Lafzullah

Tafsir As-Saadi - Turkish — Şuara 26:62 – Şuara 26:116

Müellif / kaynak: Tafsir As-Saadi - Turkish

İçindekiler
  1. Şuara 26:62
  2. Şuara 26:63
  3. Şuara 26:64
  4. Şuara 26:65
  5. Şuara 26:66
  6. Şuara 26:67
  7. Şuara 26:68
  8. Şuara 26:69
  9. Şuara 26:70
  10. Şuara 26:71
  11. Şuara 26:72
  12. Şuara 26:73
  13. Şuara 26:74
  14. Şuara 26:75
  15. Şuara 26:76
  16. Şuara 26:77
  17. Şuara 26:78
  18. Şuara 26:79
  19. Şuara 26:80
  20. Şuara 26:81
  21. Şuara 26:82
  22. Şuara 26:83
  23. Şuara 26:84
  24. Şuara 26:85
  25. Şuara 26:86
  26. Şuara 26:87
  27. Şuara 26:88
  28. Şuara 26:89
  29. Şuara 26:90
  30. Şuara 26:91
  31. Şuara 26:92
  32. Şuara 26:93
  33. Şuara 26:94
  34. Şuara 26:95
  35. Şuara 26:96
  36. Şuara 26:97
  37. Şuara 26:98
  38. Şuara 26:99
  39. Şuara 26:100
  40. Şuara 26:101
  41. Şuara 26:102
  42. Şuara 26:103
  43. Şuara 26:104
  44. Şuara 26:105
  45. Şuara 26:106
  46. Şuara 26:107
  47. Şuara 26:108
  48. Şuara 26:109
  49. Şuara 26:110
  50. Şuara 26:111
  51. Şuara 26:112
  52. Şuara 26:113
  53. Şuara 26:114
  54. Şuara 26:115
  55. Şuara 26:116

Şuara 26:62

10- Hani Rabbin Mûsâ’ya şöyle seslenmişti:“Git, o zalim topluma… 11- “Firavun’un kavmine. Korkup sakınmazlar mı onlar?” 12- Dedi ki:“Rabbim, korkarım ki onlar beni yalanlarlar.” 13- “Benim de göğsüm daralır ve dilim dönmez. Onun için Hârûn’a da risalet ver.” 14- “Ayrıca onlara göre ben bir suçluyum. O nedenle beni öldürmelerinden de korkuyorum.” 15- Buyurdu ki:“Asla! İkiniz âyetlerimizle/mucizelerimizle gidin. Şüphesiz Biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitiriz. 16- “İkiniz de Firavun’a gidin ve deyin ki: “Şüphesiz biz âlemlerin Rabbinin elçileriyiz.” 17- “İsrailoğullarını bizimle gönder, diye (geldik).” 18- Dedi ki:“Çocukken seni yanımızda besleyip büyütmedik mi? Üstelik yıllarca da aramızda kaldın.” 19- “Sonunda yapacağını da yaptın. Sen bir kafirsin/nankörsün.” 20- “O işi yaptığım sırada ben cahillerden idim” dedi. 21- “Sizden korkunca da aranızdan kaçtım. Rabbim bana hüküm/hikmet bağışladı ve beni peygamberlerden kıldı.” 22- “Başıma kaktığın o iyilik ise (aslında bir iyilik değil) senin İsrailoğullarını köleleştirmenin bir sonucudur.” 23- Firavun:“Âlemlerin Rabbi (dediğin de) nedir?” dedi. 24- Dedi ki:“Göklerin, yerin ve onların arasında bulunanların Rabbidir. Eğer kesin bilgiye sahipseniz (bunun böyle olduğunu anlarsınız).” 25- Etrafında bulunanlara:“Duymuyor musunuz (neler söylüyor)?!” dedi. 26- “O, hem sizin Rabbiniz, hem de geçmiş atalarınızın Rabbidir” dedi. 27- Dedi ki:“Size gönderilen bu elçiniz kesinlikle delidir.” 28- “Doğunun, batının ve onların aralarında olanların Rabbidir. Eğer aklınızı kullanırsanız (bunun böyle olduğunu anlarsınız)” dedi. 29- Dedi ki:“Eğer benden başka bir ilâh edinirsen seni mutlaka hapse tıkarım.” 30- Dedi ki:“Sana (doğruluğumu ispatlayan) apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?” 31- “Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi getir onu!” dedi. 32- Bunun üzerine Musa asasını attı. Birden o, kocaman ve aşikar bir yılan oluverdi. 33- Elini çıkardı. Bir de ne görsünler; o, bakanların önünde bembeyaz parlıyor! 34- Etrafındaki ileri gelenlere dedi ki:“Şüphesiz bu, çok bilgili bir sihirbazdır.” 35- “Sihri ile sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. O halde ne buyurursunuz?” 36- Dediler ki:“Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere de toplayıcılar gönder de, 37- “Sana ne kadar bilgin sihirbaz varsa hepsini getirsinler.” 38- Böylece sihirbazlar belirlenen günün malum vaktinde toplandı. 39- İnsanlara da:“Siz de toplanacak mısınız?” denildi. 40- “Umarız ki sihirbazlar galip gelirlerse biz de onlara uyarız.” 41- Sihirbazlar geldiklerinde Firavun’a dediler ki:“Eğer galip gelen biz olursak her halde bize bir mükâfat var, değil mi?” 42- O da:“Evet, o zaman siz elbette çok yakınlarımdan da olacaksınız” dedi. 43- Mûsâ onlara:“Haydi, ne atacaksanız atın” dedi. 44- Onlar da iplerini ve asalarını attılar ve:“Firavun’un izzetine yemin olsun ki galip gelecek olan kesinlikle biziz” dediler. 45- Mûsâ da asasını attı. Birden o (yılana dönüşüp) onların göz boyamalarından ibaret şeyleri yakalayıp yutmaya başladı. 46- Sihirbazlar derhal secdeye kapandılar. 47- Dediler ki:“Âlemlerin Rabbine iman ettik” 48- “Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine…” 49- Dedi ki:“Ben size izin vermeden önce mi ona iman ettiniz? Şüphesiz o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Yakında bileceksiniz. Andolsun ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi birden asacağım.” 50- Dediler ki:“Olsun, zararı yok. Zaten biz elbette Rabbimize döneceğiz.” 51- “Biz, ilk iman edenler olduğumuz için Rabbimizin günahlarımızı bağışlayacağını ümit ediyoruz.” 52- Biz Mûsâ’ya:“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz” diye vahyettik. 53- Firavun şehirlere toplayıcı adamlar gönderdi. 54- (Dedi ki:)“Gerçekten bunlar, az bir topluluktur.” 55- “Ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar.” 56- “Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.” 57- Böylece onları (ülkelerindeki) bahçelerden ve pınarlardan çıkardık, 58- Hazinelerden ve güzel konaklardan da… 59- İşte böyle! Ve Biz onlara İsrailoğullarını mirasçı kıldık. 60- Güneş doğarken onların peşine düştüler. 61- İki topluluk birbirini görünce Mûsâ’nın arkadaşları:“Kesinlikle bize yetişecekler!” dediler. 62- Dedi ki:“Asla! Şüphesiz Rabbim benimledir. O, bana yol gösterecektir.” 63- Biz de Mûsâ’ya:“Asanla denize vur” diye vahyettik. Ardından deniz yarıldı ve her bir tarafı büyük bir dağ gibi oldu. 64- Diğerlerini de oraya yanaştırdık. 65- Mûsâ’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtardık. 66- Sonra da diğerlerini suda boğduk. 67- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu iman etmemişti. 68- Şüphe yok ki Rabbin, Azizdir, Rahimdir. 10. İşte Yüce Allah, onun hakkında şöyle buyrmaktadır: Mûsâ’nın, Allah’ın onunla konuşup ona peygamberlik ve risalet verdiğinde ona yönelik seslenişi zamanındaki o üstün halini hatırla! Ona:“Git, o zalim topluma” demişti. Yeryüzünde büyüklük taslayan, oranın ahalisine karşı büyüklük taslayan ve başlarının da rububiyet iddiasında bulunduğu o topluluğa git. 11. “Firavun’un kavmine… Korkup sakınmazlar mı onlar?” Yani onlara yumuşak sözle ve güzel ifadelerle: Kendilerini yaratan, kendilerini rızıklandırmış bulunan Allah’tan korkmaz mısınız? O’ndan çekinip de bu küfrünüzden vazgeçmez misiniz? de! 12-13. Mûsâ, Rabbine özür beyan ederek, bu ağır yükte kendisine yardımcı vermesi talebinde bulunup “dedi ki: Rabbim, korkarım ki onlar beni yalanlarlar. Benim de göğsüm daralır ve dilim dönmez.” Bir başka yerde Mûsâ’nın şöyle söylediği buyrulmaktadır: “Rabbim göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır ve dilimden bağı çöz ki sözümü anlasınlar. Bana ailemden bir yardımcı ver, kardeşim Hârûn’u...”(Tâ-Hâ, 20/25)“Onun için Hârûn’a da risalet ver.” Yüce Allah da onun duasını kabul buyurdu. Mûsâ’ya peygamberlik verdiği gibi kardeşine de peygamberlik verdi. “Onu bana yardımcı olarak gönder.”(el-Kasas, 28/34) Yani bu işimde bana yardımcı olarak gönder. 14. “Ayrıca onlara göre ben” bir Kıpti’yi öldürme meselesinden dolayı “bir suçluyum. O nedenle beni öldürmelerinden de korkuyorum.” 15. “Buyurdu ki: Asla” seni öldürme imkânını bulamayacaklar. Biz size öyle bir güç vereceğiz ki, onlar size kötülük kastıyla yaklaşamayacaklar. Siz ve size tâbi olanlar galip geleceksiniz. Bundan dolayıdır ki Firavun, Mûsâ’ya ileri derecede meydan okumasına, onu kıt akıllıkla, hem onu hem de kavmini sapıklıkla suçlamasına rağmen Mûsâ’ya hiçbir zarar veremedi. “İkiniz” doğruluğunuza ve getirdiğinizin sıhhatine delil olan “âyetlerimizle/mucizelerimizle gidin. Şüphesiz Biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitiriz.” Ben ikinizi de koruyup himaye edeceğim. 16. “İkiniz de Firavuna gidin ve deyin ki: “Şüphesiz biz âlemlerin Rabbinin elçileriyiz.” Yani O, sen Rabbimize ve bize iman edesin, Ona ibadete boyun eğip, O’nun tevhidini kabul edesin, diye bizi sana gönderdi. 17. “İsrailoğullarını bizimle gönder, diye (geldik).” Artık onlara yaptığın işkencelere son ver. Onlar üzerindeki baskını kaldır ki, Rab’lerine ibadet etsinler. Dinlerini gereği gibi uygulayabilsinler. 18. Mûsâ ile Hârûn, Firavun’a gelip de Allah’ın kendilerine emrettiklerini söylediklerinde Firavun iman etmedi, yumuşamadı da. Mûsâ’ya şu sözleriyle karşı koymaya kalkıştı:“Çocukken seni yanımızda besleyip büyütmedik mi?” Sana iyilikte bulunarak henüz beşikte küçük bir bebek iken besleyip büyütmedik mi? Bu şekilde uzun bir süre yanımızda kalmadın mı? 19. “Sonunda yapacağını da yaptın.” Kastettiği ise Mûsâ’nın kavminden olan bir kişi, düşmanına karşı ondan yardım istediğinde Mûsâ’nın o Kıptiyi öldürmesidir:“Mûsâ, ona bir yumruk vurmakla ölümüne sebep oldu.”(el-Kasas, 28/15)“Sen bir kafirsin/nankörsün.” Firavun şunu demek istemişti: O sırada senin de yolun da bizim yolumuzdu. Senin tutturduğun yol ile bizim tutturduğumuz yol, küfürde aynı idi. Firavun, bu sözleriyle -Mûsâ küfürden münezzeh olduğu halde- farkına varmadan kendisinin kâfir olduğunu ikrar ve itiraf etmişti. Bunun üzerine Mûsâ ona şöyle cevap verdi: 20-21. “O işi yaptığım sırada ben cahillerden idim.” Yani ben bu işi kâfir olarak işlemedim, aksine bu işi bilmeden, istemeyerek yaptım. Hem ben bunun için Rabbimden mağfiret diledim. O da bana mağfiret buyurdu. “Sizden korkunca da” beni öldürmek için aranızda karar almanız üzerine “aranızdan kaçtım.” ve Medyen’e gittim. Orada yıllarca kaldıktan sonra geri size geldim. Bu esnada “Rabbim bana hüküm/hikmet bağışladı ve beni peygamberlerden kıldı.” zetle Firavun’un Mûsâ’ya karşı itirazı, cahil veya işi cahilliğe vuran birinin itirazı tütürdendir. O, Mûsâ’nın peygamber olamayacağına dair bir kişiyi öldürmüş olmasını sebep göstermeye kalkıştı. Mûsâ da o kimseyi öldürmesinin bizzat öldürme kastı olmaksızın, bilmeden ve hata yoluyla olduğunu açıklamıştı. Şanı Yüce Allah’ın lütfu ise kimseden alıkonamaz. O halde ne diye Yüce Allah’ın bana hikmet ve risalet bağışlamış olmasını imkânsız kabul ediyorsunuz? 22. Geriye ey Firavun, senin:“Çocukken seni yanımızda besleyip büyütmedik mi?” şeklindeki itirazın kalıyor. Aslında biz bu meseleyi iyice tetkik edecek olursak açıkça görülür ki senin başıma kaktığın bu işte, minnet edilecek bir taraf yoktur. Bundan dolayı Mûsâ ona şöyle demişti:“Başıma kaktığın o iyilik ise (aslında bir iyilik değil) senin İsrailoğullarını köleleştirmenin bir sonucudur.” Senin bunu başıma nimet diye kakmanın sebebi, İsrailoğullarını kendi işlerinde çalıştırman ve onları kendine adeta köle konumuna getirmendir. Beni ise kendine köleleştirmekten ve işlerinde çalıştırmaktan uzak tuttun; şimdi de bunu başıma kakılacak bir iyilik sayıyorsun. Fakat meselenin düşünülmesi halinde gerçek açıkça ortaya çıkar. Sen aslında bu değerli halka zulmettin, onlara işkenceler uyguladın, onları angarya işlerde çalıştırdın. Yüce Allah, kavmime eziyet etmiş olmana rağmen beni senin eziyetinden kurtardı. Senin bana minnet diye hatırlattığın ve başıma kaktığın bu işin, başa kakılacak tarafı neresidir? 23. “Firavun: Âlemlerin Rabbi (dediğin de) nedir? dedi” Firavun bu sözleriyle zalimce ve büyüklük taslayarak Rabbini inkâra yöneldi. Halbuki o, Mûsâ’nın davet ettiği şeyin doğru olduğuna içten içe kesinlikle inanıyordu. 24. Mûsâ şu cevabı verdi:“Göklerin, yerin ve onlarla arasında bulunanların Rabbidir.” Yani ulvi âlemi ve süfli âlemi yaratıp bütün bu kainatı yöneten, işlerini idare eden ve çeşitli yollarla rububiyeti ile terbiye edendir. Sizler de buna dahilsiniz, ey muhataplar! O halde nasıl olur da bütün varlıkların yaratıcısını, gökleri ve yeri yoktan var edeni nasıl inkâr edebilirsiniz? “Eğer kesin bilgiye sahipseniz (bunun böyle olduğunu anlarsınız)” 25. Firavun ise yüzünü ekşiterek ve hayretle: Bu adamın neler söylediğini “duymuyor musunuz?!” dedi. Bunun üzerine Mûsâ şöyle devam etti: 26. Hayret etseniz de etmeseniz de büyüklük taslasanız da zillet ve itaatle boyun eğseniz de bu gerçek değişmez:“O, hem sizin Rabbiniz, hem de geçmiş atalarınızın Rabbidir.” Firavun hakka karşı inat ederek ve o hakkı getirene de dil uzatarak şöyle dedi: 27. “Çünkü o, bizim izlemekte olduğumuz yoldan farklı bir şey söylüyor. Bizim kabul ettiğimiz hususlarda bize ters düşüyor.” Firavun’a göre akıllılık ve akıllı kimse, kendilerinin yaratılmamış olduklarını yahut göklerle yerin kendilerini var eden bir varlık olmaksızın var olduklarını, bizzat kendilerinin de bir yaratıcı olmaksızın var olduklarını iddia eden kimselerdir. Ona göre akıllılık, her bakımdan eksik bir yaratığın ibadet edilmesini kabul etmek, delilik ise ulvi ve süfli alemin yaratıcısı, gizli ve açık bütün nimetleri ihsan eden bir Rabbin varlığını kabul edip O’na ibadete davet etmektir. Firavun, bu sözlerini kavmine allayıp pulladı. Kavmi de kafalarını kullanmayan kıt akıllı kimselerdi. Böylece o “kavmini hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar fasıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 23/54) 28. Mûsâ aleyhisselam da Firavunun inkârına, âlemlerin Rabbini kabul etmeyişine cevap olmak üzere şöyle dedi:“Doğunun, batının ve onların arasında olanların” yani bütün varlıkların “Rabbidir. Eğer aklınızı kullanırsanız (bunun böyle olduğunu anlarsınız).” İşte ben size asgari bir seviyede akıldan payı bulunan herkesin çok iyi bir şekilde anlayıp kavrayacağı açıklamalarda bulunmuş oldum. Ne diye sizler, size söylediğim bu hususları bilmezlikten, anlamazlıktan geliyorsunuz? u ifadelerde üstü kapalı olarak şuna dikkat çekilmektedir: Mûsâ’ya yönelttiğiniz delilik iftirası, asıl sizin kendinizde var. İnsanlar arasında en üstün akıllı, ilmi en mükemel birisine böyle bir iftirada bulunuyorsunuz. Halbuki bizzat deli olanlar sizlersiniz. Çünkü akıllarınız, varlığı en açık bir gerçek olan zatı, gökleri ve yeri, ikisi arasında bulunanları yaratanı inkâra yeltendi. Siz O’nu inkâr ettiğinize göre neyin varlığını kabul ediyorsunuz ki? Siz bu büyük gerçeği bilmediğinize göre sizin bildiğiniz ne olabilir ki? Siz, O’na ve O’nun âyetlerine iman etmediğinize göre artık Allah’tan ve âyetlerinden başka neye iman edebilirsiniz? Allah’a andolsun ki hayvanlar derecesindeki deliler dahi sizden daha akıllıdır. Meralarda yayılan davarlar bile sizden daha doğru yoldadır. 29. Firavun artık ortaya delil koyamayınca, Mûsâ’ya karşı koymaktan ve herhangi bir açıklama yapmaktan aciz kalınca sahip olduğu gücü kullanarak Mûsâ’ya tehditler savurmaya başladı:“Eğer benden başka bir ilâh edinirsen seni mutlaka hapse tıkarım.” Kahrolasıca; Mûsâ’yı saptıracağını ve kendisinden başka kimseyi ilâh edinmeyeceğini ümit etmişti. Yoksa Mûsâ’nın ve beraberindekilerin yaptıklarında, söylediklerinde basiret üzere olduklarını anlamıştı. 30. Mûsâ ona dedi ki:“Sana (doğruluğumu ispatlayan) apaçık bir şey” yani sana getirdiklerimin doğruluğuna delil teşkil edecek harikulade ve apaçık bir delil göstersem de mi böyle yapacaksın? 31-32. Bu (ثُعۡبَانٞ ) erkek yılandır. “Aşikar” olma niteliği ise herkes tarafından açıkça görülen, hayalî ve yılana benzer bir görüntü değil, gerçek bir yılan demektir. 33. “Elini” koynundan “çıkardı, bir de ne görsünler; o, bakanların önünde bembeyaz parlıyor.” Yani eli, bakanlar tarafından açıkça görünen ve herhangi bir kusur ve hastalık söz konusu olmaksızın büyük bir nur saçıyordu. 34-35. “Etrafındaki ileri gelenlere” hakka ve hakkı getirene karşı çıkarak “dedi ki: Şüphesiz bu, çok bilgili bir siharbazdır. Sihri ile sizi yerinizden çıkarmak istiyor.” Firavun, gerçeği onlara başka türlü göstermeye çalışmıştı. Çünkü akıllarının kıt olduğunu biliyordu. Mûsâ’nın gösterdiklerinin, sihirbazların yaptıkları türünden olduğunu söylemeye kalkıştı. Çünkü onlar sihirbazların, insanların güç yetiremeyeceği türden hayret verici işler yaptıklarına inanıyorlardı. Ayrıca Firavun, Mûsâ’nın bu sihirden maksadının onları yurtlarından çıkarmak olduğunu belirterek onları korkutmaya çalışmıştı. Amacı ise onların kendilerini çocuklarından ve yurtlarından uzaklaştırmak isteyen kimseye karşı düşmanlıkta bütün çaba ve gayretlerini ortaya koymalarını sağlamaktı. “O halde ne buyurursunuz?” Buna ne yapalım, dersiniz? 36-37. “Dediler ki: Onu ve kardeşini alıkoy” bir süre beklet “şehirlere de” insanları bir araya getirecek ve sishirbazları toplayacak “toplayıcılar gönder de sana ne kadar bilgin sihirbaz varsa hepsini getirsinler.” Yani ilmin merkezi ve sihrin kaynağı olan bütün şehirlerine becerikli, büyüyü gâyet iyi bilen bütün sihirbazları senin için toplayıp bir araya getirsinler, diye adam gönder. Çünkü sihirbaz olana kendi sihri türünden sihir ile karşı koyulur. Cahil, sapık ve saptırıcı Firavun’un gerçekleri örtbas etmeye çalışarak Mûsâ’nın getirdiklerinin sihir olduğu şeklindeki batıl iddiasını Allah’ın kullara göstermesi, Allah’ın bir lütfu idi. Böylelikle büyük bir kalabalığın hazır bulunacağı bir gösterinin yapılması için bütün becerikli sihirbazları topladılar. Bu sûretle Yüce Allah’ın lütfuyla hak batıla galip gelecekti. İlim ehli ve bu işi bilenler, Mûsâ’nın getirdiğinin doğruluğunu ve hiçbir şekilde sihir olmadığını itiraf ve kabul edeceklerdi. 38. Firavun, danıştığı bu kimselerin görüşlerini uygulamaya koyarak şehirlere sihirbazları toplayacak kimseler gönderdi ve bu konuda bütün gayretini ortaya koydu. “Böylece sihirbazlar belirlenen günün malum vaktinde toplandı.” O günde bir araya gelmek üzere Mûsâ onlarla sözleşmişti. O gün de onların iş-güçlerini bırakıp eğlenceye koştukları bir bayram günüydü. 39. “İnsanlara da: Siz de toplanacak mısınız? denildi.” Yani bütün insanların belirlenen bu günde toplanmaları için ilanda bulunuldu. 40. “Umarız ki sihirbazlar galip gelirlerse biz de onlara uyarız.” Yani insanlara şöyle dediler: Bir araya gelin, toplanın ki sihirbazların Mûsâ’yı nasıl yenik düşürdüklerini, onların işlerinde ne kadar becerikli olduklarını görün. Biz de onlara uyacağız; onları tazim edeceğiz. Sihir bilgisinin ne kadar değerli olduğunu öğrenmiş olacağız. Eğer hakka uyma muvaffakiyetine mazhar olmak isteselerdi, şöyle demeleri gerekirdi: Biz, onlardan kim haklı çıkarsa ona uyacağız ve doğruyu öğrenmiş olacağız. Bundan dolayı bu toplanmanın, onlara karşı delilin ortaya konulması dışında kendilerine hiçbir faydası olmadı. 41-42. “Sihirbazlar geldiklerinde” Firavun’un yanına ulaştıklarında “Firavuna: Eğer” Mûsâ’ya “galip gelen biz olursak her halde bize bir mükâfat var, değil mi?” Buna karşılık Firavun da onlara: “Evet” size hem bir ücret, hem de mükâfat verilecektir. “O zaman siz elbette” nezdimde “çok yakınlarımdan da olacaksınız, dedi.” Bu sözleriyle onlara hem mükâfat, hem de kendisine yakın olma vaadinde bulundu ki daha bir gayrete gelsinler ve Mûsâ’nın getirdiklerine karşı çıkmak için bütün güçlerini ortaya koysunlar. 43. Mûsâ, sihirbazlar ve Mısır halkı belirlenen vakitte bir araya geldiklerinde Mûsâ sihirbazlara öğütlerde bulundu ve dedi ki:“Yazıklar olsun size! Yalan uydurup Allah’a iftira etmeyin. Sonra azap ile kökünüzü kazır. Zira (O’na) iftira eden zarar eder.”(Tâ-Hâ, 20/61) Sihirbazlar kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler, tartıştılar. Sonra Firavun onları gayrete getirdi, onlar da birbirlerini teşvik ettiler. “Mûsâ onlara: Haydi, ne atacaksanız atın, dedi.” Yani siz içinizden neyi atmayı geçiriyorsanız atın. Bu sözleriyle Mûsâ onlara herhangi bir sınır getirmemiş oluyordu. Çünkü o, hakka karşı çıkmak maksadıyla yapacakları işin batıl olduğunun ortaya çıkacağına kesin kanaat sahibiydi. 44. “Onlar da iplerini ve asalarını attılar.” Bunlar hareket eden yılanlara dönüştü ve bu yolla insanların gözlerini büyülediler. “Ve: Firavunun izzetine yemin olsun ki galip gelecek olan kesinlikle biziz, dediler.” Her açıdan zayıf ve aciz bir kulun izzetini, gücüne sığındılar. Bu kulun tek vasfı, zorbalık ve büyüklük taslaması, görünüşte hükümdar olması ve ordusu bulunmasıydı. İşte onlar bu manzaraya aldandılar. Basiretleri, işin gerçeğine nüfuz edememişti. Yahut onlar bu sözleriyle Firavun’un izzetine yemin ederek galip geleceklerini zannetmişlerdi. 45. “Mûsâ da asasını attı. Birden o (yılana dönüşüp) onların göz boyamalarından ibaret şeyleri yutmaya başladı.” Ortaya attıkları bütün ipleri ve sopaları tamamen yuttu. Çünkü onların yaptıkları bir göz boyama, bir yalan ve bir uydurmaydı. Onların hepsi boş, batıl şeylerdi. Hakka karşı duramaz, direnemezlerdi. 46-48. Sihirbazlar, bu büyük mucizeyi gördüklerinde sihir işini bildiklerinden dolayı Mûsâ’nın yaptığı bu işin sihir olmadığına kesin kanaat getirdiler. Bunun ancak Allah’ın âyetlerinden bir âyet, Mûsâ’nın doğruluğunu ortaya koyan ve getirdiğinin gerçek olduğunu gösteren bir mucize olduğunu anladılar. Bunun üzerine “sihirbazlar derhal” Rablerine “secdeye kapandılar. Dediler ki: “Âlemlerin Rabbine iman ettik, Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine…” Böylelikle o toplantı yerinde batıl, kökünden yok edildi. Bu batılın elebaşları da onun batıl olduğunu ikrar ve itiraf etti, hak da açıkça ortaya çıkıp üstün geldi. Herkes de bunu gözleriyle gördü. Ancak Firavun, azgınlık ve sapıklıkta direnerek, inadını sürdürerek yüz çevirdi. 49. Firavun sihirbazlara “dedi ki: Ben size izin vermeden önce mi ona iman ettiniz?” Firavun, sihirbazların kendine karşı gösterdikleri cesaretten, kendi izni olmadan ve ona danışmadan iman etmeye kalkışmalarından hem hayrete düşmüştü hem de kavmine bunun şaşılacak bir şey olduğunu ima etmişti. “Şüphesiz o, size sihri öğreten büyüğünüzdür.” Halbuki sihirbazları toplayan o idi. Onları bulundukları şehirlerden toplayıp getirme görüşünü ortaya koyanlar da onun ileri gelenler idi. Biliyorlardı ki Mûsâ ile sihirbazlar daha önce hiç bir araya gelmemişlerdi. Bundan önce onu görmemişlerdi bile. Buna karşılık görenleri hayrete ve dehşete düşürecek bir sihir ortaya koymuşlardı. Bununla birlikte onlar, kendilerinin bile batıl olduğuna inandıkları bu sözleri söylemekten geri kalmadılar. Aklî seviyeleri bu olan kimselerin apaçık hakka, göz kamaştırıcı belgelere iman etmeyişleri garip karşılanmamalıdır. Çünkü Firavun, bu yakın çevresine herhangi bir şey için gerçek şeklinden başka türlü olduğunu söyleyecek olsa onlar, yine de onu tasdik edeceklerdi. iravun daha sonra sihirbazları tehdit ederek dedi ki:“Andolsun ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim.” Yani yeryüzünde fesat çıkartanlara uygulandığı gibi sağ el ile sol ayaklarını kesmekle tehdit etti onları. “ve hepinizi birden asacağım” böylelikle rezil ve zelil olmanızı sağlayacağım. 50. Sihirbazlar imanın ne kadar tatlı olduğunu anlayıp lezzetini aldıklarından dolayı:“Olsun, zararı yok” senin bize yaptığın bu tehdide aldırmıyoruz. “Zaten biz elbette Rabbimize döneceğiz, dediler. Biz” kavmin arasında Mûsâ’ya “ilk iman edenler olduğumuz için Rabbimizin” küfür, sihir ve buna benzer sair “günahlarımızı bağışlayacağını ümit ediyoruz.” Yüce Allah, böylelikle onlara sabır ve sebat verdi. Firavun’un otoritesi ve o dönemdeki iktidarı dolayısıyla onlara savurduğu bu tehdidi uygulamış olma ihtimali olduğu gibi Yüce Allah’ın sihirbazları ona karşı korumuş olması da muhtemeldir. 52. Firavun ve kavmi küfürlerini sürdürmeye devam ettiler. Mûsâ da onlara apaçık âyetleri/mucizeleri getirip duruyordu. Onlara bir mucize gelip de bu mucize onları zor durumda bırakınca Mûsâ’ya, eğer Allah bu musibeti başlarından kaldıracak olursa mutlaka iman edeceklerine ve İsrailoğularını onunla birlikte göndereceklerine dair söz veriyorlardı. Yüce Allah da Mûsâ’ya mucize olmak üzere onlara gönderdiği musibeti kaldırıyor; fakat Firavun ve kavmi verdikleri sözden cayıyorlardı. Nihâyet Mûsâ, iman edeceklerinden ümidini kesip de azap sözü hak olunca ve Yüce Allah’ın, İsrailoğullarını onların esaretlerinden kurtarma ve onlara yeryüzünde iktidar verme vakti gelince O, Mûsâ’ya şunu vahyetti:“Kullarımı geceleyin yola çıkar!” Yani İsrailoğulları ile birlikte gecenin başlangıcında yola koyul! Bundan maksat, yollarını aceleye gelmeden kat etmeleri ve yeterli bir süre yol alabilmeleri idi. “Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” Firavun ve askerleri sizi takip edeceklerdir. Gerçekten de Yüce Allah’ın haber verdiği gibi oldu. Sabah olunca İsrailoğullarının tümden Mûsâ ile birlikte yola koyulduklarını gördüler. 53-55. “Firavun şehirlere” İsrailoğullarını cezalandırmak üzere insanları bir araya getirmek için “toplayıcı adamlar gönderdi.” Kavmini gayrete getirmek kastıyla da şunları söylüyordu: “Gerçekten bunlar” yani İsrailoğulları “az bir topluluktur. Ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar.” O bakımdan bizim, şu bizden kaçmış bulunan bu kaçkın kölelerden, bizi öfkelendirmelerinin intikamını almamız kaçınılmaz bir şeydir. 56. “Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.” Yani onların hepsine karşı tedbirliyiz. Onlar, hepimizin düşmanıdır. Dolayısıyla onların üzerine gitmekte hepimizin maslahatı da ortaktır. 57. Firavun ve askerleri büyük bir ordu halinde, genel bir seferberlik içerisinde yola çıktılar ve acizliklerinden dolayı çıkamayan mazeret sahipleri dışında hiç kimse geri kalmadı. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Böylece onları (ülkelerindeki) bahçelerden ve pınarlardan çıkardık.” Mısır’ın güzel bahçelerinden, coşup kaynayan pınarlarından, topraklarını dolduran ekinlerinden ayırıp çıkardık. Ki şehirleri ve köyleri bunlarla mamur edilmişti. 58. “Hazinelerden ve güzel konaklardan da…” Öyle ki bakanlar onlardan hoşlanıyor, yakından inceleyenler de hayran kalıyordu. Uzun süre bunlardan yararlanmışlardı. Bunların zevk ve arzuları ile uzun bir ömrü, küfür ve fesat üzere geçirdiler. Kullara karşı büyüklük taslayarak, tam bir dalalet içerisinde hayatlarını sürdürdüler. 59. “İşte böyle! Ve Biz onlara” bu bahçelere, ekinlere, pınarlara ve o güzel konaklara daha önceden kendilerine köle yaptıkları ve ağır işlerinde çalıştırdıkları “İsrailoğullarını mirasçı kıldık.” Mülkü dilediğine veren, dilediğinden alan, itaati ile dilediğini aziz kılan, masiyetiyle de dilediğini zelil kılan Allah’ın şanı ne yücedir! 60. “Güneş doğarken onların peşine düştüler.” Yani Firavun kavmi, güneşin doğuş vakti Mûsâ ve kavminin peşine koyuldular. Öfkeli ve kin dolu bir şekilde ısrarla arkalarından koşturdular. 61-62. “İki topluluk birbirini” her biri ötekini “görünce Mûsâ’nın arkadaşları” Mûsâ’ya kederli bir şekilde şikâyette bulunarak: “Kesinlikle bize yetişecekler, dediler.” Ancak Mûsâ, onlara sebat vererek ve Rabbinin hak vaadini onlara haber vererek:“Asla!” durum dediğiniz gibi değil, size yetişemeyecekler. “Şüphesiz Rabbim benimledir. O, bana” benim de sizin de kurtuluşumuzu gerçekleştirecek şekilde “yol gösterecektir, dedi.” 63. “Biz de Mûsâ’ya: Asanla denize vur, diye vahyettik.” O da denize vurdu. “Ardından deniz yarıldı” on iki yola ayrılıp yolların “her bir tarafı büyük bir dağ gibi oldu.” Mûsâ da kavmi ile birlikte bu haldeki denizin içine girdi. 64. “Diğerlerini” Firavun’u ve kavmini de “oraya” o yere “yanaştırdık.” Mûsâ ve kavminin girdiği yola onların da girmelerini sağladık. 65. “Mûsâ’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtardık.” Geriye onlardan biri bile kalmamak üzere hepsi denizden bütünüyle çıktılar. 66. “Sonra da diğerlerini suda boğduk.” Onlardan da boğulmadık hiçbir kimse kalmadı. 67. “Şüphesiz ki bunda bir ibret vardır.” Mûsâ’nın getirdiklerinin doğruluğuna, Firavun’un ve kavminin izledikleri yolun da batıl oluşuna dair pek büyük bir delil vardır. “Onların çoğu” kalplerinin fesadı dolayısıyla imanı gerektiren bunca ibret ve delile rağmen “iman etmemişti.” 68. “Şüphe yok ki Rabbin, Azizdir, Rahimdir.” O, izzetiyle (güç ve kudretiyle) yalanlayan kâfirleri helâk etti; rahmetiyle de Mûsâ’yı ve onunla birlikte olanları tamamen kurtardı.

Şuara 26:63

10- Hani Rabbin Mûsâ’ya şöyle seslenmişti:“Git, o zalim topluma… 11- “Firavun’un kavmine. Korkup sakınmazlar mı onlar?” 12- Dedi ki:“Rabbim, korkarım ki onlar beni yalanlarlar.” 13- “Benim de göğsüm daralır ve dilim dönmez. Onun için Hârûn’a da risalet ver.” 14- “Ayrıca onlara göre ben bir suçluyum. O nedenle beni öldürmelerinden de korkuyorum.” 15- Buyurdu ki:“Asla! İkiniz âyetlerimizle/mucizelerimizle gidin. Şüphesiz Biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitiriz. 16- “İkiniz de Firavun’a gidin ve deyin ki: “Şüphesiz biz âlemlerin Rabbinin elçileriyiz.” 17- “İsrailoğullarını bizimle gönder, diye (geldik).” 18- Dedi ki:“Çocukken seni yanımızda besleyip büyütmedik mi? Üstelik yıllarca da aramızda kaldın.” 19- “Sonunda yapacağını da yaptın. Sen bir kafirsin/nankörsün.” 20- “O işi yaptığım sırada ben cahillerden idim” dedi. 21- “Sizden korkunca da aranızdan kaçtım. Rabbim bana hüküm/hikmet bağışladı ve beni peygamberlerden kıldı.” 22- “Başıma kaktığın o iyilik ise (aslında bir iyilik değil) senin İsrailoğullarını köleleştirmenin bir sonucudur.” 23- Firavun:“Âlemlerin Rabbi (dediğin de) nedir?” dedi. 24- Dedi ki:“Göklerin, yerin ve onların arasında bulunanların Rabbidir. Eğer kesin bilgiye sahipseniz (bunun böyle olduğunu anlarsınız).” 25- Etrafında bulunanlara:“Duymuyor musunuz (neler söylüyor)?!” dedi. 26- “O, hem sizin Rabbiniz, hem de geçmiş atalarınızın Rabbidir” dedi. 27- Dedi ki:“Size gönderilen bu elçiniz kesinlikle delidir.” 28- “Doğunun, batının ve onların aralarında olanların Rabbidir. Eğer aklınızı kullanırsanız (bunun böyle olduğunu anlarsınız)” dedi. 29- Dedi ki:“Eğer benden başka bir ilâh edinirsen seni mutlaka hapse tıkarım.” 30- Dedi ki:“Sana (doğruluğumu ispatlayan) apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?” 31- “Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi getir onu!” dedi. 32- Bunun üzerine Musa asasını attı. Birden o, kocaman ve aşikar bir yılan oluverdi. 33- Elini çıkardı. Bir de ne görsünler; o, bakanların önünde bembeyaz parlıyor! 34- Etrafındaki ileri gelenlere dedi ki:“Şüphesiz bu, çok bilgili bir sihirbazdır.” 35- “Sihri ile sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. O halde ne buyurursunuz?” 36- Dediler ki:“Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere de toplayıcılar gönder de, 37- “Sana ne kadar bilgin sihirbaz varsa hepsini getirsinler.” 38- Böylece sihirbazlar belirlenen günün malum vaktinde toplandı. 39- İnsanlara da:“Siz de toplanacak mısınız?” denildi. 40- “Umarız ki sihirbazlar galip gelirlerse biz de onlara uyarız.” 41- Sihirbazlar geldiklerinde Firavun’a dediler ki:“Eğer galip gelen biz olursak her halde bize bir mükâfat var, değil mi?” 42- O da:“Evet, o zaman siz elbette çok yakınlarımdan da olacaksınız” dedi. 43- Mûsâ onlara:“Haydi, ne atacaksanız atın” dedi. 44- Onlar da iplerini ve asalarını attılar ve:“Firavun’un izzetine yemin olsun ki galip gelecek olan kesinlikle biziz” dediler. 45- Mûsâ da asasını attı. Birden o (yılana dönüşüp) onların göz boyamalarından ibaret şeyleri yakalayıp yutmaya başladı. 46- Sihirbazlar derhal secdeye kapandılar. 47- Dediler ki:“Âlemlerin Rabbine iman ettik” 48- “Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine…” 49- Dedi ki:“Ben size izin vermeden önce mi ona iman ettiniz? Şüphesiz o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Yakında bileceksiniz. Andolsun ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi birden asacağım.” 50- Dediler ki:“Olsun, zararı yok. Zaten biz elbette Rabbimize döneceğiz.” 51- “Biz, ilk iman edenler olduğumuz için Rabbimizin günahlarımızı bağışlayacağını ümit ediyoruz.” 52- Biz Mûsâ’ya:“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz” diye vahyettik. 53- Firavun şehirlere toplayıcı adamlar gönderdi. 54- (Dedi ki:)“Gerçekten bunlar, az bir topluluktur.” 55- “Ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar.” 56- “Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.” 57- Böylece onları (ülkelerindeki) bahçelerden ve pınarlardan çıkardık, 58- Hazinelerden ve güzel konaklardan da… 59- İşte böyle! Ve Biz onlara İsrailoğullarını mirasçı kıldık. 60- Güneş doğarken onların peşine düştüler. 61- İki topluluk birbirini görünce Mûsâ’nın arkadaşları:“Kesinlikle bize yetişecekler!” dediler. 62- Dedi ki:“Asla! Şüphesiz Rabbim benimledir. O, bana yol gösterecektir.” 63- Biz de Mûsâ’ya:“Asanla denize vur” diye vahyettik. Ardından deniz yarıldı ve her bir tarafı büyük bir dağ gibi oldu. 64- Diğerlerini de oraya yanaştırdık. 65- Mûsâ’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtardık. 66- Sonra da diğerlerini suda boğduk. 67- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu iman etmemişti. 68- Şüphe yok ki Rabbin, Azizdir, Rahimdir. 10. İşte Yüce Allah, onun hakkında şöyle buyrmaktadır: Mûsâ’nın, Allah’ın onunla konuşup ona peygamberlik ve risalet verdiğinde ona yönelik seslenişi zamanındaki o üstün halini hatırla! Ona:“Git, o zalim topluma” demişti. Yeryüzünde büyüklük taslayan, oranın ahalisine karşı büyüklük taslayan ve başlarının da rububiyet iddiasında bulunduğu o topluluğa git. 11. “Firavun’un kavmine… Korkup sakınmazlar mı onlar?” Yani onlara yumuşak sözle ve güzel ifadelerle: Kendilerini yaratan, kendilerini rızıklandırmış bulunan Allah’tan korkmaz mısınız? O’ndan çekinip de bu küfrünüzden vazgeçmez misiniz? de! 12-13. Mûsâ, Rabbine özür beyan ederek, bu ağır yükte kendisine yardımcı vermesi talebinde bulunup “dedi ki: Rabbim, korkarım ki onlar beni yalanlarlar. Benim de göğsüm daralır ve dilim dönmez.” Bir başka yerde Mûsâ’nın şöyle söylediği buyrulmaktadır: “Rabbim göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır ve dilimden bağı çöz ki sözümü anlasınlar. Bana ailemden bir yardımcı ver, kardeşim Hârûn’u...”(Tâ-Hâ, 20/25)“Onun için Hârûn’a da risalet ver.” Yüce Allah da onun duasını kabul buyurdu. Mûsâ’ya peygamberlik verdiği gibi kardeşine de peygamberlik verdi. “Onu bana yardımcı olarak gönder.”(el-Kasas, 28/34) Yani bu işimde bana yardımcı olarak gönder. 14. “Ayrıca onlara göre ben” bir Kıpti’yi öldürme meselesinden dolayı “bir suçluyum. O nedenle beni öldürmelerinden de korkuyorum.” 15. “Buyurdu ki: Asla” seni öldürme imkânını bulamayacaklar. Biz size öyle bir güç vereceğiz ki, onlar size kötülük kastıyla yaklaşamayacaklar. Siz ve size tâbi olanlar galip geleceksiniz. Bundan dolayıdır ki Firavun, Mûsâ’ya ileri derecede meydan okumasına, onu kıt akıllıkla, hem onu hem de kavmini sapıklıkla suçlamasına rağmen Mûsâ’ya hiçbir zarar veremedi. “İkiniz” doğruluğunuza ve getirdiğinizin sıhhatine delil olan “âyetlerimizle/mucizelerimizle gidin. Şüphesiz Biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitiriz.” Ben ikinizi de koruyup himaye edeceğim. 16. “İkiniz de Firavuna gidin ve deyin ki: “Şüphesiz biz âlemlerin Rabbinin elçileriyiz.” Yani O, sen Rabbimize ve bize iman edesin, Ona ibadete boyun eğip, O’nun tevhidini kabul edesin, diye bizi sana gönderdi. 17. “İsrailoğullarını bizimle gönder, diye (geldik).” Artık onlara yaptığın işkencelere son ver. Onlar üzerindeki baskını kaldır ki, Rab’lerine ibadet etsinler. Dinlerini gereği gibi uygulayabilsinler. 18. Mûsâ ile Hârûn, Firavun’a gelip de Allah’ın kendilerine emrettiklerini söylediklerinde Firavun iman etmedi, yumuşamadı da. Mûsâ’ya şu sözleriyle karşı koymaya kalkıştı:“Çocukken seni yanımızda besleyip büyütmedik mi?” Sana iyilikte bulunarak henüz beşikte küçük bir bebek iken besleyip büyütmedik mi? Bu şekilde uzun bir süre yanımızda kalmadın mı? 19. “Sonunda yapacağını da yaptın.” Kastettiği ise Mûsâ’nın kavminden olan bir kişi, düşmanına karşı ondan yardım istediğinde Mûsâ’nın o Kıptiyi öldürmesidir:“Mûsâ, ona bir yumruk vurmakla ölümüne sebep oldu.”(el-Kasas, 28/15)“Sen bir kafirsin/nankörsün.” Firavun şunu demek istemişti: O sırada senin de yolun da bizim yolumuzdu. Senin tutturduğun yol ile bizim tutturduğumuz yol, küfürde aynı idi. Firavun, bu sözleriyle -Mûsâ küfürden münezzeh olduğu halde- farkına varmadan kendisinin kâfir olduğunu ikrar ve itiraf etmişti. Bunun üzerine Mûsâ ona şöyle cevap verdi: 20-21. “O işi yaptığım sırada ben cahillerden idim.” Yani ben bu işi kâfir olarak işlemedim, aksine bu işi bilmeden, istemeyerek yaptım. Hem ben bunun için Rabbimden mağfiret diledim. O da bana mağfiret buyurdu. “Sizden korkunca da” beni öldürmek için aranızda karar almanız üzerine “aranızdan kaçtım.” ve Medyen’e gittim. Orada yıllarca kaldıktan sonra geri size geldim. Bu esnada “Rabbim bana hüküm/hikmet bağışladı ve beni peygamberlerden kıldı.” zetle Firavun’un Mûsâ’ya karşı itirazı, cahil veya işi cahilliğe vuran birinin itirazı tütürdendir. O, Mûsâ’nın peygamber olamayacağına dair bir kişiyi öldürmüş olmasını sebep göstermeye kalkıştı. Mûsâ da o kimseyi öldürmesinin bizzat öldürme kastı olmaksızın, bilmeden ve hata yoluyla olduğunu açıklamıştı. Şanı Yüce Allah’ın lütfu ise kimseden alıkonamaz. O halde ne diye Yüce Allah’ın bana hikmet ve risalet bağışlamış olmasını imkânsız kabul ediyorsunuz? 22. Geriye ey Firavun, senin:“Çocukken seni yanımızda besleyip büyütmedik mi?” şeklindeki itirazın kalıyor. Aslında biz bu meseleyi iyice tetkik edecek olursak açıkça görülür ki senin başıma kaktığın bu işte, minnet edilecek bir taraf yoktur. Bundan dolayı Mûsâ ona şöyle demişti:“Başıma kaktığın o iyilik ise (aslında bir iyilik değil) senin İsrailoğullarını köleleştirmenin bir sonucudur.” Senin bunu başıma nimet diye kakmanın sebebi, İsrailoğullarını kendi işlerinde çalıştırman ve onları kendine adeta köle konumuna getirmendir. Beni ise kendine köleleştirmekten ve işlerinde çalıştırmaktan uzak tuttun; şimdi de bunu başıma kakılacak bir iyilik sayıyorsun. Fakat meselenin düşünülmesi halinde gerçek açıkça ortaya çıkar. Sen aslında bu değerli halka zulmettin, onlara işkenceler uyguladın, onları angarya işlerde çalıştırdın. Yüce Allah, kavmime eziyet etmiş olmana rağmen beni senin eziyetinden kurtardı. Senin bana minnet diye hatırlattığın ve başıma kaktığın bu işin, başa kakılacak tarafı neresidir? 23. “Firavun: Âlemlerin Rabbi (dediğin de) nedir? dedi” Firavun bu sözleriyle zalimce ve büyüklük taslayarak Rabbini inkâra yöneldi. Halbuki o, Mûsâ’nın davet ettiği şeyin doğru olduğuna içten içe kesinlikle inanıyordu. 24. Mûsâ şu cevabı verdi:“Göklerin, yerin ve onlarla arasında bulunanların Rabbidir.” Yani ulvi âlemi ve süfli âlemi yaratıp bütün bu kainatı yöneten, işlerini idare eden ve çeşitli yollarla rububiyeti ile terbiye edendir. Sizler de buna dahilsiniz, ey muhataplar! O halde nasıl olur da bütün varlıkların yaratıcısını, gökleri ve yeri yoktan var edeni nasıl inkâr edebilirsiniz? “Eğer kesin bilgiye sahipseniz (bunun böyle olduğunu anlarsınız)” 25. Firavun ise yüzünü ekşiterek ve hayretle: Bu adamın neler söylediğini “duymuyor musunuz?!” dedi. Bunun üzerine Mûsâ şöyle devam etti: 26. Hayret etseniz de etmeseniz de büyüklük taslasanız da zillet ve itaatle boyun eğseniz de bu gerçek değişmez:“O, hem sizin Rabbiniz, hem de geçmiş atalarınızın Rabbidir.” Firavun hakka karşı inat ederek ve o hakkı getirene de dil uzatarak şöyle dedi: 27. “Çünkü o, bizim izlemekte olduğumuz yoldan farklı bir şey söylüyor. Bizim kabul ettiğimiz hususlarda bize ters düşüyor.” Firavun’a göre akıllılık ve akıllı kimse, kendilerinin yaratılmamış olduklarını yahut göklerle yerin kendilerini var eden bir varlık olmaksızın var olduklarını, bizzat kendilerinin de bir yaratıcı olmaksızın var olduklarını iddia eden kimselerdir. Ona göre akıllılık, her bakımdan eksik bir yaratığın ibadet edilmesini kabul etmek, delilik ise ulvi ve süfli alemin yaratıcısı, gizli ve açık bütün nimetleri ihsan eden bir Rabbin varlığını kabul edip O’na ibadete davet etmektir. Firavun, bu sözlerini kavmine allayıp pulladı. Kavmi de kafalarını kullanmayan kıt akıllı kimselerdi. Böylece o “kavmini hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar fasıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 23/54) 28. Mûsâ aleyhisselam da Firavunun inkârına, âlemlerin Rabbini kabul etmeyişine cevap olmak üzere şöyle dedi:“Doğunun, batının ve onların arasında olanların” yani bütün varlıkların “Rabbidir. Eğer aklınızı kullanırsanız (bunun böyle olduğunu anlarsınız).” İşte ben size asgari bir seviyede akıldan payı bulunan herkesin çok iyi bir şekilde anlayıp kavrayacağı açıklamalarda bulunmuş oldum. Ne diye sizler, size söylediğim bu hususları bilmezlikten, anlamazlıktan geliyorsunuz? u ifadelerde üstü kapalı olarak şuna dikkat çekilmektedir: Mûsâ’ya yönelttiğiniz delilik iftirası, asıl sizin kendinizde var. İnsanlar arasında en üstün akıllı, ilmi en mükemel birisine böyle bir iftirada bulunuyorsunuz. Halbuki bizzat deli olanlar sizlersiniz. Çünkü akıllarınız, varlığı en açık bir gerçek olan zatı, gökleri ve yeri, ikisi arasında bulunanları yaratanı inkâra yeltendi. Siz O’nu inkâr ettiğinize göre neyin varlığını kabul ediyorsunuz ki? Siz bu büyük gerçeği bilmediğinize göre sizin bildiğiniz ne olabilir ki? Siz, O’na ve O’nun âyetlerine iman etmediğinize göre artık Allah’tan ve âyetlerinden başka neye iman edebilirsiniz? Allah’a andolsun ki hayvanlar derecesindeki deliler dahi sizden daha akıllıdır. Meralarda yayılan davarlar bile sizden daha doğru yoldadır. 29. Firavun artık ortaya delil koyamayınca, Mûsâ’ya karşı koymaktan ve herhangi bir açıklama yapmaktan aciz kalınca sahip olduğu gücü kullanarak Mûsâ’ya tehditler savurmaya başladı:“Eğer benden başka bir ilâh edinirsen seni mutlaka hapse tıkarım.” Kahrolasıca; Mûsâ’yı saptıracağını ve kendisinden başka kimseyi ilâh edinmeyeceğini ümit etmişti. Yoksa Mûsâ’nın ve beraberindekilerin yaptıklarında, söylediklerinde basiret üzere olduklarını anlamıştı. 30. Mûsâ ona dedi ki:“Sana (doğruluğumu ispatlayan) apaçık bir şey” yani sana getirdiklerimin doğruluğuna delil teşkil edecek harikulade ve apaçık bir delil göstersem de mi böyle yapacaksın? 31-32. Bu (ثُعۡبَانٞ ) erkek yılandır. “Aşikar” olma niteliği ise herkes tarafından açıkça görülen, hayalî ve yılana benzer bir görüntü değil, gerçek bir yılan demektir. 33. “Elini” koynundan “çıkardı, bir de ne görsünler; o, bakanların önünde bembeyaz parlıyor.” Yani eli, bakanlar tarafından açıkça görünen ve herhangi bir kusur ve hastalık söz konusu olmaksızın büyük bir nur saçıyordu. 34-35. “Etrafındaki ileri gelenlere” hakka ve hakkı getirene karşı çıkarak “dedi ki: Şüphesiz bu, çok bilgili bir siharbazdır. Sihri ile sizi yerinizden çıkarmak istiyor.” Firavun, gerçeği onlara başka türlü göstermeye çalışmıştı. Çünkü akıllarının kıt olduğunu biliyordu. Mûsâ’nın gösterdiklerinin, sihirbazların yaptıkları türünden olduğunu söylemeye kalkıştı. Çünkü onlar sihirbazların, insanların güç yetiremeyeceği türden hayret verici işler yaptıklarına inanıyorlardı. Ayrıca Firavun, Mûsâ’nın bu sihirden maksadının onları yurtlarından çıkarmak olduğunu belirterek onları korkutmaya çalışmıştı. Amacı ise onların kendilerini çocuklarından ve yurtlarından uzaklaştırmak isteyen kimseye karşı düşmanlıkta bütün çaba ve gayretlerini ortaya koymalarını sağlamaktı. “O halde ne buyurursunuz?” Buna ne yapalım, dersiniz? 36-37. “Dediler ki: Onu ve kardeşini alıkoy” bir süre beklet “şehirlere de” insanları bir araya getirecek ve sishirbazları toplayacak “toplayıcılar gönder de sana ne kadar bilgin sihirbaz varsa hepsini getirsinler.” Yani ilmin merkezi ve sihrin kaynağı olan bütün şehirlerine becerikli, büyüyü gâyet iyi bilen bütün sihirbazları senin için toplayıp bir araya getirsinler, diye adam gönder. Çünkü sihirbaz olana kendi sihri türünden sihir ile karşı koyulur. Cahil, sapık ve saptırıcı Firavun’un gerçekleri örtbas etmeye çalışarak Mûsâ’nın getirdiklerinin sihir olduğu şeklindeki batıl iddiasını Allah’ın kullara göstermesi, Allah’ın bir lütfu idi. Böylelikle büyük bir kalabalığın hazır bulunacağı bir gösterinin yapılması için bütün becerikli sihirbazları topladılar. Bu sûretle Yüce Allah’ın lütfuyla hak batıla galip gelecekti. İlim ehli ve bu işi bilenler, Mûsâ’nın getirdiğinin doğruluğunu ve hiçbir şekilde sihir olmadığını itiraf ve kabul edeceklerdi. 38. Firavun, danıştığı bu kimselerin görüşlerini uygulamaya koyarak şehirlere sihirbazları toplayacak kimseler gönderdi ve bu konuda bütün gayretini ortaya koydu. “Böylece sihirbazlar belirlenen günün malum vaktinde toplandı.” O günde bir araya gelmek üzere Mûsâ onlarla sözleşmişti. O gün de onların iş-güçlerini bırakıp eğlenceye koştukları bir bayram günüydü. 39. “İnsanlara da: Siz de toplanacak mısınız? denildi.” Yani bütün insanların belirlenen bu günde toplanmaları için ilanda bulunuldu. 40. “Umarız ki sihirbazlar galip gelirlerse biz de onlara uyarız.” Yani insanlara şöyle dediler: Bir araya gelin, toplanın ki sihirbazların Mûsâ’yı nasıl yenik düşürdüklerini, onların işlerinde ne kadar becerikli olduklarını görün. Biz de onlara uyacağız; onları tazim edeceğiz. Sihir bilgisinin ne kadar değerli olduğunu öğrenmiş olacağız. Eğer hakka uyma muvaffakiyetine mazhar olmak isteselerdi, şöyle demeleri gerekirdi: Biz, onlardan kim haklı çıkarsa ona uyacağız ve doğruyu öğrenmiş olacağız. Bundan dolayı bu toplanmanın, onlara karşı delilin ortaya konulması dışında kendilerine hiçbir faydası olmadı. 41-42. “Sihirbazlar geldiklerinde” Firavun’un yanına ulaştıklarında “Firavuna: Eğer” Mûsâ’ya “galip gelen biz olursak her halde bize bir mükâfat var, değil mi?” Buna karşılık Firavun da onlara: “Evet” size hem bir ücret, hem de mükâfat verilecektir. “O zaman siz elbette” nezdimde “çok yakınlarımdan da olacaksınız, dedi.” Bu sözleriyle onlara hem mükâfat, hem de kendisine yakın olma vaadinde bulundu ki daha bir gayrete gelsinler ve Mûsâ’nın getirdiklerine karşı çıkmak için bütün güçlerini ortaya koysunlar. 43. Mûsâ, sihirbazlar ve Mısır halkı belirlenen vakitte bir araya geldiklerinde Mûsâ sihirbazlara öğütlerde bulundu ve dedi ki:“Yazıklar olsun size! Yalan uydurup Allah’a iftira etmeyin. Sonra azap ile kökünüzü kazır. Zira (O’na) iftira eden zarar eder.”(Tâ-Hâ, 20/61) Sihirbazlar kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler, tartıştılar. Sonra Firavun onları gayrete getirdi, onlar da birbirlerini teşvik ettiler. “Mûsâ onlara: Haydi, ne atacaksanız atın, dedi.” Yani siz içinizden neyi atmayı geçiriyorsanız atın. Bu sözleriyle Mûsâ onlara herhangi bir sınır getirmemiş oluyordu. Çünkü o, hakka karşı çıkmak maksadıyla yapacakları işin batıl olduğunun ortaya çıkacağına kesin kanaat sahibiydi. 44. “Onlar da iplerini ve asalarını attılar.” Bunlar hareket eden yılanlara dönüştü ve bu yolla insanların gözlerini büyülediler. “Ve: Firavunun izzetine yemin olsun ki galip gelecek olan kesinlikle biziz, dediler.” Her açıdan zayıf ve aciz bir kulun izzetini, gücüne sığındılar. Bu kulun tek vasfı, zorbalık ve büyüklük taslaması, görünüşte hükümdar olması ve ordusu bulunmasıydı. İşte onlar bu manzaraya aldandılar. Basiretleri, işin gerçeğine nüfuz edememişti. Yahut onlar bu sözleriyle Firavun’un izzetine yemin ederek galip geleceklerini zannetmişlerdi. 45. “Mûsâ da asasını attı. Birden o (yılana dönüşüp) onların göz boyamalarından ibaret şeyleri yutmaya başladı.” Ortaya attıkları bütün ipleri ve sopaları tamamen yuttu. Çünkü onların yaptıkları bir göz boyama, bir yalan ve bir uydurmaydı. Onların hepsi boş, batıl şeylerdi. Hakka karşı duramaz, direnemezlerdi. 46-48. Sihirbazlar, bu büyük mucizeyi gördüklerinde sihir işini bildiklerinden dolayı Mûsâ’nın yaptığı bu işin sihir olmadığına kesin kanaat getirdiler. Bunun ancak Allah’ın âyetlerinden bir âyet, Mûsâ’nın doğruluğunu ortaya koyan ve getirdiğinin gerçek olduğunu gösteren bir mucize olduğunu anladılar. Bunun üzerine “sihirbazlar derhal” Rablerine “secdeye kapandılar. Dediler ki: “Âlemlerin Rabbine iman ettik, Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine…” Böylelikle o toplantı yerinde batıl, kökünden yok edildi. Bu batılın elebaşları da onun batıl olduğunu ikrar ve itiraf etti, hak da açıkça ortaya çıkıp üstün geldi. Herkes de bunu gözleriyle gördü. Ancak Firavun, azgınlık ve sapıklıkta direnerek, inadını sürdürerek yüz çevirdi. 49. Firavun sihirbazlara “dedi ki: Ben size izin vermeden önce mi ona iman ettiniz?” Firavun, sihirbazların kendine karşı gösterdikleri cesaretten, kendi izni olmadan ve ona danışmadan iman etmeye kalkışmalarından hem hayrete düşmüştü hem de kavmine bunun şaşılacak bir şey olduğunu ima etmişti. “Şüphesiz o, size sihri öğreten büyüğünüzdür.” Halbuki sihirbazları toplayan o idi. Onları bulundukları şehirlerden toplayıp getirme görüşünü ortaya koyanlar da onun ileri gelenler idi. Biliyorlardı ki Mûsâ ile sihirbazlar daha önce hiç bir araya gelmemişlerdi. Bundan önce onu görmemişlerdi bile. Buna karşılık görenleri hayrete ve dehşete düşürecek bir sihir ortaya koymuşlardı. Bununla birlikte onlar, kendilerinin bile batıl olduğuna inandıkları bu sözleri söylemekten geri kalmadılar. Aklî seviyeleri bu olan kimselerin apaçık hakka, göz kamaştırıcı belgelere iman etmeyişleri garip karşılanmamalıdır. Çünkü Firavun, bu yakın çevresine herhangi bir şey için gerçek şeklinden başka türlü olduğunu söyleyecek olsa onlar, yine de onu tasdik edeceklerdi. iravun daha sonra sihirbazları tehdit ederek dedi ki:“Andolsun ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim.” Yani yeryüzünde fesat çıkartanlara uygulandığı gibi sağ el ile sol ayaklarını kesmekle tehdit etti onları. “ve hepinizi birden asacağım” böylelikle rezil ve zelil olmanızı sağlayacağım. 50. Sihirbazlar imanın ne kadar tatlı olduğunu anlayıp lezzetini aldıklarından dolayı:“Olsun, zararı yok” senin bize yaptığın bu tehdide aldırmıyoruz. “Zaten biz elbette Rabbimize döneceğiz, dediler. Biz” kavmin arasında Mûsâ’ya “ilk iman edenler olduğumuz için Rabbimizin” küfür, sihir ve buna benzer sair “günahlarımızı bağışlayacağını ümit ediyoruz.” Yüce Allah, böylelikle onlara sabır ve sebat verdi. Firavun’un otoritesi ve o dönemdeki iktidarı dolayısıyla onlara savurduğu bu tehdidi uygulamış olma ihtimali olduğu gibi Yüce Allah’ın sihirbazları ona karşı korumuş olması da muhtemeldir. 52. Firavun ve kavmi küfürlerini sürdürmeye devam ettiler. Mûsâ da onlara apaçık âyetleri/mucizeleri getirip duruyordu. Onlara bir mucize gelip de bu mucize onları zor durumda bırakınca Mûsâ’ya, eğer Allah bu musibeti başlarından kaldıracak olursa mutlaka iman edeceklerine ve İsrailoğularını onunla birlikte göndereceklerine dair söz veriyorlardı. Yüce Allah da Mûsâ’ya mucize olmak üzere onlara gönderdiği musibeti kaldırıyor; fakat Firavun ve kavmi verdikleri sözden cayıyorlardı. Nihâyet Mûsâ, iman edeceklerinden ümidini kesip de azap sözü hak olunca ve Yüce Allah’ın, İsrailoğullarını onların esaretlerinden kurtarma ve onlara yeryüzünde iktidar verme vakti gelince O, Mûsâ’ya şunu vahyetti:“Kullarımı geceleyin yola çıkar!” Yani İsrailoğulları ile birlikte gecenin başlangıcında yola koyul! Bundan maksat, yollarını aceleye gelmeden kat etmeleri ve yeterli bir süre yol alabilmeleri idi. “Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” Firavun ve askerleri sizi takip edeceklerdir. Gerçekten de Yüce Allah’ın haber verdiği gibi oldu. Sabah olunca İsrailoğullarının tümden Mûsâ ile birlikte yola koyulduklarını gördüler. 53-55. “Firavun şehirlere” İsrailoğullarını cezalandırmak üzere insanları bir araya getirmek için “toplayıcı adamlar gönderdi.” Kavmini gayrete getirmek kastıyla da şunları söylüyordu: “Gerçekten bunlar” yani İsrailoğulları “az bir topluluktur. Ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar.” O bakımdan bizim, şu bizden kaçmış bulunan bu kaçkın kölelerden, bizi öfkelendirmelerinin intikamını almamız kaçınılmaz bir şeydir. 56. “Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.” Yani onların hepsine karşı tedbirliyiz. Onlar, hepimizin düşmanıdır. Dolayısıyla onların üzerine gitmekte hepimizin maslahatı da ortaktır. 57. Firavun ve askerleri büyük bir ordu halinde, genel bir seferberlik içerisinde yola çıktılar ve acizliklerinden dolayı çıkamayan mazeret sahipleri dışında hiç kimse geri kalmadı. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Böylece onları (ülkelerindeki) bahçelerden ve pınarlardan çıkardık.” Mısır’ın güzel bahçelerinden, coşup kaynayan pınarlarından, topraklarını dolduran ekinlerinden ayırıp çıkardık. Ki şehirleri ve köyleri bunlarla mamur edilmişti. 58. “Hazinelerden ve güzel konaklardan da…” Öyle ki bakanlar onlardan hoşlanıyor, yakından inceleyenler de hayran kalıyordu. Uzun süre bunlardan yararlanmışlardı. Bunların zevk ve arzuları ile uzun bir ömrü, küfür ve fesat üzere geçirdiler. Kullara karşı büyüklük taslayarak, tam bir dalalet içerisinde hayatlarını sürdürdüler. 59. “İşte böyle! Ve Biz onlara” bu bahçelere, ekinlere, pınarlara ve o güzel konaklara daha önceden kendilerine köle yaptıkları ve ağır işlerinde çalıştırdıkları “İsrailoğullarını mirasçı kıldık.” Mülkü dilediğine veren, dilediğinden alan, itaati ile dilediğini aziz kılan, masiyetiyle de dilediğini zelil kılan Allah’ın şanı ne yücedir! 60. “Güneş doğarken onların peşine düştüler.” Yani Firavun kavmi, güneşin doğuş vakti Mûsâ ve kavminin peşine koyuldular. Öfkeli ve kin dolu bir şekilde ısrarla arkalarından koşturdular. 61-62. “İki topluluk birbirini” her biri ötekini “görünce Mûsâ’nın arkadaşları” Mûsâ’ya kederli bir şekilde şikâyette bulunarak: “Kesinlikle bize yetişecekler, dediler.” Ancak Mûsâ, onlara sebat vererek ve Rabbinin hak vaadini onlara haber vererek:“Asla!” durum dediğiniz gibi değil, size yetişemeyecekler. “Şüphesiz Rabbim benimledir. O, bana” benim de sizin de kurtuluşumuzu gerçekleştirecek şekilde “yol gösterecektir, dedi.” 63. “Biz de Mûsâ’ya: Asanla denize vur, diye vahyettik.” O da denize vurdu. “Ardından deniz yarıldı” on iki yola ayrılıp yolların “her bir tarafı büyük bir dağ gibi oldu.” Mûsâ da kavmi ile birlikte bu haldeki denizin içine girdi. 64. “Diğerlerini” Firavun’u ve kavmini de “oraya” o yere “yanaştırdık.” Mûsâ ve kavminin girdiği yola onların da girmelerini sağladık. 65. “Mûsâ’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtardık.” Geriye onlardan biri bile kalmamak üzere hepsi denizden bütünüyle çıktılar. 66. “Sonra da diğerlerini suda boğduk.” Onlardan da boğulmadık hiçbir kimse kalmadı. 67. “Şüphesiz ki bunda bir ibret vardır.” Mûsâ’nın getirdiklerinin doğruluğuna, Firavun’un ve kavminin izledikleri yolun da batıl oluşuna dair pek büyük bir delil vardır. “Onların çoğu” kalplerinin fesadı dolayısıyla imanı gerektiren bunca ibret ve delile rağmen “iman etmemişti.” 68. “Şüphe yok ki Rabbin, Azizdir, Rahimdir.” O, izzetiyle (güç ve kudretiyle) yalanlayan kâfirleri helâk etti; rahmetiyle de Mûsâ’yı ve onunla birlikte olanları tamamen kurtardı.

Şuara 26:64

10- Hani Rabbin Mûsâ’ya şöyle seslenmişti:“Git, o zalim topluma… 11- “Firavun’un kavmine. Korkup sakınmazlar mı onlar?” 12- Dedi ki:“Rabbim, korkarım ki onlar beni yalanlarlar.” 13- “Benim de göğsüm daralır ve dilim dönmez. Onun için Hârûn’a da risalet ver.” 14- “Ayrıca onlara göre ben bir suçluyum. O nedenle beni öldürmelerinden de korkuyorum.” 15- Buyurdu ki:“Asla! İkiniz âyetlerimizle/mucizelerimizle gidin. Şüphesiz Biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitiriz. 16- “İkiniz de Firavun’a gidin ve deyin ki: “Şüphesiz biz âlemlerin Rabbinin elçileriyiz.” 17- “İsrailoğullarını bizimle gönder, diye (geldik).” 18- Dedi ki:“Çocukken seni yanımızda besleyip büyütmedik mi? Üstelik yıllarca da aramızda kaldın.” 19- “Sonunda yapacağını da yaptın. Sen bir kafirsin/nankörsün.” 20- “O işi yaptığım sırada ben cahillerden idim” dedi. 21- “Sizden korkunca da aranızdan kaçtım. Rabbim bana hüküm/hikmet bağışladı ve beni peygamberlerden kıldı.” 22- “Başıma kaktığın o iyilik ise (aslında bir iyilik değil) senin İsrailoğullarını köleleştirmenin bir sonucudur.” 23- Firavun:“Âlemlerin Rabbi (dediğin de) nedir?” dedi. 24- Dedi ki:“Göklerin, yerin ve onların arasında bulunanların Rabbidir. Eğer kesin bilgiye sahipseniz (bunun böyle olduğunu anlarsınız).” 25- Etrafında bulunanlara:“Duymuyor musunuz (neler söylüyor)?!” dedi. 26- “O, hem sizin Rabbiniz, hem de geçmiş atalarınızın Rabbidir” dedi. 27- Dedi ki:“Size gönderilen bu elçiniz kesinlikle delidir.” 28- “Doğunun, batının ve onların aralarında olanların Rabbidir. Eğer aklınızı kullanırsanız (bunun böyle olduğunu anlarsınız)” dedi. 29- Dedi ki:“Eğer benden başka bir ilâh edinirsen seni mutlaka hapse tıkarım.” 30- Dedi ki:“Sana (doğruluğumu ispatlayan) apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?” 31- “Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi getir onu!” dedi. 32- Bunun üzerine Musa asasını attı. Birden o, kocaman ve aşikar bir yılan oluverdi. 33- Elini çıkardı. Bir de ne görsünler; o, bakanların önünde bembeyaz parlıyor! 34- Etrafındaki ileri gelenlere dedi ki:“Şüphesiz bu, çok bilgili bir sihirbazdır.” 35- “Sihri ile sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. O halde ne buyurursunuz?” 36- Dediler ki:“Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere de toplayıcılar gönder de, 37- “Sana ne kadar bilgin sihirbaz varsa hepsini getirsinler.” 38- Böylece sihirbazlar belirlenen günün malum vaktinde toplandı. 39- İnsanlara da:“Siz de toplanacak mısınız?” denildi. 40- “Umarız ki sihirbazlar galip gelirlerse biz de onlara uyarız.” 41- Sihirbazlar geldiklerinde Firavun’a dediler ki:“Eğer galip gelen biz olursak her halde bize bir mükâfat var, değil mi?” 42- O da:“Evet, o zaman siz elbette çok yakınlarımdan da olacaksınız” dedi. 43- Mûsâ onlara:“Haydi, ne atacaksanız atın” dedi. 44- Onlar da iplerini ve asalarını attılar ve:“Firavun’un izzetine yemin olsun ki galip gelecek olan kesinlikle biziz” dediler. 45- Mûsâ da asasını attı. Birden o (yılana dönüşüp) onların göz boyamalarından ibaret şeyleri yakalayıp yutmaya başladı. 46- Sihirbazlar derhal secdeye kapandılar. 47- Dediler ki:“Âlemlerin Rabbine iman ettik” 48- “Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine…” 49- Dedi ki:“Ben size izin vermeden önce mi ona iman ettiniz? Şüphesiz o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Yakında bileceksiniz. Andolsun ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi birden asacağım.” 50- Dediler ki:“Olsun, zararı yok. Zaten biz elbette Rabbimize döneceğiz.” 51- “Biz, ilk iman edenler olduğumuz için Rabbimizin günahlarımızı bağışlayacağını ümit ediyoruz.” 52- Biz Mûsâ’ya:“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz” diye vahyettik. 53- Firavun şehirlere toplayıcı adamlar gönderdi. 54- (Dedi ki:)“Gerçekten bunlar, az bir topluluktur.” 55- “Ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar.” 56- “Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.” 57- Böylece onları (ülkelerindeki) bahçelerden ve pınarlardan çıkardık, 58- Hazinelerden ve güzel konaklardan da… 59- İşte böyle! Ve Biz onlara İsrailoğullarını mirasçı kıldık. 60- Güneş doğarken onların peşine düştüler. 61- İki topluluk birbirini görünce Mûsâ’nın arkadaşları:“Kesinlikle bize yetişecekler!” dediler. 62- Dedi ki:“Asla! Şüphesiz Rabbim benimledir. O, bana yol gösterecektir.” 63- Biz de Mûsâ’ya:“Asanla denize vur” diye vahyettik. Ardından deniz yarıldı ve her bir tarafı büyük bir dağ gibi oldu. 64- Diğerlerini de oraya yanaştırdık. 65- Mûsâ’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtardık. 66- Sonra da diğerlerini suda boğduk. 67- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu iman etmemişti. 68- Şüphe yok ki Rabbin, Azizdir, Rahimdir. 10. İşte Yüce Allah, onun hakkında şöyle buyrmaktadır: Mûsâ’nın, Allah’ın onunla konuşup ona peygamberlik ve risalet verdiğinde ona yönelik seslenişi zamanındaki o üstün halini hatırla! Ona:“Git, o zalim topluma” demişti. Yeryüzünde büyüklük taslayan, oranın ahalisine karşı büyüklük taslayan ve başlarının da rububiyet iddiasında bulunduğu o topluluğa git. 11. “Firavun’un kavmine… Korkup sakınmazlar mı onlar?” Yani onlara yumuşak sözle ve güzel ifadelerle: Kendilerini yaratan, kendilerini rızıklandırmış bulunan Allah’tan korkmaz mısınız? O’ndan çekinip de bu küfrünüzden vazgeçmez misiniz? de! 12-13. Mûsâ, Rabbine özür beyan ederek, bu ağır yükte kendisine yardımcı vermesi talebinde bulunup “dedi ki: Rabbim, korkarım ki onlar beni yalanlarlar. Benim de göğsüm daralır ve dilim dönmez.” Bir başka yerde Mûsâ’nın şöyle söylediği buyrulmaktadır: “Rabbim göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır ve dilimden bağı çöz ki sözümü anlasınlar. Bana ailemden bir yardımcı ver, kardeşim Hârûn’u...”(Tâ-Hâ, 20/25)“Onun için Hârûn’a da risalet ver.” Yüce Allah da onun duasını kabul buyurdu. Mûsâ’ya peygamberlik verdiği gibi kardeşine de peygamberlik verdi. “Onu bana yardımcı olarak gönder.”(el-Kasas, 28/34) Yani bu işimde bana yardımcı olarak gönder. 14. “Ayrıca onlara göre ben” bir Kıpti’yi öldürme meselesinden dolayı “bir suçluyum. O nedenle beni öldürmelerinden de korkuyorum.” 15. “Buyurdu ki: Asla” seni öldürme imkânını bulamayacaklar. Biz size öyle bir güç vereceğiz ki, onlar size kötülük kastıyla yaklaşamayacaklar. Siz ve size tâbi olanlar galip geleceksiniz. Bundan dolayıdır ki Firavun, Mûsâ’ya ileri derecede meydan okumasına, onu kıt akıllıkla, hem onu hem de kavmini sapıklıkla suçlamasına rağmen Mûsâ’ya hiçbir zarar veremedi. “İkiniz” doğruluğunuza ve getirdiğinizin sıhhatine delil olan “âyetlerimizle/mucizelerimizle gidin. Şüphesiz Biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitiriz.” Ben ikinizi de koruyup himaye edeceğim. 16. “İkiniz de Firavuna gidin ve deyin ki: “Şüphesiz biz âlemlerin Rabbinin elçileriyiz.” Yani O, sen Rabbimize ve bize iman edesin, Ona ibadete boyun eğip, O’nun tevhidini kabul edesin, diye bizi sana gönderdi. 17. “İsrailoğullarını bizimle gönder, diye (geldik).” Artık onlara yaptığın işkencelere son ver. Onlar üzerindeki baskını kaldır ki, Rab’lerine ibadet etsinler. Dinlerini gereği gibi uygulayabilsinler. 18. Mûsâ ile Hârûn, Firavun’a gelip de Allah’ın kendilerine emrettiklerini söylediklerinde Firavun iman etmedi, yumuşamadı da. Mûsâ’ya şu sözleriyle karşı koymaya kalkıştı:“Çocukken seni yanımızda besleyip büyütmedik mi?” Sana iyilikte bulunarak henüz beşikte küçük bir bebek iken besleyip büyütmedik mi? Bu şekilde uzun bir süre yanımızda kalmadın mı? 19. “Sonunda yapacağını da yaptın.” Kastettiği ise Mûsâ’nın kavminden olan bir kişi, düşmanına karşı ondan yardım istediğinde Mûsâ’nın o Kıptiyi öldürmesidir:“Mûsâ, ona bir yumruk vurmakla ölümüne sebep oldu.”(el-Kasas, 28/15)“Sen bir kafirsin/nankörsün.” Firavun şunu demek istemişti: O sırada senin de yolun da bizim yolumuzdu. Senin tutturduğun yol ile bizim tutturduğumuz yol, küfürde aynı idi. Firavun, bu sözleriyle -Mûsâ küfürden münezzeh olduğu halde- farkına varmadan kendisinin kâfir olduğunu ikrar ve itiraf etmişti. Bunun üzerine Mûsâ ona şöyle cevap verdi: 20-21. “O işi yaptığım sırada ben cahillerden idim.” Yani ben bu işi kâfir olarak işlemedim, aksine bu işi bilmeden, istemeyerek yaptım. Hem ben bunun için Rabbimden mağfiret diledim. O da bana mağfiret buyurdu. “Sizden korkunca da” beni öldürmek için aranızda karar almanız üzerine “aranızdan kaçtım.” ve Medyen’e gittim. Orada yıllarca kaldıktan sonra geri size geldim. Bu esnada “Rabbim bana hüküm/hikmet bağışladı ve beni peygamberlerden kıldı.” zetle Firavun’un Mûsâ’ya karşı itirazı, cahil veya işi cahilliğe vuran birinin itirazı tütürdendir. O, Mûsâ’nın peygamber olamayacağına dair bir kişiyi öldürmüş olmasını sebep göstermeye kalkıştı. Mûsâ da o kimseyi öldürmesinin bizzat öldürme kastı olmaksızın, bilmeden ve hata yoluyla olduğunu açıklamıştı. Şanı Yüce Allah’ın lütfu ise kimseden alıkonamaz. O halde ne diye Yüce Allah’ın bana hikmet ve risalet bağışlamış olmasını imkânsız kabul ediyorsunuz? 22. Geriye ey Firavun, senin:“Çocukken seni yanımızda besleyip büyütmedik mi?” şeklindeki itirazın kalıyor. Aslında biz bu meseleyi iyice tetkik edecek olursak açıkça görülür ki senin başıma kaktığın bu işte, minnet edilecek bir taraf yoktur. Bundan dolayı Mûsâ ona şöyle demişti:“Başıma kaktığın o iyilik ise (aslında bir iyilik değil) senin İsrailoğullarını köleleştirmenin bir sonucudur.” Senin bunu başıma nimet diye kakmanın sebebi, İsrailoğullarını kendi işlerinde çalıştırman ve onları kendine adeta köle konumuna getirmendir. Beni ise kendine köleleştirmekten ve işlerinde çalıştırmaktan uzak tuttun; şimdi de bunu başıma kakılacak bir iyilik sayıyorsun. Fakat meselenin düşünülmesi halinde gerçek açıkça ortaya çıkar. Sen aslında bu değerli halka zulmettin, onlara işkenceler uyguladın, onları angarya işlerde çalıştırdın. Yüce Allah, kavmime eziyet etmiş olmana rağmen beni senin eziyetinden kurtardı. Senin bana minnet diye hatırlattığın ve başıma kaktığın bu işin, başa kakılacak tarafı neresidir? 23. “Firavun: Âlemlerin Rabbi (dediğin de) nedir? dedi” Firavun bu sözleriyle zalimce ve büyüklük taslayarak Rabbini inkâra yöneldi. Halbuki o, Mûsâ’nın davet ettiği şeyin doğru olduğuna içten içe kesinlikle inanıyordu. 24. Mûsâ şu cevabı verdi:“Göklerin, yerin ve onlarla arasında bulunanların Rabbidir.” Yani ulvi âlemi ve süfli âlemi yaratıp bütün bu kainatı yöneten, işlerini idare eden ve çeşitli yollarla rububiyeti ile terbiye edendir. Sizler de buna dahilsiniz, ey muhataplar! O halde nasıl olur da bütün varlıkların yaratıcısını, gökleri ve yeri yoktan var edeni nasıl inkâr edebilirsiniz? “Eğer kesin bilgiye sahipseniz (bunun böyle olduğunu anlarsınız)” 25. Firavun ise yüzünü ekşiterek ve hayretle: Bu adamın neler söylediğini “duymuyor musunuz?!” dedi. Bunun üzerine Mûsâ şöyle devam etti: 26. Hayret etseniz de etmeseniz de büyüklük taslasanız da zillet ve itaatle boyun eğseniz de bu gerçek değişmez:“O, hem sizin Rabbiniz, hem de geçmiş atalarınızın Rabbidir.” Firavun hakka karşı inat ederek ve o hakkı getirene de dil uzatarak şöyle dedi: 27. “Çünkü o, bizim izlemekte olduğumuz yoldan farklı bir şey söylüyor. Bizim kabul ettiğimiz hususlarda bize ters düşüyor.” Firavun’a göre akıllılık ve akıllı kimse, kendilerinin yaratılmamış olduklarını yahut göklerle yerin kendilerini var eden bir varlık olmaksızın var olduklarını, bizzat kendilerinin de bir yaratıcı olmaksızın var olduklarını iddia eden kimselerdir. Ona göre akıllılık, her bakımdan eksik bir yaratığın ibadet edilmesini kabul etmek, delilik ise ulvi ve süfli alemin yaratıcısı, gizli ve açık bütün nimetleri ihsan eden bir Rabbin varlığını kabul edip O’na ibadete davet etmektir. Firavun, bu sözlerini kavmine allayıp pulladı. Kavmi de kafalarını kullanmayan kıt akıllı kimselerdi. Böylece o “kavmini hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar fasıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 23/54) 28. Mûsâ aleyhisselam da Firavunun inkârına, âlemlerin Rabbini kabul etmeyişine cevap olmak üzere şöyle dedi:“Doğunun, batının ve onların arasında olanların” yani bütün varlıkların “Rabbidir. Eğer aklınızı kullanırsanız (bunun böyle olduğunu anlarsınız).” İşte ben size asgari bir seviyede akıldan payı bulunan herkesin çok iyi bir şekilde anlayıp kavrayacağı açıklamalarda bulunmuş oldum. Ne diye sizler, size söylediğim bu hususları bilmezlikten, anlamazlıktan geliyorsunuz? u ifadelerde üstü kapalı olarak şuna dikkat çekilmektedir: Mûsâ’ya yönelttiğiniz delilik iftirası, asıl sizin kendinizde var. İnsanlar arasında en üstün akıllı, ilmi en mükemel birisine böyle bir iftirada bulunuyorsunuz. Halbuki bizzat deli olanlar sizlersiniz. Çünkü akıllarınız, varlığı en açık bir gerçek olan zatı, gökleri ve yeri, ikisi arasında bulunanları yaratanı inkâra yeltendi. Siz O’nu inkâr ettiğinize göre neyin varlığını kabul ediyorsunuz ki? Siz bu büyük gerçeği bilmediğinize göre sizin bildiğiniz ne olabilir ki? Siz, O’na ve O’nun âyetlerine iman etmediğinize göre artık Allah’tan ve âyetlerinden başka neye iman edebilirsiniz? Allah’a andolsun ki hayvanlar derecesindeki deliler dahi sizden daha akıllıdır. Meralarda yayılan davarlar bile sizden daha doğru yoldadır. 29. Firavun artık ortaya delil koyamayınca, Mûsâ’ya karşı koymaktan ve herhangi bir açıklama yapmaktan aciz kalınca sahip olduğu gücü kullanarak Mûsâ’ya tehditler savurmaya başladı:“Eğer benden başka bir ilâh edinirsen seni mutlaka hapse tıkarım.” Kahrolasıca; Mûsâ’yı saptıracağını ve kendisinden başka kimseyi ilâh edinmeyeceğini ümit etmişti. Yoksa Mûsâ’nın ve beraberindekilerin yaptıklarında, söylediklerinde basiret üzere olduklarını anlamıştı. 30. Mûsâ ona dedi ki:“Sana (doğruluğumu ispatlayan) apaçık bir şey” yani sana getirdiklerimin doğruluğuna delil teşkil edecek harikulade ve apaçık bir delil göstersem de mi böyle yapacaksın? 31-32. Bu (ثُعۡبَانٞ ) erkek yılandır. “Aşikar” olma niteliği ise herkes tarafından açıkça görülen, hayalî ve yılana benzer bir görüntü değil, gerçek bir yılan demektir. 33. “Elini” koynundan “çıkardı, bir de ne görsünler; o, bakanların önünde bembeyaz parlıyor.” Yani eli, bakanlar tarafından açıkça görünen ve herhangi bir kusur ve hastalık söz konusu olmaksızın büyük bir nur saçıyordu. 34-35. “Etrafındaki ileri gelenlere” hakka ve hakkı getirene karşı çıkarak “dedi ki: Şüphesiz bu, çok bilgili bir siharbazdır. Sihri ile sizi yerinizden çıkarmak istiyor.” Firavun, gerçeği onlara başka türlü göstermeye çalışmıştı. Çünkü akıllarının kıt olduğunu biliyordu. Mûsâ’nın gösterdiklerinin, sihirbazların yaptıkları türünden olduğunu söylemeye kalkıştı. Çünkü onlar sihirbazların, insanların güç yetiremeyeceği türden hayret verici işler yaptıklarına inanıyorlardı. Ayrıca Firavun, Mûsâ’nın bu sihirden maksadının onları yurtlarından çıkarmak olduğunu belirterek onları korkutmaya çalışmıştı. Amacı ise onların kendilerini çocuklarından ve yurtlarından uzaklaştırmak isteyen kimseye karşı düşmanlıkta bütün çaba ve gayretlerini ortaya koymalarını sağlamaktı. “O halde ne buyurursunuz?” Buna ne yapalım, dersiniz? 36-37. “Dediler ki: Onu ve kardeşini alıkoy” bir süre beklet “şehirlere de” insanları bir araya getirecek ve sishirbazları toplayacak “toplayıcılar gönder de sana ne kadar bilgin sihirbaz varsa hepsini getirsinler.” Yani ilmin merkezi ve sihrin kaynağı olan bütün şehirlerine becerikli, büyüyü gâyet iyi bilen bütün sihirbazları senin için toplayıp bir araya getirsinler, diye adam gönder. Çünkü sihirbaz olana kendi sihri türünden sihir ile karşı koyulur. Cahil, sapık ve saptırıcı Firavun’un gerçekleri örtbas etmeye çalışarak Mûsâ’nın getirdiklerinin sihir olduğu şeklindeki batıl iddiasını Allah’ın kullara göstermesi, Allah’ın bir lütfu idi. Böylelikle büyük bir kalabalığın hazır bulunacağı bir gösterinin yapılması için bütün becerikli sihirbazları topladılar. Bu sûretle Yüce Allah’ın lütfuyla hak batıla galip gelecekti. İlim ehli ve bu işi bilenler, Mûsâ’nın getirdiğinin doğruluğunu ve hiçbir şekilde sihir olmadığını itiraf ve kabul edeceklerdi. 38. Firavun, danıştığı bu kimselerin görüşlerini uygulamaya koyarak şehirlere sihirbazları toplayacak kimseler gönderdi ve bu konuda bütün gayretini ortaya koydu. “Böylece sihirbazlar belirlenen günün malum vaktinde toplandı.” O günde bir araya gelmek üzere Mûsâ onlarla sözleşmişti. O gün de onların iş-güçlerini bırakıp eğlenceye koştukları bir bayram günüydü. 39. “İnsanlara da: Siz de toplanacak mısınız? denildi.” Yani bütün insanların belirlenen bu günde toplanmaları için ilanda bulunuldu. 40. “Umarız ki sihirbazlar galip gelirlerse biz de onlara uyarız.” Yani insanlara şöyle dediler: Bir araya gelin, toplanın ki sihirbazların Mûsâ’yı nasıl yenik düşürdüklerini, onların işlerinde ne kadar becerikli olduklarını görün. Biz de onlara uyacağız; onları tazim edeceğiz. Sihir bilgisinin ne kadar değerli olduğunu öğrenmiş olacağız. Eğer hakka uyma muvaffakiyetine mazhar olmak isteselerdi, şöyle demeleri gerekirdi: Biz, onlardan kim haklı çıkarsa ona uyacağız ve doğruyu öğrenmiş olacağız. Bundan dolayı bu toplanmanın, onlara karşı delilin ortaya konulması dışında kendilerine hiçbir faydası olmadı. 41-42. “Sihirbazlar geldiklerinde” Firavun’un yanına ulaştıklarında “Firavuna: Eğer” Mûsâ’ya “galip gelen biz olursak her halde bize bir mükâfat var, değil mi?” Buna karşılık Firavun da onlara: “Evet” size hem bir ücret, hem de mükâfat verilecektir. “O zaman siz elbette” nezdimde “çok yakınlarımdan da olacaksınız, dedi.” Bu sözleriyle onlara hem mükâfat, hem de kendisine yakın olma vaadinde bulundu ki daha bir gayrete gelsinler ve Mûsâ’nın getirdiklerine karşı çıkmak için bütün güçlerini ortaya koysunlar. 43. Mûsâ, sihirbazlar ve Mısır halkı belirlenen vakitte bir araya geldiklerinde Mûsâ sihirbazlara öğütlerde bulundu ve dedi ki:“Yazıklar olsun size! Yalan uydurup Allah’a iftira etmeyin. Sonra azap ile kökünüzü kazır. Zira (O’na) iftira eden zarar eder.”(Tâ-Hâ, 20/61) Sihirbazlar kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler, tartıştılar. Sonra Firavun onları gayrete getirdi, onlar da birbirlerini teşvik ettiler. “Mûsâ onlara: Haydi, ne atacaksanız atın, dedi.” Yani siz içinizden neyi atmayı geçiriyorsanız atın. Bu sözleriyle Mûsâ onlara herhangi bir sınır getirmemiş oluyordu. Çünkü o, hakka karşı çıkmak maksadıyla yapacakları işin batıl olduğunun ortaya çıkacağına kesin kanaat sahibiydi. 44. “Onlar da iplerini ve asalarını attılar.” Bunlar hareket eden yılanlara dönüştü ve bu yolla insanların gözlerini büyülediler. “Ve: Firavunun izzetine yemin olsun ki galip gelecek olan kesinlikle biziz, dediler.” Her açıdan zayıf ve aciz bir kulun izzetini, gücüne sığındılar. Bu kulun tek vasfı, zorbalık ve büyüklük taslaması, görünüşte hükümdar olması ve ordusu bulunmasıydı. İşte onlar bu manzaraya aldandılar. Basiretleri, işin gerçeğine nüfuz edememişti. Yahut onlar bu sözleriyle Firavun’un izzetine yemin ederek galip geleceklerini zannetmişlerdi. 45. “Mûsâ da asasını attı. Birden o (yılana dönüşüp) onların göz boyamalarından ibaret şeyleri yutmaya başladı.” Ortaya attıkları bütün ipleri ve sopaları tamamen yuttu. Çünkü onların yaptıkları bir göz boyama, bir yalan ve bir uydurmaydı. Onların hepsi boş, batıl şeylerdi. Hakka karşı duramaz, direnemezlerdi. 46-48. Sihirbazlar, bu büyük mucizeyi gördüklerinde sihir işini bildiklerinden dolayı Mûsâ’nın yaptığı bu işin sihir olmadığına kesin kanaat getirdiler. Bunun ancak Allah’ın âyetlerinden bir âyet, Mûsâ’nın doğruluğunu ortaya koyan ve getirdiğinin gerçek olduğunu gösteren bir mucize olduğunu anladılar. Bunun üzerine “sihirbazlar derhal” Rablerine “secdeye kapandılar. Dediler ki: “Âlemlerin Rabbine iman ettik, Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine…” Böylelikle o toplantı yerinde batıl, kökünden yok edildi. Bu batılın elebaşları da onun batıl olduğunu ikrar ve itiraf etti, hak da açıkça ortaya çıkıp üstün geldi. Herkes de bunu gözleriyle gördü. Ancak Firavun, azgınlık ve sapıklıkta direnerek, inadını sürdürerek yüz çevirdi. 49. Firavun sihirbazlara “dedi ki: Ben size izin vermeden önce mi ona iman ettiniz?” Firavun, sihirbazların kendine karşı gösterdikleri cesaretten, kendi izni olmadan ve ona danışmadan iman etmeye kalkışmalarından hem hayrete düşmüştü hem de kavmine bunun şaşılacak bir şey olduğunu ima etmişti. “Şüphesiz o, size sihri öğreten büyüğünüzdür.” Halbuki sihirbazları toplayan o idi. Onları bulundukları şehirlerden toplayıp getirme görüşünü ortaya koyanlar da onun ileri gelenler idi. Biliyorlardı ki Mûsâ ile sihirbazlar daha önce hiç bir araya gelmemişlerdi. Bundan önce onu görmemişlerdi bile. Buna karşılık görenleri hayrete ve dehşete düşürecek bir sihir ortaya koymuşlardı. Bununla birlikte onlar, kendilerinin bile batıl olduğuna inandıkları bu sözleri söylemekten geri kalmadılar. Aklî seviyeleri bu olan kimselerin apaçık hakka, göz kamaştırıcı belgelere iman etmeyişleri garip karşılanmamalıdır. Çünkü Firavun, bu yakın çevresine herhangi bir şey için gerçek şeklinden başka türlü olduğunu söyleyecek olsa onlar, yine de onu tasdik edeceklerdi. iravun daha sonra sihirbazları tehdit ederek dedi ki:“Andolsun ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim.” Yani yeryüzünde fesat çıkartanlara uygulandığı gibi sağ el ile sol ayaklarını kesmekle tehdit etti onları. “ve hepinizi birden asacağım” böylelikle rezil ve zelil olmanızı sağlayacağım. 50. Sihirbazlar imanın ne kadar tatlı olduğunu anlayıp lezzetini aldıklarından dolayı:“Olsun, zararı yok” senin bize yaptığın bu tehdide aldırmıyoruz. “Zaten biz elbette Rabbimize döneceğiz, dediler. Biz” kavmin arasında Mûsâ’ya “ilk iman edenler olduğumuz için Rabbimizin” küfür, sihir ve buna benzer sair “günahlarımızı bağışlayacağını ümit ediyoruz.” Yüce Allah, böylelikle onlara sabır ve sebat verdi. Firavun’un otoritesi ve o dönemdeki iktidarı dolayısıyla onlara savurduğu bu tehdidi uygulamış olma ihtimali olduğu gibi Yüce Allah’ın sihirbazları ona karşı korumuş olması da muhtemeldir. 52. Firavun ve kavmi küfürlerini sürdürmeye devam ettiler. Mûsâ da onlara apaçık âyetleri/mucizeleri getirip duruyordu. Onlara bir mucize gelip de bu mucize onları zor durumda bırakınca Mûsâ’ya, eğer Allah bu musibeti başlarından kaldıracak olursa mutlaka iman edeceklerine ve İsrailoğularını onunla birlikte göndereceklerine dair söz veriyorlardı. Yüce Allah da Mûsâ’ya mucize olmak üzere onlara gönderdiği musibeti kaldırıyor; fakat Firavun ve kavmi verdikleri sözden cayıyorlardı. Nihâyet Mûsâ, iman edeceklerinden ümidini kesip de azap sözü hak olunca ve Yüce Allah’ın, İsrailoğullarını onların esaretlerinden kurtarma ve onlara yeryüzünde iktidar verme vakti gelince O, Mûsâ’ya şunu vahyetti:“Kullarımı geceleyin yola çıkar!” Yani İsrailoğulları ile birlikte gecenin başlangıcında yola koyul! Bundan maksat, yollarını aceleye gelmeden kat etmeleri ve yeterli bir süre yol alabilmeleri idi. “Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” Firavun ve askerleri sizi takip edeceklerdir. Gerçekten de Yüce Allah’ın haber verdiği gibi oldu. Sabah olunca İsrailoğullarının tümden Mûsâ ile birlikte yola koyulduklarını gördüler. 53-55. “Firavun şehirlere” İsrailoğullarını cezalandırmak üzere insanları bir araya getirmek için “toplayıcı adamlar gönderdi.” Kavmini gayrete getirmek kastıyla da şunları söylüyordu: “Gerçekten bunlar” yani İsrailoğulları “az bir topluluktur. Ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar.” O bakımdan bizim, şu bizden kaçmış bulunan bu kaçkın kölelerden, bizi öfkelendirmelerinin intikamını almamız kaçınılmaz bir şeydir. 56. “Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.” Yani onların hepsine karşı tedbirliyiz. Onlar, hepimizin düşmanıdır. Dolayısıyla onların üzerine gitmekte hepimizin maslahatı da ortaktır. 57. Firavun ve askerleri büyük bir ordu halinde, genel bir seferberlik içerisinde yola çıktılar ve acizliklerinden dolayı çıkamayan mazeret sahipleri dışında hiç kimse geri kalmadı. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Böylece onları (ülkelerindeki) bahçelerden ve pınarlardan çıkardık.” Mısır’ın güzel bahçelerinden, coşup kaynayan pınarlarından, topraklarını dolduran ekinlerinden ayırıp çıkardık. Ki şehirleri ve köyleri bunlarla mamur edilmişti. 58. “Hazinelerden ve güzel konaklardan da…” Öyle ki bakanlar onlardan hoşlanıyor, yakından inceleyenler de hayran kalıyordu. Uzun süre bunlardan yararlanmışlardı. Bunların zevk ve arzuları ile uzun bir ömrü, küfür ve fesat üzere geçirdiler. Kullara karşı büyüklük taslayarak, tam bir dalalet içerisinde hayatlarını sürdürdüler. 59. “İşte böyle! Ve Biz onlara” bu bahçelere, ekinlere, pınarlara ve o güzel konaklara daha önceden kendilerine köle yaptıkları ve ağır işlerinde çalıştırdıkları “İsrailoğullarını mirasçı kıldık.” Mülkü dilediğine veren, dilediğinden alan, itaati ile dilediğini aziz kılan, masiyetiyle de dilediğini zelil kılan Allah’ın şanı ne yücedir! 60. “Güneş doğarken onların peşine düştüler.” Yani Firavun kavmi, güneşin doğuş vakti Mûsâ ve kavminin peşine koyuldular. Öfkeli ve kin dolu bir şekilde ısrarla arkalarından koşturdular. 61-62. “İki topluluk birbirini” her biri ötekini “görünce Mûsâ’nın arkadaşları” Mûsâ’ya kederli bir şekilde şikâyette bulunarak: “Kesinlikle bize yetişecekler, dediler.” Ancak Mûsâ, onlara sebat vererek ve Rabbinin hak vaadini onlara haber vererek:“Asla!” durum dediğiniz gibi değil, size yetişemeyecekler. “Şüphesiz Rabbim benimledir. O, bana” benim de sizin de kurtuluşumuzu gerçekleştirecek şekilde “yol gösterecektir, dedi.” 63. “Biz de Mûsâ’ya: Asanla denize vur, diye vahyettik.” O da denize vurdu. “Ardından deniz yarıldı” on iki yola ayrılıp yolların “her bir tarafı büyük bir dağ gibi oldu.” Mûsâ da kavmi ile birlikte bu haldeki denizin içine girdi. 64. “Diğerlerini” Firavun’u ve kavmini de “oraya” o yere “yanaştırdık.” Mûsâ ve kavminin girdiği yola onların da girmelerini sağladık. 65. “Mûsâ’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtardık.” Geriye onlardan biri bile kalmamak üzere hepsi denizden bütünüyle çıktılar. 66. “Sonra da diğerlerini suda boğduk.” Onlardan da boğulmadık hiçbir kimse kalmadı. 67. “Şüphesiz ki bunda bir ibret vardır.” Mûsâ’nın getirdiklerinin doğruluğuna, Firavun’un ve kavminin izledikleri yolun da batıl oluşuna dair pek büyük bir delil vardır. “Onların çoğu” kalplerinin fesadı dolayısıyla imanı gerektiren bunca ibret ve delile rağmen “iman etmemişti.” 68. “Şüphe yok ki Rabbin, Azizdir, Rahimdir.” O, izzetiyle (güç ve kudretiyle) yalanlayan kâfirleri helâk etti; rahmetiyle de Mûsâ’yı ve onunla birlikte olanları tamamen kurtardı.

Şuara 26:65

10- Hani Rabbin Mûsâ’ya şöyle seslenmişti:“Git, o zalim topluma… 11- “Firavun’un kavmine. Korkup sakınmazlar mı onlar?” 12- Dedi ki:“Rabbim, korkarım ki onlar beni yalanlarlar.” 13- “Benim de göğsüm daralır ve dilim dönmez. Onun için Hârûn’a da risalet ver.” 14- “Ayrıca onlara göre ben bir suçluyum. O nedenle beni öldürmelerinden de korkuyorum.” 15- Buyurdu ki:“Asla! İkiniz âyetlerimizle/mucizelerimizle gidin. Şüphesiz Biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitiriz. 16- “İkiniz de Firavun’a gidin ve deyin ki: “Şüphesiz biz âlemlerin Rabbinin elçileriyiz.” 17- “İsrailoğullarını bizimle gönder, diye (geldik).” 18- Dedi ki:“Çocukken seni yanımızda besleyip büyütmedik mi? Üstelik yıllarca da aramızda kaldın.” 19- “Sonunda yapacağını da yaptın. Sen bir kafirsin/nankörsün.” 20- “O işi yaptığım sırada ben cahillerden idim” dedi. 21- “Sizden korkunca da aranızdan kaçtım. Rabbim bana hüküm/hikmet bağışladı ve beni peygamberlerden kıldı.” 22- “Başıma kaktığın o iyilik ise (aslında bir iyilik değil) senin İsrailoğullarını köleleştirmenin bir sonucudur.” 23- Firavun:“Âlemlerin Rabbi (dediğin de) nedir?” dedi. 24- Dedi ki:“Göklerin, yerin ve onların arasında bulunanların Rabbidir. Eğer kesin bilgiye sahipseniz (bunun böyle olduğunu anlarsınız).” 25- Etrafında bulunanlara:“Duymuyor musunuz (neler söylüyor)?!” dedi. 26- “O, hem sizin Rabbiniz, hem de geçmiş atalarınızın Rabbidir” dedi. 27- Dedi ki:“Size gönderilen bu elçiniz kesinlikle delidir.” 28- “Doğunun, batının ve onların aralarında olanların Rabbidir. Eğer aklınızı kullanırsanız (bunun böyle olduğunu anlarsınız)” dedi. 29- Dedi ki:“Eğer benden başka bir ilâh edinirsen seni mutlaka hapse tıkarım.” 30- Dedi ki:“Sana (doğruluğumu ispatlayan) apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?” 31- “Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi getir onu!” dedi. 32- Bunun üzerine Musa asasını attı. Birden o, kocaman ve aşikar bir yılan oluverdi. 33- Elini çıkardı. Bir de ne görsünler; o, bakanların önünde bembeyaz parlıyor! 34- Etrafındaki ileri gelenlere dedi ki:“Şüphesiz bu, çok bilgili bir sihirbazdır.” 35- “Sihri ile sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. O halde ne buyurursunuz?” 36- Dediler ki:“Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere de toplayıcılar gönder de, 37- “Sana ne kadar bilgin sihirbaz varsa hepsini getirsinler.” 38- Böylece sihirbazlar belirlenen günün malum vaktinde toplandı. 39- İnsanlara da:“Siz de toplanacak mısınız?” denildi. 40- “Umarız ki sihirbazlar galip gelirlerse biz de onlara uyarız.” 41- Sihirbazlar geldiklerinde Firavun’a dediler ki:“Eğer galip gelen biz olursak her halde bize bir mükâfat var, değil mi?” 42- O da:“Evet, o zaman siz elbette çok yakınlarımdan da olacaksınız” dedi. 43- Mûsâ onlara:“Haydi, ne atacaksanız atın” dedi. 44- Onlar da iplerini ve asalarını attılar ve:“Firavun’un izzetine yemin olsun ki galip gelecek olan kesinlikle biziz” dediler. 45- Mûsâ da asasını attı. Birden o (yılana dönüşüp) onların göz boyamalarından ibaret şeyleri yakalayıp yutmaya başladı. 46- Sihirbazlar derhal secdeye kapandılar. 47- Dediler ki:“Âlemlerin Rabbine iman ettik” 48- “Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine…” 49- Dedi ki:“Ben size izin vermeden önce mi ona iman ettiniz? Şüphesiz o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Yakında bileceksiniz. Andolsun ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi birden asacağım.” 50- Dediler ki:“Olsun, zararı yok. Zaten biz elbette Rabbimize döneceğiz.” 51- “Biz, ilk iman edenler olduğumuz için Rabbimizin günahlarımızı bağışlayacağını ümit ediyoruz.” 52- Biz Mûsâ’ya:“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz” diye vahyettik. 53- Firavun şehirlere toplayıcı adamlar gönderdi. 54- (Dedi ki:)“Gerçekten bunlar, az bir topluluktur.” 55- “Ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar.” 56- “Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.” 57- Böylece onları (ülkelerindeki) bahçelerden ve pınarlardan çıkardık, 58- Hazinelerden ve güzel konaklardan da… 59- İşte böyle! Ve Biz onlara İsrailoğullarını mirasçı kıldık. 60- Güneş doğarken onların peşine düştüler. 61- İki topluluk birbirini görünce Mûsâ’nın arkadaşları:“Kesinlikle bize yetişecekler!” dediler. 62- Dedi ki:“Asla! Şüphesiz Rabbim benimledir. O, bana yol gösterecektir.” 63- Biz de Mûsâ’ya:“Asanla denize vur” diye vahyettik. Ardından deniz yarıldı ve her bir tarafı büyük bir dağ gibi oldu. 64- Diğerlerini de oraya yanaştırdık. 65- Mûsâ’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtardık. 66- Sonra da diğerlerini suda boğduk. 67- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu iman etmemişti. 68- Şüphe yok ki Rabbin, Azizdir, Rahimdir. 10. İşte Yüce Allah, onun hakkında şöyle buyrmaktadır: Mûsâ’nın, Allah’ın onunla konuşup ona peygamberlik ve risalet verdiğinde ona yönelik seslenişi zamanındaki o üstün halini hatırla! Ona:“Git, o zalim topluma” demişti. Yeryüzünde büyüklük taslayan, oranın ahalisine karşı büyüklük taslayan ve başlarının da rububiyet iddiasında bulunduğu o topluluğa git. 11. “Firavun’un kavmine… Korkup sakınmazlar mı onlar?” Yani onlara yumuşak sözle ve güzel ifadelerle: Kendilerini yaratan, kendilerini rızıklandırmış bulunan Allah’tan korkmaz mısınız? O’ndan çekinip de bu küfrünüzden vazgeçmez misiniz? de! 12-13. Mûsâ, Rabbine özür beyan ederek, bu ağır yükte kendisine yardımcı vermesi talebinde bulunup “dedi ki: Rabbim, korkarım ki onlar beni yalanlarlar. Benim de göğsüm daralır ve dilim dönmez.” Bir başka yerde Mûsâ’nın şöyle söylediği buyrulmaktadır: “Rabbim göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır ve dilimden bağı çöz ki sözümü anlasınlar. Bana ailemden bir yardımcı ver, kardeşim Hârûn’u...”(Tâ-Hâ, 20/25)“Onun için Hârûn’a da risalet ver.” Yüce Allah da onun duasını kabul buyurdu. Mûsâ’ya peygamberlik verdiği gibi kardeşine de peygamberlik verdi. “Onu bana yardımcı olarak gönder.”(el-Kasas, 28/34) Yani bu işimde bana yardımcı olarak gönder. 14. “Ayrıca onlara göre ben” bir Kıpti’yi öldürme meselesinden dolayı “bir suçluyum. O nedenle beni öldürmelerinden de korkuyorum.” 15. “Buyurdu ki: Asla” seni öldürme imkânını bulamayacaklar. Biz size öyle bir güç vereceğiz ki, onlar size kötülük kastıyla yaklaşamayacaklar. Siz ve size tâbi olanlar galip geleceksiniz. Bundan dolayıdır ki Firavun, Mûsâ’ya ileri derecede meydan okumasına, onu kıt akıllıkla, hem onu hem de kavmini sapıklıkla suçlamasına rağmen Mûsâ’ya hiçbir zarar veremedi. “İkiniz” doğruluğunuza ve getirdiğinizin sıhhatine delil olan “âyetlerimizle/mucizelerimizle gidin. Şüphesiz Biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitiriz.” Ben ikinizi de koruyup himaye edeceğim. 16. “İkiniz de Firavuna gidin ve deyin ki: “Şüphesiz biz âlemlerin Rabbinin elçileriyiz.” Yani O, sen Rabbimize ve bize iman edesin, Ona ibadete boyun eğip, O’nun tevhidini kabul edesin, diye bizi sana gönderdi. 17. “İsrailoğullarını bizimle gönder, diye (geldik).” Artık onlara yaptığın işkencelere son ver. Onlar üzerindeki baskını kaldır ki, Rab’lerine ibadet etsinler. Dinlerini gereği gibi uygulayabilsinler. 18. Mûsâ ile Hârûn, Firavun’a gelip de Allah’ın kendilerine emrettiklerini söylediklerinde Firavun iman etmedi, yumuşamadı da. Mûsâ’ya şu sözleriyle karşı koymaya kalkıştı:“Çocukken seni yanımızda besleyip büyütmedik mi?” Sana iyilikte bulunarak henüz beşikte küçük bir bebek iken besleyip büyütmedik mi? Bu şekilde uzun bir süre yanımızda kalmadın mı? 19. “Sonunda yapacağını da yaptın.” Kastettiği ise Mûsâ’nın kavminden olan bir kişi, düşmanına karşı ondan yardım istediğinde Mûsâ’nın o Kıptiyi öldürmesidir:“Mûsâ, ona bir yumruk vurmakla ölümüne sebep oldu.”(el-Kasas, 28/15)“Sen bir kafirsin/nankörsün.” Firavun şunu demek istemişti: O sırada senin de yolun da bizim yolumuzdu. Senin tutturduğun yol ile bizim tutturduğumuz yol, küfürde aynı idi. Firavun, bu sözleriyle -Mûsâ küfürden münezzeh olduğu halde- farkına varmadan kendisinin kâfir olduğunu ikrar ve itiraf etmişti. Bunun üzerine Mûsâ ona şöyle cevap verdi: 20-21. “O işi yaptığım sırada ben cahillerden idim.” Yani ben bu işi kâfir olarak işlemedim, aksine bu işi bilmeden, istemeyerek yaptım. Hem ben bunun için Rabbimden mağfiret diledim. O da bana mağfiret buyurdu. “Sizden korkunca da” beni öldürmek için aranızda karar almanız üzerine “aranızdan kaçtım.” ve Medyen’e gittim. Orada yıllarca kaldıktan sonra geri size geldim. Bu esnada “Rabbim bana hüküm/hikmet bağışladı ve beni peygamberlerden kıldı.” zetle Firavun’un Mûsâ’ya karşı itirazı, cahil veya işi cahilliğe vuran birinin itirazı tütürdendir. O, Mûsâ’nın peygamber olamayacağına dair bir kişiyi öldürmüş olmasını sebep göstermeye kalkıştı. Mûsâ da o kimseyi öldürmesinin bizzat öldürme kastı olmaksızın, bilmeden ve hata yoluyla olduğunu açıklamıştı. Şanı Yüce Allah’ın lütfu ise kimseden alıkonamaz. O halde ne diye Yüce Allah’ın bana hikmet ve risalet bağışlamış olmasını imkânsız kabul ediyorsunuz? 22. Geriye ey Firavun, senin:“Çocukken seni yanımızda besleyip büyütmedik mi?” şeklindeki itirazın kalıyor. Aslında biz bu meseleyi iyice tetkik edecek olursak açıkça görülür ki senin başıma kaktığın bu işte, minnet edilecek bir taraf yoktur. Bundan dolayı Mûsâ ona şöyle demişti:“Başıma kaktığın o iyilik ise (aslında bir iyilik değil) senin İsrailoğullarını köleleştirmenin bir sonucudur.” Senin bunu başıma nimet diye kakmanın sebebi, İsrailoğullarını kendi işlerinde çalıştırman ve onları kendine adeta köle konumuna getirmendir. Beni ise kendine köleleştirmekten ve işlerinde çalıştırmaktan uzak tuttun; şimdi de bunu başıma kakılacak bir iyilik sayıyorsun. Fakat meselenin düşünülmesi halinde gerçek açıkça ortaya çıkar. Sen aslında bu değerli halka zulmettin, onlara işkenceler uyguladın, onları angarya işlerde çalıştırdın. Yüce Allah, kavmime eziyet etmiş olmana rağmen beni senin eziyetinden kurtardı. Senin bana minnet diye hatırlattığın ve başıma kaktığın bu işin, başa kakılacak tarafı neresidir? 23. “Firavun: Âlemlerin Rabbi (dediğin de) nedir? dedi” Firavun bu sözleriyle zalimce ve büyüklük taslayarak Rabbini inkâra yöneldi. Halbuki o, Mûsâ’nın davet ettiği şeyin doğru olduğuna içten içe kesinlikle inanıyordu. 24. Mûsâ şu cevabı verdi:“Göklerin, yerin ve onlarla arasında bulunanların Rabbidir.” Yani ulvi âlemi ve süfli âlemi yaratıp bütün bu kainatı yöneten, işlerini idare eden ve çeşitli yollarla rububiyeti ile terbiye edendir. Sizler de buna dahilsiniz, ey muhataplar! O halde nasıl olur da bütün varlıkların yaratıcısını, gökleri ve yeri yoktan var edeni nasıl inkâr edebilirsiniz? “Eğer kesin bilgiye sahipseniz (bunun böyle olduğunu anlarsınız)” 25. Firavun ise yüzünü ekşiterek ve hayretle: Bu adamın neler söylediğini “duymuyor musunuz?!” dedi. Bunun üzerine Mûsâ şöyle devam etti: 26. Hayret etseniz de etmeseniz de büyüklük taslasanız da zillet ve itaatle boyun eğseniz de bu gerçek değişmez:“O, hem sizin Rabbiniz, hem de geçmiş atalarınızın Rabbidir.” Firavun hakka karşı inat ederek ve o hakkı getirene de dil uzatarak şöyle dedi: 27. “Çünkü o, bizim izlemekte olduğumuz yoldan farklı bir şey söylüyor. Bizim kabul ettiğimiz hususlarda bize ters düşüyor.” Firavun’a göre akıllılık ve akıllı kimse, kendilerinin yaratılmamış olduklarını yahut göklerle yerin kendilerini var eden bir varlık olmaksızın var olduklarını, bizzat kendilerinin de bir yaratıcı olmaksızın var olduklarını iddia eden kimselerdir. Ona göre akıllılık, her bakımdan eksik bir yaratığın ibadet edilmesini kabul etmek, delilik ise ulvi ve süfli alemin yaratıcısı, gizli ve açık bütün nimetleri ihsan eden bir Rabbin varlığını kabul edip O’na ibadete davet etmektir. Firavun, bu sözlerini kavmine allayıp pulladı. Kavmi de kafalarını kullanmayan kıt akıllı kimselerdi. Böylece o “kavmini hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar fasıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 23/54) 28. Mûsâ aleyhisselam da Firavunun inkârına, âlemlerin Rabbini kabul etmeyişine cevap olmak üzere şöyle dedi:“Doğunun, batının ve onların arasında olanların” yani bütün varlıkların “Rabbidir. Eğer aklınızı kullanırsanız (bunun böyle olduğunu anlarsınız).” İşte ben size asgari bir seviyede akıldan payı bulunan herkesin çok iyi bir şekilde anlayıp kavrayacağı açıklamalarda bulunmuş oldum. Ne diye sizler, size söylediğim bu hususları bilmezlikten, anlamazlıktan geliyorsunuz? u ifadelerde üstü kapalı olarak şuna dikkat çekilmektedir: Mûsâ’ya yönelttiğiniz delilik iftirası, asıl sizin kendinizde var. İnsanlar arasında en üstün akıllı, ilmi en mükemel birisine böyle bir iftirada bulunuyorsunuz. Halbuki bizzat deli olanlar sizlersiniz. Çünkü akıllarınız, varlığı en açık bir gerçek olan zatı, gökleri ve yeri, ikisi arasında bulunanları yaratanı inkâra yeltendi. Siz O’nu inkâr ettiğinize göre neyin varlığını kabul ediyorsunuz ki? Siz bu büyük gerçeği bilmediğinize göre sizin bildiğiniz ne olabilir ki? Siz, O’na ve O’nun âyetlerine iman etmediğinize göre artık Allah’tan ve âyetlerinden başka neye iman edebilirsiniz? Allah’a andolsun ki hayvanlar derecesindeki deliler dahi sizden daha akıllıdır. Meralarda yayılan davarlar bile sizden daha doğru yoldadır. 29. Firavun artık ortaya delil koyamayınca, Mûsâ’ya karşı koymaktan ve herhangi bir açıklama yapmaktan aciz kalınca sahip olduğu gücü kullanarak Mûsâ’ya tehditler savurmaya başladı:“Eğer benden başka bir ilâh edinirsen seni mutlaka hapse tıkarım.” Kahrolasıca; Mûsâ’yı saptıracağını ve kendisinden başka kimseyi ilâh edinmeyeceğini ümit etmişti. Yoksa Mûsâ’nın ve beraberindekilerin yaptıklarında, söylediklerinde basiret üzere olduklarını anlamıştı. 30. Mûsâ ona dedi ki:“Sana (doğruluğumu ispatlayan) apaçık bir şey” yani sana getirdiklerimin doğruluğuna delil teşkil edecek harikulade ve apaçık bir delil göstersem de mi böyle yapacaksın? 31-32. Bu (ثُعۡبَانٞ ) erkek yılandır. “Aşikar” olma niteliği ise herkes tarafından açıkça görülen, hayalî ve yılana benzer bir görüntü değil, gerçek bir yılan demektir. 33. “Elini” koynundan “çıkardı, bir de ne görsünler; o, bakanların önünde bembeyaz parlıyor.” Yani eli, bakanlar tarafından açıkça görünen ve herhangi bir kusur ve hastalık söz konusu olmaksızın büyük bir nur saçıyordu. 34-35. “Etrafındaki ileri gelenlere” hakka ve hakkı getirene karşı çıkarak “dedi ki: Şüphesiz bu, çok bilgili bir siharbazdır. Sihri ile sizi yerinizden çıkarmak istiyor.” Firavun, gerçeği onlara başka türlü göstermeye çalışmıştı. Çünkü akıllarının kıt olduğunu biliyordu. Mûsâ’nın gösterdiklerinin, sihirbazların yaptıkları türünden olduğunu söylemeye kalkıştı. Çünkü onlar sihirbazların, insanların güç yetiremeyeceği türden hayret verici işler yaptıklarına inanıyorlardı. Ayrıca Firavun, Mûsâ’nın bu sihirden maksadının onları yurtlarından çıkarmak olduğunu belirterek onları korkutmaya çalışmıştı. Amacı ise onların kendilerini çocuklarından ve yurtlarından uzaklaştırmak isteyen kimseye karşı düşmanlıkta bütün çaba ve gayretlerini ortaya koymalarını sağlamaktı. “O halde ne buyurursunuz?” Buna ne yapalım, dersiniz? 36-37. “Dediler ki: Onu ve kardeşini alıkoy” bir süre beklet “şehirlere de” insanları bir araya getirecek ve sishirbazları toplayacak “toplayıcılar gönder de sana ne kadar bilgin sihirbaz varsa hepsini getirsinler.” Yani ilmin merkezi ve sihrin kaynağı olan bütün şehirlerine becerikli, büyüyü gâyet iyi bilen bütün sihirbazları senin için toplayıp bir araya getirsinler, diye adam gönder. Çünkü sihirbaz olana kendi sihri türünden sihir ile karşı koyulur. Cahil, sapık ve saptırıcı Firavun’un gerçekleri örtbas etmeye çalışarak Mûsâ’nın getirdiklerinin sihir olduğu şeklindeki batıl iddiasını Allah’ın kullara göstermesi, Allah’ın bir lütfu idi. Böylelikle büyük bir kalabalığın hazır bulunacağı bir gösterinin yapılması için bütün becerikli sihirbazları topladılar. Bu sûretle Yüce Allah’ın lütfuyla hak batıla galip gelecekti. İlim ehli ve bu işi bilenler, Mûsâ’nın getirdiğinin doğruluğunu ve hiçbir şekilde sihir olmadığını itiraf ve kabul edeceklerdi. 38. Firavun, danıştığı bu kimselerin görüşlerini uygulamaya koyarak şehirlere sihirbazları toplayacak kimseler gönderdi ve bu konuda bütün gayretini ortaya koydu. “Böylece sihirbazlar belirlenen günün malum vaktinde toplandı.” O günde bir araya gelmek üzere Mûsâ onlarla sözleşmişti. O gün de onların iş-güçlerini bırakıp eğlenceye koştukları bir bayram günüydü. 39. “İnsanlara da: Siz de toplanacak mısınız? denildi.” Yani bütün insanların belirlenen bu günde toplanmaları için ilanda bulunuldu. 40. “Umarız ki sihirbazlar galip gelirlerse biz de onlara uyarız.” Yani insanlara şöyle dediler: Bir araya gelin, toplanın ki sihirbazların Mûsâ’yı nasıl yenik düşürdüklerini, onların işlerinde ne kadar becerikli olduklarını görün. Biz de onlara uyacağız; onları tazim edeceğiz. Sihir bilgisinin ne kadar değerli olduğunu öğrenmiş olacağız. Eğer hakka uyma muvaffakiyetine mazhar olmak isteselerdi, şöyle demeleri gerekirdi: Biz, onlardan kim haklı çıkarsa ona uyacağız ve doğruyu öğrenmiş olacağız. Bundan dolayı bu toplanmanın, onlara karşı delilin ortaya konulması dışında kendilerine hiçbir faydası olmadı. 41-42. “Sihirbazlar geldiklerinde” Firavun’un yanına ulaştıklarında “Firavuna: Eğer” Mûsâ’ya “galip gelen biz olursak her halde bize bir mükâfat var, değil mi?” Buna karşılık Firavun da onlara: “Evet” size hem bir ücret, hem de mükâfat verilecektir. “O zaman siz elbette” nezdimde “çok yakınlarımdan da olacaksınız, dedi.” Bu sözleriyle onlara hem mükâfat, hem de kendisine yakın olma vaadinde bulundu ki daha bir gayrete gelsinler ve Mûsâ’nın getirdiklerine karşı çıkmak için bütün güçlerini ortaya koysunlar. 43. Mûsâ, sihirbazlar ve Mısır halkı belirlenen vakitte bir araya geldiklerinde Mûsâ sihirbazlara öğütlerde bulundu ve dedi ki:“Yazıklar olsun size! Yalan uydurup Allah’a iftira etmeyin. Sonra azap ile kökünüzü kazır. Zira (O’na) iftira eden zarar eder.”(Tâ-Hâ, 20/61) Sihirbazlar kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler, tartıştılar. Sonra Firavun onları gayrete getirdi, onlar da birbirlerini teşvik ettiler. “Mûsâ onlara: Haydi, ne atacaksanız atın, dedi.” Yani siz içinizden neyi atmayı geçiriyorsanız atın. Bu sözleriyle Mûsâ onlara herhangi bir sınır getirmemiş oluyordu. Çünkü o, hakka karşı çıkmak maksadıyla yapacakları işin batıl olduğunun ortaya çıkacağına kesin kanaat sahibiydi. 44. “Onlar da iplerini ve asalarını attılar.” Bunlar hareket eden yılanlara dönüştü ve bu yolla insanların gözlerini büyülediler. “Ve: Firavunun izzetine yemin olsun ki galip gelecek olan kesinlikle biziz, dediler.” Her açıdan zayıf ve aciz bir kulun izzetini, gücüne sığındılar. Bu kulun tek vasfı, zorbalık ve büyüklük taslaması, görünüşte hükümdar olması ve ordusu bulunmasıydı. İşte onlar bu manzaraya aldandılar. Basiretleri, işin gerçeğine nüfuz edememişti. Yahut onlar bu sözleriyle Firavun’un izzetine yemin ederek galip geleceklerini zannetmişlerdi. 45. “Mûsâ da asasını attı. Birden o (yılana dönüşüp) onların göz boyamalarından ibaret şeyleri yutmaya başladı.” Ortaya attıkları bütün ipleri ve sopaları tamamen yuttu. Çünkü onların yaptıkları bir göz boyama, bir yalan ve bir uydurmaydı. Onların hepsi boş, batıl şeylerdi. Hakka karşı duramaz, direnemezlerdi. 46-48. Sihirbazlar, bu büyük mucizeyi gördüklerinde sihir işini bildiklerinden dolayı Mûsâ’nın yaptığı bu işin sihir olmadığına kesin kanaat getirdiler. Bunun ancak Allah’ın âyetlerinden bir âyet, Mûsâ’nın doğruluğunu ortaya koyan ve getirdiğinin gerçek olduğunu gösteren bir mucize olduğunu anladılar. Bunun üzerine “sihirbazlar derhal” Rablerine “secdeye kapandılar. Dediler ki: “Âlemlerin Rabbine iman ettik, Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine…” Böylelikle o toplantı yerinde batıl, kökünden yok edildi. Bu batılın elebaşları da onun batıl olduğunu ikrar ve itiraf etti, hak da açıkça ortaya çıkıp üstün geldi. Herkes de bunu gözleriyle gördü. Ancak Firavun, azgınlık ve sapıklıkta direnerek, inadını sürdürerek yüz çevirdi. 49. Firavun sihirbazlara “dedi ki: Ben size izin vermeden önce mi ona iman ettiniz?” Firavun, sihirbazların kendine karşı gösterdikleri cesaretten, kendi izni olmadan ve ona danışmadan iman etmeye kalkışmalarından hem hayrete düşmüştü hem de kavmine bunun şaşılacak bir şey olduğunu ima etmişti. “Şüphesiz o, size sihri öğreten büyüğünüzdür.” Halbuki sihirbazları toplayan o idi. Onları bulundukları şehirlerden toplayıp getirme görüşünü ortaya koyanlar da onun ileri gelenler idi. Biliyorlardı ki Mûsâ ile sihirbazlar daha önce hiç bir araya gelmemişlerdi. Bundan önce onu görmemişlerdi bile. Buna karşılık görenleri hayrete ve dehşete düşürecek bir sihir ortaya koymuşlardı. Bununla birlikte onlar, kendilerinin bile batıl olduğuna inandıkları bu sözleri söylemekten geri kalmadılar. Aklî seviyeleri bu olan kimselerin apaçık hakka, göz kamaştırıcı belgelere iman etmeyişleri garip karşılanmamalıdır. Çünkü Firavun, bu yakın çevresine herhangi bir şey için gerçek şeklinden başka türlü olduğunu söyleyecek olsa onlar, yine de onu tasdik edeceklerdi. iravun daha sonra sihirbazları tehdit ederek dedi ki:“Andolsun ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim.” Yani yeryüzünde fesat çıkartanlara uygulandığı gibi sağ el ile sol ayaklarını kesmekle tehdit etti onları. “ve hepinizi birden asacağım” böylelikle rezil ve zelil olmanızı sağlayacağım. 50. Sihirbazlar imanın ne kadar tatlı olduğunu anlayıp lezzetini aldıklarından dolayı:“Olsun, zararı yok” senin bize yaptığın bu tehdide aldırmıyoruz. “Zaten biz elbette Rabbimize döneceğiz, dediler. Biz” kavmin arasında Mûsâ’ya “ilk iman edenler olduğumuz için Rabbimizin” küfür, sihir ve buna benzer sair “günahlarımızı bağışlayacağını ümit ediyoruz.” Yüce Allah, böylelikle onlara sabır ve sebat verdi. Firavun’un otoritesi ve o dönemdeki iktidarı dolayısıyla onlara savurduğu bu tehdidi uygulamış olma ihtimali olduğu gibi Yüce Allah’ın sihirbazları ona karşı korumuş olması da muhtemeldir. 52. Firavun ve kavmi küfürlerini sürdürmeye devam ettiler. Mûsâ da onlara apaçık âyetleri/mucizeleri getirip duruyordu. Onlara bir mucize gelip de bu mucize onları zor durumda bırakınca Mûsâ’ya, eğer Allah bu musibeti başlarından kaldıracak olursa mutlaka iman edeceklerine ve İsrailoğularını onunla birlikte göndereceklerine dair söz veriyorlardı. Yüce Allah da Mûsâ’ya mucize olmak üzere onlara gönderdiği musibeti kaldırıyor; fakat Firavun ve kavmi verdikleri sözden cayıyorlardı. Nihâyet Mûsâ, iman edeceklerinden ümidini kesip de azap sözü hak olunca ve Yüce Allah’ın, İsrailoğullarını onların esaretlerinden kurtarma ve onlara yeryüzünde iktidar verme vakti gelince O, Mûsâ’ya şunu vahyetti:“Kullarımı geceleyin yola çıkar!” Yani İsrailoğulları ile birlikte gecenin başlangıcında yola koyul! Bundan maksat, yollarını aceleye gelmeden kat etmeleri ve yeterli bir süre yol alabilmeleri idi. “Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” Firavun ve askerleri sizi takip edeceklerdir. Gerçekten de Yüce Allah’ın haber verdiği gibi oldu. Sabah olunca İsrailoğullarının tümden Mûsâ ile birlikte yola koyulduklarını gördüler. 53-55. “Firavun şehirlere” İsrailoğullarını cezalandırmak üzere insanları bir araya getirmek için “toplayıcı adamlar gönderdi.” Kavmini gayrete getirmek kastıyla da şunları söylüyordu: “Gerçekten bunlar” yani İsrailoğulları “az bir topluluktur. Ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar.” O bakımdan bizim, şu bizden kaçmış bulunan bu kaçkın kölelerden, bizi öfkelendirmelerinin intikamını almamız kaçınılmaz bir şeydir. 56. “Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.” Yani onların hepsine karşı tedbirliyiz. Onlar, hepimizin düşmanıdır. Dolayısıyla onların üzerine gitmekte hepimizin maslahatı da ortaktır. 57. Firavun ve askerleri büyük bir ordu halinde, genel bir seferberlik içerisinde yola çıktılar ve acizliklerinden dolayı çıkamayan mazeret sahipleri dışında hiç kimse geri kalmadı. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Böylece onları (ülkelerindeki) bahçelerden ve pınarlardan çıkardık.” Mısır’ın güzel bahçelerinden, coşup kaynayan pınarlarından, topraklarını dolduran ekinlerinden ayırıp çıkardık. Ki şehirleri ve köyleri bunlarla mamur edilmişti. 58. “Hazinelerden ve güzel konaklardan da…” Öyle ki bakanlar onlardan hoşlanıyor, yakından inceleyenler de hayran kalıyordu. Uzun süre bunlardan yararlanmışlardı. Bunların zevk ve arzuları ile uzun bir ömrü, küfür ve fesat üzere geçirdiler. Kullara karşı büyüklük taslayarak, tam bir dalalet içerisinde hayatlarını sürdürdüler. 59. “İşte böyle! Ve Biz onlara” bu bahçelere, ekinlere, pınarlara ve o güzel konaklara daha önceden kendilerine köle yaptıkları ve ağır işlerinde çalıştırdıkları “İsrailoğullarını mirasçı kıldık.” Mülkü dilediğine veren, dilediğinden alan, itaati ile dilediğini aziz kılan, masiyetiyle de dilediğini zelil kılan Allah’ın şanı ne yücedir! 60. “Güneş doğarken onların peşine düştüler.” Yani Firavun kavmi, güneşin doğuş vakti Mûsâ ve kavminin peşine koyuldular. Öfkeli ve kin dolu bir şekilde ısrarla arkalarından koşturdular. 61-62. “İki topluluk birbirini” her biri ötekini “görünce Mûsâ’nın arkadaşları” Mûsâ’ya kederli bir şekilde şikâyette bulunarak: “Kesinlikle bize yetişecekler, dediler.” Ancak Mûsâ, onlara sebat vererek ve Rabbinin hak vaadini onlara haber vererek:“Asla!” durum dediğiniz gibi değil, size yetişemeyecekler. “Şüphesiz Rabbim benimledir. O, bana” benim de sizin de kurtuluşumuzu gerçekleştirecek şekilde “yol gösterecektir, dedi.” 63. “Biz de Mûsâ’ya: Asanla denize vur, diye vahyettik.” O da denize vurdu. “Ardından deniz yarıldı” on iki yola ayrılıp yolların “her bir tarafı büyük bir dağ gibi oldu.” Mûsâ da kavmi ile birlikte bu haldeki denizin içine girdi. 64. “Diğerlerini” Firavun’u ve kavmini de “oraya” o yere “yanaştırdık.” Mûsâ ve kavminin girdiği yola onların da girmelerini sağladık. 65. “Mûsâ’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtardık.” Geriye onlardan biri bile kalmamak üzere hepsi denizden bütünüyle çıktılar. 66. “Sonra da diğerlerini suda boğduk.” Onlardan da boğulmadık hiçbir kimse kalmadı. 67. “Şüphesiz ki bunda bir ibret vardır.” Mûsâ’nın getirdiklerinin doğruluğuna, Firavun’un ve kavminin izledikleri yolun da batıl oluşuna dair pek büyük bir delil vardır. “Onların çoğu” kalplerinin fesadı dolayısıyla imanı gerektiren bunca ibret ve delile rağmen “iman etmemişti.” 68. “Şüphe yok ki Rabbin, Azizdir, Rahimdir.” O, izzetiyle (güç ve kudretiyle) yalanlayan kâfirleri helâk etti; rahmetiyle de Mûsâ’yı ve onunla birlikte olanları tamamen kurtardı.

Şuara 26:66

10- Hani Rabbin Mûsâ’ya şöyle seslenmişti:“Git, o zalim topluma… 11- “Firavun’un kavmine. Korkup sakınmazlar mı onlar?” 12- Dedi ki:“Rabbim, korkarım ki onlar beni yalanlarlar.” 13- “Benim de göğsüm daralır ve dilim dönmez. Onun için Hârûn’a da risalet ver.” 14- “Ayrıca onlara göre ben bir suçluyum. O nedenle beni öldürmelerinden de korkuyorum.” 15- Buyurdu ki:“Asla! İkiniz âyetlerimizle/mucizelerimizle gidin. Şüphesiz Biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitiriz. 16- “İkiniz de Firavun’a gidin ve deyin ki: “Şüphesiz biz âlemlerin Rabbinin elçileriyiz.” 17- “İsrailoğullarını bizimle gönder, diye (geldik).” 18- Dedi ki:“Çocukken seni yanımızda besleyip büyütmedik mi? Üstelik yıllarca da aramızda kaldın.” 19- “Sonunda yapacağını da yaptın. Sen bir kafirsin/nankörsün.” 20- “O işi yaptığım sırada ben cahillerden idim” dedi. 21- “Sizden korkunca da aranızdan kaçtım. Rabbim bana hüküm/hikmet bağışladı ve beni peygamberlerden kıldı.” 22- “Başıma kaktığın o iyilik ise (aslında bir iyilik değil) senin İsrailoğullarını köleleştirmenin bir sonucudur.” 23- Firavun:“Âlemlerin Rabbi (dediğin de) nedir?” dedi. 24- Dedi ki:“Göklerin, yerin ve onların arasında bulunanların Rabbidir. Eğer kesin bilgiye sahipseniz (bunun böyle olduğunu anlarsınız).” 25- Etrafında bulunanlara:“Duymuyor musunuz (neler söylüyor)?!” dedi. 26- “O, hem sizin Rabbiniz, hem de geçmiş atalarınızın Rabbidir” dedi. 27- Dedi ki:“Size gönderilen bu elçiniz kesinlikle delidir.” 28- “Doğunun, batının ve onların aralarında olanların Rabbidir. Eğer aklınızı kullanırsanız (bunun böyle olduğunu anlarsınız)” dedi. 29- Dedi ki:“Eğer benden başka bir ilâh edinirsen seni mutlaka hapse tıkarım.” 30- Dedi ki:“Sana (doğruluğumu ispatlayan) apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?” 31- “Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi getir onu!” dedi. 32- Bunun üzerine Musa asasını attı. Birden o, kocaman ve aşikar bir yılan oluverdi. 33- Elini çıkardı. Bir de ne görsünler; o, bakanların önünde bembeyaz parlıyor! 34- Etrafındaki ileri gelenlere dedi ki:“Şüphesiz bu, çok bilgili bir sihirbazdır.” 35- “Sihri ile sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. O halde ne buyurursunuz?” 36- Dediler ki:“Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere de toplayıcılar gönder de, 37- “Sana ne kadar bilgin sihirbaz varsa hepsini getirsinler.” 38- Böylece sihirbazlar belirlenen günün malum vaktinde toplandı. 39- İnsanlara da:“Siz de toplanacak mısınız?” denildi. 40- “Umarız ki sihirbazlar galip gelirlerse biz de onlara uyarız.” 41- Sihirbazlar geldiklerinde Firavun’a dediler ki:“Eğer galip gelen biz olursak her halde bize bir mükâfat var, değil mi?” 42- O da:“Evet, o zaman siz elbette çok yakınlarımdan da olacaksınız” dedi. 43- Mûsâ onlara:“Haydi, ne atacaksanız atın” dedi. 44- Onlar da iplerini ve asalarını attılar ve:“Firavun’un izzetine yemin olsun ki galip gelecek olan kesinlikle biziz” dediler. 45- Mûsâ da asasını attı. Birden o (yılana dönüşüp) onların göz boyamalarından ibaret şeyleri yakalayıp yutmaya başladı. 46- Sihirbazlar derhal secdeye kapandılar. 47- Dediler ki:“Âlemlerin Rabbine iman ettik” 48- “Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine…” 49- Dedi ki:“Ben size izin vermeden önce mi ona iman ettiniz? Şüphesiz o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Yakında bileceksiniz. Andolsun ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi birden asacağım.” 50- Dediler ki:“Olsun, zararı yok. Zaten biz elbette Rabbimize döneceğiz.” 51- “Biz, ilk iman edenler olduğumuz için Rabbimizin günahlarımızı bağışlayacağını ümit ediyoruz.” 52- Biz Mûsâ’ya:“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz” diye vahyettik. 53- Firavun şehirlere toplayıcı adamlar gönderdi. 54- (Dedi ki:)“Gerçekten bunlar, az bir topluluktur.” 55- “Ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar.” 56- “Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.” 57- Böylece onları (ülkelerindeki) bahçelerden ve pınarlardan çıkardık, 58- Hazinelerden ve güzel konaklardan da… 59- İşte böyle! Ve Biz onlara İsrailoğullarını mirasçı kıldık. 60- Güneş doğarken onların peşine düştüler. 61- İki topluluk birbirini görünce Mûsâ’nın arkadaşları:“Kesinlikle bize yetişecekler!” dediler. 62- Dedi ki:“Asla! Şüphesiz Rabbim benimledir. O, bana yol gösterecektir.” 63- Biz de Mûsâ’ya:“Asanla denize vur” diye vahyettik. Ardından deniz yarıldı ve her bir tarafı büyük bir dağ gibi oldu. 64- Diğerlerini de oraya yanaştırdık. 65- Mûsâ’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtardık. 66- Sonra da diğerlerini suda boğduk. 67- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu iman etmemişti. 68- Şüphe yok ki Rabbin, Azizdir, Rahimdir. 10. İşte Yüce Allah, onun hakkında şöyle buyrmaktadır: Mûsâ’nın, Allah’ın onunla konuşup ona peygamberlik ve risalet verdiğinde ona yönelik seslenişi zamanındaki o üstün halini hatırla! Ona:“Git, o zalim topluma” demişti. Yeryüzünde büyüklük taslayan, oranın ahalisine karşı büyüklük taslayan ve başlarının da rububiyet iddiasında bulunduğu o topluluğa git. 11. “Firavun’un kavmine… Korkup sakınmazlar mı onlar?” Yani onlara yumuşak sözle ve güzel ifadelerle: Kendilerini yaratan, kendilerini rızıklandırmış bulunan Allah’tan korkmaz mısınız? O’ndan çekinip de bu küfrünüzden vazgeçmez misiniz? de! 12-13. Mûsâ, Rabbine özür beyan ederek, bu ağır yükte kendisine yardımcı vermesi talebinde bulunup “dedi ki: Rabbim, korkarım ki onlar beni yalanlarlar. Benim de göğsüm daralır ve dilim dönmez.” Bir başka yerde Mûsâ’nın şöyle söylediği buyrulmaktadır: “Rabbim göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır ve dilimden bağı çöz ki sözümü anlasınlar. Bana ailemden bir yardımcı ver, kardeşim Hârûn’u...”(Tâ-Hâ, 20/25)“Onun için Hârûn’a da risalet ver.” Yüce Allah da onun duasını kabul buyurdu. Mûsâ’ya peygamberlik verdiği gibi kardeşine de peygamberlik verdi. “Onu bana yardımcı olarak gönder.”(el-Kasas, 28/34) Yani bu işimde bana yardımcı olarak gönder. 14. “Ayrıca onlara göre ben” bir Kıpti’yi öldürme meselesinden dolayı “bir suçluyum. O nedenle beni öldürmelerinden de korkuyorum.” 15. “Buyurdu ki: Asla” seni öldürme imkânını bulamayacaklar. Biz size öyle bir güç vereceğiz ki, onlar size kötülük kastıyla yaklaşamayacaklar. Siz ve size tâbi olanlar galip geleceksiniz. Bundan dolayıdır ki Firavun, Mûsâ’ya ileri derecede meydan okumasına, onu kıt akıllıkla, hem onu hem de kavmini sapıklıkla suçlamasına rağmen Mûsâ’ya hiçbir zarar veremedi. “İkiniz” doğruluğunuza ve getirdiğinizin sıhhatine delil olan “âyetlerimizle/mucizelerimizle gidin. Şüphesiz Biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitiriz.” Ben ikinizi de koruyup himaye edeceğim. 16. “İkiniz de Firavuna gidin ve deyin ki: “Şüphesiz biz âlemlerin Rabbinin elçileriyiz.” Yani O, sen Rabbimize ve bize iman edesin, Ona ibadete boyun eğip, O’nun tevhidini kabul edesin, diye bizi sana gönderdi. 17. “İsrailoğullarını bizimle gönder, diye (geldik).” Artık onlara yaptığın işkencelere son ver. Onlar üzerindeki baskını kaldır ki, Rab’lerine ibadet etsinler. Dinlerini gereği gibi uygulayabilsinler. 18. Mûsâ ile Hârûn, Firavun’a gelip de Allah’ın kendilerine emrettiklerini söylediklerinde Firavun iman etmedi, yumuşamadı da. Mûsâ’ya şu sözleriyle karşı koymaya kalkıştı:“Çocukken seni yanımızda besleyip büyütmedik mi?” Sana iyilikte bulunarak henüz beşikte küçük bir bebek iken besleyip büyütmedik mi? Bu şekilde uzun bir süre yanımızda kalmadın mı? 19. “Sonunda yapacağını da yaptın.” Kastettiği ise Mûsâ’nın kavminden olan bir kişi, düşmanına karşı ondan yardım istediğinde Mûsâ’nın o Kıptiyi öldürmesidir:“Mûsâ, ona bir yumruk vurmakla ölümüne sebep oldu.”(el-Kasas, 28/15)“Sen bir kafirsin/nankörsün.” Firavun şunu demek istemişti: O sırada senin de yolun da bizim yolumuzdu. Senin tutturduğun yol ile bizim tutturduğumuz yol, küfürde aynı idi. Firavun, bu sözleriyle -Mûsâ küfürden münezzeh olduğu halde- farkına varmadan kendisinin kâfir olduğunu ikrar ve itiraf etmişti. Bunun üzerine Mûsâ ona şöyle cevap verdi: 20-21. “O işi yaptığım sırada ben cahillerden idim.” Yani ben bu işi kâfir olarak işlemedim, aksine bu işi bilmeden, istemeyerek yaptım. Hem ben bunun için Rabbimden mağfiret diledim. O da bana mağfiret buyurdu. “Sizden korkunca da” beni öldürmek için aranızda karar almanız üzerine “aranızdan kaçtım.” ve Medyen’e gittim. Orada yıllarca kaldıktan sonra geri size geldim. Bu esnada “Rabbim bana hüküm/hikmet bağışladı ve beni peygamberlerden kıldı.” zetle Firavun’un Mûsâ’ya karşı itirazı, cahil veya işi cahilliğe vuran birinin itirazı tütürdendir. O, Mûsâ’nın peygamber olamayacağına dair bir kişiyi öldürmüş olmasını sebep göstermeye kalkıştı. Mûsâ da o kimseyi öldürmesinin bizzat öldürme kastı olmaksızın, bilmeden ve hata yoluyla olduğunu açıklamıştı. Şanı Yüce Allah’ın lütfu ise kimseden alıkonamaz. O halde ne diye Yüce Allah’ın bana hikmet ve risalet bağışlamış olmasını imkânsız kabul ediyorsunuz? 22. Geriye ey Firavun, senin:“Çocukken seni yanımızda besleyip büyütmedik mi?” şeklindeki itirazın kalıyor. Aslında biz bu meseleyi iyice tetkik edecek olursak açıkça görülür ki senin başıma kaktığın bu işte, minnet edilecek bir taraf yoktur. Bundan dolayı Mûsâ ona şöyle demişti:“Başıma kaktığın o iyilik ise (aslında bir iyilik değil) senin İsrailoğullarını köleleştirmenin bir sonucudur.” Senin bunu başıma nimet diye kakmanın sebebi, İsrailoğullarını kendi işlerinde çalıştırman ve onları kendine adeta köle konumuna getirmendir. Beni ise kendine köleleştirmekten ve işlerinde çalıştırmaktan uzak tuttun; şimdi de bunu başıma kakılacak bir iyilik sayıyorsun. Fakat meselenin düşünülmesi halinde gerçek açıkça ortaya çıkar. Sen aslında bu değerli halka zulmettin, onlara işkenceler uyguladın, onları angarya işlerde çalıştırdın. Yüce Allah, kavmime eziyet etmiş olmana rağmen beni senin eziyetinden kurtardı. Senin bana minnet diye hatırlattığın ve başıma kaktığın bu işin, başa kakılacak tarafı neresidir? 23. “Firavun: Âlemlerin Rabbi (dediğin de) nedir? dedi” Firavun bu sözleriyle zalimce ve büyüklük taslayarak Rabbini inkâra yöneldi. Halbuki o, Mûsâ’nın davet ettiği şeyin doğru olduğuna içten içe kesinlikle inanıyordu. 24. Mûsâ şu cevabı verdi:“Göklerin, yerin ve onlarla arasında bulunanların Rabbidir.” Yani ulvi âlemi ve süfli âlemi yaratıp bütün bu kainatı yöneten, işlerini idare eden ve çeşitli yollarla rububiyeti ile terbiye edendir. Sizler de buna dahilsiniz, ey muhataplar! O halde nasıl olur da bütün varlıkların yaratıcısını, gökleri ve yeri yoktan var edeni nasıl inkâr edebilirsiniz? “Eğer kesin bilgiye sahipseniz (bunun böyle olduğunu anlarsınız)” 25. Firavun ise yüzünü ekşiterek ve hayretle: Bu adamın neler söylediğini “duymuyor musunuz?!” dedi. Bunun üzerine Mûsâ şöyle devam etti: 26. Hayret etseniz de etmeseniz de büyüklük taslasanız da zillet ve itaatle boyun eğseniz de bu gerçek değişmez:“O, hem sizin Rabbiniz, hem de geçmiş atalarınızın Rabbidir.” Firavun hakka karşı inat ederek ve o hakkı getirene de dil uzatarak şöyle dedi: 27. “Çünkü o, bizim izlemekte olduğumuz yoldan farklı bir şey söylüyor. Bizim kabul ettiğimiz hususlarda bize ters düşüyor.” Firavun’a göre akıllılık ve akıllı kimse, kendilerinin yaratılmamış olduklarını yahut göklerle yerin kendilerini var eden bir varlık olmaksızın var olduklarını, bizzat kendilerinin de bir yaratıcı olmaksızın var olduklarını iddia eden kimselerdir. Ona göre akıllılık, her bakımdan eksik bir yaratığın ibadet edilmesini kabul etmek, delilik ise ulvi ve süfli alemin yaratıcısı, gizli ve açık bütün nimetleri ihsan eden bir Rabbin varlığını kabul edip O’na ibadete davet etmektir. Firavun, bu sözlerini kavmine allayıp pulladı. Kavmi de kafalarını kullanmayan kıt akıllı kimselerdi. Böylece o “kavmini hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar fasıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 23/54) 28. Mûsâ aleyhisselam da Firavunun inkârına, âlemlerin Rabbini kabul etmeyişine cevap olmak üzere şöyle dedi:“Doğunun, batının ve onların arasında olanların” yani bütün varlıkların “Rabbidir. Eğer aklınızı kullanırsanız (bunun böyle olduğunu anlarsınız).” İşte ben size asgari bir seviyede akıldan payı bulunan herkesin çok iyi bir şekilde anlayıp kavrayacağı açıklamalarda bulunmuş oldum. Ne diye sizler, size söylediğim bu hususları bilmezlikten, anlamazlıktan geliyorsunuz? u ifadelerde üstü kapalı olarak şuna dikkat çekilmektedir: Mûsâ’ya yönelttiğiniz delilik iftirası, asıl sizin kendinizde var. İnsanlar arasında en üstün akıllı, ilmi en mükemel birisine böyle bir iftirada bulunuyorsunuz. Halbuki bizzat deli olanlar sizlersiniz. Çünkü akıllarınız, varlığı en açık bir gerçek olan zatı, gökleri ve yeri, ikisi arasında bulunanları yaratanı inkâra yeltendi. Siz O’nu inkâr ettiğinize göre neyin varlığını kabul ediyorsunuz ki? Siz bu büyük gerçeği bilmediğinize göre sizin bildiğiniz ne olabilir ki? Siz, O’na ve O’nun âyetlerine iman etmediğinize göre artık Allah’tan ve âyetlerinden başka neye iman edebilirsiniz? Allah’a andolsun ki hayvanlar derecesindeki deliler dahi sizden daha akıllıdır. Meralarda yayılan davarlar bile sizden daha doğru yoldadır. 29. Firavun artık ortaya delil koyamayınca, Mûsâ’ya karşı koymaktan ve herhangi bir açıklama yapmaktan aciz kalınca sahip olduğu gücü kullanarak Mûsâ’ya tehditler savurmaya başladı:“Eğer benden başka bir ilâh edinirsen seni mutlaka hapse tıkarım.” Kahrolasıca; Mûsâ’yı saptıracağını ve kendisinden başka kimseyi ilâh edinmeyeceğini ümit etmişti. Yoksa Mûsâ’nın ve beraberindekilerin yaptıklarında, söylediklerinde basiret üzere olduklarını anlamıştı. 30. Mûsâ ona dedi ki:“Sana (doğruluğumu ispatlayan) apaçık bir şey” yani sana getirdiklerimin doğruluğuna delil teşkil edecek harikulade ve apaçık bir delil göstersem de mi böyle yapacaksın? 31-32. Bu (ثُعۡبَانٞ ) erkek yılandır. “Aşikar” olma niteliği ise herkes tarafından açıkça görülen, hayalî ve yılana benzer bir görüntü değil, gerçek bir yılan demektir. 33. “Elini” koynundan “çıkardı, bir de ne görsünler; o, bakanların önünde bembeyaz parlıyor.” Yani eli, bakanlar tarafından açıkça görünen ve herhangi bir kusur ve hastalık söz konusu olmaksızın büyük bir nur saçıyordu. 34-35. “Etrafındaki ileri gelenlere” hakka ve hakkı getirene karşı çıkarak “dedi ki: Şüphesiz bu, çok bilgili bir siharbazdır. Sihri ile sizi yerinizden çıkarmak istiyor.” Firavun, gerçeği onlara başka türlü göstermeye çalışmıştı. Çünkü akıllarının kıt olduğunu biliyordu. Mûsâ’nın gösterdiklerinin, sihirbazların yaptıkları türünden olduğunu söylemeye kalkıştı. Çünkü onlar sihirbazların, insanların güç yetiremeyeceği türden hayret verici işler yaptıklarına inanıyorlardı. Ayrıca Firavun, Mûsâ’nın bu sihirden maksadının onları yurtlarından çıkarmak olduğunu belirterek onları korkutmaya çalışmıştı. Amacı ise onların kendilerini çocuklarından ve yurtlarından uzaklaştırmak isteyen kimseye karşı düşmanlıkta bütün çaba ve gayretlerini ortaya koymalarını sağlamaktı. “O halde ne buyurursunuz?” Buna ne yapalım, dersiniz? 36-37. “Dediler ki: Onu ve kardeşini alıkoy” bir süre beklet “şehirlere de” insanları bir araya getirecek ve sishirbazları toplayacak “toplayıcılar gönder de sana ne kadar bilgin sihirbaz varsa hepsini getirsinler.” Yani ilmin merkezi ve sihrin kaynağı olan bütün şehirlerine becerikli, büyüyü gâyet iyi bilen bütün sihirbazları senin için toplayıp bir araya getirsinler, diye adam gönder. Çünkü sihirbaz olana kendi sihri türünden sihir ile karşı koyulur. Cahil, sapık ve saptırıcı Firavun’un gerçekleri örtbas etmeye çalışarak Mûsâ’nın getirdiklerinin sihir olduğu şeklindeki batıl iddiasını Allah’ın kullara göstermesi, Allah’ın bir lütfu idi. Böylelikle büyük bir kalabalığın hazır bulunacağı bir gösterinin yapılması için bütün becerikli sihirbazları topladılar. Bu sûretle Yüce Allah’ın lütfuyla hak batıla galip gelecekti. İlim ehli ve bu işi bilenler, Mûsâ’nın getirdiğinin doğruluğunu ve hiçbir şekilde sihir olmadığını itiraf ve kabul edeceklerdi. 38. Firavun, danıştığı bu kimselerin görüşlerini uygulamaya koyarak şehirlere sihirbazları toplayacak kimseler gönderdi ve bu konuda bütün gayretini ortaya koydu. “Böylece sihirbazlar belirlenen günün malum vaktinde toplandı.” O günde bir araya gelmek üzere Mûsâ onlarla sözleşmişti. O gün de onların iş-güçlerini bırakıp eğlenceye koştukları bir bayram günüydü. 39. “İnsanlara da: Siz de toplanacak mısınız? denildi.” Yani bütün insanların belirlenen bu günde toplanmaları için ilanda bulunuldu. 40. “Umarız ki sihirbazlar galip gelirlerse biz de onlara uyarız.” Yani insanlara şöyle dediler: Bir araya gelin, toplanın ki sihirbazların Mûsâ’yı nasıl yenik düşürdüklerini, onların işlerinde ne kadar becerikli olduklarını görün. Biz de onlara uyacağız; onları tazim edeceğiz. Sihir bilgisinin ne kadar değerli olduğunu öğrenmiş olacağız. Eğer hakka uyma muvaffakiyetine mazhar olmak isteselerdi, şöyle demeleri gerekirdi: Biz, onlardan kim haklı çıkarsa ona uyacağız ve doğruyu öğrenmiş olacağız. Bundan dolayı bu toplanmanın, onlara karşı delilin ortaya konulması dışında kendilerine hiçbir faydası olmadı. 41-42. “Sihirbazlar geldiklerinde” Firavun’un yanına ulaştıklarında “Firavuna: Eğer” Mûsâ’ya “galip gelen biz olursak her halde bize bir mükâfat var, değil mi?” Buna karşılık Firavun da onlara: “Evet” size hem bir ücret, hem de mükâfat verilecektir. “O zaman siz elbette” nezdimde “çok yakınlarımdan da olacaksınız, dedi.” Bu sözleriyle onlara hem mükâfat, hem de kendisine yakın olma vaadinde bulundu ki daha bir gayrete gelsinler ve Mûsâ’nın getirdiklerine karşı çıkmak için bütün güçlerini ortaya koysunlar. 43. Mûsâ, sihirbazlar ve Mısır halkı belirlenen vakitte bir araya geldiklerinde Mûsâ sihirbazlara öğütlerde bulundu ve dedi ki:“Yazıklar olsun size! Yalan uydurup Allah’a iftira etmeyin. Sonra azap ile kökünüzü kazır. Zira (O’na) iftira eden zarar eder.”(Tâ-Hâ, 20/61) Sihirbazlar kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler, tartıştılar. Sonra Firavun onları gayrete getirdi, onlar da birbirlerini teşvik ettiler. “Mûsâ onlara: Haydi, ne atacaksanız atın, dedi.” Yani siz içinizden neyi atmayı geçiriyorsanız atın. Bu sözleriyle Mûsâ onlara herhangi bir sınır getirmemiş oluyordu. Çünkü o, hakka karşı çıkmak maksadıyla yapacakları işin batıl olduğunun ortaya çıkacağına kesin kanaat sahibiydi. 44. “Onlar da iplerini ve asalarını attılar.” Bunlar hareket eden yılanlara dönüştü ve bu yolla insanların gözlerini büyülediler. “Ve: Firavunun izzetine yemin olsun ki galip gelecek olan kesinlikle biziz, dediler.” Her açıdan zayıf ve aciz bir kulun izzetini, gücüne sığındılar. Bu kulun tek vasfı, zorbalık ve büyüklük taslaması, görünüşte hükümdar olması ve ordusu bulunmasıydı. İşte onlar bu manzaraya aldandılar. Basiretleri, işin gerçeğine nüfuz edememişti. Yahut onlar bu sözleriyle Firavun’un izzetine yemin ederek galip geleceklerini zannetmişlerdi. 45. “Mûsâ da asasını attı. Birden o (yılana dönüşüp) onların göz boyamalarından ibaret şeyleri yutmaya başladı.” Ortaya attıkları bütün ipleri ve sopaları tamamen yuttu. Çünkü onların yaptıkları bir göz boyama, bir yalan ve bir uydurmaydı. Onların hepsi boş, batıl şeylerdi. Hakka karşı duramaz, direnemezlerdi. 46-48. Sihirbazlar, bu büyük mucizeyi gördüklerinde sihir işini bildiklerinden dolayı Mûsâ’nın yaptığı bu işin sihir olmadığına kesin kanaat getirdiler. Bunun ancak Allah’ın âyetlerinden bir âyet, Mûsâ’nın doğruluğunu ortaya koyan ve getirdiğinin gerçek olduğunu gösteren bir mucize olduğunu anladılar. Bunun üzerine “sihirbazlar derhal” Rablerine “secdeye kapandılar. Dediler ki: “Âlemlerin Rabbine iman ettik, Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine…” Böylelikle o toplantı yerinde batıl, kökünden yok edildi. Bu batılın elebaşları da onun batıl olduğunu ikrar ve itiraf etti, hak da açıkça ortaya çıkıp üstün geldi. Herkes de bunu gözleriyle gördü. Ancak Firavun, azgınlık ve sapıklıkta direnerek, inadını sürdürerek yüz çevirdi. 49. Firavun sihirbazlara “dedi ki: Ben size izin vermeden önce mi ona iman ettiniz?” Firavun, sihirbazların kendine karşı gösterdikleri cesaretten, kendi izni olmadan ve ona danışmadan iman etmeye kalkışmalarından hem hayrete düşmüştü hem de kavmine bunun şaşılacak bir şey olduğunu ima etmişti. “Şüphesiz o, size sihri öğreten büyüğünüzdür.” Halbuki sihirbazları toplayan o idi. Onları bulundukları şehirlerden toplayıp getirme görüşünü ortaya koyanlar da onun ileri gelenler idi. Biliyorlardı ki Mûsâ ile sihirbazlar daha önce hiç bir araya gelmemişlerdi. Bundan önce onu görmemişlerdi bile. Buna karşılık görenleri hayrete ve dehşete düşürecek bir sihir ortaya koymuşlardı. Bununla birlikte onlar, kendilerinin bile batıl olduğuna inandıkları bu sözleri söylemekten geri kalmadılar. Aklî seviyeleri bu olan kimselerin apaçık hakka, göz kamaştırıcı belgelere iman etmeyişleri garip karşılanmamalıdır. Çünkü Firavun, bu yakın çevresine herhangi bir şey için gerçek şeklinden başka türlü olduğunu söyleyecek olsa onlar, yine de onu tasdik edeceklerdi. iravun daha sonra sihirbazları tehdit ederek dedi ki:“Andolsun ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim.” Yani yeryüzünde fesat çıkartanlara uygulandığı gibi sağ el ile sol ayaklarını kesmekle tehdit etti onları. “ve hepinizi birden asacağım” böylelikle rezil ve zelil olmanızı sağlayacağım. 50. Sihirbazlar imanın ne kadar tatlı olduğunu anlayıp lezzetini aldıklarından dolayı:“Olsun, zararı yok” senin bize yaptığın bu tehdide aldırmıyoruz. “Zaten biz elbette Rabbimize döneceğiz, dediler. Biz” kavmin arasında Mûsâ’ya “ilk iman edenler olduğumuz için Rabbimizin” küfür, sihir ve buna benzer sair “günahlarımızı bağışlayacağını ümit ediyoruz.” Yüce Allah, böylelikle onlara sabır ve sebat verdi. Firavun’un otoritesi ve o dönemdeki iktidarı dolayısıyla onlara savurduğu bu tehdidi uygulamış olma ihtimali olduğu gibi Yüce Allah’ın sihirbazları ona karşı korumuş olması da muhtemeldir. 52. Firavun ve kavmi küfürlerini sürdürmeye devam ettiler. Mûsâ da onlara apaçık âyetleri/mucizeleri getirip duruyordu. Onlara bir mucize gelip de bu mucize onları zor durumda bırakınca Mûsâ’ya, eğer Allah bu musibeti başlarından kaldıracak olursa mutlaka iman edeceklerine ve İsrailoğularını onunla birlikte göndereceklerine dair söz veriyorlardı. Yüce Allah da Mûsâ’ya mucize olmak üzere onlara gönderdiği musibeti kaldırıyor; fakat Firavun ve kavmi verdikleri sözden cayıyorlardı. Nihâyet Mûsâ, iman edeceklerinden ümidini kesip de azap sözü hak olunca ve Yüce Allah’ın, İsrailoğullarını onların esaretlerinden kurtarma ve onlara yeryüzünde iktidar verme vakti gelince O, Mûsâ’ya şunu vahyetti:“Kullarımı geceleyin yola çıkar!” Yani İsrailoğulları ile birlikte gecenin başlangıcında yola koyul! Bundan maksat, yollarını aceleye gelmeden kat etmeleri ve yeterli bir süre yol alabilmeleri idi. “Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” Firavun ve askerleri sizi takip edeceklerdir. Gerçekten de Yüce Allah’ın haber verdiği gibi oldu. Sabah olunca İsrailoğullarının tümden Mûsâ ile birlikte yola koyulduklarını gördüler. 53-55. “Firavun şehirlere” İsrailoğullarını cezalandırmak üzere insanları bir araya getirmek için “toplayıcı adamlar gönderdi.” Kavmini gayrete getirmek kastıyla da şunları söylüyordu: “Gerçekten bunlar” yani İsrailoğulları “az bir topluluktur. Ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar.” O bakımdan bizim, şu bizden kaçmış bulunan bu kaçkın kölelerden, bizi öfkelendirmelerinin intikamını almamız kaçınılmaz bir şeydir. 56. “Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.” Yani onların hepsine karşı tedbirliyiz. Onlar, hepimizin düşmanıdır. Dolayısıyla onların üzerine gitmekte hepimizin maslahatı da ortaktır. 57. Firavun ve askerleri büyük bir ordu halinde, genel bir seferberlik içerisinde yola çıktılar ve acizliklerinden dolayı çıkamayan mazeret sahipleri dışında hiç kimse geri kalmadı. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Böylece onları (ülkelerindeki) bahçelerden ve pınarlardan çıkardık.” Mısır’ın güzel bahçelerinden, coşup kaynayan pınarlarından, topraklarını dolduran ekinlerinden ayırıp çıkardık. Ki şehirleri ve köyleri bunlarla mamur edilmişti. 58. “Hazinelerden ve güzel konaklardan da…” Öyle ki bakanlar onlardan hoşlanıyor, yakından inceleyenler de hayran kalıyordu. Uzun süre bunlardan yararlanmışlardı. Bunların zevk ve arzuları ile uzun bir ömrü, küfür ve fesat üzere geçirdiler. Kullara karşı büyüklük taslayarak, tam bir dalalet içerisinde hayatlarını sürdürdüler. 59. “İşte böyle! Ve Biz onlara” bu bahçelere, ekinlere, pınarlara ve o güzel konaklara daha önceden kendilerine köle yaptıkları ve ağır işlerinde çalıştırdıkları “İsrailoğullarını mirasçı kıldık.” Mülkü dilediğine veren, dilediğinden alan, itaati ile dilediğini aziz kılan, masiyetiyle de dilediğini zelil kılan Allah’ın şanı ne yücedir! 60. “Güneş doğarken onların peşine düştüler.” Yani Firavun kavmi, güneşin doğuş vakti Mûsâ ve kavminin peşine koyuldular. Öfkeli ve kin dolu bir şekilde ısrarla arkalarından koşturdular. 61-62. “İki topluluk birbirini” her biri ötekini “görünce Mûsâ’nın arkadaşları” Mûsâ’ya kederli bir şekilde şikâyette bulunarak: “Kesinlikle bize yetişecekler, dediler.” Ancak Mûsâ, onlara sebat vererek ve Rabbinin hak vaadini onlara haber vererek:“Asla!” durum dediğiniz gibi değil, size yetişemeyecekler. “Şüphesiz Rabbim benimledir. O, bana” benim de sizin de kurtuluşumuzu gerçekleştirecek şekilde “yol gösterecektir, dedi.” 63. “Biz de Mûsâ’ya: Asanla denize vur, diye vahyettik.” O da denize vurdu. “Ardından deniz yarıldı” on iki yola ayrılıp yolların “her bir tarafı büyük bir dağ gibi oldu.” Mûsâ da kavmi ile birlikte bu haldeki denizin içine girdi. 64. “Diğerlerini” Firavun’u ve kavmini de “oraya” o yere “yanaştırdık.” Mûsâ ve kavminin girdiği yola onların da girmelerini sağladık. 65. “Mûsâ’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtardık.” Geriye onlardan biri bile kalmamak üzere hepsi denizden bütünüyle çıktılar. 66. “Sonra da diğerlerini suda boğduk.” Onlardan da boğulmadık hiçbir kimse kalmadı. 67. “Şüphesiz ki bunda bir ibret vardır.” Mûsâ’nın getirdiklerinin doğruluğuna, Firavun’un ve kavminin izledikleri yolun da batıl oluşuna dair pek büyük bir delil vardır. “Onların çoğu” kalplerinin fesadı dolayısıyla imanı gerektiren bunca ibret ve delile rağmen “iman etmemişti.” 68. “Şüphe yok ki Rabbin, Azizdir, Rahimdir.” O, izzetiyle (güç ve kudretiyle) yalanlayan kâfirleri helâk etti; rahmetiyle de Mûsâ’yı ve onunla birlikte olanları tamamen kurtardı.

Şuara 26:67

10- Hani Rabbin Mûsâ’ya şöyle seslenmişti:“Git, o zalim topluma… 11- “Firavun’un kavmine. Korkup sakınmazlar mı onlar?” 12- Dedi ki:“Rabbim, korkarım ki onlar beni yalanlarlar.” 13- “Benim de göğsüm daralır ve dilim dönmez. Onun için Hârûn’a da risalet ver.” 14- “Ayrıca onlara göre ben bir suçluyum. O nedenle beni öldürmelerinden de korkuyorum.” 15- Buyurdu ki:“Asla! İkiniz âyetlerimizle/mucizelerimizle gidin. Şüphesiz Biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitiriz. 16- “İkiniz de Firavun’a gidin ve deyin ki: “Şüphesiz biz âlemlerin Rabbinin elçileriyiz.” 17- “İsrailoğullarını bizimle gönder, diye (geldik).” 18- Dedi ki:“Çocukken seni yanımızda besleyip büyütmedik mi? Üstelik yıllarca da aramızda kaldın.” 19- “Sonunda yapacağını da yaptın. Sen bir kafirsin/nankörsün.” 20- “O işi yaptığım sırada ben cahillerden idim” dedi. 21- “Sizden korkunca da aranızdan kaçtım. Rabbim bana hüküm/hikmet bağışladı ve beni peygamberlerden kıldı.” 22- “Başıma kaktığın o iyilik ise (aslında bir iyilik değil) senin İsrailoğullarını köleleştirmenin bir sonucudur.” 23- Firavun:“Âlemlerin Rabbi (dediğin de) nedir?” dedi. 24- Dedi ki:“Göklerin, yerin ve onların arasında bulunanların Rabbidir. Eğer kesin bilgiye sahipseniz (bunun böyle olduğunu anlarsınız).” 25- Etrafında bulunanlara:“Duymuyor musunuz (neler söylüyor)?!” dedi. 26- “O, hem sizin Rabbiniz, hem de geçmiş atalarınızın Rabbidir” dedi. 27- Dedi ki:“Size gönderilen bu elçiniz kesinlikle delidir.” 28- “Doğunun, batının ve onların aralarında olanların Rabbidir. Eğer aklınızı kullanırsanız (bunun böyle olduğunu anlarsınız)” dedi. 29- Dedi ki:“Eğer benden başka bir ilâh edinirsen seni mutlaka hapse tıkarım.” 30- Dedi ki:“Sana (doğruluğumu ispatlayan) apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?” 31- “Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi getir onu!” dedi. 32- Bunun üzerine Musa asasını attı. Birden o, kocaman ve aşikar bir yılan oluverdi. 33- Elini çıkardı. Bir de ne görsünler; o, bakanların önünde bembeyaz parlıyor! 34- Etrafındaki ileri gelenlere dedi ki:“Şüphesiz bu, çok bilgili bir sihirbazdır.” 35- “Sihri ile sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. O halde ne buyurursunuz?” 36- Dediler ki:“Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere de toplayıcılar gönder de, 37- “Sana ne kadar bilgin sihirbaz varsa hepsini getirsinler.” 38- Böylece sihirbazlar belirlenen günün malum vaktinde toplandı. 39- İnsanlara da:“Siz de toplanacak mısınız?” denildi. 40- “Umarız ki sihirbazlar galip gelirlerse biz de onlara uyarız.” 41- Sihirbazlar geldiklerinde Firavun’a dediler ki:“Eğer galip gelen biz olursak her halde bize bir mükâfat var, değil mi?” 42- O da:“Evet, o zaman siz elbette çok yakınlarımdan da olacaksınız” dedi. 43- Mûsâ onlara:“Haydi, ne atacaksanız atın” dedi. 44- Onlar da iplerini ve asalarını attılar ve:“Firavun’un izzetine yemin olsun ki galip gelecek olan kesinlikle biziz” dediler. 45- Mûsâ da asasını attı. Birden o (yılana dönüşüp) onların göz boyamalarından ibaret şeyleri yakalayıp yutmaya başladı. 46- Sihirbazlar derhal secdeye kapandılar. 47- Dediler ki:“Âlemlerin Rabbine iman ettik” 48- “Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine…” 49- Dedi ki:“Ben size izin vermeden önce mi ona iman ettiniz? Şüphesiz o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Yakında bileceksiniz. Andolsun ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi birden asacağım.” 50- Dediler ki:“Olsun, zararı yok. Zaten biz elbette Rabbimize döneceğiz.” 51- “Biz, ilk iman edenler olduğumuz için Rabbimizin günahlarımızı bağışlayacağını ümit ediyoruz.” 52- Biz Mûsâ’ya:“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz” diye vahyettik. 53- Firavun şehirlere toplayıcı adamlar gönderdi. 54- (Dedi ki:)“Gerçekten bunlar, az bir topluluktur.” 55- “Ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar.” 56- “Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.” 57- Böylece onları (ülkelerindeki) bahçelerden ve pınarlardan çıkardık, 58- Hazinelerden ve güzel konaklardan da… 59- İşte böyle! Ve Biz onlara İsrailoğullarını mirasçı kıldık. 60- Güneş doğarken onların peşine düştüler. 61- İki topluluk birbirini görünce Mûsâ’nın arkadaşları:“Kesinlikle bize yetişecekler!” dediler. 62- Dedi ki:“Asla! Şüphesiz Rabbim benimledir. O, bana yol gösterecektir.” 63- Biz de Mûsâ’ya:“Asanla denize vur” diye vahyettik. Ardından deniz yarıldı ve her bir tarafı büyük bir dağ gibi oldu. 64- Diğerlerini de oraya yanaştırdık. 65- Mûsâ’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtardık. 66- Sonra da diğerlerini suda boğduk. 67- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu iman etmemişti. 68- Şüphe yok ki Rabbin, Azizdir, Rahimdir. 10. İşte Yüce Allah, onun hakkında şöyle buyrmaktadır: Mûsâ’nın, Allah’ın onunla konuşup ona peygamberlik ve risalet verdiğinde ona yönelik seslenişi zamanındaki o üstün halini hatırla! Ona:“Git, o zalim topluma” demişti. Yeryüzünde büyüklük taslayan, oranın ahalisine karşı büyüklük taslayan ve başlarının da rububiyet iddiasında bulunduğu o topluluğa git. 11. “Firavun’un kavmine… Korkup sakınmazlar mı onlar?” Yani onlara yumuşak sözle ve güzel ifadelerle: Kendilerini yaratan, kendilerini rızıklandırmış bulunan Allah’tan korkmaz mısınız? O’ndan çekinip de bu küfrünüzden vazgeçmez misiniz? de! 12-13. Mûsâ, Rabbine özür beyan ederek, bu ağır yükte kendisine yardımcı vermesi talebinde bulunup “dedi ki: Rabbim, korkarım ki onlar beni yalanlarlar. Benim de göğsüm daralır ve dilim dönmez.” Bir başka yerde Mûsâ’nın şöyle söylediği buyrulmaktadır: “Rabbim göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır ve dilimden bağı çöz ki sözümü anlasınlar. Bana ailemden bir yardımcı ver, kardeşim Hârûn’u...”(Tâ-Hâ, 20/25)“Onun için Hârûn’a da risalet ver.” Yüce Allah da onun duasını kabul buyurdu. Mûsâ’ya peygamberlik verdiği gibi kardeşine de peygamberlik verdi. “Onu bana yardımcı olarak gönder.”(el-Kasas, 28/34) Yani bu işimde bana yardımcı olarak gönder. 14. “Ayrıca onlara göre ben” bir Kıpti’yi öldürme meselesinden dolayı “bir suçluyum. O nedenle beni öldürmelerinden de korkuyorum.” 15. “Buyurdu ki: Asla” seni öldürme imkânını bulamayacaklar. Biz size öyle bir güç vereceğiz ki, onlar size kötülük kastıyla yaklaşamayacaklar. Siz ve size tâbi olanlar galip geleceksiniz. Bundan dolayıdır ki Firavun, Mûsâ’ya ileri derecede meydan okumasına, onu kıt akıllıkla, hem onu hem de kavmini sapıklıkla suçlamasına rağmen Mûsâ’ya hiçbir zarar veremedi. “İkiniz” doğruluğunuza ve getirdiğinizin sıhhatine delil olan “âyetlerimizle/mucizelerimizle gidin. Şüphesiz Biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitiriz.” Ben ikinizi de koruyup himaye edeceğim. 16. “İkiniz de Firavuna gidin ve deyin ki: “Şüphesiz biz âlemlerin Rabbinin elçileriyiz.” Yani O, sen Rabbimize ve bize iman edesin, Ona ibadete boyun eğip, O’nun tevhidini kabul edesin, diye bizi sana gönderdi. 17. “İsrailoğullarını bizimle gönder, diye (geldik).” Artık onlara yaptığın işkencelere son ver. Onlar üzerindeki baskını kaldır ki, Rab’lerine ibadet etsinler. Dinlerini gereği gibi uygulayabilsinler. 18. Mûsâ ile Hârûn, Firavun’a gelip de Allah’ın kendilerine emrettiklerini söylediklerinde Firavun iman etmedi, yumuşamadı da. Mûsâ’ya şu sözleriyle karşı koymaya kalkıştı:“Çocukken seni yanımızda besleyip büyütmedik mi?” Sana iyilikte bulunarak henüz beşikte küçük bir bebek iken besleyip büyütmedik mi? Bu şekilde uzun bir süre yanımızda kalmadın mı? 19. “Sonunda yapacağını da yaptın.” Kastettiği ise Mûsâ’nın kavminden olan bir kişi, düşmanına karşı ondan yardım istediğinde Mûsâ’nın o Kıptiyi öldürmesidir:“Mûsâ, ona bir yumruk vurmakla ölümüne sebep oldu.”(el-Kasas, 28/15)“Sen bir kafirsin/nankörsün.” Firavun şunu demek istemişti: O sırada senin de yolun da bizim yolumuzdu. Senin tutturduğun yol ile bizim tutturduğumuz yol, küfürde aynı idi. Firavun, bu sözleriyle -Mûsâ küfürden münezzeh olduğu halde- farkına varmadan kendisinin kâfir olduğunu ikrar ve itiraf etmişti. Bunun üzerine Mûsâ ona şöyle cevap verdi: 20-21. “O işi yaptığım sırada ben cahillerden idim.” Yani ben bu işi kâfir olarak işlemedim, aksine bu işi bilmeden, istemeyerek yaptım. Hem ben bunun için Rabbimden mağfiret diledim. O da bana mağfiret buyurdu. “Sizden korkunca da” beni öldürmek için aranızda karar almanız üzerine “aranızdan kaçtım.” ve Medyen’e gittim. Orada yıllarca kaldıktan sonra geri size geldim. Bu esnada “Rabbim bana hüküm/hikmet bağışladı ve beni peygamberlerden kıldı.” zetle Firavun’un Mûsâ’ya karşı itirazı, cahil veya işi cahilliğe vuran birinin itirazı tütürdendir. O, Mûsâ’nın peygamber olamayacağına dair bir kişiyi öldürmüş olmasını sebep göstermeye kalkıştı. Mûsâ da o kimseyi öldürmesinin bizzat öldürme kastı olmaksızın, bilmeden ve hata yoluyla olduğunu açıklamıştı. Şanı Yüce Allah’ın lütfu ise kimseden alıkonamaz. O halde ne diye Yüce Allah’ın bana hikmet ve risalet bağışlamış olmasını imkânsız kabul ediyorsunuz? 22. Geriye ey Firavun, senin:“Çocukken seni yanımızda besleyip büyütmedik mi?” şeklindeki itirazın kalıyor. Aslında biz bu meseleyi iyice tetkik edecek olursak açıkça görülür ki senin başıma kaktığın bu işte, minnet edilecek bir taraf yoktur. Bundan dolayı Mûsâ ona şöyle demişti:“Başıma kaktığın o iyilik ise (aslında bir iyilik değil) senin İsrailoğullarını köleleştirmenin bir sonucudur.” Senin bunu başıma nimet diye kakmanın sebebi, İsrailoğullarını kendi işlerinde çalıştırman ve onları kendine adeta köle konumuna getirmendir. Beni ise kendine köleleştirmekten ve işlerinde çalıştırmaktan uzak tuttun; şimdi de bunu başıma kakılacak bir iyilik sayıyorsun. Fakat meselenin düşünülmesi halinde gerçek açıkça ortaya çıkar. Sen aslında bu değerli halka zulmettin, onlara işkenceler uyguladın, onları angarya işlerde çalıştırdın. Yüce Allah, kavmime eziyet etmiş olmana rağmen beni senin eziyetinden kurtardı. Senin bana minnet diye hatırlattığın ve başıma kaktığın bu işin, başa kakılacak tarafı neresidir? 23. “Firavun: Âlemlerin Rabbi (dediğin de) nedir? dedi” Firavun bu sözleriyle zalimce ve büyüklük taslayarak Rabbini inkâra yöneldi. Halbuki o, Mûsâ’nın davet ettiği şeyin doğru olduğuna içten içe kesinlikle inanıyordu. 24. Mûsâ şu cevabı verdi:“Göklerin, yerin ve onlarla arasında bulunanların Rabbidir.” Yani ulvi âlemi ve süfli âlemi yaratıp bütün bu kainatı yöneten, işlerini idare eden ve çeşitli yollarla rububiyeti ile terbiye edendir. Sizler de buna dahilsiniz, ey muhataplar! O halde nasıl olur da bütün varlıkların yaratıcısını, gökleri ve yeri yoktan var edeni nasıl inkâr edebilirsiniz? “Eğer kesin bilgiye sahipseniz (bunun böyle olduğunu anlarsınız)” 25. Firavun ise yüzünü ekşiterek ve hayretle: Bu adamın neler söylediğini “duymuyor musunuz?!” dedi. Bunun üzerine Mûsâ şöyle devam etti: 26. Hayret etseniz de etmeseniz de büyüklük taslasanız da zillet ve itaatle boyun eğseniz de bu gerçek değişmez:“O, hem sizin Rabbiniz, hem de geçmiş atalarınızın Rabbidir.” Firavun hakka karşı inat ederek ve o hakkı getirene de dil uzatarak şöyle dedi: 27. “Çünkü o, bizim izlemekte olduğumuz yoldan farklı bir şey söylüyor. Bizim kabul ettiğimiz hususlarda bize ters düşüyor.” Firavun’a göre akıllılık ve akıllı kimse, kendilerinin yaratılmamış olduklarını yahut göklerle yerin kendilerini var eden bir varlık olmaksızın var olduklarını, bizzat kendilerinin de bir yaratıcı olmaksızın var olduklarını iddia eden kimselerdir. Ona göre akıllılık, her bakımdan eksik bir yaratığın ibadet edilmesini kabul etmek, delilik ise ulvi ve süfli alemin yaratıcısı, gizli ve açık bütün nimetleri ihsan eden bir Rabbin varlığını kabul edip O’na ibadete davet etmektir. Firavun, bu sözlerini kavmine allayıp pulladı. Kavmi de kafalarını kullanmayan kıt akıllı kimselerdi. Böylece o “kavmini hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar fasıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 23/54) 28. Mûsâ aleyhisselam da Firavunun inkârına, âlemlerin Rabbini kabul etmeyişine cevap olmak üzere şöyle dedi:“Doğunun, batının ve onların arasında olanların” yani bütün varlıkların “Rabbidir. Eğer aklınızı kullanırsanız (bunun böyle olduğunu anlarsınız).” İşte ben size asgari bir seviyede akıldan payı bulunan herkesin çok iyi bir şekilde anlayıp kavrayacağı açıklamalarda bulunmuş oldum. Ne diye sizler, size söylediğim bu hususları bilmezlikten, anlamazlıktan geliyorsunuz? u ifadelerde üstü kapalı olarak şuna dikkat çekilmektedir: Mûsâ’ya yönelttiğiniz delilik iftirası, asıl sizin kendinizde var. İnsanlar arasında en üstün akıllı, ilmi en mükemel birisine böyle bir iftirada bulunuyorsunuz. Halbuki bizzat deli olanlar sizlersiniz. Çünkü akıllarınız, varlığı en açık bir gerçek olan zatı, gökleri ve yeri, ikisi arasında bulunanları yaratanı inkâra yeltendi. Siz O’nu inkâr ettiğinize göre neyin varlığını kabul ediyorsunuz ki? Siz bu büyük gerçeği bilmediğinize göre sizin bildiğiniz ne olabilir ki? Siz, O’na ve O’nun âyetlerine iman etmediğinize göre artık Allah’tan ve âyetlerinden başka neye iman edebilirsiniz? Allah’a andolsun ki hayvanlar derecesindeki deliler dahi sizden daha akıllıdır. Meralarda yayılan davarlar bile sizden daha doğru yoldadır. 29. Firavun artık ortaya delil koyamayınca, Mûsâ’ya karşı koymaktan ve herhangi bir açıklama yapmaktan aciz kalınca sahip olduğu gücü kullanarak Mûsâ’ya tehditler savurmaya başladı:“Eğer benden başka bir ilâh edinirsen seni mutlaka hapse tıkarım.” Kahrolasıca; Mûsâ’yı saptıracağını ve kendisinden başka kimseyi ilâh edinmeyeceğini ümit etmişti. Yoksa Mûsâ’nın ve beraberindekilerin yaptıklarında, söylediklerinde basiret üzere olduklarını anlamıştı. 30. Mûsâ ona dedi ki:“Sana (doğruluğumu ispatlayan) apaçık bir şey” yani sana getirdiklerimin doğruluğuna delil teşkil edecek harikulade ve apaçık bir delil göstersem de mi böyle yapacaksın? 31-32. Bu (ثُعۡبَانٞ ) erkek yılandır. “Aşikar” olma niteliği ise herkes tarafından açıkça görülen, hayalî ve yılana benzer bir görüntü değil, gerçek bir yılan demektir. 33. “Elini” koynundan “çıkardı, bir de ne görsünler; o, bakanların önünde bembeyaz parlıyor.” Yani eli, bakanlar tarafından açıkça görünen ve herhangi bir kusur ve hastalık söz konusu olmaksızın büyük bir nur saçıyordu. 34-35. “Etrafındaki ileri gelenlere” hakka ve hakkı getirene karşı çıkarak “dedi ki: Şüphesiz bu, çok bilgili bir siharbazdır. Sihri ile sizi yerinizden çıkarmak istiyor.” Firavun, gerçeği onlara başka türlü göstermeye çalışmıştı. Çünkü akıllarının kıt olduğunu biliyordu. Mûsâ’nın gösterdiklerinin, sihirbazların yaptıkları türünden olduğunu söylemeye kalkıştı. Çünkü onlar sihirbazların, insanların güç yetiremeyeceği türden hayret verici işler yaptıklarına inanıyorlardı. Ayrıca Firavun, Mûsâ’nın bu sihirden maksadının onları yurtlarından çıkarmak olduğunu belirterek onları korkutmaya çalışmıştı. Amacı ise onların kendilerini çocuklarından ve yurtlarından uzaklaştırmak isteyen kimseye karşı düşmanlıkta bütün çaba ve gayretlerini ortaya koymalarını sağlamaktı. “O halde ne buyurursunuz?” Buna ne yapalım, dersiniz? 36-37. “Dediler ki: Onu ve kardeşini alıkoy” bir süre beklet “şehirlere de” insanları bir araya getirecek ve sishirbazları toplayacak “toplayıcılar gönder de sana ne kadar bilgin sihirbaz varsa hepsini getirsinler.” Yani ilmin merkezi ve sihrin kaynağı olan bütün şehirlerine becerikli, büyüyü gâyet iyi bilen bütün sihirbazları senin için toplayıp bir araya getirsinler, diye adam gönder. Çünkü sihirbaz olana kendi sihri türünden sihir ile karşı koyulur. Cahil, sapık ve saptırıcı Firavun’un gerçekleri örtbas etmeye çalışarak Mûsâ’nın getirdiklerinin sihir olduğu şeklindeki batıl iddiasını Allah’ın kullara göstermesi, Allah’ın bir lütfu idi. Böylelikle büyük bir kalabalığın hazır bulunacağı bir gösterinin yapılması için bütün becerikli sihirbazları topladılar. Bu sûretle Yüce Allah’ın lütfuyla hak batıla galip gelecekti. İlim ehli ve bu işi bilenler, Mûsâ’nın getirdiğinin doğruluğunu ve hiçbir şekilde sihir olmadığını itiraf ve kabul edeceklerdi. 38. Firavun, danıştığı bu kimselerin görüşlerini uygulamaya koyarak şehirlere sihirbazları toplayacak kimseler gönderdi ve bu konuda bütün gayretini ortaya koydu. “Böylece sihirbazlar belirlenen günün malum vaktinde toplandı.” O günde bir araya gelmek üzere Mûsâ onlarla sözleşmişti. O gün de onların iş-güçlerini bırakıp eğlenceye koştukları bir bayram günüydü. 39. “İnsanlara da: Siz de toplanacak mısınız? denildi.” Yani bütün insanların belirlenen bu günde toplanmaları için ilanda bulunuldu. 40. “Umarız ki sihirbazlar galip gelirlerse biz de onlara uyarız.” Yani insanlara şöyle dediler: Bir araya gelin, toplanın ki sihirbazların Mûsâ’yı nasıl yenik düşürdüklerini, onların işlerinde ne kadar becerikli olduklarını görün. Biz de onlara uyacağız; onları tazim edeceğiz. Sihir bilgisinin ne kadar değerli olduğunu öğrenmiş olacağız. Eğer hakka uyma muvaffakiyetine mazhar olmak isteselerdi, şöyle demeleri gerekirdi: Biz, onlardan kim haklı çıkarsa ona uyacağız ve doğruyu öğrenmiş olacağız. Bundan dolayı bu toplanmanın, onlara karşı delilin ortaya konulması dışında kendilerine hiçbir faydası olmadı. 41-42. “Sihirbazlar geldiklerinde” Firavun’un yanına ulaştıklarında “Firavuna: Eğer” Mûsâ’ya “galip gelen biz olursak her halde bize bir mükâfat var, değil mi?” Buna karşılık Firavun da onlara: “Evet” size hem bir ücret, hem de mükâfat verilecektir. “O zaman siz elbette” nezdimde “çok yakınlarımdan da olacaksınız, dedi.” Bu sözleriyle onlara hem mükâfat, hem de kendisine yakın olma vaadinde bulundu ki daha bir gayrete gelsinler ve Mûsâ’nın getirdiklerine karşı çıkmak için bütün güçlerini ortaya koysunlar. 43. Mûsâ, sihirbazlar ve Mısır halkı belirlenen vakitte bir araya geldiklerinde Mûsâ sihirbazlara öğütlerde bulundu ve dedi ki:“Yazıklar olsun size! Yalan uydurup Allah’a iftira etmeyin. Sonra azap ile kökünüzü kazır. Zira (O’na) iftira eden zarar eder.”(Tâ-Hâ, 20/61) Sihirbazlar kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler, tartıştılar. Sonra Firavun onları gayrete getirdi, onlar da birbirlerini teşvik ettiler. “Mûsâ onlara: Haydi, ne atacaksanız atın, dedi.” Yani siz içinizden neyi atmayı geçiriyorsanız atın. Bu sözleriyle Mûsâ onlara herhangi bir sınır getirmemiş oluyordu. Çünkü o, hakka karşı çıkmak maksadıyla yapacakları işin batıl olduğunun ortaya çıkacağına kesin kanaat sahibiydi. 44. “Onlar da iplerini ve asalarını attılar.” Bunlar hareket eden yılanlara dönüştü ve bu yolla insanların gözlerini büyülediler. “Ve: Firavunun izzetine yemin olsun ki galip gelecek olan kesinlikle biziz, dediler.” Her açıdan zayıf ve aciz bir kulun izzetini, gücüne sığındılar. Bu kulun tek vasfı, zorbalık ve büyüklük taslaması, görünüşte hükümdar olması ve ordusu bulunmasıydı. İşte onlar bu manzaraya aldandılar. Basiretleri, işin gerçeğine nüfuz edememişti. Yahut onlar bu sözleriyle Firavun’un izzetine yemin ederek galip geleceklerini zannetmişlerdi. 45. “Mûsâ da asasını attı. Birden o (yılana dönüşüp) onların göz boyamalarından ibaret şeyleri yutmaya başladı.” Ortaya attıkları bütün ipleri ve sopaları tamamen yuttu. Çünkü onların yaptıkları bir göz boyama, bir yalan ve bir uydurmaydı. Onların hepsi boş, batıl şeylerdi. Hakka karşı duramaz, direnemezlerdi. 46-48. Sihirbazlar, bu büyük mucizeyi gördüklerinde sihir işini bildiklerinden dolayı Mûsâ’nın yaptığı bu işin sihir olmadığına kesin kanaat getirdiler. Bunun ancak Allah’ın âyetlerinden bir âyet, Mûsâ’nın doğruluğunu ortaya koyan ve getirdiğinin gerçek olduğunu gösteren bir mucize olduğunu anladılar. Bunun üzerine “sihirbazlar derhal” Rablerine “secdeye kapandılar. Dediler ki: “Âlemlerin Rabbine iman ettik, Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine…” Böylelikle o toplantı yerinde batıl, kökünden yok edildi. Bu batılın elebaşları da onun batıl olduğunu ikrar ve itiraf etti, hak da açıkça ortaya çıkıp üstün geldi. Herkes de bunu gözleriyle gördü. Ancak Firavun, azgınlık ve sapıklıkta direnerek, inadını sürdürerek yüz çevirdi. 49. Firavun sihirbazlara “dedi ki: Ben size izin vermeden önce mi ona iman ettiniz?” Firavun, sihirbazların kendine karşı gösterdikleri cesaretten, kendi izni olmadan ve ona danışmadan iman etmeye kalkışmalarından hem hayrete düşmüştü hem de kavmine bunun şaşılacak bir şey olduğunu ima etmişti. “Şüphesiz o, size sihri öğreten büyüğünüzdür.” Halbuki sihirbazları toplayan o idi. Onları bulundukları şehirlerden toplayıp getirme görüşünü ortaya koyanlar da onun ileri gelenler idi. Biliyorlardı ki Mûsâ ile sihirbazlar daha önce hiç bir araya gelmemişlerdi. Bundan önce onu görmemişlerdi bile. Buna karşılık görenleri hayrete ve dehşete düşürecek bir sihir ortaya koymuşlardı. Bununla birlikte onlar, kendilerinin bile batıl olduğuna inandıkları bu sözleri söylemekten geri kalmadılar. Aklî seviyeleri bu olan kimselerin apaçık hakka, göz kamaştırıcı belgelere iman etmeyişleri garip karşılanmamalıdır. Çünkü Firavun, bu yakın çevresine herhangi bir şey için gerçek şeklinden başka türlü olduğunu söyleyecek olsa onlar, yine de onu tasdik edeceklerdi. iravun daha sonra sihirbazları tehdit ederek dedi ki:“Andolsun ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim.” Yani yeryüzünde fesat çıkartanlara uygulandığı gibi sağ el ile sol ayaklarını kesmekle tehdit etti onları. “ve hepinizi birden asacağım” böylelikle rezil ve zelil olmanızı sağlayacağım. 50. Sihirbazlar imanın ne kadar tatlı olduğunu anlayıp lezzetini aldıklarından dolayı:“Olsun, zararı yok” senin bize yaptığın bu tehdide aldırmıyoruz. “Zaten biz elbette Rabbimize döneceğiz, dediler. Biz” kavmin arasında Mûsâ’ya “ilk iman edenler olduğumuz için Rabbimizin” küfür, sihir ve buna benzer sair “günahlarımızı bağışlayacağını ümit ediyoruz.” Yüce Allah, böylelikle onlara sabır ve sebat verdi. Firavun’un otoritesi ve o dönemdeki iktidarı dolayısıyla onlara savurduğu bu tehdidi uygulamış olma ihtimali olduğu gibi Yüce Allah’ın sihirbazları ona karşı korumuş olması da muhtemeldir. 52. Firavun ve kavmi küfürlerini sürdürmeye devam ettiler. Mûsâ da onlara apaçık âyetleri/mucizeleri getirip duruyordu. Onlara bir mucize gelip de bu mucize onları zor durumda bırakınca Mûsâ’ya, eğer Allah bu musibeti başlarından kaldıracak olursa mutlaka iman edeceklerine ve İsrailoğularını onunla birlikte göndereceklerine dair söz veriyorlardı. Yüce Allah da Mûsâ’ya mucize olmak üzere onlara gönderdiği musibeti kaldırıyor; fakat Firavun ve kavmi verdikleri sözden cayıyorlardı. Nihâyet Mûsâ, iman edeceklerinden ümidini kesip de azap sözü hak olunca ve Yüce Allah’ın, İsrailoğullarını onların esaretlerinden kurtarma ve onlara yeryüzünde iktidar verme vakti gelince O, Mûsâ’ya şunu vahyetti:“Kullarımı geceleyin yola çıkar!” Yani İsrailoğulları ile birlikte gecenin başlangıcında yola koyul! Bundan maksat, yollarını aceleye gelmeden kat etmeleri ve yeterli bir süre yol alabilmeleri idi. “Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” Firavun ve askerleri sizi takip edeceklerdir. Gerçekten de Yüce Allah’ın haber verdiği gibi oldu. Sabah olunca İsrailoğullarının tümden Mûsâ ile birlikte yola koyulduklarını gördüler. 53-55. “Firavun şehirlere” İsrailoğullarını cezalandırmak üzere insanları bir araya getirmek için “toplayıcı adamlar gönderdi.” Kavmini gayrete getirmek kastıyla da şunları söylüyordu: “Gerçekten bunlar” yani İsrailoğulları “az bir topluluktur. Ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar.” O bakımdan bizim, şu bizden kaçmış bulunan bu kaçkın kölelerden, bizi öfkelendirmelerinin intikamını almamız kaçınılmaz bir şeydir. 56. “Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.” Yani onların hepsine karşı tedbirliyiz. Onlar, hepimizin düşmanıdır. Dolayısıyla onların üzerine gitmekte hepimizin maslahatı da ortaktır. 57. Firavun ve askerleri büyük bir ordu halinde, genel bir seferberlik içerisinde yola çıktılar ve acizliklerinden dolayı çıkamayan mazeret sahipleri dışında hiç kimse geri kalmadı. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Böylece onları (ülkelerindeki) bahçelerden ve pınarlardan çıkardık.” Mısır’ın güzel bahçelerinden, coşup kaynayan pınarlarından, topraklarını dolduran ekinlerinden ayırıp çıkardık. Ki şehirleri ve köyleri bunlarla mamur edilmişti. 58. “Hazinelerden ve güzel konaklardan da…” Öyle ki bakanlar onlardan hoşlanıyor, yakından inceleyenler de hayran kalıyordu. Uzun süre bunlardan yararlanmışlardı. Bunların zevk ve arzuları ile uzun bir ömrü, küfür ve fesat üzere geçirdiler. Kullara karşı büyüklük taslayarak, tam bir dalalet içerisinde hayatlarını sürdürdüler. 59. “İşte böyle! Ve Biz onlara” bu bahçelere, ekinlere, pınarlara ve o güzel konaklara daha önceden kendilerine köle yaptıkları ve ağır işlerinde çalıştırdıkları “İsrailoğullarını mirasçı kıldık.” Mülkü dilediğine veren, dilediğinden alan, itaati ile dilediğini aziz kılan, masiyetiyle de dilediğini zelil kılan Allah’ın şanı ne yücedir! 60. “Güneş doğarken onların peşine düştüler.” Yani Firavun kavmi, güneşin doğuş vakti Mûsâ ve kavminin peşine koyuldular. Öfkeli ve kin dolu bir şekilde ısrarla arkalarından koşturdular. 61-62. “İki topluluk birbirini” her biri ötekini “görünce Mûsâ’nın arkadaşları” Mûsâ’ya kederli bir şekilde şikâyette bulunarak: “Kesinlikle bize yetişecekler, dediler.” Ancak Mûsâ, onlara sebat vererek ve Rabbinin hak vaadini onlara haber vererek:“Asla!” durum dediğiniz gibi değil, size yetişemeyecekler. “Şüphesiz Rabbim benimledir. O, bana” benim de sizin de kurtuluşumuzu gerçekleştirecek şekilde “yol gösterecektir, dedi.” 63. “Biz de Mûsâ’ya: Asanla denize vur, diye vahyettik.” O da denize vurdu. “Ardından deniz yarıldı” on iki yola ayrılıp yolların “her bir tarafı büyük bir dağ gibi oldu.” Mûsâ da kavmi ile birlikte bu haldeki denizin içine girdi. 64. “Diğerlerini” Firavun’u ve kavmini de “oraya” o yere “yanaştırdık.” Mûsâ ve kavminin girdiği yola onların da girmelerini sağladık. 65. “Mûsâ’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtardık.” Geriye onlardan biri bile kalmamak üzere hepsi denizden bütünüyle çıktılar. 66. “Sonra da diğerlerini suda boğduk.” Onlardan da boğulmadık hiçbir kimse kalmadı. 67. “Şüphesiz ki bunda bir ibret vardır.” Mûsâ’nın getirdiklerinin doğruluğuna, Firavun’un ve kavminin izledikleri yolun da batıl oluşuna dair pek büyük bir delil vardır. “Onların çoğu” kalplerinin fesadı dolayısıyla imanı gerektiren bunca ibret ve delile rağmen “iman etmemişti.” 68. “Şüphe yok ki Rabbin, Azizdir, Rahimdir.” O, izzetiyle (güç ve kudretiyle) yalanlayan kâfirleri helâk etti; rahmetiyle de Mûsâ’yı ve onunla birlikte olanları tamamen kurtardı.

Şuara 26:68

10- Hani Rabbin Mûsâ’ya şöyle seslenmişti:“Git, o zalim topluma… 11- “Firavun’un kavmine. Korkup sakınmazlar mı onlar?” 12- Dedi ki:“Rabbim, korkarım ki onlar beni yalanlarlar.” 13- “Benim de göğsüm daralır ve dilim dönmez. Onun için Hârûn’a da risalet ver.” 14- “Ayrıca onlara göre ben bir suçluyum. O nedenle beni öldürmelerinden de korkuyorum.” 15- Buyurdu ki:“Asla! İkiniz âyetlerimizle/mucizelerimizle gidin. Şüphesiz Biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitiriz. 16- “İkiniz de Firavun’a gidin ve deyin ki: “Şüphesiz biz âlemlerin Rabbinin elçileriyiz.” 17- “İsrailoğullarını bizimle gönder, diye (geldik).” 18- Dedi ki:“Çocukken seni yanımızda besleyip büyütmedik mi? Üstelik yıllarca da aramızda kaldın.” 19- “Sonunda yapacağını da yaptın. Sen bir kafirsin/nankörsün.” 20- “O işi yaptığım sırada ben cahillerden idim” dedi. 21- “Sizden korkunca da aranızdan kaçtım. Rabbim bana hüküm/hikmet bağışladı ve beni peygamberlerden kıldı.” 22- “Başıma kaktığın o iyilik ise (aslında bir iyilik değil) senin İsrailoğullarını köleleştirmenin bir sonucudur.” 23- Firavun:“Âlemlerin Rabbi (dediğin de) nedir?” dedi. 24- Dedi ki:“Göklerin, yerin ve onların arasında bulunanların Rabbidir. Eğer kesin bilgiye sahipseniz (bunun böyle olduğunu anlarsınız).” 25- Etrafında bulunanlara:“Duymuyor musunuz (neler söylüyor)?!” dedi. 26- “O, hem sizin Rabbiniz, hem de geçmiş atalarınızın Rabbidir” dedi. 27- Dedi ki:“Size gönderilen bu elçiniz kesinlikle delidir.” 28- “Doğunun, batının ve onların aralarında olanların Rabbidir. Eğer aklınızı kullanırsanız (bunun böyle olduğunu anlarsınız)” dedi. 29- Dedi ki:“Eğer benden başka bir ilâh edinirsen seni mutlaka hapse tıkarım.” 30- Dedi ki:“Sana (doğruluğumu ispatlayan) apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?” 31- “Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi getir onu!” dedi. 32- Bunun üzerine Musa asasını attı. Birden o, kocaman ve aşikar bir yılan oluverdi. 33- Elini çıkardı. Bir de ne görsünler; o, bakanların önünde bembeyaz parlıyor! 34- Etrafındaki ileri gelenlere dedi ki:“Şüphesiz bu, çok bilgili bir sihirbazdır.” 35- “Sihri ile sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. O halde ne buyurursunuz?” 36- Dediler ki:“Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere de toplayıcılar gönder de, 37- “Sana ne kadar bilgin sihirbaz varsa hepsini getirsinler.” 38- Böylece sihirbazlar belirlenen günün malum vaktinde toplandı. 39- İnsanlara da:“Siz de toplanacak mısınız?” denildi. 40- “Umarız ki sihirbazlar galip gelirlerse biz de onlara uyarız.” 41- Sihirbazlar geldiklerinde Firavun’a dediler ki:“Eğer galip gelen biz olursak her halde bize bir mükâfat var, değil mi?” 42- O da:“Evet, o zaman siz elbette çok yakınlarımdan da olacaksınız” dedi. 43- Mûsâ onlara:“Haydi, ne atacaksanız atın” dedi. 44- Onlar da iplerini ve asalarını attılar ve:“Firavun’un izzetine yemin olsun ki galip gelecek olan kesinlikle biziz” dediler. 45- Mûsâ da asasını attı. Birden o (yılana dönüşüp) onların göz boyamalarından ibaret şeyleri yakalayıp yutmaya başladı. 46- Sihirbazlar derhal secdeye kapandılar. 47- Dediler ki:“Âlemlerin Rabbine iman ettik” 48- “Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine…” 49- Dedi ki:“Ben size izin vermeden önce mi ona iman ettiniz? Şüphesiz o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Yakında bileceksiniz. Andolsun ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi birden asacağım.” 50- Dediler ki:“Olsun, zararı yok. Zaten biz elbette Rabbimize döneceğiz.” 51- “Biz, ilk iman edenler olduğumuz için Rabbimizin günahlarımızı bağışlayacağını ümit ediyoruz.” 52- Biz Mûsâ’ya:“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz” diye vahyettik. 53- Firavun şehirlere toplayıcı adamlar gönderdi. 54- (Dedi ki:)“Gerçekten bunlar, az bir topluluktur.” 55- “Ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar.” 56- “Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.” 57- Böylece onları (ülkelerindeki) bahçelerden ve pınarlardan çıkardık, 58- Hazinelerden ve güzel konaklardan da… 59- İşte böyle! Ve Biz onlara İsrailoğullarını mirasçı kıldık. 60- Güneş doğarken onların peşine düştüler. 61- İki topluluk birbirini görünce Mûsâ’nın arkadaşları:“Kesinlikle bize yetişecekler!” dediler. 62- Dedi ki:“Asla! Şüphesiz Rabbim benimledir. O, bana yol gösterecektir.” 63- Biz de Mûsâ’ya:“Asanla denize vur” diye vahyettik. Ardından deniz yarıldı ve her bir tarafı büyük bir dağ gibi oldu. 64- Diğerlerini de oraya yanaştırdık. 65- Mûsâ’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtardık. 66- Sonra da diğerlerini suda boğduk. 67- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu iman etmemişti. 68- Şüphe yok ki Rabbin, Azizdir, Rahimdir. 10. İşte Yüce Allah, onun hakkında şöyle buyrmaktadır: Mûsâ’nın, Allah’ın onunla konuşup ona peygamberlik ve risalet verdiğinde ona yönelik seslenişi zamanındaki o üstün halini hatırla! Ona:“Git, o zalim topluma” demişti. Yeryüzünde büyüklük taslayan, oranın ahalisine karşı büyüklük taslayan ve başlarının da rububiyet iddiasında bulunduğu o topluluğa git. 11. “Firavun’un kavmine… Korkup sakınmazlar mı onlar?” Yani onlara yumuşak sözle ve güzel ifadelerle: Kendilerini yaratan, kendilerini rızıklandırmış bulunan Allah’tan korkmaz mısınız? O’ndan çekinip de bu küfrünüzden vazgeçmez misiniz? de! 12-13. Mûsâ, Rabbine özür beyan ederek, bu ağır yükte kendisine yardımcı vermesi talebinde bulunup “dedi ki: Rabbim, korkarım ki onlar beni yalanlarlar. Benim de göğsüm daralır ve dilim dönmez.” Bir başka yerde Mûsâ’nın şöyle söylediği buyrulmaktadır: “Rabbim göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır ve dilimden bağı çöz ki sözümü anlasınlar. Bana ailemden bir yardımcı ver, kardeşim Hârûn’u...”(Tâ-Hâ, 20/25)“Onun için Hârûn’a da risalet ver.” Yüce Allah da onun duasını kabul buyurdu. Mûsâ’ya peygamberlik verdiği gibi kardeşine de peygamberlik verdi. “Onu bana yardımcı olarak gönder.”(el-Kasas, 28/34) Yani bu işimde bana yardımcı olarak gönder. 14. “Ayrıca onlara göre ben” bir Kıpti’yi öldürme meselesinden dolayı “bir suçluyum. O nedenle beni öldürmelerinden de korkuyorum.” 15. “Buyurdu ki: Asla” seni öldürme imkânını bulamayacaklar. Biz size öyle bir güç vereceğiz ki, onlar size kötülük kastıyla yaklaşamayacaklar. Siz ve size tâbi olanlar galip geleceksiniz. Bundan dolayıdır ki Firavun, Mûsâ’ya ileri derecede meydan okumasına, onu kıt akıllıkla, hem onu hem de kavmini sapıklıkla suçlamasına rağmen Mûsâ’ya hiçbir zarar veremedi. “İkiniz” doğruluğunuza ve getirdiğinizin sıhhatine delil olan “âyetlerimizle/mucizelerimizle gidin. Şüphesiz Biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitiriz.” Ben ikinizi de koruyup himaye edeceğim. 16. “İkiniz de Firavuna gidin ve deyin ki: “Şüphesiz biz âlemlerin Rabbinin elçileriyiz.” Yani O, sen Rabbimize ve bize iman edesin, Ona ibadete boyun eğip, O’nun tevhidini kabul edesin, diye bizi sana gönderdi. 17. “İsrailoğullarını bizimle gönder, diye (geldik).” Artık onlara yaptığın işkencelere son ver. Onlar üzerindeki baskını kaldır ki, Rab’lerine ibadet etsinler. Dinlerini gereği gibi uygulayabilsinler. 18. Mûsâ ile Hârûn, Firavun’a gelip de Allah’ın kendilerine emrettiklerini söylediklerinde Firavun iman etmedi, yumuşamadı da. Mûsâ’ya şu sözleriyle karşı koymaya kalkıştı:“Çocukken seni yanımızda besleyip büyütmedik mi?” Sana iyilikte bulunarak henüz beşikte küçük bir bebek iken besleyip büyütmedik mi? Bu şekilde uzun bir süre yanımızda kalmadın mı? 19. “Sonunda yapacağını da yaptın.” Kastettiği ise Mûsâ’nın kavminden olan bir kişi, düşmanına karşı ondan yardım istediğinde Mûsâ’nın o Kıptiyi öldürmesidir:“Mûsâ, ona bir yumruk vurmakla ölümüne sebep oldu.”(el-Kasas, 28/15)“Sen bir kafirsin/nankörsün.” Firavun şunu demek istemişti: O sırada senin de yolun da bizim yolumuzdu. Senin tutturduğun yol ile bizim tutturduğumuz yol, küfürde aynı idi. Firavun, bu sözleriyle -Mûsâ küfürden münezzeh olduğu halde- farkına varmadan kendisinin kâfir olduğunu ikrar ve itiraf etmişti. Bunun üzerine Mûsâ ona şöyle cevap verdi: 20-21. “O işi yaptığım sırada ben cahillerden idim.” Yani ben bu işi kâfir olarak işlemedim, aksine bu işi bilmeden, istemeyerek yaptım. Hem ben bunun için Rabbimden mağfiret diledim. O da bana mağfiret buyurdu. “Sizden korkunca da” beni öldürmek için aranızda karar almanız üzerine “aranızdan kaçtım.” ve Medyen’e gittim. Orada yıllarca kaldıktan sonra geri size geldim. Bu esnada “Rabbim bana hüküm/hikmet bağışladı ve beni peygamberlerden kıldı.” zetle Firavun’un Mûsâ’ya karşı itirazı, cahil veya işi cahilliğe vuran birinin itirazı tütürdendir. O, Mûsâ’nın peygamber olamayacağına dair bir kişiyi öldürmüş olmasını sebep göstermeye kalkıştı. Mûsâ da o kimseyi öldürmesinin bizzat öldürme kastı olmaksızın, bilmeden ve hata yoluyla olduğunu açıklamıştı. Şanı Yüce Allah’ın lütfu ise kimseden alıkonamaz. O halde ne diye Yüce Allah’ın bana hikmet ve risalet bağışlamış olmasını imkânsız kabul ediyorsunuz? 22. Geriye ey Firavun, senin:“Çocukken seni yanımızda besleyip büyütmedik mi?” şeklindeki itirazın kalıyor. Aslında biz bu meseleyi iyice tetkik edecek olursak açıkça görülür ki senin başıma kaktığın bu işte, minnet edilecek bir taraf yoktur. Bundan dolayı Mûsâ ona şöyle demişti:“Başıma kaktığın o iyilik ise (aslında bir iyilik değil) senin İsrailoğullarını köleleştirmenin bir sonucudur.” Senin bunu başıma nimet diye kakmanın sebebi, İsrailoğullarını kendi işlerinde çalıştırman ve onları kendine adeta köle konumuna getirmendir. Beni ise kendine köleleştirmekten ve işlerinde çalıştırmaktan uzak tuttun; şimdi de bunu başıma kakılacak bir iyilik sayıyorsun. Fakat meselenin düşünülmesi halinde gerçek açıkça ortaya çıkar. Sen aslında bu değerli halka zulmettin, onlara işkenceler uyguladın, onları angarya işlerde çalıştırdın. Yüce Allah, kavmime eziyet etmiş olmana rağmen beni senin eziyetinden kurtardı. Senin bana minnet diye hatırlattığın ve başıma kaktığın bu işin, başa kakılacak tarafı neresidir? 23. “Firavun: Âlemlerin Rabbi (dediğin de) nedir? dedi” Firavun bu sözleriyle zalimce ve büyüklük taslayarak Rabbini inkâra yöneldi. Halbuki o, Mûsâ’nın davet ettiği şeyin doğru olduğuna içten içe kesinlikle inanıyordu. 24. Mûsâ şu cevabı verdi:“Göklerin, yerin ve onlarla arasında bulunanların Rabbidir.” Yani ulvi âlemi ve süfli âlemi yaratıp bütün bu kainatı yöneten, işlerini idare eden ve çeşitli yollarla rububiyeti ile terbiye edendir. Sizler de buna dahilsiniz, ey muhataplar! O halde nasıl olur da bütün varlıkların yaratıcısını, gökleri ve yeri yoktan var edeni nasıl inkâr edebilirsiniz? “Eğer kesin bilgiye sahipseniz (bunun böyle olduğunu anlarsınız)” 25. Firavun ise yüzünü ekşiterek ve hayretle: Bu adamın neler söylediğini “duymuyor musunuz?!” dedi. Bunun üzerine Mûsâ şöyle devam etti: 26. Hayret etseniz de etmeseniz de büyüklük taslasanız da zillet ve itaatle boyun eğseniz de bu gerçek değişmez:“O, hem sizin Rabbiniz, hem de geçmiş atalarınızın Rabbidir.” Firavun hakka karşı inat ederek ve o hakkı getirene de dil uzatarak şöyle dedi: 27. “Çünkü o, bizim izlemekte olduğumuz yoldan farklı bir şey söylüyor. Bizim kabul ettiğimiz hususlarda bize ters düşüyor.” Firavun’a göre akıllılık ve akıllı kimse, kendilerinin yaratılmamış olduklarını yahut göklerle yerin kendilerini var eden bir varlık olmaksızın var olduklarını, bizzat kendilerinin de bir yaratıcı olmaksızın var olduklarını iddia eden kimselerdir. Ona göre akıllılık, her bakımdan eksik bir yaratığın ibadet edilmesini kabul etmek, delilik ise ulvi ve süfli alemin yaratıcısı, gizli ve açık bütün nimetleri ihsan eden bir Rabbin varlığını kabul edip O’na ibadete davet etmektir. Firavun, bu sözlerini kavmine allayıp pulladı. Kavmi de kafalarını kullanmayan kıt akıllı kimselerdi. Böylece o “kavmini hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar fasıklar topluluğu idi.”(ez-Zuhruf, 23/54) 28. Mûsâ aleyhisselam da Firavunun inkârına, âlemlerin Rabbini kabul etmeyişine cevap olmak üzere şöyle dedi:“Doğunun, batının ve onların arasında olanların” yani bütün varlıkların “Rabbidir. Eğer aklınızı kullanırsanız (bunun böyle olduğunu anlarsınız).” İşte ben size asgari bir seviyede akıldan payı bulunan herkesin çok iyi bir şekilde anlayıp kavrayacağı açıklamalarda bulunmuş oldum. Ne diye sizler, size söylediğim bu hususları bilmezlikten, anlamazlıktan geliyorsunuz? u ifadelerde üstü kapalı olarak şuna dikkat çekilmektedir: Mûsâ’ya yönelttiğiniz delilik iftirası, asıl sizin kendinizde var. İnsanlar arasında en üstün akıllı, ilmi en mükemel birisine böyle bir iftirada bulunuyorsunuz. Halbuki bizzat deli olanlar sizlersiniz. Çünkü akıllarınız, varlığı en açık bir gerçek olan zatı, gökleri ve yeri, ikisi arasında bulunanları yaratanı inkâra yeltendi. Siz O’nu inkâr ettiğinize göre neyin varlığını kabul ediyorsunuz ki? Siz bu büyük gerçeği bilmediğinize göre sizin bildiğiniz ne olabilir ki? Siz, O’na ve O’nun âyetlerine iman etmediğinize göre artık Allah’tan ve âyetlerinden başka neye iman edebilirsiniz? Allah’a andolsun ki hayvanlar derecesindeki deliler dahi sizden daha akıllıdır. Meralarda yayılan davarlar bile sizden daha doğru yoldadır. 29. Firavun artık ortaya delil koyamayınca, Mûsâ’ya karşı koymaktan ve herhangi bir açıklama yapmaktan aciz kalınca sahip olduğu gücü kullanarak Mûsâ’ya tehditler savurmaya başladı:“Eğer benden başka bir ilâh edinirsen seni mutlaka hapse tıkarım.” Kahrolasıca; Mûsâ’yı saptıracağını ve kendisinden başka kimseyi ilâh edinmeyeceğini ümit etmişti. Yoksa Mûsâ’nın ve beraberindekilerin yaptıklarında, söylediklerinde basiret üzere olduklarını anlamıştı. 30. Mûsâ ona dedi ki:“Sana (doğruluğumu ispatlayan) apaçık bir şey” yani sana getirdiklerimin doğruluğuna delil teşkil edecek harikulade ve apaçık bir delil göstersem de mi böyle yapacaksın? 31-32. Bu (ثُعۡبَانٞ ) erkek yılandır. “Aşikar” olma niteliği ise herkes tarafından açıkça görülen, hayalî ve yılana benzer bir görüntü değil, gerçek bir yılan demektir. 33. “Elini” koynundan “çıkardı, bir de ne görsünler; o, bakanların önünde bembeyaz parlıyor.” Yani eli, bakanlar tarafından açıkça görünen ve herhangi bir kusur ve hastalık söz konusu olmaksızın büyük bir nur saçıyordu. 34-35. “Etrafındaki ileri gelenlere” hakka ve hakkı getirene karşı çıkarak “dedi ki: Şüphesiz bu, çok bilgili bir siharbazdır. Sihri ile sizi yerinizden çıkarmak istiyor.” Firavun, gerçeği onlara başka türlü göstermeye çalışmıştı. Çünkü akıllarının kıt olduğunu biliyordu. Mûsâ’nın gösterdiklerinin, sihirbazların yaptıkları türünden olduğunu söylemeye kalkıştı. Çünkü onlar sihirbazların, insanların güç yetiremeyeceği türden hayret verici işler yaptıklarına inanıyorlardı. Ayrıca Firavun, Mûsâ’nın bu sihirden maksadının onları yurtlarından çıkarmak olduğunu belirterek onları korkutmaya çalışmıştı. Amacı ise onların kendilerini çocuklarından ve yurtlarından uzaklaştırmak isteyen kimseye karşı düşmanlıkta bütün çaba ve gayretlerini ortaya koymalarını sağlamaktı. “O halde ne buyurursunuz?” Buna ne yapalım, dersiniz? 36-37. “Dediler ki: Onu ve kardeşini alıkoy” bir süre beklet “şehirlere de” insanları bir araya getirecek ve sishirbazları toplayacak “toplayıcılar gönder de sana ne kadar bilgin sihirbaz varsa hepsini getirsinler.” Yani ilmin merkezi ve sihrin kaynağı olan bütün şehirlerine becerikli, büyüyü gâyet iyi bilen bütün sihirbazları senin için toplayıp bir araya getirsinler, diye adam gönder. Çünkü sihirbaz olana kendi sihri türünden sihir ile karşı koyulur. Cahil, sapık ve saptırıcı Firavun’un gerçekleri örtbas etmeye çalışarak Mûsâ’nın getirdiklerinin sihir olduğu şeklindeki batıl iddiasını Allah’ın kullara göstermesi, Allah’ın bir lütfu idi. Böylelikle büyük bir kalabalığın hazır bulunacağı bir gösterinin yapılması için bütün becerikli sihirbazları topladılar. Bu sûretle Yüce Allah’ın lütfuyla hak batıla galip gelecekti. İlim ehli ve bu işi bilenler, Mûsâ’nın getirdiğinin doğruluğunu ve hiçbir şekilde sihir olmadığını itiraf ve kabul edeceklerdi. 38. Firavun, danıştığı bu kimselerin görüşlerini uygulamaya koyarak şehirlere sihirbazları toplayacak kimseler gönderdi ve bu konuda bütün gayretini ortaya koydu. “Böylece sihirbazlar belirlenen günün malum vaktinde toplandı.” O günde bir araya gelmek üzere Mûsâ onlarla sözleşmişti. O gün de onların iş-güçlerini bırakıp eğlenceye koştukları bir bayram günüydü. 39. “İnsanlara da: Siz de toplanacak mısınız? denildi.” Yani bütün insanların belirlenen bu günde toplanmaları için ilanda bulunuldu. 40. “Umarız ki sihirbazlar galip gelirlerse biz de onlara uyarız.” Yani insanlara şöyle dediler: Bir araya gelin, toplanın ki sihirbazların Mûsâ’yı nasıl yenik düşürdüklerini, onların işlerinde ne kadar becerikli olduklarını görün. Biz de onlara uyacağız; onları tazim edeceğiz. Sihir bilgisinin ne kadar değerli olduğunu öğrenmiş olacağız. Eğer hakka uyma muvaffakiyetine mazhar olmak isteselerdi, şöyle demeleri gerekirdi: Biz, onlardan kim haklı çıkarsa ona uyacağız ve doğruyu öğrenmiş olacağız. Bundan dolayı bu toplanmanın, onlara karşı delilin ortaya konulması dışında kendilerine hiçbir faydası olmadı. 41-42. “Sihirbazlar geldiklerinde” Firavun’un yanına ulaştıklarında “Firavuna: Eğer” Mûsâ’ya “galip gelen biz olursak her halde bize bir mükâfat var, değil mi?” Buna karşılık Firavun da onlara: “Evet” size hem bir ücret, hem de mükâfat verilecektir. “O zaman siz elbette” nezdimde “çok yakınlarımdan da olacaksınız, dedi.” Bu sözleriyle onlara hem mükâfat, hem de kendisine yakın olma vaadinde bulundu ki daha bir gayrete gelsinler ve Mûsâ’nın getirdiklerine karşı çıkmak için bütün güçlerini ortaya koysunlar. 43. Mûsâ, sihirbazlar ve Mısır halkı belirlenen vakitte bir araya geldiklerinde Mûsâ sihirbazlara öğütlerde bulundu ve dedi ki:“Yazıklar olsun size! Yalan uydurup Allah’a iftira etmeyin. Sonra azap ile kökünüzü kazır. Zira (O’na) iftira eden zarar eder.”(Tâ-Hâ, 20/61) Sihirbazlar kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler, tartıştılar. Sonra Firavun onları gayrete getirdi, onlar da birbirlerini teşvik ettiler. “Mûsâ onlara: Haydi, ne atacaksanız atın, dedi.” Yani siz içinizden neyi atmayı geçiriyorsanız atın. Bu sözleriyle Mûsâ onlara herhangi bir sınır getirmemiş oluyordu. Çünkü o, hakka karşı çıkmak maksadıyla yapacakları işin batıl olduğunun ortaya çıkacağına kesin kanaat sahibiydi. 44. “Onlar da iplerini ve asalarını attılar.” Bunlar hareket eden yılanlara dönüştü ve bu yolla insanların gözlerini büyülediler. “Ve: Firavunun izzetine yemin olsun ki galip gelecek olan kesinlikle biziz, dediler.” Her açıdan zayıf ve aciz bir kulun izzetini, gücüne sığındılar. Bu kulun tek vasfı, zorbalık ve büyüklük taslaması, görünüşte hükümdar olması ve ordusu bulunmasıydı. İşte onlar bu manzaraya aldandılar. Basiretleri, işin gerçeğine nüfuz edememişti. Yahut onlar bu sözleriyle Firavun’un izzetine yemin ederek galip geleceklerini zannetmişlerdi. 45. “Mûsâ da asasını attı. Birden o (yılana dönüşüp) onların göz boyamalarından ibaret şeyleri yutmaya başladı.” Ortaya attıkları bütün ipleri ve sopaları tamamen yuttu. Çünkü onların yaptıkları bir göz boyama, bir yalan ve bir uydurmaydı. Onların hepsi boş, batıl şeylerdi. Hakka karşı duramaz, direnemezlerdi. 46-48. Sihirbazlar, bu büyük mucizeyi gördüklerinde sihir işini bildiklerinden dolayı Mûsâ’nın yaptığı bu işin sihir olmadığına kesin kanaat getirdiler. Bunun ancak Allah’ın âyetlerinden bir âyet, Mûsâ’nın doğruluğunu ortaya koyan ve getirdiğinin gerçek olduğunu gösteren bir mucize olduğunu anladılar. Bunun üzerine “sihirbazlar derhal” Rablerine “secdeye kapandılar. Dediler ki: “Âlemlerin Rabbine iman ettik, Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine…” Böylelikle o toplantı yerinde batıl, kökünden yok edildi. Bu batılın elebaşları da onun batıl olduğunu ikrar ve itiraf etti, hak da açıkça ortaya çıkıp üstün geldi. Herkes de bunu gözleriyle gördü. Ancak Firavun, azgınlık ve sapıklıkta direnerek, inadını sürdürerek yüz çevirdi. 49. Firavun sihirbazlara “dedi ki: Ben size izin vermeden önce mi ona iman ettiniz?” Firavun, sihirbazların kendine karşı gösterdikleri cesaretten, kendi izni olmadan ve ona danışmadan iman etmeye kalkışmalarından hem hayrete düşmüştü hem de kavmine bunun şaşılacak bir şey olduğunu ima etmişti. “Şüphesiz o, size sihri öğreten büyüğünüzdür.” Halbuki sihirbazları toplayan o idi. Onları bulundukları şehirlerden toplayıp getirme görüşünü ortaya koyanlar da onun ileri gelenler idi. Biliyorlardı ki Mûsâ ile sihirbazlar daha önce hiç bir araya gelmemişlerdi. Bundan önce onu görmemişlerdi bile. Buna karşılık görenleri hayrete ve dehşete düşürecek bir sihir ortaya koymuşlardı. Bununla birlikte onlar, kendilerinin bile batıl olduğuna inandıkları bu sözleri söylemekten geri kalmadılar. Aklî seviyeleri bu olan kimselerin apaçık hakka, göz kamaştırıcı belgelere iman etmeyişleri garip karşılanmamalıdır. Çünkü Firavun, bu yakın çevresine herhangi bir şey için gerçek şeklinden başka türlü olduğunu söyleyecek olsa onlar, yine de onu tasdik edeceklerdi. iravun daha sonra sihirbazları tehdit ederek dedi ki:“Andolsun ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim.” Yani yeryüzünde fesat çıkartanlara uygulandığı gibi sağ el ile sol ayaklarını kesmekle tehdit etti onları. “ve hepinizi birden asacağım” böylelikle rezil ve zelil olmanızı sağlayacağım. 50. Sihirbazlar imanın ne kadar tatlı olduğunu anlayıp lezzetini aldıklarından dolayı:“Olsun, zararı yok” senin bize yaptığın bu tehdide aldırmıyoruz. “Zaten biz elbette Rabbimize döneceğiz, dediler. Biz” kavmin arasında Mûsâ’ya “ilk iman edenler olduğumuz için Rabbimizin” küfür, sihir ve buna benzer sair “günahlarımızı bağışlayacağını ümit ediyoruz.” Yüce Allah, böylelikle onlara sabır ve sebat verdi. Firavun’un otoritesi ve o dönemdeki iktidarı dolayısıyla onlara savurduğu bu tehdidi uygulamış olma ihtimali olduğu gibi Yüce Allah’ın sihirbazları ona karşı korumuş olması da muhtemeldir. 52. Firavun ve kavmi küfürlerini sürdürmeye devam ettiler. Mûsâ da onlara apaçık âyetleri/mucizeleri getirip duruyordu. Onlara bir mucize gelip de bu mucize onları zor durumda bırakınca Mûsâ’ya, eğer Allah bu musibeti başlarından kaldıracak olursa mutlaka iman edeceklerine ve İsrailoğularını onunla birlikte göndereceklerine dair söz veriyorlardı. Yüce Allah da Mûsâ’ya mucize olmak üzere onlara gönderdiği musibeti kaldırıyor; fakat Firavun ve kavmi verdikleri sözden cayıyorlardı. Nihâyet Mûsâ, iman edeceklerinden ümidini kesip de azap sözü hak olunca ve Yüce Allah’ın, İsrailoğullarını onların esaretlerinden kurtarma ve onlara yeryüzünde iktidar verme vakti gelince O, Mûsâ’ya şunu vahyetti:“Kullarımı geceleyin yola çıkar!” Yani İsrailoğulları ile birlikte gecenin başlangıcında yola koyul! Bundan maksat, yollarını aceleye gelmeden kat etmeleri ve yeterli bir süre yol alabilmeleri idi. “Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” Firavun ve askerleri sizi takip edeceklerdir. Gerçekten de Yüce Allah’ın haber verdiği gibi oldu. Sabah olunca İsrailoğullarının tümden Mûsâ ile birlikte yola koyulduklarını gördüler. 53-55. “Firavun şehirlere” İsrailoğullarını cezalandırmak üzere insanları bir araya getirmek için “toplayıcı adamlar gönderdi.” Kavmini gayrete getirmek kastıyla da şunları söylüyordu: “Gerçekten bunlar” yani İsrailoğulları “az bir topluluktur. Ve onlar bizi gerçekten kızdırdılar.” O bakımdan bizim, şu bizden kaçmış bulunan bu kaçkın kölelerden, bizi öfkelendirmelerinin intikamını almamız kaçınılmaz bir şeydir. 56. “Biz ise uyanık ve tedbirli bir topluluğuz.” Yani onların hepsine karşı tedbirliyiz. Onlar, hepimizin düşmanıdır. Dolayısıyla onların üzerine gitmekte hepimizin maslahatı da ortaktır. 57. Firavun ve askerleri büyük bir ordu halinde, genel bir seferberlik içerisinde yola çıktılar ve acizliklerinden dolayı çıkamayan mazeret sahipleri dışında hiç kimse geri kalmadı. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Böylece onları (ülkelerindeki) bahçelerden ve pınarlardan çıkardık.” Mısır’ın güzel bahçelerinden, coşup kaynayan pınarlarından, topraklarını dolduran ekinlerinden ayırıp çıkardık. Ki şehirleri ve köyleri bunlarla mamur edilmişti. 58. “Hazinelerden ve güzel konaklardan da…” Öyle ki bakanlar onlardan hoşlanıyor, yakından inceleyenler de hayran kalıyordu. Uzun süre bunlardan yararlanmışlardı. Bunların zevk ve arzuları ile uzun bir ömrü, küfür ve fesat üzere geçirdiler. Kullara karşı büyüklük taslayarak, tam bir dalalet içerisinde hayatlarını sürdürdüler. 59. “İşte böyle! Ve Biz onlara” bu bahçelere, ekinlere, pınarlara ve o güzel konaklara daha önceden kendilerine köle yaptıkları ve ağır işlerinde çalıştırdıkları “İsrailoğullarını mirasçı kıldık.” Mülkü dilediğine veren, dilediğinden alan, itaati ile dilediğini aziz kılan, masiyetiyle de dilediğini zelil kılan Allah’ın şanı ne yücedir! 60. “Güneş doğarken onların peşine düştüler.” Yani Firavun kavmi, güneşin doğuş vakti Mûsâ ve kavminin peşine koyuldular. Öfkeli ve kin dolu bir şekilde ısrarla arkalarından koşturdular. 61-62. “İki topluluk birbirini” her biri ötekini “görünce Mûsâ’nın arkadaşları” Mûsâ’ya kederli bir şekilde şikâyette bulunarak: “Kesinlikle bize yetişecekler, dediler.” Ancak Mûsâ, onlara sebat vererek ve Rabbinin hak vaadini onlara haber vererek:“Asla!” durum dediğiniz gibi değil, size yetişemeyecekler. “Şüphesiz Rabbim benimledir. O, bana” benim de sizin de kurtuluşumuzu gerçekleştirecek şekilde “yol gösterecektir, dedi.” 63. “Biz de Mûsâ’ya: Asanla denize vur, diye vahyettik.” O da denize vurdu. “Ardından deniz yarıldı” on iki yola ayrılıp yolların “her bir tarafı büyük bir dağ gibi oldu.” Mûsâ da kavmi ile birlikte bu haldeki denizin içine girdi. 64. “Diğerlerini” Firavun’u ve kavmini de “oraya” o yere “yanaştırdık.” Mûsâ ve kavminin girdiği yola onların da girmelerini sağladık. 65. “Mûsâ’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtardık.” Geriye onlardan biri bile kalmamak üzere hepsi denizden bütünüyle çıktılar. 66. “Sonra da diğerlerini suda boğduk.” Onlardan da boğulmadık hiçbir kimse kalmadı. 67. “Şüphesiz ki bunda bir ibret vardır.” Mûsâ’nın getirdiklerinin doğruluğuna, Firavun’un ve kavminin izledikleri yolun da batıl oluşuna dair pek büyük bir delil vardır. “Onların çoğu” kalplerinin fesadı dolayısıyla imanı gerektiren bunca ibret ve delile rağmen “iman etmemişti.” 68. “Şüphe yok ki Rabbin, Azizdir, Rahimdir.” O, izzetiyle (güç ve kudretiyle) yalanlayan kâfirleri helâk etti; rahmetiyle de Mûsâ’yı ve onunla birlikte olanları tamamen kurtardı.

Şuara 26:69

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:70

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:71

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:72

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:73

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:74

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:75

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:76

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:77

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:78

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:79

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:80

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:81

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:82

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:83

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:84

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:85

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:86

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:87

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:88

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:89

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:90

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:91

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:92

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:93

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:94

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:95

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:96

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:97

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:98

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:99

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:100

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:101

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:102

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:103

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:104

69- Onlara İbrahim’in haberini de oku. 70- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti. 71- Onlar da:“Biz birtakım putlara ibadet ediyoruz ve sürekli onlara tapınmaktayız” demişlerdi. 72- Dedi ki:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” 73- “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” 74- Dediler ki:“Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” 75, 76- Dedi ki:“Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz?” 77- “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi hariç.” 78- “O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” 79- “Beni yediren ve içiren O’dur.” 80- “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” 81- “Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur.” 82- “Hesap gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” 83- “Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla ve beni salihler arasına kat!” 84- “Sonrakiler arasında bana dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam bağışla!” 85- “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl! 86- “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” 87- “(İnsanların) diriltilecekleri günde beni rezil etme!” 88- “O gün ki ne malın ne de evladın hiçbir faydası olmaz.” 89- “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ.” 90- (O gün) cennet takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. 91- Cehennem de azgınlara açıkça gösterilir. 92, 93- Onlara denir ki:“Hani Allah’ın dışında ibadet ettikleriniz nerede? Size yardım edebiliyorlar mı ya da kendi kendilerine yardımları dokunuyor mu?” 94, 95- Hem onlar, hem o azgınlar hem de İblis’in orduları hep birlikte yüz üstü oraya atılırlar. 96- Onlar, orada (sahte ilahlarıyla) çekişerek derler ki: 97- “Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.” 98- “Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” 99- “Ama bizi günahkârlardan başkası saptırmadı.” 100- “Artık bizim ne bir şefaatçimiz var.” 101- “Ne de candan bir dostumuz…” 102- “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da mü’minlerden olsak.” 103- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmezler. 104- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 69. Yani Ey Muhammed, insanlara İbrahim el-Halil’in, o üstün ve değerli haberini, özellikle şu hali ile ilgili haberini oku! Yoksa onun aktarılmaya değer pek çok haberi vardır. Ancak ona dair haberlerin en faziletlisi ve en hayret verici olanları, onun risaletini, kavmini davet etmesini, onlara karşı delil getirip yollarının batıl olduğunu ortaya koymasını ihtiva eden şu haberdir. Bundan dolayı bu haberi (“hani” anlamındaki) zaman zarfı ile kayıtlayarak şöyle buyurmaktadır: 70-71. “Hani o babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz?, demişti. Onlar da” ibadetlerini beğenerek ve böbürlenerek: Ellerimizle yapıp yonttuğumuz “birtakım putlara ibadet ediyoruz ve ve sürekli onlara tapınmaktayız, demişlerdi.” Çoğu vakitlerimizi onlara ibadetlerle geçiriyoruz. 72. Bunun üzerine İbrahim, bu putların ibadete layık olmadıklarını açıklayarak:“Bunlar dua ettiğinizde sizi işitirler mi?” Dualarınızı kabul edip de sıkıntılarınızı giderir, hoşunuza gitmeyen her şeyi sizden çekip uzaklaştırırlar mı? 73. “Yahut size fayda ya da zarar verirler mi?” Kavmi, bütün bunların ilâhlarında bulunmadığını kabul ettiler. Dualarını işitmediklerini, kabul etmediklerini, fayda ve zararlarının olmadığını itiraf ettiler. Bundan dolayı İbrahim putları kırdığında:“Onların şu büyükleri bunu yapmıştır. Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler)” dediğinde onlar “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”(el-Enbiya, 21/63-65) demişlerdi. “Yani bu iş, zaten hallerinden bilinip anlaşılan bir şeydir. Bunda anlaşılmayacak veya şüphe etmeyi gerektirecek bir şey yoktur.” Bu yüzden de sapık atalarını taklide sığınarak kendilerini savundular ve şöyle dediler: 74. “Hayır! Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” Biz de bu konuda onlara uyduk. Onların yollarını izledik. Onların âdetlerini olduğu gibi koruduk. 75-78. İbrahim aleyhisselam şöyle dedi: Sizler de atalarınız da hepiniz bu hususta hasımsınız, hepinize söylenecek söz birdir: O da şudur: “De Gerek sizin gerekse de önceki atalarınızın nelere ibadet ettiğinizi hiç mi düşünmediniz? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır.” Haydi onlar, bana en ufak bir zarar versinler! Haydi bana tuzak kursunlar! Buna güçleri yetmez. Ben onları düşman belledim. “Ancak âlemlerin Rabbi hariç. O ki beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.” Yaratma nimeti de dini ve dünyevi maslahatlara yol gösterip ulaştırma nimeti de yalnızca O’ndandır. Daha sonra İbrahim bu maslahatlardan birtakım zorunlu halleri özellikle söz konusu ederek şöyle dedi: 79-82. “Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek sonra da diriltecek olan O’dur. Kıyamet gününde hatalarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.” Bütün bunları yapan yalnızca O’dur. O halde yalnızca O’na ibadet etmek, yalnızca O’na itaat etmek icap eder. Hiçbir şey yaratamayan, doğru yola erdiremeyen, hastalık veremeyen, şifaya kavuşturamayan, yediremeyen, içiremeyen, öldüremeyen, diriltemeyen, gerek kendilerine ibadet edenlerin sıkıntılarını gidererek olsun gerek günahlarını bağışlayarak olsun hiçbir fayda sağlayamayan bu putların da terk edilmesi icap eder. İşte bu, kat’i bir delil ve göz kamaştırıcı bir belgedir ki sizler de atalarınız da buna karşı çıkamazsınız. O halde bu, sizin de onların da sapık olduğunuzun, hidâyet ve doğru yolu terk ettiğinizin kesin delilidir. Yüce Allah, bu hususta başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“Kavmi ona karşı delil getirmeye kalkıştı. O da dedi ki: Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz?”(el-En’am, 6/80) 83. Daha sonra İbrahim aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Rabbim, bana hüküm/hikmet bağışla” yani kendisi vasıtasıyla hükümleri, helâli ve haramı bilebileceğim ve onunla insanlar arasında hüküm verebileceğim çokça ilim ver. “Ve beni” peygamber ve rasûl kardeşlerim olan “salihler arasına kat!” 84. Kıyamet gününe kadar sürekli devam edecek, doğru ve haklı bir şekilde övülmeyi nasip et! Allah da onun bu duasını kabul buyurdu ve ona bağışladığı ilim ve hikmet sayesinde rasûllerin en faziletlilerinden oldu. Onu diğer peygamber kardeşleri arasında sevilen, kabul gören, bütün ümmetler arasında ve bütün çağlarda, kendisinden övgüyle söz edilip ta’zim olunan bir peygamber kıldı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra gelenler arasında ona (güzel bir övgü) bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İhsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak o, iman eden kullarımızdandı. (es-Sâffât, 37/108-111) 85. “Beni Naim cennetinin mirasçılarından kıl.” Yüce Allah’ın kendilerine cenneti miras olarak verdiği kimselerden eyle! Allah onun bu duasını da kabul buyurarak Naim cennetlerinde onun mevkiini oldukça yükseltmiştir. 86. “Babamı da bağışla! Çünkü o, sapmışlardandır.” Babasına yapmış olduğu bu dua ise babasına verdiği şu sözden dolayıdır: “Ben, senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı gerçekten lütufkârdır.”(Meryem, 19/47) Yine Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “İbrahim’in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi. Ama onun Allah’ın düşmanı olduğu açıkça kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çokça yalvarıp yakaran ve gerçekten yumuşak huylu idi.”(Tevbe, 9/114) 87-88. “(İnsanların) diriltilecekleri günde” bazı günahlar dolayısı ile azarlamak, cezalandırmak ve rüsvay kılmak sûretiyle “beni rezil etme!” Aksine “ne malın ne de evladın hiçbir faydası” olmayacağı o gün beni mutlu ve bahtiyar kıl! 89. “Ancak Allah’a selim bir kalple gelmiş olanlar müstesnâ” İşte senin nezdinde kendisine faydalı olacak şeyleri bulunan kimse bu olacaktır. İşte cezadan kultularak pek büyük mükâfatlara layık olacak olanlar da böyleleridir. “Selim kalp”; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlar üzerinde ısrar etmekten uzak ve selamette olan kalp demektir. Bu kalbin, sözü edilen hususlardan uzak olması onların zıddı ile yani Allah’a ihlas, ilim, yakin, hayrı sevmek vb. gibi sıfatlara sahip olmasını, iradesinin ve sevgisinin Yüce Allah’ın muhabbetine, arzularının da Allah’ın emirlerine tâbi olmasını gerektirir. 90-91. Daha sonra Yüce Allah, bu pek dehşetli günün birtakım niteliklerini, bugündeki mükâfat ve cezaları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“(O gün) cennet” Rablerinin emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, O’nun gazap ve cezasından korkup sakınan “takvâ sahiplerine yakınlaştırılır. Cehennem de” Allah’ın masiyetlerine dalarak O’nun haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösteren, peygamberlerini yalanlayan ve peygamberlerin kendilerine getirdiği hakkı reddeden “azgınlara da cehennem açıkça gösterilir.” İhtiva ettiği bütün azaplar ile onlar için hazırlanır. 92-93. Yani bunların hiçbirisi olmuyor. Böylelikle yalanları ve rüsvaylıkları açıkça ortaya çıkmış olacak, hüsranları ve rezillikleri gün gibi görülecektir. Pişmanlık duyacaklar ve dünyadaki çalışmaları da boş çıkacaktır. 94-95. “Hem onlar” yani tapındıkları putlar “hem” onlara tapan “o azgınlar hem de İblis’in” insanlardan ve cinlerden oluşan, günahlara teşvik eden, şirk koşmaları ve iman etmemeleri sebebiyle onlara musallat olan, İblis’in propagandacıları olup onu hoşnut etmek için çalışan, hem İblis’e itaate davet eden, hem bu daveti kabul eden, hem de onları şirklerinde taklit edenlerden meydana gelen “orduları hep birlikte yüz üstü oraya” cehenneme “atılırlar.” 96-98. “Onlar” yani İblis’in azgın orduları, tapındıkları put ve heykellerle “çekişerek derler ki: Allah’a yemin olsun ki biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi” ibadet, sevgi, korku, ümit vb. hususlarında “âlemlerin Rabbi ile denk tutuyorduk.” Ve O’na dua ve ibadet ettiğimiz gibi size de dua ve ibadet ediyorduk. Böylelikle kendi sapıklıklarını açıkça görmüş olacaklardır. Yüce Allah’ın kendilerini cezalandırmaktaki adaletini ve bu cezanın son derece yerinde olduğunu ikrar ve itiraf edeceklerdir. Onlar, bu sahte ilahlarını ancak ibadet hususunda âlemlerin Rabbine denk kabul ediyorlardı. Yoksa yaratmada denk tutmuyorlardı. Buna delil ise “âlemlerin Rabbi” sözleridir. Yani onlar, Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ve bu arada kendi put ve heykellerinin de rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ediyorlardı. 99. “Ama bizi günahkârlardan başkası” doğruluk ve hidâyet yolundan “saptırmadı.” Onlar, bizi bunun yerine sapıklığın ve fıskın yoluna çağırdılar. Sözü edilen günahkarlar, cehennem ateşine çağıran önderlerdir. 100-101. “Artık bizim” bu vakitte bizi azaptan kurtarmak için bize şefaat edecek “ne bir şefaatçimiz var. Ne de candan bir dostumuz.” Dünyada görülegeldiği üzere asgari bir miktarda bize fayda sağlayacak samimi bir yakınımız da yok. Böylelikle her türlü hayırdan yana ümitlerini kesmiş olacaklar, kazandıklarının karşılığını görecekler. Salih amel işlemek maksadıyla dünyaya döndürülmeyi temenni ederek şöyle diyecekler: 102. “Keşke (dünyaya) dönme imkânımız olsa da” oraya döndürülsek de “mü’minlerden olsak?” Bu yolla da azaptan kurtulup mükâfatı hak etsek? Ama ne mümkün! Onlaırn bu arzularını gerçekleştirmelerine müsaade edilmeyecektir. Zira artık onların rehin alınan canları, kesinlikle salınmayacaktır. 103-104. “Şüphesiz bunda” size sözünü ettiğimiz ve anlattığımız bu hususlarda sizin için “bir ibret vardır. Fakat” bunca âyetin indirilmiş olmasına rağmen “onların çoğu iman etmezler. Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir.”

Şuara 26:105

105- Nuh kavmi peygamberleri yalanladılar. 106- Hani kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti:“Korkup sakınmaz mısınız?” 107- “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” 108- “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 109- “Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi vermek ancak âlemlerin Rabbine aittir. 110- “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 111- “Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?!” dediler. 112- Dedi ki:“Onların yapmakta oldukları(nın içyüzü) hakkında benim hiçbir bilgim yoktur.” 113- “Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Eğer düşünürseniz (bunu anlarsınız).” 114- “Ben mü’minleri kovacak değilim.” 115- “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” 116- Dediler ki:“Ey Nuh, eğer vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” 117- Dedi ki:“Rabbim, kavmim gerçekten beni yalanladı.” 118- “Artık benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver ve beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar!” 119- Biz de onu ve onunla birlikte olanları o dopdolu gemi içerisinde kurtardık. 120- Sonra da onların ardından geri kalanları suda boğduk. 121- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Ama onların çoğu iman etmezler. 122- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 105. Allah, Nuh kavminin peygamberleri Nuh’u yalanlamalarını, onlara söylediklerini, onların karşı tutumlarını ve her iki tarafın da akıbetlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Nuh kavmi” bütünüyle “peygamberleri yalanladılar.” Çünkü Nuh’un yalanlanması, bütün rasûlleri ve peygamberleri yalanlamak gibidir. Zira bütün peygamberlerin yaptıkları davet ittifakla birdir. Verdikleri haberler de birdir. Bu yüzden onlardan birisini yalanlamak, bütün peygamberlerin getirdikleri hakkı yalanlamak demektir. 106. “Hani” nesep itibariyle “kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: Korkup sakınmaz mısınız?” Yüce Allah’ın peygamberleri, kendilerine peygamber olarak gönderdiği kimselerin nesebinden seçmiş olması, ona itaat etmekten kaçınmamaları ve onu iyi bir şekilde tanımaları, ayrıca onun halini araştırma ihtiyacı duymamaları dolayısıyladır. Nuh, diğer peygamberlerin -Allah’ın salât ve selâmları üzerlerine olsun- izledikleri yolu izleyerek kavmine en yumuşak bir şekilde hitap edip: Allah’tan korkmaz ve izlemekte olduğunuz putlara ibadetten vazgeçerek ibadetinizi yalnızca Allah’a ihlasla yapmaz mısınız? demişti. 107. “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” Onun özel olarak kendilerine gönderilmiş bir peygamber olması, onlara getirmiş olduğu şeyleri kabul ve iman etmelerini, Yüce Allah’a böyle bir şerefli rasûlü özel olarak göndermiş olması dolayısıyla şükrederek karşılık vermelerini gerektirmekte idi. Onun ayrıca güvenilir bir kimse olması, Yüce Allah hakkında ancak hakkı söylemesi, vahyine herhangi bir şeyi ilave etmeyip ondan hiçbir şey de eksiltmemesi demektir ki bu da onların peygamberlerinin kendilerine vermiş olduğu haberleri tasdik, emrine de itaat etmelerini gerektirir. 108. “Artık Allah’tan korkun” Size vermiş olduğu emirler ve koymuş olduğu yasaklar hususunda “bana itaat edin.” İşte Nuh’un onlara gönderilmiş güvenilir bir peygamber olması bunu gerektirir. Bundan dolayı burada sebebe delâlet eden (“artık” diye çevrilen) “ف” harfi getirilmiştir. 109. Nuh, kendisine itaati gerektiren sebebi söz konusu ettikten sonra ona itaat etmelerine engel olacak bir hususun da bulunmadığını dile getirerek şöyle demiştir:“Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Bu yüzden sizin için ağır bir borç altına girme söz konusu değildir. “Benim ecrimi vermek, ancak âlemlerin Rabbine aittir.” Ben bu yolla O’na yakın olmayı, O’nun pek büyük mükâfatına nail olmayı ümit ederim. Size gelince bütün isteğim sizin iyiliğinizdir. Sizden dosdoğru yolu izlemenizi istiyorum, o kadar. 110. “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” Nuh aleyhisselam bu sözünü tekrarladı. Çünkü o, kavmine tekrar tekrar davette bulunmuş ve bu uğurda uzunca bir ömür harcamıştı. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“O da onlar arasında elli yıl eksik olmak üzere bin yıl kaldı.”(el-Ankebût, 29/14); “Dedi ki: Rabbim ben kavmimi gece ve gündüz durmadan davet ettim. Fakat benim davetim kaçıştan başka bir şeylerini artırmadı onların.”(Nuh 71/5-6) Ancak kavmi, onun davetini reddederek ve hiç de karşı çıkmaya elverişli olmayan sözlerle karşı çıkarak şöyle dediler: 111. Yani bizler, insanların ancak aşağı olanlarının, basit ve düşük seviyelilerinin sana tabi olduklarını görüyoruz. Nasıl olur da sana uyabiliriz? Böylelikle onların hakka karşı ne kadar büyüklük tasladıkları ve gerçekleri bilmeyen cahil bir topluluk oldukları ortaya çıkmaktadır. Onların maksatları hakkı bulmak olsaydı ve eğer Nuh’un davetiyle ilgili anlayamadıkları bir husus veya şüphe ettikleri bir konu bulunsaydı şöyle demeleri gerekirdi:“Sen bize getirdiğin şeylerin doğruluğunu, bunu ortaya koyacak vasıtalarla bizlere açıkla!” Eğer onlar gereği gibi düşünmüş olsalardı, Nuh’a tâbi olanların asıl itibariyle en üstün, insanların en hayırlıları, sağlam akıl ve üstün ahlâkî özelliklere sahip kimseler olduklarını, buna karşılık en bayağı ve aşağılık olanların ise aklın temel özelliğinden mahrum kalan ve böylelikle taşlara ibadeti güzel görerek onlara secde etmeye, onlara dua ve ibadet etmeye razı olan, diğer taraftan o kâmil peygamberlerin çağrısına itaati kabul etmeyen kimselerin yani kendilerinin olduğunu da anlayacaklardı. İki hasım taraftan herhangi birisinin sadece batıl bir söz söylemesi ile -karşı tarafın iddiasının doğruluğunun göz önünde bulundurulmasına gerek kalmaksızın- o batıl söz söyleyen tarafın iddiasının çürük ve tutarsız olduğu anlaşılır. O nedenle Nuh’un doğruluğunu, getirdiklerinin sıhhatini kati bir şekilde ortaya koyan bunca mucizelerini ve o büyük davetini görmemiş olsaydık bile Nuh kavminin, peygamberlerin davasını reddetmek için:“Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?” dediklerini ve herkes tarafından tutarsızlığı açıkça bilinen bu esastan hareketle onun çağrısını reddettiklerini bu buyruklarla öğrendiğimize göre buradan hareketle onların da sapık ve kesin yanlış içerisinde olduklarını anlamış oluyoruz. 112-113. Yani amelleri de hesapları görmek de Allah’a düşer. Bana düşen ise sadece tebliğ etmektir. Siz onları bırakın da eğer benim size getirdiğim, hak ise ona itaatle boyun eğin. Zira herkes kendi amelinin karşılığını görecektir. 114. Kahrolasıcalar! Büyüklük tasladıkları ve üstün olduklarını zannettikleri için Nuh’un iman edenleri yanından uzaklaştırmasını, iman etmeleri için bir şart olarak ileri sürmüşlerdi. O da kendilerine:“Ben mü’minleri kovacak değilim” diye cevap vermişti. Çünkü onlar, herhangi bir şekilde kovulmayı, küçük düşürülmeyi hak eden kimseler değildir. Onlar, hem sözlü, hem fiili olarak üstün görülmeye, ikrama layık kimselerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde onlara de ki: “Selam sizlere! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı....”(el-En’am, 6/54) 115. “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Ben ancak uyaran bir kimseyim; Allah’tan aldığımı sizlere tebliğ eden ve kulların iyiliğini isteyen bir nasihatçiyim. Benim elimde bir yetki yoktur. İş, bütünüyle Allah’a aittir. 116. Nuh aleyhisselam gece gündüz, gizli açık onları davet etmeye devam etti. Onlarsa sürekli ondan uzaklaştılar ve “dediler ki: “Ey Nuh, eğer” bizi yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” Seni en kötü öldürme şekli olan -köpek öldürür gibi- taşa tutarak öldüreceğiz. Kahrolasıcalar, kendileri hakkında kendilerinden bile daha çok şefkatli olan o güvenilir, kendilerine öğüt verip iyiliklerini isteyen böyle bir peygambere ne kadar da çirkin karşılık vermişlerdi! 117-118. Şüphesiz onların zulümleri, en ileri dereceye varıp küfürleri de alabildiğine katmerleşince peygamberleri onların hepsini kuşatacak bir bedduada bulundu:“Rabbim yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma!”(Nuh, 71/26) Burada da şöyle dediğini görüyoruz: “…benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver” Yani aramızdan haddi aşıp azgınlık edeni helâk et! Nuh asıl azgın ve zalimlerin onlar olduğunu bildiği için bu duayı yapmıştı. Bundan dolayı daha sonra:“Beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar” diye devam etti. 119. Yani insanlarla ve hayvanlarla dolu olan “o gemi içerisinde kurtardık.” 120. “Sonra da onların” yani Nuh aleyhisselam ile onunla beraber bulunan mü’minlerin “ardından geri kalanları” yani kavminin geri kalan bütün fertlerini “suda boğduk.” 121. “Şüphesiz bunda” yani Nuh aleyhisselam ve ona uyanların kurtarılıp onu yalanlayanların da helâk edilmesinde gönderdiğimiz peygamberlerin doğruluğuna, getirdiklerinin sıhhatine, buna karşılık onları yalanlayan düşmanların izledikleri yolun da batıl olduğuna delil teşkil “eden bir ibret vardır.” 122. “Şüphe yok ki Rabbin” izzetiyle düşmanlarını kahredip tufan ile onları suda boğan “Azizdir,” Gerçek dostlarına karşı da “Rahimdir.” Çünkü O, Nuh’u ve onunla birlikte bulunan iman ehlini kurtarmıştır.

Şuara 26:106

105- Nuh kavmi peygamberleri yalanladılar. 106- Hani kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti:“Korkup sakınmaz mısınız?” 107- “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” 108- “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 109- “Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi vermek ancak âlemlerin Rabbine aittir. 110- “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 111- “Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?!” dediler. 112- Dedi ki:“Onların yapmakta oldukları(nın içyüzü) hakkında benim hiçbir bilgim yoktur.” 113- “Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Eğer düşünürseniz (bunu anlarsınız).” 114- “Ben mü’minleri kovacak değilim.” 115- “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” 116- Dediler ki:“Ey Nuh, eğer vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” 117- Dedi ki:“Rabbim, kavmim gerçekten beni yalanladı.” 118- “Artık benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver ve beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar!” 119- Biz de onu ve onunla birlikte olanları o dopdolu gemi içerisinde kurtardık. 120- Sonra da onların ardından geri kalanları suda boğduk. 121- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Ama onların çoğu iman etmezler. 122- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 105. Allah, Nuh kavminin peygamberleri Nuh’u yalanlamalarını, onlara söylediklerini, onların karşı tutumlarını ve her iki tarafın da akıbetlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Nuh kavmi” bütünüyle “peygamberleri yalanladılar.” Çünkü Nuh’un yalanlanması, bütün rasûlleri ve peygamberleri yalanlamak gibidir. Zira bütün peygamberlerin yaptıkları davet ittifakla birdir. Verdikleri haberler de birdir. Bu yüzden onlardan birisini yalanlamak, bütün peygamberlerin getirdikleri hakkı yalanlamak demektir. 106. “Hani” nesep itibariyle “kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: Korkup sakınmaz mısınız?” Yüce Allah’ın peygamberleri, kendilerine peygamber olarak gönderdiği kimselerin nesebinden seçmiş olması, ona itaat etmekten kaçınmamaları ve onu iyi bir şekilde tanımaları, ayrıca onun halini araştırma ihtiyacı duymamaları dolayısıyladır. Nuh, diğer peygamberlerin -Allah’ın salât ve selâmları üzerlerine olsun- izledikleri yolu izleyerek kavmine en yumuşak bir şekilde hitap edip: Allah’tan korkmaz ve izlemekte olduğunuz putlara ibadetten vazgeçerek ibadetinizi yalnızca Allah’a ihlasla yapmaz mısınız? demişti. 107. “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” Onun özel olarak kendilerine gönderilmiş bir peygamber olması, onlara getirmiş olduğu şeyleri kabul ve iman etmelerini, Yüce Allah’a böyle bir şerefli rasûlü özel olarak göndermiş olması dolayısıyla şükrederek karşılık vermelerini gerektirmekte idi. Onun ayrıca güvenilir bir kimse olması, Yüce Allah hakkında ancak hakkı söylemesi, vahyine herhangi bir şeyi ilave etmeyip ondan hiçbir şey de eksiltmemesi demektir ki bu da onların peygamberlerinin kendilerine vermiş olduğu haberleri tasdik, emrine de itaat etmelerini gerektirir. 108. “Artık Allah’tan korkun” Size vermiş olduğu emirler ve koymuş olduğu yasaklar hususunda “bana itaat edin.” İşte Nuh’un onlara gönderilmiş güvenilir bir peygamber olması bunu gerektirir. Bundan dolayı burada sebebe delâlet eden (“artık” diye çevrilen) “ف” harfi getirilmiştir. 109. Nuh, kendisine itaati gerektiren sebebi söz konusu ettikten sonra ona itaat etmelerine engel olacak bir hususun da bulunmadığını dile getirerek şöyle demiştir:“Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Bu yüzden sizin için ağır bir borç altına girme söz konusu değildir. “Benim ecrimi vermek, ancak âlemlerin Rabbine aittir.” Ben bu yolla O’na yakın olmayı, O’nun pek büyük mükâfatına nail olmayı ümit ederim. Size gelince bütün isteğim sizin iyiliğinizdir. Sizden dosdoğru yolu izlemenizi istiyorum, o kadar. 110. “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” Nuh aleyhisselam bu sözünü tekrarladı. Çünkü o, kavmine tekrar tekrar davette bulunmuş ve bu uğurda uzunca bir ömür harcamıştı. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“O da onlar arasında elli yıl eksik olmak üzere bin yıl kaldı.”(el-Ankebût, 29/14); “Dedi ki: Rabbim ben kavmimi gece ve gündüz durmadan davet ettim. Fakat benim davetim kaçıştan başka bir şeylerini artırmadı onların.”(Nuh 71/5-6) Ancak kavmi, onun davetini reddederek ve hiç de karşı çıkmaya elverişli olmayan sözlerle karşı çıkarak şöyle dediler: 111. Yani bizler, insanların ancak aşağı olanlarının, basit ve düşük seviyelilerinin sana tabi olduklarını görüyoruz. Nasıl olur da sana uyabiliriz? Böylelikle onların hakka karşı ne kadar büyüklük tasladıkları ve gerçekleri bilmeyen cahil bir topluluk oldukları ortaya çıkmaktadır. Onların maksatları hakkı bulmak olsaydı ve eğer Nuh’un davetiyle ilgili anlayamadıkları bir husus veya şüphe ettikleri bir konu bulunsaydı şöyle demeleri gerekirdi:“Sen bize getirdiğin şeylerin doğruluğunu, bunu ortaya koyacak vasıtalarla bizlere açıkla!” Eğer onlar gereği gibi düşünmüş olsalardı, Nuh’a tâbi olanların asıl itibariyle en üstün, insanların en hayırlıları, sağlam akıl ve üstün ahlâkî özelliklere sahip kimseler olduklarını, buna karşılık en bayağı ve aşağılık olanların ise aklın temel özelliğinden mahrum kalan ve böylelikle taşlara ibadeti güzel görerek onlara secde etmeye, onlara dua ve ibadet etmeye razı olan, diğer taraftan o kâmil peygamberlerin çağrısına itaati kabul etmeyen kimselerin yani kendilerinin olduğunu da anlayacaklardı. İki hasım taraftan herhangi birisinin sadece batıl bir söz söylemesi ile -karşı tarafın iddiasının doğruluğunun göz önünde bulundurulmasına gerek kalmaksızın- o batıl söz söyleyen tarafın iddiasının çürük ve tutarsız olduğu anlaşılır. O nedenle Nuh’un doğruluğunu, getirdiklerinin sıhhatini kati bir şekilde ortaya koyan bunca mucizelerini ve o büyük davetini görmemiş olsaydık bile Nuh kavminin, peygamberlerin davasını reddetmek için:“Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?” dediklerini ve herkes tarafından tutarsızlığı açıkça bilinen bu esastan hareketle onun çağrısını reddettiklerini bu buyruklarla öğrendiğimize göre buradan hareketle onların da sapık ve kesin yanlış içerisinde olduklarını anlamış oluyoruz. 112-113. Yani amelleri de hesapları görmek de Allah’a düşer. Bana düşen ise sadece tebliğ etmektir. Siz onları bırakın da eğer benim size getirdiğim, hak ise ona itaatle boyun eğin. Zira herkes kendi amelinin karşılığını görecektir. 114. Kahrolasıcalar! Büyüklük tasladıkları ve üstün olduklarını zannettikleri için Nuh’un iman edenleri yanından uzaklaştırmasını, iman etmeleri için bir şart olarak ileri sürmüşlerdi. O da kendilerine:“Ben mü’minleri kovacak değilim” diye cevap vermişti. Çünkü onlar, herhangi bir şekilde kovulmayı, küçük düşürülmeyi hak eden kimseler değildir. Onlar, hem sözlü, hem fiili olarak üstün görülmeye, ikrama layık kimselerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde onlara de ki: “Selam sizlere! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı....”(el-En’am, 6/54) 115. “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Ben ancak uyaran bir kimseyim; Allah’tan aldığımı sizlere tebliğ eden ve kulların iyiliğini isteyen bir nasihatçiyim. Benim elimde bir yetki yoktur. İş, bütünüyle Allah’a aittir. 116. Nuh aleyhisselam gece gündüz, gizli açık onları davet etmeye devam etti. Onlarsa sürekli ondan uzaklaştılar ve “dediler ki: “Ey Nuh, eğer” bizi yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” Seni en kötü öldürme şekli olan -köpek öldürür gibi- taşa tutarak öldüreceğiz. Kahrolasıcalar, kendileri hakkında kendilerinden bile daha çok şefkatli olan o güvenilir, kendilerine öğüt verip iyiliklerini isteyen böyle bir peygambere ne kadar da çirkin karşılık vermişlerdi! 117-118. Şüphesiz onların zulümleri, en ileri dereceye varıp küfürleri de alabildiğine katmerleşince peygamberleri onların hepsini kuşatacak bir bedduada bulundu:“Rabbim yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma!”(Nuh, 71/26) Burada da şöyle dediğini görüyoruz: “…benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver” Yani aramızdan haddi aşıp azgınlık edeni helâk et! Nuh asıl azgın ve zalimlerin onlar olduğunu bildiği için bu duayı yapmıştı. Bundan dolayı daha sonra:“Beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar” diye devam etti. 119. Yani insanlarla ve hayvanlarla dolu olan “o gemi içerisinde kurtardık.” 120. “Sonra da onların” yani Nuh aleyhisselam ile onunla beraber bulunan mü’minlerin “ardından geri kalanları” yani kavminin geri kalan bütün fertlerini “suda boğduk.” 121. “Şüphesiz bunda” yani Nuh aleyhisselam ve ona uyanların kurtarılıp onu yalanlayanların da helâk edilmesinde gönderdiğimiz peygamberlerin doğruluğuna, getirdiklerinin sıhhatine, buna karşılık onları yalanlayan düşmanların izledikleri yolun da batıl olduğuna delil teşkil “eden bir ibret vardır.” 122. “Şüphe yok ki Rabbin” izzetiyle düşmanlarını kahredip tufan ile onları suda boğan “Azizdir,” Gerçek dostlarına karşı da “Rahimdir.” Çünkü O, Nuh’u ve onunla birlikte bulunan iman ehlini kurtarmıştır.

Şuara 26:107

105- Nuh kavmi peygamberleri yalanladılar. 106- Hani kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti:“Korkup sakınmaz mısınız?” 107- “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” 108- “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 109- “Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi vermek ancak âlemlerin Rabbine aittir. 110- “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 111- “Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?!” dediler. 112- Dedi ki:“Onların yapmakta oldukları(nın içyüzü) hakkında benim hiçbir bilgim yoktur.” 113- “Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Eğer düşünürseniz (bunu anlarsınız).” 114- “Ben mü’minleri kovacak değilim.” 115- “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” 116- Dediler ki:“Ey Nuh, eğer vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” 117- Dedi ki:“Rabbim, kavmim gerçekten beni yalanladı.” 118- “Artık benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver ve beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar!” 119- Biz de onu ve onunla birlikte olanları o dopdolu gemi içerisinde kurtardık. 120- Sonra da onların ardından geri kalanları suda boğduk. 121- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Ama onların çoğu iman etmezler. 122- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 105. Allah, Nuh kavminin peygamberleri Nuh’u yalanlamalarını, onlara söylediklerini, onların karşı tutumlarını ve her iki tarafın da akıbetlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Nuh kavmi” bütünüyle “peygamberleri yalanladılar.” Çünkü Nuh’un yalanlanması, bütün rasûlleri ve peygamberleri yalanlamak gibidir. Zira bütün peygamberlerin yaptıkları davet ittifakla birdir. Verdikleri haberler de birdir. Bu yüzden onlardan birisini yalanlamak, bütün peygamberlerin getirdikleri hakkı yalanlamak demektir. 106. “Hani” nesep itibariyle “kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: Korkup sakınmaz mısınız?” Yüce Allah’ın peygamberleri, kendilerine peygamber olarak gönderdiği kimselerin nesebinden seçmiş olması, ona itaat etmekten kaçınmamaları ve onu iyi bir şekilde tanımaları, ayrıca onun halini araştırma ihtiyacı duymamaları dolayısıyladır. Nuh, diğer peygamberlerin -Allah’ın salât ve selâmları üzerlerine olsun- izledikleri yolu izleyerek kavmine en yumuşak bir şekilde hitap edip: Allah’tan korkmaz ve izlemekte olduğunuz putlara ibadetten vazgeçerek ibadetinizi yalnızca Allah’a ihlasla yapmaz mısınız? demişti. 107. “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” Onun özel olarak kendilerine gönderilmiş bir peygamber olması, onlara getirmiş olduğu şeyleri kabul ve iman etmelerini, Yüce Allah’a böyle bir şerefli rasûlü özel olarak göndermiş olması dolayısıyla şükrederek karşılık vermelerini gerektirmekte idi. Onun ayrıca güvenilir bir kimse olması, Yüce Allah hakkında ancak hakkı söylemesi, vahyine herhangi bir şeyi ilave etmeyip ondan hiçbir şey de eksiltmemesi demektir ki bu da onların peygamberlerinin kendilerine vermiş olduğu haberleri tasdik, emrine de itaat etmelerini gerektirir. 108. “Artık Allah’tan korkun” Size vermiş olduğu emirler ve koymuş olduğu yasaklar hususunda “bana itaat edin.” İşte Nuh’un onlara gönderilmiş güvenilir bir peygamber olması bunu gerektirir. Bundan dolayı burada sebebe delâlet eden (“artık” diye çevrilen) “ف” harfi getirilmiştir. 109. Nuh, kendisine itaati gerektiren sebebi söz konusu ettikten sonra ona itaat etmelerine engel olacak bir hususun da bulunmadığını dile getirerek şöyle demiştir:“Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Bu yüzden sizin için ağır bir borç altına girme söz konusu değildir. “Benim ecrimi vermek, ancak âlemlerin Rabbine aittir.” Ben bu yolla O’na yakın olmayı, O’nun pek büyük mükâfatına nail olmayı ümit ederim. Size gelince bütün isteğim sizin iyiliğinizdir. Sizden dosdoğru yolu izlemenizi istiyorum, o kadar. 110. “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” Nuh aleyhisselam bu sözünü tekrarladı. Çünkü o, kavmine tekrar tekrar davette bulunmuş ve bu uğurda uzunca bir ömür harcamıştı. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“O da onlar arasında elli yıl eksik olmak üzere bin yıl kaldı.”(el-Ankebût, 29/14); “Dedi ki: Rabbim ben kavmimi gece ve gündüz durmadan davet ettim. Fakat benim davetim kaçıştan başka bir şeylerini artırmadı onların.”(Nuh 71/5-6) Ancak kavmi, onun davetini reddederek ve hiç de karşı çıkmaya elverişli olmayan sözlerle karşı çıkarak şöyle dediler: 111. Yani bizler, insanların ancak aşağı olanlarının, basit ve düşük seviyelilerinin sana tabi olduklarını görüyoruz. Nasıl olur da sana uyabiliriz? Böylelikle onların hakka karşı ne kadar büyüklük tasladıkları ve gerçekleri bilmeyen cahil bir topluluk oldukları ortaya çıkmaktadır. Onların maksatları hakkı bulmak olsaydı ve eğer Nuh’un davetiyle ilgili anlayamadıkları bir husus veya şüphe ettikleri bir konu bulunsaydı şöyle demeleri gerekirdi:“Sen bize getirdiğin şeylerin doğruluğunu, bunu ortaya koyacak vasıtalarla bizlere açıkla!” Eğer onlar gereği gibi düşünmüş olsalardı, Nuh’a tâbi olanların asıl itibariyle en üstün, insanların en hayırlıları, sağlam akıl ve üstün ahlâkî özelliklere sahip kimseler olduklarını, buna karşılık en bayağı ve aşağılık olanların ise aklın temel özelliğinden mahrum kalan ve böylelikle taşlara ibadeti güzel görerek onlara secde etmeye, onlara dua ve ibadet etmeye razı olan, diğer taraftan o kâmil peygamberlerin çağrısına itaati kabul etmeyen kimselerin yani kendilerinin olduğunu da anlayacaklardı. İki hasım taraftan herhangi birisinin sadece batıl bir söz söylemesi ile -karşı tarafın iddiasının doğruluğunun göz önünde bulundurulmasına gerek kalmaksızın- o batıl söz söyleyen tarafın iddiasının çürük ve tutarsız olduğu anlaşılır. O nedenle Nuh’un doğruluğunu, getirdiklerinin sıhhatini kati bir şekilde ortaya koyan bunca mucizelerini ve o büyük davetini görmemiş olsaydık bile Nuh kavminin, peygamberlerin davasını reddetmek için:“Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?” dediklerini ve herkes tarafından tutarsızlığı açıkça bilinen bu esastan hareketle onun çağrısını reddettiklerini bu buyruklarla öğrendiğimize göre buradan hareketle onların da sapık ve kesin yanlış içerisinde olduklarını anlamış oluyoruz. 112-113. Yani amelleri de hesapları görmek de Allah’a düşer. Bana düşen ise sadece tebliğ etmektir. Siz onları bırakın da eğer benim size getirdiğim, hak ise ona itaatle boyun eğin. Zira herkes kendi amelinin karşılığını görecektir. 114. Kahrolasıcalar! Büyüklük tasladıkları ve üstün olduklarını zannettikleri için Nuh’un iman edenleri yanından uzaklaştırmasını, iman etmeleri için bir şart olarak ileri sürmüşlerdi. O da kendilerine:“Ben mü’minleri kovacak değilim” diye cevap vermişti. Çünkü onlar, herhangi bir şekilde kovulmayı, küçük düşürülmeyi hak eden kimseler değildir. Onlar, hem sözlü, hem fiili olarak üstün görülmeye, ikrama layık kimselerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde onlara de ki: “Selam sizlere! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı....”(el-En’am, 6/54) 115. “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Ben ancak uyaran bir kimseyim; Allah’tan aldığımı sizlere tebliğ eden ve kulların iyiliğini isteyen bir nasihatçiyim. Benim elimde bir yetki yoktur. İş, bütünüyle Allah’a aittir. 116. Nuh aleyhisselam gece gündüz, gizli açık onları davet etmeye devam etti. Onlarsa sürekli ondan uzaklaştılar ve “dediler ki: “Ey Nuh, eğer” bizi yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” Seni en kötü öldürme şekli olan -köpek öldürür gibi- taşa tutarak öldüreceğiz. Kahrolasıcalar, kendileri hakkında kendilerinden bile daha çok şefkatli olan o güvenilir, kendilerine öğüt verip iyiliklerini isteyen böyle bir peygambere ne kadar da çirkin karşılık vermişlerdi! 117-118. Şüphesiz onların zulümleri, en ileri dereceye varıp küfürleri de alabildiğine katmerleşince peygamberleri onların hepsini kuşatacak bir bedduada bulundu:“Rabbim yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma!”(Nuh, 71/26) Burada da şöyle dediğini görüyoruz: “…benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver” Yani aramızdan haddi aşıp azgınlık edeni helâk et! Nuh asıl azgın ve zalimlerin onlar olduğunu bildiği için bu duayı yapmıştı. Bundan dolayı daha sonra:“Beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar” diye devam etti. 119. Yani insanlarla ve hayvanlarla dolu olan “o gemi içerisinde kurtardık.” 120. “Sonra da onların” yani Nuh aleyhisselam ile onunla beraber bulunan mü’minlerin “ardından geri kalanları” yani kavminin geri kalan bütün fertlerini “suda boğduk.” 121. “Şüphesiz bunda” yani Nuh aleyhisselam ve ona uyanların kurtarılıp onu yalanlayanların da helâk edilmesinde gönderdiğimiz peygamberlerin doğruluğuna, getirdiklerinin sıhhatine, buna karşılık onları yalanlayan düşmanların izledikleri yolun da batıl olduğuna delil teşkil “eden bir ibret vardır.” 122. “Şüphe yok ki Rabbin” izzetiyle düşmanlarını kahredip tufan ile onları suda boğan “Azizdir,” Gerçek dostlarına karşı da “Rahimdir.” Çünkü O, Nuh’u ve onunla birlikte bulunan iman ehlini kurtarmıştır.

Şuara 26:108

105- Nuh kavmi peygamberleri yalanladılar. 106- Hani kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti:“Korkup sakınmaz mısınız?” 107- “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” 108- “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 109- “Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi vermek ancak âlemlerin Rabbine aittir. 110- “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 111- “Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?!” dediler. 112- Dedi ki:“Onların yapmakta oldukları(nın içyüzü) hakkında benim hiçbir bilgim yoktur.” 113- “Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Eğer düşünürseniz (bunu anlarsınız).” 114- “Ben mü’minleri kovacak değilim.” 115- “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” 116- Dediler ki:“Ey Nuh, eğer vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” 117- Dedi ki:“Rabbim, kavmim gerçekten beni yalanladı.” 118- “Artık benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver ve beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar!” 119- Biz de onu ve onunla birlikte olanları o dopdolu gemi içerisinde kurtardık. 120- Sonra da onların ardından geri kalanları suda boğduk. 121- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Ama onların çoğu iman etmezler. 122- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 105. Allah, Nuh kavminin peygamberleri Nuh’u yalanlamalarını, onlara söylediklerini, onların karşı tutumlarını ve her iki tarafın da akıbetlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Nuh kavmi” bütünüyle “peygamberleri yalanladılar.” Çünkü Nuh’un yalanlanması, bütün rasûlleri ve peygamberleri yalanlamak gibidir. Zira bütün peygamberlerin yaptıkları davet ittifakla birdir. Verdikleri haberler de birdir. Bu yüzden onlardan birisini yalanlamak, bütün peygamberlerin getirdikleri hakkı yalanlamak demektir. 106. “Hani” nesep itibariyle “kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: Korkup sakınmaz mısınız?” Yüce Allah’ın peygamberleri, kendilerine peygamber olarak gönderdiği kimselerin nesebinden seçmiş olması, ona itaat etmekten kaçınmamaları ve onu iyi bir şekilde tanımaları, ayrıca onun halini araştırma ihtiyacı duymamaları dolayısıyladır. Nuh, diğer peygamberlerin -Allah’ın salât ve selâmları üzerlerine olsun- izledikleri yolu izleyerek kavmine en yumuşak bir şekilde hitap edip: Allah’tan korkmaz ve izlemekte olduğunuz putlara ibadetten vazgeçerek ibadetinizi yalnızca Allah’a ihlasla yapmaz mısınız? demişti. 107. “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” Onun özel olarak kendilerine gönderilmiş bir peygamber olması, onlara getirmiş olduğu şeyleri kabul ve iman etmelerini, Yüce Allah’a böyle bir şerefli rasûlü özel olarak göndermiş olması dolayısıyla şükrederek karşılık vermelerini gerektirmekte idi. Onun ayrıca güvenilir bir kimse olması, Yüce Allah hakkında ancak hakkı söylemesi, vahyine herhangi bir şeyi ilave etmeyip ondan hiçbir şey de eksiltmemesi demektir ki bu da onların peygamberlerinin kendilerine vermiş olduğu haberleri tasdik, emrine de itaat etmelerini gerektirir. 108. “Artık Allah’tan korkun” Size vermiş olduğu emirler ve koymuş olduğu yasaklar hususunda “bana itaat edin.” İşte Nuh’un onlara gönderilmiş güvenilir bir peygamber olması bunu gerektirir. Bundan dolayı burada sebebe delâlet eden (“artık” diye çevrilen) “ف” harfi getirilmiştir. 109. Nuh, kendisine itaati gerektiren sebebi söz konusu ettikten sonra ona itaat etmelerine engel olacak bir hususun da bulunmadığını dile getirerek şöyle demiştir:“Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Bu yüzden sizin için ağır bir borç altına girme söz konusu değildir. “Benim ecrimi vermek, ancak âlemlerin Rabbine aittir.” Ben bu yolla O’na yakın olmayı, O’nun pek büyük mükâfatına nail olmayı ümit ederim. Size gelince bütün isteğim sizin iyiliğinizdir. Sizden dosdoğru yolu izlemenizi istiyorum, o kadar. 110. “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” Nuh aleyhisselam bu sözünü tekrarladı. Çünkü o, kavmine tekrar tekrar davette bulunmuş ve bu uğurda uzunca bir ömür harcamıştı. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“O da onlar arasında elli yıl eksik olmak üzere bin yıl kaldı.”(el-Ankebût, 29/14); “Dedi ki: Rabbim ben kavmimi gece ve gündüz durmadan davet ettim. Fakat benim davetim kaçıştan başka bir şeylerini artırmadı onların.”(Nuh 71/5-6) Ancak kavmi, onun davetini reddederek ve hiç de karşı çıkmaya elverişli olmayan sözlerle karşı çıkarak şöyle dediler: 111. Yani bizler, insanların ancak aşağı olanlarının, basit ve düşük seviyelilerinin sana tabi olduklarını görüyoruz. Nasıl olur da sana uyabiliriz? Böylelikle onların hakka karşı ne kadar büyüklük tasladıkları ve gerçekleri bilmeyen cahil bir topluluk oldukları ortaya çıkmaktadır. Onların maksatları hakkı bulmak olsaydı ve eğer Nuh’un davetiyle ilgili anlayamadıkları bir husus veya şüphe ettikleri bir konu bulunsaydı şöyle demeleri gerekirdi:“Sen bize getirdiğin şeylerin doğruluğunu, bunu ortaya koyacak vasıtalarla bizlere açıkla!” Eğer onlar gereği gibi düşünmüş olsalardı, Nuh’a tâbi olanların asıl itibariyle en üstün, insanların en hayırlıları, sağlam akıl ve üstün ahlâkî özelliklere sahip kimseler olduklarını, buna karşılık en bayağı ve aşağılık olanların ise aklın temel özelliğinden mahrum kalan ve böylelikle taşlara ibadeti güzel görerek onlara secde etmeye, onlara dua ve ibadet etmeye razı olan, diğer taraftan o kâmil peygamberlerin çağrısına itaati kabul etmeyen kimselerin yani kendilerinin olduğunu da anlayacaklardı. İki hasım taraftan herhangi birisinin sadece batıl bir söz söylemesi ile -karşı tarafın iddiasının doğruluğunun göz önünde bulundurulmasına gerek kalmaksızın- o batıl söz söyleyen tarafın iddiasının çürük ve tutarsız olduğu anlaşılır. O nedenle Nuh’un doğruluğunu, getirdiklerinin sıhhatini kati bir şekilde ortaya koyan bunca mucizelerini ve o büyük davetini görmemiş olsaydık bile Nuh kavminin, peygamberlerin davasını reddetmek için:“Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?” dediklerini ve herkes tarafından tutarsızlığı açıkça bilinen bu esastan hareketle onun çağrısını reddettiklerini bu buyruklarla öğrendiğimize göre buradan hareketle onların da sapık ve kesin yanlış içerisinde olduklarını anlamış oluyoruz. 112-113. Yani amelleri de hesapları görmek de Allah’a düşer. Bana düşen ise sadece tebliğ etmektir. Siz onları bırakın da eğer benim size getirdiğim, hak ise ona itaatle boyun eğin. Zira herkes kendi amelinin karşılığını görecektir. 114. Kahrolasıcalar! Büyüklük tasladıkları ve üstün olduklarını zannettikleri için Nuh’un iman edenleri yanından uzaklaştırmasını, iman etmeleri için bir şart olarak ileri sürmüşlerdi. O da kendilerine:“Ben mü’minleri kovacak değilim” diye cevap vermişti. Çünkü onlar, herhangi bir şekilde kovulmayı, küçük düşürülmeyi hak eden kimseler değildir. Onlar, hem sözlü, hem fiili olarak üstün görülmeye, ikrama layık kimselerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde onlara de ki: “Selam sizlere! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı....”(el-En’am, 6/54) 115. “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Ben ancak uyaran bir kimseyim; Allah’tan aldığımı sizlere tebliğ eden ve kulların iyiliğini isteyen bir nasihatçiyim. Benim elimde bir yetki yoktur. İş, bütünüyle Allah’a aittir. 116. Nuh aleyhisselam gece gündüz, gizli açık onları davet etmeye devam etti. Onlarsa sürekli ondan uzaklaştılar ve “dediler ki: “Ey Nuh, eğer” bizi yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” Seni en kötü öldürme şekli olan -köpek öldürür gibi- taşa tutarak öldüreceğiz. Kahrolasıcalar, kendileri hakkında kendilerinden bile daha çok şefkatli olan o güvenilir, kendilerine öğüt verip iyiliklerini isteyen böyle bir peygambere ne kadar da çirkin karşılık vermişlerdi! 117-118. Şüphesiz onların zulümleri, en ileri dereceye varıp küfürleri de alabildiğine katmerleşince peygamberleri onların hepsini kuşatacak bir bedduada bulundu:“Rabbim yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma!”(Nuh, 71/26) Burada da şöyle dediğini görüyoruz: “…benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver” Yani aramızdan haddi aşıp azgınlık edeni helâk et! Nuh asıl azgın ve zalimlerin onlar olduğunu bildiği için bu duayı yapmıştı. Bundan dolayı daha sonra:“Beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar” diye devam etti. 119. Yani insanlarla ve hayvanlarla dolu olan “o gemi içerisinde kurtardık.” 120. “Sonra da onların” yani Nuh aleyhisselam ile onunla beraber bulunan mü’minlerin “ardından geri kalanları” yani kavminin geri kalan bütün fertlerini “suda boğduk.” 121. “Şüphesiz bunda” yani Nuh aleyhisselam ve ona uyanların kurtarılıp onu yalanlayanların da helâk edilmesinde gönderdiğimiz peygamberlerin doğruluğuna, getirdiklerinin sıhhatine, buna karşılık onları yalanlayan düşmanların izledikleri yolun da batıl olduğuna delil teşkil “eden bir ibret vardır.” 122. “Şüphe yok ki Rabbin” izzetiyle düşmanlarını kahredip tufan ile onları suda boğan “Azizdir,” Gerçek dostlarına karşı da “Rahimdir.” Çünkü O, Nuh’u ve onunla birlikte bulunan iman ehlini kurtarmıştır.

Şuara 26:109

105- Nuh kavmi peygamberleri yalanladılar. 106- Hani kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti:“Korkup sakınmaz mısınız?” 107- “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” 108- “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 109- “Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi vermek ancak âlemlerin Rabbine aittir. 110- “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 111- “Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?!” dediler. 112- Dedi ki:“Onların yapmakta oldukları(nın içyüzü) hakkında benim hiçbir bilgim yoktur.” 113- “Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Eğer düşünürseniz (bunu anlarsınız).” 114- “Ben mü’minleri kovacak değilim.” 115- “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” 116- Dediler ki:“Ey Nuh, eğer vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” 117- Dedi ki:“Rabbim, kavmim gerçekten beni yalanladı.” 118- “Artık benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver ve beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar!” 119- Biz de onu ve onunla birlikte olanları o dopdolu gemi içerisinde kurtardık. 120- Sonra da onların ardından geri kalanları suda boğduk. 121- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Ama onların çoğu iman etmezler. 122- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 105. Allah, Nuh kavminin peygamberleri Nuh’u yalanlamalarını, onlara söylediklerini, onların karşı tutumlarını ve her iki tarafın da akıbetlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Nuh kavmi” bütünüyle “peygamberleri yalanladılar.” Çünkü Nuh’un yalanlanması, bütün rasûlleri ve peygamberleri yalanlamak gibidir. Zira bütün peygamberlerin yaptıkları davet ittifakla birdir. Verdikleri haberler de birdir. Bu yüzden onlardan birisini yalanlamak, bütün peygamberlerin getirdikleri hakkı yalanlamak demektir. 106. “Hani” nesep itibariyle “kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: Korkup sakınmaz mısınız?” Yüce Allah’ın peygamberleri, kendilerine peygamber olarak gönderdiği kimselerin nesebinden seçmiş olması, ona itaat etmekten kaçınmamaları ve onu iyi bir şekilde tanımaları, ayrıca onun halini araştırma ihtiyacı duymamaları dolayısıyladır. Nuh, diğer peygamberlerin -Allah’ın salât ve selâmları üzerlerine olsun- izledikleri yolu izleyerek kavmine en yumuşak bir şekilde hitap edip: Allah’tan korkmaz ve izlemekte olduğunuz putlara ibadetten vazgeçerek ibadetinizi yalnızca Allah’a ihlasla yapmaz mısınız? demişti. 107. “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” Onun özel olarak kendilerine gönderilmiş bir peygamber olması, onlara getirmiş olduğu şeyleri kabul ve iman etmelerini, Yüce Allah’a böyle bir şerefli rasûlü özel olarak göndermiş olması dolayısıyla şükrederek karşılık vermelerini gerektirmekte idi. Onun ayrıca güvenilir bir kimse olması, Yüce Allah hakkında ancak hakkı söylemesi, vahyine herhangi bir şeyi ilave etmeyip ondan hiçbir şey de eksiltmemesi demektir ki bu da onların peygamberlerinin kendilerine vermiş olduğu haberleri tasdik, emrine de itaat etmelerini gerektirir. 108. “Artık Allah’tan korkun” Size vermiş olduğu emirler ve koymuş olduğu yasaklar hususunda “bana itaat edin.” İşte Nuh’un onlara gönderilmiş güvenilir bir peygamber olması bunu gerektirir. Bundan dolayı burada sebebe delâlet eden (“artık” diye çevrilen) “ف” harfi getirilmiştir. 109. Nuh, kendisine itaati gerektiren sebebi söz konusu ettikten sonra ona itaat etmelerine engel olacak bir hususun da bulunmadığını dile getirerek şöyle demiştir:“Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Bu yüzden sizin için ağır bir borç altına girme söz konusu değildir. “Benim ecrimi vermek, ancak âlemlerin Rabbine aittir.” Ben bu yolla O’na yakın olmayı, O’nun pek büyük mükâfatına nail olmayı ümit ederim. Size gelince bütün isteğim sizin iyiliğinizdir. Sizden dosdoğru yolu izlemenizi istiyorum, o kadar. 110. “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” Nuh aleyhisselam bu sözünü tekrarladı. Çünkü o, kavmine tekrar tekrar davette bulunmuş ve bu uğurda uzunca bir ömür harcamıştı. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“O da onlar arasında elli yıl eksik olmak üzere bin yıl kaldı.”(el-Ankebût, 29/14); “Dedi ki: Rabbim ben kavmimi gece ve gündüz durmadan davet ettim. Fakat benim davetim kaçıştan başka bir şeylerini artırmadı onların.”(Nuh 71/5-6) Ancak kavmi, onun davetini reddederek ve hiç de karşı çıkmaya elverişli olmayan sözlerle karşı çıkarak şöyle dediler: 111. Yani bizler, insanların ancak aşağı olanlarının, basit ve düşük seviyelilerinin sana tabi olduklarını görüyoruz. Nasıl olur da sana uyabiliriz? Böylelikle onların hakka karşı ne kadar büyüklük tasladıkları ve gerçekleri bilmeyen cahil bir topluluk oldukları ortaya çıkmaktadır. Onların maksatları hakkı bulmak olsaydı ve eğer Nuh’un davetiyle ilgili anlayamadıkları bir husus veya şüphe ettikleri bir konu bulunsaydı şöyle demeleri gerekirdi:“Sen bize getirdiğin şeylerin doğruluğunu, bunu ortaya koyacak vasıtalarla bizlere açıkla!” Eğer onlar gereği gibi düşünmüş olsalardı, Nuh’a tâbi olanların asıl itibariyle en üstün, insanların en hayırlıları, sağlam akıl ve üstün ahlâkî özelliklere sahip kimseler olduklarını, buna karşılık en bayağı ve aşağılık olanların ise aklın temel özelliğinden mahrum kalan ve böylelikle taşlara ibadeti güzel görerek onlara secde etmeye, onlara dua ve ibadet etmeye razı olan, diğer taraftan o kâmil peygamberlerin çağrısına itaati kabul etmeyen kimselerin yani kendilerinin olduğunu da anlayacaklardı. İki hasım taraftan herhangi birisinin sadece batıl bir söz söylemesi ile -karşı tarafın iddiasının doğruluğunun göz önünde bulundurulmasına gerek kalmaksızın- o batıl söz söyleyen tarafın iddiasının çürük ve tutarsız olduğu anlaşılır. O nedenle Nuh’un doğruluğunu, getirdiklerinin sıhhatini kati bir şekilde ortaya koyan bunca mucizelerini ve o büyük davetini görmemiş olsaydık bile Nuh kavminin, peygamberlerin davasını reddetmek için:“Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?” dediklerini ve herkes tarafından tutarsızlığı açıkça bilinen bu esastan hareketle onun çağrısını reddettiklerini bu buyruklarla öğrendiğimize göre buradan hareketle onların da sapık ve kesin yanlış içerisinde olduklarını anlamış oluyoruz. 112-113. Yani amelleri de hesapları görmek de Allah’a düşer. Bana düşen ise sadece tebliğ etmektir. Siz onları bırakın da eğer benim size getirdiğim, hak ise ona itaatle boyun eğin. Zira herkes kendi amelinin karşılığını görecektir. 114. Kahrolasıcalar! Büyüklük tasladıkları ve üstün olduklarını zannettikleri için Nuh’un iman edenleri yanından uzaklaştırmasını, iman etmeleri için bir şart olarak ileri sürmüşlerdi. O da kendilerine:“Ben mü’minleri kovacak değilim” diye cevap vermişti. Çünkü onlar, herhangi bir şekilde kovulmayı, küçük düşürülmeyi hak eden kimseler değildir. Onlar, hem sözlü, hem fiili olarak üstün görülmeye, ikrama layık kimselerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde onlara de ki: “Selam sizlere! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı....”(el-En’am, 6/54) 115. “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Ben ancak uyaran bir kimseyim; Allah’tan aldığımı sizlere tebliğ eden ve kulların iyiliğini isteyen bir nasihatçiyim. Benim elimde bir yetki yoktur. İş, bütünüyle Allah’a aittir. 116. Nuh aleyhisselam gece gündüz, gizli açık onları davet etmeye devam etti. Onlarsa sürekli ondan uzaklaştılar ve “dediler ki: “Ey Nuh, eğer” bizi yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” Seni en kötü öldürme şekli olan -köpek öldürür gibi- taşa tutarak öldüreceğiz. Kahrolasıcalar, kendileri hakkında kendilerinden bile daha çok şefkatli olan o güvenilir, kendilerine öğüt verip iyiliklerini isteyen böyle bir peygambere ne kadar da çirkin karşılık vermişlerdi! 117-118. Şüphesiz onların zulümleri, en ileri dereceye varıp küfürleri de alabildiğine katmerleşince peygamberleri onların hepsini kuşatacak bir bedduada bulundu:“Rabbim yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma!”(Nuh, 71/26) Burada da şöyle dediğini görüyoruz: “…benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver” Yani aramızdan haddi aşıp azgınlık edeni helâk et! Nuh asıl azgın ve zalimlerin onlar olduğunu bildiği için bu duayı yapmıştı. Bundan dolayı daha sonra:“Beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar” diye devam etti. 119. Yani insanlarla ve hayvanlarla dolu olan “o gemi içerisinde kurtardık.” 120. “Sonra da onların” yani Nuh aleyhisselam ile onunla beraber bulunan mü’minlerin “ardından geri kalanları” yani kavminin geri kalan bütün fertlerini “suda boğduk.” 121. “Şüphesiz bunda” yani Nuh aleyhisselam ve ona uyanların kurtarılıp onu yalanlayanların da helâk edilmesinde gönderdiğimiz peygamberlerin doğruluğuna, getirdiklerinin sıhhatine, buna karşılık onları yalanlayan düşmanların izledikleri yolun da batıl olduğuna delil teşkil “eden bir ibret vardır.” 122. “Şüphe yok ki Rabbin” izzetiyle düşmanlarını kahredip tufan ile onları suda boğan “Azizdir,” Gerçek dostlarına karşı da “Rahimdir.” Çünkü O, Nuh’u ve onunla birlikte bulunan iman ehlini kurtarmıştır.

Şuara 26:110

105- Nuh kavmi peygamberleri yalanladılar. 106- Hani kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti:“Korkup sakınmaz mısınız?” 107- “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” 108- “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 109- “Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi vermek ancak âlemlerin Rabbine aittir. 110- “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 111- “Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?!” dediler. 112- Dedi ki:“Onların yapmakta oldukları(nın içyüzü) hakkında benim hiçbir bilgim yoktur.” 113- “Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Eğer düşünürseniz (bunu anlarsınız).” 114- “Ben mü’minleri kovacak değilim.” 115- “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” 116- Dediler ki:“Ey Nuh, eğer vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” 117- Dedi ki:“Rabbim, kavmim gerçekten beni yalanladı.” 118- “Artık benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver ve beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar!” 119- Biz de onu ve onunla birlikte olanları o dopdolu gemi içerisinde kurtardık. 120- Sonra da onların ardından geri kalanları suda boğduk. 121- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Ama onların çoğu iman etmezler. 122- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 105. Allah, Nuh kavminin peygamberleri Nuh’u yalanlamalarını, onlara söylediklerini, onların karşı tutumlarını ve her iki tarafın da akıbetlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Nuh kavmi” bütünüyle “peygamberleri yalanladılar.” Çünkü Nuh’un yalanlanması, bütün rasûlleri ve peygamberleri yalanlamak gibidir. Zira bütün peygamberlerin yaptıkları davet ittifakla birdir. Verdikleri haberler de birdir. Bu yüzden onlardan birisini yalanlamak, bütün peygamberlerin getirdikleri hakkı yalanlamak demektir. 106. “Hani” nesep itibariyle “kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: Korkup sakınmaz mısınız?” Yüce Allah’ın peygamberleri, kendilerine peygamber olarak gönderdiği kimselerin nesebinden seçmiş olması, ona itaat etmekten kaçınmamaları ve onu iyi bir şekilde tanımaları, ayrıca onun halini araştırma ihtiyacı duymamaları dolayısıyladır. Nuh, diğer peygamberlerin -Allah’ın salât ve selâmları üzerlerine olsun- izledikleri yolu izleyerek kavmine en yumuşak bir şekilde hitap edip: Allah’tan korkmaz ve izlemekte olduğunuz putlara ibadetten vazgeçerek ibadetinizi yalnızca Allah’a ihlasla yapmaz mısınız? demişti. 107. “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” Onun özel olarak kendilerine gönderilmiş bir peygamber olması, onlara getirmiş olduğu şeyleri kabul ve iman etmelerini, Yüce Allah’a böyle bir şerefli rasûlü özel olarak göndermiş olması dolayısıyla şükrederek karşılık vermelerini gerektirmekte idi. Onun ayrıca güvenilir bir kimse olması, Yüce Allah hakkında ancak hakkı söylemesi, vahyine herhangi bir şeyi ilave etmeyip ondan hiçbir şey de eksiltmemesi demektir ki bu da onların peygamberlerinin kendilerine vermiş olduğu haberleri tasdik, emrine de itaat etmelerini gerektirir. 108. “Artık Allah’tan korkun” Size vermiş olduğu emirler ve koymuş olduğu yasaklar hususunda “bana itaat edin.” İşte Nuh’un onlara gönderilmiş güvenilir bir peygamber olması bunu gerektirir. Bundan dolayı burada sebebe delâlet eden (“artık” diye çevrilen) “ف” harfi getirilmiştir. 109. Nuh, kendisine itaati gerektiren sebebi söz konusu ettikten sonra ona itaat etmelerine engel olacak bir hususun da bulunmadığını dile getirerek şöyle demiştir:“Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Bu yüzden sizin için ağır bir borç altına girme söz konusu değildir. “Benim ecrimi vermek, ancak âlemlerin Rabbine aittir.” Ben bu yolla O’na yakın olmayı, O’nun pek büyük mükâfatına nail olmayı ümit ederim. Size gelince bütün isteğim sizin iyiliğinizdir. Sizden dosdoğru yolu izlemenizi istiyorum, o kadar. 110. “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” Nuh aleyhisselam bu sözünü tekrarladı. Çünkü o, kavmine tekrar tekrar davette bulunmuş ve bu uğurda uzunca bir ömür harcamıştı. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“O da onlar arasında elli yıl eksik olmak üzere bin yıl kaldı.”(el-Ankebût, 29/14); “Dedi ki: Rabbim ben kavmimi gece ve gündüz durmadan davet ettim. Fakat benim davetim kaçıştan başka bir şeylerini artırmadı onların.”(Nuh 71/5-6) Ancak kavmi, onun davetini reddederek ve hiç de karşı çıkmaya elverişli olmayan sözlerle karşı çıkarak şöyle dediler: 111. Yani bizler, insanların ancak aşağı olanlarının, basit ve düşük seviyelilerinin sana tabi olduklarını görüyoruz. Nasıl olur da sana uyabiliriz? Böylelikle onların hakka karşı ne kadar büyüklük tasladıkları ve gerçekleri bilmeyen cahil bir topluluk oldukları ortaya çıkmaktadır. Onların maksatları hakkı bulmak olsaydı ve eğer Nuh’un davetiyle ilgili anlayamadıkları bir husus veya şüphe ettikleri bir konu bulunsaydı şöyle demeleri gerekirdi:“Sen bize getirdiğin şeylerin doğruluğunu, bunu ortaya koyacak vasıtalarla bizlere açıkla!” Eğer onlar gereği gibi düşünmüş olsalardı, Nuh’a tâbi olanların asıl itibariyle en üstün, insanların en hayırlıları, sağlam akıl ve üstün ahlâkî özelliklere sahip kimseler olduklarını, buna karşılık en bayağı ve aşağılık olanların ise aklın temel özelliğinden mahrum kalan ve böylelikle taşlara ibadeti güzel görerek onlara secde etmeye, onlara dua ve ibadet etmeye razı olan, diğer taraftan o kâmil peygamberlerin çağrısına itaati kabul etmeyen kimselerin yani kendilerinin olduğunu da anlayacaklardı. İki hasım taraftan herhangi birisinin sadece batıl bir söz söylemesi ile -karşı tarafın iddiasının doğruluğunun göz önünde bulundurulmasına gerek kalmaksızın- o batıl söz söyleyen tarafın iddiasının çürük ve tutarsız olduğu anlaşılır. O nedenle Nuh’un doğruluğunu, getirdiklerinin sıhhatini kati bir şekilde ortaya koyan bunca mucizelerini ve o büyük davetini görmemiş olsaydık bile Nuh kavminin, peygamberlerin davasını reddetmek için:“Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?” dediklerini ve herkes tarafından tutarsızlığı açıkça bilinen bu esastan hareketle onun çağrısını reddettiklerini bu buyruklarla öğrendiğimize göre buradan hareketle onların da sapık ve kesin yanlış içerisinde olduklarını anlamış oluyoruz. 112-113. Yani amelleri de hesapları görmek de Allah’a düşer. Bana düşen ise sadece tebliğ etmektir. Siz onları bırakın da eğer benim size getirdiğim, hak ise ona itaatle boyun eğin. Zira herkes kendi amelinin karşılığını görecektir. 114. Kahrolasıcalar! Büyüklük tasladıkları ve üstün olduklarını zannettikleri için Nuh’un iman edenleri yanından uzaklaştırmasını, iman etmeleri için bir şart olarak ileri sürmüşlerdi. O da kendilerine:“Ben mü’minleri kovacak değilim” diye cevap vermişti. Çünkü onlar, herhangi bir şekilde kovulmayı, küçük düşürülmeyi hak eden kimseler değildir. Onlar, hem sözlü, hem fiili olarak üstün görülmeye, ikrama layık kimselerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde onlara de ki: “Selam sizlere! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı....”(el-En’am, 6/54) 115. “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Ben ancak uyaran bir kimseyim; Allah’tan aldığımı sizlere tebliğ eden ve kulların iyiliğini isteyen bir nasihatçiyim. Benim elimde bir yetki yoktur. İş, bütünüyle Allah’a aittir. 116. Nuh aleyhisselam gece gündüz, gizli açık onları davet etmeye devam etti. Onlarsa sürekli ondan uzaklaştılar ve “dediler ki: “Ey Nuh, eğer” bizi yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” Seni en kötü öldürme şekli olan -köpek öldürür gibi- taşa tutarak öldüreceğiz. Kahrolasıcalar, kendileri hakkında kendilerinden bile daha çok şefkatli olan o güvenilir, kendilerine öğüt verip iyiliklerini isteyen böyle bir peygambere ne kadar da çirkin karşılık vermişlerdi! 117-118. Şüphesiz onların zulümleri, en ileri dereceye varıp küfürleri de alabildiğine katmerleşince peygamberleri onların hepsini kuşatacak bir bedduada bulundu:“Rabbim yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma!”(Nuh, 71/26) Burada da şöyle dediğini görüyoruz: “…benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver” Yani aramızdan haddi aşıp azgınlık edeni helâk et! Nuh asıl azgın ve zalimlerin onlar olduğunu bildiği için bu duayı yapmıştı. Bundan dolayı daha sonra:“Beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar” diye devam etti. 119. Yani insanlarla ve hayvanlarla dolu olan “o gemi içerisinde kurtardık.” 120. “Sonra da onların” yani Nuh aleyhisselam ile onunla beraber bulunan mü’minlerin “ardından geri kalanları” yani kavminin geri kalan bütün fertlerini “suda boğduk.” 121. “Şüphesiz bunda” yani Nuh aleyhisselam ve ona uyanların kurtarılıp onu yalanlayanların da helâk edilmesinde gönderdiğimiz peygamberlerin doğruluğuna, getirdiklerinin sıhhatine, buna karşılık onları yalanlayan düşmanların izledikleri yolun da batıl olduğuna delil teşkil “eden bir ibret vardır.” 122. “Şüphe yok ki Rabbin” izzetiyle düşmanlarını kahredip tufan ile onları suda boğan “Azizdir,” Gerçek dostlarına karşı da “Rahimdir.” Çünkü O, Nuh’u ve onunla birlikte bulunan iman ehlini kurtarmıştır.

Şuara 26:111

105- Nuh kavmi peygamberleri yalanladılar. 106- Hani kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti:“Korkup sakınmaz mısınız?” 107- “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” 108- “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 109- “Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi vermek ancak âlemlerin Rabbine aittir. 110- “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 111- “Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?!” dediler. 112- Dedi ki:“Onların yapmakta oldukları(nın içyüzü) hakkında benim hiçbir bilgim yoktur.” 113- “Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Eğer düşünürseniz (bunu anlarsınız).” 114- “Ben mü’minleri kovacak değilim.” 115- “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” 116- Dediler ki:“Ey Nuh, eğer vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” 117- Dedi ki:“Rabbim, kavmim gerçekten beni yalanladı.” 118- “Artık benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver ve beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar!” 119- Biz de onu ve onunla birlikte olanları o dopdolu gemi içerisinde kurtardık. 120- Sonra da onların ardından geri kalanları suda boğduk. 121- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Ama onların çoğu iman etmezler. 122- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 105. Allah, Nuh kavminin peygamberleri Nuh’u yalanlamalarını, onlara söylediklerini, onların karşı tutumlarını ve her iki tarafın da akıbetlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Nuh kavmi” bütünüyle “peygamberleri yalanladılar.” Çünkü Nuh’un yalanlanması, bütün rasûlleri ve peygamberleri yalanlamak gibidir. Zira bütün peygamberlerin yaptıkları davet ittifakla birdir. Verdikleri haberler de birdir. Bu yüzden onlardan birisini yalanlamak, bütün peygamberlerin getirdikleri hakkı yalanlamak demektir. 106. “Hani” nesep itibariyle “kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: Korkup sakınmaz mısınız?” Yüce Allah’ın peygamberleri, kendilerine peygamber olarak gönderdiği kimselerin nesebinden seçmiş olması, ona itaat etmekten kaçınmamaları ve onu iyi bir şekilde tanımaları, ayrıca onun halini araştırma ihtiyacı duymamaları dolayısıyladır. Nuh, diğer peygamberlerin -Allah’ın salât ve selâmları üzerlerine olsun- izledikleri yolu izleyerek kavmine en yumuşak bir şekilde hitap edip: Allah’tan korkmaz ve izlemekte olduğunuz putlara ibadetten vazgeçerek ibadetinizi yalnızca Allah’a ihlasla yapmaz mısınız? demişti. 107. “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” Onun özel olarak kendilerine gönderilmiş bir peygamber olması, onlara getirmiş olduğu şeyleri kabul ve iman etmelerini, Yüce Allah’a böyle bir şerefli rasûlü özel olarak göndermiş olması dolayısıyla şükrederek karşılık vermelerini gerektirmekte idi. Onun ayrıca güvenilir bir kimse olması, Yüce Allah hakkında ancak hakkı söylemesi, vahyine herhangi bir şeyi ilave etmeyip ondan hiçbir şey de eksiltmemesi demektir ki bu da onların peygamberlerinin kendilerine vermiş olduğu haberleri tasdik, emrine de itaat etmelerini gerektirir. 108. “Artık Allah’tan korkun” Size vermiş olduğu emirler ve koymuş olduğu yasaklar hususunda “bana itaat edin.” İşte Nuh’un onlara gönderilmiş güvenilir bir peygamber olması bunu gerektirir. Bundan dolayı burada sebebe delâlet eden (“artık” diye çevrilen) “ف” harfi getirilmiştir. 109. Nuh, kendisine itaati gerektiren sebebi söz konusu ettikten sonra ona itaat etmelerine engel olacak bir hususun da bulunmadığını dile getirerek şöyle demiştir:“Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Bu yüzden sizin için ağır bir borç altına girme söz konusu değildir. “Benim ecrimi vermek, ancak âlemlerin Rabbine aittir.” Ben bu yolla O’na yakın olmayı, O’nun pek büyük mükâfatına nail olmayı ümit ederim. Size gelince bütün isteğim sizin iyiliğinizdir. Sizden dosdoğru yolu izlemenizi istiyorum, o kadar. 110. “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” Nuh aleyhisselam bu sözünü tekrarladı. Çünkü o, kavmine tekrar tekrar davette bulunmuş ve bu uğurda uzunca bir ömür harcamıştı. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“O da onlar arasında elli yıl eksik olmak üzere bin yıl kaldı.”(el-Ankebût, 29/14); “Dedi ki: Rabbim ben kavmimi gece ve gündüz durmadan davet ettim. Fakat benim davetim kaçıştan başka bir şeylerini artırmadı onların.”(Nuh 71/5-6) Ancak kavmi, onun davetini reddederek ve hiç de karşı çıkmaya elverişli olmayan sözlerle karşı çıkarak şöyle dediler: 111. Yani bizler, insanların ancak aşağı olanlarının, basit ve düşük seviyelilerinin sana tabi olduklarını görüyoruz. Nasıl olur da sana uyabiliriz? Böylelikle onların hakka karşı ne kadar büyüklük tasladıkları ve gerçekleri bilmeyen cahil bir topluluk oldukları ortaya çıkmaktadır. Onların maksatları hakkı bulmak olsaydı ve eğer Nuh’un davetiyle ilgili anlayamadıkları bir husus veya şüphe ettikleri bir konu bulunsaydı şöyle demeleri gerekirdi:“Sen bize getirdiğin şeylerin doğruluğunu, bunu ortaya koyacak vasıtalarla bizlere açıkla!” Eğer onlar gereği gibi düşünmüş olsalardı, Nuh’a tâbi olanların asıl itibariyle en üstün, insanların en hayırlıları, sağlam akıl ve üstün ahlâkî özelliklere sahip kimseler olduklarını, buna karşılık en bayağı ve aşağılık olanların ise aklın temel özelliğinden mahrum kalan ve böylelikle taşlara ibadeti güzel görerek onlara secde etmeye, onlara dua ve ibadet etmeye razı olan, diğer taraftan o kâmil peygamberlerin çağrısına itaati kabul etmeyen kimselerin yani kendilerinin olduğunu da anlayacaklardı. İki hasım taraftan herhangi birisinin sadece batıl bir söz söylemesi ile -karşı tarafın iddiasının doğruluğunun göz önünde bulundurulmasına gerek kalmaksızın- o batıl söz söyleyen tarafın iddiasının çürük ve tutarsız olduğu anlaşılır. O nedenle Nuh’un doğruluğunu, getirdiklerinin sıhhatini kati bir şekilde ortaya koyan bunca mucizelerini ve o büyük davetini görmemiş olsaydık bile Nuh kavminin, peygamberlerin davasını reddetmek için:“Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?” dediklerini ve herkes tarafından tutarsızlığı açıkça bilinen bu esastan hareketle onun çağrısını reddettiklerini bu buyruklarla öğrendiğimize göre buradan hareketle onların da sapık ve kesin yanlış içerisinde olduklarını anlamış oluyoruz. 112-113. Yani amelleri de hesapları görmek de Allah’a düşer. Bana düşen ise sadece tebliğ etmektir. Siz onları bırakın da eğer benim size getirdiğim, hak ise ona itaatle boyun eğin. Zira herkes kendi amelinin karşılığını görecektir. 114. Kahrolasıcalar! Büyüklük tasladıkları ve üstün olduklarını zannettikleri için Nuh’un iman edenleri yanından uzaklaştırmasını, iman etmeleri için bir şart olarak ileri sürmüşlerdi. O da kendilerine:“Ben mü’minleri kovacak değilim” diye cevap vermişti. Çünkü onlar, herhangi bir şekilde kovulmayı, küçük düşürülmeyi hak eden kimseler değildir. Onlar, hem sözlü, hem fiili olarak üstün görülmeye, ikrama layık kimselerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde onlara de ki: “Selam sizlere! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı....”(el-En’am, 6/54) 115. “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Ben ancak uyaran bir kimseyim; Allah’tan aldığımı sizlere tebliğ eden ve kulların iyiliğini isteyen bir nasihatçiyim. Benim elimde bir yetki yoktur. İş, bütünüyle Allah’a aittir. 116. Nuh aleyhisselam gece gündüz, gizli açık onları davet etmeye devam etti. Onlarsa sürekli ondan uzaklaştılar ve “dediler ki: “Ey Nuh, eğer” bizi yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” Seni en kötü öldürme şekli olan -köpek öldürür gibi- taşa tutarak öldüreceğiz. Kahrolasıcalar, kendileri hakkında kendilerinden bile daha çok şefkatli olan o güvenilir, kendilerine öğüt verip iyiliklerini isteyen böyle bir peygambere ne kadar da çirkin karşılık vermişlerdi! 117-118. Şüphesiz onların zulümleri, en ileri dereceye varıp küfürleri de alabildiğine katmerleşince peygamberleri onların hepsini kuşatacak bir bedduada bulundu:“Rabbim yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma!”(Nuh, 71/26) Burada da şöyle dediğini görüyoruz: “…benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver” Yani aramızdan haddi aşıp azgınlık edeni helâk et! Nuh asıl azgın ve zalimlerin onlar olduğunu bildiği için bu duayı yapmıştı. Bundan dolayı daha sonra:“Beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar” diye devam etti. 119. Yani insanlarla ve hayvanlarla dolu olan “o gemi içerisinde kurtardık.” 120. “Sonra da onların” yani Nuh aleyhisselam ile onunla beraber bulunan mü’minlerin “ardından geri kalanları” yani kavminin geri kalan bütün fertlerini “suda boğduk.” 121. “Şüphesiz bunda” yani Nuh aleyhisselam ve ona uyanların kurtarılıp onu yalanlayanların da helâk edilmesinde gönderdiğimiz peygamberlerin doğruluğuna, getirdiklerinin sıhhatine, buna karşılık onları yalanlayan düşmanların izledikleri yolun da batıl olduğuna delil teşkil “eden bir ibret vardır.” 122. “Şüphe yok ki Rabbin” izzetiyle düşmanlarını kahredip tufan ile onları suda boğan “Azizdir,” Gerçek dostlarına karşı da “Rahimdir.” Çünkü O, Nuh’u ve onunla birlikte bulunan iman ehlini kurtarmıştır.

Şuara 26:112

105- Nuh kavmi peygamberleri yalanladılar. 106- Hani kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti:“Korkup sakınmaz mısınız?” 107- “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” 108- “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 109- “Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi vermek ancak âlemlerin Rabbine aittir. 110- “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 111- “Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?!” dediler. 112- Dedi ki:“Onların yapmakta oldukları(nın içyüzü) hakkında benim hiçbir bilgim yoktur.” 113- “Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Eğer düşünürseniz (bunu anlarsınız).” 114- “Ben mü’minleri kovacak değilim.” 115- “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” 116- Dediler ki:“Ey Nuh, eğer vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” 117- Dedi ki:“Rabbim, kavmim gerçekten beni yalanladı.” 118- “Artık benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver ve beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar!” 119- Biz de onu ve onunla birlikte olanları o dopdolu gemi içerisinde kurtardık. 120- Sonra da onların ardından geri kalanları suda boğduk. 121- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Ama onların çoğu iman etmezler. 122- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 105. Allah, Nuh kavminin peygamberleri Nuh’u yalanlamalarını, onlara söylediklerini, onların karşı tutumlarını ve her iki tarafın da akıbetlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Nuh kavmi” bütünüyle “peygamberleri yalanladılar.” Çünkü Nuh’un yalanlanması, bütün rasûlleri ve peygamberleri yalanlamak gibidir. Zira bütün peygamberlerin yaptıkları davet ittifakla birdir. Verdikleri haberler de birdir. Bu yüzden onlardan birisini yalanlamak, bütün peygamberlerin getirdikleri hakkı yalanlamak demektir. 106. “Hani” nesep itibariyle “kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: Korkup sakınmaz mısınız?” Yüce Allah’ın peygamberleri, kendilerine peygamber olarak gönderdiği kimselerin nesebinden seçmiş olması, ona itaat etmekten kaçınmamaları ve onu iyi bir şekilde tanımaları, ayrıca onun halini araştırma ihtiyacı duymamaları dolayısıyladır. Nuh, diğer peygamberlerin -Allah’ın salât ve selâmları üzerlerine olsun- izledikleri yolu izleyerek kavmine en yumuşak bir şekilde hitap edip: Allah’tan korkmaz ve izlemekte olduğunuz putlara ibadetten vazgeçerek ibadetinizi yalnızca Allah’a ihlasla yapmaz mısınız? demişti. 107. “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” Onun özel olarak kendilerine gönderilmiş bir peygamber olması, onlara getirmiş olduğu şeyleri kabul ve iman etmelerini, Yüce Allah’a böyle bir şerefli rasûlü özel olarak göndermiş olması dolayısıyla şükrederek karşılık vermelerini gerektirmekte idi. Onun ayrıca güvenilir bir kimse olması, Yüce Allah hakkında ancak hakkı söylemesi, vahyine herhangi bir şeyi ilave etmeyip ondan hiçbir şey de eksiltmemesi demektir ki bu da onların peygamberlerinin kendilerine vermiş olduğu haberleri tasdik, emrine de itaat etmelerini gerektirir. 108. “Artık Allah’tan korkun” Size vermiş olduğu emirler ve koymuş olduğu yasaklar hususunda “bana itaat edin.” İşte Nuh’un onlara gönderilmiş güvenilir bir peygamber olması bunu gerektirir. Bundan dolayı burada sebebe delâlet eden (“artık” diye çevrilen) “ف” harfi getirilmiştir. 109. Nuh, kendisine itaati gerektiren sebebi söz konusu ettikten sonra ona itaat etmelerine engel olacak bir hususun da bulunmadığını dile getirerek şöyle demiştir:“Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Bu yüzden sizin için ağır bir borç altına girme söz konusu değildir. “Benim ecrimi vermek, ancak âlemlerin Rabbine aittir.” Ben bu yolla O’na yakın olmayı, O’nun pek büyük mükâfatına nail olmayı ümit ederim. Size gelince bütün isteğim sizin iyiliğinizdir. Sizden dosdoğru yolu izlemenizi istiyorum, o kadar. 110. “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” Nuh aleyhisselam bu sözünü tekrarladı. Çünkü o, kavmine tekrar tekrar davette bulunmuş ve bu uğurda uzunca bir ömür harcamıştı. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“O da onlar arasında elli yıl eksik olmak üzere bin yıl kaldı.”(el-Ankebût, 29/14); “Dedi ki: Rabbim ben kavmimi gece ve gündüz durmadan davet ettim. Fakat benim davetim kaçıştan başka bir şeylerini artırmadı onların.”(Nuh 71/5-6) Ancak kavmi, onun davetini reddederek ve hiç de karşı çıkmaya elverişli olmayan sözlerle karşı çıkarak şöyle dediler: 111. Yani bizler, insanların ancak aşağı olanlarının, basit ve düşük seviyelilerinin sana tabi olduklarını görüyoruz. Nasıl olur da sana uyabiliriz? Böylelikle onların hakka karşı ne kadar büyüklük tasladıkları ve gerçekleri bilmeyen cahil bir topluluk oldukları ortaya çıkmaktadır. Onların maksatları hakkı bulmak olsaydı ve eğer Nuh’un davetiyle ilgili anlayamadıkları bir husus veya şüphe ettikleri bir konu bulunsaydı şöyle demeleri gerekirdi:“Sen bize getirdiğin şeylerin doğruluğunu, bunu ortaya koyacak vasıtalarla bizlere açıkla!” Eğer onlar gereği gibi düşünmüş olsalardı, Nuh’a tâbi olanların asıl itibariyle en üstün, insanların en hayırlıları, sağlam akıl ve üstün ahlâkî özelliklere sahip kimseler olduklarını, buna karşılık en bayağı ve aşağılık olanların ise aklın temel özelliğinden mahrum kalan ve böylelikle taşlara ibadeti güzel görerek onlara secde etmeye, onlara dua ve ibadet etmeye razı olan, diğer taraftan o kâmil peygamberlerin çağrısına itaati kabul etmeyen kimselerin yani kendilerinin olduğunu da anlayacaklardı. İki hasım taraftan herhangi birisinin sadece batıl bir söz söylemesi ile -karşı tarafın iddiasının doğruluğunun göz önünde bulundurulmasına gerek kalmaksızın- o batıl söz söyleyen tarafın iddiasının çürük ve tutarsız olduğu anlaşılır. O nedenle Nuh’un doğruluğunu, getirdiklerinin sıhhatini kati bir şekilde ortaya koyan bunca mucizelerini ve o büyük davetini görmemiş olsaydık bile Nuh kavminin, peygamberlerin davasını reddetmek için:“Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?” dediklerini ve herkes tarafından tutarsızlığı açıkça bilinen bu esastan hareketle onun çağrısını reddettiklerini bu buyruklarla öğrendiğimize göre buradan hareketle onların da sapık ve kesin yanlış içerisinde olduklarını anlamış oluyoruz. 112-113. Yani amelleri de hesapları görmek de Allah’a düşer. Bana düşen ise sadece tebliğ etmektir. Siz onları bırakın da eğer benim size getirdiğim, hak ise ona itaatle boyun eğin. Zira herkes kendi amelinin karşılığını görecektir. 114. Kahrolasıcalar! Büyüklük tasladıkları ve üstün olduklarını zannettikleri için Nuh’un iman edenleri yanından uzaklaştırmasını, iman etmeleri için bir şart olarak ileri sürmüşlerdi. O da kendilerine:“Ben mü’minleri kovacak değilim” diye cevap vermişti. Çünkü onlar, herhangi bir şekilde kovulmayı, küçük düşürülmeyi hak eden kimseler değildir. Onlar, hem sözlü, hem fiili olarak üstün görülmeye, ikrama layık kimselerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde onlara de ki: “Selam sizlere! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı....”(el-En’am, 6/54) 115. “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Ben ancak uyaran bir kimseyim; Allah’tan aldığımı sizlere tebliğ eden ve kulların iyiliğini isteyen bir nasihatçiyim. Benim elimde bir yetki yoktur. İş, bütünüyle Allah’a aittir. 116. Nuh aleyhisselam gece gündüz, gizli açık onları davet etmeye devam etti. Onlarsa sürekli ondan uzaklaştılar ve “dediler ki: “Ey Nuh, eğer” bizi yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” Seni en kötü öldürme şekli olan -köpek öldürür gibi- taşa tutarak öldüreceğiz. Kahrolasıcalar, kendileri hakkında kendilerinden bile daha çok şefkatli olan o güvenilir, kendilerine öğüt verip iyiliklerini isteyen böyle bir peygambere ne kadar da çirkin karşılık vermişlerdi! 117-118. Şüphesiz onların zulümleri, en ileri dereceye varıp küfürleri de alabildiğine katmerleşince peygamberleri onların hepsini kuşatacak bir bedduada bulundu:“Rabbim yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma!”(Nuh, 71/26) Burada da şöyle dediğini görüyoruz: “…benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver” Yani aramızdan haddi aşıp azgınlık edeni helâk et! Nuh asıl azgın ve zalimlerin onlar olduğunu bildiği için bu duayı yapmıştı. Bundan dolayı daha sonra:“Beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar” diye devam etti. 119. Yani insanlarla ve hayvanlarla dolu olan “o gemi içerisinde kurtardık.” 120. “Sonra da onların” yani Nuh aleyhisselam ile onunla beraber bulunan mü’minlerin “ardından geri kalanları” yani kavminin geri kalan bütün fertlerini “suda boğduk.” 121. “Şüphesiz bunda” yani Nuh aleyhisselam ve ona uyanların kurtarılıp onu yalanlayanların da helâk edilmesinde gönderdiğimiz peygamberlerin doğruluğuna, getirdiklerinin sıhhatine, buna karşılık onları yalanlayan düşmanların izledikleri yolun da batıl olduğuna delil teşkil “eden bir ibret vardır.” 122. “Şüphe yok ki Rabbin” izzetiyle düşmanlarını kahredip tufan ile onları suda boğan “Azizdir,” Gerçek dostlarına karşı da “Rahimdir.” Çünkü O, Nuh’u ve onunla birlikte bulunan iman ehlini kurtarmıştır.

Şuara 26:113

105- Nuh kavmi peygamberleri yalanladılar. 106- Hani kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti:“Korkup sakınmaz mısınız?” 107- “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” 108- “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 109- “Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi vermek ancak âlemlerin Rabbine aittir. 110- “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 111- “Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?!” dediler. 112- Dedi ki:“Onların yapmakta oldukları(nın içyüzü) hakkında benim hiçbir bilgim yoktur.” 113- “Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Eğer düşünürseniz (bunu anlarsınız).” 114- “Ben mü’minleri kovacak değilim.” 115- “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” 116- Dediler ki:“Ey Nuh, eğer vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” 117- Dedi ki:“Rabbim, kavmim gerçekten beni yalanladı.” 118- “Artık benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver ve beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar!” 119- Biz de onu ve onunla birlikte olanları o dopdolu gemi içerisinde kurtardık. 120- Sonra da onların ardından geri kalanları suda boğduk. 121- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Ama onların çoğu iman etmezler. 122- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 105. Allah, Nuh kavminin peygamberleri Nuh’u yalanlamalarını, onlara söylediklerini, onların karşı tutumlarını ve her iki tarafın da akıbetlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Nuh kavmi” bütünüyle “peygamberleri yalanladılar.” Çünkü Nuh’un yalanlanması, bütün rasûlleri ve peygamberleri yalanlamak gibidir. Zira bütün peygamberlerin yaptıkları davet ittifakla birdir. Verdikleri haberler de birdir. Bu yüzden onlardan birisini yalanlamak, bütün peygamberlerin getirdikleri hakkı yalanlamak demektir. 106. “Hani” nesep itibariyle “kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: Korkup sakınmaz mısınız?” Yüce Allah’ın peygamberleri, kendilerine peygamber olarak gönderdiği kimselerin nesebinden seçmiş olması, ona itaat etmekten kaçınmamaları ve onu iyi bir şekilde tanımaları, ayrıca onun halini araştırma ihtiyacı duymamaları dolayısıyladır. Nuh, diğer peygamberlerin -Allah’ın salât ve selâmları üzerlerine olsun- izledikleri yolu izleyerek kavmine en yumuşak bir şekilde hitap edip: Allah’tan korkmaz ve izlemekte olduğunuz putlara ibadetten vazgeçerek ibadetinizi yalnızca Allah’a ihlasla yapmaz mısınız? demişti. 107. “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” Onun özel olarak kendilerine gönderilmiş bir peygamber olması, onlara getirmiş olduğu şeyleri kabul ve iman etmelerini, Yüce Allah’a böyle bir şerefli rasûlü özel olarak göndermiş olması dolayısıyla şükrederek karşılık vermelerini gerektirmekte idi. Onun ayrıca güvenilir bir kimse olması, Yüce Allah hakkında ancak hakkı söylemesi, vahyine herhangi bir şeyi ilave etmeyip ondan hiçbir şey de eksiltmemesi demektir ki bu da onların peygamberlerinin kendilerine vermiş olduğu haberleri tasdik, emrine de itaat etmelerini gerektirir. 108. “Artık Allah’tan korkun” Size vermiş olduğu emirler ve koymuş olduğu yasaklar hususunda “bana itaat edin.” İşte Nuh’un onlara gönderilmiş güvenilir bir peygamber olması bunu gerektirir. Bundan dolayı burada sebebe delâlet eden (“artık” diye çevrilen) “ف” harfi getirilmiştir. 109. Nuh, kendisine itaati gerektiren sebebi söz konusu ettikten sonra ona itaat etmelerine engel olacak bir hususun da bulunmadığını dile getirerek şöyle demiştir:“Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Bu yüzden sizin için ağır bir borç altına girme söz konusu değildir. “Benim ecrimi vermek, ancak âlemlerin Rabbine aittir.” Ben bu yolla O’na yakın olmayı, O’nun pek büyük mükâfatına nail olmayı ümit ederim. Size gelince bütün isteğim sizin iyiliğinizdir. Sizden dosdoğru yolu izlemenizi istiyorum, o kadar. 110. “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” Nuh aleyhisselam bu sözünü tekrarladı. Çünkü o, kavmine tekrar tekrar davette bulunmuş ve bu uğurda uzunca bir ömür harcamıştı. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“O da onlar arasında elli yıl eksik olmak üzere bin yıl kaldı.”(el-Ankebût, 29/14); “Dedi ki: Rabbim ben kavmimi gece ve gündüz durmadan davet ettim. Fakat benim davetim kaçıştan başka bir şeylerini artırmadı onların.”(Nuh 71/5-6) Ancak kavmi, onun davetini reddederek ve hiç de karşı çıkmaya elverişli olmayan sözlerle karşı çıkarak şöyle dediler: 111. Yani bizler, insanların ancak aşağı olanlarının, basit ve düşük seviyelilerinin sana tabi olduklarını görüyoruz. Nasıl olur da sana uyabiliriz? Böylelikle onların hakka karşı ne kadar büyüklük tasladıkları ve gerçekleri bilmeyen cahil bir topluluk oldukları ortaya çıkmaktadır. Onların maksatları hakkı bulmak olsaydı ve eğer Nuh’un davetiyle ilgili anlayamadıkları bir husus veya şüphe ettikleri bir konu bulunsaydı şöyle demeleri gerekirdi:“Sen bize getirdiğin şeylerin doğruluğunu, bunu ortaya koyacak vasıtalarla bizlere açıkla!” Eğer onlar gereği gibi düşünmüş olsalardı, Nuh’a tâbi olanların asıl itibariyle en üstün, insanların en hayırlıları, sağlam akıl ve üstün ahlâkî özelliklere sahip kimseler olduklarını, buna karşılık en bayağı ve aşağılık olanların ise aklın temel özelliğinden mahrum kalan ve böylelikle taşlara ibadeti güzel görerek onlara secde etmeye, onlara dua ve ibadet etmeye razı olan, diğer taraftan o kâmil peygamberlerin çağrısına itaati kabul etmeyen kimselerin yani kendilerinin olduğunu da anlayacaklardı. İki hasım taraftan herhangi birisinin sadece batıl bir söz söylemesi ile -karşı tarafın iddiasının doğruluğunun göz önünde bulundurulmasına gerek kalmaksızın- o batıl söz söyleyen tarafın iddiasının çürük ve tutarsız olduğu anlaşılır. O nedenle Nuh’un doğruluğunu, getirdiklerinin sıhhatini kati bir şekilde ortaya koyan bunca mucizelerini ve o büyük davetini görmemiş olsaydık bile Nuh kavminin, peygamberlerin davasını reddetmek için:“Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?” dediklerini ve herkes tarafından tutarsızlığı açıkça bilinen bu esastan hareketle onun çağrısını reddettiklerini bu buyruklarla öğrendiğimize göre buradan hareketle onların da sapık ve kesin yanlış içerisinde olduklarını anlamış oluyoruz. 112-113. Yani amelleri de hesapları görmek de Allah’a düşer. Bana düşen ise sadece tebliğ etmektir. Siz onları bırakın da eğer benim size getirdiğim, hak ise ona itaatle boyun eğin. Zira herkes kendi amelinin karşılığını görecektir. 114. Kahrolasıcalar! Büyüklük tasladıkları ve üstün olduklarını zannettikleri için Nuh’un iman edenleri yanından uzaklaştırmasını, iman etmeleri için bir şart olarak ileri sürmüşlerdi. O da kendilerine:“Ben mü’minleri kovacak değilim” diye cevap vermişti. Çünkü onlar, herhangi bir şekilde kovulmayı, küçük düşürülmeyi hak eden kimseler değildir. Onlar, hem sözlü, hem fiili olarak üstün görülmeye, ikrama layık kimselerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde onlara de ki: “Selam sizlere! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı....”(el-En’am, 6/54) 115. “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Ben ancak uyaran bir kimseyim; Allah’tan aldığımı sizlere tebliğ eden ve kulların iyiliğini isteyen bir nasihatçiyim. Benim elimde bir yetki yoktur. İş, bütünüyle Allah’a aittir. 116. Nuh aleyhisselam gece gündüz, gizli açık onları davet etmeye devam etti. Onlarsa sürekli ondan uzaklaştılar ve “dediler ki: “Ey Nuh, eğer” bizi yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” Seni en kötü öldürme şekli olan -köpek öldürür gibi- taşa tutarak öldüreceğiz. Kahrolasıcalar, kendileri hakkında kendilerinden bile daha çok şefkatli olan o güvenilir, kendilerine öğüt verip iyiliklerini isteyen böyle bir peygambere ne kadar da çirkin karşılık vermişlerdi! 117-118. Şüphesiz onların zulümleri, en ileri dereceye varıp küfürleri de alabildiğine katmerleşince peygamberleri onların hepsini kuşatacak bir bedduada bulundu:“Rabbim yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma!”(Nuh, 71/26) Burada da şöyle dediğini görüyoruz: “…benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver” Yani aramızdan haddi aşıp azgınlık edeni helâk et! Nuh asıl azgın ve zalimlerin onlar olduğunu bildiği için bu duayı yapmıştı. Bundan dolayı daha sonra:“Beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar” diye devam etti. 119. Yani insanlarla ve hayvanlarla dolu olan “o gemi içerisinde kurtardık.” 120. “Sonra da onların” yani Nuh aleyhisselam ile onunla beraber bulunan mü’minlerin “ardından geri kalanları” yani kavminin geri kalan bütün fertlerini “suda boğduk.” 121. “Şüphesiz bunda” yani Nuh aleyhisselam ve ona uyanların kurtarılıp onu yalanlayanların da helâk edilmesinde gönderdiğimiz peygamberlerin doğruluğuna, getirdiklerinin sıhhatine, buna karşılık onları yalanlayan düşmanların izledikleri yolun da batıl olduğuna delil teşkil “eden bir ibret vardır.” 122. “Şüphe yok ki Rabbin” izzetiyle düşmanlarını kahredip tufan ile onları suda boğan “Azizdir,” Gerçek dostlarına karşı da “Rahimdir.” Çünkü O, Nuh’u ve onunla birlikte bulunan iman ehlini kurtarmıştır.

Şuara 26:114

105- Nuh kavmi peygamberleri yalanladılar. 106- Hani kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti:“Korkup sakınmaz mısınız?” 107- “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” 108- “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 109- “Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi vermek ancak âlemlerin Rabbine aittir. 110- “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 111- “Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?!” dediler. 112- Dedi ki:“Onların yapmakta oldukları(nın içyüzü) hakkında benim hiçbir bilgim yoktur.” 113- “Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Eğer düşünürseniz (bunu anlarsınız).” 114- “Ben mü’minleri kovacak değilim.” 115- “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” 116- Dediler ki:“Ey Nuh, eğer vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” 117- Dedi ki:“Rabbim, kavmim gerçekten beni yalanladı.” 118- “Artık benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver ve beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar!” 119- Biz de onu ve onunla birlikte olanları o dopdolu gemi içerisinde kurtardık. 120- Sonra da onların ardından geri kalanları suda boğduk. 121- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Ama onların çoğu iman etmezler. 122- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 105. Allah, Nuh kavminin peygamberleri Nuh’u yalanlamalarını, onlara söylediklerini, onların karşı tutumlarını ve her iki tarafın da akıbetlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Nuh kavmi” bütünüyle “peygamberleri yalanladılar.” Çünkü Nuh’un yalanlanması, bütün rasûlleri ve peygamberleri yalanlamak gibidir. Zira bütün peygamberlerin yaptıkları davet ittifakla birdir. Verdikleri haberler de birdir. Bu yüzden onlardan birisini yalanlamak, bütün peygamberlerin getirdikleri hakkı yalanlamak demektir. 106. “Hani” nesep itibariyle “kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: Korkup sakınmaz mısınız?” Yüce Allah’ın peygamberleri, kendilerine peygamber olarak gönderdiği kimselerin nesebinden seçmiş olması, ona itaat etmekten kaçınmamaları ve onu iyi bir şekilde tanımaları, ayrıca onun halini araştırma ihtiyacı duymamaları dolayısıyladır. Nuh, diğer peygamberlerin -Allah’ın salât ve selâmları üzerlerine olsun- izledikleri yolu izleyerek kavmine en yumuşak bir şekilde hitap edip: Allah’tan korkmaz ve izlemekte olduğunuz putlara ibadetten vazgeçerek ibadetinizi yalnızca Allah’a ihlasla yapmaz mısınız? demişti. 107. “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” Onun özel olarak kendilerine gönderilmiş bir peygamber olması, onlara getirmiş olduğu şeyleri kabul ve iman etmelerini, Yüce Allah’a böyle bir şerefli rasûlü özel olarak göndermiş olması dolayısıyla şükrederek karşılık vermelerini gerektirmekte idi. Onun ayrıca güvenilir bir kimse olması, Yüce Allah hakkında ancak hakkı söylemesi, vahyine herhangi bir şeyi ilave etmeyip ondan hiçbir şey de eksiltmemesi demektir ki bu da onların peygamberlerinin kendilerine vermiş olduğu haberleri tasdik, emrine de itaat etmelerini gerektirir. 108. “Artık Allah’tan korkun” Size vermiş olduğu emirler ve koymuş olduğu yasaklar hususunda “bana itaat edin.” İşte Nuh’un onlara gönderilmiş güvenilir bir peygamber olması bunu gerektirir. Bundan dolayı burada sebebe delâlet eden (“artık” diye çevrilen) “ف” harfi getirilmiştir. 109. Nuh, kendisine itaati gerektiren sebebi söz konusu ettikten sonra ona itaat etmelerine engel olacak bir hususun da bulunmadığını dile getirerek şöyle demiştir:“Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Bu yüzden sizin için ağır bir borç altına girme söz konusu değildir. “Benim ecrimi vermek, ancak âlemlerin Rabbine aittir.” Ben bu yolla O’na yakın olmayı, O’nun pek büyük mükâfatına nail olmayı ümit ederim. Size gelince bütün isteğim sizin iyiliğinizdir. Sizden dosdoğru yolu izlemenizi istiyorum, o kadar. 110. “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” Nuh aleyhisselam bu sözünü tekrarladı. Çünkü o, kavmine tekrar tekrar davette bulunmuş ve bu uğurda uzunca bir ömür harcamıştı. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“O da onlar arasında elli yıl eksik olmak üzere bin yıl kaldı.”(el-Ankebût, 29/14); “Dedi ki: Rabbim ben kavmimi gece ve gündüz durmadan davet ettim. Fakat benim davetim kaçıştan başka bir şeylerini artırmadı onların.”(Nuh 71/5-6) Ancak kavmi, onun davetini reddederek ve hiç de karşı çıkmaya elverişli olmayan sözlerle karşı çıkarak şöyle dediler: 111. Yani bizler, insanların ancak aşağı olanlarının, basit ve düşük seviyelilerinin sana tabi olduklarını görüyoruz. Nasıl olur da sana uyabiliriz? Böylelikle onların hakka karşı ne kadar büyüklük tasladıkları ve gerçekleri bilmeyen cahil bir topluluk oldukları ortaya çıkmaktadır. Onların maksatları hakkı bulmak olsaydı ve eğer Nuh’un davetiyle ilgili anlayamadıkları bir husus veya şüphe ettikleri bir konu bulunsaydı şöyle demeleri gerekirdi:“Sen bize getirdiğin şeylerin doğruluğunu, bunu ortaya koyacak vasıtalarla bizlere açıkla!” Eğer onlar gereği gibi düşünmüş olsalardı, Nuh’a tâbi olanların asıl itibariyle en üstün, insanların en hayırlıları, sağlam akıl ve üstün ahlâkî özelliklere sahip kimseler olduklarını, buna karşılık en bayağı ve aşağılık olanların ise aklın temel özelliğinden mahrum kalan ve böylelikle taşlara ibadeti güzel görerek onlara secde etmeye, onlara dua ve ibadet etmeye razı olan, diğer taraftan o kâmil peygamberlerin çağrısına itaati kabul etmeyen kimselerin yani kendilerinin olduğunu da anlayacaklardı. İki hasım taraftan herhangi birisinin sadece batıl bir söz söylemesi ile -karşı tarafın iddiasının doğruluğunun göz önünde bulundurulmasına gerek kalmaksızın- o batıl söz söyleyen tarafın iddiasının çürük ve tutarsız olduğu anlaşılır. O nedenle Nuh’un doğruluğunu, getirdiklerinin sıhhatini kati bir şekilde ortaya koyan bunca mucizelerini ve o büyük davetini görmemiş olsaydık bile Nuh kavminin, peygamberlerin davasını reddetmek için:“Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?” dediklerini ve herkes tarafından tutarsızlığı açıkça bilinen bu esastan hareketle onun çağrısını reddettiklerini bu buyruklarla öğrendiğimize göre buradan hareketle onların da sapık ve kesin yanlış içerisinde olduklarını anlamış oluyoruz. 112-113. Yani amelleri de hesapları görmek de Allah’a düşer. Bana düşen ise sadece tebliğ etmektir. Siz onları bırakın da eğer benim size getirdiğim, hak ise ona itaatle boyun eğin. Zira herkes kendi amelinin karşılığını görecektir. 114. Kahrolasıcalar! Büyüklük tasladıkları ve üstün olduklarını zannettikleri için Nuh’un iman edenleri yanından uzaklaştırmasını, iman etmeleri için bir şart olarak ileri sürmüşlerdi. O da kendilerine:“Ben mü’minleri kovacak değilim” diye cevap vermişti. Çünkü onlar, herhangi bir şekilde kovulmayı, küçük düşürülmeyi hak eden kimseler değildir. Onlar, hem sözlü, hem fiili olarak üstün görülmeye, ikrama layık kimselerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde onlara de ki: “Selam sizlere! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı....”(el-En’am, 6/54) 115. “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Ben ancak uyaran bir kimseyim; Allah’tan aldığımı sizlere tebliğ eden ve kulların iyiliğini isteyen bir nasihatçiyim. Benim elimde bir yetki yoktur. İş, bütünüyle Allah’a aittir. 116. Nuh aleyhisselam gece gündüz, gizli açık onları davet etmeye devam etti. Onlarsa sürekli ondan uzaklaştılar ve “dediler ki: “Ey Nuh, eğer” bizi yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” Seni en kötü öldürme şekli olan -köpek öldürür gibi- taşa tutarak öldüreceğiz. Kahrolasıcalar, kendileri hakkında kendilerinden bile daha çok şefkatli olan o güvenilir, kendilerine öğüt verip iyiliklerini isteyen böyle bir peygambere ne kadar da çirkin karşılık vermişlerdi! 117-118. Şüphesiz onların zulümleri, en ileri dereceye varıp küfürleri de alabildiğine katmerleşince peygamberleri onların hepsini kuşatacak bir bedduada bulundu:“Rabbim yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma!”(Nuh, 71/26) Burada da şöyle dediğini görüyoruz: “…benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver” Yani aramızdan haddi aşıp azgınlık edeni helâk et! Nuh asıl azgın ve zalimlerin onlar olduğunu bildiği için bu duayı yapmıştı. Bundan dolayı daha sonra:“Beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar” diye devam etti. 119. Yani insanlarla ve hayvanlarla dolu olan “o gemi içerisinde kurtardık.” 120. “Sonra da onların” yani Nuh aleyhisselam ile onunla beraber bulunan mü’minlerin “ardından geri kalanları” yani kavminin geri kalan bütün fertlerini “suda boğduk.” 121. “Şüphesiz bunda” yani Nuh aleyhisselam ve ona uyanların kurtarılıp onu yalanlayanların da helâk edilmesinde gönderdiğimiz peygamberlerin doğruluğuna, getirdiklerinin sıhhatine, buna karşılık onları yalanlayan düşmanların izledikleri yolun da batıl olduğuna delil teşkil “eden bir ibret vardır.” 122. “Şüphe yok ki Rabbin” izzetiyle düşmanlarını kahredip tufan ile onları suda boğan “Azizdir,” Gerçek dostlarına karşı da “Rahimdir.” Çünkü O, Nuh’u ve onunla birlikte bulunan iman ehlini kurtarmıştır.

Şuara 26:115

105- Nuh kavmi peygamberleri yalanladılar. 106- Hani kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti:“Korkup sakınmaz mısınız?” 107- “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” 108- “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 109- “Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi vermek ancak âlemlerin Rabbine aittir. 110- “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 111- “Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?!” dediler. 112- Dedi ki:“Onların yapmakta oldukları(nın içyüzü) hakkında benim hiçbir bilgim yoktur.” 113- “Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Eğer düşünürseniz (bunu anlarsınız).” 114- “Ben mü’minleri kovacak değilim.” 115- “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” 116- Dediler ki:“Ey Nuh, eğer vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” 117- Dedi ki:“Rabbim, kavmim gerçekten beni yalanladı.” 118- “Artık benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver ve beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar!” 119- Biz de onu ve onunla birlikte olanları o dopdolu gemi içerisinde kurtardık. 120- Sonra da onların ardından geri kalanları suda boğduk. 121- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Ama onların çoğu iman etmezler. 122- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 105. Allah, Nuh kavminin peygamberleri Nuh’u yalanlamalarını, onlara söylediklerini, onların karşı tutumlarını ve her iki tarafın da akıbetlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Nuh kavmi” bütünüyle “peygamberleri yalanladılar.” Çünkü Nuh’un yalanlanması, bütün rasûlleri ve peygamberleri yalanlamak gibidir. Zira bütün peygamberlerin yaptıkları davet ittifakla birdir. Verdikleri haberler de birdir. Bu yüzden onlardan birisini yalanlamak, bütün peygamberlerin getirdikleri hakkı yalanlamak demektir. 106. “Hani” nesep itibariyle “kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: Korkup sakınmaz mısınız?” Yüce Allah’ın peygamberleri, kendilerine peygamber olarak gönderdiği kimselerin nesebinden seçmiş olması, ona itaat etmekten kaçınmamaları ve onu iyi bir şekilde tanımaları, ayrıca onun halini araştırma ihtiyacı duymamaları dolayısıyladır. Nuh, diğer peygamberlerin -Allah’ın salât ve selâmları üzerlerine olsun- izledikleri yolu izleyerek kavmine en yumuşak bir şekilde hitap edip: Allah’tan korkmaz ve izlemekte olduğunuz putlara ibadetten vazgeçerek ibadetinizi yalnızca Allah’a ihlasla yapmaz mısınız? demişti. 107. “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” Onun özel olarak kendilerine gönderilmiş bir peygamber olması, onlara getirmiş olduğu şeyleri kabul ve iman etmelerini, Yüce Allah’a böyle bir şerefli rasûlü özel olarak göndermiş olması dolayısıyla şükrederek karşılık vermelerini gerektirmekte idi. Onun ayrıca güvenilir bir kimse olması, Yüce Allah hakkında ancak hakkı söylemesi, vahyine herhangi bir şeyi ilave etmeyip ondan hiçbir şey de eksiltmemesi demektir ki bu da onların peygamberlerinin kendilerine vermiş olduğu haberleri tasdik, emrine de itaat etmelerini gerektirir. 108. “Artık Allah’tan korkun” Size vermiş olduğu emirler ve koymuş olduğu yasaklar hususunda “bana itaat edin.” İşte Nuh’un onlara gönderilmiş güvenilir bir peygamber olması bunu gerektirir. Bundan dolayı burada sebebe delâlet eden (“artık” diye çevrilen) “ف” harfi getirilmiştir. 109. Nuh, kendisine itaati gerektiren sebebi söz konusu ettikten sonra ona itaat etmelerine engel olacak bir hususun da bulunmadığını dile getirerek şöyle demiştir:“Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Bu yüzden sizin için ağır bir borç altına girme söz konusu değildir. “Benim ecrimi vermek, ancak âlemlerin Rabbine aittir.” Ben bu yolla O’na yakın olmayı, O’nun pek büyük mükâfatına nail olmayı ümit ederim. Size gelince bütün isteğim sizin iyiliğinizdir. Sizden dosdoğru yolu izlemenizi istiyorum, o kadar. 110. “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” Nuh aleyhisselam bu sözünü tekrarladı. Çünkü o, kavmine tekrar tekrar davette bulunmuş ve bu uğurda uzunca bir ömür harcamıştı. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“O da onlar arasında elli yıl eksik olmak üzere bin yıl kaldı.”(el-Ankebût, 29/14); “Dedi ki: Rabbim ben kavmimi gece ve gündüz durmadan davet ettim. Fakat benim davetim kaçıştan başka bir şeylerini artırmadı onların.”(Nuh 71/5-6) Ancak kavmi, onun davetini reddederek ve hiç de karşı çıkmaya elverişli olmayan sözlerle karşı çıkarak şöyle dediler: 111. Yani bizler, insanların ancak aşağı olanlarının, basit ve düşük seviyelilerinin sana tabi olduklarını görüyoruz. Nasıl olur da sana uyabiliriz? Böylelikle onların hakka karşı ne kadar büyüklük tasladıkları ve gerçekleri bilmeyen cahil bir topluluk oldukları ortaya çıkmaktadır. Onların maksatları hakkı bulmak olsaydı ve eğer Nuh’un davetiyle ilgili anlayamadıkları bir husus veya şüphe ettikleri bir konu bulunsaydı şöyle demeleri gerekirdi:“Sen bize getirdiğin şeylerin doğruluğunu, bunu ortaya koyacak vasıtalarla bizlere açıkla!” Eğer onlar gereği gibi düşünmüş olsalardı, Nuh’a tâbi olanların asıl itibariyle en üstün, insanların en hayırlıları, sağlam akıl ve üstün ahlâkî özelliklere sahip kimseler olduklarını, buna karşılık en bayağı ve aşağılık olanların ise aklın temel özelliğinden mahrum kalan ve böylelikle taşlara ibadeti güzel görerek onlara secde etmeye, onlara dua ve ibadet etmeye razı olan, diğer taraftan o kâmil peygamberlerin çağrısına itaati kabul etmeyen kimselerin yani kendilerinin olduğunu da anlayacaklardı. İki hasım taraftan herhangi birisinin sadece batıl bir söz söylemesi ile -karşı tarafın iddiasının doğruluğunun göz önünde bulundurulmasına gerek kalmaksızın- o batıl söz söyleyen tarafın iddiasının çürük ve tutarsız olduğu anlaşılır. O nedenle Nuh’un doğruluğunu, getirdiklerinin sıhhatini kati bir şekilde ortaya koyan bunca mucizelerini ve o büyük davetini görmemiş olsaydık bile Nuh kavminin, peygamberlerin davasını reddetmek için:“Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?” dediklerini ve herkes tarafından tutarsızlığı açıkça bilinen bu esastan hareketle onun çağrısını reddettiklerini bu buyruklarla öğrendiğimize göre buradan hareketle onların da sapık ve kesin yanlış içerisinde olduklarını anlamış oluyoruz. 112-113. Yani amelleri de hesapları görmek de Allah’a düşer. Bana düşen ise sadece tebliğ etmektir. Siz onları bırakın da eğer benim size getirdiğim, hak ise ona itaatle boyun eğin. Zira herkes kendi amelinin karşılığını görecektir. 114. Kahrolasıcalar! Büyüklük tasladıkları ve üstün olduklarını zannettikleri için Nuh’un iman edenleri yanından uzaklaştırmasını, iman etmeleri için bir şart olarak ileri sürmüşlerdi. O da kendilerine:“Ben mü’minleri kovacak değilim” diye cevap vermişti. Çünkü onlar, herhangi bir şekilde kovulmayı, küçük düşürülmeyi hak eden kimseler değildir. Onlar, hem sözlü, hem fiili olarak üstün görülmeye, ikrama layık kimselerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde onlara de ki: “Selam sizlere! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı....”(el-En’am, 6/54) 115. “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Ben ancak uyaran bir kimseyim; Allah’tan aldığımı sizlere tebliğ eden ve kulların iyiliğini isteyen bir nasihatçiyim. Benim elimde bir yetki yoktur. İş, bütünüyle Allah’a aittir. 116. Nuh aleyhisselam gece gündüz, gizli açık onları davet etmeye devam etti. Onlarsa sürekli ondan uzaklaştılar ve “dediler ki: “Ey Nuh, eğer” bizi yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” Seni en kötü öldürme şekli olan -köpek öldürür gibi- taşa tutarak öldüreceğiz. Kahrolasıcalar, kendileri hakkında kendilerinden bile daha çok şefkatli olan o güvenilir, kendilerine öğüt verip iyiliklerini isteyen böyle bir peygambere ne kadar da çirkin karşılık vermişlerdi! 117-118. Şüphesiz onların zulümleri, en ileri dereceye varıp küfürleri de alabildiğine katmerleşince peygamberleri onların hepsini kuşatacak bir bedduada bulundu:“Rabbim yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma!”(Nuh, 71/26) Burada da şöyle dediğini görüyoruz: “…benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver” Yani aramızdan haddi aşıp azgınlık edeni helâk et! Nuh asıl azgın ve zalimlerin onlar olduğunu bildiği için bu duayı yapmıştı. Bundan dolayı daha sonra:“Beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar” diye devam etti. 119. Yani insanlarla ve hayvanlarla dolu olan “o gemi içerisinde kurtardık.” 120. “Sonra da onların” yani Nuh aleyhisselam ile onunla beraber bulunan mü’minlerin “ardından geri kalanları” yani kavminin geri kalan bütün fertlerini “suda boğduk.” 121. “Şüphesiz bunda” yani Nuh aleyhisselam ve ona uyanların kurtarılıp onu yalanlayanların da helâk edilmesinde gönderdiğimiz peygamberlerin doğruluğuna, getirdiklerinin sıhhatine, buna karşılık onları yalanlayan düşmanların izledikleri yolun da batıl olduğuna delil teşkil “eden bir ibret vardır.” 122. “Şüphe yok ki Rabbin” izzetiyle düşmanlarını kahredip tufan ile onları suda boğan “Azizdir,” Gerçek dostlarına karşı da “Rahimdir.” Çünkü O, Nuh’u ve onunla birlikte bulunan iman ehlini kurtarmıştır.

Şuara 26:116

105- Nuh kavmi peygamberleri yalanladılar. 106- Hani kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti:“Korkup sakınmaz mısınız?” 107- “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” 108- “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 109- “Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi vermek ancak âlemlerin Rabbine aittir. 110- “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 111- “Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?!” dediler. 112- Dedi ki:“Onların yapmakta oldukları(nın içyüzü) hakkında benim hiçbir bilgim yoktur.” 113- “Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Eğer düşünürseniz (bunu anlarsınız).” 114- “Ben mü’minleri kovacak değilim.” 115- “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” 116- Dediler ki:“Ey Nuh, eğer vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” 117- Dedi ki:“Rabbim, kavmim gerçekten beni yalanladı.” 118- “Artık benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver ve beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar!” 119- Biz de onu ve onunla birlikte olanları o dopdolu gemi içerisinde kurtardık. 120- Sonra da onların ardından geri kalanları suda boğduk. 121- Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Ama onların çoğu iman etmezler. 122- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 105. Allah, Nuh kavminin peygamberleri Nuh’u yalanlamalarını, onlara söylediklerini, onların karşı tutumlarını ve her iki tarafın da akıbetlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Nuh kavmi” bütünüyle “peygamberleri yalanladılar.” Çünkü Nuh’un yalanlanması, bütün rasûlleri ve peygamberleri yalanlamak gibidir. Zira bütün peygamberlerin yaptıkları davet ittifakla birdir. Verdikleri haberler de birdir. Bu yüzden onlardan birisini yalanlamak, bütün peygamberlerin getirdikleri hakkı yalanlamak demektir. 106. “Hani” nesep itibariyle “kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: Korkup sakınmaz mısınız?” Yüce Allah’ın peygamberleri, kendilerine peygamber olarak gönderdiği kimselerin nesebinden seçmiş olması, ona itaat etmekten kaçınmamaları ve onu iyi bir şekilde tanımaları, ayrıca onun halini araştırma ihtiyacı duymamaları dolayısıyladır. Nuh, diğer peygamberlerin -Allah’ın salât ve selâmları üzerlerine olsun- izledikleri yolu izleyerek kavmine en yumuşak bir şekilde hitap edip: Allah’tan korkmaz ve izlemekte olduğunuz putlara ibadetten vazgeçerek ibadetinizi yalnızca Allah’a ihlasla yapmaz mısınız? demişti. 107. “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” Onun özel olarak kendilerine gönderilmiş bir peygamber olması, onlara getirmiş olduğu şeyleri kabul ve iman etmelerini, Yüce Allah’a böyle bir şerefli rasûlü özel olarak göndermiş olması dolayısıyla şükrederek karşılık vermelerini gerektirmekte idi. Onun ayrıca güvenilir bir kimse olması, Yüce Allah hakkında ancak hakkı söylemesi, vahyine herhangi bir şeyi ilave etmeyip ondan hiçbir şey de eksiltmemesi demektir ki bu da onların peygamberlerinin kendilerine vermiş olduğu haberleri tasdik, emrine de itaat etmelerini gerektirir. 108. “Artık Allah’tan korkun” Size vermiş olduğu emirler ve koymuş olduğu yasaklar hususunda “bana itaat edin.” İşte Nuh’un onlara gönderilmiş güvenilir bir peygamber olması bunu gerektirir. Bundan dolayı burada sebebe delâlet eden (“artık” diye çevrilen) “ف” harfi getirilmiştir. 109. Nuh, kendisine itaati gerektiren sebebi söz konusu ettikten sonra ona itaat etmelerine engel olacak bir hususun da bulunmadığını dile getirerek şöyle demiştir:“Bu (davetim) için sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Bu yüzden sizin için ağır bir borç altına girme söz konusu değildir. “Benim ecrimi vermek, ancak âlemlerin Rabbine aittir.” Ben bu yolla O’na yakın olmayı, O’nun pek büyük mükâfatına nail olmayı ümit ederim. Size gelince bütün isteğim sizin iyiliğinizdir. Sizden dosdoğru yolu izlemenizi istiyorum, o kadar. 110. “O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” Nuh aleyhisselam bu sözünü tekrarladı. Çünkü o, kavmine tekrar tekrar davette bulunmuş ve bu uğurda uzunca bir ömür harcamıştı. Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“O da onlar arasında elli yıl eksik olmak üzere bin yıl kaldı.”(el-Ankebût, 29/14); “Dedi ki: Rabbim ben kavmimi gece ve gündüz durmadan davet ettim. Fakat benim davetim kaçıştan başka bir şeylerini artırmadı onların.”(Nuh 71/5-6) Ancak kavmi, onun davetini reddederek ve hiç de karşı çıkmaya elverişli olmayan sözlerle karşı çıkarak şöyle dediler: 111. Yani bizler, insanların ancak aşağı olanlarının, basit ve düşük seviyelilerinin sana tabi olduklarını görüyoruz. Nasıl olur da sana uyabiliriz? Böylelikle onların hakka karşı ne kadar büyüklük tasladıkları ve gerçekleri bilmeyen cahil bir topluluk oldukları ortaya çıkmaktadır. Onların maksatları hakkı bulmak olsaydı ve eğer Nuh’un davetiyle ilgili anlayamadıkları bir husus veya şüphe ettikleri bir konu bulunsaydı şöyle demeleri gerekirdi:“Sen bize getirdiğin şeylerin doğruluğunu, bunu ortaya koyacak vasıtalarla bizlere açıkla!” Eğer onlar gereği gibi düşünmüş olsalardı, Nuh’a tâbi olanların asıl itibariyle en üstün, insanların en hayırlıları, sağlam akıl ve üstün ahlâkî özelliklere sahip kimseler olduklarını, buna karşılık en bayağı ve aşağılık olanların ise aklın temel özelliğinden mahrum kalan ve böylelikle taşlara ibadeti güzel görerek onlara secde etmeye, onlara dua ve ibadet etmeye razı olan, diğer taraftan o kâmil peygamberlerin çağrısına itaati kabul etmeyen kimselerin yani kendilerinin olduğunu da anlayacaklardı. İki hasım taraftan herhangi birisinin sadece batıl bir söz söylemesi ile -karşı tarafın iddiasının doğruluğunun göz önünde bulundurulmasına gerek kalmaksızın- o batıl söz söyleyen tarafın iddiasının çürük ve tutarsız olduğu anlaşılır. O nedenle Nuh’un doğruluğunu, getirdiklerinin sıhhatini kati bir şekilde ortaya koyan bunca mucizelerini ve o büyük davetini görmemiş olsaydık bile Nuh kavminin, peygamberlerin davasını reddetmek için:“Sana en alt tabakadan insanlar tâbi olmuşken biz, sana iman mı edeceğiz?” dediklerini ve herkes tarafından tutarsızlığı açıkça bilinen bu esastan hareketle onun çağrısını reddettiklerini bu buyruklarla öğrendiğimize göre buradan hareketle onların da sapık ve kesin yanlış içerisinde olduklarını anlamış oluyoruz. 112-113. Yani amelleri de hesapları görmek de Allah’a düşer. Bana düşen ise sadece tebliğ etmektir. Siz onları bırakın da eğer benim size getirdiğim, hak ise ona itaatle boyun eğin. Zira herkes kendi amelinin karşılığını görecektir. 114. Kahrolasıcalar! Büyüklük tasladıkları ve üstün olduklarını zannettikleri için Nuh’un iman edenleri yanından uzaklaştırmasını, iman etmeleri için bir şart olarak ileri sürmüşlerdi. O da kendilerine:“Ben mü’minleri kovacak değilim” diye cevap vermişti. Çünkü onlar, herhangi bir şekilde kovulmayı, küçük düşürülmeyi hak eden kimseler değildir. Onlar, hem sözlü, hem fiili olarak üstün görülmeye, ikrama layık kimselerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde onlara de ki: “Selam sizlere! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı....”(el-En’am, 6/54) 115. “Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Ben ancak uyaran bir kimseyim; Allah’tan aldığımı sizlere tebliğ eden ve kulların iyiliğini isteyen bir nasihatçiyim. Benim elimde bir yetki yoktur. İş, bütünüyle Allah’a aittir. 116. Nuh aleyhisselam gece gündüz, gizli açık onları davet etmeye devam etti. Onlarsa sürekli ondan uzaklaştılar ve “dediler ki: “Ey Nuh, eğer” bizi yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen kesinlikle taşa tutulacaklardan olacaksın.” Seni en kötü öldürme şekli olan -köpek öldürür gibi- taşa tutarak öldüreceğiz. Kahrolasıcalar, kendileri hakkında kendilerinden bile daha çok şefkatli olan o güvenilir, kendilerine öğüt verip iyiliklerini isteyen böyle bir peygambere ne kadar da çirkin karşılık vermişlerdi! 117-118. Şüphesiz onların zulümleri, en ileri dereceye varıp küfürleri de alabildiğine katmerleşince peygamberleri onların hepsini kuşatacak bir bedduada bulundu:“Rabbim yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma!”(Nuh, 71/26) Burada da şöyle dediğini görüyoruz: “…benimle onlar arasında ayırt edici hükmünü ver” Yani aramızdan haddi aşıp azgınlık edeni helâk et! Nuh asıl azgın ve zalimlerin onlar olduğunu bildiği için bu duayı yapmıştı. Bundan dolayı daha sonra:“Beni de beraberimdeki mü’minleri de kurtar” diye devam etti. 119. Yani insanlarla ve hayvanlarla dolu olan “o gemi içerisinde kurtardık.” 120. “Sonra da onların” yani Nuh aleyhisselam ile onunla beraber bulunan mü’minlerin “ardından geri kalanları” yani kavminin geri kalan bütün fertlerini “suda boğduk.” 121. “Şüphesiz bunda” yani Nuh aleyhisselam ve ona uyanların kurtarılıp onu yalanlayanların da helâk edilmesinde gönderdiğimiz peygamberlerin doğruluğuna, getirdiklerinin sıhhatine, buna karşılık onları yalanlayan düşmanların izledikleri yolun da batıl olduğuna delil teşkil “eden bir ibret vardır.” 122. “Şüphe yok ki Rabbin” izzetiyle düşmanlarını kahredip tufan ile onları suda boğan “Azizdir,” Gerçek dostlarına karşı da “Rahimdir.” Çünkü O, Nuh’u ve onunla birlikte bulunan iman ehlini kurtarmıştır.