Tafsir As-Saadi - Turkish — Kehf 18:97 – Meryem 19:98
İçindekiler
- Kehf 18:97
- Kehf 18:98
- Kehf 18:99
- Kehf 18:100
- Kehf 18:101
- Kehf 18:102
- Kehf 18:103
- Kehf 18:104
- Kehf 18:105
- Kehf 18:106
- Kehf 18:107
- Kehf 18:108
- Kehf 18:109
- Kehf 18:110
- Meryem 19:1
- Meryem 19:2
- Meryem 19:3
- Meryem 19:4
- Meryem 19:5
- Meryem 19:6
- Meryem 19:7
- Meryem 19:8
- Meryem 19:9
- Meryem 19:10
- Meryem 19:11
- Meryem 19:12
- Meryem 19:13
- Meryem 19:14
- Meryem 19:15
- Meryem 19:16
- Meryem 19:17
- Meryem 19:18
- Meryem 19:19
- Meryem 19:20
- Meryem 19:21
- Meryem 19:22
- Meryem 19:23
- Meryem 19:24
- Meryem 19:25
- Meryem 19:26
- Meryem 19:27
- Meryem 19:28
- Meryem 19:29
- Meryem 19:30
- Meryem 19:31
- Meryem 19:32
- Meryem 19:33
- Meryem 19:34
- Meryem 19:35
- Meryem 19:36
- Meryem 19:37
- Meryem 19:38
- Meryem 19:39
- Meryem 19:40
- Meryem 19:41
- Meryem 19:42
- Meryem 19:43
- Meryem 19:44
- Meryem 19:45
- Meryem 19:46
- Meryem 19:47
- Meryem 19:48
- Meryem 19:49
- Meryem 19:50
- Meryem 19:51
- Meryem 19:52
- Meryem 19:53
- Meryem 19:54
- Meryem 19:55
- Meryem 19:56
- Meryem 19:57
- Meryem 19:58
- Meryem 19:59
- Meryem 19:60
- Meryem 19:61
- Meryem 19:62
- Meryem 19:63
- Meryem 19:64
- Meryem 19:65
- Meryem 19:66
- Meryem 19:67
- Meryem 19:68
- Meryem 19:69
- Meryem 19:70
- Meryem 19:71
- Meryem 19:72
- Meryem 19:73
- Meryem 19:74
- Meryem 19:75
- Meryem 19:76
- Meryem 19:77
- Meryem 19:78
- Meryem 19:79
- Meryem 19:80
- Meryem 19:81
- Meryem 19:82
- Meryem 19:83
- Meryem 19:84
- Meryem 19:85
- Meryem 19:86
- Meryem 19:87
- Meryem 19:88
- Meryem 19:89
- Meryem 19:90
- Meryem 19:91
- Meryem 19:92
- Meryem 19:93
- Meryem 19:94
- Meryem 19:95
- Meryem 19:96
- Meryem 19:97
- Meryem 19:98
Kehf 18:97
89- Sonra bir başka sebebi/yolu takip etti. 90- Nihâyet güneşin doğduğu yere vardığı zaman onu, kendileri için güneşe karşı (koruyacak) hiçbir siper yapmadığımız bir kavmin üzerine doğarken gördü. 91- İşte böyle. Biz onun elinde ne varsa hepsini ilmimizle kuşatmıştık. 92- Sonra bir başka sebebi/yolu takip etti. 93- Nihâyet iki dağ arasına ulaştığı zaman bu dağların önünde neredeyse hiçbir söz anlamayan bir kavim buldu. 94- Dediler ki:“Ey Zulkarneyn! Gerçekten Ye’cüc ve Me’cüc bu ülkede bozgunculuk çıkaran kimselerdir. Sana bir miktar mal versek de buna karşılık bizimle onların arasında bir set yapıversen! 95- Dedi ki: “Rabbimin bana verdiği imkânlar (sizin vereceğiniz maldan) daha hayırlıdır. O nedenle siz bana (bedeni) güçle yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir set yapayım.” 96- “Bana demir kütleleri getirin.” Nihâyet dağların iki yanını (demir kütleleriyle doldurtup) denkleştirdiği vakit: “Körükleyin!” dedi. Nihâyet demirleri ateş haline getirince:“Getirin de üzerine erimiş bakır dökeyim” dedi. 97- Artık Ye’cüc ve Me’cüc ne onu aşabildiler, ne de onu delebildiler. 98- Zulkarneyn:“İşte bu, Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin vaadi gelince onu yerle bir eder. Rabbimin vaadi haktır.” dedi.
89. Zülkarneyn, batıya ulaştıktan sonra bu sefer Yüce Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu sebeplere/yollara tâbi olarak güneşin doğduğu yere doğru döndü.
90. Doğuya ulaşınca bu sefer “onu” yani güneşi “kendileri için güneşe karşı hiçbir örtü/siper yapmadığımız bir kavmin üzerine doğarken gördü.” Yani güneşin, ona karşı kendilerini örtecek bir şeyleri bulunmayan insanlar üzerinde doğduğunu gördü. Bu ise ya son derece ilkel ve uygarlıktan uzak olmalarından ötürü meskenlerinin bulunmaması dolayısıyla yahut da güneşin tam olarak batmayıp devamlı görünmesi dolayısıyla idi. Nitekim Afrika’nın güney doğusunda böyledir. Böylece o, insanların bedenen ulaşmaları şöyle dursunhakkında bilgi sahibi dahi olmadıkları bir yere kadar varmış oldu.
91. Bununla birlikte bütün bunlar, Yüce Allah’ın takdiri ve bilgisi dahilinde olmuştur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz onun elinde ne varsa hepsini ilmimizle kuşatmıştık.” Yani biz, onun sahip olduğu muaazam sebeplerin/yolların ve hayırların ne olduğunu biliyorduk ve biz, Zulkarneyn nereye yönelip giderse bilgimizle onun yanındaydık.
92-93. “Sonra bir başka sebebi/yolu takip etti. Nihâyet iki dağ arasına ulaştığı zaman...” buyruğu ile ilgili olarak müfessirler şöyle der: O, doğudan kuzeye doğru yola koyuldu ve iki dağ arasına ulaştı. Bu iki dağ o dönemde bilinen meşhur yerlerdi. Burası denize ulaşıncaya kadar sağdan da soldan da zincirleme/sıra dağlar şeklinde idi. Bu sıra dağlar, Ye’cüc ve Me’cüc ile insanlar arasında bir set teşkil ediyordu. O, iki dağın beri tarafında da dillerinin yabancılığı, zihin ve kalplerinin de kavrayışsızlığı dolayısıyla hemen hemen hiçbir söz anlayamayan bir kavim buldu.
94. Yüce Allah, Zülkarneyn’e bu kavmin dillerini anlayabilecek, onlarla karşılıklı konuşup fikir alış-verişinde bulunabilecek kabilden ilmi sebepler ihsan etmişti. Onlar da Zulkarneyn’e Ye’cüc ile Me’cüc’ün verdiği zarardan yakındılar. Ye’cüc ile Me’cüc, Ademoğullarından iki büyük kavimdir. O kavim şöyle dedi:“Gerçekten Ye’cüc ve Me’cüc bu ülkede” adam öldürmek, haksızca malları almak ve başka yollarla “bozgunculuk çıkaran kimselerdir. Sana bir miktar mal versek de buna karşılık bizimle onların arasında bir set yapıversen!” Bu, onların böyle bir seddi yapabilecek güce sahip olmadıklarını, Zulkarneyn’in de bunu yapabileceğini bildiklerini göstermektedir. O bakımdan bunu yapabilmesi için ona bir ücret teklif ettiler ve buna gerekçe olan sebebi de zikrettiler ki bu sebep, Ye’cüc ile Me’cüc’ün yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaları idi.
95. Zulkarneyn, tamahkâr ve dünyaya rağbet eden bir kimse olmadığı gibi yönetimi altında bulundurduğu kimselerin hallerini düzene sokmayı ihmal eden bir kişi değildi. Aksine onun maksadı ıslah idi. Bundan dolayı maslahat ihtiva ettiği için onların bu taleplerini kabul etti. Onlardan herhangi bir ücret de almadı. Rabbine vermiş olduğu bu güç ve iktidarı dolayısıyla şükrederek:“Rabbimin bana verdiği imkânlar” sizin bana vereceğiniz şeylerden “daha hayırlıdır.” Ama ben sizden emek gücünüzle bana yardımcı olmanızı istiyorum. Böylelikle “sizinle onların arasına sağlam bir set yapayım.” Onların üzerinden aşıp da sizin bulunduğunuz yere gelmelerini engellesin.
96. “Bana demir kütleleri getirin” dedi. Onlar da bu demir parçalarını getirip verdiler. “Nihâyet” aralarında seddi bina ettiği “dağların iki yanını (demir kütleleriyle doldurtup) denkleştirdiği vakit: “Körükleyin!” dedi.” Çok büyük bir ateş yaktılar ve içinde bakırı eritmek maksadı ile ateşin daha da alevlenmesi için körükler kullandılar. Demir kütlelerinin birbirine kaynaşmasını için hazırladığı bakır eridikten sonra da “Getirin de üzerine erimiş bakır dökeyim, dedi.” Böylelikle demirin üzerine erimiş bakırı döktü ve bu suretle set müthiş bir sağlamlığa kavuştu. Böylece onun öte tarafında bulunan insanlar Ye’cüc ile Me’cüc’den gelecek zararlara karşı korunmuş oldular.
97. “Artık Ye’cüc ve Me’cüc ne onu aşabildiler, ne de onu delebildiler.” Seddin yüksekliğinden ötürü üzerine çıkabilme güçleri olmadığı gibi son derece muhkem ve güçlü olduğundan dolayı onu delecek imkânları da olmadı.
98. Zülkarneyn bu güzel işi ve bu mükemmel eseri yaptıktan sonra nimeti gerçek sahibine izafe ederek:“İşte bu, Rabbimden bir rahmettir.” Yani Rabbimin bana lütuf ve ihsanındandır. İşte salihlerle gerçek halifelerin durumu budur. Allah onlara üstün nimetleri lütfetti mi onların şükürleri, bu nimetleri ikrarları ve Allah’ın nimetlerini itirafları daha da artar. Nitekim Süleyman aleyhisselam da huzuruna Sebe’ melikesinin tahtının oldukça uzak bir mesafeden getirilmesi üzerine şunları söylemişti:“Bu, benim Rabbimin lütfundandır. Acaba şükür mü ederim, yoksa nankörlük mü ederim diye beni sınaması içindir”(en-Neml, 27/40) Oysa zorba ve kibirli kimselerle yeryüzünde yücelik taslayanların sahip oldukları büyük nimetler, onların azgınlıklarını ve şımarıklıklarını arttırır. Nitekim Karun, Allah’ın kendisine verdiği ve sadece anahtarlarını taşımak bile güç kuvvet sahibi bir topluluğa ağır gelen hazineler hakkında:“Bu, bana ancak bende olan bir ilim dolayısıyla verilmiştir.”(el-Kasas, 28/78) demişti. “Rabbimin vaadi” yani Ye’cüc ile Me’cüc’ün çıkışı için belirlediği süre gelince “onu” yani bu son derece sağlam yapılmış seddi “yerle bir eder.” Onu yıkıp dümdüz eder ve yerle bir olur. “Rabbimin vaadi haktır.”
Kehf 18:98
89- Sonra bir başka sebebi/yolu takip etti. 90- Nihâyet güneşin doğduğu yere vardığı zaman onu, kendileri için güneşe karşı (koruyacak) hiçbir siper yapmadığımız bir kavmin üzerine doğarken gördü. 91- İşte böyle. Biz onun elinde ne varsa hepsini ilmimizle kuşatmıştık. 92- Sonra bir başka sebebi/yolu takip etti. 93- Nihâyet iki dağ arasına ulaştığı zaman bu dağların önünde neredeyse hiçbir söz anlamayan bir kavim buldu. 94- Dediler ki:“Ey Zulkarneyn! Gerçekten Ye’cüc ve Me’cüc bu ülkede bozgunculuk çıkaran kimselerdir. Sana bir miktar mal versek de buna karşılık bizimle onların arasında bir set yapıversen! 95- Dedi ki: “Rabbimin bana verdiği imkânlar (sizin vereceğiniz maldan) daha hayırlıdır. O nedenle siz bana (bedeni) güçle yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir set yapayım.” 96- “Bana demir kütleleri getirin.” Nihâyet dağların iki yanını (demir kütleleriyle doldurtup) denkleştirdiği vakit: “Körükleyin!” dedi. Nihâyet demirleri ateş haline getirince:“Getirin de üzerine erimiş bakır dökeyim” dedi. 97- Artık Ye’cüc ve Me’cüc ne onu aşabildiler, ne de onu delebildiler. 98- Zulkarneyn:“İşte bu, Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin vaadi gelince onu yerle bir eder. Rabbimin vaadi haktır.” dedi.
89. Zülkarneyn, batıya ulaştıktan sonra bu sefer Yüce Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu sebeplere/yollara tâbi olarak güneşin doğduğu yere doğru döndü.
90. Doğuya ulaşınca bu sefer “onu” yani güneşi “kendileri için güneşe karşı hiçbir örtü/siper yapmadığımız bir kavmin üzerine doğarken gördü.” Yani güneşin, ona karşı kendilerini örtecek bir şeyleri bulunmayan insanlar üzerinde doğduğunu gördü. Bu ise ya son derece ilkel ve uygarlıktan uzak olmalarından ötürü meskenlerinin bulunmaması dolayısıyla yahut da güneşin tam olarak batmayıp devamlı görünmesi dolayısıyla idi. Nitekim Afrika’nın güney doğusunda böyledir. Böylece o, insanların bedenen ulaşmaları şöyle dursunhakkında bilgi sahibi dahi olmadıkları bir yere kadar varmış oldu.
91. Bununla birlikte bütün bunlar, Yüce Allah’ın takdiri ve bilgisi dahilinde olmuştur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz onun elinde ne varsa hepsini ilmimizle kuşatmıştık.” Yani biz, onun sahip olduğu muaazam sebeplerin/yolların ve hayırların ne olduğunu biliyorduk ve biz, Zulkarneyn nereye yönelip giderse bilgimizle onun yanındaydık.
92-93. “Sonra bir başka sebebi/yolu takip etti. Nihâyet iki dağ arasına ulaştığı zaman...” buyruğu ile ilgili olarak müfessirler şöyle der: O, doğudan kuzeye doğru yola koyuldu ve iki dağ arasına ulaştı. Bu iki dağ o dönemde bilinen meşhur yerlerdi. Burası denize ulaşıncaya kadar sağdan da soldan da zincirleme/sıra dağlar şeklinde idi. Bu sıra dağlar, Ye’cüc ve Me’cüc ile insanlar arasında bir set teşkil ediyordu. O, iki dağın beri tarafında da dillerinin yabancılığı, zihin ve kalplerinin de kavrayışsızlığı dolayısıyla hemen hemen hiçbir söz anlayamayan bir kavim buldu.
94. Yüce Allah, Zülkarneyn’e bu kavmin dillerini anlayabilecek, onlarla karşılıklı konuşup fikir alış-verişinde bulunabilecek kabilden ilmi sebepler ihsan etmişti. Onlar da Zulkarneyn’e Ye’cüc ile Me’cüc’ün verdiği zarardan yakındılar. Ye’cüc ile Me’cüc, Ademoğullarından iki büyük kavimdir. O kavim şöyle dedi:“Gerçekten Ye’cüc ve Me’cüc bu ülkede” adam öldürmek, haksızca malları almak ve başka yollarla “bozgunculuk çıkaran kimselerdir. Sana bir miktar mal versek de buna karşılık bizimle onların arasında bir set yapıversen!” Bu, onların böyle bir seddi yapabilecek güce sahip olmadıklarını, Zulkarneyn’in de bunu yapabileceğini bildiklerini göstermektedir. O bakımdan bunu yapabilmesi için ona bir ücret teklif ettiler ve buna gerekçe olan sebebi de zikrettiler ki bu sebep, Ye’cüc ile Me’cüc’ün yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaları idi.
95. Zulkarneyn, tamahkâr ve dünyaya rağbet eden bir kimse olmadığı gibi yönetimi altında bulundurduğu kimselerin hallerini düzene sokmayı ihmal eden bir kişi değildi. Aksine onun maksadı ıslah idi. Bundan dolayı maslahat ihtiva ettiği için onların bu taleplerini kabul etti. Onlardan herhangi bir ücret de almadı. Rabbine vermiş olduğu bu güç ve iktidarı dolayısıyla şükrederek:“Rabbimin bana verdiği imkânlar” sizin bana vereceğiniz şeylerden “daha hayırlıdır.” Ama ben sizden emek gücünüzle bana yardımcı olmanızı istiyorum. Böylelikle “sizinle onların arasına sağlam bir set yapayım.” Onların üzerinden aşıp da sizin bulunduğunuz yere gelmelerini engellesin.
96. “Bana demir kütleleri getirin” dedi. Onlar da bu demir parçalarını getirip verdiler. “Nihâyet” aralarında seddi bina ettiği “dağların iki yanını (demir kütleleriyle doldurtup) denkleştirdiği vakit: “Körükleyin!” dedi.” Çok büyük bir ateş yaktılar ve içinde bakırı eritmek maksadı ile ateşin daha da alevlenmesi için körükler kullandılar. Demir kütlelerinin birbirine kaynaşmasını için hazırladığı bakır eridikten sonra da “Getirin de üzerine erimiş bakır dökeyim, dedi.” Böylelikle demirin üzerine erimiş bakırı döktü ve bu suretle set müthiş bir sağlamlığa kavuştu. Böylece onun öte tarafında bulunan insanlar Ye’cüc ile Me’cüc’den gelecek zararlara karşı korunmuş oldular.
97. “Artık Ye’cüc ve Me’cüc ne onu aşabildiler, ne de onu delebildiler.” Seddin yüksekliğinden ötürü üzerine çıkabilme güçleri olmadığı gibi son derece muhkem ve güçlü olduğundan dolayı onu delecek imkânları da olmadı.
98. Zülkarneyn bu güzel işi ve bu mükemmel eseri yaptıktan sonra nimeti gerçek sahibine izafe ederek:“İşte bu, Rabbimden bir rahmettir.” Yani Rabbimin bana lütuf ve ihsanındandır. İşte salihlerle gerçek halifelerin durumu budur. Allah onlara üstün nimetleri lütfetti mi onların şükürleri, bu nimetleri ikrarları ve Allah’ın nimetlerini itirafları daha da artar. Nitekim Süleyman aleyhisselam da huzuruna Sebe’ melikesinin tahtının oldukça uzak bir mesafeden getirilmesi üzerine şunları söylemişti:“Bu, benim Rabbimin lütfundandır. Acaba şükür mü ederim, yoksa nankörlük mü ederim diye beni sınaması içindir”(en-Neml, 27/40) Oysa zorba ve kibirli kimselerle yeryüzünde yücelik taslayanların sahip oldukları büyük nimetler, onların azgınlıklarını ve şımarıklıklarını arttırır. Nitekim Karun, Allah’ın kendisine verdiği ve sadece anahtarlarını taşımak bile güç kuvvet sahibi bir topluluğa ağır gelen hazineler hakkında:“Bu, bana ancak bende olan bir ilim dolayısıyla verilmiştir.”(el-Kasas, 28/78) demişti. “Rabbimin vaadi” yani Ye’cüc ile Me’cüc’ün çıkışı için belirlediği süre gelince “onu” yani bu son derece sağlam yapılmış seddi “yerle bir eder.” Onu yıkıp dümdüz eder ve yerle bir olur. “Rabbimin vaadi haktır.”
Kehf 18:99
100- O gün cehennemi kâfirlere arz edip gösteririz. 101- O kafirler ki gözleri benim Zikrime karşı perdeli idi ve (nefretlerinden onu) dinleyemiyorlardı bile.
100. “O gün cehennemi kâfirlere arz edip gösteririz.” Yüce Allah bir başka yerde: “Cehennem daha da kızıştırıldığı zaman”(et-Tekvîr, 81/12) buyurmaktadır. Yani cehennem onların barınakları ve konakları olsun, cehennemdeki zincirlerle, bukağılarla, alevli ateşle, kaynar sularla ve zemherirle hemhal olsunlar; kalpleri hiçbir şey söyleyemez hale getiren, kulakları da sağırlaştıran o cezayı tatsınlar diye onlara arz edilecek ve gösterilecektir.
101. Bu, amellerinin bir sonucu ve yaptıklarının cezasıdır. Çünkü dünya hayatında onların “gözleri benim Zikrime karşı perdeli idi.” Hikmet dolu ilâhi öğütten yani Kur’an-ı Kerim’den yüz çeviren kimselerdi. Onlar:“Bizi davet edegeldiğin şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir”(Fusillet, 41/5) demişlerdi. Gözleri üzerinde de Allah’ın kendilerine fayda sağlayacak âyetlerini görmelerine engel teşkil edecek perdeler vardır. Nitekim Yüce Allah:“Gözleri üzerinde de perdeler vardır”(el-Bakara, 2/7) buyurmaktadır. “ve (onu nefretlerinden) dinleyemiyorlardı bile.” Yani onlar, Kur’an’a ve Rasûl’e olan nefretlerinden dolayı kendilerini imana ulaştıracak olan Allah’ın âyetlerini işitmeye tahammül edemezlerdi. Çünkü nefret eden bir kimse, nefret ettiği kimsenin sözünü dinlemez, ona kulak veremez. İşte ilim ve hayır yolları onlar için perdelenince artık bunların ne gözleri, ne kulakları ne fayda verecek akılları kalmamıştır. Onlar Allah’ı inkar etmiş, âyetlerini bile bile reddetmiş ve peygamberlerini de yalanlamışlar, ve böylece de cehennemi hak etmişlerdir. O, ne kötü bir dönüş yeridir!
Kehf 18:100
100- O gün cehennemi kâfirlere arz edip gösteririz. 101- O kafirler ki gözleri benim Zikrime karşı perdeli idi ve (nefretlerinden onu) dinleyemiyorlardı bile.
100. “O gün cehennemi kâfirlere arz edip gösteririz.” Yüce Allah bir başka yerde: “Cehennem daha da kızıştırıldığı zaman”(et-Tekvîr, 81/12) buyurmaktadır. Yani cehennem onların barınakları ve konakları olsun, cehennemdeki zincirlerle, bukağılarla, alevli ateşle, kaynar sularla ve zemherirle hemhal olsunlar; kalpleri hiçbir şey söyleyemez hale getiren, kulakları da sağırlaştıran o cezayı tatsınlar diye onlara arz edilecek ve gösterilecektir.
101. Bu, amellerinin bir sonucu ve yaptıklarının cezasıdır. Çünkü dünya hayatında onların “gözleri benim Zikrime karşı perdeli idi.” Hikmet dolu ilâhi öğütten yani Kur’an-ı Kerim’den yüz çeviren kimselerdi. Onlar:“Bizi davet edegeldiğin şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir”(Fusillet, 41/5) demişlerdi. Gözleri üzerinde de Allah’ın kendilerine fayda sağlayacak âyetlerini görmelerine engel teşkil edecek perdeler vardır. Nitekim Yüce Allah:“Gözleri üzerinde de perdeler vardır”(el-Bakara, 2/7) buyurmaktadır. “ve (onu nefretlerinden) dinleyemiyorlardı bile.” Yani onlar, Kur’an’a ve Rasûl’e olan nefretlerinden dolayı kendilerini imana ulaştıracak olan Allah’ın âyetlerini işitmeye tahammül edemezlerdi. Çünkü nefret eden bir kimse, nefret ettiği kimsenin sözünü dinlemez, ona kulak veremez. İşte ilim ve hayır yolları onlar için perdelenince artık bunların ne gözleri, ne kulakları ne fayda verecek akılları kalmamıştır. Onlar Allah’ı inkar etmiş, âyetlerini bile bile reddetmiş ve peygamberlerini de yalanlamışlar, ve böylece de cehennemi hak etmişlerdir. O, ne kötü bir dönüş yeridir!
Kehf 18:101
100- O gün cehennemi kâfirlere arz edip gösteririz. 101- O kafirler ki gözleri benim Zikrime karşı perdeli idi ve (nefretlerinden onu) dinleyemiyorlardı bile.
100. “O gün cehennemi kâfirlere arz edip gösteririz.” Yüce Allah bir başka yerde: “Cehennem daha da kızıştırıldığı zaman”(et-Tekvîr, 81/12) buyurmaktadır. Yani cehennem onların barınakları ve konakları olsun, cehennemdeki zincirlerle, bukağılarla, alevli ateşle, kaynar sularla ve zemherirle hemhal olsunlar; kalpleri hiçbir şey söyleyemez hale getiren, kulakları da sağırlaştıran o cezayı tatsınlar diye onlara arz edilecek ve gösterilecektir.
101. Bu, amellerinin bir sonucu ve yaptıklarının cezasıdır. Çünkü dünya hayatında onların “gözleri benim Zikrime karşı perdeli idi.” Hikmet dolu ilâhi öğütten yani Kur’an-ı Kerim’den yüz çeviren kimselerdi. Onlar:“Bizi davet edegeldiğin şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir”(Fusillet, 41/5) demişlerdi. Gözleri üzerinde de Allah’ın kendilerine fayda sağlayacak âyetlerini görmelerine engel teşkil edecek perdeler vardır. Nitekim Yüce Allah:“Gözleri üzerinde de perdeler vardır”(el-Bakara, 2/7) buyurmaktadır. “ve (onu nefretlerinden) dinleyemiyorlardı bile.” Yani onlar, Kur’an’a ve Rasûl’e olan nefretlerinden dolayı kendilerini imana ulaştıracak olan Allah’ın âyetlerini işitmeye tahammül edemezlerdi. Çünkü nefret eden bir kimse, nefret ettiği kimsenin sözünü dinlemez, ona kulak veremez. İşte ilim ve hayır yolları onlar için perdelenince artık bunların ne gözleri, ne kulakları ne fayda verecek akılları kalmamıştır. Onlar Allah’ı inkar etmiş, âyetlerini bile bile reddetmiş ve peygamberlerini de yalanlamışlar, ve böylece de cehennemi hak etmişlerdir. O, ne kötü bir dönüş yeridir!
Kehf 18:102
102- Kâfirler, beni bırakıp kullarımı dost edineceklerini mi sandılar? Biz, cehennemi kâfirlere bir konak olarak hazırladık.
102. Bu, Peygamberleri ve velileri Allah’a ortak koşarak onlara ibadet eden; bunların kendilerinin dost ve yardımcıları olacaklarını, böylece Allah’ın azabından kendilerini kurtarıp Allah’ın mükâfatına nail olmalarını sağlayacaklarını ileri süren müşriklerin ve kâfirlerin iddialarının batıl olduğuna dair açık bir delil ve beyandır. Zira bunlar esasen Allah’ı ve Rasûlünü inkar etmiş kimselerdir. Yüce Allah, onlara aklın da batıl olduğunu açıkça kabul ettiği bir şekilde yaptıklarını reddetmek üzere şunu sormaktadır:“Kâfirler, beni bırakıp kullarımı dost edineceklerini mi sandılar?” Yani böyle bir şey asla olmayacaktır. Allah’ın gerçek dostu olan bir kimse asla Allah’a düşman olmaz. Çünkü gerçek veliler; sevgisinde, rızasında ve öfkesinde Yüce Allah’a muvafakat ederler. Bu anlamıyla buyruk, Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“O günde onların hepsini haşredecek, sonra da meleklere şöyle diyecek: Bunlar mı size ibadet ederlerdi? Melekler diyecekler ki: Tenzih ederiz seni, bizim velimiz onlar değil, sensin.”(Sebe’, 34/40-41) O halde her kim, kendisi Allah’a düşmanlık etmekte olduğu halde Allah’ın velisi/dostu olan kimseleri kedine dost edindiğini iddia ederse bu iddiasında yalancıdır. u buyruğun daha kuvvetli görünen şu manada olma ihtimali de vardır: Allah’ı inkar eden ve peygamberlerine karşı çıkan kimseler, Allah’tan başka kendilerine yardım edecek, fayda sağlayacak ve onlara gelecek zararları önleyecek dostlar edinebileceklerini mi zannediyorlar? Böyle bir kanaat batıldır, tutarsızdır. Çünkü hiçbir yaratılmışların elinden herhangi bir fayda ve zarar gelmez. Bu manaya göre bu ayet, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzer:“De ki: “Allah'ın yanı sıra (ilah olduğunu) iddia ettiklerinize yalvarın bakalım! Ama onlar, başınızdaki sıkıntıyı ne kaldırabilirler ne de değiştirebilirler.”(el-İsra, 17/56); “Onun yanı sıra yalvarıp yakardıkları kimselerin şefaat etme imkânları yoktur.”(ez-Zuhruf, 43/86) Buna benzer Yüce Allah’ın, kendisinden başka dostlar edinip de bu dostların, kendilerine yardım edeceklerini, onları himaye edip koruyacaklarını sananların, sapık olduğunu, bu maksatlarının bir bölümünü dahi gerçekleştiremeyeceklerini ve umutlarının boşa çıkacağını bildirdiği diğer âyetler de bu türdendir. “Biz cehennemi o kâfirlere bir konak olarak hazırladık.” Yani orası onlar için bir ziyafet ve bir ikram yeri olacaktır. Onların bu konak ve ziyafetleri ne kötüdür! Ziyafet yurdu olarak cehennem onlar için ne kötüdür!
Kehf 18:103
103- De ki:“Amel bakımından (ahirette) en çok ziyana uğrayanları size haber verelim mi?” 104- Ki onlar, dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiş olan, buna rağmen kendilerinin iyi işler yaptıklarını zanneden kimselerdir. 105- İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve ona kavuşmayı inkar edenlerdir. Bu nedenle de amelleri boşa gitmiştir. Biz de kıyamet günü onlar için tartı tutmayacağız. 106- İşte kâfir oldukları, âyetlerimi ve peygamberlerimi alaya aldıkları için onların cezası cehennemdir.
103. Yani ey Muhammed, uyarmak ve sakındırmak üzere insanlara de ki: İnsanlar arasında amelleri itibariyle kayıtsız şartsız en çok zarara uğrayanları size bildireyim mi?
104. “Ki onlar, dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiş olan” Ne kadar amelleri varsa hepsi boşa gitmiş, yok olmuştur. Üstelik bunlar bu amelleri yaparken güzel işler yaptıklarını da sanmaktadırlar. Peki, ya batıl olduğunu, Allah’a ve peygamberlerine düşmanlık olduğunu bildikleri amellerin durumu ne olur?
105. Bu şekilde amelleri boşa çıktığı için hem kendilerini hem de ailelerini kıyamet gününde kaybederek -ki hiç şüphesiz bu apaçık bir hüsrandır- bu en hüsrana uğrayacak olan kimseler kimlerdir?:“İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve ona kavuşmayı inkar edenlerdir.” Yani Allah’ın hem Kur’ân-ı Kerim’de indirdiği âyetlerini hem de Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına ve âhiret gününe iman etmenin zorunluğuna delil teşkil eden ve gözle görünen âyet ve belgeleri reddeden kimselerdir. “Bu nedenle de amelleri boşa gitmiştir. Biz de kıyamet günü onlar için tartı tutmayacağız.” Çünkü amellerin tartılmasının amacı, iyiliklerle kötülüklerin karşılaştırılması, bunlardan hangisinin ağır hangisinin hafif geldiğinin tespit edilmesidir. Onların ise gerekli şartı taşımadığı için hiçbir iyi amelleri yoktur. Amelin iyi olmasının şartı ise imandır. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim mü’min olduğu halde salih ameller işlerse o, zulme uğratılmaktan da korkmaz, (mükâfaatının) eksiltilmesinden de.”(Tâhâ, 20/112) Ancak bunların amelleri sayılıp dökümü yapılır, onlar da bu amellerini işlediklerini kabul ederler ve herkesin gözü önünde bu amelleri dolayısıyla rezil olurlar. Sonra da bu amellerinden ötürü azaba uğrarlar. İşte bu sebeple Allah şöyle buyurmaktadır:
106. “İşte kâfir oldukları, âyetlerimi ve peygamberlerimi alaya aldıkları için onların cezası cehennemdir.” Yani amellerinin boşa çıkmasının ve kıyamet gününde onlara tartı kurulmamasının sebebi, Allah’ın âyetlerini inkar etmeleri, O’nun âyetlerini ve peygamberlerini alay konusu edinmeleri, bundan ötürü de hakir ve değersiz oluşlarıdır. Oysa Allah’ın âyetlerine ve peygamberlerine karşı takınılması gereken tavır, tam anlamıyla onlara iman etmek, onları gereği gibi tazim etmek ve buyruklarının gereklerini en mükemmel şekilde yerine getirmektir. Bunlar ise tam aksini yaptılar. O bakımdan onların kıyametteki durumları da beklentilerinin tam aksi olacaktır. Kahrolacaklar ve azabın içerisine baş aşağı yıkılacaklardır.
üce Allah, kâfirlerin âkıbetlerini ve amellerini beyan ettikten sonra mü’minlerin de amellerini ve âkıbetlerini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:
Kehf 18:104
103- De ki:“Amel bakımından (ahirette) en çok ziyana uğrayanları size haber verelim mi?” 104- Ki onlar, dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiş olan, buna rağmen kendilerinin iyi işler yaptıklarını zanneden kimselerdir. 105- İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve ona kavuşmayı inkar edenlerdir. Bu nedenle de amelleri boşa gitmiştir. Biz de kıyamet günü onlar için tartı tutmayacağız. 106- İşte kâfir oldukları, âyetlerimi ve peygamberlerimi alaya aldıkları için onların cezası cehennemdir.
103. Yani ey Muhammed, uyarmak ve sakındırmak üzere insanlara de ki: İnsanlar arasında amelleri itibariyle kayıtsız şartsız en çok zarara uğrayanları size bildireyim mi?
104. “Ki onlar, dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiş olan” Ne kadar amelleri varsa hepsi boşa gitmiş, yok olmuştur. Üstelik bunlar bu amelleri yaparken güzel işler yaptıklarını da sanmaktadırlar. Peki, ya batıl olduğunu, Allah’a ve peygamberlerine düşmanlık olduğunu bildikleri amellerin durumu ne olur?
105. Bu şekilde amelleri boşa çıktığı için hem kendilerini hem de ailelerini kıyamet gününde kaybederek -ki hiç şüphesiz bu apaçık bir hüsrandır- bu en hüsrana uğrayacak olan kimseler kimlerdir?:“İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve ona kavuşmayı inkar edenlerdir.” Yani Allah’ın hem Kur’ân-ı Kerim’de indirdiği âyetlerini hem de Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına ve âhiret gününe iman etmenin zorunluğuna delil teşkil eden ve gözle görünen âyet ve belgeleri reddeden kimselerdir. “Bu nedenle de amelleri boşa gitmiştir. Biz de kıyamet günü onlar için tartı tutmayacağız.” Çünkü amellerin tartılmasının amacı, iyiliklerle kötülüklerin karşılaştırılması, bunlardan hangisinin ağır hangisinin hafif geldiğinin tespit edilmesidir. Onların ise gerekli şartı taşımadığı için hiçbir iyi amelleri yoktur. Amelin iyi olmasının şartı ise imandır. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim mü’min olduğu halde salih ameller işlerse o, zulme uğratılmaktan da korkmaz, (mükâfaatının) eksiltilmesinden de.”(Tâhâ, 20/112) Ancak bunların amelleri sayılıp dökümü yapılır, onlar da bu amellerini işlediklerini kabul ederler ve herkesin gözü önünde bu amelleri dolayısıyla rezil olurlar. Sonra da bu amellerinden ötürü azaba uğrarlar. İşte bu sebeple Allah şöyle buyurmaktadır:
106. “İşte kâfir oldukları, âyetlerimi ve peygamberlerimi alaya aldıkları için onların cezası cehennemdir.” Yani amellerinin boşa çıkmasının ve kıyamet gününde onlara tartı kurulmamasının sebebi, Allah’ın âyetlerini inkar etmeleri, O’nun âyetlerini ve peygamberlerini alay konusu edinmeleri, bundan ötürü de hakir ve değersiz oluşlarıdır. Oysa Allah’ın âyetlerine ve peygamberlerine karşı takınılması gereken tavır, tam anlamıyla onlara iman etmek, onları gereği gibi tazim etmek ve buyruklarının gereklerini en mükemmel şekilde yerine getirmektir. Bunlar ise tam aksini yaptılar. O bakımdan onların kıyametteki durumları da beklentilerinin tam aksi olacaktır. Kahrolacaklar ve azabın içerisine baş aşağı yıkılacaklardır.
üce Allah, kâfirlerin âkıbetlerini ve amellerini beyan ettikten sonra mü’minlerin de amellerini ve âkıbetlerini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:
Kehf 18:105
103- De ki:“Amel bakımından (ahirette) en çok ziyana uğrayanları size haber verelim mi?” 104- Ki onlar, dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiş olan, buna rağmen kendilerinin iyi işler yaptıklarını zanneden kimselerdir. 105- İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve ona kavuşmayı inkar edenlerdir. Bu nedenle de amelleri boşa gitmiştir. Biz de kıyamet günü onlar için tartı tutmayacağız. 106- İşte kâfir oldukları, âyetlerimi ve peygamberlerimi alaya aldıkları için onların cezası cehennemdir.
103. Yani ey Muhammed, uyarmak ve sakındırmak üzere insanlara de ki: İnsanlar arasında amelleri itibariyle kayıtsız şartsız en çok zarara uğrayanları size bildireyim mi?
104. “Ki onlar, dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiş olan” Ne kadar amelleri varsa hepsi boşa gitmiş, yok olmuştur. Üstelik bunlar bu amelleri yaparken güzel işler yaptıklarını da sanmaktadırlar. Peki, ya batıl olduğunu, Allah’a ve peygamberlerine düşmanlık olduğunu bildikleri amellerin durumu ne olur?
105. Bu şekilde amelleri boşa çıktığı için hem kendilerini hem de ailelerini kıyamet gününde kaybederek -ki hiç şüphesiz bu apaçık bir hüsrandır- bu en hüsrana uğrayacak olan kimseler kimlerdir?:“İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve ona kavuşmayı inkar edenlerdir.” Yani Allah’ın hem Kur’ân-ı Kerim’de indirdiği âyetlerini hem de Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına ve âhiret gününe iman etmenin zorunluğuna delil teşkil eden ve gözle görünen âyet ve belgeleri reddeden kimselerdir. “Bu nedenle de amelleri boşa gitmiştir. Biz de kıyamet günü onlar için tartı tutmayacağız.” Çünkü amellerin tartılmasının amacı, iyiliklerle kötülüklerin karşılaştırılması, bunlardan hangisinin ağır hangisinin hafif geldiğinin tespit edilmesidir. Onların ise gerekli şartı taşımadığı için hiçbir iyi amelleri yoktur. Amelin iyi olmasının şartı ise imandır. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim mü’min olduğu halde salih ameller işlerse o, zulme uğratılmaktan da korkmaz, (mükâfaatının) eksiltilmesinden de.”(Tâhâ, 20/112) Ancak bunların amelleri sayılıp dökümü yapılır, onlar da bu amellerini işlediklerini kabul ederler ve herkesin gözü önünde bu amelleri dolayısıyla rezil olurlar. Sonra da bu amellerinden ötürü azaba uğrarlar. İşte bu sebeple Allah şöyle buyurmaktadır:
106. “İşte kâfir oldukları, âyetlerimi ve peygamberlerimi alaya aldıkları için onların cezası cehennemdir.” Yani amellerinin boşa çıkmasının ve kıyamet gününde onlara tartı kurulmamasının sebebi, Allah’ın âyetlerini inkar etmeleri, O’nun âyetlerini ve peygamberlerini alay konusu edinmeleri, bundan ötürü de hakir ve değersiz oluşlarıdır. Oysa Allah’ın âyetlerine ve peygamberlerine karşı takınılması gereken tavır, tam anlamıyla onlara iman etmek, onları gereği gibi tazim etmek ve buyruklarının gereklerini en mükemmel şekilde yerine getirmektir. Bunlar ise tam aksini yaptılar. O bakımdan onların kıyametteki durumları da beklentilerinin tam aksi olacaktır. Kahrolacaklar ve azabın içerisine baş aşağı yıkılacaklardır.
üce Allah, kâfirlerin âkıbetlerini ve amellerini beyan ettikten sonra mü’minlerin de amellerini ve âkıbetlerini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:
Kehf 18:106
103- De ki:“Amel bakımından (ahirette) en çok ziyana uğrayanları size haber verelim mi?” 104- Ki onlar, dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiş olan, buna rağmen kendilerinin iyi işler yaptıklarını zanneden kimselerdir. 105- İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve ona kavuşmayı inkar edenlerdir. Bu nedenle de amelleri boşa gitmiştir. Biz de kıyamet günü onlar için tartı tutmayacağız. 106- İşte kâfir oldukları, âyetlerimi ve peygamberlerimi alaya aldıkları için onların cezası cehennemdir.
103. Yani ey Muhammed, uyarmak ve sakındırmak üzere insanlara de ki: İnsanlar arasında amelleri itibariyle kayıtsız şartsız en çok zarara uğrayanları size bildireyim mi?
104. “Ki onlar, dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiş olan” Ne kadar amelleri varsa hepsi boşa gitmiş, yok olmuştur. Üstelik bunlar bu amelleri yaparken güzel işler yaptıklarını da sanmaktadırlar. Peki, ya batıl olduğunu, Allah’a ve peygamberlerine düşmanlık olduğunu bildikleri amellerin durumu ne olur?
105. Bu şekilde amelleri boşa çıktığı için hem kendilerini hem de ailelerini kıyamet gününde kaybederek -ki hiç şüphesiz bu apaçık bir hüsrandır- bu en hüsrana uğrayacak olan kimseler kimlerdir?:“İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve ona kavuşmayı inkar edenlerdir.” Yani Allah’ın hem Kur’ân-ı Kerim’de indirdiği âyetlerini hem de Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına ve âhiret gününe iman etmenin zorunluğuna delil teşkil eden ve gözle görünen âyet ve belgeleri reddeden kimselerdir. “Bu nedenle de amelleri boşa gitmiştir. Biz de kıyamet günü onlar için tartı tutmayacağız.” Çünkü amellerin tartılmasının amacı, iyiliklerle kötülüklerin karşılaştırılması, bunlardan hangisinin ağır hangisinin hafif geldiğinin tespit edilmesidir. Onların ise gerekli şartı taşımadığı için hiçbir iyi amelleri yoktur. Amelin iyi olmasının şartı ise imandır. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır:“Kim mü’min olduğu halde salih ameller işlerse o, zulme uğratılmaktan da korkmaz, (mükâfaatının) eksiltilmesinden de.”(Tâhâ, 20/112) Ancak bunların amelleri sayılıp dökümü yapılır, onlar da bu amellerini işlediklerini kabul ederler ve herkesin gözü önünde bu amelleri dolayısıyla rezil olurlar. Sonra da bu amellerinden ötürü azaba uğrarlar. İşte bu sebeple Allah şöyle buyurmaktadır:
106. “İşte kâfir oldukları, âyetlerimi ve peygamberlerimi alaya aldıkları için onların cezası cehennemdir.” Yani amellerinin boşa çıkmasının ve kıyamet gününde onlara tartı kurulmamasının sebebi, Allah’ın âyetlerini inkar etmeleri, O’nun âyetlerini ve peygamberlerini alay konusu edinmeleri, bundan ötürü de hakir ve değersiz oluşlarıdır. Oysa Allah’ın âyetlerine ve peygamberlerine karşı takınılması gereken tavır, tam anlamıyla onlara iman etmek, onları gereği gibi tazim etmek ve buyruklarının gereklerini en mükemmel şekilde yerine getirmektir. Bunlar ise tam aksini yaptılar. O bakımdan onların kıyametteki durumları da beklentilerinin tam aksi olacaktır. Kahrolacaklar ve azabın içerisine baş aşağı yıkılacaklardır.
üce Allah, kâfirlerin âkıbetlerini ve amellerini beyan ettikten sonra mü’minlerin de amellerini ve âkıbetlerini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:
Kehf 18:107
107- İman edip salih ameller işleyenlere gelince oların konakları Firdevs cennetleridir. 108- Onlar orada ebediyen kalırlar. Oradan ayrılmak da istemezler.
107. Kalpleriyle “iman edip” azalarıyla “salih ameller işleyenler”... Bu vasıf, akidesiyle, zahir ve batın amelleriyle, itikat ve ahkam ile dinin tümünü kapsar. Bunlara -iman ve salih amelleri itibariyle farklı tabakalarda olmakla birlikte- Firdevs cennetleri vardır. Firdevs cennetlerinden kastın cennetin en yükseği, tam ortası ve en faziletlisi olma ihtimali vardır. Bu mükâfat, iman ve salih ameli kemal derecesinde olanlar içindir. Bunlar ise peygamberler ve mukarreb kimselerdir. Firdevs cennetleriyle bütün cennet konakları kastedilmiş de olabilir. O takdirde bu mükâfat, ister mukarreblerden olsun, ister ebrar/iyilerden olsun, isterse de orta halli amelde bulunanlar olsun çeşitli tabakalarıyla bütün iman ehlini kapsar. Hepsi de kendi durumuna göre cennette mükâfatını görecektir. Bu sonuncusu mana kapsamlılığı, cennetin Firdevs’e çoğul olarak izafe edilmesi ve “Firdevs” kelimesinin üzüm bağları yahut birbirine sarmaş dolaş olmuş ağaçları ihtiva eden bahçeler demek olduğundan -ki bu bütün cennet hakkında doğru ve uygun bir tabirdir- dolayı iki anlamdan daha uygun görünenidir. Buna göre Firdevs cenneti iman ehli ve salih amel işleyenler için bir konaklama ve ikram yeridir. Kalplerin, ruhların ve bedenler için her türlü nimet ve lezzeti ihtiva eden, içinde canların çektiği, gözlerin zevk aldığı, oldukça mükemmel konaklar, göz alıcı bahçeler, meyvesi bol ağaçlar, insanı coşturan sesleri olan kuşlar, lezzetli yiyecekler, canların çektiği içecekler, güzel kadınlar, hizmetçiler, çocuklar, bol akan nehirler, parlak manzaralar, maddi ve manevi güzellikler, daimi nimetler bulunan bu ziyafet ve ikramdan daha büyük, daha muazzam, daha değerli bir ikram ve ziyafet olabilir mi? Bütün bunlardan daha üstün, daha yüce ve daha değerli bir lütuf olarak da Rahman olan Allah’a yakın ve O’nun rızasına nail olma nimeti vardır ki bu nimet cennetlerdeki bütün nimetlerin en büyüğüdür. O’nun kerim cemalini görmek, son derece şefkatli ve merhametli olanın sözünü işitmek… Allah’a andolsun ki böyle bir ziyafet ve ikramdan daha üstün, daha güzel, daha kalıcı, daha mükemmel bir ziyafet ve ikram olamaz! Bu ziyafet ve ikram, hiçbir yaratılmışın vasfedemeyeceği ve akılların tasavvur edemeyeceği kadar muazzamdır. Eğer kullar bu nimetlerin bir bölümünü dahi gerçek anlamda bilecek olsalardı ve bu bilgi kalplerinde yer etseydi, şüphesiz bu nimetlere duyacakları şevk ile kalpler yerlerinden uçup giderdi, bu nimetlerden ayrı kalmanın acısı ile ruhları darmadğın olur, kafileler halinde olsun, tek tek olsun bu nimetlere doğru yola koyulurlardı. Fani dünyayı, kaybolup giden ve hevesi kursakta bırakan zevkleri bu nimetlere tercih etmezlerdi. Her bir lahzası binlerce yıllık nimetlere dönüştürülebilecek zamanlarını boşa geçirmezler ve zarara uğramamaya çalışırlardı. Ancak gaflet, her tarafı kuşatmış, iman zayıflamış, ilim azalmış ve irade gevşemiş bulunuyor. Bu nedenle de olanlar oldu. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahi’l-azim.
108. “Onlar orada ebediyen kalırlar.” İşte nimetin kemal derecesi budur. Orada eksiksiz nimetler vardır ve bu nimetlerin kesintisiz oluşu da kemalindendir. “Oradan ayrılmak da istemezler.” Başka bir yere geçsinler, taşınsınlar istemezler. Çünkü onlar orada beğendikleri, gözlerini kamaştıracak, kendilerini sevince gark edecek şeylerden başkalarını görmeyecekleri gibi içinde bulundukları nimetlerden daha üstün nimetlerin olduğu kanaatinde de olmayacaklardır.
Kehf 18:108
107- İman edip salih ameller işleyenlere gelince oların konakları Firdevs cennetleridir. 108- Onlar orada ebediyen kalırlar. Oradan ayrılmak da istemezler.
107. Kalpleriyle “iman edip” azalarıyla “salih ameller işleyenler”... Bu vasıf, akidesiyle, zahir ve batın amelleriyle, itikat ve ahkam ile dinin tümünü kapsar. Bunlara -iman ve salih amelleri itibariyle farklı tabakalarda olmakla birlikte- Firdevs cennetleri vardır. Firdevs cennetlerinden kastın cennetin en yükseği, tam ortası ve en faziletlisi olma ihtimali vardır. Bu mükâfat, iman ve salih ameli kemal derecesinde olanlar içindir. Bunlar ise peygamberler ve mukarreb kimselerdir. Firdevs cennetleriyle bütün cennet konakları kastedilmiş de olabilir. O takdirde bu mükâfat, ister mukarreblerden olsun, ister ebrar/iyilerden olsun, isterse de orta halli amelde bulunanlar olsun çeşitli tabakalarıyla bütün iman ehlini kapsar. Hepsi de kendi durumuna göre cennette mükâfatını görecektir. Bu sonuncusu mana kapsamlılığı, cennetin Firdevs’e çoğul olarak izafe edilmesi ve “Firdevs” kelimesinin üzüm bağları yahut birbirine sarmaş dolaş olmuş ağaçları ihtiva eden bahçeler demek olduğundan -ki bu bütün cennet hakkında doğru ve uygun bir tabirdir- dolayı iki anlamdan daha uygun görünenidir. Buna göre Firdevs cenneti iman ehli ve salih amel işleyenler için bir konaklama ve ikram yeridir. Kalplerin, ruhların ve bedenler için her türlü nimet ve lezzeti ihtiva eden, içinde canların çektiği, gözlerin zevk aldığı, oldukça mükemmel konaklar, göz alıcı bahçeler, meyvesi bol ağaçlar, insanı coşturan sesleri olan kuşlar, lezzetli yiyecekler, canların çektiği içecekler, güzel kadınlar, hizmetçiler, çocuklar, bol akan nehirler, parlak manzaralar, maddi ve manevi güzellikler, daimi nimetler bulunan bu ziyafet ve ikramdan daha büyük, daha muazzam, daha değerli bir ikram ve ziyafet olabilir mi? Bütün bunlardan daha üstün, daha yüce ve daha değerli bir lütuf olarak da Rahman olan Allah’a yakın ve O’nun rızasına nail olma nimeti vardır ki bu nimet cennetlerdeki bütün nimetlerin en büyüğüdür. O’nun kerim cemalini görmek, son derece şefkatli ve merhametli olanın sözünü işitmek… Allah’a andolsun ki böyle bir ziyafet ve ikramdan daha üstün, daha güzel, daha kalıcı, daha mükemmel bir ziyafet ve ikram olamaz! Bu ziyafet ve ikram, hiçbir yaratılmışın vasfedemeyeceği ve akılların tasavvur edemeyeceği kadar muazzamdır. Eğer kullar bu nimetlerin bir bölümünü dahi gerçek anlamda bilecek olsalardı ve bu bilgi kalplerinde yer etseydi, şüphesiz bu nimetlere duyacakları şevk ile kalpler yerlerinden uçup giderdi, bu nimetlerden ayrı kalmanın acısı ile ruhları darmadğın olur, kafileler halinde olsun, tek tek olsun bu nimetlere doğru yola koyulurlardı. Fani dünyayı, kaybolup giden ve hevesi kursakta bırakan zevkleri bu nimetlere tercih etmezlerdi. Her bir lahzası binlerce yıllık nimetlere dönüştürülebilecek zamanlarını boşa geçirmezler ve zarara uğramamaya çalışırlardı. Ancak gaflet, her tarafı kuşatmış, iman zayıflamış, ilim azalmış ve irade gevşemiş bulunuyor. Bu nedenle de olanlar oldu. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahi’l-azim.
108. “Onlar orada ebediyen kalırlar.” İşte nimetin kemal derecesi budur. Orada eksiksiz nimetler vardır ve bu nimetlerin kesintisiz oluşu da kemalindendir. “Oradan ayrılmak da istemezler.” Başka bir yere geçsinler, taşınsınlar istemezler. Çünkü onlar orada beğendikleri, gözlerini kamaştıracak, kendilerini sevince gark edecek şeylerden başkalarını görmeyecekleri gibi içinde bulundukları nimetlerden daha üstün nimetlerin olduğu kanaatinde de olmayacaklardır.
Kehf 18:109
109- De ki: “Rabbimin sözleri için denizler mürekkep olsaydı, üstelik ona destek olarak bir o kadar daha getirseydik, Rabbimin sözleri tükenmeden o denizler tükenirdi.
109. Yani sen, onlara Yaratıcının azametini, sıfatlarının sonsuzluğunu ve kulların bunları kısmen dahi olsun bilemeyeceklerini haber vermek üzere “de ki: Rabbimin sözleri için denizler” yani şu dünyada var olan bütün denizler “mürekkep olsaydı” ve başından sonuna kadar karalarda ve denizlerde bulunan bütün ağaçlar da kalem olsaydı, “üstelik ona destek olarak bir o kadar daha getirseydik, Rabbimin sözleri tükenmeden o denizler tükenirdi.” kalemler de kırılıp biterdi. Bu, hiçbir kimsenin kuşatamayacağı kadar çok muazzam bir şeydir. Bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“Eğer yeryüzünde olan bütün ağaçlar kalem olsaydı ve deniz de ardından yedi deniz daha ona katılsaydı yine de Allah’ın sözleri tükenmezdi. Muhakkak ki Allah Azizdir, Hakimdir.”(Lokman, 31/27) Bu ifade, anlatılmak istenen mananın zihinlerde daha iyi canlandırılması için kullanılmıştır. Çünkü bu gibi şeyler yaratılmıştır. Bütün yaratılmışlar ise biter, sona erer. Allah’ın sözleri ise O’nun sıfatlarına dahildir. Sıfatları ise yaratılmış değildir ve onların sınırları, son noktaları yoktur. Kalplerin tasarlayabileceği genişlik ve büyüklük ne kadar çok olursa olsun Allah’ın azameti ondan daha üstündür. Yüce Allah’ın ilim, hikmet, kudret, rahmet vb. gibi diğer sıfatları da böyledir. Göklerde ve yerde bulunan, öncekileriyle sonrakileriyle bütün yaratılmışların bilgisi bir araya getirilse hiç şüphesiz bunlar, Allah’ın o büyük ilmine nispetle denizin kıyısına konup da gagası ile denizden bir damla alan kuşun bu aldığı damlanın denize ve denizin büyüklüğüne oranı gibi bile değildir. Çünkü Allah’ın oldukça kâmil, geniş ve muazzam sıfatları vardır. Hiç şüphesiz en nihai kemal ancak Rabbimize aittir.
Kehf 18:110
110- De ki:“Ben, ancak sizin gibi bir beşerim. Ne var ki bana şöyle vahyolunuyor: Sizin ilâhınız ancak tek bir ilâhtır. O halde her kim Rabbine kavuşmayı ümit ediyorsa salih amel işlesin ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak koşmasın.”
110. Ey Muhammed, kâfirlere ve diğerlerine “de ki: Ben ancak sizin gibi bir beşerim.” Ben bir ilâh değilim. Benim Allah’ın mülkünde hiçbir ortaklığım yok. Gaybı bilmem, Allah’ın hazineleri de yanımda değil. Ben sizin gibi bir insanım, Rabbimin kullarından bir kulum. “Ne var ki bana şöyle vahyolunuyor: Sizin ilâhınız ancak tek bir ilâhtır.” Yani benim size üstünlüğüm bana gelen vahiy iledir. Bu vahyin de en üstünü size ilâhınızın bir tek ilâh olduğuna dair verdiğim haberlerdir. Yani O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ondan başka hiç kimse zerre ağırlığınca dahi ibadete hak kazanamaz. Sizi O’na yakınlaştıracak ameller işlemeye, mükâfaata nail olmanızı sağlayacak ve cezasını sizden uzaklaştıracak işleri yapmaya çağırıyorum. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“O halde her kim Rabbine kavuşmayı ümit ediyorsa salih amel işlesin.” Salih amel ise farz ya da müstehab olsun Allah’ın şeriatına uygun olan ameldir. “ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak koşmasın.” Amellerinde riyakârlık yapmasın. Aksine amelini yalnızca Yüce Allah için ihlâsla yapsın. İşte bu şekilde ihlâsı ve Peygambere tâbi olmayı bir arada gerçekleştiren kişi, umduğuna nail olur ve istediğini elde eder. Bunun dışındakiler ise dünyada da âhirette de hüsrandadırlar. Rabbine yakın olmak ve O’nun rızasını elde etmek fırsatını da elden kaçırmış olurlar.
ehf Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd yalnız Allah’ındır.
***
Meryem 19:1
1- Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd. 2- (Bu), Rabbinin, kulu Zekeriya’ya olan rahmetinin beyanıdır. 3- Bir vakit o, Rabbine gizlice seslen(ip niyaz)mişti. 4- Demişti ki:“Rabbim! Gerçekten kemiklerim zayıfladı ve ağaran saçım başımı alev gibi sardı. Rabbim! Sana ettiğim dua ile hiç mahrum olmadım.” 5- “Gerçekten ben, arkamdan gelecek olan yakınlarımdan endişedeyim. Hanımım da kısır. O nedenle bana katından bir yardımcı (oğul) bağışla!” 6- “Ki bana da Yakub ailesine de mirasçı olsun. Ve de ey Rabbim, onu kendisinden razı olunan birisi yap!”
(Mekke’de inmiştir, 98 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
2. Bu, “Rabbinin kulu Zekeriya’ya olan rahmetinin beyanıdır.” Biz, bunu sana anlatacağız ve bu yapacağımız açıklama ile Rabbinin peygamberi Zekeriya’nın durumu, onun salih anıları ve güzel menkıbeleri bilinmiş olacaktır. Çünkü onun halinin anlatılmasında ibret alanlara ibret, uymak isteyenlere güzel bir örnek vardır. Zira Allah’ın dostlarına olan rahmetinin genişçe açıklanması ve bu rahmetin hangi sebeplerle bağışlandığının belirtilmesi, Yüce Allah’ı sevmeye, O’nu çokça anmaya, tanımaya ve O’na ulaştıran sebebi öğrenmeye iter. Yüce Allah, Zekeriya aleyhisselam’ı risaleti için beğenip seçmiş ve onu vahye mazhar kılmıştır. O da benzeri diğer peygamberler gibi bunun gereğini yerine getirmiş, kulları Rabbine davet etmiş, Allah’ın kendisine öğrettiklerini onlara öğretip kardeşleri olan diğer peygamberlerle onlara uyanlar gibi hayatında olsun, vefatından sonra olsun Allah’ın kullarının iyiliğini istemiştir.
3-4. Zekeriya, kendindeki zayıflığı görünce vefat edeceğinden ve insanları Rablerine davet etmek, onlara samimiyetle öğüt vermek hususunda yerine geçecek kimsenin bulunmamasından endişe duyarak içinde bulunduğu zahiri ve batıni güçsüzlüğü Rabbine şikâyet edip gizli bir seslenişle O’na niyaz etti. En mükemmel, en faziletli ve eksiksiz bir ihlâs ile dedi ki:“Rabbim, gerçekten kemiklerim zayıfladı.” Bedenin direği durumunda olan kemikler zayıfladı mı, vücudun diğer aksamı da zayıflar. “Ağaran saçım başımı alev gibi sardı.” Saçın ağarması, zayıflığa ve yaşlılığa bir delildir. Ölümün önden gelen habercisi ve uyarıcısıdır. İşte Zekeriya da Allah’a zayıflığı ve acizliği ile tevessül etti. Bu ise kendisi ile tevessül edilenlerin Allah’a en sevimli olanıdır. Çünkü bu ifadeler kişinin güç, kuvvet ve takat iddiasından uzaklaştığına, kalbin Allah’ın güç ve kudretine bağlandığına delildir. “Rabbim, sana ettiğim dua ile hiç mahrum olmadım.” Yani beni icabetten mahrum bırakmadın ve eli boş çevirmedin. Aksine bana karşı hep lütufkâr davrandın, duamı kabul buyurdun. Üzerimdeki lütufların, ardı arkasına geldi. İhsanın devamlı ulaşıp durdu. Bu da Allah’ın, üzerindeki nimetlerini zikrederek ve daha önceden dualarını kabul ettiğini açıklayarak yapılmış bir tevessüldür. Daha önce ihsanda bulunandan, bir hak iddia etmeden ihsanını tamamlamasını niyaz etmektedir.
5. “Gerçekten ben arkamdan gelecek yakınlarımdan endişedeyim.” Yani ben, ölümümden sonra İsrail oğullarının başına geçeceklerden endişe ediyorum. Onlar senin dinini hakkıyla uygulamaz, kullarını sana davet etmezler diye korkuyorum. Bu ifadenin zahirinden anlaşıldığına göre onların arasında dinde önderliğe layık bir kimse görmemişti. Bu duası ile Zekeriya’nın onlara ne kadar şefkatli ve onların iyiliğini ne kadar samimi bir şekilde istediği anlaşılmaktadır. Ayrıca onun çocuk istemesi, başkasının istemesi gibi sadece dünyevi menfaat kastı ile değildi. Onun maksadı dinin menfaati idi. Zira dinin kayboluşundan korkuyordu. Başkalarının bu işe elverişli olmadıklarını görmüştü. Onun mensup olduğu aile ise dinde meşhur olan bir aile idi. Risaletin kaynağı, hayır beklenen bir aile idi. Bundan dolayı Yüce Allah’a kendisinden sonra dini gereği gibi ayakta tutacak bir evlât ihsan etmesi için dua etti. Hanımının doğum yapamayan, kısır bir kadın olduğundan da müşteki oldu. Ayrıca kendisinin artık kolay kolay arzunun uyanamayacağı ve çocuk sahibi olmanın nadiren görüldüğü bir yaşa geldiğini ekledi. “Bundan dolayı bana katından bir yardımcı/veli (oğul) bağışla!” Buradaki velilik/velayet, din velâyeti, peygamberlik, ilim ve amel mirasçılığıdır. Onun için duasını şöyle sürdürdü:
6. “Ki bana da Yakub ailesine de mirasçı olsun. Ve de ey Rabbim, onu kendisinden razı olunan birisi yap!” Senin razı olduğun ve kullarına da sevdirdiğin salih bir kul eyle! Hasılı, Zekeriya Allah’tan ölümünden sonra kalacak, kendisinden sonra dini işleri üstlenecek, Allah nezdinde de kullar nezdinde de kendisinden razı olunacak ve peygamber olacak salih erkek bir evlât istedi. Bu ise evlâtların en üstünü ve değerlisidir. Yüce Allah’ın kuluna üstün ahlâki değerleri ve övülmeye değer sıfatları kendisinde toplayan salih bir evlât ihsan etmesi, ona rahmetinin bir tecellisidir. Rabbi de ona merhamet buyurarak duasını kabul etti ve şöyle buyurdu:
Meryem 19:2
1- Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd. 2- (Bu), Rabbinin, kulu Zekeriya’ya olan rahmetinin beyanıdır. 3- Bir vakit o, Rabbine gizlice seslen(ip niyaz)mişti. 4- Demişti ki:“Rabbim! Gerçekten kemiklerim zayıfladı ve ağaran saçım başımı alev gibi sardı. Rabbim! Sana ettiğim dua ile hiç mahrum olmadım.” 5- “Gerçekten ben, arkamdan gelecek olan yakınlarımdan endişedeyim. Hanımım da kısır. O nedenle bana katından bir yardımcı (oğul) bağışla!” 6- “Ki bana da Yakub ailesine de mirasçı olsun. Ve de ey Rabbim, onu kendisinden razı olunan birisi yap!”
(Mekke’de inmiştir, 98 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
2. Bu, “Rabbinin kulu Zekeriya’ya olan rahmetinin beyanıdır.” Biz, bunu sana anlatacağız ve bu yapacağımız açıklama ile Rabbinin peygamberi Zekeriya’nın durumu, onun salih anıları ve güzel menkıbeleri bilinmiş olacaktır. Çünkü onun halinin anlatılmasında ibret alanlara ibret, uymak isteyenlere güzel bir örnek vardır. Zira Allah’ın dostlarına olan rahmetinin genişçe açıklanması ve bu rahmetin hangi sebeplerle bağışlandığının belirtilmesi, Yüce Allah’ı sevmeye, O’nu çokça anmaya, tanımaya ve O’na ulaştıran sebebi öğrenmeye iter. Yüce Allah, Zekeriya aleyhisselam’ı risaleti için beğenip seçmiş ve onu vahye mazhar kılmıştır. O da benzeri diğer peygamberler gibi bunun gereğini yerine getirmiş, kulları Rabbine davet etmiş, Allah’ın kendisine öğrettiklerini onlara öğretip kardeşleri olan diğer peygamberlerle onlara uyanlar gibi hayatında olsun, vefatından sonra olsun Allah’ın kullarının iyiliğini istemiştir.
3-4. Zekeriya, kendindeki zayıflığı görünce vefat edeceğinden ve insanları Rablerine davet etmek, onlara samimiyetle öğüt vermek hususunda yerine geçecek kimsenin bulunmamasından endişe duyarak içinde bulunduğu zahiri ve batıni güçsüzlüğü Rabbine şikâyet edip gizli bir seslenişle O’na niyaz etti. En mükemmel, en faziletli ve eksiksiz bir ihlâs ile dedi ki:“Rabbim, gerçekten kemiklerim zayıfladı.” Bedenin direği durumunda olan kemikler zayıfladı mı, vücudun diğer aksamı da zayıflar. “Ağaran saçım başımı alev gibi sardı.” Saçın ağarması, zayıflığa ve yaşlılığa bir delildir. Ölümün önden gelen habercisi ve uyarıcısıdır. İşte Zekeriya da Allah’a zayıflığı ve acizliği ile tevessül etti. Bu ise kendisi ile tevessül edilenlerin Allah’a en sevimli olanıdır. Çünkü bu ifadeler kişinin güç, kuvvet ve takat iddiasından uzaklaştığına, kalbin Allah’ın güç ve kudretine bağlandığına delildir. “Rabbim, sana ettiğim dua ile hiç mahrum olmadım.” Yani beni icabetten mahrum bırakmadın ve eli boş çevirmedin. Aksine bana karşı hep lütufkâr davrandın, duamı kabul buyurdun. Üzerimdeki lütufların, ardı arkasına geldi. İhsanın devamlı ulaşıp durdu. Bu da Allah’ın, üzerindeki nimetlerini zikrederek ve daha önceden dualarını kabul ettiğini açıklayarak yapılmış bir tevessüldür. Daha önce ihsanda bulunandan, bir hak iddia etmeden ihsanını tamamlamasını niyaz etmektedir.
5. “Gerçekten ben arkamdan gelecek yakınlarımdan endişedeyim.” Yani ben, ölümümden sonra İsrail oğullarının başına geçeceklerden endişe ediyorum. Onlar senin dinini hakkıyla uygulamaz, kullarını sana davet etmezler diye korkuyorum. Bu ifadenin zahirinden anlaşıldığına göre onların arasında dinde önderliğe layık bir kimse görmemişti. Bu duası ile Zekeriya’nın onlara ne kadar şefkatli ve onların iyiliğini ne kadar samimi bir şekilde istediği anlaşılmaktadır. Ayrıca onun çocuk istemesi, başkasının istemesi gibi sadece dünyevi menfaat kastı ile değildi. Onun maksadı dinin menfaati idi. Zira dinin kayboluşundan korkuyordu. Başkalarının bu işe elverişli olmadıklarını görmüştü. Onun mensup olduğu aile ise dinde meşhur olan bir aile idi. Risaletin kaynağı, hayır beklenen bir aile idi. Bundan dolayı Yüce Allah’a kendisinden sonra dini gereği gibi ayakta tutacak bir evlât ihsan etmesi için dua etti. Hanımının doğum yapamayan, kısır bir kadın olduğundan da müşteki oldu. Ayrıca kendisinin artık kolay kolay arzunun uyanamayacağı ve çocuk sahibi olmanın nadiren görüldüğü bir yaşa geldiğini ekledi. “Bundan dolayı bana katından bir yardımcı/veli (oğul) bağışla!” Buradaki velilik/velayet, din velâyeti, peygamberlik, ilim ve amel mirasçılığıdır. Onun için duasını şöyle sürdürdü:
6. “Ki bana da Yakub ailesine de mirasçı olsun. Ve de ey Rabbim, onu kendisinden razı olunan birisi yap!” Senin razı olduğun ve kullarına da sevdirdiğin salih bir kul eyle! Hasılı, Zekeriya Allah’tan ölümünden sonra kalacak, kendisinden sonra dini işleri üstlenecek, Allah nezdinde de kullar nezdinde de kendisinden razı olunacak ve peygamber olacak salih erkek bir evlât istedi. Bu ise evlâtların en üstünü ve değerlisidir. Yüce Allah’ın kuluna üstün ahlâki değerleri ve övülmeye değer sıfatları kendisinde toplayan salih bir evlât ihsan etmesi, ona rahmetinin bir tecellisidir. Rabbi de ona merhamet buyurarak duasını kabul etti ve şöyle buyurdu:
Meryem 19:3
1- Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd. 2- (Bu), Rabbinin, kulu Zekeriya’ya olan rahmetinin beyanıdır. 3- Bir vakit o, Rabbine gizlice seslen(ip niyaz)mişti. 4- Demişti ki:“Rabbim! Gerçekten kemiklerim zayıfladı ve ağaran saçım başımı alev gibi sardı. Rabbim! Sana ettiğim dua ile hiç mahrum olmadım.” 5- “Gerçekten ben, arkamdan gelecek olan yakınlarımdan endişedeyim. Hanımım da kısır. O nedenle bana katından bir yardımcı (oğul) bağışla!” 6- “Ki bana da Yakub ailesine de mirasçı olsun. Ve de ey Rabbim, onu kendisinden razı olunan birisi yap!”
(Mekke’de inmiştir, 98 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
2. Bu, “Rabbinin kulu Zekeriya’ya olan rahmetinin beyanıdır.” Biz, bunu sana anlatacağız ve bu yapacağımız açıklama ile Rabbinin peygamberi Zekeriya’nın durumu, onun salih anıları ve güzel menkıbeleri bilinmiş olacaktır. Çünkü onun halinin anlatılmasında ibret alanlara ibret, uymak isteyenlere güzel bir örnek vardır. Zira Allah’ın dostlarına olan rahmetinin genişçe açıklanması ve bu rahmetin hangi sebeplerle bağışlandığının belirtilmesi, Yüce Allah’ı sevmeye, O’nu çokça anmaya, tanımaya ve O’na ulaştıran sebebi öğrenmeye iter. Yüce Allah, Zekeriya aleyhisselam’ı risaleti için beğenip seçmiş ve onu vahye mazhar kılmıştır. O da benzeri diğer peygamberler gibi bunun gereğini yerine getirmiş, kulları Rabbine davet etmiş, Allah’ın kendisine öğrettiklerini onlara öğretip kardeşleri olan diğer peygamberlerle onlara uyanlar gibi hayatında olsun, vefatından sonra olsun Allah’ın kullarının iyiliğini istemiştir.
3-4. Zekeriya, kendindeki zayıflığı görünce vefat edeceğinden ve insanları Rablerine davet etmek, onlara samimiyetle öğüt vermek hususunda yerine geçecek kimsenin bulunmamasından endişe duyarak içinde bulunduğu zahiri ve batıni güçsüzlüğü Rabbine şikâyet edip gizli bir seslenişle O’na niyaz etti. En mükemmel, en faziletli ve eksiksiz bir ihlâs ile dedi ki:“Rabbim, gerçekten kemiklerim zayıfladı.” Bedenin direği durumunda olan kemikler zayıfladı mı, vücudun diğer aksamı da zayıflar. “Ağaran saçım başımı alev gibi sardı.” Saçın ağarması, zayıflığa ve yaşlılığa bir delildir. Ölümün önden gelen habercisi ve uyarıcısıdır. İşte Zekeriya da Allah’a zayıflığı ve acizliği ile tevessül etti. Bu ise kendisi ile tevessül edilenlerin Allah’a en sevimli olanıdır. Çünkü bu ifadeler kişinin güç, kuvvet ve takat iddiasından uzaklaştığına, kalbin Allah’ın güç ve kudretine bağlandığına delildir. “Rabbim, sana ettiğim dua ile hiç mahrum olmadım.” Yani beni icabetten mahrum bırakmadın ve eli boş çevirmedin. Aksine bana karşı hep lütufkâr davrandın, duamı kabul buyurdun. Üzerimdeki lütufların, ardı arkasına geldi. İhsanın devamlı ulaşıp durdu. Bu da Allah’ın, üzerindeki nimetlerini zikrederek ve daha önceden dualarını kabul ettiğini açıklayarak yapılmış bir tevessüldür. Daha önce ihsanda bulunandan, bir hak iddia etmeden ihsanını tamamlamasını niyaz etmektedir.
5. “Gerçekten ben arkamdan gelecek yakınlarımdan endişedeyim.” Yani ben, ölümümden sonra İsrail oğullarının başına geçeceklerden endişe ediyorum. Onlar senin dinini hakkıyla uygulamaz, kullarını sana davet etmezler diye korkuyorum. Bu ifadenin zahirinden anlaşıldığına göre onların arasında dinde önderliğe layık bir kimse görmemişti. Bu duası ile Zekeriya’nın onlara ne kadar şefkatli ve onların iyiliğini ne kadar samimi bir şekilde istediği anlaşılmaktadır. Ayrıca onun çocuk istemesi, başkasının istemesi gibi sadece dünyevi menfaat kastı ile değildi. Onun maksadı dinin menfaati idi. Zira dinin kayboluşundan korkuyordu. Başkalarının bu işe elverişli olmadıklarını görmüştü. Onun mensup olduğu aile ise dinde meşhur olan bir aile idi. Risaletin kaynağı, hayır beklenen bir aile idi. Bundan dolayı Yüce Allah’a kendisinden sonra dini gereği gibi ayakta tutacak bir evlât ihsan etmesi için dua etti. Hanımının doğum yapamayan, kısır bir kadın olduğundan da müşteki oldu. Ayrıca kendisinin artık kolay kolay arzunun uyanamayacağı ve çocuk sahibi olmanın nadiren görüldüğü bir yaşa geldiğini ekledi. “Bundan dolayı bana katından bir yardımcı/veli (oğul) bağışla!” Buradaki velilik/velayet, din velâyeti, peygamberlik, ilim ve amel mirasçılığıdır. Onun için duasını şöyle sürdürdü:
6. “Ki bana da Yakub ailesine de mirasçı olsun. Ve de ey Rabbim, onu kendisinden razı olunan birisi yap!” Senin razı olduğun ve kullarına da sevdirdiğin salih bir kul eyle! Hasılı, Zekeriya Allah’tan ölümünden sonra kalacak, kendisinden sonra dini işleri üstlenecek, Allah nezdinde de kullar nezdinde de kendisinden razı olunacak ve peygamber olacak salih erkek bir evlât istedi. Bu ise evlâtların en üstünü ve değerlisidir. Yüce Allah’ın kuluna üstün ahlâki değerleri ve övülmeye değer sıfatları kendisinde toplayan salih bir evlât ihsan etmesi, ona rahmetinin bir tecellisidir. Rabbi de ona merhamet buyurarak duasını kabul etti ve şöyle buyurdu:
Meryem 19:4
1- Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd. 2- (Bu), Rabbinin, kulu Zekeriya’ya olan rahmetinin beyanıdır. 3- Bir vakit o, Rabbine gizlice seslen(ip niyaz)mişti. 4- Demişti ki:“Rabbim! Gerçekten kemiklerim zayıfladı ve ağaran saçım başımı alev gibi sardı. Rabbim! Sana ettiğim dua ile hiç mahrum olmadım.” 5- “Gerçekten ben, arkamdan gelecek olan yakınlarımdan endişedeyim. Hanımım da kısır. O nedenle bana katından bir yardımcı (oğul) bağışla!” 6- “Ki bana da Yakub ailesine de mirasçı olsun. Ve de ey Rabbim, onu kendisinden razı olunan birisi yap!”
(Mekke’de inmiştir, 98 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
2. Bu, “Rabbinin kulu Zekeriya’ya olan rahmetinin beyanıdır.” Biz, bunu sana anlatacağız ve bu yapacağımız açıklama ile Rabbinin peygamberi Zekeriya’nın durumu, onun salih anıları ve güzel menkıbeleri bilinmiş olacaktır. Çünkü onun halinin anlatılmasında ibret alanlara ibret, uymak isteyenlere güzel bir örnek vardır. Zira Allah’ın dostlarına olan rahmetinin genişçe açıklanması ve bu rahmetin hangi sebeplerle bağışlandığının belirtilmesi, Yüce Allah’ı sevmeye, O’nu çokça anmaya, tanımaya ve O’na ulaştıran sebebi öğrenmeye iter. Yüce Allah, Zekeriya aleyhisselam’ı risaleti için beğenip seçmiş ve onu vahye mazhar kılmıştır. O da benzeri diğer peygamberler gibi bunun gereğini yerine getirmiş, kulları Rabbine davet etmiş, Allah’ın kendisine öğrettiklerini onlara öğretip kardeşleri olan diğer peygamberlerle onlara uyanlar gibi hayatında olsun, vefatından sonra olsun Allah’ın kullarının iyiliğini istemiştir.
3-4. Zekeriya, kendindeki zayıflığı görünce vefat edeceğinden ve insanları Rablerine davet etmek, onlara samimiyetle öğüt vermek hususunda yerine geçecek kimsenin bulunmamasından endişe duyarak içinde bulunduğu zahiri ve batıni güçsüzlüğü Rabbine şikâyet edip gizli bir seslenişle O’na niyaz etti. En mükemmel, en faziletli ve eksiksiz bir ihlâs ile dedi ki:“Rabbim, gerçekten kemiklerim zayıfladı.” Bedenin direği durumunda olan kemikler zayıfladı mı, vücudun diğer aksamı da zayıflar. “Ağaran saçım başımı alev gibi sardı.” Saçın ağarması, zayıflığa ve yaşlılığa bir delildir. Ölümün önden gelen habercisi ve uyarıcısıdır. İşte Zekeriya da Allah’a zayıflığı ve acizliği ile tevessül etti. Bu ise kendisi ile tevessül edilenlerin Allah’a en sevimli olanıdır. Çünkü bu ifadeler kişinin güç, kuvvet ve takat iddiasından uzaklaştığına, kalbin Allah’ın güç ve kudretine bağlandığına delildir. “Rabbim, sana ettiğim dua ile hiç mahrum olmadım.” Yani beni icabetten mahrum bırakmadın ve eli boş çevirmedin. Aksine bana karşı hep lütufkâr davrandın, duamı kabul buyurdun. Üzerimdeki lütufların, ardı arkasına geldi. İhsanın devamlı ulaşıp durdu. Bu da Allah’ın, üzerindeki nimetlerini zikrederek ve daha önceden dualarını kabul ettiğini açıklayarak yapılmış bir tevessüldür. Daha önce ihsanda bulunandan, bir hak iddia etmeden ihsanını tamamlamasını niyaz etmektedir.
5. “Gerçekten ben arkamdan gelecek yakınlarımdan endişedeyim.” Yani ben, ölümümden sonra İsrail oğullarının başına geçeceklerden endişe ediyorum. Onlar senin dinini hakkıyla uygulamaz, kullarını sana davet etmezler diye korkuyorum. Bu ifadenin zahirinden anlaşıldığına göre onların arasında dinde önderliğe layık bir kimse görmemişti. Bu duası ile Zekeriya’nın onlara ne kadar şefkatli ve onların iyiliğini ne kadar samimi bir şekilde istediği anlaşılmaktadır. Ayrıca onun çocuk istemesi, başkasının istemesi gibi sadece dünyevi menfaat kastı ile değildi. Onun maksadı dinin menfaati idi. Zira dinin kayboluşundan korkuyordu. Başkalarının bu işe elverişli olmadıklarını görmüştü. Onun mensup olduğu aile ise dinde meşhur olan bir aile idi. Risaletin kaynağı, hayır beklenen bir aile idi. Bundan dolayı Yüce Allah’a kendisinden sonra dini gereği gibi ayakta tutacak bir evlât ihsan etmesi için dua etti. Hanımının doğum yapamayan, kısır bir kadın olduğundan da müşteki oldu. Ayrıca kendisinin artık kolay kolay arzunun uyanamayacağı ve çocuk sahibi olmanın nadiren görüldüğü bir yaşa geldiğini ekledi. “Bundan dolayı bana katından bir yardımcı/veli (oğul) bağışla!” Buradaki velilik/velayet, din velâyeti, peygamberlik, ilim ve amel mirasçılığıdır. Onun için duasını şöyle sürdürdü:
6. “Ki bana da Yakub ailesine de mirasçı olsun. Ve de ey Rabbim, onu kendisinden razı olunan birisi yap!” Senin razı olduğun ve kullarına da sevdirdiğin salih bir kul eyle! Hasılı, Zekeriya Allah’tan ölümünden sonra kalacak, kendisinden sonra dini işleri üstlenecek, Allah nezdinde de kullar nezdinde de kendisinden razı olunacak ve peygamber olacak salih erkek bir evlât istedi. Bu ise evlâtların en üstünü ve değerlisidir. Yüce Allah’ın kuluna üstün ahlâki değerleri ve övülmeye değer sıfatları kendisinde toplayan salih bir evlât ihsan etmesi, ona rahmetinin bir tecellisidir. Rabbi de ona merhamet buyurarak duasını kabul etti ve şöyle buyurdu:
Meryem 19:5
1- Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd. 2- (Bu), Rabbinin, kulu Zekeriya’ya olan rahmetinin beyanıdır. 3- Bir vakit o, Rabbine gizlice seslen(ip niyaz)mişti. 4- Demişti ki:“Rabbim! Gerçekten kemiklerim zayıfladı ve ağaran saçım başımı alev gibi sardı. Rabbim! Sana ettiğim dua ile hiç mahrum olmadım.” 5- “Gerçekten ben, arkamdan gelecek olan yakınlarımdan endişedeyim. Hanımım da kısır. O nedenle bana katından bir yardımcı (oğul) bağışla!” 6- “Ki bana da Yakub ailesine de mirasçı olsun. Ve de ey Rabbim, onu kendisinden razı olunan birisi yap!”
(Mekke’de inmiştir, 98 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
2. Bu, “Rabbinin kulu Zekeriya’ya olan rahmetinin beyanıdır.” Biz, bunu sana anlatacağız ve bu yapacağımız açıklama ile Rabbinin peygamberi Zekeriya’nın durumu, onun salih anıları ve güzel menkıbeleri bilinmiş olacaktır. Çünkü onun halinin anlatılmasında ibret alanlara ibret, uymak isteyenlere güzel bir örnek vardır. Zira Allah’ın dostlarına olan rahmetinin genişçe açıklanması ve bu rahmetin hangi sebeplerle bağışlandığının belirtilmesi, Yüce Allah’ı sevmeye, O’nu çokça anmaya, tanımaya ve O’na ulaştıran sebebi öğrenmeye iter. Yüce Allah, Zekeriya aleyhisselam’ı risaleti için beğenip seçmiş ve onu vahye mazhar kılmıştır. O da benzeri diğer peygamberler gibi bunun gereğini yerine getirmiş, kulları Rabbine davet etmiş, Allah’ın kendisine öğrettiklerini onlara öğretip kardeşleri olan diğer peygamberlerle onlara uyanlar gibi hayatında olsun, vefatından sonra olsun Allah’ın kullarının iyiliğini istemiştir.
3-4. Zekeriya, kendindeki zayıflığı görünce vefat edeceğinden ve insanları Rablerine davet etmek, onlara samimiyetle öğüt vermek hususunda yerine geçecek kimsenin bulunmamasından endişe duyarak içinde bulunduğu zahiri ve batıni güçsüzlüğü Rabbine şikâyet edip gizli bir seslenişle O’na niyaz etti. En mükemmel, en faziletli ve eksiksiz bir ihlâs ile dedi ki:“Rabbim, gerçekten kemiklerim zayıfladı.” Bedenin direği durumunda olan kemikler zayıfladı mı, vücudun diğer aksamı da zayıflar. “Ağaran saçım başımı alev gibi sardı.” Saçın ağarması, zayıflığa ve yaşlılığa bir delildir. Ölümün önden gelen habercisi ve uyarıcısıdır. İşte Zekeriya da Allah’a zayıflığı ve acizliği ile tevessül etti. Bu ise kendisi ile tevessül edilenlerin Allah’a en sevimli olanıdır. Çünkü bu ifadeler kişinin güç, kuvvet ve takat iddiasından uzaklaştığına, kalbin Allah’ın güç ve kudretine bağlandığına delildir. “Rabbim, sana ettiğim dua ile hiç mahrum olmadım.” Yani beni icabetten mahrum bırakmadın ve eli boş çevirmedin. Aksine bana karşı hep lütufkâr davrandın, duamı kabul buyurdun. Üzerimdeki lütufların, ardı arkasına geldi. İhsanın devamlı ulaşıp durdu. Bu da Allah’ın, üzerindeki nimetlerini zikrederek ve daha önceden dualarını kabul ettiğini açıklayarak yapılmış bir tevessüldür. Daha önce ihsanda bulunandan, bir hak iddia etmeden ihsanını tamamlamasını niyaz etmektedir.
5. “Gerçekten ben arkamdan gelecek yakınlarımdan endişedeyim.” Yani ben, ölümümden sonra İsrail oğullarının başına geçeceklerden endişe ediyorum. Onlar senin dinini hakkıyla uygulamaz, kullarını sana davet etmezler diye korkuyorum. Bu ifadenin zahirinden anlaşıldığına göre onların arasında dinde önderliğe layık bir kimse görmemişti. Bu duası ile Zekeriya’nın onlara ne kadar şefkatli ve onların iyiliğini ne kadar samimi bir şekilde istediği anlaşılmaktadır. Ayrıca onun çocuk istemesi, başkasının istemesi gibi sadece dünyevi menfaat kastı ile değildi. Onun maksadı dinin menfaati idi. Zira dinin kayboluşundan korkuyordu. Başkalarının bu işe elverişli olmadıklarını görmüştü. Onun mensup olduğu aile ise dinde meşhur olan bir aile idi. Risaletin kaynağı, hayır beklenen bir aile idi. Bundan dolayı Yüce Allah’a kendisinden sonra dini gereği gibi ayakta tutacak bir evlât ihsan etmesi için dua etti. Hanımının doğum yapamayan, kısır bir kadın olduğundan da müşteki oldu. Ayrıca kendisinin artık kolay kolay arzunun uyanamayacağı ve çocuk sahibi olmanın nadiren görüldüğü bir yaşa geldiğini ekledi. “Bundan dolayı bana katından bir yardımcı/veli (oğul) bağışla!” Buradaki velilik/velayet, din velâyeti, peygamberlik, ilim ve amel mirasçılığıdır. Onun için duasını şöyle sürdürdü:
6. “Ki bana da Yakub ailesine de mirasçı olsun. Ve de ey Rabbim, onu kendisinden razı olunan birisi yap!” Senin razı olduğun ve kullarına da sevdirdiğin salih bir kul eyle! Hasılı, Zekeriya Allah’tan ölümünden sonra kalacak, kendisinden sonra dini işleri üstlenecek, Allah nezdinde de kullar nezdinde de kendisinden razı olunacak ve peygamber olacak salih erkek bir evlât istedi. Bu ise evlâtların en üstünü ve değerlisidir. Yüce Allah’ın kuluna üstün ahlâki değerleri ve övülmeye değer sıfatları kendisinde toplayan salih bir evlât ihsan etmesi, ona rahmetinin bir tecellisidir. Rabbi de ona merhamet buyurarak duasını kabul etti ve şöyle buyurdu:
Meryem 19:6
1- Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd. 2- (Bu), Rabbinin, kulu Zekeriya’ya olan rahmetinin beyanıdır. 3- Bir vakit o, Rabbine gizlice seslen(ip niyaz)mişti. 4- Demişti ki:“Rabbim! Gerçekten kemiklerim zayıfladı ve ağaran saçım başımı alev gibi sardı. Rabbim! Sana ettiğim dua ile hiç mahrum olmadım.” 5- “Gerçekten ben, arkamdan gelecek olan yakınlarımdan endişedeyim. Hanımım da kısır. O nedenle bana katından bir yardımcı (oğul) bağışla!” 6- “Ki bana da Yakub ailesine de mirasçı olsun. Ve de ey Rabbim, onu kendisinden razı olunan birisi yap!”
(Mekke’de inmiştir, 98 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
2. Bu, “Rabbinin kulu Zekeriya’ya olan rahmetinin beyanıdır.” Biz, bunu sana anlatacağız ve bu yapacağımız açıklama ile Rabbinin peygamberi Zekeriya’nın durumu, onun salih anıları ve güzel menkıbeleri bilinmiş olacaktır. Çünkü onun halinin anlatılmasında ibret alanlara ibret, uymak isteyenlere güzel bir örnek vardır. Zira Allah’ın dostlarına olan rahmetinin genişçe açıklanması ve bu rahmetin hangi sebeplerle bağışlandığının belirtilmesi, Yüce Allah’ı sevmeye, O’nu çokça anmaya, tanımaya ve O’na ulaştıran sebebi öğrenmeye iter. Yüce Allah, Zekeriya aleyhisselam’ı risaleti için beğenip seçmiş ve onu vahye mazhar kılmıştır. O da benzeri diğer peygamberler gibi bunun gereğini yerine getirmiş, kulları Rabbine davet etmiş, Allah’ın kendisine öğrettiklerini onlara öğretip kardeşleri olan diğer peygamberlerle onlara uyanlar gibi hayatında olsun, vefatından sonra olsun Allah’ın kullarının iyiliğini istemiştir.
3-4. Zekeriya, kendindeki zayıflığı görünce vefat edeceğinden ve insanları Rablerine davet etmek, onlara samimiyetle öğüt vermek hususunda yerine geçecek kimsenin bulunmamasından endişe duyarak içinde bulunduğu zahiri ve batıni güçsüzlüğü Rabbine şikâyet edip gizli bir seslenişle O’na niyaz etti. En mükemmel, en faziletli ve eksiksiz bir ihlâs ile dedi ki:“Rabbim, gerçekten kemiklerim zayıfladı.” Bedenin direği durumunda olan kemikler zayıfladı mı, vücudun diğer aksamı da zayıflar. “Ağaran saçım başımı alev gibi sardı.” Saçın ağarması, zayıflığa ve yaşlılığa bir delildir. Ölümün önden gelen habercisi ve uyarıcısıdır. İşte Zekeriya da Allah’a zayıflığı ve acizliği ile tevessül etti. Bu ise kendisi ile tevessül edilenlerin Allah’a en sevimli olanıdır. Çünkü bu ifadeler kişinin güç, kuvvet ve takat iddiasından uzaklaştığına, kalbin Allah’ın güç ve kudretine bağlandığına delildir. “Rabbim, sana ettiğim dua ile hiç mahrum olmadım.” Yani beni icabetten mahrum bırakmadın ve eli boş çevirmedin. Aksine bana karşı hep lütufkâr davrandın, duamı kabul buyurdun. Üzerimdeki lütufların, ardı arkasına geldi. İhsanın devamlı ulaşıp durdu. Bu da Allah’ın, üzerindeki nimetlerini zikrederek ve daha önceden dualarını kabul ettiğini açıklayarak yapılmış bir tevessüldür. Daha önce ihsanda bulunandan, bir hak iddia etmeden ihsanını tamamlamasını niyaz etmektedir.
5. “Gerçekten ben arkamdan gelecek yakınlarımdan endişedeyim.” Yani ben, ölümümden sonra İsrail oğullarının başına geçeceklerden endişe ediyorum. Onlar senin dinini hakkıyla uygulamaz, kullarını sana davet etmezler diye korkuyorum. Bu ifadenin zahirinden anlaşıldığına göre onların arasında dinde önderliğe layık bir kimse görmemişti. Bu duası ile Zekeriya’nın onlara ne kadar şefkatli ve onların iyiliğini ne kadar samimi bir şekilde istediği anlaşılmaktadır. Ayrıca onun çocuk istemesi, başkasının istemesi gibi sadece dünyevi menfaat kastı ile değildi. Onun maksadı dinin menfaati idi. Zira dinin kayboluşundan korkuyordu. Başkalarının bu işe elverişli olmadıklarını görmüştü. Onun mensup olduğu aile ise dinde meşhur olan bir aile idi. Risaletin kaynağı, hayır beklenen bir aile idi. Bundan dolayı Yüce Allah’a kendisinden sonra dini gereği gibi ayakta tutacak bir evlât ihsan etmesi için dua etti. Hanımının doğum yapamayan, kısır bir kadın olduğundan da müşteki oldu. Ayrıca kendisinin artık kolay kolay arzunun uyanamayacağı ve çocuk sahibi olmanın nadiren görüldüğü bir yaşa geldiğini ekledi. “Bundan dolayı bana katından bir yardımcı/veli (oğul) bağışla!” Buradaki velilik/velayet, din velâyeti, peygamberlik, ilim ve amel mirasçılığıdır. Onun için duasını şöyle sürdürdü:
6. “Ki bana da Yakub ailesine de mirasçı olsun. Ve de ey Rabbim, onu kendisinden razı olunan birisi yap!” Senin razı olduğun ve kullarına da sevdirdiğin salih bir kul eyle! Hasılı, Zekeriya Allah’tan ölümünden sonra kalacak, kendisinden sonra dini işleri üstlenecek, Allah nezdinde de kullar nezdinde de kendisinden razı olunacak ve peygamber olacak salih erkek bir evlât istedi. Bu ise evlâtların en üstünü ve değerlisidir. Yüce Allah’ın kuluna üstün ahlâki değerleri ve övülmeye değer sıfatları kendisinde toplayan salih bir evlât ihsan etmesi, ona rahmetinin bir tecellisidir. Rabbi de ona merhamet buyurarak duasını kabul etti ve şöyle buyurdu:
Meryem 19:7
7- “Ey Zekeriyâ, seni bir oğul ile müjdeliyoruz ki ismi Yahya’dır. Biz, bundan önce ona hiç kimseyi adaş yapmadık.” 8- Dedi ki:“Rabbim! Hanımım kısır olduğu ve ben de yaşlılığın son demlerine vardığım halde benim nasıl oğlum olabilir ki?” 9- Dedi ki:“Öyledir, Rabbin buyurdu ki: Bu, benim için pek kolaydır. Bundan önce de seni, hiçbir şey değilken (yoktan) yaratmıştım.” 10- “Rabbim, bana bir alamet ver” dedi. “Senin alametin, sapasağlam olduğun halde insanlarla üç (gün üç) gece konuşamamandır.” buyurdu. 11- Bunun üzerine mabedden kavminin karşısına çıkıp onlara:“Sabah-akşam tesbih edin” diye işaret etti.
7. Yüce Allah melekler vasıtasıyla Zekeriyâ’ya, Yahya’nın doğacağı müjdesini bildirdi. Allah ona Yahya ismini verdi. Gerçekten de Yahya’nın kendisi ile adı arasında bir uyum vardır. O, hem hissedilir, maddi bir hayat yaşadı ve bununla lütuf tamam oldu, hem de manevi bir hayat sürdü ki bu da kalbin ve ruhun vahiy, ilim ve din ile hayat bulmasıdır. “Biz, bundan önce ona hiç kimseyi adaş yapmadık.” Yani ondan önce bu isimde hiçbir kimse yoktur. Anlamın şöyle olma ihtimali de vardır: Biz, ondan önce onun bir benzeri ve onunla denk bir kimse yaratmadık. O zaman bu, Yahya’nın kemalinin, övülmeye değer sıfatlara sahip oluşunun, kendisinden öncekilere üstün olduğunun bir müjdesi olur. Ancak bu ihtimale göre bu umumun mutlaka İbrahim, Mûsâ, Nuh (hepsine selâm olsun) ve bunlara benzer kat’i olarak Yahya’dan daha faziletli olan peygamberler ile tahsis edilmesi gerekir.
8. İşte o vakit Zekeriyâ’ya istediği bu çocuğun doğacağı müjdesi verilince bunu şaşkınlıkla karşıladı ve hayret ederek şunları söyledi:“Rabbim” çocuğumun olmasının engelleri bende de hanımımda da bulunuyor iken “benim nasıl oğlum olabilir ki?” Sanki Zekeriyâ, bu duasını yaptığı vakit kalbindeki güçlü duygu ile aşırı derecedeki çocuk arzusundan ötürü bu engeli hatırına getirmemiş gibidir. İşte bu halde duası kabul olununca çocuk sahibi olacağından hayrete düştü.
9. Yüce Allah da ona şu şekilde cevap verdi:“Öyledir, Rabbin buyurdu ki: Bu, benim için pek kolaydır.” Yani bu iş, adeten ve Allah’ın yaratıklar arasında geçerli olan sünnetine/kanununa göre anlaşılmadık bir iş olabilir. Ancak Allah’ın kudreti, sebepler olmaksızın da böyle bir şeyi var etmeye yeter. Çünkü bu, Allah’a kolaydır. Zira daha önceden hiçbir şey değilken onu yoktan var etmiştir. O nedenle bu, O’na hiç zor gelmez.
10. “Rabbim, bana bir alamet ver, dedi” ki kalbim onunla mutmain olsun. Bu, Yüce Allah’ın verdiği haberden yana şüphe dolayısıyla söylenmiş bir söz değildir. Bu, İbrahim el-Halil’in şu talebine benzemektedir:“Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster! Yoksa inanmadın mı? diye buyurdu. O da: Elbette (inandım), ama kalbimin mutmain olması için (istiyorum), demişti.”(el-Bakara, 2/260) Böylelikle ilminin daha artmasını, yakîn ilimden sonra ayne’l-yakîne ulaşmayı istemiş, Allah da ona olan rahmetinin tecellisi olarak bu isteğini kabul etmişti. “Senin alametin sapasağlam olduğun halde insanlarla üç (gün üç) gece konuşamamandır, buyurdu.” Diğer bir âyet-i kerimede ise “İşaret ile müstesna üç gün konuşamamandır”(Âl-i İmrân, 3/41) buyrulmaktadır. Anlam aynıdır. Çünkü günü belirtmek için (Arapçada) kimi zaman “gece”, kimi zaman da “gün” tabiri kullanılır, ki her ikisinin de ifade ettiği anlam aynıdır. Hiç şüphesiz ki bu, hayret verici mucizelerdendir. Üç gün süre ile herhangi bir dilsizlik, bir hastalık olmadan konuşmaktan aciz olması, bir eksikliği bulunmayıp her şeyi tastamam olmakla birlikte konuşamaması, Yüce Allah’ın olağanüstü güç ve kudretinin delillerdendir. Bununla birlikte onun, sadece insanlarla ve onlara hitap ile ilgili konularda konuşması engellenmişti. Tesbih, tehlil, zikir ve buna benzer şeyler söylemesi engellenmemişti. O bakımdan bir başka âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır:“Rabbini çok an, sabah akşam tesbih et.”(Al-i İmran, 3/41)
11. Böylelikle kalbi mutmain oldu ve bu büyük müjdeden dolayı sevindi. Allah’ın kendisine verdiği emre uyarak O’na şükretti, ibadet etti ve O’nu andı. Mihrabına/mabedine, ibadete çekildi. Mihrabdan kavminin karşısına çıkarak onlara:“Sabah-akşam tesbih edin, diye işaret etti.” Çünkü Yahya’nın doğum müjdesi herkes hakkında dini bir maslahat idi.
Meryem 19:8
7- “Ey Zekeriyâ, seni bir oğul ile müjdeliyoruz ki ismi Yahya’dır. Biz, bundan önce ona hiç kimseyi adaş yapmadık.” 8- Dedi ki:“Rabbim! Hanımım kısır olduğu ve ben de yaşlılığın son demlerine vardığım halde benim nasıl oğlum olabilir ki?” 9- Dedi ki:“Öyledir, Rabbin buyurdu ki: Bu, benim için pek kolaydır. Bundan önce de seni, hiçbir şey değilken (yoktan) yaratmıştım.” 10- “Rabbim, bana bir alamet ver” dedi. “Senin alametin, sapasağlam olduğun halde insanlarla üç (gün üç) gece konuşamamandır.” buyurdu. 11- Bunun üzerine mabedden kavminin karşısına çıkıp onlara:“Sabah-akşam tesbih edin” diye işaret etti.
7. Yüce Allah melekler vasıtasıyla Zekeriyâ’ya, Yahya’nın doğacağı müjdesini bildirdi. Allah ona Yahya ismini verdi. Gerçekten de Yahya’nın kendisi ile adı arasında bir uyum vardır. O, hem hissedilir, maddi bir hayat yaşadı ve bununla lütuf tamam oldu, hem de manevi bir hayat sürdü ki bu da kalbin ve ruhun vahiy, ilim ve din ile hayat bulmasıdır. “Biz, bundan önce ona hiç kimseyi adaş yapmadık.” Yani ondan önce bu isimde hiçbir kimse yoktur. Anlamın şöyle olma ihtimali de vardır: Biz, ondan önce onun bir benzeri ve onunla denk bir kimse yaratmadık. O zaman bu, Yahya’nın kemalinin, övülmeye değer sıfatlara sahip oluşunun, kendisinden öncekilere üstün olduğunun bir müjdesi olur. Ancak bu ihtimale göre bu umumun mutlaka İbrahim, Mûsâ, Nuh (hepsine selâm olsun) ve bunlara benzer kat’i olarak Yahya’dan daha faziletli olan peygamberler ile tahsis edilmesi gerekir.
8. İşte o vakit Zekeriyâ’ya istediği bu çocuğun doğacağı müjdesi verilince bunu şaşkınlıkla karşıladı ve hayret ederek şunları söyledi:“Rabbim” çocuğumun olmasının engelleri bende de hanımımda da bulunuyor iken “benim nasıl oğlum olabilir ki?” Sanki Zekeriyâ, bu duasını yaptığı vakit kalbindeki güçlü duygu ile aşırı derecedeki çocuk arzusundan ötürü bu engeli hatırına getirmemiş gibidir. İşte bu halde duası kabul olununca çocuk sahibi olacağından hayrete düştü.
9. Yüce Allah da ona şu şekilde cevap verdi:“Öyledir, Rabbin buyurdu ki: Bu, benim için pek kolaydır.” Yani bu iş, adeten ve Allah’ın yaratıklar arasında geçerli olan sünnetine/kanununa göre anlaşılmadık bir iş olabilir. Ancak Allah’ın kudreti, sebepler olmaksızın da böyle bir şeyi var etmeye yeter. Çünkü bu, Allah’a kolaydır. Zira daha önceden hiçbir şey değilken onu yoktan var etmiştir. O nedenle bu, O’na hiç zor gelmez.
10. “Rabbim, bana bir alamet ver, dedi” ki kalbim onunla mutmain olsun. Bu, Yüce Allah’ın verdiği haberden yana şüphe dolayısıyla söylenmiş bir söz değildir. Bu, İbrahim el-Halil’in şu talebine benzemektedir:“Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster! Yoksa inanmadın mı? diye buyurdu. O da: Elbette (inandım), ama kalbimin mutmain olması için (istiyorum), demişti.”(el-Bakara, 2/260) Böylelikle ilminin daha artmasını, yakîn ilimden sonra ayne’l-yakîne ulaşmayı istemiş, Allah da ona olan rahmetinin tecellisi olarak bu isteğini kabul etmişti. “Senin alametin sapasağlam olduğun halde insanlarla üç (gün üç) gece konuşamamandır, buyurdu.” Diğer bir âyet-i kerimede ise “İşaret ile müstesna üç gün konuşamamandır”(Âl-i İmrân, 3/41) buyrulmaktadır. Anlam aynıdır. Çünkü günü belirtmek için (Arapçada) kimi zaman “gece”, kimi zaman da “gün” tabiri kullanılır, ki her ikisinin de ifade ettiği anlam aynıdır. Hiç şüphesiz ki bu, hayret verici mucizelerdendir. Üç gün süre ile herhangi bir dilsizlik, bir hastalık olmadan konuşmaktan aciz olması, bir eksikliği bulunmayıp her şeyi tastamam olmakla birlikte konuşamaması, Yüce Allah’ın olağanüstü güç ve kudretinin delillerdendir. Bununla birlikte onun, sadece insanlarla ve onlara hitap ile ilgili konularda konuşması engellenmişti. Tesbih, tehlil, zikir ve buna benzer şeyler söylemesi engellenmemişti. O bakımdan bir başka âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır:“Rabbini çok an, sabah akşam tesbih et.”(Al-i İmran, 3/41)
11. Böylelikle kalbi mutmain oldu ve bu büyük müjdeden dolayı sevindi. Allah’ın kendisine verdiği emre uyarak O’na şükretti, ibadet etti ve O’nu andı. Mihrabına/mabedine, ibadete çekildi. Mihrabdan kavminin karşısına çıkarak onlara:“Sabah-akşam tesbih edin, diye işaret etti.” Çünkü Yahya’nın doğum müjdesi herkes hakkında dini bir maslahat idi.
Meryem 19:9
7- “Ey Zekeriyâ, seni bir oğul ile müjdeliyoruz ki ismi Yahya’dır. Biz, bundan önce ona hiç kimseyi adaş yapmadık.” 8- Dedi ki:“Rabbim! Hanımım kısır olduğu ve ben de yaşlılığın son demlerine vardığım halde benim nasıl oğlum olabilir ki?” 9- Dedi ki:“Öyledir, Rabbin buyurdu ki: Bu, benim için pek kolaydır. Bundan önce de seni, hiçbir şey değilken (yoktan) yaratmıştım.” 10- “Rabbim, bana bir alamet ver” dedi. “Senin alametin, sapasağlam olduğun halde insanlarla üç (gün üç) gece konuşamamandır.” buyurdu. 11- Bunun üzerine mabedden kavminin karşısına çıkıp onlara:“Sabah-akşam tesbih edin” diye işaret etti.
7. Yüce Allah melekler vasıtasıyla Zekeriyâ’ya, Yahya’nın doğacağı müjdesini bildirdi. Allah ona Yahya ismini verdi. Gerçekten de Yahya’nın kendisi ile adı arasında bir uyum vardır. O, hem hissedilir, maddi bir hayat yaşadı ve bununla lütuf tamam oldu, hem de manevi bir hayat sürdü ki bu da kalbin ve ruhun vahiy, ilim ve din ile hayat bulmasıdır. “Biz, bundan önce ona hiç kimseyi adaş yapmadık.” Yani ondan önce bu isimde hiçbir kimse yoktur. Anlamın şöyle olma ihtimali de vardır: Biz, ondan önce onun bir benzeri ve onunla denk bir kimse yaratmadık. O zaman bu, Yahya’nın kemalinin, övülmeye değer sıfatlara sahip oluşunun, kendisinden öncekilere üstün olduğunun bir müjdesi olur. Ancak bu ihtimale göre bu umumun mutlaka İbrahim, Mûsâ, Nuh (hepsine selâm olsun) ve bunlara benzer kat’i olarak Yahya’dan daha faziletli olan peygamberler ile tahsis edilmesi gerekir.
8. İşte o vakit Zekeriyâ’ya istediği bu çocuğun doğacağı müjdesi verilince bunu şaşkınlıkla karşıladı ve hayret ederek şunları söyledi:“Rabbim” çocuğumun olmasının engelleri bende de hanımımda da bulunuyor iken “benim nasıl oğlum olabilir ki?” Sanki Zekeriyâ, bu duasını yaptığı vakit kalbindeki güçlü duygu ile aşırı derecedeki çocuk arzusundan ötürü bu engeli hatırına getirmemiş gibidir. İşte bu halde duası kabul olununca çocuk sahibi olacağından hayrete düştü.
9. Yüce Allah da ona şu şekilde cevap verdi:“Öyledir, Rabbin buyurdu ki: Bu, benim için pek kolaydır.” Yani bu iş, adeten ve Allah’ın yaratıklar arasında geçerli olan sünnetine/kanununa göre anlaşılmadık bir iş olabilir. Ancak Allah’ın kudreti, sebepler olmaksızın da böyle bir şeyi var etmeye yeter. Çünkü bu, Allah’a kolaydır. Zira daha önceden hiçbir şey değilken onu yoktan var etmiştir. O nedenle bu, O’na hiç zor gelmez.
10. “Rabbim, bana bir alamet ver, dedi” ki kalbim onunla mutmain olsun. Bu, Yüce Allah’ın verdiği haberden yana şüphe dolayısıyla söylenmiş bir söz değildir. Bu, İbrahim el-Halil’in şu talebine benzemektedir:“Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster! Yoksa inanmadın mı? diye buyurdu. O da: Elbette (inandım), ama kalbimin mutmain olması için (istiyorum), demişti.”(el-Bakara, 2/260) Böylelikle ilminin daha artmasını, yakîn ilimden sonra ayne’l-yakîne ulaşmayı istemiş, Allah da ona olan rahmetinin tecellisi olarak bu isteğini kabul etmişti. “Senin alametin sapasağlam olduğun halde insanlarla üç (gün üç) gece konuşamamandır, buyurdu.” Diğer bir âyet-i kerimede ise “İşaret ile müstesna üç gün konuşamamandır”(Âl-i İmrân, 3/41) buyrulmaktadır. Anlam aynıdır. Çünkü günü belirtmek için (Arapçada) kimi zaman “gece”, kimi zaman da “gün” tabiri kullanılır, ki her ikisinin de ifade ettiği anlam aynıdır. Hiç şüphesiz ki bu, hayret verici mucizelerdendir. Üç gün süre ile herhangi bir dilsizlik, bir hastalık olmadan konuşmaktan aciz olması, bir eksikliği bulunmayıp her şeyi tastamam olmakla birlikte konuşamaması, Yüce Allah’ın olağanüstü güç ve kudretinin delillerdendir. Bununla birlikte onun, sadece insanlarla ve onlara hitap ile ilgili konularda konuşması engellenmişti. Tesbih, tehlil, zikir ve buna benzer şeyler söylemesi engellenmemişti. O bakımdan bir başka âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır:“Rabbini çok an, sabah akşam tesbih et.”(Al-i İmran, 3/41)
11. Böylelikle kalbi mutmain oldu ve bu büyük müjdeden dolayı sevindi. Allah’ın kendisine verdiği emre uyarak O’na şükretti, ibadet etti ve O’nu andı. Mihrabına/mabedine, ibadete çekildi. Mihrabdan kavminin karşısına çıkarak onlara:“Sabah-akşam tesbih edin, diye işaret etti.” Çünkü Yahya’nın doğum müjdesi herkes hakkında dini bir maslahat idi.
Meryem 19:10
7- “Ey Zekeriyâ, seni bir oğul ile müjdeliyoruz ki ismi Yahya’dır. Biz, bundan önce ona hiç kimseyi adaş yapmadık.” 8- Dedi ki:“Rabbim! Hanımım kısır olduğu ve ben de yaşlılığın son demlerine vardığım halde benim nasıl oğlum olabilir ki?” 9- Dedi ki:“Öyledir, Rabbin buyurdu ki: Bu, benim için pek kolaydır. Bundan önce de seni, hiçbir şey değilken (yoktan) yaratmıştım.” 10- “Rabbim, bana bir alamet ver” dedi. “Senin alametin, sapasağlam olduğun halde insanlarla üç (gün üç) gece konuşamamandır.” buyurdu. 11- Bunun üzerine mabedden kavminin karşısına çıkıp onlara:“Sabah-akşam tesbih edin” diye işaret etti.
7. Yüce Allah melekler vasıtasıyla Zekeriyâ’ya, Yahya’nın doğacağı müjdesini bildirdi. Allah ona Yahya ismini verdi. Gerçekten de Yahya’nın kendisi ile adı arasında bir uyum vardır. O, hem hissedilir, maddi bir hayat yaşadı ve bununla lütuf tamam oldu, hem de manevi bir hayat sürdü ki bu da kalbin ve ruhun vahiy, ilim ve din ile hayat bulmasıdır. “Biz, bundan önce ona hiç kimseyi adaş yapmadık.” Yani ondan önce bu isimde hiçbir kimse yoktur. Anlamın şöyle olma ihtimali de vardır: Biz, ondan önce onun bir benzeri ve onunla denk bir kimse yaratmadık. O zaman bu, Yahya’nın kemalinin, övülmeye değer sıfatlara sahip oluşunun, kendisinden öncekilere üstün olduğunun bir müjdesi olur. Ancak bu ihtimale göre bu umumun mutlaka İbrahim, Mûsâ, Nuh (hepsine selâm olsun) ve bunlara benzer kat’i olarak Yahya’dan daha faziletli olan peygamberler ile tahsis edilmesi gerekir.
8. İşte o vakit Zekeriyâ’ya istediği bu çocuğun doğacağı müjdesi verilince bunu şaşkınlıkla karşıladı ve hayret ederek şunları söyledi:“Rabbim” çocuğumun olmasının engelleri bende de hanımımda da bulunuyor iken “benim nasıl oğlum olabilir ki?” Sanki Zekeriyâ, bu duasını yaptığı vakit kalbindeki güçlü duygu ile aşırı derecedeki çocuk arzusundan ötürü bu engeli hatırına getirmemiş gibidir. İşte bu halde duası kabul olununca çocuk sahibi olacağından hayrete düştü.
9. Yüce Allah da ona şu şekilde cevap verdi:“Öyledir, Rabbin buyurdu ki: Bu, benim için pek kolaydır.” Yani bu iş, adeten ve Allah’ın yaratıklar arasında geçerli olan sünnetine/kanununa göre anlaşılmadık bir iş olabilir. Ancak Allah’ın kudreti, sebepler olmaksızın da böyle bir şeyi var etmeye yeter. Çünkü bu, Allah’a kolaydır. Zira daha önceden hiçbir şey değilken onu yoktan var etmiştir. O nedenle bu, O’na hiç zor gelmez.
10. “Rabbim, bana bir alamet ver, dedi” ki kalbim onunla mutmain olsun. Bu, Yüce Allah’ın verdiği haberden yana şüphe dolayısıyla söylenmiş bir söz değildir. Bu, İbrahim el-Halil’in şu talebine benzemektedir:“Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster! Yoksa inanmadın mı? diye buyurdu. O da: Elbette (inandım), ama kalbimin mutmain olması için (istiyorum), demişti.”(el-Bakara, 2/260) Böylelikle ilminin daha artmasını, yakîn ilimden sonra ayne’l-yakîne ulaşmayı istemiş, Allah da ona olan rahmetinin tecellisi olarak bu isteğini kabul etmişti. “Senin alametin sapasağlam olduğun halde insanlarla üç (gün üç) gece konuşamamandır, buyurdu.” Diğer bir âyet-i kerimede ise “İşaret ile müstesna üç gün konuşamamandır”(Âl-i İmrân, 3/41) buyrulmaktadır. Anlam aynıdır. Çünkü günü belirtmek için (Arapçada) kimi zaman “gece”, kimi zaman da “gün” tabiri kullanılır, ki her ikisinin de ifade ettiği anlam aynıdır. Hiç şüphesiz ki bu, hayret verici mucizelerdendir. Üç gün süre ile herhangi bir dilsizlik, bir hastalık olmadan konuşmaktan aciz olması, bir eksikliği bulunmayıp her şeyi tastamam olmakla birlikte konuşamaması, Yüce Allah’ın olağanüstü güç ve kudretinin delillerdendir. Bununla birlikte onun, sadece insanlarla ve onlara hitap ile ilgili konularda konuşması engellenmişti. Tesbih, tehlil, zikir ve buna benzer şeyler söylemesi engellenmemişti. O bakımdan bir başka âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır:“Rabbini çok an, sabah akşam tesbih et.”(Al-i İmran, 3/41)
11. Böylelikle kalbi mutmain oldu ve bu büyük müjdeden dolayı sevindi. Allah’ın kendisine verdiği emre uyarak O’na şükretti, ibadet etti ve O’nu andı. Mihrabına/mabedine, ibadete çekildi. Mihrabdan kavminin karşısına çıkarak onlara:“Sabah-akşam tesbih edin, diye işaret etti.” Çünkü Yahya’nın doğum müjdesi herkes hakkında dini bir maslahat idi.
Meryem 19:11
7- “Ey Zekeriyâ, seni bir oğul ile müjdeliyoruz ki ismi Yahya’dır. Biz, bundan önce ona hiç kimseyi adaş yapmadık.” 8- Dedi ki:“Rabbim! Hanımım kısır olduğu ve ben de yaşlılığın son demlerine vardığım halde benim nasıl oğlum olabilir ki?” 9- Dedi ki:“Öyledir, Rabbin buyurdu ki: Bu, benim için pek kolaydır. Bundan önce de seni, hiçbir şey değilken (yoktan) yaratmıştım.” 10- “Rabbim, bana bir alamet ver” dedi. “Senin alametin, sapasağlam olduğun halde insanlarla üç (gün üç) gece konuşamamandır.” buyurdu. 11- Bunun üzerine mabedden kavminin karşısına çıkıp onlara:“Sabah-akşam tesbih edin” diye işaret etti.
7. Yüce Allah melekler vasıtasıyla Zekeriyâ’ya, Yahya’nın doğacağı müjdesini bildirdi. Allah ona Yahya ismini verdi. Gerçekten de Yahya’nın kendisi ile adı arasında bir uyum vardır. O, hem hissedilir, maddi bir hayat yaşadı ve bununla lütuf tamam oldu, hem de manevi bir hayat sürdü ki bu da kalbin ve ruhun vahiy, ilim ve din ile hayat bulmasıdır. “Biz, bundan önce ona hiç kimseyi adaş yapmadık.” Yani ondan önce bu isimde hiçbir kimse yoktur. Anlamın şöyle olma ihtimali de vardır: Biz, ondan önce onun bir benzeri ve onunla denk bir kimse yaratmadık. O zaman bu, Yahya’nın kemalinin, övülmeye değer sıfatlara sahip oluşunun, kendisinden öncekilere üstün olduğunun bir müjdesi olur. Ancak bu ihtimale göre bu umumun mutlaka İbrahim, Mûsâ, Nuh (hepsine selâm olsun) ve bunlara benzer kat’i olarak Yahya’dan daha faziletli olan peygamberler ile tahsis edilmesi gerekir.
8. İşte o vakit Zekeriyâ’ya istediği bu çocuğun doğacağı müjdesi verilince bunu şaşkınlıkla karşıladı ve hayret ederek şunları söyledi:“Rabbim” çocuğumun olmasının engelleri bende de hanımımda da bulunuyor iken “benim nasıl oğlum olabilir ki?” Sanki Zekeriyâ, bu duasını yaptığı vakit kalbindeki güçlü duygu ile aşırı derecedeki çocuk arzusundan ötürü bu engeli hatırına getirmemiş gibidir. İşte bu halde duası kabul olununca çocuk sahibi olacağından hayrete düştü.
9. Yüce Allah da ona şu şekilde cevap verdi:“Öyledir, Rabbin buyurdu ki: Bu, benim için pek kolaydır.” Yani bu iş, adeten ve Allah’ın yaratıklar arasında geçerli olan sünnetine/kanununa göre anlaşılmadık bir iş olabilir. Ancak Allah’ın kudreti, sebepler olmaksızın da böyle bir şeyi var etmeye yeter. Çünkü bu, Allah’a kolaydır. Zira daha önceden hiçbir şey değilken onu yoktan var etmiştir. O nedenle bu, O’na hiç zor gelmez.
10. “Rabbim, bana bir alamet ver, dedi” ki kalbim onunla mutmain olsun. Bu, Yüce Allah’ın verdiği haberden yana şüphe dolayısıyla söylenmiş bir söz değildir. Bu, İbrahim el-Halil’in şu talebine benzemektedir:“Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster! Yoksa inanmadın mı? diye buyurdu. O da: Elbette (inandım), ama kalbimin mutmain olması için (istiyorum), demişti.”(el-Bakara, 2/260) Böylelikle ilminin daha artmasını, yakîn ilimden sonra ayne’l-yakîne ulaşmayı istemiş, Allah da ona olan rahmetinin tecellisi olarak bu isteğini kabul etmişti. “Senin alametin sapasağlam olduğun halde insanlarla üç (gün üç) gece konuşamamandır, buyurdu.” Diğer bir âyet-i kerimede ise “İşaret ile müstesna üç gün konuşamamandır”(Âl-i İmrân, 3/41) buyrulmaktadır. Anlam aynıdır. Çünkü günü belirtmek için (Arapçada) kimi zaman “gece”, kimi zaman da “gün” tabiri kullanılır, ki her ikisinin de ifade ettiği anlam aynıdır. Hiç şüphesiz ki bu, hayret verici mucizelerdendir. Üç gün süre ile herhangi bir dilsizlik, bir hastalık olmadan konuşmaktan aciz olması, bir eksikliği bulunmayıp her şeyi tastamam olmakla birlikte konuşamaması, Yüce Allah’ın olağanüstü güç ve kudretinin delillerdendir. Bununla birlikte onun, sadece insanlarla ve onlara hitap ile ilgili konularda konuşması engellenmişti. Tesbih, tehlil, zikir ve buna benzer şeyler söylemesi engellenmemişti. O bakımdan bir başka âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır:“Rabbini çok an, sabah akşam tesbih et.”(Al-i İmran, 3/41)
11. Böylelikle kalbi mutmain oldu ve bu büyük müjdeden dolayı sevindi. Allah’ın kendisine verdiği emre uyarak O’na şükretti, ibadet etti ve O’nu andı. Mihrabına/mabedine, ibadete çekildi. Mihrabdan kavminin karşısına çıkarak onlara:“Sabah-akşam tesbih edin, diye işaret etti.” Çünkü Yahya’nın doğum müjdesi herkes hakkında dini bir maslahat idi.
Meryem 19:12
12- “Ey Yahya, Kitab’a sımsıkı sarıl!”(dedik ve) daha çocuk iken ona hüküm/hikmet verdik. 13- Katımızdan bir kalp inceliği ve bir arınmışlık da verdik. O, takvâ sahibi bir kimse idi. 14- Ana-babasına karşı itaatkârdı. Zorba ve isyankâr değildi. 15- Doğduğu günde, öldüğü günde ve diri olarak kabirden kaldırılacağı günde selâm onun üzerinedir!
12. Bundan önceki ayetler, Yahya’nın doğumuna, gençliğine ve terbiyesine dairdir. Yahya hitabı kavrayabilecek bir çağa ulaşınca Allah ona tam bir kuvvet ile Kitaba sarılmasını emretmişti. Yüce Allah’ın Kitab’a sımsıkı sarılma emri, onun lafızlarını bellemek, anlamlarını iyice kavramak, emir ve yasakları gereğince amel etmekle olur. İşte tam manasıyla Kitab’a sımsıkı sarılmak budur. O da Rabbinin emrine uydu, Kitab’a yöneldi, onu belledi ve kavradı. Allah, ona başkasında bulunmayacak türden bir zekâ ve kavrayış kabiliyeti ihsan etmişti. Bundan dolayı Yüce Allah:“daha çocuk iken ona hüküm/hikmet verdik” buyurmaktadır. Yani kçükyaşta bir çocuk iken Allah'ın hükümlerini bilme ve onlarla hükmetme imkanı vermiştik.
13. Yine Biz ona, “Katımızdan bir kalp inceliği” rahmet ve şefkat verdik ki bununla işleri kolaylaştı, hali ıslah oldu ve fiilleri istikamet buldu. “ve bir arınmışlık da verdik.” Çeşitli afetlerden ve günahlardan onu arındırdık. O bakımdan kalbi tertemiz, aklı arı-duru idi. Bu da ondan yerilmeyi gerektiren sıfatların ve kötü huyların uzak olmasını, güzel ahlâkın ve övülmeye değer sıfatların ileri derece olmasını gerektirir. Onun için Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O, takvâ sahibi bir kimse idi.” Emrolunduğu şeyleri yapan, yasak kılınan şeyleri de terk eden bir kimse idi. Takvâ sahibi mü’min olan bir kimse ise Allah’ın gerçek dostu olur. Takvâ sahipleri için hazırlanmış olan cennetin varislerinden olur ve Yüce Allah’ın takvâ dolayısıyla ihsan edeceğini belirttiği dünyevi ve uhrevi mükâfatları elde eder.
14. Aynı şekilde o:“Ana-babasına karşı itaatkârdı.” Anne-babasına kötülük yapan, onlara karşı gelen bir kimse değildi. Aksine söz ve davranışlarıyla onlara iyilikte bulunan bir kişi idi. “Zorba ve isyankâr değildi.” Allah’a ibadete karşı büyüklenen, Allah’ın kullarına karşı, anne-babasına karşı büyüklük taslayan bir kişi değildi. Aksine mütevazı, itaatkar ve sürekli Allah'a yönelen biri idi. Böylelikle hem Allah’ın hakkını, hem de kullarının hakkını bir arada yerine getirirdi. Bundan dolayı başından sonuna bütün hallerinde Allah’tan yana esenliğe kavuşturulmuştu. Bunun için Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
15. “Doğduğu günde, öldüğü günde ve diri olarak kabirden kaldırılacağı günde ona selâm olsun.” Bu da bu üç halde ve bu üç halin arasındaki bütün hallerde şeytandan, kötülükten ve cezadan yana esenlikte olmasını, cehennem ateşinden ve dehşetli hallerden yana esenliğe kavuşturulmuş olmasını ve selamet/esenlik yurdu olan cennetin ehlinden olmasını gerektirmektedir. Allah’ın salât ve selâmları ona, onun babasına ve diğer bütün peygamberlere olsun. Allah bizleri onlara uyanlardan kılsın. Şüphesiz ki O, pek cömert ve lütufkârdır.
Meryem 19:13
12- “Ey Yahya, Kitab’a sımsıkı sarıl!”(dedik ve) daha çocuk iken ona hüküm/hikmet verdik. 13- Katımızdan bir kalp inceliği ve bir arınmışlık da verdik. O, takvâ sahibi bir kimse idi. 14- Ana-babasına karşı itaatkârdı. Zorba ve isyankâr değildi. 15- Doğduğu günde, öldüğü günde ve diri olarak kabirden kaldırılacağı günde selâm onun üzerinedir!
12. Bundan önceki ayetler, Yahya’nın doğumuna, gençliğine ve terbiyesine dairdir. Yahya hitabı kavrayabilecek bir çağa ulaşınca Allah ona tam bir kuvvet ile Kitaba sarılmasını emretmişti. Yüce Allah’ın Kitab’a sımsıkı sarılma emri, onun lafızlarını bellemek, anlamlarını iyice kavramak, emir ve yasakları gereğince amel etmekle olur. İşte tam manasıyla Kitab’a sımsıkı sarılmak budur. O da Rabbinin emrine uydu, Kitab’a yöneldi, onu belledi ve kavradı. Allah, ona başkasında bulunmayacak türden bir zekâ ve kavrayış kabiliyeti ihsan etmişti. Bundan dolayı Yüce Allah:“daha çocuk iken ona hüküm/hikmet verdik” buyurmaktadır. Yani kçükyaşta bir çocuk iken Allah'ın hükümlerini bilme ve onlarla hükmetme imkanı vermiştik.
13. Yine Biz ona, “Katımızdan bir kalp inceliği” rahmet ve şefkat verdik ki bununla işleri kolaylaştı, hali ıslah oldu ve fiilleri istikamet buldu. “ve bir arınmışlık da verdik.” Çeşitli afetlerden ve günahlardan onu arındırdık. O bakımdan kalbi tertemiz, aklı arı-duru idi. Bu da ondan yerilmeyi gerektiren sıfatların ve kötü huyların uzak olmasını, güzel ahlâkın ve övülmeye değer sıfatların ileri derece olmasını gerektirir. Onun için Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O, takvâ sahibi bir kimse idi.” Emrolunduğu şeyleri yapan, yasak kılınan şeyleri de terk eden bir kimse idi. Takvâ sahibi mü’min olan bir kimse ise Allah’ın gerçek dostu olur. Takvâ sahipleri için hazırlanmış olan cennetin varislerinden olur ve Yüce Allah’ın takvâ dolayısıyla ihsan edeceğini belirttiği dünyevi ve uhrevi mükâfatları elde eder.
14. Aynı şekilde o:“Ana-babasına karşı itaatkârdı.” Anne-babasına kötülük yapan, onlara karşı gelen bir kimse değildi. Aksine söz ve davranışlarıyla onlara iyilikte bulunan bir kişi idi. “Zorba ve isyankâr değildi.” Allah’a ibadete karşı büyüklenen, Allah’ın kullarına karşı, anne-babasına karşı büyüklük taslayan bir kişi değildi. Aksine mütevazı, itaatkar ve sürekli Allah'a yönelen biri idi. Böylelikle hem Allah’ın hakkını, hem de kullarının hakkını bir arada yerine getirirdi. Bundan dolayı başından sonuna bütün hallerinde Allah’tan yana esenliğe kavuşturulmuştu. Bunun için Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
15. “Doğduğu günde, öldüğü günde ve diri olarak kabirden kaldırılacağı günde ona selâm olsun.” Bu da bu üç halde ve bu üç halin arasındaki bütün hallerde şeytandan, kötülükten ve cezadan yana esenlikte olmasını, cehennem ateşinden ve dehşetli hallerden yana esenliğe kavuşturulmuş olmasını ve selamet/esenlik yurdu olan cennetin ehlinden olmasını gerektirmektedir. Allah’ın salât ve selâmları ona, onun babasına ve diğer bütün peygamberlere olsun. Allah bizleri onlara uyanlardan kılsın. Şüphesiz ki O, pek cömert ve lütufkârdır.
Meryem 19:14
12- “Ey Yahya, Kitab’a sımsıkı sarıl!”(dedik ve) daha çocuk iken ona hüküm/hikmet verdik. 13- Katımızdan bir kalp inceliği ve bir arınmışlık da verdik. O, takvâ sahibi bir kimse idi. 14- Ana-babasına karşı itaatkârdı. Zorba ve isyankâr değildi. 15- Doğduğu günde, öldüğü günde ve diri olarak kabirden kaldırılacağı günde selâm onun üzerinedir!
12. Bundan önceki ayetler, Yahya’nın doğumuna, gençliğine ve terbiyesine dairdir. Yahya hitabı kavrayabilecek bir çağa ulaşınca Allah ona tam bir kuvvet ile Kitaba sarılmasını emretmişti. Yüce Allah’ın Kitab’a sımsıkı sarılma emri, onun lafızlarını bellemek, anlamlarını iyice kavramak, emir ve yasakları gereğince amel etmekle olur. İşte tam manasıyla Kitab’a sımsıkı sarılmak budur. O da Rabbinin emrine uydu, Kitab’a yöneldi, onu belledi ve kavradı. Allah, ona başkasında bulunmayacak türden bir zekâ ve kavrayış kabiliyeti ihsan etmişti. Bundan dolayı Yüce Allah:“daha çocuk iken ona hüküm/hikmet verdik” buyurmaktadır. Yani kçükyaşta bir çocuk iken Allah'ın hükümlerini bilme ve onlarla hükmetme imkanı vermiştik.
13. Yine Biz ona, “Katımızdan bir kalp inceliği” rahmet ve şefkat verdik ki bununla işleri kolaylaştı, hali ıslah oldu ve fiilleri istikamet buldu. “ve bir arınmışlık da verdik.” Çeşitli afetlerden ve günahlardan onu arındırdık. O bakımdan kalbi tertemiz, aklı arı-duru idi. Bu da ondan yerilmeyi gerektiren sıfatların ve kötü huyların uzak olmasını, güzel ahlâkın ve övülmeye değer sıfatların ileri derece olmasını gerektirir. Onun için Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O, takvâ sahibi bir kimse idi.” Emrolunduğu şeyleri yapan, yasak kılınan şeyleri de terk eden bir kimse idi. Takvâ sahibi mü’min olan bir kimse ise Allah’ın gerçek dostu olur. Takvâ sahipleri için hazırlanmış olan cennetin varislerinden olur ve Yüce Allah’ın takvâ dolayısıyla ihsan edeceğini belirttiği dünyevi ve uhrevi mükâfatları elde eder.
14. Aynı şekilde o:“Ana-babasına karşı itaatkârdı.” Anne-babasına kötülük yapan, onlara karşı gelen bir kimse değildi. Aksine söz ve davranışlarıyla onlara iyilikte bulunan bir kişi idi. “Zorba ve isyankâr değildi.” Allah’a ibadete karşı büyüklenen, Allah’ın kullarına karşı, anne-babasına karşı büyüklük taslayan bir kişi değildi. Aksine mütevazı, itaatkar ve sürekli Allah'a yönelen biri idi. Böylelikle hem Allah’ın hakkını, hem de kullarının hakkını bir arada yerine getirirdi. Bundan dolayı başından sonuna bütün hallerinde Allah’tan yana esenliğe kavuşturulmuştu. Bunun için Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
15. “Doğduğu günde, öldüğü günde ve diri olarak kabirden kaldırılacağı günde ona selâm olsun.” Bu da bu üç halde ve bu üç halin arasındaki bütün hallerde şeytandan, kötülükten ve cezadan yana esenlikte olmasını, cehennem ateşinden ve dehşetli hallerden yana esenliğe kavuşturulmuş olmasını ve selamet/esenlik yurdu olan cennetin ehlinden olmasını gerektirmektedir. Allah’ın salât ve selâmları ona, onun babasına ve diğer bütün peygamberlere olsun. Allah bizleri onlara uyanlardan kılsın. Şüphesiz ki O, pek cömert ve lütufkârdır.
Meryem 19:15
12- “Ey Yahya, Kitab’a sımsıkı sarıl!”(dedik ve) daha çocuk iken ona hüküm/hikmet verdik. 13- Katımızdan bir kalp inceliği ve bir arınmışlık da verdik. O, takvâ sahibi bir kimse idi. 14- Ana-babasına karşı itaatkârdı. Zorba ve isyankâr değildi. 15- Doğduğu günde, öldüğü günde ve diri olarak kabirden kaldırılacağı günde selâm onun üzerinedir!
12. Bundan önceki ayetler, Yahya’nın doğumuna, gençliğine ve terbiyesine dairdir. Yahya hitabı kavrayabilecek bir çağa ulaşınca Allah ona tam bir kuvvet ile Kitaba sarılmasını emretmişti. Yüce Allah’ın Kitab’a sımsıkı sarılma emri, onun lafızlarını bellemek, anlamlarını iyice kavramak, emir ve yasakları gereğince amel etmekle olur. İşte tam manasıyla Kitab’a sımsıkı sarılmak budur. O da Rabbinin emrine uydu, Kitab’a yöneldi, onu belledi ve kavradı. Allah, ona başkasında bulunmayacak türden bir zekâ ve kavrayış kabiliyeti ihsan etmişti. Bundan dolayı Yüce Allah:“daha çocuk iken ona hüküm/hikmet verdik” buyurmaktadır. Yani kçükyaşta bir çocuk iken Allah'ın hükümlerini bilme ve onlarla hükmetme imkanı vermiştik.
13. Yine Biz ona, “Katımızdan bir kalp inceliği” rahmet ve şefkat verdik ki bununla işleri kolaylaştı, hali ıslah oldu ve fiilleri istikamet buldu. “ve bir arınmışlık da verdik.” Çeşitli afetlerden ve günahlardan onu arındırdık. O bakımdan kalbi tertemiz, aklı arı-duru idi. Bu da ondan yerilmeyi gerektiren sıfatların ve kötü huyların uzak olmasını, güzel ahlâkın ve övülmeye değer sıfatların ileri derece olmasını gerektirir. Onun için Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O, takvâ sahibi bir kimse idi.” Emrolunduğu şeyleri yapan, yasak kılınan şeyleri de terk eden bir kimse idi. Takvâ sahibi mü’min olan bir kimse ise Allah’ın gerçek dostu olur. Takvâ sahipleri için hazırlanmış olan cennetin varislerinden olur ve Yüce Allah’ın takvâ dolayısıyla ihsan edeceğini belirttiği dünyevi ve uhrevi mükâfatları elde eder.
14. Aynı şekilde o:“Ana-babasına karşı itaatkârdı.” Anne-babasına kötülük yapan, onlara karşı gelen bir kimse değildi. Aksine söz ve davranışlarıyla onlara iyilikte bulunan bir kişi idi. “Zorba ve isyankâr değildi.” Allah’a ibadete karşı büyüklenen, Allah’ın kullarına karşı, anne-babasına karşı büyüklük taslayan bir kişi değildi. Aksine mütevazı, itaatkar ve sürekli Allah'a yönelen biri idi. Böylelikle hem Allah’ın hakkını, hem de kullarının hakkını bir arada yerine getirirdi. Bundan dolayı başından sonuna bütün hallerinde Allah’tan yana esenliğe kavuşturulmuştu. Bunun için Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
15. “Doğduğu günde, öldüğü günde ve diri olarak kabirden kaldırılacağı günde ona selâm olsun.” Bu da bu üç halde ve bu üç halin arasındaki bütün hallerde şeytandan, kötülükten ve cezadan yana esenlikte olmasını, cehennem ateşinden ve dehşetli hallerden yana esenliğe kavuşturulmuş olmasını ve selamet/esenlik yurdu olan cennetin ehlinden olmasını gerektirmektedir. Allah’ın salât ve selâmları ona, onun babasına ve diğer bütün peygamberlere olsun. Allah bizleri onlara uyanlardan kılsın. Şüphesiz ki O, pek cömert ve lütufkârdır.
Meryem 19:16
16- Kitapta Meryem’i de an. Hani o, ailesinden ayrılıp doğu tarafında bir yere çekilmişti. 17- Onlarla kendi arasına bir perde germişti. Derken ona ruhumuzu (Cebrail’i) gönderdik de o, ona kusursuz bir insan suretinde göründü. 18- “Senden Rahmân’a sığınırım, eğer Allah'tan korkan bir kimse isen (benden uzak dur), dedi. 19- O da dedi ki: “Ben ancak Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir oğul vermek için gönderildim.” 20- Dedi ki:“Bana hiç erkek eli değmediği ve ben iffetsiz biri de olmadığım halde benim nasıl oğlum olabilir ki?” 21- Dedi ki:“Öyledir, Rabbin buyurdu ki: Bu, benim için pek kolaydır. Biz, onu insanlar için bir âyet ve tarafımızdan bir rahmet kılacağız. Bu, hükme bağlanmış bir iştir.”
16. Allah Teala, hayret verici mucizelerden olan Zekeriyâ ve Yahya kıssasını söz konusu ettikten sonra ondan daha hayret verici olana -aşağı basamaktan yukarısına tedrici olarak intikal eden bir üslup ile- geçerek şöyle buyurmaktadır: Kerim olan o “Kitapta Meryem’i” -selâm olsun ona- “de an.” Yeryüzünün doğusunda ve batısında bütün müslümanların okudukları o yüce Kitapta adının anılması, o faziletli ameline ve mükemmel işlerine mükafat olarak en güzel şekilde ve övgüyle anılması, onun için en büyük faziletlerdendir. Yani Kitapta Meryem’i şu güzel haliyle an ki o, aile halkından uzaklaşıp onların doğu yanlarına düşen “doğu tarafında bir yere çekilmişti.”
17. “Onlarla kendi arasına bir perde germişti.” Yani kendisini onlara karşı örtecek bir örtü, bir engel koymuştu. Meryem’in bu şekilde ailesinden uzaklaşıp bir perde germesi, kendi başına Rabbine ibadet edip uzlete çekilmek maksadına yönelikti. Tam bir ihlâs ve alçak gönüllülükle itaat, Yüce Allah’ın önünde tam bir zillet ile ibadet etmek için bunu yapmıştı. Bu şekilde davranması, Allah’ın şu buyruğuna uymak içindi:“Bir vakit melekler: Ey Meryem, şüphesiz ki Allah seni seçti, seni arındırdı ve seni âlemlerin kadınlarından üstün tuttu, demişlerdi. Ey Meryem, Rabbine itaat et, secdeye kapan ve rükû edenlerle beraber rükû et!”(Âli İmran, 3/42-43)“Derken biz ona ruhumuzu” bu, Cebrail aleyhisselam’dır “gönderdik de o, ona kusursuz bir insan” yani oldukça güzel görünümlü, hiçbir eksiği ve kusuru olmayan bir erkek “suretinde göründü.” Çünkü Meryem, Cebrail’i gerçek suretinde görmeye tahammül edemezdi.
18. İnsanlardan uzakta ve tek başına, kendisi için insanların en değerlileri olan aile halkından ayrı ve onlara karşı bile kendisini perdelemiş vaziyette iken Cebrail’i (bir erkek suretinde) görünce onun kendisine kötülük yapmak isteyen ve bu maksatla gelen bir adam olmasından korktu. Rabbine dayanıp ondan Allah’a sığınarak:“Senden Rahmân’a sığınırım” yani senin bana bir kötülük yapmandan O’na sığınır ve O’nun rahmetine iltica ederim, dedi. “Eğer Allah'tan korkan bir kimse isen (benden uzak dur)” yani Allah’tan korkan, O’nun takvâsı gereğince amel eden bir kişi isen bana ilişmekten uzak dur. Böylelikle hem Rabbine sığındı, hem de onu uyararak takvâya bağlı kalmasını emretti. Meryem tek başına, genç halde ve insanlardan uzakta bulunmasına rağmen, ona görünen adam da bunca güzellik ve mükemmel bir yaratılışa sahip olması rağmen, üstelik Meryem’le konuşmamış ve ona herhangi bir kötülüğe yeltenmemişken Meryem’in ondan çekinmesi, hiç şüphesiz iffetin en ileri derecesi, kötülükten ve kötülüğe götüren yollardan uzaklığın en ileri aşamasıdır. İffet, özellikle ona aykırı bir iş yapmayı gerektiren unsurlar hazır olduğu ve hiçbir engelin de bulunmadığı böyle bir halde iffetli olmak, amellerin en faziletlisidir. Bundan dolayı Allah, kendisinden övgüyle söz ederek şöyle buyurmaktadır:“Ve namusunu sapasağlam koruyan İmran kızı Meryem’i de… Biz ona ruhumuzdan üfürmüştük.”(et-Tahrîm, 66/12); “Irzını koruyan o (Meryem’i) de (an). Biz, O’na ruhumuzdan üfledik. Onu ve oğlunu âlemlere bir ayet (ibret ve delil) kıldık.”(el-Enbiya, 21/91) İffeti sayesinde Yüce Allah, âyetlerinden bir âyet ve peygamberlerinden bir peygamber olan bir evlât ile ödüllendirdi.
19. Cebrail aleyhisselam onun korkup endişelendiğini görünce:“dedi ki: Ben, ancak Rabbinin elçisiyim.” Yani benim görevim, benim işim, Rabbimin senin ile ilgili olarak bana vermiş olduğu elçiliği yerine getirmekten ibarettir. “Sana tertemiz bir oğul vermek için gönderildim.” Bu, ondan doğacak oğula ve onun tertemiz olacağına dair çok büyük bir müjdedir. Çünkü tertemiz olması, onun yerilmeyi gerektiren hasletlerden uzak, buna karşılık övülmeye değer hasletlere sahip olmasını gerektirir.
20. Meryem ise babasız evladın var olmasına hayret ederek:“Bana hiç erkek eli değmediği ve ben iffetsiz biri de olmadığım halde benim nasıl oğlum olabilir ki?” Zira çocuk ancak bu yollarla olabilir.
21. “Dedi ki: Öyledir, Rabbin buyurdu ki: Bu, benim için pek kolaydır. Biz onu insanlar için” Yüce Allah’ın kudretine ve hiçbir sebebin bağımsız olarak etkili olmadığına, sebeplerin etkisinin ancak Allah’ın takdiri ile olduğuna delâlet edecek “bir âyet… kılacağız.” Böylelikle kullar, sıradan birtakım sebeplerdeki olağanüstülükleri görebilsinler de böylece sebeplere takılı kalmasınlar ve bu sebepleri takdir edeni ve onları sebep kılanı göz ardı etmesinler. “ve tarafımızdan bir rahmet kılacağız” Yani biz, onu tarafımızdan hem ona, hem annesine, hem de bütün insanlara bir rahmet kılacağız. Allah’ın ona olan rahmeti, vahiyde bulunması ve azim sahibi (ulu’l-azm) peygamberlere lütfedip ihsan ettiklerini ona da ihsan etmesidir. Annesine olan rahmeti, bu sebeple onun sahip olduğu büyük gurur, güzel övgü ve pek büyük faydalardır. İnsanlara olan rahmetine gelince onu onlara aralarından kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, onları arındırıp onlara Kitab’ı ve hikmeti öğreten bir peygamber olarak göndermesidir. Bu, Allah’ın en büyük nimetidir. Ona iman ve itaat ederler, böylelikle de dünya ve âhiret mutluluğuna kavuşurlar. “Bu” İsa aleyhisselam’ın bu şekilde var olması “hükme bağlanmış bir iştir.” ezelde verilmiş bir hükümdür. O nedenle bu ilâhi takdir ve kazanın, yerine gelmesi kaçınılmaz bir şeydir. Bundan sonra Cebrail aleyhisselam Meryem’in elbisesinin yakasına üfledi.
Meryem 19:17
16- Kitapta Meryem’i de an. Hani o, ailesinden ayrılıp doğu tarafında bir yere çekilmişti. 17- Onlarla kendi arasına bir perde germişti. Derken ona ruhumuzu (Cebrail’i) gönderdik de o, ona kusursuz bir insan suretinde göründü. 18- “Senden Rahmân’a sığınırım, eğer Allah'tan korkan bir kimse isen (benden uzak dur), dedi. 19- O da dedi ki: “Ben ancak Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir oğul vermek için gönderildim.” 20- Dedi ki:“Bana hiç erkek eli değmediği ve ben iffetsiz biri de olmadığım halde benim nasıl oğlum olabilir ki?” 21- Dedi ki:“Öyledir, Rabbin buyurdu ki: Bu, benim için pek kolaydır. Biz, onu insanlar için bir âyet ve tarafımızdan bir rahmet kılacağız. Bu, hükme bağlanmış bir iştir.”
16. Allah Teala, hayret verici mucizelerden olan Zekeriyâ ve Yahya kıssasını söz konusu ettikten sonra ondan daha hayret verici olana -aşağı basamaktan yukarısına tedrici olarak intikal eden bir üslup ile- geçerek şöyle buyurmaktadır: Kerim olan o “Kitapta Meryem’i” -selâm olsun ona- “de an.” Yeryüzünün doğusunda ve batısında bütün müslümanların okudukları o yüce Kitapta adının anılması, o faziletli ameline ve mükemmel işlerine mükafat olarak en güzel şekilde ve övgüyle anılması, onun için en büyük faziletlerdendir. Yani Kitapta Meryem’i şu güzel haliyle an ki o, aile halkından uzaklaşıp onların doğu yanlarına düşen “doğu tarafında bir yere çekilmişti.”
17. “Onlarla kendi arasına bir perde germişti.” Yani kendisini onlara karşı örtecek bir örtü, bir engel koymuştu. Meryem’in bu şekilde ailesinden uzaklaşıp bir perde germesi, kendi başına Rabbine ibadet edip uzlete çekilmek maksadına yönelikti. Tam bir ihlâs ve alçak gönüllülükle itaat, Yüce Allah’ın önünde tam bir zillet ile ibadet etmek için bunu yapmıştı. Bu şekilde davranması, Allah’ın şu buyruğuna uymak içindi:“Bir vakit melekler: Ey Meryem, şüphesiz ki Allah seni seçti, seni arındırdı ve seni âlemlerin kadınlarından üstün tuttu, demişlerdi. Ey Meryem, Rabbine itaat et, secdeye kapan ve rükû edenlerle beraber rükû et!”(Âli İmran, 3/42-43)“Derken biz ona ruhumuzu” bu, Cebrail aleyhisselam’dır “gönderdik de o, ona kusursuz bir insan” yani oldukça güzel görünümlü, hiçbir eksiği ve kusuru olmayan bir erkek “suretinde göründü.” Çünkü Meryem, Cebrail’i gerçek suretinde görmeye tahammül edemezdi.
18. İnsanlardan uzakta ve tek başına, kendisi için insanların en değerlileri olan aile halkından ayrı ve onlara karşı bile kendisini perdelemiş vaziyette iken Cebrail’i (bir erkek suretinde) görünce onun kendisine kötülük yapmak isteyen ve bu maksatla gelen bir adam olmasından korktu. Rabbine dayanıp ondan Allah’a sığınarak:“Senden Rahmân’a sığınırım” yani senin bana bir kötülük yapmandan O’na sığınır ve O’nun rahmetine iltica ederim, dedi. “Eğer Allah'tan korkan bir kimse isen (benden uzak dur)” yani Allah’tan korkan, O’nun takvâsı gereğince amel eden bir kişi isen bana ilişmekten uzak dur. Böylelikle hem Rabbine sığındı, hem de onu uyararak takvâya bağlı kalmasını emretti. Meryem tek başına, genç halde ve insanlardan uzakta bulunmasına rağmen, ona görünen adam da bunca güzellik ve mükemmel bir yaratılışa sahip olması rağmen, üstelik Meryem’le konuşmamış ve ona herhangi bir kötülüğe yeltenmemişken Meryem’in ondan çekinmesi, hiç şüphesiz iffetin en ileri derecesi, kötülükten ve kötülüğe götüren yollardan uzaklığın en ileri aşamasıdır. İffet, özellikle ona aykırı bir iş yapmayı gerektiren unsurlar hazır olduğu ve hiçbir engelin de bulunmadığı böyle bir halde iffetli olmak, amellerin en faziletlisidir. Bundan dolayı Allah, kendisinden övgüyle söz ederek şöyle buyurmaktadır:“Ve namusunu sapasağlam koruyan İmran kızı Meryem’i de… Biz ona ruhumuzdan üfürmüştük.”(et-Tahrîm, 66/12); “Irzını koruyan o (Meryem’i) de (an). Biz, O’na ruhumuzdan üfledik. Onu ve oğlunu âlemlere bir ayet (ibret ve delil) kıldık.”(el-Enbiya, 21/91) İffeti sayesinde Yüce Allah, âyetlerinden bir âyet ve peygamberlerinden bir peygamber olan bir evlât ile ödüllendirdi.
19. Cebrail aleyhisselam onun korkup endişelendiğini görünce:“dedi ki: Ben, ancak Rabbinin elçisiyim.” Yani benim görevim, benim işim, Rabbimin senin ile ilgili olarak bana vermiş olduğu elçiliği yerine getirmekten ibarettir. “Sana tertemiz bir oğul vermek için gönderildim.” Bu, ondan doğacak oğula ve onun tertemiz olacağına dair çok büyük bir müjdedir. Çünkü tertemiz olması, onun yerilmeyi gerektiren hasletlerden uzak, buna karşılık övülmeye değer hasletlere sahip olmasını gerektirir.
20. Meryem ise babasız evladın var olmasına hayret ederek:“Bana hiç erkek eli değmediği ve ben iffetsiz biri de olmadığım halde benim nasıl oğlum olabilir ki?” Zira çocuk ancak bu yollarla olabilir.
21. “Dedi ki: Öyledir, Rabbin buyurdu ki: Bu, benim için pek kolaydır. Biz onu insanlar için” Yüce Allah’ın kudretine ve hiçbir sebebin bağımsız olarak etkili olmadığına, sebeplerin etkisinin ancak Allah’ın takdiri ile olduğuna delâlet edecek “bir âyet… kılacağız.” Böylelikle kullar, sıradan birtakım sebeplerdeki olağanüstülükleri görebilsinler de böylece sebeplere takılı kalmasınlar ve bu sebepleri takdir edeni ve onları sebep kılanı göz ardı etmesinler. “ve tarafımızdan bir rahmet kılacağız” Yani biz, onu tarafımızdan hem ona, hem annesine, hem de bütün insanlara bir rahmet kılacağız. Allah’ın ona olan rahmeti, vahiyde bulunması ve azim sahibi (ulu’l-azm) peygamberlere lütfedip ihsan ettiklerini ona da ihsan etmesidir. Annesine olan rahmeti, bu sebeple onun sahip olduğu büyük gurur, güzel övgü ve pek büyük faydalardır. İnsanlara olan rahmetine gelince onu onlara aralarından kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, onları arındırıp onlara Kitab’ı ve hikmeti öğreten bir peygamber olarak göndermesidir. Bu, Allah’ın en büyük nimetidir. Ona iman ve itaat ederler, böylelikle de dünya ve âhiret mutluluğuna kavuşurlar. “Bu” İsa aleyhisselam’ın bu şekilde var olması “hükme bağlanmış bir iştir.” ezelde verilmiş bir hükümdür. O nedenle bu ilâhi takdir ve kazanın, yerine gelmesi kaçınılmaz bir şeydir. Bundan sonra Cebrail aleyhisselam Meryem’in elbisesinin yakasına üfledi.
Meryem 19:18
16- Kitapta Meryem’i de an. Hani o, ailesinden ayrılıp doğu tarafında bir yere çekilmişti. 17- Onlarla kendi arasına bir perde germişti. Derken ona ruhumuzu (Cebrail’i) gönderdik de o, ona kusursuz bir insan suretinde göründü. 18- “Senden Rahmân’a sığınırım, eğer Allah'tan korkan bir kimse isen (benden uzak dur), dedi. 19- O da dedi ki: “Ben ancak Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir oğul vermek için gönderildim.” 20- Dedi ki:“Bana hiç erkek eli değmediği ve ben iffetsiz biri de olmadığım halde benim nasıl oğlum olabilir ki?” 21- Dedi ki:“Öyledir, Rabbin buyurdu ki: Bu, benim için pek kolaydır. Biz, onu insanlar için bir âyet ve tarafımızdan bir rahmet kılacağız. Bu, hükme bağlanmış bir iştir.”
16. Allah Teala, hayret verici mucizelerden olan Zekeriyâ ve Yahya kıssasını söz konusu ettikten sonra ondan daha hayret verici olana -aşağı basamaktan yukarısına tedrici olarak intikal eden bir üslup ile- geçerek şöyle buyurmaktadır: Kerim olan o “Kitapta Meryem’i” -selâm olsun ona- “de an.” Yeryüzünün doğusunda ve batısında bütün müslümanların okudukları o yüce Kitapta adının anılması, o faziletli ameline ve mükemmel işlerine mükafat olarak en güzel şekilde ve övgüyle anılması, onun için en büyük faziletlerdendir. Yani Kitapta Meryem’i şu güzel haliyle an ki o, aile halkından uzaklaşıp onların doğu yanlarına düşen “doğu tarafında bir yere çekilmişti.”
17. “Onlarla kendi arasına bir perde germişti.” Yani kendisini onlara karşı örtecek bir örtü, bir engel koymuştu. Meryem’in bu şekilde ailesinden uzaklaşıp bir perde germesi, kendi başına Rabbine ibadet edip uzlete çekilmek maksadına yönelikti. Tam bir ihlâs ve alçak gönüllülükle itaat, Yüce Allah’ın önünde tam bir zillet ile ibadet etmek için bunu yapmıştı. Bu şekilde davranması, Allah’ın şu buyruğuna uymak içindi:“Bir vakit melekler: Ey Meryem, şüphesiz ki Allah seni seçti, seni arındırdı ve seni âlemlerin kadınlarından üstün tuttu, demişlerdi. Ey Meryem, Rabbine itaat et, secdeye kapan ve rükû edenlerle beraber rükû et!”(Âli İmran, 3/42-43)“Derken biz ona ruhumuzu” bu, Cebrail aleyhisselam’dır “gönderdik de o, ona kusursuz bir insan” yani oldukça güzel görünümlü, hiçbir eksiği ve kusuru olmayan bir erkek “suretinde göründü.” Çünkü Meryem, Cebrail’i gerçek suretinde görmeye tahammül edemezdi.
18. İnsanlardan uzakta ve tek başına, kendisi için insanların en değerlileri olan aile halkından ayrı ve onlara karşı bile kendisini perdelemiş vaziyette iken Cebrail’i (bir erkek suretinde) görünce onun kendisine kötülük yapmak isteyen ve bu maksatla gelen bir adam olmasından korktu. Rabbine dayanıp ondan Allah’a sığınarak:“Senden Rahmân’a sığınırım” yani senin bana bir kötülük yapmandan O’na sığınır ve O’nun rahmetine iltica ederim, dedi. “Eğer Allah'tan korkan bir kimse isen (benden uzak dur)” yani Allah’tan korkan, O’nun takvâsı gereğince amel eden bir kişi isen bana ilişmekten uzak dur. Böylelikle hem Rabbine sığındı, hem de onu uyararak takvâya bağlı kalmasını emretti. Meryem tek başına, genç halde ve insanlardan uzakta bulunmasına rağmen, ona görünen adam da bunca güzellik ve mükemmel bir yaratılışa sahip olması rağmen, üstelik Meryem’le konuşmamış ve ona herhangi bir kötülüğe yeltenmemişken Meryem’in ondan çekinmesi, hiç şüphesiz iffetin en ileri derecesi, kötülükten ve kötülüğe götüren yollardan uzaklığın en ileri aşamasıdır. İffet, özellikle ona aykırı bir iş yapmayı gerektiren unsurlar hazır olduğu ve hiçbir engelin de bulunmadığı böyle bir halde iffetli olmak, amellerin en faziletlisidir. Bundan dolayı Allah, kendisinden övgüyle söz ederek şöyle buyurmaktadır:“Ve namusunu sapasağlam koruyan İmran kızı Meryem’i de… Biz ona ruhumuzdan üfürmüştük.”(et-Tahrîm, 66/12); “Irzını koruyan o (Meryem’i) de (an). Biz, O’na ruhumuzdan üfledik. Onu ve oğlunu âlemlere bir ayet (ibret ve delil) kıldık.”(el-Enbiya, 21/91) İffeti sayesinde Yüce Allah, âyetlerinden bir âyet ve peygamberlerinden bir peygamber olan bir evlât ile ödüllendirdi.
19. Cebrail aleyhisselam onun korkup endişelendiğini görünce:“dedi ki: Ben, ancak Rabbinin elçisiyim.” Yani benim görevim, benim işim, Rabbimin senin ile ilgili olarak bana vermiş olduğu elçiliği yerine getirmekten ibarettir. “Sana tertemiz bir oğul vermek için gönderildim.” Bu, ondan doğacak oğula ve onun tertemiz olacağına dair çok büyük bir müjdedir. Çünkü tertemiz olması, onun yerilmeyi gerektiren hasletlerden uzak, buna karşılık övülmeye değer hasletlere sahip olmasını gerektirir.
20. Meryem ise babasız evladın var olmasına hayret ederek:“Bana hiç erkek eli değmediği ve ben iffetsiz biri de olmadığım halde benim nasıl oğlum olabilir ki?” Zira çocuk ancak bu yollarla olabilir.
21. “Dedi ki: Öyledir, Rabbin buyurdu ki: Bu, benim için pek kolaydır. Biz onu insanlar için” Yüce Allah’ın kudretine ve hiçbir sebebin bağımsız olarak etkili olmadığına, sebeplerin etkisinin ancak Allah’ın takdiri ile olduğuna delâlet edecek “bir âyet… kılacağız.” Böylelikle kullar, sıradan birtakım sebeplerdeki olağanüstülükleri görebilsinler de böylece sebeplere takılı kalmasınlar ve bu sebepleri takdir edeni ve onları sebep kılanı göz ardı etmesinler. “ve tarafımızdan bir rahmet kılacağız” Yani biz, onu tarafımızdan hem ona, hem annesine, hem de bütün insanlara bir rahmet kılacağız. Allah’ın ona olan rahmeti, vahiyde bulunması ve azim sahibi (ulu’l-azm) peygamberlere lütfedip ihsan ettiklerini ona da ihsan etmesidir. Annesine olan rahmeti, bu sebeple onun sahip olduğu büyük gurur, güzel övgü ve pek büyük faydalardır. İnsanlara olan rahmetine gelince onu onlara aralarından kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, onları arındırıp onlara Kitab’ı ve hikmeti öğreten bir peygamber olarak göndermesidir. Bu, Allah’ın en büyük nimetidir. Ona iman ve itaat ederler, böylelikle de dünya ve âhiret mutluluğuna kavuşurlar. “Bu” İsa aleyhisselam’ın bu şekilde var olması “hükme bağlanmış bir iştir.” ezelde verilmiş bir hükümdür. O nedenle bu ilâhi takdir ve kazanın, yerine gelmesi kaçınılmaz bir şeydir. Bundan sonra Cebrail aleyhisselam Meryem’in elbisesinin yakasına üfledi.
Meryem 19:19
16- Kitapta Meryem’i de an. Hani o, ailesinden ayrılıp doğu tarafında bir yere çekilmişti. 17- Onlarla kendi arasına bir perde germişti. Derken ona ruhumuzu (Cebrail’i) gönderdik de o, ona kusursuz bir insan suretinde göründü. 18- “Senden Rahmân’a sığınırım, eğer Allah'tan korkan bir kimse isen (benden uzak dur), dedi. 19- O da dedi ki: “Ben ancak Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir oğul vermek için gönderildim.” 20- Dedi ki:“Bana hiç erkek eli değmediği ve ben iffetsiz biri de olmadığım halde benim nasıl oğlum olabilir ki?” 21- Dedi ki:“Öyledir, Rabbin buyurdu ki: Bu, benim için pek kolaydır. Biz, onu insanlar için bir âyet ve tarafımızdan bir rahmet kılacağız. Bu, hükme bağlanmış bir iştir.”
16. Allah Teala, hayret verici mucizelerden olan Zekeriyâ ve Yahya kıssasını söz konusu ettikten sonra ondan daha hayret verici olana -aşağı basamaktan yukarısına tedrici olarak intikal eden bir üslup ile- geçerek şöyle buyurmaktadır: Kerim olan o “Kitapta Meryem’i” -selâm olsun ona- “de an.” Yeryüzünün doğusunda ve batısında bütün müslümanların okudukları o yüce Kitapta adının anılması, o faziletli ameline ve mükemmel işlerine mükafat olarak en güzel şekilde ve övgüyle anılması, onun için en büyük faziletlerdendir. Yani Kitapta Meryem’i şu güzel haliyle an ki o, aile halkından uzaklaşıp onların doğu yanlarına düşen “doğu tarafında bir yere çekilmişti.”
17. “Onlarla kendi arasına bir perde germişti.” Yani kendisini onlara karşı örtecek bir örtü, bir engel koymuştu. Meryem’in bu şekilde ailesinden uzaklaşıp bir perde germesi, kendi başına Rabbine ibadet edip uzlete çekilmek maksadına yönelikti. Tam bir ihlâs ve alçak gönüllülükle itaat, Yüce Allah’ın önünde tam bir zillet ile ibadet etmek için bunu yapmıştı. Bu şekilde davranması, Allah’ın şu buyruğuna uymak içindi:“Bir vakit melekler: Ey Meryem, şüphesiz ki Allah seni seçti, seni arındırdı ve seni âlemlerin kadınlarından üstün tuttu, demişlerdi. Ey Meryem, Rabbine itaat et, secdeye kapan ve rükû edenlerle beraber rükû et!”(Âli İmran, 3/42-43)“Derken biz ona ruhumuzu” bu, Cebrail aleyhisselam’dır “gönderdik de o, ona kusursuz bir insan” yani oldukça güzel görünümlü, hiçbir eksiği ve kusuru olmayan bir erkek “suretinde göründü.” Çünkü Meryem, Cebrail’i gerçek suretinde görmeye tahammül edemezdi.
18. İnsanlardan uzakta ve tek başına, kendisi için insanların en değerlileri olan aile halkından ayrı ve onlara karşı bile kendisini perdelemiş vaziyette iken Cebrail’i (bir erkek suretinde) görünce onun kendisine kötülük yapmak isteyen ve bu maksatla gelen bir adam olmasından korktu. Rabbine dayanıp ondan Allah’a sığınarak:“Senden Rahmân’a sığınırım” yani senin bana bir kötülük yapmandan O’na sığınır ve O’nun rahmetine iltica ederim, dedi. “Eğer Allah'tan korkan bir kimse isen (benden uzak dur)” yani Allah’tan korkan, O’nun takvâsı gereğince amel eden bir kişi isen bana ilişmekten uzak dur. Böylelikle hem Rabbine sığındı, hem de onu uyararak takvâya bağlı kalmasını emretti. Meryem tek başına, genç halde ve insanlardan uzakta bulunmasına rağmen, ona görünen adam da bunca güzellik ve mükemmel bir yaratılışa sahip olması rağmen, üstelik Meryem’le konuşmamış ve ona herhangi bir kötülüğe yeltenmemişken Meryem’in ondan çekinmesi, hiç şüphesiz iffetin en ileri derecesi, kötülükten ve kötülüğe götüren yollardan uzaklığın en ileri aşamasıdır. İffet, özellikle ona aykırı bir iş yapmayı gerektiren unsurlar hazır olduğu ve hiçbir engelin de bulunmadığı böyle bir halde iffetli olmak, amellerin en faziletlisidir. Bundan dolayı Allah, kendisinden övgüyle söz ederek şöyle buyurmaktadır:“Ve namusunu sapasağlam koruyan İmran kızı Meryem’i de… Biz ona ruhumuzdan üfürmüştük.”(et-Tahrîm, 66/12); “Irzını koruyan o (Meryem’i) de (an). Biz, O’na ruhumuzdan üfledik. Onu ve oğlunu âlemlere bir ayet (ibret ve delil) kıldık.”(el-Enbiya, 21/91) İffeti sayesinde Yüce Allah, âyetlerinden bir âyet ve peygamberlerinden bir peygamber olan bir evlât ile ödüllendirdi.
19. Cebrail aleyhisselam onun korkup endişelendiğini görünce:“dedi ki: Ben, ancak Rabbinin elçisiyim.” Yani benim görevim, benim işim, Rabbimin senin ile ilgili olarak bana vermiş olduğu elçiliği yerine getirmekten ibarettir. “Sana tertemiz bir oğul vermek için gönderildim.” Bu, ondan doğacak oğula ve onun tertemiz olacağına dair çok büyük bir müjdedir. Çünkü tertemiz olması, onun yerilmeyi gerektiren hasletlerden uzak, buna karşılık övülmeye değer hasletlere sahip olmasını gerektirir.
20. Meryem ise babasız evladın var olmasına hayret ederek:“Bana hiç erkek eli değmediği ve ben iffetsiz biri de olmadığım halde benim nasıl oğlum olabilir ki?” Zira çocuk ancak bu yollarla olabilir.
21. “Dedi ki: Öyledir, Rabbin buyurdu ki: Bu, benim için pek kolaydır. Biz onu insanlar için” Yüce Allah’ın kudretine ve hiçbir sebebin bağımsız olarak etkili olmadığına, sebeplerin etkisinin ancak Allah’ın takdiri ile olduğuna delâlet edecek “bir âyet… kılacağız.” Böylelikle kullar, sıradan birtakım sebeplerdeki olağanüstülükleri görebilsinler de böylece sebeplere takılı kalmasınlar ve bu sebepleri takdir edeni ve onları sebep kılanı göz ardı etmesinler. “ve tarafımızdan bir rahmet kılacağız” Yani biz, onu tarafımızdan hem ona, hem annesine, hem de bütün insanlara bir rahmet kılacağız. Allah’ın ona olan rahmeti, vahiyde bulunması ve azim sahibi (ulu’l-azm) peygamberlere lütfedip ihsan ettiklerini ona da ihsan etmesidir. Annesine olan rahmeti, bu sebeple onun sahip olduğu büyük gurur, güzel övgü ve pek büyük faydalardır. İnsanlara olan rahmetine gelince onu onlara aralarından kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, onları arındırıp onlara Kitab’ı ve hikmeti öğreten bir peygamber olarak göndermesidir. Bu, Allah’ın en büyük nimetidir. Ona iman ve itaat ederler, böylelikle de dünya ve âhiret mutluluğuna kavuşurlar. “Bu” İsa aleyhisselam’ın bu şekilde var olması “hükme bağlanmış bir iştir.” ezelde verilmiş bir hükümdür. O nedenle bu ilâhi takdir ve kazanın, yerine gelmesi kaçınılmaz bir şeydir. Bundan sonra Cebrail aleyhisselam Meryem’in elbisesinin yakasına üfledi.
Meryem 19:20
16- Kitapta Meryem’i de an. Hani o, ailesinden ayrılıp doğu tarafında bir yere çekilmişti. 17- Onlarla kendi arasına bir perde germişti. Derken ona ruhumuzu (Cebrail’i) gönderdik de o, ona kusursuz bir insan suretinde göründü. 18- “Senden Rahmân’a sığınırım, eğer Allah'tan korkan bir kimse isen (benden uzak dur), dedi. 19- O da dedi ki: “Ben ancak Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir oğul vermek için gönderildim.” 20- Dedi ki:“Bana hiç erkek eli değmediği ve ben iffetsiz biri de olmadığım halde benim nasıl oğlum olabilir ki?” 21- Dedi ki:“Öyledir, Rabbin buyurdu ki: Bu, benim için pek kolaydır. Biz, onu insanlar için bir âyet ve tarafımızdan bir rahmet kılacağız. Bu, hükme bağlanmış bir iştir.”
16. Allah Teala, hayret verici mucizelerden olan Zekeriyâ ve Yahya kıssasını söz konusu ettikten sonra ondan daha hayret verici olana -aşağı basamaktan yukarısına tedrici olarak intikal eden bir üslup ile- geçerek şöyle buyurmaktadır: Kerim olan o “Kitapta Meryem’i” -selâm olsun ona- “de an.” Yeryüzünün doğusunda ve batısında bütün müslümanların okudukları o yüce Kitapta adının anılması, o faziletli ameline ve mükemmel işlerine mükafat olarak en güzel şekilde ve övgüyle anılması, onun için en büyük faziletlerdendir. Yani Kitapta Meryem’i şu güzel haliyle an ki o, aile halkından uzaklaşıp onların doğu yanlarına düşen “doğu tarafında bir yere çekilmişti.”
17. “Onlarla kendi arasına bir perde germişti.” Yani kendisini onlara karşı örtecek bir örtü, bir engel koymuştu. Meryem’in bu şekilde ailesinden uzaklaşıp bir perde germesi, kendi başına Rabbine ibadet edip uzlete çekilmek maksadına yönelikti. Tam bir ihlâs ve alçak gönüllülükle itaat, Yüce Allah’ın önünde tam bir zillet ile ibadet etmek için bunu yapmıştı. Bu şekilde davranması, Allah’ın şu buyruğuna uymak içindi:“Bir vakit melekler: Ey Meryem, şüphesiz ki Allah seni seçti, seni arındırdı ve seni âlemlerin kadınlarından üstün tuttu, demişlerdi. Ey Meryem, Rabbine itaat et, secdeye kapan ve rükû edenlerle beraber rükû et!”(Âli İmran, 3/42-43)“Derken biz ona ruhumuzu” bu, Cebrail aleyhisselam’dır “gönderdik de o, ona kusursuz bir insan” yani oldukça güzel görünümlü, hiçbir eksiği ve kusuru olmayan bir erkek “suretinde göründü.” Çünkü Meryem, Cebrail’i gerçek suretinde görmeye tahammül edemezdi.
18. İnsanlardan uzakta ve tek başına, kendisi için insanların en değerlileri olan aile halkından ayrı ve onlara karşı bile kendisini perdelemiş vaziyette iken Cebrail’i (bir erkek suretinde) görünce onun kendisine kötülük yapmak isteyen ve bu maksatla gelen bir adam olmasından korktu. Rabbine dayanıp ondan Allah’a sığınarak:“Senden Rahmân’a sığınırım” yani senin bana bir kötülük yapmandan O’na sığınır ve O’nun rahmetine iltica ederim, dedi. “Eğer Allah'tan korkan bir kimse isen (benden uzak dur)” yani Allah’tan korkan, O’nun takvâsı gereğince amel eden bir kişi isen bana ilişmekten uzak dur. Böylelikle hem Rabbine sığındı, hem de onu uyararak takvâya bağlı kalmasını emretti. Meryem tek başına, genç halde ve insanlardan uzakta bulunmasına rağmen, ona görünen adam da bunca güzellik ve mükemmel bir yaratılışa sahip olması rağmen, üstelik Meryem’le konuşmamış ve ona herhangi bir kötülüğe yeltenmemişken Meryem’in ondan çekinmesi, hiç şüphesiz iffetin en ileri derecesi, kötülükten ve kötülüğe götüren yollardan uzaklığın en ileri aşamasıdır. İffet, özellikle ona aykırı bir iş yapmayı gerektiren unsurlar hazır olduğu ve hiçbir engelin de bulunmadığı böyle bir halde iffetli olmak, amellerin en faziletlisidir. Bundan dolayı Allah, kendisinden övgüyle söz ederek şöyle buyurmaktadır:“Ve namusunu sapasağlam koruyan İmran kızı Meryem’i de… Biz ona ruhumuzdan üfürmüştük.”(et-Tahrîm, 66/12); “Irzını koruyan o (Meryem’i) de (an). Biz, O’na ruhumuzdan üfledik. Onu ve oğlunu âlemlere bir ayet (ibret ve delil) kıldık.”(el-Enbiya, 21/91) İffeti sayesinde Yüce Allah, âyetlerinden bir âyet ve peygamberlerinden bir peygamber olan bir evlât ile ödüllendirdi.
19. Cebrail aleyhisselam onun korkup endişelendiğini görünce:“dedi ki: Ben, ancak Rabbinin elçisiyim.” Yani benim görevim, benim işim, Rabbimin senin ile ilgili olarak bana vermiş olduğu elçiliği yerine getirmekten ibarettir. “Sana tertemiz bir oğul vermek için gönderildim.” Bu, ondan doğacak oğula ve onun tertemiz olacağına dair çok büyük bir müjdedir. Çünkü tertemiz olması, onun yerilmeyi gerektiren hasletlerden uzak, buna karşılık övülmeye değer hasletlere sahip olmasını gerektirir.
20. Meryem ise babasız evladın var olmasına hayret ederek:“Bana hiç erkek eli değmediği ve ben iffetsiz biri de olmadığım halde benim nasıl oğlum olabilir ki?” Zira çocuk ancak bu yollarla olabilir.
21. “Dedi ki: Öyledir, Rabbin buyurdu ki: Bu, benim için pek kolaydır. Biz onu insanlar için” Yüce Allah’ın kudretine ve hiçbir sebebin bağımsız olarak etkili olmadığına, sebeplerin etkisinin ancak Allah’ın takdiri ile olduğuna delâlet edecek “bir âyet… kılacağız.” Böylelikle kullar, sıradan birtakım sebeplerdeki olağanüstülükleri görebilsinler de böylece sebeplere takılı kalmasınlar ve bu sebepleri takdir edeni ve onları sebep kılanı göz ardı etmesinler. “ve tarafımızdan bir rahmet kılacağız” Yani biz, onu tarafımızdan hem ona, hem annesine, hem de bütün insanlara bir rahmet kılacağız. Allah’ın ona olan rahmeti, vahiyde bulunması ve azim sahibi (ulu’l-azm) peygamberlere lütfedip ihsan ettiklerini ona da ihsan etmesidir. Annesine olan rahmeti, bu sebeple onun sahip olduğu büyük gurur, güzel övgü ve pek büyük faydalardır. İnsanlara olan rahmetine gelince onu onlara aralarından kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, onları arındırıp onlara Kitab’ı ve hikmeti öğreten bir peygamber olarak göndermesidir. Bu, Allah’ın en büyük nimetidir. Ona iman ve itaat ederler, böylelikle de dünya ve âhiret mutluluğuna kavuşurlar. “Bu” İsa aleyhisselam’ın bu şekilde var olması “hükme bağlanmış bir iştir.” ezelde verilmiş bir hükümdür. O nedenle bu ilâhi takdir ve kazanın, yerine gelmesi kaçınılmaz bir şeydir. Bundan sonra Cebrail aleyhisselam Meryem’in elbisesinin yakasına üfledi.
Meryem 19:21
16- Kitapta Meryem’i de an. Hani o, ailesinden ayrılıp doğu tarafında bir yere çekilmişti. 17- Onlarla kendi arasına bir perde germişti. Derken ona ruhumuzu (Cebrail’i) gönderdik de o, ona kusursuz bir insan suretinde göründü. 18- “Senden Rahmân’a sığınırım, eğer Allah'tan korkan bir kimse isen (benden uzak dur), dedi. 19- O da dedi ki: “Ben ancak Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir oğul vermek için gönderildim.” 20- Dedi ki:“Bana hiç erkek eli değmediği ve ben iffetsiz biri de olmadığım halde benim nasıl oğlum olabilir ki?” 21- Dedi ki:“Öyledir, Rabbin buyurdu ki: Bu, benim için pek kolaydır. Biz, onu insanlar için bir âyet ve tarafımızdan bir rahmet kılacağız. Bu, hükme bağlanmış bir iştir.”
16. Allah Teala, hayret verici mucizelerden olan Zekeriyâ ve Yahya kıssasını söz konusu ettikten sonra ondan daha hayret verici olana -aşağı basamaktan yukarısına tedrici olarak intikal eden bir üslup ile- geçerek şöyle buyurmaktadır: Kerim olan o “Kitapta Meryem’i” -selâm olsun ona- “de an.” Yeryüzünün doğusunda ve batısında bütün müslümanların okudukları o yüce Kitapta adının anılması, o faziletli ameline ve mükemmel işlerine mükafat olarak en güzel şekilde ve övgüyle anılması, onun için en büyük faziletlerdendir. Yani Kitapta Meryem’i şu güzel haliyle an ki o, aile halkından uzaklaşıp onların doğu yanlarına düşen “doğu tarafında bir yere çekilmişti.”
17. “Onlarla kendi arasına bir perde germişti.” Yani kendisini onlara karşı örtecek bir örtü, bir engel koymuştu. Meryem’in bu şekilde ailesinden uzaklaşıp bir perde germesi, kendi başına Rabbine ibadet edip uzlete çekilmek maksadına yönelikti. Tam bir ihlâs ve alçak gönüllülükle itaat, Yüce Allah’ın önünde tam bir zillet ile ibadet etmek için bunu yapmıştı. Bu şekilde davranması, Allah’ın şu buyruğuna uymak içindi:“Bir vakit melekler: Ey Meryem, şüphesiz ki Allah seni seçti, seni arındırdı ve seni âlemlerin kadınlarından üstün tuttu, demişlerdi. Ey Meryem, Rabbine itaat et, secdeye kapan ve rükû edenlerle beraber rükû et!”(Âli İmran, 3/42-43)“Derken biz ona ruhumuzu” bu, Cebrail aleyhisselam’dır “gönderdik de o, ona kusursuz bir insan” yani oldukça güzel görünümlü, hiçbir eksiği ve kusuru olmayan bir erkek “suretinde göründü.” Çünkü Meryem, Cebrail’i gerçek suretinde görmeye tahammül edemezdi.
18. İnsanlardan uzakta ve tek başına, kendisi için insanların en değerlileri olan aile halkından ayrı ve onlara karşı bile kendisini perdelemiş vaziyette iken Cebrail’i (bir erkek suretinde) görünce onun kendisine kötülük yapmak isteyen ve bu maksatla gelen bir adam olmasından korktu. Rabbine dayanıp ondan Allah’a sığınarak:“Senden Rahmân’a sığınırım” yani senin bana bir kötülük yapmandan O’na sığınır ve O’nun rahmetine iltica ederim, dedi. “Eğer Allah'tan korkan bir kimse isen (benden uzak dur)” yani Allah’tan korkan, O’nun takvâsı gereğince amel eden bir kişi isen bana ilişmekten uzak dur. Böylelikle hem Rabbine sığındı, hem de onu uyararak takvâya bağlı kalmasını emretti. Meryem tek başına, genç halde ve insanlardan uzakta bulunmasına rağmen, ona görünen adam da bunca güzellik ve mükemmel bir yaratılışa sahip olması rağmen, üstelik Meryem’le konuşmamış ve ona herhangi bir kötülüğe yeltenmemişken Meryem’in ondan çekinmesi, hiç şüphesiz iffetin en ileri derecesi, kötülükten ve kötülüğe götüren yollardan uzaklığın en ileri aşamasıdır. İffet, özellikle ona aykırı bir iş yapmayı gerektiren unsurlar hazır olduğu ve hiçbir engelin de bulunmadığı böyle bir halde iffetli olmak, amellerin en faziletlisidir. Bundan dolayı Allah, kendisinden övgüyle söz ederek şöyle buyurmaktadır:“Ve namusunu sapasağlam koruyan İmran kızı Meryem’i de… Biz ona ruhumuzdan üfürmüştük.”(et-Tahrîm, 66/12); “Irzını koruyan o (Meryem’i) de (an). Biz, O’na ruhumuzdan üfledik. Onu ve oğlunu âlemlere bir ayet (ibret ve delil) kıldık.”(el-Enbiya, 21/91) İffeti sayesinde Yüce Allah, âyetlerinden bir âyet ve peygamberlerinden bir peygamber olan bir evlât ile ödüllendirdi.
19. Cebrail aleyhisselam onun korkup endişelendiğini görünce:“dedi ki: Ben, ancak Rabbinin elçisiyim.” Yani benim görevim, benim işim, Rabbimin senin ile ilgili olarak bana vermiş olduğu elçiliği yerine getirmekten ibarettir. “Sana tertemiz bir oğul vermek için gönderildim.” Bu, ondan doğacak oğula ve onun tertemiz olacağına dair çok büyük bir müjdedir. Çünkü tertemiz olması, onun yerilmeyi gerektiren hasletlerden uzak, buna karşılık övülmeye değer hasletlere sahip olmasını gerektirir.
20. Meryem ise babasız evladın var olmasına hayret ederek:“Bana hiç erkek eli değmediği ve ben iffetsiz biri de olmadığım halde benim nasıl oğlum olabilir ki?” Zira çocuk ancak bu yollarla olabilir.
21. “Dedi ki: Öyledir, Rabbin buyurdu ki: Bu, benim için pek kolaydır. Biz onu insanlar için” Yüce Allah’ın kudretine ve hiçbir sebebin bağımsız olarak etkili olmadığına, sebeplerin etkisinin ancak Allah’ın takdiri ile olduğuna delâlet edecek “bir âyet… kılacağız.” Böylelikle kullar, sıradan birtakım sebeplerdeki olağanüstülükleri görebilsinler de böylece sebeplere takılı kalmasınlar ve bu sebepleri takdir edeni ve onları sebep kılanı göz ardı etmesinler. “ve tarafımızdan bir rahmet kılacağız” Yani biz, onu tarafımızdan hem ona, hem annesine, hem de bütün insanlara bir rahmet kılacağız. Allah’ın ona olan rahmeti, vahiyde bulunması ve azim sahibi (ulu’l-azm) peygamberlere lütfedip ihsan ettiklerini ona da ihsan etmesidir. Annesine olan rahmeti, bu sebeple onun sahip olduğu büyük gurur, güzel övgü ve pek büyük faydalardır. İnsanlara olan rahmetine gelince onu onlara aralarından kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, onları arındırıp onlara Kitab’ı ve hikmeti öğreten bir peygamber olarak göndermesidir. Bu, Allah’ın en büyük nimetidir. Ona iman ve itaat ederler, böylelikle de dünya ve âhiret mutluluğuna kavuşurlar. “Bu” İsa aleyhisselam’ın bu şekilde var olması “hükme bağlanmış bir iştir.” ezelde verilmiş bir hükümdür. O nedenle bu ilâhi takdir ve kazanın, yerine gelmesi kaçınılmaz bir şeydir. Bundan sonra Cebrail aleyhisselam Meryem’in elbisesinin yakasına üfledi.
Meryem 19:22
22- Derken ona hamile kaldı ve onunla uzak bir yere çekildi. 23- Nihayet doğum sancısı onu bir hurma ağacının gövdesine (dayanmaya) sevketti. “Ah keşke, bundan önce ölseydim de unutulup gitmiş biri olsaydım.” dedi. 24- (Cebrail) ona alt tarafından şöyle seslendi: “Üzülme! Rabbin senin alt tarafında bir su arkı yarattı.” 25- “Hurma ağacının gövdesini kendine doğru silkele de üzerine olgunlaşmış taze hurmalar dökülsün.” 26- “Artık ye, iç ve gözün aydın olsun. Eğer insanlardan birini görürsen (işaret diliyle) de ki: “Ben Rahmân’a (susma) orucu adadım. Onun için bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.”
22. Yani Meryem, İsa’ya hamile kalınca rezil olmaktan korktu ve insanlardan uzaklaşarak “uzak bir yere çekildi.”
23. Doğum vakti yaklaşınca doğum sancısı, onu bir hurma ağacının gövdesine dayanmaya mecbur etti. Doğum ağrılarından, yeme ve içmekten uzak kalmaktan ve insanların dedikodularından dolayı kalbi ızdırap duyup bu duruma sabredemeyeceğinden endişeye kapılınca bu olaydan önce ölmeyi ve unutulup gitmiş olmayı, kimse tarafından hatırlanmayan biri olmayı temenni etti. Bu temenni, bu şekildeki tedirgin eden zorlu bir hale binaen yapılmıştır. Aslında böyle bir temenninin onun faydasına ve hayrına olacak bir tarafı yoktur. Hayır ve fayda, takdir edilenin meydana gelmesindedir.
24. İşte o vakit melek, endişesini teskin etti, bu ızdırabını dindirerek ona sebat verdi ve ona alt tarafından seslendi. Meleğin ona alttan seslenmesi, seslendiği yerin bulunduğu yerden biraz daha aşağıda olması ihtimalini hatıra getiriyor. Melek ona:“Üzülme”, yani bu işten dolayı tedirgin olma, kederlenme, dedi. “Rabbin senin alt tarafında” su içebileceğin “bir su arkı yarattı.”
25. “Hurma ağacının gövdesini kendine doğru silkele de üzerine olgunlaşmış” lezzetli ve faydalı “taze hurmalar dökülsün.”
26. “Artık” o hurmadan “ye” ve o arktan su “iç, gözün” İsa sebebiyle “aydın olsun.” Bu sözler, doğum sancılarından kurtulacağından, afiyetle yiyip içeceği şeylerin hazır olacağından yana ona bir teskin ve huzur vermek içindi. İnsanların dedikodularına gelince ona karşı da herhangi bir insan görecek olursa işaret yoluyla şunları söylemesini emretti:“Ben Rahmân’a (susma) orucu adadım. Onun için bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.” Yani onlara hiçbir söz söyleme, böylelikle onlarla konuşup da onların sözlerini dinlemekten yana rahata kavuşacaksın. Susma orucu, onlarca bilinen meşru bir ibadet idi. Meryem’e kendisine yöneltilebilecek ithamı reddetme hususunda insanlarla konuşmamasını emredilmesi, insanların onu tasdik etmeyeceklerinden, dolaysıyla da bunda bir fayda olmayacağından dolayıdır. Diğer taraftan beşikte bulunan İsa’nın söyleceği sözlerle onun tertemiz olduğunun açıklanması içindir ki bu, onun temiz oluşunun en büyük şahididir. Çünkü kocasız bir kadının çocuk sahibi olması ve buna karşılık onun herhangi bir babasının olmadığını iddia etmesi, ileri sürülecek en ağır iddialardandır ki buna dair birçok şahit getirilecek olsa dahi bu iddiayı kimse kabul edilmez. Onun için bu olağanüstü hadisenin doğruluğunun delili de kendi türünden olağanüstü bir hadise kılınmıştır ki bu da son derece küçük (bebek) olan İsa’nın konuşmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Meryem 19:23
22- Derken ona hamile kaldı ve onunla uzak bir yere çekildi. 23- Nihayet doğum sancısı onu bir hurma ağacının gövdesine (dayanmaya) sevketti. “Ah keşke, bundan önce ölseydim de unutulup gitmiş biri olsaydım.” dedi. 24- (Cebrail) ona alt tarafından şöyle seslendi: “Üzülme! Rabbin senin alt tarafında bir su arkı yarattı.” 25- “Hurma ağacının gövdesini kendine doğru silkele de üzerine olgunlaşmış taze hurmalar dökülsün.” 26- “Artık ye, iç ve gözün aydın olsun. Eğer insanlardan birini görürsen (işaret diliyle) de ki: “Ben Rahmân’a (susma) orucu adadım. Onun için bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.”
22. Yani Meryem, İsa’ya hamile kalınca rezil olmaktan korktu ve insanlardan uzaklaşarak “uzak bir yere çekildi.”
23. Doğum vakti yaklaşınca doğum sancısı, onu bir hurma ağacının gövdesine dayanmaya mecbur etti. Doğum ağrılarından, yeme ve içmekten uzak kalmaktan ve insanların dedikodularından dolayı kalbi ızdırap duyup bu duruma sabredemeyeceğinden endişeye kapılınca bu olaydan önce ölmeyi ve unutulup gitmiş olmayı, kimse tarafından hatırlanmayan biri olmayı temenni etti. Bu temenni, bu şekildeki tedirgin eden zorlu bir hale binaen yapılmıştır. Aslında böyle bir temenninin onun faydasına ve hayrına olacak bir tarafı yoktur. Hayır ve fayda, takdir edilenin meydana gelmesindedir.
24. İşte o vakit melek, endişesini teskin etti, bu ızdırabını dindirerek ona sebat verdi ve ona alt tarafından seslendi. Meleğin ona alttan seslenmesi, seslendiği yerin bulunduğu yerden biraz daha aşağıda olması ihtimalini hatıra getiriyor. Melek ona:“Üzülme”, yani bu işten dolayı tedirgin olma, kederlenme, dedi. “Rabbin senin alt tarafında” su içebileceğin “bir su arkı yarattı.”
25. “Hurma ağacının gövdesini kendine doğru silkele de üzerine olgunlaşmış” lezzetli ve faydalı “taze hurmalar dökülsün.”
26. “Artık” o hurmadan “ye” ve o arktan su “iç, gözün” İsa sebebiyle “aydın olsun.” Bu sözler, doğum sancılarından kurtulacağından, afiyetle yiyip içeceği şeylerin hazır olacağından yana ona bir teskin ve huzur vermek içindi. İnsanların dedikodularına gelince ona karşı da herhangi bir insan görecek olursa işaret yoluyla şunları söylemesini emretti:“Ben Rahmân’a (susma) orucu adadım. Onun için bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.” Yani onlara hiçbir söz söyleme, böylelikle onlarla konuşup da onların sözlerini dinlemekten yana rahata kavuşacaksın. Susma orucu, onlarca bilinen meşru bir ibadet idi. Meryem’e kendisine yöneltilebilecek ithamı reddetme hususunda insanlarla konuşmamasını emredilmesi, insanların onu tasdik etmeyeceklerinden, dolaysıyla da bunda bir fayda olmayacağından dolayıdır. Diğer taraftan beşikte bulunan İsa’nın söyleceği sözlerle onun tertemiz olduğunun açıklanması içindir ki bu, onun temiz oluşunun en büyük şahididir. Çünkü kocasız bir kadının çocuk sahibi olması ve buna karşılık onun herhangi bir babasının olmadığını iddia etmesi, ileri sürülecek en ağır iddialardandır ki buna dair birçok şahit getirilecek olsa dahi bu iddiayı kimse kabul edilmez. Onun için bu olağanüstü hadisenin doğruluğunun delili de kendi türünden olağanüstü bir hadise kılınmıştır ki bu da son derece küçük (bebek) olan İsa’nın konuşmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Meryem 19:24
22- Derken ona hamile kaldı ve onunla uzak bir yere çekildi. 23- Nihayet doğum sancısı onu bir hurma ağacının gövdesine (dayanmaya) sevketti. “Ah keşke, bundan önce ölseydim de unutulup gitmiş biri olsaydım.” dedi. 24- (Cebrail) ona alt tarafından şöyle seslendi: “Üzülme! Rabbin senin alt tarafında bir su arkı yarattı.” 25- “Hurma ağacının gövdesini kendine doğru silkele de üzerine olgunlaşmış taze hurmalar dökülsün.” 26- “Artık ye, iç ve gözün aydın olsun. Eğer insanlardan birini görürsen (işaret diliyle) de ki: “Ben Rahmân’a (susma) orucu adadım. Onun için bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.”
22. Yani Meryem, İsa’ya hamile kalınca rezil olmaktan korktu ve insanlardan uzaklaşarak “uzak bir yere çekildi.”
23. Doğum vakti yaklaşınca doğum sancısı, onu bir hurma ağacının gövdesine dayanmaya mecbur etti. Doğum ağrılarından, yeme ve içmekten uzak kalmaktan ve insanların dedikodularından dolayı kalbi ızdırap duyup bu duruma sabredemeyeceğinden endişeye kapılınca bu olaydan önce ölmeyi ve unutulup gitmiş olmayı, kimse tarafından hatırlanmayan biri olmayı temenni etti. Bu temenni, bu şekildeki tedirgin eden zorlu bir hale binaen yapılmıştır. Aslında böyle bir temenninin onun faydasına ve hayrına olacak bir tarafı yoktur. Hayır ve fayda, takdir edilenin meydana gelmesindedir.
24. İşte o vakit melek, endişesini teskin etti, bu ızdırabını dindirerek ona sebat verdi ve ona alt tarafından seslendi. Meleğin ona alttan seslenmesi, seslendiği yerin bulunduğu yerden biraz daha aşağıda olması ihtimalini hatıra getiriyor. Melek ona:“Üzülme”, yani bu işten dolayı tedirgin olma, kederlenme, dedi. “Rabbin senin alt tarafında” su içebileceğin “bir su arkı yarattı.”
25. “Hurma ağacının gövdesini kendine doğru silkele de üzerine olgunlaşmış” lezzetli ve faydalı “taze hurmalar dökülsün.”
26. “Artık” o hurmadan “ye” ve o arktan su “iç, gözün” İsa sebebiyle “aydın olsun.” Bu sözler, doğum sancılarından kurtulacağından, afiyetle yiyip içeceği şeylerin hazır olacağından yana ona bir teskin ve huzur vermek içindi. İnsanların dedikodularına gelince ona karşı da herhangi bir insan görecek olursa işaret yoluyla şunları söylemesini emretti:“Ben Rahmân’a (susma) orucu adadım. Onun için bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.” Yani onlara hiçbir söz söyleme, böylelikle onlarla konuşup da onların sözlerini dinlemekten yana rahata kavuşacaksın. Susma orucu, onlarca bilinen meşru bir ibadet idi. Meryem’e kendisine yöneltilebilecek ithamı reddetme hususunda insanlarla konuşmamasını emredilmesi, insanların onu tasdik etmeyeceklerinden, dolaysıyla da bunda bir fayda olmayacağından dolayıdır. Diğer taraftan beşikte bulunan İsa’nın söyleceği sözlerle onun tertemiz olduğunun açıklanması içindir ki bu, onun temiz oluşunun en büyük şahididir. Çünkü kocasız bir kadının çocuk sahibi olması ve buna karşılık onun herhangi bir babasının olmadığını iddia etmesi, ileri sürülecek en ağır iddialardandır ki buna dair birçok şahit getirilecek olsa dahi bu iddiayı kimse kabul edilmez. Onun için bu olağanüstü hadisenin doğruluğunun delili de kendi türünden olağanüstü bir hadise kılınmıştır ki bu da son derece küçük (bebek) olan İsa’nın konuşmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Meryem 19:25
22- Derken ona hamile kaldı ve onunla uzak bir yere çekildi. 23- Nihayet doğum sancısı onu bir hurma ağacının gövdesine (dayanmaya) sevketti. “Ah keşke, bundan önce ölseydim de unutulup gitmiş biri olsaydım.” dedi. 24- (Cebrail) ona alt tarafından şöyle seslendi: “Üzülme! Rabbin senin alt tarafında bir su arkı yarattı.” 25- “Hurma ağacının gövdesini kendine doğru silkele de üzerine olgunlaşmış taze hurmalar dökülsün.” 26- “Artık ye, iç ve gözün aydın olsun. Eğer insanlardan birini görürsen (işaret diliyle) de ki: “Ben Rahmân’a (susma) orucu adadım. Onun için bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.”
22. Yani Meryem, İsa’ya hamile kalınca rezil olmaktan korktu ve insanlardan uzaklaşarak “uzak bir yere çekildi.”
23. Doğum vakti yaklaşınca doğum sancısı, onu bir hurma ağacının gövdesine dayanmaya mecbur etti. Doğum ağrılarından, yeme ve içmekten uzak kalmaktan ve insanların dedikodularından dolayı kalbi ızdırap duyup bu duruma sabredemeyeceğinden endişeye kapılınca bu olaydan önce ölmeyi ve unutulup gitmiş olmayı, kimse tarafından hatırlanmayan biri olmayı temenni etti. Bu temenni, bu şekildeki tedirgin eden zorlu bir hale binaen yapılmıştır. Aslında böyle bir temenninin onun faydasına ve hayrına olacak bir tarafı yoktur. Hayır ve fayda, takdir edilenin meydana gelmesindedir.
24. İşte o vakit melek, endişesini teskin etti, bu ızdırabını dindirerek ona sebat verdi ve ona alt tarafından seslendi. Meleğin ona alttan seslenmesi, seslendiği yerin bulunduğu yerden biraz daha aşağıda olması ihtimalini hatıra getiriyor. Melek ona:“Üzülme”, yani bu işten dolayı tedirgin olma, kederlenme, dedi. “Rabbin senin alt tarafında” su içebileceğin “bir su arkı yarattı.”
25. “Hurma ağacının gövdesini kendine doğru silkele de üzerine olgunlaşmış” lezzetli ve faydalı “taze hurmalar dökülsün.”
26. “Artık” o hurmadan “ye” ve o arktan su “iç, gözün” İsa sebebiyle “aydın olsun.” Bu sözler, doğum sancılarından kurtulacağından, afiyetle yiyip içeceği şeylerin hazır olacağından yana ona bir teskin ve huzur vermek içindi. İnsanların dedikodularına gelince ona karşı da herhangi bir insan görecek olursa işaret yoluyla şunları söylemesini emretti:“Ben Rahmân’a (susma) orucu adadım. Onun için bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.” Yani onlara hiçbir söz söyleme, böylelikle onlarla konuşup da onların sözlerini dinlemekten yana rahata kavuşacaksın. Susma orucu, onlarca bilinen meşru bir ibadet idi. Meryem’e kendisine yöneltilebilecek ithamı reddetme hususunda insanlarla konuşmamasını emredilmesi, insanların onu tasdik etmeyeceklerinden, dolaysıyla da bunda bir fayda olmayacağından dolayıdır. Diğer taraftan beşikte bulunan İsa’nın söyleceği sözlerle onun tertemiz olduğunun açıklanması içindir ki bu, onun temiz oluşunun en büyük şahididir. Çünkü kocasız bir kadının çocuk sahibi olması ve buna karşılık onun herhangi bir babasının olmadığını iddia etmesi, ileri sürülecek en ağır iddialardandır ki buna dair birçok şahit getirilecek olsa dahi bu iddiayı kimse kabul edilmez. Onun için bu olağanüstü hadisenin doğruluğunun delili de kendi türünden olağanüstü bir hadise kılınmıştır ki bu da son derece küçük (bebek) olan İsa’nın konuşmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Meryem 19:26
22- Derken ona hamile kaldı ve onunla uzak bir yere çekildi. 23- Nihayet doğum sancısı onu bir hurma ağacının gövdesine (dayanmaya) sevketti. “Ah keşke, bundan önce ölseydim de unutulup gitmiş biri olsaydım.” dedi. 24- (Cebrail) ona alt tarafından şöyle seslendi: “Üzülme! Rabbin senin alt tarafında bir su arkı yarattı.” 25- “Hurma ağacının gövdesini kendine doğru silkele de üzerine olgunlaşmış taze hurmalar dökülsün.” 26- “Artık ye, iç ve gözün aydın olsun. Eğer insanlardan birini görürsen (işaret diliyle) de ki: “Ben Rahmân’a (susma) orucu adadım. Onun için bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.”
22. Yani Meryem, İsa’ya hamile kalınca rezil olmaktan korktu ve insanlardan uzaklaşarak “uzak bir yere çekildi.”
23. Doğum vakti yaklaşınca doğum sancısı, onu bir hurma ağacının gövdesine dayanmaya mecbur etti. Doğum ağrılarından, yeme ve içmekten uzak kalmaktan ve insanların dedikodularından dolayı kalbi ızdırap duyup bu duruma sabredemeyeceğinden endişeye kapılınca bu olaydan önce ölmeyi ve unutulup gitmiş olmayı, kimse tarafından hatırlanmayan biri olmayı temenni etti. Bu temenni, bu şekildeki tedirgin eden zorlu bir hale binaen yapılmıştır. Aslında böyle bir temenninin onun faydasına ve hayrına olacak bir tarafı yoktur. Hayır ve fayda, takdir edilenin meydana gelmesindedir.
24. İşte o vakit melek, endişesini teskin etti, bu ızdırabını dindirerek ona sebat verdi ve ona alt tarafından seslendi. Meleğin ona alttan seslenmesi, seslendiği yerin bulunduğu yerden biraz daha aşağıda olması ihtimalini hatıra getiriyor. Melek ona:“Üzülme”, yani bu işten dolayı tedirgin olma, kederlenme, dedi. “Rabbin senin alt tarafında” su içebileceğin “bir su arkı yarattı.”
25. “Hurma ağacının gövdesini kendine doğru silkele de üzerine olgunlaşmış” lezzetli ve faydalı “taze hurmalar dökülsün.”
26. “Artık” o hurmadan “ye” ve o arktan su “iç, gözün” İsa sebebiyle “aydın olsun.” Bu sözler, doğum sancılarından kurtulacağından, afiyetle yiyip içeceği şeylerin hazır olacağından yana ona bir teskin ve huzur vermek içindi. İnsanların dedikodularına gelince ona karşı da herhangi bir insan görecek olursa işaret yoluyla şunları söylemesini emretti:“Ben Rahmân’a (susma) orucu adadım. Onun için bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.” Yani onlara hiçbir söz söyleme, böylelikle onlarla konuşup da onların sözlerini dinlemekten yana rahata kavuşacaksın. Susma orucu, onlarca bilinen meşru bir ibadet idi. Meryem’e kendisine yöneltilebilecek ithamı reddetme hususunda insanlarla konuşmamasını emredilmesi, insanların onu tasdik etmeyeceklerinden, dolaysıyla da bunda bir fayda olmayacağından dolayıdır. Diğer taraftan beşikte bulunan İsa’nın söyleceği sözlerle onun tertemiz olduğunun açıklanması içindir ki bu, onun temiz oluşunun en büyük şahididir. Çünkü kocasız bir kadının çocuk sahibi olması ve buna karşılık onun herhangi bir babasının olmadığını iddia etmesi, ileri sürülecek en ağır iddialardandır ki buna dair birçok şahit getirilecek olsa dahi bu iddiayı kimse kabul edilmez. Onun için bu olağanüstü hadisenin doğruluğunun delili de kendi türünden olağanüstü bir hadise kılınmıştır ki bu da son derece küçük (bebek) olan İsa’nın konuşmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
Meryem 19:27
27- Derken onu taşıyarak kavmine getirdi. (Ona) dediler ki: “Ey Meryem, gerçekten sen vahim bir iş yaptın!” 28- “Ey Hârûn’un kızkardeşi! Senin baban kötü bir adam değildi. Anan da iffetsiz bir kadın değildi.” 29- Bunun üzerine o da çocuğa işaret etti. Onlar da:“Beşikte bulunan küçük bir çocukla nasıl konuşalım?!” dediler. 30- (İsa) dedi ki: “Ben, Allah’ın kuluyum. O, bana Kitab verdi ve beni peygamber yaptı.” 31- “Nerede olursam olayım beni mübarek kıldı. Hayatta olduğum sürece bana namazı ve zekâtı emretti.” 32- “Beni anneme karşı itaatkar kıldı. Zorba ve bedbaht kılmadı.” 33- “Doğduğum günde, öldüğüm günde ve diri olarak kabirden kaldırılacağım günde selâm benim üzerimedir.”
27. Yani Meryem, loğusalığından şifa bulunca İsa’yı taşıyarak hiç aldırış etmeksizin ve hiç sıkılmaksızın kavminin yanına vardı. Bu şekilde davranması kendisinin tertemiz ve her türlü ithamdan uzak olduğunu bilmesindendir. Ona:“Ey Meryem, gerçekten sen vahim” son derece büyük ve kötü “bir iş yaptın!” dediler, bununla -haşa- hayasızlık ettiğini kasdetmişlerdi.
28. “Ey Hârûn’un kızkardeşi!” İfadenin zahirinden Hârûn’un, onun gerçek kardeşi olduğu anlaşılmaktadır. Meryem’i Hârûn’a nispet ederek ona seslendiler. Geçmiş peygamberlerin isimleri ile isimlenmek onların âdeti idi. Yoksa o, Musa’nın kardeşi Harun b. İmran değildi. Çünkü ikisi arasında uzun asırlar vardır. “Senin baban kötü bir adam değildi. Anan da iffetsiz bir kadın değildi.” Senin annen de baban da salih kimseler, kötülükten uzak kişilerdi. Özellikle de bu işaret ettikleri kötülükten uzak bir kimse idi. Bu sözden maksatları da şuydu: Sen, nasıl onların niteliklerinden ayrı düştün ve onların yapmadıkları bir işi yaptın? Çünkü soy sop çoğunlukla iyilikte olsun kötülükte olsun birbirine benzerler. Onlar da kalplerinde doğan duygu doğrultusunda böyle bir işi nasıl yaptı diye hayret ettiler.
29. Meryem de çocuğa işaret etti. Yani onunla konuşun, demek istedi. Bu şekilde işaret etmesine sebep, insanların kendisiyle konuşmaları halinde bu şekilde davranmasının emrolunmuş olmasıydı. Zira ona, insanlara:“Ben Rahmân’a (susma) orucu adadım. Onun için bugün hiçbir insanla konuşmayacağım” demesi emredilmişti. İsa ile konuşmalarını işaret edince bundan hayrete düşerek:“Beşikte bulunan bir çocukla nasıl konuşalım? dediler.” Çünkü bu, görülmüş bir şey değildir ve bu yaşta hiç kimse konuşmamıştır.
30. O vakit İsa aleyhisselam henüz beşikte bir bebek olduğu halde onlara hitap edip Allah’ın kulu olduğunu söyledi ve kendisinde ilâh olmaya yahut ilâhın oğlu olmaya layık bir sıfat bulunmadığını söyledi. Yüce Allah, İsa’ya uyduklarını iddia edip de:“Ben, Allah’ın kuluyum” sözünde ona muhalefet eden hristiyanların sözlerinden yüce ve münezzehtir. “O, bana Kitap verdi” Kitap vermeyi hükmetti “ve beni peygamber yaptı.” Böylelikle İsa aleyhisselam onlara Allah’ın kulu olduğunu, Allah’ın kendisine Kitabı öğrettiğini ve onu peygamberlerinden birisi kıldığını haber vermiş oldu. Bütün bunlar, İsa’nın bizzat sahip kılındığı kemal özelliklerindendir.
31. Daha sonra kendisinin başkalarını da kemale eriştireceğini söz konusu ederek şunları söyledi:“Nerede” hangi zaman ve mekânda “olursam olayım beni mübarek kıldı.” Hayrı öğretmek, ona davet etmek ve kötülükten alıkoymak hususlarında Allah beni mübarek/bereketli kıldı. Allah’a daveti hem sözlerinde hem de davranışlarında idi. Onunla birlikte oturan yahut onunla bir araya gelen herkes, onun bereketine nail olur ve onunla arkadaşlık eden onunla mutlu olurdu. “Hayatta olduğum sürece bana namazı ve zekâtı emretti.” Yani Allah, bana en büyükleri namaz olan kendi haklarını, en değerli ve üstünü zekât olan kul haklarını hayatta kaldığım sürece yerine getirmemi emretti. Yani ben, Rabbimin bana tavsiye edip emrettiğini yerine getirecek, gereğince amel edecek ve onu ifa edeceğim.
32. Yine Rabbim bana anneme itaat edip ona son derece güzel davranmamı, ona karşı gereken şekilde muamele etmemi de emretti. Çünkü onun üstün bir şerefi ve fazileti vardır. Diğer taraftan onun annelik hakkı ve buna bağlı diğer hakları da vardır. “Beni zorba” Allah’a karşı kibirlenen ve kullarına karşı da büyüklük taslayan biri “ve” dünya ve âhirette “bedbaht kılmadı.” Allah beni böyle birisi kılmadı, aksine kendisine itaat eden, O’na karşı zilletle boyun eğen, Allah’ın kullarına karşı alçak gönüllü ve beni bana uyanlarla birlikte dünya ve âhirette mutluluğa kavuşan birisi kıldı.
33. İsa bu kemal sıfatlara ve övülecek güzel hasletlere sahip olduğundan ötürü devamla şunları söylemiştir:“Doğduğum günde, öldüğüm günde ve diri olarak kabirden kaldırılacağım günde selâm benim üzerimedir.” Yani Rabbimin lütuf ve keremi sayesinde ben doğduğum günde de öldükten sonra diriltileceğim günde de kötülüklerden, şeytandan ve cezaya çarptırılmaktan kurtulup esenliğe kavuşturuldum. Bu, İsa’nın her türlü dehşetten ve günahkârlar yurdundan esenlikte olmasını, buna karşılık esenlik yurdu olan cennetin ahalisinden olmasını gerektirir. İşte bu, onun Allah’ın rasûlü ve O’nun gerçek bir kulu olduğuna dair pek büyük bir mucize ve göz kamaştırıcı bir delildir.
Meryem 19:28
27- Derken onu taşıyarak kavmine getirdi. (Ona) dediler ki: “Ey Meryem, gerçekten sen vahim bir iş yaptın!” 28- “Ey Hârûn’un kızkardeşi! Senin baban kötü bir adam değildi. Anan da iffetsiz bir kadın değildi.” 29- Bunun üzerine o da çocuğa işaret etti. Onlar da:“Beşikte bulunan küçük bir çocukla nasıl konuşalım?!” dediler. 30- (İsa) dedi ki: “Ben, Allah’ın kuluyum. O, bana Kitab verdi ve beni peygamber yaptı.” 31- “Nerede olursam olayım beni mübarek kıldı. Hayatta olduğum sürece bana namazı ve zekâtı emretti.” 32- “Beni anneme karşı itaatkar kıldı. Zorba ve bedbaht kılmadı.” 33- “Doğduğum günde, öldüğüm günde ve diri olarak kabirden kaldırılacağım günde selâm benim üzerimedir.”
27. Yani Meryem, loğusalığından şifa bulunca İsa’yı taşıyarak hiç aldırış etmeksizin ve hiç sıkılmaksızın kavminin yanına vardı. Bu şekilde davranması kendisinin tertemiz ve her türlü ithamdan uzak olduğunu bilmesindendir. Ona:“Ey Meryem, gerçekten sen vahim” son derece büyük ve kötü “bir iş yaptın!” dediler, bununla -haşa- hayasızlık ettiğini kasdetmişlerdi.
28. “Ey Hârûn’un kızkardeşi!” İfadenin zahirinden Hârûn’un, onun gerçek kardeşi olduğu anlaşılmaktadır. Meryem’i Hârûn’a nispet ederek ona seslendiler. Geçmiş peygamberlerin isimleri ile isimlenmek onların âdeti idi. Yoksa o, Musa’nın kardeşi Harun b. İmran değildi. Çünkü ikisi arasında uzun asırlar vardır. “Senin baban kötü bir adam değildi. Anan da iffetsiz bir kadın değildi.” Senin annen de baban da salih kimseler, kötülükten uzak kişilerdi. Özellikle de bu işaret ettikleri kötülükten uzak bir kimse idi. Bu sözden maksatları da şuydu: Sen, nasıl onların niteliklerinden ayrı düştün ve onların yapmadıkları bir işi yaptın? Çünkü soy sop çoğunlukla iyilikte olsun kötülükte olsun birbirine benzerler. Onlar da kalplerinde doğan duygu doğrultusunda böyle bir işi nasıl yaptı diye hayret ettiler.
29. Meryem de çocuğa işaret etti. Yani onunla konuşun, demek istedi. Bu şekilde işaret etmesine sebep, insanların kendisiyle konuşmaları halinde bu şekilde davranmasının emrolunmuş olmasıydı. Zira ona, insanlara:“Ben Rahmân’a (susma) orucu adadım. Onun için bugün hiçbir insanla konuşmayacağım” demesi emredilmişti. İsa ile konuşmalarını işaret edince bundan hayrete düşerek:“Beşikte bulunan bir çocukla nasıl konuşalım? dediler.” Çünkü bu, görülmüş bir şey değildir ve bu yaşta hiç kimse konuşmamıştır.
30. O vakit İsa aleyhisselam henüz beşikte bir bebek olduğu halde onlara hitap edip Allah’ın kulu olduğunu söyledi ve kendisinde ilâh olmaya yahut ilâhın oğlu olmaya layık bir sıfat bulunmadığını söyledi. Yüce Allah, İsa’ya uyduklarını iddia edip de:“Ben, Allah’ın kuluyum” sözünde ona muhalefet eden hristiyanların sözlerinden yüce ve münezzehtir. “O, bana Kitap verdi” Kitap vermeyi hükmetti “ve beni peygamber yaptı.” Böylelikle İsa aleyhisselam onlara Allah’ın kulu olduğunu, Allah’ın kendisine Kitabı öğrettiğini ve onu peygamberlerinden birisi kıldığını haber vermiş oldu. Bütün bunlar, İsa’nın bizzat sahip kılındığı kemal özelliklerindendir.
31. Daha sonra kendisinin başkalarını da kemale eriştireceğini söz konusu ederek şunları söyledi:“Nerede” hangi zaman ve mekânda “olursam olayım beni mübarek kıldı.” Hayrı öğretmek, ona davet etmek ve kötülükten alıkoymak hususlarında Allah beni mübarek/bereketli kıldı. Allah’a daveti hem sözlerinde hem de davranışlarında idi. Onunla birlikte oturan yahut onunla bir araya gelen herkes, onun bereketine nail olur ve onunla arkadaşlık eden onunla mutlu olurdu. “Hayatta olduğum sürece bana namazı ve zekâtı emretti.” Yani Allah, bana en büyükleri namaz olan kendi haklarını, en değerli ve üstünü zekât olan kul haklarını hayatta kaldığım sürece yerine getirmemi emretti. Yani ben, Rabbimin bana tavsiye edip emrettiğini yerine getirecek, gereğince amel edecek ve onu ifa edeceğim.
32. Yine Rabbim bana anneme itaat edip ona son derece güzel davranmamı, ona karşı gereken şekilde muamele etmemi de emretti. Çünkü onun üstün bir şerefi ve fazileti vardır. Diğer taraftan onun annelik hakkı ve buna bağlı diğer hakları da vardır. “Beni zorba” Allah’a karşı kibirlenen ve kullarına karşı da büyüklük taslayan biri “ve” dünya ve âhirette “bedbaht kılmadı.” Allah beni böyle birisi kılmadı, aksine kendisine itaat eden, O’na karşı zilletle boyun eğen, Allah’ın kullarına karşı alçak gönüllü ve beni bana uyanlarla birlikte dünya ve âhirette mutluluğa kavuşan birisi kıldı.
33. İsa bu kemal sıfatlara ve övülecek güzel hasletlere sahip olduğundan ötürü devamla şunları söylemiştir:“Doğduğum günde, öldüğüm günde ve diri olarak kabirden kaldırılacağım günde selâm benim üzerimedir.” Yani Rabbimin lütuf ve keremi sayesinde ben doğduğum günde de öldükten sonra diriltileceğim günde de kötülüklerden, şeytandan ve cezaya çarptırılmaktan kurtulup esenliğe kavuşturuldum. Bu, İsa’nın her türlü dehşetten ve günahkârlar yurdundan esenlikte olmasını, buna karşılık esenlik yurdu olan cennetin ahalisinden olmasını gerektirir. İşte bu, onun Allah’ın rasûlü ve O’nun gerçek bir kulu olduğuna dair pek büyük bir mucize ve göz kamaştırıcı bir delildir.
Meryem 19:29
27- Derken onu taşıyarak kavmine getirdi. (Ona) dediler ki: “Ey Meryem, gerçekten sen vahim bir iş yaptın!” 28- “Ey Hârûn’un kızkardeşi! Senin baban kötü bir adam değildi. Anan da iffetsiz bir kadın değildi.” 29- Bunun üzerine o da çocuğa işaret etti. Onlar da:“Beşikte bulunan küçük bir çocukla nasıl konuşalım?!” dediler. 30- (İsa) dedi ki: “Ben, Allah’ın kuluyum. O, bana Kitab verdi ve beni peygamber yaptı.” 31- “Nerede olursam olayım beni mübarek kıldı. Hayatta olduğum sürece bana namazı ve zekâtı emretti.” 32- “Beni anneme karşı itaatkar kıldı. Zorba ve bedbaht kılmadı.” 33- “Doğduğum günde, öldüğüm günde ve diri olarak kabirden kaldırılacağım günde selâm benim üzerimedir.”
27. Yani Meryem, loğusalığından şifa bulunca İsa’yı taşıyarak hiç aldırış etmeksizin ve hiç sıkılmaksızın kavminin yanına vardı. Bu şekilde davranması kendisinin tertemiz ve her türlü ithamdan uzak olduğunu bilmesindendir. Ona:“Ey Meryem, gerçekten sen vahim” son derece büyük ve kötü “bir iş yaptın!” dediler, bununla -haşa- hayasızlık ettiğini kasdetmişlerdi.
28. “Ey Hârûn’un kızkardeşi!” İfadenin zahirinden Hârûn’un, onun gerçek kardeşi olduğu anlaşılmaktadır. Meryem’i Hârûn’a nispet ederek ona seslendiler. Geçmiş peygamberlerin isimleri ile isimlenmek onların âdeti idi. Yoksa o, Musa’nın kardeşi Harun b. İmran değildi. Çünkü ikisi arasında uzun asırlar vardır. “Senin baban kötü bir adam değildi. Anan da iffetsiz bir kadın değildi.” Senin annen de baban da salih kimseler, kötülükten uzak kişilerdi. Özellikle de bu işaret ettikleri kötülükten uzak bir kimse idi. Bu sözden maksatları da şuydu: Sen, nasıl onların niteliklerinden ayrı düştün ve onların yapmadıkları bir işi yaptın? Çünkü soy sop çoğunlukla iyilikte olsun kötülükte olsun birbirine benzerler. Onlar da kalplerinde doğan duygu doğrultusunda böyle bir işi nasıl yaptı diye hayret ettiler.
29. Meryem de çocuğa işaret etti. Yani onunla konuşun, demek istedi. Bu şekilde işaret etmesine sebep, insanların kendisiyle konuşmaları halinde bu şekilde davranmasının emrolunmuş olmasıydı. Zira ona, insanlara:“Ben Rahmân’a (susma) orucu adadım. Onun için bugün hiçbir insanla konuşmayacağım” demesi emredilmişti. İsa ile konuşmalarını işaret edince bundan hayrete düşerek:“Beşikte bulunan bir çocukla nasıl konuşalım? dediler.” Çünkü bu, görülmüş bir şey değildir ve bu yaşta hiç kimse konuşmamıştır.
30. O vakit İsa aleyhisselam henüz beşikte bir bebek olduğu halde onlara hitap edip Allah’ın kulu olduğunu söyledi ve kendisinde ilâh olmaya yahut ilâhın oğlu olmaya layık bir sıfat bulunmadığını söyledi. Yüce Allah, İsa’ya uyduklarını iddia edip de:“Ben, Allah’ın kuluyum” sözünde ona muhalefet eden hristiyanların sözlerinden yüce ve münezzehtir. “O, bana Kitap verdi” Kitap vermeyi hükmetti “ve beni peygamber yaptı.” Böylelikle İsa aleyhisselam onlara Allah’ın kulu olduğunu, Allah’ın kendisine Kitabı öğrettiğini ve onu peygamberlerinden birisi kıldığını haber vermiş oldu. Bütün bunlar, İsa’nın bizzat sahip kılındığı kemal özelliklerindendir.
31. Daha sonra kendisinin başkalarını da kemale eriştireceğini söz konusu ederek şunları söyledi:“Nerede” hangi zaman ve mekânda “olursam olayım beni mübarek kıldı.” Hayrı öğretmek, ona davet etmek ve kötülükten alıkoymak hususlarında Allah beni mübarek/bereketli kıldı. Allah’a daveti hem sözlerinde hem de davranışlarında idi. Onunla birlikte oturan yahut onunla bir araya gelen herkes, onun bereketine nail olur ve onunla arkadaşlık eden onunla mutlu olurdu. “Hayatta olduğum sürece bana namazı ve zekâtı emretti.” Yani Allah, bana en büyükleri namaz olan kendi haklarını, en değerli ve üstünü zekât olan kul haklarını hayatta kaldığım sürece yerine getirmemi emretti. Yani ben, Rabbimin bana tavsiye edip emrettiğini yerine getirecek, gereğince amel edecek ve onu ifa edeceğim.
32. Yine Rabbim bana anneme itaat edip ona son derece güzel davranmamı, ona karşı gereken şekilde muamele etmemi de emretti. Çünkü onun üstün bir şerefi ve fazileti vardır. Diğer taraftan onun annelik hakkı ve buna bağlı diğer hakları da vardır. “Beni zorba” Allah’a karşı kibirlenen ve kullarına karşı da büyüklük taslayan biri “ve” dünya ve âhirette “bedbaht kılmadı.” Allah beni böyle birisi kılmadı, aksine kendisine itaat eden, O’na karşı zilletle boyun eğen, Allah’ın kullarına karşı alçak gönüllü ve beni bana uyanlarla birlikte dünya ve âhirette mutluluğa kavuşan birisi kıldı.
33. İsa bu kemal sıfatlara ve övülecek güzel hasletlere sahip olduğundan ötürü devamla şunları söylemiştir:“Doğduğum günde, öldüğüm günde ve diri olarak kabirden kaldırılacağım günde selâm benim üzerimedir.” Yani Rabbimin lütuf ve keremi sayesinde ben doğduğum günde de öldükten sonra diriltileceğim günde de kötülüklerden, şeytandan ve cezaya çarptırılmaktan kurtulup esenliğe kavuşturuldum. Bu, İsa’nın her türlü dehşetten ve günahkârlar yurdundan esenlikte olmasını, buna karşılık esenlik yurdu olan cennetin ahalisinden olmasını gerektirir. İşte bu, onun Allah’ın rasûlü ve O’nun gerçek bir kulu olduğuna dair pek büyük bir mucize ve göz kamaştırıcı bir delildir.
Meryem 19:30
27- Derken onu taşıyarak kavmine getirdi. (Ona) dediler ki: “Ey Meryem, gerçekten sen vahim bir iş yaptın!” 28- “Ey Hârûn’un kızkardeşi! Senin baban kötü bir adam değildi. Anan da iffetsiz bir kadın değildi.” 29- Bunun üzerine o da çocuğa işaret etti. Onlar da:“Beşikte bulunan küçük bir çocukla nasıl konuşalım?!” dediler. 30- (İsa) dedi ki: “Ben, Allah’ın kuluyum. O, bana Kitab verdi ve beni peygamber yaptı.” 31- “Nerede olursam olayım beni mübarek kıldı. Hayatta olduğum sürece bana namazı ve zekâtı emretti.” 32- “Beni anneme karşı itaatkar kıldı. Zorba ve bedbaht kılmadı.” 33- “Doğduğum günde, öldüğüm günde ve diri olarak kabirden kaldırılacağım günde selâm benim üzerimedir.”
27. Yani Meryem, loğusalığından şifa bulunca İsa’yı taşıyarak hiç aldırış etmeksizin ve hiç sıkılmaksızın kavminin yanına vardı. Bu şekilde davranması kendisinin tertemiz ve her türlü ithamdan uzak olduğunu bilmesindendir. Ona:“Ey Meryem, gerçekten sen vahim” son derece büyük ve kötü “bir iş yaptın!” dediler, bununla -haşa- hayasızlık ettiğini kasdetmişlerdi.
28. “Ey Hârûn’un kızkardeşi!” İfadenin zahirinden Hârûn’un, onun gerçek kardeşi olduğu anlaşılmaktadır. Meryem’i Hârûn’a nispet ederek ona seslendiler. Geçmiş peygamberlerin isimleri ile isimlenmek onların âdeti idi. Yoksa o, Musa’nın kardeşi Harun b. İmran değildi. Çünkü ikisi arasında uzun asırlar vardır. “Senin baban kötü bir adam değildi. Anan da iffetsiz bir kadın değildi.” Senin annen de baban da salih kimseler, kötülükten uzak kişilerdi. Özellikle de bu işaret ettikleri kötülükten uzak bir kimse idi. Bu sözden maksatları da şuydu: Sen, nasıl onların niteliklerinden ayrı düştün ve onların yapmadıkları bir işi yaptın? Çünkü soy sop çoğunlukla iyilikte olsun kötülükte olsun birbirine benzerler. Onlar da kalplerinde doğan duygu doğrultusunda böyle bir işi nasıl yaptı diye hayret ettiler.
29. Meryem de çocuğa işaret etti. Yani onunla konuşun, demek istedi. Bu şekilde işaret etmesine sebep, insanların kendisiyle konuşmaları halinde bu şekilde davranmasının emrolunmuş olmasıydı. Zira ona, insanlara:“Ben Rahmân’a (susma) orucu adadım. Onun için bugün hiçbir insanla konuşmayacağım” demesi emredilmişti. İsa ile konuşmalarını işaret edince bundan hayrete düşerek:“Beşikte bulunan bir çocukla nasıl konuşalım? dediler.” Çünkü bu, görülmüş bir şey değildir ve bu yaşta hiç kimse konuşmamıştır.
30. O vakit İsa aleyhisselam henüz beşikte bir bebek olduğu halde onlara hitap edip Allah’ın kulu olduğunu söyledi ve kendisinde ilâh olmaya yahut ilâhın oğlu olmaya layık bir sıfat bulunmadığını söyledi. Yüce Allah, İsa’ya uyduklarını iddia edip de:“Ben, Allah’ın kuluyum” sözünde ona muhalefet eden hristiyanların sözlerinden yüce ve münezzehtir. “O, bana Kitap verdi” Kitap vermeyi hükmetti “ve beni peygamber yaptı.” Böylelikle İsa aleyhisselam onlara Allah’ın kulu olduğunu, Allah’ın kendisine Kitabı öğrettiğini ve onu peygamberlerinden birisi kıldığını haber vermiş oldu. Bütün bunlar, İsa’nın bizzat sahip kılındığı kemal özelliklerindendir.
31. Daha sonra kendisinin başkalarını da kemale eriştireceğini söz konusu ederek şunları söyledi:“Nerede” hangi zaman ve mekânda “olursam olayım beni mübarek kıldı.” Hayrı öğretmek, ona davet etmek ve kötülükten alıkoymak hususlarında Allah beni mübarek/bereketli kıldı. Allah’a daveti hem sözlerinde hem de davranışlarında idi. Onunla birlikte oturan yahut onunla bir araya gelen herkes, onun bereketine nail olur ve onunla arkadaşlık eden onunla mutlu olurdu. “Hayatta olduğum sürece bana namazı ve zekâtı emretti.” Yani Allah, bana en büyükleri namaz olan kendi haklarını, en değerli ve üstünü zekât olan kul haklarını hayatta kaldığım sürece yerine getirmemi emretti. Yani ben, Rabbimin bana tavsiye edip emrettiğini yerine getirecek, gereğince amel edecek ve onu ifa edeceğim.
32. Yine Rabbim bana anneme itaat edip ona son derece güzel davranmamı, ona karşı gereken şekilde muamele etmemi de emretti. Çünkü onun üstün bir şerefi ve fazileti vardır. Diğer taraftan onun annelik hakkı ve buna bağlı diğer hakları da vardır. “Beni zorba” Allah’a karşı kibirlenen ve kullarına karşı da büyüklük taslayan biri “ve” dünya ve âhirette “bedbaht kılmadı.” Allah beni böyle birisi kılmadı, aksine kendisine itaat eden, O’na karşı zilletle boyun eğen, Allah’ın kullarına karşı alçak gönüllü ve beni bana uyanlarla birlikte dünya ve âhirette mutluluğa kavuşan birisi kıldı.
33. İsa bu kemal sıfatlara ve övülecek güzel hasletlere sahip olduğundan ötürü devamla şunları söylemiştir:“Doğduğum günde, öldüğüm günde ve diri olarak kabirden kaldırılacağım günde selâm benim üzerimedir.” Yani Rabbimin lütuf ve keremi sayesinde ben doğduğum günde de öldükten sonra diriltileceğim günde de kötülüklerden, şeytandan ve cezaya çarptırılmaktan kurtulup esenliğe kavuşturuldum. Bu, İsa’nın her türlü dehşetten ve günahkârlar yurdundan esenlikte olmasını, buna karşılık esenlik yurdu olan cennetin ahalisinden olmasını gerektirir. İşte bu, onun Allah’ın rasûlü ve O’nun gerçek bir kulu olduğuna dair pek büyük bir mucize ve göz kamaştırıcı bir delildir.
Meryem 19:31
27- Derken onu taşıyarak kavmine getirdi. (Ona) dediler ki: “Ey Meryem, gerçekten sen vahim bir iş yaptın!” 28- “Ey Hârûn’un kızkardeşi! Senin baban kötü bir adam değildi. Anan da iffetsiz bir kadın değildi.” 29- Bunun üzerine o da çocuğa işaret etti. Onlar da:“Beşikte bulunan küçük bir çocukla nasıl konuşalım?!” dediler. 30- (İsa) dedi ki: “Ben, Allah’ın kuluyum. O, bana Kitab verdi ve beni peygamber yaptı.” 31- “Nerede olursam olayım beni mübarek kıldı. Hayatta olduğum sürece bana namazı ve zekâtı emretti.” 32- “Beni anneme karşı itaatkar kıldı. Zorba ve bedbaht kılmadı.” 33- “Doğduğum günde, öldüğüm günde ve diri olarak kabirden kaldırılacağım günde selâm benim üzerimedir.”
27. Yani Meryem, loğusalığından şifa bulunca İsa’yı taşıyarak hiç aldırış etmeksizin ve hiç sıkılmaksızın kavminin yanına vardı. Bu şekilde davranması kendisinin tertemiz ve her türlü ithamdan uzak olduğunu bilmesindendir. Ona:“Ey Meryem, gerçekten sen vahim” son derece büyük ve kötü “bir iş yaptın!” dediler, bununla -haşa- hayasızlık ettiğini kasdetmişlerdi.
28. “Ey Hârûn’un kızkardeşi!” İfadenin zahirinden Hârûn’un, onun gerçek kardeşi olduğu anlaşılmaktadır. Meryem’i Hârûn’a nispet ederek ona seslendiler. Geçmiş peygamberlerin isimleri ile isimlenmek onların âdeti idi. Yoksa o, Musa’nın kardeşi Harun b. İmran değildi. Çünkü ikisi arasında uzun asırlar vardır. “Senin baban kötü bir adam değildi. Anan da iffetsiz bir kadın değildi.” Senin annen de baban da salih kimseler, kötülükten uzak kişilerdi. Özellikle de bu işaret ettikleri kötülükten uzak bir kimse idi. Bu sözden maksatları da şuydu: Sen, nasıl onların niteliklerinden ayrı düştün ve onların yapmadıkları bir işi yaptın? Çünkü soy sop çoğunlukla iyilikte olsun kötülükte olsun birbirine benzerler. Onlar da kalplerinde doğan duygu doğrultusunda böyle bir işi nasıl yaptı diye hayret ettiler.
29. Meryem de çocuğa işaret etti. Yani onunla konuşun, demek istedi. Bu şekilde işaret etmesine sebep, insanların kendisiyle konuşmaları halinde bu şekilde davranmasının emrolunmuş olmasıydı. Zira ona, insanlara:“Ben Rahmân’a (susma) orucu adadım. Onun için bugün hiçbir insanla konuşmayacağım” demesi emredilmişti. İsa ile konuşmalarını işaret edince bundan hayrete düşerek:“Beşikte bulunan bir çocukla nasıl konuşalım? dediler.” Çünkü bu, görülmüş bir şey değildir ve bu yaşta hiç kimse konuşmamıştır.
30. O vakit İsa aleyhisselam henüz beşikte bir bebek olduğu halde onlara hitap edip Allah’ın kulu olduğunu söyledi ve kendisinde ilâh olmaya yahut ilâhın oğlu olmaya layık bir sıfat bulunmadığını söyledi. Yüce Allah, İsa’ya uyduklarını iddia edip de:“Ben, Allah’ın kuluyum” sözünde ona muhalefet eden hristiyanların sözlerinden yüce ve münezzehtir. “O, bana Kitap verdi” Kitap vermeyi hükmetti “ve beni peygamber yaptı.” Böylelikle İsa aleyhisselam onlara Allah’ın kulu olduğunu, Allah’ın kendisine Kitabı öğrettiğini ve onu peygamberlerinden birisi kıldığını haber vermiş oldu. Bütün bunlar, İsa’nın bizzat sahip kılındığı kemal özelliklerindendir.
31. Daha sonra kendisinin başkalarını da kemale eriştireceğini söz konusu ederek şunları söyledi:“Nerede” hangi zaman ve mekânda “olursam olayım beni mübarek kıldı.” Hayrı öğretmek, ona davet etmek ve kötülükten alıkoymak hususlarında Allah beni mübarek/bereketli kıldı. Allah’a daveti hem sözlerinde hem de davranışlarında idi. Onunla birlikte oturan yahut onunla bir araya gelen herkes, onun bereketine nail olur ve onunla arkadaşlık eden onunla mutlu olurdu. “Hayatta olduğum sürece bana namazı ve zekâtı emretti.” Yani Allah, bana en büyükleri namaz olan kendi haklarını, en değerli ve üstünü zekât olan kul haklarını hayatta kaldığım sürece yerine getirmemi emretti. Yani ben, Rabbimin bana tavsiye edip emrettiğini yerine getirecek, gereğince amel edecek ve onu ifa edeceğim.
32. Yine Rabbim bana anneme itaat edip ona son derece güzel davranmamı, ona karşı gereken şekilde muamele etmemi de emretti. Çünkü onun üstün bir şerefi ve fazileti vardır. Diğer taraftan onun annelik hakkı ve buna bağlı diğer hakları da vardır. “Beni zorba” Allah’a karşı kibirlenen ve kullarına karşı da büyüklük taslayan biri “ve” dünya ve âhirette “bedbaht kılmadı.” Allah beni böyle birisi kılmadı, aksine kendisine itaat eden, O’na karşı zilletle boyun eğen, Allah’ın kullarına karşı alçak gönüllü ve beni bana uyanlarla birlikte dünya ve âhirette mutluluğa kavuşan birisi kıldı.
33. İsa bu kemal sıfatlara ve övülecek güzel hasletlere sahip olduğundan ötürü devamla şunları söylemiştir:“Doğduğum günde, öldüğüm günde ve diri olarak kabirden kaldırılacağım günde selâm benim üzerimedir.” Yani Rabbimin lütuf ve keremi sayesinde ben doğduğum günde de öldükten sonra diriltileceğim günde de kötülüklerden, şeytandan ve cezaya çarptırılmaktan kurtulup esenliğe kavuşturuldum. Bu, İsa’nın her türlü dehşetten ve günahkârlar yurdundan esenlikte olmasını, buna karşılık esenlik yurdu olan cennetin ahalisinden olmasını gerektirir. İşte bu, onun Allah’ın rasûlü ve O’nun gerçek bir kulu olduğuna dair pek büyük bir mucize ve göz kamaştırıcı bir delildir.
Meryem 19:32
27- Derken onu taşıyarak kavmine getirdi. (Ona) dediler ki: “Ey Meryem, gerçekten sen vahim bir iş yaptın!” 28- “Ey Hârûn’un kızkardeşi! Senin baban kötü bir adam değildi. Anan da iffetsiz bir kadın değildi.” 29- Bunun üzerine o da çocuğa işaret etti. Onlar da:“Beşikte bulunan küçük bir çocukla nasıl konuşalım?!” dediler. 30- (İsa) dedi ki: “Ben, Allah’ın kuluyum. O, bana Kitab verdi ve beni peygamber yaptı.” 31- “Nerede olursam olayım beni mübarek kıldı. Hayatta olduğum sürece bana namazı ve zekâtı emretti.” 32- “Beni anneme karşı itaatkar kıldı. Zorba ve bedbaht kılmadı.” 33- “Doğduğum günde, öldüğüm günde ve diri olarak kabirden kaldırılacağım günde selâm benim üzerimedir.”
27. Yani Meryem, loğusalığından şifa bulunca İsa’yı taşıyarak hiç aldırış etmeksizin ve hiç sıkılmaksızın kavminin yanına vardı. Bu şekilde davranması kendisinin tertemiz ve her türlü ithamdan uzak olduğunu bilmesindendir. Ona:“Ey Meryem, gerçekten sen vahim” son derece büyük ve kötü “bir iş yaptın!” dediler, bununla -haşa- hayasızlık ettiğini kasdetmişlerdi.
28. “Ey Hârûn’un kızkardeşi!” İfadenin zahirinden Hârûn’un, onun gerçek kardeşi olduğu anlaşılmaktadır. Meryem’i Hârûn’a nispet ederek ona seslendiler. Geçmiş peygamberlerin isimleri ile isimlenmek onların âdeti idi. Yoksa o, Musa’nın kardeşi Harun b. İmran değildi. Çünkü ikisi arasında uzun asırlar vardır. “Senin baban kötü bir adam değildi. Anan da iffetsiz bir kadın değildi.” Senin annen de baban da salih kimseler, kötülükten uzak kişilerdi. Özellikle de bu işaret ettikleri kötülükten uzak bir kimse idi. Bu sözden maksatları da şuydu: Sen, nasıl onların niteliklerinden ayrı düştün ve onların yapmadıkları bir işi yaptın? Çünkü soy sop çoğunlukla iyilikte olsun kötülükte olsun birbirine benzerler. Onlar da kalplerinde doğan duygu doğrultusunda böyle bir işi nasıl yaptı diye hayret ettiler.
29. Meryem de çocuğa işaret etti. Yani onunla konuşun, demek istedi. Bu şekilde işaret etmesine sebep, insanların kendisiyle konuşmaları halinde bu şekilde davranmasının emrolunmuş olmasıydı. Zira ona, insanlara:“Ben Rahmân’a (susma) orucu adadım. Onun için bugün hiçbir insanla konuşmayacağım” demesi emredilmişti. İsa ile konuşmalarını işaret edince bundan hayrete düşerek:“Beşikte bulunan bir çocukla nasıl konuşalım? dediler.” Çünkü bu, görülmüş bir şey değildir ve bu yaşta hiç kimse konuşmamıştır.
30. O vakit İsa aleyhisselam henüz beşikte bir bebek olduğu halde onlara hitap edip Allah’ın kulu olduğunu söyledi ve kendisinde ilâh olmaya yahut ilâhın oğlu olmaya layık bir sıfat bulunmadığını söyledi. Yüce Allah, İsa’ya uyduklarını iddia edip de:“Ben, Allah’ın kuluyum” sözünde ona muhalefet eden hristiyanların sözlerinden yüce ve münezzehtir. “O, bana Kitap verdi” Kitap vermeyi hükmetti “ve beni peygamber yaptı.” Böylelikle İsa aleyhisselam onlara Allah’ın kulu olduğunu, Allah’ın kendisine Kitabı öğrettiğini ve onu peygamberlerinden birisi kıldığını haber vermiş oldu. Bütün bunlar, İsa’nın bizzat sahip kılındığı kemal özelliklerindendir.
31. Daha sonra kendisinin başkalarını da kemale eriştireceğini söz konusu ederek şunları söyledi:“Nerede” hangi zaman ve mekânda “olursam olayım beni mübarek kıldı.” Hayrı öğretmek, ona davet etmek ve kötülükten alıkoymak hususlarında Allah beni mübarek/bereketli kıldı. Allah’a daveti hem sözlerinde hem de davranışlarında idi. Onunla birlikte oturan yahut onunla bir araya gelen herkes, onun bereketine nail olur ve onunla arkadaşlık eden onunla mutlu olurdu. “Hayatta olduğum sürece bana namazı ve zekâtı emretti.” Yani Allah, bana en büyükleri namaz olan kendi haklarını, en değerli ve üstünü zekât olan kul haklarını hayatta kaldığım sürece yerine getirmemi emretti. Yani ben, Rabbimin bana tavsiye edip emrettiğini yerine getirecek, gereğince amel edecek ve onu ifa edeceğim.
32. Yine Rabbim bana anneme itaat edip ona son derece güzel davranmamı, ona karşı gereken şekilde muamele etmemi de emretti. Çünkü onun üstün bir şerefi ve fazileti vardır. Diğer taraftan onun annelik hakkı ve buna bağlı diğer hakları da vardır. “Beni zorba” Allah’a karşı kibirlenen ve kullarına karşı da büyüklük taslayan biri “ve” dünya ve âhirette “bedbaht kılmadı.” Allah beni böyle birisi kılmadı, aksine kendisine itaat eden, O’na karşı zilletle boyun eğen, Allah’ın kullarına karşı alçak gönüllü ve beni bana uyanlarla birlikte dünya ve âhirette mutluluğa kavuşan birisi kıldı.
33. İsa bu kemal sıfatlara ve övülecek güzel hasletlere sahip olduğundan ötürü devamla şunları söylemiştir:“Doğduğum günde, öldüğüm günde ve diri olarak kabirden kaldırılacağım günde selâm benim üzerimedir.” Yani Rabbimin lütuf ve keremi sayesinde ben doğduğum günde de öldükten sonra diriltileceğim günde de kötülüklerden, şeytandan ve cezaya çarptırılmaktan kurtulup esenliğe kavuşturuldum. Bu, İsa’nın her türlü dehşetten ve günahkârlar yurdundan esenlikte olmasını, buna karşılık esenlik yurdu olan cennetin ahalisinden olmasını gerektirir. İşte bu, onun Allah’ın rasûlü ve O’nun gerçek bir kulu olduğuna dair pek büyük bir mucize ve göz kamaştırıcı bir delildir.
Meryem 19:33
27- Derken onu taşıyarak kavmine getirdi. (Ona) dediler ki: “Ey Meryem, gerçekten sen vahim bir iş yaptın!” 28- “Ey Hârûn’un kızkardeşi! Senin baban kötü bir adam değildi. Anan da iffetsiz bir kadın değildi.” 29- Bunun üzerine o da çocuğa işaret etti. Onlar da:“Beşikte bulunan küçük bir çocukla nasıl konuşalım?!” dediler. 30- (İsa) dedi ki: “Ben, Allah’ın kuluyum. O, bana Kitab verdi ve beni peygamber yaptı.” 31- “Nerede olursam olayım beni mübarek kıldı. Hayatta olduğum sürece bana namazı ve zekâtı emretti.” 32- “Beni anneme karşı itaatkar kıldı. Zorba ve bedbaht kılmadı.” 33- “Doğduğum günde, öldüğüm günde ve diri olarak kabirden kaldırılacağım günde selâm benim üzerimedir.”
27. Yani Meryem, loğusalığından şifa bulunca İsa’yı taşıyarak hiç aldırış etmeksizin ve hiç sıkılmaksızın kavminin yanına vardı. Bu şekilde davranması kendisinin tertemiz ve her türlü ithamdan uzak olduğunu bilmesindendir. Ona:“Ey Meryem, gerçekten sen vahim” son derece büyük ve kötü “bir iş yaptın!” dediler, bununla -haşa- hayasızlık ettiğini kasdetmişlerdi.
28. “Ey Hârûn’un kızkardeşi!” İfadenin zahirinden Hârûn’un, onun gerçek kardeşi olduğu anlaşılmaktadır. Meryem’i Hârûn’a nispet ederek ona seslendiler. Geçmiş peygamberlerin isimleri ile isimlenmek onların âdeti idi. Yoksa o, Musa’nın kardeşi Harun b. İmran değildi. Çünkü ikisi arasında uzun asırlar vardır. “Senin baban kötü bir adam değildi. Anan da iffetsiz bir kadın değildi.” Senin annen de baban da salih kimseler, kötülükten uzak kişilerdi. Özellikle de bu işaret ettikleri kötülükten uzak bir kimse idi. Bu sözden maksatları da şuydu: Sen, nasıl onların niteliklerinden ayrı düştün ve onların yapmadıkları bir işi yaptın? Çünkü soy sop çoğunlukla iyilikte olsun kötülükte olsun birbirine benzerler. Onlar da kalplerinde doğan duygu doğrultusunda böyle bir işi nasıl yaptı diye hayret ettiler.
29. Meryem de çocuğa işaret etti. Yani onunla konuşun, demek istedi. Bu şekilde işaret etmesine sebep, insanların kendisiyle konuşmaları halinde bu şekilde davranmasının emrolunmuş olmasıydı. Zira ona, insanlara:“Ben Rahmân’a (susma) orucu adadım. Onun için bugün hiçbir insanla konuşmayacağım” demesi emredilmişti. İsa ile konuşmalarını işaret edince bundan hayrete düşerek:“Beşikte bulunan bir çocukla nasıl konuşalım? dediler.” Çünkü bu, görülmüş bir şey değildir ve bu yaşta hiç kimse konuşmamıştır.
30. O vakit İsa aleyhisselam henüz beşikte bir bebek olduğu halde onlara hitap edip Allah’ın kulu olduğunu söyledi ve kendisinde ilâh olmaya yahut ilâhın oğlu olmaya layık bir sıfat bulunmadığını söyledi. Yüce Allah, İsa’ya uyduklarını iddia edip de:“Ben, Allah’ın kuluyum” sözünde ona muhalefet eden hristiyanların sözlerinden yüce ve münezzehtir. “O, bana Kitap verdi” Kitap vermeyi hükmetti “ve beni peygamber yaptı.” Böylelikle İsa aleyhisselam onlara Allah’ın kulu olduğunu, Allah’ın kendisine Kitabı öğrettiğini ve onu peygamberlerinden birisi kıldığını haber vermiş oldu. Bütün bunlar, İsa’nın bizzat sahip kılındığı kemal özelliklerindendir.
31. Daha sonra kendisinin başkalarını da kemale eriştireceğini söz konusu ederek şunları söyledi:“Nerede” hangi zaman ve mekânda “olursam olayım beni mübarek kıldı.” Hayrı öğretmek, ona davet etmek ve kötülükten alıkoymak hususlarında Allah beni mübarek/bereketli kıldı. Allah’a daveti hem sözlerinde hem de davranışlarında idi. Onunla birlikte oturan yahut onunla bir araya gelen herkes, onun bereketine nail olur ve onunla arkadaşlık eden onunla mutlu olurdu. “Hayatta olduğum sürece bana namazı ve zekâtı emretti.” Yani Allah, bana en büyükleri namaz olan kendi haklarını, en değerli ve üstünü zekât olan kul haklarını hayatta kaldığım sürece yerine getirmemi emretti. Yani ben, Rabbimin bana tavsiye edip emrettiğini yerine getirecek, gereğince amel edecek ve onu ifa edeceğim.
32. Yine Rabbim bana anneme itaat edip ona son derece güzel davranmamı, ona karşı gereken şekilde muamele etmemi de emretti. Çünkü onun üstün bir şerefi ve fazileti vardır. Diğer taraftan onun annelik hakkı ve buna bağlı diğer hakları da vardır. “Beni zorba” Allah’a karşı kibirlenen ve kullarına karşı da büyüklük taslayan biri “ve” dünya ve âhirette “bedbaht kılmadı.” Allah beni böyle birisi kılmadı, aksine kendisine itaat eden, O’na karşı zilletle boyun eğen, Allah’ın kullarına karşı alçak gönüllü ve beni bana uyanlarla birlikte dünya ve âhirette mutluluğa kavuşan birisi kıldı.
33. İsa bu kemal sıfatlara ve övülecek güzel hasletlere sahip olduğundan ötürü devamla şunları söylemiştir:“Doğduğum günde, öldüğüm günde ve diri olarak kabirden kaldırılacağım günde selâm benim üzerimedir.” Yani Rabbimin lütuf ve keremi sayesinde ben doğduğum günde de öldükten sonra diriltileceğim günde de kötülüklerden, şeytandan ve cezaya çarptırılmaktan kurtulup esenliğe kavuşturuldum. Bu, İsa’nın her türlü dehşetten ve günahkârlar yurdundan esenlikte olmasını, buna karşılık esenlik yurdu olan cennetin ahalisinden olmasını gerektirir. İşte bu, onun Allah’ın rasûlü ve O’nun gerçek bir kulu olduğuna dair pek büyük bir mucize ve göz kamaştırıcı bir delildir.
Meryem 19:34
34- İşte hakkında şüpheye düştükleri Meryem oğlu İsa -hak söz olarak- budur. 35- Allah’ın çocuk edinmesi olacak şey değildir. O, bundan münezzehtir. O, bir işe hükmettiğinde ona yalnızca “Ol” der, o da hemen oluverir. 36- “Şüphesiz Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O halde O’na ibadet edin. Dosdoğru yol işte budur.”
34. Yani işte bu sıfatlara sahip olan, hiç şüphesiz ve tereddütsüz olarak Meryem oğlu İsa’dır. Kendisinden daha doğru ve daha güzel söz asla bulunmayan Allah’ın hak kelâmına, doğru sözüne göre o, böyle biridir. İsa aleyhisselam hakkındaki kesin haber budur, onun hakkında buna muhalif olarak söylenen bütün sözler de kesin olarak batıldır. Bu sözler, en fazla o sözü söyleyenlerin bilgisi söz konusu olmaksızın şüphe ile söylenmiş bir söz olabilir. İşte bu nedenle “hakkında şüpheye düştükleri…” buyrulmuştur. Yani şüpheye düşüp de bu şüpheleri dolayısıyla tartışmaya koyuldukları ve zanlarına göre çekiştikleri, demektir. Çünkü kimisi “O, Allah’tır” yahut “Allah’ın oğludur” derken kimisi de “O, üç ilâhın üçüncüsüdür”, der. Şanı Yüce Allah, onların uydurduklarından ve iftiralarından alabildiğine yüce ve münezzehtir. 35. “Allah’ın çocuk edinmesi olacak şey değildir.” Yani böyle bir şey, Allah’a yaraşmaz ve yakışmaz. Çünkü bu, Allah hakkında imkânsız şeylerdendir. Zira O, hiçbir şeye muhtaç değildir, çok zengindir. Her türlü övgüye layık olan Hamid, ve her şeyin mutlak sahibi olan Maliktir. Nasıl olur da kulları arasından ve mülkü olan varlıklardan evlât edinebilir ki? “O, bundan münezzehtir.” Çocuk sahibi olmaktan ve eksiklikten münezzehtir, çok yücedir. Küçük, büyük herhangi “bir işe hükmettiğinde ona yalnızca “Ol” der” O işi yapmak O’nun için imkânsız değildir ve O’na zor gelmez, “o da hemen oluverir.” Ulvi alemde de süfli alemde de onun kaderi ve meşîeti/dilemesi geçerli olduğuna göre O’nun nasıl çocuğu olabilir? O, bir şey dilediği vakit ona “Ol der, o da hemen oluverir.” O halde İsa’nın babasız olarak var edilmesi nasıl uzak bir ihtimal olarak görülebilir?
36. Onun için İsa, Allah’ın diğer varlıklar gibi kendisinin de Rabbi olduğunu haber vererek şunları söylemişti:“Şüphesiz Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir.” Bizi yaratan, bize suret verip şekillendiren, hüküm ve takdiri bize egemen olan O’dur. “O halde O’na ibadet edin.” İbadeti O’na ihlâsla yapın, O’na ortak koşmayın. Bütün gayretinizle O’na yönelin. Bu ifadelerle rubûbiyet ve uluhiyet tevhidi ortaya konmakta ve birincisi, ikincisine delil olarak gösterilmektedir. İşte bundan dolayı:“Dosdoğru yol işte budur” buyrulmaktadır. Yani dengeli ve Allah’a ulaştıran yol budur. Çünkü bu, peygamberlerin ve onlara uyanların yoludur. Bunun dışındaki yollar ise sapıklık ve azgınlık yollarıdır.
Meryem 19:35
34- İşte hakkında şüpheye düştükleri Meryem oğlu İsa -hak söz olarak- budur. 35- Allah’ın çocuk edinmesi olacak şey değildir. O, bundan münezzehtir. O, bir işe hükmettiğinde ona yalnızca “Ol” der, o da hemen oluverir. 36- “Şüphesiz Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O halde O’na ibadet edin. Dosdoğru yol işte budur.”
34. Yani işte bu sıfatlara sahip olan, hiç şüphesiz ve tereddütsüz olarak Meryem oğlu İsa’dır. Kendisinden daha doğru ve daha güzel söz asla bulunmayan Allah’ın hak kelâmına, doğru sözüne göre o, böyle biridir. İsa aleyhisselam hakkındaki kesin haber budur, onun hakkında buna muhalif olarak söylenen bütün sözler de kesin olarak batıldır. Bu sözler, en fazla o sözü söyleyenlerin bilgisi söz konusu olmaksızın şüphe ile söylenmiş bir söz olabilir. İşte bu nedenle “hakkında şüpheye düştükleri…” buyrulmuştur. Yani şüpheye düşüp de bu şüpheleri dolayısıyla tartışmaya koyuldukları ve zanlarına göre çekiştikleri, demektir. Çünkü kimisi “O, Allah’tır” yahut “Allah’ın oğludur” derken kimisi de “O, üç ilâhın üçüncüsüdür”, der. Şanı Yüce Allah, onların uydurduklarından ve iftiralarından alabildiğine yüce ve münezzehtir. 35. “Allah’ın çocuk edinmesi olacak şey değildir.” Yani böyle bir şey, Allah’a yaraşmaz ve yakışmaz. Çünkü bu, Allah hakkında imkânsız şeylerdendir. Zira O, hiçbir şeye muhtaç değildir, çok zengindir. Her türlü övgüye layık olan Hamid, ve her şeyin mutlak sahibi olan Maliktir. Nasıl olur da kulları arasından ve mülkü olan varlıklardan evlât edinebilir ki? “O, bundan münezzehtir.” Çocuk sahibi olmaktan ve eksiklikten münezzehtir, çok yücedir. Küçük, büyük herhangi “bir işe hükmettiğinde ona yalnızca “Ol” der” O işi yapmak O’nun için imkânsız değildir ve O’na zor gelmez, “o da hemen oluverir.” Ulvi alemde de süfli alemde de onun kaderi ve meşîeti/dilemesi geçerli olduğuna göre O’nun nasıl çocuğu olabilir? O, bir şey dilediği vakit ona “Ol der, o da hemen oluverir.” O halde İsa’nın babasız olarak var edilmesi nasıl uzak bir ihtimal olarak görülebilir?
36. Onun için İsa, Allah’ın diğer varlıklar gibi kendisinin de Rabbi olduğunu haber vererek şunları söylemişti:“Şüphesiz Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir.” Bizi yaratan, bize suret verip şekillendiren, hüküm ve takdiri bize egemen olan O’dur. “O halde O’na ibadet edin.” İbadeti O’na ihlâsla yapın, O’na ortak koşmayın. Bütün gayretinizle O’na yönelin. Bu ifadelerle rubûbiyet ve uluhiyet tevhidi ortaya konmakta ve birincisi, ikincisine delil olarak gösterilmektedir. İşte bundan dolayı:“Dosdoğru yol işte budur” buyrulmaktadır. Yani dengeli ve Allah’a ulaştıran yol budur. Çünkü bu, peygamberlerin ve onlara uyanların yoludur. Bunun dışındaki yollar ise sapıklık ve azgınlık yollarıdır.
Meryem 19:36
34- İşte hakkında şüpheye düştükleri Meryem oğlu İsa -hak söz olarak- budur. 35- Allah’ın çocuk edinmesi olacak şey değildir. O, bundan münezzehtir. O, bir işe hükmettiğinde ona yalnızca “Ol” der, o da hemen oluverir. 36- “Şüphesiz Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O halde O’na ibadet edin. Dosdoğru yol işte budur.”
34. Yani işte bu sıfatlara sahip olan, hiç şüphesiz ve tereddütsüz olarak Meryem oğlu İsa’dır. Kendisinden daha doğru ve daha güzel söz asla bulunmayan Allah’ın hak kelâmına, doğru sözüne göre o, böyle biridir. İsa aleyhisselam hakkındaki kesin haber budur, onun hakkında buna muhalif olarak söylenen bütün sözler de kesin olarak batıldır. Bu sözler, en fazla o sözü söyleyenlerin bilgisi söz konusu olmaksızın şüphe ile söylenmiş bir söz olabilir. İşte bu nedenle “hakkında şüpheye düştükleri…” buyrulmuştur. Yani şüpheye düşüp de bu şüpheleri dolayısıyla tartışmaya koyuldukları ve zanlarına göre çekiştikleri, demektir. Çünkü kimisi “O, Allah’tır” yahut “Allah’ın oğludur” derken kimisi de “O, üç ilâhın üçüncüsüdür”, der. Şanı Yüce Allah, onların uydurduklarından ve iftiralarından alabildiğine yüce ve münezzehtir. 35. “Allah’ın çocuk edinmesi olacak şey değildir.” Yani böyle bir şey, Allah’a yaraşmaz ve yakışmaz. Çünkü bu, Allah hakkında imkânsız şeylerdendir. Zira O, hiçbir şeye muhtaç değildir, çok zengindir. Her türlü övgüye layık olan Hamid, ve her şeyin mutlak sahibi olan Maliktir. Nasıl olur da kulları arasından ve mülkü olan varlıklardan evlât edinebilir ki? “O, bundan münezzehtir.” Çocuk sahibi olmaktan ve eksiklikten münezzehtir, çok yücedir. Küçük, büyük herhangi “bir işe hükmettiğinde ona yalnızca “Ol” der” O işi yapmak O’nun için imkânsız değildir ve O’na zor gelmez, “o da hemen oluverir.” Ulvi alemde de süfli alemde de onun kaderi ve meşîeti/dilemesi geçerli olduğuna göre O’nun nasıl çocuğu olabilir? O, bir şey dilediği vakit ona “Ol der, o da hemen oluverir.” O halde İsa’nın babasız olarak var edilmesi nasıl uzak bir ihtimal olarak görülebilir?
36. Onun için İsa, Allah’ın diğer varlıklar gibi kendisinin de Rabbi olduğunu haber vererek şunları söylemişti:“Şüphesiz Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir.” Bizi yaratan, bize suret verip şekillendiren, hüküm ve takdiri bize egemen olan O’dur. “O halde O’na ibadet edin.” İbadeti O’na ihlâsla yapın, O’na ortak koşmayın. Bütün gayretinizle O’na yönelin. Bu ifadelerle rubûbiyet ve uluhiyet tevhidi ortaya konmakta ve birincisi, ikincisine delil olarak gösterilmektedir. İşte bundan dolayı:“Dosdoğru yol işte budur” buyrulmaktadır. Yani dengeli ve Allah’a ulaştıran yol budur. Çünkü bu, peygamberlerin ve onlara uyanların yoludur. Bunun dışındaki yollar ise sapıklık ve azgınlık yollarıdır.
Meryem 19:37
37- (Ehl-i kitaptan) birtakım gruplar, kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler. O büyük günde hazır olacaklarından dolayı vay o kâfirlerin haline! 38- Bize gelecekleri gün (gerçekleri) ne iyi işitir, ne iyi görürler! Fakat o zalimler bugün apaçık bir sapıklık içindedir.
37. Yüce Allah hakkında herhangi bir şüphe ve tereddüdün söz konusu olmadığı Meryem oğlu İsa’nın durumunu açıkladıktan sonra yahudi, hristiyan ve diğerlerinden oluşan çeşitli sapık fırkaların, aralarındaki farklılıklar çerçevesinde İsa aleyhisselam hakkında da ihtilâfa düştüklerini haber vermektedir. Bu konuda kimisi aşırıya kaçmıştır, kimisi de oldukça kusurludur. Aralarından kimisi, “O Allah’tır” derken, kimisi “Allah’ın oğludur”, kimisi “Üçün üçüncüsüdür”, demiştir. Kimileri de -yahudiler gibi- İsa’yı peygamber bile kabul etmemiş aksine onun -haşa- bir veled-i zina olduğu iftirasında dahi bulunmuştur. Bütün bunların sözleri batıldır, görüşleri tutarsızdır, şüphe ve inada dayalıdır. Çürük bahaneler ile anlamsız şüphelerdir ve bütün bu iddia sahipleri oldukça ağır bir tehdidi hak eden kimselerdir. Onun için Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O” öncekilerin de sonrakilerin de göktekilerin de yerdekilerin de yaratanın da yaratılanın da tanık olacağı “büyük günde” kıyamet gününde “hazır olacaklarından dolayı vay o kâfirlerine haline!” Allah’ı, peygamberlerini ve kitaplarını inkar edenlerin vay haline! Bunların kapsamına İsa hakkında küfrü gerektiren sözler söyleyen yahudiler ve hristiyanlar da girmektedir. İşte o gün büyük sarsıntılarla ve dehşetlerle dolup taşacaktır. O günde amellerin karşılığı verilecektir. İşte o vakit neyi gizlemiş, neyi açıklamış idilerse, neyi örtüp saklamaya çalıştılarsa hepsi ortaya çıkacaktır.
38. “Bize gelecekleri gün (gerçekleri) ne iyi işitir, ne iyi görürler!” Küfürlerini, şirklerini ve söyledikleri sözleri bizzat kendileri ikrar ve itiraf edecekler ve:“Rabbimiz, gördük ve işittik artık bizi dünyaya geri döndür de salih amel işleyelim, gerçekten biz kesin olarak inandık.”(es-Secde, 32/12) diyeceklerdir. İşte kıyamet gününde dünyada iken tuttukları yolun gerçek mahiyetinin ne olduğunu kesin olarak bilmiş olacaklardır. “Fakat o zalimler bugün apaçık bir sapıklık içindedir.” Ve bu konuda onların herhangi bir mazeretleri olmayacaktır. Çünkü onlar, ya hakkı bilen ama inat edip haktan bile bile sapan ve ondan yan çizen kimselerdirler yahut da hakkı ve doğruyu bilme imkânına sahip olmakla birlikte hak yoldan sapan, sapıklığına ve kötü amellerine razı olan, hakkı batıldan ayırt etmek için de hiçbir çaba göstermeyen kimselerdir. urada Yüce Allah’ın:“(Ehl-i kitaptan) birtakım gruplar kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler” buyruğundan sonra: “Vay o kâfirlerin haline!” buyurularak “vay onların haline” buyrulmadığı üzerinde dikkatle düşünelim. Çünkü “onlar” denilecek olsa zamir “gruplar”a ait olur. Oysa anlaşmazlığa düşen bu gruplar arasında doğruyu isabet ettiren bir kesim de vardır. Bunlar hakka uygun kanaata sahiptirler ve İsa’nın Allah’ın kulu ve rasûlü olduğunu söyleyip ona iman etmiş ve ona uymuşlardır. Bunlar mü’mindirler ve bu tehdidin kapsamına girmezler. Bundan dolayı Yüce Allah da tehdidi sadece kâfirlere tahsis etmiştir.
Meryem 19:38
37- (Ehl-i kitaptan) birtakım gruplar, kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler. O büyük günde hazır olacaklarından dolayı vay o kâfirlerin haline! 38- Bize gelecekleri gün (gerçekleri) ne iyi işitir, ne iyi görürler! Fakat o zalimler bugün apaçık bir sapıklık içindedir.
37. Yüce Allah hakkında herhangi bir şüphe ve tereddüdün söz konusu olmadığı Meryem oğlu İsa’nın durumunu açıkladıktan sonra yahudi, hristiyan ve diğerlerinden oluşan çeşitli sapık fırkaların, aralarındaki farklılıklar çerçevesinde İsa aleyhisselam hakkında da ihtilâfa düştüklerini haber vermektedir. Bu konuda kimisi aşırıya kaçmıştır, kimisi de oldukça kusurludur. Aralarından kimisi, “O Allah’tır” derken, kimisi “Allah’ın oğludur”, kimisi “Üçün üçüncüsüdür”, demiştir. Kimileri de -yahudiler gibi- İsa’yı peygamber bile kabul etmemiş aksine onun -haşa- bir veled-i zina olduğu iftirasında dahi bulunmuştur. Bütün bunların sözleri batıldır, görüşleri tutarsızdır, şüphe ve inada dayalıdır. Çürük bahaneler ile anlamsız şüphelerdir ve bütün bu iddia sahipleri oldukça ağır bir tehdidi hak eden kimselerdir. Onun için Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O” öncekilerin de sonrakilerin de göktekilerin de yerdekilerin de yaratanın da yaratılanın da tanık olacağı “büyük günde” kıyamet gününde “hazır olacaklarından dolayı vay o kâfirlerine haline!” Allah’ı, peygamberlerini ve kitaplarını inkar edenlerin vay haline! Bunların kapsamına İsa hakkında küfrü gerektiren sözler söyleyen yahudiler ve hristiyanlar da girmektedir. İşte o gün büyük sarsıntılarla ve dehşetlerle dolup taşacaktır. O günde amellerin karşılığı verilecektir. İşte o vakit neyi gizlemiş, neyi açıklamış idilerse, neyi örtüp saklamaya çalıştılarsa hepsi ortaya çıkacaktır.
38. “Bize gelecekleri gün (gerçekleri) ne iyi işitir, ne iyi görürler!” Küfürlerini, şirklerini ve söyledikleri sözleri bizzat kendileri ikrar ve itiraf edecekler ve:“Rabbimiz, gördük ve işittik artık bizi dünyaya geri döndür de salih amel işleyelim, gerçekten biz kesin olarak inandık.”(es-Secde, 32/12) diyeceklerdir. İşte kıyamet gününde dünyada iken tuttukları yolun gerçek mahiyetinin ne olduğunu kesin olarak bilmiş olacaklardır. “Fakat o zalimler bugün apaçık bir sapıklık içindedir.” Ve bu konuda onların herhangi bir mazeretleri olmayacaktır. Çünkü onlar, ya hakkı bilen ama inat edip haktan bile bile sapan ve ondan yan çizen kimselerdirler yahut da hakkı ve doğruyu bilme imkânına sahip olmakla birlikte hak yoldan sapan, sapıklığına ve kötü amellerine razı olan, hakkı batıldan ayırt etmek için de hiçbir çaba göstermeyen kimselerdir. urada Yüce Allah’ın:“(Ehl-i kitaptan) birtakım gruplar kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler” buyruğundan sonra: “Vay o kâfirlerin haline!” buyurularak “vay onların haline” buyrulmadığı üzerinde dikkatle düşünelim. Çünkü “onlar” denilecek olsa zamir “gruplar”a ait olur. Oysa anlaşmazlığa düşen bu gruplar arasında doğruyu isabet ettiren bir kesim de vardır. Bunlar hakka uygun kanaata sahiptirler ve İsa’nın Allah’ın kulu ve rasûlü olduğunu söyleyip ona iman etmiş ve ona uymuşlardır. Bunlar mü’mindirler ve bu tehdidin kapsamına girmezler. Bundan dolayı Yüce Allah da tehdidi sadece kâfirlere tahsis etmiştir.
Meryem 19:39
39- Sen, onları (hesabın görülüp) işin hükme bağlanacağı o pişmanlık günü ile uyar. Zira onlar gaflet içindedirler ve iman etmiyorlar. 40- Yeryüzüne ve üzerindekilere ancak biz mirasçı olacağız ve onlar yalnız bize döndürüleceklerdir.
39-40. İnzâr/uyarı, korkulu bir şeyi uyarı amacıyla bildirmek ve onun niteliklerini sakındırma amaçlı haber vermektir. Kulların uyarılıp sakındırılmasına en layık olan şey, işin hükme bağlanacağı o pişmanlık günüdür. O gün ki öncekiler de sonrakiler de aynı yerde durdurulacaklar ve amelleri hakkında sorguya çekileceklerdir. Allah’a iman edip peygamberlerine uyan kimse, bir daha bedbahtlık söz konusu olmaksızın mutlu ve bahtiyar olacaktır. Allah’a iman etmeyip peygamberlerine uymayan kimseler ise bir daha mutluluk yüzü görmeksizin ebediyen bedbaht olacaklar, hem kendileri hem de aile halklarını ziyana uğratmış olacaklardır. İşte o vakit pişmanlık duyacak ve üzülecekledir. Öyle ki bu keden ve pişmanlıktan dolayı kalpler parçalanacaktır. Yeniden amelde bulunabilmek için geri dönme imkânı ve dünyaya dönüp durumunu değiştirme fırsatı bulunmayacak bir şekilde Allah’ın rızasını ve cennetini elden kaçırıp O’nun gazabını ve cehennem ateşini hak etmekten daha büyük pişmanlık sebebi olabilir mi? İşte onları bekleyen son, budur. Ancak onlar, bu dünya hayatında hatırlarına bile getirmedikleri bu büyük işten gaflettedirler. Hatırlarına gelecek olsa dahi gaflet içerisinde kalmaya devam ederler. Çünkü gaflet, onları büsbütün kuşatmış, sarhoşlukları her yanlarını kaplamıştır. Onlar, ne Allah’a iman ederler, ne peygamberlerine uyarlar. Dünyaları onları oyalayıp durmakta, fani ve geçici arzuları iman etmelerine engel olmaktadır. Başından sonuna kadar içindeki her şeyle birlikte dünya, dünyada yaşayanların elinden çıkacaktır. Onlar da bu dünyayı bırakıp gidecektir. Yüce Allah, yeryüzüne ve onun üzerindekilere mirasçı olacak, onları kendi huzuruna döndürecek ve dünyada iken yaptıkları amellerinin karşılığını onlara verecektir. Neyi kaybetmişler yahut neyi kazanmışlarsa onu göreceklerdir. Bundan dolayı hayır amel işleyen kimse, Yüce Allah’a hamdetsin. Bundan başka şeylerle karşılaşanlar ise kendilerinden başka kimseyi kınamasınlar.
Kitapların en üstünü, en faziletlisi, en yücesi bu Kitâb-ı mubîn, bu hikmet dolu Zikirdir. Eğer bu kitapta birtakım haberler zikredilmiş ise hiç şüphesiz haberlerin en doğru, en gerçek ve en faydalıları onlardır. Eğer bu kitapta emir ve yasak söz konusu edilmiş ise elbetteki bunlar emir ve yasakların en yüceleri, en dengelileri ve en adaletlileridir. Eğer bu kitapta ceza, vaat ve tehditler söz konusu edilmiş ise şüphesiz bunlar bilgilerin en doğrusu, en gerçeği, hikmete, adalete ve fazilete en ileri derecede yol gösterici olanlarıdır. Eğer bu kitapta nebiler ve rasûller söz konusu edilmiş ise elbetteki bu kitapta kendilerinden söz edilenler, başkalarından daha kâmil ve daha faziletlidir. İşte bundan dolayı Kur’ân-ı Kerim’de başkalarına üstün kılınmış, kadirleri yüksek tutulmuş, şanları yüceltilmiş peygamberlerin kıssaları tekrar tekrar zikredilmektedir. Buna sebep de onların Allah’a karşı ifa ettikleri ibadet, O’na olan sevgileri, yönelişleri, O’nun haklarını yerine getirmeleri, kullarının haklarını ifa etmeleri, bütün insanları Allah’a davet edip bu hususta sabır göstermeleri, üstün makam ve yüce mevkilerde sebatlarını sürdürmeleridir. İşte Yüce Allah bu sûrede, birtakım peygamberleri söz konusu etmektedir ve Rasûlüne de onları anmasını emretmektedir. Çünkü onları anmak suretiyle Yüce Allah’a hamd-ü sena edilmiş, o peygamberler övülmüş, Allah’ın o peygamberlere yapmış olduğu lütuf ve ihsanlar açıklanmış olur. Ayrıca bu yolla onlara iman, onları sevmek, onlara uymak da teşvik edilmiş olur. O yüzden bu buyruğunda Yüce Allah:
Meryem 19:40
39- Sen, onları (hesabın görülüp) işin hükme bağlanacağı o pişmanlık günü ile uyar. Zira onlar gaflet içindedirler ve iman etmiyorlar. 40- Yeryüzüne ve üzerindekilere ancak biz mirasçı olacağız ve onlar yalnız bize döndürüleceklerdir.
39-40. İnzâr/uyarı, korkulu bir şeyi uyarı amacıyla bildirmek ve onun niteliklerini sakındırma amaçlı haber vermektir. Kulların uyarılıp sakındırılmasına en layık olan şey, işin hükme bağlanacağı o pişmanlık günüdür. O gün ki öncekiler de sonrakiler de aynı yerde durdurulacaklar ve amelleri hakkında sorguya çekileceklerdir. Allah’a iman edip peygamberlerine uyan kimse, bir daha bedbahtlık söz konusu olmaksızın mutlu ve bahtiyar olacaktır. Allah’a iman etmeyip peygamberlerine uymayan kimseler ise bir daha mutluluk yüzü görmeksizin ebediyen bedbaht olacaklar, hem kendileri hem de aile halklarını ziyana uğratmış olacaklardır. İşte o vakit pişmanlık duyacak ve üzülecekledir. Öyle ki bu keden ve pişmanlıktan dolayı kalpler parçalanacaktır. Yeniden amelde bulunabilmek için geri dönme imkânı ve dünyaya dönüp durumunu değiştirme fırsatı bulunmayacak bir şekilde Allah’ın rızasını ve cennetini elden kaçırıp O’nun gazabını ve cehennem ateşini hak etmekten daha büyük pişmanlık sebebi olabilir mi? İşte onları bekleyen son, budur. Ancak onlar, bu dünya hayatında hatırlarına bile getirmedikleri bu büyük işten gaflettedirler. Hatırlarına gelecek olsa dahi gaflet içerisinde kalmaya devam ederler. Çünkü gaflet, onları büsbütün kuşatmış, sarhoşlukları her yanlarını kaplamıştır. Onlar, ne Allah’a iman ederler, ne peygamberlerine uyarlar. Dünyaları onları oyalayıp durmakta, fani ve geçici arzuları iman etmelerine engel olmaktadır. Başından sonuna kadar içindeki her şeyle birlikte dünya, dünyada yaşayanların elinden çıkacaktır. Onlar da bu dünyayı bırakıp gidecektir. Yüce Allah, yeryüzüne ve onun üzerindekilere mirasçı olacak, onları kendi huzuruna döndürecek ve dünyada iken yaptıkları amellerinin karşılığını onlara verecektir. Neyi kaybetmişler yahut neyi kazanmışlarsa onu göreceklerdir. Bundan dolayı hayır amel işleyen kimse, Yüce Allah’a hamdetsin. Bundan başka şeylerle karşılaşanlar ise kendilerinden başka kimseyi kınamasınlar.
Kitapların en üstünü, en faziletlisi, en yücesi bu Kitâb-ı mubîn, bu hikmet dolu Zikirdir. Eğer bu kitapta birtakım haberler zikredilmiş ise hiç şüphesiz haberlerin en doğru, en gerçek ve en faydalıları onlardır. Eğer bu kitapta emir ve yasak söz konusu edilmiş ise elbetteki bunlar emir ve yasakların en yüceleri, en dengelileri ve en adaletlileridir. Eğer bu kitapta ceza, vaat ve tehditler söz konusu edilmiş ise şüphesiz bunlar bilgilerin en doğrusu, en gerçeği, hikmete, adalete ve fazilete en ileri derecede yol gösterici olanlarıdır. Eğer bu kitapta nebiler ve rasûller söz konusu edilmiş ise elbetteki bu kitapta kendilerinden söz edilenler, başkalarından daha kâmil ve daha faziletlidir. İşte bundan dolayı Kur’ân-ı Kerim’de başkalarına üstün kılınmış, kadirleri yüksek tutulmuş, şanları yüceltilmiş peygamberlerin kıssaları tekrar tekrar zikredilmektedir. Buna sebep de onların Allah’a karşı ifa ettikleri ibadet, O’na olan sevgileri, yönelişleri, O’nun haklarını yerine getirmeleri, kullarının haklarını ifa etmeleri, bütün insanları Allah’a davet edip bu hususta sabır göstermeleri, üstün makam ve yüce mevkilerde sebatlarını sürdürmeleridir. İşte Yüce Allah bu sûrede, birtakım peygamberleri söz konusu etmektedir ve Rasûlüne de onları anmasını emretmektedir. Çünkü onları anmak suretiyle Yüce Allah’a hamd-ü sena edilmiş, o peygamberler övülmüş, Allah’ın o peygamberlere yapmış olduğu lütuf ve ihsanlar açıklanmış olur. Ayrıca bu yolla onlara iman, onları sevmek, onlara uymak da teşvik edilmiş olur. O yüzden bu buyruğunda Yüce Allah:
Meryem 19:41
41- Kitapta İbrahim’i de an! O, bir sıddîk, bir peygamber idi. 42- Bir vakit babasına şöyle demişti:“Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet edersin?” 43- “Babacığım, bana sana gelmeyen bir ilim geldi. O nedenle bana tabi ol ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.” 44- “Babacığım, şeytana ibadet etme! Şüphesiz şeytan Rahmân’a karşı çok isyankardır.” 45- “Babacığım, doğrusu ben, Rahmân tarafından bir azabın sana dokunmasından ve böylece şeytanın dostu olmandan, korkuyorum.” 46- Dedi ki:“Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer bundan vazgeçmezsen seni kesinlikle taşa tutarım. Benden uzak dur, uzun bir süre de yanıma yaklaşma!” 47- Dedi ki:“Selâm olsun sana! Ben Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim. Çünkü O, bana karşı gerçekten lütufkârdır.” 48- “Ben sizi de sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınızı da terk ediyor ve yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle mahrum olmayacağımı ümit ediyorum.” 49- İbrahim, onları ve onların Allah’ın dışında taptıklarını terk edince biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Her ikisini de peygamber yaptık. 50- Hepsine de rahmetimizden bağışladık ve dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam verdik.
41. “Kitapta İbrahim’i de an! O, bir sıddîk, bir peygamber idi” buyurmaktadır. Yüce Allah, ona hem sıddıklık, hem de nübüvvet makamlarını vermiştir. Sıddık, çok doğru/dürüst olan demektir. Sözlerinde, fiillerinde, hallerinde doğru olan ve doğrulamakla emrolunduğu her şeyi doğrulayan demektir. Bu ise kalbe ulaşan, kalpte etkisini gösteren, yakîni gerektiren ve kâmil manada salih ameli ortaya çıkartan pek büyük bir ilim sahibi olmayı gerektirir. İbrahim aleyhisselam, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra bütün peygamberlerin en faziletlisidir. O üstün fazilet sahibi kesimlerin üçüncü atasıdır. Allah’ın zürriyetinde peygamberliği ve kitabı takdir ettiği biridir. İnsanları Allah’ın yoluna davet edip bu konuda karşı karşıya kaldığı büyük zorluklara sabredip katlanan da odur. Uzağı, yakını Allah’a davet eden, elinden gelen bütün imkânlarla da babasını aynı yola davet etmek için bütün gayretini ortaya koyan da yine odur.
42. Yüce Allah, İbrahim’in, babası ile konuşmasını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Bir vakit babasına” putlara tapmanın çirkinliğini anlatmak üzere “şöyle demişti: Babacığım; işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet edersin?” Yani varlıklarıyla da fiilleriyle de eksik olan, hiçbir şey işitemeyen, göremeyen, kendilerine tapanlara bir fayda sağlayamayan, bir zarar da veremeyen, aksine kendi kendilerine dahi hiçbir fayda sağlama imkânları bulunmayan, kendilerine gelebilecek bir zararı dahi önleyemeyen putlara ne diye ibadet ediyorsun? Bu zatı ve fiilleri itibariyle eksik olan bir varlığa ibadet etmenin hem aklen, hem dinen son derece çirkin bir iş olduğuna apaçık bir delildir. İbrahim’in bu uyarı ve işareti şuna delildir: Kendisine ibadet edilmesi gereken ve uygun olan, her yönden kemale sahip olan ve kullarının sahip oldukları her türlü nimet ancak kendisinden gelen, onların sıkıntısını kendisinden başka kimsenin gideremeyeceği zat olan Allah’tır.
43. “Babacığım, bana sana gelmeyen bir ilim geldi.” Yani babacığım, ben senin oğlun olduğum için kendinde benim sahip olmadığım bilgiler vardır, diye düşünerek beni küçümseme. Aksine Allah bana, sana vermediği bilgiyi vermiş bulunuyor. Bu sözlerinden maksadı ise şudur:“O nedenle bana tabi ol ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.” Yani mutedil ve istikamet üzere giden bir yolu göstereyim. O da Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmek, her durumda yalnızca O’na itaat etmektir. İbrahim’in bu ifadelerinde oldukça yumuşak ve ince bir hitab vardır ki bu, açıkça görülmektedir. Şöyle ki o:“Babacığım, ben bilgili bir kimseyim, sense cahilsin” demediği gibi “Sen hiçbir şey bilmiyorsun” da dememiştir. Bunun yerine: Ben de bir bilgi sahibiyim. Sen de bir şeyler biliyorsun. Ancak bana ulaşan bilgi, sana ulaşmamış, sana gelmemiştir. O halde senin delile uyman ve ona boyun eğmen gerekir, deme yolunu seçmiştir.
44. “Babacığım, şeytana ibadet etme!” Allah’tan başkasına ibadet eden bir kimse şeytana ibadet etmiş olur. Nitekim Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Ey Âdemoğulları, şeytana tapmayın; çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır, diye size emrimi açıklamadım mı?”(Yâsin, 36/60)“Şüphesiz şeytan Rahmân’a karşı çok isyankardır.” Kim de onun adımlarını izlerse, onu dost edinmiş ve buna karşılık Allah’a isyan etmiş ve şeytanın seviyesine inmiş olur. Burada isyanın Rahmân’a izafe edilmesi, günahların kulun Allah’ın rahmetine nail olmasını engellediğine, rahmet kapılarını önünde kapattığına işarettir. Nitekim Allah’a itaat etmek de O’nun rahmetine nail olmanın en büyük sebepleri arasındadır. Bundan dolayı da şöyle buyrulmaktadır:
45. “Babacığım, doğrusu ben” küfürde ısrar etmen, azgınlıkta kalmayı devam ettirmen sebebiyle “Rahmân tarafından bir azabın sana dokunmasından ve böylece” dünyada ve âhirette “şeytanın dostu” arkadaşı “olmandan” böylelikle de oldukça kötü konumlara düşmenden ve son derece vahim yerlerde kalmandan “korkuyorum.” Görüldüğü gibi İbrahim aleyhisselam, babasını davet ederken en kolaydan başlayarak tedrici bir yol izlemiştir. Önce ona sahip olduğu bilgiyi ve bunun babasının kendisine tâbi olmasını gerektirdiğini, kendisine itaat ettiği takdirde de dosdoğru yolu bulacağını haber verdi. Arkasından onu şeytana ibadetten uzak kalmaya çağırıp bunun ihtiva ettiği zararları ona bildirdi. Daha sonra mevcut halini sürdürecek olursa Allah’ın dünyada da âhirette de onu cezalandırıp ondan intikam alacağını, ayrıca şeytanın da arkadaşı olacağını belirterek onu uyardı.
46. Ancak İbrahim’in bu güzel çağrısının o bedbaht insana hiçbir faydası olmadı. Cahil bir kimseye yakışan bir şekilde cevap vererek şöyle dedi:“Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun?” Bu sözleri ile taşlardan yapılmış, uydurma ilâhlarla, putlarla böbürlendi. İbrahim’i de bunlardan yüz çevirdiğinden dolayı kınadı. Oysa bu aşırı bir cehaletten ve vahim bir küfürden kaynaklanır. Putlara ibadet ile övünüp onlara davet ediyordu. “Eğer bundan” ilâhlarıma sövüp dil uzatmaktan ve beni Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen seni kesinlikle taşa tutarım.” Taşlayarak öldürürüm. “Benden uzak dur, uzun bir süre de yanıma yaklaşma!” Uzun bir süre benimle konuşma.
47. İbrahim aleyhisselam ise cahillerle hitap esnasında Rahmân’ın iyi kullarının üslûbuyla ona cevap verdi. Ona hakaret etmedi, aksine sabretti. Ona hoşuna gitmeyecek şekilde karşılık vermeyerek şöyle dedi:“Selâm olsun sana.” Yani sen, benim sana hakaret etmemden, sövüp saymamdan ve hoşuna gitmeyecek şekilde sözler söylememden yana esenliktesin. “Ben Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim.” Yani Allah’ın kendisi sebebiyle mağfiretin gerçekleşeceği İslâm dinine hidâyet bulman için, hidâyet ve mağfirete nail olman için Allah’a dua edip duracağım. “Çünkü Rabbim gerçekten bana karşı lütufkârdır.” Bana çok merhametli ve şefkatlidir, halimle yakından ilgilenir. İbrahim aleyhisselam Allah ona hidâyet verir umuduyla babası için mağfiret dilemeye devam etti. Ancak babasının Allah’ın düşmanı olduğunu anlayıp da bu mağfiret dileyişin ona hiçbir fayda vermediğini görünce ona mağfiret dilemeyi bıraktı ve ondan uzaklaştı. Yüce Allah, bizlere İbrahim dinine uymayı emretmiştir. Allah’a daveti; ilim, hikmet, yumuşaklık, kolaylık ve aşama aşama giderek yapmak, bu yol üzere sabretmek, bu yolda usanmamak, insanların söz ve davranışlarıyla verecekleri eziyetlere katlanmak, onları affedip bağışlamak, hatta sözlü ve fiili iyilikte bulunmak da İbrahim’in dinine tâbi olmanın bir parçasıdır.
48. İbrahim kavminden ve babasından ümit kesince dedi ki:“Ben sizi de sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınızı da” hem sizi, hem putlarınızı “terk ediyor, yalnız Rabbime dua ediyorum.” Bu hem ibadet mahiyetindeki duayı, hem de dilekte bulunma anlamındaki duayı kapsar. “Rabbime dua etmekle mahrum olmayacağımı ümit ediyorum.” Yani Allah’ın duamı ve amellerimi kabul etmek suretiyle beni bahtiyar kılacağını ümit ederim. İşte Allah’ın yoluna davet ettiğinde hevâlarına uyan, öğütlerden hiçbir şekilde faydalanmayarak serserice azgınlıklarını sürdürmekte ısrar eden ve bu yüzden çağrıyı kabul etmeyen kimselerden yana ümidini kesen kimsenin görevi budur. Bu duruma gelen bir kimsenin bizzat kendi kendisini ıslâh etmekle meşgul olması, Rabbinden amelinin kabul edilmesini ümit ederek kötülükten ve kötülerden uzak kalması gerekir.
49. İnsanın vatanından, alıştığı şeylerden, aile halkından ve kavminden ayrı kalması, malum pek çok sebep dolayısıyla nefse en ağır gelen hususlardandır. Bunlardan birisi de kişinin kendilerinden güç aldığı ve kendileri sayesinde sayı çokluğuna ulaştığı kimselerden ayrı ve tek başına kalmasıdır. Ancak Allah için bir şeyler terk edene Allah onlardan hayırlılarını verir. İşte Yüce Allah da İbrahim’in kavminden ayrılıp uzaklaşmasıyla ilgili olarak şunları söylemektedir:“İbrahim onları ve onların Allah’ın dışında taptıklarını terk edince biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Her ikisini de” İshak’ı da, Yakub’u da “peygamber yaptık.” Böylelikle hem İbrahim, hem Allah’ın kendilerine vahyini ihsan edip risaleti için seçtiği ve insanlara peygamber olarak gönderdiği bu salih kimseler büyük hayırlara nail oldular.
50. “Hepsine de” yani İbrahim’e ve oğlu İshak ile torunu Yakub’a “rahmetimizden bağışladık.” Bu da Yüce Allah’ın onlara rahmet olmak üzere bağışladığı faydalı ilimleri, salih amelleri, içlerinde pek çok peygamber ve salih kimselerin bulunduğu, dört bir yana yayılmış kalabalık sayıdaki zürriyeti kapsar. “ve dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam verdik.” Aynı şekilde bu da Allah’ın kendilerine bağışladığı rahmetin bir parçasıdır. Çünkü Allah, iyilik yapan her bir kimsenin iyiliği oranında övgüsünü/namını yayacağını vaat etmiştir. Bunlar ise iyilerin önderlerindendir. O yüzden de Allah gerçekten haklı ve yüce bir şekilde övülmelerini, saygı ile anılmalarını sağlamıştır. Onlara olan bu övgü doğrudur, yalan değildir, yüce ve aşikardır, gizli değildir. Dünyanın dört bir yanında onlardan övgü ile söz edilmektedir. Onların sevgisi kalpleri doldurmuş, övgüleri dillerde dolaşmıştır. Doğru yolu izleyenlere rehber, hidâyet bulanlara önder olmuşlardır. Çağlar boyunca da onların namları dillerden düşmeyecektir. Bu, Yüce Allah’ın bir lütfudur. Allah onu dilediğine verir, Allah büyük bir lütuf sahibidir.
Meryem 19:42
41- Kitapta İbrahim’i de an! O, bir sıddîk, bir peygamber idi. 42- Bir vakit babasına şöyle demişti:“Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet edersin?” 43- “Babacığım, bana sana gelmeyen bir ilim geldi. O nedenle bana tabi ol ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.” 44- “Babacığım, şeytana ibadet etme! Şüphesiz şeytan Rahmân’a karşı çok isyankardır.” 45- “Babacığım, doğrusu ben, Rahmân tarafından bir azabın sana dokunmasından ve böylece şeytanın dostu olmandan, korkuyorum.” 46- Dedi ki:“Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer bundan vazgeçmezsen seni kesinlikle taşa tutarım. Benden uzak dur, uzun bir süre de yanıma yaklaşma!” 47- Dedi ki:“Selâm olsun sana! Ben Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim. Çünkü O, bana karşı gerçekten lütufkârdır.” 48- “Ben sizi de sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınızı da terk ediyor ve yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle mahrum olmayacağımı ümit ediyorum.” 49- İbrahim, onları ve onların Allah’ın dışında taptıklarını terk edince biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Her ikisini de peygamber yaptık. 50- Hepsine de rahmetimizden bağışladık ve dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam verdik.
41. “Kitapta İbrahim’i de an! O, bir sıddîk, bir peygamber idi” buyurmaktadır. Yüce Allah, ona hem sıddıklık, hem de nübüvvet makamlarını vermiştir. Sıddık, çok doğru/dürüst olan demektir. Sözlerinde, fiillerinde, hallerinde doğru olan ve doğrulamakla emrolunduğu her şeyi doğrulayan demektir. Bu ise kalbe ulaşan, kalpte etkisini gösteren, yakîni gerektiren ve kâmil manada salih ameli ortaya çıkartan pek büyük bir ilim sahibi olmayı gerektirir. İbrahim aleyhisselam, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra bütün peygamberlerin en faziletlisidir. O üstün fazilet sahibi kesimlerin üçüncü atasıdır. Allah’ın zürriyetinde peygamberliği ve kitabı takdir ettiği biridir. İnsanları Allah’ın yoluna davet edip bu konuda karşı karşıya kaldığı büyük zorluklara sabredip katlanan da odur. Uzağı, yakını Allah’a davet eden, elinden gelen bütün imkânlarla da babasını aynı yola davet etmek için bütün gayretini ortaya koyan da yine odur.
42. Yüce Allah, İbrahim’in, babası ile konuşmasını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Bir vakit babasına” putlara tapmanın çirkinliğini anlatmak üzere “şöyle demişti: Babacığım; işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet edersin?” Yani varlıklarıyla da fiilleriyle de eksik olan, hiçbir şey işitemeyen, göremeyen, kendilerine tapanlara bir fayda sağlayamayan, bir zarar da veremeyen, aksine kendi kendilerine dahi hiçbir fayda sağlama imkânları bulunmayan, kendilerine gelebilecek bir zararı dahi önleyemeyen putlara ne diye ibadet ediyorsun? Bu zatı ve fiilleri itibariyle eksik olan bir varlığa ibadet etmenin hem aklen, hem dinen son derece çirkin bir iş olduğuna apaçık bir delildir. İbrahim’in bu uyarı ve işareti şuna delildir: Kendisine ibadet edilmesi gereken ve uygun olan, her yönden kemale sahip olan ve kullarının sahip oldukları her türlü nimet ancak kendisinden gelen, onların sıkıntısını kendisinden başka kimsenin gideremeyeceği zat olan Allah’tır.
43. “Babacığım, bana sana gelmeyen bir ilim geldi.” Yani babacığım, ben senin oğlun olduğum için kendinde benim sahip olmadığım bilgiler vardır, diye düşünerek beni küçümseme. Aksine Allah bana, sana vermediği bilgiyi vermiş bulunuyor. Bu sözlerinden maksadı ise şudur:“O nedenle bana tabi ol ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.” Yani mutedil ve istikamet üzere giden bir yolu göstereyim. O da Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmek, her durumda yalnızca O’na itaat etmektir. İbrahim’in bu ifadelerinde oldukça yumuşak ve ince bir hitab vardır ki bu, açıkça görülmektedir. Şöyle ki o:“Babacığım, ben bilgili bir kimseyim, sense cahilsin” demediği gibi “Sen hiçbir şey bilmiyorsun” da dememiştir. Bunun yerine: Ben de bir bilgi sahibiyim. Sen de bir şeyler biliyorsun. Ancak bana ulaşan bilgi, sana ulaşmamış, sana gelmemiştir. O halde senin delile uyman ve ona boyun eğmen gerekir, deme yolunu seçmiştir.
44. “Babacığım, şeytana ibadet etme!” Allah’tan başkasına ibadet eden bir kimse şeytana ibadet etmiş olur. Nitekim Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Ey Âdemoğulları, şeytana tapmayın; çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır, diye size emrimi açıklamadım mı?”(Yâsin, 36/60)“Şüphesiz şeytan Rahmân’a karşı çok isyankardır.” Kim de onun adımlarını izlerse, onu dost edinmiş ve buna karşılık Allah’a isyan etmiş ve şeytanın seviyesine inmiş olur. Burada isyanın Rahmân’a izafe edilmesi, günahların kulun Allah’ın rahmetine nail olmasını engellediğine, rahmet kapılarını önünde kapattığına işarettir. Nitekim Allah’a itaat etmek de O’nun rahmetine nail olmanın en büyük sebepleri arasındadır. Bundan dolayı da şöyle buyrulmaktadır:
45. “Babacığım, doğrusu ben” küfürde ısrar etmen, azgınlıkta kalmayı devam ettirmen sebebiyle “Rahmân tarafından bir azabın sana dokunmasından ve böylece” dünyada ve âhirette “şeytanın dostu” arkadaşı “olmandan” böylelikle de oldukça kötü konumlara düşmenden ve son derece vahim yerlerde kalmandan “korkuyorum.” Görüldüğü gibi İbrahim aleyhisselam, babasını davet ederken en kolaydan başlayarak tedrici bir yol izlemiştir. Önce ona sahip olduğu bilgiyi ve bunun babasının kendisine tâbi olmasını gerektirdiğini, kendisine itaat ettiği takdirde de dosdoğru yolu bulacağını haber verdi. Arkasından onu şeytana ibadetten uzak kalmaya çağırıp bunun ihtiva ettiği zararları ona bildirdi. Daha sonra mevcut halini sürdürecek olursa Allah’ın dünyada da âhirette de onu cezalandırıp ondan intikam alacağını, ayrıca şeytanın da arkadaşı olacağını belirterek onu uyardı.
46. Ancak İbrahim’in bu güzel çağrısının o bedbaht insana hiçbir faydası olmadı. Cahil bir kimseye yakışan bir şekilde cevap vererek şöyle dedi:“Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun?” Bu sözleri ile taşlardan yapılmış, uydurma ilâhlarla, putlarla böbürlendi. İbrahim’i de bunlardan yüz çevirdiğinden dolayı kınadı. Oysa bu aşırı bir cehaletten ve vahim bir küfürden kaynaklanır. Putlara ibadet ile övünüp onlara davet ediyordu. “Eğer bundan” ilâhlarıma sövüp dil uzatmaktan ve beni Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen seni kesinlikle taşa tutarım.” Taşlayarak öldürürüm. “Benden uzak dur, uzun bir süre de yanıma yaklaşma!” Uzun bir süre benimle konuşma.
47. İbrahim aleyhisselam ise cahillerle hitap esnasında Rahmân’ın iyi kullarının üslûbuyla ona cevap verdi. Ona hakaret etmedi, aksine sabretti. Ona hoşuna gitmeyecek şekilde karşılık vermeyerek şöyle dedi:“Selâm olsun sana.” Yani sen, benim sana hakaret etmemden, sövüp saymamdan ve hoşuna gitmeyecek şekilde sözler söylememden yana esenliktesin. “Ben Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim.” Yani Allah’ın kendisi sebebiyle mağfiretin gerçekleşeceği İslâm dinine hidâyet bulman için, hidâyet ve mağfirete nail olman için Allah’a dua edip duracağım. “Çünkü Rabbim gerçekten bana karşı lütufkârdır.” Bana çok merhametli ve şefkatlidir, halimle yakından ilgilenir. İbrahim aleyhisselam Allah ona hidâyet verir umuduyla babası için mağfiret dilemeye devam etti. Ancak babasının Allah’ın düşmanı olduğunu anlayıp da bu mağfiret dileyişin ona hiçbir fayda vermediğini görünce ona mağfiret dilemeyi bıraktı ve ondan uzaklaştı. Yüce Allah, bizlere İbrahim dinine uymayı emretmiştir. Allah’a daveti; ilim, hikmet, yumuşaklık, kolaylık ve aşama aşama giderek yapmak, bu yol üzere sabretmek, bu yolda usanmamak, insanların söz ve davranışlarıyla verecekleri eziyetlere katlanmak, onları affedip bağışlamak, hatta sözlü ve fiili iyilikte bulunmak da İbrahim’in dinine tâbi olmanın bir parçasıdır.
48. İbrahim kavminden ve babasından ümit kesince dedi ki:“Ben sizi de sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınızı da” hem sizi, hem putlarınızı “terk ediyor, yalnız Rabbime dua ediyorum.” Bu hem ibadet mahiyetindeki duayı, hem de dilekte bulunma anlamındaki duayı kapsar. “Rabbime dua etmekle mahrum olmayacağımı ümit ediyorum.” Yani Allah’ın duamı ve amellerimi kabul etmek suretiyle beni bahtiyar kılacağını ümit ederim. İşte Allah’ın yoluna davet ettiğinde hevâlarına uyan, öğütlerden hiçbir şekilde faydalanmayarak serserice azgınlıklarını sürdürmekte ısrar eden ve bu yüzden çağrıyı kabul etmeyen kimselerden yana ümidini kesen kimsenin görevi budur. Bu duruma gelen bir kimsenin bizzat kendi kendisini ıslâh etmekle meşgul olması, Rabbinden amelinin kabul edilmesini ümit ederek kötülükten ve kötülerden uzak kalması gerekir.
49. İnsanın vatanından, alıştığı şeylerden, aile halkından ve kavminden ayrı kalması, malum pek çok sebep dolayısıyla nefse en ağır gelen hususlardandır. Bunlardan birisi de kişinin kendilerinden güç aldığı ve kendileri sayesinde sayı çokluğuna ulaştığı kimselerden ayrı ve tek başına kalmasıdır. Ancak Allah için bir şeyler terk edene Allah onlardan hayırlılarını verir. İşte Yüce Allah da İbrahim’in kavminden ayrılıp uzaklaşmasıyla ilgili olarak şunları söylemektedir:“İbrahim onları ve onların Allah’ın dışında taptıklarını terk edince biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Her ikisini de” İshak’ı da, Yakub’u da “peygamber yaptık.” Böylelikle hem İbrahim, hem Allah’ın kendilerine vahyini ihsan edip risaleti için seçtiği ve insanlara peygamber olarak gönderdiği bu salih kimseler büyük hayırlara nail oldular.
50. “Hepsine de” yani İbrahim’e ve oğlu İshak ile torunu Yakub’a “rahmetimizden bağışladık.” Bu da Yüce Allah’ın onlara rahmet olmak üzere bağışladığı faydalı ilimleri, salih amelleri, içlerinde pek çok peygamber ve salih kimselerin bulunduğu, dört bir yana yayılmış kalabalık sayıdaki zürriyeti kapsar. “ve dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam verdik.” Aynı şekilde bu da Allah’ın kendilerine bağışladığı rahmetin bir parçasıdır. Çünkü Allah, iyilik yapan her bir kimsenin iyiliği oranında övgüsünü/namını yayacağını vaat etmiştir. Bunlar ise iyilerin önderlerindendir. O yüzden de Allah gerçekten haklı ve yüce bir şekilde övülmelerini, saygı ile anılmalarını sağlamıştır. Onlara olan bu övgü doğrudur, yalan değildir, yüce ve aşikardır, gizli değildir. Dünyanın dört bir yanında onlardan övgü ile söz edilmektedir. Onların sevgisi kalpleri doldurmuş, övgüleri dillerde dolaşmıştır. Doğru yolu izleyenlere rehber, hidâyet bulanlara önder olmuşlardır. Çağlar boyunca da onların namları dillerden düşmeyecektir. Bu, Yüce Allah’ın bir lütfudur. Allah onu dilediğine verir, Allah büyük bir lütuf sahibidir.
Meryem 19:43
41- Kitapta İbrahim’i de an! O, bir sıddîk, bir peygamber idi. 42- Bir vakit babasına şöyle demişti:“Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet edersin?” 43- “Babacığım, bana sana gelmeyen bir ilim geldi. O nedenle bana tabi ol ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.” 44- “Babacığım, şeytana ibadet etme! Şüphesiz şeytan Rahmân’a karşı çok isyankardır.” 45- “Babacığım, doğrusu ben, Rahmân tarafından bir azabın sana dokunmasından ve böylece şeytanın dostu olmandan, korkuyorum.” 46- Dedi ki:“Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer bundan vazgeçmezsen seni kesinlikle taşa tutarım. Benden uzak dur, uzun bir süre de yanıma yaklaşma!” 47- Dedi ki:“Selâm olsun sana! Ben Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim. Çünkü O, bana karşı gerçekten lütufkârdır.” 48- “Ben sizi de sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınızı da terk ediyor ve yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle mahrum olmayacağımı ümit ediyorum.” 49- İbrahim, onları ve onların Allah’ın dışında taptıklarını terk edince biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Her ikisini de peygamber yaptık. 50- Hepsine de rahmetimizden bağışladık ve dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam verdik.
41. “Kitapta İbrahim’i de an! O, bir sıddîk, bir peygamber idi” buyurmaktadır. Yüce Allah, ona hem sıddıklık, hem de nübüvvet makamlarını vermiştir. Sıddık, çok doğru/dürüst olan demektir. Sözlerinde, fiillerinde, hallerinde doğru olan ve doğrulamakla emrolunduğu her şeyi doğrulayan demektir. Bu ise kalbe ulaşan, kalpte etkisini gösteren, yakîni gerektiren ve kâmil manada salih ameli ortaya çıkartan pek büyük bir ilim sahibi olmayı gerektirir. İbrahim aleyhisselam, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra bütün peygamberlerin en faziletlisidir. O üstün fazilet sahibi kesimlerin üçüncü atasıdır. Allah’ın zürriyetinde peygamberliği ve kitabı takdir ettiği biridir. İnsanları Allah’ın yoluna davet edip bu konuda karşı karşıya kaldığı büyük zorluklara sabredip katlanan da odur. Uzağı, yakını Allah’a davet eden, elinden gelen bütün imkânlarla da babasını aynı yola davet etmek için bütün gayretini ortaya koyan da yine odur.
42. Yüce Allah, İbrahim’in, babası ile konuşmasını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Bir vakit babasına” putlara tapmanın çirkinliğini anlatmak üzere “şöyle demişti: Babacığım; işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet edersin?” Yani varlıklarıyla da fiilleriyle de eksik olan, hiçbir şey işitemeyen, göremeyen, kendilerine tapanlara bir fayda sağlayamayan, bir zarar da veremeyen, aksine kendi kendilerine dahi hiçbir fayda sağlama imkânları bulunmayan, kendilerine gelebilecek bir zararı dahi önleyemeyen putlara ne diye ibadet ediyorsun? Bu zatı ve fiilleri itibariyle eksik olan bir varlığa ibadet etmenin hem aklen, hem dinen son derece çirkin bir iş olduğuna apaçık bir delildir. İbrahim’in bu uyarı ve işareti şuna delildir: Kendisine ibadet edilmesi gereken ve uygun olan, her yönden kemale sahip olan ve kullarının sahip oldukları her türlü nimet ancak kendisinden gelen, onların sıkıntısını kendisinden başka kimsenin gideremeyeceği zat olan Allah’tır.
43. “Babacığım, bana sana gelmeyen bir ilim geldi.” Yani babacığım, ben senin oğlun olduğum için kendinde benim sahip olmadığım bilgiler vardır, diye düşünerek beni küçümseme. Aksine Allah bana, sana vermediği bilgiyi vermiş bulunuyor. Bu sözlerinden maksadı ise şudur:“O nedenle bana tabi ol ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.” Yani mutedil ve istikamet üzere giden bir yolu göstereyim. O da Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmek, her durumda yalnızca O’na itaat etmektir. İbrahim’in bu ifadelerinde oldukça yumuşak ve ince bir hitab vardır ki bu, açıkça görülmektedir. Şöyle ki o:“Babacığım, ben bilgili bir kimseyim, sense cahilsin” demediği gibi “Sen hiçbir şey bilmiyorsun” da dememiştir. Bunun yerine: Ben de bir bilgi sahibiyim. Sen de bir şeyler biliyorsun. Ancak bana ulaşan bilgi, sana ulaşmamış, sana gelmemiştir. O halde senin delile uyman ve ona boyun eğmen gerekir, deme yolunu seçmiştir.
44. “Babacığım, şeytana ibadet etme!” Allah’tan başkasına ibadet eden bir kimse şeytana ibadet etmiş olur. Nitekim Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Ey Âdemoğulları, şeytana tapmayın; çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır, diye size emrimi açıklamadım mı?”(Yâsin, 36/60)“Şüphesiz şeytan Rahmân’a karşı çok isyankardır.” Kim de onun adımlarını izlerse, onu dost edinmiş ve buna karşılık Allah’a isyan etmiş ve şeytanın seviyesine inmiş olur. Burada isyanın Rahmân’a izafe edilmesi, günahların kulun Allah’ın rahmetine nail olmasını engellediğine, rahmet kapılarını önünde kapattığına işarettir. Nitekim Allah’a itaat etmek de O’nun rahmetine nail olmanın en büyük sebepleri arasındadır. Bundan dolayı da şöyle buyrulmaktadır:
45. “Babacığım, doğrusu ben” küfürde ısrar etmen, azgınlıkta kalmayı devam ettirmen sebebiyle “Rahmân tarafından bir azabın sana dokunmasından ve böylece” dünyada ve âhirette “şeytanın dostu” arkadaşı “olmandan” böylelikle de oldukça kötü konumlara düşmenden ve son derece vahim yerlerde kalmandan “korkuyorum.” Görüldüğü gibi İbrahim aleyhisselam, babasını davet ederken en kolaydan başlayarak tedrici bir yol izlemiştir. Önce ona sahip olduğu bilgiyi ve bunun babasının kendisine tâbi olmasını gerektirdiğini, kendisine itaat ettiği takdirde de dosdoğru yolu bulacağını haber verdi. Arkasından onu şeytana ibadetten uzak kalmaya çağırıp bunun ihtiva ettiği zararları ona bildirdi. Daha sonra mevcut halini sürdürecek olursa Allah’ın dünyada da âhirette de onu cezalandırıp ondan intikam alacağını, ayrıca şeytanın da arkadaşı olacağını belirterek onu uyardı.
46. Ancak İbrahim’in bu güzel çağrısının o bedbaht insana hiçbir faydası olmadı. Cahil bir kimseye yakışan bir şekilde cevap vererek şöyle dedi:“Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun?” Bu sözleri ile taşlardan yapılmış, uydurma ilâhlarla, putlarla böbürlendi. İbrahim’i de bunlardan yüz çevirdiğinden dolayı kınadı. Oysa bu aşırı bir cehaletten ve vahim bir küfürden kaynaklanır. Putlara ibadet ile övünüp onlara davet ediyordu. “Eğer bundan” ilâhlarıma sövüp dil uzatmaktan ve beni Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen seni kesinlikle taşa tutarım.” Taşlayarak öldürürüm. “Benden uzak dur, uzun bir süre de yanıma yaklaşma!” Uzun bir süre benimle konuşma.
47. İbrahim aleyhisselam ise cahillerle hitap esnasında Rahmân’ın iyi kullarının üslûbuyla ona cevap verdi. Ona hakaret etmedi, aksine sabretti. Ona hoşuna gitmeyecek şekilde karşılık vermeyerek şöyle dedi:“Selâm olsun sana.” Yani sen, benim sana hakaret etmemden, sövüp saymamdan ve hoşuna gitmeyecek şekilde sözler söylememden yana esenliktesin. “Ben Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim.” Yani Allah’ın kendisi sebebiyle mağfiretin gerçekleşeceği İslâm dinine hidâyet bulman için, hidâyet ve mağfirete nail olman için Allah’a dua edip duracağım. “Çünkü Rabbim gerçekten bana karşı lütufkârdır.” Bana çok merhametli ve şefkatlidir, halimle yakından ilgilenir. İbrahim aleyhisselam Allah ona hidâyet verir umuduyla babası için mağfiret dilemeye devam etti. Ancak babasının Allah’ın düşmanı olduğunu anlayıp da bu mağfiret dileyişin ona hiçbir fayda vermediğini görünce ona mağfiret dilemeyi bıraktı ve ondan uzaklaştı. Yüce Allah, bizlere İbrahim dinine uymayı emretmiştir. Allah’a daveti; ilim, hikmet, yumuşaklık, kolaylık ve aşama aşama giderek yapmak, bu yol üzere sabretmek, bu yolda usanmamak, insanların söz ve davranışlarıyla verecekleri eziyetlere katlanmak, onları affedip bağışlamak, hatta sözlü ve fiili iyilikte bulunmak da İbrahim’in dinine tâbi olmanın bir parçasıdır.
48. İbrahim kavminden ve babasından ümit kesince dedi ki:“Ben sizi de sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınızı da” hem sizi, hem putlarınızı “terk ediyor, yalnız Rabbime dua ediyorum.” Bu hem ibadet mahiyetindeki duayı, hem de dilekte bulunma anlamındaki duayı kapsar. “Rabbime dua etmekle mahrum olmayacağımı ümit ediyorum.” Yani Allah’ın duamı ve amellerimi kabul etmek suretiyle beni bahtiyar kılacağını ümit ederim. İşte Allah’ın yoluna davet ettiğinde hevâlarına uyan, öğütlerden hiçbir şekilde faydalanmayarak serserice azgınlıklarını sürdürmekte ısrar eden ve bu yüzden çağrıyı kabul etmeyen kimselerden yana ümidini kesen kimsenin görevi budur. Bu duruma gelen bir kimsenin bizzat kendi kendisini ıslâh etmekle meşgul olması, Rabbinden amelinin kabul edilmesini ümit ederek kötülükten ve kötülerden uzak kalması gerekir.
49. İnsanın vatanından, alıştığı şeylerden, aile halkından ve kavminden ayrı kalması, malum pek çok sebep dolayısıyla nefse en ağır gelen hususlardandır. Bunlardan birisi de kişinin kendilerinden güç aldığı ve kendileri sayesinde sayı çokluğuna ulaştığı kimselerden ayrı ve tek başına kalmasıdır. Ancak Allah için bir şeyler terk edene Allah onlardan hayırlılarını verir. İşte Yüce Allah da İbrahim’in kavminden ayrılıp uzaklaşmasıyla ilgili olarak şunları söylemektedir:“İbrahim onları ve onların Allah’ın dışında taptıklarını terk edince biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Her ikisini de” İshak’ı da, Yakub’u da “peygamber yaptık.” Böylelikle hem İbrahim, hem Allah’ın kendilerine vahyini ihsan edip risaleti için seçtiği ve insanlara peygamber olarak gönderdiği bu salih kimseler büyük hayırlara nail oldular.
50. “Hepsine de” yani İbrahim’e ve oğlu İshak ile torunu Yakub’a “rahmetimizden bağışladık.” Bu da Yüce Allah’ın onlara rahmet olmak üzere bağışladığı faydalı ilimleri, salih amelleri, içlerinde pek çok peygamber ve salih kimselerin bulunduğu, dört bir yana yayılmış kalabalık sayıdaki zürriyeti kapsar. “ve dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam verdik.” Aynı şekilde bu da Allah’ın kendilerine bağışladığı rahmetin bir parçasıdır. Çünkü Allah, iyilik yapan her bir kimsenin iyiliği oranında övgüsünü/namını yayacağını vaat etmiştir. Bunlar ise iyilerin önderlerindendir. O yüzden de Allah gerçekten haklı ve yüce bir şekilde övülmelerini, saygı ile anılmalarını sağlamıştır. Onlara olan bu övgü doğrudur, yalan değildir, yüce ve aşikardır, gizli değildir. Dünyanın dört bir yanında onlardan övgü ile söz edilmektedir. Onların sevgisi kalpleri doldurmuş, övgüleri dillerde dolaşmıştır. Doğru yolu izleyenlere rehber, hidâyet bulanlara önder olmuşlardır. Çağlar boyunca da onların namları dillerden düşmeyecektir. Bu, Yüce Allah’ın bir lütfudur. Allah onu dilediğine verir, Allah büyük bir lütuf sahibidir.
Meryem 19:44
41- Kitapta İbrahim’i de an! O, bir sıddîk, bir peygamber idi. 42- Bir vakit babasına şöyle demişti:“Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet edersin?” 43- “Babacığım, bana sana gelmeyen bir ilim geldi. O nedenle bana tabi ol ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.” 44- “Babacığım, şeytana ibadet etme! Şüphesiz şeytan Rahmân’a karşı çok isyankardır.” 45- “Babacığım, doğrusu ben, Rahmân tarafından bir azabın sana dokunmasından ve böylece şeytanın dostu olmandan, korkuyorum.” 46- Dedi ki:“Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer bundan vazgeçmezsen seni kesinlikle taşa tutarım. Benden uzak dur, uzun bir süre de yanıma yaklaşma!” 47- Dedi ki:“Selâm olsun sana! Ben Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim. Çünkü O, bana karşı gerçekten lütufkârdır.” 48- “Ben sizi de sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınızı da terk ediyor ve yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle mahrum olmayacağımı ümit ediyorum.” 49- İbrahim, onları ve onların Allah’ın dışında taptıklarını terk edince biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Her ikisini de peygamber yaptık. 50- Hepsine de rahmetimizden bağışladık ve dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam verdik.
41. “Kitapta İbrahim’i de an! O, bir sıddîk, bir peygamber idi” buyurmaktadır. Yüce Allah, ona hem sıddıklık, hem de nübüvvet makamlarını vermiştir. Sıddık, çok doğru/dürüst olan demektir. Sözlerinde, fiillerinde, hallerinde doğru olan ve doğrulamakla emrolunduğu her şeyi doğrulayan demektir. Bu ise kalbe ulaşan, kalpte etkisini gösteren, yakîni gerektiren ve kâmil manada salih ameli ortaya çıkartan pek büyük bir ilim sahibi olmayı gerektirir. İbrahim aleyhisselam, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra bütün peygamberlerin en faziletlisidir. O üstün fazilet sahibi kesimlerin üçüncü atasıdır. Allah’ın zürriyetinde peygamberliği ve kitabı takdir ettiği biridir. İnsanları Allah’ın yoluna davet edip bu konuda karşı karşıya kaldığı büyük zorluklara sabredip katlanan da odur. Uzağı, yakını Allah’a davet eden, elinden gelen bütün imkânlarla da babasını aynı yola davet etmek için bütün gayretini ortaya koyan da yine odur.
42. Yüce Allah, İbrahim’in, babası ile konuşmasını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Bir vakit babasına” putlara tapmanın çirkinliğini anlatmak üzere “şöyle demişti: Babacığım; işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet edersin?” Yani varlıklarıyla da fiilleriyle de eksik olan, hiçbir şey işitemeyen, göremeyen, kendilerine tapanlara bir fayda sağlayamayan, bir zarar da veremeyen, aksine kendi kendilerine dahi hiçbir fayda sağlama imkânları bulunmayan, kendilerine gelebilecek bir zararı dahi önleyemeyen putlara ne diye ibadet ediyorsun? Bu zatı ve fiilleri itibariyle eksik olan bir varlığa ibadet etmenin hem aklen, hem dinen son derece çirkin bir iş olduğuna apaçık bir delildir. İbrahim’in bu uyarı ve işareti şuna delildir: Kendisine ibadet edilmesi gereken ve uygun olan, her yönden kemale sahip olan ve kullarının sahip oldukları her türlü nimet ancak kendisinden gelen, onların sıkıntısını kendisinden başka kimsenin gideremeyeceği zat olan Allah’tır.
43. “Babacığım, bana sana gelmeyen bir ilim geldi.” Yani babacığım, ben senin oğlun olduğum için kendinde benim sahip olmadığım bilgiler vardır, diye düşünerek beni küçümseme. Aksine Allah bana, sana vermediği bilgiyi vermiş bulunuyor. Bu sözlerinden maksadı ise şudur:“O nedenle bana tabi ol ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.” Yani mutedil ve istikamet üzere giden bir yolu göstereyim. O da Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmek, her durumda yalnızca O’na itaat etmektir. İbrahim’in bu ifadelerinde oldukça yumuşak ve ince bir hitab vardır ki bu, açıkça görülmektedir. Şöyle ki o:“Babacığım, ben bilgili bir kimseyim, sense cahilsin” demediği gibi “Sen hiçbir şey bilmiyorsun” da dememiştir. Bunun yerine: Ben de bir bilgi sahibiyim. Sen de bir şeyler biliyorsun. Ancak bana ulaşan bilgi, sana ulaşmamış, sana gelmemiştir. O halde senin delile uyman ve ona boyun eğmen gerekir, deme yolunu seçmiştir.
44. “Babacığım, şeytana ibadet etme!” Allah’tan başkasına ibadet eden bir kimse şeytana ibadet etmiş olur. Nitekim Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Ey Âdemoğulları, şeytana tapmayın; çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır, diye size emrimi açıklamadım mı?”(Yâsin, 36/60)“Şüphesiz şeytan Rahmân’a karşı çok isyankardır.” Kim de onun adımlarını izlerse, onu dost edinmiş ve buna karşılık Allah’a isyan etmiş ve şeytanın seviyesine inmiş olur. Burada isyanın Rahmân’a izafe edilmesi, günahların kulun Allah’ın rahmetine nail olmasını engellediğine, rahmet kapılarını önünde kapattığına işarettir. Nitekim Allah’a itaat etmek de O’nun rahmetine nail olmanın en büyük sebepleri arasındadır. Bundan dolayı da şöyle buyrulmaktadır:
45. “Babacığım, doğrusu ben” küfürde ısrar etmen, azgınlıkta kalmayı devam ettirmen sebebiyle “Rahmân tarafından bir azabın sana dokunmasından ve böylece” dünyada ve âhirette “şeytanın dostu” arkadaşı “olmandan” böylelikle de oldukça kötü konumlara düşmenden ve son derece vahim yerlerde kalmandan “korkuyorum.” Görüldüğü gibi İbrahim aleyhisselam, babasını davet ederken en kolaydan başlayarak tedrici bir yol izlemiştir. Önce ona sahip olduğu bilgiyi ve bunun babasının kendisine tâbi olmasını gerektirdiğini, kendisine itaat ettiği takdirde de dosdoğru yolu bulacağını haber verdi. Arkasından onu şeytana ibadetten uzak kalmaya çağırıp bunun ihtiva ettiği zararları ona bildirdi. Daha sonra mevcut halini sürdürecek olursa Allah’ın dünyada da âhirette de onu cezalandırıp ondan intikam alacağını, ayrıca şeytanın da arkadaşı olacağını belirterek onu uyardı.
46. Ancak İbrahim’in bu güzel çağrısının o bedbaht insana hiçbir faydası olmadı. Cahil bir kimseye yakışan bir şekilde cevap vererek şöyle dedi:“Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun?” Bu sözleri ile taşlardan yapılmış, uydurma ilâhlarla, putlarla böbürlendi. İbrahim’i de bunlardan yüz çevirdiğinden dolayı kınadı. Oysa bu aşırı bir cehaletten ve vahim bir küfürden kaynaklanır. Putlara ibadet ile övünüp onlara davet ediyordu. “Eğer bundan” ilâhlarıma sövüp dil uzatmaktan ve beni Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen seni kesinlikle taşa tutarım.” Taşlayarak öldürürüm. “Benden uzak dur, uzun bir süre de yanıma yaklaşma!” Uzun bir süre benimle konuşma.
47. İbrahim aleyhisselam ise cahillerle hitap esnasında Rahmân’ın iyi kullarının üslûbuyla ona cevap verdi. Ona hakaret etmedi, aksine sabretti. Ona hoşuna gitmeyecek şekilde karşılık vermeyerek şöyle dedi:“Selâm olsun sana.” Yani sen, benim sana hakaret etmemden, sövüp saymamdan ve hoşuna gitmeyecek şekilde sözler söylememden yana esenliktesin. “Ben Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim.” Yani Allah’ın kendisi sebebiyle mağfiretin gerçekleşeceği İslâm dinine hidâyet bulman için, hidâyet ve mağfirete nail olman için Allah’a dua edip duracağım. “Çünkü Rabbim gerçekten bana karşı lütufkârdır.” Bana çok merhametli ve şefkatlidir, halimle yakından ilgilenir. İbrahim aleyhisselam Allah ona hidâyet verir umuduyla babası için mağfiret dilemeye devam etti. Ancak babasının Allah’ın düşmanı olduğunu anlayıp da bu mağfiret dileyişin ona hiçbir fayda vermediğini görünce ona mağfiret dilemeyi bıraktı ve ondan uzaklaştı. Yüce Allah, bizlere İbrahim dinine uymayı emretmiştir. Allah’a daveti; ilim, hikmet, yumuşaklık, kolaylık ve aşama aşama giderek yapmak, bu yol üzere sabretmek, bu yolda usanmamak, insanların söz ve davranışlarıyla verecekleri eziyetlere katlanmak, onları affedip bağışlamak, hatta sözlü ve fiili iyilikte bulunmak da İbrahim’in dinine tâbi olmanın bir parçasıdır.
48. İbrahim kavminden ve babasından ümit kesince dedi ki:“Ben sizi de sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınızı da” hem sizi, hem putlarınızı “terk ediyor, yalnız Rabbime dua ediyorum.” Bu hem ibadet mahiyetindeki duayı, hem de dilekte bulunma anlamındaki duayı kapsar. “Rabbime dua etmekle mahrum olmayacağımı ümit ediyorum.” Yani Allah’ın duamı ve amellerimi kabul etmek suretiyle beni bahtiyar kılacağını ümit ederim. İşte Allah’ın yoluna davet ettiğinde hevâlarına uyan, öğütlerden hiçbir şekilde faydalanmayarak serserice azgınlıklarını sürdürmekte ısrar eden ve bu yüzden çağrıyı kabul etmeyen kimselerden yana ümidini kesen kimsenin görevi budur. Bu duruma gelen bir kimsenin bizzat kendi kendisini ıslâh etmekle meşgul olması, Rabbinden amelinin kabul edilmesini ümit ederek kötülükten ve kötülerden uzak kalması gerekir.
49. İnsanın vatanından, alıştığı şeylerden, aile halkından ve kavminden ayrı kalması, malum pek çok sebep dolayısıyla nefse en ağır gelen hususlardandır. Bunlardan birisi de kişinin kendilerinden güç aldığı ve kendileri sayesinde sayı çokluğuna ulaştığı kimselerden ayrı ve tek başına kalmasıdır. Ancak Allah için bir şeyler terk edene Allah onlardan hayırlılarını verir. İşte Yüce Allah da İbrahim’in kavminden ayrılıp uzaklaşmasıyla ilgili olarak şunları söylemektedir:“İbrahim onları ve onların Allah’ın dışında taptıklarını terk edince biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Her ikisini de” İshak’ı da, Yakub’u da “peygamber yaptık.” Böylelikle hem İbrahim, hem Allah’ın kendilerine vahyini ihsan edip risaleti için seçtiği ve insanlara peygamber olarak gönderdiği bu salih kimseler büyük hayırlara nail oldular.
50. “Hepsine de” yani İbrahim’e ve oğlu İshak ile torunu Yakub’a “rahmetimizden bağışladık.” Bu da Yüce Allah’ın onlara rahmet olmak üzere bağışladığı faydalı ilimleri, salih amelleri, içlerinde pek çok peygamber ve salih kimselerin bulunduğu, dört bir yana yayılmış kalabalık sayıdaki zürriyeti kapsar. “ve dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam verdik.” Aynı şekilde bu da Allah’ın kendilerine bağışladığı rahmetin bir parçasıdır. Çünkü Allah, iyilik yapan her bir kimsenin iyiliği oranında övgüsünü/namını yayacağını vaat etmiştir. Bunlar ise iyilerin önderlerindendir. O yüzden de Allah gerçekten haklı ve yüce bir şekilde övülmelerini, saygı ile anılmalarını sağlamıştır. Onlara olan bu övgü doğrudur, yalan değildir, yüce ve aşikardır, gizli değildir. Dünyanın dört bir yanında onlardan övgü ile söz edilmektedir. Onların sevgisi kalpleri doldurmuş, övgüleri dillerde dolaşmıştır. Doğru yolu izleyenlere rehber, hidâyet bulanlara önder olmuşlardır. Çağlar boyunca da onların namları dillerden düşmeyecektir. Bu, Yüce Allah’ın bir lütfudur. Allah onu dilediğine verir, Allah büyük bir lütuf sahibidir.
Meryem 19:45
41- Kitapta İbrahim’i de an! O, bir sıddîk, bir peygamber idi. 42- Bir vakit babasına şöyle demişti:“Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet edersin?” 43- “Babacığım, bana sana gelmeyen bir ilim geldi. O nedenle bana tabi ol ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.” 44- “Babacığım, şeytana ibadet etme! Şüphesiz şeytan Rahmân’a karşı çok isyankardır.” 45- “Babacığım, doğrusu ben, Rahmân tarafından bir azabın sana dokunmasından ve böylece şeytanın dostu olmandan, korkuyorum.” 46- Dedi ki:“Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer bundan vazgeçmezsen seni kesinlikle taşa tutarım. Benden uzak dur, uzun bir süre de yanıma yaklaşma!” 47- Dedi ki:“Selâm olsun sana! Ben Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim. Çünkü O, bana karşı gerçekten lütufkârdır.” 48- “Ben sizi de sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınızı da terk ediyor ve yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle mahrum olmayacağımı ümit ediyorum.” 49- İbrahim, onları ve onların Allah’ın dışında taptıklarını terk edince biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Her ikisini de peygamber yaptık. 50- Hepsine de rahmetimizden bağışladık ve dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam verdik.
41. “Kitapta İbrahim’i de an! O, bir sıddîk, bir peygamber idi” buyurmaktadır. Yüce Allah, ona hem sıddıklık, hem de nübüvvet makamlarını vermiştir. Sıddık, çok doğru/dürüst olan demektir. Sözlerinde, fiillerinde, hallerinde doğru olan ve doğrulamakla emrolunduğu her şeyi doğrulayan demektir. Bu ise kalbe ulaşan, kalpte etkisini gösteren, yakîni gerektiren ve kâmil manada salih ameli ortaya çıkartan pek büyük bir ilim sahibi olmayı gerektirir. İbrahim aleyhisselam, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra bütün peygamberlerin en faziletlisidir. O üstün fazilet sahibi kesimlerin üçüncü atasıdır. Allah’ın zürriyetinde peygamberliği ve kitabı takdir ettiği biridir. İnsanları Allah’ın yoluna davet edip bu konuda karşı karşıya kaldığı büyük zorluklara sabredip katlanan da odur. Uzağı, yakını Allah’a davet eden, elinden gelen bütün imkânlarla da babasını aynı yola davet etmek için bütün gayretini ortaya koyan da yine odur.
42. Yüce Allah, İbrahim’in, babası ile konuşmasını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Bir vakit babasına” putlara tapmanın çirkinliğini anlatmak üzere “şöyle demişti: Babacığım; işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet edersin?” Yani varlıklarıyla da fiilleriyle de eksik olan, hiçbir şey işitemeyen, göremeyen, kendilerine tapanlara bir fayda sağlayamayan, bir zarar da veremeyen, aksine kendi kendilerine dahi hiçbir fayda sağlama imkânları bulunmayan, kendilerine gelebilecek bir zararı dahi önleyemeyen putlara ne diye ibadet ediyorsun? Bu zatı ve fiilleri itibariyle eksik olan bir varlığa ibadet etmenin hem aklen, hem dinen son derece çirkin bir iş olduğuna apaçık bir delildir. İbrahim’in bu uyarı ve işareti şuna delildir: Kendisine ibadet edilmesi gereken ve uygun olan, her yönden kemale sahip olan ve kullarının sahip oldukları her türlü nimet ancak kendisinden gelen, onların sıkıntısını kendisinden başka kimsenin gideremeyeceği zat olan Allah’tır.
43. “Babacığım, bana sana gelmeyen bir ilim geldi.” Yani babacığım, ben senin oğlun olduğum için kendinde benim sahip olmadığım bilgiler vardır, diye düşünerek beni küçümseme. Aksine Allah bana, sana vermediği bilgiyi vermiş bulunuyor. Bu sözlerinden maksadı ise şudur:“O nedenle bana tabi ol ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.” Yani mutedil ve istikamet üzere giden bir yolu göstereyim. O da Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmek, her durumda yalnızca O’na itaat etmektir. İbrahim’in bu ifadelerinde oldukça yumuşak ve ince bir hitab vardır ki bu, açıkça görülmektedir. Şöyle ki o:“Babacığım, ben bilgili bir kimseyim, sense cahilsin” demediği gibi “Sen hiçbir şey bilmiyorsun” da dememiştir. Bunun yerine: Ben de bir bilgi sahibiyim. Sen de bir şeyler biliyorsun. Ancak bana ulaşan bilgi, sana ulaşmamış, sana gelmemiştir. O halde senin delile uyman ve ona boyun eğmen gerekir, deme yolunu seçmiştir.
44. “Babacığım, şeytana ibadet etme!” Allah’tan başkasına ibadet eden bir kimse şeytana ibadet etmiş olur. Nitekim Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Ey Âdemoğulları, şeytana tapmayın; çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır, diye size emrimi açıklamadım mı?”(Yâsin, 36/60)“Şüphesiz şeytan Rahmân’a karşı çok isyankardır.” Kim de onun adımlarını izlerse, onu dost edinmiş ve buna karşılık Allah’a isyan etmiş ve şeytanın seviyesine inmiş olur. Burada isyanın Rahmân’a izafe edilmesi, günahların kulun Allah’ın rahmetine nail olmasını engellediğine, rahmet kapılarını önünde kapattığına işarettir. Nitekim Allah’a itaat etmek de O’nun rahmetine nail olmanın en büyük sebepleri arasındadır. Bundan dolayı da şöyle buyrulmaktadır:
45. “Babacığım, doğrusu ben” küfürde ısrar etmen, azgınlıkta kalmayı devam ettirmen sebebiyle “Rahmân tarafından bir azabın sana dokunmasından ve böylece” dünyada ve âhirette “şeytanın dostu” arkadaşı “olmandan” böylelikle de oldukça kötü konumlara düşmenden ve son derece vahim yerlerde kalmandan “korkuyorum.” Görüldüğü gibi İbrahim aleyhisselam, babasını davet ederken en kolaydan başlayarak tedrici bir yol izlemiştir. Önce ona sahip olduğu bilgiyi ve bunun babasının kendisine tâbi olmasını gerektirdiğini, kendisine itaat ettiği takdirde de dosdoğru yolu bulacağını haber verdi. Arkasından onu şeytana ibadetten uzak kalmaya çağırıp bunun ihtiva ettiği zararları ona bildirdi. Daha sonra mevcut halini sürdürecek olursa Allah’ın dünyada da âhirette de onu cezalandırıp ondan intikam alacağını, ayrıca şeytanın da arkadaşı olacağını belirterek onu uyardı.
46. Ancak İbrahim’in bu güzel çağrısının o bedbaht insana hiçbir faydası olmadı. Cahil bir kimseye yakışan bir şekilde cevap vererek şöyle dedi:“Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun?” Bu sözleri ile taşlardan yapılmış, uydurma ilâhlarla, putlarla böbürlendi. İbrahim’i de bunlardan yüz çevirdiğinden dolayı kınadı. Oysa bu aşırı bir cehaletten ve vahim bir küfürden kaynaklanır. Putlara ibadet ile övünüp onlara davet ediyordu. “Eğer bundan” ilâhlarıma sövüp dil uzatmaktan ve beni Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen seni kesinlikle taşa tutarım.” Taşlayarak öldürürüm. “Benden uzak dur, uzun bir süre de yanıma yaklaşma!” Uzun bir süre benimle konuşma.
47. İbrahim aleyhisselam ise cahillerle hitap esnasında Rahmân’ın iyi kullarının üslûbuyla ona cevap verdi. Ona hakaret etmedi, aksine sabretti. Ona hoşuna gitmeyecek şekilde karşılık vermeyerek şöyle dedi:“Selâm olsun sana.” Yani sen, benim sana hakaret etmemden, sövüp saymamdan ve hoşuna gitmeyecek şekilde sözler söylememden yana esenliktesin. “Ben Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim.” Yani Allah’ın kendisi sebebiyle mağfiretin gerçekleşeceği İslâm dinine hidâyet bulman için, hidâyet ve mağfirete nail olman için Allah’a dua edip duracağım. “Çünkü Rabbim gerçekten bana karşı lütufkârdır.” Bana çok merhametli ve şefkatlidir, halimle yakından ilgilenir. İbrahim aleyhisselam Allah ona hidâyet verir umuduyla babası için mağfiret dilemeye devam etti. Ancak babasının Allah’ın düşmanı olduğunu anlayıp da bu mağfiret dileyişin ona hiçbir fayda vermediğini görünce ona mağfiret dilemeyi bıraktı ve ondan uzaklaştı. Yüce Allah, bizlere İbrahim dinine uymayı emretmiştir. Allah’a daveti; ilim, hikmet, yumuşaklık, kolaylık ve aşama aşama giderek yapmak, bu yol üzere sabretmek, bu yolda usanmamak, insanların söz ve davranışlarıyla verecekleri eziyetlere katlanmak, onları affedip bağışlamak, hatta sözlü ve fiili iyilikte bulunmak da İbrahim’in dinine tâbi olmanın bir parçasıdır.
48. İbrahim kavminden ve babasından ümit kesince dedi ki:“Ben sizi de sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınızı da” hem sizi, hem putlarınızı “terk ediyor, yalnız Rabbime dua ediyorum.” Bu hem ibadet mahiyetindeki duayı, hem de dilekte bulunma anlamındaki duayı kapsar. “Rabbime dua etmekle mahrum olmayacağımı ümit ediyorum.” Yani Allah’ın duamı ve amellerimi kabul etmek suretiyle beni bahtiyar kılacağını ümit ederim. İşte Allah’ın yoluna davet ettiğinde hevâlarına uyan, öğütlerden hiçbir şekilde faydalanmayarak serserice azgınlıklarını sürdürmekte ısrar eden ve bu yüzden çağrıyı kabul etmeyen kimselerden yana ümidini kesen kimsenin görevi budur. Bu duruma gelen bir kimsenin bizzat kendi kendisini ıslâh etmekle meşgul olması, Rabbinden amelinin kabul edilmesini ümit ederek kötülükten ve kötülerden uzak kalması gerekir.
49. İnsanın vatanından, alıştığı şeylerden, aile halkından ve kavminden ayrı kalması, malum pek çok sebep dolayısıyla nefse en ağır gelen hususlardandır. Bunlardan birisi de kişinin kendilerinden güç aldığı ve kendileri sayesinde sayı çokluğuna ulaştığı kimselerden ayrı ve tek başına kalmasıdır. Ancak Allah için bir şeyler terk edene Allah onlardan hayırlılarını verir. İşte Yüce Allah da İbrahim’in kavminden ayrılıp uzaklaşmasıyla ilgili olarak şunları söylemektedir:“İbrahim onları ve onların Allah’ın dışında taptıklarını terk edince biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Her ikisini de” İshak’ı da, Yakub’u da “peygamber yaptık.” Böylelikle hem İbrahim, hem Allah’ın kendilerine vahyini ihsan edip risaleti için seçtiği ve insanlara peygamber olarak gönderdiği bu salih kimseler büyük hayırlara nail oldular.
50. “Hepsine de” yani İbrahim’e ve oğlu İshak ile torunu Yakub’a “rahmetimizden bağışladık.” Bu da Yüce Allah’ın onlara rahmet olmak üzere bağışladığı faydalı ilimleri, salih amelleri, içlerinde pek çok peygamber ve salih kimselerin bulunduğu, dört bir yana yayılmış kalabalık sayıdaki zürriyeti kapsar. “ve dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam verdik.” Aynı şekilde bu da Allah’ın kendilerine bağışladığı rahmetin bir parçasıdır. Çünkü Allah, iyilik yapan her bir kimsenin iyiliği oranında övgüsünü/namını yayacağını vaat etmiştir. Bunlar ise iyilerin önderlerindendir. O yüzden de Allah gerçekten haklı ve yüce bir şekilde övülmelerini, saygı ile anılmalarını sağlamıştır. Onlara olan bu övgü doğrudur, yalan değildir, yüce ve aşikardır, gizli değildir. Dünyanın dört bir yanında onlardan övgü ile söz edilmektedir. Onların sevgisi kalpleri doldurmuş, övgüleri dillerde dolaşmıştır. Doğru yolu izleyenlere rehber, hidâyet bulanlara önder olmuşlardır. Çağlar boyunca da onların namları dillerden düşmeyecektir. Bu, Yüce Allah’ın bir lütfudur. Allah onu dilediğine verir, Allah büyük bir lütuf sahibidir.
Meryem 19:46
41- Kitapta İbrahim’i de an! O, bir sıddîk, bir peygamber idi. 42- Bir vakit babasına şöyle demişti:“Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet edersin?” 43- “Babacığım, bana sana gelmeyen bir ilim geldi. O nedenle bana tabi ol ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.” 44- “Babacığım, şeytana ibadet etme! Şüphesiz şeytan Rahmân’a karşı çok isyankardır.” 45- “Babacığım, doğrusu ben, Rahmân tarafından bir azabın sana dokunmasından ve böylece şeytanın dostu olmandan, korkuyorum.” 46- Dedi ki:“Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer bundan vazgeçmezsen seni kesinlikle taşa tutarım. Benden uzak dur, uzun bir süre de yanıma yaklaşma!” 47- Dedi ki:“Selâm olsun sana! Ben Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim. Çünkü O, bana karşı gerçekten lütufkârdır.” 48- “Ben sizi de sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınızı da terk ediyor ve yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle mahrum olmayacağımı ümit ediyorum.” 49- İbrahim, onları ve onların Allah’ın dışında taptıklarını terk edince biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Her ikisini de peygamber yaptık. 50- Hepsine de rahmetimizden bağışladık ve dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam verdik.
41. “Kitapta İbrahim’i de an! O, bir sıddîk, bir peygamber idi” buyurmaktadır. Yüce Allah, ona hem sıddıklık, hem de nübüvvet makamlarını vermiştir. Sıddık, çok doğru/dürüst olan demektir. Sözlerinde, fiillerinde, hallerinde doğru olan ve doğrulamakla emrolunduğu her şeyi doğrulayan demektir. Bu ise kalbe ulaşan, kalpte etkisini gösteren, yakîni gerektiren ve kâmil manada salih ameli ortaya çıkartan pek büyük bir ilim sahibi olmayı gerektirir. İbrahim aleyhisselam, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra bütün peygamberlerin en faziletlisidir. O üstün fazilet sahibi kesimlerin üçüncü atasıdır. Allah’ın zürriyetinde peygamberliği ve kitabı takdir ettiği biridir. İnsanları Allah’ın yoluna davet edip bu konuda karşı karşıya kaldığı büyük zorluklara sabredip katlanan da odur. Uzağı, yakını Allah’a davet eden, elinden gelen bütün imkânlarla da babasını aynı yola davet etmek için bütün gayretini ortaya koyan da yine odur.
42. Yüce Allah, İbrahim’in, babası ile konuşmasını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Bir vakit babasına” putlara tapmanın çirkinliğini anlatmak üzere “şöyle demişti: Babacığım; işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet edersin?” Yani varlıklarıyla da fiilleriyle de eksik olan, hiçbir şey işitemeyen, göremeyen, kendilerine tapanlara bir fayda sağlayamayan, bir zarar da veremeyen, aksine kendi kendilerine dahi hiçbir fayda sağlama imkânları bulunmayan, kendilerine gelebilecek bir zararı dahi önleyemeyen putlara ne diye ibadet ediyorsun? Bu zatı ve fiilleri itibariyle eksik olan bir varlığa ibadet etmenin hem aklen, hem dinen son derece çirkin bir iş olduğuna apaçık bir delildir. İbrahim’in bu uyarı ve işareti şuna delildir: Kendisine ibadet edilmesi gereken ve uygun olan, her yönden kemale sahip olan ve kullarının sahip oldukları her türlü nimet ancak kendisinden gelen, onların sıkıntısını kendisinden başka kimsenin gideremeyeceği zat olan Allah’tır.
43. “Babacığım, bana sana gelmeyen bir ilim geldi.” Yani babacığım, ben senin oğlun olduğum için kendinde benim sahip olmadığım bilgiler vardır, diye düşünerek beni küçümseme. Aksine Allah bana, sana vermediği bilgiyi vermiş bulunuyor. Bu sözlerinden maksadı ise şudur:“O nedenle bana tabi ol ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.” Yani mutedil ve istikamet üzere giden bir yolu göstereyim. O da Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmek, her durumda yalnızca O’na itaat etmektir. İbrahim’in bu ifadelerinde oldukça yumuşak ve ince bir hitab vardır ki bu, açıkça görülmektedir. Şöyle ki o:“Babacığım, ben bilgili bir kimseyim, sense cahilsin” demediği gibi “Sen hiçbir şey bilmiyorsun” da dememiştir. Bunun yerine: Ben de bir bilgi sahibiyim. Sen de bir şeyler biliyorsun. Ancak bana ulaşan bilgi, sana ulaşmamış, sana gelmemiştir. O halde senin delile uyman ve ona boyun eğmen gerekir, deme yolunu seçmiştir.
44. “Babacığım, şeytana ibadet etme!” Allah’tan başkasına ibadet eden bir kimse şeytana ibadet etmiş olur. Nitekim Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Ey Âdemoğulları, şeytana tapmayın; çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır, diye size emrimi açıklamadım mı?”(Yâsin, 36/60)“Şüphesiz şeytan Rahmân’a karşı çok isyankardır.” Kim de onun adımlarını izlerse, onu dost edinmiş ve buna karşılık Allah’a isyan etmiş ve şeytanın seviyesine inmiş olur. Burada isyanın Rahmân’a izafe edilmesi, günahların kulun Allah’ın rahmetine nail olmasını engellediğine, rahmet kapılarını önünde kapattığına işarettir. Nitekim Allah’a itaat etmek de O’nun rahmetine nail olmanın en büyük sebepleri arasındadır. Bundan dolayı da şöyle buyrulmaktadır:
45. “Babacığım, doğrusu ben” küfürde ısrar etmen, azgınlıkta kalmayı devam ettirmen sebebiyle “Rahmân tarafından bir azabın sana dokunmasından ve böylece” dünyada ve âhirette “şeytanın dostu” arkadaşı “olmandan” böylelikle de oldukça kötü konumlara düşmenden ve son derece vahim yerlerde kalmandan “korkuyorum.” Görüldüğü gibi İbrahim aleyhisselam, babasını davet ederken en kolaydan başlayarak tedrici bir yol izlemiştir. Önce ona sahip olduğu bilgiyi ve bunun babasının kendisine tâbi olmasını gerektirdiğini, kendisine itaat ettiği takdirde de dosdoğru yolu bulacağını haber verdi. Arkasından onu şeytana ibadetten uzak kalmaya çağırıp bunun ihtiva ettiği zararları ona bildirdi. Daha sonra mevcut halini sürdürecek olursa Allah’ın dünyada da âhirette de onu cezalandırıp ondan intikam alacağını, ayrıca şeytanın da arkadaşı olacağını belirterek onu uyardı.
46. Ancak İbrahim’in bu güzel çağrısının o bedbaht insana hiçbir faydası olmadı. Cahil bir kimseye yakışan bir şekilde cevap vererek şöyle dedi:“Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun?” Bu sözleri ile taşlardan yapılmış, uydurma ilâhlarla, putlarla böbürlendi. İbrahim’i de bunlardan yüz çevirdiğinden dolayı kınadı. Oysa bu aşırı bir cehaletten ve vahim bir küfürden kaynaklanır. Putlara ibadet ile övünüp onlara davet ediyordu. “Eğer bundan” ilâhlarıma sövüp dil uzatmaktan ve beni Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen seni kesinlikle taşa tutarım.” Taşlayarak öldürürüm. “Benden uzak dur, uzun bir süre de yanıma yaklaşma!” Uzun bir süre benimle konuşma.
47. İbrahim aleyhisselam ise cahillerle hitap esnasında Rahmân’ın iyi kullarının üslûbuyla ona cevap verdi. Ona hakaret etmedi, aksine sabretti. Ona hoşuna gitmeyecek şekilde karşılık vermeyerek şöyle dedi:“Selâm olsun sana.” Yani sen, benim sana hakaret etmemden, sövüp saymamdan ve hoşuna gitmeyecek şekilde sözler söylememden yana esenliktesin. “Ben Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim.” Yani Allah’ın kendisi sebebiyle mağfiretin gerçekleşeceği İslâm dinine hidâyet bulman için, hidâyet ve mağfirete nail olman için Allah’a dua edip duracağım. “Çünkü Rabbim gerçekten bana karşı lütufkârdır.” Bana çok merhametli ve şefkatlidir, halimle yakından ilgilenir. İbrahim aleyhisselam Allah ona hidâyet verir umuduyla babası için mağfiret dilemeye devam etti. Ancak babasının Allah’ın düşmanı olduğunu anlayıp da bu mağfiret dileyişin ona hiçbir fayda vermediğini görünce ona mağfiret dilemeyi bıraktı ve ondan uzaklaştı. Yüce Allah, bizlere İbrahim dinine uymayı emretmiştir. Allah’a daveti; ilim, hikmet, yumuşaklık, kolaylık ve aşama aşama giderek yapmak, bu yol üzere sabretmek, bu yolda usanmamak, insanların söz ve davranışlarıyla verecekleri eziyetlere katlanmak, onları affedip bağışlamak, hatta sözlü ve fiili iyilikte bulunmak da İbrahim’in dinine tâbi olmanın bir parçasıdır.
48. İbrahim kavminden ve babasından ümit kesince dedi ki:“Ben sizi de sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınızı da” hem sizi, hem putlarınızı “terk ediyor, yalnız Rabbime dua ediyorum.” Bu hem ibadet mahiyetindeki duayı, hem de dilekte bulunma anlamındaki duayı kapsar. “Rabbime dua etmekle mahrum olmayacağımı ümit ediyorum.” Yani Allah’ın duamı ve amellerimi kabul etmek suretiyle beni bahtiyar kılacağını ümit ederim. İşte Allah’ın yoluna davet ettiğinde hevâlarına uyan, öğütlerden hiçbir şekilde faydalanmayarak serserice azgınlıklarını sürdürmekte ısrar eden ve bu yüzden çağrıyı kabul etmeyen kimselerden yana ümidini kesen kimsenin görevi budur. Bu duruma gelen bir kimsenin bizzat kendi kendisini ıslâh etmekle meşgul olması, Rabbinden amelinin kabul edilmesini ümit ederek kötülükten ve kötülerden uzak kalması gerekir.
49. İnsanın vatanından, alıştığı şeylerden, aile halkından ve kavminden ayrı kalması, malum pek çok sebep dolayısıyla nefse en ağır gelen hususlardandır. Bunlardan birisi de kişinin kendilerinden güç aldığı ve kendileri sayesinde sayı çokluğuna ulaştığı kimselerden ayrı ve tek başına kalmasıdır. Ancak Allah için bir şeyler terk edene Allah onlardan hayırlılarını verir. İşte Yüce Allah da İbrahim’in kavminden ayrılıp uzaklaşmasıyla ilgili olarak şunları söylemektedir:“İbrahim onları ve onların Allah’ın dışında taptıklarını terk edince biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Her ikisini de” İshak’ı da, Yakub’u da “peygamber yaptık.” Böylelikle hem İbrahim, hem Allah’ın kendilerine vahyini ihsan edip risaleti için seçtiği ve insanlara peygamber olarak gönderdiği bu salih kimseler büyük hayırlara nail oldular.
50. “Hepsine de” yani İbrahim’e ve oğlu İshak ile torunu Yakub’a “rahmetimizden bağışladık.” Bu da Yüce Allah’ın onlara rahmet olmak üzere bağışladığı faydalı ilimleri, salih amelleri, içlerinde pek çok peygamber ve salih kimselerin bulunduğu, dört bir yana yayılmış kalabalık sayıdaki zürriyeti kapsar. “ve dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam verdik.” Aynı şekilde bu da Allah’ın kendilerine bağışladığı rahmetin bir parçasıdır. Çünkü Allah, iyilik yapan her bir kimsenin iyiliği oranında övgüsünü/namını yayacağını vaat etmiştir. Bunlar ise iyilerin önderlerindendir. O yüzden de Allah gerçekten haklı ve yüce bir şekilde övülmelerini, saygı ile anılmalarını sağlamıştır. Onlara olan bu övgü doğrudur, yalan değildir, yüce ve aşikardır, gizli değildir. Dünyanın dört bir yanında onlardan övgü ile söz edilmektedir. Onların sevgisi kalpleri doldurmuş, övgüleri dillerde dolaşmıştır. Doğru yolu izleyenlere rehber, hidâyet bulanlara önder olmuşlardır. Çağlar boyunca da onların namları dillerden düşmeyecektir. Bu, Yüce Allah’ın bir lütfudur. Allah onu dilediğine verir, Allah büyük bir lütuf sahibidir.
Meryem 19:47
41- Kitapta İbrahim’i de an! O, bir sıddîk, bir peygamber idi. 42- Bir vakit babasına şöyle demişti:“Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet edersin?” 43- “Babacığım, bana sana gelmeyen bir ilim geldi. O nedenle bana tabi ol ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.” 44- “Babacığım, şeytana ibadet etme! Şüphesiz şeytan Rahmân’a karşı çok isyankardır.” 45- “Babacığım, doğrusu ben, Rahmân tarafından bir azabın sana dokunmasından ve böylece şeytanın dostu olmandan, korkuyorum.” 46- Dedi ki:“Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer bundan vazgeçmezsen seni kesinlikle taşa tutarım. Benden uzak dur, uzun bir süre de yanıma yaklaşma!” 47- Dedi ki:“Selâm olsun sana! Ben Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim. Çünkü O, bana karşı gerçekten lütufkârdır.” 48- “Ben sizi de sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınızı da terk ediyor ve yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle mahrum olmayacağımı ümit ediyorum.” 49- İbrahim, onları ve onların Allah’ın dışında taptıklarını terk edince biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Her ikisini de peygamber yaptık. 50- Hepsine de rahmetimizden bağışladık ve dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam verdik.
41. “Kitapta İbrahim’i de an! O, bir sıddîk, bir peygamber idi” buyurmaktadır. Yüce Allah, ona hem sıddıklık, hem de nübüvvet makamlarını vermiştir. Sıddık, çok doğru/dürüst olan demektir. Sözlerinde, fiillerinde, hallerinde doğru olan ve doğrulamakla emrolunduğu her şeyi doğrulayan demektir. Bu ise kalbe ulaşan, kalpte etkisini gösteren, yakîni gerektiren ve kâmil manada salih ameli ortaya çıkartan pek büyük bir ilim sahibi olmayı gerektirir. İbrahim aleyhisselam, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra bütün peygamberlerin en faziletlisidir. O üstün fazilet sahibi kesimlerin üçüncü atasıdır. Allah’ın zürriyetinde peygamberliği ve kitabı takdir ettiği biridir. İnsanları Allah’ın yoluna davet edip bu konuda karşı karşıya kaldığı büyük zorluklara sabredip katlanan da odur. Uzağı, yakını Allah’a davet eden, elinden gelen bütün imkânlarla da babasını aynı yola davet etmek için bütün gayretini ortaya koyan da yine odur.
42. Yüce Allah, İbrahim’in, babası ile konuşmasını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Bir vakit babasına” putlara tapmanın çirkinliğini anlatmak üzere “şöyle demişti: Babacığım; işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet edersin?” Yani varlıklarıyla da fiilleriyle de eksik olan, hiçbir şey işitemeyen, göremeyen, kendilerine tapanlara bir fayda sağlayamayan, bir zarar da veremeyen, aksine kendi kendilerine dahi hiçbir fayda sağlama imkânları bulunmayan, kendilerine gelebilecek bir zararı dahi önleyemeyen putlara ne diye ibadet ediyorsun? Bu zatı ve fiilleri itibariyle eksik olan bir varlığa ibadet etmenin hem aklen, hem dinen son derece çirkin bir iş olduğuna apaçık bir delildir. İbrahim’in bu uyarı ve işareti şuna delildir: Kendisine ibadet edilmesi gereken ve uygun olan, her yönden kemale sahip olan ve kullarının sahip oldukları her türlü nimet ancak kendisinden gelen, onların sıkıntısını kendisinden başka kimsenin gideremeyeceği zat olan Allah’tır.
43. “Babacığım, bana sana gelmeyen bir ilim geldi.” Yani babacığım, ben senin oğlun olduğum için kendinde benim sahip olmadığım bilgiler vardır, diye düşünerek beni küçümseme. Aksine Allah bana, sana vermediği bilgiyi vermiş bulunuyor. Bu sözlerinden maksadı ise şudur:“O nedenle bana tabi ol ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.” Yani mutedil ve istikamet üzere giden bir yolu göstereyim. O da Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmek, her durumda yalnızca O’na itaat etmektir. İbrahim’in bu ifadelerinde oldukça yumuşak ve ince bir hitab vardır ki bu, açıkça görülmektedir. Şöyle ki o:“Babacığım, ben bilgili bir kimseyim, sense cahilsin” demediği gibi “Sen hiçbir şey bilmiyorsun” da dememiştir. Bunun yerine: Ben de bir bilgi sahibiyim. Sen de bir şeyler biliyorsun. Ancak bana ulaşan bilgi, sana ulaşmamış, sana gelmemiştir. O halde senin delile uyman ve ona boyun eğmen gerekir, deme yolunu seçmiştir.
44. “Babacığım, şeytana ibadet etme!” Allah’tan başkasına ibadet eden bir kimse şeytana ibadet etmiş olur. Nitekim Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Ey Âdemoğulları, şeytana tapmayın; çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır, diye size emrimi açıklamadım mı?”(Yâsin, 36/60)“Şüphesiz şeytan Rahmân’a karşı çok isyankardır.” Kim de onun adımlarını izlerse, onu dost edinmiş ve buna karşılık Allah’a isyan etmiş ve şeytanın seviyesine inmiş olur. Burada isyanın Rahmân’a izafe edilmesi, günahların kulun Allah’ın rahmetine nail olmasını engellediğine, rahmet kapılarını önünde kapattığına işarettir. Nitekim Allah’a itaat etmek de O’nun rahmetine nail olmanın en büyük sebepleri arasındadır. Bundan dolayı da şöyle buyrulmaktadır:
45. “Babacığım, doğrusu ben” küfürde ısrar etmen, azgınlıkta kalmayı devam ettirmen sebebiyle “Rahmân tarafından bir azabın sana dokunmasından ve böylece” dünyada ve âhirette “şeytanın dostu” arkadaşı “olmandan” böylelikle de oldukça kötü konumlara düşmenden ve son derece vahim yerlerde kalmandan “korkuyorum.” Görüldüğü gibi İbrahim aleyhisselam, babasını davet ederken en kolaydan başlayarak tedrici bir yol izlemiştir. Önce ona sahip olduğu bilgiyi ve bunun babasının kendisine tâbi olmasını gerektirdiğini, kendisine itaat ettiği takdirde de dosdoğru yolu bulacağını haber verdi. Arkasından onu şeytana ibadetten uzak kalmaya çağırıp bunun ihtiva ettiği zararları ona bildirdi. Daha sonra mevcut halini sürdürecek olursa Allah’ın dünyada da âhirette de onu cezalandırıp ondan intikam alacağını, ayrıca şeytanın da arkadaşı olacağını belirterek onu uyardı.
46. Ancak İbrahim’in bu güzel çağrısının o bedbaht insana hiçbir faydası olmadı. Cahil bir kimseye yakışan bir şekilde cevap vererek şöyle dedi:“Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun?” Bu sözleri ile taşlardan yapılmış, uydurma ilâhlarla, putlarla böbürlendi. İbrahim’i de bunlardan yüz çevirdiğinden dolayı kınadı. Oysa bu aşırı bir cehaletten ve vahim bir küfürden kaynaklanır. Putlara ibadet ile övünüp onlara davet ediyordu. “Eğer bundan” ilâhlarıma sövüp dil uzatmaktan ve beni Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen seni kesinlikle taşa tutarım.” Taşlayarak öldürürüm. “Benden uzak dur, uzun bir süre de yanıma yaklaşma!” Uzun bir süre benimle konuşma.
47. İbrahim aleyhisselam ise cahillerle hitap esnasında Rahmân’ın iyi kullarının üslûbuyla ona cevap verdi. Ona hakaret etmedi, aksine sabretti. Ona hoşuna gitmeyecek şekilde karşılık vermeyerek şöyle dedi:“Selâm olsun sana.” Yani sen, benim sana hakaret etmemden, sövüp saymamdan ve hoşuna gitmeyecek şekilde sözler söylememden yana esenliktesin. “Ben Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim.” Yani Allah’ın kendisi sebebiyle mağfiretin gerçekleşeceği İslâm dinine hidâyet bulman için, hidâyet ve mağfirete nail olman için Allah’a dua edip duracağım. “Çünkü Rabbim gerçekten bana karşı lütufkârdır.” Bana çok merhametli ve şefkatlidir, halimle yakından ilgilenir. İbrahim aleyhisselam Allah ona hidâyet verir umuduyla babası için mağfiret dilemeye devam etti. Ancak babasının Allah’ın düşmanı olduğunu anlayıp da bu mağfiret dileyişin ona hiçbir fayda vermediğini görünce ona mağfiret dilemeyi bıraktı ve ondan uzaklaştı. Yüce Allah, bizlere İbrahim dinine uymayı emretmiştir. Allah’a daveti; ilim, hikmet, yumuşaklık, kolaylık ve aşama aşama giderek yapmak, bu yol üzere sabretmek, bu yolda usanmamak, insanların söz ve davranışlarıyla verecekleri eziyetlere katlanmak, onları affedip bağışlamak, hatta sözlü ve fiili iyilikte bulunmak da İbrahim’in dinine tâbi olmanın bir parçasıdır.
48. İbrahim kavminden ve babasından ümit kesince dedi ki:“Ben sizi de sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınızı da” hem sizi, hem putlarınızı “terk ediyor, yalnız Rabbime dua ediyorum.” Bu hem ibadet mahiyetindeki duayı, hem de dilekte bulunma anlamındaki duayı kapsar. “Rabbime dua etmekle mahrum olmayacağımı ümit ediyorum.” Yani Allah’ın duamı ve amellerimi kabul etmek suretiyle beni bahtiyar kılacağını ümit ederim. İşte Allah’ın yoluna davet ettiğinde hevâlarına uyan, öğütlerden hiçbir şekilde faydalanmayarak serserice azgınlıklarını sürdürmekte ısrar eden ve bu yüzden çağrıyı kabul etmeyen kimselerden yana ümidini kesen kimsenin görevi budur. Bu duruma gelen bir kimsenin bizzat kendi kendisini ıslâh etmekle meşgul olması, Rabbinden amelinin kabul edilmesini ümit ederek kötülükten ve kötülerden uzak kalması gerekir.
49. İnsanın vatanından, alıştığı şeylerden, aile halkından ve kavminden ayrı kalması, malum pek çok sebep dolayısıyla nefse en ağır gelen hususlardandır. Bunlardan birisi de kişinin kendilerinden güç aldığı ve kendileri sayesinde sayı çokluğuna ulaştığı kimselerden ayrı ve tek başına kalmasıdır. Ancak Allah için bir şeyler terk edene Allah onlardan hayırlılarını verir. İşte Yüce Allah da İbrahim’in kavminden ayrılıp uzaklaşmasıyla ilgili olarak şunları söylemektedir:“İbrahim onları ve onların Allah’ın dışında taptıklarını terk edince biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Her ikisini de” İshak’ı da, Yakub’u da “peygamber yaptık.” Böylelikle hem İbrahim, hem Allah’ın kendilerine vahyini ihsan edip risaleti için seçtiği ve insanlara peygamber olarak gönderdiği bu salih kimseler büyük hayırlara nail oldular.
50. “Hepsine de” yani İbrahim’e ve oğlu İshak ile torunu Yakub’a “rahmetimizden bağışladık.” Bu da Yüce Allah’ın onlara rahmet olmak üzere bağışladığı faydalı ilimleri, salih amelleri, içlerinde pek çok peygamber ve salih kimselerin bulunduğu, dört bir yana yayılmış kalabalık sayıdaki zürriyeti kapsar. “ve dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam verdik.” Aynı şekilde bu da Allah’ın kendilerine bağışladığı rahmetin bir parçasıdır. Çünkü Allah, iyilik yapan her bir kimsenin iyiliği oranında övgüsünü/namını yayacağını vaat etmiştir. Bunlar ise iyilerin önderlerindendir. O yüzden de Allah gerçekten haklı ve yüce bir şekilde övülmelerini, saygı ile anılmalarını sağlamıştır. Onlara olan bu övgü doğrudur, yalan değildir, yüce ve aşikardır, gizli değildir. Dünyanın dört bir yanında onlardan övgü ile söz edilmektedir. Onların sevgisi kalpleri doldurmuş, övgüleri dillerde dolaşmıştır. Doğru yolu izleyenlere rehber, hidâyet bulanlara önder olmuşlardır. Çağlar boyunca da onların namları dillerden düşmeyecektir. Bu, Yüce Allah’ın bir lütfudur. Allah onu dilediğine verir, Allah büyük bir lütuf sahibidir.
Meryem 19:48
41- Kitapta İbrahim’i de an! O, bir sıddîk, bir peygamber idi. 42- Bir vakit babasına şöyle demişti:“Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet edersin?” 43- “Babacığım, bana sana gelmeyen bir ilim geldi. O nedenle bana tabi ol ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.” 44- “Babacığım, şeytana ibadet etme! Şüphesiz şeytan Rahmân’a karşı çok isyankardır.” 45- “Babacığım, doğrusu ben, Rahmân tarafından bir azabın sana dokunmasından ve böylece şeytanın dostu olmandan, korkuyorum.” 46- Dedi ki:“Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer bundan vazgeçmezsen seni kesinlikle taşa tutarım. Benden uzak dur, uzun bir süre de yanıma yaklaşma!” 47- Dedi ki:“Selâm olsun sana! Ben Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim. Çünkü O, bana karşı gerçekten lütufkârdır.” 48- “Ben sizi de sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınızı da terk ediyor ve yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle mahrum olmayacağımı ümit ediyorum.” 49- İbrahim, onları ve onların Allah’ın dışında taptıklarını terk edince biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Her ikisini de peygamber yaptık. 50- Hepsine de rahmetimizden bağışladık ve dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam verdik.
41. “Kitapta İbrahim’i de an! O, bir sıddîk, bir peygamber idi” buyurmaktadır. Yüce Allah, ona hem sıddıklık, hem de nübüvvet makamlarını vermiştir. Sıddık, çok doğru/dürüst olan demektir. Sözlerinde, fiillerinde, hallerinde doğru olan ve doğrulamakla emrolunduğu her şeyi doğrulayan demektir. Bu ise kalbe ulaşan, kalpte etkisini gösteren, yakîni gerektiren ve kâmil manada salih ameli ortaya çıkartan pek büyük bir ilim sahibi olmayı gerektirir. İbrahim aleyhisselam, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra bütün peygamberlerin en faziletlisidir. O üstün fazilet sahibi kesimlerin üçüncü atasıdır. Allah’ın zürriyetinde peygamberliği ve kitabı takdir ettiği biridir. İnsanları Allah’ın yoluna davet edip bu konuda karşı karşıya kaldığı büyük zorluklara sabredip katlanan da odur. Uzağı, yakını Allah’a davet eden, elinden gelen bütün imkânlarla da babasını aynı yola davet etmek için bütün gayretini ortaya koyan da yine odur.
42. Yüce Allah, İbrahim’in, babası ile konuşmasını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Bir vakit babasına” putlara tapmanın çirkinliğini anlatmak üzere “şöyle demişti: Babacığım; işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet edersin?” Yani varlıklarıyla da fiilleriyle de eksik olan, hiçbir şey işitemeyen, göremeyen, kendilerine tapanlara bir fayda sağlayamayan, bir zarar da veremeyen, aksine kendi kendilerine dahi hiçbir fayda sağlama imkânları bulunmayan, kendilerine gelebilecek bir zararı dahi önleyemeyen putlara ne diye ibadet ediyorsun? Bu zatı ve fiilleri itibariyle eksik olan bir varlığa ibadet etmenin hem aklen, hem dinen son derece çirkin bir iş olduğuna apaçık bir delildir. İbrahim’in bu uyarı ve işareti şuna delildir: Kendisine ibadet edilmesi gereken ve uygun olan, her yönden kemale sahip olan ve kullarının sahip oldukları her türlü nimet ancak kendisinden gelen, onların sıkıntısını kendisinden başka kimsenin gideremeyeceği zat olan Allah’tır.
43. “Babacığım, bana sana gelmeyen bir ilim geldi.” Yani babacığım, ben senin oğlun olduğum için kendinde benim sahip olmadığım bilgiler vardır, diye düşünerek beni küçümseme. Aksine Allah bana, sana vermediği bilgiyi vermiş bulunuyor. Bu sözlerinden maksadı ise şudur:“O nedenle bana tabi ol ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.” Yani mutedil ve istikamet üzere giden bir yolu göstereyim. O da Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmek, her durumda yalnızca O’na itaat etmektir. İbrahim’in bu ifadelerinde oldukça yumuşak ve ince bir hitab vardır ki bu, açıkça görülmektedir. Şöyle ki o:“Babacığım, ben bilgili bir kimseyim, sense cahilsin” demediği gibi “Sen hiçbir şey bilmiyorsun” da dememiştir. Bunun yerine: Ben de bir bilgi sahibiyim. Sen de bir şeyler biliyorsun. Ancak bana ulaşan bilgi, sana ulaşmamış, sana gelmemiştir. O halde senin delile uyman ve ona boyun eğmen gerekir, deme yolunu seçmiştir.
44. “Babacığım, şeytana ibadet etme!” Allah’tan başkasına ibadet eden bir kimse şeytana ibadet etmiş olur. Nitekim Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Ey Âdemoğulları, şeytana tapmayın; çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır, diye size emrimi açıklamadım mı?”(Yâsin, 36/60)“Şüphesiz şeytan Rahmân’a karşı çok isyankardır.” Kim de onun adımlarını izlerse, onu dost edinmiş ve buna karşılık Allah’a isyan etmiş ve şeytanın seviyesine inmiş olur. Burada isyanın Rahmân’a izafe edilmesi, günahların kulun Allah’ın rahmetine nail olmasını engellediğine, rahmet kapılarını önünde kapattığına işarettir. Nitekim Allah’a itaat etmek de O’nun rahmetine nail olmanın en büyük sebepleri arasındadır. Bundan dolayı da şöyle buyrulmaktadır:
45. “Babacığım, doğrusu ben” küfürde ısrar etmen, azgınlıkta kalmayı devam ettirmen sebebiyle “Rahmân tarafından bir azabın sana dokunmasından ve böylece” dünyada ve âhirette “şeytanın dostu” arkadaşı “olmandan” böylelikle de oldukça kötü konumlara düşmenden ve son derece vahim yerlerde kalmandan “korkuyorum.” Görüldüğü gibi İbrahim aleyhisselam, babasını davet ederken en kolaydan başlayarak tedrici bir yol izlemiştir. Önce ona sahip olduğu bilgiyi ve bunun babasının kendisine tâbi olmasını gerektirdiğini, kendisine itaat ettiği takdirde de dosdoğru yolu bulacağını haber verdi. Arkasından onu şeytana ibadetten uzak kalmaya çağırıp bunun ihtiva ettiği zararları ona bildirdi. Daha sonra mevcut halini sürdürecek olursa Allah’ın dünyada da âhirette de onu cezalandırıp ondan intikam alacağını, ayrıca şeytanın da arkadaşı olacağını belirterek onu uyardı.
46. Ancak İbrahim’in bu güzel çağrısının o bedbaht insana hiçbir faydası olmadı. Cahil bir kimseye yakışan bir şekilde cevap vererek şöyle dedi:“Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun?” Bu sözleri ile taşlardan yapılmış, uydurma ilâhlarla, putlarla böbürlendi. İbrahim’i de bunlardan yüz çevirdiğinden dolayı kınadı. Oysa bu aşırı bir cehaletten ve vahim bir küfürden kaynaklanır. Putlara ibadet ile övünüp onlara davet ediyordu. “Eğer bundan” ilâhlarıma sövüp dil uzatmaktan ve beni Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen seni kesinlikle taşa tutarım.” Taşlayarak öldürürüm. “Benden uzak dur, uzun bir süre de yanıma yaklaşma!” Uzun bir süre benimle konuşma.
47. İbrahim aleyhisselam ise cahillerle hitap esnasında Rahmân’ın iyi kullarının üslûbuyla ona cevap verdi. Ona hakaret etmedi, aksine sabretti. Ona hoşuna gitmeyecek şekilde karşılık vermeyerek şöyle dedi:“Selâm olsun sana.” Yani sen, benim sana hakaret etmemden, sövüp saymamdan ve hoşuna gitmeyecek şekilde sözler söylememden yana esenliktesin. “Ben Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim.” Yani Allah’ın kendisi sebebiyle mağfiretin gerçekleşeceği İslâm dinine hidâyet bulman için, hidâyet ve mağfirete nail olman için Allah’a dua edip duracağım. “Çünkü Rabbim gerçekten bana karşı lütufkârdır.” Bana çok merhametli ve şefkatlidir, halimle yakından ilgilenir. İbrahim aleyhisselam Allah ona hidâyet verir umuduyla babası için mağfiret dilemeye devam etti. Ancak babasının Allah’ın düşmanı olduğunu anlayıp da bu mağfiret dileyişin ona hiçbir fayda vermediğini görünce ona mağfiret dilemeyi bıraktı ve ondan uzaklaştı. Yüce Allah, bizlere İbrahim dinine uymayı emretmiştir. Allah’a daveti; ilim, hikmet, yumuşaklık, kolaylık ve aşama aşama giderek yapmak, bu yol üzere sabretmek, bu yolda usanmamak, insanların söz ve davranışlarıyla verecekleri eziyetlere katlanmak, onları affedip bağışlamak, hatta sözlü ve fiili iyilikte bulunmak da İbrahim’in dinine tâbi olmanın bir parçasıdır.
48. İbrahim kavminden ve babasından ümit kesince dedi ki:“Ben sizi de sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınızı da” hem sizi, hem putlarınızı “terk ediyor, yalnız Rabbime dua ediyorum.” Bu hem ibadet mahiyetindeki duayı, hem de dilekte bulunma anlamındaki duayı kapsar. “Rabbime dua etmekle mahrum olmayacağımı ümit ediyorum.” Yani Allah’ın duamı ve amellerimi kabul etmek suretiyle beni bahtiyar kılacağını ümit ederim. İşte Allah’ın yoluna davet ettiğinde hevâlarına uyan, öğütlerden hiçbir şekilde faydalanmayarak serserice azgınlıklarını sürdürmekte ısrar eden ve bu yüzden çağrıyı kabul etmeyen kimselerden yana ümidini kesen kimsenin görevi budur. Bu duruma gelen bir kimsenin bizzat kendi kendisini ıslâh etmekle meşgul olması, Rabbinden amelinin kabul edilmesini ümit ederek kötülükten ve kötülerden uzak kalması gerekir.
49. İnsanın vatanından, alıştığı şeylerden, aile halkından ve kavminden ayrı kalması, malum pek çok sebep dolayısıyla nefse en ağır gelen hususlardandır. Bunlardan birisi de kişinin kendilerinden güç aldığı ve kendileri sayesinde sayı çokluğuna ulaştığı kimselerden ayrı ve tek başına kalmasıdır. Ancak Allah için bir şeyler terk edene Allah onlardan hayırlılarını verir. İşte Yüce Allah da İbrahim’in kavminden ayrılıp uzaklaşmasıyla ilgili olarak şunları söylemektedir:“İbrahim onları ve onların Allah’ın dışında taptıklarını terk edince biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Her ikisini de” İshak’ı da, Yakub’u da “peygamber yaptık.” Böylelikle hem İbrahim, hem Allah’ın kendilerine vahyini ihsan edip risaleti için seçtiği ve insanlara peygamber olarak gönderdiği bu salih kimseler büyük hayırlara nail oldular.
50. “Hepsine de” yani İbrahim’e ve oğlu İshak ile torunu Yakub’a “rahmetimizden bağışladık.” Bu da Yüce Allah’ın onlara rahmet olmak üzere bağışladığı faydalı ilimleri, salih amelleri, içlerinde pek çok peygamber ve salih kimselerin bulunduğu, dört bir yana yayılmış kalabalık sayıdaki zürriyeti kapsar. “ve dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam verdik.” Aynı şekilde bu da Allah’ın kendilerine bağışladığı rahmetin bir parçasıdır. Çünkü Allah, iyilik yapan her bir kimsenin iyiliği oranında övgüsünü/namını yayacağını vaat etmiştir. Bunlar ise iyilerin önderlerindendir. O yüzden de Allah gerçekten haklı ve yüce bir şekilde övülmelerini, saygı ile anılmalarını sağlamıştır. Onlara olan bu övgü doğrudur, yalan değildir, yüce ve aşikardır, gizli değildir. Dünyanın dört bir yanında onlardan övgü ile söz edilmektedir. Onların sevgisi kalpleri doldurmuş, övgüleri dillerde dolaşmıştır. Doğru yolu izleyenlere rehber, hidâyet bulanlara önder olmuşlardır. Çağlar boyunca da onların namları dillerden düşmeyecektir. Bu, Yüce Allah’ın bir lütfudur. Allah onu dilediğine verir, Allah büyük bir lütuf sahibidir.
Meryem 19:49
41- Kitapta İbrahim’i de an! O, bir sıddîk, bir peygamber idi. 42- Bir vakit babasına şöyle demişti:“Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet edersin?” 43- “Babacığım, bana sana gelmeyen bir ilim geldi. O nedenle bana tabi ol ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.” 44- “Babacığım, şeytana ibadet etme! Şüphesiz şeytan Rahmân’a karşı çok isyankardır.” 45- “Babacığım, doğrusu ben, Rahmân tarafından bir azabın sana dokunmasından ve böylece şeytanın dostu olmandan, korkuyorum.” 46- Dedi ki:“Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer bundan vazgeçmezsen seni kesinlikle taşa tutarım. Benden uzak dur, uzun bir süre de yanıma yaklaşma!” 47- Dedi ki:“Selâm olsun sana! Ben Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim. Çünkü O, bana karşı gerçekten lütufkârdır.” 48- “Ben sizi de sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınızı da terk ediyor ve yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle mahrum olmayacağımı ümit ediyorum.” 49- İbrahim, onları ve onların Allah’ın dışında taptıklarını terk edince biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Her ikisini de peygamber yaptık. 50- Hepsine de rahmetimizden bağışladık ve dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam verdik.
41. “Kitapta İbrahim’i de an! O, bir sıddîk, bir peygamber idi” buyurmaktadır. Yüce Allah, ona hem sıddıklık, hem de nübüvvet makamlarını vermiştir. Sıddık, çok doğru/dürüst olan demektir. Sözlerinde, fiillerinde, hallerinde doğru olan ve doğrulamakla emrolunduğu her şeyi doğrulayan demektir. Bu ise kalbe ulaşan, kalpte etkisini gösteren, yakîni gerektiren ve kâmil manada salih ameli ortaya çıkartan pek büyük bir ilim sahibi olmayı gerektirir. İbrahim aleyhisselam, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra bütün peygamberlerin en faziletlisidir. O üstün fazilet sahibi kesimlerin üçüncü atasıdır. Allah’ın zürriyetinde peygamberliği ve kitabı takdir ettiği biridir. İnsanları Allah’ın yoluna davet edip bu konuda karşı karşıya kaldığı büyük zorluklara sabredip katlanan da odur. Uzağı, yakını Allah’a davet eden, elinden gelen bütün imkânlarla da babasını aynı yola davet etmek için bütün gayretini ortaya koyan da yine odur.
42. Yüce Allah, İbrahim’in, babası ile konuşmasını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Bir vakit babasına” putlara tapmanın çirkinliğini anlatmak üzere “şöyle demişti: Babacığım; işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet edersin?” Yani varlıklarıyla da fiilleriyle de eksik olan, hiçbir şey işitemeyen, göremeyen, kendilerine tapanlara bir fayda sağlayamayan, bir zarar da veremeyen, aksine kendi kendilerine dahi hiçbir fayda sağlama imkânları bulunmayan, kendilerine gelebilecek bir zararı dahi önleyemeyen putlara ne diye ibadet ediyorsun? Bu zatı ve fiilleri itibariyle eksik olan bir varlığa ibadet etmenin hem aklen, hem dinen son derece çirkin bir iş olduğuna apaçık bir delildir. İbrahim’in bu uyarı ve işareti şuna delildir: Kendisine ibadet edilmesi gereken ve uygun olan, her yönden kemale sahip olan ve kullarının sahip oldukları her türlü nimet ancak kendisinden gelen, onların sıkıntısını kendisinden başka kimsenin gideremeyeceği zat olan Allah’tır.
43. “Babacığım, bana sana gelmeyen bir ilim geldi.” Yani babacığım, ben senin oğlun olduğum için kendinde benim sahip olmadığım bilgiler vardır, diye düşünerek beni küçümseme. Aksine Allah bana, sana vermediği bilgiyi vermiş bulunuyor. Bu sözlerinden maksadı ise şudur:“O nedenle bana tabi ol ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.” Yani mutedil ve istikamet üzere giden bir yolu göstereyim. O da Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmek, her durumda yalnızca O’na itaat etmektir. İbrahim’in bu ifadelerinde oldukça yumuşak ve ince bir hitab vardır ki bu, açıkça görülmektedir. Şöyle ki o:“Babacığım, ben bilgili bir kimseyim, sense cahilsin” demediği gibi “Sen hiçbir şey bilmiyorsun” da dememiştir. Bunun yerine: Ben de bir bilgi sahibiyim. Sen de bir şeyler biliyorsun. Ancak bana ulaşan bilgi, sana ulaşmamış, sana gelmemiştir. O halde senin delile uyman ve ona boyun eğmen gerekir, deme yolunu seçmiştir.
44. “Babacığım, şeytana ibadet etme!” Allah’tan başkasına ibadet eden bir kimse şeytana ibadet etmiş olur. Nitekim Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Ey Âdemoğulları, şeytana tapmayın; çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır, diye size emrimi açıklamadım mı?”(Yâsin, 36/60)“Şüphesiz şeytan Rahmân’a karşı çok isyankardır.” Kim de onun adımlarını izlerse, onu dost edinmiş ve buna karşılık Allah’a isyan etmiş ve şeytanın seviyesine inmiş olur. Burada isyanın Rahmân’a izafe edilmesi, günahların kulun Allah’ın rahmetine nail olmasını engellediğine, rahmet kapılarını önünde kapattığına işarettir. Nitekim Allah’a itaat etmek de O’nun rahmetine nail olmanın en büyük sebepleri arasındadır. Bundan dolayı da şöyle buyrulmaktadır:
45. “Babacığım, doğrusu ben” küfürde ısrar etmen, azgınlıkta kalmayı devam ettirmen sebebiyle “Rahmân tarafından bir azabın sana dokunmasından ve böylece” dünyada ve âhirette “şeytanın dostu” arkadaşı “olmandan” böylelikle de oldukça kötü konumlara düşmenden ve son derece vahim yerlerde kalmandan “korkuyorum.” Görüldüğü gibi İbrahim aleyhisselam, babasını davet ederken en kolaydan başlayarak tedrici bir yol izlemiştir. Önce ona sahip olduğu bilgiyi ve bunun babasının kendisine tâbi olmasını gerektirdiğini, kendisine itaat ettiği takdirde de dosdoğru yolu bulacağını haber verdi. Arkasından onu şeytana ibadetten uzak kalmaya çağırıp bunun ihtiva ettiği zararları ona bildirdi. Daha sonra mevcut halini sürdürecek olursa Allah’ın dünyada da âhirette de onu cezalandırıp ondan intikam alacağını, ayrıca şeytanın da arkadaşı olacağını belirterek onu uyardı.
46. Ancak İbrahim’in bu güzel çağrısının o bedbaht insana hiçbir faydası olmadı. Cahil bir kimseye yakışan bir şekilde cevap vererek şöyle dedi:“Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun?” Bu sözleri ile taşlardan yapılmış, uydurma ilâhlarla, putlarla böbürlendi. İbrahim’i de bunlardan yüz çevirdiğinden dolayı kınadı. Oysa bu aşırı bir cehaletten ve vahim bir küfürden kaynaklanır. Putlara ibadet ile övünüp onlara davet ediyordu. “Eğer bundan” ilâhlarıma sövüp dil uzatmaktan ve beni Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen seni kesinlikle taşa tutarım.” Taşlayarak öldürürüm. “Benden uzak dur, uzun bir süre de yanıma yaklaşma!” Uzun bir süre benimle konuşma.
47. İbrahim aleyhisselam ise cahillerle hitap esnasında Rahmân’ın iyi kullarının üslûbuyla ona cevap verdi. Ona hakaret etmedi, aksine sabretti. Ona hoşuna gitmeyecek şekilde karşılık vermeyerek şöyle dedi:“Selâm olsun sana.” Yani sen, benim sana hakaret etmemden, sövüp saymamdan ve hoşuna gitmeyecek şekilde sözler söylememden yana esenliktesin. “Ben Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim.” Yani Allah’ın kendisi sebebiyle mağfiretin gerçekleşeceği İslâm dinine hidâyet bulman için, hidâyet ve mağfirete nail olman için Allah’a dua edip duracağım. “Çünkü Rabbim gerçekten bana karşı lütufkârdır.” Bana çok merhametli ve şefkatlidir, halimle yakından ilgilenir. İbrahim aleyhisselam Allah ona hidâyet verir umuduyla babası için mağfiret dilemeye devam etti. Ancak babasının Allah’ın düşmanı olduğunu anlayıp da bu mağfiret dileyişin ona hiçbir fayda vermediğini görünce ona mağfiret dilemeyi bıraktı ve ondan uzaklaştı. Yüce Allah, bizlere İbrahim dinine uymayı emretmiştir. Allah’a daveti; ilim, hikmet, yumuşaklık, kolaylık ve aşama aşama giderek yapmak, bu yol üzere sabretmek, bu yolda usanmamak, insanların söz ve davranışlarıyla verecekleri eziyetlere katlanmak, onları affedip bağışlamak, hatta sözlü ve fiili iyilikte bulunmak da İbrahim’in dinine tâbi olmanın bir parçasıdır.
48. İbrahim kavminden ve babasından ümit kesince dedi ki:“Ben sizi de sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınızı da” hem sizi, hem putlarınızı “terk ediyor, yalnız Rabbime dua ediyorum.” Bu hem ibadet mahiyetindeki duayı, hem de dilekte bulunma anlamındaki duayı kapsar. “Rabbime dua etmekle mahrum olmayacağımı ümit ediyorum.” Yani Allah’ın duamı ve amellerimi kabul etmek suretiyle beni bahtiyar kılacağını ümit ederim. İşte Allah’ın yoluna davet ettiğinde hevâlarına uyan, öğütlerden hiçbir şekilde faydalanmayarak serserice azgınlıklarını sürdürmekte ısrar eden ve bu yüzden çağrıyı kabul etmeyen kimselerden yana ümidini kesen kimsenin görevi budur. Bu duruma gelen bir kimsenin bizzat kendi kendisini ıslâh etmekle meşgul olması, Rabbinden amelinin kabul edilmesini ümit ederek kötülükten ve kötülerden uzak kalması gerekir.
49. İnsanın vatanından, alıştığı şeylerden, aile halkından ve kavminden ayrı kalması, malum pek çok sebep dolayısıyla nefse en ağır gelen hususlardandır. Bunlardan birisi de kişinin kendilerinden güç aldığı ve kendileri sayesinde sayı çokluğuna ulaştığı kimselerden ayrı ve tek başına kalmasıdır. Ancak Allah için bir şeyler terk edene Allah onlardan hayırlılarını verir. İşte Yüce Allah da İbrahim’in kavminden ayrılıp uzaklaşmasıyla ilgili olarak şunları söylemektedir:“İbrahim onları ve onların Allah’ın dışında taptıklarını terk edince biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Her ikisini de” İshak’ı da, Yakub’u da “peygamber yaptık.” Böylelikle hem İbrahim, hem Allah’ın kendilerine vahyini ihsan edip risaleti için seçtiği ve insanlara peygamber olarak gönderdiği bu salih kimseler büyük hayırlara nail oldular.
50. “Hepsine de” yani İbrahim’e ve oğlu İshak ile torunu Yakub’a “rahmetimizden bağışladık.” Bu da Yüce Allah’ın onlara rahmet olmak üzere bağışladığı faydalı ilimleri, salih amelleri, içlerinde pek çok peygamber ve salih kimselerin bulunduğu, dört bir yana yayılmış kalabalık sayıdaki zürriyeti kapsar. “ve dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam verdik.” Aynı şekilde bu da Allah’ın kendilerine bağışladığı rahmetin bir parçasıdır. Çünkü Allah, iyilik yapan her bir kimsenin iyiliği oranında övgüsünü/namını yayacağını vaat etmiştir. Bunlar ise iyilerin önderlerindendir. O yüzden de Allah gerçekten haklı ve yüce bir şekilde övülmelerini, saygı ile anılmalarını sağlamıştır. Onlara olan bu övgü doğrudur, yalan değildir, yüce ve aşikardır, gizli değildir. Dünyanın dört bir yanında onlardan övgü ile söz edilmektedir. Onların sevgisi kalpleri doldurmuş, övgüleri dillerde dolaşmıştır. Doğru yolu izleyenlere rehber, hidâyet bulanlara önder olmuşlardır. Çağlar boyunca da onların namları dillerden düşmeyecektir. Bu, Yüce Allah’ın bir lütfudur. Allah onu dilediğine verir, Allah büyük bir lütuf sahibidir.
Meryem 19:50
41- Kitapta İbrahim’i de an! O, bir sıddîk, bir peygamber idi. 42- Bir vakit babasına şöyle demişti:“Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet edersin?” 43- “Babacığım, bana sana gelmeyen bir ilim geldi. O nedenle bana tabi ol ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.” 44- “Babacığım, şeytana ibadet etme! Şüphesiz şeytan Rahmân’a karşı çok isyankardır.” 45- “Babacığım, doğrusu ben, Rahmân tarafından bir azabın sana dokunmasından ve böylece şeytanın dostu olmandan, korkuyorum.” 46- Dedi ki:“Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer bundan vazgeçmezsen seni kesinlikle taşa tutarım. Benden uzak dur, uzun bir süre de yanıma yaklaşma!” 47- Dedi ki:“Selâm olsun sana! Ben Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim. Çünkü O, bana karşı gerçekten lütufkârdır.” 48- “Ben sizi de sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınızı da terk ediyor ve yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle mahrum olmayacağımı ümit ediyorum.” 49- İbrahim, onları ve onların Allah’ın dışında taptıklarını terk edince biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Her ikisini de peygamber yaptık. 50- Hepsine de rahmetimizden bağışladık ve dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam verdik.
41. “Kitapta İbrahim’i de an! O, bir sıddîk, bir peygamber idi” buyurmaktadır. Yüce Allah, ona hem sıddıklık, hem de nübüvvet makamlarını vermiştir. Sıddık, çok doğru/dürüst olan demektir. Sözlerinde, fiillerinde, hallerinde doğru olan ve doğrulamakla emrolunduğu her şeyi doğrulayan demektir. Bu ise kalbe ulaşan, kalpte etkisini gösteren, yakîni gerektiren ve kâmil manada salih ameli ortaya çıkartan pek büyük bir ilim sahibi olmayı gerektirir. İbrahim aleyhisselam, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra bütün peygamberlerin en faziletlisidir. O üstün fazilet sahibi kesimlerin üçüncü atasıdır. Allah’ın zürriyetinde peygamberliği ve kitabı takdir ettiği biridir. İnsanları Allah’ın yoluna davet edip bu konuda karşı karşıya kaldığı büyük zorluklara sabredip katlanan da odur. Uzağı, yakını Allah’a davet eden, elinden gelen bütün imkânlarla da babasını aynı yola davet etmek için bütün gayretini ortaya koyan da yine odur.
42. Yüce Allah, İbrahim’in, babası ile konuşmasını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Bir vakit babasına” putlara tapmanın çirkinliğini anlatmak üzere “şöyle demişti: Babacığım; işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet edersin?” Yani varlıklarıyla da fiilleriyle de eksik olan, hiçbir şey işitemeyen, göremeyen, kendilerine tapanlara bir fayda sağlayamayan, bir zarar da veremeyen, aksine kendi kendilerine dahi hiçbir fayda sağlama imkânları bulunmayan, kendilerine gelebilecek bir zararı dahi önleyemeyen putlara ne diye ibadet ediyorsun? Bu zatı ve fiilleri itibariyle eksik olan bir varlığa ibadet etmenin hem aklen, hem dinen son derece çirkin bir iş olduğuna apaçık bir delildir. İbrahim’in bu uyarı ve işareti şuna delildir: Kendisine ibadet edilmesi gereken ve uygun olan, her yönden kemale sahip olan ve kullarının sahip oldukları her türlü nimet ancak kendisinden gelen, onların sıkıntısını kendisinden başka kimsenin gideremeyeceği zat olan Allah’tır.
43. “Babacığım, bana sana gelmeyen bir ilim geldi.” Yani babacığım, ben senin oğlun olduğum için kendinde benim sahip olmadığım bilgiler vardır, diye düşünerek beni küçümseme. Aksine Allah bana, sana vermediği bilgiyi vermiş bulunuyor. Bu sözlerinden maksadı ise şudur:“O nedenle bana tabi ol ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.” Yani mutedil ve istikamet üzere giden bir yolu göstereyim. O da Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmek, her durumda yalnızca O’na itaat etmektir. İbrahim’in bu ifadelerinde oldukça yumuşak ve ince bir hitab vardır ki bu, açıkça görülmektedir. Şöyle ki o:“Babacığım, ben bilgili bir kimseyim, sense cahilsin” demediği gibi “Sen hiçbir şey bilmiyorsun” da dememiştir. Bunun yerine: Ben de bir bilgi sahibiyim. Sen de bir şeyler biliyorsun. Ancak bana ulaşan bilgi, sana ulaşmamış, sana gelmemiştir. O halde senin delile uyman ve ona boyun eğmen gerekir, deme yolunu seçmiştir.
44. “Babacığım, şeytana ibadet etme!” Allah’tan başkasına ibadet eden bir kimse şeytana ibadet etmiş olur. Nitekim Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Ey Âdemoğulları, şeytana tapmayın; çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır, diye size emrimi açıklamadım mı?”(Yâsin, 36/60)“Şüphesiz şeytan Rahmân’a karşı çok isyankardır.” Kim de onun adımlarını izlerse, onu dost edinmiş ve buna karşılık Allah’a isyan etmiş ve şeytanın seviyesine inmiş olur. Burada isyanın Rahmân’a izafe edilmesi, günahların kulun Allah’ın rahmetine nail olmasını engellediğine, rahmet kapılarını önünde kapattığına işarettir. Nitekim Allah’a itaat etmek de O’nun rahmetine nail olmanın en büyük sebepleri arasındadır. Bundan dolayı da şöyle buyrulmaktadır:
45. “Babacığım, doğrusu ben” küfürde ısrar etmen, azgınlıkta kalmayı devam ettirmen sebebiyle “Rahmân tarafından bir azabın sana dokunmasından ve böylece” dünyada ve âhirette “şeytanın dostu” arkadaşı “olmandan” böylelikle de oldukça kötü konumlara düşmenden ve son derece vahim yerlerde kalmandan “korkuyorum.” Görüldüğü gibi İbrahim aleyhisselam, babasını davet ederken en kolaydan başlayarak tedrici bir yol izlemiştir. Önce ona sahip olduğu bilgiyi ve bunun babasının kendisine tâbi olmasını gerektirdiğini, kendisine itaat ettiği takdirde de dosdoğru yolu bulacağını haber verdi. Arkasından onu şeytana ibadetten uzak kalmaya çağırıp bunun ihtiva ettiği zararları ona bildirdi. Daha sonra mevcut halini sürdürecek olursa Allah’ın dünyada da âhirette de onu cezalandırıp ondan intikam alacağını, ayrıca şeytanın da arkadaşı olacağını belirterek onu uyardı.
46. Ancak İbrahim’in bu güzel çağrısının o bedbaht insana hiçbir faydası olmadı. Cahil bir kimseye yakışan bir şekilde cevap vererek şöyle dedi:“Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun?” Bu sözleri ile taşlardan yapılmış, uydurma ilâhlarla, putlarla böbürlendi. İbrahim’i de bunlardan yüz çevirdiğinden dolayı kınadı. Oysa bu aşırı bir cehaletten ve vahim bir küfürden kaynaklanır. Putlara ibadet ile övünüp onlara davet ediyordu. “Eğer bundan” ilâhlarıma sövüp dil uzatmaktan ve beni Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen seni kesinlikle taşa tutarım.” Taşlayarak öldürürüm. “Benden uzak dur, uzun bir süre de yanıma yaklaşma!” Uzun bir süre benimle konuşma.
47. İbrahim aleyhisselam ise cahillerle hitap esnasında Rahmân’ın iyi kullarının üslûbuyla ona cevap verdi. Ona hakaret etmedi, aksine sabretti. Ona hoşuna gitmeyecek şekilde karşılık vermeyerek şöyle dedi:“Selâm olsun sana.” Yani sen, benim sana hakaret etmemden, sövüp saymamdan ve hoşuna gitmeyecek şekilde sözler söylememden yana esenliktesin. “Ben Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim.” Yani Allah’ın kendisi sebebiyle mağfiretin gerçekleşeceği İslâm dinine hidâyet bulman için, hidâyet ve mağfirete nail olman için Allah’a dua edip duracağım. “Çünkü Rabbim gerçekten bana karşı lütufkârdır.” Bana çok merhametli ve şefkatlidir, halimle yakından ilgilenir. İbrahim aleyhisselam Allah ona hidâyet verir umuduyla babası için mağfiret dilemeye devam etti. Ancak babasının Allah’ın düşmanı olduğunu anlayıp da bu mağfiret dileyişin ona hiçbir fayda vermediğini görünce ona mağfiret dilemeyi bıraktı ve ondan uzaklaştı. Yüce Allah, bizlere İbrahim dinine uymayı emretmiştir. Allah’a daveti; ilim, hikmet, yumuşaklık, kolaylık ve aşama aşama giderek yapmak, bu yol üzere sabretmek, bu yolda usanmamak, insanların söz ve davranışlarıyla verecekleri eziyetlere katlanmak, onları affedip bağışlamak, hatta sözlü ve fiili iyilikte bulunmak da İbrahim’in dinine tâbi olmanın bir parçasıdır.
48. İbrahim kavminden ve babasından ümit kesince dedi ki:“Ben sizi de sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınızı da” hem sizi, hem putlarınızı “terk ediyor, yalnız Rabbime dua ediyorum.” Bu hem ibadet mahiyetindeki duayı, hem de dilekte bulunma anlamındaki duayı kapsar. “Rabbime dua etmekle mahrum olmayacağımı ümit ediyorum.” Yani Allah’ın duamı ve amellerimi kabul etmek suretiyle beni bahtiyar kılacağını ümit ederim. İşte Allah’ın yoluna davet ettiğinde hevâlarına uyan, öğütlerden hiçbir şekilde faydalanmayarak serserice azgınlıklarını sürdürmekte ısrar eden ve bu yüzden çağrıyı kabul etmeyen kimselerden yana ümidini kesen kimsenin görevi budur. Bu duruma gelen bir kimsenin bizzat kendi kendisini ıslâh etmekle meşgul olması, Rabbinden amelinin kabul edilmesini ümit ederek kötülükten ve kötülerden uzak kalması gerekir.
49. İnsanın vatanından, alıştığı şeylerden, aile halkından ve kavminden ayrı kalması, malum pek çok sebep dolayısıyla nefse en ağır gelen hususlardandır. Bunlardan birisi de kişinin kendilerinden güç aldığı ve kendileri sayesinde sayı çokluğuna ulaştığı kimselerden ayrı ve tek başına kalmasıdır. Ancak Allah için bir şeyler terk edene Allah onlardan hayırlılarını verir. İşte Yüce Allah da İbrahim’in kavminden ayrılıp uzaklaşmasıyla ilgili olarak şunları söylemektedir:“İbrahim onları ve onların Allah’ın dışında taptıklarını terk edince biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Her ikisini de” İshak’ı da, Yakub’u da “peygamber yaptık.” Böylelikle hem İbrahim, hem Allah’ın kendilerine vahyini ihsan edip risaleti için seçtiği ve insanlara peygamber olarak gönderdiği bu salih kimseler büyük hayırlara nail oldular.
50. “Hepsine de” yani İbrahim’e ve oğlu İshak ile torunu Yakub’a “rahmetimizden bağışladık.” Bu da Yüce Allah’ın onlara rahmet olmak üzere bağışladığı faydalı ilimleri, salih amelleri, içlerinde pek çok peygamber ve salih kimselerin bulunduğu, dört bir yana yayılmış kalabalık sayıdaki zürriyeti kapsar. “ve dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam verdik.” Aynı şekilde bu da Allah’ın kendilerine bağışladığı rahmetin bir parçasıdır. Çünkü Allah, iyilik yapan her bir kimsenin iyiliği oranında övgüsünü/namını yayacağını vaat etmiştir. Bunlar ise iyilerin önderlerindendir. O yüzden de Allah gerçekten haklı ve yüce bir şekilde övülmelerini, saygı ile anılmalarını sağlamıştır. Onlara olan bu övgü doğrudur, yalan değildir, yüce ve aşikardır, gizli değildir. Dünyanın dört bir yanında onlardan övgü ile söz edilmektedir. Onların sevgisi kalpleri doldurmuş, övgüleri dillerde dolaşmıştır. Doğru yolu izleyenlere rehber, hidâyet bulanlara önder olmuşlardır. Çağlar boyunca da onların namları dillerden düşmeyecektir. Bu, Yüce Allah’ın bir lütfudur. Allah onu dilediğine verir, Allah büyük bir lütuf sahibidir.
Meryem 19:51
51- Kitapta Mûsâ’yı da an. O, ihlasa erdirilmiş seçkin bir kul ve bir rasûl, bir nebi idi. 52- Biz, ona Tûr’un sağ tarafından seslendik ve gizli bir şekilde konuşmak üzere onu kendimize yaklaştırdık. 53- Rahmetimizden ona kardeşi Hârûn’u da peygamber (ve destekçi) olarak bağışladık.
51. Yani bu Kur’ân-ı Kerim’de İmran oğlu Mûsâ’yı da ta’zim ile onun şerefli makamını ve üstün ahlâkını tanıtmak üzere an. “O, ihlasa erdirilmiş bir seçkin” Ayetteki “مُخۡلَصٗا ” kelimesinin lâm harfi bir kıraate üstün olarak “muhlas” şeklinde okunmuştur ki bu, Yüce Allah’ın onu seçtiği ve alemlere üstün kıldığı anlamına gelir. Bir kıraatte de lâm harfi esreli olarak “muhlis” şeklinde okunmuştur ki bu da onun bütün amellerinde, söz ve niyetlerinde Allah’a karşı ihlâslı olduğu anlamına gelir. Buna göre Yüce Allah, onu bütün hallerinde ihlâslı olmakla nitelendirmiştir. Bu iki anlam da birbirinden ayrı düşünülemez. Yüce Allah, ihlasından dolayı onu seçmiştir, onun ihlâslı oluşu da seçilmesini gerektirmiştir. Gerçekten kulun vasfolunacağı en üstün hal, onun ihlâslı olduğunun bildirilmesi ve Rabbi tarafından da seçilmiş olduğunun belirtilmesidir. “Bir rasûl ve bir nebi idi.” Yüce Allah ona risaleti ve nübüvveti bir arada vermişti. Risalet, rasûl/elçi olarak gönderenin sözünü tebliğ etmeyi, bununla birlikte şeriatte gelen küçük büyük her bir şeyi tebliği gerektirir. Nübüvvet ise Allah’ın ona vahyetmesi, vahyini ona indirmekle onu özel bir konuma getirmiş olmasıdır. Nübüvvet kişinin kendisi ile Rabbi arasında, risalet ise kişi ile insanlar arasında ortaya çıkan bir görevdir.
52. Dahası Yüce Allah, Mûsâ’ya çeşitli vahiy şekillerinin en üstününü vererek ona has bir makam ihsan etmiştir ki bu da Yüce Allah’ın onunla konuşması ve konuşmak için de onu yakınlaştırmış olmasıdır. İşte Mûsâ aleyhisselam bütün peygamberler arasında Kelimullah olmak gibi bir hususiyete sahiptir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Biz ona Tûr’un sağ tarafından seslendik.” Mûsâ’nın yolculuğu esnasında dağın Mûsâ’ya göre sağda kalan cihetinden seslendik, demektir. Yahut da (sağ anlamına geldiği gibi bereket anlamına da gelen “ٱلۡأَيۡمَنِ ”) daha mübarek olan tarafından seslendik, anlamında da olabilir. Nitekim bu anlama Yüce Allah’ın:“Ateşin yanında ve onun çevresinde olanlar da mübarek kılındı.”(el-Neml, 27/8) buyruğu delildir. “ve gizli bir şekilde konuşmak (münacat) üzere onu kendimize yaklaştırdık.” Bu buyrukta yer alan “münacât” ile “nidâ” arasında fark vardır: Nidâ yüksek sesle seslenmek demektir, münacât ise bundan daha aşağı tonla, gizlice konuşmaktır. Bu buyruk ile Allah’ın kelâm sıfatı ve bu kelâmın nidâ ve münacât şeklinde çeşitli türlerinin olduğu söz konusu edilmektedir. Nitekim ehl-i sünnet ve’l-cemaatin kabul ettiği görüş budur ki Cehmiye, Mutezile ve onların yolundan giden diğerleri bunu kabul etmezler.
53. “Rahmetimizden ona kardeşi Hârûn’u da peygamber (ve destekçi) olarak bağışladık.” Bu, Mûsâ aleyhisselam’ın, kardeşi Hârûn’a olan en büyük fazileti ve iyiliğidir. Zira o, Rabbinden kardeşini bu işinde kendisine ortak etmesini, onu da kendisi gibi bir rasûl kılmasını dilemişti. Yüce Allah da onun bu isteğini kabul ederek rahmetinden kardeşi Hârûn’u ona nebi olarak bağışlamıştı. Hârûn’un peygamberliği, Mûsâ’nın peygamberline tâbi idi. O da Mûsâ’ya bu büyük görevinde yardımcı olup destek verdi.
Meryem 19:52
51- Kitapta Mûsâ’yı da an. O, ihlasa erdirilmiş seçkin bir kul ve bir rasûl, bir nebi idi. 52- Biz, ona Tûr’un sağ tarafından seslendik ve gizli bir şekilde konuşmak üzere onu kendimize yaklaştırdık. 53- Rahmetimizden ona kardeşi Hârûn’u da peygamber (ve destekçi) olarak bağışladık.
51. Yani bu Kur’ân-ı Kerim’de İmran oğlu Mûsâ’yı da ta’zim ile onun şerefli makamını ve üstün ahlâkını tanıtmak üzere an. “O, ihlasa erdirilmiş bir seçkin” Ayetteki “مُخۡلَصٗا ” kelimesinin lâm harfi bir kıraate üstün olarak “muhlas” şeklinde okunmuştur ki bu, Yüce Allah’ın onu seçtiği ve alemlere üstün kıldığı anlamına gelir. Bir kıraatte de lâm harfi esreli olarak “muhlis” şeklinde okunmuştur ki bu da onun bütün amellerinde, söz ve niyetlerinde Allah’a karşı ihlâslı olduğu anlamına gelir. Buna göre Yüce Allah, onu bütün hallerinde ihlâslı olmakla nitelendirmiştir. Bu iki anlam da birbirinden ayrı düşünülemez. Yüce Allah, ihlasından dolayı onu seçmiştir, onun ihlâslı oluşu da seçilmesini gerektirmiştir. Gerçekten kulun vasfolunacağı en üstün hal, onun ihlâslı olduğunun bildirilmesi ve Rabbi tarafından da seçilmiş olduğunun belirtilmesidir. “Bir rasûl ve bir nebi idi.” Yüce Allah ona risaleti ve nübüvveti bir arada vermişti. Risalet, rasûl/elçi olarak gönderenin sözünü tebliğ etmeyi, bununla birlikte şeriatte gelen küçük büyük her bir şeyi tebliği gerektirir. Nübüvvet ise Allah’ın ona vahyetmesi, vahyini ona indirmekle onu özel bir konuma getirmiş olmasıdır. Nübüvvet kişinin kendisi ile Rabbi arasında, risalet ise kişi ile insanlar arasında ortaya çıkan bir görevdir.
52. Dahası Yüce Allah, Mûsâ’ya çeşitli vahiy şekillerinin en üstününü vererek ona has bir makam ihsan etmiştir ki bu da Yüce Allah’ın onunla konuşması ve konuşmak için de onu yakınlaştırmış olmasıdır. İşte Mûsâ aleyhisselam bütün peygamberler arasında Kelimullah olmak gibi bir hususiyete sahiptir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Biz ona Tûr’un sağ tarafından seslendik.” Mûsâ’nın yolculuğu esnasında dağın Mûsâ’ya göre sağda kalan cihetinden seslendik, demektir. Yahut da (sağ anlamına geldiği gibi bereket anlamına da gelen “ٱلۡأَيۡمَنِ ”) daha mübarek olan tarafından seslendik, anlamında da olabilir. Nitekim bu anlama Yüce Allah’ın:“Ateşin yanında ve onun çevresinde olanlar da mübarek kılındı.”(el-Neml, 27/8) buyruğu delildir. “ve gizli bir şekilde konuşmak (münacat) üzere onu kendimize yaklaştırdık.” Bu buyrukta yer alan “münacât” ile “nidâ” arasında fark vardır: Nidâ yüksek sesle seslenmek demektir, münacât ise bundan daha aşağı tonla, gizlice konuşmaktır. Bu buyruk ile Allah’ın kelâm sıfatı ve bu kelâmın nidâ ve münacât şeklinde çeşitli türlerinin olduğu söz konusu edilmektedir. Nitekim ehl-i sünnet ve’l-cemaatin kabul ettiği görüş budur ki Cehmiye, Mutezile ve onların yolundan giden diğerleri bunu kabul etmezler.
53. “Rahmetimizden ona kardeşi Hârûn’u da peygamber (ve destekçi) olarak bağışladık.” Bu, Mûsâ aleyhisselam’ın, kardeşi Hârûn’a olan en büyük fazileti ve iyiliğidir. Zira o, Rabbinden kardeşini bu işinde kendisine ortak etmesini, onu da kendisi gibi bir rasûl kılmasını dilemişti. Yüce Allah da onun bu isteğini kabul ederek rahmetinden kardeşi Hârûn’u ona nebi olarak bağışlamıştı. Hârûn’un peygamberliği, Mûsâ’nın peygamberline tâbi idi. O da Mûsâ’ya bu büyük görevinde yardımcı olup destek verdi.
Meryem 19:53
51- Kitapta Mûsâ’yı da an. O, ihlasa erdirilmiş seçkin bir kul ve bir rasûl, bir nebi idi. 52- Biz, ona Tûr’un sağ tarafından seslendik ve gizli bir şekilde konuşmak üzere onu kendimize yaklaştırdık. 53- Rahmetimizden ona kardeşi Hârûn’u da peygamber (ve destekçi) olarak bağışladık.
51. Yani bu Kur’ân-ı Kerim’de İmran oğlu Mûsâ’yı da ta’zim ile onun şerefli makamını ve üstün ahlâkını tanıtmak üzere an. “O, ihlasa erdirilmiş bir seçkin” Ayetteki “مُخۡلَصٗا ” kelimesinin lâm harfi bir kıraate üstün olarak “muhlas” şeklinde okunmuştur ki bu, Yüce Allah’ın onu seçtiği ve alemlere üstün kıldığı anlamına gelir. Bir kıraatte de lâm harfi esreli olarak “muhlis” şeklinde okunmuştur ki bu da onun bütün amellerinde, söz ve niyetlerinde Allah’a karşı ihlâslı olduğu anlamına gelir. Buna göre Yüce Allah, onu bütün hallerinde ihlâslı olmakla nitelendirmiştir. Bu iki anlam da birbirinden ayrı düşünülemez. Yüce Allah, ihlasından dolayı onu seçmiştir, onun ihlâslı oluşu da seçilmesini gerektirmiştir. Gerçekten kulun vasfolunacağı en üstün hal, onun ihlâslı olduğunun bildirilmesi ve Rabbi tarafından da seçilmiş olduğunun belirtilmesidir. “Bir rasûl ve bir nebi idi.” Yüce Allah ona risaleti ve nübüvveti bir arada vermişti. Risalet, rasûl/elçi olarak gönderenin sözünü tebliğ etmeyi, bununla birlikte şeriatte gelen küçük büyük her bir şeyi tebliği gerektirir. Nübüvvet ise Allah’ın ona vahyetmesi, vahyini ona indirmekle onu özel bir konuma getirmiş olmasıdır. Nübüvvet kişinin kendisi ile Rabbi arasında, risalet ise kişi ile insanlar arasında ortaya çıkan bir görevdir.
52. Dahası Yüce Allah, Mûsâ’ya çeşitli vahiy şekillerinin en üstününü vererek ona has bir makam ihsan etmiştir ki bu da Yüce Allah’ın onunla konuşması ve konuşmak için de onu yakınlaştırmış olmasıdır. İşte Mûsâ aleyhisselam bütün peygamberler arasında Kelimullah olmak gibi bir hususiyete sahiptir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Biz ona Tûr’un sağ tarafından seslendik.” Mûsâ’nın yolculuğu esnasında dağın Mûsâ’ya göre sağda kalan cihetinden seslendik, demektir. Yahut da (sağ anlamına geldiği gibi bereket anlamına da gelen “ٱلۡأَيۡمَنِ ”) daha mübarek olan tarafından seslendik, anlamında da olabilir. Nitekim bu anlama Yüce Allah’ın:“Ateşin yanında ve onun çevresinde olanlar da mübarek kılındı.”(el-Neml, 27/8) buyruğu delildir. “ve gizli bir şekilde konuşmak (münacat) üzere onu kendimize yaklaştırdık.” Bu buyrukta yer alan “münacât” ile “nidâ” arasında fark vardır: Nidâ yüksek sesle seslenmek demektir, münacât ise bundan daha aşağı tonla, gizlice konuşmaktır. Bu buyruk ile Allah’ın kelâm sıfatı ve bu kelâmın nidâ ve münacât şeklinde çeşitli türlerinin olduğu söz konusu edilmektedir. Nitekim ehl-i sünnet ve’l-cemaatin kabul ettiği görüş budur ki Cehmiye, Mutezile ve onların yolundan giden diğerleri bunu kabul etmezler.
53. “Rahmetimizden ona kardeşi Hârûn’u da peygamber (ve destekçi) olarak bağışladık.” Bu, Mûsâ aleyhisselam’ın, kardeşi Hârûn’a olan en büyük fazileti ve iyiliğidir. Zira o, Rabbinden kardeşini bu işinde kendisine ortak etmesini, onu da kendisi gibi bir rasûl kılmasını dilemişti. Yüce Allah da onun bu isteğini kabul ederek rahmetinden kardeşi Hârûn’u ona nebi olarak bağışlamıştı. Hârûn’un peygamberliği, Mûsâ’nın peygamberline tâbi idi. O da Mûsâ’ya bu büyük görevinde yardımcı olup destek verdi.
Meryem 19:54
54- Kitapta İsmail’i de an. O, sözünde duran bir kul ve bir rasûl, bir nebi idi. 55- O, ailesine namazı ve zekâtı emrederdi. Rabbi katında da razı olunmuş bir kimse idi.
54. Yani bu Kur’ân-ı Kerim’de Âdemoğullarının efendisinin aralarından geldiği ve Arap kavminin atası olan bu yüce peygamberi de an. “O, sözünde duran” söz verdi mi mutlaka yerine getiren “bir kul ve bir rasûl, bir nebi idi.” Onun sözünde durması hem Allah’a, hem de kullara verdiği sözleri kapsıyordu. Onun içindir ki İsmail, babasının kendisini boğazlamasına karşılık sabredeceği vaadinde bulunup:“İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.”(es-Saffat, 37/102) demiş ve babasına verdiği bu sözü eksiksiz yerine getirmiş, babasının kendisini boğazlamasına -ki bu insanın başına gelebilecek en büyük musibettir- imkân tanımıştı. Daha sonra Allah, onu Allah’ın en büyük lütfu olan, insanlar arasında en yüce mertebeye çıkmak demek olan risalet ve nübüvvet ile nitelendirmektedir.
55. “O, ailesine namazı ve zekâtı emrederdi.” Yüce Allah’ın emrini aile halkına uygular, onlara yegane mabud olan Yüce Allah’a ihlâsla ibadeti ihtiva eden namazı ve kullara ihsanı ihtiva eden zekâtı emrederdi. Böylelikle hem kendisi kemale ermiş, hem de başkalarının kemale ermesine yardımcı olmuştur. Özellikle de onun için insanların en yakınları olan aile halkına karşı bu görevi ifa etmiştir. Çünkü başkalarına göre davetine daha layık olanlar onlardır. “Rabbi katında da razı olunmuş bir kimse idi.” Bu onun, Rabbini razı eden şeyleri yerine getirmesinden, bu hususlarda bütün gayreti ile çalışmasından ötürü idi. Bu yüzden Allah ondan razı olmuş, onu gerçek kullarının en haslarından ve yakınlaştırılmış dostlarından kılmıştı. Allah ondan razı olmuş, o da Rabbinden razı olmuştu.
Meryem 19:55
54- Kitapta İsmail’i de an. O, sözünde duran bir kul ve bir rasûl, bir nebi idi. 55- O, ailesine namazı ve zekâtı emrederdi. Rabbi katında da razı olunmuş bir kimse idi.
54. Yani bu Kur’ân-ı Kerim’de Âdemoğullarının efendisinin aralarından geldiği ve Arap kavminin atası olan bu yüce peygamberi de an. “O, sözünde duran” söz verdi mi mutlaka yerine getiren “bir kul ve bir rasûl, bir nebi idi.” Onun sözünde durması hem Allah’a, hem de kullara verdiği sözleri kapsıyordu. Onun içindir ki İsmail, babasının kendisini boğazlamasına karşılık sabredeceği vaadinde bulunup:“İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.”(es-Saffat, 37/102) demiş ve babasına verdiği bu sözü eksiksiz yerine getirmiş, babasının kendisini boğazlamasına -ki bu insanın başına gelebilecek en büyük musibettir- imkân tanımıştı. Daha sonra Allah, onu Allah’ın en büyük lütfu olan, insanlar arasında en yüce mertebeye çıkmak demek olan risalet ve nübüvvet ile nitelendirmektedir.
55. “O, ailesine namazı ve zekâtı emrederdi.” Yüce Allah’ın emrini aile halkına uygular, onlara yegane mabud olan Yüce Allah’a ihlâsla ibadeti ihtiva eden namazı ve kullara ihsanı ihtiva eden zekâtı emrederdi. Böylelikle hem kendisi kemale ermiş, hem de başkalarının kemale ermesine yardımcı olmuştur. Özellikle de onun için insanların en yakınları olan aile halkına karşı bu görevi ifa etmiştir. Çünkü başkalarına göre davetine daha layık olanlar onlardır. “Rabbi katında da razı olunmuş bir kimse idi.” Bu onun, Rabbini razı eden şeyleri yerine getirmesinden, bu hususlarda bütün gayreti ile çalışmasından ötürü idi. Bu yüzden Allah ondan razı olmuş, onu gerçek kullarının en haslarından ve yakınlaştırılmış dostlarından kılmıştı. Allah ondan razı olmuş, o da Rabbinden razı olmuştu.
Meryem 19:56
56- Kitapta İdris’i de an. Gerçekten o, bir sıddîk, bir nebi idi. 57- Biz, onu yüce bir makama yükselttik.
56. Yani Kitapta tazim ile ve kemal sıfatlarıyla nitelendirerek “İdris’i de an. Gerçekten o, bir sıddîk, bir nebi idi.” Yüce Allah ona hem tam anlamıyla tasdiki, kâmil ilmi, sağlam yakini ve salih ameli ihtiva eden “sıddık”lığı vermiş hem de vahiy bildirmek ve risaletini vermek üzere onu seçme ihsanında bulunmuştu.
57. “Biz, onu yüce bir makama yükselttik.” Yüce Allah, âlemler arasında onun şanını yükselttiği gibi onun, yakınlaştırılmış kimseler arasındaki mevkii de yüksektir. O bakımdan İdris’in şanı da makamı da yüksektir.
Meryem 19:57
56- Kitapta İdris’i de an. Gerçekten o, bir sıddîk, bir nebi idi. 57- Biz, onu yüce bir makama yükselttik.
56. Yani Kitapta tazim ile ve kemal sıfatlarıyla nitelendirerek “İdris’i de an. Gerçekten o, bir sıddîk, bir nebi idi.” Yüce Allah ona hem tam anlamıyla tasdiki, kâmil ilmi, sağlam yakini ve salih ameli ihtiva eden “sıddık”lığı vermiş hem de vahiy bildirmek ve risaletini vermek üzere onu seçme ihsanında bulunmuştu.
57. “Biz, onu yüce bir makama yükselttik.” Yüce Allah, âlemler arasında onun şanını yükselttiği gibi onun, yakınlaştırılmış kimseler arasındaki mevkii de yüksektir. O bakımdan İdris’in şanı da makamı da yüksektir.
Meryem 19:58
58- İşte bunlar, Âdem’in soyundan, Nûh ile birlikte (kurtarıp gemide) taşıdıklarımızın soyundan, İbrahim ve İsrail’in soyundan gelen, hidayete ilettiğimiz ve seçtiğimiz kimseler arasında yer alan, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerdir. Onlar, kendilerine Rahmân’ın âyetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı.
58. Yüce Allah, bu şerefli peygamberleri ve bu has rasûlleri söz konusu edip onların fazilet ve mertebelerini dile getirdikten sonra şöyle buyurmaktadır:“İşte bunlar… Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerdir.” Yani Yüce Allah, onlara nübüvvet ve risalet gibi erişilemez bir nimet, daha ilerisi olmayan bir lütuf ihsan etmiştir. Yüce Allah’tan kendilerine nimet ihsan ettiği ve (Fatiha suresindeki duada) bizi yollarına iletmesi için Allah’a dua etmemiz emrolunan kimseler bunlardır. Yine Yüce Allah’a itaat eden bir kimse de “Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salihlerle birliktedir.”(en-Nisa, 4/69) Bu peygamberlerin bazısı “Âdem’in soyundan, Nûh ile birlikte taşıdıklarımızın soyundan, İbrahim ve İsrail’in soyundan gelen.” kimselerdir. Bunlar, dünyada gelip geçmiş ailelerin en hayırlılarıdır. Allah bunları seçmiş ve bunları insanlar arasında özel bir lütfa mazhar kılmıştır. Gaybe dair haberleri, gaybı bilen Yüce Rabbin sıfatlarını, âhiret gününe dair haberleri, vaatleri ve tehditleri içeren Rahmân’ın o âyetleri, onlara okunduğu vakit “ağlayarak secdeye kapanırlardı.” Yüce Allah’ın âyetleri karşısında tevazu ve itaatle boyun eğerlerdi. Bu âyetler, sahip oldukları iman, Allah’ın mükâfaatını arzulamaları ve azabından korkmaları dolayısıyla onları etkiler ve bunun sonucu olarak ağlarlar, Allah’a yönelirler, Rablerinin önünde secdeye kapanırlardı. Onlar, Allah’ın âyetlerini işittiklerinde:“Bunlara karşı sağır ve kör kimseler kesilmezlerdi.”(el-Furkan, 25/73) Âyetlerin Allah’ın Rahmân ismine izafe edilmesi, O’nun âyetlerinin, kullarına olan rahmet ve ihsanının bir tecellisi olduğuna delildir. Çünkü Yüce Allah, bu âyetleri ile kullarını hakka iletmiş, kör gözlerini açmış, onları sapıklıktan kurtarmış ve cahilken bilgi sahibi kılmıştır.
Meryem 19:59
59- Onların ardından öyle (kötü) bir nesil geldi ki namazı zayi ettiler ve nefsi arzuların peşine düştüler. İşte onlar azgınlıklarının cezasını çekeceklerdir. 60- Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler hariç. İşte onlar, cennete girecek ve hiçbir şekilde zulme uğramayacaklardır. 61- (Girecekleri o cennet) Rahmân’ın kullarına gıyaben vaat ettiği Adn cennetleridir. O’nun vaadi muhakkak gerçekleşecektir. 62- Orada boş sözler işitmezler, ancak “selâm” sözleri işitirler. Rızıkları da onlar için orada sabah-akşam hazırdır. 63- İşte kullarımızdan takva sahibi olanlara miras olarak vereceğimiz cennet, budur.
59. Allah ihlâs sahibi, Rablerini razı edecek şeylere uyan ve O’na yönelen peygamberleri söz konusu ettikten sonra onların ardından gelerek emrolundukları şeyleri değiştirenleri zikretmektedir. Bunlar, peygamberlerden sonra gelen birtakım nesiller olup gerisingeri döndüler. Korumakla ve dosdoğru kılmakla emrolundukları namazı zayi ettiler; gevşek davranıp onu önemsemediler ve yitirdiler. Dinin direği, âlemlerin Rabbi olan Allah’a ihlâs ve imanın ölçüsü, ameller içinde en ısrarla emredileni ve hasletlerin en faziletlisi olan namazı yitirdiler mi artık dinlerinin diğer emir ve hükümlerini haydi haydi yitirirler ve onları daha çok reddederler. Bunun sebebi ise nefislerinin arzu ve iradesine tâbi olmalarıdır. Bütün gayretleri bu hedefe yönelmiş ve onu Allah’ın haklarının önüne geçirmişlerdir. Bunun sonucunda da Allah’ın haklarına riâyet edilmez oldular, nefislerinin arzularına yöneldiler. Her fırsatta ve her ne suretle olursa olsun arzularını gerçekleştirmeye çalıştılar. İşte böyleleri “azgınlıklarının cezasını çekeceklerdir.” Yani oldukça şiddetli ve kat kat azap göreceklerdir.
60. Daha sonra Yüce Allah, bunların istisnalarının da bulunduğunu şöylece belirtmektedir: Şirkten, bidatlerden ve masiyetlerden “tevbe eden” bunlardan vazgeçip pişman olan, bir daha bunlara dönmemek üzere kesin karar veren, ayrıca Allah’a, meleklerine, kitaplara, peygamberlerine, âhiret gününe “iman eden ve salih amel işleyenler” Allah’ın peygamberleri vasıtasıyla teşri’ buyurduğu şekilde ve Allah rızasını gözetmek maksadıyla amelde bulunanlar “hariç. İşte onlar” yani tevbe, iman ve salih ameli birlikte gerçekleştirenler, ebedi nimetleri, esenlikli hayatı ve alemlerin Rabbine komşuluğu ihtiva eden “cennete girecek ve hiçbir şekilde” amelleri hususunda “zulme uğramayacaklardır.” Bilakis amellerinin mükâfatını eksiksiz, hatta sayı itibariyle katlanmış olarak bulacaklardır.
61. Daha sonra Allah onlara gireceklerini vaat ettiği cennetin, diğer cennetlere benzemediğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(Girecekleri o cennet)… Adn cennetleridir.” herhangi bir şekilde ayrılmanın, başka bir yere göçmenin, son bulmanın söz konusu olmadığı, ebedi kalınacak cennetlerdir. Çünkü bu cennetler oldukça geniş, bunlardaki hayırlar, sevinçler, göz kamaştırıcı güzellikler, rahat ve sevinç pek çoktur. “Rahmân’ın kullarına gıyaben vaat ettiği” yani bu cennetler, Rahmân olan Allah’ın vaat ettiği cennetlerdir. Bunların “Rahmân” ismine izafe edilmesi, bu cennetlerdeki rahmet ve ihsanın hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği türde oluşlarından dolayıdır. Nitekim Yüce Allah cennetten, rahmet diye bahsederek şöyle buyurmaktadır: “Yüzleri ağaranlar ise Allah’ın rahmetindedirler ve orada ebediyyen kalacaklardır.”(Al-i İmran, 3/107) Aynı şekilde bu cennetlerin Allah’ın rahmetine izafe edilmesi, bu cennetlerdeki mutluluğun devamlılığına ve bu cennetlerin -ilâhi rahmetin bir eseri ve bir tecellisi olması hasebiyle- rahmetin baki kaldığı sürece baki kalacaklarına delildir. u âyet-i kerimede sözü edilen “kullar”dan kasıt, O’na gereği gibi ibadet eden ve şeriatinin hükümlerine uyan uluhiyet kullarıdır ki ubudiyet onların ayrılmaz sıfatları olmuştur. Tıpkı Yüce Allah’ın “Rahmân’ın kulları” buyruğunda ve benzerlerinde olduğu gibi. Sadece Allah'ın mülkü olma anlamında “kul” olanlar ise böyle değildir. Zira bunlar, her ne kadar Allah tarafından yaratıldıkları, rızıklandırılıp idare edildikleri için Allah’ın rubûbiyet kulları olsalar da Allah’ın ulûhiyet kulları kapsamına girmezler. Çünkü kulun övülmesini gerektiren kulluk, kulun kendi iradesiyle yaptığı ulûhiyete yönelik kulluktur. Öbürlerinin Allah’ın rubûbiyetine yönelik olan kullukları ise zorunlu ve kaçınılmaz bir kulluktur ve bundan dolayı övülmelerini gerektiren bir şey yoktur. (Zira bu anlamda, canlı-cansız var olan her bir varlık Allah'ın kuludur.) “Gıyaben” buyruğunun “Rahmân’ın... vaat ettiği” buyruğuna yönelik olma ihtimali vardır. Bu takdirde anlam şöyle olur: Yüce Allah, bu kullarına Adn cennetlerini, onların görmedikleri ve tanık olmadıkları bir surette gıyaben vaat etmiştir. Onlar da bu cennete iman etmiş, gayb olmakla birlikte onu tasdik etmiş ve onu görmedikleri halde ona ulaşmak için çalışmışlardır. Görecek olsalardı elbette ki o cenneti isteyişleri daha ileri derecede olacak, ona rağbetleri daha büyük ve onun için çalışmaları da daha ileri derecede olacaktı! Bu manaya göre bu ifadede gayba imanları dolayısıyla övülmeleri söz konusudur ki fayda sağlayacak iman da budur. “Gıyaben” buyruğunun Yüce Allah’ın kullarına yönelik olma ihtimali de vardır. Yani Yüce Allah’a O’nu görmeksizin, gayb halinde ibadet eden kimseler, demektir. O’nu görmedikleri halde O’na ibadetleri bu şekilde olduğuna göre O’nu görecek olsalar elbette ki O’na ibadetleri daha çok olurdu. O’na yönelişleri daha büyük, sevgileri daha fazla, şevkleri daha ileri oludu. Yine anlamın şöyle olma ihtimali de vardır: Rahmân olan Allah’ın kullarına vaat etmiş olduğu bu cennetler, vasfedilerek anlatılamayacak ve Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilemeyeceği hususlar (gayb) arasındadır. Bunda da bu cennetlere teşvik, bu şekilde güzelce tanıtılmaları ile ruhların harekete geçirilmesi ve hareketsiz duran kimseleri bu cennete talip olmak için gayrete getirme söz konusudur. Buna göre buyruk, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzer: “Kendilerine o işlediklerine mükâfaat olmak üzere gözleri aydınlatan ne nimetler saklandığını hiç kimse bilmez.”(es-Secde, 32/17) Bütün bu anlamlar doğrudur ve hepsi de geçerlidir. Ancak birinci ihtimal daha uygundur. Buna delil ise Yüce Allah’ın devamla şöyle buyurmasıdır:“O’nun vaadi muhakkak gerçekleşecektir.” Gerçekleşmesi kaçınılmazdır; zira Yüce Allah vaadinden caymaz ve O, sözleri en doğru olandır.
62. “Orada boş sözler işitmezler.” Faydasız, anlamsız söz işitmeyecekleri gibi, günaha sokacak söz de işitmezler. Orada ne sayıp sövmek, ne ayıplamak, ne Allah’a isyan olan bir söz, ne de kederlendirecek bir söz işiteceklerdir. “Ancak “selâm” sözleri işitirler.” Her türlü kusurdan uzak, Allah’ı, zikri, selâmlaşmayı, sevinç ve müjdeyi ihtiva eden sözler, kardeşler arasında karşılıklı güzel konuşmalar, Rahmân olan Allah’ın hitabını işitmek, hurilerden, meleklerden, vildândan neşe verici sesler, coşturucu nağmeler, tatlı ve nazik sözler gibi her türlü kusurdan uzak (selametli) sözler işiteceklerdir. Çünkü orası esenlik (selâmet) yurdudur. Orada bütün yönleriyle tam esenlikten (selâmdan) başka hiçbir şey yoktur. “Rızıkları da onlar için orada sabah-akşam hazırdır.” Onların yiyecek, içecek, çeşitli lezzetlerden oluşan rızıkları süreklidir. Ne zaman isterlerse, ne vakit arzu ederlerse bu rızıkları onlara verilir. Bu rızıkların bu belli vakitlerde özellikle verilmesi ise bunların güzelliklerinin, lezzet ve mükemmelliklerinin bir parçasıdır. “Sabah-akşam” rızıklarının hazır olması ise bunların etkilerinin büyük, faydalarının da tamam olması içindir.
63. “İşte” sözü geçen şekilde vasıflarını belirttiğimiz ve “kullarımızdan takva sahibi olanlara miras olarak vereceğimiz cennet, budur.” Biz, bu cenneti muttakilere miras olarak vereceğiz ve oraları, onların sürekli kalacakları ve hiçbir şekilde ayrılıp gitmeyecekleri konaklar yapacağız. Onlar da oradan başka yere ayrılmak da istemeyeceklerdir. Nitekim Allah, şöyle buyurmaktadır:“Rabbinizden bir mağfiret ve takvâ sahipleri için hazırlanmış, eni göklerle yer kadar olan cennete koşuşun.”(Âli İmran, 3/133)
Meryem 19:60
59- Onların ardından öyle (kötü) bir nesil geldi ki namazı zayi ettiler ve nefsi arzuların peşine düştüler. İşte onlar azgınlıklarının cezasını çekeceklerdir. 60- Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler hariç. İşte onlar, cennete girecek ve hiçbir şekilde zulme uğramayacaklardır. 61- (Girecekleri o cennet) Rahmân’ın kullarına gıyaben vaat ettiği Adn cennetleridir. O’nun vaadi muhakkak gerçekleşecektir. 62- Orada boş sözler işitmezler, ancak “selâm” sözleri işitirler. Rızıkları da onlar için orada sabah-akşam hazırdır. 63- İşte kullarımızdan takva sahibi olanlara miras olarak vereceğimiz cennet, budur.
59. Allah ihlâs sahibi, Rablerini razı edecek şeylere uyan ve O’na yönelen peygamberleri söz konusu ettikten sonra onların ardından gelerek emrolundukları şeyleri değiştirenleri zikretmektedir. Bunlar, peygamberlerden sonra gelen birtakım nesiller olup gerisingeri döndüler. Korumakla ve dosdoğru kılmakla emrolundukları namazı zayi ettiler; gevşek davranıp onu önemsemediler ve yitirdiler. Dinin direği, âlemlerin Rabbi olan Allah’a ihlâs ve imanın ölçüsü, ameller içinde en ısrarla emredileni ve hasletlerin en faziletlisi olan namazı yitirdiler mi artık dinlerinin diğer emir ve hükümlerini haydi haydi yitirirler ve onları daha çok reddederler. Bunun sebebi ise nefislerinin arzu ve iradesine tâbi olmalarıdır. Bütün gayretleri bu hedefe yönelmiş ve onu Allah’ın haklarının önüne geçirmişlerdir. Bunun sonucunda da Allah’ın haklarına riâyet edilmez oldular, nefislerinin arzularına yöneldiler. Her fırsatta ve her ne suretle olursa olsun arzularını gerçekleştirmeye çalıştılar. İşte böyleleri “azgınlıklarının cezasını çekeceklerdir.” Yani oldukça şiddetli ve kat kat azap göreceklerdir.
60. Daha sonra Yüce Allah, bunların istisnalarının da bulunduğunu şöylece belirtmektedir: Şirkten, bidatlerden ve masiyetlerden “tevbe eden” bunlardan vazgeçip pişman olan, bir daha bunlara dönmemek üzere kesin karar veren, ayrıca Allah’a, meleklerine, kitaplara, peygamberlerine, âhiret gününe “iman eden ve salih amel işleyenler” Allah’ın peygamberleri vasıtasıyla teşri’ buyurduğu şekilde ve Allah rızasını gözetmek maksadıyla amelde bulunanlar “hariç. İşte onlar” yani tevbe, iman ve salih ameli birlikte gerçekleştirenler, ebedi nimetleri, esenlikli hayatı ve alemlerin Rabbine komşuluğu ihtiva eden “cennete girecek ve hiçbir şekilde” amelleri hususunda “zulme uğramayacaklardır.” Bilakis amellerinin mükâfatını eksiksiz, hatta sayı itibariyle katlanmış olarak bulacaklardır.
61. Daha sonra Allah onlara gireceklerini vaat ettiği cennetin, diğer cennetlere benzemediğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(Girecekleri o cennet)… Adn cennetleridir.” herhangi bir şekilde ayrılmanın, başka bir yere göçmenin, son bulmanın söz konusu olmadığı, ebedi kalınacak cennetlerdir. Çünkü bu cennetler oldukça geniş, bunlardaki hayırlar, sevinçler, göz kamaştırıcı güzellikler, rahat ve sevinç pek çoktur. “Rahmân’ın kullarına gıyaben vaat ettiği” yani bu cennetler, Rahmân olan Allah’ın vaat ettiği cennetlerdir. Bunların “Rahmân” ismine izafe edilmesi, bu cennetlerdeki rahmet ve ihsanın hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği türde oluşlarından dolayıdır. Nitekim Yüce Allah cennetten, rahmet diye bahsederek şöyle buyurmaktadır: “Yüzleri ağaranlar ise Allah’ın rahmetindedirler ve orada ebediyyen kalacaklardır.”(Al-i İmran, 3/107) Aynı şekilde bu cennetlerin Allah’ın rahmetine izafe edilmesi, bu cennetlerdeki mutluluğun devamlılığına ve bu cennetlerin -ilâhi rahmetin bir eseri ve bir tecellisi olması hasebiyle- rahmetin baki kaldığı sürece baki kalacaklarına delildir. u âyet-i kerimede sözü edilen “kullar”dan kasıt, O’na gereği gibi ibadet eden ve şeriatinin hükümlerine uyan uluhiyet kullarıdır ki ubudiyet onların ayrılmaz sıfatları olmuştur. Tıpkı Yüce Allah’ın “Rahmân’ın kulları” buyruğunda ve benzerlerinde olduğu gibi. Sadece Allah'ın mülkü olma anlamında “kul” olanlar ise böyle değildir. Zira bunlar, her ne kadar Allah tarafından yaratıldıkları, rızıklandırılıp idare edildikleri için Allah’ın rubûbiyet kulları olsalar da Allah’ın ulûhiyet kulları kapsamına girmezler. Çünkü kulun övülmesini gerektiren kulluk, kulun kendi iradesiyle yaptığı ulûhiyete yönelik kulluktur. Öbürlerinin Allah’ın rubûbiyetine yönelik olan kullukları ise zorunlu ve kaçınılmaz bir kulluktur ve bundan dolayı övülmelerini gerektiren bir şey yoktur. (Zira bu anlamda, canlı-cansız var olan her bir varlık Allah'ın kuludur.) “Gıyaben” buyruğunun “Rahmân’ın... vaat ettiği” buyruğuna yönelik olma ihtimali vardır. Bu takdirde anlam şöyle olur: Yüce Allah, bu kullarına Adn cennetlerini, onların görmedikleri ve tanık olmadıkları bir surette gıyaben vaat etmiştir. Onlar da bu cennete iman etmiş, gayb olmakla birlikte onu tasdik etmiş ve onu görmedikleri halde ona ulaşmak için çalışmışlardır. Görecek olsalardı elbette ki o cenneti isteyişleri daha ileri derecede olacak, ona rağbetleri daha büyük ve onun için çalışmaları da daha ileri derecede olacaktı! Bu manaya göre bu ifadede gayba imanları dolayısıyla övülmeleri söz konusudur ki fayda sağlayacak iman da budur. “Gıyaben” buyruğunun Yüce Allah’ın kullarına yönelik olma ihtimali de vardır. Yani Yüce Allah’a O’nu görmeksizin, gayb halinde ibadet eden kimseler, demektir. O’nu görmedikleri halde O’na ibadetleri bu şekilde olduğuna göre O’nu görecek olsalar elbette ki O’na ibadetleri daha çok olurdu. O’na yönelişleri daha büyük, sevgileri daha fazla, şevkleri daha ileri oludu. Yine anlamın şöyle olma ihtimali de vardır: Rahmân olan Allah’ın kullarına vaat etmiş olduğu bu cennetler, vasfedilerek anlatılamayacak ve Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilemeyeceği hususlar (gayb) arasındadır. Bunda da bu cennetlere teşvik, bu şekilde güzelce tanıtılmaları ile ruhların harekete geçirilmesi ve hareketsiz duran kimseleri bu cennete talip olmak için gayrete getirme söz konusudur. Buna göre buyruk, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzer: “Kendilerine o işlediklerine mükâfaat olmak üzere gözleri aydınlatan ne nimetler saklandığını hiç kimse bilmez.”(es-Secde, 32/17) Bütün bu anlamlar doğrudur ve hepsi de geçerlidir. Ancak birinci ihtimal daha uygundur. Buna delil ise Yüce Allah’ın devamla şöyle buyurmasıdır:“O’nun vaadi muhakkak gerçekleşecektir.” Gerçekleşmesi kaçınılmazdır; zira Yüce Allah vaadinden caymaz ve O, sözleri en doğru olandır.
62. “Orada boş sözler işitmezler.” Faydasız, anlamsız söz işitmeyecekleri gibi, günaha sokacak söz de işitmezler. Orada ne sayıp sövmek, ne ayıplamak, ne Allah’a isyan olan bir söz, ne de kederlendirecek bir söz işiteceklerdir. “Ancak “selâm” sözleri işitirler.” Her türlü kusurdan uzak, Allah’ı, zikri, selâmlaşmayı, sevinç ve müjdeyi ihtiva eden sözler, kardeşler arasında karşılıklı güzel konuşmalar, Rahmân olan Allah’ın hitabını işitmek, hurilerden, meleklerden, vildândan neşe verici sesler, coşturucu nağmeler, tatlı ve nazik sözler gibi her türlü kusurdan uzak (selametli) sözler işiteceklerdir. Çünkü orası esenlik (selâmet) yurdudur. Orada bütün yönleriyle tam esenlikten (selâmdan) başka hiçbir şey yoktur. “Rızıkları da onlar için orada sabah-akşam hazırdır.” Onların yiyecek, içecek, çeşitli lezzetlerden oluşan rızıkları süreklidir. Ne zaman isterlerse, ne vakit arzu ederlerse bu rızıkları onlara verilir. Bu rızıkların bu belli vakitlerde özellikle verilmesi ise bunların güzelliklerinin, lezzet ve mükemmelliklerinin bir parçasıdır. “Sabah-akşam” rızıklarının hazır olması ise bunların etkilerinin büyük, faydalarının da tamam olması içindir.
63. “İşte” sözü geçen şekilde vasıflarını belirttiğimiz ve “kullarımızdan takva sahibi olanlara miras olarak vereceğimiz cennet, budur.” Biz, bu cenneti muttakilere miras olarak vereceğiz ve oraları, onların sürekli kalacakları ve hiçbir şekilde ayrılıp gitmeyecekleri konaklar yapacağız. Onlar da oradan başka yere ayrılmak da istemeyeceklerdir. Nitekim Allah, şöyle buyurmaktadır:“Rabbinizden bir mağfiret ve takvâ sahipleri için hazırlanmış, eni göklerle yer kadar olan cennete koşuşun.”(Âli İmran, 3/133)
Meryem 19:61
59- Onların ardından öyle (kötü) bir nesil geldi ki namazı zayi ettiler ve nefsi arzuların peşine düştüler. İşte onlar azgınlıklarının cezasını çekeceklerdir. 60- Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler hariç. İşte onlar, cennete girecek ve hiçbir şekilde zulme uğramayacaklardır. 61- (Girecekleri o cennet) Rahmân’ın kullarına gıyaben vaat ettiği Adn cennetleridir. O’nun vaadi muhakkak gerçekleşecektir. 62- Orada boş sözler işitmezler, ancak “selâm” sözleri işitirler. Rızıkları da onlar için orada sabah-akşam hazırdır. 63- İşte kullarımızdan takva sahibi olanlara miras olarak vereceğimiz cennet, budur.
59. Allah ihlâs sahibi, Rablerini razı edecek şeylere uyan ve O’na yönelen peygamberleri söz konusu ettikten sonra onların ardından gelerek emrolundukları şeyleri değiştirenleri zikretmektedir. Bunlar, peygamberlerden sonra gelen birtakım nesiller olup gerisingeri döndüler. Korumakla ve dosdoğru kılmakla emrolundukları namazı zayi ettiler; gevşek davranıp onu önemsemediler ve yitirdiler. Dinin direği, âlemlerin Rabbi olan Allah’a ihlâs ve imanın ölçüsü, ameller içinde en ısrarla emredileni ve hasletlerin en faziletlisi olan namazı yitirdiler mi artık dinlerinin diğer emir ve hükümlerini haydi haydi yitirirler ve onları daha çok reddederler. Bunun sebebi ise nefislerinin arzu ve iradesine tâbi olmalarıdır. Bütün gayretleri bu hedefe yönelmiş ve onu Allah’ın haklarının önüne geçirmişlerdir. Bunun sonucunda da Allah’ın haklarına riâyet edilmez oldular, nefislerinin arzularına yöneldiler. Her fırsatta ve her ne suretle olursa olsun arzularını gerçekleştirmeye çalıştılar. İşte böyleleri “azgınlıklarının cezasını çekeceklerdir.” Yani oldukça şiddetli ve kat kat azap göreceklerdir.
60. Daha sonra Yüce Allah, bunların istisnalarının da bulunduğunu şöylece belirtmektedir: Şirkten, bidatlerden ve masiyetlerden “tevbe eden” bunlardan vazgeçip pişman olan, bir daha bunlara dönmemek üzere kesin karar veren, ayrıca Allah’a, meleklerine, kitaplara, peygamberlerine, âhiret gününe “iman eden ve salih amel işleyenler” Allah’ın peygamberleri vasıtasıyla teşri’ buyurduğu şekilde ve Allah rızasını gözetmek maksadıyla amelde bulunanlar “hariç. İşte onlar” yani tevbe, iman ve salih ameli birlikte gerçekleştirenler, ebedi nimetleri, esenlikli hayatı ve alemlerin Rabbine komşuluğu ihtiva eden “cennete girecek ve hiçbir şekilde” amelleri hususunda “zulme uğramayacaklardır.” Bilakis amellerinin mükâfatını eksiksiz, hatta sayı itibariyle katlanmış olarak bulacaklardır.
61. Daha sonra Allah onlara gireceklerini vaat ettiği cennetin, diğer cennetlere benzemediğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(Girecekleri o cennet)… Adn cennetleridir.” herhangi bir şekilde ayrılmanın, başka bir yere göçmenin, son bulmanın söz konusu olmadığı, ebedi kalınacak cennetlerdir. Çünkü bu cennetler oldukça geniş, bunlardaki hayırlar, sevinçler, göz kamaştırıcı güzellikler, rahat ve sevinç pek çoktur. “Rahmân’ın kullarına gıyaben vaat ettiği” yani bu cennetler, Rahmân olan Allah’ın vaat ettiği cennetlerdir. Bunların “Rahmân” ismine izafe edilmesi, bu cennetlerdeki rahmet ve ihsanın hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği türde oluşlarından dolayıdır. Nitekim Yüce Allah cennetten, rahmet diye bahsederek şöyle buyurmaktadır: “Yüzleri ağaranlar ise Allah’ın rahmetindedirler ve orada ebediyyen kalacaklardır.”(Al-i İmran, 3/107) Aynı şekilde bu cennetlerin Allah’ın rahmetine izafe edilmesi, bu cennetlerdeki mutluluğun devamlılığına ve bu cennetlerin -ilâhi rahmetin bir eseri ve bir tecellisi olması hasebiyle- rahmetin baki kaldığı sürece baki kalacaklarına delildir. u âyet-i kerimede sözü edilen “kullar”dan kasıt, O’na gereği gibi ibadet eden ve şeriatinin hükümlerine uyan uluhiyet kullarıdır ki ubudiyet onların ayrılmaz sıfatları olmuştur. Tıpkı Yüce Allah’ın “Rahmân’ın kulları” buyruğunda ve benzerlerinde olduğu gibi. Sadece Allah'ın mülkü olma anlamında “kul” olanlar ise böyle değildir. Zira bunlar, her ne kadar Allah tarafından yaratıldıkları, rızıklandırılıp idare edildikleri için Allah’ın rubûbiyet kulları olsalar da Allah’ın ulûhiyet kulları kapsamına girmezler. Çünkü kulun övülmesini gerektiren kulluk, kulun kendi iradesiyle yaptığı ulûhiyete yönelik kulluktur. Öbürlerinin Allah’ın rubûbiyetine yönelik olan kullukları ise zorunlu ve kaçınılmaz bir kulluktur ve bundan dolayı övülmelerini gerektiren bir şey yoktur. (Zira bu anlamda, canlı-cansız var olan her bir varlık Allah'ın kuludur.) “Gıyaben” buyruğunun “Rahmân’ın... vaat ettiği” buyruğuna yönelik olma ihtimali vardır. Bu takdirde anlam şöyle olur: Yüce Allah, bu kullarına Adn cennetlerini, onların görmedikleri ve tanık olmadıkları bir surette gıyaben vaat etmiştir. Onlar da bu cennete iman etmiş, gayb olmakla birlikte onu tasdik etmiş ve onu görmedikleri halde ona ulaşmak için çalışmışlardır. Görecek olsalardı elbette ki o cenneti isteyişleri daha ileri derecede olacak, ona rağbetleri daha büyük ve onun için çalışmaları da daha ileri derecede olacaktı! Bu manaya göre bu ifadede gayba imanları dolayısıyla övülmeleri söz konusudur ki fayda sağlayacak iman da budur. “Gıyaben” buyruğunun Yüce Allah’ın kullarına yönelik olma ihtimali de vardır. Yani Yüce Allah’a O’nu görmeksizin, gayb halinde ibadet eden kimseler, demektir. O’nu görmedikleri halde O’na ibadetleri bu şekilde olduğuna göre O’nu görecek olsalar elbette ki O’na ibadetleri daha çok olurdu. O’na yönelişleri daha büyük, sevgileri daha fazla, şevkleri daha ileri oludu. Yine anlamın şöyle olma ihtimali de vardır: Rahmân olan Allah’ın kullarına vaat etmiş olduğu bu cennetler, vasfedilerek anlatılamayacak ve Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilemeyeceği hususlar (gayb) arasındadır. Bunda da bu cennetlere teşvik, bu şekilde güzelce tanıtılmaları ile ruhların harekete geçirilmesi ve hareketsiz duran kimseleri bu cennete talip olmak için gayrete getirme söz konusudur. Buna göre buyruk, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzer: “Kendilerine o işlediklerine mükâfaat olmak üzere gözleri aydınlatan ne nimetler saklandığını hiç kimse bilmez.”(es-Secde, 32/17) Bütün bu anlamlar doğrudur ve hepsi de geçerlidir. Ancak birinci ihtimal daha uygundur. Buna delil ise Yüce Allah’ın devamla şöyle buyurmasıdır:“O’nun vaadi muhakkak gerçekleşecektir.” Gerçekleşmesi kaçınılmazdır; zira Yüce Allah vaadinden caymaz ve O, sözleri en doğru olandır.
62. “Orada boş sözler işitmezler.” Faydasız, anlamsız söz işitmeyecekleri gibi, günaha sokacak söz de işitmezler. Orada ne sayıp sövmek, ne ayıplamak, ne Allah’a isyan olan bir söz, ne de kederlendirecek bir söz işiteceklerdir. “Ancak “selâm” sözleri işitirler.” Her türlü kusurdan uzak, Allah’ı, zikri, selâmlaşmayı, sevinç ve müjdeyi ihtiva eden sözler, kardeşler arasında karşılıklı güzel konuşmalar, Rahmân olan Allah’ın hitabını işitmek, hurilerden, meleklerden, vildândan neşe verici sesler, coşturucu nağmeler, tatlı ve nazik sözler gibi her türlü kusurdan uzak (selametli) sözler işiteceklerdir. Çünkü orası esenlik (selâmet) yurdudur. Orada bütün yönleriyle tam esenlikten (selâmdan) başka hiçbir şey yoktur. “Rızıkları da onlar için orada sabah-akşam hazırdır.” Onların yiyecek, içecek, çeşitli lezzetlerden oluşan rızıkları süreklidir. Ne zaman isterlerse, ne vakit arzu ederlerse bu rızıkları onlara verilir. Bu rızıkların bu belli vakitlerde özellikle verilmesi ise bunların güzelliklerinin, lezzet ve mükemmelliklerinin bir parçasıdır. “Sabah-akşam” rızıklarının hazır olması ise bunların etkilerinin büyük, faydalarının da tamam olması içindir.
63. “İşte” sözü geçen şekilde vasıflarını belirttiğimiz ve “kullarımızdan takva sahibi olanlara miras olarak vereceğimiz cennet, budur.” Biz, bu cenneti muttakilere miras olarak vereceğiz ve oraları, onların sürekli kalacakları ve hiçbir şekilde ayrılıp gitmeyecekleri konaklar yapacağız. Onlar da oradan başka yere ayrılmak da istemeyeceklerdir. Nitekim Allah, şöyle buyurmaktadır:“Rabbinizden bir mağfiret ve takvâ sahipleri için hazırlanmış, eni göklerle yer kadar olan cennete koşuşun.”(Âli İmran, 3/133)
Meryem 19:62
59- Onların ardından öyle (kötü) bir nesil geldi ki namazı zayi ettiler ve nefsi arzuların peşine düştüler. İşte onlar azgınlıklarının cezasını çekeceklerdir. 60- Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler hariç. İşte onlar, cennete girecek ve hiçbir şekilde zulme uğramayacaklardır. 61- (Girecekleri o cennet) Rahmân’ın kullarına gıyaben vaat ettiği Adn cennetleridir. O’nun vaadi muhakkak gerçekleşecektir. 62- Orada boş sözler işitmezler, ancak “selâm” sözleri işitirler. Rızıkları da onlar için orada sabah-akşam hazırdır. 63- İşte kullarımızdan takva sahibi olanlara miras olarak vereceğimiz cennet, budur.
59. Allah ihlâs sahibi, Rablerini razı edecek şeylere uyan ve O’na yönelen peygamberleri söz konusu ettikten sonra onların ardından gelerek emrolundukları şeyleri değiştirenleri zikretmektedir. Bunlar, peygamberlerden sonra gelen birtakım nesiller olup gerisingeri döndüler. Korumakla ve dosdoğru kılmakla emrolundukları namazı zayi ettiler; gevşek davranıp onu önemsemediler ve yitirdiler. Dinin direği, âlemlerin Rabbi olan Allah’a ihlâs ve imanın ölçüsü, ameller içinde en ısrarla emredileni ve hasletlerin en faziletlisi olan namazı yitirdiler mi artık dinlerinin diğer emir ve hükümlerini haydi haydi yitirirler ve onları daha çok reddederler. Bunun sebebi ise nefislerinin arzu ve iradesine tâbi olmalarıdır. Bütün gayretleri bu hedefe yönelmiş ve onu Allah’ın haklarının önüne geçirmişlerdir. Bunun sonucunda da Allah’ın haklarına riâyet edilmez oldular, nefislerinin arzularına yöneldiler. Her fırsatta ve her ne suretle olursa olsun arzularını gerçekleştirmeye çalıştılar. İşte böyleleri “azgınlıklarının cezasını çekeceklerdir.” Yani oldukça şiddetli ve kat kat azap göreceklerdir.
60. Daha sonra Yüce Allah, bunların istisnalarının da bulunduğunu şöylece belirtmektedir: Şirkten, bidatlerden ve masiyetlerden “tevbe eden” bunlardan vazgeçip pişman olan, bir daha bunlara dönmemek üzere kesin karar veren, ayrıca Allah’a, meleklerine, kitaplara, peygamberlerine, âhiret gününe “iman eden ve salih amel işleyenler” Allah’ın peygamberleri vasıtasıyla teşri’ buyurduğu şekilde ve Allah rızasını gözetmek maksadıyla amelde bulunanlar “hariç. İşte onlar” yani tevbe, iman ve salih ameli birlikte gerçekleştirenler, ebedi nimetleri, esenlikli hayatı ve alemlerin Rabbine komşuluğu ihtiva eden “cennete girecek ve hiçbir şekilde” amelleri hususunda “zulme uğramayacaklardır.” Bilakis amellerinin mükâfatını eksiksiz, hatta sayı itibariyle katlanmış olarak bulacaklardır.
61. Daha sonra Allah onlara gireceklerini vaat ettiği cennetin, diğer cennetlere benzemediğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(Girecekleri o cennet)… Adn cennetleridir.” herhangi bir şekilde ayrılmanın, başka bir yere göçmenin, son bulmanın söz konusu olmadığı, ebedi kalınacak cennetlerdir. Çünkü bu cennetler oldukça geniş, bunlardaki hayırlar, sevinçler, göz kamaştırıcı güzellikler, rahat ve sevinç pek çoktur. “Rahmân’ın kullarına gıyaben vaat ettiği” yani bu cennetler, Rahmân olan Allah’ın vaat ettiği cennetlerdir. Bunların “Rahmân” ismine izafe edilmesi, bu cennetlerdeki rahmet ve ihsanın hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği türde oluşlarından dolayıdır. Nitekim Yüce Allah cennetten, rahmet diye bahsederek şöyle buyurmaktadır: “Yüzleri ağaranlar ise Allah’ın rahmetindedirler ve orada ebediyyen kalacaklardır.”(Al-i İmran, 3/107) Aynı şekilde bu cennetlerin Allah’ın rahmetine izafe edilmesi, bu cennetlerdeki mutluluğun devamlılığına ve bu cennetlerin -ilâhi rahmetin bir eseri ve bir tecellisi olması hasebiyle- rahmetin baki kaldığı sürece baki kalacaklarına delildir. u âyet-i kerimede sözü edilen “kullar”dan kasıt, O’na gereği gibi ibadet eden ve şeriatinin hükümlerine uyan uluhiyet kullarıdır ki ubudiyet onların ayrılmaz sıfatları olmuştur. Tıpkı Yüce Allah’ın “Rahmân’ın kulları” buyruğunda ve benzerlerinde olduğu gibi. Sadece Allah'ın mülkü olma anlamında “kul” olanlar ise böyle değildir. Zira bunlar, her ne kadar Allah tarafından yaratıldıkları, rızıklandırılıp idare edildikleri için Allah’ın rubûbiyet kulları olsalar da Allah’ın ulûhiyet kulları kapsamına girmezler. Çünkü kulun övülmesini gerektiren kulluk, kulun kendi iradesiyle yaptığı ulûhiyete yönelik kulluktur. Öbürlerinin Allah’ın rubûbiyetine yönelik olan kullukları ise zorunlu ve kaçınılmaz bir kulluktur ve bundan dolayı övülmelerini gerektiren bir şey yoktur. (Zira bu anlamda, canlı-cansız var olan her bir varlık Allah'ın kuludur.) “Gıyaben” buyruğunun “Rahmân’ın... vaat ettiği” buyruğuna yönelik olma ihtimali vardır. Bu takdirde anlam şöyle olur: Yüce Allah, bu kullarına Adn cennetlerini, onların görmedikleri ve tanık olmadıkları bir surette gıyaben vaat etmiştir. Onlar da bu cennete iman etmiş, gayb olmakla birlikte onu tasdik etmiş ve onu görmedikleri halde ona ulaşmak için çalışmışlardır. Görecek olsalardı elbette ki o cenneti isteyişleri daha ileri derecede olacak, ona rağbetleri daha büyük ve onun için çalışmaları da daha ileri derecede olacaktı! Bu manaya göre bu ifadede gayba imanları dolayısıyla övülmeleri söz konusudur ki fayda sağlayacak iman da budur. “Gıyaben” buyruğunun Yüce Allah’ın kullarına yönelik olma ihtimali de vardır. Yani Yüce Allah’a O’nu görmeksizin, gayb halinde ibadet eden kimseler, demektir. O’nu görmedikleri halde O’na ibadetleri bu şekilde olduğuna göre O’nu görecek olsalar elbette ki O’na ibadetleri daha çok olurdu. O’na yönelişleri daha büyük, sevgileri daha fazla, şevkleri daha ileri oludu. Yine anlamın şöyle olma ihtimali de vardır: Rahmân olan Allah’ın kullarına vaat etmiş olduğu bu cennetler, vasfedilerek anlatılamayacak ve Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilemeyeceği hususlar (gayb) arasındadır. Bunda da bu cennetlere teşvik, bu şekilde güzelce tanıtılmaları ile ruhların harekete geçirilmesi ve hareketsiz duran kimseleri bu cennete talip olmak için gayrete getirme söz konusudur. Buna göre buyruk, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzer: “Kendilerine o işlediklerine mükâfaat olmak üzere gözleri aydınlatan ne nimetler saklandığını hiç kimse bilmez.”(es-Secde, 32/17) Bütün bu anlamlar doğrudur ve hepsi de geçerlidir. Ancak birinci ihtimal daha uygundur. Buna delil ise Yüce Allah’ın devamla şöyle buyurmasıdır:“O’nun vaadi muhakkak gerçekleşecektir.” Gerçekleşmesi kaçınılmazdır; zira Yüce Allah vaadinden caymaz ve O, sözleri en doğru olandır.
62. “Orada boş sözler işitmezler.” Faydasız, anlamsız söz işitmeyecekleri gibi, günaha sokacak söz de işitmezler. Orada ne sayıp sövmek, ne ayıplamak, ne Allah’a isyan olan bir söz, ne de kederlendirecek bir söz işiteceklerdir. “Ancak “selâm” sözleri işitirler.” Her türlü kusurdan uzak, Allah’ı, zikri, selâmlaşmayı, sevinç ve müjdeyi ihtiva eden sözler, kardeşler arasında karşılıklı güzel konuşmalar, Rahmân olan Allah’ın hitabını işitmek, hurilerden, meleklerden, vildândan neşe verici sesler, coşturucu nağmeler, tatlı ve nazik sözler gibi her türlü kusurdan uzak (selametli) sözler işiteceklerdir. Çünkü orası esenlik (selâmet) yurdudur. Orada bütün yönleriyle tam esenlikten (selâmdan) başka hiçbir şey yoktur. “Rızıkları da onlar için orada sabah-akşam hazırdır.” Onların yiyecek, içecek, çeşitli lezzetlerden oluşan rızıkları süreklidir. Ne zaman isterlerse, ne vakit arzu ederlerse bu rızıkları onlara verilir. Bu rızıkların bu belli vakitlerde özellikle verilmesi ise bunların güzelliklerinin, lezzet ve mükemmelliklerinin bir parçasıdır. “Sabah-akşam” rızıklarının hazır olması ise bunların etkilerinin büyük, faydalarının da tamam olması içindir.
63. “İşte” sözü geçen şekilde vasıflarını belirttiğimiz ve “kullarımızdan takva sahibi olanlara miras olarak vereceğimiz cennet, budur.” Biz, bu cenneti muttakilere miras olarak vereceğiz ve oraları, onların sürekli kalacakları ve hiçbir şekilde ayrılıp gitmeyecekleri konaklar yapacağız. Onlar da oradan başka yere ayrılmak da istemeyeceklerdir. Nitekim Allah, şöyle buyurmaktadır:“Rabbinizden bir mağfiret ve takvâ sahipleri için hazırlanmış, eni göklerle yer kadar olan cennete koşuşun.”(Âli İmran, 3/133)
Meryem 19:63
59- Onların ardından öyle (kötü) bir nesil geldi ki namazı zayi ettiler ve nefsi arzuların peşine düştüler. İşte onlar azgınlıklarının cezasını çekeceklerdir. 60- Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler hariç. İşte onlar, cennete girecek ve hiçbir şekilde zulme uğramayacaklardır. 61- (Girecekleri o cennet) Rahmân’ın kullarına gıyaben vaat ettiği Adn cennetleridir. O’nun vaadi muhakkak gerçekleşecektir. 62- Orada boş sözler işitmezler, ancak “selâm” sözleri işitirler. Rızıkları da onlar için orada sabah-akşam hazırdır. 63- İşte kullarımızdan takva sahibi olanlara miras olarak vereceğimiz cennet, budur.
59. Allah ihlâs sahibi, Rablerini razı edecek şeylere uyan ve O’na yönelen peygamberleri söz konusu ettikten sonra onların ardından gelerek emrolundukları şeyleri değiştirenleri zikretmektedir. Bunlar, peygamberlerden sonra gelen birtakım nesiller olup gerisingeri döndüler. Korumakla ve dosdoğru kılmakla emrolundukları namazı zayi ettiler; gevşek davranıp onu önemsemediler ve yitirdiler. Dinin direği, âlemlerin Rabbi olan Allah’a ihlâs ve imanın ölçüsü, ameller içinde en ısrarla emredileni ve hasletlerin en faziletlisi olan namazı yitirdiler mi artık dinlerinin diğer emir ve hükümlerini haydi haydi yitirirler ve onları daha çok reddederler. Bunun sebebi ise nefislerinin arzu ve iradesine tâbi olmalarıdır. Bütün gayretleri bu hedefe yönelmiş ve onu Allah’ın haklarının önüne geçirmişlerdir. Bunun sonucunda da Allah’ın haklarına riâyet edilmez oldular, nefislerinin arzularına yöneldiler. Her fırsatta ve her ne suretle olursa olsun arzularını gerçekleştirmeye çalıştılar. İşte böyleleri “azgınlıklarının cezasını çekeceklerdir.” Yani oldukça şiddetli ve kat kat azap göreceklerdir.
60. Daha sonra Yüce Allah, bunların istisnalarının da bulunduğunu şöylece belirtmektedir: Şirkten, bidatlerden ve masiyetlerden “tevbe eden” bunlardan vazgeçip pişman olan, bir daha bunlara dönmemek üzere kesin karar veren, ayrıca Allah’a, meleklerine, kitaplara, peygamberlerine, âhiret gününe “iman eden ve salih amel işleyenler” Allah’ın peygamberleri vasıtasıyla teşri’ buyurduğu şekilde ve Allah rızasını gözetmek maksadıyla amelde bulunanlar “hariç. İşte onlar” yani tevbe, iman ve salih ameli birlikte gerçekleştirenler, ebedi nimetleri, esenlikli hayatı ve alemlerin Rabbine komşuluğu ihtiva eden “cennete girecek ve hiçbir şekilde” amelleri hususunda “zulme uğramayacaklardır.” Bilakis amellerinin mükâfatını eksiksiz, hatta sayı itibariyle katlanmış olarak bulacaklardır.
61. Daha sonra Allah onlara gireceklerini vaat ettiği cennetin, diğer cennetlere benzemediğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(Girecekleri o cennet)… Adn cennetleridir.” herhangi bir şekilde ayrılmanın, başka bir yere göçmenin, son bulmanın söz konusu olmadığı, ebedi kalınacak cennetlerdir. Çünkü bu cennetler oldukça geniş, bunlardaki hayırlar, sevinçler, göz kamaştırıcı güzellikler, rahat ve sevinç pek çoktur. “Rahmân’ın kullarına gıyaben vaat ettiği” yani bu cennetler, Rahmân olan Allah’ın vaat ettiği cennetlerdir. Bunların “Rahmân” ismine izafe edilmesi, bu cennetlerdeki rahmet ve ihsanın hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği türde oluşlarından dolayıdır. Nitekim Yüce Allah cennetten, rahmet diye bahsederek şöyle buyurmaktadır: “Yüzleri ağaranlar ise Allah’ın rahmetindedirler ve orada ebediyyen kalacaklardır.”(Al-i İmran, 3/107) Aynı şekilde bu cennetlerin Allah’ın rahmetine izafe edilmesi, bu cennetlerdeki mutluluğun devamlılığına ve bu cennetlerin -ilâhi rahmetin bir eseri ve bir tecellisi olması hasebiyle- rahmetin baki kaldığı sürece baki kalacaklarına delildir. u âyet-i kerimede sözü edilen “kullar”dan kasıt, O’na gereği gibi ibadet eden ve şeriatinin hükümlerine uyan uluhiyet kullarıdır ki ubudiyet onların ayrılmaz sıfatları olmuştur. Tıpkı Yüce Allah’ın “Rahmân’ın kulları” buyruğunda ve benzerlerinde olduğu gibi. Sadece Allah'ın mülkü olma anlamında “kul” olanlar ise böyle değildir. Zira bunlar, her ne kadar Allah tarafından yaratıldıkları, rızıklandırılıp idare edildikleri için Allah’ın rubûbiyet kulları olsalar da Allah’ın ulûhiyet kulları kapsamına girmezler. Çünkü kulun övülmesini gerektiren kulluk, kulun kendi iradesiyle yaptığı ulûhiyete yönelik kulluktur. Öbürlerinin Allah’ın rubûbiyetine yönelik olan kullukları ise zorunlu ve kaçınılmaz bir kulluktur ve bundan dolayı övülmelerini gerektiren bir şey yoktur. (Zira bu anlamda, canlı-cansız var olan her bir varlık Allah'ın kuludur.) “Gıyaben” buyruğunun “Rahmân’ın... vaat ettiği” buyruğuna yönelik olma ihtimali vardır. Bu takdirde anlam şöyle olur: Yüce Allah, bu kullarına Adn cennetlerini, onların görmedikleri ve tanık olmadıkları bir surette gıyaben vaat etmiştir. Onlar da bu cennete iman etmiş, gayb olmakla birlikte onu tasdik etmiş ve onu görmedikleri halde ona ulaşmak için çalışmışlardır. Görecek olsalardı elbette ki o cenneti isteyişleri daha ileri derecede olacak, ona rağbetleri daha büyük ve onun için çalışmaları da daha ileri derecede olacaktı! Bu manaya göre bu ifadede gayba imanları dolayısıyla övülmeleri söz konusudur ki fayda sağlayacak iman da budur. “Gıyaben” buyruğunun Yüce Allah’ın kullarına yönelik olma ihtimali de vardır. Yani Yüce Allah’a O’nu görmeksizin, gayb halinde ibadet eden kimseler, demektir. O’nu görmedikleri halde O’na ibadetleri bu şekilde olduğuna göre O’nu görecek olsalar elbette ki O’na ibadetleri daha çok olurdu. O’na yönelişleri daha büyük, sevgileri daha fazla, şevkleri daha ileri oludu. Yine anlamın şöyle olma ihtimali de vardır: Rahmân olan Allah’ın kullarına vaat etmiş olduğu bu cennetler, vasfedilerek anlatılamayacak ve Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilemeyeceği hususlar (gayb) arasındadır. Bunda da bu cennetlere teşvik, bu şekilde güzelce tanıtılmaları ile ruhların harekete geçirilmesi ve hareketsiz duran kimseleri bu cennete talip olmak için gayrete getirme söz konusudur. Buna göre buyruk, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzer: “Kendilerine o işlediklerine mükâfaat olmak üzere gözleri aydınlatan ne nimetler saklandığını hiç kimse bilmez.”(es-Secde, 32/17) Bütün bu anlamlar doğrudur ve hepsi de geçerlidir. Ancak birinci ihtimal daha uygundur. Buna delil ise Yüce Allah’ın devamla şöyle buyurmasıdır:“O’nun vaadi muhakkak gerçekleşecektir.” Gerçekleşmesi kaçınılmazdır; zira Yüce Allah vaadinden caymaz ve O, sözleri en doğru olandır.
62. “Orada boş sözler işitmezler.” Faydasız, anlamsız söz işitmeyecekleri gibi, günaha sokacak söz de işitmezler. Orada ne sayıp sövmek, ne ayıplamak, ne Allah’a isyan olan bir söz, ne de kederlendirecek bir söz işiteceklerdir. “Ancak “selâm” sözleri işitirler.” Her türlü kusurdan uzak, Allah’ı, zikri, selâmlaşmayı, sevinç ve müjdeyi ihtiva eden sözler, kardeşler arasında karşılıklı güzel konuşmalar, Rahmân olan Allah’ın hitabını işitmek, hurilerden, meleklerden, vildândan neşe verici sesler, coşturucu nağmeler, tatlı ve nazik sözler gibi her türlü kusurdan uzak (selametli) sözler işiteceklerdir. Çünkü orası esenlik (selâmet) yurdudur. Orada bütün yönleriyle tam esenlikten (selâmdan) başka hiçbir şey yoktur. “Rızıkları da onlar için orada sabah-akşam hazırdır.” Onların yiyecek, içecek, çeşitli lezzetlerden oluşan rızıkları süreklidir. Ne zaman isterlerse, ne vakit arzu ederlerse bu rızıkları onlara verilir. Bu rızıkların bu belli vakitlerde özellikle verilmesi ise bunların güzelliklerinin, lezzet ve mükemmelliklerinin bir parçasıdır. “Sabah-akşam” rızıklarının hazır olması ise bunların etkilerinin büyük, faydalarının da tamam olması içindir.
63. “İşte” sözü geçen şekilde vasıflarını belirttiğimiz ve “kullarımızdan takva sahibi olanlara miras olarak vereceğimiz cennet, budur.” Biz, bu cenneti muttakilere miras olarak vereceğiz ve oraları, onların sürekli kalacakları ve hiçbir şekilde ayrılıp gitmeyecekleri konaklar yapacağız. Onlar da oradan başka yere ayrılmak da istemeyeceklerdir. Nitekim Allah, şöyle buyurmaktadır:“Rabbinizden bir mağfiret ve takvâ sahipleri için hazırlanmış, eni göklerle yer kadar olan cennete koşuşun.”(Âli İmran, 3/133)
Meryem 19:64
64- (Biz melekler) Rabbinin emri olmadıkça inmeyiz. Önümüzdeki, arkamızdaki ve bu ikisinin arasındaki her şey yalnız O’nundur. Rabbin unutkan değildir. 65- O; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir. O halde O’na ibadet et ve O’na ibadette sabır göster. Hiç O’nun bir adaşını/benzerini biliyor musun?
64. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir seferinde Cebrail aleyhisselam’ın inişinin geciktiğini gördü ve:“Keşke bize daha çok gelsen” diye ona olan şevkini, ondan ayrılmanın verdiği yalnızlık duygusunu dile getirdi ve onun daha çok gelmesi suretiyle kalbinin daha bir yatışmasını istedi. Bunun üzerine Yüce Allah, Cebrail’in dilinden şu buyrukları indirdi:“(Biz melekler) Rabbinin emri olmadıkça inmeyiz.” Yani bizim bu hususta hiçbir yetkimiz yoktur. Allah bize bir emir verrse hemen onu yerine getiririz ve O’nun hiçbir emrine karşı gelmeyiz. Nitekim Yüce Allah, melekler hakkında şöyle buyurmaktadır:“Onlar kendilerine verdiği emirlerde Allah’a isyan etmezler. Ne emrolunurlarsa onu yaparlar.”(et-Tahrîm, 66/6) O nedenle biz, emir alan kullarız. “Önümüzdeki, arkamızdaki ve bu ikisinin arasındaki her şey yalnız O’nundur.” Geçmiş, gelecek ve hal-i hazırdaki her şey, bütün zaman ve mekânlarda yalnız O’nundur. Bütün emir, yalnız Allah’ın olduğu için ve bizim de işleri idare olunan kullar olduğumuz açıkça ortaya çıktığına göre geriye sadece ilâhi hikmetin o işi gerektirip gerektirmediği kalmaktadır. Eğer hikmeti onu gerektirirse onu yerine getirir, gerektirmezse erteleyip yerine getirmez. Bundan dolayı devamla:“Rabbin unutkan değildir” buyrulmaktadır. Yani bu (bizim inişimizin gecikmesi) Rabbinin seni unuttuğundan veya ihmal ettiğinden dolayı değildir. Nitekim Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Rabbin seni terk de etmedi, sana darılmadı da.”(ed-Duha, 93/3) Aksine Yüce Allah, seninle ilgili hususlara itina göstermekte, sana en güzel bağışlarını ve oldukça üstün ve değerli ilâhi tedbirlerini ihsan edip buyurmaktadır. Yani bizim inişimiz, mutad vaktinden sonraya kalıp gecikecek olursa bu, seni üzmesin, tasalandırmasın. Çünkü bu husustaki bir hikmeti dolayısıyla bunu dileyen Allah’tır. O’nun için böyle olur.
65. Daha sonra Yüce Allah ilminin kuşatıcılığını ve hiçbir şeyi unutmayışını şu buyruklarıyla gerekçelendirmektedir. “O; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir.” O’nun rubûbiyeti gökleri ve yeri kuşatır. Onların en güzel düzen ve en mükemmel sisteme sahip olmaları, onlarda herhangi bir gaflet, ihmal, başıboşluk ve yanlışın bulunmayışı, Allah’ın her şeyi kuşatıcı ilminin kat’i delilidir. Onun için bunu düşünme, kafana takma, aksine sen sana fayda sağlayacak ve sana yarayacak şeylerle meşgul ol. Bu ise Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca O’na ibadet etmektir. “O halde O’na ibadet et ve O’na ibadette sabır göster.” Yani nefsinin ibadete sabır/sebat etmesini sağla, nefsine karşı bu hususta mücadele ver. İbadeti, gücün oranında en mükemmel ve en eksiksiz şekilde yerine getir. Allah’a ibadet ile meşgul olmak, kula arzu ve meyil duyulan şeylere karşı teselli verir. Nitekim Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlardan bir kısmına bunlarla kendilerini imtihan edelim diye dünya hayatının süsü olarak verip faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme... Sen aile halkına namazı emret, kendin de sabırla ona devam et.”(Tâ-Hâ, 20/131-132)“Hiç O’nun bir adaşını/benzerini biliyor musun?” Sen yaratıklar arasında O’na adaş, O’na denk ve O’na benzeyen bir kimse olduğunu biliyor musun? Bu, aklen bilinen bir gerçeğe dair olumsuz anlamlı bir sorudur. Yani sen O’na denk, O’na adaş bir kimse bilmiyorsun. Çünkü sadece O Rabdır ve O’nun dışındaki her şey, o Rabbin yarattığı brer varlıktır. Yaratan O’dur, başkası yaratılmıştır. Bütün yönleriyle hiçbir şeye muhtaç olmayan O’dur. O’nun dışındakiler ise her yönüyle ve bizzat muhtaçtırlar. O, bütün yönleriyle mutlak kemal sahibidir, kâmildir. O’nun dışındaki her bir varlık ise eksiktir, kemal sahibi değildir. Yüce Allah’ın kendisine ihsan ettiklerinden başka bir şeye sahip değildir. İşte bu, Allah’ın tek başına ibadet olunmaya layık olduğuna, O’na ibadetin hak olduğuna, O’ndan başkasına ibadetin ise batıl olduğuna dair açık ve kesin bir delildir. Bundan dolayı yalnızca kendisine ibadeti ve bu ibadeti sabırla sürdürmeyi emretmiş, buna gerekçe olarak da tek başına kemale, azamete ve en güzel isimlere sahip oluşunu göstermiştir.
Meryem 19:65
64- (Biz melekler) Rabbinin emri olmadıkça inmeyiz. Önümüzdeki, arkamızdaki ve bu ikisinin arasındaki her şey yalnız O’nundur. Rabbin unutkan değildir. 65- O; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir. O halde O’na ibadet et ve O’na ibadette sabır göster. Hiç O’nun bir adaşını/benzerini biliyor musun?
64. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir seferinde Cebrail aleyhisselam’ın inişinin geciktiğini gördü ve:“Keşke bize daha çok gelsen” diye ona olan şevkini, ondan ayrılmanın verdiği yalnızlık duygusunu dile getirdi ve onun daha çok gelmesi suretiyle kalbinin daha bir yatışmasını istedi. Bunun üzerine Yüce Allah, Cebrail’in dilinden şu buyrukları indirdi:“(Biz melekler) Rabbinin emri olmadıkça inmeyiz.” Yani bizim bu hususta hiçbir yetkimiz yoktur. Allah bize bir emir verrse hemen onu yerine getiririz ve O’nun hiçbir emrine karşı gelmeyiz. Nitekim Yüce Allah, melekler hakkında şöyle buyurmaktadır:“Onlar kendilerine verdiği emirlerde Allah’a isyan etmezler. Ne emrolunurlarsa onu yaparlar.”(et-Tahrîm, 66/6) O nedenle biz, emir alan kullarız. “Önümüzdeki, arkamızdaki ve bu ikisinin arasındaki her şey yalnız O’nundur.” Geçmiş, gelecek ve hal-i hazırdaki her şey, bütün zaman ve mekânlarda yalnız O’nundur. Bütün emir, yalnız Allah’ın olduğu için ve bizim de işleri idare olunan kullar olduğumuz açıkça ortaya çıktığına göre geriye sadece ilâhi hikmetin o işi gerektirip gerektirmediği kalmaktadır. Eğer hikmeti onu gerektirirse onu yerine getirir, gerektirmezse erteleyip yerine getirmez. Bundan dolayı devamla:“Rabbin unutkan değildir” buyrulmaktadır. Yani bu (bizim inişimizin gecikmesi) Rabbinin seni unuttuğundan veya ihmal ettiğinden dolayı değildir. Nitekim Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Rabbin seni terk de etmedi, sana darılmadı da.”(ed-Duha, 93/3) Aksine Yüce Allah, seninle ilgili hususlara itina göstermekte, sana en güzel bağışlarını ve oldukça üstün ve değerli ilâhi tedbirlerini ihsan edip buyurmaktadır. Yani bizim inişimiz, mutad vaktinden sonraya kalıp gecikecek olursa bu, seni üzmesin, tasalandırmasın. Çünkü bu husustaki bir hikmeti dolayısıyla bunu dileyen Allah’tır. O’nun için böyle olur.
65. Daha sonra Yüce Allah ilminin kuşatıcılığını ve hiçbir şeyi unutmayışını şu buyruklarıyla gerekçelendirmektedir. “O; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir.” O’nun rubûbiyeti gökleri ve yeri kuşatır. Onların en güzel düzen ve en mükemmel sisteme sahip olmaları, onlarda herhangi bir gaflet, ihmal, başıboşluk ve yanlışın bulunmayışı, Allah’ın her şeyi kuşatıcı ilminin kat’i delilidir. Onun için bunu düşünme, kafana takma, aksine sen sana fayda sağlayacak ve sana yarayacak şeylerle meşgul ol. Bu ise Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca O’na ibadet etmektir. “O halde O’na ibadet et ve O’na ibadette sabır göster.” Yani nefsinin ibadete sabır/sebat etmesini sağla, nefsine karşı bu hususta mücadele ver. İbadeti, gücün oranında en mükemmel ve en eksiksiz şekilde yerine getir. Allah’a ibadet ile meşgul olmak, kula arzu ve meyil duyulan şeylere karşı teselli verir. Nitekim Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlardan bir kısmına bunlarla kendilerini imtihan edelim diye dünya hayatının süsü olarak verip faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme... Sen aile halkına namazı emret, kendin de sabırla ona devam et.”(Tâ-Hâ, 20/131-132)“Hiç O’nun bir adaşını/benzerini biliyor musun?” Sen yaratıklar arasında O’na adaş, O’na denk ve O’na benzeyen bir kimse olduğunu biliyor musun? Bu, aklen bilinen bir gerçeğe dair olumsuz anlamlı bir sorudur. Yani sen O’na denk, O’na adaş bir kimse bilmiyorsun. Çünkü sadece O Rabdır ve O’nun dışındaki her şey, o Rabbin yarattığı brer varlıktır. Yaratan O’dur, başkası yaratılmıştır. Bütün yönleriyle hiçbir şeye muhtaç olmayan O’dur. O’nun dışındakiler ise her yönüyle ve bizzat muhtaçtırlar. O, bütün yönleriyle mutlak kemal sahibidir, kâmildir. O’nun dışındaki her bir varlık ise eksiktir, kemal sahibi değildir. Yüce Allah’ın kendisine ihsan ettiklerinden başka bir şeye sahip değildir. İşte bu, Allah’ın tek başına ibadet olunmaya layık olduğuna, O’na ibadetin hak olduğuna, O’ndan başkasına ibadetin ise batıl olduğuna dair açık ve kesin bir delildir. Bundan dolayı yalnızca kendisine ibadeti ve bu ibadeti sabırla sürdürmeyi emretmiş, buna gerekçe olarak da tek başına kemale, azamete ve en güzel isimlere sahip oluşunu göstermiştir.
Meryem 19:66
66- İnsan:“Ben öldükten sonra mı diri olarak kabirden çıkarılacak mışım?” der. 67- İnsan, daha önce hiçbir şey değilken bizim kendisini (yoktan) yarattığımızı hatırlamaz mı?
66. Burada “insan” ile kastedilen, öldükten sonra dirilişi inkâr eden, bu dirilişin gerçekleşme ihtimalini uzak gören herkestir. İşte böyle bir kimse, bu dirilişin imkânını kabul etmeyerek, inat ve küfrünü ortaya koymak maksadıyla: “Ben, öldükten sonra mı diri olarak kabirden çıkarılacak mışım?” der. Yani ölümden sonra ve çürüyüp toz toprak haline geldikten sonra Allah beni nasıl olur da diriltebilir? Böyle bir şey olamaz, düşünülemez. Bu, onun yanlış çalışan aklı, kötü maksadı, Allah’ın peygamberlerine ve kitaplarına karşı olan dikkafalılığı doğrultusunda sorduğu bir sorudur. Asgari bir şekilde ibret nazarıyla baksa, asgari seviyede düşünse hiç şüphesiz öldükten sonra dirilişi uzak görmesinin son derece gülünç olduğunu görecektir. Bundan dolayı Yüce Allah, öldükten sonra dirilişin mümkün olduğuna dair herkesin bildiği kat’i ve açık bir delili söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
67. “İnsan daha önce hiçbir şey değilken bizim kendisini (yoktan) yarattığımızı hatırlamaz mı?” Yani hiç dikkat nazarlarını toplayarak ilk halini hatırlamaz ve Allah’ın, hiçbir şey değilken onu yoktan var etmiş olduğunu aklına getirmez mi? Söz edilmeye değer bir varlık değilken yokluktan onu yaratmaya kadir olan, darmadağın olduktan sonra onu bir araya getirmeye, dağılıp un ufak olduktan sonra onu yeniden yaratmaya kadir değil midir? Bu da Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır:“Yaratılmışları ilkin yoktan var eden ve sonra da bunu tekrarlayacak (diriltecek) olan, O’dur ve bu, O’na göre daha kolaydır.”(er-Rum, 30/27) Yüce Allah’ın: “İnsan... hatırlamaz mı?” buyruğunda insan, nazik ve münasip bir hitap ile bu akli delili düşünmeye çağırılmaktadır. Aynı şekilde inkâr edenlerin bu inkârlarının, dünyaya geldikleri ilk hallerinden gafil olmalarına dayalı olduğunu da ortaya koymaktadır. Yoksa insan, bu ilk yaratılışını hatırlayıp bunu aklından çıkarmayacak olursa elbette ki öldükten sonra dirilişi inkâr etmeyecektir.
Meryem 19:67
66- İnsan:“Ben öldükten sonra mı diri olarak kabirden çıkarılacak mışım?” der. 67- İnsan, daha önce hiçbir şey değilken bizim kendisini (yoktan) yarattığımızı hatırlamaz mı?
66. Burada “insan” ile kastedilen, öldükten sonra dirilişi inkâr eden, bu dirilişin gerçekleşme ihtimalini uzak gören herkestir. İşte böyle bir kimse, bu dirilişin imkânını kabul etmeyerek, inat ve küfrünü ortaya koymak maksadıyla: “Ben, öldükten sonra mı diri olarak kabirden çıkarılacak mışım?” der. Yani ölümden sonra ve çürüyüp toz toprak haline geldikten sonra Allah beni nasıl olur da diriltebilir? Böyle bir şey olamaz, düşünülemez. Bu, onun yanlış çalışan aklı, kötü maksadı, Allah’ın peygamberlerine ve kitaplarına karşı olan dikkafalılığı doğrultusunda sorduğu bir sorudur. Asgari bir şekilde ibret nazarıyla baksa, asgari seviyede düşünse hiç şüphesiz öldükten sonra dirilişi uzak görmesinin son derece gülünç olduğunu görecektir. Bundan dolayı Yüce Allah, öldükten sonra dirilişin mümkün olduğuna dair herkesin bildiği kat’i ve açık bir delili söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
67. “İnsan daha önce hiçbir şey değilken bizim kendisini (yoktan) yarattığımızı hatırlamaz mı?” Yani hiç dikkat nazarlarını toplayarak ilk halini hatırlamaz ve Allah’ın, hiçbir şey değilken onu yoktan var etmiş olduğunu aklına getirmez mi? Söz edilmeye değer bir varlık değilken yokluktan onu yaratmaya kadir olan, darmadağın olduktan sonra onu bir araya getirmeye, dağılıp un ufak olduktan sonra onu yeniden yaratmaya kadir değil midir? Bu da Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır:“Yaratılmışları ilkin yoktan var eden ve sonra da bunu tekrarlayacak (diriltecek) olan, O’dur ve bu, O’na göre daha kolaydır.”(er-Rum, 30/27) Yüce Allah’ın: “İnsan... hatırlamaz mı?” buyruğunda insan, nazik ve münasip bir hitap ile bu akli delili düşünmeye çağırılmaktadır. Aynı şekilde inkâr edenlerin bu inkârlarının, dünyaya geldikleri ilk hallerinden gafil olmalarına dayalı olduğunu da ortaya koymaktadır. Yoksa insan, bu ilk yaratılışını hatırlayıp bunu aklından çıkarmayacak olursa elbette ki öldükten sonra dirilişi inkâr etmeyecektir.
Meryem 19:68
68- Rabbine yemin olsun ki onları da şeytanları da mutlaka (diriltip) mahşerde toplayacağız. Sonra elbette onları getirip cehennemin etrafında diz üstü hazır edeceğiz. 69- Sonra her bir kesimden Rahmân’a karşı azgınlıkta en ileri olanları çekip ayıracağız. 70- Hem sonra oraya atılmaya kimlerin daha layık olduğunu da en iyi biz biliriz.
68. Söz söyleyenlerin en doğrusu olan Yüce Allah rubûbiyetine yemin ederek öldükten sonra dirilişi inkâr eden bu kimseleri şeytanlarla birlikte mutlaka haşredeceğine ve süresi tayin edilmiş belli bir günde onları mutlaka bir araya toplayacağına yemin etmektedir. “Sonra elbette onları getirip cehennemin etrafında diz üstü hazır edeceğiz.” Dehşetli hallerin şiddetinden, sarsıntıların çokluğundan ve karşı karşıya kalacakları durumların fecaatinden dolayı dizleri üzerine çökmüş olarak, o yüce ve büyük zatın haklarında vereceği hükmü bekleyeceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah, onlar hakkındaki hükmünü söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
69. “Sonra her bir kesimden Rahmân’a karşı azgınlıkta en ileri olanları çekip ayıracağız.” Yani zulüm, küfür ve azgınlıkta ortak olan zalimlerin her bir kesiminden azgınlıkları daha ileri, zulümleri daha büyük, küfürleri daha fazla olan kimseleri ayıracağız ve onları azaba önden göndereceğiz. Sonra bu şekilde günahlarının ağırlıklarına göre sırayla azaba doğru sürüleceklerdir. Bu hallerinde iken de birbirlerine lanet edeceklerdir. Aralarından daha sonra azaba gönderilecekler, önden gönderilmiş olanlar hakkında:“Rabbimiz, işte bizi bunlar saptırdılar. Onun için bunlara ateş azabını iki kat ver diyecekler... Öncekileri de sonrakilere: Sizin bize hiçbir üstünlüğünüz yoktu, diyecek.”(el-A’raf, 7/38-39) Bütün bunlar, Yüce Allah’ın adaletine, hikmetine ve geniş ilmine bağlı olarak gerçekleşecektir. İşte bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:
70. “Hem sonra oraya atılmaya kimlerin daha layık olduğunu da en iyi biz biliriz.” Yani bizim ilmimiz cehenneme atılmaya kimin daha layık olduğunu kapsamlı olarak kuşatmıştır. Biz, onları bildiğimiz gibi, onların amellerini, amelleri dolayısıyla neyi hak ettiklerini ve bundan dolayı azaptan paylarına düşeni de çok iyi biliriz.
Meryem 19:69
68- Rabbine yemin olsun ki onları da şeytanları da mutlaka (diriltip) mahşerde toplayacağız. Sonra elbette onları getirip cehennemin etrafında diz üstü hazır edeceğiz. 69- Sonra her bir kesimden Rahmân’a karşı azgınlıkta en ileri olanları çekip ayıracağız. 70- Hem sonra oraya atılmaya kimlerin daha layık olduğunu da en iyi biz biliriz.
68. Söz söyleyenlerin en doğrusu olan Yüce Allah rubûbiyetine yemin ederek öldükten sonra dirilişi inkâr eden bu kimseleri şeytanlarla birlikte mutlaka haşredeceğine ve süresi tayin edilmiş belli bir günde onları mutlaka bir araya toplayacağına yemin etmektedir. “Sonra elbette onları getirip cehennemin etrafında diz üstü hazır edeceğiz.” Dehşetli hallerin şiddetinden, sarsıntıların çokluğundan ve karşı karşıya kalacakları durumların fecaatinden dolayı dizleri üzerine çökmüş olarak, o yüce ve büyük zatın haklarında vereceği hükmü bekleyeceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah, onlar hakkındaki hükmünü söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
69. “Sonra her bir kesimden Rahmân’a karşı azgınlıkta en ileri olanları çekip ayıracağız.” Yani zulüm, küfür ve azgınlıkta ortak olan zalimlerin her bir kesiminden azgınlıkları daha ileri, zulümleri daha büyük, küfürleri daha fazla olan kimseleri ayıracağız ve onları azaba önden göndereceğiz. Sonra bu şekilde günahlarının ağırlıklarına göre sırayla azaba doğru sürüleceklerdir. Bu hallerinde iken de birbirlerine lanet edeceklerdir. Aralarından daha sonra azaba gönderilecekler, önden gönderilmiş olanlar hakkında:“Rabbimiz, işte bizi bunlar saptırdılar. Onun için bunlara ateş azabını iki kat ver diyecekler... Öncekileri de sonrakilere: Sizin bize hiçbir üstünlüğünüz yoktu, diyecek.”(el-A’raf, 7/38-39) Bütün bunlar, Yüce Allah’ın adaletine, hikmetine ve geniş ilmine bağlı olarak gerçekleşecektir. İşte bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:
70. “Hem sonra oraya atılmaya kimlerin daha layık olduğunu da en iyi biz biliriz.” Yani bizim ilmimiz cehenneme atılmaya kimin daha layık olduğunu kapsamlı olarak kuşatmıştır. Biz, onları bildiğimiz gibi, onların amellerini, amelleri dolayısıyla neyi hak ettiklerini ve bundan dolayı azaptan paylarına düşeni de çok iyi biliriz.
Meryem 19:70
68- Rabbine yemin olsun ki onları da şeytanları da mutlaka (diriltip) mahşerde toplayacağız. Sonra elbette onları getirip cehennemin etrafında diz üstü hazır edeceğiz. 69- Sonra her bir kesimden Rahmân’a karşı azgınlıkta en ileri olanları çekip ayıracağız. 70- Hem sonra oraya atılmaya kimlerin daha layık olduğunu da en iyi biz biliriz.
68. Söz söyleyenlerin en doğrusu olan Yüce Allah rubûbiyetine yemin ederek öldükten sonra dirilişi inkâr eden bu kimseleri şeytanlarla birlikte mutlaka haşredeceğine ve süresi tayin edilmiş belli bir günde onları mutlaka bir araya toplayacağına yemin etmektedir. “Sonra elbette onları getirip cehennemin etrafında diz üstü hazır edeceğiz.” Dehşetli hallerin şiddetinden, sarsıntıların çokluğundan ve karşı karşıya kalacakları durumların fecaatinden dolayı dizleri üzerine çökmüş olarak, o yüce ve büyük zatın haklarında vereceği hükmü bekleyeceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah, onlar hakkındaki hükmünü söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
69. “Sonra her bir kesimden Rahmân’a karşı azgınlıkta en ileri olanları çekip ayıracağız.” Yani zulüm, küfür ve azgınlıkta ortak olan zalimlerin her bir kesiminden azgınlıkları daha ileri, zulümleri daha büyük, küfürleri daha fazla olan kimseleri ayıracağız ve onları azaba önden göndereceğiz. Sonra bu şekilde günahlarının ağırlıklarına göre sırayla azaba doğru sürüleceklerdir. Bu hallerinde iken de birbirlerine lanet edeceklerdir. Aralarından daha sonra azaba gönderilecekler, önden gönderilmiş olanlar hakkında:“Rabbimiz, işte bizi bunlar saptırdılar. Onun için bunlara ateş azabını iki kat ver diyecekler... Öncekileri de sonrakilere: Sizin bize hiçbir üstünlüğünüz yoktu, diyecek.”(el-A’raf, 7/38-39) Bütün bunlar, Yüce Allah’ın adaletine, hikmetine ve geniş ilmine bağlı olarak gerçekleşecektir. İşte bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:
70. “Hem sonra oraya atılmaya kimlerin daha layık olduğunu da en iyi biz biliriz.” Yani bizim ilmimiz cehenneme atılmaya kimin daha layık olduğunu kapsamlı olarak kuşatmıştır. Biz, onları bildiğimiz gibi, onların amellerini, amelleri dolayısıyla neyi hak ettiklerini ve bundan dolayı azaptan paylarına düşeni de çok iyi biliriz.
Meryem 19:71
71- (Ey insanlar!) Şüphe yok ki aranızda cehenneme uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin gerçekleştirmeyi üzerine aldığı kesin bir hükümdür. 72- Sonra korkup sakınanları kurtarırız. Zalimleri ise diz üstü çökmüş halde orada bırakırız.
71. Bu hitap, iyileriyle, kötüleriyle, mü’minleriyle, kâfirleriyle bütün insanlara yöneliktir. Onlardan cehenneme uğramayacak hiçbir kimse yoktur. Bu, Yüce Allah’ın gerçekleştirmeyi kesinlikle üzerine aldığı ve bu yolla kullarını korkutup uyardığı bir hükümdür. Bu hükmün yerine gelmesi kaçınılmazdır, bunun meydana gelmesinden başka yol yoktur. Buradaki uğramanın (الورود) manası hakkında farklı görüşler vardır. Bir görüşe göre bu, bütün insanların dehşete düşmelerine yol açacak şekilde cehennemin yakınına kadar gelmeleridir. Bundan sonra ise Yüce Allah takvâ sahiplerini kurtaracaktır. Bir diğer görüşe göre uğramaktan kasıt, oraya girmek ve orada hazır bulunmaktır. Bu takdirde orası mü’minler için serin ve esenlik olacaktır. Diğer bir görüşe göre ise uğramak cehennem üzerinde bulunan Sırattan geçmektir. İnsanlar, amellerine göre oradan geçecekler, kimisi göz açıp kaparcasına, kimisi rüzgar gibi, kimisi asil atlar gibi, kimisi hızlı koşan develer gibi süratle geçecektir. Kimisi hızlıca koşarak, kimisi yürüyerek, kimisi sürünerek geçecektir, kimisi de yakalanıp ateşe atılacaktır. Kısacası herkes takvâsı oranında oradan geçecektir. Bundan dolayı Yüce Allah, bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
72. “Sonra” emrolundukları işleri yapmak ve yasak kılınanlardan uzak durmak suretiyle Allah’tan “korkup sakınanları kurtarırız.” Küfür ve masiyetler işlemek suretiyle kendisine zulmeden “zalimleri ise diz üstü çökmüş halde orada bırakırız.” Bu, onların zulüm ve küfürlerinden ötürüdür. Onların ebediyen cehennemde kalmaları ve azaba uğramaları hak olmuştur. Artık kurtuluşun bütün çareleri onlar için tükenmiş olacaktır.
Meryem 19:72
71- (Ey insanlar!) Şüphe yok ki aranızda cehenneme uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin gerçekleştirmeyi üzerine aldığı kesin bir hükümdür. 72- Sonra korkup sakınanları kurtarırız. Zalimleri ise diz üstü çökmüş halde orada bırakırız.
71. Bu hitap, iyileriyle, kötüleriyle, mü’minleriyle, kâfirleriyle bütün insanlara yöneliktir. Onlardan cehenneme uğramayacak hiçbir kimse yoktur. Bu, Yüce Allah’ın gerçekleştirmeyi kesinlikle üzerine aldığı ve bu yolla kullarını korkutup uyardığı bir hükümdür. Bu hükmün yerine gelmesi kaçınılmazdır, bunun meydana gelmesinden başka yol yoktur. Buradaki uğramanın (الورود) manası hakkında farklı görüşler vardır. Bir görüşe göre bu, bütün insanların dehşete düşmelerine yol açacak şekilde cehennemin yakınına kadar gelmeleridir. Bundan sonra ise Yüce Allah takvâ sahiplerini kurtaracaktır. Bir diğer görüşe göre uğramaktan kasıt, oraya girmek ve orada hazır bulunmaktır. Bu takdirde orası mü’minler için serin ve esenlik olacaktır. Diğer bir görüşe göre ise uğramak cehennem üzerinde bulunan Sırattan geçmektir. İnsanlar, amellerine göre oradan geçecekler, kimisi göz açıp kaparcasına, kimisi rüzgar gibi, kimisi asil atlar gibi, kimisi hızlı koşan develer gibi süratle geçecektir. Kimisi hızlıca koşarak, kimisi yürüyerek, kimisi sürünerek geçecektir, kimisi de yakalanıp ateşe atılacaktır. Kısacası herkes takvâsı oranında oradan geçecektir. Bundan dolayı Yüce Allah, bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
72. “Sonra” emrolundukları işleri yapmak ve yasak kılınanlardan uzak durmak suretiyle Allah’tan “korkup sakınanları kurtarırız.” Küfür ve masiyetler işlemek suretiyle kendisine zulmeden “zalimleri ise diz üstü çökmüş halde orada bırakırız.” Bu, onların zulüm ve küfürlerinden ötürüdür. Onların ebediyen cehennemde kalmaları ve azaba uğramaları hak olmuştur. Artık kurtuluşun bütün çareleri onlar için tükenmiş olacaktır.
Meryem 19:73
73- Âyetlerimiz onlara açık açık okunduğunda kâfirler, mü’minlere:“Şu iki topluluktan hangisinin durumu daha iyi ve meclisi daha güzel (biz mi siz mi)?” dediler 74- Halbuki biz, onlardan önce hem mal hem de görünüş itibariyle onlardan daha iyi olan nice nesilleri helâk ettik.
73. Yani bu kâfirlere Allah’ın vahdâniyetine ve peygamberlerinin doğruluğuna apaçık delil teşkil eden ayetlerimiz okunduğunda -bunlar dinleyenlerin imanı kabul etmelerini ve sağlam bir şekilde inanmalarını gerektirdiği halde- onlar gerekenin tam aksi şekilde âyetlere karşılık verdiler; hem âyetlerle hem de onlara iman edenlerle alay ettiler. Dünyadaki güzel durumlarını, mü’minlerden daha iyi oluşlarına delil göstererek hakka karşı çıkan bir tavır ile:“Şu iki topluluktan” biz ve mü’minlerden “hangisinin durumu” dünyadaki makamı, mal ve evlât çokluğu, arzularının daha çok gerçekleşmesi açısından “daha iyi ve meclisi daha güzel? dediler.” Onlar doğru olmayan böyle bir önermeden, böyle bir sonuca ulaştılar. Müminlerden daha hayırlı oluşa gösterdikleri sebep, mallarının ve evlâtlarının daha çok olması, dünyadaki isteklerine daha çok nail olmaları, kendi meclislerinin, oturup kalktıkları toplantı yerlerinin allı pullu ve süslü olması idi. Mü’minler ise bunlara sahip değildir, o halde kendileri mü’minlerden daha hayırlıdırlar. Bu, son derece yanlış ve tutarsız bir delildir. Böyle bir delil gerçekleri tersyüz etme kabilindendir. Yoksa mal ve evladın çokluğu, görünüşün güzelliği çoğu kere bunlara sahip olan kimsenin helak ve bedbaht olmasına, kötülüklerle karşı karşıya kalmasına sebep olmaktadır. Bu nedenledir ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
74. “Halbuki biz onlardan önce hem mal” kullandıkları kaplar, kacaklar, yataklar, döşekler, evler, süsler vs. “hem de görünüş” geçimlerinin rahatlığından, aldıkları zevklerin verdiği sevinçten ve suretlerinin güzelliğinden dolayı görünümlerinin daha iyi olması “itibariyle onlardan daha iyi olan nice nesilleri helâk ettik.” Daha önceden helâk edilmiş olan bu kimseler gerek malları, gerekse görünüşleri itibariyle bunlardan daha iyi idiler. Ama böyle olmaları ilâhi azabın tepelerine inmesine engel olmadı. Peki, bunlar onlardan sayıca daha az ve daha güçsüz olduklarına göre ilâhi azaptan kendilerini nasıl koruyacaklar? “Sizin kâfirleriniz bunlardan hayırlı mı yoksa kitaplarda sizin için bir beraat (azaptan kurtuluş belgesi) mi var?”(el-Kamer, 54/43) Böylelikle dünyada sahip olunan iyi halin âhiretteki iyi hale delil gösterilmesinin en tutarsız delillerden ve kâfirlerin tutturdukları yollardan birisi olduğu ortaya çıkmaktadır.
Meryem 19:74
73- Âyetlerimiz onlara açık açık okunduğunda kâfirler, mü’minlere:“Şu iki topluluktan hangisinin durumu daha iyi ve meclisi daha güzel (biz mi siz mi)?” dediler 74- Halbuki biz, onlardan önce hem mal hem de görünüş itibariyle onlardan daha iyi olan nice nesilleri helâk ettik.
73. Yani bu kâfirlere Allah’ın vahdâniyetine ve peygamberlerinin doğruluğuna apaçık delil teşkil eden ayetlerimiz okunduğunda -bunlar dinleyenlerin imanı kabul etmelerini ve sağlam bir şekilde inanmalarını gerektirdiği halde- onlar gerekenin tam aksi şekilde âyetlere karşılık verdiler; hem âyetlerle hem de onlara iman edenlerle alay ettiler. Dünyadaki güzel durumlarını, mü’minlerden daha iyi oluşlarına delil göstererek hakka karşı çıkan bir tavır ile:“Şu iki topluluktan” biz ve mü’minlerden “hangisinin durumu” dünyadaki makamı, mal ve evlât çokluğu, arzularının daha çok gerçekleşmesi açısından “daha iyi ve meclisi daha güzel? dediler.” Onlar doğru olmayan böyle bir önermeden, böyle bir sonuca ulaştılar. Müminlerden daha hayırlı oluşa gösterdikleri sebep, mallarının ve evlâtlarının daha çok olması, dünyadaki isteklerine daha çok nail olmaları, kendi meclislerinin, oturup kalktıkları toplantı yerlerinin allı pullu ve süslü olması idi. Mü’minler ise bunlara sahip değildir, o halde kendileri mü’minlerden daha hayırlıdırlar. Bu, son derece yanlış ve tutarsız bir delildir. Böyle bir delil gerçekleri tersyüz etme kabilindendir. Yoksa mal ve evladın çokluğu, görünüşün güzelliği çoğu kere bunlara sahip olan kimsenin helak ve bedbaht olmasına, kötülüklerle karşı karşıya kalmasına sebep olmaktadır. Bu nedenledir ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
74. “Halbuki biz onlardan önce hem mal” kullandıkları kaplar, kacaklar, yataklar, döşekler, evler, süsler vs. “hem de görünüş” geçimlerinin rahatlığından, aldıkları zevklerin verdiği sevinçten ve suretlerinin güzelliğinden dolayı görünümlerinin daha iyi olması “itibariyle onlardan daha iyi olan nice nesilleri helâk ettik.” Daha önceden helâk edilmiş olan bu kimseler gerek malları, gerekse görünüşleri itibariyle bunlardan daha iyi idiler. Ama böyle olmaları ilâhi azabın tepelerine inmesine engel olmadı. Peki, bunlar onlardan sayıca daha az ve daha güçsüz olduklarına göre ilâhi azaptan kendilerini nasıl koruyacaklar? “Sizin kâfirleriniz bunlardan hayırlı mı yoksa kitaplarda sizin için bir beraat (azaptan kurtuluş belgesi) mi var?”(el-Kamer, 54/43) Böylelikle dünyada sahip olunan iyi halin âhiretteki iyi hale delil gösterilmesinin en tutarsız delillerden ve kâfirlerin tutturdukları yollardan birisi olduğu ortaya çıkmaktadır.
Meryem 19:75
75- De ki:“Kim sapıklık içinde olursa Rahmân, ona (dünyada) elbet mühlet verecektir. Nihâyet onlar kendilerine vaat edileni; ya azabı ya da kıyameti gördükleri vakit, makamı daha kötü ve ordusu daha zayıf olan kimmiş bilecekler!”
75. Yüce Allah, inatlarının aşırılığına, sapıklıklarının ileri derece olduğuna delalet eden son derece batıl ve tutarsız delillerini söz konusu ettikten sonra burada da kendisi için sapıklığı tercih etmek ve bu yolda çalışmak suretiyle sapıklık içinde olan kimsenin bu sapıklığını sürdüreceğini ve sapıklığını ona daha çok sevdireceğini haber vermektedir. Bu, onun sapıklığı hidâyete tercih etmesinin bir cezasıdır. Nitekim Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar sapınca Allah da kalplerini saptırdı”(es-Saf, 61/5); “İlk defa ona iman etmedikleri gibi, biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz ve azgınlıkları içerisinde onları kör ve şaşkın bırakırız.”(el-En’am, 6/110)“Nihâyet onlar” yani “Şu iki topluluktan hangisinin durumu daha iyi ve meclisi daha güzel (biz mi siz mi)?”, diyenler “kendilerine vaat edileni; ya” öldürülmek yahut başka suretle dünyadaki “azabı ya da” amellere verilecek karşılıkların kapısı olan “kıyameti gördükleri vakit, makamı daha kötü ve ordusu daha zayıf olan kimmiş bilecekler!” Yani o vakit bu iddialarının ne kadar batıl, ne kadar çürük olduğunu açıkça görecekler ve kendilerinin şer ehli ve taraftarca zayıf kimseler olduklarını kesin olarak anlayacaklardır. Ancak bunun kendilerine bir faydası olmayacaktır. Zira dünyaya geri dönüp de ilk amellerinden farklı ameller işleme imkânları olmayacaktır.
Meryem 19:76
76- Allah, hidâyete erenlerin hidâyetini artırır. Kalıcı olan salih ameller, Rabbinin nezdinde hem mükafat bakımından daha hayırlıdır, hem de âkıbetçe daha hayırlıdır.
76. Yüce Allah, zalimlere sapıklıklarında uzunca mühlet vereceğini söz konusu ettikten sonra hidâyet bulan kimselerin de -onlara olan lütuf ve rahmeti dolayısıyla- hidâyetlerini artıracağını belirtmektedir. Hidâyet, hem faydalı bilgiyi hem de salih ameli kapsar. İlim, iman ile salih amel yolunda doğruyu izleyen herkesin bu hidâyetini Allah daha da arttırır, bu yolu ona kolaylaştırır. Kendisinin elde edebileceği sınırlar içerisinde olmayan daha başka hususları ona bağışlar. İşte bu buyruk, selef-i salihin de dediği gibi imanın artıp eksilişine delildir. Buna ayrıca Yüce Allah’ın şu buyrukları da delildir:“İman edenlerin de imanı artsın diye…”(el-Müddessir, 74/31); “Onlara ayetleri okunduğu zaman (bu ayetler) onların imanını arttırır.”(el-Enfal, 8/2) Yine vakıa da buna delildir. Çünkü iman, kalbin ve dilin söylediği söz ile kalbin, dilin ve azaların amelidir. Mü’minler ise bu gibi hususlarda birbirinden alabildiğine farklı seviyelerdedirler. aha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kalıcı olan salih ameller” yani başkaları kesintiye uğradığı halde kendileri kesilmeyen, yok olmayan, kalıcı ameller ancak salih olanlarıdır. Namaz, zekât, oruç, hac, umre, kıraat, tesbih, tekbir, tahmid, yaratılmışlara iyilik, kalbi ve bedeni ameller vb. gibi. İşte bu ameller “Rabbinin nezdinde hem mükafat bakımından daha hayırlıdır, hem de âkıbetçe daha hayırlıdır.” Bu amellerin sahiplerine sağlayacağı faydaları ve getirileri pek çoktur, Allah nezdindeki mükâfaatları da daha hayırlıdır. Buradaki “daha hayırlı” ifadesi, kıyas içeren normal anlamında kullanılmamıştır. Çünkü kalıcı salih ameller dışında kişiye fayda sağlayacak ve o ameli işleyene mükâfaatı baki kalacak başka hiçbir amel yoktur. Burada kalıcı salih amellerin söz konusu edilmesinin münasebeti de -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- şudur: Yüce Allah, zalimlerin dünyadaki mal, evlât, güzel makam vb. dünyevi halleri, bu hallere sahip olanın âhirette de iyi halde olacağına delil kabul etmeleri dolayısıyla burada durumun hiç de zannettikleri gibi olmadığını haber vermektedir. Aksine mutluluğun adresi ve kurtuluşun belgesi, ancak Allah’ın sevip razı olduğu amelleri yapmaktır.
Meryem 19:77
77- Ayetlerimizi inkar edip de:“Bana (ahirette) kesinlikle mal ve evlât verilecek” diyen kimseyi gördün mü?! 78- Acaba o, gayba mı muttali olmuş yoksa Rahmân’dan bir söz mü almış? 79- Asla! Onun dediğini yazacağız ve azabını da uzattıkça uzatacağız. 80- O söylediklerini de ondan miras alacağız ve o, bize tek başına gelecek.
77. Yani sen, şu Allah’ın âyetlerini inkar eden, sonra da ahirette kendisine mutlaka mal ve evlât verilecektir, yani cennet ehlinden olacaktır diye büyük bir iddiada bulunan kâfirin durumuna hayret etmez misin? Gerçekten bu en hayret edilecek işlerdendir. Eğer o Allah’a iman eden bir kimse olup da böyle bir iddiada bulunmuş olsaydı, iş kolaydı. Bu âyet-i kerime her ne kadar belirli bir kâfir hakkında inmiş ise de aslında hak üzere olduğunu ve cennet ehlinden olacağını ileri süren bütün kâfirleri kapsamına alır. Allah, böyle bir kimseyi azarlamak ve yalanlamak üzere şöyle buyurmaktadır:
78. “Acaba o, gayba mı muttali olmuş?” Yani onun bilgisi gaybı kuşatmış da ileride ne olacağını ve kıyamet gününde kendisine mal ve evlât verileceğini bilecek hale mi gelmiş? “Yoksa” bu söylediklerine nail olacağına dair “Rahmân’dan bir söz mü almış?” ki öyle bir şey yoktur. Böylelikle onun, bu iddiayı kendiliğinden uydurduğu ve bilgi sahibi olmadığı bir şeyi söylediği anlaşılmaktadır. Bu şekilde kısım kısım konunun ele alınması ve tekrar tekrar söz konusu edilmesi, gerçekten en ileri derecede susturucu delilleri ihtiva etmekte ve onlara karşı hakkın delilini ortaya koymaktadır. Şöyle ki ahiret gününde Allah nezdinde bir hayır elde edeceğini iddia eden kimse ya bu sözlerini gelecekteki gaybe dair bilgisine istinaden söylemektedir. Oysa gaybe dair bilginin yalnızca Allah’a ait olduğu bilinen bir husustur. Hiç kimse gelecekteki gaybi hususlara dair bir şey bilemez. Bundan Yüce Allah’ın peygamberlerini muttali kıldığı bazı şeyler müstesnadır. Böyle bir iddiada bulunan kişi, ikinci ihtimal olarak da Allah'tan bu konuda bir söz almış olabilir. Bu da ancak Allah’a imanla ve peygamberlerine tâbi olmakla olabilir. Çünkü Allah, böyle yapan söz sahiplerine ahirette kurtulacaklarını ve umduklarını elde edeceklerini bildirmiş ve taahhüd etmiştir. Bu iki husus da söz konusu olmadığına göre böyle bir iddianın batıl olduğu ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
79. “Asla!” Durum, onun iddia ettiği gibi değildir. Bu iddiada bulunan kimsenin gaybı bilmiş olması söz konusu değildir. Çünkü o, kâfirdir ve peygamberlerin getirdikleri risalet bilgisine kısmen de olsa sahip değildir. Küfrü ve imansızlığı sebebiyle Rahmân olan Allah nezdinden bir söz alma imkanı da yoktur. Aksine o, iddiasının tam zıddını hak etmiştir. Onun bu söylediği sözler de cezalarını görmesi, bunun karşılığını alması için yazılmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onun dediğini yazacağız ve azabını da uzattıkça uzatacağız.” Yani sapıklığı ve azgınlığı arttığı gibi çeşitli azaplarını da arttırağız.
80. “O söylediklerini de ondan miras alacağız.” Malını da evlâtlarını da miras alacağız, dünyadan ahirete tek başına malsız, evlâtsız, yardımcısız ve ona destek verecek kimsesi olmaksızın intikal edecektir. “Ve o, bize tek başına gelecek.” Ve oldukça vahim bir azap görecektir ki bu, onun gibi zalimlerin cezasıdır.
Meryem 19:78
77- Ayetlerimizi inkar edip de:“Bana (ahirette) kesinlikle mal ve evlât verilecek” diyen kimseyi gördün mü?! 78- Acaba o, gayba mı muttali olmuş yoksa Rahmân’dan bir söz mü almış? 79- Asla! Onun dediğini yazacağız ve azabını da uzattıkça uzatacağız. 80- O söylediklerini de ondan miras alacağız ve o, bize tek başına gelecek.
77. Yani sen, şu Allah’ın âyetlerini inkar eden, sonra da ahirette kendisine mutlaka mal ve evlât verilecektir, yani cennet ehlinden olacaktır diye büyük bir iddiada bulunan kâfirin durumuna hayret etmez misin? Gerçekten bu en hayret edilecek işlerdendir. Eğer o Allah’a iman eden bir kimse olup da böyle bir iddiada bulunmuş olsaydı, iş kolaydı. Bu âyet-i kerime her ne kadar belirli bir kâfir hakkında inmiş ise de aslında hak üzere olduğunu ve cennet ehlinden olacağını ileri süren bütün kâfirleri kapsamına alır. Allah, böyle bir kimseyi azarlamak ve yalanlamak üzere şöyle buyurmaktadır:
78. “Acaba o, gayba mı muttali olmuş?” Yani onun bilgisi gaybı kuşatmış da ileride ne olacağını ve kıyamet gününde kendisine mal ve evlât verileceğini bilecek hale mi gelmiş? “Yoksa” bu söylediklerine nail olacağına dair “Rahmân’dan bir söz mü almış?” ki öyle bir şey yoktur. Böylelikle onun, bu iddiayı kendiliğinden uydurduğu ve bilgi sahibi olmadığı bir şeyi söylediği anlaşılmaktadır. Bu şekilde kısım kısım konunun ele alınması ve tekrar tekrar söz konusu edilmesi, gerçekten en ileri derecede susturucu delilleri ihtiva etmekte ve onlara karşı hakkın delilini ortaya koymaktadır. Şöyle ki ahiret gününde Allah nezdinde bir hayır elde edeceğini iddia eden kimse ya bu sözlerini gelecekteki gaybe dair bilgisine istinaden söylemektedir. Oysa gaybe dair bilginin yalnızca Allah’a ait olduğu bilinen bir husustur. Hiç kimse gelecekteki gaybi hususlara dair bir şey bilemez. Bundan Yüce Allah’ın peygamberlerini muttali kıldığı bazı şeyler müstesnadır. Böyle bir iddiada bulunan kişi, ikinci ihtimal olarak da Allah'tan bu konuda bir söz almış olabilir. Bu da ancak Allah’a imanla ve peygamberlerine tâbi olmakla olabilir. Çünkü Allah, böyle yapan söz sahiplerine ahirette kurtulacaklarını ve umduklarını elde edeceklerini bildirmiş ve taahhüd etmiştir. Bu iki husus da söz konusu olmadığına göre böyle bir iddianın batıl olduğu ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
79. “Asla!” Durum, onun iddia ettiği gibi değildir. Bu iddiada bulunan kimsenin gaybı bilmiş olması söz konusu değildir. Çünkü o, kâfirdir ve peygamberlerin getirdikleri risalet bilgisine kısmen de olsa sahip değildir. Küfrü ve imansızlığı sebebiyle Rahmân olan Allah nezdinden bir söz alma imkanı da yoktur. Aksine o, iddiasının tam zıddını hak etmiştir. Onun bu söylediği sözler de cezalarını görmesi, bunun karşılığını alması için yazılmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onun dediğini yazacağız ve azabını da uzattıkça uzatacağız.” Yani sapıklığı ve azgınlığı arttığı gibi çeşitli azaplarını da arttırağız.
80. “O söylediklerini de ondan miras alacağız.” Malını da evlâtlarını da miras alacağız, dünyadan ahirete tek başına malsız, evlâtsız, yardımcısız ve ona destek verecek kimsesi olmaksızın intikal edecektir. “Ve o, bize tek başına gelecek.” Ve oldukça vahim bir azap görecektir ki bu, onun gibi zalimlerin cezasıdır.
Meryem 19:79
77- Ayetlerimizi inkar edip de:“Bana (ahirette) kesinlikle mal ve evlât verilecek” diyen kimseyi gördün mü?! 78- Acaba o, gayba mı muttali olmuş yoksa Rahmân’dan bir söz mü almış? 79- Asla! Onun dediğini yazacağız ve azabını da uzattıkça uzatacağız. 80- O söylediklerini de ondan miras alacağız ve o, bize tek başına gelecek.
77. Yani sen, şu Allah’ın âyetlerini inkar eden, sonra da ahirette kendisine mutlaka mal ve evlât verilecektir, yani cennet ehlinden olacaktır diye büyük bir iddiada bulunan kâfirin durumuna hayret etmez misin? Gerçekten bu en hayret edilecek işlerdendir. Eğer o Allah’a iman eden bir kimse olup da böyle bir iddiada bulunmuş olsaydı, iş kolaydı. Bu âyet-i kerime her ne kadar belirli bir kâfir hakkında inmiş ise de aslında hak üzere olduğunu ve cennet ehlinden olacağını ileri süren bütün kâfirleri kapsamına alır. Allah, böyle bir kimseyi azarlamak ve yalanlamak üzere şöyle buyurmaktadır:
78. “Acaba o, gayba mı muttali olmuş?” Yani onun bilgisi gaybı kuşatmış da ileride ne olacağını ve kıyamet gününde kendisine mal ve evlât verileceğini bilecek hale mi gelmiş? “Yoksa” bu söylediklerine nail olacağına dair “Rahmân’dan bir söz mü almış?” ki öyle bir şey yoktur. Böylelikle onun, bu iddiayı kendiliğinden uydurduğu ve bilgi sahibi olmadığı bir şeyi söylediği anlaşılmaktadır. Bu şekilde kısım kısım konunun ele alınması ve tekrar tekrar söz konusu edilmesi, gerçekten en ileri derecede susturucu delilleri ihtiva etmekte ve onlara karşı hakkın delilini ortaya koymaktadır. Şöyle ki ahiret gününde Allah nezdinde bir hayır elde edeceğini iddia eden kimse ya bu sözlerini gelecekteki gaybe dair bilgisine istinaden söylemektedir. Oysa gaybe dair bilginin yalnızca Allah’a ait olduğu bilinen bir husustur. Hiç kimse gelecekteki gaybi hususlara dair bir şey bilemez. Bundan Yüce Allah’ın peygamberlerini muttali kıldığı bazı şeyler müstesnadır. Böyle bir iddiada bulunan kişi, ikinci ihtimal olarak da Allah'tan bu konuda bir söz almış olabilir. Bu da ancak Allah’a imanla ve peygamberlerine tâbi olmakla olabilir. Çünkü Allah, böyle yapan söz sahiplerine ahirette kurtulacaklarını ve umduklarını elde edeceklerini bildirmiş ve taahhüd etmiştir. Bu iki husus da söz konusu olmadığına göre böyle bir iddianın batıl olduğu ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
79. “Asla!” Durum, onun iddia ettiği gibi değildir. Bu iddiada bulunan kimsenin gaybı bilmiş olması söz konusu değildir. Çünkü o, kâfirdir ve peygamberlerin getirdikleri risalet bilgisine kısmen de olsa sahip değildir. Küfrü ve imansızlığı sebebiyle Rahmân olan Allah nezdinden bir söz alma imkanı da yoktur. Aksine o, iddiasının tam zıddını hak etmiştir. Onun bu söylediği sözler de cezalarını görmesi, bunun karşılığını alması için yazılmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onun dediğini yazacağız ve azabını da uzattıkça uzatacağız.” Yani sapıklığı ve azgınlığı arttığı gibi çeşitli azaplarını da arttırağız.
80. “O söylediklerini de ondan miras alacağız.” Malını da evlâtlarını da miras alacağız, dünyadan ahirete tek başına malsız, evlâtsız, yardımcısız ve ona destek verecek kimsesi olmaksızın intikal edecektir. “Ve o, bize tek başına gelecek.” Ve oldukça vahim bir azap görecektir ki bu, onun gibi zalimlerin cezasıdır.
Meryem 19:80
77- Ayetlerimizi inkar edip de:“Bana (ahirette) kesinlikle mal ve evlât verilecek” diyen kimseyi gördün mü?! 78- Acaba o, gayba mı muttali olmuş yoksa Rahmân’dan bir söz mü almış? 79- Asla! Onun dediğini yazacağız ve azabını da uzattıkça uzatacağız. 80- O söylediklerini de ondan miras alacağız ve o, bize tek başına gelecek.
77. Yani sen, şu Allah’ın âyetlerini inkar eden, sonra da ahirette kendisine mutlaka mal ve evlât verilecektir, yani cennet ehlinden olacaktır diye büyük bir iddiada bulunan kâfirin durumuna hayret etmez misin? Gerçekten bu en hayret edilecek işlerdendir. Eğer o Allah’a iman eden bir kimse olup da böyle bir iddiada bulunmuş olsaydı, iş kolaydı. Bu âyet-i kerime her ne kadar belirli bir kâfir hakkında inmiş ise de aslında hak üzere olduğunu ve cennet ehlinden olacağını ileri süren bütün kâfirleri kapsamına alır. Allah, böyle bir kimseyi azarlamak ve yalanlamak üzere şöyle buyurmaktadır:
78. “Acaba o, gayba mı muttali olmuş?” Yani onun bilgisi gaybı kuşatmış da ileride ne olacağını ve kıyamet gününde kendisine mal ve evlât verileceğini bilecek hale mi gelmiş? “Yoksa” bu söylediklerine nail olacağına dair “Rahmân’dan bir söz mü almış?” ki öyle bir şey yoktur. Böylelikle onun, bu iddiayı kendiliğinden uydurduğu ve bilgi sahibi olmadığı bir şeyi söylediği anlaşılmaktadır. Bu şekilde kısım kısım konunun ele alınması ve tekrar tekrar söz konusu edilmesi, gerçekten en ileri derecede susturucu delilleri ihtiva etmekte ve onlara karşı hakkın delilini ortaya koymaktadır. Şöyle ki ahiret gününde Allah nezdinde bir hayır elde edeceğini iddia eden kimse ya bu sözlerini gelecekteki gaybe dair bilgisine istinaden söylemektedir. Oysa gaybe dair bilginin yalnızca Allah’a ait olduğu bilinen bir husustur. Hiç kimse gelecekteki gaybi hususlara dair bir şey bilemez. Bundan Yüce Allah’ın peygamberlerini muttali kıldığı bazı şeyler müstesnadır. Böyle bir iddiada bulunan kişi, ikinci ihtimal olarak da Allah'tan bu konuda bir söz almış olabilir. Bu da ancak Allah’a imanla ve peygamberlerine tâbi olmakla olabilir. Çünkü Allah, böyle yapan söz sahiplerine ahirette kurtulacaklarını ve umduklarını elde edeceklerini bildirmiş ve taahhüd etmiştir. Bu iki husus da söz konusu olmadığına göre böyle bir iddianın batıl olduğu ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
79. “Asla!” Durum, onun iddia ettiği gibi değildir. Bu iddiada bulunan kimsenin gaybı bilmiş olması söz konusu değildir. Çünkü o, kâfirdir ve peygamberlerin getirdikleri risalet bilgisine kısmen de olsa sahip değildir. Küfrü ve imansızlığı sebebiyle Rahmân olan Allah nezdinden bir söz alma imkanı da yoktur. Aksine o, iddiasının tam zıddını hak etmiştir. Onun bu söylediği sözler de cezalarını görmesi, bunun karşılığını alması için yazılmaktadır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onun dediğini yazacağız ve azabını da uzattıkça uzatacağız.” Yani sapıklığı ve azgınlığı arttığı gibi çeşitli azaplarını da arttırağız.
80. “O söylediklerini de ondan miras alacağız.” Malını da evlâtlarını da miras alacağız, dünyadan ahirete tek başına malsız, evlâtsız, yardımcısız ve ona destek verecek kimsesi olmaksızın intikal edecektir. “Ve o, bize tek başına gelecek.” Ve oldukça vahim bir azap görecektir ki bu, onun gibi zalimlerin cezasıdır.
Meryem 19:81
81- Kendilerine izzet ve kuvvet sağlasınlar diye Allah’tan başka birtakım ilâhlar edindiler. 82- Asla! O ilahları (kıyamette) onların ibadetlerini inkar edecek ve onlara karşı olacaklardır. 83- Bilmez misin ki biz, şeytanları kâfirlerin üzerine salarız da onları (isyana) alabildiğine teşvik ederler. 84- Sen onların aleyhlerinde acele etme. Zira biz, onlar için gün sayıyoruz.
[81-82. Müşrikler, Allah'ın dışında birtakım ilahlar edinip onlara ibadet ediyorlar ve bunu da o ilahlar kendilerine yardım etsin diye ve onlar sayesinde izzete kavuşmak için yapıyorlar. Ama durum iddia ettikleri gibi değildir. O ilahlar onlar için güç ve izzet sebebi olmayacaktır. Aksine bu ilahlar ahirette onların ibadetlerini inkar edeceklerdir ve düşündüklerinin aksine onlara düşmanlık edip onları yalanlayan hasımlar olacaklardır.] 83. “Bilmez misin ki biz, şeytanları kâfirlerin üzerine salarız da onları (isyana) alabildiğine teşvik ederler.” Bu, Yüce Allah’ın kâfirlere olan bir cezasıdır. Çünkü onlar Allah’ın yoluna bağlanmadılar, Allah’ın ipine tutunmadılar; aksine O’na ortak koştular ve O’nun düşmanları olan şeytanları dost edindiler. Allah da bu şeytanları onlara musallat kıldı ve onların arkadaşları yaptı. Şeytanlar onları isyana doğru sürükler, küfre doğru hızlıca götürürler. Onlara vesveseler verip telkinlerde bulunur, batılı süslü, hakkı da çirkin gösterirler. Böylelikle kalplerine batıl sevgisi yerleşir ve bu sevgi kalplerine işler. Böylece bu kimseler, tıpkı hak sahibinin hakkı uğrunda çalışıp da bütün gayretiyle onu zafere ulaştırması gibi batılları uğrunda çalışırlar ve batıl yolunda hak ehline karşı mücadele verirler. Bütün bunlar ise onların gerçek dosttan yüz çevirmelerinin ve kendisine düşman olanı dost edinmelerinin bir cezasıdır. Bu nedenle de Allah, o düşmanı onun üzerinde musallat ve otorite sahibi kılmıştır. Yoksa bir kimse Allah’a iman edip O’na tevekkül edecek olursa hiçbir zaman şeytanın onun üzerinde bir tasallutu ve otoritesi olamaz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Doğrusu iman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun hiçbir hakimiyeti yoktur. Onun hakimiyeti ancak kendisini dost edinip de onu Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.”(el-Nahl, 16/99-100)
84. Yani şu azabı çabucak isteyen kâfirler için acele etme! “Zira biz, onlar için gün sayıyoruz.” Yani onların sayılı günleri vardır. Ne bu günlerden öne geçebilirler, ne de sonraya kalabilirler. Onlara mühlet veririz. Allah’ın emrine dönsünler diye bir süre onlara ceza göndermeyiz. Ancak bu verilen süre onlara fayda sağlamayacak olursa onları aziz ve muktedir olanın yakalayışı ile yakalarız.
Meryem 19:82
81- Kendilerine izzet ve kuvvet sağlasınlar diye Allah’tan başka birtakım ilâhlar edindiler. 82- Asla! O ilahları (kıyamette) onların ibadetlerini inkar edecek ve onlara karşı olacaklardır. 83- Bilmez misin ki biz, şeytanları kâfirlerin üzerine salarız da onları (isyana) alabildiğine teşvik ederler. 84- Sen onların aleyhlerinde acele etme. Zira biz, onlar için gün sayıyoruz.
[81-82. Müşrikler, Allah'ın dışında birtakım ilahlar edinip onlara ibadet ediyorlar ve bunu da o ilahlar kendilerine yardım etsin diye ve onlar sayesinde izzete kavuşmak için yapıyorlar. Ama durum iddia ettikleri gibi değildir. O ilahlar onlar için güç ve izzet sebebi olmayacaktır. Aksine bu ilahlar ahirette onların ibadetlerini inkar edeceklerdir ve düşündüklerinin aksine onlara düşmanlık edip onları yalanlayan hasımlar olacaklardır.] 83. “Bilmez misin ki biz, şeytanları kâfirlerin üzerine salarız da onları (isyana) alabildiğine teşvik ederler.” Bu, Yüce Allah’ın kâfirlere olan bir cezasıdır. Çünkü onlar Allah’ın yoluna bağlanmadılar, Allah’ın ipine tutunmadılar; aksine O’na ortak koştular ve O’nun düşmanları olan şeytanları dost edindiler. Allah da bu şeytanları onlara musallat kıldı ve onların arkadaşları yaptı. Şeytanlar onları isyana doğru sürükler, küfre doğru hızlıca götürürler. Onlara vesveseler verip telkinlerde bulunur, batılı süslü, hakkı da çirkin gösterirler. Böylelikle kalplerine batıl sevgisi yerleşir ve bu sevgi kalplerine işler. Böylece bu kimseler, tıpkı hak sahibinin hakkı uğrunda çalışıp da bütün gayretiyle onu zafere ulaştırması gibi batılları uğrunda çalışırlar ve batıl yolunda hak ehline karşı mücadele verirler. Bütün bunlar ise onların gerçek dosttan yüz çevirmelerinin ve kendisine düşman olanı dost edinmelerinin bir cezasıdır. Bu nedenle de Allah, o düşmanı onun üzerinde musallat ve otorite sahibi kılmıştır. Yoksa bir kimse Allah’a iman edip O’na tevekkül edecek olursa hiçbir zaman şeytanın onun üzerinde bir tasallutu ve otoritesi olamaz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Doğrusu iman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun hiçbir hakimiyeti yoktur. Onun hakimiyeti ancak kendisini dost edinip de onu Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.”(el-Nahl, 16/99-100)
84. Yani şu azabı çabucak isteyen kâfirler için acele etme! “Zira biz, onlar için gün sayıyoruz.” Yani onların sayılı günleri vardır. Ne bu günlerden öne geçebilirler, ne de sonraya kalabilirler. Onlara mühlet veririz. Allah’ın emrine dönsünler diye bir süre onlara ceza göndermeyiz. Ancak bu verilen süre onlara fayda sağlamayacak olursa onları aziz ve muktedir olanın yakalayışı ile yakalarız.
Meryem 19:83
81- Kendilerine izzet ve kuvvet sağlasınlar diye Allah’tan başka birtakım ilâhlar edindiler. 82- Asla! O ilahları (kıyamette) onların ibadetlerini inkar edecek ve onlara karşı olacaklardır. 83- Bilmez misin ki biz, şeytanları kâfirlerin üzerine salarız da onları (isyana) alabildiğine teşvik ederler. 84- Sen onların aleyhlerinde acele etme. Zira biz, onlar için gün sayıyoruz.
[81-82. Müşrikler, Allah'ın dışında birtakım ilahlar edinip onlara ibadet ediyorlar ve bunu da o ilahlar kendilerine yardım etsin diye ve onlar sayesinde izzete kavuşmak için yapıyorlar. Ama durum iddia ettikleri gibi değildir. O ilahlar onlar için güç ve izzet sebebi olmayacaktır. Aksine bu ilahlar ahirette onların ibadetlerini inkar edeceklerdir ve düşündüklerinin aksine onlara düşmanlık edip onları yalanlayan hasımlar olacaklardır.] 83. “Bilmez misin ki biz, şeytanları kâfirlerin üzerine salarız da onları (isyana) alabildiğine teşvik ederler.” Bu, Yüce Allah’ın kâfirlere olan bir cezasıdır. Çünkü onlar Allah’ın yoluna bağlanmadılar, Allah’ın ipine tutunmadılar; aksine O’na ortak koştular ve O’nun düşmanları olan şeytanları dost edindiler. Allah da bu şeytanları onlara musallat kıldı ve onların arkadaşları yaptı. Şeytanlar onları isyana doğru sürükler, küfre doğru hızlıca götürürler. Onlara vesveseler verip telkinlerde bulunur, batılı süslü, hakkı da çirkin gösterirler. Böylelikle kalplerine batıl sevgisi yerleşir ve bu sevgi kalplerine işler. Böylece bu kimseler, tıpkı hak sahibinin hakkı uğrunda çalışıp da bütün gayretiyle onu zafere ulaştırması gibi batılları uğrunda çalışırlar ve batıl yolunda hak ehline karşı mücadele verirler. Bütün bunlar ise onların gerçek dosttan yüz çevirmelerinin ve kendisine düşman olanı dost edinmelerinin bir cezasıdır. Bu nedenle de Allah, o düşmanı onun üzerinde musallat ve otorite sahibi kılmıştır. Yoksa bir kimse Allah’a iman edip O’na tevekkül edecek olursa hiçbir zaman şeytanın onun üzerinde bir tasallutu ve otoritesi olamaz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Doğrusu iman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun hiçbir hakimiyeti yoktur. Onun hakimiyeti ancak kendisini dost edinip de onu Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.”(el-Nahl, 16/99-100)
84. Yani şu azabı çabucak isteyen kâfirler için acele etme! “Zira biz, onlar için gün sayıyoruz.” Yani onların sayılı günleri vardır. Ne bu günlerden öne geçebilirler, ne de sonraya kalabilirler. Onlara mühlet veririz. Allah’ın emrine dönsünler diye bir süre onlara ceza göndermeyiz. Ancak bu verilen süre onlara fayda sağlamayacak olursa onları aziz ve muktedir olanın yakalayışı ile yakalarız.
Meryem 19:84
81- Kendilerine izzet ve kuvvet sağlasınlar diye Allah’tan başka birtakım ilâhlar edindiler. 82- Asla! O ilahları (kıyamette) onların ibadetlerini inkar edecek ve onlara karşı olacaklardır. 83- Bilmez misin ki biz, şeytanları kâfirlerin üzerine salarız da onları (isyana) alabildiğine teşvik ederler. 84- Sen onların aleyhlerinde acele etme. Zira biz, onlar için gün sayıyoruz.
[81-82. Müşrikler, Allah'ın dışında birtakım ilahlar edinip onlara ibadet ediyorlar ve bunu da o ilahlar kendilerine yardım etsin diye ve onlar sayesinde izzete kavuşmak için yapıyorlar. Ama durum iddia ettikleri gibi değildir. O ilahlar onlar için güç ve izzet sebebi olmayacaktır. Aksine bu ilahlar ahirette onların ibadetlerini inkar edeceklerdir ve düşündüklerinin aksine onlara düşmanlık edip onları yalanlayan hasımlar olacaklardır.] 83. “Bilmez misin ki biz, şeytanları kâfirlerin üzerine salarız da onları (isyana) alabildiğine teşvik ederler.” Bu, Yüce Allah’ın kâfirlere olan bir cezasıdır. Çünkü onlar Allah’ın yoluna bağlanmadılar, Allah’ın ipine tutunmadılar; aksine O’na ortak koştular ve O’nun düşmanları olan şeytanları dost edindiler. Allah da bu şeytanları onlara musallat kıldı ve onların arkadaşları yaptı. Şeytanlar onları isyana doğru sürükler, küfre doğru hızlıca götürürler. Onlara vesveseler verip telkinlerde bulunur, batılı süslü, hakkı da çirkin gösterirler. Böylelikle kalplerine batıl sevgisi yerleşir ve bu sevgi kalplerine işler. Böylece bu kimseler, tıpkı hak sahibinin hakkı uğrunda çalışıp da bütün gayretiyle onu zafere ulaştırması gibi batılları uğrunda çalışırlar ve batıl yolunda hak ehline karşı mücadele verirler. Bütün bunlar ise onların gerçek dosttan yüz çevirmelerinin ve kendisine düşman olanı dost edinmelerinin bir cezasıdır. Bu nedenle de Allah, o düşmanı onun üzerinde musallat ve otorite sahibi kılmıştır. Yoksa bir kimse Allah’a iman edip O’na tevekkül edecek olursa hiçbir zaman şeytanın onun üzerinde bir tasallutu ve otoritesi olamaz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Doğrusu iman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun hiçbir hakimiyeti yoktur. Onun hakimiyeti ancak kendisini dost edinip de onu Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.”(el-Nahl, 16/99-100)
84. Yani şu azabı çabucak isteyen kâfirler için acele etme! “Zira biz, onlar için gün sayıyoruz.” Yani onların sayılı günleri vardır. Ne bu günlerden öne geçebilirler, ne de sonraya kalabilirler. Onlara mühlet veririz. Allah’ın emrine dönsünler diye bir süre onlara ceza göndermeyiz. Ancak bu verilen süre onlara fayda sağlamayacak olursa onları aziz ve muktedir olanın yakalayışı ile yakalarız.
Meryem 19:85
85- O gün takva sahiplerini (konuk) heyet halinde Rahman’ın huzuruna toplarız. 86- Günahkarları da susuz olarak cehenneme süreriz. 87- Rahmân’ın katında söz almış olandan başkası (o gün) şefaat hakkına sahip olamaz.
85. Şanı Yüce Allah, muttakiler ile günahkârlardan oluşan iki kesim arasındaki farkı bildirmektedir: Allah, kendi uğruna şirkten, bidatlerden ve masiyetlerden sakınanlar kıyamette şerefli kılınmış ve tazime mazhar olmuş olarak mahşere getirecektir. Onların sonunda huzuruna varacakları ve varmayı istedikleri zat, lütufkâr ve Rahmân olan Allah’tır. O’nun huzuruna heyetler halinde varacaklardır. Birisinin yanına heyet halinde giden kimsenin kalbinde ise mutlaka belli bir umut, yanına gittiği kimse hakkında bilinen şekilde bir hüsn-ü zan bulunur. İşte takvâ sahipleri de Rahmân olan Allah’ın huzuruna rahmetini, herkesi kuşatan ihsanını ve rıza yurdu olan cennette O’nun bağışlarına nail olmayı umarak gideceklerdir. Buna sebep ise O’na olan takvaları ve dünyada iken işledikleri O’nu razı edecek amellerdir. Zira Yüce Allah, bu amellere karşılık peygamberleri aracılığıyla onları mükâfatlandıracağına söz vermişti. Onlar da bu sözün verdiği kalp huzuru ile ve O’nun lütfuna güvenerek Rablerine yönelirler.
86. Günahkârlar ise cehenneme susuz olarak sürüleceklerdir. Bu ise en büyük zindan, en ağır ve dehşetli ceza olan cehenneme, en zelil ve en hakir halde sürüleceklerini, en korkunç şekilde oraya götürüleceklerini ifade eder. Susamış, yorgun ve bitkin olacaklardır. İmdat ve yardım isteyecekler, yardımlarına cevap verilmeyecektir. Dua edecekler, duaları kabul olunmayacaktır. Kendilerine şefaat edilmesini isteyecekler, onlara şefaat olunmayacaktır. Bundan dolayı da Allah şöyle buyurmaktadır:
87. “Rahmân’ın katında söz almış olandan başkası (o gün) şefaat hakkına sahip olamaz.” Yani şefaat veya onun bir bölümü onlardan hiçbirisinin elinde ve imkânında değildir. Şefaat yalnızca Yüce Allah’ın elindedir:“De ki: Bütün şefaat Allah’ındır.”(ez-Zümer, 39/44) Allah, onlara şefaat edeceklerin şefaatinin fayda vermeyeceğini haber vermektedir. Çünkü onlar Allah nezdinde O’na ve peygamberlerine iman etmek suretiyle herhangi bir söz almış değillerdir. Aksi takdirde Allah nezdinde bir söz alıp da O’na ve peygamberlerine iman eden ve peygamberlerine tâbi olan kimseler, Allah’ın kendilerinden razı olacağı ve şu ayette olduğu gibi şefaate nail olacak kimselerden olabileceklerdir:“O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler.”(el-Enbiya 21/28) Yüce Allah kendisine iman edip de peygamberlerine uymayı “söz” diye adlandırmıştır. Çünkü O, kitaplarında ve peygamberleri vasıtasıyla peygamberlerine uyan kimselere güzel mükâfatlar vereceğine dair söz vermiştir.
Meryem 19:86
85- O gün takva sahiplerini (konuk) heyet halinde Rahman’ın huzuruna toplarız. 86- Günahkarları da susuz olarak cehenneme süreriz. 87- Rahmân’ın katında söz almış olandan başkası (o gün) şefaat hakkına sahip olamaz.
85. Şanı Yüce Allah, muttakiler ile günahkârlardan oluşan iki kesim arasındaki farkı bildirmektedir: Allah, kendi uğruna şirkten, bidatlerden ve masiyetlerden sakınanlar kıyamette şerefli kılınmış ve tazime mazhar olmuş olarak mahşere getirecektir. Onların sonunda huzuruna varacakları ve varmayı istedikleri zat, lütufkâr ve Rahmân olan Allah’tır. O’nun huzuruna heyetler halinde varacaklardır. Birisinin yanına heyet halinde giden kimsenin kalbinde ise mutlaka belli bir umut, yanına gittiği kimse hakkında bilinen şekilde bir hüsn-ü zan bulunur. İşte takvâ sahipleri de Rahmân olan Allah’ın huzuruna rahmetini, herkesi kuşatan ihsanını ve rıza yurdu olan cennette O’nun bağışlarına nail olmayı umarak gideceklerdir. Buna sebep ise O’na olan takvaları ve dünyada iken işledikleri O’nu razı edecek amellerdir. Zira Yüce Allah, bu amellere karşılık peygamberleri aracılığıyla onları mükâfatlandıracağına söz vermişti. Onlar da bu sözün verdiği kalp huzuru ile ve O’nun lütfuna güvenerek Rablerine yönelirler.
86. Günahkârlar ise cehenneme susuz olarak sürüleceklerdir. Bu ise en büyük zindan, en ağır ve dehşetli ceza olan cehenneme, en zelil ve en hakir halde sürüleceklerini, en korkunç şekilde oraya götürüleceklerini ifade eder. Susamış, yorgun ve bitkin olacaklardır. İmdat ve yardım isteyecekler, yardımlarına cevap verilmeyecektir. Dua edecekler, duaları kabul olunmayacaktır. Kendilerine şefaat edilmesini isteyecekler, onlara şefaat olunmayacaktır. Bundan dolayı da Allah şöyle buyurmaktadır:
87. “Rahmân’ın katında söz almış olandan başkası (o gün) şefaat hakkına sahip olamaz.” Yani şefaat veya onun bir bölümü onlardan hiçbirisinin elinde ve imkânında değildir. Şefaat yalnızca Yüce Allah’ın elindedir:“De ki: Bütün şefaat Allah’ındır.”(ez-Zümer, 39/44) Allah, onlara şefaat edeceklerin şefaatinin fayda vermeyeceğini haber vermektedir. Çünkü onlar Allah nezdinde O’na ve peygamberlerine iman etmek suretiyle herhangi bir söz almış değillerdir. Aksi takdirde Allah nezdinde bir söz alıp da O’na ve peygamberlerine iman eden ve peygamberlerine tâbi olan kimseler, Allah’ın kendilerinden razı olacağı ve şu ayette olduğu gibi şefaate nail olacak kimselerden olabileceklerdir:“O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler.”(el-Enbiya 21/28) Yüce Allah kendisine iman edip de peygamberlerine uymayı “söz” diye adlandırmıştır. Çünkü O, kitaplarında ve peygamberleri vasıtasıyla peygamberlerine uyan kimselere güzel mükâfatlar vereceğine dair söz vermiştir.
Meryem 19:87
85- O gün takva sahiplerini (konuk) heyet halinde Rahman’ın huzuruna toplarız. 86- Günahkarları da susuz olarak cehenneme süreriz. 87- Rahmân’ın katında söz almış olandan başkası (o gün) şefaat hakkına sahip olamaz.
85. Şanı Yüce Allah, muttakiler ile günahkârlardan oluşan iki kesim arasındaki farkı bildirmektedir: Allah, kendi uğruna şirkten, bidatlerden ve masiyetlerden sakınanlar kıyamette şerefli kılınmış ve tazime mazhar olmuş olarak mahşere getirecektir. Onların sonunda huzuruna varacakları ve varmayı istedikleri zat, lütufkâr ve Rahmân olan Allah’tır. O’nun huzuruna heyetler halinde varacaklardır. Birisinin yanına heyet halinde giden kimsenin kalbinde ise mutlaka belli bir umut, yanına gittiği kimse hakkında bilinen şekilde bir hüsn-ü zan bulunur. İşte takvâ sahipleri de Rahmân olan Allah’ın huzuruna rahmetini, herkesi kuşatan ihsanını ve rıza yurdu olan cennette O’nun bağışlarına nail olmayı umarak gideceklerdir. Buna sebep ise O’na olan takvaları ve dünyada iken işledikleri O’nu razı edecek amellerdir. Zira Yüce Allah, bu amellere karşılık peygamberleri aracılığıyla onları mükâfatlandıracağına söz vermişti. Onlar da bu sözün verdiği kalp huzuru ile ve O’nun lütfuna güvenerek Rablerine yönelirler.
86. Günahkârlar ise cehenneme susuz olarak sürüleceklerdir. Bu ise en büyük zindan, en ağır ve dehşetli ceza olan cehenneme, en zelil ve en hakir halde sürüleceklerini, en korkunç şekilde oraya götürüleceklerini ifade eder. Susamış, yorgun ve bitkin olacaklardır. İmdat ve yardım isteyecekler, yardımlarına cevap verilmeyecektir. Dua edecekler, duaları kabul olunmayacaktır. Kendilerine şefaat edilmesini isteyecekler, onlara şefaat olunmayacaktır. Bundan dolayı da Allah şöyle buyurmaktadır:
87. “Rahmân’ın katında söz almış olandan başkası (o gün) şefaat hakkına sahip olamaz.” Yani şefaat veya onun bir bölümü onlardan hiçbirisinin elinde ve imkânında değildir. Şefaat yalnızca Yüce Allah’ın elindedir:“De ki: Bütün şefaat Allah’ındır.”(ez-Zümer, 39/44) Allah, onlara şefaat edeceklerin şefaatinin fayda vermeyeceğini haber vermektedir. Çünkü onlar Allah nezdinde O’na ve peygamberlerine iman etmek suretiyle herhangi bir söz almış değillerdir. Aksi takdirde Allah nezdinde bir söz alıp da O’na ve peygamberlerine iman eden ve peygamberlerine tâbi olan kimseler, Allah’ın kendilerinden razı olacağı ve şu ayette olduğu gibi şefaate nail olacak kimselerden olabileceklerdir:“O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler.”(el-Enbiya 21/28) Yüce Allah kendisine iman edip de peygamberlerine uymayı “söz” diye adlandırmıştır. Çünkü O, kitaplarında ve peygamberleri vasıtasıyla peygamberlerine uyan kimselere güzel mükâfatlar vereceğine dair söz vermiştir.
Meryem 19:88
88- “Rahmân, çocuk edindi” dediler. 89- Andolsun ki siz, çok çirkin bir iddia ortaya attınız. 90- Öyle ki ondan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp yıkılacak. 91- (Evet,) Rahmân’a çocuk isnat etmeleri yüzünden… 92- Halbuki çocuk edinmek Rahmân’a yaraşmaz. 93- Göklerde ve yerde olanların hepsi, mutlaka Rahmân’ın huzuruna kul olarak gelecektir. 94- Andolsun ki O, hepsini kuşatmış ve onları tek tek saymıştır. 95- Hepsi de kıyamet gününde O’nun huzuruna yalnız başına gelecektir.
88. Bu buyruklarla Rahmân olan Allah’ın evlât edindiğini iddia eden o inatçı ve hakkı bile bile inkâr eden kimselerin söyledikleri sözlerin ne kadar çirkin olduğu belirtilmektedir. Hristiyanların: Mesih Allah’ın oğludur, yahudilerin: Üzeyir Allah’ın oğludur, müşriklerin: Melekler Allah’ın kızlarıdır, şeklindeki sözleri bu kabildendir. Yüce Allah, onların bu iddialarından alabildiğine yücedir, münezzehtir.
89-90. “Andolsun ki siz çok çirkin” son derece büyük ve vahim “bir iddia ortaya attınız” ve bu sözün, bu iddianın büyüklüğü dolayısıyla “neredeyse gökler” bu sözden dolayı büyüklüklerine ve sağlamlıklarına rağmen “çatlayacak” yer de bu iddiadan dolayı “yarılacak” parça parça olacak “ve dağlar parçalanıp yıkılacak.” Yani ufalanıp yok olacak. 91. “(Evet,) Rahmân’a çocuk isnat etmeleri yüzünden…” Bütün bunlar, bu çirkin iddialarından ötürü olacak. Evet, bütün bu yaratılmışlar neredeyse bu hallere düşeceklerdir.
92. “Halbuki çocuk edinmek, Rahmân’a yaraşmaz.” Öyle bir şey olmaz da yakışmaz da. Çünkü çocuk edinmek O’nun eksikliğine ve muhtaçlığına delildir. O ise hiçbir şeye muhtaç olmayan Ğanidir, her türlü övgüye layık olan Hamîd’dir. Diğer taraftan çocuk da babasının cinsinden olur. Yüce Allah’ın ise ne eşi, ne benzeri, ne de dengi olamaz.
93. “Göklerde ve yerde olanların hepsi, mutlaka Rahmân’ın huzuruna kul olarak gelecektir.” Karşı gelmek, baş kaldırmak söz konusu olmaksızın emrine itaat ederek ve zilletle boyun eğerek gelecektir. Melekler, insanlar, cinler ve diğerleri... Hepsi Allah’ın hükümranlığı altındadırlar. Onlar üzerinde O, tasarruf sahibidir. Yönetim namına onların bir şeye sahip olmaları yahut herhangi bir şeyin idaresini gerçekleştirmeleri mümkün değildir. Şanı ve hükümranlığının azameti bu olduğuna göre O’nun nasıl çocuğu olabilir?
94. “Andolsun ki O, hepsini kuşatmış ve onları tek tek saymıştır.” Yani Yüce Allah’ın ilmi, göklerde olsunlar, yerde olsunlar bütün yaratılmışları kuşatmıştır. Onları da amellerini de tek tek bilir ve hepsini tespit etmiştir. O, unutmaz ve şaşırmaz. Hiçbir şey de O’na gizli kalmaz.
95. “Hepsi de kıyamet gününde O’nun huzuruna” evlâtları, malları ve yardımcıları olmaksızın “yalnız başına gelecektir.” Kimse ile birlikte amelinden başka bir şey bulunmayacaktır. Allah ona amelinin karşılığını verecek, hesabını eksiksiz görecektir: hayırsa hayır, şerse şer. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Andolsun sizi ilk defa yarattığımız gibi, yapayalnız, teker teker huzurumuza geldiniz.”(el-En’âm, 6/94)
Meryem 19:89
88- “Rahmân, çocuk edindi” dediler. 89- Andolsun ki siz, çok çirkin bir iddia ortaya attınız. 90- Öyle ki ondan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp yıkılacak. 91- (Evet,) Rahmân’a çocuk isnat etmeleri yüzünden… 92- Halbuki çocuk edinmek Rahmân’a yaraşmaz. 93- Göklerde ve yerde olanların hepsi, mutlaka Rahmân’ın huzuruna kul olarak gelecektir. 94- Andolsun ki O, hepsini kuşatmış ve onları tek tek saymıştır. 95- Hepsi de kıyamet gününde O’nun huzuruna yalnız başına gelecektir.
88. Bu buyruklarla Rahmân olan Allah’ın evlât edindiğini iddia eden o inatçı ve hakkı bile bile inkâr eden kimselerin söyledikleri sözlerin ne kadar çirkin olduğu belirtilmektedir. Hristiyanların: Mesih Allah’ın oğludur, yahudilerin: Üzeyir Allah’ın oğludur, müşriklerin: Melekler Allah’ın kızlarıdır, şeklindeki sözleri bu kabildendir. Yüce Allah, onların bu iddialarından alabildiğine yücedir, münezzehtir.
89-90. “Andolsun ki siz çok çirkin” son derece büyük ve vahim “bir iddia ortaya attınız” ve bu sözün, bu iddianın büyüklüğü dolayısıyla “neredeyse gökler” bu sözden dolayı büyüklüklerine ve sağlamlıklarına rağmen “çatlayacak” yer de bu iddiadan dolayı “yarılacak” parça parça olacak “ve dağlar parçalanıp yıkılacak.” Yani ufalanıp yok olacak. 91. “(Evet,) Rahmân’a çocuk isnat etmeleri yüzünden…” Bütün bunlar, bu çirkin iddialarından ötürü olacak. Evet, bütün bu yaratılmışlar neredeyse bu hallere düşeceklerdir.
92. “Halbuki çocuk edinmek, Rahmân’a yaraşmaz.” Öyle bir şey olmaz da yakışmaz da. Çünkü çocuk edinmek O’nun eksikliğine ve muhtaçlığına delildir. O ise hiçbir şeye muhtaç olmayan Ğanidir, her türlü övgüye layık olan Hamîd’dir. Diğer taraftan çocuk da babasının cinsinden olur. Yüce Allah’ın ise ne eşi, ne benzeri, ne de dengi olamaz.
93. “Göklerde ve yerde olanların hepsi, mutlaka Rahmân’ın huzuruna kul olarak gelecektir.” Karşı gelmek, baş kaldırmak söz konusu olmaksızın emrine itaat ederek ve zilletle boyun eğerek gelecektir. Melekler, insanlar, cinler ve diğerleri... Hepsi Allah’ın hükümranlığı altındadırlar. Onlar üzerinde O, tasarruf sahibidir. Yönetim namına onların bir şeye sahip olmaları yahut herhangi bir şeyin idaresini gerçekleştirmeleri mümkün değildir. Şanı ve hükümranlığının azameti bu olduğuna göre O’nun nasıl çocuğu olabilir?
94. “Andolsun ki O, hepsini kuşatmış ve onları tek tek saymıştır.” Yani Yüce Allah’ın ilmi, göklerde olsunlar, yerde olsunlar bütün yaratılmışları kuşatmıştır. Onları da amellerini de tek tek bilir ve hepsini tespit etmiştir. O, unutmaz ve şaşırmaz. Hiçbir şey de O’na gizli kalmaz.
95. “Hepsi de kıyamet gününde O’nun huzuruna” evlâtları, malları ve yardımcıları olmaksızın “yalnız başına gelecektir.” Kimse ile birlikte amelinden başka bir şey bulunmayacaktır. Allah ona amelinin karşılığını verecek, hesabını eksiksiz görecektir: hayırsa hayır, şerse şer. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Andolsun sizi ilk defa yarattığımız gibi, yapayalnız, teker teker huzurumuza geldiniz.”(el-En’âm, 6/94)
Meryem 19:90
88- “Rahmân, çocuk edindi” dediler. 89- Andolsun ki siz, çok çirkin bir iddia ortaya attınız. 90- Öyle ki ondan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp yıkılacak. 91- (Evet,) Rahmân’a çocuk isnat etmeleri yüzünden… 92- Halbuki çocuk edinmek Rahmân’a yaraşmaz. 93- Göklerde ve yerde olanların hepsi, mutlaka Rahmân’ın huzuruna kul olarak gelecektir. 94- Andolsun ki O, hepsini kuşatmış ve onları tek tek saymıştır. 95- Hepsi de kıyamet gününde O’nun huzuruna yalnız başına gelecektir.
88. Bu buyruklarla Rahmân olan Allah’ın evlât edindiğini iddia eden o inatçı ve hakkı bile bile inkâr eden kimselerin söyledikleri sözlerin ne kadar çirkin olduğu belirtilmektedir. Hristiyanların: Mesih Allah’ın oğludur, yahudilerin: Üzeyir Allah’ın oğludur, müşriklerin: Melekler Allah’ın kızlarıdır, şeklindeki sözleri bu kabildendir. Yüce Allah, onların bu iddialarından alabildiğine yücedir, münezzehtir.
89-90. “Andolsun ki siz çok çirkin” son derece büyük ve vahim “bir iddia ortaya attınız” ve bu sözün, bu iddianın büyüklüğü dolayısıyla “neredeyse gökler” bu sözden dolayı büyüklüklerine ve sağlamlıklarına rağmen “çatlayacak” yer de bu iddiadan dolayı “yarılacak” parça parça olacak “ve dağlar parçalanıp yıkılacak.” Yani ufalanıp yok olacak. 91. “(Evet,) Rahmân’a çocuk isnat etmeleri yüzünden…” Bütün bunlar, bu çirkin iddialarından ötürü olacak. Evet, bütün bu yaratılmışlar neredeyse bu hallere düşeceklerdir.
92. “Halbuki çocuk edinmek, Rahmân’a yaraşmaz.” Öyle bir şey olmaz da yakışmaz da. Çünkü çocuk edinmek O’nun eksikliğine ve muhtaçlığına delildir. O ise hiçbir şeye muhtaç olmayan Ğanidir, her türlü övgüye layık olan Hamîd’dir. Diğer taraftan çocuk da babasının cinsinden olur. Yüce Allah’ın ise ne eşi, ne benzeri, ne de dengi olamaz.
93. “Göklerde ve yerde olanların hepsi, mutlaka Rahmân’ın huzuruna kul olarak gelecektir.” Karşı gelmek, baş kaldırmak söz konusu olmaksızın emrine itaat ederek ve zilletle boyun eğerek gelecektir. Melekler, insanlar, cinler ve diğerleri... Hepsi Allah’ın hükümranlığı altındadırlar. Onlar üzerinde O, tasarruf sahibidir. Yönetim namına onların bir şeye sahip olmaları yahut herhangi bir şeyin idaresini gerçekleştirmeleri mümkün değildir. Şanı ve hükümranlığının azameti bu olduğuna göre O’nun nasıl çocuğu olabilir?
94. “Andolsun ki O, hepsini kuşatmış ve onları tek tek saymıştır.” Yani Yüce Allah’ın ilmi, göklerde olsunlar, yerde olsunlar bütün yaratılmışları kuşatmıştır. Onları da amellerini de tek tek bilir ve hepsini tespit etmiştir. O, unutmaz ve şaşırmaz. Hiçbir şey de O’na gizli kalmaz.
95. “Hepsi de kıyamet gününde O’nun huzuruna” evlâtları, malları ve yardımcıları olmaksızın “yalnız başına gelecektir.” Kimse ile birlikte amelinden başka bir şey bulunmayacaktır. Allah ona amelinin karşılığını verecek, hesabını eksiksiz görecektir: hayırsa hayır, şerse şer. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Andolsun sizi ilk defa yarattığımız gibi, yapayalnız, teker teker huzurumuza geldiniz.”(el-En’âm, 6/94)
Meryem 19:91
88- “Rahmân, çocuk edindi” dediler. 89- Andolsun ki siz, çok çirkin bir iddia ortaya attınız. 90- Öyle ki ondan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp yıkılacak. 91- (Evet,) Rahmân’a çocuk isnat etmeleri yüzünden… 92- Halbuki çocuk edinmek Rahmân’a yaraşmaz. 93- Göklerde ve yerde olanların hepsi, mutlaka Rahmân’ın huzuruna kul olarak gelecektir. 94- Andolsun ki O, hepsini kuşatmış ve onları tek tek saymıştır. 95- Hepsi de kıyamet gününde O’nun huzuruna yalnız başına gelecektir.
88. Bu buyruklarla Rahmân olan Allah’ın evlât edindiğini iddia eden o inatçı ve hakkı bile bile inkâr eden kimselerin söyledikleri sözlerin ne kadar çirkin olduğu belirtilmektedir. Hristiyanların: Mesih Allah’ın oğludur, yahudilerin: Üzeyir Allah’ın oğludur, müşriklerin: Melekler Allah’ın kızlarıdır, şeklindeki sözleri bu kabildendir. Yüce Allah, onların bu iddialarından alabildiğine yücedir, münezzehtir.
89-90. “Andolsun ki siz çok çirkin” son derece büyük ve vahim “bir iddia ortaya attınız” ve bu sözün, bu iddianın büyüklüğü dolayısıyla “neredeyse gökler” bu sözden dolayı büyüklüklerine ve sağlamlıklarına rağmen “çatlayacak” yer de bu iddiadan dolayı “yarılacak” parça parça olacak “ve dağlar parçalanıp yıkılacak.” Yani ufalanıp yok olacak. 91. “(Evet,) Rahmân’a çocuk isnat etmeleri yüzünden…” Bütün bunlar, bu çirkin iddialarından ötürü olacak. Evet, bütün bu yaratılmışlar neredeyse bu hallere düşeceklerdir.
92. “Halbuki çocuk edinmek, Rahmân’a yaraşmaz.” Öyle bir şey olmaz da yakışmaz da. Çünkü çocuk edinmek O’nun eksikliğine ve muhtaçlığına delildir. O ise hiçbir şeye muhtaç olmayan Ğanidir, her türlü övgüye layık olan Hamîd’dir. Diğer taraftan çocuk da babasının cinsinden olur. Yüce Allah’ın ise ne eşi, ne benzeri, ne de dengi olamaz.
93. “Göklerde ve yerde olanların hepsi, mutlaka Rahmân’ın huzuruna kul olarak gelecektir.” Karşı gelmek, baş kaldırmak söz konusu olmaksızın emrine itaat ederek ve zilletle boyun eğerek gelecektir. Melekler, insanlar, cinler ve diğerleri... Hepsi Allah’ın hükümranlığı altındadırlar. Onlar üzerinde O, tasarruf sahibidir. Yönetim namına onların bir şeye sahip olmaları yahut herhangi bir şeyin idaresini gerçekleştirmeleri mümkün değildir. Şanı ve hükümranlığının azameti bu olduğuna göre O’nun nasıl çocuğu olabilir?
94. “Andolsun ki O, hepsini kuşatmış ve onları tek tek saymıştır.” Yani Yüce Allah’ın ilmi, göklerde olsunlar, yerde olsunlar bütün yaratılmışları kuşatmıştır. Onları da amellerini de tek tek bilir ve hepsini tespit etmiştir. O, unutmaz ve şaşırmaz. Hiçbir şey de O’na gizli kalmaz.
95. “Hepsi de kıyamet gününde O’nun huzuruna” evlâtları, malları ve yardımcıları olmaksızın “yalnız başına gelecektir.” Kimse ile birlikte amelinden başka bir şey bulunmayacaktır. Allah ona amelinin karşılığını verecek, hesabını eksiksiz görecektir: hayırsa hayır, şerse şer. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Andolsun sizi ilk defa yarattığımız gibi, yapayalnız, teker teker huzurumuza geldiniz.”(el-En’âm, 6/94)
Meryem 19:92
88- “Rahmân, çocuk edindi” dediler. 89- Andolsun ki siz, çok çirkin bir iddia ortaya attınız. 90- Öyle ki ondan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp yıkılacak. 91- (Evet,) Rahmân’a çocuk isnat etmeleri yüzünden… 92- Halbuki çocuk edinmek Rahmân’a yaraşmaz. 93- Göklerde ve yerde olanların hepsi, mutlaka Rahmân’ın huzuruna kul olarak gelecektir. 94- Andolsun ki O, hepsini kuşatmış ve onları tek tek saymıştır. 95- Hepsi de kıyamet gününde O’nun huzuruna yalnız başına gelecektir.
88. Bu buyruklarla Rahmân olan Allah’ın evlât edindiğini iddia eden o inatçı ve hakkı bile bile inkâr eden kimselerin söyledikleri sözlerin ne kadar çirkin olduğu belirtilmektedir. Hristiyanların: Mesih Allah’ın oğludur, yahudilerin: Üzeyir Allah’ın oğludur, müşriklerin: Melekler Allah’ın kızlarıdır, şeklindeki sözleri bu kabildendir. Yüce Allah, onların bu iddialarından alabildiğine yücedir, münezzehtir.
89-90. “Andolsun ki siz çok çirkin” son derece büyük ve vahim “bir iddia ortaya attınız” ve bu sözün, bu iddianın büyüklüğü dolayısıyla “neredeyse gökler” bu sözden dolayı büyüklüklerine ve sağlamlıklarına rağmen “çatlayacak” yer de bu iddiadan dolayı “yarılacak” parça parça olacak “ve dağlar parçalanıp yıkılacak.” Yani ufalanıp yok olacak. 91. “(Evet,) Rahmân’a çocuk isnat etmeleri yüzünden…” Bütün bunlar, bu çirkin iddialarından ötürü olacak. Evet, bütün bu yaratılmışlar neredeyse bu hallere düşeceklerdir.
92. “Halbuki çocuk edinmek, Rahmân’a yaraşmaz.” Öyle bir şey olmaz da yakışmaz da. Çünkü çocuk edinmek O’nun eksikliğine ve muhtaçlığına delildir. O ise hiçbir şeye muhtaç olmayan Ğanidir, her türlü övgüye layık olan Hamîd’dir. Diğer taraftan çocuk da babasının cinsinden olur. Yüce Allah’ın ise ne eşi, ne benzeri, ne de dengi olamaz.
93. “Göklerde ve yerde olanların hepsi, mutlaka Rahmân’ın huzuruna kul olarak gelecektir.” Karşı gelmek, baş kaldırmak söz konusu olmaksızın emrine itaat ederek ve zilletle boyun eğerek gelecektir. Melekler, insanlar, cinler ve diğerleri... Hepsi Allah’ın hükümranlığı altındadırlar. Onlar üzerinde O, tasarruf sahibidir. Yönetim namına onların bir şeye sahip olmaları yahut herhangi bir şeyin idaresini gerçekleştirmeleri mümkün değildir. Şanı ve hükümranlığının azameti bu olduğuna göre O’nun nasıl çocuğu olabilir?
94. “Andolsun ki O, hepsini kuşatmış ve onları tek tek saymıştır.” Yani Yüce Allah’ın ilmi, göklerde olsunlar, yerde olsunlar bütün yaratılmışları kuşatmıştır. Onları da amellerini de tek tek bilir ve hepsini tespit etmiştir. O, unutmaz ve şaşırmaz. Hiçbir şey de O’na gizli kalmaz.
95. “Hepsi de kıyamet gününde O’nun huzuruna” evlâtları, malları ve yardımcıları olmaksızın “yalnız başına gelecektir.” Kimse ile birlikte amelinden başka bir şey bulunmayacaktır. Allah ona amelinin karşılığını verecek, hesabını eksiksiz görecektir: hayırsa hayır, şerse şer. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Andolsun sizi ilk defa yarattığımız gibi, yapayalnız, teker teker huzurumuza geldiniz.”(el-En’âm, 6/94)
Meryem 19:93
88- “Rahmân, çocuk edindi” dediler. 89- Andolsun ki siz, çok çirkin bir iddia ortaya attınız. 90- Öyle ki ondan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp yıkılacak. 91- (Evet,) Rahmân’a çocuk isnat etmeleri yüzünden… 92- Halbuki çocuk edinmek Rahmân’a yaraşmaz. 93- Göklerde ve yerde olanların hepsi, mutlaka Rahmân’ın huzuruna kul olarak gelecektir. 94- Andolsun ki O, hepsini kuşatmış ve onları tek tek saymıştır. 95- Hepsi de kıyamet gününde O’nun huzuruna yalnız başına gelecektir.
88. Bu buyruklarla Rahmân olan Allah’ın evlât edindiğini iddia eden o inatçı ve hakkı bile bile inkâr eden kimselerin söyledikleri sözlerin ne kadar çirkin olduğu belirtilmektedir. Hristiyanların: Mesih Allah’ın oğludur, yahudilerin: Üzeyir Allah’ın oğludur, müşriklerin: Melekler Allah’ın kızlarıdır, şeklindeki sözleri bu kabildendir. Yüce Allah, onların bu iddialarından alabildiğine yücedir, münezzehtir.
89-90. “Andolsun ki siz çok çirkin” son derece büyük ve vahim “bir iddia ortaya attınız” ve bu sözün, bu iddianın büyüklüğü dolayısıyla “neredeyse gökler” bu sözden dolayı büyüklüklerine ve sağlamlıklarına rağmen “çatlayacak” yer de bu iddiadan dolayı “yarılacak” parça parça olacak “ve dağlar parçalanıp yıkılacak.” Yani ufalanıp yok olacak. 91. “(Evet,) Rahmân’a çocuk isnat etmeleri yüzünden…” Bütün bunlar, bu çirkin iddialarından ötürü olacak. Evet, bütün bu yaratılmışlar neredeyse bu hallere düşeceklerdir.
92. “Halbuki çocuk edinmek, Rahmân’a yaraşmaz.” Öyle bir şey olmaz da yakışmaz da. Çünkü çocuk edinmek O’nun eksikliğine ve muhtaçlığına delildir. O ise hiçbir şeye muhtaç olmayan Ğanidir, her türlü övgüye layık olan Hamîd’dir. Diğer taraftan çocuk da babasının cinsinden olur. Yüce Allah’ın ise ne eşi, ne benzeri, ne de dengi olamaz.
93. “Göklerde ve yerde olanların hepsi, mutlaka Rahmân’ın huzuruna kul olarak gelecektir.” Karşı gelmek, baş kaldırmak söz konusu olmaksızın emrine itaat ederek ve zilletle boyun eğerek gelecektir. Melekler, insanlar, cinler ve diğerleri... Hepsi Allah’ın hükümranlığı altındadırlar. Onlar üzerinde O, tasarruf sahibidir. Yönetim namına onların bir şeye sahip olmaları yahut herhangi bir şeyin idaresini gerçekleştirmeleri mümkün değildir. Şanı ve hükümranlığının azameti bu olduğuna göre O’nun nasıl çocuğu olabilir?
94. “Andolsun ki O, hepsini kuşatmış ve onları tek tek saymıştır.” Yani Yüce Allah’ın ilmi, göklerde olsunlar, yerde olsunlar bütün yaratılmışları kuşatmıştır. Onları da amellerini de tek tek bilir ve hepsini tespit etmiştir. O, unutmaz ve şaşırmaz. Hiçbir şey de O’na gizli kalmaz.
95. “Hepsi de kıyamet gününde O’nun huzuruna” evlâtları, malları ve yardımcıları olmaksızın “yalnız başına gelecektir.” Kimse ile birlikte amelinden başka bir şey bulunmayacaktır. Allah ona amelinin karşılığını verecek, hesabını eksiksiz görecektir: hayırsa hayır, şerse şer. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Andolsun sizi ilk defa yarattığımız gibi, yapayalnız, teker teker huzurumuza geldiniz.”(el-En’âm, 6/94)
Meryem 19:94
88- “Rahmân, çocuk edindi” dediler. 89- Andolsun ki siz, çok çirkin bir iddia ortaya attınız. 90- Öyle ki ondan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp yıkılacak. 91- (Evet,) Rahmân’a çocuk isnat etmeleri yüzünden… 92- Halbuki çocuk edinmek Rahmân’a yaraşmaz. 93- Göklerde ve yerde olanların hepsi, mutlaka Rahmân’ın huzuruna kul olarak gelecektir. 94- Andolsun ki O, hepsini kuşatmış ve onları tek tek saymıştır. 95- Hepsi de kıyamet gününde O’nun huzuruna yalnız başına gelecektir.
88. Bu buyruklarla Rahmân olan Allah’ın evlât edindiğini iddia eden o inatçı ve hakkı bile bile inkâr eden kimselerin söyledikleri sözlerin ne kadar çirkin olduğu belirtilmektedir. Hristiyanların: Mesih Allah’ın oğludur, yahudilerin: Üzeyir Allah’ın oğludur, müşriklerin: Melekler Allah’ın kızlarıdır, şeklindeki sözleri bu kabildendir. Yüce Allah, onların bu iddialarından alabildiğine yücedir, münezzehtir.
89-90. “Andolsun ki siz çok çirkin” son derece büyük ve vahim “bir iddia ortaya attınız” ve bu sözün, bu iddianın büyüklüğü dolayısıyla “neredeyse gökler” bu sözden dolayı büyüklüklerine ve sağlamlıklarına rağmen “çatlayacak” yer de bu iddiadan dolayı “yarılacak” parça parça olacak “ve dağlar parçalanıp yıkılacak.” Yani ufalanıp yok olacak. 91. “(Evet,) Rahmân’a çocuk isnat etmeleri yüzünden…” Bütün bunlar, bu çirkin iddialarından ötürü olacak. Evet, bütün bu yaratılmışlar neredeyse bu hallere düşeceklerdir.
92. “Halbuki çocuk edinmek, Rahmân’a yaraşmaz.” Öyle bir şey olmaz da yakışmaz da. Çünkü çocuk edinmek O’nun eksikliğine ve muhtaçlığına delildir. O ise hiçbir şeye muhtaç olmayan Ğanidir, her türlü övgüye layık olan Hamîd’dir. Diğer taraftan çocuk da babasının cinsinden olur. Yüce Allah’ın ise ne eşi, ne benzeri, ne de dengi olamaz.
93. “Göklerde ve yerde olanların hepsi, mutlaka Rahmân’ın huzuruna kul olarak gelecektir.” Karşı gelmek, baş kaldırmak söz konusu olmaksızın emrine itaat ederek ve zilletle boyun eğerek gelecektir. Melekler, insanlar, cinler ve diğerleri... Hepsi Allah’ın hükümranlığı altındadırlar. Onlar üzerinde O, tasarruf sahibidir. Yönetim namına onların bir şeye sahip olmaları yahut herhangi bir şeyin idaresini gerçekleştirmeleri mümkün değildir. Şanı ve hükümranlığının azameti bu olduğuna göre O’nun nasıl çocuğu olabilir?
94. “Andolsun ki O, hepsini kuşatmış ve onları tek tek saymıştır.” Yani Yüce Allah’ın ilmi, göklerde olsunlar, yerde olsunlar bütün yaratılmışları kuşatmıştır. Onları da amellerini de tek tek bilir ve hepsini tespit etmiştir. O, unutmaz ve şaşırmaz. Hiçbir şey de O’na gizli kalmaz.
95. “Hepsi de kıyamet gününde O’nun huzuruna” evlâtları, malları ve yardımcıları olmaksızın “yalnız başına gelecektir.” Kimse ile birlikte amelinden başka bir şey bulunmayacaktır. Allah ona amelinin karşılığını verecek, hesabını eksiksiz görecektir: hayırsa hayır, şerse şer. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Andolsun sizi ilk defa yarattığımız gibi, yapayalnız, teker teker huzurumuza geldiniz.”(el-En’âm, 6/94)
Meryem 19:95
88- “Rahmân, çocuk edindi” dediler. 89- Andolsun ki siz, çok çirkin bir iddia ortaya attınız. 90- Öyle ki ondan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp yıkılacak. 91- (Evet,) Rahmân’a çocuk isnat etmeleri yüzünden… 92- Halbuki çocuk edinmek Rahmân’a yaraşmaz. 93- Göklerde ve yerde olanların hepsi, mutlaka Rahmân’ın huzuruna kul olarak gelecektir. 94- Andolsun ki O, hepsini kuşatmış ve onları tek tek saymıştır. 95- Hepsi de kıyamet gününde O’nun huzuruna yalnız başına gelecektir.
88. Bu buyruklarla Rahmân olan Allah’ın evlât edindiğini iddia eden o inatçı ve hakkı bile bile inkâr eden kimselerin söyledikleri sözlerin ne kadar çirkin olduğu belirtilmektedir. Hristiyanların: Mesih Allah’ın oğludur, yahudilerin: Üzeyir Allah’ın oğludur, müşriklerin: Melekler Allah’ın kızlarıdır, şeklindeki sözleri bu kabildendir. Yüce Allah, onların bu iddialarından alabildiğine yücedir, münezzehtir.
89-90. “Andolsun ki siz çok çirkin” son derece büyük ve vahim “bir iddia ortaya attınız” ve bu sözün, bu iddianın büyüklüğü dolayısıyla “neredeyse gökler” bu sözden dolayı büyüklüklerine ve sağlamlıklarına rağmen “çatlayacak” yer de bu iddiadan dolayı “yarılacak” parça parça olacak “ve dağlar parçalanıp yıkılacak.” Yani ufalanıp yok olacak. 91. “(Evet,) Rahmân’a çocuk isnat etmeleri yüzünden…” Bütün bunlar, bu çirkin iddialarından ötürü olacak. Evet, bütün bu yaratılmışlar neredeyse bu hallere düşeceklerdir.
92. “Halbuki çocuk edinmek, Rahmân’a yaraşmaz.” Öyle bir şey olmaz da yakışmaz da. Çünkü çocuk edinmek O’nun eksikliğine ve muhtaçlığına delildir. O ise hiçbir şeye muhtaç olmayan Ğanidir, her türlü övgüye layık olan Hamîd’dir. Diğer taraftan çocuk da babasının cinsinden olur. Yüce Allah’ın ise ne eşi, ne benzeri, ne de dengi olamaz.
93. “Göklerde ve yerde olanların hepsi, mutlaka Rahmân’ın huzuruna kul olarak gelecektir.” Karşı gelmek, baş kaldırmak söz konusu olmaksızın emrine itaat ederek ve zilletle boyun eğerek gelecektir. Melekler, insanlar, cinler ve diğerleri... Hepsi Allah’ın hükümranlığı altındadırlar. Onlar üzerinde O, tasarruf sahibidir. Yönetim namına onların bir şeye sahip olmaları yahut herhangi bir şeyin idaresini gerçekleştirmeleri mümkün değildir. Şanı ve hükümranlığının azameti bu olduğuna göre O’nun nasıl çocuğu olabilir?
94. “Andolsun ki O, hepsini kuşatmış ve onları tek tek saymıştır.” Yani Yüce Allah’ın ilmi, göklerde olsunlar, yerde olsunlar bütün yaratılmışları kuşatmıştır. Onları da amellerini de tek tek bilir ve hepsini tespit etmiştir. O, unutmaz ve şaşırmaz. Hiçbir şey de O’na gizli kalmaz.
95. “Hepsi de kıyamet gününde O’nun huzuruna” evlâtları, malları ve yardımcıları olmaksızın “yalnız başına gelecektir.” Kimse ile birlikte amelinden başka bir şey bulunmayacaktır. Allah ona amelinin karşılığını verecek, hesabını eksiksiz görecektir: hayırsa hayır, şerse şer. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Andolsun sizi ilk defa yarattığımız gibi, yapayalnız, teker teker huzurumuza geldiniz.”(el-En’âm, 6/94)
Meryem 19:96
96- İman edip salih amel işleyenlere gelince Rahmân onlar için bir sevgi var edecektir.
96. Bu, Yüce Allah’ın imanı ve salih ameli birlikte gerçekleştiren kullarına gerçekleştirmeyi vaat ettiği bir nimetidir. Şöyle ki Allah onlara bir sevgi var edecektir. Dostlarının kalplerinde, sema ve arz ehlinin içinde onlara karşı bir sevgi, bir muhabbet uyandıracaktır. Kalplerde onlara karşı bir sevgi oldu mu da pek çok işleri onlar için kolaylaşacaktır. Çeşitli hayırlara, dualara, irşadlara, kabullere, önderliklere ve bu kabilden husule gelen nimetlere nail olacaklardır. Bundan dolayıdır ki sahih bir hadiste Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu varid olmuştur:“Şüphesiz Allah, bir kulu sevdi mi Cebrail’e: Ben filanı seviyorum, sen de onu sev, diye nidâ eder. Cebrail de onu sever. Daha sonra Cebrail semâ ehli arasında: Şüphesiz Allah filan kimseyi sever, siz de o kimseyi sevin, diye nidâ eder. Bunun üzerine semâdakiler de onu sever. Sonra o kişi yeryüzünde de kabul görüp takdir edilir.” Yüce Allah’ın bunlara bir sevgi var etmesinin sebebi, onların da Allah’ı sevmeleridir. O da onları kendi dostlarına ve sevdiklerine sevdirmiştir.
Meryem 19:97
97- Biz o (Kur'ân’ı), ancak kendisiyle takva sahiplerini müjdeleyesin ve inatçı bir toplumu da uyarasın diye senin dilinle (Arapça indirerek) kolaylaştırdık. 98- Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Şimdi sen onlardan herhangi birini görebiliyor yahut onlardan cılız da olsa bir ses işitebiliyor musun?
97. Yüce Allah, nimetinin bir eseri olarak bu Kur’ân’ı Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in diliyle kolaylaştırmış olduğunu haber vermektedir. Bu Yüce Kitab’ın lafızlarını da anlamlarını da kolay kılmıştır. Ondan gözetilen maksat gerçekleşsin ve ondan yararlanmak kolay olsun diye böyle yapmıştır. “Kendisiyle takva sahiplerini” müjdesi verilen dünyevi ve uhrevi mükâfaatları haber vererek ve müjdelenmeyi gerektiren sebeplere teşvik etmek suretiyle “müjdeleyesin ve inatçı bir toplumu da uyarasın diye senin dilinle (Arapça indirerek) kolaylaştırdık.” Batıllarında ısrarlı, küfürlerinde katı kimseleri de uyarıp korkutasın, böylelikle onlara karşı delil ortaya konmuş ve gerekli şekilde açıklanmış olsun diye. Bunun sonucunda da helâk olan apaçık bir delile binaen helâk olur, hayatta kalan da apaçık bir delile binaen hayatta kalır.
98. Yüce Allah, kendilerinden önceki yalanlayan kavimlerin helâk edildiklerini belirterek onları şöylece korkutmaktadır:“Onlardan önce” Nûh’un kavmini, Âd’ı, Semûd’u, Firavun’u ve diğer yalanlayan “nice nesilleri helâk ettik.” Bunlar azgınlıklarını sürdürüp gidince Allah da onları helak etti. Geriye onlardan hiçbir şey kalmadı. “Şimdi sen onlardan herhangi birini görebiliyor yahut onlardan cılız da olsa bir ses işitebiliyor musun?” Yani onlardan geriye ne varlıkları ne de gözle görülür bir izleri kalmamıştır. Sadece ibret alanlar için ibret, öğüt alanlar için de öğüt olmak üzere birtakım bilgiler kalmıştır.
eryem Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamd ve şükürler olsun.
***
Meryem 19:98
97- Biz o (Kur'ân’ı), ancak kendisiyle takva sahiplerini müjdeleyesin ve inatçı bir toplumu da uyarasın diye senin dilinle (Arapça indirerek) kolaylaştırdık. 98- Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Şimdi sen onlardan herhangi birini görebiliyor yahut onlardan cılız da olsa bir ses işitebiliyor musun?
97. Yüce Allah, nimetinin bir eseri olarak bu Kur’ân’ı Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in diliyle kolaylaştırmış olduğunu haber vermektedir. Bu Yüce Kitab’ın lafızlarını da anlamlarını da kolay kılmıştır. Ondan gözetilen maksat gerçekleşsin ve ondan yararlanmak kolay olsun diye böyle yapmıştır. “Kendisiyle takva sahiplerini” müjdesi verilen dünyevi ve uhrevi mükâfaatları haber vererek ve müjdelenmeyi gerektiren sebeplere teşvik etmek suretiyle “müjdeleyesin ve inatçı bir toplumu da uyarasın diye senin dilinle (Arapça indirerek) kolaylaştırdık.” Batıllarında ısrarlı, küfürlerinde katı kimseleri de uyarıp korkutasın, böylelikle onlara karşı delil ortaya konmuş ve gerekli şekilde açıklanmış olsun diye. Bunun sonucunda da helâk olan apaçık bir delile binaen helâk olur, hayatta kalan da apaçık bir delile binaen hayatta kalır.
98. Yüce Allah, kendilerinden önceki yalanlayan kavimlerin helâk edildiklerini belirterek onları şöylece korkutmaktadır:“Onlardan önce” Nûh’un kavmini, Âd’ı, Semûd’u, Firavun’u ve diğer yalanlayan “nice nesilleri helâk ettik.” Bunlar azgınlıklarını sürdürüp gidince Allah da onları helak etti. Geriye onlardan hiçbir şey kalmadı. “Şimdi sen onlardan herhangi birini görebiliyor yahut onlardan cılız da olsa bir ses işitebiliyor musun?” Yani onlardan geriye ne varlıkları ne de gözle görülür bir izleri kalmamıştır. Sadece ibret alanlar için ibret, öğüt alanlar için de öğüt olmak üzere birtakım bilgiler kalmıştır.
eryem Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamd ve şükürler olsun.
***