Tafsir As-Saadi - Turkish — Hud 11:54 – Hud 11:123
İçindekiler
- Hud 11:54
- Hud 11:55
- Hud 11:56
- Hud 11:57
- Hud 11:58
- Hud 11:59
- Hud 11:60
- Hud 11:61
- Hud 11:62
- Hud 11:63
- Hud 11:64
- Hud 11:65
- Hud 11:66
- Hud 11:67
- Hud 11:68
- Hud 11:69
- Hud 11:70
- Hud 11:71
- Hud 11:72
- Hud 11:73
- Hud 11:74
- Hud 11:75
- Hud 11:76
- Hud 11:77
- Hud 11:78
- Hud 11:79
- Hud 11:80
- Hud 11:81
- Hud 11:82
- Hud 11:83
- Hud 11:84
- Hud 11:85
- Hud 11:86
- Hud 11:87
- Hud 11:88
- Hud 11:89
- Hud 11:90
- Hud 11:91
- Hud 11:92
- Hud 11:93
- Hud 11:94
- Hud 11:95
- Hud 11:96
- Hud 11:97
- Hud 11:98
- Hud 11:99
- Hud 11:100
- Hud 11:101
- Hud 11:102
- Hud 11:103
- Hud 11:104
- Hud 11:105
- Hud 11:106
- Hud 11:107
- Hud 11:108
- Hud 11:109
- Hud 11:110
- Hud 11:111
- Hud 11:112
- Hud 11:113
- Hud 11:114
- Hud 11:115
- Hud 11:116
- Hud 11:117
- Hud 11:118
- Hud 11:119
- Hud 11:120
- Hud 11:121
- Hud 11:122
- Hud 11:123
Hud 11:54
50- Âd’a da kardeşleri Hûd’u gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yok. Siz (O'ndan başkasına ibadet etmekle) sadece iftira ediyorsunuz.” 51- “Ey kavmim! Ben bu (davetime) karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi vermek ancak beni yaratana aittir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” 52- “Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin ki üzerinize gökten bol bol yağmur göndersin ve gücünüze güç katsın. Günahkar bir halde yüz çevirmeyin.” 53- Dediler ki:“Ey Hûd! Sen bize açık bir delil getirmedin. Biz senin sözüne bakıp ilahlarımızı terk edecek değiliz. Sana inancak da değiliz.” 54-55- “Biz ancak şunu deriz ki: İlahlarımızdan biri seni fena çarpmış!” Hud dedi ki: “Ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki Ben sizin Alah’ın dışında (O’na) ortak koştuklarınızın hepsinden uzağım. Artık hepiniz bana (istediğiniz) tuzağı kurun. Sonra da bir an olsun mühlet tanımayın.” 56- “Şüphesiz ki ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a güvenip dayandım. (Zira yeryüzünde) kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki idaresi O’nun elinde olmasın. Benim Rabbim gerçekten dosdoğru bir yol üzeredir.” 57- “Eğer yüz çevirirseniz (bilin ki) ben, benimle size gönderilen her şeyi size tebliğ ettim. Rabbim sizin yerinize başka bir kavim getirecek ve siz de O’na hiçbir zarar veremeyeceksiniz. Şüphesiz ki Rabbim, her şeyin üstünde gözetleyicidir.” 58- (Azap) emrimiz gelince Hûd’u da beraberindeki mü’minleri de katımızdan bir rahmetle kurtuluşa erdirdik ve onları çok ağır bir azaptan kurtardık. 59- İşte Âd! Rablerinin âyetlerini bile bile inkâr ettiler, O’nun peygamberlerine asi oldular ve her inatçı zorbanın emri ardınca gittiler. 60- Hem bu dünyada lanete uğradılar hem de kıyamet gününde. Haberiniz olsun ki Âd, Rablerini inkar etti ve yine haberiniz olsun ki Hûd’un kavmi olan Âd (ilahi rahmetten) uzak düştü.
50. “Âd’a da” yani Yemen topraklarında bulunan ve Ahkâf diye bilinen yerde, meşhur bir kabile olan Âd kavmine de neseb itibari ile “kardeşleri Hud’u gönderdik” ki doğru sözlülüğü dolayısı ile vahyi ve ilmi öğrenme imkânı bulabilsinler. O da onlara “dedi ki: Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yok. Siz (O'ndan başkasına ibadet etmekle) sadece iftira ediyorsunuz.” Yani Hûd aleyhisselam onlara yalnızca Allah’a ibadet etmelerini emretti. Allah’tan başkasına ibadet etmekten vazgeçmelerini istedi. O’ndan başkasına ibadet etmek ve bunu caiz görmek sureti ile de Yüce Allah’a iftirada bulunduklarını bildirdi. Yalnızca Allah’a ibadet etmelerinin gerekliliğini ve O’nun dışındaki varlıklara ibadetin yanlışlığını açıkladı.
51. Sonra da emrine itaat etmelerine hiçbir engel bulunmadığını söz konusu ederek şöyle dedi:“Ey kavmim! Ben bu (davetime) karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Davet etmem karşılığında mallarınızdan herhangi bir ödeme istemiyorum. Siz de: Bu, bizim mallarımızı almak istiyor, diyemezsiniz. Ben karşılıksız olarak size davette bulunuyor ve size gerçekleri öğretiyorum. “Benim ecrimi vermek ancak beni yaratana aittir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” Sizi davet ettiğim şeyi, onun kabul edilmesi gerektiğini ve onu redetmeyi gerektiren hiçbir hususun bulunmadığını düşünüp anlamayacak mısınız?
52. “Ey kavmim” geçmişte yaptıklarınızdan ötürü “Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra” gelecekte de “O’na tevbe edin” samimi olarak tevbe edip Allah’a dönün “ki” bunu yapacak olursanız “üzerinize gökten” yerin verimli olmasını sağlayacak, bol mahsul vermesine sebep teşkil edecek “bol bol yağmur göndersin e gücünüze güç katsın.” Çünkü insanlar arasında en güçlü olanlar onlar idi. Bu yüzden:“Bizden daha güçlü kim vardır?”(Fussilet, 41/15) demişlerdi. İşte peygamberleri de eğer iman edecek olurlarsa Allah’ın güçlerine güç katacağını vaat etmişti. “Günahkar bir halde” kibirlenip O’na ibadet etmekten burun kıvırarak ve O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesareti göstererek Rabbinizden “yüz çevirmeyin.”
53. Hud’un söylediklerini reddetmek üzere “Ey Hûd! Sen bize açık bir delil getirmedin.” dediler. Eğer bundan kasıtları, göstermesini istedikleri mucize türünden bir şeyse bu, hakkın kabulü için gerekli değildir. Aksine gerekli olan peygamberin, getirdiğinin doğruluğunu gösteren bir delil getirmesidir. Eğer maksatları onun, kendilerine söylediklerinin doğruluğuna tanıklık edecek herhangi bir delil getirmediği ise bu iddialarında yalan söylemişlerdir. Çünkü bir peygamber kavmine gönderildi mi, mutlaka Allah ona insanların benzerini görmeleri halinde iman etmelerini gerektirecek türden deliller verir. Şâyet Hûd’un hiçbir delil ve belgesi bulunmamış olsaydı bile kavmini, dini Allah’a halis kılıp O’na hiçbir kimseyi ortak koşmamaya çağırması, salih olan her bir işi ve güzel ahlakı emredip hayasızlıklar, zulüm ve türlü kötülükleri ihtiva eden her çeşit kötü huydan uzak kalmayı yasaklaması, sahip olduğu ve ancak insanların en hayırlılarında, en doğru sözlülerinde bir arada bulunabilecek nitelikleri, işte yalnız bunlar bile onun doğruluğunu ispatlamak için tek başına yeterli bir delildir. Hatta akıl sahibi kimseler, böyle bir delili, bazı kimselerin mucize olarak sadece kendisini kabul ettikleri birtakım olağanüstü hadiselerden bile daha büyük bir mucize olarak görürler. Onun doğruluğuna delil olan apaçık belgelerinden birisi de tek başına, yardımcı ve desteği bulunmayan bir şahıs olmasına rağmen kavmine yüksek sesle seslenerek ve acizliklerini ortaya koyarak:“Şüphesiz ki ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a güvenip dayandım.”“Ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki Ben sizin Alah’ın dışında (O’na) ortak koştuklarınızın hepsinden uzağım. Artık hepiniz bana (istediğiniz) tuzağı kurun. Sonra da bir an olsun mühlet vermeyin” demesidir. Halbuki onlar, güç ve üstünlük sahibi düşmanları idi ve onun beraberindeki nuru hangi yolla olursa olsun söndürmek istiyorlardı. O ise hiçbir şekilde onlara aldırmıyor ve tasaya düşmüyordu. Kavmi ona herhangi bir kötülük yapamayacak aciz duruma düşmüşlerdi. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir topluluk için pekçok deliller vardır. “Biz senin sözüne bakıp ilahlarımızı terk edecek değiliz.” Biz -kendi kanaatlerince- senin hakkında herhangi bir delil getirmediğin sözler dolayısı ile ilahlarımıza ibadeti terk etmeyiz. “Sana inancak da değiliz.” Bu sözleri ile peygamberlerinin, kendilerinin iman edecekleri konusundaki ümidini kesmek istiyor ve küfürleri üzerinde kör ve şaşkın hallerini sürdüreceklerini ifade ediyorlardı.
54-55. “Biz” senin hakkında “ancak şunu deriz ki: İlahlarımızdan biri seni fena çarpmış” ve senin aklını oynatmana sebep olmuş. Bundan dolayı sen akıllı kimselerin söylemeyeceği türden hezeyanlar söyler oldun. Zalimlerin kalplerine mühür vuran Allah her türlü eksiklikten münezzehtir! Nasıl olur da doğrunun da doğrusunu getiren ve insanların en doğru sözlüsü olan bir kimse karşısında -eğer Yüce Allah söylediklerini nakletmemiş olsaydı- aklı başında bir kimsenin, söylediklerini nakletmekten dahi utanacağı böyle aşağılık bir seviyeye düşüyorlar? Buna karşılık Hûd aleyhisselam da kavminden olsun, onların taptıkları ilahlardan olsun kendisine hiçbir zarar gelmeyeceğinden son derece emin olarak şunları söyledi:“Artık hepiniz” imkân bulacağınız bütün yollarla bana zarar vermenin yollarını arayın; “bana (istediğiniz) tuzağı kurun. Sonra da bir an olsun mühlet tanımayın.” hiç süre vermeyin.
56. “Şüphesiz ki ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan” yani hepimizin yaratıcısı, bizi de sizleri de çekip çeviren, ihtiyaçlarımızı karşılayan ve bizi terbiye edip besleyen “Allah’a güvenip dayandım.” Bütün işlerimde ben ona bel bağladım. “(Zira yeryüzünde) kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki idaresi O’nun elinde olmasın.” O’nun izni olmaksızın hiçbir canlı ne hareket edebilir, ne de hareketsiz kalabilir. Eğer hepiniz bana zarar vermek için bir araya gelecek olsanız dahi O, sizi bana musallat kılmadı ise sizin buna gücünüz yetmeyecektir. Eğer bu konuda size imkân verirse, bu da O’nun dilediği bir hikmet dolayısı ile olacaktır. “Benim Rabbim gerçekten dosdoğru bir yol üzeredir.” O ne yaparsa adalet ve hikmete dayalı olarak yapar. O’nun kazası da, kaderi de, şeriatı da, emri de, cezası da, mükâfatı da, cezalandırması da hikmetlidir ve bundan ötürü her türlü övgüye layık olandır. Bütün işleri de kendisine hamd ve senâ edilmesini gerektiren şekilde dosdoğru yol üzeredir.
57. “Eğer” benim sizi kendisine davet ettiğim yoldan “yüz çevirirseniz (bilin ki) ben, benimle size gönderilen her şeyi size tebliğ ettim.” Dolayısı ile benim size karşı herhangi bir sorumluluğum kalmamıştır. “Rabbim sizin yerinize” O’na ibadet edecek ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmayacak “başka bir kavim getirecek ve siz de O’na hiçbir zarar veremeyeceksiniz.” Çünkü sizin zararınız ancak size döner. Hiçbir isyankârın isyanı O’na zarar vermez. İtaatkârların itaatının da O’na faydası olmaz:“Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir.”(Fussilet, 41/46)“Şüphesiz ki Rabbim her şeyin üstünde gözetleyicidir.”
58. “Emrimiz” yani azabımız; “o neye uğradıysa mutlaka onu ufaltıp kül gibi koyan”(ez-Zâriyât, 51/42) o kısır rüzgar “gelince Hûd’u da beraberindeki mü’minleri de katımızdan bir rahmetle kurtuluşa erdirdik ve onları çok ağır” çok büyük “bir azaptan kurtardık.” Sabah olduğunda onların meskenlerinden başka hiçbir şey görünmüyordu.
59. “İşte” Yüce Allah’ın zulmetmeleri sebebi ile başlarına bu azabı getirmiş olduğu “Âd!” Çünkü onlar, “Rablerinin âyetlerini bile bile inkâr ettiler.” Sen bize apaçık bir delil getirmedin, dediler. Böylelikle onların Hûd’un çağrısının doğruluğuna inanmakla birlikte inatlaşarak onu bile bile inkâr ettikleri açıkça ortaya çıkmaktadır. “O’nun peygamberlerine asi oldular.” Çünkü bir peygambere asi olan bir kimse bütün peygamberlere asi olmuş demektir. Zira onların davetleri birdir. Yine onlar, Allah’ın âyetlerine karşı inatlaşan “her inatçı” Allah’ın kullarına da zorbalıkla musallat olan her “zorbanın emri ardınca gittiler.” Kendilerine samimiyetle öğüt veren ve kendilerine şefkat gösteren herkese karşı isyan etmeleri yetmediği gibi bir de kendilerini helâke götürmek isteyen her bir aldatıcının arkasından gittiler. Allah da onları helâk etti.
60. “Hem bu dünyada lanete uğradılar hem de kıyamet gününde.” Bu kötü haberleri ve çirkin halleri dolayısı ile onlar, her zaman ve her kuşak içinde mutlaka bu kötülükleri ile anılır ve bundan dolayı arkalarından yergiler yetiştirilir. “Haberiniz olsun ki Âd kavmi Rablerini inkar etti” Kendilerini yaratanı, rızıklandıran ve besleyip büyüteni bile bile tanımayıp reddettiler. “ve yine haberiniz olsun ki Hûd’un kavmi olan Âd (ilahi rahmetten) uzak düştü.” Yüce Allah onları her türlü hayırdan uzaklaştırmakla birlikte her türlü kötülüğe de onlara yaklaştırdı.
Hud 11:55
50- Âd’a da kardeşleri Hûd’u gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yok. Siz (O'ndan başkasına ibadet etmekle) sadece iftira ediyorsunuz.” 51- “Ey kavmim! Ben bu (davetime) karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi vermek ancak beni yaratana aittir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” 52- “Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin ki üzerinize gökten bol bol yağmur göndersin ve gücünüze güç katsın. Günahkar bir halde yüz çevirmeyin.” 53- Dediler ki:“Ey Hûd! Sen bize açık bir delil getirmedin. Biz senin sözüne bakıp ilahlarımızı terk edecek değiliz. Sana inancak da değiliz.” 54-55- “Biz ancak şunu deriz ki: İlahlarımızdan biri seni fena çarpmış!” Hud dedi ki: “Ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki Ben sizin Alah’ın dışında (O’na) ortak koştuklarınızın hepsinden uzağım. Artık hepiniz bana (istediğiniz) tuzağı kurun. Sonra da bir an olsun mühlet tanımayın.” 56- “Şüphesiz ki ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a güvenip dayandım. (Zira yeryüzünde) kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki idaresi O’nun elinde olmasın. Benim Rabbim gerçekten dosdoğru bir yol üzeredir.” 57- “Eğer yüz çevirirseniz (bilin ki) ben, benimle size gönderilen her şeyi size tebliğ ettim. Rabbim sizin yerinize başka bir kavim getirecek ve siz de O’na hiçbir zarar veremeyeceksiniz. Şüphesiz ki Rabbim, her şeyin üstünde gözetleyicidir.” 58- (Azap) emrimiz gelince Hûd’u da beraberindeki mü’minleri de katımızdan bir rahmetle kurtuluşa erdirdik ve onları çok ağır bir azaptan kurtardık. 59- İşte Âd! Rablerinin âyetlerini bile bile inkâr ettiler, O’nun peygamberlerine asi oldular ve her inatçı zorbanın emri ardınca gittiler. 60- Hem bu dünyada lanete uğradılar hem de kıyamet gününde. Haberiniz olsun ki Âd, Rablerini inkar etti ve yine haberiniz olsun ki Hûd’un kavmi olan Âd (ilahi rahmetten) uzak düştü.
50. “Âd’a da” yani Yemen topraklarında bulunan ve Ahkâf diye bilinen yerde, meşhur bir kabile olan Âd kavmine de neseb itibari ile “kardeşleri Hud’u gönderdik” ki doğru sözlülüğü dolayısı ile vahyi ve ilmi öğrenme imkânı bulabilsinler. O da onlara “dedi ki: Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yok. Siz (O'ndan başkasına ibadet etmekle) sadece iftira ediyorsunuz.” Yani Hûd aleyhisselam onlara yalnızca Allah’a ibadet etmelerini emretti. Allah’tan başkasına ibadet etmekten vazgeçmelerini istedi. O’ndan başkasına ibadet etmek ve bunu caiz görmek sureti ile de Yüce Allah’a iftirada bulunduklarını bildirdi. Yalnızca Allah’a ibadet etmelerinin gerekliliğini ve O’nun dışındaki varlıklara ibadetin yanlışlığını açıkladı.
51. Sonra da emrine itaat etmelerine hiçbir engel bulunmadığını söz konusu ederek şöyle dedi:“Ey kavmim! Ben bu (davetime) karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Davet etmem karşılığında mallarınızdan herhangi bir ödeme istemiyorum. Siz de: Bu, bizim mallarımızı almak istiyor, diyemezsiniz. Ben karşılıksız olarak size davette bulunuyor ve size gerçekleri öğretiyorum. “Benim ecrimi vermek ancak beni yaratana aittir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” Sizi davet ettiğim şeyi, onun kabul edilmesi gerektiğini ve onu redetmeyi gerektiren hiçbir hususun bulunmadığını düşünüp anlamayacak mısınız?
52. “Ey kavmim” geçmişte yaptıklarınızdan ötürü “Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra” gelecekte de “O’na tevbe edin” samimi olarak tevbe edip Allah’a dönün “ki” bunu yapacak olursanız “üzerinize gökten” yerin verimli olmasını sağlayacak, bol mahsul vermesine sebep teşkil edecek “bol bol yağmur göndersin e gücünüze güç katsın.” Çünkü insanlar arasında en güçlü olanlar onlar idi. Bu yüzden:“Bizden daha güçlü kim vardır?”(Fussilet, 41/15) demişlerdi. İşte peygamberleri de eğer iman edecek olurlarsa Allah’ın güçlerine güç katacağını vaat etmişti. “Günahkar bir halde” kibirlenip O’na ibadet etmekten burun kıvırarak ve O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesareti göstererek Rabbinizden “yüz çevirmeyin.”
53. Hud’un söylediklerini reddetmek üzere “Ey Hûd! Sen bize açık bir delil getirmedin.” dediler. Eğer bundan kasıtları, göstermesini istedikleri mucize türünden bir şeyse bu, hakkın kabulü için gerekli değildir. Aksine gerekli olan peygamberin, getirdiğinin doğruluğunu gösteren bir delil getirmesidir. Eğer maksatları onun, kendilerine söylediklerinin doğruluğuna tanıklık edecek herhangi bir delil getirmediği ise bu iddialarında yalan söylemişlerdir. Çünkü bir peygamber kavmine gönderildi mi, mutlaka Allah ona insanların benzerini görmeleri halinde iman etmelerini gerektirecek türden deliller verir. Şâyet Hûd’un hiçbir delil ve belgesi bulunmamış olsaydı bile kavmini, dini Allah’a halis kılıp O’na hiçbir kimseyi ortak koşmamaya çağırması, salih olan her bir işi ve güzel ahlakı emredip hayasızlıklar, zulüm ve türlü kötülükleri ihtiva eden her çeşit kötü huydan uzak kalmayı yasaklaması, sahip olduğu ve ancak insanların en hayırlılarında, en doğru sözlülerinde bir arada bulunabilecek nitelikleri, işte yalnız bunlar bile onun doğruluğunu ispatlamak için tek başına yeterli bir delildir. Hatta akıl sahibi kimseler, böyle bir delili, bazı kimselerin mucize olarak sadece kendisini kabul ettikleri birtakım olağanüstü hadiselerden bile daha büyük bir mucize olarak görürler. Onun doğruluğuna delil olan apaçık belgelerinden birisi de tek başına, yardımcı ve desteği bulunmayan bir şahıs olmasına rağmen kavmine yüksek sesle seslenerek ve acizliklerini ortaya koyarak:“Şüphesiz ki ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a güvenip dayandım.”“Ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki Ben sizin Alah’ın dışında (O’na) ortak koştuklarınızın hepsinden uzağım. Artık hepiniz bana (istediğiniz) tuzağı kurun. Sonra da bir an olsun mühlet vermeyin” demesidir. Halbuki onlar, güç ve üstünlük sahibi düşmanları idi ve onun beraberindeki nuru hangi yolla olursa olsun söndürmek istiyorlardı. O ise hiçbir şekilde onlara aldırmıyor ve tasaya düşmüyordu. Kavmi ona herhangi bir kötülük yapamayacak aciz duruma düşmüşlerdi. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir topluluk için pekçok deliller vardır. “Biz senin sözüne bakıp ilahlarımızı terk edecek değiliz.” Biz -kendi kanaatlerince- senin hakkında herhangi bir delil getirmediğin sözler dolayısı ile ilahlarımıza ibadeti terk etmeyiz. “Sana inancak da değiliz.” Bu sözleri ile peygamberlerinin, kendilerinin iman edecekleri konusundaki ümidini kesmek istiyor ve küfürleri üzerinde kör ve şaşkın hallerini sürdüreceklerini ifade ediyorlardı.
54-55. “Biz” senin hakkında “ancak şunu deriz ki: İlahlarımızdan biri seni fena çarpmış” ve senin aklını oynatmana sebep olmuş. Bundan dolayı sen akıllı kimselerin söylemeyeceği türden hezeyanlar söyler oldun. Zalimlerin kalplerine mühür vuran Allah her türlü eksiklikten münezzehtir! Nasıl olur da doğrunun da doğrusunu getiren ve insanların en doğru sözlüsü olan bir kimse karşısında -eğer Yüce Allah söylediklerini nakletmemiş olsaydı- aklı başında bir kimsenin, söylediklerini nakletmekten dahi utanacağı böyle aşağılık bir seviyeye düşüyorlar? Buna karşılık Hûd aleyhisselam da kavminden olsun, onların taptıkları ilahlardan olsun kendisine hiçbir zarar gelmeyeceğinden son derece emin olarak şunları söyledi:“Artık hepiniz” imkân bulacağınız bütün yollarla bana zarar vermenin yollarını arayın; “bana (istediğiniz) tuzağı kurun. Sonra da bir an olsun mühlet tanımayın.” hiç süre vermeyin.
56. “Şüphesiz ki ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan” yani hepimizin yaratıcısı, bizi de sizleri de çekip çeviren, ihtiyaçlarımızı karşılayan ve bizi terbiye edip besleyen “Allah’a güvenip dayandım.” Bütün işlerimde ben ona bel bağladım. “(Zira yeryüzünde) kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki idaresi O’nun elinde olmasın.” O’nun izni olmaksızın hiçbir canlı ne hareket edebilir, ne de hareketsiz kalabilir. Eğer hepiniz bana zarar vermek için bir araya gelecek olsanız dahi O, sizi bana musallat kılmadı ise sizin buna gücünüz yetmeyecektir. Eğer bu konuda size imkân verirse, bu da O’nun dilediği bir hikmet dolayısı ile olacaktır. “Benim Rabbim gerçekten dosdoğru bir yol üzeredir.” O ne yaparsa adalet ve hikmete dayalı olarak yapar. O’nun kazası da, kaderi de, şeriatı da, emri de, cezası da, mükâfatı da, cezalandırması da hikmetlidir ve bundan ötürü her türlü övgüye layık olandır. Bütün işleri de kendisine hamd ve senâ edilmesini gerektiren şekilde dosdoğru yol üzeredir.
57. “Eğer” benim sizi kendisine davet ettiğim yoldan “yüz çevirirseniz (bilin ki) ben, benimle size gönderilen her şeyi size tebliğ ettim.” Dolayısı ile benim size karşı herhangi bir sorumluluğum kalmamıştır. “Rabbim sizin yerinize” O’na ibadet edecek ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmayacak “başka bir kavim getirecek ve siz de O’na hiçbir zarar veremeyeceksiniz.” Çünkü sizin zararınız ancak size döner. Hiçbir isyankârın isyanı O’na zarar vermez. İtaatkârların itaatının da O’na faydası olmaz:“Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir.”(Fussilet, 41/46)“Şüphesiz ki Rabbim her şeyin üstünde gözetleyicidir.”
58. “Emrimiz” yani azabımız; “o neye uğradıysa mutlaka onu ufaltıp kül gibi koyan”(ez-Zâriyât, 51/42) o kısır rüzgar “gelince Hûd’u da beraberindeki mü’minleri de katımızdan bir rahmetle kurtuluşa erdirdik ve onları çok ağır” çok büyük “bir azaptan kurtardık.” Sabah olduğunda onların meskenlerinden başka hiçbir şey görünmüyordu.
59. “İşte” Yüce Allah’ın zulmetmeleri sebebi ile başlarına bu azabı getirmiş olduğu “Âd!” Çünkü onlar, “Rablerinin âyetlerini bile bile inkâr ettiler.” Sen bize apaçık bir delil getirmedin, dediler. Böylelikle onların Hûd’un çağrısının doğruluğuna inanmakla birlikte inatlaşarak onu bile bile inkâr ettikleri açıkça ortaya çıkmaktadır. “O’nun peygamberlerine asi oldular.” Çünkü bir peygambere asi olan bir kimse bütün peygamberlere asi olmuş demektir. Zira onların davetleri birdir. Yine onlar, Allah’ın âyetlerine karşı inatlaşan “her inatçı” Allah’ın kullarına da zorbalıkla musallat olan her “zorbanın emri ardınca gittiler.” Kendilerine samimiyetle öğüt veren ve kendilerine şefkat gösteren herkese karşı isyan etmeleri yetmediği gibi bir de kendilerini helâke götürmek isteyen her bir aldatıcının arkasından gittiler. Allah da onları helâk etti.
60. “Hem bu dünyada lanete uğradılar hem de kıyamet gününde.” Bu kötü haberleri ve çirkin halleri dolayısı ile onlar, her zaman ve her kuşak içinde mutlaka bu kötülükleri ile anılır ve bundan dolayı arkalarından yergiler yetiştirilir. “Haberiniz olsun ki Âd kavmi Rablerini inkar etti” Kendilerini yaratanı, rızıklandıran ve besleyip büyüteni bile bile tanımayıp reddettiler. “ve yine haberiniz olsun ki Hûd’un kavmi olan Âd (ilahi rahmetten) uzak düştü.” Yüce Allah onları her türlü hayırdan uzaklaştırmakla birlikte her türlü kötülüğe de onlara yaklaştırdı.
Hud 11:56
50- Âd’a da kardeşleri Hûd’u gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yok. Siz (O'ndan başkasına ibadet etmekle) sadece iftira ediyorsunuz.” 51- “Ey kavmim! Ben bu (davetime) karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi vermek ancak beni yaratana aittir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” 52- “Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin ki üzerinize gökten bol bol yağmur göndersin ve gücünüze güç katsın. Günahkar bir halde yüz çevirmeyin.” 53- Dediler ki:“Ey Hûd! Sen bize açık bir delil getirmedin. Biz senin sözüne bakıp ilahlarımızı terk edecek değiliz. Sana inancak da değiliz.” 54-55- “Biz ancak şunu deriz ki: İlahlarımızdan biri seni fena çarpmış!” Hud dedi ki: “Ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki Ben sizin Alah’ın dışında (O’na) ortak koştuklarınızın hepsinden uzağım. Artık hepiniz bana (istediğiniz) tuzağı kurun. Sonra da bir an olsun mühlet tanımayın.” 56- “Şüphesiz ki ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a güvenip dayandım. (Zira yeryüzünde) kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki idaresi O’nun elinde olmasın. Benim Rabbim gerçekten dosdoğru bir yol üzeredir.” 57- “Eğer yüz çevirirseniz (bilin ki) ben, benimle size gönderilen her şeyi size tebliğ ettim. Rabbim sizin yerinize başka bir kavim getirecek ve siz de O’na hiçbir zarar veremeyeceksiniz. Şüphesiz ki Rabbim, her şeyin üstünde gözetleyicidir.” 58- (Azap) emrimiz gelince Hûd’u da beraberindeki mü’minleri de katımızdan bir rahmetle kurtuluşa erdirdik ve onları çok ağır bir azaptan kurtardık. 59- İşte Âd! Rablerinin âyetlerini bile bile inkâr ettiler, O’nun peygamberlerine asi oldular ve her inatçı zorbanın emri ardınca gittiler. 60- Hem bu dünyada lanete uğradılar hem de kıyamet gününde. Haberiniz olsun ki Âd, Rablerini inkar etti ve yine haberiniz olsun ki Hûd’un kavmi olan Âd (ilahi rahmetten) uzak düştü.
50. “Âd’a da” yani Yemen topraklarında bulunan ve Ahkâf diye bilinen yerde, meşhur bir kabile olan Âd kavmine de neseb itibari ile “kardeşleri Hud’u gönderdik” ki doğru sözlülüğü dolayısı ile vahyi ve ilmi öğrenme imkânı bulabilsinler. O da onlara “dedi ki: Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yok. Siz (O'ndan başkasına ibadet etmekle) sadece iftira ediyorsunuz.” Yani Hûd aleyhisselam onlara yalnızca Allah’a ibadet etmelerini emretti. Allah’tan başkasına ibadet etmekten vazgeçmelerini istedi. O’ndan başkasına ibadet etmek ve bunu caiz görmek sureti ile de Yüce Allah’a iftirada bulunduklarını bildirdi. Yalnızca Allah’a ibadet etmelerinin gerekliliğini ve O’nun dışındaki varlıklara ibadetin yanlışlığını açıkladı.
51. Sonra da emrine itaat etmelerine hiçbir engel bulunmadığını söz konusu ederek şöyle dedi:“Ey kavmim! Ben bu (davetime) karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Davet etmem karşılığında mallarınızdan herhangi bir ödeme istemiyorum. Siz de: Bu, bizim mallarımızı almak istiyor, diyemezsiniz. Ben karşılıksız olarak size davette bulunuyor ve size gerçekleri öğretiyorum. “Benim ecrimi vermek ancak beni yaratana aittir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” Sizi davet ettiğim şeyi, onun kabul edilmesi gerektiğini ve onu redetmeyi gerektiren hiçbir hususun bulunmadığını düşünüp anlamayacak mısınız?
52. “Ey kavmim” geçmişte yaptıklarınızdan ötürü “Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra” gelecekte de “O’na tevbe edin” samimi olarak tevbe edip Allah’a dönün “ki” bunu yapacak olursanız “üzerinize gökten” yerin verimli olmasını sağlayacak, bol mahsul vermesine sebep teşkil edecek “bol bol yağmur göndersin e gücünüze güç katsın.” Çünkü insanlar arasında en güçlü olanlar onlar idi. Bu yüzden:“Bizden daha güçlü kim vardır?”(Fussilet, 41/15) demişlerdi. İşte peygamberleri de eğer iman edecek olurlarsa Allah’ın güçlerine güç katacağını vaat etmişti. “Günahkar bir halde” kibirlenip O’na ibadet etmekten burun kıvırarak ve O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesareti göstererek Rabbinizden “yüz çevirmeyin.”
53. Hud’un söylediklerini reddetmek üzere “Ey Hûd! Sen bize açık bir delil getirmedin.” dediler. Eğer bundan kasıtları, göstermesini istedikleri mucize türünden bir şeyse bu, hakkın kabulü için gerekli değildir. Aksine gerekli olan peygamberin, getirdiğinin doğruluğunu gösteren bir delil getirmesidir. Eğer maksatları onun, kendilerine söylediklerinin doğruluğuna tanıklık edecek herhangi bir delil getirmediği ise bu iddialarında yalan söylemişlerdir. Çünkü bir peygamber kavmine gönderildi mi, mutlaka Allah ona insanların benzerini görmeleri halinde iman etmelerini gerektirecek türden deliller verir. Şâyet Hûd’un hiçbir delil ve belgesi bulunmamış olsaydı bile kavmini, dini Allah’a halis kılıp O’na hiçbir kimseyi ortak koşmamaya çağırması, salih olan her bir işi ve güzel ahlakı emredip hayasızlıklar, zulüm ve türlü kötülükleri ihtiva eden her çeşit kötü huydan uzak kalmayı yasaklaması, sahip olduğu ve ancak insanların en hayırlılarında, en doğru sözlülerinde bir arada bulunabilecek nitelikleri, işte yalnız bunlar bile onun doğruluğunu ispatlamak için tek başına yeterli bir delildir. Hatta akıl sahibi kimseler, böyle bir delili, bazı kimselerin mucize olarak sadece kendisini kabul ettikleri birtakım olağanüstü hadiselerden bile daha büyük bir mucize olarak görürler. Onun doğruluğuna delil olan apaçık belgelerinden birisi de tek başına, yardımcı ve desteği bulunmayan bir şahıs olmasına rağmen kavmine yüksek sesle seslenerek ve acizliklerini ortaya koyarak:“Şüphesiz ki ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a güvenip dayandım.”“Ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki Ben sizin Alah’ın dışında (O’na) ortak koştuklarınızın hepsinden uzağım. Artık hepiniz bana (istediğiniz) tuzağı kurun. Sonra da bir an olsun mühlet vermeyin” demesidir. Halbuki onlar, güç ve üstünlük sahibi düşmanları idi ve onun beraberindeki nuru hangi yolla olursa olsun söndürmek istiyorlardı. O ise hiçbir şekilde onlara aldırmıyor ve tasaya düşmüyordu. Kavmi ona herhangi bir kötülük yapamayacak aciz duruma düşmüşlerdi. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir topluluk için pekçok deliller vardır. “Biz senin sözüne bakıp ilahlarımızı terk edecek değiliz.” Biz -kendi kanaatlerince- senin hakkında herhangi bir delil getirmediğin sözler dolayısı ile ilahlarımıza ibadeti terk etmeyiz. “Sana inancak da değiliz.” Bu sözleri ile peygamberlerinin, kendilerinin iman edecekleri konusundaki ümidini kesmek istiyor ve küfürleri üzerinde kör ve şaşkın hallerini sürdüreceklerini ifade ediyorlardı.
54-55. “Biz” senin hakkında “ancak şunu deriz ki: İlahlarımızdan biri seni fena çarpmış” ve senin aklını oynatmana sebep olmuş. Bundan dolayı sen akıllı kimselerin söylemeyeceği türden hezeyanlar söyler oldun. Zalimlerin kalplerine mühür vuran Allah her türlü eksiklikten münezzehtir! Nasıl olur da doğrunun da doğrusunu getiren ve insanların en doğru sözlüsü olan bir kimse karşısında -eğer Yüce Allah söylediklerini nakletmemiş olsaydı- aklı başında bir kimsenin, söylediklerini nakletmekten dahi utanacağı böyle aşağılık bir seviyeye düşüyorlar? Buna karşılık Hûd aleyhisselam da kavminden olsun, onların taptıkları ilahlardan olsun kendisine hiçbir zarar gelmeyeceğinden son derece emin olarak şunları söyledi:“Artık hepiniz” imkân bulacağınız bütün yollarla bana zarar vermenin yollarını arayın; “bana (istediğiniz) tuzağı kurun. Sonra da bir an olsun mühlet tanımayın.” hiç süre vermeyin.
56. “Şüphesiz ki ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan” yani hepimizin yaratıcısı, bizi de sizleri de çekip çeviren, ihtiyaçlarımızı karşılayan ve bizi terbiye edip besleyen “Allah’a güvenip dayandım.” Bütün işlerimde ben ona bel bağladım. “(Zira yeryüzünde) kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki idaresi O’nun elinde olmasın.” O’nun izni olmaksızın hiçbir canlı ne hareket edebilir, ne de hareketsiz kalabilir. Eğer hepiniz bana zarar vermek için bir araya gelecek olsanız dahi O, sizi bana musallat kılmadı ise sizin buna gücünüz yetmeyecektir. Eğer bu konuda size imkân verirse, bu da O’nun dilediği bir hikmet dolayısı ile olacaktır. “Benim Rabbim gerçekten dosdoğru bir yol üzeredir.” O ne yaparsa adalet ve hikmete dayalı olarak yapar. O’nun kazası da, kaderi de, şeriatı da, emri de, cezası da, mükâfatı da, cezalandırması da hikmetlidir ve bundan ötürü her türlü övgüye layık olandır. Bütün işleri de kendisine hamd ve senâ edilmesini gerektiren şekilde dosdoğru yol üzeredir.
57. “Eğer” benim sizi kendisine davet ettiğim yoldan “yüz çevirirseniz (bilin ki) ben, benimle size gönderilen her şeyi size tebliğ ettim.” Dolayısı ile benim size karşı herhangi bir sorumluluğum kalmamıştır. “Rabbim sizin yerinize” O’na ibadet edecek ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmayacak “başka bir kavim getirecek ve siz de O’na hiçbir zarar veremeyeceksiniz.” Çünkü sizin zararınız ancak size döner. Hiçbir isyankârın isyanı O’na zarar vermez. İtaatkârların itaatının da O’na faydası olmaz:“Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir.”(Fussilet, 41/46)“Şüphesiz ki Rabbim her şeyin üstünde gözetleyicidir.”
58. “Emrimiz” yani azabımız; “o neye uğradıysa mutlaka onu ufaltıp kül gibi koyan”(ez-Zâriyât, 51/42) o kısır rüzgar “gelince Hûd’u da beraberindeki mü’minleri de katımızdan bir rahmetle kurtuluşa erdirdik ve onları çok ağır” çok büyük “bir azaptan kurtardık.” Sabah olduğunda onların meskenlerinden başka hiçbir şey görünmüyordu.
59. “İşte” Yüce Allah’ın zulmetmeleri sebebi ile başlarına bu azabı getirmiş olduğu “Âd!” Çünkü onlar, “Rablerinin âyetlerini bile bile inkâr ettiler.” Sen bize apaçık bir delil getirmedin, dediler. Böylelikle onların Hûd’un çağrısının doğruluğuna inanmakla birlikte inatlaşarak onu bile bile inkâr ettikleri açıkça ortaya çıkmaktadır. “O’nun peygamberlerine asi oldular.” Çünkü bir peygambere asi olan bir kimse bütün peygamberlere asi olmuş demektir. Zira onların davetleri birdir. Yine onlar, Allah’ın âyetlerine karşı inatlaşan “her inatçı” Allah’ın kullarına da zorbalıkla musallat olan her “zorbanın emri ardınca gittiler.” Kendilerine samimiyetle öğüt veren ve kendilerine şefkat gösteren herkese karşı isyan etmeleri yetmediği gibi bir de kendilerini helâke götürmek isteyen her bir aldatıcının arkasından gittiler. Allah da onları helâk etti.
60. “Hem bu dünyada lanete uğradılar hem de kıyamet gününde.” Bu kötü haberleri ve çirkin halleri dolayısı ile onlar, her zaman ve her kuşak içinde mutlaka bu kötülükleri ile anılır ve bundan dolayı arkalarından yergiler yetiştirilir. “Haberiniz olsun ki Âd kavmi Rablerini inkar etti” Kendilerini yaratanı, rızıklandıran ve besleyip büyüteni bile bile tanımayıp reddettiler. “ve yine haberiniz olsun ki Hûd’un kavmi olan Âd (ilahi rahmetten) uzak düştü.” Yüce Allah onları her türlü hayırdan uzaklaştırmakla birlikte her türlü kötülüğe de onlara yaklaştırdı.
Hud 11:57
50- Âd’a da kardeşleri Hûd’u gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yok. Siz (O'ndan başkasına ibadet etmekle) sadece iftira ediyorsunuz.” 51- “Ey kavmim! Ben bu (davetime) karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi vermek ancak beni yaratana aittir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” 52- “Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin ki üzerinize gökten bol bol yağmur göndersin ve gücünüze güç katsın. Günahkar bir halde yüz çevirmeyin.” 53- Dediler ki:“Ey Hûd! Sen bize açık bir delil getirmedin. Biz senin sözüne bakıp ilahlarımızı terk edecek değiliz. Sana inancak da değiliz.” 54-55- “Biz ancak şunu deriz ki: İlahlarımızdan biri seni fena çarpmış!” Hud dedi ki: “Ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki Ben sizin Alah’ın dışında (O’na) ortak koştuklarınızın hepsinden uzağım. Artık hepiniz bana (istediğiniz) tuzağı kurun. Sonra da bir an olsun mühlet tanımayın.” 56- “Şüphesiz ki ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a güvenip dayandım. (Zira yeryüzünde) kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki idaresi O’nun elinde olmasın. Benim Rabbim gerçekten dosdoğru bir yol üzeredir.” 57- “Eğer yüz çevirirseniz (bilin ki) ben, benimle size gönderilen her şeyi size tebliğ ettim. Rabbim sizin yerinize başka bir kavim getirecek ve siz de O’na hiçbir zarar veremeyeceksiniz. Şüphesiz ki Rabbim, her şeyin üstünde gözetleyicidir.” 58- (Azap) emrimiz gelince Hûd’u da beraberindeki mü’minleri de katımızdan bir rahmetle kurtuluşa erdirdik ve onları çok ağır bir azaptan kurtardık. 59- İşte Âd! Rablerinin âyetlerini bile bile inkâr ettiler, O’nun peygamberlerine asi oldular ve her inatçı zorbanın emri ardınca gittiler. 60- Hem bu dünyada lanete uğradılar hem de kıyamet gününde. Haberiniz olsun ki Âd, Rablerini inkar etti ve yine haberiniz olsun ki Hûd’un kavmi olan Âd (ilahi rahmetten) uzak düştü.
50. “Âd’a da” yani Yemen topraklarında bulunan ve Ahkâf diye bilinen yerde, meşhur bir kabile olan Âd kavmine de neseb itibari ile “kardeşleri Hud’u gönderdik” ki doğru sözlülüğü dolayısı ile vahyi ve ilmi öğrenme imkânı bulabilsinler. O da onlara “dedi ki: Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yok. Siz (O'ndan başkasına ibadet etmekle) sadece iftira ediyorsunuz.” Yani Hûd aleyhisselam onlara yalnızca Allah’a ibadet etmelerini emretti. Allah’tan başkasına ibadet etmekten vazgeçmelerini istedi. O’ndan başkasına ibadet etmek ve bunu caiz görmek sureti ile de Yüce Allah’a iftirada bulunduklarını bildirdi. Yalnızca Allah’a ibadet etmelerinin gerekliliğini ve O’nun dışındaki varlıklara ibadetin yanlışlığını açıkladı.
51. Sonra da emrine itaat etmelerine hiçbir engel bulunmadığını söz konusu ederek şöyle dedi:“Ey kavmim! Ben bu (davetime) karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Davet etmem karşılığında mallarınızdan herhangi bir ödeme istemiyorum. Siz de: Bu, bizim mallarımızı almak istiyor, diyemezsiniz. Ben karşılıksız olarak size davette bulunuyor ve size gerçekleri öğretiyorum. “Benim ecrimi vermek ancak beni yaratana aittir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” Sizi davet ettiğim şeyi, onun kabul edilmesi gerektiğini ve onu redetmeyi gerektiren hiçbir hususun bulunmadığını düşünüp anlamayacak mısınız?
52. “Ey kavmim” geçmişte yaptıklarınızdan ötürü “Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra” gelecekte de “O’na tevbe edin” samimi olarak tevbe edip Allah’a dönün “ki” bunu yapacak olursanız “üzerinize gökten” yerin verimli olmasını sağlayacak, bol mahsul vermesine sebep teşkil edecek “bol bol yağmur göndersin e gücünüze güç katsın.” Çünkü insanlar arasında en güçlü olanlar onlar idi. Bu yüzden:“Bizden daha güçlü kim vardır?”(Fussilet, 41/15) demişlerdi. İşte peygamberleri de eğer iman edecek olurlarsa Allah’ın güçlerine güç katacağını vaat etmişti. “Günahkar bir halde” kibirlenip O’na ibadet etmekten burun kıvırarak ve O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesareti göstererek Rabbinizden “yüz çevirmeyin.”
53. Hud’un söylediklerini reddetmek üzere “Ey Hûd! Sen bize açık bir delil getirmedin.” dediler. Eğer bundan kasıtları, göstermesini istedikleri mucize türünden bir şeyse bu, hakkın kabulü için gerekli değildir. Aksine gerekli olan peygamberin, getirdiğinin doğruluğunu gösteren bir delil getirmesidir. Eğer maksatları onun, kendilerine söylediklerinin doğruluğuna tanıklık edecek herhangi bir delil getirmediği ise bu iddialarında yalan söylemişlerdir. Çünkü bir peygamber kavmine gönderildi mi, mutlaka Allah ona insanların benzerini görmeleri halinde iman etmelerini gerektirecek türden deliller verir. Şâyet Hûd’un hiçbir delil ve belgesi bulunmamış olsaydı bile kavmini, dini Allah’a halis kılıp O’na hiçbir kimseyi ortak koşmamaya çağırması, salih olan her bir işi ve güzel ahlakı emredip hayasızlıklar, zulüm ve türlü kötülükleri ihtiva eden her çeşit kötü huydan uzak kalmayı yasaklaması, sahip olduğu ve ancak insanların en hayırlılarında, en doğru sözlülerinde bir arada bulunabilecek nitelikleri, işte yalnız bunlar bile onun doğruluğunu ispatlamak için tek başına yeterli bir delildir. Hatta akıl sahibi kimseler, böyle bir delili, bazı kimselerin mucize olarak sadece kendisini kabul ettikleri birtakım olağanüstü hadiselerden bile daha büyük bir mucize olarak görürler. Onun doğruluğuna delil olan apaçık belgelerinden birisi de tek başına, yardımcı ve desteği bulunmayan bir şahıs olmasına rağmen kavmine yüksek sesle seslenerek ve acizliklerini ortaya koyarak:“Şüphesiz ki ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a güvenip dayandım.”“Ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki Ben sizin Alah’ın dışında (O’na) ortak koştuklarınızın hepsinden uzağım. Artık hepiniz bana (istediğiniz) tuzağı kurun. Sonra da bir an olsun mühlet vermeyin” demesidir. Halbuki onlar, güç ve üstünlük sahibi düşmanları idi ve onun beraberindeki nuru hangi yolla olursa olsun söndürmek istiyorlardı. O ise hiçbir şekilde onlara aldırmıyor ve tasaya düşmüyordu. Kavmi ona herhangi bir kötülük yapamayacak aciz duruma düşmüşlerdi. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir topluluk için pekçok deliller vardır. “Biz senin sözüne bakıp ilahlarımızı terk edecek değiliz.” Biz -kendi kanaatlerince- senin hakkında herhangi bir delil getirmediğin sözler dolayısı ile ilahlarımıza ibadeti terk etmeyiz. “Sana inancak da değiliz.” Bu sözleri ile peygamberlerinin, kendilerinin iman edecekleri konusundaki ümidini kesmek istiyor ve küfürleri üzerinde kör ve şaşkın hallerini sürdüreceklerini ifade ediyorlardı.
54-55. “Biz” senin hakkında “ancak şunu deriz ki: İlahlarımızdan biri seni fena çarpmış” ve senin aklını oynatmana sebep olmuş. Bundan dolayı sen akıllı kimselerin söylemeyeceği türden hezeyanlar söyler oldun. Zalimlerin kalplerine mühür vuran Allah her türlü eksiklikten münezzehtir! Nasıl olur da doğrunun da doğrusunu getiren ve insanların en doğru sözlüsü olan bir kimse karşısında -eğer Yüce Allah söylediklerini nakletmemiş olsaydı- aklı başında bir kimsenin, söylediklerini nakletmekten dahi utanacağı böyle aşağılık bir seviyeye düşüyorlar? Buna karşılık Hûd aleyhisselam da kavminden olsun, onların taptıkları ilahlardan olsun kendisine hiçbir zarar gelmeyeceğinden son derece emin olarak şunları söyledi:“Artık hepiniz” imkân bulacağınız bütün yollarla bana zarar vermenin yollarını arayın; “bana (istediğiniz) tuzağı kurun. Sonra da bir an olsun mühlet tanımayın.” hiç süre vermeyin.
56. “Şüphesiz ki ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan” yani hepimizin yaratıcısı, bizi de sizleri de çekip çeviren, ihtiyaçlarımızı karşılayan ve bizi terbiye edip besleyen “Allah’a güvenip dayandım.” Bütün işlerimde ben ona bel bağladım. “(Zira yeryüzünde) kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki idaresi O’nun elinde olmasın.” O’nun izni olmaksızın hiçbir canlı ne hareket edebilir, ne de hareketsiz kalabilir. Eğer hepiniz bana zarar vermek için bir araya gelecek olsanız dahi O, sizi bana musallat kılmadı ise sizin buna gücünüz yetmeyecektir. Eğer bu konuda size imkân verirse, bu da O’nun dilediği bir hikmet dolayısı ile olacaktır. “Benim Rabbim gerçekten dosdoğru bir yol üzeredir.” O ne yaparsa adalet ve hikmete dayalı olarak yapar. O’nun kazası da, kaderi de, şeriatı da, emri de, cezası da, mükâfatı da, cezalandırması da hikmetlidir ve bundan ötürü her türlü övgüye layık olandır. Bütün işleri de kendisine hamd ve senâ edilmesini gerektiren şekilde dosdoğru yol üzeredir.
57. “Eğer” benim sizi kendisine davet ettiğim yoldan “yüz çevirirseniz (bilin ki) ben, benimle size gönderilen her şeyi size tebliğ ettim.” Dolayısı ile benim size karşı herhangi bir sorumluluğum kalmamıştır. “Rabbim sizin yerinize” O’na ibadet edecek ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmayacak “başka bir kavim getirecek ve siz de O’na hiçbir zarar veremeyeceksiniz.” Çünkü sizin zararınız ancak size döner. Hiçbir isyankârın isyanı O’na zarar vermez. İtaatkârların itaatının da O’na faydası olmaz:“Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir.”(Fussilet, 41/46)“Şüphesiz ki Rabbim her şeyin üstünde gözetleyicidir.”
58. “Emrimiz” yani azabımız; “o neye uğradıysa mutlaka onu ufaltıp kül gibi koyan”(ez-Zâriyât, 51/42) o kısır rüzgar “gelince Hûd’u da beraberindeki mü’minleri de katımızdan bir rahmetle kurtuluşa erdirdik ve onları çok ağır” çok büyük “bir azaptan kurtardık.” Sabah olduğunda onların meskenlerinden başka hiçbir şey görünmüyordu.
59. “İşte” Yüce Allah’ın zulmetmeleri sebebi ile başlarına bu azabı getirmiş olduğu “Âd!” Çünkü onlar, “Rablerinin âyetlerini bile bile inkâr ettiler.” Sen bize apaçık bir delil getirmedin, dediler. Böylelikle onların Hûd’un çağrısının doğruluğuna inanmakla birlikte inatlaşarak onu bile bile inkâr ettikleri açıkça ortaya çıkmaktadır. “O’nun peygamberlerine asi oldular.” Çünkü bir peygambere asi olan bir kimse bütün peygamberlere asi olmuş demektir. Zira onların davetleri birdir. Yine onlar, Allah’ın âyetlerine karşı inatlaşan “her inatçı” Allah’ın kullarına da zorbalıkla musallat olan her “zorbanın emri ardınca gittiler.” Kendilerine samimiyetle öğüt veren ve kendilerine şefkat gösteren herkese karşı isyan etmeleri yetmediği gibi bir de kendilerini helâke götürmek isteyen her bir aldatıcının arkasından gittiler. Allah da onları helâk etti.
60. “Hem bu dünyada lanete uğradılar hem de kıyamet gününde.” Bu kötü haberleri ve çirkin halleri dolayısı ile onlar, her zaman ve her kuşak içinde mutlaka bu kötülükleri ile anılır ve bundan dolayı arkalarından yergiler yetiştirilir. “Haberiniz olsun ki Âd kavmi Rablerini inkar etti” Kendilerini yaratanı, rızıklandıran ve besleyip büyüteni bile bile tanımayıp reddettiler. “ve yine haberiniz olsun ki Hûd’un kavmi olan Âd (ilahi rahmetten) uzak düştü.” Yüce Allah onları her türlü hayırdan uzaklaştırmakla birlikte her türlü kötülüğe de onlara yaklaştırdı.
Hud 11:58
50- Âd’a da kardeşleri Hûd’u gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yok. Siz (O'ndan başkasına ibadet etmekle) sadece iftira ediyorsunuz.” 51- “Ey kavmim! Ben bu (davetime) karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi vermek ancak beni yaratana aittir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” 52- “Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin ki üzerinize gökten bol bol yağmur göndersin ve gücünüze güç katsın. Günahkar bir halde yüz çevirmeyin.” 53- Dediler ki:“Ey Hûd! Sen bize açık bir delil getirmedin. Biz senin sözüne bakıp ilahlarımızı terk edecek değiliz. Sana inancak da değiliz.” 54-55- “Biz ancak şunu deriz ki: İlahlarımızdan biri seni fena çarpmış!” Hud dedi ki: “Ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki Ben sizin Alah’ın dışında (O’na) ortak koştuklarınızın hepsinden uzağım. Artık hepiniz bana (istediğiniz) tuzağı kurun. Sonra da bir an olsun mühlet tanımayın.” 56- “Şüphesiz ki ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a güvenip dayandım. (Zira yeryüzünde) kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki idaresi O’nun elinde olmasın. Benim Rabbim gerçekten dosdoğru bir yol üzeredir.” 57- “Eğer yüz çevirirseniz (bilin ki) ben, benimle size gönderilen her şeyi size tebliğ ettim. Rabbim sizin yerinize başka bir kavim getirecek ve siz de O’na hiçbir zarar veremeyeceksiniz. Şüphesiz ki Rabbim, her şeyin üstünde gözetleyicidir.” 58- (Azap) emrimiz gelince Hûd’u da beraberindeki mü’minleri de katımızdan bir rahmetle kurtuluşa erdirdik ve onları çok ağır bir azaptan kurtardık. 59- İşte Âd! Rablerinin âyetlerini bile bile inkâr ettiler, O’nun peygamberlerine asi oldular ve her inatçı zorbanın emri ardınca gittiler. 60- Hem bu dünyada lanete uğradılar hem de kıyamet gününde. Haberiniz olsun ki Âd, Rablerini inkar etti ve yine haberiniz olsun ki Hûd’un kavmi olan Âd (ilahi rahmetten) uzak düştü.
50. “Âd’a da” yani Yemen topraklarında bulunan ve Ahkâf diye bilinen yerde, meşhur bir kabile olan Âd kavmine de neseb itibari ile “kardeşleri Hud’u gönderdik” ki doğru sözlülüğü dolayısı ile vahyi ve ilmi öğrenme imkânı bulabilsinler. O da onlara “dedi ki: Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yok. Siz (O'ndan başkasına ibadet etmekle) sadece iftira ediyorsunuz.” Yani Hûd aleyhisselam onlara yalnızca Allah’a ibadet etmelerini emretti. Allah’tan başkasına ibadet etmekten vazgeçmelerini istedi. O’ndan başkasına ibadet etmek ve bunu caiz görmek sureti ile de Yüce Allah’a iftirada bulunduklarını bildirdi. Yalnızca Allah’a ibadet etmelerinin gerekliliğini ve O’nun dışındaki varlıklara ibadetin yanlışlığını açıkladı.
51. Sonra da emrine itaat etmelerine hiçbir engel bulunmadığını söz konusu ederek şöyle dedi:“Ey kavmim! Ben bu (davetime) karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Davet etmem karşılığında mallarınızdan herhangi bir ödeme istemiyorum. Siz de: Bu, bizim mallarımızı almak istiyor, diyemezsiniz. Ben karşılıksız olarak size davette bulunuyor ve size gerçekleri öğretiyorum. “Benim ecrimi vermek ancak beni yaratana aittir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” Sizi davet ettiğim şeyi, onun kabul edilmesi gerektiğini ve onu redetmeyi gerektiren hiçbir hususun bulunmadığını düşünüp anlamayacak mısınız?
52. “Ey kavmim” geçmişte yaptıklarınızdan ötürü “Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra” gelecekte de “O’na tevbe edin” samimi olarak tevbe edip Allah’a dönün “ki” bunu yapacak olursanız “üzerinize gökten” yerin verimli olmasını sağlayacak, bol mahsul vermesine sebep teşkil edecek “bol bol yağmur göndersin e gücünüze güç katsın.” Çünkü insanlar arasında en güçlü olanlar onlar idi. Bu yüzden:“Bizden daha güçlü kim vardır?”(Fussilet, 41/15) demişlerdi. İşte peygamberleri de eğer iman edecek olurlarsa Allah’ın güçlerine güç katacağını vaat etmişti. “Günahkar bir halde” kibirlenip O’na ibadet etmekten burun kıvırarak ve O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesareti göstererek Rabbinizden “yüz çevirmeyin.”
53. Hud’un söylediklerini reddetmek üzere “Ey Hûd! Sen bize açık bir delil getirmedin.” dediler. Eğer bundan kasıtları, göstermesini istedikleri mucize türünden bir şeyse bu, hakkın kabulü için gerekli değildir. Aksine gerekli olan peygamberin, getirdiğinin doğruluğunu gösteren bir delil getirmesidir. Eğer maksatları onun, kendilerine söylediklerinin doğruluğuna tanıklık edecek herhangi bir delil getirmediği ise bu iddialarında yalan söylemişlerdir. Çünkü bir peygamber kavmine gönderildi mi, mutlaka Allah ona insanların benzerini görmeleri halinde iman etmelerini gerektirecek türden deliller verir. Şâyet Hûd’un hiçbir delil ve belgesi bulunmamış olsaydı bile kavmini, dini Allah’a halis kılıp O’na hiçbir kimseyi ortak koşmamaya çağırması, salih olan her bir işi ve güzel ahlakı emredip hayasızlıklar, zulüm ve türlü kötülükleri ihtiva eden her çeşit kötü huydan uzak kalmayı yasaklaması, sahip olduğu ve ancak insanların en hayırlılarında, en doğru sözlülerinde bir arada bulunabilecek nitelikleri, işte yalnız bunlar bile onun doğruluğunu ispatlamak için tek başına yeterli bir delildir. Hatta akıl sahibi kimseler, böyle bir delili, bazı kimselerin mucize olarak sadece kendisini kabul ettikleri birtakım olağanüstü hadiselerden bile daha büyük bir mucize olarak görürler. Onun doğruluğuna delil olan apaçık belgelerinden birisi de tek başına, yardımcı ve desteği bulunmayan bir şahıs olmasına rağmen kavmine yüksek sesle seslenerek ve acizliklerini ortaya koyarak:“Şüphesiz ki ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a güvenip dayandım.”“Ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki Ben sizin Alah’ın dışında (O’na) ortak koştuklarınızın hepsinden uzağım. Artık hepiniz bana (istediğiniz) tuzağı kurun. Sonra da bir an olsun mühlet vermeyin” demesidir. Halbuki onlar, güç ve üstünlük sahibi düşmanları idi ve onun beraberindeki nuru hangi yolla olursa olsun söndürmek istiyorlardı. O ise hiçbir şekilde onlara aldırmıyor ve tasaya düşmüyordu. Kavmi ona herhangi bir kötülük yapamayacak aciz duruma düşmüşlerdi. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir topluluk için pekçok deliller vardır. “Biz senin sözüne bakıp ilahlarımızı terk edecek değiliz.” Biz -kendi kanaatlerince- senin hakkında herhangi bir delil getirmediğin sözler dolayısı ile ilahlarımıza ibadeti terk etmeyiz. “Sana inancak da değiliz.” Bu sözleri ile peygamberlerinin, kendilerinin iman edecekleri konusundaki ümidini kesmek istiyor ve küfürleri üzerinde kör ve şaşkın hallerini sürdüreceklerini ifade ediyorlardı.
54-55. “Biz” senin hakkında “ancak şunu deriz ki: İlahlarımızdan biri seni fena çarpmış” ve senin aklını oynatmana sebep olmuş. Bundan dolayı sen akıllı kimselerin söylemeyeceği türden hezeyanlar söyler oldun. Zalimlerin kalplerine mühür vuran Allah her türlü eksiklikten münezzehtir! Nasıl olur da doğrunun da doğrusunu getiren ve insanların en doğru sözlüsü olan bir kimse karşısında -eğer Yüce Allah söylediklerini nakletmemiş olsaydı- aklı başında bir kimsenin, söylediklerini nakletmekten dahi utanacağı böyle aşağılık bir seviyeye düşüyorlar? Buna karşılık Hûd aleyhisselam da kavminden olsun, onların taptıkları ilahlardan olsun kendisine hiçbir zarar gelmeyeceğinden son derece emin olarak şunları söyledi:“Artık hepiniz” imkân bulacağınız bütün yollarla bana zarar vermenin yollarını arayın; “bana (istediğiniz) tuzağı kurun. Sonra da bir an olsun mühlet tanımayın.” hiç süre vermeyin.
56. “Şüphesiz ki ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan” yani hepimizin yaratıcısı, bizi de sizleri de çekip çeviren, ihtiyaçlarımızı karşılayan ve bizi terbiye edip besleyen “Allah’a güvenip dayandım.” Bütün işlerimde ben ona bel bağladım. “(Zira yeryüzünde) kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki idaresi O’nun elinde olmasın.” O’nun izni olmaksızın hiçbir canlı ne hareket edebilir, ne de hareketsiz kalabilir. Eğer hepiniz bana zarar vermek için bir araya gelecek olsanız dahi O, sizi bana musallat kılmadı ise sizin buna gücünüz yetmeyecektir. Eğer bu konuda size imkân verirse, bu da O’nun dilediği bir hikmet dolayısı ile olacaktır. “Benim Rabbim gerçekten dosdoğru bir yol üzeredir.” O ne yaparsa adalet ve hikmete dayalı olarak yapar. O’nun kazası da, kaderi de, şeriatı da, emri de, cezası da, mükâfatı da, cezalandırması da hikmetlidir ve bundan ötürü her türlü övgüye layık olandır. Bütün işleri de kendisine hamd ve senâ edilmesini gerektiren şekilde dosdoğru yol üzeredir.
57. “Eğer” benim sizi kendisine davet ettiğim yoldan “yüz çevirirseniz (bilin ki) ben, benimle size gönderilen her şeyi size tebliğ ettim.” Dolayısı ile benim size karşı herhangi bir sorumluluğum kalmamıştır. “Rabbim sizin yerinize” O’na ibadet edecek ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmayacak “başka bir kavim getirecek ve siz de O’na hiçbir zarar veremeyeceksiniz.” Çünkü sizin zararınız ancak size döner. Hiçbir isyankârın isyanı O’na zarar vermez. İtaatkârların itaatının da O’na faydası olmaz:“Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir.”(Fussilet, 41/46)“Şüphesiz ki Rabbim her şeyin üstünde gözetleyicidir.”
58. “Emrimiz” yani azabımız; “o neye uğradıysa mutlaka onu ufaltıp kül gibi koyan”(ez-Zâriyât, 51/42) o kısır rüzgar “gelince Hûd’u da beraberindeki mü’minleri de katımızdan bir rahmetle kurtuluşa erdirdik ve onları çok ağır” çok büyük “bir azaptan kurtardık.” Sabah olduğunda onların meskenlerinden başka hiçbir şey görünmüyordu.
59. “İşte” Yüce Allah’ın zulmetmeleri sebebi ile başlarına bu azabı getirmiş olduğu “Âd!” Çünkü onlar, “Rablerinin âyetlerini bile bile inkâr ettiler.” Sen bize apaçık bir delil getirmedin, dediler. Böylelikle onların Hûd’un çağrısının doğruluğuna inanmakla birlikte inatlaşarak onu bile bile inkâr ettikleri açıkça ortaya çıkmaktadır. “O’nun peygamberlerine asi oldular.” Çünkü bir peygambere asi olan bir kimse bütün peygamberlere asi olmuş demektir. Zira onların davetleri birdir. Yine onlar, Allah’ın âyetlerine karşı inatlaşan “her inatçı” Allah’ın kullarına da zorbalıkla musallat olan her “zorbanın emri ardınca gittiler.” Kendilerine samimiyetle öğüt veren ve kendilerine şefkat gösteren herkese karşı isyan etmeleri yetmediği gibi bir de kendilerini helâke götürmek isteyen her bir aldatıcının arkasından gittiler. Allah da onları helâk etti.
60. “Hem bu dünyada lanete uğradılar hem de kıyamet gününde.” Bu kötü haberleri ve çirkin halleri dolayısı ile onlar, her zaman ve her kuşak içinde mutlaka bu kötülükleri ile anılır ve bundan dolayı arkalarından yergiler yetiştirilir. “Haberiniz olsun ki Âd kavmi Rablerini inkar etti” Kendilerini yaratanı, rızıklandıran ve besleyip büyüteni bile bile tanımayıp reddettiler. “ve yine haberiniz olsun ki Hûd’un kavmi olan Âd (ilahi rahmetten) uzak düştü.” Yüce Allah onları her türlü hayırdan uzaklaştırmakla birlikte her türlü kötülüğe de onlara yaklaştırdı.
Hud 11:59
50- Âd’a da kardeşleri Hûd’u gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yok. Siz (O'ndan başkasına ibadet etmekle) sadece iftira ediyorsunuz.” 51- “Ey kavmim! Ben bu (davetime) karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi vermek ancak beni yaratana aittir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” 52- “Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin ki üzerinize gökten bol bol yağmur göndersin ve gücünüze güç katsın. Günahkar bir halde yüz çevirmeyin.” 53- Dediler ki:“Ey Hûd! Sen bize açık bir delil getirmedin. Biz senin sözüne bakıp ilahlarımızı terk edecek değiliz. Sana inancak da değiliz.” 54-55- “Biz ancak şunu deriz ki: İlahlarımızdan biri seni fena çarpmış!” Hud dedi ki: “Ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki Ben sizin Alah’ın dışında (O’na) ortak koştuklarınızın hepsinden uzağım. Artık hepiniz bana (istediğiniz) tuzağı kurun. Sonra da bir an olsun mühlet tanımayın.” 56- “Şüphesiz ki ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a güvenip dayandım. (Zira yeryüzünde) kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki idaresi O’nun elinde olmasın. Benim Rabbim gerçekten dosdoğru bir yol üzeredir.” 57- “Eğer yüz çevirirseniz (bilin ki) ben, benimle size gönderilen her şeyi size tebliğ ettim. Rabbim sizin yerinize başka bir kavim getirecek ve siz de O’na hiçbir zarar veremeyeceksiniz. Şüphesiz ki Rabbim, her şeyin üstünde gözetleyicidir.” 58- (Azap) emrimiz gelince Hûd’u da beraberindeki mü’minleri de katımızdan bir rahmetle kurtuluşa erdirdik ve onları çok ağır bir azaptan kurtardık. 59- İşte Âd! Rablerinin âyetlerini bile bile inkâr ettiler, O’nun peygamberlerine asi oldular ve her inatçı zorbanın emri ardınca gittiler. 60- Hem bu dünyada lanete uğradılar hem de kıyamet gününde. Haberiniz olsun ki Âd, Rablerini inkar etti ve yine haberiniz olsun ki Hûd’un kavmi olan Âd (ilahi rahmetten) uzak düştü.
50. “Âd’a da” yani Yemen topraklarında bulunan ve Ahkâf diye bilinen yerde, meşhur bir kabile olan Âd kavmine de neseb itibari ile “kardeşleri Hud’u gönderdik” ki doğru sözlülüğü dolayısı ile vahyi ve ilmi öğrenme imkânı bulabilsinler. O da onlara “dedi ki: Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yok. Siz (O'ndan başkasına ibadet etmekle) sadece iftira ediyorsunuz.” Yani Hûd aleyhisselam onlara yalnızca Allah’a ibadet etmelerini emretti. Allah’tan başkasına ibadet etmekten vazgeçmelerini istedi. O’ndan başkasına ibadet etmek ve bunu caiz görmek sureti ile de Yüce Allah’a iftirada bulunduklarını bildirdi. Yalnızca Allah’a ibadet etmelerinin gerekliliğini ve O’nun dışındaki varlıklara ibadetin yanlışlığını açıkladı.
51. Sonra da emrine itaat etmelerine hiçbir engel bulunmadığını söz konusu ederek şöyle dedi:“Ey kavmim! Ben bu (davetime) karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Davet etmem karşılığında mallarınızdan herhangi bir ödeme istemiyorum. Siz de: Bu, bizim mallarımızı almak istiyor, diyemezsiniz. Ben karşılıksız olarak size davette bulunuyor ve size gerçekleri öğretiyorum. “Benim ecrimi vermek ancak beni yaratana aittir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” Sizi davet ettiğim şeyi, onun kabul edilmesi gerektiğini ve onu redetmeyi gerektiren hiçbir hususun bulunmadığını düşünüp anlamayacak mısınız?
52. “Ey kavmim” geçmişte yaptıklarınızdan ötürü “Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra” gelecekte de “O’na tevbe edin” samimi olarak tevbe edip Allah’a dönün “ki” bunu yapacak olursanız “üzerinize gökten” yerin verimli olmasını sağlayacak, bol mahsul vermesine sebep teşkil edecek “bol bol yağmur göndersin e gücünüze güç katsın.” Çünkü insanlar arasında en güçlü olanlar onlar idi. Bu yüzden:“Bizden daha güçlü kim vardır?”(Fussilet, 41/15) demişlerdi. İşte peygamberleri de eğer iman edecek olurlarsa Allah’ın güçlerine güç katacağını vaat etmişti. “Günahkar bir halde” kibirlenip O’na ibadet etmekten burun kıvırarak ve O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesareti göstererek Rabbinizden “yüz çevirmeyin.”
53. Hud’un söylediklerini reddetmek üzere “Ey Hûd! Sen bize açık bir delil getirmedin.” dediler. Eğer bundan kasıtları, göstermesini istedikleri mucize türünden bir şeyse bu, hakkın kabulü için gerekli değildir. Aksine gerekli olan peygamberin, getirdiğinin doğruluğunu gösteren bir delil getirmesidir. Eğer maksatları onun, kendilerine söylediklerinin doğruluğuna tanıklık edecek herhangi bir delil getirmediği ise bu iddialarında yalan söylemişlerdir. Çünkü bir peygamber kavmine gönderildi mi, mutlaka Allah ona insanların benzerini görmeleri halinde iman etmelerini gerektirecek türden deliller verir. Şâyet Hûd’un hiçbir delil ve belgesi bulunmamış olsaydı bile kavmini, dini Allah’a halis kılıp O’na hiçbir kimseyi ortak koşmamaya çağırması, salih olan her bir işi ve güzel ahlakı emredip hayasızlıklar, zulüm ve türlü kötülükleri ihtiva eden her çeşit kötü huydan uzak kalmayı yasaklaması, sahip olduğu ve ancak insanların en hayırlılarında, en doğru sözlülerinde bir arada bulunabilecek nitelikleri, işte yalnız bunlar bile onun doğruluğunu ispatlamak için tek başına yeterli bir delildir. Hatta akıl sahibi kimseler, böyle bir delili, bazı kimselerin mucize olarak sadece kendisini kabul ettikleri birtakım olağanüstü hadiselerden bile daha büyük bir mucize olarak görürler. Onun doğruluğuna delil olan apaçık belgelerinden birisi de tek başına, yardımcı ve desteği bulunmayan bir şahıs olmasına rağmen kavmine yüksek sesle seslenerek ve acizliklerini ortaya koyarak:“Şüphesiz ki ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a güvenip dayandım.”“Ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki Ben sizin Alah’ın dışında (O’na) ortak koştuklarınızın hepsinden uzağım. Artık hepiniz bana (istediğiniz) tuzağı kurun. Sonra da bir an olsun mühlet vermeyin” demesidir. Halbuki onlar, güç ve üstünlük sahibi düşmanları idi ve onun beraberindeki nuru hangi yolla olursa olsun söndürmek istiyorlardı. O ise hiçbir şekilde onlara aldırmıyor ve tasaya düşmüyordu. Kavmi ona herhangi bir kötülük yapamayacak aciz duruma düşmüşlerdi. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir topluluk için pekçok deliller vardır. “Biz senin sözüne bakıp ilahlarımızı terk edecek değiliz.” Biz -kendi kanaatlerince- senin hakkında herhangi bir delil getirmediğin sözler dolayısı ile ilahlarımıza ibadeti terk etmeyiz. “Sana inancak da değiliz.” Bu sözleri ile peygamberlerinin, kendilerinin iman edecekleri konusundaki ümidini kesmek istiyor ve küfürleri üzerinde kör ve şaşkın hallerini sürdüreceklerini ifade ediyorlardı.
54-55. “Biz” senin hakkında “ancak şunu deriz ki: İlahlarımızdan biri seni fena çarpmış” ve senin aklını oynatmana sebep olmuş. Bundan dolayı sen akıllı kimselerin söylemeyeceği türden hezeyanlar söyler oldun. Zalimlerin kalplerine mühür vuran Allah her türlü eksiklikten münezzehtir! Nasıl olur da doğrunun da doğrusunu getiren ve insanların en doğru sözlüsü olan bir kimse karşısında -eğer Yüce Allah söylediklerini nakletmemiş olsaydı- aklı başında bir kimsenin, söylediklerini nakletmekten dahi utanacağı böyle aşağılık bir seviyeye düşüyorlar? Buna karşılık Hûd aleyhisselam da kavminden olsun, onların taptıkları ilahlardan olsun kendisine hiçbir zarar gelmeyeceğinden son derece emin olarak şunları söyledi:“Artık hepiniz” imkân bulacağınız bütün yollarla bana zarar vermenin yollarını arayın; “bana (istediğiniz) tuzağı kurun. Sonra da bir an olsun mühlet tanımayın.” hiç süre vermeyin.
56. “Şüphesiz ki ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan” yani hepimizin yaratıcısı, bizi de sizleri de çekip çeviren, ihtiyaçlarımızı karşılayan ve bizi terbiye edip besleyen “Allah’a güvenip dayandım.” Bütün işlerimde ben ona bel bağladım. “(Zira yeryüzünde) kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki idaresi O’nun elinde olmasın.” O’nun izni olmaksızın hiçbir canlı ne hareket edebilir, ne de hareketsiz kalabilir. Eğer hepiniz bana zarar vermek için bir araya gelecek olsanız dahi O, sizi bana musallat kılmadı ise sizin buna gücünüz yetmeyecektir. Eğer bu konuda size imkân verirse, bu da O’nun dilediği bir hikmet dolayısı ile olacaktır. “Benim Rabbim gerçekten dosdoğru bir yol üzeredir.” O ne yaparsa adalet ve hikmete dayalı olarak yapar. O’nun kazası da, kaderi de, şeriatı da, emri de, cezası da, mükâfatı da, cezalandırması da hikmetlidir ve bundan ötürü her türlü övgüye layık olandır. Bütün işleri de kendisine hamd ve senâ edilmesini gerektiren şekilde dosdoğru yol üzeredir.
57. “Eğer” benim sizi kendisine davet ettiğim yoldan “yüz çevirirseniz (bilin ki) ben, benimle size gönderilen her şeyi size tebliğ ettim.” Dolayısı ile benim size karşı herhangi bir sorumluluğum kalmamıştır. “Rabbim sizin yerinize” O’na ibadet edecek ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmayacak “başka bir kavim getirecek ve siz de O’na hiçbir zarar veremeyeceksiniz.” Çünkü sizin zararınız ancak size döner. Hiçbir isyankârın isyanı O’na zarar vermez. İtaatkârların itaatının da O’na faydası olmaz:“Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir.”(Fussilet, 41/46)“Şüphesiz ki Rabbim her şeyin üstünde gözetleyicidir.”
58. “Emrimiz” yani azabımız; “o neye uğradıysa mutlaka onu ufaltıp kül gibi koyan”(ez-Zâriyât, 51/42) o kısır rüzgar “gelince Hûd’u da beraberindeki mü’minleri de katımızdan bir rahmetle kurtuluşa erdirdik ve onları çok ağır” çok büyük “bir azaptan kurtardık.” Sabah olduğunda onların meskenlerinden başka hiçbir şey görünmüyordu.
59. “İşte” Yüce Allah’ın zulmetmeleri sebebi ile başlarına bu azabı getirmiş olduğu “Âd!” Çünkü onlar, “Rablerinin âyetlerini bile bile inkâr ettiler.” Sen bize apaçık bir delil getirmedin, dediler. Böylelikle onların Hûd’un çağrısının doğruluğuna inanmakla birlikte inatlaşarak onu bile bile inkâr ettikleri açıkça ortaya çıkmaktadır. “O’nun peygamberlerine asi oldular.” Çünkü bir peygambere asi olan bir kimse bütün peygamberlere asi olmuş demektir. Zira onların davetleri birdir. Yine onlar, Allah’ın âyetlerine karşı inatlaşan “her inatçı” Allah’ın kullarına da zorbalıkla musallat olan her “zorbanın emri ardınca gittiler.” Kendilerine samimiyetle öğüt veren ve kendilerine şefkat gösteren herkese karşı isyan etmeleri yetmediği gibi bir de kendilerini helâke götürmek isteyen her bir aldatıcının arkasından gittiler. Allah da onları helâk etti.
60. “Hem bu dünyada lanete uğradılar hem de kıyamet gününde.” Bu kötü haberleri ve çirkin halleri dolayısı ile onlar, her zaman ve her kuşak içinde mutlaka bu kötülükleri ile anılır ve bundan dolayı arkalarından yergiler yetiştirilir. “Haberiniz olsun ki Âd kavmi Rablerini inkar etti” Kendilerini yaratanı, rızıklandıran ve besleyip büyüteni bile bile tanımayıp reddettiler. “ve yine haberiniz olsun ki Hûd’un kavmi olan Âd (ilahi rahmetten) uzak düştü.” Yüce Allah onları her türlü hayırdan uzaklaştırmakla birlikte her türlü kötülüğe de onlara yaklaştırdı.
Hud 11:60
50- Âd’a da kardeşleri Hûd’u gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yok. Siz (O'ndan başkasına ibadet etmekle) sadece iftira ediyorsunuz.” 51- “Ey kavmim! Ben bu (davetime) karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi vermek ancak beni yaratana aittir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” 52- “Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin ki üzerinize gökten bol bol yağmur göndersin ve gücünüze güç katsın. Günahkar bir halde yüz çevirmeyin.” 53- Dediler ki:“Ey Hûd! Sen bize açık bir delil getirmedin. Biz senin sözüne bakıp ilahlarımızı terk edecek değiliz. Sana inancak da değiliz.” 54-55- “Biz ancak şunu deriz ki: İlahlarımızdan biri seni fena çarpmış!” Hud dedi ki: “Ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki Ben sizin Alah’ın dışında (O’na) ortak koştuklarınızın hepsinden uzağım. Artık hepiniz bana (istediğiniz) tuzağı kurun. Sonra da bir an olsun mühlet tanımayın.” 56- “Şüphesiz ki ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a güvenip dayandım. (Zira yeryüzünde) kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki idaresi O’nun elinde olmasın. Benim Rabbim gerçekten dosdoğru bir yol üzeredir.” 57- “Eğer yüz çevirirseniz (bilin ki) ben, benimle size gönderilen her şeyi size tebliğ ettim. Rabbim sizin yerinize başka bir kavim getirecek ve siz de O’na hiçbir zarar veremeyeceksiniz. Şüphesiz ki Rabbim, her şeyin üstünde gözetleyicidir.” 58- (Azap) emrimiz gelince Hûd’u da beraberindeki mü’minleri de katımızdan bir rahmetle kurtuluşa erdirdik ve onları çok ağır bir azaptan kurtardık. 59- İşte Âd! Rablerinin âyetlerini bile bile inkâr ettiler, O’nun peygamberlerine asi oldular ve her inatçı zorbanın emri ardınca gittiler. 60- Hem bu dünyada lanete uğradılar hem de kıyamet gününde. Haberiniz olsun ki Âd, Rablerini inkar etti ve yine haberiniz olsun ki Hûd’un kavmi olan Âd (ilahi rahmetten) uzak düştü.
50. “Âd’a da” yani Yemen topraklarında bulunan ve Ahkâf diye bilinen yerde, meşhur bir kabile olan Âd kavmine de neseb itibari ile “kardeşleri Hud’u gönderdik” ki doğru sözlülüğü dolayısı ile vahyi ve ilmi öğrenme imkânı bulabilsinler. O da onlara “dedi ki: Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yok. Siz (O'ndan başkasına ibadet etmekle) sadece iftira ediyorsunuz.” Yani Hûd aleyhisselam onlara yalnızca Allah’a ibadet etmelerini emretti. Allah’tan başkasına ibadet etmekten vazgeçmelerini istedi. O’ndan başkasına ibadet etmek ve bunu caiz görmek sureti ile de Yüce Allah’a iftirada bulunduklarını bildirdi. Yalnızca Allah’a ibadet etmelerinin gerekliliğini ve O’nun dışındaki varlıklara ibadetin yanlışlığını açıkladı.
51. Sonra da emrine itaat etmelerine hiçbir engel bulunmadığını söz konusu ederek şöyle dedi:“Ey kavmim! Ben bu (davetime) karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Davet etmem karşılığında mallarınızdan herhangi bir ödeme istemiyorum. Siz de: Bu, bizim mallarımızı almak istiyor, diyemezsiniz. Ben karşılıksız olarak size davette bulunuyor ve size gerçekleri öğretiyorum. “Benim ecrimi vermek ancak beni yaratana aittir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” Sizi davet ettiğim şeyi, onun kabul edilmesi gerektiğini ve onu redetmeyi gerektiren hiçbir hususun bulunmadığını düşünüp anlamayacak mısınız?
52. “Ey kavmim” geçmişte yaptıklarınızdan ötürü “Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra” gelecekte de “O’na tevbe edin” samimi olarak tevbe edip Allah’a dönün “ki” bunu yapacak olursanız “üzerinize gökten” yerin verimli olmasını sağlayacak, bol mahsul vermesine sebep teşkil edecek “bol bol yağmur göndersin e gücünüze güç katsın.” Çünkü insanlar arasında en güçlü olanlar onlar idi. Bu yüzden:“Bizden daha güçlü kim vardır?”(Fussilet, 41/15) demişlerdi. İşte peygamberleri de eğer iman edecek olurlarsa Allah’ın güçlerine güç katacağını vaat etmişti. “Günahkar bir halde” kibirlenip O’na ibadet etmekten burun kıvırarak ve O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesareti göstererek Rabbinizden “yüz çevirmeyin.”
53. Hud’un söylediklerini reddetmek üzere “Ey Hûd! Sen bize açık bir delil getirmedin.” dediler. Eğer bundan kasıtları, göstermesini istedikleri mucize türünden bir şeyse bu, hakkın kabulü için gerekli değildir. Aksine gerekli olan peygamberin, getirdiğinin doğruluğunu gösteren bir delil getirmesidir. Eğer maksatları onun, kendilerine söylediklerinin doğruluğuna tanıklık edecek herhangi bir delil getirmediği ise bu iddialarında yalan söylemişlerdir. Çünkü bir peygamber kavmine gönderildi mi, mutlaka Allah ona insanların benzerini görmeleri halinde iman etmelerini gerektirecek türden deliller verir. Şâyet Hûd’un hiçbir delil ve belgesi bulunmamış olsaydı bile kavmini, dini Allah’a halis kılıp O’na hiçbir kimseyi ortak koşmamaya çağırması, salih olan her bir işi ve güzel ahlakı emredip hayasızlıklar, zulüm ve türlü kötülükleri ihtiva eden her çeşit kötü huydan uzak kalmayı yasaklaması, sahip olduğu ve ancak insanların en hayırlılarında, en doğru sözlülerinde bir arada bulunabilecek nitelikleri, işte yalnız bunlar bile onun doğruluğunu ispatlamak için tek başına yeterli bir delildir. Hatta akıl sahibi kimseler, böyle bir delili, bazı kimselerin mucize olarak sadece kendisini kabul ettikleri birtakım olağanüstü hadiselerden bile daha büyük bir mucize olarak görürler. Onun doğruluğuna delil olan apaçık belgelerinden birisi de tek başına, yardımcı ve desteği bulunmayan bir şahıs olmasına rağmen kavmine yüksek sesle seslenerek ve acizliklerini ortaya koyarak:“Şüphesiz ki ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a güvenip dayandım.”“Ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki Ben sizin Alah’ın dışında (O’na) ortak koştuklarınızın hepsinden uzağım. Artık hepiniz bana (istediğiniz) tuzağı kurun. Sonra da bir an olsun mühlet vermeyin” demesidir. Halbuki onlar, güç ve üstünlük sahibi düşmanları idi ve onun beraberindeki nuru hangi yolla olursa olsun söndürmek istiyorlardı. O ise hiçbir şekilde onlara aldırmıyor ve tasaya düşmüyordu. Kavmi ona herhangi bir kötülük yapamayacak aciz duruma düşmüşlerdi. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir topluluk için pekçok deliller vardır. “Biz senin sözüne bakıp ilahlarımızı terk edecek değiliz.” Biz -kendi kanaatlerince- senin hakkında herhangi bir delil getirmediğin sözler dolayısı ile ilahlarımıza ibadeti terk etmeyiz. “Sana inancak da değiliz.” Bu sözleri ile peygamberlerinin, kendilerinin iman edecekleri konusundaki ümidini kesmek istiyor ve küfürleri üzerinde kör ve şaşkın hallerini sürdüreceklerini ifade ediyorlardı.
54-55. “Biz” senin hakkında “ancak şunu deriz ki: İlahlarımızdan biri seni fena çarpmış” ve senin aklını oynatmana sebep olmuş. Bundan dolayı sen akıllı kimselerin söylemeyeceği türden hezeyanlar söyler oldun. Zalimlerin kalplerine mühür vuran Allah her türlü eksiklikten münezzehtir! Nasıl olur da doğrunun da doğrusunu getiren ve insanların en doğru sözlüsü olan bir kimse karşısında -eğer Yüce Allah söylediklerini nakletmemiş olsaydı- aklı başında bir kimsenin, söylediklerini nakletmekten dahi utanacağı böyle aşağılık bir seviyeye düşüyorlar? Buna karşılık Hûd aleyhisselam da kavminden olsun, onların taptıkları ilahlardan olsun kendisine hiçbir zarar gelmeyeceğinden son derece emin olarak şunları söyledi:“Artık hepiniz” imkân bulacağınız bütün yollarla bana zarar vermenin yollarını arayın; “bana (istediğiniz) tuzağı kurun. Sonra da bir an olsun mühlet tanımayın.” hiç süre vermeyin.
56. “Şüphesiz ki ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan” yani hepimizin yaratıcısı, bizi de sizleri de çekip çeviren, ihtiyaçlarımızı karşılayan ve bizi terbiye edip besleyen “Allah’a güvenip dayandım.” Bütün işlerimde ben ona bel bağladım. “(Zira yeryüzünde) kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki idaresi O’nun elinde olmasın.” O’nun izni olmaksızın hiçbir canlı ne hareket edebilir, ne de hareketsiz kalabilir. Eğer hepiniz bana zarar vermek için bir araya gelecek olsanız dahi O, sizi bana musallat kılmadı ise sizin buna gücünüz yetmeyecektir. Eğer bu konuda size imkân verirse, bu da O’nun dilediği bir hikmet dolayısı ile olacaktır. “Benim Rabbim gerçekten dosdoğru bir yol üzeredir.” O ne yaparsa adalet ve hikmete dayalı olarak yapar. O’nun kazası da, kaderi de, şeriatı da, emri de, cezası da, mükâfatı da, cezalandırması da hikmetlidir ve bundan ötürü her türlü övgüye layık olandır. Bütün işleri de kendisine hamd ve senâ edilmesini gerektiren şekilde dosdoğru yol üzeredir.
57. “Eğer” benim sizi kendisine davet ettiğim yoldan “yüz çevirirseniz (bilin ki) ben, benimle size gönderilen her şeyi size tebliğ ettim.” Dolayısı ile benim size karşı herhangi bir sorumluluğum kalmamıştır. “Rabbim sizin yerinize” O’na ibadet edecek ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmayacak “başka bir kavim getirecek ve siz de O’na hiçbir zarar veremeyeceksiniz.” Çünkü sizin zararınız ancak size döner. Hiçbir isyankârın isyanı O’na zarar vermez. İtaatkârların itaatının da O’na faydası olmaz:“Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir.”(Fussilet, 41/46)“Şüphesiz ki Rabbim her şeyin üstünde gözetleyicidir.”
58. “Emrimiz” yani azabımız; “o neye uğradıysa mutlaka onu ufaltıp kül gibi koyan”(ez-Zâriyât, 51/42) o kısır rüzgar “gelince Hûd’u da beraberindeki mü’minleri de katımızdan bir rahmetle kurtuluşa erdirdik ve onları çok ağır” çok büyük “bir azaptan kurtardık.” Sabah olduğunda onların meskenlerinden başka hiçbir şey görünmüyordu.
59. “İşte” Yüce Allah’ın zulmetmeleri sebebi ile başlarına bu azabı getirmiş olduğu “Âd!” Çünkü onlar, “Rablerinin âyetlerini bile bile inkâr ettiler.” Sen bize apaçık bir delil getirmedin, dediler. Böylelikle onların Hûd’un çağrısının doğruluğuna inanmakla birlikte inatlaşarak onu bile bile inkâr ettikleri açıkça ortaya çıkmaktadır. “O’nun peygamberlerine asi oldular.” Çünkü bir peygambere asi olan bir kimse bütün peygamberlere asi olmuş demektir. Zira onların davetleri birdir. Yine onlar, Allah’ın âyetlerine karşı inatlaşan “her inatçı” Allah’ın kullarına da zorbalıkla musallat olan her “zorbanın emri ardınca gittiler.” Kendilerine samimiyetle öğüt veren ve kendilerine şefkat gösteren herkese karşı isyan etmeleri yetmediği gibi bir de kendilerini helâke götürmek isteyen her bir aldatıcının arkasından gittiler. Allah da onları helâk etti.
60. “Hem bu dünyada lanete uğradılar hem de kıyamet gününde.” Bu kötü haberleri ve çirkin halleri dolayısı ile onlar, her zaman ve her kuşak içinde mutlaka bu kötülükleri ile anılır ve bundan dolayı arkalarından yergiler yetiştirilir. “Haberiniz olsun ki Âd kavmi Rablerini inkar etti” Kendilerini yaratanı, rızıklandıran ve besleyip büyüteni bile bile tanımayıp reddettiler. “ve yine haberiniz olsun ki Hûd’un kavmi olan Âd (ilahi rahmetten) uzak düştü.” Yüce Allah onları her türlü hayırdan uzaklaştırmakla birlikte her türlü kötülüğe de onlara yaklaştırdı.
Hud 11:61
61- Semûd’a da kardeşleri Salih’i gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yok. O, sizi yerden/topraktan yarattı ve yine orada size yaşama imkanı sağladı. O halde O’ndan mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim çok yakındır, duaları kabul edendir.” 62- Dediler ki:“Ey Sâlih! Sen bundan önce aramızda ümit beslenen bir kimse idin. Şimdi bizi atalarımızın taptıklarına tapmaktan engellemeye mi çalışıyorsun? Biz, senin bizi davet ettiğin konuda gerçekten büyük bir şüphe içindeyiz.” 63- Dedi ki:“Ey kavmim! Söyleyin bana; eğer ben Rabbimden apaçık bir delil üzerinde isem ve O, bana katından bir rahmet vermişse, ben de (bu durumda) O’na isyan edersem Allah’a karşı bana kim yardım edebilir? (O takdirde) siz de benim zararımı artırmaktan başka bir şey yapmış olmazsınız. 64- “Ey kavmim! İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi! Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin. Ona herhangi bir kötülük yapmayın, yoksa sizi yakın bir azap yakalar.” 65- Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler. Bunun üzerine dedi ki:“Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. İşte bu, yalanı olmayan bir tehdittir.” 66- (Azap) emrimiz gelince Sâlih’i ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle (helak olmaktan) ve o günün rüsvaylığına uğramaktan kurtardık. Şüphe yok ki çok güçlü ve Aziz olan ancak senin Rabbindir. 67- O zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı da yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar. 68- Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Haberiniz olsun ki Semûd kavmi Rablerini inkar etti. Yine haberiniz olsun ki Semûd (ilahi rahmetten) uzak düştü.
61. Yani biz, Hicr ve Vâdi’l-Kura’da yerleşmiş bulunan ve ikinci Ad kavmi diye bilinen “Semûd’a da” neseben “kardeşleri” olan Allah’ın kulu ve Rasûlü “Salih’i gönderdik.” O da onları yalnızca Allah’a ibadet etmeye çağırdı ve “Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin.” O’nu tevhid edin ve dini yalnız O’na halis kılın. “Sizin O’ndan başka” ne gök ehli için de ne de yeryüzü halkı içinde “hiçbir (hak) ilahınız yoktur.”“O sizi yerden/topraktan yarattı” oradan var etti “ve yine orada size yaşama imkanı sağladı.” Yeryüzünde sizi halife yaptı. Üzerinize gizli ve açık nimetler ihsan etti. Size bina yapmak, ağaç dikmek, ekin ekmek, dilediğinizi ekip biçme imkânını verdi. Böylece siz, oranın faydalı şeylerinden yararlanıyor ve işinize yarayacak şeyleri kullanabiliyorsunuz. Bütün bu hususlarda nasıl ki O’nun hiçbir ortağı yoksa siz de O’na ibadette başkasını ortak tutmayın. “O halde” işlediğiniz küfür, şirk ve masiyetlerden dolayı “O’ndan mağfiret dileyin, sonra” bunlardan büsbütün vazgeçerek “O’na tevbe edin.” Samimi bir tevbe ile O’na dönün. “Şüphesiz ki Rabbim çok yakındır, duaları kabul edendir.” Kendisinden gerek dilekte bulunma gerekse de ibadet anlamındaki duayı yapanlara çok yakındır. Onların isteğini vermek, ibadetini kabul etmek, ibadeti dolayısı ile O’na en üstün mükâfatı vermekle duasını kabul eder. Şunu belirtelim ki Yüce Allah’ın “yakın oluşu” genel ve özel olmak üzere iki türlüdür: Genel yakınlık O’nun, ilmi ile bütün yaratıklara yakın olmasıdır. Bu da Yüce Allah’ın:“Biz, ona şah damarından daha yakınız”(Kâf, 50/16) buyruğunda sözü edilen yakınlıktır. Özel yakınlık ise kendisine ibadet edenlere, kendisine dua edip istekte bulunanlara ve kendisini sevenlere yakın olmasıdır. Yüce Allah’ın:“Secde et ve yaklaş”(el-Alak, 96/19) buyruğunda, konumuz olan bu ayette ve:“Kullarım sana beni sorarlarsa, işte muhakkak ben pek yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenlerin duasına karşılık verir, kabul ederim.”(el-Bakara, 2/186) buyruğunda sözü edilen yakınlık da budur. Bu tür yakınlık, Allah’ın lütufkârca davranmasını, onların dualarını kabul etmesini ve muradlarını gerçekleştirmesini gerektirir. O yüzden Yüce Allah, bu gibi hususları dile getirirken (“yakın” demek olan) “el-Karîb” ismi ile (“duaları kabul eden” demek olan) “el-Mucib” ismini birlikte zikreder.
62. Peygamberleri Sâlih aleyhisselam onlara yalnızca Yüce Allah’a ihlasla ibadet etmeyi emredip bu konuda onları teşvik edince davetini reddettiler ve ona çok çirkin bir şekilde mukabelede bulundular:“Ey Sâlih! Sen bundan önce aramızda ümit beslenen bir kimse idin.” Bizler, senin akıllı ve faydalı bir kişi olduğunu ümid ediyorduk. Bu, onların peygamberleri Salih lehine bir tanıklığıdır. Hâlâ onlar tarafından üstün ahlak ve güzel niteliklerle tanındığını, kavminin en seçkinleri arasında olduğunu göstermektedir. Ancak onların bozuk hevâlarına uymayan vahyi getirince ona şöyle söylediler: Sen önceleri olgun bir kimseydin, şimdi ise bizim senin hakkındaki kanaatimizi boşa çıkardın ve artık hayır umulmayacak bir hale geldin. Onun günahı ise:“Şimdi bizi atalarımızın taptıklarına tapmaktan engellemeye mi çalışıyorsun?” şeklindeki sözleriyle dile getirdikleri tutumudur. Kanaatlerine göre böyle bir tutum, Salih’e yöneltilecek en büyük eleştiridir. Salih, nasıl olur da onların akıllarını eleştirir ve sapık atalarının akıllarına dil uzatır? Nasıl olur da kendilerine fayda da vermeyen, zarar da veremeyen, hiçbir yararı bulunmayan taşlara, ağaçlara ve benzerlerine ibadet etmekten onları engellemeye kalkışabilir? Nasıl olur da onlara dinlerini Rableri olan Allah’a halis kılmalarını emredebilir? O Allah ki onlar üzerindeki nimetlerinin de ihsanının da ardı arkası kesilmez. Sahip oldukları her bir nimet mutlaka O’ndan gelmiştir. Onlara gelecek kötülükleri de O’ndan başkası uzaklaştıramaz. Buna rağmen onlar:“Biz, senin bizi davet ettiğin konuda gerçekten büyük bir şüphe içindeyiz.” Senin yaptığın davetten yana kalplerimizde tereddüt doğuracak şekilde bir şüphe içerisindeyiz. İddialarına göre onlar eğer Sâlih’in kendilerini davet ettiği şeyin doğru olduğunu bilselerdi, şüphesiz ona tâbi olacaklardı. Ancak bu iddilarında yalan söylüyorlardı. Nitekim yalanlarının, Yüce Allah’ın şu buyruğunda açıklandığını görüyoruz:
63. “…eğer ben Rabbimden apaçık bir delil” yani kesin bir delil ve bu konuda kesin bir bilgi “üzerinde isem ve O, bana katından bir rahmet vermişse” bana risalet vermek ve vahiy indirmek ile lütufta bulunmuş ise bu durumda sizin gitmekte olduğunuz ve çağırdığınız yola uyabilir, sizin arkanızdan gelebilir miyim hiç? Böyle yapar da “Ona isyan edersem Allah’a karşı bana kim yardım edebilir? (O takdirde) siz de benim zararımı artırmaktan” beni hüsrana uğratmaktan ve ziyanımı artırmaktan “başka bir şey yapmış olmazsınız.”
64. “Ey kavmim! İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi!” Devenin su kaynağından bir gün içme hakkı vardı. O gün onlar, onun verdiği sütü içeceklerdi ve onların da su içmek için belli bir günleri olacaktı. “Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin.” Onun bakımı ve yemi konusunda sizin herhangi bir sorumluluğunuz olmayacaktır. “Ona herhangi bir kötülük yapmayın” onu kesmeye kalkışmayın “yoksa sizi yakın bir azap yakalar.”
65. “Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler. Bunun üzerine” Sâlih aleyhisselam onlara “dedi ki: Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. İşte bu, yalanı olmayan” aksine gerçekleşmesi muhakkak ve kaçınılmaz olan “bir tehdittir.”
66. Azabın gerçekleşmesine dair “emrimiz gelince Sâlih’i ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle (helak olmaktan) ve o günün rüsvaylığına uğramaktan kurtardık.” Yani biz, onları hem azaptan, hem de rezil ve rüsvay olmaktan kurtardık. “Şüphe yok ki çok güçlü ve Aziz olan ancak senin Rabbindir.” Azgınlık eden ümmetleri helâk edip peygamberleri ve onlara uyanları kurtarması da O’nun gücünün ve izzetinin bir delilidir.
67. “O zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı” ve kalplerini paramparça etti. “yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar” hareketsizce yere serildiler.
68. “Sanki orada hiç yaşamamışlardı.” Azap onlara geldiğinde adeta yurtlarında hiç faydalanmamış gibi oldular. Orada hiç kalmamış gibi, bir günlük bir süre dahi orada nimetlere mazhar olmamışlar gibi oldular. Çünkü orada artık nimetler onlardan çok uzaklara düşmüştü. Asla kesilmemek üzere onları yakalayan ebedî azap sanki tâ baştan beri onların tepesinde idi. “Haberiniz olsun ki Semûd kavmi Rablerini inkar etti.” Gözlerini, basiretlerini açacak özellikteki bunca deliller ve mucizeler kendilerine geldikten sonra bile bile reddettiler, O’nu tanımadılar. “Yine haberiniz olsun ki Semud (ilahi rahmetten) uzak düştü.” Onlar ne kadar bedbaht ve ne kadar zelildirler! Dünya azabından ve horluğundan Yüce Allah’a sığınırız.
Hud 11:62
61- Semûd’a da kardeşleri Salih’i gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yok. O, sizi yerden/topraktan yarattı ve yine orada size yaşama imkanı sağladı. O halde O’ndan mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim çok yakındır, duaları kabul edendir.” 62- Dediler ki:“Ey Sâlih! Sen bundan önce aramızda ümit beslenen bir kimse idin. Şimdi bizi atalarımızın taptıklarına tapmaktan engellemeye mi çalışıyorsun? Biz, senin bizi davet ettiğin konuda gerçekten büyük bir şüphe içindeyiz.” 63- Dedi ki:“Ey kavmim! Söyleyin bana; eğer ben Rabbimden apaçık bir delil üzerinde isem ve O, bana katından bir rahmet vermişse, ben de (bu durumda) O’na isyan edersem Allah’a karşı bana kim yardım edebilir? (O takdirde) siz de benim zararımı artırmaktan başka bir şey yapmış olmazsınız. 64- “Ey kavmim! İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi! Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin. Ona herhangi bir kötülük yapmayın, yoksa sizi yakın bir azap yakalar.” 65- Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler. Bunun üzerine dedi ki:“Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. İşte bu, yalanı olmayan bir tehdittir.” 66- (Azap) emrimiz gelince Sâlih’i ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle (helak olmaktan) ve o günün rüsvaylığına uğramaktan kurtardık. Şüphe yok ki çok güçlü ve Aziz olan ancak senin Rabbindir. 67- O zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı da yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar. 68- Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Haberiniz olsun ki Semûd kavmi Rablerini inkar etti. Yine haberiniz olsun ki Semûd (ilahi rahmetten) uzak düştü.
61. Yani biz, Hicr ve Vâdi’l-Kura’da yerleşmiş bulunan ve ikinci Ad kavmi diye bilinen “Semûd’a da” neseben “kardeşleri” olan Allah’ın kulu ve Rasûlü “Salih’i gönderdik.” O da onları yalnızca Allah’a ibadet etmeye çağırdı ve “Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin.” O’nu tevhid edin ve dini yalnız O’na halis kılın. “Sizin O’ndan başka” ne gök ehli için de ne de yeryüzü halkı içinde “hiçbir (hak) ilahınız yoktur.”“O sizi yerden/topraktan yarattı” oradan var etti “ve yine orada size yaşama imkanı sağladı.” Yeryüzünde sizi halife yaptı. Üzerinize gizli ve açık nimetler ihsan etti. Size bina yapmak, ağaç dikmek, ekin ekmek, dilediğinizi ekip biçme imkânını verdi. Böylece siz, oranın faydalı şeylerinden yararlanıyor ve işinize yarayacak şeyleri kullanabiliyorsunuz. Bütün bu hususlarda nasıl ki O’nun hiçbir ortağı yoksa siz de O’na ibadette başkasını ortak tutmayın. “O halde” işlediğiniz küfür, şirk ve masiyetlerden dolayı “O’ndan mağfiret dileyin, sonra” bunlardan büsbütün vazgeçerek “O’na tevbe edin.” Samimi bir tevbe ile O’na dönün. “Şüphesiz ki Rabbim çok yakındır, duaları kabul edendir.” Kendisinden gerek dilekte bulunma gerekse de ibadet anlamındaki duayı yapanlara çok yakındır. Onların isteğini vermek, ibadetini kabul etmek, ibadeti dolayısı ile O’na en üstün mükâfatı vermekle duasını kabul eder. Şunu belirtelim ki Yüce Allah’ın “yakın oluşu” genel ve özel olmak üzere iki türlüdür: Genel yakınlık O’nun, ilmi ile bütün yaratıklara yakın olmasıdır. Bu da Yüce Allah’ın:“Biz, ona şah damarından daha yakınız”(Kâf, 50/16) buyruğunda sözü edilen yakınlıktır. Özel yakınlık ise kendisine ibadet edenlere, kendisine dua edip istekte bulunanlara ve kendisini sevenlere yakın olmasıdır. Yüce Allah’ın:“Secde et ve yaklaş”(el-Alak, 96/19) buyruğunda, konumuz olan bu ayette ve:“Kullarım sana beni sorarlarsa, işte muhakkak ben pek yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenlerin duasına karşılık verir, kabul ederim.”(el-Bakara, 2/186) buyruğunda sözü edilen yakınlık da budur. Bu tür yakınlık, Allah’ın lütufkârca davranmasını, onların dualarını kabul etmesini ve muradlarını gerçekleştirmesini gerektirir. O yüzden Yüce Allah, bu gibi hususları dile getirirken (“yakın” demek olan) “el-Karîb” ismi ile (“duaları kabul eden” demek olan) “el-Mucib” ismini birlikte zikreder.
62. Peygamberleri Sâlih aleyhisselam onlara yalnızca Yüce Allah’a ihlasla ibadet etmeyi emredip bu konuda onları teşvik edince davetini reddettiler ve ona çok çirkin bir şekilde mukabelede bulundular:“Ey Sâlih! Sen bundan önce aramızda ümit beslenen bir kimse idin.” Bizler, senin akıllı ve faydalı bir kişi olduğunu ümid ediyorduk. Bu, onların peygamberleri Salih lehine bir tanıklığıdır. Hâlâ onlar tarafından üstün ahlak ve güzel niteliklerle tanındığını, kavminin en seçkinleri arasında olduğunu göstermektedir. Ancak onların bozuk hevâlarına uymayan vahyi getirince ona şöyle söylediler: Sen önceleri olgun bir kimseydin, şimdi ise bizim senin hakkındaki kanaatimizi boşa çıkardın ve artık hayır umulmayacak bir hale geldin. Onun günahı ise:“Şimdi bizi atalarımızın taptıklarına tapmaktan engellemeye mi çalışıyorsun?” şeklindeki sözleriyle dile getirdikleri tutumudur. Kanaatlerine göre böyle bir tutum, Salih’e yöneltilecek en büyük eleştiridir. Salih, nasıl olur da onların akıllarını eleştirir ve sapık atalarının akıllarına dil uzatır? Nasıl olur da kendilerine fayda da vermeyen, zarar da veremeyen, hiçbir yararı bulunmayan taşlara, ağaçlara ve benzerlerine ibadet etmekten onları engellemeye kalkışabilir? Nasıl olur da onlara dinlerini Rableri olan Allah’a halis kılmalarını emredebilir? O Allah ki onlar üzerindeki nimetlerinin de ihsanının da ardı arkası kesilmez. Sahip oldukları her bir nimet mutlaka O’ndan gelmiştir. Onlara gelecek kötülükleri de O’ndan başkası uzaklaştıramaz. Buna rağmen onlar:“Biz, senin bizi davet ettiğin konuda gerçekten büyük bir şüphe içindeyiz.” Senin yaptığın davetten yana kalplerimizde tereddüt doğuracak şekilde bir şüphe içerisindeyiz. İddialarına göre onlar eğer Sâlih’in kendilerini davet ettiği şeyin doğru olduğunu bilselerdi, şüphesiz ona tâbi olacaklardı. Ancak bu iddilarında yalan söylüyorlardı. Nitekim yalanlarının, Yüce Allah’ın şu buyruğunda açıklandığını görüyoruz:
63. “…eğer ben Rabbimden apaçık bir delil” yani kesin bir delil ve bu konuda kesin bir bilgi “üzerinde isem ve O, bana katından bir rahmet vermişse” bana risalet vermek ve vahiy indirmek ile lütufta bulunmuş ise bu durumda sizin gitmekte olduğunuz ve çağırdığınız yola uyabilir, sizin arkanızdan gelebilir miyim hiç? Böyle yapar da “Ona isyan edersem Allah’a karşı bana kim yardım edebilir? (O takdirde) siz de benim zararımı artırmaktan” beni hüsrana uğratmaktan ve ziyanımı artırmaktan “başka bir şey yapmış olmazsınız.”
64. “Ey kavmim! İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi!” Devenin su kaynağından bir gün içme hakkı vardı. O gün onlar, onun verdiği sütü içeceklerdi ve onların da su içmek için belli bir günleri olacaktı. “Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin.” Onun bakımı ve yemi konusunda sizin herhangi bir sorumluluğunuz olmayacaktır. “Ona herhangi bir kötülük yapmayın” onu kesmeye kalkışmayın “yoksa sizi yakın bir azap yakalar.”
65. “Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler. Bunun üzerine” Sâlih aleyhisselam onlara “dedi ki: Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. İşte bu, yalanı olmayan” aksine gerçekleşmesi muhakkak ve kaçınılmaz olan “bir tehdittir.”
66. Azabın gerçekleşmesine dair “emrimiz gelince Sâlih’i ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle (helak olmaktan) ve o günün rüsvaylığına uğramaktan kurtardık.” Yani biz, onları hem azaptan, hem de rezil ve rüsvay olmaktan kurtardık. “Şüphe yok ki çok güçlü ve Aziz olan ancak senin Rabbindir.” Azgınlık eden ümmetleri helâk edip peygamberleri ve onlara uyanları kurtarması da O’nun gücünün ve izzetinin bir delilidir.
67. “O zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı” ve kalplerini paramparça etti. “yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar” hareketsizce yere serildiler.
68. “Sanki orada hiç yaşamamışlardı.” Azap onlara geldiğinde adeta yurtlarında hiç faydalanmamış gibi oldular. Orada hiç kalmamış gibi, bir günlük bir süre dahi orada nimetlere mazhar olmamışlar gibi oldular. Çünkü orada artık nimetler onlardan çok uzaklara düşmüştü. Asla kesilmemek üzere onları yakalayan ebedî azap sanki tâ baştan beri onların tepesinde idi. “Haberiniz olsun ki Semûd kavmi Rablerini inkar etti.” Gözlerini, basiretlerini açacak özellikteki bunca deliller ve mucizeler kendilerine geldikten sonra bile bile reddettiler, O’nu tanımadılar. “Yine haberiniz olsun ki Semud (ilahi rahmetten) uzak düştü.” Onlar ne kadar bedbaht ve ne kadar zelildirler! Dünya azabından ve horluğundan Yüce Allah’a sığınırız.
Hud 11:63
61- Semûd’a da kardeşleri Salih’i gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yok. O, sizi yerden/topraktan yarattı ve yine orada size yaşama imkanı sağladı. O halde O’ndan mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim çok yakındır, duaları kabul edendir.” 62- Dediler ki:“Ey Sâlih! Sen bundan önce aramızda ümit beslenen bir kimse idin. Şimdi bizi atalarımızın taptıklarına tapmaktan engellemeye mi çalışıyorsun? Biz, senin bizi davet ettiğin konuda gerçekten büyük bir şüphe içindeyiz.” 63- Dedi ki:“Ey kavmim! Söyleyin bana; eğer ben Rabbimden apaçık bir delil üzerinde isem ve O, bana katından bir rahmet vermişse, ben de (bu durumda) O’na isyan edersem Allah’a karşı bana kim yardım edebilir? (O takdirde) siz de benim zararımı artırmaktan başka bir şey yapmış olmazsınız. 64- “Ey kavmim! İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi! Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin. Ona herhangi bir kötülük yapmayın, yoksa sizi yakın bir azap yakalar.” 65- Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler. Bunun üzerine dedi ki:“Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. İşte bu, yalanı olmayan bir tehdittir.” 66- (Azap) emrimiz gelince Sâlih’i ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle (helak olmaktan) ve o günün rüsvaylığına uğramaktan kurtardık. Şüphe yok ki çok güçlü ve Aziz olan ancak senin Rabbindir. 67- O zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı da yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar. 68- Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Haberiniz olsun ki Semûd kavmi Rablerini inkar etti. Yine haberiniz olsun ki Semûd (ilahi rahmetten) uzak düştü.
61. Yani biz, Hicr ve Vâdi’l-Kura’da yerleşmiş bulunan ve ikinci Ad kavmi diye bilinen “Semûd’a da” neseben “kardeşleri” olan Allah’ın kulu ve Rasûlü “Salih’i gönderdik.” O da onları yalnızca Allah’a ibadet etmeye çağırdı ve “Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin.” O’nu tevhid edin ve dini yalnız O’na halis kılın. “Sizin O’ndan başka” ne gök ehli için de ne de yeryüzü halkı içinde “hiçbir (hak) ilahınız yoktur.”“O sizi yerden/topraktan yarattı” oradan var etti “ve yine orada size yaşama imkanı sağladı.” Yeryüzünde sizi halife yaptı. Üzerinize gizli ve açık nimetler ihsan etti. Size bina yapmak, ağaç dikmek, ekin ekmek, dilediğinizi ekip biçme imkânını verdi. Böylece siz, oranın faydalı şeylerinden yararlanıyor ve işinize yarayacak şeyleri kullanabiliyorsunuz. Bütün bu hususlarda nasıl ki O’nun hiçbir ortağı yoksa siz de O’na ibadette başkasını ortak tutmayın. “O halde” işlediğiniz küfür, şirk ve masiyetlerden dolayı “O’ndan mağfiret dileyin, sonra” bunlardan büsbütün vazgeçerek “O’na tevbe edin.” Samimi bir tevbe ile O’na dönün. “Şüphesiz ki Rabbim çok yakındır, duaları kabul edendir.” Kendisinden gerek dilekte bulunma gerekse de ibadet anlamındaki duayı yapanlara çok yakındır. Onların isteğini vermek, ibadetini kabul etmek, ibadeti dolayısı ile O’na en üstün mükâfatı vermekle duasını kabul eder. Şunu belirtelim ki Yüce Allah’ın “yakın oluşu” genel ve özel olmak üzere iki türlüdür: Genel yakınlık O’nun, ilmi ile bütün yaratıklara yakın olmasıdır. Bu da Yüce Allah’ın:“Biz, ona şah damarından daha yakınız”(Kâf, 50/16) buyruğunda sözü edilen yakınlıktır. Özel yakınlık ise kendisine ibadet edenlere, kendisine dua edip istekte bulunanlara ve kendisini sevenlere yakın olmasıdır. Yüce Allah’ın:“Secde et ve yaklaş”(el-Alak, 96/19) buyruğunda, konumuz olan bu ayette ve:“Kullarım sana beni sorarlarsa, işte muhakkak ben pek yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenlerin duasına karşılık verir, kabul ederim.”(el-Bakara, 2/186) buyruğunda sözü edilen yakınlık da budur. Bu tür yakınlık, Allah’ın lütufkârca davranmasını, onların dualarını kabul etmesini ve muradlarını gerçekleştirmesini gerektirir. O yüzden Yüce Allah, bu gibi hususları dile getirirken (“yakın” demek olan) “el-Karîb” ismi ile (“duaları kabul eden” demek olan) “el-Mucib” ismini birlikte zikreder.
62. Peygamberleri Sâlih aleyhisselam onlara yalnızca Yüce Allah’a ihlasla ibadet etmeyi emredip bu konuda onları teşvik edince davetini reddettiler ve ona çok çirkin bir şekilde mukabelede bulundular:“Ey Sâlih! Sen bundan önce aramızda ümit beslenen bir kimse idin.” Bizler, senin akıllı ve faydalı bir kişi olduğunu ümid ediyorduk. Bu, onların peygamberleri Salih lehine bir tanıklığıdır. Hâlâ onlar tarafından üstün ahlak ve güzel niteliklerle tanındığını, kavminin en seçkinleri arasında olduğunu göstermektedir. Ancak onların bozuk hevâlarına uymayan vahyi getirince ona şöyle söylediler: Sen önceleri olgun bir kimseydin, şimdi ise bizim senin hakkındaki kanaatimizi boşa çıkardın ve artık hayır umulmayacak bir hale geldin. Onun günahı ise:“Şimdi bizi atalarımızın taptıklarına tapmaktan engellemeye mi çalışıyorsun?” şeklindeki sözleriyle dile getirdikleri tutumudur. Kanaatlerine göre böyle bir tutum, Salih’e yöneltilecek en büyük eleştiridir. Salih, nasıl olur da onların akıllarını eleştirir ve sapık atalarının akıllarına dil uzatır? Nasıl olur da kendilerine fayda da vermeyen, zarar da veremeyen, hiçbir yararı bulunmayan taşlara, ağaçlara ve benzerlerine ibadet etmekten onları engellemeye kalkışabilir? Nasıl olur da onlara dinlerini Rableri olan Allah’a halis kılmalarını emredebilir? O Allah ki onlar üzerindeki nimetlerinin de ihsanının da ardı arkası kesilmez. Sahip oldukları her bir nimet mutlaka O’ndan gelmiştir. Onlara gelecek kötülükleri de O’ndan başkası uzaklaştıramaz. Buna rağmen onlar:“Biz, senin bizi davet ettiğin konuda gerçekten büyük bir şüphe içindeyiz.” Senin yaptığın davetten yana kalplerimizde tereddüt doğuracak şekilde bir şüphe içerisindeyiz. İddialarına göre onlar eğer Sâlih’in kendilerini davet ettiği şeyin doğru olduğunu bilselerdi, şüphesiz ona tâbi olacaklardı. Ancak bu iddilarında yalan söylüyorlardı. Nitekim yalanlarının, Yüce Allah’ın şu buyruğunda açıklandığını görüyoruz:
63. “…eğer ben Rabbimden apaçık bir delil” yani kesin bir delil ve bu konuda kesin bir bilgi “üzerinde isem ve O, bana katından bir rahmet vermişse” bana risalet vermek ve vahiy indirmek ile lütufta bulunmuş ise bu durumda sizin gitmekte olduğunuz ve çağırdığınız yola uyabilir, sizin arkanızdan gelebilir miyim hiç? Böyle yapar da “Ona isyan edersem Allah’a karşı bana kim yardım edebilir? (O takdirde) siz de benim zararımı artırmaktan” beni hüsrana uğratmaktan ve ziyanımı artırmaktan “başka bir şey yapmış olmazsınız.”
64. “Ey kavmim! İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi!” Devenin su kaynağından bir gün içme hakkı vardı. O gün onlar, onun verdiği sütü içeceklerdi ve onların da su içmek için belli bir günleri olacaktı. “Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin.” Onun bakımı ve yemi konusunda sizin herhangi bir sorumluluğunuz olmayacaktır. “Ona herhangi bir kötülük yapmayın” onu kesmeye kalkışmayın “yoksa sizi yakın bir azap yakalar.”
65. “Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler. Bunun üzerine” Sâlih aleyhisselam onlara “dedi ki: Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. İşte bu, yalanı olmayan” aksine gerçekleşmesi muhakkak ve kaçınılmaz olan “bir tehdittir.”
66. Azabın gerçekleşmesine dair “emrimiz gelince Sâlih’i ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle (helak olmaktan) ve o günün rüsvaylığına uğramaktan kurtardık.” Yani biz, onları hem azaptan, hem de rezil ve rüsvay olmaktan kurtardık. “Şüphe yok ki çok güçlü ve Aziz olan ancak senin Rabbindir.” Azgınlık eden ümmetleri helâk edip peygamberleri ve onlara uyanları kurtarması da O’nun gücünün ve izzetinin bir delilidir.
67. “O zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı” ve kalplerini paramparça etti. “yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar” hareketsizce yere serildiler.
68. “Sanki orada hiç yaşamamışlardı.” Azap onlara geldiğinde adeta yurtlarında hiç faydalanmamış gibi oldular. Orada hiç kalmamış gibi, bir günlük bir süre dahi orada nimetlere mazhar olmamışlar gibi oldular. Çünkü orada artık nimetler onlardan çok uzaklara düşmüştü. Asla kesilmemek üzere onları yakalayan ebedî azap sanki tâ baştan beri onların tepesinde idi. “Haberiniz olsun ki Semûd kavmi Rablerini inkar etti.” Gözlerini, basiretlerini açacak özellikteki bunca deliller ve mucizeler kendilerine geldikten sonra bile bile reddettiler, O’nu tanımadılar. “Yine haberiniz olsun ki Semud (ilahi rahmetten) uzak düştü.” Onlar ne kadar bedbaht ve ne kadar zelildirler! Dünya azabından ve horluğundan Yüce Allah’a sığınırız.
Hud 11:64
61- Semûd’a da kardeşleri Salih’i gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yok. O, sizi yerden/topraktan yarattı ve yine orada size yaşama imkanı sağladı. O halde O’ndan mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim çok yakındır, duaları kabul edendir.” 62- Dediler ki:“Ey Sâlih! Sen bundan önce aramızda ümit beslenen bir kimse idin. Şimdi bizi atalarımızın taptıklarına tapmaktan engellemeye mi çalışıyorsun? Biz, senin bizi davet ettiğin konuda gerçekten büyük bir şüphe içindeyiz.” 63- Dedi ki:“Ey kavmim! Söyleyin bana; eğer ben Rabbimden apaçık bir delil üzerinde isem ve O, bana katından bir rahmet vermişse, ben de (bu durumda) O’na isyan edersem Allah’a karşı bana kim yardım edebilir? (O takdirde) siz de benim zararımı artırmaktan başka bir şey yapmış olmazsınız. 64- “Ey kavmim! İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi! Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin. Ona herhangi bir kötülük yapmayın, yoksa sizi yakın bir azap yakalar.” 65- Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler. Bunun üzerine dedi ki:“Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. İşte bu, yalanı olmayan bir tehdittir.” 66- (Azap) emrimiz gelince Sâlih’i ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle (helak olmaktan) ve o günün rüsvaylığına uğramaktan kurtardık. Şüphe yok ki çok güçlü ve Aziz olan ancak senin Rabbindir. 67- O zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı da yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar. 68- Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Haberiniz olsun ki Semûd kavmi Rablerini inkar etti. Yine haberiniz olsun ki Semûd (ilahi rahmetten) uzak düştü.
61. Yani biz, Hicr ve Vâdi’l-Kura’da yerleşmiş bulunan ve ikinci Ad kavmi diye bilinen “Semûd’a da” neseben “kardeşleri” olan Allah’ın kulu ve Rasûlü “Salih’i gönderdik.” O da onları yalnızca Allah’a ibadet etmeye çağırdı ve “Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin.” O’nu tevhid edin ve dini yalnız O’na halis kılın. “Sizin O’ndan başka” ne gök ehli için de ne de yeryüzü halkı içinde “hiçbir (hak) ilahınız yoktur.”“O sizi yerden/topraktan yarattı” oradan var etti “ve yine orada size yaşama imkanı sağladı.” Yeryüzünde sizi halife yaptı. Üzerinize gizli ve açık nimetler ihsan etti. Size bina yapmak, ağaç dikmek, ekin ekmek, dilediğinizi ekip biçme imkânını verdi. Böylece siz, oranın faydalı şeylerinden yararlanıyor ve işinize yarayacak şeyleri kullanabiliyorsunuz. Bütün bu hususlarda nasıl ki O’nun hiçbir ortağı yoksa siz de O’na ibadette başkasını ortak tutmayın. “O halde” işlediğiniz küfür, şirk ve masiyetlerden dolayı “O’ndan mağfiret dileyin, sonra” bunlardan büsbütün vazgeçerek “O’na tevbe edin.” Samimi bir tevbe ile O’na dönün. “Şüphesiz ki Rabbim çok yakındır, duaları kabul edendir.” Kendisinden gerek dilekte bulunma gerekse de ibadet anlamındaki duayı yapanlara çok yakındır. Onların isteğini vermek, ibadetini kabul etmek, ibadeti dolayısı ile O’na en üstün mükâfatı vermekle duasını kabul eder. Şunu belirtelim ki Yüce Allah’ın “yakın oluşu” genel ve özel olmak üzere iki türlüdür: Genel yakınlık O’nun, ilmi ile bütün yaratıklara yakın olmasıdır. Bu da Yüce Allah’ın:“Biz, ona şah damarından daha yakınız”(Kâf, 50/16) buyruğunda sözü edilen yakınlıktır. Özel yakınlık ise kendisine ibadet edenlere, kendisine dua edip istekte bulunanlara ve kendisini sevenlere yakın olmasıdır. Yüce Allah’ın:“Secde et ve yaklaş”(el-Alak, 96/19) buyruğunda, konumuz olan bu ayette ve:“Kullarım sana beni sorarlarsa, işte muhakkak ben pek yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenlerin duasına karşılık verir, kabul ederim.”(el-Bakara, 2/186) buyruğunda sözü edilen yakınlık da budur. Bu tür yakınlık, Allah’ın lütufkârca davranmasını, onların dualarını kabul etmesini ve muradlarını gerçekleştirmesini gerektirir. O yüzden Yüce Allah, bu gibi hususları dile getirirken (“yakın” demek olan) “el-Karîb” ismi ile (“duaları kabul eden” demek olan) “el-Mucib” ismini birlikte zikreder.
62. Peygamberleri Sâlih aleyhisselam onlara yalnızca Yüce Allah’a ihlasla ibadet etmeyi emredip bu konuda onları teşvik edince davetini reddettiler ve ona çok çirkin bir şekilde mukabelede bulundular:“Ey Sâlih! Sen bundan önce aramızda ümit beslenen bir kimse idin.” Bizler, senin akıllı ve faydalı bir kişi olduğunu ümid ediyorduk. Bu, onların peygamberleri Salih lehine bir tanıklığıdır. Hâlâ onlar tarafından üstün ahlak ve güzel niteliklerle tanındığını, kavminin en seçkinleri arasında olduğunu göstermektedir. Ancak onların bozuk hevâlarına uymayan vahyi getirince ona şöyle söylediler: Sen önceleri olgun bir kimseydin, şimdi ise bizim senin hakkındaki kanaatimizi boşa çıkardın ve artık hayır umulmayacak bir hale geldin. Onun günahı ise:“Şimdi bizi atalarımızın taptıklarına tapmaktan engellemeye mi çalışıyorsun?” şeklindeki sözleriyle dile getirdikleri tutumudur. Kanaatlerine göre böyle bir tutum, Salih’e yöneltilecek en büyük eleştiridir. Salih, nasıl olur da onların akıllarını eleştirir ve sapık atalarının akıllarına dil uzatır? Nasıl olur da kendilerine fayda da vermeyen, zarar da veremeyen, hiçbir yararı bulunmayan taşlara, ağaçlara ve benzerlerine ibadet etmekten onları engellemeye kalkışabilir? Nasıl olur da onlara dinlerini Rableri olan Allah’a halis kılmalarını emredebilir? O Allah ki onlar üzerindeki nimetlerinin de ihsanının da ardı arkası kesilmez. Sahip oldukları her bir nimet mutlaka O’ndan gelmiştir. Onlara gelecek kötülükleri de O’ndan başkası uzaklaştıramaz. Buna rağmen onlar:“Biz, senin bizi davet ettiğin konuda gerçekten büyük bir şüphe içindeyiz.” Senin yaptığın davetten yana kalplerimizde tereddüt doğuracak şekilde bir şüphe içerisindeyiz. İddialarına göre onlar eğer Sâlih’in kendilerini davet ettiği şeyin doğru olduğunu bilselerdi, şüphesiz ona tâbi olacaklardı. Ancak bu iddilarında yalan söylüyorlardı. Nitekim yalanlarının, Yüce Allah’ın şu buyruğunda açıklandığını görüyoruz:
63. “…eğer ben Rabbimden apaçık bir delil” yani kesin bir delil ve bu konuda kesin bir bilgi “üzerinde isem ve O, bana katından bir rahmet vermişse” bana risalet vermek ve vahiy indirmek ile lütufta bulunmuş ise bu durumda sizin gitmekte olduğunuz ve çağırdığınız yola uyabilir, sizin arkanızdan gelebilir miyim hiç? Böyle yapar da “Ona isyan edersem Allah’a karşı bana kim yardım edebilir? (O takdirde) siz de benim zararımı artırmaktan” beni hüsrana uğratmaktan ve ziyanımı artırmaktan “başka bir şey yapmış olmazsınız.”
64. “Ey kavmim! İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi!” Devenin su kaynağından bir gün içme hakkı vardı. O gün onlar, onun verdiği sütü içeceklerdi ve onların da su içmek için belli bir günleri olacaktı. “Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin.” Onun bakımı ve yemi konusunda sizin herhangi bir sorumluluğunuz olmayacaktır. “Ona herhangi bir kötülük yapmayın” onu kesmeye kalkışmayın “yoksa sizi yakın bir azap yakalar.”
65. “Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler. Bunun üzerine” Sâlih aleyhisselam onlara “dedi ki: Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. İşte bu, yalanı olmayan” aksine gerçekleşmesi muhakkak ve kaçınılmaz olan “bir tehdittir.”
66. Azabın gerçekleşmesine dair “emrimiz gelince Sâlih’i ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle (helak olmaktan) ve o günün rüsvaylığına uğramaktan kurtardık.” Yani biz, onları hem azaptan, hem de rezil ve rüsvay olmaktan kurtardık. “Şüphe yok ki çok güçlü ve Aziz olan ancak senin Rabbindir.” Azgınlık eden ümmetleri helâk edip peygamberleri ve onlara uyanları kurtarması da O’nun gücünün ve izzetinin bir delilidir.
67. “O zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı” ve kalplerini paramparça etti. “yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar” hareketsizce yere serildiler.
68. “Sanki orada hiç yaşamamışlardı.” Azap onlara geldiğinde adeta yurtlarında hiç faydalanmamış gibi oldular. Orada hiç kalmamış gibi, bir günlük bir süre dahi orada nimetlere mazhar olmamışlar gibi oldular. Çünkü orada artık nimetler onlardan çok uzaklara düşmüştü. Asla kesilmemek üzere onları yakalayan ebedî azap sanki tâ baştan beri onların tepesinde idi. “Haberiniz olsun ki Semûd kavmi Rablerini inkar etti.” Gözlerini, basiretlerini açacak özellikteki bunca deliller ve mucizeler kendilerine geldikten sonra bile bile reddettiler, O’nu tanımadılar. “Yine haberiniz olsun ki Semud (ilahi rahmetten) uzak düştü.” Onlar ne kadar bedbaht ve ne kadar zelildirler! Dünya azabından ve horluğundan Yüce Allah’a sığınırız.
Hud 11:65
61- Semûd’a da kardeşleri Salih’i gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yok. O, sizi yerden/topraktan yarattı ve yine orada size yaşama imkanı sağladı. O halde O’ndan mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim çok yakındır, duaları kabul edendir.” 62- Dediler ki:“Ey Sâlih! Sen bundan önce aramızda ümit beslenen bir kimse idin. Şimdi bizi atalarımızın taptıklarına tapmaktan engellemeye mi çalışıyorsun? Biz, senin bizi davet ettiğin konuda gerçekten büyük bir şüphe içindeyiz.” 63- Dedi ki:“Ey kavmim! Söyleyin bana; eğer ben Rabbimden apaçık bir delil üzerinde isem ve O, bana katından bir rahmet vermişse, ben de (bu durumda) O’na isyan edersem Allah’a karşı bana kim yardım edebilir? (O takdirde) siz de benim zararımı artırmaktan başka bir şey yapmış olmazsınız. 64- “Ey kavmim! İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi! Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin. Ona herhangi bir kötülük yapmayın, yoksa sizi yakın bir azap yakalar.” 65- Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler. Bunun üzerine dedi ki:“Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. İşte bu, yalanı olmayan bir tehdittir.” 66- (Azap) emrimiz gelince Sâlih’i ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle (helak olmaktan) ve o günün rüsvaylığına uğramaktan kurtardık. Şüphe yok ki çok güçlü ve Aziz olan ancak senin Rabbindir. 67- O zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı da yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar. 68- Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Haberiniz olsun ki Semûd kavmi Rablerini inkar etti. Yine haberiniz olsun ki Semûd (ilahi rahmetten) uzak düştü.
61. Yani biz, Hicr ve Vâdi’l-Kura’da yerleşmiş bulunan ve ikinci Ad kavmi diye bilinen “Semûd’a da” neseben “kardeşleri” olan Allah’ın kulu ve Rasûlü “Salih’i gönderdik.” O da onları yalnızca Allah’a ibadet etmeye çağırdı ve “Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin.” O’nu tevhid edin ve dini yalnız O’na halis kılın. “Sizin O’ndan başka” ne gök ehli için de ne de yeryüzü halkı içinde “hiçbir (hak) ilahınız yoktur.”“O sizi yerden/topraktan yarattı” oradan var etti “ve yine orada size yaşama imkanı sağladı.” Yeryüzünde sizi halife yaptı. Üzerinize gizli ve açık nimetler ihsan etti. Size bina yapmak, ağaç dikmek, ekin ekmek, dilediğinizi ekip biçme imkânını verdi. Böylece siz, oranın faydalı şeylerinden yararlanıyor ve işinize yarayacak şeyleri kullanabiliyorsunuz. Bütün bu hususlarda nasıl ki O’nun hiçbir ortağı yoksa siz de O’na ibadette başkasını ortak tutmayın. “O halde” işlediğiniz küfür, şirk ve masiyetlerden dolayı “O’ndan mağfiret dileyin, sonra” bunlardan büsbütün vazgeçerek “O’na tevbe edin.” Samimi bir tevbe ile O’na dönün. “Şüphesiz ki Rabbim çok yakındır, duaları kabul edendir.” Kendisinden gerek dilekte bulunma gerekse de ibadet anlamındaki duayı yapanlara çok yakındır. Onların isteğini vermek, ibadetini kabul etmek, ibadeti dolayısı ile O’na en üstün mükâfatı vermekle duasını kabul eder. Şunu belirtelim ki Yüce Allah’ın “yakın oluşu” genel ve özel olmak üzere iki türlüdür: Genel yakınlık O’nun, ilmi ile bütün yaratıklara yakın olmasıdır. Bu da Yüce Allah’ın:“Biz, ona şah damarından daha yakınız”(Kâf, 50/16) buyruğunda sözü edilen yakınlıktır. Özel yakınlık ise kendisine ibadet edenlere, kendisine dua edip istekte bulunanlara ve kendisini sevenlere yakın olmasıdır. Yüce Allah’ın:“Secde et ve yaklaş”(el-Alak, 96/19) buyruğunda, konumuz olan bu ayette ve:“Kullarım sana beni sorarlarsa, işte muhakkak ben pek yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenlerin duasına karşılık verir, kabul ederim.”(el-Bakara, 2/186) buyruğunda sözü edilen yakınlık da budur. Bu tür yakınlık, Allah’ın lütufkârca davranmasını, onların dualarını kabul etmesini ve muradlarını gerçekleştirmesini gerektirir. O yüzden Yüce Allah, bu gibi hususları dile getirirken (“yakın” demek olan) “el-Karîb” ismi ile (“duaları kabul eden” demek olan) “el-Mucib” ismini birlikte zikreder.
62. Peygamberleri Sâlih aleyhisselam onlara yalnızca Yüce Allah’a ihlasla ibadet etmeyi emredip bu konuda onları teşvik edince davetini reddettiler ve ona çok çirkin bir şekilde mukabelede bulundular:“Ey Sâlih! Sen bundan önce aramızda ümit beslenen bir kimse idin.” Bizler, senin akıllı ve faydalı bir kişi olduğunu ümid ediyorduk. Bu, onların peygamberleri Salih lehine bir tanıklığıdır. Hâlâ onlar tarafından üstün ahlak ve güzel niteliklerle tanındığını, kavminin en seçkinleri arasında olduğunu göstermektedir. Ancak onların bozuk hevâlarına uymayan vahyi getirince ona şöyle söylediler: Sen önceleri olgun bir kimseydin, şimdi ise bizim senin hakkındaki kanaatimizi boşa çıkardın ve artık hayır umulmayacak bir hale geldin. Onun günahı ise:“Şimdi bizi atalarımızın taptıklarına tapmaktan engellemeye mi çalışıyorsun?” şeklindeki sözleriyle dile getirdikleri tutumudur. Kanaatlerine göre böyle bir tutum, Salih’e yöneltilecek en büyük eleştiridir. Salih, nasıl olur da onların akıllarını eleştirir ve sapık atalarının akıllarına dil uzatır? Nasıl olur da kendilerine fayda da vermeyen, zarar da veremeyen, hiçbir yararı bulunmayan taşlara, ağaçlara ve benzerlerine ibadet etmekten onları engellemeye kalkışabilir? Nasıl olur da onlara dinlerini Rableri olan Allah’a halis kılmalarını emredebilir? O Allah ki onlar üzerindeki nimetlerinin de ihsanının da ardı arkası kesilmez. Sahip oldukları her bir nimet mutlaka O’ndan gelmiştir. Onlara gelecek kötülükleri de O’ndan başkası uzaklaştıramaz. Buna rağmen onlar:“Biz, senin bizi davet ettiğin konuda gerçekten büyük bir şüphe içindeyiz.” Senin yaptığın davetten yana kalplerimizde tereddüt doğuracak şekilde bir şüphe içerisindeyiz. İddialarına göre onlar eğer Sâlih’in kendilerini davet ettiği şeyin doğru olduğunu bilselerdi, şüphesiz ona tâbi olacaklardı. Ancak bu iddilarında yalan söylüyorlardı. Nitekim yalanlarının, Yüce Allah’ın şu buyruğunda açıklandığını görüyoruz:
63. “…eğer ben Rabbimden apaçık bir delil” yani kesin bir delil ve bu konuda kesin bir bilgi “üzerinde isem ve O, bana katından bir rahmet vermişse” bana risalet vermek ve vahiy indirmek ile lütufta bulunmuş ise bu durumda sizin gitmekte olduğunuz ve çağırdığınız yola uyabilir, sizin arkanızdan gelebilir miyim hiç? Böyle yapar da “Ona isyan edersem Allah’a karşı bana kim yardım edebilir? (O takdirde) siz de benim zararımı artırmaktan” beni hüsrana uğratmaktan ve ziyanımı artırmaktan “başka bir şey yapmış olmazsınız.”
64. “Ey kavmim! İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi!” Devenin su kaynağından bir gün içme hakkı vardı. O gün onlar, onun verdiği sütü içeceklerdi ve onların da su içmek için belli bir günleri olacaktı. “Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin.” Onun bakımı ve yemi konusunda sizin herhangi bir sorumluluğunuz olmayacaktır. “Ona herhangi bir kötülük yapmayın” onu kesmeye kalkışmayın “yoksa sizi yakın bir azap yakalar.”
65. “Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler. Bunun üzerine” Sâlih aleyhisselam onlara “dedi ki: Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. İşte bu, yalanı olmayan” aksine gerçekleşmesi muhakkak ve kaçınılmaz olan “bir tehdittir.”
66. Azabın gerçekleşmesine dair “emrimiz gelince Sâlih’i ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle (helak olmaktan) ve o günün rüsvaylığına uğramaktan kurtardık.” Yani biz, onları hem azaptan, hem de rezil ve rüsvay olmaktan kurtardık. “Şüphe yok ki çok güçlü ve Aziz olan ancak senin Rabbindir.” Azgınlık eden ümmetleri helâk edip peygamberleri ve onlara uyanları kurtarması da O’nun gücünün ve izzetinin bir delilidir.
67. “O zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı” ve kalplerini paramparça etti. “yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar” hareketsizce yere serildiler.
68. “Sanki orada hiç yaşamamışlardı.” Azap onlara geldiğinde adeta yurtlarında hiç faydalanmamış gibi oldular. Orada hiç kalmamış gibi, bir günlük bir süre dahi orada nimetlere mazhar olmamışlar gibi oldular. Çünkü orada artık nimetler onlardan çok uzaklara düşmüştü. Asla kesilmemek üzere onları yakalayan ebedî azap sanki tâ baştan beri onların tepesinde idi. “Haberiniz olsun ki Semûd kavmi Rablerini inkar etti.” Gözlerini, basiretlerini açacak özellikteki bunca deliller ve mucizeler kendilerine geldikten sonra bile bile reddettiler, O’nu tanımadılar. “Yine haberiniz olsun ki Semud (ilahi rahmetten) uzak düştü.” Onlar ne kadar bedbaht ve ne kadar zelildirler! Dünya azabından ve horluğundan Yüce Allah’a sığınırız.
Hud 11:66
61- Semûd’a da kardeşleri Salih’i gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yok. O, sizi yerden/topraktan yarattı ve yine orada size yaşama imkanı sağladı. O halde O’ndan mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim çok yakındır, duaları kabul edendir.” 62- Dediler ki:“Ey Sâlih! Sen bundan önce aramızda ümit beslenen bir kimse idin. Şimdi bizi atalarımızın taptıklarına tapmaktan engellemeye mi çalışıyorsun? Biz, senin bizi davet ettiğin konuda gerçekten büyük bir şüphe içindeyiz.” 63- Dedi ki:“Ey kavmim! Söyleyin bana; eğer ben Rabbimden apaçık bir delil üzerinde isem ve O, bana katından bir rahmet vermişse, ben de (bu durumda) O’na isyan edersem Allah’a karşı bana kim yardım edebilir? (O takdirde) siz de benim zararımı artırmaktan başka bir şey yapmış olmazsınız. 64- “Ey kavmim! İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi! Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin. Ona herhangi bir kötülük yapmayın, yoksa sizi yakın bir azap yakalar.” 65- Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler. Bunun üzerine dedi ki:“Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. İşte bu, yalanı olmayan bir tehdittir.” 66- (Azap) emrimiz gelince Sâlih’i ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle (helak olmaktan) ve o günün rüsvaylığına uğramaktan kurtardık. Şüphe yok ki çok güçlü ve Aziz olan ancak senin Rabbindir. 67- O zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı da yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar. 68- Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Haberiniz olsun ki Semûd kavmi Rablerini inkar etti. Yine haberiniz olsun ki Semûd (ilahi rahmetten) uzak düştü.
61. Yani biz, Hicr ve Vâdi’l-Kura’da yerleşmiş bulunan ve ikinci Ad kavmi diye bilinen “Semûd’a da” neseben “kardeşleri” olan Allah’ın kulu ve Rasûlü “Salih’i gönderdik.” O da onları yalnızca Allah’a ibadet etmeye çağırdı ve “Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin.” O’nu tevhid edin ve dini yalnız O’na halis kılın. “Sizin O’ndan başka” ne gök ehli için de ne de yeryüzü halkı içinde “hiçbir (hak) ilahınız yoktur.”“O sizi yerden/topraktan yarattı” oradan var etti “ve yine orada size yaşama imkanı sağladı.” Yeryüzünde sizi halife yaptı. Üzerinize gizli ve açık nimetler ihsan etti. Size bina yapmak, ağaç dikmek, ekin ekmek, dilediğinizi ekip biçme imkânını verdi. Böylece siz, oranın faydalı şeylerinden yararlanıyor ve işinize yarayacak şeyleri kullanabiliyorsunuz. Bütün bu hususlarda nasıl ki O’nun hiçbir ortağı yoksa siz de O’na ibadette başkasını ortak tutmayın. “O halde” işlediğiniz küfür, şirk ve masiyetlerden dolayı “O’ndan mağfiret dileyin, sonra” bunlardan büsbütün vazgeçerek “O’na tevbe edin.” Samimi bir tevbe ile O’na dönün. “Şüphesiz ki Rabbim çok yakındır, duaları kabul edendir.” Kendisinden gerek dilekte bulunma gerekse de ibadet anlamındaki duayı yapanlara çok yakındır. Onların isteğini vermek, ibadetini kabul etmek, ibadeti dolayısı ile O’na en üstün mükâfatı vermekle duasını kabul eder. Şunu belirtelim ki Yüce Allah’ın “yakın oluşu” genel ve özel olmak üzere iki türlüdür: Genel yakınlık O’nun, ilmi ile bütün yaratıklara yakın olmasıdır. Bu da Yüce Allah’ın:“Biz, ona şah damarından daha yakınız”(Kâf, 50/16) buyruğunda sözü edilen yakınlıktır. Özel yakınlık ise kendisine ibadet edenlere, kendisine dua edip istekte bulunanlara ve kendisini sevenlere yakın olmasıdır. Yüce Allah’ın:“Secde et ve yaklaş”(el-Alak, 96/19) buyruğunda, konumuz olan bu ayette ve:“Kullarım sana beni sorarlarsa, işte muhakkak ben pek yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenlerin duasına karşılık verir, kabul ederim.”(el-Bakara, 2/186) buyruğunda sözü edilen yakınlık da budur. Bu tür yakınlık, Allah’ın lütufkârca davranmasını, onların dualarını kabul etmesini ve muradlarını gerçekleştirmesini gerektirir. O yüzden Yüce Allah, bu gibi hususları dile getirirken (“yakın” demek olan) “el-Karîb” ismi ile (“duaları kabul eden” demek olan) “el-Mucib” ismini birlikte zikreder.
62. Peygamberleri Sâlih aleyhisselam onlara yalnızca Yüce Allah’a ihlasla ibadet etmeyi emredip bu konuda onları teşvik edince davetini reddettiler ve ona çok çirkin bir şekilde mukabelede bulundular:“Ey Sâlih! Sen bundan önce aramızda ümit beslenen bir kimse idin.” Bizler, senin akıllı ve faydalı bir kişi olduğunu ümid ediyorduk. Bu, onların peygamberleri Salih lehine bir tanıklığıdır. Hâlâ onlar tarafından üstün ahlak ve güzel niteliklerle tanındığını, kavminin en seçkinleri arasında olduğunu göstermektedir. Ancak onların bozuk hevâlarına uymayan vahyi getirince ona şöyle söylediler: Sen önceleri olgun bir kimseydin, şimdi ise bizim senin hakkındaki kanaatimizi boşa çıkardın ve artık hayır umulmayacak bir hale geldin. Onun günahı ise:“Şimdi bizi atalarımızın taptıklarına tapmaktan engellemeye mi çalışıyorsun?” şeklindeki sözleriyle dile getirdikleri tutumudur. Kanaatlerine göre böyle bir tutum, Salih’e yöneltilecek en büyük eleştiridir. Salih, nasıl olur da onların akıllarını eleştirir ve sapık atalarının akıllarına dil uzatır? Nasıl olur da kendilerine fayda da vermeyen, zarar da veremeyen, hiçbir yararı bulunmayan taşlara, ağaçlara ve benzerlerine ibadet etmekten onları engellemeye kalkışabilir? Nasıl olur da onlara dinlerini Rableri olan Allah’a halis kılmalarını emredebilir? O Allah ki onlar üzerindeki nimetlerinin de ihsanının da ardı arkası kesilmez. Sahip oldukları her bir nimet mutlaka O’ndan gelmiştir. Onlara gelecek kötülükleri de O’ndan başkası uzaklaştıramaz. Buna rağmen onlar:“Biz, senin bizi davet ettiğin konuda gerçekten büyük bir şüphe içindeyiz.” Senin yaptığın davetten yana kalplerimizde tereddüt doğuracak şekilde bir şüphe içerisindeyiz. İddialarına göre onlar eğer Sâlih’in kendilerini davet ettiği şeyin doğru olduğunu bilselerdi, şüphesiz ona tâbi olacaklardı. Ancak bu iddilarında yalan söylüyorlardı. Nitekim yalanlarının, Yüce Allah’ın şu buyruğunda açıklandığını görüyoruz:
63. “…eğer ben Rabbimden apaçık bir delil” yani kesin bir delil ve bu konuda kesin bir bilgi “üzerinde isem ve O, bana katından bir rahmet vermişse” bana risalet vermek ve vahiy indirmek ile lütufta bulunmuş ise bu durumda sizin gitmekte olduğunuz ve çağırdığınız yola uyabilir, sizin arkanızdan gelebilir miyim hiç? Böyle yapar da “Ona isyan edersem Allah’a karşı bana kim yardım edebilir? (O takdirde) siz de benim zararımı artırmaktan” beni hüsrana uğratmaktan ve ziyanımı artırmaktan “başka bir şey yapmış olmazsınız.”
64. “Ey kavmim! İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi!” Devenin su kaynağından bir gün içme hakkı vardı. O gün onlar, onun verdiği sütü içeceklerdi ve onların da su içmek için belli bir günleri olacaktı. “Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin.” Onun bakımı ve yemi konusunda sizin herhangi bir sorumluluğunuz olmayacaktır. “Ona herhangi bir kötülük yapmayın” onu kesmeye kalkışmayın “yoksa sizi yakın bir azap yakalar.”
65. “Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler. Bunun üzerine” Sâlih aleyhisselam onlara “dedi ki: Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. İşte bu, yalanı olmayan” aksine gerçekleşmesi muhakkak ve kaçınılmaz olan “bir tehdittir.”
66. Azabın gerçekleşmesine dair “emrimiz gelince Sâlih’i ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle (helak olmaktan) ve o günün rüsvaylığına uğramaktan kurtardık.” Yani biz, onları hem azaptan, hem de rezil ve rüsvay olmaktan kurtardık. “Şüphe yok ki çok güçlü ve Aziz olan ancak senin Rabbindir.” Azgınlık eden ümmetleri helâk edip peygamberleri ve onlara uyanları kurtarması da O’nun gücünün ve izzetinin bir delilidir.
67. “O zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı” ve kalplerini paramparça etti. “yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar” hareketsizce yere serildiler.
68. “Sanki orada hiç yaşamamışlardı.” Azap onlara geldiğinde adeta yurtlarında hiç faydalanmamış gibi oldular. Orada hiç kalmamış gibi, bir günlük bir süre dahi orada nimetlere mazhar olmamışlar gibi oldular. Çünkü orada artık nimetler onlardan çok uzaklara düşmüştü. Asla kesilmemek üzere onları yakalayan ebedî azap sanki tâ baştan beri onların tepesinde idi. “Haberiniz olsun ki Semûd kavmi Rablerini inkar etti.” Gözlerini, basiretlerini açacak özellikteki bunca deliller ve mucizeler kendilerine geldikten sonra bile bile reddettiler, O’nu tanımadılar. “Yine haberiniz olsun ki Semud (ilahi rahmetten) uzak düştü.” Onlar ne kadar bedbaht ve ne kadar zelildirler! Dünya azabından ve horluğundan Yüce Allah’a sığınırız.
Hud 11:67
61- Semûd’a da kardeşleri Salih’i gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yok. O, sizi yerden/topraktan yarattı ve yine orada size yaşama imkanı sağladı. O halde O’ndan mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim çok yakındır, duaları kabul edendir.” 62- Dediler ki:“Ey Sâlih! Sen bundan önce aramızda ümit beslenen bir kimse idin. Şimdi bizi atalarımızın taptıklarına tapmaktan engellemeye mi çalışıyorsun? Biz, senin bizi davet ettiğin konuda gerçekten büyük bir şüphe içindeyiz.” 63- Dedi ki:“Ey kavmim! Söyleyin bana; eğer ben Rabbimden apaçık bir delil üzerinde isem ve O, bana katından bir rahmet vermişse, ben de (bu durumda) O’na isyan edersem Allah’a karşı bana kim yardım edebilir? (O takdirde) siz de benim zararımı artırmaktan başka bir şey yapmış olmazsınız. 64- “Ey kavmim! İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi! Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin. Ona herhangi bir kötülük yapmayın, yoksa sizi yakın bir azap yakalar.” 65- Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler. Bunun üzerine dedi ki:“Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. İşte bu, yalanı olmayan bir tehdittir.” 66- (Azap) emrimiz gelince Sâlih’i ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle (helak olmaktan) ve o günün rüsvaylığına uğramaktan kurtardık. Şüphe yok ki çok güçlü ve Aziz olan ancak senin Rabbindir. 67- O zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı da yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar. 68- Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Haberiniz olsun ki Semûd kavmi Rablerini inkar etti. Yine haberiniz olsun ki Semûd (ilahi rahmetten) uzak düştü.
61. Yani biz, Hicr ve Vâdi’l-Kura’da yerleşmiş bulunan ve ikinci Ad kavmi diye bilinen “Semûd’a da” neseben “kardeşleri” olan Allah’ın kulu ve Rasûlü “Salih’i gönderdik.” O da onları yalnızca Allah’a ibadet etmeye çağırdı ve “Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin.” O’nu tevhid edin ve dini yalnız O’na halis kılın. “Sizin O’ndan başka” ne gök ehli için de ne de yeryüzü halkı içinde “hiçbir (hak) ilahınız yoktur.”“O sizi yerden/topraktan yarattı” oradan var etti “ve yine orada size yaşama imkanı sağladı.” Yeryüzünde sizi halife yaptı. Üzerinize gizli ve açık nimetler ihsan etti. Size bina yapmak, ağaç dikmek, ekin ekmek, dilediğinizi ekip biçme imkânını verdi. Böylece siz, oranın faydalı şeylerinden yararlanıyor ve işinize yarayacak şeyleri kullanabiliyorsunuz. Bütün bu hususlarda nasıl ki O’nun hiçbir ortağı yoksa siz de O’na ibadette başkasını ortak tutmayın. “O halde” işlediğiniz küfür, şirk ve masiyetlerden dolayı “O’ndan mağfiret dileyin, sonra” bunlardan büsbütün vazgeçerek “O’na tevbe edin.” Samimi bir tevbe ile O’na dönün. “Şüphesiz ki Rabbim çok yakındır, duaları kabul edendir.” Kendisinden gerek dilekte bulunma gerekse de ibadet anlamındaki duayı yapanlara çok yakındır. Onların isteğini vermek, ibadetini kabul etmek, ibadeti dolayısı ile O’na en üstün mükâfatı vermekle duasını kabul eder. Şunu belirtelim ki Yüce Allah’ın “yakın oluşu” genel ve özel olmak üzere iki türlüdür: Genel yakınlık O’nun, ilmi ile bütün yaratıklara yakın olmasıdır. Bu da Yüce Allah’ın:“Biz, ona şah damarından daha yakınız”(Kâf, 50/16) buyruğunda sözü edilen yakınlıktır. Özel yakınlık ise kendisine ibadet edenlere, kendisine dua edip istekte bulunanlara ve kendisini sevenlere yakın olmasıdır. Yüce Allah’ın:“Secde et ve yaklaş”(el-Alak, 96/19) buyruğunda, konumuz olan bu ayette ve:“Kullarım sana beni sorarlarsa, işte muhakkak ben pek yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenlerin duasına karşılık verir, kabul ederim.”(el-Bakara, 2/186) buyruğunda sözü edilen yakınlık da budur. Bu tür yakınlık, Allah’ın lütufkârca davranmasını, onların dualarını kabul etmesini ve muradlarını gerçekleştirmesini gerektirir. O yüzden Yüce Allah, bu gibi hususları dile getirirken (“yakın” demek olan) “el-Karîb” ismi ile (“duaları kabul eden” demek olan) “el-Mucib” ismini birlikte zikreder.
62. Peygamberleri Sâlih aleyhisselam onlara yalnızca Yüce Allah’a ihlasla ibadet etmeyi emredip bu konuda onları teşvik edince davetini reddettiler ve ona çok çirkin bir şekilde mukabelede bulundular:“Ey Sâlih! Sen bundan önce aramızda ümit beslenen bir kimse idin.” Bizler, senin akıllı ve faydalı bir kişi olduğunu ümid ediyorduk. Bu, onların peygamberleri Salih lehine bir tanıklığıdır. Hâlâ onlar tarafından üstün ahlak ve güzel niteliklerle tanındığını, kavminin en seçkinleri arasında olduğunu göstermektedir. Ancak onların bozuk hevâlarına uymayan vahyi getirince ona şöyle söylediler: Sen önceleri olgun bir kimseydin, şimdi ise bizim senin hakkındaki kanaatimizi boşa çıkardın ve artık hayır umulmayacak bir hale geldin. Onun günahı ise:“Şimdi bizi atalarımızın taptıklarına tapmaktan engellemeye mi çalışıyorsun?” şeklindeki sözleriyle dile getirdikleri tutumudur. Kanaatlerine göre böyle bir tutum, Salih’e yöneltilecek en büyük eleştiridir. Salih, nasıl olur da onların akıllarını eleştirir ve sapık atalarının akıllarına dil uzatır? Nasıl olur da kendilerine fayda da vermeyen, zarar da veremeyen, hiçbir yararı bulunmayan taşlara, ağaçlara ve benzerlerine ibadet etmekten onları engellemeye kalkışabilir? Nasıl olur da onlara dinlerini Rableri olan Allah’a halis kılmalarını emredebilir? O Allah ki onlar üzerindeki nimetlerinin de ihsanının da ardı arkası kesilmez. Sahip oldukları her bir nimet mutlaka O’ndan gelmiştir. Onlara gelecek kötülükleri de O’ndan başkası uzaklaştıramaz. Buna rağmen onlar:“Biz, senin bizi davet ettiğin konuda gerçekten büyük bir şüphe içindeyiz.” Senin yaptığın davetten yana kalplerimizde tereddüt doğuracak şekilde bir şüphe içerisindeyiz. İddialarına göre onlar eğer Sâlih’in kendilerini davet ettiği şeyin doğru olduğunu bilselerdi, şüphesiz ona tâbi olacaklardı. Ancak bu iddilarında yalan söylüyorlardı. Nitekim yalanlarının, Yüce Allah’ın şu buyruğunda açıklandığını görüyoruz:
63. “…eğer ben Rabbimden apaçık bir delil” yani kesin bir delil ve bu konuda kesin bir bilgi “üzerinde isem ve O, bana katından bir rahmet vermişse” bana risalet vermek ve vahiy indirmek ile lütufta bulunmuş ise bu durumda sizin gitmekte olduğunuz ve çağırdığınız yola uyabilir, sizin arkanızdan gelebilir miyim hiç? Böyle yapar da “Ona isyan edersem Allah’a karşı bana kim yardım edebilir? (O takdirde) siz de benim zararımı artırmaktan” beni hüsrana uğratmaktan ve ziyanımı artırmaktan “başka bir şey yapmış olmazsınız.”
64. “Ey kavmim! İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi!” Devenin su kaynağından bir gün içme hakkı vardı. O gün onlar, onun verdiği sütü içeceklerdi ve onların da su içmek için belli bir günleri olacaktı. “Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin.” Onun bakımı ve yemi konusunda sizin herhangi bir sorumluluğunuz olmayacaktır. “Ona herhangi bir kötülük yapmayın” onu kesmeye kalkışmayın “yoksa sizi yakın bir azap yakalar.”
65. “Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler. Bunun üzerine” Sâlih aleyhisselam onlara “dedi ki: Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. İşte bu, yalanı olmayan” aksine gerçekleşmesi muhakkak ve kaçınılmaz olan “bir tehdittir.”
66. Azabın gerçekleşmesine dair “emrimiz gelince Sâlih’i ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle (helak olmaktan) ve o günün rüsvaylığına uğramaktan kurtardık.” Yani biz, onları hem azaptan, hem de rezil ve rüsvay olmaktan kurtardık. “Şüphe yok ki çok güçlü ve Aziz olan ancak senin Rabbindir.” Azgınlık eden ümmetleri helâk edip peygamberleri ve onlara uyanları kurtarması da O’nun gücünün ve izzetinin bir delilidir.
67. “O zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı” ve kalplerini paramparça etti. “yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar” hareketsizce yere serildiler.
68. “Sanki orada hiç yaşamamışlardı.” Azap onlara geldiğinde adeta yurtlarında hiç faydalanmamış gibi oldular. Orada hiç kalmamış gibi, bir günlük bir süre dahi orada nimetlere mazhar olmamışlar gibi oldular. Çünkü orada artık nimetler onlardan çok uzaklara düşmüştü. Asla kesilmemek üzere onları yakalayan ebedî azap sanki tâ baştan beri onların tepesinde idi. “Haberiniz olsun ki Semûd kavmi Rablerini inkar etti.” Gözlerini, basiretlerini açacak özellikteki bunca deliller ve mucizeler kendilerine geldikten sonra bile bile reddettiler, O’nu tanımadılar. “Yine haberiniz olsun ki Semud (ilahi rahmetten) uzak düştü.” Onlar ne kadar bedbaht ve ne kadar zelildirler! Dünya azabından ve horluğundan Yüce Allah’a sığınırız.
Hud 11:68
61- Semûd’a da kardeşleri Salih’i gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka hiçbir (hak) ilahınız yok. O, sizi yerden/topraktan yarattı ve yine orada size yaşama imkanı sağladı. O halde O’ndan mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim çok yakındır, duaları kabul edendir.” 62- Dediler ki:“Ey Sâlih! Sen bundan önce aramızda ümit beslenen bir kimse idin. Şimdi bizi atalarımızın taptıklarına tapmaktan engellemeye mi çalışıyorsun? Biz, senin bizi davet ettiğin konuda gerçekten büyük bir şüphe içindeyiz.” 63- Dedi ki:“Ey kavmim! Söyleyin bana; eğer ben Rabbimden apaçık bir delil üzerinde isem ve O, bana katından bir rahmet vermişse, ben de (bu durumda) O’na isyan edersem Allah’a karşı bana kim yardım edebilir? (O takdirde) siz de benim zararımı artırmaktan başka bir şey yapmış olmazsınız. 64- “Ey kavmim! İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi! Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin. Ona herhangi bir kötülük yapmayın, yoksa sizi yakın bir azap yakalar.” 65- Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler. Bunun üzerine dedi ki:“Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. İşte bu, yalanı olmayan bir tehdittir.” 66- (Azap) emrimiz gelince Sâlih’i ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle (helak olmaktan) ve o günün rüsvaylığına uğramaktan kurtardık. Şüphe yok ki çok güçlü ve Aziz olan ancak senin Rabbindir. 67- O zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı da yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar. 68- Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Haberiniz olsun ki Semûd kavmi Rablerini inkar etti. Yine haberiniz olsun ki Semûd (ilahi rahmetten) uzak düştü.
61. Yani biz, Hicr ve Vâdi’l-Kura’da yerleşmiş bulunan ve ikinci Ad kavmi diye bilinen “Semûd’a da” neseben “kardeşleri” olan Allah’ın kulu ve Rasûlü “Salih’i gönderdik.” O da onları yalnızca Allah’a ibadet etmeye çağırdı ve “Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin.” O’nu tevhid edin ve dini yalnız O’na halis kılın. “Sizin O’ndan başka” ne gök ehli için de ne de yeryüzü halkı içinde “hiçbir (hak) ilahınız yoktur.”“O sizi yerden/topraktan yarattı” oradan var etti “ve yine orada size yaşama imkanı sağladı.” Yeryüzünde sizi halife yaptı. Üzerinize gizli ve açık nimetler ihsan etti. Size bina yapmak, ağaç dikmek, ekin ekmek, dilediğinizi ekip biçme imkânını verdi. Böylece siz, oranın faydalı şeylerinden yararlanıyor ve işinize yarayacak şeyleri kullanabiliyorsunuz. Bütün bu hususlarda nasıl ki O’nun hiçbir ortağı yoksa siz de O’na ibadette başkasını ortak tutmayın. “O halde” işlediğiniz küfür, şirk ve masiyetlerden dolayı “O’ndan mağfiret dileyin, sonra” bunlardan büsbütün vazgeçerek “O’na tevbe edin.” Samimi bir tevbe ile O’na dönün. “Şüphesiz ki Rabbim çok yakındır, duaları kabul edendir.” Kendisinden gerek dilekte bulunma gerekse de ibadet anlamındaki duayı yapanlara çok yakındır. Onların isteğini vermek, ibadetini kabul etmek, ibadeti dolayısı ile O’na en üstün mükâfatı vermekle duasını kabul eder. Şunu belirtelim ki Yüce Allah’ın “yakın oluşu” genel ve özel olmak üzere iki türlüdür: Genel yakınlık O’nun, ilmi ile bütün yaratıklara yakın olmasıdır. Bu da Yüce Allah’ın:“Biz, ona şah damarından daha yakınız”(Kâf, 50/16) buyruğunda sözü edilen yakınlıktır. Özel yakınlık ise kendisine ibadet edenlere, kendisine dua edip istekte bulunanlara ve kendisini sevenlere yakın olmasıdır. Yüce Allah’ın:“Secde et ve yaklaş”(el-Alak, 96/19) buyruğunda, konumuz olan bu ayette ve:“Kullarım sana beni sorarlarsa, işte muhakkak ben pek yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenlerin duasına karşılık verir, kabul ederim.”(el-Bakara, 2/186) buyruğunda sözü edilen yakınlık da budur. Bu tür yakınlık, Allah’ın lütufkârca davranmasını, onların dualarını kabul etmesini ve muradlarını gerçekleştirmesini gerektirir. O yüzden Yüce Allah, bu gibi hususları dile getirirken (“yakın” demek olan) “el-Karîb” ismi ile (“duaları kabul eden” demek olan) “el-Mucib” ismini birlikte zikreder.
62. Peygamberleri Sâlih aleyhisselam onlara yalnızca Yüce Allah’a ihlasla ibadet etmeyi emredip bu konuda onları teşvik edince davetini reddettiler ve ona çok çirkin bir şekilde mukabelede bulundular:“Ey Sâlih! Sen bundan önce aramızda ümit beslenen bir kimse idin.” Bizler, senin akıllı ve faydalı bir kişi olduğunu ümid ediyorduk. Bu, onların peygamberleri Salih lehine bir tanıklığıdır. Hâlâ onlar tarafından üstün ahlak ve güzel niteliklerle tanındığını, kavminin en seçkinleri arasında olduğunu göstermektedir. Ancak onların bozuk hevâlarına uymayan vahyi getirince ona şöyle söylediler: Sen önceleri olgun bir kimseydin, şimdi ise bizim senin hakkındaki kanaatimizi boşa çıkardın ve artık hayır umulmayacak bir hale geldin. Onun günahı ise:“Şimdi bizi atalarımızın taptıklarına tapmaktan engellemeye mi çalışıyorsun?” şeklindeki sözleriyle dile getirdikleri tutumudur. Kanaatlerine göre böyle bir tutum, Salih’e yöneltilecek en büyük eleştiridir. Salih, nasıl olur da onların akıllarını eleştirir ve sapık atalarının akıllarına dil uzatır? Nasıl olur da kendilerine fayda da vermeyen, zarar da veremeyen, hiçbir yararı bulunmayan taşlara, ağaçlara ve benzerlerine ibadet etmekten onları engellemeye kalkışabilir? Nasıl olur da onlara dinlerini Rableri olan Allah’a halis kılmalarını emredebilir? O Allah ki onlar üzerindeki nimetlerinin de ihsanının da ardı arkası kesilmez. Sahip oldukları her bir nimet mutlaka O’ndan gelmiştir. Onlara gelecek kötülükleri de O’ndan başkası uzaklaştıramaz. Buna rağmen onlar:“Biz, senin bizi davet ettiğin konuda gerçekten büyük bir şüphe içindeyiz.” Senin yaptığın davetten yana kalplerimizde tereddüt doğuracak şekilde bir şüphe içerisindeyiz. İddialarına göre onlar eğer Sâlih’in kendilerini davet ettiği şeyin doğru olduğunu bilselerdi, şüphesiz ona tâbi olacaklardı. Ancak bu iddilarında yalan söylüyorlardı. Nitekim yalanlarının, Yüce Allah’ın şu buyruğunda açıklandığını görüyoruz:
63. “…eğer ben Rabbimden apaçık bir delil” yani kesin bir delil ve bu konuda kesin bir bilgi “üzerinde isem ve O, bana katından bir rahmet vermişse” bana risalet vermek ve vahiy indirmek ile lütufta bulunmuş ise bu durumda sizin gitmekte olduğunuz ve çağırdığınız yola uyabilir, sizin arkanızdan gelebilir miyim hiç? Böyle yapar da “Ona isyan edersem Allah’a karşı bana kim yardım edebilir? (O takdirde) siz de benim zararımı artırmaktan” beni hüsrana uğratmaktan ve ziyanımı artırmaktan “başka bir şey yapmış olmazsınız.”
64. “Ey kavmim! İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın (gönderdiği) dişi devesi!” Devenin su kaynağından bir gün içme hakkı vardı. O gün onlar, onun verdiği sütü içeceklerdi ve onların da su içmek için belli bir günleri olacaktı. “Onu bırakın da Allah’ın arzında yesin.” Onun bakımı ve yemi konusunda sizin herhangi bir sorumluluğunuz olmayacaktır. “Ona herhangi bir kötülük yapmayın” onu kesmeye kalkışmayın “yoksa sizi yakın bir azap yakalar.”
65. “Derken o dişi deveyi kesip öldürdüler. Bunun üzerine” Sâlih aleyhisselam onlara “dedi ki: Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. İşte bu, yalanı olmayan” aksine gerçekleşmesi muhakkak ve kaçınılmaz olan “bir tehdittir.”
66. Azabın gerçekleşmesine dair “emrimiz gelince Sâlih’i ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle (helak olmaktan) ve o günün rüsvaylığına uğramaktan kurtardık.” Yani biz, onları hem azaptan, hem de rezil ve rüsvay olmaktan kurtardık. “Şüphe yok ki çok güçlü ve Aziz olan ancak senin Rabbindir.” Azgınlık eden ümmetleri helâk edip peygamberleri ve onlara uyanları kurtarması da O’nun gücünün ve izzetinin bir delilidir.
67. “O zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı” ve kalplerini paramparça etti. “yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar” hareketsizce yere serildiler.
68. “Sanki orada hiç yaşamamışlardı.” Azap onlara geldiğinde adeta yurtlarında hiç faydalanmamış gibi oldular. Orada hiç kalmamış gibi, bir günlük bir süre dahi orada nimetlere mazhar olmamışlar gibi oldular. Çünkü orada artık nimetler onlardan çok uzaklara düşmüştü. Asla kesilmemek üzere onları yakalayan ebedî azap sanki tâ baştan beri onların tepesinde idi. “Haberiniz olsun ki Semûd kavmi Rablerini inkar etti.” Gözlerini, basiretlerini açacak özellikteki bunca deliller ve mucizeler kendilerine geldikten sonra bile bile reddettiler, O’nu tanımadılar. “Yine haberiniz olsun ki Semud (ilahi rahmetten) uzak düştü.” Onlar ne kadar bedbaht ve ne kadar zelildirler! Dünya azabından ve horluğundan Yüce Allah’a sığınırız.
Hud 11:69
69- Andolsun ki İbrahim’e elçilerimiz müjde ile geldiler. “Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi ve vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi. 70- Ona ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu. Dediler ki:“Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” 71- Hanımı, ayakta dikiliyordu da güldü. Ona İshâk’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik. 72- Dedi ki:“Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!” 73- Dediler ki:“Allah’ın işine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı! Şüphe yok ki O, Hamîddir, Mecîddir. 74- İbrahim’in korkusu geçip kendisine müjde gelince Lût’un kavmi hakkında bizimle tartışmaya koyuldu. 75- Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu, (Allah’a) için için yalvaran ve tamamen (O’na) yönelmiş biri idi. 76- “Ey İbrahim, bundan vazgeç. Artık Rabbinin emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” 77- Elçilerimiz Lût’a gelince o, onlar sebebiyle üzüldü ve içi daraldı da:“Bu, çok zor bir gün.” dedi. 78- Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler. Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı. Dedi ki:“Ey kavmim, işte kızlarım! Onlar sizin için daha temizdir. Allah’tan korkun ve beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin. İçinizde hiç mi aklı başında bir adam yok?” 79- Dediler ki:“Biliyorsun ki bizim, kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun.” 80- Dedi ki:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut güçlü bir yere sığınabilseydim.” 81- (Elçiler) dedi ki: “Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla ilişemeyeceklerdir. Sen gecenin bir vaktinde aile efradınla yola çık ve sizden hiç kimse geriye bakmasın. Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan azap ona da isabet edecektir. Onlara vaadolunan (azap) vakti, sabahtır. Sabah yakın değil mi?” 82- (Azap) emrimiz geldiği zaman o (şehrin) altını üstüne getirdik ve oraya pişmiş çamurdan birbiri ardınca taşlar yağdırdık. 83- (Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi. Bu (taşlar), zalimlerden uzak değildir.
69. “Andolsun ki” o şerefli meleklerden oluşan “elçilerimiz” rasûlümüz Halil “İbrahim’e müjde ile geldiler.” Yüce Allah, onları Lût kavmini helak etmek üzere göndermiş, İbrahim’e de uğramalarını emredip ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermelerini söylemişti. Onlar, onun yanına girdiklerinde:“Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi.” Yani melekler, İbrahim’e selâm verdiler, o da onların selâmını aldı. Bu buyruk selâmın meşruiyetine ve İbrahim aleyhisselam’ın dininde de selâmlaşmanın olduğuna ve selâmın kelamdan/konuşmadan önce olduğuna, selâm alma ifadesinin de selâm verme ifadesinden daha güzel olmasının uygunluğuna delil vardır. Çünkü meleklerin verdikleri selam, süreklilik ifade etmeyen fiil cümlesi şeklinde olduğu halde onun selam alma ifadesi, devamlılığa ve kalıcılığa delil teşkil eden isim cümlesi şeklindedir. Arap dilinde -bilindiği gibi- bu iki tür cümle arasında büyük bir fark vardır. “Ve” İbrahim, melekler yanına girdiklerinde “vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi.” Yani hemen evine girip misâfirlerine semiz ve kızdırılmış taşlar üzerinde pişirilmiş bir dana ikram edip önlerine yaklaştırarak: Buyurmaz mısınız, dedi.
70. “Ona” yani kendilerine ikram ettiği dana etine “ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu.” Onların kendisine kötülük yapmak için ve hoşuna gitmeyecek bir maksat ile geldiklerini zannetti. Bu, onların gerçek durumlarını bilmeden önce olmuştu. “Dediler ki: “Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” Yani bizler Allah’ın elçileriyiz, Allah bizleri Lut kavmini helak etmek için gönderdi.
71. “Hanımı” yani İbrahim’in hanımı “ayakta dikiliyordu” ve misâfirlerine hizmet ediyordu. Durumlarını ve gönderiliş sebeplerini işitince hayret ederek “güldü. Ona İshak’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik.” Bundan da hayret etti ve onun için şöyle dedi:
72. “Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım?” Çünkü bu iki hal, çocuğun var olmasına bir engeldir. “Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!”
73. “Allah’ın işine mi şaşıyorsun?” Çünkü O’nun işine hayret etmeyi gerektirecek bir taraf yoktur. O’nun kusursuz meşieti her şeyi kuşatmıştır. O’nun kudreti açısından bu, şaşılacak bir iş değildir. Özellikle de şu mübarek hanenin halkı olan kimseler hakkında gerçekleştireceği şeyler için bu, böyledir. “Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı!” Yani Allah’ın rahmeti, ihsanı ve bereketleri üzerinizden eksik olmasın. Bereket ise Allah’ın hayır ve ihsanının bol bol olması, ilâhi hayırların onları bulması demektir. “Şüphe yok ki O, Hamîddir” sıfatları övülendir. Çünkü O’nun bütün sıfatları kemal sıfatlarıdır. Fiilleri de övülendir. Çünkü O’nun fiilleri ihsandır, cömertliktir, iyiliktir, hikmettir, adalettir. “Mecîddir.” Mecid olmak, sıfatların azametli ve kapsamlı olması demektir. Bütün kemal sıfatları yalnız O’nundur. O, bütün kemal sıfatların en mükemmeline, en eksiksiz ve en kapsamlı olanına sahiptir.
74. “İbrahim’in” misâfirleri dolayısı ile karşı karşıya kaldığı “korkusu geçip kendisine” çocuğu olacağına dair “müjde gelince” bu sefer Lût kavminin helâk edilmesi hususunda “bizimle” elçilerimiz ile “tartışmaya koyuldu” ve onlara: “Ama orada Lût da var, dedi. Biz, orada olanları daha iyi biliriz. Biz, onu ve -karısı dışında- aile halkını elbette kurtaracağız, dediler.”(el-Ankebût 29/32)
75. “Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu” yani huyu güzel, kendini bilmezlerin cahilliklerine karşılık kalbi geniş ve hemen kızmayan, “(Allah’a) için için yalvaran” yani bütün vakitlerde Yüce Allah’a yalvarıp yakaran, “ve tamamen (O’na) yönelmiş” Yani Allah’ı bilmesi ve muhabbeti dolayısı ile Allah’a çokça dönen, O’na çokça yönelen ve O’nun dışındaki şeylerden yüz çeviren “biri idi.” İşte bundan dolayı Yüce Allah’ın helâk edilmelerini kesin hükme bağladığı kimseler hakkında tartışıyordu.
76. Ona şöyle denildi “Ey İbrahim, bundan” yani bu tartışmadan “vazgeç. Artık Rabbinin” onların helâk edileceklerine dair “emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” O nedenle senin tartışmanın bir faydası yoktur.
77. “Elçilerimiz” yani İbrahim aleyhisselam’a uğrayan melekler, onun yanından ayrılıp “Lût’a gelince o, onlar sebebiyle” gelişleri sebebi ile “üzüldü” bu ona ağır geldi. “ve içi daraldı da: Bu, çok zor” zorlu ve tehlikeli “bir gün, dedi.” Çünkü Lût, kavminin onları rahat bırakmayacağını biliyordu. Zira melekler, son derece mükemmel ve güzel, tüysüz genç delikanlılar suretinde gelmişlerdi. İşte Lût’un kaygılanmasının sebebi bu idi. Nitekim korktuğu da başına geldi. Zira:
78. “Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler.” Daha önce yapmakta oldukları hayasızlığı Lut’un misâfirleri ile yapmak için hızlıca koşup geldiler. “Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı.” Yani alemler arasında kendilerinden önce hiçbir kimsenin yapmadığı o hayasızlığı yapıyorlardı. “Dedi ki: Ey kavmim, işte kızlarım, onlar sizin için” benim misâfirlerimden “daha temizdir.” Bu, Süleyman’ın, yanına davacı olarak gelen ve her birisi kendisinin olduğunu iddia ettiği çocuğu -hakkı ortaya çıkarmak kastı ile- ortadan ikiye bölme teklifine benzemektedir. Çünkü Lût, kızlarına ulaşmalarının imkânsız olduğunu ve onların da kızlarıyla herhangi bir işleri olmadığını biliyordu. Bu sözdeki esas maksat, bu büyük hayasızlığı engellemekti. “Allah’tan korkun. Beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin.” Yani ya Allah’tan korkarak bu işten vazgeçeceksiniz, yahut da misâfirlerimin önünde beni küçük düşürmeme yoluna gideceksiniz. “İçinizde” sizi alıkoyacak ve bu işten vazgeçirecek “hiç mi aklı başında bir adam yok?, dedi.” İşte bu, onların hayır ve insanlıktan uzaklaşmış, tamamı sıyrılmış olduklarını göstermektedir.
79. Ona:“Biliyorsun ki kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen, bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun, dediler.” Yani biz erkeklerden başkasını istemeyiz. Bizim kadınlara karşı bir isteğimiz yoktur.
80. Bunun üzerine Lût aleyhisselam’ın tedirginliği daha da arttı ve şöyle dedi:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut” beni gereği gibi koruyabilecek bir kabile gibi “güçlü bir yere sığınabilseydim.” O zaman sizi bu işten alıkoyardım. Bu, maddi sebepler göz önünde bulundurularak söylenmiştir. Yoksa Lût aleyhisselam, esasen en güçlü koruyucu olan ve gücüne karşı kimsenin duramadığı Yüce Allah’a sığınmış idi.
81. İş, nihai dereceye ulaşıp sıkıntılar da artınca:“(Elçiler) dedi ki: Ey Lût, biz Rabbinin elçileriyiz.” Yani kalbinin yatışması ve huzur bulması için ona kim olduklarını haber verdiler. “Onlar sana asla” kötülük için “ilişemeyeceklerdir.” Daha sonra Cibril kalkıp kanadı ile onların gözlerini silme kör etti. Bunun üzerine Lût’u sabahın gelişi ile tehdit ederek dağıldılar. Melekler de Lût’a ailesi ile birlikte “gecenin bir vaktinde” gitmesini emrettiler. Yani tan yerinin ağarmasından çok önce yola çıkmasını istediler. Böylelikle onların şehirlerinden uzaklaşma imkânını bulacaklardı. “ve sizden hiç kimse geriye bakmasın.” Yani çıkıp gitmekte elinizi çabuk tutun. Sizin bütün gayretiniz kurtulmak olsun. Arkaya dönüp bakmayın bile. “Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan” azap “ona da isabet edecektir.” Çünkü o da bu günahta kavmine ortaktır. Zira Lût aleyhisselam’a misâfir geldiği takdirde onları kavmine haber veriyordu. “Onlara vaadolunan (azap) vakti sabahtır.” Adeta Lût, bu azabın çabuk gelmesini istemiştir, o nedenle de:“Sabah yakın değil mi?” denilmiştir.
82. Azabın inmesi ve onlara gelip çatmasına dair “emrimiz geldiği zaman o (şehrin)” yurtlarının “altını üstüne getirdik” yani yurtlarını üzerlerine ters çevirdik “ve oraya pişmiş çamurdan” alabildiğine sıcak ateşte pişmiş taşlardan “birbiri ardınca” yani kasabanın dışında ayrı duranların da arkasından gidecek şekilde “taşlar yağdırdık.”
83. “(Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi.” Bu taşlar üzerinde ilâhi azap ve gazabın alâmetleri vardı. “Bu (taşlar)” Lût kavminin yaptıklarına benzer işler yapan “zalimlerden uzak değildir.” Öyleyse kullar, onlara isabet edenlerin kendilerine de isabet etmemesi için onların yaptıklarını yapmaktan sakınmalıdırlar.
Hud 11:70
69- Andolsun ki İbrahim’e elçilerimiz müjde ile geldiler. “Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi ve vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi. 70- Ona ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu. Dediler ki:“Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” 71- Hanımı, ayakta dikiliyordu da güldü. Ona İshâk’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik. 72- Dedi ki:“Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!” 73- Dediler ki:“Allah’ın işine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı! Şüphe yok ki O, Hamîddir, Mecîddir. 74- İbrahim’in korkusu geçip kendisine müjde gelince Lût’un kavmi hakkında bizimle tartışmaya koyuldu. 75- Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu, (Allah’a) için için yalvaran ve tamamen (O’na) yönelmiş biri idi. 76- “Ey İbrahim, bundan vazgeç. Artık Rabbinin emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” 77- Elçilerimiz Lût’a gelince o, onlar sebebiyle üzüldü ve içi daraldı da:“Bu, çok zor bir gün.” dedi. 78- Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler. Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı. Dedi ki:“Ey kavmim, işte kızlarım! Onlar sizin için daha temizdir. Allah’tan korkun ve beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin. İçinizde hiç mi aklı başında bir adam yok?” 79- Dediler ki:“Biliyorsun ki bizim, kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun.” 80- Dedi ki:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut güçlü bir yere sığınabilseydim.” 81- (Elçiler) dedi ki: “Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla ilişemeyeceklerdir. Sen gecenin bir vaktinde aile efradınla yola çık ve sizden hiç kimse geriye bakmasın. Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan azap ona da isabet edecektir. Onlara vaadolunan (azap) vakti, sabahtır. Sabah yakın değil mi?” 82- (Azap) emrimiz geldiği zaman o (şehrin) altını üstüne getirdik ve oraya pişmiş çamurdan birbiri ardınca taşlar yağdırdık. 83- (Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi. Bu (taşlar), zalimlerden uzak değildir.
69. “Andolsun ki” o şerefli meleklerden oluşan “elçilerimiz” rasûlümüz Halil “İbrahim’e müjde ile geldiler.” Yüce Allah, onları Lût kavmini helak etmek üzere göndermiş, İbrahim’e de uğramalarını emredip ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermelerini söylemişti. Onlar, onun yanına girdiklerinde:“Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi.” Yani melekler, İbrahim’e selâm verdiler, o da onların selâmını aldı. Bu buyruk selâmın meşruiyetine ve İbrahim aleyhisselam’ın dininde de selâmlaşmanın olduğuna ve selâmın kelamdan/konuşmadan önce olduğuna, selâm alma ifadesinin de selâm verme ifadesinden daha güzel olmasının uygunluğuna delil vardır. Çünkü meleklerin verdikleri selam, süreklilik ifade etmeyen fiil cümlesi şeklinde olduğu halde onun selam alma ifadesi, devamlılığa ve kalıcılığa delil teşkil eden isim cümlesi şeklindedir. Arap dilinde -bilindiği gibi- bu iki tür cümle arasında büyük bir fark vardır. “Ve” İbrahim, melekler yanına girdiklerinde “vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi.” Yani hemen evine girip misâfirlerine semiz ve kızdırılmış taşlar üzerinde pişirilmiş bir dana ikram edip önlerine yaklaştırarak: Buyurmaz mısınız, dedi.
70. “Ona” yani kendilerine ikram ettiği dana etine “ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu.” Onların kendisine kötülük yapmak için ve hoşuna gitmeyecek bir maksat ile geldiklerini zannetti. Bu, onların gerçek durumlarını bilmeden önce olmuştu. “Dediler ki: “Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” Yani bizler Allah’ın elçileriyiz, Allah bizleri Lut kavmini helak etmek için gönderdi.
71. “Hanımı” yani İbrahim’in hanımı “ayakta dikiliyordu” ve misâfirlerine hizmet ediyordu. Durumlarını ve gönderiliş sebeplerini işitince hayret ederek “güldü. Ona İshak’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik.” Bundan da hayret etti ve onun için şöyle dedi:
72. “Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım?” Çünkü bu iki hal, çocuğun var olmasına bir engeldir. “Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!”
73. “Allah’ın işine mi şaşıyorsun?” Çünkü O’nun işine hayret etmeyi gerektirecek bir taraf yoktur. O’nun kusursuz meşieti her şeyi kuşatmıştır. O’nun kudreti açısından bu, şaşılacak bir iş değildir. Özellikle de şu mübarek hanenin halkı olan kimseler hakkında gerçekleştireceği şeyler için bu, böyledir. “Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı!” Yani Allah’ın rahmeti, ihsanı ve bereketleri üzerinizden eksik olmasın. Bereket ise Allah’ın hayır ve ihsanının bol bol olması, ilâhi hayırların onları bulması demektir. “Şüphe yok ki O, Hamîddir” sıfatları övülendir. Çünkü O’nun bütün sıfatları kemal sıfatlarıdır. Fiilleri de övülendir. Çünkü O’nun fiilleri ihsandır, cömertliktir, iyiliktir, hikmettir, adalettir. “Mecîddir.” Mecid olmak, sıfatların azametli ve kapsamlı olması demektir. Bütün kemal sıfatları yalnız O’nundur. O, bütün kemal sıfatların en mükemmeline, en eksiksiz ve en kapsamlı olanına sahiptir.
74. “İbrahim’in” misâfirleri dolayısı ile karşı karşıya kaldığı “korkusu geçip kendisine” çocuğu olacağına dair “müjde gelince” bu sefer Lût kavminin helâk edilmesi hususunda “bizimle” elçilerimiz ile “tartışmaya koyuldu” ve onlara: “Ama orada Lût da var, dedi. Biz, orada olanları daha iyi biliriz. Biz, onu ve -karısı dışında- aile halkını elbette kurtaracağız, dediler.”(el-Ankebût 29/32)
75. “Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu” yani huyu güzel, kendini bilmezlerin cahilliklerine karşılık kalbi geniş ve hemen kızmayan, “(Allah’a) için için yalvaran” yani bütün vakitlerde Yüce Allah’a yalvarıp yakaran, “ve tamamen (O’na) yönelmiş” Yani Allah’ı bilmesi ve muhabbeti dolayısı ile Allah’a çokça dönen, O’na çokça yönelen ve O’nun dışındaki şeylerden yüz çeviren “biri idi.” İşte bundan dolayı Yüce Allah’ın helâk edilmelerini kesin hükme bağladığı kimseler hakkında tartışıyordu.
76. Ona şöyle denildi “Ey İbrahim, bundan” yani bu tartışmadan “vazgeç. Artık Rabbinin” onların helâk edileceklerine dair “emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” O nedenle senin tartışmanın bir faydası yoktur.
77. “Elçilerimiz” yani İbrahim aleyhisselam’a uğrayan melekler, onun yanından ayrılıp “Lût’a gelince o, onlar sebebiyle” gelişleri sebebi ile “üzüldü” bu ona ağır geldi. “ve içi daraldı da: Bu, çok zor” zorlu ve tehlikeli “bir gün, dedi.” Çünkü Lût, kavminin onları rahat bırakmayacağını biliyordu. Zira melekler, son derece mükemmel ve güzel, tüysüz genç delikanlılar suretinde gelmişlerdi. İşte Lût’un kaygılanmasının sebebi bu idi. Nitekim korktuğu da başına geldi. Zira:
78. “Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler.” Daha önce yapmakta oldukları hayasızlığı Lut’un misâfirleri ile yapmak için hızlıca koşup geldiler. “Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı.” Yani alemler arasında kendilerinden önce hiçbir kimsenin yapmadığı o hayasızlığı yapıyorlardı. “Dedi ki: Ey kavmim, işte kızlarım, onlar sizin için” benim misâfirlerimden “daha temizdir.” Bu, Süleyman’ın, yanına davacı olarak gelen ve her birisi kendisinin olduğunu iddia ettiği çocuğu -hakkı ortaya çıkarmak kastı ile- ortadan ikiye bölme teklifine benzemektedir. Çünkü Lût, kızlarına ulaşmalarının imkânsız olduğunu ve onların da kızlarıyla herhangi bir işleri olmadığını biliyordu. Bu sözdeki esas maksat, bu büyük hayasızlığı engellemekti. “Allah’tan korkun. Beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin.” Yani ya Allah’tan korkarak bu işten vazgeçeceksiniz, yahut da misâfirlerimin önünde beni küçük düşürmeme yoluna gideceksiniz. “İçinizde” sizi alıkoyacak ve bu işten vazgeçirecek “hiç mi aklı başında bir adam yok?, dedi.” İşte bu, onların hayır ve insanlıktan uzaklaşmış, tamamı sıyrılmış olduklarını göstermektedir.
79. Ona:“Biliyorsun ki kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen, bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun, dediler.” Yani biz erkeklerden başkasını istemeyiz. Bizim kadınlara karşı bir isteğimiz yoktur.
80. Bunun üzerine Lût aleyhisselam’ın tedirginliği daha da arttı ve şöyle dedi:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut” beni gereği gibi koruyabilecek bir kabile gibi “güçlü bir yere sığınabilseydim.” O zaman sizi bu işten alıkoyardım. Bu, maddi sebepler göz önünde bulundurularak söylenmiştir. Yoksa Lût aleyhisselam, esasen en güçlü koruyucu olan ve gücüne karşı kimsenin duramadığı Yüce Allah’a sığınmış idi.
81. İş, nihai dereceye ulaşıp sıkıntılar da artınca:“(Elçiler) dedi ki: Ey Lût, biz Rabbinin elçileriyiz.” Yani kalbinin yatışması ve huzur bulması için ona kim olduklarını haber verdiler. “Onlar sana asla” kötülük için “ilişemeyeceklerdir.” Daha sonra Cibril kalkıp kanadı ile onların gözlerini silme kör etti. Bunun üzerine Lût’u sabahın gelişi ile tehdit ederek dağıldılar. Melekler de Lût’a ailesi ile birlikte “gecenin bir vaktinde” gitmesini emrettiler. Yani tan yerinin ağarmasından çok önce yola çıkmasını istediler. Böylelikle onların şehirlerinden uzaklaşma imkânını bulacaklardı. “ve sizden hiç kimse geriye bakmasın.” Yani çıkıp gitmekte elinizi çabuk tutun. Sizin bütün gayretiniz kurtulmak olsun. Arkaya dönüp bakmayın bile. “Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan” azap “ona da isabet edecektir.” Çünkü o da bu günahta kavmine ortaktır. Zira Lût aleyhisselam’a misâfir geldiği takdirde onları kavmine haber veriyordu. “Onlara vaadolunan (azap) vakti sabahtır.” Adeta Lût, bu azabın çabuk gelmesini istemiştir, o nedenle de:“Sabah yakın değil mi?” denilmiştir.
82. Azabın inmesi ve onlara gelip çatmasına dair “emrimiz geldiği zaman o (şehrin)” yurtlarının “altını üstüne getirdik” yani yurtlarını üzerlerine ters çevirdik “ve oraya pişmiş çamurdan” alabildiğine sıcak ateşte pişmiş taşlardan “birbiri ardınca” yani kasabanın dışında ayrı duranların da arkasından gidecek şekilde “taşlar yağdırdık.”
83. “(Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi.” Bu taşlar üzerinde ilâhi azap ve gazabın alâmetleri vardı. “Bu (taşlar)” Lût kavminin yaptıklarına benzer işler yapan “zalimlerden uzak değildir.” Öyleyse kullar, onlara isabet edenlerin kendilerine de isabet etmemesi için onların yaptıklarını yapmaktan sakınmalıdırlar.
Hud 11:71
69- Andolsun ki İbrahim’e elçilerimiz müjde ile geldiler. “Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi ve vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi. 70- Ona ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu. Dediler ki:“Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” 71- Hanımı, ayakta dikiliyordu da güldü. Ona İshâk’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik. 72- Dedi ki:“Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!” 73- Dediler ki:“Allah’ın işine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı! Şüphe yok ki O, Hamîddir, Mecîddir. 74- İbrahim’in korkusu geçip kendisine müjde gelince Lût’un kavmi hakkında bizimle tartışmaya koyuldu. 75- Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu, (Allah’a) için için yalvaran ve tamamen (O’na) yönelmiş biri idi. 76- “Ey İbrahim, bundan vazgeç. Artık Rabbinin emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” 77- Elçilerimiz Lût’a gelince o, onlar sebebiyle üzüldü ve içi daraldı da:“Bu, çok zor bir gün.” dedi. 78- Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler. Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı. Dedi ki:“Ey kavmim, işte kızlarım! Onlar sizin için daha temizdir. Allah’tan korkun ve beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin. İçinizde hiç mi aklı başında bir adam yok?” 79- Dediler ki:“Biliyorsun ki bizim, kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun.” 80- Dedi ki:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut güçlü bir yere sığınabilseydim.” 81- (Elçiler) dedi ki: “Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla ilişemeyeceklerdir. Sen gecenin bir vaktinde aile efradınla yola çık ve sizden hiç kimse geriye bakmasın. Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan azap ona da isabet edecektir. Onlara vaadolunan (azap) vakti, sabahtır. Sabah yakın değil mi?” 82- (Azap) emrimiz geldiği zaman o (şehrin) altını üstüne getirdik ve oraya pişmiş çamurdan birbiri ardınca taşlar yağdırdık. 83- (Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi. Bu (taşlar), zalimlerden uzak değildir.
69. “Andolsun ki” o şerefli meleklerden oluşan “elçilerimiz” rasûlümüz Halil “İbrahim’e müjde ile geldiler.” Yüce Allah, onları Lût kavmini helak etmek üzere göndermiş, İbrahim’e de uğramalarını emredip ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermelerini söylemişti. Onlar, onun yanına girdiklerinde:“Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi.” Yani melekler, İbrahim’e selâm verdiler, o da onların selâmını aldı. Bu buyruk selâmın meşruiyetine ve İbrahim aleyhisselam’ın dininde de selâmlaşmanın olduğuna ve selâmın kelamdan/konuşmadan önce olduğuna, selâm alma ifadesinin de selâm verme ifadesinden daha güzel olmasının uygunluğuna delil vardır. Çünkü meleklerin verdikleri selam, süreklilik ifade etmeyen fiil cümlesi şeklinde olduğu halde onun selam alma ifadesi, devamlılığa ve kalıcılığa delil teşkil eden isim cümlesi şeklindedir. Arap dilinde -bilindiği gibi- bu iki tür cümle arasında büyük bir fark vardır. “Ve” İbrahim, melekler yanına girdiklerinde “vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi.” Yani hemen evine girip misâfirlerine semiz ve kızdırılmış taşlar üzerinde pişirilmiş bir dana ikram edip önlerine yaklaştırarak: Buyurmaz mısınız, dedi.
70. “Ona” yani kendilerine ikram ettiği dana etine “ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu.” Onların kendisine kötülük yapmak için ve hoşuna gitmeyecek bir maksat ile geldiklerini zannetti. Bu, onların gerçek durumlarını bilmeden önce olmuştu. “Dediler ki: “Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” Yani bizler Allah’ın elçileriyiz, Allah bizleri Lut kavmini helak etmek için gönderdi.
71. “Hanımı” yani İbrahim’in hanımı “ayakta dikiliyordu” ve misâfirlerine hizmet ediyordu. Durumlarını ve gönderiliş sebeplerini işitince hayret ederek “güldü. Ona İshak’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik.” Bundan da hayret etti ve onun için şöyle dedi:
72. “Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım?” Çünkü bu iki hal, çocuğun var olmasına bir engeldir. “Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!”
73. “Allah’ın işine mi şaşıyorsun?” Çünkü O’nun işine hayret etmeyi gerektirecek bir taraf yoktur. O’nun kusursuz meşieti her şeyi kuşatmıştır. O’nun kudreti açısından bu, şaşılacak bir iş değildir. Özellikle de şu mübarek hanenin halkı olan kimseler hakkında gerçekleştireceği şeyler için bu, böyledir. “Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı!” Yani Allah’ın rahmeti, ihsanı ve bereketleri üzerinizden eksik olmasın. Bereket ise Allah’ın hayır ve ihsanının bol bol olması, ilâhi hayırların onları bulması demektir. “Şüphe yok ki O, Hamîddir” sıfatları övülendir. Çünkü O’nun bütün sıfatları kemal sıfatlarıdır. Fiilleri de övülendir. Çünkü O’nun fiilleri ihsandır, cömertliktir, iyiliktir, hikmettir, adalettir. “Mecîddir.” Mecid olmak, sıfatların azametli ve kapsamlı olması demektir. Bütün kemal sıfatları yalnız O’nundur. O, bütün kemal sıfatların en mükemmeline, en eksiksiz ve en kapsamlı olanına sahiptir.
74. “İbrahim’in” misâfirleri dolayısı ile karşı karşıya kaldığı “korkusu geçip kendisine” çocuğu olacağına dair “müjde gelince” bu sefer Lût kavminin helâk edilmesi hususunda “bizimle” elçilerimiz ile “tartışmaya koyuldu” ve onlara: “Ama orada Lût da var, dedi. Biz, orada olanları daha iyi biliriz. Biz, onu ve -karısı dışında- aile halkını elbette kurtaracağız, dediler.”(el-Ankebût 29/32)
75. “Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu” yani huyu güzel, kendini bilmezlerin cahilliklerine karşılık kalbi geniş ve hemen kızmayan, “(Allah’a) için için yalvaran” yani bütün vakitlerde Yüce Allah’a yalvarıp yakaran, “ve tamamen (O’na) yönelmiş” Yani Allah’ı bilmesi ve muhabbeti dolayısı ile Allah’a çokça dönen, O’na çokça yönelen ve O’nun dışındaki şeylerden yüz çeviren “biri idi.” İşte bundan dolayı Yüce Allah’ın helâk edilmelerini kesin hükme bağladığı kimseler hakkında tartışıyordu.
76. Ona şöyle denildi “Ey İbrahim, bundan” yani bu tartışmadan “vazgeç. Artık Rabbinin” onların helâk edileceklerine dair “emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” O nedenle senin tartışmanın bir faydası yoktur.
77. “Elçilerimiz” yani İbrahim aleyhisselam’a uğrayan melekler, onun yanından ayrılıp “Lût’a gelince o, onlar sebebiyle” gelişleri sebebi ile “üzüldü” bu ona ağır geldi. “ve içi daraldı da: Bu, çok zor” zorlu ve tehlikeli “bir gün, dedi.” Çünkü Lût, kavminin onları rahat bırakmayacağını biliyordu. Zira melekler, son derece mükemmel ve güzel, tüysüz genç delikanlılar suretinde gelmişlerdi. İşte Lût’un kaygılanmasının sebebi bu idi. Nitekim korktuğu da başına geldi. Zira:
78. “Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler.” Daha önce yapmakta oldukları hayasızlığı Lut’un misâfirleri ile yapmak için hızlıca koşup geldiler. “Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı.” Yani alemler arasında kendilerinden önce hiçbir kimsenin yapmadığı o hayasızlığı yapıyorlardı. “Dedi ki: Ey kavmim, işte kızlarım, onlar sizin için” benim misâfirlerimden “daha temizdir.” Bu, Süleyman’ın, yanına davacı olarak gelen ve her birisi kendisinin olduğunu iddia ettiği çocuğu -hakkı ortaya çıkarmak kastı ile- ortadan ikiye bölme teklifine benzemektedir. Çünkü Lût, kızlarına ulaşmalarının imkânsız olduğunu ve onların da kızlarıyla herhangi bir işleri olmadığını biliyordu. Bu sözdeki esas maksat, bu büyük hayasızlığı engellemekti. “Allah’tan korkun. Beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin.” Yani ya Allah’tan korkarak bu işten vazgeçeceksiniz, yahut da misâfirlerimin önünde beni küçük düşürmeme yoluna gideceksiniz. “İçinizde” sizi alıkoyacak ve bu işten vazgeçirecek “hiç mi aklı başında bir adam yok?, dedi.” İşte bu, onların hayır ve insanlıktan uzaklaşmış, tamamı sıyrılmış olduklarını göstermektedir.
79. Ona:“Biliyorsun ki kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen, bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun, dediler.” Yani biz erkeklerden başkasını istemeyiz. Bizim kadınlara karşı bir isteğimiz yoktur.
80. Bunun üzerine Lût aleyhisselam’ın tedirginliği daha da arttı ve şöyle dedi:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut” beni gereği gibi koruyabilecek bir kabile gibi “güçlü bir yere sığınabilseydim.” O zaman sizi bu işten alıkoyardım. Bu, maddi sebepler göz önünde bulundurularak söylenmiştir. Yoksa Lût aleyhisselam, esasen en güçlü koruyucu olan ve gücüne karşı kimsenin duramadığı Yüce Allah’a sığınmış idi.
81. İş, nihai dereceye ulaşıp sıkıntılar da artınca:“(Elçiler) dedi ki: Ey Lût, biz Rabbinin elçileriyiz.” Yani kalbinin yatışması ve huzur bulması için ona kim olduklarını haber verdiler. “Onlar sana asla” kötülük için “ilişemeyeceklerdir.” Daha sonra Cibril kalkıp kanadı ile onların gözlerini silme kör etti. Bunun üzerine Lût’u sabahın gelişi ile tehdit ederek dağıldılar. Melekler de Lût’a ailesi ile birlikte “gecenin bir vaktinde” gitmesini emrettiler. Yani tan yerinin ağarmasından çok önce yola çıkmasını istediler. Böylelikle onların şehirlerinden uzaklaşma imkânını bulacaklardı. “ve sizden hiç kimse geriye bakmasın.” Yani çıkıp gitmekte elinizi çabuk tutun. Sizin bütün gayretiniz kurtulmak olsun. Arkaya dönüp bakmayın bile. “Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan” azap “ona da isabet edecektir.” Çünkü o da bu günahta kavmine ortaktır. Zira Lût aleyhisselam’a misâfir geldiği takdirde onları kavmine haber veriyordu. “Onlara vaadolunan (azap) vakti sabahtır.” Adeta Lût, bu azabın çabuk gelmesini istemiştir, o nedenle de:“Sabah yakın değil mi?” denilmiştir.
82. Azabın inmesi ve onlara gelip çatmasına dair “emrimiz geldiği zaman o (şehrin)” yurtlarının “altını üstüne getirdik” yani yurtlarını üzerlerine ters çevirdik “ve oraya pişmiş çamurdan” alabildiğine sıcak ateşte pişmiş taşlardan “birbiri ardınca” yani kasabanın dışında ayrı duranların da arkasından gidecek şekilde “taşlar yağdırdık.”
83. “(Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi.” Bu taşlar üzerinde ilâhi azap ve gazabın alâmetleri vardı. “Bu (taşlar)” Lût kavminin yaptıklarına benzer işler yapan “zalimlerden uzak değildir.” Öyleyse kullar, onlara isabet edenlerin kendilerine de isabet etmemesi için onların yaptıklarını yapmaktan sakınmalıdırlar.
Hud 11:72
69- Andolsun ki İbrahim’e elçilerimiz müjde ile geldiler. “Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi ve vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi. 70- Ona ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu. Dediler ki:“Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” 71- Hanımı, ayakta dikiliyordu da güldü. Ona İshâk’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik. 72- Dedi ki:“Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!” 73- Dediler ki:“Allah’ın işine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı! Şüphe yok ki O, Hamîddir, Mecîddir. 74- İbrahim’in korkusu geçip kendisine müjde gelince Lût’un kavmi hakkında bizimle tartışmaya koyuldu. 75- Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu, (Allah’a) için için yalvaran ve tamamen (O’na) yönelmiş biri idi. 76- “Ey İbrahim, bundan vazgeç. Artık Rabbinin emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” 77- Elçilerimiz Lût’a gelince o, onlar sebebiyle üzüldü ve içi daraldı da:“Bu, çok zor bir gün.” dedi. 78- Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler. Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı. Dedi ki:“Ey kavmim, işte kızlarım! Onlar sizin için daha temizdir. Allah’tan korkun ve beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin. İçinizde hiç mi aklı başında bir adam yok?” 79- Dediler ki:“Biliyorsun ki bizim, kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun.” 80- Dedi ki:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut güçlü bir yere sığınabilseydim.” 81- (Elçiler) dedi ki: “Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla ilişemeyeceklerdir. Sen gecenin bir vaktinde aile efradınla yola çık ve sizden hiç kimse geriye bakmasın. Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan azap ona da isabet edecektir. Onlara vaadolunan (azap) vakti, sabahtır. Sabah yakın değil mi?” 82- (Azap) emrimiz geldiği zaman o (şehrin) altını üstüne getirdik ve oraya pişmiş çamurdan birbiri ardınca taşlar yağdırdık. 83- (Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi. Bu (taşlar), zalimlerden uzak değildir.
69. “Andolsun ki” o şerefli meleklerden oluşan “elçilerimiz” rasûlümüz Halil “İbrahim’e müjde ile geldiler.” Yüce Allah, onları Lût kavmini helak etmek üzere göndermiş, İbrahim’e de uğramalarını emredip ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermelerini söylemişti. Onlar, onun yanına girdiklerinde:“Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi.” Yani melekler, İbrahim’e selâm verdiler, o da onların selâmını aldı. Bu buyruk selâmın meşruiyetine ve İbrahim aleyhisselam’ın dininde de selâmlaşmanın olduğuna ve selâmın kelamdan/konuşmadan önce olduğuna, selâm alma ifadesinin de selâm verme ifadesinden daha güzel olmasının uygunluğuna delil vardır. Çünkü meleklerin verdikleri selam, süreklilik ifade etmeyen fiil cümlesi şeklinde olduğu halde onun selam alma ifadesi, devamlılığa ve kalıcılığa delil teşkil eden isim cümlesi şeklindedir. Arap dilinde -bilindiği gibi- bu iki tür cümle arasında büyük bir fark vardır. “Ve” İbrahim, melekler yanına girdiklerinde “vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi.” Yani hemen evine girip misâfirlerine semiz ve kızdırılmış taşlar üzerinde pişirilmiş bir dana ikram edip önlerine yaklaştırarak: Buyurmaz mısınız, dedi.
70. “Ona” yani kendilerine ikram ettiği dana etine “ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu.” Onların kendisine kötülük yapmak için ve hoşuna gitmeyecek bir maksat ile geldiklerini zannetti. Bu, onların gerçek durumlarını bilmeden önce olmuştu. “Dediler ki: “Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” Yani bizler Allah’ın elçileriyiz, Allah bizleri Lut kavmini helak etmek için gönderdi.
71. “Hanımı” yani İbrahim’in hanımı “ayakta dikiliyordu” ve misâfirlerine hizmet ediyordu. Durumlarını ve gönderiliş sebeplerini işitince hayret ederek “güldü. Ona İshak’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik.” Bundan da hayret etti ve onun için şöyle dedi:
72. “Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım?” Çünkü bu iki hal, çocuğun var olmasına bir engeldir. “Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!”
73. “Allah’ın işine mi şaşıyorsun?” Çünkü O’nun işine hayret etmeyi gerektirecek bir taraf yoktur. O’nun kusursuz meşieti her şeyi kuşatmıştır. O’nun kudreti açısından bu, şaşılacak bir iş değildir. Özellikle de şu mübarek hanenin halkı olan kimseler hakkında gerçekleştireceği şeyler için bu, böyledir. “Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı!” Yani Allah’ın rahmeti, ihsanı ve bereketleri üzerinizden eksik olmasın. Bereket ise Allah’ın hayır ve ihsanının bol bol olması, ilâhi hayırların onları bulması demektir. “Şüphe yok ki O, Hamîddir” sıfatları övülendir. Çünkü O’nun bütün sıfatları kemal sıfatlarıdır. Fiilleri de övülendir. Çünkü O’nun fiilleri ihsandır, cömertliktir, iyiliktir, hikmettir, adalettir. “Mecîddir.” Mecid olmak, sıfatların azametli ve kapsamlı olması demektir. Bütün kemal sıfatları yalnız O’nundur. O, bütün kemal sıfatların en mükemmeline, en eksiksiz ve en kapsamlı olanına sahiptir.
74. “İbrahim’in” misâfirleri dolayısı ile karşı karşıya kaldığı “korkusu geçip kendisine” çocuğu olacağına dair “müjde gelince” bu sefer Lût kavminin helâk edilmesi hususunda “bizimle” elçilerimiz ile “tartışmaya koyuldu” ve onlara: “Ama orada Lût da var, dedi. Biz, orada olanları daha iyi biliriz. Biz, onu ve -karısı dışında- aile halkını elbette kurtaracağız, dediler.”(el-Ankebût 29/32)
75. “Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu” yani huyu güzel, kendini bilmezlerin cahilliklerine karşılık kalbi geniş ve hemen kızmayan, “(Allah’a) için için yalvaran” yani bütün vakitlerde Yüce Allah’a yalvarıp yakaran, “ve tamamen (O’na) yönelmiş” Yani Allah’ı bilmesi ve muhabbeti dolayısı ile Allah’a çokça dönen, O’na çokça yönelen ve O’nun dışındaki şeylerden yüz çeviren “biri idi.” İşte bundan dolayı Yüce Allah’ın helâk edilmelerini kesin hükme bağladığı kimseler hakkında tartışıyordu.
76. Ona şöyle denildi “Ey İbrahim, bundan” yani bu tartışmadan “vazgeç. Artık Rabbinin” onların helâk edileceklerine dair “emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” O nedenle senin tartışmanın bir faydası yoktur.
77. “Elçilerimiz” yani İbrahim aleyhisselam’a uğrayan melekler, onun yanından ayrılıp “Lût’a gelince o, onlar sebebiyle” gelişleri sebebi ile “üzüldü” bu ona ağır geldi. “ve içi daraldı da: Bu, çok zor” zorlu ve tehlikeli “bir gün, dedi.” Çünkü Lût, kavminin onları rahat bırakmayacağını biliyordu. Zira melekler, son derece mükemmel ve güzel, tüysüz genç delikanlılar suretinde gelmişlerdi. İşte Lût’un kaygılanmasının sebebi bu idi. Nitekim korktuğu da başına geldi. Zira:
78. “Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler.” Daha önce yapmakta oldukları hayasızlığı Lut’un misâfirleri ile yapmak için hızlıca koşup geldiler. “Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı.” Yani alemler arasında kendilerinden önce hiçbir kimsenin yapmadığı o hayasızlığı yapıyorlardı. “Dedi ki: Ey kavmim, işte kızlarım, onlar sizin için” benim misâfirlerimden “daha temizdir.” Bu, Süleyman’ın, yanına davacı olarak gelen ve her birisi kendisinin olduğunu iddia ettiği çocuğu -hakkı ortaya çıkarmak kastı ile- ortadan ikiye bölme teklifine benzemektedir. Çünkü Lût, kızlarına ulaşmalarının imkânsız olduğunu ve onların da kızlarıyla herhangi bir işleri olmadığını biliyordu. Bu sözdeki esas maksat, bu büyük hayasızlığı engellemekti. “Allah’tan korkun. Beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin.” Yani ya Allah’tan korkarak bu işten vazgeçeceksiniz, yahut da misâfirlerimin önünde beni küçük düşürmeme yoluna gideceksiniz. “İçinizde” sizi alıkoyacak ve bu işten vazgeçirecek “hiç mi aklı başında bir adam yok?, dedi.” İşte bu, onların hayır ve insanlıktan uzaklaşmış, tamamı sıyrılmış olduklarını göstermektedir.
79. Ona:“Biliyorsun ki kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen, bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun, dediler.” Yani biz erkeklerden başkasını istemeyiz. Bizim kadınlara karşı bir isteğimiz yoktur.
80. Bunun üzerine Lût aleyhisselam’ın tedirginliği daha da arttı ve şöyle dedi:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut” beni gereği gibi koruyabilecek bir kabile gibi “güçlü bir yere sığınabilseydim.” O zaman sizi bu işten alıkoyardım. Bu, maddi sebepler göz önünde bulundurularak söylenmiştir. Yoksa Lût aleyhisselam, esasen en güçlü koruyucu olan ve gücüne karşı kimsenin duramadığı Yüce Allah’a sığınmış idi.
81. İş, nihai dereceye ulaşıp sıkıntılar da artınca:“(Elçiler) dedi ki: Ey Lût, biz Rabbinin elçileriyiz.” Yani kalbinin yatışması ve huzur bulması için ona kim olduklarını haber verdiler. “Onlar sana asla” kötülük için “ilişemeyeceklerdir.” Daha sonra Cibril kalkıp kanadı ile onların gözlerini silme kör etti. Bunun üzerine Lût’u sabahın gelişi ile tehdit ederek dağıldılar. Melekler de Lût’a ailesi ile birlikte “gecenin bir vaktinde” gitmesini emrettiler. Yani tan yerinin ağarmasından çok önce yola çıkmasını istediler. Böylelikle onların şehirlerinden uzaklaşma imkânını bulacaklardı. “ve sizden hiç kimse geriye bakmasın.” Yani çıkıp gitmekte elinizi çabuk tutun. Sizin bütün gayretiniz kurtulmak olsun. Arkaya dönüp bakmayın bile. “Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan” azap “ona da isabet edecektir.” Çünkü o da bu günahta kavmine ortaktır. Zira Lût aleyhisselam’a misâfir geldiği takdirde onları kavmine haber veriyordu. “Onlara vaadolunan (azap) vakti sabahtır.” Adeta Lût, bu azabın çabuk gelmesini istemiştir, o nedenle de:“Sabah yakın değil mi?” denilmiştir.
82. Azabın inmesi ve onlara gelip çatmasına dair “emrimiz geldiği zaman o (şehrin)” yurtlarının “altını üstüne getirdik” yani yurtlarını üzerlerine ters çevirdik “ve oraya pişmiş çamurdan” alabildiğine sıcak ateşte pişmiş taşlardan “birbiri ardınca” yani kasabanın dışında ayrı duranların da arkasından gidecek şekilde “taşlar yağdırdık.”
83. “(Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi.” Bu taşlar üzerinde ilâhi azap ve gazabın alâmetleri vardı. “Bu (taşlar)” Lût kavminin yaptıklarına benzer işler yapan “zalimlerden uzak değildir.” Öyleyse kullar, onlara isabet edenlerin kendilerine de isabet etmemesi için onların yaptıklarını yapmaktan sakınmalıdırlar.
Hud 11:73
69- Andolsun ki İbrahim’e elçilerimiz müjde ile geldiler. “Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi ve vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi. 70- Ona ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu. Dediler ki:“Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” 71- Hanımı, ayakta dikiliyordu da güldü. Ona İshâk’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik. 72- Dedi ki:“Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!” 73- Dediler ki:“Allah’ın işine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı! Şüphe yok ki O, Hamîddir, Mecîddir. 74- İbrahim’in korkusu geçip kendisine müjde gelince Lût’un kavmi hakkında bizimle tartışmaya koyuldu. 75- Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu, (Allah’a) için için yalvaran ve tamamen (O’na) yönelmiş biri idi. 76- “Ey İbrahim, bundan vazgeç. Artık Rabbinin emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” 77- Elçilerimiz Lût’a gelince o, onlar sebebiyle üzüldü ve içi daraldı da:“Bu, çok zor bir gün.” dedi. 78- Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler. Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı. Dedi ki:“Ey kavmim, işte kızlarım! Onlar sizin için daha temizdir. Allah’tan korkun ve beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin. İçinizde hiç mi aklı başında bir adam yok?” 79- Dediler ki:“Biliyorsun ki bizim, kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun.” 80- Dedi ki:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut güçlü bir yere sığınabilseydim.” 81- (Elçiler) dedi ki: “Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla ilişemeyeceklerdir. Sen gecenin bir vaktinde aile efradınla yola çık ve sizden hiç kimse geriye bakmasın. Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan azap ona da isabet edecektir. Onlara vaadolunan (azap) vakti, sabahtır. Sabah yakın değil mi?” 82- (Azap) emrimiz geldiği zaman o (şehrin) altını üstüne getirdik ve oraya pişmiş çamurdan birbiri ardınca taşlar yağdırdık. 83- (Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi. Bu (taşlar), zalimlerden uzak değildir.
69. “Andolsun ki” o şerefli meleklerden oluşan “elçilerimiz” rasûlümüz Halil “İbrahim’e müjde ile geldiler.” Yüce Allah, onları Lût kavmini helak etmek üzere göndermiş, İbrahim’e de uğramalarını emredip ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermelerini söylemişti. Onlar, onun yanına girdiklerinde:“Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi.” Yani melekler, İbrahim’e selâm verdiler, o da onların selâmını aldı. Bu buyruk selâmın meşruiyetine ve İbrahim aleyhisselam’ın dininde de selâmlaşmanın olduğuna ve selâmın kelamdan/konuşmadan önce olduğuna, selâm alma ifadesinin de selâm verme ifadesinden daha güzel olmasının uygunluğuna delil vardır. Çünkü meleklerin verdikleri selam, süreklilik ifade etmeyen fiil cümlesi şeklinde olduğu halde onun selam alma ifadesi, devamlılığa ve kalıcılığa delil teşkil eden isim cümlesi şeklindedir. Arap dilinde -bilindiği gibi- bu iki tür cümle arasında büyük bir fark vardır. “Ve” İbrahim, melekler yanına girdiklerinde “vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi.” Yani hemen evine girip misâfirlerine semiz ve kızdırılmış taşlar üzerinde pişirilmiş bir dana ikram edip önlerine yaklaştırarak: Buyurmaz mısınız, dedi.
70. “Ona” yani kendilerine ikram ettiği dana etine “ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu.” Onların kendisine kötülük yapmak için ve hoşuna gitmeyecek bir maksat ile geldiklerini zannetti. Bu, onların gerçek durumlarını bilmeden önce olmuştu. “Dediler ki: “Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” Yani bizler Allah’ın elçileriyiz, Allah bizleri Lut kavmini helak etmek için gönderdi.
71. “Hanımı” yani İbrahim’in hanımı “ayakta dikiliyordu” ve misâfirlerine hizmet ediyordu. Durumlarını ve gönderiliş sebeplerini işitince hayret ederek “güldü. Ona İshak’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik.” Bundan da hayret etti ve onun için şöyle dedi:
72. “Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım?” Çünkü bu iki hal, çocuğun var olmasına bir engeldir. “Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!”
73. “Allah’ın işine mi şaşıyorsun?” Çünkü O’nun işine hayret etmeyi gerektirecek bir taraf yoktur. O’nun kusursuz meşieti her şeyi kuşatmıştır. O’nun kudreti açısından bu, şaşılacak bir iş değildir. Özellikle de şu mübarek hanenin halkı olan kimseler hakkında gerçekleştireceği şeyler için bu, böyledir. “Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı!” Yani Allah’ın rahmeti, ihsanı ve bereketleri üzerinizden eksik olmasın. Bereket ise Allah’ın hayır ve ihsanının bol bol olması, ilâhi hayırların onları bulması demektir. “Şüphe yok ki O, Hamîddir” sıfatları övülendir. Çünkü O’nun bütün sıfatları kemal sıfatlarıdır. Fiilleri de övülendir. Çünkü O’nun fiilleri ihsandır, cömertliktir, iyiliktir, hikmettir, adalettir. “Mecîddir.” Mecid olmak, sıfatların azametli ve kapsamlı olması demektir. Bütün kemal sıfatları yalnız O’nundur. O, bütün kemal sıfatların en mükemmeline, en eksiksiz ve en kapsamlı olanına sahiptir.
74. “İbrahim’in” misâfirleri dolayısı ile karşı karşıya kaldığı “korkusu geçip kendisine” çocuğu olacağına dair “müjde gelince” bu sefer Lût kavminin helâk edilmesi hususunda “bizimle” elçilerimiz ile “tartışmaya koyuldu” ve onlara: “Ama orada Lût da var, dedi. Biz, orada olanları daha iyi biliriz. Biz, onu ve -karısı dışında- aile halkını elbette kurtaracağız, dediler.”(el-Ankebût 29/32)
75. “Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu” yani huyu güzel, kendini bilmezlerin cahilliklerine karşılık kalbi geniş ve hemen kızmayan, “(Allah’a) için için yalvaran” yani bütün vakitlerde Yüce Allah’a yalvarıp yakaran, “ve tamamen (O’na) yönelmiş” Yani Allah’ı bilmesi ve muhabbeti dolayısı ile Allah’a çokça dönen, O’na çokça yönelen ve O’nun dışındaki şeylerden yüz çeviren “biri idi.” İşte bundan dolayı Yüce Allah’ın helâk edilmelerini kesin hükme bağladığı kimseler hakkında tartışıyordu.
76. Ona şöyle denildi “Ey İbrahim, bundan” yani bu tartışmadan “vazgeç. Artık Rabbinin” onların helâk edileceklerine dair “emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” O nedenle senin tartışmanın bir faydası yoktur.
77. “Elçilerimiz” yani İbrahim aleyhisselam’a uğrayan melekler, onun yanından ayrılıp “Lût’a gelince o, onlar sebebiyle” gelişleri sebebi ile “üzüldü” bu ona ağır geldi. “ve içi daraldı da: Bu, çok zor” zorlu ve tehlikeli “bir gün, dedi.” Çünkü Lût, kavminin onları rahat bırakmayacağını biliyordu. Zira melekler, son derece mükemmel ve güzel, tüysüz genç delikanlılar suretinde gelmişlerdi. İşte Lût’un kaygılanmasının sebebi bu idi. Nitekim korktuğu da başına geldi. Zira:
78. “Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler.” Daha önce yapmakta oldukları hayasızlığı Lut’un misâfirleri ile yapmak için hızlıca koşup geldiler. “Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı.” Yani alemler arasında kendilerinden önce hiçbir kimsenin yapmadığı o hayasızlığı yapıyorlardı. “Dedi ki: Ey kavmim, işte kızlarım, onlar sizin için” benim misâfirlerimden “daha temizdir.” Bu, Süleyman’ın, yanına davacı olarak gelen ve her birisi kendisinin olduğunu iddia ettiği çocuğu -hakkı ortaya çıkarmak kastı ile- ortadan ikiye bölme teklifine benzemektedir. Çünkü Lût, kızlarına ulaşmalarının imkânsız olduğunu ve onların da kızlarıyla herhangi bir işleri olmadığını biliyordu. Bu sözdeki esas maksat, bu büyük hayasızlığı engellemekti. “Allah’tan korkun. Beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin.” Yani ya Allah’tan korkarak bu işten vazgeçeceksiniz, yahut da misâfirlerimin önünde beni küçük düşürmeme yoluna gideceksiniz. “İçinizde” sizi alıkoyacak ve bu işten vazgeçirecek “hiç mi aklı başında bir adam yok?, dedi.” İşte bu, onların hayır ve insanlıktan uzaklaşmış, tamamı sıyrılmış olduklarını göstermektedir.
79. Ona:“Biliyorsun ki kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen, bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun, dediler.” Yani biz erkeklerden başkasını istemeyiz. Bizim kadınlara karşı bir isteğimiz yoktur.
80. Bunun üzerine Lût aleyhisselam’ın tedirginliği daha da arttı ve şöyle dedi:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut” beni gereği gibi koruyabilecek bir kabile gibi “güçlü bir yere sığınabilseydim.” O zaman sizi bu işten alıkoyardım. Bu, maddi sebepler göz önünde bulundurularak söylenmiştir. Yoksa Lût aleyhisselam, esasen en güçlü koruyucu olan ve gücüne karşı kimsenin duramadığı Yüce Allah’a sığınmış idi.
81. İş, nihai dereceye ulaşıp sıkıntılar da artınca:“(Elçiler) dedi ki: Ey Lût, biz Rabbinin elçileriyiz.” Yani kalbinin yatışması ve huzur bulması için ona kim olduklarını haber verdiler. “Onlar sana asla” kötülük için “ilişemeyeceklerdir.” Daha sonra Cibril kalkıp kanadı ile onların gözlerini silme kör etti. Bunun üzerine Lût’u sabahın gelişi ile tehdit ederek dağıldılar. Melekler de Lût’a ailesi ile birlikte “gecenin bir vaktinde” gitmesini emrettiler. Yani tan yerinin ağarmasından çok önce yola çıkmasını istediler. Böylelikle onların şehirlerinden uzaklaşma imkânını bulacaklardı. “ve sizden hiç kimse geriye bakmasın.” Yani çıkıp gitmekte elinizi çabuk tutun. Sizin bütün gayretiniz kurtulmak olsun. Arkaya dönüp bakmayın bile. “Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan” azap “ona da isabet edecektir.” Çünkü o da bu günahta kavmine ortaktır. Zira Lût aleyhisselam’a misâfir geldiği takdirde onları kavmine haber veriyordu. “Onlara vaadolunan (azap) vakti sabahtır.” Adeta Lût, bu azabın çabuk gelmesini istemiştir, o nedenle de:“Sabah yakın değil mi?” denilmiştir.
82. Azabın inmesi ve onlara gelip çatmasına dair “emrimiz geldiği zaman o (şehrin)” yurtlarının “altını üstüne getirdik” yani yurtlarını üzerlerine ters çevirdik “ve oraya pişmiş çamurdan” alabildiğine sıcak ateşte pişmiş taşlardan “birbiri ardınca” yani kasabanın dışında ayrı duranların da arkasından gidecek şekilde “taşlar yağdırdık.”
83. “(Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi.” Bu taşlar üzerinde ilâhi azap ve gazabın alâmetleri vardı. “Bu (taşlar)” Lût kavminin yaptıklarına benzer işler yapan “zalimlerden uzak değildir.” Öyleyse kullar, onlara isabet edenlerin kendilerine de isabet etmemesi için onların yaptıklarını yapmaktan sakınmalıdırlar.
Hud 11:74
69- Andolsun ki İbrahim’e elçilerimiz müjde ile geldiler. “Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi ve vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi. 70- Ona ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu. Dediler ki:“Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” 71- Hanımı, ayakta dikiliyordu da güldü. Ona İshâk’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik. 72- Dedi ki:“Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!” 73- Dediler ki:“Allah’ın işine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı! Şüphe yok ki O, Hamîddir, Mecîddir. 74- İbrahim’in korkusu geçip kendisine müjde gelince Lût’un kavmi hakkında bizimle tartışmaya koyuldu. 75- Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu, (Allah’a) için için yalvaran ve tamamen (O’na) yönelmiş biri idi. 76- “Ey İbrahim, bundan vazgeç. Artık Rabbinin emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” 77- Elçilerimiz Lût’a gelince o, onlar sebebiyle üzüldü ve içi daraldı da:“Bu, çok zor bir gün.” dedi. 78- Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler. Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı. Dedi ki:“Ey kavmim, işte kızlarım! Onlar sizin için daha temizdir. Allah’tan korkun ve beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin. İçinizde hiç mi aklı başında bir adam yok?” 79- Dediler ki:“Biliyorsun ki bizim, kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun.” 80- Dedi ki:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut güçlü bir yere sığınabilseydim.” 81- (Elçiler) dedi ki: “Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla ilişemeyeceklerdir. Sen gecenin bir vaktinde aile efradınla yola çık ve sizden hiç kimse geriye bakmasın. Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan azap ona da isabet edecektir. Onlara vaadolunan (azap) vakti, sabahtır. Sabah yakın değil mi?” 82- (Azap) emrimiz geldiği zaman o (şehrin) altını üstüne getirdik ve oraya pişmiş çamurdan birbiri ardınca taşlar yağdırdık. 83- (Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi. Bu (taşlar), zalimlerden uzak değildir.
69. “Andolsun ki” o şerefli meleklerden oluşan “elçilerimiz” rasûlümüz Halil “İbrahim’e müjde ile geldiler.” Yüce Allah, onları Lût kavmini helak etmek üzere göndermiş, İbrahim’e de uğramalarını emredip ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermelerini söylemişti. Onlar, onun yanına girdiklerinde:“Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi.” Yani melekler, İbrahim’e selâm verdiler, o da onların selâmını aldı. Bu buyruk selâmın meşruiyetine ve İbrahim aleyhisselam’ın dininde de selâmlaşmanın olduğuna ve selâmın kelamdan/konuşmadan önce olduğuna, selâm alma ifadesinin de selâm verme ifadesinden daha güzel olmasının uygunluğuna delil vardır. Çünkü meleklerin verdikleri selam, süreklilik ifade etmeyen fiil cümlesi şeklinde olduğu halde onun selam alma ifadesi, devamlılığa ve kalıcılığa delil teşkil eden isim cümlesi şeklindedir. Arap dilinde -bilindiği gibi- bu iki tür cümle arasında büyük bir fark vardır. “Ve” İbrahim, melekler yanına girdiklerinde “vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi.” Yani hemen evine girip misâfirlerine semiz ve kızdırılmış taşlar üzerinde pişirilmiş bir dana ikram edip önlerine yaklaştırarak: Buyurmaz mısınız, dedi.
70. “Ona” yani kendilerine ikram ettiği dana etine “ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu.” Onların kendisine kötülük yapmak için ve hoşuna gitmeyecek bir maksat ile geldiklerini zannetti. Bu, onların gerçek durumlarını bilmeden önce olmuştu. “Dediler ki: “Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” Yani bizler Allah’ın elçileriyiz, Allah bizleri Lut kavmini helak etmek için gönderdi.
71. “Hanımı” yani İbrahim’in hanımı “ayakta dikiliyordu” ve misâfirlerine hizmet ediyordu. Durumlarını ve gönderiliş sebeplerini işitince hayret ederek “güldü. Ona İshak’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik.” Bundan da hayret etti ve onun için şöyle dedi:
72. “Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım?” Çünkü bu iki hal, çocuğun var olmasına bir engeldir. “Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!”
73. “Allah’ın işine mi şaşıyorsun?” Çünkü O’nun işine hayret etmeyi gerektirecek bir taraf yoktur. O’nun kusursuz meşieti her şeyi kuşatmıştır. O’nun kudreti açısından bu, şaşılacak bir iş değildir. Özellikle de şu mübarek hanenin halkı olan kimseler hakkında gerçekleştireceği şeyler için bu, böyledir. “Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı!” Yani Allah’ın rahmeti, ihsanı ve bereketleri üzerinizden eksik olmasın. Bereket ise Allah’ın hayır ve ihsanının bol bol olması, ilâhi hayırların onları bulması demektir. “Şüphe yok ki O, Hamîddir” sıfatları övülendir. Çünkü O’nun bütün sıfatları kemal sıfatlarıdır. Fiilleri de övülendir. Çünkü O’nun fiilleri ihsandır, cömertliktir, iyiliktir, hikmettir, adalettir. “Mecîddir.” Mecid olmak, sıfatların azametli ve kapsamlı olması demektir. Bütün kemal sıfatları yalnız O’nundur. O, bütün kemal sıfatların en mükemmeline, en eksiksiz ve en kapsamlı olanına sahiptir.
74. “İbrahim’in” misâfirleri dolayısı ile karşı karşıya kaldığı “korkusu geçip kendisine” çocuğu olacağına dair “müjde gelince” bu sefer Lût kavminin helâk edilmesi hususunda “bizimle” elçilerimiz ile “tartışmaya koyuldu” ve onlara: “Ama orada Lût da var, dedi. Biz, orada olanları daha iyi biliriz. Biz, onu ve -karısı dışında- aile halkını elbette kurtaracağız, dediler.”(el-Ankebût 29/32)
75. “Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu” yani huyu güzel, kendini bilmezlerin cahilliklerine karşılık kalbi geniş ve hemen kızmayan, “(Allah’a) için için yalvaran” yani bütün vakitlerde Yüce Allah’a yalvarıp yakaran, “ve tamamen (O’na) yönelmiş” Yani Allah’ı bilmesi ve muhabbeti dolayısı ile Allah’a çokça dönen, O’na çokça yönelen ve O’nun dışındaki şeylerden yüz çeviren “biri idi.” İşte bundan dolayı Yüce Allah’ın helâk edilmelerini kesin hükme bağladığı kimseler hakkında tartışıyordu.
76. Ona şöyle denildi “Ey İbrahim, bundan” yani bu tartışmadan “vazgeç. Artık Rabbinin” onların helâk edileceklerine dair “emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” O nedenle senin tartışmanın bir faydası yoktur.
77. “Elçilerimiz” yani İbrahim aleyhisselam’a uğrayan melekler, onun yanından ayrılıp “Lût’a gelince o, onlar sebebiyle” gelişleri sebebi ile “üzüldü” bu ona ağır geldi. “ve içi daraldı da: Bu, çok zor” zorlu ve tehlikeli “bir gün, dedi.” Çünkü Lût, kavminin onları rahat bırakmayacağını biliyordu. Zira melekler, son derece mükemmel ve güzel, tüysüz genç delikanlılar suretinde gelmişlerdi. İşte Lût’un kaygılanmasının sebebi bu idi. Nitekim korktuğu da başına geldi. Zira:
78. “Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler.” Daha önce yapmakta oldukları hayasızlığı Lut’un misâfirleri ile yapmak için hızlıca koşup geldiler. “Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı.” Yani alemler arasında kendilerinden önce hiçbir kimsenin yapmadığı o hayasızlığı yapıyorlardı. “Dedi ki: Ey kavmim, işte kızlarım, onlar sizin için” benim misâfirlerimden “daha temizdir.” Bu, Süleyman’ın, yanına davacı olarak gelen ve her birisi kendisinin olduğunu iddia ettiği çocuğu -hakkı ortaya çıkarmak kastı ile- ortadan ikiye bölme teklifine benzemektedir. Çünkü Lût, kızlarına ulaşmalarının imkânsız olduğunu ve onların da kızlarıyla herhangi bir işleri olmadığını biliyordu. Bu sözdeki esas maksat, bu büyük hayasızlığı engellemekti. “Allah’tan korkun. Beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin.” Yani ya Allah’tan korkarak bu işten vazgeçeceksiniz, yahut da misâfirlerimin önünde beni küçük düşürmeme yoluna gideceksiniz. “İçinizde” sizi alıkoyacak ve bu işten vazgeçirecek “hiç mi aklı başında bir adam yok?, dedi.” İşte bu, onların hayır ve insanlıktan uzaklaşmış, tamamı sıyrılmış olduklarını göstermektedir.
79. Ona:“Biliyorsun ki kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen, bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun, dediler.” Yani biz erkeklerden başkasını istemeyiz. Bizim kadınlara karşı bir isteğimiz yoktur.
80. Bunun üzerine Lût aleyhisselam’ın tedirginliği daha da arttı ve şöyle dedi:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut” beni gereği gibi koruyabilecek bir kabile gibi “güçlü bir yere sığınabilseydim.” O zaman sizi bu işten alıkoyardım. Bu, maddi sebepler göz önünde bulundurularak söylenmiştir. Yoksa Lût aleyhisselam, esasen en güçlü koruyucu olan ve gücüne karşı kimsenin duramadığı Yüce Allah’a sığınmış idi.
81. İş, nihai dereceye ulaşıp sıkıntılar da artınca:“(Elçiler) dedi ki: Ey Lût, biz Rabbinin elçileriyiz.” Yani kalbinin yatışması ve huzur bulması için ona kim olduklarını haber verdiler. “Onlar sana asla” kötülük için “ilişemeyeceklerdir.” Daha sonra Cibril kalkıp kanadı ile onların gözlerini silme kör etti. Bunun üzerine Lût’u sabahın gelişi ile tehdit ederek dağıldılar. Melekler de Lût’a ailesi ile birlikte “gecenin bir vaktinde” gitmesini emrettiler. Yani tan yerinin ağarmasından çok önce yola çıkmasını istediler. Böylelikle onların şehirlerinden uzaklaşma imkânını bulacaklardı. “ve sizden hiç kimse geriye bakmasın.” Yani çıkıp gitmekte elinizi çabuk tutun. Sizin bütün gayretiniz kurtulmak olsun. Arkaya dönüp bakmayın bile. “Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan” azap “ona da isabet edecektir.” Çünkü o da bu günahta kavmine ortaktır. Zira Lût aleyhisselam’a misâfir geldiği takdirde onları kavmine haber veriyordu. “Onlara vaadolunan (azap) vakti sabahtır.” Adeta Lût, bu azabın çabuk gelmesini istemiştir, o nedenle de:“Sabah yakın değil mi?” denilmiştir.
82. Azabın inmesi ve onlara gelip çatmasına dair “emrimiz geldiği zaman o (şehrin)” yurtlarının “altını üstüne getirdik” yani yurtlarını üzerlerine ters çevirdik “ve oraya pişmiş çamurdan” alabildiğine sıcak ateşte pişmiş taşlardan “birbiri ardınca” yani kasabanın dışında ayrı duranların da arkasından gidecek şekilde “taşlar yağdırdık.”
83. “(Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi.” Bu taşlar üzerinde ilâhi azap ve gazabın alâmetleri vardı. “Bu (taşlar)” Lût kavminin yaptıklarına benzer işler yapan “zalimlerden uzak değildir.” Öyleyse kullar, onlara isabet edenlerin kendilerine de isabet etmemesi için onların yaptıklarını yapmaktan sakınmalıdırlar.
Hud 11:75
69- Andolsun ki İbrahim’e elçilerimiz müjde ile geldiler. “Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi ve vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi. 70- Ona ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu. Dediler ki:“Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” 71- Hanımı, ayakta dikiliyordu da güldü. Ona İshâk’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik. 72- Dedi ki:“Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!” 73- Dediler ki:“Allah’ın işine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı! Şüphe yok ki O, Hamîddir, Mecîddir. 74- İbrahim’in korkusu geçip kendisine müjde gelince Lût’un kavmi hakkında bizimle tartışmaya koyuldu. 75- Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu, (Allah’a) için için yalvaran ve tamamen (O’na) yönelmiş biri idi. 76- “Ey İbrahim, bundan vazgeç. Artık Rabbinin emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” 77- Elçilerimiz Lût’a gelince o, onlar sebebiyle üzüldü ve içi daraldı da:“Bu, çok zor bir gün.” dedi. 78- Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler. Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı. Dedi ki:“Ey kavmim, işte kızlarım! Onlar sizin için daha temizdir. Allah’tan korkun ve beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin. İçinizde hiç mi aklı başında bir adam yok?” 79- Dediler ki:“Biliyorsun ki bizim, kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun.” 80- Dedi ki:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut güçlü bir yere sığınabilseydim.” 81- (Elçiler) dedi ki: “Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla ilişemeyeceklerdir. Sen gecenin bir vaktinde aile efradınla yola çık ve sizden hiç kimse geriye bakmasın. Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan azap ona da isabet edecektir. Onlara vaadolunan (azap) vakti, sabahtır. Sabah yakın değil mi?” 82- (Azap) emrimiz geldiği zaman o (şehrin) altını üstüne getirdik ve oraya pişmiş çamurdan birbiri ardınca taşlar yağdırdık. 83- (Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi. Bu (taşlar), zalimlerden uzak değildir.
69. “Andolsun ki” o şerefli meleklerden oluşan “elçilerimiz” rasûlümüz Halil “İbrahim’e müjde ile geldiler.” Yüce Allah, onları Lût kavmini helak etmek üzere göndermiş, İbrahim’e de uğramalarını emredip ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermelerini söylemişti. Onlar, onun yanına girdiklerinde:“Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi.” Yani melekler, İbrahim’e selâm verdiler, o da onların selâmını aldı. Bu buyruk selâmın meşruiyetine ve İbrahim aleyhisselam’ın dininde de selâmlaşmanın olduğuna ve selâmın kelamdan/konuşmadan önce olduğuna, selâm alma ifadesinin de selâm verme ifadesinden daha güzel olmasının uygunluğuna delil vardır. Çünkü meleklerin verdikleri selam, süreklilik ifade etmeyen fiil cümlesi şeklinde olduğu halde onun selam alma ifadesi, devamlılığa ve kalıcılığa delil teşkil eden isim cümlesi şeklindedir. Arap dilinde -bilindiği gibi- bu iki tür cümle arasında büyük bir fark vardır. “Ve” İbrahim, melekler yanına girdiklerinde “vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi.” Yani hemen evine girip misâfirlerine semiz ve kızdırılmış taşlar üzerinde pişirilmiş bir dana ikram edip önlerine yaklaştırarak: Buyurmaz mısınız, dedi.
70. “Ona” yani kendilerine ikram ettiği dana etine “ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu.” Onların kendisine kötülük yapmak için ve hoşuna gitmeyecek bir maksat ile geldiklerini zannetti. Bu, onların gerçek durumlarını bilmeden önce olmuştu. “Dediler ki: “Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” Yani bizler Allah’ın elçileriyiz, Allah bizleri Lut kavmini helak etmek için gönderdi.
71. “Hanımı” yani İbrahim’in hanımı “ayakta dikiliyordu” ve misâfirlerine hizmet ediyordu. Durumlarını ve gönderiliş sebeplerini işitince hayret ederek “güldü. Ona İshak’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik.” Bundan da hayret etti ve onun için şöyle dedi:
72. “Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım?” Çünkü bu iki hal, çocuğun var olmasına bir engeldir. “Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!”
73. “Allah’ın işine mi şaşıyorsun?” Çünkü O’nun işine hayret etmeyi gerektirecek bir taraf yoktur. O’nun kusursuz meşieti her şeyi kuşatmıştır. O’nun kudreti açısından bu, şaşılacak bir iş değildir. Özellikle de şu mübarek hanenin halkı olan kimseler hakkında gerçekleştireceği şeyler için bu, böyledir. “Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı!” Yani Allah’ın rahmeti, ihsanı ve bereketleri üzerinizden eksik olmasın. Bereket ise Allah’ın hayır ve ihsanının bol bol olması, ilâhi hayırların onları bulması demektir. “Şüphe yok ki O, Hamîddir” sıfatları övülendir. Çünkü O’nun bütün sıfatları kemal sıfatlarıdır. Fiilleri de övülendir. Çünkü O’nun fiilleri ihsandır, cömertliktir, iyiliktir, hikmettir, adalettir. “Mecîddir.” Mecid olmak, sıfatların azametli ve kapsamlı olması demektir. Bütün kemal sıfatları yalnız O’nundur. O, bütün kemal sıfatların en mükemmeline, en eksiksiz ve en kapsamlı olanına sahiptir.
74. “İbrahim’in” misâfirleri dolayısı ile karşı karşıya kaldığı “korkusu geçip kendisine” çocuğu olacağına dair “müjde gelince” bu sefer Lût kavminin helâk edilmesi hususunda “bizimle” elçilerimiz ile “tartışmaya koyuldu” ve onlara: “Ama orada Lût da var, dedi. Biz, orada olanları daha iyi biliriz. Biz, onu ve -karısı dışında- aile halkını elbette kurtaracağız, dediler.”(el-Ankebût 29/32)
75. “Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu” yani huyu güzel, kendini bilmezlerin cahilliklerine karşılık kalbi geniş ve hemen kızmayan, “(Allah’a) için için yalvaran” yani bütün vakitlerde Yüce Allah’a yalvarıp yakaran, “ve tamamen (O’na) yönelmiş” Yani Allah’ı bilmesi ve muhabbeti dolayısı ile Allah’a çokça dönen, O’na çokça yönelen ve O’nun dışındaki şeylerden yüz çeviren “biri idi.” İşte bundan dolayı Yüce Allah’ın helâk edilmelerini kesin hükme bağladığı kimseler hakkında tartışıyordu.
76. Ona şöyle denildi “Ey İbrahim, bundan” yani bu tartışmadan “vazgeç. Artık Rabbinin” onların helâk edileceklerine dair “emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” O nedenle senin tartışmanın bir faydası yoktur.
77. “Elçilerimiz” yani İbrahim aleyhisselam’a uğrayan melekler, onun yanından ayrılıp “Lût’a gelince o, onlar sebebiyle” gelişleri sebebi ile “üzüldü” bu ona ağır geldi. “ve içi daraldı da: Bu, çok zor” zorlu ve tehlikeli “bir gün, dedi.” Çünkü Lût, kavminin onları rahat bırakmayacağını biliyordu. Zira melekler, son derece mükemmel ve güzel, tüysüz genç delikanlılar suretinde gelmişlerdi. İşte Lût’un kaygılanmasının sebebi bu idi. Nitekim korktuğu da başına geldi. Zira:
78. “Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler.” Daha önce yapmakta oldukları hayasızlığı Lut’un misâfirleri ile yapmak için hızlıca koşup geldiler. “Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı.” Yani alemler arasında kendilerinden önce hiçbir kimsenin yapmadığı o hayasızlığı yapıyorlardı. “Dedi ki: Ey kavmim, işte kızlarım, onlar sizin için” benim misâfirlerimden “daha temizdir.” Bu, Süleyman’ın, yanına davacı olarak gelen ve her birisi kendisinin olduğunu iddia ettiği çocuğu -hakkı ortaya çıkarmak kastı ile- ortadan ikiye bölme teklifine benzemektedir. Çünkü Lût, kızlarına ulaşmalarının imkânsız olduğunu ve onların da kızlarıyla herhangi bir işleri olmadığını biliyordu. Bu sözdeki esas maksat, bu büyük hayasızlığı engellemekti. “Allah’tan korkun. Beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin.” Yani ya Allah’tan korkarak bu işten vazgeçeceksiniz, yahut da misâfirlerimin önünde beni küçük düşürmeme yoluna gideceksiniz. “İçinizde” sizi alıkoyacak ve bu işten vazgeçirecek “hiç mi aklı başında bir adam yok?, dedi.” İşte bu, onların hayır ve insanlıktan uzaklaşmış, tamamı sıyrılmış olduklarını göstermektedir.
79. Ona:“Biliyorsun ki kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen, bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun, dediler.” Yani biz erkeklerden başkasını istemeyiz. Bizim kadınlara karşı bir isteğimiz yoktur.
80. Bunun üzerine Lût aleyhisselam’ın tedirginliği daha da arttı ve şöyle dedi:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut” beni gereği gibi koruyabilecek bir kabile gibi “güçlü bir yere sığınabilseydim.” O zaman sizi bu işten alıkoyardım. Bu, maddi sebepler göz önünde bulundurularak söylenmiştir. Yoksa Lût aleyhisselam, esasen en güçlü koruyucu olan ve gücüne karşı kimsenin duramadığı Yüce Allah’a sığınmış idi.
81. İş, nihai dereceye ulaşıp sıkıntılar da artınca:“(Elçiler) dedi ki: Ey Lût, biz Rabbinin elçileriyiz.” Yani kalbinin yatışması ve huzur bulması için ona kim olduklarını haber verdiler. “Onlar sana asla” kötülük için “ilişemeyeceklerdir.” Daha sonra Cibril kalkıp kanadı ile onların gözlerini silme kör etti. Bunun üzerine Lût’u sabahın gelişi ile tehdit ederek dağıldılar. Melekler de Lût’a ailesi ile birlikte “gecenin bir vaktinde” gitmesini emrettiler. Yani tan yerinin ağarmasından çok önce yola çıkmasını istediler. Böylelikle onların şehirlerinden uzaklaşma imkânını bulacaklardı. “ve sizden hiç kimse geriye bakmasın.” Yani çıkıp gitmekte elinizi çabuk tutun. Sizin bütün gayretiniz kurtulmak olsun. Arkaya dönüp bakmayın bile. “Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan” azap “ona da isabet edecektir.” Çünkü o da bu günahta kavmine ortaktır. Zira Lût aleyhisselam’a misâfir geldiği takdirde onları kavmine haber veriyordu. “Onlara vaadolunan (azap) vakti sabahtır.” Adeta Lût, bu azabın çabuk gelmesini istemiştir, o nedenle de:“Sabah yakın değil mi?” denilmiştir.
82. Azabın inmesi ve onlara gelip çatmasına dair “emrimiz geldiği zaman o (şehrin)” yurtlarının “altını üstüne getirdik” yani yurtlarını üzerlerine ters çevirdik “ve oraya pişmiş çamurdan” alabildiğine sıcak ateşte pişmiş taşlardan “birbiri ardınca” yani kasabanın dışında ayrı duranların da arkasından gidecek şekilde “taşlar yağdırdık.”
83. “(Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi.” Bu taşlar üzerinde ilâhi azap ve gazabın alâmetleri vardı. “Bu (taşlar)” Lût kavminin yaptıklarına benzer işler yapan “zalimlerden uzak değildir.” Öyleyse kullar, onlara isabet edenlerin kendilerine de isabet etmemesi için onların yaptıklarını yapmaktan sakınmalıdırlar.
Hud 11:76
69- Andolsun ki İbrahim’e elçilerimiz müjde ile geldiler. “Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi ve vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi. 70- Ona ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu. Dediler ki:“Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” 71- Hanımı, ayakta dikiliyordu da güldü. Ona İshâk’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik. 72- Dedi ki:“Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!” 73- Dediler ki:“Allah’ın işine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı! Şüphe yok ki O, Hamîddir, Mecîddir. 74- İbrahim’in korkusu geçip kendisine müjde gelince Lût’un kavmi hakkında bizimle tartışmaya koyuldu. 75- Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu, (Allah’a) için için yalvaran ve tamamen (O’na) yönelmiş biri idi. 76- “Ey İbrahim, bundan vazgeç. Artık Rabbinin emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” 77- Elçilerimiz Lût’a gelince o, onlar sebebiyle üzüldü ve içi daraldı da:“Bu, çok zor bir gün.” dedi. 78- Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler. Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı. Dedi ki:“Ey kavmim, işte kızlarım! Onlar sizin için daha temizdir. Allah’tan korkun ve beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin. İçinizde hiç mi aklı başında bir adam yok?” 79- Dediler ki:“Biliyorsun ki bizim, kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun.” 80- Dedi ki:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut güçlü bir yere sığınabilseydim.” 81- (Elçiler) dedi ki: “Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla ilişemeyeceklerdir. Sen gecenin bir vaktinde aile efradınla yola çık ve sizden hiç kimse geriye bakmasın. Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan azap ona da isabet edecektir. Onlara vaadolunan (azap) vakti, sabahtır. Sabah yakın değil mi?” 82- (Azap) emrimiz geldiği zaman o (şehrin) altını üstüne getirdik ve oraya pişmiş çamurdan birbiri ardınca taşlar yağdırdık. 83- (Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi. Bu (taşlar), zalimlerden uzak değildir.
69. “Andolsun ki” o şerefli meleklerden oluşan “elçilerimiz” rasûlümüz Halil “İbrahim’e müjde ile geldiler.” Yüce Allah, onları Lût kavmini helak etmek üzere göndermiş, İbrahim’e de uğramalarını emredip ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermelerini söylemişti. Onlar, onun yanına girdiklerinde:“Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi.” Yani melekler, İbrahim’e selâm verdiler, o da onların selâmını aldı. Bu buyruk selâmın meşruiyetine ve İbrahim aleyhisselam’ın dininde de selâmlaşmanın olduğuna ve selâmın kelamdan/konuşmadan önce olduğuna, selâm alma ifadesinin de selâm verme ifadesinden daha güzel olmasının uygunluğuna delil vardır. Çünkü meleklerin verdikleri selam, süreklilik ifade etmeyen fiil cümlesi şeklinde olduğu halde onun selam alma ifadesi, devamlılığa ve kalıcılığa delil teşkil eden isim cümlesi şeklindedir. Arap dilinde -bilindiği gibi- bu iki tür cümle arasında büyük bir fark vardır. “Ve” İbrahim, melekler yanına girdiklerinde “vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi.” Yani hemen evine girip misâfirlerine semiz ve kızdırılmış taşlar üzerinde pişirilmiş bir dana ikram edip önlerine yaklaştırarak: Buyurmaz mısınız, dedi.
70. “Ona” yani kendilerine ikram ettiği dana etine “ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu.” Onların kendisine kötülük yapmak için ve hoşuna gitmeyecek bir maksat ile geldiklerini zannetti. Bu, onların gerçek durumlarını bilmeden önce olmuştu. “Dediler ki: “Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” Yani bizler Allah’ın elçileriyiz, Allah bizleri Lut kavmini helak etmek için gönderdi.
71. “Hanımı” yani İbrahim’in hanımı “ayakta dikiliyordu” ve misâfirlerine hizmet ediyordu. Durumlarını ve gönderiliş sebeplerini işitince hayret ederek “güldü. Ona İshak’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik.” Bundan da hayret etti ve onun için şöyle dedi:
72. “Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım?” Çünkü bu iki hal, çocuğun var olmasına bir engeldir. “Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!”
73. “Allah’ın işine mi şaşıyorsun?” Çünkü O’nun işine hayret etmeyi gerektirecek bir taraf yoktur. O’nun kusursuz meşieti her şeyi kuşatmıştır. O’nun kudreti açısından bu, şaşılacak bir iş değildir. Özellikle de şu mübarek hanenin halkı olan kimseler hakkında gerçekleştireceği şeyler için bu, böyledir. “Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı!” Yani Allah’ın rahmeti, ihsanı ve bereketleri üzerinizden eksik olmasın. Bereket ise Allah’ın hayır ve ihsanının bol bol olması, ilâhi hayırların onları bulması demektir. “Şüphe yok ki O, Hamîddir” sıfatları övülendir. Çünkü O’nun bütün sıfatları kemal sıfatlarıdır. Fiilleri de övülendir. Çünkü O’nun fiilleri ihsandır, cömertliktir, iyiliktir, hikmettir, adalettir. “Mecîddir.” Mecid olmak, sıfatların azametli ve kapsamlı olması demektir. Bütün kemal sıfatları yalnız O’nundur. O, bütün kemal sıfatların en mükemmeline, en eksiksiz ve en kapsamlı olanına sahiptir.
74. “İbrahim’in” misâfirleri dolayısı ile karşı karşıya kaldığı “korkusu geçip kendisine” çocuğu olacağına dair “müjde gelince” bu sefer Lût kavminin helâk edilmesi hususunda “bizimle” elçilerimiz ile “tartışmaya koyuldu” ve onlara: “Ama orada Lût da var, dedi. Biz, orada olanları daha iyi biliriz. Biz, onu ve -karısı dışında- aile halkını elbette kurtaracağız, dediler.”(el-Ankebût 29/32)
75. “Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu” yani huyu güzel, kendini bilmezlerin cahilliklerine karşılık kalbi geniş ve hemen kızmayan, “(Allah’a) için için yalvaran” yani bütün vakitlerde Yüce Allah’a yalvarıp yakaran, “ve tamamen (O’na) yönelmiş” Yani Allah’ı bilmesi ve muhabbeti dolayısı ile Allah’a çokça dönen, O’na çokça yönelen ve O’nun dışındaki şeylerden yüz çeviren “biri idi.” İşte bundan dolayı Yüce Allah’ın helâk edilmelerini kesin hükme bağladığı kimseler hakkında tartışıyordu.
76. Ona şöyle denildi “Ey İbrahim, bundan” yani bu tartışmadan “vazgeç. Artık Rabbinin” onların helâk edileceklerine dair “emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” O nedenle senin tartışmanın bir faydası yoktur.
77. “Elçilerimiz” yani İbrahim aleyhisselam’a uğrayan melekler, onun yanından ayrılıp “Lût’a gelince o, onlar sebebiyle” gelişleri sebebi ile “üzüldü” bu ona ağır geldi. “ve içi daraldı da: Bu, çok zor” zorlu ve tehlikeli “bir gün, dedi.” Çünkü Lût, kavminin onları rahat bırakmayacağını biliyordu. Zira melekler, son derece mükemmel ve güzel, tüysüz genç delikanlılar suretinde gelmişlerdi. İşte Lût’un kaygılanmasının sebebi bu idi. Nitekim korktuğu da başına geldi. Zira:
78. “Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler.” Daha önce yapmakta oldukları hayasızlığı Lut’un misâfirleri ile yapmak için hızlıca koşup geldiler. “Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı.” Yani alemler arasında kendilerinden önce hiçbir kimsenin yapmadığı o hayasızlığı yapıyorlardı. “Dedi ki: Ey kavmim, işte kızlarım, onlar sizin için” benim misâfirlerimden “daha temizdir.” Bu, Süleyman’ın, yanına davacı olarak gelen ve her birisi kendisinin olduğunu iddia ettiği çocuğu -hakkı ortaya çıkarmak kastı ile- ortadan ikiye bölme teklifine benzemektedir. Çünkü Lût, kızlarına ulaşmalarının imkânsız olduğunu ve onların da kızlarıyla herhangi bir işleri olmadığını biliyordu. Bu sözdeki esas maksat, bu büyük hayasızlığı engellemekti. “Allah’tan korkun. Beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin.” Yani ya Allah’tan korkarak bu işten vazgeçeceksiniz, yahut da misâfirlerimin önünde beni küçük düşürmeme yoluna gideceksiniz. “İçinizde” sizi alıkoyacak ve bu işten vazgeçirecek “hiç mi aklı başında bir adam yok?, dedi.” İşte bu, onların hayır ve insanlıktan uzaklaşmış, tamamı sıyrılmış olduklarını göstermektedir.
79. Ona:“Biliyorsun ki kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen, bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun, dediler.” Yani biz erkeklerden başkasını istemeyiz. Bizim kadınlara karşı bir isteğimiz yoktur.
80. Bunun üzerine Lût aleyhisselam’ın tedirginliği daha da arttı ve şöyle dedi:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut” beni gereği gibi koruyabilecek bir kabile gibi “güçlü bir yere sığınabilseydim.” O zaman sizi bu işten alıkoyardım. Bu, maddi sebepler göz önünde bulundurularak söylenmiştir. Yoksa Lût aleyhisselam, esasen en güçlü koruyucu olan ve gücüne karşı kimsenin duramadığı Yüce Allah’a sığınmış idi.
81. İş, nihai dereceye ulaşıp sıkıntılar da artınca:“(Elçiler) dedi ki: Ey Lût, biz Rabbinin elçileriyiz.” Yani kalbinin yatışması ve huzur bulması için ona kim olduklarını haber verdiler. “Onlar sana asla” kötülük için “ilişemeyeceklerdir.” Daha sonra Cibril kalkıp kanadı ile onların gözlerini silme kör etti. Bunun üzerine Lût’u sabahın gelişi ile tehdit ederek dağıldılar. Melekler de Lût’a ailesi ile birlikte “gecenin bir vaktinde” gitmesini emrettiler. Yani tan yerinin ağarmasından çok önce yola çıkmasını istediler. Böylelikle onların şehirlerinden uzaklaşma imkânını bulacaklardı. “ve sizden hiç kimse geriye bakmasın.” Yani çıkıp gitmekte elinizi çabuk tutun. Sizin bütün gayretiniz kurtulmak olsun. Arkaya dönüp bakmayın bile. “Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan” azap “ona da isabet edecektir.” Çünkü o da bu günahta kavmine ortaktır. Zira Lût aleyhisselam’a misâfir geldiği takdirde onları kavmine haber veriyordu. “Onlara vaadolunan (azap) vakti sabahtır.” Adeta Lût, bu azabın çabuk gelmesini istemiştir, o nedenle de:“Sabah yakın değil mi?” denilmiştir.
82. Azabın inmesi ve onlara gelip çatmasına dair “emrimiz geldiği zaman o (şehrin)” yurtlarının “altını üstüne getirdik” yani yurtlarını üzerlerine ters çevirdik “ve oraya pişmiş çamurdan” alabildiğine sıcak ateşte pişmiş taşlardan “birbiri ardınca” yani kasabanın dışında ayrı duranların da arkasından gidecek şekilde “taşlar yağdırdık.”
83. “(Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi.” Bu taşlar üzerinde ilâhi azap ve gazabın alâmetleri vardı. “Bu (taşlar)” Lût kavminin yaptıklarına benzer işler yapan “zalimlerden uzak değildir.” Öyleyse kullar, onlara isabet edenlerin kendilerine de isabet etmemesi için onların yaptıklarını yapmaktan sakınmalıdırlar.
Hud 11:77
69- Andolsun ki İbrahim’e elçilerimiz müjde ile geldiler. “Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi ve vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi. 70- Ona ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu. Dediler ki:“Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” 71- Hanımı, ayakta dikiliyordu da güldü. Ona İshâk’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik. 72- Dedi ki:“Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!” 73- Dediler ki:“Allah’ın işine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı! Şüphe yok ki O, Hamîddir, Mecîddir. 74- İbrahim’in korkusu geçip kendisine müjde gelince Lût’un kavmi hakkında bizimle tartışmaya koyuldu. 75- Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu, (Allah’a) için için yalvaran ve tamamen (O’na) yönelmiş biri idi. 76- “Ey İbrahim, bundan vazgeç. Artık Rabbinin emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” 77- Elçilerimiz Lût’a gelince o, onlar sebebiyle üzüldü ve içi daraldı da:“Bu, çok zor bir gün.” dedi. 78- Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler. Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı. Dedi ki:“Ey kavmim, işte kızlarım! Onlar sizin için daha temizdir. Allah’tan korkun ve beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin. İçinizde hiç mi aklı başında bir adam yok?” 79- Dediler ki:“Biliyorsun ki bizim, kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun.” 80- Dedi ki:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut güçlü bir yere sığınabilseydim.” 81- (Elçiler) dedi ki: “Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla ilişemeyeceklerdir. Sen gecenin bir vaktinde aile efradınla yola çık ve sizden hiç kimse geriye bakmasın. Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan azap ona da isabet edecektir. Onlara vaadolunan (azap) vakti, sabahtır. Sabah yakın değil mi?” 82- (Azap) emrimiz geldiği zaman o (şehrin) altını üstüne getirdik ve oraya pişmiş çamurdan birbiri ardınca taşlar yağdırdık. 83- (Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi. Bu (taşlar), zalimlerden uzak değildir.
69. “Andolsun ki” o şerefli meleklerden oluşan “elçilerimiz” rasûlümüz Halil “İbrahim’e müjde ile geldiler.” Yüce Allah, onları Lût kavmini helak etmek üzere göndermiş, İbrahim’e de uğramalarını emredip ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermelerini söylemişti. Onlar, onun yanına girdiklerinde:“Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi.” Yani melekler, İbrahim’e selâm verdiler, o da onların selâmını aldı. Bu buyruk selâmın meşruiyetine ve İbrahim aleyhisselam’ın dininde de selâmlaşmanın olduğuna ve selâmın kelamdan/konuşmadan önce olduğuna, selâm alma ifadesinin de selâm verme ifadesinden daha güzel olmasının uygunluğuna delil vardır. Çünkü meleklerin verdikleri selam, süreklilik ifade etmeyen fiil cümlesi şeklinde olduğu halde onun selam alma ifadesi, devamlılığa ve kalıcılığa delil teşkil eden isim cümlesi şeklindedir. Arap dilinde -bilindiği gibi- bu iki tür cümle arasında büyük bir fark vardır. “Ve” İbrahim, melekler yanına girdiklerinde “vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi.” Yani hemen evine girip misâfirlerine semiz ve kızdırılmış taşlar üzerinde pişirilmiş bir dana ikram edip önlerine yaklaştırarak: Buyurmaz mısınız, dedi.
70. “Ona” yani kendilerine ikram ettiği dana etine “ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu.” Onların kendisine kötülük yapmak için ve hoşuna gitmeyecek bir maksat ile geldiklerini zannetti. Bu, onların gerçek durumlarını bilmeden önce olmuştu. “Dediler ki: “Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” Yani bizler Allah’ın elçileriyiz, Allah bizleri Lut kavmini helak etmek için gönderdi.
71. “Hanımı” yani İbrahim’in hanımı “ayakta dikiliyordu” ve misâfirlerine hizmet ediyordu. Durumlarını ve gönderiliş sebeplerini işitince hayret ederek “güldü. Ona İshak’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik.” Bundan da hayret etti ve onun için şöyle dedi:
72. “Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım?” Çünkü bu iki hal, çocuğun var olmasına bir engeldir. “Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!”
73. “Allah’ın işine mi şaşıyorsun?” Çünkü O’nun işine hayret etmeyi gerektirecek bir taraf yoktur. O’nun kusursuz meşieti her şeyi kuşatmıştır. O’nun kudreti açısından bu, şaşılacak bir iş değildir. Özellikle de şu mübarek hanenin halkı olan kimseler hakkında gerçekleştireceği şeyler için bu, böyledir. “Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı!” Yani Allah’ın rahmeti, ihsanı ve bereketleri üzerinizden eksik olmasın. Bereket ise Allah’ın hayır ve ihsanının bol bol olması, ilâhi hayırların onları bulması demektir. “Şüphe yok ki O, Hamîddir” sıfatları övülendir. Çünkü O’nun bütün sıfatları kemal sıfatlarıdır. Fiilleri de övülendir. Çünkü O’nun fiilleri ihsandır, cömertliktir, iyiliktir, hikmettir, adalettir. “Mecîddir.” Mecid olmak, sıfatların azametli ve kapsamlı olması demektir. Bütün kemal sıfatları yalnız O’nundur. O, bütün kemal sıfatların en mükemmeline, en eksiksiz ve en kapsamlı olanına sahiptir.
74. “İbrahim’in” misâfirleri dolayısı ile karşı karşıya kaldığı “korkusu geçip kendisine” çocuğu olacağına dair “müjde gelince” bu sefer Lût kavminin helâk edilmesi hususunda “bizimle” elçilerimiz ile “tartışmaya koyuldu” ve onlara: “Ama orada Lût da var, dedi. Biz, orada olanları daha iyi biliriz. Biz, onu ve -karısı dışında- aile halkını elbette kurtaracağız, dediler.”(el-Ankebût 29/32)
75. “Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu” yani huyu güzel, kendini bilmezlerin cahilliklerine karşılık kalbi geniş ve hemen kızmayan, “(Allah’a) için için yalvaran” yani bütün vakitlerde Yüce Allah’a yalvarıp yakaran, “ve tamamen (O’na) yönelmiş” Yani Allah’ı bilmesi ve muhabbeti dolayısı ile Allah’a çokça dönen, O’na çokça yönelen ve O’nun dışındaki şeylerden yüz çeviren “biri idi.” İşte bundan dolayı Yüce Allah’ın helâk edilmelerini kesin hükme bağladığı kimseler hakkında tartışıyordu.
76. Ona şöyle denildi “Ey İbrahim, bundan” yani bu tartışmadan “vazgeç. Artık Rabbinin” onların helâk edileceklerine dair “emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” O nedenle senin tartışmanın bir faydası yoktur.
77. “Elçilerimiz” yani İbrahim aleyhisselam’a uğrayan melekler, onun yanından ayrılıp “Lût’a gelince o, onlar sebebiyle” gelişleri sebebi ile “üzüldü” bu ona ağır geldi. “ve içi daraldı da: Bu, çok zor” zorlu ve tehlikeli “bir gün, dedi.” Çünkü Lût, kavminin onları rahat bırakmayacağını biliyordu. Zira melekler, son derece mükemmel ve güzel, tüysüz genç delikanlılar suretinde gelmişlerdi. İşte Lût’un kaygılanmasının sebebi bu idi. Nitekim korktuğu da başına geldi. Zira:
78. “Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler.” Daha önce yapmakta oldukları hayasızlığı Lut’un misâfirleri ile yapmak için hızlıca koşup geldiler. “Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı.” Yani alemler arasında kendilerinden önce hiçbir kimsenin yapmadığı o hayasızlığı yapıyorlardı. “Dedi ki: Ey kavmim, işte kızlarım, onlar sizin için” benim misâfirlerimden “daha temizdir.” Bu, Süleyman’ın, yanına davacı olarak gelen ve her birisi kendisinin olduğunu iddia ettiği çocuğu -hakkı ortaya çıkarmak kastı ile- ortadan ikiye bölme teklifine benzemektedir. Çünkü Lût, kızlarına ulaşmalarının imkânsız olduğunu ve onların da kızlarıyla herhangi bir işleri olmadığını biliyordu. Bu sözdeki esas maksat, bu büyük hayasızlığı engellemekti. “Allah’tan korkun. Beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin.” Yani ya Allah’tan korkarak bu işten vazgeçeceksiniz, yahut da misâfirlerimin önünde beni küçük düşürmeme yoluna gideceksiniz. “İçinizde” sizi alıkoyacak ve bu işten vazgeçirecek “hiç mi aklı başında bir adam yok?, dedi.” İşte bu, onların hayır ve insanlıktan uzaklaşmış, tamamı sıyrılmış olduklarını göstermektedir.
79. Ona:“Biliyorsun ki kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen, bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun, dediler.” Yani biz erkeklerden başkasını istemeyiz. Bizim kadınlara karşı bir isteğimiz yoktur.
80. Bunun üzerine Lût aleyhisselam’ın tedirginliği daha da arttı ve şöyle dedi:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut” beni gereği gibi koruyabilecek bir kabile gibi “güçlü bir yere sığınabilseydim.” O zaman sizi bu işten alıkoyardım. Bu, maddi sebepler göz önünde bulundurularak söylenmiştir. Yoksa Lût aleyhisselam, esasen en güçlü koruyucu olan ve gücüne karşı kimsenin duramadığı Yüce Allah’a sığınmış idi.
81. İş, nihai dereceye ulaşıp sıkıntılar da artınca:“(Elçiler) dedi ki: Ey Lût, biz Rabbinin elçileriyiz.” Yani kalbinin yatışması ve huzur bulması için ona kim olduklarını haber verdiler. “Onlar sana asla” kötülük için “ilişemeyeceklerdir.” Daha sonra Cibril kalkıp kanadı ile onların gözlerini silme kör etti. Bunun üzerine Lût’u sabahın gelişi ile tehdit ederek dağıldılar. Melekler de Lût’a ailesi ile birlikte “gecenin bir vaktinde” gitmesini emrettiler. Yani tan yerinin ağarmasından çok önce yola çıkmasını istediler. Böylelikle onların şehirlerinden uzaklaşma imkânını bulacaklardı. “ve sizden hiç kimse geriye bakmasın.” Yani çıkıp gitmekte elinizi çabuk tutun. Sizin bütün gayretiniz kurtulmak olsun. Arkaya dönüp bakmayın bile. “Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan” azap “ona da isabet edecektir.” Çünkü o da bu günahta kavmine ortaktır. Zira Lût aleyhisselam’a misâfir geldiği takdirde onları kavmine haber veriyordu. “Onlara vaadolunan (azap) vakti sabahtır.” Adeta Lût, bu azabın çabuk gelmesini istemiştir, o nedenle de:“Sabah yakın değil mi?” denilmiştir.
82. Azabın inmesi ve onlara gelip çatmasına dair “emrimiz geldiği zaman o (şehrin)” yurtlarının “altını üstüne getirdik” yani yurtlarını üzerlerine ters çevirdik “ve oraya pişmiş çamurdan” alabildiğine sıcak ateşte pişmiş taşlardan “birbiri ardınca” yani kasabanın dışında ayrı duranların da arkasından gidecek şekilde “taşlar yağdırdık.”
83. “(Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi.” Bu taşlar üzerinde ilâhi azap ve gazabın alâmetleri vardı. “Bu (taşlar)” Lût kavminin yaptıklarına benzer işler yapan “zalimlerden uzak değildir.” Öyleyse kullar, onlara isabet edenlerin kendilerine de isabet etmemesi için onların yaptıklarını yapmaktan sakınmalıdırlar.
Hud 11:78
69- Andolsun ki İbrahim’e elçilerimiz müjde ile geldiler. “Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi ve vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi. 70- Ona ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu. Dediler ki:“Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” 71- Hanımı, ayakta dikiliyordu da güldü. Ona İshâk’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik. 72- Dedi ki:“Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!” 73- Dediler ki:“Allah’ın işine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı! Şüphe yok ki O, Hamîddir, Mecîddir. 74- İbrahim’in korkusu geçip kendisine müjde gelince Lût’un kavmi hakkında bizimle tartışmaya koyuldu. 75- Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu, (Allah’a) için için yalvaran ve tamamen (O’na) yönelmiş biri idi. 76- “Ey İbrahim, bundan vazgeç. Artık Rabbinin emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” 77- Elçilerimiz Lût’a gelince o, onlar sebebiyle üzüldü ve içi daraldı da:“Bu, çok zor bir gün.” dedi. 78- Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler. Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı. Dedi ki:“Ey kavmim, işte kızlarım! Onlar sizin için daha temizdir. Allah’tan korkun ve beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin. İçinizde hiç mi aklı başında bir adam yok?” 79- Dediler ki:“Biliyorsun ki bizim, kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun.” 80- Dedi ki:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut güçlü bir yere sığınabilseydim.” 81- (Elçiler) dedi ki: “Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla ilişemeyeceklerdir. Sen gecenin bir vaktinde aile efradınla yola çık ve sizden hiç kimse geriye bakmasın. Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan azap ona da isabet edecektir. Onlara vaadolunan (azap) vakti, sabahtır. Sabah yakın değil mi?” 82- (Azap) emrimiz geldiği zaman o (şehrin) altını üstüne getirdik ve oraya pişmiş çamurdan birbiri ardınca taşlar yağdırdık. 83- (Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi. Bu (taşlar), zalimlerden uzak değildir.
69. “Andolsun ki” o şerefli meleklerden oluşan “elçilerimiz” rasûlümüz Halil “İbrahim’e müjde ile geldiler.” Yüce Allah, onları Lût kavmini helak etmek üzere göndermiş, İbrahim’e de uğramalarını emredip ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermelerini söylemişti. Onlar, onun yanına girdiklerinde:“Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi.” Yani melekler, İbrahim’e selâm verdiler, o da onların selâmını aldı. Bu buyruk selâmın meşruiyetine ve İbrahim aleyhisselam’ın dininde de selâmlaşmanın olduğuna ve selâmın kelamdan/konuşmadan önce olduğuna, selâm alma ifadesinin de selâm verme ifadesinden daha güzel olmasının uygunluğuna delil vardır. Çünkü meleklerin verdikleri selam, süreklilik ifade etmeyen fiil cümlesi şeklinde olduğu halde onun selam alma ifadesi, devamlılığa ve kalıcılığa delil teşkil eden isim cümlesi şeklindedir. Arap dilinde -bilindiği gibi- bu iki tür cümle arasında büyük bir fark vardır. “Ve” İbrahim, melekler yanına girdiklerinde “vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi.” Yani hemen evine girip misâfirlerine semiz ve kızdırılmış taşlar üzerinde pişirilmiş bir dana ikram edip önlerine yaklaştırarak: Buyurmaz mısınız, dedi.
70. “Ona” yani kendilerine ikram ettiği dana etine “ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu.” Onların kendisine kötülük yapmak için ve hoşuna gitmeyecek bir maksat ile geldiklerini zannetti. Bu, onların gerçek durumlarını bilmeden önce olmuştu. “Dediler ki: “Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” Yani bizler Allah’ın elçileriyiz, Allah bizleri Lut kavmini helak etmek için gönderdi.
71. “Hanımı” yani İbrahim’in hanımı “ayakta dikiliyordu” ve misâfirlerine hizmet ediyordu. Durumlarını ve gönderiliş sebeplerini işitince hayret ederek “güldü. Ona İshak’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik.” Bundan da hayret etti ve onun için şöyle dedi:
72. “Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım?” Çünkü bu iki hal, çocuğun var olmasına bir engeldir. “Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!”
73. “Allah’ın işine mi şaşıyorsun?” Çünkü O’nun işine hayret etmeyi gerektirecek bir taraf yoktur. O’nun kusursuz meşieti her şeyi kuşatmıştır. O’nun kudreti açısından bu, şaşılacak bir iş değildir. Özellikle de şu mübarek hanenin halkı olan kimseler hakkında gerçekleştireceği şeyler için bu, böyledir. “Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı!” Yani Allah’ın rahmeti, ihsanı ve bereketleri üzerinizden eksik olmasın. Bereket ise Allah’ın hayır ve ihsanının bol bol olması, ilâhi hayırların onları bulması demektir. “Şüphe yok ki O, Hamîddir” sıfatları övülendir. Çünkü O’nun bütün sıfatları kemal sıfatlarıdır. Fiilleri de övülendir. Çünkü O’nun fiilleri ihsandır, cömertliktir, iyiliktir, hikmettir, adalettir. “Mecîddir.” Mecid olmak, sıfatların azametli ve kapsamlı olması demektir. Bütün kemal sıfatları yalnız O’nundur. O, bütün kemal sıfatların en mükemmeline, en eksiksiz ve en kapsamlı olanına sahiptir.
74. “İbrahim’in” misâfirleri dolayısı ile karşı karşıya kaldığı “korkusu geçip kendisine” çocuğu olacağına dair “müjde gelince” bu sefer Lût kavminin helâk edilmesi hususunda “bizimle” elçilerimiz ile “tartışmaya koyuldu” ve onlara: “Ama orada Lût da var, dedi. Biz, orada olanları daha iyi biliriz. Biz, onu ve -karısı dışında- aile halkını elbette kurtaracağız, dediler.”(el-Ankebût 29/32)
75. “Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu” yani huyu güzel, kendini bilmezlerin cahilliklerine karşılık kalbi geniş ve hemen kızmayan, “(Allah’a) için için yalvaran” yani bütün vakitlerde Yüce Allah’a yalvarıp yakaran, “ve tamamen (O’na) yönelmiş” Yani Allah’ı bilmesi ve muhabbeti dolayısı ile Allah’a çokça dönen, O’na çokça yönelen ve O’nun dışındaki şeylerden yüz çeviren “biri idi.” İşte bundan dolayı Yüce Allah’ın helâk edilmelerini kesin hükme bağladığı kimseler hakkında tartışıyordu.
76. Ona şöyle denildi “Ey İbrahim, bundan” yani bu tartışmadan “vazgeç. Artık Rabbinin” onların helâk edileceklerine dair “emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” O nedenle senin tartışmanın bir faydası yoktur.
77. “Elçilerimiz” yani İbrahim aleyhisselam’a uğrayan melekler, onun yanından ayrılıp “Lût’a gelince o, onlar sebebiyle” gelişleri sebebi ile “üzüldü” bu ona ağır geldi. “ve içi daraldı da: Bu, çok zor” zorlu ve tehlikeli “bir gün, dedi.” Çünkü Lût, kavminin onları rahat bırakmayacağını biliyordu. Zira melekler, son derece mükemmel ve güzel, tüysüz genç delikanlılar suretinde gelmişlerdi. İşte Lût’un kaygılanmasının sebebi bu idi. Nitekim korktuğu da başına geldi. Zira:
78. “Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler.” Daha önce yapmakta oldukları hayasızlığı Lut’un misâfirleri ile yapmak için hızlıca koşup geldiler. “Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı.” Yani alemler arasında kendilerinden önce hiçbir kimsenin yapmadığı o hayasızlığı yapıyorlardı. “Dedi ki: Ey kavmim, işte kızlarım, onlar sizin için” benim misâfirlerimden “daha temizdir.” Bu, Süleyman’ın, yanına davacı olarak gelen ve her birisi kendisinin olduğunu iddia ettiği çocuğu -hakkı ortaya çıkarmak kastı ile- ortadan ikiye bölme teklifine benzemektedir. Çünkü Lût, kızlarına ulaşmalarının imkânsız olduğunu ve onların da kızlarıyla herhangi bir işleri olmadığını biliyordu. Bu sözdeki esas maksat, bu büyük hayasızlığı engellemekti. “Allah’tan korkun. Beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin.” Yani ya Allah’tan korkarak bu işten vazgeçeceksiniz, yahut da misâfirlerimin önünde beni küçük düşürmeme yoluna gideceksiniz. “İçinizde” sizi alıkoyacak ve bu işten vazgeçirecek “hiç mi aklı başında bir adam yok?, dedi.” İşte bu, onların hayır ve insanlıktan uzaklaşmış, tamamı sıyrılmış olduklarını göstermektedir.
79. Ona:“Biliyorsun ki kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen, bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun, dediler.” Yani biz erkeklerden başkasını istemeyiz. Bizim kadınlara karşı bir isteğimiz yoktur.
80. Bunun üzerine Lût aleyhisselam’ın tedirginliği daha da arttı ve şöyle dedi:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut” beni gereği gibi koruyabilecek bir kabile gibi “güçlü bir yere sığınabilseydim.” O zaman sizi bu işten alıkoyardım. Bu, maddi sebepler göz önünde bulundurularak söylenmiştir. Yoksa Lût aleyhisselam, esasen en güçlü koruyucu olan ve gücüne karşı kimsenin duramadığı Yüce Allah’a sığınmış idi.
81. İş, nihai dereceye ulaşıp sıkıntılar da artınca:“(Elçiler) dedi ki: Ey Lût, biz Rabbinin elçileriyiz.” Yani kalbinin yatışması ve huzur bulması için ona kim olduklarını haber verdiler. “Onlar sana asla” kötülük için “ilişemeyeceklerdir.” Daha sonra Cibril kalkıp kanadı ile onların gözlerini silme kör etti. Bunun üzerine Lût’u sabahın gelişi ile tehdit ederek dağıldılar. Melekler de Lût’a ailesi ile birlikte “gecenin bir vaktinde” gitmesini emrettiler. Yani tan yerinin ağarmasından çok önce yola çıkmasını istediler. Böylelikle onların şehirlerinden uzaklaşma imkânını bulacaklardı. “ve sizden hiç kimse geriye bakmasın.” Yani çıkıp gitmekte elinizi çabuk tutun. Sizin bütün gayretiniz kurtulmak olsun. Arkaya dönüp bakmayın bile. “Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan” azap “ona da isabet edecektir.” Çünkü o da bu günahta kavmine ortaktır. Zira Lût aleyhisselam’a misâfir geldiği takdirde onları kavmine haber veriyordu. “Onlara vaadolunan (azap) vakti sabahtır.” Adeta Lût, bu azabın çabuk gelmesini istemiştir, o nedenle de:“Sabah yakın değil mi?” denilmiştir.
82. Azabın inmesi ve onlara gelip çatmasına dair “emrimiz geldiği zaman o (şehrin)” yurtlarının “altını üstüne getirdik” yani yurtlarını üzerlerine ters çevirdik “ve oraya pişmiş çamurdan” alabildiğine sıcak ateşte pişmiş taşlardan “birbiri ardınca” yani kasabanın dışında ayrı duranların da arkasından gidecek şekilde “taşlar yağdırdık.”
83. “(Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi.” Bu taşlar üzerinde ilâhi azap ve gazabın alâmetleri vardı. “Bu (taşlar)” Lût kavminin yaptıklarına benzer işler yapan “zalimlerden uzak değildir.” Öyleyse kullar, onlara isabet edenlerin kendilerine de isabet etmemesi için onların yaptıklarını yapmaktan sakınmalıdırlar.
Hud 11:79
69- Andolsun ki İbrahim’e elçilerimiz müjde ile geldiler. “Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi ve vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi. 70- Ona ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu. Dediler ki:“Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” 71- Hanımı, ayakta dikiliyordu da güldü. Ona İshâk’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik. 72- Dedi ki:“Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!” 73- Dediler ki:“Allah’ın işine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı! Şüphe yok ki O, Hamîddir, Mecîddir. 74- İbrahim’in korkusu geçip kendisine müjde gelince Lût’un kavmi hakkında bizimle tartışmaya koyuldu. 75- Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu, (Allah’a) için için yalvaran ve tamamen (O’na) yönelmiş biri idi. 76- “Ey İbrahim, bundan vazgeç. Artık Rabbinin emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” 77- Elçilerimiz Lût’a gelince o, onlar sebebiyle üzüldü ve içi daraldı da:“Bu, çok zor bir gün.” dedi. 78- Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler. Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı. Dedi ki:“Ey kavmim, işte kızlarım! Onlar sizin için daha temizdir. Allah’tan korkun ve beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin. İçinizde hiç mi aklı başında bir adam yok?” 79- Dediler ki:“Biliyorsun ki bizim, kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun.” 80- Dedi ki:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut güçlü bir yere sığınabilseydim.” 81- (Elçiler) dedi ki: “Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla ilişemeyeceklerdir. Sen gecenin bir vaktinde aile efradınla yola çık ve sizden hiç kimse geriye bakmasın. Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan azap ona da isabet edecektir. Onlara vaadolunan (azap) vakti, sabahtır. Sabah yakın değil mi?” 82- (Azap) emrimiz geldiği zaman o (şehrin) altını üstüne getirdik ve oraya pişmiş çamurdan birbiri ardınca taşlar yağdırdık. 83- (Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi. Bu (taşlar), zalimlerden uzak değildir.
69. “Andolsun ki” o şerefli meleklerden oluşan “elçilerimiz” rasûlümüz Halil “İbrahim’e müjde ile geldiler.” Yüce Allah, onları Lût kavmini helak etmek üzere göndermiş, İbrahim’e de uğramalarını emredip ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermelerini söylemişti. Onlar, onun yanına girdiklerinde:“Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi.” Yani melekler, İbrahim’e selâm verdiler, o da onların selâmını aldı. Bu buyruk selâmın meşruiyetine ve İbrahim aleyhisselam’ın dininde de selâmlaşmanın olduğuna ve selâmın kelamdan/konuşmadan önce olduğuna, selâm alma ifadesinin de selâm verme ifadesinden daha güzel olmasının uygunluğuna delil vardır. Çünkü meleklerin verdikleri selam, süreklilik ifade etmeyen fiil cümlesi şeklinde olduğu halde onun selam alma ifadesi, devamlılığa ve kalıcılığa delil teşkil eden isim cümlesi şeklindedir. Arap dilinde -bilindiği gibi- bu iki tür cümle arasında büyük bir fark vardır. “Ve” İbrahim, melekler yanına girdiklerinde “vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi.” Yani hemen evine girip misâfirlerine semiz ve kızdırılmış taşlar üzerinde pişirilmiş bir dana ikram edip önlerine yaklaştırarak: Buyurmaz mısınız, dedi.
70. “Ona” yani kendilerine ikram ettiği dana etine “ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu.” Onların kendisine kötülük yapmak için ve hoşuna gitmeyecek bir maksat ile geldiklerini zannetti. Bu, onların gerçek durumlarını bilmeden önce olmuştu. “Dediler ki: “Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” Yani bizler Allah’ın elçileriyiz, Allah bizleri Lut kavmini helak etmek için gönderdi.
71. “Hanımı” yani İbrahim’in hanımı “ayakta dikiliyordu” ve misâfirlerine hizmet ediyordu. Durumlarını ve gönderiliş sebeplerini işitince hayret ederek “güldü. Ona İshak’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik.” Bundan da hayret etti ve onun için şöyle dedi:
72. “Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım?” Çünkü bu iki hal, çocuğun var olmasına bir engeldir. “Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!”
73. “Allah’ın işine mi şaşıyorsun?” Çünkü O’nun işine hayret etmeyi gerektirecek bir taraf yoktur. O’nun kusursuz meşieti her şeyi kuşatmıştır. O’nun kudreti açısından bu, şaşılacak bir iş değildir. Özellikle de şu mübarek hanenin halkı olan kimseler hakkında gerçekleştireceği şeyler için bu, böyledir. “Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı!” Yani Allah’ın rahmeti, ihsanı ve bereketleri üzerinizden eksik olmasın. Bereket ise Allah’ın hayır ve ihsanının bol bol olması, ilâhi hayırların onları bulması demektir. “Şüphe yok ki O, Hamîddir” sıfatları övülendir. Çünkü O’nun bütün sıfatları kemal sıfatlarıdır. Fiilleri de övülendir. Çünkü O’nun fiilleri ihsandır, cömertliktir, iyiliktir, hikmettir, adalettir. “Mecîddir.” Mecid olmak, sıfatların azametli ve kapsamlı olması demektir. Bütün kemal sıfatları yalnız O’nundur. O, bütün kemal sıfatların en mükemmeline, en eksiksiz ve en kapsamlı olanına sahiptir.
74. “İbrahim’in” misâfirleri dolayısı ile karşı karşıya kaldığı “korkusu geçip kendisine” çocuğu olacağına dair “müjde gelince” bu sefer Lût kavminin helâk edilmesi hususunda “bizimle” elçilerimiz ile “tartışmaya koyuldu” ve onlara: “Ama orada Lût da var, dedi. Biz, orada olanları daha iyi biliriz. Biz, onu ve -karısı dışında- aile halkını elbette kurtaracağız, dediler.”(el-Ankebût 29/32)
75. “Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu” yani huyu güzel, kendini bilmezlerin cahilliklerine karşılık kalbi geniş ve hemen kızmayan, “(Allah’a) için için yalvaran” yani bütün vakitlerde Yüce Allah’a yalvarıp yakaran, “ve tamamen (O’na) yönelmiş” Yani Allah’ı bilmesi ve muhabbeti dolayısı ile Allah’a çokça dönen, O’na çokça yönelen ve O’nun dışındaki şeylerden yüz çeviren “biri idi.” İşte bundan dolayı Yüce Allah’ın helâk edilmelerini kesin hükme bağladığı kimseler hakkında tartışıyordu.
76. Ona şöyle denildi “Ey İbrahim, bundan” yani bu tartışmadan “vazgeç. Artık Rabbinin” onların helâk edileceklerine dair “emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” O nedenle senin tartışmanın bir faydası yoktur.
77. “Elçilerimiz” yani İbrahim aleyhisselam’a uğrayan melekler, onun yanından ayrılıp “Lût’a gelince o, onlar sebebiyle” gelişleri sebebi ile “üzüldü” bu ona ağır geldi. “ve içi daraldı da: Bu, çok zor” zorlu ve tehlikeli “bir gün, dedi.” Çünkü Lût, kavminin onları rahat bırakmayacağını biliyordu. Zira melekler, son derece mükemmel ve güzel, tüysüz genç delikanlılar suretinde gelmişlerdi. İşte Lût’un kaygılanmasının sebebi bu idi. Nitekim korktuğu da başına geldi. Zira:
78. “Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler.” Daha önce yapmakta oldukları hayasızlığı Lut’un misâfirleri ile yapmak için hızlıca koşup geldiler. “Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı.” Yani alemler arasında kendilerinden önce hiçbir kimsenin yapmadığı o hayasızlığı yapıyorlardı. “Dedi ki: Ey kavmim, işte kızlarım, onlar sizin için” benim misâfirlerimden “daha temizdir.” Bu, Süleyman’ın, yanına davacı olarak gelen ve her birisi kendisinin olduğunu iddia ettiği çocuğu -hakkı ortaya çıkarmak kastı ile- ortadan ikiye bölme teklifine benzemektedir. Çünkü Lût, kızlarına ulaşmalarının imkânsız olduğunu ve onların da kızlarıyla herhangi bir işleri olmadığını biliyordu. Bu sözdeki esas maksat, bu büyük hayasızlığı engellemekti. “Allah’tan korkun. Beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin.” Yani ya Allah’tan korkarak bu işten vazgeçeceksiniz, yahut da misâfirlerimin önünde beni küçük düşürmeme yoluna gideceksiniz. “İçinizde” sizi alıkoyacak ve bu işten vazgeçirecek “hiç mi aklı başında bir adam yok?, dedi.” İşte bu, onların hayır ve insanlıktan uzaklaşmış, tamamı sıyrılmış olduklarını göstermektedir.
79. Ona:“Biliyorsun ki kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen, bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun, dediler.” Yani biz erkeklerden başkasını istemeyiz. Bizim kadınlara karşı bir isteğimiz yoktur.
80. Bunun üzerine Lût aleyhisselam’ın tedirginliği daha da arttı ve şöyle dedi:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut” beni gereği gibi koruyabilecek bir kabile gibi “güçlü bir yere sığınabilseydim.” O zaman sizi bu işten alıkoyardım. Bu, maddi sebepler göz önünde bulundurularak söylenmiştir. Yoksa Lût aleyhisselam, esasen en güçlü koruyucu olan ve gücüne karşı kimsenin duramadığı Yüce Allah’a sığınmış idi.
81. İş, nihai dereceye ulaşıp sıkıntılar da artınca:“(Elçiler) dedi ki: Ey Lût, biz Rabbinin elçileriyiz.” Yani kalbinin yatışması ve huzur bulması için ona kim olduklarını haber verdiler. “Onlar sana asla” kötülük için “ilişemeyeceklerdir.” Daha sonra Cibril kalkıp kanadı ile onların gözlerini silme kör etti. Bunun üzerine Lût’u sabahın gelişi ile tehdit ederek dağıldılar. Melekler de Lût’a ailesi ile birlikte “gecenin bir vaktinde” gitmesini emrettiler. Yani tan yerinin ağarmasından çok önce yola çıkmasını istediler. Böylelikle onların şehirlerinden uzaklaşma imkânını bulacaklardı. “ve sizden hiç kimse geriye bakmasın.” Yani çıkıp gitmekte elinizi çabuk tutun. Sizin bütün gayretiniz kurtulmak olsun. Arkaya dönüp bakmayın bile. “Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan” azap “ona da isabet edecektir.” Çünkü o da bu günahta kavmine ortaktır. Zira Lût aleyhisselam’a misâfir geldiği takdirde onları kavmine haber veriyordu. “Onlara vaadolunan (azap) vakti sabahtır.” Adeta Lût, bu azabın çabuk gelmesini istemiştir, o nedenle de:“Sabah yakın değil mi?” denilmiştir.
82. Azabın inmesi ve onlara gelip çatmasına dair “emrimiz geldiği zaman o (şehrin)” yurtlarının “altını üstüne getirdik” yani yurtlarını üzerlerine ters çevirdik “ve oraya pişmiş çamurdan” alabildiğine sıcak ateşte pişmiş taşlardan “birbiri ardınca” yani kasabanın dışında ayrı duranların da arkasından gidecek şekilde “taşlar yağdırdık.”
83. “(Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi.” Bu taşlar üzerinde ilâhi azap ve gazabın alâmetleri vardı. “Bu (taşlar)” Lût kavminin yaptıklarına benzer işler yapan “zalimlerden uzak değildir.” Öyleyse kullar, onlara isabet edenlerin kendilerine de isabet etmemesi için onların yaptıklarını yapmaktan sakınmalıdırlar.
Hud 11:80
69- Andolsun ki İbrahim’e elçilerimiz müjde ile geldiler. “Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi ve vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi. 70- Ona ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu. Dediler ki:“Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” 71- Hanımı, ayakta dikiliyordu da güldü. Ona İshâk’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik. 72- Dedi ki:“Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!” 73- Dediler ki:“Allah’ın işine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı! Şüphe yok ki O, Hamîddir, Mecîddir. 74- İbrahim’in korkusu geçip kendisine müjde gelince Lût’un kavmi hakkında bizimle tartışmaya koyuldu. 75- Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu, (Allah’a) için için yalvaran ve tamamen (O’na) yönelmiş biri idi. 76- “Ey İbrahim, bundan vazgeç. Artık Rabbinin emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” 77- Elçilerimiz Lût’a gelince o, onlar sebebiyle üzüldü ve içi daraldı da:“Bu, çok zor bir gün.” dedi. 78- Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler. Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı. Dedi ki:“Ey kavmim, işte kızlarım! Onlar sizin için daha temizdir. Allah’tan korkun ve beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin. İçinizde hiç mi aklı başında bir adam yok?” 79- Dediler ki:“Biliyorsun ki bizim, kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun.” 80- Dedi ki:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut güçlü bir yere sığınabilseydim.” 81- (Elçiler) dedi ki: “Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla ilişemeyeceklerdir. Sen gecenin bir vaktinde aile efradınla yola çık ve sizden hiç kimse geriye bakmasın. Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan azap ona da isabet edecektir. Onlara vaadolunan (azap) vakti, sabahtır. Sabah yakın değil mi?” 82- (Azap) emrimiz geldiği zaman o (şehrin) altını üstüne getirdik ve oraya pişmiş çamurdan birbiri ardınca taşlar yağdırdık. 83- (Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi. Bu (taşlar), zalimlerden uzak değildir.
69. “Andolsun ki” o şerefli meleklerden oluşan “elçilerimiz” rasûlümüz Halil “İbrahim’e müjde ile geldiler.” Yüce Allah, onları Lût kavmini helak etmek üzere göndermiş, İbrahim’e de uğramalarını emredip ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermelerini söylemişti. Onlar, onun yanına girdiklerinde:“Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi.” Yani melekler, İbrahim’e selâm verdiler, o da onların selâmını aldı. Bu buyruk selâmın meşruiyetine ve İbrahim aleyhisselam’ın dininde de selâmlaşmanın olduğuna ve selâmın kelamdan/konuşmadan önce olduğuna, selâm alma ifadesinin de selâm verme ifadesinden daha güzel olmasının uygunluğuna delil vardır. Çünkü meleklerin verdikleri selam, süreklilik ifade etmeyen fiil cümlesi şeklinde olduğu halde onun selam alma ifadesi, devamlılığa ve kalıcılığa delil teşkil eden isim cümlesi şeklindedir. Arap dilinde -bilindiği gibi- bu iki tür cümle arasında büyük bir fark vardır. “Ve” İbrahim, melekler yanına girdiklerinde “vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi.” Yani hemen evine girip misâfirlerine semiz ve kızdırılmış taşlar üzerinde pişirilmiş bir dana ikram edip önlerine yaklaştırarak: Buyurmaz mısınız, dedi.
70. “Ona” yani kendilerine ikram ettiği dana etine “ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu.” Onların kendisine kötülük yapmak için ve hoşuna gitmeyecek bir maksat ile geldiklerini zannetti. Bu, onların gerçek durumlarını bilmeden önce olmuştu. “Dediler ki: “Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” Yani bizler Allah’ın elçileriyiz, Allah bizleri Lut kavmini helak etmek için gönderdi.
71. “Hanımı” yani İbrahim’in hanımı “ayakta dikiliyordu” ve misâfirlerine hizmet ediyordu. Durumlarını ve gönderiliş sebeplerini işitince hayret ederek “güldü. Ona İshak’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik.” Bundan da hayret etti ve onun için şöyle dedi:
72. “Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım?” Çünkü bu iki hal, çocuğun var olmasına bir engeldir. “Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!”
73. “Allah’ın işine mi şaşıyorsun?” Çünkü O’nun işine hayret etmeyi gerektirecek bir taraf yoktur. O’nun kusursuz meşieti her şeyi kuşatmıştır. O’nun kudreti açısından bu, şaşılacak bir iş değildir. Özellikle de şu mübarek hanenin halkı olan kimseler hakkında gerçekleştireceği şeyler için bu, böyledir. “Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı!” Yani Allah’ın rahmeti, ihsanı ve bereketleri üzerinizden eksik olmasın. Bereket ise Allah’ın hayır ve ihsanının bol bol olması, ilâhi hayırların onları bulması demektir. “Şüphe yok ki O, Hamîddir” sıfatları övülendir. Çünkü O’nun bütün sıfatları kemal sıfatlarıdır. Fiilleri de övülendir. Çünkü O’nun fiilleri ihsandır, cömertliktir, iyiliktir, hikmettir, adalettir. “Mecîddir.” Mecid olmak, sıfatların azametli ve kapsamlı olması demektir. Bütün kemal sıfatları yalnız O’nundur. O, bütün kemal sıfatların en mükemmeline, en eksiksiz ve en kapsamlı olanına sahiptir.
74. “İbrahim’in” misâfirleri dolayısı ile karşı karşıya kaldığı “korkusu geçip kendisine” çocuğu olacağına dair “müjde gelince” bu sefer Lût kavminin helâk edilmesi hususunda “bizimle” elçilerimiz ile “tartışmaya koyuldu” ve onlara: “Ama orada Lût da var, dedi. Biz, orada olanları daha iyi biliriz. Biz, onu ve -karısı dışında- aile halkını elbette kurtaracağız, dediler.”(el-Ankebût 29/32)
75. “Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu” yani huyu güzel, kendini bilmezlerin cahilliklerine karşılık kalbi geniş ve hemen kızmayan, “(Allah’a) için için yalvaran” yani bütün vakitlerde Yüce Allah’a yalvarıp yakaran, “ve tamamen (O’na) yönelmiş” Yani Allah’ı bilmesi ve muhabbeti dolayısı ile Allah’a çokça dönen, O’na çokça yönelen ve O’nun dışındaki şeylerden yüz çeviren “biri idi.” İşte bundan dolayı Yüce Allah’ın helâk edilmelerini kesin hükme bağladığı kimseler hakkında tartışıyordu.
76. Ona şöyle denildi “Ey İbrahim, bundan” yani bu tartışmadan “vazgeç. Artık Rabbinin” onların helâk edileceklerine dair “emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” O nedenle senin tartışmanın bir faydası yoktur.
77. “Elçilerimiz” yani İbrahim aleyhisselam’a uğrayan melekler, onun yanından ayrılıp “Lût’a gelince o, onlar sebebiyle” gelişleri sebebi ile “üzüldü” bu ona ağır geldi. “ve içi daraldı da: Bu, çok zor” zorlu ve tehlikeli “bir gün, dedi.” Çünkü Lût, kavminin onları rahat bırakmayacağını biliyordu. Zira melekler, son derece mükemmel ve güzel, tüysüz genç delikanlılar suretinde gelmişlerdi. İşte Lût’un kaygılanmasının sebebi bu idi. Nitekim korktuğu da başına geldi. Zira:
78. “Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler.” Daha önce yapmakta oldukları hayasızlığı Lut’un misâfirleri ile yapmak için hızlıca koşup geldiler. “Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı.” Yani alemler arasında kendilerinden önce hiçbir kimsenin yapmadığı o hayasızlığı yapıyorlardı. “Dedi ki: Ey kavmim, işte kızlarım, onlar sizin için” benim misâfirlerimden “daha temizdir.” Bu, Süleyman’ın, yanına davacı olarak gelen ve her birisi kendisinin olduğunu iddia ettiği çocuğu -hakkı ortaya çıkarmak kastı ile- ortadan ikiye bölme teklifine benzemektedir. Çünkü Lût, kızlarına ulaşmalarının imkânsız olduğunu ve onların da kızlarıyla herhangi bir işleri olmadığını biliyordu. Bu sözdeki esas maksat, bu büyük hayasızlığı engellemekti. “Allah’tan korkun. Beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin.” Yani ya Allah’tan korkarak bu işten vazgeçeceksiniz, yahut da misâfirlerimin önünde beni küçük düşürmeme yoluna gideceksiniz. “İçinizde” sizi alıkoyacak ve bu işten vazgeçirecek “hiç mi aklı başında bir adam yok?, dedi.” İşte bu, onların hayır ve insanlıktan uzaklaşmış, tamamı sıyrılmış olduklarını göstermektedir.
79. Ona:“Biliyorsun ki kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen, bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun, dediler.” Yani biz erkeklerden başkasını istemeyiz. Bizim kadınlara karşı bir isteğimiz yoktur.
80. Bunun üzerine Lût aleyhisselam’ın tedirginliği daha da arttı ve şöyle dedi:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut” beni gereği gibi koruyabilecek bir kabile gibi “güçlü bir yere sığınabilseydim.” O zaman sizi bu işten alıkoyardım. Bu, maddi sebepler göz önünde bulundurularak söylenmiştir. Yoksa Lût aleyhisselam, esasen en güçlü koruyucu olan ve gücüne karşı kimsenin duramadığı Yüce Allah’a sığınmış idi.
81. İş, nihai dereceye ulaşıp sıkıntılar da artınca:“(Elçiler) dedi ki: Ey Lût, biz Rabbinin elçileriyiz.” Yani kalbinin yatışması ve huzur bulması için ona kim olduklarını haber verdiler. “Onlar sana asla” kötülük için “ilişemeyeceklerdir.” Daha sonra Cibril kalkıp kanadı ile onların gözlerini silme kör etti. Bunun üzerine Lût’u sabahın gelişi ile tehdit ederek dağıldılar. Melekler de Lût’a ailesi ile birlikte “gecenin bir vaktinde” gitmesini emrettiler. Yani tan yerinin ağarmasından çok önce yola çıkmasını istediler. Böylelikle onların şehirlerinden uzaklaşma imkânını bulacaklardı. “ve sizden hiç kimse geriye bakmasın.” Yani çıkıp gitmekte elinizi çabuk tutun. Sizin bütün gayretiniz kurtulmak olsun. Arkaya dönüp bakmayın bile. “Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan” azap “ona da isabet edecektir.” Çünkü o da bu günahta kavmine ortaktır. Zira Lût aleyhisselam’a misâfir geldiği takdirde onları kavmine haber veriyordu. “Onlara vaadolunan (azap) vakti sabahtır.” Adeta Lût, bu azabın çabuk gelmesini istemiştir, o nedenle de:“Sabah yakın değil mi?” denilmiştir.
82. Azabın inmesi ve onlara gelip çatmasına dair “emrimiz geldiği zaman o (şehrin)” yurtlarının “altını üstüne getirdik” yani yurtlarını üzerlerine ters çevirdik “ve oraya pişmiş çamurdan” alabildiğine sıcak ateşte pişmiş taşlardan “birbiri ardınca” yani kasabanın dışında ayrı duranların da arkasından gidecek şekilde “taşlar yağdırdık.”
83. “(Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi.” Bu taşlar üzerinde ilâhi azap ve gazabın alâmetleri vardı. “Bu (taşlar)” Lût kavminin yaptıklarına benzer işler yapan “zalimlerden uzak değildir.” Öyleyse kullar, onlara isabet edenlerin kendilerine de isabet etmemesi için onların yaptıklarını yapmaktan sakınmalıdırlar.
Hud 11:81
69- Andolsun ki İbrahim’e elçilerimiz müjde ile geldiler. “Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi ve vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi. 70- Ona ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu. Dediler ki:“Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” 71- Hanımı, ayakta dikiliyordu da güldü. Ona İshâk’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik. 72- Dedi ki:“Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!” 73- Dediler ki:“Allah’ın işine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı! Şüphe yok ki O, Hamîddir, Mecîddir. 74- İbrahim’in korkusu geçip kendisine müjde gelince Lût’un kavmi hakkında bizimle tartışmaya koyuldu. 75- Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu, (Allah’a) için için yalvaran ve tamamen (O’na) yönelmiş biri idi. 76- “Ey İbrahim, bundan vazgeç. Artık Rabbinin emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” 77- Elçilerimiz Lût’a gelince o, onlar sebebiyle üzüldü ve içi daraldı da:“Bu, çok zor bir gün.” dedi. 78- Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler. Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı. Dedi ki:“Ey kavmim, işte kızlarım! Onlar sizin için daha temizdir. Allah’tan korkun ve beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin. İçinizde hiç mi aklı başında bir adam yok?” 79- Dediler ki:“Biliyorsun ki bizim, kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun.” 80- Dedi ki:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut güçlü bir yere sığınabilseydim.” 81- (Elçiler) dedi ki: “Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla ilişemeyeceklerdir. Sen gecenin bir vaktinde aile efradınla yola çık ve sizden hiç kimse geriye bakmasın. Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan azap ona da isabet edecektir. Onlara vaadolunan (azap) vakti, sabahtır. Sabah yakın değil mi?” 82- (Azap) emrimiz geldiği zaman o (şehrin) altını üstüne getirdik ve oraya pişmiş çamurdan birbiri ardınca taşlar yağdırdık. 83- (Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi. Bu (taşlar), zalimlerden uzak değildir.
69. “Andolsun ki” o şerefli meleklerden oluşan “elçilerimiz” rasûlümüz Halil “İbrahim’e müjde ile geldiler.” Yüce Allah, onları Lût kavmini helak etmek üzere göndermiş, İbrahim’e de uğramalarını emredip ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermelerini söylemişti. Onlar, onun yanına girdiklerinde:“Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi.” Yani melekler, İbrahim’e selâm verdiler, o da onların selâmını aldı. Bu buyruk selâmın meşruiyetine ve İbrahim aleyhisselam’ın dininde de selâmlaşmanın olduğuna ve selâmın kelamdan/konuşmadan önce olduğuna, selâm alma ifadesinin de selâm verme ifadesinden daha güzel olmasının uygunluğuna delil vardır. Çünkü meleklerin verdikleri selam, süreklilik ifade etmeyen fiil cümlesi şeklinde olduğu halde onun selam alma ifadesi, devamlılığa ve kalıcılığa delil teşkil eden isim cümlesi şeklindedir. Arap dilinde -bilindiği gibi- bu iki tür cümle arasında büyük bir fark vardır. “Ve” İbrahim, melekler yanına girdiklerinde “vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi.” Yani hemen evine girip misâfirlerine semiz ve kızdırılmış taşlar üzerinde pişirilmiş bir dana ikram edip önlerine yaklaştırarak: Buyurmaz mısınız, dedi.
70. “Ona” yani kendilerine ikram ettiği dana etine “ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu.” Onların kendisine kötülük yapmak için ve hoşuna gitmeyecek bir maksat ile geldiklerini zannetti. Bu, onların gerçek durumlarını bilmeden önce olmuştu. “Dediler ki: “Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” Yani bizler Allah’ın elçileriyiz, Allah bizleri Lut kavmini helak etmek için gönderdi.
71. “Hanımı” yani İbrahim’in hanımı “ayakta dikiliyordu” ve misâfirlerine hizmet ediyordu. Durumlarını ve gönderiliş sebeplerini işitince hayret ederek “güldü. Ona İshak’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik.” Bundan da hayret etti ve onun için şöyle dedi:
72. “Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım?” Çünkü bu iki hal, çocuğun var olmasına bir engeldir. “Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!”
73. “Allah’ın işine mi şaşıyorsun?” Çünkü O’nun işine hayret etmeyi gerektirecek bir taraf yoktur. O’nun kusursuz meşieti her şeyi kuşatmıştır. O’nun kudreti açısından bu, şaşılacak bir iş değildir. Özellikle de şu mübarek hanenin halkı olan kimseler hakkında gerçekleştireceği şeyler için bu, böyledir. “Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı!” Yani Allah’ın rahmeti, ihsanı ve bereketleri üzerinizden eksik olmasın. Bereket ise Allah’ın hayır ve ihsanının bol bol olması, ilâhi hayırların onları bulması demektir. “Şüphe yok ki O, Hamîddir” sıfatları övülendir. Çünkü O’nun bütün sıfatları kemal sıfatlarıdır. Fiilleri de övülendir. Çünkü O’nun fiilleri ihsandır, cömertliktir, iyiliktir, hikmettir, adalettir. “Mecîddir.” Mecid olmak, sıfatların azametli ve kapsamlı olması demektir. Bütün kemal sıfatları yalnız O’nundur. O, bütün kemal sıfatların en mükemmeline, en eksiksiz ve en kapsamlı olanına sahiptir.
74. “İbrahim’in” misâfirleri dolayısı ile karşı karşıya kaldığı “korkusu geçip kendisine” çocuğu olacağına dair “müjde gelince” bu sefer Lût kavminin helâk edilmesi hususunda “bizimle” elçilerimiz ile “tartışmaya koyuldu” ve onlara: “Ama orada Lût da var, dedi. Biz, orada olanları daha iyi biliriz. Biz, onu ve -karısı dışında- aile halkını elbette kurtaracağız, dediler.”(el-Ankebût 29/32)
75. “Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu” yani huyu güzel, kendini bilmezlerin cahilliklerine karşılık kalbi geniş ve hemen kızmayan, “(Allah’a) için için yalvaran” yani bütün vakitlerde Yüce Allah’a yalvarıp yakaran, “ve tamamen (O’na) yönelmiş” Yani Allah’ı bilmesi ve muhabbeti dolayısı ile Allah’a çokça dönen, O’na çokça yönelen ve O’nun dışındaki şeylerden yüz çeviren “biri idi.” İşte bundan dolayı Yüce Allah’ın helâk edilmelerini kesin hükme bağladığı kimseler hakkında tartışıyordu.
76. Ona şöyle denildi “Ey İbrahim, bundan” yani bu tartışmadan “vazgeç. Artık Rabbinin” onların helâk edileceklerine dair “emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” O nedenle senin tartışmanın bir faydası yoktur.
77. “Elçilerimiz” yani İbrahim aleyhisselam’a uğrayan melekler, onun yanından ayrılıp “Lût’a gelince o, onlar sebebiyle” gelişleri sebebi ile “üzüldü” bu ona ağır geldi. “ve içi daraldı da: Bu, çok zor” zorlu ve tehlikeli “bir gün, dedi.” Çünkü Lût, kavminin onları rahat bırakmayacağını biliyordu. Zira melekler, son derece mükemmel ve güzel, tüysüz genç delikanlılar suretinde gelmişlerdi. İşte Lût’un kaygılanmasının sebebi bu idi. Nitekim korktuğu da başına geldi. Zira:
78. “Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler.” Daha önce yapmakta oldukları hayasızlığı Lut’un misâfirleri ile yapmak için hızlıca koşup geldiler. “Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı.” Yani alemler arasında kendilerinden önce hiçbir kimsenin yapmadığı o hayasızlığı yapıyorlardı. “Dedi ki: Ey kavmim, işte kızlarım, onlar sizin için” benim misâfirlerimden “daha temizdir.” Bu, Süleyman’ın, yanına davacı olarak gelen ve her birisi kendisinin olduğunu iddia ettiği çocuğu -hakkı ortaya çıkarmak kastı ile- ortadan ikiye bölme teklifine benzemektedir. Çünkü Lût, kızlarına ulaşmalarının imkânsız olduğunu ve onların da kızlarıyla herhangi bir işleri olmadığını biliyordu. Bu sözdeki esas maksat, bu büyük hayasızlığı engellemekti. “Allah’tan korkun. Beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin.” Yani ya Allah’tan korkarak bu işten vazgeçeceksiniz, yahut da misâfirlerimin önünde beni küçük düşürmeme yoluna gideceksiniz. “İçinizde” sizi alıkoyacak ve bu işten vazgeçirecek “hiç mi aklı başında bir adam yok?, dedi.” İşte bu, onların hayır ve insanlıktan uzaklaşmış, tamamı sıyrılmış olduklarını göstermektedir.
79. Ona:“Biliyorsun ki kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen, bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun, dediler.” Yani biz erkeklerden başkasını istemeyiz. Bizim kadınlara karşı bir isteğimiz yoktur.
80. Bunun üzerine Lût aleyhisselam’ın tedirginliği daha da arttı ve şöyle dedi:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut” beni gereği gibi koruyabilecek bir kabile gibi “güçlü bir yere sığınabilseydim.” O zaman sizi bu işten alıkoyardım. Bu, maddi sebepler göz önünde bulundurularak söylenmiştir. Yoksa Lût aleyhisselam, esasen en güçlü koruyucu olan ve gücüne karşı kimsenin duramadığı Yüce Allah’a sığınmış idi.
81. İş, nihai dereceye ulaşıp sıkıntılar da artınca:“(Elçiler) dedi ki: Ey Lût, biz Rabbinin elçileriyiz.” Yani kalbinin yatışması ve huzur bulması için ona kim olduklarını haber verdiler. “Onlar sana asla” kötülük için “ilişemeyeceklerdir.” Daha sonra Cibril kalkıp kanadı ile onların gözlerini silme kör etti. Bunun üzerine Lût’u sabahın gelişi ile tehdit ederek dağıldılar. Melekler de Lût’a ailesi ile birlikte “gecenin bir vaktinde” gitmesini emrettiler. Yani tan yerinin ağarmasından çok önce yola çıkmasını istediler. Böylelikle onların şehirlerinden uzaklaşma imkânını bulacaklardı. “ve sizden hiç kimse geriye bakmasın.” Yani çıkıp gitmekte elinizi çabuk tutun. Sizin bütün gayretiniz kurtulmak olsun. Arkaya dönüp bakmayın bile. “Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan” azap “ona da isabet edecektir.” Çünkü o da bu günahta kavmine ortaktır. Zira Lût aleyhisselam’a misâfir geldiği takdirde onları kavmine haber veriyordu. “Onlara vaadolunan (azap) vakti sabahtır.” Adeta Lût, bu azabın çabuk gelmesini istemiştir, o nedenle de:“Sabah yakın değil mi?” denilmiştir.
82. Azabın inmesi ve onlara gelip çatmasına dair “emrimiz geldiği zaman o (şehrin)” yurtlarının “altını üstüne getirdik” yani yurtlarını üzerlerine ters çevirdik “ve oraya pişmiş çamurdan” alabildiğine sıcak ateşte pişmiş taşlardan “birbiri ardınca” yani kasabanın dışında ayrı duranların da arkasından gidecek şekilde “taşlar yağdırdık.”
83. “(Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi.” Bu taşlar üzerinde ilâhi azap ve gazabın alâmetleri vardı. “Bu (taşlar)” Lût kavminin yaptıklarına benzer işler yapan “zalimlerden uzak değildir.” Öyleyse kullar, onlara isabet edenlerin kendilerine de isabet etmemesi için onların yaptıklarını yapmaktan sakınmalıdırlar.
Hud 11:82
69- Andolsun ki İbrahim’e elçilerimiz müjde ile geldiler. “Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi ve vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi. 70- Ona ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu. Dediler ki:“Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” 71- Hanımı, ayakta dikiliyordu da güldü. Ona İshâk’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik. 72- Dedi ki:“Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!” 73- Dediler ki:“Allah’ın işine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı! Şüphe yok ki O, Hamîddir, Mecîddir. 74- İbrahim’in korkusu geçip kendisine müjde gelince Lût’un kavmi hakkında bizimle tartışmaya koyuldu. 75- Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu, (Allah’a) için için yalvaran ve tamamen (O’na) yönelmiş biri idi. 76- “Ey İbrahim, bundan vazgeç. Artık Rabbinin emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” 77- Elçilerimiz Lût’a gelince o, onlar sebebiyle üzüldü ve içi daraldı da:“Bu, çok zor bir gün.” dedi. 78- Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler. Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı. Dedi ki:“Ey kavmim, işte kızlarım! Onlar sizin için daha temizdir. Allah’tan korkun ve beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin. İçinizde hiç mi aklı başında bir adam yok?” 79- Dediler ki:“Biliyorsun ki bizim, kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun.” 80- Dedi ki:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut güçlü bir yere sığınabilseydim.” 81- (Elçiler) dedi ki: “Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla ilişemeyeceklerdir. Sen gecenin bir vaktinde aile efradınla yola çık ve sizden hiç kimse geriye bakmasın. Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan azap ona da isabet edecektir. Onlara vaadolunan (azap) vakti, sabahtır. Sabah yakın değil mi?” 82- (Azap) emrimiz geldiği zaman o (şehrin) altını üstüne getirdik ve oraya pişmiş çamurdan birbiri ardınca taşlar yağdırdık. 83- (Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi. Bu (taşlar), zalimlerden uzak değildir.
69. “Andolsun ki” o şerefli meleklerden oluşan “elçilerimiz” rasûlümüz Halil “İbrahim’e müjde ile geldiler.” Yüce Allah, onları Lût kavmini helak etmek üzere göndermiş, İbrahim’e de uğramalarını emredip ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermelerini söylemişti. Onlar, onun yanına girdiklerinde:“Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi.” Yani melekler, İbrahim’e selâm verdiler, o da onların selâmını aldı. Bu buyruk selâmın meşruiyetine ve İbrahim aleyhisselam’ın dininde de selâmlaşmanın olduğuna ve selâmın kelamdan/konuşmadan önce olduğuna, selâm alma ifadesinin de selâm verme ifadesinden daha güzel olmasının uygunluğuna delil vardır. Çünkü meleklerin verdikleri selam, süreklilik ifade etmeyen fiil cümlesi şeklinde olduğu halde onun selam alma ifadesi, devamlılığa ve kalıcılığa delil teşkil eden isim cümlesi şeklindedir. Arap dilinde -bilindiği gibi- bu iki tür cümle arasında büyük bir fark vardır. “Ve” İbrahim, melekler yanına girdiklerinde “vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi.” Yani hemen evine girip misâfirlerine semiz ve kızdırılmış taşlar üzerinde pişirilmiş bir dana ikram edip önlerine yaklaştırarak: Buyurmaz mısınız, dedi.
70. “Ona” yani kendilerine ikram ettiği dana etine “ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu.” Onların kendisine kötülük yapmak için ve hoşuna gitmeyecek bir maksat ile geldiklerini zannetti. Bu, onların gerçek durumlarını bilmeden önce olmuştu. “Dediler ki: “Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” Yani bizler Allah’ın elçileriyiz, Allah bizleri Lut kavmini helak etmek için gönderdi.
71. “Hanımı” yani İbrahim’in hanımı “ayakta dikiliyordu” ve misâfirlerine hizmet ediyordu. Durumlarını ve gönderiliş sebeplerini işitince hayret ederek “güldü. Ona İshak’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik.” Bundan da hayret etti ve onun için şöyle dedi:
72. “Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım?” Çünkü bu iki hal, çocuğun var olmasına bir engeldir. “Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!”
73. “Allah’ın işine mi şaşıyorsun?” Çünkü O’nun işine hayret etmeyi gerektirecek bir taraf yoktur. O’nun kusursuz meşieti her şeyi kuşatmıştır. O’nun kudreti açısından bu, şaşılacak bir iş değildir. Özellikle de şu mübarek hanenin halkı olan kimseler hakkında gerçekleştireceği şeyler için bu, böyledir. “Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı!” Yani Allah’ın rahmeti, ihsanı ve bereketleri üzerinizden eksik olmasın. Bereket ise Allah’ın hayır ve ihsanının bol bol olması, ilâhi hayırların onları bulması demektir. “Şüphe yok ki O, Hamîddir” sıfatları övülendir. Çünkü O’nun bütün sıfatları kemal sıfatlarıdır. Fiilleri de övülendir. Çünkü O’nun fiilleri ihsandır, cömertliktir, iyiliktir, hikmettir, adalettir. “Mecîddir.” Mecid olmak, sıfatların azametli ve kapsamlı olması demektir. Bütün kemal sıfatları yalnız O’nundur. O, bütün kemal sıfatların en mükemmeline, en eksiksiz ve en kapsamlı olanına sahiptir.
74. “İbrahim’in” misâfirleri dolayısı ile karşı karşıya kaldığı “korkusu geçip kendisine” çocuğu olacağına dair “müjde gelince” bu sefer Lût kavminin helâk edilmesi hususunda “bizimle” elçilerimiz ile “tartışmaya koyuldu” ve onlara: “Ama orada Lût da var, dedi. Biz, orada olanları daha iyi biliriz. Biz, onu ve -karısı dışında- aile halkını elbette kurtaracağız, dediler.”(el-Ankebût 29/32)
75. “Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu” yani huyu güzel, kendini bilmezlerin cahilliklerine karşılık kalbi geniş ve hemen kızmayan, “(Allah’a) için için yalvaran” yani bütün vakitlerde Yüce Allah’a yalvarıp yakaran, “ve tamamen (O’na) yönelmiş” Yani Allah’ı bilmesi ve muhabbeti dolayısı ile Allah’a çokça dönen, O’na çokça yönelen ve O’nun dışındaki şeylerden yüz çeviren “biri idi.” İşte bundan dolayı Yüce Allah’ın helâk edilmelerini kesin hükme bağladığı kimseler hakkında tartışıyordu.
76. Ona şöyle denildi “Ey İbrahim, bundan” yani bu tartışmadan “vazgeç. Artık Rabbinin” onların helâk edileceklerine dair “emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” O nedenle senin tartışmanın bir faydası yoktur.
77. “Elçilerimiz” yani İbrahim aleyhisselam’a uğrayan melekler, onun yanından ayrılıp “Lût’a gelince o, onlar sebebiyle” gelişleri sebebi ile “üzüldü” bu ona ağır geldi. “ve içi daraldı da: Bu, çok zor” zorlu ve tehlikeli “bir gün, dedi.” Çünkü Lût, kavminin onları rahat bırakmayacağını biliyordu. Zira melekler, son derece mükemmel ve güzel, tüysüz genç delikanlılar suretinde gelmişlerdi. İşte Lût’un kaygılanmasının sebebi bu idi. Nitekim korktuğu da başına geldi. Zira:
78. “Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler.” Daha önce yapmakta oldukları hayasızlığı Lut’un misâfirleri ile yapmak için hızlıca koşup geldiler. “Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı.” Yani alemler arasında kendilerinden önce hiçbir kimsenin yapmadığı o hayasızlığı yapıyorlardı. “Dedi ki: Ey kavmim, işte kızlarım, onlar sizin için” benim misâfirlerimden “daha temizdir.” Bu, Süleyman’ın, yanına davacı olarak gelen ve her birisi kendisinin olduğunu iddia ettiği çocuğu -hakkı ortaya çıkarmak kastı ile- ortadan ikiye bölme teklifine benzemektedir. Çünkü Lût, kızlarına ulaşmalarının imkânsız olduğunu ve onların da kızlarıyla herhangi bir işleri olmadığını biliyordu. Bu sözdeki esas maksat, bu büyük hayasızlığı engellemekti. “Allah’tan korkun. Beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin.” Yani ya Allah’tan korkarak bu işten vazgeçeceksiniz, yahut da misâfirlerimin önünde beni küçük düşürmeme yoluna gideceksiniz. “İçinizde” sizi alıkoyacak ve bu işten vazgeçirecek “hiç mi aklı başında bir adam yok?, dedi.” İşte bu, onların hayır ve insanlıktan uzaklaşmış, tamamı sıyrılmış olduklarını göstermektedir.
79. Ona:“Biliyorsun ki kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen, bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun, dediler.” Yani biz erkeklerden başkasını istemeyiz. Bizim kadınlara karşı bir isteğimiz yoktur.
80. Bunun üzerine Lût aleyhisselam’ın tedirginliği daha da arttı ve şöyle dedi:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut” beni gereği gibi koruyabilecek bir kabile gibi “güçlü bir yere sığınabilseydim.” O zaman sizi bu işten alıkoyardım. Bu, maddi sebepler göz önünde bulundurularak söylenmiştir. Yoksa Lût aleyhisselam, esasen en güçlü koruyucu olan ve gücüne karşı kimsenin duramadığı Yüce Allah’a sığınmış idi.
81. İş, nihai dereceye ulaşıp sıkıntılar da artınca:“(Elçiler) dedi ki: Ey Lût, biz Rabbinin elçileriyiz.” Yani kalbinin yatışması ve huzur bulması için ona kim olduklarını haber verdiler. “Onlar sana asla” kötülük için “ilişemeyeceklerdir.” Daha sonra Cibril kalkıp kanadı ile onların gözlerini silme kör etti. Bunun üzerine Lût’u sabahın gelişi ile tehdit ederek dağıldılar. Melekler de Lût’a ailesi ile birlikte “gecenin bir vaktinde” gitmesini emrettiler. Yani tan yerinin ağarmasından çok önce yola çıkmasını istediler. Böylelikle onların şehirlerinden uzaklaşma imkânını bulacaklardı. “ve sizden hiç kimse geriye bakmasın.” Yani çıkıp gitmekte elinizi çabuk tutun. Sizin bütün gayretiniz kurtulmak olsun. Arkaya dönüp bakmayın bile. “Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan” azap “ona da isabet edecektir.” Çünkü o da bu günahta kavmine ortaktır. Zira Lût aleyhisselam’a misâfir geldiği takdirde onları kavmine haber veriyordu. “Onlara vaadolunan (azap) vakti sabahtır.” Adeta Lût, bu azabın çabuk gelmesini istemiştir, o nedenle de:“Sabah yakın değil mi?” denilmiştir.
82. Azabın inmesi ve onlara gelip çatmasına dair “emrimiz geldiği zaman o (şehrin)” yurtlarının “altını üstüne getirdik” yani yurtlarını üzerlerine ters çevirdik “ve oraya pişmiş çamurdan” alabildiğine sıcak ateşte pişmiş taşlardan “birbiri ardınca” yani kasabanın dışında ayrı duranların da arkasından gidecek şekilde “taşlar yağdırdık.”
83. “(Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi.” Bu taşlar üzerinde ilâhi azap ve gazabın alâmetleri vardı. “Bu (taşlar)” Lût kavminin yaptıklarına benzer işler yapan “zalimlerden uzak değildir.” Öyleyse kullar, onlara isabet edenlerin kendilerine de isabet etmemesi için onların yaptıklarını yapmaktan sakınmalıdırlar.
Hud 11:83
69- Andolsun ki İbrahim’e elçilerimiz müjde ile geldiler. “Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi ve vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi. 70- Ona ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu. Dediler ki:“Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” 71- Hanımı, ayakta dikiliyordu da güldü. Ona İshâk’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik. 72- Dedi ki:“Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!” 73- Dediler ki:“Allah’ın işine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı! Şüphe yok ki O, Hamîddir, Mecîddir. 74- İbrahim’in korkusu geçip kendisine müjde gelince Lût’un kavmi hakkında bizimle tartışmaya koyuldu. 75- Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu, (Allah’a) için için yalvaran ve tamamen (O’na) yönelmiş biri idi. 76- “Ey İbrahim, bundan vazgeç. Artık Rabbinin emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” 77- Elçilerimiz Lût’a gelince o, onlar sebebiyle üzüldü ve içi daraldı da:“Bu, çok zor bir gün.” dedi. 78- Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler. Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı. Dedi ki:“Ey kavmim, işte kızlarım! Onlar sizin için daha temizdir. Allah’tan korkun ve beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin. İçinizde hiç mi aklı başında bir adam yok?” 79- Dediler ki:“Biliyorsun ki bizim, kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun.” 80- Dedi ki:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut güçlü bir yere sığınabilseydim.” 81- (Elçiler) dedi ki: “Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla ilişemeyeceklerdir. Sen gecenin bir vaktinde aile efradınla yola çık ve sizden hiç kimse geriye bakmasın. Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan azap ona da isabet edecektir. Onlara vaadolunan (azap) vakti, sabahtır. Sabah yakın değil mi?” 82- (Azap) emrimiz geldiği zaman o (şehrin) altını üstüne getirdik ve oraya pişmiş çamurdan birbiri ardınca taşlar yağdırdık. 83- (Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi. Bu (taşlar), zalimlerden uzak değildir.
69. “Andolsun ki” o şerefli meleklerden oluşan “elçilerimiz” rasûlümüz Halil “İbrahim’e müjde ile geldiler.” Yüce Allah, onları Lût kavmini helak etmek üzere göndermiş, İbrahim’e de uğramalarını emredip ona İshak’ın doğacağı müjdesini vermelerini söylemişti. Onlar, onun yanına girdiklerinde:“Selâm (ederiz sana)” dediler. O da:“(Size de) selâm” dedi.” Yani melekler, İbrahim’e selâm verdiler, o da onların selâmını aldı. Bu buyruk selâmın meşruiyetine ve İbrahim aleyhisselam’ın dininde de selâmlaşmanın olduğuna ve selâmın kelamdan/konuşmadan önce olduğuna, selâm alma ifadesinin de selâm verme ifadesinden daha güzel olmasının uygunluğuna delil vardır. Çünkü meleklerin verdikleri selam, süreklilik ifade etmeyen fiil cümlesi şeklinde olduğu halde onun selam alma ifadesi, devamlılığa ve kalıcılığa delil teşkil eden isim cümlesi şeklindedir. Arap dilinde -bilindiği gibi- bu iki tür cümle arasında büyük bir fark vardır. “Ve” İbrahim, melekler yanına girdiklerinde “vakit geçirmeden gidip kızarmış bir dana getirdi.” Yani hemen evine girip misâfirlerine semiz ve kızdırılmış taşlar üzerinde pişirilmiş bir dana ikram edip önlerine yaklaştırarak: Buyurmaz mısınız, dedi.
70. “Ona” yani kendilerine ikram ettiği dana etine “ellerini uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve içinde onlardan ötürü bir korku duydu.” Onların kendisine kötülük yapmak için ve hoşuna gitmeyecek bir maksat ile geldiklerini zannetti. Bu, onların gerçek durumlarını bilmeden önce olmuştu. “Dediler ki: “Korkma, biz Lût kavmine gönderildik.” Yani bizler Allah’ın elçileriyiz, Allah bizleri Lut kavmini helak etmek için gönderdi.
71. “Hanımı” yani İbrahim’in hanımı “ayakta dikiliyordu” ve misâfirlerine hizmet ediyordu. Durumlarını ve gönderiliş sebeplerini işitince hayret ederek “güldü. Ona İshak’ı ve İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik.” Bundan da hayret etti ve onun için şöyle dedi:
72. “Vay halime! Ben kocamış bir kadın ve şu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım?” Çünkü bu iki hal, çocuğun var olmasına bir engeldir. “Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şey!”
73. “Allah’ın işine mi şaşıyorsun?” Çünkü O’nun işine hayret etmeyi gerektirecek bir taraf yoktur. O’nun kusursuz meşieti her şeyi kuşatmıştır. O’nun kudreti açısından bu, şaşılacak bir iş değildir. Özellikle de şu mübarek hanenin halkı olan kimseler hakkında gerçekleştireceği şeyler için bu, böyledir. “Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey hane halkı!” Yani Allah’ın rahmeti, ihsanı ve bereketleri üzerinizden eksik olmasın. Bereket ise Allah’ın hayır ve ihsanının bol bol olması, ilâhi hayırların onları bulması demektir. “Şüphe yok ki O, Hamîddir” sıfatları övülendir. Çünkü O’nun bütün sıfatları kemal sıfatlarıdır. Fiilleri de övülendir. Çünkü O’nun fiilleri ihsandır, cömertliktir, iyiliktir, hikmettir, adalettir. “Mecîddir.” Mecid olmak, sıfatların azametli ve kapsamlı olması demektir. Bütün kemal sıfatları yalnız O’nundur. O, bütün kemal sıfatların en mükemmeline, en eksiksiz ve en kapsamlı olanına sahiptir.
74. “İbrahim’in” misâfirleri dolayısı ile karşı karşıya kaldığı “korkusu geçip kendisine” çocuğu olacağına dair “müjde gelince” bu sefer Lût kavminin helâk edilmesi hususunda “bizimle” elçilerimiz ile “tartışmaya koyuldu” ve onlara: “Ama orada Lût da var, dedi. Biz, orada olanları daha iyi biliriz. Biz, onu ve -karısı dışında- aile halkını elbette kurtaracağız, dediler.”(el-Ankebût 29/32)
75. “Zira İbrahim gerçekten yumuşak huylu” yani huyu güzel, kendini bilmezlerin cahilliklerine karşılık kalbi geniş ve hemen kızmayan, “(Allah’a) için için yalvaran” yani bütün vakitlerde Yüce Allah’a yalvarıp yakaran, “ve tamamen (O’na) yönelmiş” Yani Allah’ı bilmesi ve muhabbeti dolayısı ile Allah’a çokça dönen, O’na çokça yönelen ve O’nun dışındaki şeylerden yüz çeviren “biri idi.” İşte bundan dolayı Yüce Allah’ın helâk edilmelerini kesin hükme bağladığı kimseler hakkında tartışıyordu.
76. Ona şöyle denildi “Ey İbrahim, bundan” yani bu tartışmadan “vazgeç. Artık Rabbinin” onların helâk edileceklerine dair “emri gelmiştir. Şüphe yok ki onlara geri çevrilmesi imkansız bir azap gelecektir.” O nedenle senin tartışmanın bir faydası yoktur.
77. “Elçilerimiz” yani İbrahim aleyhisselam’a uğrayan melekler, onun yanından ayrılıp “Lût’a gelince o, onlar sebebiyle” gelişleri sebebi ile “üzüldü” bu ona ağır geldi. “ve içi daraldı da: Bu, çok zor” zorlu ve tehlikeli “bir gün, dedi.” Çünkü Lût, kavminin onları rahat bırakmayacağını biliyordu. Zira melekler, son derece mükemmel ve güzel, tüysüz genç delikanlılar suretinde gelmişlerdi. İşte Lût’un kaygılanmasının sebebi bu idi. Nitekim korktuğu da başına geldi. Zira:
78. “Kavmi itişe kakışa Lut’un yanına aceleyle geldiler.” Daha önce yapmakta oldukları hayasızlığı Lut’un misâfirleri ile yapmak için hızlıca koşup geldiler. “Onlar zaten daha önce birçok kötülükler yapıyorlardı.” Yani alemler arasında kendilerinden önce hiçbir kimsenin yapmadığı o hayasızlığı yapıyorlardı. “Dedi ki: Ey kavmim, işte kızlarım, onlar sizin için” benim misâfirlerimden “daha temizdir.” Bu, Süleyman’ın, yanına davacı olarak gelen ve her birisi kendisinin olduğunu iddia ettiği çocuğu -hakkı ortaya çıkarmak kastı ile- ortadan ikiye bölme teklifine benzemektedir. Çünkü Lût, kızlarına ulaşmalarının imkânsız olduğunu ve onların da kızlarıyla herhangi bir işleri olmadığını biliyordu. Bu sözdeki esas maksat, bu büyük hayasızlığı engellemekti. “Allah’tan korkun. Beni misâfirlerimin yanında rezil etmeyin.” Yani ya Allah’tan korkarak bu işten vazgeçeceksiniz, yahut da misâfirlerimin önünde beni küçük düşürmeme yoluna gideceksiniz. “İçinizde” sizi alıkoyacak ve bu işten vazgeçirecek “hiç mi aklı başında bir adam yok?, dedi.” İşte bu, onların hayır ve insanlıktan uzaklaşmış, tamamı sıyrılmış olduklarını göstermektedir.
79. Ona:“Biliyorsun ki kızlarınla hiçbir işimiz yok. Sen, bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun, dediler.” Yani biz erkeklerden başkasını istemeyiz. Bizim kadınlara karşı bir isteğimiz yoktur.
80. Bunun üzerine Lût aleyhisselam’ın tedirginliği daha da arttı ve şöyle dedi:“Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı yahut” beni gereği gibi koruyabilecek bir kabile gibi “güçlü bir yere sığınabilseydim.” O zaman sizi bu işten alıkoyardım. Bu, maddi sebepler göz önünde bulundurularak söylenmiştir. Yoksa Lût aleyhisselam, esasen en güçlü koruyucu olan ve gücüne karşı kimsenin duramadığı Yüce Allah’a sığınmış idi.
81. İş, nihai dereceye ulaşıp sıkıntılar da artınca:“(Elçiler) dedi ki: Ey Lût, biz Rabbinin elçileriyiz.” Yani kalbinin yatışması ve huzur bulması için ona kim olduklarını haber verdiler. “Onlar sana asla” kötülük için “ilişemeyeceklerdir.” Daha sonra Cibril kalkıp kanadı ile onların gözlerini silme kör etti. Bunun üzerine Lût’u sabahın gelişi ile tehdit ederek dağıldılar. Melekler de Lût’a ailesi ile birlikte “gecenin bir vaktinde” gitmesini emrettiler. Yani tan yerinin ağarmasından çok önce yola çıkmasını istediler. Böylelikle onların şehirlerinden uzaklaşma imkânını bulacaklardı. “ve sizden hiç kimse geriye bakmasın.” Yani çıkıp gitmekte elinizi çabuk tutun. Sizin bütün gayretiniz kurtulmak olsun. Arkaya dönüp bakmayın bile. “Ancak karın hariç; çünkü onlara isabet edecek olan” azap “ona da isabet edecektir.” Çünkü o da bu günahta kavmine ortaktır. Zira Lût aleyhisselam’a misâfir geldiği takdirde onları kavmine haber veriyordu. “Onlara vaadolunan (azap) vakti sabahtır.” Adeta Lût, bu azabın çabuk gelmesini istemiştir, o nedenle de:“Sabah yakın değil mi?” denilmiştir.
82. Azabın inmesi ve onlara gelip çatmasına dair “emrimiz geldiği zaman o (şehrin)” yurtlarının “altını üstüne getirdik” yani yurtlarını üzerlerine ters çevirdik “ve oraya pişmiş çamurdan” alabildiğine sıcak ateşte pişmiş taşlardan “birbiri ardınca” yani kasabanın dışında ayrı duranların da arkasından gidecek şekilde “taşlar yağdırdık.”
83. “(Bu taşlar) Rabbinin katında işaretliydi.” Bu taşlar üzerinde ilâhi azap ve gazabın alâmetleri vardı. “Bu (taşlar)” Lût kavminin yaptıklarına benzer işler yapan “zalimlerden uzak değildir.” Öyleyse kullar, onlara isabet edenlerin kendilerine de isabet etmemesi için onların yaptıklarını yapmaktan sakınmalıdırlar.
Hud 11:84
84- Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yok. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi gerçekten hayır içinde görüyorum ve yine ben, sizin için çepeçevre kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum. 85- “Ey kavmim, ölçü ve tartıyı adaletle tastamam yerine getirin. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin. Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. 86- “Eğer mü’min kimseler iseniz Allah’ın bıraktığı, sizin için daha hayırlıdır. Yoksa ben, üzerinizde bekçi değilim.” 87- Dediler ki:“Ey Şuayb! Atalarımızın taptıklarını terk etmemizi yahut kendi mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Sen, pek yumuşak huylu, pek akıllıymışsın!” 88- Dedi ki:“Ey kavmim! Ya ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem ve O, bana tarafından güzel bir rızık ihsan etmiş ise ne dersiniz? Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size aykırı davranmak istemem. Ben sadece gücüm yettiğince ıslah etmek istiyorum. Benim başarım da ancak Allah'ın yardımıyladır. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na yönelirim.” 89- “Ey kavmim, bana olan muhalefetiniz sakın Nûh kavminin veya Lût kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelen azabın bir benzerinin başınıza gelmesine sebep olmasın. Lût kavmi de sizden uzak değildir.” 90- “Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim Rahîmdir, Vedûddur.” 91- Dediler ki:“Ey Şuayb! Senin söylediklerinden birçoğunu anlamıyoruz. Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz. Eğer senin aşiretin olmasaydı seni taşa tutardık. Sen bizim gözümüzde değerli bir kimse değilsin.” 92- Dedi ki:“Ey kavmim! Sizin gözünüzde benim aşiretim, Allah’tan daha mı değerli ki O’nu(n emrini) önemsemeyip göz ardı ettiniz? Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır. 93- “Ey kavmim! Kendi yolunuzca yapacağınızı yapın, ben de yapacağım. Yakında rüsvay edecek azabın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Gözleyin, ben de sizinle beraber gözlüyorum.” 94- (Azap) emrimiz gelince Şuayb’ı ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakalayıverdi de yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar. 95- Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Haberiniz olsun ki Semûd nasıl (ilahi rahmetten) uzak olduysa Medyen de öylece uzak oldu.
84. Biz “Medyen’e” Filistin yakınlarında Medyen denilen yerde yerleşmiş bulunan ve bu isimle bilinen kabileye “de” nesep itibari ile “kardeşleri Şuayb’ı” peygamber olarak “gönderdik.” Çünkü onlar, onu tanıyordu; böylece ondan bir şeyler alıp öğrenmeleri başkalarına nispeten daha mümkündü. Onlara “Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yok.” Yani yalnızca O’na ihlasla ibadet edin. Çünkü kavmi, ortak koşan, müşrik kimselerdi. Ortak koşmakla birlikte ölçü ve tartıyı da eksik yapıyorlardı. Bundan dolayı Şuayb, bu davranışlarından da vazgeçmelerini isteyerek şöyle dedi:“Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın” Aksine ölçü ve tartıyı adaletli yapın. “Ben sizi gerçekten hayır” pek bol nimetler, sağlık, çokça mal ve evlat “içinde görüyorum.” Öyleyse Yüce Allah’ın size verdiklerine karşı şükredin, Allah’ın nimetine karşı nankörlük etmeyin. Aksi takdirde o nimeti sizden çekip alır. “ve yine ben, sizin için çepeçevre kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum.” Sizi çepeçevre kuşatacak ve sizden geriye hiç kimseyi bırakmayacak bir azaptan korkuyorum.
85. “Ey kavmim, ölçü ve tartıyı” size verilmesi halinde razı olacağınız şekilde “adaletle tastamam yerine getirin. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin.” İnsanların mallarını eksilterek, ölçü ve tartıyı eksik yapmak sureti ile haksızca alarak hırsızlık yoluna sapmayın. “Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” Çünkü masiyetlere devam etmek; dini, akîdeyi, inancı, dünyayı ve âhireti ifsad eder. Ekini ve nesli bozup yok eder.
86. “Eğer mü’min kimseler iseniz” imanın gereğince amel edin, “Allah’ın bıraktığı, sizin için daha hayırlıdır.” Allah’ın size bıraktığı hayır ve size ait olan şeyler size yeter. İhtiyacınız olmayan ve gerçekten sizin için zararlı olacak şeylere göz dikmeyin. “Yoksa ben üzerinizde bekçi değilim.” Sizin amellerinizi tespit edecek ve bekçiliğini yapacak değilim. Bunları tespit edip hesabını görecek olan, Allah’tır. Bana gelince ben, sadece size benimle gönderilenleri tebliğ etmekle yükümlüyüm.
87. Onlar, bu sözleri peygamberleri ile alay etmek ve onun çağrısını kabul etmelerinin uzak bir ihtimal olduğunu anlatmak üzere söylemişlerdi. Sözlerinin anlamı şudur:“Bize bunları yasaklamanı gerektiren şey, namaz kılman, Allah’a ibadet etmendir. Sen, böyle olsan dahi acaba bu, bizim atalarımızın tapındıklarını terk etmemizi gerektirir mi? Çünkü bu isteğine dair tek delil, onun sana uygun düşmesidir. Biz nasıl olur da sana uyup akıl ve fikir sahibi geçmiş atalarımızın yolunu terk ederiz? Aynı şekilde senin bize söylediklerin, bizim mallarımızda dediğin şekilde ölçü ve tartıları eksiksiz yapmamızı, bu mallarda farz olan hakları tastamam ödememizi de gerektirmez. Aksine biz, bu mallarımızda dilediğimizi yapmaya devam edeceğiz. Çünkü o mallar bizimdir, bu mallarda senin herhangi bir tasarruf yetkin yoktur.” Bunun için de onların alay yollu sözleri arasında: “Sen, pek yumuşak huylu, pek akıllıymışsın!” dediklerini de görüyoruz. Yani yumuşak huyluluk ve vakar senin huyunmuş. Doğru yolda olmak da karakterinmiş. Senden doğruluktan başka herhangi bir şey çıkmazmış ve sen ancak doğru olanı emredermişsin. Kötü ve sapıklık olandan da alıkoymaya kalkışırsın. Yani, asla böyle değil. Asıl maksatları, Şuayb’ın bu sıfatların tam aksi olan akılsızlık ve yoldan çıkmışlık niteliklerine sahip olduğunu söylemektir. Alay yollu söyledikleri bu ifadenin anlamı şudur: Bizim atalarımız haddi aşmış ve beyinsiz kimseler ise sen nasıl yumuşak huylu ve doğru yolda birisi olabilirsin? Onların bu şekilde alay yollu söyledikleri bu sözler ve işin tam aksi olduğuna dair iddiaları hiç de sandıkları gibi değildir. Aksine durum, onların kastettikleri değil, sözlü olarak ifade ettikleri gibidir. Gerçekten de onun kıldığı namaz, ona onları sapık atalarının yaptıklarından vazgeçirmeye çalışmasını ve mallarında da dilediklerini yapmaktan onları alıkoymasını emretmektedir. Çünkü namaz, hayasızlıklardan ve kötülükten alıkoyar. Peki, Allah’tan başkasına ibadet etmekten, Allah’ın kullarının haklarını vermemekten yahut da ölçü ve tartıyı eksilterek haklarını çalmaktan daha büyük bir hayasızlık ve kötülük olabilir mi? Gerçekten de O -salât ve selâm ona olsun- pek yumuşak huylu ve çok akıllı bir kimse idi.
88. Şuayb onlara şöyle dedi:“Ey kavmim, ya ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem” benim getirdiğimin doğruluğu hususunda kesin bir bilgi ve tam bir gönül huzuruna sahipsem “ve O, bana kendisinden güzel bir rızık ihsan etmiş” Allah bana çeşitli türlerden helal mallar bağışlamış “ise ne dersiniz?” Ben “size yasakladığım şeylere kendin uymayarak size aykırı davranmak istemem.” Yani ben size ölçü ve tartıları eksik yapmayı yasaklarken kendim yasakladığım o işi yapmak istemem. O nedenle de bu konuda beni itham etme imkânı söz konusu olamaz. Aksine ben, size herhangi bir şeyi yasaklayacak olursam onu ilk terk eden mutlaka ben olurum. “Ben sadece gücüm yettiğince ıslah etmek istiyorum.” Benim, hallerinizin düzelmesi, sizin faydalanacağınız hususların dosdoğru olması dışında herhangi bir maksadım yoktur. Benim yalnızca kendi lehime güttüğüm özel bir amacım da yoktur. Elimden geldiğince ıslah etmek istiyorum. Bu ifade, bir bakıma kişinin kendi kendisini tezkiye etmesi anlamına geldiğinden dolayı böyle bir ihtimali şu sözleri ile bertaraf etmektedir:“Benim başarım da ancak Allah'ın yardımıyladır.” Ben herhangi bir hayırlı işi yapmak ve kötülükten de uzak durmak başarısını elde edersem bu, ancak Yüce Allah’ın lütfu iledir. Benim kendi güç ve imkânımla olan bir şey değildir. “Ben yalnız O’na güvenip dayandım.” İşlerimde O’na dayandım, O’nun bana yeteceğine güvendim. “Ve yalnız O’na yönelirim.” Bana emretmiş olduğu türlü ibadetleri edâ etmekte ve çeşitli hayırlı işleri yapmakta ben O’na dönerim. İşte bu iki husus ile kulun halleri doğruluk üzere olur. Bunlar ise kişinin Rabbinden yardım dilemesi ile O’na yönelmesidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Öyleyse O’na ibadet et ve O’na güvenip dayan.”(Hûd, 11/123); “Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım dileriz.”(el-Fâtiha, 1/5)
89. “Ey kavmim, bana olan muhalefetiniz” ve karşı çıkışınız “sakın Nûh kavminin veya Hûd kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelen azabın bir benzerinin başınıza gelmesine sebep olmasın.” Sizi buralara kadar itmesin. “Lût kavmi de sizden” yurdu itibari ile de zamanı itibari ile de “uzak değildir.”
90. “Rabbinizden” işlemiş olduğunuz günahlar dolayısı ile “mağfiret dileyin, sonra” ömrünüzün geri kalan kısmında da samimi olarak “O’na tevbe edin.” O’na itaat ederek emirlerine aykırı davranmayı terk ederek O’na dönün. “Şüphesiz Rabbim” tevbe edip dönen kimselere “Rahîmdir,” merhamet buyurur. Onun günahlarını bağışlar, tevbesini kabul eder. “Vedûddur” onu sever. Vedûd (çok seven ve çok sevilen), Allah’ın isimlerinden birisidir. Yani O, mü’min kullarını sevdiği gibi onlar da O’nu severler. Bu kelime hem ism-i fail (seven) hem de ism-i mef’ûl (sevilen) anlamını vermektedir.
91. Onlar, Şuayb’ın verdiği öğütlerden, yaptığı nasihatlardan usanarak:“Senin söylediklerinden birçoğunu anlamıyoruz” dediler. Bu ise söylediklerini nefretle karşılamaları ve ondan hoşlanmamalarından dolayıdır. “Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz.” Sen büyüklerden ve liderlerden değilsin. Aksine sen alt tabakadaki zayıf kimselerdensin. “Eğer senin aşiretin” cemaatin ve kabilen “olmasaydı seni taşa tutardık. Sen bizim gözümüzde değerli bir kimse değilsin.” Senin bizim kalbimizde herhangi bir kıymetin, gözümüzde herhangi bir saygınlığın yoktur. Biz sana ilişmemekle senin kabilene saygı göstermiş oluyoruz.
92. Şuayb onlara karşı yumuşaklıkla şöyle dedi:“Ey kavmim, sizin gözünüzde benim aşiretim, Allah’tan daha mı değerli” Sizler nasıl olur da aşiretimden dolayı hatırımı sayıyorsunuz da Allah için hatırımı saymıyorsunuz ve böylelikle sizin için benim aşiret ve kabilem, Allah’tan daha değerli olabiliyor “ki O’nu(n emrini) önemsemeyip göz ardı ettiniz” Allah’ın emrini arkalarınıza attınız, ona aldırmadınız ve Allah’tan da korkmadınız. “Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır.” Amellerinizden zerre ağırlığı kadar bir şey dahi -yerde olsun gökte olsun- asla O’na gizli kalmaz. O, yaptıklarınızın karşılığını en mükemmel şekli ile verecektir.
93. Kavmi nihâyet onu iyi yorunca, o da onlara karşı bir şey yapamayacak hale gelip acze düşünce dedi ki:“Ey kavmim, kendi yolunuzca yapacağınızı yapın.” Yani siz durumunuz ve dininiz üzere amel etmeye devam edin. “ben de yapacağım. Yakında rüsvay edecek azabın kime geleceğini” kimin başına ebedî azabın ineceğini “ve kimin yalancı olduğunu” ben mi, yoksa sizler mi yalancısınız “bileceksiniz.” Onlar bunu azap başlarına indiğinde kesinlikle öğrenmiş oldular. Başıma neler geleceğini “gözleyin, ben de sizinle beraber” sizin başınıza gelecekleri “gözlüyorum.”
94. Şuayb kavminin helak edilmesine dair “emrimiz gelince Şuayb’ı ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakalayıverdi de yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar.” Artık onların ne bir seslerini işitebilirsin, ne de onların bir hareketlerini görebilirsin.
95. “Sanki orada hiç yaşamamışlardı.” Sanki o yurtlarında hiç bulunmamışlar ve azap gelinceye kadar orada nimetlerden yararlanmamış gibi oldular. “Haberiniz olsun ki Semûd nasıl (ilahi rahmetten) uzak olduysa Medyen de” Yüce Allah o kavmi helak edip rüsvay ettiğinden dolayı “öylece uzak oldu.” Yani bu iki kavim, helak oluşta ve ilahi rahmetten uzak kalışta ortak idi. Şuayb aleyhisselam peygamberlerin hatibi diye adlandırılır. Bunun sebebi kavmi ile güzel bir şekilde diyalog kurmasıdır. Onun bu kıssasında pek çok faydalı dersler ve ibretler vardır ki bazıları şöyledir: 1. Kâfirler İslâm’ın aslı (itikad esasları) ile muhatap oldukları ve bundaki kusurlarından dolayı cezalandırıldıkları gibi İslâm’ın fer’i hükümleri ile de muhataptırlar. Çünkü Şuayb, kavmini hem tevhide hem de ölçü ve tartıları tam yapmaya davet etmiş ve bütün bunlara riâyet edilmemesine karşılık azap tehdidinde bulunmuştu. 2. Ölçü ve tartıların eksik yapılması, büyük günahlar arasındadır. Bu günahları işleyen kimseler için dünyevi cezaya çarptırılmaktan da korkulur. Böyle bir uygulama insanların mallarını çalmak demektir. Ölçü ve tartılarda çalmak, tehdidi gerektirdiğine göre zorla ve baskıyla hırsızlık yapma hakkında tehdit, öncelikli olarak söz konusudur. 3. Amelin karşılığı kendi türündendir. Malının artmasını isteyerek insanların mallarını eksilten kimse, bu isteğinin tam zıddı ile cezalandırılır ve bu uygulaması onun sahip olduğu bolluğun ve rızkın yok olmasına sebep olur. Çünkü Yüce Allah’ın şu buyruğu bunu göstermektedir:“Ben sizi gerçekten hayır içinde görüyorum.” Yani yapıp ettiklerinizle bu hayır ve bereketin yok olmasına sebep olmayın. 4. Kul, Allah’ın kendisine verdiklerine kanaat etmeli, haram kazançtansa helâle ve haram kılınmış kazanç yollarındansa mubah kazanç yollarına razı olmalıdır. Böylesi onun için daha hayırlıdır. Çünkü Yüce Allah:“Allah’ın bıraktığı sizin için daha hayırlıdır” diye buyurmaktadır. Bunda bereket ve rızık artışı vardır. Haram sebeplere saldırırcasına gitmek ise bereketin yok olmasına hatta bereketsizliğe yol açar. 5. Bu konudaki buyruklara riâyet etmek imanın gereği ve sonucudur. Çünkü bu şekilde amel etmenin imanın varlığına bağlı olduğu belirtilmektedir. O halde bu, şuna delildir: Eğer gereken amel ortaya çıkmıyor ise iman ya eksiktir yahut yoktur. 6. Namaz önceki peygamberlere de emredilmiştir ve o, amellerin en faziletlisidir. Öyle ki kâfirler bile namazın faziletinin diğer amellerden önde olduğunu, hayasızlıklardan ve kötülüklerden alıkoyduğunu kabul etmişlerdir. Namaz, imanın ve imanın gerektirdiği şer’î hükümlere riâyet etmenin ölçüsüdür. Namazın gereği gibi kılınması ile kulun halleri kemal derecesine ulaşır. Dosdoğru kılınmaması ile de kişinin dini halleri bozulur. 7. İnsanın, Allah’ın kendisine rızık olmak üzere verdiği malda -Allah onu o kimseye vermiş olsa dahi- dilediğini yapma hakkı yoktur. Çünkü mal, onun elinde bir emanettir. O, da malda Allah’ın haklarını uygulamakla yükümlüdür. Bu ise o maldaki hakları eda etmekle, Allah ve Rasûlünün haram kıldığı kazanç yollarından uzak durmakla mümkündür. Yoksa kâfirlerin ve onlara benzer durumdakilerin sandıkları gibi onlar mallarında -Allah’ın hükmüne uygun düşsün veya muhalif olsun- istediklerini yapma hakkına sahip değillerdir. 8. Davetçinin başkasına emretmiş olduğu işi ilk önce kendisinin yapması, onun davetinin tamamlayıcı bir unsurudur. Aynı şekilde başkasının vazgeçmesini istediği işten de ilk vazgeçen kişi o olmalıdır. Nitekim Şuayb aleyhisselam şöyle demiştir:“Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size aykırı davranmak istemem.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir gazaba neden olur.”(es-Saf, 61/2) 9. Peygamberlerin vazifesi, sünneti ve dini, güç ve imkânları ölçüsünde ıslahı gerçekleştirmektir. Bu nedenle maslahatları tamama erdirmek yahut da güç yetirebildikleri kadarını sağlamak; kötülükleri bertaraf etmek ve azaltmak, ayrıca genel maslahatları özel maslahatlardan önde tutmak onların görevidir. Maslahatın gerçek mahiyeti ise kulların durumlarının düzelmesine, din ve dünya işlerinin dosdoğru olmasına vasıta olan şeydir. 10. Gücü yettiği kadar ıslahta bulunan kimse, gücü yetmediği şeyleri yapmamaktan dolayı kınanmaz ve yerilmez. Kula düşen, gerek nefsinde gerek başkalarında gücünün yettiği kadar ile ıslahı uygulamaktır. 11. Kulun bir göz kırpacak kadarlık bir süre dahi kendi kendisine güvenmemesi gerekir. Aksine kul sürekli olarak Rabbinden yardım dilemeli, Rabbine tevekkül etmeli ve O’ndan kendisine tevfikini ihsan etmesini dilemelidir. Herhangi bir ölçüde ilâhi tevfike mazhar olacak olursa bunu da bu tevfikin gerçek sahibine ve ihsan edicisine nispet etmeli, hiçbir zaman kendi kendisini beğenmeye kalkışmamalıdır. Çünkü Yüce Allah (bize Şuayb’ın sözlerini naklederek) şöyle buyurmaktadır: “Benim başarım ancak Allah'ın yardımıyladır. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na dönerim.” 12. Ümmetlerin azap ile yakalanışlarının ve başlarına gelen musibetlerin anlatılması, günahkârların başına indirilen cezaların söz konusu edildiği kıssaların, vaaz ve kötülüklerden alıkoymak kastı ile yapılan konuşmalarda hatırlatılması gereğini vurgulamaktadır. Aynı şekilde takvaya teşvik esnasında da Yüce Allah’ın takva sahiplerine ihsan ettiği lütufların söz konusu edilmesi gerekmektedir. 13. Günahtan tevbe eden bir kimsenin günahı bağışlandığı ve affedildiği gibi ayrıca Yüce Allah, böyle bir kimseyi sever. O bakımdan:“Tevbe eden bir kimsenin günahının bağışlanması ve Allah’ın onu affetmesi o kimseye yeterlidir. Allah’ın sevgisinin geri kazanılması ise beklenmesin” diyenlerin sözlerine itibar edilmez. Çünkü Yüce Allah:“Rabbinizden mağfiret dileyin ve sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz Rabbim rahmet edicidir, çok sevendir” buyurmaktadır. 14. Yüce Allah pek çok sebep aracılığıyla mü’minlerin üzerinden birtakım musibetleri def eder. Bu sebeplerin bir bölümünü bilebilirler, kimi zaman da bunların hiçbirisini bilemeyebilirler. Kimi zaman kabileleri ve onlarla aynı vatanı paylaşan kâfirler dolayısı ile onlara gelebilecek bazı kötülükleri önleyebilir. Nitekim Yüce Allah, Şuayb’ın kavmi tarafından taşlanmasını kabilesi dolayısı ile önlemiştir. İslâm’ın ve müslümanların savunulmasını sağlayan bu gibi bağlar için çalışmakta bir sakınca yoktur. Hatta bazen bu gereklidir de. Çünkü ıslâh, güç ve imkân çerçevesinde istenen bir şeydir. Buna göre kâfirlerin idaresi altında bulunan müslümanlar, yönetimin, fertlerin ve halkların dini ve dünyevi haklarının korunacağı bir cumhuriyet yönetimi haline gelmesi için çalışabilirler. Çünkü bu, onların dini ve dünyevi haklarını ortadan kaldıran, bunları yok etmeye çalışan, onları adeta bir parya ve kendilerine bir hizmetçi haline dönüştürmek isteyen devlete kendilerini teslim etmelerinden daha iyidir. Elbette ki eğer devletin müslümanlara ait olması ve asıl yöneticilerin onlar olması imkân çerçevesinde ise o takdirde yapılması gereken kesinlikle budur. Ancak bu, imkansız ise din ve dünyanın korunmasının mümkün olabileceği diğer yol öncelikli hale gelir. Allah doğrusunu en iyi bilendir.
Hud 11:85
84- Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yok. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi gerçekten hayır içinde görüyorum ve yine ben, sizin için çepeçevre kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum. 85- “Ey kavmim, ölçü ve tartıyı adaletle tastamam yerine getirin. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin. Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. 86- “Eğer mü’min kimseler iseniz Allah’ın bıraktığı, sizin için daha hayırlıdır. Yoksa ben, üzerinizde bekçi değilim.” 87- Dediler ki:“Ey Şuayb! Atalarımızın taptıklarını terk etmemizi yahut kendi mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Sen, pek yumuşak huylu, pek akıllıymışsın!” 88- Dedi ki:“Ey kavmim! Ya ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem ve O, bana tarafından güzel bir rızık ihsan etmiş ise ne dersiniz? Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size aykırı davranmak istemem. Ben sadece gücüm yettiğince ıslah etmek istiyorum. Benim başarım da ancak Allah'ın yardımıyladır. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na yönelirim.” 89- “Ey kavmim, bana olan muhalefetiniz sakın Nûh kavminin veya Lût kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelen azabın bir benzerinin başınıza gelmesine sebep olmasın. Lût kavmi de sizden uzak değildir.” 90- “Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim Rahîmdir, Vedûddur.” 91- Dediler ki:“Ey Şuayb! Senin söylediklerinden birçoğunu anlamıyoruz. Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz. Eğer senin aşiretin olmasaydı seni taşa tutardık. Sen bizim gözümüzde değerli bir kimse değilsin.” 92- Dedi ki:“Ey kavmim! Sizin gözünüzde benim aşiretim, Allah’tan daha mı değerli ki O’nu(n emrini) önemsemeyip göz ardı ettiniz? Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır. 93- “Ey kavmim! Kendi yolunuzca yapacağınızı yapın, ben de yapacağım. Yakında rüsvay edecek azabın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Gözleyin, ben de sizinle beraber gözlüyorum.” 94- (Azap) emrimiz gelince Şuayb’ı ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakalayıverdi de yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar. 95- Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Haberiniz olsun ki Semûd nasıl (ilahi rahmetten) uzak olduysa Medyen de öylece uzak oldu.
84. Biz “Medyen’e” Filistin yakınlarında Medyen denilen yerde yerleşmiş bulunan ve bu isimle bilinen kabileye “de” nesep itibari ile “kardeşleri Şuayb’ı” peygamber olarak “gönderdik.” Çünkü onlar, onu tanıyordu; böylece ondan bir şeyler alıp öğrenmeleri başkalarına nispeten daha mümkündü. Onlara “Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yok.” Yani yalnızca O’na ihlasla ibadet edin. Çünkü kavmi, ortak koşan, müşrik kimselerdi. Ortak koşmakla birlikte ölçü ve tartıyı da eksik yapıyorlardı. Bundan dolayı Şuayb, bu davranışlarından da vazgeçmelerini isteyerek şöyle dedi:“Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın” Aksine ölçü ve tartıyı adaletli yapın. “Ben sizi gerçekten hayır” pek bol nimetler, sağlık, çokça mal ve evlat “içinde görüyorum.” Öyleyse Yüce Allah’ın size verdiklerine karşı şükredin, Allah’ın nimetine karşı nankörlük etmeyin. Aksi takdirde o nimeti sizden çekip alır. “ve yine ben, sizin için çepeçevre kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum.” Sizi çepeçevre kuşatacak ve sizden geriye hiç kimseyi bırakmayacak bir azaptan korkuyorum.
85. “Ey kavmim, ölçü ve tartıyı” size verilmesi halinde razı olacağınız şekilde “adaletle tastamam yerine getirin. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin.” İnsanların mallarını eksilterek, ölçü ve tartıyı eksik yapmak sureti ile haksızca alarak hırsızlık yoluna sapmayın. “Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” Çünkü masiyetlere devam etmek; dini, akîdeyi, inancı, dünyayı ve âhireti ifsad eder. Ekini ve nesli bozup yok eder.
86. “Eğer mü’min kimseler iseniz” imanın gereğince amel edin, “Allah’ın bıraktığı, sizin için daha hayırlıdır.” Allah’ın size bıraktığı hayır ve size ait olan şeyler size yeter. İhtiyacınız olmayan ve gerçekten sizin için zararlı olacak şeylere göz dikmeyin. “Yoksa ben üzerinizde bekçi değilim.” Sizin amellerinizi tespit edecek ve bekçiliğini yapacak değilim. Bunları tespit edip hesabını görecek olan, Allah’tır. Bana gelince ben, sadece size benimle gönderilenleri tebliğ etmekle yükümlüyüm.
87. Onlar, bu sözleri peygamberleri ile alay etmek ve onun çağrısını kabul etmelerinin uzak bir ihtimal olduğunu anlatmak üzere söylemişlerdi. Sözlerinin anlamı şudur:“Bize bunları yasaklamanı gerektiren şey, namaz kılman, Allah’a ibadet etmendir. Sen, böyle olsan dahi acaba bu, bizim atalarımızın tapındıklarını terk etmemizi gerektirir mi? Çünkü bu isteğine dair tek delil, onun sana uygun düşmesidir. Biz nasıl olur da sana uyup akıl ve fikir sahibi geçmiş atalarımızın yolunu terk ederiz? Aynı şekilde senin bize söylediklerin, bizim mallarımızda dediğin şekilde ölçü ve tartıları eksiksiz yapmamızı, bu mallarda farz olan hakları tastamam ödememizi de gerektirmez. Aksine biz, bu mallarımızda dilediğimizi yapmaya devam edeceğiz. Çünkü o mallar bizimdir, bu mallarda senin herhangi bir tasarruf yetkin yoktur.” Bunun için de onların alay yollu sözleri arasında: “Sen, pek yumuşak huylu, pek akıllıymışsın!” dediklerini de görüyoruz. Yani yumuşak huyluluk ve vakar senin huyunmuş. Doğru yolda olmak da karakterinmiş. Senden doğruluktan başka herhangi bir şey çıkmazmış ve sen ancak doğru olanı emredermişsin. Kötü ve sapıklık olandan da alıkoymaya kalkışırsın. Yani, asla böyle değil. Asıl maksatları, Şuayb’ın bu sıfatların tam aksi olan akılsızlık ve yoldan çıkmışlık niteliklerine sahip olduğunu söylemektir. Alay yollu söyledikleri bu ifadenin anlamı şudur: Bizim atalarımız haddi aşmış ve beyinsiz kimseler ise sen nasıl yumuşak huylu ve doğru yolda birisi olabilirsin? Onların bu şekilde alay yollu söyledikleri bu sözler ve işin tam aksi olduğuna dair iddiaları hiç de sandıkları gibi değildir. Aksine durum, onların kastettikleri değil, sözlü olarak ifade ettikleri gibidir. Gerçekten de onun kıldığı namaz, ona onları sapık atalarının yaptıklarından vazgeçirmeye çalışmasını ve mallarında da dilediklerini yapmaktan onları alıkoymasını emretmektedir. Çünkü namaz, hayasızlıklardan ve kötülükten alıkoyar. Peki, Allah’tan başkasına ibadet etmekten, Allah’ın kullarının haklarını vermemekten yahut da ölçü ve tartıyı eksilterek haklarını çalmaktan daha büyük bir hayasızlık ve kötülük olabilir mi? Gerçekten de O -salât ve selâm ona olsun- pek yumuşak huylu ve çok akıllı bir kimse idi.
88. Şuayb onlara şöyle dedi:“Ey kavmim, ya ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem” benim getirdiğimin doğruluğu hususunda kesin bir bilgi ve tam bir gönül huzuruna sahipsem “ve O, bana kendisinden güzel bir rızık ihsan etmiş” Allah bana çeşitli türlerden helal mallar bağışlamış “ise ne dersiniz?” Ben “size yasakladığım şeylere kendin uymayarak size aykırı davranmak istemem.” Yani ben size ölçü ve tartıları eksik yapmayı yasaklarken kendim yasakladığım o işi yapmak istemem. O nedenle de bu konuda beni itham etme imkânı söz konusu olamaz. Aksine ben, size herhangi bir şeyi yasaklayacak olursam onu ilk terk eden mutlaka ben olurum. “Ben sadece gücüm yettiğince ıslah etmek istiyorum.” Benim, hallerinizin düzelmesi, sizin faydalanacağınız hususların dosdoğru olması dışında herhangi bir maksadım yoktur. Benim yalnızca kendi lehime güttüğüm özel bir amacım da yoktur. Elimden geldiğince ıslah etmek istiyorum. Bu ifade, bir bakıma kişinin kendi kendisini tezkiye etmesi anlamına geldiğinden dolayı böyle bir ihtimali şu sözleri ile bertaraf etmektedir:“Benim başarım da ancak Allah'ın yardımıyladır.” Ben herhangi bir hayırlı işi yapmak ve kötülükten de uzak durmak başarısını elde edersem bu, ancak Yüce Allah’ın lütfu iledir. Benim kendi güç ve imkânımla olan bir şey değildir. “Ben yalnız O’na güvenip dayandım.” İşlerimde O’na dayandım, O’nun bana yeteceğine güvendim. “Ve yalnız O’na yönelirim.” Bana emretmiş olduğu türlü ibadetleri edâ etmekte ve çeşitli hayırlı işleri yapmakta ben O’na dönerim. İşte bu iki husus ile kulun halleri doğruluk üzere olur. Bunlar ise kişinin Rabbinden yardım dilemesi ile O’na yönelmesidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Öyleyse O’na ibadet et ve O’na güvenip dayan.”(Hûd, 11/123); “Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım dileriz.”(el-Fâtiha, 1/5)
89. “Ey kavmim, bana olan muhalefetiniz” ve karşı çıkışınız “sakın Nûh kavminin veya Hûd kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelen azabın bir benzerinin başınıza gelmesine sebep olmasın.” Sizi buralara kadar itmesin. “Lût kavmi de sizden” yurdu itibari ile de zamanı itibari ile de “uzak değildir.”
90. “Rabbinizden” işlemiş olduğunuz günahlar dolayısı ile “mağfiret dileyin, sonra” ömrünüzün geri kalan kısmında da samimi olarak “O’na tevbe edin.” O’na itaat ederek emirlerine aykırı davranmayı terk ederek O’na dönün. “Şüphesiz Rabbim” tevbe edip dönen kimselere “Rahîmdir,” merhamet buyurur. Onun günahlarını bağışlar, tevbesini kabul eder. “Vedûddur” onu sever. Vedûd (çok seven ve çok sevilen), Allah’ın isimlerinden birisidir. Yani O, mü’min kullarını sevdiği gibi onlar da O’nu severler. Bu kelime hem ism-i fail (seven) hem de ism-i mef’ûl (sevilen) anlamını vermektedir.
91. Onlar, Şuayb’ın verdiği öğütlerden, yaptığı nasihatlardan usanarak:“Senin söylediklerinden birçoğunu anlamıyoruz” dediler. Bu ise söylediklerini nefretle karşılamaları ve ondan hoşlanmamalarından dolayıdır. “Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz.” Sen büyüklerden ve liderlerden değilsin. Aksine sen alt tabakadaki zayıf kimselerdensin. “Eğer senin aşiretin” cemaatin ve kabilen “olmasaydı seni taşa tutardık. Sen bizim gözümüzde değerli bir kimse değilsin.” Senin bizim kalbimizde herhangi bir kıymetin, gözümüzde herhangi bir saygınlığın yoktur. Biz sana ilişmemekle senin kabilene saygı göstermiş oluyoruz.
92. Şuayb onlara karşı yumuşaklıkla şöyle dedi:“Ey kavmim, sizin gözünüzde benim aşiretim, Allah’tan daha mı değerli” Sizler nasıl olur da aşiretimden dolayı hatırımı sayıyorsunuz da Allah için hatırımı saymıyorsunuz ve böylelikle sizin için benim aşiret ve kabilem, Allah’tan daha değerli olabiliyor “ki O’nu(n emrini) önemsemeyip göz ardı ettiniz” Allah’ın emrini arkalarınıza attınız, ona aldırmadınız ve Allah’tan da korkmadınız. “Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır.” Amellerinizden zerre ağırlığı kadar bir şey dahi -yerde olsun gökte olsun- asla O’na gizli kalmaz. O, yaptıklarınızın karşılığını en mükemmel şekli ile verecektir.
93. Kavmi nihâyet onu iyi yorunca, o da onlara karşı bir şey yapamayacak hale gelip acze düşünce dedi ki:“Ey kavmim, kendi yolunuzca yapacağınızı yapın.” Yani siz durumunuz ve dininiz üzere amel etmeye devam edin. “ben de yapacağım. Yakında rüsvay edecek azabın kime geleceğini” kimin başına ebedî azabın ineceğini “ve kimin yalancı olduğunu” ben mi, yoksa sizler mi yalancısınız “bileceksiniz.” Onlar bunu azap başlarına indiğinde kesinlikle öğrenmiş oldular. Başıma neler geleceğini “gözleyin, ben de sizinle beraber” sizin başınıza gelecekleri “gözlüyorum.”
94. Şuayb kavminin helak edilmesine dair “emrimiz gelince Şuayb’ı ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakalayıverdi de yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar.” Artık onların ne bir seslerini işitebilirsin, ne de onların bir hareketlerini görebilirsin.
95. “Sanki orada hiç yaşamamışlardı.” Sanki o yurtlarında hiç bulunmamışlar ve azap gelinceye kadar orada nimetlerden yararlanmamış gibi oldular. “Haberiniz olsun ki Semûd nasıl (ilahi rahmetten) uzak olduysa Medyen de” Yüce Allah o kavmi helak edip rüsvay ettiğinden dolayı “öylece uzak oldu.” Yani bu iki kavim, helak oluşta ve ilahi rahmetten uzak kalışta ortak idi. Şuayb aleyhisselam peygamberlerin hatibi diye adlandırılır. Bunun sebebi kavmi ile güzel bir şekilde diyalog kurmasıdır. Onun bu kıssasında pek çok faydalı dersler ve ibretler vardır ki bazıları şöyledir: 1. Kâfirler İslâm’ın aslı (itikad esasları) ile muhatap oldukları ve bundaki kusurlarından dolayı cezalandırıldıkları gibi İslâm’ın fer’i hükümleri ile de muhataptırlar. Çünkü Şuayb, kavmini hem tevhide hem de ölçü ve tartıları tam yapmaya davet etmiş ve bütün bunlara riâyet edilmemesine karşılık azap tehdidinde bulunmuştu. 2. Ölçü ve tartıların eksik yapılması, büyük günahlar arasındadır. Bu günahları işleyen kimseler için dünyevi cezaya çarptırılmaktan da korkulur. Böyle bir uygulama insanların mallarını çalmak demektir. Ölçü ve tartılarda çalmak, tehdidi gerektirdiğine göre zorla ve baskıyla hırsızlık yapma hakkında tehdit, öncelikli olarak söz konusudur. 3. Amelin karşılığı kendi türündendir. Malının artmasını isteyerek insanların mallarını eksilten kimse, bu isteğinin tam zıddı ile cezalandırılır ve bu uygulaması onun sahip olduğu bolluğun ve rızkın yok olmasına sebep olur. Çünkü Yüce Allah’ın şu buyruğu bunu göstermektedir:“Ben sizi gerçekten hayır içinde görüyorum.” Yani yapıp ettiklerinizle bu hayır ve bereketin yok olmasına sebep olmayın. 4. Kul, Allah’ın kendisine verdiklerine kanaat etmeli, haram kazançtansa helâle ve haram kılınmış kazanç yollarındansa mubah kazanç yollarına razı olmalıdır. Böylesi onun için daha hayırlıdır. Çünkü Yüce Allah:“Allah’ın bıraktığı sizin için daha hayırlıdır” diye buyurmaktadır. Bunda bereket ve rızık artışı vardır. Haram sebeplere saldırırcasına gitmek ise bereketin yok olmasına hatta bereketsizliğe yol açar. 5. Bu konudaki buyruklara riâyet etmek imanın gereği ve sonucudur. Çünkü bu şekilde amel etmenin imanın varlığına bağlı olduğu belirtilmektedir. O halde bu, şuna delildir: Eğer gereken amel ortaya çıkmıyor ise iman ya eksiktir yahut yoktur. 6. Namaz önceki peygamberlere de emredilmiştir ve o, amellerin en faziletlisidir. Öyle ki kâfirler bile namazın faziletinin diğer amellerden önde olduğunu, hayasızlıklardan ve kötülüklerden alıkoyduğunu kabul etmişlerdir. Namaz, imanın ve imanın gerektirdiği şer’î hükümlere riâyet etmenin ölçüsüdür. Namazın gereği gibi kılınması ile kulun halleri kemal derecesine ulaşır. Dosdoğru kılınmaması ile de kişinin dini halleri bozulur. 7. İnsanın, Allah’ın kendisine rızık olmak üzere verdiği malda -Allah onu o kimseye vermiş olsa dahi- dilediğini yapma hakkı yoktur. Çünkü mal, onun elinde bir emanettir. O, da malda Allah’ın haklarını uygulamakla yükümlüdür. Bu ise o maldaki hakları eda etmekle, Allah ve Rasûlünün haram kıldığı kazanç yollarından uzak durmakla mümkündür. Yoksa kâfirlerin ve onlara benzer durumdakilerin sandıkları gibi onlar mallarında -Allah’ın hükmüne uygun düşsün veya muhalif olsun- istediklerini yapma hakkına sahip değillerdir. 8. Davetçinin başkasına emretmiş olduğu işi ilk önce kendisinin yapması, onun davetinin tamamlayıcı bir unsurudur. Aynı şekilde başkasının vazgeçmesini istediği işten de ilk vazgeçen kişi o olmalıdır. Nitekim Şuayb aleyhisselam şöyle demiştir:“Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size aykırı davranmak istemem.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir gazaba neden olur.”(es-Saf, 61/2) 9. Peygamberlerin vazifesi, sünneti ve dini, güç ve imkânları ölçüsünde ıslahı gerçekleştirmektir. Bu nedenle maslahatları tamama erdirmek yahut da güç yetirebildikleri kadarını sağlamak; kötülükleri bertaraf etmek ve azaltmak, ayrıca genel maslahatları özel maslahatlardan önde tutmak onların görevidir. Maslahatın gerçek mahiyeti ise kulların durumlarının düzelmesine, din ve dünya işlerinin dosdoğru olmasına vasıta olan şeydir. 10. Gücü yettiği kadar ıslahta bulunan kimse, gücü yetmediği şeyleri yapmamaktan dolayı kınanmaz ve yerilmez. Kula düşen, gerek nefsinde gerek başkalarında gücünün yettiği kadar ile ıslahı uygulamaktır. 11. Kulun bir göz kırpacak kadarlık bir süre dahi kendi kendisine güvenmemesi gerekir. Aksine kul sürekli olarak Rabbinden yardım dilemeli, Rabbine tevekkül etmeli ve O’ndan kendisine tevfikini ihsan etmesini dilemelidir. Herhangi bir ölçüde ilâhi tevfike mazhar olacak olursa bunu da bu tevfikin gerçek sahibine ve ihsan edicisine nispet etmeli, hiçbir zaman kendi kendisini beğenmeye kalkışmamalıdır. Çünkü Yüce Allah (bize Şuayb’ın sözlerini naklederek) şöyle buyurmaktadır: “Benim başarım ancak Allah'ın yardımıyladır. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na dönerim.” 12. Ümmetlerin azap ile yakalanışlarının ve başlarına gelen musibetlerin anlatılması, günahkârların başına indirilen cezaların söz konusu edildiği kıssaların, vaaz ve kötülüklerden alıkoymak kastı ile yapılan konuşmalarda hatırlatılması gereğini vurgulamaktadır. Aynı şekilde takvaya teşvik esnasında da Yüce Allah’ın takva sahiplerine ihsan ettiği lütufların söz konusu edilmesi gerekmektedir. 13. Günahtan tevbe eden bir kimsenin günahı bağışlandığı ve affedildiği gibi ayrıca Yüce Allah, böyle bir kimseyi sever. O bakımdan:“Tevbe eden bir kimsenin günahının bağışlanması ve Allah’ın onu affetmesi o kimseye yeterlidir. Allah’ın sevgisinin geri kazanılması ise beklenmesin” diyenlerin sözlerine itibar edilmez. Çünkü Yüce Allah:“Rabbinizden mağfiret dileyin ve sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz Rabbim rahmet edicidir, çok sevendir” buyurmaktadır. 14. Yüce Allah pek çok sebep aracılığıyla mü’minlerin üzerinden birtakım musibetleri def eder. Bu sebeplerin bir bölümünü bilebilirler, kimi zaman da bunların hiçbirisini bilemeyebilirler. Kimi zaman kabileleri ve onlarla aynı vatanı paylaşan kâfirler dolayısı ile onlara gelebilecek bazı kötülükleri önleyebilir. Nitekim Yüce Allah, Şuayb’ın kavmi tarafından taşlanmasını kabilesi dolayısı ile önlemiştir. İslâm’ın ve müslümanların savunulmasını sağlayan bu gibi bağlar için çalışmakta bir sakınca yoktur. Hatta bazen bu gereklidir de. Çünkü ıslâh, güç ve imkân çerçevesinde istenen bir şeydir. Buna göre kâfirlerin idaresi altında bulunan müslümanlar, yönetimin, fertlerin ve halkların dini ve dünyevi haklarının korunacağı bir cumhuriyet yönetimi haline gelmesi için çalışabilirler. Çünkü bu, onların dini ve dünyevi haklarını ortadan kaldıran, bunları yok etmeye çalışan, onları adeta bir parya ve kendilerine bir hizmetçi haline dönüştürmek isteyen devlete kendilerini teslim etmelerinden daha iyidir. Elbette ki eğer devletin müslümanlara ait olması ve asıl yöneticilerin onlar olması imkân çerçevesinde ise o takdirde yapılması gereken kesinlikle budur. Ancak bu, imkansız ise din ve dünyanın korunmasının mümkün olabileceği diğer yol öncelikli hale gelir. Allah doğrusunu en iyi bilendir.
Hud 11:86
84- Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yok. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi gerçekten hayır içinde görüyorum ve yine ben, sizin için çepeçevre kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum. 85- “Ey kavmim, ölçü ve tartıyı adaletle tastamam yerine getirin. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin. Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. 86- “Eğer mü’min kimseler iseniz Allah’ın bıraktığı, sizin için daha hayırlıdır. Yoksa ben, üzerinizde bekçi değilim.” 87- Dediler ki:“Ey Şuayb! Atalarımızın taptıklarını terk etmemizi yahut kendi mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Sen, pek yumuşak huylu, pek akıllıymışsın!” 88- Dedi ki:“Ey kavmim! Ya ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem ve O, bana tarafından güzel bir rızık ihsan etmiş ise ne dersiniz? Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size aykırı davranmak istemem. Ben sadece gücüm yettiğince ıslah etmek istiyorum. Benim başarım da ancak Allah'ın yardımıyladır. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na yönelirim.” 89- “Ey kavmim, bana olan muhalefetiniz sakın Nûh kavminin veya Lût kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelen azabın bir benzerinin başınıza gelmesine sebep olmasın. Lût kavmi de sizden uzak değildir.” 90- “Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim Rahîmdir, Vedûddur.” 91- Dediler ki:“Ey Şuayb! Senin söylediklerinden birçoğunu anlamıyoruz. Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz. Eğer senin aşiretin olmasaydı seni taşa tutardık. Sen bizim gözümüzde değerli bir kimse değilsin.” 92- Dedi ki:“Ey kavmim! Sizin gözünüzde benim aşiretim, Allah’tan daha mı değerli ki O’nu(n emrini) önemsemeyip göz ardı ettiniz? Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır. 93- “Ey kavmim! Kendi yolunuzca yapacağınızı yapın, ben de yapacağım. Yakında rüsvay edecek azabın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Gözleyin, ben de sizinle beraber gözlüyorum.” 94- (Azap) emrimiz gelince Şuayb’ı ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakalayıverdi de yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar. 95- Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Haberiniz olsun ki Semûd nasıl (ilahi rahmetten) uzak olduysa Medyen de öylece uzak oldu.
84. Biz “Medyen’e” Filistin yakınlarında Medyen denilen yerde yerleşmiş bulunan ve bu isimle bilinen kabileye “de” nesep itibari ile “kardeşleri Şuayb’ı” peygamber olarak “gönderdik.” Çünkü onlar, onu tanıyordu; böylece ondan bir şeyler alıp öğrenmeleri başkalarına nispeten daha mümkündü. Onlara “Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yok.” Yani yalnızca O’na ihlasla ibadet edin. Çünkü kavmi, ortak koşan, müşrik kimselerdi. Ortak koşmakla birlikte ölçü ve tartıyı da eksik yapıyorlardı. Bundan dolayı Şuayb, bu davranışlarından da vazgeçmelerini isteyerek şöyle dedi:“Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın” Aksine ölçü ve tartıyı adaletli yapın. “Ben sizi gerçekten hayır” pek bol nimetler, sağlık, çokça mal ve evlat “içinde görüyorum.” Öyleyse Yüce Allah’ın size verdiklerine karşı şükredin, Allah’ın nimetine karşı nankörlük etmeyin. Aksi takdirde o nimeti sizden çekip alır. “ve yine ben, sizin için çepeçevre kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum.” Sizi çepeçevre kuşatacak ve sizden geriye hiç kimseyi bırakmayacak bir azaptan korkuyorum.
85. “Ey kavmim, ölçü ve tartıyı” size verilmesi halinde razı olacağınız şekilde “adaletle tastamam yerine getirin. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin.” İnsanların mallarını eksilterek, ölçü ve tartıyı eksik yapmak sureti ile haksızca alarak hırsızlık yoluna sapmayın. “Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” Çünkü masiyetlere devam etmek; dini, akîdeyi, inancı, dünyayı ve âhireti ifsad eder. Ekini ve nesli bozup yok eder.
86. “Eğer mü’min kimseler iseniz” imanın gereğince amel edin, “Allah’ın bıraktığı, sizin için daha hayırlıdır.” Allah’ın size bıraktığı hayır ve size ait olan şeyler size yeter. İhtiyacınız olmayan ve gerçekten sizin için zararlı olacak şeylere göz dikmeyin. “Yoksa ben üzerinizde bekçi değilim.” Sizin amellerinizi tespit edecek ve bekçiliğini yapacak değilim. Bunları tespit edip hesabını görecek olan, Allah’tır. Bana gelince ben, sadece size benimle gönderilenleri tebliğ etmekle yükümlüyüm.
87. Onlar, bu sözleri peygamberleri ile alay etmek ve onun çağrısını kabul etmelerinin uzak bir ihtimal olduğunu anlatmak üzere söylemişlerdi. Sözlerinin anlamı şudur:“Bize bunları yasaklamanı gerektiren şey, namaz kılman, Allah’a ibadet etmendir. Sen, böyle olsan dahi acaba bu, bizim atalarımızın tapındıklarını terk etmemizi gerektirir mi? Çünkü bu isteğine dair tek delil, onun sana uygun düşmesidir. Biz nasıl olur da sana uyup akıl ve fikir sahibi geçmiş atalarımızın yolunu terk ederiz? Aynı şekilde senin bize söylediklerin, bizim mallarımızda dediğin şekilde ölçü ve tartıları eksiksiz yapmamızı, bu mallarda farz olan hakları tastamam ödememizi de gerektirmez. Aksine biz, bu mallarımızda dilediğimizi yapmaya devam edeceğiz. Çünkü o mallar bizimdir, bu mallarda senin herhangi bir tasarruf yetkin yoktur.” Bunun için de onların alay yollu sözleri arasında: “Sen, pek yumuşak huylu, pek akıllıymışsın!” dediklerini de görüyoruz. Yani yumuşak huyluluk ve vakar senin huyunmuş. Doğru yolda olmak da karakterinmiş. Senden doğruluktan başka herhangi bir şey çıkmazmış ve sen ancak doğru olanı emredermişsin. Kötü ve sapıklık olandan da alıkoymaya kalkışırsın. Yani, asla böyle değil. Asıl maksatları, Şuayb’ın bu sıfatların tam aksi olan akılsızlık ve yoldan çıkmışlık niteliklerine sahip olduğunu söylemektir. Alay yollu söyledikleri bu ifadenin anlamı şudur: Bizim atalarımız haddi aşmış ve beyinsiz kimseler ise sen nasıl yumuşak huylu ve doğru yolda birisi olabilirsin? Onların bu şekilde alay yollu söyledikleri bu sözler ve işin tam aksi olduğuna dair iddiaları hiç de sandıkları gibi değildir. Aksine durum, onların kastettikleri değil, sözlü olarak ifade ettikleri gibidir. Gerçekten de onun kıldığı namaz, ona onları sapık atalarının yaptıklarından vazgeçirmeye çalışmasını ve mallarında da dilediklerini yapmaktan onları alıkoymasını emretmektedir. Çünkü namaz, hayasızlıklardan ve kötülükten alıkoyar. Peki, Allah’tan başkasına ibadet etmekten, Allah’ın kullarının haklarını vermemekten yahut da ölçü ve tartıyı eksilterek haklarını çalmaktan daha büyük bir hayasızlık ve kötülük olabilir mi? Gerçekten de O -salât ve selâm ona olsun- pek yumuşak huylu ve çok akıllı bir kimse idi.
88. Şuayb onlara şöyle dedi:“Ey kavmim, ya ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem” benim getirdiğimin doğruluğu hususunda kesin bir bilgi ve tam bir gönül huzuruna sahipsem “ve O, bana kendisinden güzel bir rızık ihsan etmiş” Allah bana çeşitli türlerden helal mallar bağışlamış “ise ne dersiniz?” Ben “size yasakladığım şeylere kendin uymayarak size aykırı davranmak istemem.” Yani ben size ölçü ve tartıları eksik yapmayı yasaklarken kendim yasakladığım o işi yapmak istemem. O nedenle de bu konuda beni itham etme imkânı söz konusu olamaz. Aksine ben, size herhangi bir şeyi yasaklayacak olursam onu ilk terk eden mutlaka ben olurum. “Ben sadece gücüm yettiğince ıslah etmek istiyorum.” Benim, hallerinizin düzelmesi, sizin faydalanacağınız hususların dosdoğru olması dışında herhangi bir maksadım yoktur. Benim yalnızca kendi lehime güttüğüm özel bir amacım da yoktur. Elimden geldiğince ıslah etmek istiyorum. Bu ifade, bir bakıma kişinin kendi kendisini tezkiye etmesi anlamına geldiğinden dolayı böyle bir ihtimali şu sözleri ile bertaraf etmektedir:“Benim başarım da ancak Allah'ın yardımıyladır.” Ben herhangi bir hayırlı işi yapmak ve kötülükten de uzak durmak başarısını elde edersem bu, ancak Yüce Allah’ın lütfu iledir. Benim kendi güç ve imkânımla olan bir şey değildir. “Ben yalnız O’na güvenip dayandım.” İşlerimde O’na dayandım, O’nun bana yeteceğine güvendim. “Ve yalnız O’na yönelirim.” Bana emretmiş olduğu türlü ibadetleri edâ etmekte ve çeşitli hayırlı işleri yapmakta ben O’na dönerim. İşte bu iki husus ile kulun halleri doğruluk üzere olur. Bunlar ise kişinin Rabbinden yardım dilemesi ile O’na yönelmesidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Öyleyse O’na ibadet et ve O’na güvenip dayan.”(Hûd, 11/123); “Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım dileriz.”(el-Fâtiha, 1/5)
89. “Ey kavmim, bana olan muhalefetiniz” ve karşı çıkışınız “sakın Nûh kavminin veya Hûd kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelen azabın bir benzerinin başınıza gelmesine sebep olmasın.” Sizi buralara kadar itmesin. “Lût kavmi de sizden” yurdu itibari ile de zamanı itibari ile de “uzak değildir.”
90. “Rabbinizden” işlemiş olduğunuz günahlar dolayısı ile “mağfiret dileyin, sonra” ömrünüzün geri kalan kısmında da samimi olarak “O’na tevbe edin.” O’na itaat ederek emirlerine aykırı davranmayı terk ederek O’na dönün. “Şüphesiz Rabbim” tevbe edip dönen kimselere “Rahîmdir,” merhamet buyurur. Onun günahlarını bağışlar, tevbesini kabul eder. “Vedûddur” onu sever. Vedûd (çok seven ve çok sevilen), Allah’ın isimlerinden birisidir. Yani O, mü’min kullarını sevdiği gibi onlar da O’nu severler. Bu kelime hem ism-i fail (seven) hem de ism-i mef’ûl (sevilen) anlamını vermektedir.
91. Onlar, Şuayb’ın verdiği öğütlerden, yaptığı nasihatlardan usanarak:“Senin söylediklerinden birçoğunu anlamıyoruz” dediler. Bu ise söylediklerini nefretle karşılamaları ve ondan hoşlanmamalarından dolayıdır. “Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz.” Sen büyüklerden ve liderlerden değilsin. Aksine sen alt tabakadaki zayıf kimselerdensin. “Eğer senin aşiretin” cemaatin ve kabilen “olmasaydı seni taşa tutardık. Sen bizim gözümüzde değerli bir kimse değilsin.” Senin bizim kalbimizde herhangi bir kıymetin, gözümüzde herhangi bir saygınlığın yoktur. Biz sana ilişmemekle senin kabilene saygı göstermiş oluyoruz.
92. Şuayb onlara karşı yumuşaklıkla şöyle dedi:“Ey kavmim, sizin gözünüzde benim aşiretim, Allah’tan daha mı değerli” Sizler nasıl olur da aşiretimden dolayı hatırımı sayıyorsunuz da Allah için hatırımı saymıyorsunuz ve böylelikle sizin için benim aşiret ve kabilem, Allah’tan daha değerli olabiliyor “ki O’nu(n emrini) önemsemeyip göz ardı ettiniz” Allah’ın emrini arkalarınıza attınız, ona aldırmadınız ve Allah’tan da korkmadınız. “Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır.” Amellerinizden zerre ağırlığı kadar bir şey dahi -yerde olsun gökte olsun- asla O’na gizli kalmaz. O, yaptıklarınızın karşılığını en mükemmel şekli ile verecektir.
93. Kavmi nihâyet onu iyi yorunca, o da onlara karşı bir şey yapamayacak hale gelip acze düşünce dedi ki:“Ey kavmim, kendi yolunuzca yapacağınızı yapın.” Yani siz durumunuz ve dininiz üzere amel etmeye devam edin. “ben de yapacağım. Yakında rüsvay edecek azabın kime geleceğini” kimin başına ebedî azabın ineceğini “ve kimin yalancı olduğunu” ben mi, yoksa sizler mi yalancısınız “bileceksiniz.” Onlar bunu azap başlarına indiğinde kesinlikle öğrenmiş oldular. Başıma neler geleceğini “gözleyin, ben de sizinle beraber” sizin başınıza gelecekleri “gözlüyorum.”
94. Şuayb kavminin helak edilmesine dair “emrimiz gelince Şuayb’ı ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakalayıverdi de yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar.” Artık onların ne bir seslerini işitebilirsin, ne de onların bir hareketlerini görebilirsin.
95. “Sanki orada hiç yaşamamışlardı.” Sanki o yurtlarında hiç bulunmamışlar ve azap gelinceye kadar orada nimetlerden yararlanmamış gibi oldular. “Haberiniz olsun ki Semûd nasıl (ilahi rahmetten) uzak olduysa Medyen de” Yüce Allah o kavmi helak edip rüsvay ettiğinden dolayı “öylece uzak oldu.” Yani bu iki kavim, helak oluşta ve ilahi rahmetten uzak kalışta ortak idi. Şuayb aleyhisselam peygamberlerin hatibi diye adlandırılır. Bunun sebebi kavmi ile güzel bir şekilde diyalog kurmasıdır. Onun bu kıssasında pek çok faydalı dersler ve ibretler vardır ki bazıları şöyledir: 1. Kâfirler İslâm’ın aslı (itikad esasları) ile muhatap oldukları ve bundaki kusurlarından dolayı cezalandırıldıkları gibi İslâm’ın fer’i hükümleri ile de muhataptırlar. Çünkü Şuayb, kavmini hem tevhide hem de ölçü ve tartıları tam yapmaya davet etmiş ve bütün bunlara riâyet edilmemesine karşılık azap tehdidinde bulunmuştu. 2. Ölçü ve tartıların eksik yapılması, büyük günahlar arasındadır. Bu günahları işleyen kimseler için dünyevi cezaya çarptırılmaktan da korkulur. Böyle bir uygulama insanların mallarını çalmak demektir. Ölçü ve tartılarda çalmak, tehdidi gerektirdiğine göre zorla ve baskıyla hırsızlık yapma hakkında tehdit, öncelikli olarak söz konusudur. 3. Amelin karşılığı kendi türündendir. Malının artmasını isteyerek insanların mallarını eksilten kimse, bu isteğinin tam zıddı ile cezalandırılır ve bu uygulaması onun sahip olduğu bolluğun ve rızkın yok olmasına sebep olur. Çünkü Yüce Allah’ın şu buyruğu bunu göstermektedir:“Ben sizi gerçekten hayır içinde görüyorum.” Yani yapıp ettiklerinizle bu hayır ve bereketin yok olmasına sebep olmayın. 4. Kul, Allah’ın kendisine verdiklerine kanaat etmeli, haram kazançtansa helâle ve haram kılınmış kazanç yollarındansa mubah kazanç yollarına razı olmalıdır. Böylesi onun için daha hayırlıdır. Çünkü Yüce Allah:“Allah’ın bıraktığı sizin için daha hayırlıdır” diye buyurmaktadır. Bunda bereket ve rızık artışı vardır. Haram sebeplere saldırırcasına gitmek ise bereketin yok olmasına hatta bereketsizliğe yol açar. 5. Bu konudaki buyruklara riâyet etmek imanın gereği ve sonucudur. Çünkü bu şekilde amel etmenin imanın varlığına bağlı olduğu belirtilmektedir. O halde bu, şuna delildir: Eğer gereken amel ortaya çıkmıyor ise iman ya eksiktir yahut yoktur. 6. Namaz önceki peygamberlere de emredilmiştir ve o, amellerin en faziletlisidir. Öyle ki kâfirler bile namazın faziletinin diğer amellerden önde olduğunu, hayasızlıklardan ve kötülüklerden alıkoyduğunu kabul etmişlerdir. Namaz, imanın ve imanın gerektirdiği şer’î hükümlere riâyet etmenin ölçüsüdür. Namazın gereği gibi kılınması ile kulun halleri kemal derecesine ulaşır. Dosdoğru kılınmaması ile de kişinin dini halleri bozulur. 7. İnsanın, Allah’ın kendisine rızık olmak üzere verdiği malda -Allah onu o kimseye vermiş olsa dahi- dilediğini yapma hakkı yoktur. Çünkü mal, onun elinde bir emanettir. O, da malda Allah’ın haklarını uygulamakla yükümlüdür. Bu ise o maldaki hakları eda etmekle, Allah ve Rasûlünün haram kıldığı kazanç yollarından uzak durmakla mümkündür. Yoksa kâfirlerin ve onlara benzer durumdakilerin sandıkları gibi onlar mallarında -Allah’ın hükmüne uygun düşsün veya muhalif olsun- istediklerini yapma hakkına sahip değillerdir. 8. Davetçinin başkasına emretmiş olduğu işi ilk önce kendisinin yapması, onun davetinin tamamlayıcı bir unsurudur. Aynı şekilde başkasının vazgeçmesini istediği işten de ilk vazgeçen kişi o olmalıdır. Nitekim Şuayb aleyhisselam şöyle demiştir:“Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size aykırı davranmak istemem.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir gazaba neden olur.”(es-Saf, 61/2) 9. Peygamberlerin vazifesi, sünneti ve dini, güç ve imkânları ölçüsünde ıslahı gerçekleştirmektir. Bu nedenle maslahatları tamama erdirmek yahut da güç yetirebildikleri kadarını sağlamak; kötülükleri bertaraf etmek ve azaltmak, ayrıca genel maslahatları özel maslahatlardan önde tutmak onların görevidir. Maslahatın gerçek mahiyeti ise kulların durumlarının düzelmesine, din ve dünya işlerinin dosdoğru olmasına vasıta olan şeydir. 10. Gücü yettiği kadar ıslahta bulunan kimse, gücü yetmediği şeyleri yapmamaktan dolayı kınanmaz ve yerilmez. Kula düşen, gerek nefsinde gerek başkalarında gücünün yettiği kadar ile ıslahı uygulamaktır. 11. Kulun bir göz kırpacak kadarlık bir süre dahi kendi kendisine güvenmemesi gerekir. Aksine kul sürekli olarak Rabbinden yardım dilemeli, Rabbine tevekkül etmeli ve O’ndan kendisine tevfikini ihsan etmesini dilemelidir. Herhangi bir ölçüde ilâhi tevfike mazhar olacak olursa bunu da bu tevfikin gerçek sahibine ve ihsan edicisine nispet etmeli, hiçbir zaman kendi kendisini beğenmeye kalkışmamalıdır. Çünkü Yüce Allah (bize Şuayb’ın sözlerini naklederek) şöyle buyurmaktadır: “Benim başarım ancak Allah'ın yardımıyladır. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na dönerim.” 12. Ümmetlerin azap ile yakalanışlarının ve başlarına gelen musibetlerin anlatılması, günahkârların başına indirilen cezaların söz konusu edildiği kıssaların, vaaz ve kötülüklerden alıkoymak kastı ile yapılan konuşmalarda hatırlatılması gereğini vurgulamaktadır. Aynı şekilde takvaya teşvik esnasında da Yüce Allah’ın takva sahiplerine ihsan ettiği lütufların söz konusu edilmesi gerekmektedir. 13. Günahtan tevbe eden bir kimsenin günahı bağışlandığı ve affedildiği gibi ayrıca Yüce Allah, böyle bir kimseyi sever. O bakımdan:“Tevbe eden bir kimsenin günahının bağışlanması ve Allah’ın onu affetmesi o kimseye yeterlidir. Allah’ın sevgisinin geri kazanılması ise beklenmesin” diyenlerin sözlerine itibar edilmez. Çünkü Yüce Allah:“Rabbinizden mağfiret dileyin ve sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz Rabbim rahmet edicidir, çok sevendir” buyurmaktadır. 14. Yüce Allah pek çok sebep aracılığıyla mü’minlerin üzerinden birtakım musibetleri def eder. Bu sebeplerin bir bölümünü bilebilirler, kimi zaman da bunların hiçbirisini bilemeyebilirler. Kimi zaman kabileleri ve onlarla aynı vatanı paylaşan kâfirler dolayısı ile onlara gelebilecek bazı kötülükleri önleyebilir. Nitekim Yüce Allah, Şuayb’ın kavmi tarafından taşlanmasını kabilesi dolayısı ile önlemiştir. İslâm’ın ve müslümanların savunulmasını sağlayan bu gibi bağlar için çalışmakta bir sakınca yoktur. Hatta bazen bu gereklidir de. Çünkü ıslâh, güç ve imkân çerçevesinde istenen bir şeydir. Buna göre kâfirlerin idaresi altında bulunan müslümanlar, yönetimin, fertlerin ve halkların dini ve dünyevi haklarının korunacağı bir cumhuriyet yönetimi haline gelmesi için çalışabilirler. Çünkü bu, onların dini ve dünyevi haklarını ortadan kaldıran, bunları yok etmeye çalışan, onları adeta bir parya ve kendilerine bir hizmetçi haline dönüştürmek isteyen devlete kendilerini teslim etmelerinden daha iyidir. Elbette ki eğer devletin müslümanlara ait olması ve asıl yöneticilerin onlar olması imkân çerçevesinde ise o takdirde yapılması gereken kesinlikle budur. Ancak bu, imkansız ise din ve dünyanın korunmasının mümkün olabileceği diğer yol öncelikli hale gelir. Allah doğrusunu en iyi bilendir.
Hud 11:87
84- Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yok. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi gerçekten hayır içinde görüyorum ve yine ben, sizin için çepeçevre kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum. 85- “Ey kavmim, ölçü ve tartıyı adaletle tastamam yerine getirin. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin. Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. 86- “Eğer mü’min kimseler iseniz Allah’ın bıraktığı, sizin için daha hayırlıdır. Yoksa ben, üzerinizde bekçi değilim.” 87- Dediler ki:“Ey Şuayb! Atalarımızın taptıklarını terk etmemizi yahut kendi mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Sen, pek yumuşak huylu, pek akıllıymışsın!” 88- Dedi ki:“Ey kavmim! Ya ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem ve O, bana tarafından güzel bir rızık ihsan etmiş ise ne dersiniz? Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size aykırı davranmak istemem. Ben sadece gücüm yettiğince ıslah etmek istiyorum. Benim başarım da ancak Allah'ın yardımıyladır. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na yönelirim.” 89- “Ey kavmim, bana olan muhalefetiniz sakın Nûh kavminin veya Lût kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelen azabın bir benzerinin başınıza gelmesine sebep olmasın. Lût kavmi de sizden uzak değildir.” 90- “Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim Rahîmdir, Vedûddur.” 91- Dediler ki:“Ey Şuayb! Senin söylediklerinden birçoğunu anlamıyoruz. Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz. Eğer senin aşiretin olmasaydı seni taşa tutardık. Sen bizim gözümüzde değerli bir kimse değilsin.” 92- Dedi ki:“Ey kavmim! Sizin gözünüzde benim aşiretim, Allah’tan daha mı değerli ki O’nu(n emrini) önemsemeyip göz ardı ettiniz? Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır. 93- “Ey kavmim! Kendi yolunuzca yapacağınızı yapın, ben de yapacağım. Yakında rüsvay edecek azabın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Gözleyin, ben de sizinle beraber gözlüyorum.” 94- (Azap) emrimiz gelince Şuayb’ı ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakalayıverdi de yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar. 95- Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Haberiniz olsun ki Semûd nasıl (ilahi rahmetten) uzak olduysa Medyen de öylece uzak oldu.
84. Biz “Medyen’e” Filistin yakınlarında Medyen denilen yerde yerleşmiş bulunan ve bu isimle bilinen kabileye “de” nesep itibari ile “kardeşleri Şuayb’ı” peygamber olarak “gönderdik.” Çünkü onlar, onu tanıyordu; böylece ondan bir şeyler alıp öğrenmeleri başkalarına nispeten daha mümkündü. Onlara “Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yok.” Yani yalnızca O’na ihlasla ibadet edin. Çünkü kavmi, ortak koşan, müşrik kimselerdi. Ortak koşmakla birlikte ölçü ve tartıyı da eksik yapıyorlardı. Bundan dolayı Şuayb, bu davranışlarından da vazgeçmelerini isteyerek şöyle dedi:“Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın” Aksine ölçü ve tartıyı adaletli yapın. “Ben sizi gerçekten hayır” pek bol nimetler, sağlık, çokça mal ve evlat “içinde görüyorum.” Öyleyse Yüce Allah’ın size verdiklerine karşı şükredin, Allah’ın nimetine karşı nankörlük etmeyin. Aksi takdirde o nimeti sizden çekip alır. “ve yine ben, sizin için çepeçevre kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum.” Sizi çepeçevre kuşatacak ve sizden geriye hiç kimseyi bırakmayacak bir azaptan korkuyorum.
85. “Ey kavmim, ölçü ve tartıyı” size verilmesi halinde razı olacağınız şekilde “adaletle tastamam yerine getirin. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin.” İnsanların mallarını eksilterek, ölçü ve tartıyı eksik yapmak sureti ile haksızca alarak hırsızlık yoluna sapmayın. “Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” Çünkü masiyetlere devam etmek; dini, akîdeyi, inancı, dünyayı ve âhireti ifsad eder. Ekini ve nesli bozup yok eder.
86. “Eğer mü’min kimseler iseniz” imanın gereğince amel edin, “Allah’ın bıraktığı, sizin için daha hayırlıdır.” Allah’ın size bıraktığı hayır ve size ait olan şeyler size yeter. İhtiyacınız olmayan ve gerçekten sizin için zararlı olacak şeylere göz dikmeyin. “Yoksa ben üzerinizde bekçi değilim.” Sizin amellerinizi tespit edecek ve bekçiliğini yapacak değilim. Bunları tespit edip hesabını görecek olan, Allah’tır. Bana gelince ben, sadece size benimle gönderilenleri tebliğ etmekle yükümlüyüm.
87. Onlar, bu sözleri peygamberleri ile alay etmek ve onun çağrısını kabul etmelerinin uzak bir ihtimal olduğunu anlatmak üzere söylemişlerdi. Sözlerinin anlamı şudur:“Bize bunları yasaklamanı gerektiren şey, namaz kılman, Allah’a ibadet etmendir. Sen, böyle olsan dahi acaba bu, bizim atalarımızın tapındıklarını terk etmemizi gerektirir mi? Çünkü bu isteğine dair tek delil, onun sana uygun düşmesidir. Biz nasıl olur da sana uyup akıl ve fikir sahibi geçmiş atalarımızın yolunu terk ederiz? Aynı şekilde senin bize söylediklerin, bizim mallarımızda dediğin şekilde ölçü ve tartıları eksiksiz yapmamızı, bu mallarda farz olan hakları tastamam ödememizi de gerektirmez. Aksine biz, bu mallarımızda dilediğimizi yapmaya devam edeceğiz. Çünkü o mallar bizimdir, bu mallarda senin herhangi bir tasarruf yetkin yoktur.” Bunun için de onların alay yollu sözleri arasında: “Sen, pek yumuşak huylu, pek akıllıymışsın!” dediklerini de görüyoruz. Yani yumuşak huyluluk ve vakar senin huyunmuş. Doğru yolda olmak da karakterinmiş. Senden doğruluktan başka herhangi bir şey çıkmazmış ve sen ancak doğru olanı emredermişsin. Kötü ve sapıklık olandan da alıkoymaya kalkışırsın. Yani, asla böyle değil. Asıl maksatları, Şuayb’ın bu sıfatların tam aksi olan akılsızlık ve yoldan çıkmışlık niteliklerine sahip olduğunu söylemektir. Alay yollu söyledikleri bu ifadenin anlamı şudur: Bizim atalarımız haddi aşmış ve beyinsiz kimseler ise sen nasıl yumuşak huylu ve doğru yolda birisi olabilirsin? Onların bu şekilde alay yollu söyledikleri bu sözler ve işin tam aksi olduğuna dair iddiaları hiç de sandıkları gibi değildir. Aksine durum, onların kastettikleri değil, sözlü olarak ifade ettikleri gibidir. Gerçekten de onun kıldığı namaz, ona onları sapık atalarının yaptıklarından vazgeçirmeye çalışmasını ve mallarında da dilediklerini yapmaktan onları alıkoymasını emretmektedir. Çünkü namaz, hayasızlıklardan ve kötülükten alıkoyar. Peki, Allah’tan başkasına ibadet etmekten, Allah’ın kullarının haklarını vermemekten yahut da ölçü ve tartıyı eksilterek haklarını çalmaktan daha büyük bir hayasızlık ve kötülük olabilir mi? Gerçekten de O -salât ve selâm ona olsun- pek yumuşak huylu ve çok akıllı bir kimse idi.
88. Şuayb onlara şöyle dedi:“Ey kavmim, ya ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem” benim getirdiğimin doğruluğu hususunda kesin bir bilgi ve tam bir gönül huzuruna sahipsem “ve O, bana kendisinden güzel bir rızık ihsan etmiş” Allah bana çeşitli türlerden helal mallar bağışlamış “ise ne dersiniz?” Ben “size yasakladığım şeylere kendin uymayarak size aykırı davranmak istemem.” Yani ben size ölçü ve tartıları eksik yapmayı yasaklarken kendim yasakladığım o işi yapmak istemem. O nedenle de bu konuda beni itham etme imkânı söz konusu olamaz. Aksine ben, size herhangi bir şeyi yasaklayacak olursam onu ilk terk eden mutlaka ben olurum. “Ben sadece gücüm yettiğince ıslah etmek istiyorum.” Benim, hallerinizin düzelmesi, sizin faydalanacağınız hususların dosdoğru olması dışında herhangi bir maksadım yoktur. Benim yalnızca kendi lehime güttüğüm özel bir amacım da yoktur. Elimden geldiğince ıslah etmek istiyorum. Bu ifade, bir bakıma kişinin kendi kendisini tezkiye etmesi anlamına geldiğinden dolayı böyle bir ihtimali şu sözleri ile bertaraf etmektedir:“Benim başarım da ancak Allah'ın yardımıyladır.” Ben herhangi bir hayırlı işi yapmak ve kötülükten de uzak durmak başarısını elde edersem bu, ancak Yüce Allah’ın lütfu iledir. Benim kendi güç ve imkânımla olan bir şey değildir. “Ben yalnız O’na güvenip dayandım.” İşlerimde O’na dayandım, O’nun bana yeteceğine güvendim. “Ve yalnız O’na yönelirim.” Bana emretmiş olduğu türlü ibadetleri edâ etmekte ve çeşitli hayırlı işleri yapmakta ben O’na dönerim. İşte bu iki husus ile kulun halleri doğruluk üzere olur. Bunlar ise kişinin Rabbinden yardım dilemesi ile O’na yönelmesidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Öyleyse O’na ibadet et ve O’na güvenip dayan.”(Hûd, 11/123); “Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım dileriz.”(el-Fâtiha, 1/5)
89. “Ey kavmim, bana olan muhalefetiniz” ve karşı çıkışınız “sakın Nûh kavminin veya Hûd kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelen azabın bir benzerinin başınıza gelmesine sebep olmasın.” Sizi buralara kadar itmesin. “Lût kavmi de sizden” yurdu itibari ile de zamanı itibari ile de “uzak değildir.”
90. “Rabbinizden” işlemiş olduğunuz günahlar dolayısı ile “mağfiret dileyin, sonra” ömrünüzün geri kalan kısmında da samimi olarak “O’na tevbe edin.” O’na itaat ederek emirlerine aykırı davranmayı terk ederek O’na dönün. “Şüphesiz Rabbim” tevbe edip dönen kimselere “Rahîmdir,” merhamet buyurur. Onun günahlarını bağışlar, tevbesini kabul eder. “Vedûddur” onu sever. Vedûd (çok seven ve çok sevilen), Allah’ın isimlerinden birisidir. Yani O, mü’min kullarını sevdiği gibi onlar da O’nu severler. Bu kelime hem ism-i fail (seven) hem de ism-i mef’ûl (sevilen) anlamını vermektedir.
91. Onlar, Şuayb’ın verdiği öğütlerden, yaptığı nasihatlardan usanarak:“Senin söylediklerinden birçoğunu anlamıyoruz” dediler. Bu ise söylediklerini nefretle karşılamaları ve ondan hoşlanmamalarından dolayıdır. “Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz.” Sen büyüklerden ve liderlerden değilsin. Aksine sen alt tabakadaki zayıf kimselerdensin. “Eğer senin aşiretin” cemaatin ve kabilen “olmasaydı seni taşa tutardık. Sen bizim gözümüzde değerli bir kimse değilsin.” Senin bizim kalbimizde herhangi bir kıymetin, gözümüzde herhangi bir saygınlığın yoktur. Biz sana ilişmemekle senin kabilene saygı göstermiş oluyoruz.
92. Şuayb onlara karşı yumuşaklıkla şöyle dedi:“Ey kavmim, sizin gözünüzde benim aşiretim, Allah’tan daha mı değerli” Sizler nasıl olur da aşiretimden dolayı hatırımı sayıyorsunuz da Allah için hatırımı saymıyorsunuz ve böylelikle sizin için benim aşiret ve kabilem, Allah’tan daha değerli olabiliyor “ki O’nu(n emrini) önemsemeyip göz ardı ettiniz” Allah’ın emrini arkalarınıza attınız, ona aldırmadınız ve Allah’tan da korkmadınız. “Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır.” Amellerinizden zerre ağırlığı kadar bir şey dahi -yerde olsun gökte olsun- asla O’na gizli kalmaz. O, yaptıklarınızın karşılığını en mükemmel şekli ile verecektir.
93. Kavmi nihâyet onu iyi yorunca, o da onlara karşı bir şey yapamayacak hale gelip acze düşünce dedi ki:“Ey kavmim, kendi yolunuzca yapacağınızı yapın.” Yani siz durumunuz ve dininiz üzere amel etmeye devam edin. “ben de yapacağım. Yakında rüsvay edecek azabın kime geleceğini” kimin başına ebedî azabın ineceğini “ve kimin yalancı olduğunu” ben mi, yoksa sizler mi yalancısınız “bileceksiniz.” Onlar bunu azap başlarına indiğinde kesinlikle öğrenmiş oldular. Başıma neler geleceğini “gözleyin, ben de sizinle beraber” sizin başınıza gelecekleri “gözlüyorum.”
94. Şuayb kavminin helak edilmesine dair “emrimiz gelince Şuayb’ı ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakalayıverdi de yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar.” Artık onların ne bir seslerini işitebilirsin, ne de onların bir hareketlerini görebilirsin.
95. “Sanki orada hiç yaşamamışlardı.” Sanki o yurtlarında hiç bulunmamışlar ve azap gelinceye kadar orada nimetlerden yararlanmamış gibi oldular. “Haberiniz olsun ki Semûd nasıl (ilahi rahmetten) uzak olduysa Medyen de” Yüce Allah o kavmi helak edip rüsvay ettiğinden dolayı “öylece uzak oldu.” Yani bu iki kavim, helak oluşta ve ilahi rahmetten uzak kalışta ortak idi. Şuayb aleyhisselam peygamberlerin hatibi diye adlandırılır. Bunun sebebi kavmi ile güzel bir şekilde diyalog kurmasıdır. Onun bu kıssasında pek çok faydalı dersler ve ibretler vardır ki bazıları şöyledir: 1. Kâfirler İslâm’ın aslı (itikad esasları) ile muhatap oldukları ve bundaki kusurlarından dolayı cezalandırıldıkları gibi İslâm’ın fer’i hükümleri ile de muhataptırlar. Çünkü Şuayb, kavmini hem tevhide hem de ölçü ve tartıları tam yapmaya davet etmiş ve bütün bunlara riâyet edilmemesine karşılık azap tehdidinde bulunmuştu. 2. Ölçü ve tartıların eksik yapılması, büyük günahlar arasındadır. Bu günahları işleyen kimseler için dünyevi cezaya çarptırılmaktan da korkulur. Böyle bir uygulama insanların mallarını çalmak demektir. Ölçü ve tartılarda çalmak, tehdidi gerektirdiğine göre zorla ve baskıyla hırsızlık yapma hakkında tehdit, öncelikli olarak söz konusudur. 3. Amelin karşılığı kendi türündendir. Malının artmasını isteyerek insanların mallarını eksilten kimse, bu isteğinin tam zıddı ile cezalandırılır ve bu uygulaması onun sahip olduğu bolluğun ve rızkın yok olmasına sebep olur. Çünkü Yüce Allah’ın şu buyruğu bunu göstermektedir:“Ben sizi gerçekten hayır içinde görüyorum.” Yani yapıp ettiklerinizle bu hayır ve bereketin yok olmasına sebep olmayın. 4. Kul, Allah’ın kendisine verdiklerine kanaat etmeli, haram kazançtansa helâle ve haram kılınmış kazanç yollarındansa mubah kazanç yollarına razı olmalıdır. Böylesi onun için daha hayırlıdır. Çünkü Yüce Allah:“Allah’ın bıraktığı sizin için daha hayırlıdır” diye buyurmaktadır. Bunda bereket ve rızık artışı vardır. Haram sebeplere saldırırcasına gitmek ise bereketin yok olmasına hatta bereketsizliğe yol açar. 5. Bu konudaki buyruklara riâyet etmek imanın gereği ve sonucudur. Çünkü bu şekilde amel etmenin imanın varlığına bağlı olduğu belirtilmektedir. O halde bu, şuna delildir: Eğer gereken amel ortaya çıkmıyor ise iman ya eksiktir yahut yoktur. 6. Namaz önceki peygamberlere de emredilmiştir ve o, amellerin en faziletlisidir. Öyle ki kâfirler bile namazın faziletinin diğer amellerden önde olduğunu, hayasızlıklardan ve kötülüklerden alıkoyduğunu kabul etmişlerdir. Namaz, imanın ve imanın gerektirdiği şer’î hükümlere riâyet etmenin ölçüsüdür. Namazın gereği gibi kılınması ile kulun halleri kemal derecesine ulaşır. Dosdoğru kılınmaması ile de kişinin dini halleri bozulur. 7. İnsanın, Allah’ın kendisine rızık olmak üzere verdiği malda -Allah onu o kimseye vermiş olsa dahi- dilediğini yapma hakkı yoktur. Çünkü mal, onun elinde bir emanettir. O, da malda Allah’ın haklarını uygulamakla yükümlüdür. Bu ise o maldaki hakları eda etmekle, Allah ve Rasûlünün haram kıldığı kazanç yollarından uzak durmakla mümkündür. Yoksa kâfirlerin ve onlara benzer durumdakilerin sandıkları gibi onlar mallarında -Allah’ın hükmüne uygun düşsün veya muhalif olsun- istediklerini yapma hakkına sahip değillerdir. 8. Davetçinin başkasına emretmiş olduğu işi ilk önce kendisinin yapması, onun davetinin tamamlayıcı bir unsurudur. Aynı şekilde başkasının vazgeçmesini istediği işten de ilk vazgeçen kişi o olmalıdır. Nitekim Şuayb aleyhisselam şöyle demiştir:“Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size aykırı davranmak istemem.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir gazaba neden olur.”(es-Saf, 61/2) 9. Peygamberlerin vazifesi, sünneti ve dini, güç ve imkânları ölçüsünde ıslahı gerçekleştirmektir. Bu nedenle maslahatları tamama erdirmek yahut da güç yetirebildikleri kadarını sağlamak; kötülükleri bertaraf etmek ve azaltmak, ayrıca genel maslahatları özel maslahatlardan önde tutmak onların görevidir. Maslahatın gerçek mahiyeti ise kulların durumlarının düzelmesine, din ve dünya işlerinin dosdoğru olmasına vasıta olan şeydir. 10. Gücü yettiği kadar ıslahta bulunan kimse, gücü yetmediği şeyleri yapmamaktan dolayı kınanmaz ve yerilmez. Kula düşen, gerek nefsinde gerek başkalarında gücünün yettiği kadar ile ıslahı uygulamaktır. 11. Kulun bir göz kırpacak kadarlık bir süre dahi kendi kendisine güvenmemesi gerekir. Aksine kul sürekli olarak Rabbinden yardım dilemeli, Rabbine tevekkül etmeli ve O’ndan kendisine tevfikini ihsan etmesini dilemelidir. Herhangi bir ölçüde ilâhi tevfike mazhar olacak olursa bunu da bu tevfikin gerçek sahibine ve ihsan edicisine nispet etmeli, hiçbir zaman kendi kendisini beğenmeye kalkışmamalıdır. Çünkü Yüce Allah (bize Şuayb’ın sözlerini naklederek) şöyle buyurmaktadır: “Benim başarım ancak Allah'ın yardımıyladır. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na dönerim.” 12. Ümmetlerin azap ile yakalanışlarının ve başlarına gelen musibetlerin anlatılması, günahkârların başına indirilen cezaların söz konusu edildiği kıssaların, vaaz ve kötülüklerden alıkoymak kastı ile yapılan konuşmalarda hatırlatılması gereğini vurgulamaktadır. Aynı şekilde takvaya teşvik esnasında da Yüce Allah’ın takva sahiplerine ihsan ettiği lütufların söz konusu edilmesi gerekmektedir. 13. Günahtan tevbe eden bir kimsenin günahı bağışlandığı ve affedildiği gibi ayrıca Yüce Allah, böyle bir kimseyi sever. O bakımdan:“Tevbe eden bir kimsenin günahının bağışlanması ve Allah’ın onu affetmesi o kimseye yeterlidir. Allah’ın sevgisinin geri kazanılması ise beklenmesin” diyenlerin sözlerine itibar edilmez. Çünkü Yüce Allah:“Rabbinizden mağfiret dileyin ve sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz Rabbim rahmet edicidir, çok sevendir” buyurmaktadır. 14. Yüce Allah pek çok sebep aracılığıyla mü’minlerin üzerinden birtakım musibetleri def eder. Bu sebeplerin bir bölümünü bilebilirler, kimi zaman da bunların hiçbirisini bilemeyebilirler. Kimi zaman kabileleri ve onlarla aynı vatanı paylaşan kâfirler dolayısı ile onlara gelebilecek bazı kötülükleri önleyebilir. Nitekim Yüce Allah, Şuayb’ın kavmi tarafından taşlanmasını kabilesi dolayısı ile önlemiştir. İslâm’ın ve müslümanların savunulmasını sağlayan bu gibi bağlar için çalışmakta bir sakınca yoktur. Hatta bazen bu gereklidir de. Çünkü ıslâh, güç ve imkân çerçevesinde istenen bir şeydir. Buna göre kâfirlerin idaresi altında bulunan müslümanlar, yönetimin, fertlerin ve halkların dini ve dünyevi haklarının korunacağı bir cumhuriyet yönetimi haline gelmesi için çalışabilirler. Çünkü bu, onların dini ve dünyevi haklarını ortadan kaldıran, bunları yok etmeye çalışan, onları adeta bir parya ve kendilerine bir hizmetçi haline dönüştürmek isteyen devlete kendilerini teslim etmelerinden daha iyidir. Elbette ki eğer devletin müslümanlara ait olması ve asıl yöneticilerin onlar olması imkân çerçevesinde ise o takdirde yapılması gereken kesinlikle budur. Ancak bu, imkansız ise din ve dünyanın korunmasının mümkün olabileceği diğer yol öncelikli hale gelir. Allah doğrusunu en iyi bilendir.
Hud 11:88
84- Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yok. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi gerçekten hayır içinde görüyorum ve yine ben, sizin için çepeçevre kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum. 85- “Ey kavmim, ölçü ve tartıyı adaletle tastamam yerine getirin. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin. Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. 86- “Eğer mü’min kimseler iseniz Allah’ın bıraktığı, sizin için daha hayırlıdır. Yoksa ben, üzerinizde bekçi değilim.” 87- Dediler ki:“Ey Şuayb! Atalarımızın taptıklarını terk etmemizi yahut kendi mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Sen, pek yumuşak huylu, pek akıllıymışsın!” 88- Dedi ki:“Ey kavmim! Ya ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem ve O, bana tarafından güzel bir rızık ihsan etmiş ise ne dersiniz? Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size aykırı davranmak istemem. Ben sadece gücüm yettiğince ıslah etmek istiyorum. Benim başarım da ancak Allah'ın yardımıyladır. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na yönelirim.” 89- “Ey kavmim, bana olan muhalefetiniz sakın Nûh kavminin veya Lût kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelen azabın bir benzerinin başınıza gelmesine sebep olmasın. Lût kavmi de sizden uzak değildir.” 90- “Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim Rahîmdir, Vedûddur.” 91- Dediler ki:“Ey Şuayb! Senin söylediklerinden birçoğunu anlamıyoruz. Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz. Eğer senin aşiretin olmasaydı seni taşa tutardık. Sen bizim gözümüzde değerli bir kimse değilsin.” 92- Dedi ki:“Ey kavmim! Sizin gözünüzde benim aşiretim, Allah’tan daha mı değerli ki O’nu(n emrini) önemsemeyip göz ardı ettiniz? Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır. 93- “Ey kavmim! Kendi yolunuzca yapacağınızı yapın, ben de yapacağım. Yakında rüsvay edecek azabın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Gözleyin, ben de sizinle beraber gözlüyorum.” 94- (Azap) emrimiz gelince Şuayb’ı ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakalayıverdi de yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar. 95- Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Haberiniz olsun ki Semûd nasıl (ilahi rahmetten) uzak olduysa Medyen de öylece uzak oldu.
84. Biz “Medyen’e” Filistin yakınlarında Medyen denilen yerde yerleşmiş bulunan ve bu isimle bilinen kabileye “de” nesep itibari ile “kardeşleri Şuayb’ı” peygamber olarak “gönderdik.” Çünkü onlar, onu tanıyordu; böylece ondan bir şeyler alıp öğrenmeleri başkalarına nispeten daha mümkündü. Onlara “Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yok.” Yani yalnızca O’na ihlasla ibadet edin. Çünkü kavmi, ortak koşan, müşrik kimselerdi. Ortak koşmakla birlikte ölçü ve tartıyı da eksik yapıyorlardı. Bundan dolayı Şuayb, bu davranışlarından da vazgeçmelerini isteyerek şöyle dedi:“Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın” Aksine ölçü ve tartıyı adaletli yapın. “Ben sizi gerçekten hayır” pek bol nimetler, sağlık, çokça mal ve evlat “içinde görüyorum.” Öyleyse Yüce Allah’ın size verdiklerine karşı şükredin, Allah’ın nimetine karşı nankörlük etmeyin. Aksi takdirde o nimeti sizden çekip alır. “ve yine ben, sizin için çepeçevre kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum.” Sizi çepeçevre kuşatacak ve sizden geriye hiç kimseyi bırakmayacak bir azaptan korkuyorum.
85. “Ey kavmim, ölçü ve tartıyı” size verilmesi halinde razı olacağınız şekilde “adaletle tastamam yerine getirin. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin.” İnsanların mallarını eksilterek, ölçü ve tartıyı eksik yapmak sureti ile haksızca alarak hırsızlık yoluna sapmayın. “Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” Çünkü masiyetlere devam etmek; dini, akîdeyi, inancı, dünyayı ve âhireti ifsad eder. Ekini ve nesli bozup yok eder.
86. “Eğer mü’min kimseler iseniz” imanın gereğince amel edin, “Allah’ın bıraktığı, sizin için daha hayırlıdır.” Allah’ın size bıraktığı hayır ve size ait olan şeyler size yeter. İhtiyacınız olmayan ve gerçekten sizin için zararlı olacak şeylere göz dikmeyin. “Yoksa ben üzerinizde bekçi değilim.” Sizin amellerinizi tespit edecek ve bekçiliğini yapacak değilim. Bunları tespit edip hesabını görecek olan, Allah’tır. Bana gelince ben, sadece size benimle gönderilenleri tebliğ etmekle yükümlüyüm.
87. Onlar, bu sözleri peygamberleri ile alay etmek ve onun çağrısını kabul etmelerinin uzak bir ihtimal olduğunu anlatmak üzere söylemişlerdi. Sözlerinin anlamı şudur:“Bize bunları yasaklamanı gerektiren şey, namaz kılman, Allah’a ibadet etmendir. Sen, böyle olsan dahi acaba bu, bizim atalarımızın tapındıklarını terk etmemizi gerektirir mi? Çünkü bu isteğine dair tek delil, onun sana uygun düşmesidir. Biz nasıl olur da sana uyup akıl ve fikir sahibi geçmiş atalarımızın yolunu terk ederiz? Aynı şekilde senin bize söylediklerin, bizim mallarımızda dediğin şekilde ölçü ve tartıları eksiksiz yapmamızı, bu mallarda farz olan hakları tastamam ödememizi de gerektirmez. Aksine biz, bu mallarımızda dilediğimizi yapmaya devam edeceğiz. Çünkü o mallar bizimdir, bu mallarda senin herhangi bir tasarruf yetkin yoktur.” Bunun için de onların alay yollu sözleri arasında: “Sen, pek yumuşak huylu, pek akıllıymışsın!” dediklerini de görüyoruz. Yani yumuşak huyluluk ve vakar senin huyunmuş. Doğru yolda olmak da karakterinmiş. Senden doğruluktan başka herhangi bir şey çıkmazmış ve sen ancak doğru olanı emredermişsin. Kötü ve sapıklık olandan da alıkoymaya kalkışırsın. Yani, asla böyle değil. Asıl maksatları, Şuayb’ın bu sıfatların tam aksi olan akılsızlık ve yoldan çıkmışlık niteliklerine sahip olduğunu söylemektir. Alay yollu söyledikleri bu ifadenin anlamı şudur: Bizim atalarımız haddi aşmış ve beyinsiz kimseler ise sen nasıl yumuşak huylu ve doğru yolda birisi olabilirsin? Onların bu şekilde alay yollu söyledikleri bu sözler ve işin tam aksi olduğuna dair iddiaları hiç de sandıkları gibi değildir. Aksine durum, onların kastettikleri değil, sözlü olarak ifade ettikleri gibidir. Gerçekten de onun kıldığı namaz, ona onları sapık atalarının yaptıklarından vazgeçirmeye çalışmasını ve mallarında da dilediklerini yapmaktan onları alıkoymasını emretmektedir. Çünkü namaz, hayasızlıklardan ve kötülükten alıkoyar. Peki, Allah’tan başkasına ibadet etmekten, Allah’ın kullarının haklarını vermemekten yahut da ölçü ve tartıyı eksilterek haklarını çalmaktan daha büyük bir hayasızlık ve kötülük olabilir mi? Gerçekten de O -salât ve selâm ona olsun- pek yumuşak huylu ve çok akıllı bir kimse idi.
88. Şuayb onlara şöyle dedi:“Ey kavmim, ya ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem” benim getirdiğimin doğruluğu hususunda kesin bir bilgi ve tam bir gönül huzuruna sahipsem “ve O, bana kendisinden güzel bir rızık ihsan etmiş” Allah bana çeşitli türlerden helal mallar bağışlamış “ise ne dersiniz?” Ben “size yasakladığım şeylere kendin uymayarak size aykırı davranmak istemem.” Yani ben size ölçü ve tartıları eksik yapmayı yasaklarken kendim yasakladığım o işi yapmak istemem. O nedenle de bu konuda beni itham etme imkânı söz konusu olamaz. Aksine ben, size herhangi bir şeyi yasaklayacak olursam onu ilk terk eden mutlaka ben olurum. “Ben sadece gücüm yettiğince ıslah etmek istiyorum.” Benim, hallerinizin düzelmesi, sizin faydalanacağınız hususların dosdoğru olması dışında herhangi bir maksadım yoktur. Benim yalnızca kendi lehime güttüğüm özel bir amacım da yoktur. Elimden geldiğince ıslah etmek istiyorum. Bu ifade, bir bakıma kişinin kendi kendisini tezkiye etmesi anlamına geldiğinden dolayı böyle bir ihtimali şu sözleri ile bertaraf etmektedir:“Benim başarım da ancak Allah'ın yardımıyladır.” Ben herhangi bir hayırlı işi yapmak ve kötülükten de uzak durmak başarısını elde edersem bu, ancak Yüce Allah’ın lütfu iledir. Benim kendi güç ve imkânımla olan bir şey değildir. “Ben yalnız O’na güvenip dayandım.” İşlerimde O’na dayandım, O’nun bana yeteceğine güvendim. “Ve yalnız O’na yönelirim.” Bana emretmiş olduğu türlü ibadetleri edâ etmekte ve çeşitli hayırlı işleri yapmakta ben O’na dönerim. İşte bu iki husus ile kulun halleri doğruluk üzere olur. Bunlar ise kişinin Rabbinden yardım dilemesi ile O’na yönelmesidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Öyleyse O’na ibadet et ve O’na güvenip dayan.”(Hûd, 11/123); “Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım dileriz.”(el-Fâtiha, 1/5)
89. “Ey kavmim, bana olan muhalefetiniz” ve karşı çıkışınız “sakın Nûh kavminin veya Hûd kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelen azabın bir benzerinin başınıza gelmesine sebep olmasın.” Sizi buralara kadar itmesin. “Lût kavmi de sizden” yurdu itibari ile de zamanı itibari ile de “uzak değildir.”
90. “Rabbinizden” işlemiş olduğunuz günahlar dolayısı ile “mağfiret dileyin, sonra” ömrünüzün geri kalan kısmında da samimi olarak “O’na tevbe edin.” O’na itaat ederek emirlerine aykırı davranmayı terk ederek O’na dönün. “Şüphesiz Rabbim” tevbe edip dönen kimselere “Rahîmdir,” merhamet buyurur. Onun günahlarını bağışlar, tevbesini kabul eder. “Vedûddur” onu sever. Vedûd (çok seven ve çok sevilen), Allah’ın isimlerinden birisidir. Yani O, mü’min kullarını sevdiği gibi onlar da O’nu severler. Bu kelime hem ism-i fail (seven) hem de ism-i mef’ûl (sevilen) anlamını vermektedir.
91. Onlar, Şuayb’ın verdiği öğütlerden, yaptığı nasihatlardan usanarak:“Senin söylediklerinden birçoğunu anlamıyoruz” dediler. Bu ise söylediklerini nefretle karşılamaları ve ondan hoşlanmamalarından dolayıdır. “Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz.” Sen büyüklerden ve liderlerden değilsin. Aksine sen alt tabakadaki zayıf kimselerdensin. “Eğer senin aşiretin” cemaatin ve kabilen “olmasaydı seni taşa tutardık. Sen bizim gözümüzde değerli bir kimse değilsin.” Senin bizim kalbimizde herhangi bir kıymetin, gözümüzde herhangi bir saygınlığın yoktur. Biz sana ilişmemekle senin kabilene saygı göstermiş oluyoruz.
92. Şuayb onlara karşı yumuşaklıkla şöyle dedi:“Ey kavmim, sizin gözünüzde benim aşiretim, Allah’tan daha mı değerli” Sizler nasıl olur da aşiretimden dolayı hatırımı sayıyorsunuz da Allah için hatırımı saymıyorsunuz ve böylelikle sizin için benim aşiret ve kabilem, Allah’tan daha değerli olabiliyor “ki O’nu(n emrini) önemsemeyip göz ardı ettiniz” Allah’ın emrini arkalarınıza attınız, ona aldırmadınız ve Allah’tan da korkmadınız. “Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır.” Amellerinizden zerre ağırlığı kadar bir şey dahi -yerde olsun gökte olsun- asla O’na gizli kalmaz. O, yaptıklarınızın karşılığını en mükemmel şekli ile verecektir.
93. Kavmi nihâyet onu iyi yorunca, o da onlara karşı bir şey yapamayacak hale gelip acze düşünce dedi ki:“Ey kavmim, kendi yolunuzca yapacağınızı yapın.” Yani siz durumunuz ve dininiz üzere amel etmeye devam edin. “ben de yapacağım. Yakında rüsvay edecek azabın kime geleceğini” kimin başına ebedî azabın ineceğini “ve kimin yalancı olduğunu” ben mi, yoksa sizler mi yalancısınız “bileceksiniz.” Onlar bunu azap başlarına indiğinde kesinlikle öğrenmiş oldular. Başıma neler geleceğini “gözleyin, ben de sizinle beraber” sizin başınıza gelecekleri “gözlüyorum.”
94. Şuayb kavminin helak edilmesine dair “emrimiz gelince Şuayb’ı ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakalayıverdi de yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar.” Artık onların ne bir seslerini işitebilirsin, ne de onların bir hareketlerini görebilirsin.
95. “Sanki orada hiç yaşamamışlardı.” Sanki o yurtlarında hiç bulunmamışlar ve azap gelinceye kadar orada nimetlerden yararlanmamış gibi oldular. “Haberiniz olsun ki Semûd nasıl (ilahi rahmetten) uzak olduysa Medyen de” Yüce Allah o kavmi helak edip rüsvay ettiğinden dolayı “öylece uzak oldu.” Yani bu iki kavim, helak oluşta ve ilahi rahmetten uzak kalışta ortak idi. Şuayb aleyhisselam peygamberlerin hatibi diye adlandırılır. Bunun sebebi kavmi ile güzel bir şekilde diyalog kurmasıdır. Onun bu kıssasında pek çok faydalı dersler ve ibretler vardır ki bazıları şöyledir: 1. Kâfirler İslâm’ın aslı (itikad esasları) ile muhatap oldukları ve bundaki kusurlarından dolayı cezalandırıldıkları gibi İslâm’ın fer’i hükümleri ile de muhataptırlar. Çünkü Şuayb, kavmini hem tevhide hem de ölçü ve tartıları tam yapmaya davet etmiş ve bütün bunlara riâyet edilmemesine karşılık azap tehdidinde bulunmuştu. 2. Ölçü ve tartıların eksik yapılması, büyük günahlar arasındadır. Bu günahları işleyen kimseler için dünyevi cezaya çarptırılmaktan da korkulur. Böyle bir uygulama insanların mallarını çalmak demektir. Ölçü ve tartılarda çalmak, tehdidi gerektirdiğine göre zorla ve baskıyla hırsızlık yapma hakkında tehdit, öncelikli olarak söz konusudur. 3. Amelin karşılığı kendi türündendir. Malının artmasını isteyerek insanların mallarını eksilten kimse, bu isteğinin tam zıddı ile cezalandırılır ve bu uygulaması onun sahip olduğu bolluğun ve rızkın yok olmasına sebep olur. Çünkü Yüce Allah’ın şu buyruğu bunu göstermektedir:“Ben sizi gerçekten hayır içinde görüyorum.” Yani yapıp ettiklerinizle bu hayır ve bereketin yok olmasına sebep olmayın. 4. Kul, Allah’ın kendisine verdiklerine kanaat etmeli, haram kazançtansa helâle ve haram kılınmış kazanç yollarındansa mubah kazanç yollarına razı olmalıdır. Böylesi onun için daha hayırlıdır. Çünkü Yüce Allah:“Allah’ın bıraktığı sizin için daha hayırlıdır” diye buyurmaktadır. Bunda bereket ve rızık artışı vardır. Haram sebeplere saldırırcasına gitmek ise bereketin yok olmasına hatta bereketsizliğe yol açar. 5. Bu konudaki buyruklara riâyet etmek imanın gereği ve sonucudur. Çünkü bu şekilde amel etmenin imanın varlığına bağlı olduğu belirtilmektedir. O halde bu, şuna delildir: Eğer gereken amel ortaya çıkmıyor ise iman ya eksiktir yahut yoktur. 6. Namaz önceki peygamberlere de emredilmiştir ve o, amellerin en faziletlisidir. Öyle ki kâfirler bile namazın faziletinin diğer amellerden önde olduğunu, hayasızlıklardan ve kötülüklerden alıkoyduğunu kabul etmişlerdir. Namaz, imanın ve imanın gerektirdiği şer’î hükümlere riâyet etmenin ölçüsüdür. Namazın gereği gibi kılınması ile kulun halleri kemal derecesine ulaşır. Dosdoğru kılınmaması ile de kişinin dini halleri bozulur. 7. İnsanın, Allah’ın kendisine rızık olmak üzere verdiği malda -Allah onu o kimseye vermiş olsa dahi- dilediğini yapma hakkı yoktur. Çünkü mal, onun elinde bir emanettir. O, da malda Allah’ın haklarını uygulamakla yükümlüdür. Bu ise o maldaki hakları eda etmekle, Allah ve Rasûlünün haram kıldığı kazanç yollarından uzak durmakla mümkündür. Yoksa kâfirlerin ve onlara benzer durumdakilerin sandıkları gibi onlar mallarında -Allah’ın hükmüne uygun düşsün veya muhalif olsun- istediklerini yapma hakkına sahip değillerdir. 8. Davetçinin başkasına emretmiş olduğu işi ilk önce kendisinin yapması, onun davetinin tamamlayıcı bir unsurudur. Aynı şekilde başkasının vazgeçmesini istediği işten de ilk vazgeçen kişi o olmalıdır. Nitekim Şuayb aleyhisselam şöyle demiştir:“Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size aykırı davranmak istemem.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir gazaba neden olur.”(es-Saf, 61/2) 9. Peygamberlerin vazifesi, sünneti ve dini, güç ve imkânları ölçüsünde ıslahı gerçekleştirmektir. Bu nedenle maslahatları tamama erdirmek yahut da güç yetirebildikleri kadarını sağlamak; kötülükleri bertaraf etmek ve azaltmak, ayrıca genel maslahatları özel maslahatlardan önde tutmak onların görevidir. Maslahatın gerçek mahiyeti ise kulların durumlarının düzelmesine, din ve dünya işlerinin dosdoğru olmasına vasıta olan şeydir. 10. Gücü yettiği kadar ıslahta bulunan kimse, gücü yetmediği şeyleri yapmamaktan dolayı kınanmaz ve yerilmez. Kula düşen, gerek nefsinde gerek başkalarında gücünün yettiği kadar ile ıslahı uygulamaktır. 11. Kulun bir göz kırpacak kadarlık bir süre dahi kendi kendisine güvenmemesi gerekir. Aksine kul sürekli olarak Rabbinden yardım dilemeli, Rabbine tevekkül etmeli ve O’ndan kendisine tevfikini ihsan etmesini dilemelidir. Herhangi bir ölçüde ilâhi tevfike mazhar olacak olursa bunu da bu tevfikin gerçek sahibine ve ihsan edicisine nispet etmeli, hiçbir zaman kendi kendisini beğenmeye kalkışmamalıdır. Çünkü Yüce Allah (bize Şuayb’ın sözlerini naklederek) şöyle buyurmaktadır: “Benim başarım ancak Allah'ın yardımıyladır. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na dönerim.” 12. Ümmetlerin azap ile yakalanışlarının ve başlarına gelen musibetlerin anlatılması, günahkârların başına indirilen cezaların söz konusu edildiği kıssaların, vaaz ve kötülüklerden alıkoymak kastı ile yapılan konuşmalarda hatırlatılması gereğini vurgulamaktadır. Aynı şekilde takvaya teşvik esnasında da Yüce Allah’ın takva sahiplerine ihsan ettiği lütufların söz konusu edilmesi gerekmektedir. 13. Günahtan tevbe eden bir kimsenin günahı bağışlandığı ve affedildiği gibi ayrıca Yüce Allah, böyle bir kimseyi sever. O bakımdan:“Tevbe eden bir kimsenin günahının bağışlanması ve Allah’ın onu affetmesi o kimseye yeterlidir. Allah’ın sevgisinin geri kazanılması ise beklenmesin” diyenlerin sözlerine itibar edilmez. Çünkü Yüce Allah:“Rabbinizden mağfiret dileyin ve sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz Rabbim rahmet edicidir, çok sevendir” buyurmaktadır. 14. Yüce Allah pek çok sebep aracılığıyla mü’minlerin üzerinden birtakım musibetleri def eder. Bu sebeplerin bir bölümünü bilebilirler, kimi zaman da bunların hiçbirisini bilemeyebilirler. Kimi zaman kabileleri ve onlarla aynı vatanı paylaşan kâfirler dolayısı ile onlara gelebilecek bazı kötülükleri önleyebilir. Nitekim Yüce Allah, Şuayb’ın kavmi tarafından taşlanmasını kabilesi dolayısı ile önlemiştir. İslâm’ın ve müslümanların savunulmasını sağlayan bu gibi bağlar için çalışmakta bir sakınca yoktur. Hatta bazen bu gereklidir de. Çünkü ıslâh, güç ve imkân çerçevesinde istenen bir şeydir. Buna göre kâfirlerin idaresi altında bulunan müslümanlar, yönetimin, fertlerin ve halkların dini ve dünyevi haklarının korunacağı bir cumhuriyet yönetimi haline gelmesi için çalışabilirler. Çünkü bu, onların dini ve dünyevi haklarını ortadan kaldıran, bunları yok etmeye çalışan, onları adeta bir parya ve kendilerine bir hizmetçi haline dönüştürmek isteyen devlete kendilerini teslim etmelerinden daha iyidir. Elbette ki eğer devletin müslümanlara ait olması ve asıl yöneticilerin onlar olması imkân çerçevesinde ise o takdirde yapılması gereken kesinlikle budur. Ancak bu, imkansız ise din ve dünyanın korunmasının mümkün olabileceği diğer yol öncelikli hale gelir. Allah doğrusunu en iyi bilendir.
Hud 11:89
84- Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yok. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi gerçekten hayır içinde görüyorum ve yine ben, sizin için çepeçevre kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum. 85- “Ey kavmim, ölçü ve tartıyı adaletle tastamam yerine getirin. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin. Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. 86- “Eğer mü’min kimseler iseniz Allah’ın bıraktığı, sizin için daha hayırlıdır. Yoksa ben, üzerinizde bekçi değilim.” 87- Dediler ki:“Ey Şuayb! Atalarımızın taptıklarını terk etmemizi yahut kendi mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Sen, pek yumuşak huylu, pek akıllıymışsın!” 88- Dedi ki:“Ey kavmim! Ya ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem ve O, bana tarafından güzel bir rızık ihsan etmiş ise ne dersiniz? Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size aykırı davranmak istemem. Ben sadece gücüm yettiğince ıslah etmek istiyorum. Benim başarım da ancak Allah'ın yardımıyladır. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na yönelirim.” 89- “Ey kavmim, bana olan muhalefetiniz sakın Nûh kavminin veya Lût kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelen azabın bir benzerinin başınıza gelmesine sebep olmasın. Lût kavmi de sizden uzak değildir.” 90- “Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim Rahîmdir, Vedûddur.” 91- Dediler ki:“Ey Şuayb! Senin söylediklerinden birçoğunu anlamıyoruz. Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz. Eğer senin aşiretin olmasaydı seni taşa tutardık. Sen bizim gözümüzde değerli bir kimse değilsin.” 92- Dedi ki:“Ey kavmim! Sizin gözünüzde benim aşiretim, Allah’tan daha mı değerli ki O’nu(n emrini) önemsemeyip göz ardı ettiniz? Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır. 93- “Ey kavmim! Kendi yolunuzca yapacağınızı yapın, ben de yapacağım. Yakında rüsvay edecek azabın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Gözleyin, ben de sizinle beraber gözlüyorum.” 94- (Azap) emrimiz gelince Şuayb’ı ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakalayıverdi de yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar. 95- Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Haberiniz olsun ki Semûd nasıl (ilahi rahmetten) uzak olduysa Medyen de öylece uzak oldu.
84. Biz “Medyen’e” Filistin yakınlarında Medyen denilen yerde yerleşmiş bulunan ve bu isimle bilinen kabileye “de” nesep itibari ile “kardeşleri Şuayb’ı” peygamber olarak “gönderdik.” Çünkü onlar, onu tanıyordu; böylece ondan bir şeyler alıp öğrenmeleri başkalarına nispeten daha mümkündü. Onlara “Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yok.” Yani yalnızca O’na ihlasla ibadet edin. Çünkü kavmi, ortak koşan, müşrik kimselerdi. Ortak koşmakla birlikte ölçü ve tartıyı da eksik yapıyorlardı. Bundan dolayı Şuayb, bu davranışlarından da vazgeçmelerini isteyerek şöyle dedi:“Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın” Aksine ölçü ve tartıyı adaletli yapın. “Ben sizi gerçekten hayır” pek bol nimetler, sağlık, çokça mal ve evlat “içinde görüyorum.” Öyleyse Yüce Allah’ın size verdiklerine karşı şükredin, Allah’ın nimetine karşı nankörlük etmeyin. Aksi takdirde o nimeti sizden çekip alır. “ve yine ben, sizin için çepeçevre kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum.” Sizi çepeçevre kuşatacak ve sizden geriye hiç kimseyi bırakmayacak bir azaptan korkuyorum.
85. “Ey kavmim, ölçü ve tartıyı” size verilmesi halinde razı olacağınız şekilde “adaletle tastamam yerine getirin. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin.” İnsanların mallarını eksilterek, ölçü ve tartıyı eksik yapmak sureti ile haksızca alarak hırsızlık yoluna sapmayın. “Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” Çünkü masiyetlere devam etmek; dini, akîdeyi, inancı, dünyayı ve âhireti ifsad eder. Ekini ve nesli bozup yok eder.
86. “Eğer mü’min kimseler iseniz” imanın gereğince amel edin, “Allah’ın bıraktığı, sizin için daha hayırlıdır.” Allah’ın size bıraktığı hayır ve size ait olan şeyler size yeter. İhtiyacınız olmayan ve gerçekten sizin için zararlı olacak şeylere göz dikmeyin. “Yoksa ben üzerinizde bekçi değilim.” Sizin amellerinizi tespit edecek ve bekçiliğini yapacak değilim. Bunları tespit edip hesabını görecek olan, Allah’tır. Bana gelince ben, sadece size benimle gönderilenleri tebliğ etmekle yükümlüyüm.
87. Onlar, bu sözleri peygamberleri ile alay etmek ve onun çağrısını kabul etmelerinin uzak bir ihtimal olduğunu anlatmak üzere söylemişlerdi. Sözlerinin anlamı şudur:“Bize bunları yasaklamanı gerektiren şey, namaz kılman, Allah’a ibadet etmendir. Sen, böyle olsan dahi acaba bu, bizim atalarımızın tapındıklarını terk etmemizi gerektirir mi? Çünkü bu isteğine dair tek delil, onun sana uygun düşmesidir. Biz nasıl olur da sana uyup akıl ve fikir sahibi geçmiş atalarımızın yolunu terk ederiz? Aynı şekilde senin bize söylediklerin, bizim mallarımızda dediğin şekilde ölçü ve tartıları eksiksiz yapmamızı, bu mallarda farz olan hakları tastamam ödememizi de gerektirmez. Aksine biz, bu mallarımızda dilediğimizi yapmaya devam edeceğiz. Çünkü o mallar bizimdir, bu mallarda senin herhangi bir tasarruf yetkin yoktur.” Bunun için de onların alay yollu sözleri arasında: “Sen, pek yumuşak huylu, pek akıllıymışsın!” dediklerini de görüyoruz. Yani yumuşak huyluluk ve vakar senin huyunmuş. Doğru yolda olmak da karakterinmiş. Senden doğruluktan başka herhangi bir şey çıkmazmış ve sen ancak doğru olanı emredermişsin. Kötü ve sapıklık olandan da alıkoymaya kalkışırsın. Yani, asla böyle değil. Asıl maksatları, Şuayb’ın bu sıfatların tam aksi olan akılsızlık ve yoldan çıkmışlık niteliklerine sahip olduğunu söylemektir. Alay yollu söyledikleri bu ifadenin anlamı şudur: Bizim atalarımız haddi aşmış ve beyinsiz kimseler ise sen nasıl yumuşak huylu ve doğru yolda birisi olabilirsin? Onların bu şekilde alay yollu söyledikleri bu sözler ve işin tam aksi olduğuna dair iddiaları hiç de sandıkları gibi değildir. Aksine durum, onların kastettikleri değil, sözlü olarak ifade ettikleri gibidir. Gerçekten de onun kıldığı namaz, ona onları sapık atalarının yaptıklarından vazgeçirmeye çalışmasını ve mallarında da dilediklerini yapmaktan onları alıkoymasını emretmektedir. Çünkü namaz, hayasızlıklardan ve kötülükten alıkoyar. Peki, Allah’tan başkasına ibadet etmekten, Allah’ın kullarının haklarını vermemekten yahut da ölçü ve tartıyı eksilterek haklarını çalmaktan daha büyük bir hayasızlık ve kötülük olabilir mi? Gerçekten de O -salât ve selâm ona olsun- pek yumuşak huylu ve çok akıllı bir kimse idi.
88. Şuayb onlara şöyle dedi:“Ey kavmim, ya ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem” benim getirdiğimin doğruluğu hususunda kesin bir bilgi ve tam bir gönül huzuruna sahipsem “ve O, bana kendisinden güzel bir rızık ihsan etmiş” Allah bana çeşitli türlerden helal mallar bağışlamış “ise ne dersiniz?” Ben “size yasakladığım şeylere kendin uymayarak size aykırı davranmak istemem.” Yani ben size ölçü ve tartıları eksik yapmayı yasaklarken kendim yasakladığım o işi yapmak istemem. O nedenle de bu konuda beni itham etme imkânı söz konusu olamaz. Aksine ben, size herhangi bir şeyi yasaklayacak olursam onu ilk terk eden mutlaka ben olurum. “Ben sadece gücüm yettiğince ıslah etmek istiyorum.” Benim, hallerinizin düzelmesi, sizin faydalanacağınız hususların dosdoğru olması dışında herhangi bir maksadım yoktur. Benim yalnızca kendi lehime güttüğüm özel bir amacım da yoktur. Elimden geldiğince ıslah etmek istiyorum. Bu ifade, bir bakıma kişinin kendi kendisini tezkiye etmesi anlamına geldiğinden dolayı böyle bir ihtimali şu sözleri ile bertaraf etmektedir:“Benim başarım da ancak Allah'ın yardımıyladır.” Ben herhangi bir hayırlı işi yapmak ve kötülükten de uzak durmak başarısını elde edersem bu, ancak Yüce Allah’ın lütfu iledir. Benim kendi güç ve imkânımla olan bir şey değildir. “Ben yalnız O’na güvenip dayandım.” İşlerimde O’na dayandım, O’nun bana yeteceğine güvendim. “Ve yalnız O’na yönelirim.” Bana emretmiş olduğu türlü ibadetleri edâ etmekte ve çeşitli hayırlı işleri yapmakta ben O’na dönerim. İşte bu iki husus ile kulun halleri doğruluk üzere olur. Bunlar ise kişinin Rabbinden yardım dilemesi ile O’na yönelmesidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Öyleyse O’na ibadet et ve O’na güvenip dayan.”(Hûd, 11/123); “Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım dileriz.”(el-Fâtiha, 1/5)
89. “Ey kavmim, bana olan muhalefetiniz” ve karşı çıkışınız “sakın Nûh kavminin veya Hûd kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelen azabın bir benzerinin başınıza gelmesine sebep olmasın.” Sizi buralara kadar itmesin. “Lût kavmi de sizden” yurdu itibari ile de zamanı itibari ile de “uzak değildir.”
90. “Rabbinizden” işlemiş olduğunuz günahlar dolayısı ile “mağfiret dileyin, sonra” ömrünüzün geri kalan kısmında da samimi olarak “O’na tevbe edin.” O’na itaat ederek emirlerine aykırı davranmayı terk ederek O’na dönün. “Şüphesiz Rabbim” tevbe edip dönen kimselere “Rahîmdir,” merhamet buyurur. Onun günahlarını bağışlar, tevbesini kabul eder. “Vedûddur” onu sever. Vedûd (çok seven ve çok sevilen), Allah’ın isimlerinden birisidir. Yani O, mü’min kullarını sevdiği gibi onlar da O’nu severler. Bu kelime hem ism-i fail (seven) hem de ism-i mef’ûl (sevilen) anlamını vermektedir.
91. Onlar, Şuayb’ın verdiği öğütlerden, yaptığı nasihatlardan usanarak:“Senin söylediklerinden birçoğunu anlamıyoruz” dediler. Bu ise söylediklerini nefretle karşılamaları ve ondan hoşlanmamalarından dolayıdır. “Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz.” Sen büyüklerden ve liderlerden değilsin. Aksine sen alt tabakadaki zayıf kimselerdensin. “Eğer senin aşiretin” cemaatin ve kabilen “olmasaydı seni taşa tutardık. Sen bizim gözümüzde değerli bir kimse değilsin.” Senin bizim kalbimizde herhangi bir kıymetin, gözümüzde herhangi bir saygınlığın yoktur. Biz sana ilişmemekle senin kabilene saygı göstermiş oluyoruz.
92. Şuayb onlara karşı yumuşaklıkla şöyle dedi:“Ey kavmim, sizin gözünüzde benim aşiretim, Allah’tan daha mı değerli” Sizler nasıl olur da aşiretimden dolayı hatırımı sayıyorsunuz da Allah için hatırımı saymıyorsunuz ve böylelikle sizin için benim aşiret ve kabilem, Allah’tan daha değerli olabiliyor “ki O’nu(n emrini) önemsemeyip göz ardı ettiniz” Allah’ın emrini arkalarınıza attınız, ona aldırmadınız ve Allah’tan da korkmadınız. “Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır.” Amellerinizden zerre ağırlığı kadar bir şey dahi -yerde olsun gökte olsun- asla O’na gizli kalmaz. O, yaptıklarınızın karşılığını en mükemmel şekli ile verecektir.
93. Kavmi nihâyet onu iyi yorunca, o da onlara karşı bir şey yapamayacak hale gelip acze düşünce dedi ki:“Ey kavmim, kendi yolunuzca yapacağınızı yapın.” Yani siz durumunuz ve dininiz üzere amel etmeye devam edin. “ben de yapacağım. Yakında rüsvay edecek azabın kime geleceğini” kimin başına ebedî azabın ineceğini “ve kimin yalancı olduğunu” ben mi, yoksa sizler mi yalancısınız “bileceksiniz.” Onlar bunu azap başlarına indiğinde kesinlikle öğrenmiş oldular. Başıma neler geleceğini “gözleyin, ben de sizinle beraber” sizin başınıza gelecekleri “gözlüyorum.”
94. Şuayb kavminin helak edilmesine dair “emrimiz gelince Şuayb’ı ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakalayıverdi de yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar.” Artık onların ne bir seslerini işitebilirsin, ne de onların bir hareketlerini görebilirsin.
95. “Sanki orada hiç yaşamamışlardı.” Sanki o yurtlarında hiç bulunmamışlar ve azap gelinceye kadar orada nimetlerden yararlanmamış gibi oldular. “Haberiniz olsun ki Semûd nasıl (ilahi rahmetten) uzak olduysa Medyen de” Yüce Allah o kavmi helak edip rüsvay ettiğinden dolayı “öylece uzak oldu.” Yani bu iki kavim, helak oluşta ve ilahi rahmetten uzak kalışta ortak idi. Şuayb aleyhisselam peygamberlerin hatibi diye adlandırılır. Bunun sebebi kavmi ile güzel bir şekilde diyalog kurmasıdır. Onun bu kıssasında pek çok faydalı dersler ve ibretler vardır ki bazıları şöyledir: 1. Kâfirler İslâm’ın aslı (itikad esasları) ile muhatap oldukları ve bundaki kusurlarından dolayı cezalandırıldıkları gibi İslâm’ın fer’i hükümleri ile de muhataptırlar. Çünkü Şuayb, kavmini hem tevhide hem de ölçü ve tartıları tam yapmaya davet etmiş ve bütün bunlara riâyet edilmemesine karşılık azap tehdidinde bulunmuştu. 2. Ölçü ve tartıların eksik yapılması, büyük günahlar arasındadır. Bu günahları işleyen kimseler için dünyevi cezaya çarptırılmaktan da korkulur. Böyle bir uygulama insanların mallarını çalmak demektir. Ölçü ve tartılarda çalmak, tehdidi gerektirdiğine göre zorla ve baskıyla hırsızlık yapma hakkında tehdit, öncelikli olarak söz konusudur. 3. Amelin karşılığı kendi türündendir. Malının artmasını isteyerek insanların mallarını eksilten kimse, bu isteğinin tam zıddı ile cezalandırılır ve bu uygulaması onun sahip olduğu bolluğun ve rızkın yok olmasına sebep olur. Çünkü Yüce Allah’ın şu buyruğu bunu göstermektedir:“Ben sizi gerçekten hayır içinde görüyorum.” Yani yapıp ettiklerinizle bu hayır ve bereketin yok olmasına sebep olmayın. 4. Kul, Allah’ın kendisine verdiklerine kanaat etmeli, haram kazançtansa helâle ve haram kılınmış kazanç yollarındansa mubah kazanç yollarına razı olmalıdır. Böylesi onun için daha hayırlıdır. Çünkü Yüce Allah:“Allah’ın bıraktığı sizin için daha hayırlıdır” diye buyurmaktadır. Bunda bereket ve rızık artışı vardır. Haram sebeplere saldırırcasına gitmek ise bereketin yok olmasına hatta bereketsizliğe yol açar. 5. Bu konudaki buyruklara riâyet etmek imanın gereği ve sonucudur. Çünkü bu şekilde amel etmenin imanın varlığına bağlı olduğu belirtilmektedir. O halde bu, şuna delildir: Eğer gereken amel ortaya çıkmıyor ise iman ya eksiktir yahut yoktur. 6. Namaz önceki peygamberlere de emredilmiştir ve o, amellerin en faziletlisidir. Öyle ki kâfirler bile namazın faziletinin diğer amellerden önde olduğunu, hayasızlıklardan ve kötülüklerden alıkoyduğunu kabul etmişlerdir. Namaz, imanın ve imanın gerektirdiği şer’î hükümlere riâyet etmenin ölçüsüdür. Namazın gereği gibi kılınması ile kulun halleri kemal derecesine ulaşır. Dosdoğru kılınmaması ile de kişinin dini halleri bozulur. 7. İnsanın, Allah’ın kendisine rızık olmak üzere verdiği malda -Allah onu o kimseye vermiş olsa dahi- dilediğini yapma hakkı yoktur. Çünkü mal, onun elinde bir emanettir. O, da malda Allah’ın haklarını uygulamakla yükümlüdür. Bu ise o maldaki hakları eda etmekle, Allah ve Rasûlünün haram kıldığı kazanç yollarından uzak durmakla mümkündür. Yoksa kâfirlerin ve onlara benzer durumdakilerin sandıkları gibi onlar mallarında -Allah’ın hükmüne uygun düşsün veya muhalif olsun- istediklerini yapma hakkına sahip değillerdir. 8. Davetçinin başkasına emretmiş olduğu işi ilk önce kendisinin yapması, onun davetinin tamamlayıcı bir unsurudur. Aynı şekilde başkasının vazgeçmesini istediği işten de ilk vazgeçen kişi o olmalıdır. Nitekim Şuayb aleyhisselam şöyle demiştir:“Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size aykırı davranmak istemem.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir gazaba neden olur.”(es-Saf, 61/2) 9. Peygamberlerin vazifesi, sünneti ve dini, güç ve imkânları ölçüsünde ıslahı gerçekleştirmektir. Bu nedenle maslahatları tamama erdirmek yahut da güç yetirebildikleri kadarını sağlamak; kötülükleri bertaraf etmek ve azaltmak, ayrıca genel maslahatları özel maslahatlardan önde tutmak onların görevidir. Maslahatın gerçek mahiyeti ise kulların durumlarının düzelmesine, din ve dünya işlerinin dosdoğru olmasına vasıta olan şeydir. 10. Gücü yettiği kadar ıslahta bulunan kimse, gücü yetmediği şeyleri yapmamaktan dolayı kınanmaz ve yerilmez. Kula düşen, gerek nefsinde gerek başkalarında gücünün yettiği kadar ile ıslahı uygulamaktır. 11. Kulun bir göz kırpacak kadarlık bir süre dahi kendi kendisine güvenmemesi gerekir. Aksine kul sürekli olarak Rabbinden yardım dilemeli, Rabbine tevekkül etmeli ve O’ndan kendisine tevfikini ihsan etmesini dilemelidir. Herhangi bir ölçüde ilâhi tevfike mazhar olacak olursa bunu da bu tevfikin gerçek sahibine ve ihsan edicisine nispet etmeli, hiçbir zaman kendi kendisini beğenmeye kalkışmamalıdır. Çünkü Yüce Allah (bize Şuayb’ın sözlerini naklederek) şöyle buyurmaktadır: “Benim başarım ancak Allah'ın yardımıyladır. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na dönerim.” 12. Ümmetlerin azap ile yakalanışlarının ve başlarına gelen musibetlerin anlatılması, günahkârların başına indirilen cezaların söz konusu edildiği kıssaların, vaaz ve kötülüklerden alıkoymak kastı ile yapılan konuşmalarda hatırlatılması gereğini vurgulamaktadır. Aynı şekilde takvaya teşvik esnasında da Yüce Allah’ın takva sahiplerine ihsan ettiği lütufların söz konusu edilmesi gerekmektedir. 13. Günahtan tevbe eden bir kimsenin günahı bağışlandığı ve affedildiği gibi ayrıca Yüce Allah, böyle bir kimseyi sever. O bakımdan:“Tevbe eden bir kimsenin günahının bağışlanması ve Allah’ın onu affetmesi o kimseye yeterlidir. Allah’ın sevgisinin geri kazanılması ise beklenmesin” diyenlerin sözlerine itibar edilmez. Çünkü Yüce Allah:“Rabbinizden mağfiret dileyin ve sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz Rabbim rahmet edicidir, çok sevendir” buyurmaktadır. 14. Yüce Allah pek çok sebep aracılığıyla mü’minlerin üzerinden birtakım musibetleri def eder. Bu sebeplerin bir bölümünü bilebilirler, kimi zaman da bunların hiçbirisini bilemeyebilirler. Kimi zaman kabileleri ve onlarla aynı vatanı paylaşan kâfirler dolayısı ile onlara gelebilecek bazı kötülükleri önleyebilir. Nitekim Yüce Allah, Şuayb’ın kavmi tarafından taşlanmasını kabilesi dolayısı ile önlemiştir. İslâm’ın ve müslümanların savunulmasını sağlayan bu gibi bağlar için çalışmakta bir sakınca yoktur. Hatta bazen bu gereklidir de. Çünkü ıslâh, güç ve imkân çerçevesinde istenen bir şeydir. Buna göre kâfirlerin idaresi altında bulunan müslümanlar, yönetimin, fertlerin ve halkların dini ve dünyevi haklarının korunacağı bir cumhuriyet yönetimi haline gelmesi için çalışabilirler. Çünkü bu, onların dini ve dünyevi haklarını ortadan kaldıran, bunları yok etmeye çalışan, onları adeta bir parya ve kendilerine bir hizmetçi haline dönüştürmek isteyen devlete kendilerini teslim etmelerinden daha iyidir. Elbette ki eğer devletin müslümanlara ait olması ve asıl yöneticilerin onlar olması imkân çerçevesinde ise o takdirde yapılması gereken kesinlikle budur. Ancak bu, imkansız ise din ve dünyanın korunmasının mümkün olabileceği diğer yol öncelikli hale gelir. Allah doğrusunu en iyi bilendir.
Hud 11:90
84- Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yok. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi gerçekten hayır içinde görüyorum ve yine ben, sizin için çepeçevre kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum. 85- “Ey kavmim, ölçü ve tartıyı adaletle tastamam yerine getirin. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin. Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. 86- “Eğer mü’min kimseler iseniz Allah’ın bıraktığı, sizin için daha hayırlıdır. Yoksa ben, üzerinizde bekçi değilim.” 87- Dediler ki:“Ey Şuayb! Atalarımızın taptıklarını terk etmemizi yahut kendi mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Sen, pek yumuşak huylu, pek akıllıymışsın!” 88- Dedi ki:“Ey kavmim! Ya ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem ve O, bana tarafından güzel bir rızık ihsan etmiş ise ne dersiniz? Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size aykırı davranmak istemem. Ben sadece gücüm yettiğince ıslah etmek istiyorum. Benim başarım da ancak Allah'ın yardımıyladır. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na yönelirim.” 89- “Ey kavmim, bana olan muhalefetiniz sakın Nûh kavminin veya Lût kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelen azabın bir benzerinin başınıza gelmesine sebep olmasın. Lût kavmi de sizden uzak değildir.” 90- “Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim Rahîmdir, Vedûddur.” 91- Dediler ki:“Ey Şuayb! Senin söylediklerinden birçoğunu anlamıyoruz. Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz. Eğer senin aşiretin olmasaydı seni taşa tutardık. Sen bizim gözümüzde değerli bir kimse değilsin.” 92- Dedi ki:“Ey kavmim! Sizin gözünüzde benim aşiretim, Allah’tan daha mı değerli ki O’nu(n emrini) önemsemeyip göz ardı ettiniz? Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır. 93- “Ey kavmim! Kendi yolunuzca yapacağınızı yapın, ben de yapacağım. Yakında rüsvay edecek azabın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Gözleyin, ben de sizinle beraber gözlüyorum.” 94- (Azap) emrimiz gelince Şuayb’ı ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakalayıverdi de yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar. 95- Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Haberiniz olsun ki Semûd nasıl (ilahi rahmetten) uzak olduysa Medyen de öylece uzak oldu.
84. Biz “Medyen’e” Filistin yakınlarında Medyen denilen yerde yerleşmiş bulunan ve bu isimle bilinen kabileye “de” nesep itibari ile “kardeşleri Şuayb’ı” peygamber olarak “gönderdik.” Çünkü onlar, onu tanıyordu; böylece ondan bir şeyler alıp öğrenmeleri başkalarına nispeten daha mümkündü. Onlara “Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yok.” Yani yalnızca O’na ihlasla ibadet edin. Çünkü kavmi, ortak koşan, müşrik kimselerdi. Ortak koşmakla birlikte ölçü ve tartıyı da eksik yapıyorlardı. Bundan dolayı Şuayb, bu davranışlarından da vazgeçmelerini isteyerek şöyle dedi:“Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın” Aksine ölçü ve tartıyı adaletli yapın. “Ben sizi gerçekten hayır” pek bol nimetler, sağlık, çokça mal ve evlat “içinde görüyorum.” Öyleyse Yüce Allah’ın size verdiklerine karşı şükredin, Allah’ın nimetine karşı nankörlük etmeyin. Aksi takdirde o nimeti sizden çekip alır. “ve yine ben, sizin için çepeçevre kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum.” Sizi çepeçevre kuşatacak ve sizden geriye hiç kimseyi bırakmayacak bir azaptan korkuyorum.
85. “Ey kavmim, ölçü ve tartıyı” size verilmesi halinde razı olacağınız şekilde “adaletle tastamam yerine getirin. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin.” İnsanların mallarını eksilterek, ölçü ve tartıyı eksik yapmak sureti ile haksızca alarak hırsızlık yoluna sapmayın. “Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” Çünkü masiyetlere devam etmek; dini, akîdeyi, inancı, dünyayı ve âhireti ifsad eder. Ekini ve nesli bozup yok eder.
86. “Eğer mü’min kimseler iseniz” imanın gereğince amel edin, “Allah’ın bıraktığı, sizin için daha hayırlıdır.” Allah’ın size bıraktığı hayır ve size ait olan şeyler size yeter. İhtiyacınız olmayan ve gerçekten sizin için zararlı olacak şeylere göz dikmeyin. “Yoksa ben üzerinizde bekçi değilim.” Sizin amellerinizi tespit edecek ve bekçiliğini yapacak değilim. Bunları tespit edip hesabını görecek olan, Allah’tır. Bana gelince ben, sadece size benimle gönderilenleri tebliğ etmekle yükümlüyüm.
87. Onlar, bu sözleri peygamberleri ile alay etmek ve onun çağrısını kabul etmelerinin uzak bir ihtimal olduğunu anlatmak üzere söylemişlerdi. Sözlerinin anlamı şudur:“Bize bunları yasaklamanı gerektiren şey, namaz kılman, Allah’a ibadet etmendir. Sen, böyle olsan dahi acaba bu, bizim atalarımızın tapındıklarını terk etmemizi gerektirir mi? Çünkü bu isteğine dair tek delil, onun sana uygun düşmesidir. Biz nasıl olur da sana uyup akıl ve fikir sahibi geçmiş atalarımızın yolunu terk ederiz? Aynı şekilde senin bize söylediklerin, bizim mallarımızda dediğin şekilde ölçü ve tartıları eksiksiz yapmamızı, bu mallarda farz olan hakları tastamam ödememizi de gerektirmez. Aksine biz, bu mallarımızda dilediğimizi yapmaya devam edeceğiz. Çünkü o mallar bizimdir, bu mallarda senin herhangi bir tasarruf yetkin yoktur.” Bunun için de onların alay yollu sözleri arasında: “Sen, pek yumuşak huylu, pek akıllıymışsın!” dediklerini de görüyoruz. Yani yumuşak huyluluk ve vakar senin huyunmuş. Doğru yolda olmak da karakterinmiş. Senden doğruluktan başka herhangi bir şey çıkmazmış ve sen ancak doğru olanı emredermişsin. Kötü ve sapıklık olandan da alıkoymaya kalkışırsın. Yani, asla böyle değil. Asıl maksatları, Şuayb’ın bu sıfatların tam aksi olan akılsızlık ve yoldan çıkmışlık niteliklerine sahip olduğunu söylemektir. Alay yollu söyledikleri bu ifadenin anlamı şudur: Bizim atalarımız haddi aşmış ve beyinsiz kimseler ise sen nasıl yumuşak huylu ve doğru yolda birisi olabilirsin? Onların bu şekilde alay yollu söyledikleri bu sözler ve işin tam aksi olduğuna dair iddiaları hiç de sandıkları gibi değildir. Aksine durum, onların kastettikleri değil, sözlü olarak ifade ettikleri gibidir. Gerçekten de onun kıldığı namaz, ona onları sapık atalarının yaptıklarından vazgeçirmeye çalışmasını ve mallarında da dilediklerini yapmaktan onları alıkoymasını emretmektedir. Çünkü namaz, hayasızlıklardan ve kötülükten alıkoyar. Peki, Allah’tan başkasına ibadet etmekten, Allah’ın kullarının haklarını vermemekten yahut da ölçü ve tartıyı eksilterek haklarını çalmaktan daha büyük bir hayasızlık ve kötülük olabilir mi? Gerçekten de O -salât ve selâm ona olsun- pek yumuşak huylu ve çok akıllı bir kimse idi.
88. Şuayb onlara şöyle dedi:“Ey kavmim, ya ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem” benim getirdiğimin doğruluğu hususunda kesin bir bilgi ve tam bir gönül huzuruna sahipsem “ve O, bana kendisinden güzel bir rızık ihsan etmiş” Allah bana çeşitli türlerden helal mallar bağışlamış “ise ne dersiniz?” Ben “size yasakladığım şeylere kendin uymayarak size aykırı davranmak istemem.” Yani ben size ölçü ve tartıları eksik yapmayı yasaklarken kendim yasakladığım o işi yapmak istemem. O nedenle de bu konuda beni itham etme imkânı söz konusu olamaz. Aksine ben, size herhangi bir şeyi yasaklayacak olursam onu ilk terk eden mutlaka ben olurum. “Ben sadece gücüm yettiğince ıslah etmek istiyorum.” Benim, hallerinizin düzelmesi, sizin faydalanacağınız hususların dosdoğru olması dışında herhangi bir maksadım yoktur. Benim yalnızca kendi lehime güttüğüm özel bir amacım da yoktur. Elimden geldiğince ıslah etmek istiyorum. Bu ifade, bir bakıma kişinin kendi kendisini tezkiye etmesi anlamına geldiğinden dolayı böyle bir ihtimali şu sözleri ile bertaraf etmektedir:“Benim başarım da ancak Allah'ın yardımıyladır.” Ben herhangi bir hayırlı işi yapmak ve kötülükten de uzak durmak başarısını elde edersem bu, ancak Yüce Allah’ın lütfu iledir. Benim kendi güç ve imkânımla olan bir şey değildir. “Ben yalnız O’na güvenip dayandım.” İşlerimde O’na dayandım, O’nun bana yeteceğine güvendim. “Ve yalnız O’na yönelirim.” Bana emretmiş olduğu türlü ibadetleri edâ etmekte ve çeşitli hayırlı işleri yapmakta ben O’na dönerim. İşte bu iki husus ile kulun halleri doğruluk üzere olur. Bunlar ise kişinin Rabbinden yardım dilemesi ile O’na yönelmesidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Öyleyse O’na ibadet et ve O’na güvenip dayan.”(Hûd, 11/123); “Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım dileriz.”(el-Fâtiha, 1/5)
89. “Ey kavmim, bana olan muhalefetiniz” ve karşı çıkışınız “sakın Nûh kavminin veya Hûd kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelen azabın bir benzerinin başınıza gelmesine sebep olmasın.” Sizi buralara kadar itmesin. “Lût kavmi de sizden” yurdu itibari ile de zamanı itibari ile de “uzak değildir.”
90. “Rabbinizden” işlemiş olduğunuz günahlar dolayısı ile “mağfiret dileyin, sonra” ömrünüzün geri kalan kısmında da samimi olarak “O’na tevbe edin.” O’na itaat ederek emirlerine aykırı davranmayı terk ederek O’na dönün. “Şüphesiz Rabbim” tevbe edip dönen kimselere “Rahîmdir,” merhamet buyurur. Onun günahlarını bağışlar, tevbesini kabul eder. “Vedûddur” onu sever. Vedûd (çok seven ve çok sevilen), Allah’ın isimlerinden birisidir. Yani O, mü’min kullarını sevdiği gibi onlar da O’nu severler. Bu kelime hem ism-i fail (seven) hem de ism-i mef’ûl (sevilen) anlamını vermektedir.
91. Onlar, Şuayb’ın verdiği öğütlerden, yaptığı nasihatlardan usanarak:“Senin söylediklerinden birçoğunu anlamıyoruz” dediler. Bu ise söylediklerini nefretle karşılamaları ve ondan hoşlanmamalarından dolayıdır. “Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz.” Sen büyüklerden ve liderlerden değilsin. Aksine sen alt tabakadaki zayıf kimselerdensin. “Eğer senin aşiretin” cemaatin ve kabilen “olmasaydı seni taşa tutardık. Sen bizim gözümüzde değerli bir kimse değilsin.” Senin bizim kalbimizde herhangi bir kıymetin, gözümüzde herhangi bir saygınlığın yoktur. Biz sana ilişmemekle senin kabilene saygı göstermiş oluyoruz.
92. Şuayb onlara karşı yumuşaklıkla şöyle dedi:“Ey kavmim, sizin gözünüzde benim aşiretim, Allah’tan daha mı değerli” Sizler nasıl olur da aşiretimden dolayı hatırımı sayıyorsunuz da Allah için hatırımı saymıyorsunuz ve böylelikle sizin için benim aşiret ve kabilem, Allah’tan daha değerli olabiliyor “ki O’nu(n emrini) önemsemeyip göz ardı ettiniz” Allah’ın emrini arkalarınıza attınız, ona aldırmadınız ve Allah’tan da korkmadınız. “Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır.” Amellerinizden zerre ağırlığı kadar bir şey dahi -yerde olsun gökte olsun- asla O’na gizli kalmaz. O, yaptıklarınızın karşılığını en mükemmel şekli ile verecektir.
93. Kavmi nihâyet onu iyi yorunca, o da onlara karşı bir şey yapamayacak hale gelip acze düşünce dedi ki:“Ey kavmim, kendi yolunuzca yapacağınızı yapın.” Yani siz durumunuz ve dininiz üzere amel etmeye devam edin. “ben de yapacağım. Yakında rüsvay edecek azabın kime geleceğini” kimin başına ebedî azabın ineceğini “ve kimin yalancı olduğunu” ben mi, yoksa sizler mi yalancısınız “bileceksiniz.” Onlar bunu azap başlarına indiğinde kesinlikle öğrenmiş oldular. Başıma neler geleceğini “gözleyin, ben de sizinle beraber” sizin başınıza gelecekleri “gözlüyorum.”
94. Şuayb kavminin helak edilmesine dair “emrimiz gelince Şuayb’ı ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakalayıverdi de yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar.” Artık onların ne bir seslerini işitebilirsin, ne de onların bir hareketlerini görebilirsin.
95. “Sanki orada hiç yaşamamışlardı.” Sanki o yurtlarında hiç bulunmamışlar ve azap gelinceye kadar orada nimetlerden yararlanmamış gibi oldular. “Haberiniz olsun ki Semûd nasıl (ilahi rahmetten) uzak olduysa Medyen de” Yüce Allah o kavmi helak edip rüsvay ettiğinden dolayı “öylece uzak oldu.” Yani bu iki kavim, helak oluşta ve ilahi rahmetten uzak kalışta ortak idi. Şuayb aleyhisselam peygamberlerin hatibi diye adlandırılır. Bunun sebebi kavmi ile güzel bir şekilde diyalog kurmasıdır. Onun bu kıssasında pek çok faydalı dersler ve ibretler vardır ki bazıları şöyledir: 1. Kâfirler İslâm’ın aslı (itikad esasları) ile muhatap oldukları ve bundaki kusurlarından dolayı cezalandırıldıkları gibi İslâm’ın fer’i hükümleri ile de muhataptırlar. Çünkü Şuayb, kavmini hem tevhide hem de ölçü ve tartıları tam yapmaya davet etmiş ve bütün bunlara riâyet edilmemesine karşılık azap tehdidinde bulunmuştu. 2. Ölçü ve tartıların eksik yapılması, büyük günahlar arasındadır. Bu günahları işleyen kimseler için dünyevi cezaya çarptırılmaktan da korkulur. Böyle bir uygulama insanların mallarını çalmak demektir. Ölçü ve tartılarda çalmak, tehdidi gerektirdiğine göre zorla ve baskıyla hırsızlık yapma hakkında tehdit, öncelikli olarak söz konusudur. 3. Amelin karşılığı kendi türündendir. Malının artmasını isteyerek insanların mallarını eksilten kimse, bu isteğinin tam zıddı ile cezalandırılır ve bu uygulaması onun sahip olduğu bolluğun ve rızkın yok olmasına sebep olur. Çünkü Yüce Allah’ın şu buyruğu bunu göstermektedir:“Ben sizi gerçekten hayır içinde görüyorum.” Yani yapıp ettiklerinizle bu hayır ve bereketin yok olmasına sebep olmayın. 4. Kul, Allah’ın kendisine verdiklerine kanaat etmeli, haram kazançtansa helâle ve haram kılınmış kazanç yollarındansa mubah kazanç yollarına razı olmalıdır. Böylesi onun için daha hayırlıdır. Çünkü Yüce Allah:“Allah’ın bıraktığı sizin için daha hayırlıdır” diye buyurmaktadır. Bunda bereket ve rızık artışı vardır. Haram sebeplere saldırırcasına gitmek ise bereketin yok olmasına hatta bereketsizliğe yol açar. 5. Bu konudaki buyruklara riâyet etmek imanın gereği ve sonucudur. Çünkü bu şekilde amel etmenin imanın varlığına bağlı olduğu belirtilmektedir. O halde bu, şuna delildir: Eğer gereken amel ortaya çıkmıyor ise iman ya eksiktir yahut yoktur. 6. Namaz önceki peygamberlere de emredilmiştir ve o, amellerin en faziletlisidir. Öyle ki kâfirler bile namazın faziletinin diğer amellerden önde olduğunu, hayasızlıklardan ve kötülüklerden alıkoyduğunu kabul etmişlerdir. Namaz, imanın ve imanın gerektirdiği şer’î hükümlere riâyet etmenin ölçüsüdür. Namazın gereği gibi kılınması ile kulun halleri kemal derecesine ulaşır. Dosdoğru kılınmaması ile de kişinin dini halleri bozulur. 7. İnsanın, Allah’ın kendisine rızık olmak üzere verdiği malda -Allah onu o kimseye vermiş olsa dahi- dilediğini yapma hakkı yoktur. Çünkü mal, onun elinde bir emanettir. O, da malda Allah’ın haklarını uygulamakla yükümlüdür. Bu ise o maldaki hakları eda etmekle, Allah ve Rasûlünün haram kıldığı kazanç yollarından uzak durmakla mümkündür. Yoksa kâfirlerin ve onlara benzer durumdakilerin sandıkları gibi onlar mallarında -Allah’ın hükmüne uygun düşsün veya muhalif olsun- istediklerini yapma hakkına sahip değillerdir. 8. Davetçinin başkasına emretmiş olduğu işi ilk önce kendisinin yapması, onun davetinin tamamlayıcı bir unsurudur. Aynı şekilde başkasının vazgeçmesini istediği işten de ilk vazgeçen kişi o olmalıdır. Nitekim Şuayb aleyhisselam şöyle demiştir:“Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size aykırı davranmak istemem.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir gazaba neden olur.”(es-Saf, 61/2) 9. Peygamberlerin vazifesi, sünneti ve dini, güç ve imkânları ölçüsünde ıslahı gerçekleştirmektir. Bu nedenle maslahatları tamama erdirmek yahut da güç yetirebildikleri kadarını sağlamak; kötülükleri bertaraf etmek ve azaltmak, ayrıca genel maslahatları özel maslahatlardan önde tutmak onların görevidir. Maslahatın gerçek mahiyeti ise kulların durumlarının düzelmesine, din ve dünya işlerinin dosdoğru olmasına vasıta olan şeydir. 10. Gücü yettiği kadar ıslahta bulunan kimse, gücü yetmediği şeyleri yapmamaktan dolayı kınanmaz ve yerilmez. Kula düşen, gerek nefsinde gerek başkalarında gücünün yettiği kadar ile ıslahı uygulamaktır. 11. Kulun bir göz kırpacak kadarlık bir süre dahi kendi kendisine güvenmemesi gerekir. Aksine kul sürekli olarak Rabbinden yardım dilemeli, Rabbine tevekkül etmeli ve O’ndan kendisine tevfikini ihsan etmesini dilemelidir. Herhangi bir ölçüde ilâhi tevfike mazhar olacak olursa bunu da bu tevfikin gerçek sahibine ve ihsan edicisine nispet etmeli, hiçbir zaman kendi kendisini beğenmeye kalkışmamalıdır. Çünkü Yüce Allah (bize Şuayb’ın sözlerini naklederek) şöyle buyurmaktadır: “Benim başarım ancak Allah'ın yardımıyladır. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na dönerim.” 12. Ümmetlerin azap ile yakalanışlarının ve başlarına gelen musibetlerin anlatılması, günahkârların başına indirilen cezaların söz konusu edildiği kıssaların, vaaz ve kötülüklerden alıkoymak kastı ile yapılan konuşmalarda hatırlatılması gereğini vurgulamaktadır. Aynı şekilde takvaya teşvik esnasında da Yüce Allah’ın takva sahiplerine ihsan ettiği lütufların söz konusu edilmesi gerekmektedir. 13. Günahtan tevbe eden bir kimsenin günahı bağışlandığı ve affedildiği gibi ayrıca Yüce Allah, böyle bir kimseyi sever. O bakımdan:“Tevbe eden bir kimsenin günahının bağışlanması ve Allah’ın onu affetmesi o kimseye yeterlidir. Allah’ın sevgisinin geri kazanılması ise beklenmesin” diyenlerin sözlerine itibar edilmez. Çünkü Yüce Allah:“Rabbinizden mağfiret dileyin ve sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz Rabbim rahmet edicidir, çok sevendir” buyurmaktadır. 14. Yüce Allah pek çok sebep aracılığıyla mü’minlerin üzerinden birtakım musibetleri def eder. Bu sebeplerin bir bölümünü bilebilirler, kimi zaman da bunların hiçbirisini bilemeyebilirler. Kimi zaman kabileleri ve onlarla aynı vatanı paylaşan kâfirler dolayısı ile onlara gelebilecek bazı kötülükleri önleyebilir. Nitekim Yüce Allah, Şuayb’ın kavmi tarafından taşlanmasını kabilesi dolayısı ile önlemiştir. İslâm’ın ve müslümanların savunulmasını sağlayan bu gibi bağlar için çalışmakta bir sakınca yoktur. Hatta bazen bu gereklidir de. Çünkü ıslâh, güç ve imkân çerçevesinde istenen bir şeydir. Buna göre kâfirlerin idaresi altında bulunan müslümanlar, yönetimin, fertlerin ve halkların dini ve dünyevi haklarının korunacağı bir cumhuriyet yönetimi haline gelmesi için çalışabilirler. Çünkü bu, onların dini ve dünyevi haklarını ortadan kaldıran, bunları yok etmeye çalışan, onları adeta bir parya ve kendilerine bir hizmetçi haline dönüştürmek isteyen devlete kendilerini teslim etmelerinden daha iyidir. Elbette ki eğer devletin müslümanlara ait olması ve asıl yöneticilerin onlar olması imkân çerçevesinde ise o takdirde yapılması gereken kesinlikle budur. Ancak bu, imkansız ise din ve dünyanın korunmasının mümkün olabileceği diğer yol öncelikli hale gelir. Allah doğrusunu en iyi bilendir.
Hud 11:91
84- Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yok. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi gerçekten hayır içinde görüyorum ve yine ben, sizin için çepeçevre kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum. 85- “Ey kavmim, ölçü ve tartıyı adaletle tastamam yerine getirin. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin. Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. 86- “Eğer mü’min kimseler iseniz Allah’ın bıraktığı, sizin için daha hayırlıdır. Yoksa ben, üzerinizde bekçi değilim.” 87- Dediler ki:“Ey Şuayb! Atalarımızın taptıklarını terk etmemizi yahut kendi mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Sen, pek yumuşak huylu, pek akıllıymışsın!” 88- Dedi ki:“Ey kavmim! Ya ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem ve O, bana tarafından güzel bir rızık ihsan etmiş ise ne dersiniz? Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size aykırı davranmak istemem. Ben sadece gücüm yettiğince ıslah etmek istiyorum. Benim başarım da ancak Allah'ın yardımıyladır. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na yönelirim.” 89- “Ey kavmim, bana olan muhalefetiniz sakın Nûh kavminin veya Lût kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelen azabın bir benzerinin başınıza gelmesine sebep olmasın. Lût kavmi de sizden uzak değildir.” 90- “Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim Rahîmdir, Vedûddur.” 91- Dediler ki:“Ey Şuayb! Senin söylediklerinden birçoğunu anlamıyoruz. Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz. Eğer senin aşiretin olmasaydı seni taşa tutardık. Sen bizim gözümüzde değerli bir kimse değilsin.” 92- Dedi ki:“Ey kavmim! Sizin gözünüzde benim aşiretim, Allah’tan daha mı değerli ki O’nu(n emrini) önemsemeyip göz ardı ettiniz? Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır. 93- “Ey kavmim! Kendi yolunuzca yapacağınızı yapın, ben de yapacağım. Yakında rüsvay edecek azabın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Gözleyin, ben de sizinle beraber gözlüyorum.” 94- (Azap) emrimiz gelince Şuayb’ı ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakalayıverdi de yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar. 95- Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Haberiniz olsun ki Semûd nasıl (ilahi rahmetten) uzak olduysa Medyen de öylece uzak oldu.
84. Biz “Medyen’e” Filistin yakınlarında Medyen denilen yerde yerleşmiş bulunan ve bu isimle bilinen kabileye “de” nesep itibari ile “kardeşleri Şuayb’ı” peygamber olarak “gönderdik.” Çünkü onlar, onu tanıyordu; böylece ondan bir şeyler alıp öğrenmeleri başkalarına nispeten daha mümkündü. Onlara “Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yok.” Yani yalnızca O’na ihlasla ibadet edin. Çünkü kavmi, ortak koşan, müşrik kimselerdi. Ortak koşmakla birlikte ölçü ve tartıyı da eksik yapıyorlardı. Bundan dolayı Şuayb, bu davranışlarından da vazgeçmelerini isteyerek şöyle dedi:“Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın” Aksine ölçü ve tartıyı adaletli yapın. “Ben sizi gerçekten hayır” pek bol nimetler, sağlık, çokça mal ve evlat “içinde görüyorum.” Öyleyse Yüce Allah’ın size verdiklerine karşı şükredin, Allah’ın nimetine karşı nankörlük etmeyin. Aksi takdirde o nimeti sizden çekip alır. “ve yine ben, sizin için çepeçevre kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum.” Sizi çepeçevre kuşatacak ve sizden geriye hiç kimseyi bırakmayacak bir azaptan korkuyorum.
85. “Ey kavmim, ölçü ve tartıyı” size verilmesi halinde razı olacağınız şekilde “adaletle tastamam yerine getirin. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin.” İnsanların mallarını eksilterek, ölçü ve tartıyı eksik yapmak sureti ile haksızca alarak hırsızlık yoluna sapmayın. “Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” Çünkü masiyetlere devam etmek; dini, akîdeyi, inancı, dünyayı ve âhireti ifsad eder. Ekini ve nesli bozup yok eder.
86. “Eğer mü’min kimseler iseniz” imanın gereğince amel edin, “Allah’ın bıraktığı, sizin için daha hayırlıdır.” Allah’ın size bıraktığı hayır ve size ait olan şeyler size yeter. İhtiyacınız olmayan ve gerçekten sizin için zararlı olacak şeylere göz dikmeyin. “Yoksa ben üzerinizde bekçi değilim.” Sizin amellerinizi tespit edecek ve bekçiliğini yapacak değilim. Bunları tespit edip hesabını görecek olan, Allah’tır. Bana gelince ben, sadece size benimle gönderilenleri tebliğ etmekle yükümlüyüm.
87. Onlar, bu sözleri peygamberleri ile alay etmek ve onun çağrısını kabul etmelerinin uzak bir ihtimal olduğunu anlatmak üzere söylemişlerdi. Sözlerinin anlamı şudur:“Bize bunları yasaklamanı gerektiren şey, namaz kılman, Allah’a ibadet etmendir. Sen, böyle olsan dahi acaba bu, bizim atalarımızın tapındıklarını terk etmemizi gerektirir mi? Çünkü bu isteğine dair tek delil, onun sana uygun düşmesidir. Biz nasıl olur da sana uyup akıl ve fikir sahibi geçmiş atalarımızın yolunu terk ederiz? Aynı şekilde senin bize söylediklerin, bizim mallarımızda dediğin şekilde ölçü ve tartıları eksiksiz yapmamızı, bu mallarda farz olan hakları tastamam ödememizi de gerektirmez. Aksine biz, bu mallarımızda dilediğimizi yapmaya devam edeceğiz. Çünkü o mallar bizimdir, bu mallarda senin herhangi bir tasarruf yetkin yoktur.” Bunun için de onların alay yollu sözleri arasında: “Sen, pek yumuşak huylu, pek akıllıymışsın!” dediklerini de görüyoruz. Yani yumuşak huyluluk ve vakar senin huyunmuş. Doğru yolda olmak da karakterinmiş. Senden doğruluktan başka herhangi bir şey çıkmazmış ve sen ancak doğru olanı emredermişsin. Kötü ve sapıklık olandan da alıkoymaya kalkışırsın. Yani, asla böyle değil. Asıl maksatları, Şuayb’ın bu sıfatların tam aksi olan akılsızlık ve yoldan çıkmışlık niteliklerine sahip olduğunu söylemektir. Alay yollu söyledikleri bu ifadenin anlamı şudur: Bizim atalarımız haddi aşmış ve beyinsiz kimseler ise sen nasıl yumuşak huylu ve doğru yolda birisi olabilirsin? Onların bu şekilde alay yollu söyledikleri bu sözler ve işin tam aksi olduğuna dair iddiaları hiç de sandıkları gibi değildir. Aksine durum, onların kastettikleri değil, sözlü olarak ifade ettikleri gibidir. Gerçekten de onun kıldığı namaz, ona onları sapık atalarının yaptıklarından vazgeçirmeye çalışmasını ve mallarında da dilediklerini yapmaktan onları alıkoymasını emretmektedir. Çünkü namaz, hayasızlıklardan ve kötülükten alıkoyar. Peki, Allah’tan başkasına ibadet etmekten, Allah’ın kullarının haklarını vermemekten yahut da ölçü ve tartıyı eksilterek haklarını çalmaktan daha büyük bir hayasızlık ve kötülük olabilir mi? Gerçekten de O -salât ve selâm ona olsun- pek yumuşak huylu ve çok akıllı bir kimse idi.
88. Şuayb onlara şöyle dedi:“Ey kavmim, ya ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem” benim getirdiğimin doğruluğu hususunda kesin bir bilgi ve tam bir gönül huzuruna sahipsem “ve O, bana kendisinden güzel bir rızık ihsan etmiş” Allah bana çeşitli türlerden helal mallar bağışlamış “ise ne dersiniz?” Ben “size yasakladığım şeylere kendin uymayarak size aykırı davranmak istemem.” Yani ben size ölçü ve tartıları eksik yapmayı yasaklarken kendim yasakladığım o işi yapmak istemem. O nedenle de bu konuda beni itham etme imkânı söz konusu olamaz. Aksine ben, size herhangi bir şeyi yasaklayacak olursam onu ilk terk eden mutlaka ben olurum. “Ben sadece gücüm yettiğince ıslah etmek istiyorum.” Benim, hallerinizin düzelmesi, sizin faydalanacağınız hususların dosdoğru olması dışında herhangi bir maksadım yoktur. Benim yalnızca kendi lehime güttüğüm özel bir amacım da yoktur. Elimden geldiğince ıslah etmek istiyorum. Bu ifade, bir bakıma kişinin kendi kendisini tezkiye etmesi anlamına geldiğinden dolayı böyle bir ihtimali şu sözleri ile bertaraf etmektedir:“Benim başarım da ancak Allah'ın yardımıyladır.” Ben herhangi bir hayırlı işi yapmak ve kötülükten de uzak durmak başarısını elde edersem bu, ancak Yüce Allah’ın lütfu iledir. Benim kendi güç ve imkânımla olan bir şey değildir. “Ben yalnız O’na güvenip dayandım.” İşlerimde O’na dayandım, O’nun bana yeteceğine güvendim. “Ve yalnız O’na yönelirim.” Bana emretmiş olduğu türlü ibadetleri edâ etmekte ve çeşitli hayırlı işleri yapmakta ben O’na dönerim. İşte bu iki husus ile kulun halleri doğruluk üzere olur. Bunlar ise kişinin Rabbinden yardım dilemesi ile O’na yönelmesidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Öyleyse O’na ibadet et ve O’na güvenip dayan.”(Hûd, 11/123); “Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım dileriz.”(el-Fâtiha, 1/5)
89. “Ey kavmim, bana olan muhalefetiniz” ve karşı çıkışınız “sakın Nûh kavminin veya Hûd kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelen azabın bir benzerinin başınıza gelmesine sebep olmasın.” Sizi buralara kadar itmesin. “Lût kavmi de sizden” yurdu itibari ile de zamanı itibari ile de “uzak değildir.”
90. “Rabbinizden” işlemiş olduğunuz günahlar dolayısı ile “mağfiret dileyin, sonra” ömrünüzün geri kalan kısmında da samimi olarak “O’na tevbe edin.” O’na itaat ederek emirlerine aykırı davranmayı terk ederek O’na dönün. “Şüphesiz Rabbim” tevbe edip dönen kimselere “Rahîmdir,” merhamet buyurur. Onun günahlarını bağışlar, tevbesini kabul eder. “Vedûddur” onu sever. Vedûd (çok seven ve çok sevilen), Allah’ın isimlerinden birisidir. Yani O, mü’min kullarını sevdiği gibi onlar da O’nu severler. Bu kelime hem ism-i fail (seven) hem de ism-i mef’ûl (sevilen) anlamını vermektedir.
91. Onlar, Şuayb’ın verdiği öğütlerden, yaptığı nasihatlardan usanarak:“Senin söylediklerinden birçoğunu anlamıyoruz” dediler. Bu ise söylediklerini nefretle karşılamaları ve ondan hoşlanmamalarından dolayıdır. “Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz.” Sen büyüklerden ve liderlerden değilsin. Aksine sen alt tabakadaki zayıf kimselerdensin. “Eğer senin aşiretin” cemaatin ve kabilen “olmasaydı seni taşa tutardık. Sen bizim gözümüzde değerli bir kimse değilsin.” Senin bizim kalbimizde herhangi bir kıymetin, gözümüzde herhangi bir saygınlığın yoktur. Biz sana ilişmemekle senin kabilene saygı göstermiş oluyoruz.
92. Şuayb onlara karşı yumuşaklıkla şöyle dedi:“Ey kavmim, sizin gözünüzde benim aşiretim, Allah’tan daha mı değerli” Sizler nasıl olur da aşiretimden dolayı hatırımı sayıyorsunuz da Allah için hatırımı saymıyorsunuz ve böylelikle sizin için benim aşiret ve kabilem, Allah’tan daha değerli olabiliyor “ki O’nu(n emrini) önemsemeyip göz ardı ettiniz” Allah’ın emrini arkalarınıza attınız, ona aldırmadınız ve Allah’tan da korkmadınız. “Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır.” Amellerinizden zerre ağırlığı kadar bir şey dahi -yerde olsun gökte olsun- asla O’na gizli kalmaz. O, yaptıklarınızın karşılığını en mükemmel şekli ile verecektir.
93. Kavmi nihâyet onu iyi yorunca, o da onlara karşı bir şey yapamayacak hale gelip acze düşünce dedi ki:“Ey kavmim, kendi yolunuzca yapacağınızı yapın.” Yani siz durumunuz ve dininiz üzere amel etmeye devam edin. “ben de yapacağım. Yakında rüsvay edecek azabın kime geleceğini” kimin başına ebedî azabın ineceğini “ve kimin yalancı olduğunu” ben mi, yoksa sizler mi yalancısınız “bileceksiniz.” Onlar bunu azap başlarına indiğinde kesinlikle öğrenmiş oldular. Başıma neler geleceğini “gözleyin, ben de sizinle beraber” sizin başınıza gelecekleri “gözlüyorum.”
94. Şuayb kavminin helak edilmesine dair “emrimiz gelince Şuayb’ı ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakalayıverdi de yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar.” Artık onların ne bir seslerini işitebilirsin, ne de onların bir hareketlerini görebilirsin.
95. “Sanki orada hiç yaşamamışlardı.” Sanki o yurtlarında hiç bulunmamışlar ve azap gelinceye kadar orada nimetlerden yararlanmamış gibi oldular. “Haberiniz olsun ki Semûd nasıl (ilahi rahmetten) uzak olduysa Medyen de” Yüce Allah o kavmi helak edip rüsvay ettiğinden dolayı “öylece uzak oldu.” Yani bu iki kavim, helak oluşta ve ilahi rahmetten uzak kalışta ortak idi. Şuayb aleyhisselam peygamberlerin hatibi diye adlandırılır. Bunun sebebi kavmi ile güzel bir şekilde diyalog kurmasıdır. Onun bu kıssasında pek çok faydalı dersler ve ibretler vardır ki bazıları şöyledir: 1. Kâfirler İslâm’ın aslı (itikad esasları) ile muhatap oldukları ve bundaki kusurlarından dolayı cezalandırıldıkları gibi İslâm’ın fer’i hükümleri ile de muhataptırlar. Çünkü Şuayb, kavmini hem tevhide hem de ölçü ve tartıları tam yapmaya davet etmiş ve bütün bunlara riâyet edilmemesine karşılık azap tehdidinde bulunmuştu. 2. Ölçü ve tartıların eksik yapılması, büyük günahlar arasındadır. Bu günahları işleyen kimseler için dünyevi cezaya çarptırılmaktan da korkulur. Böyle bir uygulama insanların mallarını çalmak demektir. Ölçü ve tartılarda çalmak, tehdidi gerektirdiğine göre zorla ve baskıyla hırsızlık yapma hakkında tehdit, öncelikli olarak söz konusudur. 3. Amelin karşılığı kendi türündendir. Malının artmasını isteyerek insanların mallarını eksilten kimse, bu isteğinin tam zıddı ile cezalandırılır ve bu uygulaması onun sahip olduğu bolluğun ve rızkın yok olmasına sebep olur. Çünkü Yüce Allah’ın şu buyruğu bunu göstermektedir:“Ben sizi gerçekten hayır içinde görüyorum.” Yani yapıp ettiklerinizle bu hayır ve bereketin yok olmasına sebep olmayın. 4. Kul, Allah’ın kendisine verdiklerine kanaat etmeli, haram kazançtansa helâle ve haram kılınmış kazanç yollarındansa mubah kazanç yollarına razı olmalıdır. Böylesi onun için daha hayırlıdır. Çünkü Yüce Allah:“Allah’ın bıraktığı sizin için daha hayırlıdır” diye buyurmaktadır. Bunda bereket ve rızık artışı vardır. Haram sebeplere saldırırcasına gitmek ise bereketin yok olmasına hatta bereketsizliğe yol açar. 5. Bu konudaki buyruklara riâyet etmek imanın gereği ve sonucudur. Çünkü bu şekilde amel etmenin imanın varlığına bağlı olduğu belirtilmektedir. O halde bu, şuna delildir: Eğer gereken amel ortaya çıkmıyor ise iman ya eksiktir yahut yoktur. 6. Namaz önceki peygamberlere de emredilmiştir ve o, amellerin en faziletlisidir. Öyle ki kâfirler bile namazın faziletinin diğer amellerden önde olduğunu, hayasızlıklardan ve kötülüklerden alıkoyduğunu kabul etmişlerdir. Namaz, imanın ve imanın gerektirdiği şer’î hükümlere riâyet etmenin ölçüsüdür. Namazın gereği gibi kılınması ile kulun halleri kemal derecesine ulaşır. Dosdoğru kılınmaması ile de kişinin dini halleri bozulur. 7. İnsanın, Allah’ın kendisine rızık olmak üzere verdiği malda -Allah onu o kimseye vermiş olsa dahi- dilediğini yapma hakkı yoktur. Çünkü mal, onun elinde bir emanettir. O, da malda Allah’ın haklarını uygulamakla yükümlüdür. Bu ise o maldaki hakları eda etmekle, Allah ve Rasûlünün haram kıldığı kazanç yollarından uzak durmakla mümkündür. Yoksa kâfirlerin ve onlara benzer durumdakilerin sandıkları gibi onlar mallarında -Allah’ın hükmüne uygun düşsün veya muhalif olsun- istediklerini yapma hakkına sahip değillerdir. 8. Davetçinin başkasına emretmiş olduğu işi ilk önce kendisinin yapması, onun davetinin tamamlayıcı bir unsurudur. Aynı şekilde başkasının vazgeçmesini istediği işten de ilk vazgeçen kişi o olmalıdır. Nitekim Şuayb aleyhisselam şöyle demiştir:“Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size aykırı davranmak istemem.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir gazaba neden olur.”(es-Saf, 61/2) 9. Peygamberlerin vazifesi, sünneti ve dini, güç ve imkânları ölçüsünde ıslahı gerçekleştirmektir. Bu nedenle maslahatları tamama erdirmek yahut da güç yetirebildikleri kadarını sağlamak; kötülükleri bertaraf etmek ve azaltmak, ayrıca genel maslahatları özel maslahatlardan önde tutmak onların görevidir. Maslahatın gerçek mahiyeti ise kulların durumlarının düzelmesine, din ve dünya işlerinin dosdoğru olmasına vasıta olan şeydir. 10. Gücü yettiği kadar ıslahta bulunan kimse, gücü yetmediği şeyleri yapmamaktan dolayı kınanmaz ve yerilmez. Kula düşen, gerek nefsinde gerek başkalarında gücünün yettiği kadar ile ıslahı uygulamaktır. 11. Kulun bir göz kırpacak kadarlık bir süre dahi kendi kendisine güvenmemesi gerekir. Aksine kul sürekli olarak Rabbinden yardım dilemeli, Rabbine tevekkül etmeli ve O’ndan kendisine tevfikini ihsan etmesini dilemelidir. Herhangi bir ölçüde ilâhi tevfike mazhar olacak olursa bunu da bu tevfikin gerçek sahibine ve ihsan edicisine nispet etmeli, hiçbir zaman kendi kendisini beğenmeye kalkışmamalıdır. Çünkü Yüce Allah (bize Şuayb’ın sözlerini naklederek) şöyle buyurmaktadır: “Benim başarım ancak Allah'ın yardımıyladır. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na dönerim.” 12. Ümmetlerin azap ile yakalanışlarının ve başlarına gelen musibetlerin anlatılması, günahkârların başına indirilen cezaların söz konusu edildiği kıssaların, vaaz ve kötülüklerden alıkoymak kastı ile yapılan konuşmalarda hatırlatılması gereğini vurgulamaktadır. Aynı şekilde takvaya teşvik esnasında da Yüce Allah’ın takva sahiplerine ihsan ettiği lütufların söz konusu edilmesi gerekmektedir. 13. Günahtan tevbe eden bir kimsenin günahı bağışlandığı ve affedildiği gibi ayrıca Yüce Allah, böyle bir kimseyi sever. O bakımdan:“Tevbe eden bir kimsenin günahının bağışlanması ve Allah’ın onu affetmesi o kimseye yeterlidir. Allah’ın sevgisinin geri kazanılması ise beklenmesin” diyenlerin sözlerine itibar edilmez. Çünkü Yüce Allah:“Rabbinizden mağfiret dileyin ve sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz Rabbim rahmet edicidir, çok sevendir” buyurmaktadır. 14. Yüce Allah pek çok sebep aracılığıyla mü’minlerin üzerinden birtakım musibetleri def eder. Bu sebeplerin bir bölümünü bilebilirler, kimi zaman da bunların hiçbirisini bilemeyebilirler. Kimi zaman kabileleri ve onlarla aynı vatanı paylaşan kâfirler dolayısı ile onlara gelebilecek bazı kötülükleri önleyebilir. Nitekim Yüce Allah, Şuayb’ın kavmi tarafından taşlanmasını kabilesi dolayısı ile önlemiştir. İslâm’ın ve müslümanların savunulmasını sağlayan bu gibi bağlar için çalışmakta bir sakınca yoktur. Hatta bazen bu gereklidir de. Çünkü ıslâh, güç ve imkân çerçevesinde istenen bir şeydir. Buna göre kâfirlerin idaresi altında bulunan müslümanlar, yönetimin, fertlerin ve halkların dini ve dünyevi haklarının korunacağı bir cumhuriyet yönetimi haline gelmesi için çalışabilirler. Çünkü bu, onların dini ve dünyevi haklarını ortadan kaldıran, bunları yok etmeye çalışan, onları adeta bir parya ve kendilerine bir hizmetçi haline dönüştürmek isteyen devlete kendilerini teslim etmelerinden daha iyidir. Elbette ki eğer devletin müslümanlara ait olması ve asıl yöneticilerin onlar olması imkân çerçevesinde ise o takdirde yapılması gereken kesinlikle budur. Ancak bu, imkansız ise din ve dünyanın korunmasının mümkün olabileceği diğer yol öncelikli hale gelir. Allah doğrusunu en iyi bilendir.
Hud 11:92
84- Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yok. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi gerçekten hayır içinde görüyorum ve yine ben, sizin için çepeçevre kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum. 85- “Ey kavmim, ölçü ve tartıyı adaletle tastamam yerine getirin. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin. Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. 86- “Eğer mü’min kimseler iseniz Allah’ın bıraktığı, sizin için daha hayırlıdır. Yoksa ben, üzerinizde bekçi değilim.” 87- Dediler ki:“Ey Şuayb! Atalarımızın taptıklarını terk etmemizi yahut kendi mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Sen, pek yumuşak huylu, pek akıllıymışsın!” 88- Dedi ki:“Ey kavmim! Ya ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem ve O, bana tarafından güzel bir rızık ihsan etmiş ise ne dersiniz? Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size aykırı davranmak istemem. Ben sadece gücüm yettiğince ıslah etmek istiyorum. Benim başarım da ancak Allah'ın yardımıyladır. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na yönelirim.” 89- “Ey kavmim, bana olan muhalefetiniz sakın Nûh kavminin veya Lût kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelen azabın bir benzerinin başınıza gelmesine sebep olmasın. Lût kavmi de sizden uzak değildir.” 90- “Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim Rahîmdir, Vedûddur.” 91- Dediler ki:“Ey Şuayb! Senin söylediklerinden birçoğunu anlamıyoruz. Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz. Eğer senin aşiretin olmasaydı seni taşa tutardık. Sen bizim gözümüzde değerli bir kimse değilsin.” 92- Dedi ki:“Ey kavmim! Sizin gözünüzde benim aşiretim, Allah’tan daha mı değerli ki O’nu(n emrini) önemsemeyip göz ardı ettiniz? Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır. 93- “Ey kavmim! Kendi yolunuzca yapacağınızı yapın, ben de yapacağım. Yakında rüsvay edecek azabın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Gözleyin, ben de sizinle beraber gözlüyorum.” 94- (Azap) emrimiz gelince Şuayb’ı ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakalayıverdi de yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar. 95- Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Haberiniz olsun ki Semûd nasıl (ilahi rahmetten) uzak olduysa Medyen de öylece uzak oldu.
84. Biz “Medyen’e” Filistin yakınlarında Medyen denilen yerde yerleşmiş bulunan ve bu isimle bilinen kabileye “de” nesep itibari ile “kardeşleri Şuayb’ı” peygamber olarak “gönderdik.” Çünkü onlar, onu tanıyordu; böylece ondan bir şeyler alıp öğrenmeleri başkalarına nispeten daha mümkündü. Onlara “Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yok.” Yani yalnızca O’na ihlasla ibadet edin. Çünkü kavmi, ortak koşan, müşrik kimselerdi. Ortak koşmakla birlikte ölçü ve tartıyı da eksik yapıyorlardı. Bundan dolayı Şuayb, bu davranışlarından da vazgeçmelerini isteyerek şöyle dedi:“Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın” Aksine ölçü ve tartıyı adaletli yapın. “Ben sizi gerçekten hayır” pek bol nimetler, sağlık, çokça mal ve evlat “içinde görüyorum.” Öyleyse Yüce Allah’ın size verdiklerine karşı şükredin, Allah’ın nimetine karşı nankörlük etmeyin. Aksi takdirde o nimeti sizden çekip alır. “ve yine ben, sizin için çepeçevre kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum.” Sizi çepeçevre kuşatacak ve sizden geriye hiç kimseyi bırakmayacak bir azaptan korkuyorum.
85. “Ey kavmim, ölçü ve tartıyı” size verilmesi halinde razı olacağınız şekilde “adaletle tastamam yerine getirin. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin.” İnsanların mallarını eksilterek, ölçü ve tartıyı eksik yapmak sureti ile haksızca alarak hırsızlık yoluna sapmayın. “Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” Çünkü masiyetlere devam etmek; dini, akîdeyi, inancı, dünyayı ve âhireti ifsad eder. Ekini ve nesli bozup yok eder.
86. “Eğer mü’min kimseler iseniz” imanın gereğince amel edin, “Allah’ın bıraktığı, sizin için daha hayırlıdır.” Allah’ın size bıraktığı hayır ve size ait olan şeyler size yeter. İhtiyacınız olmayan ve gerçekten sizin için zararlı olacak şeylere göz dikmeyin. “Yoksa ben üzerinizde bekçi değilim.” Sizin amellerinizi tespit edecek ve bekçiliğini yapacak değilim. Bunları tespit edip hesabını görecek olan, Allah’tır. Bana gelince ben, sadece size benimle gönderilenleri tebliğ etmekle yükümlüyüm.
87. Onlar, bu sözleri peygamberleri ile alay etmek ve onun çağrısını kabul etmelerinin uzak bir ihtimal olduğunu anlatmak üzere söylemişlerdi. Sözlerinin anlamı şudur:“Bize bunları yasaklamanı gerektiren şey, namaz kılman, Allah’a ibadet etmendir. Sen, böyle olsan dahi acaba bu, bizim atalarımızın tapındıklarını terk etmemizi gerektirir mi? Çünkü bu isteğine dair tek delil, onun sana uygun düşmesidir. Biz nasıl olur da sana uyup akıl ve fikir sahibi geçmiş atalarımızın yolunu terk ederiz? Aynı şekilde senin bize söylediklerin, bizim mallarımızda dediğin şekilde ölçü ve tartıları eksiksiz yapmamızı, bu mallarda farz olan hakları tastamam ödememizi de gerektirmez. Aksine biz, bu mallarımızda dilediğimizi yapmaya devam edeceğiz. Çünkü o mallar bizimdir, bu mallarda senin herhangi bir tasarruf yetkin yoktur.” Bunun için de onların alay yollu sözleri arasında: “Sen, pek yumuşak huylu, pek akıllıymışsın!” dediklerini de görüyoruz. Yani yumuşak huyluluk ve vakar senin huyunmuş. Doğru yolda olmak da karakterinmiş. Senden doğruluktan başka herhangi bir şey çıkmazmış ve sen ancak doğru olanı emredermişsin. Kötü ve sapıklık olandan da alıkoymaya kalkışırsın. Yani, asla böyle değil. Asıl maksatları, Şuayb’ın bu sıfatların tam aksi olan akılsızlık ve yoldan çıkmışlık niteliklerine sahip olduğunu söylemektir. Alay yollu söyledikleri bu ifadenin anlamı şudur: Bizim atalarımız haddi aşmış ve beyinsiz kimseler ise sen nasıl yumuşak huylu ve doğru yolda birisi olabilirsin? Onların bu şekilde alay yollu söyledikleri bu sözler ve işin tam aksi olduğuna dair iddiaları hiç de sandıkları gibi değildir. Aksine durum, onların kastettikleri değil, sözlü olarak ifade ettikleri gibidir. Gerçekten de onun kıldığı namaz, ona onları sapık atalarının yaptıklarından vazgeçirmeye çalışmasını ve mallarında da dilediklerini yapmaktan onları alıkoymasını emretmektedir. Çünkü namaz, hayasızlıklardan ve kötülükten alıkoyar. Peki, Allah’tan başkasına ibadet etmekten, Allah’ın kullarının haklarını vermemekten yahut da ölçü ve tartıyı eksilterek haklarını çalmaktan daha büyük bir hayasızlık ve kötülük olabilir mi? Gerçekten de O -salât ve selâm ona olsun- pek yumuşak huylu ve çok akıllı bir kimse idi.
88. Şuayb onlara şöyle dedi:“Ey kavmim, ya ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem” benim getirdiğimin doğruluğu hususunda kesin bir bilgi ve tam bir gönül huzuruna sahipsem “ve O, bana kendisinden güzel bir rızık ihsan etmiş” Allah bana çeşitli türlerden helal mallar bağışlamış “ise ne dersiniz?” Ben “size yasakladığım şeylere kendin uymayarak size aykırı davranmak istemem.” Yani ben size ölçü ve tartıları eksik yapmayı yasaklarken kendim yasakladığım o işi yapmak istemem. O nedenle de bu konuda beni itham etme imkânı söz konusu olamaz. Aksine ben, size herhangi bir şeyi yasaklayacak olursam onu ilk terk eden mutlaka ben olurum. “Ben sadece gücüm yettiğince ıslah etmek istiyorum.” Benim, hallerinizin düzelmesi, sizin faydalanacağınız hususların dosdoğru olması dışında herhangi bir maksadım yoktur. Benim yalnızca kendi lehime güttüğüm özel bir amacım da yoktur. Elimden geldiğince ıslah etmek istiyorum. Bu ifade, bir bakıma kişinin kendi kendisini tezkiye etmesi anlamına geldiğinden dolayı böyle bir ihtimali şu sözleri ile bertaraf etmektedir:“Benim başarım da ancak Allah'ın yardımıyladır.” Ben herhangi bir hayırlı işi yapmak ve kötülükten de uzak durmak başarısını elde edersem bu, ancak Yüce Allah’ın lütfu iledir. Benim kendi güç ve imkânımla olan bir şey değildir. “Ben yalnız O’na güvenip dayandım.” İşlerimde O’na dayandım, O’nun bana yeteceğine güvendim. “Ve yalnız O’na yönelirim.” Bana emretmiş olduğu türlü ibadetleri edâ etmekte ve çeşitli hayırlı işleri yapmakta ben O’na dönerim. İşte bu iki husus ile kulun halleri doğruluk üzere olur. Bunlar ise kişinin Rabbinden yardım dilemesi ile O’na yönelmesidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Öyleyse O’na ibadet et ve O’na güvenip dayan.”(Hûd, 11/123); “Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım dileriz.”(el-Fâtiha, 1/5)
89. “Ey kavmim, bana olan muhalefetiniz” ve karşı çıkışınız “sakın Nûh kavminin veya Hûd kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelen azabın bir benzerinin başınıza gelmesine sebep olmasın.” Sizi buralara kadar itmesin. “Lût kavmi de sizden” yurdu itibari ile de zamanı itibari ile de “uzak değildir.”
90. “Rabbinizden” işlemiş olduğunuz günahlar dolayısı ile “mağfiret dileyin, sonra” ömrünüzün geri kalan kısmında da samimi olarak “O’na tevbe edin.” O’na itaat ederek emirlerine aykırı davranmayı terk ederek O’na dönün. “Şüphesiz Rabbim” tevbe edip dönen kimselere “Rahîmdir,” merhamet buyurur. Onun günahlarını bağışlar, tevbesini kabul eder. “Vedûddur” onu sever. Vedûd (çok seven ve çok sevilen), Allah’ın isimlerinden birisidir. Yani O, mü’min kullarını sevdiği gibi onlar da O’nu severler. Bu kelime hem ism-i fail (seven) hem de ism-i mef’ûl (sevilen) anlamını vermektedir.
91. Onlar, Şuayb’ın verdiği öğütlerden, yaptığı nasihatlardan usanarak:“Senin söylediklerinden birçoğunu anlamıyoruz” dediler. Bu ise söylediklerini nefretle karşılamaları ve ondan hoşlanmamalarından dolayıdır. “Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz.” Sen büyüklerden ve liderlerden değilsin. Aksine sen alt tabakadaki zayıf kimselerdensin. “Eğer senin aşiretin” cemaatin ve kabilen “olmasaydı seni taşa tutardık. Sen bizim gözümüzde değerli bir kimse değilsin.” Senin bizim kalbimizde herhangi bir kıymetin, gözümüzde herhangi bir saygınlığın yoktur. Biz sana ilişmemekle senin kabilene saygı göstermiş oluyoruz.
92. Şuayb onlara karşı yumuşaklıkla şöyle dedi:“Ey kavmim, sizin gözünüzde benim aşiretim, Allah’tan daha mı değerli” Sizler nasıl olur da aşiretimden dolayı hatırımı sayıyorsunuz da Allah için hatırımı saymıyorsunuz ve böylelikle sizin için benim aşiret ve kabilem, Allah’tan daha değerli olabiliyor “ki O’nu(n emrini) önemsemeyip göz ardı ettiniz” Allah’ın emrini arkalarınıza attınız, ona aldırmadınız ve Allah’tan da korkmadınız. “Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır.” Amellerinizden zerre ağırlığı kadar bir şey dahi -yerde olsun gökte olsun- asla O’na gizli kalmaz. O, yaptıklarınızın karşılığını en mükemmel şekli ile verecektir.
93. Kavmi nihâyet onu iyi yorunca, o da onlara karşı bir şey yapamayacak hale gelip acze düşünce dedi ki:“Ey kavmim, kendi yolunuzca yapacağınızı yapın.” Yani siz durumunuz ve dininiz üzere amel etmeye devam edin. “ben de yapacağım. Yakında rüsvay edecek azabın kime geleceğini” kimin başına ebedî azabın ineceğini “ve kimin yalancı olduğunu” ben mi, yoksa sizler mi yalancısınız “bileceksiniz.” Onlar bunu azap başlarına indiğinde kesinlikle öğrenmiş oldular. Başıma neler geleceğini “gözleyin, ben de sizinle beraber” sizin başınıza gelecekleri “gözlüyorum.”
94. Şuayb kavminin helak edilmesine dair “emrimiz gelince Şuayb’ı ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakalayıverdi de yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar.” Artık onların ne bir seslerini işitebilirsin, ne de onların bir hareketlerini görebilirsin.
95. “Sanki orada hiç yaşamamışlardı.” Sanki o yurtlarında hiç bulunmamışlar ve azap gelinceye kadar orada nimetlerden yararlanmamış gibi oldular. “Haberiniz olsun ki Semûd nasıl (ilahi rahmetten) uzak olduysa Medyen de” Yüce Allah o kavmi helak edip rüsvay ettiğinden dolayı “öylece uzak oldu.” Yani bu iki kavim, helak oluşta ve ilahi rahmetten uzak kalışta ortak idi. Şuayb aleyhisselam peygamberlerin hatibi diye adlandırılır. Bunun sebebi kavmi ile güzel bir şekilde diyalog kurmasıdır. Onun bu kıssasında pek çok faydalı dersler ve ibretler vardır ki bazıları şöyledir: 1. Kâfirler İslâm’ın aslı (itikad esasları) ile muhatap oldukları ve bundaki kusurlarından dolayı cezalandırıldıkları gibi İslâm’ın fer’i hükümleri ile de muhataptırlar. Çünkü Şuayb, kavmini hem tevhide hem de ölçü ve tartıları tam yapmaya davet etmiş ve bütün bunlara riâyet edilmemesine karşılık azap tehdidinde bulunmuştu. 2. Ölçü ve tartıların eksik yapılması, büyük günahlar arasındadır. Bu günahları işleyen kimseler için dünyevi cezaya çarptırılmaktan da korkulur. Böyle bir uygulama insanların mallarını çalmak demektir. Ölçü ve tartılarda çalmak, tehdidi gerektirdiğine göre zorla ve baskıyla hırsızlık yapma hakkında tehdit, öncelikli olarak söz konusudur. 3. Amelin karşılığı kendi türündendir. Malının artmasını isteyerek insanların mallarını eksilten kimse, bu isteğinin tam zıddı ile cezalandırılır ve bu uygulaması onun sahip olduğu bolluğun ve rızkın yok olmasına sebep olur. Çünkü Yüce Allah’ın şu buyruğu bunu göstermektedir:“Ben sizi gerçekten hayır içinde görüyorum.” Yani yapıp ettiklerinizle bu hayır ve bereketin yok olmasına sebep olmayın. 4. Kul, Allah’ın kendisine verdiklerine kanaat etmeli, haram kazançtansa helâle ve haram kılınmış kazanç yollarındansa mubah kazanç yollarına razı olmalıdır. Böylesi onun için daha hayırlıdır. Çünkü Yüce Allah:“Allah’ın bıraktığı sizin için daha hayırlıdır” diye buyurmaktadır. Bunda bereket ve rızık artışı vardır. Haram sebeplere saldırırcasına gitmek ise bereketin yok olmasına hatta bereketsizliğe yol açar. 5. Bu konudaki buyruklara riâyet etmek imanın gereği ve sonucudur. Çünkü bu şekilde amel etmenin imanın varlığına bağlı olduğu belirtilmektedir. O halde bu, şuna delildir: Eğer gereken amel ortaya çıkmıyor ise iman ya eksiktir yahut yoktur. 6. Namaz önceki peygamberlere de emredilmiştir ve o, amellerin en faziletlisidir. Öyle ki kâfirler bile namazın faziletinin diğer amellerden önde olduğunu, hayasızlıklardan ve kötülüklerden alıkoyduğunu kabul etmişlerdir. Namaz, imanın ve imanın gerektirdiği şer’î hükümlere riâyet etmenin ölçüsüdür. Namazın gereği gibi kılınması ile kulun halleri kemal derecesine ulaşır. Dosdoğru kılınmaması ile de kişinin dini halleri bozulur. 7. İnsanın, Allah’ın kendisine rızık olmak üzere verdiği malda -Allah onu o kimseye vermiş olsa dahi- dilediğini yapma hakkı yoktur. Çünkü mal, onun elinde bir emanettir. O, da malda Allah’ın haklarını uygulamakla yükümlüdür. Bu ise o maldaki hakları eda etmekle, Allah ve Rasûlünün haram kıldığı kazanç yollarından uzak durmakla mümkündür. Yoksa kâfirlerin ve onlara benzer durumdakilerin sandıkları gibi onlar mallarında -Allah’ın hükmüne uygun düşsün veya muhalif olsun- istediklerini yapma hakkına sahip değillerdir. 8. Davetçinin başkasına emretmiş olduğu işi ilk önce kendisinin yapması, onun davetinin tamamlayıcı bir unsurudur. Aynı şekilde başkasının vazgeçmesini istediği işten de ilk vazgeçen kişi o olmalıdır. Nitekim Şuayb aleyhisselam şöyle demiştir:“Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size aykırı davranmak istemem.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir gazaba neden olur.”(es-Saf, 61/2) 9. Peygamberlerin vazifesi, sünneti ve dini, güç ve imkânları ölçüsünde ıslahı gerçekleştirmektir. Bu nedenle maslahatları tamama erdirmek yahut da güç yetirebildikleri kadarını sağlamak; kötülükleri bertaraf etmek ve azaltmak, ayrıca genel maslahatları özel maslahatlardan önde tutmak onların görevidir. Maslahatın gerçek mahiyeti ise kulların durumlarının düzelmesine, din ve dünya işlerinin dosdoğru olmasına vasıta olan şeydir. 10. Gücü yettiği kadar ıslahta bulunan kimse, gücü yetmediği şeyleri yapmamaktan dolayı kınanmaz ve yerilmez. Kula düşen, gerek nefsinde gerek başkalarında gücünün yettiği kadar ile ıslahı uygulamaktır. 11. Kulun bir göz kırpacak kadarlık bir süre dahi kendi kendisine güvenmemesi gerekir. Aksine kul sürekli olarak Rabbinden yardım dilemeli, Rabbine tevekkül etmeli ve O’ndan kendisine tevfikini ihsan etmesini dilemelidir. Herhangi bir ölçüde ilâhi tevfike mazhar olacak olursa bunu da bu tevfikin gerçek sahibine ve ihsan edicisine nispet etmeli, hiçbir zaman kendi kendisini beğenmeye kalkışmamalıdır. Çünkü Yüce Allah (bize Şuayb’ın sözlerini naklederek) şöyle buyurmaktadır: “Benim başarım ancak Allah'ın yardımıyladır. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na dönerim.” 12. Ümmetlerin azap ile yakalanışlarının ve başlarına gelen musibetlerin anlatılması, günahkârların başına indirilen cezaların söz konusu edildiği kıssaların, vaaz ve kötülüklerden alıkoymak kastı ile yapılan konuşmalarda hatırlatılması gereğini vurgulamaktadır. Aynı şekilde takvaya teşvik esnasında da Yüce Allah’ın takva sahiplerine ihsan ettiği lütufların söz konusu edilmesi gerekmektedir. 13. Günahtan tevbe eden bir kimsenin günahı bağışlandığı ve affedildiği gibi ayrıca Yüce Allah, böyle bir kimseyi sever. O bakımdan:“Tevbe eden bir kimsenin günahının bağışlanması ve Allah’ın onu affetmesi o kimseye yeterlidir. Allah’ın sevgisinin geri kazanılması ise beklenmesin” diyenlerin sözlerine itibar edilmez. Çünkü Yüce Allah:“Rabbinizden mağfiret dileyin ve sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz Rabbim rahmet edicidir, çok sevendir” buyurmaktadır. 14. Yüce Allah pek çok sebep aracılığıyla mü’minlerin üzerinden birtakım musibetleri def eder. Bu sebeplerin bir bölümünü bilebilirler, kimi zaman da bunların hiçbirisini bilemeyebilirler. Kimi zaman kabileleri ve onlarla aynı vatanı paylaşan kâfirler dolayısı ile onlara gelebilecek bazı kötülükleri önleyebilir. Nitekim Yüce Allah, Şuayb’ın kavmi tarafından taşlanmasını kabilesi dolayısı ile önlemiştir. İslâm’ın ve müslümanların savunulmasını sağlayan bu gibi bağlar için çalışmakta bir sakınca yoktur. Hatta bazen bu gereklidir de. Çünkü ıslâh, güç ve imkân çerçevesinde istenen bir şeydir. Buna göre kâfirlerin idaresi altında bulunan müslümanlar, yönetimin, fertlerin ve halkların dini ve dünyevi haklarının korunacağı bir cumhuriyet yönetimi haline gelmesi için çalışabilirler. Çünkü bu, onların dini ve dünyevi haklarını ortadan kaldıran, bunları yok etmeye çalışan, onları adeta bir parya ve kendilerine bir hizmetçi haline dönüştürmek isteyen devlete kendilerini teslim etmelerinden daha iyidir. Elbette ki eğer devletin müslümanlara ait olması ve asıl yöneticilerin onlar olması imkân çerçevesinde ise o takdirde yapılması gereken kesinlikle budur. Ancak bu, imkansız ise din ve dünyanın korunmasının mümkün olabileceği diğer yol öncelikli hale gelir. Allah doğrusunu en iyi bilendir.
Hud 11:93
84- Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yok. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi gerçekten hayır içinde görüyorum ve yine ben, sizin için çepeçevre kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum. 85- “Ey kavmim, ölçü ve tartıyı adaletle tastamam yerine getirin. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin. Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. 86- “Eğer mü’min kimseler iseniz Allah’ın bıraktığı, sizin için daha hayırlıdır. Yoksa ben, üzerinizde bekçi değilim.” 87- Dediler ki:“Ey Şuayb! Atalarımızın taptıklarını terk etmemizi yahut kendi mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Sen, pek yumuşak huylu, pek akıllıymışsın!” 88- Dedi ki:“Ey kavmim! Ya ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem ve O, bana tarafından güzel bir rızık ihsan etmiş ise ne dersiniz? Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size aykırı davranmak istemem. Ben sadece gücüm yettiğince ıslah etmek istiyorum. Benim başarım da ancak Allah'ın yardımıyladır. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na yönelirim.” 89- “Ey kavmim, bana olan muhalefetiniz sakın Nûh kavminin veya Lût kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelen azabın bir benzerinin başınıza gelmesine sebep olmasın. Lût kavmi de sizden uzak değildir.” 90- “Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim Rahîmdir, Vedûddur.” 91- Dediler ki:“Ey Şuayb! Senin söylediklerinden birçoğunu anlamıyoruz. Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz. Eğer senin aşiretin olmasaydı seni taşa tutardık. Sen bizim gözümüzde değerli bir kimse değilsin.” 92- Dedi ki:“Ey kavmim! Sizin gözünüzde benim aşiretim, Allah’tan daha mı değerli ki O’nu(n emrini) önemsemeyip göz ardı ettiniz? Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır. 93- “Ey kavmim! Kendi yolunuzca yapacağınızı yapın, ben de yapacağım. Yakında rüsvay edecek azabın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Gözleyin, ben de sizinle beraber gözlüyorum.” 94- (Azap) emrimiz gelince Şuayb’ı ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakalayıverdi de yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar. 95- Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Haberiniz olsun ki Semûd nasıl (ilahi rahmetten) uzak olduysa Medyen de öylece uzak oldu.
84. Biz “Medyen’e” Filistin yakınlarında Medyen denilen yerde yerleşmiş bulunan ve bu isimle bilinen kabileye “de” nesep itibari ile “kardeşleri Şuayb’ı” peygamber olarak “gönderdik.” Çünkü onlar, onu tanıyordu; böylece ondan bir şeyler alıp öğrenmeleri başkalarına nispeten daha mümkündü. Onlara “Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yok.” Yani yalnızca O’na ihlasla ibadet edin. Çünkü kavmi, ortak koşan, müşrik kimselerdi. Ortak koşmakla birlikte ölçü ve tartıyı da eksik yapıyorlardı. Bundan dolayı Şuayb, bu davranışlarından da vazgeçmelerini isteyerek şöyle dedi:“Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın” Aksine ölçü ve tartıyı adaletli yapın. “Ben sizi gerçekten hayır” pek bol nimetler, sağlık, çokça mal ve evlat “içinde görüyorum.” Öyleyse Yüce Allah’ın size verdiklerine karşı şükredin, Allah’ın nimetine karşı nankörlük etmeyin. Aksi takdirde o nimeti sizden çekip alır. “ve yine ben, sizin için çepeçevre kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum.” Sizi çepeçevre kuşatacak ve sizden geriye hiç kimseyi bırakmayacak bir azaptan korkuyorum.
85. “Ey kavmim, ölçü ve tartıyı” size verilmesi halinde razı olacağınız şekilde “adaletle tastamam yerine getirin. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin.” İnsanların mallarını eksilterek, ölçü ve tartıyı eksik yapmak sureti ile haksızca alarak hırsızlık yoluna sapmayın. “Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” Çünkü masiyetlere devam etmek; dini, akîdeyi, inancı, dünyayı ve âhireti ifsad eder. Ekini ve nesli bozup yok eder.
86. “Eğer mü’min kimseler iseniz” imanın gereğince amel edin, “Allah’ın bıraktığı, sizin için daha hayırlıdır.” Allah’ın size bıraktığı hayır ve size ait olan şeyler size yeter. İhtiyacınız olmayan ve gerçekten sizin için zararlı olacak şeylere göz dikmeyin. “Yoksa ben üzerinizde bekçi değilim.” Sizin amellerinizi tespit edecek ve bekçiliğini yapacak değilim. Bunları tespit edip hesabını görecek olan, Allah’tır. Bana gelince ben, sadece size benimle gönderilenleri tebliğ etmekle yükümlüyüm.
87. Onlar, bu sözleri peygamberleri ile alay etmek ve onun çağrısını kabul etmelerinin uzak bir ihtimal olduğunu anlatmak üzere söylemişlerdi. Sözlerinin anlamı şudur:“Bize bunları yasaklamanı gerektiren şey, namaz kılman, Allah’a ibadet etmendir. Sen, böyle olsan dahi acaba bu, bizim atalarımızın tapındıklarını terk etmemizi gerektirir mi? Çünkü bu isteğine dair tek delil, onun sana uygun düşmesidir. Biz nasıl olur da sana uyup akıl ve fikir sahibi geçmiş atalarımızın yolunu terk ederiz? Aynı şekilde senin bize söylediklerin, bizim mallarımızda dediğin şekilde ölçü ve tartıları eksiksiz yapmamızı, bu mallarda farz olan hakları tastamam ödememizi de gerektirmez. Aksine biz, bu mallarımızda dilediğimizi yapmaya devam edeceğiz. Çünkü o mallar bizimdir, bu mallarda senin herhangi bir tasarruf yetkin yoktur.” Bunun için de onların alay yollu sözleri arasında: “Sen, pek yumuşak huylu, pek akıllıymışsın!” dediklerini de görüyoruz. Yani yumuşak huyluluk ve vakar senin huyunmuş. Doğru yolda olmak da karakterinmiş. Senden doğruluktan başka herhangi bir şey çıkmazmış ve sen ancak doğru olanı emredermişsin. Kötü ve sapıklık olandan da alıkoymaya kalkışırsın. Yani, asla böyle değil. Asıl maksatları, Şuayb’ın bu sıfatların tam aksi olan akılsızlık ve yoldan çıkmışlık niteliklerine sahip olduğunu söylemektir. Alay yollu söyledikleri bu ifadenin anlamı şudur: Bizim atalarımız haddi aşmış ve beyinsiz kimseler ise sen nasıl yumuşak huylu ve doğru yolda birisi olabilirsin? Onların bu şekilde alay yollu söyledikleri bu sözler ve işin tam aksi olduğuna dair iddiaları hiç de sandıkları gibi değildir. Aksine durum, onların kastettikleri değil, sözlü olarak ifade ettikleri gibidir. Gerçekten de onun kıldığı namaz, ona onları sapık atalarının yaptıklarından vazgeçirmeye çalışmasını ve mallarında da dilediklerini yapmaktan onları alıkoymasını emretmektedir. Çünkü namaz, hayasızlıklardan ve kötülükten alıkoyar. Peki, Allah’tan başkasına ibadet etmekten, Allah’ın kullarının haklarını vermemekten yahut da ölçü ve tartıyı eksilterek haklarını çalmaktan daha büyük bir hayasızlık ve kötülük olabilir mi? Gerçekten de O -salât ve selâm ona olsun- pek yumuşak huylu ve çok akıllı bir kimse idi.
88. Şuayb onlara şöyle dedi:“Ey kavmim, ya ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem” benim getirdiğimin doğruluğu hususunda kesin bir bilgi ve tam bir gönül huzuruna sahipsem “ve O, bana kendisinden güzel bir rızık ihsan etmiş” Allah bana çeşitli türlerden helal mallar bağışlamış “ise ne dersiniz?” Ben “size yasakladığım şeylere kendin uymayarak size aykırı davranmak istemem.” Yani ben size ölçü ve tartıları eksik yapmayı yasaklarken kendim yasakladığım o işi yapmak istemem. O nedenle de bu konuda beni itham etme imkânı söz konusu olamaz. Aksine ben, size herhangi bir şeyi yasaklayacak olursam onu ilk terk eden mutlaka ben olurum. “Ben sadece gücüm yettiğince ıslah etmek istiyorum.” Benim, hallerinizin düzelmesi, sizin faydalanacağınız hususların dosdoğru olması dışında herhangi bir maksadım yoktur. Benim yalnızca kendi lehime güttüğüm özel bir amacım da yoktur. Elimden geldiğince ıslah etmek istiyorum. Bu ifade, bir bakıma kişinin kendi kendisini tezkiye etmesi anlamına geldiğinden dolayı böyle bir ihtimali şu sözleri ile bertaraf etmektedir:“Benim başarım da ancak Allah'ın yardımıyladır.” Ben herhangi bir hayırlı işi yapmak ve kötülükten de uzak durmak başarısını elde edersem bu, ancak Yüce Allah’ın lütfu iledir. Benim kendi güç ve imkânımla olan bir şey değildir. “Ben yalnız O’na güvenip dayandım.” İşlerimde O’na dayandım, O’nun bana yeteceğine güvendim. “Ve yalnız O’na yönelirim.” Bana emretmiş olduğu türlü ibadetleri edâ etmekte ve çeşitli hayırlı işleri yapmakta ben O’na dönerim. İşte bu iki husus ile kulun halleri doğruluk üzere olur. Bunlar ise kişinin Rabbinden yardım dilemesi ile O’na yönelmesidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Öyleyse O’na ibadet et ve O’na güvenip dayan.”(Hûd, 11/123); “Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım dileriz.”(el-Fâtiha, 1/5)
89. “Ey kavmim, bana olan muhalefetiniz” ve karşı çıkışınız “sakın Nûh kavminin veya Hûd kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelen azabın bir benzerinin başınıza gelmesine sebep olmasın.” Sizi buralara kadar itmesin. “Lût kavmi de sizden” yurdu itibari ile de zamanı itibari ile de “uzak değildir.”
90. “Rabbinizden” işlemiş olduğunuz günahlar dolayısı ile “mağfiret dileyin, sonra” ömrünüzün geri kalan kısmında da samimi olarak “O’na tevbe edin.” O’na itaat ederek emirlerine aykırı davranmayı terk ederek O’na dönün. “Şüphesiz Rabbim” tevbe edip dönen kimselere “Rahîmdir,” merhamet buyurur. Onun günahlarını bağışlar, tevbesini kabul eder. “Vedûddur” onu sever. Vedûd (çok seven ve çok sevilen), Allah’ın isimlerinden birisidir. Yani O, mü’min kullarını sevdiği gibi onlar da O’nu severler. Bu kelime hem ism-i fail (seven) hem de ism-i mef’ûl (sevilen) anlamını vermektedir.
91. Onlar, Şuayb’ın verdiği öğütlerden, yaptığı nasihatlardan usanarak:“Senin söylediklerinden birçoğunu anlamıyoruz” dediler. Bu ise söylediklerini nefretle karşılamaları ve ondan hoşlanmamalarından dolayıdır. “Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz.” Sen büyüklerden ve liderlerden değilsin. Aksine sen alt tabakadaki zayıf kimselerdensin. “Eğer senin aşiretin” cemaatin ve kabilen “olmasaydı seni taşa tutardık. Sen bizim gözümüzde değerli bir kimse değilsin.” Senin bizim kalbimizde herhangi bir kıymetin, gözümüzde herhangi bir saygınlığın yoktur. Biz sana ilişmemekle senin kabilene saygı göstermiş oluyoruz.
92. Şuayb onlara karşı yumuşaklıkla şöyle dedi:“Ey kavmim, sizin gözünüzde benim aşiretim, Allah’tan daha mı değerli” Sizler nasıl olur da aşiretimden dolayı hatırımı sayıyorsunuz da Allah için hatırımı saymıyorsunuz ve böylelikle sizin için benim aşiret ve kabilem, Allah’tan daha değerli olabiliyor “ki O’nu(n emrini) önemsemeyip göz ardı ettiniz” Allah’ın emrini arkalarınıza attınız, ona aldırmadınız ve Allah’tan da korkmadınız. “Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır.” Amellerinizden zerre ağırlığı kadar bir şey dahi -yerde olsun gökte olsun- asla O’na gizli kalmaz. O, yaptıklarınızın karşılığını en mükemmel şekli ile verecektir.
93. Kavmi nihâyet onu iyi yorunca, o da onlara karşı bir şey yapamayacak hale gelip acze düşünce dedi ki:“Ey kavmim, kendi yolunuzca yapacağınızı yapın.” Yani siz durumunuz ve dininiz üzere amel etmeye devam edin. “ben de yapacağım. Yakında rüsvay edecek azabın kime geleceğini” kimin başına ebedî azabın ineceğini “ve kimin yalancı olduğunu” ben mi, yoksa sizler mi yalancısınız “bileceksiniz.” Onlar bunu azap başlarına indiğinde kesinlikle öğrenmiş oldular. Başıma neler geleceğini “gözleyin, ben de sizinle beraber” sizin başınıza gelecekleri “gözlüyorum.”
94. Şuayb kavminin helak edilmesine dair “emrimiz gelince Şuayb’ı ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakalayıverdi de yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar.” Artık onların ne bir seslerini işitebilirsin, ne de onların bir hareketlerini görebilirsin.
95. “Sanki orada hiç yaşamamışlardı.” Sanki o yurtlarında hiç bulunmamışlar ve azap gelinceye kadar orada nimetlerden yararlanmamış gibi oldular. “Haberiniz olsun ki Semûd nasıl (ilahi rahmetten) uzak olduysa Medyen de” Yüce Allah o kavmi helak edip rüsvay ettiğinden dolayı “öylece uzak oldu.” Yani bu iki kavim, helak oluşta ve ilahi rahmetten uzak kalışta ortak idi. Şuayb aleyhisselam peygamberlerin hatibi diye adlandırılır. Bunun sebebi kavmi ile güzel bir şekilde diyalog kurmasıdır. Onun bu kıssasında pek çok faydalı dersler ve ibretler vardır ki bazıları şöyledir: 1. Kâfirler İslâm’ın aslı (itikad esasları) ile muhatap oldukları ve bundaki kusurlarından dolayı cezalandırıldıkları gibi İslâm’ın fer’i hükümleri ile de muhataptırlar. Çünkü Şuayb, kavmini hem tevhide hem de ölçü ve tartıları tam yapmaya davet etmiş ve bütün bunlara riâyet edilmemesine karşılık azap tehdidinde bulunmuştu. 2. Ölçü ve tartıların eksik yapılması, büyük günahlar arasındadır. Bu günahları işleyen kimseler için dünyevi cezaya çarptırılmaktan da korkulur. Böyle bir uygulama insanların mallarını çalmak demektir. Ölçü ve tartılarda çalmak, tehdidi gerektirdiğine göre zorla ve baskıyla hırsızlık yapma hakkında tehdit, öncelikli olarak söz konusudur. 3. Amelin karşılığı kendi türündendir. Malının artmasını isteyerek insanların mallarını eksilten kimse, bu isteğinin tam zıddı ile cezalandırılır ve bu uygulaması onun sahip olduğu bolluğun ve rızkın yok olmasına sebep olur. Çünkü Yüce Allah’ın şu buyruğu bunu göstermektedir:“Ben sizi gerçekten hayır içinde görüyorum.” Yani yapıp ettiklerinizle bu hayır ve bereketin yok olmasına sebep olmayın. 4. Kul, Allah’ın kendisine verdiklerine kanaat etmeli, haram kazançtansa helâle ve haram kılınmış kazanç yollarındansa mubah kazanç yollarına razı olmalıdır. Böylesi onun için daha hayırlıdır. Çünkü Yüce Allah:“Allah’ın bıraktığı sizin için daha hayırlıdır” diye buyurmaktadır. Bunda bereket ve rızık artışı vardır. Haram sebeplere saldırırcasına gitmek ise bereketin yok olmasına hatta bereketsizliğe yol açar. 5. Bu konudaki buyruklara riâyet etmek imanın gereği ve sonucudur. Çünkü bu şekilde amel etmenin imanın varlığına bağlı olduğu belirtilmektedir. O halde bu, şuna delildir: Eğer gereken amel ortaya çıkmıyor ise iman ya eksiktir yahut yoktur. 6. Namaz önceki peygamberlere de emredilmiştir ve o, amellerin en faziletlisidir. Öyle ki kâfirler bile namazın faziletinin diğer amellerden önde olduğunu, hayasızlıklardan ve kötülüklerden alıkoyduğunu kabul etmişlerdir. Namaz, imanın ve imanın gerektirdiği şer’î hükümlere riâyet etmenin ölçüsüdür. Namazın gereği gibi kılınması ile kulun halleri kemal derecesine ulaşır. Dosdoğru kılınmaması ile de kişinin dini halleri bozulur. 7. İnsanın, Allah’ın kendisine rızık olmak üzere verdiği malda -Allah onu o kimseye vermiş olsa dahi- dilediğini yapma hakkı yoktur. Çünkü mal, onun elinde bir emanettir. O, da malda Allah’ın haklarını uygulamakla yükümlüdür. Bu ise o maldaki hakları eda etmekle, Allah ve Rasûlünün haram kıldığı kazanç yollarından uzak durmakla mümkündür. Yoksa kâfirlerin ve onlara benzer durumdakilerin sandıkları gibi onlar mallarında -Allah’ın hükmüne uygun düşsün veya muhalif olsun- istediklerini yapma hakkına sahip değillerdir. 8. Davetçinin başkasına emretmiş olduğu işi ilk önce kendisinin yapması, onun davetinin tamamlayıcı bir unsurudur. Aynı şekilde başkasının vazgeçmesini istediği işten de ilk vazgeçen kişi o olmalıdır. Nitekim Şuayb aleyhisselam şöyle demiştir:“Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size aykırı davranmak istemem.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir gazaba neden olur.”(es-Saf, 61/2) 9. Peygamberlerin vazifesi, sünneti ve dini, güç ve imkânları ölçüsünde ıslahı gerçekleştirmektir. Bu nedenle maslahatları tamama erdirmek yahut da güç yetirebildikleri kadarını sağlamak; kötülükleri bertaraf etmek ve azaltmak, ayrıca genel maslahatları özel maslahatlardan önde tutmak onların görevidir. Maslahatın gerçek mahiyeti ise kulların durumlarının düzelmesine, din ve dünya işlerinin dosdoğru olmasına vasıta olan şeydir. 10. Gücü yettiği kadar ıslahta bulunan kimse, gücü yetmediği şeyleri yapmamaktan dolayı kınanmaz ve yerilmez. Kula düşen, gerek nefsinde gerek başkalarında gücünün yettiği kadar ile ıslahı uygulamaktır. 11. Kulun bir göz kırpacak kadarlık bir süre dahi kendi kendisine güvenmemesi gerekir. Aksine kul sürekli olarak Rabbinden yardım dilemeli, Rabbine tevekkül etmeli ve O’ndan kendisine tevfikini ihsan etmesini dilemelidir. Herhangi bir ölçüde ilâhi tevfike mazhar olacak olursa bunu da bu tevfikin gerçek sahibine ve ihsan edicisine nispet etmeli, hiçbir zaman kendi kendisini beğenmeye kalkışmamalıdır. Çünkü Yüce Allah (bize Şuayb’ın sözlerini naklederek) şöyle buyurmaktadır: “Benim başarım ancak Allah'ın yardımıyladır. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na dönerim.” 12. Ümmetlerin azap ile yakalanışlarının ve başlarına gelen musibetlerin anlatılması, günahkârların başına indirilen cezaların söz konusu edildiği kıssaların, vaaz ve kötülüklerden alıkoymak kastı ile yapılan konuşmalarda hatırlatılması gereğini vurgulamaktadır. Aynı şekilde takvaya teşvik esnasında da Yüce Allah’ın takva sahiplerine ihsan ettiği lütufların söz konusu edilmesi gerekmektedir. 13. Günahtan tevbe eden bir kimsenin günahı bağışlandığı ve affedildiği gibi ayrıca Yüce Allah, böyle bir kimseyi sever. O bakımdan:“Tevbe eden bir kimsenin günahının bağışlanması ve Allah’ın onu affetmesi o kimseye yeterlidir. Allah’ın sevgisinin geri kazanılması ise beklenmesin” diyenlerin sözlerine itibar edilmez. Çünkü Yüce Allah:“Rabbinizden mağfiret dileyin ve sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz Rabbim rahmet edicidir, çok sevendir” buyurmaktadır. 14. Yüce Allah pek çok sebep aracılığıyla mü’minlerin üzerinden birtakım musibetleri def eder. Bu sebeplerin bir bölümünü bilebilirler, kimi zaman da bunların hiçbirisini bilemeyebilirler. Kimi zaman kabileleri ve onlarla aynı vatanı paylaşan kâfirler dolayısı ile onlara gelebilecek bazı kötülükleri önleyebilir. Nitekim Yüce Allah, Şuayb’ın kavmi tarafından taşlanmasını kabilesi dolayısı ile önlemiştir. İslâm’ın ve müslümanların savunulmasını sağlayan bu gibi bağlar için çalışmakta bir sakınca yoktur. Hatta bazen bu gereklidir de. Çünkü ıslâh, güç ve imkân çerçevesinde istenen bir şeydir. Buna göre kâfirlerin idaresi altında bulunan müslümanlar, yönetimin, fertlerin ve halkların dini ve dünyevi haklarının korunacağı bir cumhuriyet yönetimi haline gelmesi için çalışabilirler. Çünkü bu, onların dini ve dünyevi haklarını ortadan kaldıran, bunları yok etmeye çalışan, onları adeta bir parya ve kendilerine bir hizmetçi haline dönüştürmek isteyen devlete kendilerini teslim etmelerinden daha iyidir. Elbette ki eğer devletin müslümanlara ait olması ve asıl yöneticilerin onlar olması imkân çerçevesinde ise o takdirde yapılması gereken kesinlikle budur. Ancak bu, imkansız ise din ve dünyanın korunmasının mümkün olabileceği diğer yol öncelikli hale gelir. Allah doğrusunu en iyi bilendir.
Hud 11:94
84- Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yok. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi gerçekten hayır içinde görüyorum ve yine ben, sizin için çepeçevre kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum. 85- “Ey kavmim, ölçü ve tartıyı adaletle tastamam yerine getirin. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin. Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. 86- “Eğer mü’min kimseler iseniz Allah’ın bıraktığı, sizin için daha hayırlıdır. Yoksa ben, üzerinizde bekçi değilim.” 87- Dediler ki:“Ey Şuayb! Atalarımızın taptıklarını terk etmemizi yahut kendi mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Sen, pek yumuşak huylu, pek akıllıymışsın!” 88- Dedi ki:“Ey kavmim! Ya ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem ve O, bana tarafından güzel bir rızık ihsan etmiş ise ne dersiniz? Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size aykırı davranmak istemem. Ben sadece gücüm yettiğince ıslah etmek istiyorum. Benim başarım da ancak Allah'ın yardımıyladır. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na yönelirim.” 89- “Ey kavmim, bana olan muhalefetiniz sakın Nûh kavminin veya Lût kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelen azabın bir benzerinin başınıza gelmesine sebep olmasın. Lût kavmi de sizden uzak değildir.” 90- “Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim Rahîmdir, Vedûddur.” 91- Dediler ki:“Ey Şuayb! Senin söylediklerinden birçoğunu anlamıyoruz. Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz. Eğer senin aşiretin olmasaydı seni taşa tutardık. Sen bizim gözümüzde değerli bir kimse değilsin.” 92- Dedi ki:“Ey kavmim! Sizin gözünüzde benim aşiretim, Allah’tan daha mı değerli ki O’nu(n emrini) önemsemeyip göz ardı ettiniz? Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır. 93- “Ey kavmim! Kendi yolunuzca yapacağınızı yapın, ben de yapacağım. Yakında rüsvay edecek azabın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Gözleyin, ben de sizinle beraber gözlüyorum.” 94- (Azap) emrimiz gelince Şuayb’ı ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakalayıverdi de yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar. 95- Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Haberiniz olsun ki Semûd nasıl (ilahi rahmetten) uzak olduysa Medyen de öylece uzak oldu.
84. Biz “Medyen’e” Filistin yakınlarında Medyen denilen yerde yerleşmiş bulunan ve bu isimle bilinen kabileye “de” nesep itibari ile “kardeşleri Şuayb’ı” peygamber olarak “gönderdik.” Çünkü onlar, onu tanıyordu; böylece ondan bir şeyler alıp öğrenmeleri başkalarına nispeten daha mümkündü. Onlara “Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yok.” Yani yalnızca O’na ihlasla ibadet edin. Çünkü kavmi, ortak koşan, müşrik kimselerdi. Ortak koşmakla birlikte ölçü ve tartıyı da eksik yapıyorlardı. Bundan dolayı Şuayb, bu davranışlarından da vazgeçmelerini isteyerek şöyle dedi:“Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın” Aksine ölçü ve tartıyı adaletli yapın. “Ben sizi gerçekten hayır” pek bol nimetler, sağlık, çokça mal ve evlat “içinde görüyorum.” Öyleyse Yüce Allah’ın size verdiklerine karşı şükredin, Allah’ın nimetine karşı nankörlük etmeyin. Aksi takdirde o nimeti sizden çekip alır. “ve yine ben, sizin için çepeçevre kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum.” Sizi çepeçevre kuşatacak ve sizden geriye hiç kimseyi bırakmayacak bir azaptan korkuyorum.
85. “Ey kavmim, ölçü ve tartıyı” size verilmesi halinde razı olacağınız şekilde “adaletle tastamam yerine getirin. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin.” İnsanların mallarını eksilterek, ölçü ve tartıyı eksik yapmak sureti ile haksızca alarak hırsızlık yoluna sapmayın. “Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” Çünkü masiyetlere devam etmek; dini, akîdeyi, inancı, dünyayı ve âhireti ifsad eder. Ekini ve nesli bozup yok eder.
86. “Eğer mü’min kimseler iseniz” imanın gereğince amel edin, “Allah’ın bıraktığı, sizin için daha hayırlıdır.” Allah’ın size bıraktığı hayır ve size ait olan şeyler size yeter. İhtiyacınız olmayan ve gerçekten sizin için zararlı olacak şeylere göz dikmeyin. “Yoksa ben üzerinizde bekçi değilim.” Sizin amellerinizi tespit edecek ve bekçiliğini yapacak değilim. Bunları tespit edip hesabını görecek olan, Allah’tır. Bana gelince ben, sadece size benimle gönderilenleri tebliğ etmekle yükümlüyüm.
87. Onlar, bu sözleri peygamberleri ile alay etmek ve onun çağrısını kabul etmelerinin uzak bir ihtimal olduğunu anlatmak üzere söylemişlerdi. Sözlerinin anlamı şudur:“Bize bunları yasaklamanı gerektiren şey, namaz kılman, Allah’a ibadet etmendir. Sen, böyle olsan dahi acaba bu, bizim atalarımızın tapındıklarını terk etmemizi gerektirir mi? Çünkü bu isteğine dair tek delil, onun sana uygun düşmesidir. Biz nasıl olur da sana uyup akıl ve fikir sahibi geçmiş atalarımızın yolunu terk ederiz? Aynı şekilde senin bize söylediklerin, bizim mallarımızda dediğin şekilde ölçü ve tartıları eksiksiz yapmamızı, bu mallarda farz olan hakları tastamam ödememizi de gerektirmez. Aksine biz, bu mallarımızda dilediğimizi yapmaya devam edeceğiz. Çünkü o mallar bizimdir, bu mallarda senin herhangi bir tasarruf yetkin yoktur.” Bunun için de onların alay yollu sözleri arasında: “Sen, pek yumuşak huylu, pek akıllıymışsın!” dediklerini de görüyoruz. Yani yumuşak huyluluk ve vakar senin huyunmuş. Doğru yolda olmak da karakterinmiş. Senden doğruluktan başka herhangi bir şey çıkmazmış ve sen ancak doğru olanı emredermişsin. Kötü ve sapıklık olandan da alıkoymaya kalkışırsın. Yani, asla böyle değil. Asıl maksatları, Şuayb’ın bu sıfatların tam aksi olan akılsızlık ve yoldan çıkmışlık niteliklerine sahip olduğunu söylemektir. Alay yollu söyledikleri bu ifadenin anlamı şudur: Bizim atalarımız haddi aşmış ve beyinsiz kimseler ise sen nasıl yumuşak huylu ve doğru yolda birisi olabilirsin? Onların bu şekilde alay yollu söyledikleri bu sözler ve işin tam aksi olduğuna dair iddiaları hiç de sandıkları gibi değildir. Aksine durum, onların kastettikleri değil, sözlü olarak ifade ettikleri gibidir. Gerçekten de onun kıldığı namaz, ona onları sapık atalarının yaptıklarından vazgeçirmeye çalışmasını ve mallarında da dilediklerini yapmaktan onları alıkoymasını emretmektedir. Çünkü namaz, hayasızlıklardan ve kötülükten alıkoyar. Peki, Allah’tan başkasına ibadet etmekten, Allah’ın kullarının haklarını vermemekten yahut da ölçü ve tartıyı eksilterek haklarını çalmaktan daha büyük bir hayasızlık ve kötülük olabilir mi? Gerçekten de O -salât ve selâm ona olsun- pek yumuşak huylu ve çok akıllı bir kimse idi.
88. Şuayb onlara şöyle dedi:“Ey kavmim, ya ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem” benim getirdiğimin doğruluğu hususunda kesin bir bilgi ve tam bir gönül huzuruna sahipsem “ve O, bana kendisinden güzel bir rızık ihsan etmiş” Allah bana çeşitli türlerden helal mallar bağışlamış “ise ne dersiniz?” Ben “size yasakladığım şeylere kendin uymayarak size aykırı davranmak istemem.” Yani ben size ölçü ve tartıları eksik yapmayı yasaklarken kendim yasakladığım o işi yapmak istemem. O nedenle de bu konuda beni itham etme imkânı söz konusu olamaz. Aksine ben, size herhangi bir şeyi yasaklayacak olursam onu ilk terk eden mutlaka ben olurum. “Ben sadece gücüm yettiğince ıslah etmek istiyorum.” Benim, hallerinizin düzelmesi, sizin faydalanacağınız hususların dosdoğru olması dışında herhangi bir maksadım yoktur. Benim yalnızca kendi lehime güttüğüm özel bir amacım da yoktur. Elimden geldiğince ıslah etmek istiyorum. Bu ifade, bir bakıma kişinin kendi kendisini tezkiye etmesi anlamına geldiğinden dolayı böyle bir ihtimali şu sözleri ile bertaraf etmektedir:“Benim başarım da ancak Allah'ın yardımıyladır.” Ben herhangi bir hayırlı işi yapmak ve kötülükten de uzak durmak başarısını elde edersem bu, ancak Yüce Allah’ın lütfu iledir. Benim kendi güç ve imkânımla olan bir şey değildir. “Ben yalnız O’na güvenip dayandım.” İşlerimde O’na dayandım, O’nun bana yeteceğine güvendim. “Ve yalnız O’na yönelirim.” Bana emretmiş olduğu türlü ibadetleri edâ etmekte ve çeşitli hayırlı işleri yapmakta ben O’na dönerim. İşte bu iki husus ile kulun halleri doğruluk üzere olur. Bunlar ise kişinin Rabbinden yardım dilemesi ile O’na yönelmesidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Öyleyse O’na ibadet et ve O’na güvenip dayan.”(Hûd, 11/123); “Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım dileriz.”(el-Fâtiha, 1/5)
89. “Ey kavmim, bana olan muhalefetiniz” ve karşı çıkışınız “sakın Nûh kavminin veya Hûd kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelen azabın bir benzerinin başınıza gelmesine sebep olmasın.” Sizi buralara kadar itmesin. “Lût kavmi de sizden” yurdu itibari ile de zamanı itibari ile de “uzak değildir.”
90. “Rabbinizden” işlemiş olduğunuz günahlar dolayısı ile “mağfiret dileyin, sonra” ömrünüzün geri kalan kısmında da samimi olarak “O’na tevbe edin.” O’na itaat ederek emirlerine aykırı davranmayı terk ederek O’na dönün. “Şüphesiz Rabbim” tevbe edip dönen kimselere “Rahîmdir,” merhamet buyurur. Onun günahlarını bağışlar, tevbesini kabul eder. “Vedûddur” onu sever. Vedûd (çok seven ve çok sevilen), Allah’ın isimlerinden birisidir. Yani O, mü’min kullarını sevdiği gibi onlar da O’nu severler. Bu kelime hem ism-i fail (seven) hem de ism-i mef’ûl (sevilen) anlamını vermektedir.
91. Onlar, Şuayb’ın verdiği öğütlerden, yaptığı nasihatlardan usanarak:“Senin söylediklerinden birçoğunu anlamıyoruz” dediler. Bu ise söylediklerini nefretle karşılamaları ve ondan hoşlanmamalarından dolayıdır. “Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz.” Sen büyüklerden ve liderlerden değilsin. Aksine sen alt tabakadaki zayıf kimselerdensin. “Eğer senin aşiretin” cemaatin ve kabilen “olmasaydı seni taşa tutardık. Sen bizim gözümüzde değerli bir kimse değilsin.” Senin bizim kalbimizde herhangi bir kıymetin, gözümüzde herhangi bir saygınlığın yoktur. Biz sana ilişmemekle senin kabilene saygı göstermiş oluyoruz.
92. Şuayb onlara karşı yumuşaklıkla şöyle dedi:“Ey kavmim, sizin gözünüzde benim aşiretim, Allah’tan daha mı değerli” Sizler nasıl olur da aşiretimden dolayı hatırımı sayıyorsunuz da Allah için hatırımı saymıyorsunuz ve böylelikle sizin için benim aşiret ve kabilem, Allah’tan daha değerli olabiliyor “ki O’nu(n emrini) önemsemeyip göz ardı ettiniz” Allah’ın emrini arkalarınıza attınız, ona aldırmadınız ve Allah’tan da korkmadınız. “Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır.” Amellerinizden zerre ağırlığı kadar bir şey dahi -yerde olsun gökte olsun- asla O’na gizli kalmaz. O, yaptıklarınızın karşılığını en mükemmel şekli ile verecektir.
93. Kavmi nihâyet onu iyi yorunca, o da onlara karşı bir şey yapamayacak hale gelip acze düşünce dedi ki:“Ey kavmim, kendi yolunuzca yapacağınızı yapın.” Yani siz durumunuz ve dininiz üzere amel etmeye devam edin. “ben de yapacağım. Yakında rüsvay edecek azabın kime geleceğini” kimin başına ebedî azabın ineceğini “ve kimin yalancı olduğunu” ben mi, yoksa sizler mi yalancısınız “bileceksiniz.” Onlar bunu azap başlarına indiğinde kesinlikle öğrenmiş oldular. Başıma neler geleceğini “gözleyin, ben de sizinle beraber” sizin başınıza gelecekleri “gözlüyorum.”
94. Şuayb kavminin helak edilmesine dair “emrimiz gelince Şuayb’ı ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakalayıverdi de yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar.” Artık onların ne bir seslerini işitebilirsin, ne de onların bir hareketlerini görebilirsin.
95. “Sanki orada hiç yaşamamışlardı.” Sanki o yurtlarında hiç bulunmamışlar ve azap gelinceye kadar orada nimetlerden yararlanmamış gibi oldular. “Haberiniz olsun ki Semûd nasıl (ilahi rahmetten) uzak olduysa Medyen de” Yüce Allah o kavmi helak edip rüsvay ettiğinden dolayı “öylece uzak oldu.” Yani bu iki kavim, helak oluşta ve ilahi rahmetten uzak kalışta ortak idi. Şuayb aleyhisselam peygamberlerin hatibi diye adlandırılır. Bunun sebebi kavmi ile güzel bir şekilde diyalog kurmasıdır. Onun bu kıssasında pek çok faydalı dersler ve ibretler vardır ki bazıları şöyledir: 1. Kâfirler İslâm’ın aslı (itikad esasları) ile muhatap oldukları ve bundaki kusurlarından dolayı cezalandırıldıkları gibi İslâm’ın fer’i hükümleri ile de muhataptırlar. Çünkü Şuayb, kavmini hem tevhide hem de ölçü ve tartıları tam yapmaya davet etmiş ve bütün bunlara riâyet edilmemesine karşılık azap tehdidinde bulunmuştu. 2. Ölçü ve tartıların eksik yapılması, büyük günahlar arasındadır. Bu günahları işleyen kimseler için dünyevi cezaya çarptırılmaktan da korkulur. Böyle bir uygulama insanların mallarını çalmak demektir. Ölçü ve tartılarda çalmak, tehdidi gerektirdiğine göre zorla ve baskıyla hırsızlık yapma hakkında tehdit, öncelikli olarak söz konusudur. 3. Amelin karşılığı kendi türündendir. Malının artmasını isteyerek insanların mallarını eksilten kimse, bu isteğinin tam zıddı ile cezalandırılır ve bu uygulaması onun sahip olduğu bolluğun ve rızkın yok olmasına sebep olur. Çünkü Yüce Allah’ın şu buyruğu bunu göstermektedir:“Ben sizi gerçekten hayır içinde görüyorum.” Yani yapıp ettiklerinizle bu hayır ve bereketin yok olmasına sebep olmayın. 4. Kul, Allah’ın kendisine verdiklerine kanaat etmeli, haram kazançtansa helâle ve haram kılınmış kazanç yollarındansa mubah kazanç yollarına razı olmalıdır. Böylesi onun için daha hayırlıdır. Çünkü Yüce Allah:“Allah’ın bıraktığı sizin için daha hayırlıdır” diye buyurmaktadır. Bunda bereket ve rızık artışı vardır. Haram sebeplere saldırırcasına gitmek ise bereketin yok olmasına hatta bereketsizliğe yol açar. 5. Bu konudaki buyruklara riâyet etmek imanın gereği ve sonucudur. Çünkü bu şekilde amel etmenin imanın varlığına bağlı olduğu belirtilmektedir. O halde bu, şuna delildir: Eğer gereken amel ortaya çıkmıyor ise iman ya eksiktir yahut yoktur. 6. Namaz önceki peygamberlere de emredilmiştir ve o, amellerin en faziletlisidir. Öyle ki kâfirler bile namazın faziletinin diğer amellerden önde olduğunu, hayasızlıklardan ve kötülüklerden alıkoyduğunu kabul etmişlerdir. Namaz, imanın ve imanın gerektirdiği şer’î hükümlere riâyet etmenin ölçüsüdür. Namazın gereği gibi kılınması ile kulun halleri kemal derecesine ulaşır. Dosdoğru kılınmaması ile de kişinin dini halleri bozulur. 7. İnsanın, Allah’ın kendisine rızık olmak üzere verdiği malda -Allah onu o kimseye vermiş olsa dahi- dilediğini yapma hakkı yoktur. Çünkü mal, onun elinde bir emanettir. O, da malda Allah’ın haklarını uygulamakla yükümlüdür. Bu ise o maldaki hakları eda etmekle, Allah ve Rasûlünün haram kıldığı kazanç yollarından uzak durmakla mümkündür. Yoksa kâfirlerin ve onlara benzer durumdakilerin sandıkları gibi onlar mallarında -Allah’ın hükmüne uygun düşsün veya muhalif olsun- istediklerini yapma hakkına sahip değillerdir. 8. Davetçinin başkasına emretmiş olduğu işi ilk önce kendisinin yapması, onun davetinin tamamlayıcı bir unsurudur. Aynı şekilde başkasının vazgeçmesini istediği işten de ilk vazgeçen kişi o olmalıdır. Nitekim Şuayb aleyhisselam şöyle demiştir:“Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size aykırı davranmak istemem.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir gazaba neden olur.”(es-Saf, 61/2) 9. Peygamberlerin vazifesi, sünneti ve dini, güç ve imkânları ölçüsünde ıslahı gerçekleştirmektir. Bu nedenle maslahatları tamama erdirmek yahut da güç yetirebildikleri kadarını sağlamak; kötülükleri bertaraf etmek ve azaltmak, ayrıca genel maslahatları özel maslahatlardan önde tutmak onların görevidir. Maslahatın gerçek mahiyeti ise kulların durumlarının düzelmesine, din ve dünya işlerinin dosdoğru olmasına vasıta olan şeydir. 10. Gücü yettiği kadar ıslahta bulunan kimse, gücü yetmediği şeyleri yapmamaktan dolayı kınanmaz ve yerilmez. Kula düşen, gerek nefsinde gerek başkalarında gücünün yettiği kadar ile ıslahı uygulamaktır. 11. Kulun bir göz kırpacak kadarlık bir süre dahi kendi kendisine güvenmemesi gerekir. Aksine kul sürekli olarak Rabbinden yardım dilemeli, Rabbine tevekkül etmeli ve O’ndan kendisine tevfikini ihsan etmesini dilemelidir. Herhangi bir ölçüde ilâhi tevfike mazhar olacak olursa bunu da bu tevfikin gerçek sahibine ve ihsan edicisine nispet etmeli, hiçbir zaman kendi kendisini beğenmeye kalkışmamalıdır. Çünkü Yüce Allah (bize Şuayb’ın sözlerini naklederek) şöyle buyurmaktadır: “Benim başarım ancak Allah'ın yardımıyladır. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na dönerim.” 12. Ümmetlerin azap ile yakalanışlarının ve başlarına gelen musibetlerin anlatılması, günahkârların başına indirilen cezaların söz konusu edildiği kıssaların, vaaz ve kötülüklerden alıkoymak kastı ile yapılan konuşmalarda hatırlatılması gereğini vurgulamaktadır. Aynı şekilde takvaya teşvik esnasında da Yüce Allah’ın takva sahiplerine ihsan ettiği lütufların söz konusu edilmesi gerekmektedir. 13. Günahtan tevbe eden bir kimsenin günahı bağışlandığı ve affedildiği gibi ayrıca Yüce Allah, böyle bir kimseyi sever. O bakımdan:“Tevbe eden bir kimsenin günahının bağışlanması ve Allah’ın onu affetmesi o kimseye yeterlidir. Allah’ın sevgisinin geri kazanılması ise beklenmesin” diyenlerin sözlerine itibar edilmez. Çünkü Yüce Allah:“Rabbinizden mağfiret dileyin ve sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz Rabbim rahmet edicidir, çok sevendir” buyurmaktadır. 14. Yüce Allah pek çok sebep aracılığıyla mü’minlerin üzerinden birtakım musibetleri def eder. Bu sebeplerin bir bölümünü bilebilirler, kimi zaman da bunların hiçbirisini bilemeyebilirler. Kimi zaman kabileleri ve onlarla aynı vatanı paylaşan kâfirler dolayısı ile onlara gelebilecek bazı kötülükleri önleyebilir. Nitekim Yüce Allah, Şuayb’ın kavmi tarafından taşlanmasını kabilesi dolayısı ile önlemiştir. İslâm’ın ve müslümanların savunulmasını sağlayan bu gibi bağlar için çalışmakta bir sakınca yoktur. Hatta bazen bu gereklidir de. Çünkü ıslâh, güç ve imkân çerçevesinde istenen bir şeydir. Buna göre kâfirlerin idaresi altında bulunan müslümanlar, yönetimin, fertlerin ve halkların dini ve dünyevi haklarının korunacağı bir cumhuriyet yönetimi haline gelmesi için çalışabilirler. Çünkü bu, onların dini ve dünyevi haklarını ortadan kaldıran, bunları yok etmeye çalışan, onları adeta bir parya ve kendilerine bir hizmetçi haline dönüştürmek isteyen devlete kendilerini teslim etmelerinden daha iyidir. Elbette ki eğer devletin müslümanlara ait olması ve asıl yöneticilerin onlar olması imkân çerçevesinde ise o takdirde yapılması gereken kesinlikle budur. Ancak bu, imkansız ise din ve dünyanın korunmasının mümkün olabileceği diğer yol öncelikli hale gelir. Allah doğrusunu en iyi bilendir.
Hud 11:95
84- Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yok. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi gerçekten hayır içinde görüyorum ve yine ben, sizin için çepeçevre kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum. 85- “Ey kavmim, ölçü ve tartıyı adaletle tastamam yerine getirin. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin. Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. 86- “Eğer mü’min kimseler iseniz Allah’ın bıraktığı, sizin için daha hayırlıdır. Yoksa ben, üzerinizde bekçi değilim.” 87- Dediler ki:“Ey Şuayb! Atalarımızın taptıklarını terk etmemizi yahut kendi mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Sen, pek yumuşak huylu, pek akıllıymışsın!” 88- Dedi ki:“Ey kavmim! Ya ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem ve O, bana tarafından güzel bir rızık ihsan etmiş ise ne dersiniz? Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size aykırı davranmak istemem. Ben sadece gücüm yettiğince ıslah etmek istiyorum. Benim başarım da ancak Allah'ın yardımıyladır. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na yönelirim.” 89- “Ey kavmim, bana olan muhalefetiniz sakın Nûh kavminin veya Lût kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelen azabın bir benzerinin başınıza gelmesine sebep olmasın. Lût kavmi de sizden uzak değildir.” 90- “Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim Rahîmdir, Vedûddur.” 91- Dediler ki:“Ey Şuayb! Senin söylediklerinden birçoğunu anlamıyoruz. Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz. Eğer senin aşiretin olmasaydı seni taşa tutardık. Sen bizim gözümüzde değerli bir kimse değilsin.” 92- Dedi ki:“Ey kavmim! Sizin gözünüzde benim aşiretim, Allah’tan daha mı değerli ki O’nu(n emrini) önemsemeyip göz ardı ettiniz? Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır. 93- “Ey kavmim! Kendi yolunuzca yapacağınızı yapın, ben de yapacağım. Yakında rüsvay edecek azabın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Gözleyin, ben de sizinle beraber gözlüyorum.” 94- (Azap) emrimiz gelince Şuayb’ı ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakalayıverdi de yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar. 95- Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Haberiniz olsun ki Semûd nasıl (ilahi rahmetten) uzak olduysa Medyen de öylece uzak oldu.
84. Biz “Medyen’e” Filistin yakınlarında Medyen denilen yerde yerleşmiş bulunan ve bu isimle bilinen kabileye “de” nesep itibari ile “kardeşleri Şuayb’ı” peygamber olarak “gönderdik.” Çünkü onlar, onu tanıyordu; böylece ondan bir şeyler alıp öğrenmeleri başkalarına nispeten daha mümkündü. Onlara “Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yok.” Yani yalnızca O’na ihlasla ibadet edin. Çünkü kavmi, ortak koşan, müşrik kimselerdi. Ortak koşmakla birlikte ölçü ve tartıyı da eksik yapıyorlardı. Bundan dolayı Şuayb, bu davranışlarından da vazgeçmelerini isteyerek şöyle dedi:“Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın” Aksine ölçü ve tartıyı adaletli yapın. “Ben sizi gerçekten hayır” pek bol nimetler, sağlık, çokça mal ve evlat “içinde görüyorum.” Öyleyse Yüce Allah’ın size verdiklerine karşı şükredin, Allah’ın nimetine karşı nankörlük etmeyin. Aksi takdirde o nimeti sizden çekip alır. “ve yine ben, sizin için çepeçevre kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum.” Sizi çepeçevre kuşatacak ve sizden geriye hiç kimseyi bırakmayacak bir azaptan korkuyorum.
85. “Ey kavmim, ölçü ve tartıyı” size verilmesi halinde razı olacağınız şekilde “adaletle tastamam yerine getirin. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin.” İnsanların mallarını eksilterek, ölçü ve tartıyı eksik yapmak sureti ile haksızca alarak hırsızlık yoluna sapmayın. “Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” Çünkü masiyetlere devam etmek; dini, akîdeyi, inancı, dünyayı ve âhireti ifsad eder. Ekini ve nesli bozup yok eder.
86. “Eğer mü’min kimseler iseniz” imanın gereğince amel edin, “Allah’ın bıraktığı, sizin için daha hayırlıdır.” Allah’ın size bıraktığı hayır ve size ait olan şeyler size yeter. İhtiyacınız olmayan ve gerçekten sizin için zararlı olacak şeylere göz dikmeyin. “Yoksa ben üzerinizde bekçi değilim.” Sizin amellerinizi tespit edecek ve bekçiliğini yapacak değilim. Bunları tespit edip hesabını görecek olan, Allah’tır. Bana gelince ben, sadece size benimle gönderilenleri tebliğ etmekle yükümlüyüm.
87. Onlar, bu sözleri peygamberleri ile alay etmek ve onun çağrısını kabul etmelerinin uzak bir ihtimal olduğunu anlatmak üzere söylemişlerdi. Sözlerinin anlamı şudur:“Bize bunları yasaklamanı gerektiren şey, namaz kılman, Allah’a ibadet etmendir. Sen, böyle olsan dahi acaba bu, bizim atalarımızın tapındıklarını terk etmemizi gerektirir mi? Çünkü bu isteğine dair tek delil, onun sana uygun düşmesidir. Biz nasıl olur da sana uyup akıl ve fikir sahibi geçmiş atalarımızın yolunu terk ederiz? Aynı şekilde senin bize söylediklerin, bizim mallarımızda dediğin şekilde ölçü ve tartıları eksiksiz yapmamızı, bu mallarda farz olan hakları tastamam ödememizi de gerektirmez. Aksine biz, bu mallarımızda dilediğimizi yapmaya devam edeceğiz. Çünkü o mallar bizimdir, bu mallarda senin herhangi bir tasarruf yetkin yoktur.” Bunun için de onların alay yollu sözleri arasında: “Sen, pek yumuşak huylu, pek akıllıymışsın!” dediklerini de görüyoruz. Yani yumuşak huyluluk ve vakar senin huyunmuş. Doğru yolda olmak da karakterinmiş. Senden doğruluktan başka herhangi bir şey çıkmazmış ve sen ancak doğru olanı emredermişsin. Kötü ve sapıklık olandan da alıkoymaya kalkışırsın. Yani, asla böyle değil. Asıl maksatları, Şuayb’ın bu sıfatların tam aksi olan akılsızlık ve yoldan çıkmışlık niteliklerine sahip olduğunu söylemektir. Alay yollu söyledikleri bu ifadenin anlamı şudur: Bizim atalarımız haddi aşmış ve beyinsiz kimseler ise sen nasıl yumuşak huylu ve doğru yolda birisi olabilirsin? Onların bu şekilde alay yollu söyledikleri bu sözler ve işin tam aksi olduğuna dair iddiaları hiç de sandıkları gibi değildir. Aksine durum, onların kastettikleri değil, sözlü olarak ifade ettikleri gibidir. Gerçekten de onun kıldığı namaz, ona onları sapık atalarının yaptıklarından vazgeçirmeye çalışmasını ve mallarında da dilediklerini yapmaktan onları alıkoymasını emretmektedir. Çünkü namaz, hayasızlıklardan ve kötülükten alıkoyar. Peki, Allah’tan başkasına ibadet etmekten, Allah’ın kullarının haklarını vermemekten yahut da ölçü ve tartıyı eksilterek haklarını çalmaktan daha büyük bir hayasızlık ve kötülük olabilir mi? Gerçekten de O -salât ve selâm ona olsun- pek yumuşak huylu ve çok akıllı bir kimse idi.
88. Şuayb onlara şöyle dedi:“Ey kavmim, ya ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem” benim getirdiğimin doğruluğu hususunda kesin bir bilgi ve tam bir gönül huzuruna sahipsem “ve O, bana kendisinden güzel bir rızık ihsan etmiş” Allah bana çeşitli türlerden helal mallar bağışlamış “ise ne dersiniz?” Ben “size yasakladığım şeylere kendin uymayarak size aykırı davranmak istemem.” Yani ben size ölçü ve tartıları eksik yapmayı yasaklarken kendim yasakladığım o işi yapmak istemem. O nedenle de bu konuda beni itham etme imkânı söz konusu olamaz. Aksine ben, size herhangi bir şeyi yasaklayacak olursam onu ilk terk eden mutlaka ben olurum. “Ben sadece gücüm yettiğince ıslah etmek istiyorum.” Benim, hallerinizin düzelmesi, sizin faydalanacağınız hususların dosdoğru olması dışında herhangi bir maksadım yoktur. Benim yalnızca kendi lehime güttüğüm özel bir amacım da yoktur. Elimden geldiğince ıslah etmek istiyorum. Bu ifade, bir bakıma kişinin kendi kendisini tezkiye etmesi anlamına geldiğinden dolayı böyle bir ihtimali şu sözleri ile bertaraf etmektedir:“Benim başarım da ancak Allah'ın yardımıyladır.” Ben herhangi bir hayırlı işi yapmak ve kötülükten de uzak durmak başarısını elde edersem bu, ancak Yüce Allah’ın lütfu iledir. Benim kendi güç ve imkânımla olan bir şey değildir. “Ben yalnız O’na güvenip dayandım.” İşlerimde O’na dayandım, O’nun bana yeteceğine güvendim. “Ve yalnız O’na yönelirim.” Bana emretmiş olduğu türlü ibadetleri edâ etmekte ve çeşitli hayırlı işleri yapmakta ben O’na dönerim. İşte bu iki husus ile kulun halleri doğruluk üzere olur. Bunlar ise kişinin Rabbinden yardım dilemesi ile O’na yönelmesidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Öyleyse O’na ibadet et ve O’na güvenip dayan.”(Hûd, 11/123); “Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım dileriz.”(el-Fâtiha, 1/5)
89. “Ey kavmim, bana olan muhalefetiniz” ve karşı çıkışınız “sakın Nûh kavminin veya Hûd kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelen azabın bir benzerinin başınıza gelmesine sebep olmasın.” Sizi buralara kadar itmesin. “Lût kavmi de sizden” yurdu itibari ile de zamanı itibari ile de “uzak değildir.”
90. “Rabbinizden” işlemiş olduğunuz günahlar dolayısı ile “mağfiret dileyin, sonra” ömrünüzün geri kalan kısmında da samimi olarak “O’na tevbe edin.” O’na itaat ederek emirlerine aykırı davranmayı terk ederek O’na dönün. “Şüphesiz Rabbim” tevbe edip dönen kimselere “Rahîmdir,” merhamet buyurur. Onun günahlarını bağışlar, tevbesini kabul eder. “Vedûddur” onu sever. Vedûd (çok seven ve çok sevilen), Allah’ın isimlerinden birisidir. Yani O, mü’min kullarını sevdiği gibi onlar da O’nu severler. Bu kelime hem ism-i fail (seven) hem de ism-i mef’ûl (sevilen) anlamını vermektedir.
91. Onlar, Şuayb’ın verdiği öğütlerden, yaptığı nasihatlardan usanarak:“Senin söylediklerinden birçoğunu anlamıyoruz” dediler. Bu ise söylediklerini nefretle karşılamaları ve ondan hoşlanmamalarından dolayıdır. “Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz.” Sen büyüklerden ve liderlerden değilsin. Aksine sen alt tabakadaki zayıf kimselerdensin. “Eğer senin aşiretin” cemaatin ve kabilen “olmasaydı seni taşa tutardık. Sen bizim gözümüzde değerli bir kimse değilsin.” Senin bizim kalbimizde herhangi bir kıymetin, gözümüzde herhangi bir saygınlığın yoktur. Biz sana ilişmemekle senin kabilene saygı göstermiş oluyoruz.
92. Şuayb onlara karşı yumuşaklıkla şöyle dedi:“Ey kavmim, sizin gözünüzde benim aşiretim, Allah’tan daha mı değerli” Sizler nasıl olur da aşiretimden dolayı hatırımı sayıyorsunuz da Allah için hatırımı saymıyorsunuz ve böylelikle sizin için benim aşiret ve kabilem, Allah’tan daha değerli olabiliyor “ki O’nu(n emrini) önemsemeyip göz ardı ettiniz” Allah’ın emrini arkalarınıza attınız, ona aldırmadınız ve Allah’tan da korkmadınız. “Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır.” Amellerinizden zerre ağırlığı kadar bir şey dahi -yerde olsun gökte olsun- asla O’na gizli kalmaz. O, yaptıklarınızın karşılığını en mükemmel şekli ile verecektir.
93. Kavmi nihâyet onu iyi yorunca, o da onlara karşı bir şey yapamayacak hale gelip acze düşünce dedi ki:“Ey kavmim, kendi yolunuzca yapacağınızı yapın.” Yani siz durumunuz ve dininiz üzere amel etmeye devam edin. “ben de yapacağım. Yakında rüsvay edecek azabın kime geleceğini” kimin başına ebedî azabın ineceğini “ve kimin yalancı olduğunu” ben mi, yoksa sizler mi yalancısınız “bileceksiniz.” Onlar bunu azap başlarına indiğinde kesinlikle öğrenmiş oldular. Başıma neler geleceğini “gözleyin, ben de sizinle beraber” sizin başınıza gelecekleri “gözlüyorum.”
94. Şuayb kavminin helak edilmesine dair “emrimiz gelince Şuayb’ı ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakalayıverdi de yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar.” Artık onların ne bir seslerini işitebilirsin, ne de onların bir hareketlerini görebilirsin.
95. “Sanki orada hiç yaşamamışlardı.” Sanki o yurtlarında hiç bulunmamışlar ve azap gelinceye kadar orada nimetlerden yararlanmamış gibi oldular. “Haberiniz olsun ki Semûd nasıl (ilahi rahmetten) uzak olduysa Medyen de” Yüce Allah o kavmi helak edip rüsvay ettiğinden dolayı “öylece uzak oldu.” Yani bu iki kavim, helak oluşta ve ilahi rahmetten uzak kalışta ortak idi. Şuayb aleyhisselam peygamberlerin hatibi diye adlandırılır. Bunun sebebi kavmi ile güzel bir şekilde diyalog kurmasıdır. Onun bu kıssasında pek çok faydalı dersler ve ibretler vardır ki bazıları şöyledir: 1. Kâfirler İslâm’ın aslı (itikad esasları) ile muhatap oldukları ve bundaki kusurlarından dolayı cezalandırıldıkları gibi İslâm’ın fer’i hükümleri ile de muhataptırlar. Çünkü Şuayb, kavmini hem tevhide hem de ölçü ve tartıları tam yapmaya davet etmiş ve bütün bunlara riâyet edilmemesine karşılık azap tehdidinde bulunmuştu. 2. Ölçü ve tartıların eksik yapılması, büyük günahlar arasındadır. Bu günahları işleyen kimseler için dünyevi cezaya çarptırılmaktan da korkulur. Böyle bir uygulama insanların mallarını çalmak demektir. Ölçü ve tartılarda çalmak, tehdidi gerektirdiğine göre zorla ve baskıyla hırsızlık yapma hakkında tehdit, öncelikli olarak söz konusudur. 3. Amelin karşılığı kendi türündendir. Malının artmasını isteyerek insanların mallarını eksilten kimse, bu isteğinin tam zıddı ile cezalandırılır ve bu uygulaması onun sahip olduğu bolluğun ve rızkın yok olmasına sebep olur. Çünkü Yüce Allah’ın şu buyruğu bunu göstermektedir:“Ben sizi gerçekten hayır içinde görüyorum.” Yani yapıp ettiklerinizle bu hayır ve bereketin yok olmasına sebep olmayın. 4. Kul, Allah’ın kendisine verdiklerine kanaat etmeli, haram kazançtansa helâle ve haram kılınmış kazanç yollarındansa mubah kazanç yollarına razı olmalıdır. Böylesi onun için daha hayırlıdır. Çünkü Yüce Allah:“Allah’ın bıraktığı sizin için daha hayırlıdır” diye buyurmaktadır. Bunda bereket ve rızık artışı vardır. Haram sebeplere saldırırcasına gitmek ise bereketin yok olmasına hatta bereketsizliğe yol açar. 5. Bu konudaki buyruklara riâyet etmek imanın gereği ve sonucudur. Çünkü bu şekilde amel etmenin imanın varlığına bağlı olduğu belirtilmektedir. O halde bu, şuna delildir: Eğer gereken amel ortaya çıkmıyor ise iman ya eksiktir yahut yoktur. 6. Namaz önceki peygamberlere de emredilmiştir ve o, amellerin en faziletlisidir. Öyle ki kâfirler bile namazın faziletinin diğer amellerden önde olduğunu, hayasızlıklardan ve kötülüklerden alıkoyduğunu kabul etmişlerdir. Namaz, imanın ve imanın gerektirdiği şer’î hükümlere riâyet etmenin ölçüsüdür. Namazın gereği gibi kılınması ile kulun halleri kemal derecesine ulaşır. Dosdoğru kılınmaması ile de kişinin dini halleri bozulur. 7. İnsanın, Allah’ın kendisine rızık olmak üzere verdiği malda -Allah onu o kimseye vermiş olsa dahi- dilediğini yapma hakkı yoktur. Çünkü mal, onun elinde bir emanettir. O, da malda Allah’ın haklarını uygulamakla yükümlüdür. Bu ise o maldaki hakları eda etmekle, Allah ve Rasûlünün haram kıldığı kazanç yollarından uzak durmakla mümkündür. Yoksa kâfirlerin ve onlara benzer durumdakilerin sandıkları gibi onlar mallarında -Allah’ın hükmüne uygun düşsün veya muhalif olsun- istediklerini yapma hakkına sahip değillerdir. 8. Davetçinin başkasına emretmiş olduğu işi ilk önce kendisinin yapması, onun davetinin tamamlayıcı bir unsurudur. Aynı şekilde başkasının vazgeçmesini istediği işten de ilk vazgeçen kişi o olmalıdır. Nitekim Şuayb aleyhisselam şöyle demiştir:“Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size aykırı davranmak istemem.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir gazaba neden olur.”(es-Saf, 61/2) 9. Peygamberlerin vazifesi, sünneti ve dini, güç ve imkânları ölçüsünde ıslahı gerçekleştirmektir. Bu nedenle maslahatları tamama erdirmek yahut da güç yetirebildikleri kadarını sağlamak; kötülükleri bertaraf etmek ve azaltmak, ayrıca genel maslahatları özel maslahatlardan önde tutmak onların görevidir. Maslahatın gerçek mahiyeti ise kulların durumlarının düzelmesine, din ve dünya işlerinin dosdoğru olmasına vasıta olan şeydir. 10. Gücü yettiği kadar ıslahta bulunan kimse, gücü yetmediği şeyleri yapmamaktan dolayı kınanmaz ve yerilmez. Kula düşen, gerek nefsinde gerek başkalarında gücünün yettiği kadar ile ıslahı uygulamaktır. 11. Kulun bir göz kırpacak kadarlık bir süre dahi kendi kendisine güvenmemesi gerekir. Aksine kul sürekli olarak Rabbinden yardım dilemeli, Rabbine tevekkül etmeli ve O’ndan kendisine tevfikini ihsan etmesini dilemelidir. Herhangi bir ölçüde ilâhi tevfike mazhar olacak olursa bunu da bu tevfikin gerçek sahibine ve ihsan edicisine nispet etmeli, hiçbir zaman kendi kendisini beğenmeye kalkışmamalıdır. Çünkü Yüce Allah (bize Şuayb’ın sözlerini naklederek) şöyle buyurmaktadır: “Benim başarım ancak Allah'ın yardımıyladır. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na dönerim.” 12. Ümmetlerin azap ile yakalanışlarının ve başlarına gelen musibetlerin anlatılması, günahkârların başına indirilen cezaların söz konusu edildiği kıssaların, vaaz ve kötülüklerden alıkoymak kastı ile yapılan konuşmalarda hatırlatılması gereğini vurgulamaktadır. Aynı şekilde takvaya teşvik esnasında da Yüce Allah’ın takva sahiplerine ihsan ettiği lütufların söz konusu edilmesi gerekmektedir. 13. Günahtan tevbe eden bir kimsenin günahı bağışlandığı ve affedildiği gibi ayrıca Yüce Allah, böyle bir kimseyi sever. O bakımdan:“Tevbe eden bir kimsenin günahının bağışlanması ve Allah’ın onu affetmesi o kimseye yeterlidir. Allah’ın sevgisinin geri kazanılması ise beklenmesin” diyenlerin sözlerine itibar edilmez. Çünkü Yüce Allah:“Rabbinizden mağfiret dileyin ve sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz Rabbim rahmet edicidir, çok sevendir” buyurmaktadır. 14. Yüce Allah pek çok sebep aracılığıyla mü’minlerin üzerinden birtakım musibetleri def eder. Bu sebeplerin bir bölümünü bilebilirler, kimi zaman da bunların hiçbirisini bilemeyebilirler. Kimi zaman kabileleri ve onlarla aynı vatanı paylaşan kâfirler dolayısı ile onlara gelebilecek bazı kötülükleri önleyebilir. Nitekim Yüce Allah, Şuayb’ın kavmi tarafından taşlanmasını kabilesi dolayısı ile önlemiştir. İslâm’ın ve müslümanların savunulmasını sağlayan bu gibi bağlar için çalışmakta bir sakınca yoktur. Hatta bazen bu gereklidir de. Çünkü ıslâh, güç ve imkân çerçevesinde istenen bir şeydir. Buna göre kâfirlerin idaresi altında bulunan müslümanlar, yönetimin, fertlerin ve halkların dini ve dünyevi haklarının korunacağı bir cumhuriyet yönetimi haline gelmesi için çalışabilirler. Çünkü bu, onların dini ve dünyevi haklarını ortadan kaldıran, bunları yok etmeye çalışan, onları adeta bir parya ve kendilerine bir hizmetçi haline dönüştürmek isteyen devlete kendilerini teslim etmelerinden daha iyidir. Elbette ki eğer devletin müslümanlara ait olması ve asıl yöneticilerin onlar olması imkân çerçevesinde ise o takdirde yapılması gereken kesinlikle budur. Ancak bu, imkansız ise din ve dünyanın korunmasının mümkün olabileceği diğer yol öncelikli hale gelir. Allah doğrusunu en iyi bilendir.
Hud 11:96
96- Andolsun ki Biz, Mûsâ’yı mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 97- Firavun’a ve ileri gelenlerine. Onlarsa Firavun’un emrine uydular. Halbuki Firavun’un emri hiç de doğru değildi. 98- O, kıyamet günü kavminin önüne düşecek ve onları ateşe sürecektir. Varacakları o yer, ne kötüdür! 99- Hem bu (dünyada) lanete uğradılar hem de Kıyamet gününde. Verilen bu destek, ne kötüdür! 100- İşte sana anlattığımız bu kıssalar, (helak edilen) şehirlerin haberlerindendir. Onlardan kiminin izleri hâlâ duruyor, kimi de silinip gitmiştir. 101- Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar kendi kendilerine zulmettiler. Rabbinin (azap) emri gelince Allah’ın yanı sıra yalvarıp durdukları ilâhları da onlara hiçbir fayda sağlamadı. Aksine zararlarını artırmaktan başka bir işe yaramadılar.
96. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” asa, el ve buna benzer Yüce Allah’ın onun vasıtası ile göstermiş olduğu ve getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “mucizelerimizle ve apaçık bir delille” güneş gibi açıkça ortaya çıkmış bir delil ile “gönderdik.”
97-98. “Firavun’a ve ileri gelenlerine.” Kavminin şereflilerine. Çünkü bunlar kendilerine uyulan kimselerdi. Başkaları ise bunlara uyuyordu. Ancak bunlar, Mûsâ’nın kendilerine göstermiş olduğu ayet ve mucizelere -ki bunlar A’râf suresinde genişçe açıklanmıştı- boyun eğmediler. Onun yerine “Firavun’un emrine uydular. Halbuki Firavun’un emri hiç de doğru değildi.” Aksine Firavun, sapık ve azgın idi. O nedenle de ancak tamamen zararlı olan şeyleri emrederdi. Kavmi de ona tabi olduğu için o, onları da helâke sürükleyip perişan etti:“O, kıyamet günü kavminin önüne düşecek ve onları ateşe sürecektir. Varacakları o yer, ne kötüdür!”
99. “Hem bu” dünyada “lanete uğradılar hem de kıyamet gününde.” Allah, melekler ve bütün insanlar dünyada da âhirette de onlara lanet etmektedir. “Verilen bu destek, ne kötüdür!” Allah’ın azabı ile dünya ve âhirette lanete uğramak gibi aleyhlerinde birbiri ardına gelen ve kendileri için bir araya toplanan bu cezalar, ne kadar da kötüdür!
100. Yüce Allah, geçmiş ümmetlerin peygamberleri ile olan kıssalarını zikrettikten sonra Rasûlüne hitaben şöyle buyurmaktadır:“İşte sana anlattığımız bu kıssalar, (helak edilen) şehirlerin haberlerindendir.” Onlarla uyarıp korkutasın, senin risaletine dair delil olsun, mü’minlere de bir öğüt ve bir hatırlatma olsun diye bu kıssaları anlattık. “Onlardan kiminin izleri hâlâ duruyor.” Yok olmamışlardır, aksine onların orada yaşamış olduklarına delil olan izleri hala durmaktadır. Onlardan “kimi de silinip gitmiştir” meskenleri yıkılmış, konakladıkları yerler yok olup gitmiş ve geriye bir iz kalmamıştır.
101. “Biz onlara” onları çeşitli cezalara uğratmakla “zulmetmedik. Fakat onlar” şirk, küfür ve inat ile “kendi kendilerine zulmettiler. Rabbinin (azap) emri gelince Allah’ın yanı sıra yalvarıp durdukları ilâhları da onlara hiçbir fayda sağlamadı.” Allah’tan başkasına sığınan herkesin hali budur. Zorlu ve çetin azapların gelip çatması halinde onlara bu uydurma ilâhlara yalvarmalarının hiçbir faydası olmaz. “Aksine zararlarını” düşündüklerinin aksine hüsran ve yıkımlarını “artırmaktan başka bir işe yaramadılar.”
Hud 11:97
96- Andolsun ki Biz, Mûsâ’yı mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 97- Firavun’a ve ileri gelenlerine. Onlarsa Firavun’un emrine uydular. Halbuki Firavun’un emri hiç de doğru değildi. 98- O, kıyamet günü kavminin önüne düşecek ve onları ateşe sürecektir. Varacakları o yer, ne kötüdür! 99- Hem bu (dünyada) lanete uğradılar hem de Kıyamet gününde. Verilen bu destek, ne kötüdür! 100- İşte sana anlattığımız bu kıssalar, (helak edilen) şehirlerin haberlerindendir. Onlardan kiminin izleri hâlâ duruyor, kimi de silinip gitmiştir. 101- Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar kendi kendilerine zulmettiler. Rabbinin (azap) emri gelince Allah’ın yanı sıra yalvarıp durdukları ilâhları da onlara hiçbir fayda sağlamadı. Aksine zararlarını artırmaktan başka bir işe yaramadılar.
96. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” asa, el ve buna benzer Yüce Allah’ın onun vasıtası ile göstermiş olduğu ve getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “mucizelerimizle ve apaçık bir delille” güneş gibi açıkça ortaya çıkmış bir delil ile “gönderdik.”
97-98. “Firavun’a ve ileri gelenlerine.” Kavminin şereflilerine. Çünkü bunlar kendilerine uyulan kimselerdi. Başkaları ise bunlara uyuyordu. Ancak bunlar, Mûsâ’nın kendilerine göstermiş olduğu ayet ve mucizelere -ki bunlar A’râf suresinde genişçe açıklanmıştı- boyun eğmediler. Onun yerine “Firavun’un emrine uydular. Halbuki Firavun’un emri hiç de doğru değildi.” Aksine Firavun, sapık ve azgın idi. O nedenle de ancak tamamen zararlı olan şeyleri emrederdi. Kavmi de ona tabi olduğu için o, onları da helâke sürükleyip perişan etti:“O, kıyamet günü kavminin önüne düşecek ve onları ateşe sürecektir. Varacakları o yer, ne kötüdür!”
99. “Hem bu” dünyada “lanete uğradılar hem de kıyamet gününde.” Allah, melekler ve bütün insanlar dünyada da âhirette de onlara lanet etmektedir. “Verilen bu destek, ne kötüdür!” Allah’ın azabı ile dünya ve âhirette lanete uğramak gibi aleyhlerinde birbiri ardına gelen ve kendileri için bir araya toplanan bu cezalar, ne kadar da kötüdür!
100. Yüce Allah, geçmiş ümmetlerin peygamberleri ile olan kıssalarını zikrettikten sonra Rasûlüne hitaben şöyle buyurmaktadır:“İşte sana anlattığımız bu kıssalar, (helak edilen) şehirlerin haberlerindendir.” Onlarla uyarıp korkutasın, senin risaletine dair delil olsun, mü’minlere de bir öğüt ve bir hatırlatma olsun diye bu kıssaları anlattık. “Onlardan kiminin izleri hâlâ duruyor.” Yok olmamışlardır, aksine onların orada yaşamış olduklarına delil olan izleri hala durmaktadır. Onlardan “kimi de silinip gitmiştir” meskenleri yıkılmış, konakladıkları yerler yok olup gitmiş ve geriye bir iz kalmamıştır.
101. “Biz onlara” onları çeşitli cezalara uğratmakla “zulmetmedik. Fakat onlar” şirk, küfür ve inat ile “kendi kendilerine zulmettiler. Rabbinin (azap) emri gelince Allah’ın yanı sıra yalvarıp durdukları ilâhları da onlara hiçbir fayda sağlamadı.” Allah’tan başkasına sığınan herkesin hali budur. Zorlu ve çetin azapların gelip çatması halinde onlara bu uydurma ilâhlara yalvarmalarının hiçbir faydası olmaz. “Aksine zararlarını” düşündüklerinin aksine hüsran ve yıkımlarını “artırmaktan başka bir işe yaramadılar.”
Hud 11:98
96- Andolsun ki Biz, Mûsâ’yı mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 97- Firavun’a ve ileri gelenlerine. Onlarsa Firavun’un emrine uydular. Halbuki Firavun’un emri hiç de doğru değildi. 98- O, kıyamet günü kavminin önüne düşecek ve onları ateşe sürecektir. Varacakları o yer, ne kötüdür! 99- Hem bu (dünyada) lanete uğradılar hem de Kıyamet gününde. Verilen bu destek, ne kötüdür! 100- İşte sana anlattığımız bu kıssalar, (helak edilen) şehirlerin haberlerindendir. Onlardan kiminin izleri hâlâ duruyor, kimi de silinip gitmiştir. 101- Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar kendi kendilerine zulmettiler. Rabbinin (azap) emri gelince Allah’ın yanı sıra yalvarıp durdukları ilâhları da onlara hiçbir fayda sağlamadı. Aksine zararlarını artırmaktan başka bir işe yaramadılar.
96. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” asa, el ve buna benzer Yüce Allah’ın onun vasıtası ile göstermiş olduğu ve getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “mucizelerimizle ve apaçık bir delille” güneş gibi açıkça ortaya çıkmış bir delil ile “gönderdik.”
97-98. “Firavun’a ve ileri gelenlerine.” Kavminin şereflilerine. Çünkü bunlar kendilerine uyulan kimselerdi. Başkaları ise bunlara uyuyordu. Ancak bunlar, Mûsâ’nın kendilerine göstermiş olduğu ayet ve mucizelere -ki bunlar A’râf suresinde genişçe açıklanmıştı- boyun eğmediler. Onun yerine “Firavun’un emrine uydular. Halbuki Firavun’un emri hiç de doğru değildi.” Aksine Firavun, sapık ve azgın idi. O nedenle de ancak tamamen zararlı olan şeyleri emrederdi. Kavmi de ona tabi olduğu için o, onları da helâke sürükleyip perişan etti:“O, kıyamet günü kavminin önüne düşecek ve onları ateşe sürecektir. Varacakları o yer, ne kötüdür!”
99. “Hem bu” dünyada “lanete uğradılar hem de kıyamet gününde.” Allah, melekler ve bütün insanlar dünyada da âhirette de onlara lanet etmektedir. “Verilen bu destek, ne kötüdür!” Allah’ın azabı ile dünya ve âhirette lanete uğramak gibi aleyhlerinde birbiri ardına gelen ve kendileri için bir araya toplanan bu cezalar, ne kadar da kötüdür!
100. Yüce Allah, geçmiş ümmetlerin peygamberleri ile olan kıssalarını zikrettikten sonra Rasûlüne hitaben şöyle buyurmaktadır:“İşte sana anlattığımız bu kıssalar, (helak edilen) şehirlerin haberlerindendir.” Onlarla uyarıp korkutasın, senin risaletine dair delil olsun, mü’minlere de bir öğüt ve bir hatırlatma olsun diye bu kıssaları anlattık. “Onlardan kiminin izleri hâlâ duruyor.” Yok olmamışlardır, aksine onların orada yaşamış olduklarına delil olan izleri hala durmaktadır. Onlardan “kimi de silinip gitmiştir” meskenleri yıkılmış, konakladıkları yerler yok olup gitmiş ve geriye bir iz kalmamıştır.
101. “Biz onlara” onları çeşitli cezalara uğratmakla “zulmetmedik. Fakat onlar” şirk, küfür ve inat ile “kendi kendilerine zulmettiler. Rabbinin (azap) emri gelince Allah’ın yanı sıra yalvarıp durdukları ilâhları da onlara hiçbir fayda sağlamadı.” Allah’tan başkasına sığınan herkesin hali budur. Zorlu ve çetin azapların gelip çatması halinde onlara bu uydurma ilâhlara yalvarmalarının hiçbir faydası olmaz. “Aksine zararlarını” düşündüklerinin aksine hüsran ve yıkımlarını “artırmaktan başka bir işe yaramadılar.”
Hud 11:99
96- Andolsun ki Biz, Mûsâ’yı mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 97- Firavun’a ve ileri gelenlerine. Onlarsa Firavun’un emrine uydular. Halbuki Firavun’un emri hiç de doğru değildi. 98- O, kıyamet günü kavminin önüne düşecek ve onları ateşe sürecektir. Varacakları o yer, ne kötüdür! 99- Hem bu (dünyada) lanete uğradılar hem de Kıyamet gününde. Verilen bu destek, ne kötüdür! 100- İşte sana anlattığımız bu kıssalar, (helak edilen) şehirlerin haberlerindendir. Onlardan kiminin izleri hâlâ duruyor, kimi de silinip gitmiştir. 101- Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar kendi kendilerine zulmettiler. Rabbinin (azap) emri gelince Allah’ın yanı sıra yalvarıp durdukları ilâhları da onlara hiçbir fayda sağlamadı. Aksine zararlarını artırmaktan başka bir işe yaramadılar.
96. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” asa, el ve buna benzer Yüce Allah’ın onun vasıtası ile göstermiş olduğu ve getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “mucizelerimizle ve apaçık bir delille” güneş gibi açıkça ortaya çıkmış bir delil ile “gönderdik.”
97-98. “Firavun’a ve ileri gelenlerine.” Kavminin şereflilerine. Çünkü bunlar kendilerine uyulan kimselerdi. Başkaları ise bunlara uyuyordu. Ancak bunlar, Mûsâ’nın kendilerine göstermiş olduğu ayet ve mucizelere -ki bunlar A’râf suresinde genişçe açıklanmıştı- boyun eğmediler. Onun yerine “Firavun’un emrine uydular. Halbuki Firavun’un emri hiç de doğru değildi.” Aksine Firavun, sapık ve azgın idi. O nedenle de ancak tamamen zararlı olan şeyleri emrederdi. Kavmi de ona tabi olduğu için o, onları da helâke sürükleyip perişan etti:“O, kıyamet günü kavminin önüne düşecek ve onları ateşe sürecektir. Varacakları o yer, ne kötüdür!”
99. “Hem bu” dünyada “lanete uğradılar hem de kıyamet gününde.” Allah, melekler ve bütün insanlar dünyada da âhirette de onlara lanet etmektedir. “Verilen bu destek, ne kötüdür!” Allah’ın azabı ile dünya ve âhirette lanete uğramak gibi aleyhlerinde birbiri ardına gelen ve kendileri için bir araya toplanan bu cezalar, ne kadar da kötüdür!
100. Yüce Allah, geçmiş ümmetlerin peygamberleri ile olan kıssalarını zikrettikten sonra Rasûlüne hitaben şöyle buyurmaktadır:“İşte sana anlattığımız bu kıssalar, (helak edilen) şehirlerin haberlerindendir.” Onlarla uyarıp korkutasın, senin risaletine dair delil olsun, mü’minlere de bir öğüt ve bir hatırlatma olsun diye bu kıssaları anlattık. “Onlardan kiminin izleri hâlâ duruyor.” Yok olmamışlardır, aksine onların orada yaşamış olduklarına delil olan izleri hala durmaktadır. Onlardan “kimi de silinip gitmiştir” meskenleri yıkılmış, konakladıkları yerler yok olup gitmiş ve geriye bir iz kalmamıştır.
101. “Biz onlara” onları çeşitli cezalara uğratmakla “zulmetmedik. Fakat onlar” şirk, küfür ve inat ile “kendi kendilerine zulmettiler. Rabbinin (azap) emri gelince Allah’ın yanı sıra yalvarıp durdukları ilâhları da onlara hiçbir fayda sağlamadı.” Allah’tan başkasına sığınan herkesin hali budur. Zorlu ve çetin azapların gelip çatması halinde onlara bu uydurma ilâhlara yalvarmalarının hiçbir faydası olmaz. “Aksine zararlarını” düşündüklerinin aksine hüsran ve yıkımlarını “artırmaktan başka bir işe yaramadılar.”
Hud 11:100
96- Andolsun ki Biz, Mûsâ’yı mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 97- Firavun’a ve ileri gelenlerine. Onlarsa Firavun’un emrine uydular. Halbuki Firavun’un emri hiç de doğru değildi. 98- O, kıyamet günü kavminin önüne düşecek ve onları ateşe sürecektir. Varacakları o yer, ne kötüdür! 99- Hem bu (dünyada) lanete uğradılar hem de Kıyamet gününde. Verilen bu destek, ne kötüdür! 100- İşte sana anlattığımız bu kıssalar, (helak edilen) şehirlerin haberlerindendir. Onlardan kiminin izleri hâlâ duruyor, kimi de silinip gitmiştir. 101- Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar kendi kendilerine zulmettiler. Rabbinin (azap) emri gelince Allah’ın yanı sıra yalvarıp durdukları ilâhları da onlara hiçbir fayda sağlamadı. Aksine zararlarını artırmaktan başka bir işe yaramadılar.
96. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” asa, el ve buna benzer Yüce Allah’ın onun vasıtası ile göstermiş olduğu ve getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “mucizelerimizle ve apaçık bir delille” güneş gibi açıkça ortaya çıkmış bir delil ile “gönderdik.”
97-98. “Firavun’a ve ileri gelenlerine.” Kavminin şereflilerine. Çünkü bunlar kendilerine uyulan kimselerdi. Başkaları ise bunlara uyuyordu. Ancak bunlar, Mûsâ’nın kendilerine göstermiş olduğu ayet ve mucizelere -ki bunlar A’râf suresinde genişçe açıklanmıştı- boyun eğmediler. Onun yerine “Firavun’un emrine uydular. Halbuki Firavun’un emri hiç de doğru değildi.” Aksine Firavun, sapık ve azgın idi. O nedenle de ancak tamamen zararlı olan şeyleri emrederdi. Kavmi de ona tabi olduğu için o, onları da helâke sürükleyip perişan etti:“O, kıyamet günü kavminin önüne düşecek ve onları ateşe sürecektir. Varacakları o yer, ne kötüdür!”
99. “Hem bu” dünyada “lanete uğradılar hem de kıyamet gününde.” Allah, melekler ve bütün insanlar dünyada da âhirette de onlara lanet etmektedir. “Verilen bu destek, ne kötüdür!” Allah’ın azabı ile dünya ve âhirette lanete uğramak gibi aleyhlerinde birbiri ardına gelen ve kendileri için bir araya toplanan bu cezalar, ne kadar da kötüdür!
100. Yüce Allah, geçmiş ümmetlerin peygamberleri ile olan kıssalarını zikrettikten sonra Rasûlüne hitaben şöyle buyurmaktadır:“İşte sana anlattığımız bu kıssalar, (helak edilen) şehirlerin haberlerindendir.” Onlarla uyarıp korkutasın, senin risaletine dair delil olsun, mü’minlere de bir öğüt ve bir hatırlatma olsun diye bu kıssaları anlattık. “Onlardan kiminin izleri hâlâ duruyor.” Yok olmamışlardır, aksine onların orada yaşamış olduklarına delil olan izleri hala durmaktadır. Onlardan “kimi de silinip gitmiştir” meskenleri yıkılmış, konakladıkları yerler yok olup gitmiş ve geriye bir iz kalmamıştır.
101. “Biz onlara” onları çeşitli cezalara uğratmakla “zulmetmedik. Fakat onlar” şirk, küfür ve inat ile “kendi kendilerine zulmettiler. Rabbinin (azap) emri gelince Allah’ın yanı sıra yalvarıp durdukları ilâhları da onlara hiçbir fayda sağlamadı.” Allah’tan başkasına sığınan herkesin hali budur. Zorlu ve çetin azapların gelip çatması halinde onlara bu uydurma ilâhlara yalvarmalarının hiçbir faydası olmaz. “Aksine zararlarını” düşündüklerinin aksine hüsran ve yıkımlarını “artırmaktan başka bir işe yaramadılar.”
Hud 11:101
96- Andolsun ki Biz, Mûsâ’yı mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik… 97- Firavun’a ve ileri gelenlerine. Onlarsa Firavun’un emrine uydular. Halbuki Firavun’un emri hiç de doğru değildi. 98- O, kıyamet günü kavminin önüne düşecek ve onları ateşe sürecektir. Varacakları o yer, ne kötüdür! 99- Hem bu (dünyada) lanete uğradılar hem de Kıyamet gününde. Verilen bu destek, ne kötüdür! 100- İşte sana anlattığımız bu kıssalar, (helak edilen) şehirlerin haberlerindendir. Onlardan kiminin izleri hâlâ duruyor, kimi de silinip gitmiştir. 101- Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar kendi kendilerine zulmettiler. Rabbinin (azap) emri gelince Allah’ın yanı sıra yalvarıp durdukları ilâhları da onlara hiçbir fayda sağlamadı. Aksine zararlarını artırmaktan başka bir işe yaramadılar.
96. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Biz” İmran oğlu “Mûsâ’yı” asa, el ve buna benzer Yüce Allah’ın onun vasıtası ile göstermiş olduğu ve getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “mucizelerimizle ve apaçık bir delille” güneş gibi açıkça ortaya çıkmış bir delil ile “gönderdik.”
97-98. “Firavun’a ve ileri gelenlerine.” Kavminin şereflilerine. Çünkü bunlar kendilerine uyulan kimselerdi. Başkaları ise bunlara uyuyordu. Ancak bunlar, Mûsâ’nın kendilerine göstermiş olduğu ayet ve mucizelere -ki bunlar A’râf suresinde genişçe açıklanmıştı- boyun eğmediler. Onun yerine “Firavun’un emrine uydular. Halbuki Firavun’un emri hiç de doğru değildi.” Aksine Firavun, sapık ve azgın idi. O nedenle de ancak tamamen zararlı olan şeyleri emrederdi. Kavmi de ona tabi olduğu için o, onları da helâke sürükleyip perişan etti:“O, kıyamet günü kavminin önüne düşecek ve onları ateşe sürecektir. Varacakları o yer, ne kötüdür!”
99. “Hem bu” dünyada “lanete uğradılar hem de kıyamet gününde.” Allah, melekler ve bütün insanlar dünyada da âhirette de onlara lanet etmektedir. “Verilen bu destek, ne kötüdür!” Allah’ın azabı ile dünya ve âhirette lanete uğramak gibi aleyhlerinde birbiri ardına gelen ve kendileri için bir araya toplanan bu cezalar, ne kadar da kötüdür!
100. Yüce Allah, geçmiş ümmetlerin peygamberleri ile olan kıssalarını zikrettikten sonra Rasûlüne hitaben şöyle buyurmaktadır:“İşte sana anlattığımız bu kıssalar, (helak edilen) şehirlerin haberlerindendir.” Onlarla uyarıp korkutasın, senin risaletine dair delil olsun, mü’minlere de bir öğüt ve bir hatırlatma olsun diye bu kıssaları anlattık. “Onlardan kiminin izleri hâlâ duruyor.” Yok olmamışlardır, aksine onların orada yaşamış olduklarına delil olan izleri hala durmaktadır. Onlardan “kimi de silinip gitmiştir” meskenleri yıkılmış, konakladıkları yerler yok olup gitmiş ve geriye bir iz kalmamıştır.
101. “Biz onlara” onları çeşitli cezalara uğratmakla “zulmetmedik. Fakat onlar” şirk, küfür ve inat ile “kendi kendilerine zulmettiler. Rabbinin (azap) emri gelince Allah’ın yanı sıra yalvarıp durdukları ilâhları da onlara hiçbir fayda sağlamadı.” Allah’tan başkasına sığınan herkesin hali budur. Zorlu ve çetin azapların gelip çatması halinde onlara bu uydurma ilâhlara yalvarmalarının hiçbir faydası olmaz. “Aksine zararlarını” düşündüklerinin aksine hüsran ve yıkımlarını “artırmaktan başka bir işe yaramadılar.”
Hud 11:102
102- İşte Rabbin, (halkı) zalim olan şehirleri yakaladığında böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı can yakıcı ve pek şiddetlidir.
102. “Şüphesiz O’nun yakalayışı can yakıcı ve pek şiddetlidir.” Yani Yüce Allah onları azap ile helak edip ortadan kaldırır. Allah’dan başka ibadet ettikleri varlıkların da onlara en ufak bir faydası olmaz.
Hud 11:103
103- Elbette bunda âhiret azabından korkanlar için bir ibret vardır. O, kendisinde bütün insanların toplanacakları bir gündür. O, (herkes tarafından) tanık olunacak bir gündür. 104- Biz, onu ancak sayılı bir süre(nin dolması) için ertelemekteyiz. 105- Onun geleceği gün, Allah’ın izni olmadıkça hiç kimse konuşamayacaktır. İçlerinden kimi bedbaht, kimi de bahtiyar olacaktır. 106- Bedbaht olanlara gelince onlar ateştedirler. Orada onlar, inleyerek ve hırıltılı bir şekilde nefes alıp verirler. 107- Rabbinin dilediği kadarı müstesnâ gökler ve yer durduğu müddetçe orada ebedi kalacaklardır. Şüphesiz ki Rabbin, dilediğini yapandır. 108- Bahtiyar olanlara gelince onlar da cennettedirler. Rabbinin dilediği kadarı müstesna gökler ve yer durduğu müddetçe orada ebedi kalacaklardır. Bu, kesintisi olmayan bir bağıştır.
103. “Elbette bunda” sözü edilen zalimleri çeşitli cezalarla yakalayışında “âhiret azabından korkanlar için bir ibret” hem de zalim ve günahkâr kimselere hem dünyevî ceza hem de uhrevî cezanın olduğuna dair bir delil “vardır.” Daha sonra Yüce Allah âhiretin niteliklerine geçerek şöyle buyurmaktadır: “O kendisinde bütün insanların toplanacakları bir gündür.” Bütün insanlar, o günde amellerinin karşılıklarını görmek ve Yüce Allah’ın azametini ve yüce adaletini görüp O’nu hakkı ile tanımak üzere toplanacaklardır. “O, tanık olunacak bir gündür.” O günde Allah, melekleri ve bütün mahlukat hazır bulunacaklardır.
104. “Biz onu” kıyamet gününün gelişini “sayılı bir süre(nin dolması) için ertelemekteyiz.” Dünyanın eceli dolup Yüce Allah’ın orada takdir etmiş olduğu mahlukatın sonu geldiği zaman Allah, onları âhiret yurduna döndürecektir. Dünya hayatında onlara şer’î hükümlerini uyguladığı gibi ahirette de amellerinin karşılığı olacak cezaî hükümleri uygulayacaktır.
105. “Onun geleceği gün” insanların toplanacağı o gün “Allah’ın izni olmadıkça hiç kimse” peygamberler ve melaike-i kiram da dahil “konuşamayacaktır.” O’nun izni olmaksızın şefaatte de bulunamayacaklardır. “İçlerinden” Allah’ın yarattıklarından “kimi bedbaht, kimi de bahtiyar olacaktır.” Bedbaht olanlar, Allah’ı inkar edip kafir olanlar, peygamberlerini yalanlayanlar ve emrine isyan edenlerdir. Bahtiyar olanlar ise takvâ sahibi mü’minlerdir. Bunların amellerinin karşılıklarına gelince;
106. “Bedbaht olanlara gelince onlar” yani bedbaht olup rezil ve rüsvay olanlar “ateştedirler.” Onun azabına daldırılmış olacaklar ve oranın cezası onlara pek ağır gelecek. “Orada onlar” içinde bulundukları azabın şiddetinden dolayı “inleyerek ve hırıltılı bir şekilde nefes alıp verirler.” Bu ise çıkartılan seslerin en çirkini ve en dehşet vericisidir.
107. “Rabbinin dilediği kadarı müstesna gökler ve yer durduğu müddetçe orada ebedi kalacaklardır.” Onlar, azabı böyle şiddetli olan cehennem ateşinde ebediyen kalacaklardır. Ancak Yüce Allah’ın -müfessirlerin çoğunluğunun dediği gibi- orada kalmamalarını dilediği müddet bundan müstesnadır. Buradaki istisna da onların cehenneme girişlerinden öncesiyle ilgilidir. O halde onlar -oraya girmelerinden önceki zaman müstesna- tüm zamanlar boyunca cehennemde kalacaklardır. “Şüphesiz ki Rabbin, dilediğini yapandır.” O, ne yapmak dilerse ve hikmeti neyi gerektirirse onu yapar. O’nun şanı yüce ve mübarektir. Hiç kimse O’nun, irade ettiğini yapmaktan alıkoyamaz.
108. “Bahtiyar olanlara gelince” yani mutluluk ve başarıya mazhar olup umduklarına kavuşanlara gelince “onlar da cennettedirler. Rabbinin dilediği kadarı müstesna gökler ve yer durduğu müddetçe orada ebedi kalacaklardır.” Daha sonra Yüce Allah, onların cennette ebedi kalışlarını:“Bu kesintisi olmayan bir bağıştır.” buyruğu ile pekiştirmektedir. Yani Yüce Allah’ın onlara vermiş olduğu kalıcı nimetler, üstün lezzetler, süreklidir, devamlıdır. Hiçbir zaman kesintiye uğramayacaktır. Kerim olan Allah’tan lütfu ile bizleri onlardan kılmasını niyaz ederiz.
Hud 11:104
103- Elbette bunda âhiret azabından korkanlar için bir ibret vardır. O, kendisinde bütün insanların toplanacakları bir gündür. O, (herkes tarafından) tanık olunacak bir gündür. 104- Biz, onu ancak sayılı bir süre(nin dolması) için ertelemekteyiz. 105- Onun geleceği gün, Allah’ın izni olmadıkça hiç kimse konuşamayacaktır. İçlerinden kimi bedbaht, kimi de bahtiyar olacaktır. 106- Bedbaht olanlara gelince onlar ateştedirler. Orada onlar, inleyerek ve hırıltılı bir şekilde nefes alıp verirler. 107- Rabbinin dilediği kadarı müstesnâ gökler ve yer durduğu müddetçe orada ebedi kalacaklardır. Şüphesiz ki Rabbin, dilediğini yapandır. 108- Bahtiyar olanlara gelince onlar da cennettedirler. Rabbinin dilediği kadarı müstesna gökler ve yer durduğu müddetçe orada ebedi kalacaklardır. Bu, kesintisi olmayan bir bağıştır.
103. “Elbette bunda” sözü edilen zalimleri çeşitli cezalarla yakalayışında “âhiret azabından korkanlar için bir ibret” hem de zalim ve günahkâr kimselere hem dünyevî ceza hem de uhrevî cezanın olduğuna dair bir delil “vardır.” Daha sonra Yüce Allah âhiretin niteliklerine geçerek şöyle buyurmaktadır: “O kendisinde bütün insanların toplanacakları bir gündür.” Bütün insanlar, o günde amellerinin karşılıklarını görmek ve Yüce Allah’ın azametini ve yüce adaletini görüp O’nu hakkı ile tanımak üzere toplanacaklardır. “O, tanık olunacak bir gündür.” O günde Allah, melekleri ve bütün mahlukat hazır bulunacaklardır.
104. “Biz onu” kıyamet gününün gelişini “sayılı bir süre(nin dolması) için ertelemekteyiz.” Dünyanın eceli dolup Yüce Allah’ın orada takdir etmiş olduğu mahlukatın sonu geldiği zaman Allah, onları âhiret yurduna döndürecektir. Dünya hayatında onlara şer’î hükümlerini uyguladığı gibi ahirette de amellerinin karşılığı olacak cezaî hükümleri uygulayacaktır.
105. “Onun geleceği gün” insanların toplanacağı o gün “Allah’ın izni olmadıkça hiç kimse” peygamberler ve melaike-i kiram da dahil “konuşamayacaktır.” O’nun izni olmaksızın şefaatte de bulunamayacaklardır. “İçlerinden” Allah’ın yarattıklarından “kimi bedbaht, kimi de bahtiyar olacaktır.” Bedbaht olanlar, Allah’ı inkar edip kafir olanlar, peygamberlerini yalanlayanlar ve emrine isyan edenlerdir. Bahtiyar olanlar ise takvâ sahibi mü’minlerdir. Bunların amellerinin karşılıklarına gelince;
106. “Bedbaht olanlara gelince onlar” yani bedbaht olup rezil ve rüsvay olanlar “ateştedirler.” Onun azabına daldırılmış olacaklar ve oranın cezası onlara pek ağır gelecek. “Orada onlar” içinde bulundukları azabın şiddetinden dolayı “inleyerek ve hırıltılı bir şekilde nefes alıp verirler.” Bu ise çıkartılan seslerin en çirkini ve en dehşet vericisidir.
107. “Rabbinin dilediği kadarı müstesna gökler ve yer durduğu müddetçe orada ebedi kalacaklardır.” Onlar, azabı böyle şiddetli olan cehennem ateşinde ebediyen kalacaklardır. Ancak Yüce Allah’ın -müfessirlerin çoğunluğunun dediği gibi- orada kalmamalarını dilediği müddet bundan müstesnadır. Buradaki istisna da onların cehenneme girişlerinden öncesiyle ilgilidir. O halde onlar -oraya girmelerinden önceki zaman müstesna- tüm zamanlar boyunca cehennemde kalacaklardır. “Şüphesiz ki Rabbin, dilediğini yapandır.” O, ne yapmak dilerse ve hikmeti neyi gerektirirse onu yapar. O’nun şanı yüce ve mübarektir. Hiç kimse O’nun, irade ettiğini yapmaktan alıkoyamaz.
108. “Bahtiyar olanlara gelince” yani mutluluk ve başarıya mazhar olup umduklarına kavuşanlara gelince “onlar da cennettedirler. Rabbinin dilediği kadarı müstesna gökler ve yer durduğu müddetçe orada ebedi kalacaklardır.” Daha sonra Yüce Allah, onların cennette ebedi kalışlarını:“Bu kesintisi olmayan bir bağıştır.” buyruğu ile pekiştirmektedir. Yani Yüce Allah’ın onlara vermiş olduğu kalıcı nimetler, üstün lezzetler, süreklidir, devamlıdır. Hiçbir zaman kesintiye uğramayacaktır. Kerim olan Allah’tan lütfu ile bizleri onlardan kılmasını niyaz ederiz.
Hud 11:105
103- Elbette bunda âhiret azabından korkanlar için bir ibret vardır. O, kendisinde bütün insanların toplanacakları bir gündür. O, (herkes tarafından) tanık olunacak bir gündür. 104- Biz, onu ancak sayılı bir süre(nin dolması) için ertelemekteyiz. 105- Onun geleceği gün, Allah’ın izni olmadıkça hiç kimse konuşamayacaktır. İçlerinden kimi bedbaht, kimi de bahtiyar olacaktır. 106- Bedbaht olanlara gelince onlar ateştedirler. Orada onlar, inleyerek ve hırıltılı bir şekilde nefes alıp verirler. 107- Rabbinin dilediği kadarı müstesnâ gökler ve yer durduğu müddetçe orada ebedi kalacaklardır. Şüphesiz ki Rabbin, dilediğini yapandır. 108- Bahtiyar olanlara gelince onlar da cennettedirler. Rabbinin dilediği kadarı müstesna gökler ve yer durduğu müddetçe orada ebedi kalacaklardır. Bu, kesintisi olmayan bir bağıştır.
103. “Elbette bunda” sözü edilen zalimleri çeşitli cezalarla yakalayışında “âhiret azabından korkanlar için bir ibret” hem de zalim ve günahkâr kimselere hem dünyevî ceza hem de uhrevî cezanın olduğuna dair bir delil “vardır.” Daha sonra Yüce Allah âhiretin niteliklerine geçerek şöyle buyurmaktadır: “O kendisinde bütün insanların toplanacakları bir gündür.” Bütün insanlar, o günde amellerinin karşılıklarını görmek ve Yüce Allah’ın azametini ve yüce adaletini görüp O’nu hakkı ile tanımak üzere toplanacaklardır. “O, tanık olunacak bir gündür.” O günde Allah, melekleri ve bütün mahlukat hazır bulunacaklardır.
104. “Biz onu” kıyamet gününün gelişini “sayılı bir süre(nin dolması) için ertelemekteyiz.” Dünyanın eceli dolup Yüce Allah’ın orada takdir etmiş olduğu mahlukatın sonu geldiği zaman Allah, onları âhiret yurduna döndürecektir. Dünya hayatında onlara şer’î hükümlerini uyguladığı gibi ahirette de amellerinin karşılığı olacak cezaî hükümleri uygulayacaktır.
105. “Onun geleceği gün” insanların toplanacağı o gün “Allah’ın izni olmadıkça hiç kimse” peygamberler ve melaike-i kiram da dahil “konuşamayacaktır.” O’nun izni olmaksızın şefaatte de bulunamayacaklardır. “İçlerinden” Allah’ın yarattıklarından “kimi bedbaht, kimi de bahtiyar olacaktır.” Bedbaht olanlar, Allah’ı inkar edip kafir olanlar, peygamberlerini yalanlayanlar ve emrine isyan edenlerdir. Bahtiyar olanlar ise takvâ sahibi mü’minlerdir. Bunların amellerinin karşılıklarına gelince;
106. “Bedbaht olanlara gelince onlar” yani bedbaht olup rezil ve rüsvay olanlar “ateştedirler.” Onun azabına daldırılmış olacaklar ve oranın cezası onlara pek ağır gelecek. “Orada onlar” içinde bulundukları azabın şiddetinden dolayı “inleyerek ve hırıltılı bir şekilde nefes alıp verirler.” Bu ise çıkartılan seslerin en çirkini ve en dehşet vericisidir.
107. “Rabbinin dilediği kadarı müstesna gökler ve yer durduğu müddetçe orada ebedi kalacaklardır.” Onlar, azabı böyle şiddetli olan cehennem ateşinde ebediyen kalacaklardır. Ancak Yüce Allah’ın -müfessirlerin çoğunluğunun dediği gibi- orada kalmamalarını dilediği müddet bundan müstesnadır. Buradaki istisna da onların cehenneme girişlerinden öncesiyle ilgilidir. O halde onlar -oraya girmelerinden önceki zaman müstesna- tüm zamanlar boyunca cehennemde kalacaklardır. “Şüphesiz ki Rabbin, dilediğini yapandır.” O, ne yapmak dilerse ve hikmeti neyi gerektirirse onu yapar. O’nun şanı yüce ve mübarektir. Hiç kimse O’nun, irade ettiğini yapmaktan alıkoyamaz.
108. “Bahtiyar olanlara gelince” yani mutluluk ve başarıya mazhar olup umduklarına kavuşanlara gelince “onlar da cennettedirler. Rabbinin dilediği kadarı müstesna gökler ve yer durduğu müddetçe orada ebedi kalacaklardır.” Daha sonra Yüce Allah, onların cennette ebedi kalışlarını:“Bu kesintisi olmayan bir bağıştır.” buyruğu ile pekiştirmektedir. Yani Yüce Allah’ın onlara vermiş olduğu kalıcı nimetler, üstün lezzetler, süreklidir, devamlıdır. Hiçbir zaman kesintiye uğramayacaktır. Kerim olan Allah’tan lütfu ile bizleri onlardan kılmasını niyaz ederiz.
Hud 11:106
103- Elbette bunda âhiret azabından korkanlar için bir ibret vardır. O, kendisinde bütün insanların toplanacakları bir gündür. O, (herkes tarafından) tanık olunacak bir gündür. 104- Biz, onu ancak sayılı bir süre(nin dolması) için ertelemekteyiz. 105- Onun geleceği gün, Allah’ın izni olmadıkça hiç kimse konuşamayacaktır. İçlerinden kimi bedbaht, kimi de bahtiyar olacaktır. 106- Bedbaht olanlara gelince onlar ateştedirler. Orada onlar, inleyerek ve hırıltılı bir şekilde nefes alıp verirler. 107- Rabbinin dilediği kadarı müstesnâ gökler ve yer durduğu müddetçe orada ebedi kalacaklardır. Şüphesiz ki Rabbin, dilediğini yapandır. 108- Bahtiyar olanlara gelince onlar da cennettedirler. Rabbinin dilediği kadarı müstesna gökler ve yer durduğu müddetçe orada ebedi kalacaklardır. Bu, kesintisi olmayan bir bağıştır.
103. “Elbette bunda” sözü edilen zalimleri çeşitli cezalarla yakalayışında “âhiret azabından korkanlar için bir ibret” hem de zalim ve günahkâr kimselere hem dünyevî ceza hem de uhrevî cezanın olduğuna dair bir delil “vardır.” Daha sonra Yüce Allah âhiretin niteliklerine geçerek şöyle buyurmaktadır: “O kendisinde bütün insanların toplanacakları bir gündür.” Bütün insanlar, o günde amellerinin karşılıklarını görmek ve Yüce Allah’ın azametini ve yüce adaletini görüp O’nu hakkı ile tanımak üzere toplanacaklardır. “O, tanık olunacak bir gündür.” O günde Allah, melekleri ve bütün mahlukat hazır bulunacaklardır.
104. “Biz onu” kıyamet gününün gelişini “sayılı bir süre(nin dolması) için ertelemekteyiz.” Dünyanın eceli dolup Yüce Allah’ın orada takdir etmiş olduğu mahlukatın sonu geldiği zaman Allah, onları âhiret yurduna döndürecektir. Dünya hayatında onlara şer’î hükümlerini uyguladığı gibi ahirette de amellerinin karşılığı olacak cezaî hükümleri uygulayacaktır.
105. “Onun geleceği gün” insanların toplanacağı o gün “Allah’ın izni olmadıkça hiç kimse” peygamberler ve melaike-i kiram da dahil “konuşamayacaktır.” O’nun izni olmaksızın şefaatte de bulunamayacaklardır. “İçlerinden” Allah’ın yarattıklarından “kimi bedbaht, kimi de bahtiyar olacaktır.” Bedbaht olanlar, Allah’ı inkar edip kafir olanlar, peygamberlerini yalanlayanlar ve emrine isyan edenlerdir. Bahtiyar olanlar ise takvâ sahibi mü’minlerdir. Bunların amellerinin karşılıklarına gelince;
106. “Bedbaht olanlara gelince onlar” yani bedbaht olup rezil ve rüsvay olanlar “ateştedirler.” Onun azabına daldırılmış olacaklar ve oranın cezası onlara pek ağır gelecek. “Orada onlar” içinde bulundukları azabın şiddetinden dolayı “inleyerek ve hırıltılı bir şekilde nefes alıp verirler.” Bu ise çıkartılan seslerin en çirkini ve en dehşet vericisidir.
107. “Rabbinin dilediği kadarı müstesna gökler ve yer durduğu müddetçe orada ebedi kalacaklardır.” Onlar, azabı böyle şiddetli olan cehennem ateşinde ebediyen kalacaklardır. Ancak Yüce Allah’ın -müfessirlerin çoğunluğunun dediği gibi- orada kalmamalarını dilediği müddet bundan müstesnadır. Buradaki istisna da onların cehenneme girişlerinden öncesiyle ilgilidir. O halde onlar -oraya girmelerinden önceki zaman müstesna- tüm zamanlar boyunca cehennemde kalacaklardır. “Şüphesiz ki Rabbin, dilediğini yapandır.” O, ne yapmak dilerse ve hikmeti neyi gerektirirse onu yapar. O’nun şanı yüce ve mübarektir. Hiç kimse O’nun, irade ettiğini yapmaktan alıkoyamaz.
108. “Bahtiyar olanlara gelince” yani mutluluk ve başarıya mazhar olup umduklarına kavuşanlara gelince “onlar da cennettedirler. Rabbinin dilediği kadarı müstesna gökler ve yer durduğu müddetçe orada ebedi kalacaklardır.” Daha sonra Yüce Allah, onların cennette ebedi kalışlarını:“Bu kesintisi olmayan bir bağıştır.” buyruğu ile pekiştirmektedir. Yani Yüce Allah’ın onlara vermiş olduğu kalıcı nimetler, üstün lezzetler, süreklidir, devamlıdır. Hiçbir zaman kesintiye uğramayacaktır. Kerim olan Allah’tan lütfu ile bizleri onlardan kılmasını niyaz ederiz.
Hud 11:107
103- Elbette bunda âhiret azabından korkanlar için bir ibret vardır. O, kendisinde bütün insanların toplanacakları bir gündür. O, (herkes tarafından) tanık olunacak bir gündür. 104- Biz, onu ancak sayılı bir süre(nin dolması) için ertelemekteyiz. 105- Onun geleceği gün, Allah’ın izni olmadıkça hiç kimse konuşamayacaktır. İçlerinden kimi bedbaht, kimi de bahtiyar olacaktır. 106- Bedbaht olanlara gelince onlar ateştedirler. Orada onlar, inleyerek ve hırıltılı bir şekilde nefes alıp verirler. 107- Rabbinin dilediği kadarı müstesnâ gökler ve yer durduğu müddetçe orada ebedi kalacaklardır. Şüphesiz ki Rabbin, dilediğini yapandır. 108- Bahtiyar olanlara gelince onlar da cennettedirler. Rabbinin dilediği kadarı müstesna gökler ve yer durduğu müddetçe orada ebedi kalacaklardır. Bu, kesintisi olmayan bir bağıştır.
103. “Elbette bunda” sözü edilen zalimleri çeşitli cezalarla yakalayışında “âhiret azabından korkanlar için bir ibret” hem de zalim ve günahkâr kimselere hem dünyevî ceza hem de uhrevî cezanın olduğuna dair bir delil “vardır.” Daha sonra Yüce Allah âhiretin niteliklerine geçerek şöyle buyurmaktadır: “O kendisinde bütün insanların toplanacakları bir gündür.” Bütün insanlar, o günde amellerinin karşılıklarını görmek ve Yüce Allah’ın azametini ve yüce adaletini görüp O’nu hakkı ile tanımak üzere toplanacaklardır. “O, tanık olunacak bir gündür.” O günde Allah, melekleri ve bütün mahlukat hazır bulunacaklardır.
104. “Biz onu” kıyamet gününün gelişini “sayılı bir süre(nin dolması) için ertelemekteyiz.” Dünyanın eceli dolup Yüce Allah’ın orada takdir etmiş olduğu mahlukatın sonu geldiği zaman Allah, onları âhiret yurduna döndürecektir. Dünya hayatında onlara şer’î hükümlerini uyguladığı gibi ahirette de amellerinin karşılığı olacak cezaî hükümleri uygulayacaktır.
105. “Onun geleceği gün” insanların toplanacağı o gün “Allah’ın izni olmadıkça hiç kimse” peygamberler ve melaike-i kiram da dahil “konuşamayacaktır.” O’nun izni olmaksızın şefaatte de bulunamayacaklardır. “İçlerinden” Allah’ın yarattıklarından “kimi bedbaht, kimi de bahtiyar olacaktır.” Bedbaht olanlar, Allah’ı inkar edip kafir olanlar, peygamberlerini yalanlayanlar ve emrine isyan edenlerdir. Bahtiyar olanlar ise takvâ sahibi mü’minlerdir. Bunların amellerinin karşılıklarına gelince;
106. “Bedbaht olanlara gelince onlar” yani bedbaht olup rezil ve rüsvay olanlar “ateştedirler.” Onun azabına daldırılmış olacaklar ve oranın cezası onlara pek ağır gelecek. “Orada onlar” içinde bulundukları azabın şiddetinden dolayı “inleyerek ve hırıltılı bir şekilde nefes alıp verirler.” Bu ise çıkartılan seslerin en çirkini ve en dehşet vericisidir.
107. “Rabbinin dilediği kadarı müstesna gökler ve yer durduğu müddetçe orada ebedi kalacaklardır.” Onlar, azabı böyle şiddetli olan cehennem ateşinde ebediyen kalacaklardır. Ancak Yüce Allah’ın -müfessirlerin çoğunluğunun dediği gibi- orada kalmamalarını dilediği müddet bundan müstesnadır. Buradaki istisna da onların cehenneme girişlerinden öncesiyle ilgilidir. O halde onlar -oraya girmelerinden önceki zaman müstesna- tüm zamanlar boyunca cehennemde kalacaklardır. “Şüphesiz ki Rabbin, dilediğini yapandır.” O, ne yapmak dilerse ve hikmeti neyi gerektirirse onu yapar. O’nun şanı yüce ve mübarektir. Hiç kimse O’nun, irade ettiğini yapmaktan alıkoyamaz.
108. “Bahtiyar olanlara gelince” yani mutluluk ve başarıya mazhar olup umduklarına kavuşanlara gelince “onlar da cennettedirler. Rabbinin dilediği kadarı müstesna gökler ve yer durduğu müddetçe orada ebedi kalacaklardır.” Daha sonra Yüce Allah, onların cennette ebedi kalışlarını:“Bu kesintisi olmayan bir bağıştır.” buyruğu ile pekiştirmektedir. Yani Yüce Allah’ın onlara vermiş olduğu kalıcı nimetler, üstün lezzetler, süreklidir, devamlıdır. Hiçbir zaman kesintiye uğramayacaktır. Kerim olan Allah’tan lütfu ile bizleri onlardan kılmasını niyaz ederiz.
Hud 11:108
103- Elbette bunda âhiret azabından korkanlar için bir ibret vardır. O, kendisinde bütün insanların toplanacakları bir gündür. O, (herkes tarafından) tanık olunacak bir gündür. 104- Biz, onu ancak sayılı bir süre(nin dolması) için ertelemekteyiz. 105- Onun geleceği gün, Allah’ın izni olmadıkça hiç kimse konuşamayacaktır. İçlerinden kimi bedbaht, kimi de bahtiyar olacaktır. 106- Bedbaht olanlara gelince onlar ateştedirler. Orada onlar, inleyerek ve hırıltılı bir şekilde nefes alıp verirler. 107- Rabbinin dilediği kadarı müstesnâ gökler ve yer durduğu müddetçe orada ebedi kalacaklardır. Şüphesiz ki Rabbin, dilediğini yapandır. 108- Bahtiyar olanlara gelince onlar da cennettedirler. Rabbinin dilediği kadarı müstesna gökler ve yer durduğu müddetçe orada ebedi kalacaklardır. Bu, kesintisi olmayan bir bağıştır.
103. “Elbette bunda” sözü edilen zalimleri çeşitli cezalarla yakalayışında “âhiret azabından korkanlar için bir ibret” hem de zalim ve günahkâr kimselere hem dünyevî ceza hem de uhrevî cezanın olduğuna dair bir delil “vardır.” Daha sonra Yüce Allah âhiretin niteliklerine geçerek şöyle buyurmaktadır: “O kendisinde bütün insanların toplanacakları bir gündür.” Bütün insanlar, o günde amellerinin karşılıklarını görmek ve Yüce Allah’ın azametini ve yüce adaletini görüp O’nu hakkı ile tanımak üzere toplanacaklardır. “O, tanık olunacak bir gündür.” O günde Allah, melekleri ve bütün mahlukat hazır bulunacaklardır.
104. “Biz onu” kıyamet gününün gelişini “sayılı bir süre(nin dolması) için ertelemekteyiz.” Dünyanın eceli dolup Yüce Allah’ın orada takdir etmiş olduğu mahlukatın sonu geldiği zaman Allah, onları âhiret yurduna döndürecektir. Dünya hayatında onlara şer’î hükümlerini uyguladığı gibi ahirette de amellerinin karşılığı olacak cezaî hükümleri uygulayacaktır.
105. “Onun geleceği gün” insanların toplanacağı o gün “Allah’ın izni olmadıkça hiç kimse” peygamberler ve melaike-i kiram da dahil “konuşamayacaktır.” O’nun izni olmaksızın şefaatte de bulunamayacaklardır. “İçlerinden” Allah’ın yarattıklarından “kimi bedbaht, kimi de bahtiyar olacaktır.” Bedbaht olanlar, Allah’ı inkar edip kafir olanlar, peygamberlerini yalanlayanlar ve emrine isyan edenlerdir. Bahtiyar olanlar ise takvâ sahibi mü’minlerdir. Bunların amellerinin karşılıklarına gelince;
106. “Bedbaht olanlara gelince onlar” yani bedbaht olup rezil ve rüsvay olanlar “ateştedirler.” Onun azabına daldırılmış olacaklar ve oranın cezası onlara pek ağır gelecek. “Orada onlar” içinde bulundukları azabın şiddetinden dolayı “inleyerek ve hırıltılı bir şekilde nefes alıp verirler.” Bu ise çıkartılan seslerin en çirkini ve en dehşet vericisidir.
107. “Rabbinin dilediği kadarı müstesna gökler ve yer durduğu müddetçe orada ebedi kalacaklardır.” Onlar, azabı böyle şiddetli olan cehennem ateşinde ebediyen kalacaklardır. Ancak Yüce Allah’ın -müfessirlerin çoğunluğunun dediği gibi- orada kalmamalarını dilediği müddet bundan müstesnadır. Buradaki istisna da onların cehenneme girişlerinden öncesiyle ilgilidir. O halde onlar -oraya girmelerinden önceki zaman müstesna- tüm zamanlar boyunca cehennemde kalacaklardır. “Şüphesiz ki Rabbin, dilediğini yapandır.” O, ne yapmak dilerse ve hikmeti neyi gerektirirse onu yapar. O’nun şanı yüce ve mübarektir. Hiç kimse O’nun, irade ettiğini yapmaktan alıkoyamaz.
108. “Bahtiyar olanlara gelince” yani mutluluk ve başarıya mazhar olup umduklarına kavuşanlara gelince “onlar da cennettedirler. Rabbinin dilediği kadarı müstesna gökler ve yer durduğu müddetçe orada ebedi kalacaklardır.” Daha sonra Yüce Allah, onların cennette ebedi kalışlarını:“Bu kesintisi olmayan bir bağıştır.” buyruğu ile pekiştirmektedir. Yani Yüce Allah’ın onlara vermiş olduğu kalıcı nimetler, üstün lezzetler, süreklidir, devamlıdır. Hiçbir zaman kesintiye uğramayacaktır. Kerim olan Allah’tan lütfu ile bizleri onlardan kılmasını niyaz ederiz.
Hud 11:109
109- O halde şunların (putlara) tapınmalarından yana hiçbir şüphen olmasın. Onlar ancak evvelce babalarının tapındıkları gibi tapınıyorlar. Biz de onların paylarını muhakkak eksiksiz vereceğiz.
109. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben şöyle buyurmaktadır:“O halde şunların” müşriklerin “(putlara) tapınmalarından yana hiçbir şüphen olmasın.” Bunların hallerinde ve izledikleri yolun batıl olduğunda en ufak bir şüpheye düşme. Onların ne aklî ne de dini bir delilleri vardır. Onların delilleri ve bu konudaki şüphelerinin kaynağı sadece “evvelce babalarının tapındıkları gibi tapınıyor” olmalarıdır. Bilindiği gibi bu, delil olması şöyle dursun şüphe dahi olamaz. Çünkü peygamberlerin dışında kalanların sözleri asla delil olarak gösterilemez, aksine onlara karşı delil getirilir. Hele de bu sapık kimseler gibilerinin sözleri. Onların dinin esaslarına dair söz ve görüşlerindeki yanlışlıkları ve tutarsızlıkları pek çok olup -kendileri ittifak ile kabul etseler de- hepsi yanlıştır ve sapıklıktır. “Biz de onların paylarını muhakkak eksiksiz vereceğiz.” Bu dünyada onlar için takdir edilmiş bulunan payları kendilerine ulaşacaktır. Bu pay çok olsa bile yahut senin gözünde fazla görünse bile bu durum, onların hallerinin doğruluğuna delil teşkil etmez. Çünkü Yüce Allah, dünyayı sevdiğine de sevmediğine de verir. Fakat imanı ve doğru dini sevdiğinden başkasına vermez. Özetle hiçbir zaman zalim kimselerin sapık olan önceki atalarının sözlerini ittifakla kabul etmelerine kanmamak ve Allah’ın onlara verdiklerine ve bağışladığı dünyalığa da aldanmamak gerekir.
Hud 11:110
110- Andolsun Mûsâ’ya Kitabı verdik de onun hakkında ayrılığa düşüldü. Eğer Rabbinden bir söz sadır olmamış olsaydı elbette aralarında hüküm verilmiş olurdu. Doğrusu onlar, bu (Kitaptan) yana büyük bir şüphe içindedirler. 111- Şüphesiz Rabbin, hepsine amellerinin karşılığını tam olarak verecektir. Çünkü O, onların yaptıklarından haberdardır. 112- Artık hem sen, emrolunduğun gibi dosdoğru ol hem de beraberindeki tevbe edenler. Aşırı da gitmeyin. Şüphesiz O, bütün yaptıklarınızı görendir. 113- Bir de zulmedenlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur. (O zaman) sizin Allah’ın dışında hiçbir dostunuz olmaz, hem size yardım da edilmez.
110. Yüce Allah, Mûsâ’ya emir ve yasakları üzerinde ittifak edilmesi, etrafında toplanılması gereken ve Tevrat diye bilinen kitabı verdiğini, ancak buna rağmen ona müntesip olanların Tevrat hakkında inançlarına ve dini birliklerine zarar verecek şekilde anlaşmazlığa düştüklerini haber vermektedir. “Eğer Rabbinden” mühlet verme ve hemen azap etmemeye dair “bir söz sadır olmamış olsaydı elbette aralarında” zalimlerin cezalandırılması sureti ile “hüküm verilmiş olurdu.” Ancak Yüce Allah’ın hikmeti, onlar arasında hüküm vermeyi Kıyamet gününe ertelemeyi gerektirdiğinden onlar, tereddüde düşüren bir kuşku içinde kalmaya devam edegeldiler. Kendi Kitapları karşısındaki durumları bu olan Yahudilerin, Allah’ın sana vahyetmiş olduğu bu Kur’ân-ı Kerim’e iman etmeyişleri ve ondan yana rahatsız edici bir kuşku içinde bulunmaları garip karşılanmaz.
111. “Şüphesiz Rabbin, hepsine amellerinin karşılığını tam olarak verecektir.” Kıyamet gününde Allah’ın adaletli hükmü ile aralarında hüküm vermesi mutlaka gerçekleşecektir ve O, herkese hak ettiği şekilde amelinin karşılığını verecektir. “Çünkü O, onların” hayır ya da şer her “yaptıklarından haberdardır.” Onların amellerinden -küçük olsun, büyük olsun- hiçbir şey O’na gizli kalmaz.
112. Yüce Allah, Yahudilerin dosdoğru yol üzerinde yürümemelerini, bunun da anlaşmazlığa ve ayrılığa düşmeleri sonucunu doğurduğunu haber verdikten sonra Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve onunla birlikte bulunan mü’minlere şu emri vermektedir:“Artık hem sen, emrolunduğun gibi dosdoğru ol hem de beraberindeki tevbe edenler.” Yüce Allah, peygambere de beraberindeki mü’minlere de emrolundukları gibi dosdoğru olmalarını, Allah’ın teşrî’ buyurduğu şer’î hükümlerinin yolundan gitmelerini, Allah’ın indirdiği doğru itikadı kabul etmelerini, ondan sağa ve sola sapmamalarını, bu doğru yol üzere devam edip Allah’ın çizmiş olduğu istikamet sınırını aşarak aşırılığa düşmemelerini emretmektedir. “Şüphesiz O, bütün yaptıklarınızı görendir.” Amellerinizden hiçbir şey O’na gizli kalmaz ve size amellerinizin karşılığını verecektir. Bu buyrukta dosdoğru yolu izlemek teşvik edilmekte, onun zıddını yapmak da yasaklanmaktadır.
113. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dosdoğru yolun sınırlarını aşan kimselere meyletmekten sakındırarak şöyle buyurmaktadır:“Bir de zulmedenlere meyletmeyin” Çünkü onlara meyledip zulümlerine muvafakat edecek yahut izlemekte oldukları zulme rıza gösterecek olursanız “size ateş dokunur. (O zaman) sizin Allah’ın dışında” Allah’ın azabına karşı sizi koruyacak ve Allah’ın mükâfaatından size birşeyler sağlayacak “hiçbir dostunuz olmaz. Hem size yardım da edilmez.” Azap size gelecek olursa onu sizden uzaklaştıracak kimse de bulunmaz. Bu âyet-i kerimede her tür zalime meyletmekten sakındırılmaktadır. Onlara meyletmekten kasıt ise zulümlerine katılmak, bu zulmü uygun bulmak ve izlemekte olduğu zulme rıza göstermektir. Zalimlere meyletmek ile ilgili tehdit bu olunca peki ya zalimlerin hali ne olur?! Yüce Allah’tan, bizi zulümden uzak tutumasını niyaz ederiz.
Hud 11:111
110- Andolsun Mûsâ’ya Kitabı verdik de onun hakkında ayrılığa düşüldü. Eğer Rabbinden bir söz sadır olmamış olsaydı elbette aralarında hüküm verilmiş olurdu. Doğrusu onlar, bu (Kitaptan) yana büyük bir şüphe içindedirler. 111- Şüphesiz Rabbin, hepsine amellerinin karşılığını tam olarak verecektir. Çünkü O, onların yaptıklarından haberdardır. 112- Artık hem sen, emrolunduğun gibi dosdoğru ol hem de beraberindeki tevbe edenler. Aşırı da gitmeyin. Şüphesiz O, bütün yaptıklarınızı görendir. 113- Bir de zulmedenlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur. (O zaman) sizin Allah’ın dışında hiçbir dostunuz olmaz, hem size yardım da edilmez.
110. Yüce Allah, Mûsâ’ya emir ve yasakları üzerinde ittifak edilmesi, etrafında toplanılması gereken ve Tevrat diye bilinen kitabı verdiğini, ancak buna rağmen ona müntesip olanların Tevrat hakkında inançlarına ve dini birliklerine zarar verecek şekilde anlaşmazlığa düştüklerini haber vermektedir. “Eğer Rabbinden” mühlet verme ve hemen azap etmemeye dair “bir söz sadır olmamış olsaydı elbette aralarında” zalimlerin cezalandırılması sureti ile “hüküm verilmiş olurdu.” Ancak Yüce Allah’ın hikmeti, onlar arasında hüküm vermeyi Kıyamet gününe ertelemeyi gerektirdiğinden onlar, tereddüde düşüren bir kuşku içinde kalmaya devam edegeldiler. Kendi Kitapları karşısındaki durumları bu olan Yahudilerin, Allah’ın sana vahyetmiş olduğu bu Kur’ân-ı Kerim’e iman etmeyişleri ve ondan yana rahatsız edici bir kuşku içinde bulunmaları garip karşılanmaz.
111. “Şüphesiz Rabbin, hepsine amellerinin karşılığını tam olarak verecektir.” Kıyamet gününde Allah’ın adaletli hükmü ile aralarında hüküm vermesi mutlaka gerçekleşecektir ve O, herkese hak ettiği şekilde amelinin karşılığını verecektir. “Çünkü O, onların” hayır ya da şer her “yaptıklarından haberdardır.” Onların amellerinden -küçük olsun, büyük olsun- hiçbir şey O’na gizli kalmaz.
112. Yüce Allah, Yahudilerin dosdoğru yol üzerinde yürümemelerini, bunun da anlaşmazlığa ve ayrılığa düşmeleri sonucunu doğurduğunu haber verdikten sonra Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve onunla birlikte bulunan mü’minlere şu emri vermektedir:“Artık hem sen, emrolunduğun gibi dosdoğru ol hem de beraberindeki tevbe edenler.” Yüce Allah, peygambere de beraberindeki mü’minlere de emrolundukları gibi dosdoğru olmalarını, Allah’ın teşrî’ buyurduğu şer’î hükümlerinin yolundan gitmelerini, Allah’ın indirdiği doğru itikadı kabul etmelerini, ondan sağa ve sola sapmamalarını, bu doğru yol üzere devam edip Allah’ın çizmiş olduğu istikamet sınırını aşarak aşırılığa düşmemelerini emretmektedir. “Şüphesiz O, bütün yaptıklarınızı görendir.” Amellerinizden hiçbir şey O’na gizli kalmaz ve size amellerinizin karşılığını verecektir. Bu buyrukta dosdoğru yolu izlemek teşvik edilmekte, onun zıddını yapmak da yasaklanmaktadır.
113. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dosdoğru yolun sınırlarını aşan kimselere meyletmekten sakındırarak şöyle buyurmaktadır:“Bir de zulmedenlere meyletmeyin” Çünkü onlara meyledip zulümlerine muvafakat edecek yahut izlemekte oldukları zulme rıza gösterecek olursanız “size ateş dokunur. (O zaman) sizin Allah’ın dışında” Allah’ın azabına karşı sizi koruyacak ve Allah’ın mükâfaatından size birşeyler sağlayacak “hiçbir dostunuz olmaz. Hem size yardım da edilmez.” Azap size gelecek olursa onu sizden uzaklaştıracak kimse de bulunmaz. Bu âyet-i kerimede her tür zalime meyletmekten sakındırılmaktadır. Onlara meyletmekten kasıt ise zulümlerine katılmak, bu zulmü uygun bulmak ve izlemekte olduğu zulme rıza göstermektir. Zalimlere meyletmek ile ilgili tehdit bu olunca peki ya zalimlerin hali ne olur?! Yüce Allah’tan, bizi zulümden uzak tutumasını niyaz ederiz.
Hud 11:112
110- Andolsun Mûsâ’ya Kitabı verdik de onun hakkında ayrılığa düşüldü. Eğer Rabbinden bir söz sadır olmamış olsaydı elbette aralarında hüküm verilmiş olurdu. Doğrusu onlar, bu (Kitaptan) yana büyük bir şüphe içindedirler. 111- Şüphesiz Rabbin, hepsine amellerinin karşılığını tam olarak verecektir. Çünkü O, onların yaptıklarından haberdardır. 112- Artık hem sen, emrolunduğun gibi dosdoğru ol hem de beraberindeki tevbe edenler. Aşırı da gitmeyin. Şüphesiz O, bütün yaptıklarınızı görendir. 113- Bir de zulmedenlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur. (O zaman) sizin Allah’ın dışında hiçbir dostunuz olmaz, hem size yardım da edilmez.
110. Yüce Allah, Mûsâ’ya emir ve yasakları üzerinde ittifak edilmesi, etrafında toplanılması gereken ve Tevrat diye bilinen kitabı verdiğini, ancak buna rağmen ona müntesip olanların Tevrat hakkında inançlarına ve dini birliklerine zarar verecek şekilde anlaşmazlığa düştüklerini haber vermektedir. “Eğer Rabbinden” mühlet verme ve hemen azap etmemeye dair “bir söz sadır olmamış olsaydı elbette aralarında” zalimlerin cezalandırılması sureti ile “hüküm verilmiş olurdu.” Ancak Yüce Allah’ın hikmeti, onlar arasında hüküm vermeyi Kıyamet gününe ertelemeyi gerektirdiğinden onlar, tereddüde düşüren bir kuşku içinde kalmaya devam edegeldiler. Kendi Kitapları karşısındaki durumları bu olan Yahudilerin, Allah’ın sana vahyetmiş olduğu bu Kur’ân-ı Kerim’e iman etmeyişleri ve ondan yana rahatsız edici bir kuşku içinde bulunmaları garip karşılanmaz.
111. “Şüphesiz Rabbin, hepsine amellerinin karşılığını tam olarak verecektir.” Kıyamet gününde Allah’ın adaletli hükmü ile aralarında hüküm vermesi mutlaka gerçekleşecektir ve O, herkese hak ettiği şekilde amelinin karşılığını verecektir. “Çünkü O, onların” hayır ya da şer her “yaptıklarından haberdardır.” Onların amellerinden -küçük olsun, büyük olsun- hiçbir şey O’na gizli kalmaz.
112. Yüce Allah, Yahudilerin dosdoğru yol üzerinde yürümemelerini, bunun da anlaşmazlığa ve ayrılığa düşmeleri sonucunu doğurduğunu haber verdikten sonra Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve onunla birlikte bulunan mü’minlere şu emri vermektedir:“Artık hem sen, emrolunduğun gibi dosdoğru ol hem de beraberindeki tevbe edenler.” Yüce Allah, peygambere de beraberindeki mü’minlere de emrolundukları gibi dosdoğru olmalarını, Allah’ın teşrî’ buyurduğu şer’î hükümlerinin yolundan gitmelerini, Allah’ın indirdiği doğru itikadı kabul etmelerini, ondan sağa ve sola sapmamalarını, bu doğru yol üzere devam edip Allah’ın çizmiş olduğu istikamet sınırını aşarak aşırılığa düşmemelerini emretmektedir. “Şüphesiz O, bütün yaptıklarınızı görendir.” Amellerinizden hiçbir şey O’na gizli kalmaz ve size amellerinizin karşılığını verecektir. Bu buyrukta dosdoğru yolu izlemek teşvik edilmekte, onun zıddını yapmak da yasaklanmaktadır.
113. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dosdoğru yolun sınırlarını aşan kimselere meyletmekten sakındırarak şöyle buyurmaktadır:“Bir de zulmedenlere meyletmeyin” Çünkü onlara meyledip zulümlerine muvafakat edecek yahut izlemekte oldukları zulme rıza gösterecek olursanız “size ateş dokunur. (O zaman) sizin Allah’ın dışında” Allah’ın azabına karşı sizi koruyacak ve Allah’ın mükâfaatından size birşeyler sağlayacak “hiçbir dostunuz olmaz. Hem size yardım da edilmez.” Azap size gelecek olursa onu sizden uzaklaştıracak kimse de bulunmaz. Bu âyet-i kerimede her tür zalime meyletmekten sakındırılmaktadır. Onlara meyletmekten kasıt ise zulümlerine katılmak, bu zulmü uygun bulmak ve izlemekte olduğu zulme rıza göstermektir. Zalimlere meyletmek ile ilgili tehdit bu olunca peki ya zalimlerin hali ne olur?! Yüce Allah’tan, bizi zulümden uzak tutumasını niyaz ederiz.
Hud 11:113
110- Andolsun Mûsâ’ya Kitabı verdik de onun hakkında ayrılığa düşüldü. Eğer Rabbinden bir söz sadır olmamış olsaydı elbette aralarında hüküm verilmiş olurdu. Doğrusu onlar, bu (Kitaptan) yana büyük bir şüphe içindedirler. 111- Şüphesiz Rabbin, hepsine amellerinin karşılığını tam olarak verecektir. Çünkü O, onların yaptıklarından haberdardır. 112- Artık hem sen, emrolunduğun gibi dosdoğru ol hem de beraberindeki tevbe edenler. Aşırı da gitmeyin. Şüphesiz O, bütün yaptıklarınızı görendir. 113- Bir de zulmedenlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur. (O zaman) sizin Allah’ın dışında hiçbir dostunuz olmaz, hem size yardım da edilmez.
110. Yüce Allah, Mûsâ’ya emir ve yasakları üzerinde ittifak edilmesi, etrafında toplanılması gereken ve Tevrat diye bilinen kitabı verdiğini, ancak buna rağmen ona müntesip olanların Tevrat hakkında inançlarına ve dini birliklerine zarar verecek şekilde anlaşmazlığa düştüklerini haber vermektedir. “Eğer Rabbinden” mühlet verme ve hemen azap etmemeye dair “bir söz sadır olmamış olsaydı elbette aralarında” zalimlerin cezalandırılması sureti ile “hüküm verilmiş olurdu.” Ancak Yüce Allah’ın hikmeti, onlar arasında hüküm vermeyi Kıyamet gününe ertelemeyi gerektirdiğinden onlar, tereddüde düşüren bir kuşku içinde kalmaya devam edegeldiler. Kendi Kitapları karşısındaki durumları bu olan Yahudilerin, Allah’ın sana vahyetmiş olduğu bu Kur’ân-ı Kerim’e iman etmeyişleri ve ondan yana rahatsız edici bir kuşku içinde bulunmaları garip karşılanmaz.
111. “Şüphesiz Rabbin, hepsine amellerinin karşılığını tam olarak verecektir.” Kıyamet gününde Allah’ın adaletli hükmü ile aralarında hüküm vermesi mutlaka gerçekleşecektir ve O, herkese hak ettiği şekilde amelinin karşılığını verecektir. “Çünkü O, onların” hayır ya da şer her “yaptıklarından haberdardır.” Onların amellerinden -küçük olsun, büyük olsun- hiçbir şey O’na gizli kalmaz.
112. Yüce Allah, Yahudilerin dosdoğru yol üzerinde yürümemelerini, bunun da anlaşmazlığa ve ayrılığa düşmeleri sonucunu doğurduğunu haber verdikten sonra Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve onunla birlikte bulunan mü’minlere şu emri vermektedir:“Artık hem sen, emrolunduğun gibi dosdoğru ol hem de beraberindeki tevbe edenler.” Yüce Allah, peygambere de beraberindeki mü’minlere de emrolundukları gibi dosdoğru olmalarını, Allah’ın teşrî’ buyurduğu şer’î hükümlerinin yolundan gitmelerini, Allah’ın indirdiği doğru itikadı kabul etmelerini, ondan sağa ve sola sapmamalarını, bu doğru yol üzere devam edip Allah’ın çizmiş olduğu istikamet sınırını aşarak aşırılığa düşmemelerini emretmektedir. “Şüphesiz O, bütün yaptıklarınızı görendir.” Amellerinizden hiçbir şey O’na gizli kalmaz ve size amellerinizin karşılığını verecektir. Bu buyrukta dosdoğru yolu izlemek teşvik edilmekte, onun zıddını yapmak da yasaklanmaktadır.
113. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dosdoğru yolun sınırlarını aşan kimselere meyletmekten sakındırarak şöyle buyurmaktadır:“Bir de zulmedenlere meyletmeyin” Çünkü onlara meyledip zulümlerine muvafakat edecek yahut izlemekte oldukları zulme rıza gösterecek olursanız “size ateş dokunur. (O zaman) sizin Allah’ın dışında” Allah’ın azabına karşı sizi koruyacak ve Allah’ın mükâfaatından size birşeyler sağlayacak “hiçbir dostunuz olmaz. Hem size yardım da edilmez.” Azap size gelecek olursa onu sizden uzaklaştıracak kimse de bulunmaz. Bu âyet-i kerimede her tür zalime meyletmekten sakındırılmaktadır. Onlara meyletmekten kasıt ise zulümlerine katılmak, bu zulmü uygun bulmak ve izlemekte olduğu zulme rıza göstermektir. Zalimlere meyletmek ile ilgili tehdit bu olunca peki ya zalimlerin hali ne olur?! Yüce Allah’tan, bizi zulümden uzak tutumasını niyaz ederiz.
Hud 11:114
114- Gündüzün iki tarafında, gecenin de (gündüze) yakın saatlerinde namazı dosdoğru kıl. Çünkü iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, öğüt alacaklar için bir öğüttür. 115- Sabret, çünkü Allah ihsan sahiplerinin ecrini zayi etmez.
114. Yüce Allah “gündüzün iki tarafında” yani başında ve sonunda namazın dosdoğru kılınmasını emretmektedir. Bunun kapsamına sabah namazı ile öğle ve ikindi namazları girmektedir. “Gecenin de (gündüze) yakın saatlerinde” ifadesine de akşam ve yatsı namazları girer. Aynı zamanda bu, gece namazını da kapsar. Çünkü gece namazı, kulun Yüce Allah’a yakınlaştığı önemli ibadetler arasında yer alır. “Çünkü iyilikler kötülükleri giderir.” Yani bu beş vakit namaz ile bunlara katılan diğer nafile namazlar, iyiliklerin en büyükleri arasında yer alır. İyilikler de kişiyi Allah’a yakınlaştırmanın ve mükâfat sağlamanın yanı sıra kötülükleri de giderip silerler. Bu kötülüklerden kasıt ise Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmiş sahih hadislerin de kayıtladığı gibi küçük günahlardır. Nitekim şu hadis bu kabildendir:“Beş vakit namaz, cumadan cumaya (kılınan cuma namazı), ramazandan ramazana (tutulan oruç), -büyük günahlardan uzak kalınması şartı ile- aralarında işlenen günahlara keffarettir.”[31] Hatta Nisa sûresindeki âyet-i kerime de bu kaydı ifade etmektedir ki o da Yüce Allah’ın şu buyruğudur:“Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız sizin (küçük) günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir mekâna sokarız.”(en-Nisâ, 4/31)“Bu” buradaki işaretin daha önce sözü geçen dosdoğru yol üzere istikameti sürdürmek, onu aşmamak, sınırlarını çiğneyip geçmemek, zalimlere meyletmemek, namazı dosdoğru kılmak ve iyiliklerin kötülükleri gidermesi hakkında daha önce geçen bütün açıklamaları kapsaması muhtemeldir. İşte bütün bunlar, “öğüt alacaklar için bir öğüttür.” Bu yolla onlar, Allah’ın kendilerine vermiş olduğu emirleri ve yasakları kavrarlar. Hayırlı sonuçlar veren, türlü şer ve kötülükleri önleyen bu güzel emirlere uyarlar. Ancak bu emirlere uymak için nefse karşı mücadele vermeye ve bunlara riâyet hususunda sabır göstermeye ihtiyaç vardır. Bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:
115. “Sabret” yani nefsini Allah’a itaat üzere tut, O’na isyan etmekten alıkoy, bu yola bağlılığını sürdür ve bundan usanıp sıkılma. “Çünkü Allah, ihsan sahiplerinin ecrini zayi etmez.” Aksine Allah, yaptıklarının en güzellerini kabul eder ve onların mükâfatını da bu en güzellere göre verir. Bu da zayıf olan nefsi, gevşediği ve gaflete düştüğü her seferinde Yüce Allah’ın mükâfatlarına teşvik etmek suretiyle sabırdan ayrılmamasını sağlamak için büyük bir teşvik içermektedir.
Hud 11:115
114- Gündüzün iki tarafında, gecenin de (gündüze) yakın saatlerinde namazı dosdoğru kıl. Çünkü iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, öğüt alacaklar için bir öğüttür. 115- Sabret, çünkü Allah ihsan sahiplerinin ecrini zayi etmez.
114. Yüce Allah “gündüzün iki tarafında” yani başında ve sonunda namazın dosdoğru kılınmasını emretmektedir. Bunun kapsamına sabah namazı ile öğle ve ikindi namazları girmektedir. “Gecenin de (gündüze) yakın saatlerinde” ifadesine de akşam ve yatsı namazları girer. Aynı zamanda bu, gece namazını da kapsar. Çünkü gece namazı, kulun Yüce Allah’a yakınlaştığı önemli ibadetler arasında yer alır. “Çünkü iyilikler kötülükleri giderir.” Yani bu beş vakit namaz ile bunlara katılan diğer nafile namazlar, iyiliklerin en büyükleri arasında yer alır. İyilikler de kişiyi Allah’a yakınlaştırmanın ve mükâfat sağlamanın yanı sıra kötülükleri de giderip silerler. Bu kötülüklerden kasıt ise Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmiş sahih hadislerin de kayıtladığı gibi küçük günahlardır. Nitekim şu hadis bu kabildendir:“Beş vakit namaz, cumadan cumaya (kılınan cuma namazı), ramazandan ramazana (tutulan oruç), -büyük günahlardan uzak kalınması şartı ile- aralarında işlenen günahlara keffarettir.”[31] Hatta Nisa sûresindeki âyet-i kerime de bu kaydı ifade etmektedir ki o da Yüce Allah’ın şu buyruğudur:“Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız sizin (küçük) günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir mekâna sokarız.”(en-Nisâ, 4/31)“Bu” buradaki işaretin daha önce sözü geçen dosdoğru yol üzere istikameti sürdürmek, onu aşmamak, sınırlarını çiğneyip geçmemek, zalimlere meyletmemek, namazı dosdoğru kılmak ve iyiliklerin kötülükleri gidermesi hakkında daha önce geçen bütün açıklamaları kapsaması muhtemeldir. İşte bütün bunlar, “öğüt alacaklar için bir öğüttür.” Bu yolla onlar, Allah’ın kendilerine vermiş olduğu emirleri ve yasakları kavrarlar. Hayırlı sonuçlar veren, türlü şer ve kötülükleri önleyen bu güzel emirlere uyarlar. Ancak bu emirlere uymak için nefse karşı mücadele vermeye ve bunlara riâyet hususunda sabır göstermeye ihtiyaç vardır. Bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:
115. “Sabret” yani nefsini Allah’a itaat üzere tut, O’na isyan etmekten alıkoy, bu yola bağlılığını sürdür ve bundan usanıp sıkılma. “Çünkü Allah, ihsan sahiplerinin ecrini zayi etmez.” Aksine Allah, yaptıklarının en güzellerini kabul eder ve onların mükâfatını da bu en güzellere göre verir. Bu da zayıf olan nefsi, gevşediği ve gaflete düştüğü her seferinde Yüce Allah’ın mükâfatlarına teşvik etmek suretiyle sabırdan ayrılmamasını sağlamak için büyük bir teşvik içermektedir.
Hud 11:116
116- Sizden önceki nesiller içinde yeryüzünde fesadı engelleyecek fazilet sahibi kimseler bulunmalı değil miydi? Ancak içlerinden kurtardığımız pek az kimse hariç (bunu yapan olmadı). Zalimlerse kendilerine verilen refahın ardına düştüler ve günahkâr oldular.
116. Yüce Allah, daha önce peygamberleri yalanlayan ümmetlerin helâk edildiğini ve birçoğunun hatta kitap ehlinin bile saptıklarını bildirmişti ki bu, dinlerin ortadan kalkıp yok olmalarını gerektiren bir husustur. Burada da Allah, geçmiş nesiller arasında hidâyete davet eden, fesada ve helâke götüren şeylerden alıkoyan, bu çalışmaları sonucunda da birtakım faydalar sağlayan ve bu sayede dinlerin varlıklarını sürdürme imkanı bulduğu hayır ehli birtakım kimselerin bulunması gerektiğini ama ne var ki öyle olmadığını, böyle kimselerin sayıca çok az olduklarını bildirmektedir. Az sayıdaki bu kimseler de peygamlere tâbi olmaları, onların dinlerini ayakta tutmaları ve Allah’ın onlar vasıtası ile delili ortaya koymasını sonucu kurtulmuşlardır. Bu da helâk olan apaçık bir delile dayanarak helâk olsun, hayatta kalan da apaçık bir delile dayanarak hayatta kalsın diyedir. Ama “zalimlerse kendilerine verilen refahın ardına düştüler.” İçinde bulundukları nimete, refaha uydular ve bunun yerine başka bir şey arayışına girmediler “ve günahkâr oldular.” İçinde bulundukları refaha uymakla zalim kimseler oldular. Bundan dolayı onlara azap hak oldu ve azap onları kökten imha etti. Bu buyrukta bu ümmet arasında insanların bozduklarını düzelten, Allah’ın dinini uygulayan, sapanları hidâyete davet eden, eziyetlerine sabreden, körlüklerinden kurtarıp basiretlerinin açılmasını sağlamaya çalışan akıl sahibi ıslah edicilerin olmasına teşvik vardır. Böyle bir konum da rağbet edenlerin arzulayacakları en üstün konumdur. Bu konumda olan bir kimse, dinde -amelini yalnızca alemlerin Rabbine halis kılması şartı ile- imam/önder olur.
Hud 11:117
117- Rabbin, halkı ıslaha çalışırken ülkeleri haksız yere helâk edecek değildir.
117. “Rabbin, halkı ıslaha çalışırken ülkeleri haksız yere helâk edecek değildir.” Yani onlar ıslah ediciler oldukları halde, salah üzere olup ıslah ederlerken Allah, onlara zulmederek o ülke ahalisini helâk etmez. Zulmetmedikleri ve onlara karşı da Allah’ın delili ortaya konmadığı sürece Allah onları helâk etmez. Bu buyruğun şu anlama gelme ihtimali de vardır: Rabbin, o ülkeler ahalisini geri dönüp de amellerini ıslah etmeleri halinde önceki zulümleri sebebi ile helâk etmez. Çünkü Yüce Allah, bu durumda onları affeder, onların geçmişteki zulümlerini de siler.
Hud 11:118
118- Eğer Rabbin dileseydi bütün insanları tek bir ümmet yapardı. Ne var ki onlar, hâlâ ihtilaf edip durmaktalar. 119- Ancak Rabbinin rahmet ettikleri müstesnâdır. Zaten O, onları bunun için yaratmıştır. Böylece Rabbinin:“Andolsun ki ben, cehennemi cin ve insanlarla dolduracağım” sözü de tam olarak gerçekleşecektir.
118. “Eğer Rabbin dileseydi bütün insanları tek bir ümmet yapardı.” Yüce Allah, eğer dilemiş olsaydı bütün insanları İslâm dini üzere tek bir ümmet haline getirebileceğini haber vermektedir. Çünkü O’nun meşîeti sınır tanımaz ve hiçbir şey O’nun için imkânsız değildir. Ancak O’nun hikmeti gereği onlar ihtilafı sürdürürler. Sırat-ı Müstakîme muhalefet ederler, cehenneme ulaştıran yollara uyarlar. Herkes, kendi söylediğinin hak olduğu ve başkasının sözlerinin ise sapıklık olduğu görüşünde ısrar ederler.
119. “Ancak Rabbinin rahmet ettikleri” kendilerine rahmetinin eseri olarak hak ilmin izinden gitmeyi ve onun gereğince amel etmeyi ihsan ettiği ve onun üzerinde ittifak etmelerini sağlayarak hidâyet verdiği kimseler bundan “müstesnadır.” İşte bunların mutlu ve bahtiyar kimseler olmaları takdir edilmiş, Rabbânî inâyet onlara yetişmiş, ilâhi tevfik de onlara ulaşmıştır. Onların dışında kalanlar ise ilâhi yardıma mazhar olamamış ve kendi hallerine bırakılmış kimselerdir. “Zaten onları bunun için yaratmıştır.” Yani O’nun hikmeti, onların; mutlu olanlar, bedbaht olanlar, ittifak edenler, ayrılığa düşenler, Allah’ın hidâyet verdikleri, üzerlerine sapıklık hak olanlar olmak üzere farklı gruplara ayrılmalarını gerektirmiştir. Ta ki kullar, O’nun adaletini ve hikmetini açıkça görebilsinler, insanların tabiatlarında gizli bulunan hayır ve şer ortaya çıksın, imtihan ve sınama olmaksızın yerine gelmesi ve tamama ermesi mümkün olmayan cihad ve ibadet pazarları kurulsun. Diğer taraftan “Rabbinin: Andolsun ki ben cehennemi cin ve insanlarla dolduracağım, sözü de tam olarak gerçekleşecektir.” O bakımdan cehenneme layık olacak kimselerin ortaya çıkması ve cehenneme götürecek amelleri işlemeleri kaçınılmaz bir şeydir.
Hud 11:119
118- Eğer Rabbin dileseydi bütün insanları tek bir ümmet yapardı. Ne var ki onlar, hâlâ ihtilaf edip durmaktalar. 119- Ancak Rabbinin rahmet ettikleri müstesnâdır. Zaten O, onları bunun için yaratmıştır. Böylece Rabbinin:“Andolsun ki ben, cehennemi cin ve insanlarla dolduracağım” sözü de tam olarak gerçekleşecektir.
118. “Eğer Rabbin dileseydi bütün insanları tek bir ümmet yapardı.” Yüce Allah, eğer dilemiş olsaydı bütün insanları İslâm dini üzere tek bir ümmet haline getirebileceğini haber vermektedir. Çünkü O’nun meşîeti sınır tanımaz ve hiçbir şey O’nun için imkânsız değildir. Ancak O’nun hikmeti gereği onlar ihtilafı sürdürürler. Sırat-ı Müstakîme muhalefet ederler, cehenneme ulaştıran yollara uyarlar. Herkes, kendi söylediğinin hak olduğu ve başkasının sözlerinin ise sapıklık olduğu görüşünde ısrar ederler.
119. “Ancak Rabbinin rahmet ettikleri” kendilerine rahmetinin eseri olarak hak ilmin izinden gitmeyi ve onun gereğince amel etmeyi ihsan ettiği ve onun üzerinde ittifak etmelerini sağlayarak hidâyet verdiği kimseler bundan “müstesnadır.” İşte bunların mutlu ve bahtiyar kimseler olmaları takdir edilmiş, Rabbânî inâyet onlara yetişmiş, ilâhi tevfik de onlara ulaşmıştır. Onların dışında kalanlar ise ilâhi yardıma mazhar olamamış ve kendi hallerine bırakılmış kimselerdir. “Zaten onları bunun için yaratmıştır.” Yani O’nun hikmeti, onların; mutlu olanlar, bedbaht olanlar, ittifak edenler, ayrılığa düşenler, Allah’ın hidâyet verdikleri, üzerlerine sapıklık hak olanlar olmak üzere farklı gruplara ayrılmalarını gerektirmiştir. Ta ki kullar, O’nun adaletini ve hikmetini açıkça görebilsinler, insanların tabiatlarında gizli bulunan hayır ve şer ortaya çıksın, imtihan ve sınama olmaksızın yerine gelmesi ve tamama ermesi mümkün olmayan cihad ve ibadet pazarları kurulsun. Diğer taraftan “Rabbinin: Andolsun ki ben cehennemi cin ve insanlarla dolduracağım, sözü de tam olarak gerçekleşecektir.” O bakımdan cehenneme layık olacak kimselerin ortaya çıkması ve cehenneme götürecek amelleri işlemeleri kaçınılmaz bir şeydir.
Hud 11:120
120- Peygamberlerin haberlerinden kendisi ile kalbine sebat vereceğimiz her bir kıssayı sana anlatıyoruz. Burada da sana hak, mü’minlere de bir öğüt ve bir hatırlatma gelmiştir. 121- İman etmeyenlere de ki:“Kendi yolunuzca yapacağınızı yapın, biz de yapıyoruz.” 122- “Bekleyin, biz de bekliyoruz.” 123- Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir. İşlerin hepsi O’na döndürülür. Öyleyse O’na ibadet et ve O’na güvenip dayan. Rabbin, yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.
120. Bu sûrede birtakım peygamberlerin haberleri söz konusu edildiğinden dolayı Yüce Allah, bunun hikmetini belirterek şöyle buyurmaktadır:“Peygamberlerin haberlerinden kendisi ile kalbine sebat vereceğimiz her bir kıssayı sana anlatıyoruz.” Kalbin mutmain olsun, sebat bulsun ve sen de peygamberler arasından azim sahibi olanların sabrettiği gibi sabredesin, diye anlatıyoruz. Çünkü insanlar, başkalarını örnek almakla ünsiyet bulur, amellerde bulunmak için gayrete gelir ve başkaları ile yarışmak ister. Hak da tanıkları zikredilerek ve onu yerine getirenlerin çokluğu hatırlatılarak güçlenip destek bulur. “Burada da” bu sûrede de “sana hak” hiçbir şekilde hakkında şüphenin söz konusu olmayacağı kesin bilgi ki bu bilgi, nefislerin sahip olduğu faziletlerin en büyüğü olan hakka dair bilgidir. “mü’minlere de bir öğüt ve bir hatırlatma gelmiştir.” Mü’minler, onunla öğüt alırlar ve hoşlanılmayan işlerden uzak dururlar, Yüce Allah’ın sevdiği hususları da hatırlayıp onları işlerler. İman ehli olmayan kimselere gelince, öğütlerin ve hatırlatmaların onlara hiçbir faydası olmaz. Onun için Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
121. “İman etmeyenlere” onlara karşı bunca deliller ortaya konduktan sonra “de ki: Kendi yolunuzca” içinde bulunduğunuz durum üzere “yapacağınızı yapın. Biz de” bulunduğumuz hâl üzere “yapıyoruz.”
122. Başınıza gelecekleri “bekleyin, biz de” başınıza gelecekleri “bekliyoruz.” Yüce Allah, her iki kesimin arasını ayırmış, mü’min kullarına yardımcı olduğunu ve Allah’ın yalanlayıcı düşmanlarını da imha ettiğini göstermiştir.
123. “Göklerin ve yerin gaybı” onlarda görünmeyen gizli-saklı şeyler ile gaybî bütün hususlar “Allah’a aittir.” Ameller ve amelde bulunanlara ait “işlerin hepsi O’na döndürülür.” O da hem amellerin hem de amelde bulunanların iyi olanlarını murdar olanlarından ayırt eder. “Öyleyse O’na ibadet et!” O’nun ibadetini gereği gibi ifa et! İbadet, Allah’ın emirleri arasından gücünün yettiklerinin tümünü yerine getirmektir. “ve O’na güvenip dayan” bu hususta da Allah’a tevekkül et. “Rabbin” hayır ve şer “yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.” Aksine O’nun ilmi bunların hepsini kuşatmış, Kalemi de bunları tespit etmiştir. Bu ameller hakkındaki hükmünü de karşılıklarını da verecektir.
Hûd sûresinin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd, Rasûlü Muhammed’e de salât ve selâm olsun. Bu bölümün yazımı 21 Rabiulahir 1347 Cumartesi günü tamamlanmıştır.bu cümle Arapça el yazma nüshaya ait bir not, bence gerekli değil??????????????????????
***
Hud 11:121
120- Peygamberlerin haberlerinden kendisi ile kalbine sebat vereceğimiz her bir kıssayı sana anlatıyoruz. Burada da sana hak, mü’minlere de bir öğüt ve bir hatırlatma gelmiştir. 121- İman etmeyenlere de ki:“Kendi yolunuzca yapacağınızı yapın, biz de yapıyoruz.” 122- “Bekleyin, biz de bekliyoruz.” 123- Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir. İşlerin hepsi O’na döndürülür. Öyleyse O’na ibadet et ve O’na güvenip dayan. Rabbin, yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.
120. Bu sûrede birtakım peygamberlerin haberleri söz konusu edildiğinden dolayı Yüce Allah, bunun hikmetini belirterek şöyle buyurmaktadır:“Peygamberlerin haberlerinden kendisi ile kalbine sebat vereceğimiz her bir kıssayı sana anlatıyoruz.” Kalbin mutmain olsun, sebat bulsun ve sen de peygamberler arasından azim sahibi olanların sabrettiği gibi sabredesin, diye anlatıyoruz. Çünkü insanlar, başkalarını örnek almakla ünsiyet bulur, amellerde bulunmak için gayrete gelir ve başkaları ile yarışmak ister. Hak da tanıkları zikredilerek ve onu yerine getirenlerin çokluğu hatırlatılarak güçlenip destek bulur. “Burada da” bu sûrede de “sana hak” hiçbir şekilde hakkında şüphenin söz konusu olmayacağı kesin bilgi ki bu bilgi, nefislerin sahip olduğu faziletlerin en büyüğü olan hakka dair bilgidir. “mü’minlere de bir öğüt ve bir hatırlatma gelmiştir.” Mü’minler, onunla öğüt alırlar ve hoşlanılmayan işlerden uzak dururlar, Yüce Allah’ın sevdiği hususları da hatırlayıp onları işlerler. İman ehli olmayan kimselere gelince, öğütlerin ve hatırlatmaların onlara hiçbir faydası olmaz. Onun için Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
121. “İman etmeyenlere” onlara karşı bunca deliller ortaya konduktan sonra “de ki: Kendi yolunuzca” içinde bulunduğunuz durum üzere “yapacağınızı yapın. Biz de” bulunduğumuz hâl üzere “yapıyoruz.”
122. Başınıza gelecekleri “bekleyin, biz de” başınıza gelecekleri “bekliyoruz.” Yüce Allah, her iki kesimin arasını ayırmış, mü’min kullarına yardımcı olduğunu ve Allah’ın yalanlayıcı düşmanlarını da imha ettiğini göstermiştir.
123. “Göklerin ve yerin gaybı” onlarda görünmeyen gizli-saklı şeyler ile gaybî bütün hususlar “Allah’a aittir.” Ameller ve amelde bulunanlara ait “işlerin hepsi O’na döndürülür.” O da hem amellerin hem de amelde bulunanların iyi olanlarını murdar olanlarından ayırt eder. “Öyleyse O’na ibadet et!” O’nun ibadetini gereği gibi ifa et! İbadet, Allah’ın emirleri arasından gücünün yettiklerinin tümünü yerine getirmektir. “ve O’na güvenip dayan” bu hususta da Allah’a tevekkül et. “Rabbin” hayır ve şer “yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.” Aksine O’nun ilmi bunların hepsini kuşatmış, Kalemi de bunları tespit etmiştir. Bu ameller hakkındaki hükmünü de karşılıklarını da verecektir.
Hûd sûresinin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd, Rasûlü Muhammed’e de salât ve selâm olsun. Bu bölümün yazımı 21 Rabiulahir 1347 Cumartesi günü tamamlanmıştır.bu cümle Arapça el yazma nüshaya ait bir not, bence gerekli değil??????????????????????
***
Hud 11:122
120- Peygamberlerin haberlerinden kendisi ile kalbine sebat vereceğimiz her bir kıssayı sana anlatıyoruz. Burada da sana hak, mü’minlere de bir öğüt ve bir hatırlatma gelmiştir. 121- İman etmeyenlere de ki:“Kendi yolunuzca yapacağınızı yapın, biz de yapıyoruz.” 122- “Bekleyin, biz de bekliyoruz.” 123- Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir. İşlerin hepsi O’na döndürülür. Öyleyse O’na ibadet et ve O’na güvenip dayan. Rabbin, yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.
120. Bu sûrede birtakım peygamberlerin haberleri söz konusu edildiğinden dolayı Yüce Allah, bunun hikmetini belirterek şöyle buyurmaktadır:“Peygamberlerin haberlerinden kendisi ile kalbine sebat vereceğimiz her bir kıssayı sana anlatıyoruz.” Kalbin mutmain olsun, sebat bulsun ve sen de peygamberler arasından azim sahibi olanların sabrettiği gibi sabredesin, diye anlatıyoruz. Çünkü insanlar, başkalarını örnek almakla ünsiyet bulur, amellerde bulunmak için gayrete gelir ve başkaları ile yarışmak ister. Hak da tanıkları zikredilerek ve onu yerine getirenlerin çokluğu hatırlatılarak güçlenip destek bulur. “Burada da” bu sûrede de “sana hak” hiçbir şekilde hakkında şüphenin söz konusu olmayacağı kesin bilgi ki bu bilgi, nefislerin sahip olduğu faziletlerin en büyüğü olan hakka dair bilgidir. “mü’minlere de bir öğüt ve bir hatırlatma gelmiştir.” Mü’minler, onunla öğüt alırlar ve hoşlanılmayan işlerden uzak dururlar, Yüce Allah’ın sevdiği hususları da hatırlayıp onları işlerler. İman ehli olmayan kimselere gelince, öğütlerin ve hatırlatmaların onlara hiçbir faydası olmaz. Onun için Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
121. “İman etmeyenlere” onlara karşı bunca deliller ortaya konduktan sonra “de ki: Kendi yolunuzca” içinde bulunduğunuz durum üzere “yapacağınızı yapın. Biz de” bulunduğumuz hâl üzere “yapıyoruz.”
122. Başınıza gelecekleri “bekleyin, biz de” başınıza gelecekleri “bekliyoruz.” Yüce Allah, her iki kesimin arasını ayırmış, mü’min kullarına yardımcı olduğunu ve Allah’ın yalanlayıcı düşmanlarını da imha ettiğini göstermiştir.
123. “Göklerin ve yerin gaybı” onlarda görünmeyen gizli-saklı şeyler ile gaybî bütün hususlar “Allah’a aittir.” Ameller ve amelde bulunanlara ait “işlerin hepsi O’na döndürülür.” O da hem amellerin hem de amelde bulunanların iyi olanlarını murdar olanlarından ayırt eder. “Öyleyse O’na ibadet et!” O’nun ibadetini gereği gibi ifa et! İbadet, Allah’ın emirleri arasından gücünün yettiklerinin tümünü yerine getirmektir. “ve O’na güvenip dayan” bu hususta da Allah’a tevekkül et. “Rabbin” hayır ve şer “yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.” Aksine O’nun ilmi bunların hepsini kuşatmış, Kalemi de bunları tespit etmiştir. Bu ameller hakkındaki hükmünü de karşılıklarını da verecektir.
Hûd sûresinin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd, Rasûlü Muhammed’e de salât ve selâm olsun. Bu bölümün yazımı 21 Rabiulahir 1347 Cumartesi günü tamamlanmıştır.bu cümle Arapça el yazma nüshaya ait bir not, bence gerekli değil??????????????????????
***
Hud 11:123
120- Peygamberlerin haberlerinden kendisi ile kalbine sebat vereceğimiz her bir kıssayı sana anlatıyoruz. Burada da sana hak, mü’minlere de bir öğüt ve bir hatırlatma gelmiştir. 121- İman etmeyenlere de ki:“Kendi yolunuzca yapacağınızı yapın, biz de yapıyoruz.” 122- “Bekleyin, biz de bekliyoruz.” 123- Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir. İşlerin hepsi O’na döndürülür. Öyleyse O’na ibadet et ve O’na güvenip dayan. Rabbin, yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.
120. Bu sûrede birtakım peygamberlerin haberleri söz konusu edildiğinden dolayı Yüce Allah, bunun hikmetini belirterek şöyle buyurmaktadır:“Peygamberlerin haberlerinden kendisi ile kalbine sebat vereceğimiz her bir kıssayı sana anlatıyoruz.” Kalbin mutmain olsun, sebat bulsun ve sen de peygamberler arasından azim sahibi olanların sabrettiği gibi sabredesin, diye anlatıyoruz. Çünkü insanlar, başkalarını örnek almakla ünsiyet bulur, amellerde bulunmak için gayrete gelir ve başkaları ile yarışmak ister. Hak da tanıkları zikredilerek ve onu yerine getirenlerin çokluğu hatırlatılarak güçlenip destek bulur. “Burada da” bu sûrede de “sana hak” hiçbir şekilde hakkında şüphenin söz konusu olmayacağı kesin bilgi ki bu bilgi, nefislerin sahip olduğu faziletlerin en büyüğü olan hakka dair bilgidir. “mü’minlere de bir öğüt ve bir hatırlatma gelmiştir.” Mü’minler, onunla öğüt alırlar ve hoşlanılmayan işlerden uzak dururlar, Yüce Allah’ın sevdiği hususları da hatırlayıp onları işlerler. İman ehli olmayan kimselere gelince, öğütlerin ve hatırlatmaların onlara hiçbir faydası olmaz. Onun için Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
121. “İman etmeyenlere” onlara karşı bunca deliller ortaya konduktan sonra “de ki: Kendi yolunuzca” içinde bulunduğunuz durum üzere “yapacağınızı yapın. Biz de” bulunduğumuz hâl üzere “yapıyoruz.”
122. Başınıza gelecekleri “bekleyin, biz de” başınıza gelecekleri “bekliyoruz.” Yüce Allah, her iki kesimin arasını ayırmış, mü’min kullarına yardımcı olduğunu ve Allah’ın yalanlayıcı düşmanlarını da imha ettiğini göstermiştir.
123. “Göklerin ve yerin gaybı” onlarda görünmeyen gizli-saklı şeyler ile gaybî bütün hususlar “Allah’a aittir.” Ameller ve amelde bulunanlara ait “işlerin hepsi O’na döndürülür.” O da hem amellerin hem de amelde bulunanların iyi olanlarını murdar olanlarından ayırt eder. “Öyleyse O’na ibadet et!” O’nun ibadetini gereği gibi ifa et! İbadet, Allah’ın emirleri arasından gücünün yettiklerinin tümünü yerine getirmektir. “ve O’na güvenip dayan” bu hususta da Allah’a tevekkül et. “Rabbin” hayır ve şer “yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.” Aksine O’nun ilmi bunların hepsini kuşatmış, Kalemi de bunları tespit etmiştir. Bu ameller hakkındaki hükmünü de karşılıklarını da verecektir.
Hûd sûresinin tefsiri burada sona ermektedir. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd, Rasûlü Muhammed’e de salât ve selâm olsun. Bu bölümün yazımı 21 Rabiulahir 1347 Cumartesi günü tamamlanmıştır.bu cümle Arapça el yazma nüshaya ait bir not, bence gerekli değil??????????????????????
***