ne halt işlediklerini bilemem. Muhammed'in ise Allah tarafından gönderildiğine daha fazla inanıyorum." Bunun üzerine Hazret-i Ömer (radıyallahü anh): ”Allah seni muvaffak etsin, ey İbn Selâm" dedi.
Onlar nefislerini hüsrana uğratanlardır. Allah'ın, insanları, onun üzerine yarattığı ilâhî fıtratı yitirerek ve inanmayı gerektiren delilleri bütünüyle görmezlikten gelip hüsrana uğrayanlardır.
Onlar iman etmezler. Kalbleri mühürlü olduğundan inanmaları sözkonusu değildir.
Enam 6:21
Allah'a karşı yalan uyduran, O'nun peygamberini yanlış bir şekilde tanıtan, meleklerin O'nun kızları olduklarını ileri süren
veya O'nun âyetlerini, gönderdiği Kur'an'ı ve gösterdiği mûcizeleri
yalanlayandan sihir olduğunu iddia edenlerden
daha zâlim kim olabilir? Bu ve benzeri tavırları sergileyenlerden daha zâlim kimse olamaz!...
Şüphesiz ki zâlimler, kurtuluşa eremezler. Umduklarını bulamadıkları gibi, yakayı kurtarmaları da mümkün değildir. Bu tip zâlimlerin durumu bundan ibaret olunca, zulümde daha da ileri gidenlerin ve zulmün doruğunda olanların durumlarını da sen düşün!...
Enam 6:22
Kıyamet gününde hepsini toplarız. Kıyamet gününde tiim insanları bir araya getiririz.
Ve Sonra azarlamak, kınamak ve milletin huzurunda rezil etmek için
o ortak koşanlara: 'Ortak olduklarını sandığınız ve Allah'a ortak koştuğunuz
ortaklarınız, sizi savunacaklarını ileri sürdüğünüz sahte ilâhlarınız
nerede?' deriz. Burada ”ortak olduklarım sandığınız" cümlesindeki ”sandığınız" kelimesinin genellikle yalan ve yanlış iddialar anlamına gelen ”zu'm" kökünden gelmektedir.
Enam 6:23
Sonra (içinde bulundukları zor durumdan dolayı): 'Rabbimiz olan Allah'a yemin olsun ki, biz O'na ortak koşanlardan değildik' demekten başka çareleri kalmaz. Ömür boyu sürdürdükleri küfürlerinden uzaklaşmaya çalışmaktan ve hiçbir ilgileri olmadığını belirtmekten başka çareleri kalmaz. Ne yapacaklarım şaşırdıkları ve son derece çaresizlik içinde kaldıkları için: ”Allah'a yemin ederiz ki, biz O'na ortak koşanlardan değildik" diyeceklerdir.
Enam 6:24
Ey Rasûlüm Muhammed!
Bak! Kendi kendilerini nasıl yalanladılar.
Dünyada yaptıkları şirk suçunu nasıl da inkâr ettiler. Onların bu yalanlan gerçekten çok ilginçtir.
Ve uydurdukları (putlar) kendilerinden nasıl kaybolup gitti. İftiraları nasıl da uçup gitti. Nitekim onlar, taptıkları putların, kendilerini Allah katında savunacaklarına inanıyorlardı. İşte, onların bu iddialarının temelsiz, dayanaksız, yalan ve yanlış olduğu nasıl da ortaya çıktı.
Rivayet edildiğine göre, yüce Allah'ın kıyamet gününde, tevhid ehlini affettiğini ve hatalarını bağışladığını gören müşrikler kendi aralarında şu karara varırlar ve derler ki: ”Gelin, Allah'a ortak koştuğumuzu inkâr edelim, bakarsınız biz de, tevhid ehliyle beraber kurtuluruz." Daha sonra da şöyle söylerler: ”Rabbimiz olan Allah'a yemin olsun ki, biz O'na ortak koşanlardan değildik." Bunun üzerine ağızları mühürlenir ve bütün organları, onların küfre düştüklerine ilişkin tanıklık yaparlar. Böylece kurtuluşa ermeleri mümkün olmaz.
Enam 6:25
Ey Rasûlüm Muhammed! Sen Kur'an-ı Kerîm'i okuduğunda
Onlardan seni dinleyen de vardır. Rivayet edildiğine göre Ebû Süfyan, Velîd, Nadr, Utbe, Şeybe, Ebû Cehil ve benzerleri toplanıp Hazret-i Peygamber in Kur'an-ı Kerîm okuyuşunu dinlerler, sonra eski dönemlere ait bilgileri bilen Nadr'e derler ki: ”Ey Ebû Katile! Muhammed ne diyor?" O da şu cevabı verir: ”Kabe'yi kendisine ev edinene yemin olsun ki, ne dediğini bilmiyorum. Bildiğim tek şey, dilini hareket ettirip -size eski dönemlere ait anlattığım türden- bir sürü eskilerin masallarını okuyor. Sonra Ebû Süfyan der ki: ”Bana göre anlattığı şeylerin bir kısmı haktır..." Ebû Cehil de der ki: ”Hayır, kesinlikle!..." İşte bunun üzerine bu âyet inmiştir.
Biz onların kalbîerine insanların alışageldiklerinin dışında dinledikleri Kur'an'ı
anlamalarına engel olan birtakım
perdeler gerdik ve kulaklarına hakkı işitmelerini engelleyen bir
ağırlık verdik. Âyette geçen ve ”perdeler" anlamına gelen ”ekinne" sözcüğü, herhangi bir şeyi örtmek için kullanılan nesne anlamındaki ”kinân" kelimesinin çoğuludur; ”ağırlık" da, sağırlık demektir. Kuşkusuz ki, cehaletin ve anlayışsızlığın zirvesinde olduklarını ifade etmek için kullanılan bir temsildir. Buna göre kalbleri ve kulakları Kur'anî haki katları anlamaya kapalıdır. Bu da gösteriyor ki, yüce Allah dilediği gibi kalblerde tasarruf eder onları değiştirir, yönlendirir. Bir kısmına hidayeti nasip ederken diğer bir kısmını da ilâhî Kelâmı anlamayacak ve iman etmeyecek şekilde perdeler. Çünkü:
Onlar bütün Kur'an'î
delilleri işitsel er ve
görseler bile onlara iman etmezler, kesinlikle inanmazlar. Aksine tümünü teker teker inkâr ederler. Aşırı inat ve körii körüne taklitten dolayı bu delillere ya sihirdir derler ya da yalan isnat ederler veya geçmişe ait birtakım efsane ve hikâyeden ibaret olduğunu iddia ederler.
Hatta Kur'an'ı anlamakta o kadar âciz kalırlar ki,
sana geldiklerinde kalkıp
seninle mücadele ederler, aşırı cahilliklerinden ötürü seninle tartışmaya başlarlar.
Ve inkâr edenler işittikleri Kur'an'ı sadece inkâr etmekle yetinmeyip:
'Bu öncekilerin masallarından başka bir şey değildir- derler. Böylece Kur'an âyetlerinin, eski kavimlerin yalanlarından, yalan - yanlış görüş ve düşüncelerinden, ibaret olduğunu ileri sürerler. Âyette geçen ve ”masallar" diye ifade edilen ”esâtîr" kelimesi ”üstûre" kelimesinin çoğuludur. Nitekim gülünçlükler ve komiklikler anlamındaki ”edâhîk" ve ”eâcîb" kelimeleri de ”iidhûke" ve ”ii'cûbe" kelimelerinin çoğuludur.
Enam 6:26
Onlar, yani kâfirler {insanları Kur'an'a iman etmekten alıkoyariar.} İnsanların Kur'an'a yönelmelerine ve inanmalarına engel olurlar.
Ve kendileri de ondan uzaklaşırlar. Kur'an'dan son derece uzak olduklarını vurgulamak için hem başkasını uzaklaştırırlar, hem de kendilerini denmiştir.
Böylece bu uzaklaşma ve uzaklaştırma sonucunda
ancak kendilerini helâk ederler. Çünkü zarar sadece kendi lerinedir.
Fakat bunun farkında değildirler. Sadece kendilerinin zarar göreceklerini, davranışlarının bunu gerektirdiğini bilmeyecek kadar câhildirler.
Enam 6:27
Ateşin üzerinde durduruldukları zaman: 'Ne olurdu tekrar dünyaya döndürülseydik, Rabbimizin âyetlerini yalanlamasaydık da mü'minlerden olsaydık' dediklerini bir görsen. Bunu, duyan ve gören herkese yönelik bir hitaptır. Ateşin üzerinde ”durdurulmak" ise mecburen bekletilmek ve alıkonmak anlamındadır. Ayetin sonunda, ”dediklerini bir görsen" denildikten sonra ”ne olacağı" belirtilmemiş ve zihinlere havale edilmiştir. Yani, kâfirlerin ateş üzerinde durdurulduklarım bir görsen, kelimelerle ifade edilemiyecek bir durumda olduklarını anlarsın... Evet o zaınan pişman olacaklar, ”keşke dünyaya döndürülseydik de yüce Allah'ın gönderdiği Kuran âyetlerine imarı edip onların gereğini yaparak bu korkunç durumu görmeseydik" diyeceklerdir.
Enam 6:28
Hayır, daha önce gizledikleri onlara göründü. Yani, durum onların dedikleri gibi değil; dünyaya döndüriilseler bile, imân etmezler... Başka bir deyimle, kıyamet günündeki bu temennileri iman etmeye istekli ve arzulu oluşlarından kaynaklanmıyor. Aksine dünyada iken gizledikleri; yani inkâr ettikleri ”ateş" gerçeğiyle karşılaştıkları için bu temennide bulunurlar.
Faraza, diyelim ki,
tekrar dünyaya döndürülseler yine kendilerine yasak edilen şeylere dönerler. Gözleri ile gördüklerini unutup tekrar Allah'a ortak koşarlar. Çünkü onlar gayb konusuna giren gerçekleri görmezden gelip sadece görünür şeylere iltifat ederler. Nitekim İblis de pek çok ilâhî delili gördüğü halde, inat edip küfre girdi. Bu yüzden, Allah'ın hükmünü geri çevirecek, ya da değiştirecek hiçbir güç yoktur. O, ezelde neyi takdir etmişse, o olacaktır.
Doğrusu onlar yalancıdırlar. Söyledikleri her sözde, ortaya attıkları her iddiada yalandan başka bir dayanakları yoktur; işleri güçleri sadece yalan uydurmaktır.
Enam 6:29
Onlar: 'Hayat ancak dünya hayatıdır. Biz tekrar dirilecek değiliz' dediler. Kâfirler gördükleri gerçekleri hiç görmemişçesine, bu dünya hayatından ayrıldıkları takdirde bir dalıa dirilmeyeccklerini ileri sürdüler...
Enam 6:30
Tıpkı suçlu kölenin, efendisinin huzuruna getirilip azarlanması gibi kâfirlerin de sorgulanmak üzere
Rablerinin huzurunda durduruldukları ve bekletildikleri
zaman onları bir görsen! çok büyük bir durumla karşılaşırsın. Nitekim
Rableri (onlara) şöyle der: Melekler aracılığı ile onları şöyle azarlar:
'Bu, bir gerçek değil midir?' Bu dirilme ve sorgulama gerçeği doğru değil midir?
Onlar da: 'Rabbimize yemin olsun ki, gerçektir' haktır ve doğrudur
derler. Bunun üzerine
Rableri de onlara: 'Öyleyse inkârınız sebebiyle tadın azabı' der. Evet yiice Allah o zaman kâfirlere diyecek ki: ”Dünyada iken inkâr etmeniz sebebiyle azabı tadın bakalım!..."
Enam 6:31
Allah'ın huzuruna çıkmayı yalanlayanlar, gerçekten hüsrana uğramışlardır. Ölümden sonra dirileceklerine inanmayanlar aklanmışlardır.
Kıyamet günü kendilerine ansızın gelince onlar, günahlarını sırtlarına yüklenmiş olarak şöyle derler: 'Dünyada yaptığımız kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize!' Kıyamet günii geldiğinde onların hüsranları değil, yalanları son bulur. Hüsranları ise ebedî ve süreklidir. Kıyametin ansızın gelmesi, hiç beklenmedik bir anda gelip çatması, insan tarafından farkedilmeyecek derecede süratle ortaya çıkması demektir. Gerçekten insanlar, sadece Allah'ın bildiği bir vakitte ansızın kıyamete yakalanacaklardır. Bu yüzden âyet-i kerimede kıyamet'in gelmesi ”saatin gelmesi" şeklinde ifade edilmiştir. Saat demek, büyük ve önemli işlerin meydana geldiği belirli vakit demektir. Öte yandan kıyamete ”saat" denmesinin bir sebebi de, belli bir noktaya süratle ilerlenilmesindendir. Her iki saatin arasında ki mesafe de alıp verilen nefeslerdir. Yani kıyamet saati ansızın çıkıncaya kadar yalanlamaya devam ettiler. Daha sonra, dünyada iken kıyamet: günüyle ilgili yaptıkları hatalardan, ona önem vermeyişlerinden dolayı ona imân etmeyerek salih amel işlemeyişlerinden şiddetli pişmanlık duyup hayıflanarak ”yazıklar olsun bize" diyeceklerdir. Çünkü yapabildikleri halde kusur işlemişlerdir. Ayrıca günahları sırtlarına yüklenmiş olarak geleceklerdir.
Ayette geçen ve ”günahlar" anlamına gelen ”evzâr" kelimesi ”vizr" kelimesinin çoğuludur. Vizr ise aslında ”ağır yük" elemektir. Günah ve hatalar da sahibine ağır bir yük olduğundan, benzetme yöntemiyle bu kelimeyle ifade edilmişlerdir. Yani dünyada işledikleri günahların ağırlıkları altında ezilerek sâlih amel işlemediklerine son derece pişman olacaklardır.
Bakın, yüklendikleri günah ne kötüdür! Giinah işlemeleri ve bu günahların ağır yükü altında ezilmeleri ne kadar da kötü bir durumdur.
Süddî der ki: ”Kuşkusuz mü'min kabrinden çıktıktan sonra çok güzel sûretli ve nefis kokulu bir şey onu karşılayıp: 'Beni tanıyor musun?' diye sorar. Mü'min de: 'Hayır!' cevabını verir. Bunun üzerine o güzel yapılı ve mis kokulu şey ona der ki: 'Ben senin sâlih amelinim, bana bin; çünkü sen de beni dünyada uzun süre taşımıştın.' Kâfiri ise çok çirkin yapılı ve pis kokulu bir şey karşılar ve o da: 'Beni tanıyor musun?' diye sorar. Kâfir: 'Hayır' diye cevap verince, o çirkin ve pis şey şöyle der: 'Ben senin kötü amelinim; sen dünyada bana çok bindin; bugün ise ben sana bineceğim.' İşte, 'günahlarım sırtlarına yüklenmiş olarak' gelmelerinin anlamı budur. Buna göre buradaki 'yüklenmek' gerçek anlamıyla bir yüklenmektir. Çiinkü günahlar araz da olsalar âhirette ortaya çıkan bir şekilleri, görünümleri vardır."
Şeyh Tirmizî el-Hakîm der ki: ”Allah'ı anmak kalbi yumuşatıp nemlendirir. Kalb, ilâhî zikirden boşaldığında ise nefsin hararetine ve şehvetlerin ateşine maruz kalarak katılaşır ve kurur. Dolayısıyla diğer organları da itaate yanaşmaz. Bu yüzden onları çekmeye çalıştığın an, tıpkı kuruyan ve sadece kesmeye yarayan bir ağaç gibi kırılıverir ve cehennem ateşinin bir yakıtı olur. Allah, bizleri böyle bir duruma düşmekten korusun. Şu halde zikir ve tevhid her şeyin başı ve temel dayanağıdır."
Enam 6:32
Dünya hayatı, yani dünyaya ait işler
oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir, geçici menlaatlarıyla insanları oyalayıp onları ebedî lezzete sebep olan imân ve sâlih amelden alıkoyan Oyun, yararlı olan şeylerden kişiyi alıkoyup uzaklaştıran şeydir. Eğlence ise, nefsin ciddiyetten uzaklaştırılıp ciddi olmayan durumlara sokulmasıdır.
Âhiret yurdu, yani uhrevî hayatın yaşanacağı yer
ise, Allah'tan korkanlar için daha hayırlıdır. Çünkü uhrevî yararlarda herhangi bir zarar söz konusu olmadığı gibi, uhrevî lezzetler de elemler tarafından kuşatılmamışlardır.
Aklınızı kullanmaz mısınız? Âhiret hayatının mı, diinya hayatının mı daha hayırlı olduğu hususunda kafanızı çalıştırmaz mısınız?
Dünya'ya ”diinya" denmesinin sebebi, ya âhiretten önce geldiği için ”dünüvv" kökünden, ya da alçak olduğu için ”denâet" kökünden alındığındandır. Âhiret ise dünyadan sonra yaratıldığından, ”daha sonra" anlamında ”âhiret" olarak adlandırılmıştır. Allah'ın, âhiret'i, gözlere görünmez bir nitelikte yaratmasının sebebi ise, imtihan sırrının kaybolmaması içindir. Çünkii ortada olsaydı inkâr edilmesi imkansızlaşacak ve sorumluluk sırrı kaybolacaktı. Dolayısıyla yeryüzünde bulunan varlıklar imtihanın süslü birer unsuru olarak yaratılmışlardır. Kısacası dünyanın gerçek mahiyeti, seni Rabbinden alıkoyan her şeydir.
Anlatıldığına göre, Bağdatlı bir kadı, hizmetçi ve adamlarıyla birlikte bir hamam sokağından geçiyormuş. Tanı o sırada bir cehennem zebanisi tipinde kapkara kesilmiş olan yahudi külhancı, kadının atının gemine sarılmış ve demiş ki: ”Allah’aşkına! Söyler misin bana, sizin peygamberinizin: 'Dünya, müminin zindanı ve kâfirin cennetidir' şeklindeki sözünün anlamı nedir?; baksana dünya senin için cennettir oysa sen mü'minsin; benim için ise bir cehennemdir oysa ben yahudi bir kâfirim! Üstelik hadisin anlamı bunun tam tersini ifade etmiyor mu?" Bunun üzerine dünyaca zengin sayılan kadı, külhancı yahudiye şu cevabı vermiş: ”Beni, içinde gördüğün bu konfor ve haşmet, Allah'ın cennette vâdettiklerine oranla benim için zindan sayılır; senin içinde bulunduğun durum da, seni bekleyen azap mertebelerine oranla, senin için cennet sayılır."
Öte yandan denilmiştir ki: ”Dünya ve âhiretin durumu iki eşli bir erkeğe benzer; birisini memnun ettiğinde mutlaka diğeri darılır; birini sevindirirken diğerini kızdırır. Dünya geçici olduğundan âhiret daha hayırlıdır; çünkü daha süreklidir."
Nakledildiğine göre Cafer b. Süleyman demiş ki: ”Malik b. Dinar'la birlikte Basra sokaklarında geziyorduk. Bir ara imar edilen bir saraya rastladık. Yakışıklı bir delikanlı, sarayın yapımı için çeşitli direktifler veriyordu. Şöyle yapın, böyle edin diyordu. Yanına varıp selâm verdik; selâmımızı aldıktan sonra Mâlik kendisine: ”Bu saraya ne kadar harcama yapmayı planladın?" diye bir soru sordu. Delikanlı dedi ki: ”Yüzbin dirhem" Bunun üzerine Mâlik dedi ki: ”Bu parayı bana vermez misin? Onu tam yerinde kullanayım ve Allah katında bu saraydan daha hayırlısını sana garanti edeyim. Üstelik içinde vildan ve hizmetçileri hazır olsun. Kubbe ve çadırları yanında bulunsun. Cevherlerle siislü kırmızı yakuttan, toprağı za'ferândan, harcı miskten olsun. Hiçbir insan eli değmemiş, hiçbir inşaatçı tarafından yapılmamış olsun..." Mâlik in bu sözleri delikanlıyı çok etkiledi. Söylediği parayı hazırladı. kalem kağıt isteyip şunları yazdı. ”Bismillâhirrahmânirrahîm. Malik b. Dinar'ın falanın oğlu falancaya olan taahhüdüdür: Ben, senin sarayının yerine bir saray taahhüd ediyorum. Özellikleri tıpatıp anlattığım gibi olacak; daha fazlası ise yüce Allah'ın lütfudur. Bu meblağ karşılığında cennette senin sarayından daha geniş bir saray satın aldım'. Tatlı gölgelikler altında bulunan bu saray, yüce Allah'a yakın bir noktadadır." Daha sonra mektubu katlayıp delikanlıya uzattı. Aldığı parayı da fakirlere dağıttı. Kırk gün sonra vefat eden delikanlı söz konusu pusulanın kefeni içine konmasını vasiyet etmişti."
Enam 6:33
Ey Rasûlüm Muhammed!
Onların söylediklerinin seni üzeceğini, Mekke kâfirlerinin dedikodularından rahatsız olacağını
elbette çok iyi
biliyoruz. Ancak üzülme! Çünkü:
Onlar aslında seni yalanlamıyorlar. Onlar ilâhî âyetleri yalanlarken direkt olarak seni yalanlamış olmuyorlar.
Fakat o zâlimler, Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar. Onların inkârları doğrudan doğruya Bana yöneliktir. Dolayısıyla ”bile bile inkâr'dan ibaret olan bu zulümlerinin karşılığını Ben verir ve intikamını en şiddetli bir şekilde Ben alırım.
Enam 6:34
Senden önce de nice peygamberler yalanlanmıştı. Bu, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e yönelik bir tesellidir. Çünkü herhangi bir musibet ve felâket, herkesi kuşatıp genelleşmesi durumunda hafiflesin Yani, ey Muhammed! Allah'a yemin olsun ki, senden önce de çok sayıda peygamber, tıpkı senin gibi yalanlanmışlardı.
Kendilerine yardımımız gelene kadar yalanlanmaya ve eziyet olunmaya sabrettiler. Başka bir deyimle; sabırlarının sonucu olarak Allah'ın yardımına kavuştular. Dolayısıyla, sen de, kavminden gördüğün eziyet ve davranışlara karşı sabırlı ol!
Allah'ın sözlerini değiştirecek hiçbir kimse yoktur. Yardım ve üstünlük konusunda verdiği sözlere engel olacak hiçbir güç yoktur. Nitekim yüce Allah (celle celalühü) bu konuda şöyle buyurmaktadır: ”Şüphesiz bizim peygamber olarak gönderdiğimiz kullarımıza ezelden bir vaadimiz vardır: Onlar mutlaka yardım göreceklerdir. Şüphesiz galip gelecek olan da bizim ordumuzdur." (Sâffat: 171-173)
Şüphesiz ki sana, peygamberlerin haberlerinden bir kısmı geldi. Allah'ın yardımım göreceğine ilişkin haberler türünden, senin gönlünü rahatlatacak bazı peygamber haberleri sana ulaştı. Dolayısıyla müsterih ol!
Enam 6:35
Eğer onların iman ve Kurandan
yüz çevirmeleri sana son derece
ağır geliyorsa; onların müslüman olmalarını şiddetli bir şekilde istediğin için her isteklerini karşılamak
ve onlara bir âyet getirmek için yere bir tünel kazmaya ve göğe tırmandırıcı
bir merdiven kurmaya gücün yetiyorsa, yap. Bu ifadeler, kavminin İslâm'a girmesi konusunda Hazret-i Peygamber'in ne derece istekli olduğunu çok güzel bir şekilde belirtiyor. Kısacası, iman etmeleri uğruna, yerin dibinden, ya da göklerin yüksekliklerinden bir delil getirmeye gücü yetse kesinlikle bundan kaçınmayacaktı.
Eğer
Allah dileseydi onları, hidayette birleştirirdi. Ancak dilememiştir. Çünkü onların bu konuda hiçbir çabaları yoktur. Tercihlerini bu yönde kullanmamışlardır. İnanabilecekleri halde bilerek inanmamışlar, iman etmeyi gerektiren delilleri gözleriyle gördükleri halde iman etmemişlerdir.
O halde sakın câhillerden olma! Olmayacak bir iş için ısrarlı davranma. Çünkü imkânsız bir işin olması için ısrar etmek, ilâhî sırların inceliklerini bilmeyen cahillere yakışan bir davranıştır. Nitekim ilâhî iradenin, onların inanmalarıyla ilgili olmadığı hususu da ilâhî sırlardan bir tanesidir. Öte yandan bu âyette, Hazret-i Peygamber'i eğitip terbiye eden bir nokta da göze çarpmaktadır. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmaktadır: ”Beni Rabbim terbiye etti ve ne güzel bir şekilde eğitti..." Bundan anlaşılıyor ki hak etmeyene ve lâyık olmayana karşı şefkat göstermek doğru değildir.
Enam 6:36
İman etmeye ilişkin olarak yaptığın
daveti, ancak anlamak ve kavramak niyetiyle çok ciddi bir biçimde
dinleyenler kabul ederler, bunlar gibi ölüler değil!...
ölülere gelince, yani gerçeklen dinlememe konusunda ölüler gibi olan kâfirlere gelince,
Allah onları kabirlerinden
diriltir. Sonra başkasına değil, yalnız
O'na döndürülürler. O zaman cezayı görmeye ilişkin emirlere ister istemez uyacaklar; çünkü başka seçenekleri olmayacaktır. Daha önce ise, bunlara ilâhî emirleri dinletmenin yolu yoktur.
Enam 6:37
Kureyş ileri gelenlerinden olan o kâfirler:
'Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?' Öyleyse indiril şeydi ya
dediler. İnanmayı gerektiren ”deve", ”âsâ" ve ”sofra" gibi olağanüstü bir takım mucizelerin meydana gelmesi gerektiğini savundular.
De ki: 'Şüphesiz ki Allah onların istedikleri türden
bir mucize indirmeye kadirdir. Fakat onların çoğu bunu bilmezler'. İstedikleri mucizenin kendileri için bir felâket olacağını, çünkü onu inkâr ettikleri takdirde helake gitmelerinin zorunlu olarak gerektiğini bilmezler.
Eğer şöyle bir soru sorsan ve desen ki: ”Yüce Allah'ın, insanları itaatkâr ve isyankâr (said ve şaki) olarak yaratmasının, ardından da: ”Allah dile şeydi onları hidayette birleştirirdi" (En'am: 35) ve ”Allah hepinizin doğru gitmesini dikseydi, sizleri doğru yola sevkederdi" (Nahl: 9) gibi açıklamalarda bulunmasının hikmeti nedir?" Cevap olarak deriz ki: Yüce Allah ezelden, yarattıklarından falancasının günah işleyip isyan edeceğini, çünkü söz konusu insanın yeteneğinin sâlih ameller işlemeye elverişli olmadığını, biliyor. Bu yüzden ezelî hükmü gereği onu şakî olarak yaratır. Öte yandan, ezelî ilmi gereğince itaatkâr olacağını bildiği kulunu da said ve itaatkâr olarak dünyaya getirir. Yani hayırlı işler yapmaya yetenekli olduğunu bildiği için, içine yerleştirilen özellikler doğrultusunda onu itaatkâr olarak yaratır. Kısacası insanlar itaatkâr ve isyankâr olmak üzere iki sınıftır. İtaatkârın yetenekleri sadece Allah'ın hoşnut olduğu emirleri ve güzel ahlâkî davranışları yapmaya elverişli olur. Bunlar da hoşgörülü ve rahat olmayı gerektirir. İsyankâr kimsenin yetenekleri ise sadece sıkıntı doğuracak hususlara elverişli olur. Bu yüzden yüce Allah, sevgili Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ine sabırlı olmasını ve isyankârlardan göreceği eziyetlere katlanmasını emrediyor.
Dünyada karşılaşılan musibetler affedilmeye sebep olur. Ayrıca kişinin cennette ulaşacağı dereceler, dünyadaki imtihan ve felâketin miktarına göre değerlendirilir. Kısacası insan, dînî gücü oranında imtihana tabi tutulur. Din duygusu kuvvetli olanın imtihanı da çetin olur. Din duygusu zayıf olanın imtihanı ise daha hafif olur. Başka bir deyişle, belâ ve musîbet, insanı günahsız kılmadıkça, yani tüm hatalarının silinmesine sebep olmadıkça yakasını bırakmaz. Belâ ve musîbet yüce Allah (celle celalühü) tarafından kullarına bir şefkat tokatıdır. Bu sayede kişi, dünyaya dalmaktan ve kalben onunla meşgul olmaktan kurtulur ve tıpkı atın, sığınağına koşması ve sığınması gibi, kulun Allah'a dönmesini sağlar. Kısacası gerçek rahat ve huzur yeri âhiret yurdudur.
Enam 6:38
Yeryüzünde, dünyanın herhangi bir yerinde
hareket eden hiçbir canlı varlık ve gök yüzünün herhangi bir bölgesinde
kanatlarıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi durumları korunan, rızık ve ömürleri belirlenen
birer topluluk olmasınlar. Burada uçmayla beraber ayrıca kanatlardan söz edilmesi pekiştirme içindir. Nitekim zaman zaman, gözümle gördüm, elimle aldım gibi ifadeler bu anlamda kullanılır.
Biz, kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. İnsanlığın yararına olan hiçbir önemli şeyi zayi edip terketmedik. Az çok her şeye, Kuranda dokunduk.
Onlar sonra hesap için Rablerinin huzurunda toplanacaklardır.
Rivayet edildiğine göre İmam Şafiî Mescid-i Haram'da bulunduğu bir sırada etrafındaki insanlara: ”Bana ne sorarsanız mutlaka Kur'an'dan cevaplandırırım" demiş. Bunun üzerine adamın birisi kalkıp kendisine: ”İhramlı birisinin eşek arısını öldürmesinin hükmü nedir?" şeklinde bir soru sormuş. Şafiî şöyle cevap vermiş: ”Hiçbir şey gerekmez." Adam: ”Bu hükmün Kurandaki delilini göster" deyince, İmam Şafiî hemen: ”Peygamber size ne verdiyse onu alın" (Haşr: 7) âyetini okumuş ve ardından Hazret-i Ömer'e dayandırdığı şu hadisi nakletmiş: ”İhramlımn eşek arısını öldürmesinde hiçbir sakınca yoktur. ”
Enam 6:39
Âyetlerimizi yani Kur’an-ı Kerim'i
yalanlayanlar küfre ait
karanlıklarda kalmış sağır ve dilsizlerdir. Düşünüp anlayacak şekilde dinlemezler ve gerçeği söyleyemezler. Durumları tıpkı sağır ve dilsizlerin durumu gibidir. Bu yüzden başka şeylerin peşinde koşup senin çağrına kulak asınazlar.
Allah, kimi dilerse onu saptırır. Allah, kimde sapıklığı yaratmak isterse yaratır. Ancak bu istek bir zorlama sonucunda değildir. Başka bir deyimle, Allah kulu zorlayarak böyle bir konuma getirmez. Aksine, kulun, tercihini sapıklık yönünde kullanması ve o yönde çaba harcaması durumunda yüce Allah böyle bir yola baş vurur. Allah
kimi de dilerse onu doğru yola koyar. Kendisine yöneleni saptırmaz, doğru yolda olanın ayağını kaydırmaz.
Bu âyetlerden şu sonuçlar çıkarılabilir:
a) İnsanlar dışında da çeşitili topluluklar vardır. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Köpekler de bir topluluk olmasaydı, öldürülmelerini emrederdim. Siz yalnız siyah ve zararlı olanlarını öldürün." (4)
b) Haşr olayı tüm yaratıklar için sözkonusudur. Nitekim Ebû Hureyre şöyle demiştir: ”Yüce Allah kıyamet gününde hayvanları, canlıları, kuşları; kısacası her şeyi ile tüm yaratıkları bir araya getirir. O zaman boynuzsuz hayvanın hakkı boynuzludan alınacaktır." Ayrıca Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur: ”Kuşkusuz, kıyamet gününde herkese, hakkı verilecektir. Hatta boynuzsuz koyunun hakkı boynuzlusundan alınacaktır." (3) Yani boynuzsuzun hakkı kısas yapılarak boynuzludan alınacaktır. Bu da gösteriyor ki, yabanî hayvanlar da kıyamette bir araya gelecek, haşrolacaktır. Nitekim yüce Allah (celle celalühü): ”Yabanî hayvanların korkudan bir araya toplandıkları zaman" (Tekvin: 5) buyurmaktadır. Ancak bundaki kısas, karşılıklı ödeşme kısasıdır. Yoksa mükelleflere uygulanan ve bir had türü olan kısas değildir.
c) Allah tarafından kalbleri mühürlenenlerin sağır ve dilsizlerden farkları yoktur. Zaten dilsizin bir özelliği de, aynı zamanda sağır olmasıdır.
Enam 6:40
Ey Rasûlüm Muhammed! Mekke halkına
de ki: 'Söyleyin bana, eğer
Allah'ın azabı tıpkı sizden önceki milletlerde olduğu gibi henüz dünyada iken
size erişse veya sözkonusu azabı kuşatan
kıyamet vakti size gelse, Allah'tan başkasına mı yalvarırsınız? Âyetin başında yer alan ve ”söyleyin bana" diye ifade edilen ”eraeyteküm" kelimesindeki ”kef", özneyi pekiştirmek üzere getirilen bir hitap harfidir. Haber vermenin sebebi olan ”ilim-bilgi", mecaz olarak haber verme anlamında kullanılmıştır. Yani haber verin, bildirin, söyleyin, bakalım... Çok kısa bir sürede önemli işlerin meydana gelmesi sebebiyle kıyamete ”saat" denilmiştir. Yani kıyametin kopacağı saat, vakit, zaman
Eğer sözünde doğru kimselerseniz putlarınızın ilâh oldukları konusunda samimi iseniz
(cevap verin.)', söyleyin bakalım, eğer Allah'ın azabı size erişse yine Allah'tan başkasına mı yalvarırsınız?
Enam 6:41
Hayır, sıkıntı zamanınızda
sadece Allah'a yalvarırsınız. Bu, yukarıda geçen yadırgayıcı olumsuz soru cümlesine bağlı bir cümledir. Sanki: ”Siz Ondan başkasına yalvarmazsınız; sadece O'na yalvarırsınız" denilmiştir.
O da dilerse, ortaya çıkarılıp giderilmesini murad ederse,
yalvardığınız şeyi giderir. Yalvarmanızın hemen akabinde duanızı kabul eder. Şu halde duaların kabul edilip edilmemesi Allah'ın iradesine bağlıdır. Bazan kabul eder; bazan da etmez.
Siz de koştuğunuz ortaklan unutursunuz. Akıllar, sadece yüce Allah'ın azabı gidermeye gücü yettiği konusunda yoğunlaşınca, O'na ortak koştuğunuz putları terkedersiniz. Şu halde burada ”unutma", ”gaflete dalma" anlamında değil ”terketme" anlamındadır.
Enam 6:42
Allah'a yemin olsun, hiç
Şüphesiz ki, senden önceki pek çok
ümmetlere de peygamberler gönderdik. Yalvarmaları için onları sıkıntı ve zararlara uğrattık. Âyetin bu bölümünde yer alan ”onları zararlara uğrattık" anlamındaki ”ehaznâhüm" fiilinin başında ”fe" harfi, açıklayıcı bir harftir; cümledeki bu akışın takdirî bir hükme dayandırıldığını açıklamaktadır. Sanki ifadenin tamamı şöyledir: ”Şüphesiz ki, senden önceki ümmetlere de peygamberler gönderdik. Ancak söz konusu ümmetler gönderilen peygamberleri yalanladılar; bunun üzerine, yalvarmaları için onları sıkıntı ve zararlara uğrattık"; azabını gidermesi için yalvarış ve yakarış içerisinde O'na duâ etmeleri, inkâr ve isyanlarından dolayı O'na tevbe etmeleri için onları felâketlere uğrattık.
Enam 6:43
Onlara azabımız geldiği zaman yalvarmalı değiller miydi?
Evet, durum bunu gerektirdiği halde yapmadılar; yalvarmaya yanaşmadılar.
Fakat kalbleri katılaştı. Bu ifadeyle anlam tamamlanıyor. Yani, Allah'a yalvarmadılar, fakat kalbleri kaskatı kesildi, kuruyu verdi. Çünkü kalblerinde en ufak bir duygu ve korku olsaydı, O'na yalvaracaklardı.
Ve şeytan, yaptıklarını kendilerine güzel gösterdi. İnkâr ve isyanı kendilerine süslü ve cazip gösterdi. Onları aldatarak nefis, hevâ, heves, lezzet ve rahat peşinde koşturdu. Oysa kendilerine isabet eden azap ve felâketler hep bu yüzdendi; ancak onlar bunu düşünüp kavrayamadılar.
Enam 6:44
Kendilerine hatırlatılanları unuttuklarında, gaflete dalıp kendilerine hatırlatılan azap ve felâketleri unutuverdiklerinde
onlara her şeyin kapısını açtık. Onlara çeşit çeşit nimetler verdik. Böylece derece derece helaklerine yaklaştılar.
Nihayet kendilerine verilen o nimetlerle sevinip zevke dalınca, tıpkı Kârûn gibi elde ettikleri dünyevî nimetler karşısında sevinçten şımarıp kendi kendilerini beğenince
onları azabımızla ansızın yakalayıverdik, daha ürkütücü, korkutucu ve etkin olması için onları ansızın azabımızla karşı karşıya getirdik.
Hemen ümitsizliğe kapılıp şaşkına döndüler. Her türlü hayır ve güzellikten ümitlerini keserek üzüntüyle yanıp tutuştular. Buradaki ümitsizliğe kapılıp şaşkına dönmek anlamındaki ”iblas" sözcüğü aslında felâket anında kurtuluştan ümit kesmek, hüzün ve hasretle yanıp tutuşmak demektir.
Enam 6:45
Böylece zulmeden kavmin kökü kesildi. Onlardan tek birey kurtulmayacak şekilde, sonlarını getirdik. Bağavî bu ifadenin anlamını: ”Zalimler azaba çarptırılıp bütünüyle yok edildiler" şeklinde tefsir etmiştir. Burada ”onlar" zamiri yerine, açık ifadeyle ”zulmeden kavim" denmesi, ”yok edilmenin" asıl sebebine işaret etmek içindir. Buna göre, şükrün yerine küfrü; itaatin yerine isyanı ikame etmekten ibaret olan zulümleri sebebiyle kökleri kesildi ve bütünüyle yok edildiler.
Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun. Onları helak ettiği için kendisine sonsuz şükürler olsun. Çünkü kâfirlerin ve isyancıların yok edilmesi, gerçekten, karşısında hamdedilecek kadar büyük bir nimettir. Bu âyetten şu sonuçlan çıkarmak mümkündür:
a) Her konuda tek merci yüce Allah'tır. Hem normal zamanlarda, hem de sıkıntılı anlarda; kısacası her zaman sadece O'na başvurulur. Akıllı kimse Ondan başkasına sığınmaz. Çünkü O'nun dışındaki her şey araç ve sebeplerden ibarettir. Gerçekte müessir olan yalnızca O'dur.
b) Yüce Allah bazan insanı darlık ve sıkıntıdan genişlik ve rahata çıkarır; bazan da tersini yapar. Tıpkı çocuğunu sevip ona şefkat eden babanın, çocuğun iyiliği ve terbiyesi için bazan sert davranması, bazan da yumuşak muamele etmesi gibi... Kısacası bu uygulamada insanoğlu için hem bir terbiye hem de dînî ve dünyevî büyük bir yarar söz konusudur.
c) Helake derece derece yaklaşılır. Böylesine kötü durumlara düşmekten Allah'a sığınırız. Öte yandan Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: ”Yüce Allah'ın herhangi bir kula -günahkârlığına rağmen- dilediğini verdiğini gördüğün zaman, bu, derece derece onu helake yaklaştırmak içindir." (6) dediği ve ardından da: ”Kendilerine hatırlatılanları unuttuklarında..." (En'am: 44) şeklinde başlayan âyeti okuduğu nakledilir.
d) Ucb, yani kişinin kendisini beğenmesi ve kendisiyle övünmesi çok çirkin ve helak edici bir davranıştır. Nitekim hadiste de şöyle buyurulmuştur: ”İnsanı şu üç şey helake götürür: Boyun eğdiren bir cimrilik; peşinde koşulan bir hevâ ve insanın kendisiyle övünmesi."
e) Nimete karşı mutlaka hamd ve şükretmek gerekir. Buna göre dînî ve dünyevî bakımdan herhangi bir tehlikeden korunmaya karşı mutlaka Allah'a hamdetmek lâzımdır. Çünkü bunların her biri birer nimet sayılır.
Nakledildiğine göre, Sehl b. Abdullah'ın yanına bir adam gelip: ”Evime hırsız girdi ve eşyalarımı çaldı" demiş. Bunun üzerine Sehl: ”Allah'a şükret; eğer en büyük hırsız olan şeytan senin kalbine girip tevhid inancını bozsaydı ne yapardın?" demiş.
Enam 6:46
Ey Rasûlüm Muhammed! Mekke halkına
de ki: Ey müşrikler!
'Söyleyin, haber verin
bana, eğer Allah kulağınızı, gözlerinizi alırsa ve, sizi sağırlaştırıp körleştirirse, akıl ile anlayışınızı giderecek ve sizi delirtecek şekilde
kalblerinizi mühürlerse, Allah'tan başka onu size getirecek ilâh kimdir?' Ey müşrikler! Söyleyin bana, yüce Allah sizin en değerli organlarınızı devre dışı bırakacak olursa, O'ndan başka, söz konusu organları size tekrar verecek kimse var mıdır? Hayır, kesinlikle yoktur. Şu halde, O'ndan başka böyle bir şeye gücü yeten kimse olmadığına göre, ibadet edilmeye ve yüceltilmeye en lâyık olan da O'dur. Kuşkusuz bu da müşrikler aleyhine ileri sürülmüş olan başka bir delildir...
Ey Rasûlüm Muhammed!
Bak ve ibret al
âyetleri nasıl açıklıyoruz? Onları farklı ifadelerle nasıl belirleyip tekrarlıyoruz. Bazan teşvik edici ya da korkutucu bir yöntemle, bazan da eski milletlerin durumlarına dikkat çekerek, uyarıcı ve hatırlatıcı bir üslupla nasıl izah ediyoruz... Hâddadî der ki: ”Tasrif -açıklamak"imi amaç, anlamı en güzel bir biçimde ifade eden yönlere dikkat çekmektir.
Sonra onlar nasıl yüz çeviriyorlar? Nasıl da iltifat etmiyor ve inanmıyorlar.
Enam 6:47
De ki: Ey müşrikler!
'Söyleyin ve haber verin
bana, eğer size Allah'ın azabı ansızın veya açıkça gelirse, zâlim kavimden başkası mı helak olur?'“Ansızın" gelen azaptan amaç geceleyin, ”açıkça" gelenden amaç ise gündüz vaktinde gelen azaptır. Çünkü genelde geceleyin gelen felâketlere ansızın yakalanılır; gündüz vaktinde gelen felaketlerde ise nisbeten daha fazla bir açıklık vardır. Dolayısıyla en uygun açıklama budur. Nitekim yüce Allah A'râf sûresi'nde de: ”O memleketler halkı, azabımızın onlara uyurlarken gece gelmeyeceğinden emin midirler? Ve yine o memleketler halkı, azabımızın kendilerine kuşluk vaktinde eğlenirken gelmeyeceğinden emin midirler?" (A'râf: 97-98) buyurmuştur.
Bilindiği gibi Kuran-ı Kerim'in bir kısım âyetleri diğer bir kısmını tefsir etmektedir. Buradaki ”zâlim kavimden başkası mı helak olur?" şeklindeki soru da olumsuzluk ifade eder. Yani, ey müşrikler! Söyleyin bana, eğer bu dünyada size verilecek ceza tıpkı sizden önceki milletlere geldiği gibi aniden veya açıkça gelse, sizden başkası mı helak olur? Hayır, sizden başkası helak olmaz! Bunu bilesiniz!...
Enam 6:48
Biz, peygamberleri ancak müjdeleyenler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Onları kendilerinden bir takım mucizeler istenmesi ve kendileriyle alay edilmesi için değil, aksine kendi kavimlerini taata karşılık sevapla müjdelemeleri ve günah konusunda onları azapla uyarmaları için gönderiyoruz. Bilindiği gibi müjdelemek, sevindirici bir olayı haber vermek; inzar -uyarmak da üzücü bir olayı bildirmek ve o konuda ikaz etmek anlamına gelir.
Kim o peygamberlere
iman eder ve kendini yani kendi amelini
düzeltirse, dünyevî olsun, uhrevî olsun uyarıldıkları azap konusunda artık
onlara korku yoktur. Kendilerine müjdelenen dünyevî veya uhrevî faydaları kaybetmelerinden dolayı
onlar üzülmezler de.
Enam 6:49
Ayetlerimizi, yani peygamberlerin ortaya koydukları ve ümmetlerine tebliğ ettikeri gerçekleri
yalanlayanlara ise, doğru yoldan çıkmaları, gerçekleri onaylamama ve kulluk yapmama konusunda, ısrar etmeleri
sebebiyle acıklı bir
azap dokunacaktır. Bu âyetlerde teşvik ve uyarı söz konusudur.
Mâlik b. Dinar'der ki: Bir gün Basra kabristanına girdim. Orada Mecnun Sadun denilen bir adama rastladım. Kendisine: ”Nasılsın, durumun nasıl?" diye sordum. Bana dedi ki: ”Ey Mâlik! Azıksız ve hazırlıksız bir vaziyette olan ve sabah akşam sürekli olarak uzun bir yolculuğa çıkmayı düşünen ve kullar arasında adaletli bir şekilde hükmeden bir Rabbin huzuruna çıkmaya hazırlanan bir adamın durumu nasıl olur ki?" Ardından da, şiddetli bir şekilde ağlamaya başladı... Bunun üzerine ben kendisine: ”Seni ağlatan ne? Niye ağlıyorsun?" diye sordum. Dedi ki: ”Allah'a yemin ederim ki, ben dünyaya olan aşırı bağlılığımdan, ya da çeşitli belâlar ve ölüm korkusundan ağlamıyorum. Ben, herhangi bir hayırlı iş yapmadan ömrümden boş olarak geçirdiğim bir güne ağlıyorum. Beni ağlatan azığımın azlığı, yolumun uzak oluşu ve engellerin çetin oluşudur. Çünkü cennete mi, cehenneme mi gideceğimi bilmiyorum." Evet işte o mecnundan bu şekilde çeşitli hikmetli sözler işittim. Sonra kendisine: ”Millet senin deli olduğunu ileri sürüyor, ne dersin?" diye sorduğumda cevabı şu oldu: ”Hayır, bende herhangi bir delilik falan yok. Aksine, efendim olan Allah'ın sevgisi kalbime, içime girmiş; etim kanım ve kemiklerim arasında dolaşmaktadır."
Enam 6:50
Ey Rasûlüm Muhammed! Bazen senden birtakım âyetlerin indirilmesini isteyen, bazen de başka isteklerde bulunan kâfirlere
de ki: 'Size Allah'ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum' Allah'ın, olup bitecek şeylere ait hazinesi bana verilmiştir, onda dilediğim gibi tasarruf ederim, iddiasında bulunmuyorum ki benden âyetlerin indirilmesini veya azabın gelmesini, ya da dağları altına çevirmem gibi şeyleri isteyesiniz.
Nitekim müşrikler Hazret-i Peygambere geliyor ve: ”Eğer gerçekten Allah tarafından gönderilen bir peygambersen dünyadaki gelir ve menfaatlerimizi bollaştır," diyorlardı. İşte bu noktada Hazret-i Peygambere, onlara şu anlamda bir cevap vermesi emrediliyor: ”Rızık anahtarları benim elimdedir, dilediğim gibi alır, dilediğim gibi de bollaştırırım gibi bir iddiam yok."
Ayrıca de ki:
Gaybı da bilmiyorum. Yüce Allah'ın fiillerinden gaybı da biliyorum gibi bir iddiam yok ki, kıyametin ne zaman kopacağını, azap ve benzeri şeylerin ne zaman ineceğini bana soruyorsunuz.
Ve size, ben bir meleğim de demiyorum, meleklerden birisi olduğumu ileri sürmüyorum ki, insanların yapamayacakları şeyleri yapmak, semâya çıkmak gibi fevkalâdelikler göstermemi istiyorsunuz ve size vermeyişimi peygamberliğimin geçersizliğine ve yanlışlığına delil sayıyorsunuz.
Ben sadece bana vahyolunana tâbi oluyorum.' Vahiyde herhangi bir müdahelem yok. Benim yaptığım iş, sadece bana vahyedilip bildirilene uymaktır.
De ki: 'Kör ile gören bir olur mu? Körlük sapıklığa düşenin; görmek ise hidayete erenin sembolüdür. Kuşkusuz Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), kendisini ilâhî vahye uyan kişi olarak nitelendirince, doğal olarak nefsini hidayete ermiş; kendisine inatla karşı çıkanı da haktan sapmış kimse olarak nitelendirmesi gerekiyordu. Buna göre vahye uymayan bir amel, körükörüne yapılmış bir amele, yani kör adamın yaptığı işe benzer. Vahyin gereğini yapmak ise gözü görenin yaptığı iş gibidir.
Hiç düşünmez inisiniz?' Bu hak kelâmı dinleyip üzerinde düşünmek suretiyle hidayete gelmek, vahye uyup gereğini yapmak istemez misiniz? Buradaki sahne, azarlama sahnesi olduğundan, âyetin bu noktasında iki emri; yani hem dinlemeyi, hem de düşünmeyi beraberce emretme yoluna gidilmemiştir. Akış bunu gerektiriyor.
Enam 6:51
Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları yeniden diriltilip hiç kimsenin zarar da, yarar da veremeyecekleri bir yerde Rableri'nin huzurunda bir araya gelmekten çekinenleri
onunla uyar. Onlar için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir şefaatçi vardır. Allah'tan başka onlara yararı dokunacak ve kendilerini savunabilecek hiç kimse yoktur. Kısacası, Allah'tan başka günahkâr mü'minleri koruyup kollayabilecek hiç kimse düşünülemez!...
Umulur ki, Allah'tan korkarlar. Ey Rasûlüm Muhammed! Sen onları uyar ki Allah'tan korksunlar, küfür ve isyandan uzaklaşsınlar!
Enam 6:52
Sırf Allah'ın rızâsını dileyerek sabah akşam Rablerine duâ edenleri huzurundan kovma. Rivayet edildiğine göre, Kureyş ileri gelenleri, Suhayb, Ammar, Habbab, Bilal ve Selman gibi fakir mü'minleri Hazret-i Peygamberin yüce huzurunda gördüklerinde: ”Bu köleleri huzurundan kovarsan seninle otururuz ve konuşuruz" önerisinde bulunmuşlar. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: ”Ben mü'minleri huzurumdan kovmam" cevabını vermiş. Daha sonra demişler ki: ”Öyleyse, hiç olmazsa biz geldiğimiz zaman onları gönder ki, Araplar bizim değerimizi bilsinler. Çünkü sana grup grup Arap kabileleri geliyor. Gelenlerin bizi onlarla beraber senin huzurunda görmelerini istemiyoruz. Böyle bir şeyi kendimize yakıştıramıyoruz. Biz gittikten sonra istersen onları tekrar geri çağır." Bunun üzerine Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), belki bu sayede imana gelirler temennisiyle böyle bir yola başvurmayı düşünmüş. İşte bu sırada yüce Allah (celle celalühü) bu âyeti indirmiştir.
Burada özellikle sabah ve akşam vakitlerinden söz edilmesinin sebebi, sürekliliğe işaret etmek içindir. Çünkü Allah'ı sürekli hatırlayan, devamlı olarak kendini O'nun huzurunda hisseder. Nitekim yüce Allah (celle celalühü), bir kutsi hadîste şöyle buyurmuştur: ”Ben, sürekli olarak beni hatırlayanın meclisinde sayılırım." Yani beni hatırlayanla beraberim.
Öte yandan burada, sabah-akşam duâ edenlerden amaç, zikir ve ibadetlerinde herhangi bir dünyevî menfaati değil, sadece Allah'ın rızâsını hedefleyen ve samimi bir şekilde ihlâslı olarak O'na duâ eden kimselerdir. Duanın ihlâsla yapılması şartı, İhlasın, ibadetin özü olmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca Allah'tan uzaklaşmayı engelleyen, başka bir deyimle kulu Allah'a yakınlaştıran en güçlü faktör ihlâstır...
Onların hesabından sen sorumlu değilsin. Onlar da senin hesabından sorumlu değiller ki, onları kovasın da zalimlerden olasın. Müşriklerin, fakir Müslümanları sadece kölelik ve fakirlikle değil, imanları noktasından da horlayıp küçümsemeleri ve onlar hakkında Hazret-i Peygambere: ”Ey Muhammed! Bunlar, yiyecek ve giyecek için senin yanına geliyorlar" demeleri üzerine, yüce Allah (celle celalühü) şöyle buyurdu: ”Onların hesabından sen sorumlu değilsin." Sen onların dış görünüşüne bak; Allah'tan korkarı insanlar suretinde olmaları seni ilgilendirir... Bu ifadeler, bir yandan kâfirlerin tenkitlerini yüzlerine çarptığı gibi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i de fakir mü'minlerin eğitilmeleri ve oldukları gibi kabul edilmeleri konusunda yönlendiriyor. Kısacası onların hesabından sorumlu olmadığın için onları kovma; ayrıca onları kovma ki zâlimlerden ol mayasın.
Enam 6:53
Neticede: 'Allah aramızdan bunlara mı lütufta bulundu?', doğruyu ve gerçeği bulmaları konusunda bunları mı başarılı kıldı? Oysa bunlar fakir ve köle, biz ise zengin ve ileri gelen bir topluluk durumundayız. Allah katında onların değeri var da bizimki yok, öyle mi?
desinler diye onları birbirleriyle böyle imtihan ettik. Buna göre, dünyevî bakımdan aralarında korkunç bir fark bulunan müşrikler, mü'minlere bu gözle bakacaklar ve onları bu şekilde horlayacaklar...
Kelbî der ki: ”Soylu ve zengin birisi, kendisinden önce Müslüman olmuş bir fakiri gördüğü zaman burun kıvırır, Müslüman olmayı kendisine yakıştırmaz ”bu mu, İslâm'a girme konusunda beni geçti" der ve Müslüman olmazdı."
Allah, şükredenleri daha iyi bilen değil midir? Burada yüce Allah (celle celalühü) müşriklerin iddialarını yüzlerine çarparak yanlış olduğunu vurguluyor. Yani Allah (celle celalühü), nimetlerine karşı şükredenlerin kimler olduğunu daha iyi bilmiyor mu ki, bu fakirlere lütufta bulunulmasını uzak görüyorsunuz? Öte yandan bu ifadeler, söz konusu fakir mü'minlerin, yüce Allah'ın Kuran'ı indirme ve iman etmeye muvaffak kılma nimetine karşı şükür görevlerini tam anlamıyla yerine getirdiklerine ve bunun değerini bildiklerine işaret etmektedir.
Ayrıca, âyette fakirlerin faziletleri konusuna ela işaret edilmektedir. Ebû Said el-Hudrî der ki: ”Ben bir grup fakir muhacirle beraber oturuyordum. Elbiselerden o denli yoksun idiler ki, birbirlerinin arkasına sığınıyorlardı. Birisi Kur'an-ı Kerim okuyor, biz dinliyorduk. Bir ara Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yanımıza gelip durunca Kur'an okuyan arkadaşımız sustu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bize selâm verdi ve: ”Ne yapıyordunuz?" diye sordu. Biz de: ”Birimiz Kur'an-ı Kerim okuyor, biz de dinliyorduk" cevabını verdik. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ”Ümmetimden bir kısım insanlarla beraber bulunmaya sabretmemi emreden Allah'a hamdolsun." Sonra da şöyle ilâve etti: ”Ey fakir muhacirler topluluğu! Kıyamet gününde erişeceğiniz tam mutluluktan dolayı size müjdeler olsun! Çünkü siz, zenginlerden yarını gün önce cennete gireceksiniz ki, bu da beş yüz yıllık bir süre demektir. ”
Öte yandan yine şöyle bir rivayet nakledilir: ”Fakir kul Allah'ın huzuruna getirildiğinde, yüce Allah (celle celalühü), tıpkı bir adamın diğer bir adama özür beyan etmesi gibi şöyle buyurur: 'Ey kulum! İzzet ve celâlime yemin ederim ki, seni hakir gördüğümden değil, sana hazırladığım, lütuf ve ikramdan dolayı dünyayı sana küstürdüm, seni fakir kıldım. Ey kulum! Şu safların arasına çık, dünyada benim rızâm için seni yedirip giydiren kimselere bak; elinden tut. Onu sana teslim ediyorum.' O sırada tüm insanları bir ter kaplar. O kul da saflar arasında gezip, dünyada Allah rızâsı için kendisini yedirip giydirenleri bulur, elinden tutup cennete girdirir."
Enam 6:54
Âyetlerimize iman edenler, sana geldikleri zaman... Rivayet edildiğine göre bir grup insan Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelip: ”Biz çok büyük günahlar işledik. Affedilmesi için ne yapmamız lazım?" diye sormuşlar. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise onlara herhangi bir cevap vermemiş. Onlar da ümitsizliğe kapılarak geri dönmüşler. İşte bu âyet bu olay üzerine inmiştir. Şunu da belirtelim ki, Allah'a iman eden herkes bu şerefe nail olur.
İşte ey Peygamber! Âyetlerimize iman edenler sana geldikleri zaman
onlara şöyle de: 'Selâm olsun size!... Her türlü felâket ve kötülükten korunmuş olasınız! ”Selâm olsun size" ifadesinin anlamı şudur: ”Dininiz ve canınız konusunda her türlü felâketten sizi koruması için yüce Allah'a duâ ediyorum..
Sizden bilmeyerek bir kötülük işleyip de sonra, tevbe edip nefsini ıslah eden kimselere, zarar ve sonucunu bilmeden herhangi bir iş yaptıktan sonra pişmanlık duyanlara, yaptığı hatadan dönenlere, bozduğunu düzeltenlere ve bir daha kötülük yapmamak üzere doğruya yönelenlere,
Rabbiniz merhamet etmeyi üzerine almıştır. Bir lütuf ve ihsan olarak bu kullarına merhamet etmeyi yüce Zatına gerekli kılmıştır.
Çünkü O, çok affeden ve çok merhamet edendir.' Söz konusu kullarını affetmesi ve onlara merhamet etmesi Onun emrinin gereğidir.
Enam 6:55
Suçluların tuttuğu yol açığa çıksın diye, iyice ortaya çıkıp sakınılsın diye
âyetleri işte böyle genişçe açıklarız. İtaatkâr ve isyankâr insanları ve bu durumda ısrarlı olanları Kuran âyetleriyle işte böyle detaylı bir biçimde ortaya koyarız. Böylece hak ortaya çıkıp uyulacak, suçluların tuttuğu yol da belli olup sakınılacaktır.
Şu halde akıllı olan kimse başarı ve kurtuluş yolunu tutar ve sâlih kimselerin mertebesine ulaşır. Bu yolun birinci basamağı ise yapılan hatalardan dönüp tevbe etmek ve affedilmeyi istemektir.
Âlimler diyorlar ki: Önce günahların çirkinliğini ve ilâhi cezanın şiddetini düşün. Ardından da kendi güçsüzlüğünü ve çaresizliğini hatırla... Karıncanın ısırmasına ve güneşin sıcaklığına katlanamayan insan, cehennem ateşine ve ejderhaların sokmasına nasıl göğüs gerebilir? Öyleyse, seninle Allah'ın diğer kulları arasında meydana gelen günahlardan helâllik dilemek ve herkese hakkını iade etmek suretiyle kurtulmaya çalış! Namaz, oruç ve zekât gibi yükümlülüklerini yerine getirmemenden kaynaklanan günahları ise bu borçlarını kaza etmek suretiyle silmeye çalış. İçki içmek, çalgı çalmak ve faiz yemek gibi, seninle Allah arasında olan günahlarından da pişmanlık duy ve bir daha işlememeye söz verip bu duyguyu kalbine iyice yerleştir. Sana hakları geçen insanları imkânlar ölçüsünde memnun ettikten, gücünün yettiği oranda geçmiş ibadet borçlarını kaza ettikten ve kalbini günahlardan temizledikten sonra, huşu ve niyazla Allah'a dönmen gerekir. Allah'ın lütfü sana kâfidir. Nitekim sahih bir hadisle şöyle buyurulmaktadır: ”Günahkâr kul, güzelce temizlendikten sonra kalkıp iki rekât namaz kılar ve kendisini bağışlaması için Allah'a yalvarır sa yüce Allah onu mutlaka affeder."(9)
Öte yandan ölünün kabirdeki durumu, boğulma tehlikesi geçiren insanın, bekleyişine benzer. Babasından, annesinden, kardeşinden ve dostlarından kendisine ulaşacak bir duâ beklemektedir. Kendisine ulaşan bu duâ, kendisi için dünya ve tüm içindekilerdcn daha hayırlıdır ve ona daha sevimli gelir. Yüce Allah (celle celalühü) kabirde bulunanların üzerine yeryüzündeki insanların yaptıkları dualardan dağlar büyüklüğünce gönderir. Dirilerin ölülere en güzel hediyeleri affedilmeleri için duâ etmektir. Bu konuda güzel bir örnek olarak Kur'an-ı Kerim'de şu ifadeler yer alır: ”Ey Rabbimiz! Herkesin hesaba çekileceği günde beni, annemi, bahamı ve bütün müminleri affet.'" (İbrahim: 41)
Enam 6:56
Kureyşli kâfirlerin Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i atalarının dinine uymaya çağırmaları üzerine şu âyet-i kerîme inmiştir: Ey Rasûlüm Muhammed!
De ki: 'Ben, sizin Allah'tan başka taptıklarınıza, ne olursa olsun ibadet ettiklerinize
ibadet etmekten, onlara tapmaktan
menolundum.' Allah'tan başkasına tapmam yasaklandı...
Ve de ki: 'Sizin hevâ ve heveslerinize uyacak değilim. Sizin tuttuğunuz yol hidayetten uzak olup hevâ ve hevese uymaktan ibarettir. Ben nasıl hidayet yolunu bırakırım da, sizin hevâ ve heveslerinizin peşine takılırını?
Aksi takdirde sapıklığa düşmüş olurum. Hidayet yolunu bırakıp sizin isteklerinize uyduğum takdirde hak yoldan çıkmış
ve hidayete erenlerden olmamış olurum.' Doğru yola uyan insanlardan olmamış olurum.
Enam 6:57
De ki: 'Ben, Rabbimden gönderilen açık bir delile dayanmaktayım. ”Açık delil" den amaç, hak ile bâtılı birbirinden ayıran kesin kanıttır. Başka bir deyimle Kuran ve vahiydir. Nitekim, ”ben falanca konuda açık delil üzereyim" denildiğinde anlamı şu olur: ”O konuda kesin kanıtlarım, sağlam dayanaklarım ve güvenilir tanıklarım vardır ve o konuda en ufak bir tereddüdüm yoktur." İşte ey Muhammed! De ki: ”Ben, Rabbim tarafından gönderilen kesin bir kanıta dayanıyorum.
Siz ise onu yalanladınız. Bana gelen gerçeği muhtevası ile birlikte inkâr ettiniz. Bu arada ilâhi azapla ilgili tehdide de kulak asınadınız, önem vermediniz, yalan olduğunu ileri sürdünüz."
Acele ettiğiniz şey de benim elimde değildir. Kureyş ileri gelenleri,
Hazret-i Peygamberle alay etmek, ya da onu susturmak amacıyla, ondan azabın bilan önce gelmesini istiyorlardı. Bunun üzerine yüce Allah (ce), Hazret-i Peygambere onlara şu cevabı vermesini emretti: ”Vâdedilen azabın getirilmesi benim yetkim dahilinde değildir. Onu ben getiremem. Gerek başka hususlarda gerekse ilâhi azabın hemen getirilmesi ya da geciktirilmesiyle ilgili
hüküm ancak Allah'ındır. Bu konuda karar verme hususunda benim herhangi bir yetkim yoktur. Hüküm sadece Allah'a aittir.
O, hakkı haber verir. Açıkladığı ve verdiği hüküm hak ve gerçek olduğuna göre, ilâhi azabın ertelenmesi de bu hak kanun doğrultusunda gerçekleşecektir. Bu hususta mutlaka önemli ve ince bir hikmet vardır.
O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.' Âyetin sonunda yer alan bu cümle, ”hakkı haber verınek"ten amacın, ”hak ile bâtılı birbirinden ayırmak ve aralarında hakkıyla hükmetmek" olduğuna işaret etmektedir.
Enam 6:58
De ki: 'Eğer acele istediğiniz şey benim elimde olsaydı, benim gücümün ve yetkimin sınırları içerisinde bulunsaydı,
sizinle benim aramızdaki iş bitmiş olurdu.' İlâhi azabın gelmesini acele istemenizden hemen sonra söz konusu azap üzerinize indirilirdi.
Allah zâlimleri daha iyi bilir. Zalimlerin durumunu ve şiddetli azabı hakettiklerini yüce Allah en iyi bilir, dolayısıyla kendilerine süre tanır. Kısacası, azabı gönderme işini bana vermemiş ve bu konuda beni yetkili kılmamıştır. Şu halde putlara tapan kimse, mutlaka ilâhi azabı tadacak ve kesinlikle yakasını kurtaramayacaktır. Dünya, nefis, şeytan ve nevalarına tapanların durumu da bundan farklı değildir.
Anlatıldığına göre. Yemen fakihlerinden bir grup, bir konuda kendisini imtihan etmek üzere büyük şeyh Ebu'l-Gays'e giderler. Ona yakınlaştıkları zaman, şeyh onları: ”Ey benim kulumun kulları! Hoş geldiniz!" diye karşılar. Onlar bu ifadeyi çok yadırgayarak ilim şeyhi İsmail b. Muhammed el-Hadremî'ye gidip Şeyh Ebu'l-Gays'ın kendilerine söylediği sözleri aktarırlar. Şeyh İsmail gülerek: ”Şeyh Ebu'l-Gays doğru söylemiştir" der ve şu açıklamayı yapar: ”Siz hevânın kullarısınız; hevâ ise şeyh Ebu'l-Gays'ın kulu..." Kişinin hevâdan kurtulması ise takva ile mümkündür.
Şunu da belirtelim ki, hevâ nefsin özeli iklerindendir. Rabbinden gönde rilen açık bir delile dayanan kimse hevâ yolunda değil hidayet yolunda olur. Allah'tan gönderilen delil, aslında kalbi ferahlatan bir nurdur. Kuşkusuz hidayet üzere bulunanın belirgin özellikleri olacaktır.
Anlatıldığına göre Allah'ın sâlih kullarından birisi insanlara sohbet ediyor, onlara çeşitli öğütlerde bulunuyordu. Günün birinde, söz konusu sâlih adamın yine insanlara öğütlerde bulunarak onları. ”Sizden cehenneme uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin üzerine aldığı değişmez bir hükümdür. ” (Meryem: 71) âyetiyle korkuttuğu bir sırada yahudinin biri oradan geçer ve sâlih adama: ”Eğer okuduğun bu söz doğruysa, o zaman bizimle sizin aranızda hiçbir fark yoktur" der. Bunun üzerine âlim ve sâlih zat şu cevabı verir: ”Hayır, eşit durumda değiliz. Biz oraya girip çıkarız, siz ise gireceksiniz ve oradan çıkmayacaksınız. Biz, takva sayesinde oradan çıkmayı başaracağız. Siz ise zulmünüzün sonucu olarak orada diz üstü çöküp kalacaksınız. ” Ardından da şu âyeti okur: ”Sonra takva sahiplerini cehennemden kurtaracağız. Zulmedenleri de diz üstü çökmüş olarak cehennemde bırakacağız." (Meryem:72) Daha sonra yahudi: ”Takva sahipleri biziz" deyince sâlih ve âlim zat: ”Hayır, kesinlikle. Asıl takva sahipleri biziz" cevabını verdikten sonra şu âyetleri okur: ”...Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Rahmetimi, Allah'tan korkanlara, zekâtını veren ve âyetlerimize iman eden kimselere yazacağız. Onlar, okuyup yazması olmayan Allah'ın elçisi peygambere tabi olurlar." (A'raf: 156-157)
Enam 6:59
Gaybın hazineleri sadece
Allah'ın katındadır. Âyette geçen ”mefâtih" kelimesi, ”hazine" anlamındaki ”mefteh" kelimesinin çoğulu olabileceği gibi ”anahtar" anlamındaki ”miftah" kelimesinin çoğulu da olabilir. O zaman gayb âlemi kilitli hazinelere benzetilmiş ve onların anahtarlarının Allah katında olduğuna dikkat çekilmiş olur.
Onları ancak O bilir. Bu cümle, kendisinden önceki cümleyi pekiştirir. Gayb hazinelerinden amaç ise:
"Kıyametin ne zaman kopacağına dair bilgi, ancak Allah'ın katındadır." (Lokman: 34) âyetinde belirtilen beş husustur. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur: ”Gaybın hazineleri beştir ve onları ancak Allah bilir: Rahimler dekil erin mahiyetini sadece Allah bilir; yarın ne olacağını sadece Allah bilir; yağmurun ne zaman yağacağını sadece Allah bilir; kimin nerede öleceğini sadece Allah bilir. Kıyametin ne zaman kopacağını sadece Allah bilir." m
O, karada ve denizde olanları türleri ve cinsleriyle birlikte detaylı olarak
bilir. Düşen hiçbir yaprak dahi yoktur ki, Allah onu bilmesin. Yani hem düşen, hem de ağaçlarda kalan yaprakların sayısını dahi bilir. Kuşkusuz, bu ifadeyle, ilminin her şeyi kuşattığı anlatılmak istenmiştir.
Yerin karanlıklarında olan her tane Onun bilgisi dahilindedir.
Kuru ve yaş her şey Onun tarafından bilinir.
Haddâdî der ki: ”Yaş ve kurudan amaç, göklerde ve yerde bulunan her şeydir. Çünkü her şey, ya kuru veya yaş olur; cisim sahibi olmak bunu gerektirir." İşte yukarıda sözü edilen şeylerin tümü
mutlaka apaçık bir kitaptadır. ”Kitap"Varı amaç, ya Levh-i Mahfuz veya bizzat ilâhî bilgidir.
Haddâdî der ki: ”Eğer: 'Hiçbir şey Allah'a gizli olmadığı halde, onları Levh-i Mahfuz'da kaydetmenin anlamı nedir? Ayrıca O, herşcyi yaratmadan ve yazmadan önce de biliyordu; öyleyse bunları okuyup ezberlemek ve öğrenmek için de yazmadığına göre, başka ne hikmeti olabilir?' şeklinde bir soru sorulsa, cevaben denilebilir ki: 'Kaydedildikleri şekliyle olayların meydana gelmesiyle meleklerin yüce Allah'ın sıfatlarının üstünlüğü hakkındaki inançları artar, bilgileri fazlalaşır; işte bunun faydası ve manası budur. '“
Enam 6:60
Geceleyin sizi, öldürür gibi uyutan mü'min veya kâfir hepinizi, bir şey hissetmeme ve ayırt etmeme konusunda ölü gibi uyutan,
gündüzün ne yaptığınızı bilen O'dur. Kısacası, ne yaptığınızı gayet iyi bilir. Âyette geçen ”cereha" bir şeyi yapmak anlamınadır. ”cevârihu'l-insan", insanın iş yaptığı organları demektir.
Sonra, tayin edilen vâdenin tamamlanması, kişinin dünya hayatının son bulması ve ecelin noktalanması
için sizi gündüzün diriltir gibi uyandırır. Sizler günah işledikten sonra, size belli bir süre tanır ve o sürenin bitiminde canınızı alıp daha sonra sizleri huzuruna getirir.
Sonra dönüşünüz yine O'nadır. Öldükten sonra başkasına değil, O'na döneceksiniz.
Nihayet O, yaptıklarınızı size haber verecektir. Sözkonusu gece ve gündüzlerde ne yaptığınızı size bildirecek ve karşılıklarını size verecektir.
Enam 6:61
O, kulları üzerinde kahredici güce sahiptir. Onların her işinde tasarruf yetkisine sahip olan yalnız O'dur. Onlara dilediğini yapar. Yaratma veya yoketme; diriltme veya öldürme; azap etme veya mükâfat verme konularında serbesttir.
Size koruyucu melekler gönderir. Söz konusu melekler yaptıklarınızı kaydederler. Bunlara ”Kirâmen-Kâtibîn" denir. Kuşkusuz, yaptığı amellerin kaydedildiğini ve günün birinde deşifre edileceğini bilen insan daha dikkatli davranır. Ayrıca, efendisinin lütfundan emin olan ve kendisini affedip hatalarını örteceğine, inanan hizmetçi, hatalarının farkına varan hizmet ettiği diğer insanlardan çekinip sıkıldığı kadar, efendisinden çekinip utanmaz.
Şöyle rivayet edilir: ”Bizden her insanı geceleyin iki melek ve gündüzün de iki melek izler. Bunların biri iyilikleri, diğeri kötülükleri kaydeder. Sağ tarafta bulunanı, sol tarafta bulunanın başkanı konumundadır, insan herhangi bir iyilik işlediğinde sağ taraftaki melek bunu on katıyla kaydeder. İnsan herhangi bir kötülük işleyip de soldaki melek bunu kaydetmeye kalkıştığında sağdaki melek ona ”dur, bekle" der. Bunun üzerine soldaki melek altı-yedi saat bekler. Eğer bu süre içerisinde insan, yaptığından pişmanlık duyup Allah 'tan bağışlanmayı dilerse, soldaki melek kaydetmekten vazgeçer. Yok eğer, tevbe-istiğfar etmezse, bu kez bire bir olarak yazar."
Eğer: ”Bu melekler, görünürdeki fiilleri bildikleri gibi insanın gizlediği niyetleri de bilirler mi?" diye bir soru sorulsa, cevaben deriz ki: ”Evet bilirler. Çünkü bunlar her şey in durumunun kaydedildiği Levh-i Mahfuz'a müvekkel meleklerden yazarlar."
Öte yandan denilmiştir ki: ”Kul, herhangi bir iyilik yapmaya kalkıştığında ağızından mis gibi bir koku yayılır, kötülük yapmaya niyetlendiğinde ise kendisinden çok kötü bir koku yayılır. İşte bu belirtiler doğrultusunda kayıtlarda bulunurlar." Buna göre insanın, yaşadığı sürece kendisini gözetleyen iki meleği değişmez.
Nihayet sizden birine ölüm geldiği zaman, yani kim olursa olsun, herhangi birinizin eceli dolduğu ve ölüm belirtileri ortaya çıktığı zaman
elçilerimiz onun canını alırlar; bu işle görevli meleklerimiz, Azrail ve yardı inci lan onun ruhunu kabzederler. Böylece koruyucu meleklerin görevi biter.
Ve bu elçiler
hiçbir eksiklik yapmazlar. Kendilerine verilen görevi bir an bile ihmal etmez ve belirlenen süreyi aşmazlar.
Öte yandan ölüm meleği Azrail'e yardım eden on dört melek vardır. Bunlardan yedisi rahmet meleği olup mü'minlerin alınan ruhları onlara teslim edilir. Diğer yedisi de, kendilerine ölen kâfirlerin ruhları teslim edilen azap melekleridir.
Mücahid der ki: ”Yeryüzü ölüm meleği için bir leğen gibi yapılmıştır. Dilediği yerine uzanabilir." Yani, değişik yerlerde olup sayıları çok olsa bile ruhları alma konusunda herhangi güçlükle karşılaşmaz. Ancak, şeytanın dünyadaki tüm insanların kalblerine nasıl vesvese verdiğini bilemediğimiz gibi, bu meleklerin ruhları nasıl alabildiği keyfiyetini çok sınırlı olan aklımızla kavrayanlayız.
Âlimler diyorlar ki: ”Ölüm bir hiçlik ve yokluğa mahkûm olmak değildir. Aksine ölüm, sadece ruhun bedenden ayrılmasıdır. Ölüm bir ülkeden başka bir ülkeye göç etme halinden ibarettir. Oysa, insanlar uzun bir emele sahip olmaları dolayısıyla ölümü unuturlar. Dünyaya bağlandıkları ve kadın şehvetine daldıkları için ölümü hatırlamazlar. Bu yüzden denilmiştir ki: 'Ölüm çok büyük bir musibettir, fakat gaflet ondan daha da büyük bir musibettir.'"
Enam 6:62
Ölümün ardındaki dirilişten
Sonra melekler tarafından
gerçek sahipleri olan Allah'a, her durumlarını bilen Allah'a
döndürülürler.
O'nun hükmüne ve adaletine teslim edilirler. O'ndan başka hiçbir söz sahibinin bulunmadığı hesap meydanında sorgulanmak üzere O'nun huzuruna çıkarı İni ar. Buradaki ”gerçek sahipleri olan Allah..." ifadesinin ”Kuşkusuz, kâfirler sahipsizdirler" (Muhammed: 11 ) âyetiyle çeliştiği zannedilmesin. Çünkü bunun anlamı ”kâfirlerin yardımcıları yoktur" şeklindedir.
Doğrusu, hüküm yalnız O'nundur. Kıyamet gününde hiçbir surette, O'nun dışında hiç kimsenin kullar arasında hükmetmesi sözkonusu değildir.
O, hesap görenlerin en süratlisidir. Çok kısa sürede tüm yara tıkların hesabını görecektir. O'nun için bir hesap diğer bir hesaba; bir durum diğer bir duruma engel olamaz. Çünkü O, herhangi bir âlet aracılığıyla konuşmaz. Hesap yapabilmesi için düşünmeye ve parmaklarını kullanmaya ihtiyacı yoktur. Zaten hesap görmesi herkesin hak ettiği mükâfat ve cezayı belirlemesi demektir.
Şüphesiz haşir ve hesap yeryüzünün üzerinde görülecektir. Ancak bu yer şimdikinden farklı olacaktır. Üzerinde hiçbir kanın akmadığı, hiçbir haksızlığın yapılmadığı gümüş gibi bembeyaz bir toprak parçası olacaktır. Haşir ve hesabın Allah tarafından yapılacağı kesin olduğuna göre, akıllı insanın kendisini sorgulaması ve hesap tartışmasına girmemesi gerekir. Çünkü insan, âhiret yolculuğunu sürdüren bir tüccar konumundadır. Sermayesi ömrüdür. Bu ömrü taat ve ibadetle harcadığı takdirde kârlı, günah ve isyanda tükettiği takdirde ise zararlı olacaktır. Bu ticaretteki ortağı ise kendi nefsidir. Nefis hem iyilik yapmaya, hem de kötülük işlemeye yetenekli olsa bile günah ve şehvetlere daha eğilimlidir. Bu yüzden nefsin, sürekli olarak denetlenmesi ve sorgulanması gerekir.
Enam 6:63
Ey Rasûlüm Muhammed! Mekke halkına:
De ki: 'Sizi kara ve denizin karanlıklarından, yolculuklarınız sırasında kara ve denizin tehlike ve sıkıntılarından
kim kurtarır? Sizi bu durumlardan kim muhafaza eder?.. Burada ”karanlığın" şiddet ve sıkıntı yerine kullanılmasının sebebi, ikisinin de benzer sonuçlar doğurmasındandır. Nitekim hem ”karanlık", hem de ”şiddet ve sıkıntı", görmeyi engelleme ve korku verme konusunda aynı neticelere sebep oluyorlar. Hatta -bu anlamda- sıkıntı dolu güne ”karanlık gün" denir.
Halbuki siz: 'Eğer bizi bundan kurtarırsa yemin olsun ki şükredenlerden oluruz' diye boyun eğerek gizlice O'na duâ edersiniz.' Son derece muhtaç bir konumda olduğunuzu belirterek O'na yalvarırsınız. Nimetlerine karşı tam anlamıyla şükür görevinizi yerine getireceğinize ilişkin söz verirsiniz. Oysa, nimetlere karşı şükür görevi. Allah'a ortak koşma bir yana, o nimetleri vereni hatırlayarak O'na kulluk etmeyi ve O'nun emirlerine karşı gelmemeyi gerektirir.
Enam 6:64
Ey Rasûlüm Muhammed! Onlara
de ki: 'Sizi ondan ve onun dışındaki
bütün sıkıntılardan, insanı üzen tüm dert ve kederlerden
Allah kurtarır. Bütün bu nimetleri gördükten
sonra da siz O'na ortak koşarsınız'.
Aslında insan, bir önceki âyette yer alan ”şükredenlerden oluruz" sözlerine karşılık, en uygun sözün ”sonra da siz şükretmezsiniz", yani kulluk görevlerinizi yapmazsınız, denilmesi olduğunu düşünüyor. Ancak Allah'a ortak koşmanın doğrudan doğruya bir şükürsüzlük olduğuna dikkat çekmek için ”sonra da siz O'na ortak koşarsınız" denilmiştir.
Enam 6:65
De ki: Kendisine ortak koşmanızın cezası olarak:
'Üstünüzden yahut ayaklarınızın altından size azap göndermeye veya sizi parçalara bölüp bir kısmınızın kötülüğünü diğer bir kısmınıza tattırmaya kadir olan O'dur.' Nitekim Lut kavminin ve fil ashabının tepesinden taşlar yağdırmış: Firavun'u boğdurup Karun'u batırmıştı... Parçalara bölünmekten amaç ise, muhtelif hiziplere ve farklı görüşlere sahip gruplara ayrılmak demektir. Böylece her grup bir önderin peşine takılacak, aralarında savaş çıkacak, bir grup diğer bir kısmın kötülüğünü tadacak, yani bir kısmı diğer bir kısmını öldürecek...
Kuşkusuz, yüce Allah'ın cemal ve celâl sıfatlarının tecellisi ve hikmetinin gereği olarak kimi zaman müminler kâfirlere üstünlük sağlayabilir, bazan da tam tersi olabilir. Hadiste de şöyle buyurulmuştur: ”Ben Rabbimden üç şey istedim: ikisini lütfetti. Birisini ise kabul etmedi. Önce O'ndan ümmetimi açlıkla perişan etmemesini istedim kabul etti. Ardından yine O'ndan ümmetimi batırmakla mahvetmemesini diledim, onu da kabul etti. Sonra aralarında düşmanlık meydana getirmemesi için duâ ettim, kabul etmedi." Kuşkusuz, açlıktan amaç tüm ümmeti etkileyen bir kıtlık; batırmaktan amaç ise Nuh tufanı gibi genel bir sel felâketiyle ümmeti yok etmektir. Düşmanlıkla işaret edilmek istenen husus ise, savaş ve benzeri felâketlerdir.
Bir hadiste de şöyle buyurulmaktadır: ”Ümmetimin yok olması, savaş ve salgın hastalıkla olacaktır. ” Bir başka hadis-i şerif de şöyledir: ”Ümmetimin arasına kılıç konulduğu takdirde artık kıyamete kadar çıkmaz."
Bu hadiste Hazret-i Peygamberin bir mucizesi görülmektedir. Çünkü, haber verdiği gibi olmuştur. Hadislerde geçen ”be's"ten amaç, şiddetli savaştır. Öte yandan, Muhammed ümmetinin arasına fitne ve savaş girmesinin başlıca sebebi, yetkililerin Allah’ın kitabına göre hüküm vermemeleridir.
Bak ey Muhammed! Kurandaki
âyetleri, çeşitli şekillerde ortaya konan va ad ve tehditleri
iyice anlasınlar ciddiyetini kavrayıp kendilerine gelsinler, hatalarından dönsünler
diye söz konusu âyetleri değişik şekillerde
nasıl açıklıyoruz?
Enam 6:66
Kavmin, yani onların içindeki inatçı kâfirler
hak olduğu halde onu va'dedilen azabı, ya da ondan bahseden Kur'anı
yalanladı. Oysa o azap mutlaka vuku bulacaktır ve o kitap haber verdiği şeylerde doğrudur.
De ki: 'Ben sizin üzerinize vekil değilim.' Sizi yalandan çevirecek ve tasdik etmeye zorlayacak durumda değilim. Çünkü benim görevim sizleri uyarmaktan ibarettir.
Enam 6:67
Kur’an’da belirtilen
her haberin neticelenip kararlaşacağı bir vakit vardır. İşte o vakit gelecek, böylece azaplandırılmanızın zamanı da gelmiş olacaktır.
Yakında yani meydana geldiğinde, dünyada veya âhirette, ya da her ikisinde, bu durumu
bileceksiniz. Başınıza nelerin geldiğini fark edeceksiniz!
Durum böyle olunca, akıllı insanın yapması gereken iş, sıkıntıları gidermesi için Allah'a yalvarması ve günahta ısrarlı olmamasıdır. Çünkü her günah bir musibete sebep olduğu gibi, meydana gelen her kötü durum da mutlaka kötülüğü emreden nefsin davranışlarından kaynaklanmaktadır.
Enam 6:68
Âyetlerimiz aleyhinde konuşmaya dalanları gördüğün zaman... Aslında ”dalmak", diye tercüme edilen ”havd" kelimesinin anlamı mutlak olarak bir şeye başlamaktır. Ancak tağlip yoluyla batıl bir şeye başlamakta kullanılmaktadır. Âyetlerden maksat da Kur’an’dır. Yani: Kur'an'ı yalanlamak, alay edip tenkit etmek suretiyle konuşmaya dalanları gördüğün zaman... Nitekim bu Kureyş kâfirlerinin genel karakteriydi. İşte bunları, bu durumda gördüğünde
başka bir söze geçmelerine kadar onlardan yüz çevir, âyetlerimiz aleyhindeki dedikoduyu sürdürdükleri sürece onlarla ilişiğini kes.
Eğer şeytan onlardan yüz çevirme ve yanlarında oturmama işini
sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zâlim kavimle beraber oturma. Tasdik etme ve yüceltmenin yerine alay etme ve yalanlamayı koyarı insanlardan uzaklaş. Âyette geçen ”şeytan"dan amaç iblis veya askerlerinin ileri gelenlerinden birisidir.
Enam 6:69
Müslümanların: ”Eğer bunların Kur'an'la alay ettikleri her defasında yanlarından kalkmamız gerekiyorsa, Mescid-i Haram'da doğru-dürüst oturamayız, hiç tavaf yapamayız. Çünkü işleri güçleri Kuran aleyhinde konuşmaktır" diye sıkıntılarını dile getirmeleri üzerine yüce Allah, zâlimlerin hatalarını onlara hatırlatmaları ve onları ikaz etmeleri için oturabileceklerine ruhsat vererek şöyle buyurdu:
Allah'tan korkanlar, o zâlimlerin hesabından sorumlu değillerdir. Kur'an'ın aleyhinde konuşanların çirkin davranışlarından sakınan mü'minler o zalimlerin işledikleri cinayetlerden mesul değillerdir.
Fakat (onlara düşen) bir hatırlatmadır. Yani hatırlatma ve sözkonusu dedikodulardan vazgeçirme niyetiyle oturabilirler. Buna göre mü'minler, imkânlar ölçüsünde Kuran aleyhinde konuşanları uyaracaklar, yaptıkları işin çirkinliğini kendilerine hatırlatacaklar ve onları vazgeçirmeye çalışacaklardır.
Umulur ki, sakınırlar. Utanma pahasına bile olsa belki böylece Kur'an'ın aleyhinde konuşmaktan vazgeçerler ve kötü duruma düşmekten sakınırlar.
Enam 6:70
Dinlerini oyun ve eğlence edinen ve kendilerini dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak. Kuşkusuz bunlardan amaç, Kuran aleyhinde konuşan kâfirlerdir. Dini oyun ve eğlence edinmek, onunla alay etmek ve onu hafife almak demektir. Bilindiği gibi ”oyun", yararlı şeyleri bırakıp faydasız şeylerin peşinde koşmak; ”eğlence" ise ciddiyetten uzaklaşmak demektir. ”Dünya hayatının aldatmasından" amaç ise, bütünüyle dünyaya bağlanmak, ondan sonra başka bir hayatın olmayacağına inanmak demektir. Yani bu gibi insanlarla muhatap olma, onlarla şakalaşma. Onların yalanlamalarına önem verme ve alaylarıyla kalbini meşgul etme.
Kişi kazandığı kötü
amel yüzünden helake uğramasın, yok olmaya mahkûm olmasın
diye Kur'an'la öğüt ver. Yaptığı çirkinliklerin cezasını çekmesin diye, öğütten anlayana Kur'an'la nasihat et!
(O gün) onun, yani söz konusu durumda olan insanın
Allah'tan başka ne bir dostu, ne de bir şefaatçisi vardır. O'ndan başka kendisini azaptan kurtaracak kimse yoktur.
Her türlü fidyeyi verse de... Meselâ fidye olarak yeryüzünde olan her şeyi takdim etse de
ondan kabul edilmez. Artık onun için tüm kurtulma yolları tıkanmıştır. Bu gerçeğe inanıp da günah işlemeye yeltenenlerin, kalbi nasıl ürpermiyor hayret doğrusu?!...
İşte onlar, yani dinlerini oyun ve eğlence edinip dünya hayatına aklananlar,
yaptıkları amel yüzünden çirkin davranışları ve bâtıl inançları yüzünden
kendilerini helake ve azaba
teslim eden kimselerdir. Onlar için inkâr ettiklerinden dünyada küfür üzere kaldıklarından
dolayı kaynar bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır. Söz konusu kaynar su ile içleri parçalanacak, bağırsakları paramparça olacak ve cehennem ateşi tarafından yakılacaklardır. Şüphesiz Allah'ın âyetlerini kabul etmemek ve onlarla alay etmek küfürdür, inkârcılıktır... İnkarcılığın sonucu ise can yakıcı azaptır. Öte yandan günahta ısrar da çoğu âsî mü'minlerin kâfir olarak ölmelerine sebep olmaktadır. Böyle bir duruma düşmekten Allah'a sığınırız.
Enam 6:71
Ey Rasûlüm Muhammed!
De ki: 'Allah'ı bırakarak O'na ibadet etmekten vazgeçerek
bize bir fayda ve zarar veremeyen, vermekten âciz olan
şeylere, yani putlara ve heykellere
mi tapalım da, Allah bizi hidâyete erdirdikten, İslâm'la şereflendirdikten ve şirkten kurtardıktan
sonra geriye döndürülmüş olalım? İslâm'dan vazgeçip şirke dönmüş olalım?
Şeytanların yeryüzünde aldattığı, cinnî şeytanların alıp kuytu bir yere götürüp kaybettirdiği,
şaşkınlık içerisinde kalan, yolunu yitiren,
arkadaşlarının kendisini doğru yola davet ederek, hakka çağırarak:
'Bize gel' dedikleri kimse gibi mi olalım?'
Kendisine hak ile bâtılı kesin bir biçimde birbirinden ayıran deliller serdedikliği halde Allah'a ortak koşup O'ndan başkasına tapan kimseyi yüce Allah, şu üç niteliğe sahip olan bir kişiye benzetiyor:
Birincisi, kötü ruhlu cinnî şeytanlar tarafından kaçırılıp kuytu bir yere götürülüp kaybettirilmiş;
İkincisi, şaşkın ve yolunu yitirmiş, ne yapacağını bilmez bir biçimde donakalmış:
Üçüncüsü, arkadaşları tarafından uyarıldığı, ”yolunu şaşırdın bize gel" denildiği halde cinlere ve şeytanlara uymaktan vazgeçmemiş... Şüphesiz cinler, çeşitli şekillerde ortaya çıkabilen nûrânî cisimlerdir. Nasıl ki hava, delikli ve ayrık olan cisimlerin arasına sızabiliyorsa, cinler de hayvanların ve diğer canlıların içine sızabiliyorlar.
De ki: 'Şüphesiz, hidâyet yani bizi yönelttiği İslâm,
ancak Allah'ın hidâyetidir. İslâm'ın dışındaki her şey sapıklıktır. Yine de ki:
Biz, âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim olmakla müslüman olup O'nun emirlerine boyun eğmekle
Enam 6:72
ve 'namazı kılın ve Allah'tan korkun' diye emrolunduk'. Şu halde İslâm, ruhanî taalların; namaz da cisınanî taatkırın başıdır. Allah'tan korkma, yani takva ise, sakınılması gereken her şeyden sakınmak demektir.
Huzurunda toplanacağınız O'dur. Evet kıyamet gününde Allah'ın huzurunda toplanıp hesaba çekileceksiniz.
Enam 6:73
Gökleri ve yeri, yani yükseklerde ve derinliklerde bulunan tüm yüce ve aşağı varlıkları
yerli yerince hak ve hikmete uygun olarak
yaratan O'dur. Bir şeye 'ol' dediği gün hemen oluverir. O'nun sözü hak'tır.
Her şeyle ilgili olarak verdiği emir gerçekleşir ve bu emir o şeyin mahiyetini içeren ”hak" doğrultusunda olur.
Sûr'a üfürüldüğü gün de mülk ancak O'nundur. O gün, dünyadaki gibi mecazi türden bile olsa, hiç kimse için herhangi bir mülk ve hükümranlık sözkonusu değildir.
O, gizliyi ve açığı bilendir. Görünen ve görünmeyen her şeyi bilir.
O, yaptığı her şeyde
hüküm ve hikmet sahibidir. Gizli ve açık
her şeyden haberdardır.
Kuşkusuz, Sûr'a üfürülüş olayı üç aşamada gerçekleşecektir:
Birincisi: Korkutma üfürüğüdür. Bu üfürüğü duyan herkes artık öleceğine inanır. Dünya ömrünün bitmek üzere olduğunu anlar. Sorgu, hesap ve azap dolayısıyla kendisini bir korku kaplar.
İkincisi: Sûr'a bu üfürüşte Allah'tan başka her şey oluverir. Çünkü O'nun dışında her şey fânîdir.
Üçüncüsü: Kabirlerden diriliş üfürüğüdür. Tüm yaratıklar öldükten sonra ruhları Sûr'a yerleştirilir. ”Acbü'z-zeneb" denilen kuyruk sokumundaki bir parça dışında insan bütünüyle çürür. Toprak tarafından yenilmeyen ve çürütülmeyen söz konusu parça kıyamet gününde yaratıkların temelini oluşturur. Başka bir deyimle tüm yaratıklar tekrar ”acbü’z-zeneb"ten meydana getirilir. Nitekim sahih hadislerde de bu tip bilgilere yer verilir .
Enam 6:74
Ey Rasûlüm Muhammed! Mekke halkına İbrahim'in kıssasını anlat. Çünkü senin bu anlatışın onları susturur.
Bir zaman İbrahim, putlara tapan
babası Âzer'e: 'Putları ilâhlar mı ediniyorsun? diyerek bu davranışından dolayı yadırgamış, putları ilâh edinmesinin şaşılacak şey olduğunu vurgulamış; daha sonra da:
Doğrusu ben, seni ve bu konuda sana uyan
kavmini apaçık bir sapıklık içerisinde görüyorum' demişti. ”Âzer" kelimesi de tıpkı ”Târeh" kelimesi gibi İbrahim'in babasının ismi olabileceği, başka bir deyimle İbrahimin babasının Âzer ve Târeh şeklinde iki ismi olabileceği gibi, Azcr onun lakabı, Târeh de ismi olabilir. Nitekim İsrail ve Yakup da aynı peygamberin iki ayrı ismidir.
Kuşkusuz Hazret-i İbrahim'in babasına yönelttiği bu soru bir yadırgama ve ayıplama sorusudur. Şunu da belirtelim ki, putlara tapmak küfürdür. Bu âyetten Âzer'in küfür üzere olduğu anlaşılsa da bu, soyundan olması dolayısıyla peygamberimize bir eksiklik olarak izafe edilemez. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: ”Ben hep tertemiz sulplerden, tertemiz rahimlere intikal ettim" sözünden amaç: ”Benim soyumdan, zinadan doğan olmamıştır" demektir. Ayrıca, cahiliye dönemindeki nikâh, kendi şartları içerisinde geçerlidir. Nitekim başka bir hadiste de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: ”Ben zinadan değil, nikâh neticesi doğdum."
Enam 6:75
Yakînen iman edenlerden yani Allah'ı tanıyanlardan
olsun diye İbrahim'e göklerin ve yerin muhteşem mülkünü, yani yüce Allah'ın gökleri ve yeri egemenliği altında nasıl tuttuğunu; nasıl, onların Rabbi olduğunu
öylece gösteriyorduk, tanıtıyorduk.
Enam 6:76
Kendisini gece bürüyünce, ortalık kararıverınce
bir yıldız gördü. Bir kısım rivayetlere göre Zühre (Venüs gezegeni), bir kısmına göre de Müşteri yıldızını (Jüpiter gezegeni), kısacası yedi gezegenden birisini görüverdi.
Ve: 'İşte benim Rabbim budur' dedi. Bilindiği gibi Hazret-i İbrahim'in babası ve kavmi putlara ve yıldızlara tapıyorlardı. Öte yandan Hazret-i İbrahim'in, burada ortaya attığı iddialara inanç olarak sahip olmadığının ve bu iddiaların temelsiz olduğunun delili, ifadelerin başkasının dilinden anlatılması sonra da bunun çürütülmesidir.
Yıldız kaybolunca da: 'Ben, kaybolup gidenleri sevmem' dedi. Yıldız battıktan sonra da, şekilden sekile giren ve sürekli yer değiştiren, değişken varlıkların Rab olamıyacağını belirtti.
Enam 6:77
Yıldızların batınımdan sonra:
Ay'ı doğarken görünce: 'Benim Rabbim budur' dedi. Tıpkı yıldız gibi
O da kaybolunca: 'Eğer Rabbim, beni doğru yola sevketmeseydi, yemin olsun ki sapık kavimden olurdum' dedi. Böylece kendi kavminin dalalet üzre olduğuna işaret etti. Büyük bir ihtimalle o zaman Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), batısında büyük bir dağın yer aldığı, yıldızlarla ayın o dağın arkasında kaybolduğu bir bölgede bulunuyordu. Yoksa, yıldızların kaybolmasından sonra hemen ayın çıkmasını ve güneş çıkmadan hemen önce de ayın kaybolmasını bir ânda düşünmek normalde çok zor bir olaydır.
Enam 6:78
Güneşi doğarken, yani doğmaya başlarken
görünce: 'Benim Rabbiın budur, çünkü
bu ay ve yıldızlardan
daha büyüktür' dedi. Bu ifade de tıpkı: ”Yemin olsun ki sapık kavimden olurdum" ifadesi gibi Hazret-i İbrahim'in kendi kavmini dalalette gördüğüne işaret ediyor.
O da yani, güneş de tıpkı yıldız ve ay gibi
kaybolunca, dedi ki: 'Ey kavmim! Ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Bütün delillere rağmen, kavminin, doğru yola dönmediğini gören Hazret-i İbrahim gerçeği böylece hay kırarak onlarla herhangi bir ilişkisi olmadığını belirtti; yaratılmaya muhtaç cisimlere ve putlara tapmasının mümkün olmadığını vurguladı.
Enam 6:79
Bunun üzerine Hazret-i İbrahim'in kavmi kendisine: ”Peki, öyleyse sen neye ibadet ediyorsun?" diye bir soru sorunca cevabı şu oldu:
Şüphesiz ki ben Hakk'a eğilerek, yani sadece Allah'a ibadet edip O'na yönelerek
yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Kesin bir şekilde bâtıl inançlardan vazgeçip Allah'ın dinine döndüm.
Ben herhangi bir söz ve davranışla
Allah'a ortak koşanlardan değilim.' Kuşkusuz bu, kalb aynası tertemiz olup pırıl pırıl parlayan, nefis ve şehvetin karanlıklarından kurtulan kişilerin durumunu yansıtmaktadır.
Enam 6:80
Hazret-i İbrahim'in
kavmi, dîni konusunda
onunla tartışmaya başladı. Putları terkettiği takdirde, putlardan kendisine bir zarar geleceğini belirttiler ve bu hususta onu tehdit ettiler.
O da: 'Beni doğru yola eriştirdiği, yani bana gerçeği gösterdiği
halde Allah hakkında benimle mücadele mi ediyorsunuz? O'na ortak koştuklarınızdan korkmuyorum. Putların bana hiçbir zarar veremiyeceğine inanıyor ve onlardan çekinmiyorum. Çünkü onların hiçbir şeye güçleri yetmez.
Ancak Rabbimin dilediği şey müstesna. Eğer Allah, başıma herhangi bir felâketin gelmesini takdir etmişse, bu O'nun tarafından olur. Yoksa sizin putlarınızın hiçbir şey yapmaya güçleri yoktur.
Rabbim ilmiyle her şeyi kuşatmıştır. Her şey O'nun bilgisi dahilindedir.
Düşünmez misiniz?' Cansız ve donuk şu putlarınızın hiçbir zarar ve fayda veremiyeceklerini, dolayısıyla bana herhangi bir kötülük dokunduramıyacaklarını anlamaz mısınız?
dedi.
Enam 6:81
'Hakkında size hiçbir delil indirmediği şeyi, siz Allah'a ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da, ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım?' Hiçbir dayanağınız olmadığı halde siz cinayetlerin en korkuncunu işliyorsunuz, yerlerde ve göklerde benzeri olmayan Allah'a ortak koşmaktan eekinmiyorsunuz da, ben hiçbir fayda ve zarar veremeyen putlardan nasıl korkarım?
Eğer bilirseniz, (söyleyin.) bakalım
bu iki topluluktan hangisi emniyet içinde olmaya daha lâyıktır? Biz mi? Yoksa siz mi?...
Enam 6:82
Bu iki topluluktan birincisi:
İman edenler ve imanlarına, müşrik grubun aksine
zulüm ve şirk
kisvesi givdirmeycnler, yani imanlarına şirk karıştırmayanlardır;
işte emniyet içinde olma onların hakkıdır. Azaptan kurtulmaya lâyık olanlar onlardır.
Onlar doğru yoldadır. Diğerleri ise apaçık sapıklık içindedirler.
Enam 6:83
Bu, yani ”kendisini gece bürüyünce..." (En'am: 76) ifadesinden başlayıp ”...Onlar doğru yoldadır." (En am: 82) ifadesiyle biten bu kanıtlar
İbrahim'e, kavmine karşı verdiğimiz delilimizdir. Bilindiği gibi ”delil", herhangi bir şeyi ispatlamak için ortaya konan sözdür. İşte biz İbrahim'e bu delili gösterip öğrettik.
Biz, dilediğimizin derecelerini, ilim ve hikmet bakımından
yükseltiriz. Nitekim, çocuk yaşta iken kendi dönemindeki yaşlılardan üstün olacak şekilde İbrahim'in derecelerini yükselttik. Böylece, ancak büyük peygamberlerin bulabilecekleri delillere yöneldi.
Şüphesiz ki Rabbin, birtakım kimselerin derecelerini yükseltip bir kısmınınkini alçaltına konusunda
hüküm ve hikmet sahibidir. Derecesini yükselttiği kimsenin durumunu ve yeteneğini bildiği gibi,
her şeyi iyi bilendir.
Kuşkusuz Hazret-i İbrahim'le kavmi arasındaki bu kıssalardan amaç, kavmin tartışma ve delil ileri sürme yöntemiyle susturulması, sapıklık içinde bulunduklarına dikkatlerinin çekilmesidir. İleri gelen seçkin müfessirlerin görüşü de bu doğrultudadır. Söz konusu müfessirler bahsi geçen âyetleri bu istikamette yorumlamışlardır. Bir kısınma göre Allah'ın birliğinin ispatlanması ve O'nun dışındakilerin ilâhlığının çürütülmesi konusunda ileri sürülen bu deliller, Hazret-i İbrahim'i yetiştirmeye ve tam bilgi sahibi etmeye yöneliktir. Buna göre Hazret-i İbrahim, henüz delikanlılık çağında ve ergenliğinin ilk basamağında böyle bir durumla karşılaşmıştır. ” Bu durumda 75. âyetteki melekût-muhteşem mülkten amaç ilâhi âyetler olur.
Enam 6:84
Biz ona, İbrahim'e
İshak'ı ve Yakub'u bahşettik, ikramda bulunduk. İshak (aleyhisselâm) Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in öz oğludur. Hazret-i İshak, İsrail oğullarına gönderilen tüm peygamberlerin babası sayılır. Yakub ise İshak'ın oğludur
Ve hepsini doğru yola şevkettik. Hepsine ilmî ve amelî üstünlükler vererek dînî faziletlere yönelttik. İbrahim'den
daha önce Nuh'u ve soyundan olan Davud'u, onun oğlu
Süleyman'ı, Emvas oğlu
Eyyûb'u, Yakub'un oğlu
Yusuf'u, İmran oğlu
Mûsa'yı ve kendisinden bir yaş büyük olan kardeşi
Harun'u da doğru yola sevketmiştik.
Burada, Hazret-i İbrahim'den bahsedildiği bir sırada atalarından olan Nuh'un doğru yola sevk edilmesinden söz edilip Hazret-i İbrahim için bir nimet olarak değerlendirilmesi dikkat çekicidir. Kuşkusuz bunun sebebi, Hazret-i Nuh'un, Hazret-i İbrahim'in babalarından olması ve babaya ait olan bir şerefin oğula da sirayet etmesi dolayısıyladır. Öte yandan burada sayılan peygamberlerin, Hazret-i İbrahim'in değil de, Hazret-i Nuh'un ”soyundan" olduklarına dikkat çekilmesinin sebebi de, gerçekten Hazret-i İbrahim'in ”soyundan" olmayan Hazret-i Yunus ve Hazret-i
Lut'tan da söz edilmesinden dolayıdır. Nitekim Bağavî de bu hususu böylece açıklamıştır. Şunu da belirtelim ki, Hazret-i Dâvud ve Hazret-i Süleyman'ın soyları Yakub oğlu Yahuda'ya kadar çıkar. Ayrıca burada adı geçen peygamberler geldikleri zaman sırasına göre zikredilmemişlerdir.
İşte Biz iyilikte bulunanları, derece bakımından yücelttiğimiz gibi, onları ayrıca
böyle mükâfatlandırırız. Hak ettikleri oranda onlara mükâfat veririz.
Enam 6:85
Öte yandan soyu Hazret-i Süleymen (aleyhisselâm)’a kadar uzanan
Zekeriya, onun oğlu
Yahya, İmran'ın kızı olan Meryem'in oğlu
İsa ve Mûsa'nın kardeşi olan Harun'un yeğeni
İlyas'ı da (hidayete erdirdik.)
Burada İm ran'in kızı olan Meryem'in oğlundan, yani Hazret-i İsa'dan bahsedilmesi, kişinin kızının çocuklarının da kendi zürriy et inden sayıldığını göstermektedir. Buna göre anneleri aracılığıyla Hazret-i Peygambere bağlandıkları halde, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın soyundan kabul edilir ve onlara hakarette bulunan Hazret-i Peygamberin zürriyetine hakaret etmiş olur.
Hepsi de sâlihlerdendi. Adı geçenlerin tümü de yapılması gerekeni yapıyor, sakınılması gerekenden sakınıyordu. Hepsi de salâhda kemâle erenlerdendi.
Enam 6:86
Nuh’u hidayete erdirdiğimiz gibi İbrahim’in oğlu
İsmail peygamberi de hidayete erdirdik. Hazret-i İsmail'in, Hazret-i İbrahim'in diğer soyundan ayrı olarak zikredilmesinin hikmeti, belki de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Hazret-i İsmail'in soyundan olmasından dolayıdır. Bu yüzden müstakil olarak kendisinden bahsedilmiş ve sona bırakılmıştır. Öte yandan Acuz'un oğlu olan Ahtub'un oğlu
Elyesa, Mettâ'nın oğlu
Yunus ve İbrahim'in kardeşinin oğlu olan Haran’ın oğlu
Lut'u da (hidayete erdirdik.) Hepsini doğru yola şevkettik.
Hepsini de âlemlerden üstün kıldık. Onları kendi dönemlerinde bulunan insanların tümünden üstün kıldık.
Enam 6:87
Babalarından bir kısmını
nesillerinden ve kardeşlerinden bazılarını da (üstün kıldık.) Babalarından bir kısmını dedik. Çünkü Âdem, Şît ve İdris gibi bazı babalar Peygamber iken, diğer bir kısmı bu konumda değildi. Öte yandan ”nesillere" Yakupoğullarını; ”kardeşlere" de onların dönemlerindeki Hazret-i Yusuf un kardeşlerini örnek vermek mümkündür. Ayrıca kardeşlerden amaç, adı geçen peygamberlere inanan ve dinde kardeş olan tüm insanlar olabilir.
Onları seçtik ve doğru yola ilettik. Doğru yola giren sapıtmış olmaz.
Enam 6:88
İşte bu hidayet
Allah'ın doğru yoludur. Yolun Allah'a nisbet edilmesi, ona şeref kazandırmak içindir.
Kullarından dilediğini, hidayet ve irşada elverişli olanlarını
o doğru yola iletir, hidayete sev keder.
Eğer onlar yani adı geçen peygamberler, faziletli ve üstün değerli olmalarına rağmen
Allah'a ortak koşsalardı, şirke girselerdi,
yaptıkları bütün amelleri boşa giderdi. Tüm iyilikleri geçersiz sayılırdı. Bunların durumu böyleyken artık diğer insanların durumunun nasıl olacağını siz düşünün? Bu, gerçekten hem sıradan insanlar, hem de üstün konumda bulunanlar için son derece önemli bir uyarıdır. Allah'ın gazabından bütünüyle emin olmamaları gerektiğine ilişkin şiddetli bir ikazdır.
Enam 6:89
Kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiklerimiz işte bunlardır. Adı geçen on sekiz peygambere semavî kitapların muhtevasını tam anlamıyla kavrattık. Yoksa bunların hepsine ayrı ayrı kitap gönderilmemişti. Ancak her birine ayrı ayrı yetenekler verilmiş, bir kavrama kabiliyeti bahşedilmişti.
Eğer o kâfirler, yani Mekke halkı,
bu verdiklerimizi yani kitap, hikmet ve peygamberliği
inkâr ederlerse, bunları inkâr etmeyecek bir kavmi, Rasûlüllahin ashabını
o verdiklerimize vekil kılarız. Bu gerçeklere uymalarını emreder, iman etmelerini sağlar ve bu hususların gereğini yapmalarını temin ederiz.
Enam 6:90
İşte bunlar, kendilerinden söz edilen bu peygamberler,
Allah'ın hidayete erdirdiği kimselerdir. Yüce Allah onları doğru yola yöneltmiş ve kendilerine gerçeği göstermiştir.
Sen de onların doğru yoluna uy. Başkalarının değil, yalnız onların yolunu izle. Kuşkusuz bu yoldan amaç, Allah'a iman etme, O'nu birleme ve dinin temel rükünlerini izleme gerçeğidir.
Âlimler, bu âyete dayanarak Hazret-i Peygamberin bütün peygamberlerden daha faziletli olduğunu ileri sürmüşlerdir. Çünkü erdemlik özellikleri ve şeref sıfatları peygamberler arasında dağıtılmıştı. Her biri bir noktada ilerlemişti. Meselâ, Hazret-i Dâvud ve Hazret-i Süleyman'ın başlıca özellikleri nimetlere karşı şükretmeleriydi. Hazret-i Eyyûb, musibetlere karşı sabretmekle meşhur olmuştu. Hazret-i Yusuf, hem şükreden, hem de sabredendi. Hazret-i Mûsa fevkalâde mucizeleri göstermekle ün salmıştı; Hazret-i Zekeriya, Hazret-i Yahya, Hazret-i İsa ve Hazret-i İlyas, zühd sahibi kimselerdi. Hazret-i İsmail doğruluk ve teslimiyetiyle tanınmıştı... Görüldüğü gibi her peygamber belirli bir özellikle meşhur olmuş ve tanınmıştı. İşte yüce Allah, tüm güzel sıfatları sevgili peygamberi Hazret-i Muhammed'de toplamıştı. Çünkü ona: ”Sen de onların doğru yoluna uy" buyuruyordu. Bu yüzden Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), kendinden önceki tüm peygamberlerin güzel özelliklerini eksiksiz uygulamak durumundaydı.
Ve Kureyşli kâfirlere
de ki: 'Sizden bu tebliğe karşılık bir ücret istemiyorum. Size Kur'an'ı tebliğ ettiğimden dolayı herhangi bir menfaat beklemiyorum.
O Kur'an, âlemler için ancak bir hatırlatma,
bir öğüttür.' Yüce Allah tarafından gönderilmiş bir irşad kaynağıdır. Kuşkusuz irşad hizmeti hep böyle olagelmiştir. Öyleyse dînî eğitim, öğretim ve irşad için herhangi bir maddî ücret beklenilmemelidir. Başka bir deyimle din hizmeti her türlü dünyevî çıkardan arındırılmış olmalıdır.
Enam 6:91
Onlar: 'Allah hiçbir insana kitap ve vahiy adına
bir şey indirmedi' diyerek Allah'ı hakkıyla takdir etmediler. O'nu tam anlamıyla tanımadılar. Onun hukukunu gözetmeyip çiğnediler. Dolayısıyla peygamberlerin gönderilişini ve kitapların indirilişini inkâr ettiler. Bu arada Kur'an'ın indirilişine de olanca güçleriyle karşı çıktılar. Bir şeyi hakkıyla takdir etmek, onu tüm yönleriyle bilmek demektir. Buna göre kâfirlerin Allah'ı, hakkıyla takdir etmeyişleri, O'nun sıfatlarını tanımama anlamına gelir.
Rivayet edildiğine göre, Yehudilerin bilginlerinden ve ileri gelenlerinden Mâlik b. Sayf, bir gün inatçı bir grup arkadaşıyla birlikte Mekke'ye gitti. Amaçları Hazret-i Peygambere bir şeyler sormak ve onu zor durumda bırakmaktı. Mâlik, iriyarı şişman bir adamdı. Hazret-i Peygamberin yanına geldiğinde Allah'ın Rasûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: ”Hazret-i Mûsa'ya Tevrat'ı indiren Allah askına doğru söyle: Tevrat'ta yüce Allah'ın şişman âlimden hoşlanmadığı yazılı değil mi?" diye bir soru sordu. Bunun üzerine Mâlik: ”Evet, böyle bir şey var" diye cevap verdi. Ardından Hazret-i Peygamber: ”İşte sen şişman bir bilginsin. Yahudilerin sana verdiği yiyeceklerle bayağı şişmanlamışsın" deyince, yahûdi Mâlik çok kızdı ve: ”Allah insana bir şey indirmedi" dedi. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime inmiştir. Yahudinin bu sözünden sonra yüce Allah onu susturması ve ağzına taşı tıkaması için Rasûlüne şu emri veriyor:
Ey Rasûlüm Muhammed!
De ki: 'Mûsa'nın insanlar için aydınlatıcı ve başkasına yol gösterici
bir nur ve hidayet rehberi olarak getirdiği Tevrat'ı kim indirdi? Siz, onu parça parça kağıtlar haline getirip parçalanmış bölümlere ayırıp
(işinize geleni) ortaya koyarak
açıklıyor, çoklarını da gizliyorsunuz. Meselâ, Tevrat'ta yer alan Hazret-i Muhammed'in sıfatları, recim âyeti ve benzeri bir takım hükümleri örtbas ediyorsunuz.
Sizin de, atalarınızın da bilmediğiniz şeyler Hazret-i Muhammed aracılığıyla
size (o kitapta) öğretilmişti.' Çeşitli ilim ve hükümleri oradan aldınız.
'Allah' de. Yani ”O kitabı Allah indirdi, de. Onların şaşırıp kaldıklarına ve cevap veremediklerine dikkati çekmek için Hazret-i Peygambere onlara cevap vermesi emredilmiştir. Ardından yüce Allah, onların aklandıklarını ve rezil olduklarını Peygamberine bildirerek şöyle buyuruyor:
Sonra bırak onları, daldıkları bataklıkta oy nay ad ur suni ar. Sen tebliğ görevini yapıp gerekli delilleri ortaya koyduktan sonra gerisine karışma. Bırak onları, içine düştükleri bataklıkta yuvarlanadursunlar. Oyalanmalarının kendilerine hiçbir yararı dokunmayacaktır.
Enam 6:92
Bu Kur'an,
kendisinden önceki Tevrat ve benzeri
kitapları tasdik eden, söz konusu kitaplarda belirtilen ilkeler doğrultusunda inip onları onaylayan,
Ümmü'l-Kurâ yani şehirlerin ana merkezi olan Mekke halkını
ve çevresindekileri doğusundaki ve batısındaki bütün insanlığı
uyarman için indirdiğimiz mübarek, yani çok faydalı
bir kitaptır. Gerçekten Kuran çok yararlı bir kitaptır. Çünkü teorik ve pratik tüm bilinilen kuşatır. Kuşkusuz Allah'ın zâtını, sıfatlarını, fiillerini ve hükümlerini tanımak teorik bilimlerin en değerli kısmıdır. İşte, başka hiçbir kitap Kuran kadar bu önemli konu üzerinde durmamıştır. Pratik bilimler ise ya duyu organlarının işleyişini konu edinen bilimler, ya da kalbî faaliyetleri içeren bilimlerdir. İşte ahlâk ve nefis terbiyesi dediğimiz bu bilimler en güzel biçimde Kur'an-ı Azim'de işlenmiştir. Öte yandan yeryüzü, Mekke'nin altından yayılmaya başladığı için, Mekke yeryüzünün ana merkezi kabul edilir. Tıpkı bir ananın kendi neslinin kaynağı olması gibi.
Ahiret gününe ve ondaki azap çeşitlerine
iman edenler, buna bu Kuran'a
da iman ederler. Çünkü sonlarından korkarlar. İşte bu korku ve düşünce onları inanmaya sev keder. Dolayısıyla bunlar inanırlar.
Ve onlar namazlarına devam ederler. Beş vakit namazlarını ihmal etmezler. Çünkü namaz, ibadet ve yükümlülüklerin en değerlisidir. Bu yüzden özellikle namaza dikkat çekilmiştir. Öte yandan bu âyetten bir kaç hüküm çıkarmak mümkündür:
Birincisi: Yaratılanın, yaratanı tam anlamıyla tanıması, bütün özellikleriyle kavraması mümkün değildir. Şu halde yaratılmış bir araçla Allah'ı tanımaya çalışan kimse tam anlamıyla Onu tanıyamaz. Kısacası, Allah'ın mahiyetini gerçek anlamıyla yine ancak Allah bilir.
İkincisi: Âyetin inişine sebep olan olaydan anlaşıldığı gibi, şişmanlık güzel bir şey değildir. Kuşkusuz bu şişmanlıktan amaç, fıtrat açısından, yani yapı itibariyle mevcut olan şişmanlık değil, aşırı yemekle elde edilen şişmanlıktır. Nitekim hadiste şöyle buyurulmuştur: ”Kıyamet gününde şişman bir adam gelir. Allah katında bir sinek kanadı kadar değeri olmaz. İsterseniz: 'Biz kıyamet gününde onlara hiçbir değer vermeyeceğiz' (Kehf: 105) âyetini okuyunuz." (17)
Kurtubî, Tezkire'sinde, ”zoraki yemekle meydana gelen şişmanlığın hoş bir şey olmadığı hükmünü bu hadisten çıkarmak mümkündür" demiştir. ”Çünkü bu durum insana aşırı yemek yükü getirdiği gibi, onu, güzel şeyleri yapmaktan da meşgul eder. Hatta, aşırı yemenin, yani ihtiyaçtan fazla, sırf şişmanlamak ve lezzetlenmek amacıyla yemenin haram olduğu hükmü de çıkarılabilir" demiştir.
Konuların detayına inen bazı âlimler de şöyle demişlerdir: ”Nefsi yok olmaktan kurtarmak amacıyla yemek farzdır. Oruç ve namaz gibi ibadetlere güç getirebilmek niyetiyle yenildiği takdirde ise ayrıca sevap kazanılır. Doymak ve gücünü artırmak niyetiyle yeme de mubahtır. Ertesi günkü oruca dayanabilmek ve misafirlerin utancını gidermek gibi mazeretler dışında, doyduktan sonra yemek ise haramdır."
Hadiste buyuruluyor ki: ”Kuşkusuz, yüce Allah, şişman âlimden hoşlanmaz." Tevrat'ta da şöyle buyurulmuştur: ”Kuşkusuz, yüce Allah şişman bilgine buğzeder." Ayrıca: ”Kuşkusuz, yüce Allah şişman okuyucudan nefret eder" şeklinde bir rivayet de vardır.
İmam Şafiî'nin şöyle dediği nakledilir: ”Şişman kimse, kesinlikle kurtuluşa ermez." Kendisine bunun sebebi sorulduğunda ise: ”Çünkü o düşünemez," diye cevap vermiştir.
"Ayrıca şunu da belirtelim ki, akıllı kimse her zaman ya âhiret için, ya da dünya hayatı ve geçimi için uğraşır. Yani bu iki durumdan birisinde bulunur. Şişmanlıktan kaynaklanan fazla yağ ise gaye ile bağdaşmaz. Söz konusu olan şu iki düşünceden yoksun kalan kimse ise hayvanların durumuna düşer.
Çünkü yağ onun basiretini bağlar."
Daha sonra Şafiî sözlerini şöyle sürdürmüş: ”Eski zamanların birisinde çok şişman bir hükümdar varmış. Tıp uzmanlarını bir araya toplayıp onlara: 'Etimi hafifletecek, beni bir parça zayıflatacak bir çözüm önerin, bir yol gösterin ' demiş; ancak ona bir çare bulamamışlar. Daha sonra ona akıllı edip ve bu işten anlayan başka bir adam göndermişler. Hükümdar kendisine gönderilen adama şöyle bir göz atıp: 'Bu delikanlı mı beni tedavi edecek?' demiş. Delikanlı da şöyle cevap vermiş: 'Allah iyiliğinizi versin, hükümdarını! Ben tabip ve müneccim bir adamım. Bana bir gece süre tanı, ta ki senin burcuna bakıp senin ilâcını tesbit edeyim ve ona göre seni tedavi edeyim.' Bunun üzerine hükümdar isteğine uyup bir gece kendisine süre tanımış. Ertesi gün delikanlı, hükümdardan em an dileyerek: 'Hükümdarım, bana bir şey yapmayacağına söz ver' demiş. O da kabul etmiş. Bunun üzerine delikanlı hükümdara demiş ki: 'Senin talihine, burcuna baktım. Göründüğüne göre, senin bir aylık bir ömrün kalmış. Dolayısıyla seni ne zaman tedavi edebilirim ki? Bunun açıklamasını istersen bu süre içinde beni yanında alıkoy, beni hapset. Sözüm doğru çıkarsa beni serbest bıraktırırsın. Yok eğer bir ayın bitiminde sözüm doğru çıkmazsa, bana istediğin cezayı verirsin.' Ardından hükümdar genci alıkoymuş. Sonra kendisi de eğlenceyi bırakıp insanlardan gizlenmiş. Tek başına kalıp derin üzüntüye dalarak günlerce kederinden başını kaldıramaz olmuş. Günler geçtikçe kederi ve derdi artı vermiş. Nihayet yağları erimiş ve hafifleyivermiş. Yirmi sekizinci günde delikanlıyı huzuruna çağırıp görüşünü sorunca, delikanlı şu cevabı vermiş: 'Allah, sana güç-kuvvet versin hükümdarım! Gaybı bilmekten Allah'a sığınırım. Yüce Allah'a karşı böyle bir saygısızlığı işlemem söz konusu değildir. Allah'a yemin ederim ki, ben kendi ömrümü bile bilemezken senin ne kadar yaşayacağını nereden bileyim? Bana göre senin tek ilâcın düşünmek ve üzülmekti. Ancak bu şekilde seni düşünceye sevk edebileceğimi düşündüm.' Sonuçta hükümdar zararlı yağlardan kurtulup sağlığına kavuştu. Delikanlıya iyiliklerde bulunup mükâfatlandırdı."
Üçüncüsü: ” Allah' de" ifadesinde anlayabilenler için ince işaretler vardır. Buna göre, Allah'a ulaşmak isteyen kimsenin, O'nun dışındaki her şeyden ilişiğini kesmesi gerekir. Çünkü O'nun dışındaki her şey bir eğlence ve oyundan ibarettir. Eğlence ve oyuna dalan ise bir şey yapmış olmaz. O'nun dışındaki şeylere bağlanmaktan Allah'a sığınırız.
Dördüncüsü: Bu âyetle Kur'an'ın faziletine ve faydalarına işaret edilmiştir. Ahmet b. Hanbel demiş ki: ”Ben yüce Allah'ı rüyada görüp: 'Sana ulaşmak isteyenleri ulaştıracak en faziletli şey nedir, ya Rabbi?' diye sordum. Bana: 'Benim ilâhî kelâmım ey Ahmet!' diye cevap verdi. Sonra: 'Ey Allah'ım! Anlamak şartıyla mı, yoksa anlamadan da mı?' diye sordum. ' Anlayarak da, anlamıyarak da...' diye cevaplandırdı." Hadiste: ”Sizin en hayırlınız Kur'an-ı Kerimi öğrenen ve öğretendir" buyurulmuştur. Bu yüzden bu konuda Hazret-i Peygambere uyarak Kuran öğretme karşılığında herhangi bir ücret istememeli, bir mükâfat ve teşekkür beklentisi içinde olunmamalıdır. Aksine, Kur'an'ı öğreten kimse bu işi sırf Allah rızâsı için ve O'na yakınlaşmak amacıyla yapmalı ve peygamberleri örnek almalıdır. Çünkü onlar, çağrı görevlerini yaptıklarında, muhataplarına hep: ”Tebliğ görevine karşılık sizden bir ücret istemiyorum" (Hûd: 51; Şûra: 23) demişlerdir.
El-Esrâr'ul-Muhammediye adlı eserde şöyle denilmektedir: ”Kim Kur'an'ı öğrenmek için ücret alırsa bu, kendisi için helâldir. Fakat kim de ücret almak için Kur'an'ı öğrenirse bu, kendisine haramdır. Kur'an'ı okuyan kimse tec vid kurallarına dikkat etmeli ve güzel bir sesle okumalıdır. Nitekim; Hadiste de şöyle buyurulmaktadır: 'Kur'an-ı Kerim'i güzel bir edayla okumayan bizden değildir. Şu halde Kur'an'ı, seslerinizle güzelleştiriniz.'"(20)
Kimine göre hadiste geçen ”teganni'den maksat müstağni olmak, kimine göre ise ”güzel sesli ve güzel makamlı" demektir. Dil uzmanlarına göre bu ikinci yorum daha isabetlidir. Kısacası, Allah'ı sevip sürekli O'nun kelâmıyla meşgul olan, herhangi bir dünyevî amaç gütmeden, fasıkların müzikal makamlarını taklit etmeden, örneğin fıtrî Arap makamları doğrultusunda sesini güzelleştirip Kur'an okuyan kimsenin maddî manevî tenkit edilmemesi gerekir. Yine de her şeyin en doğrusunu Allah bilir.
Enam 6:93
Allah'a yalan uyduran, Müseylemetul - Kezzâb ve Esved'ül-Ansî gibi yalan yere ”Allah beni peygamber olarak gönderdi" iddiasında bulunan
veya kendisine kesinlikle
hiçbir şey vahyolunmadığı halde: 'Bana vahyolundu' diyen ve: 'Allah'ın indirdiği gibi bir kitap da ben indireceğim', diyerek alay edenler ve: ”Dilersek bunun gibisini biz de söyleriz"
diye iddia edenden daha zâlim kim olabilir? Evet, bu tip iddialarda bulunanlardan daha zâlim kimse yoktur.
Katâde der ki: ”Müseyleme, bir takını kâhinliklerde bulunuyor, birtakım secî'li ifadeler ortaya atıyordu. Nitekim Kevser sûresine nazire olarak şu saçmalıklarda bulunmuştu: 'Biz sana çok şeyler verdik. Rabbine namaz kıl ve oralara hicret et. Biz senin açık ve büyük günahlarını affettik.' Evet, şu ifadelerin iğrençliğine ve bozukluğuna bakın. İşte yalancı Müseyleme bu şekilde yalancı peygamberlik iddiasında bulunmuştu."
Öte yandan hadis-i şerifi’de şöyle buyurulmaktadır: ”Ben uyku âlemindeyken bir ara tüm yeryüzü hazineleri bana getirilip elime iki altın bilezik konulduğunu gördüm. Söz konusu bilezikler büyük gelip bana sıkıntı veriyorlardı . O sırada hana, onlara üfürmem vahyedildi. Ben de üfledim. Birden kayboluverdiler. Ben onları, karşılaştığım iki yalancı ile yorumladım: Biri San'a'lı, diğeri Yemâme'li." (21)
Kâdî Hazret-i Peygamberin iki bilezik ile ilgili yorumuyla ilgili olarak der ki: ”Bileziklerin, yalancı peygamberlik iddiasında bulunanlar olarak yorumlanmasının sebebi, bileziklerin, ellerin serbest olarak çalışmasını engelleyen birer unsur olduklarındandır. Nitekim bu yalancılar da Hazret-i Peygamberin şeriatına karşı çıkmışlar, emirlerini uygulamaktan kaçınmışlardı."
Bu yalancılardan ”Sanalı" denilen Esved'ül-Ansî, Hazret-i Peygamberin son hastalığında bulunduğu ve henüz yaşadığı bir dönemde Feyruz ed-Deylemî tarafından; ”Yemâme'li" denilen Müseyleme de Hazret-i Ebû Bekir döneminde Hanıza'nın katili Vahşî tarafından öldürüldü... Nitekim Vahşî, onu öldürdükten sonra: ”Ben cahil iye döneminde insanların en hayırlısını, müslümanlığım döneminde de insanların en kötüsünü öldürdüm" demiştir.
Daha sonra yüce Allah, Hazret-i Peygambere şöyle sesleniyor:
O zâlimlerin halini ölüm şiddeti içindeyken bir görsen! O zaman çok dehsetli bir manzarayla karşılaşırsın! Burada ”ölüm şiddeti" diye ifade edilen ”Ğamerat'ül-mevt" tamlamasındaki ”ğamerat" sözcüğü ”ğumre'nin çoğuludur. Aslında ”ğumre", üstün gelen şiddet anlamında olup suyun bir şeyi kuşatması, örtüp içine alması ifadesinden alınmış ve olağanüstü ölüm ve ecel şiddetini dile getirmek için kullanılmıştır. İşte ey Muhammed sen onları sekerat ânında bir görsen!
Melekler, can alma meleği ve yardımcıları olan azap melekleri
onlara ellerini uzatırlar. Başkasından alacaklı olanın alacaklı bulunduğu kişiye haklı olarak elini uzatıp hiç süre tanımadan alacağını istemesi ve sıkboğaz etmesi gibi, melekler onların ruhlarını alırlar. Ya da melekler ellerini azapla uzatırlar
ve: 'Ruhunuzu teslim edin cesetlerinizden çıkarıp bize verin derler. Bu gerçekten çok dehşetli bir istektir. Bu cümleyi: ”Gücünüz yetiyorsa ruhlarınızı azaptan ve elimizden kurtarın bakalım" şeklinde yorumlamak da mümkün... İşte ey zâlimler! Ruhlarınızın alındığı
bugün, Allah'a karşı haksız şeyler söylediğinizden... O'na çocuk, ortak ve benzeri şeyler isnad edip yalan yere vahiy ve peygamberlik iddiasında bulunduğunuzdan
ve O'nun âyetlerine karşı böbürlenmenizden, O'nun âyetlerini düşünmeye ve kabullenmeye yanaşmadığınızdan
dolayı alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız,' şiddet ve hakaret dolu bir azap göreceksiniz
derler.
Enam 6:94
Şüphesiz ki, (bugün) ilk yarattığımız gibi çıplak ve yalın ayak
teker teker, yani mallarınızdan ve çoluk-çocuğunuzdan ayrılmış olarak hesap vermek ve karşılık görmek üzere
huzurumuza geldiniz, yani geleceksiniz!... Bu da, tıpkı ”Allah'ın emri geldi" (Nahl: 1) âyetinde olduğu gibi meydana gelmesi kesin bir olay olduğu için, sanki meydana gelmişçesine, ”di"li geçmiş kipiyle ifade edilmiştir. Öte yandan hadiste şöyle buyurulur. ”Kıyamet gününde insanlar, anadan doğma çıplak, yalın ayak ve başları açık olarak haşir meydanına gideceklerdir." Bunun üzerine Hazret-i Âişe validemizin, sıkılganlığını ve utangaçlığını dile getirerek: ”Aman Allah'ım! Ne ayıp şey! Kadınlar da, erkekler de aynı durumda mı olacaklar?" diye sorması üzerine Allah'ın Rasûlü (sallallahü aleyhi ve sellem): ”O gün herkesin kendine yetecek kadar derdi vardır." (Abese: 37) âyetini okuyarak: ”Herkesin işi başından aşkındır, herkes kendi telâşına düşmüştür. Dolayısıyla ne erkekler kadınlara bakacak, ne de kadınlar erkeklere bakacaklardır.
Verdiğimiz her şeyi ardınızda bıraktınız. Dünyada size verdiğimiz nimetlerin kıymetini bil metliniz. Onlarla oyalanıp âhireti unuttunuz. Mü'minler ise sizlerin aksine bütün himmetlerini sâlih amel işleme yolunda harcadıkları için onlara verdiğimiz nimetler boşa gitmedi. Onlarla beraber kıyamet sahnesine geldi.
(Size Rab olmada) Allah'a ortak olduğunu, tıpkı O'nun gibi ibadet edilmeye lâyık bulunduğunu
sandığınız şefaatçilerinizi, yani putlarınızı
sizinle beraber göremiyoruz. Muhakkak ki onlarla, aranızdaki irtibat kesildi. Birbirinizden uzaklaştınız.
Şefaatçileriniz olduğunu zannettiğiniz şeyler sizi bırakıp kayboldular. İlâhi azabı sizden uzaklaştırmaya güçleri yetmedi. Ya da: Sizin Rabbiniz olma hususunda Allah'a ortak olduklarını zannettiğiniz putlar kaybolup gitti... Hatta bu ikinci yorum, âyetin akışına daha da uygun düşmektedir.
Kuşkusuz insanın dört düşmanı vardır: Mal, aile, çoluk-çocuk ve dostlar. Ayrıca bunların hiçbirisi insanla birlikte kabre girmez, aksine kabirde yalnız kalır. Öte yandan yine insanın başlıca dört dostu vardır: Kelime-i şehadet, namaz, oruç ve Allah'ı zikretmek. Üstelik bunların dördü de kendisiyle birlikte kabre girer ve Allah katında ona şefaatçi olur. Dolayısıyla yalnızlıktan kurtulur. Şu halde insan yalnızlığım göz önünde bulundurarak bir takva libâsı, bir de arkadaş, yani sâlih amel edinmeye çalışmalıdır.
Enam 6:95
Şüphesiz ki, taneyi ve çekirdeği yaran Allah'tır. Buradaki ”torn'"den amaç buğday, arpa ve pirinç gibi tüm tanelerdir. Yani kuru taneyi içindeki bitki özüyle yarıp filizlendiren, kuru taneden yeşil bitkiyi çıkaran O'dur. ”Çekirdek" ise şeftali, kayısı, hurma ve benzeri meyvelerin içinde bulunan şeydir. Yani, sert çekirdeği yarıp içinden yapraklı, dallı budaklı ağacı fışkırtan Allah'tır.
O, ölüden diriyi çıkarır. Hayvan ve bitki gibi gelişmeye elverişli yaratıkları, kendi kendine gel işemeyen nutfe ve taneden meydana getirir. Hayvan ve bitki gibi
Diriden de nutfe ve tane gibi
ölüyü çıkaran O'dur. Burada mecaz yoluyla gelişen şeyler ”diri", donuk şeyler de ”ölü" olarak ifade edilmiştir. Aslında diri, hislerine tâbi olan ve iradî hareket yapabilen varlıklara; ölü de her türlü yaşama niteliklerinden yoksun bulunan varlıklara denir. Bir kısım âlimler de mecaz yoluna başvurmadan kelimeleri olduğu gibi almış ve: ”Ölü nutfeden diri insanı ve diri tavuktan ölü yumurtayı çıkaran Allah'tır" şeklinde yorumlamışlardır.
İbn Abbas'ın yorumu ise şöyledir: ”İbrahim (aleyhisselâm)'de olduğu gibi kâfirden Mü’mini; ve Nuh (aleyhisselâm)'da olduğu gibi mü'minden kâfiri; itaatkâr olandan isyankar olanını ve isyankârdan itaatkârı; cahilden âlimi ve âlimden cahili; ahmaktan akıllıyı ve akıllıdan ahmağı... meydana getiren Allah'tır."
İşte ibadet edilmeye lâyık olan yüce
Allah budur. Bu derece güçlü ve kuvvetlidir.
O halde nasıl yüz çevirirsiniz? Nasıl O'nu bırakıp başkasına ibadet edersiniz? Âyette ”yüz çevirmek", olarak tercüme edilen ”ifk" sözlükte bir şeyi ters yüz etmek ve çevirmek anlamına gelir. Kuşkusuz buradaki hitap Kureyşli kâfirleredir. Çünkü bu sûre Mekke'de inmiştir.
Enam 6:96
Karanlığı yarıp tanyeri ni ağartan, geceyi dinlenme ve yorgunluktan dolayı istirahat
zamanı yapan, parlak olan
güneşi ve ay'ı bir hesaba göre hareket ettiren, onları belli zaman birimlerinin ve çeşitli hesaplamaların dayanağı yapan
O'dur. Evet, yüce Allah güneşin hareketini belli bir ölçü ve süratte takdir etmiştir ki devrini bir senede tamamlar. Aya da öyle bir hareket takdir etmiştir ki devrini bir ayda tamamlar. İşte güneş ve aya verilen bu hareketlerle dört mevsim meydana gelir. Meyvelerin olgunlaşması, ekinlerin biçilmesi, doğum zamanının belirlenmesi gibi maslahatlar hep bu hareketlere göre bilinir. Kısacası, kâinat ve hayat çarkı hep bu hareketlere göre düzenlenmiştir.
İşte söz konusu hareketlerle tesbit edilen tüm
bu olağanüstü intizam
her şeye galip olan ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir. Dolayısıyla O, her şeyi kendi yüce iradesi doğrultusunda hareket ettirir. Yaratıkların hayatı ve geleceği ile ilgili yarar ve maslahatları O bilir.
Enam 6:97
Kara ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulaşınız diye, gece karanlığında, uçsuz bucaksız denizlerde bir yerden başka yere gidebilesiniz, yolunuzu bilesiniz, ürkütücü gecelerde rahatlıkla yönünüzü bulabi les iniz diye
sizin için yıldızları yaratan O'dur. Nitekim yolcular bazan bu yıldızlardan bir kısmını önlerine, bazan sağlarına, bazan sollarına, bazan da arkalarına alarak yönlerini ve gidiş istikametlerini belirlerler. Ayrıca yıldızların, gökyüzünün süslenmesi ve şeytanların kovalanması gibi daha pek çok faydaları vardır.
Muhakkak ki Biz, bilen bir kavim için kudretimize delâlet eden
âyetleri bölüm bölüm
geniş bir şekilde açıkladık. Çünkü âyetlerimizden faydalananlar, onları bilenlerdir.
Enam 6:98
Sizi çokluğunuza rağmen
bir tek candan yaratan O'dur. Evet hepimizi Hazret-i Âdem'den yarattı. Çünkü Hazret-i Havva annemizi de onun kaburga kemiğinden meydana getirdi. Böylece tüm insanlar bir tek candan yaratılmış oldu. Bu hususun bir nimet olarak özellikle vurgulanmasının hikmeti, bir tek asıldan meydana gelen insanların birbirleriyle daha çok anlaşabileceklerine işaret etmek içindir.
Sulblerde
(sizin için) bir kalma yeri ve rahimlerde
emanet olarak konulacağınız yer vardır. Nitekim kendisinden yaratıldığınız nut fen in kalma yeri babanızın sulbüdür. Annenizin rahmi ise söz konusu nutfe için emanet olarak kalınan yer kılınmıştır. Çünkü nutfe babanın sulbünde kendi kendine hasıl olmasına rağmen annenin rahminde ancak babanın fiiliyle, hasıl olmaktadır. Tıpkı bir emanet gibi erkek tarafından kadının rahmine yerleştirilir. Başka bir deyişle erkek, kendisinde yerleşmiş olan şeyi kadının rahmine emanet olarak bırakır. Hasan-ı Basrî bu ani anıda der ki: ”Ey Âdemoğlu! Sen akrabaların arasında bir emanetsin. Günün birinde gerçek sahibini bulursun." Lebid de şöyle der:
Mal ve aile fertleri emanetten başka bir şey değildir. Günün birinde emanetlerin geri verilmesi ise zorunludur.
Anlayan, yani zekâsını kullanmak ve düşünmek suretiyle olayların inceliklerini kavrayabildi
bir kavim için insanların yaratılışını belirten
âyetleri geniş bir şekilde açıkladık. Yıldızlardan söz edildiği sırada ”bilen bir kavim"; insanların yaratılışı bahsinde ise ”anlayan bir kavim" ifadesinin kullanılması çok anlamlıdır. Başka bir deyişle, yıldızlar bahsinde yer alan deliller dış dünya ile, yaratılış bahsindeki deliller ise iç dünya ile ilgili olduğundan, her birisine uygun ifade seçilmiştir. Dış dünya ile ilgili örneklerin daha belirgin ve daha açık olduğu gerçeği inkâr edilemez. Bu yüzden orada ”bilen" ifadesi uygun düşer. İç dünya ile ilgili örnekler ise kavrayış gerektiren durumlardır. Dolayısıyla ”anlayan" deyimi son derece uygun düşer. Çünkü anlamak genelde gizli manaları kavramak için kullanılır. Anlayan ve kavrayan bilgin anlamındaki ”fakih" terimi de, hükümleri detaylıca inceleyip açıklayan, hikmetlerini ve inceliklerini ortaya koyan, problemlerini çözen âlim için kullanılır. Kısacası ”anlamak" zeki olmanın, kavrayış yeteneğine sahip olmanın ve ileri görüşlü olmanın göstergesidir.
Öte yandan bu dış ve iç dünya ile ilgili deliller yüce Allah'ın orijinal sanatım gösterip şirk ehlini tevhid ve imana çağırır. İhlâs sahiplerini de ibret dersi almaya ve delilleri gözleriyle görmeye davet eder. İsyankârların dilleri ve kalbleriyle tevbe etmeleri gerektiğini hatırlatır. Şu halde değerli nimetlerin hatırlatılması ve vurgulanması onlara karşı şükür görevini yerine getirmeyi gerektirir. Bu yüzden akıllı insan, gerçeği bulma yolunda çaba sarfeder. Çünkü en büyük perde gaflettir.
Anlatıldığına göre, Şah Ebu'l-Fevaris el-Kirmanî bir gün ava çıkmış. Israrlı arayışlar sonunda ıssız bir çöle varmış. Orada yırtıcı bir hayvanın sırtına binen ve etrafında pekçok yırtıcı hayvan bulunan bir genç adam görmüş. Şah Ebu'l-Fevaris'i gören bu hayvanlar onu gördüklerinde saldırmaya yeltenmişler. Ancak genç adam engel olmuş ve onları geri çevirmiş, sonra Şah'a yaklaşıp selâm vermiş ve şöyle demiş: ”Ey Şah! Nedir bu gaflet!... Neden Allah'tan bu kadar gafil kaldın? Dünyaya sarılıp âhireti unuttun? Zevkine dalarak O'na hizmet etmeyi bıraktın? Oysa yüce Allah, O'nun hizmetine koşasın diye sana dünyayı vermiştir. Sen ise dünyayı Allah'ın hizmetine koşmamak için bir araç olarak kullanıyorsun." Genç, böyle konuşurken ihtiyar bir kadın görünü verin iş. Elinde bulunan su kabını gence uzatmış. Genç suyu içmiş, artanını da şah'a vermiş. O da içmiş ve: ”Şimdiye kadar, bu sudan daha lezzetli, daha soğuk, daha tatlı bir şey içmemiştim" demiş. Sonra ihtiyar kadıncağız kaybolmuş. Ardından genç adam konuşmasını şöyle sürdürmüş: ”Gördüğün o kadın dünyadır. Allah onu benim hizmetime sunmuştur. İhtiyaç duyduğum ve aklımdan geçirdiğim her şeyi anında benim için hazırlar. Yoksa sen, yüce Allah'ın dünyayı yarattığı sırada ona: 'Ey dünya! Bana hizmet eden kimseye sen de hizmet et. Sana hizmet edeni ise kendi emrinde çalıştır' dediğini duymadın mı? ” Bu durumu gören Şah, tevbe edip Allah'a dönmüş...
Enam 6:99
Gökten suyu, yani yağmuru
indiren O'd ur. Yâni, Allahü teâlâ'dır. Ayetin bu noktasında üçüncü şahıs kipinden birinci şahıs kipine dönülerek şöyle deniliyor:
İşte Biz, buğday, arpa, nar ve elma gibi
her çeşit bitkiyi onunla, o su ile
bitirdik. Kuşkusuz buradaki ”Biz" ifadesi çoğulluk için değil, yüceliğe işaret etmek içindir. Başka bir deyişle, yüce Allah şanını yüceltmek için bu ifadeyi kullanır. Öte yandan ”bitki" den amaç, yeryüzünde biten her şeydir. Bunlar ağaç gibi gövdesi olanlar olabileceği gibi, gövdesi olmayan normal bitki türleri de olabilir.
Ondan da, yani normal bitkilerden de
yeşillik meydana getirdik. Ardından bu
Yeşillikten de, birbiri üzerine yığılmış, düzenle dizilmiş
taneler çıkarırız, meydana getiririz. Bitkilerin geçirdiği aşamaya böylece işaret edildikten sonra, şimdi de ağaçların durumunu belirten bir örnek veriliyor:
Hurmanın tomurcuğundan, tıpkı üzümde olduğu gibi,
sarkıp yere yaklaşan ve rahatlıkla koparı labilen
salkımlar çıkarırız. Yere yakınlaşan bu salkımlar küçük de olsalar oturanlar tarafından rahatlıkla alınabilir ve yükseklerde bulunan salkımlar da vardır. Yere yakın olanlar onlara oranla daha faydalı olurlar. Bu yüzden burada onlara işaret edilmiştir.
Ayrıca o su sebebi
ile yere yakın olmayan yaprakları
birbirine benzeyen ve meyveleri bakımından ise birbirine
benzemeyen üzüm bağları, zeytin ve nar bahçeleri meydana getiririz. Cennet kelimesi, gizli olmak, görünmemek anlamındaki ”eenne" kökünden türemiştir. İçerisinde ağaçların sıkça bulunduğu ve bir kısmı diğerini örttüğü için bu isim verilmiştir. Ayette çoğul olarak ”cermetler=bahçeler" şeklinde zikredilmesine gelince ancak bu durumda istifadenin tam olacağına işaret içindir.
İşte ey muhataplar!
Her birinin meyve verdiği zaman meyvesine ve onun olgunlaşmasına ibretle
bakın. İlk başta zayıf ve hiç işe yaramaz gibi görünen meyvenin olgunlaştıktan sonraki durumuna bakın, lezzetinden ders alın! Aynı topraktan çıktığı ve ayın suyla beslendiği halde meyvenin ilk durumu ile son durumu arasındaki korkunç farkı ibretle seyredin! Birbirine zıt durumlara nasıl büründüğünü bir düşünün. Kuşkusuz tüm bu olağanüstü değişiklikler, rahmet, hikmet ve maslahat doğrultusunda bu koca evreni yöneten, her şeyi bilen, güçlü olan, hüküm ve hikmet sahibi bulunan Allah'ın kudretine dayanır.
Şüphesiz ki, bunlarda, ibretle bakılması emredilen bütün bu işlerde
iman eden bir kavim için hüküm ve hikmet sahibi olan yüce Allah'ın varlığına ve birliğine işaret eden
birçok deliller vardır. Burada özellikle iman edenlerden söz edilmesi, Mü’minlerin delillerden en çok ibret almalarından dolayıdır.
Enam 6:100
Cinleri Allah yarattığı halde... Kendilerini cinlerin değil, yüce Allah'ın yarattığını ve yine cinleri de O'nun yoktan varettiğini bildikleri halde, kâfirler
onları Allah'a ortak koştular. Bu âyet, kendilerine ”Seneviyye" yani ”iki tanrıya inananlar" adı da verilen mecûsi zındıklar hakkında inmiştir. Bunlar yüce Allah (celle celalühü) ile İblisin kardeş olduklarını ileri sürüyor, yüce Allah'ın insan, hayvan ve tüm iyilikleri, İblisin de yılan, çıyan, akrep ve tüm kötülükleri yarattığını iddia ediyorlardı. Yani yüce Allah'ın cinleri yarattığını bildikleri halde, bâtıl inançlarına göre bunları O'na ortak koştular.
Ve hiçbir bilgiye dayanmadan, doğru ya da yanlış olduğunu araştırmadan, körü körüne ve bilgisizce
O'na, Yani Allah'a
oğullar ve kızlar isnad ettiler, yalan ve iftirada bulundular. Nitekim Yehudiler Uzeyr'in, Hıristiyanlar ise İsa Mesih'in, Allah'ın oğlu olduğunu ileri sürüyorlardı. Araplardan bir grup ise: ”Melekler Allah'ın kızlarıdır" diyorlardı.
Hâşâ! O Allah
onların uydurdukları sıfatlardan, ileri sürdükleri ortak ve çocuklardan kendi zatına lâyık bir şekilde
münezzehtir, yücedir.
Enam 6:101
O, gökleri ve yeri eşsiz bir şekilde, yani daha önceden herhangi bir örnek modeli olmaksızın
yoktan var edendir. Bir şeyin etkisinde kalmaktan münezzehtir, yücedir. Çocuk babanın bir parçasıdır. Çocuğun maddesinin kendisinden intikal etmesiyle etkilenir. Şu halde yüce Allah'ın çocuklarının olması nasıl mümkün olabilir? Öte yandan bu âyeti: ”O, eşsiz olan gökleri ve yeri yoktan var edendir" şeklinde yorumlamak da mümkündür. O zaman âyetin başında yer alan ”Bedîu's-semâvâti ve'l-ard" ifadesi, öznesine izafe edilen sıfat tamlaması olur. Yani, O'nun eşsiz olan gökleri ve yeri olağanüstü bir uyum ve parlak bir güzelliğe sahiptir.
O'nun eşi yokken çocuğu nasıl olabilir? Hazret-i İsa misâlinde olduğu gibi, çocuğun baba olmadan düşünülmesi mümkün ise de, annesiz düşünülmesi mümkün olmadığı ve yüce Allah'ın eşi bulunmadığı halde nasıl O'na çocuk nisbet edilebilir. Üstelik Allah'ın çocukları oldukları ileri sürülen varlıklar dahil
her şeyi yaratan da O'dur. Şu halde nasıl olur da bir yaratık, yaratıcısının çocuğu olabilir? Ayrıca
O, yaratılan ya da yaratılmayan
her şeyi çok iyi bilir. Ezelden ebede her şey O'nun bilgisi dahilindedir. Olmuş veya olacak hiçbir şey ondan gizli değildir.
Enam 6:102
İşte ey müşrikler! Bütün bu yüce sıfatlara sahip bulunan ve
Rabbiniz olan Allah budur. İbadet edilmeye lâyık olan ve işlerinizin sahibi bulunan O'dur.
O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Kesinlikle hiçbir ortağı bulunmaz. Meydana gelen ve gelmeyen
her şeyin yaratıcısıdır. O halde O'na ibadet edin. Çünkü, ancak bu özelliklere sahip olan birisi ibadet edilmeye lâyıktır.
O, her şeye vekildir. Her şeyinizi kendi üzerine almıştır. Şu halde siz de her şeyi O'na havale edip dünyevî ve uhrevî kurtuluşunuz için O'na ibâdet etmek suretiyle sığınınız. Çünkü gerçek vekil, üstlendiği görevin gereğini eksiksiz olarak yapandır. İşte bu yüce Allah'tır.
Enam 6:103
Gözler O'nu kavrayamaz. O'nu tam anlamıyla idrak edemez ve kusatamaz.
O ise, bütün gözleri kavrar. O'nun ilmi hepsini ihata eder.
O, her şeyin inceliklerini bilir, her şeyden haberdardır. Dolayısıyla gözlerin kavrayamadıklarını bilir ve idrak eder. Nitekim gözler, kendi kendilerini bile idrak edemezler. Başka bir deyişle insanlar gözlerin yardımıyla görmenin mahiyetini kavrayamazlar. Gözlerin görmesini sağlayan görme duyusunun gerçeğini anlayamazlar. Neden, başka organlarıyla değil de, gözleriyle gördüklerinin sırrını çözemezler? Ayrıca ”kavramak-idrak" ve ”görmek" farklı şeylerdir. ”Kavramak", bir şeyin mahiyetini anlamak ve ihata etmek manasına gelir. ”Görmek" ise, herhangi bir nesneyi gözle görmeye denir. Ayrıca ”görmek", kavrama olmaksızın da gerçekleşebilir. Öte yandan ”Özel" bir durumun imkânsızlığım belirtmek ”genel" durumun imkânsızlığını gerektirmez. Buna göre, bir şeyi görme ve idrakin mümkün olmaması, o şeyin görüntüden soyutlanması itibariyledir, ancak perdelerin kaldırılması ve mesafelerin katedilmesi durumunda görülebilir. Nitekim şâir şöyle der:
Sevgilinin yüzü güneş gibi ortada iken görünmez...
Onun görünmesi ancak ince bir bulut giyme siy le mümkün olabilir.
Diğer bir kısım müfessirlere göre ise ”kavrama" sözcüğü ”göz"le birlikte anıldığında ”normal görme" anlamına gelir. Buna göre ”gözlerimle gördüm" ile ”gözlerimle kavradım" arasında bir fark yoktur. Bu durumda bu âyetteki: ”Gözler O'nu kavrayamaz" cümlesinin yorumu: ”Gözler O'nu dünyada göremez" şeklinde olur. Kuşkusuz bu da mü'minlerin O'nu âhirette görmelerine engel değildir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'in başka bir âyetinde de şöyle buyurulmuştur: ”O gün Rablerine bakıp O'nu gören ve pırıl pırıl parlayan gözler vardır. ” (Kıyâme: 22-23)
Müslim ve Buhârî'nin naklettiği bir hadiste de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Sizler yüce Allah'ı, tıpkı ondördündeki ayı gördüğünüz gibi göreceksiniz. ”Kuşkusuz buradaki benzetme olayı iki şeyi birbirine, yani yüce Allah'ı aya benzetmek değil, görüntünün açıklığını vurgulamak içindir. Vurguyu belirtmek için iki görüntüyü birbirine benzetmektir.
Ayrıca yüce Allah'ı görmenin büyük bir ikram olduğuna işaret edilmiştir. Nitekim bu ikramın en büyüğü Miraç gecesi yüce makam sahibi Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e nasip olmuştur. Çünkü İbn Abbas'ın da naklettiğine göre o gece Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Allah'ı gözleriyle de görmüştür.
Enam 6:104
Ey Rasûlüm Muhammed! İnsanlara, özellikle Mekke halkına de ki:
Şüphesiz size Rabbinizden hakikati gösteren deliller gelmiştir. Tevhid inancını belgeleyen, peygamberliğinin gerçekliğini ispatlayan, ölümden sonra dirilmeyi, herkesin hesaba çekileceği ve yaptıklarının karşılığını göreceği hakikatini ve diğer imanı meseleleri kanıtlayan deliller ortaya çıkmıştır. Ayette ”deliller" diye tercüme edilen ”hesâir"“basiret" kelimesinin çoğuludur. Basiret, kalbin görmesine sebep olan nurdur. Buna kalp gözü de diyoruz. Basar ise gözlerin görmesine sebep olan nur, görme kuvvetine denir. Burada basiret, istiare yoluyle açık deliller anlamında kullanılmıştır. Çünkü bunların her biri idrak - kavrama sebebidir.
Kim sözkonusu deliller sayesinde
onları, yani yukarıdaki gerçekleri
görürse, kavrayıp iman ederse
kendi lehinedir. Çünkü yararı kendisine dokunur.
Kim de ortadaki bunca kanıt ve belgeye rağmen
onlara karşı kör olursa, hakkı görmezse
kendi aleyhinedir. Burada hakkı görmemenin ”kör"iük olarak nitelenmesi, olayın çirkinliğine ve iğrençliğine dikkat çekmek içindir.
Ben sizin üzerinize bekçi değilim. Benim görevim, sizleri uyarmak ve gerçekleri duyurmaktır. Sizi gözetleyip yaptıklarınızı kaydedecek olan ise yüce Allah'tır. Kuşkusuz O, yaptıklarınızın karşılığını mutlaka verecektir.
Enam 6:105
Böylece Biz Kur'an
âyetlerini ince nükteleriyle
geniş geniş açıklıyoruz ki, kâfirler:
'Sen ders almışsın' onu başkalarından öğrendin, başkası sana okutup öğretti
desinler de Biz de anlayan toplum için Kur'an'ı iyice açıklayalım. Burada özellikle ”anlayan toplum"dan söz edilmesi, âyetlerden onların yararlanması sebebiyledir.
Enam 6:106
Rabbin tarafından sana vahyolunana tâbi ol. Ey Rasûlüm Muhammed!
Üzerinde bulunduğun Kuran yolunu izlemeye devam et. Kuran hükümlerinin eksenini tevhid inancı teşkil eder.
O'ndan başka kesinlikle hiçbir
ilâh yoktur. O'nun ortağı bulunmaz.
Allah'a ortak koşanlardan yüz çevir. Onların dedikodularına ve görüşlerine aldırış etme, hiç önem verme. Kısacası, câhillerin cahillikleri dolayısıyla tebliğ görevini aksatman doğru değildir.
Enam 6:107
Allah tevhid inancı üzre olmalarını ve ortak koşmamalarını
dileseydi, onlar ortak koşmazlardı. Bundan da anlaşılıyor ki, yüce Allah (celle celalühü) kâfirlerin imanını murad etmemiştir. Başka bir deyişle kâfirler imana yönelmedikleri ve küfürde ısrar ettikleri için yüce Allah onların iman etmelerini di içmemiştir. Yoksa bu, ”onların iman etme isteklerine rağmen yüce Allah onlara engel olmuştur" anlamında değildir.
Biz seni onların üzerine amellerini koruyacak bir
bekçi yapmadık. Ayrıca
sen onlara vekil de değilsin. İşlerini yönetmek ve yararlarını gözetmek için kendileri tarafından böyle bir görevle de görevlendirilmedin.
Farklı anlamlarda oldukları için burada ”hâfız - bekçi" ile ”vekil" beraber kullanılmıştır. Çünkü herhangi bir şeyin bekçisi, onu zarar verecek unsurlardan koruyan; herhangi bir şeyin vekili ise ona iyilik sağlamaya çalışan ve fayda temin etmek için uğraşan kimsedir. Sonuç olarak anlaşılıyor ki, kâfirlerin hakkı kabul etmemeleri köklü bir şakavetten kaynaklanmaktadır. Bu yüzden yüce Allah saadet ve hidayetlerini dilememiştir.
Şakavetin başlıca göstergesi gözlerin donması, kalblerin kaskatı kesilmesi, dünya sevgisi ve uzun emel (tûl-i emel) taşınmasıdır.
Saadetin belirtisi de Allah'ın sâlih kullarını sevip onlara yaklaşmak. Kur'an okumak, geceleri ibadetle geçirmek, âlimlerin sohbetinde bulunmak ve ince kalbli olmaktır.
Buna göre kulun başlıca görevi, iyi ve sâlih amellere koşmaktır. Çünkü bu, saadetin belirtisidir. Bu konuda gevşeklik göstermek ve dünya konusunda sanki ölmeyeceknüş gibi uzun emel sahibi olmak ise şakavetin belirtisidir...
Rivayet edildiğine göre âbidlerden birisi, rüyasında şeytanı göstermesi için Allah'a yalvarmış, Allah da rüyasında şeytanı ona göstermiş. Şeytanı gören âbid, onu dövmeye yeltenmiş. Ancak şeytan ona demiş ki: ”Sen yüz yıl yaşamayacak olsaydın ben seni yener alt ederdim...." Onun bu sözüne aklanan âbid, kendi kendine: ”Benim daha epey ömrüm var, dilediğim gibi yaşar, sonra tevbe ederim" demiş, kötü yola düşüp ibâdeti terketmiş ve helâka gitmiş. Bu hikâye de sana, uzun emel sahibi olmanın ne kadar tehlikeli olduğunu gösteriyor.
Enam 6:108
Ey mü'minler!
Onların, yâni kâfirlerin
Allah'tan başka taptıklarına, ilâh edindikleri putlarına
sövmeyin. ”Size ve taptığınız putlara yazıklar olsun" şeklinde hakaretlerde bulunmayın
ki onlar da aşırı giderek, hakkı bırakıp bâtıla yönelerek
bilgisizce Allah'a sövmesinler. Allah'ı, anılması gereken yüce ifadelerle anmayıp O'nun hakkında körü körüne ileri-geri konuşmasınlar.
Bu âyetten anlaşılıyor ki, isyan ve günaha yol açan taatı terketınek vaciptir. Çünkü, kötülüğün meydana gelmesini sağlayan şey de kötüdür. Nitekim, putlara sövmek bir bakıma taat olduğu halde -Allah'a ve peygambere sövmek ve bilgisizce hareketin kapısını açmak gibi- çok büyük günaha dolaylı olarak sebep olduğundan yüce Allah (celle celalühü) tarafından yasaklanmıştır.
Her ümmete iyilik ve kötülük, itaat ve günah olarak
yaptığı işi böylece süslü gösterdik. Daha
sonra onların varacakları yer, öldükten sonra dirilip toplanacakları yer, onların her şeyini yöneten
Rablerinin huzurudur. Kesinlikle, O'nun huzuruna varacaklardır.
O Rableri,
yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Dünyada iken kendilerine süslü gösterilen günahlarda nasıl ısrarla hayat sürdürdüklerini kendilerine bildirecektir.
Buradaki ”haber verme" olayı, herhangi bir adamın, tehdit ettiği birisine: ”Ne yaptığını sana gösteririm" demesine benzer. Öte yandan, burada çok anlamlı bir incelik vardır. Buna göre, bu dünyada görünen madde ve arazlar, âhirette görülecekleri hakiki şekillerinden farklı bir durumda görünürler. Nitekim öldürücü bir zehir olan günahlar, bu âyette de belirtildiği üzere dünyadaki günah kârlarca çok süslü görünür. Güzellerin güzeli olan taat ve ibadetler ise, onlarca çirkin karşılanır. Bu yüzden Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Cennet nefsin hoşlanmadığı şeylerle, cehennem de şehevî arzularla kuşatılmıştır" buyurmuştur. (24) Şu halde dünyada, kâfirlerin amelleri kendilerine çok güzel görünmüştür. Âhirette de yaptıkları amellerin gerçek yüzünü görecekler, ne kadar kötü ve ürkütücü olduğunu anlayacaklardır. Başka bir deyişle; kâfirler, âhirette amellerinin gerçek yüzünü tanıyacaklardır.
Sâlih insanlardan bir zat diyor ki: Bana yakın oturan ve ibadet ede ede zayıf düşen bir kadıncağız vardı. Ben ona: ”Biraz kendine acı" dedim. Bana şu cevabı verdi: ”Ey Şeyh! Nefsime acıdığım takdirde, Mevlamın kapısından uzaklaştırılacağımı bilmiyor musun? Çünkü, dünya ile meşgul olup o Mevladan uzaklaşan çeşitli felâketlerle sınanır. Ayrıca, gayret gösterdiğim halde amelim ne kadardır ki, az yaptığımda ne olsun?" Daha sonra dedi ki: ”Yarışmanın hasretinden ve ayrılığın acısından dolayı, vay başıma gelenler!..." Yarışma hasretinden amaç şudur: Kabirlerden kalkıldıktan sonra bir kısım insanlar, nuranî bineklere binip saygın ve yüce bir saraya gidecekler. Kendilerine üstün makamlar verilip Allah dostlarına yaraşır hediyeler sunulacak. Yarışı kaybedenler ise üzüntülüler arasında kalacaklardır. İşte o zaman bunların kalbleri üzüntü ve kederden dolayı yerinden kopacak, pişmanlıktan ötürü eriyip gideceklerdir. Ayrılığın acısıyla da şu husus anlatılmak istenmiştir: Bütün insanların bir arada toplandıkları bir sırada yüce Allah bir meleğe: ”Ey suçlular! Bugün müminlerden ayrılın!" (Yasin: 59) şeklinde bir duyuru yapmasını emreder. O zaman erkek karısından, çocuk annesinden, sevgililer biribirinden ayrılmak zorunda kalacaktır. Bir kısmı cennet bahçelerine gönderilirken diğer bir kısmı da cehennem çukurlarına atılacaktır. Kısacası, acı ayrılıktan dolayı, gözyaşları dinmeyecek sel gibi akacaktır. Hatta bu durum şu şekilde şiirle ifade edilmiştir:
Eğer ayrılık ânında aramızda olsaydın
Ve defalarca ve dalaştığımızı görseydin
O zaman göz yaşlarından denizlerin oluştuğunu
Ve kan şeklinde aktığını görecektin....
Enam 6:109
İstemiş oldukları mucizelerden
kendilerine bir mucize gelirse, ona mutlaka iman edeceklerine dair en ağır, en kaba ve en şiddetli
bir biçimde Allah'a yemin ettiler.
Rivayet edildiğine göre Kureyşliler Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e: ”Ey Muhammed! Sen bize Hazret-i Mûsa'nın bir asasının olduğunu, bununla taşa vurduğunda on iki çeşme fışkırttığını, Hazret-i İsa'nın ölüleri dirilttiğini ve Hazret-i Salih'in kayadan bir deve çıkardığını anlatıyorsun. Öyleyse sen de bize apaçık bir mucize getir. Eğer dediğimizi yaparsan, sana kesinlikle iman ederiz." dediler ve bu konuda çok ağır bir şekilde yemin ettiler. İşte bunun üzerine yüce Allah, bu âyeti indirdi ve Hazret-i Peygambere şu emri verdi: Ey Rasûlüm Muhammed! Sen Kureyş halkına
de ki: 'Mucizeler bütünüyle
ancak Allah katmdandır.' İstediği zaman çıkarabilir. Bu benim yetki ve gücümün dışındadır. Çünkü ben, ancak bir uyarıcıyım...
Ardından yüce Allah müminlere hitabederek onlara niçin mucizeler göndermediğini çok anlamlı ifadelerle şu şekilde açıklıyor:
Onlara mucizeler geldiğinde dahi iman etmeyeceklerini bilemezsiniz. İstekleri yerine getirilse bile inanmayacaklarını siz nerden bilebilirsiniz ki? Her halükârda küfür ve inatta ısrar edeceklerini bilmediğiniz için -belki iman edebilirler diye- istedikleri mucizelerin gerçekleşmesini istiyorsunuz. Burada müşriklerin yalan yere yemin ettiklerine ve delilleri açıklamanın, ilâhî rahmete mazhar olmayanlara yarar sağlamadığına işaret ediliyor.
Enam 6:110
Biz onların kalblerini ve gözlerini ters çeviririz. Tıpkı evvelce ona, yani getirdiği âyetlere
iman etmedikleri zamanki gibi, şimdi de iman etmezler. Kalbleri, haktan saptığı ve gözleri körleştiği için doğruyu bulamazlar. Dolayısıyla daha önce ”ayın yarılması" gibi mucizelere karşı çıktıkları gibi, şimdiki mucizelere de karşı çıkarlar. Bu yüzden
onları azgınlıkları içerisinde bırakırız, bocalayıp dururlar. İlâhi hidayeti bulamadıkları için şaşkınlık içerisinde kalırlar. Kuşkusuz, azgınlıkları içerisinde bırakılıp tersyüz edilişlerinin sebebi, onların hidâyeti kabule yeteneklerinin bozulması ve haktan bütünüyle yüz çevirmeleridir.
Enam 6:111
Eğer istekleri doğrultusunda
Biz onlara melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı, yani onların isteklerine uygun olarak ölüleri diriltseydik de gerçek imanı ve senin hak peygamber olduğunu onlara bildirselerdi
ve her şeyi üzerlerine kefil olarak toplasaydık, yani peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ve getirdiği mesajların doğruluğu hususunda her şeyi kefil olarak bir araya getirseydik,
Allah dilemedikçe yine de iman edecek bir konuma girecek
değillerdi. İsyanda ısrar ettikleri ve inkarcılığı inatla sürdürdükleri sürece inanmaları sözkonusu değildir.
Fakat mü'minlerin
çoğu bu hususta bilgisizdirler. Onların iman etmeyeceklerini bilmedikleri için olmayacak bir konuda ümit beslerler, inanmalarını beklerler.
Enam 6:112
Bir kısım Kureyş kâfirlerini sana düşman kıldığımız gibi, senden önceki
her peygamber için, insan ve cin şeytanlarından düşmanlar yarattık. Burada Hazret-i Peygamberin teselli edilmesi sözkonusudur. Başka bir deyimle, düşmanlıkla karşılaşmak yalnızca Hazret-i Peygambere özgü bir olay değildir. Aksine bütün peygamberler de tıpkı Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ümmeti gibi çeşitli musibetlere mâruz kalmışlar ve onlar da sınarım ıslardır.
İnsan olsun, cin olsun, haddini aşan, fitne çıkaran, bozgunculuk yapan herkese şeytan denir. Öte yandan cinlerden olan şeytan, başına musallat olduğu insanın direnmesiyle karşılaşıp onu yenemediğinde bu hususta kendisine yardımcı olması için insandan olan bir şeytana başvurur.
Mâlik b. Dinar'dan şöyle dediği nakledilmiştir: ”Bana insanların şeytanları, cinlerin şeytanlarından daha tehlikelidir. Ben cinnî şeytanlardan Allah'a sığındığımda giderler. Oysa insî şeytanlar ise gelir ve göz göre göre beni günahlara sürükler."
Bunlar birbirini aldatmak ve kandırmak
için süslü ve yaldızlı
sözlerle vesvese verirler, yalan ve yanlış kandırmacalarla gizliden gizliye kısa sürede ortalığı karıştırırlar.
Eğer Rabbin dikseydi, düşmanlık ve vesvesenin meydana gelmemesini murad etseydi
bunu yapamazlardı. Öyleyse
onları iftiraları çeşitli desise ve hileleri
ile başbaşa bırak. Çünkü onlara çok acı azaplar verileceği gibi, seni de çok güzel sonuçlar beklemektedir.
Enam 6:113
Bir de âhirete iman etmeyenlerin kalbleri, o süslü söze meyletsin, ondan hoşlansın ve işleyecekleri suçu işlesinler diye (böyle yaparlar.) Bu vesveseyi yaymalarının diğer bir sebebi de, âhirete inanmayanların gönüllerini, bu yalan sözlere meylettirmek, onlara benimsettirmek ve onun gereğini yapmalarını sağlamaktır. Mü'minlere gelince, onlar bu yaldızlı ve yakın sözlerin geçersizliğini ve vahim sonuçlar doğuracağını gayet iyi biliyorlardı. Kuşkusuz haklarında verilen hüküm Levh-i Mahfuz'da da kayıtlıdır.
Enam 6:114
Size kitabı genişçe açıklanmış olarak indirmişken; Allah'tan başka hakem mi arayayım? Rivayet edildiğine göre Mekke müşrikleri Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip kendisine: ”Ey Muhammed! İstersen yahudi bilginlerinden, istersen hıristiyan piskoposlarından, bizimle senin aranda hakemlik yapacak ve haklıyı haksızdan ayıracak bir hakem seç. Çünkü onlar senden önceki kitapları okumuşlar" dediler. Bunun üzerine yüce Allah (celle celalühü), bu âyeti indirdi ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onlara: ”Sizinle benim aramda hükmedecek Allah'tan başka hakem mi arayayım? Böylece haktan mı sapayım?" demesini emretti. Oysa onlar ümmî idi. Neyi yapıp neyi yapmayacaklarını, bilmiyorlardı. Yüce Allah onlara gerçeği haykıran, hak ile bâtılı ve haram ile helâli açıklayan bu Kur'an'ı indirmişti. Din ile ilgili bütün konulan açıklamış ve hiçbir karışıklık bırakmamışken başka hakeme gerek var mıydı? Buradaki ifadelerden de anlaşıldığı gibi Kuran, dinle ilgili bütün hususları açıklamış ve başka herhangi bir şeye ihtiyaç bırakmanı ıştır.
Kendilerine kitap verdiklerimiz, o Kur'an'ın, gerçekten Rabbin tarafından, hak ve doğru
olarak indirilmiş olduğunu bilirler. Kendilerine Tevrat ve İncil öğrettiğimiz yahudi ve hıristiyan bilginleri. Allah katından gönderilen Kur'an'ın gerçek olduğunu gayet iyi bilirler.
O halde sakın şüphe edenlerden olma. Her ne kadar bunu açığa vurmuyorlarsa da onlar Kur'an'ın hak olduğunu bilmektedirler. Yüce Allah (celle celalühü) Kur'an-ı Kerim'in eksiksizliğinin gerekçesi olarak, kendi katında hak ile indirilmiş olmasını belirttikten sonra bu eksiksizlik ve yüceliğin diğer bir sebebinin de bizzat Kur'an-ı Kerim'in kendisi olduğuna şöyle dikkat çeker:
Enam 6:115
Rabbinin sözü doğruluk ve adaletle tamamlandı. Anlattığı olaylar ve ortaya koyduğu hükümler bakımından Kuran, doğruluk ve adaletin doruk noktasındadır. Meselâ; Allah'ın varlığı ve birliği. O'nun sıfatları, vaad ve tehdid, ceza ve mükâfat, geçmiş miletlerin durumları, gaybî meseleler ve benzeri konularda yaptığı açıklamalarda en ufak bir şüphe yoktur. Namaz, oruç, zekât ve hac gibi yükümlülüklerle emir ya da yasaktan ibaret olan diğer şer'î sorumluluklar konusunda son derece adaletli hükümler ortaya koymuştur.
O'nun sözlerini değiştirecek, daha doğru ve daha âdil hükümler ortaya koyacak
hiç kimse yoktur. Şu halde Allah'tan başka bir hakemin aranması söz konusu olabilir mi?
O, işitme ile ilgili
her şeyi çok iyi işiten ve bilinmesi mümkün olan her şeyi
çok iyi bilendir.
Bu âyetten çıkarılacak sonuç şudur: Kuran. Allah'ın hükmü ve insanlar arasındaki üstün delilidir. Şu halde başkasının hakemliğine başvurulamaz. Çünkü böyle bir şeyi ancak kâfirler yapar. Ayrıca kul, kullukla ilgili yükümlülüklerden kurtulamaz. İlâhî tecellilerle manevî bir makama ulaşsa da dünyada bulunduğu sürece kulluğa ilişkin sorumlulukları devam eder. Başka bir deyişle, yükümlülük ve sorumluluklar ancak âhiret yurdunda kalkar. Bazılarının sandığı gibi dünyada bu sorumluluk kalkmaz.
Kuşkusuz bu âyetin, nefsin dereceleri ve ıslahıyle ilgili bir yönü de vardır. Çünkü Allah'tan başka birisinin hakemliğine başvurmak, nefsin arzularından kaynaklanır. Şu halde nefsin ıslahı Allah'ın emirlerini benimsemek ve O'na teslim olmakla mümkün olur. Ayrıca zahirî, ya da batınî olarak Kuran ilminden nasibi olan kimse, kendi çapında Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in vârisi sayılır.
Anlatıldığına göre, bir gün Şa'bî'ye bir soru sorulur. Şa'bî ise: ”Bilmiyorum" der. Bunun üzerin soruyu soran kişi Şa'bî'ye der ki: ”Sen Iraklıların takibi olduğun halde bu soruya cevap verememekten utanmıyor musun?" Şa'bî ise şu karşılığı verir: ”Meleklerin: 'Seni tesbih ederiz. Bize öğrettiklerinin dışında hiçbir bilgimiz yoktur.' (Bakara: 32) diyerek, bilemediklerini itiraf etmekten çekinmedikleri bir hususta, ben niye utanayım ki?!..."
Enam 6:116
Eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan... Ey Rasûlüm Muhammed! Eğer, yeryüzünün çoğunluğunu oluşturan kâfirlerin peşinde gidersen
seni Allah yolundan O'nun dininden ve şeriatından
saptırırlar. Seni yoldan çıkarırlar. Çünkü
onlar, gerek dinî meselelerde, gerekse ölü hayvanlarla ilgili olarak seninle yaptıkları tartışmalarda
sadece zanna uyarlar. Geçmiş atalarının doğru yolda olduklarım sanarak izlerini takip ederler. Kuşkusuz gerçekten kendisi doğru yoldan saptığı halde öğüt vermeye kalkışan, başkasını kendi yoluna çekmeye çalışır. Şu halde kâfirler hem kendileri sapmışlardır hem de başkalarını saptırırlar. Gerçeğe giden yol ise zan ve tahminle yürütülmez. Aksine hak yolun başlıca belirtisi doğruluk, araştırıcılık ve hidayet özellikleridir. Bâtıl yolda gidenler ise zan lan peşinde koşarlar
ve sadece tahmin yürütürler. Allah'a karşı yalan söylerler. Allah'ın haram kıldığı ölü hayvan eti gibi pek çok şeyi helâl sayarak O'na iftirada bulunurlar.
Enam 6:117
Şüphesiz ki Rabbin, yolundan kimin saptığını çok iyi bilir. Ayrıca
O, doğru yolda olanları da çok iyi bilir. Dolayısıyla, herkesin hak ettiğini eksiksiz olarak verir. Öyleyse birinci gruptan olmamaya dikkat et. Öte yandan yüce Allah, her şeyi bütün yönleriyle bildiği için ”çok iyi" deyimi kullanılmıştır. Allah'ın dışındakiler ise bir kısım şeylerin, bazı yönlerini sınırlı olarak bilebilirler.
Enam 6:118
Ey mü'minler!
Eğer Allah'ın âyetlerine iman ediyorsanız, kesimi esnasında
üzerlerine Allah'ın adı zikredilenlerden hayvanların etlerinden
yeyin. Allah'tan başka birisinin adı anılarak kesilen, ya da kesilmeden ölen hayvanlardan sakın yemeyin. Çünkü Kuran âyetlerine iman etmek,
Enam 6:119
Size ne oluyor da üzerine Allah'ın adı zikredilenlerden yemiyorsunuz? Bunun sebebi nedir?
Halbuki O size, bu sûrede yer alan ve: ”Ey Rasûlüm Muhammed! De ki: 'Bana vahyolunanlarda, yiyen bir kişinin yediği herhangi bir şeyin haram olduğuna dair bir hüküm bulamıyorum'“ (En'anı: 145) diye başlayan âyette yemeye
mecbur kalmanızın dışında haram olan şeyleri geniş olarak açıklamıştır. Haram ve helâli birbirinden ayırmıştır. Zorunluluklar dışında, sürekli olarak haram ve yasak olan şeyleri sözkonusu âyette belirtmiştir.
Doğrusu kâfirlerden
birçokları heveslerine uyarak hiçbir ilme dayanmaksızın insanları
doğru yoldan saptırırlar. Şanlı şeriattan alınmış hiçbir bilgiye başvurmaksızın, kendi kafalarına göre birtakım hükümler ileri sürerler; leşlerin helâl olduğunu iddia ederler ve sapık davranışlarıyla insanları yoldan, çıkarırlar.
Muhakkak ki Rabbin, haddi tecavüz edenleri çok iyi bilir. Hakkı bırakıp batıla, helâli bırakıp harama yönelenleri çok iyi tanır.
Kuşkusuz heveslerine uyan insanlar birkaç çeşittir. Meselâ. Kıble ehlinden olan Mutezile ve Şia gibi gruplar da Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'e muhalefet ederek Kuran ve sünneti kendi hevesleri doğrultusunda yorumladıkları için heveslerine uyan insanlar türündendir. Kâfirler ve müşriklerin insanları saptırdıkları gibi bunlar da insanları kendi heveslerine uydurmaya ve sağlıklı yoldan çıkarmaya çalışırlar.
Öte yarıdan şer'-i şerife uygun olarak âyet ve hadislerden birtakım işaretler çıkarmak ise ”hevese uyma" sayılmaz. Aksine bu iş, doğrudan doğruya bir irfan ve fazilettir. Şu halde bu tür işaret sahiplerine uymak, kendi heveslerine uyan dalalet ehline uymaya benzemez. Çünkü gerçek işaret sahipleri, zan ve tahmine değil, kesin bilgi ve görgüye dayanırlar.
Ayrıca dünya ehli de âhiret ehline kıyasla heves ehli sayılırlar. Çünkü evren bütünüyle bir bakıma hayalden ibarettir. Hayal peşinde koşan ise tanı anlamıyla akıllı adam sayılamaz.
Behlül der ki: Günün birinde ben Basra sokaklarında gezerken ceviz ve bademlerle oynayan bir grup çocuğa rastladım. Onlara bakıp ağlayan bir çocuk dikkatimi çekti. Kendi kendime, herhalde diğer çocukların ellerinde bulunan şeylere sahip olamadığı için üzülüp ağlıyordur, diye düşündüm. Kendisine yaklaşıp: ”Yavrucuğum, niye ağlıyorsun? Ben sana ceviz ve badem satın alırım; sen de arkadaşlarınla oynarsın" dedim. Bunun üzerine çocuk bana bakıp: ”Behey geri zekâlı! Biz oyun için mi yaratılmışız?" dedi. Ben de: ”Peki yavrucuğum, öyleyse niçin yaratılmışız?" dedim. Çocuk dedi ki: ”Biz ilim ve ibadet için yaratılmışız." Bunun üzerine ben: ”Aferin tebrik ederim; bunu nereden öğrendin?" dedim. Çocuk: ”Ben bunu yüce Allah'ın: 'Sizi boşuna yarattığımızı ve huzurumuza çıkarılmayacağınızı mı sandınız?' (Mü'minûn: 115) sözünden öğrendim," dedi. Daha sonra ben kendi kendime: ”Vallahi bu çocuk benden daha akıllıdır ” dedim.
Enam 6:120
Günahın, açığını da, gizlisini de, yani açık ve gizlisiyle bütün günahları
terkedin. Nitekim günahlar bu iki türden ibarettir. Dolayısıyla hem kalblerin, hem de diğer organların tüm yaptıkları bu ifadenin içine girer.
Şüphesiz ki açık ve gizli
günah kazananlar; hatalı işler yapanlar, âhiret yurdunda
yaptıklarından dolayı cezalandırılacaklardır. Ne olursa olsun, dünyada yaptıkları her şeyin karşılığını mutlaka göreceklerdir. Bu yüzden günahlardan sakınmak gerekir.
Kuşkusuz tüm günahkârlar tehlikeli bir durumda bulunmaktadırlar. Öyleyse ey günahkâr, aklanma! Çünkü, inayet-i ilâh iyenin her günahkâra nasip olması sözkonusu değildir. Başka bir deyişle sen, yüce Allah'ın bağışlanmalarını istediği kimselerden olduğunu bilemezsin. İlk plânda affedilenlerin sayısı azdır.
Rivayet edildiğine göre Mâik b. Dinar der ki: Ben Basra'da, cenaze taşıyan bir grup insana rastladım. Beraberinde cenazeyi uğurlayan başka kimseler yoktu. Onlara cenazenin hayattaki durumunu sordum, günahkârların ileri gelenlerinden olduğunu söylediler. Ben, namazını kılıp kabrine koydum ve bir gölgeliğe çekilip uyudum. Gökten iki meleğin inip kabrini açtıklarını gördüm. Birisi ölünün yanına indi ve diğer arkadaşına: ”Cehennemliklerden olduğunu yaz" dedi ve şöyle ilâve etti: ”Günahlara bulaşmamış bir tek organı bile yoktur..." Bunun üzerine arkadaşı dedi ki: ”Acele etme gözlerini incele" O da: ”Gözlerini inceledim Allah'ın yasakladığı şeylere bakmakla doludurlar" dedi. Bu kez: ”Öyleyse kulaklarına bak" dedi. Bu sefer de: ”Kulaklarına da baktım. Onlar da iğrençliklerle doludurlar" dedi. Bunun üzerine arkadaşı: ”O zaman, dilini araştır" dedi. O da şu cevabı verdi: ”Dilini de araştırdım. Dili de her türlü yasaklara bulaşmış ve haram işlemiştir." Bu kez arkadaşı: ”Öyleyse ellerine bak" dedi. Bunun üzerine de: ”Ellerini de araştırdım. Tamamen haram, şehvetler ve meşru olmayan lezzet ve keyiflerle dolu olduğunu gördüm" cevabını verdi. Bu kez de arkadaşı: ”Bir de ayaklarına bak" dedi. Bu sefer de cevabı şu oldu: ”Ayaklarını da inceledim. Onların da pisliklere ve iğrenç işlere bulaştıklarım gördüm..." Sonra tekrar: ”Acele etme, müsaade et; bir de ben bakayım" dedi ve ikinci melek de kabrine inip yanında bir süre kaldı ve önceki arkadaşına: ”Bak kardeşim, ben onun kalbini inceledim ve imanla dopdolu olduğunu gördüm. Öyleyse onun, rahmeti hak etmiş ve bağışlanmış mutlu bir kimse olduğunu yaz" dedi ve şöyle devam etti: ”Yüce Allah'ın lütfü, onun hata ve günahlarım kuşatacak kadar geniştir."
Evet, bu husus imarı sayesinde gerçekleşmişse de örnekleri azdır. Kısacası: ”Allah'ın ansızın yakalamasından ancak hüsrana uğrayan bir topluluk emin olur," (A'râf: 99)
Enam 6:121
Kesilirken
üzerine kasden
Allah'ın adı zikredilmeyen hayvanların
etlerini.
yemeyin. Çünkü kişi, unutarak yaptığı işlerden sorumlu değildir. Öte yandan mü'minin kalbi, Allah'ın zikriyle dolu iken, üzerine Allah'ın adının zikredilmediği bir nesnenin girmesi uygun olmaz. Ayrıca Allah'tan başkası adına kesilen hayvanın yenilmesi de yasaktır.
Bunu yapmak, yani yukarıda sözkonusu edilen hayvanları yemek
Allah'ın yolundan çıkmaktır. Helâl olmayan bir şeyi işlemektir. Nitekim İmam Azam'a göre, kesim esnasında besmeleyi kasten terkedenin kestiği bir hayvanın etinin yenilmesi helâl değildir.
Öte yandan müşrikler, Müslümanlarla tartışıp: ”Nasıl oluyor da kendi öldürdüklerinizi yiyorsunuz da Allah'ın öldürdüğünü yemliyorsunuz?" diyorlardı. İşte bunun üzerine yüce Allah (celle celalühü) müminlere şöyle seslendi:
Şüphesiz ki, şeytanlar yani iblis ve yandaşları leşlerin helâl olduğu hususunda
sizinle mücadele etmeleri için dostlarına telkinlerde bulunurlar. Müşriklere vesvese verirler.
Eğer haramı helâl kılma konusunda
onlara uyarsanız ve bâtıl görüşlerine yardım ederseniz,
muhakkak ki, Allah'a ortak koşanlar olursunuz. Çünkü, Allah'ın emirlerine uymayıp başkasına itaat eden O'na ortak koşmuş olur.
Rivayet edildiğine göre: ”Şeytan, üzerinde Allah adı zikredilmeyen yemeği mubah sayar. ” Yani Allah'ın adı anılmadan başlanılan yemekte birlikte olur. Başlanılmadığı sürece şeytanın müdahale imkânı yoktur. Şu halde sofrada bulunanlardan en az birisinin besmele çekmesiyle sünnet yerine gelmiş olur. Başlangıçta ”besmele ” unutulduğunda, ne zaman hatırlanılırsa: ”Başta ve sonda Allah'ın adıyla" anlamında ”Bismillahi evvelehü ve âhirehü" demek gerekir. Bu durumda işlenen kusur telâfi edilmiştir.
Enam 6:122
Rivayet edildiğine göre Ebû Cehil Hazret-i Peygambere işkembe pisliği fırlattı. Bunun üzerine Ebû Cehil'in yaptıkları Hamza'ya anlatıldı. O günlerde henüz müslüman olmayan Hamza, elinde bir yayla avdan dönüyordu. Hamza, Ebû Cehil'e rastladığında elindeki yay ile onun kafasına vurdu. Bunun üzerine Ebû Cehil: ”Sen onun ne yaptığını görmüyor musun? Baksana getirdiği mesajlarla bize meydan okuyor, akıllarımızı küçümsüyor ve ilâhlarımıza sövüyor" dedi. Bunun üzerine Hamza: ”Gerçekten siz insanların en geri zekâlılarısınız; yüce Allah'ı bırakıp taşlara tapıyorsunuz" dedi ve: ”Eşhedü enlâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîkeleh ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve rasûlüh" (Ben şahitlik ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur, tektir ve ortaksızdır. Yine şahitlik yaparım ki Muhammed O'nun kulu ve rasûlüdür) diyerek müslüman olduğunu ilân etti. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime indi. Burada müşriklerin ölüye benzetilmesi söz konusııdur. Evet yüce Allah şöyle buyuruyor:
Ölü iken hidayetle
diriltip, kendisine bir hayat ve algılama gücü verdiğimiz; bunun dışında ayrıca yine
kendisine insanlar arasında, onun sayesinde
yürüyeceği bir nur verdiğimiz, onu insanların kötülüklerinden emin kıldığımız
kimse, karanlıklar içinde kalıp, ondan çıkamayan kimse gibi midir? Allah'ın hidayetiyle dalaletten kurtulup ilâhi delilleri kavrayabildi ve dolayısıyla hak ile bâtılı birbirinden ayırma gücüne sahip kimse, küfür karanlığında yüzmeye devam eden gibi midir?
İşte mü'minlere, iman süslü gösterildiği gibi
kâfirlere yaptıkları böyle süslü gösterildi. Buradaki süslü gösterilmenin yaratılış noktasından Allah tarafından yapıldığını düşünmek mümkün olduğu gibi şeytan tarafından vesvese yoluyla yapıldığını düşünmek de mümkündür. Kısacası, kâfirler küfür ve günaha devam ettikleri sürece yaptıklarını süslü görürler ve bu süslemeyle küfür ve isyanda devam edip iman ve hidayet nuruna yönelmezler.
Buna göre hakkı tanıyan ve bilen arif, bir nura sahiptir. Bu nur ile yolunu görür ve dilediği kadar gider. Marifetten yoksun olan câhil ise şaşkınlık vadisinde yolunu kaybeder... Gözü gören kimseyle görmeyen kimse, nasıl aynı değillerse; basiret sahibi kimseyle diğerleri, yani âlim ile câhil de bir olamaz. Bunun gibi Allahü teâlâ hâl ehli ile söz ehlinin arasını ayırır, onlara farklı muamele eder. Buna göre insanın sahip olduğu nurun boyutu, kalbinin genişliğine ve marifet derecesine göredir. Kalb, yüce Allah'ın kudret eli arasındadır ve onu dilediği gibi çevirir. İşte bu yüzden, çeşitli hayır ve taatlar iman ehli için süslü gösterilmiştir. Onlara güzel görünür. Kâfirler için ise kötülükler ve günahlar süslenmiştir. Ancak kullar cebir ve zorunluluk baskısı altında değildirler; kendi iradelerini kullanarak karanlıklardan kurtulmaları mümkündür. Başka bir deyişle, yeteneklerini, yaratılış amacına yöneltmedikleri takdirde, tabiat ve nefsin karanlıkları arasında kalırlar.
Enam 6:123
Ve böylece, yani Mekke fâsıklarını, ileri gelenler zümresine kattığımız gibi
her bir beldenin günahkârlarını orada yani söz konusu beldede
hilekârlık etsinler diye büyükler, ileri gelenler
kıldık. Çünkü onlar çeşitli plân ve tuzak kurmaya daha çok muktedirdirler. Bâtıl inançlarını insanlara benimsetme yönünde daha çok etkindirler. Nitekim Kureyş ileri gelenleri, Mekke'ye giren her yolun başına dört adam yerleştirmişler ve insanları Hazret-i Muhammed'e gitmekten alıkoymakla görevlendirmişlerdi. Sözkonusu görevliler gördükleri herkese: ”Aman, sakın bu adama yaklaşmayın. Çünkü o yalancı bir sihirbazdır" diyerek Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i kötülüyorlar ve insanların onunla görüşmesine engel olmaya çalışıyorlardı.
Her ülkenin en güçsüz ve en zayıf olanlarını gönderdiği her peygamberin yoldaşı yapmak Allah'ın bir kanunu idi. Nitekim Hazret-i Nuh'un kavmi kendisine: ”Sana rezil ve bayağı kişiler tabi olmuşken, biz sana iman eder miyiz?" (Şuara: 111) demişlerdi. Ayrıca, gizliden gizliye çeşitli planlar kurmaları ve bozgunculuk yapmaya çalışmaları için yoldan çıkanlarını ileri gelenlerden yapması da yine ilâhi kanunun bir parçasıydı. Âyette Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) teselli ediliyor.
Halbuki onlar, hilekârlığı ancak kendilerine yaparlar da farkında olmazlar. Çünkü bunun sorumluluğu onlara aittir. Kurdukları tuzağın başkasına zarar verdiğini zannederler.
Enam 6:124
Bir önceki âyette bir beldedeki fâsıkların, oradaki ileri gelenler, mal ve mevki bakımından seçkin bir konumda bulunanlar olduğu belirtildikten sonra bu âyette Mekke reislerinin işlemiş oldukları suç ve fısk belirtilmiştir. Bu durum âyette şöyle belirtilir:
Onlara Hazret-i Muhammed'in peygamberliğinin doğruluğunu kanıtlayan
bir âyet geldiği zaman: 'Allah'ın Peygamberlerine verilenin aynısı bize de verilmedikçe; bize de vahiy ve kitap gönderilmedikçe
iman etmeyiz' dediler.
Rivayet edildiğine göre Ebû Cehil şöyle demiştir: ”Biz Abdülmenaf oğullarıyla tıpkı iki yarış atı gibi şan ve şeref konusunda yarıştık. Sonuçta bize: 'Bizden, kendisine vahiy gönderilen bir peygamber çıktı', dediler. Vallahi, ona vahiy geldiği gibi, bize de gelmedikçe biz bu işe razı olmayız." İşte bunun üzerine bu âyet inmiştir. (26)
Kısacası, Mekke halkı, Hazret-i Muhammed'e verilen nübüvvet ve risaletin aynısının kendilerine verilmesini istiyor ve kendilerinin, uyan kimseler değil, uyulan kimseler olmasını istediklerini ortaya koyuyorlardı. Kuşkusuz herhangi bir adama ”iman et" denildiğinde: ”Hayır, Allah beni peygamber yapmadıkça iman etmem" karşılığını vermesi, akılsızlığın doruk noktasıdır.
Buradaki âyette geçen ”Peygamberler" ifadesinden amaç, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dir. Kendisini yüceltme amacıyla çoğul olarak kullanılmıştır.
Allah peygamberliğini nereye yani kime
vereceğini, peygamberlik için en uygun olan yeri her şeyden
daha iyi bilir. Bunlar ise peygamberliğe lâyık değildirler. Çünkü peygamberlik için ehliyet ölçüsü soy ve mal değil, kişisel erdemi iktir.
Suçlu olanlara bekledikleri peygamberlik şerefi yerine sürekli olarak
yaptıkları hilelerinden dolayı kıyamet gününde
Allah katından bir zillet ve şiddetli azap erişecektir. Şu halde peygamberlik, çalışılarak elde edilen bir şey değil, ilâhî bir tensibtir. O'nun tahsisiyle gerçekleşir. Buna göre kişi, bütün şart ve sebeplerini yerine getirse bile, kendi kendine o makama ulaşamaz.
Enam 6:125
Allah kimi hidayete erdirmek, doğru yolu ona gösterip iman etmeye muvaffak kılmak
isterse, onun gönlünü İslâm'a açar. Böylece gönlü genişler ve enginleşir. Başka bir deyişle, yüce Allah kimin iman etmesini dilerse, kalbini bu işe yatkın kılar. Gönlünde imana aykırı bir şey bırakmaz, arındırır.
Bu âyet indiğinde sahabe Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ”gönül açma ”nm açıklamasını sordular. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de şu cevabı verdi: ”O, bir nurdur. Yüce Allah onu, müminin kalbine yerleştirir. Böylece genişler ve enginleşir." Daha sonra tekrar bunun bir belirtisi var mıdır, diye sordular. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Evet, ebedî olan âhiret yurduna eğilimli olmak; aldatıcı dünyadan uzaklaşmak ve gelmeden önce ölüme hazırlıklı olmak, bu nurun başlıca belirtisidir."(27) buyurdu.
Kimi de saptırmak isterse, yani iradesini ona yöneltmesi için, içinde dalaleti yaratırsa
sanki göğe yükseliyormuş gibi gönlünü dar ve sıkıntılı kılar. Böylece, hakkı kabul etmez ve gönlüne iman girmez. Yani yüce Allah, kinlin küfrünü dilerse, imana engel olan manilerini çoğaltır, küfre sürükleyen sebeplerini güçlendirir, gönlünü olağanüstü bir biçimde darlaştırır.
Buradaki göğe yükselme benzetmesiyle ilgili olarak İmam Fahreddin er-Râzî Tefsirinde der ki: ”Bu hususu iki noktada değerlendirmek mümkün: Birincisi; Nasıl göğe yükselmesi istenen bir adama bu görev ağır gelir, bu işi gözünde büyütüp nefret eder ve kaçıp yanaşmak istemezse, tıpkı bunun gibi kâfir imandan kaçar ve bu husus ona son derece ağır gelir. İkincisi; kalbi, iman ve İslâm'dan o denli uzaklaşır ki bu uzaklık, yerden göğe çıkan birisinin katettiği mesafe kadar olur."
İşte böylece Allah, iman etmeyenlerin üzerine azap ve lanet
yağdırır; onları rezil ve perişan eder. Burada zamir kullanılarak ”onlar" denilmeyip bunun yerine ”iman etmeyenler" kelimesi kullanılarak, kâfirlerden açık isimle söz edilmesi küfür ve isyanda ısrar ettiklerine ve imana hiç yanaşmadıklarına işaret etmek içindir.
Enam 6:126
İşte Rabbinin doğru yolu budur. Yani Kur'an in getirdiği açıklamalardır. Rabbin tarafından kabul edilen, içinde en ufak bir eğrilik bulunmayan ve cennete ulaştıran yol bundan ibarettir.
Şüphesiz Biz, hatırlayıp ibret alan ve öğüt kabul eden
bir kavim için âyetleri geniş bir şekilde ve birbirine karışmayacak bir biçimde
açıkladık. En çok ders alanlar, kendileri olduğu için burada özellikle ”hatırlayıp ibret alan bir kavim" den söz edilmiştir.
Enam 6:127
Rablerinin katında, O'nun ikramı ve ziyafetinde
onlara güven yurdu olan cennet, Dâr'us-Selâm
vardır. Orada her türlü kötülükten korunmuşlardır.
Yaptıkları iyi ve sâlih
amelden dolayı Allah onların dostudur. Onları sever, korur ve düşmanlarına karşı onlara yardım eder.
Kuşkusuz, yüce Allah, imanın güzelliğine ve küfrün çirkinliğine dikkat çekmiş, sâlih olan ve olmayan kimsenin durumunu belirtmiş, peygamberlerin ve velilerin yollarına teşvik etmiştir. Öte yandan sâlih amelin Allah dostluğuna sebep olduğunu ve kişinin güven yurdu olan Cennete girmesini doğurduğunu açıklamıştır. Evet Cennete giren, Allah'ın azabından kesin olarak kurtulur. Kısacası: ”Allah iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır." (Bakara: 257)
Allah'ım! Bizi dosdoğru yola giren ve sağlıklı bir kal ble senin tarafına ulaşan ve senin acıklı azabından kurtulan kimselerden eyle. Ey Kerîm ve Rahîm olan yüce Allah'ım, bu duamızı kabul et!
Enam 6:128
Ey Rasûlüm Muhammed! Mekke halkına ve diğer insanlara şunu hatırlat:
Allah, onların hepsini, cin ve insanların tümünü kıyamet sahnesinde
bir araya topladığı gün, azarlayıcı bir ifadeyle cinlere:
'Ey cin topluluğu! Yani ey şeytanlar güruhu!
İnsanların çoğunu yoldan çıkardınız' (buyurur.) Cinlere, gizlenmek anlamına gelen ”cin" isminin verilmesinin sebebi, insanlardan gizlenip görünmedikleri içindir.
İnsanlardan, cinlerin yani şeytanların
dostu olup onlara uymuş
olanlar da şöyle derler: 'Rabbimiz! Biz birbirimizden faydalandık. Nihayet bize tayin ettiğin vâdemize ulaştık.' İnsanlar cinlerden, cinler de insanlardan yararlandı, sonra kıyamet günü geldi çattı. Kuşkusuz bu, şeytanlara uyduklarına ilişkin insanların itirafı ve pişmanlığıdır. Şeytanlar insanları kötü yollara yöneltmek ve bu yolları onlara kolaylaştırmak suretiyle onlara yarar sağlamışlar, insanlar da şeytanlara uymak ve emeklerini boşa çıkarmamak suretiyle onlara bir tür fayda temin etmişlerdir. Çünkü emri dinlenilen başkan, kendisine uyan insanların ona boyun eğmesiyle, bir bakıma fayda görür. İşte, şeytanlara uyan insanların, karşılıklı olarak sağladıklarını belirttikleri yararın açıklaması bundan ibarettir.
Allah da: 'Sizin durağınız ve varış yeriniz
cehennemdir. Orada, Allah'ın dilediği müstesna, ebedî olarak kalacaksınız' buyurur. Buna göre, tevbe edip Allah'a dönenlerin durak yeri cehennem olmayacaktır. Şu halde âyette geçen ”Allah'ın dilediği müstesna" ifadesiyle ebedî cehennemliklere değil, dünyadaki tevbe ehline işaret edilmiştir.
Bir kısım müfessirlere göre ise ”Allah'ın dilediği müstesna" ifadesinin açıklaması: ”Allah'ın dilediği zamanlar, yani ateşten zemheri soğuğuna götürülmelerini istediği vakitler hariç..." şeklindedir. Buna göre cehennemlikler, Allah'ın dilediği vakitler dışında cehennem azabını ebedî olarak tadacaklardır. Nitekim, cehennem ehlinin bazı vakitlerde, içinde zemheri soğuğu bulunan bir vadiye nakledilecekleri, orada sızlanarak tekrar cehenneme götürülmeyi istiyecekleri rivayet edilir. Şu halde buradaki istisna, onlarla alay etme amacına yöneliktir.
Celaleyn Tefsirinde ise ”Allah'ın dilediği müstesna" ifadesi, ”Kaynar su karıştırılmış içecekler verilmek üzere çıkarılacakları vakit hariç" şeklinde açıklanmıştır. Çünkü bu içecekler dışarda yer alır. Nitekim yüce Allah: ”Sonra onların dönüp varacakları yer cehennemdir" (Saffat: 68) buyurmuştur. Başka bir görüşe göre de bu ifadeden amaç, cehenneme girmeden önceki vakittir. Yani Allah'ın ertelemesini dilediği vakit hariç, bunların ebedî yeri cehennemdir.
Şüphesiz Rabbin, bütün yaptıklarında
hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyi bu arada cinlerin ve insanların durumlarını, yaptıklarını ve hak ettiklerini
çok iyi bilendir.
Enam 6:129
İşte Biz böylece, insan ve cinlerin âsîlerini yardımsız bıraktığımız gibi
kazandıkları günahlardan dolayı, işlemiş oldukları küfür ve isyan suçundan ötürü
zâlimlerin bir kısmım diğer bir kısmının başına dikeriz.Onlardan diğer bir kısmına musallat ederiz.
İbn Abbas şöyle rivayet etmiştir: ”Yüce Allah (celle celalühü) bir milletin iyiliğini istediğinde, başlarına iyi kimseleri hâkim kılar. Bir kavmin kötülüğünü murad ettiğinde ise idarelerini kötü kimselerin eline verir."
Bir kısım ilâhî kitaplarda şu ifadeler yer alır: ”Ben hükümdarlar hükümdarı olan yüce Allah diyorum ki: Hükümdarların kalbleri benim elimdedir. Bana itaat ederlerse, hükümdarlarını kendileri hakkında rahmete çeviririm. Bana karşı gelirlerse, başlarındaki hükümdarları onlar için azaba çeviririm. Dolayısıyla hükümdarların dedikodusunu yapmayı bırakın da bana yönelin, tevbe edin. Ben başmızdakileri size merhametli kılarım."
Enam 6:130
Kıyamet gününde yüce Allah (celle celalühü) bütün cinlere ve insanlara diyecek ki:
'Ey cin ve insan topluluğu! Dünyada iken
içinizden, sizin aranızdan
size âyetlerimi ve gönderdiğim kitapları
okuyan ve sizi bu kıyamet
gününüze kavuşacağınız hususunda uyaran Allah tarafından görevlendirilmiş
peygamberler gelmedi mi?' Kuşkusuz, hem cinlerin, hem de insanların mükellef oldukları, yani sorumluluk taşıdıkları ittifakla belirtilmiştir. Ancak kendilerine gönderilen peygambere gelince bu, kendi cinslerinden olduğu gibi, farklı cinsten yani insanlardan da olabilir. Farklı oluşu, kendisinden yararlanmaya engel olmaz. Bu durumda, seçkin olanlar peygamberin mesajlarını alıp onun bir elçisi olarak bu mesajları kendi milletine iletmesi caizdir.
Öte yandan, bizim peygamberimiz Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, hem cinlerin, hem de insanların peygamberi olduğuna ilişkin görüş birliği vardır. Ondan önceki peygamberler ise sadece kendi kavimlerine gönderilmişlerdir. Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm) da, genel peygamberlik göreviyle cinlere gönderilmemiş, hükümdar, yönetici ve idareci olarak vazifelendirilmiştir.
Buna göre âyette geçen ”içinizden" ifadesi, ya yukarıdaki birinci açıklamaya işaret eder, yani peygamberlerin hem insanlardan, hem de cinlerden olabileceğini belirtir. Ya da ikinci açıklamaya işaret eder. Peygamberlerin yalnız insanlardan olabileceğini vurgular. Ancak ”Ey cin ve insan topluluğu!" şeklinde de hitabedilerek hem cinlere, hem insanlara birlikte seslenilmesi ”içinizden" ifadesinin kullanılmasını doğru kılmıştır. Bu ifadenin benzeri başka yerlerde de geçer. Meselâ tatlı sulu denizlerden değil, yalnız tuzlu sulu denizlerden inci ve mercan çıkarıldığı halde, birlikte anıldıkları için: ”O iki denizden inci ve mercanlar çıkar" (Rahman: 22) denilmiştir.
İşte yüce Allah'ın ”size... peygamberler gelmedi mi?" sorusuna karşılık
Onlar: 'Kendi aleyhimize şahidiz' derler. Aslında bu, inkarcılık yaptıkkırını ve ilâhî azabı hak ettiklerini dile getiren bir itiraftır.
Dünya hayatı onları aldattı. Bu yüzden iman etmediler
ve kendi aleyhlerine kâfir olduklarına dünyada iken ilâhî âyet ve uyarıları inkâr ettiklerine
dair âhirette
şahitlik ettiler. Bu da, görüşlerinin yanlışlığına ve isabetsizliğine işaret eder. Çünkü onlar, dünya hayatına aklanarak, âhiretten bütünüyle yüz çevirdiler. Sonuçta inkarcılıklarını itiraf etmek zorunda kalarak ebedî azaba teslim oldular.
Enam 6:131
Bu böyledir. Rabbin, uyarıcı peygamberler göndermiştir.
Çünkü Rabbin, bir ülkeyi, halkı gaflette iken zulümleri sebebiyle helak edici değildir. Açıklayıcı peygamberler göndermeden, sırf yaptıkları zulümlerden dolayı kimseyi yok etmez. Günahsız olarak kimseyi azaplandırmamak ilâhî bir kanundur. Kişi emredileni yapmaz, yasaklananı yaparsa günahkâr olur. Bu da peygamberlerin uyarmasından sonra olur. Allah peygamber göndermeden hiç bir millete azab etmez.
Enam 6:132
Mü'min olsun, kâfir olsun, cin ve insanlardan bütün mükellefler için
herkesin yaptığı işlerden dolayı dereceleri, inerte beleri
vardır. İyi veya kötü yaptıkları tüm işlere karşılık farklı konumlarda bulunurlar. İyilik yapan sâlih insanların cennette birtakım dereceleri olduğu gibi, müşrikler için de cehennemde yer alan, zorlukları farklı biri diğerinden daha şiddetli mertebeler bulunur. ”Derece" kelimesi, genellikle iyiliklerin sıralamasında kullanıldığı için, âyette geçen ”derece" ifadesi ”mertebe" olarak açıklanmıştır. Çünkü kâfirler için sevap diye bir şey söz konusu değildir.
Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir. Yaptıkları amellerin O'ndan gizli kalması söz konusu olamaz. Yani herkese yaptığının karşılığını verecektir.
Enam 6:133
Rabbin zengindir. Hiçbir şeye muhtaç değildir ve hiç kimsenin ibadetine ihtiyacı yoktur.
Merhamet sahibidir. Mükemmelleştirmek için sorumluluk verir, şefkat eder, günahkârları hemen cezalandırmaz, süre verir.
Sizi, niteliklerinizi taşımayan
başka bir kavmin soyundan getirdiği gibi, dilerse, sizi de ey günahkârlar
yok edip, sizden sonra, sizi yok edip helak ettikten sonra
yerinize dilediğini getirir. Onlar Allah'a sizden daha çok itaatkâr olurlar. Ancak, size acıdığı için bırakmış, yok etmemiştir. Âyette geçen ”başka bir kavim" den amaç. Hazret-i Nuh'un gemisindeki kavimdir.
Enam 6:134
Size vâdedilen haşir ve azap gibi
şeyler mutlaka gelecektir. Bunda şüphe yoktur.
Ve siz Allah'ı
âciz bırakamazsınız. Bunların gelmesine engel olamazsınız, bunlardan kurtulamazsınız. Başvurmadık hiçbir çare bırakmasanız bile bunlardan kurtuluş yoktur.
Enam 6:135
Ey Rasûlüm Muhammed! Mekke halkına
de ki: 'Ey kavmim! Gücünüzün yettiğini yapın. Küfür ve düşmanlık konusunda bütün gücünüzü kullanın.
Muhakkak ki, ben de İslâm'da kararlılık göstermek, sabretmek ve sâlih amellere devanı etmek gibi bana emredilenleri
yapacağım. Yukarıdaki ”yapın" emri, aslında bir tehdittir.
Yakında o yurdun akıbetinin kimin olacağını, kimin iyi sonuçlar elde edeceğini
bileceksiniz.' Akıbetin, kimin lehinde olacağını göreceksiniz.
Şüphesiz ki zâlimler, yani kâfirler
kurtuluşa eremezler. Umduklarını bulamazlar.
Kuşkusuz kurtuluşun çaresi, ilim ve amele sarılmak, dünyayı ve tembelliği terketmektir. Anlatıldığına göre, adamın birinin yanına fakirlerden biri girmiş ve dünya malı adına hiçbir şey bulamamış. Bunun üzerine ona: ”Hiçbir şeyiniz yok mu?" diye sormuş. Adam şu cevabı vermiş: ”Evet, iki dünyamız var. Birisi güvenlik ve emniyet yurdu, ikincisi de korku yurdudur. Biz, elde ettiğimiz her şeyi güvenli evimizde, yani âhirette koruma altına alıyoruz." Bunun üzerine, fakir: ”Ama, bu dünyaya da birtakım şeyler lâzım" deyince adam: ”Bu dünya sahibi bizi burada bırakacak değildir. Çünkü dünya bir emanettir. Emanet ise asıl sahibine döner," cevabını vermiş.
Şu halde iyi âkibetleri elde edecek olanlar, sâlih ve hayırlı kimselerdir. Bunlar gece-gündüz Allah için çalışırlar ve hiçbir vakit O'ndan ayrılmazlar.
Enam 6:136
Arap müşrikler,
Allah'ın yarattığı ekin ve hayvanlardan hem
O'na, hem de O'na ortak koştukları tanrılarına
pay ayırdılar ve kendi bâtıl
iddialarına göre: 'Bu Allah'ındır. Şu da ortaklarımızındır' dediler. Allah'ın emri dışında böyle bir paylaştırmada bulundular. Bir kısmını Allah'a, bir kısmını da inallarında, ticaretlerinde ziraatlarında, hayvanlarında ve başka şeylerinde kendilerine ortak kabul ettikleri sahte tanrılarına ayırdılar. Şu halde buradaki ”şüreka" ifadesi"şirk" kelimesinden değil, ”şeriket" kelimesinden türemiştir. Yani ”ortak koştuklarımız" değil, ”ortaklarımız" anlamındadır.
Rivayet edildiğine göre müşrikler, ekinlerinden ve diğer mahsûllerinden bir kısmını Allah'a ayırarak misafirlere ve yoksullara harcıyorlar, bir kısmını da kendi putlarına ve tanrılarına ayırıp onlara hizmet edenler için harcıyor, putlara birtakım adaklar sunmak için kullanıyorlardı. Hatta Allah'ın payı olarak ayırdıkları şeyin daha değerli olduğuna kanaat getirdiklerinde, vazgeçip kendi tanrılarına tahsis ediyorlardı. Ancak, tanrıları için ayırdıkları şeyin daha kıymetli ve üstün olduğunu gördüklerinde ise ”Allah zengindir" bahanesiyle ilâhlarına bırakıveriyorlardı. Kuşkusuz bu, kendi sahte ilâhlarını daha çok sevmelerinden kaynaklanıyordu.
Ortakları için ayırdıkları ürün ve hayvanlar
Allah için yoksullara ve misafirlere
verilmezdi. Allah istese kendi payını çoğaltabilir diyorlardı.
Fakat Allah için ayırdıkları pay
ortakları için verilirdi. Ortakları için ayırdıkları payı yeterli görmedikleri zaman, Allah için ayrılmış olan ve artan ve çoğalan payı ilâhlarına ait kılarlardı. Allah'a karşı sahte ilâhları tercih etmeleri hususuna ilişkin
bu hükümleri ne kötüydü!
Enam 6:137
Yine ortakları, cinlerden ve Kabe'ye bakanlardan dostları tıpkı yukarıdaki olay gibi,
müşriklerden çoğuna kız
çocuklarını öldürmeyi hoş gösterdi ki, müşriklerin helak olmalarına ve dinlerinde şüpheye düşmelerine sebep olsunlar. Cahil iye döneminde insanlar, yoksulluk ya da evlendirme korkusuyla kız çocuklarını diri diri gömüyorlardı. Onlardan biri: ”Şu şu nitelikte ve şu kadar sayıda erkek çocuğa sahip olursam, onların birisini kurban ederini" diye yemin ediyordu. İşte bu şekilde ortakları, müşrikleri yoldan çıkarıyor ve ataları İsmail'in dininde şüpheye düşülüyorlardı.
Eğer Allah dileseydi müşrikler
bunu yapamazlardı. Kendilerine hoş gösterilen öldürme eylemini gerçekleştiremezlerdi. Ey Rasûlüm Muhammed!
Onları iftiralarıyla başbaşa bırak! ”Kızlarımızı canlı canlı gömmeyi Allah bize emretti" şeklindeki iftiralarıyla başbaşa bırak. Engel olabildiği halde Allah onları yaptıklarıyla başbaşa bıraktığına göre, sen de onları iftiralarıyla başbaşa bırak! Çünkü onların sorgulanacakları gün elbette gelecektir!...
Enam 6:138
Onlar, yani müşrikler
bâtıl zanlarıyla, hiçbir delile dayanmaksızın:
'Şu hayvanlarla ekinler yasaktır, yani haramdır.
Onları bizim dilediğimiz yani kadınlar değil, putların hizmetçileri ve erkekler
den başkası yiyemez. Şu hayvanların da sırtları binmeye ve yüklemeye haram kılınmıştır' dediler. Bu hayvanlardan amaçları ise daha önce Maide sûresinde (Âyet: 103) adı geçen ”Bahire, Sâibe ve Hâm’i" dedikleri hayvanlardır.
Ayrıca bir kısım hayvanlar da vardır ki, putları için keserken
Allah'a iftira ederek Allah'ın adını onların üzerine zikretmezler. Yani Allah'ın adını değil, putlarını anarak Allah'a iftirada bulunurlar. İşte
Allah onları yaptıkları iftira sebebiyle cezalandıracaktır.
Enam 6:139
Onlar, yani o müşrikler, Bahire ve Sâibe dedikleri hayvanların yavrularına işaret ederek:
'Bu hayvanların karınlarındaki şeyler sadece erkeklerimize ait olup kadınlarımıza haramdır' dediler. Doğacak yavruların sadece erkeklere ait olduğunu, kadınların bundan yararlanamayacağını ileri sürdüler.
Eğer ölü doğarsa o zaman erkeği ve kadınıyla
hepsi onda, yani hayvanların karınlarındaki şeylerde
ortaktır. Hepsi yerler.
Allah onların bu yanlış vasıflandırmalarının, yani helâl ve haram kılma konusunda Allah'a iftira ettikleri yanlış değerlendirmelerinin
cezasını verecektir. Kesinlikle karşılıksız bırakmayacaktır.
Şüphesiz ki O, hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir. Yaptıklarını bildiği şeyleri karşılıksız bırakmaması O'nun hikmetinin gereğidir.
Enam 6:140
Yemin olsun ki,
hiçbir bilgiye dayanmadan beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah'a iftira ederek, Onun kendilerine emrettiğini ileri sürerek
O'nun kendilerine verdiği Bahire gibi
rızkı haram kılanlar, muhakkak ki hem dünyada, hem de âhirette
hüsrandadırlar büyük bir zarar içerisindedirler.
Onlar, doğru yoldan sapmışlardır. Hidayete erecek de değillerdir. Çocuklarını öldürenlerden amaç, Rabia ve Mudar kabileleri ve benzeri Araplardır. Bunlar, kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyorlardı. İşte âyetteki ”beyinsizce" ifadesi, Allah'ın hem kendilerini, hem de çocuklarını rızıklandırdığından habersiz olacak kadar cahil olan bu insanların durumlarını, çok güzel bir biçimde canlandırmaktadır.
Rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ashabından sürekli olarak üzüntü içerisinde bulunan bir adam vardı. Bir gün Allah'ın Rasülü: ”Niçin, hep üzgünsün?" diye sordu. Adam dedi ki: ”Ey Allah'ın Rasûlü! Ben cahiliye döneminde öyle bir günah işledim ki, müslüman olduğum halde bağışlanmamaktan korkuyorum." Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): ”İşlediğin günahı anlat bakalım" deyince adam başından geçenleri şöyle anlattı: ”Cahiliye döneminde ben de kız çocuklarını öldürenlerdendim. Bir gün yine bir kızımız doğdu. Eşim, bu kızı öldürmememi rica etti. Ben de onun ricasını kabul edip kızı öldürmedim. Kız büyüdü, olgunlaştı ve çok güzel bir genç kız oldu. Günün birinde evlendirmem için onu benden istediler. Taassup, namus ve izzet-i nefis damarım kabardı. Evlendirme ya da evde bırakma arasında bir tercih yapamıyordum. Bunun üzerine eşime: 'Ben falanca yerdeki şu kabileye, akraba ziyaretine gideceğim. Kızı da benimle beraber gönder' dedim. Eşim çok sevindi. Kızı hazırladı, süslü elbiseler giydirdi, çeşitli takılar taktı ve kıza herhangi bir şey yapmamam konusunda benden söz aldı. Kızla beraber bir kuyunun başına vardık. Kız kuyuyu görünce, kendisini kuyuya atmak istediğimi anladı. Bana sarılıp ağlamaya başladı ve: 'Babacığım, bana ne yapmak istiyorsun?' dedi. Ona acıdım. Ancak kuyuya bakınca, tekrar taassup damarım kabardı. Kızcağız, yine bana yalvarıp: 'Babacığım, ne olur, anneme verdiğin sözü bozma. Onun emanetini yitirme' dedi. Ben, bir kuyuya bakıyor, bir de kızıma bakıp ona acıyordum. Sonunda şeytana yenildim ve baş aşağı kuyuya attım. Zavallı kız: 'Babacığım, beni öldürdün' diye bağırıyordu. Çığlıkları kesilip ölünceye kadar orada bekledim. Sonra geri döndüm..." Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ağladı ve adama: ”Eğer, cahiliye döneminde yaptıkları işler dolayısıyla insanları cezalandırmam konusunda bana emir verilseydi, bu davranışından ötürü seni mutlaka cezalandırırdım" dedi.
Enam 6:141
Çardaklı ve çardaksız bağları... Kendisini taşıyan tahta ve benzeri şeyler üzerinde yükselen, ya da toprağın yüzeyi üzerinde büyüyüp gelişen ürünleri, çardaklar üzerinde gelişen üzümlerle toprağın üzerinde büyüyen kabak, karpuz gibi mahsulleri
ürünleri çeşit çeşit hurmaları, tatlı, ekşi, kaliteli ve kalitesiz olan ve kendileriyle beslenilen
ekinleri, tüm tohumlu ürünleri,
zeytin ve narları birbirine benzeyen ve benzemeyen özelliklerde yaratan O'd ur. Bunların bir kısmı renk ve şekil bakımından birbirine benzemekte, renkleri aynı olduğu halde tadları farklıdır.
Bunların her biri mahsul verdiği zaman, hepsinin verdiği
mahsullerinden yeyin. Buradaki ”mahsul verdiği zaman" ifadesinden, ortaya çıkar çıkmaz yenilebilceği; başka bir deyişle tam olgunlaşma vaktinin beklenmesinin şart olmadığı anlaşılıyor.
Üzüm ve benzeri ürünlere ait
hasat zamanı da hakkını verin. İsraf etmeyin. Dengeli ve ölçülü bir şekilde zekât ve sadakasını vermek suretiyle dağıtın. Nitekim, Sabit b. Kays'ın, topladığı beşyüz hurma ağacının ürününü bir gün içinde dağıtıp aile efradına hiçbir şey bırakmadığı rivayet edilir.... İşte bu şekilde israf etmeyin.
Çünkü Allah, israf edenleri sevmez, yaptıklarını hoş karşılamaz.
Enam 6:142
Hayvanlardan yük taşıyanları, yük taşıma işinde kullanılanları,
ve yününden istifade edilenleri de yaratan O'dur. Hepsini O yaratmıştır. Ayette geçen ”fers" den maksat, kesmek için yere yatırılan, ya da yününden, kılından döşek yapılan demektir.
Allah'ın, size rızık olarak vermiş olduğu şeylerden helâl olanını
yeyin. Şeytanın izinden gitmeyin. Helâl ve haram konusunda onun telkinlerine uymayın.
Çünkü o, sizi günah ve isyandan başka bir şeye davet etmez. Ayrıca o,
sizin için apaçık bir düşmandır. Nitekim babanız Âdem (aleyhisselâm)'e karşı, bu düşmanlığı açıkça ortaya koymuştur.
Enam 6:143
Nesillerini devam ettirmek amacıyla
sekiz çifti yaratan da O'dur. Bu sekiz çiftin
ikisi dişi ve erkek
koyundur, yani normal koyun ile koçtur.
İkisi de dişi ve erkek
keçidir. Yani dişi keçi ile tekedir. Ey Rasûlüm Muhammed!
De ki: 'Allah o çiftlerden
iki erkeği mi? koç ve tekeyi mi,
yoksa iki dişiyi mi, yani koyun ile keçiyi mi,
yahut o her iki dişinin rahimlerindekileri mi dişi ve erkek farkı olmaksızın
haram kılmıştır? Söyleyin bakalım!...
Eğer haram kılma konusunda
doğru söylüyorsanız, Allah'ın gönderdiği bir kitapla belgelenen, ya da Allah'ın söz konusu şeyleri haram kıldığına ilişkin peygamberler tarafından açıklanan bir
bilgiye dayanarak bana cevap verin.'
Enam 6:144
Bu sekiz çiften geriye kalanın
ikisi deve, ikisi de sığırdır. Develer dişi ve erkek olduğu gibi, sığırlar da dişi ve erkek olmak üzere iki cinstirler. Onları azarlayarak
de ki: 'Allah bu çiftlerden
iki erkeği mi, yoksa iki dişiyi mi, yahut o her iki dişinin rahimlerindekileri mi yani rahimlerinde bulunan yavruları mı
haram kılmıştır? Nitekim müşrikler, bazan hayvanlardan erkek olanların, bazan da dişi olanların haram olduğunu ileri sürüyorlardı. Oysa Allah bunlardan hiçbirini haram kılmamıştır.
Yoksa, Allah bunu size emrederken, bunların haram olduğunu belirtirken,
huzurunda mı bulunuyordunuz?' İnsanları saptırmak için hiçbir bilgiye dayanmadan Allah'a karşı yalan uydurandan, yalan yere Allah, şunları şunları haram kılmıştır iftirasında bulunandan
daha zâlim kim olabilir? Evet, gerçekten bunlardan daha zâlim kimse yoktur.
Şüphesiz ki Allah, zâlim kavmi hidayete erdirmez. Onları kısa ve uzun vadede yararlarına olabilecek hususlara yöneltmez.
Enam 6:145
Ey Rasûlüm Muhammed!
De ki: 'Bana vahyolunanlarda, yiyen bîr kişinin yediği herhangi bir şeyin haram olduğuna dair bir hüküm bulamıyorum. Bana bildirilen âyetlerde onların haram olduğunu iddia ettikleri yiyeceklerin, erkek veya kadın herhangi bir kimseye haram olduğuna ilişkin hiçbir hüküm yoktur. Bu ifadelerle, onların ”... kadınlarımıza haramdır" (Enam: 139) şeklindeki iddialar çürütülmüştür.
Ancak boğazlanmadan ölen
leş veya akıtılmış kan, yahut domuz eti -ki pistir- yahut doğru yoldan çıkarak, üzerine Allah'tan başkasının örneğin putların
adı zikredilmek suretiyle kesilen hayvanların etlerinin
yenmesi haramdır. Burada özellikle domuzun ”pis" olarak nitelendirilmesinin sebebi, pisliği ve tiksindirici şeyleri yemeyi alışkanlık haline getirmesindendir. Kısacası domuz, son derece pistir. Pis olan şeylerin yenilmesi ise haramdır.
Ancak
kim zaruret içinde kalırsa, yani adı geçen şeylerden yeme zorunda kalırsa, zaruret halinde
haddi aşmamak ve başkasının hakkına tecavüz etmemek, yani zorunlu olarak yediği miktarı geçmemek
suretiyle (yiyebilir.)' Şüphesiz ki Rabbin çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Zorunlu olarak bu duruma düşen kimseyi yaptığından dolayı hesaba çekmez.
Te'vilat'un-Necmiye adlı eserde, bu âyette geçen ”leş ” ifadesiyle, dünyanın bir leşten ibaret olduğuna dikkat çekilmek istendiği söylenmektedir. Nitekim şâir de, dünyanın bir leşten ibaret olduğunu şöyle dile getirmiştir:
Dünyayı kim tanımak isterse, ben onu denedim. Acı-tatlı, her durumunu gördüm. Dünya, tatlı görünen bir leşten ibarettir.
Tek amaçları, onu parçalamak olan köpeklerle kuşatılmıştır. Eğer ondan sakınırsan, köpeklerden kurtulmuş olursun. Onu çekmeye çalışırsan; köpekleri sana hücum, eder.
Bir rivayette şu hususlar kaydedilir: ”Yüce Allah Hazret-i Davud'a şu mesajı gönderdi: 'Ey Dâvud! Dünya, üzerinde köpeklerin toplandığı bir leşe benzer. Sen de onlar gibi olup onlarla birlikte çekmek ister misin?" Şu halde akıllı insanın yapması gereken, peygamberler ve olgun veliler gibi dünyadan insanların en çok yüz çevireni olmasıdır.
Enam 6:146
Biz, gelmiş-geçmiş milletlerden hiçbirine değil, özellikle
Yehudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Parçalayıcı hayvan ve köpek türleri gibi tırnaklarının arası açık, ya da deve, kaz ve ördek gibi tırnaklarının arası kapalı olan tüm tırnaklı hayvanları yasakladık. Nitekim daha önceleri tırnaklı hayvanların bir kısmı Yehudilere helâldi. Ancak zulmetmeye devam ettiklerinde haramlık genelleştirildi.
Onlara sığır ve davarın etleri değil,
sırt, bağırsak ve kemik yağlarının dışında iç yağlarını, yani gömlek yağı denilen don yağıyla böbreklerin taşıdığı yağı
da haram kıldık. Aşırı gitmelerinden dolayı, onları bu şekilde cezalandırdık. Haksız yere peygamberleri öldürmeleri, faiz almaları, insanların mallarını zulmederek yemeleri ve benzeri davranışlarla haddi aşmaları dolayısıyla onlara bu şekilde ceza verdik. Nitekim, yaptıkları her suçtan sonra, daha önce kendilerine helâl olan birşey haram kılınıyordu. Ancak onlar, yasaklanan şeylerin eski ümmetlere de haram olduğunu ileri sürüyorlardı. İşte bu noktada yüce Allah, gerek onların zulümlerini dile getirmesi, gerekse başka hususlarda bilgi vermesi konusunda kendisinin doğru sözlü olduğunu şu şekilde vurguluyor:
Şüphesiz ki Biz, doğru söyleyenleriz.
Enam 6:147
Eğer yahûdiler ve müşrikler helâl ve haram kılma konularına ilişkin açıkladığın hükümlerde
seni yalanlarlarsa (onlara) şöyle de: 'Rabbiniz geniş rahmet sahibidir. Bu yüzden, yalanlamalarınızdan dolayı sizi hemen cezalandırmayacak, size süre tanıyacaktır. Yalnız şunu unutmayın ki, bu sadece bir süre tanımadır. Yoksa, yüce Allah'ın sizi unutması söz konusu değildir. Evet, rahmeti gereğince size süre tanımıştır;
fakat O'nun azabı da suçlu kavimden geri çevrilmez.' Başka bir deyişle, Allah'ın azabı geldiğinde, hiç kimse buna engel olamaz.
Enam 6:148
Allah'a ortak koşanlar, şöyle diyecektir: 'Eğer Allah ortak koşmamamızı
dileseydi, ne biz ne de babalarımız O'na ortak koşardık ve ne de bir şeyi haram kılardık.' Onlar bu sözleriyle, yaptıkları işin Allah katında makbul ve hak olduğunu ileri sürmeye çalışırlar.
Bunlardan öncekiler de böylece yalanlamışlardı. Aynı şekilde gerçeklere karşı çıkmışlardı. Yalanlamalarının cezası olarak
nihayet azabımızı tattılar. İndirdiğimiz azapla karşılaştılar. Onlara
de ki: 'Yanınızda meydana çıkararak bize göstereceğiniz bir bilgi, delil olarak ileri sürebileceğiniz bir belge
var mı? Siz, ortak koşma ve haram kılma şeklinde ortaya koyduğunuz bu davranışlarınızla
sadece zanna tabi oluyorsunuz. Hiçbir dayanağınız yoktur.
Ve siz yalan söylüyorsunuz.' Allah'a iftirada bulunuyorsunuz.
Enam 6:149
De ki: 'En üstün, en açık ve sağlam
delil Allah'ındır. Eğer O, tümünüzün hidayetini
dileseydi hepinizi hidayete erdirirdi.' O konuda başarılı kılardı. Ancak tüm çabalarını sapıklık yoluna harcayan bir kısım insanların dalaletini dilemiştir.
Enam 6:150
De ki: 'Haydi, Allah'ın bunu haram kıldığına dair şahitlik edecek şahitlerinizi getirin?' Sözlerini tasdik edip görüşlerini benimsediğiniz önderlerinizi getirin bakalım. Onlara bu şekilde meydan okunması dayanaksız ve desteksiz olduklarını ispatlamak içindir...
Onlar gelip bunu Allah haram kıldı, diye
şahitlik etseler de, sen onlarla beraber şahitlik etme. Yani onları tasdik etme. Çünkü bütün söyledikleri, yalandan ibarettir. Ayrıca sen
âyetlerimizi yalanlayan ve âhirete iman etmeyenlerin hevâ ve heveslerine uyma. Putlara tapanların sözlerine inanma. İlâhi âyetleri inkâr eden bu müşrikler âhirete de inanmazlar ve
onlar, taptıklarını Rablerine denk sayarlar. O'nun düzeyinde olduklarına inanırlar.
Kısacası, Allah'a ortak koşup âhireti inkâr eden ve Allah'ın âyetlerini yalanlayan müşriklerin hevâ ve heveslerine uymak yanlıştır. Kuşkusuz yüce Allah (celle celalühü) güzel olan nimetleri helâl kılmış ve cahiliye dönemi insanlarının kendi kendilerine lia ram kıldıkları şeyleri reddetmiştir. Çünkü dinin dayanağı hevâ ve hevesler değil, ilahî vahiydir.
Öte yandan yine yüce Allah (celle celalühü) içki, leş, kan, domuz ve benzeri pis şeylerin haram olduğunu belirtmiş, bunların yenilmesini ve satılmasını yasaklamıştır. Çünkü, yenilmesi haram olan şeyin, alınıp satılması da haramdır. Ayrıca yüce Allah'ın herhangi bir şeyi haram kılması, ya Yehudilerde olduğu gibi bir sınama ve cezalandırmak içindir veya gerçekten fizyolojik ya da psikolojik bir zararı bulunduğundandır. Meselâ zehirin bedene zararı olduğu gibi, canavar ve haşerelerin etleri de insanın karakterini olumsuz yönde etkiler. Nitekim: ”Süt, huyu değiştirir," şeklinde meşhur bir deyim vardır.
Fakîh Ebu'l-Leys der ki: ”Kişinin, bedenini zararlı olan şeylerden koruyacak kadar tıp bilgisine sahip olması gerekir. Çünkü ilimler, bedenî ilimler ve dinî ilimler olarak ikiye ayrılır. Öte yandan bütün âlimler, zorunlu durumlarda, haram olan şeylerin ilâç olarak kullanılabileceği görüşündedirler. Meselâ, zorunlu durumlarda, boğazda düğümlenen lokma, ancak içkiyle yutulabilirse o zaman kullanılabilir. Zaruret olmazsa caiz değildir."
Enam 6:151
Ey Rasûlüm Muhammed! Mekkeli kâfirlere
de ki: 'Gelin Rabbinizin size haram kıldıklarını açıklayan âyetleri
okuyayım:
Kuşkusuz ”De ki: 'Gelin Rabbinizin size haram kıldıklarını okuyayım'“ diye başlayan ve ”Allah bunları sakınasınız diye size emretti" şeklinde sona eren bu üç âyet, tamamen iyiliklerle dolu olan ve bütün ilâhî kitaplarda yer alan çok önemli on prensibi içermektedir. Şu halde bu âyetlerde belirtilen yasaklar bütün insanları kuşatmaktadır. Ümmet ve dönemlerin değişmesi bu hükümleri değiştirmemiştir. Buna göre, kim bunların gereğini yaparsa cennette girecek, bu prensipleri çiğneyenlerse cehenneme atılacaklardır.
Bu prensiplerin birincisi:
Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayın ifadesiyle belirtilen Allah'a ortak koşmama hususudur. Haramların başı olduğu ve onunla birlikte hiçbir ibadet kabul edilmediği için ”Allah'a ortak koşmama hususu" başa alınmıştır. Allah'a ortak koşma yani şirk, açık ve gizli olmak üzere ikiye ayrılır. Açık şirke, putlara yapılan ibadet örnek gösterilebilir. Gizli şirk ise, hamdi, güçlü ve biricik olan yüce Allah (celle celalühü) ile birlikte başkasına gösteriş için yapmaktır.
İkinci prensip,
Ana babaya iyilik yapın ifadeleriyle dile getirilmiştir. Yani her ikisine iyilikte bulunun, onlara kötülük yapmayın. Kuşkusuz, burada haram olduğu belirtilmek istenen husus, ana babaya kötülük yapılmasıdır. Çünkü, herhangi bir şeyi emretmek, aksini yasaklama anlamına gelir. Âyetin bu bölümünde yasak yerine emrin sözkonusu edilmesi anne babaya karşı iyilik yapmanın ve haklarına özen göstermenin önemine işaret etmek içindir. Çünkü, yalnızca: ”onlara karşı kötülük yapmayın" demek, onların haklarını yerine getirmeye yetmez.
Üçüncü prensip de şudur:
Fakirlikten, yoksulluktan
dolayı çocuklarınızı öldürmeyin.' Kızlarınızı diri diri gömmeyin.
Sizi de onları da Biz rızıklandırırız. Rızıklan temin edememekten korkmayın, böyle bir endişeniz olmasın. Çocukları öldürmeyi yasaklamanın hikmeti, böyle bir davranışın Allah'ın kurduğu yapıyı yıkma anlamına geldiğindendir. Allah'ın yaptığı bir şeyi bozanlar ise lanetlenmiştir.
Dördüncü prensip:
'Hayasızlıkların, yani zinanın
açığına da, gizlisine de yaklaşmayın. hükmüdür. Zinanın her türlüsünün haram ve yasak olduğuna işaret etmek için çoğul ifade kullanılmıştır. Buna göre alçakça yapılan ve rezil insanlar tarafından işlenen açık zina yasak olduğu gibi, metres ve dost edinmek suretiyle gizliden gizliye ve kendisini soylu kabul eden insanlar tarafından yapılan zina da yasak ve haramdır. Öte yandan harama bakış da zinanın bir çeşididir.
İbn Abbas der ki: ”Şeytan üç yerinden erkeğe yaklaşır: Gözlerinden, kalbinden ve üreme organından. Kadını da aynı şekilde üç yerinden aldatmaya çalışır: Gözlerinden, kalbinden ve kalçalarından."
Beşinci prensip:
İman ettikten sonra inkarcılığa sapmak, evlendikten sonra zina etmek ve suçsuz bir insanı öldürmek suçlarını işleyen insanları öldürmek gibi şeriatın emrettiği hususlar hariç yani:
Bir şer'î
hak olmadıkça Allah'ın öldürülmesini haram kıldığı cana kıymayın. Allah, aklınızı kullanasınız, kafanızı çalıştırıp kötülüklerden uzaklaşasınız
diye size bunları kesin olarak
emretti.
Enam 6:152
Yetim rüşdüne erinceye kadar, onun malına en güzel yolun dışında yani, korumak ve artırmak amaçları haricinde
yaklaşmayın. Rüşdüne erdiğinde ona teslim edin. Yetim, babası ölen insana denir. Kuşkusuz burada hitap vasi ve velîleredir. Küçük yaştaki yetim, malım koruyamadığı için, yüce Allah (celle celalühü) onun korunmasını, gözetilmesini ve lehinde düşünülmesini emretmiştir. Bu da altıncı hükümdür.
Ölçülen şeylerde
ölçüyü, tartılan şeylerde de
tartıyı tam ve doğru yapın. Eksik olarak ölçüp tartmayın. Buna göre, ölçen ve tartan kimsenin bu görevi eksiksiz yapması, kendisi için ölçülüp tartılan alacaklının ise fazlasını istememesi gerekir.
Biz herkesi ancak gücünün yettiği ile rnes'ul tutarız. Yapamadığı ve güç yetiremediği şeylerden sorumlu tutmayız. Ölçü ve tartıda adaletli olunmasını emreden ifadeden hemen sonra bu hususa yer verilmesi, adaleti yerine getirmenin zorluğuna işaret etmek içindir. Şu halde yapmanız gereken şey, gücünüzün yettiğini yerine getirmektir. Onun ötesinden sorumlu değilsiniz. Buna göre insan, adaletli olarak ölçüp tartmak için bütün çabasını gösterdiği halde, yine de az bir fazlalık, ya da noksanlık meydana gelirse, kişi sorguya çekilmez. Bu da yedinci hükümdür.
Akrabanız dahi olsa konuşurken adaletli olun. Kesinlikle taraf tutmayın. Meşru olan hakka uymak ve Allah'ın rızâsını istemek asıl oluduğuna göre, bu konuda yabancı ile akrabanın farkı yoktur. Bu da sekizinci hükümdür.
Ve Allah'ın ahdini yerine getirin. Adalete sarılmak, şeriatın hükümlerini yerine getirmek gibi, hangi ahid olursa olsun, kesinlikle uygulayın. Öte yandan buradaki ahid ile, iki insan arasındaki ahid de kasdedilmiş olabilir. Bu durumda ”Allah'ın ahdi" ifadesinin anlamı, Allah'ın, yerine getirilmesini emrettiği ahid, olur. Bu da dokuzuncu hükümdür.
işte Allah,
düşünesiniz ve gereğini yapasınız
diye size bunları emretti.
Enam 6:153
Şüphesiz ki bu, Benim dosdoğru yolumdur. Bu sûrede belirtilen tevhid ve nübüvvetin ispatı ve şeriat'ın açıklanması gibi hususlar, benim yolumun ta kendisidir. Başka bir deyişle, bu sûrede geçen hükümler benim şeriatımın bir parçasıdır. Güçlü ve kuvvetlidir. Cennete ulaştıran bir yol olması sebebiyle ilâhî hükümlere, şeriata ”doğru yol" adı verilmiştir.
Ona uyun. Yahudilik, hıristiyanlık, ya da başka dinlere ve
başka yollara uymayın ki, sizi O'nun Allah'ın
yolundan ayırmasın. Sizi parçalara ayırıp perişan etmesin... Allah'ın seçtiği din olan İslâm'dan uzaklaştırmasın. Bu ifadelerden anlaşılıyor ki, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yolu, Allah'ın yolunun aynısıdır. Bu da onuncu hükümdür.
Allah bunları, yani O'nun yoluna uyup başkasının yoluna uymama gibi hususları,
sakınasınız diye size emretti.' Böylece küfür ve dalâlet yoluna sapmaktan korunmuş olursunuz. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyeti okuduğunda düz bir çizgi çizip ”işte bu, Allah'ın yoludur" dedi. Daha sonra sağına soluna birkaç çizgi çizip: ”İşte bunlar, herbirisinin başında, ona çağıran bir şeytan bulunan çeşitli yollardır" (29) buyurdu. Kuşkusuz buradaki dosdoğru yoldan amaç İslâm şeriatı'dır. Bu yüzden namazın her rekâtında yüce Allah'a yalvarıp ”Bizi dosdoğru yola ilet" (Fatiha: 6) deriz. Dünyada iken bu yoldan sapan âhiret yolunda da kesinlikle kayacaktır.
Enam 6:154
Sonra iyilik işleyenlere, görevini tam anlamıyla yapan peygamberlere ve müminlere
nimetimizi ve lütfumuzu
tamamlamak, her şeyi geniş ve detaylı
bir şekilde açıklamak, bütün dînî konulan belirtmek,
bir hidayet ve rahmet olmak üzere, yani sapıklıktan çevirmek ve iman edip güzel amel edenleri azaptan korumak amacıyla
Mûsa'ya kitabı, yani Tevrat'ı
verdik ki, İsrail oğulları
Rabblerine kavuşacaklarına iman etsinler. Ölümden sonraki dirilmeye, mükâfat ve cezaya inansınlar... Âyetin başında yer alan ”sonra" ifadesi anlatım sıralamasını belirtir.
Enam 6:155
işte bu Kuran
da inkarcıların iddia ettiği gibi Peygamber tarafından değil,
Bizim indirdiğimiz mübarek, hem din, hem dünya için ya-
bir kitaptır. Öyleyse ona uyun emirlerinin gereğini yapın, ona aykırı hareket etmekten sakının
ve Allah'tan korkun ki, merhamet olunasınız; ona uyup muhtevasının gereğini yapın ki, ilahî rahmete ulaşasınız.
Enam 6:156
Bu Kur'an'ı indirdik ki, siz ey Mekke halkı:
'Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa yani yahudi ve hıristiyan taifelerine
indirildi. Tevrat ve İncil gönderildi.
Biz ise, onların okumasından habersizdik', bizim dilimizle yazılmadığı için, içinde ne olduğunu, bilmiyorduk
demeyesiniz. Burada yahudi ve hiristiyanlara işaret edilirken o ikisinin okumasından şeklindeki ifade yerine, ”onların okumasından" biçiminde çoğul ifadenin tercih edilmesinin sebebi, her grubun kendi arasında bir topluluk olduğunu vurgulamak içindir.
Enam 6:157
Veya: 'Eğer bize de kitap indirilseydi, biz onlardan daha doğru yolda olurduk' demeyesiniz diye biz bu Kur'an'ı indirdik.
Şimdi ise, Rabbinizden size açık bir delil, bir hidayet ve rahmet gelmiştir. Artık bu tip bahaneleri ileri süremezsiniz.
Allah'ın âyetlerini yalanlayan Kur'an'ın âyetlerine karşı gelen
ve onlardan yüz çevirenden daha zâlim kim olabilir? Kendisi saptığı gibi, başkasını da saptıran ve ilâhî âyetlere yönelmelerini engelleyen kimseden daha zâlim birisi düşünülebilir mi?
Ayetlerimizden yüz çevirenleri, insanların benimsemesine engel olanları,
yüz çevirdiklerinden dolayı yakında en kötü bir azapla cezalandıracağız. İnsanları saptıran ve İslâm'ı kabul etmelerine engel olan kimseleri cezasız bırakmayacağız. Onları, azabın en şiddetlisiyle azaplandıracağız.
Enam 6:158
Onlar, kendilerine meleklerin, yani ölüm meleğiyle yadıma kırının, ruhlarını alması için
gelmesinden veya Rabbinin azap verme, cezalandırma veya kıyamet sahnesindeki durumlarını belirtme ile ilgili
(emrinin) gelmesinden, yahut Rabbinin Duhan, Dabbetu'l-Arz, Deecal, güneşin batıdan doğması ve Ye'cûc-Me'cûc gibi
bazı kıyamet
alâmetlerinin gelmesinden başka bir şey mi beklerler? Rabbinin alâmetlerinden bir kısmının geldiği gün, daha önce inanmamış veya îmamyla bir iyilik kazanmamış olan kimseye îmanı fayda vermeyecektir. Sekerât anındaki iman, nasıl fayda vermiyorsa, adı geçen kıyamet alâmetlerinin ortaya çıkmasından sonra yapılan iman da herhangi bir yarar sağlamayacaktır. İman etmenin asıl esprisi ”gaybî" oluşundan kaynaklandığına göre, alâmetlerin açıkça ortaya çıkması inanmaya engeldir. Şu halde sâlih amel olmaksızın kuru bir imandan tam anlamıyla yararlanılmaz. Nitekim ehl-i Sünnet, bu durumdaki bir insanın ebedî olarak cehennemde kalmayacağı görüşündedir. Yani cehenneme gitmesi mümkündür. Ancak sürekli kalmayacaktır. Nitekim ilâhî şeriattan anlaşılan da budur.
De ki: bekleyip durduğunuz üç şeyden birinin gelmesini
'bekleyin. Şüphesiz biz de onların gelmesini
bekliyoruz.' O zaman, galibiyet bizim olacak; azap ise sizi yakalayacaktır....
Enam 6:159
Ey Rasûlüm Muhammed!
Dinlerini parça parça edip fırkalara ayrılanlarla, yani yahudi ve Hıristiyanlarla
artık senin bir alâkan kalmamıştır.
Bu konuda sorumlu değilsin. Dinlerini bölük pörçük yapıp her biri bir parçasına yapışan ve kendine ayrı bir lider seçen yahudi ve Hıristiyanların bu davranışlarından ötürü hesaba çekilmeyeceksin.
Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur: ”Yahudiler yetmişbir parçaya bölündüler. Hristiyanlar yel misi ki kısına ayrıldılar. Ümmetim ise yetmişüç parçaya bölünecek. Biri dışında tüm parçalar cehenneme girecektir. ”m
Onların işi Allah'a kalmıştır. Bu husus, O'nun yetkisi dahilindedir. O, dilediği gibi tasarrufta bulunur.
Sonra Allah kıyamet gününde
yaptıklarını onlara bildirecektir. Yaptıkları her işi gözler önüne serecek, dünyada iken işledikleri çirkinliğe dikkatlerini çekecek, onunla ilgili ceza belirtilecektir. Şüphesiz, dünyada işlenen tüm çirkin davranışlar, âhirette de çirkin bir şekilde gösterilecektir. Ancak, sınama amacıyla bazan bu işler, dünyada güzel olarak görünebilir. O zaman zehir karışmış bala benzer. Allah hepimizi amellerin kötüsünden korusun.
Enam 6:160
Mü'min insanlardan kıyamet günü
kim iyilikle gelirse, ona o iyiliğin on misli vardır. Çünkü ”iyilik" olarak nitelendirilen tüm davranışlar, imanın ürünüdür.
Kadı îyaz der ki: ”Kâfirlerin yaptıkları amellerin kendilerine herhangi bir yarar sağlamayacağı ve iyiliklerine karşılık mükafat landınlamayacakları konusunda âlimler arasında görüş birliği vardır. Ancak, kâfirlerden bir kısmının azabının suçları oranında diğerlerinden şiddetli olacağı bilinen bir gerçektir."
Evet, Müslüman oldukları zaman ise geçmiş iyiliklerinin mükâfatını alırlar.
Yapanın kim olduğuna bakılmaksızın
kim de kötülükle gelirse, sadece o kötülüğün misliyle cezalandırılır. İlâhî vaacl gereği, her kötülüğe bir ceza öngörülür. ”Bir anlık bir küfrün, ebedî bir azabı doğurması olayında 'misliyle' hususu nasıl açıklanabilir?" diye bir soru sorulursa, cevap olarak şöyle denilebilir: ”Kâfir, söz gelimi sonsuza değin yaşayacak olsa, yine de inancını değiştirmeyecektir" gerçeğinden yola çıkılarak bu husus açıklanabilir. Şu halde ebedî olarak aynı konumda kalmayı plânlayan bir kişiye ebedî nitelikli bir azap uygundur. Mü'minin durumu ise öyle değildir. Çünkü onun başlıca amacı, bu günahı yok etmektir. Şu halde mü'minin cezası da kesilip sona erecektir.
Onlar, sevaplarının azaltılması ve azaplarının artırılması gibi bir
haksızlığa uğratılmazlar.
Öte yandan sevapların yetmiş kat, yediyüz kat ve sınırsız bir şekilde kaydedilebileceği hususunda rivayetler vardır. Bu kat kat fazlalığın hikmeti ise, kulun müflis duruma düşmesini önlemektir. Çünkü bazan kulun başına davacılar toplanır ve hak iddiasında bulunurlar. İşte o zaman on sevaptan birini hasmına verir, dokuzunu da kendisi alır. Kısacası, kulun yaptığı haksızlıklar bu fazlalıklardan ödenir.
Enam 6:161
Ey Rasûlüm Muhammed! Bütünüyle uzaklaştıkları halde gerçek din üzere olduklarını iddia eden Mekkeli kâfirlere
de ki: 'Şüphesiz Rabbim vahiy göndermek, iç ve dış evrensel kanıtları göstermek suretiyle
beni, doğru bir yola, dosdoğru bir dine, hakka yönelen ve müşriklerden olmayan ibrahim'in dinine şevketti.' Yüce Allah'ın kulları için belirlediği, benimseyip boyun eğmelerini istediği yasaların bütününe din denir. İşte Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) da bu özellikleri taşıyan hak dinin mensubuydu. Bâtıl dinlere meyletmemişti. Kesinlikle Allah'a ortak koşanlardan olmamıştı.
Burada özellikle Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'e dikkat çekilip onun dininden söz edilmesi. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in gerek Araplar, gerekse diğer din mensupları nezdinde büyük bir değere sahip olmas ındandı. O, hepsinin gönlünde taht kurmuştu. Hatta her dinin mensupları, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in dinine bağlı olduğunu ileri sürerdi. İşte yüce Allah (celle celalühü) burada onlara cevap veriyor.
Enam 6:162
De ki: 'Şüphesiz benim beş vakit farz
namazım, bütün
ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah'a aittir.
Hayatta yaptığım ibâdetlerle ölüm anındaki iman ve taatımın hepsi O'na mahsustur.
Enam 6:163
O'nun hiçbir ortağı yoktur. Ben ibâdet ve kulluğumda hiçbir şeyi O'na ortak koşmam.
Ben, bunlarla emrolundum. Tüm ibâdet ve taatlarımı yalnız O'na ait kılmam hususu bana emredildi.
Ve ben Müslümanların ilkiyim.' Çünkü her peygamber kendi ümmetinden önce dine girer.
Bu âyetten ayrıca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, emrolunduğu hususları süratle yerine getirdiği ve ona bildirilen emirlerin sadece kendisinin değil, bütün Müslümanları bağladığı, Müslüman olan herkesin bu emirlere, dolayısıyla Hazret-i Peygambere uyması gerektiği anlaşılmaktadır.
Ayrıca bu âyet, tevhid ve ihlâs'a teşvik etmekte, bunun başlıca göstergesinin görünen ve görünmeyen her şeyi bir kenara bırakıp Allah'a bağlanmak olduğuna dikkat çekmekledir.
Enam 6:164
Ey Rasûlüm Muhammed! ”Bizim dinimize dön" diyen kâfirlere
de ki: 'Allah her şeyin Rabbi ve O'nun dışındaki her şey, tıpkı benim gibi O'nun kulu
iken, O'ndan başka bir Rab mı arayayım? İbâdette, başkasını O'na ortak mı koşayım? O'na ortak olunabileceği nasıl düşünülebilir? Bu hiç mümkün müdür?
Herkesin kazandığı günah
ancak kendisinedir. Birisinin işlediği suçtan, başkası sorumlu tutulmaz.
Hiçbir günahkâr başkasının günahını taşımaz. Dolayısıyla Mü’minlere: ”Bizim yolumuzu takip edin de, sizin günahlarınızı biz yüklenelim" (Ankebut: 12) şeklinde yaptığınız teklifin hiçbir değeri yoktur. Hiç kimse başkasının yükünü yüklenmez ki, sizin bu sözünüz doğru olsun.
Sonra dönüşünüz yine Rabbinizedir. Kıyamet gününde sizi yöneten Allah'a döneceksiniz. İşte o zaman
O, ihtilâfa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.' Doğruyu yanlıştan, haklıyı haksızdan ayıracak ve herkese hak ettiğini verecektir.
Eğer, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: ”Kimin uhdesinde, bir din kardeşinin nefsine, yahut malına tecavüzden doğan bir hakkı varsa, dinar ve dirhemin bulunmadığı ve işe yaramadığı kıyamet günü gelmeden önce, bugün dünyada, ondan helâllik dilesin. Aksi takdirde kıyamet gününde, zâlimin sâlih ameli varsa, yaptığı zulüm miktar mca kendisinden alınıp mazluma verilecektir. İyilikleri olmadığı takdirde ise yine aynı miktar mazlumun günahlarından alınıp zâlirninkine eklenecek ve zâlim cehenneme atılacaktır." şeklindeki hadisini hatırlatarak: ”Birisinin işlediği günah, nasıl olur da başkasına yüklenir ve berikinin yaptığı iyilikler, onlarla ilgisi olmayan başkasına nasıl verilir? Bu durum Allah'ın hükmüne ve adaletine göre nasıl doğru olur?" diye bir soru sorarsan, cevap olarak deriz ki:
Günahlar, etken ve edilgen olmak üzere iki türlüdürler. Etken olanlar, yalnız suçu işleyende kalmayıp başkasına da sirayet edendir. Edilgen olanlar ise yalnız işleyende kalmaktadır. Meselâ içki içmek edilgen bir günahtır. Bunun birtek yönü vardır ve o suçu işleyenin dışında hiç kimse bu konuda sorgu kınamaz. Başkasına da sirayet eden etken günahlara da adam öldürme olayını örnek vermek mümkündür. Bu konuda suçu işleyen hesaba çekilse de, bu olayın iki yönlü olduğunu unutmamak gerekir: Birincisi şeriatın sınırını aşma hususu, ikincisi cinayetin bir kula sirayet etmesi hususu... İşte bu durumda bir bakıma cani, mazlumun günahlarını yüklenmiş ve kendi iyiliklerini ona vermiş sayılır. Ancak yine de bu, gerçekte kendi kendisinin günahını yüklenmiştir. Yani aslında başkasının iyiliklerini alma gibi bir durum söz konusu değildir. Şu halde burada bir çelişki ve haksızlık olduğu düşünülemez. Kısacası, âyet ile hadis arasında bir tutarsızlık yoktur. İkisi de aynı şeyi ifade eder.
Öte yandan bu âyetten anlaşıldığına göre, nasıl ki iman ehli ile küfür ehli arasında ihtilâf meydana geliyorsa, ihlâslı insanlarla riyakâr insanlar arasında da ihtilâf meydana gelir. Nitekim, Hadis-i şerifte şöyle buyurumuştur:
"Ahir zamanda din karşılığında dünyayı alacak insanlar ortaya çıkacaktır. Koyun derisinden yumuşak elbiseler giyeceklerdir. Bunların dilleri baldan tatlı; kalbleri ise kurtların kalbinden dalia katıdır. Yüce Allah (celle celalühü) buyuruyor ki: 'Bunlar Beni mi aldatıyorlar, yoksa Bana karşı çıkma cesaretinde mi bulunuyorlar? Zatıma yemin ederim ki, onlara öyle bir fitne gönderirim ki, en uslularını dahi şaşkınlıkta bırakır' ." (2) Şu halde mü'minin başlıca görevi hem içini, hem dışım tertemiz kılmak ve ayrılıkları ortadan kaldırmaktır. Çünkü hak birdir. ”Hak'ın dışında sapıklıktan başka ne vardır?" (Yunus: 32)
Ümmetin arasındaki ihtilâfın herkese rahmet olduğu hususu ise, kin ve düşmanlıktan kaynaklanan ihtilâf değildir. Orada anlatılmak istenen, değişik şahıs ve konumlara göre hakka dayalı farklı yaklaşımların olabileceğidir. Yani farklı insan kümelerinin ve kültürlerin olabileceğidir.
Kısacası hak, uyulmaya en lâyık olandır. Allah (celle celalühü) cümlemizi dine zarar veren ihtilâftan ve gerçekleri zedeleyen tartışmadan korusun ve bizi hakta başarılı kılsın. Kuşkusuz her şeyi rahmetiyle kuşatan O'dur.
Enam 6:165
Ey insanlar, mal ve mevki gibi
verdiği şeylerle sizi imtihan etmesi için, sizleri yeryüzünün halifeleri kılan, şükrünü mü edâ edeceksiniz, yoksa nankörlükte mi bulunacaksınız diye sizi nimetlerle sınayan
ve sizi şeref ve zenginlik açısından ve
derece bakımından birbirinizden üstün yapan O'dur.
Rivayet edildiğine göre Cüneyd küçükken günün birinde çocuklarla birlikte oynuyordu. Bir an Seriyy-i Sakatı oradan geçti; Cüneyd'e ”Hey! Çocuk, şükür hakkındaki görüşün nedir?" diye sordu. Cüneyd şu cevabı verdi: ”Şükür, Allah'ın sana verdiği nimetleri günah yolunda kullanmamandır."
Ey Rasûlüm Muhammed!
Şüphesiz ki senin
Rabbin, cezalandırması süratli olandır. Nimetlerine karşı şükür görevi yapmayanları hemen cezalandırır.
O, çok affeden ve çok merhamet edendir. Allah'ın verdiği nimetleri yerli yerinde kullanan, O'nun rahmetine ve affına maznar olur.
Kuşkusuz yüce Allah (celle celalühü), şükür edenle nankörlükte bulunanı birbirinden ayırdetmek için mal ve makam verdiği gibi, ilâhî ahlâkla ahlâklanıp kulluk görevlerini yapanlarla hayvanlık derecesine yuvarlananları birbirinden ayırdetmek için de insana halifelik yeteneği vermiştir. Buna göre gerçek insanlık niteliklerini yitirip hayvanî niteliklere bürünen kimsenin kalbi, kulağı ve gözü mühürlenir. İman edip dünya hayatında hayırlı işler yapanlar ise hidayetle mükâfatlandırılır.
Hikâye edildiğine göre, bir seferinde İbrahim b. Edhem hac niyetiyle Mekke'ye gitmiş. Tavaf esnasında son derece güzel yüzlü bir gence rastlamış.
Herkes onun güzelliğine hayran imiş. İbrahim b. Edhem o gence bakıp ağlamaya başlamış. Bir arkadaşı kendisine: ”Efendim, bu gözü yaşlı bakışınızın hikmeti nedir?" diye sorunca, İbrahim şu cevabı vermiş: ”Kardeşim, ben Allah'a bozulması imkânsız bir söz verdim. Bu benim oğlum, canım, ciğerim... Küçükken onu bıraktım ve onların yanından çıkıp Allah'ın sevgisine kaçtım. Gördüğün gibi, delikanlı olmuş. Vazgeçtiğim bir şeye tekrar dönme hususunda yüce Allah'tan utanıyorum." İbrahim'in arkadaşı diyor ki: ”İbrahim, bana dedi ki: 'Git, ona selâmlarımı söyle. Umulur ki senin selâmınla teselli bulurum ve ciğerimdeki ateşi biraz olsun söndürürüm.' Bunun üzerine ben o gence gidip: 'Delikanlı! Allah seni babana bağışlasın' dedim. Delikanlı bana: 'Amca, babam nerde ki?!' diye sordu ve şöyle devam etti: 'Babam, bizim yanımızdan çıkıp Allah'ın sevgisine kaçıp gitti. Keşke, bir kerecik bile olsa onu görseydim." Genç bunları söylerken, kelimeler boğazında düğümleniyordu. Sonra İbrahim'in yanına döndüm. Makam-ı İbrahim'de secdede bulunuyordu. Taşlar onun göz yaşlarıyla ıslanmıştı. Allah'a yalvarıp yakararak şöyle diyordu:
Senin aşkın için ben herkesi terkettirn;
Seni görebilmek için çoluk-çocuğu yetim bıraktım.
Eğer beni sevginden yoksun bırakırsan,
Bu kalb senin dışında hiç kimseyle teselli bulmaz ki.
Sonra ben İbrahim'e: 'Oğluna duâ et' dedim." Bunun üzerine ona şöyle dua etti: ”Allah onu günahlardan korusun ve razı olduğu hususlarda ona yardım etsin ”
İşte, saltanatı terkedip fakirlik ve kanaati tercih edenlerin durumuna bak da gör... Allah (celle celalühü) bizi ve sizi, peygamberlerin efendisi Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sünnetine uyanlardan eylesin. Tevekkül ve yakîn makamına ulaşma konusundaki emellerimizi gerçekleştirsin.
Enam Sûresi, her şeyi en iyi bilen Allah'ın yardımıyla tamamlandı.
A'raf 7:1
ARAF SURESİ
Mekke devrinde nazil olmuştur, 206 âyettir.
Elif, Lam, Mim, Sâd. Burada ”Elif Allah'ın Zâtı'na, ”Lam" İlim sıfatıyla birlikte Zât'a, ”Mim" Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in zatının ve hakikatinin mânasına, ”Sâd" da bedenî ve dış görünüşünden ibaret olan Muhammedi surete işarettir.
A'raf 7:2
Bu, sana Allah tarafından
indirilen bir kitaptır. Onunla insanları uyarman, inananlara öğüt vermen için göğsünde bir sıkıntı olmasın. Yani, onun hak oluşu konusunda bir şüphen bulunmasın.
Burada muhatap her ne kadar peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise de, kasdedilen ümmettir. Şek ve şüpheye düşmeyiniz demektir. Burada ”sıkıntı" nın gerçek manasında kullanılmış olması da söz konusudur. .Söylenmek istenen şudur: ”Seni yalanlayacaklarından korkarak o kitabı tebliğ konusunda yüreğinde bir sıkıntı olmasın". Çünkü peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kavminin kendisini yalanlamasından, kendisinden yüz çevirmesinden korkuyor ve tebliği yerine getirememe duygusuyla yüreği sıkılıyordu.
A'raf 7:3
Ey mükellefler!
Rabbinizden size indirilene yani Kurana
uyun. O'ndan başkasını dostlar edinip onların peşine düşmeyin. Rabbiniz olan Allah'ı bırakarak, ona isyan edip, cinlere ve insanlara itaat etmek suretiyle onları dostlar edinmeyin.
Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz! Yani: O kadar az öğüt alıyorsunuz ki, veya o kadar az zaman öğüt alıyorsunuz ki, ne o kitaptan etkileniyorsunuz, ne de gereğiyle amel ediyorsunuz. Buna karşılık Allah'ın dinini terk ediyor, ondan başkasının peşine düşüyorsunuz.
Sonra Allah (celle celalühü), geçmiş ümmetlerin kendileri gibi kâfir dostlarının dinlerine uymada ısrar etmeleri sebebiyle başlarına gelenlerden ibret almadıkları takdirde onları tehditle şöyle buyurmuştur:
A'raf 7:4
Biz, nice memleketleri helak ettik. Birçok memleketlerin helakini diledik. İşte o zaman, o memleketlerin ahâlisine bazan Lût kavminde olduğu gibi
azabımız onlara geceleyin yahut gündüz ya da Hazret-i Şuayb kavminde olduğu gibi, gündüzün ortasında ”kaylüle" denen öğle
uykularında iken geldi. Allah onları gündüzün ortasında, şiddetli bir sıcakta gündüz uykusunda iken helak etmişti.
A'raf 7:5
Onlara azabımız geldiğinde ve bu azabın belirtilerini apaçık gördüklerinde, hepsi de:
'Biz gerçekten zâlimler idik' demelerinden başka itirafları olmadı. Yani üzüntü ve pişmanlık duyarak zulümlerini itiraf ettiler ve kurtuluşu arzuladılar. Ancak ne yazık ki, iş işten geçmiştir. Çünkü azabın geldiği andaki tevbe fayda vermez.
A'raf 7:6
Elbette kendilerine elçi gönderilmiş olanlara yani haşir gününde bütün ümmetlere: ”Gönderilen peygambere ne cevap verdiniz?" diye
soracağız. Gönderilen elçilere de kendilerine onların nasıl cevap verdiklerinden
soracağız. Yahut da buradaki ”sormak"tan amaç kâfirleri azarlama ve onlara çıkışmak içindir.
A'raf 7:7
Yemin olsun ki, onlara yani peygamberlere: ”Senin bize öğrettiklerinden başka bizim bildiğimiz yoktur" dedikleri zaman,
(olup bitenleri) tam bir bilgi ile yani iç ve dışlarını bilen olarak
mutlaka anlatacağız. Çünkü Biz her halükârda
(onlardan) uzak değiliz ki, onların işledikleri amellerinden ve hallerinden herhangi bir şey bize gizli kalsın.
Bilmiş ol ki, peygamberler haşir gününde şöyle derler: ”Allahım, kurtar kurtar!" Ümmetleri hakkında çok korkarlar. İçleri, saptırıcı şüpheler ve seriate aykırı işlerle lekelenmeyen ihlâslı kimselere gelince, peygamberler onlara imrenirler.
Kim o gün Allah'a ihlâslı, peygamberine (sallallahü aleyhi ve sellem) inanmış, şirkten ve Müslümanların kanlarını akıtmaktan uzak, Allah ve Rasûlü için öğüt verici, Allah ve Rasûlüne itaat edeni seven, Allah ve Rasûlüne isyan edene buğzeden kimse olarak kavuşursa, Rahman olan Allah'ın Arşı altında gölgelenir ve tasadan kurtulur.
Rivayet edildiğine göre, Kinde krallarından birisi zevk ve eğlenceye çok düşkündü. Bir gün avlanmak için bineğine binip arkadaşlarından uzaklaştığında, topladığı ölü kemiklerini önüne koyarak, onları evirip çevirmekte olan bir adam görmüş. Kral adama:
- Ne olduğunu bana anlatır mısın? Seni bu kötü duruma düşüren nedir? Adam:
- Ben, uzun bir yolculuktayım. Yanımda, beni rahatsız eden iki görevli var. Beni, karınca yuvası gibi, dibi karanlık, kalması tiksindirici bir menzile itiyorlar: Toprak tabakaları altında helak olanlarla komşu olmaya zorluyorlar. Eğer darlığı ve korkunçluğuna rağmen bu menzilde bırakılsaydım, belânın da sonu gelirdi, sıkıntının da. Ama bundan sonra haşrin çığlığına itiliyorum. Sonra iki konaktan hangisine gitmem emrolunacak bilemiyorum. Sonu bu olan bir kimse, hangi şeyden lezzet alabilir?
Kral, adamın söylediklerini duyunca, kendini attan aşağıya attı. Adamın önünde oturdu ve dedi ki:
- Ey kişi! Sözün yaşama zevkimi bulandırdı, bütün kalbimi sardı. Konuşmana devam et.
Bunun üzerine adam şöyle dedi:
- Şu önümdekileri görmüyor musun? Bunlar, dünya malının kendilerini aldattığı; kalplerini istila edip onları öbür taraf için hazırlanmaktan alıkoyduğu kralların kemikleridir. Öyle ki, ecel onları ansızın yakalayıverdi; emeller peşine taktı; nimetin güzellikleri akıllarını başlarından aldı. Bu kemikler dağılıp tekrar bir araya gelecekler; yaptıklarının hesabı sorulduktan sonra ya nimet ve sükunet, ya da azap ve helak yerine gideceklerdir.
Sonra o kişi ortadan kayboldu. Kral onun nereye gittiğini bilemedi. Arkadaşları kendisiyle karşılaştığında renginin değiştiğini, gözyaşlarını tutamadığını gördüler. Gece karanlığı çöktüğünde üzerinden krallık elbisesini çıkarıp, eski bir elbiseyle çıkıp gitti. Giderken şu mısraları söylüyordu:
Refah içerisindeki zamanları bitirdi,
Gece ve gündüzün gelip gidişi.
Ey gecenin başlangıcında sürurla uyuyan,
Seher vakti olaylar kapıyı çalar.
Evveli hoş olan geceye güvenme.
Nice gecelerin sonu ateşi tutuşturmuştur.
İmam Zeynel Âbidin der ki: ”Dün bir meni iken yarın bir leş olacak kimsenin böbürlenip kibirlenmesine hayret ederim! Yarattıklarını gördüğü halde Allah'ın varlığı hakkında şüphe edene; birinci yaratılışı gördüğü hâlde, ikinci yaratılışı inkâr edene; ölümsüz âlemi terkedip de geçici âlem için çalışana büsbütün hayret ederim!"
Akıllı insanın yapacağı iş, başına kaza gelmeden geçmişten ibret almak; ölüm gelip çatmadan hazırlığını yapmaktır. Zaman rüzgâr gibi geçmektedir. Zamanı tüketeceğiz de yeryüzünde bir tek kişi kalmayacak. Amel defterleri dürülecek, büyük-küçük, az-çok her şey apaçık ortaya çıkacak. Ne bahtsızdır yardımdan mahrum kalanlar! Ve ne bahtiyardır yardıma mazhar olanlar!
A'raf 7:8
Gerçek tartı... Burada ”tartı" dan maksat, amellerin tartılması; ağır gelenle hafif gelenin, iyisiyle kötüsünün birbirinden ayrılmasıdır.
O gündedir.Yani kıyamet günündedir.
Kimin tartıları, yani tartılan sevapları
ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Burada ”tartılar" diye çevirdiğimiz ”Mevâzîn" kelimesi ”mevzun" kelimesinin çoğuludur. Böyle çoğul gelmesinin sebebi, her kul için, durumuna uygun âdil tartıların konmasıdır. Çünkü bedeni için bir tartı vardır, onunla bedenî nitelikleri; ruhu için bir tartı vardır, onunla ruhun sıfatları; sırrı için bir tartı vardır, onunla sırrın durumları; iç âlemi için bir tartı vardır, onunla da ahlâkı tartılır. Nitekim Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Teraziye güzel ahlâktan daha ağır hiçbir şey konmamıştır" (2) buyurmuştur.
A'raf 7:9
Kimin de tartıları hafif gelirse, işte onlar, yaratılışlarında bulunan selim fıtratı kaybettikleri, azabla karşı karşıya kalacak şeyleri işledikleri ve
âyetlerimizi inkâr ettiklerinden, yani onları tasdik etmeyip yalanladıklarından
dolayı kendilerini ziyana sokanlardır. Buradaki ”ziyan", sermayeyi kaybetmek demektir. İnsanın sermayesi de bizzat kendisidir. Kötü ameli sebebiyle helak olunca, kendisini ziyana sokmuş demektir. Rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Kıyamet gününde iri cüsseli, uzunca, obur bir kişi (hesap yerine) getirilir, (hayır ve sevabı) tartılır, fakat bir sivrisineğin kanadı ağırlığı kadar bile tutmaz."
Bu rivayet, tartılalım şahıslar olduğuna işaret eder. Nitekim bazı âlimler de bu görüştedir. Fakat âlimlerin çoğunluğu, tartılarım amel defterleri olduğu görüşündedir. Bu terazinin bir dili ve iki kefesi vardır. Adaleti göstermek ve itirazları ortadan kaldırmak için halkın gözü önünde kurulmuştur. Nitekim Allah onlara yaptıklarından sorunca dilleri ve azaları bunları itiraf; peygamberler, melekler ve şahitler de aleyhlerinde tanıklık ederler. Aynı zamanda yaptıklarını defterlerinde kaydedilmiş olarak görürler ve hesap gününde onları okurlar. Şu rivayet bu hususu güçlendirir: ”Bir kişi tartıya getirilir, onun için doksan dokuz dosya açılır. Her dosyanın uzunluğu gözün ulaştığı yere kadardır. Onun için içinde şehâdet kelimesi bulunan bir kart çıkartılır. Dosyalar terazinin bir kefesine, kart da öbür kefesine konur. Dosyalar hafif gelirken, kart ağır basar. ” (4)
Rivayete göre Davud (aleyhisselâm) Rabbinden kıyamet gününde kurulan teraziyi göstermesini istedi. Her kefesinin doğu ile batı arasını doldurduğunu görünce, kendinden geçti. Ayıklığında şöyle dedi: ”Allah'ım! Terazinin kefesini sevaplarla doldurmaya kimin gücü yeter?" Allahü Teâla da: ”Ey Davud! Ben kulumdan razı olursam, onu bir hurma sadakasıyla da doldururum" buyurdu.
Bazıları da Davud (aleyhisselâm)'un şöyle dediğini rivayet eder: ”Birisini rüyamda gördüm, 'Allah sana nasıl muamele buyurdu?' dedim. O da: 'Amellerim tartıldığında, günahlarım sevaplarıma ağır bastı. O anda gökten bir kese geldi ve sevaplar kefesine düştü. Bunun üzerine sevaplarım ağır bastı. Keseyi çözdüğümde bir ne göreyim, içinde bir fakire sadaka olarak verdiğim hurmalar vardı' cevabını verdi."
A'raf 7:10
Doğrusu Biz sizi yeryüzüne yerleştirdik. Orada size bir mekân ve üzerinde karar kılacak yer; dilediğiniz şekilde tasarruf etmeye güç verdik.
Ve size orada geçim vasıtaları verdik. Sizin iyilik ve yararınız için, yaşayabileceğiniz bütün sebepleri yarattık. Burada ”geçim vasıtaları" şeklinde çevirdiğimiz ”meâyiş" kelimesi ”maişet" kelimesinin çoğulu olup yiyecek ve içecek türünden, olup kendisiyle geçinilen şeyler demektir. Buradaki hitap, Kureyş'edir. Çünkü yüce Allah onları, güven içinde yazın Şam'a, kışın da Yemen'e seyahat etme imkânı vererek diğer Araplardan üstün kıldı. Bunun da sebebi, Allahü teâlâ 'nın Harem'inde yerleşmeleri ve şerefli Evi'nin komşuları olmalarıdır. Böylece geçimlerini sağlamaya sebep olan yiyecek, içecek ve daha başka şeyleri kazanıyorlardı. Size yaptıklarıma karşılık
ne kadar da az şükrediyorsunuz!
Bil ki, şüphesiz nimet, ancak değerini bilmeyen ve şükrünü yerine getirmeyen kimseden çekilip alınır. Rivayete göre, peygamberlerden birisi. Allahü teâlâ'ya Bel'am’ın halini, o yükseliş ve kerametlerden sonra kovuluşunu sordu. Yüce Allah: ”Bir gün olsun verdiğim şeylere karşı bana şükretmedi. Bana bir kere şükretmiş olsaydı, verdiğimi almazdım" buyurdu.
Ey insan! Uyan, şükür payandasını koru, nimetlerine karşı Allah'a hamdet! Bunlar öyle nimetler ki, en yücesi İslâm, en aşağısı da bir tesbihe (sübhanallah demeye) seni muvaffak kılmasıdır. Umulur ki, senin üzerine olan nimetlerini tamamlar ve nimetlerini elinden almak suretiyle zeval acılığıyla mübtelâ kılmaz. Çünkü en acı ve en zor şey, ikramdan sonra ihanet, yaklaştırdıktan sonra kovmaktır.
A'raf 7:11
Yemin olsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik, yani babanız Adem'i kendine özgü şekliyle şekillendirmeksizin toprak olarak yarattık, sonra ona şekil verdik. Burada bizzat Âdem'in yaratılışı yerine, bütün insanların yaratılışı ifade edilmiştir. Çünkü onun yaratı İşından maksat, çocukları vasıtasıyla yer yüzünün bayındırlığının sağlanmasıdır. Böylece onun yaratılışı, çocuklarının yaratılışı mesabesindedir.
Sonra da bütün
meleklere: 'Adem'e selâm ve saygı secdesi olarak
secde edin' dedik. Çünkü, ibadet amacıyla alnı yere koymak olan şer'î secde, gerçekte ancak Allah için yapılır. Bu emirden sonra
İblisten başka meleklerin
hepsi hemen
secde ettiler. Fakat o, yani İblis Âdem'e
secde edenlerden olmadı. Yoksa o, Allah'a secde ediyordu.
A'raf 7:12
Allah: 'Sana emrettiğim yani secde emrini verdiğim
vakit, seni secdeden alıkoyan neydi? dedi. İblis:
'Ben ondan daha hayırlıyım, yani beni secdeden alıkoyan şey, benim ondan üstün olmamdır.
Çünkü beni ateşten, onu da topraktan yarattın.' Ateş, nûrânî, lâtif bir cevher; toprak ise zulınânî kesif bir cisimdir. Dolayısıyla ateş topraktan daha hayırlıdır
dedi. Gerçekteyse lanetlenmiş şeytan yanıldı. Çünkü üstünlüğü fazilet açısından değil, madde ve unsur açısından değerlendirdi. Oysa kendisine yöneltilen emir Allah (celle celalühü) tarafındandır.
Âdem'in secde edilme şerefi ve meleklere üstünlüğü, yalnızca toprak olma özelliğinden değildir. Onun şereflenmesi, vasıtasız olarak yaratılması şerefindendir. Nitekim yüce Allah: ”Ellerimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir?" (Sâd: 75) buyurmuştur. Aynı zamanda onun üstünlüğü, aracısız olarak Allahü teâlâ'ya nisbetle şereflenmiş ruhun üflenmesi ve ruhun üflenmesi anında onda tecelli etme özelliğindendir. Nitekim yüce Allah: ”...içine de ruhumdan üfür düğüm zaman..." (Sâd: 72) buyurmaktadır.
Bu sırdan dolayıdır ki Allah, Âdem'in kalıbını topraktan düzenledikten sonra değil, ona ruh üfledikten sonra, meleklerin ona secde etmelerini emretti. Nitekim Allahü teâlâ: ”...Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp içine de ruhumdan üfür düğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın" (Sâd: 7 1-72) buyurmuştur. Bunun sebebi Hazret-i Âdem'in kendisine ruh üflendikten sonra tecelliye hazır duruma gelmiş olmasıdır. İçindeki ruhta, tecelliye hak kazanabilecek letafet ve nurâniyet meydana gelmiştir. Böylece meleklerin kendisine secde etmesine lâyık hale gelmiştir.
A'raf 7:13
Allah: 'Oyle ise ey iblis,
oradan, yani cennetten
in! Bu, isyana karşı verilen ceza emridir.
Orada, yani cennette
büyüklük taslamak senin haddine değildir, yani senin için doğru olmaz ve böyle bir şeye hakkın yoktur.
Haydi çık, çünkü sen alçaklardansın' dedi. Büyüklük tasladığın için aşağılık, hor ve hakir olanlardansın. Âyette, yüce Allah'ın şeytanı huzurundan ve cennetten kovması, sırf isyanından dolayı değil, aynı zamanlarda büyüklük taslamasına dayandığı konusunda ikaz vardır. Hadiste ise: ”Kim Allah için tevazu gösterirse, Allah onu yüceltir. Ve kim büyüklük taslarsa, Allah onu alçaltır" 0!buyurulmuştur.
Arifler, nefsin huylarından kan ağlıyorlardı. Rivayete göre Kadının birisi, bir gün Ebû Yezid Bestami'ye gelir ve der ki: ”Senin bildiğini biz de biliyoruz, fakat etkisini göremiyoruz". Bunun üzerine Ebû Yezid şu cevabı verir: ”Bir miktar ceviz al, bir kaba koyarak boynuna as. Sonra şehir halkına şöyle seslen: ”Kim bana bir tokat atarsa, ona bir ceviz vereceğim". Cevizler bitinceye kadar böyle yap. Bunu yaparsan etkisini görürsün. Bunun üzerine Kadı bir ”estağfirullah" çeker. Ebû Yezid de ona: ”Günaha girdin; çünkü ben sana, seni kibirinden kurtaracak şeyi söylüyorum, sen ise ki birinden ”estağfirullah" çekiyorsun" der.
Ebû Cafer El-Bağdâdî der ki: ”Altı haslet, altı kimseye yakışmaz: Âlimlere tama', devlet adamlarına acelecilik, zenginlere cimrilik, fakirlere kibir, ihtiyarlara sefahat, soylulara da alçaklık yakışmaz."
Tevhide sarıl; çünkü o, her kötü huyun damarını kesen keskin bir kılıçtır.
A'raf 7:14
İblis, yani şeytan, kovulduktan sonra:
Bana insanların yani Âdem ve zürriyetinin, öldükten sonra hesaba çekilmeleri için, ikinci surun üfleme vakti olan
tekrar dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver' dedi. Lanetlenmiş şeytan bununla, insanları azdırmak için geniş zaman bulmak, onlardan intikam almak ve ölümden kurtulmak için bir çıkış yolu bulmayı diliyordu. Çünkü bunları ölümden sonra yapması imkânsızdı.
A'raf 7:15
Allah: 'Haydi sen mühlet verilenlerdensin' yani birinci surun üfleme vaktine kadar ecellerini ertelediğim kimselerdensin
dedi. Yoksa şeytanın istediği tekrar dirilme vaktine kadar değil. Nitekim Allahü teâlâ süre konusunda şöyle buyurmuştur: ” O halde sen, bilinen vakte kadar kendilerine mühlet verilenlerdensin." (Hıcr: 37-38) Buradaki ”bilinen vakit", sûra birinci üfleme günüdür ki, o günde yaratıklar ve onlarla birlikte iblis de ölür. Birinci üflemeyle ikinci üfleme arası kırk yıldır. Böylece duasının bir kısmı kabul edilmiştir.
Allah şeytana, sırf kulları imtihan yaptığını, Allah için ihlâsla yapanla, arzu ve isteklerine uyanı ayırdetmek için süre vermiştir. Şöyle de denebilir: Ondan başka, kötülerin ve kâfirlerin yüklenemeyeceği günahları yüklenmesi ve böylece bilmeden adını adını helake yaklaşması için Allah ona mühlet vermiş ve dünyanın sonuna kadar bırakmıştır. Ona tanınan bu süre, basiret sahiplerinin ibret almaları ve bu dünyada en uzun ömrün, kâfirlerin reislerinin ve günahkârlar topluluğunun liderlerinin olduğunu bilmeleri içindir.
A'raf 7:16
İblis: 'Öyleyse beni azdırmana karşılık, yani onların yüzünden beni azgın, doğru yoldan sapmış, rahmetten yoksun kıldığından dolayı, izzetine
and içerim ki, ben de onları yani Ademi ve zürriyetini
saptırmak için senin cennete ileten -ki o İslâm Dinidir-
doğru yoluna yani o yolun üzerine
oturacağım. Onları gözetleyip yol kesicilerin yoldan geçenlerin yolunu kesmek için tuzak kurdukları gibi, tuzak kuracağım. Burada ”oturmak" Ademoğullarını azdırma hususunda gayretten kinayedir.
A'raf 7:17
Sonra elbette onlara önlerinden, yani âhiret yönünden sokularak onları o konuda şüpheye düşüreceğim ve kıskançlığı onlara süslü göstereceğim.
Arkalarından, yani dünya yönünden sokulup, ona teşvik edeceğim.
Sağlarından, yani sevaplar yönünden sokularak onları kendini beğenmişliğe ve riyaya düşüreceğim.
Sollarından yani günahlar yönünden
sokulacağım ve onlara onu süslü göstereceğim.
Dört yönün bu şekilde sayılması, düşmanın hücumunun âdet en bu yönlerden olmasıdır. Onun için üst ve alttan söz edilmemiştir.
Ve sen onların çoklarını şükredenlerden yani itaat edenlerden
bulamayacaksın ' dedi.
İblis bunu kesin olarak bildiği için değil, zannından dolayı söylemiştir. Nitekim yüce Allah: ”Yemin olsun ki iblis, onlar hakkındaki zannını doğru çıkardı, gerçekleştirdi" (Sebe': 20) buyurmuştur.
İblis'i bu zanna sevkeden şey insanlarda şerrin başlangıcını, yani şehvet, gazap, hased ve buğzu gördüğü içindir.
A'raf 7:18
Allah şeytana:
'Haydi sen yerilmiş ve kovulmuş olarak -ki lânetli şeytan kendini beğendiği için, cennetten ve hayırlı her şeyden kovulmuştur-
oradan yani cennetten
çık! Yemin olsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım' buyurdu.
"Lernen" deki ”lam" yemine giriş; ”men" de şart içindir."Sizin hepinizi cehenneme dolduracağım" cümlesi de yeminin cevabıdır.
Sizin hepinizi ifadesinin anlamı; ”seni, senin zürriyetini, Âdem'in zürriyetinden kâfir olanları" demektir. Hadiste şöyle buyurulmuştur: ”Cehennemle cennet çekişmeye başladı. Cehennem: 'Dana zorlu kimselerle kibirliler girecek' deyince, cennet: 'Bana da zayıflar ve yoksullar girecek' dedi. Yüce Allah cehenneme: 'Sen benim azabımsın. Dilediğime seninle azap ederim'; cennete de: 'Sen benim rahmetimsin. Seninle dilediğime rahmet ederim. Sizden her birinizin dolma hakkı vardır' buyurdu." (6)
Şeytana uyup onun yolunda gidenlere gelince, şeytanın, 17. âyette belirtilen dört yönden geleceği kimseler onlardır. Onlar, şeytanın emrettiği şeyi kabul ederler. Akıllı insan, onun peşine takılmaktan sakınsın, Allah'a itaat ve kullukta çok çalışsın ki, girenlerle beraber cehenneme girmesin.
A'raf 7:19
İblis'in cennetten çıkarılmasından sonra, yüce Allah, Âdem'e dedi ki:
Ey Adem! Sen ve eşin Havva
cennette yerleşin. Orada oturmaya devam edin. Bu, izin verme ve lütufta bulunmayı ifade eder.
Âyetteki ”cennet" âlimlerin çoğunluğuna göre, mükâfat yeri kılınan ”huid cenneti" dir.
Dilediğiniz yerden, cennet nimetlerinden ve meyvelerinden dilediğiniz şeyden bol bol
yeyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın. Allah, bu ağacın adını söylemeyi ve belirtmeyi gizli tuttuğundan, âlimler bu konuda ihtilâfa düştüler. Şüphesiz eğer bu ağacın hangi ağaç olduğunun belirtilmesinde bizim için bir fayda olsaydı, elbette Allah onu belirtirdi.
Sonra zalimlerden, yani kendilerine zulmedenlerden
olursunuz.
A'raf 7:20
Derken şeytan, kendilerinden örtülmüş olan çirkin yerlerini, yani avret mahallerini -ki elbiseyle örtülü olduğu için birbirlerinin avret mahallerini görmüyorlardı-
göstermek için onlara vesvese verdi ve vesvesesiyle onlara kötülük yapmak, yani, meleklerin yanında avret yerlerinin açılması suretiyle onları küçük düşürmek istedi.
Bunda, zorunlu durumlar dışında avret mahallini açmanın çirkin, insan yaratılışına aykırı olduğu konusuna işaret vardır.
"Vesvese", şer'an kötü olan şeyi süslü göstermek için şeytanın insan kalbine bıraktığı ve sürekli tekrarladığı gizli sözdür.
Âdem ile eşini tuzağa düşürmek için ilk başladığı şey, onların yanında hıçkıra hıçkıra ağlamasıydı. Onlar bunu işitince üzüldüler ve: ”Seni ağlatan nedir?" diye sordular. O da: ”Size ağlıyorum. Ölecek, içinde bulunduğunuz nimet ve ikramlardan ayrılacaksınız" cevabını verdi. Bu söz onları etkiledi. Bunun üzerine ”kendilerinden örtülmüş olan çirkin yerlerini göstermek için" ikinci defa onlara vesvese verdi.
Sizi Rabbiniz başka bir şey için değil, sırf melek olacağınız, yani bünyenin letafetinde, yeme, içme ve benzeri yollardan besin almaya ihtiyaç duymama konusunda melekler gibi olacağınız,
yahut ölmeyip cennette
ebedî kalanlardan olacağınızı istemediği
için bu ağaçtan, onun meyvesini yemekten
yasakladı', dedi.
Meleklerin bazı yönlerden üstün olması, onların mutlak olarak peygamberlerden üstün olduğuna işaret etmez. Çünkü insanların başka faziletlerinin de bulunması mümkündür.
A'raf 7:21
Ve onlara: 'Ben gerçekten size söylediğim şeyde
öğüt verenlerdenim' diye yemin etti. Yemin sadece iblis tarafından yapılmıştır. Buna rağmen âyette ”kâsernehümâ" şeklinde müfâale vezninde gelmesi, şeytanın karşılıklı yeminleşme gayretine düştüğünü göstermektedir.
A'raf 7:22
Böylece onları, yalan yere Allah'a yemin ederek
hile ile aldattı. Onları ağacın meyvesinden yemeleri için kandırdı ve yüksek mertebeden düşük dereceye indirdi. Lânetli şeytan, yalan yere Allah'a ilk yemin eden oldu. Hazret-i Adem, hiçbir kimsenin yalan yere Allah'a yemin etmeyeceğini sanıyordu. Onun için de aldandı. Çünkü mü’mine yakışan, yüce Allah'ın azametini kalbine yerleştirmek için, Allah'a yemin eden kimsenin doğruluğuna inanmasıdır.
Âlimlerden bazısı der ki: ”Kim bizi Allah'la kandırmak isterse kanarız". Hadiste de ”Mü’min, kötülüğe kafa yormayan, kerem sahibi; fâcir ise aldatıcı alçaktır," (7) buyuru hır.
Ağacın meyvesini tattıklarında kendilerine ayıp yerleri göründü.
Meyveyi yemeğe başlayıp tadını aldıklarında, ceza ve günahın uğursuzluğu onları yakaladı. O anda giyecekleri üzerlerinden düşüşmeye başladı ve çırılçıplak kaldıklarını görüp utandılar. Giyecekleri, avret mahallerini görmeye engel olan bir nurdu. Cennet elbiselerinden bir elbisedir de denilmiştir.
Ve cennet yapraklarından üst üste yamayıp üzerlerine örtmeye başladılar.
Bu yaprakların incir yaprakları olduğu söylenir. Çünkü incir yaprağından başkası üst üste yamanmaz.
Ayette, Âdem (aleyhisselâm)'den bu yana avret yerlerini açmanın çirkinliğine işaret vardır. Avret yerini açmanın çirkinliği akıllarına yerleşince örtünmek için nasıl davrandıklarını görmüyor musun?
Rableri onlara: 'Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve şeytan size apaçık bir düşmandır demedim mi' diye, azarlama ve kınama yoluyla
nida etti. Bunda Allah'ın ”... Bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; yoksa bedbaht olursun" (Tâhâ: 117) âyetine işaret vardır. Rivayet edildiğine göre yüce Allah. Âdem'e şöyle dedi: ”Cennet ağacı olarak sana verdiklerim içinde, bu ağaçtan başka ağaç yok muydu?" Bunun üzerine Âdem: ”Evet, izzetine yemin olsun ki, vardı. Fakat ben, senin yaratıklarından hiç kimsenin sana yalan yere yemin edeceğini zannetmiyordum" dedi. Allah da: ”İzzetime yemin olsun ki, seni mutlaka yeryüzüne indireceğim de sonra zorla ve meşakkatle geçimini temin edeceksin" buyurdu.
Derhal onu yeryüzüne indirdi, ona demir sanatını öğretti ve toprak sürmesini emretti. O da toprağı sürdü, tarlayı suladı, hamur yoğurdu ve ekmek yaptı.
A'raf 7:23
Hatayı itiraf edip tevbeye koşarak:
'Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Yani mâsiyede kendimize zarar verdik ve kendimizi, cennetten çıkarılmayla karşı karşıya bıraktık.
Eğer bizi bağışlamaz, günahlarımızı örtmez
ve bize tevbemizi kabul etmek suretiyle
acımazsan, mutlaka ziyan edenlerden yani bir anlık arzu için âhiretteki nasibini satarak helâk olanlardan
oluruz' dediler. Aslında Âdem'in günahı küçüktü. Çünkü o, ağacın meyvesini Allah'ın hükmüne aykırı davranmak amacıyla değil, aksine lanetlenmiş şeytanın sözüne kanarak yedi. Bu suçu işlemesinde hatalı bir içtihadın da payı olduğu şüphesizdir. Çünkü o, ”Ancak şu ağaca yaklaşmayın" (El-A'raf: 19) sözündeki işaretin, yalnızca işaret edilen belirli bir ağaç için sözkonusu olduğunu sanmış, aynı türden bir başka ağaçtan alıp yemiştir. Oysa bu âyetten amaç, işaret edilen o ağaç türüydü. Nitekim Rasulüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın eline bir ipek ve altın alıp şöyle dediği rivayet edilir: ”Bu ikisi, ümmetimin erkeklerine haram; kadınlarına helâldir." (8) Bu ikisinden maksat sadece elindeki ipek ve altın değil, bütün ipek ve altın türleridir.
A'raf 7:24
Allahü teâlâ
dedi ki: 'Birbirinize düşman olarak inin. Burada hitap, Âdem, Havva ve zürriyetierine; ya da Âdem, Havva ve İblisedir. İblis'in düşmanlık karakteri, akrebin sokma, kurdun kapma karakteri gibidir. İblise düşmanlık etmeyi emrettik; çünkü oğul, babasının düşmanına düşmanlık duyar.
Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşip kalma ve yaşayıp faydalanma vardır. Buradaki süre, ecellerinin bitme süresidir. Âdem tasalandı ve (bir daha) cennete dönemeyeceğini zannetti.
A'raf 7:25
Allahü teâlâ:
Orada yani yer yüzünde
yaşayacaksınız, orada ölecek ve gömülecek
siniz ve hesap için
oradan diriltilip
çıkarılacaksınız,' dedi. Âdem bu hitabın mânâsından, cennete döneceğini anladı. Böylece Allah'ın keremi ve vaadiyle teselli buldu.
A'raf 7:26
Ey Âdem oğulları! Bu hitap bütün insanlaradır. Rivayete göre Araplar Kabe'yi çıplak olarak tavaf ederler ve ”Allah'a isyan ettiğimiz elbise içinde tavaf etmeyiz" derlerdi. Bunun üzerine bu âyetten itibaren üç âyet nazil oldu.
Size çirkin yerlerinizi yani avret mahallerinizi
örtecek -ki örtecek bir giysinin var olmasına rağmen avret yerini açmak son derece çirkindir. Şüphesiz ki, vücutlarının bu bölgelerini açanlar şeytan tarafından ayartı İm ıştır. Tıpkı Âdem ile Havva'yı ay artıp çirkin yerlerini ona göstermenin şeytan iğvasıyla olduğu gibi. Onun şerrinden Allah'a sığınırız-
giysi, süslenecek tüylü ve süslü
elbise indirdik. Semâdan indirmek suretiyle sizin için yarattık. O da yağmur suyudur. Topraktan bitmiş olan pamuk ve keten gökten inen yağmur suyundan olduğu gibi, koyunların yünlerinden yapılan giyecek de aynı sudandır. Burada ”süs", kuş tüyüne benzetilerek ”Riş" (tüy) kelimesiyle ifade edilmiştir. Çünkü ”tüy", kuşun süsüdür. Tıpkı giysinin Âdem oğlunun süsü olduğu gibi. Sanki ”size iki giysi indirdim. Biri, çirkin yerlerini örten giysi; diğeri, sizi süsleyen giysidir" denilmiştir. Çünkü süs, güzel bir şeydir. Allahü teâlâ: ”Atları, katırları ve eşekleri binmeniz ve süslenmeniz için yarattı ” (Nahl: 8) buyurmuştur.
Takva elbisesi yani, Allah korkusu
ise daha hayırlıdır. Elbisenin sahibini koruduğu gibi, takva da sahibini zararlı şeylerden örtüp koruduğu için, elbiseye benzetilmiştir. Sanki Allah: ”Takva elbisesi, maddî elbiseden daha hayırlıdır" buyurmuştur. Çünkü fâcir, her ne kadar güzel giyinse de, avret yerleri meydandadır. Nitekim şâir şöyle der:
Sanki ben, hayası ve güvenilirliği olmayan kişiyi, topluluk içinde çırılçıplak görüyorum.
işte bunlar, yani elbisenin indirilmesi,
Allah'ın kerem ve rahmetine işaret eden
âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar. Yaprakları üst üste koyup örtünme yerine, onlara elbise yarattığı için nimetini tanırlar. Ya da söz dinlerler de avret yerini açma gibi çirkinliklerden uzaklaşırlar.
Peygamber Efendimiz, yalnızken bile örtünmeyi, kişinin hanımıyla çıplak olarak, cima etmemesini emir buyurmuştur.
Kişi, elbise giymekle, avret yerini örtmeyi ve Müslümanlara kendini sevdirmek için onunla süslenmeyi amaçlamalıdır. Yoksa nefsinin hoşuna gittiği için değil. Çünkü bu niyetle giyinmek, aklı, nefsin arzu ve zevklerinden hiçbir şeyi karıştırmadan, bulanıklıklardan temizler ve aydınlatır. Bu niyet sebebiyle ecre nail olur.
A'raf 7:27
Ey Adem oğulları! Şeytan, ana-babanızı, yani Adem ile Havva'yı,
çirkin yerlerini yani avret mahallerini
kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, ayartmak suretiyle
sizi de şaşırtıp cennete girmenize engel olacak
bir belâya ve sıkıntıya
düşürmesin. Ana-babanız Adem ve Havva'nın cennetten çıkarılma belâsı gibi, sizi de bir belâya düşürmesin. Çünkü onların ayaklarını kaydırmaya gücü yettiğine göre, çocuklarının ayaklarını kaydırmaya haydi haydi gücü yeter. Öyleyse, size düşen şey, onun vesvesesini kabul etmekten sakınmaktır.
"Elbiselerini soyarak" âyetinin tefsirinde İbn Abbas şöyle der: ”Onların elbiseleri tırnaktandı. Yani tırnağa benzerdi. Çünkü o elbise, onlar için tırnak şeklinde yaratılmıştı."
"Çirkin yerlerini" yani avretlerini ”kendilerine göstermek için". Halbuki bundan önce kendi kendilerine avret yerlerini görmüyorlardı. Nitekim rivayete göre Hazret-i Adem, uzun boylu bir kişiydi. Sanki upuzun hurma ağacı gibi. Saçları sıktı. Bilinen suçu işleyince, çirkin yeri göründü de cennette kaçmaya başladı. Bunun üzerine Rabbi ona: ”Ey Âdem! Benden mi kaçıyorsun?" diye nida edince: ”Hayır, fakat ben utandım" dedi.
Çünkü o, yani şeytan
ve kabilesi, yani askerleri ve zürriyeti,
sizin onları göremiyeceğiniz yerden sizi görürler. Bazı hallerde onların bizi görmesi, bizim onları görmemizin imkânsız olduğunu gerektirmez. İnsan biçimine girdiklerinde onları görürüz. Nitekim rivayette olduğu gibi, bazı insanlar cinleri apaçık görürler. Allah, onların cisimlerini katılaştırıp, bizim de göz ışınlarımızı güçlendirmiş olsaydı, elbette onları görürdük. Nefesin devamlı girdiği bedenlerimize cinlerin de girmeleri imkânsız değildir. Nitekim Hadiste: ”Şüphesiz ki şeytan insana, kanın deveranı gibi nüfuz eder"(9) buyurulmuştur.
Sonra, Allahü teâlâ'nın ”o sizi görür" sözü, onun, zararından sakınılması zor bir düşman olduğunu açıklayarak nehyin sebebini (yani: ”Şeytan sizi şaşırtıp bir belaya düşürmesin" sözünün gerekçesini) belirtmektir. Çünkü, o seni görüp de, senin onu göremediğin düşmanla başa çıkmak öyle zordur ki, ondan ancak Allah'ın koruduğu kimseler kurtulur.
O halde, akıllı insanın onun zararından çok sakınması gerekir. Eğer: ”Biz onları göremediğimize göre, onlarla nasıl savaşalım ve onlardan nasıl korunalım?" diye sorulacak olursa, cevap olarak: ”Biz, onların şahıslarıyla savaşmakla değil, sadece onların vesveselerini uzaklaştırmak, kalbimize bırakmak istedikleri şeyi, o şeyden Allah'a sığınarak kabul etmemekle emrolunduk" deriz.
Şüphesiz Biz şeytanları, aralarında terkedilmişlik ve azgınlık icad etmek suretiyle
inanmayanların dostları kıldık. Böylece onlar, birbirlerine yakın oldular ve birbirlerini azdırdılar.
Rivayet edildiğine göre lânetli şeytan, Zekeriyya'nın oğlu Yahya (aleyhisselâm)'ya göründü de: ”Ben sana öğütte bulunacağım" dedi. O da: ”Yalan söylüyorsun. Sen bana öğüt verme, fakat Âdem oğullarından haber ver" dedi. Şeytan şöyle dedi: ”Bize göre onlar üç gruptur:
Bunlardan birinci grup bizce en zorlularıdır. Onları, akıllarını çelerek elde ederiz. Sonra giderler istiğfar ve tevbeye başvururlar. Böylece bütün plânlarımızı alt üst ederler. Tekrar onlara döneriz, onlar da önceki gibi tevbe ve istiğfara dönerler. Onlardan ümidimizi kesmeyiz, ama istediğimizi de elde edemeyiz. Biz bu durumdan bitkin hale geliriz.
İkinci gruba gelince, onlar bizim elimizde, sizin çocuklarınızın elindeki lop gibidirler. Biz onlara yeterli olduğumuzdan onları istediğimiz gibi elimizde oynatırız.
Üçüncü grup ise, senin gibi masumdurlar. Onlara hiçbir şey yapamayız."
Bundan sonra Hazret-i Yahya ona: ”Bende, güç yetirebildiğin bir şey oldu mu?" deyince, o da: ”Hayır. Sadece bir kere sen yemek yemeye gelmiştin. Ben de sana onu lezzetli göstermeye devam ettim de, istediğinden fazla yedin. O gün uyuyakalıp her zaman kalktığın gibi namaza kalkamadın" cevabını verdi. Bunun üzerine Hazret-i Yahya: ”Şüphesiz, bundan sonra doyuncaya kadar yemeyeceğim" deyince, şeytan da ona: ”Ben de senden sonra hiçbir insan oğluna öğüt vermiyeccğim" dedi.
A'raf 7:28
Onlar yani. Kureyş kâfirleri
bir kötülük yani, pula tapma, tavafta avret yerini açma ve buna benzer son derece çirkin bir iş
yaptıkları zaman: 'Babalarımızı bu yolda bulduk, Allah da bize bunu emretti' derler. Demek ki yaptıkları kötülüğün iyiliğine dair iki delil öne sürüyorlar:
Birincisi: Babaları taklit. ”Babalarımızı bu yolda bulduk" ifadesi bunu gösteriyor.
İkincisi: Allah'a iftirayı ifade eden ”Allah da bize bunu emretti" sözleri.
Bozukluğu ortada olduğu için yüce Allah, birinci delillerine cevap vermeye gerek görmemiştir. Çünkü taklit, yanlışlığına delil getirilen fiilin doğruluğuna delil sayılmaz, İkinci delili ise,
De ki: 'Allah kötülüğü emretmez sözüyle reddetmiştir. Çünkü Allah'ın âdeti, güzel fiilleri emretmek ve güzel hasletlere teşvik etmek üzerine cereyan etmiştir.
Allah'a karşı O'nun emrettiğini
bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?' Halbuki ilmin yolu, ya işitmek, ya da peygamberler vasıtasıyla öğrenmektir. Onlar ise peygamberlerin peygamberliğini inkâr ediyorlar. Bu durumda Allah'ın hükümlerini öğrenmeye onlar için yol yoktur.
A'raf 7:29
De ki: 'Rabbim (bana) adaleti emretti. Âyette geçen ”kist", adalet demektir ki, her şeyin ortası, ifrat ve tefritten uzaklık demektir. Çünkü bir rivayette: ”İşlerin en hayırlısı, orta olanlarıdır" buyrulur.
Bir iş yapmak istediğin zaman orta yolu tut. Çünkü ifrat da tefrit de kötülenmiştir.
Her mescidde yani her secde edilen yerde
yüzlerinizi O'na, kıbleye
doğrultun. Dosdoğru olarak, başka şeye değil, Allah'a ibadete yönelin; yüzlerinizi de kıbleye doğrultun. Burada secdeden maksat, ”parçadan söz edip bütünü anlama" kuralınca, namazdır.
Bu âyet, farz namazı cemaatle kılmanın vücübuna işaret ediyor. Alimler derler ki: ”Farz namazlar ve teravih gibi cemaatle kılınması emredilen namazların camide kılınması, sevap yönünden, evde cemaatle kılınmasından daha üstündür. Çünkü camide kılmakta İslâm'ın şiarlarını gösterme durumu vardır. Tıpkı bunun gibi, evde cemaatle kılman namaz da, tek başına kılınan namazın sevabından fazladır."
Ve dini yani tâatı
yalnız Allah'a has kılarak O'na yalvarın. O'na ibadet edin. Burada husus yani ”O'na yalvarın" zikredilmiş, umûm yani ”O'na ibadet edin" kasdedilmiştir. Çünkü dua, ibadet konularındandır. O da, fakr ve tevazu içinde olup, Allah karşısında boyun bükmektir. İbâdetten kasdedilen de, ibâdetin payandası da budur. ”Dini yalnız Allah'a has kılarak O'na yalvarın." Çünkü âhirette varışınız Onadır.
İlkin sizi O yarattığı gibi O'nun dirilterek döndürmesiyle
yine O'na döneceksiniz.' Böylece yaptıklarınızın karşılığını verecektir. Burada, mümkün olduğunu ifade etmek için, ”ilk yaratılış"a benzetilmiştir. Kuşkusuz ilk yaratmaya gücü yetenin, tekrar diriltmeye de gücü yeter. Çünkü sizin öldükten sonra diriltilmeniz ilk yaratılışınızdan zor değildir.
A'raf 7:30
O bir grubu doğru yola iletti, bir gruba da meşiete tâbi geçmiş kazanın gereği olarak
sapıklık hak oldu. Çünkü onlar Allah'ı bırakıp şeytanları kendilerine dost edindiler. Yani, şeytanları dost edindikleri, hak ile bâtıl arasını ayırt etmeksizin onların çağırdıkları şeyi kabul ettikleri için sapıklık onlara hak oldu.
Doğru yol ve sapıklık, her ne kadar başlangıçta Allah'ın yaratmasıyla meydana geliyorsa da, ancak O bunu, kulun onu kazanması ve onun meydana gelmesi için çalışmasına göre yaratır.
Böyle iken kendilerinin doğru yolda olduğunu sanıyorlar. Burada, mücerred zannın dinin sıhhati hususunda yeterli olmadığına işaret vardır. Oysa bu konuda kesinlik ve şüphesizlik gereklidir. Çünkü Allahü teâlâ kâfirleri, kendilerinin doğru olduklarını zannetmelerinden dolayı kınamıştır. Eğer sırf zan yeterli olsaydı, onları bundan dolayı kınamazdı.
A'raf 7:31
Ey Âdem oğulları! Her mescide gidişinizde ziynetli elbiselerinizi giyin. Her ne kadar ziynet, kendisiyle süslenilen lüks giysilere verilen isimse de, tefsirciler, buradaki ”ziynet" ten amacın, avret yerini örten giysi olduğunu söylemişlerdir. Buna, âyetin nüzul sebebini delil gösterirler. O da şudur:
Cahil iye döneminde Arap kabileleri Kabe'yi çıplak olarak tavaf ediyorlar ve: ”İçinde günah işlediğimiz ve günahlarla kirlettiğimiz elbiselerle tavaf etmeyiz" diyorlardı. Böylece gündüz erkekler, gece de kadınlar çıplak olarak tavaf ediyorlardı.
Bunun üzerine yüce Allah, elbiselerini giymelerini; ister namaz, ister tavaf için olsun, her mescide girişlerinde soyunmamalarını emretti. Halbuki onlar, Mina'ya ayak bastıklarında, her biri elbisesini bineğindeki heybeye sokar; eğer tavaf ederken üzerinde elbise varsa, dövülür ve elbisesini çıkartırlardı. Kadınlar da geceleyin çıplak olarak tavaf eder, ancak kalçaların üzerine seyrek bir şekilde kesilmiş püskül gibi sarkan sırım bağlar, bu da avret yerini tam olarak örtmezdi.
Bu âyet, namazda avret yerinin örtülmesi konusunda delildir. Âyetin anlamı şudur: Gerek tavaf, gerekse namaz için her mescide girişinizde, avret yerinizin örtülmesi için elbiselerinizi giyin. Namaz esnasında en güzel elbiseleri giymek müstehaptır. Çünkü ”zinet"ten amaç, elbisedir. Elbise giyinmek farz, güzel bir şekilde giyinmekse sünnettir.
Ebû Hanife (radıyallahü anh), gece namazı için, bir gömlek, bir sarık, bir cübbe ve bir de şalvardan oluşan elbise edinmişti. Değeri bin beş yüz dirhemdi. Bunu her gece giyer ve şöyle derdi: Allah için süslenmek, insanlar için süslenmekten daha evlâdır.
Size helâl olan şeylerden
yeyin, için, fakat harama tecâvüz etmek veya aşırı yemek suretiyle
israf etmeyin. Çünkü ihtiyaçtan fazlasını yemek de israftır.
Rivayete göre Âmir oğulları haccettikleri günlerde ölmeyecek kadar yerler, yağlı yemezler, bununla haclarına saygı gösterdiklerini düşünürlerdi. Müslümanlar da böyle yapmak isteyince bu âyet nazil oldu.
Çünkü Allah israf edenleri sevmez; yaptıklarına razı olmaz ve onları övmez. Kişinin içinin çektiği her şeyi yemesi israf sayılır.
Rivayete göre Harun Reşid'in uzman bir hristiyan doktoru vardı. Ali ibn Hüseyin'e: ”Sizin kitabınızda tıp ilmiyle ilgili hiçbir şey yoktur. Halbuki ilim; dinler ilmi ve beden ilmi olmak üzere ikiye ayrılır." O da ona cevaben:
-Şüphesiz ki Allah, bütün tıbbı, kitab'ımızm yarım âyetinde toplamıştır. -Peki, nedir o?
-Yüce Allah'ın ”yeyin, için, fakat israf etmeyin" buyruğudur. -Peki, Peygamberinizin tıpkı ilgili herhangi bir sözü var mıdır? -Evet, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) tıbbı birkaç lâfızda toplamıştır. -Nedir o?
-Onun ”Ademoğlu, midesini doldurmaktan daha şerli bir kap doldurmadı. Halbuki âdemoğluna, belini doğrultması için birkaç lokmacık yeter. ” sözüdür.
Bunun üzerine hristiyan doktor:
-Kitabınız da, Peygamberiniz de Calinos'a tıp diye bir şey bırakmadı, dedi.
İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle diyor: ”Dilediğini ye, dilediğini giy. Yeter ki iki haslet seni hataya düşürmesin: İsraf ve kibir."
A'raf 7:32
De ki: 'Allah'ın, kulları için pamuk ve keten gibi bitkilerden, ipek ve yün gibi hayvanlardan ve zırh gibi mâdenlerden
çıkardığı elbise ve güzellik veren şeylerden
süsü ve güzel rızıkları kim haram kıldı?' Yani et, yağ ve süt gibi yiyecek ve içeceklerden oluşan lezzetli şeyleri kim haram kıldı?
Bil ki, kişi farzları yerine getirir, güzel bir manzara ve güzel elbiselerle nimetlenmek isterse, bunda bir sakınca yoktur. Kim de, en az geçime kanaat eder, geri kalanını âhirette faydalanacağı şeye harcarsa, bu dalia iyidir. Çünkü Allah'ın katındaki, daha hayırlı ve dalia kalıcıdır.
De ki: 'Onlar, yani süs ve güzel rızıklar
dünya hayatında inananlar içindir. Onlar için kararlaştırılmıştır. Güzel rızıkların yaratılmasındaki asıl hedef, mükelleflere Allahü teâlâ'ya ibadet için güç kazandırmak içindir. Yoksa küfür ve isyan etmeye güç kazandırmak için değildir. O, aslında inananlar için olup, kâfirler bu hususta onlara tabidir (yani ikinci derecededirler).
Kıyamet gününde ise, yalnız onlara mahsustur.' Bu konuda dünyada, müminler ve kâfirler ortak olsalar bile, âhirette müminlere kimse ortak olamaz.
İşte bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz. Âyetlerin ihtiva ettiği son derece güzel mânâları bilen bir topluluk için, bu hükmü açıkladığımız gibi, diğer hükümleri de açıklıyoruz.
A'raf 7:33
De ki: 'Rabbim ancak küfür ve nifak gibi
açık ve gizli kötülükleri, yani, çirkinliği açığa çıkmış ve artmış günahları -ki bunlar büyük günahlardır-
günahı yani günahı gerektiren şeyi -ki bu, küçük ve büyük günahları içine alır-
ve haksız yere baş kaldırmayı veya kibiri,
hakkında hiçbir delil yani hüccet ve burhan
indirmediği şeyi Allah'a ortak koşmanızı ve Allah hakkında sıfatlarını inkâr ve müşriklerin ”ve Allah da bize bunu emretti" (A'raf: 28) dedikleri gibi O'na iftira ederek
bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.'
Âyette geçen ”baş kaldırma", daha önce zikredilen ”günah" ifadesinin kapsamına girdiği halde ayrıca zikredilmesi, ondan sakındırmada mübalağa içindir.
"Hakkında hiçbir delil indirmediği" sözü, müşriklerle alayı ifade eder. Çünkü o delil ininceye kadar, Allah'a ortak koşma ve ibâdet etme hususunda delil ve burhan yoktur.
A'raf 7:34
Her ümmetin bir eceli, ölümleri için takdir edilmiş zaman
vardır. Ecelleri yani üzerlerine, köklerini kesecek azabın inmesi için belirlenen vakit
gelince, bu vakti
ne bir an, yani zamandan az bir şey
geriye atabilirler, ne de bir an ileriye alabilirler.
Rivayete göre, meliklerden biri ibadete çok düşkündü. Sonra, dünya ve devlet reisliğine meyletti. Yüksekçe bir köşk yaptırdı. Döşenmesi için emir verdi. Sofralar kuruldu. Halkı çağırdı. Yanına gelip yiyip içmeye, köşkün yapısına hayranlıkla bakmaya, kendisine duâ edip gitmeye başladılar. Günlerce burada ikâmet etti, sonra kendisiyle birlikte oturmakta olan yakın arkadaşlarından bir gruba: ”Görüyorsunuz, bu köşkümde ne kadar sevinçliyim. Çocuklarımdan herbiri için de onun bir benzerini yapmaya kendi kendime söz verdim. Yanımda birkaç gün kaim da sohbetinizle yalnızlığımı gidereyim ve sizin görüşünüzü alayım" dedi. Günlerce onun yanında oynayıp eğlendiler. Köşkü nasıl yapacağını onlara danışıyordu. Onlar bir gece vakti eğlenirken köşkün öbür ucundan gelen bir ses işittiler. Şöyle diyordu:
Ey ölümünü unutan bânî!
Hiç güvenme; çünkü ölüm yazılmıştır.
Bu insanlar, sevinseler de,
Ölüm, arzuların önüne dikilmiş bir yok olmadır.
Yerleşmiyeceğin köşkleri yapma
İbadete başvur ki günah (ın) bağışlansın.
Bu sesten çok korktu ve dedi ki:
- Benim işittiğimi işittiniz mi?
- Evet, dediler.
- Benim hissettiğimi hissediyor musunuz?
- Ne hissediyorsun ki?
- Kalbimin daraldığını hissediyorum. Bu ölüm hastalığından başka bir şey değildir.
- Hayır, aksine sağlık ve afiyettir.
Bunun üzerine ağladı, sonra şarapları döktürdü, çalgı âletlerini kırdırdı, Allah'a tevbe etti ve ruhu çıkıncaya kadar ”ölüm, ölüm" dedi durdu. Allah ona rahmet etsin.
A'raf 7:35
Ey Adem oğulları! Bu hitap bütün insanlaradır.
Size kendi içinizden yani kendi cinsinizden
âyetlerimi anlatacak, hükümlerimi ve kanunlarımı açıklayacak
peygamberler gelir de, kim onlara karşı gelmekten, onları yalanlamaktan
sakınır ve kendisini, amelini
ıslah ve O'nun Rasûlüne itaat
ederse, onlara korku yoktur, yani gelecekte âsilerin başına gelecek şeyden korkmayacaklar
ve onlar dünyada kaybettikleri şeye
üzülmeyeceklerdir. Çünkü onlar, ikram ve rıza yeri olan cennette, müttekîler için hazırlanan şeylerdeki lezzetlere gark olmuşlardır.
A'raf 7:36
Âyetlerimizi yalanlayanlar, inkâr edenler
ve onlara karsı büyüklük taslayanlar yani böbürlenip de onlara inanmayanlar
var ya, işte onlar ateş ehlidir. Onlar orada, cehennemde
ebedî kalacaklardır. Oradan hiç çıkmayacaklardır.
A'raf 7:37
Allah'a karşı yalan uydurup iftira eden, yani, O'nun söylemediği şeyi söyledi diyen, dolayısıyla ona ortak, eş ve oğul isnacl eden,
ya da O'nun âyetlerini yani söylediklerini
yalanlayanlardan daha zâlim kim vardır? Allah, kendisine karşı yalan uydurmayı ve âyetlerini yalanlamayı günahta eşit tutmuş ve şöyle buyurmuştur:
Onların yani Allah'a iftira etmek ve âyetlerim yalanlamakla nitelendirilenlerin
kitaptan, rızık ve ömür olarak kendileri için yazılandan
nasipleri yani payları
kendilerine erişecektir. Sonunda elçilerimiz gelip yani ölüm meleği ve yardımcıları onların
canlarını alırken, yani ruhlarını kabzederken -ki bunun anlamı, ölüm melekleri kendilerine gelinceye katlar rızık ve ömür olarak kendileri için yazılandan paylan ne ise kendilerine erişeceğidir- de onları kınayarak
derler ki: 'Allah'ı bırakıp da ilâh diye dünyada
taptıklarınız nerede?' Onlar da: Yani kâfirler de:
'Bizi bırakıp kayboldular', ortadan kayboldular, yerlerini bile bilmiyoruz
derler. Ve dünyada
kâfir olduklarına yani sonucunu ve sapıklığını gördüklerinde, asla ibâdete lâyık olmayan şeylere taptıklarına
dair kendi aleyhlerine şahitlik ederler.
A'raf 7:38
Kıyamet gününde
Allah onlara:
'Sizden önce kâfir olarak
geçmiş cin ve insan ümmetleri ile birlikte siz de ateşe girin' diyecek.
Âyette cin, insanlardan önce zikredilmiştir. Çünkü cinler insanlardan önce yaratılmıştır. Allahü teâlâ cinleri yarattığında, onlardan kimi mü'min, kimi de kâfirdi. Kâfir olanlar inananlara üstün gelip onların kökünü kazıyınca. Allah onlara meleklerden bir ordu gönderdi. Ordu içinde İblis de vardı. Allah onları cinlere musallat etti de hepsini helak ettiler. Onlardan sonra Allah Âdem'i ve ondan da zürriyetini yarattı. Onlardan kimisi Kabil gibi kâfir, kimisi de Habil gibi mü'mindi. İşte böylece cehenneme girmeyi hak eden kâfir bir ümmetle, cennete girmeyi hak eden Mü’min bir ümmet, günümüze kadar devam edegelmiş, dünyanın sonuna kadar da devanı edecektir. Nitekim Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Yeryüzünde 'Allah, Allah' diyenler bulunduğu müddetçe kıyamet kopmaz."
Geçmiş ve gelecek ümmetlerden
her ümmet cehenneme
girdikçe tabi oldukları
kendi yoldaşlarına lanet edecek. Müşrikler müşriklere, Yahudiler Yahudilere. Hristiyanlar Hristiyanlara, mecûsiler mecûsilere ve halklar liderlerine lanet edip şöyle diyecekler: Allah size lanet etsin! Bizi sizler aldattınız!
"Yoldaşlık"tan maksat din ve ideoloji yoldaşlığıdır. Âyette ”Ehâna" denmeyip ”uhtehâ" denmiştir. Çünkü bununla ümmet ve cemaat kasdedilmiştir.
Hepsi birbiri ardından grup grup, birbirlerine lanet ederek girdikleri
cehennemde toplanınca, sonrakiler yani cehenneme sonra girenler -ki onlar tâbi olanlardır-
öncekiler için: Allah'a hitap ederek şöyle diyecekler:
'Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! İçimize şüphe atmak suretiyle bizi doğru yoldan saptırdılar. Böylece onlara uyuverdik.
Onun için onlara ateşten bir kat daha fazla azab ver.' Çünkü onlar saptılar ve saptırdılar
diyecekler. Allah da onlara: Öncekiler ve sonrakilerden
'her biri için bir kat daha fazla azab vardır fakat siz size ve onlara olan azabı
bilmezsiniz' diyecektir. Liderlere, hem kâfirliklerinden, hem de başkalarını doğru yoldan saptırdıklarından; bunlara uyanlara da hem kâfir olduklarından, hem de sapık liderleri taklit ettiklerinden ötürü bir kat daha fazla azab edilecektir.
A'raf 7:39
Öncekiler de Allah'ın kendilerine verdiği cevabı işittikleri o anda
sonrakilere derler ki: 'Sizin bize bir üstünlüğünüz yok. Nasıl oluyor da azabınızın bizim azabımızdan daha hafif ve bizim azabımızın sizinkinden kat kat fazla olmasını istiyorsunuz? Sonra sizi kâfirliğe biz zorlamadık. Aksine, kâfirlik arzularınıza uygun geldiği için kâfir oldunuz.
O halde siz de kâfirlik ve sapıklığınız sebebiyle,
kazandıklarınıza karşılık bilinen kat kat
azabı tadın!'
Bil ki kâfirler, inkâr ehli olup iyilerin irşadından yüz çevirirler. İkrarın fayda vermiyeceği bir zamanda da suçlarını ve sapıklıklarını itirafa yönelirler.
A'raf 7:40
Bizim âyetlerimizi tevhide, enbiyanın peygamberliğine, öldükten sonra dirilmeye ve hesaba işaret eden delilleri
yalanlayıp da, onlara karşı kibirlenmek isteyenler yani kendilerini büyük görüp onlara iman ve gereğiyle amel etmeye tenezzül etmeyenler -ki onlar kâfirlerdir-
var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak yani dua ve amelleri kabul edilmeyecek, yahut ruhları oralara yükselmeyecek.
Eserde şöyle rivayet edilir. ”Müminin ruhu semaya yükselir, kendisine bir kapı açılır ve denir ki: 'Temiz cesedde olan temiz ruh, hoş geldin'. Yedinci semaya varıncaya kadar böyle devam eder. Kâfirin ruhu içinde bir kapı açılır ve ona şöyle denir: 'Kötü olarak dön'. Böylece siccine kadar yuvarlanır."
Siccin, yedinci yeryüzü tabakasının altında iblisler iblisinin yerleştiği yerdir.
Ve onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar, cennete giremeyeceklerdir. Bu ise olmayacak şeydir. Araplar olumsuz şeyi pekiştirmek istedikleri zaman, onu olması mümkün olmayan şeyle bağlar. Nitekim şâirin şu beyti de öyledir:
Karga beyazlanınca ve zift süt gibi bembeyaz olunca aileme gelirim.
Âyette geçen ”cemel" erkek deve, ”kıyat" da iğne demektir. Âyette ”deve" diye tercüme edilen ”cemel" kelimesi urgan ve gemi halatı anlamına gelen ”cümmel" şeklinde de okunmuştur.
Suçluları işte böyle rezil edici bir ceza ile
cezalandırırız.
A'raf 7:41
Onlar için cehennem ateşinden içinde yan gelip yatacakları ve oturacakları
bir döşek, üstlerine de (cehennem ateşinden) örtüler vardır. Âyetin anlamı, ateşin her taraftan onları kuşatmasını haber vermektir. Çünkü ateş onların hem yatağı, hem de örtüsü olmuştur.
İşte zâlimleri böyle şiddetli bir ceza ile
cezalandırırız. Cehennem ateşinde ebedî azap, cezaların en şiddetlisi olduğu için, zulmün bu ceza ile birlikte anılması, onun en büyük suç olduğuna işaret eder.
Bil ki, nimeti elden kaçırmak, cehennem sıkıntısından daha kolaydır. Büyük musibet ise, orada ebedî kalmaktır. Rivayet edildiğine göre, İbrahim İbn Eclhenı hacca gitmek üzere sahrayı katetmek istediğinde, şeytan gelip şöyle korkuttu: ”Bu sahra tehlikeli bir sahradır. Seninse ne azığın var, ne de bineğin." Fakat o, sahrayı geçmeye azmetmişti. Hatta o yılların birinde, Reşid haccetmiş ve onu namaz kılarken görmüştü. Reşide: ”Bu, İbrahim İbn Edhem'dir" denildiğinde yanına geldi ve: ”Kendini nasıl buluyorsun ey Ebû İslı ak?" dedi. O da şu şiiri okudu:
Dinimizi yırtarak dünyamızı yamıyoruz
Ne dinimiz kalıyor, ne yamadığımız.
O kula müjde olsun ki, Rab olarak Allah'ı tercih etmiş,
İleride beklediği şey için dünyasını feda etmiş!..
A'raf 7:42
İman edip de salih amel işleyenler, yani Allahü teâlâ'nın rızasını isteyenler
-ki hiç kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmeyiz- Bu cümle, bütün gayretlerini sarfetmeseler de, iman ve salih amelle donanmış olmaları sebebiyle devamlı nimetler içinde ebedî kalmayı hak etmeye işaret ettiği için bir parantez cümlesidir-
İşte onlar cennet ehlidir. Orada onlar ebedî kalacaklardır.
A'raf 7:43
Kalblerinde dünyadan kalma
kinden ne varsa hepsini çıkarıp atarız. Dünyada iken var olan kinin sebeplerini kalblerinden çıkarırız. Çünkü bu kin, ancak dünya ve içindekilere bağlanmaktan kaynaklanmıştır. O bağın kesilmesiyle üzerine terettüb eden hak da bitmiştir.
Şeytanın dünyada Âdem oğullarının kalblerine vesveseler atmış olması da, bu kinin sebepleri arasındadır. Bu, âhirette kesilmiştir. Aralarında sevgiden başka bir şey yoktur. Cennet ehli, aralarındaki derece yüksekliğinden dolayı birbirini kıskanmadığı gibi, yüksek derecelerden mahrum olduğundan dolayı da kederlenmez.
Cennette onların ağaç ve köşklerinin
altlarından son derece lezzetli ve sürür verici
ırmaklar akmaktadır.
Ve onlar cennetteki yerlerini gördükleri zaman
derler ki: Lütfedip
hidâyetiyle bizi buna, bu nimete, yani mükâfatı bu olan bir din ve amele
kavuşturan Allah'a hamdolsun. Allah bizi doğru yola iletmeseydi ve onda başarılı kılnıasaydı
kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik.
Süddî'nin şöyle dediği rivayet edilir: ”Cennet ehli cennete sevkolundukları zaman, gövdesinin dibinde iki pınarı olan bir ağaç bulurlar. Birinden su içtiklerinde, kalblerindeki kin sıyrılıp çıkar. Bu, temiz içecektir. Diğerinde de yıkanırlar. Nimetin güzelliği üzerlerinde cereyan eder de, ondan sonra ebedî olarak dağınıklık ve vücutlarında değişme olmaz, cennete girmeden önce de cennet bekçileri kendilerini müjdeleyerek şöyle seslenirler: 'İşte size cennet! Yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık ona vâris kılındınız.' Oraya girip yerlerine yerleştiklerinde: 'Hiday etiyle bizi buna kavuşturan Allah'a hamdolsun derler. '“
Yemin olsun ki, Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişlerdir.' Bunu, cennet ehli, elçilerin kendilerine vaadettikleri şeyi apaçık gördükleri zaman söyler. Bununla elçilerin kendilerine gerçeği ulaştırdıklarına şehâdet etmiş olurlar. Yani: Onlar doğruyu getirdiler, biz de onları tasdik ettik (doğruladık), demektir.
Onlara: 'İşte size cennet. Dünyada
yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık ona vâris kılındınız.' Yani o size verildi
diye seslenilir. Müminler cenneti uzaktan gördükleri zaman melekler onlara seslenir ve şöyle derler: ”İşte o gördüğünüz var ya, dünyada size vaadedilen cennettir o."
Eğer: ”Bu âyet, kulun kendi ameliyle cennete gireceğine işaret ediyor, halbuki Rasûlüllah: 'Sizden hiçbiriniz kendi ameliyle cennete giremeyecektir' buyuruyor. Şimdi bu iki görüşün uzlaşma yönü nedir?" denilecek olursa, şöyle cevap verilir: Amel, bizzat cennete girmeyi gerektirmez. Ancak, yüce Allah'ın katıksız rahmeti, eksiksiz lütuf ve lisanıyla amel edenleri cennetle nimetlendireceğini vaad etmesi yönüyle amel, cennete girmeyi gerektirir. Madem ki amel karşılığında, amel edenlere cennete girme lûtfu vaad edilmiştir, o halde amel, cennete götüren bir sebep mesabesindedir. Onun içindir ki: ”Yapmış olduğunuz amellere karşılık ona vâris kılındınız" denilmiştir.
Amelde üstünlüğe gelince, o da mertebe mertebedir. Onu da şöyle sıralayabiliriz:
Yaş unsuru: Amel bakımından aynı mertebede olan iki kişiden yaşlı olan, yaşı küçük olana üstündür. Çünkü o ibadet ve İslâm'da daha öncedir.
Zaman unsuru: Ramazan, Cuma günü, Kadir gecesi, Zilhiccenin onuncu ve aşura gününde yapılan ameller diğer zamanlardan daha değerlidir.
Mekân unsuru: Mescid-i Haram'da kılınan namaz, Medine mescidinde kılınandan; Medine mescidinde kılınan namaz, Mescid-i Aksâ'da kılınandan; orada kılınan namaz da diğer camilerde kılınanlardan daha faziletlidir.
Durum unsuru: Cemaatle kılınan namaz, kişinin tek başına kıldığı namazdan daha faziletlidir.
Bizzat amel unsuru: Namaz kılmak, yoldan eziyet verici şeyi kaldırmaktan üstündür.
Aynı amel içinde de bu üstünlük sözkonusudur. Çünkü akrabasına sadaka veren kimse, hem sıla-i rahimde bulunmuş, hem de sadaka vermiş olur. Bir kimsenin ehl-i beytten bir şerif (Hazret-i Hüseyin'in soyundan olup İslâm iy ete tam bağlanan kim se)'e hediye vermesi de, bir başkasına hediye vermesi ve ihsanda bulunmasından dalia faziletlidir.
A'raf 7:44
Cennet ehli, cehennem ehline, kendi durumlarına sevinerek ve cehennem ehlinin başına gelenlerden memnun olarak:
'Biz Rabbimizin bize vaadettiğini sevap ve ikramı
gerçek bulduk, siz de Rabbinizin size vaadettiğini azabı -ki vaad hayır ve şerde kullanılır.-
gerçek buldunuz mu?' diye seslenir. Onlar da: 'Evet' derler. Yani onu gerçek bulduklarını söylerler. Böylece itirafın kendilerine fayda vermeyeceği bir vakitte itirafta bulunurlar.
Aralarından yani iki grup arasından, ortalarında
bir münâdi, -ki o, Allahü teâlâ tarafından görevlendirilmiş bir melektir.- Cennet ehliyle cehennem ehlinden her birinin işiteceği şekilde
'Allah'ın laneti zalimlerin yani kâfirlerin
üzerine olsun!' diye bağırır. Burada ”zalimler" kelimesiyle kâfirler amaçlanmıştır. Çünkü zulüm, mutlak olarak zikredildiğinde kemâle hamledilir. Zulmün kemali ise, şirktir.
A'raf 7:45
Ki onlar Allah'ın yolundan yani Allah'ın, cennete giden yolu olan dininden
yüzçevirirler ve o yolu eğrilik ve haktan uzaklıkla nitelendirmek suretiyle ki o, bunlardan beridir-
eğriltmek isterler. Onlar, âhireti yani öldükten sonra tekrar dirilmeyi
de inkâr edenlerdir. Ayette zâlim, kâfire has üç sıfatla vasıflandırılmıştır:
Birincisi: Allah'ın yolundan yüz çevirmeleri,
İkincisi: Hak oluşunun delilleri hususunda şüphe meydana getirmek suretiyle. Allah yolunun ve O'nun hak dininin eğrilmesini ve bâtıla çevirmeyi istiyor olmaları,
Üçüncüsü: Âhireti inkâr etmiş olmalarıdır.
Bu üç sıfattan her biri, küfür anlamında olan zulümlerini ifade etmektedir.
A'raf 7:46
İki taraf arasında bir perde yani cehennem ehlinin oradan çıkıp cennete girmeye, cennet nimetlerinden yararlanmaya güçleri yetmesin diye, şehir suru gibi bir sur vardır. Çünkü perde birinin diğerine ulaşmasına engel olur.
Rivayete göre eğer hurilerden birisi dünyaya bir kere bakmış olsaydı, dünya onun ışığı ve güzel kokusuyla dolardı. Cehennemi tanımlayan bir rivayete göre de, ondan bir kıvılcım dünyaya düşmüş olsaydı, dünyayı yakıp kavururdu.
Ve A'raf üzerinde de cennetlik ve cehennemliklerin
her birini simalarından yani yüz beyazlığı ve siyahlığı gibi işaretlerinden
tanıyan erkekler, sevaplarıyla günahları eşit olan müminlerden bir grup
vardır ki, bunlar henüz cennete giremedikleri halde, gireceklerini umarak cennet ehline: 'Selâm sizin üzerinize olsun!' diye seslenirler. Bunlar cehenneme ve cennete bakarlar. Kendilerini bu ikisinden birine girdirecek rüchanları yoktur. Her iki tarafın yüzlerindeki beyazlık ve siyahlık, cennet ve cehenneme girmeden öncedir. Seslenme, yani cennet ehline bakıp selâm verme ise, cennetliklerin cennete, cehennemliklerin de cehenneme girmesinden sonradır. ”Selâm sizin üzerinize olsun" demeleri, cennet ehline baktıkları zaman, saygı ve duâ selâmıyla selâm vermeleri ve onları bütün kötü şeyler ve âfetlerden kurtulmakla müjdelemeleridir. Cennete gireceklerini ummaları, tevhid ehli olmaları ve Allahü Teâla'nın kendilerine zerre kadar zulmetmiyeceğini bilmelerindendir. Allah'ın lütuf ve adaletini umarlar. Ve onlar cennete en son girenlerdir. Hadiste zikrolunduğu gibi, Allahü teâlâ onları arındırmak istediği zaman. ”Hayat nehri" denen bir nehre getirilip oraya atılırlar. Böylece renkleri düzelir. Sonra getirilip cennete konurlar.
A'raf 7:47
Onların gözleri cehennem ehli tarafına çevrildiği zaman da:
-ki rivayete göre melek yüce Allah'ın emriyle onların gözlerini cehennem ehli tarafına çevirir- kötü durumlarından dolayı Allah'a sığınarak
'Ey Rabbimiz! Bizi, cehennemde
zâlimler topluluğuyla beraber bulundurma' derler. Günah işlediklerinden dolayı Allah'tan korkarak böyle duâ ederler.
Rivayete göre sahillerden birisi şöyle der: ”Bir gece beni bir uyuklama tuttu ve uyudum. Rüyamda sanki kıyametin koptuğunu gördüm ve sanki insanlar hesaba çekiliyorlardı. Bir topluluk cennete, bir topluluk da cehenneme götürülüyordu. Cennete geldim ve onlara şöyle nida ettim: 'Ey cennet ehli! Rıdvan mahalli olan cennetler yurduna neyle nail oldunuz?' Bana şu cevabı verdiler: 'Rahman'a itaat ve şeytana muhalefetle'. Sonra cehennem kapısına geldim ve onlara şöyle seslendim: 'Ey cehennem ehli! Cehenneme niçin girdiniz?' Bana şu cevabı verdiler: 'Şeytana itaat ve Rahman'a muhalefetle'. Bir de baktım ki, cennetle cehennem arasında bekletilen bir topluluk var. Onlara: 'Ne oluyor size de, cennetle cehennem arasında bekletiliyorsunuz.?' diye sordum. Şöyle dediler: 'Bizim az bir günahımız ve sevabımız var. Günahlar cennete; sevaplar da cehenneme girmemize engel oldu.' Ağızlarından şu beyitler dökülüyordu:
Biz öyle bir topluluğuz ki, bizim büyük günahlarımız vardır. Bizim oraya (cennete) girmemize engel oldu Şaşkın, bocalar bir durumda bıraktı bizi Oraya yönelmemize engel oldu.
Uyandığımda hemen şöyle dedim: 'Tevbe ediyor, mağfiret diliyor ve kusurumu itiraf ediyorum."
Bil ki, cehennem ehliyle cennet ehli arasında bir perde vardır. Bu perde, beşerî sıfatlar ve nefsânî kötü huylardan ibarettir. Cehennem ehli, cennet ehlini bu perdenin arkasından göremez. Cennet ehliyle de Allah ehli -ki bunlar A'raf ehlidir- arasında bir perde vardır. Bu perde, ahlâkî sıfatlar ve ruhanî güzel huylardan ibarettir. Cennet ehli, Allah ehlini bu perdenin arkasından göremez. Nitekim Allahü teâlâ: ”iki taraf arasında bir perde ve A'raf üzerinde de herbirini simalarından tanıyan erkekler vardır" (A'raf: 46) buyurmuştur. Yani: A'raf ehli cennet ve cehennem ehlini kalb nuru ve karanlığı izlerinden ibaret olan yüzlerindeki işaretlerinden tanır.
A'raf, marifet ehlinin yurtları olması dolayısıyla bu adı alınıştır. Allah, marifet ehlini rical (erkekler) diye isimlendirmiştir. Çünkü onlar, Allah'ın dışındaki şeylerde erkeğin kadınlara tasarrufu gibi erkekçe tasarruf etmişler, mâsivâdan hiçbir şey onlara egemen olamamıştır. Nitekim Allah: ”Bir takım erkekler vardır ki, ne ticaret ne de alış-veriş onları Allah'ı anmaktan alıkoymaz" (Nur: 37) buyurmuştur. Allah, havassı zikrederken de ”ricâl=erkekler" le zikretmiş ve şöyle buyurmuştur: ”...verdikleri sözde duran nice erler (erkekler) var..." (Ahzab: 23) Yine Allah: ”Onda temizlenmeyi seven erkekler vardır" (Tevbe: 108) buyurmuştur. Çünkü havasla avamın arasını ayırma hususu, hakkı isteme ve himmetin yüceliğinde erkeklikle mümkündür. Böylece A'raf ehli, himmetlerinin yüceliği sebebiyle, beşeriyet seviyesi ve cehennemin aşağı mertebelerinden rûhaniyetin zirvesine ve cennetlerin yüce tabakalarına yükselmişlerdir.
Sonra yüce Allah, A'raf ehliyle bir kısım cehennem ehli arasında geçen karşılıklı konuşmayı şöyle anlatır:
A'raf 7:48
Yine
A'raf ehli -ki onlar peygamberler ve orada bekleyenlerin ileri gelenleridir .(12) Bu âyetin akışına daha uygundur. Çünkü ”girin cennete" sözleri, amelde kusur işleyenlere lâyık düşmez-
simalarından yani kötü hallerine işaret eden alâmetlerinden
tanıdıkları, cehennem ehli arasında gördüklerinde kâfirlerin reislerinden
bir takım kimselere -ki bunlar Ebû Cehil, Velîd ibn Muğir'e, Âs ibn Vâil ve benzerleridir- onları kınamak ve başlarına gelen belâlara sevinmek suretiyle
seslenerek derler ki: 'Ne çokluğunuz, yani tâbi ve taraftarlarınız veya mal toplamanız,
ne de devamlı halka karşı
taslamakta olduğunuz büyüklük size hiçbir yarar sağlamadı.
A'raf 7:49
Kendilerini Allah'ın, rahmetine erdirmiyeceğine yemin ettikleriniz bunlar mıydı?' diye seslenirler. Bu, kâfirlerin reisleri olan adamlara A'raf ehlinin sözlerindendir. Aynı zamanda dünyada kâfirlerin hakaret etmiş olduğu zayıf müminlere işarettir. Kâfirler onların cennete giremiyeceğine açıkça yemin ediyorlardı. Bu şekilde seslendikten sonra A'raf ehli, cennet ehline, yani fakir Müslümanlara dönerek derler ki: Kâfirlerin reislerine inat
'girin cennete, artık cehennem ehlinin korktuğu bir sırada
size korku yoktur ve siz cehennem ehlinin üzüldüğü bir sırada
üzülecek de değilsiniz.' Âyette, mal, büyüklenme, yardımcı ve taraftar çokluğu sebebiyle övünme kınanmaktadır.
Bil ki, mal sevgisi ve büyüklük taslamak, kötü huylardan olup, nefsin onlardan temizlenmesi gerekir. Nitekim peygamberlerimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle duâ ederdi: ”Allah'ım! Benim yaratılışımı da, huyumu da güzelleştir." Allah da onu şöyle övmüştür: ”Ve sen elbette yüce bir ahlâka sahipsin." (Kalem: 4)
Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) fakir ve yoksullarla bir arada oturur, onlarla beraber yerdi. Çocuklara uğrar, onlara selâm verirdi. Adamın birisi geldi. Peygamberimizin heybetinden tirtir titriyordu. Bunun üzerine peygamberimiz ona: ”Korkma, ben bir melik değilim. Ben ancak Kureyş'ten güneşte kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum" dedi. Sanki onlardan biriymiş gibi ashabıyla bir arada oturur, yabancı birisi geldiğinde, onlardan hangisinin Rasûlüllah olduğunu, sorup öğreninceye kadar bilmezdi. Ashabdan birisi kendisini çağırdığı zaman da ”buyurunuz" derdi. Bütün bunlar, onun (sallallahü aleyhi ve sellem) tevâzuundandı.
Zünnûn el-Mısrî der ki: ”Mutluluğun işareti, sâlihleri sevmek, onlara yakın olmak, Kur'an okumak, gece uyanık olmak, âlimlerle oturmak ve kalb inceliği ve yufkalığıdır."
A'raf 7:50
Her iki yere de yerleştikten sonra
cehennem ehli, cennet ehline: 'Suyunuzdan yani susuzluktan meydana gelen hararetimizi söndürmek için cennet suyundan
veya Allah'ın size verdiği diğer içecek veya yiyeceklerden oluşan
rızıktan biraz da bizim üzerimize dökün' diye seslenirler.
Hararetlerini söndürmek için cennet suyu isterler. Onlar, cehennemde aç ve susuz kaldıklarında şöyle derler: ”Ey Rabbimiz! Cennette bizim yakınlarımız vardır. Bize izin ver de, onları görelim ve kendileriyle konuşalım." Onlara izin verilir. Cennetteki yakınlarına ve onların içinde bulundukları çeşitli nimetlere bakıp onları tanırlar. Ancak cennet ehli onları yüzlerinin siyahlığından dolayı tanıyamaz. Cennet ehlinden yakınlarına kendilerinin yakınlıklarını haber vererek seslenir ve: ”Suyunuzdan veya Allah'ın size verdiği diğer içecek veya yiyeceklerden oluşan rızıktan bizim üzerimize dökün de onu yiyelim, belki açlığımızı giderir" derler.
Ebû Hayyân der ki: ”Bize yiyecek ve içecek ver diyenler, dünyada midelerinin kulu, yemeye ve içmeye aşırı düşkün olanlardı ki, yaşadıkları hal üzre öldüler ve öldükleri gibi de haşroldular."
Âyet, azab içinde bile olsa, insanın yiyecek ve içecekten müstağni olamıyacağını açıklamaktadır. Ebu'l-Cevza' der ki: İbn Abbas (radıyallahü anh)'a: ”Hangi sadaka daha üstündür?" diye sordum. ”Sudur. Bilmez misin, cehennem ehli cennet ehlinden yardım isterken: ”Suyunuzdan... bizim üzerimize dökün" demişlerdir? cevabını verdi.
Onlar da derler ki: 'Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır.' Yani cennet yiyecek ve içeceğini onlara yasaklamıştır. Buna kesinlikle bir yol yoktur. Kâfirlerin içeceğini, karınlarının içindeki organları ve derilerini eritecek olan kaynar su; yiyeceğini de kuru diken ve zakkum kılmıştır.
A'raf 7:51
O kâfirler ki, kendilerine din olarak kabul etmeleriyle emrolundukları
dinlerini yani İslâm dinini
bir eğlence ve oyun edindiler. Dilediklerini haram ve dilediklerini helâl sayarak onu oyuncak edindiler. Allah'ın emrine değil, sadece şeytanın kendilerine süslü gösterdiği arzu ve heveslerine uyuyorlardı.
Ve dünya hayatı geçici çekiciliği ve bitmeyen isteklerle
onları aldattı. Onun için müslümanlarla alay ediyorlardı. Nitekim rivayet edildiğine göre Ebû Cehil, birisini Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'le şöyle alay etmesi için göndermişti: ”Cennetinin üzümünden veya meyvalarından bir şeyle beni doyur." Bunun üzerine Ebû Bekir (radıyallahü anh) şöyle dedi: ”Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır."
Akıllı insana düşen, dünyaya aldanmamasıdır. Çünkü o çok zalim ve çok aldatıcıdır.
Onlar, bu günleri ile karşılaşacaklarını unuttukları ve âyetlerimizi bile bile Allah katından olduğunu
inkâr ettikleri gibi, Biz de bugün kıyamet gününde
onları unuturuz. Onlara kendilerini önemsememek ve tamamen cehennemde bırakmak suretiyle, unutulana unutanın yaptığı gibi yaparız.
Allahü teâlâ, kâfirlerle olan muamelesini, iyilik yapma hususunda kölesini unutup ona iltifat etmeyen birisine benzetti. Yoksa Allah, unutmaktan uzaktır. Yani: Onlar bu günleriyle karşılaşacaklarını unutup hiç hatırlarına getirmedikleri ve orası için hazırlanmadıkları gibi, biz de onları unuturuz. Allah'a kavuşacaklarını hatırlarına getirmemelerini, ona aldırış etmemelerini, bir şeyi bilip de unutan kimsenin haline benzetmiştir. Kur’an’da bu gibi benzetmeler çoktur. Çünkü gayb âleminde meydana gelen şeyleri anlatmak, ancak şehâdet âleminde ona benzer şeylere benzetmek suretiyle olur.
A'raf 7:52
Gerçekten onlara ilim ile akaid, ahkâm ve öğütlerin anlamlarını geniş bir şekilde
açıkladığımız, inanan, onun Allah katından olduğunu tasdik eden -ki onun tesirinden istifade edenler ve nurundan faydalananlar onlardır-
bir toplum için yol gösterici ve rahmet olarak bir kitap getirdik. Burada ”kitap" tan amaç Kurandır.
A'raf 7:53
Fakat onlar, yani imanı olmayan o kâfirler,
onun te'vilinden, yani cennet ve cehennemle ilgili verdiği haberlerin açığa çıkmasıyla doğruluğu ortaya çıkan durumun sonucunun nereye varacağından
başka bir şey beklemiyorlar. O'nun te'vili geldiği gün, yani vaadedildikleri kıyamet gününün onlara geldiği ve geldiğini apaçık gördükleri gün, te'vili gelmeden
önceden onu unutmuş olanlar yani unutulan şeyin terkedildiği gibi terkedenler
derler ki: 'Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler. Böylece, öldükten sonra tekrar dirilme, hesap ve ceza cinsinden peygamberlerin getirmiş olduğu şeylerin gerçek olduğunu itiraf ederler.
Şimdi bizim şefaatçilerimiz var mı ki bugün
bize şefaat etsinler ve bizden azabı uzaklaştırsınlar
veya tekrar dünyaya
geri döndürülmemiz mümkün mü ki, yapmış olduğumuz amellerden başkasını yapalım?' Yani: Peygamberleri tasdik edelim ve güzel ameller işleyelim?
Allahü teâlâ, temenni ettikleri şeyin kesinlikle gerçekleşmeyeceğini açıklayarak şöyle buyurur:
Onlar, sermayeleri olan ömürlerini inkâr ve günahlarla harcadıklarından dolayı
cidden kendilerine yazık ettiler ve Allahü teâlâ'mıı ortakları ve kıyamet gününde şefaatçileridir diye
uydurdukları şeyler yani putlar
de, bâtıllıkları ortaya çıkıp
kendilerinden kaybolup gitti.
Akıllı kimse, haline çeki düzen verir, bitmez tükenmez isteklere kapılmaz.
İmam-ı Gazâlî der ki: ”Kim ekinini eker, çalışır ve harmanını toplar, sonra da: 'Umarım ki bundan bana yüz ölçek gelir' derse, bu bir ummadır. Bir başkası ne ekin eker, ne de bir gün olsun çalışır. Gider yatar, uykuya dalar. Harman vakti gelince de: 'Umarım bundan bana yüz ölçek gelir' derse, o da aslı olmayan kuruntudan ibarettir."
Bunun gibi, kul Allah'a kullukta çok çalışır, O'na isyan etmeye son verir de: ”Umarım ki Allah, bu az şeyi kabul eder, bu noksanı tamamlar, sevabı büyütür ve hatayı affeder" derse, bu ondan reca (umma)dır. Ama bundan gaflet eder, ibâdeti bırakır, günahları işler, Allah'ın ne gazabına, ne de rızasına, ne cennetine, ne de cehennemine aldırış etmez, sonra da: ”Ben Allah'tan cennet ve cehenneminden necat umarım" derse. Bu onun sonuçsuz kuruntusundan başka bir şey değildir. Bunu Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu sözü ne güzel açıklar: ”Akıllı odur ki, nefsini hesaba çeker; ölümden sonrası için amel eder. Âciz odur ki, şahsı arzularına kapılır; bu haliyle Allah'tan bir takım şeyler temenni eder. ” (13)
Yusuf İbn Esbât der ki: ”Süfyan'ın yanına geldim. Bütün gece ağlıyordu. Ona: ”Bu ağlaman günahlardan ötürü müdür?" diye sordum. Yerden bir saman çöpü aldı ve şöyle dedi: ”Günahlar, Allah'ın yanında bundan daha hafiftir. Ben ancak Allah'ın benden İslâm'ı soyup almasından korkuyorum."
Allah, bizi ve sizi Kitabıyla amel edenlerden; Allah'ı unutmadan ve arzularına kapılmadan huzuruna ulaşanlardan kılsın.
A'raf 7:54
Şüphesiz ki, gökleri ve yeri önceden örneği olmaksızın
altı günde yaratan, sonra Arş üzerine istiva eden, geceyi, durmadan onu kovalayan gündüze karanlığıyla
bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine yani hükmüne ve tasarrufuna
boyun eğmiş durumda yaratan Rabbiniz Allah'tır. Allah gökleri ve yeri altı günde yaratmıştır. Dileseydi anında yaratırdı, fakat O, kullarına işlerinde acele etmemeyi öğretiyordu.
Derler ki: Acele ancak şu hususlarda iyi olur:
1- Günahlardan tevbe etmekte,
2- Süresi gelince borcu ödemekte,
3- Misafiri ağırlamakta,
4- Bulûğa erdiğinde bekârı evlendirmekte,
5- Ölüyü defnetmekte,
6- Cünüplükten yıkanmakta,
Arş, kralların üzerine oturduğu tahta verilen addır. Arş üzerine istiva, lâzımı zikredip melzûmu murad etme kaidesince, bizzat mülk, izzet ve saltanattan kinaye kılınmıştır. Bu Kâzi'nin, ”emri istiva etti" sözünün mânâsıdır. Yani: Rubûbiyetinin emri karar kıldı, emri ve tedbiri gerçekleşti ve kudretini yaratıklarında geçerli kıldı, demektir. (14)
Arş'ın tahsisi, mahlûkatın en büyüğü olmasındandır. Çünkü o, bütün cisimleri kuşatan bir cisimdir. Onun dışındakilerinin üzerine istivası da öyledir. Sonra Allahü teâlâ Arş'ın üzerine istivasını zikredip emrinin geçerliliğini ve tedbirinin intizamını haber verdiğinde, bunu açıklayarak: ”Geceyi, durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örten..." buyurmuştur.
Yani geceyi, karanlığıyla gündüzü örten bir örtü kılar. Böylece gündüzün ışığını giderir ve onu gecenin karanlığıyla örter. İki zıddın biriyle yetinerek aksini zikretmemiştir. ”Durmadan kovalamak" şunu ifade eder: Gecenin gündüzü kovalayıcı olduğu halde, yani, gecenin arkasından çabucak geleceği için, geceyi gündüze örtü kılmıştır.
Gece ve gündüzün her birinin diğerini izlemesi ve aralarına hiçbir şey girmeksizin birbirinin arkasından gelmesi, bir program dahilinde, birinin diğerini kovalaması şeklinde ifade edilmiştir.
"Güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan..." Bunun manası: Bütün mahlûkatı hükmüne ve tasarrufuna boyun eğmiş, yani, doğup batmalarından, kendilerine takdir edilen hareketler ve meydana gelen durumlardan murad edilen şeye ram olmuş olarak yarattı.
Bilesiniz ki, yaratmak da, emretmek de O'na mahsustur. Çünkü her şeyi îcad eden ve üzerinde tasarruf yetkisine sahip olan O'dur.
Fahreddin er-Râzi Tefsirinde der ki: ”Âlem -ki o Allah'tan başka her şeydir- ikiye ayrılır: Halk, yani yaratma âlemi ve emir âlemi." Halk âleminden amaç, cesetler ve cismâniler; emir âleminden amaçsa, ruhlar ve mücerredler âlemidir. Allahü teâlâ'nın: ”Bilesiniz ki, yaratmak da, emretmek de O'na mahsustur" kelâmı bu iki âleme işarettir. Halk âlemi, emir âlemine tâbidir; çünkü o, onun aslı ve başlangıcıdır. ”De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir." (İsrâ: 85)
Sonra Allahü teâlâ:
Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir! buyurdu. Yani: Ulûhiyetindeki vahdaniyetle yüce, rubûbiyetindeki teklikle büyüktür.
İbnû'ş-Şeyh der ki: ”Her şeyi icad eden, onda tasarruf eden, bir olan ilâh ne büyüktür!"
Bununla Allah, kendilerine bir takım rabler edinenlere cevap vermiş, hikmet ve hüccetle onları tevhide çağırmış, inkârlarını reddetmek için âyete ”inne" edalıyla başlamıştır. ”Şüphesiz ki" Rubûbiyete lâyık olan ”Rabbiniz" birdir. Ve O, her şeyi, İlim, Hikmet ve Kudretinin kemâline işaret eden sağlam, muhkem tertib üzerine yaratan Allah'tır. Görüldüğü üzere mülkünü inşa eden, onun yönetimini üzerine alan da O'dur. Tıpkı ülkesini yöneterek dizginleri elinde tutan kral gibi. Bir beyitte şöyle denilmiştir:
Yaratıklarıyle ilgili bütün emir Allah'a mahsustur. Emir, yaratıklarından hiç birine ait değildir.
A'raf 7:55
Rabbinize yalvara yakara ve gizlice duâ edin. ”Rab" Terbiye eden, terbiye edici anlamı taşır. Terbiye ise, bir şeyi azar azar kemâline ulaştırmaktır. Allahü teâlâ, nimetle zahirlerin terbiyecisidir ki, o zahirler nefislerdir. Rahmetle de bâtınların terbiyecisidir ki, onlar da kalblerdir. Şeriatin hükümleriyle âbidlerin nefislerinin; tarikatın âdâbıyla müştakların ve hakikat nurlarıyla muhibbînin esrarının terbiyecisidir. ”er-Rab" kelimesi Allah'ın ism-i Azam'ıdır. Onun içindir ki bütün isimlerdeki harflerin yeri değiştirilince mana bozulur. Ancak ”er-Rab" kelimesi hariçtir. Bunda harflerin yerlerini değiştirdiğimiz zaman ”el-Birr" iyilik yapan olur.
Ayetin mânası ise: ”İcabet etmeye daha yakın olması için, yalvarıp yakararak, boyun eğerek gizlice duâ edin. Çünkü gizleme, İhlasın ve riyadan korunmanın delilidir" demektir.
Rivayet edildiği üz re Sahabe, bir gazvede idiler. Bir vadi gördüler. Seslerini yükselterek tekbir ve tehlil getirmeye başladılar. Bunun üzerine Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ”Sakin olunuz. Çünkü siz, sağır ve ortada bulunmayan birine dua etmiyorsunuz. Siz, her şeyi işiten, İter şeyi gören ve her şeye en yakın olana duâ ediyorsunuz." Bu hadis, yüce Allah'ı gizli bir şekilde zikretmenin iyi ve güzel olduğuna işaret etmektedir.
Ömer (radıyallahü anh)'den: Der ki: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) duâ ederken ellerini kaldırdığında, onları yüzüne sürmedikçe geri çevirip indirmezdi." Bu, eline dolan bereketin yüzüne ulaşması içindir. İhtiyacını isteme hususunda duâ eden kimse için sünnet olan, ellerini semaya doğru kaldırması, sıkıntılı için elleri yüzüne mukabil gelecek şekilde kaldırması, bir kimseye beddua ediyorsa ellerini ters çevirip, elinin sırtını yukarıya doğru getirmesidir. Sünnet olan, duâ anında ellerini yenlerinden çıkarmasıdır. Müstehab olan da, duâ esnasında ellerini göğsü hizasında kaldırmaktır. İbn Abbas (radıyallahü anh) Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'in böyle yaptığını rivayet etmiştir.
Bilesiniz ki O, duada ve başka şeyde, emrolunan şeyi bırakıp
haddi aşanları sevmez. Bununla, duâ eden, peygamberlerin mertebesi ve gökyüzüne çıkma gibi lâyık olmadığı şeyi istememesi, gerekliliğine karşı uyarılmıştır. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Öyle bir kavim gelecek ki, duada aşırı gidecekler." (16) Kişinin ”Allahım! Senden cenneti ve ona yaklaştıracak söz ve amel istiyorum. Cehennemden ve ona yaklaştıracak söz ve amelden sana sığınıyorum" demesi yeterlidir.
Duâ edene yakışan, en önemli şeylerle duâ etmektir ki, bu da cennete girebilme ve cehennemden kurtulmadır.
A'raf 7:56
Yeryüzü peygamberlerin gönderilmesi ve hükümler konulması sebebiyle
ıslah edildikten sonra, küfür ve günahlarla
orada bozgunculuk yapmayın. Amellerinizin kusurundan ötürü
korkarak ve lütuf ve ihsan olarak kabul edeceğini
umarak O'na duâ edin. Muhakkak ki iyilik edenlere Allah'ın rahmeti çok yakındır. Bunun anlamı şudur: Muhakkak ki Allah'ın rahmeti, zikredip şükreden dille ve uyanık temiz kalble duâ edenlere çok yakındır.
Bunda ummayı tercih, rahmet tarafının ağırlıklı olması ve kabul olma vesilesine, yani ihsana uyarı vardır. Hadiste şöyle rivayet edilir: ”Kabul olacağına inanarak Allah'a duâ edin." (17) Yani Rabbine duâ eden kişi, Allah'ın kabul edeceğine kesin olarak inansın. Çünkü duayı reddetmek, ya onu kabul etmede acizlikten, yahut duâ edilenin cimriliğinden, veyahut duâ edilenin duâ edenin duasını bilmemesinden dolayıdır. Bu şeyler, Allah'tan uzaktır. Çünkü O, her şeyi bilir, ihsan sahibidir ve her şeye gücü yeter. Kabul etmesi için bir engel yoktur.
Sehl der ki: ”Kul, duâ vaktinde, kendisine helâl olan şey hakkında fakrını yani ihtiyacını Allah'a açıkça arz ederse, Allah meleklerine şöyle buyurur: 'Eğer o benim kelâmıma dayanabil şeydi, ona 'buyur!' diye cevap verirdim.'"
Rivayete göre Mûsa (aleyhisselâm) duâ eden, yalvarıp yakaran birini gördü ve dedi ki: ”İhtiyacı benim elimde olsaydı, mutlaka yerine getirirdim." Bunun üzerine Allahü teâlâ ona şöyle vahyetti: ”Ben ona karşı senden daha merhametliyim. Fakat onun bir koyunu var, bana duâ ederken kalbi koyunundadır. Ben, kalbi benden başkasında olan kulun duasını kabul etmem." Bu durum adama hatırlatılınca, kalbiyle Allah'a yöneldi ve ihtiyacı yerine getirildi. O halde, duanın kabulü için kalbin Allah'la beraber olması ve duasının kabul edileceği hususunda Allah'a karşı hüsn-ü zan içinde bulunması gerekir.
Allah, bir kulu, herhangi bir şeyi dile getirmeye başarılı kılmışsa, onu kabul edeceğini ve isteğini yerine getireceğini istediği için başarılı kılmıştır. Musibetin kalkması için duâ etmemek, yasaklanmıştır. Çünkü bu, Allah'a karşı direnme gibidir. Musibetlerden gelen zorluklara sabretme iddiası da iyi görülmemiştir. Nitekim şâir şöyle demiştir:
Düşmana karşı kahramanlık göstermek güzeldir.
Dostlar yanında ise tevazudan başka bir davranışta bulunmak çirkindir.
A'raf 7:57
Rüzgârları rahmetinin yani yağmurun
önünde müjdeci olarak gönderen O'dıır. Kur'an'da ”riyâh" (Rüzgârlar) olarak zikredilen bütün kelimeler ”rahmet"; ”Rıh" (rüzgâr) olarak zikredilen de ”azap" içindir. Buna delil, rüzgâr estiği zaman Rasûlüllah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) iki dizi üzerine çöküp şöyle demesidir: ”Allah’ım! Onu bize riyâh (rahmet) kıl, rîh (azap) kılma. Allah’ım! Bizi gazabınla katletme, azabınla da helak etme. Bundan önce bize afiyet ver
Hadiste şöyle rivayet edilmiştir: ”Rüzgâra sövmeyiniz. Hoşunuza gitmeyen şey gördüğünüz zaman şöyle deyin: Allah’ım! Senden bu rüzgârın hayrını, onda olan şeyin hayrını ve onunla emrolunduğum şeyin hayrını isterim. Bu rüzgârın şerrinden, onda olan şeyin şerrinden ve onunla emrolunduğum şeyin şerrinden de sana sığınırım." (19) Âyetteki ”rahmet", yağmurdur. Nitekim İbn Abbas: ”Allah, rüzgârları gönderir. Onlar da bulutları sıkar. Tıpkı kişinin devenin ve koyunun memesini sıkıp süt çıkardığı gibi" demiştir.
Sonunda onlar yani o rüzgârlar
ağır bulutları kolayca kaldırıp
yüklenince, diriltmek ve canlandırmak için, bitkisi olmayan
onu ölü bir memlekete sevkederiz. Orada yani o ülkede
su indirir ve onunla yani o su sebebiyle
türlü türlü meyveler çıkarırız. İşte ölüleri de böyle çıkaracağız. O ülkeyi, kendisinde bitki bitirme gücü icad ederek ve orada türlü türlü bitki ve meyveler meydana getirerek canlandırdığımız gibi, ölüleri de kabirlerinden çıkarır, bedenlerine ruhları iade etmek suretiyle, diriltiriz.
Herhalde bundan ibret alırsınız. Böylece buna gücü yetenin, her şeye gücünün yettiğini anlarsınız.
Âyette geçen ”beled-memleket" ifadesi, mamur olsun, veya olmasın, meskun olsun veya olmasın yer yüzündeki her yere denilir.
İbn Abbas ve Ebû Hûreyre derler ki: ”İnsanların hepsi birinci ne ika (surun üflenmesi) da öldükleri zaman, son nefhadan önce, kırk gün, erkeklerin menisi gibi gökten yağmur yağar. Bu yağmur sebebiyle kabirlerinden ot gibi biterler. Tıpkı analarının karnında bittikleri ve ekinin sudan bittiği gibi. Cesetleri tamamlanınca da onlara ruh üflenir, sonra üzerlerine uyku bırak iluda kabirlerinde uyurlar. Sura ikinci defa üflendiğinde -ki o dirilme üflemesidir- silkinip kalkarlar. Uyuyup da uykudan uyanan kimsenin hissettiği gibi, başlarında uykunun tadını hissederler. O anda derler ki: ”Bizi kabrimizden kim çıkarıp diriltti?" Bir münâdi onlara şöyle nida eder: ”Bu Rahman'ın vaadidir. Peygamberler gerçekten doğru söylemişler!" (Yâsîn: 52)
A'raf 7:58
Toprağı değerli, verimli
güzel ülkenin bitkisi, Rabbinin izniyle, dilemesi ve kolaylaştırmasıyla, çok yararlı olarak
çıkar; sanki ateşle yakılmış gibi siyah taşlı ve hiç bir şey bitirmeyen
kötü toprağı
olandan yani kötü ülkeden
ise hiçbir zaman
faydasız bitkiden başka bir şey çıkmaz. İşte Biz, Allah'ın nimetlerine
şükreden, onlar hakkında tefekkürde bulunan ve onlardan ibret alan
bir kavim için âyetleri böyle eşsiz bir açıklamayla tekrar tekrar
açıklıyoruz. Burada şükredenlerin özellikle anılması, Allah'ın âyetlerinden ancak onların yararlanabilme yeteneğine sahip olmalarıdır.
Âyet, Peygamberlerin şeriatlerle gönderildiğini anlatmaktadır. O şeriatler, kalplerin hayat suyu olup nurundan istifade edenler ve eserlerinin ganimetlerinden mahrum olanlar diye kısımlara ayrılan mükelleflere doğru akıp gider.
Abdullah ibn Mehran der ki: Harun Reşid haccedip Kûfe'ye geldi. Orada günlerce ikamet etti, sonra yolculuğa çıkmayı emretti. Onunla çıkan kimselerle Behlûl de çıktı. Sonra çöpler içinde oturdu. Çocuklar kendisine ezâ veriyor ve ona takılıyorlardı. Karşıdan Harun'un kervanı gelince ona takılmaktan vazgeçtiler. Harun gelince, Behlûl yüksek sesle şöyle seslendi:
"Ey mü'minlerin emiri! Eymen ibn Nail, Kudâme ibn Abdullah'tan bize şöyle nakletti: 'Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i deve üzerinde geçerken gördüm, altında da eski bir palan vardı.' Ne bir itiş kakış, ne de buna benzer şeyler vardı. Ey Mü’minlerin emiri! Bu yoluculuğunda tevazu göstermen, senin için büyüklük taslamandan hayırlıdır." Bunun üzerine Harun Reşid öyle ağladı ki, gözyaşları yerleri ıslattı. Sonra dedi ki: ”Ey Behlûl! Allah sana merhamet buyursun, nasihatini artır." Bunun üzerine Behlûl şu şiiri okudu:
Farzet ki, yeryüzünün tamamına sahip oldun
Kullar da senin (emrinde)dir, o halde olan nedir?
Yarın varacağın yer kabir boşluğu değil midir?
Biri arkasından öbürü (üzerine) toprak atmıyacak mıdır?
Harun ağladı ve: ”Güzel söyledin ey Behlûl!" dedi, sonra kendisine bir hediye verilmesini emretti. Bunun üzerine Behlûl hediyeyi getirene: ”Hediyeyi kimden aldıysan ona götür, benim hediyeye ihtiyacım yoktur" deyince, Harun: ”Ey Behlûl! Borcun varsa ödeyelim" dedi. Behlûl: ”Ey mü'minlerin emiri! Borç, borçla ödenmez. Hakkı sahibine iade et, kendi borcunu öde" dedi. Harun: ”Ey Behlûl! O halde sana yetecek kadar bir şey verelim" teklifinde bulundu. Behlûl başını semâya kaldırdı ve sonra şöyle dedi: ”Ey müminlerin emiri! Ben ve sen Allah'ın yaratıklarıyız. Seni hatırlayıp beni unutması imkânsız." Harun, cübbesini sarkıtarak geçti gitti.
Bu hikâyeyi anlatmamın sebebi, Harun'un gerçeğe kulak vermesi ve onu kabul etmesidir. İşte bu, onun temiz bir mekân gibi, kalbinin de güzel ve temiz bir hayatla canlı olmasındandır. Onun için ondan sadece güzel ahlâk südûr etmiştir.
A'raf 7:59
Yemin olsun ki Nuh'u elçi olarak kavmine gönderdik de... Nuh (aleyhisselâm), Hazret-i İdris'ten sonra ilk peygamberdir. Bir marangoz iken Allah onu kırk yaşında kavmine peygamber olarak gönderdi. Allah ona bin iki yüz kırk sene ömür verdi. Nuh
dedi ki: 'Ey kavmim! Yalnızca
Allah'a kulluk edin; çünkü ortak koşarak kulluk etmenin, kesinlikle kullukla ilgisi yoktur.
Sizin ondan başka ibâdete lâyık
ilâhınız yoktur. Doğrusu ben, O'na kulluk etmezseniz -ki bu O'na kulluk etme sebebini açıklamadır-
üstünüze gelecek büyük bir günün yani kıyamet veya tufan gününün
azabından korkuyorum.'
A'raf 7:60
Celâl ve heybetleriyle yüksek makamları, güzellik ve şirinlikleriyle gözleri dolduran
kavminden ileri gelenler dediler ki: Ey Nûh! Bize muhalefet ettiğin için
biz seni apaçık bir sapıklık içinde yani gerçek ve doğru yoldan uzaklaşmış olarak
görüyoruz.'
A'raf 7:61
Kalblerini gerçeğe doğru meylettirmek için, kavmi kendine izafe ederek onlara seslendi ve
dedi ki: 'Ey kavmim! Bende herhangi bir sapıklık yoktur; Nefyetme konusunda öyle mübalâğa göstermiş ki, bir tek sapıklığın bulaşmasını bile kendinden uzak görmüştür. Yani, değil bende apaçık büyük bir sapıklık, sapıklığın izi ve parçası bile yoktur. Nitekim onlar isbatta mübalâğa göstermiş, onu apaçık bir sapıklıkta karar kılmış olarak görmüşlerdi.
Fakat ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim. Sanki o şöyle demiştir: Fakat son derece mükemmel bir hidâyet üzereyim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.
A'raf 7:62
Size Rabbimin vahyettiklerini bildiriyorum. Burada vahyedilen şeylerin çoğul olarak ”vahy ettikleri" şeklinde geçmesi, bu kelimenin içerisine akâid, mev'izeler ve ahkam gibi konular girdiği içindir.
Size öğüt veriyorum. Fayda ve iyiliğiniz için size nasihatta bulunuyorum.
Ve ben sîzin bilmediğiniz şeyleri Allah tarafından yani O'nun üstün kudreti ve düşmanlarını şiddetli bir şekilde kıskıvrak yakalamasından
biliyorum.'
Denilir ki: ”Kendilerinden önce, başlarına azap gelen bir kavim işitmedikleri için, Nûh (aleyhisselâm)'un kendilerine vahiyle bildirdiğini bilmiyerek gafil ve emin olarak yaşıyorlardı."
A'raf 7:63
Korunup da rahmete nail olmanız ümidiyle, içinizden sizi uyaracak yani sizin cinsinizden, sizin dilinizi konuşan
bir adam vasıtasıyla Rabbînizden, her şeyinizin sahibinden ve sizi terbiye edenden
size bir zikir vahiy veya öğüt
gelmesine şaştınız mı? Bunun olmasını aklen uzak mı gördünüz? Onlar insandan peygamber gönderilmesine hayret ediyorlar ve Allah ile beşer arasında bir münasebet yoktur, diyorlardı.
Âyette ” rahmete nail olmanız ümidiyle ” ifadesindeki ”lealle" kelimesi, ummayı ifade eder. Takvanın mutlaka rahmeti gerektirmediğine, aksine onun Allah'ın lûtfüyla ilgili olduğuna ve müttakî kimsenin, takvasına güvenmemesi ve Allah'ın azabından da emin olmaması gerektiğine dikkati çekmektir.
A'raf 7:64
Onu yalanladılar ve bu uzun süre içinde yalanlamalarına devam ettiler. Boğulmayı doğuran şey de, yalnızca yalanlama değil, inatla bu yalanlamayı sürdürmedir.
Rivayete göre Nûh (aleyhisselâm) kavminin helak olması için duâ etti, yüce Allah da ona gemi yapmasını emretti. Yapım tamamlanınca inananlarla beraber gemiye girdi. Arkasından Allah tufanı gönderdi. Kâfirleri suda boğup Nuh'la birlikte inananları kurtardı. İşte Allah'ın bu konudaki sözü:
Biz de onu ve onunla beraber gemide bulunanları -ki kırk erkek ve kırk kadından oluşan Mü’minlerdi-
kurtardık, âyetlerimizi yalanlayanları yani onları yalanlamakta ısrar edenleri
suda boğduk. Âyetleri yalanlayanlardan amaç, yalnız kabule engel olan kavmin ileri gelenleri değil, aksine onlardan ve onların peşinden giden ve yalanlama üzerinde ısrar edenlerden her biridir.
Çünkü onlar kör bir milletti. Kalp gözü kör olan kimseye ”recülün amin fi'l-basîre"; gözü kör olana da: ”Recülün a'mâ fi'l-basar" denir. Onlar tevhid, nübüvvet ve âhiret konusunda kalp gözleri kör olanlardır. Dolayısıyla onlar görmezler. Bu körlük, gözdeki körlüğün aksine, Allah'ın apaçık delillerini ve âyetlerini görmeye engeldir. Çünkü gözü açık olan kimse, kalb gözü kapalı olanın aksine görmeye gücü yeter. Öbürünün musibeti daha büyüktür.
Anlatıldığına göre Şeyh Beka, bir gün melik nehri kenarında oturuyordu, içinde askerlerin bulunduğu bir gemi geçti. Beraberlerinde içki ve meyveler, açık saçık kadınlar, oğlan çocukları ve şarkıcılar vardı. Son derece eğlence ve taşkınlık içindeydiler. Şeyh Beka kaptana: ”Allah'tan kork ve Allah'a yönel" dedi. Sözüne kulak asan olmadı. Bunun üzerine Şeyh Beka: ”Ey emir altında olan nehir! Fâcirleri cezalandır" deyince, su üzerlerine doğru yükseldi, gemiye kadar çıktı, boğulmayla karşı karşıya kaldılar. Şeyhe seslenerek tevbelerini ilan ettiler. Su da eski haline döndü. Tevbelerinde sadık kalıp ondan sonra şeyhi sık sık ziyaret etmeye başladılar.
Akıllı kişi, kendinden büyüğün de küçüğün de öğüdünü kabul eder; çünkü öğüt vermek kolay, kabul etmek zordur.
A'raf 7:65
Ad kavmine de dinde değil, nesebde onlardan biri olan
kardeşleri Hûd'u gönderdik. Milletlere Peygamberin özellikle kendi kabilelerinden gelmesi, onun sözünü daha iyi anlayacakları, durumunu daha iyi bilecekleri ve ona uymaya daha yakın olacakları içindir.
(O kavmine) dedi ki: 'Ey kavmim! Yalnız
Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilâhınız yani Rabbin iz
yoktur. Hâlâ düşünmeyecek, O'nun azabından
hâlâ sakınmıyacak mısınız?'
A'raf 7:66
Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: Burada, kavmin ileri gelenleri küfürle nitelendirilmiştir. Çünkü Nuh (aleyhisselâm)'un kavmi gibi bunların hepsi küfür üzere değildi. Onlardan bir kısmı Hûd (aleyhisselâm)'a iman etmişti.
'Biz seni atalarının dinini bıraktığın için
bir beyinsizlik içinde görüyoruz, ve gerçekten seni, peygamberlik iddianda
yalancılardan sanıyoruz.' Burada Hazret-i Nuh kavminin kalbleri gibi, Hazret-i Hûd kavminin kainlerinin de paslı ve pis olduğuna işaret edilmektedir.
A'raf 7:67
Hûd (aleyhisselâm), onlardan kötü söz işitmesine rağmen, güzel mücadele yolunda giderek -ki her öğütçünün böyle yapması gerekir-
'Ey kavmim!' dedi, 'bende beyinsizlikten hiçbir şey olmadığı gibi, onun izi bile
yoktur, fakat ben âlemlerin Rabbinin gönderdiği bir peygamberim. Yani ben, son derece rüşd ve doğruluk içindeyim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilen bir peygamberim. Rüşd, din ve dünyanın faydalı şeylerini bilip anlamaktır. Bu da tanı bir akılla olur.
A'raf 7:68
Size Rabbimin gönderdiği vahiyleri tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm. O, insanlar arasında öğüt vermekle bilinen ve güvenilirliğiyle tanınan bir kimseydi.
A'raf 7:69
Sizi uyarmak ve içinde bulunduğunuz küfür ve günahın sonucundan sakındırmak
için içinizden yani sizinle aynı dili konuşan kendi cinsinizden
bir adam vasıtasıyla işlerinizin sahibi ve mürebbiniz olan
Rabbinizden size bir zikir (vahiy) gelmesine onu akıldan uzak görerek
şaştınız mı? Düşünün ki O sizi, Nuh kavminden sonra onların yerine getirdi. Yani yerleşim yerlerinde veya yeryüzünde egemen kıldı. Çünkü Şeddad ibn Âd, Reml-i Âlec'den Umandaki Sahr'a kadar olan yeryüzü mamuresine sahip olmuştur. Burada âdeta şöyle denilmiştir: Buna şaşmayın; işlerinizin âkibetini ve Allahü teâlâ'nın sizi hâkimler kıldığı vakti düşünün.
Ve benzeri görülmemiş
yaratılışta ve şekillendirmede
sizi onlardan üstün kıldı. Boy, güç ve yapı olarak kendi zamanlarında onların benzeri yoktu. Onlardan uzun boylusu yüz arşın; kısa boylusu ise altmış arşındı. Vehb der ki: ”Onlardan birisinin başı büyük bir kubbe gibi; gözü, içinde kuşun yavru yapabileceği kadardı. Burun delikleri de öyleydi."
O halde Allah'ın nimetlerini hatırlayın ki, onları hatırlamak sizi, sıkıntılardan kurtuluşa ve istenilene kavuşmaya ileten şükre götürsün ve böylece
kurtuluşa eresiniz.'
A'raf 7:70
O yüce öğütlere cevap olarak
dediler ki: Ey Hûd!
'Sen bize özellikle
tek Allah'a kulluk etmemiz ve atalarımızın tapmakta olduklarını yani atalarımızın taptıkları ilâhları
bırakmamız için mi geldin? Bizden tek olan Allah'a kulluk etmemizi istiyor, bizi bununla yükümlü kılmayı mı kasdediyorsun?
Eğer azabın gelmesi konusundaki verdiğin haberde
doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğin o
azabı bize getir.'
A'raf 7:71
Hûd (aleyhisselâm)
dedi ki: 'Artık size Rabbinizden bir azap ve hışım inmiştir. Yani inmesi gerekmiştir. Çünkü onun inmesi yüce Allah'ın ilmi içindedir.
Haklarında yani onlara tapma konusunda
Allah'ın hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı kuru isimler hususunda
-ki, onlar putlarını ilâh diye isimlendiriyorlar ve onların tapmaya lâyık olduklarını zannediyorlardı. İşin gerçeği, onların ulûhiyetten ve tapmaya liyakattan uzak olmalarıdır -
benimle tartışıyor musunuz? Bunun mânâsı: Lâyık olmadıkları isimlerle isimlendirilen şeyler hakkında benimle tartışıyor musunuz? Kötüleme, mânâdan soyulmuş sadece isimlendirmeye yöneliktir. Böylece ismin, bizzat mü sem mâ (isimlendirilen) olması gerekmez. İstediğiniz şeyi
bekleyin öyleyse, şüphesiz ben de sizinle beraber size inecek azabı
bekleyenlerdenim. '
A'raf 7:72
Sonunda azab indi
onu yani Hûd'u
ve onunla beraber olanları ona inananları tarafımızdan gönderilen engin
rahmetimizle kurtardık ve âyetlerimizi yalanlayıp da iman etmeyenlerin yani küfür ve yalan üzerinde ısrar edip bundan kesinlikle geri dönmeyenlerin
kökünü kestik. Yani, kök ve damarlarını kesmek suretiyle onların hepsini helak ettik. Çünkü bir şeyin kökü, onun sonudur. Kavmin sonunu kesmek de, başından sonuna kadar helak edilmeleridir. Burada, kurtuluş kaynağının Allah'a iman ve O'nun âyetlerini tasdik olduğuna işaret vardır. Nitekim helakin sebebinin küfür ve yalanlama olması gibi.
A'raf 7:73
Semûd kavmine de neseb yönünden
kardeşleri Salih'i yani Salih ibn Ubeyd ibn Asif'i peygamber olarak
gönderdik. Semûd, bir Arap kabilesi olup, en büyük babaları Semûd ibn Ad ibn Erem ibn Sânı ibn Nuh'un ismini koymuşlardır. Yurtları, Hicaz'la Şam arasında ”Hicr" denilen yer olup. Vâdi'l-Kurâ'ya kadar uzanıyordu.
Dedi ki: 'Ey kavmim! Yalnız
Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur. Burada; her ne kadar peygamberler arasında şeriatlar yönünden farklılık varsa da, Allahü teâlâ 'nın, Tevhid hususunda onları birleştirdiğine işaret vardır. Çünkü davette onlardan herbiri bir diğerinin yolunda gitmiştir. Hazret-i Nuh, Hûd ve Sâlih: ”Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur" demişlerdir.
Rivayete göre Ad kavmi helak olunca, Semûd kavmi onların yurtlarını bayındır hale getirmişler, yeryüzünde onlara halef olmuşlar, bolluk ve genişlik içinde çoğalmışlar, sonunda Allah'ın emrinin dışına çıkıp yeryüzünde bozgunculuk yapmışlar, putlara tapınışlardır. Bunun üzerine Allah, Hazret-i Salih'i göndermiştir. Onlar Arap kavminden, Salih de neseb yönünden orta hallilerinden idi. Onları Allah'a çağırdı. Ancak kendisine zayıflardan çok az bir kimse tabi oldu. Onları sakındırdı, ihtar etti. Onlar da sözünün doğruluğunu isbat için ondan bir delil istediler. ”Nasıl bir delil istiyorsunuz?" dedi. Onlar da dağın bir kenarında duran bir taşı göstererek dediler ki: ”Bu taştan bize on aylık gebe deve çıkar. Bunu yaparsan seni tasdik eder ve sana icabet ederiz." Salih onlardan sağlam söz aldı. ”Bunu yaparsam, gerçekten bana iman edecek ve beni tasdik edecek misiniz?" deyince, ”evet" cevabını verdiler. O da iki rekât namaz kıldı ve Rabbine duâ etti. Bunun üzerine taş yarıldı, içinden onların gözü önünde on aylık bir deve çıktı. Sonra kendi büyüklüğünde bir yavru doğurdu. Kavminden bir grup ona iman etti, gerisi imarı etmekten çekindi.
Deve, yavrusuyla birlikte, Semûd yurdunda otlayıp su içerek hayat sürdürüyordu. Bu mucizenin ortaya çıkmasından sonra Salih onlara:
Size Rabbinizden açık bir delil yani benim peygamberliğime şahitlik yapan apaçık bir mucize
gelmiştir. Burada ”Rabbinizden" kelimesi ”gelmiştir" kelimesine bağlı olup, tevhide davetinin peşinde onlara ilk hitab ettiğinde Sâlih (aleyhisselâm)'dan, ondan sadır olan bir söz değildir. Aksine o sözü onlara öğüt verdikten ve Allah'ın nimetlerini hatırlattıktan sonra söylemiştir. Buna rağmen onlar onun sözünü kabul etmemiş ve onu yalanlamışlardır.
Bu, Allah'ın size delil olarak gönderdiği devesidir. Bu cümle bir sorunun cevabıdır. Sanki kendisine ”Bu delil nedir?" diye sorulmuş, o da cevaben: ”Bu Allah'ın devesidir. Benim peygamberliğimin doğruluğuna işaret eden bir delildir" demiştir. Devenin Allah'ın yüce ismine izafe edilmesi, onu tazim içindir. ”Beytullah = Allah'ın evi" denildiği gibi.
Allah'ın mucizelerinden bir mucize olarak
onu kendi haline
bırakın, Allah'ın arzında yesin, onun otlamasına engel olmayın. Yemesine olduğu gibi içmesine de karışmayın.
Sakın ona herhangi bir kötülükle dokunmayın. Yani, Allah'ın mucize delililerine hürmet ifadesi olarak, kötülüğü çağrıştıran öldürme, dövme veya hoş olmayan bir şeyle ona dokunmayın ve sataşmayın.
Sonra sizi acıklı bir azap yakalar.
A'raf 7:74
Düşünün ki, (Allah) Ad'd an sonra, sizi hükümdarlar kıldı.
Yani Allahü teâlânın sizi Hicr topraklarında hükümdarlar kıldığını, ya da Âd kavminin helakinden sonra sizi onların yerine getirdiğini hatırlayın.
Ve yeryüzünde sizi yerleştirdi: Yani: Hicaz'la Şam arasındaki Hicr topraklarında size, yerleşecek yer bahşetti:
Onun düzlüklerinde yüksek
saraylar yapıyorsunuz, dağlarında yani kayaları arasında
evler yontuyorsunuz. Rivayete göre Hıcr halkı, yazın ovalarda, kışın da dağlarda yerleşerek hayatlarını sürdürürlerdi. Yine söylendiğine göre onlar, uzun ömürlü oldukları için, dağlarda kendilerine evler yontmaya ihtiyaçları vardı; çünkü tavanlar ve binalar onların ömürleri bitmeden eskirdi.
Artık Allah'ın size verdiği
nimetlerini hatırlayın yani onları koruyun
da yeryüzünde fesatçılar olarak karışıklık çıkarmayın.' Çünkü Allah'ın nimetlerinin hakkı, onlara şükredilmesi ve onlardan gaflet edilmemesidir.
A'raf 7:75
Kavminin ileri gelenlerinden ona iman etmeyip
büyüklük taslayanlar, içlerinden zayıf görülen yani zayıf ve zelil olarak gördükleri
inananlara alay yoluyla
dediler ki: 'Siz Salih'in gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?1 Onlar da: 'Şüphesiz ki biz O'nunla gönderilene, tevhid ve ibâdet esaslarına
inananlarız, dediler.
Bu harikulade büyük mucizeyle geldiği için onun peygamber olarak gönderilmesinin, aklı başında olan hiçbir kimsenin şüpheye düşmesine gerek kalmayacak bir biçimde açık olduğuna dikkat çekmek için, inananlar, cevap olarak ”evet" demeyip böyle karşılık vermişlerdir. Bu cevap, Üslûb-u Hakım türünden olup muhatabı beklemediği şeyle karşılamaktır.
A'raf 7:76
Kibirlendiler dediler ki: 'Biz de sizin inandığınızı inkâr edenleriz.' Böylece onlar, kendileri için asıl uygun olan ”biz de onunla gönderileni inkâr edenleriz" cevabını vermek yerine, sanki: ”Onun gönderilmesi bizim için bilinen ve bizce kabul edilen bir şey değildir," anlamına gelen bir cevap verdiler. Bununla, meselenin yalnızca Salih aleyhisselâmın boş bir iddiasından ibaret olduğunu ve ona iman edenlerin da bu boş inanca saplandıklarını iddia etmiş ve: ”Biz ise sizin imân ettiğiniz şeyi inkâr edenleriz" demişlerdir.
Şüphesiz burada Allahü teâlâ, kâfirleri iki yönüyle kötü lemistir:
Birincisi, onların büyüklük taslamalarıdır. O da, kendilerini olduğundan yüksek görme ve hakkı inkârdır.
İkincisi ise, asıl değer vermeleri gereken kimseleri zayıf görmeleridir. Ayrıca Mü’minler, hakta sebat ettikleri ve kâfirlere karşı mukavemet etmekten âciz kalmalarına rağmen hakkı ortaya çıkardıkları için övülmüşlerdir.
A'raf 7:77
Derken o dişi deveyi ayaklarını keserek öldürdüler. Yani onu boğazladılar. Burada öldürme fiili hepsine isnad edilmiştir. Çünkü bu, hepsinin rızasıyla olmuştur. Bu sebeple sanki o, hepsinin yaptığı iştir.
Rivayete göre deve, suya varır, başını kuyuya soktuğu zaman, içindeki suyun hepsini içmeden başını kaldırmaz, bir damla bile bırakmazdı. Sonra da ayaklarını açar ve bütün kapları doluncaya kadar istedikleri miktarda sağarlar; içerler ve biriktirirlerdi. Sonra su içmek için gittiği vadinin en yukarısından döner; çünkü o, darlığından dolayı suya gittiği yerden dönemezdi.
Ve Rablerinin emrinden dışarı çıkarak, yani Sâlih (aleyhisselâm)'in ”sakın ona herhangi bir kötülükle dokunmayın" emrine uymaktan veya Allah'ın emrine uymaktan büyüklenerek Sâlih aleyhisselâm'ı taciz etme ve susturma yoluyla ona hitabederek
'Ey Sâlih! Eğer sen gerçekten peygamberlerdensen -ki onlardan olman tehdit ettiğin şeyin doğruluğunu gerektirir- devenin öldürülmesi üzerine
bizi tehdit ettiğin azabı getir,' dediler.
A'raf 7:78
Bunun üzerine onları şiddetli
sarsıntı yani deprem
yakaladı da yurtlarında ve topraklarında
diz üstü çöke kaldılar. Yani hareketsiz ölüler haline geldiler.
Rivayete göre, deveyi öldürdüklerinde yavrusu dağa kaçtı. Sâlih (aleyhisselâm) onlara dedi ki: ”Allah'ın azabım ve cezasını bekleyin."“Bunun alâmeti nedir?" dediklerinde: ”Perşembe günü sabahı yüzleriniz sararmış; cuma günü kızarmış; sonra cumartesi kararmış olarak sabahlayacaksınız. Sonra da pazar gününün erken saatlerinde size azap gelecektir." Durum, peygamberlerinin açıkladığı gibi olmuştur. Derken onlara semâdan, içinde her yıldırımın ve sese sahip olan her şeyin sesinin bulunduğu bir çığlık, yerden de bir sarsıntı geldi ve göğüslerindeki kalbleri parçalandı; onlardan büyük-küçük hiçbir şey kalmayarak helak oldu.
A'raf 7:79
Helaki gördükten sonra, onlara acıyarak, iman etme fırsatını kaçırdıkları için üzüntülü bir şekilde
Sâlih de onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi: 'Ey kavmim! Yemin olsun ki, ben size Rabbimin elçiliğini tebliğ ettim ve size davet zamanında iyiliğe teşvik etme ve kötülükten korkutma hususunda
öğüt verdim. Sizin için elimden gelen bütün çabayı gösterdim,
Fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz.' Yani, sizin işiniz bazı öğütçülerle alay etmektir; çünkü öğütçünün sözü ağır, gerçek ise acıdır. Başka bir husus da; pis ruhun toprağının pisliğinden, öğüt çekirdeğini kabul etmemesi ve o çekirdeğin orada bitmemesidir.
Câbir ibn Abdullah'tan yapılan bir rivayete göre: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebük savaşında Hıcr'e uğradığında, ashabına şöyle buyurdu: ”Sizden hiçbiriniz bu köye girmesin, suyundan içmesin, o azap görenlerin diyarına ancak ağlayarak girin. Yoksa onlara dokunan azap size de isabet eder."
A'raf 7:80
Lût'u da peygamber olarak
(gönderdik.) O, Lût ibn Hârân ibn Ebî İbrahim (İbrahim'in kardeşinin oğlu Hârân'ın oğlu Lût)dir. Irak Bâbil'i denen yerdendir. Amcası İbrahim'le birlikte Şam'a göç etmiş, Ürdün'e yerleşmiştir. Allah da onu Sodom ahâlisine peygamber olarak göndermiştir.
Kavmine dedi ki: 'Sizden önce âlemlerden hiç birinin yapmadığı fuhuşu mu yapıyorsunuz? Bu ifade onların yaptığı son derece çirkin bir iş olan livata, yani erkeklerin erkeklerle kurduğu çirkin ilişki dolayısıyla bir kınama, azarlama ve ayıplamadır. Lût (aleyhisselâm) onları, hem böyle bir iğrenç fiili işledikleri ve hem de bunu ilk olarak icat ettikleri için kınamaktadır ki, bu ikincisi daha kötüdür.
A'raf 7:81
Siz Allah'ın sizin için mubah kıldığı
kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere gidiyorsunuz. Buradaki ”erkeklere gidiyorsunuz" ifadesi aşırı şekilde kınamak suretiyle, o fuhşun açıklanmasıdır. ”Şehvet" ten söz edilmesiyse, onların hayvanlara yaraşan bir davranış içinde bulunduklarının gösterilmesi içindir. Ayrıca burada, dikkat çekilen konulardan biri de aklı başında bir insanın cinsel ilişkide bulunmasının sebebi çocuk edinmek ve türün devam etmesini istemek için olmalı, cinsel arzuyu tatmin etmek için olmamalıdır.
Doğrusu siz, haddi aşan bir kavimsiniz.' Siz her şeyde aşırı gitmeyi âdet haline getirmiş ve konulan meşru sınırları aşmayı alışkanlık edinmiş bir topluluksunuz. Bundan dolayıdır ki, şehvetlerini giderme konusunda aşırı gitmiş, o hususta meşru ölçüler içinde belirlenmiş olan sınırı aşmışlardır.
A'raf 7:82
Kavminin cevabı: 'Onları yani Lût'u ve ona inanan taraftarlarını,
memleketinizden çıkarın. Buradaki memleketten amaç, onların yaşadıkları ”Sodom"dur.
Çünkü onlar fazla temizlenen insanlarmışî' demelerinden başka bir şey olmadı. Onların bu sözleriyle kasdettikleri şey, Lût (aleyhisselâm) ve ona tabi olanların, fuhşiyattan temiz olmalarıdır. Haliyle bunu, onlarla alay etmek ve dalga geçmek için söylemişlerdir.
A'raf 7:83
Biz de onu yani Lût'u
ve karısından başka iki kızı ve ona iman eden diğer kimselerden oluşan
aile efradını -ki ”ehl" kendisine nisbet edilen özel cemaatidir-
kurtardık, çünkü karısı geride kalanlardan yani, kâfirlerden
idi. Dolayısıyla memleketlerinde kalıp orada helak olanlardan oldu. Burada Lût (aleyhisselâm)ın karısı, kendisine inanmadığı için, aile efradından istisna edilmiştir.
A'raf 7:84
Ve üzerlerine (taş) yağmuru yağdırdık. Bu öyle bir yağmur türü idi ki, taştan ibaretti. Dolayısıyla üzerlerine yağmur yağdırır gibi, taş yağdırdık demektir.
Bak ki günahkârların sonu nasıl oldu! Yalanlayıcı kâfirlerin durumlarının sonunu düşün; onlara nasıl muamele yaptığımıza bir bak! ”Bak ki" ifadesi, durumlarından şaşırmaları ve yaptıklarından sakınmaları için, düşünce ve nazar sahibi olan herkese hitaptır.
Âyet, livâtanın en çirkin ve en kötü bir fuhuş olduğuna işaret etmektedir. Çünkü Allahü teâlâ; zina, hırsızlık, haksız yere adam öldürme, hatta şirk gibi büyük günah işleyenler üzerine taş yağdırmamıştır.
İbni Sîrîn der ki: ”Domuz ve eşekten başka bu işi yapan hiçbir hayvan yoktur."
Livata büyük bir günahtır. Ondan; aynı zamanda onun başlangıcı olan dokunma ve öpme gibi şeylerden sakınmak gerekir. Erkeğe arkadan yaklaşmaya büyük livata; kadına arkadan yaklaşmaya da küçük livata denir. Hadiste: ”Kadına arkadan yaklaşan mel'undur" buyrulmuştur.
A'raf 7:85
İbrahim (aleyhisselâm)'in oğlu Medyen kabilesine mensup
Medyen'e de içlerinden biri, yani nesebde
kardeşleri olan
Şuayb'i Şuayb ibn Mîkîl ibn Yeşciir ibn Medyen'i Peygamber olarak
gönderdik. Şuayb (aleyhisselâm)'a, kavmine güzel bir şekilde hitabettiği için ”Peygamberlerin hatibi" denilirdi. Kavmi ise kâfirlikleri yanında ölçü ve tartıda haksızlık yaparlardı.
Dedi ki: 'Ey kavmim! Bir olan
Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur. Size her şeyinizin sahibi
Rabbinizden büyük ve
açık bir delil, yani mucize
gelmiştir. Kuranda peygamberimizin birçok mucizeleri zikredilmediği gibi, Şuayb (aleyhisselâm)'ın mucizesi de zikredilmemişim
Artık ölçüyü, tartıyı tam yapın. Ölçü ve tartıyla insanların haklarını eksiksiz olarak yerine getirin,
insanların satın aldıkları
eşyalarını eksik vermeyin. Çünkü Medyenliler, büyük veya küçük, az ya da çok demeden, ölçüyü eksik yapıyorlardı. Şüphesiz ölçü ve tartıda insanların eşyalarını eksiltmek nefsin alçaklığı, başkasını düşünmeme, hırsın galebesi, istek ve zulmün peşinden gidilmesindendir. Bu kötü sıfatlar, nefislerin huylarındandır.
Şer'î emirler bu sıfatları değiştirme ve nefsi temizlemek için gelmiştir. Çünkü Allahü teâlâ, yüce şeyleri sever, adî şeylere de buğzeder. Hadiste: ”Bir davar sürüsüne gönderilen iki aç kurdun o sürüye verdiği zarar, kişinin mal ve şöhrete olan hırsından daha fazla değildir." buyurulmuştur.
Islah edildikten yani, durumunu ve halkını, şeriatleri yürürlüğe koymak suretiyle peygamberlerin ve onlara uyanların düzeltmesinden
sonra kâfirlik ve sapıklıkla
yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Eğer inananlar yani beni bu sözümde tasdik edenler
iseniz, bunlar yani emir ve yasaklara riâyet
sizin için daha hayırlıdır.
A'raf 7:86
Tehdit ederek, inananları Allah yolundan, yani O'nun şeriatından ve kulları için seçtiği dininden
alıkoyarak ve o yolun kalblerine şüpheler koyup
eğriliğini arayarak veya o yolu eğrilikle niteleyip öyle olmasını istiyerek
öyle her yolun başında oturmayın. Öyle din yollarından her birinin başına tehdit ederek, şeytan gibi korkutarak oturmayın. Çünkü o şeytan şöyle demişti: ”And içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yoluna oturacağım." (A'raf: 16) Onlar din için çalışan birini gördüklerinde ona engel oluyorlardı.
Denilir ki: Gözetleme yerine oturup Hazret-i Şuayb'ın yanına gitmek isteyenlere: ”O bir yalancıdır, sakın seni dininden döndürmesin" diyorlar ve ona inananları tehdit ediyorlardı.
Düşünün ki siz az idiniz de O sizi nesilde ve malda bereket vermek suretiyle
çoğalttı; zayıfken güçlü, fakirken de zengin oldunuz.
Bakın ki Nuh, ondan sonra gelen Âd, Semûd ve benzeri kavimler gibi geçmiş ümmetlerden
bozguncuların sonu nasıl olmuştur! Onlardan ibret alın, yollarından gitmekten sakının.
A'raf 7:87
Eğer içinizden bir grup şeriat ve hükümler konusunda
benimle gönderilene inanır, bir grup da ona
inanmazsa, Allah aramızda yani, iki grup arasında, hak üzere olanların bâtıl üzere olanlara galip geleceği konusunda
hükmedinceye kadar sabredin, bekleyin. Çünkü o hüküm, mü'minler için bir vaad, kâfirler için de tehdittir.
O hâkimlerin en hayırlısıdır'; çünkü O'nun hükmünü hiç kimse değiştiremez ve onu saptıramaz. O, hükmedenlerin en âdilidir.
A'raf 7:88
Hazret-i Şuayb (aleyhisselâm)'ın bu öğütlerini dinledikten sonra
kavminden ileri gelen kibirliler dediler ki: 'Ey Şuayb! Kesinlikle seni ve seninle beraber inananları, size olan kinimizden ötürü ve sizin fitnenizi uzaklaştırmak için
memleketimizden çıkaracağız. Burada kibirlilerin işinin ve zorbaların âdetinin üste çıkma olduğuna işaret edilmektedir. Bunun da sebebi nimetlerden dolayı şımarmaları ve zenginlikten ötürü de taşkınlık yapmalarıdır.
Yahut dinimize döneceksiniz. Buradaki ”dönmek" fiili ilk bulundukları duruma yeniden dönmek anlamına gelir. Bilindiği gibi Şuayb (aleyhisselâm) onların dinleri üzerine değildir. Ancak ”dönmek" ona ve onunla birlikte inananlara isnad edilmiştir. Bu da tağlib yoluyla olmuştur. Böylece ”dönmek" ancak onlar hakkında düşünülebilir. Böylece âyetin anlamı şöyle olur. ”Allah'a yemin olsun ki, kesinlikle iki durumdan biri olacaktır." Sanki diyorlar ki: Dinimize girmedikçe sizi aramızda bırakmayız.
(Şuayb), onların bâtıl sözlerine cevap olarak ve fâcir yeminlerinde onları yalanlayarak
dedi ki: 'İstemesek de mi? Yani biz dönmeyi istemesek de, yine ona mı döneceğiz? İstemediğimiz halde nasıl ona döneriz?
A'raf 7:89
Doğrusu Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar şirkten ibaret olan
sizin dininize dönersek, Allah'a, büyük
yalan iftira etmiş oluruz. Çünkü o takdirde Allah'ın benzeri olduğu zehabına kapılmış oluruz. Bundan daha büyük bir iftira var mıdır?
Rabbiıniz Allah'ın dilemesi müstesna, her hangi bir durumda, yahut herhangi bir şekilde
geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Yani, yüce Allah'ın ona dönmemizi dilemesi hali müstesna -ki bu, neredeyse olmayacak bir şeydir- ona geri dönmemiz bizim için doğru olmaz. Buradaki ”Rabbimiz" kelimesi, ile Allah'ın Rubûbiyet unvanına dokunuluyor ki, bu da Allah'ın, kesinlikle onların dinden çıkmasını dilemesinin imkânsız olduğunu bildiriyor. Âyetin bu kısmının anlamının ”Allah'ın bizim rüsvaylığımızı dilemesi müstesna" şeklinde olduğu da söylenmiştir ki, bunda küfrün de Allah'ın dilemesiyle olduğuna bir işaret vardır.
Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. İlminin, her olanı ve olacağı kuşatmasıdır ki, kullarının durumları, kasıtları ve niyetleri bu cümledendir. Bizi ondan kurtardıktan sonra, tekrar onların dinine dönmemizi dilemesi, lûtfunun gereği olarak mümkün değildir.
Biz, bizi îman üzere sabit kılması ve serlerden koruması konusunda
sadece Allah'a dayandık.
Sonra inatçılardan yüz çevirdi ve âlemlerin Rabbine yönelerek şöyle dedi:
Ey Rabbimizî Bizimle kavmimiz arasında adaletle hükmet. Bizim hak ve onların da bâtıl üzerine olduklarına işaret eden şeyle hükmet; iki gruptan her birinin durumuna yakışır şeyle aramızı ayır.
Çünkü sen hükmedenlerin en hayırlısısın.' Burada Allah'ın ”hükmeden" anlamındaki ”fatih" kelimesiyle adlandırılması problemleri açtığı ve işleri birbirinden ayırdığı içindir. Dolayısıyla anlamı şöyle olur: Durumu açığa çıkar da, bizimle onlar arasındaki şey belli olsun ve haklı ile haksız birbirinden ayrılsın.
A'raf 7:90
Hazret-i Şuayb (aleyhisselâm) ve onunla beraber olan iman edenlerin imandaki ciddiyetlerini müşahede ettikten ve kavimlerinden iman edenlerin kendilerine uymalarını istemelerinden korktukları için, onlara engel olmak ve ondan (Şuayb'dan) tiksindirmek için, küfür üzerinde ısrar eden
kavminden ileri gelen kâfirler cemaatlerine
dediler ki: 'Eğer Şuayb'a uyar, dinine girer ve babalarınızın dinini bırakır
sanız, o takdirde siz hidâyetinizle sapıklığı satın aldığınız için
mutlaka ziyana uğrarsınız.'
A'raf 7:91
Derken o şiddetli deprem onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. Yani yüzüstü ve dizleri üzerinde, oldukları yerde ölüverdiler. Ankebût sûresinde de (âyet: 37) böyle geçmiştir. Hûd sûresinde ise: ”..Zulmedenleri ise korkunç bir gürültü yakaladı da..." (Hûd: 94) denilmiştir. Burada onları yakalayan şey Cebrail'in sesidir ve belki de o, şiddetli bir depremin başlangıcıdır. Helak olmaları, bazan yakın bir sebebe, bazan da uzak bir sebebe isnad edilmiştir.
İbn Abbas der ki: ”Yer onları sarstı ve onlara şiddetli bir sıcaklık isabet etti. Böylece üzerlerinde bir bulut yükseldi, ona doğru gidip ondan rahmet istediler. Altına geldiklerinde Cebrail'in nârasıyla birlikte onların üzerine azab akıttı."
Diz üstü helak olmalarıyla ilgili olarak İbn Abbas der ki: ”Allah, onlara karşı cehennemden bir kapı açtı ve buradan üzerlerine şiddetli bir sıcaklık gönderip nefeslerini kesti. Evlerin içine girdiler, ancak onlara ne su, ne de gölge fayda verdi. Sıcaklık onları pişirdi. Bunun üzerine Allah, içinde temiz bir hava bulunan bir bulut gönderdi. Havanın serinliğini ve temizliğini, bulutun gölgesini hissettiler. Bu sebeple ”ona gidiniz" diye bağrışarak buluta doğru gittiler. Erkekler, kadınlar ve çocuklar onun altına toplandıklarında, Allah, onların üzerine bir ateş tutuşturdu, yerde onları sarstı da, kızarmış çekirgenin yandığı gibi yandılar, kül oldular. Bu, gölgesine sığındıkları bulutun üzerlerine çöküp helak etmesidir."
A'raf 7:92
Şuayb'ı yalanlayanlar, sanki yurtlarında hiç oturmamış gibi oldular. Yani, tamamen kökleri kazındı ve sanki yurtlarında hiç oturmamış gibi bir duruma geldiler. Başka bir deyimle, bu sözleri sebebiyle cezalandırıldılar da, bir daha hiç giremeyecek şekilde yurtlarından çıkarılanlar oldular. Burada, her ne kadar başlangıçta galibiyet onların olsa da, yalanlayanların ve kibirlilerin günlerinin hızla sona ereceğine, adlarının anılmaz hale geleceğine, eserlerinin yok olacağına, hakla beraber hak ehlinin her şeyde galip geleceğine ve bütün özellikleriyle bâtılın yok olacağına işaret vardır.
Asıl ziyana uğrayanlar, Şuayb'ı yalanlayanların kendileridir. Yani, Şuayb (aleyhisselâm)'ı yalanlayanlar, son sözleri sebebiyle cezalandırılmışlar, dünyada ve din konusunda zarara uğrayanlar da, Şuayb'a uyanlar değil onu yalanlayanlar olmuşlardır.
A'raf 7:93
Şuayb
onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: 'Ey kavmim! Ben size Rabbimin sözlerini bildirdim ve size öğüt verdim. Bunu, helak olduktan sonra onlara., üzüldüğünden ve onlar üzerindeki şiddetli hüznünden dolayı söyledi. Sonra bunu kendine yakıştıramadı ve dedi ki:
Artık küfürlerinde ısrar eden
kâfir bir kavme nasıl acırım?' Nasıl olur da, şiddetli bir şekilde hüzünlenirim! Halbuki onlar, kâfirlikleri nedeniyle kendilerine inen musibeti hak ettikleri için, hüzünlenmeye lâyık değillerdir. Yahut bu sözü, kendisini tasdik etmedikleri için, onlara olan şiddetli hüznünden dolayı söylemiştir. Buna göre anlam şöyle olmaktadır: Haddinden fazla tebliğ ve uyarıda bulundum, öğüt konusunda elimden gelen çabayı gösterdim, fakat siz, sözümü tasdik, etmediniz. Bütün bunlara karşılık size nasıl acırım?
A'raf 7:94
Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, onu yalanlayan
ora halkını, yalvarıp yakarsınlar, boyun büksünler, omuzlarından kibir kaftanını indirsinler
diye yoksulluk ve darlıkla, peygamberlerine uymaya tenezzül etmedikleri ve kendilerini onlardan üstün gördükleri için zarar ve hastalıkla
sıkmışızdır. Çünkü sıkıntılar, özellikle açlık sıkıntısı, çoğu kullar hakkında tevazu ve boyun eğmeye götüren bir husustur.
A'raf 7:95
Sonra başlarına gelen
kötülüğü, yoksulluk ve darlığı
değiştirip içinde bulundukları belâ ve sıkıntı
yerine iyilik, bolluk ve genişlik
getirdik. Çünkü sıkıntıdan sonra nimetin gelmesi boyun eğmeye ve şükürle meşgul olmaya sebep olur.
Nihayet çoğaldılar ve nimet onları şımarttı
ve: Bize dokunduğu gibi
'atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu', onlar da sıkıntılı ve sevinçli günler geçirmişler, başlarına gelen musibetlere rağmen dinlerinde sebat etmişlerdi. O halde siz de dininizde kararlı olun, ondan ayrılmayın
dediler. Bunun üzerine
biz de onları cezanın inmesinin
hatırlarından geçmediği bir anda şiddetli bir şekilde
ansızın yakaladık. Bunun acısı ve pişmanlığı oldukça büyüktür. Çünkü kişi, gelecek belânın işaretlerini gördüğünde, kendisini onlara hazırlar, sürpriz halinde bunun tersi olur.
Ayette geçen ”afev" çoğaldılar, demektir. Ot sık ve çok olduğu zaman ”afâ en-nebât" denir. Şâir de bu kelimeyi çoğaldı, manasında kullanarak şöyle demiştir:
Az iken çoğaldılar (fakir iken zengin oldular) Bir zaman yanlarında hiçbir deve yoktu.
A'raf 7:96
Helak olan
o ülkelerin halkı küfür ve isyan yerine
inansalar ve Allah'ın azabından
korunsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket ve bolluk kapıları
açardık, başlarına gelecek çeşit çeşit cezalar yerine, onlar için iyilik yollarını genişletir, o yolu onlara kolaylaştırırdık.
Fakat peygamberleri
yalanladılar, Biz de kazanmakta oldukları küfür ve günah türünden işledikleri kötülükler
yüzünden onları yakalayıverdik. Tefsircilerin çoğu, gök bereketinin yağmur, yer bereketinin de bitki ve meyveler olduğu görüşündedir. Ayrıca âyet, eğer şükrederse, rızık bolluğunun kişinin mutluluk sebeplerinden olduğuna işaret etmektedir.
A'raf 7:97
Acaba o ülkelerin halkı, geceleyin gafletlerinden dolayı, azabı hatırlarına getirmeden yataklarında ve evlerinde
uyurlarken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin iniydiler? Buradaki ”emin iniydiler?" sorusu, olayın kötü ve çirkin bulunduğunu gösteren bir sorudur. Böylece anlam, ”bu yakalamadan sonra, Mekke halkı ve etrafındakiler azabımızın gelmiyeceği konusunda güven içinde iniydiler?" şeklinde olmaktadır.
A'raf 7:98
Yoksa o ülkelerin halkı, kuşluk vakti -gün doğduktan ve güneş ışığı yükseldikten sonra-
eğlenirlerken yani, aşırı gafletten ötürü faydasız şeylerle oyalanırlarken veya kendilerine fayda sağlamayan dünya işleriyle meşgul olurlarken
kendilerine azabımızın gelmiyeceğinden emin miydiler? Çünkü kim yalnızca dünya ile meşgul olur, ahiretirıden yüz çevirirse, o, oyuncaklarla oynayan çocuk gibidir.
A'raf 7:99
Allah'ın tuzağından emin mi oldular? Burada geçen ”Allah'ın tuzağı" deyimi umulmadık yönden kulu yakalayıvermesi anlamında kullanılmış bir istiaredir. Bundan amaç yüce Allah'ın azabının yukarıda sözü edilen iki vakitte gelmesidir. Azabın, tuzak olarak isimlendirilmesi de, anlam bakımından genişlik ve mecaz yönündendir. Çünkü tuzak, tuzak kuran tarafından, tuzak kurulana ummadığı yönden gelir. Hile anlamına gelen ”mekr" ise, Allah hakkında caiz değildir.
Fakat helake götürmesi ve yakalaması bu şekilde olunca, bu anlamda
ziyana uğrayan topluluktan başkası, -ki onlar kazançlı topluluk değillerdir-
Allah'ın tuzağından emin olamaz.
A'raf 7:100
Önceki sahiplerinden yani kendilerinden önce helak olan ümmetlerden
sonra yeryüzüne yani o ümmetlerin yurtlarına -ki onlar Mekke halkıdır-
vâris olanlara hâlâ seleflerinin yolunda gitme konusundaki durumlarının sonuyla ilgili şu gerçek
belli olmadı mı ki, eğer biz dileseydik kendilerinden öncekileri uğrattığımız gibi.
onları da günahlarından dolayı musibetlere uğratırdık! Biz onların kalblerini onlara ceza olarak
mühürleriz de onlar helak olan ümmetlerin haberleriyle ilgili gerçekleri
işitmezler. Yani onlar, düşünmek, geçmişte cereyan eden olaylardan ibret almak ve bu olayların hidayete vesile olmasını fırsat bilmek şöyle dursun; helak olmuş ümmetlerin haberlerini dahi işitmezler.
A'raf 7:101
İşte adı geçen ümmetlere ait
o ülkeler -ki sana onların içerisinde ders ve hatırlatma bulunan
haberlerinden bir kısmını anlatıyoruz-Yemin olsun ki, o helak edilen ümmetlerden her birine, kendilerine özel olarak gönderilen
peygamberleri onlara apaçık deliller, yani kesinlikle iman etmeyi gerektiren, peygamberliklerinin doğruluğuna işaret eden apaçık mucizeler
getirmişlerdi. Fakat önceden yani peygamberler gelmeden önce
yalanladıkları gerçeklere iman etmek istemediler. Yani kendilerine peygamberler geldiğinde o toplumlardan hiçbiri iman etmiyor, aksine yalanlamalarına devam ediyorladı.
İşte deliller ve hatırlatmaların etki etmediği, adı geçen ve diğer başka
kâfirlerin kalblerini Allah böyle sağlam ve şiddetli bir şekilde
mühürler. Geçmiş ümmetler içindeki kâfirlerin kalblerini nasıl mühürlemişse onların kalblerini de öylece mühürler. Tıpkı, haklarında ebedî olarak iman etmemeleri takdir edilen kâfirlerin kalblerini mühürlediği gibi...
A'raf 7:102
Onların çoğunda sözde durma diye bir şey bulamadık. Çünkü onlar, yoksulluk ve darlık dokunduğunda Allah'a vermiş oldukları sözü, şöyle diyerek bozdular: ”...Yemin olsun eğer bizi bundan kurtarırsan mutlaka şükredenlerden olacağız..." (Yunus: 22)
Ancak onların yani o ümmetlerin
çoğunu yoldan, taatten
çıkmış, verdikleri sözleri bozmuş lası klar olarak
bulduk.
Şiirde şöyle denmiştir:
Ey dinleyici! Eğer dinlediğin faydalı şeyi Yapmıyorsan sen dinleyici sayılmazsın. Dünyada iyilik yapmaktan âcizsen, Kıyamet gününde ne yapacaksın?
Peygamberlerin verdikleri sözü yerine getirmeleri ve yoldan çıkmışların sözlerine bağlı kalmamaları üzerinde konuşmaya gerek yoktur. Üzerinde durulması gereken asıl konu, iman ve İslâm iddiasında olup da bir gün olsun sözünü yerine getirmeyen kimsenin durumudur.
Abdurrahman ibn-i Avf der ki: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanında dokuz, yahut sekiz, yahut yedi kişiydik. Buyurdular ki: ”Allah'ın Rasûlüne biat etmez misiniz?" Kendisine daha yeni biat etmiştik. Şöyle dedik: ”Ey Allah'ın Rasûlü! Sana biat etmiştik, peki (şimdi) ne üzerine biat edelim?" Bunun üzerine şöyle buyurdu: ”Allah'a kulluk edin. O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Beş vakit namazı kılın, itaat edin, insanlardan bir şey istemeyin". O kimselerden bazılarını gördüm, onlardan birinin sopası düşerdi de, hiçbir kimseden alıp kendisine vermesini istemezdi."
A'raf 7:103
Onlardan yani Nuh, Hûd, Lût, Sâlih ve Şuayb (aleyhisselâm) gibi adı geçen peygamberlerle ilgili olayların arkasından, daha
sonra Mûsa'yı mucizelerimizle Firavun ve kavminin ileri gelenlerine gönderdik. Mucizeleri inkâr ettiler ve onu sihir olarak görmekle haksızlık ederek, kendi yerinden başka bir yere koydular.
Ama ey bakma ve düşünme durumunda olan kişi! Akıl gözüyle, kendilerine yaptığımız şeyin keyfiyetine
bak ki, fesatçıların sonu ne oldu! Bak ve onların sonunu gör!
"Onlardan sonra Mûsa'yı... gönderdik" diyerek bunu açıkça dile getirmek, Mûsa (aleyhisselâm)'ın peygamber olarak gönderilişinin, birbiri arkasından peygamberlerin gönderilişiyle ilgili ilâhi kanunlar doğrultusunda cereyan ettiğini bildirmek içindir. Çünkü yüce Allah, yarattıklarına olan sonsuz rahmeti gereği, yok oluşla karşı karşıya kalan her kavme, bir peygamberden sonra diğerini gönderir. Tıpkı bir kavimden sonra başka bir kavmi, bir nesilden sonra da başka bir nesli göndermesi gibi. Onları, mucizelerin ortaya çıkışıyla, tabiat karanlıklarından hakikat nuruna çıkarmak için, peygamberlerin elleriyle mucizeler gerçekleştirir. Çünkü çoğu zaman birçok kimse, dinden ve onun gerçeklerinden habersiz, dünya denizine dalmış, hayvanı ve nefsanî şehvet ve lezzetler içinde bitip tükenmişlerdir.
Yüce Allah'ın Mûsa (aleyhisselâm) ile gönderdiği mucizeler dokuz tanedir. Bunlar: Asâ, beyaz el, kıtlık, meyvelerin noksanlaşması, tufan, çekirge, bitkilere musallat olan bit, kurbağa ve kandır. Bunlardan ileride söz edilecektir.
Firavun, Âmâlika kavminden olan Mısır krallarından herb irine verilen lâkaptır. Tıpkı, Fars (İran) kıratlarından herbirine Kisrâ ve Rum krallarına ise Kayser lâkabının verilmesi gibi.
Firavun'un ismi Kâbus'tur. Velîd ibn Mus'ab ibn Reyyan olduğunu söyleyenler de vardır. Kıptî olup dörtyüz yıldan fazla yaşamıştır.
A'raf 7:104
Mûsa kendisiyle birlikte, Allah'ın peygamber olarak gönderdiği kardeşi Harun'la, Firavun'un yanına girdiğinde
dedi ki: 'Ey Firavun! Ben âlemlerin Rabbi tarafından sana
gönderilmiş bir peygamberim. Seni âlemlerin Rabbine kulluğa davet ediyor, Rablık iddiasından vazgeçmeni istiyorum.
A'raf 7:105
Firavun'un ona: ”Yalan söylüyorsun, sen bir peygamber değilsin" demesi üzerine, Hazret-i Mûsa dedi ki:
Allah hakkında, gerçekten başkasını söylememek benim üzerime borçtur. Yani, bana, Allah'a karşı gerçekten başka bir şey söylememem yakışır. Çünkü ben, peygamberliğe lâyık bir elçiyim. Allah'a karşı gerçekten başkasını söylememek üzere gönderildim. Mûsa (aleyhisselâm), âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu belirttikten sonra, dâvasının doğruluğunu işaret eden şeyi açıkladı ve dedi ki:
Size Rabbinizden açık delil yani mucize
getirdim, artık İsrâiloğullarını benimle gönder.' Bırak onları da, benimle birlikte, babalarının yurdu olan mukaddes topraklara gitsinler.
Firavun İsrâiloğullarını köleleştirmişti ve onları kerpiç yapma, toprak taşıma, evler inşa etme ve buna benzer ağır işlerde kullanıyordu. Hazret-i Mûsa gelince, onları babalarının yurtlarına götürmek istedi. Orası mukaddes yerdi. Hazret-i Yusuf'un Mısır'a girdiği günle, Hazret-i Mûsa'nın oraya girdiği günün arası, dört yüz yıldır.
A'raf 7:106
Firavun
Dedi ki: 'Eğer iddia ettiğin gibi, seni peygamber olarak gönderen Allah tarafından
bir mucize getirdiysen ve gerçekten doğru söylüyorsam iddia ettiğin konuda doğruysan,
onu benim yanımda
göster bakalım.' Onu göster de, doğruluğunu isbat et.
A'raf 7:107
Bunun üzerine Mûsa asasını, elindeki bastonunu elinden yere
attı, birden o, at yelesi gibi yelesi olan, sarı renkli,
apaçık erkek bir yılan olduğundan şüphe edilmeyen
bir ejderha oluverdi! Rivayete göre Mûsa (aleyhisselâm), asasını yere atınca, asa, tüylü, ağzı açık bir ejderha olmuş, sonra Firavun'a doğru yönelmiş. Firavun ondan kurtulmak için kaçınca, insanlar da paniğe kapılarak kaçışmaya başlamışlar. Bunun üzerine Firavun: ”Ey Mûsa! Seni peygamber olarak gönderen aşkına, onu yakala. Ben sana inanıyorum ve İsrail oğullarını seninle birlikte göndereceğim" dedi, o da yılanı tutunca, yılan tekrar asa oldu.
A'raf 7:108
Ve elini cebinden veya koltuğunun altından
çıkardı, birden o da bakanlar için, ışını güneş ışınından fazla, alışılmışın dışında nuranî bir beyazlıkla
bembeyaz bir şey oldu. Aslında Mûsa (aleyhisselâm) oldukça esmerdi.
A'raf 7:109
Firavun kavminden ileri gelenler -ki onlar onun meşveret arkadaşlarıydı-
dediler ki: 'Doğrusu bu sihir ilminde
çok bilgili, bu konuda oldukça ustalaşmış
bir sihirbazdır. O zamanda sihir revaçta olduğu için insanlar Hazret-i Mûsa'nın sihir ilminde ihtisas sahibi, o hususta çok ileri olduğunu ve bu sahadaki ilmini mülk ve peygamberliğe vesile kıldığını zannediyordu. Bundan dolayı şöyle diyorlardı:
A'raf 7:110
Sihriyle
sizi yurdunuzdan, yani Mısır'dan
çıkarmak ve İsrâiloğullarını egemen kılmak
istiyor.' Firavun bunu işitince dedi ki:
'O halde ne buyurursunuz?" Yani, buna karşılık ne yapmamı istersiniz? Durum böyle olduğuna göre, bana nasıl bir yol önerirsiniz?
A'raf 7:111
Firavuna
dediler ki: 'Onu da kardeşini de yani Hârunu da
beklet. Yani onlar hakkında herhangi bir şey yapmak için acele etme; yapacağın şeyi ertele. Sonra da
Şehirlere bütün ülkenin sihirbazlarını
toplayıcılar yani onları toplayan görevliler
A'raf 7:112
yolla. Oralarda bulunan
bütün bilgili, sihirde usta
sihirbazları, toplayıp
sana getirsinler.' Lûgatta sihir, göz boyayarak hile yapmak anlamına gelir.
A'raf 7:113
Kendilerine toplayıcı memurlar gönderildikten sonra
sihirbazlar Firavun'a geldi ve galip geleceklerine güvenerek, mükâfatın kesinleşmesini belirmek için:
'Eğer üstün gelen biz olursak, bize kesin bir mükâfat var mı?' dediler. Sanki, ”o halde bize büyük bir mükâfat verilmesi gerekir" demek istediler.
A'raf 7:114
(Firavun): 'Evet, size mükâfat var ve
hem de bununla birlikte
siz mutlaka benim katımdaki rütbe bakımından en
yakınlarımdan olacaksınız' dedi. Kelbî: ”Firavunun onlara: 'Meclisime ilk girenlerden olacaksınız' dediğini" söylemiştir.
A'raf 7:115
(Sihirbazlar): 'Ey Mûsaî Hünerini göstermek için asanı
ya sen ortaya
at, veya iplerimizi ve asalarımızı
biz atalım' dediler. Böylece Hazret-i Mûsa'yı bu konuda muhayyer bıraktılar. Çünkü, buradaki ”ya" anlamına gelen ”immâ" kelimesi, tahyîr, yani muhayyerlik içindir.
Tefsirciler derler ki: ”Sihirbazlar Mûsa (aleyhisselâm)'ya karşı edebil davrandılar. Bu da onların iman etmelerine sebep oldu."
A'raf 7:116
Hazret-i Mûsa, mucizenin pekiştirilmesi, zorluk çıkarmamak, onları aşağılamak ve kendi durumunu garantiye almak için, önce onlara atmalarım emretti ve:
'Siz atın' dedi. Bunun anlamı, ne alacaksanız atın demektir.
Onlar atacaklarını
atınca bâtılı hak, hayali hakikat göstermek suretiyle
insanların gözlerini büyülediler, onları çok
korkuttular ve o anda
büyük bir sihir meydana getirdiler.
Rivayete göre sihirbazlar, kocaman birer yılan gibi göstermek için büyük halatlar toplamış ve içlerine cıva doldurmuşlar, sonra da bunu sopaların içine koymuşlardır. Güneşin ısısıyla cıva ısındıkça bunlar hareket etmeye, birbirleriyle sarmaş dolaş olmaya başlamışlar. Oldukça çok olan bu halatlar, görenlere kendi kendilerine hareket ediyor ve sarmaş dolaş oluyormuş gibi izlenim veriyormuş. Öyle ki, koca alan, âdeta yılanlarla dolmuş.
A'raf 7:117
Biz de Mûsa'ya: 'Asanı at!' diye vahyettik. Bir de baktılar ki bu, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor. Hazret-i Mûsa, elindeki asayı yere atınca asa, sihirbazların göz boyama yoluyla meydana getirdikleri uydurma yılanları hızlı bir şekilde ağzına alıp yutuyor.
Rivayete göre ejderha, onların bütün halat ve sopalarını toplayıp yutunca, orada bulunanlara doğru döndü. Onlar da paniğe kapılarak kaçışmaya başladılar ve bu sırada çoğu helak oldu. Sonra Hazret-i Mûsa onu eline alınca, tekrar önceki gibi asa oldu. Bunun üzerine sihirbazlar: ”Bu bir sihir olsa idi, halat ve sopalarımız yok olmazdı" dediler.
A'raf 7:118
Böylece gerçek ortaya çıktı ve Allahü teâlâ, Mûsa (aleyhisselâm)'nın elinde apaçık bir mucize göstermek suretiyle onu tasdik etmesi, Mûsa (aleyhisselâm)'nın: ”Ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim" (A'raf: 104) sözünü doğruladı
ve onların yapmakta oldukları yok olup gitti. Yani; devamlı yapmakta oldukları sihrin bâtıl olduğu açığa çıktı.
A'raf 7:119
Firavun ve kavmi
orada yani oturdukları yerde
yenildiler ve küçük duruma yani zelil ve suskun duruma
düştüler.
A'raf 7:120
Sihirbazlar ise secdeye kapandılar. Yani secde ederek kendilerini yere attılar. Öyle şiddetli bir şekilde düştüler ki sanki birisi onları tutup yere atmıştı. Çünkü karşı karşıya kaldıkları bu büyük gerçek, onların gözünü almış ve böyle davranmak zorunda bırakmıştı.
A'raf 7:121
(Sihirbazlar):
'Mûsa ve Harun'un da Rabbi olan âlemlerin Rabbine inandık' dediler. İbn Abbas der ki: ”Mûsa'ya, İsrail oğullarından altı yüz bin sihirbaz iman etti ve onun peşinden gitti."
A'raf 7:122
(Sihirbazlar):
'Mûsa ve Harun'un da Rabbi olan âlemlerin Rabbine inandık' dediler. İbn Abbas der ki: ”Mûsa'ya, İsrail oğullarından altı yüz bin sihirbaz iman etti ve onun peşinden gitti."
A'raf 7:123
Firavun sihirbazların yaptıklarını kötüleyerek ve onları kınayarak
dedi ki: 'Ben size izin vermeden ona iman mı ettiniz? - Aslında bu konuda onun izin vermesi mümkün değildir-
Doğrusu bu sizin yaptığınız, Mûsa'nın ortaya koyduğu delilin kuvvetinden ve mucizenin ortaya çıkmasından dolayı değil, aksine o, buluşma yerine varmadan önce Mûsâ ile görüşüp Kıptî olan
halkı şehirden çıkarmak ve şehrin size ve İsrail oğullarına kalması
için düzdüğünüz bir hiledir. Ama yakında siz başınıza gelecekleri
bileceksiniz.
A'raf 7:124
Yukarıdaki tehdit, kısa bir tehdittir. Bunun ayrıntıları ise şöyledir:
Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama yani sağ ellerinizi ve sol ayaklarınızı
keseceğim, sonra da hepinizi, sizi rüsvay etmek ve başkalarına ibret olması için, Mısır nehri kenarındaki hurma ağacına
asacağım.'
A'raf 7:125
Onlar elde ettikleri imanda sebat ederek:
'Biz zâten eninde sonunda ölüm yoluyla
Rabbimize döneceğiz. O bakımdan senin tehdidine aldırış etmeyiz. Böylece onlar, bu tehdidi, âdeta Allah'a kavuşmak için can atareasına yerine getirmesini istediler ve şöyle devam ettiler:
A'raf 7:126
Sen sadece Rabbimizin âyetleri bize geldiğinde onlara inandığımız için bizden intikam alıyorsun. Bizi bu yüzden kötülüyor ve ayıplıyorsun. Halbuki o âyetlere iman, amellerin en hayırlısıdır. Seni hoşnut etmek için bizim ondan yüz çevirmemiz söz konusu olamaz.
Sonra Allah'a sığınarak
Ey Rabbimiz! Firavun'un tehdidine karşı
üstümüze sabır yağdır ve bizi fitneden uzak olarak bağışladığın İslâm nimeti üzerinde sebat eden
Müslüman olarak öldür' dediler. İbn Abbas, bunun üzerine Firavun'un, sihirbazları kestirerek Mısır'daki Nil nehrinin kenarında astığını söyler.
A'raf 7:127
Rivayete göre Firavun, Mûsa (aleyhisselâm)'dan asa ve beyaz el mucizesi olarak göreceğini gördükten sonra, ondan çok korktu. Bundan dolayı davetini kabul etmedi. Fakat ona bir kötülük de yapmayarak onu serbest bıraktı. Bundan dolayı
Firavun kavminden ileri gelenler ona
dediler ki: 'Mûsa'yı ve kavmini, yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar ve Mûsa seni ve ilâhlarını terketsin yani Mısır topraklarında halkın dinini if sad etsinler ve onların senin peşinden gitmelerine engel olsunlar
diye mi bırakıyorsun?'
Denildiğine göre Firavun kavmi için kendi suretinde bir put yaptırmış ve kendisine yakın olmak için ona tapmalarını emretmiş ve bunun için ”Ben sizin en yüce Rabbinizim" demiştir.
Firavun ise onlara cevaben:
'Biz onların oğullarını öldürüp kadınlarını sağ bırakacağız. Yani, tıpkı Mûsa'nın doğum zamanında yaptığımız gibi, kadınları hizmetçi olarak kullanacağız. Böylece bilsin ki biz, üstünlük ve galibiyet üzereyiz. Ayrıca, müneccim ve kahinlerin söyledikleri gibi, kendisinin saltanatını kaldırmak üzere ortaya çıkan kimsenin o çocuk olduğunu sanmasın.
Elbette biz onları ezecek üstünlükteyiz.' Yani, güç bakımından onlardan üstünüz, onlar ise ellerimizin altında mağlup durumdadırlar
dedi.
A'raf 7:128
Firavun'un sözünü işittiklerinde, onları teselli etmek için
Mûsa kavmine dedi ki: 'Allah'tan yardım isteyin ve Firavun'un bâtıl sözlerinden işittiğiniz şeylere karşı
sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü yani Mısır toprakları
Allah'ındır. Kullarından dilediğini yani kendisine inanan kullarını
ona vâris kılar. Sonuç ise, Allah'tan korkup günahtan
sakınanlarındır.' İşte siz de onlardansınız. Çünkü rivayete göre, Firavun'un sihirbazları mağlup olup, delilinin yüceliği ile Mûsa (aleyhisselâm)'nın peygamberliği ortaya çıkınca, İsrail oğullarından altıyüz bin kişi Mûsa (aleyhisselâm)'ya iman etti, şirk ve isyandan sakındı. Bu da gösteriyor ki, Allahü teâlâ'ya sığınmak ve sabretmek, takvanın bir sonucudur.
A'raf 7:129
Onlar yani İsrâiloğullan
da: 'Sen bize peygamber olarak
gelmeden önce de -bununla Mûsa (aleyhisselâm)'nın doğumundan önce ve doğumundan sonra oğullarının öldürüldüğünü kasdediyorlar-,
geldikten sonra da - bununla da Mûsa (aleyhisselâm)'ya olan düşmanlığından ötürü, Firavun'un, tekrar oğullarını öldüreceği ve kendilerine türlü türlü zulüm ve işkence edeceği tehdidini kasdediyorlar-
bize Firavun tarafından
işkence edildi' dediler. Mûsa (aleyhisselâm) gördükleri şeyden dolayı hüzünle sızlandıklarını görünce, onları teselli etmek için:
'Umulur ki Rabbiniz sizi işkence ile tehdit eden
düşmanınızı yakında
helak edecek ve onların yerine sizi yeryüzüne, yani Mısır topraklarına
hâkim kılacak ve güzel mi yoksa çirkin mi,
nasıl hareket edeceğinize bakacaktır'. Sizden meydana gelecek şükür ve nankörlüğe; itaat ve isyana göre ödüllendirecek veya cezalandıracaktır,
dedi. Nitekim hadiste: ”Şüphesiz dünya tatlı, manzarası caziptir. Şüphesiz Allah sizi dünyaya halife kılacak, ne yapacağınıza bakacaktır." Yani, geçmiştekilerin durumlarından ibret alacak, onların akıbetini düşünecek misiniz diye bakar.
A'raf 7:130
Yemin olsun ki Biz de Firavun ailesini yani, Firavun kavmini ve dindaşlarını, bununla
ders ve öğüt
alsınlar ve bunun günahları yüzünden geldiğini anlasınlar, içinde bulundukları taşkınlık ve inattan vazgeçsinler
diye, yıllarca kuraklık ve buna ek olarak hastalıklar musallat etmek suretiyle
mahsul kıtlığı ile cezalandırdık. Çünkü mahsuller (âyette meyveler olarak geçiyor) insanların azık ve besinidir.
Kâ'b (radıyallahü anh)'dan şöyle rivayet edilmiştir: ”İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, hurma ağacında sadece bir hurma bulunur."
İbn Abbas demiştir ki: ”Âyet delalet etmektedir ki: Sıkıntı ve güçlükler uyanmayı ve ibret almayı gerektirir. Fakat bundan ibret alanlar saadet ehli ve akıl sahipleridir. Kötülüklere dalan bedbaht kimseleri ise nimetin çokluğu ve cezanın şiddeti uyandırmaz."
"Kuraklık", çölde ve sürü sahipleri içinde; ”mahsul kıtlığı" ise şehirlerde olmuştur.
A'raf 7:131
Onlara bir iyilik yani bolluk, bereket, refah ve daha başka iyilikler
gelince: 'Bu, bizim hakkımızdır' yani bizim yüzümüzden geldi ve kendi davranışımızla bunu elde ettik
derler. Eğer kendilerine kıtlık ve belâ gibi
bir kötülük gelirse, Mûsa ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı. Ve derlerdi ki: Başımıza gelenler, sadece onların uğursuzluğu sebebiyledir.
Bilesiniz ki, onların uğursuzluğu Allah katındandır. Yani onlara gelen iyilik veya kötülük, sadece Allah katındadır. O'nun kazası, takdiri ve dilemesiyledir.
Fakat onların çokları kendilerine gelen musibetlerin Allah tarafından veya yaptıklarının uğursuzluğundan olduğunu
bilmezler. Söyledikleri şey, bu bilgisizlikleri yüzündendir.
Bil ki, ”tayr", teşâüm-uğursuzluk anlamındadır. Bu kökten alınan ”Tıyera" ismi, uğursuzluk ifâde eden kötü fal demektir. Bunun aslı, Araplar, kuşlarla tefe'ülde bulunurlar, onlardan biri bir maksat için çıkar, kuş da sağ tarafından gelirse, onu uğurlu ve bereket vesilesi sayar; sol tarafından gelirse, onu uğursuzluk bilir ve evine dönerdi.
Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) üç defa tekrarlayarak ”bir şeyi uğursuz saymak bir tür şirktir" buyurmuşlardır. Şirk demesinin sebebi ise, gereğiyle amel ettiklerinde ”uğursuz sayma"nın kendilerine fayda getireceği veya kendilerinden zararı uzaklaştıracağı inancından dolayıdır. Sanki onlar ”uğursuzluk sayma"yı Allah'a ortak kılmış oluyorlar.
İbn Mes'ud der ki: ”Uğursuzluk sayma, ancak uğursuzluk sayana zarar verir." Bunun anlamı şudur: Her kim, yasaklanmış uğursuzluk saymada bulunursa, arzu etmediği şey başına gelir. Ancak kim korku - ümit dengesi içinde Allah'a kalbini bağlar, korkutucu sebeplerden ilgisini keser, emrettiği kelimeleri söyler ve bunu gerçekleştirir de Allah'a tevekkül eder ve O'na güvenirse, uğursuzluk ona zarar veremez. Burada, Allah'ın emrettiği ”Kelimeler"den murad ise hadiste: ”Allah'ım! Senin uğursuz sayıp saymamandan başka bir uğursuz sayıp saymama; senin iyiliğinden başka bir iyilik yoktur. Senden başka ilâh da yoktur. Güç ve kuvvet yalnız Allah'ındır. Allah'ın dilediği olur. İyilikleri getiren ve kötülükleri götüren yalnız Allah'tır. Ve ben şehâdet ederim ki, Allah her şeye kadirdir" şeklinde ifade edilen kelimelerdir. Kişi bunu der ve işine devam eder.
"Senin uğursuz sayıp saymamandan başka bir uğursuz sayıp saymama yoktur" ifadesinin anlamı şudur: Hayır ve serden, uğur ve uğursuzluktan insanın başına gelen şey, yalnız senin kaza ve takdirin, hükmün ve dilemenledir.
Hadiste şöyle buyrulur: ”Uğursuzluk anlayışı âdet olarak kadında, atta ve evdedir. ” Kadının uğursuzluğu kötü huyu veya mehrinin çok olmasıdır. Bir görüşe göre de çocuk doğurmamasıdır. Atın uğursuzluğu, uysal olmayışı veya üzerinde gazâ ve cihad yapılmayışıdır. Evin uğursuzluğu ise, darlığı veya komşusunun kötü olmasıdır. ”Uğursuzluk yoktur" hadisiyle buna itiraz edildi. İbn Kuteybe buna şöyle cevap verdi: ”Uğursuzluk yoktur" hadisi, ”Ancak bu üç şeyde uğursuzluk vardır" hadisiyle tahsis edilmiştir.
Güzel tefe'ülde bulunmada bir beis yoktur. Rasülüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) de tefe'ülü sever, fakat uğursuz saymayı sevmezdi. Güzel tefe ul ise, kişinin kardeşinden işitmiş olduğu güzel kelimedir. Bir iş arayan kimsenin ”ey bulucu" veya ”ey başarılı"; yahut yolculuğa çıkan birinin ”ya Râşid" yani ”ey doğru bulan"; yahut da hasta birinin ”ey kurtulan" şeklinde sözler işitmesi gibi.
Meşru işlerle tefe'ülde bulunmak meşru; uğursuzluk sayma yasaktır. Bazı vaziyetler bazı hallere işaret eder. Tıpkı bazı isimlerin bazı şeylere işaret ettiği gibi. Nitekim rivayet olunduğuna göre Ömer (radıyallahü anh) birisine sorar: ”İsmin nedir?" o da: ”Cemre (tutuşmuş ateş parçası, kor)", cevabını verir. ”Kimin oğlusun?"
-Şihâb (alev)'ın. -Neredensin? -Harka (hararet)'dan -Nerede oturuyorsun?
-Harra'da (Harra, yanmış gibi siyah taşlı topraktır).
Bunun üzerine Ömer:
-Ailene yetiş, yandılar, der.
Adam eve gittiğinde ailesini yanmış olarak bulur.
Ömer (radıyallahü anh) adamın birinden yardım talebinde bulunmak istedi ve ismini sordu. O da: ”Hırsız oğlu zalim," cevabını verince, Ömer: ”Sen zulmediyorsun, baban da hırsızlık yapıyor öyle mi?" dedi ve ondan yardım istemedi.
Bundan anlaşılıyor ki, çirkin isimleri güzel isimlerle değiştirmek gerek; çünkü güzel isimlerde tefe ul vardır.
Allah iyiliklere yol gösterici, kötülükleri uzaklaştırıcıdır.
A'raf 7:132
Ve Firavun ve kavmi asanın kuraklığın ve mahsul kıtlığının durumunu gördükten sonra
dediler ki: 'Bizi sinirlemek, bu mucizelerle gözlerimizi büyülemek
için ne mucize getir irsen getir, önümüze ne ortaya koyarsan koy, ne gösterirsen göster,
biz sana inanacak seni tasdik edecek, peygamberliğine iman edecek
değiliz.'
A'raf 7:133
Biz de ayrı ayrı mucizeler olarak onların üzerine tufan yani üzerlerine, onları çepeçevre saran, yerlerini ve tarlalarını kaplayan yağmur ve sel suyu,
çekirge, haşerat, kurbağalar ve kan gönderdik. Yani bu şeyleri, onların üzerine, hiçbir akıllı insanın, Allah'tan olduğunu anlamakta zorluk çekmeyeceği mucizeler ve apaçık işaretler olarak gönderdik;
yine de büyüklük tasladılar, iman etmeye tenezzül etmediler
ve günahkâr bir kavim oldular. Yani, suç ve büyük günahlar işlemeyi âdet haline getirdiler.
Rivayete göre, Mûsa (aleyhisselâm) mucizelerle onlara üstün gelince, hemen inkâr ettiler. O da onlara beddua ederek şöyle dedi: ”Ya Rabbi! Şüphesiz kulun Firavun yeryüzünde taşkınlık yaptı, azdı ve aşırı gitti. Ve şüphesiz kavmi de sana verdiği sözü bozdu. Onlara öyle işkenceli ceza ver ki, bu onlardan bir intikam, kavmime ders, onlardan sonrakilere de ibret olsun." Bunun üzerine Allah onların üzerine, suçlarına ceza olarak tufanı, çekirgeyi, haşeratı, kurbağaları ve kanı gönderdi.
Âyette geçen ”cerâd" kelimesi kara çekirgesi olup, insanların mahsullerine hiçbir hayvanın vermeyeceği derecede zarar verir. Âlimler, yenmesinin mubah olduğu konusunda görüş birliği içindedir. Çünkü Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
"Bize iki ölü ve iki kan helâl kılınmıştır: Ciğer ve dalak; halik ve çekirge" (31) buyurmuşlardır.
Âyette ”haşerat" olarak tercüme edilen ”kummel", yani kımıl, develere musallat olan kenenin büyüğüdür. Buğdaydan çıkan güveye de denir. Onun, ekinde bulunan bir şey olduğu da söylenir. Çekirge değildir. Daha taze iken, güçlenmeden önce başağı yer. Ekin uzar, fakat başağı yoktur.
Kurbağaların türleri çoktur. İçlerinde ötenleri de vardır, ölmeyenleri de. Ötmeyi bıraktığı zaman keskin işitmesiyle nitelendirilir. Ötmemeyi istediğinde, alt çenesini suya sokar. Ağzına su girdiğinde de ötemez.. Sözünden ötürü kınanan bir şâirin şu sözü ne kadar incedir:
Kurbağa bir söz söyledi. Hikmet sahipleri onu açıkladı. Ağzımda su vardır, hiç Ağzında su olan konuşur mu?
Süfyan der ki: ”Söylenildiğine göre kurbağadan daha çok Allah'ı zikreden hiçbir şey yoktur." Zemahşeri de onun ötmesinde ”sübhane'l-Meliki'l-Kuddüs" (herşeyin sahibi, bütün eksiklik ve kusurlardan münezzeh olan Allah'ı tesbih ederim) dediğini söyler.
Rivayete göre Allah, onların üzerine kurbağaları gönderdi. Öyle ki, hangi giyeceği ve yiyeceği açsalar, içinde onları buluyorlardı. Yatakları onlarla doluyor, kaynamakta olan tencerelerine, konuştukları zaman ağızlarına sıçrıyorlardı. Kurbağaların çığlıklarından birbirlerinin sözlerini işitmiyorlardı. Onlardan birini öldürdükleri zaman, yerini başka şeyin alacağından korkarlar, orada oturmaya cesaret edemezlerdi. Gidip Mûsa'ya yalvarıp yakardılar. O da onlardan söz aldı ve dua etti. Allah da büyük bir rüzgârla kurbağaları denize döktürdü ve onlardan bu musibeti kaldırdı.
Tekrar verdikleri sözü bozunca, bu sefer Allah onların üzerine kan gönderdi. Bütün suları, su kuyuları ve nehirler koyu kırmızı kan oluverdi. Öyle ki, Kıptî ile İsrâil'li, bir kabın etrafında toplanırlar, Kıptînin tarafındaki su kan; İsraillinin tarafındaki ise normal su olurdu. Yedi gün boyunca, kandan başka bir şey yiyip içmediler. Firavun dedi ki: ”Ey Mûsa! Senin ilâhına yemin ederim ki, eğer bu kanı bizden uzaklaştırırsa, mutlaka sana iman edeceğiz." Bunun üzerine Mûsa Allah'a duâ etti. Suları tatlandı. Tekrar kâfirliklerine döndüler. Bu hal, gark olma olayına kadar böyle devam etti.
A'raf 7:134
Adı geçen tufan ve diğer
azaplar, yani o cezalar
üzerlerine çökünce, her defasında:
'Ey Mûsa! Sana verdiği söz hürmetine, bizim için Rabbi ne duâ et, eğer bizden üzerimize çöken
azabı kaldırırsan, mutlaka sana inanacağız ve muhakkak İsrâiloğullarını seninle mukaddes toprak olan babalarının yurduna
göndereceğiz' ve onları boyunduruktan ve zor işlerden salıverip serbest bırakacağız
dediler.
Buradaki ”söz" (ahd) den murad, peygamberliktir. Yani bizim için Rabbi ne duâ et, Allah'ın sana verdiği söz, yâni peygamberliğin hürmetine bizden azabı kaldırsın. Çünkü peygamberliğin hakkı ve gereği, başlarına gelen belâ ve sıkıntıların uzaklaştırılması için peygamberin, ümmeti için dua etmesidir.
A'raf 7:135
Biz, ulaşacakları bir müddete yani sınırlı bir zamana
kadar -o da gark olma vaktidir-
onlardan azabı kaldırınca düşünüp taşınmadan
hemen sözlerinden dönüverdiler.
A'raf 7:136
Biz de, âyetlerimizi yani Mûsa'nın getirdiği dokuz mucizeyi
yalanlamaları, onlardan yüz çevirmeleri ve onlar hakkında derinden derine düşünmemeleri
ve onlardan gafil kalmaları sebebiyle -ki tamamen onlardan gafil kalanlar gibi olmuşlardır-
kendilerinden intikam aldık ve onları dibi bulunmayan
denizde boğduk. İntikamdan maksat, helak etmektir, intikam, Allah'ın zâtına isnad edilmiştir; çünkü peygamberler Allah'tan başkasına dayanmazlar. Allah da, düşmanlarından intikam alma hususunda onların vekilidir. Böylece anlam şu olur: İşledikleri mâsiyet ve günahlardan dolayı, Firavun ve kavminden intikam almak istedik.
A'raf 7:137
Erkek çocukların boğazlanması ve kadınların hizmetçi yapılması suretiyle, Kıptilerce
hor görülüp ezilmekte olan o kavmi de, yani İsrail oğullarını da
içini bolluk ve
bereketle, geniş rızıklarla
doldurduğumuz yerin doğu taraflarına ve batı taraflarına mirasçı kıldık. Burada geçen ”yer" Şam diyarı, doğusu ve batısı; doğu ve batı yönleridir ki, Firavunlar ve Amâlika'lardan sonra İsrail oğulları sahip olmuştur.
Rabbinin İsrail oğullarına verdiği güzel söz, onların
sabırlarına yani Firavun ve kavmi tarafından karşılaştıkları zorluklara karşı sabretmelerine
karşılık yerine geldi. Buradaki ”söz"den amaç, Allahü teâlâ'nın onlara yardım ve hâkim kılma vaadidir. Bu, Allah'ın şu sözünde zikredilmiştir: ”Biz ise istiyorduk ki, o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunalım, onları önderler yapalım, onlara (ötekilerin) yerini aldıralım. Ve o yerde onları hâkim kılalım. Firavun ile Hâmân'a ve ordularına, onlardan (geleceğinden) çekinmekte oldukları şeyi gösterelim." (Kasas: 5-6) Bu sözün tamamlanması, gereğini yerine getirmekle olur. Çünkü bir şeyi vaadetmek, ifade ve dille o şeyi yerine getirmeyi gerektirir. Onun tamamlanması ise, ancak hâriçte ve görünürde vaad edilen şeyin gerçekleşmesiyle olur.
Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını, binaları ve köşkleri
ve yetiştirdikleri bahçeleri yani bağları ve ağaçları
helak ettik.
Âyet, aziz, Allah'ın aziz kıldığı; zelil de Allah'ın zelil kıldığı kimse olduğuna işaret etmektedir. Her kim ki, Allah yolunda zillet sıkıntısına karşı sabrederse. Allah ona izzet tacı giydirir ve onun akıbetini güzel kılar. Allahü teâlâ, İsrail oğullarına söz verip sözünü yerine getirdiği, yerin doğusu ve batısına onları hâkim kıldığı gibi, bu ümmete de söz vermiş ve şöyle buyurmuştur: ”Allah, sizlerden iman edip iyi davranışlarda bulunanlara, kendilerinden öncekileri sahip ve hâkim kıldığı gibi, kendilerini de yeryüzüne sahip ve hâkim kılacağını... va'd etti." (Nur: 55) ''Yeryüzü"nden murad, Arap ve acem kâfirlerinin yerleridir. Hadiste: ”Şüphesiz Allah yeri benim için bir araya getirdi. Böylece doğu ve batı taraflarını gördüm. Şüphesiz ümmetimin mülkü benim için bir araya getirilen yere kadar ulaşacaktır."
A'raf 7:138
İsrâiloğullarını denizden geçirdik, (orada) kendilerine mahsus bir takım putlara devamlı surette
tapan, Mûsa (aleyhisselâm)'ın kendileriyle savaşmakla emrolunduğu Ken'an'h Amâlika'dan olan
bir kavme rastladılar. Bunun üzerine, onların hallerini gördüklerinde:
'Ey Mûsa! Onlara ait taptıkları
tanrılar gibi bizim için de bir tanrı yap, da ona tapalım
dediler. Mûsa: 'Gerçekten siz cahil bir toplumsunuz' dedi. Onları mutlak cahillikle niteledi. Çünkü onlar büyük âyet ve mucizeleri daha önce müşahede etmişlerdi.
Câveze ve câze aynı anlamdadır. ”Vadiyi geçti" ile ”Başkasını denizde karşıdan karşıya geçirdi" anlamları için câveze kelimesi kullanılır. Buradaki denizden murad ”Kulzüm" denizidir (Kızıldeniz). Onun Mısır Nil'i olduğunu söyleyenler yanılmışlardır.
Rivayete göre, Mûsa (aleyhisselâm) onları denizden Aşura günü geçirdi. Onlar da Allahü teâlâ 'ya şükür için oruç tuttular.
A'raf 7:139
Şüphesiz bunların yani o putlara tapan Amâlika kavminin
içinde bulundukarı bâtıl
(din) yıkılmıştır. Yani Allahü teâlâ yakın zamanda onların içinde bulundukları dinlerini yıkacak, putlarını paramparça edecektir.
Ve her ne kadar niyetleri yüce Allah'a yaklaşmak olsa da,
yapmakta oldukları putlara tapmak
da bâtıldır. Tamamen yok olucudur; çünkü o mutlak küfürdür.
A'raf 7:140
Mûsa dedi ki: 'Allah sizi âlemlere üstün kılmışken, yani sizden başkasına vermediği nimetlerini özellikle size vermişken
ben size Allah'tan başka ibâdete lâyık
bir tanrı mı arayayım?' Allahü teâlâ 'nın onlara verdiği nimetler, apaçık mucizelerdir. Bununla onları kötü muamelelerinden ötürü uyarmış oluyor. Çünkü onlar, nimetleri, Allah'ın en rezil mahlûkatma yönelmek suretiyle karşıladılar. O rezil şeyi Allah'a ortak koştular.
A'raf 7:141
Sonra Allah, ”kurtarma" nimetini zikretti ve şöyle buyurdu: Ey İsrail oğulları!
Hatırlayın ki, size azabın en kötüsünü en şiddetlisini ve en çirkinini
yapan Firavun ailesinin elin
den sizi kurtardık. Allah'ın size yaptığı bu iyiliği hatırlayın.
Çünkü onlar oğullarınızı öldürüyorlar, kadınlarınızı hizmet gördürmek için
sağ bırakıyorlardı. İşte bunda, yani ”kurtarma" veya azabın en kötüsünde
size işlerinizin sahibi -çünkü nimet ve ceza her ikisi de Allah'tandır.-
Rabbiniz tarafından benzeri olmayan
büyük bir imtihan, yani nimet veya sıkıntı
vardır. Çünkü ”belâ-imtihan" kelimesi, her ikisi için de kullanılır. Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: ”...Onları iyilik ve kötülüklerle imtihan ettik." (A'raf: 168)
A'raf 7:142
Bana ibadet etmesi için
Mûsa ile otuz geceyi tamamlaması veya otuz gece beklemesi için
sözleştik ve ona on (gece) daha ilâve ettik. Böylece Rabbinin onun için
tayin ettiği vakit, kırk geceye tamamlandı.
"Va'd", bir faydanın, gerçekleşmesinden önce ulaşmasını haber vermekten ibarettir.
Rivayete göre Mûsa (aleyhisselâm) Mısır'da iken İsrail oğullarına, Allah, düşmanlarını helak ederse, kendilerine neyi yapacaklarını, neyi terkedeceklerini açıklayan bir kitap getireceğini vaad etmiş, Firavun helak olunca, Mûsa Rabbinden o kitabı istemiş, Allah da kendisiyle konuşmak, ona vahyetmek ve peygamberlik işini tamamlayarak onu yüceltmek için bütün Zilkade ayı boyunca, otuz gün oruç tutmasını emretmiştir. Mûsa (aleyhisselâm) bu oruçları tuttu. Sonra otuza tamamlayıp ay bitince ağzının kokusundan hoşlanmadı. Yani, ağzının kokusu oruçlunun ağız kokusu gibi olduğu için, Rabbiyle konuşmak istemedi. Harnûd ağacı dalıyla ağzını misvakladı, yerden bir miktar ot alarak çiğnedi. Bunun üzerine yüce Allah kendisine şöyle vahyetti: ”Bilmez misin, oruçlunun ağız kokusu, benim katımda misk kokusundan daha hoştur?" Böylece Allahü teâlâ, orucuna Zilhicce'den on gün daha ilâve etmesini emretti. Sonra Mûsa (aleyhisselâm) münâcat için dağa doğru hareket etmek istediğinde, Allah ona, Allah'ın kendisine bahşettiği lûtfu müşahede etmeleri için, kavminden dürüst, akıllı yetmiş kişi seçmesini emretti. O da öyle yaptı. Kardeşi Harun'u da kavmi içinde kendi yerine bıraktı. Nitekim Allahü teâlâ buyurdu ki:
Mûsa dağa hareket etmeden önce
kardeşi Harun'a dedi ki: 'Kavmim içinde benim yerime geç ve yaptıkları ve terkettikleri şeylerde onları kontrol et, ıslahı gereken durumlarında
onları ıslah et, onlar içinde fesada yer vermeyen davranışla hareket et,
bozguncuların yoluna uyma.' Senden bozgunculuk isteyene uyma ve ona davet edene itaat etme. Çünkü Mûsa (aleyhisselâm) zaman zaman kavminin çok aykırı davranışlarına tanık oluyordu. Bundan ötürü onların durumları hakkında kardeşine tavsiyede bulunmuştu.
A'raf 7:143
Mûsa tayin ettiğimiz vakitte yani kırk gün tamamlandığında Tûr-ı Sina'ya
gelip de vasıtasız ve keyfiyetten uzak olarak
Rabbi onunla tıpkı meleklerle konuştuğu gibi
konuşunca: 'Rabbim! Bana (zatını) kendini
göster, seni görüp
sana bakayım! dedi. Mûsa (aleyhisselâm) Rab'le konuşurken, Cebrail onunla beraberdi, fakat Rabbinin Mûsa'ya ne konuştuğunu işitmedi. Bundan ötürüdür ki, insanlar içinde bu özelliğinden dolayı ona ”kelim", yâni ”kendine hitabedilen" unvanını aldı. Çünkü diğer peygamberler (aleyhisselâm)'le Allah sadece kitab ve melek vasıtasıyla konuşuyordu.
Eğer ”Niçin Allah diğer peygamberlerle değil de, sadece Mûsa (aleyhisselâm)'la karşılıklı konuştu?" denecek olursa, cevaben denilir ki: Çünkü Mûsa'nın olduğu gibi, diğer peygamberlerin, Firavun, Hâmân, Karun ve Yahudiler gibi düşmanları; onun kavminden daha edepsiz, daha katı kalpli kavimleri yoktu. Bundan dolayı Allah onu, özel konuşmasına muhatap kıldı. Görmüyor musun, Kıptî sihirbazlar ilk davetinde iman ettiler de, Yahudilerden bir kavim, birçok mucizelere tanık olduktan sonra inkâr etti. Bunun üzerine Allah onu, kavmi içinde imtihana tabi tutulduğu belâlara tahammül edebilmesi için, kendisiyle konuşmak suretiyle destekledi.
Mûsa. Rabbinin kelâmını işitince O'nu görmeye karşı iştiyakı arttı ve: ”Bu, haberin lezzeti! Peki ya gönnen in lezzeti nasıldır?" dedi. O'nu göımek istedi.
"Bana (zatını) göster" sözünden kastedilen, Allahü teâlâ'nın Mûsa'nın zatında kendi mukaddes zâtının görünmesini yaratması değildir. Aksine onunla kasdedilen, Mûsa'yı, mukaddes zâtını görmeye muktedir kılmaktır. Allah'ın onu görmeye muktedir kılması, Mûsa'nın Allahü teâlâ'yı görmesi için bir sebeptir.
Bil ki, bedenler iyi gıdalarla gelişir; haller de vakitlerin iyi değerlendirilmesiyle iyi olur. O halde cesedinin gıdası, helâl şeylerden aldığın besinler; ruhunun gıdası da, halvet vakitlerinde ibadet gıdalanyla geliştirdiğin şeydir. Kaplar temiz olduğu müddetçe, içindeki mânâ cevherleri parıldar. Basiret gözün körelmişse, kalb gözleri su fışkıran; içleri marifet nurlarıyla dolan bir cemaatin mertebelerine ulaşmaya çalışmak senin neyine? O halde sende olmayan şeye sahip çıkma. Allah'ın senden bildiği şey, sana yeter. Sana düşen, küçüklerin duruşu gibi durmak; büyüklerin edebiyle edeplenmektir.
Âyet, ehl-i sünnet ve cemaatin Allahü teâlâ'yı görmenin caiz olduğuna ilişkin delilidir. Çünkü Mûsa (aleyhisselâm), görmeyi istediği zaman caiz olduğuna inanmıştır. Ve Allah'a karşı, cevazı caiz olmayan şeye inanmak küfürdür.
(Rabbi:) 'Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, yani beni görmeyi isteme; çünkü sen buna dayanamazsın, ancak seninle benim arama, senden daha güçlü olan ve senin karşında bulunan şu dağı koy,
eğer o yerinde sabit ve hareketsiz olarak
durabilirse, sen de beni göreceksin!' buyurdu. Bana bakmaya güç yetireceksin. Yerinde duramazsa, sen bana bakmaya güç yetiremezsin. Çünkü dağ, sert ligiyle birlikte tecelliden etkilenir, buna dayanamaz; aksine yerle bir, paramparça ve dümdüz olursa, korkunç şeyleri müşahede anında dehşete düşen insan nasıl dayanır? Bu durum, azamet sahibi (Allah'ı) müşahede anında nasıl olur? Allahü teâlâ âyette ”bana bakamazsın" anlamında ”len tenzure ileyye" demedi de ”Len terâni", yani ”beni asla göremezsin" buyurdu. Çünkü istenen şey beraberinde idrak de olan ”rü'yet"tir. Yoksa görülen şeye doğru gözbebeğinin çevrilmesinden ibaret olan ”nazar" yani bakmak değildir. Çünkü bazı durumlarda ”nazar"da idrak olmaz. Bu da aynı zamanda bizim için delildir. Çünkü ”len ürâ= Hiç görülmiyeceğim" demedi. Eğer görülmeyecek olsaydı, elbette görülmiyeceğini haber verirdi. Çünkü durum, açıklamaya ihtiyaç duyulan bir durumdur. O da görülmesinin imkânsızlığına değil, aksine görmek isteyenin O'nu görmekten aciz olduğuna işaret eder. Çünkü görme, görmek isteyenin görmek için hazırlıklı olmasının hâsıl olmasına bağlıdır.
Denilmek istenen şudur: Sen beni insan sıfatınla ve varlığınla göremiyeceksin; çünkü insanlık özellikleri beni görmeye aykırıdır. Mûsa (aleyhisselâm) ise görmeyi ancak beşeriyyetin zahirine ve kevnî vücuduna nisbetle istemiştir. O da kesinlikle mümkün değildir. Eğer ”dünya yurdunda Allah'ın rü'yeti (görmeyi) men etmesindeki ilâhî hikmet nedir?" dersen, cevaben derim ki: Görme, dünyadaki en son lütuftur. Dünyadaki en son lütuf da mahlukatın en şereflisi içindir. O da, Miraç gecesinde başının iki gözüyle (B) Rabbim müşahede eden, Makam-ı Mahmud'un sahibi, Efendimiz Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dir.
Mutezilenin, '"len" kelimesi, nefyin sonsuzluğunu ifade eder" sözü Lügat âlimlerince asılsız bir iddiadır ki, hiçbir muteber kitap ve sahih rivayet doğruluğuna şehadet etmez. Bâtıl olduğuna Allahü teâlâ'nın Yehudilerin sıfatı hakkındaki şu âyeti(nde kullanılan ”len" kelimesi) delâlet eder: ”Hiçbir zaman ölümü temenni etmeyeceklerdir." (Bakara: 95) Halbuki onlar kıyamet gününde ölümü temenni ederler ve derler ki: ”Ey Mâlik! Rabbin bizim işimizi bitirsin!" (Zuhruf: 77), ve ”Keşke onunla (ölümümle) her iş olup bitseydi!" (Hakka: 27)
Mûsa (aleyhisselâm)'nın Allah'ı göremiyeceğini haber verme, mutezilenin dediği gibi, ebedî olarak göremeyeceğine işaret etmez.
Rabbi o dağa tecelli edince azameti onda göründü, emir ve kudreti ona aksetti ve küçük parmakla başparmak arası miktarınca, hicabından nuru göründü ve
onu paramparça etti. Sehl ibn Sa'd es-Sâidi şöyle demiştir: ”Allah, yetmiş bin perdeden dirhem miktarınca bir nur izhar etmiştir." Büyük yaratılışına rağmen dağın başına gelen bu olursa, (yani param parça olursa), ya zayıf âdemoğlunun hali ne olur? Bazı âlimler derler ki: ”Allah, Mûsa (aleyhisselâm) için dağı fedâ etmiştir. Eğer Mûsa (aleyhisselâm) dehşete kapılmasaydı, mutlaka dağın eridiği gibi erirdi."
Mûsa da gördüğü şeyin dehşetinden
baygın düştü. Aydınca gördüğü şeyi tazim ederek
dedi ki: 'Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, senden izinsiz senden bir şey istemem, dünyada istemeye cesaret ettiğimden dolayı
sana tevbe ettim. Sen ise onu, ancak âhirette vaad ettin.
Ve ben senin azametin ve celâline, yahut dünyada senin görülmeyeceğine
Müminlerin ilkiyim.'
Bil ki Mutezile, Allah'ı görmeyi inkâr etti. Nitekim Keşşaf Tefsiri sahibi ez-Zemahşerî Ehl-i sünneti kötülemek ve sapıklık içerisinde olduklarını belirtmek için şu beyitleri söylemiştir:
Öyle bir cemaat vardır ki kendi heva heveslerine sünnet dediler.
Fakat onlar, yemin ederim ki semerlenmiş eşektirler.
Onlar Allah'ı yaratıklarına benzetir.
Halkın kendilerini kötülemesinden korktular ve
"Âhirette Allah keyfiyet siz olarak görülecektir. ” sözünün arkasına gizlendiler.
Ehl-i sünnet âlimlerinden biri de ona cevaben şu beyitleri söylemiştir:
Zâlim olan bir topluluk ne tuhaftır ki Kendilerini adaletle vasıflandırdılar. Yemin ederim ki onların hiçbir bilgileri yoktur. Allah'ın sıfatlarını nefyederek zatını ta'tîl Onlara bilmedikleri bir yönden gelmiştir.
el-Mevlâ İbrahim el-Eruskî de aşağıdaki beyitleri söylemiştir:
Aramızda hüküm vermesi için Allah'ın kitabına razı olduk
Rasûlüllah'ın sözü en açık hükmedicidir.
Allah'ın âyetlerini tahrif etmek sapıklıktır.
Açık delilleri reddetmek adalet değildir.
Rasûlüllah'ın ashabını sapıklıkla itham edip onları kınamak
Ve Nazzam ile Vasıl b. Atâ'run görüşlerini tasrih etmek de adalet değildir.
Peygamberi yalanlamak adalet olsaydı.
Yaratıkların en âdili As b. Vâil olurdu.
Ey Carullah (ez-Zemahşerî) sen dalâlet fırkasından olmasaydın Şahsında bütün faziletlerin toplanmasına layık olurdun.
A'raf 7:144
"Sana tevbe ettim ve ben Müminlerin ilkiyim" dediğinde,
(Allah) Mûsa (aleyhisselâm)'ya:
'Ey Mûsa, dedi, her ne kadar durumunun düzelmesi ve zâtının bekası için seni, beni görmekten men ettiysem de, bundan dolayı tasalanıp hüzünlenme:
ben risâletlerimle ve (sana) vasıtasız
konuşmamla seni zamanındaki mevcut
insanların başına seçtim ve seni onlardan üstün kıldım. Burada ”risaletler"den kastledilen, Tevrat'ın esfârıdır. ”Esfâr" da ”siff'in çoğuludur ve kitaplar anlamındadır.
Peygamberlik ve hikmet şerefinden
sana verdiğimi al ve nimete karşı
şükredenlerden ol.'
A'raf 7:145
Mûsa için nasihat ve din işlerinden muhtaç oldukları
her şeyin açıklamasına dair ne varsa hepsini yeşil zümrüdden
levhalarda dokuz levhada
yazdık. Yani onun için bütün nasihatleri ve hükümlerin hepsini yazdık.
Ve dedik ki: 'Bunları yani levhaları
kuvvetle, azim ve ciddiyetle
tut, kavmine de onları en güzel şekilde tutmalarını gereği ile amel etmelerini
emret.
Buradaki ”emret" nedb ve daha faziletlisini seçmeye teşvik ifade eder.
Kutrub der ki: ”En güzel şekilde" yani güzelini ki, hepsi güzeldir. Allahü teâlâ'nın ”Allah'ı anmak elbette en büyük ibadettir." (Ankebût: 45) âyetinde olduğu gibi.
Ey İsrail oğulları!
Yakında size yoldan çıkmışların Firavun ve kavminin Mısır'daki
yurdunu nasıl harabeye çevirdiğimi
göstereceğim' ki, bundan ders alasınız ve Tevrattaki hükümlere göre amel etmekle ilgili size emredilene muhalefet ederek yoldan sapmayasınız. Firavun'un topraklan Mısır'da, zorbalar ve Âmâlika'nın toprakları ise Şam'daydı.
A'raf 7:146
Yer yüzünde haksız yere yani hak olmayan bir şey ve aşırı zulüm düşüncesi sebebiyle
böbürlenenleri âyetlerimden uzaklaştıracağım.
Ayetlerden ınurâd, Tevrat levhalarında yazılı olan, nasihat, ahkâm ve diğer tekvini âyetlerdir. Onları bunlardan uzaklaştırmanın mânâsı, kalblerinin mühürlenmesi demektir ki, böylece onlar, bu âyetler hakkında düşünemezler, içinde bulundukları kibir ve zorbalıkta ısrar ettikleri için onlardan ibret alamazlar.
Bunun anlamı: Kendilerini büyük sayanların, meziyet ve fazilet bakımından kendilerini halkın üstünde görenlerin kalblerini mühürleyeceğiz, böylece onlar bizim enfüs ve âfâkta konulan tenzili ve tekvini âyetlerimizden yararlanamazlar ve onun eserlerinin ganimetlerinden istifade edemezler. Öyleyse ey İsrail oğulları, onların yolundan gitmeyiniz, yoksa siz de onlar gibi olursunuz!
Böbürlenme, adı geçen âyetlerden istifadeden mahrumiyete götürdüğü için, âyetten kasdedilen şey, İsrâiloğullarını, kendilerini âyetler hakkında düşünmekten ve o âyetlerle doğruya ulaşmaktan uzaklaşmaya götüren böbürlenmekten sakındırmaktır. Ta ki, Tevrat'ın hükümlerini ciddiyet ve arzu ile tutsunlar.
Onlar bütün mucizeleri görseler müşahede etseler
yine de iman etmezler yani bunların her birini inkâr ederler.
Doğru yolu görseler onu yol edinmezler, yani: Kendilerini sapıklık kapladığı ve tabiatları bozulduğu için hakka yönetmezler ve o yola asla koyulmazlar.
Fakat azgınlık yolunu görürlerse, hemen onu yol edinirler. Yani, bâtıl arzularına uygun ve onları bu aşırı isteklerine ulaştın cı olmasından ötürü, bu yolu kendilerine nerede ise ayrı kuruyacakları bir yol olarak seçerler.
Bu durum yani, doğru yoldan yüz çevirme ve azgınlık yoluna tam yönelme,
onların muttasıl" oldukları çirkinliklerin haksızlığına ve bunların zıtlarının hak oluşuna delâlet eden
âyetlerimizi -ki bunlar indirilen âyetler ve mucizedir.-
yalanlamalarından ve onlardan gafil olmalarından, onlar hakkında düşünmediklerinden
ileri gelmektedir. Yoksa kesinlikle bâtıl şeyleri işleyemezlerdi.
Âyetlerden gafletten maksat, onlar hakkında düşünmemektir. Bir şeyden yüz çevireni, o şeyden gaflet edene benzetmek için, âyetleri düşünmemek onlardan gaflet etmekle ifade edilmiştir.
A'raf 7:147
Halbuki âyetlerimizi ve âhirete yâni âhiret yurduna
kavuşmayı yalanlıyanların sıla-i rahim, muhtaç kimseye yardım etme ve benzeri konularda yaptıkları
amelleri boşa gitmiş, yani bâtıl olduğu ortaya
çıkmıştır. Dolayısıyla, onlar, o amellerden faydalanamazlar.
Onlar küfür ve günah cinsinden
yapmakta oldukları amellerinin cezasından başka birşeyle mi cezalandırılırlar? Buradaki ”fiel" istifham ve inkâr manasınadır demektir.
A'raf 7:148
Mûsa'nın arkasından Tur'a gitmesinden sonra
kavmi, altın ve gümüşten oluşan
zinet takımlarından, sığır gibi
böğürmesi olan, cüssesi altından olup ruhu olmayan
bir buzağı heykelini yapıp ilâh edindiler.
Kıptîlere âit olduğu hakle, zinet takımlarının onlara, yani Hazret-i Mûsa'nın kavmine izafe edilmesi, yakın bir münasebetten ötürüdür. Çünkü onlar o takımları, Mısır'dan çıkmayı düşündüklerinde sahiplerinden ödünç almışlardı. Onların bu buzağı heykeline taptıkları süre kırk gündü. Bu sebeple Tih'te kırk sene cezalandırılmışlardır.
Hazret-i Mûsa kavmine, otuz günlüğüne dağa gidip geleceği konusunda söz vermişti: Dönüşü gecikince Sâmiri onlara dedi ki: ”Siz zinet takımlarını Firavunun halkından aldınız. Allah da sizi bu cinayetten dolayı cezalandırdı ve Mûsa'yı sizden uzaklaştırdı."Zinet takımlarını toplayın da onları yakayım. Belki Allah Mûsa'yı bize döndürür. Sâmiri bu takımlardan onlar için bir buzağı yaptı. Ağzına Cebrail (aleyhisselâm)'in atının izinden bir toprak koydu, oradan böğürme ve hareket ortaya çıktı. Samîrî dedi ki: ”Bu sizin de, Mûsa'nın da tanrısıdır" (Tahâ: 88) Onlar da ona taptılar.
Bir rivayete göre de Sâmirî bu buzağıyı içi boş olarak yaptı ve içine özel bir biçimde tüpler yerleştirdi. Sonra onu rüzgârın estiği yere koydu. Rüzgâr bu tüplere giriyor, böylece heykelden, buzağı böğürmesine benzer özel bir ses çıkıyordu. İsrâiloğulları onun böğüren bir canlı olduğunu zannederek etrafında dansediyorlardı.
Kurtubî'nin anlattığına göre Tarsûsi'ye sorarlar: ”Kurandan bir şey okumak, sonra şiirler (bugünkü haliyle ilâhi ve kasideler) söylemek için toplanan, def çalarak rakseden bir topluluğun içinde bulunmak helâl mıdır, yoksa değil mi?" Bunun üzerine Tarsûsî şu cevabı verir: ”Sufilerin mezhebi, boş şevlerle iştigal, cehalet ve sapıklıktır. İslâm ise, Allah'ın kitabı ve Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sünnetinden ibarettir. Raks ve kendinden geçmeye gelince, onu ilk ortaya koyan Sâmiri'n in arkadaşlarıdır. Böğüren buzağıyı ilâh edindiklerinde, etrafında raks etmeye, kendilerinden geçmeye başladılar. Bu da buzağıya tapanların dinidir. Yoksa, Nebi (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabıyla, sanki başlarında vakardan bir kuş varmış gibi otururlardı. Öyleyse devlet adamı veya onun vekillerine düşen, onların camilerde veya başka yerlerde toplanmalarına engel olmaktır. Allah'a ve âhiret gününe inanan kimselerin onlarla bir arada bulunması, onların hurafelerine yardım etmesi helâl olmaz. Bu, Mâlik'in, Şafiî'nin, Ebû Hanife'nin, Ahmed'in ve Müslümanların diğer imamlarının görüşüdür." Hayat'ül-Hayavan’da böyle anlatılmıştır".
Görmediler mi ki o buzağı
onlarla ne konuşuyor, ne de onlara yol gösteriyor? Yani onda ulûhiyet özelliklerine ait hiçbir şey yoktur. Çünkü onun ne konuşmaya, ne de emir ve yasaklamalarda bulunmaya gücü yetmez. İşlemek üzere gidecekleri herhangi bir hayır yoluna da irşad edemez.
Onu ilâh olarak
benimsediler. Halbuki o ilâh olsaydı, onlarla konuşur ve onları irşad ederdi. Çünkü ilâh, kullarını ihmal etmez. Onu tanrı olarak benimsediler ve onun cisimlerin, güçlerin ve kaderin yaratıcısı olduğunu zannettiler.
Ve böylece onlar, eşyayı kendi yerinden başka yere koyarak
zâlimler oldular. Buzağıyı ilâh edinmeleri de onların yaptığı yeni bir şey değildir.
A'raf 7:149
Sonra pişmanlıklarından dolayı
başları elleri arasına düşürülüp de başlarını iki elleri arasına koyup da -ki bu, son derece pişman olduklarını gösteren bir davranıştır, çünkü çok pişman olan ve umduğunu elde edem iyen kimse parmağını ısırır- buzağıyı ilâh edinmekle
kendilerinin gerçekten sapmış olduklarım görünce, yani âdeta gözleriyle görüyormuşçasına buna kesin olarak iman ettiklerini anlayınca
dediler ki: 'Eğer Rabbimiz bize Tevrat'ı bir rehber olarak indirmek suretiyle
acımaz ve bizi günahlarımızdan vazgeçmek suretiyle
bağışlamazsa buzağıya tapmamız sebebiyle
mutlaka ziyana uğrayanlardan olacağız.'
A'raf 7:150
Mûsa, Tur dağından çok
kızgın ve üzgün bir halde kavmine dönünce: Ey buzağıya tapanlar!
'Ben aranızdan ayrılıp dağa gittik
den sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini beklemeyip yani peygamberlerinizi bekleyerek ona verdiğiniz sözü tutmak ve tavsiyesini yerine getirmek gerekirken, bunu yapmayıp
acele mi ettiniz?' dedi. Mûsa'nın kavmine kızmasından, yüce Allah'ın kendisine bildirmesi dolayısıyla onların buzağıya taptıklarını önceden bildiğini anlıyoruz.
Tevrat'ın yazılı olduğu
Levhaları elinden
yere attı ve kardeşinin yani Harun (aleyhisselâm)'un
başını yani başındaki saçını
tutup bu kötü davranışlarından dolayı onları engellemediğini düşünerek
kendine doğru çekmeye başladı. Harun (aleyhisselâm), Hazret-i Mûsa'dan üç yaş büyüktü ve yumuşak başlı bir kimseydi. Kendi hakkında gerekeni yapmadı düşüncesini kaldırmak için
kardeşi: 'Anamın oğlu! Bu kavim beni cidden zayıf gördüler ve kendilerini buzağıya tapmaktan alıkoymak için ne kadar çaba gösterdiysem de olmadı,
nerede ise beni öldüreceklerdi. Sen de düşmanları bana güldürme. Bana gülmelerine sebep olacak davranışta bulunma
ve beni bu zâlim kavimle beraber tutma!' Beni azarlamakla veya gerekeni yapmadı diye suçlamakla beni onlardan biri olarak sayma
dedi.
Harun'un. Mûsa ile anne baba bir kardeş oldukları halde, sadece annesini anarak ”anamın oğlu" ifadesini kullanması. Hazret-i Mûsa'nın, kendisine şefkatle muamele etmesi ve kalbini kıracak şeyler söylememesini sağlamak içindir.
A'raf 7:151
Mûsa: 'Rabbim, haksız yere kardeşime yaptığım muameleden dolayı
beni ve eğer kavmin buzağıya tapmasını engelleme konusunda kusur etmişse
kardeşimi bağışla, geçmişte yaptıklarımızı bağışladıktan sonra bize çok nimette bulunmak suretiyle
bizi rahmetine kabul et! Haddâdî der ki: Bunun anlamı ”bizi cennetine girdir" demektir. Mûsa (aleyhisselâm) kardeşini hoşnut etmek ve ona gülen düşmanlarına karşı ondan hoşnut olduğunu göstermek düşüncesiyle kendisi için af diledi. Çünkü
sen merhametlilerin en merhametlisisin!' Sen bize karşı, bizim kendimize olan merhametimizden, anne ve babalarımızın bize olan merhametinden daha merhametlisin
dedi.
Rivayet edildiğine göre, gencin birisinin dili tutuldu ve ölüm esnasında kelime-i şehadet getiremedi. Durumu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bildirdiler. O da hastanın yanına girdi ve kelime-i şehadet getirmesini istedi. Fakat genç bir türlü getiremiyordu. Bunun üzerine peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Namaz kılınıyor muydu, zekât vermiyor muydu, oruç tutmuyor muydu?" buyurdu. Dediler ki: ”Evet, bunların hepsini yapıyordu". Bunun üzerine Rasûlüllah: ”Ana ve babasına âsi oldu mu?" diye sordu ve orada bulunanlardan ”evet" cevabını alınca da, annesini çağırmalarını istedi. Gözleri görmeyen yaşlı bir kadın geldi. Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: ”Oğlunu affetmez misin?" buyuranca, kadın: ”Affetmem! Çünkü o beni tokatladı ve gözümü çıkardı" dedi. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ”Odun ve ateş getirin" dedi: Kadın bununla ne yapacağını soranca da: ”Yaptığının karşılığı olarak senin gözünün önünde onu yakacağım", buyurdu. Bunu duyan kadın: ”Affettim, affettim! Ben onu ateş için mi dokuz ay karnımda taşıdım, iki yıl onu ateş için mi emzirdim? Annelik merhameti nerede kaldı?" deyince, gencin dili çözüldü ve kelime-i şehadet getirdi.
A'raf 7:152
Sâmiri ve taraftarları gibi kalblerine buzağı sevgisi içirilip
buzağıyı ilâh olarak
benimseyenlere, suçların en büyüğünü ve en çirkinini işledikleri için
mutlaka Rablerinden âhirette büyük
bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir. Bu, kendileri ve çocukları için kararlaştırılmış gariplik ve miskinlik alçaklığıdır.
İşte Biz Allah'a iftira eden
iftiracıları böyle cezalandırırız.
A'raf 7:153
Hangi kötülük olursa olsun,
kötülükler yaptıktan sonra, işlenen o kötülüklerin
ardından tevbe edip de, sağlam ve samimi olarak
iman edenlere ve imanın gereği olan salih amellerle meşgul olup -birinci grubun yaptığı gibi- yaptıkları kötülükte ısrar etmeyenlere
gelince, şüphesiz ki o tevbe ve imandan yani tevbe edip Allah'a döndükten
sonra, Rabbin elbette ne kadar büyük ve çok olursa olsun, günahları
bağışlayan ve dünya ve ahirette rahmetinin her çeşidiyle
esirgeyendir. Şüphesiz tevbe, bağışlamayı gerektirir. Tevbe, geri dönüştür. Kul, tevbeyle nitelendiğinde, bundan, kasdedilen, günahtan dönüştür. Bununla Allah nitelendiğinde ise, ondan kasdedilen bağışlamak suretiyle azaptan dönüştür.
Tevbe iki kısımdır: Zahir ve bâtın. Zahir tevbe, görünen günahlardan tevbedir. Bu da günahları terk etmek ve organları ibâdette kullanmakla olur. Bâtın tevbe ise kalbin içteki gizli günahlardan tevbesidir. Bâtın günahların terki de, dil sussa bile kalbin susmadan zikirde bulunmasıdır.
Nefsin tevbesi, dünya ile ilişkileri kesme, kolaya yapışma ve iffetli olma;
Ruhun tevbesi ilâhî marifetlerle süslenme:
Sırrın tevbesi de, dünyadan yüz çevirdikten sonra yüce huzura yönelmedir.
Kul, kötülükten uzaklaşır, amelini düzeltirse, Allah da onun durumunu düzeltir, aldığı nimetleri ona iade eder. Öyleyse mü'mi ne düşen şey, hemen tevbe edip güzel amel işlemektir. Çünkü iyilikler, kötülükleri giderir.
A'raf 7:154
Kardeşinin özür dilemesi ve kavmin tevbe etmesi sebebiyle
Mûsa'nın öfkesi dinince, attığı
levhaları aldı. Bundan anlaşılıyor ki, levhaları attığı zaman levhalar kırılmamıştır. Burada ”öfkesi dinince" anlamı vereliğimiz ”sükût" kelimesi, konuşmayı kesmek demektir. Gazap sustu, denilemez. Öyle ise mecazî anlamda kullanılmış, olup ”öfkesi dinince" demektir.
Levh-i mahfuz'da yazılmış olan
onlardaki yazıda, Rablerinden korkanlar için hidâyet yani hakkı açıklama
ve hayra ve iyiye irşad etmek suretiyle insanlar için
rahmet vardı. ”Nesh", Bir metni asıl nüshadan aynen kopya etmek, başka bir sayfaya aktarmak demektir. Bir kitabı başka bir kitaptan harfi harfine aktararak yazdığında, ”bu kitabı şu kitaptan neshettim" yani ”ondan naklettim" dersin. Burada, kitabın âyetlerinden faydalananlar onlar olduğu için özellikle ”Rablerinden korkanlar" söz konusu edilmiştir. Şüphesiz haşyet, ancak Allah'ın sıfatlarını tanımaktan doğar. Allah'tan haşyet'in göstergesi de dünyayı ve halkı terketmek, nefis ve şeytanla savaşmaktır.
A'raf 7:155
Mûsa, buzağıya taptıklarından dolayı özür dilesinler diye İsrail oğullarının seçkinlerinden yetmiş adam getirmesi için kendisine
tayin ettiğimiz vakitte kavminden yetmiş adam seçti ve huzura getirdi. Bu vakit, münâcat ve konuşma vakti değil, tevbe vaktidir. ”Biz Allah'ı açıkça görmedikçe sana inanmayız" (Bakara: 55) dediklerinde, görme isteğinden dolayı
onları o müthiş deprem yakalayınca Mûsa dedi ki: 'Ey Rabbim, dikseydin yani buzağıya tapmaktan engelleme konusunda kusur ettikleri, ona tapanların ısrarlarını gördükleri halde onlardan ayrılmadıkları sırada
onları da, günahlarımızdan ötürü
beni de daha önce helak ederdin. İnat ve ”ru yet" isteğine karşı cesaret etme gibi
içimizden birtakım beyinsizlerin işlediği günah
yüzünden hepimizi helak edecek misin? Buradaki soru, ”bizi helak etme" anlamındadır. Dolayısıyla ”hepimizi helak edecek misin?" sorusu, ”beyinsiz bazı kimselerden meydana gelen günah dolayısıyla büyük bir topluluğu helak etmen senin şanına yakışmaz" demek olur.
Bu iş yani beyinsizlerin içine düştüğü fitne
senin imtihanından başka bir şey değildir. Yani, bu senin mihnetin ve imtihanındır. Çünkü onlara sözünü işittirdin de onlar bununla meftun oldular.
Onunla yani o imtihan sebebiyle, sapmasını
dilediğini saptırır, böylece kendisine ait olmayan şeyi istemekle haddini aşar,
dilediğini de doğru yola iletirsin, hakka ulaştırırsın.
Sen bizim velinıizsin. İşlerimize kaim, bizim yardımcımız ve bizim koruyucumuz sadece sensin. İşlediğimiz günahlardan dolayı
bizi bağışla, dünyevî ve ııhrevî rahmet eserleri bahşederek
ve bize rahmet et. Sen, bağışlayanların en iyisisin. Kötülüğü bağışlar, onu iyiliğe çevirirsin.
Mağfiret, yani bağış, azabın kaldırılması; rahmetse hayrın ulaştırılmasıdır. Burada bağışın rahmetten önceye alınması, zararın uzaklaştırılmasının yararı elde etmekten önce olmasındandır. Burada bağışın özellikle anılması ise, makam dolayısıyla onun daha önemli oluşundandır.
A'raf 7:156
Bize, bu dünyada da iyilik, güzel geçim ve taate muvaffakiyet
yaz, âhirette de. Yani: Orada da bize iyilik yaz. Âhiretteki iyilik güzel mükâfat, veya cennettir.
Biz sadece işlediğimiz büyük mâsiyetlerden tevbe ederek
Sana döndük.' Bir rivayete göre, onları o müthiş deprem yakalayınca, hepsi öldü. Bunun üzerine Mûsa (aleyhisselâm) Allah'a yalvarmaya başladı ve Allah da onları diriltti.
Allah buyurdu ki: Benden başkasının dahli olmaksızın
'kimi dilersem onu azabıma uğratırım. Rahmetim ise mü'min ve kâfir, hatta mükellef ve mükellef olmayan
her şeyi kuşatmıştır. Hiçbir müslüman ve kâfir yoktur ki, dünyada O'nun rahmetinin ve nimetlerinin eserleri onlar üzerinde bulunmasın. O rahmetle yaşarlar ve onunla kazanç sağlarlar. Fakat o rahmet, âhirette sadece müminlere hastır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur:
Onu âhirette kötülükten, küfürden ve günahlardan
sakınanlara, zekâtı verenlere ve bütün
âyetlerimize devamlı imanla
inananlara ve onlardan hiçbirini inkâr etmeyenlere
yazacağını.' Burada zekâtın özellikle anılması, onlara zekât vermenin çok ağır gelmesindendir.
A'raf 7:157
Geçmişte ve bugün İsrail oğullarının kendileriyle ibadet ettikleri
yanlarındaki Tevrat ve İncil'de ismini ve sıfatını
yazılı buldukları o elçiye, yani kendisine özel olarak bir kitab vahyettiğimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e,
o okuma yazma bilmeyen
ümmî peygambere uyanlar var ya, işte o peygamber onlara iyiliği yani tevhidi ve İslâm'ın hükümlerini
emreder, onları kötülükten, şeriat ve sünnette olmayan şeylerden
men eder, onlara zulümlerinin uğursuzluğu sebebiyle kendilerine haram kılınan içyağı gibi
temiz ve güzel şeyleri helâl, kan ve domuz eti gibi
pis ve zararlı şeyleri haram kılar. Ve üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri atar. Yani, diyet koyınaksızın bilerek ve hata ile adam öldürmekte kısas uygu lamasını, pislik değen elbisenin pislik yerinin kesilmesi ve yıkamayla yetinilmemesi, ganimetlerin yakılması ve cumartasi günü çalışmanın tamamen haram kılınması gibi ağır teklifleri hafifletir.
Bu meşakkatli teklifler, ağır yüke ve elleri boyuna bağlayan zincirlere benzetilmiştir. Aslında âyette geçen ”Isr" insanı hareket etmekten alıkoyan ağırlık, ağır yük demektir.
Beyzâvî der ki: ”Burada Peygamber, Allah'a nisbetle ”Rasûl"; kullara nisbetle de ”Nebi" olarak isimlendirilmiştir."
"Ümmî" okuma yazma bilmeyendir. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ümmî oluşu, mucizeleri cümlesindendir. Çünkü o, güzel okuma yazma bilmiş olsaydı, öncekilerin ve sonrakilerin kitaplarını mütalâa etmek ve bu ilimlerin o araştırına ve okumaların sonucu olmakla itham edilirdi. Halbuki, tahsilsiz ve mütalâasız olarak öncekilerin ve sonrakilerin ilimlerini içine alan bu büyük Kuranı getirmesi, apaçık mucizeleri cümlesindendir.
"Temiz ve güzel" olarak tercüme ettiğimiz ”tayyibât" amaç, insan tabiatının temiz ve lezzetli bulduğu, ”pis ve zararlı" şeklinde tercüme ettiğimiz ”habais" de insan tabiatının pis bulduğu ve nefret ettiği şeylerdir. Ayetten anlaşılan ise, şeriatın helâl olduğuna hükmettiği şey helâl, haram olduğuna hükmettiği şey de haramdır.
O peygambere yani, ümmî Rasûl ve Nebinin nübüvvetine
inanıp ona saygı gösteren, emir ve nehiylerinde ona itaat eden, düşmanlarını ondan uzaklaştırmak suretiyle ona
yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nura yani gözlerdeki ışık gibi, ışığı kalblerde olan Kur'an'a
uyanlar var ya, işte bu yüce sıfatlarla muttasıf olup,
kurtuluşa erenler, istediklerini elde edenler, sıkıntılardan kurtulanlar
onlardır. Yoksa onların dışındaki inatçı milletler değildir.
Şurasını bilmelisin ki, peygamberler silsilesinin tertibindeki ilâhî amaç, varlığın efendisi Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğidir. Kendinden önceki peygamberlerin varlığı, onun şerefli varlığının mukaddimesi gibidir. O, özet, sonuç, öz. Nebilerin ve Rasûllerin en şereflisidir. Nitekim o, şöyle buyurmuştur: ”Altı şeyle Peygamberlere üstün kılındım: Bana Cevâmiu'l-kelim verildi. Düşmanlarımın kalbine korku salmakla üstün kılındım. Ganimetler bana helâl edildi. Yeryüzü bana namazgah ve taharet sebebi kılındı. Bütün insanlara peygamber olarak gönderildim. Benimle peygamberler silsilesi son buldu."
Geçmiş ilâhî kitablardan maksat, Nebi (sallallahü aleyhi ve sellem)'ye indirilen Kur'an'dır. O, ilâhî kitaplann özü ve en büyüğüdür. Önceki kitapları tasdik edicidir. Çünkü o, öyle bir lâfızla gelmiştir ki, belâğatçılar ona benzer bir sûre ve mânâsını getirmekten âciz kalmışlardır. O, önceki kitaplardaki ahkâm, âdâb ve faziletleri cami, hüccet, burhan ve delileri içine almaktadır.
Geçmiş ümmetlerden maksat ise, rahmete maznar olan bu ümmettir. Yani, ümmet-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dir. O, kendisinden önceki ümmetlerin neticesi gibidir. Ve o, vasat ümmettir. ”Böylece sizi orta (dengeli) bir ümmet kıldık." (Bakara: 143)
A'raf 7:158
Ey Rasûlüm Muhammed!
De ki: 'Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi, her ikisinde de tasarruf eden
Allah'ın gönderdiği
elçisiyim. Hitap geneldir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) diğer peygamberlerin aksine insan ve cinlerin hepsine, kendi çağdaşlarına ve onlardan sonra kıyamet gününe kadar geleceklere gönderilmiştir. Diğer peygamberler ise kendi kavimlerine ve çağdaşlarına gönderilmiş, şeriatleri kıyamete kadar devam etmemiştir. Bunun anlamı: Ben sizin hepsinize gönderilmiş olan, Allah'ın elçisiyim. Sizi Allah'a ibâdete ve O'nu birlemeye (tevhide) çağırıyorum.
Burada ”insanlar" anlamındaki ”nâs" kelimesi konusunda Cevherî der ki: ”Nâs" insan ve cinlerden olur. ”Üns'un çoğuludur. Aslı ”Ünâs"tır.
O'ndan başka ilâh yoktur. Çünkü âleme kim sahipse yegâne ilâh da odur.
O, diriltir ve öldürür. Bu, ulûhiyeti pekiştirme ifadesidir. Çünkü ancak kendisinden başka ilâh olmayan birisi diriltme ve öldürmeye güç yetirebilir. Bu, insanları nutfeden yaratarak diriltir ve ecelleri sona erince onları öldürür, anlamındadır. Bu konuda şöyle de denilmiştir: Öldükten sonra dirilmek için ölüleri diriltir ve dünyada dirileri öldürür.
Öyleyse Allah'a ve O'nun okuyup yazmayan
ümmî peygamber olan Rasûlüne inanın -ki o (peygamber) de Allah'a ve onun kelimelerine inanmaktadır., yani, diğer peygamberlere ait haberlerden, onlara gelen kitaplardan ve vahiyden kendisine indirilene gönülden inanan Rasûlüne iman edin
ve din hususunda yaptığı ve terkettiği şeylerde
ona uyun ki, doğru yolu bulaşınız.' Yani istediğinize ulaşasınız.
Cüneyd der ki: ”Allah'ın Rasûlünün izinden giden, sünnetine uyan ve yoluna koyulanların dışında herkese bütün yollar kapalıdır. Çünkü hayır yollarının hepsi ona, onun izini takip edenlere ve sünnetine uyanlara açıktır."
Rivayet edildiğine göre, bir gün Ebû Yezid el-Bestami arkadaşlarına: ”Kalkın, şu kendisini velayetle meşhur eden kimseye gidip bakalım." dedi. Kalkıp gittiler ve onun mescide doğru yöneldiğini gördüler. Sonra adam mescidin kıble tarafına doğru tükürdü. Bunun üzerine Ebû Yezid adama selâm vermeden geri döndü ve şöyle dedi: ”Bu, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ait âdâbtan yoksun görünüyor ve bu konuda emniyet telkin etmiyor. Peki nasıl olur da veliler ve sıddıklar makamına yükseldiği konusundaki iddiasından emin olunabilir?"
Ahmed b. Hanbel'den şöyle rivayet edilir: ”Bir gün bir grupla beraberdim. Soyunup suya girdiler. Bense: 'Allah'a ve âhiret gününe iman eden kimse peştamalsiz hamama girmesin' hadisiyle amel ederek soyunmadım. O gece rüyamda, birinin bana şöyle söylediğini gördüm: 'Ey Ahmed! Sana müjde! Sünnete uyduğun için Allah seni mağfiret buyurdu, seni kendisine uyulan imam kıldı.' Ona: 'Sen kimsin' diye sordum. 'Ben Cibril'im' dedi."
Abbas b. Rebia şöyle der: ”Ömer ibn Hattâb (radıyallahü anh)'ı Hacer-i Esved'i öperken gördüm. Şöyle diyordu: 'Ben biliyorum ki, sen bir taşsın, ne fayda verebilirsin, ne de zarar. Eğer Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı, seni öperken görmeseydim, seni öpmezdim."'
Uymak istediğin zaman, Hazret-i Adem'in, onun dışındaki peygamberlerin ve velilerin, bayrağı altında olduğu, peygamberlerin Efendisi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e uy. Ümmetinden birine uyacağında da, sırf insanlar arasında meşhur, emirler ve sultanlar katında makbul olduğu için uyma. Sana düşen, önce hakk'ı tanıman sonra kişileri onunla ölçmendir. İlmin kapısı Ali (radıyallahü anh) bu hususta şöyle der: ”Kim hakkı kişilerle tanırsa, o, dalâlet çöllerinde başıboş dolaşır. Hakkı tanı ki, hak ehlini tanıyasın." Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a uyduğun ölçüde, Onunla ve Onunla ilgili her şeyle münasebetini sağlamlaştırır, seninle O'nun arasındaki sevgi bağını güçlendirirsin.
A'raf 7:159
Mûsa'nın kavminden hak ile donanmış olup
doğru yolu gösteren ve onunla aralarında geçen hükümlerde
âdil davranan bîr topluluk, yani cemaat
vardır. Yüce Allah, yukarıdaki âyetlerde buzağıya tapan o azgın ve isyankârlardan bahsedince, ardından bu âyette onların zıddı olan saidlerden de söz etmiştir. Buradaki ”kavim"den amaç, Mûsa (aleyhisselâm) zamanındaki İsrâiloğullarıdır.
A'raf 7:160
Biz İsrâiloğullarını, yani Mûsa'nın kavmini, Yakub'un on iki oğlundan gelen
oymaklar halinde birbirinden ayırdedilebilir bir ümmet veya bölük olarak
on iki kabileye ayırdık. Bunlar, her biri diğerine kin besleyen ve kendi kabilelerini ötekinden üstün gören on iki fırkaydı.
Yaptıkları kötü işler sebebiyle bulundukları Tih çölünde günlerce susuz kalıp
kavmi Mûsa'dan su isteyince, ona; 'Asanı taşa vur' diye vahyettik. Derhal kabileler adedince
ondan on iki pınar fışkırdı. Her kabile içeceği yeri, yani kendilerine âit olan pınarı
belledi. Aralarındaki kavmiyetçilik sebebiyle, her kabile kendi pınarından içer, başkalarını aralarına karıştırmazlardı.
Hazret-i Mûsa'nın asası, cennetten gelme bir asadır. Adem (aleyhisselâm) cennetten yanına alarak yeryüzüne getirmiştir. Peygamberler ona mirasçı oldular ve o Şuayb (aleyhisselâm)'a kadar ulaştı. O da onu Hazret-i Mûsa'ya verdi. Asâ'nın taşa vurulması olayı, bazı değişikliklerle Bakara Sûresinde geçmiştir.
Mûsa (aleyhisselâm) asasını vurunca kayadan suyun çıkması Kur'an-ı Kerim'de ”inbicâs" ve ”inficâr" kelimeleriyle ifade edilmektedir. ”İnbicâs" suyun az olarak çıkması, ”inficâr" ise çok olarak çıkmasıdır. Su kayadan başlangıçta az, daha sonra da çok olarak çıktığı için bu iki tabir de kullanılmıştır.
Sonra gündüz güneşin sıcağından koruması için
üzerlerine bulutla gölge yaptık. Gece de ateşten bir direk iner, onun ışığıyla yol alırlardı.
Onlara kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik. Buradaki ”kudret helvası" demek olan ”menn" kelimesi, herhangi bir ağaç veya taş üzerine gökten inen çiğ anlamındadır. Tatlanır ve bala dönüşür, tutkal kurusu gibi kurur. ”Bıldırcın eti" demek olan ”Selvâ"ya ise bu isim insanın diğer azıklara ihtiyaç duymadan, onunla yetinmesinden ötürü verilmiştir. Söylendiğine göre onların üzerine fecirden güneşin doğuşuna kadar, kar gibi kudret helvası iner ve her kişiye bir ölçek düşerdi. Yanlarına bıldırcın gönderilir ve her insan ondan kendisine yetecek kadar kesip yerdi. Onlara:
'Size verdiğimiz rızıkların, yani helva ve bıldırcının
temizlerinden, lezzetlilerinden
yeyin' (dedik.) Onlar emirlerimizi dinlememekle ve o değerli nimetlere karşı nankörlük etmekle
Bize değil, ama kendi kendilerine zulmediyorlardı. Çünkü onun zararı kendilerinden başkasına geçmez. Allah'ın azabına müstahak oldukları ve rızık maddesini kendilerinden kestikleri için kendi kendilerine zarar verirler.
A'raf 7:161
Ey Rasûlüm Muhammed, şunu hatırlat:
Onlara: 'Şu şehirde yani Kudüs'te veya Eriha'da
yerleşin Eriha, Beyt-i Makdis yakınında zorbaların yaşadığı bir yerdi. Orada Ad kavminden kalanlar yaşıyordu. Bunlara Amalika deniyordu. Reisleri Ave b. Unk idi.
Ondan oradaki nimetlerinden, yani, yiyecek ve meyvelerinden
dilediğiniz gibi yani, hiç kimse size engel olmadan oranın civarında
yeyin 'bağışlanmak istiyoruz', yani bizim dileğimiz günahlarımızdan vazgeçilmesidir
deyin ve kapıdan, o şehrin kapısından
eğilerek tevazu içinde veya sizi Tih'ten çıkardığı için şükür makamında secde ederek
girin ki, istiğfarda bulunduğunuz ve boyun eğdiniz için
hatalarınızı yani geçmiş günahlarınızı
bağışlayalım. Ayrıca Biz, iyilik yapanlara ileride ihsan ve sevabı
daha da artıracağız' denildi.
A'raf 7:162
Fakat onlardan zalim olanlar, tevbe ve istiğfar gibi emrolundukları şeyden yüz çevirmek suretiyle
sözü kendilerine söylenenden başkasıyla yani kendisinde hayır bulunmayan sözle
değiştirdiler.
Rivayete göre onlar, kıçları üzerine sürünerek girdiler ve Allah'ın emrini hafife alarak, Mûsa (aleyhisselâm) ile alay ederek ve Allah'ın af ve rahmetini istemekten yüz çevirip, âdî, fani dünya maksatlarından arzu ettikleri şeyi talep ederek ”hıttatûn yerine (yani, Allah'dan bağışlanmak dileyiniz") ”hıntatun (Yani buğday") dediler.
Burada ”Kendilerine söylenenden başkasıyla" ifadesini getirerek ”değiştirme"nin her yönden gerçekleştiğini göstermek için, yüce Allah bu aykırı davranışı açıkça zikretmiştir.
Biz de, sadece ”değiştirme" sebebiyle değil, geçmişte ve hal-i hazırda devamlı
zulümlerinden dolayı üzerlerine, işledikleri şeyin hemen ardından, hiç geciktirmeden ve uzatmadan
gökten zulmedenlerin üzerlerine yağmur gibi inen
bir azap gönderdik. Azaptan murad taun (kolera) dur.
Rivayete göre bir saat içinde onlardan yirmidört bin kişi ölmüştür. İsrail oğulları içindeki zulmedenleri iki şey dejenere etmiştir. Bunlardan biri dünya nimetidir. O da kudret helvası ve bıldırcındır. Diğeri Ukbâ nimetidir. O da mağfiret ve mükâfatlandırmadır. Zamanı geçtikten sonra, kişiye ne imanı, ne de pişmanlığı fayda verir.
A'raf 7:163
Onlara, deniz kıyısında bulunan yani denize yakın ve sahildeki
şehir halkının durumunu, başlarına gelen belaları
sor. Buradaki ”şehir" Medyen ve Tur arasında bulunan ”Eyle"dir. Araplar şehre ”karye" derler.
Burada, kendilerine sorulması istenen kimseler Rasûlülah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın çağdaşı olan Yehudilerdir. Sorudan kasdedilen, soranın malûmu olmayan şeyin bilinmesini istemek değildir. Çünkü Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu kıssayı Allah tarafından vahiy yoluyla öğrenmişti. Bu sorudan kasdedilen şey, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın onları, küfürlerinin çok eski olduğunu ve Allah'ın koyduğu sınırları aştıklarını ikrara zorlamak ve bununla onları kınamaktır. Böylece kendisinin hak peygamber olduğuna işaret eden bir mucize göstermektir. Çünkü Rasûlüllah, ümmî ve geçmiş kitab ehliyle bir arada bulunmamış iken, bu kıssayı ziyadesiz ve noksansız, olduğu gibi açıklaması gösteriyor ki, O bunu vahy ile öğrenmiş, böylece onu açıklaması da O'nun (sallallahü aleyhi ve sellem) mucizeleri cümlesinden apaçık bir mucizedir.
Hani onlar Cumartesi gününe saygısızlık gösterip haddi aşıyorlardı. Cumartesi günü avlanmaları yasak olduğu halde avlanıyorlardı. Halbuki onlar o günde ibâdetten başka bir şeyle meşgul olmaktan men edilmişlerdi.
Çünkü Cumartesi tatili yaptıkları yani. Cumartesi gününe saygı gösterdikleri
gün, balıklar suyun üzerinde, sahile yakın olarak
meydana çıkarak akın akın onlara gelirdi, Cumartesi tatili yapmadıkları yani o güne gereken değeri vermedikleri
gün de avlanmaktan sakındıkları için Cumartesi günü geldikleri gibi
gelmezlerdi. Çünkü yüce Allah, o zamanın peygamberinin bir mucizesi ve o ümmetin iptilâsı olarak balıkların Cumartesi günü meydana çıkma sebeplerini kuv vetlendirmiştir.
İşte böylece Biz, yoldan devamlı
çıkmalarından dolayı onları böyle çok şiddetli bir sınamayla
imtihan ediyorduk. Onlara, kendilerini imtihan eden birisinin muâmelesiyie muamele ediyorduk ki, düşmanlıkları açığa çıksın da onunla onları hesaba çekelim.
A'raf 7:164
İçlerinden bir topluluk yani, onların iyilerinden bir topluluk:
'Allah'ın helak edeceği, köklerini kazıyacağı ve yeryüzünü onlardan temizleyeceği,
yahut tamamen yok etme yerine,
şiddetli bir şekilde azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?' dedi. Buradaki azaptan amaç, dünya azabıdır. Öğüdün onlara fayda vermeyeceğini kesin olarak bildikleri için öyle dediler. Buna karşılık öğüt verenler de
dediler ki: 'Rabbinize mazeret beyan etmek için, bir de belki sakınırlar da günahı terkederler
diye.' Çünkü, akıllı kimsenin apaçık gerçeği kabul etmesi umulur.
A'raf 7:165
Onlar kendilerine verilen öğütleri unutunca, yani içlerindeki iyilerin kendilerine verdikleri öğütleri terkedip onlardan tamamen yüz çevirince,
Biz de kötülükten yani avlanmaktan
men edenleri kurtardık -ki bunlar adı geçen iki fukadır.-
Hasan-ı Basrî der ki: ”İki fırka kurtuldu ve bir fırka helak oldu."
Aşırılıkla ve emre muhalefetle
zulmedenleri de yapmakta oldukları kötülüklerden dolayı şiddetli bir azap ile yakaladık. Taatten çıkış, zulüm ve düşmanlıktan ibaret olan fıskta devanı etmeleri sebebiyle adı geçen azapla onları yakaladık.
A'raf 7:166
Kibirlerinden ve inatlarından
dolayı kendilerine yasak edilen şeylerden vazgeçmeyince onlara: İnsanlardan uzak zelil ve:
'Aşağılık maymunlar olun' dedik.
Rivayet edildiğine göre Yehudiler, bizim emrolunduğumuz Cuma günüyle emrolundukları halde onu terkedip Cumartesiyi seçtiler. Yüce Allah'ın şu sözü bunu ifade eder: ”Cumartesi ibadeti, ancak onda ihtilâf edenlere (farz) kılınmıştı." (Nahl: 124) Böylece onunla imtihan oldular, avlanma kendilerine haram kılınıp o güne saygıyla emrolundular. Balıklar kendilerine Cumartesi günü gelir, çokluğundan dolayı suyun yüzü görülmezdi. Diğer günlerde gelmezlerdi. Bunun üzerine balıkların girmeleri kolay, fakat çıkmaları zor olan havuzlar yaptılar. Cumartesi günü balıkları oraya doğru sürmeye başladılar. Böylece balıklar bu havuzlara giriyor ve artık dışarıya çıkamıyorlar, pazar günü de balıkları oradan alıyorlardı. Bu şekilde devam ettiler, avlandılar, yediler ve sattılar. Hepsi yetmiş bin kişi civarındaydı.
Şehir halkı üç gruptu. Üçte biri yasaklamaya devam etti, üçte biri öğütten usandı ve öğüt verenlere ”niye öğüt veriyorsunuz?" dediler. Diğer üçte biri de yasağı işlemeye başladılar. Onlar bundan vazgeçmeyince, Müslümanlar: ”Biz sizinle oturmayız" dediler ve şehri bir duvarla böldüler. Müslümanların bir kapısı, mütecavizlerin de bir kapısı vardı. Davud (aleyhisselâm) onları lanetledi. Yasaklayanlar bir gün sabah olunca kendi kapılarından çıktılar, işlerini görmek üzere dağıldılar. Mütecavizlerden hiçbir kimse çıkmadı. Dediler ki: ”Belki içki onlara galip geldi." Duvara çıkıp baktıklarında, hayretler içinde gençlerin maymun, yaşlıların da domuz olduklarını gördüler. Kapıyı açıp yanlarına girdiler. Maymunlar insanlardan olan soylarını tanıdılar. Oysa insanlar onları tanımıyorlardı. Bir maymun soydaşına geliyor, elbiselerini kokluyor ve ağlıyordu. Üç gün bekledikten sonra öldüler. Nitekim İbn Abbas, İnsan şeklinden değiştirilip hayvan şekline giren hiçbir kimsenin üç günden fazla yaşamadığını belirtmiştir. Cumhur da bu görüştedir. Mücâhide göre, bunların sadece kalbleri mesnedi İmiş, anlayışları maymun anlayışlarına çevrilmiştir. Mücahid, bu görüşüyle bütün ulemâdan ayrılmaktadır.
Fakir der ki: Kalbin meshi, bütün ümmetlerin asîleri arasında müşterektir. Allah'ın kanunu ise, en çirkin ve çok şiddetli bir şekilde dünya azabını acele kılmaktır. İnsanın güzel suretini, hayvanların en âdisinin suretine çevirmekten daha büyük bir ceza yoktur. Bu suret, çirkin maymun ve domuzların suretidir. Bundan Allah'a sığınırız.
A'raf 7:167
Hatırla ey Muhammed!
Rabbin, elbette kıyamet gününe kadar onlara, yani Yahudilere, aşağılama, cizye verme ve daha başka, çeşit çeşit
azabın en kötüsünü yapacak kimseler göndereceğini ilân etti. Yüce Allah Süleyman (aleyhisselâm)'dan sonra Yehudilere Buhtunnasıri göndermişti. O da yurtlarını harap etmiş, savaşanlarını öldürmüş, kadınlarını ve çocuklarını esir almış ve onlardan geri kalanlara da vergi yüklemişti. O vergiyi mecûsilere veriyorlardı. Sonunda Allah, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i gönderdi, o da onlara yapacağını yaptı, sonra vergi yükledi. Sonuna kadar bu vergi yükü devam etti.
Bu âyette, kıyamet gününe kadar Yehudilerin bayrağının yükselmeyeceğine işaret edilmektedir.
Şüphesiz Rabbin cezayı çabuk verendir. Dünyada onları cezalandırır.
Ve O, çok bağışlayan, tevbe edip onlardan iman edenler için
çok esirgeyendir.
A'raf 7:168
Onları yani Yehudileri
parça parça topluluklar olarak yeryüzüne dağıttık. Onlardan her grubu, haktan yüz çevirip ona sırtlarını dönmelerinin cezası olarak, sonsuza kadar bir araya gelip bir güç oluşturmamaları için yeryüzünün her bir yerine dağıttık.
Onlardan kimi, Mûsa (aleyhisselâm)'nın dinine tabi olan
iyi kimselerdi, kimi de iyi değil! Bu son gruptakiler onların fasık ve kâfirleridir. Yaptıkları kötülüklerden küfür ve günahlardan
belki dönerler diye onları iyilik ve kötülüklerle, bazan bolluk ve afiyet kapısını; bazan da kıtlık ve zorluklar kapısını kendilerine açmak suretiyle nimet ve sıkıntılarla
imtihan ettik.
A'raf 7:169
Onların yani adı geçenlerin
ardından da âyetleri tahrif karşılığında
şu değersiz dünya malını alıp, 'nasıl olsa bağışlanacağız', Allah bizi onunla hesaba çekmez ve ondan vazgeçer
diyerek Kitab'a, yani geçmişlerinin okuduğu ve içindekilere vakıf oldukları Tevrat'a
vâris olan birtakım kötü kimseler geldi ki onlar, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yaşadığı dönemde bulunup, Allah'ın yeryüzüne dağıttığı Yehudilerin ardından gelenlerdir. Burada ifade edilmek istenen şey, onların hükümet işlerinde rüşvet almaları ve sözü, asıl anlamlarının dışına çıkararak tahrif etmeleridir. Ayette geçen ”half aslında mastar olup, sıfat manasında kullanılmıştır. Bu sebeple tekil için de kullanılır, çoğul için de kullanılır. Birinin yerine ondan sonra gelen kimseye halef denir. İbnu'l-A'râbî'nin belirttiğine göre sonradan gelen iyi kimse ise ”halef" kötü kimse ise ”half denir. Dünya metâı, geçici oluşundan dolayı ”araz" olarak isimlendirilmiştir. Bununla onun geçici, yani ârizî olduğu ve yok olup gittiği belirtilmiştir. Âyette geçen ”ednâ", ”dünyâ" manasınadır. ”Dünya" kelimesi ”yakın" anlamında olan ”dünüv" kelimesinden türemiştir. Âhirete yakın olmasından dolayı bu isim verilmiştir.
Onlara ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. Yani, hükümlerde rüşvet alırlar ve derler ki: Allah, dünya menfaatinden aldığımız şeyden dolayı bizi hesaba çekmez ve onu affeder. Yani onu almaya devam ederler, ondan tevbe etmezler.
Peki, Kitap'ta Allah hakkında gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine yani Allah'a iftira etmiyeceklerine
dâir onlardan söz alınmamış mıydı ve onlar Kitap'ta olanları yani Tevrat'taki söz konusu ahdi
okumamışlar mıydı? Yani, onlardan Kitab'ın ahdi alındı ve onlar. Kitap'ta olanı okudular.
Elbette âhiret yurdu, günahlardan şirkten, haram yemekten ve Allah'a iftira etmekten
sakınanlar için daha hayırlıdır. Halâ aklınız ermiyor mu? Düşünmüyor musunuz? Öyleyse düşünün ve azaba götürücü âdi şeyleri, ebedî nimetlerle değiştirmeyin.
A'raf 7:170
Din işlerinde
Kitab'a sımsıkı sarılıp namazı dosdoğru kılanlar var ya, işte Biz böyle iyiliğe çalışanların ecrini zayi etmeyiz. Sözde ve amelde onların ecrini veririz.
Mücahid der ki: ”Kir ah'a sımsıkı sarılanlar," kitap ehli içindeki iman edenlerdir. Abdullah ibn Selâm ve arkadaşları gibi. Onlar Mûsa (aleyhisselâm)'nın getirdiği Kitab'a sımsıkı sarıldılar ve onu tahrif etmediler, içindeki gerçekleri saklamadılar ve onu insanların mallarını yemek için kullanmadılar.
Atâ da, bunların Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ümmeti olduğunu söylemiş: Kitab'ın da Kur'an olduğunu belirtmiştir.
"Namazı dosdoğru kılarlar" cümlesi, genelin zikredilmesinden sonra özeli zikretme kabilindendir. Bu da özelin şeref ve üstünlüğüne dikkat çekmek içindir. Çünkü namazın dosdoğru kılınması, imandan sonra ibadetlerin en büyüğü ve üstünüdür. Diğer sımsıkı sarılacak şeylere nisbetle değerinin yüceliğinden dolayı, özellikle zikredilmiştir.
Bil ki, âhir zamanda en sık meydana gelecek şey. Kur'an'la amelin terkedilmesidir. Mutlu ve iyi insanlardan sonra, dünyanın süslerine gönül veren şakiler gelmiştir.
Hasan-ı Basrî der ki: ”Yetmiş Bedir ashabı gördüm, Allah'ın kendilerine helâl kıldığı şeyler konusunda. O'nun size haram kıldığı şey hususunda sizden daha fazla dikkatli idiler. Belâya karşı, sizin rahatlığa karşı duyduğunuz sevinçten daha fazla sevinç duyuyorlardı. Bu yüzden eğer onları görseydiniz deli derdiniz. Onlar da sizin en iyilerinizi görseydi, bunların İslâm'dan nasiplerinin olmadığını söylerlerdi. Kötülerinizi gönn üş olsalardı, onların âhiret gününe inanmadıklarına hükmederlerdi. Kendilerine helâl olan bir mal sunulduğunda, kalbi erinin fesada uğrayacağından korktukları için onu terk ederi erdi."
A'raf 7:171
Bir zaman da dağı yerinden sökerek
kaldırıp İsrail oğullarının üzerine gölge gibi çektik de, üstlerine düşecek sandılar. Çünkü dağ havada sabit durmaz. Ve onlar, Tevrat'ın hükümlerini kabul etmedikleri takdirde o dağla tehdit ediliyorlardı.
Buradaki dağ, Tur dağıdır. Rivayete göre Mûsa (aleyhisselâm) Tevrat'ı İsrail oğullarına getirip okuduğunda ve onlar da Tevrat'taki zor teklifleri işittiklerinde, onu kabul etmekten ve içindekine boyun eğmekten kaçındılar. Bunun üzerine yüce Allah, dağa emretti, o da kökünden koptu, varıp başları üzerine dikildi. Onlara denildi ki: Ya bu Tevrat'ın içindekileri kabul edersiniz, yoksa bu dağı üzerinize düşüreceğiz. Dağa baktıklarında, içlerindeki herkes başlarının sol tarafı üzerine secdeye kapandı. Düşeceğinden korktuğu için sağ gözüyle de dağa bakıyordu. Bu yüzden bütün Yehudiler sol tarafa secde ederler. Derler ki: ”O öyle bir secdedir ki, bu secdeyle bizden azap kaldırılmıştır." Böylece cebren onu kabul etmişlerdir.
Onlara:
Size verdiğimizi yani Kitab'ı
kuvvetle, ciddi olarak ve zorluklarına katlanarak
tutun ve içinde olanı amel etmekle
hatırlayın, onu unutulmuş bir şey gibi terketmeyin ve onunla amel edin
ki bununla azabımızdan, çirkin işlerden ve kötü huylardan
konmasınız, (dedik).
A'raf 7:172
Ey Rasûlüm Muhammed! İsrail oğullarına şunu hatırlat:
Kıyamet gününde her şey açığa çıkınca:
'Biz bundan yani Allah'ın Rubûbiyyetinin vahdaniyetinden ve onun hükümlerinden
habersizdik' ona karşı uyarılmadık
demeyesiniz diye Rabbin, Âdemoğullarından yani, Hazret-i Âdem ve nesilden nesle onun evlâtlarından,
onların bellerinden zürriyetlerini asırdan asra nesillerini
aldı, yani dünyada çoğaldıkları gibi bazısını bazısından çıkardı
ve onları kendilerine yani o zürriyetlerden her birini, kendi kendisine tam Rubûbiyetini bildirmek için
şahit tutarak (dedi ki:) Hiç kimsenin dahli olmaksızın:
'Ben sizin Rabbiniz ve işlerinizin sahibi
değil miyim?' Onlar da: 'Evet, Rabbim iz olduğuna
şahit olduk' yani, kendimize şahit olduk ki sen bizim Rabbimiz ve ilâhımızsın, bizim senden başka Rabbimiz yoktur,
dediler.
Bu bir benzetmedir. Afaki ve enfiisî (objektif ve sübjektif) deliller ortaya koymak, kendilerinde yarattığı kabiliyet dolayısıyla Rubûbiyetini tanımaya muktedir kılınmaları, bir bakıma şahit tutulmaları olarak değerlendirilmiştir. Oysa gerçekten zürriyetlerini bellerinden alma, şahit tutma, soru ve cevap yoktur. Benzetme konusu, çok geniş bir konudur. Kur'an'da, hadislerde ve belâğatçıların sözlerinde sık sık görülür. Nitekim şu âyette de böyle bir benzetme yoluna gidilmiştir: ”Göğe ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek gelin' dedi. İkisi de 'isteyerek geldik' dediler." (Fussilet: 11)
A'raf 7:173
Yahut: 'Daha bizim zamanımızdan
önce babalarımız Allah'a ortak koştu, yani, şirki icad etti ve o yolu tuttu,
biz de onlardan sonra gelen yolunu bulamayan, delille istidlale gücü yetmeyen
bir nesildik. Onun için biz de onların izinden gittik. Onlara uyduk.
(Verdikleri sözü) iptal edenlerin yaptıkları yüzünden bizi helak edecek misin?' demeyesiniz, diye. Yani yoldan saptıran atalarımızın suçlu oldukları açığa çıkmasına rağmen, onların ahdi bozmalarından dolayı bizi hesaba çekerek helak edecek misin? Burada inkarcıların anlatılan mükemmel yetenekleri, onlara özür beyan etme kapısını kapamaktadır.
A'raf 7:174
işte böylece, yani anlatılan yüce menfaatlere tabi olmayı isteyen bu beliğ açıklamalarla, kâfirlikten, yani içinde bulundukları bâtıl üzere ısrardan ve babalarını taklitten
dönmeleri için başka değil, adı geçen
âyetleri açıklıyoruz.
Birçok âlim, bir önceki âyette geçen ”söz almanın" gerçek olduğu görüşündedir. Çünkü İbn Abbas (radıyallahü anh)'tan şöyle rivayet edilir: Allah Âdem'i yarattığında sırtını mesnetti, böylece, kıyamete kadar yaratacağı her insanı ondan çıkardı. Buyurdu ki: ”Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" Onlar da: ”Evet, sen bizim Rabbimizsin." O gün nida edildi. Kıyamete kadar olacak şeylerin (mukadderatını yazan) kalemin mürekkebi kurudu."
Rivayet edildiğine göre, kendisine bu âyet-i kerime sorulduğunda Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) şöyle dedi: Bu âyetin Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a sorulduğunu işittim. O, şöyle buyurdu: ”Şüphesiz ki Allah Âdem'i yarattı, sonra eliyle sırtını meshetti ve ondan bir neslin çıkmasını istedi. Sonra buyurdu ki: Onları cennet için yarattım. Cennet ehlinin ameliyle amel ederler. Sonra tekrar sırtını meshetti ve ondan bir neslin çıkmasını istedi ve buyurdu ki: Onları da cehennem için yarattım ve onlar cehennem ehlinin ameliyle amel ederler. ”
Eğer: ”Bu durumda söz, onlardan kâfir olanların aleyhinde nasıl delil olur? Onlar, Allah'ın kendilerini Âdem'in sulbünden çıkardığı zamanı hatırlamıyorlar?" diye sorulursa, şöyle deriz: Allah peygamberleri gönderdiğinde onlara bu ahdi haber verdiler. Onlar hatırlamasalar bile, peygamberlerin sözü aleyhlerinde bir delil olmuştur. Çünkü bilirsin ki, bir kimse namazından bir rekât terketse ve bunu unutsa, ardından güvenilir kimseler bunu kendisine hatırlatsa, onların sözü, aleyhinde delil olur.
Ebû's-Sutıd der ki: ”Bunun anlamı şudur: Ey kâfirler! Kıyamet gününde: 'Biz bu ahdden habersizdik, teklif yurdunda bu konuda uyarılmadık, yoksa onun gereğiyle amel ederdik' demenizi istemediğimiz için ahdi ve onun açıklamasını zikretmek suretiyle yapacağımız şeyi yaptık."
A'raf 7:175
Ey Rasûlüm Muhammed!
Onlara, yani Yehudilere
kendisine âyetlerimizi verdiğimiz, yani ulûhiyet ve vahdaniyet delillerini öğrettiğimiz ve o delillere vâkıf kıldığımız
fakat onlardan yani o delillerden, derinin koyundan ve yılandan sıyrılıp çıktığı gibi
sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan, başta doğru yolda olduğu halde sonradan azgınlıkta ileri derecede olan sapıklar zümresinden
olan kimsenin önem taşıyan
haberini oku. Ayette geçen ”riebe"' kelimesi, önemli bir şeyden haber vermektir.
Kendisine âyetler verilen kimse, İsrail oğulları âlimlerinden biri olan Bekam ibn Bâûrâ'dır. Bu adam İsrailoğullarmm âbidlerindendi. Mûsa (aleyhisselâm)'nın gitmek istediği şehirde bulunuyordu. O şehrin halkı kâfirdi ve Bel'am'ın yanında Allah'ın ism-i âzami vardı. Kıralları, Mûsa (aleyhisselâm)'ı o şehirden uzaklaştırmak için Bel'am'dan, ism-i âzami okumasını isteyince Bel'am: ”Onun diniyle benim dinim bir. Bu olacak şey değil. Ben onun aleyhinde nasıl duâ ederim? O Allah'ın peygamberi ve onunla birlikte melekler ve mü'minler vardır. Ben ise, bana verilen ilmin Allah tarafından verildiğini biliyorum. Eğer ben bu dediğinizi yaparsam, dünyamı da, âhiretimi de kaybederim" dedi. Fakat kendisini mallarla ve hediyelerle kandırmaya çalıştılar ve sonunda bunu başardılar.
"Şeytanın takibine uğrayan" cümlesiyle, şeytanın onu saptırmak için hep peşinde koştuğunu gösterir. Sonunda Allah'ın âyetlerinden sıyrılıp çıkınca şeytan ona yanaşmıştır.
A'raf 7:176
Yükseltmeyi
dileseydik elbette onu ulemâdan ebrârın derecelerine
âyetlerle yani o âyetler ve onlara sımsıkı sarılması sebebiyle
yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı. Dünyaya meyletti
ve dünyayı tercih etmede
hevesinin peşine düştü de alçaldıkça alçaldı, esfel-i sâfiline düştü. Yüce Allah, onun bu haline şöyle işaret etti:
Onun durumu tıpkı yani, rezalet ve adiliği temsil eden sıfatı,
şu köpeğin durumuna benzer: İşte o köpek:
Eğer üstüne varsan, dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. Köpek, ister azarlamak ve kovmak için üzerine varılsın, ister terkedilip kendisine ilişilmesin, hep solur. Çünkü köpekte öyle bir yaratılış vardır ki, diğer hayvanların aksine, kalbinin zayıflığı ve yüreğinin yetmemesi yüzünden, kolayca sıcak havayı çıkarmaya ve soğuk havayı almaya gücü yetmez. Oysa diğer hayvanlar şiddetli soluğa ihtiyaç duymaz. Yorgunluk ve bitkinliğin dışında onlara sıkıntı ve daralma gelmez. Nasıl ki köpek devamlı soluk alma ve sıkışık durumda ise, kâfir de aynı bunun gibidir. Onu azarlasan da, öğüt versen de, ne azardan anlar, ne de öğüt dinler. Kendi başına bıraktığında da ne yolunu düzeltir, ne de aklını kullanır. O, rezillik ve alçaklıkta sonu bulunmayan şeye doğru gider gelir.
Dünya sevgisine ve onun uğursuzluğuna bak ki, özellikle âlimlerin başına neler getiriyor. Nimet ancak onun değerini bilmeyenden çekip alınır. O, nimetinin şükrünü eda etmeyen bir nankördür. Nitekim köpek, ihanetle ikramı, yücelikle alçaklığı birbirinden ayırıp tanımaz. İstersen kendi yanında onu koltuğa oturt, istersen toprak ve pislik üzerinde olsun, onun gözünde bütün ikram, tadacağı birtakım kırıntılar, yahut önüne atılan sofra artıklarından ibarettir. Kötü kul da böyledir. İkramın değerini bilmez, nimetin hakkını tanımaz. Böylece lütuf ve kerem libâsından sıyrılıp çıkar, kalır ve mekr libâsını giyer.
İşte bu kötü durum,
âyetlerimizi yalanlayan kavmin yani Yehudilerin -
durumu budur. Nasıl ki Belanı, kendisine âyetler verildikten sonra onlardan sıyrılıp çıkmış, dünyaya meyletmiş ve sonunda köpekleşmişse, ya-İmdiler de kendilerine Tevrat verildikten sonra. Hazret-i Muhammed (aleyhisselâm) hakkındaki itikat ettikleri şeylerden sıyrılıp çıktılar. Onu yalanladılar ve ismini tahrif ettiler.
Bu kıssayı anlat, umulur ki düşünürler, ibret alırlar.
A'raf 7:177
Âyetlerimiz üzerine ve âyetlerle onlar üzerine delil getirildikten sonra
âyetlerimizi yalanlayan ve yalanlamakla ancak
kendilerine zulmetmekte olan kavmin durumu ne kötüdür! Çünkü o zulmün vebali kendilerinden başkasına geçmez. İşte böyle bir kavmin vasfı çok çirkindir. Bu kötülük, bizzat ”durum ”a değil, sadece fiillerine racidir. Sanki Allah şöyle buyuruyor: Onlara çirkin bir nitelik kazandıran fiilleri ne kötüdür! ”Durum"a gelince o, Allah tarafından bir hükümdür ve doğrudur.
A'raf 7:178
Allah kimi hidâyete erdirirse, kimin içinde hidâyete erecek bir ışık meydana getirirse,
doğru yolu bulan odur. Kim olursa olsun ondan başkası değildir. İbret alma ve düşünme, hidâyete ermenin meydana gelişinde sâdece normal vesileler kabilindendir.
Kimi de içinde hidâyete ermek için bir yetenek vermemesi, aksine seçimini o yönde yaptığı için, Allah’ın onun hakkında sapıklığı yaratması sebebiyle
saptınrsa, işte onlar ziyana uğrayanlardır. Başka konuda değil, ziyanda kemâle ulaşanlardır. Kime inayet ve hidâyet yetişirse, yüce mertebelerden, aşağı tabakalara inmez. Allah kimi yalnız bırakır, böylece hevâsına uyar, hevâsı da onu Allah yolundan saptırırsa, işte onlar, bu nurun kendilerine ulaşmadığı ve isabet etmediği kimselerdir. Böylece sapıklık ve ziyan içine düşmüşlerdir.
Süfyan-ı Sevrî sanki bir geminin içinde olup batmaktan korkar bir vaziyette: ”Allah'ım kurtar, kurtar" derdi.
Yakub (aleyhisselâm)'a müjdeci geldiğinde, ona: ”Onu (Yusuf aleyhisselâm’ı) hangi din üzere bıraktın?" diye sordu. O: ”İslâm dini üzerine" dedi. Bunun üzerine: ”Şimdi nimet tamamlandı. Allah katında şükür hususunda kulun şöyle demesinden daha güzel söz yoktur: Hamd bize nimet veren ve İslâm'a hidâyet eden Allah'a mahsustur" dedi.
Şükürden gafletten; sende bulunan marifet, başarı ve günah işlememe gibi şeylerden dolayı gururlanmaktan sakın! Çünkü bunlarla beraber emniyet ve gafletin yeri yoktur ve işler, sonuçlarına göre değerlendirilir. Kıymetli bir mücevheri olan kimsenin bunu bin dinara satması mümkünken, kalkıp da bir i'ülüse satması büyük bir ziyan ve aldanma olması yanında, aynı zamanda aklın zayıflığına ve gaflete apaçık bir delildir. O halde uyan ki, âhiretin zayi olmasın! Gözünü aç, çünkü iş çok önemli, ömür kısa, her şeyi kontrol eden ise, bütün ayrıntıları görücüdür.
A'raf 7:179
Yemin olsun, Biz cin ve insandan, Allah'ın ilini hakkında küfür üzerine ısrar eden
birçoğunu cehenneme girmek ve orada azab etmek
için yarattık. Cehennem âhirette Allah'ın bir hapishânesidir. Çok derin olduğu için cehennem ismini almıştır. Cinler, lâtif cisimler olup, çeşitli şekillere girmeye güçleri yeter. Akıl ve idrakleri vardır. Zor işleri başarabilirler. İnsanlardan ayrıdırlar. Gözden gizlenmeleri ve saklanmalarından ötürü bu ismi almışlardır.
Âyette geçen ”ins" ise insan demektir. Bir şeyi gördü anlamında kullanılan ”ânese" kelimesinden türemiştir.
Burada, sayılarının çokluğu ve yaratılış bakımından önce olmaları sebebiyle ”cin", ”insan'dan önce zikredilmiştir. Aynı zamanda ”ins" kelimesi şeddesiz ”nun" ve söylenmesi hafif olan ”sin" harfleriyle yazıldığı ve böylece söylenmesi kolay olduğu için daha sonraya alınmıştır. Çünkü söylenişteki rahatlıktan dolayı, ağır kelimeden sonra gelmesi daha iyidir. Cinlerin özellikle bu şeriat le amel ettiklerinde ve peygamberlerimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'in insan ve cinlere gönderildiğinde icmâ vardır. Şüphesiz ki onlar, bu ümmet içinde de mükkellef oldukları gibi, geçmiş ümmetler için de mükellef idiler. Bu hususta yüce Allah şöyle buyurur: ”İşte onlar, kendilerinden önce gelmiş geçmiş insan ve cinden ümmetlerle beraber azabı hak eden kimselerdir. Şüphesiz onlar, hüsrana uğrayanlardır." (Ahkâf: 18)
Onların kalbleri vardır, ama onlarla gerçeği kavramazlar. Çünkü onları gerçeği tanımaya ve gerçeğin delillerine bakmaya, yöneltmezler. Kalp ayna gibi olup inkâr ve gafletten dolayı paslanır. Cilası ise iman esaslarını tasdik ve tevbedir.
Gözleri vardır, ama onlarla görmezler. Allah'ın yarattığı şeylere ibret gözüyle bakmazlar.
Kulakları vardır, fakat onlarla âyetleri ve öğütleri
işitmezler. İşte onlar, yani bu nitelikte olanlar, gerçeği kavramamada, ibret gözüyle bakmamada
hayvanlar gibidir. Hatta daha da sapıktırlar. Burada geçen ”hatta" anlamındaki ”bel" edatı, iptal için değil, bir hükümden diğer hükme geçişi bildirmek içindir. Dolayısıyla onlar hayvan olmaktan da öte, yol bakımından daha da sapıktırlar. Çünkü hayvanlar, menfaat ve zararları idrak eder, menfaatları elde etmek veya zararları uzaklaştırmakta büyük çaba harcarlar. Bu tür insanlar ise böyle değildir. Ayrıca bu konuda, hayvanların sahiplerini tanıdığı ve itaat için böyle nitelendirildikleri de söylenmiştir.
Onlar âhiret işinden, orada âsiler için hazırlanan şeyden
gaflete düşenlerin tâ kendileridir.
İnsanda hem ruhanî yön, hem de cisınanî yön vardır. Ona akıl ve şehvet verilmiştir. Eğer aklı hevâsına üstün gelirse, meleklerden üstün; nefis ve hevâsına mağlûp olursa hayvanlardan daha alçak ve aşağı olur.
A'raf 7:180
En güzel en yüce
isimler Allah'ındır. Çünkü bu isimler, en güzel ve en şerefli mânâlara işaret ederler.
O halde O'na o güzel isimlerle duâ edin. O isimlerle isimlendirin ve O'nu onlarla anın. Bu isimlerden murat, çeşitli mânâlara işaret eden lâfızlardır. Burada ismin, isimlendirilenden ayrı olduğuna işaret vardır. Eğer isim, onunla isimlendirilenin kendisi olsaydı, isimler sayısınca isimlendirilen kimse olurdu ki, bu da imkânsız bir şeydir. Nitekim Gazzali de: ”Şüphesiz isim, isimlendirilenden başkadır. Çünkü bu isimler müteradif olmayan birbirinden ayrı isimlerdir" demiştir.
Hadiste de şöyle buyurmuştur: ”Allah'ın doksandokuz ismi vardır. Kim onu sayarsa cennete girer. ”(37)
O, kendinden başka ilâh olmayan Allah'tır. O,
Rahmân, Rahîm, Melik, Kuddûs, Selâm, Mu’min, Müheymin, Azîz, Cebbâr, Mütekebbir, Hâlık, Bâri', Mûsavvir, Gaffâr, Kahhâr. Vehhâb, Rezzâk, Fettâh, Alîm, Kâbıd, Bâsıt, Hâfıd, Rafi', Muizz, Müzill, Semi', Basîr, Hakem, Adl, Lâtîf, Habîr, Halîm, Azîm, Gafûr, Şekûr, Aliyy, Kebîr, Hafîz, Mııkît, Hasîb, Celîl, Kerîm, Rakîb, Mucîb, Vâsi', Hakîm, Vedûd, Mecîd, Bâis, Şehîd, Hakk, Vekîl, Kaviyy, Metîn, Veliyy, Hamîd, Muhsî, Mübdi', Muîd, Muhyî, Mümît, Hayy, Kayyûm, Vâcid, Mâcid, Vâhid, Samed, Kadîr, Muktedir, Mukaddim, Muahhir, Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın, Vâlî, Müteâlî, Berr, Tevvâb, Müntakım, Afüvv, Raûf, Mâlikü'l-Mülk, Zü'l-Celâli vel-İkrâm, Muksıt, Câmi', Ganiyy, Muğnî, Mâni', Dârr, Nâfi', Nûr, Hâdî, Bedi', Bâki’, Vâris, Reşîd, Sabûr'dur.
Eski âlimler söze şöyle başlamayı güzel görürler ve: ”Allah'ım senden isteriz Yâ Rahman, Yâ Rahmi..." diyerek bütün isimleri nida harfiyle söylerler, hepsinin sonunda da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i ve âlini mağfiret etmeni ve beni rızıklandırmanı..." diye duâ ederlerdi.
O'nun isimleri hakkında eğriliğe sapanları bırakın. Doğru yoldan sapmak ”ilhad"aıv. Burada mana, ”Allah'ın isimleri konusunda haktan sapıp bâtıla meyledenleri bırakın" şeklinde olur.
Rivayete göre, sahabeden birisi, namazında ”Allah" ve ”Rahman" isimleriyle duâ etti. Müşriklerden birisi dedi ki: ”Muhammed ve arkadaşları bir olan Rabb'e ibadet ettiklerini iddia etmiyorlar mı? Bu adama ne oluyor ki, iki Rabba duâ ediyor?" Bunun üzerine yüce Allah şu âyeti indirdi: ”De ki: İster Allah deyin, ister Rahman deyin..." (İsrâ: 110) Çünkü ismin çokluğu onlarla isimlendirilenin çokluğunu gerektirmez.
Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır. Onların başına gelen şeyin sizin başınıza gelmemesi için, ilhaddan kaçının. Çünkü onlara, ilhadlarının cezası mutlaka isabet edecektir.
A'raf 7:181
Yarattıklarımızın bazılann
dan, dâima hak ile doğru yolu gösteren Hakkı konuşmak suretiyle insanları doğruya ulaştıran ve onlara istikameti gösteren
ve onunla yani hak ile
âdil davranan aralarında geçen hükümlerde hak ile hükmeden ve zulme sapmayan
bir ümmet yani bir çok millet ve kabile
vardır.
Şüphesiz hak ehli neye kavuşmuşsa, kendi içlerinde doğru yolda ve adalet üzere olduktan sonra, insanlara da doğruyu göstermelerinden, halk arasında âdil davranmalarından dolayı kavuşmuşlardır.
Abdullah ibn Mübarek ticaretle uğraşır ve: ”Beş kişi olmasaydı ticaretle uğraşmazdım. İki Süfyan, Fudayl, İbn-Semmâk ve İbn Uleyye" derdi. Bu vesileyle onları ziyaret ederdi. Aradan bir yıl geçtikten sonra ona, İbn Uleyye'-nin kadı olduğu söylendi. Bunun üzerine onu, ziyaret etmekten vazgeçti. İbn Uleyye kendisine geldiğinde başını kaldırıp da bakmadı. Sonra İbn Mübarek şöyle bir şiir yazdı:
Ey ilmi kendisine tazı yapıp, Fakirlerin mallarını avlanan!
Dini yok eden bir hileyle.
Dünya ve dünya menfaati için hileyi kullandın.
Delilere deva olduktan sonra Dünya yüzünden deli oldun.
Sultanların kapılarını ter ket nie hususunda
Heri sürdüğün rivayetler nerede?
Eğer ”bunu söylemeye zorlandım" dersen, Bu bâtıldır, ilmin eşeği çamura şimdi battı.
İsmail ibn Uleyye beyitleri okuyunca doğruca Haran Reşid'e gitti, kendisini kadılıktan affetmesini istedi, o da kabul etti.
A'raf 7:182
Hakkın ölçüsü olan
âyetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri yerden ceza ve azab mertebelerinin en sonuna ulaşması için
yavaş yavaş helake tehlike basamaklarına
yaklaştıracağız. Onlar onu Allah'tan bir ikram zannedecekler. Böylece istidrac, aslında bir şeyi yukarıdan aşağıya nakletmektir. Kendilerine azab hükmü gerçekleşinceye kadar şımarıklıkları ve taşkınlığa dalmaları artacaktır.
A'raf 7:183
Onlara mühlet veririm. Cezalarını erteler, hesaba çekme konusunda acele etmem.
Çünkü Benim tuzağım yani önce mühlet verip sonra yakalamam
çetindir. Çok şiddetlidir. Burada ”tuzak" anlamına gelen ”keyd", görünüşte ihsan, ama gerçekte yalnızlık ve terkedilmişliği ifade eder. Buna ”keyd" denilmesinin kendilerine isabet eden şeyin, bilmedikeri bir yerden gelmesi dolayısıyla olduğu da söylenmiştir. Ayrıca ”keyd", gizlice yakalamak anlamına da gelir.
Sehl bu âyetin mânasında der ki: ”Onlara bol nimetler verir, şükrünü unuttururuz. Nimete meyledip, onu verenden uzak kaldıkları zaman ansızın yakalanıverirler."
Şeyh der ki: ”İstidrac, Fitne korkusu olmaksızın ihsanın peşi peşine gelmesidir."
"Yüce Allah'ın dünyada âsilere mühlet vermesindeki hikmet nedir?" diye sorulursa, derim ki: Bunun hikmeti, Allah yanında af ve ihsanın, ansızın yakalama ve intikamdan daha sevimli olduğunu kulların görmesidir. Ayrıca bununla insanlar, O'nun şefkati, iyiliği, keremi ve rahmetinin gazabının önünde olduğunu göreceklerdir.
A'raf 7:184
Düşünmediler mi ki, arkadaşlarında yani Hazret-i Muhammed'de
delilikten hiçbirşey yoktur? Buradaki soru hemzesi inkâr, taaccüb ve kınamak içindir. Ondan sonraki ”vav" da mukadder olan bir şeye cümleyi atfetmek içindir. Buna göre mânâ şöyle olur: Onlar âyetlerimizi yalanladılar ve arkadaşlarında delilikten hiçbir şey olmadığını düşünmediler mi ki bu düşünceleri kendilerini Hazret-i Muhammed'in peygamberliğinin doğruluğuna götürsün ve ona iman etsinler. Burada Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ta delilikten hiçbir eser olmadığının belirtilmesi, inkarcıların alçakça iftiralarına karşı bir cevaptır.
O, (sallallahü aleyhi ve sellem)
sadece apaçık bir uyarıcıdır.
A'raf 7:185
Göklerin ve yerin melekûtuna, hükümranlığına: mülkün büyüklüğü ve kudretin kemali açısından göklerin ve yerin işaret ettiği şeye
Allah'ın yarattığı, sayısını belirlemenin mümkün olmadığı cinslerden büyük küçük
her hangi bir şeye ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine düşünce ve istidlal gözüyle
bakmadılar mı? Allah'ın yeri ve gökleri boşa yaratmadığını ve kullarını da başı boş bırakmadığını anlamak için bütün bunlara bakmadılar mı? Buradaki soru onların bütün bu sayılan şeylere ibret gözüyle bakmadıklarını gösterir. Buradaki ”melekût"', büyüklük ve genişlikte benzeri olmayan mülk demektir. Varlıklardan herbiri, düşünce, ibret merkezi; yaratıcıya ve O'nun vahdaniyetine götüren delillerin bulunduğu yerdir. Nitekim şiirde şöyle denilmiştir:
Her şeyde bir delil vardır zahir, Ne şüphe elbette O birdir bir!
Buradaki ”ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine bakmadılar mı?" ifadesinin anlamı şöyledir: Ecellerinin yaklaşmış olabileceği konusunda dikkat etmediler mi? Belki de çok yakında ölürler. Öyleyse hakkı istemek ölüm gelmeden ve azap inmeden önce kendilerini kurtaracak şeye yönelmek konusunda niçin acele etmiyorlar? Bu konularda neden böylesine hissiz davranıyorlar?
O halde bundan yani Kurandan
sonra, ona inanmadıkları zaman
hangi söze inanacaklar? Halbuki o, beyanda sondur. Ondan sonra inecek bir kitap ve gönderilecek bir peygamber yoktur.
A'raf 7:186
Allah kimi saptırırsa, yani Allah kimi dalâlet içinde bırakırsa, hiç kimsenin onu imana eriştirmeye gücü yetmez ve
artık onun için yol gösteren yoktur. Ve onları azgınlıkları, küfürlerinde ve haddi aşan davranışları
içinde şaşkın ve mütereddid
olarak bırakır.
Ayette, düşünmeye teşvik ve akıllı bir kimsenin, mucizeleri bir tarafa, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ahlâkı ve yaşayışı hakkında, vehim, hayal ve taklit âfetlerinden uzak bir akılla düşündüğü takdirde onun doğruluğuna ve çağırdığı şeyin hak olduğuna, kendisinin ancak bu düşünce sebebiyle kurtulacağı hususuna işaret vardır. Nitekim Allahü teâlâ cehennem ehlinin halini şöyle haber vermektedir: ”Ve: 'Eğer kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şimdi şu alevli cehennemin mahkûmları arasında olmazdık' derler." (Mülk: 10)
A'raf 7:187
Sana kıyamet saatinden, onun ne zaman gelip çatacağından soruyorlar. Burada ”kıyamet saati" anlamını verdiğimiz ”saat" kelimesi, kıyametin kopuş vakti anlamında kullanılan bir isimdir. Kıyametin ”saat" olarak ifade edilmesi, ansızın meydana gelmesinden, ya da onda vukubulacak hesabın kısa bir anda tamamlanıp sonuçianmasındandır. ”Saat"ın aslı, insanların kabirlerinden kalkma anıdır. Çok kullanıldığı için, belirgin hale gelmiş ve izafetten müstağni olmuştur. Ayette geçen ”eyyâne" kelimesi zarf-ı zaman olup soru anlamı içermektedir.
Rivayet edildiğine göre Yehudilerden bir grup: ”Ey Muhammed! Eğer sen peygambersen, bize kıyametten haber ver?" dediler. Bu, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)i: Bir tür imtihan etmekti. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu.
De ki: 'Onun ilmi, yani ne zaman gelip çatacağı konusundaki bilgi
ancak Rabbimin katındadır. Özellikle onun bilgisini kendine ayırdı. Ne bir mukarreb meleğe, ne de bir gönderilen peygambere onu bildirmedi.
Onun vaktini O'ndan başkası açıklayamaz. Yüce Allah, onun meydana gelme vaktini, ortaya çıkıncaya kadar devamlı olarak başkasından gizli tutar. Allah, mükelleflerin bütün vakitlerde tevbe ve ibâdete koşması için kıyametin ne zaman kopacağını insanlardan gizli tutmuştur. Çünkü, eğer kıyamet saati bilinmiş olsaydı, insanlar devamlı tedbirli olmazlar, ona karşı tedbirde kusur ederdi. Nitekim, Kadir gecesi de gizli tutulmuştur. Böylece mükellefin, bütün Ramazan ayı gecelerinde ibâdetle meşgul olması sağlanmıştır.
O, göklere de yere de ağır gelmiştir. Kıyametin kopması, gökteki meleklere ve yerdeki insan ve cinlere zor gelmiştir. Bu zorluğun, göklere ve yere ağır gelmesi, onun dehşet ve şiddetinden korktukları içindir.
O size haberiniz yokken
ansızın gelecektir.' Biri sürüsünü sularken, biri havuzunu tamir ederken, biri terazisini indirip kaldırırken, biri de ağzına lokmayı götürüp henüz ağzına koymadan kopacaktır.
Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. Yani senin durumunu kendi yanlarında onu çok iyi bilen birinin durumuna benzeterek sana soruyorlar.
De ki: 'Onun bilgisi ancak Allah'ın katındadır. Bunun tekrarlanmasından amaç, bütün bilgileri Allah'a havale etmek içindir. Bu durumda tekrar; pekiştirmek ve cehaletlerini göstermekten ibarettir.
Ama insanların çoğu, onun ilminin Allah'a mahsus olduğunu
bilmezler.' O bakımdan onu bazısı inkâr eder, bazısı da onu bilmenin peygamberliğin gereklerinden olduğunu iddia eder. Böylece o hususta soru sormayı senin peygamberliğini ayıplamaya bir vesile edinirler.
A'raf 7:188
De ki: 'Ben, Allah'ın dilediğinden, bir şeye sahip olup da beni ona muktedir ve güç yetirir kılmasından
başka kendime herhangi bir fayda sağlayacak
veya zarar verecek ve onu uzaklaştıracak
güce sahip değilim. Kendisine nelerin fayda, nelerin zarar vereceğini bilemeyen kimse, kıyametin ne zaman kopacağını nasıl bilebilir?
Eğer ben gaybı bilseydim, elbette daha çok hayır elde ederdim. Çok mal ve menfaat edinmeye çalışırdım
ve bana düşmanın tuzağı, fakirlik, zarar ve daha başka şeyler türünden
hiçbir kötülük dokunmazdı. Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeciyim.' Ben sadece uyarma ve müjdeleme için gönderilmiş bir kulum. Benim durumum, dinî ve dünyevî ilimler açısından uyarına ve müjdelemeyle alâkalıdır. Yoksa gayb üzerinde durmak değildir. Benim uyarıcı ve müjdeci olma özelliğim, inananlar için geçerlidir. Çünkü onlar müjdeden faydalandıkları gibi, uyarmadan da faydalanırlar.
Âyet, dünyanın müddetini bilme iddiasında olan kimsenin sözünün bâtıl olduğuna işaret etmektedir. Bazılan dünyanın ömrünün yedi bin yıl olduğunu söylerler. Eğer öyle olsaydı, kıyametin kopma anı bilinirdi. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şehâdet parmağı ile orta parmağına işaret ederek: ”Benim peygamberliğimle kıyametin kopması şu ikisi gibidir" sözüne gelince, bunun manâsı vaktin yakınlığıdır, yoksa sınırlandırılması değildir. Nitekim yüce Allah'ın: ”Şüphesiz onun alâmetleri belirmiştir" (Muhammed: 18) buyruğu da böyledir.
A'raf 7:189
Hiç bir şekilde başkasının rolü olmaksızın tek başına
sizin hepinizi
bir tek nefisden yani Âdem'den
yaratan, gönlü ısınsın diye ondan da yani o bir tek nefis cinsinden veya onun cesedinden de
eşini, Havva'yı
yaratan O'dur.
Bir diğer rivayete göre yüce Allah Havva'yı Âdem (aleyhisselâm)'in kaburga kemiklerinin birinden yaratmıştır.
Birinci anlam daha uygundur. Çünkü gelecek gayeye ulaştıran cinsiyettir, cüz'iyyet değildir.
Eşini sarıp örtünce, yani onunla birleşince, işin başlarında
eşi hafif bir yük yüklendi. Yani hamile kaldı. Çünkü nutfe veya alâka halindeyken hamilelik, daha sonraki merhalelere nisbetle kendisi için daha hafiftir. İnsanın karnındaki veya ağacın başındaki ağırlığa (yüke) ”hami"; insanın veya hayvanın sırtındaki ağırlığa yani yüke de ”hıml" denir. Âyette geçen ”teğaşşâ" kelimesi örtmek anlamına olup burada cinsi münasebetten kinaye olarak kullanılmıştır. Çünkü erkek cinsî münasebet esnasında kadının üstüne abanıp onu örter.
Onu bir müddet taşıdı. Havva, oturup kalkarak, alıp bırakarak önceden olduğu gibi onunla bir müddet gitti geldi. Karnındaki çocuğun büyümesiyle
hamileliği ağırlaşınca, duâ ancak kendisine has olan, her ikisinin işlerinin sahibi
Rableri Allah'a: 'Yemin olsun, bize azası düzgün veya din konusunda
kusursuz bir çocuk verirsen muhakkak bu yenilenen nimete karşı
şükredenkrden olacağız' diye duâ ettiler.
A'raf 7:190
Fakat Allah onlara yani Âdem ile Havva'nın müşrik çocuklarına eli ayağı düzgün
kusursuz bir çocuk verince, bu anne ile baba
kendilerine verdiği bu çocuk hakkında çocuklarını ”Abdü'l-Uzzâ", ”Abdümenâf ' ve benzeri şeylerle isimlendirmekle
Allah'a ortak koştular.
Daha açığı, Ebus-Suud'un teshilidir. O, 'Allah onlara kusursuz bir çocuk verince" âyetinin tefsirinde şöyle demiştir: ”Âdem ile Havva'nın asaleten ve nesilden nesile üreyen çocuk ve çocuğun çocuğundan istedikleri şeyi verince, çocuklarına verdiği çocuklar hakkında, Allah'a ortak koştular."
Bu sözde, muzatîn hazfedilip muzafünileyhin onun yerine konması vardır. Yoksa Âdem ile Havva'nın şirke nisbet edilmesi gerekir. Onlarsa bundan ittifakla uzaktır. Adı geçen hazfe Allahü teâlâ 'nın
Allah ise onların ortak koştuğu şeyden yücedir âyetindeki çoğul sığası işaret etmektedir. Yani, onların çocuklarını adı geçen şekilde isimlendirmelerinden yücedir. Eğer âyette Âdem ile Havva kasdedilseydi tesniye (ikil) kipi kullanılırdı.
A'raf 7:191
Kendileri yaratıldığı yaratılmış birer varlık oldukları
hakle hiçbir şeyi yaratamayan varlıkları yani putları
(Allah'a) ortak mı koşuyorlar?
A'raf 7:192
Halbuki putlar gerek bir menfaat sağlama, gerekse bir zararı uzaklaştırma bakımından
ne onlara yani, zor durumda kaldıklarından kendilerine tapanlara her hangi
bir yardım edebilirler, ne de kendilerine bir yardımları olur ki, başlarına gelen herhangi bir durumda kendilerini savunsunlar. Nitekim birisi o putları kırmak veya pislik bulaştırmak istese, kendilerini savunamazlar. Kaldı ki, putların ağızlarına yiyecek ve süt bulaştınrlar ve sinekler onların üzerine toplanırdı da, putlar yine de onları kentlilerinden uzaklaştıramazdı.
A'raf 7:193
Ey müşrikler!
Doğru yolu göstermeleri için onlara yani putlara
dua etseniz, size icabet etmezler. Bu yüzden istediğiniz şeyi elde edemezsiniz. Onlar. Allah'ın icabet ettiği gibi, sizin dualarınıza icabet etmezler. Çünkü ey müşrikler,
onlara duâ etseniz de etmeyip
sııssanız da sizin için birdir. Yani, onları çağırmakla susup hiç sesinizi çıkarmamanız arasında bir fark yoktur. Çünkü her iki durumda da, cansız oldukları için onlarda bir değişiklik veya etkilenme söz konusu olmaz.
A'raf 7:194
Ey kâfirler!
Allah'tan başka taptıklarınız da putlar ve kendilerini tanrı diye isimlendirdikleriniz de
sizler gibi kullardır. Allah'ın kulu, O'nun emrine amade, fayda ve zarar vermekten âciz olmaları açısından size benzerler. Burada putlar da ”kullar" olarak isimlendirilmiştir. Çünkü müşrikler onları insan suretinde tasvir ediyorlardı. Onların ilâhlığı konusundaki iddianızda ve sizin âciz kaldığınız şeylere onların gücünün yettiği şeklindeki zannınızda
eğer doğru iseniz, bir faydayı elde etme ve zararı uzaklaştırma için
onları çağırın da size cevap versinler bakalım.
A'raf 7:195
Onların yani, putların
yürüyecek ayakları mı var ki size icabet etmeleri mümkün olsun? Ayakların zaten yürüme organları olduğu halde ”yürüyecek ayakları" şeklinde belirtilmesi, ayakların ayak olabilmesi için yürüme özelliğine sahip olması gerektiğini bildirmek içindir. Dolayısıyla o putların, ayakları olsa bile, bunlar kesinlikle yürümeye yaramazlar.
Yoksa tutacak ve istediklerini alacak
elleri mi var, yahut görecekleri gözleri mi var, ya da işitecekleri kulakları mı var? Burada ”tutacak eller", ”yürüyecek ayaklar'dan sonraya alınmıştır. Çünkü ”yürümek", yürüyenin kendisiyle ilgili bir fiil olduğu halde, ”tutmak" aynı zamanda başkasını da ilgilendiren bir fiildir. Aynı zamanda bu ”tutmak" fiili de ”görmek" fiilinden önceye alınmıştır. Bu da, ellerle ayaklar arasındaki karşılaştırmaya uygun olması içindir, ”Gözler'in ”kulaklar'a takdimi ise, gözlerin kulaklardan daha meşhur ve sanat bakımından daha açık olmasındandır.
Sonra kâfirler ilanlarıyla Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'i şöyle diyerek korkutmaya çalışıyorlardı: ”Bazı ilâhlarımızın sana kötülük yapmasından korkuyoruz." Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurdu:
De ki: Ey müşrikler!
'Ortaklarınızı çağırın, bana düşmanlıkta onlardan yardım isteyin,
sonra bana istediğiniz tuzağı kurun siz ve ortaklarınız gücünüz yettiğince tuzak kurun ve zarar vermeye çalışın
ve elinizden geliyorsa
bana göz bile açtırmayın!' Bir an bile mühlet vermeyin. Çünkü ben, Allah'ın yardım ve korumasına olan bağlılığımdan dolayı size aldırış etmem.
A'raf 7:196
Şüphesiz ki, benim velîm benim yardım ve korumamı üstlenen
kitabı yani Kuran
indiren, onu bana vahyetme ikramında bulunan
Allah'tır. Ve aynı zamanda
O, bütün sâlih kullarına, peygamberleri şöyle dursun kulları içindeki salih amel işleyen kimselere
sahip çıkar. Onları yalnız başlarına ve yardımsız bırakmaz.
A'raf 7:197
Ey putlara tapanlar!
O'ndan, yani Allah'tan
başka taptıklarınız ise herhangi bir hususta
ne size yardıma güçleri yeter, ne de başlarına bir musibet geldiği zaman
kendilerine yardım edebilirler. Daha önce geçen ”Allah'tan başka taptıklarınız" (A'raf: 194) âyeti, puta tapanları kınamak içindi. Burada geçen ”O'ndan başka taptıklarınız" ifadesi ise, onlara aldırış etmemek gerektiğini belirtmek için zikredilmiştir. Dolayısıyla herhangi bir tekrar sözkonusu değildir.
A'raf 7:198
Doğru yolu göstermeleri için onlara yani putlara,
dûa etseniz, sizi tuzak ve benzeri şeylerden kurtarmalarını isteseniz yardım ve imdat bir tarafa, çağrınızı bile
işitmezler. Ey gözüyle gören!
Onların yani putların
sana baktıklarını, sana bakar gibi olduklarını
sanırsın. Çünkü onlar putlarına parıl parıl, ışık veren değerli taşlardan gözler yapmışlardır. Öyle ki gözlerini oraya buraya çevirerek bir şeye bakar gibi yapmışlardır.
Oysa onlar görmezler. Onların görmeye güç yetirdiklerini düşünmek imkansızdır. Bu, işitmekten âciz olduklarını açıkladıktan sonra görmekten de âciz olduklarını belirtmektir. Bu âyetin anlamıyla ilgili olarak şöyle de denmiştir: ”Ey Rasûlüm Muhammed! Müşriklerin sana gözleriyle baktıklarını görürsün. Halbuki onlar, basiretleriyle seni, bulunduğun hal üzerinde göremezler. Tevhide ve risaletin doğruluğuna inanmadıkça, seni gerçek anlamda tanıyamazlar."
Rivayete göre Sultan Mahmut Gazi, ziyaret için Hasan el-Harkanî'nin yanına girer, bir müddet oturduktan sonra: ”Ey şeyh! Ebû Yezid el-Bestâmî hakkında ne dersin?" diye sorar. Şeyh der ki: ”O öyle bir kişidir ki, onu gören hidâyete erer, gizlenmeyecek bir saadete ulaşır." Bunun üzerine Sultan Mahmud şöyle der: ”Bu nasıl olur? Halbuki Ebû Cehil Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı gördü ama, saadete ulaşmadığı gibi şekavetten de kurtulamadı." Bunun üzerine Şeyh şöyle der: ”Şüphesiz ki Ebû Cehil Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı görmedi. O sâdece Muhammed b. Abdullah'ı, Ebû Tâlib'in yetimini gördü. Eğer Resulüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı görseydi, elbette şekavetten çıkıp, saadete girerdi." Sonra şeyh şöyle devanı etti: ”Bunu doğrulayan şey Allah'ın şu kelâmıdır: ”Onların sana baktıklarını sanırsın. Oysa onlar görmezler."
Sonra rü'yet (görme) uyanıklık ve uyku içinde olanı içine alır. Gerçek rüya, uykuda bir melek tarafından gösterilendir. Çünkü yüce Allah hikmet ve ibretli sözlerle bilinen bir meleği rüyaya vekil kılmıştır. Allah onu, Âdemoğlunun kıssalarına muttali kılmıştır. O, her kıssa için bir örnek ortaya koyar. Kişi uyuduğu zaman, hikmet tarzında o şeyler kendisine gösterilir. Bu onun için bir müjdeci, ya da korkutucu veya insanların yaptıkları işleri bilerek yapmaları için bir azarlama olur.
Şunu da bil ki, şeytan ne rüyada ne de uyanık iken peygamberlerin şeklinde görünemezler. Hakkın batıla karışmaması için bütün peygamberler bundan korunmuştur.
A'raf 7:199
Ey Rasûlüm Muhammed!
Sen affı kolaylık yolunu
tut.
Rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Cebrail'e: ”Af nedir?" diye sormuş, o da: ”Bilmiyorum! İzzet sahibi Rabbime sorayım" demiş sonra dönerek: ”Ey Muhammed! Şüphesiz Rabbin, sana vermiyene vermeni, seninle ilişkiyi keseni ziyaret etmeni ve sana zulmedeni affetmeni emretti" demiştir.
Said ibn Hişâm der ki: ”Aişe (radıyallahü anh)'nin yanına girdim ve ona Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in ahlâkından sordum. Bana: 'Sen Kur'an okumaz mısın?' diye sordu. Ben: 'Evet okurum' dedim. Bunun üzerine: 'Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ahlâkı Kuran idi.' dedi."
Yüce Allah, Rasûlü Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i Kurandaki: ”Sen affı tut, iyiliği emret ve câhillerden yüzçevir", ”...Başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeğe değer işlerdir." (Lokman: 17), ”Yine de sen onları affet ve aldırış etme" (Mâide: 13) ve daha bunlar gibi, O'nun güzel ahlâkına işaret eden âyetlerle edeplendirmiştir.
iyiliği güzel görülen fiilleri
emret. Çünkü bu fuller, insanlar tarafından kolaylıkla kabul görür. Meselâ: Allah korkusu, yakınları ziyaret, dili yalandan, gözü haramlardan koruma ve azaları günahlardan alıkoyma gibi.
Ve câhillerden yüz çevir. Ahmakların ahmaklıklarına mukabele etme, onlara sabret ve onlardan seni üzen şeye aldırma. Nitekim bazı cahiller, teşvik ve korkutma durumunda sefahet ve ezaya, gülmeye ve alay etmeye koyulurlar. Bu sebeple yüce Allah, âyetin sonunda Habib'ine, ezaya katlanmayı ve kendisine cefâ verene karşı sabırlı olmayı emretmiştir. Bundan açıkça anlaşıldığına göre âyet, güzel ahlâkı ihtiva etmektedir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), çirkin iş yapmaz, çirkin söz söylemez, sokaklarda bağırıp çağırmaz, kötülüğe karşı kötülükle karşılık vermez, ancak affederdi.
A'raf 7:200
Eğer şeytandan bir kötü düşünce seni dürtüklerse... Burada şeytanın verdiği vesvese ve onları günah işlemek üzere kandırması, sürücünün sürdüğü şeyi dürtüklemesine benzetilmiştir. Dolayısıyla şeytan, kötü düşüncelere doğru seni şiddetle iterse, onun şerrinden
hemen Allah'a sığın ve O'na sımsıkı sarıl.
Çünkü O, yani yüce Allah, sözle kendisine sığındığını
işitendir, sözlü ve söz dışında kalben kendisine yakarışını
bilendir. Dolayısıyla seni şeytanın şerrinden korur.
Alimler kasdedilen şeytan mı yoksa yalnız karin (devamlı beraberinde olan şeytan) mi olduğu hususunda ihtilâfa düştüler. Anlaşılan o ki, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında onun iblis olduğudur, çünkü O'nun karini müslüman olmuştur. O bakımdan ondan değil, başkasından sığınmıştır. Bunun iblis veya askerlerinin en büyüğü olduğu ortaya çıkıyor. Çünkü hadiste şöyle rivayet edilmiştir: ”iblisin tahtı yeşil deniz üzerinde olup askerleri de onun etrafındadır. Ona en yakın olanlar, en güçlüleridir. Onlardan her birine ne yaptığını ve (nasıl) kandırdığını sorar. O ancak büyük işler peşinde koşar."(38)
Gerçek şu ki, İblis'in yanında Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın durumu çok önemlidir. O bakımdan onunla, neslinden hiçbirisine bırakmadan, bizzat kendisi uğraşır. Nitekim hadiste şöyle buyuru hır: ”Şüphesiz Allah'ın düşmanı İblis, yüzüme koymak için ateşten bir kıvılcım getirdi. Bunun üzerine üç defa: 'Senden Allah'a sığınırım' dedim. Sonra üç defa: 'Seni Allah'ın tam lânetiyle lanetlerim' dedim. Fakat geri çekilmedi. Sonra onu yakalamak istedim. Vallahi kardeşimiz Süleyman 'ın duası olmasaydı, onu bağlardım da Medine ahâlisinin çocukları onunla oynarlardı." m
Bazı âlimlere göre: ”Eğer şeytandan bir kötü düşünce seni dürtüklerse..." âyetindeki hitap, her ne kadar peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e olsa da, kasdedilen ümmetidir. İstiâzenin teşriî de onlar içindir.
Bil ki, Allah'tan başkası için öfkelenme, şeytanın fitlerindendir. Ancak o, istiâze ile yatışır.
A'raf 7:201
Takvaya erenler, yani kendilerine zarar veren şeyden korunma sıfatıyla süslenenler
şeytan tarafından en ufak
bir vesveseye uğrayınca (Allah'ı), O'nun emir ve yasaklarını
hatırlayıp, yahut O'na sığınıp ve O'na tevekkül edip, bu hatırlama sebebiyle
hemen gerçeği, hata ettikleri noktaları ve şeytanın tuzaklarını
görürler. Dolayısıyla onlardan sakınırlar ve o hususlarda şeytana uymazlar.
Ayette geçen ”tâif kelimesi ism-i fail olup ya, bir şeyin etrafında dönüp dolaştı, anlamındaki ”tâfe - yetûfü" fiilinden türemiştir. Buna göre sanki vesvese onun etrafında dönüp dolaşır. Ya da insanın başına bir şey gelmek, arız olmak anlamındaki ”tâfe - yetîfü" fiilinden türemiştir.
A'raf 7:202
Azgınlığa dalmış, kendilerini zararlardan korumaktan yüz çeviren
şeytanların dostlarına gelince, şeytanlar onları azgınlığa sürüklerler.
Yani azgınlığı süslü göstererek onlara bu konuda yardımcı olurlar ve onları azgınlığa sevkederler.
Sonra da yakalarını bırakmazlar. Onları doğru yoldan saptırma konusunda sürekli olarak çalışırlar. Akıllı kimseye düşen, azgınlardan ve şeytanın vesvesesinden uzak kalmaktır.
Bilinmelidir ki, insanın içinde beliren şey iki kısımdır. Birisi, meleğin koymasıyla, diğeri ise şeytanın koymasıyla olur. Fark şudur: Hayra sebeb olan, ondan sonra hakka tam yönelmeyi ve ibâdete teşvik eden, büyük bir lezzeti meydana getiren her şey melekî, bunun tersi de şeytanîdir.
A'raf 7:203
Onlara yani. Mekke'lilere Kurandan
bir âyet veya ölmüş olan falan kişiyi bizim için dirilt de bize konuşsun ve davet ettiğin şey hususunda seni tasdik etsin gibi ileri sürdükleri şeyleden istedikleri bir âyeti yani mucizeyi
getirmediğin zaman: '(Ötekiler gibi) onu da derleyip toplasaydın ya' derler. Onlar Kur'an'ın Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından uydurulduğunu ileri sürdükleri için: ”Kur'an'dan, okuduğun diğer şeyler gibi, uydurarak o âyetleri de kendi tarafında toplasaydın ya!" derler.
Onlara cevap olarak
de ki: 'Ben ancak Rabbimden bana vahyolunana uyarım. Âyetleri uyduran ve hazırlayıp ileri süren ben değilim.
Bu Kuran âyetleri,
Rabbinizden gelen basiretlerdir. Gönül gözlerini açan nurlardır ki, hak onlarla görülür, doğru onlarla idrak edilir
ve inanan bir kavim için hidâyet ve rahmettir.' Çünkü onun nurundan istifade edenler ve onun tesirinde faydalananlar ancak onlardır.
A'raf 7:204
Sânının yüceliği zikredilen
Kur'an okunduğu zaman, onu kabul kulağı ve içindekiylc amel etmek üzere
dinleyin. Çünkü onun durumu, mutlak kulak vermeyi gerektirir. ”Miistemi"' ile ”sânıi"' arasında fark vardır. Mü stern i' dinlemeye niyet eden, ona kulak veren; ”sâmi"' ise, dinlemeye niyet etmeksizin kulağına ses gelen kimsedir.
Ve susun yani okunurken konuşup gürültü yapmayın, dinlemeyi tamamlamak onu tazim etmek için bitinceye kadar buna riâyet edin
ki size merhamet edilsin. Böylece onun en son semerelerinden olan rahmete nail olasınız. ”İnşat" ile ”sükût" arasında fark vardır. İnşat, kulak vererek susup dinlemek demektir. Sükût ise kulak vermek ve düşünmek olmaksızın susınaktır.
İbn Abbâs (radıyallahü anh) der ki: ”Bu âyet nazil olmadan önce Müslümanlar namazda konuşuyorlar, ihtiyaçlarını söylüyorlardı. Birisi namaz kılmakta olan cemaate gelip kaç rekât kıldıklarını, ne kadar kaldığını soruyordu. Onlar da buna cevap veriyorlardı. Bunun üzerine yüce Allah bu âyeti indirdi ve onlara, namazın en büyük rükünlerinden olduğu için namaz esnasında okunan Kur'anı dinlemelerini emretti.
İmam Ebû Hanife bu âyeti, imama uyanın susınasının vâcib ve imamın kıraatinin imama tabi olanın kıraati olduğuna delil göstermiştir. İmam ister gizli okusun ister aşikar, cemaattekiler imamın arkasında okumaz. Çünkü yüce Allah ona iki şeyi vâcib kılmıştır: Dinleme ve susına. Dinleme fevt olduğu zaman, susına vâcib olarak kalır.
Ashab, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in arkasında namaz kılarlarken Kur'an okuyorlardı. Âyet özellikle namaz hakkında nazil olmuştur. Ebû Hanife cemâatten kıraati iskat etmiş, hatta, Câmiul-Ezher'de görüldüğü gibi imamın şaşırmasını önlemek için, imama şefkatinden dolayı imama uyanı kıraattan men etmiştir.
Ali (radıyallahü anh) der ki: ”İmamın arkasında okuyan kimse fıtrata, yani sünnete uymamış olur."
Rivayet edildiğine göre, ehl-i sünnetten bir cemaat, imamın arkasında kıraat hususunda tartışmak, kendisini susturmak ve yaptığı işin çirkin olduğunu belirtmek için Ebû Hanife'ye gelirler. Ebû Hanife onlara: ”Münazara için hepiniz birden gelmeyin. Tartışmayı içinizden en iyi bilen birisine havale edin de onunla konuşalım" der. Onlar da birisine işaret ederler. Bunun üzerine Ebû Hanife: ”En iyi bileniniz bu mu?" diye sorar ve onlardan ”evet" cevabını alır. Sonra ”Öyleyse onunla münazara sizinle münazaradır" dedi. Onlar buna da ”evet" derler. Bunun üzerine: ”Bunu nasıl kabul edersiniz?" diye sorar. Onlar da: ”Çünkü biz, onun imamlığına razı olduk. Onun sözü bizim sözürniizdür" derler. Ebû Hanife der ki: ”Biz namazda imamı seçtiğimiz zaman, onun kıraati bizim kıraatımızdır ve o bizi temsil eder." Bunun üzerine tartışmak için gelenler onu lastik ederler.
Fakihler derler ki: ”Kıraattan maksat, tedebbür, tefekkür ve onunla amel etmektir. Bu da ancak dinlemek ve susınakla mümkün olur. İmama uyan kimseye gerekli olan da budur. O tıpkı cuma günündeki hutbe gibidir ki, hutbe, hatırlatma ve öğüt için meşru kılınmıştır. Ondan faydalanmak için dinlemek gereklidir. Yoksa herkesin kendisi için hutbe okuması söz konusu değildir. Namazın diğer rükünleri böyle değildir. Çünkü diğer rükünler huşu için meşru kılınmıştır. Huşu da ancak imamla beraber secde ve rükû etmekle hasıl olur."
Bil ki, âyetin zahiri, namaz içinde ve namaz dışında Kur'an okunduğunda dinlemenin ve susınanın vücubunu gerektirir. Ulemânın çoğunluğu, namaz dışında dinlemenin müstehab olduğu görüşündedir.
Haddâdî der ki: ”Topluluğun, namazın dışında Kur'an okuyan herkesin okumasını dinlemesi, susınası gerekmez."
Bazıları, dinleme ve susınaya riâyet edilmeyeceğinden dolayı, Kur'anin topluca okunmasını kerih görmüşlerdir. Bir sakınca olmadığı da söylenmiştir.
Künyede der ki: ”Kur'an hatmi esnasında İhlâsı aşikâr okumak üzere toplanmalarında sakınca yoktur. Ancak birisinin okuyup diğerlerinin dinlemesi daha iyidir."
A'raf 7:205
Ey Rasûlüm Muhammed!
Rabbini, içinden... zikret. Bu gizli sözle zikirdir. Çünkü gizleme, ihlâsa daha uygun, icabete daha yakındır. Bu zikir, kıraat ve duâ gibi bütün zikirleri içine alır. Sadece tehlil, tesbih, tekbir ve duaya münhasır değildir. Her hangi bir amelde Allah'a itaat eden herkes zikir ehlidir. Zikir gafleti defetmek için yapılır. Bu sebeple cennette zikir yoktur. Çünkü orası gaflet yeri değil, huzur yeridir.
Yalvararak yani tevazu ve mahviyet içinde, boyun eğerek... ”Yalvararak" kelimesinin tefsirinde bazı arifler derler ki: Namaz, hareketlerin; oruç, sekenâtın en üstünüdür. İbâdetlerin şekillerindeki yalvarma ise, dönüp duran feleklerin düğümlediği şeyi çözer.
Senin cömertliğinden, lütuf ve ihsanından umduğum ve istediğim şeyi Elde etmemi istemeseydin, bana istemeyi öğretmezdin.
Ve O'ndan korkarak İbnü'ş-Şeyh der ki: ”Bu korku amellerdeki herhangi bir noksanlıktan dolayı korkmayı son nefesindeki durumundan dolayı korkmayı içine alır. Nitekim Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: 'Kalem, kıyamete kadar olacak şeyler hakkında kurumuştur.'"
Yüksek olmayan bir sesle yani hafif bir şekilde. Çünkü bu güzel düşünmeye daha yakındır. Ayrıca Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in yüksek sesle okuduğunu görünce, ona sebebini sordu. O da: ”Uykudakini uyarıyor, şeytanı kovuyorum" deyince, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Sesini azıcık kıs" buyurdu. Sonra Ebû Bekr (radıyallahü anh)'e geldi, kısık sesle okuduğunu gördü ve ona sebebini sordu. O da şöyle dedi: ”Münâcât ettiğime duyurdum". Bunun üzerine Aleyhissalatü vesselam: ”Sesini azıcık yükselt" buyurdu.
Nevevî, açık zikrin müstehablığı konusunda varid olan hadislerle gizlisinin müstehablığı konusunda varid olan hadislerin arasını şöyle birleştirdi: ”Riyadan korkulan, namaz kılan yahut uyuyanların rahatsız olacağı yerde gizli yapmak; bunun dışında açık yapmak daha üstündür. Çünkü açık zikirde amel daha çoktur ve faydası da dinleyenlere sirayet eder. Aynı zamanda zikredenin kalbini uyarır, himmetini düşünce etrafında toplar, kulağını ona çevirtir, uykuyu kovar ve zindeliğini artırır. ”
Kısacası hayırlılarca ihtiyar edilen namaz ve benzeri şeyde yüksek sesle tekbir getirmekte aşırı gitmek mekruhtur. Ortası, riyadan uzak yalvarış, tevazu ve mahviyetle beraber açıkla gizlilik arasıdır. Bu ulemânın ittifakıyla caizdir, mekruh değildir. Envar'ul-Meşarik'ta da böyledir.
Keşşafın sarihinden nakledildiğine göre, mürşid şeyh, kalbine yerleşen düşünceleri söküp atması için mübtediye sesini yükseltmesini emredebilir.
Sabah ve akşam yani O'nu bu iki vakitte
an. Ayette ”sabah" anlamına gelen ”el-gudüvv", ”ğudve"nin çoğuludur ve sabah namazıyla güneş doğması arasıdır. ”Akşam" anlamını verdiğimiz ”el-Asâl" ise ”asıl'in çoğuludur ve ikindi sonrasında akşama kadar olan vakittir. Özellikle bu iki vakit zikredilmiştir. Çünkü bu iki vakitte dünyanın durumları hayret verici bir şekilde değişir. Bu da, söz konusu durumlarda etkili olan, apaçık hikmet ve kahredici kudretle mevsuf yüce Allah'a işaret eder. Bu değişiklikleri müşahede eden herkesin, bu değişiklikte etkili olanı, yalvarış ve yakarışla anması, durumunu dalia kötüye çevirmekten korkması gerekir.
Ayrıca, ”ğudüvv" ve ”âsâl'in gece ve gündüzden ibaret olduğu, günün bu iki tarafı zikredilerek bütününün kasdedildiği de söylenmiştir. Yüce Allah'ın bu iki vakitte anılması, mümkün olduğu kadar ona devam etmek anlamım pekiştirir. Allah'ı anmak konusunda
gafillerden olma.
Evvelâ, diliyle söylediği zikirlerin mânâsını kendi içinde hazır bulundurur şekilde Rabbını zikretmesini emretmiştir. Çünkü Allah'ı içinde anmasından murâd, zikirlerden söylediği şeyin mânâlarını bilerek O'nu anmasıdır.
Sonra ”Gafillerden olma" sözüyle bunu takip etmiştir. Bu da, insan kalbinin Allah'ın azamet ve kibriyasından gafil olmaması gerektiğine işaret etmesi içindir.
A'raf 7:206
Kuşkusuz Rabbinin katındakiler yani, şeref ve derece itibariyle O'na yakını olan mukarreb melekler -yoksa buradaki yakınlık mekan ve mesafe itibariyle değildir.-
O'na kulluk etmekten asla kibirlenmezler. Emrolundukları şekilde ona ibâdeti yerine getirirler.
O'nu tesbih yani, Cenab-ı Kibriyâsına lâyık olmayan her şeyden tenzih
eder ve yalnız O'na secde ederler. O'na kullukta büyük bir dikkat gösterir ve boyun eğerler. O'na hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Bu, üstü kapalı olarak diğer mükelleflere de söylenen sözdür. Onun için bu âyetin kıraati anında secde meşru kılınmıştır.
Şüphesiz ki secde, mahviyet ve tevâzuun son sınırıdır. O ancak bir yerde noksanı telâfi etmek için meşru kılınmıştır. Sehv secdesi gibi. Bir yerde de kâfirlere muhalefet, Müslümanlara da muvafakat için meşru kılınmıştır.
Zaruret olmadan secdeyi ertelemek mekruhtur. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) tilâvet secdesi konusunda şöyle derdi: ”Yüzüm, kendisini yaratana, ona en güzel şekli verene, güç ve kudretiyle onda işitme ve görme duyuları açan zât'a secde etti. Yaratıcıların en güzeli Allah ne yücedir." Ayrıca buna ek olarak şöyle derdi: ”Al la lu m! Secdem sebebiyle katında bana sevap yaz, onun sebebiyle benden günah yükünü kaldır, onu benim için kendi katında azık yap, kulun Davud'dan kabul ettiğin gibi, onu benden kabul et".
İnsan, namazdayken, sadece secdesi içinde iblisten korunmuş olur. Çünkü o anda şeytan, isyan ve günahını hatırlar ve seni bırakarak kendisiyle meşgul olur. Onun içindir ki, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Âdemoğlu, secde âyeti okur ve secde ederse, şeytan ağlayarak ayrılır ve: 'Yazık bana, insanoğlu secdeyle emredildi ve secde etti. Bunun karşılığında da ona cennet var. Ben de secdeyle emr olundum, ama itiraz ettim, benim için de ateş var' der.
Kul secdesinde, şeytandan korunmuş, fakat nefsinden korunamamıştır. Secdede akla gelen her şey, ya Rabbani, ya melekî veya nefistendir. Şeytan ona yol bulamaz. Kişi secdesinden kalkınca o sıfat şeytandan gider, üzüntüsü kaybolur ve seninle uğraşır.
Allahım! Şeytanın şerrini ve vesvesesini bizden uzak tut.
Allahü teâlâ'nın inâyetiyle A'raf Sûresi'nin tefsiri tamamlanmıştır.