Tafsir As-Saadi - Turkish — Tevbe 9:113 – Yunus 10:109
İçindekiler
- Tevbe 9:113
- Tevbe 9:114
- Tevbe 9:115
- Tevbe 9:116
- Tevbe 9:117
- Tevbe 9:118
- Tevbe 9:119
- Tevbe 9:120
- Tevbe 9:121
- Tevbe 9:122
- Tevbe 9:123
- Tevbe 9:124
- Tevbe 9:125
- Tevbe 9:126
- Tevbe 9:127
- Tevbe 9:128
- Tevbe 9:129
- Yunus 10:1
- Yunus 10:2
- Yunus 10:3
- Yunus 10:4
- Yunus 10:5
- Yunus 10:6
- Yunus 10:7
- Yunus 10:8
- Yunus 10:9
- Yunus 10:10
- Yunus 10:11
- Yunus 10:12
- Yunus 10:13
- Yunus 10:14
- Yunus 10:15
- Yunus 10:16
- Yunus 10:17
- Yunus 10:18
- Yunus 10:19
- Yunus 10:20
- Yunus 10:21
- Yunus 10:22
- Yunus 10:23
- Yunus 10:24
- Yunus 10:25
- Yunus 10:26
- Yunus 10:27
- Yunus 10:28
- Yunus 10:29
- Yunus 10:30
- Yunus 10:31
- Yunus 10:32
- Yunus 10:33
- Yunus 10:34
- Yunus 10:35
- Yunus 10:36
- Yunus 10:37
- Yunus 10:38
- Yunus 10:39
- Yunus 10:40
- Yunus 10:41
- Yunus 10:42
- Yunus 10:43
- Yunus 10:44
- Yunus 10:45
- Yunus 10:46
- Yunus 10:47
- Yunus 10:48
- Yunus 10:49
- Yunus 10:50
- Yunus 10:51
- Yunus 10:52
- Yunus 10:53
- Yunus 10:54
- Yunus 10:55
- Yunus 10:56
- Yunus 10:57
- Yunus 10:58
- Yunus 10:59
- Yunus 10:60
- Yunus 10:61
- Yunus 10:62
- Yunus 10:63
- Yunus 10:64
- Yunus 10:65
- Yunus 10:66
- Yunus 10:67
- Yunus 10:68
- Yunus 10:69
- Yunus 10:70
- Yunus 10:71
- Yunus 10:72
- Yunus 10:73
- Yunus 10:74
- Yunus 10:75
- Yunus 10:76
- Yunus 10:77
- Yunus 10:78
- Yunus 10:79
- Yunus 10:80
- Yunus 10:81
- Yunus 10:82
- Yunus 10:83
- Yunus 10:84
- Yunus 10:85
- Yunus 10:86
- Yunus 10:87
- Yunus 10:88
- Yunus 10:89
- Yunus 10:90
- Yunus 10:91
- Yunus 10:92
- Yunus 10:93
- Yunus 10:94
- Yunus 10:95
- Yunus 10:96
- Yunus 10:97
- Yunus 10:98
- Yunus 10:99
- Yunus 10:100
- Yunus 10:101
- Yunus 10:102
- Yunus 10:103
- Yunus 10:104
- Yunus 10:105
- Yunus 10:106
- Yunus 10:107
- Yunus 10:108
- Yunus 10:109
Tevbe 9:113
113- Ne peygamberin ne de iman edenlerin, akrabaları bile olsa cehennemlik oldukları açıkça ortaya çıktıktan sonra müşrikler için mağfiret dilemeleri olacak şey değildir. 114- İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi, ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ancak onun Allah’ın düşmanı olduğu kendisine açıkça belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim, (Allah’a) için için yalvaran ve yumuşak huylu biri idi.
113. “Ne peygamberin ne de iman edenlerin, akrabaları bile olsa cehennemlik oldukları açıkça ortaya çıktıktan sonra” Yüce Allah’ı inkar edip O’nunla birlikte başka varlıklara ibadet eden “müşrikler için mağfiret dilemeleri olacak şey değildir” onlara hiçbir şekilde yakışmaz, yaraşmaz, uygun olmaz. Çünkü böyle bir durumda olanlar için mağfiret dilemek, büyük bir yanlıştır ve faydasızdır. O nedenle Peygambere de mü’minlere de yaraşmaz. Çünkü böyleleri, şirk üzere öldükleri yahut da şirk üzere ölecekleri kesin olarak bilinen kimselerdir ki bu durumda onlar için azap sözü hak olmuş, ebediyyen cehennemde kalmaları kesinlik kazanmıştır. Artık ne şefaatçilerin şefaatinin, ne mağfiret dileyenlerin mağfiretlerinin onlara hiçbir faydası yoktur. Diğer taraftan Peygamber de onunla birlikte bulunan mü’minler de Rab’lerine hem rızasında hem de gazabında uygun hareket etmeli, Allah’ın dost edindiğini dost, düşman ilan ettiğini de düşman edinmelidirler. Cehennemliklerden olduklarını açıkça bildikleri kimselere mağfiret dilemeleri ise bu duruma aykırıdır ve onunla çelişir.
114. Halilurrahman İbrahim aleyhisselam’ın babasına mağfiret dilemesine gelince bu, onun babasına “verdiği bir sözden dolayı idi.” Bu söz, şu ayette ifade edilmektedir:“İbrahim:… Rabbimden senin için mağfiret dileyeceğim. Çünkü O, bana karşı çok lütufkârdır, dedi.”(Meryem, 19/47) Ancak bu, İbrahim’in, babasının âkıbetini bilmesinden önce olmuştu. “Ancak onun” babasının “Allah’ın düşmanı olduğu” ve küfür üzere öleceği, öğüt ve hatırlatmanın ona hiçbir fayda sağlamayacağı “kendisine açıkça belli olunca ondan uzaklaştı.” Bu konuda Rabbine uygun hareket etmek için ve Rabbine karşı edebi dolayısı ile böyle bir tutum takındı. “Şüphesiz İbrahim (Allah’a) için için yalvaran” yani bütün işlerinde Allah’a çokça dönen, Allah’ı çokça anan, çokça dua eden, çokça mağfiret dileyen, Rabbine çokça yönelen “ve yumuşak huylu biri idi” kullara karşı merhametliydi, onların kendisine karşı yaptıkarı kusurları affederdi, cahillerin bilgisizce tutumları onu kızdırmazdı, kendisine karşı suç işleyenlerin suçlarını da cezalandırmazdı. Çünkü babası ona:“Seni kesinlikle taşlarım” dediği halde o, babasına:“Selam olsun sana! Ben, Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim.”(Meryem, 19/46-47) demişti. O halde sizin de İbrahim’e uymanız ve her hususta İbrahim’in dinine tabi olmanız gerekir. Ancak bundan onun, babasına söylediği “Mutlaka senin için mağfiret dileyeceğim”(el-Mümtehine, 60/64) şeklindeki sözü müstesnâdır. Nitekim Yüce Allah, bu hususa ve diğerlerine dikkatlerimizi çekmiş bulunmaktadır. Bundan dolayı O da şöyle buyurmaktadır:
Tevbe 9:114
113- Ne peygamberin ne de iman edenlerin, akrabaları bile olsa cehennemlik oldukları açıkça ortaya çıktıktan sonra müşrikler için mağfiret dilemeleri olacak şey değildir. 114- İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi, ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ancak onun Allah’ın düşmanı olduğu kendisine açıkça belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim, (Allah’a) için için yalvaran ve yumuşak huylu biri idi.
113. “Ne peygamberin ne de iman edenlerin, akrabaları bile olsa cehennemlik oldukları açıkça ortaya çıktıktan sonra” Yüce Allah’ı inkar edip O’nunla birlikte başka varlıklara ibadet eden “müşrikler için mağfiret dilemeleri olacak şey değildir” onlara hiçbir şekilde yakışmaz, yaraşmaz, uygun olmaz. Çünkü böyle bir durumda olanlar için mağfiret dilemek, büyük bir yanlıştır ve faydasızdır. O nedenle Peygambere de mü’minlere de yaraşmaz. Çünkü böyleleri, şirk üzere öldükleri yahut da şirk üzere ölecekleri kesin olarak bilinen kimselerdir ki bu durumda onlar için azap sözü hak olmuş, ebediyyen cehennemde kalmaları kesinlik kazanmıştır. Artık ne şefaatçilerin şefaatinin, ne mağfiret dileyenlerin mağfiretlerinin onlara hiçbir faydası yoktur. Diğer taraftan Peygamber de onunla birlikte bulunan mü’minler de Rab’lerine hem rızasında hem de gazabında uygun hareket etmeli, Allah’ın dost edindiğini dost, düşman ilan ettiğini de düşman edinmelidirler. Cehennemliklerden olduklarını açıkça bildikleri kimselere mağfiret dilemeleri ise bu duruma aykırıdır ve onunla çelişir.
114. Halilurrahman İbrahim aleyhisselam’ın babasına mağfiret dilemesine gelince bu, onun babasına “verdiği bir sözden dolayı idi.” Bu söz, şu ayette ifade edilmektedir:“İbrahim:… Rabbimden senin için mağfiret dileyeceğim. Çünkü O, bana karşı çok lütufkârdır, dedi.”(Meryem, 19/47) Ancak bu, İbrahim’in, babasının âkıbetini bilmesinden önce olmuştu. “Ancak onun” babasının “Allah’ın düşmanı olduğu” ve küfür üzere öleceği, öğüt ve hatırlatmanın ona hiçbir fayda sağlamayacağı “kendisine açıkça belli olunca ondan uzaklaştı.” Bu konuda Rabbine uygun hareket etmek için ve Rabbine karşı edebi dolayısı ile böyle bir tutum takındı. “Şüphesiz İbrahim (Allah’a) için için yalvaran” yani bütün işlerinde Allah’a çokça dönen, Allah’ı çokça anan, çokça dua eden, çokça mağfiret dileyen, Rabbine çokça yönelen “ve yumuşak huylu biri idi” kullara karşı merhametliydi, onların kendisine karşı yaptıkarı kusurları affederdi, cahillerin bilgisizce tutumları onu kızdırmazdı, kendisine karşı suç işleyenlerin suçlarını da cezalandırmazdı. Çünkü babası ona:“Seni kesinlikle taşlarım” dediği halde o, babasına:“Selam olsun sana! Ben, Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim.”(Meryem, 19/46-47) demişti. O halde sizin de İbrahim’e uymanız ve her hususta İbrahim’in dinine tabi olmanız gerekir. Ancak bundan onun, babasına söylediği “Mutlaka senin için mağfiret dileyeceğim”(el-Mümtehine, 60/64) şeklindeki sözü müstesnâdır. Nitekim Yüce Allah, bu hususa ve diğerlerine dikkatlerimizi çekmiş bulunmaktadır. Bundan dolayı O da şöyle buyurmaktadır:
Tevbe 9:115
115- Allah'ın, bir topluma hidâyet verdikten sonra sakınacakları şeyleri kendilerine apaçık bildirmedikçe onları saptırması olacak şey değildir. Şüphesiz Allah, her şeyi çok iyi bilendir. 116- Şüphesiz ki göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. O, diriltir ve öldürür. Sizin için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.
115. Yani Yüce Allah bir kavme hidâyet lütfedip onlara dosdoğru yolu izlemelerini emretmişse onlar üzerindeki ihsanını mutlaka tamamlar. Onlara gerek duyacakları her şeyi, kendileri için zorunlu olan her hususu beyan eder. Onları sapmış bir halde ve dinleri konusunda cehalet içerisinde bırakmaz. İşte bu buyruk, Yüce Allah’ın rahmetinin mükemmel olduğuna, şeriatının da kulların -gerek dinin temel esasları ile ilgili olsun gerek fer’i hükümleri ile ilgili olsun- gerek duyacakları her şeyi açıklamış olduğuna delildir. Yüce Allah’ın:“Allah'ın, bir topluma hidâyet verdikten sonra sakınacakları şeyleri kendilerine apaçık bildirmedikçe onları saptırması olacak şey değildir” buyruğu ile şu mananın kastedilmiş olma ihtimali de vardır: Yüce Allah, onlara sakınacakları şeyleri beyan eder de onlar, bunlara riâyet etmeyecek olurlarsa apaçık hakkı reddetmelerinin bir cezası olarak O, onları haktan saptırmakla cezalandırır. Ancak birinci tefsir, daha uygundur. “Şüphesiz Allah, her şeyi çok iyi bilendir.” O’nun ilminin kamil ve her şeyi kapsayıcı olması dolayısı iledir O, size daha önceden bilmediğiniz şeyleri öğretmiş ve kendisi ile yararlanacağınız şeyleri açıkça bildirmiştir.
116. Yani bütün bunların mutlak sahibi O’dur. Canlarını almak, hayat vermek ve türlü ilâhi tedbirlerle kulların işlerini çekip çeviren de O’dur. O’nun kevnî-kaderî idaresi hiçbir şekilde düzensizlik arzetmediğine göre, uluhiyetini ilgilendiren dinî idaresi ve hükümleri nasıl düzensizlik ve tutarsızlık arz edebilir?! Nasıl kullarını başıboş bırakır ve onları ihmal eder?! Yahut da o kullarını en ileri derecede dost edinmekle birlikte nasıl onları sapkın ve cahil bir halde bırakır?! Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:“Sizin için Allah’tan başka ne” size faydaları olan şeyleri sağlamak sureti ile işlerinizi üstlenecek gerçek “bir dost, ne de” size zarar verecek şeyleri sizden uzaklaştıracak “bir yardımcı vardır.”
Tevbe 9:116
115- Allah'ın, bir topluma hidâyet verdikten sonra sakınacakları şeyleri kendilerine apaçık bildirmedikçe onları saptırması olacak şey değildir. Şüphesiz Allah, her şeyi çok iyi bilendir. 116- Şüphesiz ki göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. O, diriltir ve öldürür. Sizin için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.
115. Yani Yüce Allah bir kavme hidâyet lütfedip onlara dosdoğru yolu izlemelerini emretmişse onlar üzerindeki ihsanını mutlaka tamamlar. Onlara gerek duyacakları her şeyi, kendileri için zorunlu olan her hususu beyan eder. Onları sapmış bir halde ve dinleri konusunda cehalet içerisinde bırakmaz. İşte bu buyruk, Yüce Allah’ın rahmetinin mükemmel olduğuna, şeriatının da kulların -gerek dinin temel esasları ile ilgili olsun gerek fer’i hükümleri ile ilgili olsun- gerek duyacakları her şeyi açıklamış olduğuna delildir. Yüce Allah’ın:“Allah'ın, bir topluma hidâyet verdikten sonra sakınacakları şeyleri kendilerine apaçık bildirmedikçe onları saptırması olacak şey değildir” buyruğu ile şu mananın kastedilmiş olma ihtimali de vardır: Yüce Allah, onlara sakınacakları şeyleri beyan eder de onlar, bunlara riâyet etmeyecek olurlarsa apaçık hakkı reddetmelerinin bir cezası olarak O, onları haktan saptırmakla cezalandırır. Ancak birinci tefsir, daha uygundur. “Şüphesiz Allah, her şeyi çok iyi bilendir.” O’nun ilminin kamil ve her şeyi kapsayıcı olması dolayısı iledir O, size daha önceden bilmediğiniz şeyleri öğretmiş ve kendisi ile yararlanacağınız şeyleri açıkça bildirmiştir.
116. Yani bütün bunların mutlak sahibi O’dur. Canlarını almak, hayat vermek ve türlü ilâhi tedbirlerle kulların işlerini çekip çeviren de O’dur. O’nun kevnî-kaderî idaresi hiçbir şekilde düzensizlik arzetmediğine göre, uluhiyetini ilgilendiren dinî idaresi ve hükümleri nasıl düzensizlik ve tutarsızlık arz edebilir?! Nasıl kullarını başıboş bırakır ve onları ihmal eder?! Yahut da o kullarını en ileri derecede dost edinmekle birlikte nasıl onları sapkın ve cahil bir halde bırakır?! Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:“Sizin için Allah’tan başka ne” size faydaları olan şeyleri sağlamak sureti ile işlerinizi üstlenecek gerçek “bir dost, ne de” size zarar verecek şeyleri sizden uzaklaştıracak “bir yardımcı vardır.”
Tevbe 9:117
117- Andolsun ki Allah, hem Peygamberinin hem de Muhacirlerle Ensarın tevbelerini kabul etmiştir. Zira onlar, o zor zamanda, içlerinden bir grubun gönüllerinin neredeyse kayacak duruma gelmesinin ardından Peygambere tabi olmuşlardır. Sonra da Allah onların tevbelerini kabul buyurmuştur. Çünkü O, onlara karşı çok şefkatli ve pek merhametlidir. 118- Geri bırakılan üç kişinin de (tevbesini kabul buyurmuştur). Öyle (bunalmışlardı) ki yeryüzü onca genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihâyet Allah’a karşı yine O’ndan başka sığınacak bir yer olmadığını anladılar. Sonra tevbe etsinler diye Allah, onları tevbeye muvaffak buyurdu. Şüphesiz Allah tevbeleri kabul edendir, çok merhametlidir.
117. Yüce Allah, lütuf ve ihsanının bir tecellisi olarak Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in de Muhacir ve Ensarın da tevbelerini kabul ettiğini, onların hatalarını bağışlayarak onların iyiliklerini artırdığını ve onları en yüksek derecelere yükselttiğini haber vermektedir. Bunun sebebi ise oldukça zor ve ağır birtakım amelleri yerine getirmeleridir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“o zor zamanda… Peygambere tâbi olmuşlardır.” Yani Tebûk gazvesinde düşmanlarla savaşmak üzere onunla birlikte sefere çıkmışlardır. Zira Tebûk gazvesi, oldukça sıcak bir dönemde gerçekleşmişti. Azıkların ve bineklerin az, buna karşılık düşmanın çok olması gibi savaştan geri kalmaya iten pek çok sebep vardı. İşte onlar, Yüce Allah’ın yardımını isteyerek bu işi yerine getirmeye koyuldular. Ancak bu, “içlerinden bir grubun gönüllerinin neredeyse kayacak duruma gelmesinin ardından” olmuştu. Yani kalpleri tersyüz olup savaşa çıkmayarak oturmaya ve rahata meyletmek üzere idi. Ancak Allah onlara da sebat verdi, onları destekledi ve güçlerini pekiştirdi. Kalbin kayması, Sırat-ı Müstakimden sapması demektir. Eğer bu sapma, dinin aslında olursa küfürdür. Şayet şer’i hükümlerde olursa hükmü de söz konusu şer’i hükme göre olur. Bu tür bir sapma da ya o şer’î hükmü işlemekteki bir kusur şeklinde yahut da onu şer’i şekle uygun olmayan bir biçimde yapmak şeklinde tezahür eder. “Sonra da Allah onların tevbelerini kabul buyurmuştur. Çünkü O, onlara karşı çok şefkatli ve pek merhametlidir.” Bundan dolayı onlara tevbeyi lütfetmiş, onlardan bu tevbeyi kabul etmiş ve yaptıkları tevbe üzerinde kendilerine sebat vermiştir.
118. Yüce Allah aynı şekilde bu gazada müslümanlarla birlikte savaşa çıkmayıp “geri bırakılan üç kişinin de” tevbelerini kabul buyurmuştur. Bu üç kişi ise Ka’b b. Malik ile iki arkadaşı (Hilal ve Murara) idiler. Bunların başından geçen olay, sahih hadis kitapları ile Sünenlerde mevcut ve meşhurdur.[28]“Öyle” büyük bir üzüntüye kapılmışlardı “ki yeryüzü onca genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı.” Her şeyden daha çok sevdikleri canları bile onlara dar gelmişti. Hem oldukça geniş olan dünya onlara dar gelmiş hem de âdeten kendilerini sıkmaması gereken o sevdikleri canları da kendilerine dar gelmişti. Böyle bir hal ise ancak oldukça ileri dereceye ulaşmış ve ifade edilmesi imkânsız, son derece rahatsız edici bir işten dolayı olur. Zira onlar Allah’ın ve Rasûlünün rızasını her şeyin önünde tutmuşlardı. “Nihâyet Allah’a karşı yine O’ndan başka sığınacak bir yer olmadığını anladılar.” Yani onlar şuna kesinlikle inandılar ki sıkıntılardan kurtulacakları ve bunlardan dolayı sığınacakları tek yer, ancak hiçbir ortağı bulunmayan Allah’tır. Bu yüzden onlar yaratılmışlarla olan bağlarını koparıp yalnızca Rab’leri olan Allah’a yöneldiler. O’ndan kaçıp yine O’na sığındılar. Onların bu zorlu ve sıkıntılı halleri elli gün devam etti. “Sonra tevbe etsinler diye onları tevbeye muvaffak buyurdu.” Allah onların tevbesini kabul etmek için onları tevbe etmeye muvaffak kıldı ve bu izni onlara verdi. “Şüphesiz Allah tevbeleri kabul edendir.” O, her türlü yanılmaları, eksiklikleri, çokça affedip bağışlayandır, bunlardan tevbe edenlerin tevbelerini kabul edendir. “çok merhametlidir.” O’nun büyük rahmeti, kullarına dinî ve dünyevî bütün ihtiyaçlarını ayakta tutacak şekilde her zaman ve her anda iner durur. Bu âyet-i kerimelerde, Yüce Allah’ın kulun tevbesini kabul etmesinin en ileri gaye ve en üstün sonuç olduğuna delil vardır. Yüce Allah bunu has kullarının ulaşacakları bir hedef olarak tespit etmiş ve kendisinin sevip razı olacağı amelleri işledikleri takdirde onları tevbeye muvaffak kılmasının, onlara bir lütfu olduğunu ifade buyurmuştur. Bu ayetlerde ifade edilen diğer bazı hususlar da şöyledir: 1. Allah, müminlere lütufta bulunmuş, zorlu hallerde ve oldukça tedirgin eden musibetlerde imanlarına sebat vermiştir. 2. Nefse ağır gelen bir ibadetin, başka amellerde bulunmayan bir üstünlüğü ve bir meziyeti vardır. İbadet dolayısı ile katlanılan zorluk, büyüdükçe ecir de büyük olur. 3. Yüce Allah’ın kulunun tevbesini kabul etmesi, onun pişmanlığı ve üzülmesi oranındadır. Günahına aldırış etmeyen, onu işlediği vakit sıkıntı duymayan bir kimsenin tevbesi ise şaibelidir, velev ki tevbesinin kabul olunduğunu zannetse bile. 4. Kalp, Yüce Allah’a tam anlamı ile bağlanır, yaratılmışlar ile ilgisini kesecek olursa bu, hayrın gerçekleşeceğinin ve her türlü sıkıntının son bulacağının bir alametidir. 5. Yüce Allah’ın bu üç kişiye lütuf ve ihsanlarından birisi de onları, kendileri için utanç sebebi olmayacak bir sıfatla zikretmesidir. Zira O, onlardan “geri bırakılan” kimseler diye söz etmiştir. Bu, mü’minlerin onları arkalarında bıraktıklarına yahut da özürlerinin kabul ya da reddedildiği hususunda kesin hüküm verilenlerden sonraya bırakıldıklarına, yoksa onların geri kalışlarının, hayrı istemediklerinden dolayı olmadığına bir işarettir. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah onlar hakkında (diğer ayetlerde olduğu gibi)“savaştan geri kalanlar” buyurmamıştır. 6. Yüce Allah, onlara doğruluğu lütuf ve ihsan etmiştir. Bu yüzden de onlara uymayı emrederek şöyle buyurmaktadır:
Tevbe 9:118
117- Andolsun ki Allah, hem Peygamberinin hem de Muhacirlerle Ensarın tevbelerini kabul etmiştir. Zira onlar, o zor zamanda, içlerinden bir grubun gönüllerinin neredeyse kayacak duruma gelmesinin ardından Peygambere tabi olmuşlardır. Sonra da Allah onların tevbelerini kabul buyurmuştur. Çünkü O, onlara karşı çok şefkatli ve pek merhametlidir. 118- Geri bırakılan üç kişinin de (tevbesini kabul buyurmuştur). Öyle (bunalmışlardı) ki yeryüzü onca genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihâyet Allah’a karşı yine O’ndan başka sığınacak bir yer olmadığını anladılar. Sonra tevbe etsinler diye Allah, onları tevbeye muvaffak buyurdu. Şüphesiz Allah tevbeleri kabul edendir, çok merhametlidir.
117. Yüce Allah, lütuf ve ihsanının bir tecellisi olarak Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in de Muhacir ve Ensarın da tevbelerini kabul ettiğini, onların hatalarını bağışlayarak onların iyiliklerini artırdığını ve onları en yüksek derecelere yükselttiğini haber vermektedir. Bunun sebebi ise oldukça zor ve ağır birtakım amelleri yerine getirmeleridir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“o zor zamanda… Peygambere tâbi olmuşlardır.” Yani Tebûk gazvesinde düşmanlarla savaşmak üzere onunla birlikte sefere çıkmışlardır. Zira Tebûk gazvesi, oldukça sıcak bir dönemde gerçekleşmişti. Azıkların ve bineklerin az, buna karşılık düşmanın çok olması gibi savaştan geri kalmaya iten pek çok sebep vardı. İşte onlar, Yüce Allah’ın yardımını isteyerek bu işi yerine getirmeye koyuldular. Ancak bu, “içlerinden bir grubun gönüllerinin neredeyse kayacak duruma gelmesinin ardından” olmuştu. Yani kalpleri tersyüz olup savaşa çıkmayarak oturmaya ve rahata meyletmek üzere idi. Ancak Allah onlara da sebat verdi, onları destekledi ve güçlerini pekiştirdi. Kalbin kayması, Sırat-ı Müstakimden sapması demektir. Eğer bu sapma, dinin aslında olursa küfürdür. Şayet şer’i hükümlerde olursa hükmü de söz konusu şer’i hükme göre olur. Bu tür bir sapma da ya o şer’î hükmü işlemekteki bir kusur şeklinde yahut da onu şer’i şekle uygun olmayan bir biçimde yapmak şeklinde tezahür eder. “Sonra da Allah onların tevbelerini kabul buyurmuştur. Çünkü O, onlara karşı çok şefkatli ve pek merhametlidir.” Bundan dolayı onlara tevbeyi lütfetmiş, onlardan bu tevbeyi kabul etmiş ve yaptıkları tevbe üzerinde kendilerine sebat vermiştir.
118. Yüce Allah aynı şekilde bu gazada müslümanlarla birlikte savaşa çıkmayıp “geri bırakılan üç kişinin de” tevbelerini kabul buyurmuştur. Bu üç kişi ise Ka’b b. Malik ile iki arkadaşı (Hilal ve Murara) idiler. Bunların başından geçen olay, sahih hadis kitapları ile Sünenlerde mevcut ve meşhurdur.[28]“Öyle” büyük bir üzüntüye kapılmışlardı “ki yeryüzü onca genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı.” Her şeyden daha çok sevdikleri canları bile onlara dar gelmişti. Hem oldukça geniş olan dünya onlara dar gelmiş hem de âdeten kendilerini sıkmaması gereken o sevdikleri canları da kendilerine dar gelmişti. Böyle bir hal ise ancak oldukça ileri dereceye ulaşmış ve ifade edilmesi imkânsız, son derece rahatsız edici bir işten dolayı olur. Zira onlar Allah’ın ve Rasûlünün rızasını her şeyin önünde tutmuşlardı. “Nihâyet Allah’a karşı yine O’ndan başka sığınacak bir yer olmadığını anladılar.” Yani onlar şuna kesinlikle inandılar ki sıkıntılardan kurtulacakları ve bunlardan dolayı sığınacakları tek yer, ancak hiçbir ortağı bulunmayan Allah’tır. Bu yüzden onlar yaratılmışlarla olan bağlarını koparıp yalnızca Rab’leri olan Allah’a yöneldiler. O’ndan kaçıp yine O’na sığındılar. Onların bu zorlu ve sıkıntılı halleri elli gün devam etti. “Sonra tevbe etsinler diye onları tevbeye muvaffak buyurdu.” Allah onların tevbesini kabul etmek için onları tevbe etmeye muvaffak kıldı ve bu izni onlara verdi. “Şüphesiz Allah tevbeleri kabul edendir.” O, her türlü yanılmaları, eksiklikleri, çokça affedip bağışlayandır, bunlardan tevbe edenlerin tevbelerini kabul edendir. “çok merhametlidir.” O’nun büyük rahmeti, kullarına dinî ve dünyevî bütün ihtiyaçlarını ayakta tutacak şekilde her zaman ve her anda iner durur. Bu âyet-i kerimelerde, Yüce Allah’ın kulun tevbesini kabul etmesinin en ileri gaye ve en üstün sonuç olduğuna delil vardır. Yüce Allah bunu has kullarının ulaşacakları bir hedef olarak tespit etmiş ve kendisinin sevip razı olacağı amelleri işledikleri takdirde onları tevbeye muvaffak kılmasının, onlara bir lütfu olduğunu ifade buyurmuştur. Bu ayetlerde ifade edilen diğer bazı hususlar da şöyledir: 1. Allah, müminlere lütufta bulunmuş, zorlu hallerde ve oldukça tedirgin eden musibetlerde imanlarına sebat vermiştir. 2. Nefse ağır gelen bir ibadetin, başka amellerde bulunmayan bir üstünlüğü ve bir meziyeti vardır. İbadet dolayısı ile katlanılan zorluk, büyüdükçe ecir de büyük olur. 3. Yüce Allah’ın kulunun tevbesini kabul etmesi, onun pişmanlığı ve üzülmesi oranındadır. Günahına aldırış etmeyen, onu işlediği vakit sıkıntı duymayan bir kimsenin tevbesi ise şaibelidir, velev ki tevbesinin kabul olunduğunu zannetse bile. 4. Kalp, Yüce Allah’a tam anlamı ile bağlanır, yaratılmışlar ile ilgisini kesecek olursa bu, hayrın gerçekleşeceğinin ve her türlü sıkıntının son bulacağının bir alametidir. 5. Yüce Allah’ın bu üç kişiye lütuf ve ihsanlarından birisi de onları, kendileri için utanç sebebi olmayacak bir sıfatla zikretmesidir. Zira O, onlardan “geri bırakılan” kimseler diye söz etmiştir. Bu, mü’minlerin onları arkalarında bıraktıklarına yahut da özürlerinin kabul ya da reddedildiği hususunda kesin hüküm verilenlerden sonraya bırakıldıklarına, yoksa onların geri kalışlarının, hayrı istemediklerinden dolayı olmadığına bir işarettir. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah onlar hakkında (diğer ayetlerde olduğu gibi)“savaştan geri kalanlar” buyurmamıştır. 6. Yüce Allah, onlara doğruluğu lütuf ve ihsan etmiştir. Bu yüzden de onlara uymayı emrederek şöyle buyurmaktadır:
Tevbe 9:119
119- Ey iman edenler! Allah’tan korkup sakının ve doğrularla beraber olun.
119. Yani “ey” Allah’a ve Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere “iman edenler!” İmanın gereği ne ise onu yapın. Bu da Allah’ın yasaklarından sakınmak ve uzak durmak sureti ile Allah’tan korkup takvanın gereğini yerine getirmektir. “Ve” sözlerinde, davranışlarında ve hallerinde dürüst olan “doğrularla beraber olun.” Onların sözleri de amelleri de halleri de doğruluk üzeredir, tembellikten ve gevşeklikten uzaktır, kötü maksatlardan arınmıştır, ihlas ve güzel niyete sahiptir. Siz de onlarla olun; “çünkü doğruluk iyiliğe götürür, iyilik de cennete götürür.”[29] Nitekim Yüce Allah: “Bugün doğru söyleyenlerin doğruluklarının kendilerine fayda vereceği gündür.”(el-Maide, 5/119) buyurmaktadır.
Tevbe 9:120
120- Medine ahalisinin ve onların çevresinde bulunan bedevilerin, Allah’ın Rasûlünden (savaşta) geri kalmaları ve kendi canlarını onunkine tercih etmeleri olacak şey değildir. Çünkü Allah yolunda susuzluk, yorgunluk ve açlık çekmeleri, kâfirleri kızdıracak bir yere ayak basmaları, bir düşmana karşı başarı elde etmeleri karşılığında mutlaka kendilerine salih bir amel yazılır. Şüphesiz Allah, iyilik edenlerin mükâfatını zayi etmez. 121- Yine onların (savaş için) infâk ettikleri küçük büyük her şey ve katettikleri her bir vadi karşılığında muhakak onlara (sevap) yazılır. Bu, Allah'ın onları yapmakta olduklarının en güzeli ile mükâfatlandırması içindir.
120. Yüce Allah Medine halkını teşkil eden Muhacirlerle Ensar’ı ve Medine çevresinde bulunup da İslâm’a giren ve İslâm’a güzel bir şekilde bağlanan Bedevi Arapları cihada teşvik ederek şöyle buyurmaktadır:“Medine ahalisinin ve onların çevresinde bulunan bedevilerin, Allah’ın Rasûlünden (savaşta) geri kalmaları ve kendi canlarını” hayatta kalmak, rahat ve huzur içerisinde bulunma açısından “onunkine” onun o pak ve şerefli canına “tercih etmeleri olacak şey değildir.” Böyle bir şey yapmamalıdırlar, bu onlara yaraşmaz. Aksine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem mü’minlere kendi canlarından bile daha yakındır, öyle olmalıdır. O halde her müslümanın, canını Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e feda etmesi ve onu kendi canından önde tutmasu gerekir. Allah Rasûlünü tazim etmenin, ona sevgi duymanın, ona tam bir iman ile bağlanmanın alameti, savaşta ondan geri kalmamaktır. Daha sonra Yüce Allah cihada çıkmaya teşvik eden mükâfatı söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü” Allah yolunda cihad eden bu mücahidler “Allah yolunda susuzluk, yorgunluk”, meşakkat “ve açlık çekmeleri, kâfirleri kızdıracak bir yere ayak basmaları” kâfirlerin yurtlarına girerek onların vatanlarını istila etmeleri “bir düşmana karşı başarı elde etmeleri” herhangi bir ordu yahut bir askeri birliğe karşı zafer kazanmaları yahut da bir malı ganimet olarak elde etmeleri “karşılığında mutlaka kendilerine salih bir amel yazılır.” Çünkü bunlar, onların amellerinden kaynaklanan sonuçlardır. “Şüphesiz Allah iyilik edenlerin” emrini yerine getirmekte ellerini çabuk tutan, gerek Allah’ın, gerekse onun kullarının hakkını ifa eden ve böylece güzel davrananların “mükâfatını zayi etmez.” Çünkü bu ameller de onların yaptıkları diğer iyi işlerin bir sonucudur.
121. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yine onların (savaş için) infâk ettikleri küçük büyük her şey ve” düşmanlarının üzerlerine giderken “katettikleri her bir vadi karşılığında muhakak onlara (sevap) yazılır. Bu, Allah'ın onları yapmakta olduklarının en güzeli ile mükâfatlandırması içindir.” İşte mükâfatlandıracağı ameller arasında -Allah için, ihlasla ve samimiyetle yerine getirdikleri takdirde- bu ameller de vardır. Bu âyet-i kerimelerde, Allah yolunda cihada çıkmak, bu uğurda başa gelen zorluk ve sıkıntıların ecrini Allah’tan bekleme hususunda kullar için çok büyük bir teşvik bulunmakta, böyle bir amelde bulunmanın, onlar için derecelerin yükselmesine vesile olacağı, yine kulun bu gibi amelleri yerine getirmesinin doğruduğu sonuçlar karşılığında ona büyük bir ecir verileceği ifade edilmektedir.
Tevbe 9:121
120- Medine ahalisinin ve onların çevresinde bulunan bedevilerin, Allah’ın Rasûlünden (savaşta) geri kalmaları ve kendi canlarını onunkine tercih etmeleri olacak şey değildir. Çünkü Allah yolunda susuzluk, yorgunluk ve açlık çekmeleri, kâfirleri kızdıracak bir yere ayak basmaları, bir düşmana karşı başarı elde etmeleri karşılığında mutlaka kendilerine salih bir amel yazılır. Şüphesiz Allah, iyilik edenlerin mükâfatını zayi etmez. 121- Yine onların (savaş için) infâk ettikleri küçük büyük her şey ve katettikleri her bir vadi karşılığında muhakak onlara (sevap) yazılır. Bu, Allah'ın onları yapmakta olduklarının en güzeli ile mükâfatlandırması içindir.
120. Yüce Allah Medine halkını teşkil eden Muhacirlerle Ensar’ı ve Medine çevresinde bulunup da İslâm’a giren ve İslâm’a güzel bir şekilde bağlanan Bedevi Arapları cihada teşvik ederek şöyle buyurmaktadır:“Medine ahalisinin ve onların çevresinde bulunan bedevilerin, Allah’ın Rasûlünden (savaşta) geri kalmaları ve kendi canlarını” hayatta kalmak, rahat ve huzur içerisinde bulunma açısından “onunkine” onun o pak ve şerefli canına “tercih etmeleri olacak şey değildir.” Böyle bir şey yapmamalıdırlar, bu onlara yaraşmaz. Aksine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem mü’minlere kendi canlarından bile daha yakındır, öyle olmalıdır. O halde her müslümanın, canını Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e feda etmesi ve onu kendi canından önde tutmasu gerekir. Allah Rasûlünü tazim etmenin, ona sevgi duymanın, ona tam bir iman ile bağlanmanın alameti, savaşta ondan geri kalmamaktır. Daha sonra Yüce Allah cihada çıkmaya teşvik eden mükâfatı söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü” Allah yolunda cihad eden bu mücahidler “Allah yolunda susuzluk, yorgunluk”, meşakkat “ve açlık çekmeleri, kâfirleri kızdıracak bir yere ayak basmaları” kâfirlerin yurtlarına girerek onların vatanlarını istila etmeleri “bir düşmana karşı başarı elde etmeleri” herhangi bir ordu yahut bir askeri birliğe karşı zafer kazanmaları yahut da bir malı ganimet olarak elde etmeleri “karşılığında mutlaka kendilerine salih bir amel yazılır.” Çünkü bunlar, onların amellerinden kaynaklanan sonuçlardır. “Şüphesiz Allah iyilik edenlerin” emrini yerine getirmekte ellerini çabuk tutan, gerek Allah’ın, gerekse onun kullarının hakkını ifa eden ve böylece güzel davrananların “mükâfatını zayi etmez.” Çünkü bu ameller de onların yaptıkları diğer iyi işlerin bir sonucudur.
121. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yine onların (savaş için) infâk ettikleri küçük büyük her şey ve” düşmanlarının üzerlerine giderken “katettikleri her bir vadi karşılığında muhakak onlara (sevap) yazılır. Bu, Allah'ın onları yapmakta olduklarının en güzeli ile mükâfatlandırması içindir.” İşte mükâfatlandıracağı ameller arasında -Allah için, ihlasla ve samimiyetle yerine getirdikleri takdirde- bu ameller de vardır. Bu âyet-i kerimelerde, Allah yolunda cihada çıkmak, bu uğurda başa gelen zorluk ve sıkıntıların ecrini Allah’tan bekleme hususunda kullar için çok büyük bir teşvik bulunmakta, böyle bir amelde bulunmanın, onlar için derecelerin yükselmesine vesile olacağı, yine kulun bu gibi amelleri yerine getirmesinin doğruduğu sonuçlar karşılığında ona büyük bir ecir verileceği ifade edilmektedir.
Tevbe 9:122
122- Mü’minlerin toptan savaşa çıkmaları da olacak şey değildir. (Aksine) onların her kesiminden bir topluluk savaşa çıkmalıydı! Bu, (geride kalanların) dinde fıkıh sahibi olmaları ve (savaşa çıkan) kavimleri kendilerine döndüğü zaman onları uyarmaları içindir. Olur ki sakınırlar.
122. Yüce Allah mü’min kullarına hitaben, yapmaları gerekenlere dikkatlerini çekerek şöyle buyurmaktadır:“Mü’minlerin” düşmanları ile savaşmak üzere “toptan” hep birlikte “savaşa çıkmaları da olacak şey değildir.” Çünkü o takdirde zorlukla karşılaşırlar ve başka pek çok maslahatları da elden kaçırırlar. “(Aksine) onların her kesiminden” farklı beldelerden, kabilelerden ve boylardan yeterli olacak ve maksadı gerçekleştirecek kadar “bir topluluk savaşa çıkmalıydı!” eğer böyle yapsalardı daha uygun olurdu. Daha sonra Yüce Allah, aralarından bazılarının cihada çıkmayıp geride kalmalarının, birtakım maslahatları içerdiğine ve eğer onlar da savaşa çıkarlarsa bu maslahatları elden kaçıracaklarına dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:“Bu,” geride kalanların “dinde fıkıh sahibi olmaları” şer’î ilimleri öğrenmeleri, anlamlarını kavramaları, sırlarını derinliğine bilmeleri ve bunları başkalarına da öğretmeleri “ve (savaşa çıkan) kavimleri kendilerine döndüğü zaman onları uyarmaları içindir.” Bu âyet-i kerimede ilmin, özellikle de dinde fıkıh (derinlemesine bilgi) sahibi olmanın faziletine ve bunun en mühim işler arasında yer aldığına delil vardır. Aynı şekilde herhangi bir ilmi öğrenen bir kimsenin, kullar arasında bunu yaymak ve yaygınlaştırmakla görevli olduğuna ve bu hususta onlara samimiyetle öğüt vermekle yükümlü olduğuna da delil vardır. Çünkü ilim adamının ilmi yayması, onun bereketindendir ve ecir ve mükâfatının sürekli artmasına vesiledir. Alimin ilmi yalnızca kendisine hasrederek hikmetle ve güzel sözle Allah yoluna davet etmeyip cahillere bilmediklerini öğretmeyi terk etmesi halinde bu alimden müslümanlara gelecek fayda ne olabilir ki? Böyle birisinin ilminden nasıl bir sonuç elde edilebilir? Nihâyet bu kişi ölecek ve onunla beraber ilmi ve bu ilminin semeresi de ölüp gidecektir. Bu ise Yüce Allah’ın kendisine ilim verip kavrayış bağışladığı bir kimsenin başına gelebilecek mahrumiyetin en ileri derecesidir. Yine bu âyet-i kerimede oldukça önemli bir hususa dair bir delil, bir yönlendirme ve ince bir üslûpla bir dikkat çekme söz konusudur ki o da şudur: Müslümanların, kamu maslahatlarından her bir maslahatı yerine getirecek kimseleri belirlemeleri ve bu kimselerin de bu alana zamanını ayırarak bütün gayretleri ile bu uğurda çalışmaları, ondan başka hiçbir şeyle de uğraşmamaları gerekir. Böylelikle onların menfaatine olan işler yerine gelir ve faydaları tamama erer. Hepsinin hedefi ve nihaî maksadı tek olur. O da din ve dünyalarının menfaatine olan şeylerin ayakta tutulmasıdır. Yollar ayrılsa, meşrepler çoğalsa bile yapılan işler birbirinden farklı olmakla birlikte, maksat bir olur. İşte bu da bütün hususlarda faydalı olan genel hikmetlerden biridir.
Tevbe 9:123
123- Ey iman edenler! Size yakın olan kafirlerle savaşın. Onlar sizde (kendilerine karşı) bir sertlik bulsunlar. Bilin ki Allah takvâ sahipleri ile beraberdir.
123. Yüce Allah fiilen savaşa katılacak olanlarla ilgili izlenecek idari politikayı gösterdikten sonra burada da müminleri bir başka konuda yönlendirmektedir. Onlara sırasıyla kendilerine en yakın olan kâfirlerden başlayarak savaşma, savaş esnasında onlara karşı kararlı ve sert olma, cesaret ve sebatı elden bırakmama yolunu göstermektedir. “Bilin ki Allah takva sahipleri ile beraberdir.” Yani sizler şunu bilmelisiniz ki Allah’ın yardımı takvaya göre iner. Öyleyse Allah’a karşı takvayı elden bırakmayın ki O da size yardımcı olsun ve düşmanınıza karşı size zafer versin. Yüce Allah’ın:“Size yakın olan kafirlerle savaşın” buyruğundaki umumi ifade, bize yakın olmayan başka kafirlerle savaşmakta maslahat bulunması hali ile tahsis edilmiştir (maslahat halinde uzaktakilerle de savaşılır). Maslahatın çeşitleri ise pek çoktur.
Tevbe 9:124
124- Bir sûre indirildiği zaman içlerinden bazıları:“Bu (sure), hanginizin imanını artırdı?” derler. İman edenlere gelince o (sure) onların imanını artırır ve onlar birbirlerini müjdelerler. 125- Kalplerinde hastalık bulunanlara gelince onların da murdarlıklarına murdarlık katıp artırır ve onlar, kâfir olarak ölüp giderler. 126- Görmüyorlar mı ki onlar, her yıl bir veya iki kere deneniyorlar? Ama ne tevbe ediyorlar ne de ibret alıyorlar!
124. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’in nüzûlü konusunda münafıklarla mü’minlerin hallerini ve her iki kesim arasındaki farkı açıklayarak şöyle buyurmaktadır: Emir, yasak, Yüce Allah’ın zatına ve gaybe dair haberler ve cihada teşvikin yer aldığı “bir sûre indirildiği zaman içlerinden bazıları: Bu (sure) hanginizin imanını artırdı?, derler.” Her iki kesim içinde bu sûre ile kime iman hasıl oldu diye sorarlar. Yüce Allah da gerçekleşen durumu şöylece beyan etmektedir:“İman edenlere gelince o (sure)” o sûreyi bilmek, kavramak, ona inanmak, gereğince amel etmek, hayır işleri yapma arzusunu duymak ve kötülükleri işlemekten uzak durmak sureti ile “onların imanını artırır ve onlar birbirlerini müjdelerler.” Yani Yüce Allah’ın kendilerine lütfettiği âyetleri, bunları kavrama ve gereklerince amel etme muvaffakiyeti dolayısı ile birbirlerine müjde verirler. Bu da Allah’ın âyetlerini gönülleri huzur ve sevinç içinde karşıladıklarını ve o sûrelerin kendilerini teşvik ettiği şeylere de derhal itaat ettiklerini göstermektedir.
125. “Kalplerinde hastalık” şüphe ve nifak “bulunanlara gelince onların da murdarlıklarına murdarlık” hastalıklarına hastalık, şüphelerine şüphe “katıp artırır.” Çünkü onlar bu sureyi inkâr edip ona karşı inatlaşırlar, ondan yüz çevirirler. Bundan dolayı hastalıkları artar ve helake doğru hızlıca yönelmiş olurlar. “Ve” kalplerine mühür vurulur da nihâyet “onlar, kâfir olarak ölüp giderler.” İşte bu, onlar için bir cezadır, çünkü onlar Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş, Rasûlüne asi olmuşlardır. Bu nedenle de “Allah, kalplerine huzuruna çıkacakları güne kadar (sürecek) bir nifak sokmuştur.”(et-Tevbe, 9/77)
126. Yüce Allah, bu gibilerini devam ettirdikleri küfür ve münafıklıkları dolayısı ile azarlayarak şöyle buyurmaktadır:“Görmüyorlar mı ki onlar, her yıl bir veya iki kere” kendilerine isabet eden çeşitli belalar, hastalıklar ve kendilerini sınamak maksadı ile onlara yöneltilen ilahî emirler ile “deneniyorlar? Ama ne” sürdürmekte oldukları kötülüklerinden “tevbe ediyorlar ne de öğüt ve ibret alıyorlar!” Kendilerine faydalı olan şeyleri belleyip yapmıyorlar, zarar verecek şeyleri de kavrayıp terk etmiyorlar. Yüce Allah -geçmiş ümmetlerdeki sünnetinde/kanununda olduğu gibi- onları bollukla, sıkıntılarla, emirlerle, yasaklarla sınar ki kendisine dönsünler. Onlar ise tevbe de etmiyorlar, öğüt de almıyorlar. Bu âyet-i kerimelerde imanın artıp eksildiğine, mü’minin ise her zaman imanını kontrol edip gözden geçirmesi gerektiğine, onun sürekli olarak artış içerisinde olması için devamlı imanını yenilemesi gerektiğine delil vardır.
Tevbe 9:125
124- Bir sûre indirildiği zaman içlerinden bazıları:“Bu (sure), hanginizin imanını artırdı?” derler. İman edenlere gelince o (sure) onların imanını artırır ve onlar birbirlerini müjdelerler. 125- Kalplerinde hastalık bulunanlara gelince onların da murdarlıklarına murdarlık katıp artırır ve onlar, kâfir olarak ölüp giderler. 126- Görmüyorlar mı ki onlar, her yıl bir veya iki kere deneniyorlar? Ama ne tevbe ediyorlar ne de ibret alıyorlar!
124. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’in nüzûlü konusunda münafıklarla mü’minlerin hallerini ve her iki kesim arasındaki farkı açıklayarak şöyle buyurmaktadır: Emir, yasak, Yüce Allah’ın zatına ve gaybe dair haberler ve cihada teşvikin yer aldığı “bir sûre indirildiği zaman içlerinden bazıları: Bu (sure) hanginizin imanını artırdı?, derler.” Her iki kesim içinde bu sûre ile kime iman hasıl oldu diye sorarlar. Yüce Allah da gerçekleşen durumu şöylece beyan etmektedir:“İman edenlere gelince o (sure)” o sûreyi bilmek, kavramak, ona inanmak, gereğince amel etmek, hayır işleri yapma arzusunu duymak ve kötülükleri işlemekten uzak durmak sureti ile “onların imanını artırır ve onlar birbirlerini müjdelerler.” Yani Yüce Allah’ın kendilerine lütfettiği âyetleri, bunları kavrama ve gereklerince amel etme muvaffakiyeti dolayısı ile birbirlerine müjde verirler. Bu da Allah’ın âyetlerini gönülleri huzur ve sevinç içinde karşıladıklarını ve o sûrelerin kendilerini teşvik ettiği şeylere de derhal itaat ettiklerini göstermektedir.
125. “Kalplerinde hastalık” şüphe ve nifak “bulunanlara gelince onların da murdarlıklarına murdarlık” hastalıklarına hastalık, şüphelerine şüphe “katıp artırır.” Çünkü onlar bu sureyi inkâr edip ona karşı inatlaşırlar, ondan yüz çevirirler. Bundan dolayı hastalıkları artar ve helake doğru hızlıca yönelmiş olurlar. “Ve” kalplerine mühür vurulur da nihâyet “onlar, kâfir olarak ölüp giderler.” İşte bu, onlar için bir cezadır, çünkü onlar Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş, Rasûlüne asi olmuşlardır. Bu nedenle de “Allah, kalplerine huzuruna çıkacakları güne kadar (sürecek) bir nifak sokmuştur.”(et-Tevbe, 9/77)
126. Yüce Allah, bu gibilerini devam ettirdikleri küfür ve münafıklıkları dolayısı ile azarlayarak şöyle buyurmaktadır:“Görmüyorlar mı ki onlar, her yıl bir veya iki kere” kendilerine isabet eden çeşitli belalar, hastalıklar ve kendilerini sınamak maksadı ile onlara yöneltilen ilahî emirler ile “deneniyorlar? Ama ne” sürdürmekte oldukları kötülüklerinden “tevbe ediyorlar ne de öğüt ve ibret alıyorlar!” Kendilerine faydalı olan şeyleri belleyip yapmıyorlar, zarar verecek şeyleri de kavrayıp terk etmiyorlar. Yüce Allah -geçmiş ümmetlerdeki sünnetinde/kanununda olduğu gibi- onları bollukla, sıkıntılarla, emirlerle, yasaklarla sınar ki kendisine dönsünler. Onlar ise tevbe de etmiyorlar, öğüt de almıyorlar. Bu âyet-i kerimelerde imanın artıp eksildiğine, mü’minin ise her zaman imanını kontrol edip gözden geçirmesi gerektiğine, onun sürekli olarak artış içerisinde olması için devamlı imanını yenilemesi gerektiğine delil vardır.
Tevbe 9:126
124- Bir sûre indirildiği zaman içlerinden bazıları:“Bu (sure), hanginizin imanını artırdı?” derler. İman edenlere gelince o (sure) onların imanını artırır ve onlar birbirlerini müjdelerler. 125- Kalplerinde hastalık bulunanlara gelince onların da murdarlıklarına murdarlık katıp artırır ve onlar, kâfir olarak ölüp giderler. 126- Görmüyorlar mı ki onlar, her yıl bir veya iki kere deneniyorlar? Ama ne tevbe ediyorlar ne de ibret alıyorlar!
124. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’in nüzûlü konusunda münafıklarla mü’minlerin hallerini ve her iki kesim arasındaki farkı açıklayarak şöyle buyurmaktadır: Emir, yasak, Yüce Allah’ın zatına ve gaybe dair haberler ve cihada teşvikin yer aldığı “bir sûre indirildiği zaman içlerinden bazıları: Bu (sure) hanginizin imanını artırdı?, derler.” Her iki kesim içinde bu sûre ile kime iman hasıl oldu diye sorarlar. Yüce Allah da gerçekleşen durumu şöylece beyan etmektedir:“İman edenlere gelince o (sure)” o sûreyi bilmek, kavramak, ona inanmak, gereğince amel etmek, hayır işleri yapma arzusunu duymak ve kötülükleri işlemekten uzak durmak sureti ile “onların imanını artırır ve onlar birbirlerini müjdelerler.” Yani Yüce Allah’ın kendilerine lütfettiği âyetleri, bunları kavrama ve gereklerince amel etme muvaffakiyeti dolayısı ile birbirlerine müjde verirler. Bu da Allah’ın âyetlerini gönülleri huzur ve sevinç içinde karşıladıklarını ve o sûrelerin kendilerini teşvik ettiği şeylere de derhal itaat ettiklerini göstermektedir.
125. “Kalplerinde hastalık” şüphe ve nifak “bulunanlara gelince onların da murdarlıklarına murdarlık” hastalıklarına hastalık, şüphelerine şüphe “katıp artırır.” Çünkü onlar bu sureyi inkâr edip ona karşı inatlaşırlar, ondan yüz çevirirler. Bundan dolayı hastalıkları artar ve helake doğru hızlıca yönelmiş olurlar. “Ve” kalplerine mühür vurulur da nihâyet “onlar, kâfir olarak ölüp giderler.” İşte bu, onlar için bir cezadır, çünkü onlar Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş, Rasûlüne asi olmuşlardır. Bu nedenle de “Allah, kalplerine huzuruna çıkacakları güne kadar (sürecek) bir nifak sokmuştur.”(et-Tevbe, 9/77)
126. Yüce Allah, bu gibilerini devam ettirdikleri küfür ve münafıklıkları dolayısı ile azarlayarak şöyle buyurmaktadır:“Görmüyorlar mı ki onlar, her yıl bir veya iki kere” kendilerine isabet eden çeşitli belalar, hastalıklar ve kendilerini sınamak maksadı ile onlara yöneltilen ilahî emirler ile “deneniyorlar? Ama ne” sürdürmekte oldukları kötülüklerinden “tevbe ediyorlar ne de öğüt ve ibret alıyorlar!” Kendilerine faydalı olan şeyleri belleyip yapmıyorlar, zarar verecek şeyleri de kavrayıp terk etmiyorlar. Yüce Allah -geçmiş ümmetlerdeki sünnetinde/kanununda olduğu gibi- onları bollukla, sıkıntılarla, emirlerle, yasaklarla sınar ki kendisine dönsünler. Onlar ise tevbe de etmiyorlar, öğüt de almıyorlar. Bu âyet-i kerimelerde imanın artıp eksildiğine, mü’minin ise her zaman imanını kontrol edip gözden geçirmesi gerektiğine, onun sürekli olarak artış içerisinde olması için devamlı imanını yenilemesi gerektiğine delil vardır.
Tevbe 9:127
127- Bir sûre indirilince birbirlerine bakarlar ve:“Sizi biri görüyor mu?”(derler), sonra da yüz çevirip giderler. Allah da onların kalplerini çevirir. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.
127. Yani haklarında kalplerinde bulunanı bildiren bir sûre indirilmesinden çekinen münafıklara, iman etsinler ve gereğince amel etsinler diye “bir sûre indirilince” gereğince ameli terke azmedip mü’minlerin gözlerinden saklanmak için fırsat bekleyerek “birbirlerine bakarlar ve: Sizi biri görüyor mu?” derler “sonra da yüz çevirip” sıvışarak “giderler.” Kimseye görünmeden saklanarak ve yüz çevirerek ayrılıp uzaklaşırlar. Yüce Allah da onları bu amellerine benzer bir cezayla cezalandırdı. Onlar amelden yüz çevirdikleri gibi “Allah da onların kalplerini” haktan “çevirir.” ve hakka ulaşma yardımını onlara ihsan etmez. “Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.” Kendilerine fayda sağlayacak bir anlayıştan mahrumdurlar. Onlar gereği gibi anlayan kimseler olsalardı bir sûre indi mi ona iman etmeleri ve derhal o sûrenin emirlerine boyun eğmeleri gerekirdi. Burada maksat, cihad ve buna benzer imanın gereği olan şer’î hükümlerden şiddetle kaçışlarını açıklamaktır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde haklarında şöyle buyurmaktadır:“Muhkem bir sûre indirilip de içinde savaş emri verilince kalplerinde hastalık bulunanların üzerlerine ölüm baygınlığı gelmiş gibi sana baktıklarını görürsün.”(Muhammed, 47/20)
Tevbe 9:128
128- Andolsun ki içinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir, size çok düşkündür, mü’minlere karşı oldukça şefkatli ve merhametlidir. 129- Eğer yüz çevirirlerse de ki:“Bana Allah yeter. Ondan başka hiçbir (hak) ilah yoktur. Ben yalnızca O’na tevekkül ettim. O, yüce Arşın Rabbidir.”
128. Yüce Allah, mü’min kullarına kendi içlerinden durumunu yakından bildikleri, ondan öğrenme imkânını bulabildikleri, kendisine itaatle boyun eğmekten yüksünmeyecekleri ümmi bir peygamber göndermiş olduğu lütfunu hatırlatmaktadır. Bu peygamber onların iyiliğini samimi olarak istemekte ve bütün gayreti ile onların faydalarına çalışmaktadır. “Sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir.” Sizi sıkıntıya sokan, sizi yoran ve size ağır gelen işler ona da ağır gelir. “Size çok düşkündür.” İyiliğinizi arzu eder. Bütün gayreti ile size iyilik ulaştırmanın yollarını arar. İmana ulaşmanız için bütün gayreti ile çalışır, size kötülük gelmesinden ise hoşlanmaz ve sizi kötülükten uzaklaştırmak için bütün gayreti ile çalışıp çabalar. “Mü’minlere karşı oldukça şefkatli ve merhametlidir.” Onlara olan şefkat ve merhameti en ileri derecededir. Onlara kendi öz anne ve babalarından daha çok merhametlidir. Bu yüzden onun hakkı diğer bütün insanların haklarından önce gelir. O nedenle ümmetin, ona iman etmesi, onu tazim etmesi, ona saygı duyması ve onu tebcil etmesi görevidir.
129. Eğer iman ederlerse bu, onların güzel bir kısmete ve ilâhi tevfike mazhar olmalarıdır. “Eğer” iman ve salih amelden “yüz çevirirlerse” sen kendi yoluna devam et. Çağrını kararlılıkla sürdür ve “de ki: Bana Allah yeter.” Bütün hususlarda O bana yeter. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilah yoktur.” O’nun dışında ibadete layık, ibadeti hak eden bir mabud yoktur. “Ben yalnızca O’na tevekkül ettim.” Faydalı olacak şeyleri gerçekleştirmek, zararlı olacak şeyleri de uzaklaştırmak hususunda güvencim de dayanağım da O’dur. “O,” yaratılmışların en büyüğü olan “yüce Arşın Rabbidir.” Bütün mahlukatı kuşatan o büyük Arşın Rabbi O olduğuna göre O’nun dışında ve Arştan daha küçük olan diğer mahlukatın da Rabbi olması öncelikle söz konusudur.
Yüce Allah’ın yardımı ve lütfu ile Tevbe sûresinin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, önünde de sonunda da zahiren de batınen de yalnızca Allah’a mahsustur.
Tevbe 9:129
128- Andolsun ki içinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir, size çok düşkündür, mü’minlere karşı oldukça şefkatli ve merhametlidir. 129- Eğer yüz çevirirlerse de ki:“Bana Allah yeter. Ondan başka hiçbir (hak) ilah yoktur. Ben yalnızca O’na tevekkül ettim. O, yüce Arşın Rabbidir.”
128. Yüce Allah, mü’min kullarına kendi içlerinden durumunu yakından bildikleri, ondan öğrenme imkânını bulabildikleri, kendisine itaatle boyun eğmekten yüksünmeyecekleri ümmi bir peygamber göndermiş olduğu lütfunu hatırlatmaktadır. Bu peygamber onların iyiliğini samimi olarak istemekte ve bütün gayreti ile onların faydalarına çalışmaktadır. “Sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir.” Sizi sıkıntıya sokan, sizi yoran ve size ağır gelen işler ona da ağır gelir. “Size çok düşkündür.” İyiliğinizi arzu eder. Bütün gayreti ile size iyilik ulaştırmanın yollarını arar. İmana ulaşmanız için bütün gayreti ile çalışır, size kötülük gelmesinden ise hoşlanmaz ve sizi kötülükten uzaklaştırmak için bütün gayreti ile çalışıp çabalar. “Mü’minlere karşı oldukça şefkatli ve merhametlidir.” Onlara olan şefkat ve merhameti en ileri derecededir. Onlara kendi öz anne ve babalarından daha çok merhametlidir. Bu yüzden onun hakkı diğer bütün insanların haklarından önce gelir. O nedenle ümmetin, ona iman etmesi, onu tazim etmesi, ona saygı duyması ve onu tebcil etmesi görevidir.
129. Eğer iman ederlerse bu, onların güzel bir kısmete ve ilâhi tevfike mazhar olmalarıdır. “Eğer” iman ve salih amelden “yüz çevirirlerse” sen kendi yoluna devam et. Çağrını kararlılıkla sürdür ve “de ki: Bana Allah yeter.” Bütün hususlarda O bana yeter. “O’ndan başka hiçbir (hak) ilah yoktur.” O’nun dışında ibadete layık, ibadeti hak eden bir mabud yoktur. “Ben yalnızca O’na tevekkül ettim.” Faydalı olacak şeyleri gerçekleştirmek, zararlı olacak şeyleri de uzaklaştırmak hususunda güvencim de dayanağım da O’dur. “O,” yaratılmışların en büyüğü olan “yüce Arşın Rabbidir.” Bütün mahlukatı kuşatan o büyük Arşın Rabbi O olduğuna göre O’nun dışında ve Arştan daha küçük olan diğer mahlukatın da Rabbi olması öncelikle söz konusudur.
Yüce Allah’ın yardımı ve lütfu ile Tevbe sûresinin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, önünde de sonunda da zahiren de batınen de yalnızca Allah’a mahsustur.
Yunus 10:1
1- Elif, Lâm, Râ. İşte bunlar, hikmet dolu Kitabın âyetleridir. 2- İçlerinden bir adama:“İnsanları uyar ve iman edenlere de Rableri katında onlar için kadem-i sıdk olduğunu müjdele!” diye vahiy göndermemiz, insanlar için şaşılacak bir şey mi? Ki o kâfirler:“Şüphesiz bu, apaçık bir büyücüdür” dediler.
(Mekke’de inmiştir, 109 âyettir)
1. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Elif, Lâm, Râ. İşte bunlar hikmet dolu Kitabın âyetleridir.” Bu Kitap, bütün ümmetin gönül hoşluğu ile kabul ve itaat etmek ve bağlanmakla yükümlü olduğu, ayetleri imanî hakikatlere, şer’î emir ve yasaklara delâlet eden, hükümleri ve hikmeti içeren Kur’ân’dır.
2. Bununla birlikte onların çoğu yüz çevirmektedir. Zira onlar, bilmeyen kimselerdir. Bu yüzden “İçlerinden bir adama: İnsanları” Allah’ın azabı ile “uyar” Allah’ın intikamından korkut, Allah’ın âyetlerini kendilerine hatırlat! Samimi olarak “iman edenlere de Rableri katında onlar için kadem-i sıdk” yani Rableri nezdinde önceden işlemiş oldukları samimi, doğru ve salih amelleri sebebi ile bol mükâfatlar “olduğunu müjdele! diye vahiy göndermemiz insanlar için şaşılacak bir şey mi?” Kâfirler, bu büyük insandan ve getirdiklerinden hayrete düştüler ve bu hayretleri onları, onu inkar etmeye itti. Bu yüzden de onlar onun hakkında:“Şüphesiz bu, apaçık bir büyücüdür, dediler.” Yani -güya- onun büyücülüğü besbellidir, hiçbir kimseye saklı değildir. Herkes bunu anlayabilir. Bu, onların akılsızlıklarından ve inatlarından kaynaklanan bir iddiadan başka bir şey değildir. Çünkü onlar, hiçbir şekilde hayret edilmemesi ve garip karşılanmaması gereken bir işe hayret edip şaşırdılar. Asıl hayret edilecek olan, onların bilgisizlikleri ve kendi faydalarını bilmeyişleridir. Zira onlar, Allah’ın kendi içlerinden gönderdiği ve gayet iyi tanıdıkları bu şerefli Rasûle iman etmediler, onun davetini reddettiler ve onun dinini çürütmeye gayret gösterdiler. Nasıl olur da böyle yaparlar?! Ne var ki Allah, kâfirler hoşlanmasa da nurunu tamamlayacektır.
Yunus 10:2
1- Elif, Lâm, Râ. İşte bunlar, hikmet dolu Kitabın âyetleridir. 2- İçlerinden bir adama:“İnsanları uyar ve iman edenlere de Rableri katında onlar için kadem-i sıdk olduğunu müjdele!” diye vahiy göndermemiz, insanlar için şaşılacak bir şey mi? Ki o kâfirler:“Şüphesiz bu, apaçık bir büyücüdür” dediler.
(Mekke’de inmiştir, 109 âyettir)
1. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Elif, Lâm, Râ. İşte bunlar hikmet dolu Kitabın âyetleridir.” Bu Kitap, bütün ümmetin gönül hoşluğu ile kabul ve itaat etmek ve bağlanmakla yükümlü olduğu, ayetleri imanî hakikatlere, şer’î emir ve yasaklara delâlet eden, hükümleri ve hikmeti içeren Kur’ân’dır.
2. Bununla birlikte onların çoğu yüz çevirmektedir. Zira onlar, bilmeyen kimselerdir. Bu yüzden “İçlerinden bir adama: İnsanları” Allah’ın azabı ile “uyar” Allah’ın intikamından korkut, Allah’ın âyetlerini kendilerine hatırlat! Samimi olarak “iman edenlere de Rableri katında onlar için kadem-i sıdk” yani Rableri nezdinde önceden işlemiş oldukları samimi, doğru ve salih amelleri sebebi ile bol mükâfatlar “olduğunu müjdele! diye vahiy göndermemiz insanlar için şaşılacak bir şey mi?” Kâfirler, bu büyük insandan ve getirdiklerinden hayrete düştüler ve bu hayretleri onları, onu inkar etmeye itti. Bu yüzden de onlar onun hakkında:“Şüphesiz bu, apaçık bir büyücüdür, dediler.” Yani -güya- onun büyücülüğü besbellidir, hiçbir kimseye saklı değildir. Herkes bunu anlayabilir. Bu, onların akılsızlıklarından ve inatlarından kaynaklanan bir iddiadan başka bir şey değildir. Çünkü onlar, hiçbir şekilde hayret edilmemesi ve garip karşılanmaması gereken bir işe hayret edip şaşırdılar. Asıl hayret edilecek olan, onların bilgisizlikleri ve kendi faydalarını bilmeyişleridir. Zira onlar, Allah’ın kendi içlerinden gönderdiği ve gayet iyi tanıdıkları bu şerefli Rasûle iman etmediler, onun davetini reddettiler ve onun dinini çürütmeye gayret gösterdiler. Nasıl olur da böyle yaparlar?! Ne var ki Allah, kâfirler hoşlanmasa da nurunu tamamlayacektır.
Yunus 10:3
3- Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’ın üzerine istivâ eden Allah'tır. O, işleri yerli yerince yönetir. O’nun izni olmadıkça hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte Rabbiniz olan Allah budur. O halde O’na ibadet edin. Hâla düşünmeyecek misiniz? 4- Hepinizin dönüşü yalnızca O’nadır. Bu, Allah’ın hak vaadidir. Zira O, ilkin yaratır, sonra da (kıyamet günü) tekrar yaratacaktır. Bu, iman edip salih ameller işleyenleri adaletle mükâfatlandırması içindir. Kâfirlere gelince onlar için küfürlerinden ötürü kaynar sudan bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır.
3. Yüce Allah, rubûbiyetini, ulûhiyetini ve azametini beyân ederek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan” halbuki bir anda yaratmaya muktedirdir, ancak bu şekilde yaratmasında ilâhi birtakım hikmetler vardır ve O, fiillerinde de rıfk sahibidir. Bu hikmetlerden birisi de O’nun bunları hak ile ve hak için, isimleri ve sıfatları ile tanınıp yalnızca O’na ibadet edilmesi için yaratmış olmasıdır. “Sonra” yani gökleri ve yeri yarattıktan sonra “Arş’ın üzerine” azametine layık bir şekilde “istivâ eden Allah'tır. O,” öldürmek, hayat vermek, rızık indirmek, günleri insanlar arasında döndürüp durmak, sıkıntılıların sıkıntılarını açıp gidermek, dua edenlerin duasını kabul etmek gibi şekillerle ulvi ve sufli alemde “işleri yerli yerince yönetir.” Bütün işlerin idaresi, O’ndan iner ve O’na yükselir. Bütün mahlukat O’nun izzetinin önünde itaatle boyun eğer. Azamet ve egemenliği karşısında boyun büker. “O’nun izni olmadıkça hiç kimse şefaatçi olamaz.” Yaratılmışların en faziletlisi olsa dahi Allah izin vermedikçe aralarından hiç kimse şefaate kalkışamaz. Allah da ancak razı olduğu kimselere izin verir ve O, ancak kendisine ihlas ile bağlanan ve O’nu hakkıyla tevhid eden kimselerde razı olur. “İşte Rabbiniz olan Allah budur.” O Allah, kemal sıfatlarının tümünü içeren ulûhiyet sıfatına ve bütün fiili sıfatları ihtivâ eden rububiyet sıfatına tek başına sahip olandır. “O halde O’na ibadet edin.” Gücünüzün yettiği her türlü ibadeti yalnızca O’na yapın. “Hala” övülmeye layık mabudun, celâl ve ikrâm sahibi olanın yalnızca O olduğuna dair deliller üzerinde “düşünmeyecek misiniz?”
4. Yüce Allah önce bütün işleri çekip çevirmek demek olan kaderî hükmünü, sonra da muhtevası ve maksadı hiçbir şeyi ortak koşmaksızın sadece Allah’a ibadet etmek demek olan ve şeriatını kapsayan dinî hükmünü söz konusu ettikten sonra burada da ölümden sonra amellerin karşılıklarını vermek demek olan cezaî hükmünü söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Hepinizin dönüşü yalnızca O’nadır.” Ölümünüzden sonra hepinizi vaadesi belli bir günde toplayıp bir araya getirecektir. “Bu, Allah’ın hak vaadidir” doğrudur ve tahakkuku kaçınılmaz bir şeydir. “Zira O, ilkin yaratır, sonra da (kıyamet günü) tekrar yaratacaktır” Çünkü varlıkları yoktan var etmeye kadir olan, onları tekrar yaratmaya da kadirdir. Yüce Allah’ın ilkin varlıkları yoktan var ettiğini kabul etmekle birlikte yaratmayı tekrarlayacağını (dirilteceğini) inkâr eden bir kimse elbetteki akılsızdır. Böyle bir kimse kabul edilmesi daha güç olanı kabul etmesine rağmen birbirine denk iki şeyin ikincisini kabul etmemektedir. Bu, varlıkların tekrar yaratılmasına dair çok açık aklî bir delildir. Daha önce de naklî delil zikredilmişti ki o da “Bu, Allah’ın hak vaadidir” buyruğudur. “Bu,” kalpleri ile Allah’ın emrettiklerine “iman edip” azaları ile de farz ve müstehab türünden “salih ameller işleyenleri adaletle mükâfatlandırması içindir.” Yani iman ve amelleri karşılığında onlara kullarına açıkladığı mükafatı verecektir ki O, onlara hiçbir kimsenin bilmediği, gözleri aydınlatacak mükâfaatlar hazırlandığını haber vermiştir. Allah’ın âyetlerini inkâr eden ve Allah’ın peygamberlerini yalanlayan “kâfirlere gelince onlar için küfürlerinden ötürü” yani kafirlikleri ve zulümleri sebebi ile “kaynar sudan” yüzleri kavuran ve bağırsakları paramparça eden “bir içecek ve” çeşitli türlerden “can yakıcı bir azap vardır.” Allah bu ceza ile onlara zulmiş olmayacaktır; aksine onlar (dünyada iken) kendi kendilerine zulmediyorlardı.
Yunus 10:4
3- Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’ın üzerine istivâ eden Allah'tır. O, işleri yerli yerince yönetir. O’nun izni olmadıkça hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte Rabbiniz olan Allah budur. O halde O’na ibadet edin. Hâla düşünmeyecek misiniz? 4- Hepinizin dönüşü yalnızca O’nadır. Bu, Allah’ın hak vaadidir. Zira O, ilkin yaratır, sonra da (kıyamet günü) tekrar yaratacaktır. Bu, iman edip salih ameller işleyenleri adaletle mükâfatlandırması içindir. Kâfirlere gelince onlar için küfürlerinden ötürü kaynar sudan bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır.
3. Yüce Allah, rubûbiyetini, ulûhiyetini ve azametini beyân ederek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan” halbuki bir anda yaratmaya muktedirdir, ancak bu şekilde yaratmasında ilâhi birtakım hikmetler vardır ve O, fiillerinde de rıfk sahibidir. Bu hikmetlerden birisi de O’nun bunları hak ile ve hak için, isimleri ve sıfatları ile tanınıp yalnızca O’na ibadet edilmesi için yaratmış olmasıdır. “Sonra” yani gökleri ve yeri yarattıktan sonra “Arş’ın üzerine” azametine layık bir şekilde “istivâ eden Allah'tır. O,” öldürmek, hayat vermek, rızık indirmek, günleri insanlar arasında döndürüp durmak, sıkıntılıların sıkıntılarını açıp gidermek, dua edenlerin duasını kabul etmek gibi şekillerle ulvi ve sufli alemde “işleri yerli yerince yönetir.” Bütün işlerin idaresi, O’ndan iner ve O’na yükselir. Bütün mahlukat O’nun izzetinin önünde itaatle boyun eğer. Azamet ve egemenliği karşısında boyun büker. “O’nun izni olmadıkça hiç kimse şefaatçi olamaz.” Yaratılmışların en faziletlisi olsa dahi Allah izin vermedikçe aralarından hiç kimse şefaate kalkışamaz. Allah da ancak razı olduğu kimselere izin verir ve O, ancak kendisine ihlas ile bağlanan ve O’nu hakkıyla tevhid eden kimselerde razı olur. “İşte Rabbiniz olan Allah budur.” O Allah, kemal sıfatlarının tümünü içeren ulûhiyet sıfatına ve bütün fiili sıfatları ihtivâ eden rububiyet sıfatına tek başına sahip olandır. “O halde O’na ibadet edin.” Gücünüzün yettiği her türlü ibadeti yalnızca O’na yapın. “Hala” övülmeye layık mabudun, celâl ve ikrâm sahibi olanın yalnızca O olduğuna dair deliller üzerinde “düşünmeyecek misiniz?”
4. Yüce Allah önce bütün işleri çekip çevirmek demek olan kaderî hükmünü, sonra da muhtevası ve maksadı hiçbir şeyi ortak koşmaksızın sadece Allah’a ibadet etmek demek olan ve şeriatını kapsayan dinî hükmünü söz konusu ettikten sonra burada da ölümden sonra amellerin karşılıklarını vermek demek olan cezaî hükmünü söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Hepinizin dönüşü yalnızca O’nadır.” Ölümünüzden sonra hepinizi vaadesi belli bir günde toplayıp bir araya getirecektir. “Bu, Allah’ın hak vaadidir” doğrudur ve tahakkuku kaçınılmaz bir şeydir. “Zira O, ilkin yaratır, sonra da (kıyamet günü) tekrar yaratacaktır” Çünkü varlıkları yoktan var etmeye kadir olan, onları tekrar yaratmaya da kadirdir. Yüce Allah’ın ilkin varlıkları yoktan var ettiğini kabul etmekle birlikte yaratmayı tekrarlayacağını (dirilteceğini) inkâr eden bir kimse elbetteki akılsızdır. Böyle bir kimse kabul edilmesi daha güç olanı kabul etmesine rağmen birbirine denk iki şeyin ikincisini kabul etmemektedir. Bu, varlıkların tekrar yaratılmasına dair çok açık aklî bir delildir. Daha önce de naklî delil zikredilmişti ki o da “Bu, Allah’ın hak vaadidir” buyruğudur. “Bu,” kalpleri ile Allah’ın emrettiklerine “iman edip” azaları ile de farz ve müstehab türünden “salih ameller işleyenleri adaletle mükâfatlandırması içindir.” Yani iman ve amelleri karşılığında onlara kullarına açıkladığı mükafatı verecektir ki O, onlara hiçbir kimsenin bilmediği, gözleri aydınlatacak mükâfaatlar hazırlandığını haber vermiştir. Allah’ın âyetlerini inkâr eden ve Allah’ın peygamberlerini yalanlayan “kâfirlere gelince onlar için küfürlerinden ötürü” yani kafirlikleri ve zulümleri sebebi ile “kaynar sudan” yüzleri kavuran ve bağırsakları paramparça eden “bir içecek ve” çeşitli türlerden “can yakıcı bir azap vardır.” Allah bu ceza ile onlara zulmiş olmayacaktır; aksine onlar (dünyada iken) kendi kendilerine zulmediyorlardı.
Yunus 10:5
5- Güneşi ışık (kaynağı), ayı aydınlık kılan ve aya konak yerleri belirleyen O’dur. Bu, yılların sayısını ve (vakitlerin) hesabını bilmeniz içindir. Allah, bunları ancak hak ile yaratmıştır. O, bilen bir topluluk için âyetleri geniş geniş açıklar. 6- Şüphesiz gece ve gündüzün değişkenliğinde, Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı her şeyde korkup sakınan bir topluluk için pek çok âyetler vardır.
5-6. Yüce Allah rubûbiyet ve ulûhiyetini vurgulayıp açıkladıktan sonra, hem buna hem de O’nun isim ve sıfatlarının kemaline delil olan aklî ve afakî (dış dünyadaki) delilleri yani güneş, ay, gökler, yer ve bunlarda yaratmış olduğu diğer bütün mahlukat çeşitlerini söz konusu etmekte ve bunların “bilen bir topluluk” ile “korkup sakınan bir topluluk” için birtakım âyetler, deliller ve işaretler içerdiğini haber vermektedir. Çünkü bilgi, onlarda bulunan delalet yollarını bilmeye götürür ve bu delilleri en uygun şekilde kullanma yöntemine ulaştırır. Korkup sakınmak (takvâ) ise kalpte hayra karşı bir arzu, şerden yana da bir korku meydana getirir ve bunlar da delillerden, belgelerden, ilim ve yakînden neş’et edip ortaya çıkar. Özetle anlatılmak istenen şudur: Bu nitelikleri ile bunca yaratıkların yaratılmış olması bile tek başına Yüce Allah’ın kudretinin ve ilminin kemaline, hayat sıfatına sahip olduğuna ve her an her şeyin idaresini elinde tuttuğuna delildir. Bunlardaki sağlamlık, mükemmel yapı, harikulâde güzellik de Yüce Allah’ın hikmetinin kemaline, yaratmasının güzelliğine ve ilminin genişliğine delildir. Bu varlıklardaki türlü menfaat ve maslahatlar -örneğin zorunlu ihtiyaçları sağlamak üzere güneşin bir ışık, ayın da aydınlık kılınması vb. gibi faydalar- Yüce Allah’ın rahmetine, kullarına ihtimam gösterdiğine, iyilik ve ihsanının genişliğine delildir. Bunları belirli özelliklerde yaratması da Yüce Allah’ın meşîetine ve etkin iradesine delildir. Bütün bunlar da Yüce Allah’ın tek ve yegane ma’bud, sevilen, hamdedilen; celâl, ikrâm ve yüce sıfatların sahibi olduğuna delildir. Öyle ki O’ndan başkasından herhangi bir şeyin beklenmemesi ve O’ndan başkasından korkulmaması gerekir. İhlaslı dualar yalnızca O’na yapılmalıdır. Bunlardan herhangi biri O’nun dışında kendileri de bütün hallerinde Allah’a muhtaç olan yaratılmışlara yöneltilmemelidir. Bu âyet-i kerimelerde Allah’ın yarattıkları üzerinde düşünüp bunlara ibret gözü ile bakmak teşvik edilmektedir. Çünkü böylelikle basiret ufku genişler, iman ve akıl artar, zihin güç kazanır. Bunun ihmal edilmesi ise Allah’ın emrettiği bir hususu önemsememektir. İmanın artışının önünü kapatmak, zihni ve fikri dondurmaktır.
Yunus 10:6
5- Güneşi ışık (kaynağı), ayı aydınlık kılan ve aya konak yerleri belirleyen O’dur. Bu, yılların sayısını ve (vakitlerin) hesabını bilmeniz içindir. Allah, bunları ancak hak ile yaratmıştır. O, bilen bir topluluk için âyetleri geniş geniş açıklar. 6- Şüphesiz gece ve gündüzün değişkenliğinde, Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı her şeyde korkup sakınan bir topluluk için pek çok âyetler vardır.
5-6. Yüce Allah rubûbiyet ve ulûhiyetini vurgulayıp açıkladıktan sonra, hem buna hem de O’nun isim ve sıfatlarının kemaline delil olan aklî ve afakî (dış dünyadaki) delilleri yani güneş, ay, gökler, yer ve bunlarda yaratmış olduğu diğer bütün mahlukat çeşitlerini söz konusu etmekte ve bunların “bilen bir topluluk” ile “korkup sakınan bir topluluk” için birtakım âyetler, deliller ve işaretler içerdiğini haber vermektedir. Çünkü bilgi, onlarda bulunan delalet yollarını bilmeye götürür ve bu delilleri en uygun şekilde kullanma yöntemine ulaştırır. Korkup sakınmak (takvâ) ise kalpte hayra karşı bir arzu, şerden yana da bir korku meydana getirir ve bunlar da delillerden, belgelerden, ilim ve yakînden neş’et edip ortaya çıkar. Özetle anlatılmak istenen şudur: Bu nitelikleri ile bunca yaratıkların yaratılmış olması bile tek başına Yüce Allah’ın kudretinin ve ilminin kemaline, hayat sıfatına sahip olduğuna ve her an her şeyin idaresini elinde tuttuğuna delildir. Bunlardaki sağlamlık, mükemmel yapı, harikulâde güzellik de Yüce Allah’ın hikmetinin kemaline, yaratmasının güzelliğine ve ilminin genişliğine delildir. Bu varlıklardaki türlü menfaat ve maslahatlar -örneğin zorunlu ihtiyaçları sağlamak üzere güneşin bir ışık, ayın da aydınlık kılınması vb. gibi faydalar- Yüce Allah’ın rahmetine, kullarına ihtimam gösterdiğine, iyilik ve ihsanının genişliğine delildir. Bunları belirli özelliklerde yaratması da Yüce Allah’ın meşîetine ve etkin iradesine delildir. Bütün bunlar da Yüce Allah’ın tek ve yegane ma’bud, sevilen, hamdedilen; celâl, ikrâm ve yüce sıfatların sahibi olduğuna delildir. Öyle ki O’ndan başkasından herhangi bir şeyin beklenmemesi ve O’ndan başkasından korkulmaması gerekir. İhlaslı dualar yalnızca O’na yapılmalıdır. Bunlardan herhangi biri O’nun dışında kendileri de bütün hallerinde Allah’a muhtaç olan yaratılmışlara yöneltilmemelidir. Bu âyet-i kerimelerde Allah’ın yarattıkları üzerinde düşünüp bunlara ibret gözü ile bakmak teşvik edilmektedir. Çünkü böylelikle basiret ufku genişler, iman ve akıl artar, zihin güç kazanır. Bunun ihmal edilmesi ise Allah’ın emrettiği bir hususu önemsememektir. İmanın artışının önünü kapatmak, zihni ve fikri dondurmaktır.
Yunus 10:7
7- Bize kavuşacaklarını ummayanlar, dünya hayatına razı olup onunla tatmin olanlar ve âyetlerimizi görmezden gelenler var ya… 8- İşte onların kazandıkları yüzünden varıp kalacakları yer ateştir.
7. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Bize kavuşacaklarını ummayanlar” yani umut besleyenlerin en büyük umudu, şiddetle istekte bulunanların en üstün dileği olan Allah’a kavuşmayı ummayanlar, aksine bundan yüz çeviren, hatta onu yalanlayanlar, âhireti bırakıp “dünya hayatına razı olup ona bağlananlar” ona meyleden, varacakları en son nokta ve maksatlarının nihaî hedefi olarak onu kabul edenler, böylelikle dünya için çalışan, dünyevî zevk ve arzulara kapılan, hangi yolla olursa olsun onu elde etmeye çalışan, nereden karşılarına çıkarsa onlara çabucak yönelen, iradelerini de niyetlerini de amellerini de ona yöneltmiş olanlar… İşte böyleleri sanki dünyada kalmak için yaratılmış gibidirler. Sanki dünya gelip geçici değilmiş, öncekilerin de sonrakilerin de kendisine doğru yol aldıkları, ilâhi tevfike mazhar olanların bütün gayretleri ile nimet ve lezzetine yöneldikleri kalıcı ebedî yurda gitmek üzere azıklarını hazırladıkları bir geçiş yurdu değilmiş gibidir onlar için. “ve âyetlerimizi görmezden gelenler var ya…” hem Kur’anî âyetlerle hem de afakî ve enfusî âyetlerle yararlanmayan, delillerden yüz çevirdikler için onların gösterdiği maksattan da yüz çevirip gafil kalanlar…
8. “İşte onların” zikri geçen özelliklere sahip olanların “kazandıkları yüzünden” küfür, şirk ve türlü masiyetleri sebebi ile “varıp kalacakları yer” başka bir yere gitmeleri söz konusu olmamak üzere karar kılacakları ve barınacakları yer “ateştir.”
Yüce Allah bunların cezasını söz konusu ettikten sonra itaatkâr kulların da mükâfatını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
Yunus 10:8
7- Bize kavuşacaklarını ummayanlar, dünya hayatına razı olup onunla tatmin olanlar ve âyetlerimizi görmezden gelenler var ya… 8- İşte onların kazandıkları yüzünden varıp kalacakları yer ateştir.
7. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Bize kavuşacaklarını ummayanlar” yani umut besleyenlerin en büyük umudu, şiddetle istekte bulunanların en üstün dileği olan Allah’a kavuşmayı ummayanlar, aksine bundan yüz çeviren, hatta onu yalanlayanlar, âhireti bırakıp “dünya hayatına razı olup ona bağlananlar” ona meyleden, varacakları en son nokta ve maksatlarının nihaî hedefi olarak onu kabul edenler, böylelikle dünya için çalışan, dünyevî zevk ve arzulara kapılan, hangi yolla olursa olsun onu elde etmeye çalışan, nereden karşılarına çıkarsa onlara çabucak yönelen, iradelerini de niyetlerini de amellerini de ona yöneltmiş olanlar… İşte böyleleri sanki dünyada kalmak için yaratılmış gibidirler. Sanki dünya gelip geçici değilmiş, öncekilerin de sonrakilerin de kendisine doğru yol aldıkları, ilâhi tevfike mazhar olanların bütün gayretleri ile nimet ve lezzetine yöneldikleri kalıcı ebedî yurda gitmek üzere azıklarını hazırladıkları bir geçiş yurdu değilmiş gibidir onlar için. “ve âyetlerimizi görmezden gelenler var ya…” hem Kur’anî âyetlerle hem de afakî ve enfusî âyetlerle yararlanmayan, delillerden yüz çevirdikler için onların gösterdiği maksattan da yüz çevirip gafil kalanlar…
8. “İşte onların” zikri geçen özelliklere sahip olanların “kazandıkları yüzünden” küfür, şirk ve türlü masiyetleri sebebi ile “varıp kalacakları yer” başka bir yere gitmeleri söz konusu olmamak üzere karar kılacakları ve barınacakları yer “ateştir.”
Yüce Allah bunların cezasını söz konusu ettikten sonra itaatkâr kulların da mükâfatını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
Yunus 10:9
9- İman edip salih ameller işleyenlere gelince Rableri, imanları sebebi ile onları (dünya ve ahirette cennete götüren yola) iletir. Nimet dolu cennetlerde altlarından ırmaklar akar. 10- Oradaki duaları:“Allah’ım, seni tenzih ederiz” sözüdür. Oradaki selamlaşma sözleri ise “Selâm”dır. Dualarının sonu da: “Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun” sözüdür.
9. “İman edip salip ameller işleyenlere” yani hem imanı hem de onunla birlikte onun gereği ve sonucu olan kalbî ve bedenî amelleri içine alan salih amelleri ihlâs ve peygambere tâbi olarak yerine getirenlere “gelince Rableri, imanları sebebi ile” yani sahip oldukları imandan ötürü “onları (dünya ve ahirette cennete götüren yola) iletir.” Allah, onları en mükemmel mükâfaat olan doğru yola iletilmekle yani hidâyet ile mükâfaatlandırır. Onlara kendilerine fayda verecek şeyleri öğretir. Bu hidâyetten neş’et eden amelleri lütfeder. Âyetleri üzerinde dikkatle düşünme yolunu gösterir. Bu dünya yurdunda dosdoğru yola ilettiği gibi amellerin karşılığının görüleceği âhiret yurdunda da onları nimetlerle dolu cennetlere ulaştıran yola iletir. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Nimet dolu cennetlerde” sürekli olarak “altlarından ırmaklar akar.” Yüce Allah’ın burada cennetleri nimetlere izafe etmesi, bu cennetlerin eksiksiz ve mükemmel nimetleri içermesinden dolayıdır. Yani sevinç, neşe, zevk, Rahman’ın görülmesi, kelâmının işitilmesi, O’nun rızasına ve yakınlığına nail olunması, kardeşlerle, sevilenlerle bir araya gelinip hoş vakit geçirilmesi, neşelendirici seslerin ve coşturucu nağmelerin işitilmesi, sevince gark eden manzaraların görülmesi gibi hem kalbî nimetler; hem de çeşitli yiyecek, içecek, zevceler ve benzerleri ile kimsenin bilmediği, kimsenin hatırına gelmeyen yahut da nitelendirenlerin nitelendirmekten aciz kalacağı daha pek çok bedenî nimetlerin dolup taştığı mükemmel nimetler oradadır...
10. “Oradaki duaları: Allah’ım seni tenzih ederiz, sözüdür.” Yani o cennetlerde Allah’a ibadetlerinin başı bu şekilde Yüce Allah tesbih ve eksikliklerden tenzih etmek, sonu ise Allah’a hamd-u senâ etmek olacaktır. Çünkü amellerin karşılığının görüleceği o yurtta mükellefiyetler kaldırılmış olacaktır. Geriye sadece -onlara en lezzetli yiyeceklerden bile daha lezzetli gelen- en mükemmel lezzet kalacaktır. Bu da kalpleri huzura kavuşturan ve ruhları sevince gark eden Allah’ın zikridir. Allah’ı zikretmek de onlar için -herhangi bir külfet ve zorluk söz konusu olmaksızın- nefes alıp vermek gibi kolay olacaktır. “Oradaki selamlaşma sözleri” karşılaşmaları ve ziyaretleşmeleri esnasında birbirlerine selamlaşmak üzere söyleyecekleri söz “ise Selâm” olacaktır. Yani her türlü boş ve anlamsız ifadeden, günahtan uzak, “selâm” niteliğine sahip bir söz olacaktır. Yüce Allah’ın:“Oradaki duaları: Allah’ım seni tenzih ederiz, sözüdür” buyruğundan itibaren âyetin, tümünün tefsiri ile ilgili olarak şöyle de denilmiştir: Cennetlikler yiyecek, içecek ve benzeri şeylere ihtiyaç duyacakları takdirde:“Seni tenzih ederiz, Allah’ım”, derler ve derhal bu istedikleri huzurlarına getirilir. Bu ihtiyaçlarının karşılanması bittikten sonra “Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun” derler.
Yunus 10:10
9- İman edip salih ameller işleyenlere gelince Rableri, imanları sebebi ile onları (dünya ve ahirette cennete götüren yola) iletir. Nimet dolu cennetlerde altlarından ırmaklar akar. 10- Oradaki duaları:“Allah’ım, seni tenzih ederiz” sözüdür. Oradaki selamlaşma sözleri ise “Selâm”dır. Dualarının sonu da: “Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun” sözüdür.
9. “İman edip salip ameller işleyenlere” yani hem imanı hem de onunla birlikte onun gereği ve sonucu olan kalbî ve bedenî amelleri içine alan salih amelleri ihlâs ve peygambere tâbi olarak yerine getirenlere “gelince Rableri, imanları sebebi ile” yani sahip oldukları imandan ötürü “onları (dünya ve ahirette cennete götüren yola) iletir.” Allah, onları en mükemmel mükâfaat olan doğru yola iletilmekle yani hidâyet ile mükâfaatlandırır. Onlara kendilerine fayda verecek şeyleri öğretir. Bu hidâyetten neş’et eden amelleri lütfeder. Âyetleri üzerinde dikkatle düşünme yolunu gösterir. Bu dünya yurdunda dosdoğru yola ilettiği gibi amellerin karşılığının görüleceği âhiret yurdunda da onları nimetlerle dolu cennetlere ulaştıran yola iletir. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Nimet dolu cennetlerde” sürekli olarak “altlarından ırmaklar akar.” Yüce Allah’ın burada cennetleri nimetlere izafe etmesi, bu cennetlerin eksiksiz ve mükemmel nimetleri içermesinden dolayıdır. Yani sevinç, neşe, zevk, Rahman’ın görülmesi, kelâmının işitilmesi, O’nun rızasına ve yakınlığına nail olunması, kardeşlerle, sevilenlerle bir araya gelinip hoş vakit geçirilmesi, neşelendirici seslerin ve coşturucu nağmelerin işitilmesi, sevince gark eden manzaraların görülmesi gibi hem kalbî nimetler; hem de çeşitli yiyecek, içecek, zevceler ve benzerleri ile kimsenin bilmediği, kimsenin hatırına gelmeyen yahut da nitelendirenlerin nitelendirmekten aciz kalacağı daha pek çok bedenî nimetlerin dolup taştığı mükemmel nimetler oradadır...
10. “Oradaki duaları: Allah’ım seni tenzih ederiz, sözüdür.” Yani o cennetlerde Allah’a ibadetlerinin başı bu şekilde Yüce Allah tesbih ve eksikliklerden tenzih etmek, sonu ise Allah’a hamd-u senâ etmek olacaktır. Çünkü amellerin karşılığının görüleceği o yurtta mükellefiyetler kaldırılmış olacaktır. Geriye sadece -onlara en lezzetli yiyeceklerden bile daha lezzetli gelen- en mükemmel lezzet kalacaktır. Bu da kalpleri huzura kavuşturan ve ruhları sevince gark eden Allah’ın zikridir. Allah’ı zikretmek de onlar için -herhangi bir külfet ve zorluk söz konusu olmaksızın- nefes alıp vermek gibi kolay olacaktır. “Oradaki selamlaşma sözleri” karşılaşmaları ve ziyaretleşmeleri esnasında birbirlerine selamlaşmak üzere söyleyecekleri söz “ise Selâm” olacaktır. Yani her türlü boş ve anlamsız ifadeden, günahtan uzak, “selâm” niteliğine sahip bir söz olacaktır. Yüce Allah’ın:“Oradaki duaları: Allah’ım seni tenzih ederiz, sözüdür” buyruğundan itibaren âyetin, tümünün tefsiri ile ilgili olarak şöyle de denilmiştir: Cennetlikler yiyecek, içecek ve benzeri şeylere ihtiyaç duyacakları takdirde:“Seni tenzih ederiz, Allah’ım”, derler ve derhal bu istedikleri huzurlarına getirilir. Bu ihtiyaçlarının karşılanması bittikten sonra “Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun” derler.
Yunus 10:11
11- Eğer Allah, insanlar hayrı istediklerine çabucak verdiği gibi şerri de çabucak verseydi elbette onların ecelleri(nin bitimi)ne hükmedilirdi. (Ama) biz, bize kavuşmayı ummayanları azgınlıkları içinde bocalar bir halde bırakırız.
11. Yüce Allah, insanlar hayrın sebeplerini yerine getirdikleri takdirde hayrı onlara çabucak verdiği gibi, yine sebeplerini yerine getirmeleri halinde yaptıkları kötülüğe karşılık da hemen ceza verseydi “elbette onların ecelleri(nin bitimi)ne hükmedilirdi.” Yani ceza onları helak ederdi. Ama Allah kullarına olan lütuf ve ihsanı dolayısı ile onlara -cezalarını ihmal etmemekle birlikte- mühlet verir. Haklarının birçoğunu affeder. Zira Allah zulümleri sebebi ile insanları cezalandıracak olsaydı yeryüzünde canlı tek bir varlık bırakmazdı. Şu husus da bu kapsama girmektedir: Kul, meselâ çocuklarına, aile halkına veya malına kızdığı kimi zamanlarda bedduada bulunur. Eğer bu bedduası kabul edilse helâk olurlar. Bu da kişiye çok zararlı olur. Ancak Yüce Allah yumuşak huyludur ve hikmeti sonsuzdur. “(Ama) biz, bize kavuşmayı ummayanları” âhirete iman etmeyen ve bundan dolayı da âhiret için gerekli şekilde hazırlanmayan, Allah’ın azabından kendilerini kurtaracak şeyleri işlemeyen kimseleri “azgınlıkları” hakkı ve haddi aşmalarına sebep olan batılları “içinde bocalar bir halde bırakırız.” Tereddütler içerisinde ne yapacaklarını şaşırırlar, doğru yolu bulamazlar, doğru delile sarılma başarısını elde edemezler. Bu da zulümlerine ve Allah’ın âyetlerini inkâr etmelerine karşılık olan bir cezadır.
Yunus 10:12
12- İnsana bir sıkıntı gelip çattığında yanı üzere (yatarken), otururken veya ayakta iken bize dua eder. Fakat sıkıntısını giderdiğimiz zaman sanki başına gelen sıkıntı için bize dua etmemiş gibi geçip gider. İşte haddi aşanlara işledikleri böylece süslü gösterilmiştir.
12. Yüce Allah, bu buyruğu ile bize insan tabiatına dair bir haber vermektedir. Şöyle ki insana hastalık yahut musibet gibi herhangi bir sıkıntı gelip çatacak olursa, bütün gayreti ile duaya yönelir. Ayakta iken, otururken, yanı üzere yatarken bütün hallerinde Allah’tan istekte bulunur. Allah’ın bu sıkıntısını gidermesi için ısrarla dua eder durur. “Fakat sıkıntısını giderdiğimiz zaman sanki başına gelen sıkıntı için bize dua etmemiş gibi geçip gider.” Sanki kendisine bir zarar gelmemiş ve Allah da onun o sıkıntısını gidermemişçesine Rabbinden yüz çevirerek gafletini sürdürür. Peki, bu zulümden daha büyük zulüm ne olabilir? Yüce Allah’tan maksadını gerçekleştirmesini ister, O da bunu ona ihsan ettiği vakit Rabbinin üzerindeki hakkına hiç aldırış etmez. Sanki Allah’ın, üzerinde bir hakkı yokmuş gibi davranır. İşte bu, şeytanın bir süslemesidir. Şeytan ona akıl ve fıtrat gözünde oldukça çirkin ve kötü olan şeyleri süslü göstermiştir:“İşte haddi aşanlara işledikleri böylece süslü gösterilmiştir.”
Yunus 10:13
13- Andolsun ki sizden önceki nesilleri, peygamberleri kendilerine apaçık deliller getirdikleri halde zulme sapıp da iman etmeyecekleri kesinleşince helâk ettik. İşte günahkârlar topluluğunu biz böyle cezalandırırız. 14- Sonra onların arkalarından neler yapacağınızı görelim diye sizi yeryüzünde halifeler yaptık.
13. Yüce Allah, geçmiş ümmetleri küfür ve zulümleri sebebi ile helâk ettiğini haber vermektedir. Halbuki onlara peygamberler aracılığı ile apaçık deliller gelmiş ve hak onlara açıklanmıştı. Ancak bu açıklamalara rağmen delillere boyun eğmediler ve iman etmediler. Bundan dolayı da Yüce Allah, haramları cüretkârca işleyen her günahkârdan geri çevrilmesi söz konusu olmayan cezasını üzerlerine indirdi. İşte O’nun bütün ümmetlerdeki sünneti/kanunu budur.
14. “Sonra” ey muhataplar! “onların arkalarından neler yapacağınızı görelim diye sizi yeryüzünde halifeler yaptık.” Sizden önce geçenlerin hallerinden ibret ve öğüt alır, Allah’ın âyetlerine uyar, peygamberlerini tasdik ederseniz, dünyada da âhirette de kurtulursunuz. Sizden önceki zalimlerin yaptıklarını yaparsanız, onların başına gelenler sizin de başınıza gelir. Tehlikeyi uyarıp haber veren mazurdur, üzerine düşeni yapmıştır.
Yunus 10:14
13- Andolsun ki sizden önceki nesilleri, peygamberleri kendilerine apaçık deliller getirdikleri halde zulme sapıp da iman etmeyecekleri kesinleşince helâk ettik. İşte günahkârlar topluluğunu biz böyle cezalandırırız. 14- Sonra onların arkalarından neler yapacağınızı görelim diye sizi yeryüzünde halifeler yaptık.
13. Yüce Allah, geçmiş ümmetleri küfür ve zulümleri sebebi ile helâk ettiğini haber vermektedir. Halbuki onlara peygamberler aracılığı ile apaçık deliller gelmiş ve hak onlara açıklanmıştı. Ancak bu açıklamalara rağmen delillere boyun eğmediler ve iman etmediler. Bundan dolayı da Yüce Allah, haramları cüretkârca işleyen her günahkârdan geri çevrilmesi söz konusu olmayan cezasını üzerlerine indirdi. İşte O’nun bütün ümmetlerdeki sünneti/kanunu budur.
14. “Sonra” ey muhataplar! “onların arkalarından neler yapacağınızı görelim diye sizi yeryüzünde halifeler yaptık.” Sizden önce geçenlerin hallerinden ibret ve öğüt alır, Allah’ın âyetlerine uyar, peygamberlerini tasdik ederseniz, dünyada da âhirette de kurtulursunuz. Sizden önceki zalimlerin yaptıklarını yaparsanız, onların başına gelenler sizin de başınıza gelir. Tehlikeyi uyarıp haber veren mazurdur, üzerine düşeni yapmıştır.
Yunus 10:15
15- Âyetlerimiz onlara apaçık deliller halinde okunduğu zaman bize kavuşmayı ummayanlar:“Ya bundan başka bir Kur’ân getir yahut da onu değiştir” dediler. De ki:“Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edersem, şüphesiz büyük bir günün azabından korkarım.” 16- De ki:“Eğer Allah dileseydi ben onu size okumazdım ve O da onu size bildirmezdi. Ben bu (Kur'ân’ı size okumadan) önce aranızda bir ömür geçirdim. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” 17- Bir yalanı Allah’a iftira edenden yahut O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Şüphe yok ki günahkârlar iflah olmazlar.
15. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed’i sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanların işi yokuşa sürmek istediklerini, Kur’ân-ı Kerim’deki kendilerine hakkı açıklayan Allah’ın âyetleri okunduğu zaman onlardan yüz çevirdiklerini, çeşitli şekillerde inatlaşıp haksızlık ederek ve küstahlaşarak:“Ya bundan başka bir Kur’ân getir yahut da onu değiştir” dediklerini dile getirmektedir. Allah onları kahretsin, Allah’a karşı bu ne cüretkârlık! Bundan daha ileri bir zulüm, Allah’ın âyetlerinin bundan daha ileri derecede reddi söz konusu olamaz! O büyük Peygamber’e Allah, şöyle demesini emretmektedir:“De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir.” Bana böyle bir şey yakışmaz, böyle bir şey de yapamam. Çünkü ben sadece bir Rasûlüm ve bu konuda benim elimde olan bir şey yoktur. “Ben ancak bana vahyolunana uyarım.” Başka bir şey yapma hakkım yoktur, ben emre itaat etmekle yükümlü bir kulum. “Eğer Rabbime isyan edersem, şüphesiz büyük bir günün azabından korkarım.” İnsanların en hayırlısının söylediği söz ve Rabbinin emir ve vahyine karşı takındığı edebi işte budur. Peki, bu bilgisizliği, sapıklığı, zulmü, inadı, işi yokuşa sürmeyi, alemlerin Rabbini güya âciz düşürme gayretini bir arada işleyen bu sapkın akılsızlara ne oluyor? Bunlar o büyük günün azabından korkmuyorlar mı? Eğer bu sözleri ile gösterilmesini istedikleri âyet ve mucizelerle hakkın kendileri için açık seçik ortaya konması maksadını güttüklerini ileri sürecek olurlarsa şüphesiz bu konuda yalan söylemiş olurlar. Çünkü Yüce Allah, zaten âyetleri insanların iman etmelerini gerektirecek şekilde iyice açıklamıştır. Zira bu âyetleri Rabbânî hikmeti ve kullarına rahmetine bağlı olarak dilediği şekilde türlü türlü, geniş geniş açıklayan O’dur.
16. Yani ben, bu Kur’ân’ı size okumadan ve sizin de onu bilmenizden önce “aranızda” uzunca “bir ömür geçirdim.” Ama böyle bir şey hatırıma gelmedi ve böyle bir şeyi düşünmedim de. “Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” Aranızda geçirdiğim bu ömrüm boyunca size böyle bir şey okumadığımı ve bunu yapmak istediğime dair delil olabilecek herhangi bir şeyin de benden sadır olmadığını görmüyor, aklınıza getirmiyor musunuz? Bu durumda nasıl olur da bunca yıl sonra böyle bir şeyi uydurabilirim? Aranızda uzunca bir ömür geçirdim. Bu süre içinde benim gerçek durumumu, benim kimseden ders almamış, kimseden bir şey öğrenmemiş, okuma-yazma bilmeyen bir ümmi olduğumu biliyorsunuz. İşte size fesahat erbabını âciz bırakan, ilim adamlarını çaresizliğe düşüren muazzam bir Kitap getirdim. Şimdi, bu Kitabı kendiliğimden uydurmuş olmama imkân var mı? Bu durum bu Kitabın hikmeti sonsuz, her türlü hamde layık olan Yüce Allah tarafından indirilmiş olduğuna kesin bir delil değil midir? Eğer sizler aklınızı kullanacak ve düşünecek olursanız benim durumumu ve bu Kitab’ın vaziyetini tetkik edecek olursanız, en ufak bir tereddüde yer olmayacak kesin bir kanaat ile bu Kitab’ın doğruluğuna, gerçeğin ta kendisi olduğuna, onun ötesinde sapıklıktan başka bir şey bulunmadığına kesin karar verirdiniz. Fakat sizler yalanlamaktan ve inat etmekten başka bir yol izlemeyi kabul etmediniz. Öyleyse sizler gerçek zalimlersiniz.
17. Eğer Allah adına yalan uyduran bir kimse olsaydım, elbetteki insanların en zalimi olurdum, iflah olmazdım ve benim bu durumum da size gizli kalmazdı. Ne var ki ben, sizlere Allah’ın âyetlerini getirdim, siz ise onları yalanladınız. O halde sizin zalim olduğunuz kesinleşmiştir. Şüphesiz sizin bu haliniz bir gün son bulacaktır ve şüphesiz siz bu halinizi sürdürdüğünüz müddetçe de asla iflah olmayacaksınız. (15. âyet-i kerimede geçen): “Bize kavuşmayı ummayanlar” buyruğu, şuna delildir: Onları böyle bir inatlaşmaya iten şey, Allah’a kavuşacaklarına iman etmeyişleri, böyle bir kavuşmayı ummayışlarıdır. Allah’a kavuşacağına iman eden bir kimsenin Allah’ın Kitabına itaat etmesi, ona iman etmesi kaçınılmazdır. Çünkü böyle birisinin iyi niyetli olur.
Yunus 10:16
15- Âyetlerimiz onlara apaçık deliller halinde okunduğu zaman bize kavuşmayı ummayanlar:“Ya bundan başka bir Kur’ân getir yahut da onu değiştir” dediler. De ki:“Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edersem, şüphesiz büyük bir günün azabından korkarım.” 16- De ki:“Eğer Allah dileseydi ben onu size okumazdım ve O da onu size bildirmezdi. Ben bu (Kur'ân’ı size okumadan) önce aranızda bir ömür geçirdim. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” 17- Bir yalanı Allah’a iftira edenden yahut O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Şüphe yok ki günahkârlar iflah olmazlar.
15. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed’i sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanların işi yokuşa sürmek istediklerini, Kur’ân-ı Kerim’deki kendilerine hakkı açıklayan Allah’ın âyetleri okunduğu zaman onlardan yüz çevirdiklerini, çeşitli şekillerde inatlaşıp haksızlık ederek ve küstahlaşarak:“Ya bundan başka bir Kur’ân getir yahut da onu değiştir” dediklerini dile getirmektedir. Allah onları kahretsin, Allah’a karşı bu ne cüretkârlık! Bundan daha ileri bir zulüm, Allah’ın âyetlerinin bundan daha ileri derecede reddi söz konusu olamaz! O büyük Peygamber’e Allah, şöyle demesini emretmektedir:“De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir.” Bana böyle bir şey yakışmaz, böyle bir şey de yapamam. Çünkü ben sadece bir Rasûlüm ve bu konuda benim elimde olan bir şey yoktur. “Ben ancak bana vahyolunana uyarım.” Başka bir şey yapma hakkım yoktur, ben emre itaat etmekle yükümlü bir kulum. “Eğer Rabbime isyan edersem, şüphesiz büyük bir günün azabından korkarım.” İnsanların en hayırlısının söylediği söz ve Rabbinin emir ve vahyine karşı takındığı edebi işte budur. Peki, bu bilgisizliği, sapıklığı, zulmü, inadı, işi yokuşa sürmeyi, alemlerin Rabbini güya âciz düşürme gayretini bir arada işleyen bu sapkın akılsızlara ne oluyor? Bunlar o büyük günün azabından korkmuyorlar mı? Eğer bu sözleri ile gösterilmesini istedikleri âyet ve mucizelerle hakkın kendileri için açık seçik ortaya konması maksadını güttüklerini ileri sürecek olurlarsa şüphesiz bu konuda yalan söylemiş olurlar. Çünkü Yüce Allah, zaten âyetleri insanların iman etmelerini gerektirecek şekilde iyice açıklamıştır. Zira bu âyetleri Rabbânî hikmeti ve kullarına rahmetine bağlı olarak dilediği şekilde türlü türlü, geniş geniş açıklayan O’dur.
16. Yani ben, bu Kur’ân’ı size okumadan ve sizin de onu bilmenizden önce “aranızda” uzunca “bir ömür geçirdim.” Ama böyle bir şey hatırıma gelmedi ve böyle bir şeyi düşünmedim de. “Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” Aranızda geçirdiğim bu ömrüm boyunca size böyle bir şey okumadığımı ve bunu yapmak istediğime dair delil olabilecek herhangi bir şeyin de benden sadır olmadığını görmüyor, aklınıza getirmiyor musunuz? Bu durumda nasıl olur da bunca yıl sonra böyle bir şeyi uydurabilirim? Aranızda uzunca bir ömür geçirdim. Bu süre içinde benim gerçek durumumu, benim kimseden ders almamış, kimseden bir şey öğrenmemiş, okuma-yazma bilmeyen bir ümmi olduğumu biliyorsunuz. İşte size fesahat erbabını âciz bırakan, ilim adamlarını çaresizliğe düşüren muazzam bir Kitap getirdim. Şimdi, bu Kitabı kendiliğimden uydurmuş olmama imkân var mı? Bu durum bu Kitabın hikmeti sonsuz, her türlü hamde layık olan Yüce Allah tarafından indirilmiş olduğuna kesin bir delil değil midir? Eğer sizler aklınızı kullanacak ve düşünecek olursanız benim durumumu ve bu Kitab’ın vaziyetini tetkik edecek olursanız, en ufak bir tereddüde yer olmayacak kesin bir kanaat ile bu Kitab’ın doğruluğuna, gerçeğin ta kendisi olduğuna, onun ötesinde sapıklıktan başka bir şey bulunmadığına kesin karar verirdiniz. Fakat sizler yalanlamaktan ve inat etmekten başka bir yol izlemeyi kabul etmediniz. Öyleyse sizler gerçek zalimlersiniz.
17. Eğer Allah adına yalan uyduran bir kimse olsaydım, elbetteki insanların en zalimi olurdum, iflah olmazdım ve benim bu durumum da size gizli kalmazdı. Ne var ki ben, sizlere Allah’ın âyetlerini getirdim, siz ise onları yalanladınız. O halde sizin zalim olduğunuz kesinleşmiştir. Şüphesiz sizin bu haliniz bir gün son bulacaktır ve şüphesiz siz bu halinizi sürdürdüğünüz müddetçe de asla iflah olmayacaksınız. (15. âyet-i kerimede geçen): “Bize kavuşmayı ummayanlar” buyruğu, şuna delildir: Onları böyle bir inatlaşmaya iten şey, Allah’a kavuşacaklarına iman etmeyişleri, böyle bir kavuşmayı ummayışlarıdır. Allah’a kavuşacağına iman eden bir kimsenin Allah’ın Kitabına itaat etmesi, ona iman etmesi kaçınılmazdır. Çünkü böyle birisinin iyi niyetli olur.
Yunus 10:17
15- Âyetlerimiz onlara apaçık deliller halinde okunduğu zaman bize kavuşmayı ummayanlar:“Ya bundan başka bir Kur’ân getir yahut da onu değiştir” dediler. De ki:“Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edersem, şüphesiz büyük bir günün azabından korkarım.” 16- De ki:“Eğer Allah dileseydi ben onu size okumazdım ve O da onu size bildirmezdi. Ben bu (Kur'ân’ı size okumadan) önce aranızda bir ömür geçirdim. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” 17- Bir yalanı Allah’a iftira edenden yahut O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Şüphe yok ki günahkârlar iflah olmazlar.
15. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed’i sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanların işi yokuşa sürmek istediklerini, Kur’ân-ı Kerim’deki kendilerine hakkı açıklayan Allah’ın âyetleri okunduğu zaman onlardan yüz çevirdiklerini, çeşitli şekillerde inatlaşıp haksızlık ederek ve küstahlaşarak:“Ya bundan başka bir Kur’ân getir yahut da onu değiştir” dediklerini dile getirmektedir. Allah onları kahretsin, Allah’a karşı bu ne cüretkârlık! Bundan daha ileri bir zulüm, Allah’ın âyetlerinin bundan daha ileri derecede reddi söz konusu olamaz! O büyük Peygamber’e Allah, şöyle demesini emretmektedir:“De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir.” Bana böyle bir şey yakışmaz, böyle bir şey de yapamam. Çünkü ben sadece bir Rasûlüm ve bu konuda benim elimde olan bir şey yoktur. “Ben ancak bana vahyolunana uyarım.” Başka bir şey yapma hakkım yoktur, ben emre itaat etmekle yükümlü bir kulum. “Eğer Rabbime isyan edersem, şüphesiz büyük bir günün azabından korkarım.” İnsanların en hayırlısının söylediği söz ve Rabbinin emir ve vahyine karşı takındığı edebi işte budur. Peki, bu bilgisizliği, sapıklığı, zulmü, inadı, işi yokuşa sürmeyi, alemlerin Rabbini güya âciz düşürme gayretini bir arada işleyen bu sapkın akılsızlara ne oluyor? Bunlar o büyük günün azabından korkmuyorlar mı? Eğer bu sözleri ile gösterilmesini istedikleri âyet ve mucizelerle hakkın kendileri için açık seçik ortaya konması maksadını güttüklerini ileri sürecek olurlarsa şüphesiz bu konuda yalan söylemiş olurlar. Çünkü Yüce Allah, zaten âyetleri insanların iman etmelerini gerektirecek şekilde iyice açıklamıştır. Zira bu âyetleri Rabbânî hikmeti ve kullarına rahmetine bağlı olarak dilediği şekilde türlü türlü, geniş geniş açıklayan O’dur.
16. Yani ben, bu Kur’ân’ı size okumadan ve sizin de onu bilmenizden önce “aranızda” uzunca “bir ömür geçirdim.” Ama böyle bir şey hatırıma gelmedi ve böyle bir şeyi düşünmedim de. “Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” Aranızda geçirdiğim bu ömrüm boyunca size böyle bir şey okumadığımı ve bunu yapmak istediğime dair delil olabilecek herhangi bir şeyin de benden sadır olmadığını görmüyor, aklınıza getirmiyor musunuz? Bu durumda nasıl olur da bunca yıl sonra böyle bir şeyi uydurabilirim? Aranızda uzunca bir ömür geçirdim. Bu süre içinde benim gerçek durumumu, benim kimseden ders almamış, kimseden bir şey öğrenmemiş, okuma-yazma bilmeyen bir ümmi olduğumu biliyorsunuz. İşte size fesahat erbabını âciz bırakan, ilim adamlarını çaresizliğe düşüren muazzam bir Kitap getirdim. Şimdi, bu Kitabı kendiliğimden uydurmuş olmama imkân var mı? Bu durum bu Kitabın hikmeti sonsuz, her türlü hamde layık olan Yüce Allah tarafından indirilmiş olduğuna kesin bir delil değil midir? Eğer sizler aklınızı kullanacak ve düşünecek olursanız benim durumumu ve bu Kitab’ın vaziyetini tetkik edecek olursanız, en ufak bir tereddüde yer olmayacak kesin bir kanaat ile bu Kitab’ın doğruluğuna, gerçeğin ta kendisi olduğuna, onun ötesinde sapıklıktan başka bir şey bulunmadığına kesin karar verirdiniz. Fakat sizler yalanlamaktan ve inat etmekten başka bir yol izlemeyi kabul etmediniz. Öyleyse sizler gerçek zalimlersiniz.
17. Eğer Allah adına yalan uyduran bir kimse olsaydım, elbetteki insanların en zalimi olurdum, iflah olmazdım ve benim bu durumum da size gizli kalmazdı. Ne var ki ben, sizlere Allah’ın âyetlerini getirdim, siz ise onları yalanladınız. O halde sizin zalim olduğunuz kesinleşmiştir. Şüphesiz sizin bu haliniz bir gün son bulacaktır ve şüphesiz siz bu halinizi sürdürdüğünüz müddetçe de asla iflah olmayacaksınız. (15. âyet-i kerimede geçen): “Bize kavuşmayı ummayanlar” buyruğu, şuna delildir: Onları böyle bir inatlaşmaya iten şey, Allah’a kavuşacaklarına iman etmeyişleri, böyle bir kavuşmayı ummayışlarıdır. Allah’a kavuşacağına iman eden bir kimsenin Allah’ın Kitabına itaat etmesi, ona iman etmesi kaçınılmazdır. Çünkü böyle birisinin iyi niyetli olur.
Yunus 10:18
18- Onlar, Allah’ın dışında kendilerine ne zarar ne de fayda veremeyecek şeylere tapıyor ve:“Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” diyorlar. De ki:“Siz, Allah’a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” O, ortak tutmakta oldukları her şeyden münezzeh ve yücedir.
18. “Onlar” yani Allah Rasûlünü yalanlayan müşrikler, “Allah’ın dışında kendilerine ne zarar ne de fayda veremeyecek şeylere tapıyor” Tapındıkları mabudlar onlara zerre kadar bir fayda sağlayamadığı gibi, gelecek hiçbir kötülüğü de önleyemez “ve” herhangi bir delilleri bulunmaksızın: “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir, diyorlar.” Yani onlara kendilerini Allah’a yakınlaştırsınlar ve O’nun nezdinde kendilerine şefaatçi olsunlar diye tapınıyorlar. Bu ise kendiliklerinden uydurdukları bir sözdür. Bu yüzden Yüce Allah bu iddialarını çürüterek şöyle buyurmaktadır:“De ki: Siz Allah’a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” Yani göklerde ve yerde bulunan her şeyi ilmi ile kuşatan Yüce Allah, size kendisinin hiçbir ortağı bulunmadığını, kendisi ile birlikte hiçbir hak ilah olmadığını haber vermektedir. Siz ise ey müşrikler, bunlarda Allah’ın ortaklarının bulunduğunu iddia ediyorsunuz. O halde siz, Yüce Allah’a kendisi için gizli kalan fakat sizin bildiğiniz bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Peki, siz mi daha iyi bilirsiniz, Allah mı? Acaba sapık, cahil ve beyinsiz bu kimselerin, alemlerin Rabbinden daha bilgili oldukları anlamına gelen bu sözden daha batıl, daha çürük bir iddia bulunabilir mi? Aklı başında olan bir kimse sadece bu söz üzerinde düşünmekle yetinecek olursa onun, bozuk ve batıl olduğuna kesin karar verecektir. “O, ortak tutmakta oldukları her şeyden münezzeh ve yücedir.” O’nun herhangi bir ortağının ya da denginin olmasından münezzehtir, çok yücedir. Aksine Allah, bir ve tektir, Sameddir (kimseye muhtaç değildir, her şey O’na muhtaçtır), göklerde ve yerde O’ndan başka hiçbir hak ilah da yoktur. Ulvi ve süfli alemde hak etmedikleri halde kendilerine tapınılan bütün mabudlar, aklen de dinen de fıtraten de batıldırlar:“Bu böyledir. Çünkü Allah hakkın ta kendisidir. O’ndan başka taptıkları ise bizatihi batıldır. Şüphesiz ki Allah en yücedir, en büyüktür.”(el-Hac, 22/62)
Yunus 10:19
19- İnsanlar ancak tek bir ümmetti, sonradan ayrılığa düştüler. Eğer Rabbin tarafından önceden verilmiş bir söz olmasaydı hakkında ayrılığa düştükleri konuda aralarında hüküm verilmiş olurdu. 20- Onlar:“Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” derler. De ki:“Gayb ancak Allah’ındır. O halde bekleyedurun. Ben de sizinle birlikte beklemekteyim.”
19. “İnsanlar ancak” doğru din üzerinde ittifak halinde bulunan “tek bir ümmetti, sonradan ayrılığa düştüler.” Sonradan ayrılığa düşmeleri üzerine Yüce Allah, peygamberleri müjdeleyiciler ve uyarıcılar olmak üzere gönderdi ki insanlar arasında anlaşmazlığa düştükleri konularda hüküm versinler. Bunun için de beraberlerinde kitap indirdi. “Eğer Rabbin tarafından önceden verilmiş bir söz” isyankârlara mühlet verileceğine ve günahları sebebi ile onları çabucak cezalandırmayacağına dair ilâhi bir hüküm “olmasaydı hakkında ayrılığa düştükleri konuda aralarında hüküm verilmiş olurdu.” Mü’minleri kurtarma, yalanlayan kâfirleri de helâk etme ile hüküm verirdik, böylelikle onlar da kimin hak, kimin batıl üzere olduğunu bilirlerdi. Ancak Yüce Allah, kimin doğru kimin yalancı olduğunu ortaya çıkması için birbirleri ile sınayıp imtihan etmeyi murad etmiştir.
20. “Onlar” Yalanlayarak işi yokuşa sürmek isteyenler: “Ona Rabbinden bir mucize” bununla bizzat kendilerinin teklif ve tayin ettikleri bir mucizeyi kastetmektedirler. Nitekim:“Uyarıcı olmak üzere beraberinde bir melek indirilmeli değil miydi?”(el-Furkan, 25/7)“Dediler ki: Bize yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız...”(el-İsra, 17/90-93) buyruklarında da ne tür mucizler istedikleri bildirilmektedir. Senden böyle bir âyet ve mucize istedikleri zaman de ki:“Gayb ancak Allah’ındır.” Kulların durumlarını ilmi ile kuşatan O’dur. O, onlar hakkındaki ilminin, çok üstün ve mükemmel hikmetinin gerektirdiği şekilde işlerini idare eder. Herhangi bir kimsenin herhangi bir hüküm, delil, hedef ve gerekçe ortaya koyma yetkisi söz konusu değildir. “O halde bekleyedurun. Ben de sizinle birlikte beklemekteyim.” Herkes karşısındaki için, layık olduğu şeyin başına gelmesini bekler. Bekleyin bakalım güzel akıbetin kimin olacağını göreceksiniz!
Yunus 10:20
19- İnsanlar ancak tek bir ümmetti, sonradan ayrılığa düştüler. Eğer Rabbin tarafından önceden verilmiş bir söz olmasaydı hakkında ayrılığa düştükleri konuda aralarında hüküm verilmiş olurdu. 20- Onlar:“Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” derler. De ki:“Gayb ancak Allah’ındır. O halde bekleyedurun. Ben de sizinle birlikte beklemekteyim.”
19. “İnsanlar ancak” doğru din üzerinde ittifak halinde bulunan “tek bir ümmetti, sonradan ayrılığa düştüler.” Sonradan ayrılığa düşmeleri üzerine Yüce Allah, peygamberleri müjdeleyiciler ve uyarıcılar olmak üzere gönderdi ki insanlar arasında anlaşmazlığa düştükleri konularda hüküm versinler. Bunun için de beraberlerinde kitap indirdi. “Eğer Rabbin tarafından önceden verilmiş bir söz” isyankârlara mühlet verileceğine ve günahları sebebi ile onları çabucak cezalandırmayacağına dair ilâhi bir hüküm “olmasaydı hakkında ayrılığa düştükleri konuda aralarında hüküm verilmiş olurdu.” Mü’minleri kurtarma, yalanlayan kâfirleri de helâk etme ile hüküm verirdik, böylelikle onlar da kimin hak, kimin batıl üzere olduğunu bilirlerdi. Ancak Yüce Allah, kimin doğru kimin yalancı olduğunu ortaya çıkması için birbirleri ile sınayıp imtihan etmeyi murad etmiştir.
20. “Onlar” Yalanlayarak işi yokuşa sürmek isteyenler: “Ona Rabbinden bir mucize” bununla bizzat kendilerinin teklif ve tayin ettikleri bir mucizeyi kastetmektedirler. Nitekim:“Uyarıcı olmak üzere beraberinde bir melek indirilmeli değil miydi?”(el-Furkan, 25/7)“Dediler ki: Bize yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız...”(el-İsra, 17/90-93) buyruklarında da ne tür mucizler istedikleri bildirilmektedir. Senden böyle bir âyet ve mucize istedikleri zaman de ki:“Gayb ancak Allah’ındır.” Kulların durumlarını ilmi ile kuşatan O’dur. O, onlar hakkındaki ilminin, çok üstün ve mükemmel hikmetinin gerektirdiği şekilde işlerini idare eder. Herhangi bir kimsenin herhangi bir hüküm, delil, hedef ve gerekçe ortaya koyma yetkisi söz konusu değildir. “O halde bekleyedurun. Ben de sizinle birlikte beklemekteyim.” Herkes karşısındaki için, layık olduğu şeyin başına gelmesini bekler. Bekleyin bakalım güzel akıbetin kimin olacağını göreceksiniz!
Yunus 10:21
21- Başlarına gelen bir sıkıntının ardından insanlara bir rahmet tattırdığımız zaman bir de bakarsın ki âyetlerimiz hakkında bir tuzak peşindeler. De ki:“Allah’ın tuzağı daha çabuktur. Elçilerimiz de kurduğunuz tuzakları hiç şüphesiz yazıyorlar.”
21. “Başlarına gelen bir sıkıntının ardından insanlara” hastalıktan sonra sağlık, fakirlikten sonra zenginlik, korkudan sonra güvenlik gibi “bir rahmet tattırdığımız zaman” kendilerine isabet eden bu sıkıntıyı unuturlar da bolluk, rahatlık ve rahmete karşılık Allah’a şükretmezler. Aksine azgınlıklarını ve hilelerini sürdürür giderler. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“…bir de bakarsın ki âyetlerimiz hakkında bir tuzak peşindeler.” Yani hakkı batıl ile çürütmek kastı ile batıl uğrunda koşuşturur dururlar. “De ki: Allah’ın tuzağı daha çabuktur.” Çünkü kötü tuzaklar ancak onu kuranların başına geçer. Maksatları kendi aleyhlerine döner ve sorumluluktan da kurtulamazlar. Aksine melekler onların yaptıklarını yazar, Allah da bu yaptıklarını tespit eder. Sonra da Yüce Allah onları en uygun şekilde cezalandırır.
Yunus 10:22
22- Sizi karada ve denizde gezdiren O’dur. Hatta siz gemilerde bulunduğunuz, o gemiler de içindeki yolcuları hoş bir rüzgarla alıp götürdüğü ve yolcular da bu rüzgar dolayısıyla sevindikleri sırada gemiye şiddetli bir fırtına gelip çatar. Dalgalar dört bir taraftan yolculara hücum eder ve onlar çepeçevre kuşatılıp (sonlarının geldiğini) anlarlar. İşte o vakit dini yalnızca Allah’a halis kılarak şöyle dua ederler:“Andolsun eğer bizi bu halden kurtarırsan kesinlikle şükredenlerden olacağız.” 23- Ama Allah onları kurtarınca bir de bakarsın ki yeryüzünde (yine) haksız yere taşkınlık ediyorlar. Ey insanlar! Taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir. (Onunla sadece) dünya hayatının menfaatini elde edersiniz. Sonra dönüşünüz bize olacak ve biz de yaptıklarınızı size haber vereceğiz.
22. Yüce Allah, sıkıntıdan sonra rahmetin, zorluktan sonra kolaylığın gelmesi halinde insanların tavrı ile ilgili genel kuralı söz konusu ettikten sonra burada da bunu teyit eden bir durumu zikretmektedir. Bu da onların denizdeki şiddetli durum ve korkulu son karşısındaki halleridir. İşte yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sizi karada ve denizde” bu ikisinde de sizin için kolaylaştırdığı sebepler ve size gösterdiği yollar ile kolaylık sağlayarak “gezdiren O’dur. Hatta siz” denizlerde yol alan “gemilerde bulunduğunuz, o gemiler de içindeki yolcuları” arzularına uygun, rahatsız etmeyen ve zorluk çıkarmayan “hoş bir rüzgarla alıp götürdüğü ve yolcular da bu rüzgar dolayısıyla sevindikleri” böylelikle de huzur içinde bulundukları bir “sırada gemiye şiddetli” esen “bir fırtına gelip çatar. Dalgalar dört bir taraftan yolculara hücum eder ve onlar çepeçevre kuşatılıp (sonlarının geldiğini) anlarlar” yani helâk olacaklarına inanırlar “İşte o vakit” bütün yaratıklarla olan bağları kesilir ve bu sıkıntıdan kendilerini yalnızca Allah’ın kurtaracağını anlarlar. O nedenle de “dini yalnızca Allah’a halis kılarak” ve mutlaka yerine getireceklerine dair bir söz vererek “şöyle dua ederler: Andolsun eğer bizi bu halden kurtarırsan kesinlikle şükredenlerden olacağız.” 23. “Ama Allah onları kurtarınca bir de bakarsın ki yeryüzünde (yine) haksız yere taşkınlık ediyorlar” Yani o sıkıntıyı da o yaptıkları duayı da kendileri adına verdikleri sözü de unutuverirler. Sıkıntılardan kendilerini kurtaramayacağını ve darlıkları önleyemeyeceğini itiraf ettikleri varlıkları Allah’a ortak koşarlar. Halbuki sıkıntılı hallerde ibadetlerini yalnızca Allah’a halis kıldıkları gibi, rahat ve bolluk hallerinde böyle bir ihlâs ile Allah’a ibadet etmeleri gerekmez mi?! Ancak bu azgınlığın, bu haddi aşmanın vebali onlara döner. Yüce Allah bunu da şöyle açıklamaktadır:“Ey insanlar! Taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir. (Onunla sadece) dünya hayatının menfaatini elde edersiniz.” Sizin bu azgınlıkla ve Allah’a ihlastan kaçışınızla elde etmeyi umabileceğiniz en ileri şey, dünya hayatının çabucak geçen ve hepsi de yok olmaya mahkum değersiz menfaatinden ve önemsiz makamlardan başkası değildir. Sonra istemeseniz dahi bütün bunları bırakıp orayı terk edeceksiniz. “Sonra” kıyamet gününde “dönüşünüz bize olacak ve biz de yaptıklarınızı size haber vereceğiz.” Bu, davranışlarını sürdürmemeleri için ileri derecede bir uyarı ve sakındırmadır.
Yunus 10:23
22- Sizi karada ve denizde gezdiren O’dur. Hatta siz gemilerde bulunduğunuz, o gemiler de içindeki yolcuları hoş bir rüzgarla alıp götürdüğü ve yolcular da bu rüzgar dolayısıyla sevindikleri sırada gemiye şiddetli bir fırtına gelip çatar. Dalgalar dört bir taraftan yolculara hücum eder ve onlar çepeçevre kuşatılıp (sonlarının geldiğini) anlarlar. İşte o vakit dini yalnızca Allah’a halis kılarak şöyle dua ederler:“Andolsun eğer bizi bu halden kurtarırsan kesinlikle şükredenlerden olacağız.” 23- Ama Allah onları kurtarınca bir de bakarsın ki yeryüzünde (yine) haksız yere taşkınlık ediyorlar. Ey insanlar! Taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir. (Onunla sadece) dünya hayatının menfaatini elde edersiniz. Sonra dönüşünüz bize olacak ve biz de yaptıklarınızı size haber vereceğiz.
22. Yüce Allah, sıkıntıdan sonra rahmetin, zorluktan sonra kolaylığın gelmesi halinde insanların tavrı ile ilgili genel kuralı söz konusu ettikten sonra burada da bunu teyit eden bir durumu zikretmektedir. Bu da onların denizdeki şiddetli durum ve korkulu son karşısındaki halleridir. İşte yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sizi karada ve denizde” bu ikisinde de sizin için kolaylaştırdığı sebepler ve size gösterdiği yollar ile kolaylık sağlayarak “gezdiren O’dur. Hatta siz” denizlerde yol alan “gemilerde bulunduğunuz, o gemiler de içindeki yolcuları” arzularına uygun, rahatsız etmeyen ve zorluk çıkarmayan “hoş bir rüzgarla alıp götürdüğü ve yolcular da bu rüzgar dolayısıyla sevindikleri” böylelikle de huzur içinde bulundukları bir “sırada gemiye şiddetli” esen “bir fırtına gelip çatar. Dalgalar dört bir taraftan yolculara hücum eder ve onlar çepeçevre kuşatılıp (sonlarının geldiğini) anlarlar” yani helâk olacaklarına inanırlar “İşte o vakit” bütün yaratıklarla olan bağları kesilir ve bu sıkıntıdan kendilerini yalnızca Allah’ın kurtaracağını anlarlar. O nedenle de “dini yalnızca Allah’a halis kılarak” ve mutlaka yerine getireceklerine dair bir söz vererek “şöyle dua ederler: Andolsun eğer bizi bu halden kurtarırsan kesinlikle şükredenlerden olacağız.” 23. “Ama Allah onları kurtarınca bir de bakarsın ki yeryüzünde (yine) haksız yere taşkınlık ediyorlar” Yani o sıkıntıyı da o yaptıkları duayı da kendileri adına verdikleri sözü de unutuverirler. Sıkıntılardan kendilerini kurtaramayacağını ve darlıkları önleyemeyeceğini itiraf ettikleri varlıkları Allah’a ortak koşarlar. Halbuki sıkıntılı hallerde ibadetlerini yalnızca Allah’a halis kıldıkları gibi, rahat ve bolluk hallerinde böyle bir ihlâs ile Allah’a ibadet etmeleri gerekmez mi?! Ancak bu azgınlığın, bu haddi aşmanın vebali onlara döner. Yüce Allah bunu da şöyle açıklamaktadır:“Ey insanlar! Taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir. (Onunla sadece) dünya hayatının menfaatini elde edersiniz.” Sizin bu azgınlıkla ve Allah’a ihlastan kaçışınızla elde etmeyi umabileceğiniz en ileri şey, dünya hayatının çabucak geçen ve hepsi de yok olmaya mahkum değersiz menfaatinden ve önemsiz makamlardan başkası değildir. Sonra istemeseniz dahi bütün bunları bırakıp orayı terk edeceksiniz. “Sonra” kıyamet gününde “dönüşünüz bize olacak ve biz de yaptıklarınızı size haber vereceğiz.” Bu, davranışlarını sürdürmemeleri için ileri derecede bir uyarı ve sakındırmadır.
Yunus 10:24
24- Dünya hayatının misali, ancak gökten indirdiğimiz su gibidir ki o su ile insanların ve hayvanların yedikleri yeryüzü bitkileri yetişip birbirine karışır. Nihayet yeryüzü, ziynetini takınıp süslendiği ve sahipleri de (onlardan faydalanmaya) kadir olduklarını zannettikleri bir sırada, gece yahut gündüz, ona emrimiz gelir de biz, onu sanki dün hiç yokmuş gibi kökünden biçilmişe çeviririz. İşte biz, düşünen bir toplum için âyetleri böyle geniş geniş açıklıyoruz.
24. Bu, dünya hayatına verilen misallerin en güzellerindendir ve dünyanın durumuna son derece uyumludur. Çünkü dünyanın zevkleri, arzuları, makam, mevkii vb. şeyleri sahibine kısa bir süre parlak, allı pullu olarak görünür. Daha sonra nihayetine kavuşup tamamlanacak olursa derhal yok olur ve sahibinin elinden çıkıp gider yahut da sahibi onu bırakır gider. Bunun sonucunda kişi elleri boş, kalbi de keder, üzüntü ve hasretle dolu bir halde kalıverir. İşte “Dünya hayatının misali, ancak gökten indirdiğimiz su gibidir ki o su ile” tahıl ve meyve gibi “insanların ve” çeşitli türleri ile otlar, yoncalar gibi “hayvanların yedikleri yeryüzü bitkileri yetişip birbirine karışır.” Her türden ve göz kamaştırıcı her çiftten bitkiler biter. “Nihayet yeryüzü, ziynetini takınıp süslendiği” yani yeryüzü görünüşü itibari ile süslenip zinetine büründüğü, bakanlara oldukça alımlı, seyredenlere dinlendirici, basiret sahibi olanlara da ilahî kudrete bir alamet olarak ortaya çıktığı vakit, sen yeryüzünün yeşil, sarı, beyaz ve sair renklerden oluşan hayret verici bir görünüme sahip olduğunu gördüğünde “ve sahipleri de (onlardan faydalanmaya) kadir olduklarını zannettikleri bir sırada” yani iradelerinin nihai hedefi o olduğundan ve bütün istekleri onunla sınırlı olduğundan dolayı bu halin devam edip gideceğini sanarak umutlarını ona bağladıkları bir sırada “gece yahut gündüz, ona emrimiz gelir de biz, onu sanki dün hiç yokmuş gibi kökünden biçilmişe çeviririz” İşte dünyanın durumu da aynen bunun gibidir. “İşte biz düşünen bir toplum için” yani kendilerine faydalı olacak şeyler hakkında düşüncelerini kullananlara “âyetleri böyle geniş geniş açıklıyoruz.” Anlamları bu şekilde anlaşılır hale getirerek ve örnekler vererek beyan ve izah ediyoruz. Gafil olup yüz çevirenlere ise bu âyetlerin herhangi bir faydası olmaz, yapılan açıklamalar şüphelerini gidermez.
Yüce Allah, dünya hayatının durumunu ve nimetlerinin nihaî hallerini söz konusu ettikten sonra ebedi yurda teşvik ederek şöyle buyurmaktadır:
Yunus 10:25
25- Allah, esenlik yurduna (Dârusselam’a) çağırır ve O, dilediğini dosdoğru yola iletir. 26- İhsanda bulunanlara en güzeli ve daha fazlası vardır. Yüzlerini de ne toz kaplar, ne de zillet. Onlar cennetliklerdir ve orada ebedi kalacaklardır.
25. Yüce Allah genel olarak bütün kullarını Dârusselâm’a çağırmakta ve hepsini ona teşvik etmekte, hidâyeti ise özel olarak seçmek istediği kimselere tahsis ettiğini bildirmektedir. Bu, Allah’ın bir lütuf ve ihsanıdır. Allah rahmeti ile lütfunu dilediği kimselere tahsis eder. Bu, O’nun adalet ve hikmetinin bir tecellisidir. Açıklamalardan ve peygamberleri gönderdikten sonra herhangi bir kimsenin O’na karşı ileri sürebileceği bir mazereti kalmaz. Yüce Allah cennete her türlü afet ve eksiklikten uzak olduğu için “Dârusselâm (esenlik yurdu)” adını vermiştir. Bunun sebebi, nimetlerinin her bakımdan mükemmel, eksiksiz, kalıcı ve güzel oluşudur.
26. Yüce Allah Dârusselâm’a davet edince sanki insanların canları Dârusselâm’a kavuşturacak ve oraya girmeyi sağlayacak amellerin ne olduğunu öğrenmeye arzu duymuş gibi olacağından Yüce Allah devamla bu amelleri şöyle haber vermektedir:“İhsanda bulunanlara en güzeli ve daha fazlası vardır.” Yaratıcıya ibadetlerini, kulluklarının O’nun tarafından görüldüğünü, O’nun gözetimi altında olduklarını bilerek en güzel şekli ile yaparak ihsan derecesinde ibadet eden ve Allah’ın kullarına da güç yetirebildikleri kadarı ile malî ve bedenî iyiliklerde bulunarak, iyiliği emredip kötülükten alıkoymaya çalışarak, bilgisizlere öğreterek, yüz çevirenlere öğüt vererek vb. çeşitli iyilik ve ihsan yolları ile güçlerinin yettiği kadar sözlü ve fiili iyiliklerde bulunan kimseler… işte bunlar, ihsanda bulunan kimselerdir. Onlar için “en güzeli” yani güzelliği kemâl derecesinde olan cennet vardır. Bir de “daha fazlası vardır” ki bu da Kerim olan Allah’ın yüzüne bakmak, sözünü işitmek, O’nun rızasına nail olup O’na yakın olmanın muazzam sevince gark olmaktır. Böylelikle onlar, temennilerde ve dileklerde bulunanların isteyebilecekleri en üstün şeyi elde etmiş olurlar. Daha sonra Yüce Allah hoşlanılmayan ve arzu edilmeyen şeylerin onlardan uzak olduğunu söz konusu ederek:“Yüzlerini de ne toz kaplar, ne de zillet.” buyurmaktadır. Yani hiçbir şekilde hoşlanmayacakları bir şey gelip onları bulmayacaktır. Çünkü hoşlanılmayan bir şey insanın başına geldi mi bu, onun yüzünden belli olur. Yüzü değişir ve kederlenir. Bunların durumu ise Yüce Allah’ın haklarında buyurduğu gibi şöyledir:“O nimetlerin güzelliğini onların yüzlerinden anlarsın.”(el-Mutaffifin, 83/24)“Onlar cennetliklerdir” oradan ayrılmayacaklardır. Aksine “Orada ebedi kalacakalrdır.” Başka bir yere gitmezler, yok olmazlar ve hallerinde de herhangi bir değişiklik olmaz.
Yunus 10:26
25- Allah, esenlik yurduna (Dârusselam’a) çağırır ve O, dilediğini dosdoğru yola iletir. 26- İhsanda bulunanlara en güzeli ve daha fazlası vardır. Yüzlerini de ne toz kaplar, ne de zillet. Onlar cennetliklerdir ve orada ebedi kalacaklardır.
25. Yüce Allah genel olarak bütün kullarını Dârusselâm’a çağırmakta ve hepsini ona teşvik etmekte, hidâyeti ise özel olarak seçmek istediği kimselere tahsis ettiğini bildirmektedir. Bu, Allah’ın bir lütuf ve ihsanıdır. Allah rahmeti ile lütfunu dilediği kimselere tahsis eder. Bu, O’nun adalet ve hikmetinin bir tecellisidir. Açıklamalardan ve peygamberleri gönderdikten sonra herhangi bir kimsenin O’na karşı ileri sürebileceği bir mazereti kalmaz. Yüce Allah cennete her türlü afet ve eksiklikten uzak olduğu için “Dârusselâm (esenlik yurdu)” adını vermiştir. Bunun sebebi, nimetlerinin her bakımdan mükemmel, eksiksiz, kalıcı ve güzel oluşudur.
26. Yüce Allah Dârusselâm’a davet edince sanki insanların canları Dârusselâm’a kavuşturacak ve oraya girmeyi sağlayacak amellerin ne olduğunu öğrenmeye arzu duymuş gibi olacağından Yüce Allah devamla bu amelleri şöyle haber vermektedir:“İhsanda bulunanlara en güzeli ve daha fazlası vardır.” Yaratıcıya ibadetlerini, kulluklarının O’nun tarafından görüldüğünü, O’nun gözetimi altında olduklarını bilerek en güzel şekli ile yaparak ihsan derecesinde ibadet eden ve Allah’ın kullarına da güç yetirebildikleri kadarı ile malî ve bedenî iyiliklerde bulunarak, iyiliği emredip kötülükten alıkoymaya çalışarak, bilgisizlere öğreterek, yüz çevirenlere öğüt vererek vb. çeşitli iyilik ve ihsan yolları ile güçlerinin yettiği kadar sözlü ve fiili iyiliklerde bulunan kimseler… işte bunlar, ihsanda bulunan kimselerdir. Onlar için “en güzeli” yani güzelliği kemâl derecesinde olan cennet vardır. Bir de “daha fazlası vardır” ki bu da Kerim olan Allah’ın yüzüne bakmak, sözünü işitmek, O’nun rızasına nail olup O’na yakın olmanın muazzam sevince gark olmaktır. Böylelikle onlar, temennilerde ve dileklerde bulunanların isteyebilecekleri en üstün şeyi elde etmiş olurlar. Daha sonra Yüce Allah hoşlanılmayan ve arzu edilmeyen şeylerin onlardan uzak olduğunu söz konusu ederek:“Yüzlerini de ne toz kaplar, ne de zillet.” buyurmaktadır. Yani hiçbir şekilde hoşlanmayacakları bir şey gelip onları bulmayacaktır. Çünkü hoşlanılmayan bir şey insanın başına geldi mi bu, onun yüzünden belli olur. Yüzü değişir ve kederlenir. Bunların durumu ise Yüce Allah’ın haklarında buyurduğu gibi şöyledir:“O nimetlerin güzelliğini onların yüzlerinden anlarsın.”(el-Mutaffifin, 83/24)“Onlar cennetliklerdir” oradan ayrılmayacaklardır. Aksine “Orada ebedi kalacakalrdır.” Başka bir yere gitmezler, yok olmazlar ve hallerinde de herhangi bir değişiklik olmaz.
Yunus 10:27
27- Kötülük işleyenlere gelince bir kötülüğün cezası kendisi kadardır ve onları bir zillet kaplayacaktır. Onları Allah’tan kurtaracak hiçbir kimse yoktur. Yüzlerini sanki karanlık gecenin parçaları bürümüştür. İşte bunlar cehennemliktir ve orada ebedi kalacaklardır.
27. Yüce Allah cennetlikleri söz konusu ettikten sonra, cehennemlikleri de söz konusu etmekte ve onların dünya hayatında kazandıkları şeylerin, Yüce Allah’ı gazaplandıran çeşitli küfür, yalanlama ve türlü masiyetlerden oluşan kötü ameller olduğunu zikretmektedir. Onlaırn işledikleri “bir kötülüğün cezası kendisi kadardır.” Yani onlara verilecek ve hoşlarına gitmeyecek olan ceza -değişik hallerine uyun olarak- işledikleri kötülüklere göre olacaktır. “ve onları bir zillet kaplayacaktır.” Kalplerinde de Allah’ın azabından yana bir korku yer edecektir. Bu korkuyu onlardan hiç kimse uzaklaştıramayacak ve bu azaptan da kimse onları koruyamayacaktır. İçlerinde yer eden bu zillet dışlarına da yansıyacak ve yüzlerinde bir siyahlığa dönüşecektir. “Yüzlerini sanki karanlık gecenin parçaları bürümüştür. İşte bunlar cehennemliktir ve orada ebedi kalacaklardır.” Bu iki kesim arasında ne kadar büyük bir fark vardır! Bunların derecelerinin arası ne kadar da uzaktır! “O günde yüzler var ki apaydınlıktır ve Rablerine bakarlar. O günde asık nice suratlar vardır ki kendilerine bel kemiklerini kıran çok belalı işler yapılacağını anlarlar.”(el-Kıyâme, 75/22-25)“O günde apaydınlık yüzler vardır, gülmekte, sevinmektedir. Yine o günde üzerlerini toz toprak kaplamış yüzler de vardır. Bunları da karanlık ve siyahlık kaplayacaktır. İşte bunlar kâfirlerin ve facirlerin ta kendileridir.”(Abese, 80/38-42)
Yunus 10:28
28- O gün hepsini bir araya toplayacak sonra da şirk koşanlara:“Siz de Allah’a eş koştuklarınız da durun yerinizde!” diyeceğiz. Sonra onları tamamen birbirinden ayıracağız. O zaman ortak koştukları da:“Siz bize tapmıyordunuz ki!” diyecekler. 29- “Bizimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Sizin ibadetinizden bizim haberimiz bile yoktu.” 30- İşte orada herkes önceden ne gönderdi ise onun imtihanını verecektir. Artık onlar gerçek mevlâları olan Allah’a döndürülmüşlerdir ve uydurmakta oldukları da kaybolup gitmiştir.
28. “O gün hepsini bir araya toplayacak” Bütün mahlukatı belli bir günde bir araya toplayacak ve müşrikleri de Allah’tan başka tapındıklarını da huzura getirecek “sonra da şirk koşanlara: Siz de Allah’a eş koştuklarınız da durun yerinizde!” mahkemeleşmek ve sizinle onlar arasında ilahî hükmün verilmesi için yerinizden ayrılmayın “diyeceğiz.”“Sonra onları tamamen birbirinden ayıracağız.” Aralarında bedenen de kalben de uzaklık meydana getireceğiz. Böylelikle dünya hayatında iken tapındıkları varlıklara içten sevgi duymalarına, son derece samimiyetle bağlı olmalarına rağmen âhirette aralarında bu derece ileri bir düşmanlık meydana gelecektir. O sevgi ve bağlılık, nefret ve düşmanlığa dönüşecektir. “O zaman ortak koştukları da” kendilerini Allah'a eş koşanlardan uzak olduklarını belirterek: “Siz bize tapmıyordunuz ki, diyecekler.” Biz, Yüce Allah’ı herhangi bir ortağı veya dengi bulunmasından tenzih ederiz.
29. “Bizimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Sizin ibadetinizden bizim haberimiz bile yoktu.” Biz size böyle bir ibadeti emretmediğimiz gibi, böyle bir şeye de çağırmadık. Siz ancak sizi böyle bir ibadete çağırana ibadet etmiştiniz ki o da şeytandır. Nitekim Yüce Allah şöye buyurmaktadır:“Ey Âdemoğulları! Şeytana tapmayın. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır, diye size emretmemiş miydim?”(Yâsîn, 36/60) Bir başka yerde de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O günde onların hepsini haşredecek, sonra da meleklere şöyle diyecek: Bunlar mı size ibadet ederlerdi? Melekler de diyecekler ki: Tenzih ederiz Seni, bizim velimiz onlar değil Sensin! Aksine onlar cinlere ibadet ediyorlardı, bunların çoğu onlara inanıyorlardı.”(Sebe, 34/40-41) Böylece şerefli melekler, peygamberler, Allah’ın gerçek dostları ve benzerleri, Kıyamet gününde kendilerine ibadet etmiş olanlardan uzaklaşacak, onları kendilerine tapmaya davet etme yönündeki iddiaları reddedeceklerdir. Onlar, bu söylediklerinde haklı olup doğruyu dile getirmiş olacaklardır.
30. İşte o vakit müşrikler, anlatılması imkânsız bir pişmanlık duyacaklardır. İşlemiş oldukları amelleri görüp önceden göndermiş oldukları o kötü hasletleri bileceklerdir. O vakit kendilerinin yalan söylediklerini, Allah’a iftira etmiş olduklarını kavrayacaklardır. Bu ibadetlerinin boşa gittiğini, tapındıkları varlıkların kaybolup gittiğini, aralarındaki her türlü ilişki ve bağın da koparılıp paramparça olduğunu göreceklerdir. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte orada” yani o günde “herkes önceden ne gönderdi ise onun imtihanını verecektir.” Kendi amellerini ve kazançlarını gözden geçirecek, arkasından da bunların cezalarını çekeceklerdir. Amellerine göre ceza ve karşılık göreceklerdir: Hayır yaptılarsa hayır, şer yaptılarsa şer… “Artık onlar gerçek mevlâları olan Allah’a döndürülmüşlerdir” tutturdukları şirkin doğruluğuna, Allah’tan başka ibadet ettikleri varlıkların kendilerine faydalı olup onlara gelecek azabı önleyeceğine dair “uydurmakta oldukları” sözleri “de kaybolup gitmiştir.”
Yunus 10:29
28- O gün hepsini bir araya toplayacak sonra da şirk koşanlara:“Siz de Allah’a eş koştuklarınız da durun yerinizde!” diyeceğiz. Sonra onları tamamen birbirinden ayıracağız. O zaman ortak koştukları da:“Siz bize tapmıyordunuz ki!” diyecekler. 29- “Bizimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Sizin ibadetinizden bizim haberimiz bile yoktu.” 30- İşte orada herkes önceden ne gönderdi ise onun imtihanını verecektir. Artık onlar gerçek mevlâları olan Allah’a döndürülmüşlerdir ve uydurmakta oldukları da kaybolup gitmiştir.
28. “O gün hepsini bir araya toplayacak” Bütün mahlukatı belli bir günde bir araya toplayacak ve müşrikleri de Allah’tan başka tapındıklarını da huzura getirecek “sonra da şirk koşanlara: Siz de Allah’a eş koştuklarınız da durun yerinizde!” mahkemeleşmek ve sizinle onlar arasında ilahî hükmün verilmesi için yerinizden ayrılmayın “diyeceğiz.”“Sonra onları tamamen birbirinden ayıracağız.” Aralarında bedenen de kalben de uzaklık meydana getireceğiz. Böylelikle dünya hayatında iken tapındıkları varlıklara içten sevgi duymalarına, son derece samimiyetle bağlı olmalarına rağmen âhirette aralarında bu derece ileri bir düşmanlık meydana gelecektir. O sevgi ve bağlılık, nefret ve düşmanlığa dönüşecektir. “O zaman ortak koştukları da” kendilerini Allah'a eş koşanlardan uzak olduklarını belirterek: “Siz bize tapmıyordunuz ki, diyecekler.” Biz, Yüce Allah’ı herhangi bir ortağı veya dengi bulunmasından tenzih ederiz.
29. “Bizimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Sizin ibadetinizden bizim haberimiz bile yoktu.” Biz size böyle bir ibadeti emretmediğimiz gibi, böyle bir şeye de çağırmadık. Siz ancak sizi böyle bir ibadete çağırana ibadet etmiştiniz ki o da şeytandır. Nitekim Yüce Allah şöye buyurmaktadır:“Ey Âdemoğulları! Şeytana tapmayın. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır, diye size emretmemiş miydim?”(Yâsîn, 36/60) Bir başka yerde de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O günde onların hepsini haşredecek, sonra da meleklere şöyle diyecek: Bunlar mı size ibadet ederlerdi? Melekler de diyecekler ki: Tenzih ederiz Seni, bizim velimiz onlar değil Sensin! Aksine onlar cinlere ibadet ediyorlardı, bunların çoğu onlara inanıyorlardı.”(Sebe, 34/40-41) Böylece şerefli melekler, peygamberler, Allah’ın gerçek dostları ve benzerleri, Kıyamet gününde kendilerine ibadet etmiş olanlardan uzaklaşacak, onları kendilerine tapmaya davet etme yönündeki iddiaları reddedeceklerdir. Onlar, bu söylediklerinde haklı olup doğruyu dile getirmiş olacaklardır.
30. İşte o vakit müşrikler, anlatılması imkânsız bir pişmanlık duyacaklardır. İşlemiş oldukları amelleri görüp önceden göndermiş oldukları o kötü hasletleri bileceklerdir. O vakit kendilerinin yalan söylediklerini, Allah’a iftira etmiş olduklarını kavrayacaklardır. Bu ibadetlerinin boşa gittiğini, tapındıkları varlıkların kaybolup gittiğini, aralarındaki her türlü ilişki ve bağın da koparılıp paramparça olduğunu göreceklerdir. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte orada” yani o günde “herkes önceden ne gönderdi ise onun imtihanını verecektir.” Kendi amellerini ve kazançlarını gözden geçirecek, arkasından da bunların cezalarını çekeceklerdir. Amellerine göre ceza ve karşılık göreceklerdir: Hayır yaptılarsa hayır, şer yaptılarsa şer… “Artık onlar gerçek mevlâları olan Allah’a döndürülmüşlerdir” tutturdukları şirkin doğruluğuna, Allah’tan başka ibadet ettikleri varlıkların kendilerine faydalı olup onlara gelecek azabı önleyeceğine dair “uydurmakta oldukları” sözleri “de kaybolup gitmiştir.”
Yunus 10:30
28- O gün hepsini bir araya toplayacak sonra da şirk koşanlara:“Siz de Allah’a eş koştuklarınız da durun yerinizde!” diyeceğiz. Sonra onları tamamen birbirinden ayıracağız. O zaman ortak koştukları da:“Siz bize tapmıyordunuz ki!” diyecekler. 29- “Bizimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Sizin ibadetinizden bizim haberimiz bile yoktu.” 30- İşte orada herkes önceden ne gönderdi ise onun imtihanını verecektir. Artık onlar gerçek mevlâları olan Allah’a döndürülmüşlerdir ve uydurmakta oldukları da kaybolup gitmiştir.
28. “O gün hepsini bir araya toplayacak” Bütün mahlukatı belli bir günde bir araya toplayacak ve müşrikleri de Allah’tan başka tapındıklarını da huzura getirecek “sonra da şirk koşanlara: Siz de Allah’a eş koştuklarınız da durun yerinizde!” mahkemeleşmek ve sizinle onlar arasında ilahî hükmün verilmesi için yerinizden ayrılmayın “diyeceğiz.”“Sonra onları tamamen birbirinden ayıracağız.” Aralarında bedenen de kalben de uzaklık meydana getireceğiz. Böylelikle dünya hayatında iken tapındıkları varlıklara içten sevgi duymalarına, son derece samimiyetle bağlı olmalarına rağmen âhirette aralarında bu derece ileri bir düşmanlık meydana gelecektir. O sevgi ve bağlılık, nefret ve düşmanlığa dönüşecektir. “O zaman ortak koştukları da” kendilerini Allah'a eş koşanlardan uzak olduklarını belirterek: “Siz bize tapmıyordunuz ki, diyecekler.” Biz, Yüce Allah’ı herhangi bir ortağı veya dengi bulunmasından tenzih ederiz.
29. “Bizimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Sizin ibadetinizden bizim haberimiz bile yoktu.” Biz size böyle bir ibadeti emretmediğimiz gibi, böyle bir şeye de çağırmadık. Siz ancak sizi böyle bir ibadete çağırana ibadet etmiştiniz ki o da şeytandır. Nitekim Yüce Allah şöye buyurmaktadır:“Ey Âdemoğulları! Şeytana tapmayın. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır, diye size emretmemiş miydim?”(Yâsîn, 36/60) Bir başka yerde de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O günde onların hepsini haşredecek, sonra da meleklere şöyle diyecek: Bunlar mı size ibadet ederlerdi? Melekler de diyecekler ki: Tenzih ederiz Seni, bizim velimiz onlar değil Sensin! Aksine onlar cinlere ibadet ediyorlardı, bunların çoğu onlara inanıyorlardı.”(Sebe, 34/40-41) Böylece şerefli melekler, peygamberler, Allah’ın gerçek dostları ve benzerleri, Kıyamet gününde kendilerine ibadet etmiş olanlardan uzaklaşacak, onları kendilerine tapmaya davet etme yönündeki iddiaları reddedeceklerdir. Onlar, bu söylediklerinde haklı olup doğruyu dile getirmiş olacaklardır.
30. İşte o vakit müşrikler, anlatılması imkânsız bir pişmanlık duyacaklardır. İşlemiş oldukları amelleri görüp önceden göndermiş oldukları o kötü hasletleri bileceklerdir. O vakit kendilerinin yalan söylediklerini, Allah’a iftira etmiş olduklarını kavrayacaklardır. Bu ibadetlerinin boşa gittiğini, tapındıkları varlıkların kaybolup gittiğini, aralarındaki her türlü ilişki ve bağın da koparılıp paramparça olduğunu göreceklerdir. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte orada” yani o günde “herkes önceden ne gönderdi ise onun imtihanını verecektir.” Kendi amellerini ve kazançlarını gözden geçirecek, arkasından da bunların cezalarını çekeceklerdir. Amellerine göre ceza ve karşılık göreceklerdir: Hayır yaptılarsa hayır, şer yaptılarsa şer… “Artık onlar gerçek mevlâları olan Allah’a döndürülmüşlerdir” tutturdukları şirkin doğruluğuna, Allah’tan başka ibadet ettikleri varlıkların kendilerine faydalı olup onlara gelecek azabı önleyeceğine dair “uydurmakta oldukları” sözleri “de kaybolup gitmiştir.”
Yunus 10:31
31- De ki:“Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? Ya o gözlere ve kulaklara mâlik olan kimdir? Ölüden diriyi çıkartan ve diriden de ölüyü çıkartan kimdir? İşleri yerli yerince kim yönetiyor?” Hemen: “Allah” diyeceklerdir. De ki: “O halde korkmaz mısınız?” 32- İşte gerçek rabbiniz olan Allah budur. Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne vardır ki? O halde nasıl oluyor da döndürülüyorsunuz? 33- İşte böylece Rabbinin, fâsık olanlar hakkındaki “Onlar iman etmezler” sözü gerçekleşmiş olmaktadır.
31. Yani Allah’a hakkında herhangi bir delil indirmediği şeyleri ortak koşan şu kimselere, ulûhiyetin tevhidini inkâr etmelerine rağmen rubûbiyetin tevhidini kabul etmelerini karşı bir delil getirmek sureti ile “De ki: Size gökten” rızıkları indirmek sureti ile “ve yerden” türlü rızıkları çıkarmak sureti ile ve rızık sebeplerini kolaylaştırmak yoluyla “rızık veren kimdir?”“Ya o gözlere ve kulaklara malik olan kimdir?” Bunları yaratan ve bunlara mutlak sahip olan kimdir? Özellikle bunların söz konusu edilmesi, daha değerli ve üstün olanları zikredip daha aşağıdakilere dikkat çekmek kabilindendir. Bir de bunların değer ve faydalarına işaret etmek içindir. “Ölüden diriyi çıkartan” tane ve tohumlardan çeşitli ağaç ve bitkileri, kâfirden mü’mini, yumurtadan kuşu vb. çıkaran “ve diriden de ölüyü” sözü geçenlerin aksini “çıkaran kimdir?”“İşleri” gerek ulvi âlemde gerek süfli âlemde “yerli yerince kim yönetiyor?” Bu ise bütün ilâhî tedbir ve idare çeşitlerinin hepsini kapsamaktadır. İşte sen onlara bütün bunları soracak olursan:“Hemen: Allah, diyeceklerdir.” Çünkü onlar, bütün bunları itiraf etmekte, Yüce Allah’ın sözü geçen bu hususların hiç birisinde ortağı bulunmadığını kabul etmektedirler. O halde sen de onlara susturucu delili getirerek:“De ki: O halde” Allah’tan “korkmaz mısınız?” O’ndan korup da ibadetinizi hiçbir kimseyi ortak koşmaksızın yalnızca O’na ihlasla yapmayacak ve O’nun dışında tapındığınız her türlü ortak ve putları bir kenara itmeyecek misiniz?!
32. “İşte” kendi zatını nitelendirdiği bu vasıflara sahip “gerçek rabbiniz olan” kendisine ibadet olunan, hamd olunan, bütün yaratıkları nimetleri ile besleyip büyüten “Allah budur.” O hakkın, gerçeğin ta kendisidir. “Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne vardır ki?” Çünkü tek başına yaratan, her şeyi çekip çeviren, idare eden, kulların sahip olduğu bütün nimetleri yalnız kendisi veren O’dur. İyilikleri O’ndan başka veren olmadığı gibi, kötülükleri de O’ndan başka kimse bertaraf edemez. En güzel isimlere, en kâmil ve yüce vasıflara sahip olan, celal ve ikram sahibi olan O’dur. “O halde nasıl oluyor da” bu sıfatlara sahip olana ibadet etmekten “döndürülüyorsunuz” da, gerçek bir varlığa sahip olmayan, kendisine dahi fayda ve zararı olmayan, hiçbir şekilde ölüme, hayata ve öldükten sonra diriltme imkânına sahip bulunmayan varlıklara ibadete yöneliyorsunuz? Bu gibi batıl varlıkların zerre ağırlığı kadar bir şeye mülkiyetleri söz konusu değildir. Hiçbir şekilde bunların Allah’a ortaklıkları da yoktur. Allah nezdinde ise O’nun izni ile olmadıkça hiçbir kimse şefaatçi olamayacaktır. Yazıklar olsun O’na ortak koşanlara, vay haline O’nu inkâr edenlerin! Çünkü bunlar önce dinlerini kaybettiler, sonra akıllarını, hatta dünyalarını da âhiretlerini de kaybettiler. Bu bakımdan Yüce Allah haklarında şöyle buyurmaktadır:
33. “İşte böylece Rabbinin, fâsık olanlar hakkındaki “Onlar iman etmezler” sözü gerçekleşmiş olmaktadır.” Yüce Allah, onlara özlü akıl sahipleri için ibret, gerçek takvâlılara dair bir öğüt ve bütün alemlere bir hidâyet ihtiva eden onca açık âyetleri, belgeleri, parıl parıl parıldayan delilleri kendilerine göstermesine rağmen onlar iman etmezler.
Yunus 10:32
31- De ki:“Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? Ya o gözlere ve kulaklara mâlik olan kimdir? Ölüden diriyi çıkartan ve diriden de ölüyü çıkartan kimdir? İşleri yerli yerince kim yönetiyor?” Hemen: “Allah” diyeceklerdir. De ki: “O halde korkmaz mısınız?” 32- İşte gerçek rabbiniz olan Allah budur. Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne vardır ki? O halde nasıl oluyor da döndürülüyorsunuz? 33- İşte böylece Rabbinin, fâsık olanlar hakkındaki “Onlar iman etmezler” sözü gerçekleşmiş olmaktadır.
31. Yani Allah’a hakkında herhangi bir delil indirmediği şeyleri ortak koşan şu kimselere, ulûhiyetin tevhidini inkâr etmelerine rağmen rubûbiyetin tevhidini kabul etmelerini karşı bir delil getirmek sureti ile “De ki: Size gökten” rızıkları indirmek sureti ile “ve yerden” türlü rızıkları çıkarmak sureti ile ve rızık sebeplerini kolaylaştırmak yoluyla “rızık veren kimdir?”“Ya o gözlere ve kulaklara malik olan kimdir?” Bunları yaratan ve bunlara mutlak sahip olan kimdir? Özellikle bunların söz konusu edilmesi, daha değerli ve üstün olanları zikredip daha aşağıdakilere dikkat çekmek kabilindendir. Bir de bunların değer ve faydalarına işaret etmek içindir. “Ölüden diriyi çıkartan” tane ve tohumlardan çeşitli ağaç ve bitkileri, kâfirden mü’mini, yumurtadan kuşu vb. çıkaran “ve diriden de ölüyü” sözü geçenlerin aksini “çıkaran kimdir?”“İşleri” gerek ulvi âlemde gerek süfli âlemde “yerli yerince kim yönetiyor?” Bu ise bütün ilâhî tedbir ve idare çeşitlerinin hepsini kapsamaktadır. İşte sen onlara bütün bunları soracak olursan:“Hemen: Allah, diyeceklerdir.” Çünkü onlar, bütün bunları itiraf etmekte, Yüce Allah’ın sözü geçen bu hususların hiç birisinde ortağı bulunmadığını kabul etmektedirler. O halde sen de onlara susturucu delili getirerek:“De ki: O halde” Allah’tan “korkmaz mısınız?” O’ndan korup da ibadetinizi hiçbir kimseyi ortak koşmaksızın yalnızca O’na ihlasla yapmayacak ve O’nun dışında tapındığınız her türlü ortak ve putları bir kenara itmeyecek misiniz?!
32. “İşte” kendi zatını nitelendirdiği bu vasıflara sahip “gerçek rabbiniz olan” kendisine ibadet olunan, hamd olunan, bütün yaratıkları nimetleri ile besleyip büyüten “Allah budur.” O hakkın, gerçeğin ta kendisidir. “Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne vardır ki?” Çünkü tek başına yaratan, her şeyi çekip çeviren, idare eden, kulların sahip olduğu bütün nimetleri yalnız kendisi veren O’dur. İyilikleri O’ndan başka veren olmadığı gibi, kötülükleri de O’ndan başka kimse bertaraf edemez. En güzel isimlere, en kâmil ve yüce vasıflara sahip olan, celal ve ikram sahibi olan O’dur. “O halde nasıl oluyor da” bu sıfatlara sahip olana ibadet etmekten “döndürülüyorsunuz” da, gerçek bir varlığa sahip olmayan, kendisine dahi fayda ve zararı olmayan, hiçbir şekilde ölüme, hayata ve öldükten sonra diriltme imkânına sahip bulunmayan varlıklara ibadete yöneliyorsunuz? Bu gibi batıl varlıkların zerre ağırlığı kadar bir şeye mülkiyetleri söz konusu değildir. Hiçbir şekilde bunların Allah’a ortaklıkları da yoktur. Allah nezdinde ise O’nun izni ile olmadıkça hiçbir kimse şefaatçi olamayacaktır. Yazıklar olsun O’na ortak koşanlara, vay haline O’nu inkâr edenlerin! Çünkü bunlar önce dinlerini kaybettiler, sonra akıllarını, hatta dünyalarını da âhiretlerini de kaybettiler. Bu bakımdan Yüce Allah haklarında şöyle buyurmaktadır:
33. “İşte böylece Rabbinin, fâsık olanlar hakkındaki “Onlar iman etmezler” sözü gerçekleşmiş olmaktadır.” Yüce Allah, onlara özlü akıl sahipleri için ibret, gerçek takvâlılara dair bir öğüt ve bütün alemlere bir hidâyet ihtiva eden onca açık âyetleri, belgeleri, parıl parıl parıldayan delilleri kendilerine göstermesine rağmen onlar iman etmezler.
Yunus 10:33
31- De ki:“Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? Ya o gözlere ve kulaklara mâlik olan kimdir? Ölüden diriyi çıkartan ve diriden de ölüyü çıkartan kimdir? İşleri yerli yerince kim yönetiyor?” Hemen: “Allah” diyeceklerdir. De ki: “O halde korkmaz mısınız?” 32- İşte gerçek rabbiniz olan Allah budur. Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne vardır ki? O halde nasıl oluyor da döndürülüyorsunuz? 33- İşte böylece Rabbinin, fâsık olanlar hakkındaki “Onlar iman etmezler” sözü gerçekleşmiş olmaktadır.
31. Yani Allah’a hakkında herhangi bir delil indirmediği şeyleri ortak koşan şu kimselere, ulûhiyetin tevhidini inkâr etmelerine rağmen rubûbiyetin tevhidini kabul etmelerini karşı bir delil getirmek sureti ile “De ki: Size gökten” rızıkları indirmek sureti ile “ve yerden” türlü rızıkları çıkarmak sureti ile ve rızık sebeplerini kolaylaştırmak yoluyla “rızık veren kimdir?”“Ya o gözlere ve kulaklara malik olan kimdir?” Bunları yaratan ve bunlara mutlak sahip olan kimdir? Özellikle bunların söz konusu edilmesi, daha değerli ve üstün olanları zikredip daha aşağıdakilere dikkat çekmek kabilindendir. Bir de bunların değer ve faydalarına işaret etmek içindir. “Ölüden diriyi çıkartan” tane ve tohumlardan çeşitli ağaç ve bitkileri, kâfirden mü’mini, yumurtadan kuşu vb. çıkaran “ve diriden de ölüyü” sözü geçenlerin aksini “çıkaran kimdir?”“İşleri” gerek ulvi âlemde gerek süfli âlemde “yerli yerince kim yönetiyor?” Bu ise bütün ilâhî tedbir ve idare çeşitlerinin hepsini kapsamaktadır. İşte sen onlara bütün bunları soracak olursan:“Hemen: Allah, diyeceklerdir.” Çünkü onlar, bütün bunları itiraf etmekte, Yüce Allah’ın sözü geçen bu hususların hiç birisinde ortağı bulunmadığını kabul etmektedirler. O halde sen de onlara susturucu delili getirerek:“De ki: O halde” Allah’tan “korkmaz mısınız?” O’ndan korup da ibadetinizi hiçbir kimseyi ortak koşmaksızın yalnızca O’na ihlasla yapmayacak ve O’nun dışında tapındığınız her türlü ortak ve putları bir kenara itmeyecek misiniz?!
32. “İşte” kendi zatını nitelendirdiği bu vasıflara sahip “gerçek rabbiniz olan” kendisine ibadet olunan, hamd olunan, bütün yaratıkları nimetleri ile besleyip büyüten “Allah budur.” O hakkın, gerçeğin ta kendisidir. “Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne vardır ki?” Çünkü tek başına yaratan, her şeyi çekip çeviren, idare eden, kulların sahip olduğu bütün nimetleri yalnız kendisi veren O’dur. İyilikleri O’ndan başka veren olmadığı gibi, kötülükleri de O’ndan başka kimse bertaraf edemez. En güzel isimlere, en kâmil ve yüce vasıflara sahip olan, celal ve ikram sahibi olan O’dur. “O halde nasıl oluyor da” bu sıfatlara sahip olana ibadet etmekten “döndürülüyorsunuz” da, gerçek bir varlığa sahip olmayan, kendisine dahi fayda ve zararı olmayan, hiçbir şekilde ölüme, hayata ve öldükten sonra diriltme imkânına sahip bulunmayan varlıklara ibadete yöneliyorsunuz? Bu gibi batıl varlıkların zerre ağırlığı kadar bir şeye mülkiyetleri söz konusu değildir. Hiçbir şekilde bunların Allah’a ortaklıkları da yoktur. Allah nezdinde ise O’nun izni ile olmadıkça hiçbir kimse şefaatçi olamayacaktır. Yazıklar olsun O’na ortak koşanlara, vay haline O’nu inkâr edenlerin! Çünkü bunlar önce dinlerini kaybettiler, sonra akıllarını, hatta dünyalarını da âhiretlerini de kaybettiler. Bu bakımdan Yüce Allah haklarında şöyle buyurmaktadır:
33. “İşte böylece Rabbinin, fâsık olanlar hakkındaki “Onlar iman etmezler” sözü gerçekleşmiş olmaktadır.” Yüce Allah, onlara özlü akıl sahipleri için ibret, gerçek takvâlılara dair bir öğüt ve bütün alemlere bir hidâyet ihtiva eden onca açık âyetleri, belgeleri, parıl parıl parıldayan delilleri kendilerine göstermesine rağmen onlar iman etmezler.
Yunus 10:34
34- De ki:“Allah’a ortak koştuklarınızın içinde yoktan yaratıp (ölümden) sonra da diriltecek biri mi var?” De ki: “Oysa Allah, yoktan yaratır (ölümden) sonra da diriltir. O halde nasıl döndürülüyorsunuz?” 35- De ki:“Peki, Allah'a ortak koştuklarınız içinde hakka ileten biri var mı?” De ki: “Ama Allah hakka iletir. O halde acaba hakka ileten mi uyulmaya daha layıktır, yoksa kendisine yol gösterilmedikçe kendi kendine doğru yolu bulamayan mı? Ne oluyor size, nasıl (böyle yanlış) hükmediyorsunuz?” 36- Onların çoğu sadece zanna uyarlar. Zan ise hak olan hiçbir şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz ki Allah yaptıklarını çok iyi bilendir.
34. Yüce Allah, müşriklerin uydurma ilâhlarının âcizliklerini ve Allah ile birlikte ilâh edinilmelerini gerektirecek vasıflara sahip olmadıklarını beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“De ki: “Allah’a ortak koştuklarınızın içinde yoktan yaratıp” yaratmayı ilkin başlatıp “(ölümden) sonra da diriltecek biri mi var?” Bu soru, nefy ve takrir anlamındadır. Yani onlar, arasında ilkin yaratmayı başlatıp sonra onu tekrar edip diriltecek hiçbir kimse yoktur. Çünkü onlar bunu yapamayacak kadar zayıf ve acizdirler. “De ki: “Oysa Allah” ortağı söz konusu olmaksızın ve bu hususta yardımcısı bulunmaksızın yalnızca “yoktan yaratır (ölümden) sonra da diriltir. O halde nasıl döndürülüyorsunuz?” Nasıl tek başına ilkin yaratan ve sonra onu tekrarlayan yüce Zat’a ibadetten döndürülüp de hiçbir şey yaratamayan, aksine kendileri yaratılmış olan varlıklara ibadete sapıyorsunuz?
35. “De ki: “Peki, Allah'a ortak koştuklarınız içinde hakka ileten” hakkı açıklayıp ona irşad eden yahut hakkı ilham eden ve onu izleme muvaffakiyetini veren “biri var mı? De ki: Ama Allah” delilleri ile, belgeleri ile, onu izleme ilham ve muvaffakiyetini vermesi ile en doğru yolu izlemeye yardımcı olmak sureti ile tek başına “hakka iletir.”“O halde acaba hakka ileten mi uyulmaya daha layıktır, yoksa” bilgisizliği ve sapıklığı dolayısı ile “kendisine yol gösterilmedikçe kendi kendine doğru yolu bulamayan mı?” Bunlar, Allah'a ortak koştukları ve başkasını doğruya iletemeyen, hatta kendileri doğruya iletilmedikçe kendi kendilerine doğru yolu da bulamayan varlıklardır. “Ne oluyor size, nasıl (böyle yanlış) hükmediyorsunuz?” Bu batıl hükmü vermenize sebep olan şey nedir? Bunca delil ve belge yalnızca Allah’tan başka hiçbir kimsenin ibadeti hak etmediğini ortaya koyduktan sonra Allah ile beraber bir kimseye ibadetin doğru olduğunu iddia eden bu batıl hükmü, neye dayanarak veriyorsunuz? Allah ile birlikte tapındıkları ilahlarında Allah ile birlikte tapınmalarını gerektirecek manevi ya da fiili hiçbir vasıf bulunmadığı açıkça ortaya çıktığına ve bu ilahların ilahlıklarının batıl olmasını gerektiren türlü eksik vasıflara sahip oldukları da belli olduğuna göre bunlar, Allah ile birlikte ne diye ilah olarak kabul edildiler? Cevap: Bu, şeytanın insana en çirkin iftirayı ve en büyük sapıklığı süslemesi sonucu bunun bir gerçek olduğuna inandırması, insanın da buna alışması, bunu -gerçekle hiçbir ilgisi bulunmadığı halde- gerçek sanmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah'ı bırakıp da başkalarına yalvaranlar, aslında koştukları ortaklara değil, ancak zanna uyuyorlar.”(Yunus, 10/66) Burada da şöyle buyurmaktadır:
36. Yani onlar gerçekte Allah’a ortak olan varlıklara uymuyorlar. Çünkü Allah’ın asla bir ortağı yoktur. Ne akıl ile ne nakil ile bunu ortaya koyan bir delil bulunmamaktadır. Dolayısıyla da “Onların çoğu sadece zanna uyarlar. Zan ise hak olan hiçbir şeyin yerini tutmaz.” Onlar bu uydurma mabudlara ilah adını verdiler ve Allah ile birlikte onlara ibadet ettiler. Oysa “onlar ancak sizin ve atalarınızın adlandırdığı ve Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım isimlerden ibarettir.”(en-Necm, 53/23)“Şüphesiz ki Allah yaptıklarını çok iyi bilendir” ve bu yaptıklarına karşılık en büyük cezayı verecektir.
Yunus 10:35
34- De ki:“Allah’a ortak koştuklarınızın içinde yoktan yaratıp (ölümden) sonra da diriltecek biri mi var?” De ki: “Oysa Allah, yoktan yaratır (ölümden) sonra da diriltir. O halde nasıl döndürülüyorsunuz?” 35- De ki:“Peki, Allah'a ortak koştuklarınız içinde hakka ileten biri var mı?” De ki: “Ama Allah hakka iletir. O halde acaba hakka ileten mi uyulmaya daha layıktır, yoksa kendisine yol gösterilmedikçe kendi kendine doğru yolu bulamayan mı? Ne oluyor size, nasıl (böyle yanlış) hükmediyorsunuz?” 36- Onların çoğu sadece zanna uyarlar. Zan ise hak olan hiçbir şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz ki Allah yaptıklarını çok iyi bilendir.
34. Yüce Allah, müşriklerin uydurma ilâhlarının âcizliklerini ve Allah ile birlikte ilâh edinilmelerini gerektirecek vasıflara sahip olmadıklarını beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“De ki: “Allah’a ortak koştuklarınızın içinde yoktan yaratıp” yaratmayı ilkin başlatıp “(ölümden) sonra da diriltecek biri mi var?” Bu soru, nefy ve takrir anlamındadır. Yani onlar, arasında ilkin yaratmayı başlatıp sonra onu tekrar edip diriltecek hiçbir kimse yoktur. Çünkü onlar bunu yapamayacak kadar zayıf ve acizdirler. “De ki: “Oysa Allah” ortağı söz konusu olmaksızın ve bu hususta yardımcısı bulunmaksızın yalnızca “yoktan yaratır (ölümden) sonra da diriltir. O halde nasıl döndürülüyorsunuz?” Nasıl tek başına ilkin yaratan ve sonra onu tekrarlayan yüce Zat’a ibadetten döndürülüp de hiçbir şey yaratamayan, aksine kendileri yaratılmış olan varlıklara ibadete sapıyorsunuz?
35. “De ki: “Peki, Allah'a ortak koştuklarınız içinde hakka ileten” hakkı açıklayıp ona irşad eden yahut hakkı ilham eden ve onu izleme muvaffakiyetini veren “biri var mı? De ki: Ama Allah” delilleri ile, belgeleri ile, onu izleme ilham ve muvaffakiyetini vermesi ile en doğru yolu izlemeye yardımcı olmak sureti ile tek başına “hakka iletir.”“O halde acaba hakka ileten mi uyulmaya daha layıktır, yoksa” bilgisizliği ve sapıklığı dolayısı ile “kendisine yol gösterilmedikçe kendi kendine doğru yolu bulamayan mı?” Bunlar, Allah'a ortak koştukları ve başkasını doğruya iletemeyen, hatta kendileri doğruya iletilmedikçe kendi kendilerine doğru yolu da bulamayan varlıklardır. “Ne oluyor size, nasıl (böyle yanlış) hükmediyorsunuz?” Bu batıl hükmü vermenize sebep olan şey nedir? Bunca delil ve belge yalnızca Allah’tan başka hiçbir kimsenin ibadeti hak etmediğini ortaya koyduktan sonra Allah ile beraber bir kimseye ibadetin doğru olduğunu iddia eden bu batıl hükmü, neye dayanarak veriyorsunuz? Allah ile birlikte tapındıkları ilahlarında Allah ile birlikte tapınmalarını gerektirecek manevi ya da fiili hiçbir vasıf bulunmadığı açıkça ortaya çıktığına ve bu ilahların ilahlıklarının batıl olmasını gerektiren türlü eksik vasıflara sahip oldukları da belli olduğuna göre bunlar, Allah ile birlikte ne diye ilah olarak kabul edildiler? Cevap: Bu, şeytanın insana en çirkin iftirayı ve en büyük sapıklığı süslemesi sonucu bunun bir gerçek olduğuna inandırması, insanın da buna alışması, bunu -gerçekle hiçbir ilgisi bulunmadığı halde- gerçek sanmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah'ı bırakıp da başkalarına yalvaranlar, aslında koştukları ortaklara değil, ancak zanna uyuyorlar.”(Yunus, 10/66) Burada da şöyle buyurmaktadır:
36. Yani onlar gerçekte Allah’a ortak olan varlıklara uymuyorlar. Çünkü Allah’ın asla bir ortağı yoktur. Ne akıl ile ne nakil ile bunu ortaya koyan bir delil bulunmamaktadır. Dolayısıyla da “Onların çoğu sadece zanna uyarlar. Zan ise hak olan hiçbir şeyin yerini tutmaz.” Onlar bu uydurma mabudlara ilah adını verdiler ve Allah ile birlikte onlara ibadet ettiler. Oysa “onlar ancak sizin ve atalarınızın adlandırdığı ve Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım isimlerden ibarettir.”(en-Necm, 53/23)“Şüphesiz ki Allah yaptıklarını çok iyi bilendir” ve bu yaptıklarına karşılık en büyük cezayı verecektir.
Yunus 10:36
34- De ki:“Allah’a ortak koştuklarınızın içinde yoktan yaratıp (ölümden) sonra da diriltecek biri mi var?” De ki: “Oysa Allah, yoktan yaratır (ölümden) sonra da diriltir. O halde nasıl döndürülüyorsunuz?” 35- De ki:“Peki, Allah'a ortak koştuklarınız içinde hakka ileten biri var mı?” De ki: “Ama Allah hakka iletir. O halde acaba hakka ileten mi uyulmaya daha layıktır, yoksa kendisine yol gösterilmedikçe kendi kendine doğru yolu bulamayan mı? Ne oluyor size, nasıl (böyle yanlış) hükmediyorsunuz?” 36- Onların çoğu sadece zanna uyarlar. Zan ise hak olan hiçbir şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz ki Allah yaptıklarını çok iyi bilendir.
34. Yüce Allah, müşriklerin uydurma ilâhlarının âcizliklerini ve Allah ile birlikte ilâh edinilmelerini gerektirecek vasıflara sahip olmadıklarını beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“De ki: “Allah’a ortak koştuklarınızın içinde yoktan yaratıp” yaratmayı ilkin başlatıp “(ölümden) sonra da diriltecek biri mi var?” Bu soru, nefy ve takrir anlamındadır. Yani onlar, arasında ilkin yaratmayı başlatıp sonra onu tekrar edip diriltecek hiçbir kimse yoktur. Çünkü onlar bunu yapamayacak kadar zayıf ve acizdirler. “De ki: “Oysa Allah” ortağı söz konusu olmaksızın ve bu hususta yardımcısı bulunmaksızın yalnızca “yoktan yaratır (ölümden) sonra da diriltir. O halde nasıl döndürülüyorsunuz?” Nasıl tek başına ilkin yaratan ve sonra onu tekrarlayan yüce Zat’a ibadetten döndürülüp de hiçbir şey yaratamayan, aksine kendileri yaratılmış olan varlıklara ibadete sapıyorsunuz?
35. “De ki: “Peki, Allah'a ortak koştuklarınız içinde hakka ileten” hakkı açıklayıp ona irşad eden yahut hakkı ilham eden ve onu izleme muvaffakiyetini veren “biri var mı? De ki: Ama Allah” delilleri ile, belgeleri ile, onu izleme ilham ve muvaffakiyetini vermesi ile en doğru yolu izlemeye yardımcı olmak sureti ile tek başına “hakka iletir.”“O halde acaba hakka ileten mi uyulmaya daha layıktır, yoksa” bilgisizliği ve sapıklığı dolayısı ile “kendisine yol gösterilmedikçe kendi kendine doğru yolu bulamayan mı?” Bunlar, Allah'a ortak koştukları ve başkasını doğruya iletemeyen, hatta kendileri doğruya iletilmedikçe kendi kendilerine doğru yolu da bulamayan varlıklardır. “Ne oluyor size, nasıl (böyle yanlış) hükmediyorsunuz?” Bu batıl hükmü vermenize sebep olan şey nedir? Bunca delil ve belge yalnızca Allah’tan başka hiçbir kimsenin ibadeti hak etmediğini ortaya koyduktan sonra Allah ile beraber bir kimseye ibadetin doğru olduğunu iddia eden bu batıl hükmü, neye dayanarak veriyorsunuz? Allah ile birlikte tapındıkları ilahlarında Allah ile birlikte tapınmalarını gerektirecek manevi ya da fiili hiçbir vasıf bulunmadığı açıkça ortaya çıktığına ve bu ilahların ilahlıklarının batıl olmasını gerektiren türlü eksik vasıflara sahip oldukları da belli olduğuna göre bunlar, Allah ile birlikte ne diye ilah olarak kabul edildiler? Cevap: Bu, şeytanın insana en çirkin iftirayı ve en büyük sapıklığı süslemesi sonucu bunun bir gerçek olduğuna inandırması, insanın da buna alışması, bunu -gerçekle hiçbir ilgisi bulunmadığı halde- gerçek sanmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah'ı bırakıp da başkalarına yalvaranlar, aslında koştukları ortaklara değil, ancak zanna uyuyorlar.”(Yunus, 10/66) Burada da şöyle buyurmaktadır:
36. Yani onlar gerçekte Allah’a ortak olan varlıklara uymuyorlar. Çünkü Allah’ın asla bir ortağı yoktur. Ne akıl ile ne nakil ile bunu ortaya koyan bir delil bulunmamaktadır. Dolayısıyla da “Onların çoğu sadece zanna uyarlar. Zan ise hak olan hiçbir şeyin yerini tutmaz.” Onlar bu uydurma mabudlara ilah adını verdiler ve Allah ile birlikte onlara ibadet ettiler. Oysa “onlar ancak sizin ve atalarınızın adlandırdığı ve Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım isimlerden ibarettir.”(en-Necm, 53/23)“Şüphesiz ki Allah yaptıklarını çok iyi bilendir” ve bu yaptıklarına karşılık en büyük cezayı verecektir.
Yunus 10:37
37- Bu Kur’ân, Allah’tan (gelmeyip de) başkası tarafından uydurulmuş bir şey değildir. Fakat o, kendisinden öncekileri doğrulamakta ve o kitabı açıklamaktadır. Onda hiçbir şüphe yoktur. O, âlemlerin Rabbindendir. 38- Yoksa onlar:“Onu kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki: “O halde eğer doğru söyleyenler iseniz onun benzeri bir sûre getirin ve (bunun için) Allah’tan başka kimi (yardıma) çağırabilecekseniz çağırın!” 39- Hayır, onlar ilmini kavrayamadıkları ve te’vili kendilerine henüz gelmemiş bir şeyi yalanlamaktadırlar. Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Ama bak, zalimlerin sonu nasıl oldu! 40- Aralarından ona inanan kimseler de vardır, ona iman etmeyenler de vardır. Rabbin, fesatçıları en iyi bilendir. 41- Eğer onlar seni yalanlarlarsa de ki:“Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız da size. Siz, benim yaptıklarımdan uzaksınız, ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım.”
37. Yüce Allah şöyle buyuruyor:“Bu Kur’ân, Allah’tan (gelmeyip de) başkası tarafından uydurulmuş bir şey değildir.” Bu Kur’ân’ı uydurup da Allah'a nispet etmek imkânsız bir şeydir ve düşünülemez. Çünkü o, öyle yüce bir kitaptır ki “Önünden de arkasından da batıl ona erişemez. Hikmeti sonsuz, her hamde layık olan tarafından indirilmiştir.”(Fussilet, 41/42) Yine o, öyle bir Kitaptır ki “Bir benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplansalar, birbirine yardımcı olsalar dahi yine bir benzerini getiremezler”(el-İsra, 17/88) O, âlemlerin Rabbinin kelâmı olan bir Kitap’tır. Herhangi bir insanın onun gibi yahut ona yakın bir söz söylemesi nasıl mümkün olabilir? Çünkü söz, söyleyenin azametine ve sahip olduğu sıfatlara uygundur. Eğer azameti ve sıfatlarının kemali bakımından Allah’a benzer bir kimse varsa o takdirde onun, bu Kur’an’ın benzerini getirmesi de mümkün olur. Farz-ı muhal herhangi bir kimsenin, bu Kur’an’ı alemlerin Rabbi Allah’a iftira ederek uydurduğunu kabul etsek dahi Yüce Allah, onu derhal cezalandırır ve hiç vakit geçirmeden onu ibretli bir cezaya çarptırır. “Fakat” Yüce Allah, bu Kitabı alemlere bir rahmet, bütün kullara karşı da bir delil olmak üzere indirmiştir ve “o, kendisinden öncekileri” daha önce Allah’ın indirmiş olduğu semavi kitapları, onlara uygun düşmek, onların tanıklık ettikleri hususları doğrulamak, ineceği yönündeki müjdelerini haklı çıkartıp onların haber verdikleri gibi indirilmek suretiyle “doğrulamakta ve o kitabı” helâli, haramı, dinî ve kaderî hükümleri, doğru haberleri “açıklamaktadır.”“Onda hiçbir şüphe yoktur. O âlemlerin Rabbindendir.” Hakkında hiçbir şekilde şüphe ve tereddüt söz konusu değildir. Bilakis o, son derece kesin hakkın ta kendisidir. “O” bütün yaratıkları nimetleri ile besleyip büyüten, terbiye eden “âlemlerin Rabbindendir.” Onun tarafından indirilmiştir. Yüce Allah’ın rubûbiyetinin en büyük tecellilerinden biri de insanların dini ve dünyevi maslahatlarını, üstün ahlaki değerleri ve güzel amelleri ihtiva eden bu Kitabı onlara indirmiş olmasıdır.
38. “Yoksa onlar” yani haksızlık ederek ve inatlaşarak Kur'ân’ı yalanlayanlar: “Onu” Muhammed, Allah’a iftira ederek “kendisi uydurdu, mu diyorlar?” Onlara, eğer güç yetirecek olurlarsa iddialarının mümkün olduğunu ortaya koyacak, aksi takdirde sözlerinin batıl olduğunu ortaya çıkaracak bağlayıcı bir hususa davet ederek “de ki: O halde eğer doğru söyleyenler iseniz onun benzeri bir sûre getirin ve (bunun için) Allah’tan başka kimi (yardıma) çağırabilirseniz çağırın” da onun benzeri bir sûre getirmek üzere size yardımcı olsunlar. Ama böyle bir şey ise imkânsızdır. Çünkü eğer böyle bir şey mümkün olsa idi, hiç şüphesiz bunu yapabileceklerini iddia eder ve Kur'ân’ın bir benzerini ortaya koyarlardı. Ancak, onların buna güç yetiremedikleri açıkça ortaya çıktığına göre, söylediklerinin batıl olduğu ve delil olacak bir tarafının da bulunmadığı ortaya çıkmaktadır.
39. Onları, hakkı içeren ve ondan öte hakkın bulunmadığı bu Kur’an-ı Kerim’i yalanlamaya iten neden onların, ilmini kavrayamadıkları bir şeyi yalanlamaya kalkışmalarıdır. Eğer onlar ilmini kuşatabilmiş olsalardı ve onu gereği gibi kavrasalardı, hiç şüphesiz onu doğrular ve ona itaatle boyun eğerlerdi. Aynı şekilde onlara şu ana kadar “onun tevili” de gelmemiştir. Yani üzerlerine inmekle tehdit ettiği azap, kendilerini gelip bulacağını vaad ettiği ibretli ceza henüz onlara gelmemiştir. O nedenle yalanlamaya devam etmektedirler. Onların bu yalanlamaları ise kendilerinden öncekilerin yalanlamaları kabilindendir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Ama bak, zalimlerin sonu nasıl oldu!” Zalimlerin sonu, geriye onlardan hiçbir kimseyi bırakmayan helak oluştur. İşte bunlar da yalanlamayı sürdürmekten sakınsınlar. Aksi takdirde onlara da yalanlayan ümmetlerin ve helâk edilmiş nesillerin başına gelenlerin aynısı gelir. Bu buyrukta işleri iyice araştırıp tetkik etmek gerektiğine ve insanın herhangi bir şeyi iyice anlayıp kavramadan önce kabul veya reddetmekte aceleci davranmaması gerektiğine delil vardır.
40. “Aralarından ona” Kur’ân-ı Kerim’e ve onun getirdiklerine “inanan kimseler de vardır, ona iman etmeyenler de vardır. Rabbin fesatçıları en iyi bilendir.” Fesatçılar ise zulme saparak, inatlaşarak ve bozgunculuğa yönelerek Kur’ân’a iman etmeyen kimselerdir. İşte Yüce Allah onları bu fesatlarına karşılık en çetin azap ile cezalandıracaktır.
41. “Eğer onlar seni yalanlarlarsa” sen yine davetini sürdür, onların hesaplarından sana bir şey düşmediği gibi senin hesabından da onlara bir şey düşmez. Herkesin ameli kendine. O bakımdan “de ki: Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız da size. Siz, benim yaptıklarımdan uzaksınız, ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım.” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir. “Kim bir salih amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir.”(Fussilet, 41/46; el-Casiye 45/15)
Yunus 10:38
37- Bu Kur’ân, Allah’tan (gelmeyip de) başkası tarafından uydurulmuş bir şey değildir. Fakat o, kendisinden öncekileri doğrulamakta ve o kitabı açıklamaktadır. Onda hiçbir şüphe yoktur. O, âlemlerin Rabbindendir. 38- Yoksa onlar:“Onu kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki: “O halde eğer doğru söyleyenler iseniz onun benzeri bir sûre getirin ve (bunun için) Allah’tan başka kimi (yardıma) çağırabilecekseniz çağırın!” 39- Hayır, onlar ilmini kavrayamadıkları ve te’vili kendilerine henüz gelmemiş bir şeyi yalanlamaktadırlar. Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Ama bak, zalimlerin sonu nasıl oldu! 40- Aralarından ona inanan kimseler de vardır, ona iman etmeyenler de vardır. Rabbin, fesatçıları en iyi bilendir. 41- Eğer onlar seni yalanlarlarsa de ki:“Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız da size. Siz, benim yaptıklarımdan uzaksınız, ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım.”
37. Yüce Allah şöyle buyuruyor:“Bu Kur’ân, Allah’tan (gelmeyip de) başkası tarafından uydurulmuş bir şey değildir.” Bu Kur’ân’ı uydurup da Allah'a nispet etmek imkânsız bir şeydir ve düşünülemez. Çünkü o, öyle yüce bir kitaptır ki “Önünden de arkasından da batıl ona erişemez. Hikmeti sonsuz, her hamde layık olan tarafından indirilmiştir.”(Fussilet, 41/42) Yine o, öyle bir Kitaptır ki “Bir benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplansalar, birbirine yardımcı olsalar dahi yine bir benzerini getiremezler”(el-İsra, 17/88) O, âlemlerin Rabbinin kelâmı olan bir Kitap’tır. Herhangi bir insanın onun gibi yahut ona yakın bir söz söylemesi nasıl mümkün olabilir? Çünkü söz, söyleyenin azametine ve sahip olduğu sıfatlara uygundur. Eğer azameti ve sıfatlarının kemali bakımından Allah’a benzer bir kimse varsa o takdirde onun, bu Kur’an’ın benzerini getirmesi de mümkün olur. Farz-ı muhal herhangi bir kimsenin, bu Kur’an’ı alemlerin Rabbi Allah’a iftira ederek uydurduğunu kabul etsek dahi Yüce Allah, onu derhal cezalandırır ve hiç vakit geçirmeden onu ibretli bir cezaya çarptırır. “Fakat” Yüce Allah, bu Kitabı alemlere bir rahmet, bütün kullara karşı da bir delil olmak üzere indirmiştir ve “o, kendisinden öncekileri” daha önce Allah’ın indirmiş olduğu semavi kitapları, onlara uygun düşmek, onların tanıklık ettikleri hususları doğrulamak, ineceği yönündeki müjdelerini haklı çıkartıp onların haber verdikleri gibi indirilmek suretiyle “doğrulamakta ve o kitabı” helâli, haramı, dinî ve kaderî hükümleri, doğru haberleri “açıklamaktadır.”“Onda hiçbir şüphe yoktur. O âlemlerin Rabbindendir.” Hakkında hiçbir şekilde şüphe ve tereddüt söz konusu değildir. Bilakis o, son derece kesin hakkın ta kendisidir. “O” bütün yaratıkları nimetleri ile besleyip büyüten, terbiye eden “âlemlerin Rabbindendir.” Onun tarafından indirilmiştir. Yüce Allah’ın rubûbiyetinin en büyük tecellilerinden biri de insanların dini ve dünyevi maslahatlarını, üstün ahlaki değerleri ve güzel amelleri ihtiva eden bu Kitabı onlara indirmiş olmasıdır.
38. “Yoksa onlar” yani haksızlık ederek ve inatlaşarak Kur'ân’ı yalanlayanlar: “Onu” Muhammed, Allah’a iftira ederek “kendisi uydurdu, mu diyorlar?” Onlara, eğer güç yetirecek olurlarsa iddialarının mümkün olduğunu ortaya koyacak, aksi takdirde sözlerinin batıl olduğunu ortaya çıkaracak bağlayıcı bir hususa davet ederek “de ki: O halde eğer doğru söyleyenler iseniz onun benzeri bir sûre getirin ve (bunun için) Allah’tan başka kimi (yardıma) çağırabilirseniz çağırın” da onun benzeri bir sûre getirmek üzere size yardımcı olsunlar. Ama böyle bir şey ise imkânsızdır. Çünkü eğer böyle bir şey mümkün olsa idi, hiç şüphesiz bunu yapabileceklerini iddia eder ve Kur'ân’ın bir benzerini ortaya koyarlardı. Ancak, onların buna güç yetiremedikleri açıkça ortaya çıktığına göre, söylediklerinin batıl olduğu ve delil olacak bir tarafının da bulunmadığı ortaya çıkmaktadır.
39. Onları, hakkı içeren ve ondan öte hakkın bulunmadığı bu Kur’an-ı Kerim’i yalanlamaya iten neden onların, ilmini kavrayamadıkları bir şeyi yalanlamaya kalkışmalarıdır. Eğer onlar ilmini kuşatabilmiş olsalardı ve onu gereği gibi kavrasalardı, hiç şüphesiz onu doğrular ve ona itaatle boyun eğerlerdi. Aynı şekilde onlara şu ana kadar “onun tevili” de gelmemiştir. Yani üzerlerine inmekle tehdit ettiği azap, kendilerini gelip bulacağını vaad ettiği ibretli ceza henüz onlara gelmemiştir. O nedenle yalanlamaya devam etmektedirler. Onların bu yalanlamaları ise kendilerinden öncekilerin yalanlamaları kabilindendir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Ama bak, zalimlerin sonu nasıl oldu!” Zalimlerin sonu, geriye onlardan hiçbir kimseyi bırakmayan helak oluştur. İşte bunlar da yalanlamayı sürdürmekten sakınsınlar. Aksi takdirde onlara da yalanlayan ümmetlerin ve helâk edilmiş nesillerin başına gelenlerin aynısı gelir. Bu buyrukta işleri iyice araştırıp tetkik etmek gerektiğine ve insanın herhangi bir şeyi iyice anlayıp kavramadan önce kabul veya reddetmekte aceleci davranmaması gerektiğine delil vardır.
40. “Aralarından ona” Kur’ân-ı Kerim’e ve onun getirdiklerine “inanan kimseler de vardır, ona iman etmeyenler de vardır. Rabbin fesatçıları en iyi bilendir.” Fesatçılar ise zulme saparak, inatlaşarak ve bozgunculuğa yönelerek Kur’ân’a iman etmeyen kimselerdir. İşte Yüce Allah onları bu fesatlarına karşılık en çetin azap ile cezalandıracaktır.
41. “Eğer onlar seni yalanlarlarsa” sen yine davetini sürdür, onların hesaplarından sana bir şey düşmediği gibi senin hesabından da onlara bir şey düşmez. Herkesin ameli kendine. O bakımdan “de ki: Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız da size. Siz, benim yaptıklarımdan uzaksınız, ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım.” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir. “Kim bir salih amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir.”(Fussilet, 41/46; el-Casiye 45/15)
Yunus 10:39
37- Bu Kur’ân, Allah’tan (gelmeyip de) başkası tarafından uydurulmuş bir şey değildir. Fakat o, kendisinden öncekileri doğrulamakta ve o kitabı açıklamaktadır. Onda hiçbir şüphe yoktur. O, âlemlerin Rabbindendir. 38- Yoksa onlar:“Onu kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki: “O halde eğer doğru söyleyenler iseniz onun benzeri bir sûre getirin ve (bunun için) Allah’tan başka kimi (yardıma) çağırabilecekseniz çağırın!” 39- Hayır, onlar ilmini kavrayamadıkları ve te’vili kendilerine henüz gelmemiş bir şeyi yalanlamaktadırlar. Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Ama bak, zalimlerin sonu nasıl oldu! 40- Aralarından ona inanan kimseler de vardır, ona iman etmeyenler de vardır. Rabbin, fesatçıları en iyi bilendir. 41- Eğer onlar seni yalanlarlarsa de ki:“Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız da size. Siz, benim yaptıklarımdan uzaksınız, ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım.”
37. Yüce Allah şöyle buyuruyor:“Bu Kur’ân, Allah’tan (gelmeyip de) başkası tarafından uydurulmuş bir şey değildir.” Bu Kur’ân’ı uydurup da Allah'a nispet etmek imkânsız bir şeydir ve düşünülemez. Çünkü o, öyle yüce bir kitaptır ki “Önünden de arkasından da batıl ona erişemez. Hikmeti sonsuz, her hamde layık olan tarafından indirilmiştir.”(Fussilet, 41/42) Yine o, öyle bir Kitaptır ki “Bir benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplansalar, birbirine yardımcı olsalar dahi yine bir benzerini getiremezler”(el-İsra, 17/88) O, âlemlerin Rabbinin kelâmı olan bir Kitap’tır. Herhangi bir insanın onun gibi yahut ona yakın bir söz söylemesi nasıl mümkün olabilir? Çünkü söz, söyleyenin azametine ve sahip olduğu sıfatlara uygundur. Eğer azameti ve sıfatlarının kemali bakımından Allah’a benzer bir kimse varsa o takdirde onun, bu Kur’an’ın benzerini getirmesi de mümkün olur. Farz-ı muhal herhangi bir kimsenin, bu Kur’an’ı alemlerin Rabbi Allah’a iftira ederek uydurduğunu kabul etsek dahi Yüce Allah, onu derhal cezalandırır ve hiç vakit geçirmeden onu ibretli bir cezaya çarptırır. “Fakat” Yüce Allah, bu Kitabı alemlere bir rahmet, bütün kullara karşı da bir delil olmak üzere indirmiştir ve “o, kendisinden öncekileri” daha önce Allah’ın indirmiş olduğu semavi kitapları, onlara uygun düşmek, onların tanıklık ettikleri hususları doğrulamak, ineceği yönündeki müjdelerini haklı çıkartıp onların haber verdikleri gibi indirilmek suretiyle “doğrulamakta ve o kitabı” helâli, haramı, dinî ve kaderî hükümleri, doğru haberleri “açıklamaktadır.”“Onda hiçbir şüphe yoktur. O âlemlerin Rabbindendir.” Hakkında hiçbir şekilde şüphe ve tereddüt söz konusu değildir. Bilakis o, son derece kesin hakkın ta kendisidir. “O” bütün yaratıkları nimetleri ile besleyip büyüten, terbiye eden “âlemlerin Rabbindendir.” Onun tarafından indirilmiştir. Yüce Allah’ın rubûbiyetinin en büyük tecellilerinden biri de insanların dini ve dünyevi maslahatlarını, üstün ahlaki değerleri ve güzel amelleri ihtiva eden bu Kitabı onlara indirmiş olmasıdır.
38. “Yoksa onlar” yani haksızlık ederek ve inatlaşarak Kur'ân’ı yalanlayanlar: “Onu” Muhammed, Allah’a iftira ederek “kendisi uydurdu, mu diyorlar?” Onlara, eğer güç yetirecek olurlarsa iddialarının mümkün olduğunu ortaya koyacak, aksi takdirde sözlerinin batıl olduğunu ortaya çıkaracak bağlayıcı bir hususa davet ederek “de ki: O halde eğer doğru söyleyenler iseniz onun benzeri bir sûre getirin ve (bunun için) Allah’tan başka kimi (yardıma) çağırabilirseniz çağırın” da onun benzeri bir sûre getirmek üzere size yardımcı olsunlar. Ama böyle bir şey ise imkânsızdır. Çünkü eğer böyle bir şey mümkün olsa idi, hiç şüphesiz bunu yapabileceklerini iddia eder ve Kur'ân’ın bir benzerini ortaya koyarlardı. Ancak, onların buna güç yetiremedikleri açıkça ortaya çıktığına göre, söylediklerinin batıl olduğu ve delil olacak bir tarafının da bulunmadığı ortaya çıkmaktadır.
39. Onları, hakkı içeren ve ondan öte hakkın bulunmadığı bu Kur’an-ı Kerim’i yalanlamaya iten neden onların, ilmini kavrayamadıkları bir şeyi yalanlamaya kalkışmalarıdır. Eğer onlar ilmini kuşatabilmiş olsalardı ve onu gereği gibi kavrasalardı, hiç şüphesiz onu doğrular ve ona itaatle boyun eğerlerdi. Aynı şekilde onlara şu ana kadar “onun tevili” de gelmemiştir. Yani üzerlerine inmekle tehdit ettiği azap, kendilerini gelip bulacağını vaad ettiği ibretli ceza henüz onlara gelmemiştir. O nedenle yalanlamaya devam etmektedirler. Onların bu yalanlamaları ise kendilerinden öncekilerin yalanlamaları kabilindendir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Ama bak, zalimlerin sonu nasıl oldu!” Zalimlerin sonu, geriye onlardan hiçbir kimseyi bırakmayan helak oluştur. İşte bunlar da yalanlamayı sürdürmekten sakınsınlar. Aksi takdirde onlara da yalanlayan ümmetlerin ve helâk edilmiş nesillerin başına gelenlerin aynısı gelir. Bu buyrukta işleri iyice araştırıp tetkik etmek gerektiğine ve insanın herhangi bir şeyi iyice anlayıp kavramadan önce kabul veya reddetmekte aceleci davranmaması gerektiğine delil vardır.
40. “Aralarından ona” Kur’ân-ı Kerim’e ve onun getirdiklerine “inanan kimseler de vardır, ona iman etmeyenler de vardır. Rabbin fesatçıları en iyi bilendir.” Fesatçılar ise zulme saparak, inatlaşarak ve bozgunculuğa yönelerek Kur’ân’a iman etmeyen kimselerdir. İşte Yüce Allah onları bu fesatlarına karşılık en çetin azap ile cezalandıracaktır.
41. “Eğer onlar seni yalanlarlarsa” sen yine davetini sürdür, onların hesaplarından sana bir şey düşmediği gibi senin hesabından da onlara bir şey düşmez. Herkesin ameli kendine. O bakımdan “de ki: Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız da size. Siz, benim yaptıklarımdan uzaksınız, ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım.” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir. “Kim bir salih amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir.”(Fussilet, 41/46; el-Casiye 45/15)
Yunus 10:40
37- Bu Kur’ân, Allah’tan (gelmeyip de) başkası tarafından uydurulmuş bir şey değildir. Fakat o, kendisinden öncekileri doğrulamakta ve o kitabı açıklamaktadır. Onda hiçbir şüphe yoktur. O, âlemlerin Rabbindendir. 38- Yoksa onlar:“Onu kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki: “O halde eğer doğru söyleyenler iseniz onun benzeri bir sûre getirin ve (bunun için) Allah’tan başka kimi (yardıma) çağırabilecekseniz çağırın!” 39- Hayır, onlar ilmini kavrayamadıkları ve te’vili kendilerine henüz gelmemiş bir şeyi yalanlamaktadırlar. Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Ama bak, zalimlerin sonu nasıl oldu! 40- Aralarından ona inanan kimseler de vardır, ona iman etmeyenler de vardır. Rabbin, fesatçıları en iyi bilendir. 41- Eğer onlar seni yalanlarlarsa de ki:“Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız da size. Siz, benim yaptıklarımdan uzaksınız, ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım.”
37. Yüce Allah şöyle buyuruyor:“Bu Kur’ân, Allah’tan (gelmeyip de) başkası tarafından uydurulmuş bir şey değildir.” Bu Kur’ân’ı uydurup da Allah'a nispet etmek imkânsız bir şeydir ve düşünülemez. Çünkü o, öyle yüce bir kitaptır ki “Önünden de arkasından da batıl ona erişemez. Hikmeti sonsuz, her hamde layık olan tarafından indirilmiştir.”(Fussilet, 41/42) Yine o, öyle bir Kitaptır ki “Bir benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplansalar, birbirine yardımcı olsalar dahi yine bir benzerini getiremezler”(el-İsra, 17/88) O, âlemlerin Rabbinin kelâmı olan bir Kitap’tır. Herhangi bir insanın onun gibi yahut ona yakın bir söz söylemesi nasıl mümkün olabilir? Çünkü söz, söyleyenin azametine ve sahip olduğu sıfatlara uygundur. Eğer azameti ve sıfatlarının kemali bakımından Allah’a benzer bir kimse varsa o takdirde onun, bu Kur’an’ın benzerini getirmesi de mümkün olur. Farz-ı muhal herhangi bir kimsenin, bu Kur’an’ı alemlerin Rabbi Allah’a iftira ederek uydurduğunu kabul etsek dahi Yüce Allah, onu derhal cezalandırır ve hiç vakit geçirmeden onu ibretli bir cezaya çarptırır. “Fakat” Yüce Allah, bu Kitabı alemlere bir rahmet, bütün kullara karşı da bir delil olmak üzere indirmiştir ve “o, kendisinden öncekileri” daha önce Allah’ın indirmiş olduğu semavi kitapları, onlara uygun düşmek, onların tanıklık ettikleri hususları doğrulamak, ineceği yönündeki müjdelerini haklı çıkartıp onların haber verdikleri gibi indirilmek suretiyle “doğrulamakta ve o kitabı” helâli, haramı, dinî ve kaderî hükümleri, doğru haberleri “açıklamaktadır.”“Onda hiçbir şüphe yoktur. O âlemlerin Rabbindendir.” Hakkında hiçbir şekilde şüphe ve tereddüt söz konusu değildir. Bilakis o, son derece kesin hakkın ta kendisidir. “O” bütün yaratıkları nimetleri ile besleyip büyüten, terbiye eden “âlemlerin Rabbindendir.” Onun tarafından indirilmiştir. Yüce Allah’ın rubûbiyetinin en büyük tecellilerinden biri de insanların dini ve dünyevi maslahatlarını, üstün ahlaki değerleri ve güzel amelleri ihtiva eden bu Kitabı onlara indirmiş olmasıdır.
38. “Yoksa onlar” yani haksızlık ederek ve inatlaşarak Kur'ân’ı yalanlayanlar: “Onu” Muhammed, Allah’a iftira ederek “kendisi uydurdu, mu diyorlar?” Onlara, eğer güç yetirecek olurlarsa iddialarının mümkün olduğunu ortaya koyacak, aksi takdirde sözlerinin batıl olduğunu ortaya çıkaracak bağlayıcı bir hususa davet ederek “de ki: O halde eğer doğru söyleyenler iseniz onun benzeri bir sûre getirin ve (bunun için) Allah’tan başka kimi (yardıma) çağırabilirseniz çağırın” da onun benzeri bir sûre getirmek üzere size yardımcı olsunlar. Ama böyle bir şey ise imkânsızdır. Çünkü eğer böyle bir şey mümkün olsa idi, hiç şüphesiz bunu yapabileceklerini iddia eder ve Kur'ân’ın bir benzerini ortaya koyarlardı. Ancak, onların buna güç yetiremedikleri açıkça ortaya çıktığına göre, söylediklerinin batıl olduğu ve delil olacak bir tarafının da bulunmadığı ortaya çıkmaktadır.
39. Onları, hakkı içeren ve ondan öte hakkın bulunmadığı bu Kur’an-ı Kerim’i yalanlamaya iten neden onların, ilmini kavrayamadıkları bir şeyi yalanlamaya kalkışmalarıdır. Eğer onlar ilmini kuşatabilmiş olsalardı ve onu gereği gibi kavrasalardı, hiç şüphesiz onu doğrular ve ona itaatle boyun eğerlerdi. Aynı şekilde onlara şu ana kadar “onun tevili” de gelmemiştir. Yani üzerlerine inmekle tehdit ettiği azap, kendilerini gelip bulacağını vaad ettiği ibretli ceza henüz onlara gelmemiştir. O nedenle yalanlamaya devam etmektedirler. Onların bu yalanlamaları ise kendilerinden öncekilerin yalanlamaları kabilindendir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Ama bak, zalimlerin sonu nasıl oldu!” Zalimlerin sonu, geriye onlardan hiçbir kimseyi bırakmayan helak oluştur. İşte bunlar da yalanlamayı sürdürmekten sakınsınlar. Aksi takdirde onlara da yalanlayan ümmetlerin ve helâk edilmiş nesillerin başına gelenlerin aynısı gelir. Bu buyrukta işleri iyice araştırıp tetkik etmek gerektiğine ve insanın herhangi bir şeyi iyice anlayıp kavramadan önce kabul veya reddetmekte aceleci davranmaması gerektiğine delil vardır.
40. “Aralarından ona” Kur’ân-ı Kerim’e ve onun getirdiklerine “inanan kimseler de vardır, ona iman etmeyenler de vardır. Rabbin fesatçıları en iyi bilendir.” Fesatçılar ise zulme saparak, inatlaşarak ve bozgunculuğa yönelerek Kur’ân’a iman etmeyen kimselerdir. İşte Yüce Allah onları bu fesatlarına karşılık en çetin azap ile cezalandıracaktır.
41. “Eğer onlar seni yalanlarlarsa” sen yine davetini sürdür, onların hesaplarından sana bir şey düşmediği gibi senin hesabından da onlara bir şey düşmez. Herkesin ameli kendine. O bakımdan “de ki: Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız da size. Siz, benim yaptıklarımdan uzaksınız, ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım.” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir. “Kim bir salih amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir.”(Fussilet, 41/46; el-Casiye 45/15)
Yunus 10:41
37- Bu Kur’ân, Allah’tan (gelmeyip de) başkası tarafından uydurulmuş bir şey değildir. Fakat o, kendisinden öncekileri doğrulamakta ve o kitabı açıklamaktadır. Onda hiçbir şüphe yoktur. O, âlemlerin Rabbindendir. 38- Yoksa onlar:“Onu kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki: “O halde eğer doğru söyleyenler iseniz onun benzeri bir sûre getirin ve (bunun için) Allah’tan başka kimi (yardıma) çağırabilecekseniz çağırın!” 39- Hayır, onlar ilmini kavrayamadıkları ve te’vili kendilerine henüz gelmemiş bir şeyi yalanlamaktadırlar. Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Ama bak, zalimlerin sonu nasıl oldu! 40- Aralarından ona inanan kimseler de vardır, ona iman etmeyenler de vardır. Rabbin, fesatçıları en iyi bilendir. 41- Eğer onlar seni yalanlarlarsa de ki:“Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız da size. Siz, benim yaptıklarımdan uzaksınız, ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım.”
37. Yüce Allah şöyle buyuruyor:“Bu Kur’ân, Allah’tan (gelmeyip de) başkası tarafından uydurulmuş bir şey değildir.” Bu Kur’ân’ı uydurup da Allah'a nispet etmek imkânsız bir şeydir ve düşünülemez. Çünkü o, öyle yüce bir kitaptır ki “Önünden de arkasından da batıl ona erişemez. Hikmeti sonsuz, her hamde layık olan tarafından indirilmiştir.”(Fussilet, 41/42) Yine o, öyle bir Kitaptır ki “Bir benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplansalar, birbirine yardımcı olsalar dahi yine bir benzerini getiremezler”(el-İsra, 17/88) O, âlemlerin Rabbinin kelâmı olan bir Kitap’tır. Herhangi bir insanın onun gibi yahut ona yakın bir söz söylemesi nasıl mümkün olabilir? Çünkü söz, söyleyenin azametine ve sahip olduğu sıfatlara uygundur. Eğer azameti ve sıfatlarının kemali bakımından Allah’a benzer bir kimse varsa o takdirde onun, bu Kur’an’ın benzerini getirmesi de mümkün olur. Farz-ı muhal herhangi bir kimsenin, bu Kur’an’ı alemlerin Rabbi Allah’a iftira ederek uydurduğunu kabul etsek dahi Yüce Allah, onu derhal cezalandırır ve hiç vakit geçirmeden onu ibretli bir cezaya çarptırır. “Fakat” Yüce Allah, bu Kitabı alemlere bir rahmet, bütün kullara karşı da bir delil olmak üzere indirmiştir ve “o, kendisinden öncekileri” daha önce Allah’ın indirmiş olduğu semavi kitapları, onlara uygun düşmek, onların tanıklık ettikleri hususları doğrulamak, ineceği yönündeki müjdelerini haklı çıkartıp onların haber verdikleri gibi indirilmek suretiyle “doğrulamakta ve o kitabı” helâli, haramı, dinî ve kaderî hükümleri, doğru haberleri “açıklamaktadır.”“Onda hiçbir şüphe yoktur. O âlemlerin Rabbindendir.” Hakkında hiçbir şekilde şüphe ve tereddüt söz konusu değildir. Bilakis o, son derece kesin hakkın ta kendisidir. “O” bütün yaratıkları nimetleri ile besleyip büyüten, terbiye eden “âlemlerin Rabbindendir.” Onun tarafından indirilmiştir. Yüce Allah’ın rubûbiyetinin en büyük tecellilerinden biri de insanların dini ve dünyevi maslahatlarını, üstün ahlaki değerleri ve güzel amelleri ihtiva eden bu Kitabı onlara indirmiş olmasıdır.
38. “Yoksa onlar” yani haksızlık ederek ve inatlaşarak Kur'ân’ı yalanlayanlar: “Onu” Muhammed, Allah’a iftira ederek “kendisi uydurdu, mu diyorlar?” Onlara, eğer güç yetirecek olurlarsa iddialarının mümkün olduğunu ortaya koyacak, aksi takdirde sözlerinin batıl olduğunu ortaya çıkaracak bağlayıcı bir hususa davet ederek “de ki: O halde eğer doğru söyleyenler iseniz onun benzeri bir sûre getirin ve (bunun için) Allah’tan başka kimi (yardıma) çağırabilirseniz çağırın” da onun benzeri bir sûre getirmek üzere size yardımcı olsunlar. Ama böyle bir şey ise imkânsızdır. Çünkü eğer böyle bir şey mümkün olsa idi, hiç şüphesiz bunu yapabileceklerini iddia eder ve Kur'ân’ın bir benzerini ortaya koyarlardı. Ancak, onların buna güç yetiremedikleri açıkça ortaya çıktığına göre, söylediklerinin batıl olduğu ve delil olacak bir tarafının da bulunmadığı ortaya çıkmaktadır.
39. Onları, hakkı içeren ve ondan öte hakkın bulunmadığı bu Kur’an-ı Kerim’i yalanlamaya iten neden onların, ilmini kavrayamadıkları bir şeyi yalanlamaya kalkışmalarıdır. Eğer onlar ilmini kuşatabilmiş olsalardı ve onu gereği gibi kavrasalardı, hiç şüphesiz onu doğrular ve ona itaatle boyun eğerlerdi. Aynı şekilde onlara şu ana kadar “onun tevili” de gelmemiştir. Yani üzerlerine inmekle tehdit ettiği azap, kendilerini gelip bulacağını vaad ettiği ibretli ceza henüz onlara gelmemiştir. O nedenle yalanlamaya devam etmektedirler. Onların bu yalanlamaları ise kendilerinden öncekilerin yalanlamaları kabilindendir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Ama bak, zalimlerin sonu nasıl oldu!” Zalimlerin sonu, geriye onlardan hiçbir kimseyi bırakmayan helak oluştur. İşte bunlar da yalanlamayı sürdürmekten sakınsınlar. Aksi takdirde onlara da yalanlayan ümmetlerin ve helâk edilmiş nesillerin başına gelenlerin aynısı gelir. Bu buyrukta işleri iyice araştırıp tetkik etmek gerektiğine ve insanın herhangi bir şeyi iyice anlayıp kavramadan önce kabul veya reddetmekte aceleci davranmaması gerektiğine delil vardır.
40. “Aralarından ona” Kur’ân-ı Kerim’e ve onun getirdiklerine “inanan kimseler de vardır, ona iman etmeyenler de vardır. Rabbin fesatçıları en iyi bilendir.” Fesatçılar ise zulme saparak, inatlaşarak ve bozgunculuğa yönelerek Kur’ân’a iman etmeyen kimselerdir. İşte Yüce Allah onları bu fesatlarına karşılık en çetin azap ile cezalandıracaktır.
41. “Eğer onlar seni yalanlarlarsa” sen yine davetini sürdür, onların hesaplarından sana bir şey düşmediği gibi senin hesabından da onlara bir şey düşmez. Herkesin ameli kendine. O bakımdan “de ki: Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız da size. Siz, benim yaptıklarımdan uzaksınız, ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım.” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir. “Kim bir salih amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir.”(Fussilet, 41/46; el-Casiye 45/15)
Yunus 10:42
42- Onların içinde sana kulak verenler de vardır. Fakat sağırlara, üstelik akıllarını da kullanmıyorlarsa, sen nasıl duyuracaksın ki?! 43- Onların içinde sana bakanlar da vardır. Fakat körlere, üstelik basiretleri de yoksa, sen doğru yolu nasıl gösterebilirsin ki?! 44- Şüphe yok ki Allah, insanlara hiç zulmetmez. Fakat insanlar kendi kendilerine zulmederler.
42. Allah Teala Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i ve onun getirdiklerini yalanlayan bazı kimselerden söz ederek şöyle buyurmaktadır:“Onların içinde sana” Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e, vahyi okuduğu vakit doğru yolu bulmak kastı ile değil de seyretmek, yalanlamak, yanlışlıklarını tespit etmeye çalışmak maksadı ile “kulak verenler de vardır.” Bu ise fayda vermeyen bir dinlemedir. Onun, bu şekilde dinleyenlere bir hayrı olmaz. Şüphesiz böylelerine karşı ilahî tevfikin kapıları kapanmıştır ve onlar, dinlemenin faydasını görmekten mahrum kılınmışlardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Fakat sağırlara, üstelik akıllarını da kullanmıyorlarsa, sen nasıl duyuracaksın ki?!” Bu soru, kesinleşmiş nefiy manasındadır. Yani sen, yüksek sesle söylesen bile işitmek istemeyen sağırlara işittiremezsin. Özellikle de böylelerinin aklı yoksa, hiç işittiremezsin. Sözü anlamayan sağır bir kimseye bir sözü işittirmek nasıl imkânsız bir şeyse bu yalanlayan kimselere de senin yararlanmalarını sağlayacak şekilde bir şeyler işittirmen öyle imkânsız bir şeydir. Delilin işitilmesine gelince onlar, Yüce Allah’ın daha ilerisi mümkün olmayan en üstün delilini kendilerine karşı açıkça ortaya konmuş şekilde işitmişlerdir. İşte bu yol, ilim yolları arasında oldukça büyük bir yol olmakla birlikte onlar için kapanmış bulunmaktadır. Bu yol ise hayır ile ilgili işitilen şeylerden yararlanma yoludur.
43. Daha sonra Yüce Allah, onlar için ikinci yol olan görme yolunun da tıkanmış olduğunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onların içinde sana bakanlar da vardır.” Fakat onların sana bakmalarının kendilerine bir faydası olmaz. Zira senin durumunu inceleyip tetkik etmezler. Sen basiretleri kapalı körleri hidâyet edemediğin gibi bunları da doğru yola iletemezsin. İlme ve gerçekleri bilmeye ulaştıran yollar olan akılları, kulakları ve gözleri işlevini yerine getirmediğine göre artık bunları hangi yol hakka ulaştırabilir ki? Yüce Allah’ın:“Onların içinde sana bakanlar da vardır...” buyruğu şuna delildir: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in durumuna, onun yol göstericiliğine, ahlâkına, amellerine ve onun davet ettiği şeylere bakıp bunlar üzerinde düşünmek, doğru söylediğinin ve getirdiklerinin hak olduğunun en büyük delillerinden birisidir ve bu, basiret sahibi kimse için başka herhangi bir delile ihtiyaç bırakmayacak yeterliliktedir.
44. “Şüphe yok ki Allah, insanlara hiç zulmetmez.” Onların günahlarını artırmadığı gibi iyiliklerini de azaltmaz. “Fakat insanlar kendi kendilerine zulmederler.” Hak kendilerine gelmekle birlikte onu kabul etmezler. Yüce Allah bundan sonra kalplerini mühürlemek, kulaklarına ve gözlerine mühür vurmak sureti ile onları cezalandırır.
Yunus 10:43
42- Onların içinde sana kulak verenler de vardır. Fakat sağırlara, üstelik akıllarını da kullanmıyorlarsa, sen nasıl duyuracaksın ki?! 43- Onların içinde sana bakanlar da vardır. Fakat körlere, üstelik basiretleri de yoksa, sen doğru yolu nasıl gösterebilirsin ki?! 44- Şüphe yok ki Allah, insanlara hiç zulmetmez. Fakat insanlar kendi kendilerine zulmederler.
42. Allah Teala Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i ve onun getirdiklerini yalanlayan bazı kimselerden söz ederek şöyle buyurmaktadır:“Onların içinde sana” Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e, vahyi okuduğu vakit doğru yolu bulmak kastı ile değil de seyretmek, yalanlamak, yanlışlıklarını tespit etmeye çalışmak maksadı ile “kulak verenler de vardır.” Bu ise fayda vermeyen bir dinlemedir. Onun, bu şekilde dinleyenlere bir hayrı olmaz. Şüphesiz böylelerine karşı ilahî tevfikin kapıları kapanmıştır ve onlar, dinlemenin faydasını görmekten mahrum kılınmışlardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Fakat sağırlara, üstelik akıllarını da kullanmıyorlarsa, sen nasıl duyuracaksın ki?!” Bu soru, kesinleşmiş nefiy manasındadır. Yani sen, yüksek sesle söylesen bile işitmek istemeyen sağırlara işittiremezsin. Özellikle de böylelerinin aklı yoksa, hiç işittiremezsin. Sözü anlamayan sağır bir kimseye bir sözü işittirmek nasıl imkânsız bir şeyse bu yalanlayan kimselere de senin yararlanmalarını sağlayacak şekilde bir şeyler işittirmen öyle imkânsız bir şeydir. Delilin işitilmesine gelince onlar, Yüce Allah’ın daha ilerisi mümkün olmayan en üstün delilini kendilerine karşı açıkça ortaya konmuş şekilde işitmişlerdir. İşte bu yol, ilim yolları arasında oldukça büyük bir yol olmakla birlikte onlar için kapanmış bulunmaktadır. Bu yol ise hayır ile ilgili işitilen şeylerden yararlanma yoludur.
43. Daha sonra Yüce Allah, onlar için ikinci yol olan görme yolunun da tıkanmış olduğunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onların içinde sana bakanlar da vardır.” Fakat onların sana bakmalarının kendilerine bir faydası olmaz. Zira senin durumunu inceleyip tetkik etmezler. Sen basiretleri kapalı körleri hidâyet edemediğin gibi bunları da doğru yola iletemezsin. İlme ve gerçekleri bilmeye ulaştıran yollar olan akılları, kulakları ve gözleri işlevini yerine getirmediğine göre artık bunları hangi yol hakka ulaştırabilir ki? Yüce Allah’ın:“Onların içinde sana bakanlar da vardır...” buyruğu şuna delildir: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in durumuna, onun yol göstericiliğine, ahlâkına, amellerine ve onun davet ettiği şeylere bakıp bunlar üzerinde düşünmek, doğru söylediğinin ve getirdiklerinin hak olduğunun en büyük delillerinden birisidir ve bu, basiret sahibi kimse için başka herhangi bir delile ihtiyaç bırakmayacak yeterliliktedir.
44. “Şüphe yok ki Allah, insanlara hiç zulmetmez.” Onların günahlarını artırmadığı gibi iyiliklerini de azaltmaz. “Fakat insanlar kendi kendilerine zulmederler.” Hak kendilerine gelmekle birlikte onu kabul etmezler. Yüce Allah bundan sonra kalplerini mühürlemek, kulaklarına ve gözlerine mühür vurmak sureti ile onları cezalandırır.
Yunus 10:44
42- Onların içinde sana kulak verenler de vardır. Fakat sağırlara, üstelik akıllarını da kullanmıyorlarsa, sen nasıl duyuracaksın ki?! 43- Onların içinde sana bakanlar da vardır. Fakat körlere, üstelik basiretleri de yoksa, sen doğru yolu nasıl gösterebilirsin ki?! 44- Şüphe yok ki Allah, insanlara hiç zulmetmez. Fakat insanlar kendi kendilerine zulmederler.
42. Allah Teala Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i ve onun getirdiklerini yalanlayan bazı kimselerden söz ederek şöyle buyurmaktadır:“Onların içinde sana” Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e, vahyi okuduğu vakit doğru yolu bulmak kastı ile değil de seyretmek, yalanlamak, yanlışlıklarını tespit etmeye çalışmak maksadı ile “kulak verenler de vardır.” Bu ise fayda vermeyen bir dinlemedir. Onun, bu şekilde dinleyenlere bir hayrı olmaz. Şüphesiz böylelerine karşı ilahî tevfikin kapıları kapanmıştır ve onlar, dinlemenin faydasını görmekten mahrum kılınmışlardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Fakat sağırlara, üstelik akıllarını da kullanmıyorlarsa, sen nasıl duyuracaksın ki?!” Bu soru, kesinleşmiş nefiy manasındadır. Yani sen, yüksek sesle söylesen bile işitmek istemeyen sağırlara işittiremezsin. Özellikle de böylelerinin aklı yoksa, hiç işittiremezsin. Sözü anlamayan sağır bir kimseye bir sözü işittirmek nasıl imkânsız bir şeyse bu yalanlayan kimselere de senin yararlanmalarını sağlayacak şekilde bir şeyler işittirmen öyle imkânsız bir şeydir. Delilin işitilmesine gelince onlar, Yüce Allah’ın daha ilerisi mümkün olmayan en üstün delilini kendilerine karşı açıkça ortaya konmuş şekilde işitmişlerdir. İşte bu yol, ilim yolları arasında oldukça büyük bir yol olmakla birlikte onlar için kapanmış bulunmaktadır. Bu yol ise hayır ile ilgili işitilen şeylerden yararlanma yoludur.
43. Daha sonra Yüce Allah, onlar için ikinci yol olan görme yolunun da tıkanmış olduğunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onların içinde sana bakanlar da vardır.” Fakat onların sana bakmalarının kendilerine bir faydası olmaz. Zira senin durumunu inceleyip tetkik etmezler. Sen basiretleri kapalı körleri hidâyet edemediğin gibi bunları da doğru yola iletemezsin. İlme ve gerçekleri bilmeye ulaştıran yollar olan akılları, kulakları ve gözleri işlevini yerine getirmediğine göre artık bunları hangi yol hakka ulaştırabilir ki? Yüce Allah’ın:“Onların içinde sana bakanlar da vardır...” buyruğu şuna delildir: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in durumuna, onun yol göstericiliğine, ahlâkına, amellerine ve onun davet ettiği şeylere bakıp bunlar üzerinde düşünmek, doğru söylediğinin ve getirdiklerinin hak olduğunun en büyük delillerinden birisidir ve bu, basiret sahibi kimse için başka herhangi bir delile ihtiyaç bırakmayacak yeterliliktedir.
44. “Şüphe yok ki Allah, insanlara hiç zulmetmez.” Onların günahlarını artırmadığı gibi iyiliklerini de azaltmaz. “Fakat insanlar kendi kendilerine zulmederler.” Hak kendilerine gelmekle birlikte onu kabul etmezler. Yüce Allah bundan sonra kalplerini mühürlemek, kulaklarına ve gözlerine mühür vurmak sureti ile onları cezalandırır.
Yunus 10:45
45- Allah'ın onları haşredeceği o gün, sanki (dünyada) ancak gündüzün bir saati kadar kalmışlar gibi (gelecek onlara); birbirlerini tanıyacaklar. Allah’a kavuşmayı yalanlayanlar, hüsrana uğramışlardır ve doğru yolu da bulamamışlardır.
45. Yüce Allah, dünya hayatının çabucak geçtiğini ve insanları gerçekleşeceğinde şüphe bulunmayan bir günde haşredip bir araya toplayacağı vakit onlara sanki dünyada ancak bir günün kısa bir süresi kadar kalmışlar gibi geleceğini, yine sanki dünyada hiçbir nimet ve hiçbir sıkıntı ile karşılaşmamış gibi bir kanaate sahip olacaklarını haber vermektedir. Onlar, dünya hayatında olduğu gibi birbirlerini tanıyacaklardır. O günde takvâ sahibi kimseler kâr edeceklerdir. Allah’a kavuşmayı yalanlayanlar ve dosdoğru yola, dosdoğru dine uymak sureti ile hidâyet bulmayanlar ise hüsrana uğrayacaklardır. Çünkü onlar, cennet nimetlerini elden kaçırmış ve cehenneme girmeyi hak etmiş olacaklardır.
Yunus 10:46
46- Onları tehdit ettiğimiz şeylerin bir kısmını sana göstersek de yahut (bundan önce) senin ruhunu alsak da onların dönüşü yalnız Bize olacaktır. Hem Allah, yaptıklarına şahittir.
46. Yani ey Peygamber! Sen bu yalanlayanlar için üzülme, onlar hakkında acele de etme! Onları tehdit ettiğimiz azabın bunlara gelip çatması kaçınılmaz bir şeydir. Bu azap ya dünyada gelip onları bulacaktır ki sen de bunu gözlerinle görecek ve böylelikle için huzur bulacaktır yahut da bu azabı onlara ölümden sonra âhirette göstereceğiz. Her halükarda onların dönüşü Allah’adır. O da dünyada iken yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Allah yaptıklarını tek tek tespit ettiği halde onlar unutmuşlardır. Allah, her şeye şahit olandır. Bu buyrukta hem onlara büyük bir tehdit vardır, hem de kavmi tarafından yalanlanan ve ona inatla karşı çıkılan Allah Rasûlüne de bir teselli vardır.
Yunus 10:47
47- Her ümmetin bir peygamberi vardır. Rasûlleri onlara geldiği zaman aralarında adaletle hükmedilir ve onlara zulmedilmez. 48- “Eğer doğru söyleyenler iseniz bu tehdit ne zaman (gerçekleşecek)?” diyorlar. 49- De ki:“Ben kendim için Allah’ın dilediğinden başka ne bir fayda sağlayabilirim, ne de bir zarar(ı defedebilirim). Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman ne bir an ne geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.”
47. Geçmiş ümmetlerden “her ümmetin” kendilerini Allah’ı tevhid etmeye ve Allah’ın dinini kabul etmeye çağıran “bir peygamberi vardır. Rasûlleri” onlara âyet ve mucizelerle “geldiği zaman” kimisi onu doğruladı, kimileri de yalanladı. Onların “aralarında” Allah tarafından mü’minlerin kurtarılması ve yalanlayanların helak edilmesi şeklinde “adaletle hükmedilir ve” peygamberlerin gönderilmesinden ve delillerin açıklanmasından önce yahut da suçsuz yere azap edilmek sureti ile “onlara zulmedilmez.”
48-49. Artık seni yalanlayanlar da helak edilen ümmetlere benzemekten sakınsınlar. O takdirde öncekilerin başına gelenlerin bir benzeri bunların da başına gelir. Hiçbir zaman da kendilerine vaad edilen cezanın geciktiği kanaatine kapılarak:“Eğer doğru söyleyenler iseniz bu tehdit ne zaman (gerçekleşecek)?” demesinler. Çünkü bu bir zulümdür. Zira onlar, bu azabı peygamberden istemektedirler. Halbuki onun bu gibi işlerde bir yetkisi yoktur. Ona düşen insanlara tebliğ etmek ve açıklamaktır. Onların hesabını görmek ve onlara azap indirmek ise Allah’a aittir. Bu azap da Allah’ın tayin ettiği vade dolunca, O’nun ilahî hikmetine uygun olarak tespit ve takdir ettiği vakti gelince gelir. Bu zaman geldi mi de “ne bir an ne geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.” O bakımdan yalanlayanlar azabı çabuk istemekten çekinmelidirler. Çünkü onlar, aslında Allah’ın azabını acele istemektedirler ki bu azap bir indi mi, artık onun belası günahkârlar topluluğundan asla geri çevrilemez. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:
Yunus 10:48
47- Her ümmetin bir peygamberi vardır. Rasûlleri onlara geldiği zaman aralarında adaletle hükmedilir ve onlara zulmedilmez. 48- “Eğer doğru söyleyenler iseniz bu tehdit ne zaman (gerçekleşecek)?” diyorlar. 49- De ki:“Ben kendim için Allah’ın dilediğinden başka ne bir fayda sağlayabilirim, ne de bir zarar(ı defedebilirim). Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman ne bir an ne geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.”
47. Geçmiş ümmetlerden “her ümmetin” kendilerini Allah’ı tevhid etmeye ve Allah’ın dinini kabul etmeye çağıran “bir peygamberi vardır. Rasûlleri” onlara âyet ve mucizelerle “geldiği zaman” kimisi onu doğruladı, kimileri de yalanladı. Onların “aralarında” Allah tarafından mü’minlerin kurtarılması ve yalanlayanların helak edilmesi şeklinde “adaletle hükmedilir ve” peygamberlerin gönderilmesinden ve delillerin açıklanmasından önce yahut da suçsuz yere azap edilmek sureti ile “onlara zulmedilmez.”
48-49. Artık seni yalanlayanlar da helak edilen ümmetlere benzemekten sakınsınlar. O takdirde öncekilerin başına gelenlerin bir benzeri bunların da başına gelir. Hiçbir zaman da kendilerine vaad edilen cezanın geciktiği kanaatine kapılarak:“Eğer doğru söyleyenler iseniz bu tehdit ne zaman (gerçekleşecek)?” demesinler. Çünkü bu bir zulümdür. Zira onlar, bu azabı peygamberden istemektedirler. Halbuki onun bu gibi işlerde bir yetkisi yoktur. Ona düşen insanlara tebliğ etmek ve açıklamaktır. Onların hesabını görmek ve onlara azap indirmek ise Allah’a aittir. Bu azap da Allah’ın tayin ettiği vade dolunca, O’nun ilahî hikmetine uygun olarak tespit ve takdir ettiği vakti gelince gelir. Bu zaman geldi mi de “ne bir an ne geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.” O bakımdan yalanlayanlar azabı çabuk istemekten çekinmelidirler. Çünkü onlar, aslında Allah’ın azabını acele istemektedirler ki bu azap bir indi mi, artık onun belası günahkârlar topluluğundan asla geri çevrilemez. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:
Yunus 10:49
47- Her ümmetin bir peygamberi vardır. Rasûlleri onlara geldiği zaman aralarında adaletle hükmedilir ve onlara zulmedilmez. 48- “Eğer doğru söyleyenler iseniz bu tehdit ne zaman (gerçekleşecek)?” diyorlar. 49- De ki:“Ben kendim için Allah’ın dilediğinden başka ne bir fayda sağlayabilirim, ne de bir zarar(ı defedebilirim). Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman ne bir an ne geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.”
47. Geçmiş ümmetlerden “her ümmetin” kendilerini Allah’ı tevhid etmeye ve Allah’ın dinini kabul etmeye çağıran “bir peygamberi vardır. Rasûlleri” onlara âyet ve mucizelerle “geldiği zaman” kimisi onu doğruladı, kimileri de yalanladı. Onların “aralarında” Allah tarafından mü’minlerin kurtarılması ve yalanlayanların helak edilmesi şeklinde “adaletle hükmedilir ve” peygamberlerin gönderilmesinden ve delillerin açıklanmasından önce yahut da suçsuz yere azap edilmek sureti ile “onlara zulmedilmez.”
48-49. Artık seni yalanlayanlar da helak edilen ümmetlere benzemekten sakınsınlar. O takdirde öncekilerin başına gelenlerin bir benzeri bunların da başına gelir. Hiçbir zaman da kendilerine vaad edilen cezanın geciktiği kanaatine kapılarak:“Eğer doğru söyleyenler iseniz bu tehdit ne zaman (gerçekleşecek)?” demesinler. Çünkü bu bir zulümdür. Zira onlar, bu azabı peygamberden istemektedirler. Halbuki onun bu gibi işlerde bir yetkisi yoktur. Ona düşen insanlara tebliğ etmek ve açıklamaktır. Onların hesabını görmek ve onlara azap indirmek ise Allah’a aittir. Bu azap da Allah’ın tayin ettiği vade dolunca, O’nun ilahî hikmetine uygun olarak tespit ve takdir ettiği vakti gelince gelir. Bu zaman geldi mi de “ne bir an ne geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.” O bakımdan yalanlayanlar azabı çabuk istemekten çekinmelidirler. Çünkü onlar, aslında Allah’ın azabını acele istemektedirler ki bu azap bir indi mi, artık onun belası günahkârlar topluluğundan asla geri çevrilemez. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:
Yunus 10:50
50- De ki:“Eğer O’nun azabı geceleyin veya gündüzün size gelip çatsa (ne olacak), söyleyin bana o günahkârlar (böyle bir) azabın nesini acele isterler?” 51- “(Başınıza) geldikten sonra mı ona iman edeceksiniz? (O zaman size şöyle denir:) Şimdi mi (iman ediyorsunuz)? Hani siz onun çabucak gelmesini istiyordunuz?” 52- Sonra da zulmedenlere:“Ebedi azabı tadın! Siz ancak kazanmakta olduklarınızın karşılığı ile cezalandırılacaksınız?”
50. “De ki: Eğer O’nun azabı geceleyin” uyku vaktinizde “veya gündüzün” gafil olduğunuz bir zamanda “size gelip çatsa (ne olacak), söyleyin bana o günahkârlar (böyle bir) azabın nesini acele isterler?” Çabucak gelmesini istedikleri iyi bir şey midir, yoksa bir ceza mıdır? (Bir düşünsünler!)
51. “(Başınıza) geldikten sonra mı ona iman edeceksiniz?” Allah’ın azabı gelip çattığında imanın faydası olmaz. İman edeceklerini iddia ettikleri o durumda onlara bir azar ve çıkışma olmak üzere şöyle denir:“Şimdi mi?” şu zorluk ve sıkıntı halinde mi iman ediyorsunuz? “Hani siz onun çabucak gelmesini istiyordunuz?” Allah’ın kulları hakkındaki sünneti/kanunu şudur: O, azabın gerçekleşmesinden önce kullar, mühlet isteyecek olurlarsa onlara mühlet verir; fakat azap gelip çattı mı artık hiç kimseye -eğer daha önce iman etmemiş ise- imanının faydası olmaz. Nitekim Yüce Allah boğulma noktasına gelen Firavun hakkında şöyle buyurmaktadır:“Nihâyet boğulacağı anda: İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına inandım, ben de müslümanlardanım., deyince ona şöyle dendi: “Şimdi mi? Halbuki sen bundan önce isyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun.”(Yûnus, 10/90-91) Yine Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Ama bizim azabımızı gördüklerinde imanları onlara fayda vermedi. Bu, Allah’ın kulları hakkında geçerli olagelen sünnetidir/kanunudur.”(el-Mü’min, 40/85) Yüce Allah burada da şöyle buyurmaktadır: “(Başınıza) geldikten sonra mı ona iman edeceksiniz? Şimdi mi” iman ettiğinizi iddia ediyorsunuz? “Hani siz onun çabucak gelmesini istiyordunuz?” İşte ellerinizin yaptıkları ve işte çabucak gelmesini istediğiniz şey!
52. “Sonra da zulmedenlere” kıyamet gününde amellerinin karşılığı kendilerine verileceği sırada: “Ebedi azabı” yani içinde ebediyyen kalacağınız ve bir an dahi asla dindirilmeyecek olan bu azabı “tadın! Siz ancak” küfür, yalanlamak ve masiyet türünden “kazanmakta olduklarınızın karşılığı ile cezalandırılacaksınız?”
Yunus 10:51
50- De ki:“Eğer O’nun azabı geceleyin veya gündüzün size gelip çatsa (ne olacak), söyleyin bana o günahkârlar (böyle bir) azabın nesini acele isterler?” 51- “(Başınıza) geldikten sonra mı ona iman edeceksiniz? (O zaman size şöyle denir:) Şimdi mi (iman ediyorsunuz)? Hani siz onun çabucak gelmesini istiyordunuz?” 52- Sonra da zulmedenlere:“Ebedi azabı tadın! Siz ancak kazanmakta olduklarınızın karşılığı ile cezalandırılacaksınız?”
50. “De ki: Eğer O’nun azabı geceleyin” uyku vaktinizde “veya gündüzün” gafil olduğunuz bir zamanda “size gelip çatsa (ne olacak), söyleyin bana o günahkârlar (böyle bir) azabın nesini acele isterler?” Çabucak gelmesini istedikleri iyi bir şey midir, yoksa bir ceza mıdır? (Bir düşünsünler!)
51. “(Başınıza) geldikten sonra mı ona iman edeceksiniz?” Allah’ın azabı gelip çattığında imanın faydası olmaz. İman edeceklerini iddia ettikleri o durumda onlara bir azar ve çıkışma olmak üzere şöyle denir:“Şimdi mi?” şu zorluk ve sıkıntı halinde mi iman ediyorsunuz? “Hani siz onun çabucak gelmesini istiyordunuz?” Allah’ın kulları hakkındaki sünneti/kanunu şudur: O, azabın gerçekleşmesinden önce kullar, mühlet isteyecek olurlarsa onlara mühlet verir; fakat azap gelip çattı mı artık hiç kimseye -eğer daha önce iman etmemiş ise- imanının faydası olmaz. Nitekim Yüce Allah boğulma noktasına gelen Firavun hakkında şöyle buyurmaktadır:“Nihâyet boğulacağı anda: İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına inandım, ben de müslümanlardanım., deyince ona şöyle dendi: “Şimdi mi? Halbuki sen bundan önce isyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun.”(Yûnus, 10/90-91) Yine Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Ama bizim azabımızı gördüklerinde imanları onlara fayda vermedi. Bu, Allah’ın kulları hakkında geçerli olagelen sünnetidir/kanunudur.”(el-Mü’min, 40/85) Yüce Allah burada da şöyle buyurmaktadır: “(Başınıza) geldikten sonra mı ona iman edeceksiniz? Şimdi mi” iman ettiğinizi iddia ediyorsunuz? “Hani siz onun çabucak gelmesini istiyordunuz?” İşte ellerinizin yaptıkları ve işte çabucak gelmesini istediğiniz şey!
52. “Sonra da zulmedenlere” kıyamet gününde amellerinin karşılığı kendilerine verileceği sırada: “Ebedi azabı” yani içinde ebediyyen kalacağınız ve bir an dahi asla dindirilmeyecek olan bu azabı “tadın! Siz ancak” küfür, yalanlamak ve masiyet türünden “kazanmakta olduklarınızın karşılığı ile cezalandırılacaksınız?”
Yunus 10:52
50- De ki:“Eğer O’nun azabı geceleyin veya gündüzün size gelip çatsa (ne olacak), söyleyin bana o günahkârlar (böyle bir) azabın nesini acele isterler?” 51- “(Başınıza) geldikten sonra mı ona iman edeceksiniz? (O zaman size şöyle denir:) Şimdi mi (iman ediyorsunuz)? Hani siz onun çabucak gelmesini istiyordunuz?” 52- Sonra da zulmedenlere:“Ebedi azabı tadın! Siz ancak kazanmakta olduklarınızın karşılığı ile cezalandırılacaksınız?”
50. “De ki: Eğer O’nun azabı geceleyin” uyku vaktinizde “veya gündüzün” gafil olduğunuz bir zamanda “size gelip çatsa (ne olacak), söyleyin bana o günahkârlar (böyle bir) azabın nesini acele isterler?” Çabucak gelmesini istedikleri iyi bir şey midir, yoksa bir ceza mıdır? (Bir düşünsünler!)
51. “(Başınıza) geldikten sonra mı ona iman edeceksiniz?” Allah’ın azabı gelip çattığında imanın faydası olmaz. İman edeceklerini iddia ettikleri o durumda onlara bir azar ve çıkışma olmak üzere şöyle denir:“Şimdi mi?” şu zorluk ve sıkıntı halinde mi iman ediyorsunuz? “Hani siz onun çabucak gelmesini istiyordunuz?” Allah’ın kulları hakkındaki sünneti/kanunu şudur: O, azabın gerçekleşmesinden önce kullar, mühlet isteyecek olurlarsa onlara mühlet verir; fakat azap gelip çattı mı artık hiç kimseye -eğer daha önce iman etmemiş ise- imanının faydası olmaz. Nitekim Yüce Allah boğulma noktasına gelen Firavun hakkında şöyle buyurmaktadır:“Nihâyet boğulacağı anda: İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına inandım, ben de müslümanlardanım., deyince ona şöyle dendi: “Şimdi mi? Halbuki sen bundan önce isyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun.”(Yûnus, 10/90-91) Yine Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Ama bizim azabımızı gördüklerinde imanları onlara fayda vermedi. Bu, Allah’ın kulları hakkında geçerli olagelen sünnetidir/kanunudur.”(el-Mü’min, 40/85) Yüce Allah burada da şöyle buyurmaktadır: “(Başınıza) geldikten sonra mı ona iman edeceksiniz? Şimdi mi” iman ettiğinizi iddia ediyorsunuz? “Hani siz onun çabucak gelmesini istiyordunuz?” İşte ellerinizin yaptıkları ve işte çabucak gelmesini istediğiniz şey!
52. “Sonra da zulmedenlere” kıyamet gününde amellerinin karşılığı kendilerine verileceği sırada: “Ebedi azabı” yani içinde ebediyyen kalacağınız ve bir an dahi asla dindirilmeyecek olan bu azabı “tadın! Siz ancak” küfür, yalanlamak ve masiyet türünden “kazanmakta olduklarınızın karşılığı ile cezalandırılacaksınız?”
Yunus 10:53
53- “Sahi, gerçek mi o?” diye senden haber sorarlar. De ki:“Evet, Rabbim hakkı için o, kesinlikle haktır ve siz Allah’ı âciz bırakacak değilsiniz.” 54- Zulmeden herkes eğer yeryüzünde bulunan her şeye sahip olsaydı elbette onu (azaptan kurtulmak için) fidye olarak verirdi. Onlar, azabı gördüklerinde pişmanlıklarını gizlerler. Aralarında adaletle hükmedilir ve kendilerine asla zulmedilmez. 55- İyi bilin ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Şunu da iyi bilin ki Allah’ın vaadi haktır. Fakat onların çoğu bilmezler. 56- O, diriltir ve öldürür. Siz O’na döndürüleceksiniz.
53. Yüce Allah peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır:“Sahi, gerçek mi o?” diye senden haber sorarlar.” Yani yalanlayanlar -gerçeği açıkça anlamak ve doğruyu görmek kastı ile değil de- inatlaşmak ve zora koşma kastı ile senden bilgi almak isterler ve “Sahi, gerçek mi o?” diye sorarlar. Yani kulların öldükten sonra diriltilecekleri ve amellerinin karşılıklarını görmek üzere tekrar kendilerine hayat verileceği, kulların amellerinin karşılığını hayırsa hayır, şer ise şer olarak göreceği doğru mudur? Sen de bu konuda açık ve kesin deliller göstererek ve doğruluğuna dair yemin ederek onlara “de ki: Evet, Rabbim hakkı için o, kesinlikle haktır.” Bunda en ufak bir tereddüt ve şüphe söz konusu değildir. “Ve siz Allah’ı” sizi diriltmesine karşı koymak sureti ile “âciz bırakacak değilsiniz.” Yokken sizi var edip yarattığı gibi amellerinizin karşılığını vermek için de sizi tekrar diriltecektir.
54. Kıyamet günü geldiğinde dünyada iken küfür ve masiyete yönelmek sureti ile “zulmeden herkes, eğer yeryüzünde bulunan” altın, gümüş ve onların dışındaki “her şeye sahip olsaydı” ve Allah’ın azabından kurtulmak için bunu fidye olarak verme imkânı bulunsaydı “elbette onu fidye olarak verirdi.” Ama bunun bile ona faydası olmazdı. Çünkü fayda ve zarar, mükâfaat ve ceza, salih ya da kötü amellere göre olacaktır. O zulmedenler “azabı gördüklerinde pişmanlıklarını gizlerler.” onlar yaptıklarına pişman olacaklardır ama o vakit kurtuluş vakti değildir. “Aralarında” herhangi bir zulüm ve haksızlık söz konusu olmaksızın tam ve eksiksiz bir “adaletle hükmedilir ve kendilerine asla zulmedilmez.”
55. “İyi bilin ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır.” Allah onlar hakkında dinî ve kaderî hükmünü vermektedir. Pek yakında da onlara amellerinin karşılığını vermek sureti ile cezaî hükmünü de verecektir. Bundan dolayı daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şunu da iyi bilin ki şüphesiz Allah’ın vaadi haktır. Fakat onların çoğu bilmezler.” Bundan dolayı da Allah’ın huzuruna çıkacakları vakte hazırlanmazlar. Hatta buna iman etmiyorlar belki de. Oysa bu konuda kat’i deliller ardı arkasına gelmiştir. Aklî ve naklî belgeler sayılamayacak kadar pek çoktur.
56. “O, diriltir ve öldürür.” Yani diriltme ve öldürme ile diğer idare ve tasarruf türlerinde mutlak tasarruf sahibi O’dur, bunların hiçbirisinde O’nun hiçbir ortağı yoktur. “Siz” Kıyamet gününde “O’na döndürüleceksiniz.” O da iyisi ile kötüsü ile amellerinizin karşılığını size verecektir.
Yunus 10:54
53- “Sahi, gerçek mi o?” diye senden haber sorarlar. De ki:“Evet, Rabbim hakkı için o, kesinlikle haktır ve siz Allah’ı âciz bırakacak değilsiniz.” 54- Zulmeden herkes eğer yeryüzünde bulunan her şeye sahip olsaydı elbette onu (azaptan kurtulmak için) fidye olarak verirdi. Onlar, azabı gördüklerinde pişmanlıklarını gizlerler. Aralarında adaletle hükmedilir ve kendilerine asla zulmedilmez. 55- İyi bilin ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Şunu da iyi bilin ki Allah’ın vaadi haktır. Fakat onların çoğu bilmezler. 56- O, diriltir ve öldürür. Siz O’na döndürüleceksiniz.
53. Yüce Allah peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır:“Sahi, gerçek mi o?” diye senden haber sorarlar.” Yani yalanlayanlar -gerçeği açıkça anlamak ve doğruyu görmek kastı ile değil de- inatlaşmak ve zora koşma kastı ile senden bilgi almak isterler ve “Sahi, gerçek mi o?” diye sorarlar. Yani kulların öldükten sonra diriltilecekleri ve amellerinin karşılıklarını görmek üzere tekrar kendilerine hayat verileceği, kulların amellerinin karşılığını hayırsa hayır, şer ise şer olarak göreceği doğru mudur? Sen de bu konuda açık ve kesin deliller göstererek ve doğruluğuna dair yemin ederek onlara “de ki: Evet, Rabbim hakkı için o, kesinlikle haktır.” Bunda en ufak bir tereddüt ve şüphe söz konusu değildir. “Ve siz Allah’ı” sizi diriltmesine karşı koymak sureti ile “âciz bırakacak değilsiniz.” Yokken sizi var edip yarattığı gibi amellerinizin karşılığını vermek için de sizi tekrar diriltecektir.
54. Kıyamet günü geldiğinde dünyada iken küfür ve masiyete yönelmek sureti ile “zulmeden herkes, eğer yeryüzünde bulunan” altın, gümüş ve onların dışındaki “her şeye sahip olsaydı” ve Allah’ın azabından kurtulmak için bunu fidye olarak verme imkânı bulunsaydı “elbette onu fidye olarak verirdi.” Ama bunun bile ona faydası olmazdı. Çünkü fayda ve zarar, mükâfaat ve ceza, salih ya da kötü amellere göre olacaktır. O zulmedenler “azabı gördüklerinde pişmanlıklarını gizlerler.” onlar yaptıklarına pişman olacaklardır ama o vakit kurtuluş vakti değildir. “Aralarında” herhangi bir zulüm ve haksızlık söz konusu olmaksızın tam ve eksiksiz bir “adaletle hükmedilir ve kendilerine asla zulmedilmez.”
55. “İyi bilin ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır.” Allah onlar hakkında dinî ve kaderî hükmünü vermektedir. Pek yakında da onlara amellerinin karşılığını vermek sureti ile cezaî hükmünü de verecektir. Bundan dolayı daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şunu da iyi bilin ki şüphesiz Allah’ın vaadi haktır. Fakat onların çoğu bilmezler.” Bundan dolayı da Allah’ın huzuruna çıkacakları vakte hazırlanmazlar. Hatta buna iman etmiyorlar belki de. Oysa bu konuda kat’i deliller ardı arkasına gelmiştir. Aklî ve naklî belgeler sayılamayacak kadar pek çoktur.
56. “O, diriltir ve öldürür.” Yani diriltme ve öldürme ile diğer idare ve tasarruf türlerinde mutlak tasarruf sahibi O’dur, bunların hiçbirisinde O’nun hiçbir ortağı yoktur. “Siz” Kıyamet gününde “O’na döndürüleceksiniz.” O da iyisi ile kötüsü ile amellerinizin karşılığını size verecektir.
Yunus 10:55
53- “Sahi, gerçek mi o?” diye senden haber sorarlar. De ki:“Evet, Rabbim hakkı için o, kesinlikle haktır ve siz Allah’ı âciz bırakacak değilsiniz.” 54- Zulmeden herkes eğer yeryüzünde bulunan her şeye sahip olsaydı elbette onu (azaptan kurtulmak için) fidye olarak verirdi. Onlar, azabı gördüklerinde pişmanlıklarını gizlerler. Aralarında adaletle hükmedilir ve kendilerine asla zulmedilmez. 55- İyi bilin ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Şunu da iyi bilin ki Allah’ın vaadi haktır. Fakat onların çoğu bilmezler. 56- O, diriltir ve öldürür. Siz O’na döndürüleceksiniz.
53. Yüce Allah peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır:“Sahi, gerçek mi o?” diye senden haber sorarlar.” Yani yalanlayanlar -gerçeği açıkça anlamak ve doğruyu görmek kastı ile değil de- inatlaşmak ve zora koşma kastı ile senden bilgi almak isterler ve “Sahi, gerçek mi o?” diye sorarlar. Yani kulların öldükten sonra diriltilecekleri ve amellerinin karşılıklarını görmek üzere tekrar kendilerine hayat verileceği, kulların amellerinin karşılığını hayırsa hayır, şer ise şer olarak göreceği doğru mudur? Sen de bu konuda açık ve kesin deliller göstererek ve doğruluğuna dair yemin ederek onlara “de ki: Evet, Rabbim hakkı için o, kesinlikle haktır.” Bunda en ufak bir tereddüt ve şüphe söz konusu değildir. “Ve siz Allah’ı” sizi diriltmesine karşı koymak sureti ile “âciz bırakacak değilsiniz.” Yokken sizi var edip yarattığı gibi amellerinizin karşılığını vermek için de sizi tekrar diriltecektir.
54. Kıyamet günü geldiğinde dünyada iken küfür ve masiyete yönelmek sureti ile “zulmeden herkes, eğer yeryüzünde bulunan” altın, gümüş ve onların dışındaki “her şeye sahip olsaydı” ve Allah’ın azabından kurtulmak için bunu fidye olarak verme imkânı bulunsaydı “elbette onu fidye olarak verirdi.” Ama bunun bile ona faydası olmazdı. Çünkü fayda ve zarar, mükâfaat ve ceza, salih ya da kötü amellere göre olacaktır. O zulmedenler “azabı gördüklerinde pişmanlıklarını gizlerler.” onlar yaptıklarına pişman olacaklardır ama o vakit kurtuluş vakti değildir. “Aralarında” herhangi bir zulüm ve haksızlık söz konusu olmaksızın tam ve eksiksiz bir “adaletle hükmedilir ve kendilerine asla zulmedilmez.”
55. “İyi bilin ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır.” Allah onlar hakkında dinî ve kaderî hükmünü vermektedir. Pek yakında da onlara amellerinin karşılığını vermek sureti ile cezaî hükmünü de verecektir. Bundan dolayı daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şunu da iyi bilin ki şüphesiz Allah’ın vaadi haktır. Fakat onların çoğu bilmezler.” Bundan dolayı da Allah’ın huzuruna çıkacakları vakte hazırlanmazlar. Hatta buna iman etmiyorlar belki de. Oysa bu konuda kat’i deliller ardı arkasına gelmiştir. Aklî ve naklî belgeler sayılamayacak kadar pek çoktur.
56. “O, diriltir ve öldürür.” Yani diriltme ve öldürme ile diğer idare ve tasarruf türlerinde mutlak tasarruf sahibi O’dur, bunların hiçbirisinde O’nun hiçbir ortağı yoktur. “Siz” Kıyamet gününde “O’na döndürüleceksiniz.” O da iyisi ile kötüsü ile amellerinizin karşılığını size verecektir.
Yunus 10:56
53- “Sahi, gerçek mi o?” diye senden haber sorarlar. De ki:“Evet, Rabbim hakkı için o, kesinlikle haktır ve siz Allah’ı âciz bırakacak değilsiniz.” 54- Zulmeden herkes eğer yeryüzünde bulunan her şeye sahip olsaydı elbette onu (azaptan kurtulmak için) fidye olarak verirdi. Onlar, azabı gördüklerinde pişmanlıklarını gizlerler. Aralarında adaletle hükmedilir ve kendilerine asla zulmedilmez. 55- İyi bilin ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Şunu da iyi bilin ki Allah’ın vaadi haktır. Fakat onların çoğu bilmezler. 56- O, diriltir ve öldürür. Siz O’na döndürüleceksiniz.
53. Yüce Allah peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır:“Sahi, gerçek mi o?” diye senden haber sorarlar.” Yani yalanlayanlar -gerçeği açıkça anlamak ve doğruyu görmek kastı ile değil de- inatlaşmak ve zora koşma kastı ile senden bilgi almak isterler ve “Sahi, gerçek mi o?” diye sorarlar. Yani kulların öldükten sonra diriltilecekleri ve amellerinin karşılıklarını görmek üzere tekrar kendilerine hayat verileceği, kulların amellerinin karşılığını hayırsa hayır, şer ise şer olarak göreceği doğru mudur? Sen de bu konuda açık ve kesin deliller göstererek ve doğruluğuna dair yemin ederek onlara “de ki: Evet, Rabbim hakkı için o, kesinlikle haktır.” Bunda en ufak bir tereddüt ve şüphe söz konusu değildir. “Ve siz Allah’ı” sizi diriltmesine karşı koymak sureti ile “âciz bırakacak değilsiniz.” Yokken sizi var edip yarattığı gibi amellerinizin karşılığını vermek için de sizi tekrar diriltecektir.
54. Kıyamet günü geldiğinde dünyada iken küfür ve masiyete yönelmek sureti ile “zulmeden herkes, eğer yeryüzünde bulunan” altın, gümüş ve onların dışındaki “her şeye sahip olsaydı” ve Allah’ın azabından kurtulmak için bunu fidye olarak verme imkânı bulunsaydı “elbette onu fidye olarak verirdi.” Ama bunun bile ona faydası olmazdı. Çünkü fayda ve zarar, mükâfaat ve ceza, salih ya da kötü amellere göre olacaktır. O zulmedenler “azabı gördüklerinde pişmanlıklarını gizlerler.” onlar yaptıklarına pişman olacaklardır ama o vakit kurtuluş vakti değildir. “Aralarında” herhangi bir zulüm ve haksızlık söz konusu olmaksızın tam ve eksiksiz bir “adaletle hükmedilir ve kendilerine asla zulmedilmez.”
55. “İyi bilin ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır.” Allah onlar hakkında dinî ve kaderî hükmünü vermektedir. Pek yakında da onlara amellerinin karşılığını vermek sureti ile cezaî hükmünü de verecektir. Bundan dolayı daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şunu da iyi bilin ki şüphesiz Allah’ın vaadi haktır. Fakat onların çoğu bilmezler.” Bundan dolayı da Allah’ın huzuruna çıkacakları vakte hazırlanmazlar. Hatta buna iman etmiyorlar belki de. Oysa bu konuda kat’i deliller ardı arkasına gelmiştir. Aklî ve naklî belgeler sayılamayacak kadar pek çoktur.
56. “O, diriltir ve öldürür.” Yani diriltme ve öldürme ile diğer idare ve tasarruf türlerinde mutlak tasarruf sahibi O’dur, bunların hiçbirisinde O’nun hiçbir ortağı yoktur. “Siz” Kıyamet gününde “O’na döndürüleceksiniz.” O da iyisi ile kötüsü ile amellerinizin karşılığını size verecektir.
Yunus 10:57
57- Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, kalplerde olanlara bir şifa, mü’minler için de bir hidâyet ve rahmet gelmiştir. 58- De ki:“Allah’ın lütfu ve rahmeti ile işte yalnız bunlarla sevinsinler. Bu, onların topladıklarından daha hayırlıdır.”
57. Yüce Allah, insanları bu Kitab’a yönelmeye teşvik etmek üzere bu Kitab-ı Kerim’in güzel ve kullar için gerçekten zorunlu olan niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Ey insanlar! Size Rabbinizden”, size öğüt veren, Allah’ın gazabını ve cezasını gerektiren amellere karşı sizi uyaran ve bu gibi amellerin de doğuracağı sonuçları ve kötülükleri açıklayarak sizi sakındıran “bir öğüt, kalplerde olanlara bir şifa...” Bu Kur’an-ı Kerim kalplerde bulunan ve hem şeriata uymaktan alıkoyan arzulara ve şehevî hastalıklara hem de kesin bilgiye zarar veren şüphe hastalıklarına karşı bir şifadır. Çünkü Kur’an-ı Kerim’deki öğütler, teşvikler, korkutmalar, vaatler ve tehditler kulun hem ümide hem de korkuya sahip olmasına vesile olur. Kulun kalbinde hayra karşı bir arzu, kötülüklere karşı da bir korku meydana gelir, Kur’ân-ı Kerim’in bu konudaki buyrukları da tekrarlanarak bunlar gelişecek olursa bu, Yüce Allah’ın muradını nefsin isteklerinden önde tutmayı gerektirir. Böylece kul, Allah’ı razı ve hoşnut kılacak şeyleri kendi nefsinin arzularından daha çok sever. Aynı şekilde Kur’an-ı Kerim’de bulunan ve Yüce Allah’ın en mükemmel şekilde tekrarladığı ve açıkladığı kat’i deliller ve belgeler de hakka yöneltilebilecek tüm şüpheleri ortadan kaldırır. Kalbi yakînin en yüksek dereceye ulaştırır. Kalp, hastalığından kurtulup sağlığına kavuşur ve esenlik elbiselerine bürünecek olursa bütün azalar da ona uyar. Çünkü azalar, kalbin düzelişi ile düzelir, bozulması ile bozulurlar. “Mü’minler için de bir hidâyet ve bir rahmet gelmiştir.” Hidâyet, hakkı bilmek ve hakkın gereğince amel etmektir. Rahmet ise Kur’ân ile hidâyet bulan kimselerin nail oldukları hayır, ihsan, dünyevî ve uhrevî mükâfattır. Hidâyet, yolların en üstün ve değerlisidir. Rahmet de maksat ve arzuların en mükemmelidir. Ancak Kur’ân ile hidâyet bulmak, yalnızca mü’minler için söz konusudur ve yalnızca mü’minler hakkında Kur’ân-ı Kerim bir rahmettir. Hidâyet gerçekleşip de bundan doğan rahmet, kişiye eriştiği takdirde artık mutluluk, kurtuluş, kâr, başarı, sevinç ve neşe de tahakkuk eder. Bundan dolayı Yüce Allah bunlarla sevinmeyi emrederek şöyle buyurmaktadır:
58. “De ki: Allah’ın lütfu” yani Allah’ın kullarına lütfedip ihsan buyurduğu nimetlerinin ve lütuflarının en büyüğü olan Kur’an-ı Kerim “ve” din, iman, Allah’a ibadet, O’nu sevmek ve O’nu tanımak olan “rahmeti ile işte yalnız bunlarla sevinsinler. Bu, onların topladıklarından” dünya mallarından ve zevklerinden “daha hayırlıdır.” Çünkü hem dünya hem âhiret mutluluğunu içeren din nimeti, gelip geçici ve kısa bir süre sonra zeval bulacak olan tüm dünya mülkü kıyas bile kabul etmez. Şanı Yüce Allah’ın, kendi lütuf ve rahmeti ile sevinmeyi emretmesi, sevincin ruhun rahatlamasını, gayrete gelmesini, Yüce Allah’a şükredip güçlenmesini ve bunların daha da artmasını sağlayan ilim ve imana rağbeti artırmasına vesile olmasındandır. Bu, övülen bir sevinmedir ve dünyanın arzu ve lezzetleri dolayısı ile yahut da batıl ile sevinmekten farklıdır. Zira bu sonuncusu (şımarıklıktır ve) yerilen bir şeydir. Nitekim Yüce Allah, Kârûn’un kavminin ona:“Şımarma! Çünkü Allah şımaranları sevmez.”(el-Kasas, 28/76) dediklerini nakletmektedir. Yine Yüce Allah, peygamberlerin getirdikleri hakka zıt olan batılla sevinip şımaranlarla ilgili olarak da şöyle buyurmaktadır:“Peygamberleri onlara apaçık deliller ile geldiklerinde onlar sahip oldukları ilim dolayısı ile şımardılar.”(el-Mü’min, 40/83)
Yunus 10:58
57- Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, kalplerde olanlara bir şifa, mü’minler için de bir hidâyet ve rahmet gelmiştir. 58- De ki:“Allah’ın lütfu ve rahmeti ile işte yalnız bunlarla sevinsinler. Bu, onların topladıklarından daha hayırlıdır.”
57. Yüce Allah, insanları bu Kitab’a yönelmeye teşvik etmek üzere bu Kitab-ı Kerim’in güzel ve kullar için gerçekten zorunlu olan niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Ey insanlar! Size Rabbinizden”, size öğüt veren, Allah’ın gazabını ve cezasını gerektiren amellere karşı sizi uyaran ve bu gibi amellerin de doğuracağı sonuçları ve kötülükleri açıklayarak sizi sakındıran “bir öğüt, kalplerde olanlara bir şifa...” Bu Kur’an-ı Kerim kalplerde bulunan ve hem şeriata uymaktan alıkoyan arzulara ve şehevî hastalıklara hem de kesin bilgiye zarar veren şüphe hastalıklarına karşı bir şifadır. Çünkü Kur’an-ı Kerim’deki öğütler, teşvikler, korkutmalar, vaatler ve tehditler kulun hem ümide hem de korkuya sahip olmasına vesile olur. Kulun kalbinde hayra karşı bir arzu, kötülüklere karşı da bir korku meydana gelir, Kur’ân-ı Kerim’in bu konudaki buyrukları da tekrarlanarak bunlar gelişecek olursa bu, Yüce Allah’ın muradını nefsin isteklerinden önde tutmayı gerektirir. Böylece kul, Allah’ı razı ve hoşnut kılacak şeyleri kendi nefsinin arzularından daha çok sever. Aynı şekilde Kur’an-ı Kerim’de bulunan ve Yüce Allah’ın en mükemmel şekilde tekrarladığı ve açıkladığı kat’i deliller ve belgeler de hakka yöneltilebilecek tüm şüpheleri ortadan kaldırır. Kalbi yakînin en yüksek dereceye ulaştırır. Kalp, hastalığından kurtulup sağlığına kavuşur ve esenlik elbiselerine bürünecek olursa bütün azalar da ona uyar. Çünkü azalar, kalbin düzelişi ile düzelir, bozulması ile bozulurlar. “Mü’minler için de bir hidâyet ve bir rahmet gelmiştir.” Hidâyet, hakkı bilmek ve hakkın gereğince amel etmektir. Rahmet ise Kur’ân ile hidâyet bulan kimselerin nail oldukları hayır, ihsan, dünyevî ve uhrevî mükâfattır. Hidâyet, yolların en üstün ve değerlisidir. Rahmet de maksat ve arzuların en mükemmelidir. Ancak Kur’ân ile hidâyet bulmak, yalnızca mü’minler için söz konusudur ve yalnızca mü’minler hakkında Kur’ân-ı Kerim bir rahmettir. Hidâyet gerçekleşip de bundan doğan rahmet, kişiye eriştiği takdirde artık mutluluk, kurtuluş, kâr, başarı, sevinç ve neşe de tahakkuk eder. Bundan dolayı Yüce Allah bunlarla sevinmeyi emrederek şöyle buyurmaktadır:
58. “De ki: Allah’ın lütfu” yani Allah’ın kullarına lütfedip ihsan buyurduğu nimetlerinin ve lütuflarının en büyüğü olan Kur’an-ı Kerim “ve” din, iman, Allah’a ibadet, O’nu sevmek ve O’nu tanımak olan “rahmeti ile işte yalnız bunlarla sevinsinler. Bu, onların topladıklarından” dünya mallarından ve zevklerinden “daha hayırlıdır.” Çünkü hem dünya hem âhiret mutluluğunu içeren din nimeti, gelip geçici ve kısa bir süre sonra zeval bulacak olan tüm dünya mülkü kıyas bile kabul etmez. Şanı Yüce Allah’ın, kendi lütuf ve rahmeti ile sevinmeyi emretmesi, sevincin ruhun rahatlamasını, gayrete gelmesini, Yüce Allah’a şükredip güçlenmesini ve bunların daha da artmasını sağlayan ilim ve imana rağbeti artırmasına vesile olmasındandır. Bu, övülen bir sevinmedir ve dünyanın arzu ve lezzetleri dolayısı ile yahut da batıl ile sevinmekten farklıdır. Zira bu sonuncusu (şımarıklıktır ve) yerilen bir şeydir. Nitekim Yüce Allah, Kârûn’un kavminin ona:“Şımarma! Çünkü Allah şımaranları sevmez.”(el-Kasas, 28/76) dediklerini nakletmektedir. Yine Yüce Allah, peygamberlerin getirdikleri hakka zıt olan batılla sevinip şımaranlarla ilgili olarak da şöyle buyurmaktadır:“Peygamberleri onlara apaçık deliller ile geldiklerinde onlar sahip oldukları ilim dolayısı ile şımardılar.”(el-Mü’min, 40/83)
Yunus 10:59
59- De ki:“Allah’ın sizin için indirdiği ve (kendi arzularınıza göre) bir kısmını haram bir kısmını da helâl yaptığınız rızka ne diyeceksiniz?” De ki: “Allah mı size izin verdi yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?” 60- Yalan uydurup Allah’a iftira edenler, Kıyamet günü ne (olacağını) zannediyorlar? Şüphesiz ki Allah insanlara karşı lütufkârdır. Fakat onların çoğu şükretmezler.
59. Şanı Yüce Allah, kendisinin helâl kıldığını haram, haram kıldığını da helâl kılmak şeklinde uydurma hükümler ortaya koyan müşriklerin tutumunu reddederek şöyle buyurmaktadır:“De ki: “Allah’ın sizin için indirdiği ve (kendi arzularınıza göre) bir kısmını haram bir kısmını da helâl yaptığınız rızka ne diyeceksiniz?” Yani Yüce Allah’ın size bir rızık ve bir rahmet olmak üzere yaratmış ve helâl kılmış olduğu çeşitli hayvan türleri hakkında yaptığınız bu uygulama nedir? Sen, onlara bu bozuk görüşleri dolayısı ile azarlayıcı bir üslupla “de ki: Allah mı size izin verdi yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?” Bilindiği gibi Yüce Allah, bu konuda onlara izin vermemiştir. O halde onların iftiracı oldukları ortaya çıkmaktadır.
60. “Yalan uydurup Allah’a iftira edenler, Kıyamet günü ne (olacağını) zannediyorlar?” Allah’ın kendilerine nasıl bir azapta bulunacağını ve kendilerini ne şekilde cezalandıracağını düşünüyorlar. Zira Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kıyamet gününde Allah’a yalan söyleyenleri, yüzleri kapkara bir halde görürsün.”(ez-Zümer, 39/60)“Şüphesiz ki Allah insanlara karşı” oldukça “lütufkârdır.” Onlara bol bol ihsanlarda bulunandır. “Fakat onların çoğu şükretmezler.” Onlar ise ya bu nimetlerin ve ihsanların şükrünü yerine getirmezler yahut da o nimetleri Allah’a isyan yolunda kullanırlar veyahut da bunların bazılarını haram kılarak Allah’ın kullarına olan lütuf ve ihsanını reddederler. Allah’ın nimetlerini itiraf edip bundan dolayı Yüce Allah’a hamd-ü senada bulunan, bunları Allah’a itaat yolunda değerlendiren ve şükreden kişiler ise pek azdır. Bu âyet-i kerime, bütün yiyeceklerde aslolanın mubahlık olduğuna delildir. Ancak Allah’ın haram olduğunu bildirdikleri müstesnâdır. Çünkü Yüce Allah, kulları için indirmiş olduğu rızkı haram kılanların bu tutumlarına karşı çıkmakta ve bunu reddetmektedir.
Yunus 10:60
59- De ki:“Allah’ın sizin için indirdiği ve (kendi arzularınıza göre) bir kısmını haram bir kısmını da helâl yaptığınız rızka ne diyeceksiniz?” De ki: “Allah mı size izin verdi yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?” 60- Yalan uydurup Allah’a iftira edenler, Kıyamet günü ne (olacağını) zannediyorlar? Şüphesiz ki Allah insanlara karşı lütufkârdır. Fakat onların çoğu şükretmezler.
59. Şanı Yüce Allah, kendisinin helâl kıldığını haram, haram kıldığını da helâl kılmak şeklinde uydurma hükümler ortaya koyan müşriklerin tutumunu reddederek şöyle buyurmaktadır:“De ki: “Allah’ın sizin için indirdiği ve (kendi arzularınıza göre) bir kısmını haram bir kısmını da helâl yaptığınız rızka ne diyeceksiniz?” Yani Yüce Allah’ın size bir rızık ve bir rahmet olmak üzere yaratmış ve helâl kılmış olduğu çeşitli hayvan türleri hakkında yaptığınız bu uygulama nedir? Sen, onlara bu bozuk görüşleri dolayısı ile azarlayıcı bir üslupla “de ki: Allah mı size izin verdi yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?” Bilindiği gibi Yüce Allah, bu konuda onlara izin vermemiştir. O halde onların iftiracı oldukları ortaya çıkmaktadır.
60. “Yalan uydurup Allah’a iftira edenler, Kıyamet günü ne (olacağını) zannediyorlar?” Allah’ın kendilerine nasıl bir azapta bulunacağını ve kendilerini ne şekilde cezalandıracağını düşünüyorlar. Zira Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kıyamet gününde Allah’a yalan söyleyenleri, yüzleri kapkara bir halde görürsün.”(ez-Zümer, 39/60)“Şüphesiz ki Allah insanlara karşı” oldukça “lütufkârdır.” Onlara bol bol ihsanlarda bulunandır. “Fakat onların çoğu şükretmezler.” Onlar ise ya bu nimetlerin ve ihsanların şükrünü yerine getirmezler yahut da o nimetleri Allah’a isyan yolunda kullanırlar veyahut da bunların bazılarını haram kılarak Allah’ın kullarına olan lütuf ve ihsanını reddederler. Allah’ın nimetlerini itiraf edip bundan dolayı Yüce Allah’a hamd-ü senada bulunan, bunları Allah’a itaat yolunda değerlendiren ve şükreden kişiler ise pek azdır. Bu âyet-i kerime, bütün yiyeceklerde aslolanın mubahlık olduğuna delildir. Ancak Allah’ın haram olduğunu bildirdikleri müstesnâdır. Çünkü Yüce Allah, kulları için indirmiş olduğu rızkı haram kılanların bu tutumlarına karşı çıkmakta ve bunu reddetmektedir.
Yunus 10:61
61- Sen, herhangi bir işte bulunsan, Kur’ân’dan herhangi bir şey okusan ve siz (ey insanlar) herhangi bir iş yapsanız, o işe daldığınızda Biz mutlaka üzerinizde şahidizdir. Zira yerde olsun, gökte olsun zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden gizli kalmaz. Bundan daha küçük ya da daha büyük her ne varsa mutlaka hepsi apaçık bir kitaptadır.
61. Yüce Allah, her şeyi müşahade ettiğini, kulların hareket hallerinde, hareketsizlik hallerinde bütün durumlarına muttali olduğunu haber vermektedir. Bildirdiği bu gerçeğin kapsamı içerisine sürekli olarak Allah’ın gözetimi altında olduğunu (murakabe) hatırdan uzak tutmamaya bir çağrı vardır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen, herhangi bir işte bulunsan” dinî ya da dünyevî herhangi bir iş yapsan “Kur’ân’dan herhangi bir şey okusan” Allah’ın sana vahyetmiş olduğu Kur’ân’dan bir bölüm okusan “ve siz (ey insanlar)” küçük ya da büyük “herhangi bir iş yapsanız, o işe daldığınızda” o işe başladığınızda ve onu işlemeye devam ettiğinizde “Biz mutlaka üzerinize şahidizdir.” O halde siz amellerinizde Allah’ın gözetimi altında olduğunuzu bilin. O bakımdan amellerinizi samimi olarak, ihlasla ve bu konuda bütün gayretinizi ortaya koyarak edâ edin. Yüce Allah’ın hoşlanmadığı şeylerden de alabildiğine sakının. Çünkü O, sizi görür ve sizin açığa vurduğunuzu da gizlediğinizi de bilir. “Zira yerde olsun, gökte olsun zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden” onun ilminden, işitmesinden, görmesinden ve gözetmesinden “gizli kalmaz. Bundan daha küçük ya da daha büyük her ne varsa mutlaka hepsi apaçık bir kitaptadır.” Yani Yüce Allah’ın ilmi onu kuşatmış ve kalemi de bunu yazmıştır. Bunlar, Yüce Allah’ın çoğunlukla bir arada söz konusu ettiği kaza ve kaderin iki ayrı mertebesidir. Bu mertebelerin biri, Yüce Allah’ın her şeyi kuşatan ilmidir, diğeri ise bütün olayları çevreleyen yazısıdır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Bilmez misin ki Allah, gökte ve yerde olan her şeyi bilir. Şüphesiz ki bütün bunlar bir kitaptadır. Gerçekten bu, Allah’a çok kolaydır.”(el-Hacc, 22/70)
Yunus 10:62
62- Haberiniz olsun ki Allah’ın dostlarına hiçbir korku yoktur ve onlar üzülecek de değildirler. 63- Onlar, iman edip takvâlı olanlardır. 64- Müjde, dünya hayatında da âhirette de onlar içindir. Allah’ın sözlerinde asla değişiklik olmaz. İşte en büyük kurtuluş, budur.
62. Şanı Yüce Allah, gerçek dostlarından ve gerçek sevenlerinden haber vermekte, onların amellerini, niteliklerini ve mükâfatlarını da şöylece bildirmektedir:“Haberiniz olsun ki Allah’ın dostlarına” ileride karşılaşılacak korku ve dehşetli hallerden yana onlara “hiçbir korku yoktur ve onlar” geride bıraktıkları için “üzülecek de değildirler.” Çünkü onlar, geride salih amellerden başka bir şey bırakmamışlardır. Onlar hakkında korku söz konusu olmayacağına ve üzülmeyeceklerine göre onlar için güvenlik, mutluluk ve Yüce Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilmediği pek çok hayırlar söz konusu olacaktır. Daha sonra Yüce Allah, onların niteliklerini zikrederek şöyle buyurmaktadır:
63. “Onlar” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere “iman edip takvâlı olanlardır.” Emirleri yerine getirmek, yasaklardan kaçınmak sureti ile takvalı davranarak imanlarını tasdik edenlerdir. Buna göre takvalı olan her mü’min, Yüce Allah’ın velisi/dostudur.
64. İşte bu bakımdan “Müjde, dünya hayatında da âhirette de onlar içindir.” Dünyadaki müjde; güzel övgü, mü’minlerin kalplerindeki sevgi ve salih (doğru çıkan) rüyalardır; kulun, Allah’tan gördüğü lütuflar, en güzel amellere, en güzel ahlaka sahip olmasının kolaylaştırılması ve kötü ahlaktan alıkonulmasıdır. Âhiretteki müjdeye gelince bunun ilki, ruhlarının kabzedilmeleri esnasındaki müjdedir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Muhakkak: Rabbim Allah’tır, deyip sonra dosdoğru olanların üzerine melekler: Korkmayın, üzülmeyin ve size vaadolunan cennetle sevinin, diyerek inerler.”(Fussilet, 41/30) Kabirde de kişiye Yüce Allah’ın rızası ve ebedi kalıcı nimetlerin müjdesi verilir. Âhirette de nimet dolu cennetlere girmek ve can yakıcı azaptan kurtuluş ile tamamlanıp kemale erer. “Allah’ın sözlerinde asla değişiklik olmaz.” Aksine Allah’ın vaadi, gerçeğin ta kendisidir, onun değişikliğe uğramasına ve değiştirilmesine imkân yoktur. Çünkü O, sözü doğru olandır, kimse O’nun kader ve kazasında O’na muhalefet edebilme gücüne sahip değildir. “İşte en büyük kurtuluş, budur.” Çünkü bu, her türlü kötülükten kurtuluşu ve arzu edilen, istenen, sevilen her şeyi de elde etmeyi ihtiva etmektedir. Burada kurtuluşun sadece onlara hasredilmesi, kurtuluşun iman ve takvâ ehli olanlardan başkası için söz konusu olmadığından dolayıdır. Kısaca müjde, her türlü hayır ve mükâfatı kapsayan bir şeydir ve Allah, bu müjdeyi dünya ve âhiret hayatında iman ve takvâya bağlamıştır. Bundan dolayı Yüce Allah, onu mutlak olarak zikretmiş ve ayrıca bunun için bir kayıt getirmemiştir.
Yunus 10:63
62- Haberiniz olsun ki Allah’ın dostlarına hiçbir korku yoktur ve onlar üzülecek de değildirler. 63- Onlar, iman edip takvâlı olanlardır. 64- Müjde, dünya hayatında da âhirette de onlar içindir. Allah’ın sözlerinde asla değişiklik olmaz. İşte en büyük kurtuluş, budur.
62. Şanı Yüce Allah, gerçek dostlarından ve gerçek sevenlerinden haber vermekte, onların amellerini, niteliklerini ve mükâfatlarını da şöylece bildirmektedir:“Haberiniz olsun ki Allah’ın dostlarına” ileride karşılaşılacak korku ve dehşetli hallerden yana onlara “hiçbir korku yoktur ve onlar” geride bıraktıkları için “üzülecek de değildirler.” Çünkü onlar, geride salih amellerden başka bir şey bırakmamışlardır. Onlar hakkında korku söz konusu olmayacağına ve üzülmeyeceklerine göre onlar için güvenlik, mutluluk ve Yüce Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilmediği pek çok hayırlar söz konusu olacaktır. Daha sonra Yüce Allah, onların niteliklerini zikrederek şöyle buyurmaktadır:
63. “Onlar” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere “iman edip takvâlı olanlardır.” Emirleri yerine getirmek, yasaklardan kaçınmak sureti ile takvalı davranarak imanlarını tasdik edenlerdir. Buna göre takvalı olan her mü’min, Yüce Allah’ın velisi/dostudur.
64. İşte bu bakımdan “Müjde, dünya hayatında da âhirette de onlar içindir.” Dünyadaki müjde; güzel övgü, mü’minlerin kalplerindeki sevgi ve salih (doğru çıkan) rüyalardır; kulun, Allah’tan gördüğü lütuflar, en güzel amellere, en güzel ahlaka sahip olmasının kolaylaştırılması ve kötü ahlaktan alıkonulmasıdır. Âhiretteki müjdeye gelince bunun ilki, ruhlarının kabzedilmeleri esnasındaki müjdedir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Muhakkak: Rabbim Allah’tır, deyip sonra dosdoğru olanların üzerine melekler: Korkmayın, üzülmeyin ve size vaadolunan cennetle sevinin, diyerek inerler.”(Fussilet, 41/30) Kabirde de kişiye Yüce Allah’ın rızası ve ebedi kalıcı nimetlerin müjdesi verilir. Âhirette de nimet dolu cennetlere girmek ve can yakıcı azaptan kurtuluş ile tamamlanıp kemale erer. “Allah’ın sözlerinde asla değişiklik olmaz.” Aksine Allah’ın vaadi, gerçeğin ta kendisidir, onun değişikliğe uğramasına ve değiştirilmesine imkân yoktur. Çünkü O, sözü doğru olandır, kimse O’nun kader ve kazasında O’na muhalefet edebilme gücüne sahip değildir. “İşte en büyük kurtuluş, budur.” Çünkü bu, her türlü kötülükten kurtuluşu ve arzu edilen, istenen, sevilen her şeyi de elde etmeyi ihtiva etmektedir. Burada kurtuluşun sadece onlara hasredilmesi, kurtuluşun iman ve takvâ ehli olanlardan başkası için söz konusu olmadığından dolayıdır. Kısaca müjde, her türlü hayır ve mükâfatı kapsayan bir şeydir ve Allah, bu müjdeyi dünya ve âhiret hayatında iman ve takvâya bağlamıştır. Bundan dolayı Yüce Allah, onu mutlak olarak zikretmiş ve ayrıca bunun için bir kayıt getirmemiştir.
Yunus 10:64
62- Haberiniz olsun ki Allah’ın dostlarına hiçbir korku yoktur ve onlar üzülecek de değildirler. 63- Onlar, iman edip takvâlı olanlardır. 64- Müjde, dünya hayatında da âhirette de onlar içindir. Allah’ın sözlerinde asla değişiklik olmaz. İşte en büyük kurtuluş, budur.
62. Şanı Yüce Allah, gerçek dostlarından ve gerçek sevenlerinden haber vermekte, onların amellerini, niteliklerini ve mükâfatlarını da şöylece bildirmektedir:“Haberiniz olsun ki Allah’ın dostlarına” ileride karşılaşılacak korku ve dehşetli hallerden yana onlara “hiçbir korku yoktur ve onlar” geride bıraktıkları için “üzülecek de değildirler.” Çünkü onlar, geride salih amellerden başka bir şey bırakmamışlardır. Onlar hakkında korku söz konusu olmayacağına ve üzülmeyeceklerine göre onlar için güvenlik, mutluluk ve Yüce Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilmediği pek çok hayırlar söz konusu olacaktır. Daha sonra Yüce Allah, onların niteliklerini zikrederek şöyle buyurmaktadır:
63. “Onlar” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere “iman edip takvâlı olanlardır.” Emirleri yerine getirmek, yasaklardan kaçınmak sureti ile takvalı davranarak imanlarını tasdik edenlerdir. Buna göre takvalı olan her mü’min, Yüce Allah’ın velisi/dostudur.
64. İşte bu bakımdan “Müjde, dünya hayatında da âhirette de onlar içindir.” Dünyadaki müjde; güzel övgü, mü’minlerin kalplerindeki sevgi ve salih (doğru çıkan) rüyalardır; kulun, Allah’tan gördüğü lütuflar, en güzel amellere, en güzel ahlaka sahip olmasının kolaylaştırılması ve kötü ahlaktan alıkonulmasıdır. Âhiretteki müjdeye gelince bunun ilki, ruhlarının kabzedilmeleri esnasındaki müjdedir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Muhakkak: Rabbim Allah’tır, deyip sonra dosdoğru olanların üzerine melekler: Korkmayın, üzülmeyin ve size vaadolunan cennetle sevinin, diyerek inerler.”(Fussilet, 41/30) Kabirde de kişiye Yüce Allah’ın rızası ve ebedi kalıcı nimetlerin müjdesi verilir. Âhirette de nimet dolu cennetlere girmek ve can yakıcı azaptan kurtuluş ile tamamlanıp kemale erer. “Allah’ın sözlerinde asla değişiklik olmaz.” Aksine Allah’ın vaadi, gerçeğin ta kendisidir, onun değişikliğe uğramasına ve değiştirilmesine imkân yoktur. Çünkü O, sözü doğru olandır, kimse O’nun kader ve kazasında O’na muhalefet edebilme gücüne sahip değildir. “İşte en büyük kurtuluş, budur.” Çünkü bu, her türlü kötülükten kurtuluşu ve arzu edilen, istenen, sevilen her şeyi de elde etmeyi ihtiva etmektedir. Burada kurtuluşun sadece onlara hasredilmesi, kurtuluşun iman ve takvâ ehli olanlardan başkası için söz konusu olmadığından dolayıdır. Kısaca müjde, her türlü hayır ve mükâfatı kapsayan bir şeydir ve Allah, bu müjdeyi dünya ve âhiret hayatında iman ve takvâya bağlamıştır. Bundan dolayı Yüce Allah, onu mutlak olarak zikretmiş ve ayrıca bunun için bir kayıt getirmemiştir.
Yunus 10:65
65- Onların söyledikleri seni üzmesin, çünkü izzet bütünü ile Allah’ındır. O, hakkıyla işitendir, bilendir.
65. Yani yalanlayanların senin hakkında söyledikleri, sana ve senin dinine dil uzatacak kadar ileriye götürdükleri sözleri seni üzmesin. Çünkü onların bu söyledikleri sözler kendilerine izzet ve güç kazandırmaz, sana da hiçbir şekilde zarar vermez. “Çünkü izzet bütünü ile yalnız Allah’ındır.” Onu dilediği kimselere verir ve dilediklerinden de alıkoyar. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Kim aziz olmak istiyorsa bilsin ki gerçekten izzet bütünü ile Allah’ındır.”(Fâtır, 35/10) Yani o izzete, Allah’a itaat etmek sureti ile ulaşmaya gayret etsin. Buna delil de bundan sonra Yüce Allah’ın:“Güzel söz yalnız O’na yükselir, onu da salih amel yükseltir.”(Fâtır, 35/10) diye buyurmasıdır. Bilindiği gibi ey Peygamber, sen de Allah’a itaat üzeresin, sana uyanlar da. Şüphesiz izzet, Allah tarafından sana ve sana uyanlara verilecektir:“İzzet, Allah’ındır, Rasûlünündür ve mü’minlerindir.”(el-Mu’minûn, 63/8)“O, hakkıyla işitendir, bilendir” yani O’nun işitmesi bütün sesleri kapsar. Onlardan hiçbir şey O’na gizli ve saklı kalmaz. O’nun ilmi de gizli açık her şeyi kuşatmıştır. Göklerde olsun, yerde olsun zerre ağırlığı kadar bir şey hatta bundan daha küçük veya daha büyük hiçbir şey O’nun bilgisi dışında değildir. O Yüce Allah hem senin sözlerini hem de düşmanlarının senin hakkında söylediklerini işitir. Bunları bütün teferruatı ile bilir. O halde sen de Yüce Allah’ın bilmesi ile yetin, O’nun senin adına düşmanlarının hakkından geleceğinden emin ol! Çünkü Allah’tan korkana Allah yeter.
Yunus 10:66
66- İyi bilin ki göklerde ve yerde kim varsa hepsi, Allah’ındır. Allah'ın dışında birtakım ortaklara yalvaranlar aslında onlara uymuyorlar. Onlar, ancak zanna uyuyorlar ve ancak yalan söylüyorlar. 67- Geceyi içinde dinlenmeniz için (karanlık), gündüzü de aydınlık olarak yaratan O’dur. Şüphe yok ki bunda dinleyen bir topluluk için ibretler vardır.
66. Yüce Allah, göklerde ve yerde bulunun her şeyin, hem yaratılış, hem mülkiyet, hem de kulluk itibari ile kendisinin olduğunu ve onlarda dilediği şekilde hüküm vererek tasarrufta bulunduğunu haber vermektedir. Herkes ve her şey, Allah’ın mülküdür, O’nun emrine ram olmuştur, O’nun tarafından idare olunmaktadır. İbadet namına hiçbir şeye hak kazanmamışlardır. Hiçbir şekilde Allah’ın ortağı da değillerdir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah'ın dışında birtakım ortaklara yalvaranlar aslında onlara uymuyorlar. Onlar ancak” hak adına hiçbir şey ifade etmeyen “zanna uyuyorlar ve ancak” bu hususta “yalan söylüyorlar.” Onların söyledikleri bir iftiradır. Eğer onlar, tapındıkları şeylerin Allah'ın ortakları olduğu iddialarında doğru söyleyen kimseler iseler haydi bu mahlukların zerre kadar ibadeti hak ettiklerine dair bir özelliklerinin olduğunu ortaya koysunlar. Buna asla güçleri yetmez. Bunların içinde bir şey yaratan yahut bir şeyin rızkını veren yahut da yaratıklardan herhangi birisine malik olan, veyahut Yüce Allah’ın insanların hayatı için vazgeçilmez bir unsur olarak ortaya koyduğu gece ve gündüzü idare edebilen bir kimse var mıdır?
67. “Geceyi içinde” yeryüzünü örten karanlık sebebi ile dinlenmek ve rahatlamak sureti ile -çünkü aydınlık devam edip gidecek olursa asla rahat bulup dinlenemezler- “dinlenmeniz için, gündüzü de” insanların görmesini sağlayacak şekilde “aydınlık olarak” O yaratmıştır. Böylelikle onlar, gündüzün geçimlerini sağlamak, din ve dünyalarının maslahatlarını gerçekleştirmek için etrafa dağılırlar. “Şüphe yok ki bunda” Yüce Allah’tan gelenleri kavramak, kabul etmek ve doğru yolu bulmak kastı ile işitmek üzere “kulak verecek bir topluluk için ibretler vardır.” Yoksa zorluk çıkarmak ve inatlaşmak için dinleyenlere bunun faydası olmaz. Şüphesiz ki bunlardaki ibretler ve işaretler, dinleyen ve bunları yegane hak mâbûdun Yüce Allah olduğuna, O’nun dışındakilerin ulûhiyetlerinin ise bâtıl olduğuna, Yüce Allah’ın ise son derece merhametli, her şeyi bilen ve hikmeti sonsuz olduğuna delil olarak görenler içindir.
Yunus 10:67
66- İyi bilin ki göklerde ve yerde kim varsa hepsi, Allah’ındır. Allah'ın dışında birtakım ortaklara yalvaranlar aslında onlara uymuyorlar. Onlar, ancak zanna uyuyorlar ve ancak yalan söylüyorlar. 67- Geceyi içinde dinlenmeniz için (karanlık), gündüzü de aydınlık olarak yaratan O’dur. Şüphe yok ki bunda dinleyen bir topluluk için ibretler vardır.
66. Yüce Allah, göklerde ve yerde bulunun her şeyin, hem yaratılış, hem mülkiyet, hem de kulluk itibari ile kendisinin olduğunu ve onlarda dilediği şekilde hüküm vererek tasarrufta bulunduğunu haber vermektedir. Herkes ve her şey, Allah’ın mülküdür, O’nun emrine ram olmuştur, O’nun tarafından idare olunmaktadır. İbadet namına hiçbir şeye hak kazanmamışlardır. Hiçbir şekilde Allah’ın ortağı da değillerdir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah'ın dışında birtakım ortaklara yalvaranlar aslında onlara uymuyorlar. Onlar ancak” hak adına hiçbir şey ifade etmeyen “zanna uyuyorlar ve ancak” bu hususta “yalan söylüyorlar.” Onların söyledikleri bir iftiradır. Eğer onlar, tapındıkları şeylerin Allah'ın ortakları olduğu iddialarında doğru söyleyen kimseler iseler haydi bu mahlukların zerre kadar ibadeti hak ettiklerine dair bir özelliklerinin olduğunu ortaya koysunlar. Buna asla güçleri yetmez. Bunların içinde bir şey yaratan yahut bir şeyin rızkını veren yahut da yaratıklardan herhangi birisine malik olan, veyahut Yüce Allah’ın insanların hayatı için vazgeçilmez bir unsur olarak ortaya koyduğu gece ve gündüzü idare edebilen bir kimse var mıdır?
67. “Geceyi içinde” yeryüzünü örten karanlık sebebi ile dinlenmek ve rahatlamak sureti ile -çünkü aydınlık devam edip gidecek olursa asla rahat bulup dinlenemezler- “dinlenmeniz için, gündüzü de” insanların görmesini sağlayacak şekilde “aydınlık olarak” O yaratmıştır. Böylelikle onlar, gündüzün geçimlerini sağlamak, din ve dünyalarının maslahatlarını gerçekleştirmek için etrafa dağılırlar. “Şüphe yok ki bunda” Yüce Allah’tan gelenleri kavramak, kabul etmek ve doğru yolu bulmak kastı ile işitmek üzere “kulak verecek bir topluluk için ibretler vardır.” Yoksa zorluk çıkarmak ve inatlaşmak için dinleyenlere bunun faydası olmaz. Şüphesiz ki bunlardaki ibretler ve işaretler, dinleyen ve bunları yegane hak mâbûdun Yüce Allah olduğuna, O’nun dışındakilerin ulûhiyetlerinin ise bâtıl olduğuna, Yüce Allah’ın ise son derece merhametli, her şeyi bilen ve hikmeti sonsuz olduğuna delil olarak görenler içindir.
Yunus 10:68
68- “Allah evlat edindi” dediler. O bundan münezzehtir. O, hiçbir şeye muhtaç olmayandır. Göklerde ve yerde ne varsa hep O’nundur. Elinizde buna dair hiçbir delil yoktur. O halde Allah hakkında bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz? 69- De ki:“Allah’a karşı yalan söyleyip iftira edenler asla kurtuluşa eremeyeceklerdir.” 70- Dünyada (az) bir faydalanmadan sonra dönüşleri ancak Bize olacaktır. Sonra da küfre saptıkları için onlara o şiddetli azabı tattıracağız.
68. Yüce Allah müşriklerin âlemlerin Rabbi hakkındaki iftiralarını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Allah evlat edindi, dediler.” Şanı Yüce Allah: “O bundan münezzehtir” diyerek kendi zatını bundan tenzih etmektedir. Yüce Allah, kendisine eksiklikleri nispet eden zalimlerin söylediklerinden çok yüce ve münezzehtir. Daha sonra Yüce Allah, buna dair çeşitli deliller söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 1. “O, hiçbir şeye muhtaç olmayandır.” Yani muhtaç olmayış yalnız O’na hastır. Her türlü muhtaç olmayışı kendisinde toplamıştır. O, bütün yönleri ile ve bütün bakımlardan tam ve eksiksiz manası ile Ğanidir (zengindir, muhtaç olmayandır). O her bakımdan Ğani olduğuna göre ne diye evlat edinsin? Evlada olan ihtiyacından dolayı mı? Böyle bir şey O’nun Ğaniliğine aykırıdır. Çünkü evlad edinen kimse, ancak ğaniliğindeki eksiklikten ötürü evlat edinir. 2. İkinci delil, Yüce Allah’ın:“Göklerde ve yerde ne varsa hep O’nundur” buyruğunda dile getirilmektedir. Bu, oldukça kapsamlı ve genel bir ifadedir. Göklerde ve yerde bulunan varlıklardan hiçbiri bunun dışında değildir. Hepsi, O’nun yarattığı kullarıdır, O’nun mülkiyeti altındadırlar. Bilindiği gibi bu genel vasıf, bu varlıklar içinden birinin O’nun evladı olmasına aykırıdır. Çünkü çocuk, babasının cinsinden olur. Hiçbir zaman sahipli ya da köle olmaz. Yüce Allah’ın genel olarak gökte ve yerde bulunan her şeyin sahip ve idarecisi olması, onlardan birini evlat edinmesine aykırıdır. 3. Üçüncü delil de Yüce Allah’ın:“Elinizde buna dair hiçbir delil yoktur” buyruğu ile ifade edilmektedir. Yani elinizde Yüce Allah’ın evladı olduğuna delil teşkil eden bir kanıt, bir belge var mıdır? Şâyet ellerinde bir delilleri olsaydı mutlaka bunu açıklarlardı. Yüce Allah, kullara meydan okuyup buna dair delil getirmekten aciz olduklarını ortaya koyduğuna göre onların söylediklerinin batıl olduğu ve bunun bilgiye dayalı olmayan bir iddia olduğu ortaya çıkmaktadır. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“O halde Allah hakkında bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?” buyurmaktadır. Şüphesiz ki böyle bir şey haramların en büyüklerindendir.
69-70. “De ki: Allah’a karşı yalan söyleyip iftira edenler asla kurtuluşa eremeyeceklerdir.” Hiçbir zaman isteklerini elde edemeyecekler, hiçbir zaman maksatları gerçekleşmeyecektir. Onlar, küfür ve yalanlarında sadece dünya hayatında az bir süre faydalanırlar. Sonra da Yüce Allah’ın huzuruna gidecekler, O’na döndürülecekler. O da kâfir olmaları sebebi ile oldukça çetin azabı onlara tattıracaktır. “Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlar.”(Âl-i İmrân, 3/117)
Yunus 10:69
68- “Allah evlat edindi” dediler. O bundan münezzehtir. O, hiçbir şeye muhtaç olmayandır. Göklerde ve yerde ne varsa hep O’nundur. Elinizde buna dair hiçbir delil yoktur. O halde Allah hakkında bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz? 69- De ki:“Allah’a karşı yalan söyleyip iftira edenler asla kurtuluşa eremeyeceklerdir.” 70- Dünyada (az) bir faydalanmadan sonra dönüşleri ancak Bize olacaktır. Sonra da küfre saptıkları için onlara o şiddetli azabı tattıracağız.
68. Yüce Allah müşriklerin âlemlerin Rabbi hakkındaki iftiralarını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Allah evlat edindi, dediler.” Şanı Yüce Allah: “O bundan münezzehtir” diyerek kendi zatını bundan tenzih etmektedir. Yüce Allah, kendisine eksiklikleri nispet eden zalimlerin söylediklerinden çok yüce ve münezzehtir. Daha sonra Yüce Allah, buna dair çeşitli deliller söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 1. “O, hiçbir şeye muhtaç olmayandır.” Yani muhtaç olmayış yalnız O’na hastır. Her türlü muhtaç olmayışı kendisinde toplamıştır. O, bütün yönleri ile ve bütün bakımlardan tam ve eksiksiz manası ile Ğanidir (zengindir, muhtaç olmayandır). O her bakımdan Ğani olduğuna göre ne diye evlat edinsin? Evlada olan ihtiyacından dolayı mı? Böyle bir şey O’nun Ğaniliğine aykırıdır. Çünkü evlad edinen kimse, ancak ğaniliğindeki eksiklikten ötürü evlat edinir. 2. İkinci delil, Yüce Allah’ın:“Göklerde ve yerde ne varsa hep O’nundur” buyruğunda dile getirilmektedir. Bu, oldukça kapsamlı ve genel bir ifadedir. Göklerde ve yerde bulunan varlıklardan hiçbiri bunun dışında değildir. Hepsi, O’nun yarattığı kullarıdır, O’nun mülkiyeti altındadırlar. Bilindiği gibi bu genel vasıf, bu varlıklar içinden birinin O’nun evladı olmasına aykırıdır. Çünkü çocuk, babasının cinsinden olur. Hiçbir zaman sahipli ya da köle olmaz. Yüce Allah’ın genel olarak gökte ve yerde bulunan her şeyin sahip ve idarecisi olması, onlardan birini evlat edinmesine aykırıdır. 3. Üçüncü delil de Yüce Allah’ın:“Elinizde buna dair hiçbir delil yoktur” buyruğu ile ifade edilmektedir. Yani elinizde Yüce Allah’ın evladı olduğuna delil teşkil eden bir kanıt, bir belge var mıdır? Şâyet ellerinde bir delilleri olsaydı mutlaka bunu açıklarlardı. Yüce Allah, kullara meydan okuyup buna dair delil getirmekten aciz olduklarını ortaya koyduğuna göre onların söylediklerinin batıl olduğu ve bunun bilgiye dayalı olmayan bir iddia olduğu ortaya çıkmaktadır. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“O halde Allah hakkında bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?” buyurmaktadır. Şüphesiz ki böyle bir şey haramların en büyüklerindendir.
69-70. “De ki: Allah’a karşı yalan söyleyip iftira edenler asla kurtuluşa eremeyeceklerdir.” Hiçbir zaman isteklerini elde edemeyecekler, hiçbir zaman maksatları gerçekleşmeyecektir. Onlar, küfür ve yalanlarında sadece dünya hayatında az bir süre faydalanırlar. Sonra da Yüce Allah’ın huzuruna gidecekler, O’na döndürülecekler. O da kâfir olmaları sebebi ile oldukça çetin azabı onlara tattıracaktır. “Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlar.”(Âl-i İmrân, 3/117)
Yunus 10:70
68- “Allah evlat edindi” dediler. O bundan münezzehtir. O, hiçbir şeye muhtaç olmayandır. Göklerde ve yerde ne varsa hep O’nundur. Elinizde buna dair hiçbir delil yoktur. O halde Allah hakkında bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz? 69- De ki:“Allah’a karşı yalan söyleyip iftira edenler asla kurtuluşa eremeyeceklerdir.” 70- Dünyada (az) bir faydalanmadan sonra dönüşleri ancak Bize olacaktır. Sonra da küfre saptıkları için onlara o şiddetli azabı tattıracağız.
68. Yüce Allah müşriklerin âlemlerin Rabbi hakkındaki iftiralarını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Allah evlat edindi, dediler.” Şanı Yüce Allah: “O bundan münezzehtir” diyerek kendi zatını bundan tenzih etmektedir. Yüce Allah, kendisine eksiklikleri nispet eden zalimlerin söylediklerinden çok yüce ve münezzehtir. Daha sonra Yüce Allah, buna dair çeşitli deliller söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 1. “O, hiçbir şeye muhtaç olmayandır.” Yani muhtaç olmayış yalnız O’na hastır. Her türlü muhtaç olmayışı kendisinde toplamıştır. O, bütün yönleri ile ve bütün bakımlardan tam ve eksiksiz manası ile Ğanidir (zengindir, muhtaç olmayandır). O her bakımdan Ğani olduğuna göre ne diye evlat edinsin? Evlada olan ihtiyacından dolayı mı? Böyle bir şey O’nun Ğaniliğine aykırıdır. Çünkü evlad edinen kimse, ancak ğaniliğindeki eksiklikten ötürü evlat edinir. 2. İkinci delil, Yüce Allah’ın:“Göklerde ve yerde ne varsa hep O’nundur” buyruğunda dile getirilmektedir. Bu, oldukça kapsamlı ve genel bir ifadedir. Göklerde ve yerde bulunan varlıklardan hiçbiri bunun dışında değildir. Hepsi, O’nun yarattığı kullarıdır, O’nun mülkiyeti altındadırlar. Bilindiği gibi bu genel vasıf, bu varlıklar içinden birinin O’nun evladı olmasına aykırıdır. Çünkü çocuk, babasının cinsinden olur. Hiçbir zaman sahipli ya da köle olmaz. Yüce Allah’ın genel olarak gökte ve yerde bulunan her şeyin sahip ve idarecisi olması, onlardan birini evlat edinmesine aykırıdır. 3. Üçüncü delil de Yüce Allah’ın:“Elinizde buna dair hiçbir delil yoktur” buyruğu ile ifade edilmektedir. Yani elinizde Yüce Allah’ın evladı olduğuna delil teşkil eden bir kanıt, bir belge var mıdır? Şâyet ellerinde bir delilleri olsaydı mutlaka bunu açıklarlardı. Yüce Allah, kullara meydan okuyup buna dair delil getirmekten aciz olduklarını ortaya koyduğuna göre onların söylediklerinin batıl olduğu ve bunun bilgiye dayalı olmayan bir iddia olduğu ortaya çıkmaktadır. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“O halde Allah hakkında bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?” buyurmaktadır. Şüphesiz ki böyle bir şey haramların en büyüklerindendir.
69-70. “De ki: Allah’a karşı yalan söyleyip iftira edenler asla kurtuluşa eremeyeceklerdir.” Hiçbir zaman isteklerini elde edemeyecekler, hiçbir zaman maksatları gerçekleşmeyecektir. Onlar, küfür ve yalanlarında sadece dünya hayatında az bir süre faydalanırlar. Sonra da Yüce Allah’ın huzuruna gidecekler, O’na döndürülecekler. O da kâfir olmaları sebebi ile oldukça çetin azabı onlara tattıracaktır. “Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlar.”(Âl-i İmrân, 3/117)
Yunus 10:71
71- Onlara Nûh’un haberini oku! Hani o, kavmine şöyle demişti:“Ey kavmim, eğer aranızda kalmam ve Allah’ın âyetleriyle öğüt vermem size ağır geliyorsa (bilin ki) ben ancak Allah’a tevekkül ettim. Haydi siz de ortaklarınızla birlikte işinizi karara bağlayın. Hem işiniz gizli kapaklı da olmasın. Sonra da hakkımdaki kararınızı uygulayın ve bana mühlet tanımayın.” 72- “Eğer yüz çevirirseniz zaten ben sizden bir ücret istemedim. Benim ecrimi ancak Allah verecektir. Ve bana müslümanlardan olmam emrolundu.” 73- Onu yalanladılar, biz de onu ve onunla birlikte gemide bulunanları kurtardık ve onları (diğerlerinin ardında yeryüzünde) halifeler kıldık. Âyetlerimizi yalanlayanları da boğduk. Uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak!
71. Yüce Allah, Peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır:“Onlara” kavmine “Nûh’un” kavmine olan daveti hakkındaki “haberini oku!” Çünkü o, kavmini uzun süre Allah yoluna davet etmiştir. Zira aralarında dokuz yüz elli yıl kalmıştı. Ancak onun, kavmini davet etmesi, onların azgınlıklarını artırmaktan başka bir işe yaramadı. Ondan alabildiğine bezdiler, usandılar. O ise -salât ve selâm ona olsun- hiç tembellik etmiyor ve onları davete ara vermiyordu. O nedenle onlara şöyle demişti:“Ey kavmim, eğer aranızda kalmam ve Allah’ın âyetleri ile öğüt vermem size ağır geliyorsa” yani benim aranızda duruşum ve sizlere faydanıza olacak şeyleri, açık-seçik delillerden ibaret olan Allah’ın âyetlerini hatırlatmam size ağır geliyor ve gözünüzde büyüyor ise ve siz bana bir kötülük yapmak yahut da hakkı reddetmekte kararlıysanız “(bilin ki) ben ancak Allah’a tevekkül ettim.” Bana ve benim kendisine davet ettiğim şeylere yapılmak istenen her türlü kötülüğü önlemekte yalnız Allah’a güvenip dayanmışımdır. Benim askerlerim ve silahım budur. Sizler de gücünüzün yettiği kadarı ile türlü asker ve araç-gereç getirin. “Haydi siz de ortaklarınızla birlikte” hep beraber “işinizi karara bağlayın.” Öyle ki sizden kimse geri kalmasın ve elinizden gelen hiçbir şeyi de ardınıza koymayın. Âlemlerin Rabbi olan Allah dışında kendilerine ibadet ettiğiniz ve dost edindiğiniz ortaklarınızı da çağırın. “Hem işiniz gizli kapaklı da olmasın.” Aksine gâyet açık ve aleni olsun. “Sonra da hakkımdaki kararınızı uygulayın.” Gücünüzün yettiği kötülüğü ve cezayı yapın “ve bana mühlet tanımayın” kısa bir süre dahi olsa bana süre tanımayın. İşte bu, Nûh’un risaletinin doğruluğuna, getirdiğinin gerçekliğine dair kesin bir belge ve büyük bir delildir. Çünkü o, kendisini koruyacak aşireti, himaye edecek askeri bulunmayan, tek başına bir kimse idi. Önce kavminin görüşlerinin mantıksız, dinlerinin bozuk olduğunu söylemiş ve ilahlarını yermişti. Onlar da ona karşı kin ve düşmanlık beslemeye koyulmuşlardı. Bu kin ve düşmanlıkları ise sapasağlam dağlardan daha büyüktü. Diğer taraftan kavmi, kudret sahibi ve güçlü kimselerdi. Buna rağmen Nuh onlara: Siz de ortaklarınız da gücünüz yeten kimselerle birlikte bir araya gelip toplanın, gücünüzün yettiği tuzakları kurun ve eğer gücünüz yeterse bana zarar verin. Sizler bana hiçbir şey yapamayacaksınız, diyerek meydan okuyordu. Ancak onlar ona hiçbir şey yapamadılar. Böylelikle Nûh’un gerçekten doğru sözlü olduğu, onların ise iddialarında yalancı oldukları ortaya çıkmış oldu. Bu nedenle Nûh onlara şöyle demişti:
72. “Eğer” benim size davetimden “yüz çevirirseniz” şunu bilin ki yüz çevirmenizi gerektirecek bir sebep yoktur. Çünkü sizin batıldan hakka dönmeyeceğiniz açıkça ortaya çıkmıştır. Sizler ancak doğruluğuna dair delillerin ortaya konduğu haktan yüz çevirip, tutarsızlığına ve bozukluğuna dair delillerin ortada olduğu bir batıla yöneliyorsunuz. Bununla birlikte “zaten ben sizden bir ücret de istemedim.” Sizi davet etmem ve bu davetimi kabul etmeniz karşılığında sizden hiçbir ücret istemedim ki siz benim hakkımda: Bu, bize mallarımızı almak üzere gelmiştir, diyesiniz ve bu sebepten çağrımı kabul etmekten yüz çeviresiniz. “Benim ecrimi ancak Allah verecektir.” Ben mükâfat ve amelimin karşılığını yalnız O’ndan beklerim. Aynı zamanda size vermiş olduğum emre ben aksini yaparak muhalefet etmem. Bilakis:“Bana müslümanlardan olmam emrolundu.” İşte ben size emretmiş olduğum şeye ilk giren ve onu ilk uygulayan kişiyim.
73. Nûh aleyhisselam onları gece gündüz, gizli ve açık davet etmekle birlike onun bu daveti, onların kaçışlarından başka bir şeylerini artırmadı ve “onu yalanladılar, biz de onu ve onunla birlikte” gözümüzün önünde yapmasını emrettiğimiz “gemide bulunanları kurtardık” Ve ona tandırın kaynayacağı zaman: “Her birinden çifter çifter ve -aleyhinde söz geçmiş olanlar hariç- aile efradını ve iman edenleri içine yükle.”(Hud, 11/40) diye emir verdik. O da verilen bu emri yerine getirdi. Yüce Allah da semaya sağnak sağnak yağmur yağdırmasını emretti, yeryüzünden de pınarlar fışkırttı. Su, takdir edilmiş bir seviyeye geldi ve “onu levhaları ve çivileri olan (gemi) üzerinde taşıdık. O gemi gözümüzün önünde, korumamız altında akıyordu.”(el-Kamer, 54/13-14)“Ve onları halifeler kıldık.” Yalanlayanların helâk edilmesinden sonra yeryüzünde onları halife yaptık. Daha sonra Yüce Allah, onun zürriyetini mübarek kıldı ve geriye kalanlar onun zürriyeti oldu. Böylece Allah onları yeryüzünün dört bir yanında yaydı. “Âyetlerimizi” bunca açıklamadan ve delillerin ortaya konulmasından sonra “yalanlayanları da boğduk. Uyarılanların sonunun nasıl olduğuna bir bak!” Bu son, rüsvay edici bir helâk ve onlardan sonra gelen bütün nesiller arasında ardı arkası kesilmeyen bir lanettir. Sonradan gelen nesiller arasında onlar hakkında kınamadan başka bir şey işitilmez, onların tenkit ve yerilmelerinden başka bir şeye rastlanmaz. İşte bu yalanlayanlar da bundan önce yalanlayan kavimlerin başına gelen helâk, rezillik ve ibretlik cezaların kendilerini gelip bulmasından sakınsınlar.
Yunus 10:72
71- Onlara Nûh’un haberini oku! Hani o, kavmine şöyle demişti:“Ey kavmim, eğer aranızda kalmam ve Allah’ın âyetleriyle öğüt vermem size ağır geliyorsa (bilin ki) ben ancak Allah’a tevekkül ettim. Haydi siz de ortaklarınızla birlikte işinizi karara bağlayın. Hem işiniz gizli kapaklı da olmasın. Sonra da hakkımdaki kararınızı uygulayın ve bana mühlet tanımayın.” 72- “Eğer yüz çevirirseniz zaten ben sizden bir ücret istemedim. Benim ecrimi ancak Allah verecektir. Ve bana müslümanlardan olmam emrolundu.” 73- Onu yalanladılar, biz de onu ve onunla birlikte gemide bulunanları kurtardık ve onları (diğerlerinin ardında yeryüzünde) halifeler kıldık. Âyetlerimizi yalanlayanları da boğduk. Uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak!
71. Yüce Allah, Peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır:“Onlara” kavmine “Nûh’un” kavmine olan daveti hakkındaki “haberini oku!” Çünkü o, kavmini uzun süre Allah yoluna davet etmiştir. Zira aralarında dokuz yüz elli yıl kalmıştı. Ancak onun, kavmini davet etmesi, onların azgınlıklarını artırmaktan başka bir işe yaramadı. Ondan alabildiğine bezdiler, usandılar. O ise -salât ve selâm ona olsun- hiç tembellik etmiyor ve onları davete ara vermiyordu. O nedenle onlara şöyle demişti:“Ey kavmim, eğer aranızda kalmam ve Allah’ın âyetleri ile öğüt vermem size ağır geliyorsa” yani benim aranızda duruşum ve sizlere faydanıza olacak şeyleri, açık-seçik delillerden ibaret olan Allah’ın âyetlerini hatırlatmam size ağır geliyor ve gözünüzde büyüyor ise ve siz bana bir kötülük yapmak yahut da hakkı reddetmekte kararlıysanız “(bilin ki) ben ancak Allah’a tevekkül ettim.” Bana ve benim kendisine davet ettiğim şeylere yapılmak istenen her türlü kötülüğü önlemekte yalnız Allah’a güvenip dayanmışımdır. Benim askerlerim ve silahım budur. Sizler de gücünüzün yettiği kadarı ile türlü asker ve araç-gereç getirin. “Haydi siz de ortaklarınızla birlikte” hep beraber “işinizi karara bağlayın.” Öyle ki sizden kimse geri kalmasın ve elinizden gelen hiçbir şeyi de ardınıza koymayın. Âlemlerin Rabbi olan Allah dışında kendilerine ibadet ettiğiniz ve dost edindiğiniz ortaklarınızı da çağırın. “Hem işiniz gizli kapaklı da olmasın.” Aksine gâyet açık ve aleni olsun. “Sonra da hakkımdaki kararınızı uygulayın.” Gücünüzün yettiği kötülüğü ve cezayı yapın “ve bana mühlet tanımayın” kısa bir süre dahi olsa bana süre tanımayın. İşte bu, Nûh’un risaletinin doğruluğuna, getirdiğinin gerçekliğine dair kesin bir belge ve büyük bir delildir. Çünkü o, kendisini koruyacak aşireti, himaye edecek askeri bulunmayan, tek başına bir kimse idi. Önce kavminin görüşlerinin mantıksız, dinlerinin bozuk olduğunu söylemiş ve ilahlarını yermişti. Onlar da ona karşı kin ve düşmanlık beslemeye koyulmuşlardı. Bu kin ve düşmanlıkları ise sapasağlam dağlardan daha büyüktü. Diğer taraftan kavmi, kudret sahibi ve güçlü kimselerdi. Buna rağmen Nuh onlara: Siz de ortaklarınız da gücünüz yeten kimselerle birlikte bir araya gelip toplanın, gücünüzün yettiği tuzakları kurun ve eğer gücünüz yeterse bana zarar verin. Sizler bana hiçbir şey yapamayacaksınız, diyerek meydan okuyordu. Ancak onlar ona hiçbir şey yapamadılar. Böylelikle Nûh’un gerçekten doğru sözlü olduğu, onların ise iddialarında yalancı oldukları ortaya çıkmış oldu. Bu nedenle Nûh onlara şöyle demişti:
72. “Eğer” benim size davetimden “yüz çevirirseniz” şunu bilin ki yüz çevirmenizi gerektirecek bir sebep yoktur. Çünkü sizin batıldan hakka dönmeyeceğiniz açıkça ortaya çıkmıştır. Sizler ancak doğruluğuna dair delillerin ortaya konduğu haktan yüz çevirip, tutarsızlığına ve bozukluğuna dair delillerin ortada olduğu bir batıla yöneliyorsunuz. Bununla birlikte “zaten ben sizden bir ücret de istemedim.” Sizi davet etmem ve bu davetimi kabul etmeniz karşılığında sizden hiçbir ücret istemedim ki siz benim hakkımda: Bu, bize mallarımızı almak üzere gelmiştir, diyesiniz ve bu sebepten çağrımı kabul etmekten yüz çeviresiniz. “Benim ecrimi ancak Allah verecektir.” Ben mükâfat ve amelimin karşılığını yalnız O’ndan beklerim. Aynı zamanda size vermiş olduğum emre ben aksini yaparak muhalefet etmem. Bilakis:“Bana müslümanlardan olmam emrolundu.” İşte ben size emretmiş olduğum şeye ilk giren ve onu ilk uygulayan kişiyim.
73. Nûh aleyhisselam onları gece gündüz, gizli ve açık davet etmekle birlike onun bu daveti, onların kaçışlarından başka bir şeylerini artırmadı ve “onu yalanladılar, biz de onu ve onunla birlikte” gözümüzün önünde yapmasını emrettiğimiz “gemide bulunanları kurtardık” Ve ona tandırın kaynayacağı zaman: “Her birinden çifter çifter ve -aleyhinde söz geçmiş olanlar hariç- aile efradını ve iman edenleri içine yükle.”(Hud, 11/40) diye emir verdik. O da verilen bu emri yerine getirdi. Yüce Allah da semaya sağnak sağnak yağmur yağdırmasını emretti, yeryüzünden de pınarlar fışkırttı. Su, takdir edilmiş bir seviyeye geldi ve “onu levhaları ve çivileri olan (gemi) üzerinde taşıdık. O gemi gözümüzün önünde, korumamız altında akıyordu.”(el-Kamer, 54/13-14)“Ve onları halifeler kıldık.” Yalanlayanların helâk edilmesinden sonra yeryüzünde onları halife yaptık. Daha sonra Yüce Allah, onun zürriyetini mübarek kıldı ve geriye kalanlar onun zürriyeti oldu. Böylece Allah onları yeryüzünün dört bir yanında yaydı. “Âyetlerimizi” bunca açıklamadan ve delillerin ortaya konulmasından sonra “yalanlayanları da boğduk. Uyarılanların sonunun nasıl olduğuna bir bak!” Bu son, rüsvay edici bir helâk ve onlardan sonra gelen bütün nesiller arasında ardı arkası kesilmeyen bir lanettir. Sonradan gelen nesiller arasında onlar hakkında kınamadan başka bir şey işitilmez, onların tenkit ve yerilmelerinden başka bir şeye rastlanmaz. İşte bu yalanlayanlar da bundan önce yalanlayan kavimlerin başına gelen helâk, rezillik ve ibretlik cezaların kendilerini gelip bulmasından sakınsınlar.
Yunus 10:73
71- Onlara Nûh’un haberini oku! Hani o, kavmine şöyle demişti:“Ey kavmim, eğer aranızda kalmam ve Allah’ın âyetleriyle öğüt vermem size ağır geliyorsa (bilin ki) ben ancak Allah’a tevekkül ettim. Haydi siz de ortaklarınızla birlikte işinizi karara bağlayın. Hem işiniz gizli kapaklı da olmasın. Sonra da hakkımdaki kararınızı uygulayın ve bana mühlet tanımayın.” 72- “Eğer yüz çevirirseniz zaten ben sizden bir ücret istemedim. Benim ecrimi ancak Allah verecektir. Ve bana müslümanlardan olmam emrolundu.” 73- Onu yalanladılar, biz de onu ve onunla birlikte gemide bulunanları kurtardık ve onları (diğerlerinin ardında yeryüzünde) halifeler kıldık. Âyetlerimizi yalanlayanları da boğduk. Uyarılanların (ama iman etmeyenlerin) sonunun nasıl olduğuna bir bak!
71. Yüce Allah, Peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır:“Onlara” kavmine “Nûh’un” kavmine olan daveti hakkındaki “haberini oku!” Çünkü o, kavmini uzun süre Allah yoluna davet etmiştir. Zira aralarında dokuz yüz elli yıl kalmıştı. Ancak onun, kavmini davet etmesi, onların azgınlıklarını artırmaktan başka bir işe yaramadı. Ondan alabildiğine bezdiler, usandılar. O ise -salât ve selâm ona olsun- hiç tembellik etmiyor ve onları davete ara vermiyordu. O nedenle onlara şöyle demişti:“Ey kavmim, eğer aranızda kalmam ve Allah’ın âyetleri ile öğüt vermem size ağır geliyorsa” yani benim aranızda duruşum ve sizlere faydanıza olacak şeyleri, açık-seçik delillerden ibaret olan Allah’ın âyetlerini hatırlatmam size ağır geliyor ve gözünüzde büyüyor ise ve siz bana bir kötülük yapmak yahut da hakkı reddetmekte kararlıysanız “(bilin ki) ben ancak Allah’a tevekkül ettim.” Bana ve benim kendisine davet ettiğim şeylere yapılmak istenen her türlü kötülüğü önlemekte yalnız Allah’a güvenip dayanmışımdır. Benim askerlerim ve silahım budur. Sizler de gücünüzün yettiği kadarı ile türlü asker ve araç-gereç getirin. “Haydi siz de ortaklarınızla birlikte” hep beraber “işinizi karara bağlayın.” Öyle ki sizden kimse geri kalmasın ve elinizden gelen hiçbir şeyi de ardınıza koymayın. Âlemlerin Rabbi olan Allah dışında kendilerine ibadet ettiğiniz ve dost edindiğiniz ortaklarınızı da çağırın. “Hem işiniz gizli kapaklı da olmasın.” Aksine gâyet açık ve aleni olsun. “Sonra da hakkımdaki kararınızı uygulayın.” Gücünüzün yettiği kötülüğü ve cezayı yapın “ve bana mühlet tanımayın” kısa bir süre dahi olsa bana süre tanımayın. İşte bu, Nûh’un risaletinin doğruluğuna, getirdiğinin gerçekliğine dair kesin bir belge ve büyük bir delildir. Çünkü o, kendisini koruyacak aşireti, himaye edecek askeri bulunmayan, tek başına bir kimse idi. Önce kavminin görüşlerinin mantıksız, dinlerinin bozuk olduğunu söylemiş ve ilahlarını yermişti. Onlar da ona karşı kin ve düşmanlık beslemeye koyulmuşlardı. Bu kin ve düşmanlıkları ise sapasağlam dağlardan daha büyüktü. Diğer taraftan kavmi, kudret sahibi ve güçlü kimselerdi. Buna rağmen Nuh onlara: Siz de ortaklarınız da gücünüz yeten kimselerle birlikte bir araya gelip toplanın, gücünüzün yettiği tuzakları kurun ve eğer gücünüz yeterse bana zarar verin. Sizler bana hiçbir şey yapamayacaksınız, diyerek meydan okuyordu. Ancak onlar ona hiçbir şey yapamadılar. Böylelikle Nûh’un gerçekten doğru sözlü olduğu, onların ise iddialarında yalancı oldukları ortaya çıkmış oldu. Bu nedenle Nûh onlara şöyle demişti:
72. “Eğer” benim size davetimden “yüz çevirirseniz” şunu bilin ki yüz çevirmenizi gerektirecek bir sebep yoktur. Çünkü sizin batıldan hakka dönmeyeceğiniz açıkça ortaya çıkmıştır. Sizler ancak doğruluğuna dair delillerin ortaya konduğu haktan yüz çevirip, tutarsızlığına ve bozukluğuna dair delillerin ortada olduğu bir batıla yöneliyorsunuz. Bununla birlikte “zaten ben sizden bir ücret de istemedim.” Sizi davet etmem ve bu davetimi kabul etmeniz karşılığında sizden hiçbir ücret istemedim ki siz benim hakkımda: Bu, bize mallarımızı almak üzere gelmiştir, diyesiniz ve bu sebepten çağrımı kabul etmekten yüz çeviresiniz. “Benim ecrimi ancak Allah verecektir.” Ben mükâfat ve amelimin karşılığını yalnız O’ndan beklerim. Aynı zamanda size vermiş olduğum emre ben aksini yaparak muhalefet etmem. Bilakis:“Bana müslümanlardan olmam emrolundu.” İşte ben size emretmiş olduğum şeye ilk giren ve onu ilk uygulayan kişiyim.
73. Nûh aleyhisselam onları gece gündüz, gizli ve açık davet etmekle birlike onun bu daveti, onların kaçışlarından başka bir şeylerini artırmadı ve “onu yalanladılar, biz de onu ve onunla birlikte” gözümüzün önünde yapmasını emrettiğimiz “gemide bulunanları kurtardık” Ve ona tandırın kaynayacağı zaman: “Her birinden çifter çifter ve -aleyhinde söz geçmiş olanlar hariç- aile efradını ve iman edenleri içine yükle.”(Hud, 11/40) diye emir verdik. O da verilen bu emri yerine getirdi. Yüce Allah da semaya sağnak sağnak yağmur yağdırmasını emretti, yeryüzünden de pınarlar fışkırttı. Su, takdir edilmiş bir seviyeye geldi ve “onu levhaları ve çivileri olan (gemi) üzerinde taşıdık. O gemi gözümüzün önünde, korumamız altında akıyordu.”(el-Kamer, 54/13-14)“Ve onları halifeler kıldık.” Yalanlayanların helâk edilmesinden sonra yeryüzünde onları halife yaptık. Daha sonra Yüce Allah, onun zürriyetini mübarek kıldı ve geriye kalanlar onun zürriyeti oldu. Böylece Allah onları yeryüzünün dört bir yanında yaydı. “Âyetlerimizi” bunca açıklamadan ve delillerin ortaya konulmasından sonra “yalanlayanları da boğduk. Uyarılanların sonunun nasıl olduğuna bir bak!” Bu son, rüsvay edici bir helâk ve onlardan sonra gelen bütün nesiller arasında ardı arkası kesilmeyen bir lanettir. Sonradan gelen nesiller arasında onlar hakkında kınamadan başka bir şey işitilmez, onların tenkit ve yerilmelerinden başka bir şeye rastlanmaz. İşte bu yalanlayanlar da bundan önce yalanlayan kavimlerin başına gelen helâk, rezillik ve ibretlik cezaların kendilerini gelip bulmasından sakınsınlar.
Yunus 10:74
74- Sonra onun arkasından nice peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Onlar kavimlerine apaçık deliller getirdiler. Fakat daha önce (hakkı) yalanlamaları sebebiyle (onlara) iman etmediler. İşte biz haddi aşanların kalplerine böyle mühür basarız.
74. “Sonra onun” Nûh aleyhisselam’ın “arkasından nice” hidâyete davet eden ve helak olmaya götüren sebeplerden sakındıran “peygamberleri” onları yalanlayan “kendi kavimlerine gönderdik. Onlar kavimlerine apaçık deliller getirdiler.” Yani her bir peygamber, kendi davetini, getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden mucize ve delillerle destekledi. “Fakat daha önce (hakkı) yalanlamaları sebebiyle (onlara) iman etmediler.” Yani Yüce Allah kendilerine peygamber gönderdiğinde hemen onu yalanlamaları üzerine kalplerine mühür vuruldu ve önceleri iman etme imkânını bulmuş iken bunu reddettikleri için kendileri ile iman arasına engel konarak cezalandırdılar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de ilk defa ona iman etmedikleri gibi (yine iman etmezler) ve biz de onları azgınlıkları içerisinde şaşkın bir halde bırakırız.”(el-En’am, 6/110) İşte bundan dolayı burada da: “İşte biz haddi aşanların kalplerine böyle mühür basarız” da artık onlara hayır namına bir şey girmez. Allah onlara zulmetmemiştir, aksine onlar hak kendilerine gelince onu reddetmek ve ilk defasında onu yalanlamak sureti ile kendi kendilerine zulmetmişlerdir.
Yunus 10:75
75- Sonra bunların ardından da Mûsâ’yı ve Hârûn’u mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi. 76- Katımızdan kendilerine hak geldiği zaman:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir” dediler. 77- Mûsâ:“Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz? Bu mu sihirdir? Halbuki sihirbazlar kurtuluşa eremezler” dedi. 78- Dediler ki:“Sen, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndürmek için ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.” 79- Firavun:“Bütün bilgin sihirbazları bana getirin” dedi. 80- Nihâyet sihirbazlar gelince Mûsâ onlara:“Atacağınızı atın” dedi. 81- Onlar atınca Mûsâ dedi ki:“Sizin bu yaptığınız sihirdir. Şüphesiz Allah onu boşa çıkartacaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” 82- Allah, günahkârların hoşuna gitmese de kelimeleri ile hakkı ortaya koyar. 83- Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi. Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi ve o, gerçekten haddi aşanlardandı. 84- Mûsâ:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız artık O’na güvenip dayanın.” dedi. 85- Onlar da şöyle dediler:“Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma! 86- “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar!” 87- Mûsâ’ya ve kardeşine:“Mısır’da kavminize evler hazırlayın. O evlerinizi namazgah yapın ve namazı dosdoğru kılın. Müminleri de müjdele!” diye vahyettik. 88- Mûsâ:“Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam ve nice mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar! Rabbimiz, mallarını yok et ve kalplerini de mühürle de onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler.” 89- Buyurdu ki:“İkinizin de duası kabul olundu. O halde dosdoğru yürümeye devam edin, sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” 90- İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri de haddi aşıp saldırganlık etmek üzere onların peşine düştü. Nihâyet Firavun boğulacağı anda şöyle dedi:“İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim. Ben de müslümanlardanım.” 91- (Ona şöyle dendi:) Şimdi mi?! Halbuki sen bundan önce isyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun. 92- Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız. Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler. 93- Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik. Onları hoş ve temiz şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar da anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
75. “Sonra bunların” Yüce Allah’ın yalanlayan ve helâk edilen kavimlere göndermiş olduğu bu peygamberlerin “ardından da Mûsâ’yı” rasûllerden ve azim sahibi peygamberlerden biris olan, üzerine geniş ve muazam şer’î hükümler indirilmiş, kendisine uyulan büyük önderlerden birisi olan, Rahman olan Allah ile konuşmuş, İmran oğlu Musa’yı “ve” onunla birlikte bir yardımcı kıldığımız “Hârûn’u” Yüce Allah’ın tevhidini, Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet etmeyi yasaklamayı ihtiva eden ve getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine” Firavun’un devletinin büyüklerine, önderlerine “gönderdik.” Çünkü avam da bu önderlerin arkasından giderdi. “Fakat onlar” bu âyetlerin doğruluğuna kesin olarak inanmakla birlikte büyüklenerek ve haksızlığa saparak bu aâyetlere karşı “büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi.” Onların ayrılmaz vasfı, günahkârlık ve vahyi yalanlamaktı.
76. “Katımızdan kendilerine” hakkın en büyük ve en muazzam türü olan, azameti önünde boyunların eğildiği ve bütün mahlukatı nimetleri ile terbiye eden âlemlerin Rabbi Allah nezdinden olan “hak geldiği zaman” Allah tarafından Mûsâ vasıtası ile kendilerine hak geldiğinde onu reddettiler, kabul etmediler ve:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir, dediler.” Kahrolasıcalar, haktan yüz çevirmekle ve onu reddetmekle kalmadılar, onu en batıl şey olan sihirle nitelendirdiler. Sihir ise gerçekte bir göz boyamadır. Hatta onlar bununla da yetinmeyip apaçık olan bu hakkı, apaçık ve aşikar bir sihir olarak kabul ettiler. Bundan dolayı Mûsâ onlara şöyle cevap vermişti:
77. “Mûsâ” en zalim insanlardan başkasının reddetmeyeceği hakkı reddetmeleri dolayısı ile onları azarlayarak şöyle dedi: “Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz?” Yani siz onun için “apaçık bir sihirdir” mi diyorsunuz? “Bu mu sihirdir?” Getirdiğim hakkın niteliklerine ve muhtevasına bir bakın. Yalnızca bu bile onun hakkın ta kendisi olduğunu kesin olarak anlamaya yeterlidir. “Halbuki sihirbazlar” dünyada olsun âhirette olsun “kurtuluşa eremezler, dedi.” İşte siz de güzel akıbetin ve kurtuluşun kimin olacağını ve kimin başarıya ulaşacağını göreceksiniz. Daha sonra onlar ve herkes açıkça şunu anladı ki kurtuluşa eren, dünya ve âhirette zafere kavuşan, Musa aleyhisselam olmuştu.
78. Mûsâ’nın sözlerini olmayacak şekilde reddederek ona şöyle dediler:“Sen bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan” atalarımızı üzerinde bulduğumuz şirkten, Allah’tan başkasına ibadetten “döndürmek için” ve bize yalnızca Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeyi emretmek “ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin?” Siz bize sizler başkanlar olasınız ve bizi yurdumuzdan çıkartasınız diye mi geldiniz? Bu ifadeleri ile onlar, sapık atalarının sözlerini, Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirmiş olduğu hakkı reddedecekleri bir dayanak olarak değerlendirdiler. Ayrıca “ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi” şeklindeki sözleri de gerçeği ters yüz etmek, aralarından cahil olanları kandırmak, halkı Mûsâ aleyhisselam’a düşmanlık edip ona iman etmemek için kışkırtmak kastı ile söylenmiş sözlerdi. Gerçekleri bilen, işleri birbirinden ayırt edebilen bir kimse böyle şeyleri gerekçe göstermez. Çünkü deliller, ancak onlar gibi bir delil ve belge ile reddedilebilir. Kendisine gelen hakkı bu gibi şeylerle reddetmeye kalkışan bir kimsenin bu hali, hasmı olan karşı tarafın söylediği sözü reddedecek bir şey bulmaktan aciz olduğunu gösterir. Çünkü hakkı reddeden kimsenin eğer bir delili bulunsaydı, elbette onu ortaya koyar ve hiçbir zaman “Senin maksadın şudur, gayen budur” demeye sığınmazdı. O, söylediği bu sözde ve hasmının maksadına dair verdiği bu haberde ister doğru olsun, ister yalancı olsun fark etmez, böyle bir şey yapmazdı. Üstelik Mûsâ aleyhisselam’ı tanıyan ve onun neye davet ettiğini bilen herkes, onun hiçbir zaman yeryüzünde üstünlük sağlamak gibi bir maksadı olmadığını çok iyi bilir. Onun maksadı, ancak diğer peygamber kardeşlerinin maksadında olduğu gibi insanları hidâyete iletmek ve onlara faydalarına olan şeyleri göstermektir. Ancak işin gerçek mahiyeti, onların bizzat kendi ağızları ile de ifade ettikleri gibi şuydu:“Biz ikinize de inanmıyoruz” yani kibir ve inadımız dolayısı ile dediklerini kabul etmiyoruz. Yoksa Mûsâ ile Hârûn’un getirdiklerinin batıl oluşundan ve hakkında herhangi bir şüphelerinin olduğundan yahut da başka herhangi bir sebep dolayısı ile değil. Bunun tek sebebi, onların zalimlikleri, haksızlıkları ve Mûsâ ile Hârûn’a -ikisine de selam olsun- iftira ile yakıştırdıkları üstünlük sağlama arzularından başkası değildir.
79. “Firavun” Mûsâ aleyhisselam’ın getirdiği hakka karşı çıkarak ve ileri gelenleri ile kavminin galip gelmesini isteyerek: “Bütün bilgin sihirbazları bana getirin, dedi.” Yani sihirde becerikli ve bunu çok iyi bilen kim varsa getirin. Sonra da Mısır şehirlerine, çeşitli tür ve seviyeleri ile değişik sihirbazları kendilerine getirecek kimseler gönderdi.
80. “Nihâyet sihirbazlar” Mûsâ ile yarışmak üzere “gelince Mûsâ onlara: Atacağınızı atın, dedi” Yani siz neyi atmak istiyorsanız atabilirsiniz. Ben size, belirli bir şeyi atın, demiyorum. Çünkü Mûsâ kesin olarak galip geleceğini biliyordu. Onlara ve onların neler yapacaklarına da hiç aldırış etmiyordu.
81. “Onlar” iplerini ve sopalarını “atınca” hepsi de yürüyen yılanlarmış gibi göründü. Bunun üzerine “Mûsâ dedi ki: Sizin bu yaptığınız sihirdir.” Yani bu, büyük ve gerçek bir sihirdir. Fakat büyüklüğüne rağmen “şüphesiz Allah onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” Onlar bu yaptıkları ile hakka karşı batılın zafere kavuşmasını istemişlerdi. Bundan daha büyük bir bozgunculuk olabilir mi? İşte herhangi bir iş yapan, herhangi bir tuzak kurmaya çalışan veya herhangi bir komplo düzenleyen her bir fesatçının durumu böyledir. Onun yaptığı mutlaka boşa çıkar, darmadağın olur gider. Bir süre, onun yaptığı iş revaç bulsa da önünde sonunda o yok olacaktır, boşa çıkacaktır. Yaptıkları işlerle maksatları Yüce Allah’ın rızasına kavuşmak olan ve bu işleri esas itibari ile işlenmesi emredilen faydalı işler olan ıslah edicilere gelince şüphesiz Yüce Allah, onların amellerini düzeltir, ilerletir ve sürekli olarak geliştirir.
82. Mûsâ asasını atınca büyük bir olup onların yaptıkları büyüleri yutuvermeye başladı. Böylelikle onların büyüleri boşa çıktı ve batılları yok olup gitti. Böylece Allah, hakkı ortaya koymuş oldu. Sihirbazlar hakkı açıkça görünce secdeye kapandılar. Firavun onları asmakla, el ve ayaklarını kesmekle tehdit ettiyse de buna aldırış etmeyip imanları üzere sebat gösterdiler. Ne Firavun, ne onun yanındaki ileri gelenler ne de onların tabilerinden hiç kimse iman etmedi. Aksine bunlar azgınlıkları içinde bocalamaya devam ettiler. Bu nedenle şöyle buyrulmuştur:
83. “Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi.” Yani İsrailoğullarına mensup birtakım gençler, korkmalarına rağmen iman kalplerinde iyice yerleştiği için sabredip imanlarını sürdürdüler. “Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini” dinlerinden çevirmek suretiyle “fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi.” Onun ülkeden üstünlüğü ve baskın bir gücü vardı. O bakımdan onun cezalandırmasından korkmakta haklı idiler. Özellikle de “o, gerçekten” azgınlıkta ve düşmanlıkta “haddi aşanlardandı.” Mûsâ’ya ancak kavminin gençlerinden bir topluluğun iman edip başka kimselerin iman etmeyişindeki hikmet -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gençlerin ve çocukların hakkı kabule daha yatkın, hakka daha çok itaat edip boyun eğen kimseler oluşundan dolayı olsa gerektir. Küfür üzere yetişen yaşlı ve yetişkinler ise böyle değildir. Çünkü bu yaşlılar, kalplerinde bozuk akidelerin yer etmiş olması ve uzun bir süre öylece kalması dolayısı ile başkalarına göre haktan daha uzaktırlar.
84. Mûsâ kavmine sabrı tavsiye ederek ve bu hususta kimin yardımını alacaklarını hatırlatarak:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız” Allah’a imanın gereğini yerine getirin ve “artık O’na güvenip dayanın, dedi.”
85. “Onlar da” Mûsâ’nın bu emrine uyarak “şöyle dediler: Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma!” Yani onları bize musallat etme! Çünkü o vakit onlar bizi dinimizden çevirmek kastı ile bize işkence yaparlar yahut da bize galip gelirler de böylelikle kendileri de fitneye düşüp: Eğer bunlar hak üzere olsalardı yenik düşmezlerdi, derler.
86. “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar” ki onların şerlerinden kurtulalım ve dinimiz üzere kalmaya devam edelim. Dinimizi ve şer’î hükümlerini, herhangi bir karşı çıkan ve bu konuda bizimle anlaşmazlık çıkartan olmaksızın uygulama imkânını bulabilelim.
87. Firavun ve kavminin İsrailoğulları üzerindeki baskıları ağırlaşıp da onları dinlerinden çevirmeye çalışmaları üzerine “Mûsâ’ya ve kardeşine: Mısır’da kavminize evler hazırlayın” yani onlara içlerinde gizlenebilecekleri şekilde evler yapmalarını emredin. “O evlerinizi namazgah yapın” yani halka açık mabedlerde namaz kılma imkânını bulamadığınızda evlerinizi içlerinde namaz kılabileceğiniz bir yer haline getirin “ve namazı dosdoğru kılın.” Çünkü namaz her türlü sıkıntılara karşı bir yardımcıdır. “Müminleri de” zafer, yardım ve dinlerinin üstün geleceği müjdesiyle “müjdele, diye vahyettik.”“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık (daha) vardır.”(el-İnşirah, 94/5-6) Sıkıntılar artık bunalım haline dönüştü mü Allah onları giderip ferahlık verir.
88. Mûsâ Firavun’un ve ileri gelenlerin katılığını ve yüz çevirişlerini görünce onlara beddua etmiş, Hârûn da “Amin” demişti. Şöyle ki: “Mûsâ: Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam” süslenecekleri türlü süs eşyaları, elbiseler, dayalı döşeli evler, gösterişli binekler, hizmetçiler “ve nice” pek çok miktarda “mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar!” Yani onlar, bu malları Senin yolundan insanları saptırmak için kullanıyorlar; hem kendileri sapıyorlar hem de başkalarının da sapmasına sebep oluyorlar. “Rabbimiz, mallarını yok et” onları helak etmek yahut da taşa dönüştürmek gibi mallarını yararlanılmayacak bir şekle sokarak telef et! “ve kalplerini de mühürle” yani katılaştır da “onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler!” Mûsâ aleyhisselam bu sözlerini onlara olan öfkesinden dolayı söylemişti. Çünkü onlar, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işlemek cüretkârlığını göstermiş, Allah’ın kullarını fesada boğmuş ve insanları Allah’ın yolundan alıkoymuşlardı. Ayrıca Mûsâ aleyhisselam Rabbinin, yüzlerine karşı iman kapısını kapatmak sureti ile yaptıklarına karşılık olarak onları cezalandıracağını tam anlamı ile bildiğinden dolayı böyle yapmıştı.
89. Yüce Allah “buyurdu ki: İkinizin de duası kabul olundu.” Bu, Mûsâ’nın dua ettiğine Hârûn’un da onun duasına “Âmin” dediğine, ayrıca “Âmin” diyen kimsenin de yapılan duada dua edene ortak olduğuna delil vardır. “O halde” dininiz üzere “dosdoğru yürümeye devam edin” davetinizi sürdürün. “Sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” Yani dosdoğru yoldan ayrılmış, cehenneme götüren yolu izleyen sapmışların, dalalete düşen cahillerin yoluna asla uymayın.
90. Şanı Yüce Allah, Musa’ya İsrailoğulları ile birlikte geceleyin yola koyulmayı emretti ve ona Firavun ve beraberindekilerin onu izleyeceklerini haber verdi. Firavun ise şehirlere toplayıcılar göndermişti: Onlar şöyle diyorlardı: “Gerçekten bunlar (Mûsâ ve kavmi) az bir topluluktur ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar. Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.”(eş-Şuarâ, 26/54-56) Böylece Firavun, uzak yakın bütün askerlerini topladı. Askerleri ile “haddi aşıp saldırganlık etmek üzere” yani yeryüzünde de haddi aşmak ve Mûsâ ile kavmine saldırmak üzere arkalarından yola koyuldu. Haddi aşma iyice artıp günah pekişti mi, artık geriye cezayı beklemekten başka bir şey kalmaz. “İsrailoğullarını denizden geçirdik.” Şöyle ki Yüce Allah, Mûsâ’ya denize ulaştı mı ona asasıyla vurmasını emretmişti. Mûsâ da asasıyla denize vurdu ve deniz yarılıp on iki yola ayrıldı. İsrailoğulları da o yolları izledi. Firavun ve askerleri de arkalarından denizin içerisine girerek yola koyuldular. Mûsâ ve kavmi denizin dışına çıktıklarında ve Firavun ile askerleri de hala denizin içerisinde bulunuyorken Yüce Allah, denize emretti ve deniz, Firavun ve askerlerinin üzerine kapandı. İsrailoğullarının gçzü önünde hepsini suda boğdu. Nihâyet Firavun da boğulma noktasına gelip artık kesinlikle öleceğini anlayınca “şöyle dedi: İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim.” İşte kendisinden başka ilah olmayan, tek hak ilah olan Allah O’dur, “ben de müslümanlardanım!” Allah’ın dinine ve Mûsâ’nın getirdiklerine itaat edenlerdenim.
91. Yüce Allah böyle bir durumda iman etmenin kendisine herhangi bir fayda sağlamayacağını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Şimdi mi?” iman ediyor ve Allah’ın Rasûlünü tasdik ettiğini ifade ediyorsun? “Halbuki sen bundan önce isyan etmiş” masiyetlerle, küfür ve yalanlamakla meydan okumuş “ve fesatçılardan olmuştun.” Bu konuda Yüce Allah’ın uygulayageldiği kanunu gereği iman etmenin sana hiçbir faydası olmayacaktır. Çünkü kâfirler, iman etmenin artık kaçınılmaz olduğu böyle bir duruma ulaştıkları takdirde edecekleri imandan yararlanamayacaklardır. Zira onların imanları, tıpkı Kıyamet gününe ulaşan kimsenin iman etmesi gibi gözle görme sonucu iman etmeye benzer. Oysa fayda veren iman, görmeden olan imandır.
92. “Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız.” Müfessirler derler ki: İsrailoğulları, Firavun’a karşı duydukları büyük korku dolayısı ile onun suda boğulduğunu kabul etmemiş ve bundan şüphe etmişlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah denize onun bedenini -onlara bir ibret ve alamet olsun diye- yüksekçe bir tepeye bırakmasını emretmişti. “Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler.” Bundan dolayıdır ki bu deliller gözlerinin önünde geçer, tekrarlanır durur; fakat onlara yönelmeyişleri dolayısı ile bu âyetlerden gereği gibi yararlanamazlar. Uyanık bir akıl ve dikkatli bir kalbe sahip olan kimse ise Yüce Allah’ın âyetleri ile delillerinden, peygamberlerin bildirdiklerinin doğruluğuna delalet eden en büyük delilleri görürler.
93. “Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik.” Yani Yüce Allah, onları Firavun hanedanının meskenlerine yerleştirdi, onların yerlerini ve ülkelerini İsrailoğullarına miras verdi. “Onları hoş ve temiz” yiyecek, içecek ve bunların dışında kalan “şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine” bir araya gelip toplanmalarını ve birbirleri ile kaynaşmalarını gerektiren “ilim gelinceye kadar da” hakka dair “anlaşmazlığa düşmediler.” Ancak kendilerine bu ilim gelince birbirlerine haksızlık ettiler. Onların pek çoğu hakka muhalif birtakım nefsi görüş ve maksatlara sahip oldu. Böylelikle aralarında pek çok konuda ayrılıklar ortaya çıktı. “Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.” Eksiksiz ilmi ve herşeyi kapsayan kudretinin tecellisi olan adaletli hükmünü verecektir. İşte bu, doğru dine mensup kimselerin karşı karşıya kaldıkları bir hastalıktır. Şeytan artık büsbütün dinlerini terk etmelerini sağlayarak onları kendisine itaate yöneltmekten aciz kalınca aralarını bozmaya, aralarına kin ve düşmanlık sokmaya çalışır ve bunun neticesinde de birtakım ihtilaflar ortaya çıkar. Daha sonra da biri diğerini sapıklıkla itham eder ve birbirlerine düşman olurlar. Bu da o lanetli şeytanın çok sevdiği bir sonuçtur. Yoksa hak dine iman edenlerin Rableri bir, peygamberleri bir, dinleri bir ve genel menfaatleri de birbirine uygun olduğu halde ne diye birliklerini dağıtacak, vahdetlerini parçalayacak, bağlarını çözecek ve düzenlerini bozacak bir şekilde ihtilafa düşüyorlar da dini ve dünyevi bir yığın maslahatları gerçekleştiremedikleri ve dinlerinin de pek çok hükmünün adeta ölü hale geldiği bir duruma düşsünler! Ey celal ve ikram sahibi Allahım! Senden mü’min kullarına onları bir araya getirmeni, parçalanmışlıklarını gidermeni ve uzak olanları birbirlerine yaklaştırmanı lütfetmeni niyaz ederiz!
Yunus 10:76
75- Sonra bunların ardından da Mûsâ’yı ve Hârûn’u mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi. 76- Katımızdan kendilerine hak geldiği zaman:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir” dediler. 77- Mûsâ:“Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz? Bu mu sihirdir? Halbuki sihirbazlar kurtuluşa eremezler” dedi. 78- Dediler ki:“Sen, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndürmek için ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.” 79- Firavun:“Bütün bilgin sihirbazları bana getirin” dedi. 80- Nihâyet sihirbazlar gelince Mûsâ onlara:“Atacağınızı atın” dedi. 81- Onlar atınca Mûsâ dedi ki:“Sizin bu yaptığınız sihirdir. Şüphesiz Allah onu boşa çıkartacaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” 82- Allah, günahkârların hoşuna gitmese de kelimeleri ile hakkı ortaya koyar. 83- Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi. Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi ve o, gerçekten haddi aşanlardandı. 84- Mûsâ:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız artık O’na güvenip dayanın.” dedi. 85- Onlar da şöyle dediler:“Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma! 86- “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar!” 87- Mûsâ’ya ve kardeşine:“Mısır’da kavminize evler hazırlayın. O evlerinizi namazgah yapın ve namazı dosdoğru kılın. Müminleri de müjdele!” diye vahyettik. 88- Mûsâ:“Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam ve nice mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar! Rabbimiz, mallarını yok et ve kalplerini de mühürle de onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler.” 89- Buyurdu ki:“İkinizin de duası kabul olundu. O halde dosdoğru yürümeye devam edin, sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” 90- İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri de haddi aşıp saldırganlık etmek üzere onların peşine düştü. Nihâyet Firavun boğulacağı anda şöyle dedi:“İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim. Ben de müslümanlardanım.” 91- (Ona şöyle dendi:) Şimdi mi?! Halbuki sen bundan önce isyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun. 92- Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız. Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler. 93- Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik. Onları hoş ve temiz şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar da anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
75. “Sonra bunların” Yüce Allah’ın yalanlayan ve helâk edilen kavimlere göndermiş olduğu bu peygamberlerin “ardından da Mûsâ’yı” rasûllerden ve azim sahibi peygamberlerden biris olan, üzerine geniş ve muazam şer’î hükümler indirilmiş, kendisine uyulan büyük önderlerden birisi olan, Rahman olan Allah ile konuşmuş, İmran oğlu Musa’yı “ve” onunla birlikte bir yardımcı kıldığımız “Hârûn’u” Yüce Allah’ın tevhidini, Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet etmeyi yasaklamayı ihtiva eden ve getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine” Firavun’un devletinin büyüklerine, önderlerine “gönderdik.” Çünkü avam da bu önderlerin arkasından giderdi. “Fakat onlar” bu âyetlerin doğruluğuna kesin olarak inanmakla birlikte büyüklenerek ve haksızlığa saparak bu aâyetlere karşı “büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi.” Onların ayrılmaz vasfı, günahkârlık ve vahyi yalanlamaktı.
76. “Katımızdan kendilerine” hakkın en büyük ve en muazzam türü olan, azameti önünde boyunların eğildiği ve bütün mahlukatı nimetleri ile terbiye eden âlemlerin Rabbi Allah nezdinden olan “hak geldiği zaman” Allah tarafından Mûsâ vasıtası ile kendilerine hak geldiğinde onu reddettiler, kabul etmediler ve:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir, dediler.” Kahrolasıcalar, haktan yüz çevirmekle ve onu reddetmekle kalmadılar, onu en batıl şey olan sihirle nitelendirdiler. Sihir ise gerçekte bir göz boyamadır. Hatta onlar bununla da yetinmeyip apaçık olan bu hakkı, apaçık ve aşikar bir sihir olarak kabul ettiler. Bundan dolayı Mûsâ onlara şöyle cevap vermişti:
77. “Mûsâ” en zalim insanlardan başkasının reddetmeyeceği hakkı reddetmeleri dolayısı ile onları azarlayarak şöyle dedi: “Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz?” Yani siz onun için “apaçık bir sihirdir” mi diyorsunuz? “Bu mu sihirdir?” Getirdiğim hakkın niteliklerine ve muhtevasına bir bakın. Yalnızca bu bile onun hakkın ta kendisi olduğunu kesin olarak anlamaya yeterlidir. “Halbuki sihirbazlar” dünyada olsun âhirette olsun “kurtuluşa eremezler, dedi.” İşte siz de güzel akıbetin ve kurtuluşun kimin olacağını ve kimin başarıya ulaşacağını göreceksiniz. Daha sonra onlar ve herkes açıkça şunu anladı ki kurtuluşa eren, dünya ve âhirette zafere kavuşan, Musa aleyhisselam olmuştu.
78. Mûsâ’nın sözlerini olmayacak şekilde reddederek ona şöyle dediler:“Sen bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan” atalarımızı üzerinde bulduğumuz şirkten, Allah’tan başkasına ibadetten “döndürmek için” ve bize yalnızca Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeyi emretmek “ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin?” Siz bize sizler başkanlar olasınız ve bizi yurdumuzdan çıkartasınız diye mi geldiniz? Bu ifadeleri ile onlar, sapık atalarının sözlerini, Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirmiş olduğu hakkı reddedecekleri bir dayanak olarak değerlendirdiler. Ayrıca “ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi” şeklindeki sözleri de gerçeği ters yüz etmek, aralarından cahil olanları kandırmak, halkı Mûsâ aleyhisselam’a düşmanlık edip ona iman etmemek için kışkırtmak kastı ile söylenmiş sözlerdi. Gerçekleri bilen, işleri birbirinden ayırt edebilen bir kimse böyle şeyleri gerekçe göstermez. Çünkü deliller, ancak onlar gibi bir delil ve belge ile reddedilebilir. Kendisine gelen hakkı bu gibi şeylerle reddetmeye kalkışan bir kimsenin bu hali, hasmı olan karşı tarafın söylediği sözü reddedecek bir şey bulmaktan aciz olduğunu gösterir. Çünkü hakkı reddeden kimsenin eğer bir delili bulunsaydı, elbette onu ortaya koyar ve hiçbir zaman “Senin maksadın şudur, gayen budur” demeye sığınmazdı. O, söylediği bu sözde ve hasmının maksadına dair verdiği bu haberde ister doğru olsun, ister yalancı olsun fark etmez, böyle bir şey yapmazdı. Üstelik Mûsâ aleyhisselam’ı tanıyan ve onun neye davet ettiğini bilen herkes, onun hiçbir zaman yeryüzünde üstünlük sağlamak gibi bir maksadı olmadığını çok iyi bilir. Onun maksadı, ancak diğer peygamber kardeşlerinin maksadında olduğu gibi insanları hidâyete iletmek ve onlara faydalarına olan şeyleri göstermektir. Ancak işin gerçek mahiyeti, onların bizzat kendi ağızları ile de ifade ettikleri gibi şuydu:“Biz ikinize de inanmıyoruz” yani kibir ve inadımız dolayısı ile dediklerini kabul etmiyoruz. Yoksa Mûsâ ile Hârûn’un getirdiklerinin batıl oluşundan ve hakkında herhangi bir şüphelerinin olduğundan yahut da başka herhangi bir sebep dolayısı ile değil. Bunun tek sebebi, onların zalimlikleri, haksızlıkları ve Mûsâ ile Hârûn’a -ikisine de selam olsun- iftira ile yakıştırdıkları üstünlük sağlama arzularından başkası değildir.
79. “Firavun” Mûsâ aleyhisselam’ın getirdiği hakka karşı çıkarak ve ileri gelenleri ile kavminin galip gelmesini isteyerek: “Bütün bilgin sihirbazları bana getirin, dedi.” Yani sihirde becerikli ve bunu çok iyi bilen kim varsa getirin. Sonra da Mısır şehirlerine, çeşitli tür ve seviyeleri ile değişik sihirbazları kendilerine getirecek kimseler gönderdi.
80. “Nihâyet sihirbazlar” Mûsâ ile yarışmak üzere “gelince Mûsâ onlara: Atacağınızı atın, dedi” Yani siz neyi atmak istiyorsanız atabilirsiniz. Ben size, belirli bir şeyi atın, demiyorum. Çünkü Mûsâ kesin olarak galip geleceğini biliyordu. Onlara ve onların neler yapacaklarına da hiç aldırış etmiyordu.
81. “Onlar” iplerini ve sopalarını “atınca” hepsi de yürüyen yılanlarmış gibi göründü. Bunun üzerine “Mûsâ dedi ki: Sizin bu yaptığınız sihirdir.” Yani bu, büyük ve gerçek bir sihirdir. Fakat büyüklüğüne rağmen “şüphesiz Allah onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” Onlar bu yaptıkları ile hakka karşı batılın zafere kavuşmasını istemişlerdi. Bundan daha büyük bir bozgunculuk olabilir mi? İşte herhangi bir iş yapan, herhangi bir tuzak kurmaya çalışan veya herhangi bir komplo düzenleyen her bir fesatçının durumu böyledir. Onun yaptığı mutlaka boşa çıkar, darmadağın olur gider. Bir süre, onun yaptığı iş revaç bulsa da önünde sonunda o yok olacaktır, boşa çıkacaktır. Yaptıkları işlerle maksatları Yüce Allah’ın rızasına kavuşmak olan ve bu işleri esas itibari ile işlenmesi emredilen faydalı işler olan ıslah edicilere gelince şüphesiz Yüce Allah, onların amellerini düzeltir, ilerletir ve sürekli olarak geliştirir.
82. Mûsâ asasını atınca büyük bir olup onların yaptıkları büyüleri yutuvermeye başladı. Böylelikle onların büyüleri boşa çıktı ve batılları yok olup gitti. Böylece Allah, hakkı ortaya koymuş oldu. Sihirbazlar hakkı açıkça görünce secdeye kapandılar. Firavun onları asmakla, el ve ayaklarını kesmekle tehdit ettiyse de buna aldırış etmeyip imanları üzere sebat gösterdiler. Ne Firavun, ne onun yanındaki ileri gelenler ne de onların tabilerinden hiç kimse iman etmedi. Aksine bunlar azgınlıkları içinde bocalamaya devam ettiler. Bu nedenle şöyle buyrulmuştur:
83. “Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi.” Yani İsrailoğullarına mensup birtakım gençler, korkmalarına rağmen iman kalplerinde iyice yerleştiği için sabredip imanlarını sürdürdüler. “Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini” dinlerinden çevirmek suretiyle “fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi.” Onun ülkeden üstünlüğü ve baskın bir gücü vardı. O bakımdan onun cezalandırmasından korkmakta haklı idiler. Özellikle de “o, gerçekten” azgınlıkta ve düşmanlıkta “haddi aşanlardandı.” Mûsâ’ya ancak kavminin gençlerinden bir topluluğun iman edip başka kimselerin iman etmeyişindeki hikmet -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gençlerin ve çocukların hakkı kabule daha yatkın, hakka daha çok itaat edip boyun eğen kimseler oluşundan dolayı olsa gerektir. Küfür üzere yetişen yaşlı ve yetişkinler ise böyle değildir. Çünkü bu yaşlılar, kalplerinde bozuk akidelerin yer etmiş olması ve uzun bir süre öylece kalması dolayısı ile başkalarına göre haktan daha uzaktırlar.
84. Mûsâ kavmine sabrı tavsiye ederek ve bu hususta kimin yardımını alacaklarını hatırlatarak:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız” Allah’a imanın gereğini yerine getirin ve “artık O’na güvenip dayanın, dedi.”
85. “Onlar da” Mûsâ’nın bu emrine uyarak “şöyle dediler: Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma!” Yani onları bize musallat etme! Çünkü o vakit onlar bizi dinimizden çevirmek kastı ile bize işkence yaparlar yahut da bize galip gelirler de böylelikle kendileri de fitneye düşüp: Eğer bunlar hak üzere olsalardı yenik düşmezlerdi, derler.
86. “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar” ki onların şerlerinden kurtulalım ve dinimiz üzere kalmaya devam edelim. Dinimizi ve şer’î hükümlerini, herhangi bir karşı çıkan ve bu konuda bizimle anlaşmazlık çıkartan olmaksızın uygulama imkânını bulabilelim.
87. Firavun ve kavminin İsrailoğulları üzerindeki baskıları ağırlaşıp da onları dinlerinden çevirmeye çalışmaları üzerine “Mûsâ’ya ve kardeşine: Mısır’da kavminize evler hazırlayın” yani onlara içlerinde gizlenebilecekleri şekilde evler yapmalarını emredin. “O evlerinizi namazgah yapın” yani halka açık mabedlerde namaz kılma imkânını bulamadığınızda evlerinizi içlerinde namaz kılabileceğiniz bir yer haline getirin “ve namazı dosdoğru kılın.” Çünkü namaz her türlü sıkıntılara karşı bir yardımcıdır. “Müminleri de” zafer, yardım ve dinlerinin üstün geleceği müjdesiyle “müjdele, diye vahyettik.”“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık (daha) vardır.”(el-İnşirah, 94/5-6) Sıkıntılar artık bunalım haline dönüştü mü Allah onları giderip ferahlık verir.
88. Mûsâ Firavun’un ve ileri gelenlerin katılığını ve yüz çevirişlerini görünce onlara beddua etmiş, Hârûn da “Amin” demişti. Şöyle ki: “Mûsâ: Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam” süslenecekleri türlü süs eşyaları, elbiseler, dayalı döşeli evler, gösterişli binekler, hizmetçiler “ve nice” pek çok miktarda “mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar!” Yani onlar, bu malları Senin yolundan insanları saptırmak için kullanıyorlar; hem kendileri sapıyorlar hem de başkalarının da sapmasına sebep oluyorlar. “Rabbimiz, mallarını yok et” onları helak etmek yahut da taşa dönüştürmek gibi mallarını yararlanılmayacak bir şekle sokarak telef et! “ve kalplerini de mühürle” yani katılaştır da “onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler!” Mûsâ aleyhisselam bu sözlerini onlara olan öfkesinden dolayı söylemişti. Çünkü onlar, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işlemek cüretkârlığını göstermiş, Allah’ın kullarını fesada boğmuş ve insanları Allah’ın yolundan alıkoymuşlardı. Ayrıca Mûsâ aleyhisselam Rabbinin, yüzlerine karşı iman kapısını kapatmak sureti ile yaptıklarına karşılık olarak onları cezalandıracağını tam anlamı ile bildiğinden dolayı böyle yapmıştı.
89. Yüce Allah “buyurdu ki: İkinizin de duası kabul olundu.” Bu, Mûsâ’nın dua ettiğine Hârûn’un da onun duasına “Âmin” dediğine, ayrıca “Âmin” diyen kimsenin de yapılan duada dua edene ortak olduğuna delil vardır. “O halde” dininiz üzere “dosdoğru yürümeye devam edin” davetinizi sürdürün. “Sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” Yani dosdoğru yoldan ayrılmış, cehenneme götüren yolu izleyen sapmışların, dalalete düşen cahillerin yoluna asla uymayın.
90. Şanı Yüce Allah, Musa’ya İsrailoğulları ile birlikte geceleyin yola koyulmayı emretti ve ona Firavun ve beraberindekilerin onu izleyeceklerini haber verdi. Firavun ise şehirlere toplayıcılar göndermişti: Onlar şöyle diyorlardı: “Gerçekten bunlar (Mûsâ ve kavmi) az bir topluluktur ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar. Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.”(eş-Şuarâ, 26/54-56) Böylece Firavun, uzak yakın bütün askerlerini topladı. Askerleri ile “haddi aşıp saldırganlık etmek üzere” yani yeryüzünde de haddi aşmak ve Mûsâ ile kavmine saldırmak üzere arkalarından yola koyuldu. Haddi aşma iyice artıp günah pekişti mi, artık geriye cezayı beklemekten başka bir şey kalmaz. “İsrailoğullarını denizden geçirdik.” Şöyle ki Yüce Allah, Mûsâ’ya denize ulaştı mı ona asasıyla vurmasını emretmişti. Mûsâ da asasıyla denize vurdu ve deniz yarılıp on iki yola ayrıldı. İsrailoğulları da o yolları izledi. Firavun ve askerleri de arkalarından denizin içerisine girerek yola koyuldular. Mûsâ ve kavmi denizin dışına çıktıklarında ve Firavun ile askerleri de hala denizin içerisinde bulunuyorken Yüce Allah, denize emretti ve deniz, Firavun ve askerlerinin üzerine kapandı. İsrailoğullarının gçzü önünde hepsini suda boğdu. Nihâyet Firavun da boğulma noktasına gelip artık kesinlikle öleceğini anlayınca “şöyle dedi: İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim.” İşte kendisinden başka ilah olmayan, tek hak ilah olan Allah O’dur, “ben de müslümanlardanım!” Allah’ın dinine ve Mûsâ’nın getirdiklerine itaat edenlerdenim.
91. Yüce Allah böyle bir durumda iman etmenin kendisine herhangi bir fayda sağlamayacağını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Şimdi mi?” iman ediyor ve Allah’ın Rasûlünü tasdik ettiğini ifade ediyorsun? “Halbuki sen bundan önce isyan etmiş” masiyetlerle, küfür ve yalanlamakla meydan okumuş “ve fesatçılardan olmuştun.” Bu konuda Yüce Allah’ın uygulayageldiği kanunu gereği iman etmenin sana hiçbir faydası olmayacaktır. Çünkü kâfirler, iman etmenin artık kaçınılmaz olduğu böyle bir duruma ulaştıkları takdirde edecekleri imandan yararlanamayacaklardır. Zira onların imanları, tıpkı Kıyamet gününe ulaşan kimsenin iman etmesi gibi gözle görme sonucu iman etmeye benzer. Oysa fayda veren iman, görmeden olan imandır.
92. “Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız.” Müfessirler derler ki: İsrailoğulları, Firavun’a karşı duydukları büyük korku dolayısı ile onun suda boğulduğunu kabul etmemiş ve bundan şüphe etmişlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah denize onun bedenini -onlara bir ibret ve alamet olsun diye- yüksekçe bir tepeye bırakmasını emretmişti. “Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler.” Bundan dolayıdır ki bu deliller gözlerinin önünde geçer, tekrarlanır durur; fakat onlara yönelmeyişleri dolayısı ile bu âyetlerden gereği gibi yararlanamazlar. Uyanık bir akıl ve dikkatli bir kalbe sahip olan kimse ise Yüce Allah’ın âyetleri ile delillerinden, peygamberlerin bildirdiklerinin doğruluğuna delalet eden en büyük delilleri görürler.
93. “Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik.” Yani Yüce Allah, onları Firavun hanedanının meskenlerine yerleştirdi, onların yerlerini ve ülkelerini İsrailoğullarına miras verdi. “Onları hoş ve temiz” yiyecek, içecek ve bunların dışında kalan “şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine” bir araya gelip toplanmalarını ve birbirleri ile kaynaşmalarını gerektiren “ilim gelinceye kadar da” hakka dair “anlaşmazlığa düşmediler.” Ancak kendilerine bu ilim gelince birbirlerine haksızlık ettiler. Onların pek çoğu hakka muhalif birtakım nefsi görüş ve maksatlara sahip oldu. Böylelikle aralarında pek çok konuda ayrılıklar ortaya çıktı. “Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.” Eksiksiz ilmi ve herşeyi kapsayan kudretinin tecellisi olan adaletli hükmünü verecektir. İşte bu, doğru dine mensup kimselerin karşı karşıya kaldıkları bir hastalıktır. Şeytan artık büsbütün dinlerini terk etmelerini sağlayarak onları kendisine itaate yöneltmekten aciz kalınca aralarını bozmaya, aralarına kin ve düşmanlık sokmaya çalışır ve bunun neticesinde de birtakım ihtilaflar ortaya çıkar. Daha sonra da biri diğerini sapıklıkla itham eder ve birbirlerine düşman olurlar. Bu da o lanetli şeytanın çok sevdiği bir sonuçtur. Yoksa hak dine iman edenlerin Rableri bir, peygamberleri bir, dinleri bir ve genel menfaatleri de birbirine uygun olduğu halde ne diye birliklerini dağıtacak, vahdetlerini parçalayacak, bağlarını çözecek ve düzenlerini bozacak bir şekilde ihtilafa düşüyorlar da dini ve dünyevi bir yığın maslahatları gerçekleştiremedikleri ve dinlerinin de pek çok hükmünün adeta ölü hale geldiği bir duruma düşsünler! Ey celal ve ikram sahibi Allahım! Senden mü’min kullarına onları bir araya getirmeni, parçalanmışlıklarını gidermeni ve uzak olanları birbirlerine yaklaştırmanı lütfetmeni niyaz ederiz!
Yunus 10:77
75- Sonra bunların ardından da Mûsâ’yı ve Hârûn’u mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi. 76- Katımızdan kendilerine hak geldiği zaman:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir” dediler. 77- Mûsâ:“Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz? Bu mu sihirdir? Halbuki sihirbazlar kurtuluşa eremezler” dedi. 78- Dediler ki:“Sen, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndürmek için ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.” 79- Firavun:“Bütün bilgin sihirbazları bana getirin” dedi. 80- Nihâyet sihirbazlar gelince Mûsâ onlara:“Atacağınızı atın” dedi. 81- Onlar atınca Mûsâ dedi ki:“Sizin bu yaptığınız sihirdir. Şüphesiz Allah onu boşa çıkartacaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” 82- Allah, günahkârların hoşuna gitmese de kelimeleri ile hakkı ortaya koyar. 83- Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi. Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi ve o, gerçekten haddi aşanlardandı. 84- Mûsâ:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız artık O’na güvenip dayanın.” dedi. 85- Onlar da şöyle dediler:“Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma! 86- “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar!” 87- Mûsâ’ya ve kardeşine:“Mısır’da kavminize evler hazırlayın. O evlerinizi namazgah yapın ve namazı dosdoğru kılın. Müminleri de müjdele!” diye vahyettik. 88- Mûsâ:“Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam ve nice mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar! Rabbimiz, mallarını yok et ve kalplerini de mühürle de onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler.” 89- Buyurdu ki:“İkinizin de duası kabul olundu. O halde dosdoğru yürümeye devam edin, sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” 90- İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri de haddi aşıp saldırganlık etmek üzere onların peşine düştü. Nihâyet Firavun boğulacağı anda şöyle dedi:“İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim. Ben de müslümanlardanım.” 91- (Ona şöyle dendi:) Şimdi mi?! Halbuki sen bundan önce isyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun. 92- Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız. Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler. 93- Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik. Onları hoş ve temiz şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar da anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
75. “Sonra bunların” Yüce Allah’ın yalanlayan ve helâk edilen kavimlere göndermiş olduğu bu peygamberlerin “ardından da Mûsâ’yı” rasûllerden ve azim sahibi peygamberlerden biris olan, üzerine geniş ve muazam şer’î hükümler indirilmiş, kendisine uyulan büyük önderlerden birisi olan, Rahman olan Allah ile konuşmuş, İmran oğlu Musa’yı “ve” onunla birlikte bir yardımcı kıldığımız “Hârûn’u” Yüce Allah’ın tevhidini, Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet etmeyi yasaklamayı ihtiva eden ve getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine” Firavun’un devletinin büyüklerine, önderlerine “gönderdik.” Çünkü avam da bu önderlerin arkasından giderdi. “Fakat onlar” bu âyetlerin doğruluğuna kesin olarak inanmakla birlikte büyüklenerek ve haksızlığa saparak bu aâyetlere karşı “büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi.” Onların ayrılmaz vasfı, günahkârlık ve vahyi yalanlamaktı.
76. “Katımızdan kendilerine” hakkın en büyük ve en muazzam türü olan, azameti önünde boyunların eğildiği ve bütün mahlukatı nimetleri ile terbiye eden âlemlerin Rabbi Allah nezdinden olan “hak geldiği zaman” Allah tarafından Mûsâ vasıtası ile kendilerine hak geldiğinde onu reddettiler, kabul etmediler ve:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir, dediler.” Kahrolasıcalar, haktan yüz çevirmekle ve onu reddetmekle kalmadılar, onu en batıl şey olan sihirle nitelendirdiler. Sihir ise gerçekte bir göz boyamadır. Hatta onlar bununla da yetinmeyip apaçık olan bu hakkı, apaçık ve aşikar bir sihir olarak kabul ettiler. Bundan dolayı Mûsâ onlara şöyle cevap vermişti:
77. “Mûsâ” en zalim insanlardan başkasının reddetmeyeceği hakkı reddetmeleri dolayısı ile onları azarlayarak şöyle dedi: “Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz?” Yani siz onun için “apaçık bir sihirdir” mi diyorsunuz? “Bu mu sihirdir?” Getirdiğim hakkın niteliklerine ve muhtevasına bir bakın. Yalnızca bu bile onun hakkın ta kendisi olduğunu kesin olarak anlamaya yeterlidir. “Halbuki sihirbazlar” dünyada olsun âhirette olsun “kurtuluşa eremezler, dedi.” İşte siz de güzel akıbetin ve kurtuluşun kimin olacağını ve kimin başarıya ulaşacağını göreceksiniz. Daha sonra onlar ve herkes açıkça şunu anladı ki kurtuluşa eren, dünya ve âhirette zafere kavuşan, Musa aleyhisselam olmuştu.
78. Mûsâ’nın sözlerini olmayacak şekilde reddederek ona şöyle dediler:“Sen bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan” atalarımızı üzerinde bulduğumuz şirkten, Allah’tan başkasına ibadetten “döndürmek için” ve bize yalnızca Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeyi emretmek “ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin?” Siz bize sizler başkanlar olasınız ve bizi yurdumuzdan çıkartasınız diye mi geldiniz? Bu ifadeleri ile onlar, sapık atalarının sözlerini, Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirmiş olduğu hakkı reddedecekleri bir dayanak olarak değerlendirdiler. Ayrıca “ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi” şeklindeki sözleri de gerçeği ters yüz etmek, aralarından cahil olanları kandırmak, halkı Mûsâ aleyhisselam’a düşmanlık edip ona iman etmemek için kışkırtmak kastı ile söylenmiş sözlerdi. Gerçekleri bilen, işleri birbirinden ayırt edebilen bir kimse böyle şeyleri gerekçe göstermez. Çünkü deliller, ancak onlar gibi bir delil ve belge ile reddedilebilir. Kendisine gelen hakkı bu gibi şeylerle reddetmeye kalkışan bir kimsenin bu hali, hasmı olan karşı tarafın söylediği sözü reddedecek bir şey bulmaktan aciz olduğunu gösterir. Çünkü hakkı reddeden kimsenin eğer bir delili bulunsaydı, elbette onu ortaya koyar ve hiçbir zaman “Senin maksadın şudur, gayen budur” demeye sığınmazdı. O, söylediği bu sözde ve hasmının maksadına dair verdiği bu haberde ister doğru olsun, ister yalancı olsun fark etmez, böyle bir şey yapmazdı. Üstelik Mûsâ aleyhisselam’ı tanıyan ve onun neye davet ettiğini bilen herkes, onun hiçbir zaman yeryüzünde üstünlük sağlamak gibi bir maksadı olmadığını çok iyi bilir. Onun maksadı, ancak diğer peygamber kardeşlerinin maksadında olduğu gibi insanları hidâyete iletmek ve onlara faydalarına olan şeyleri göstermektir. Ancak işin gerçek mahiyeti, onların bizzat kendi ağızları ile de ifade ettikleri gibi şuydu:“Biz ikinize de inanmıyoruz” yani kibir ve inadımız dolayısı ile dediklerini kabul etmiyoruz. Yoksa Mûsâ ile Hârûn’un getirdiklerinin batıl oluşundan ve hakkında herhangi bir şüphelerinin olduğundan yahut da başka herhangi bir sebep dolayısı ile değil. Bunun tek sebebi, onların zalimlikleri, haksızlıkları ve Mûsâ ile Hârûn’a -ikisine de selam olsun- iftira ile yakıştırdıkları üstünlük sağlama arzularından başkası değildir.
79. “Firavun” Mûsâ aleyhisselam’ın getirdiği hakka karşı çıkarak ve ileri gelenleri ile kavminin galip gelmesini isteyerek: “Bütün bilgin sihirbazları bana getirin, dedi.” Yani sihirde becerikli ve bunu çok iyi bilen kim varsa getirin. Sonra da Mısır şehirlerine, çeşitli tür ve seviyeleri ile değişik sihirbazları kendilerine getirecek kimseler gönderdi.
80. “Nihâyet sihirbazlar” Mûsâ ile yarışmak üzere “gelince Mûsâ onlara: Atacağınızı atın, dedi” Yani siz neyi atmak istiyorsanız atabilirsiniz. Ben size, belirli bir şeyi atın, demiyorum. Çünkü Mûsâ kesin olarak galip geleceğini biliyordu. Onlara ve onların neler yapacaklarına da hiç aldırış etmiyordu.
81. “Onlar” iplerini ve sopalarını “atınca” hepsi de yürüyen yılanlarmış gibi göründü. Bunun üzerine “Mûsâ dedi ki: Sizin bu yaptığınız sihirdir.” Yani bu, büyük ve gerçek bir sihirdir. Fakat büyüklüğüne rağmen “şüphesiz Allah onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” Onlar bu yaptıkları ile hakka karşı batılın zafere kavuşmasını istemişlerdi. Bundan daha büyük bir bozgunculuk olabilir mi? İşte herhangi bir iş yapan, herhangi bir tuzak kurmaya çalışan veya herhangi bir komplo düzenleyen her bir fesatçının durumu böyledir. Onun yaptığı mutlaka boşa çıkar, darmadağın olur gider. Bir süre, onun yaptığı iş revaç bulsa da önünde sonunda o yok olacaktır, boşa çıkacaktır. Yaptıkları işlerle maksatları Yüce Allah’ın rızasına kavuşmak olan ve bu işleri esas itibari ile işlenmesi emredilen faydalı işler olan ıslah edicilere gelince şüphesiz Yüce Allah, onların amellerini düzeltir, ilerletir ve sürekli olarak geliştirir.
82. Mûsâ asasını atınca büyük bir olup onların yaptıkları büyüleri yutuvermeye başladı. Böylelikle onların büyüleri boşa çıktı ve batılları yok olup gitti. Böylece Allah, hakkı ortaya koymuş oldu. Sihirbazlar hakkı açıkça görünce secdeye kapandılar. Firavun onları asmakla, el ve ayaklarını kesmekle tehdit ettiyse de buna aldırış etmeyip imanları üzere sebat gösterdiler. Ne Firavun, ne onun yanındaki ileri gelenler ne de onların tabilerinden hiç kimse iman etmedi. Aksine bunlar azgınlıkları içinde bocalamaya devam ettiler. Bu nedenle şöyle buyrulmuştur:
83. “Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi.” Yani İsrailoğullarına mensup birtakım gençler, korkmalarına rağmen iman kalplerinde iyice yerleştiği için sabredip imanlarını sürdürdüler. “Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini” dinlerinden çevirmek suretiyle “fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi.” Onun ülkeden üstünlüğü ve baskın bir gücü vardı. O bakımdan onun cezalandırmasından korkmakta haklı idiler. Özellikle de “o, gerçekten” azgınlıkta ve düşmanlıkta “haddi aşanlardandı.” Mûsâ’ya ancak kavminin gençlerinden bir topluluğun iman edip başka kimselerin iman etmeyişindeki hikmet -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gençlerin ve çocukların hakkı kabule daha yatkın, hakka daha çok itaat edip boyun eğen kimseler oluşundan dolayı olsa gerektir. Küfür üzere yetişen yaşlı ve yetişkinler ise böyle değildir. Çünkü bu yaşlılar, kalplerinde bozuk akidelerin yer etmiş olması ve uzun bir süre öylece kalması dolayısı ile başkalarına göre haktan daha uzaktırlar.
84. Mûsâ kavmine sabrı tavsiye ederek ve bu hususta kimin yardımını alacaklarını hatırlatarak:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız” Allah’a imanın gereğini yerine getirin ve “artık O’na güvenip dayanın, dedi.”
85. “Onlar da” Mûsâ’nın bu emrine uyarak “şöyle dediler: Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma!” Yani onları bize musallat etme! Çünkü o vakit onlar bizi dinimizden çevirmek kastı ile bize işkence yaparlar yahut da bize galip gelirler de böylelikle kendileri de fitneye düşüp: Eğer bunlar hak üzere olsalardı yenik düşmezlerdi, derler.
86. “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar” ki onların şerlerinden kurtulalım ve dinimiz üzere kalmaya devam edelim. Dinimizi ve şer’î hükümlerini, herhangi bir karşı çıkan ve bu konuda bizimle anlaşmazlık çıkartan olmaksızın uygulama imkânını bulabilelim.
87. Firavun ve kavminin İsrailoğulları üzerindeki baskıları ağırlaşıp da onları dinlerinden çevirmeye çalışmaları üzerine “Mûsâ’ya ve kardeşine: Mısır’da kavminize evler hazırlayın” yani onlara içlerinde gizlenebilecekleri şekilde evler yapmalarını emredin. “O evlerinizi namazgah yapın” yani halka açık mabedlerde namaz kılma imkânını bulamadığınızda evlerinizi içlerinde namaz kılabileceğiniz bir yer haline getirin “ve namazı dosdoğru kılın.” Çünkü namaz her türlü sıkıntılara karşı bir yardımcıdır. “Müminleri de” zafer, yardım ve dinlerinin üstün geleceği müjdesiyle “müjdele, diye vahyettik.”“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık (daha) vardır.”(el-İnşirah, 94/5-6) Sıkıntılar artık bunalım haline dönüştü mü Allah onları giderip ferahlık verir.
88. Mûsâ Firavun’un ve ileri gelenlerin katılığını ve yüz çevirişlerini görünce onlara beddua etmiş, Hârûn da “Amin” demişti. Şöyle ki: “Mûsâ: Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam” süslenecekleri türlü süs eşyaları, elbiseler, dayalı döşeli evler, gösterişli binekler, hizmetçiler “ve nice” pek çok miktarda “mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar!” Yani onlar, bu malları Senin yolundan insanları saptırmak için kullanıyorlar; hem kendileri sapıyorlar hem de başkalarının da sapmasına sebep oluyorlar. “Rabbimiz, mallarını yok et” onları helak etmek yahut da taşa dönüştürmek gibi mallarını yararlanılmayacak bir şekle sokarak telef et! “ve kalplerini de mühürle” yani katılaştır da “onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler!” Mûsâ aleyhisselam bu sözlerini onlara olan öfkesinden dolayı söylemişti. Çünkü onlar, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işlemek cüretkârlığını göstermiş, Allah’ın kullarını fesada boğmuş ve insanları Allah’ın yolundan alıkoymuşlardı. Ayrıca Mûsâ aleyhisselam Rabbinin, yüzlerine karşı iman kapısını kapatmak sureti ile yaptıklarına karşılık olarak onları cezalandıracağını tam anlamı ile bildiğinden dolayı böyle yapmıştı.
89. Yüce Allah “buyurdu ki: İkinizin de duası kabul olundu.” Bu, Mûsâ’nın dua ettiğine Hârûn’un da onun duasına “Âmin” dediğine, ayrıca “Âmin” diyen kimsenin de yapılan duada dua edene ortak olduğuna delil vardır. “O halde” dininiz üzere “dosdoğru yürümeye devam edin” davetinizi sürdürün. “Sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” Yani dosdoğru yoldan ayrılmış, cehenneme götüren yolu izleyen sapmışların, dalalete düşen cahillerin yoluna asla uymayın.
90. Şanı Yüce Allah, Musa’ya İsrailoğulları ile birlikte geceleyin yola koyulmayı emretti ve ona Firavun ve beraberindekilerin onu izleyeceklerini haber verdi. Firavun ise şehirlere toplayıcılar göndermişti: Onlar şöyle diyorlardı: “Gerçekten bunlar (Mûsâ ve kavmi) az bir topluluktur ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar. Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.”(eş-Şuarâ, 26/54-56) Böylece Firavun, uzak yakın bütün askerlerini topladı. Askerleri ile “haddi aşıp saldırganlık etmek üzere” yani yeryüzünde de haddi aşmak ve Mûsâ ile kavmine saldırmak üzere arkalarından yola koyuldu. Haddi aşma iyice artıp günah pekişti mi, artık geriye cezayı beklemekten başka bir şey kalmaz. “İsrailoğullarını denizden geçirdik.” Şöyle ki Yüce Allah, Mûsâ’ya denize ulaştı mı ona asasıyla vurmasını emretmişti. Mûsâ da asasıyla denize vurdu ve deniz yarılıp on iki yola ayrıldı. İsrailoğulları da o yolları izledi. Firavun ve askerleri de arkalarından denizin içerisine girerek yola koyuldular. Mûsâ ve kavmi denizin dışına çıktıklarında ve Firavun ile askerleri de hala denizin içerisinde bulunuyorken Yüce Allah, denize emretti ve deniz, Firavun ve askerlerinin üzerine kapandı. İsrailoğullarının gçzü önünde hepsini suda boğdu. Nihâyet Firavun da boğulma noktasına gelip artık kesinlikle öleceğini anlayınca “şöyle dedi: İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim.” İşte kendisinden başka ilah olmayan, tek hak ilah olan Allah O’dur, “ben de müslümanlardanım!” Allah’ın dinine ve Mûsâ’nın getirdiklerine itaat edenlerdenim.
91. Yüce Allah böyle bir durumda iman etmenin kendisine herhangi bir fayda sağlamayacağını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Şimdi mi?” iman ediyor ve Allah’ın Rasûlünü tasdik ettiğini ifade ediyorsun? “Halbuki sen bundan önce isyan etmiş” masiyetlerle, küfür ve yalanlamakla meydan okumuş “ve fesatçılardan olmuştun.” Bu konuda Yüce Allah’ın uygulayageldiği kanunu gereği iman etmenin sana hiçbir faydası olmayacaktır. Çünkü kâfirler, iman etmenin artık kaçınılmaz olduğu böyle bir duruma ulaştıkları takdirde edecekleri imandan yararlanamayacaklardır. Zira onların imanları, tıpkı Kıyamet gününe ulaşan kimsenin iman etmesi gibi gözle görme sonucu iman etmeye benzer. Oysa fayda veren iman, görmeden olan imandır.
92. “Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız.” Müfessirler derler ki: İsrailoğulları, Firavun’a karşı duydukları büyük korku dolayısı ile onun suda boğulduğunu kabul etmemiş ve bundan şüphe etmişlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah denize onun bedenini -onlara bir ibret ve alamet olsun diye- yüksekçe bir tepeye bırakmasını emretmişti. “Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler.” Bundan dolayıdır ki bu deliller gözlerinin önünde geçer, tekrarlanır durur; fakat onlara yönelmeyişleri dolayısı ile bu âyetlerden gereği gibi yararlanamazlar. Uyanık bir akıl ve dikkatli bir kalbe sahip olan kimse ise Yüce Allah’ın âyetleri ile delillerinden, peygamberlerin bildirdiklerinin doğruluğuna delalet eden en büyük delilleri görürler.
93. “Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik.” Yani Yüce Allah, onları Firavun hanedanının meskenlerine yerleştirdi, onların yerlerini ve ülkelerini İsrailoğullarına miras verdi. “Onları hoş ve temiz” yiyecek, içecek ve bunların dışında kalan “şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine” bir araya gelip toplanmalarını ve birbirleri ile kaynaşmalarını gerektiren “ilim gelinceye kadar da” hakka dair “anlaşmazlığa düşmediler.” Ancak kendilerine bu ilim gelince birbirlerine haksızlık ettiler. Onların pek çoğu hakka muhalif birtakım nefsi görüş ve maksatlara sahip oldu. Böylelikle aralarında pek çok konuda ayrılıklar ortaya çıktı. “Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.” Eksiksiz ilmi ve herşeyi kapsayan kudretinin tecellisi olan adaletli hükmünü verecektir. İşte bu, doğru dine mensup kimselerin karşı karşıya kaldıkları bir hastalıktır. Şeytan artık büsbütün dinlerini terk etmelerini sağlayarak onları kendisine itaate yöneltmekten aciz kalınca aralarını bozmaya, aralarına kin ve düşmanlık sokmaya çalışır ve bunun neticesinde de birtakım ihtilaflar ortaya çıkar. Daha sonra da biri diğerini sapıklıkla itham eder ve birbirlerine düşman olurlar. Bu da o lanetli şeytanın çok sevdiği bir sonuçtur. Yoksa hak dine iman edenlerin Rableri bir, peygamberleri bir, dinleri bir ve genel menfaatleri de birbirine uygun olduğu halde ne diye birliklerini dağıtacak, vahdetlerini parçalayacak, bağlarını çözecek ve düzenlerini bozacak bir şekilde ihtilafa düşüyorlar da dini ve dünyevi bir yığın maslahatları gerçekleştiremedikleri ve dinlerinin de pek çok hükmünün adeta ölü hale geldiği bir duruma düşsünler! Ey celal ve ikram sahibi Allahım! Senden mü’min kullarına onları bir araya getirmeni, parçalanmışlıklarını gidermeni ve uzak olanları birbirlerine yaklaştırmanı lütfetmeni niyaz ederiz!
Yunus 10:78
75- Sonra bunların ardından da Mûsâ’yı ve Hârûn’u mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi. 76- Katımızdan kendilerine hak geldiği zaman:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir” dediler. 77- Mûsâ:“Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz? Bu mu sihirdir? Halbuki sihirbazlar kurtuluşa eremezler” dedi. 78- Dediler ki:“Sen, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndürmek için ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.” 79- Firavun:“Bütün bilgin sihirbazları bana getirin” dedi. 80- Nihâyet sihirbazlar gelince Mûsâ onlara:“Atacağınızı atın” dedi. 81- Onlar atınca Mûsâ dedi ki:“Sizin bu yaptığınız sihirdir. Şüphesiz Allah onu boşa çıkartacaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” 82- Allah, günahkârların hoşuna gitmese de kelimeleri ile hakkı ortaya koyar. 83- Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi. Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi ve o, gerçekten haddi aşanlardandı. 84- Mûsâ:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız artık O’na güvenip dayanın.” dedi. 85- Onlar da şöyle dediler:“Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma! 86- “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar!” 87- Mûsâ’ya ve kardeşine:“Mısır’da kavminize evler hazırlayın. O evlerinizi namazgah yapın ve namazı dosdoğru kılın. Müminleri de müjdele!” diye vahyettik. 88- Mûsâ:“Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam ve nice mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar! Rabbimiz, mallarını yok et ve kalplerini de mühürle de onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler.” 89- Buyurdu ki:“İkinizin de duası kabul olundu. O halde dosdoğru yürümeye devam edin, sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” 90- İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri de haddi aşıp saldırganlık etmek üzere onların peşine düştü. Nihâyet Firavun boğulacağı anda şöyle dedi:“İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim. Ben de müslümanlardanım.” 91- (Ona şöyle dendi:) Şimdi mi?! Halbuki sen bundan önce isyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun. 92- Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız. Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler. 93- Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik. Onları hoş ve temiz şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar da anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
75. “Sonra bunların” Yüce Allah’ın yalanlayan ve helâk edilen kavimlere göndermiş olduğu bu peygamberlerin “ardından da Mûsâ’yı” rasûllerden ve azim sahibi peygamberlerden biris olan, üzerine geniş ve muazam şer’î hükümler indirilmiş, kendisine uyulan büyük önderlerden birisi olan, Rahman olan Allah ile konuşmuş, İmran oğlu Musa’yı “ve” onunla birlikte bir yardımcı kıldığımız “Hârûn’u” Yüce Allah’ın tevhidini, Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet etmeyi yasaklamayı ihtiva eden ve getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine” Firavun’un devletinin büyüklerine, önderlerine “gönderdik.” Çünkü avam da bu önderlerin arkasından giderdi. “Fakat onlar” bu âyetlerin doğruluğuna kesin olarak inanmakla birlikte büyüklenerek ve haksızlığa saparak bu aâyetlere karşı “büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi.” Onların ayrılmaz vasfı, günahkârlık ve vahyi yalanlamaktı.
76. “Katımızdan kendilerine” hakkın en büyük ve en muazzam türü olan, azameti önünde boyunların eğildiği ve bütün mahlukatı nimetleri ile terbiye eden âlemlerin Rabbi Allah nezdinden olan “hak geldiği zaman” Allah tarafından Mûsâ vasıtası ile kendilerine hak geldiğinde onu reddettiler, kabul etmediler ve:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir, dediler.” Kahrolasıcalar, haktan yüz çevirmekle ve onu reddetmekle kalmadılar, onu en batıl şey olan sihirle nitelendirdiler. Sihir ise gerçekte bir göz boyamadır. Hatta onlar bununla da yetinmeyip apaçık olan bu hakkı, apaçık ve aşikar bir sihir olarak kabul ettiler. Bundan dolayı Mûsâ onlara şöyle cevap vermişti:
77. “Mûsâ” en zalim insanlardan başkasının reddetmeyeceği hakkı reddetmeleri dolayısı ile onları azarlayarak şöyle dedi: “Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz?” Yani siz onun için “apaçık bir sihirdir” mi diyorsunuz? “Bu mu sihirdir?” Getirdiğim hakkın niteliklerine ve muhtevasına bir bakın. Yalnızca bu bile onun hakkın ta kendisi olduğunu kesin olarak anlamaya yeterlidir. “Halbuki sihirbazlar” dünyada olsun âhirette olsun “kurtuluşa eremezler, dedi.” İşte siz de güzel akıbetin ve kurtuluşun kimin olacağını ve kimin başarıya ulaşacağını göreceksiniz. Daha sonra onlar ve herkes açıkça şunu anladı ki kurtuluşa eren, dünya ve âhirette zafere kavuşan, Musa aleyhisselam olmuştu.
78. Mûsâ’nın sözlerini olmayacak şekilde reddederek ona şöyle dediler:“Sen bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan” atalarımızı üzerinde bulduğumuz şirkten, Allah’tan başkasına ibadetten “döndürmek için” ve bize yalnızca Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeyi emretmek “ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin?” Siz bize sizler başkanlar olasınız ve bizi yurdumuzdan çıkartasınız diye mi geldiniz? Bu ifadeleri ile onlar, sapık atalarının sözlerini, Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirmiş olduğu hakkı reddedecekleri bir dayanak olarak değerlendirdiler. Ayrıca “ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi” şeklindeki sözleri de gerçeği ters yüz etmek, aralarından cahil olanları kandırmak, halkı Mûsâ aleyhisselam’a düşmanlık edip ona iman etmemek için kışkırtmak kastı ile söylenmiş sözlerdi. Gerçekleri bilen, işleri birbirinden ayırt edebilen bir kimse böyle şeyleri gerekçe göstermez. Çünkü deliller, ancak onlar gibi bir delil ve belge ile reddedilebilir. Kendisine gelen hakkı bu gibi şeylerle reddetmeye kalkışan bir kimsenin bu hali, hasmı olan karşı tarafın söylediği sözü reddedecek bir şey bulmaktan aciz olduğunu gösterir. Çünkü hakkı reddeden kimsenin eğer bir delili bulunsaydı, elbette onu ortaya koyar ve hiçbir zaman “Senin maksadın şudur, gayen budur” demeye sığınmazdı. O, söylediği bu sözde ve hasmının maksadına dair verdiği bu haberde ister doğru olsun, ister yalancı olsun fark etmez, böyle bir şey yapmazdı. Üstelik Mûsâ aleyhisselam’ı tanıyan ve onun neye davet ettiğini bilen herkes, onun hiçbir zaman yeryüzünde üstünlük sağlamak gibi bir maksadı olmadığını çok iyi bilir. Onun maksadı, ancak diğer peygamber kardeşlerinin maksadında olduğu gibi insanları hidâyete iletmek ve onlara faydalarına olan şeyleri göstermektir. Ancak işin gerçek mahiyeti, onların bizzat kendi ağızları ile de ifade ettikleri gibi şuydu:“Biz ikinize de inanmıyoruz” yani kibir ve inadımız dolayısı ile dediklerini kabul etmiyoruz. Yoksa Mûsâ ile Hârûn’un getirdiklerinin batıl oluşundan ve hakkında herhangi bir şüphelerinin olduğundan yahut da başka herhangi bir sebep dolayısı ile değil. Bunun tek sebebi, onların zalimlikleri, haksızlıkları ve Mûsâ ile Hârûn’a -ikisine de selam olsun- iftira ile yakıştırdıkları üstünlük sağlama arzularından başkası değildir.
79. “Firavun” Mûsâ aleyhisselam’ın getirdiği hakka karşı çıkarak ve ileri gelenleri ile kavminin galip gelmesini isteyerek: “Bütün bilgin sihirbazları bana getirin, dedi.” Yani sihirde becerikli ve bunu çok iyi bilen kim varsa getirin. Sonra da Mısır şehirlerine, çeşitli tür ve seviyeleri ile değişik sihirbazları kendilerine getirecek kimseler gönderdi.
80. “Nihâyet sihirbazlar” Mûsâ ile yarışmak üzere “gelince Mûsâ onlara: Atacağınızı atın, dedi” Yani siz neyi atmak istiyorsanız atabilirsiniz. Ben size, belirli bir şeyi atın, demiyorum. Çünkü Mûsâ kesin olarak galip geleceğini biliyordu. Onlara ve onların neler yapacaklarına da hiç aldırış etmiyordu.
81. “Onlar” iplerini ve sopalarını “atınca” hepsi de yürüyen yılanlarmış gibi göründü. Bunun üzerine “Mûsâ dedi ki: Sizin bu yaptığınız sihirdir.” Yani bu, büyük ve gerçek bir sihirdir. Fakat büyüklüğüne rağmen “şüphesiz Allah onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” Onlar bu yaptıkları ile hakka karşı batılın zafere kavuşmasını istemişlerdi. Bundan daha büyük bir bozgunculuk olabilir mi? İşte herhangi bir iş yapan, herhangi bir tuzak kurmaya çalışan veya herhangi bir komplo düzenleyen her bir fesatçının durumu böyledir. Onun yaptığı mutlaka boşa çıkar, darmadağın olur gider. Bir süre, onun yaptığı iş revaç bulsa da önünde sonunda o yok olacaktır, boşa çıkacaktır. Yaptıkları işlerle maksatları Yüce Allah’ın rızasına kavuşmak olan ve bu işleri esas itibari ile işlenmesi emredilen faydalı işler olan ıslah edicilere gelince şüphesiz Yüce Allah, onların amellerini düzeltir, ilerletir ve sürekli olarak geliştirir.
82. Mûsâ asasını atınca büyük bir olup onların yaptıkları büyüleri yutuvermeye başladı. Böylelikle onların büyüleri boşa çıktı ve batılları yok olup gitti. Böylece Allah, hakkı ortaya koymuş oldu. Sihirbazlar hakkı açıkça görünce secdeye kapandılar. Firavun onları asmakla, el ve ayaklarını kesmekle tehdit ettiyse de buna aldırış etmeyip imanları üzere sebat gösterdiler. Ne Firavun, ne onun yanındaki ileri gelenler ne de onların tabilerinden hiç kimse iman etmedi. Aksine bunlar azgınlıkları içinde bocalamaya devam ettiler. Bu nedenle şöyle buyrulmuştur:
83. “Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi.” Yani İsrailoğullarına mensup birtakım gençler, korkmalarına rağmen iman kalplerinde iyice yerleştiği için sabredip imanlarını sürdürdüler. “Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini” dinlerinden çevirmek suretiyle “fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi.” Onun ülkeden üstünlüğü ve baskın bir gücü vardı. O bakımdan onun cezalandırmasından korkmakta haklı idiler. Özellikle de “o, gerçekten” azgınlıkta ve düşmanlıkta “haddi aşanlardandı.” Mûsâ’ya ancak kavminin gençlerinden bir topluluğun iman edip başka kimselerin iman etmeyişindeki hikmet -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gençlerin ve çocukların hakkı kabule daha yatkın, hakka daha çok itaat edip boyun eğen kimseler oluşundan dolayı olsa gerektir. Küfür üzere yetişen yaşlı ve yetişkinler ise böyle değildir. Çünkü bu yaşlılar, kalplerinde bozuk akidelerin yer etmiş olması ve uzun bir süre öylece kalması dolayısı ile başkalarına göre haktan daha uzaktırlar.
84. Mûsâ kavmine sabrı tavsiye ederek ve bu hususta kimin yardımını alacaklarını hatırlatarak:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız” Allah’a imanın gereğini yerine getirin ve “artık O’na güvenip dayanın, dedi.”
85. “Onlar da” Mûsâ’nın bu emrine uyarak “şöyle dediler: Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma!” Yani onları bize musallat etme! Çünkü o vakit onlar bizi dinimizden çevirmek kastı ile bize işkence yaparlar yahut da bize galip gelirler de böylelikle kendileri de fitneye düşüp: Eğer bunlar hak üzere olsalardı yenik düşmezlerdi, derler.
86. “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar” ki onların şerlerinden kurtulalım ve dinimiz üzere kalmaya devam edelim. Dinimizi ve şer’î hükümlerini, herhangi bir karşı çıkan ve bu konuda bizimle anlaşmazlık çıkartan olmaksızın uygulama imkânını bulabilelim.
87. Firavun ve kavminin İsrailoğulları üzerindeki baskıları ağırlaşıp da onları dinlerinden çevirmeye çalışmaları üzerine “Mûsâ’ya ve kardeşine: Mısır’da kavminize evler hazırlayın” yani onlara içlerinde gizlenebilecekleri şekilde evler yapmalarını emredin. “O evlerinizi namazgah yapın” yani halka açık mabedlerde namaz kılma imkânını bulamadığınızda evlerinizi içlerinde namaz kılabileceğiniz bir yer haline getirin “ve namazı dosdoğru kılın.” Çünkü namaz her türlü sıkıntılara karşı bir yardımcıdır. “Müminleri de” zafer, yardım ve dinlerinin üstün geleceği müjdesiyle “müjdele, diye vahyettik.”“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık (daha) vardır.”(el-İnşirah, 94/5-6) Sıkıntılar artık bunalım haline dönüştü mü Allah onları giderip ferahlık verir.
88. Mûsâ Firavun’un ve ileri gelenlerin katılığını ve yüz çevirişlerini görünce onlara beddua etmiş, Hârûn da “Amin” demişti. Şöyle ki: “Mûsâ: Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam” süslenecekleri türlü süs eşyaları, elbiseler, dayalı döşeli evler, gösterişli binekler, hizmetçiler “ve nice” pek çok miktarda “mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar!” Yani onlar, bu malları Senin yolundan insanları saptırmak için kullanıyorlar; hem kendileri sapıyorlar hem de başkalarının da sapmasına sebep oluyorlar. “Rabbimiz, mallarını yok et” onları helak etmek yahut da taşa dönüştürmek gibi mallarını yararlanılmayacak bir şekle sokarak telef et! “ve kalplerini de mühürle” yani katılaştır da “onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler!” Mûsâ aleyhisselam bu sözlerini onlara olan öfkesinden dolayı söylemişti. Çünkü onlar, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işlemek cüretkârlığını göstermiş, Allah’ın kullarını fesada boğmuş ve insanları Allah’ın yolundan alıkoymuşlardı. Ayrıca Mûsâ aleyhisselam Rabbinin, yüzlerine karşı iman kapısını kapatmak sureti ile yaptıklarına karşılık olarak onları cezalandıracağını tam anlamı ile bildiğinden dolayı böyle yapmıştı.
89. Yüce Allah “buyurdu ki: İkinizin de duası kabul olundu.” Bu, Mûsâ’nın dua ettiğine Hârûn’un da onun duasına “Âmin” dediğine, ayrıca “Âmin” diyen kimsenin de yapılan duada dua edene ortak olduğuna delil vardır. “O halde” dininiz üzere “dosdoğru yürümeye devam edin” davetinizi sürdürün. “Sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” Yani dosdoğru yoldan ayrılmış, cehenneme götüren yolu izleyen sapmışların, dalalete düşen cahillerin yoluna asla uymayın.
90. Şanı Yüce Allah, Musa’ya İsrailoğulları ile birlikte geceleyin yola koyulmayı emretti ve ona Firavun ve beraberindekilerin onu izleyeceklerini haber verdi. Firavun ise şehirlere toplayıcılar göndermişti: Onlar şöyle diyorlardı: “Gerçekten bunlar (Mûsâ ve kavmi) az bir topluluktur ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar. Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.”(eş-Şuarâ, 26/54-56) Böylece Firavun, uzak yakın bütün askerlerini topladı. Askerleri ile “haddi aşıp saldırganlık etmek üzere” yani yeryüzünde de haddi aşmak ve Mûsâ ile kavmine saldırmak üzere arkalarından yola koyuldu. Haddi aşma iyice artıp günah pekişti mi, artık geriye cezayı beklemekten başka bir şey kalmaz. “İsrailoğullarını denizden geçirdik.” Şöyle ki Yüce Allah, Mûsâ’ya denize ulaştı mı ona asasıyla vurmasını emretmişti. Mûsâ da asasıyla denize vurdu ve deniz yarılıp on iki yola ayrıldı. İsrailoğulları da o yolları izledi. Firavun ve askerleri de arkalarından denizin içerisine girerek yola koyuldular. Mûsâ ve kavmi denizin dışına çıktıklarında ve Firavun ile askerleri de hala denizin içerisinde bulunuyorken Yüce Allah, denize emretti ve deniz, Firavun ve askerlerinin üzerine kapandı. İsrailoğullarının gçzü önünde hepsini suda boğdu. Nihâyet Firavun da boğulma noktasına gelip artık kesinlikle öleceğini anlayınca “şöyle dedi: İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim.” İşte kendisinden başka ilah olmayan, tek hak ilah olan Allah O’dur, “ben de müslümanlardanım!” Allah’ın dinine ve Mûsâ’nın getirdiklerine itaat edenlerdenim.
91. Yüce Allah böyle bir durumda iman etmenin kendisine herhangi bir fayda sağlamayacağını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Şimdi mi?” iman ediyor ve Allah’ın Rasûlünü tasdik ettiğini ifade ediyorsun? “Halbuki sen bundan önce isyan etmiş” masiyetlerle, küfür ve yalanlamakla meydan okumuş “ve fesatçılardan olmuştun.” Bu konuda Yüce Allah’ın uygulayageldiği kanunu gereği iman etmenin sana hiçbir faydası olmayacaktır. Çünkü kâfirler, iman etmenin artık kaçınılmaz olduğu böyle bir duruma ulaştıkları takdirde edecekleri imandan yararlanamayacaklardır. Zira onların imanları, tıpkı Kıyamet gününe ulaşan kimsenin iman etmesi gibi gözle görme sonucu iman etmeye benzer. Oysa fayda veren iman, görmeden olan imandır.
92. “Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız.” Müfessirler derler ki: İsrailoğulları, Firavun’a karşı duydukları büyük korku dolayısı ile onun suda boğulduğunu kabul etmemiş ve bundan şüphe etmişlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah denize onun bedenini -onlara bir ibret ve alamet olsun diye- yüksekçe bir tepeye bırakmasını emretmişti. “Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler.” Bundan dolayıdır ki bu deliller gözlerinin önünde geçer, tekrarlanır durur; fakat onlara yönelmeyişleri dolayısı ile bu âyetlerden gereği gibi yararlanamazlar. Uyanık bir akıl ve dikkatli bir kalbe sahip olan kimse ise Yüce Allah’ın âyetleri ile delillerinden, peygamberlerin bildirdiklerinin doğruluğuna delalet eden en büyük delilleri görürler.
93. “Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik.” Yani Yüce Allah, onları Firavun hanedanının meskenlerine yerleştirdi, onların yerlerini ve ülkelerini İsrailoğullarına miras verdi. “Onları hoş ve temiz” yiyecek, içecek ve bunların dışında kalan “şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine” bir araya gelip toplanmalarını ve birbirleri ile kaynaşmalarını gerektiren “ilim gelinceye kadar da” hakka dair “anlaşmazlığa düşmediler.” Ancak kendilerine bu ilim gelince birbirlerine haksızlık ettiler. Onların pek çoğu hakka muhalif birtakım nefsi görüş ve maksatlara sahip oldu. Böylelikle aralarında pek çok konuda ayrılıklar ortaya çıktı. “Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.” Eksiksiz ilmi ve herşeyi kapsayan kudretinin tecellisi olan adaletli hükmünü verecektir. İşte bu, doğru dine mensup kimselerin karşı karşıya kaldıkları bir hastalıktır. Şeytan artık büsbütün dinlerini terk etmelerini sağlayarak onları kendisine itaate yöneltmekten aciz kalınca aralarını bozmaya, aralarına kin ve düşmanlık sokmaya çalışır ve bunun neticesinde de birtakım ihtilaflar ortaya çıkar. Daha sonra da biri diğerini sapıklıkla itham eder ve birbirlerine düşman olurlar. Bu da o lanetli şeytanın çok sevdiği bir sonuçtur. Yoksa hak dine iman edenlerin Rableri bir, peygamberleri bir, dinleri bir ve genel menfaatleri de birbirine uygun olduğu halde ne diye birliklerini dağıtacak, vahdetlerini parçalayacak, bağlarını çözecek ve düzenlerini bozacak bir şekilde ihtilafa düşüyorlar da dini ve dünyevi bir yığın maslahatları gerçekleştiremedikleri ve dinlerinin de pek çok hükmünün adeta ölü hale geldiği bir duruma düşsünler! Ey celal ve ikram sahibi Allahım! Senden mü’min kullarına onları bir araya getirmeni, parçalanmışlıklarını gidermeni ve uzak olanları birbirlerine yaklaştırmanı lütfetmeni niyaz ederiz!
Yunus 10:79
75- Sonra bunların ardından da Mûsâ’yı ve Hârûn’u mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi. 76- Katımızdan kendilerine hak geldiği zaman:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir” dediler. 77- Mûsâ:“Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz? Bu mu sihirdir? Halbuki sihirbazlar kurtuluşa eremezler” dedi. 78- Dediler ki:“Sen, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndürmek için ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.” 79- Firavun:“Bütün bilgin sihirbazları bana getirin” dedi. 80- Nihâyet sihirbazlar gelince Mûsâ onlara:“Atacağınızı atın” dedi. 81- Onlar atınca Mûsâ dedi ki:“Sizin bu yaptığınız sihirdir. Şüphesiz Allah onu boşa çıkartacaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” 82- Allah, günahkârların hoşuna gitmese de kelimeleri ile hakkı ortaya koyar. 83- Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi. Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi ve o, gerçekten haddi aşanlardandı. 84- Mûsâ:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız artık O’na güvenip dayanın.” dedi. 85- Onlar da şöyle dediler:“Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma! 86- “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar!” 87- Mûsâ’ya ve kardeşine:“Mısır’da kavminize evler hazırlayın. O evlerinizi namazgah yapın ve namazı dosdoğru kılın. Müminleri de müjdele!” diye vahyettik. 88- Mûsâ:“Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam ve nice mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar! Rabbimiz, mallarını yok et ve kalplerini de mühürle de onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler.” 89- Buyurdu ki:“İkinizin de duası kabul olundu. O halde dosdoğru yürümeye devam edin, sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” 90- İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri de haddi aşıp saldırganlık etmek üzere onların peşine düştü. Nihâyet Firavun boğulacağı anda şöyle dedi:“İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim. Ben de müslümanlardanım.” 91- (Ona şöyle dendi:) Şimdi mi?! Halbuki sen bundan önce isyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun. 92- Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız. Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler. 93- Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik. Onları hoş ve temiz şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar da anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
75. “Sonra bunların” Yüce Allah’ın yalanlayan ve helâk edilen kavimlere göndermiş olduğu bu peygamberlerin “ardından da Mûsâ’yı” rasûllerden ve azim sahibi peygamberlerden biris olan, üzerine geniş ve muazam şer’î hükümler indirilmiş, kendisine uyulan büyük önderlerden birisi olan, Rahman olan Allah ile konuşmuş, İmran oğlu Musa’yı “ve” onunla birlikte bir yardımcı kıldığımız “Hârûn’u” Yüce Allah’ın tevhidini, Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet etmeyi yasaklamayı ihtiva eden ve getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine” Firavun’un devletinin büyüklerine, önderlerine “gönderdik.” Çünkü avam da bu önderlerin arkasından giderdi. “Fakat onlar” bu âyetlerin doğruluğuna kesin olarak inanmakla birlikte büyüklenerek ve haksızlığa saparak bu aâyetlere karşı “büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi.” Onların ayrılmaz vasfı, günahkârlık ve vahyi yalanlamaktı.
76. “Katımızdan kendilerine” hakkın en büyük ve en muazzam türü olan, azameti önünde boyunların eğildiği ve bütün mahlukatı nimetleri ile terbiye eden âlemlerin Rabbi Allah nezdinden olan “hak geldiği zaman” Allah tarafından Mûsâ vasıtası ile kendilerine hak geldiğinde onu reddettiler, kabul etmediler ve:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir, dediler.” Kahrolasıcalar, haktan yüz çevirmekle ve onu reddetmekle kalmadılar, onu en batıl şey olan sihirle nitelendirdiler. Sihir ise gerçekte bir göz boyamadır. Hatta onlar bununla da yetinmeyip apaçık olan bu hakkı, apaçık ve aşikar bir sihir olarak kabul ettiler. Bundan dolayı Mûsâ onlara şöyle cevap vermişti:
77. “Mûsâ” en zalim insanlardan başkasının reddetmeyeceği hakkı reddetmeleri dolayısı ile onları azarlayarak şöyle dedi: “Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz?” Yani siz onun için “apaçık bir sihirdir” mi diyorsunuz? “Bu mu sihirdir?” Getirdiğim hakkın niteliklerine ve muhtevasına bir bakın. Yalnızca bu bile onun hakkın ta kendisi olduğunu kesin olarak anlamaya yeterlidir. “Halbuki sihirbazlar” dünyada olsun âhirette olsun “kurtuluşa eremezler, dedi.” İşte siz de güzel akıbetin ve kurtuluşun kimin olacağını ve kimin başarıya ulaşacağını göreceksiniz. Daha sonra onlar ve herkes açıkça şunu anladı ki kurtuluşa eren, dünya ve âhirette zafere kavuşan, Musa aleyhisselam olmuştu.
78. Mûsâ’nın sözlerini olmayacak şekilde reddederek ona şöyle dediler:“Sen bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan” atalarımızı üzerinde bulduğumuz şirkten, Allah’tan başkasına ibadetten “döndürmek için” ve bize yalnızca Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeyi emretmek “ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin?” Siz bize sizler başkanlar olasınız ve bizi yurdumuzdan çıkartasınız diye mi geldiniz? Bu ifadeleri ile onlar, sapık atalarının sözlerini, Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirmiş olduğu hakkı reddedecekleri bir dayanak olarak değerlendirdiler. Ayrıca “ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi” şeklindeki sözleri de gerçeği ters yüz etmek, aralarından cahil olanları kandırmak, halkı Mûsâ aleyhisselam’a düşmanlık edip ona iman etmemek için kışkırtmak kastı ile söylenmiş sözlerdi. Gerçekleri bilen, işleri birbirinden ayırt edebilen bir kimse böyle şeyleri gerekçe göstermez. Çünkü deliller, ancak onlar gibi bir delil ve belge ile reddedilebilir. Kendisine gelen hakkı bu gibi şeylerle reddetmeye kalkışan bir kimsenin bu hali, hasmı olan karşı tarafın söylediği sözü reddedecek bir şey bulmaktan aciz olduğunu gösterir. Çünkü hakkı reddeden kimsenin eğer bir delili bulunsaydı, elbette onu ortaya koyar ve hiçbir zaman “Senin maksadın şudur, gayen budur” demeye sığınmazdı. O, söylediği bu sözde ve hasmının maksadına dair verdiği bu haberde ister doğru olsun, ister yalancı olsun fark etmez, böyle bir şey yapmazdı. Üstelik Mûsâ aleyhisselam’ı tanıyan ve onun neye davet ettiğini bilen herkes, onun hiçbir zaman yeryüzünde üstünlük sağlamak gibi bir maksadı olmadığını çok iyi bilir. Onun maksadı, ancak diğer peygamber kardeşlerinin maksadında olduğu gibi insanları hidâyete iletmek ve onlara faydalarına olan şeyleri göstermektir. Ancak işin gerçek mahiyeti, onların bizzat kendi ağızları ile de ifade ettikleri gibi şuydu:“Biz ikinize de inanmıyoruz” yani kibir ve inadımız dolayısı ile dediklerini kabul etmiyoruz. Yoksa Mûsâ ile Hârûn’un getirdiklerinin batıl oluşundan ve hakkında herhangi bir şüphelerinin olduğundan yahut da başka herhangi bir sebep dolayısı ile değil. Bunun tek sebebi, onların zalimlikleri, haksızlıkları ve Mûsâ ile Hârûn’a -ikisine de selam olsun- iftira ile yakıştırdıkları üstünlük sağlama arzularından başkası değildir.
79. “Firavun” Mûsâ aleyhisselam’ın getirdiği hakka karşı çıkarak ve ileri gelenleri ile kavminin galip gelmesini isteyerek: “Bütün bilgin sihirbazları bana getirin, dedi.” Yani sihirde becerikli ve bunu çok iyi bilen kim varsa getirin. Sonra da Mısır şehirlerine, çeşitli tür ve seviyeleri ile değişik sihirbazları kendilerine getirecek kimseler gönderdi.
80. “Nihâyet sihirbazlar” Mûsâ ile yarışmak üzere “gelince Mûsâ onlara: Atacağınızı atın, dedi” Yani siz neyi atmak istiyorsanız atabilirsiniz. Ben size, belirli bir şeyi atın, demiyorum. Çünkü Mûsâ kesin olarak galip geleceğini biliyordu. Onlara ve onların neler yapacaklarına da hiç aldırış etmiyordu.
81. “Onlar” iplerini ve sopalarını “atınca” hepsi de yürüyen yılanlarmış gibi göründü. Bunun üzerine “Mûsâ dedi ki: Sizin bu yaptığınız sihirdir.” Yani bu, büyük ve gerçek bir sihirdir. Fakat büyüklüğüne rağmen “şüphesiz Allah onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” Onlar bu yaptıkları ile hakka karşı batılın zafere kavuşmasını istemişlerdi. Bundan daha büyük bir bozgunculuk olabilir mi? İşte herhangi bir iş yapan, herhangi bir tuzak kurmaya çalışan veya herhangi bir komplo düzenleyen her bir fesatçının durumu böyledir. Onun yaptığı mutlaka boşa çıkar, darmadağın olur gider. Bir süre, onun yaptığı iş revaç bulsa da önünde sonunda o yok olacaktır, boşa çıkacaktır. Yaptıkları işlerle maksatları Yüce Allah’ın rızasına kavuşmak olan ve bu işleri esas itibari ile işlenmesi emredilen faydalı işler olan ıslah edicilere gelince şüphesiz Yüce Allah, onların amellerini düzeltir, ilerletir ve sürekli olarak geliştirir.
82. Mûsâ asasını atınca büyük bir olup onların yaptıkları büyüleri yutuvermeye başladı. Böylelikle onların büyüleri boşa çıktı ve batılları yok olup gitti. Böylece Allah, hakkı ortaya koymuş oldu. Sihirbazlar hakkı açıkça görünce secdeye kapandılar. Firavun onları asmakla, el ve ayaklarını kesmekle tehdit ettiyse de buna aldırış etmeyip imanları üzere sebat gösterdiler. Ne Firavun, ne onun yanındaki ileri gelenler ne de onların tabilerinden hiç kimse iman etmedi. Aksine bunlar azgınlıkları içinde bocalamaya devam ettiler. Bu nedenle şöyle buyrulmuştur:
83. “Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi.” Yani İsrailoğullarına mensup birtakım gençler, korkmalarına rağmen iman kalplerinde iyice yerleştiği için sabredip imanlarını sürdürdüler. “Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini” dinlerinden çevirmek suretiyle “fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi.” Onun ülkeden üstünlüğü ve baskın bir gücü vardı. O bakımdan onun cezalandırmasından korkmakta haklı idiler. Özellikle de “o, gerçekten” azgınlıkta ve düşmanlıkta “haddi aşanlardandı.” Mûsâ’ya ancak kavminin gençlerinden bir topluluğun iman edip başka kimselerin iman etmeyişindeki hikmet -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gençlerin ve çocukların hakkı kabule daha yatkın, hakka daha çok itaat edip boyun eğen kimseler oluşundan dolayı olsa gerektir. Küfür üzere yetişen yaşlı ve yetişkinler ise böyle değildir. Çünkü bu yaşlılar, kalplerinde bozuk akidelerin yer etmiş olması ve uzun bir süre öylece kalması dolayısı ile başkalarına göre haktan daha uzaktırlar.
84. Mûsâ kavmine sabrı tavsiye ederek ve bu hususta kimin yardımını alacaklarını hatırlatarak:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız” Allah’a imanın gereğini yerine getirin ve “artık O’na güvenip dayanın, dedi.”
85. “Onlar da” Mûsâ’nın bu emrine uyarak “şöyle dediler: Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma!” Yani onları bize musallat etme! Çünkü o vakit onlar bizi dinimizden çevirmek kastı ile bize işkence yaparlar yahut da bize galip gelirler de böylelikle kendileri de fitneye düşüp: Eğer bunlar hak üzere olsalardı yenik düşmezlerdi, derler.
86. “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar” ki onların şerlerinden kurtulalım ve dinimiz üzere kalmaya devam edelim. Dinimizi ve şer’î hükümlerini, herhangi bir karşı çıkan ve bu konuda bizimle anlaşmazlık çıkartan olmaksızın uygulama imkânını bulabilelim.
87. Firavun ve kavminin İsrailoğulları üzerindeki baskıları ağırlaşıp da onları dinlerinden çevirmeye çalışmaları üzerine “Mûsâ’ya ve kardeşine: Mısır’da kavminize evler hazırlayın” yani onlara içlerinde gizlenebilecekleri şekilde evler yapmalarını emredin. “O evlerinizi namazgah yapın” yani halka açık mabedlerde namaz kılma imkânını bulamadığınızda evlerinizi içlerinde namaz kılabileceğiniz bir yer haline getirin “ve namazı dosdoğru kılın.” Çünkü namaz her türlü sıkıntılara karşı bir yardımcıdır. “Müminleri de” zafer, yardım ve dinlerinin üstün geleceği müjdesiyle “müjdele, diye vahyettik.”“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık (daha) vardır.”(el-İnşirah, 94/5-6) Sıkıntılar artık bunalım haline dönüştü mü Allah onları giderip ferahlık verir.
88. Mûsâ Firavun’un ve ileri gelenlerin katılığını ve yüz çevirişlerini görünce onlara beddua etmiş, Hârûn da “Amin” demişti. Şöyle ki: “Mûsâ: Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam” süslenecekleri türlü süs eşyaları, elbiseler, dayalı döşeli evler, gösterişli binekler, hizmetçiler “ve nice” pek çok miktarda “mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar!” Yani onlar, bu malları Senin yolundan insanları saptırmak için kullanıyorlar; hem kendileri sapıyorlar hem de başkalarının da sapmasına sebep oluyorlar. “Rabbimiz, mallarını yok et” onları helak etmek yahut da taşa dönüştürmek gibi mallarını yararlanılmayacak bir şekle sokarak telef et! “ve kalplerini de mühürle” yani katılaştır da “onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler!” Mûsâ aleyhisselam bu sözlerini onlara olan öfkesinden dolayı söylemişti. Çünkü onlar, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işlemek cüretkârlığını göstermiş, Allah’ın kullarını fesada boğmuş ve insanları Allah’ın yolundan alıkoymuşlardı. Ayrıca Mûsâ aleyhisselam Rabbinin, yüzlerine karşı iman kapısını kapatmak sureti ile yaptıklarına karşılık olarak onları cezalandıracağını tam anlamı ile bildiğinden dolayı böyle yapmıştı.
89. Yüce Allah “buyurdu ki: İkinizin de duası kabul olundu.” Bu, Mûsâ’nın dua ettiğine Hârûn’un da onun duasına “Âmin” dediğine, ayrıca “Âmin” diyen kimsenin de yapılan duada dua edene ortak olduğuna delil vardır. “O halde” dininiz üzere “dosdoğru yürümeye devam edin” davetinizi sürdürün. “Sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” Yani dosdoğru yoldan ayrılmış, cehenneme götüren yolu izleyen sapmışların, dalalete düşen cahillerin yoluna asla uymayın.
90. Şanı Yüce Allah, Musa’ya İsrailoğulları ile birlikte geceleyin yola koyulmayı emretti ve ona Firavun ve beraberindekilerin onu izleyeceklerini haber verdi. Firavun ise şehirlere toplayıcılar göndermişti: Onlar şöyle diyorlardı: “Gerçekten bunlar (Mûsâ ve kavmi) az bir topluluktur ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar. Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.”(eş-Şuarâ, 26/54-56) Böylece Firavun, uzak yakın bütün askerlerini topladı. Askerleri ile “haddi aşıp saldırganlık etmek üzere” yani yeryüzünde de haddi aşmak ve Mûsâ ile kavmine saldırmak üzere arkalarından yola koyuldu. Haddi aşma iyice artıp günah pekişti mi, artık geriye cezayı beklemekten başka bir şey kalmaz. “İsrailoğullarını denizden geçirdik.” Şöyle ki Yüce Allah, Mûsâ’ya denize ulaştı mı ona asasıyla vurmasını emretmişti. Mûsâ da asasıyla denize vurdu ve deniz yarılıp on iki yola ayrıldı. İsrailoğulları da o yolları izledi. Firavun ve askerleri de arkalarından denizin içerisine girerek yola koyuldular. Mûsâ ve kavmi denizin dışına çıktıklarında ve Firavun ile askerleri de hala denizin içerisinde bulunuyorken Yüce Allah, denize emretti ve deniz, Firavun ve askerlerinin üzerine kapandı. İsrailoğullarının gçzü önünde hepsini suda boğdu. Nihâyet Firavun da boğulma noktasına gelip artık kesinlikle öleceğini anlayınca “şöyle dedi: İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim.” İşte kendisinden başka ilah olmayan, tek hak ilah olan Allah O’dur, “ben de müslümanlardanım!” Allah’ın dinine ve Mûsâ’nın getirdiklerine itaat edenlerdenim.
91. Yüce Allah böyle bir durumda iman etmenin kendisine herhangi bir fayda sağlamayacağını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Şimdi mi?” iman ediyor ve Allah’ın Rasûlünü tasdik ettiğini ifade ediyorsun? “Halbuki sen bundan önce isyan etmiş” masiyetlerle, küfür ve yalanlamakla meydan okumuş “ve fesatçılardan olmuştun.” Bu konuda Yüce Allah’ın uygulayageldiği kanunu gereği iman etmenin sana hiçbir faydası olmayacaktır. Çünkü kâfirler, iman etmenin artık kaçınılmaz olduğu böyle bir duruma ulaştıkları takdirde edecekleri imandan yararlanamayacaklardır. Zira onların imanları, tıpkı Kıyamet gününe ulaşan kimsenin iman etmesi gibi gözle görme sonucu iman etmeye benzer. Oysa fayda veren iman, görmeden olan imandır.
92. “Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız.” Müfessirler derler ki: İsrailoğulları, Firavun’a karşı duydukları büyük korku dolayısı ile onun suda boğulduğunu kabul etmemiş ve bundan şüphe etmişlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah denize onun bedenini -onlara bir ibret ve alamet olsun diye- yüksekçe bir tepeye bırakmasını emretmişti. “Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler.” Bundan dolayıdır ki bu deliller gözlerinin önünde geçer, tekrarlanır durur; fakat onlara yönelmeyişleri dolayısı ile bu âyetlerden gereği gibi yararlanamazlar. Uyanık bir akıl ve dikkatli bir kalbe sahip olan kimse ise Yüce Allah’ın âyetleri ile delillerinden, peygamberlerin bildirdiklerinin doğruluğuna delalet eden en büyük delilleri görürler.
93. “Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik.” Yani Yüce Allah, onları Firavun hanedanının meskenlerine yerleştirdi, onların yerlerini ve ülkelerini İsrailoğullarına miras verdi. “Onları hoş ve temiz” yiyecek, içecek ve bunların dışında kalan “şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine” bir araya gelip toplanmalarını ve birbirleri ile kaynaşmalarını gerektiren “ilim gelinceye kadar da” hakka dair “anlaşmazlığa düşmediler.” Ancak kendilerine bu ilim gelince birbirlerine haksızlık ettiler. Onların pek çoğu hakka muhalif birtakım nefsi görüş ve maksatlara sahip oldu. Böylelikle aralarında pek çok konuda ayrılıklar ortaya çıktı. “Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.” Eksiksiz ilmi ve herşeyi kapsayan kudretinin tecellisi olan adaletli hükmünü verecektir. İşte bu, doğru dine mensup kimselerin karşı karşıya kaldıkları bir hastalıktır. Şeytan artık büsbütün dinlerini terk etmelerini sağlayarak onları kendisine itaate yöneltmekten aciz kalınca aralarını bozmaya, aralarına kin ve düşmanlık sokmaya çalışır ve bunun neticesinde de birtakım ihtilaflar ortaya çıkar. Daha sonra da biri diğerini sapıklıkla itham eder ve birbirlerine düşman olurlar. Bu da o lanetli şeytanın çok sevdiği bir sonuçtur. Yoksa hak dine iman edenlerin Rableri bir, peygamberleri bir, dinleri bir ve genel menfaatleri de birbirine uygun olduğu halde ne diye birliklerini dağıtacak, vahdetlerini parçalayacak, bağlarını çözecek ve düzenlerini bozacak bir şekilde ihtilafa düşüyorlar da dini ve dünyevi bir yığın maslahatları gerçekleştiremedikleri ve dinlerinin de pek çok hükmünün adeta ölü hale geldiği bir duruma düşsünler! Ey celal ve ikram sahibi Allahım! Senden mü’min kullarına onları bir araya getirmeni, parçalanmışlıklarını gidermeni ve uzak olanları birbirlerine yaklaştırmanı lütfetmeni niyaz ederiz!
Yunus 10:80
75- Sonra bunların ardından da Mûsâ’yı ve Hârûn’u mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi. 76- Katımızdan kendilerine hak geldiği zaman:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir” dediler. 77- Mûsâ:“Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz? Bu mu sihirdir? Halbuki sihirbazlar kurtuluşa eremezler” dedi. 78- Dediler ki:“Sen, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndürmek için ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.” 79- Firavun:“Bütün bilgin sihirbazları bana getirin” dedi. 80- Nihâyet sihirbazlar gelince Mûsâ onlara:“Atacağınızı atın” dedi. 81- Onlar atınca Mûsâ dedi ki:“Sizin bu yaptığınız sihirdir. Şüphesiz Allah onu boşa çıkartacaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” 82- Allah, günahkârların hoşuna gitmese de kelimeleri ile hakkı ortaya koyar. 83- Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi. Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi ve o, gerçekten haddi aşanlardandı. 84- Mûsâ:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız artık O’na güvenip dayanın.” dedi. 85- Onlar da şöyle dediler:“Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma! 86- “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar!” 87- Mûsâ’ya ve kardeşine:“Mısır’da kavminize evler hazırlayın. O evlerinizi namazgah yapın ve namazı dosdoğru kılın. Müminleri de müjdele!” diye vahyettik. 88- Mûsâ:“Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam ve nice mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar! Rabbimiz, mallarını yok et ve kalplerini de mühürle de onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler.” 89- Buyurdu ki:“İkinizin de duası kabul olundu. O halde dosdoğru yürümeye devam edin, sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” 90- İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri de haddi aşıp saldırganlık etmek üzere onların peşine düştü. Nihâyet Firavun boğulacağı anda şöyle dedi:“İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim. Ben de müslümanlardanım.” 91- (Ona şöyle dendi:) Şimdi mi?! Halbuki sen bundan önce isyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun. 92- Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız. Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler. 93- Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik. Onları hoş ve temiz şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar da anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
75. “Sonra bunların” Yüce Allah’ın yalanlayan ve helâk edilen kavimlere göndermiş olduğu bu peygamberlerin “ardından da Mûsâ’yı” rasûllerden ve azim sahibi peygamberlerden biris olan, üzerine geniş ve muazam şer’î hükümler indirilmiş, kendisine uyulan büyük önderlerden birisi olan, Rahman olan Allah ile konuşmuş, İmran oğlu Musa’yı “ve” onunla birlikte bir yardımcı kıldığımız “Hârûn’u” Yüce Allah’ın tevhidini, Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet etmeyi yasaklamayı ihtiva eden ve getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine” Firavun’un devletinin büyüklerine, önderlerine “gönderdik.” Çünkü avam da bu önderlerin arkasından giderdi. “Fakat onlar” bu âyetlerin doğruluğuna kesin olarak inanmakla birlikte büyüklenerek ve haksızlığa saparak bu aâyetlere karşı “büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi.” Onların ayrılmaz vasfı, günahkârlık ve vahyi yalanlamaktı.
76. “Katımızdan kendilerine” hakkın en büyük ve en muazzam türü olan, azameti önünde boyunların eğildiği ve bütün mahlukatı nimetleri ile terbiye eden âlemlerin Rabbi Allah nezdinden olan “hak geldiği zaman” Allah tarafından Mûsâ vasıtası ile kendilerine hak geldiğinde onu reddettiler, kabul etmediler ve:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir, dediler.” Kahrolasıcalar, haktan yüz çevirmekle ve onu reddetmekle kalmadılar, onu en batıl şey olan sihirle nitelendirdiler. Sihir ise gerçekte bir göz boyamadır. Hatta onlar bununla da yetinmeyip apaçık olan bu hakkı, apaçık ve aşikar bir sihir olarak kabul ettiler. Bundan dolayı Mûsâ onlara şöyle cevap vermişti:
77. “Mûsâ” en zalim insanlardan başkasının reddetmeyeceği hakkı reddetmeleri dolayısı ile onları azarlayarak şöyle dedi: “Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz?” Yani siz onun için “apaçık bir sihirdir” mi diyorsunuz? “Bu mu sihirdir?” Getirdiğim hakkın niteliklerine ve muhtevasına bir bakın. Yalnızca bu bile onun hakkın ta kendisi olduğunu kesin olarak anlamaya yeterlidir. “Halbuki sihirbazlar” dünyada olsun âhirette olsun “kurtuluşa eremezler, dedi.” İşte siz de güzel akıbetin ve kurtuluşun kimin olacağını ve kimin başarıya ulaşacağını göreceksiniz. Daha sonra onlar ve herkes açıkça şunu anladı ki kurtuluşa eren, dünya ve âhirette zafere kavuşan, Musa aleyhisselam olmuştu.
78. Mûsâ’nın sözlerini olmayacak şekilde reddederek ona şöyle dediler:“Sen bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan” atalarımızı üzerinde bulduğumuz şirkten, Allah’tan başkasına ibadetten “döndürmek için” ve bize yalnızca Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeyi emretmek “ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin?” Siz bize sizler başkanlar olasınız ve bizi yurdumuzdan çıkartasınız diye mi geldiniz? Bu ifadeleri ile onlar, sapık atalarının sözlerini, Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirmiş olduğu hakkı reddedecekleri bir dayanak olarak değerlendirdiler. Ayrıca “ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi” şeklindeki sözleri de gerçeği ters yüz etmek, aralarından cahil olanları kandırmak, halkı Mûsâ aleyhisselam’a düşmanlık edip ona iman etmemek için kışkırtmak kastı ile söylenmiş sözlerdi. Gerçekleri bilen, işleri birbirinden ayırt edebilen bir kimse böyle şeyleri gerekçe göstermez. Çünkü deliller, ancak onlar gibi bir delil ve belge ile reddedilebilir. Kendisine gelen hakkı bu gibi şeylerle reddetmeye kalkışan bir kimsenin bu hali, hasmı olan karşı tarafın söylediği sözü reddedecek bir şey bulmaktan aciz olduğunu gösterir. Çünkü hakkı reddeden kimsenin eğer bir delili bulunsaydı, elbette onu ortaya koyar ve hiçbir zaman “Senin maksadın şudur, gayen budur” demeye sığınmazdı. O, söylediği bu sözde ve hasmının maksadına dair verdiği bu haberde ister doğru olsun, ister yalancı olsun fark etmez, böyle bir şey yapmazdı. Üstelik Mûsâ aleyhisselam’ı tanıyan ve onun neye davet ettiğini bilen herkes, onun hiçbir zaman yeryüzünde üstünlük sağlamak gibi bir maksadı olmadığını çok iyi bilir. Onun maksadı, ancak diğer peygamber kardeşlerinin maksadında olduğu gibi insanları hidâyete iletmek ve onlara faydalarına olan şeyleri göstermektir. Ancak işin gerçek mahiyeti, onların bizzat kendi ağızları ile de ifade ettikleri gibi şuydu:“Biz ikinize de inanmıyoruz” yani kibir ve inadımız dolayısı ile dediklerini kabul etmiyoruz. Yoksa Mûsâ ile Hârûn’un getirdiklerinin batıl oluşundan ve hakkında herhangi bir şüphelerinin olduğundan yahut da başka herhangi bir sebep dolayısı ile değil. Bunun tek sebebi, onların zalimlikleri, haksızlıkları ve Mûsâ ile Hârûn’a -ikisine de selam olsun- iftira ile yakıştırdıkları üstünlük sağlama arzularından başkası değildir.
79. “Firavun” Mûsâ aleyhisselam’ın getirdiği hakka karşı çıkarak ve ileri gelenleri ile kavminin galip gelmesini isteyerek: “Bütün bilgin sihirbazları bana getirin, dedi.” Yani sihirde becerikli ve bunu çok iyi bilen kim varsa getirin. Sonra da Mısır şehirlerine, çeşitli tür ve seviyeleri ile değişik sihirbazları kendilerine getirecek kimseler gönderdi.
80. “Nihâyet sihirbazlar” Mûsâ ile yarışmak üzere “gelince Mûsâ onlara: Atacağınızı atın, dedi” Yani siz neyi atmak istiyorsanız atabilirsiniz. Ben size, belirli bir şeyi atın, demiyorum. Çünkü Mûsâ kesin olarak galip geleceğini biliyordu. Onlara ve onların neler yapacaklarına da hiç aldırış etmiyordu.
81. “Onlar” iplerini ve sopalarını “atınca” hepsi de yürüyen yılanlarmış gibi göründü. Bunun üzerine “Mûsâ dedi ki: Sizin bu yaptığınız sihirdir.” Yani bu, büyük ve gerçek bir sihirdir. Fakat büyüklüğüne rağmen “şüphesiz Allah onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” Onlar bu yaptıkları ile hakka karşı batılın zafere kavuşmasını istemişlerdi. Bundan daha büyük bir bozgunculuk olabilir mi? İşte herhangi bir iş yapan, herhangi bir tuzak kurmaya çalışan veya herhangi bir komplo düzenleyen her bir fesatçının durumu böyledir. Onun yaptığı mutlaka boşa çıkar, darmadağın olur gider. Bir süre, onun yaptığı iş revaç bulsa da önünde sonunda o yok olacaktır, boşa çıkacaktır. Yaptıkları işlerle maksatları Yüce Allah’ın rızasına kavuşmak olan ve bu işleri esas itibari ile işlenmesi emredilen faydalı işler olan ıslah edicilere gelince şüphesiz Yüce Allah, onların amellerini düzeltir, ilerletir ve sürekli olarak geliştirir.
82. Mûsâ asasını atınca büyük bir olup onların yaptıkları büyüleri yutuvermeye başladı. Böylelikle onların büyüleri boşa çıktı ve batılları yok olup gitti. Böylece Allah, hakkı ortaya koymuş oldu. Sihirbazlar hakkı açıkça görünce secdeye kapandılar. Firavun onları asmakla, el ve ayaklarını kesmekle tehdit ettiyse de buna aldırış etmeyip imanları üzere sebat gösterdiler. Ne Firavun, ne onun yanındaki ileri gelenler ne de onların tabilerinden hiç kimse iman etmedi. Aksine bunlar azgınlıkları içinde bocalamaya devam ettiler. Bu nedenle şöyle buyrulmuştur:
83. “Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi.” Yani İsrailoğullarına mensup birtakım gençler, korkmalarına rağmen iman kalplerinde iyice yerleştiği için sabredip imanlarını sürdürdüler. “Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini” dinlerinden çevirmek suretiyle “fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi.” Onun ülkeden üstünlüğü ve baskın bir gücü vardı. O bakımdan onun cezalandırmasından korkmakta haklı idiler. Özellikle de “o, gerçekten” azgınlıkta ve düşmanlıkta “haddi aşanlardandı.” Mûsâ’ya ancak kavminin gençlerinden bir topluluğun iman edip başka kimselerin iman etmeyişindeki hikmet -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gençlerin ve çocukların hakkı kabule daha yatkın, hakka daha çok itaat edip boyun eğen kimseler oluşundan dolayı olsa gerektir. Küfür üzere yetişen yaşlı ve yetişkinler ise böyle değildir. Çünkü bu yaşlılar, kalplerinde bozuk akidelerin yer etmiş olması ve uzun bir süre öylece kalması dolayısı ile başkalarına göre haktan daha uzaktırlar.
84. Mûsâ kavmine sabrı tavsiye ederek ve bu hususta kimin yardımını alacaklarını hatırlatarak:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız” Allah’a imanın gereğini yerine getirin ve “artık O’na güvenip dayanın, dedi.”
85. “Onlar da” Mûsâ’nın bu emrine uyarak “şöyle dediler: Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma!” Yani onları bize musallat etme! Çünkü o vakit onlar bizi dinimizden çevirmek kastı ile bize işkence yaparlar yahut da bize galip gelirler de böylelikle kendileri de fitneye düşüp: Eğer bunlar hak üzere olsalardı yenik düşmezlerdi, derler.
86. “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar” ki onların şerlerinden kurtulalım ve dinimiz üzere kalmaya devam edelim. Dinimizi ve şer’î hükümlerini, herhangi bir karşı çıkan ve bu konuda bizimle anlaşmazlık çıkartan olmaksızın uygulama imkânını bulabilelim.
87. Firavun ve kavminin İsrailoğulları üzerindeki baskıları ağırlaşıp da onları dinlerinden çevirmeye çalışmaları üzerine “Mûsâ’ya ve kardeşine: Mısır’da kavminize evler hazırlayın” yani onlara içlerinde gizlenebilecekleri şekilde evler yapmalarını emredin. “O evlerinizi namazgah yapın” yani halka açık mabedlerde namaz kılma imkânını bulamadığınızda evlerinizi içlerinde namaz kılabileceğiniz bir yer haline getirin “ve namazı dosdoğru kılın.” Çünkü namaz her türlü sıkıntılara karşı bir yardımcıdır. “Müminleri de” zafer, yardım ve dinlerinin üstün geleceği müjdesiyle “müjdele, diye vahyettik.”“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık (daha) vardır.”(el-İnşirah, 94/5-6) Sıkıntılar artık bunalım haline dönüştü mü Allah onları giderip ferahlık verir.
88. Mûsâ Firavun’un ve ileri gelenlerin katılığını ve yüz çevirişlerini görünce onlara beddua etmiş, Hârûn da “Amin” demişti. Şöyle ki: “Mûsâ: Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam” süslenecekleri türlü süs eşyaları, elbiseler, dayalı döşeli evler, gösterişli binekler, hizmetçiler “ve nice” pek çok miktarda “mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar!” Yani onlar, bu malları Senin yolundan insanları saptırmak için kullanıyorlar; hem kendileri sapıyorlar hem de başkalarının da sapmasına sebep oluyorlar. “Rabbimiz, mallarını yok et” onları helak etmek yahut da taşa dönüştürmek gibi mallarını yararlanılmayacak bir şekle sokarak telef et! “ve kalplerini de mühürle” yani katılaştır da “onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler!” Mûsâ aleyhisselam bu sözlerini onlara olan öfkesinden dolayı söylemişti. Çünkü onlar, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işlemek cüretkârlığını göstermiş, Allah’ın kullarını fesada boğmuş ve insanları Allah’ın yolundan alıkoymuşlardı. Ayrıca Mûsâ aleyhisselam Rabbinin, yüzlerine karşı iman kapısını kapatmak sureti ile yaptıklarına karşılık olarak onları cezalandıracağını tam anlamı ile bildiğinden dolayı böyle yapmıştı.
89. Yüce Allah “buyurdu ki: İkinizin de duası kabul olundu.” Bu, Mûsâ’nın dua ettiğine Hârûn’un da onun duasına “Âmin” dediğine, ayrıca “Âmin” diyen kimsenin de yapılan duada dua edene ortak olduğuna delil vardır. “O halde” dininiz üzere “dosdoğru yürümeye devam edin” davetinizi sürdürün. “Sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” Yani dosdoğru yoldan ayrılmış, cehenneme götüren yolu izleyen sapmışların, dalalete düşen cahillerin yoluna asla uymayın.
90. Şanı Yüce Allah, Musa’ya İsrailoğulları ile birlikte geceleyin yola koyulmayı emretti ve ona Firavun ve beraberindekilerin onu izleyeceklerini haber verdi. Firavun ise şehirlere toplayıcılar göndermişti: Onlar şöyle diyorlardı: “Gerçekten bunlar (Mûsâ ve kavmi) az bir topluluktur ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar. Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.”(eş-Şuarâ, 26/54-56) Böylece Firavun, uzak yakın bütün askerlerini topladı. Askerleri ile “haddi aşıp saldırganlık etmek üzere” yani yeryüzünde de haddi aşmak ve Mûsâ ile kavmine saldırmak üzere arkalarından yola koyuldu. Haddi aşma iyice artıp günah pekişti mi, artık geriye cezayı beklemekten başka bir şey kalmaz. “İsrailoğullarını denizden geçirdik.” Şöyle ki Yüce Allah, Mûsâ’ya denize ulaştı mı ona asasıyla vurmasını emretmişti. Mûsâ da asasıyla denize vurdu ve deniz yarılıp on iki yola ayrıldı. İsrailoğulları da o yolları izledi. Firavun ve askerleri de arkalarından denizin içerisine girerek yola koyuldular. Mûsâ ve kavmi denizin dışına çıktıklarında ve Firavun ile askerleri de hala denizin içerisinde bulunuyorken Yüce Allah, denize emretti ve deniz, Firavun ve askerlerinin üzerine kapandı. İsrailoğullarının gçzü önünde hepsini suda boğdu. Nihâyet Firavun da boğulma noktasına gelip artık kesinlikle öleceğini anlayınca “şöyle dedi: İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim.” İşte kendisinden başka ilah olmayan, tek hak ilah olan Allah O’dur, “ben de müslümanlardanım!” Allah’ın dinine ve Mûsâ’nın getirdiklerine itaat edenlerdenim.
91. Yüce Allah böyle bir durumda iman etmenin kendisine herhangi bir fayda sağlamayacağını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Şimdi mi?” iman ediyor ve Allah’ın Rasûlünü tasdik ettiğini ifade ediyorsun? “Halbuki sen bundan önce isyan etmiş” masiyetlerle, küfür ve yalanlamakla meydan okumuş “ve fesatçılardan olmuştun.” Bu konuda Yüce Allah’ın uygulayageldiği kanunu gereği iman etmenin sana hiçbir faydası olmayacaktır. Çünkü kâfirler, iman etmenin artık kaçınılmaz olduğu böyle bir duruma ulaştıkları takdirde edecekleri imandan yararlanamayacaklardır. Zira onların imanları, tıpkı Kıyamet gününe ulaşan kimsenin iman etmesi gibi gözle görme sonucu iman etmeye benzer. Oysa fayda veren iman, görmeden olan imandır.
92. “Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız.” Müfessirler derler ki: İsrailoğulları, Firavun’a karşı duydukları büyük korku dolayısı ile onun suda boğulduğunu kabul etmemiş ve bundan şüphe etmişlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah denize onun bedenini -onlara bir ibret ve alamet olsun diye- yüksekçe bir tepeye bırakmasını emretmişti. “Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler.” Bundan dolayıdır ki bu deliller gözlerinin önünde geçer, tekrarlanır durur; fakat onlara yönelmeyişleri dolayısı ile bu âyetlerden gereği gibi yararlanamazlar. Uyanık bir akıl ve dikkatli bir kalbe sahip olan kimse ise Yüce Allah’ın âyetleri ile delillerinden, peygamberlerin bildirdiklerinin doğruluğuna delalet eden en büyük delilleri görürler.
93. “Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik.” Yani Yüce Allah, onları Firavun hanedanının meskenlerine yerleştirdi, onların yerlerini ve ülkelerini İsrailoğullarına miras verdi. “Onları hoş ve temiz” yiyecek, içecek ve bunların dışında kalan “şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine” bir araya gelip toplanmalarını ve birbirleri ile kaynaşmalarını gerektiren “ilim gelinceye kadar da” hakka dair “anlaşmazlığa düşmediler.” Ancak kendilerine bu ilim gelince birbirlerine haksızlık ettiler. Onların pek çoğu hakka muhalif birtakım nefsi görüş ve maksatlara sahip oldu. Böylelikle aralarında pek çok konuda ayrılıklar ortaya çıktı. “Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.” Eksiksiz ilmi ve herşeyi kapsayan kudretinin tecellisi olan adaletli hükmünü verecektir. İşte bu, doğru dine mensup kimselerin karşı karşıya kaldıkları bir hastalıktır. Şeytan artık büsbütün dinlerini terk etmelerini sağlayarak onları kendisine itaate yöneltmekten aciz kalınca aralarını bozmaya, aralarına kin ve düşmanlık sokmaya çalışır ve bunun neticesinde de birtakım ihtilaflar ortaya çıkar. Daha sonra da biri diğerini sapıklıkla itham eder ve birbirlerine düşman olurlar. Bu da o lanetli şeytanın çok sevdiği bir sonuçtur. Yoksa hak dine iman edenlerin Rableri bir, peygamberleri bir, dinleri bir ve genel menfaatleri de birbirine uygun olduğu halde ne diye birliklerini dağıtacak, vahdetlerini parçalayacak, bağlarını çözecek ve düzenlerini bozacak bir şekilde ihtilafa düşüyorlar da dini ve dünyevi bir yığın maslahatları gerçekleştiremedikleri ve dinlerinin de pek çok hükmünün adeta ölü hale geldiği bir duruma düşsünler! Ey celal ve ikram sahibi Allahım! Senden mü’min kullarına onları bir araya getirmeni, parçalanmışlıklarını gidermeni ve uzak olanları birbirlerine yaklaştırmanı lütfetmeni niyaz ederiz!
Yunus 10:81
75- Sonra bunların ardından da Mûsâ’yı ve Hârûn’u mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi. 76- Katımızdan kendilerine hak geldiği zaman:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir” dediler. 77- Mûsâ:“Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz? Bu mu sihirdir? Halbuki sihirbazlar kurtuluşa eremezler” dedi. 78- Dediler ki:“Sen, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndürmek için ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.” 79- Firavun:“Bütün bilgin sihirbazları bana getirin” dedi. 80- Nihâyet sihirbazlar gelince Mûsâ onlara:“Atacağınızı atın” dedi. 81- Onlar atınca Mûsâ dedi ki:“Sizin bu yaptığınız sihirdir. Şüphesiz Allah onu boşa çıkartacaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” 82- Allah, günahkârların hoşuna gitmese de kelimeleri ile hakkı ortaya koyar. 83- Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi. Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi ve o, gerçekten haddi aşanlardandı. 84- Mûsâ:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız artık O’na güvenip dayanın.” dedi. 85- Onlar da şöyle dediler:“Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma! 86- “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar!” 87- Mûsâ’ya ve kardeşine:“Mısır’da kavminize evler hazırlayın. O evlerinizi namazgah yapın ve namazı dosdoğru kılın. Müminleri de müjdele!” diye vahyettik. 88- Mûsâ:“Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam ve nice mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar! Rabbimiz, mallarını yok et ve kalplerini de mühürle de onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler.” 89- Buyurdu ki:“İkinizin de duası kabul olundu. O halde dosdoğru yürümeye devam edin, sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” 90- İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri de haddi aşıp saldırganlık etmek üzere onların peşine düştü. Nihâyet Firavun boğulacağı anda şöyle dedi:“İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim. Ben de müslümanlardanım.” 91- (Ona şöyle dendi:) Şimdi mi?! Halbuki sen bundan önce isyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun. 92- Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız. Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler. 93- Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik. Onları hoş ve temiz şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar da anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
75. “Sonra bunların” Yüce Allah’ın yalanlayan ve helâk edilen kavimlere göndermiş olduğu bu peygamberlerin “ardından da Mûsâ’yı” rasûllerden ve azim sahibi peygamberlerden biris olan, üzerine geniş ve muazam şer’î hükümler indirilmiş, kendisine uyulan büyük önderlerden birisi olan, Rahman olan Allah ile konuşmuş, İmran oğlu Musa’yı “ve” onunla birlikte bir yardımcı kıldığımız “Hârûn’u” Yüce Allah’ın tevhidini, Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet etmeyi yasaklamayı ihtiva eden ve getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine” Firavun’un devletinin büyüklerine, önderlerine “gönderdik.” Çünkü avam da bu önderlerin arkasından giderdi. “Fakat onlar” bu âyetlerin doğruluğuna kesin olarak inanmakla birlikte büyüklenerek ve haksızlığa saparak bu aâyetlere karşı “büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi.” Onların ayrılmaz vasfı, günahkârlık ve vahyi yalanlamaktı.
76. “Katımızdan kendilerine” hakkın en büyük ve en muazzam türü olan, azameti önünde boyunların eğildiği ve bütün mahlukatı nimetleri ile terbiye eden âlemlerin Rabbi Allah nezdinden olan “hak geldiği zaman” Allah tarafından Mûsâ vasıtası ile kendilerine hak geldiğinde onu reddettiler, kabul etmediler ve:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir, dediler.” Kahrolasıcalar, haktan yüz çevirmekle ve onu reddetmekle kalmadılar, onu en batıl şey olan sihirle nitelendirdiler. Sihir ise gerçekte bir göz boyamadır. Hatta onlar bununla da yetinmeyip apaçık olan bu hakkı, apaçık ve aşikar bir sihir olarak kabul ettiler. Bundan dolayı Mûsâ onlara şöyle cevap vermişti:
77. “Mûsâ” en zalim insanlardan başkasının reddetmeyeceği hakkı reddetmeleri dolayısı ile onları azarlayarak şöyle dedi: “Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz?” Yani siz onun için “apaçık bir sihirdir” mi diyorsunuz? “Bu mu sihirdir?” Getirdiğim hakkın niteliklerine ve muhtevasına bir bakın. Yalnızca bu bile onun hakkın ta kendisi olduğunu kesin olarak anlamaya yeterlidir. “Halbuki sihirbazlar” dünyada olsun âhirette olsun “kurtuluşa eremezler, dedi.” İşte siz de güzel akıbetin ve kurtuluşun kimin olacağını ve kimin başarıya ulaşacağını göreceksiniz. Daha sonra onlar ve herkes açıkça şunu anladı ki kurtuluşa eren, dünya ve âhirette zafere kavuşan, Musa aleyhisselam olmuştu.
78. Mûsâ’nın sözlerini olmayacak şekilde reddederek ona şöyle dediler:“Sen bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan” atalarımızı üzerinde bulduğumuz şirkten, Allah’tan başkasına ibadetten “döndürmek için” ve bize yalnızca Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeyi emretmek “ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin?” Siz bize sizler başkanlar olasınız ve bizi yurdumuzdan çıkartasınız diye mi geldiniz? Bu ifadeleri ile onlar, sapık atalarının sözlerini, Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirmiş olduğu hakkı reddedecekleri bir dayanak olarak değerlendirdiler. Ayrıca “ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi” şeklindeki sözleri de gerçeği ters yüz etmek, aralarından cahil olanları kandırmak, halkı Mûsâ aleyhisselam’a düşmanlık edip ona iman etmemek için kışkırtmak kastı ile söylenmiş sözlerdi. Gerçekleri bilen, işleri birbirinden ayırt edebilen bir kimse böyle şeyleri gerekçe göstermez. Çünkü deliller, ancak onlar gibi bir delil ve belge ile reddedilebilir. Kendisine gelen hakkı bu gibi şeylerle reddetmeye kalkışan bir kimsenin bu hali, hasmı olan karşı tarafın söylediği sözü reddedecek bir şey bulmaktan aciz olduğunu gösterir. Çünkü hakkı reddeden kimsenin eğer bir delili bulunsaydı, elbette onu ortaya koyar ve hiçbir zaman “Senin maksadın şudur, gayen budur” demeye sığınmazdı. O, söylediği bu sözde ve hasmının maksadına dair verdiği bu haberde ister doğru olsun, ister yalancı olsun fark etmez, böyle bir şey yapmazdı. Üstelik Mûsâ aleyhisselam’ı tanıyan ve onun neye davet ettiğini bilen herkes, onun hiçbir zaman yeryüzünde üstünlük sağlamak gibi bir maksadı olmadığını çok iyi bilir. Onun maksadı, ancak diğer peygamber kardeşlerinin maksadında olduğu gibi insanları hidâyete iletmek ve onlara faydalarına olan şeyleri göstermektir. Ancak işin gerçek mahiyeti, onların bizzat kendi ağızları ile de ifade ettikleri gibi şuydu:“Biz ikinize de inanmıyoruz” yani kibir ve inadımız dolayısı ile dediklerini kabul etmiyoruz. Yoksa Mûsâ ile Hârûn’un getirdiklerinin batıl oluşundan ve hakkında herhangi bir şüphelerinin olduğundan yahut da başka herhangi bir sebep dolayısı ile değil. Bunun tek sebebi, onların zalimlikleri, haksızlıkları ve Mûsâ ile Hârûn’a -ikisine de selam olsun- iftira ile yakıştırdıkları üstünlük sağlama arzularından başkası değildir.
79. “Firavun” Mûsâ aleyhisselam’ın getirdiği hakka karşı çıkarak ve ileri gelenleri ile kavminin galip gelmesini isteyerek: “Bütün bilgin sihirbazları bana getirin, dedi.” Yani sihirde becerikli ve bunu çok iyi bilen kim varsa getirin. Sonra da Mısır şehirlerine, çeşitli tür ve seviyeleri ile değişik sihirbazları kendilerine getirecek kimseler gönderdi.
80. “Nihâyet sihirbazlar” Mûsâ ile yarışmak üzere “gelince Mûsâ onlara: Atacağınızı atın, dedi” Yani siz neyi atmak istiyorsanız atabilirsiniz. Ben size, belirli bir şeyi atın, demiyorum. Çünkü Mûsâ kesin olarak galip geleceğini biliyordu. Onlara ve onların neler yapacaklarına da hiç aldırış etmiyordu.
81. “Onlar” iplerini ve sopalarını “atınca” hepsi de yürüyen yılanlarmış gibi göründü. Bunun üzerine “Mûsâ dedi ki: Sizin bu yaptığınız sihirdir.” Yani bu, büyük ve gerçek bir sihirdir. Fakat büyüklüğüne rağmen “şüphesiz Allah onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” Onlar bu yaptıkları ile hakka karşı batılın zafere kavuşmasını istemişlerdi. Bundan daha büyük bir bozgunculuk olabilir mi? İşte herhangi bir iş yapan, herhangi bir tuzak kurmaya çalışan veya herhangi bir komplo düzenleyen her bir fesatçının durumu böyledir. Onun yaptığı mutlaka boşa çıkar, darmadağın olur gider. Bir süre, onun yaptığı iş revaç bulsa da önünde sonunda o yok olacaktır, boşa çıkacaktır. Yaptıkları işlerle maksatları Yüce Allah’ın rızasına kavuşmak olan ve bu işleri esas itibari ile işlenmesi emredilen faydalı işler olan ıslah edicilere gelince şüphesiz Yüce Allah, onların amellerini düzeltir, ilerletir ve sürekli olarak geliştirir.
82. Mûsâ asasını atınca büyük bir olup onların yaptıkları büyüleri yutuvermeye başladı. Böylelikle onların büyüleri boşa çıktı ve batılları yok olup gitti. Böylece Allah, hakkı ortaya koymuş oldu. Sihirbazlar hakkı açıkça görünce secdeye kapandılar. Firavun onları asmakla, el ve ayaklarını kesmekle tehdit ettiyse de buna aldırış etmeyip imanları üzere sebat gösterdiler. Ne Firavun, ne onun yanındaki ileri gelenler ne de onların tabilerinden hiç kimse iman etmedi. Aksine bunlar azgınlıkları içinde bocalamaya devam ettiler. Bu nedenle şöyle buyrulmuştur:
83. “Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi.” Yani İsrailoğullarına mensup birtakım gençler, korkmalarına rağmen iman kalplerinde iyice yerleştiği için sabredip imanlarını sürdürdüler. “Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini” dinlerinden çevirmek suretiyle “fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi.” Onun ülkeden üstünlüğü ve baskın bir gücü vardı. O bakımdan onun cezalandırmasından korkmakta haklı idiler. Özellikle de “o, gerçekten” azgınlıkta ve düşmanlıkta “haddi aşanlardandı.” Mûsâ’ya ancak kavminin gençlerinden bir topluluğun iman edip başka kimselerin iman etmeyişindeki hikmet -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gençlerin ve çocukların hakkı kabule daha yatkın, hakka daha çok itaat edip boyun eğen kimseler oluşundan dolayı olsa gerektir. Küfür üzere yetişen yaşlı ve yetişkinler ise böyle değildir. Çünkü bu yaşlılar, kalplerinde bozuk akidelerin yer etmiş olması ve uzun bir süre öylece kalması dolayısı ile başkalarına göre haktan daha uzaktırlar.
84. Mûsâ kavmine sabrı tavsiye ederek ve bu hususta kimin yardımını alacaklarını hatırlatarak:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız” Allah’a imanın gereğini yerine getirin ve “artık O’na güvenip dayanın, dedi.”
85. “Onlar da” Mûsâ’nın bu emrine uyarak “şöyle dediler: Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma!” Yani onları bize musallat etme! Çünkü o vakit onlar bizi dinimizden çevirmek kastı ile bize işkence yaparlar yahut da bize galip gelirler de böylelikle kendileri de fitneye düşüp: Eğer bunlar hak üzere olsalardı yenik düşmezlerdi, derler.
86. “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar” ki onların şerlerinden kurtulalım ve dinimiz üzere kalmaya devam edelim. Dinimizi ve şer’î hükümlerini, herhangi bir karşı çıkan ve bu konuda bizimle anlaşmazlık çıkartan olmaksızın uygulama imkânını bulabilelim.
87. Firavun ve kavminin İsrailoğulları üzerindeki baskıları ağırlaşıp da onları dinlerinden çevirmeye çalışmaları üzerine “Mûsâ’ya ve kardeşine: Mısır’da kavminize evler hazırlayın” yani onlara içlerinde gizlenebilecekleri şekilde evler yapmalarını emredin. “O evlerinizi namazgah yapın” yani halka açık mabedlerde namaz kılma imkânını bulamadığınızda evlerinizi içlerinde namaz kılabileceğiniz bir yer haline getirin “ve namazı dosdoğru kılın.” Çünkü namaz her türlü sıkıntılara karşı bir yardımcıdır. “Müminleri de” zafer, yardım ve dinlerinin üstün geleceği müjdesiyle “müjdele, diye vahyettik.”“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık (daha) vardır.”(el-İnşirah, 94/5-6) Sıkıntılar artık bunalım haline dönüştü mü Allah onları giderip ferahlık verir.
88. Mûsâ Firavun’un ve ileri gelenlerin katılığını ve yüz çevirişlerini görünce onlara beddua etmiş, Hârûn da “Amin” demişti. Şöyle ki: “Mûsâ: Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam” süslenecekleri türlü süs eşyaları, elbiseler, dayalı döşeli evler, gösterişli binekler, hizmetçiler “ve nice” pek çok miktarda “mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar!” Yani onlar, bu malları Senin yolundan insanları saptırmak için kullanıyorlar; hem kendileri sapıyorlar hem de başkalarının da sapmasına sebep oluyorlar. “Rabbimiz, mallarını yok et” onları helak etmek yahut da taşa dönüştürmek gibi mallarını yararlanılmayacak bir şekle sokarak telef et! “ve kalplerini de mühürle” yani katılaştır da “onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler!” Mûsâ aleyhisselam bu sözlerini onlara olan öfkesinden dolayı söylemişti. Çünkü onlar, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işlemek cüretkârlığını göstermiş, Allah’ın kullarını fesada boğmuş ve insanları Allah’ın yolundan alıkoymuşlardı. Ayrıca Mûsâ aleyhisselam Rabbinin, yüzlerine karşı iman kapısını kapatmak sureti ile yaptıklarına karşılık olarak onları cezalandıracağını tam anlamı ile bildiğinden dolayı böyle yapmıştı.
89. Yüce Allah “buyurdu ki: İkinizin de duası kabul olundu.” Bu, Mûsâ’nın dua ettiğine Hârûn’un da onun duasına “Âmin” dediğine, ayrıca “Âmin” diyen kimsenin de yapılan duada dua edene ortak olduğuna delil vardır. “O halde” dininiz üzere “dosdoğru yürümeye devam edin” davetinizi sürdürün. “Sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” Yani dosdoğru yoldan ayrılmış, cehenneme götüren yolu izleyen sapmışların, dalalete düşen cahillerin yoluna asla uymayın.
90. Şanı Yüce Allah, Musa’ya İsrailoğulları ile birlikte geceleyin yola koyulmayı emretti ve ona Firavun ve beraberindekilerin onu izleyeceklerini haber verdi. Firavun ise şehirlere toplayıcılar göndermişti: Onlar şöyle diyorlardı: “Gerçekten bunlar (Mûsâ ve kavmi) az bir topluluktur ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar. Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.”(eş-Şuarâ, 26/54-56) Böylece Firavun, uzak yakın bütün askerlerini topladı. Askerleri ile “haddi aşıp saldırganlık etmek üzere” yani yeryüzünde de haddi aşmak ve Mûsâ ile kavmine saldırmak üzere arkalarından yola koyuldu. Haddi aşma iyice artıp günah pekişti mi, artık geriye cezayı beklemekten başka bir şey kalmaz. “İsrailoğullarını denizden geçirdik.” Şöyle ki Yüce Allah, Mûsâ’ya denize ulaştı mı ona asasıyla vurmasını emretmişti. Mûsâ da asasıyla denize vurdu ve deniz yarılıp on iki yola ayrıldı. İsrailoğulları da o yolları izledi. Firavun ve askerleri de arkalarından denizin içerisine girerek yola koyuldular. Mûsâ ve kavmi denizin dışına çıktıklarında ve Firavun ile askerleri de hala denizin içerisinde bulunuyorken Yüce Allah, denize emretti ve deniz, Firavun ve askerlerinin üzerine kapandı. İsrailoğullarının gçzü önünde hepsini suda boğdu. Nihâyet Firavun da boğulma noktasına gelip artık kesinlikle öleceğini anlayınca “şöyle dedi: İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim.” İşte kendisinden başka ilah olmayan, tek hak ilah olan Allah O’dur, “ben de müslümanlardanım!” Allah’ın dinine ve Mûsâ’nın getirdiklerine itaat edenlerdenim.
91. Yüce Allah böyle bir durumda iman etmenin kendisine herhangi bir fayda sağlamayacağını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Şimdi mi?” iman ediyor ve Allah’ın Rasûlünü tasdik ettiğini ifade ediyorsun? “Halbuki sen bundan önce isyan etmiş” masiyetlerle, küfür ve yalanlamakla meydan okumuş “ve fesatçılardan olmuştun.” Bu konuda Yüce Allah’ın uygulayageldiği kanunu gereği iman etmenin sana hiçbir faydası olmayacaktır. Çünkü kâfirler, iman etmenin artık kaçınılmaz olduğu böyle bir duruma ulaştıkları takdirde edecekleri imandan yararlanamayacaklardır. Zira onların imanları, tıpkı Kıyamet gününe ulaşan kimsenin iman etmesi gibi gözle görme sonucu iman etmeye benzer. Oysa fayda veren iman, görmeden olan imandır.
92. “Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız.” Müfessirler derler ki: İsrailoğulları, Firavun’a karşı duydukları büyük korku dolayısı ile onun suda boğulduğunu kabul etmemiş ve bundan şüphe etmişlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah denize onun bedenini -onlara bir ibret ve alamet olsun diye- yüksekçe bir tepeye bırakmasını emretmişti. “Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler.” Bundan dolayıdır ki bu deliller gözlerinin önünde geçer, tekrarlanır durur; fakat onlara yönelmeyişleri dolayısı ile bu âyetlerden gereği gibi yararlanamazlar. Uyanık bir akıl ve dikkatli bir kalbe sahip olan kimse ise Yüce Allah’ın âyetleri ile delillerinden, peygamberlerin bildirdiklerinin doğruluğuna delalet eden en büyük delilleri görürler.
93. “Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik.” Yani Yüce Allah, onları Firavun hanedanının meskenlerine yerleştirdi, onların yerlerini ve ülkelerini İsrailoğullarına miras verdi. “Onları hoş ve temiz” yiyecek, içecek ve bunların dışında kalan “şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine” bir araya gelip toplanmalarını ve birbirleri ile kaynaşmalarını gerektiren “ilim gelinceye kadar da” hakka dair “anlaşmazlığa düşmediler.” Ancak kendilerine bu ilim gelince birbirlerine haksızlık ettiler. Onların pek çoğu hakka muhalif birtakım nefsi görüş ve maksatlara sahip oldu. Böylelikle aralarında pek çok konuda ayrılıklar ortaya çıktı. “Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.” Eksiksiz ilmi ve herşeyi kapsayan kudretinin tecellisi olan adaletli hükmünü verecektir. İşte bu, doğru dine mensup kimselerin karşı karşıya kaldıkları bir hastalıktır. Şeytan artık büsbütün dinlerini terk etmelerini sağlayarak onları kendisine itaate yöneltmekten aciz kalınca aralarını bozmaya, aralarına kin ve düşmanlık sokmaya çalışır ve bunun neticesinde de birtakım ihtilaflar ortaya çıkar. Daha sonra da biri diğerini sapıklıkla itham eder ve birbirlerine düşman olurlar. Bu da o lanetli şeytanın çok sevdiği bir sonuçtur. Yoksa hak dine iman edenlerin Rableri bir, peygamberleri bir, dinleri bir ve genel menfaatleri de birbirine uygun olduğu halde ne diye birliklerini dağıtacak, vahdetlerini parçalayacak, bağlarını çözecek ve düzenlerini bozacak bir şekilde ihtilafa düşüyorlar da dini ve dünyevi bir yığın maslahatları gerçekleştiremedikleri ve dinlerinin de pek çok hükmünün adeta ölü hale geldiği bir duruma düşsünler! Ey celal ve ikram sahibi Allahım! Senden mü’min kullarına onları bir araya getirmeni, parçalanmışlıklarını gidermeni ve uzak olanları birbirlerine yaklaştırmanı lütfetmeni niyaz ederiz!
Yunus 10:82
75- Sonra bunların ardından da Mûsâ’yı ve Hârûn’u mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi. 76- Katımızdan kendilerine hak geldiği zaman:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir” dediler. 77- Mûsâ:“Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz? Bu mu sihirdir? Halbuki sihirbazlar kurtuluşa eremezler” dedi. 78- Dediler ki:“Sen, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndürmek için ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.” 79- Firavun:“Bütün bilgin sihirbazları bana getirin” dedi. 80- Nihâyet sihirbazlar gelince Mûsâ onlara:“Atacağınızı atın” dedi. 81- Onlar atınca Mûsâ dedi ki:“Sizin bu yaptığınız sihirdir. Şüphesiz Allah onu boşa çıkartacaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” 82- Allah, günahkârların hoşuna gitmese de kelimeleri ile hakkı ortaya koyar. 83- Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi. Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi ve o, gerçekten haddi aşanlardandı. 84- Mûsâ:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız artık O’na güvenip dayanın.” dedi. 85- Onlar da şöyle dediler:“Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma! 86- “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar!” 87- Mûsâ’ya ve kardeşine:“Mısır’da kavminize evler hazırlayın. O evlerinizi namazgah yapın ve namazı dosdoğru kılın. Müminleri de müjdele!” diye vahyettik. 88- Mûsâ:“Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam ve nice mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar! Rabbimiz, mallarını yok et ve kalplerini de mühürle de onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler.” 89- Buyurdu ki:“İkinizin de duası kabul olundu. O halde dosdoğru yürümeye devam edin, sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” 90- İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri de haddi aşıp saldırganlık etmek üzere onların peşine düştü. Nihâyet Firavun boğulacağı anda şöyle dedi:“İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim. Ben de müslümanlardanım.” 91- (Ona şöyle dendi:) Şimdi mi?! Halbuki sen bundan önce isyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun. 92- Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız. Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler. 93- Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik. Onları hoş ve temiz şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar da anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
75. “Sonra bunların” Yüce Allah’ın yalanlayan ve helâk edilen kavimlere göndermiş olduğu bu peygamberlerin “ardından da Mûsâ’yı” rasûllerden ve azim sahibi peygamberlerden biris olan, üzerine geniş ve muazam şer’î hükümler indirilmiş, kendisine uyulan büyük önderlerden birisi olan, Rahman olan Allah ile konuşmuş, İmran oğlu Musa’yı “ve” onunla birlikte bir yardımcı kıldığımız “Hârûn’u” Yüce Allah’ın tevhidini, Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet etmeyi yasaklamayı ihtiva eden ve getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine” Firavun’un devletinin büyüklerine, önderlerine “gönderdik.” Çünkü avam da bu önderlerin arkasından giderdi. “Fakat onlar” bu âyetlerin doğruluğuna kesin olarak inanmakla birlikte büyüklenerek ve haksızlığa saparak bu aâyetlere karşı “büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi.” Onların ayrılmaz vasfı, günahkârlık ve vahyi yalanlamaktı.
76. “Katımızdan kendilerine” hakkın en büyük ve en muazzam türü olan, azameti önünde boyunların eğildiği ve bütün mahlukatı nimetleri ile terbiye eden âlemlerin Rabbi Allah nezdinden olan “hak geldiği zaman” Allah tarafından Mûsâ vasıtası ile kendilerine hak geldiğinde onu reddettiler, kabul etmediler ve:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir, dediler.” Kahrolasıcalar, haktan yüz çevirmekle ve onu reddetmekle kalmadılar, onu en batıl şey olan sihirle nitelendirdiler. Sihir ise gerçekte bir göz boyamadır. Hatta onlar bununla da yetinmeyip apaçık olan bu hakkı, apaçık ve aşikar bir sihir olarak kabul ettiler. Bundan dolayı Mûsâ onlara şöyle cevap vermişti:
77. “Mûsâ” en zalim insanlardan başkasının reddetmeyeceği hakkı reddetmeleri dolayısı ile onları azarlayarak şöyle dedi: “Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz?” Yani siz onun için “apaçık bir sihirdir” mi diyorsunuz? “Bu mu sihirdir?” Getirdiğim hakkın niteliklerine ve muhtevasına bir bakın. Yalnızca bu bile onun hakkın ta kendisi olduğunu kesin olarak anlamaya yeterlidir. “Halbuki sihirbazlar” dünyada olsun âhirette olsun “kurtuluşa eremezler, dedi.” İşte siz de güzel akıbetin ve kurtuluşun kimin olacağını ve kimin başarıya ulaşacağını göreceksiniz. Daha sonra onlar ve herkes açıkça şunu anladı ki kurtuluşa eren, dünya ve âhirette zafere kavuşan, Musa aleyhisselam olmuştu.
78. Mûsâ’nın sözlerini olmayacak şekilde reddederek ona şöyle dediler:“Sen bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan” atalarımızı üzerinde bulduğumuz şirkten, Allah’tan başkasına ibadetten “döndürmek için” ve bize yalnızca Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeyi emretmek “ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin?” Siz bize sizler başkanlar olasınız ve bizi yurdumuzdan çıkartasınız diye mi geldiniz? Bu ifadeleri ile onlar, sapık atalarının sözlerini, Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirmiş olduğu hakkı reddedecekleri bir dayanak olarak değerlendirdiler. Ayrıca “ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi” şeklindeki sözleri de gerçeği ters yüz etmek, aralarından cahil olanları kandırmak, halkı Mûsâ aleyhisselam’a düşmanlık edip ona iman etmemek için kışkırtmak kastı ile söylenmiş sözlerdi. Gerçekleri bilen, işleri birbirinden ayırt edebilen bir kimse böyle şeyleri gerekçe göstermez. Çünkü deliller, ancak onlar gibi bir delil ve belge ile reddedilebilir. Kendisine gelen hakkı bu gibi şeylerle reddetmeye kalkışan bir kimsenin bu hali, hasmı olan karşı tarafın söylediği sözü reddedecek bir şey bulmaktan aciz olduğunu gösterir. Çünkü hakkı reddeden kimsenin eğer bir delili bulunsaydı, elbette onu ortaya koyar ve hiçbir zaman “Senin maksadın şudur, gayen budur” demeye sığınmazdı. O, söylediği bu sözde ve hasmının maksadına dair verdiği bu haberde ister doğru olsun, ister yalancı olsun fark etmez, böyle bir şey yapmazdı. Üstelik Mûsâ aleyhisselam’ı tanıyan ve onun neye davet ettiğini bilen herkes, onun hiçbir zaman yeryüzünde üstünlük sağlamak gibi bir maksadı olmadığını çok iyi bilir. Onun maksadı, ancak diğer peygamber kardeşlerinin maksadında olduğu gibi insanları hidâyete iletmek ve onlara faydalarına olan şeyleri göstermektir. Ancak işin gerçek mahiyeti, onların bizzat kendi ağızları ile de ifade ettikleri gibi şuydu:“Biz ikinize de inanmıyoruz” yani kibir ve inadımız dolayısı ile dediklerini kabul etmiyoruz. Yoksa Mûsâ ile Hârûn’un getirdiklerinin batıl oluşundan ve hakkında herhangi bir şüphelerinin olduğundan yahut da başka herhangi bir sebep dolayısı ile değil. Bunun tek sebebi, onların zalimlikleri, haksızlıkları ve Mûsâ ile Hârûn’a -ikisine de selam olsun- iftira ile yakıştırdıkları üstünlük sağlama arzularından başkası değildir.
79. “Firavun” Mûsâ aleyhisselam’ın getirdiği hakka karşı çıkarak ve ileri gelenleri ile kavminin galip gelmesini isteyerek: “Bütün bilgin sihirbazları bana getirin, dedi.” Yani sihirde becerikli ve bunu çok iyi bilen kim varsa getirin. Sonra da Mısır şehirlerine, çeşitli tür ve seviyeleri ile değişik sihirbazları kendilerine getirecek kimseler gönderdi.
80. “Nihâyet sihirbazlar” Mûsâ ile yarışmak üzere “gelince Mûsâ onlara: Atacağınızı atın, dedi” Yani siz neyi atmak istiyorsanız atabilirsiniz. Ben size, belirli bir şeyi atın, demiyorum. Çünkü Mûsâ kesin olarak galip geleceğini biliyordu. Onlara ve onların neler yapacaklarına da hiç aldırış etmiyordu.
81. “Onlar” iplerini ve sopalarını “atınca” hepsi de yürüyen yılanlarmış gibi göründü. Bunun üzerine “Mûsâ dedi ki: Sizin bu yaptığınız sihirdir.” Yani bu, büyük ve gerçek bir sihirdir. Fakat büyüklüğüne rağmen “şüphesiz Allah onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” Onlar bu yaptıkları ile hakka karşı batılın zafere kavuşmasını istemişlerdi. Bundan daha büyük bir bozgunculuk olabilir mi? İşte herhangi bir iş yapan, herhangi bir tuzak kurmaya çalışan veya herhangi bir komplo düzenleyen her bir fesatçının durumu böyledir. Onun yaptığı mutlaka boşa çıkar, darmadağın olur gider. Bir süre, onun yaptığı iş revaç bulsa da önünde sonunda o yok olacaktır, boşa çıkacaktır. Yaptıkları işlerle maksatları Yüce Allah’ın rızasına kavuşmak olan ve bu işleri esas itibari ile işlenmesi emredilen faydalı işler olan ıslah edicilere gelince şüphesiz Yüce Allah, onların amellerini düzeltir, ilerletir ve sürekli olarak geliştirir.
82. Mûsâ asasını atınca büyük bir olup onların yaptıkları büyüleri yutuvermeye başladı. Böylelikle onların büyüleri boşa çıktı ve batılları yok olup gitti. Böylece Allah, hakkı ortaya koymuş oldu. Sihirbazlar hakkı açıkça görünce secdeye kapandılar. Firavun onları asmakla, el ve ayaklarını kesmekle tehdit ettiyse de buna aldırış etmeyip imanları üzere sebat gösterdiler. Ne Firavun, ne onun yanındaki ileri gelenler ne de onların tabilerinden hiç kimse iman etmedi. Aksine bunlar azgınlıkları içinde bocalamaya devam ettiler. Bu nedenle şöyle buyrulmuştur:
83. “Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi.” Yani İsrailoğullarına mensup birtakım gençler, korkmalarına rağmen iman kalplerinde iyice yerleştiği için sabredip imanlarını sürdürdüler. “Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini” dinlerinden çevirmek suretiyle “fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi.” Onun ülkeden üstünlüğü ve baskın bir gücü vardı. O bakımdan onun cezalandırmasından korkmakta haklı idiler. Özellikle de “o, gerçekten” azgınlıkta ve düşmanlıkta “haddi aşanlardandı.” Mûsâ’ya ancak kavminin gençlerinden bir topluluğun iman edip başka kimselerin iman etmeyişindeki hikmet -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gençlerin ve çocukların hakkı kabule daha yatkın, hakka daha çok itaat edip boyun eğen kimseler oluşundan dolayı olsa gerektir. Küfür üzere yetişen yaşlı ve yetişkinler ise böyle değildir. Çünkü bu yaşlılar, kalplerinde bozuk akidelerin yer etmiş olması ve uzun bir süre öylece kalması dolayısı ile başkalarına göre haktan daha uzaktırlar.
84. Mûsâ kavmine sabrı tavsiye ederek ve bu hususta kimin yardımını alacaklarını hatırlatarak:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız” Allah’a imanın gereğini yerine getirin ve “artık O’na güvenip dayanın, dedi.”
85. “Onlar da” Mûsâ’nın bu emrine uyarak “şöyle dediler: Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma!” Yani onları bize musallat etme! Çünkü o vakit onlar bizi dinimizden çevirmek kastı ile bize işkence yaparlar yahut da bize galip gelirler de böylelikle kendileri de fitneye düşüp: Eğer bunlar hak üzere olsalardı yenik düşmezlerdi, derler.
86. “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar” ki onların şerlerinden kurtulalım ve dinimiz üzere kalmaya devam edelim. Dinimizi ve şer’î hükümlerini, herhangi bir karşı çıkan ve bu konuda bizimle anlaşmazlık çıkartan olmaksızın uygulama imkânını bulabilelim.
87. Firavun ve kavminin İsrailoğulları üzerindeki baskıları ağırlaşıp da onları dinlerinden çevirmeye çalışmaları üzerine “Mûsâ’ya ve kardeşine: Mısır’da kavminize evler hazırlayın” yani onlara içlerinde gizlenebilecekleri şekilde evler yapmalarını emredin. “O evlerinizi namazgah yapın” yani halka açık mabedlerde namaz kılma imkânını bulamadığınızda evlerinizi içlerinde namaz kılabileceğiniz bir yer haline getirin “ve namazı dosdoğru kılın.” Çünkü namaz her türlü sıkıntılara karşı bir yardımcıdır. “Müminleri de” zafer, yardım ve dinlerinin üstün geleceği müjdesiyle “müjdele, diye vahyettik.”“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık (daha) vardır.”(el-İnşirah, 94/5-6) Sıkıntılar artık bunalım haline dönüştü mü Allah onları giderip ferahlık verir.
88. Mûsâ Firavun’un ve ileri gelenlerin katılığını ve yüz çevirişlerini görünce onlara beddua etmiş, Hârûn da “Amin” demişti. Şöyle ki: “Mûsâ: Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam” süslenecekleri türlü süs eşyaları, elbiseler, dayalı döşeli evler, gösterişli binekler, hizmetçiler “ve nice” pek çok miktarda “mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar!” Yani onlar, bu malları Senin yolundan insanları saptırmak için kullanıyorlar; hem kendileri sapıyorlar hem de başkalarının da sapmasına sebep oluyorlar. “Rabbimiz, mallarını yok et” onları helak etmek yahut da taşa dönüştürmek gibi mallarını yararlanılmayacak bir şekle sokarak telef et! “ve kalplerini de mühürle” yani katılaştır da “onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler!” Mûsâ aleyhisselam bu sözlerini onlara olan öfkesinden dolayı söylemişti. Çünkü onlar, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işlemek cüretkârlığını göstermiş, Allah’ın kullarını fesada boğmuş ve insanları Allah’ın yolundan alıkoymuşlardı. Ayrıca Mûsâ aleyhisselam Rabbinin, yüzlerine karşı iman kapısını kapatmak sureti ile yaptıklarına karşılık olarak onları cezalandıracağını tam anlamı ile bildiğinden dolayı böyle yapmıştı.
89. Yüce Allah “buyurdu ki: İkinizin de duası kabul olundu.” Bu, Mûsâ’nın dua ettiğine Hârûn’un da onun duasına “Âmin” dediğine, ayrıca “Âmin” diyen kimsenin de yapılan duada dua edene ortak olduğuna delil vardır. “O halde” dininiz üzere “dosdoğru yürümeye devam edin” davetinizi sürdürün. “Sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” Yani dosdoğru yoldan ayrılmış, cehenneme götüren yolu izleyen sapmışların, dalalete düşen cahillerin yoluna asla uymayın.
90. Şanı Yüce Allah, Musa’ya İsrailoğulları ile birlikte geceleyin yola koyulmayı emretti ve ona Firavun ve beraberindekilerin onu izleyeceklerini haber verdi. Firavun ise şehirlere toplayıcılar göndermişti: Onlar şöyle diyorlardı: “Gerçekten bunlar (Mûsâ ve kavmi) az bir topluluktur ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar. Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.”(eş-Şuarâ, 26/54-56) Böylece Firavun, uzak yakın bütün askerlerini topladı. Askerleri ile “haddi aşıp saldırganlık etmek üzere” yani yeryüzünde de haddi aşmak ve Mûsâ ile kavmine saldırmak üzere arkalarından yola koyuldu. Haddi aşma iyice artıp günah pekişti mi, artık geriye cezayı beklemekten başka bir şey kalmaz. “İsrailoğullarını denizden geçirdik.” Şöyle ki Yüce Allah, Mûsâ’ya denize ulaştı mı ona asasıyla vurmasını emretmişti. Mûsâ da asasıyla denize vurdu ve deniz yarılıp on iki yola ayrıldı. İsrailoğulları da o yolları izledi. Firavun ve askerleri de arkalarından denizin içerisine girerek yola koyuldular. Mûsâ ve kavmi denizin dışına çıktıklarında ve Firavun ile askerleri de hala denizin içerisinde bulunuyorken Yüce Allah, denize emretti ve deniz, Firavun ve askerlerinin üzerine kapandı. İsrailoğullarının gçzü önünde hepsini suda boğdu. Nihâyet Firavun da boğulma noktasına gelip artık kesinlikle öleceğini anlayınca “şöyle dedi: İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim.” İşte kendisinden başka ilah olmayan, tek hak ilah olan Allah O’dur, “ben de müslümanlardanım!” Allah’ın dinine ve Mûsâ’nın getirdiklerine itaat edenlerdenim.
91. Yüce Allah böyle bir durumda iman etmenin kendisine herhangi bir fayda sağlamayacağını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Şimdi mi?” iman ediyor ve Allah’ın Rasûlünü tasdik ettiğini ifade ediyorsun? “Halbuki sen bundan önce isyan etmiş” masiyetlerle, küfür ve yalanlamakla meydan okumuş “ve fesatçılardan olmuştun.” Bu konuda Yüce Allah’ın uygulayageldiği kanunu gereği iman etmenin sana hiçbir faydası olmayacaktır. Çünkü kâfirler, iman etmenin artık kaçınılmaz olduğu böyle bir duruma ulaştıkları takdirde edecekleri imandan yararlanamayacaklardır. Zira onların imanları, tıpkı Kıyamet gününe ulaşan kimsenin iman etmesi gibi gözle görme sonucu iman etmeye benzer. Oysa fayda veren iman, görmeden olan imandır.
92. “Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız.” Müfessirler derler ki: İsrailoğulları, Firavun’a karşı duydukları büyük korku dolayısı ile onun suda boğulduğunu kabul etmemiş ve bundan şüphe etmişlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah denize onun bedenini -onlara bir ibret ve alamet olsun diye- yüksekçe bir tepeye bırakmasını emretmişti. “Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler.” Bundan dolayıdır ki bu deliller gözlerinin önünde geçer, tekrarlanır durur; fakat onlara yönelmeyişleri dolayısı ile bu âyetlerden gereği gibi yararlanamazlar. Uyanık bir akıl ve dikkatli bir kalbe sahip olan kimse ise Yüce Allah’ın âyetleri ile delillerinden, peygamberlerin bildirdiklerinin doğruluğuna delalet eden en büyük delilleri görürler.
93. “Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik.” Yani Yüce Allah, onları Firavun hanedanının meskenlerine yerleştirdi, onların yerlerini ve ülkelerini İsrailoğullarına miras verdi. “Onları hoş ve temiz” yiyecek, içecek ve bunların dışında kalan “şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine” bir araya gelip toplanmalarını ve birbirleri ile kaynaşmalarını gerektiren “ilim gelinceye kadar da” hakka dair “anlaşmazlığa düşmediler.” Ancak kendilerine bu ilim gelince birbirlerine haksızlık ettiler. Onların pek çoğu hakka muhalif birtakım nefsi görüş ve maksatlara sahip oldu. Böylelikle aralarında pek çok konuda ayrılıklar ortaya çıktı. “Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.” Eksiksiz ilmi ve herşeyi kapsayan kudretinin tecellisi olan adaletli hükmünü verecektir. İşte bu, doğru dine mensup kimselerin karşı karşıya kaldıkları bir hastalıktır. Şeytan artık büsbütün dinlerini terk etmelerini sağlayarak onları kendisine itaate yöneltmekten aciz kalınca aralarını bozmaya, aralarına kin ve düşmanlık sokmaya çalışır ve bunun neticesinde de birtakım ihtilaflar ortaya çıkar. Daha sonra da biri diğerini sapıklıkla itham eder ve birbirlerine düşman olurlar. Bu da o lanetli şeytanın çok sevdiği bir sonuçtur. Yoksa hak dine iman edenlerin Rableri bir, peygamberleri bir, dinleri bir ve genel menfaatleri de birbirine uygun olduğu halde ne diye birliklerini dağıtacak, vahdetlerini parçalayacak, bağlarını çözecek ve düzenlerini bozacak bir şekilde ihtilafa düşüyorlar da dini ve dünyevi bir yığın maslahatları gerçekleştiremedikleri ve dinlerinin de pek çok hükmünün adeta ölü hale geldiği bir duruma düşsünler! Ey celal ve ikram sahibi Allahım! Senden mü’min kullarına onları bir araya getirmeni, parçalanmışlıklarını gidermeni ve uzak olanları birbirlerine yaklaştırmanı lütfetmeni niyaz ederiz!
Yunus 10:83
75- Sonra bunların ardından da Mûsâ’yı ve Hârûn’u mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi. 76- Katımızdan kendilerine hak geldiği zaman:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir” dediler. 77- Mûsâ:“Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz? Bu mu sihirdir? Halbuki sihirbazlar kurtuluşa eremezler” dedi. 78- Dediler ki:“Sen, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndürmek için ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.” 79- Firavun:“Bütün bilgin sihirbazları bana getirin” dedi. 80- Nihâyet sihirbazlar gelince Mûsâ onlara:“Atacağınızı atın” dedi. 81- Onlar atınca Mûsâ dedi ki:“Sizin bu yaptığınız sihirdir. Şüphesiz Allah onu boşa çıkartacaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” 82- Allah, günahkârların hoşuna gitmese de kelimeleri ile hakkı ortaya koyar. 83- Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi. Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi ve o, gerçekten haddi aşanlardandı. 84- Mûsâ:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız artık O’na güvenip dayanın.” dedi. 85- Onlar da şöyle dediler:“Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma! 86- “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar!” 87- Mûsâ’ya ve kardeşine:“Mısır’da kavminize evler hazırlayın. O evlerinizi namazgah yapın ve namazı dosdoğru kılın. Müminleri de müjdele!” diye vahyettik. 88- Mûsâ:“Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam ve nice mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar! Rabbimiz, mallarını yok et ve kalplerini de mühürle de onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler.” 89- Buyurdu ki:“İkinizin de duası kabul olundu. O halde dosdoğru yürümeye devam edin, sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” 90- İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri de haddi aşıp saldırganlık etmek üzere onların peşine düştü. Nihâyet Firavun boğulacağı anda şöyle dedi:“İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim. Ben de müslümanlardanım.” 91- (Ona şöyle dendi:) Şimdi mi?! Halbuki sen bundan önce isyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun. 92- Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız. Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler. 93- Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik. Onları hoş ve temiz şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar da anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
75. “Sonra bunların” Yüce Allah’ın yalanlayan ve helâk edilen kavimlere göndermiş olduğu bu peygamberlerin “ardından da Mûsâ’yı” rasûllerden ve azim sahibi peygamberlerden biris olan, üzerine geniş ve muazam şer’î hükümler indirilmiş, kendisine uyulan büyük önderlerden birisi olan, Rahman olan Allah ile konuşmuş, İmran oğlu Musa’yı “ve” onunla birlikte bir yardımcı kıldığımız “Hârûn’u” Yüce Allah’ın tevhidini, Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet etmeyi yasaklamayı ihtiva eden ve getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine” Firavun’un devletinin büyüklerine, önderlerine “gönderdik.” Çünkü avam da bu önderlerin arkasından giderdi. “Fakat onlar” bu âyetlerin doğruluğuna kesin olarak inanmakla birlikte büyüklenerek ve haksızlığa saparak bu aâyetlere karşı “büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi.” Onların ayrılmaz vasfı, günahkârlık ve vahyi yalanlamaktı.
76. “Katımızdan kendilerine” hakkın en büyük ve en muazzam türü olan, azameti önünde boyunların eğildiği ve bütün mahlukatı nimetleri ile terbiye eden âlemlerin Rabbi Allah nezdinden olan “hak geldiği zaman” Allah tarafından Mûsâ vasıtası ile kendilerine hak geldiğinde onu reddettiler, kabul etmediler ve:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir, dediler.” Kahrolasıcalar, haktan yüz çevirmekle ve onu reddetmekle kalmadılar, onu en batıl şey olan sihirle nitelendirdiler. Sihir ise gerçekte bir göz boyamadır. Hatta onlar bununla da yetinmeyip apaçık olan bu hakkı, apaçık ve aşikar bir sihir olarak kabul ettiler. Bundan dolayı Mûsâ onlara şöyle cevap vermişti:
77. “Mûsâ” en zalim insanlardan başkasının reddetmeyeceği hakkı reddetmeleri dolayısı ile onları azarlayarak şöyle dedi: “Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz?” Yani siz onun için “apaçık bir sihirdir” mi diyorsunuz? “Bu mu sihirdir?” Getirdiğim hakkın niteliklerine ve muhtevasına bir bakın. Yalnızca bu bile onun hakkın ta kendisi olduğunu kesin olarak anlamaya yeterlidir. “Halbuki sihirbazlar” dünyada olsun âhirette olsun “kurtuluşa eremezler, dedi.” İşte siz de güzel akıbetin ve kurtuluşun kimin olacağını ve kimin başarıya ulaşacağını göreceksiniz. Daha sonra onlar ve herkes açıkça şunu anladı ki kurtuluşa eren, dünya ve âhirette zafere kavuşan, Musa aleyhisselam olmuştu.
78. Mûsâ’nın sözlerini olmayacak şekilde reddederek ona şöyle dediler:“Sen bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan” atalarımızı üzerinde bulduğumuz şirkten, Allah’tan başkasına ibadetten “döndürmek için” ve bize yalnızca Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeyi emretmek “ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin?” Siz bize sizler başkanlar olasınız ve bizi yurdumuzdan çıkartasınız diye mi geldiniz? Bu ifadeleri ile onlar, sapık atalarının sözlerini, Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirmiş olduğu hakkı reddedecekleri bir dayanak olarak değerlendirdiler. Ayrıca “ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi” şeklindeki sözleri de gerçeği ters yüz etmek, aralarından cahil olanları kandırmak, halkı Mûsâ aleyhisselam’a düşmanlık edip ona iman etmemek için kışkırtmak kastı ile söylenmiş sözlerdi. Gerçekleri bilen, işleri birbirinden ayırt edebilen bir kimse böyle şeyleri gerekçe göstermez. Çünkü deliller, ancak onlar gibi bir delil ve belge ile reddedilebilir. Kendisine gelen hakkı bu gibi şeylerle reddetmeye kalkışan bir kimsenin bu hali, hasmı olan karşı tarafın söylediği sözü reddedecek bir şey bulmaktan aciz olduğunu gösterir. Çünkü hakkı reddeden kimsenin eğer bir delili bulunsaydı, elbette onu ortaya koyar ve hiçbir zaman “Senin maksadın şudur, gayen budur” demeye sığınmazdı. O, söylediği bu sözde ve hasmının maksadına dair verdiği bu haberde ister doğru olsun, ister yalancı olsun fark etmez, böyle bir şey yapmazdı. Üstelik Mûsâ aleyhisselam’ı tanıyan ve onun neye davet ettiğini bilen herkes, onun hiçbir zaman yeryüzünde üstünlük sağlamak gibi bir maksadı olmadığını çok iyi bilir. Onun maksadı, ancak diğer peygamber kardeşlerinin maksadında olduğu gibi insanları hidâyete iletmek ve onlara faydalarına olan şeyleri göstermektir. Ancak işin gerçek mahiyeti, onların bizzat kendi ağızları ile de ifade ettikleri gibi şuydu:“Biz ikinize de inanmıyoruz” yani kibir ve inadımız dolayısı ile dediklerini kabul etmiyoruz. Yoksa Mûsâ ile Hârûn’un getirdiklerinin batıl oluşundan ve hakkında herhangi bir şüphelerinin olduğundan yahut da başka herhangi bir sebep dolayısı ile değil. Bunun tek sebebi, onların zalimlikleri, haksızlıkları ve Mûsâ ile Hârûn’a -ikisine de selam olsun- iftira ile yakıştırdıkları üstünlük sağlama arzularından başkası değildir.
79. “Firavun” Mûsâ aleyhisselam’ın getirdiği hakka karşı çıkarak ve ileri gelenleri ile kavminin galip gelmesini isteyerek: “Bütün bilgin sihirbazları bana getirin, dedi.” Yani sihirde becerikli ve bunu çok iyi bilen kim varsa getirin. Sonra da Mısır şehirlerine, çeşitli tür ve seviyeleri ile değişik sihirbazları kendilerine getirecek kimseler gönderdi.
80. “Nihâyet sihirbazlar” Mûsâ ile yarışmak üzere “gelince Mûsâ onlara: Atacağınızı atın, dedi” Yani siz neyi atmak istiyorsanız atabilirsiniz. Ben size, belirli bir şeyi atın, demiyorum. Çünkü Mûsâ kesin olarak galip geleceğini biliyordu. Onlara ve onların neler yapacaklarına da hiç aldırış etmiyordu.
81. “Onlar” iplerini ve sopalarını “atınca” hepsi de yürüyen yılanlarmış gibi göründü. Bunun üzerine “Mûsâ dedi ki: Sizin bu yaptığınız sihirdir.” Yani bu, büyük ve gerçek bir sihirdir. Fakat büyüklüğüne rağmen “şüphesiz Allah onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” Onlar bu yaptıkları ile hakka karşı batılın zafere kavuşmasını istemişlerdi. Bundan daha büyük bir bozgunculuk olabilir mi? İşte herhangi bir iş yapan, herhangi bir tuzak kurmaya çalışan veya herhangi bir komplo düzenleyen her bir fesatçının durumu böyledir. Onun yaptığı mutlaka boşa çıkar, darmadağın olur gider. Bir süre, onun yaptığı iş revaç bulsa da önünde sonunda o yok olacaktır, boşa çıkacaktır. Yaptıkları işlerle maksatları Yüce Allah’ın rızasına kavuşmak olan ve bu işleri esas itibari ile işlenmesi emredilen faydalı işler olan ıslah edicilere gelince şüphesiz Yüce Allah, onların amellerini düzeltir, ilerletir ve sürekli olarak geliştirir.
82. Mûsâ asasını atınca büyük bir olup onların yaptıkları büyüleri yutuvermeye başladı. Böylelikle onların büyüleri boşa çıktı ve batılları yok olup gitti. Böylece Allah, hakkı ortaya koymuş oldu. Sihirbazlar hakkı açıkça görünce secdeye kapandılar. Firavun onları asmakla, el ve ayaklarını kesmekle tehdit ettiyse de buna aldırış etmeyip imanları üzere sebat gösterdiler. Ne Firavun, ne onun yanındaki ileri gelenler ne de onların tabilerinden hiç kimse iman etmedi. Aksine bunlar azgınlıkları içinde bocalamaya devam ettiler. Bu nedenle şöyle buyrulmuştur:
83. “Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi.” Yani İsrailoğullarına mensup birtakım gençler, korkmalarına rağmen iman kalplerinde iyice yerleştiği için sabredip imanlarını sürdürdüler. “Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini” dinlerinden çevirmek suretiyle “fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi.” Onun ülkeden üstünlüğü ve baskın bir gücü vardı. O bakımdan onun cezalandırmasından korkmakta haklı idiler. Özellikle de “o, gerçekten” azgınlıkta ve düşmanlıkta “haddi aşanlardandı.” Mûsâ’ya ancak kavminin gençlerinden bir topluluğun iman edip başka kimselerin iman etmeyişindeki hikmet -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gençlerin ve çocukların hakkı kabule daha yatkın, hakka daha çok itaat edip boyun eğen kimseler oluşundan dolayı olsa gerektir. Küfür üzere yetişen yaşlı ve yetişkinler ise böyle değildir. Çünkü bu yaşlılar, kalplerinde bozuk akidelerin yer etmiş olması ve uzun bir süre öylece kalması dolayısı ile başkalarına göre haktan daha uzaktırlar.
84. Mûsâ kavmine sabrı tavsiye ederek ve bu hususta kimin yardımını alacaklarını hatırlatarak:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız” Allah’a imanın gereğini yerine getirin ve “artık O’na güvenip dayanın, dedi.”
85. “Onlar da” Mûsâ’nın bu emrine uyarak “şöyle dediler: Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma!” Yani onları bize musallat etme! Çünkü o vakit onlar bizi dinimizden çevirmek kastı ile bize işkence yaparlar yahut da bize galip gelirler de böylelikle kendileri de fitneye düşüp: Eğer bunlar hak üzere olsalardı yenik düşmezlerdi, derler.
86. “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar” ki onların şerlerinden kurtulalım ve dinimiz üzere kalmaya devam edelim. Dinimizi ve şer’î hükümlerini, herhangi bir karşı çıkan ve bu konuda bizimle anlaşmazlık çıkartan olmaksızın uygulama imkânını bulabilelim.
87. Firavun ve kavminin İsrailoğulları üzerindeki baskıları ağırlaşıp da onları dinlerinden çevirmeye çalışmaları üzerine “Mûsâ’ya ve kardeşine: Mısır’da kavminize evler hazırlayın” yani onlara içlerinde gizlenebilecekleri şekilde evler yapmalarını emredin. “O evlerinizi namazgah yapın” yani halka açık mabedlerde namaz kılma imkânını bulamadığınızda evlerinizi içlerinde namaz kılabileceğiniz bir yer haline getirin “ve namazı dosdoğru kılın.” Çünkü namaz her türlü sıkıntılara karşı bir yardımcıdır. “Müminleri de” zafer, yardım ve dinlerinin üstün geleceği müjdesiyle “müjdele, diye vahyettik.”“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık (daha) vardır.”(el-İnşirah, 94/5-6) Sıkıntılar artık bunalım haline dönüştü mü Allah onları giderip ferahlık verir.
88. Mûsâ Firavun’un ve ileri gelenlerin katılığını ve yüz çevirişlerini görünce onlara beddua etmiş, Hârûn da “Amin” demişti. Şöyle ki: “Mûsâ: Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam” süslenecekleri türlü süs eşyaları, elbiseler, dayalı döşeli evler, gösterişli binekler, hizmetçiler “ve nice” pek çok miktarda “mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar!” Yani onlar, bu malları Senin yolundan insanları saptırmak için kullanıyorlar; hem kendileri sapıyorlar hem de başkalarının da sapmasına sebep oluyorlar. “Rabbimiz, mallarını yok et” onları helak etmek yahut da taşa dönüştürmek gibi mallarını yararlanılmayacak bir şekle sokarak telef et! “ve kalplerini de mühürle” yani katılaştır da “onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler!” Mûsâ aleyhisselam bu sözlerini onlara olan öfkesinden dolayı söylemişti. Çünkü onlar, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işlemek cüretkârlığını göstermiş, Allah’ın kullarını fesada boğmuş ve insanları Allah’ın yolundan alıkoymuşlardı. Ayrıca Mûsâ aleyhisselam Rabbinin, yüzlerine karşı iman kapısını kapatmak sureti ile yaptıklarına karşılık olarak onları cezalandıracağını tam anlamı ile bildiğinden dolayı böyle yapmıştı.
89. Yüce Allah “buyurdu ki: İkinizin de duası kabul olundu.” Bu, Mûsâ’nın dua ettiğine Hârûn’un da onun duasına “Âmin” dediğine, ayrıca “Âmin” diyen kimsenin de yapılan duada dua edene ortak olduğuna delil vardır. “O halde” dininiz üzere “dosdoğru yürümeye devam edin” davetinizi sürdürün. “Sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” Yani dosdoğru yoldan ayrılmış, cehenneme götüren yolu izleyen sapmışların, dalalete düşen cahillerin yoluna asla uymayın.
90. Şanı Yüce Allah, Musa’ya İsrailoğulları ile birlikte geceleyin yola koyulmayı emretti ve ona Firavun ve beraberindekilerin onu izleyeceklerini haber verdi. Firavun ise şehirlere toplayıcılar göndermişti: Onlar şöyle diyorlardı: “Gerçekten bunlar (Mûsâ ve kavmi) az bir topluluktur ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar. Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.”(eş-Şuarâ, 26/54-56) Böylece Firavun, uzak yakın bütün askerlerini topladı. Askerleri ile “haddi aşıp saldırganlık etmek üzere” yani yeryüzünde de haddi aşmak ve Mûsâ ile kavmine saldırmak üzere arkalarından yola koyuldu. Haddi aşma iyice artıp günah pekişti mi, artık geriye cezayı beklemekten başka bir şey kalmaz. “İsrailoğullarını denizden geçirdik.” Şöyle ki Yüce Allah, Mûsâ’ya denize ulaştı mı ona asasıyla vurmasını emretmişti. Mûsâ da asasıyla denize vurdu ve deniz yarılıp on iki yola ayrıldı. İsrailoğulları da o yolları izledi. Firavun ve askerleri de arkalarından denizin içerisine girerek yola koyuldular. Mûsâ ve kavmi denizin dışına çıktıklarında ve Firavun ile askerleri de hala denizin içerisinde bulunuyorken Yüce Allah, denize emretti ve deniz, Firavun ve askerlerinin üzerine kapandı. İsrailoğullarının gçzü önünde hepsini suda boğdu. Nihâyet Firavun da boğulma noktasına gelip artık kesinlikle öleceğini anlayınca “şöyle dedi: İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim.” İşte kendisinden başka ilah olmayan, tek hak ilah olan Allah O’dur, “ben de müslümanlardanım!” Allah’ın dinine ve Mûsâ’nın getirdiklerine itaat edenlerdenim.
91. Yüce Allah böyle bir durumda iman etmenin kendisine herhangi bir fayda sağlamayacağını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Şimdi mi?” iman ediyor ve Allah’ın Rasûlünü tasdik ettiğini ifade ediyorsun? “Halbuki sen bundan önce isyan etmiş” masiyetlerle, küfür ve yalanlamakla meydan okumuş “ve fesatçılardan olmuştun.” Bu konuda Yüce Allah’ın uygulayageldiği kanunu gereği iman etmenin sana hiçbir faydası olmayacaktır. Çünkü kâfirler, iman etmenin artık kaçınılmaz olduğu böyle bir duruma ulaştıkları takdirde edecekleri imandan yararlanamayacaklardır. Zira onların imanları, tıpkı Kıyamet gününe ulaşan kimsenin iman etmesi gibi gözle görme sonucu iman etmeye benzer. Oysa fayda veren iman, görmeden olan imandır.
92. “Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız.” Müfessirler derler ki: İsrailoğulları, Firavun’a karşı duydukları büyük korku dolayısı ile onun suda boğulduğunu kabul etmemiş ve bundan şüphe etmişlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah denize onun bedenini -onlara bir ibret ve alamet olsun diye- yüksekçe bir tepeye bırakmasını emretmişti. “Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler.” Bundan dolayıdır ki bu deliller gözlerinin önünde geçer, tekrarlanır durur; fakat onlara yönelmeyişleri dolayısı ile bu âyetlerden gereği gibi yararlanamazlar. Uyanık bir akıl ve dikkatli bir kalbe sahip olan kimse ise Yüce Allah’ın âyetleri ile delillerinden, peygamberlerin bildirdiklerinin doğruluğuna delalet eden en büyük delilleri görürler.
93. “Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik.” Yani Yüce Allah, onları Firavun hanedanının meskenlerine yerleştirdi, onların yerlerini ve ülkelerini İsrailoğullarına miras verdi. “Onları hoş ve temiz” yiyecek, içecek ve bunların dışında kalan “şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine” bir araya gelip toplanmalarını ve birbirleri ile kaynaşmalarını gerektiren “ilim gelinceye kadar da” hakka dair “anlaşmazlığa düşmediler.” Ancak kendilerine bu ilim gelince birbirlerine haksızlık ettiler. Onların pek çoğu hakka muhalif birtakım nefsi görüş ve maksatlara sahip oldu. Böylelikle aralarında pek çok konuda ayrılıklar ortaya çıktı. “Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.” Eksiksiz ilmi ve herşeyi kapsayan kudretinin tecellisi olan adaletli hükmünü verecektir. İşte bu, doğru dine mensup kimselerin karşı karşıya kaldıkları bir hastalıktır. Şeytan artık büsbütün dinlerini terk etmelerini sağlayarak onları kendisine itaate yöneltmekten aciz kalınca aralarını bozmaya, aralarına kin ve düşmanlık sokmaya çalışır ve bunun neticesinde de birtakım ihtilaflar ortaya çıkar. Daha sonra da biri diğerini sapıklıkla itham eder ve birbirlerine düşman olurlar. Bu da o lanetli şeytanın çok sevdiği bir sonuçtur. Yoksa hak dine iman edenlerin Rableri bir, peygamberleri bir, dinleri bir ve genel menfaatleri de birbirine uygun olduğu halde ne diye birliklerini dağıtacak, vahdetlerini parçalayacak, bağlarını çözecek ve düzenlerini bozacak bir şekilde ihtilafa düşüyorlar da dini ve dünyevi bir yığın maslahatları gerçekleştiremedikleri ve dinlerinin de pek çok hükmünün adeta ölü hale geldiği bir duruma düşsünler! Ey celal ve ikram sahibi Allahım! Senden mü’min kullarına onları bir araya getirmeni, parçalanmışlıklarını gidermeni ve uzak olanları birbirlerine yaklaştırmanı lütfetmeni niyaz ederiz!
Yunus 10:84
75- Sonra bunların ardından da Mûsâ’yı ve Hârûn’u mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi. 76- Katımızdan kendilerine hak geldiği zaman:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir” dediler. 77- Mûsâ:“Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz? Bu mu sihirdir? Halbuki sihirbazlar kurtuluşa eremezler” dedi. 78- Dediler ki:“Sen, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndürmek için ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.” 79- Firavun:“Bütün bilgin sihirbazları bana getirin” dedi. 80- Nihâyet sihirbazlar gelince Mûsâ onlara:“Atacağınızı atın” dedi. 81- Onlar atınca Mûsâ dedi ki:“Sizin bu yaptığınız sihirdir. Şüphesiz Allah onu boşa çıkartacaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” 82- Allah, günahkârların hoşuna gitmese de kelimeleri ile hakkı ortaya koyar. 83- Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi. Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi ve o, gerçekten haddi aşanlardandı. 84- Mûsâ:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız artık O’na güvenip dayanın.” dedi. 85- Onlar da şöyle dediler:“Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma! 86- “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar!” 87- Mûsâ’ya ve kardeşine:“Mısır’da kavminize evler hazırlayın. O evlerinizi namazgah yapın ve namazı dosdoğru kılın. Müminleri de müjdele!” diye vahyettik. 88- Mûsâ:“Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam ve nice mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar! Rabbimiz, mallarını yok et ve kalplerini de mühürle de onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler.” 89- Buyurdu ki:“İkinizin de duası kabul olundu. O halde dosdoğru yürümeye devam edin, sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” 90- İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri de haddi aşıp saldırganlık etmek üzere onların peşine düştü. Nihâyet Firavun boğulacağı anda şöyle dedi:“İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim. Ben de müslümanlardanım.” 91- (Ona şöyle dendi:) Şimdi mi?! Halbuki sen bundan önce isyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun. 92- Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız. Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler. 93- Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik. Onları hoş ve temiz şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar da anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
75. “Sonra bunların” Yüce Allah’ın yalanlayan ve helâk edilen kavimlere göndermiş olduğu bu peygamberlerin “ardından da Mûsâ’yı” rasûllerden ve azim sahibi peygamberlerden biris olan, üzerine geniş ve muazam şer’î hükümler indirilmiş, kendisine uyulan büyük önderlerden birisi olan, Rahman olan Allah ile konuşmuş, İmran oğlu Musa’yı “ve” onunla birlikte bir yardımcı kıldığımız “Hârûn’u” Yüce Allah’ın tevhidini, Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet etmeyi yasaklamayı ihtiva eden ve getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine” Firavun’un devletinin büyüklerine, önderlerine “gönderdik.” Çünkü avam da bu önderlerin arkasından giderdi. “Fakat onlar” bu âyetlerin doğruluğuna kesin olarak inanmakla birlikte büyüklenerek ve haksızlığa saparak bu aâyetlere karşı “büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi.” Onların ayrılmaz vasfı, günahkârlık ve vahyi yalanlamaktı.
76. “Katımızdan kendilerine” hakkın en büyük ve en muazzam türü olan, azameti önünde boyunların eğildiği ve bütün mahlukatı nimetleri ile terbiye eden âlemlerin Rabbi Allah nezdinden olan “hak geldiği zaman” Allah tarafından Mûsâ vasıtası ile kendilerine hak geldiğinde onu reddettiler, kabul etmediler ve:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir, dediler.” Kahrolasıcalar, haktan yüz çevirmekle ve onu reddetmekle kalmadılar, onu en batıl şey olan sihirle nitelendirdiler. Sihir ise gerçekte bir göz boyamadır. Hatta onlar bununla da yetinmeyip apaçık olan bu hakkı, apaçık ve aşikar bir sihir olarak kabul ettiler. Bundan dolayı Mûsâ onlara şöyle cevap vermişti:
77. “Mûsâ” en zalim insanlardan başkasının reddetmeyeceği hakkı reddetmeleri dolayısı ile onları azarlayarak şöyle dedi: “Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz?” Yani siz onun için “apaçık bir sihirdir” mi diyorsunuz? “Bu mu sihirdir?” Getirdiğim hakkın niteliklerine ve muhtevasına bir bakın. Yalnızca bu bile onun hakkın ta kendisi olduğunu kesin olarak anlamaya yeterlidir. “Halbuki sihirbazlar” dünyada olsun âhirette olsun “kurtuluşa eremezler, dedi.” İşte siz de güzel akıbetin ve kurtuluşun kimin olacağını ve kimin başarıya ulaşacağını göreceksiniz. Daha sonra onlar ve herkes açıkça şunu anladı ki kurtuluşa eren, dünya ve âhirette zafere kavuşan, Musa aleyhisselam olmuştu.
78. Mûsâ’nın sözlerini olmayacak şekilde reddederek ona şöyle dediler:“Sen bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan” atalarımızı üzerinde bulduğumuz şirkten, Allah’tan başkasına ibadetten “döndürmek için” ve bize yalnızca Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeyi emretmek “ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin?” Siz bize sizler başkanlar olasınız ve bizi yurdumuzdan çıkartasınız diye mi geldiniz? Bu ifadeleri ile onlar, sapık atalarının sözlerini, Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirmiş olduğu hakkı reddedecekleri bir dayanak olarak değerlendirdiler. Ayrıca “ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi” şeklindeki sözleri de gerçeği ters yüz etmek, aralarından cahil olanları kandırmak, halkı Mûsâ aleyhisselam’a düşmanlık edip ona iman etmemek için kışkırtmak kastı ile söylenmiş sözlerdi. Gerçekleri bilen, işleri birbirinden ayırt edebilen bir kimse böyle şeyleri gerekçe göstermez. Çünkü deliller, ancak onlar gibi bir delil ve belge ile reddedilebilir. Kendisine gelen hakkı bu gibi şeylerle reddetmeye kalkışan bir kimsenin bu hali, hasmı olan karşı tarafın söylediği sözü reddedecek bir şey bulmaktan aciz olduğunu gösterir. Çünkü hakkı reddeden kimsenin eğer bir delili bulunsaydı, elbette onu ortaya koyar ve hiçbir zaman “Senin maksadın şudur, gayen budur” demeye sığınmazdı. O, söylediği bu sözde ve hasmının maksadına dair verdiği bu haberde ister doğru olsun, ister yalancı olsun fark etmez, böyle bir şey yapmazdı. Üstelik Mûsâ aleyhisselam’ı tanıyan ve onun neye davet ettiğini bilen herkes, onun hiçbir zaman yeryüzünde üstünlük sağlamak gibi bir maksadı olmadığını çok iyi bilir. Onun maksadı, ancak diğer peygamber kardeşlerinin maksadında olduğu gibi insanları hidâyete iletmek ve onlara faydalarına olan şeyleri göstermektir. Ancak işin gerçek mahiyeti, onların bizzat kendi ağızları ile de ifade ettikleri gibi şuydu:“Biz ikinize de inanmıyoruz” yani kibir ve inadımız dolayısı ile dediklerini kabul etmiyoruz. Yoksa Mûsâ ile Hârûn’un getirdiklerinin batıl oluşundan ve hakkında herhangi bir şüphelerinin olduğundan yahut da başka herhangi bir sebep dolayısı ile değil. Bunun tek sebebi, onların zalimlikleri, haksızlıkları ve Mûsâ ile Hârûn’a -ikisine de selam olsun- iftira ile yakıştırdıkları üstünlük sağlama arzularından başkası değildir.
79. “Firavun” Mûsâ aleyhisselam’ın getirdiği hakka karşı çıkarak ve ileri gelenleri ile kavminin galip gelmesini isteyerek: “Bütün bilgin sihirbazları bana getirin, dedi.” Yani sihirde becerikli ve bunu çok iyi bilen kim varsa getirin. Sonra da Mısır şehirlerine, çeşitli tür ve seviyeleri ile değişik sihirbazları kendilerine getirecek kimseler gönderdi.
80. “Nihâyet sihirbazlar” Mûsâ ile yarışmak üzere “gelince Mûsâ onlara: Atacağınızı atın, dedi” Yani siz neyi atmak istiyorsanız atabilirsiniz. Ben size, belirli bir şeyi atın, demiyorum. Çünkü Mûsâ kesin olarak galip geleceğini biliyordu. Onlara ve onların neler yapacaklarına da hiç aldırış etmiyordu.
81. “Onlar” iplerini ve sopalarını “atınca” hepsi de yürüyen yılanlarmış gibi göründü. Bunun üzerine “Mûsâ dedi ki: Sizin bu yaptığınız sihirdir.” Yani bu, büyük ve gerçek bir sihirdir. Fakat büyüklüğüne rağmen “şüphesiz Allah onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” Onlar bu yaptıkları ile hakka karşı batılın zafere kavuşmasını istemişlerdi. Bundan daha büyük bir bozgunculuk olabilir mi? İşte herhangi bir iş yapan, herhangi bir tuzak kurmaya çalışan veya herhangi bir komplo düzenleyen her bir fesatçının durumu böyledir. Onun yaptığı mutlaka boşa çıkar, darmadağın olur gider. Bir süre, onun yaptığı iş revaç bulsa da önünde sonunda o yok olacaktır, boşa çıkacaktır. Yaptıkları işlerle maksatları Yüce Allah’ın rızasına kavuşmak olan ve bu işleri esas itibari ile işlenmesi emredilen faydalı işler olan ıslah edicilere gelince şüphesiz Yüce Allah, onların amellerini düzeltir, ilerletir ve sürekli olarak geliştirir.
82. Mûsâ asasını atınca büyük bir olup onların yaptıkları büyüleri yutuvermeye başladı. Böylelikle onların büyüleri boşa çıktı ve batılları yok olup gitti. Böylece Allah, hakkı ortaya koymuş oldu. Sihirbazlar hakkı açıkça görünce secdeye kapandılar. Firavun onları asmakla, el ve ayaklarını kesmekle tehdit ettiyse de buna aldırış etmeyip imanları üzere sebat gösterdiler. Ne Firavun, ne onun yanındaki ileri gelenler ne de onların tabilerinden hiç kimse iman etmedi. Aksine bunlar azgınlıkları içinde bocalamaya devam ettiler. Bu nedenle şöyle buyrulmuştur:
83. “Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi.” Yani İsrailoğullarına mensup birtakım gençler, korkmalarına rağmen iman kalplerinde iyice yerleştiği için sabredip imanlarını sürdürdüler. “Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini” dinlerinden çevirmek suretiyle “fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi.” Onun ülkeden üstünlüğü ve baskın bir gücü vardı. O bakımdan onun cezalandırmasından korkmakta haklı idiler. Özellikle de “o, gerçekten” azgınlıkta ve düşmanlıkta “haddi aşanlardandı.” Mûsâ’ya ancak kavminin gençlerinden bir topluluğun iman edip başka kimselerin iman etmeyişindeki hikmet -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gençlerin ve çocukların hakkı kabule daha yatkın, hakka daha çok itaat edip boyun eğen kimseler oluşundan dolayı olsa gerektir. Küfür üzere yetişen yaşlı ve yetişkinler ise böyle değildir. Çünkü bu yaşlılar, kalplerinde bozuk akidelerin yer etmiş olması ve uzun bir süre öylece kalması dolayısı ile başkalarına göre haktan daha uzaktırlar.
84. Mûsâ kavmine sabrı tavsiye ederek ve bu hususta kimin yardımını alacaklarını hatırlatarak:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız” Allah’a imanın gereğini yerine getirin ve “artık O’na güvenip dayanın, dedi.”
85. “Onlar da” Mûsâ’nın bu emrine uyarak “şöyle dediler: Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma!” Yani onları bize musallat etme! Çünkü o vakit onlar bizi dinimizden çevirmek kastı ile bize işkence yaparlar yahut da bize galip gelirler de böylelikle kendileri de fitneye düşüp: Eğer bunlar hak üzere olsalardı yenik düşmezlerdi, derler.
86. “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar” ki onların şerlerinden kurtulalım ve dinimiz üzere kalmaya devam edelim. Dinimizi ve şer’î hükümlerini, herhangi bir karşı çıkan ve bu konuda bizimle anlaşmazlık çıkartan olmaksızın uygulama imkânını bulabilelim.
87. Firavun ve kavminin İsrailoğulları üzerindeki baskıları ağırlaşıp da onları dinlerinden çevirmeye çalışmaları üzerine “Mûsâ’ya ve kardeşine: Mısır’da kavminize evler hazırlayın” yani onlara içlerinde gizlenebilecekleri şekilde evler yapmalarını emredin. “O evlerinizi namazgah yapın” yani halka açık mabedlerde namaz kılma imkânını bulamadığınızda evlerinizi içlerinde namaz kılabileceğiniz bir yer haline getirin “ve namazı dosdoğru kılın.” Çünkü namaz her türlü sıkıntılara karşı bir yardımcıdır. “Müminleri de” zafer, yardım ve dinlerinin üstün geleceği müjdesiyle “müjdele, diye vahyettik.”“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık (daha) vardır.”(el-İnşirah, 94/5-6) Sıkıntılar artık bunalım haline dönüştü mü Allah onları giderip ferahlık verir.
88. Mûsâ Firavun’un ve ileri gelenlerin katılığını ve yüz çevirişlerini görünce onlara beddua etmiş, Hârûn da “Amin” demişti. Şöyle ki: “Mûsâ: Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam” süslenecekleri türlü süs eşyaları, elbiseler, dayalı döşeli evler, gösterişli binekler, hizmetçiler “ve nice” pek çok miktarda “mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar!” Yani onlar, bu malları Senin yolundan insanları saptırmak için kullanıyorlar; hem kendileri sapıyorlar hem de başkalarının da sapmasına sebep oluyorlar. “Rabbimiz, mallarını yok et” onları helak etmek yahut da taşa dönüştürmek gibi mallarını yararlanılmayacak bir şekle sokarak telef et! “ve kalplerini de mühürle” yani katılaştır da “onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler!” Mûsâ aleyhisselam bu sözlerini onlara olan öfkesinden dolayı söylemişti. Çünkü onlar, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işlemek cüretkârlığını göstermiş, Allah’ın kullarını fesada boğmuş ve insanları Allah’ın yolundan alıkoymuşlardı. Ayrıca Mûsâ aleyhisselam Rabbinin, yüzlerine karşı iman kapısını kapatmak sureti ile yaptıklarına karşılık olarak onları cezalandıracağını tam anlamı ile bildiğinden dolayı böyle yapmıştı.
89. Yüce Allah “buyurdu ki: İkinizin de duası kabul olundu.” Bu, Mûsâ’nın dua ettiğine Hârûn’un da onun duasına “Âmin” dediğine, ayrıca “Âmin” diyen kimsenin de yapılan duada dua edene ortak olduğuna delil vardır. “O halde” dininiz üzere “dosdoğru yürümeye devam edin” davetinizi sürdürün. “Sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” Yani dosdoğru yoldan ayrılmış, cehenneme götüren yolu izleyen sapmışların, dalalete düşen cahillerin yoluna asla uymayın.
90. Şanı Yüce Allah, Musa’ya İsrailoğulları ile birlikte geceleyin yola koyulmayı emretti ve ona Firavun ve beraberindekilerin onu izleyeceklerini haber verdi. Firavun ise şehirlere toplayıcılar göndermişti: Onlar şöyle diyorlardı: “Gerçekten bunlar (Mûsâ ve kavmi) az bir topluluktur ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar. Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.”(eş-Şuarâ, 26/54-56) Böylece Firavun, uzak yakın bütün askerlerini topladı. Askerleri ile “haddi aşıp saldırganlık etmek üzere” yani yeryüzünde de haddi aşmak ve Mûsâ ile kavmine saldırmak üzere arkalarından yola koyuldu. Haddi aşma iyice artıp günah pekişti mi, artık geriye cezayı beklemekten başka bir şey kalmaz. “İsrailoğullarını denizden geçirdik.” Şöyle ki Yüce Allah, Mûsâ’ya denize ulaştı mı ona asasıyla vurmasını emretmişti. Mûsâ da asasıyla denize vurdu ve deniz yarılıp on iki yola ayrıldı. İsrailoğulları da o yolları izledi. Firavun ve askerleri de arkalarından denizin içerisine girerek yola koyuldular. Mûsâ ve kavmi denizin dışına çıktıklarında ve Firavun ile askerleri de hala denizin içerisinde bulunuyorken Yüce Allah, denize emretti ve deniz, Firavun ve askerlerinin üzerine kapandı. İsrailoğullarının gçzü önünde hepsini suda boğdu. Nihâyet Firavun da boğulma noktasına gelip artık kesinlikle öleceğini anlayınca “şöyle dedi: İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim.” İşte kendisinden başka ilah olmayan, tek hak ilah olan Allah O’dur, “ben de müslümanlardanım!” Allah’ın dinine ve Mûsâ’nın getirdiklerine itaat edenlerdenim.
91. Yüce Allah böyle bir durumda iman etmenin kendisine herhangi bir fayda sağlamayacağını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Şimdi mi?” iman ediyor ve Allah’ın Rasûlünü tasdik ettiğini ifade ediyorsun? “Halbuki sen bundan önce isyan etmiş” masiyetlerle, küfür ve yalanlamakla meydan okumuş “ve fesatçılardan olmuştun.” Bu konuda Yüce Allah’ın uygulayageldiği kanunu gereği iman etmenin sana hiçbir faydası olmayacaktır. Çünkü kâfirler, iman etmenin artık kaçınılmaz olduğu böyle bir duruma ulaştıkları takdirde edecekleri imandan yararlanamayacaklardır. Zira onların imanları, tıpkı Kıyamet gününe ulaşan kimsenin iman etmesi gibi gözle görme sonucu iman etmeye benzer. Oysa fayda veren iman, görmeden olan imandır.
92. “Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız.” Müfessirler derler ki: İsrailoğulları, Firavun’a karşı duydukları büyük korku dolayısı ile onun suda boğulduğunu kabul etmemiş ve bundan şüphe etmişlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah denize onun bedenini -onlara bir ibret ve alamet olsun diye- yüksekçe bir tepeye bırakmasını emretmişti. “Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler.” Bundan dolayıdır ki bu deliller gözlerinin önünde geçer, tekrarlanır durur; fakat onlara yönelmeyişleri dolayısı ile bu âyetlerden gereği gibi yararlanamazlar. Uyanık bir akıl ve dikkatli bir kalbe sahip olan kimse ise Yüce Allah’ın âyetleri ile delillerinden, peygamberlerin bildirdiklerinin doğruluğuna delalet eden en büyük delilleri görürler.
93. “Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik.” Yani Yüce Allah, onları Firavun hanedanının meskenlerine yerleştirdi, onların yerlerini ve ülkelerini İsrailoğullarına miras verdi. “Onları hoş ve temiz” yiyecek, içecek ve bunların dışında kalan “şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine” bir araya gelip toplanmalarını ve birbirleri ile kaynaşmalarını gerektiren “ilim gelinceye kadar da” hakka dair “anlaşmazlığa düşmediler.” Ancak kendilerine bu ilim gelince birbirlerine haksızlık ettiler. Onların pek çoğu hakka muhalif birtakım nefsi görüş ve maksatlara sahip oldu. Böylelikle aralarında pek çok konuda ayrılıklar ortaya çıktı. “Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.” Eksiksiz ilmi ve herşeyi kapsayan kudretinin tecellisi olan adaletli hükmünü verecektir. İşte bu, doğru dine mensup kimselerin karşı karşıya kaldıkları bir hastalıktır. Şeytan artık büsbütün dinlerini terk etmelerini sağlayarak onları kendisine itaate yöneltmekten aciz kalınca aralarını bozmaya, aralarına kin ve düşmanlık sokmaya çalışır ve bunun neticesinde de birtakım ihtilaflar ortaya çıkar. Daha sonra da biri diğerini sapıklıkla itham eder ve birbirlerine düşman olurlar. Bu da o lanetli şeytanın çok sevdiği bir sonuçtur. Yoksa hak dine iman edenlerin Rableri bir, peygamberleri bir, dinleri bir ve genel menfaatleri de birbirine uygun olduğu halde ne diye birliklerini dağıtacak, vahdetlerini parçalayacak, bağlarını çözecek ve düzenlerini bozacak bir şekilde ihtilafa düşüyorlar da dini ve dünyevi bir yığın maslahatları gerçekleştiremedikleri ve dinlerinin de pek çok hükmünün adeta ölü hale geldiği bir duruma düşsünler! Ey celal ve ikram sahibi Allahım! Senden mü’min kullarına onları bir araya getirmeni, parçalanmışlıklarını gidermeni ve uzak olanları birbirlerine yaklaştırmanı lütfetmeni niyaz ederiz!
Yunus 10:85
75- Sonra bunların ardından da Mûsâ’yı ve Hârûn’u mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi. 76- Katımızdan kendilerine hak geldiği zaman:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir” dediler. 77- Mûsâ:“Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz? Bu mu sihirdir? Halbuki sihirbazlar kurtuluşa eremezler” dedi. 78- Dediler ki:“Sen, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndürmek için ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.” 79- Firavun:“Bütün bilgin sihirbazları bana getirin” dedi. 80- Nihâyet sihirbazlar gelince Mûsâ onlara:“Atacağınızı atın” dedi. 81- Onlar atınca Mûsâ dedi ki:“Sizin bu yaptığınız sihirdir. Şüphesiz Allah onu boşa çıkartacaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” 82- Allah, günahkârların hoşuna gitmese de kelimeleri ile hakkı ortaya koyar. 83- Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi. Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi ve o, gerçekten haddi aşanlardandı. 84- Mûsâ:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız artık O’na güvenip dayanın.” dedi. 85- Onlar da şöyle dediler:“Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma! 86- “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar!” 87- Mûsâ’ya ve kardeşine:“Mısır’da kavminize evler hazırlayın. O evlerinizi namazgah yapın ve namazı dosdoğru kılın. Müminleri de müjdele!” diye vahyettik. 88- Mûsâ:“Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam ve nice mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar! Rabbimiz, mallarını yok et ve kalplerini de mühürle de onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler.” 89- Buyurdu ki:“İkinizin de duası kabul olundu. O halde dosdoğru yürümeye devam edin, sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” 90- İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri de haddi aşıp saldırganlık etmek üzere onların peşine düştü. Nihâyet Firavun boğulacağı anda şöyle dedi:“İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim. Ben de müslümanlardanım.” 91- (Ona şöyle dendi:) Şimdi mi?! Halbuki sen bundan önce isyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun. 92- Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız. Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler. 93- Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik. Onları hoş ve temiz şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar da anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
75. “Sonra bunların” Yüce Allah’ın yalanlayan ve helâk edilen kavimlere göndermiş olduğu bu peygamberlerin “ardından da Mûsâ’yı” rasûllerden ve azim sahibi peygamberlerden biris olan, üzerine geniş ve muazam şer’î hükümler indirilmiş, kendisine uyulan büyük önderlerden birisi olan, Rahman olan Allah ile konuşmuş, İmran oğlu Musa’yı “ve” onunla birlikte bir yardımcı kıldığımız “Hârûn’u” Yüce Allah’ın tevhidini, Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet etmeyi yasaklamayı ihtiva eden ve getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine” Firavun’un devletinin büyüklerine, önderlerine “gönderdik.” Çünkü avam da bu önderlerin arkasından giderdi. “Fakat onlar” bu âyetlerin doğruluğuna kesin olarak inanmakla birlikte büyüklenerek ve haksızlığa saparak bu aâyetlere karşı “büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi.” Onların ayrılmaz vasfı, günahkârlık ve vahyi yalanlamaktı.
76. “Katımızdan kendilerine” hakkın en büyük ve en muazzam türü olan, azameti önünde boyunların eğildiği ve bütün mahlukatı nimetleri ile terbiye eden âlemlerin Rabbi Allah nezdinden olan “hak geldiği zaman” Allah tarafından Mûsâ vasıtası ile kendilerine hak geldiğinde onu reddettiler, kabul etmediler ve:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir, dediler.” Kahrolasıcalar, haktan yüz çevirmekle ve onu reddetmekle kalmadılar, onu en batıl şey olan sihirle nitelendirdiler. Sihir ise gerçekte bir göz boyamadır. Hatta onlar bununla da yetinmeyip apaçık olan bu hakkı, apaçık ve aşikar bir sihir olarak kabul ettiler. Bundan dolayı Mûsâ onlara şöyle cevap vermişti:
77. “Mûsâ” en zalim insanlardan başkasının reddetmeyeceği hakkı reddetmeleri dolayısı ile onları azarlayarak şöyle dedi: “Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz?” Yani siz onun için “apaçık bir sihirdir” mi diyorsunuz? “Bu mu sihirdir?” Getirdiğim hakkın niteliklerine ve muhtevasına bir bakın. Yalnızca bu bile onun hakkın ta kendisi olduğunu kesin olarak anlamaya yeterlidir. “Halbuki sihirbazlar” dünyada olsun âhirette olsun “kurtuluşa eremezler, dedi.” İşte siz de güzel akıbetin ve kurtuluşun kimin olacağını ve kimin başarıya ulaşacağını göreceksiniz. Daha sonra onlar ve herkes açıkça şunu anladı ki kurtuluşa eren, dünya ve âhirette zafere kavuşan, Musa aleyhisselam olmuştu.
78. Mûsâ’nın sözlerini olmayacak şekilde reddederek ona şöyle dediler:“Sen bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan” atalarımızı üzerinde bulduğumuz şirkten, Allah’tan başkasına ibadetten “döndürmek için” ve bize yalnızca Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeyi emretmek “ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin?” Siz bize sizler başkanlar olasınız ve bizi yurdumuzdan çıkartasınız diye mi geldiniz? Bu ifadeleri ile onlar, sapık atalarının sözlerini, Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirmiş olduğu hakkı reddedecekleri bir dayanak olarak değerlendirdiler. Ayrıca “ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi” şeklindeki sözleri de gerçeği ters yüz etmek, aralarından cahil olanları kandırmak, halkı Mûsâ aleyhisselam’a düşmanlık edip ona iman etmemek için kışkırtmak kastı ile söylenmiş sözlerdi. Gerçekleri bilen, işleri birbirinden ayırt edebilen bir kimse böyle şeyleri gerekçe göstermez. Çünkü deliller, ancak onlar gibi bir delil ve belge ile reddedilebilir. Kendisine gelen hakkı bu gibi şeylerle reddetmeye kalkışan bir kimsenin bu hali, hasmı olan karşı tarafın söylediği sözü reddedecek bir şey bulmaktan aciz olduğunu gösterir. Çünkü hakkı reddeden kimsenin eğer bir delili bulunsaydı, elbette onu ortaya koyar ve hiçbir zaman “Senin maksadın şudur, gayen budur” demeye sığınmazdı. O, söylediği bu sözde ve hasmının maksadına dair verdiği bu haberde ister doğru olsun, ister yalancı olsun fark etmez, böyle bir şey yapmazdı. Üstelik Mûsâ aleyhisselam’ı tanıyan ve onun neye davet ettiğini bilen herkes, onun hiçbir zaman yeryüzünde üstünlük sağlamak gibi bir maksadı olmadığını çok iyi bilir. Onun maksadı, ancak diğer peygamber kardeşlerinin maksadında olduğu gibi insanları hidâyete iletmek ve onlara faydalarına olan şeyleri göstermektir. Ancak işin gerçek mahiyeti, onların bizzat kendi ağızları ile de ifade ettikleri gibi şuydu:“Biz ikinize de inanmıyoruz” yani kibir ve inadımız dolayısı ile dediklerini kabul etmiyoruz. Yoksa Mûsâ ile Hârûn’un getirdiklerinin batıl oluşundan ve hakkında herhangi bir şüphelerinin olduğundan yahut da başka herhangi bir sebep dolayısı ile değil. Bunun tek sebebi, onların zalimlikleri, haksızlıkları ve Mûsâ ile Hârûn’a -ikisine de selam olsun- iftira ile yakıştırdıkları üstünlük sağlama arzularından başkası değildir.
79. “Firavun” Mûsâ aleyhisselam’ın getirdiği hakka karşı çıkarak ve ileri gelenleri ile kavminin galip gelmesini isteyerek: “Bütün bilgin sihirbazları bana getirin, dedi.” Yani sihirde becerikli ve bunu çok iyi bilen kim varsa getirin. Sonra da Mısır şehirlerine, çeşitli tür ve seviyeleri ile değişik sihirbazları kendilerine getirecek kimseler gönderdi.
80. “Nihâyet sihirbazlar” Mûsâ ile yarışmak üzere “gelince Mûsâ onlara: Atacağınızı atın, dedi” Yani siz neyi atmak istiyorsanız atabilirsiniz. Ben size, belirli bir şeyi atın, demiyorum. Çünkü Mûsâ kesin olarak galip geleceğini biliyordu. Onlara ve onların neler yapacaklarına da hiç aldırış etmiyordu.
81. “Onlar” iplerini ve sopalarını “atınca” hepsi de yürüyen yılanlarmış gibi göründü. Bunun üzerine “Mûsâ dedi ki: Sizin bu yaptığınız sihirdir.” Yani bu, büyük ve gerçek bir sihirdir. Fakat büyüklüğüne rağmen “şüphesiz Allah onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” Onlar bu yaptıkları ile hakka karşı batılın zafere kavuşmasını istemişlerdi. Bundan daha büyük bir bozgunculuk olabilir mi? İşte herhangi bir iş yapan, herhangi bir tuzak kurmaya çalışan veya herhangi bir komplo düzenleyen her bir fesatçının durumu böyledir. Onun yaptığı mutlaka boşa çıkar, darmadağın olur gider. Bir süre, onun yaptığı iş revaç bulsa da önünde sonunda o yok olacaktır, boşa çıkacaktır. Yaptıkları işlerle maksatları Yüce Allah’ın rızasına kavuşmak olan ve bu işleri esas itibari ile işlenmesi emredilen faydalı işler olan ıslah edicilere gelince şüphesiz Yüce Allah, onların amellerini düzeltir, ilerletir ve sürekli olarak geliştirir.
82. Mûsâ asasını atınca büyük bir olup onların yaptıkları büyüleri yutuvermeye başladı. Böylelikle onların büyüleri boşa çıktı ve batılları yok olup gitti. Böylece Allah, hakkı ortaya koymuş oldu. Sihirbazlar hakkı açıkça görünce secdeye kapandılar. Firavun onları asmakla, el ve ayaklarını kesmekle tehdit ettiyse de buna aldırış etmeyip imanları üzere sebat gösterdiler. Ne Firavun, ne onun yanındaki ileri gelenler ne de onların tabilerinden hiç kimse iman etmedi. Aksine bunlar azgınlıkları içinde bocalamaya devam ettiler. Bu nedenle şöyle buyrulmuştur:
83. “Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi.” Yani İsrailoğullarına mensup birtakım gençler, korkmalarına rağmen iman kalplerinde iyice yerleştiği için sabredip imanlarını sürdürdüler. “Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini” dinlerinden çevirmek suretiyle “fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi.” Onun ülkeden üstünlüğü ve baskın bir gücü vardı. O bakımdan onun cezalandırmasından korkmakta haklı idiler. Özellikle de “o, gerçekten” azgınlıkta ve düşmanlıkta “haddi aşanlardandı.” Mûsâ’ya ancak kavminin gençlerinden bir topluluğun iman edip başka kimselerin iman etmeyişindeki hikmet -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gençlerin ve çocukların hakkı kabule daha yatkın, hakka daha çok itaat edip boyun eğen kimseler oluşundan dolayı olsa gerektir. Küfür üzere yetişen yaşlı ve yetişkinler ise böyle değildir. Çünkü bu yaşlılar, kalplerinde bozuk akidelerin yer etmiş olması ve uzun bir süre öylece kalması dolayısı ile başkalarına göre haktan daha uzaktırlar.
84. Mûsâ kavmine sabrı tavsiye ederek ve bu hususta kimin yardımını alacaklarını hatırlatarak:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız” Allah’a imanın gereğini yerine getirin ve “artık O’na güvenip dayanın, dedi.”
85. “Onlar da” Mûsâ’nın bu emrine uyarak “şöyle dediler: Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma!” Yani onları bize musallat etme! Çünkü o vakit onlar bizi dinimizden çevirmek kastı ile bize işkence yaparlar yahut da bize galip gelirler de böylelikle kendileri de fitneye düşüp: Eğer bunlar hak üzere olsalardı yenik düşmezlerdi, derler.
86. “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar” ki onların şerlerinden kurtulalım ve dinimiz üzere kalmaya devam edelim. Dinimizi ve şer’î hükümlerini, herhangi bir karşı çıkan ve bu konuda bizimle anlaşmazlık çıkartan olmaksızın uygulama imkânını bulabilelim.
87. Firavun ve kavminin İsrailoğulları üzerindeki baskıları ağırlaşıp da onları dinlerinden çevirmeye çalışmaları üzerine “Mûsâ’ya ve kardeşine: Mısır’da kavminize evler hazırlayın” yani onlara içlerinde gizlenebilecekleri şekilde evler yapmalarını emredin. “O evlerinizi namazgah yapın” yani halka açık mabedlerde namaz kılma imkânını bulamadığınızda evlerinizi içlerinde namaz kılabileceğiniz bir yer haline getirin “ve namazı dosdoğru kılın.” Çünkü namaz her türlü sıkıntılara karşı bir yardımcıdır. “Müminleri de” zafer, yardım ve dinlerinin üstün geleceği müjdesiyle “müjdele, diye vahyettik.”“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık (daha) vardır.”(el-İnşirah, 94/5-6) Sıkıntılar artık bunalım haline dönüştü mü Allah onları giderip ferahlık verir.
88. Mûsâ Firavun’un ve ileri gelenlerin katılığını ve yüz çevirişlerini görünce onlara beddua etmiş, Hârûn da “Amin” demişti. Şöyle ki: “Mûsâ: Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam” süslenecekleri türlü süs eşyaları, elbiseler, dayalı döşeli evler, gösterişli binekler, hizmetçiler “ve nice” pek çok miktarda “mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar!” Yani onlar, bu malları Senin yolundan insanları saptırmak için kullanıyorlar; hem kendileri sapıyorlar hem de başkalarının da sapmasına sebep oluyorlar. “Rabbimiz, mallarını yok et” onları helak etmek yahut da taşa dönüştürmek gibi mallarını yararlanılmayacak bir şekle sokarak telef et! “ve kalplerini de mühürle” yani katılaştır da “onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler!” Mûsâ aleyhisselam bu sözlerini onlara olan öfkesinden dolayı söylemişti. Çünkü onlar, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işlemek cüretkârlığını göstermiş, Allah’ın kullarını fesada boğmuş ve insanları Allah’ın yolundan alıkoymuşlardı. Ayrıca Mûsâ aleyhisselam Rabbinin, yüzlerine karşı iman kapısını kapatmak sureti ile yaptıklarına karşılık olarak onları cezalandıracağını tam anlamı ile bildiğinden dolayı böyle yapmıştı.
89. Yüce Allah “buyurdu ki: İkinizin de duası kabul olundu.” Bu, Mûsâ’nın dua ettiğine Hârûn’un da onun duasına “Âmin” dediğine, ayrıca “Âmin” diyen kimsenin de yapılan duada dua edene ortak olduğuna delil vardır. “O halde” dininiz üzere “dosdoğru yürümeye devam edin” davetinizi sürdürün. “Sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” Yani dosdoğru yoldan ayrılmış, cehenneme götüren yolu izleyen sapmışların, dalalete düşen cahillerin yoluna asla uymayın.
90. Şanı Yüce Allah, Musa’ya İsrailoğulları ile birlikte geceleyin yola koyulmayı emretti ve ona Firavun ve beraberindekilerin onu izleyeceklerini haber verdi. Firavun ise şehirlere toplayıcılar göndermişti: Onlar şöyle diyorlardı: “Gerçekten bunlar (Mûsâ ve kavmi) az bir topluluktur ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar. Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.”(eş-Şuarâ, 26/54-56) Böylece Firavun, uzak yakın bütün askerlerini topladı. Askerleri ile “haddi aşıp saldırganlık etmek üzere” yani yeryüzünde de haddi aşmak ve Mûsâ ile kavmine saldırmak üzere arkalarından yola koyuldu. Haddi aşma iyice artıp günah pekişti mi, artık geriye cezayı beklemekten başka bir şey kalmaz. “İsrailoğullarını denizden geçirdik.” Şöyle ki Yüce Allah, Mûsâ’ya denize ulaştı mı ona asasıyla vurmasını emretmişti. Mûsâ da asasıyla denize vurdu ve deniz yarılıp on iki yola ayrıldı. İsrailoğulları da o yolları izledi. Firavun ve askerleri de arkalarından denizin içerisine girerek yola koyuldular. Mûsâ ve kavmi denizin dışına çıktıklarında ve Firavun ile askerleri de hala denizin içerisinde bulunuyorken Yüce Allah, denize emretti ve deniz, Firavun ve askerlerinin üzerine kapandı. İsrailoğullarının gçzü önünde hepsini suda boğdu. Nihâyet Firavun da boğulma noktasına gelip artık kesinlikle öleceğini anlayınca “şöyle dedi: İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim.” İşte kendisinden başka ilah olmayan, tek hak ilah olan Allah O’dur, “ben de müslümanlardanım!” Allah’ın dinine ve Mûsâ’nın getirdiklerine itaat edenlerdenim.
91. Yüce Allah böyle bir durumda iman etmenin kendisine herhangi bir fayda sağlamayacağını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Şimdi mi?” iman ediyor ve Allah’ın Rasûlünü tasdik ettiğini ifade ediyorsun? “Halbuki sen bundan önce isyan etmiş” masiyetlerle, küfür ve yalanlamakla meydan okumuş “ve fesatçılardan olmuştun.” Bu konuda Yüce Allah’ın uygulayageldiği kanunu gereği iman etmenin sana hiçbir faydası olmayacaktır. Çünkü kâfirler, iman etmenin artık kaçınılmaz olduğu böyle bir duruma ulaştıkları takdirde edecekleri imandan yararlanamayacaklardır. Zira onların imanları, tıpkı Kıyamet gününe ulaşan kimsenin iman etmesi gibi gözle görme sonucu iman etmeye benzer. Oysa fayda veren iman, görmeden olan imandır.
92. “Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız.” Müfessirler derler ki: İsrailoğulları, Firavun’a karşı duydukları büyük korku dolayısı ile onun suda boğulduğunu kabul etmemiş ve bundan şüphe etmişlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah denize onun bedenini -onlara bir ibret ve alamet olsun diye- yüksekçe bir tepeye bırakmasını emretmişti. “Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler.” Bundan dolayıdır ki bu deliller gözlerinin önünde geçer, tekrarlanır durur; fakat onlara yönelmeyişleri dolayısı ile bu âyetlerden gereği gibi yararlanamazlar. Uyanık bir akıl ve dikkatli bir kalbe sahip olan kimse ise Yüce Allah’ın âyetleri ile delillerinden, peygamberlerin bildirdiklerinin doğruluğuna delalet eden en büyük delilleri görürler.
93. “Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik.” Yani Yüce Allah, onları Firavun hanedanının meskenlerine yerleştirdi, onların yerlerini ve ülkelerini İsrailoğullarına miras verdi. “Onları hoş ve temiz” yiyecek, içecek ve bunların dışında kalan “şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine” bir araya gelip toplanmalarını ve birbirleri ile kaynaşmalarını gerektiren “ilim gelinceye kadar da” hakka dair “anlaşmazlığa düşmediler.” Ancak kendilerine bu ilim gelince birbirlerine haksızlık ettiler. Onların pek çoğu hakka muhalif birtakım nefsi görüş ve maksatlara sahip oldu. Böylelikle aralarında pek çok konuda ayrılıklar ortaya çıktı. “Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.” Eksiksiz ilmi ve herşeyi kapsayan kudretinin tecellisi olan adaletli hükmünü verecektir. İşte bu, doğru dine mensup kimselerin karşı karşıya kaldıkları bir hastalıktır. Şeytan artık büsbütün dinlerini terk etmelerini sağlayarak onları kendisine itaate yöneltmekten aciz kalınca aralarını bozmaya, aralarına kin ve düşmanlık sokmaya çalışır ve bunun neticesinde de birtakım ihtilaflar ortaya çıkar. Daha sonra da biri diğerini sapıklıkla itham eder ve birbirlerine düşman olurlar. Bu da o lanetli şeytanın çok sevdiği bir sonuçtur. Yoksa hak dine iman edenlerin Rableri bir, peygamberleri bir, dinleri bir ve genel menfaatleri de birbirine uygun olduğu halde ne diye birliklerini dağıtacak, vahdetlerini parçalayacak, bağlarını çözecek ve düzenlerini bozacak bir şekilde ihtilafa düşüyorlar da dini ve dünyevi bir yığın maslahatları gerçekleştiremedikleri ve dinlerinin de pek çok hükmünün adeta ölü hale geldiği bir duruma düşsünler! Ey celal ve ikram sahibi Allahım! Senden mü’min kullarına onları bir araya getirmeni, parçalanmışlıklarını gidermeni ve uzak olanları birbirlerine yaklaştırmanı lütfetmeni niyaz ederiz!
Yunus 10:86
75- Sonra bunların ardından da Mûsâ’yı ve Hârûn’u mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi. 76- Katımızdan kendilerine hak geldiği zaman:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir” dediler. 77- Mûsâ:“Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz? Bu mu sihirdir? Halbuki sihirbazlar kurtuluşa eremezler” dedi. 78- Dediler ki:“Sen, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndürmek için ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.” 79- Firavun:“Bütün bilgin sihirbazları bana getirin” dedi. 80- Nihâyet sihirbazlar gelince Mûsâ onlara:“Atacağınızı atın” dedi. 81- Onlar atınca Mûsâ dedi ki:“Sizin bu yaptığınız sihirdir. Şüphesiz Allah onu boşa çıkartacaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” 82- Allah, günahkârların hoşuna gitmese de kelimeleri ile hakkı ortaya koyar. 83- Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi. Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi ve o, gerçekten haddi aşanlardandı. 84- Mûsâ:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız artık O’na güvenip dayanın.” dedi. 85- Onlar da şöyle dediler:“Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma! 86- “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar!” 87- Mûsâ’ya ve kardeşine:“Mısır’da kavminize evler hazırlayın. O evlerinizi namazgah yapın ve namazı dosdoğru kılın. Müminleri de müjdele!” diye vahyettik. 88- Mûsâ:“Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam ve nice mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar! Rabbimiz, mallarını yok et ve kalplerini de mühürle de onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler.” 89- Buyurdu ki:“İkinizin de duası kabul olundu. O halde dosdoğru yürümeye devam edin, sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” 90- İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri de haddi aşıp saldırganlık etmek üzere onların peşine düştü. Nihâyet Firavun boğulacağı anda şöyle dedi:“İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim. Ben de müslümanlardanım.” 91- (Ona şöyle dendi:) Şimdi mi?! Halbuki sen bundan önce isyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun. 92- Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız. Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler. 93- Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik. Onları hoş ve temiz şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar da anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
75. “Sonra bunların” Yüce Allah’ın yalanlayan ve helâk edilen kavimlere göndermiş olduğu bu peygamberlerin “ardından da Mûsâ’yı” rasûllerden ve azim sahibi peygamberlerden biris olan, üzerine geniş ve muazam şer’î hükümler indirilmiş, kendisine uyulan büyük önderlerden birisi olan, Rahman olan Allah ile konuşmuş, İmran oğlu Musa’yı “ve” onunla birlikte bir yardımcı kıldığımız “Hârûn’u” Yüce Allah’ın tevhidini, Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet etmeyi yasaklamayı ihtiva eden ve getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine” Firavun’un devletinin büyüklerine, önderlerine “gönderdik.” Çünkü avam da bu önderlerin arkasından giderdi. “Fakat onlar” bu âyetlerin doğruluğuna kesin olarak inanmakla birlikte büyüklenerek ve haksızlığa saparak bu aâyetlere karşı “büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi.” Onların ayrılmaz vasfı, günahkârlık ve vahyi yalanlamaktı.
76. “Katımızdan kendilerine” hakkın en büyük ve en muazzam türü olan, azameti önünde boyunların eğildiği ve bütün mahlukatı nimetleri ile terbiye eden âlemlerin Rabbi Allah nezdinden olan “hak geldiği zaman” Allah tarafından Mûsâ vasıtası ile kendilerine hak geldiğinde onu reddettiler, kabul etmediler ve:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir, dediler.” Kahrolasıcalar, haktan yüz çevirmekle ve onu reddetmekle kalmadılar, onu en batıl şey olan sihirle nitelendirdiler. Sihir ise gerçekte bir göz boyamadır. Hatta onlar bununla da yetinmeyip apaçık olan bu hakkı, apaçık ve aşikar bir sihir olarak kabul ettiler. Bundan dolayı Mûsâ onlara şöyle cevap vermişti:
77. “Mûsâ” en zalim insanlardan başkasının reddetmeyeceği hakkı reddetmeleri dolayısı ile onları azarlayarak şöyle dedi: “Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz?” Yani siz onun için “apaçık bir sihirdir” mi diyorsunuz? “Bu mu sihirdir?” Getirdiğim hakkın niteliklerine ve muhtevasına bir bakın. Yalnızca bu bile onun hakkın ta kendisi olduğunu kesin olarak anlamaya yeterlidir. “Halbuki sihirbazlar” dünyada olsun âhirette olsun “kurtuluşa eremezler, dedi.” İşte siz de güzel akıbetin ve kurtuluşun kimin olacağını ve kimin başarıya ulaşacağını göreceksiniz. Daha sonra onlar ve herkes açıkça şunu anladı ki kurtuluşa eren, dünya ve âhirette zafere kavuşan, Musa aleyhisselam olmuştu.
78. Mûsâ’nın sözlerini olmayacak şekilde reddederek ona şöyle dediler:“Sen bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan” atalarımızı üzerinde bulduğumuz şirkten, Allah’tan başkasına ibadetten “döndürmek için” ve bize yalnızca Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeyi emretmek “ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin?” Siz bize sizler başkanlar olasınız ve bizi yurdumuzdan çıkartasınız diye mi geldiniz? Bu ifadeleri ile onlar, sapık atalarının sözlerini, Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirmiş olduğu hakkı reddedecekleri bir dayanak olarak değerlendirdiler. Ayrıca “ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi” şeklindeki sözleri de gerçeği ters yüz etmek, aralarından cahil olanları kandırmak, halkı Mûsâ aleyhisselam’a düşmanlık edip ona iman etmemek için kışkırtmak kastı ile söylenmiş sözlerdi. Gerçekleri bilen, işleri birbirinden ayırt edebilen bir kimse böyle şeyleri gerekçe göstermez. Çünkü deliller, ancak onlar gibi bir delil ve belge ile reddedilebilir. Kendisine gelen hakkı bu gibi şeylerle reddetmeye kalkışan bir kimsenin bu hali, hasmı olan karşı tarafın söylediği sözü reddedecek bir şey bulmaktan aciz olduğunu gösterir. Çünkü hakkı reddeden kimsenin eğer bir delili bulunsaydı, elbette onu ortaya koyar ve hiçbir zaman “Senin maksadın şudur, gayen budur” demeye sığınmazdı. O, söylediği bu sözde ve hasmının maksadına dair verdiği bu haberde ister doğru olsun, ister yalancı olsun fark etmez, böyle bir şey yapmazdı. Üstelik Mûsâ aleyhisselam’ı tanıyan ve onun neye davet ettiğini bilen herkes, onun hiçbir zaman yeryüzünde üstünlük sağlamak gibi bir maksadı olmadığını çok iyi bilir. Onun maksadı, ancak diğer peygamber kardeşlerinin maksadında olduğu gibi insanları hidâyete iletmek ve onlara faydalarına olan şeyleri göstermektir. Ancak işin gerçek mahiyeti, onların bizzat kendi ağızları ile de ifade ettikleri gibi şuydu:“Biz ikinize de inanmıyoruz” yani kibir ve inadımız dolayısı ile dediklerini kabul etmiyoruz. Yoksa Mûsâ ile Hârûn’un getirdiklerinin batıl oluşundan ve hakkında herhangi bir şüphelerinin olduğundan yahut da başka herhangi bir sebep dolayısı ile değil. Bunun tek sebebi, onların zalimlikleri, haksızlıkları ve Mûsâ ile Hârûn’a -ikisine de selam olsun- iftira ile yakıştırdıkları üstünlük sağlama arzularından başkası değildir.
79. “Firavun” Mûsâ aleyhisselam’ın getirdiği hakka karşı çıkarak ve ileri gelenleri ile kavminin galip gelmesini isteyerek: “Bütün bilgin sihirbazları bana getirin, dedi.” Yani sihirde becerikli ve bunu çok iyi bilen kim varsa getirin. Sonra da Mısır şehirlerine, çeşitli tür ve seviyeleri ile değişik sihirbazları kendilerine getirecek kimseler gönderdi.
80. “Nihâyet sihirbazlar” Mûsâ ile yarışmak üzere “gelince Mûsâ onlara: Atacağınızı atın, dedi” Yani siz neyi atmak istiyorsanız atabilirsiniz. Ben size, belirli bir şeyi atın, demiyorum. Çünkü Mûsâ kesin olarak galip geleceğini biliyordu. Onlara ve onların neler yapacaklarına da hiç aldırış etmiyordu.
81. “Onlar” iplerini ve sopalarını “atınca” hepsi de yürüyen yılanlarmış gibi göründü. Bunun üzerine “Mûsâ dedi ki: Sizin bu yaptığınız sihirdir.” Yani bu, büyük ve gerçek bir sihirdir. Fakat büyüklüğüne rağmen “şüphesiz Allah onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” Onlar bu yaptıkları ile hakka karşı batılın zafere kavuşmasını istemişlerdi. Bundan daha büyük bir bozgunculuk olabilir mi? İşte herhangi bir iş yapan, herhangi bir tuzak kurmaya çalışan veya herhangi bir komplo düzenleyen her bir fesatçının durumu böyledir. Onun yaptığı mutlaka boşa çıkar, darmadağın olur gider. Bir süre, onun yaptığı iş revaç bulsa da önünde sonunda o yok olacaktır, boşa çıkacaktır. Yaptıkları işlerle maksatları Yüce Allah’ın rızasına kavuşmak olan ve bu işleri esas itibari ile işlenmesi emredilen faydalı işler olan ıslah edicilere gelince şüphesiz Yüce Allah, onların amellerini düzeltir, ilerletir ve sürekli olarak geliştirir.
82. Mûsâ asasını atınca büyük bir olup onların yaptıkları büyüleri yutuvermeye başladı. Böylelikle onların büyüleri boşa çıktı ve batılları yok olup gitti. Böylece Allah, hakkı ortaya koymuş oldu. Sihirbazlar hakkı açıkça görünce secdeye kapandılar. Firavun onları asmakla, el ve ayaklarını kesmekle tehdit ettiyse de buna aldırış etmeyip imanları üzere sebat gösterdiler. Ne Firavun, ne onun yanındaki ileri gelenler ne de onların tabilerinden hiç kimse iman etmedi. Aksine bunlar azgınlıkları içinde bocalamaya devam ettiler. Bu nedenle şöyle buyrulmuştur:
83. “Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi.” Yani İsrailoğullarına mensup birtakım gençler, korkmalarına rağmen iman kalplerinde iyice yerleştiği için sabredip imanlarını sürdürdüler. “Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini” dinlerinden çevirmek suretiyle “fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi.” Onun ülkeden üstünlüğü ve baskın bir gücü vardı. O bakımdan onun cezalandırmasından korkmakta haklı idiler. Özellikle de “o, gerçekten” azgınlıkta ve düşmanlıkta “haddi aşanlardandı.” Mûsâ’ya ancak kavminin gençlerinden bir topluluğun iman edip başka kimselerin iman etmeyişindeki hikmet -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gençlerin ve çocukların hakkı kabule daha yatkın, hakka daha çok itaat edip boyun eğen kimseler oluşundan dolayı olsa gerektir. Küfür üzere yetişen yaşlı ve yetişkinler ise böyle değildir. Çünkü bu yaşlılar, kalplerinde bozuk akidelerin yer etmiş olması ve uzun bir süre öylece kalması dolayısı ile başkalarına göre haktan daha uzaktırlar.
84. Mûsâ kavmine sabrı tavsiye ederek ve bu hususta kimin yardımını alacaklarını hatırlatarak:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız” Allah’a imanın gereğini yerine getirin ve “artık O’na güvenip dayanın, dedi.”
85. “Onlar da” Mûsâ’nın bu emrine uyarak “şöyle dediler: Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma!” Yani onları bize musallat etme! Çünkü o vakit onlar bizi dinimizden çevirmek kastı ile bize işkence yaparlar yahut da bize galip gelirler de böylelikle kendileri de fitneye düşüp: Eğer bunlar hak üzere olsalardı yenik düşmezlerdi, derler.
86. “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar” ki onların şerlerinden kurtulalım ve dinimiz üzere kalmaya devam edelim. Dinimizi ve şer’î hükümlerini, herhangi bir karşı çıkan ve bu konuda bizimle anlaşmazlık çıkartan olmaksızın uygulama imkânını bulabilelim.
87. Firavun ve kavminin İsrailoğulları üzerindeki baskıları ağırlaşıp da onları dinlerinden çevirmeye çalışmaları üzerine “Mûsâ’ya ve kardeşine: Mısır’da kavminize evler hazırlayın” yani onlara içlerinde gizlenebilecekleri şekilde evler yapmalarını emredin. “O evlerinizi namazgah yapın” yani halka açık mabedlerde namaz kılma imkânını bulamadığınızda evlerinizi içlerinde namaz kılabileceğiniz bir yer haline getirin “ve namazı dosdoğru kılın.” Çünkü namaz her türlü sıkıntılara karşı bir yardımcıdır. “Müminleri de” zafer, yardım ve dinlerinin üstün geleceği müjdesiyle “müjdele, diye vahyettik.”“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık (daha) vardır.”(el-İnşirah, 94/5-6) Sıkıntılar artık bunalım haline dönüştü mü Allah onları giderip ferahlık verir.
88. Mûsâ Firavun’un ve ileri gelenlerin katılığını ve yüz çevirişlerini görünce onlara beddua etmiş, Hârûn da “Amin” demişti. Şöyle ki: “Mûsâ: Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam” süslenecekleri türlü süs eşyaları, elbiseler, dayalı döşeli evler, gösterişli binekler, hizmetçiler “ve nice” pek çok miktarda “mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar!” Yani onlar, bu malları Senin yolundan insanları saptırmak için kullanıyorlar; hem kendileri sapıyorlar hem de başkalarının da sapmasına sebep oluyorlar. “Rabbimiz, mallarını yok et” onları helak etmek yahut da taşa dönüştürmek gibi mallarını yararlanılmayacak bir şekle sokarak telef et! “ve kalplerini de mühürle” yani katılaştır da “onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler!” Mûsâ aleyhisselam bu sözlerini onlara olan öfkesinden dolayı söylemişti. Çünkü onlar, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işlemek cüretkârlığını göstermiş, Allah’ın kullarını fesada boğmuş ve insanları Allah’ın yolundan alıkoymuşlardı. Ayrıca Mûsâ aleyhisselam Rabbinin, yüzlerine karşı iman kapısını kapatmak sureti ile yaptıklarına karşılık olarak onları cezalandıracağını tam anlamı ile bildiğinden dolayı böyle yapmıştı.
89. Yüce Allah “buyurdu ki: İkinizin de duası kabul olundu.” Bu, Mûsâ’nın dua ettiğine Hârûn’un da onun duasına “Âmin” dediğine, ayrıca “Âmin” diyen kimsenin de yapılan duada dua edene ortak olduğuna delil vardır. “O halde” dininiz üzere “dosdoğru yürümeye devam edin” davetinizi sürdürün. “Sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” Yani dosdoğru yoldan ayrılmış, cehenneme götüren yolu izleyen sapmışların, dalalete düşen cahillerin yoluna asla uymayın.
90. Şanı Yüce Allah, Musa’ya İsrailoğulları ile birlikte geceleyin yola koyulmayı emretti ve ona Firavun ve beraberindekilerin onu izleyeceklerini haber verdi. Firavun ise şehirlere toplayıcılar göndermişti: Onlar şöyle diyorlardı: “Gerçekten bunlar (Mûsâ ve kavmi) az bir topluluktur ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar. Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.”(eş-Şuarâ, 26/54-56) Böylece Firavun, uzak yakın bütün askerlerini topladı. Askerleri ile “haddi aşıp saldırganlık etmek üzere” yani yeryüzünde de haddi aşmak ve Mûsâ ile kavmine saldırmak üzere arkalarından yola koyuldu. Haddi aşma iyice artıp günah pekişti mi, artık geriye cezayı beklemekten başka bir şey kalmaz. “İsrailoğullarını denizden geçirdik.” Şöyle ki Yüce Allah, Mûsâ’ya denize ulaştı mı ona asasıyla vurmasını emretmişti. Mûsâ da asasıyla denize vurdu ve deniz yarılıp on iki yola ayrıldı. İsrailoğulları da o yolları izledi. Firavun ve askerleri de arkalarından denizin içerisine girerek yola koyuldular. Mûsâ ve kavmi denizin dışına çıktıklarında ve Firavun ile askerleri de hala denizin içerisinde bulunuyorken Yüce Allah, denize emretti ve deniz, Firavun ve askerlerinin üzerine kapandı. İsrailoğullarının gçzü önünde hepsini suda boğdu. Nihâyet Firavun da boğulma noktasına gelip artık kesinlikle öleceğini anlayınca “şöyle dedi: İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim.” İşte kendisinden başka ilah olmayan, tek hak ilah olan Allah O’dur, “ben de müslümanlardanım!” Allah’ın dinine ve Mûsâ’nın getirdiklerine itaat edenlerdenim.
91. Yüce Allah böyle bir durumda iman etmenin kendisine herhangi bir fayda sağlamayacağını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Şimdi mi?” iman ediyor ve Allah’ın Rasûlünü tasdik ettiğini ifade ediyorsun? “Halbuki sen bundan önce isyan etmiş” masiyetlerle, küfür ve yalanlamakla meydan okumuş “ve fesatçılardan olmuştun.” Bu konuda Yüce Allah’ın uygulayageldiği kanunu gereği iman etmenin sana hiçbir faydası olmayacaktır. Çünkü kâfirler, iman etmenin artık kaçınılmaz olduğu böyle bir duruma ulaştıkları takdirde edecekleri imandan yararlanamayacaklardır. Zira onların imanları, tıpkı Kıyamet gününe ulaşan kimsenin iman etmesi gibi gözle görme sonucu iman etmeye benzer. Oysa fayda veren iman, görmeden olan imandır.
92. “Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız.” Müfessirler derler ki: İsrailoğulları, Firavun’a karşı duydukları büyük korku dolayısı ile onun suda boğulduğunu kabul etmemiş ve bundan şüphe etmişlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah denize onun bedenini -onlara bir ibret ve alamet olsun diye- yüksekçe bir tepeye bırakmasını emretmişti. “Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler.” Bundan dolayıdır ki bu deliller gözlerinin önünde geçer, tekrarlanır durur; fakat onlara yönelmeyişleri dolayısı ile bu âyetlerden gereği gibi yararlanamazlar. Uyanık bir akıl ve dikkatli bir kalbe sahip olan kimse ise Yüce Allah’ın âyetleri ile delillerinden, peygamberlerin bildirdiklerinin doğruluğuna delalet eden en büyük delilleri görürler.
93. “Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik.” Yani Yüce Allah, onları Firavun hanedanının meskenlerine yerleştirdi, onların yerlerini ve ülkelerini İsrailoğullarına miras verdi. “Onları hoş ve temiz” yiyecek, içecek ve bunların dışında kalan “şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine” bir araya gelip toplanmalarını ve birbirleri ile kaynaşmalarını gerektiren “ilim gelinceye kadar da” hakka dair “anlaşmazlığa düşmediler.” Ancak kendilerine bu ilim gelince birbirlerine haksızlık ettiler. Onların pek çoğu hakka muhalif birtakım nefsi görüş ve maksatlara sahip oldu. Böylelikle aralarında pek çok konuda ayrılıklar ortaya çıktı. “Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.” Eksiksiz ilmi ve herşeyi kapsayan kudretinin tecellisi olan adaletli hükmünü verecektir. İşte bu, doğru dine mensup kimselerin karşı karşıya kaldıkları bir hastalıktır. Şeytan artık büsbütün dinlerini terk etmelerini sağlayarak onları kendisine itaate yöneltmekten aciz kalınca aralarını bozmaya, aralarına kin ve düşmanlık sokmaya çalışır ve bunun neticesinde de birtakım ihtilaflar ortaya çıkar. Daha sonra da biri diğerini sapıklıkla itham eder ve birbirlerine düşman olurlar. Bu da o lanetli şeytanın çok sevdiği bir sonuçtur. Yoksa hak dine iman edenlerin Rableri bir, peygamberleri bir, dinleri bir ve genel menfaatleri de birbirine uygun olduğu halde ne diye birliklerini dağıtacak, vahdetlerini parçalayacak, bağlarını çözecek ve düzenlerini bozacak bir şekilde ihtilafa düşüyorlar da dini ve dünyevi bir yığın maslahatları gerçekleştiremedikleri ve dinlerinin de pek çok hükmünün adeta ölü hale geldiği bir duruma düşsünler! Ey celal ve ikram sahibi Allahım! Senden mü’min kullarına onları bir araya getirmeni, parçalanmışlıklarını gidermeni ve uzak olanları birbirlerine yaklaştırmanı lütfetmeni niyaz ederiz!
Yunus 10:87
75- Sonra bunların ardından da Mûsâ’yı ve Hârûn’u mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi. 76- Katımızdan kendilerine hak geldiği zaman:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir” dediler. 77- Mûsâ:“Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz? Bu mu sihirdir? Halbuki sihirbazlar kurtuluşa eremezler” dedi. 78- Dediler ki:“Sen, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndürmek için ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.” 79- Firavun:“Bütün bilgin sihirbazları bana getirin” dedi. 80- Nihâyet sihirbazlar gelince Mûsâ onlara:“Atacağınızı atın” dedi. 81- Onlar atınca Mûsâ dedi ki:“Sizin bu yaptığınız sihirdir. Şüphesiz Allah onu boşa çıkartacaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” 82- Allah, günahkârların hoşuna gitmese de kelimeleri ile hakkı ortaya koyar. 83- Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi. Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi ve o, gerçekten haddi aşanlardandı. 84- Mûsâ:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız artık O’na güvenip dayanın.” dedi. 85- Onlar da şöyle dediler:“Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma! 86- “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar!” 87- Mûsâ’ya ve kardeşine:“Mısır’da kavminize evler hazırlayın. O evlerinizi namazgah yapın ve namazı dosdoğru kılın. Müminleri de müjdele!” diye vahyettik. 88- Mûsâ:“Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam ve nice mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar! Rabbimiz, mallarını yok et ve kalplerini de mühürle de onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler.” 89- Buyurdu ki:“İkinizin de duası kabul olundu. O halde dosdoğru yürümeye devam edin, sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” 90- İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri de haddi aşıp saldırganlık etmek üzere onların peşine düştü. Nihâyet Firavun boğulacağı anda şöyle dedi:“İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim. Ben de müslümanlardanım.” 91- (Ona şöyle dendi:) Şimdi mi?! Halbuki sen bundan önce isyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun. 92- Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız. Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler. 93- Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik. Onları hoş ve temiz şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar da anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
75. “Sonra bunların” Yüce Allah’ın yalanlayan ve helâk edilen kavimlere göndermiş olduğu bu peygamberlerin “ardından da Mûsâ’yı” rasûllerden ve azim sahibi peygamberlerden biris olan, üzerine geniş ve muazam şer’î hükümler indirilmiş, kendisine uyulan büyük önderlerden birisi olan, Rahman olan Allah ile konuşmuş, İmran oğlu Musa’yı “ve” onunla birlikte bir yardımcı kıldığımız “Hârûn’u” Yüce Allah’ın tevhidini, Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet etmeyi yasaklamayı ihtiva eden ve getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine” Firavun’un devletinin büyüklerine, önderlerine “gönderdik.” Çünkü avam da bu önderlerin arkasından giderdi. “Fakat onlar” bu âyetlerin doğruluğuna kesin olarak inanmakla birlikte büyüklenerek ve haksızlığa saparak bu aâyetlere karşı “büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi.” Onların ayrılmaz vasfı, günahkârlık ve vahyi yalanlamaktı.
76. “Katımızdan kendilerine” hakkın en büyük ve en muazzam türü olan, azameti önünde boyunların eğildiği ve bütün mahlukatı nimetleri ile terbiye eden âlemlerin Rabbi Allah nezdinden olan “hak geldiği zaman” Allah tarafından Mûsâ vasıtası ile kendilerine hak geldiğinde onu reddettiler, kabul etmediler ve:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir, dediler.” Kahrolasıcalar, haktan yüz çevirmekle ve onu reddetmekle kalmadılar, onu en batıl şey olan sihirle nitelendirdiler. Sihir ise gerçekte bir göz boyamadır. Hatta onlar bununla da yetinmeyip apaçık olan bu hakkı, apaçık ve aşikar bir sihir olarak kabul ettiler. Bundan dolayı Mûsâ onlara şöyle cevap vermişti:
77. “Mûsâ” en zalim insanlardan başkasının reddetmeyeceği hakkı reddetmeleri dolayısı ile onları azarlayarak şöyle dedi: “Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz?” Yani siz onun için “apaçık bir sihirdir” mi diyorsunuz? “Bu mu sihirdir?” Getirdiğim hakkın niteliklerine ve muhtevasına bir bakın. Yalnızca bu bile onun hakkın ta kendisi olduğunu kesin olarak anlamaya yeterlidir. “Halbuki sihirbazlar” dünyada olsun âhirette olsun “kurtuluşa eremezler, dedi.” İşte siz de güzel akıbetin ve kurtuluşun kimin olacağını ve kimin başarıya ulaşacağını göreceksiniz. Daha sonra onlar ve herkes açıkça şunu anladı ki kurtuluşa eren, dünya ve âhirette zafere kavuşan, Musa aleyhisselam olmuştu.
78. Mûsâ’nın sözlerini olmayacak şekilde reddederek ona şöyle dediler:“Sen bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan” atalarımızı üzerinde bulduğumuz şirkten, Allah’tan başkasına ibadetten “döndürmek için” ve bize yalnızca Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeyi emretmek “ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin?” Siz bize sizler başkanlar olasınız ve bizi yurdumuzdan çıkartasınız diye mi geldiniz? Bu ifadeleri ile onlar, sapık atalarının sözlerini, Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirmiş olduğu hakkı reddedecekleri bir dayanak olarak değerlendirdiler. Ayrıca “ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi” şeklindeki sözleri de gerçeği ters yüz etmek, aralarından cahil olanları kandırmak, halkı Mûsâ aleyhisselam’a düşmanlık edip ona iman etmemek için kışkırtmak kastı ile söylenmiş sözlerdi. Gerçekleri bilen, işleri birbirinden ayırt edebilen bir kimse böyle şeyleri gerekçe göstermez. Çünkü deliller, ancak onlar gibi bir delil ve belge ile reddedilebilir. Kendisine gelen hakkı bu gibi şeylerle reddetmeye kalkışan bir kimsenin bu hali, hasmı olan karşı tarafın söylediği sözü reddedecek bir şey bulmaktan aciz olduğunu gösterir. Çünkü hakkı reddeden kimsenin eğer bir delili bulunsaydı, elbette onu ortaya koyar ve hiçbir zaman “Senin maksadın şudur, gayen budur” demeye sığınmazdı. O, söylediği bu sözde ve hasmının maksadına dair verdiği bu haberde ister doğru olsun, ister yalancı olsun fark etmez, böyle bir şey yapmazdı. Üstelik Mûsâ aleyhisselam’ı tanıyan ve onun neye davet ettiğini bilen herkes, onun hiçbir zaman yeryüzünde üstünlük sağlamak gibi bir maksadı olmadığını çok iyi bilir. Onun maksadı, ancak diğer peygamber kardeşlerinin maksadında olduğu gibi insanları hidâyete iletmek ve onlara faydalarına olan şeyleri göstermektir. Ancak işin gerçek mahiyeti, onların bizzat kendi ağızları ile de ifade ettikleri gibi şuydu:“Biz ikinize de inanmıyoruz” yani kibir ve inadımız dolayısı ile dediklerini kabul etmiyoruz. Yoksa Mûsâ ile Hârûn’un getirdiklerinin batıl oluşundan ve hakkında herhangi bir şüphelerinin olduğundan yahut da başka herhangi bir sebep dolayısı ile değil. Bunun tek sebebi, onların zalimlikleri, haksızlıkları ve Mûsâ ile Hârûn’a -ikisine de selam olsun- iftira ile yakıştırdıkları üstünlük sağlama arzularından başkası değildir.
79. “Firavun” Mûsâ aleyhisselam’ın getirdiği hakka karşı çıkarak ve ileri gelenleri ile kavminin galip gelmesini isteyerek: “Bütün bilgin sihirbazları bana getirin, dedi.” Yani sihirde becerikli ve bunu çok iyi bilen kim varsa getirin. Sonra da Mısır şehirlerine, çeşitli tür ve seviyeleri ile değişik sihirbazları kendilerine getirecek kimseler gönderdi.
80. “Nihâyet sihirbazlar” Mûsâ ile yarışmak üzere “gelince Mûsâ onlara: Atacağınızı atın, dedi” Yani siz neyi atmak istiyorsanız atabilirsiniz. Ben size, belirli bir şeyi atın, demiyorum. Çünkü Mûsâ kesin olarak galip geleceğini biliyordu. Onlara ve onların neler yapacaklarına da hiç aldırış etmiyordu.
81. “Onlar” iplerini ve sopalarını “atınca” hepsi de yürüyen yılanlarmış gibi göründü. Bunun üzerine “Mûsâ dedi ki: Sizin bu yaptığınız sihirdir.” Yani bu, büyük ve gerçek bir sihirdir. Fakat büyüklüğüne rağmen “şüphesiz Allah onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” Onlar bu yaptıkları ile hakka karşı batılın zafere kavuşmasını istemişlerdi. Bundan daha büyük bir bozgunculuk olabilir mi? İşte herhangi bir iş yapan, herhangi bir tuzak kurmaya çalışan veya herhangi bir komplo düzenleyen her bir fesatçının durumu böyledir. Onun yaptığı mutlaka boşa çıkar, darmadağın olur gider. Bir süre, onun yaptığı iş revaç bulsa da önünde sonunda o yok olacaktır, boşa çıkacaktır. Yaptıkları işlerle maksatları Yüce Allah’ın rızasına kavuşmak olan ve bu işleri esas itibari ile işlenmesi emredilen faydalı işler olan ıslah edicilere gelince şüphesiz Yüce Allah, onların amellerini düzeltir, ilerletir ve sürekli olarak geliştirir.
82. Mûsâ asasını atınca büyük bir olup onların yaptıkları büyüleri yutuvermeye başladı. Böylelikle onların büyüleri boşa çıktı ve batılları yok olup gitti. Böylece Allah, hakkı ortaya koymuş oldu. Sihirbazlar hakkı açıkça görünce secdeye kapandılar. Firavun onları asmakla, el ve ayaklarını kesmekle tehdit ettiyse de buna aldırış etmeyip imanları üzere sebat gösterdiler. Ne Firavun, ne onun yanındaki ileri gelenler ne de onların tabilerinden hiç kimse iman etmedi. Aksine bunlar azgınlıkları içinde bocalamaya devam ettiler. Bu nedenle şöyle buyrulmuştur:
83. “Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi.” Yani İsrailoğullarına mensup birtakım gençler, korkmalarına rağmen iman kalplerinde iyice yerleştiği için sabredip imanlarını sürdürdüler. “Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini” dinlerinden çevirmek suretiyle “fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi.” Onun ülkeden üstünlüğü ve baskın bir gücü vardı. O bakımdan onun cezalandırmasından korkmakta haklı idiler. Özellikle de “o, gerçekten” azgınlıkta ve düşmanlıkta “haddi aşanlardandı.” Mûsâ’ya ancak kavminin gençlerinden bir topluluğun iman edip başka kimselerin iman etmeyişindeki hikmet -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gençlerin ve çocukların hakkı kabule daha yatkın, hakka daha çok itaat edip boyun eğen kimseler oluşundan dolayı olsa gerektir. Küfür üzere yetişen yaşlı ve yetişkinler ise böyle değildir. Çünkü bu yaşlılar, kalplerinde bozuk akidelerin yer etmiş olması ve uzun bir süre öylece kalması dolayısı ile başkalarına göre haktan daha uzaktırlar.
84. Mûsâ kavmine sabrı tavsiye ederek ve bu hususta kimin yardımını alacaklarını hatırlatarak:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız” Allah’a imanın gereğini yerine getirin ve “artık O’na güvenip dayanın, dedi.”
85. “Onlar da” Mûsâ’nın bu emrine uyarak “şöyle dediler: Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma!” Yani onları bize musallat etme! Çünkü o vakit onlar bizi dinimizden çevirmek kastı ile bize işkence yaparlar yahut da bize galip gelirler de böylelikle kendileri de fitneye düşüp: Eğer bunlar hak üzere olsalardı yenik düşmezlerdi, derler.
86. “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar” ki onların şerlerinden kurtulalım ve dinimiz üzere kalmaya devam edelim. Dinimizi ve şer’î hükümlerini, herhangi bir karşı çıkan ve bu konuda bizimle anlaşmazlık çıkartan olmaksızın uygulama imkânını bulabilelim.
87. Firavun ve kavminin İsrailoğulları üzerindeki baskıları ağırlaşıp da onları dinlerinden çevirmeye çalışmaları üzerine “Mûsâ’ya ve kardeşine: Mısır’da kavminize evler hazırlayın” yani onlara içlerinde gizlenebilecekleri şekilde evler yapmalarını emredin. “O evlerinizi namazgah yapın” yani halka açık mabedlerde namaz kılma imkânını bulamadığınızda evlerinizi içlerinde namaz kılabileceğiniz bir yer haline getirin “ve namazı dosdoğru kılın.” Çünkü namaz her türlü sıkıntılara karşı bir yardımcıdır. “Müminleri de” zafer, yardım ve dinlerinin üstün geleceği müjdesiyle “müjdele, diye vahyettik.”“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık (daha) vardır.”(el-İnşirah, 94/5-6) Sıkıntılar artık bunalım haline dönüştü mü Allah onları giderip ferahlık verir.
88. Mûsâ Firavun’un ve ileri gelenlerin katılığını ve yüz çevirişlerini görünce onlara beddua etmiş, Hârûn da “Amin” demişti. Şöyle ki: “Mûsâ: Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam” süslenecekleri türlü süs eşyaları, elbiseler, dayalı döşeli evler, gösterişli binekler, hizmetçiler “ve nice” pek çok miktarda “mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar!” Yani onlar, bu malları Senin yolundan insanları saptırmak için kullanıyorlar; hem kendileri sapıyorlar hem de başkalarının da sapmasına sebep oluyorlar. “Rabbimiz, mallarını yok et” onları helak etmek yahut da taşa dönüştürmek gibi mallarını yararlanılmayacak bir şekle sokarak telef et! “ve kalplerini de mühürle” yani katılaştır da “onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler!” Mûsâ aleyhisselam bu sözlerini onlara olan öfkesinden dolayı söylemişti. Çünkü onlar, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işlemek cüretkârlığını göstermiş, Allah’ın kullarını fesada boğmuş ve insanları Allah’ın yolundan alıkoymuşlardı. Ayrıca Mûsâ aleyhisselam Rabbinin, yüzlerine karşı iman kapısını kapatmak sureti ile yaptıklarına karşılık olarak onları cezalandıracağını tam anlamı ile bildiğinden dolayı böyle yapmıştı.
89. Yüce Allah “buyurdu ki: İkinizin de duası kabul olundu.” Bu, Mûsâ’nın dua ettiğine Hârûn’un da onun duasına “Âmin” dediğine, ayrıca “Âmin” diyen kimsenin de yapılan duada dua edene ortak olduğuna delil vardır. “O halde” dininiz üzere “dosdoğru yürümeye devam edin” davetinizi sürdürün. “Sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” Yani dosdoğru yoldan ayrılmış, cehenneme götüren yolu izleyen sapmışların, dalalete düşen cahillerin yoluna asla uymayın.
90. Şanı Yüce Allah, Musa’ya İsrailoğulları ile birlikte geceleyin yola koyulmayı emretti ve ona Firavun ve beraberindekilerin onu izleyeceklerini haber verdi. Firavun ise şehirlere toplayıcılar göndermişti: Onlar şöyle diyorlardı: “Gerçekten bunlar (Mûsâ ve kavmi) az bir topluluktur ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar. Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.”(eş-Şuarâ, 26/54-56) Böylece Firavun, uzak yakın bütün askerlerini topladı. Askerleri ile “haddi aşıp saldırganlık etmek üzere” yani yeryüzünde de haddi aşmak ve Mûsâ ile kavmine saldırmak üzere arkalarından yola koyuldu. Haddi aşma iyice artıp günah pekişti mi, artık geriye cezayı beklemekten başka bir şey kalmaz. “İsrailoğullarını denizden geçirdik.” Şöyle ki Yüce Allah, Mûsâ’ya denize ulaştı mı ona asasıyla vurmasını emretmişti. Mûsâ da asasıyla denize vurdu ve deniz yarılıp on iki yola ayrıldı. İsrailoğulları da o yolları izledi. Firavun ve askerleri de arkalarından denizin içerisine girerek yola koyuldular. Mûsâ ve kavmi denizin dışına çıktıklarında ve Firavun ile askerleri de hala denizin içerisinde bulunuyorken Yüce Allah, denize emretti ve deniz, Firavun ve askerlerinin üzerine kapandı. İsrailoğullarının gçzü önünde hepsini suda boğdu. Nihâyet Firavun da boğulma noktasına gelip artık kesinlikle öleceğini anlayınca “şöyle dedi: İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim.” İşte kendisinden başka ilah olmayan, tek hak ilah olan Allah O’dur, “ben de müslümanlardanım!” Allah’ın dinine ve Mûsâ’nın getirdiklerine itaat edenlerdenim.
91. Yüce Allah böyle bir durumda iman etmenin kendisine herhangi bir fayda sağlamayacağını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Şimdi mi?” iman ediyor ve Allah’ın Rasûlünü tasdik ettiğini ifade ediyorsun? “Halbuki sen bundan önce isyan etmiş” masiyetlerle, küfür ve yalanlamakla meydan okumuş “ve fesatçılardan olmuştun.” Bu konuda Yüce Allah’ın uygulayageldiği kanunu gereği iman etmenin sana hiçbir faydası olmayacaktır. Çünkü kâfirler, iman etmenin artık kaçınılmaz olduğu böyle bir duruma ulaştıkları takdirde edecekleri imandan yararlanamayacaklardır. Zira onların imanları, tıpkı Kıyamet gününe ulaşan kimsenin iman etmesi gibi gözle görme sonucu iman etmeye benzer. Oysa fayda veren iman, görmeden olan imandır.
92. “Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız.” Müfessirler derler ki: İsrailoğulları, Firavun’a karşı duydukları büyük korku dolayısı ile onun suda boğulduğunu kabul etmemiş ve bundan şüphe etmişlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah denize onun bedenini -onlara bir ibret ve alamet olsun diye- yüksekçe bir tepeye bırakmasını emretmişti. “Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler.” Bundan dolayıdır ki bu deliller gözlerinin önünde geçer, tekrarlanır durur; fakat onlara yönelmeyişleri dolayısı ile bu âyetlerden gereği gibi yararlanamazlar. Uyanık bir akıl ve dikkatli bir kalbe sahip olan kimse ise Yüce Allah’ın âyetleri ile delillerinden, peygamberlerin bildirdiklerinin doğruluğuna delalet eden en büyük delilleri görürler.
93. “Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik.” Yani Yüce Allah, onları Firavun hanedanının meskenlerine yerleştirdi, onların yerlerini ve ülkelerini İsrailoğullarına miras verdi. “Onları hoş ve temiz” yiyecek, içecek ve bunların dışında kalan “şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine” bir araya gelip toplanmalarını ve birbirleri ile kaynaşmalarını gerektiren “ilim gelinceye kadar da” hakka dair “anlaşmazlığa düşmediler.” Ancak kendilerine bu ilim gelince birbirlerine haksızlık ettiler. Onların pek çoğu hakka muhalif birtakım nefsi görüş ve maksatlara sahip oldu. Böylelikle aralarında pek çok konuda ayrılıklar ortaya çıktı. “Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.” Eksiksiz ilmi ve herşeyi kapsayan kudretinin tecellisi olan adaletli hükmünü verecektir. İşte bu, doğru dine mensup kimselerin karşı karşıya kaldıkları bir hastalıktır. Şeytan artık büsbütün dinlerini terk etmelerini sağlayarak onları kendisine itaate yöneltmekten aciz kalınca aralarını bozmaya, aralarına kin ve düşmanlık sokmaya çalışır ve bunun neticesinde de birtakım ihtilaflar ortaya çıkar. Daha sonra da biri diğerini sapıklıkla itham eder ve birbirlerine düşman olurlar. Bu da o lanetli şeytanın çok sevdiği bir sonuçtur. Yoksa hak dine iman edenlerin Rableri bir, peygamberleri bir, dinleri bir ve genel menfaatleri de birbirine uygun olduğu halde ne diye birliklerini dağıtacak, vahdetlerini parçalayacak, bağlarını çözecek ve düzenlerini bozacak bir şekilde ihtilafa düşüyorlar da dini ve dünyevi bir yığın maslahatları gerçekleştiremedikleri ve dinlerinin de pek çok hükmünün adeta ölü hale geldiği bir duruma düşsünler! Ey celal ve ikram sahibi Allahım! Senden mü’min kullarına onları bir araya getirmeni, parçalanmışlıklarını gidermeni ve uzak olanları birbirlerine yaklaştırmanı lütfetmeni niyaz ederiz!
Yunus 10:88
75- Sonra bunların ardından da Mûsâ’yı ve Hârûn’u mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi. 76- Katımızdan kendilerine hak geldiği zaman:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir” dediler. 77- Mûsâ:“Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz? Bu mu sihirdir? Halbuki sihirbazlar kurtuluşa eremezler” dedi. 78- Dediler ki:“Sen, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndürmek için ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.” 79- Firavun:“Bütün bilgin sihirbazları bana getirin” dedi. 80- Nihâyet sihirbazlar gelince Mûsâ onlara:“Atacağınızı atın” dedi. 81- Onlar atınca Mûsâ dedi ki:“Sizin bu yaptığınız sihirdir. Şüphesiz Allah onu boşa çıkartacaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” 82- Allah, günahkârların hoşuna gitmese de kelimeleri ile hakkı ortaya koyar. 83- Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi. Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi ve o, gerçekten haddi aşanlardandı. 84- Mûsâ:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız artık O’na güvenip dayanın.” dedi. 85- Onlar da şöyle dediler:“Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma! 86- “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar!” 87- Mûsâ’ya ve kardeşine:“Mısır’da kavminize evler hazırlayın. O evlerinizi namazgah yapın ve namazı dosdoğru kılın. Müminleri de müjdele!” diye vahyettik. 88- Mûsâ:“Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam ve nice mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar! Rabbimiz, mallarını yok et ve kalplerini de mühürle de onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler.” 89- Buyurdu ki:“İkinizin de duası kabul olundu. O halde dosdoğru yürümeye devam edin, sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” 90- İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri de haddi aşıp saldırganlık etmek üzere onların peşine düştü. Nihâyet Firavun boğulacağı anda şöyle dedi:“İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim. Ben de müslümanlardanım.” 91- (Ona şöyle dendi:) Şimdi mi?! Halbuki sen bundan önce isyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun. 92- Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız. Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler. 93- Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik. Onları hoş ve temiz şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar da anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
75. “Sonra bunların” Yüce Allah’ın yalanlayan ve helâk edilen kavimlere göndermiş olduğu bu peygamberlerin “ardından da Mûsâ’yı” rasûllerden ve azim sahibi peygamberlerden biris olan, üzerine geniş ve muazam şer’î hükümler indirilmiş, kendisine uyulan büyük önderlerden birisi olan, Rahman olan Allah ile konuşmuş, İmran oğlu Musa’yı “ve” onunla birlikte bir yardımcı kıldığımız “Hârûn’u” Yüce Allah’ın tevhidini, Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet etmeyi yasaklamayı ihtiva eden ve getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine” Firavun’un devletinin büyüklerine, önderlerine “gönderdik.” Çünkü avam da bu önderlerin arkasından giderdi. “Fakat onlar” bu âyetlerin doğruluğuna kesin olarak inanmakla birlikte büyüklenerek ve haksızlığa saparak bu aâyetlere karşı “büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi.” Onların ayrılmaz vasfı, günahkârlık ve vahyi yalanlamaktı.
76. “Katımızdan kendilerine” hakkın en büyük ve en muazzam türü olan, azameti önünde boyunların eğildiği ve bütün mahlukatı nimetleri ile terbiye eden âlemlerin Rabbi Allah nezdinden olan “hak geldiği zaman” Allah tarafından Mûsâ vasıtası ile kendilerine hak geldiğinde onu reddettiler, kabul etmediler ve:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir, dediler.” Kahrolasıcalar, haktan yüz çevirmekle ve onu reddetmekle kalmadılar, onu en batıl şey olan sihirle nitelendirdiler. Sihir ise gerçekte bir göz boyamadır. Hatta onlar bununla da yetinmeyip apaçık olan bu hakkı, apaçık ve aşikar bir sihir olarak kabul ettiler. Bundan dolayı Mûsâ onlara şöyle cevap vermişti:
77. “Mûsâ” en zalim insanlardan başkasının reddetmeyeceği hakkı reddetmeleri dolayısı ile onları azarlayarak şöyle dedi: “Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz?” Yani siz onun için “apaçık bir sihirdir” mi diyorsunuz? “Bu mu sihirdir?” Getirdiğim hakkın niteliklerine ve muhtevasına bir bakın. Yalnızca bu bile onun hakkın ta kendisi olduğunu kesin olarak anlamaya yeterlidir. “Halbuki sihirbazlar” dünyada olsun âhirette olsun “kurtuluşa eremezler, dedi.” İşte siz de güzel akıbetin ve kurtuluşun kimin olacağını ve kimin başarıya ulaşacağını göreceksiniz. Daha sonra onlar ve herkes açıkça şunu anladı ki kurtuluşa eren, dünya ve âhirette zafere kavuşan, Musa aleyhisselam olmuştu.
78. Mûsâ’nın sözlerini olmayacak şekilde reddederek ona şöyle dediler:“Sen bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan” atalarımızı üzerinde bulduğumuz şirkten, Allah’tan başkasına ibadetten “döndürmek için” ve bize yalnızca Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeyi emretmek “ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin?” Siz bize sizler başkanlar olasınız ve bizi yurdumuzdan çıkartasınız diye mi geldiniz? Bu ifadeleri ile onlar, sapık atalarının sözlerini, Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirmiş olduğu hakkı reddedecekleri bir dayanak olarak değerlendirdiler. Ayrıca “ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi” şeklindeki sözleri de gerçeği ters yüz etmek, aralarından cahil olanları kandırmak, halkı Mûsâ aleyhisselam’a düşmanlık edip ona iman etmemek için kışkırtmak kastı ile söylenmiş sözlerdi. Gerçekleri bilen, işleri birbirinden ayırt edebilen bir kimse böyle şeyleri gerekçe göstermez. Çünkü deliller, ancak onlar gibi bir delil ve belge ile reddedilebilir. Kendisine gelen hakkı bu gibi şeylerle reddetmeye kalkışan bir kimsenin bu hali, hasmı olan karşı tarafın söylediği sözü reddedecek bir şey bulmaktan aciz olduğunu gösterir. Çünkü hakkı reddeden kimsenin eğer bir delili bulunsaydı, elbette onu ortaya koyar ve hiçbir zaman “Senin maksadın şudur, gayen budur” demeye sığınmazdı. O, söylediği bu sözde ve hasmının maksadına dair verdiği bu haberde ister doğru olsun, ister yalancı olsun fark etmez, böyle bir şey yapmazdı. Üstelik Mûsâ aleyhisselam’ı tanıyan ve onun neye davet ettiğini bilen herkes, onun hiçbir zaman yeryüzünde üstünlük sağlamak gibi bir maksadı olmadığını çok iyi bilir. Onun maksadı, ancak diğer peygamber kardeşlerinin maksadında olduğu gibi insanları hidâyete iletmek ve onlara faydalarına olan şeyleri göstermektir. Ancak işin gerçek mahiyeti, onların bizzat kendi ağızları ile de ifade ettikleri gibi şuydu:“Biz ikinize de inanmıyoruz” yani kibir ve inadımız dolayısı ile dediklerini kabul etmiyoruz. Yoksa Mûsâ ile Hârûn’un getirdiklerinin batıl oluşundan ve hakkında herhangi bir şüphelerinin olduğundan yahut da başka herhangi bir sebep dolayısı ile değil. Bunun tek sebebi, onların zalimlikleri, haksızlıkları ve Mûsâ ile Hârûn’a -ikisine de selam olsun- iftira ile yakıştırdıkları üstünlük sağlama arzularından başkası değildir.
79. “Firavun” Mûsâ aleyhisselam’ın getirdiği hakka karşı çıkarak ve ileri gelenleri ile kavminin galip gelmesini isteyerek: “Bütün bilgin sihirbazları bana getirin, dedi.” Yani sihirde becerikli ve bunu çok iyi bilen kim varsa getirin. Sonra da Mısır şehirlerine, çeşitli tür ve seviyeleri ile değişik sihirbazları kendilerine getirecek kimseler gönderdi.
80. “Nihâyet sihirbazlar” Mûsâ ile yarışmak üzere “gelince Mûsâ onlara: Atacağınızı atın, dedi” Yani siz neyi atmak istiyorsanız atabilirsiniz. Ben size, belirli bir şeyi atın, demiyorum. Çünkü Mûsâ kesin olarak galip geleceğini biliyordu. Onlara ve onların neler yapacaklarına da hiç aldırış etmiyordu.
81. “Onlar” iplerini ve sopalarını “atınca” hepsi de yürüyen yılanlarmış gibi göründü. Bunun üzerine “Mûsâ dedi ki: Sizin bu yaptığınız sihirdir.” Yani bu, büyük ve gerçek bir sihirdir. Fakat büyüklüğüne rağmen “şüphesiz Allah onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” Onlar bu yaptıkları ile hakka karşı batılın zafere kavuşmasını istemişlerdi. Bundan daha büyük bir bozgunculuk olabilir mi? İşte herhangi bir iş yapan, herhangi bir tuzak kurmaya çalışan veya herhangi bir komplo düzenleyen her bir fesatçının durumu böyledir. Onun yaptığı mutlaka boşa çıkar, darmadağın olur gider. Bir süre, onun yaptığı iş revaç bulsa da önünde sonunda o yok olacaktır, boşa çıkacaktır. Yaptıkları işlerle maksatları Yüce Allah’ın rızasına kavuşmak olan ve bu işleri esas itibari ile işlenmesi emredilen faydalı işler olan ıslah edicilere gelince şüphesiz Yüce Allah, onların amellerini düzeltir, ilerletir ve sürekli olarak geliştirir.
82. Mûsâ asasını atınca büyük bir olup onların yaptıkları büyüleri yutuvermeye başladı. Böylelikle onların büyüleri boşa çıktı ve batılları yok olup gitti. Böylece Allah, hakkı ortaya koymuş oldu. Sihirbazlar hakkı açıkça görünce secdeye kapandılar. Firavun onları asmakla, el ve ayaklarını kesmekle tehdit ettiyse de buna aldırış etmeyip imanları üzere sebat gösterdiler. Ne Firavun, ne onun yanındaki ileri gelenler ne de onların tabilerinden hiç kimse iman etmedi. Aksine bunlar azgınlıkları içinde bocalamaya devam ettiler. Bu nedenle şöyle buyrulmuştur:
83. “Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi.” Yani İsrailoğullarına mensup birtakım gençler, korkmalarına rağmen iman kalplerinde iyice yerleştiği için sabredip imanlarını sürdürdüler. “Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini” dinlerinden çevirmek suretiyle “fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi.” Onun ülkeden üstünlüğü ve baskın bir gücü vardı. O bakımdan onun cezalandırmasından korkmakta haklı idiler. Özellikle de “o, gerçekten” azgınlıkta ve düşmanlıkta “haddi aşanlardandı.” Mûsâ’ya ancak kavminin gençlerinden bir topluluğun iman edip başka kimselerin iman etmeyişindeki hikmet -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gençlerin ve çocukların hakkı kabule daha yatkın, hakka daha çok itaat edip boyun eğen kimseler oluşundan dolayı olsa gerektir. Küfür üzere yetişen yaşlı ve yetişkinler ise böyle değildir. Çünkü bu yaşlılar, kalplerinde bozuk akidelerin yer etmiş olması ve uzun bir süre öylece kalması dolayısı ile başkalarına göre haktan daha uzaktırlar.
84. Mûsâ kavmine sabrı tavsiye ederek ve bu hususta kimin yardımını alacaklarını hatırlatarak:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız” Allah’a imanın gereğini yerine getirin ve “artık O’na güvenip dayanın, dedi.”
85. “Onlar da” Mûsâ’nın bu emrine uyarak “şöyle dediler: Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma!” Yani onları bize musallat etme! Çünkü o vakit onlar bizi dinimizden çevirmek kastı ile bize işkence yaparlar yahut da bize galip gelirler de böylelikle kendileri de fitneye düşüp: Eğer bunlar hak üzere olsalardı yenik düşmezlerdi, derler.
86. “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar” ki onların şerlerinden kurtulalım ve dinimiz üzere kalmaya devam edelim. Dinimizi ve şer’î hükümlerini, herhangi bir karşı çıkan ve bu konuda bizimle anlaşmazlık çıkartan olmaksızın uygulama imkânını bulabilelim.
87. Firavun ve kavminin İsrailoğulları üzerindeki baskıları ağırlaşıp da onları dinlerinden çevirmeye çalışmaları üzerine “Mûsâ’ya ve kardeşine: Mısır’da kavminize evler hazırlayın” yani onlara içlerinde gizlenebilecekleri şekilde evler yapmalarını emredin. “O evlerinizi namazgah yapın” yani halka açık mabedlerde namaz kılma imkânını bulamadığınızda evlerinizi içlerinde namaz kılabileceğiniz bir yer haline getirin “ve namazı dosdoğru kılın.” Çünkü namaz her türlü sıkıntılara karşı bir yardımcıdır. “Müminleri de” zafer, yardım ve dinlerinin üstün geleceği müjdesiyle “müjdele, diye vahyettik.”“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık (daha) vardır.”(el-İnşirah, 94/5-6) Sıkıntılar artık bunalım haline dönüştü mü Allah onları giderip ferahlık verir.
88. Mûsâ Firavun’un ve ileri gelenlerin katılığını ve yüz çevirişlerini görünce onlara beddua etmiş, Hârûn da “Amin” demişti. Şöyle ki: “Mûsâ: Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam” süslenecekleri türlü süs eşyaları, elbiseler, dayalı döşeli evler, gösterişli binekler, hizmetçiler “ve nice” pek çok miktarda “mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar!” Yani onlar, bu malları Senin yolundan insanları saptırmak için kullanıyorlar; hem kendileri sapıyorlar hem de başkalarının da sapmasına sebep oluyorlar. “Rabbimiz, mallarını yok et” onları helak etmek yahut da taşa dönüştürmek gibi mallarını yararlanılmayacak bir şekle sokarak telef et! “ve kalplerini de mühürle” yani katılaştır da “onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler!” Mûsâ aleyhisselam bu sözlerini onlara olan öfkesinden dolayı söylemişti. Çünkü onlar, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işlemek cüretkârlığını göstermiş, Allah’ın kullarını fesada boğmuş ve insanları Allah’ın yolundan alıkoymuşlardı. Ayrıca Mûsâ aleyhisselam Rabbinin, yüzlerine karşı iman kapısını kapatmak sureti ile yaptıklarına karşılık olarak onları cezalandıracağını tam anlamı ile bildiğinden dolayı böyle yapmıştı.
89. Yüce Allah “buyurdu ki: İkinizin de duası kabul olundu.” Bu, Mûsâ’nın dua ettiğine Hârûn’un da onun duasına “Âmin” dediğine, ayrıca “Âmin” diyen kimsenin de yapılan duada dua edene ortak olduğuna delil vardır. “O halde” dininiz üzere “dosdoğru yürümeye devam edin” davetinizi sürdürün. “Sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” Yani dosdoğru yoldan ayrılmış, cehenneme götüren yolu izleyen sapmışların, dalalete düşen cahillerin yoluna asla uymayın.
90. Şanı Yüce Allah, Musa’ya İsrailoğulları ile birlikte geceleyin yola koyulmayı emretti ve ona Firavun ve beraberindekilerin onu izleyeceklerini haber verdi. Firavun ise şehirlere toplayıcılar göndermişti: Onlar şöyle diyorlardı: “Gerçekten bunlar (Mûsâ ve kavmi) az bir topluluktur ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar. Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.”(eş-Şuarâ, 26/54-56) Böylece Firavun, uzak yakın bütün askerlerini topladı. Askerleri ile “haddi aşıp saldırganlık etmek üzere” yani yeryüzünde de haddi aşmak ve Mûsâ ile kavmine saldırmak üzere arkalarından yola koyuldu. Haddi aşma iyice artıp günah pekişti mi, artık geriye cezayı beklemekten başka bir şey kalmaz. “İsrailoğullarını denizden geçirdik.” Şöyle ki Yüce Allah, Mûsâ’ya denize ulaştı mı ona asasıyla vurmasını emretmişti. Mûsâ da asasıyla denize vurdu ve deniz yarılıp on iki yola ayrıldı. İsrailoğulları da o yolları izledi. Firavun ve askerleri de arkalarından denizin içerisine girerek yola koyuldular. Mûsâ ve kavmi denizin dışına çıktıklarında ve Firavun ile askerleri de hala denizin içerisinde bulunuyorken Yüce Allah, denize emretti ve deniz, Firavun ve askerlerinin üzerine kapandı. İsrailoğullarının gçzü önünde hepsini suda boğdu. Nihâyet Firavun da boğulma noktasına gelip artık kesinlikle öleceğini anlayınca “şöyle dedi: İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim.” İşte kendisinden başka ilah olmayan, tek hak ilah olan Allah O’dur, “ben de müslümanlardanım!” Allah’ın dinine ve Mûsâ’nın getirdiklerine itaat edenlerdenim.
91. Yüce Allah böyle bir durumda iman etmenin kendisine herhangi bir fayda sağlamayacağını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Şimdi mi?” iman ediyor ve Allah’ın Rasûlünü tasdik ettiğini ifade ediyorsun? “Halbuki sen bundan önce isyan etmiş” masiyetlerle, küfür ve yalanlamakla meydan okumuş “ve fesatçılardan olmuştun.” Bu konuda Yüce Allah’ın uygulayageldiği kanunu gereği iman etmenin sana hiçbir faydası olmayacaktır. Çünkü kâfirler, iman etmenin artık kaçınılmaz olduğu böyle bir duruma ulaştıkları takdirde edecekleri imandan yararlanamayacaklardır. Zira onların imanları, tıpkı Kıyamet gününe ulaşan kimsenin iman etmesi gibi gözle görme sonucu iman etmeye benzer. Oysa fayda veren iman, görmeden olan imandır.
92. “Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız.” Müfessirler derler ki: İsrailoğulları, Firavun’a karşı duydukları büyük korku dolayısı ile onun suda boğulduğunu kabul etmemiş ve bundan şüphe etmişlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah denize onun bedenini -onlara bir ibret ve alamet olsun diye- yüksekçe bir tepeye bırakmasını emretmişti. “Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler.” Bundan dolayıdır ki bu deliller gözlerinin önünde geçer, tekrarlanır durur; fakat onlara yönelmeyişleri dolayısı ile bu âyetlerden gereği gibi yararlanamazlar. Uyanık bir akıl ve dikkatli bir kalbe sahip olan kimse ise Yüce Allah’ın âyetleri ile delillerinden, peygamberlerin bildirdiklerinin doğruluğuna delalet eden en büyük delilleri görürler.
93. “Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik.” Yani Yüce Allah, onları Firavun hanedanının meskenlerine yerleştirdi, onların yerlerini ve ülkelerini İsrailoğullarına miras verdi. “Onları hoş ve temiz” yiyecek, içecek ve bunların dışında kalan “şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine” bir araya gelip toplanmalarını ve birbirleri ile kaynaşmalarını gerektiren “ilim gelinceye kadar da” hakka dair “anlaşmazlığa düşmediler.” Ancak kendilerine bu ilim gelince birbirlerine haksızlık ettiler. Onların pek çoğu hakka muhalif birtakım nefsi görüş ve maksatlara sahip oldu. Böylelikle aralarında pek çok konuda ayrılıklar ortaya çıktı. “Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.” Eksiksiz ilmi ve herşeyi kapsayan kudretinin tecellisi olan adaletli hükmünü verecektir. İşte bu, doğru dine mensup kimselerin karşı karşıya kaldıkları bir hastalıktır. Şeytan artık büsbütün dinlerini terk etmelerini sağlayarak onları kendisine itaate yöneltmekten aciz kalınca aralarını bozmaya, aralarına kin ve düşmanlık sokmaya çalışır ve bunun neticesinde de birtakım ihtilaflar ortaya çıkar. Daha sonra da biri diğerini sapıklıkla itham eder ve birbirlerine düşman olurlar. Bu da o lanetli şeytanın çok sevdiği bir sonuçtur. Yoksa hak dine iman edenlerin Rableri bir, peygamberleri bir, dinleri bir ve genel menfaatleri de birbirine uygun olduğu halde ne diye birliklerini dağıtacak, vahdetlerini parçalayacak, bağlarını çözecek ve düzenlerini bozacak bir şekilde ihtilafa düşüyorlar da dini ve dünyevi bir yığın maslahatları gerçekleştiremedikleri ve dinlerinin de pek çok hükmünün adeta ölü hale geldiği bir duruma düşsünler! Ey celal ve ikram sahibi Allahım! Senden mü’min kullarına onları bir araya getirmeni, parçalanmışlıklarını gidermeni ve uzak olanları birbirlerine yaklaştırmanı lütfetmeni niyaz ederiz!
Yunus 10:89
75- Sonra bunların ardından da Mûsâ’yı ve Hârûn’u mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi. 76- Katımızdan kendilerine hak geldiği zaman:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir” dediler. 77- Mûsâ:“Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz? Bu mu sihirdir? Halbuki sihirbazlar kurtuluşa eremezler” dedi. 78- Dediler ki:“Sen, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndürmek için ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.” 79- Firavun:“Bütün bilgin sihirbazları bana getirin” dedi. 80- Nihâyet sihirbazlar gelince Mûsâ onlara:“Atacağınızı atın” dedi. 81- Onlar atınca Mûsâ dedi ki:“Sizin bu yaptığınız sihirdir. Şüphesiz Allah onu boşa çıkartacaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” 82- Allah, günahkârların hoşuna gitmese de kelimeleri ile hakkı ortaya koyar. 83- Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi. Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi ve o, gerçekten haddi aşanlardandı. 84- Mûsâ:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız artık O’na güvenip dayanın.” dedi. 85- Onlar da şöyle dediler:“Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma! 86- “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar!” 87- Mûsâ’ya ve kardeşine:“Mısır’da kavminize evler hazırlayın. O evlerinizi namazgah yapın ve namazı dosdoğru kılın. Müminleri de müjdele!” diye vahyettik. 88- Mûsâ:“Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam ve nice mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar! Rabbimiz, mallarını yok et ve kalplerini de mühürle de onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler.” 89- Buyurdu ki:“İkinizin de duası kabul olundu. O halde dosdoğru yürümeye devam edin, sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” 90- İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri de haddi aşıp saldırganlık etmek üzere onların peşine düştü. Nihâyet Firavun boğulacağı anda şöyle dedi:“İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim. Ben de müslümanlardanım.” 91- (Ona şöyle dendi:) Şimdi mi?! Halbuki sen bundan önce isyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun. 92- Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız. Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler. 93- Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik. Onları hoş ve temiz şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar da anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
75. “Sonra bunların” Yüce Allah’ın yalanlayan ve helâk edilen kavimlere göndermiş olduğu bu peygamberlerin “ardından da Mûsâ’yı” rasûllerden ve azim sahibi peygamberlerden biris olan, üzerine geniş ve muazam şer’î hükümler indirilmiş, kendisine uyulan büyük önderlerden birisi olan, Rahman olan Allah ile konuşmuş, İmran oğlu Musa’yı “ve” onunla birlikte bir yardımcı kıldığımız “Hârûn’u” Yüce Allah’ın tevhidini, Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet etmeyi yasaklamayı ihtiva eden ve getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine” Firavun’un devletinin büyüklerine, önderlerine “gönderdik.” Çünkü avam da bu önderlerin arkasından giderdi. “Fakat onlar” bu âyetlerin doğruluğuna kesin olarak inanmakla birlikte büyüklenerek ve haksızlığa saparak bu aâyetlere karşı “büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi.” Onların ayrılmaz vasfı, günahkârlık ve vahyi yalanlamaktı.
76. “Katımızdan kendilerine” hakkın en büyük ve en muazzam türü olan, azameti önünde boyunların eğildiği ve bütün mahlukatı nimetleri ile terbiye eden âlemlerin Rabbi Allah nezdinden olan “hak geldiği zaman” Allah tarafından Mûsâ vasıtası ile kendilerine hak geldiğinde onu reddettiler, kabul etmediler ve:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir, dediler.” Kahrolasıcalar, haktan yüz çevirmekle ve onu reddetmekle kalmadılar, onu en batıl şey olan sihirle nitelendirdiler. Sihir ise gerçekte bir göz boyamadır. Hatta onlar bununla da yetinmeyip apaçık olan bu hakkı, apaçık ve aşikar bir sihir olarak kabul ettiler. Bundan dolayı Mûsâ onlara şöyle cevap vermişti:
77. “Mûsâ” en zalim insanlardan başkasının reddetmeyeceği hakkı reddetmeleri dolayısı ile onları azarlayarak şöyle dedi: “Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz?” Yani siz onun için “apaçık bir sihirdir” mi diyorsunuz? “Bu mu sihirdir?” Getirdiğim hakkın niteliklerine ve muhtevasına bir bakın. Yalnızca bu bile onun hakkın ta kendisi olduğunu kesin olarak anlamaya yeterlidir. “Halbuki sihirbazlar” dünyada olsun âhirette olsun “kurtuluşa eremezler, dedi.” İşte siz de güzel akıbetin ve kurtuluşun kimin olacağını ve kimin başarıya ulaşacağını göreceksiniz. Daha sonra onlar ve herkes açıkça şunu anladı ki kurtuluşa eren, dünya ve âhirette zafere kavuşan, Musa aleyhisselam olmuştu.
78. Mûsâ’nın sözlerini olmayacak şekilde reddederek ona şöyle dediler:“Sen bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan” atalarımızı üzerinde bulduğumuz şirkten, Allah’tan başkasına ibadetten “döndürmek için” ve bize yalnızca Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeyi emretmek “ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin?” Siz bize sizler başkanlar olasınız ve bizi yurdumuzdan çıkartasınız diye mi geldiniz? Bu ifadeleri ile onlar, sapık atalarının sözlerini, Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirmiş olduğu hakkı reddedecekleri bir dayanak olarak değerlendirdiler. Ayrıca “ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi” şeklindeki sözleri de gerçeği ters yüz etmek, aralarından cahil olanları kandırmak, halkı Mûsâ aleyhisselam’a düşmanlık edip ona iman etmemek için kışkırtmak kastı ile söylenmiş sözlerdi. Gerçekleri bilen, işleri birbirinden ayırt edebilen bir kimse böyle şeyleri gerekçe göstermez. Çünkü deliller, ancak onlar gibi bir delil ve belge ile reddedilebilir. Kendisine gelen hakkı bu gibi şeylerle reddetmeye kalkışan bir kimsenin bu hali, hasmı olan karşı tarafın söylediği sözü reddedecek bir şey bulmaktan aciz olduğunu gösterir. Çünkü hakkı reddeden kimsenin eğer bir delili bulunsaydı, elbette onu ortaya koyar ve hiçbir zaman “Senin maksadın şudur, gayen budur” demeye sığınmazdı. O, söylediği bu sözde ve hasmının maksadına dair verdiği bu haberde ister doğru olsun, ister yalancı olsun fark etmez, böyle bir şey yapmazdı. Üstelik Mûsâ aleyhisselam’ı tanıyan ve onun neye davet ettiğini bilen herkes, onun hiçbir zaman yeryüzünde üstünlük sağlamak gibi bir maksadı olmadığını çok iyi bilir. Onun maksadı, ancak diğer peygamber kardeşlerinin maksadında olduğu gibi insanları hidâyete iletmek ve onlara faydalarına olan şeyleri göstermektir. Ancak işin gerçek mahiyeti, onların bizzat kendi ağızları ile de ifade ettikleri gibi şuydu:“Biz ikinize de inanmıyoruz” yani kibir ve inadımız dolayısı ile dediklerini kabul etmiyoruz. Yoksa Mûsâ ile Hârûn’un getirdiklerinin batıl oluşundan ve hakkında herhangi bir şüphelerinin olduğundan yahut da başka herhangi bir sebep dolayısı ile değil. Bunun tek sebebi, onların zalimlikleri, haksızlıkları ve Mûsâ ile Hârûn’a -ikisine de selam olsun- iftira ile yakıştırdıkları üstünlük sağlama arzularından başkası değildir.
79. “Firavun” Mûsâ aleyhisselam’ın getirdiği hakka karşı çıkarak ve ileri gelenleri ile kavminin galip gelmesini isteyerek: “Bütün bilgin sihirbazları bana getirin, dedi.” Yani sihirde becerikli ve bunu çok iyi bilen kim varsa getirin. Sonra da Mısır şehirlerine, çeşitli tür ve seviyeleri ile değişik sihirbazları kendilerine getirecek kimseler gönderdi.
80. “Nihâyet sihirbazlar” Mûsâ ile yarışmak üzere “gelince Mûsâ onlara: Atacağınızı atın, dedi” Yani siz neyi atmak istiyorsanız atabilirsiniz. Ben size, belirli bir şeyi atın, demiyorum. Çünkü Mûsâ kesin olarak galip geleceğini biliyordu. Onlara ve onların neler yapacaklarına da hiç aldırış etmiyordu.
81. “Onlar” iplerini ve sopalarını “atınca” hepsi de yürüyen yılanlarmış gibi göründü. Bunun üzerine “Mûsâ dedi ki: Sizin bu yaptığınız sihirdir.” Yani bu, büyük ve gerçek bir sihirdir. Fakat büyüklüğüne rağmen “şüphesiz Allah onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” Onlar bu yaptıkları ile hakka karşı batılın zafere kavuşmasını istemişlerdi. Bundan daha büyük bir bozgunculuk olabilir mi? İşte herhangi bir iş yapan, herhangi bir tuzak kurmaya çalışan veya herhangi bir komplo düzenleyen her bir fesatçının durumu böyledir. Onun yaptığı mutlaka boşa çıkar, darmadağın olur gider. Bir süre, onun yaptığı iş revaç bulsa da önünde sonunda o yok olacaktır, boşa çıkacaktır. Yaptıkları işlerle maksatları Yüce Allah’ın rızasına kavuşmak olan ve bu işleri esas itibari ile işlenmesi emredilen faydalı işler olan ıslah edicilere gelince şüphesiz Yüce Allah, onların amellerini düzeltir, ilerletir ve sürekli olarak geliştirir.
82. Mûsâ asasını atınca büyük bir olup onların yaptıkları büyüleri yutuvermeye başladı. Böylelikle onların büyüleri boşa çıktı ve batılları yok olup gitti. Böylece Allah, hakkı ortaya koymuş oldu. Sihirbazlar hakkı açıkça görünce secdeye kapandılar. Firavun onları asmakla, el ve ayaklarını kesmekle tehdit ettiyse de buna aldırış etmeyip imanları üzere sebat gösterdiler. Ne Firavun, ne onun yanındaki ileri gelenler ne de onların tabilerinden hiç kimse iman etmedi. Aksine bunlar azgınlıkları içinde bocalamaya devam ettiler. Bu nedenle şöyle buyrulmuştur:
83. “Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi.” Yani İsrailoğullarına mensup birtakım gençler, korkmalarına rağmen iman kalplerinde iyice yerleştiği için sabredip imanlarını sürdürdüler. “Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini” dinlerinden çevirmek suretiyle “fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi.” Onun ülkeden üstünlüğü ve baskın bir gücü vardı. O bakımdan onun cezalandırmasından korkmakta haklı idiler. Özellikle de “o, gerçekten” azgınlıkta ve düşmanlıkta “haddi aşanlardandı.” Mûsâ’ya ancak kavminin gençlerinden bir topluluğun iman edip başka kimselerin iman etmeyişindeki hikmet -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gençlerin ve çocukların hakkı kabule daha yatkın, hakka daha çok itaat edip boyun eğen kimseler oluşundan dolayı olsa gerektir. Küfür üzere yetişen yaşlı ve yetişkinler ise böyle değildir. Çünkü bu yaşlılar, kalplerinde bozuk akidelerin yer etmiş olması ve uzun bir süre öylece kalması dolayısı ile başkalarına göre haktan daha uzaktırlar.
84. Mûsâ kavmine sabrı tavsiye ederek ve bu hususta kimin yardımını alacaklarını hatırlatarak:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız” Allah’a imanın gereğini yerine getirin ve “artık O’na güvenip dayanın, dedi.”
85. “Onlar da” Mûsâ’nın bu emrine uyarak “şöyle dediler: Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma!” Yani onları bize musallat etme! Çünkü o vakit onlar bizi dinimizden çevirmek kastı ile bize işkence yaparlar yahut da bize galip gelirler de böylelikle kendileri de fitneye düşüp: Eğer bunlar hak üzere olsalardı yenik düşmezlerdi, derler.
86. “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar” ki onların şerlerinden kurtulalım ve dinimiz üzere kalmaya devam edelim. Dinimizi ve şer’î hükümlerini, herhangi bir karşı çıkan ve bu konuda bizimle anlaşmazlık çıkartan olmaksızın uygulama imkânını bulabilelim.
87. Firavun ve kavminin İsrailoğulları üzerindeki baskıları ağırlaşıp da onları dinlerinden çevirmeye çalışmaları üzerine “Mûsâ’ya ve kardeşine: Mısır’da kavminize evler hazırlayın” yani onlara içlerinde gizlenebilecekleri şekilde evler yapmalarını emredin. “O evlerinizi namazgah yapın” yani halka açık mabedlerde namaz kılma imkânını bulamadığınızda evlerinizi içlerinde namaz kılabileceğiniz bir yer haline getirin “ve namazı dosdoğru kılın.” Çünkü namaz her türlü sıkıntılara karşı bir yardımcıdır. “Müminleri de” zafer, yardım ve dinlerinin üstün geleceği müjdesiyle “müjdele, diye vahyettik.”“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık (daha) vardır.”(el-İnşirah, 94/5-6) Sıkıntılar artık bunalım haline dönüştü mü Allah onları giderip ferahlık verir.
88. Mûsâ Firavun’un ve ileri gelenlerin katılığını ve yüz çevirişlerini görünce onlara beddua etmiş, Hârûn da “Amin” demişti. Şöyle ki: “Mûsâ: Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam” süslenecekleri türlü süs eşyaları, elbiseler, dayalı döşeli evler, gösterişli binekler, hizmetçiler “ve nice” pek çok miktarda “mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar!” Yani onlar, bu malları Senin yolundan insanları saptırmak için kullanıyorlar; hem kendileri sapıyorlar hem de başkalarının da sapmasına sebep oluyorlar. “Rabbimiz, mallarını yok et” onları helak etmek yahut da taşa dönüştürmek gibi mallarını yararlanılmayacak bir şekle sokarak telef et! “ve kalplerini de mühürle” yani katılaştır da “onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler!” Mûsâ aleyhisselam bu sözlerini onlara olan öfkesinden dolayı söylemişti. Çünkü onlar, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işlemek cüretkârlığını göstermiş, Allah’ın kullarını fesada boğmuş ve insanları Allah’ın yolundan alıkoymuşlardı. Ayrıca Mûsâ aleyhisselam Rabbinin, yüzlerine karşı iman kapısını kapatmak sureti ile yaptıklarına karşılık olarak onları cezalandıracağını tam anlamı ile bildiğinden dolayı böyle yapmıştı.
89. Yüce Allah “buyurdu ki: İkinizin de duası kabul olundu.” Bu, Mûsâ’nın dua ettiğine Hârûn’un da onun duasına “Âmin” dediğine, ayrıca “Âmin” diyen kimsenin de yapılan duada dua edene ortak olduğuna delil vardır. “O halde” dininiz üzere “dosdoğru yürümeye devam edin” davetinizi sürdürün. “Sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” Yani dosdoğru yoldan ayrılmış, cehenneme götüren yolu izleyen sapmışların, dalalete düşen cahillerin yoluna asla uymayın.
90. Şanı Yüce Allah, Musa’ya İsrailoğulları ile birlikte geceleyin yola koyulmayı emretti ve ona Firavun ve beraberindekilerin onu izleyeceklerini haber verdi. Firavun ise şehirlere toplayıcılar göndermişti: Onlar şöyle diyorlardı: “Gerçekten bunlar (Mûsâ ve kavmi) az bir topluluktur ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar. Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.”(eş-Şuarâ, 26/54-56) Böylece Firavun, uzak yakın bütün askerlerini topladı. Askerleri ile “haddi aşıp saldırganlık etmek üzere” yani yeryüzünde de haddi aşmak ve Mûsâ ile kavmine saldırmak üzere arkalarından yola koyuldu. Haddi aşma iyice artıp günah pekişti mi, artık geriye cezayı beklemekten başka bir şey kalmaz. “İsrailoğullarını denizden geçirdik.” Şöyle ki Yüce Allah, Mûsâ’ya denize ulaştı mı ona asasıyla vurmasını emretmişti. Mûsâ da asasıyla denize vurdu ve deniz yarılıp on iki yola ayrıldı. İsrailoğulları da o yolları izledi. Firavun ve askerleri de arkalarından denizin içerisine girerek yola koyuldular. Mûsâ ve kavmi denizin dışına çıktıklarında ve Firavun ile askerleri de hala denizin içerisinde bulunuyorken Yüce Allah, denize emretti ve deniz, Firavun ve askerlerinin üzerine kapandı. İsrailoğullarının gçzü önünde hepsini suda boğdu. Nihâyet Firavun da boğulma noktasına gelip artık kesinlikle öleceğini anlayınca “şöyle dedi: İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim.” İşte kendisinden başka ilah olmayan, tek hak ilah olan Allah O’dur, “ben de müslümanlardanım!” Allah’ın dinine ve Mûsâ’nın getirdiklerine itaat edenlerdenim.
91. Yüce Allah böyle bir durumda iman etmenin kendisine herhangi bir fayda sağlamayacağını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Şimdi mi?” iman ediyor ve Allah’ın Rasûlünü tasdik ettiğini ifade ediyorsun? “Halbuki sen bundan önce isyan etmiş” masiyetlerle, küfür ve yalanlamakla meydan okumuş “ve fesatçılardan olmuştun.” Bu konuda Yüce Allah’ın uygulayageldiği kanunu gereği iman etmenin sana hiçbir faydası olmayacaktır. Çünkü kâfirler, iman etmenin artık kaçınılmaz olduğu böyle bir duruma ulaştıkları takdirde edecekleri imandan yararlanamayacaklardır. Zira onların imanları, tıpkı Kıyamet gününe ulaşan kimsenin iman etmesi gibi gözle görme sonucu iman etmeye benzer. Oysa fayda veren iman, görmeden olan imandır.
92. “Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız.” Müfessirler derler ki: İsrailoğulları, Firavun’a karşı duydukları büyük korku dolayısı ile onun suda boğulduğunu kabul etmemiş ve bundan şüphe etmişlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah denize onun bedenini -onlara bir ibret ve alamet olsun diye- yüksekçe bir tepeye bırakmasını emretmişti. “Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler.” Bundan dolayıdır ki bu deliller gözlerinin önünde geçer, tekrarlanır durur; fakat onlara yönelmeyişleri dolayısı ile bu âyetlerden gereği gibi yararlanamazlar. Uyanık bir akıl ve dikkatli bir kalbe sahip olan kimse ise Yüce Allah’ın âyetleri ile delillerinden, peygamberlerin bildirdiklerinin doğruluğuna delalet eden en büyük delilleri görürler.
93. “Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik.” Yani Yüce Allah, onları Firavun hanedanının meskenlerine yerleştirdi, onların yerlerini ve ülkelerini İsrailoğullarına miras verdi. “Onları hoş ve temiz” yiyecek, içecek ve bunların dışında kalan “şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine” bir araya gelip toplanmalarını ve birbirleri ile kaynaşmalarını gerektiren “ilim gelinceye kadar da” hakka dair “anlaşmazlığa düşmediler.” Ancak kendilerine bu ilim gelince birbirlerine haksızlık ettiler. Onların pek çoğu hakka muhalif birtakım nefsi görüş ve maksatlara sahip oldu. Böylelikle aralarında pek çok konuda ayrılıklar ortaya çıktı. “Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.” Eksiksiz ilmi ve herşeyi kapsayan kudretinin tecellisi olan adaletli hükmünü verecektir. İşte bu, doğru dine mensup kimselerin karşı karşıya kaldıkları bir hastalıktır. Şeytan artık büsbütün dinlerini terk etmelerini sağlayarak onları kendisine itaate yöneltmekten aciz kalınca aralarını bozmaya, aralarına kin ve düşmanlık sokmaya çalışır ve bunun neticesinde de birtakım ihtilaflar ortaya çıkar. Daha sonra da biri diğerini sapıklıkla itham eder ve birbirlerine düşman olurlar. Bu da o lanetli şeytanın çok sevdiği bir sonuçtur. Yoksa hak dine iman edenlerin Rableri bir, peygamberleri bir, dinleri bir ve genel menfaatleri de birbirine uygun olduğu halde ne diye birliklerini dağıtacak, vahdetlerini parçalayacak, bağlarını çözecek ve düzenlerini bozacak bir şekilde ihtilafa düşüyorlar da dini ve dünyevi bir yığın maslahatları gerçekleştiremedikleri ve dinlerinin de pek çok hükmünün adeta ölü hale geldiği bir duruma düşsünler! Ey celal ve ikram sahibi Allahım! Senden mü’min kullarına onları bir araya getirmeni, parçalanmışlıklarını gidermeni ve uzak olanları birbirlerine yaklaştırmanı lütfetmeni niyaz ederiz!
Yunus 10:90
75- Sonra bunların ardından da Mûsâ’yı ve Hârûn’u mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi. 76- Katımızdan kendilerine hak geldiği zaman:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir” dediler. 77- Mûsâ:“Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz? Bu mu sihirdir? Halbuki sihirbazlar kurtuluşa eremezler” dedi. 78- Dediler ki:“Sen, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndürmek için ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.” 79- Firavun:“Bütün bilgin sihirbazları bana getirin” dedi. 80- Nihâyet sihirbazlar gelince Mûsâ onlara:“Atacağınızı atın” dedi. 81- Onlar atınca Mûsâ dedi ki:“Sizin bu yaptığınız sihirdir. Şüphesiz Allah onu boşa çıkartacaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” 82- Allah, günahkârların hoşuna gitmese de kelimeleri ile hakkı ortaya koyar. 83- Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi. Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi ve o, gerçekten haddi aşanlardandı. 84- Mûsâ:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız artık O’na güvenip dayanın.” dedi. 85- Onlar da şöyle dediler:“Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma! 86- “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar!” 87- Mûsâ’ya ve kardeşine:“Mısır’da kavminize evler hazırlayın. O evlerinizi namazgah yapın ve namazı dosdoğru kılın. Müminleri de müjdele!” diye vahyettik. 88- Mûsâ:“Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam ve nice mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar! Rabbimiz, mallarını yok et ve kalplerini de mühürle de onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler.” 89- Buyurdu ki:“İkinizin de duası kabul olundu. O halde dosdoğru yürümeye devam edin, sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” 90- İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri de haddi aşıp saldırganlık etmek üzere onların peşine düştü. Nihâyet Firavun boğulacağı anda şöyle dedi:“İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim. Ben de müslümanlardanım.” 91- (Ona şöyle dendi:) Şimdi mi?! Halbuki sen bundan önce isyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun. 92- Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız. Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler. 93- Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik. Onları hoş ve temiz şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar da anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
75. “Sonra bunların” Yüce Allah’ın yalanlayan ve helâk edilen kavimlere göndermiş olduğu bu peygamberlerin “ardından da Mûsâ’yı” rasûllerden ve azim sahibi peygamberlerden biris olan, üzerine geniş ve muazam şer’î hükümler indirilmiş, kendisine uyulan büyük önderlerden birisi olan, Rahman olan Allah ile konuşmuş, İmran oğlu Musa’yı “ve” onunla birlikte bir yardımcı kıldığımız “Hârûn’u” Yüce Allah’ın tevhidini, Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet etmeyi yasaklamayı ihtiva eden ve getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine” Firavun’un devletinin büyüklerine, önderlerine “gönderdik.” Çünkü avam da bu önderlerin arkasından giderdi. “Fakat onlar” bu âyetlerin doğruluğuna kesin olarak inanmakla birlikte büyüklenerek ve haksızlığa saparak bu aâyetlere karşı “büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi.” Onların ayrılmaz vasfı, günahkârlık ve vahyi yalanlamaktı.
76. “Katımızdan kendilerine” hakkın en büyük ve en muazzam türü olan, azameti önünde boyunların eğildiği ve bütün mahlukatı nimetleri ile terbiye eden âlemlerin Rabbi Allah nezdinden olan “hak geldiği zaman” Allah tarafından Mûsâ vasıtası ile kendilerine hak geldiğinde onu reddettiler, kabul etmediler ve:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir, dediler.” Kahrolasıcalar, haktan yüz çevirmekle ve onu reddetmekle kalmadılar, onu en batıl şey olan sihirle nitelendirdiler. Sihir ise gerçekte bir göz boyamadır. Hatta onlar bununla da yetinmeyip apaçık olan bu hakkı, apaçık ve aşikar bir sihir olarak kabul ettiler. Bundan dolayı Mûsâ onlara şöyle cevap vermişti:
77. “Mûsâ” en zalim insanlardan başkasının reddetmeyeceği hakkı reddetmeleri dolayısı ile onları azarlayarak şöyle dedi: “Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz?” Yani siz onun için “apaçık bir sihirdir” mi diyorsunuz? “Bu mu sihirdir?” Getirdiğim hakkın niteliklerine ve muhtevasına bir bakın. Yalnızca bu bile onun hakkın ta kendisi olduğunu kesin olarak anlamaya yeterlidir. “Halbuki sihirbazlar” dünyada olsun âhirette olsun “kurtuluşa eremezler, dedi.” İşte siz de güzel akıbetin ve kurtuluşun kimin olacağını ve kimin başarıya ulaşacağını göreceksiniz. Daha sonra onlar ve herkes açıkça şunu anladı ki kurtuluşa eren, dünya ve âhirette zafere kavuşan, Musa aleyhisselam olmuştu.
78. Mûsâ’nın sözlerini olmayacak şekilde reddederek ona şöyle dediler:“Sen bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan” atalarımızı üzerinde bulduğumuz şirkten, Allah’tan başkasına ibadetten “döndürmek için” ve bize yalnızca Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeyi emretmek “ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin?” Siz bize sizler başkanlar olasınız ve bizi yurdumuzdan çıkartasınız diye mi geldiniz? Bu ifadeleri ile onlar, sapık atalarının sözlerini, Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirmiş olduğu hakkı reddedecekleri bir dayanak olarak değerlendirdiler. Ayrıca “ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi” şeklindeki sözleri de gerçeği ters yüz etmek, aralarından cahil olanları kandırmak, halkı Mûsâ aleyhisselam’a düşmanlık edip ona iman etmemek için kışkırtmak kastı ile söylenmiş sözlerdi. Gerçekleri bilen, işleri birbirinden ayırt edebilen bir kimse böyle şeyleri gerekçe göstermez. Çünkü deliller, ancak onlar gibi bir delil ve belge ile reddedilebilir. Kendisine gelen hakkı bu gibi şeylerle reddetmeye kalkışan bir kimsenin bu hali, hasmı olan karşı tarafın söylediği sözü reddedecek bir şey bulmaktan aciz olduğunu gösterir. Çünkü hakkı reddeden kimsenin eğer bir delili bulunsaydı, elbette onu ortaya koyar ve hiçbir zaman “Senin maksadın şudur, gayen budur” demeye sığınmazdı. O, söylediği bu sözde ve hasmının maksadına dair verdiği bu haberde ister doğru olsun, ister yalancı olsun fark etmez, böyle bir şey yapmazdı. Üstelik Mûsâ aleyhisselam’ı tanıyan ve onun neye davet ettiğini bilen herkes, onun hiçbir zaman yeryüzünde üstünlük sağlamak gibi bir maksadı olmadığını çok iyi bilir. Onun maksadı, ancak diğer peygamber kardeşlerinin maksadında olduğu gibi insanları hidâyete iletmek ve onlara faydalarına olan şeyleri göstermektir. Ancak işin gerçek mahiyeti, onların bizzat kendi ağızları ile de ifade ettikleri gibi şuydu:“Biz ikinize de inanmıyoruz” yani kibir ve inadımız dolayısı ile dediklerini kabul etmiyoruz. Yoksa Mûsâ ile Hârûn’un getirdiklerinin batıl oluşundan ve hakkında herhangi bir şüphelerinin olduğundan yahut da başka herhangi bir sebep dolayısı ile değil. Bunun tek sebebi, onların zalimlikleri, haksızlıkları ve Mûsâ ile Hârûn’a -ikisine de selam olsun- iftira ile yakıştırdıkları üstünlük sağlama arzularından başkası değildir.
79. “Firavun” Mûsâ aleyhisselam’ın getirdiği hakka karşı çıkarak ve ileri gelenleri ile kavminin galip gelmesini isteyerek: “Bütün bilgin sihirbazları bana getirin, dedi.” Yani sihirde becerikli ve bunu çok iyi bilen kim varsa getirin. Sonra da Mısır şehirlerine, çeşitli tür ve seviyeleri ile değişik sihirbazları kendilerine getirecek kimseler gönderdi.
80. “Nihâyet sihirbazlar” Mûsâ ile yarışmak üzere “gelince Mûsâ onlara: Atacağınızı atın, dedi” Yani siz neyi atmak istiyorsanız atabilirsiniz. Ben size, belirli bir şeyi atın, demiyorum. Çünkü Mûsâ kesin olarak galip geleceğini biliyordu. Onlara ve onların neler yapacaklarına da hiç aldırış etmiyordu.
81. “Onlar” iplerini ve sopalarını “atınca” hepsi de yürüyen yılanlarmış gibi göründü. Bunun üzerine “Mûsâ dedi ki: Sizin bu yaptığınız sihirdir.” Yani bu, büyük ve gerçek bir sihirdir. Fakat büyüklüğüne rağmen “şüphesiz Allah onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” Onlar bu yaptıkları ile hakka karşı batılın zafere kavuşmasını istemişlerdi. Bundan daha büyük bir bozgunculuk olabilir mi? İşte herhangi bir iş yapan, herhangi bir tuzak kurmaya çalışan veya herhangi bir komplo düzenleyen her bir fesatçının durumu böyledir. Onun yaptığı mutlaka boşa çıkar, darmadağın olur gider. Bir süre, onun yaptığı iş revaç bulsa da önünde sonunda o yok olacaktır, boşa çıkacaktır. Yaptıkları işlerle maksatları Yüce Allah’ın rızasına kavuşmak olan ve bu işleri esas itibari ile işlenmesi emredilen faydalı işler olan ıslah edicilere gelince şüphesiz Yüce Allah, onların amellerini düzeltir, ilerletir ve sürekli olarak geliştirir.
82. Mûsâ asasını atınca büyük bir olup onların yaptıkları büyüleri yutuvermeye başladı. Böylelikle onların büyüleri boşa çıktı ve batılları yok olup gitti. Böylece Allah, hakkı ortaya koymuş oldu. Sihirbazlar hakkı açıkça görünce secdeye kapandılar. Firavun onları asmakla, el ve ayaklarını kesmekle tehdit ettiyse de buna aldırış etmeyip imanları üzere sebat gösterdiler. Ne Firavun, ne onun yanındaki ileri gelenler ne de onların tabilerinden hiç kimse iman etmedi. Aksine bunlar azgınlıkları içinde bocalamaya devam ettiler. Bu nedenle şöyle buyrulmuştur:
83. “Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi.” Yani İsrailoğullarına mensup birtakım gençler, korkmalarına rağmen iman kalplerinde iyice yerleştiği için sabredip imanlarını sürdürdüler. “Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini” dinlerinden çevirmek suretiyle “fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi.” Onun ülkeden üstünlüğü ve baskın bir gücü vardı. O bakımdan onun cezalandırmasından korkmakta haklı idiler. Özellikle de “o, gerçekten” azgınlıkta ve düşmanlıkta “haddi aşanlardandı.” Mûsâ’ya ancak kavminin gençlerinden bir topluluğun iman edip başka kimselerin iman etmeyişindeki hikmet -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gençlerin ve çocukların hakkı kabule daha yatkın, hakka daha çok itaat edip boyun eğen kimseler oluşundan dolayı olsa gerektir. Küfür üzere yetişen yaşlı ve yetişkinler ise böyle değildir. Çünkü bu yaşlılar, kalplerinde bozuk akidelerin yer etmiş olması ve uzun bir süre öylece kalması dolayısı ile başkalarına göre haktan daha uzaktırlar.
84. Mûsâ kavmine sabrı tavsiye ederek ve bu hususta kimin yardımını alacaklarını hatırlatarak:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız” Allah’a imanın gereğini yerine getirin ve “artık O’na güvenip dayanın, dedi.”
85. “Onlar da” Mûsâ’nın bu emrine uyarak “şöyle dediler: Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma!” Yani onları bize musallat etme! Çünkü o vakit onlar bizi dinimizden çevirmek kastı ile bize işkence yaparlar yahut da bize galip gelirler de böylelikle kendileri de fitneye düşüp: Eğer bunlar hak üzere olsalardı yenik düşmezlerdi, derler.
86. “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar” ki onların şerlerinden kurtulalım ve dinimiz üzere kalmaya devam edelim. Dinimizi ve şer’î hükümlerini, herhangi bir karşı çıkan ve bu konuda bizimle anlaşmazlık çıkartan olmaksızın uygulama imkânını bulabilelim.
87. Firavun ve kavminin İsrailoğulları üzerindeki baskıları ağırlaşıp da onları dinlerinden çevirmeye çalışmaları üzerine “Mûsâ’ya ve kardeşine: Mısır’da kavminize evler hazırlayın” yani onlara içlerinde gizlenebilecekleri şekilde evler yapmalarını emredin. “O evlerinizi namazgah yapın” yani halka açık mabedlerde namaz kılma imkânını bulamadığınızda evlerinizi içlerinde namaz kılabileceğiniz bir yer haline getirin “ve namazı dosdoğru kılın.” Çünkü namaz her türlü sıkıntılara karşı bir yardımcıdır. “Müminleri de” zafer, yardım ve dinlerinin üstün geleceği müjdesiyle “müjdele, diye vahyettik.”“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık (daha) vardır.”(el-İnşirah, 94/5-6) Sıkıntılar artık bunalım haline dönüştü mü Allah onları giderip ferahlık verir.
88. Mûsâ Firavun’un ve ileri gelenlerin katılığını ve yüz çevirişlerini görünce onlara beddua etmiş, Hârûn da “Amin” demişti. Şöyle ki: “Mûsâ: Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam” süslenecekleri türlü süs eşyaları, elbiseler, dayalı döşeli evler, gösterişli binekler, hizmetçiler “ve nice” pek çok miktarda “mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar!” Yani onlar, bu malları Senin yolundan insanları saptırmak için kullanıyorlar; hem kendileri sapıyorlar hem de başkalarının da sapmasına sebep oluyorlar. “Rabbimiz, mallarını yok et” onları helak etmek yahut da taşa dönüştürmek gibi mallarını yararlanılmayacak bir şekle sokarak telef et! “ve kalplerini de mühürle” yani katılaştır da “onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler!” Mûsâ aleyhisselam bu sözlerini onlara olan öfkesinden dolayı söylemişti. Çünkü onlar, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işlemek cüretkârlığını göstermiş, Allah’ın kullarını fesada boğmuş ve insanları Allah’ın yolundan alıkoymuşlardı. Ayrıca Mûsâ aleyhisselam Rabbinin, yüzlerine karşı iman kapısını kapatmak sureti ile yaptıklarına karşılık olarak onları cezalandıracağını tam anlamı ile bildiğinden dolayı böyle yapmıştı.
89. Yüce Allah “buyurdu ki: İkinizin de duası kabul olundu.” Bu, Mûsâ’nın dua ettiğine Hârûn’un da onun duasına “Âmin” dediğine, ayrıca “Âmin” diyen kimsenin de yapılan duada dua edene ortak olduğuna delil vardır. “O halde” dininiz üzere “dosdoğru yürümeye devam edin” davetinizi sürdürün. “Sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” Yani dosdoğru yoldan ayrılmış, cehenneme götüren yolu izleyen sapmışların, dalalete düşen cahillerin yoluna asla uymayın.
90. Şanı Yüce Allah, Musa’ya İsrailoğulları ile birlikte geceleyin yola koyulmayı emretti ve ona Firavun ve beraberindekilerin onu izleyeceklerini haber verdi. Firavun ise şehirlere toplayıcılar göndermişti: Onlar şöyle diyorlardı: “Gerçekten bunlar (Mûsâ ve kavmi) az bir topluluktur ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar. Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.”(eş-Şuarâ, 26/54-56) Böylece Firavun, uzak yakın bütün askerlerini topladı. Askerleri ile “haddi aşıp saldırganlık etmek üzere” yani yeryüzünde de haddi aşmak ve Mûsâ ile kavmine saldırmak üzere arkalarından yola koyuldu. Haddi aşma iyice artıp günah pekişti mi, artık geriye cezayı beklemekten başka bir şey kalmaz. “İsrailoğullarını denizden geçirdik.” Şöyle ki Yüce Allah, Mûsâ’ya denize ulaştı mı ona asasıyla vurmasını emretmişti. Mûsâ da asasıyla denize vurdu ve deniz yarılıp on iki yola ayrıldı. İsrailoğulları da o yolları izledi. Firavun ve askerleri de arkalarından denizin içerisine girerek yola koyuldular. Mûsâ ve kavmi denizin dışına çıktıklarında ve Firavun ile askerleri de hala denizin içerisinde bulunuyorken Yüce Allah, denize emretti ve deniz, Firavun ve askerlerinin üzerine kapandı. İsrailoğullarının gçzü önünde hepsini suda boğdu. Nihâyet Firavun da boğulma noktasına gelip artık kesinlikle öleceğini anlayınca “şöyle dedi: İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim.” İşte kendisinden başka ilah olmayan, tek hak ilah olan Allah O’dur, “ben de müslümanlardanım!” Allah’ın dinine ve Mûsâ’nın getirdiklerine itaat edenlerdenim.
91. Yüce Allah böyle bir durumda iman etmenin kendisine herhangi bir fayda sağlamayacağını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Şimdi mi?” iman ediyor ve Allah’ın Rasûlünü tasdik ettiğini ifade ediyorsun? “Halbuki sen bundan önce isyan etmiş” masiyetlerle, küfür ve yalanlamakla meydan okumuş “ve fesatçılardan olmuştun.” Bu konuda Yüce Allah’ın uygulayageldiği kanunu gereği iman etmenin sana hiçbir faydası olmayacaktır. Çünkü kâfirler, iman etmenin artık kaçınılmaz olduğu böyle bir duruma ulaştıkları takdirde edecekleri imandan yararlanamayacaklardır. Zira onların imanları, tıpkı Kıyamet gününe ulaşan kimsenin iman etmesi gibi gözle görme sonucu iman etmeye benzer. Oysa fayda veren iman, görmeden olan imandır.
92. “Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız.” Müfessirler derler ki: İsrailoğulları, Firavun’a karşı duydukları büyük korku dolayısı ile onun suda boğulduğunu kabul etmemiş ve bundan şüphe etmişlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah denize onun bedenini -onlara bir ibret ve alamet olsun diye- yüksekçe bir tepeye bırakmasını emretmişti. “Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler.” Bundan dolayıdır ki bu deliller gözlerinin önünde geçer, tekrarlanır durur; fakat onlara yönelmeyişleri dolayısı ile bu âyetlerden gereği gibi yararlanamazlar. Uyanık bir akıl ve dikkatli bir kalbe sahip olan kimse ise Yüce Allah’ın âyetleri ile delillerinden, peygamberlerin bildirdiklerinin doğruluğuna delalet eden en büyük delilleri görürler.
93. “Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik.” Yani Yüce Allah, onları Firavun hanedanının meskenlerine yerleştirdi, onların yerlerini ve ülkelerini İsrailoğullarına miras verdi. “Onları hoş ve temiz” yiyecek, içecek ve bunların dışında kalan “şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine” bir araya gelip toplanmalarını ve birbirleri ile kaynaşmalarını gerektiren “ilim gelinceye kadar da” hakka dair “anlaşmazlığa düşmediler.” Ancak kendilerine bu ilim gelince birbirlerine haksızlık ettiler. Onların pek çoğu hakka muhalif birtakım nefsi görüş ve maksatlara sahip oldu. Böylelikle aralarında pek çok konuda ayrılıklar ortaya çıktı. “Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.” Eksiksiz ilmi ve herşeyi kapsayan kudretinin tecellisi olan adaletli hükmünü verecektir. İşte bu, doğru dine mensup kimselerin karşı karşıya kaldıkları bir hastalıktır. Şeytan artık büsbütün dinlerini terk etmelerini sağlayarak onları kendisine itaate yöneltmekten aciz kalınca aralarını bozmaya, aralarına kin ve düşmanlık sokmaya çalışır ve bunun neticesinde de birtakım ihtilaflar ortaya çıkar. Daha sonra da biri diğerini sapıklıkla itham eder ve birbirlerine düşman olurlar. Bu da o lanetli şeytanın çok sevdiği bir sonuçtur. Yoksa hak dine iman edenlerin Rableri bir, peygamberleri bir, dinleri bir ve genel menfaatleri de birbirine uygun olduğu halde ne diye birliklerini dağıtacak, vahdetlerini parçalayacak, bağlarını çözecek ve düzenlerini bozacak bir şekilde ihtilafa düşüyorlar da dini ve dünyevi bir yığın maslahatları gerçekleştiremedikleri ve dinlerinin de pek çok hükmünün adeta ölü hale geldiği bir duruma düşsünler! Ey celal ve ikram sahibi Allahım! Senden mü’min kullarına onları bir araya getirmeni, parçalanmışlıklarını gidermeni ve uzak olanları birbirlerine yaklaştırmanı lütfetmeni niyaz ederiz!
Yunus 10:91
75- Sonra bunların ardından da Mûsâ’yı ve Hârûn’u mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi. 76- Katımızdan kendilerine hak geldiği zaman:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir” dediler. 77- Mûsâ:“Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz? Bu mu sihirdir? Halbuki sihirbazlar kurtuluşa eremezler” dedi. 78- Dediler ki:“Sen, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndürmek için ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.” 79- Firavun:“Bütün bilgin sihirbazları bana getirin” dedi. 80- Nihâyet sihirbazlar gelince Mûsâ onlara:“Atacağınızı atın” dedi. 81- Onlar atınca Mûsâ dedi ki:“Sizin bu yaptığınız sihirdir. Şüphesiz Allah onu boşa çıkartacaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” 82- Allah, günahkârların hoşuna gitmese de kelimeleri ile hakkı ortaya koyar. 83- Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi. Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi ve o, gerçekten haddi aşanlardandı. 84- Mûsâ:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız artık O’na güvenip dayanın.” dedi. 85- Onlar da şöyle dediler:“Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma! 86- “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar!” 87- Mûsâ’ya ve kardeşine:“Mısır’da kavminize evler hazırlayın. O evlerinizi namazgah yapın ve namazı dosdoğru kılın. Müminleri de müjdele!” diye vahyettik. 88- Mûsâ:“Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam ve nice mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar! Rabbimiz, mallarını yok et ve kalplerini de mühürle de onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler.” 89- Buyurdu ki:“İkinizin de duası kabul olundu. O halde dosdoğru yürümeye devam edin, sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” 90- İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri de haddi aşıp saldırganlık etmek üzere onların peşine düştü. Nihâyet Firavun boğulacağı anda şöyle dedi:“İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim. Ben de müslümanlardanım.” 91- (Ona şöyle dendi:) Şimdi mi?! Halbuki sen bundan önce isyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun. 92- Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız. Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler. 93- Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik. Onları hoş ve temiz şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar da anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
75. “Sonra bunların” Yüce Allah’ın yalanlayan ve helâk edilen kavimlere göndermiş olduğu bu peygamberlerin “ardından da Mûsâ’yı” rasûllerden ve azim sahibi peygamberlerden biris olan, üzerine geniş ve muazam şer’î hükümler indirilmiş, kendisine uyulan büyük önderlerden birisi olan, Rahman olan Allah ile konuşmuş, İmran oğlu Musa’yı “ve” onunla birlikte bir yardımcı kıldığımız “Hârûn’u” Yüce Allah’ın tevhidini, Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet etmeyi yasaklamayı ihtiva eden ve getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine” Firavun’un devletinin büyüklerine, önderlerine “gönderdik.” Çünkü avam da bu önderlerin arkasından giderdi. “Fakat onlar” bu âyetlerin doğruluğuna kesin olarak inanmakla birlikte büyüklenerek ve haksızlığa saparak bu aâyetlere karşı “büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi.” Onların ayrılmaz vasfı, günahkârlık ve vahyi yalanlamaktı.
76. “Katımızdan kendilerine” hakkın en büyük ve en muazzam türü olan, azameti önünde boyunların eğildiği ve bütün mahlukatı nimetleri ile terbiye eden âlemlerin Rabbi Allah nezdinden olan “hak geldiği zaman” Allah tarafından Mûsâ vasıtası ile kendilerine hak geldiğinde onu reddettiler, kabul etmediler ve:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir, dediler.” Kahrolasıcalar, haktan yüz çevirmekle ve onu reddetmekle kalmadılar, onu en batıl şey olan sihirle nitelendirdiler. Sihir ise gerçekte bir göz boyamadır. Hatta onlar bununla da yetinmeyip apaçık olan bu hakkı, apaçık ve aşikar bir sihir olarak kabul ettiler. Bundan dolayı Mûsâ onlara şöyle cevap vermişti:
77. “Mûsâ” en zalim insanlardan başkasının reddetmeyeceği hakkı reddetmeleri dolayısı ile onları azarlayarak şöyle dedi: “Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz?” Yani siz onun için “apaçık bir sihirdir” mi diyorsunuz? “Bu mu sihirdir?” Getirdiğim hakkın niteliklerine ve muhtevasına bir bakın. Yalnızca bu bile onun hakkın ta kendisi olduğunu kesin olarak anlamaya yeterlidir. “Halbuki sihirbazlar” dünyada olsun âhirette olsun “kurtuluşa eremezler, dedi.” İşte siz de güzel akıbetin ve kurtuluşun kimin olacağını ve kimin başarıya ulaşacağını göreceksiniz. Daha sonra onlar ve herkes açıkça şunu anladı ki kurtuluşa eren, dünya ve âhirette zafere kavuşan, Musa aleyhisselam olmuştu.
78. Mûsâ’nın sözlerini olmayacak şekilde reddederek ona şöyle dediler:“Sen bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan” atalarımızı üzerinde bulduğumuz şirkten, Allah’tan başkasına ibadetten “döndürmek için” ve bize yalnızca Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeyi emretmek “ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin?” Siz bize sizler başkanlar olasınız ve bizi yurdumuzdan çıkartasınız diye mi geldiniz? Bu ifadeleri ile onlar, sapık atalarının sözlerini, Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirmiş olduğu hakkı reddedecekleri bir dayanak olarak değerlendirdiler. Ayrıca “ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi” şeklindeki sözleri de gerçeği ters yüz etmek, aralarından cahil olanları kandırmak, halkı Mûsâ aleyhisselam’a düşmanlık edip ona iman etmemek için kışkırtmak kastı ile söylenmiş sözlerdi. Gerçekleri bilen, işleri birbirinden ayırt edebilen bir kimse böyle şeyleri gerekçe göstermez. Çünkü deliller, ancak onlar gibi bir delil ve belge ile reddedilebilir. Kendisine gelen hakkı bu gibi şeylerle reddetmeye kalkışan bir kimsenin bu hali, hasmı olan karşı tarafın söylediği sözü reddedecek bir şey bulmaktan aciz olduğunu gösterir. Çünkü hakkı reddeden kimsenin eğer bir delili bulunsaydı, elbette onu ortaya koyar ve hiçbir zaman “Senin maksadın şudur, gayen budur” demeye sığınmazdı. O, söylediği bu sözde ve hasmının maksadına dair verdiği bu haberde ister doğru olsun, ister yalancı olsun fark etmez, böyle bir şey yapmazdı. Üstelik Mûsâ aleyhisselam’ı tanıyan ve onun neye davet ettiğini bilen herkes, onun hiçbir zaman yeryüzünde üstünlük sağlamak gibi bir maksadı olmadığını çok iyi bilir. Onun maksadı, ancak diğer peygamber kardeşlerinin maksadında olduğu gibi insanları hidâyete iletmek ve onlara faydalarına olan şeyleri göstermektir. Ancak işin gerçek mahiyeti, onların bizzat kendi ağızları ile de ifade ettikleri gibi şuydu:“Biz ikinize de inanmıyoruz” yani kibir ve inadımız dolayısı ile dediklerini kabul etmiyoruz. Yoksa Mûsâ ile Hârûn’un getirdiklerinin batıl oluşundan ve hakkında herhangi bir şüphelerinin olduğundan yahut da başka herhangi bir sebep dolayısı ile değil. Bunun tek sebebi, onların zalimlikleri, haksızlıkları ve Mûsâ ile Hârûn’a -ikisine de selam olsun- iftira ile yakıştırdıkları üstünlük sağlama arzularından başkası değildir.
79. “Firavun” Mûsâ aleyhisselam’ın getirdiği hakka karşı çıkarak ve ileri gelenleri ile kavminin galip gelmesini isteyerek: “Bütün bilgin sihirbazları bana getirin, dedi.” Yani sihirde becerikli ve bunu çok iyi bilen kim varsa getirin. Sonra da Mısır şehirlerine, çeşitli tür ve seviyeleri ile değişik sihirbazları kendilerine getirecek kimseler gönderdi.
80. “Nihâyet sihirbazlar” Mûsâ ile yarışmak üzere “gelince Mûsâ onlara: Atacağınızı atın, dedi” Yani siz neyi atmak istiyorsanız atabilirsiniz. Ben size, belirli bir şeyi atın, demiyorum. Çünkü Mûsâ kesin olarak galip geleceğini biliyordu. Onlara ve onların neler yapacaklarına da hiç aldırış etmiyordu.
81. “Onlar” iplerini ve sopalarını “atınca” hepsi de yürüyen yılanlarmış gibi göründü. Bunun üzerine “Mûsâ dedi ki: Sizin bu yaptığınız sihirdir.” Yani bu, büyük ve gerçek bir sihirdir. Fakat büyüklüğüne rağmen “şüphesiz Allah onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” Onlar bu yaptıkları ile hakka karşı batılın zafere kavuşmasını istemişlerdi. Bundan daha büyük bir bozgunculuk olabilir mi? İşte herhangi bir iş yapan, herhangi bir tuzak kurmaya çalışan veya herhangi bir komplo düzenleyen her bir fesatçının durumu böyledir. Onun yaptığı mutlaka boşa çıkar, darmadağın olur gider. Bir süre, onun yaptığı iş revaç bulsa da önünde sonunda o yok olacaktır, boşa çıkacaktır. Yaptıkları işlerle maksatları Yüce Allah’ın rızasına kavuşmak olan ve bu işleri esas itibari ile işlenmesi emredilen faydalı işler olan ıslah edicilere gelince şüphesiz Yüce Allah, onların amellerini düzeltir, ilerletir ve sürekli olarak geliştirir.
82. Mûsâ asasını atınca büyük bir olup onların yaptıkları büyüleri yutuvermeye başladı. Böylelikle onların büyüleri boşa çıktı ve batılları yok olup gitti. Böylece Allah, hakkı ortaya koymuş oldu. Sihirbazlar hakkı açıkça görünce secdeye kapandılar. Firavun onları asmakla, el ve ayaklarını kesmekle tehdit ettiyse de buna aldırış etmeyip imanları üzere sebat gösterdiler. Ne Firavun, ne onun yanındaki ileri gelenler ne de onların tabilerinden hiç kimse iman etmedi. Aksine bunlar azgınlıkları içinde bocalamaya devam ettiler. Bu nedenle şöyle buyrulmuştur:
83. “Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi.” Yani İsrailoğullarına mensup birtakım gençler, korkmalarına rağmen iman kalplerinde iyice yerleştiği için sabredip imanlarını sürdürdüler. “Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini” dinlerinden çevirmek suretiyle “fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi.” Onun ülkeden üstünlüğü ve baskın bir gücü vardı. O bakımdan onun cezalandırmasından korkmakta haklı idiler. Özellikle de “o, gerçekten” azgınlıkta ve düşmanlıkta “haddi aşanlardandı.” Mûsâ’ya ancak kavminin gençlerinden bir topluluğun iman edip başka kimselerin iman etmeyişindeki hikmet -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gençlerin ve çocukların hakkı kabule daha yatkın, hakka daha çok itaat edip boyun eğen kimseler oluşundan dolayı olsa gerektir. Küfür üzere yetişen yaşlı ve yetişkinler ise böyle değildir. Çünkü bu yaşlılar, kalplerinde bozuk akidelerin yer etmiş olması ve uzun bir süre öylece kalması dolayısı ile başkalarına göre haktan daha uzaktırlar.
84. Mûsâ kavmine sabrı tavsiye ederek ve bu hususta kimin yardımını alacaklarını hatırlatarak:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız” Allah’a imanın gereğini yerine getirin ve “artık O’na güvenip dayanın, dedi.”
85. “Onlar da” Mûsâ’nın bu emrine uyarak “şöyle dediler: Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma!” Yani onları bize musallat etme! Çünkü o vakit onlar bizi dinimizden çevirmek kastı ile bize işkence yaparlar yahut da bize galip gelirler de böylelikle kendileri de fitneye düşüp: Eğer bunlar hak üzere olsalardı yenik düşmezlerdi, derler.
86. “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar” ki onların şerlerinden kurtulalım ve dinimiz üzere kalmaya devam edelim. Dinimizi ve şer’î hükümlerini, herhangi bir karşı çıkan ve bu konuda bizimle anlaşmazlık çıkartan olmaksızın uygulama imkânını bulabilelim.
87. Firavun ve kavminin İsrailoğulları üzerindeki baskıları ağırlaşıp da onları dinlerinden çevirmeye çalışmaları üzerine “Mûsâ’ya ve kardeşine: Mısır’da kavminize evler hazırlayın” yani onlara içlerinde gizlenebilecekleri şekilde evler yapmalarını emredin. “O evlerinizi namazgah yapın” yani halka açık mabedlerde namaz kılma imkânını bulamadığınızda evlerinizi içlerinde namaz kılabileceğiniz bir yer haline getirin “ve namazı dosdoğru kılın.” Çünkü namaz her türlü sıkıntılara karşı bir yardımcıdır. “Müminleri de” zafer, yardım ve dinlerinin üstün geleceği müjdesiyle “müjdele, diye vahyettik.”“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık (daha) vardır.”(el-İnşirah, 94/5-6) Sıkıntılar artık bunalım haline dönüştü mü Allah onları giderip ferahlık verir.
88. Mûsâ Firavun’un ve ileri gelenlerin katılığını ve yüz çevirişlerini görünce onlara beddua etmiş, Hârûn da “Amin” demişti. Şöyle ki: “Mûsâ: Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam” süslenecekleri türlü süs eşyaları, elbiseler, dayalı döşeli evler, gösterişli binekler, hizmetçiler “ve nice” pek çok miktarda “mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar!” Yani onlar, bu malları Senin yolundan insanları saptırmak için kullanıyorlar; hem kendileri sapıyorlar hem de başkalarının da sapmasına sebep oluyorlar. “Rabbimiz, mallarını yok et” onları helak etmek yahut da taşa dönüştürmek gibi mallarını yararlanılmayacak bir şekle sokarak telef et! “ve kalplerini de mühürle” yani katılaştır da “onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler!” Mûsâ aleyhisselam bu sözlerini onlara olan öfkesinden dolayı söylemişti. Çünkü onlar, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işlemek cüretkârlığını göstermiş, Allah’ın kullarını fesada boğmuş ve insanları Allah’ın yolundan alıkoymuşlardı. Ayrıca Mûsâ aleyhisselam Rabbinin, yüzlerine karşı iman kapısını kapatmak sureti ile yaptıklarına karşılık olarak onları cezalandıracağını tam anlamı ile bildiğinden dolayı böyle yapmıştı.
89. Yüce Allah “buyurdu ki: İkinizin de duası kabul olundu.” Bu, Mûsâ’nın dua ettiğine Hârûn’un da onun duasına “Âmin” dediğine, ayrıca “Âmin” diyen kimsenin de yapılan duada dua edene ortak olduğuna delil vardır. “O halde” dininiz üzere “dosdoğru yürümeye devam edin” davetinizi sürdürün. “Sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” Yani dosdoğru yoldan ayrılmış, cehenneme götüren yolu izleyen sapmışların, dalalete düşen cahillerin yoluna asla uymayın.
90. Şanı Yüce Allah, Musa’ya İsrailoğulları ile birlikte geceleyin yola koyulmayı emretti ve ona Firavun ve beraberindekilerin onu izleyeceklerini haber verdi. Firavun ise şehirlere toplayıcılar göndermişti: Onlar şöyle diyorlardı: “Gerçekten bunlar (Mûsâ ve kavmi) az bir topluluktur ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar. Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.”(eş-Şuarâ, 26/54-56) Böylece Firavun, uzak yakın bütün askerlerini topladı. Askerleri ile “haddi aşıp saldırganlık etmek üzere” yani yeryüzünde de haddi aşmak ve Mûsâ ile kavmine saldırmak üzere arkalarından yola koyuldu. Haddi aşma iyice artıp günah pekişti mi, artık geriye cezayı beklemekten başka bir şey kalmaz. “İsrailoğullarını denizden geçirdik.” Şöyle ki Yüce Allah, Mûsâ’ya denize ulaştı mı ona asasıyla vurmasını emretmişti. Mûsâ da asasıyla denize vurdu ve deniz yarılıp on iki yola ayrıldı. İsrailoğulları da o yolları izledi. Firavun ve askerleri de arkalarından denizin içerisine girerek yola koyuldular. Mûsâ ve kavmi denizin dışına çıktıklarında ve Firavun ile askerleri de hala denizin içerisinde bulunuyorken Yüce Allah, denize emretti ve deniz, Firavun ve askerlerinin üzerine kapandı. İsrailoğullarının gçzü önünde hepsini suda boğdu. Nihâyet Firavun da boğulma noktasına gelip artık kesinlikle öleceğini anlayınca “şöyle dedi: İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim.” İşte kendisinden başka ilah olmayan, tek hak ilah olan Allah O’dur, “ben de müslümanlardanım!” Allah’ın dinine ve Mûsâ’nın getirdiklerine itaat edenlerdenim.
91. Yüce Allah böyle bir durumda iman etmenin kendisine herhangi bir fayda sağlamayacağını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Şimdi mi?” iman ediyor ve Allah’ın Rasûlünü tasdik ettiğini ifade ediyorsun? “Halbuki sen bundan önce isyan etmiş” masiyetlerle, küfür ve yalanlamakla meydan okumuş “ve fesatçılardan olmuştun.” Bu konuda Yüce Allah’ın uygulayageldiği kanunu gereği iman etmenin sana hiçbir faydası olmayacaktır. Çünkü kâfirler, iman etmenin artık kaçınılmaz olduğu böyle bir duruma ulaştıkları takdirde edecekleri imandan yararlanamayacaklardır. Zira onların imanları, tıpkı Kıyamet gününe ulaşan kimsenin iman etmesi gibi gözle görme sonucu iman etmeye benzer. Oysa fayda veren iman, görmeden olan imandır.
92. “Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız.” Müfessirler derler ki: İsrailoğulları, Firavun’a karşı duydukları büyük korku dolayısı ile onun suda boğulduğunu kabul etmemiş ve bundan şüphe etmişlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah denize onun bedenini -onlara bir ibret ve alamet olsun diye- yüksekçe bir tepeye bırakmasını emretmişti. “Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler.” Bundan dolayıdır ki bu deliller gözlerinin önünde geçer, tekrarlanır durur; fakat onlara yönelmeyişleri dolayısı ile bu âyetlerden gereği gibi yararlanamazlar. Uyanık bir akıl ve dikkatli bir kalbe sahip olan kimse ise Yüce Allah’ın âyetleri ile delillerinden, peygamberlerin bildirdiklerinin doğruluğuna delalet eden en büyük delilleri görürler.
93. “Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik.” Yani Yüce Allah, onları Firavun hanedanının meskenlerine yerleştirdi, onların yerlerini ve ülkelerini İsrailoğullarına miras verdi. “Onları hoş ve temiz” yiyecek, içecek ve bunların dışında kalan “şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine” bir araya gelip toplanmalarını ve birbirleri ile kaynaşmalarını gerektiren “ilim gelinceye kadar da” hakka dair “anlaşmazlığa düşmediler.” Ancak kendilerine bu ilim gelince birbirlerine haksızlık ettiler. Onların pek çoğu hakka muhalif birtakım nefsi görüş ve maksatlara sahip oldu. Böylelikle aralarında pek çok konuda ayrılıklar ortaya çıktı. “Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.” Eksiksiz ilmi ve herşeyi kapsayan kudretinin tecellisi olan adaletli hükmünü verecektir. İşte bu, doğru dine mensup kimselerin karşı karşıya kaldıkları bir hastalıktır. Şeytan artık büsbütün dinlerini terk etmelerini sağlayarak onları kendisine itaate yöneltmekten aciz kalınca aralarını bozmaya, aralarına kin ve düşmanlık sokmaya çalışır ve bunun neticesinde de birtakım ihtilaflar ortaya çıkar. Daha sonra da biri diğerini sapıklıkla itham eder ve birbirlerine düşman olurlar. Bu da o lanetli şeytanın çok sevdiği bir sonuçtur. Yoksa hak dine iman edenlerin Rableri bir, peygamberleri bir, dinleri bir ve genel menfaatleri de birbirine uygun olduğu halde ne diye birliklerini dağıtacak, vahdetlerini parçalayacak, bağlarını çözecek ve düzenlerini bozacak bir şekilde ihtilafa düşüyorlar da dini ve dünyevi bir yığın maslahatları gerçekleştiremedikleri ve dinlerinin de pek çok hükmünün adeta ölü hale geldiği bir duruma düşsünler! Ey celal ve ikram sahibi Allahım! Senden mü’min kullarına onları bir araya getirmeni, parçalanmışlıklarını gidermeni ve uzak olanları birbirlerine yaklaştırmanı lütfetmeni niyaz ederiz!
Yunus 10:92
75- Sonra bunların ardından da Mûsâ’yı ve Hârûn’u mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi. 76- Katımızdan kendilerine hak geldiği zaman:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir” dediler. 77- Mûsâ:“Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz? Bu mu sihirdir? Halbuki sihirbazlar kurtuluşa eremezler” dedi. 78- Dediler ki:“Sen, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndürmek için ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.” 79- Firavun:“Bütün bilgin sihirbazları bana getirin” dedi. 80- Nihâyet sihirbazlar gelince Mûsâ onlara:“Atacağınızı atın” dedi. 81- Onlar atınca Mûsâ dedi ki:“Sizin bu yaptığınız sihirdir. Şüphesiz Allah onu boşa çıkartacaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” 82- Allah, günahkârların hoşuna gitmese de kelimeleri ile hakkı ortaya koyar. 83- Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi. Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi ve o, gerçekten haddi aşanlardandı. 84- Mûsâ:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız artık O’na güvenip dayanın.” dedi. 85- Onlar da şöyle dediler:“Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma! 86- “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar!” 87- Mûsâ’ya ve kardeşine:“Mısır’da kavminize evler hazırlayın. O evlerinizi namazgah yapın ve namazı dosdoğru kılın. Müminleri de müjdele!” diye vahyettik. 88- Mûsâ:“Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam ve nice mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar! Rabbimiz, mallarını yok et ve kalplerini de mühürle de onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler.” 89- Buyurdu ki:“İkinizin de duası kabul olundu. O halde dosdoğru yürümeye devam edin, sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” 90- İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri de haddi aşıp saldırganlık etmek üzere onların peşine düştü. Nihâyet Firavun boğulacağı anda şöyle dedi:“İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim. Ben de müslümanlardanım.” 91- (Ona şöyle dendi:) Şimdi mi?! Halbuki sen bundan önce isyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun. 92- Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız. Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler. 93- Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik. Onları hoş ve temiz şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar da anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
75. “Sonra bunların” Yüce Allah’ın yalanlayan ve helâk edilen kavimlere göndermiş olduğu bu peygamberlerin “ardından da Mûsâ’yı” rasûllerden ve azim sahibi peygamberlerden biris olan, üzerine geniş ve muazam şer’î hükümler indirilmiş, kendisine uyulan büyük önderlerden birisi olan, Rahman olan Allah ile konuşmuş, İmran oğlu Musa’yı “ve” onunla birlikte bir yardımcı kıldığımız “Hârûn’u” Yüce Allah’ın tevhidini, Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet etmeyi yasaklamayı ihtiva eden ve getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine” Firavun’un devletinin büyüklerine, önderlerine “gönderdik.” Çünkü avam da bu önderlerin arkasından giderdi. “Fakat onlar” bu âyetlerin doğruluğuna kesin olarak inanmakla birlikte büyüklenerek ve haksızlığa saparak bu aâyetlere karşı “büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi.” Onların ayrılmaz vasfı, günahkârlık ve vahyi yalanlamaktı.
76. “Katımızdan kendilerine” hakkın en büyük ve en muazzam türü olan, azameti önünde boyunların eğildiği ve bütün mahlukatı nimetleri ile terbiye eden âlemlerin Rabbi Allah nezdinden olan “hak geldiği zaman” Allah tarafından Mûsâ vasıtası ile kendilerine hak geldiğinde onu reddettiler, kabul etmediler ve:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir, dediler.” Kahrolasıcalar, haktan yüz çevirmekle ve onu reddetmekle kalmadılar, onu en batıl şey olan sihirle nitelendirdiler. Sihir ise gerçekte bir göz boyamadır. Hatta onlar bununla da yetinmeyip apaçık olan bu hakkı, apaçık ve aşikar bir sihir olarak kabul ettiler. Bundan dolayı Mûsâ onlara şöyle cevap vermişti:
77. “Mûsâ” en zalim insanlardan başkasının reddetmeyeceği hakkı reddetmeleri dolayısı ile onları azarlayarak şöyle dedi: “Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz?” Yani siz onun için “apaçık bir sihirdir” mi diyorsunuz? “Bu mu sihirdir?” Getirdiğim hakkın niteliklerine ve muhtevasına bir bakın. Yalnızca bu bile onun hakkın ta kendisi olduğunu kesin olarak anlamaya yeterlidir. “Halbuki sihirbazlar” dünyada olsun âhirette olsun “kurtuluşa eremezler, dedi.” İşte siz de güzel akıbetin ve kurtuluşun kimin olacağını ve kimin başarıya ulaşacağını göreceksiniz. Daha sonra onlar ve herkes açıkça şunu anladı ki kurtuluşa eren, dünya ve âhirette zafere kavuşan, Musa aleyhisselam olmuştu.
78. Mûsâ’nın sözlerini olmayacak şekilde reddederek ona şöyle dediler:“Sen bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan” atalarımızı üzerinde bulduğumuz şirkten, Allah’tan başkasına ibadetten “döndürmek için” ve bize yalnızca Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeyi emretmek “ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin?” Siz bize sizler başkanlar olasınız ve bizi yurdumuzdan çıkartasınız diye mi geldiniz? Bu ifadeleri ile onlar, sapık atalarının sözlerini, Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirmiş olduğu hakkı reddedecekleri bir dayanak olarak değerlendirdiler. Ayrıca “ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi” şeklindeki sözleri de gerçeği ters yüz etmek, aralarından cahil olanları kandırmak, halkı Mûsâ aleyhisselam’a düşmanlık edip ona iman etmemek için kışkırtmak kastı ile söylenmiş sözlerdi. Gerçekleri bilen, işleri birbirinden ayırt edebilen bir kimse böyle şeyleri gerekçe göstermez. Çünkü deliller, ancak onlar gibi bir delil ve belge ile reddedilebilir. Kendisine gelen hakkı bu gibi şeylerle reddetmeye kalkışan bir kimsenin bu hali, hasmı olan karşı tarafın söylediği sözü reddedecek bir şey bulmaktan aciz olduğunu gösterir. Çünkü hakkı reddeden kimsenin eğer bir delili bulunsaydı, elbette onu ortaya koyar ve hiçbir zaman “Senin maksadın şudur, gayen budur” demeye sığınmazdı. O, söylediği bu sözde ve hasmının maksadına dair verdiği bu haberde ister doğru olsun, ister yalancı olsun fark etmez, böyle bir şey yapmazdı. Üstelik Mûsâ aleyhisselam’ı tanıyan ve onun neye davet ettiğini bilen herkes, onun hiçbir zaman yeryüzünde üstünlük sağlamak gibi bir maksadı olmadığını çok iyi bilir. Onun maksadı, ancak diğer peygamber kardeşlerinin maksadında olduğu gibi insanları hidâyete iletmek ve onlara faydalarına olan şeyleri göstermektir. Ancak işin gerçek mahiyeti, onların bizzat kendi ağızları ile de ifade ettikleri gibi şuydu:“Biz ikinize de inanmıyoruz” yani kibir ve inadımız dolayısı ile dediklerini kabul etmiyoruz. Yoksa Mûsâ ile Hârûn’un getirdiklerinin batıl oluşundan ve hakkında herhangi bir şüphelerinin olduğundan yahut da başka herhangi bir sebep dolayısı ile değil. Bunun tek sebebi, onların zalimlikleri, haksızlıkları ve Mûsâ ile Hârûn’a -ikisine de selam olsun- iftira ile yakıştırdıkları üstünlük sağlama arzularından başkası değildir.
79. “Firavun” Mûsâ aleyhisselam’ın getirdiği hakka karşı çıkarak ve ileri gelenleri ile kavminin galip gelmesini isteyerek: “Bütün bilgin sihirbazları bana getirin, dedi.” Yani sihirde becerikli ve bunu çok iyi bilen kim varsa getirin. Sonra da Mısır şehirlerine, çeşitli tür ve seviyeleri ile değişik sihirbazları kendilerine getirecek kimseler gönderdi.
80. “Nihâyet sihirbazlar” Mûsâ ile yarışmak üzere “gelince Mûsâ onlara: Atacağınızı atın, dedi” Yani siz neyi atmak istiyorsanız atabilirsiniz. Ben size, belirli bir şeyi atın, demiyorum. Çünkü Mûsâ kesin olarak galip geleceğini biliyordu. Onlara ve onların neler yapacaklarına da hiç aldırış etmiyordu.
81. “Onlar” iplerini ve sopalarını “atınca” hepsi de yürüyen yılanlarmış gibi göründü. Bunun üzerine “Mûsâ dedi ki: Sizin bu yaptığınız sihirdir.” Yani bu, büyük ve gerçek bir sihirdir. Fakat büyüklüğüne rağmen “şüphesiz Allah onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” Onlar bu yaptıkları ile hakka karşı batılın zafere kavuşmasını istemişlerdi. Bundan daha büyük bir bozgunculuk olabilir mi? İşte herhangi bir iş yapan, herhangi bir tuzak kurmaya çalışan veya herhangi bir komplo düzenleyen her bir fesatçının durumu böyledir. Onun yaptığı mutlaka boşa çıkar, darmadağın olur gider. Bir süre, onun yaptığı iş revaç bulsa da önünde sonunda o yok olacaktır, boşa çıkacaktır. Yaptıkları işlerle maksatları Yüce Allah’ın rızasına kavuşmak olan ve bu işleri esas itibari ile işlenmesi emredilen faydalı işler olan ıslah edicilere gelince şüphesiz Yüce Allah, onların amellerini düzeltir, ilerletir ve sürekli olarak geliştirir.
82. Mûsâ asasını atınca büyük bir olup onların yaptıkları büyüleri yutuvermeye başladı. Böylelikle onların büyüleri boşa çıktı ve batılları yok olup gitti. Böylece Allah, hakkı ortaya koymuş oldu. Sihirbazlar hakkı açıkça görünce secdeye kapandılar. Firavun onları asmakla, el ve ayaklarını kesmekle tehdit ettiyse de buna aldırış etmeyip imanları üzere sebat gösterdiler. Ne Firavun, ne onun yanındaki ileri gelenler ne de onların tabilerinden hiç kimse iman etmedi. Aksine bunlar azgınlıkları içinde bocalamaya devam ettiler. Bu nedenle şöyle buyrulmuştur:
83. “Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi.” Yani İsrailoğullarına mensup birtakım gençler, korkmalarına rağmen iman kalplerinde iyice yerleştiği için sabredip imanlarını sürdürdüler. “Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini” dinlerinden çevirmek suretiyle “fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi.” Onun ülkeden üstünlüğü ve baskın bir gücü vardı. O bakımdan onun cezalandırmasından korkmakta haklı idiler. Özellikle de “o, gerçekten” azgınlıkta ve düşmanlıkta “haddi aşanlardandı.” Mûsâ’ya ancak kavminin gençlerinden bir topluluğun iman edip başka kimselerin iman etmeyişindeki hikmet -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gençlerin ve çocukların hakkı kabule daha yatkın, hakka daha çok itaat edip boyun eğen kimseler oluşundan dolayı olsa gerektir. Küfür üzere yetişen yaşlı ve yetişkinler ise böyle değildir. Çünkü bu yaşlılar, kalplerinde bozuk akidelerin yer etmiş olması ve uzun bir süre öylece kalması dolayısı ile başkalarına göre haktan daha uzaktırlar.
84. Mûsâ kavmine sabrı tavsiye ederek ve bu hususta kimin yardımını alacaklarını hatırlatarak:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız” Allah’a imanın gereğini yerine getirin ve “artık O’na güvenip dayanın, dedi.”
85. “Onlar da” Mûsâ’nın bu emrine uyarak “şöyle dediler: Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma!” Yani onları bize musallat etme! Çünkü o vakit onlar bizi dinimizden çevirmek kastı ile bize işkence yaparlar yahut da bize galip gelirler de böylelikle kendileri de fitneye düşüp: Eğer bunlar hak üzere olsalardı yenik düşmezlerdi, derler.
86. “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar” ki onların şerlerinden kurtulalım ve dinimiz üzere kalmaya devam edelim. Dinimizi ve şer’î hükümlerini, herhangi bir karşı çıkan ve bu konuda bizimle anlaşmazlık çıkartan olmaksızın uygulama imkânını bulabilelim.
87. Firavun ve kavminin İsrailoğulları üzerindeki baskıları ağırlaşıp da onları dinlerinden çevirmeye çalışmaları üzerine “Mûsâ’ya ve kardeşine: Mısır’da kavminize evler hazırlayın” yani onlara içlerinde gizlenebilecekleri şekilde evler yapmalarını emredin. “O evlerinizi namazgah yapın” yani halka açık mabedlerde namaz kılma imkânını bulamadığınızda evlerinizi içlerinde namaz kılabileceğiniz bir yer haline getirin “ve namazı dosdoğru kılın.” Çünkü namaz her türlü sıkıntılara karşı bir yardımcıdır. “Müminleri de” zafer, yardım ve dinlerinin üstün geleceği müjdesiyle “müjdele, diye vahyettik.”“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık (daha) vardır.”(el-İnşirah, 94/5-6) Sıkıntılar artık bunalım haline dönüştü mü Allah onları giderip ferahlık verir.
88. Mûsâ Firavun’un ve ileri gelenlerin katılığını ve yüz çevirişlerini görünce onlara beddua etmiş, Hârûn da “Amin” demişti. Şöyle ki: “Mûsâ: Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam” süslenecekleri türlü süs eşyaları, elbiseler, dayalı döşeli evler, gösterişli binekler, hizmetçiler “ve nice” pek çok miktarda “mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar!” Yani onlar, bu malları Senin yolundan insanları saptırmak için kullanıyorlar; hem kendileri sapıyorlar hem de başkalarının da sapmasına sebep oluyorlar. “Rabbimiz, mallarını yok et” onları helak etmek yahut da taşa dönüştürmek gibi mallarını yararlanılmayacak bir şekle sokarak telef et! “ve kalplerini de mühürle” yani katılaştır da “onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler!” Mûsâ aleyhisselam bu sözlerini onlara olan öfkesinden dolayı söylemişti. Çünkü onlar, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işlemek cüretkârlığını göstermiş, Allah’ın kullarını fesada boğmuş ve insanları Allah’ın yolundan alıkoymuşlardı. Ayrıca Mûsâ aleyhisselam Rabbinin, yüzlerine karşı iman kapısını kapatmak sureti ile yaptıklarına karşılık olarak onları cezalandıracağını tam anlamı ile bildiğinden dolayı böyle yapmıştı.
89. Yüce Allah “buyurdu ki: İkinizin de duası kabul olundu.” Bu, Mûsâ’nın dua ettiğine Hârûn’un da onun duasına “Âmin” dediğine, ayrıca “Âmin” diyen kimsenin de yapılan duada dua edene ortak olduğuna delil vardır. “O halde” dininiz üzere “dosdoğru yürümeye devam edin” davetinizi sürdürün. “Sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” Yani dosdoğru yoldan ayrılmış, cehenneme götüren yolu izleyen sapmışların, dalalete düşen cahillerin yoluna asla uymayın.
90. Şanı Yüce Allah, Musa’ya İsrailoğulları ile birlikte geceleyin yola koyulmayı emretti ve ona Firavun ve beraberindekilerin onu izleyeceklerini haber verdi. Firavun ise şehirlere toplayıcılar göndermişti: Onlar şöyle diyorlardı: “Gerçekten bunlar (Mûsâ ve kavmi) az bir topluluktur ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar. Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.”(eş-Şuarâ, 26/54-56) Böylece Firavun, uzak yakın bütün askerlerini topladı. Askerleri ile “haddi aşıp saldırganlık etmek üzere” yani yeryüzünde de haddi aşmak ve Mûsâ ile kavmine saldırmak üzere arkalarından yola koyuldu. Haddi aşma iyice artıp günah pekişti mi, artık geriye cezayı beklemekten başka bir şey kalmaz. “İsrailoğullarını denizden geçirdik.” Şöyle ki Yüce Allah, Mûsâ’ya denize ulaştı mı ona asasıyla vurmasını emretmişti. Mûsâ da asasıyla denize vurdu ve deniz yarılıp on iki yola ayrıldı. İsrailoğulları da o yolları izledi. Firavun ve askerleri de arkalarından denizin içerisine girerek yola koyuldular. Mûsâ ve kavmi denizin dışına çıktıklarında ve Firavun ile askerleri de hala denizin içerisinde bulunuyorken Yüce Allah, denize emretti ve deniz, Firavun ve askerlerinin üzerine kapandı. İsrailoğullarının gçzü önünde hepsini suda boğdu. Nihâyet Firavun da boğulma noktasına gelip artık kesinlikle öleceğini anlayınca “şöyle dedi: İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim.” İşte kendisinden başka ilah olmayan, tek hak ilah olan Allah O’dur, “ben de müslümanlardanım!” Allah’ın dinine ve Mûsâ’nın getirdiklerine itaat edenlerdenim.
91. Yüce Allah böyle bir durumda iman etmenin kendisine herhangi bir fayda sağlamayacağını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Şimdi mi?” iman ediyor ve Allah’ın Rasûlünü tasdik ettiğini ifade ediyorsun? “Halbuki sen bundan önce isyan etmiş” masiyetlerle, küfür ve yalanlamakla meydan okumuş “ve fesatçılardan olmuştun.” Bu konuda Yüce Allah’ın uygulayageldiği kanunu gereği iman etmenin sana hiçbir faydası olmayacaktır. Çünkü kâfirler, iman etmenin artık kaçınılmaz olduğu böyle bir duruma ulaştıkları takdirde edecekleri imandan yararlanamayacaklardır. Zira onların imanları, tıpkı Kıyamet gününe ulaşan kimsenin iman etmesi gibi gözle görme sonucu iman etmeye benzer. Oysa fayda veren iman, görmeden olan imandır.
92. “Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız.” Müfessirler derler ki: İsrailoğulları, Firavun’a karşı duydukları büyük korku dolayısı ile onun suda boğulduğunu kabul etmemiş ve bundan şüphe etmişlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah denize onun bedenini -onlara bir ibret ve alamet olsun diye- yüksekçe bir tepeye bırakmasını emretmişti. “Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler.” Bundan dolayıdır ki bu deliller gözlerinin önünde geçer, tekrarlanır durur; fakat onlara yönelmeyişleri dolayısı ile bu âyetlerden gereği gibi yararlanamazlar. Uyanık bir akıl ve dikkatli bir kalbe sahip olan kimse ise Yüce Allah’ın âyetleri ile delillerinden, peygamberlerin bildirdiklerinin doğruluğuna delalet eden en büyük delilleri görürler.
93. “Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik.” Yani Yüce Allah, onları Firavun hanedanının meskenlerine yerleştirdi, onların yerlerini ve ülkelerini İsrailoğullarına miras verdi. “Onları hoş ve temiz” yiyecek, içecek ve bunların dışında kalan “şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine” bir araya gelip toplanmalarını ve birbirleri ile kaynaşmalarını gerektiren “ilim gelinceye kadar da” hakka dair “anlaşmazlığa düşmediler.” Ancak kendilerine bu ilim gelince birbirlerine haksızlık ettiler. Onların pek çoğu hakka muhalif birtakım nefsi görüş ve maksatlara sahip oldu. Böylelikle aralarında pek çok konuda ayrılıklar ortaya çıktı. “Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.” Eksiksiz ilmi ve herşeyi kapsayan kudretinin tecellisi olan adaletli hükmünü verecektir. İşte bu, doğru dine mensup kimselerin karşı karşıya kaldıkları bir hastalıktır. Şeytan artık büsbütün dinlerini terk etmelerini sağlayarak onları kendisine itaate yöneltmekten aciz kalınca aralarını bozmaya, aralarına kin ve düşmanlık sokmaya çalışır ve bunun neticesinde de birtakım ihtilaflar ortaya çıkar. Daha sonra da biri diğerini sapıklıkla itham eder ve birbirlerine düşman olurlar. Bu da o lanetli şeytanın çok sevdiği bir sonuçtur. Yoksa hak dine iman edenlerin Rableri bir, peygamberleri bir, dinleri bir ve genel menfaatleri de birbirine uygun olduğu halde ne diye birliklerini dağıtacak, vahdetlerini parçalayacak, bağlarını çözecek ve düzenlerini bozacak bir şekilde ihtilafa düşüyorlar da dini ve dünyevi bir yığın maslahatları gerçekleştiremedikleri ve dinlerinin de pek çok hükmünün adeta ölü hale geldiği bir duruma düşsünler! Ey celal ve ikram sahibi Allahım! Senden mü’min kullarına onları bir araya getirmeni, parçalanmışlıklarını gidermeni ve uzak olanları birbirlerine yaklaştırmanı lütfetmeni niyaz ederiz!
Yunus 10:93
75- Sonra bunların ardından da Mûsâ’yı ve Hârûn’u mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi. 76- Katımızdan kendilerine hak geldiği zaman:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir” dediler. 77- Mûsâ:“Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz? Bu mu sihirdir? Halbuki sihirbazlar kurtuluşa eremezler” dedi. 78- Dediler ki:“Sen, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndürmek için ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.” 79- Firavun:“Bütün bilgin sihirbazları bana getirin” dedi. 80- Nihâyet sihirbazlar gelince Mûsâ onlara:“Atacağınızı atın” dedi. 81- Onlar atınca Mûsâ dedi ki:“Sizin bu yaptığınız sihirdir. Şüphesiz Allah onu boşa çıkartacaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” 82- Allah, günahkârların hoşuna gitmese de kelimeleri ile hakkı ortaya koyar. 83- Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi. Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi ve o, gerçekten haddi aşanlardandı. 84- Mûsâ:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız artık O’na güvenip dayanın.” dedi. 85- Onlar da şöyle dediler:“Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma! 86- “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar!” 87- Mûsâ’ya ve kardeşine:“Mısır’da kavminize evler hazırlayın. O evlerinizi namazgah yapın ve namazı dosdoğru kılın. Müminleri de müjdele!” diye vahyettik. 88- Mûsâ:“Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam ve nice mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar! Rabbimiz, mallarını yok et ve kalplerini de mühürle de onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler.” 89- Buyurdu ki:“İkinizin de duası kabul olundu. O halde dosdoğru yürümeye devam edin, sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” 90- İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri de haddi aşıp saldırganlık etmek üzere onların peşine düştü. Nihâyet Firavun boğulacağı anda şöyle dedi:“İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim. Ben de müslümanlardanım.” 91- (Ona şöyle dendi:) Şimdi mi?! Halbuki sen bundan önce isyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun. 92- Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız. Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler. 93- Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik. Onları hoş ve temiz şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar da anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
75. “Sonra bunların” Yüce Allah’ın yalanlayan ve helâk edilen kavimlere göndermiş olduğu bu peygamberlerin “ardından da Mûsâ’yı” rasûllerden ve azim sahibi peygamberlerden biris olan, üzerine geniş ve muazam şer’î hükümler indirilmiş, kendisine uyulan büyük önderlerden birisi olan, Rahman olan Allah ile konuşmuş, İmran oğlu Musa’yı “ve” onunla birlikte bir yardımcı kıldığımız “Hârûn’u” Yüce Allah’ın tevhidini, Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet etmeyi yasaklamayı ihtiva eden ve getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “mucizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine” Firavun’un devletinin büyüklerine, önderlerine “gönderdik.” Çünkü avam da bu önderlerin arkasından giderdi. “Fakat onlar” bu âyetlerin doğruluğuna kesin olarak inanmakla birlikte büyüklenerek ve haksızlığa saparak bu aâyetlere karşı “büyüklük tasladılar. Onlar zaten günahkâr bir kavim idi.” Onların ayrılmaz vasfı, günahkârlık ve vahyi yalanlamaktı.
76. “Katımızdan kendilerine” hakkın en büyük ve en muazzam türü olan, azameti önünde boyunların eğildiği ve bütün mahlukatı nimetleri ile terbiye eden âlemlerin Rabbi Allah nezdinden olan “hak geldiği zaman” Allah tarafından Mûsâ vasıtası ile kendilerine hak geldiğinde onu reddettiler, kabul etmediler ve:“Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir, dediler.” Kahrolasıcalar, haktan yüz çevirmekle ve onu reddetmekle kalmadılar, onu en batıl şey olan sihirle nitelendirdiler. Sihir ise gerçekte bir göz boyamadır. Hatta onlar bununla da yetinmeyip apaçık olan bu hakkı, apaçık ve aşikar bir sihir olarak kabul ettiler. Bundan dolayı Mûsâ onlara şöyle cevap vermişti:
77. “Mûsâ” en zalim insanlardan başkasının reddetmeyeceği hakkı reddetmeleri dolayısı ile onları azarlayarak şöyle dedi: “Size gelen hakka böyle mi diyorsunuz?” Yani siz onun için “apaçık bir sihirdir” mi diyorsunuz? “Bu mu sihirdir?” Getirdiğim hakkın niteliklerine ve muhtevasına bir bakın. Yalnızca bu bile onun hakkın ta kendisi olduğunu kesin olarak anlamaya yeterlidir. “Halbuki sihirbazlar” dünyada olsun âhirette olsun “kurtuluşa eremezler, dedi.” İşte siz de güzel akıbetin ve kurtuluşun kimin olacağını ve kimin başarıya ulaşacağını göreceksiniz. Daha sonra onlar ve herkes açıkça şunu anladı ki kurtuluşa eren, dünya ve âhirette zafere kavuşan, Musa aleyhisselam olmuştu.
78. Mûsâ’nın sözlerini olmayacak şekilde reddederek ona şöyle dediler:“Sen bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan” atalarımızı üzerinde bulduğumuz şirkten, Allah’tan başkasına ibadetten “döndürmek için” ve bize yalnızca Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeyi emretmek “ve ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi bize geldin?” Siz bize sizler başkanlar olasınız ve bizi yurdumuzdan çıkartasınız diye mi geldiniz? Bu ifadeleri ile onlar, sapık atalarının sözlerini, Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirmiş olduğu hakkı reddedecekleri bir dayanak olarak değerlendirdiler. Ayrıca “ülkede hakimiyet ikinizin olsun diye mi” şeklindeki sözleri de gerçeği ters yüz etmek, aralarından cahil olanları kandırmak, halkı Mûsâ aleyhisselam’a düşmanlık edip ona iman etmemek için kışkırtmak kastı ile söylenmiş sözlerdi. Gerçekleri bilen, işleri birbirinden ayırt edebilen bir kimse böyle şeyleri gerekçe göstermez. Çünkü deliller, ancak onlar gibi bir delil ve belge ile reddedilebilir. Kendisine gelen hakkı bu gibi şeylerle reddetmeye kalkışan bir kimsenin bu hali, hasmı olan karşı tarafın söylediği sözü reddedecek bir şey bulmaktan aciz olduğunu gösterir. Çünkü hakkı reddeden kimsenin eğer bir delili bulunsaydı, elbette onu ortaya koyar ve hiçbir zaman “Senin maksadın şudur, gayen budur” demeye sığınmazdı. O, söylediği bu sözde ve hasmının maksadına dair verdiği bu haberde ister doğru olsun, ister yalancı olsun fark etmez, böyle bir şey yapmazdı. Üstelik Mûsâ aleyhisselam’ı tanıyan ve onun neye davet ettiğini bilen herkes, onun hiçbir zaman yeryüzünde üstünlük sağlamak gibi bir maksadı olmadığını çok iyi bilir. Onun maksadı, ancak diğer peygamber kardeşlerinin maksadında olduğu gibi insanları hidâyete iletmek ve onlara faydalarına olan şeyleri göstermektir. Ancak işin gerçek mahiyeti, onların bizzat kendi ağızları ile de ifade ettikleri gibi şuydu:“Biz ikinize de inanmıyoruz” yani kibir ve inadımız dolayısı ile dediklerini kabul etmiyoruz. Yoksa Mûsâ ile Hârûn’un getirdiklerinin batıl oluşundan ve hakkında herhangi bir şüphelerinin olduğundan yahut da başka herhangi bir sebep dolayısı ile değil. Bunun tek sebebi, onların zalimlikleri, haksızlıkları ve Mûsâ ile Hârûn’a -ikisine de selam olsun- iftira ile yakıştırdıkları üstünlük sağlama arzularından başkası değildir.
79. “Firavun” Mûsâ aleyhisselam’ın getirdiği hakka karşı çıkarak ve ileri gelenleri ile kavminin galip gelmesini isteyerek: “Bütün bilgin sihirbazları bana getirin, dedi.” Yani sihirde becerikli ve bunu çok iyi bilen kim varsa getirin. Sonra da Mısır şehirlerine, çeşitli tür ve seviyeleri ile değişik sihirbazları kendilerine getirecek kimseler gönderdi.
80. “Nihâyet sihirbazlar” Mûsâ ile yarışmak üzere “gelince Mûsâ onlara: Atacağınızı atın, dedi” Yani siz neyi atmak istiyorsanız atabilirsiniz. Ben size, belirli bir şeyi atın, demiyorum. Çünkü Mûsâ kesin olarak galip geleceğini biliyordu. Onlara ve onların neler yapacaklarına da hiç aldırış etmiyordu.
81. “Onlar” iplerini ve sopalarını “atınca” hepsi de yürüyen yılanlarmış gibi göründü. Bunun üzerine “Mûsâ dedi ki: Sizin bu yaptığınız sihirdir.” Yani bu, büyük ve gerçek bir sihirdir. Fakat büyüklüğüne rağmen “şüphesiz Allah onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.” Onlar bu yaptıkları ile hakka karşı batılın zafere kavuşmasını istemişlerdi. Bundan daha büyük bir bozgunculuk olabilir mi? İşte herhangi bir iş yapan, herhangi bir tuzak kurmaya çalışan veya herhangi bir komplo düzenleyen her bir fesatçının durumu böyledir. Onun yaptığı mutlaka boşa çıkar, darmadağın olur gider. Bir süre, onun yaptığı iş revaç bulsa da önünde sonunda o yok olacaktır, boşa çıkacaktır. Yaptıkları işlerle maksatları Yüce Allah’ın rızasına kavuşmak olan ve bu işleri esas itibari ile işlenmesi emredilen faydalı işler olan ıslah edicilere gelince şüphesiz Yüce Allah, onların amellerini düzeltir, ilerletir ve sürekli olarak geliştirir.
82. Mûsâ asasını atınca büyük bir olup onların yaptıkları büyüleri yutuvermeye başladı. Böylelikle onların büyüleri boşa çıktı ve batılları yok olup gitti. Böylece Allah, hakkı ortaya koymuş oldu. Sihirbazlar hakkı açıkça görünce secdeye kapandılar. Firavun onları asmakla, el ve ayaklarını kesmekle tehdit ettiyse de buna aldırış etmeyip imanları üzere sebat gösterdiler. Ne Firavun, ne onun yanındaki ileri gelenler ne de onların tabilerinden hiç kimse iman etmedi. Aksine bunlar azgınlıkları içinde bocalamaya devam ettiler. Bu nedenle şöyle buyrulmuştur:
83. “Mûsâ’ya kavminden birtakım gençler dışında kimse iman etmedi.” Yani İsrailoğullarına mensup birtakım gençler, korkmalarına rağmen iman kalplerinde iyice yerleştiği için sabredip imanlarını sürdürdüler. “Bunlar da Firavun’un ve ileri gelenlerinin kendilerini” dinlerinden çevirmek suretiyle “fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun gerçekten ülkede üstün (güç sahibi) bir kişi idi.” Onun ülkeden üstünlüğü ve baskın bir gücü vardı. O bakımdan onun cezalandırmasından korkmakta haklı idiler. Özellikle de “o, gerçekten” azgınlıkta ve düşmanlıkta “haddi aşanlardandı.” Mûsâ’ya ancak kavminin gençlerinden bir topluluğun iman edip başka kimselerin iman etmeyişindeki hikmet -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- gençlerin ve çocukların hakkı kabule daha yatkın, hakka daha çok itaat edip boyun eğen kimseler oluşundan dolayı olsa gerektir. Küfür üzere yetişen yaşlı ve yetişkinler ise böyle değildir. Çünkü bu yaşlılar, kalplerinde bozuk akidelerin yer etmiş olması ve uzun bir süre öylece kalması dolayısı ile başkalarına göre haktan daha uzaktırlar.
84. Mûsâ kavmine sabrı tavsiye ederek ve bu hususta kimin yardımını alacaklarını hatırlatarak:“Ey kavmim! Eğer siz Allah’a iman etmiş ve O’na teslim olmuşsanız” Allah’a imanın gereğini yerine getirin ve “artık O’na güvenip dayanın, dedi.”
85. “Onlar da” Mûsâ’nın bu emrine uyarak “şöyle dediler: Biz yalnız Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma!” Yani onları bize musallat etme! Çünkü o vakit onlar bizi dinimizden çevirmek kastı ile bize işkence yaparlar yahut da bize galip gelirler de böylelikle kendileri de fitneye düşüp: Eğer bunlar hak üzere olsalardı yenik düşmezlerdi, derler.
86. “Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan kurtar” ki onların şerlerinden kurtulalım ve dinimiz üzere kalmaya devam edelim. Dinimizi ve şer’î hükümlerini, herhangi bir karşı çıkan ve bu konuda bizimle anlaşmazlık çıkartan olmaksızın uygulama imkânını bulabilelim.
87. Firavun ve kavminin İsrailoğulları üzerindeki baskıları ağırlaşıp da onları dinlerinden çevirmeye çalışmaları üzerine “Mûsâ’ya ve kardeşine: Mısır’da kavminize evler hazırlayın” yani onlara içlerinde gizlenebilecekleri şekilde evler yapmalarını emredin. “O evlerinizi namazgah yapın” yani halka açık mabedlerde namaz kılma imkânını bulamadığınızda evlerinizi içlerinde namaz kılabileceğiniz bir yer haline getirin “ve namazı dosdoğru kılın.” Çünkü namaz her türlü sıkıntılara karşı bir yardımcıdır. “Müminleri de” zafer, yardım ve dinlerinin üstün geleceği müjdesiyle “müjdele, diye vahyettik.”“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık (daha) vardır.”(el-İnşirah, 94/5-6) Sıkıntılar artık bunalım haline dönüştü mü Allah onları giderip ferahlık verir.
88. Mûsâ Firavun’un ve ileri gelenlerin katılığını ve yüz çevirişlerini görünce onlara beddua etmiş, Hârûn da “Amin” demişti. Şöyle ki: “Mûsâ: Ey Rabbimiz, dedi, gerçekten sen Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ihtişam” süslenecekleri türlü süs eşyaları, elbiseler, dayalı döşeli evler, gösterişli binekler, hizmetçiler “ve nice” pek çok miktarda “mallar verdin. Onlarsa, ey Rabbimiz, senin yolundan saptırıyorlar!” Yani onlar, bu malları Senin yolundan insanları saptırmak için kullanıyorlar; hem kendileri sapıyorlar hem de başkalarının da sapmasına sebep oluyorlar. “Rabbimiz, mallarını yok et” onları helak etmek yahut da taşa dönüştürmek gibi mallarını yararlanılmayacak bir şekle sokarak telef et! “ve kalplerini de mühürle” yani katılaştır da “onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmesinler!” Mûsâ aleyhisselam bu sözlerini onlara olan öfkesinden dolayı söylemişti. Çünkü onlar, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işlemek cüretkârlığını göstermiş, Allah’ın kullarını fesada boğmuş ve insanları Allah’ın yolundan alıkoymuşlardı. Ayrıca Mûsâ aleyhisselam Rabbinin, yüzlerine karşı iman kapısını kapatmak sureti ile yaptıklarına karşılık olarak onları cezalandıracağını tam anlamı ile bildiğinden dolayı böyle yapmıştı.
89. Yüce Allah “buyurdu ki: İkinizin de duası kabul olundu.” Bu, Mûsâ’nın dua ettiğine Hârûn’un da onun duasına “Âmin” dediğine, ayrıca “Âmin” diyen kimsenin de yapılan duada dua edene ortak olduğuna delil vardır. “O halde” dininiz üzere “dosdoğru yürümeye devam edin” davetinizi sürdürün. “Sakın bilmeyenlerin yoluna uymayın.” Yani dosdoğru yoldan ayrılmış, cehenneme götüren yolu izleyen sapmışların, dalalete düşen cahillerin yoluna asla uymayın.
90. Şanı Yüce Allah, Musa’ya İsrailoğulları ile birlikte geceleyin yola koyulmayı emretti ve ona Firavun ve beraberindekilerin onu izleyeceklerini haber verdi. Firavun ise şehirlere toplayıcılar göndermişti: Onlar şöyle diyorlardı: “Gerçekten bunlar (Mûsâ ve kavmi) az bir topluluktur ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar. Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.”(eş-Şuarâ, 26/54-56) Böylece Firavun, uzak yakın bütün askerlerini topladı. Askerleri ile “haddi aşıp saldırganlık etmek üzere” yani yeryüzünde de haddi aşmak ve Mûsâ ile kavmine saldırmak üzere arkalarından yola koyuldu. Haddi aşma iyice artıp günah pekişti mi, artık geriye cezayı beklemekten başka bir şey kalmaz. “İsrailoğullarını denizden geçirdik.” Şöyle ki Yüce Allah, Mûsâ’ya denize ulaştı mı ona asasıyla vurmasını emretmişti. Mûsâ da asasıyla denize vurdu ve deniz yarılıp on iki yola ayrıldı. İsrailoğulları da o yolları izledi. Firavun ve askerleri de arkalarından denizin içerisine girerek yola koyuldular. Mûsâ ve kavmi denizin dışına çıktıklarında ve Firavun ile askerleri de hala denizin içerisinde bulunuyorken Yüce Allah, denize emretti ve deniz, Firavun ve askerlerinin üzerine kapandı. İsrailoğullarının gçzü önünde hepsini suda boğdu. Nihâyet Firavun da boğulma noktasına gelip artık kesinlikle öleceğini anlayınca “şöyle dedi: İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilâhın olmadığına iman ettim.” İşte kendisinden başka ilah olmayan, tek hak ilah olan Allah O’dur, “ben de müslümanlardanım!” Allah’ın dinine ve Mûsâ’nın getirdiklerine itaat edenlerdenim.
91. Yüce Allah böyle bir durumda iman etmenin kendisine herhangi bir fayda sağlamayacağını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“Şimdi mi?” iman ediyor ve Allah’ın Rasûlünü tasdik ettiğini ifade ediyorsun? “Halbuki sen bundan önce isyan etmiş” masiyetlerle, küfür ve yalanlamakla meydan okumuş “ve fesatçılardan olmuştun.” Bu konuda Yüce Allah’ın uygulayageldiği kanunu gereği iman etmenin sana hiçbir faydası olmayacaktır. Çünkü kâfirler, iman etmenin artık kaçınılmaz olduğu böyle bir duruma ulaştıkları takdirde edecekleri imandan yararlanamayacaklardır. Zira onların imanları, tıpkı Kıyamet gününe ulaşan kimsenin iman etmesi gibi gözle görme sonucu iman etmeye benzer. Oysa fayda veren iman, görmeden olan imandır.
92. “Senden sonrakilere bir ibret olman için bugün seni(n sadece) bedenini kurtaracağız.” Müfessirler derler ki: İsrailoğulları, Firavun’a karşı duydukları büyük korku dolayısı ile onun suda boğulduğunu kabul etmemiş ve bundan şüphe etmişlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah denize onun bedenini -onlara bir ibret ve alamet olsun diye- yüksekçe bir tepeye bırakmasını emretmişti. “Ne var ki insanların birçoğu ibret verici delillerimizden kesinlikle gafildirler.” Bundan dolayıdır ki bu deliller gözlerinin önünde geçer, tekrarlanır durur; fakat onlara yönelmeyişleri dolayısı ile bu âyetlerden gereği gibi yararlanamazlar. Uyanık bir akıl ve dikkatli bir kalbe sahip olan kimse ise Yüce Allah’ın âyetleri ile delillerinden, peygamberlerin bildirdiklerinin doğruluğuna delalet eden en büyük delilleri görürler.
93. “Andolsun ki Biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik.” Yani Yüce Allah, onları Firavun hanedanının meskenlerine yerleştirdi, onların yerlerini ve ülkelerini İsrailoğullarına miras verdi. “Onları hoş ve temiz” yiyecek, içecek ve bunların dışında kalan “şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine” bir araya gelip toplanmalarını ve birbirleri ile kaynaşmalarını gerektiren “ilim gelinceye kadar da” hakka dair “anlaşmazlığa düşmediler.” Ancak kendilerine bu ilim gelince birbirlerine haksızlık ettiler. Onların pek çoğu hakka muhalif birtakım nefsi görüş ve maksatlara sahip oldu. Böylelikle aralarında pek çok konuda ayrılıklar ortaya çıktı. “Şüphesiz Rabbin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri konuda Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.” Eksiksiz ilmi ve herşeyi kapsayan kudretinin tecellisi olan adaletli hükmünü verecektir. İşte bu, doğru dine mensup kimselerin karşı karşıya kaldıkları bir hastalıktır. Şeytan artık büsbütün dinlerini terk etmelerini sağlayarak onları kendisine itaate yöneltmekten aciz kalınca aralarını bozmaya, aralarına kin ve düşmanlık sokmaya çalışır ve bunun neticesinde de birtakım ihtilaflar ortaya çıkar. Daha sonra da biri diğerini sapıklıkla itham eder ve birbirlerine düşman olurlar. Bu da o lanetli şeytanın çok sevdiği bir sonuçtur. Yoksa hak dine iman edenlerin Rableri bir, peygamberleri bir, dinleri bir ve genel menfaatleri de birbirine uygun olduğu halde ne diye birliklerini dağıtacak, vahdetlerini parçalayacak, bağlarını çözecek ve düzenlerini bozacak bir şekilde ihtilafa düşüyorlar da dini ve dünyevi bir yığın maslahatları gerçekleştiremedikleri ve dinlerinin de pek çok hükmünün adeta ölü hale geldiği bir duruma düşsünler! Ey celal ve ikram sahibi Allahım! Senden mü’min kullarına onları bir araya getirmeni, parçalanmışlıklarını gidermeni ve uzak olanları birbirlerine yaklaştırmanı lütfetmeni niyaz ederiz!
Yunus 10:94
94- Eğer sana indirdiğimizden yana şüphede isen senden önce kitabı okuyanlara sor. Andolsun ki hak, sana Rabbinden gelmiştir. O halde sakın şüphe edenlerden olma! 95- Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan da olma, sonra zarara uğrayanlardan olursun.
94. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“Eğer sana indirdiğimizden yana” acaba o doğru mudur, değil midir, diye “şüphede isen, senden önce kitabı okuyanlara sor.” Yani Kitap ehli arasından insaflı ve gerçekten derin bilgi sahibi olanlara sor. Onlar sana senin bildirdiklerinin doğru olduğunu ve yanlarında bulunan bilgilere uygun düştüğünü ifade edeceklerdir. Şayet “Yahudi ve hristiyanlardan oluşan kitap ehlinin bir çoğu hatta büyük çoğunluğu, Allah Rasûlünü yalanladılar, ona karşı inat ettiler ve onun çağrısını kabul etmediler. Yüce Allah ise Peygamberine onların tanıklıklarına başvurmasını ve tanıklıklarının, getirdiğinin doğruluğuna bir delil, gerçek söylediğine bir belge olarak kabul etmesini emretmektedir. Bu nasıl olur?” denilecek olursa buna birkaç şekilde cevap verilebilir: 1. Tanıklık/şahitlik, herhangi bir kesime yahut mezhebe veya beldeye vs. izafe edilecek olursa bu, ancak aralarından adaletli ve doğru söyleyen kimseleri kapsar. Bunların dışında kalanlara gelince çoğunluk onlar olsa bile onlara itibar edilmez. Çünkü şahitliğin esası, adalet ve doğruluktur. Nitekim bu tanıklık da onların Rabbani alimlerinin birçoğunun imana gelmesi ile gerçekleşmiştir. Mesela Abdullah b. Selam ve arkadaşları ile gerek Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in döneminde gerekse de halifeleri ile onlardan sonraki dönemlerde İslâm’a giren pek çok kitap ehli gibi. 2. Kitap ehlinin Peygamber lehine yapacakları şahitlikleri, onların mensubu bulundukları kitapları Tevrat’a dayanmaktadır. Şâyet Tevrat’ta Kur’an’a uygun ve Kur’an’ı tasdik eden, onun doğuluğuna tanıklık eden şeyler varsa yahudiler baştan sona kadar onları inkârda birleşseler dahi bu, Allah Rasûlünün getirdiklerini tenkit etmeye yeterli bir sebep değildir. 3. Yüce Allah, peygamberine kitap ehlinden, getirdiklerinin doğruluğuna tanıklık etmelerini istemeyi emretmiş ve bunu açıkça ortaya koyup herkese ilan etmişti. Bilindiği gibi onların pek çoğu, insanlar arasında Allah’ın Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in çağrısını çürütmeye en çok gayret edenlerlerdendir. Eğer onlar gerçekten Yüce Allah’ın sözünü ettiği şeyleri reddedecek bilgilere sahip olsalardı hiç şüphesiz bunu açıklar ve ortaya koyarlardı. Bunların hiçbirisi olmadığına göre düşmanlık edenin, bu iddiayı reddetmeyerek böyle bir şeyi kabul ve ikrar etmesi, Kur’an-ı Kerim’in doğruluğunun ve gerçekliğinin en büyük delillerinden birisidir. 4. Şu da bir gerçek ki Kitap ehlinin pek çoğu Allah Rasûlünün davetini reddetmiş değildir. Aksine onların çoğu bu daveti kabul etmiş, kendi istek ve iradesi ile buna uymuştur. Allah Rasûlü, peygamber olarak gönderildiğinde yeryüzü insanlarının arasında dine mensup olanların çoğunluğu kitap ehli idi. Onun getirdiği bu din üzerinden fazla bir zaman geçmeden Şam’ın (Suriye’nin), Mısır’ın, Irak’ın ve onlara komşu olan kitap ehli dininin yerleşmiş olduğu beldelerin büyük çoğunluğu İslâm’a boyun eğdi. Geriye liderliklerini hakka tercih eden ileri konumdaki kimseler ile onlara uyan cahil avamdan, gerçek anlamda değil de ismen onların dinlerine bağlı bulunanlardan başkaları kalmadı. Bu tür ismen kitap ehli olanlara misal, gerçekte bütün peygamberlerin dinlerini terk etmiş ve dehrî/ateist olan batılılar gösterilebilir. Bunların hristiyanlığa mensubiyetleri, sadece kendi yönetimlerinin propagandasını yapmak ve kendi batıllarını güzel göstermek için olmuştur. Nitekim onların aşikar hallerini bilen kimseler de bu gerçeği açıkça bilirler. “Andolsun ki hak sana Rabbinden gelmiştir.” ki onda hiçbir bakımdan şüphe söz konusu olmaz. “O halde sakın şüphe edenlerden olma!” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“(Bu), sana indirilen bir kitaptır. Sakın ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.”(el-A’raf, 7/2)
95. “Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan da olma, sonra zarara uğrayanlardan olursun.” Bu son iki âyet-i kerime ile Yüce Allah, iki hususu yasaklamaktadır: Bu Kur’an hakkında şüphe ve tereddüde düşmek, bundan daha ileri derecede olmak üzere de onu yalanlamaktır. Oysa bu Kur’an, Yüce Allah’ın hiçbir şekilde yalanlamayı kabul etmeyen apaçık âyetleridir. Yalanlanması halinde ise zarar ve ziyan söz konusudur. Zarar ise asla kâr etmemek demektir. Bu da dünya ve âhirette mükâfatın elden kaçırılması, buna karşılık dünya ve âhirette cezanın söz konusu olmasıyla olur. Diğer taraftan bir şeyin yasaklanması, onun zıddını emredilmesi demektir. O halde bu Kur’ân’ı Kerim’in tam anlamı ile tasdik edilmesi, kalbin ondan yana mutmain olması, ilim ve amel ile ona yönelmesi bu ayette emrediliyor demektir. Böylelikle kul, en üstün maksadı gerçekleştirmiş, en değerli arzuyu ve en üstü şerefi elde etmiş bulunan “kâr edenlerden” olur ve zarara uğramaktan uzak kalır.
Yunus 10:95
94- Eğer sana indirdiğimizden yana şüphede isen senden önce kitabı okuyanlara sor. Andolsun ki hak, sana Rabbinden gelmiştir. O halde sakın şüphe edenlerden olma! 95- Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan da olma, sonra zarara uğrayanlardan olursun.
94. Yüce Allah, peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“Eğer sana indirdiğimizden yana” acaba o doğru mudur, değil midir, diye “şüphede isen, senden önce kitabı okuyanlara sor.” Yani Kitap ehli arasından insaflı ve gerçekten derin bilgi sahibi olanlara sor. Onlar sana senin bildirdiklerinin doğru olduğunu ve yanlarında bulunan bilgilere uygun düştüğünü ifade edeceklerdir. Şayet “Yahudi ve hristiyanlardan oluşan kitap ehlinin bir çoğu hatta büyük çoğunluğu, Allah Rasûlünü yalanladılar, ona karşı inat ettiler ve onun çağrısını kabul etmediler. Yüce Allah ise Peygamberine onların tanıklıklarına başvurmasını ve tanıklıklarının, getirdiğinin doğruluğuna bir delil, gerçek söylediğine bir belge olarak kabul etmesini emretmektedir. Bu nasıl olur?” denilecek olursa buna birkaç şekilde cevap verilebilir: 1. Tanıklık/şahitlik, herhangi bir kesime yahut mezhebe veya beldeye vs. izafe edilecek olursa bu, ancak aralarından adaletli ve doğru söyleyen kimseleri kapsar. Bunların dışında kalanlara gelince çoğunluk onlar olsa bile onlara itibar edilmez. Çünkü şahitliğin esası, adalet ve doğruluktur. Nitekim bu tanıklık da onların Rabbani alimlerinin birçoğunun imana gelmesi ile gerçekleşmiştir. Mesela Abdullah b. Selam ve arkadaşları ile gerek Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in döneminde gerekse de halifeleri ile onlardan sonraki dönemlerde İslâm’a giren pek çok kitap ehli gibi. 2. Kitap ehlinin Peygamber lehine yapacakları şahitlikleri, onların mensubu bulundukları kitapları Tevrat’a dayanmaktadır. Şâyet Tevrat’ta Kur’an’a uygun ve Kur’an’ı tasdik eden, onun doğuluğuna tanıklık eden şeyler varsa yahudiler baştan sona kadar onları inkârda birleşseler dahi bu, Allah Rasûlünün getirdiklerini tenkit etmeye yeterli bir sebep değildir. 3. Yüce Allah, peygamberine kitap ehlinden, getirdiklerinin doğruluğuna tanıklık etmelerini istemeyi emretmiş ve bunu açıkça ortaya koyup herkese ilan etmişti. Bilindiği gibi onların pek çoğu, insanlar arasında Allah’ın Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in çağrısını çürütmeye en çok gayret edenlerlerdendir. Eğer onlar gerçekten Yüce Allah’ın sözünü ettiği şeyleri reddedecek bilgilere sahip olsalardı hiç şüphesiz bunu açıklar ve ortaya koyarlardı. Bunların hiçbirisi olmadığına göre düşmanlık edenin, bu iddiayı reddetmeyerek böyle bir şeyi kabul ve ikrar etmesi, Kur’an-ı Kerim’in doğruluğunun ve gerçekliğinin en büyük delillerinden birisidir. 4. Şu da bir gerçek ki Kitap ehlinin pek çoğu Allah Rasûlünün davetini reddetmiş değildir. Aksine onların çoğu bu daveti kabul etmiş, kendi istek ve iradesi ile buna uymuştur. Allah Rasûlü, peygamber olarak gönderildiğinde yeryüzü insanlarının arasında dine mensup olanların çoğunluğu kitap ehli idi. Onun getirdiği bu din üzerinden fazla bir zaman geçmeden Şam’ın (Suriye’nin), Mısır’ın, Irak’ın ve onlara komşu olan kitap ehli dininin yerleşmiş olduğu beldelerin büyük çoğunluğu İslâm’a boyun eğdi. Geriye liderliklerini hakka tercih eden ileri konumdaki kimseler ile onlara uyan cahil avamdan, gerçek anlamda değil de ismen onların dinlerine bağlı bulunanlardan başkaları kalmadı. Bu tür ismen kitap ehli olanlara misal, gerçekte bütün peygamberlerin dinlerini terk etmiş ve dehrî/ateist olan batılılar gösterilebilir. Bunların hristiyanlığa mensubiyetleri, sadece kendi yönetimlerinin propagandasını yapmak ve kendi batıllarını güzel göstermek için olmuştur. Nitekim onların aşikar hallerini bilen kimseler de bu gerçeği açıkça bilirler. “Andolsun ki hak sana Rabbinden gelmiştir.” ki onda hiçbir bakımdan şüphe söz konusu olmaz. “O halde sakın şüphe edenlerden olma!” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“(Bu), sana indirilen bir kitaptır. Sakın ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.”(el-A’raf, 7/2)
95. “Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan da olma, sonra zarara uğrayanlardan olursun.” Bu son iki âyet-i kerime ile Yüce Allah, iki hususu yasaklamaktadır: Bu Kur’an hakkında şüphe ve tereddüde düşmek, bundan daha ileri derecede olmak üzere de onu yalanlamaktır. Oysa bu Kur’an, Yüce Allah’ın hiçbir şekilde yalanlamayı kabul etmeyen apaçık âyetleridir. Yalanlanması halinde ise zarar ve ziyan söz konusudur. Zarar ise asla kâr etmemek demektir. Bu da dünya ve âhirette mükâfatın elden kaçırılması, buna karşılık dünya ve âhirette cezanın söz konusu olmasıyla olur. Diğer taraftan bir şeyin yasaklanması, onun zıddını emredilmesi demektir. O halde bu Kur’ân’ı Kerim’in tam anlamı ile tasdik edilmesi, kalbin ondan yana mutmain olması, ilim ve amel ile ona yönelmesi bu ayette emrediliyor demektir. Böylelikle kul, en üstün maksadı gerçekleştirmiş, en değerli arzuyu ve en üstü şerefi elde etmiş bulunan “kâr edenlerden” olur ve zarara uğramaktan uzak kalır.
Yunus 10:96
96-97- Doğrusu üzerlerine Rabbinin sözü hak olmuş bulunanlar, onlara her türlü mucize gelse bile yine de can yakıcı azabı görmedikçe iman etmezler.
96-97. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Doğrusu üzerlerine Rabbinin sözü hak olmuş bulunanlar” yani cehennem ehlinden, azgın ve sapıklardan olanlar, mutlaka Allah’ın kader ve kazası ile tayin ettiği duruma gelirler ve onlara her türlü mucize gelse bile iman etmezler. Mucizeler onların ancak tuğyanlarını artırır, azgınlıklarına azgınlık katar. Allah bu yolla onlara zulmetmemiştir, ancak onlar hak kendilerine geldiği ilk seferinde hakkı reddetmek sureti ile kendi kendilerine zulmetmişlerdir. Yüce Allah da kalplerine, kulaklarına ve gözlerine mühür vurmakla onları cezalandırmıştır. O bakımdan onlar tehdit olunageldikleri can yakıcı azabı görünceye kadar iman etmezler. İşte o vakit üzerinde bulundukları halin kesinlikle sapıklık olduğunu, peygamberlerin kendilerine getirdiklerinin ise hakkın ta kendisi olduğunu bileceklerdir. Fakat bu zamanda iman etmelerinin kendilerine bir faydası olmayacaktır. O zaman zulmedenlere mazeretleri fayda vermeyeceği gibi mazeret belirtmelerine ve rızalık almaya çalışmalarına da müsaade edilmeyecektir. Ayetler ve mucizeler, ancak kalbi bulunanlara ve hazır bulunup kalpten kulak verene faydalı olur.
Yunus 10:97
96-97- Doğrusu üzerlerine Rabbinin sözü hak olmuş bulunanlar, onlara her türlü mucize gelse bile yine de can yakıcı azabı görmedikçe iman etmezler.
96-97. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Doğrusu üzerlerine Rabbinin sözü hak olmuş bulunanlar” yani cehennem ehlinden, azgın ve sapıklardan olanlar, mutlaka Allah’ın kader ve kazası ile tayin ettiği duruma gelirler ve onlara her türlü mucize gelse bile iman etmezler. Mucizeler onların ancak tuğyanlarını artırır, azgınlıklarına azgınlık katar. Allah bu yolla onlara zulmetmemiştir, ancak onlar hak kendilerine geldiği ilk seferinde hakkı reddetmek sureti ile kendi kendilerine zulmetmişlerdir. Yüce Allah da kalplerine, kulaklarına ve gözlerine mühür vurmakla onları cezalandırmıştır. O bakımdan onlar tehdit olunageldikleri can yakıcı azabı görünceye kadar iman etmezler. İşte o vakit üzerinde bulundukları halin kesinlikle sapıklık olduğunu, peygamberlerin kendilerine getirdiklerinin ise hakkın ta kendisi olduğunu bileceklerdir. Fakat bu zamanda iman etmelerinin kendilerine bir faydası olmayacaktır. O zaman zulmedenlere mazeretleri fayda vermeyeceği gibi mazeret belirtmelerine ve rızalık almaya çalışmalarına da müsaade edilmeyecektir. Ayetler ve mucizeler, ancak kalbi bulunanlara ve hazır bulunup kalpten kulak verene faydalı olur.
Yunus 10:98
98- (Azabı gördüğünde) iman edip de imanı kendisine fayda sağlamış bir ülke olaydı ya! Ancak (böyle bir şey olmamıştır) Yunus’un kavmi müstesna. Onlar iman edince üzerlerinden dünya hayatındaki rüsvay edici azabı kaldırdık ve onları bir süreye kadar faydalandırdık.
98. Yalanlayan ülke halkları arasında azabı gördüğü vakit “iman edip de imanı kendisine fayda sağlamış bir ülke olaydı ya!” Yani azabı gördüğü vakit iman edip de imanından fayda sağlayan hiçbir kimse olmamıştır. Tıpkı Yüce Allah'ın az önce (90 ve 91. ayette) Firavun hakkında belirttiği gibi. Zira Firavun azabı gördüğünde:“İsrailoğullarının iman ettiklerinden başka bir ilahın olmadığına iman ettim. Ben de müslümanlardanım” demişti, ancak ona şöyle karşılık verilmişti:“Şimdi mi? Halbuki sen bundan önce isyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun.” Bir başka yerde de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlar bizim azabımızı gördüklerinde: Yalnızca Allah’a iman ettik ve O’na eş tutmakta olduğumuz şeyleri de inkâr ettik, dediler. Ama bizim azabımızı gördüklerinde imanları onlara fayda vermedi. Bu, Allah’ın kulları hakkında geçerli olagelen sünnetidir/kanunudur.”(el-Mü’min, 40/84-85); “Onların her birine ölüm geldiğinde: Rabbim beni döndürün, umulur ki geride bırak(ıp zayi ettiğim ömrüme) karşılık salih amel işlerim, der. Asla! Bu, onun söylemiş olduğu bir sözden ibarettir.”(el-Mü’mimûn, 23/99-100) Buradaki hikmet açıktır. Çünkü zorunlu hallerdeki iman, gerçek bir iman değildir. Eğer bu azap uzaklaştırılacak ve kişiyi imana mecbur eden bu durum kaldırılacak olsa o kimse, yine küfre döner. “Yunus’un kavmi müstesna. Onlar iman edince üzerlerinden dünya hayatındaki rüsvay edici azabı kaldırdık ve onları bir süreye kadar faydalandırdık.” İşte onlar, sözü geçen bu genel durumdan istisna edilmişlerdir. Elbette bunun gizliyi de açığı da bilen Allah'ın bize ulaşmamış ve zihnimizin idrak edemediği bir hikmeti vardır. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Muhakkak Yunus da gönderilen (peygamber)lerdendi... Biz onu yüz bin hatta daha fazlasına gönderdik. Onlar imana geldiler, biz de onları bir zamana kadar faydalandırdık.”(es-Sâffât, 37/139-148) Buradaki hikmet şu olabilir: Onların dışında helak edilenler, eğer azap kaldırılıp geri döndürülecek olsalardı yine onlara yasak kılınan şeylere dönerlerdi. Yûnus kavminin ise Yüce Allah, imanlarının devam edeceğini bilmiştir. Hatta fiilen de imanları devam etmiş ve onlar imanları üzerinde sebat göstermişlerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Yunus 10:99
99- Eğer Rabbin dileseydi elbette yeryüzünde bulunanların hepsi, istisnasız iman ederlerdi. Böyle iken sen mümin olsunlar diye insanları zorlayacak mısın? 100- Allah’ın izni olmadan hiçbir kimsenin iman etmesi mümkün değildir. O, murdarlığı akıl etmeyenlerin üzerine bırakır.
99. Yüce Allah Peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır:“Eğer Rabbin dileseydi elbette yeryüzünde bulunanların hepsi, istisnasız birden iman ederlerdi.” Onlara iman etmeleri ilhamını verip kalplerini takvaya doğru yöneltmesi ile bunu yapardı. Çünkü bu, O’nun kudreti için basittir. Ancak hikmeti, onların kimilerinin mü’min, kimilerinin de kâfir olmalarını gerektirmiştir. “Böyle iken sen mümin olsunlar diye insanları zorlayacak mısın?” Yani senin buna gücün yetmez, bu senin gücün çerçevesinde olan bir şey değildir. Böyle bir şeye Yüce Allah’tan başka hiçbir kimse kadir olamaz.
100. “Allah’ın izni” irade ve meşîeti, O’nun kaderî ve şer’î izni “olmadan hiçbir kimsenin iman etmesi mümkün değildir.” O bakımdan insanlar arasından bu imanı kabule yatkın ve imanını geliştirecek durumda olanlara Allah, tevfikini ihsan edip hidâyet verir. Buna karşılık “murdarlığı” şerri ve sapıklığı da “akıl etmeyenlerin” Allah’ın emir ve yasaklarını düşünmeyenlerin, O’nun öğüt ve nasihatlerine iltifat etmeyenlerin “üzerine bırakır.”
Yunus 10:100
99- Eğer Rabbin dileseydi elbette yeryüzünde bulunanların hepsi, istisnasız iman ederlerdi. Böyle iken sen mümin olsunlar diye insanları zorlayacak mısın? 100- Allah’ın izni olmadan hiçbir kimsenin iman etmesi mümkün değildir. O, murdarlığı akıl etmeyenlerin üzerine bırakır.
99. Yüce Allah Peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır:“Eğer Rabbin dileseydi elbette yeryüzünde bulunanların hepsi, istisnasız birden iman ederlerdi.” Onlara iman etmeleri ilhamını verip kalplerini takvaya doğru yöneltmesi ile bunu yapardı. Çünkü bu, O’nun kudreti için basittir. Ancak hikmeti, onların kimilerinin mü’min, kimilerinin de kâfir olmalarını gerektirmiştir. “Böyle iken sen mümin olsunlar diye insanları zorlayacak mısın?” Yani senin buna gücün yetmez, bu senin gücün çerçevesinde olan bir şey değildir. Böyle bir şeye Yüce Allah’tan başka hiçbir kimse kadir olamaz.
100. “Allah’ın izni” irade ve meşîeti, O’nun kaderî ve şer’î izni “olmadan hiçbir kimsenin iman etmesi mümkün değildir.” O bakımdan insanlar arasından bu imanı kabule yatkın ve imanını geliştirecek durumda olanlara Allah, tevfikini ihsan edip hidâyet verir. Buna karşılık “murdarlığı” şerri ve sapıklığı da “akıl etmeyenlerin” Allah’ın emir ve yasaklarını düşünmeyenlerin, O’nun öğüt ve nasihatlerine iltifat etmeyenlerin “üzerine bırakır.”
Yunus 10:101
101- De ki:“Göklerde ve yerde neler var bir bakın!” Ama âyetler ve uyarılar, iman etmeyen bir topluluğa fayda vermez. 102- Yoksa onlar ille de kendilerinden önce geçmiş olan kimselerin (başına gelen azap) günlerinin benzerini mi bekliyorlar? De ki: “Haydi bekleyin. Ben de sizinle beraber beklemekteyim.” 103- Sonunda biz (yalanlayan kavimleri helak edip) peygamberlerimizi ve iman edenleri kurtarırız. İşte mü’minleri böyle kurtarırız ki bu, üzerimize bir haktır.
101. Yüce Allah, kullarını göklerde ve yerde bulunanlara dikkatle bakmaya çağırmaktadır. Bundan kasıt ise onların ihtiva ettiği şeyler üzerinde düşünmek, bunlardan ibret almak, onlara dikkat etmek ve basiretini kullanmaktır. Çünkü bunlarda iman eden bir topluluk için âyetler, kesin kanaate sahip olan bir topluluk için ibretler vardır. Bunlar, Yüce Allah’ın vahdaniyetine, mabud oluşuna, övülmeye layık olduğuna, celal ve ikram sahibi, yüce isim ve vasıfların yegane sahibi olduğuna delalet eder. “Ama âyetler ve uyarılar, iman etmeyen bir topluluğa fayda vermez.” Çünkü bunlar Allah’ın âyetlerinden yüz çevirmeleri ve inatları dolayısı ile onlardan gereği gibi yararlanamazlar.
102. “Yoksa onlar” yani Allah’ın âyetleri gereği gibi açıklandıktan sonra onlara iman etmeyen şu kimseler “ille de kendilerinden önce geçmiş olan kimselerin (başına gelen azap) günlerinin benzerini mi bekliyorlar?” Helak edilmek ve cezaya çarptırılmaktan başka ne bekliyorlar ki? Çünkü bunlar da onların yaptıklarını yaptılar. Yüce Allah’ın sünneti/kanunu ise öncekilerde de sonrakilerde de aynı şekilde geçerlidir. “De ki: Haydi bekleyin, ben de sizinle beraber beklemekteyim.” O vakit güzel akıbetin, dünya ve âhiretteki kurtuluşun kimin olacağını bileceksiniz. Bu da ancak Peygamberlere ve onlara tâbi olanlara aittir. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: 103. “Sonunda biz (yalanlayan kavimleri helak edip) peygamberlerimizi ve iman edenleri” dünya ve âhirette hoşlanılmayan şeylerden ve sıkıntılardan “kurtarırız. İşte mü’minleri böyle kurtarırız ki bu, üzerimize” vacip kıldığımız “bir haktır.” Şüphesiz Yüce Allah, iman edenleri savunur. O bakımdan kulun, hoşuna gitmeyecek şeylerden kurtuluşu sahip olduğu imana göre olur.
Yunus 10:102
101- De ki:“Göklerde ve yerde neler var bir bakın!” Ama âyetler ve uyarılar, iman etmeyen bir topluluğa fayda vermez. 102- Yoksa onlar ille de kendilerinden önce geçmiş olan kimselerin (başına gelen azap) günlerinin benzerini mi bekliyorlar? De ki: “Haydi bekleyin. Ben de sizinle beraber beklemekteyim.” 103- Sonunda biz (yalanlayan kavimleri helak edip) peygamberlerimizi ve iman edenleri kurtarırız. İşte mü’minleri böyle kurtarırız ki bu, üzerimize bir haktır.
101. Yüce Allah, kullarını göklerde ve yerde bulunanlara dikkatle bakmaya çağırmaktadır. Bundan kasıt ise onların ihtiva ettiği şeyler üzerinde düşünmek, bunlardan ibret almak, onlara dikkat etmek ve basiretini kullanmaktır. Çünkü bunlarda iman eden bir topluluk için âyetler, kesin kanaate sahip olan bir topluluk için ibretler vardır. Bunlar, Yüce Allah’ın vahdaniyetine, mabud oluşuna, övülmeye layık olduğuna, celal ve ikram sahibi, yüce isim ve vasıfların yegane sahibi olduğuna delalet eder. “Ama âyetler ve uyarılar, iman etmeyen bir topluluğa fayda vermez.” Çünkü bunlar Allah’ın âyetlerinden yüz çevirmeleri ve inatları dolayısı ile onlardan gereği gibi yararlanamazlar.
102. “Yoksa onlar” yani Allah’ın âyetleri gereği gibi açıklandıktan sonra onlara iman etmeyen şu kimseler “ille de kendilerinden önce geçmiş olan kimselerin (başına gelen azap) günlerinin benzerini mi bekliyorlar?” Helak edilmek ve cezaya çarptırılmaktan başka ne bekliyorlar ki? Çünkü bunlar da onların yaptıklarını yaptılar. Yüce Allah’ın sünneti/kanunu ise öncekilerde de sonrakilerde de aynı şekilde geçerlidir. “De ki: Haydi bekleyin, ben de sizinle beraber beklemekteyim.” O vakit güzel akıbetin, dünya ve âhiretteki kurtuluşun kimin olacağını bileceksiniz. Bu da ancak Peygamberlere ve onlara tâbi olanlara aittir. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: 103. “Sonunda biz (yalanlayan kavimleri helak edip) peygamberlerimizi ve iman edenleri” dünya ve âhirette hoşlanılmayan şeylerden ve sıkıntılardan “kurtarırız. İşte mü’minleri böyle kurtarırız ki bu, üzerimize” vacip kıldığımız “bir haktır.” Şüphesiz Yüce Allah, iman edenleri savunur. O bakımdan kulun, hoşuna gitmeyecek şeylerden kurtuluşu sahip olduğu imana göre olur.
Yunus 10:103
101- De ki:“Göklerde ve yerde neler var bir bakın!” Ama âyetler ve uyarılar, iman etmeyen bir topluluğa fayda vermez. 102- Yoksa onlar ille de kendilerinden önce geçmiş olan kimselerin (başına gelen azap) günlerinin benzerini mi bekliyorlar? De ki: “Haydi bekleyin. Ben de sizinle beraber beklemekteyim.” 103- Sonunda biz (yalanlayan kavimleri helak edip) peygamberlerimizi ve iman edenleri kurtarırız. İşte mü’minleri böyle kurtarırız ki bu, üzerimize bir haktır.
101. Yüce Allah, kullarını göklerde ve yerde bulunanlara dikkatle bakmaya çağırmaktadır. Bundan kasıt ise onların ihtiva ettiği şeyler üzerinde düşünmek, bunlardan ibret almak, onlara dikkat etmek ve basiretini kullanmaktır. Çünkü bunlarda iman eden bir topluluk için âyetler, kesin kanaate sahip olan bir topluluk için ibretler vardır. Bunlar, Yüce Allah’ın vahdaniyetine, mabud oluşuna, övülmeye layık olduğuna, celal ve ikram sahibi, yüce isim ve vasıfların yegane sahibi olduğuna delalet eder. “Ama âyetler ve uyarılar, iman etmeyen bir topluluğa fayda vermez.” Çünkü bunlar Allah’ın âyetlerinden yüz çevirmeleri ve inatları dolayısı ile onlardan gereği gibi yararlanamazlar.
102. “Yoksa onlar” yani Allah’ın âyetleri gereği gibi açıklandıktan sonra onlara iman etmeyen şu kimseler “ille de kendilerinden önce geçmiş olan kimselerin (başına gelen azap) günlerinin benzerini mi bekliyorlar?” Helak edilmek ve cezaya çarptırılmaktan başka ne bekliyorlar ki? Çünkü bunlar da onların yaptıklarını yaptılar. Yüce Allah’ın sünneti/kanunu ise öncekilerde de sonrakilerde de aynı şekilde geçerlidir. “De ki: Haydi bekleyin, ben de sizinle beraber beklemekteyim.” O vakit güzel akıbetin, dünya ve âhiretteki kurtuluşun kimin olacağını bileceksiniz. Bu da ancak Peygamberlere ve onlara tâbi olanlara aittir. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: 103. “Sonunda biz (yalanlayan kavimleri helak edip) peygamberlerimizi ve iman edenleri” dünya ve âhirette hoşlanılmayan şeylerden ve sıkıntılardan “kurtarırız. İşte mü’minleri böyle kurtarırız ki bu, üzerimize” vacip kıldığımız “bir haktır.” Şüphesiz Yüce Allah, iman edenleri savunur. O bakımdan kulun, hoşuna gitmeyecek şeylerden kurtuluşu sahip olduğu imana göre olur.
Yunus 10:104
104- De ki:“Ey insanlar! Eğer benim dinimden yana bir şüphe içinde iseniz (bilin ki) ben, sizin Allah’ın dışında taptıklarınıza tapmam. Ben ancak sizin canınızı alacak olan Allah’a ibadet ederim. Bana mü’minlerden olmam emredildi. 105- Yine (bana): “Yüzünü hanif olarak dine döndür ve sakın müşriklerden olma!” 106- “Allah’tan başka sana ne fayda ne de zarar veremeyen şeylere de dua etme! Eğer böyle bir şey yaparsan o takdirde kesinlikle zalimlerden olursun.”(dendi.)
104. Yüce Allah, peygamberlerin efendisi, takvâ sahiplerinin önderi ve kesin inanca sahip olanların en hayırlısı olan Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“De ki: Ey insanlar, eğer benim dinimden yana bir şüphe içinde iseniz” ondan yana bir tereddüdünüz varsa haberiniz olsun ki benim ondan yana hiçbir şüphe ve tereddüdüm yoktur. Aksine ben kesinlikle onun hak olduğunu ve sizin Allah’tan başka yalvardıklarınızın ise batıl olduğunu biliyor ve buna dair elimde açık deliller ve kesin belgeler bulunduğunu da size bildiriyorum. O nedenle “Ben, sizin Allah’ın dışında taptıklarınıza tapmam.” Putlara, heykellere ve diğerlerine ibadet etmem. Çünkü bunlar, hiçbir şey yaratamaz, rızık veremez, hiçbir işi çekip çeviremezler. Bunlar, Allah tarafından yaratılmış ve O’nun emrine tabi varlıklardır. Bunların kendilerine ibadet edilmesini gerektiren bir özellikleri yoktur. “Ben ancak canınızı alacak olan Allah’a ibadet ederim.” Yani sizi yaratan Allah’tır ve sizi öldürecek olan da O’dur. Sonra amellerinizin karşılığını vermek üzere sizi öldükten sonra diriltecektir. İşte ibadete, kendisi için namaz kılınmaya, duaya, huzurunda secde edilmeye layık olan da yalnız O’dur.
105. “Yine (bana): “Yüzünü hanif olarak dine döndür” Yani zahiri ve batıni bütün amellerini yalnız Allah için ihlasla yap! Dinin şer’î bütün emirlerini bir “hanif” olarak, yani O’nun dışındaki her şeyden yüz çevirmiş olarak Yüce Allah’a yönelen bir kimse olarak yerine getir. “ve sakın müşriklerden olma!” onların hallerine sahip olma ve onlarla berbaer de bulunma!
106. “Allah’tan başka sana ne fayda ne de zarar veremeyen şeylere de dua etme!” Fayda sağlayamamak ve zarar verememek, bütün yaratıkların sıfatıdır. Hiçbiri de fayda sağlayamaz, zarar veremez. Fayda da veren, zarar da veren ancak Yüce Allah’tır. “Eğer böyle bir şey yaparsan” yani Allah’tan başka sana fayda sağlayamayan ve zarar veremeyen varlıklara dua edersen “o takdirde kesinlikle zalimlerden olursun.” Nefsini helâke sürüklemek sureti ile onu zarara uğratanlardan olursun. Buradaki zulümden kasıt, Yüce Allah’ın:“Şüphesiz ki şirk, çok büyük bir zulümdür”(Lokman, 31/13) buyruğunda olduğu gibi, şirktir. Şayet insanların en hayırlısı, faraza Allah ile birlikte başkasına dua edecek olursa müşrik ve zalimlerden oluyorsa peki, ya başkasının hali ne olur?
Yunus 10:105
104- De ki:“Ey insanlar! Eğer benim dinimden yana bir şüphe içinde iseniz (bilin ki) ben, sizin Allah’ın dışında taptıklarınıza tapmam. Ben ancak sizin canınızı alacak olan Allah’a ibadet ederim. Bana mü’minlerden olmam emredildi. 105- Yine (bana): “Yüzünü hanif olarak dine döndür ve sakın müşriklerden olma!” 106- “Allah’tan başka sana ne fayda ne de zarar veremeyen şeylere de dua etme! Eğer böyle bir şey yaparsan o takdirde kesinlikle zalimlerden olursun.”(dendi.)
104. Yüce Allah, peygamberlerin efendisi, takvâ sahiplerinin önderi ve kesin inanca sahip olanların en hayırlısı olan Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“De ki: Ey insanlar, eğer benim dinimden yana bir şüphe içinde iseniz” ondan yana bir tereddüdünüz varsa haberiniz olsun ki benim ondan yana hiçbir şüphe ve tereddüdüm yoktur. Aksine ben kesinlikle onun hak olduğunu ve sizin Allah’tan başka yalvardıklarınızın ise batıl olduğunu biliyor ve buna dair elimde açık deliller ve kesin belgeler bulunduğunu da size bildiriyorum. O nedenle “Ben, sizin Allah’ın dışında taptıklarınıza tapmam.” Putlara, heykellere ve diğerlerine ibadet etmem. Çünkü bunlar, hiçbir şey yaratamaz, rızık veremez, hiçbir işi çekip çeviremezler. Bunlar, Allah tarafından yaratılmış ve O’nun emrine tabi varlıklardır. Bunların kendilerine ibadet edilmesini gerektiren bir özellikleri yoktur. “Ben ancak canınızı alacak olan Allah’a ibadet ederim.” Yani sizi yaratan Allah’tır ve sizi öldürecek olan da O’dur. Sonra amellerinizin karşılığını vermek üzere sizi öldükten sonra diriltecektir. İşte ibadete, kendisi için namaz kılınmaya, duaya, huzurunda secde edilmeye layık olan da yalnız O’dur.
105. “Yine (bana): “Yüzünü hanif olarak dine döndür” Yani zahiri ve batıni bütün amellerini yalnız Allah için ihlasla yap! Dinin şer’î bütün emirlerini bir “hanif” olarak, yani O’nun dışındaki her şeyden yüz çevirmiş olarak Yüce Allah’a yönelen bir kimse olarak yerine getir. “ve sakın müşriklerden olma!” onların hallerine sahip olma ve onlarla berbaer de bulunma!
106. “Allah’tan başka sana ne fayda ne de zarar veremeyen şeylere de dua etme!” Fayda sağlayamamak ve zarar verememek, bütün yaratıkların sıfatıdır. Hiçbiri de fayda sağlayamaz, zarar veremez. Fayda da veren, zarar da veren ancak Yüce Allah’tır. “Eğer böyle bir şey yaparsan” yani Allah’tan başka sana fayda sağlayamayan ve zarar veremeyen varlıklara dua edersen “o takdirde kesinlikle zalimlerden olursun.” Nefsini helâke sürüklemek sureti ile onu zarara uğratanlardan olursun. Buradaki zulümden kasıt, Yüce Allah’ın:“Şüphesiz ki şirk, çok büyük bir zulümdür”(Lokman, 31/13) buyruğunda olduğu gibi, şirktir. Şayet insanların en hayırlısı, faraza Allah ile birlikte başkasına dua edecek olursa müşrik ve zalimlerden oluyorsa peki, ya başkasının hali ne olur?
Yunus 10:106
104- De ki:“Ey insanlar! Eğer benim dinimden yana bir şüphe içinde iseniz (bilin ki) ben, sizin Allah’ın dışında taptıklarınıza tapmam. Ben ancak sizin canınızı alacak olan Allah’a ibadet ederim. Bana mü’minlerden olmam emredildi. 105- Yine (bana): “Yüzünü hanif olarak dine döndür ve sakın müşriklerden olma!” 106- “Allah’tan başka sana ne fayda ne de zarar veremeyen şeylere de dua etme! Eğer böyle bir şey yaparsan o takdirde kesinlikle zalimlerden olursun.”(dendi.)
104. Yüce Allah, peygamberlerin efendisi, takvâ sahiplerinin önderi ve kesin inanca sahip olanların en hayırlısı olan Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“De ki: Ey insanlar, eğer benim dinimden yana bir şüphe içinde iseniz” ondan yana bir tereddüdünüz varsa haberiniz olsun ki benim ondan yana hiçbir şüphe ve tereddüdüm yoktur. Aksine ben kesinlikle onun hak olduğunu ve sizin Allah’tan başka yalvardıklarınızın ise batıl olduğunu biliyor ve buna dair elimde açık deliller ve kesin belgeler bulunduğunu da size bildiriyorum. O nedenle “Ben, sizin Allah’ın dışında taptıklarınıza tapmam.” Putlara, heykellere ve diğerlerine ibadet etmem. Çünkü bunlar, hiçbir şey yaratamaz, rızık veremez, hiçbir işi çekip çeviremezler. Bunlar, Allah tarafından yaratılmış ve O’nun emrine tabi varlıklardır. Bunların kendilerine ibadet edilmesini gerektiren bir özellikleri yoktur. “Ben ancak canınızı alacak olan Allah’a ibadet ederim.” Yani sizi yaratan Allah’tır ve sizi öldürecek olan da O’dur. Sonra amellerinizin karşılığını vermek üzere sizi öldükten sonra diriltecektir. İşte ibadete, kendisi için namaz kılınmaya, duaya, huzurunda secde edilmeye layık olan da yalnız O’dur.
105. “Yine (bana): “Yüzünü hanif olarak dine döndür” Yani zahiri ve batıni bütün amellerini yalnız Allah için ihlasla yap! Dinin şer’î bütün emirlerini bir “hanif” olarak, yani O’nun dışındaki her şeyden yüz çevirmiş olarak Yüce Allah’a yönelen bir kimse olarak yerine getir. “ve sakın müşriklerden olma!” onların hallerine sahip olma ve onlarla berbaer de bulunma!
106. “Allah’tan başka sana ne fayda ne de zarar veremeyen şeylere de dua etme!” Fayda sağlayamamak ve zarar verememek, bütün yaratıkların sıfatıdır. Hiçbiri de fayda sağlayamaz, zarar veremez. Fayda da veren, zarar da veren ancak Yüce Allah’tır. “Eğer böyle bir şey yaparsan” yani Allah’tan başka sana fayda sağlayamayan ve zarar veremeyen varlıklara dua edersen “o takdirde kesinlikle zalimlerden olursun.” Nefsini helâke sürüklemek sureti ile onu zarara uğratanlardan olursun. Buradaki zulümden kasıt, Yüce Allah’ın:“Şüphesiz ki şirk, çok büyük bir zulümdür”(Lokman, 31/13) buyruğunda olduğu gibi, şirktir. Şayet insanların en hayırlısı, faraza Allah ile birlikte başkasına dua edecek olursa müşrik ve zalimlerden oluyorsa peki, ya başkasının hali ne olur?
Yunus 10:107
107- Şayet Allah, sana bir sıkıntı dokundurursa onu O’ndan başka hiç kimse kaldıramaz. Eğer senin için bir hayır murat ederse O’nun lütfuna engel olacak hiç kimse yoktur. O, lütfunu kullarından dilediğine eriştirir. O, çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.
107. Bu, Yüce Allah’ın tek başına ibadete layık olduğunun en büyük delillerindendir. Fayda sağlayan, zarar veren, bağışlayan, vermeyip alıkoyan O’dur. Fakirlik, sıkıntı ve buna benzer herhangi bir darlık gelip çattığında “onu O’ndan başka hiç kimse kaldıramaz.” Çünkü bütün yaratıklar herhangi bir hususta faydalı olmak üzere toplansalar Allah’ın yazdığı kadarı müstesna, bir fayda sağlayamazlar. Eğer herhangi bir kimseye zarar vermek için bir araya toplansalar Allah dilememiş ise o kimseye en ufak bir zarar vermeye güçleri yetmez. İşte bu nedenle Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer senin için bir hayır murat ederse O’nun lütfuna engel olacak hiç kimse yoktur.” Yarattıklarından hiç kimse O’nun lütuf ve ihsanını geri çeviremez. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Allah insanlara herhangi bir rahmeti açacak olursa onu engelleyecek olmaz, engellediğini de O’ndan başka salıverecek bulunmaz.”(Fâtır, 35/2)“O, lütfunu kullarından dilediğine eriştirir.” Yani rahmetini yaratıklarından dilediği kimseye tahsis eder. Çünkü Allah pek büyük lütuf sahibidir. “O, çok bağışlayıcıdır,” bütün hataları affeder. Kuluna, mağfirete nail olmak için gerekli sebepleri gerçekleştirme tevfikini ihsan eder, kul bunları yerine getirecek olursa da küçüğü ile büyüğü ile onun bütün günahlarını bağışlar. “pek merhametlidir.” O’nun rahmeti her şeyi kuşatmıştır. O’nun ihsanı bütün varlıklara ulaşmıştır. Öyle ki bu varlıklar, göz açıp kapayacak kadar bir süre dahi O’nun ihsanı olmadan varlıklarını sürdüremezler. Kul, kesin bir delille nimetleri ihsan edenin, sıkıntıları açıp giderenin, iyilikleri verenin, kötülükleri ve bunalımları kaldıranın yalnızca Yüce Allah olduğunu, yaratılmışlardan hiçbir kimsenin bunlardan hiçbirini -Allah’ın onun vasıtası ile geçerli olacağını takdir ettikleri müstesna- yapamayacaklarını bilecek olursa hakkın ta kendisinin Allah olduğuna, O’nun dışında dua ve ibadet edilenlerin batıl olduğuna kesin olarak kanaat getirir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu açık delili beyan ettikten sonra şöyle buyurmaktadır:
Yunus 10:108
108- De ki:“Ey insanlar! Şüphe yok ki size Rabbinizden hak gelmiştir. Artık kim hidâyet bulursa o, ancak kendi yararına hidâyet bulmuş olur. Kim de saparsa yalnız kendi zararına sapmış olur. Ben başınıza bekçi değilim.” 109- Sen, sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret! O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.
108. Yani ey Peygamber! Bu kesin delil açıkça ortaya çıktığına göre “de ki: Ey insanlar! Şüphe yok ki size Rabbinizden hak gelmiştir.” Hakkında şüphenin hiçbir şekilde söz konusu olmayacağı ve kat’i delillerle desteklenen o doğru haber size ulaşmış bulunuyor ki o, size Rabbinizden gelmiştir. O’nun rubûbiyetinin en büyük tecellisi de size bu Kur’an-ı Kerim’i indirmiş olmasıdır. Bu Kur’an’da her şeye dair açıklamalar vardır. Bunda türlü ilâhi hükümler ve ilâhi istekler, O’nun razı olacağı güzel ahlak vardır. Bu ise sizin için en büyük bir terbiye ve O’nun size büyük bir lütuf ve ihsanıdır. Artık sizin için doğru eğriden açıkça ayrılmıştır ve hiç kimse için herhangi bir şüphe kalmamıştır. “Artık kim” Yüce Allah’ın gönderdiği hakkı bilip gereği gibi kavrar ve onu başkasına tercih etmek sureti ile “hidâyet bulursa o, ancak kendi yararına hidâyet bulmuş olur.” Yoksa Yüce Allah’ın kullarına ihtiyacı yoktur. Onların amellerinin faydası kendilerinedir. “Kim de” hakkı bilmekten yahut da gereğince amel etmekten yüz çevirmek sureti ile hidâyetten “saparsa yalnız kendi zararına sapmış olur.” Allah’a en ufak bir zararı olmaz. Kendisinden başka bir kimseye de zararı olmaz. “Ben başınıza bekçi değilim.” Amellerinizi tespit edip onlardan dolayı sizi hesaba çekecek olan ben değilim. Ben, sizin için ancak apaçık bir uyarıcıyım. Üzerinizde gözcü Yüce Allah’tır. O bakımdan size mühlet verilen bu süre zarfında siz lehinize olacak şeylere bakın!
109. Ey Peygamber! “Sen sana vahyolunana” ilim ile, amel ile, halin ile ve ona davet etmek sureti ile “uy ve Allah” seninle seni yalanlayanlar arasında “hükmünü verinceye kadar” buna “sabret!” İşte bu, sabır türlerinin en üstünüdür. Bunun sonucu da övülmeye değerdir. O halde gevşeme ve usanma. Aksine bu halin üzere devam et ve sebat göster. “O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.” Çünkü O’nun hükmü tam adalettir. Övülmeye layık, gerçek adaleti ihtiva eder. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Rabbinin verdiği bu emre riâyet etmiş, Allah dinini diğer dinlere üstün kılıncaya, düşmanlarına karşı onu delil ve belge ile muzaffer kılmasından sonra kılıçla ve silahla da muzaffer kılıncaya kadar dosdoğru yol üzerinde sebat göstermiştir. Yüce Allah’a celâline, azametine, kemaline ve geniş ihsanına yakışır şekilde güzel hamdler ve senalar olsun.
Yûnus Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.
***
Yunus 10:109
108- De ki:“Ey insanlar! Şüphe yok ki size Rabbinizden hak gelmiştir. Artık kim hidâyet bulursa o, ancak kendi yararına hidâyet bulmuş olur. Kim de saparsa yalnız kendi zararına sapmış olur. Ben başınıza bekçi değilim.” 109- Sen, sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret! O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.
108. Yani ey Peygamber! Bu kesin delil açıkça ortaya çıktığına göre “de ki: Ey insanlar! Şüphe yok ki size Rabbinizden hak gelmiştir.” Hakkında şüphenin hiçbir şekilde söz konusu olmayacağı ve kat’i delillerle desteklenen o doğru haber size ulaşmış bulunuyor ki o, size Rabbinizden gelmiştir. O’nun rubûbiyetinin en büyük tecellisi de size bu Kur’an-ı Kerim’i indirmiş olmasıdır. Bu Kur’an’da her şeye dair açıklamalar vardır. Bunda türlü ilâhi hükümler ve ilâhi istekler, O’nun razı olacağı güzel ahlak vardır. Bu ise sizin için en büyük bir terbiye ve O’nun size büyük bir lütuf ve ihsanıdır. Artık sizin için doğru eğriden açıkça ayrılmıştır ve hiç kimse için herhangi bir şüphe kalmamıştır. “Artık kim” Yüce Allah’ın gönderdiği hakkı bilip gereği gibi kavrar ve onu başkasına tercih etmek sureti ile “hidâyet bulursa o, ancak kendi yararına hidâyet bulmuş olur.” Yoksa Yüce Allah’ın kullarına ihtiyacı yoktur. Onların amellerinin faydası kendilerinedir. “Kim de” hakkı bilmekten yahut da gereğince amel etmekten yüz çevirmek sureti ile hidâyetten “saparsa yalnız kendi zararına sapmış olur.” Allah’a en ufak bir zararı olmaz. Kendisinden başka bir kimseye de zararı olmaz. “Ben başınıza bekçi değilim.” Amellerinizi tespit edip onlardan dolayı sizi hesaba çekecek olan ben değilim. Ben, sizin için ancak apaçık bir uyarıcıyım. Üzerinizde gözcü Yüce Allah’tır. O bakımdan size mühlet verilen bu süre zarfında siz lehinize olacak şeylere bakın!
109. Ey Peygamber! “Sen sana vahyolunana” ilim ile, amel ile, halin ile ve ona davet etmek sureti ile “uy ve Allah” seninle seni yalanlayanlar arasında “hükmünü verinceye kadar” buna “sabret!” İşte bu, sabır türlerinin en üstünüdür. Bunun sonucu da övülmeye değerdir. O halde gevşeme ve usanma. Aksine bu halin üzere devam et ve sebat göster. “O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.” Çünkü O’nun hükmü tam adalettir. Övülmeye layık, gerçek adaleti ihtiva eder. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Rabbinin verdiği bu emre riâyet etmiş, Allah dinini diğer dinlere üstün kılıncaya, düşmanlarına karşı onu delil ve belge ile muzaffer kılmasından sonra kılıçla ve silahla da muzaffer kılıncaya kadar dosdoğru yol üzerinde sebat göstermiştir. Yüce Allah’a celâline, azametine, kemaline ve geniş ihsanına yakışır şekilde güzel hamdler ve senalar olsun.
Yûnus Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.
***