Tafsir As-Saadi - Turkish — Neml 27:1 – Neml 27:34
İçindekiler
- Neml 27:1
- Neml 27:2
- Neml 27:3
- Neml 27:4
- Neml 27:5
- Neml 27:6
- Neml 27:7
- Neml 27:8
- Neml 27:9
- Neml 27:10
- Neml 27:11
- Neml 27:12
- Neml 27:13
- Neml 27:14
- Neml 27:15
- Neml 27:16
- Neml 27:17
- Neml 27:18
- Neml 27:19
- Neml 27:20
- Neml 27:21
- Neml 27:22
- Neml 27:23
- Neml 27:24
- Neml 27:25
- Neml 27:26
- Neml 27:27
- Neml 27:28
- Neml 27:29
- Neml 27:30
- Neml 27:31
- Neml 27:32
- Neml 27:33
- Neml 27:34
Neml 27:1
1- Tâ, Sîn. Bunlar, Kur’ân’ın ve apaçık/açıklayıcı Kitabın âyetleridir. 2- Müminler için doğru yolu gösteren bir rehber ve müjdedir. 3- O (müminler) namazlarını dosdoğru kılan, zekâtı veren ve âhirete kesin olarak inanan kimselerdir. 4- Âhirete iman etmeyenlere gelince amellerini onlara süslü göstermişizdir. Bu sebeple onlar şaşkın bir halde bocalamaktadırlar. 5- İşte azabın en kötüsü bunlaradır. Âhirette en çok ziyana uğrayacak olanlar da onlardır. 6- Şüphe yok ki sen, Kur’ân’ı Hakîm ve Alîm olanın katından (bir vahiyle) almaktasın.
(Mekke’de inmiştir. 93 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, kullarının dikkatini Kur’ân-ı Kerîm’in azametine çekerek, tazime delâlet eden işaret edatı ile ona işaret edip:“Bunlar, Kur’ân’ın ve apaçık/açıklayıcı Kitabın âyetleridir.” buyurmaktadır. Yani bu âyetler, en yüce âyetlerdir. Bu belgeler en güçlü belgelerdir. Bu delâletler en yüce hedeflere, en üstün maksatlara, en hayırlı haberlere, en temiz ahlâka delâlet eden en açık delillerdir. Âyetleri en doğru haberleri, en güzel emirleri içerir, kötü olan her bir işi ve her bir huyu da yasaklar. Bu âyetler tıpkı güneşin, gözün görmesi için etrafı aydınlattığı gibi nurlu basiretler için gerekli açıklama ve beyanları yaparak onların yolunu aydınlatır. Bu âyetler imana delâlet eder, imana ulaşmaya çağırır, geçmiş ve gelecekteki gaybe ait olmuş ve olacak şeyleri aynen haber verir. Bu âyetler, o yüce Rabbi en güzel isimleriyle, en yüce sıfatlarıyla ve en kâmil fiilleriyle tanımaya davet eder. Bu âyetler bizlere O’nun rasûllerini ve gerçek dostlarını tanıtmış, gözlerimizle onları görürcesine vasıflarını bize bildirmiştir.
2. Bununla birlikte insanlar arasında pek çok kimse, bunlardan gereği gibi yararlanmaz. Bütün inatçılar bu âyetler ile hidâyet ve doğru yolu bulmaz. Bu yolla da bir bakıma bu âyetler hayırsız, salah bulması mümkün olmayan, kalbi saf ve temiz olmayanlara karşı da korunmuş olmaktadır. Bu âyetlerlede şanı Yüce Allah’ın kendilerine imanı nasip ettiği ve bu yolla kalpleri nurlanıp ruhları durulaşan kimseler hidâyet bulur. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Müminler için doğru yolu gösteren bir rehber ve müjdedir.” Yani bu âyetler, onları dosdoğru yola ilettiği gibi gitmeleri ya da terk etmeleri gerekeni de onlara gereği gibi açıklar. Bu dosdoğru yola iletilip onu izlemenin karşılığı olan Allah’ın mükâfatını da onlara müjdeler.
3. Mü’min olmak iddiasında bulunanlar pek çoktur. O halde böyle bir iddiada bulunan herkesin iddiası kabul edilir mi yoksa bunun mutlaka bir delili mi olması gerekir? Ki doğru olan da bu sonuncusudur. İşte bundan dolayı Yüce Allah, söz konusu müminlerin vasıflarını belirterek şöyle buyurmaktadır:“O (müminler)” farzıyla, nafilesiyle “namazlarını” namazlarının hem rükünlerini, şartlarını, vaciplerini ve müstehaplarını oluşturan zahirî fiilleriyle hem de namazın ruhu ve özü olan huşu ile Yüce Allah’a yakınlıklarını hatırlarında tutmak, namaz kılarken söylediklerini ve yaptıklarını düşünmek sûretiyle bâtıni fiillerini yerine getirmek suretiyle “dosdoğru kılan” hak sahiplerine farz olan “zekâtı veren ve âhirete kesin olarak inanan kimselerdir.” Yani bunların imanları yakîn derecesine ulaşmıştır. Yakîn (kesin inanç) ise kalbe ulaşan, amele götüren tam bir bilgi demektir. Onların âhirete dair bu kesin inançları, âhiret için tam anlamı ile çalışmalarını, azabı ve cezalandırmayı gerektiren sebeplerden de uzak kalmalarını gerektirir. İşte her türlü hayırın başı da budur.
4. “Âhirete iman etmeyenlere gelince” âhireti de âhiretin varlığını bildirenleri de yalanlayanların “amellerini onlara süslü göstermişizdir. Bu sebeple onlar şaşkın bir halde bocalamaktadırlar.” Şaşkınlık ve tereddüt içerisindedirler. Onlar Allah’ın gazabını rızasına tercih edecek kadar şaşkınlaşmışlardır. Hakikatler onlar için ters yüz olmuştur, o bakımdan batılı hak, hakkı da batıl olarak görürler.
5. “İşte azabın en kötüsü” en çetini, en büyüğü ve en fenası “bunlaradır. Âhirette en çok ziyana uğrayacak olanlar da onlardır.” Ziyanda olmak bunlara hastır. Çünkü onlar, Kıyamet gününde kendilerini de aile halklarını da yitireceklerdir. Peygamberlerinin davet etmiş olduğu imanı da elden kaçırmış olacaklardır.
6. “Şüphe yok ki sen, Kur’ân’ı Hakîm ve Alîm olanın katından (bir vahiyle) almaktasın.” Sana öğretilen bu Kur’ân-ı Kerîm, her şeyi yerli yerince koyan ve her şeyi olması gereken yere oturtan hikmeti sonsuz “Hakim” ve bütün hallerin sırlarını ve iç yüzlerini tıpkı dışları gibi bilen “Alîm” Allah’tan sana indirilmektedir. Bu yüce Kitab, hikmeti sonsuz Hakim, bilgisi sonsuz Alim tarafından sana indirildiğine göre bütünüyle hikmettir ve bütünüyle kulların faydasınadır. Kulların faydalarını onlardan daha iyi bilen O yüce zat tarafından indirilmiştir.
Neml 27:2
1- Tâ, Sîn. Bunlar, Kur’ân’ın ve apaçık/açıklayıcı Kitabın âyetleridir. 2- Müminler için doğru yolu gösteren bir rehber ve müjdedir. 3- O (müminler) namazlarını dosdoğru kılan, zekâtı veren ve âhirete kesin olarak inanan kimselerdir. 4- Âhirete iman etmeyenlere gelince amellerini onlara süslü göstermişizdir. Bu sebeple onlar şaşkın bir halde bocalamaktadırlar. 5- İşte azabın en kötüsü bunlaradır. Âhirette en çok ziyana uğrayacak olanlar da onlardır. 6- Şüphe yok ki sen, Kur’ân’ı Hakîm ve Alîm olanın katından (bir vahiyle) almaktasın.
(Mekke’de inmiştir. 93 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, kullarının dikkatini Kur’ân-ı Kerîm’in azametine çekerek, tazime delâlet eden işaret edatı ile ona işaret edip:“Bunlar, Kur’ân’ın ve apaçık/açıklayıcı Kitabın âyetleridir.” buyurmaktadır. Yani bu âyetler, en yüce âyetlerdir. Bu belgeler en güçlü belgelerdir. Bu delâletler en yüce hedeflere, en üstün maksatlara, en hayırlı haberlere, en temiz ahlâka delâlet eden en açık delillerdir. Âyetleri en doğru haberleri, en güzel emirleri içerir, kötü olan her bir işi ve her bir huyu da yasaklar. Bu âyetler tıpkı güneşin, gözün görmesi için etrafı aydınlattığı gibi nurlu basiretler için gerekli açıklama ve beyanları yaparak onların yolunu aydınlatır. Bu âyetler imana delâlet eder, imana ulaşmaya çağırır, geçmiş ve gelecekteki gaybe ait olmuş ve olacak şeyleri aynen haber verir. Bu âyetler, o yüce Rabbi en güzel isimleriyle, en yüce sıfatlarıyla ve en kâmil fiilleriyle tanımaya davet eder. Bu âyetler bizlere O’nun rasûllerini ve gerçek dostlarını tanıtmış, gözlerimizle onları görürcesine vasıflarını bize bildirmiştir.
2. Bununla birlikte insanlar arasında pek çok kimse, bunlardan gereği gibi yararlanmaz. Bütün inatçılar bu âyetler ile hidâyet ve doğru yolu bulmaz. Bu yolla da bir bakıma bu âyetler hayırsız, salah bulması mümkün olmayan, kalbi saf ve temiz olmayanlara karşı da korunmuş olmaktadır. Bu âyetlerlede şanı Yüce Allah’ın kendilerine imanı nasip ettiği ve bu yolla kalpleri nurlanıp ruhları durulaşan kimseler hidâyet bulur. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Müminler için doğru yolu gösteren bir rehber ve müjdedir.” Yani bu âyetler, onları dosdoğru yola ilettiği gibi gitmeleri ya da terk etmeleri gerekeni de onlara gereği gibi açıklar. Bu dosdoğru yola iletilip onu izlemenin karşılığı olan Allah’ın mükâfatını da onlara müjdeler.
3. Mü’min olmak iddiasında bulunanlar pek çoktur. O halde böyle bir iddiada bulunan herkesin iddiası kabul edilir mi yoksa bunun mutlaka bir delili mi olması gerekir? Ki doğru olan da bu sonuncusudur. İşte bundan dolayı Yüce Allah, söz konusu müminlerin vasıflarını belirterek şöyle buyurmaktadır:“O (müminler)” farzıyla, nafilesiyle “namazlarını” namazlarının hem rükünlerini, şartlarını, vaciplerini ve müstehaplarını oluşturan zahirî fiilleriyle hem de namazın ruhu ve özü olan huşu ile Yüce Allah’a yakınlıklarını hatırlarında tutmak, namaz kılarken söylediklerini ve yaptıklarını düşünmek sûretiyle bâtıni fiillerini yerine getirmek suretiyle “dosdoğru kılan” hak sahiplerine farz olan “zekâtı veren ve âhirete kesin olarak inanan kimselerdir.” Yani bunların imanları yakîn derecesine ulaşmıştır. Yakîn (kesin inanç) ise kalbe ulaşan, amele götüren tam bir bilgi demektir. Onların âhirete dair bu kesin inançları, âhiret için tam anlamı ile çalışmalarını, azabı ve cezalandırmayı gerektiren sebeplerden de uzak kalmalarını gerektirir. İşte her türlü hayırın başı da budur.
4. “Âhirete iman etmeyenlere gelince” âhireti de âhiretin varlığını bildirenleri de yalanlayanların “amellerini onlara süslü göstermişizdir. Bu sebeple onlar şaşkın bir halde bocalamaktadırlar.” Şaşkınlık ve tereddüt içerisindedirler. Onlar Allah’ın gazabını rızasına tercih edecek kadar şaşkınlaşmışlardır. Hakikatler onlar için ters yüz olmuştur, o bakımdan batılı hak, hakkı da batıl olarak görürler.
5. “İşte azabın en kötüsü” en çetini, en büyüğü ve en fenası “bunlaradır. Âhirette en çok ziyana uğrayacak olanlar da onlardır.” Ziyanda olmak bunlara hastır. Çünkü onlar, Kıyamet gününde kendilerini de aile halklarını da yitireceklerdir. Peygamberlerinin davet etmiş olduğu imanı da elden kaçırmış olacaklardır.
6. “Şüphe yok ki sen, Kur’ân’ı Hakîm ve Alîm olanın katından (bir vahiyle) almaktasın.” Sana öğretilen bu Kur’ân-ı Kerîm, her şeyi yerli yerince koyan ve her şeyi olması gereken yere oturtan hikmeti sonsuz “Hakim” ve bütün hallerin sırlarını ve iç yüzlerini tıpkı dışları gibi bilen “Alîm” Allah’tan sana indirilmektedir. Bu yüce Kitab, hikmeti sonsuz Hakim, bilgisi sonsuz Alim tarafından sana indirildiğine göre bütünüyle hikmettir ve bütünüyle kulların faydasınadır. Kulların faydalarını onlardan daha iyi bilen O yüce zat tarafından indirilmiştir.
Neml 27:3
1- Tâ, Sîn. Bunlar, Kur’ân’ın ve apaçık/açıklayıcı Kitabın âyetleridir. 2- Müminler için doğru yolu gösteren bir rehber ve müjdedir. 3- O (müminler) namazlarını dosdoğru kılan, zekâtı veren ve âhirete kesin olarak inanan kimselerdir. 4- Âhirete iman etmeyenlere gelince amellerini onlara süslü göstermişizdir. Bu sebeple onlar şaşkın bir halde bocalamaktadırlar. 5- İşte azabın en kötüsü bunlaradır. Âhirette en çok ziyana uğrayacak olanlar da onlardır. 6- Şüphe yok ki sen, Kur’ân’ı Hakîm ve Alîm olanın katından (bir vahiyle) almaktasın.
(Mekke’de inmiştir. 93 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, kullarının dikkatini Kur’ân-ı Kerîm’in azametine çekerek, tazime delâlet eden işaret edatı ile ona işaret edip:“Bunlar, Kur’ân’ın ve apaçık/açıklayıcı Kitabın âyetleridir.” buyurmaktadır. Yani bu âyetler, en yüce âyetlerdir. Bu belgeler en güçlü belgelerdir. Bu delâletler en yüce hedeflere, en üstün maksatlara, en hayırlı haberlere, en temiz ahlâka delâlet eden en açık delillerdir. Âyetleri en doğru haberleri, en güzel emirleri içerir, kötü olan her bir işi ve her bir huyu da yasaklar. Bu âyetler tıpkı güneşin, gözün görmesi için etrafı aydınlattığı gibi nurlu basiretler için gerekli açıklama ve beyanları yaparak onların yolunu aydınlatır. Bu âyetler imana delâlet eder, imana ulaşmaya çağırır, geçmiş ve gelecekteki gaybe ait olmuş ve olacak şeyleri aynen haber verir. Bu âyetler, o yüce Rabbi en güzel isimleriyle, en yüce sıfatlarıyla ve en kâmil fiilleriyle tanımaya davet eder. Bu âyetler bizlere O’nun rasûllerini ve gerçek dostlarını tanıtmış, gözlerimizle onları görürcesine vasıflarını bize bildirmiştir.
2. Bununla birlikte insanlar arasında pek çok kimse, bunlardan gereği gibi yararlanmaz. Bütün inatçılar bu âyetler ile hidâyet ve doğru yolu bulmaz. Bu yolla da bir bakıma bu âyetler hayırsız, salah bulması mümkün olmayan, kalbi saf ve temiz olmayanlara karşı da korunmuş olmaktadır. Bu âyetlerlede şanı Yüce Allah’ın kendilerine imanı nasip ettiği ve bu yolla kalpleri nurlanıp ruhları durulaşan kimseler hidâyet bulur. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Müminler için doğru yolu gösteren bir rehber ve müjdedir.” Yani bu âyetler, onları dosdoğru yola ilettiği gibi gitmeleri ya da terk etmeleri gerekeni de onlara gereği gibi açıklar. Bu dosdoğru yola iletilip onu izlemenin karşılığı olan Allah’ın mükâfatını da onlara müjdeler.
3. Mü’min olmak iddiasında bulunanlar pek çoktur. O halde böyle bir iddiada bulunan herkesin iddiası kabul edilir mi yoksa bunun mutlaka bir delili mi olması gerekir? Ki doğru olan da bu sonuncusudur. İşte bundan dolayı Yüce Allah, söz konusu müminlerin vasıflarını belirterek şöyle buyurmaktadır:“O (müminler)” farzıyla, nafilesiyle “namazlarını” namazlarının hem rükünlerini, şartlarını, vaciplerini ve müstehaplarını oluşturan zahirî fiilleriyle hem de namazın ruhu ve özü olan huşu ile Yüce Allah’a yakınlıklarını hatırlarında tutmak, namaz kılarken söylediklerini ve yaptıklarını düşünmek sûretiyle bâtıni fiillerini yerine getirmek suretiyle “dosdoğru kılan” hak sahiplerine farz olan “zekâtı veren ve âhirete kesin olarak inanan kimselerdir.” Yani bunların imanları yakîn derecesine ulaşmıştır. Yakîn (kesin inanç) ise kalbe ulaşan, amele götüren tam bir bilgi demektir. Onların âhirete dair bu kesin inançları, âhiret için tam anlamı ile çalışmalarını, azabı ve cezalandırmayı gerektiren sebeplerden de uzak kalmalarını gerektirir. İşte her türlü hayırın başı da budur.
4. “Âhirete iman etmeyenlere gelince” âhireti de âhiretin varlığını bildirenleri de yalanlayanların “amellerini onlara süslü göstermişizdir. Bu sebeple onlar şaşkın bir halde bocalamaktadırlar.” Şaşkınlık ve tereddüt içerisindedirler. Onlar Allah’ın gazabını rızasına tercih edecek kadar şaşkınlaşmışlardır. Hakikatler onlar için ters yüz olmuştur, o bakımdan batılı hak, hakkı da batıl olarak görürler.
5. “İşte azabın en kötüsü” en çetini, en büyüğü ve en fenası “bunlaradır. Âhirette en çok ziyana uğrayacak olanlar da onlardır.” Ziyanda olmak bunlara hastır. Çünkü onlar, Kıyamet gününde kendilerini de aile halklarını da yitireceklerdir. Peygamberlerinin davet etmiş olduğu imanı da elden kaçırmış olacaklardır.
6. “Şüphe yok ki sen, Kur’ân’ı Hakîm ve Alîm olanın katından (bir vahiyle) almaktasın.” Sana öğretilen bu Kur’ân-ı Kerîm, her şeyi yerli yerince koyan ve her şeyi olması gereken yere oturtan hikmeti sonsuz “Hakim” ve bütün hallerin sırlarını ve iç yüzlerini tıpkı dışları gibi bilen “Alîm” Allah’tan sana indirilmektedir. Bu yüce Kitab, hikmeti sonsuz Hakim, bilgisi sonsuz Alim tarafından sana indirildiğine göre bütünüyle hikmettir ve bütünüyle kulların faydasınadır. Kulların faydalarını onlardan daha iyi bilen O yüce zat tarafından indirilmiştir.
Neml 27:4
1- Tâ, Sîn. Bunlar, Kur’ân’ın ve apaçık/açıklayıcı Kitabın âyetleridir. 2- Müminler için doğru yolu gösteren bir rehber ve müjdedir. 3- O (müminler) namazlarını dosdoğru kılan, zekâtı veren ve âhirete kesin olarak inanan kimselerdir. 4- Âhirete iman etmeyenlere gelince amellerini onlara süslü göstermişizdir. Bu sebeple onlar şaşkın bir halde bocalamaktadırlar. 5- İşte azabın en kötüsü bunlaradır. Âhirette en çok ziyana uğrayacak olanlar da onlardır. 6- Şüphe yok ki sen, Kur’ân’ı Hakîm ve Alîm olanın katından (bir vahiyle) almaktasın.
(Mekke’de inmiştir. 93 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, kullarının dikkatini Kur’ân-ı Kerîm’in azametine çekerek, tazime delâlet eden işaret edatı ile ona işaret edip:“Bunlar, Kur’ân’ın ve apaçık/açıklayıcı Kitabın âyetleridir.” buyurmaktadır. Yani bu âyetler, en yüce âyetlerdir. Bu belgeler en güçlü belgelerdir. Bu delâletler en yüce hedeflere, en üstün maksatlara, en hayırlı haberlere, en temiz ahlâka delâlet eden en açık delillerdir. Âyetleri en doğru haberleri, en güzel emirleri içerir, kötü olan her bir işi ve her bir huyu da yasaklar. Bu âyetler tıpkı güneşin, gözün görmesi için etrafı aydınlattığı gibi nurlu basiretler için gerekli açıklama ve beyanları yaparak onların yolunu aydınlatır. Bu âyetler imana delâlet eder, imana ulaşmaya çağırır, geçmiş ve gelecekteki gaybe ait olmuş ve olacak şeyleri aynen haber verir. Bu âyetler, o yüce Rabbi en güzel isimleriyle, en yüce sıfatlarıyla ve en kâmil fiilleriyle tanımaya davet eder. Bu âyetler bizlere O’nun rasûllerini ve gerçek dostlarını tanıtmış, gözlerimizle onları görürcesine vasıflarını bize bildirmiştir.
2. Bununla birlikte insanlar arasında pek çok kimse, bunlardan gereği gibi yararlanmaz. Bütün inatçılar bu âyetler ile hidâyet ve doğru yolu bulmaz. Bu yolla da bir bakıma bu âyetler hayırsız, salah bulması mümkün olmayan, kalbi saf ve temiz olmayanlara karşı da korunmuş olmaktadır. Bu âyetlerlede şanı Yüce Allah’ın kendilerine imanı nasip ettiği ve bu yolla kalpleri nurlanıp ruhları durulaşan kimseler hidâyet bulur. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Müminler için doğru yolu gösteren bir rehber ve müjdedir.” Yani bu âyetler, onları dosdoğru yola ilettiği gibi gitmeleri ya da terk etmeleri gerekeni de onlara gereği gibi açıklar. Bu dosdoğru yola iletilip onu izlemenin karşılığı olan Allah’ın mükâfatını da onlara müjdeler.
3. Mü’min olmak iddiasında bulunanlar pek çoktur. O halde böyle bir iddiada bulunan herkesin iddiası kabul edilir mi yoksa bunun mutlaka bir delili mi olması gerekir? Ki doğru olan da bu sonuncusudur. İşte bundan dolayı Yüce Allah, söz konusu müminlerin vasıflarını belirterek şöyle buyurmaktadır:“O (müminler)” farzıyla, nafilesiyle “namazlarını” namazlarının hem rükünlerini, şartlarını, vaciplerini ve müstehaplarını oluşturan zahirî fiilleriyle hem de namazın ruhu ve özü olan huşu ile Yüce Allah’a yakınlıklarını hatırlarında tutmak, namaz kılarken söylediklerini ve yaptıklarını düşünmek sûretiyle bâtıni fiillerini yerine getirmek suretiyle “dosdoğru kılan” hak sahiplerine farz olan “zekâtı veren ve âhirete kesin olarak inanan kimselerdir.” Yani bunların imanları yakîn derecesine ulaşmıştır. Yakîn (kesin inanç) ise kalbe ulaşan, amele götüren tam bir bilgi demektir. Onların âhirete dair bu kesin inançları, âhiret için tam anlamı ile çalışmalarını, azabı ve cezalandırmayı gerektiren sebeplerden de uzak kalmalarını gerektirir. İşte her türlü hayırın başı da budur.
4. “Âhirete iman etmeyenlere gelince” âhireti de âhiretin varlığını bildirenleri de yalanlayanların “amellerini onlara süslü göstermişizdir. Bu sebeple onlar şaşkın bir halde bocalamaktadırlar.” Şaşkınlık ve tereddüt içerisindedirler. Onlar Allah’ın gazabını rızasına tercih edecek kadar şaşkınlaşmışlardır. Hakikatler onlar için ters yüz olmuştur, o bakımdan batılı hak, hakkı da batıl olarak görürler.
5. “İşte azabın en kötüsü” en çetini, en büyüğü ve en fenası “bunlaradır. Âhirette en çok ziyana uğrayacak olanlar da onlardır.” Ziyanda olmak bunlara hastır. Çünkü onlar, Kıyamet gününde kendilerini de aile halklarını da yitireceklerdir. Peygamberlerinin davet etmiş olduğu imanı da elden kaçırmış olacaklardır.
6. “Şüphe yok ki sen, Kur’ân’ı Hakîm ve Alîm olanın katından (bir vahiyle) almaktasın.” Sana öğretilen bu Kur’ân-ı Kerîm, her şeyi yerli yerince koyan ve her şeyi olması gereken yere oturtan hikmeti sonsuz “Hakim” ve bütün hallerin sırlarını ve iç yüzlerini tıpkı dışları gibi bilen “Alîm” Allah’tan sana indirilmektedir. Bu yüce Kitab, hikmeti sonsuz Hakim, bilgisi sonsuz Alim tarafından sana indirildiğine göre bütünüyle hikmettir ve bütünüyle kulların faydasınadır. Kulların faydalarını onlardan daha iyi bilen O yüce zat tarafından indirilmiştir.
Neml 27:5
1- Tâ, Sîn. Bunlar, Kur’ân’ın ve apaçık/açıklayıcı Kitabın âyetleridir. 2- Müminler için doğru yolu gösteren bir rehber ve müjdedir. 3- O (müminler) namazlarını dosdoğru kılan, zekâtı veren ve âhirete kesin olarak inanan kimselerdir. 4- Âhirete iman etmeyenlere gelince amellerini onlara süslü göstermişizdir. Bu sebeple onlar şaşkın bir halde bocalamaktadırlar. 5- İşte azabın en kötüsü bunlaradır. Âhirette en çok ziyana uğrayacak olanlar da onlardır. 6- Şüphe yok ki sen, Kur’ân’ı Hakîm ve Alîm olanın katından (bir vahiyle) almaktasın.
(Mekke’de inmiştir. 93 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, kullarının dikkatini Kur’ân-ı Kerîm’in azametine çekerek, tazime delâlet eden işaret edatı ile ona işaret edip:“Bunlar, Kur’ân’ın ve apaçık/açıklayıcı Kitabın âyetleridir.” buyurmaktadır. Yani bu âyetler, en yüce âyetlerdir. Bu belgeler en güçlü belgelerdir. Bu delâletler en yüce hedeflere, en üstün maksatlara, en hayırlı haberlere, en temiz ahlâka delâlet eden en açık delillerdir. Âyetleri en doğru haberleri, en güzel emirleri içerir, kötü olan her bir işi ve her bir huyu da yasaklar. Bu âyetler tıpkı güneşin, gözün görmesi için etrafı aydınlattığı gibi nurlu basiretler için gerekli açıklama ve beyanları yaparak onların yolunu aydınlatır. Bu âyetler imana delâlet eder, imana ulaşmaya çağırır, geçmiş ve gelecekteki gaybe ait olmuş ve olacak şeyleri aynen haber verir. Bu âyetler, o yüce Rabbi en güzel isimleriyle, en yüce sıfatlarıyla ve en kâmil fiilleriyle tanımaya davet eder. Bu âyetler bizlere O’nun rasûllerini ve gerçek dostlarını tanıtmış, gözlerimizle onları görürcesine vasıflarını bize bildirmiştir.
2. Bununla birlikte insanlar arasında pek çok kimse, bunlardan gereği gibi yararlanmaz. Bütün inatçılar bu âyetler ile hidâyet ve doğru yolu bulmaz. Bu yolla da bir bakıma bu âyetler hayırsız, salah bulması mümkün olmayan, kalbi saf ve temiz olmayanlara karşı da korunmuş olmaktadır. Bu âyetlerlede şanı Yüce Allah’ın kendilerine imanı nasip ettiği ve bu yolla kalpleri nurlanıp ruhları durulaşan kimseler hidâyet bulur. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Müminler için doğru yolu gösteren bir rehber ve müjdedir.” Yani bu âyetler, onları dosdoğru yola ilettiği gibi gitmeleri ya da terk etmeleri gerekeni de onlara gereği gibi açıklar. Bu dosdoğru yola iletilip onu izlemenin karşılığı olan Allah’ın mükâfatını da onlara müjdeler.
3. Mü’min olmak iddiasında bulunanlar pek çoktur. O halde böyle bir iddiada bulunan herkesin iddiası kabul edilir mi yoksa bunun mutlaka bir delili mi olması gerekir? Ki doğru olan da bu sonuncusudur. İşte bundan dolayı Yüce Allah, söz konusu müminlerin vasıflarını belirterek şöyle buyurmaktadır:“O (müminler)” farzıyla, nafilesiyle “namazlarını” namazlarının hem rükünlerini, şartlarını, vaciplerini ve müstehaplarını oluşturan zahirî fiilleriyle hem de namazın ruhu ve özü olan huşu ile Yüce Allah’a yakınlıklarını hatırlarında tutmak, namaz kılarken söylediklerini ve yaptıklarını düşünmek sûretiyle bâtıni fiillerini yerine getirmek suretiyle “dosdoğru kılan” hak sahiplerine farz olan “zekâtı veren ve âhirete kesin olarak inanan kimselerdir.” Yani bunların imanları yakîn derecesine ulaşmıştır. Yakîn (kesin inanç) ise kalbe ulaşan, amele götüren tam bir bilgi demektir. Onların âhirete dair bu kesin inançları, âhiret için tam anlamı ile çalışmalarını, azabı ve cezalandırmayı gerektiren sebeplerden de uzak kalmalarını gerektirir. İşte her türlü hayırın başı da budur.
4. “Âhirete iman etmeyenlere gelince” âhireti de âhiretin varlığını bildirenleri de yalanlayanların “amellerini onlara süslü göstermişizdir. Bu sebeple onlar şaşkın bir halde bocalamaktadırlar.” Şaşkınlık ve tereddüt içerisindedirler. Onlar Allah’ın gazabını rızasına tercih edecek kadar şaşkınlaşmışlardır. Hakikatler onlar için ters yüz olmuştur, o bakımdan batılı hak, hakkı da batıl olarak görürler.
5. “İşte azabın en kötüsü” en çetini, en büyüğü ve en fenası “bunlaradır. Âhirette en çok ziyana uğrayacak olanlar da onlardır.” Ziyanda olmak bunlara hastır. Çünkü onlar, Kıyamet gününde kendilerini de aile halklarını da yitireceklerdir. Peygamberlerinin davet etmiş olduğu imanı da elden kaçırmış olacaklardır.
6. “Şüphe yok ki sen, Kur’ân’ı Hakîm ve Alîm olanın katından (bir vahiyle) almaktasın.” Sana öğretilen bu Kur’ân-ı Kerîm, her şeyi yerli yerince koyan ve her şeyi olması gereken yere oturtan hikmeti sonsuz “Hakim” ve bütün hallerin sırlarını ve iç yüzlerini tıpkı dışları gibi bilen “Alîm” Allah’tan sana indirilmektedir. Bu yüce Kitab, hikmeti sonsuz Hakim, bilgisi sonsuz Alim tarafından sana indirildiğine göre bütünüyle hikmettir ve bütünüyle kulların faydasınadır. Kulların faydalarını onlardan daha iyi bilen O yüce zat tarafından indirilmiştir.
Neml 27:6
1- Tâ, Sîn. Bunlar, Kur’ân’ın ve apaçık/açıklayıcı Kitabın âyetleridir. 2- Müminler için doğru yolu gösteren bir rehber ve müjdedir. 3- O (müminler) namazlarını dosdoğru kılan, zekâtı veren ve âhirete kesin olarak inanan kimselerdir. 4- Âhirete iman etmeyenlere gelince amellerini onlara süslü göstermişizdir. Bu sebeple onlar şaşkın bir halde bocalamaktadırlar. 5- İşte azabın en kötüsü bunlaradır. Âhirette en çok ziyana uğrayacak olanlar da onlardır. 6- Şüphe yok ki sen, Kur’ân’ı Hakîm ve Alîm olanın katından (bir vahiyle) almaktasın.
(Mekke’de inmiştir. 93 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, kullarının dikkatini Kur’ân-ı Kerîm’in azametine çekerek, tazime delâlet eden işaret edatı ile ona işaret edip:“Bunlar, Kur’ân’ın ve apaçık/açıklayıcı Kitabın âyetleridir.” buyurmaktadır. Yani bu âyetler, en yüce âyetlerdir. Bu belgeler en güçlü belgelerdir. Bu delâletler en yüce hedeflere, en üstün maksatlara, en hayırlı haberlere, en temiz ahlâka delâlet eden en açık delillerdir. Âyetleri en doğru haberleri, en güzel emirleri içerir, kötü olan her bir işi ve her bir huyu da yasaklar. Bu âyetler tıpkı güneşin, gözün görmesi için etrafı aydınlattığı gibi nurlu basiretler için gerekli açıklama ve beyanları yaparak onların yolunu aydınlatır. Bu âyetler imana delâlet eder, imana ulaşmaya çağırır, geçmiş ve gelecekteki gaybe ait olmuş ve olacak şeyleri aynen haber verir. Bu âyetler, o yüce Rabbi en güzel isimleriyle, en yüce sıfatlarıyla ve en kâmil fiilleriyle tanımaya davet eder. Bu âyetler bizlere O’nun rasûllerini ve gerçek dostlarını tanıtmış, gözlerimizle onları görürcesine vasıflarını bize bildirmiştir.
2. Bununla birlikte insanlar arasında pek çok kimse, bunlardan gereği gibi yararlanmaz. Bütün inatçılar bu âyetler ile hidâyet ve doğru yolu bulmaz. Bu yolla da bir bakıma bu âyetler hayırsız, salah bulması mümkün olmayan, kalbi saf ve temiz olmayanlara karşı da korunmuş olmaktadır. Bu âyetlerlede şanı Yüce Allah’ın kendilerine imanı nasip ettiği ve bu yolla kalpleri nurlanıp ruhları durulaşan kimseler hidâyet bulur. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Müminler için doğru yolu gösteren bir rehber ve müjdedir.” Yani bu âyetler, onları dosdoğru yola ilettiği gibi gitmeleri ya da terk etmeleri gerekeni de onlara gereği gibi açıklar. Bu dosdoğru yola iletilip onu izlemenin karşılığı olan Allah’ın mükâfatını da onlara müjdeler.
3. Mü’min olmak iddiasında bulunanlar pek çoktur. O halde böyle bir iddiada bulunan herkesin iddiası kabul edilir mi yoksa bunun mutlaka bir delili mi olması gerekir? Ki doğru olan da bu sonuncusudur. İşte bundan dolayı Yüce Allah, söz konusu müminlerin vasıflarını belirterek şöyle buyurmaktadır:“O (müminler)” farzıyla, nafilesiyle “namazlarını” namazlarının hem rükünlerini, şartlarını, vaciplerini ve müstehaplarını oluşturan zahirî fiilleriyle hem de namazın ruhu ve özü olan huşu ile Yüce Allah’a yakınlıklarını hatırlarında tutmak, namaz kılarken söylediklerini ve yaptıklarını düşünmek sûretiyle bâtıni fiillerini yerine getirmek suretiyle “dosdoğru kılan” hak sahiplerine farz olan “zekâtı veren ve âhirete kesin olarak inanan kimselerdir.” Yani bunların imanları yakîn derecesine ulaşmıştır. Yakîn (kesin inanç) ise kalbe ulaşan, amele götüren tam bir bilgi demektir. Onların âhirete dair bu kesin inançları, âhiret için tam anlamı ile çalışmalarını, azabı ve cezalandırmayı gerektiren sebeplerden de uzak kalmalarını gerektirir. İşte her türlü hayırın başı da budur.
4. “Âhirete iman etmeyenlere gelince” âhireti de âhiretin varlığını bildirenleri de yalanlayanların “amellerini onlara süslü göstermişizdir. Bu sebeple onlar şaşkın bir halde bocalamaktadırlar.” Şaşkınlık ve tereddüt içerisindedirler. Onlar Allah’ın gazabını rızasına tercih edecek kadar şaşkınlaşmışlardır. Hakikatler onlar için ters yüz olmuştur, o bakımdan batılı hak, hakkı da batıl olarak görürler.
5. “İşte azabın en kötüsü” en çetini, en büyüğü ve en fenası “bunlaradır. Âhirette en çok ziyana uğrayacak olanlar da onlardır.” Ziyanda olmak bunlara hastır. Çünkü onlar, Kıyamet gününde kendilerini de aile halklarını da yitireceklerdir. Peygamberlerinin davet etmiş olduğu imanı da elden kaçırmış olacaklardır.
6. “Şüphe yok ki sen, Kur’ân’ı Hakîm ve Alîm olanın katından (bir vahiyle) almaktasın.” Sana öğretilen bu Kur’ân-ı Kerîm, her şeyi yerli yerince koyan ve her şeyi olması gereken yere oturtan hikmeti sonsuz “Hakim” ve bütün hallerin sırlarını ve iç yüzlerini tıpkı dışları gibi bilen “Alîm” Allah’tan sana indirilmektedir. Bu yüce Kitab, hikmeti sonsuz Hakim, bilgisi sonsuz Alim tarafından sana indirildiğine göre bütünüyle hikmettir ve bütünüyle kulların faydasınadır. Kulların faydalarını onlardan daha iyi bilen O yüce zat tarafından indirilmiştir.
Neml 27:7
7- Hani Mûsâ ailesine şöyle demişti:“Benim gözüme bir ateş ilişti. (Gideyim de belki) oradan size bir bilgi yahut da ısınmanız için bir parça ateş getiririm.” 8- O (ateşin) yanına gelince ona şöyle nida edildi: “O ateşin yanında ve onun çevresinde olanlar mübarek kılınmıştır. Âlemlerin Rabbi Allah (tüm eksikliklerden) münezzehtir.” 9- “Ey Mûsâ! Şüphesiz ben, Aziz ve Hakim olan Allah’ım!” 10- “Asanı at!” Onun çevik bir yılan gibi hareket ettiğini görünce arkasına bile bakmadan dönüp kaçmaya başladı. “Ey Mûsâ, korkma! Çünkü benim huzurumda rasûller korkmaz.” 11- “Ancak zulmeden hariç (o korkmalıdır). Ama o da kötülüğünün ardından onu güzel amelle değiştirirse (bilsin ki) Ben gerçekten çok bağışlayıcı ve pek merhametliyimdir.” 12- “Elini yakandan içeri sok da hiçbir kusur ve hastalık olmadan bembeyaz çıksın. (İşte bunlar) Firavun’a ve kavmine (karşı sunacağın) dokuz mucize arasındadır. Şüphesiz onlar, fâsık bir toplumdur. 13- Mucizelerimiz onlara açık seçik geldiğinde onlar: “Bu, apaçık bir sihirdir” dediler. 14- İçten içe onlara inandıkları halde zulüm ve kibirleri sebebiyle onları inkâr ettiler. Bozguncuların akıbetinin nasıl olduğuna bir bak!
7. Yani İmran oğlu Mûsâ’nın hallerinden biri olan, o şerefli ve üstün hali, yani ona vahyin ilk olarak verilişini, ilâhi risalet için Allah tarafından seçilişini ve Yüce Allah’ın onunla konuşmasını hatırla. Şöyle ki o, Medyenliler arasında bir kaç yıl kaldıktan sonra ailesi ile birlikte Medyen’den ayrılıp Mısır’a doğru yola koyulmuştu. Giderken yolunu kaybetti. Oldukça karanlık ve soğuk bir gece idi. Ailesine:“Benim gözüme bir ateş ilişti. (Gideyim de belki) oradan size” yola dair “bir bilgi yahut da ısınmanız için bir parça ateş getiririm.” Bu ifadeler, onun yolunu kaybetmiş olduğuna, hem kendisinin hem de ailesinin çokça üşümüş olduğunu göstermektedir.
8. Yani şanı Yüce Allah ona: Burası mukaddes ve mübarek bir yerdir, diye seslendi. Yüce Allah’ın burayı Kelimullah Mûsâ ile konuştuğu ve ona risalet görevini verdiği yer olarak seçmiş olması da buranın mübarek oluşundandır. “Âlemlerin Rabbi Allah (tüm eksikliklerden) münezzehtir.” Hakkında eksiklik veya şer düşünülemeyecek kadar yücedir. Aksine O, sıfatlarıyla da fiilleriyle de kâmildir, eksiksizdir.
9. Cenab-ı Allah Mûsâ’ya, ibadete yalnızca kendisinin hak sahibi olduğunu, O’na hiçbir şekilde ortak koşulmaması gerektiğini haber vermektedir. Nitekim başka bir âyet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:“Hiç şüphesiz ben, Allah’ım; benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde bana ibadet et ve beni anmak için namazı dosdoğru kıl”(Tâ-Hâ, 20/14)“Aziz” gücü her şeyi hakimiyeti altına alan, bütün mahlukatın kendisine zillet ve itaatle boyun eğdiği zat demektir. “Hakim” ise emrinde de yaratmasında da hikmeti sonsuz olan demektir. Kulu imran oğlu Mûsâ’yı peygamber olarak göndermesi de O’nun hikmetinin bir tecellisidir. Çünkü Yüce Allah onun, risaletine, vahyine ve kendisiyle konuşmasına layık olduğunu bilmiştir. Yalnızca O’na güvenip dayanman, yalnızlığından kurtulman için O’na sığınman, düşmanların çokluğuna ve baskılarına karşı O’nun himayesine girmen de Allah’ın izzetinin bir gereğidir. Çünkü onların hepsinin idaresi, Allah’ın elindedir. Bütün hareketleri ve sükünları O’nun yönetimi iledir.
10. “Asanı at” emri üzerine o da asasını bıraktı. “Onun” çabucak hareket eden “çevik” erkek “bir yılan gibi hareket ettiğini görünce” beşer tabiatının bir gereği olarak gördüğü o yılandan dehşete kapılıp “arkasına bile bakmadan dönüp kaçmaya başladı.” Yüce Allah da ona: “Ey Mûsâ, korkma” diye seslendi. Bir başka âyet-i kerimede de:“Ey Mûsâ, geri gel ve korkma! Çünkü sen güven içinde olanlardansın”(el-Kasas 28/31)“Çünkü benim huzurumda rasûller korkmaz.” Zira bütün korkulacak şeyler O’nun kaza ve kaderi, O’nun emir ve idaresi kapsamı içerisindedir. Allah’ın kendilerini özellikle risaletine mazhar kıldığı ve vahyi için seçtiği kimselerin, özellikle de Yüce Allah’a daha yakın oldukları ve O’nla konuşma lütfuna mazhar oldukları bir konumda Allah’tan başkasından korkmaları onlara yakışmaz.
11. “Ancak zulmeden hariç (o korkmalıdır)” İşte korkulacak ve yalnızlığın sıkıntısının duyulacağı durum budur. Buna sebep de önceden işlenen zulümler ve suçlardır. Peygamberlere gelince onlar ne diye yalnızlıktan çekinsinler ve korksunlar ki? Bununla birlikte Allah’a isyan ile nefsine zulmedip sonra da tevbe edip Rabbine yönelen ve “kötülüğünün ardından onu güzel amelle” değiştiren, yani kötülüklerin yerine iyiliklere, masiyetlerin yerine itaatlere yönelen kimseye karşı Allah çok bağışlayıcı ve pek merhametlidir. O nedenle hiç kimse Yüce Allah’ın rahmetinden ve mağfiretinden ümit kesmesin. Elbetteki O, bütün günahları bağışlar. O, kullarına annenin çocuğuna olan merhametinden daha çok merhametlidir.
12. “Elini yakandan içeri sok da hiçbir kusur ve hastalık olmadan” görenlerin gözlerini parıltısı ile kamaştıracak şekilde göz alıcı ve “bembeyaz çıksın.” Asanın yürüyen bir yılana dönüşmesi ile yakandan bembeyaz olarak elini çıkarman, Firavun ve kavmini davet esnasında göstereceğin “dokuz mucize”den iki tanesidir. “Şüphesiz onlar fasık bir toplumdur.” Şirkleriyle, azgınlıklarıyla, Allah’ın kullarına büyüklük taslamalarıyla ve yeryüzünde haksız yere büyüklenmeleri dolayısıyla onlar haddi aşmış kimselerdir.
13. Mûsâ aleyhisselam, Firavun ve çevresindeki ileri gelenleri Yüce Allah’ın yoluna davet etti ve kendilerine mucizelerini gösterdi. Ama “Mucizelerimiz onlara açık seçik” hakka delâlet edecek şekilde, aydınlık saçıcı ve gözlerin güneş aydınlığı sayesinde görmesi gibi onlar sayesinde de basiretin aydılandığı bir halde “geldiğinde onlar: Bu apaçık bir sihirdir, dediler” Bu bir sihirdir, demekle de yetinmeyip onu apaçık olmakla, herkes tarafından açıkça görülmekle de nitelendirdiler. Bu ise çok şaşılacak bir husustur. Çünkü açık seçik mucizeler ve göz kamaştırıcı nurlar, aldatmacalar ve açıkça büyü olduğu görülen şeyler arasına katılmaktadır. Acaba bu, hakka karşı bile bile direnmenin ve yüzsüzce ileri sürülen safsataların bir örneği değil midir?
14. “İçten içe onlara inandıkları halde” yani onların bu inkârları şüphe veya tereddüte dayalı değildi, aksine “zulüm ve kibirleri sebebiyle onları” Allah’ın âyet ve mucizelerini bile bile “inkâr ettiler.” Onların bu âyet ve mucizeleri -doğru olduklarına kesin olarak inanmalarına rağmen- bile bile inkâr etmeleri, Rablerinden gelen hakka ve bizzat kendi kendilerine karşı zalimlik etmelerinden ve hem hakka karşı, hem kullara karşı, hem de peygamberlere itaate karşı kibirlenmelerinden ve üstünlük taslamalarından kaynaklanıyordu. “Bozguncuların âkıbetinin nasıl” en kötü akibet “olduğuna bir bak!” Yüce Allah, onları darmadağın etti, denizde boğdu, onları rezil ve rüsvay etti. Onların kaldıkları yerleri de onların ezdiği zayıf kullara miras olarak verdi.
Neml 27:8
7- Hani Mûsâ ailesine şöyle demişti:“Benim gözüme bir ateş ilişti. (Gideyim de belki) oradan size bir bilgi yahut da ısınmanız için bir parça ateş getiririm.” 8- O (ateşin) yanına gelince ona şöyle nida edildi: “O ateşin yanında ve onun çevresinde olanlar mübarek kılınmıştır. Âlemlerin Rabbi Allah (tüm eksikliklerden) münezzehtir.” 9- “Ey Mûsâ! Şüphesiz ben, Aziz ve Hakim olan Allah’ım!” 10- “Asanı at!” Onun çevik bir yılan gibi hareket ettiğini görünce arkasına bile bakmadan dönüp kaçmaya başladı. “Ey Mûsâ, korkma! Çünkü benim huzurumda rasûller korkmaz.” 11- “Ancak zulmeden hariç (o korkmalıdır). Ama o da kötülüğünün ardından onu güzel amelle değiştirirse (bilsin ki) Ben gerçekten çok bağışlayıcı ve pek merhametliyimdir.” 12- “Elini yakandan içeri sok da hiçbir kusur ve hastalık olmadan bembeyaz çıksın. (İşte bunlar) Firavun’a ve kavmine (karşı sunacağın) dokuz mucize arasındadır. Şüphesiz onlar, fâsık bir toplumdur. 13- Mucizelerimiz onlara açık seçik geldiğinde onlar: “Bu, apaçık bir sihirdir” dediler. 14- İçten içe onlara inandıkları halde zulüm ve kibirleri sebebiyle onları inkâr ettiler. Bozguncuların akıbetinin nasıl olduğuna bir bak!
7. Yani İmran oğlu Mûsâ’nın hallerinden biri olan, o şerefli ve üstün hali, yani ona vahyin ilk olarak verilişini, ilâhi risalet için Allah tarafından seçilişini ve Yüce Allah’ın onunla konuşmasını hatırla. Şöyle ki o, Medyenliler arasında bir kaç yıl kaldıktan sonra ailesi ile birlikte Medyen’den ayrılıp Mısır’a doğru yola koyulmuştu. Giderken yolunu kaybetti. Oldukça karanlık ve soğuk bir gece idi. Ailesine:“Benim gözüme bir ateş ilişti. (Gideyim de belki) oradan size” yola dair “bir bilgi yahut da ısınmanız için bir parça ateş getiririm.” Bu ifadeler, onun yolunu kaybetmiş olduğuna, hem kendisinin hem de ailesinin çokça üşümüş olduğunu göstermektedir.
8. Yani şanı Yüce Allah ona: Burası mukaddes ve mübarek bir yerdir, diye seslendi. Yüce Allah’ın burayı Kelimullah Mûsâ ile konuştuğu ve ona risalet görevini verdiği yer olarak seçmiş olması da buranın mübarek oluşundandır. “Âlemlerin Rabbi Allah (tüm eksikliklerden) münezzehtir.” Hakkında eksiklik veya şer düşünülemeyecek kadar yücedir. Aksine O, sıfatlarıyla da fiilleriyle de kâmildir, eksiksizdir.
9. Cenab-ı Allah Mûsâ’ya, ibadete yalnızca kendisinin hak sahibi olduğunu, O’na hiçbir şekilde ortak koşulmaması gerektiğini haber vermektedir. Nitekim başka bir âyet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:“Hiç şüphesiz ben, Allah’ım; benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde bana ibadet et ve beni anmak için namazı dosdoğru kıl”(Tâ-Hâ, 20/14)“Aziz” gücü her şeyi hakimiyeti altına alan, bütün mahlukatın kendisine zillet ve itaatle boyun eğdiği zat demektir. “Hakim” ise emrinde de yaratmasında da hikmeti sonsuz olan demektir. Kulu imran oğlu Mûsâ’yı peygamber olarak göndermesi de O’nun hikmetinin bir tecellisidir. Çünkü Yüce Allah onun, risaletine, vahyine ve kendisiyle konuşmasına layık olduğunu bilmiştir. Yalnızca O’na güvenip dayanman, yalnızlığından kurtulman için O’na sığınman, düşmanların çokluğuna ve baskılarına karşı O’nun himayesine girmen de Allah’ın izzetinin bir gereğidir. Çünkü onların hepsinin idaresi, Allah’ın elindedir. Bütün hareketleri ve sükünları O’nun yönetimi iledir.
10. “Asanı at” emri üzerine o da asasını bıraktı. “Onun” çabucak hareket eden “çevik” erkek “bir yılan gibi hareket ettiğini görünce” beşer tabiatının bir gereği olarak gördüğü o yılandan dehşete kapılıp “arkasına bile bakmadan dönüp kaçmaya başladı.” Yüce Allah da ona: “Ey Mûsâ, korkma” diye seslendi. Bir başka âyet-i kerimede de:“Ey Mûsâ, geri gel ve korkma! Çünkü sen güven içinde olanlardansın”(el-Kasas 28/31)“Çünkü benim huzurumda rasûller korkmaz.” Zira bütün korkulacak şeyler O’nun kaza ve kaderi, O’nun emir ve idaresi kapsamı içerisindedir. Allah’ın kendilerini özellikle risaletine mazhar kıldığı ve vahyi için seçtiği kimselerin, özellikle de Yüce Allah’a daha yakın oldukları ve O’nla konuşma lütfuna mazhar oldukları bir konumda Allah’tan başkasından korkmaları onlara yakışmaz.
11. “Ancak zulmeden hariç (o korkmalıdır)” İşte korkulacak ve yalnızlığın sıkıntısının duyulacağı durum budur. Buna sebep de önceden işlenen zulümler ve suçlardır. Peygamberlere gelince onlar ne diye yalnızlıktan çekinsinler ve korksunlar ki? Bununla birlikte Allah’a isyan ile nefsine zulmedip sonra da tevbe edip Rabbine yönelen ve “kötülüğünün ardından onu güzel amelle” değiştiren, yani kötülüklerin yerine iyiliklere, masiyetlerin yerine itaatlere yönelen kimseye karşı Allah çok bağışlayıcı ve pek merhametlidir. O nedenle hiç kimse Yüce Allah’ın rahmetinden ve mağfiretinden ümit kesmesin. Elbetteki O, bütün günahları bağışlar. O, kullarına annenin çocuğuna olan merhametinden daha çok merhametlidir.
12. “Elini yakandan içeri sok da hiçbir kusur ve hastalık olmadan” görenlerin gözlerini parıltısı ile kamaştıracak şekilde göz alıcı ve “bembeyaz çıksın.” Asanın yürüyen bir yılana dönüşmesi ile yakandan bembeyaz olarak elini çıkarman, Firavun ve kavmini davet esnasında göstereceğin “dokuz mucize”den iki tanesidir. “Şüphesiz onlar fasık bir toplumdur.” Şirkleriyle, azgınlıklarıyla, Allah’ın kullarına büyüklük taslamalarıyla ve yeryüzünde haksız yere büyüklenmeleri dolayısıyla onlar haddi aşmış kimselerdir.
13. Mûsâ aleyhisselam, Firavun ve çevresindeki ileri gelenleri Yüce Allah’ın yoluna davet etti ve kendilerine mucizelerini gösterdi. Ama “Mucizelerimiz onlara açık seçik” hakka delâlet edecek şekilde, aydınlık saçıcı ve gözlerin güneş aydınlığı sayesinde görmesi gibi onlar sayesinde de basiretin aydılandığı bir halde “geldiğinde onlar: Bu apaçık bir sihirdir, dediler” Bu bir sihirdir, demekle de yetinmeyip onu apaçık olmakla, herkes tarafından açıkça görülmekle de nitelendirdiler. Bu ise çok şaşılacak bir husustur. Çünkü açık seçik mucizeler ve göz kamaştırıcı nurlar, aldatmacalar ve açıkça büyü olduğu görülen şeyler arasına katılmaktadır. Acaba bu, hakka karşı bile bile direnmenin ve yüzsüzce ileri sürülen safsataların bir örneği değil midir?
14. “İçten içe onlara inandıkları halde” yani onların bu inkârları şüphe veya tereddüte dayalı değildi, aksine “zulüm ve kibirleri sebebiyle onları” Allah’ın âyet ve mucizelerini bile bile “inkâr ettiler.” Onların bu âyet ve mucizeleri -doğru olduklarına kesin olarak inanmalarına rağmen- bile bile inkâr etmeleri, Rablerinden gelen hakka ve bizzat kendi kendilerine karşı zalimlik etmelerinden ve hem hakka karşı, hem kullara karşı, hem de peygamberlere itaate karşı kibirlenmelerinden ve üstünlük taslamalarından kaynaklanıyordu. “Bozguncuların âkıbetinin nasıl” en kötü akibet “olduğuna bir bak!” Yüce Allah, onları darmadağın etti, denizde boğdu, onları rezil ve rüsvay etti. Onların kaldıkları yerleri de onların ezdiği zayıf kullara miras olarak verdi.
Neml 27:9
7- Hani Mûsâ ailesine şöyle demişti:“Benim gözüme bir ateş ilişti. (Gideyim de belki) oradan size bir bilgi yahut da ısınmanız için bir parça ateş getiririm.” 8- O (ateşin) yanına gelince ona şöyle nida edildi: “O ateşin yanında ve onun çevresinde olanlar mübarek kılınmıştır. Âlemlerin Rabbi Allah (tüm eksikliklerden) münezzehtir.” 9- “Ey Mûsâ! Şüphesiz ben, Aziz ve Hakim olan Allah’ım!” 10- “Asanı at!” Onun çevik bir yılan gibi hareket ettiğini görünce arkasına bile bakmadan dönüp kaçmaya başladı. “Ey Mûsâ, korkma! Çünkü benim huzurumda rasûller korkmaz.” 11- “Ancak zulmeden hariç (o korkmalıdır). Ama o da kötülüğünün ardından onu güzel amelle değiştirirse (bilsin ki) Ben gerçekten çok bağışlayıcı ve pek merhametliyimdir.” 12- “Elini yakandan içeri sok da hiçbir kusur ve hastalık olmadan bembeyaz çıksın. (İşte bunlar) Firavun’a ve kavmine (karşı sunacağın) dokuz mucize arasındadır. Şüphesiz onlar, fâsık bir toplumdur. 13- Mucizelerimiz onlara açık seçik geldiğinde onlar: “Bu, apaçık bir sihirdir” dediler. 14- İçten içe onlara inandıkları halde zulüm ve kibirleri sebebiyle onları inkâr ettiler. Bozguncuların akıbetinin nasıl olduğuna bir bak!
7. Yani İmran oğlu Mûsâ’nın hallerinden biri olan, o şerefli ve üstün hali, yani ona vahyin ilk olarak verilişini, ilâhi risalet için Allah tarafından seçilişini ve Yüce Allah’ın onunla konuşmasını hatırla. Şöyle ki o, Medyenliler arasında bir kaç yıl kaldıktan sonra ailesi ile birlikte Medyen’den ayrılıp Mısır’a doğru yola koyulmuştu. Giderken yolunu kaybetti. Oldukça karanlık ve soğuk bir gece idi. Ailesine:“Benim gözüme bir ateş ilişti. (Gideyim de belki) oradan size” yola dair “bir bilgi yahut da ısınmanız için bir parça ateş getiririm.” Bu ifadeler, onun yolunu kaybetmiş olduğuna, hem kendisinin hem de ailesinin çokça üşümüş olduğunu göstermektedir.
8. Yani şanı Yüce Allah ona: Burası mukaddes ve mübarek bir yerdir, diye seslendi. Yüce Allah’ın burayı Kelimullah Mûsâ ile konuştuğu ve ona risalet görevini verdiği yer olarak seçmiş olması da buranın mübarek oluşundandır. “Âlemlerin Rabbi Allah (tüm eksikliklerden) münezzehtir.” Hakkında eksiklik veya şer düşünülemeyecek kadar yücedir. Aksine O, sıfatlarıyla da fiilleriyle de kâmildir, eksiksizdir.
9. Cenab-ı Allah Mûsâ’ya, ibadete yalnızca kendisinin hak sahibi olduğunu, O’na hiçbir şekilde ortak koşulmaması gerektiğini haber vermektedir. Nitekim başka bir âyet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:“Hiç şüphesiz ben, Allah’ım; benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde bana ibadet et ve beni anmak için namazı dosdoğru kıl”(Tâ-Hâ, 20/14)“Aziz” gücü her şeyi hakimiyeti altına alan, bütün mahlukatın kendisine zillet ve itaatle boyun eğdiği zat demektir. “Hakim” ise emrinde de yaratmasında da hikmeti sonsuz olan demektir. Kulu imran oğlu Mûsâ’yı peygamber olarak göndermesi de O’nun hikmetinin bir tecellisidir. Çünkü Yüce Allah onun, risaletine, vahyine ve kendisiyle konuşmasına layık olduğunu bilmiştir. Yalnızca O’na güvenip dayanman, yalnızlığından kurtulman için O’na sığınman, düşmanların çokluğuna ve baskılarına karşı O’nun himayesine girmen de Allah’ın izzetinin bir gereğidir. Çünkü onların hepsinin idaresi, Allah’ın elindedir. Bütün hareketleri ve sükünları O’nun yönetimi iledir.
10. “Asanı at” emri üzerine o da asasını bıraktı. “Onun” çabucak hareket eden “çevik” erkek “bir yılan gibi hareket ettiğini görünce” beşer tabiatının bir gereği olarak gördüğü o yılandan dehşete kapılıp “arkasına bile bakmadan dönüp kaçmaya başladı.” Yüce Allah da ona: “Ey Mûsâ, korkma” diye seslendi. Bir başka âyet-i kerimede de:“Ey Mûsâ, geri gel ve korkma! Çünkü sen güven içinde olanlardansın”(el-Kasas 28/31)“Çünkü benim huzurumda rasûller korkmaz.” Zira bütün korkulacak şeyler O’nun kaza ve kaderi, O’nun emir ve idaresi kapsamı içerisindedir. Allah’ın kendilerini özellikle risaletine mazhar kıldığı ve vahyi için seçtiği kimselerin, özellikle de Yüce Allah’a daha yakın oldukları ve O’nla konuşma lütfuna mazhar oldukları bir konumda Allah’tan başkasından korkmaları onlara yakışmaz.
11. “Ancak zulmeden hariç (o korkmalıdır)” İşte korkulacak ve yalnızlığın sıkıntısının duyulacağı durum budur. Buna sebep de önceden işlenen zulümler ve suçlardır. Peygamberlere gelince onlar ne diye yalnızlıktan çekinsinler ve korksunlar ki? Bununla birlikte Allah’a isyan ile nefsine zulmedip sonra da tevbe edip Rabbine yönelen ve “kötülüğünün ardından onu güzel amelle” değiştiren, yani kötülüklerin yerine iyiliklere, masiyetlerin yerine itaatlere yönelen kimseye karşı Allah çok bağışlayıcı ve pek merhametlidir. O nedenle hiç kimse Yüce Allah’ın rahmetinden ve mağfiretinden ümit kesmesin. Elbetteki O, bütün günahları bağışlar. O, kullarına annenin çocuğuna olan merhametinden daha çok merhametlidir.
12. “Elini yakandan içeri sok da hiçbir kusur ve hastalık olmadan” görenlerin gözlerini parıltısı ile kamaştıracak şekilde göz alıcı ve “bembeyaz çıksın.” Asanın yürüyen bir yılana dönüşmesi ile yakandan bembeyaz olarak elini çıkarman, Firavun ve kavmini davet esnasında göstereceğin “dokuz mucize”den iki tanesidir. “Şüphesiz onlar fasık bir toplumdur.” Şirkleriyle, azgınlıklarıyla, Allah’ın kullarına büyüklük taslamalarıyla ve yeryüzünde haksız yere büyüklenmeleri dolayısıyla onlar haddi aşmış kimselerdir.
13. Mûsâ aleyhisselam, Firavun ve çevresindeki ileri gelenleri Yüce Allah’ın yoluna davet etti ve kendilerine mucizelerini gösterdi. Ama “Mucizelerimiz onlara açık seçik” hakka delâlet edecek şekilde, aydınlık saçıcı ve gözlerin güneş aydınlığı sayesinde görmesi gibi onlar sayesinde de basiretin aydılandığı bir halde “geldiğinde onlar: Bu apaçık bir sihirdir, dediler” Bu bir sihirdir, demekle de yetinmeyip onu apaçık olmakla, herkes tarafından açıkça görülmekle de nitelendirdiler. Bu ise çok şaşılacak bir husustur. Çünkü açık seçik mucizeler ve göz kamaştırıcı nurlar, aldatmacalar ve açıkça büyü olduğu görülen şeyler arasına katılmaktadır. Acaba bu, hakka karşı bile bile direnmenin ve yüzsüzce ileri sürülen safsataların bir örneği değil midir?
14. “İçten içe onlara inandıkları halde” yani onların bu inkârları şüphe veya tereddüte dayalı değildi, aksine “zulüm ve kibirleri sebebiyle onları” Allah’ın âyet ve mucizelerini bile bile “inkâr ettiler.” Onların bu âyet ve mucizeleri -doğru olduklarına kesin olarak inanmalarına rağmen- bile bile inkâr etmeleri, Rablerinden gelen hakka ve bizzat kendi kendilerine karşı zalimlik etmelerinden ve hem hakka karşı, hem kullara karşı, hem de peygamberlere itaate karşı kibirlenmelerinden ve üstünlük taslamalarından kaynaklanıyordu. “Bozguncuların âkıbetinin nasıl” en kötü akibet “olduğuna bir bak!” Yüce Allah, onları darmadağın etti, denizde boğdu, onları rezil ve rüsvay etti. Onların kaldıkları yerleri de onların ezdiği zayıf kullara miras olarak verdi.
Neml 27:10
7- Hani Mûsâ ailesine şöyle demişti:“Benim gözüme bir ateş ilişti. (Gideyim de belki) oradan size bir bilgi yahut da ısınmanız için bir parça ateş getiririm.” 8- O (ateşin) yanına gelince ona şöyle nida edildi: “O ateşin yanında ve onun çevresinde olanlar mübarek kılınmıştır. Âlemlerin Rabbi Allah (tüm eksikliklerden) münezzehtir.” 9- “Ey Mûsâ! Şüphesiz ben, Aziz ve Hakim olan Allah’ım!” 10- “Asanı at!” Onun çevik bir yılan gibi hareket ettiğini görünce arkasına bile bakmadan dönüp kaçmaya başladı. “Ey Mûsâ, korkma! Çünkü benim huzurumda rasûller korkmaz.” 11- “Ancak zulmeden hariç (o korkmalıdır). Ama o da kötülüğünün ardından onu güzel amelle değiştirirse (bilsin ki) Ben gerçekten çok bağışlayıcı ve pek merhametliyimdir.” 12- “Elini yakandan içeri sok da hiçbir kusur ve hastalık olmadan bembeyaz çıksın. (İşte bunlar) Firavun’a ve kavmine (karşı sunacağın) dokuz mucize arasındadır. Şüphesiz onlar, fâsık bir toplumdur. 13- Mucizelerimiz onlara açık seçik geldiğinde onlar: “Bu, apaçık bir sihirdir” dediler. 14- İçten içe onlara inandıkları halde zulüm ve kibirleri sebebiyle onları inkâr ettiler. Bozguncuların akıbetinin nasıl olduğuna bir bak!
7. Yani İmran oğlu Mûsâ’nın hallerinden biri olan, o şerefli ve üstün hali, yani ona vahyin ilk olarak verilişini, ilâhi risalet için Allah tarafından seçilişini ve Yüce Allah’ın onunla konuşmasını hatırla. Şöyle ki o, Medyenliler arasında bir kaç yıl kaldıktan sonra ailesi ile birlikte Medyen’den ayrılıp Mısır’a doğru yola koyulmuştu. Giderken yolunu kaybetti. Oldukça karanlık ve soğuk bir gece idi. Ailesine:“Benim gözüme bir ateş ilişti. (Gideyim de belki) oradan size” yola dair “bir bilgi yahut da ısınmanız için bir parça ateş getiririm.” Bu ifadeler, onun yolunu kaybetmiş olduğuna, hem kendisinin hem de ailesinin çokça üşümüş olduğunu göstermektedir.
8. Yani şanı Yüce Allah ona: Burası mukaddes ve mübarek bir yerdir, diye seslendi. Yüce Allah’ın burayı Kelimullah Mûsâ ile konuştuğu ve ona risalet görevini verdiği yer olarak seçmiş olması da buranın mübarek oluşundandır. “Âlemlerin Rabbi Allah (tüm eksikliklerden) münezzehtir.” Hakkında eksiklik veya şer düşünülemeyecek kadar yücedir. Aksine O, sıfatlarıyla da fiilleriyle de kâmildir, eksiksizdir.
9. Cenab-ı Allah Mûsâ’ya, ibadete yalnızca kendisinin hak sahibi olduğunu, O’na hiçbir şekilde ortak koşulmaması gerektiğini haber vermektedir. Nitekim başka bir âyet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:“Hiç şüphesiz ben, Allah’ım; benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde bana ibadet et ve beni anmak için namazı dosdoğru kıl”(Tâ-Hâ, 20/14)“Aziz” gücü her şeyi hakimiyeti altına alan, bütün mahlukatın kendisine zillet ve itaatle boyun eğdiği zat demektir. “Hakim” ise emrinde de yaratmasında da hikmeti sonsuz olan demektir. Kulu imran oğlu Mûsâ’yı peygamber olarak göndermesi de O’nun hikmetinin bir tecellisidir. Çünkü Yüce Allah onun, risaletine, vahyine ve kendisiyle konuşmasına layık olduğunu bilmiştir. Yalnızca O’na güvenip dayanman, yalnızlığından kurtulman için O’na sığınman, düşmanların çokluğuna ve baskılarına karşı O’nun himayesine girmen de Allah’ın izzetinin bir gereğidir. Çünkü onların hepsinin idaresi, Allah’ın elindedir. Bütün hareketleri ve sükünları O’nun yönetimi iledir.
10. “Asanı at” emri üzerine o da asasını bıraktı. “Onun” çabucak hareket eden “çevik” erkek “bir yılan gibi hareket ettiğini görünce” beşer tabiatının bir gereği olarak gördüğü o yılandan dehşete kapılıp “arkasına bile bakmadan dönüp kaçmaya başladı.” Yüce Allah da ona: “Ey Mûsâ, korkma” diye seslendi. Bir başka âyet-i kerimede de:“Ey Mûsâ, geri gel ve korkma! Çünkü sen güven içinde olanlardansın”(el-Kasas 28/31)“Çünkü benim huzurumda rasûller korkmaz.” Zira bütün korkulacak şeyler O’nun kaza ve kaderi, O’nun emir ve idaresi kapsamı içerisindedir. Allah’ın kendilerini özellikle risaletine mazhar kıldığı ve vahyi için seçtiği kimselerin, özellikle de Yüce Allah’a daha yakın oldukları ve O’nla konuşma lütfuna mazhar oldukları bir konumda Allah’tan başkasından korkmaları onlara yakışmaz.
11. “Ancak zulmeden hariç (o korkmalıdır)” İşte korkulacak ve yalnızlığın sıkıntısının duyulacağı durum budur. Buna sebep de önceden işlenen zulümler ve suçlardır. Peygamberlere gelince onlar ne diye yalnızlıktan çekinsinler ve korksunlar ki? Bununla birlikte Allah’a isyan ile nefsine zulmedip sonra da tevbe edip Rabbine yönelen ve “kötülüğünün ardından onu güzel amelle” değiştiren, yani kötülüklerin yerine iyiliklere, masiyetlerin yerine itaatlere yönelen kimseye karşı Allah çok bağışlayıcı ve pek merhametlidir. O nedenle hiç kimse Yüce Allah’ın rahmetinden ve mağfiretinden ümit kesmesin. Elbetteki O, bütün günahları bağışlar. O, kullarına annenin çocuğuna olan merhametinden daha çok merhametlidir.
12. “Elini yakandan içeri sok da hiçbir kusur ve hastalık olmadan” görenlerin gözlerini parıltısı ile kamaştıracak şekilde göz alıcı ve “bembeyaz çıksın.” Asanın yürüyen bir yılana dönüşmesi ile yakandan bembeyaz olarak elini çıkarman, Firavun ve kavmini davet esnasında göstereceğin “dokuz mucize”den iki tanesidir. “Şüphesiz onlar fasık bir toplumdur.” Şirkleriyle, azgınlıklarıyla, Allah’ın kullarına büyüklük taslamalarıyla ve yeryüzünde haksız yere büyüklenmeleri dolayısıyla onlar haddi aşmış kimselerdir.
13. Mûsâ aleyhisselam, Firavun ve çevresindeki ileri gelenleri Yüce Allah’ın yoluna davet etti ve kendilerine mucizelerini gösterdi. Ama “Mucizelerimiz onlara açık seçik” hakka delâlet edecek şekilde, aydınlık saçıcı ve gözlerin güneş aydınlığı sayesinde görmesi gibi onlar sayesinde de basiretin aydılandığı bir halde “geldiğinde onlar: Bu apaçık bir sihirdir, dediler” Bu bir sihirdir, demekle de yetinmeyip onu apaçık olmakla, herkes tarafından açıkça görülmekle de nitelendirdiler. Bu ise çok şaşılacak bir husustur. Çünkü açık seçik mucizeler ve göz kamaştırıcı nurlar, aldatmacalar ve açıkça büyü olduğu görülen şeyler arasına katılmaktadır. Acaba bu, hakka karşı bile bile direnmenin ve yüzsüzce ileri sürülen safsataların bir örneği değil midir?
14. “İçten içe onlara inandıkları halde” yani onların bu inkârları şüphe veya tereddüte dayalı değildi, aksine “zulüm ve kibirleri sebebiyle onları” Allah’ın âyet ve mucizelerini bile bile “inkâr ettiler.” Onların bu âyet ve mucizeleri -doğru olduklarına kesin olarak inanmalarına rağmen- bile bile inkâr etmeleri, Rablerinden gelen hakka ve bizzat kendi kendilerine karşı zalimlik etmelerinden ve hem hakka karşı, hem kullara karşı, hem de peygamberlere itaate karşı kibirlenmelerinden ve üstünlük taslamalarından kaynaklanıyordu. “Bozguncuların âkıbetinin nasıl” en kötü akibet “olduğuna bir bak!” Yüce Allah, onları darmadağın etti, denizde boğdu, onları rezil ve rüsvay etti. Onların kaldıkları yerleri de onların ezdiği zayıf kullara miras olarak verdi.
Neml 27:11
7- Hani Mûsâ ailesine şöyle demişti:“Benim gözüme bir ateş ilişti. (Gideyim de belki) oradan size bir bilgi yahut da ısınmanız için bir parça ateş getiririm.” 8- O (ateşin) yanına gelince ona şöyle nida edildi: “O ateşin yanında ve onun çevresinde olanlar mübarek kılınmıştır. Âlemlerin Rabbi Allah (tüm eksikliklerden) münezzehtir.” 9- “Ey Mûsâ! Şüphesiz ben, Aziz ve Hakim olan Allah’ım!” 10- “Asanı at!” Onun çevik bir yılan gibi hareket ettiğini görünce arkasına bile bakmadan dönüp kaçmaya başladı. “Ey Mûsâ, korkma! Çünkü benim huzurumda rasûller korkmaz.” 11- “Ancak zulmeden hariç (o korkmalıdır). Ama o da kötülüğünün ardından onu güzel amelle değiştirirse (bilsin ki) Ben gerçekten çok bağışlayıcı ve pek merhametliyimdir.” 12- “Elini yakandan içeri sok da hiçbir kusur ve hastalık olmadan bembeyaz çıksın. (İşte bunlar) Firavun’a ve kavmine (karşı sunacağın) dokuz mucize arasındadır. Şüphesiz onlar, fâsık bir toplumdur. 13- Mucizelerimiz onlara açık seçik geldiğinde onlar: “Bu, apaçık bir sihirdir” dediler. 14- İçten içe onlara inandıkları halde zulüm ve kibirleri sebebiyle onları inkâr ettiler. Bozguncuların akıbetinin nasıl olduğuna bir bak!
7. Yani İmran oğlu Mûsâ’nın hallerinden biri olan, o şerefli ve üstün hali, yani ona vahyin ilk olarak verilişini, ilâhi risalet için Allah tarafından seçilişini ve Yüce Allah’ın onunla konuşmasını hatırla. Şöyle ki o, Medyenliler arasında bir kaç yıl kaldıktan sonra ailesi ile birlikte Medyen’den ayrılıp Mısır’a doğru yola koyulmuştu. Giderken yolunu kaybetti. Oldukça karanlık ve soğuk bir gece idi. Ailesine:“Benim gözüme bir ateş ilişti. (Gideyim de belki) oradan size” yola dair “bir bilgi yahut da ısınmanız için bir parça ateş getiririm.” Bu ifadeler, onun yolunu kaybetmiş olduğuna, hem kendisinin hem de ailesinin çokça üşümüş olduğunu göstermektedir.
8. Yani şanı Yüce Allah ona: Burası mukaddes ve mübarek bir yerdir, diye seslendi. Yüce Allah’ın burayı Kelimullah Mûsâ ile konuştuğu ve ona risalet görevini verdiği yer olarak seçmiş olması da buranın mübarek oluşundandır. “Âlemlerin Rabbi Allah (tüm eksikliklerden) münezzehtir.” Hakkında eksiklik veya şer düşünülemeyecek kadar yücedir. Aksine O, sıfatlarıyla da fiilleriyle de kâmildir, eksiksizdir.
9. Cenab-ı Allah Mûsâ’ya, ibadete yalnızca kendisinin hak sahibi olduğunu, O’na hiçbir şekilde ortak koşulmaması gerektiğini haber vermektedir. Nitekim başka bir âyet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:“Hiç şüphesiz ben, Allah’ım; benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde bana ibadet et ve beni anmak için namazı dosdoğru kıl”(Tâ-Hâ, 20/14)“Aziz” gücü her şeyi hakimiyeti altına alan, bütün mahlukatın kendisine zillet ve itaatle boyun eğdiği zat demektir. “Hakim” ise emrinde de yaratmasında da hikmeti sonsuz olan demektir. Kulu imran oğlu Mûsâ’yı peygamber olarak göndermesi de O’nun hikmetinin bir tecellisidir. Çünkü Yüce Allah onun, risaletine, vahyine ve kendisiyle konuşmasına layık olduğunu bilmiştir. Yalnızca O’na güvenip dayanman, yalnızlığından kurtulman için O’na sığınman, düşmanların çokluğuna ve baskılarına karşı O’nun himayesine girmen de Allah’ın izzetinin bir gereğidir. Çünkü onların hepsinin idaresi, Allah’ın elindedir. Bütün hareketleri ve sükünları O’nun yönetimi iledir.
10. “Asanı at” emri üzerine o da asasını bıraktı. “Onun” çabucak hareket eden “çevik” erkek “bir yılan gibi hareket ettiğini görünce” beşer tabiatının bir gereği olarak gördüğü o yılandan dehşete kapılıp “arkasına bile bakmadan dönüp kaçmaya başladı.” Yüce Allah da ona: “Ey Mûsâ, korkma” diye seslendi. Bir başka âyet-i kerimede de:“Ey Mûsâ, geri gel ve korkma! Çünkü sen güven içinde olanlardansın”(el-Kasas 28/31)“Çünkü benim huzurumda rasûller korkmaz.” Zira bütün korkulacak şeyler O’nun kaza ve kaderi, O’nun emir ve idaresi kapsamı içerisindedir. Allah’ın kendilerini özellikle risaletine mazhar kıldığı ve vahyi için seçtiği kimselerin, özellikle de Yüce Allah’a daha yakın oldukları ve O’nla konuşma lütfuna mazhar oldukları bir konumda Allah’tan başkasından korkmaları onlara yakışmaz.
11. “Ancak zulmeden hariç (o korkmalıdır)” İşte korkulacak ve yalnızlığın sıkıntısının duyulacağı durum budur. Buna sebep de önceden işlenen zulümler ve suçlardır. Peygamberlere gelince onlar ne diye yalnızlıktan çekinsinler ve korksunlar ki? Bununla birlikte Allah’a isyan ile nefsine zulmedip sonra da tevbe edip Rabbine yönelen ve “kötülüğünün ardından onu güzel amelle” değiştiren, yani kötülüklerin yerine iyiliklere, masiyetlerin yerine itaatlere yönelen kimseye karşı Allah çok bağışlayıcı ve pek merhametlidir. O nedenle hiç kimse Yüce Allah’ın rahmetinden ve mağfiretinden ümit kesmesin. Elbetteki O, bütün günahları bağışlar. O, kullarına annenin çocuğuna olan merhametinden daha çok merhametlidir.
12. “Elini yakandan içeri sok da hiçbir kusur ve hastalık olmadan” görenlerin gözlerini parıltısı ile kamaştıracak şekilde göz alıcı ve “bembeyaz çıksın.” Asanın yürüyen bir yılana dönüşmesi ile yakandan bembeyaz olarak elini çıkarman, Firavun ve kavmini davet esnasında göstereceğin “dokuz mucize”den iki tanesidir. “Şüphesiz onlar fasık bir toplumdur.” Şirkleriyle, azgınlıklarıyla, Allah’ın kullarına büyüklük taslamalarıyla ve yeryüzünde haksız yere büyüklenmeleri dolayısıyla onlar haddi aşmış kimselerdir.
13. Mûsâ aleyhisselam, Firavun ve çevresindeki ileri gelenleri Yüce Allah’ın yoluna davet etti ve kendilerine mucizelerini gösterdi. Ama “Mucizelerimiz onlara açık seçik” hakka delâlet edecek şekilde, aydınlık saçıcı ve gözlerin güneş aydınlığı sayesinde görmesi gibi onlar sayesinde de basiretin aydılandığı bir halde “geldiğinde onlar: Bu apaçık bir sihirdir, dediler” Bu bir sihirdir, demekle de yetinmeyip onu apaçık olmakla, herkes tarafından açıkça görülmekle de nitelendirdiler. Bu ise çok şaşılacak bir husustur. Çünkü açık seçik mucizeler ve göz kamaştırıcı nurlar, aldatmacalar ve açıkça büyü olduğu görülen şeyler arasına katılmaktadır. Acaba bu, hakka karşı bile bile direnmenin ve yüzsüzce ileri sürülen safsataların bir örneği değil midir?
14. “İçten içe onlara inandıkları halde” yani onların bu inkârları şüphe veya tereddüte dayalı değildi, aksine “zulüm ve kibirleri sebebiyle onları” Allah’ın âyet ve mucizelerini bile bile “inkâr ettiler.” Onların bu âyet ve mucizeleri -doğru olduklarına kesin olarak inanmalarına rağmen- bile bile inkâr etmeleri, Rablerinden gelen hakka ve bizzat kendi kendilerine karşı zalimlik etmelerinden ve hem hakka karşı, hem kullara karşı, hem de peygamberlere itaate karşı kibirlenmelerinden ve üstünlük taslamalarından kaynaklanıyordu. “Bozguncuların âkıbetinin nasıl” en kötü akibet “olduğuna bir bak!” Yüce Allah, onları darmadağın etti, denizde boğdu, onları rezil ve rüsvay etti. Onların kaldıkları yerleri de onların ezdiği zayıf kullara miras olarak verdi.
Neml 27:12
7- Hani Mûsâ ailesine şöyle demişti:“Benim gözüme bir ateş ilişti. (Gideyim de belki) oradan size bir bilgi yahut da ısınmanız için bir parça ateş getiririm.” 8- O (ateşin) yanına gelince ona şöyle nida edildi: “O ateşin yanında ve onun çevresinde olanlar mübarek kılınmıştır. Âlemlerin Rabbi Allah (tüm eksikliklerden) münezzehtir.” 9- “Ey Mûsâ! Şüphesiz ben, Aziz ve Hakim olan Allah’ım!” 10- “Asanı at!” Onun çevik bir yılan gibi hareket ettiğini görünce arkasına bile bakmadan dönüp kaçmaya başladı. “Ey Mûsâ, korkma! Çünkü benim huzurumda rasûller korkmaz.” 11- “Ancak zulmeden hariç (o korkmalıdır). Ama o da kötülüğünün ardından onu güzel amelle değiştirirse (bilsin ki) Ben gerçekten çok bağışlayıcı ve pek merhametliyimdir.” 12- “Elini yakandan içeri sok da hiçbir kusur ve hastalık olmadan bembeyaz çıksın. (İşte bunlar) Firavun’a ve kavmine (karşı sunacağın) dokuz mucize arasındadır. Şüphesiz onlar, fâsık bir toplumdur. 13- Mucizelerimiz onlara açık seçik geldiğinde onlar: “Bu, apaçık bir sihirdir” dediler. 14- İçten içe onlara inandıkları halde zulüm ve kibirleri sebebiyle onları inkâr ettiler. Bozguncuların akıbetinin nasıl olduğuna bir bak!
7. Yani İmran oğlu Mûsâ’nın hallerinden biri olan, o şerefli ve üstün hali, yani ona vahyin ilk olarak verilişini, ilâhi risalet için Allah tarafından seçilişini ve Yüce Allah’ın onunla konuşmasını hatırla. Şöyle ki o, Medyenliler arasında bir kaç yıl kaldıktan sonra ailesi ile birlikte Medyen’den ayrılıp Mısır’a doğru yola koyulmuştu. Giderken yolunu kaybetti. Oldukça karanlık ve soğuk bir gece idi. Ailesine:“Benim gözüme bir ateş ilişti. (Gideyim de belki) oradan size” yola dair “bir bilgi yahut da ısınmanız için bir parça ateş getiririm.” Bu ifadeler, onun yolunu kaybetmiş olduğuna, hem kendisinin hem de ailesinin çokça üşümüş olduğunu göstermektedir.
8. Yani şanı Yüce Allah ona: Burası mukaddes ve mübarek bir yerdir, diye seslendi. Yüce Allah’ın burayı Kelimullah Mûsâ ile konuştuğu ve ona risalet görevini verdiği yer olarak seçmiş olması da buranın mübarek oluşundandır. “Âlemlerin Rabbi Allah (tüm eksikliklerden) münezzehtir.” Hakkında eksiklik veya şer düşünülemeyecek kadar yücedir. Aksine O, sıfatlarıyla da fiilleriyle de kâmildir, eksiksizdir.
9. Cenab-ı Allah Mûsâ’ya, ibadete yalnızca kendisinin hak sahibi olduğunu, O’na hiçbir şekilde ortak koşulmaması gerektiğini haber vermektedir. Nitekim başka bir âyet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:“Hiç şüphesiz ben, Allah’ım; benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde bana ibadet et ve beni anmak için namazı dosdoğru kıl”(Tâ-Hâ, 20/14)“Aziz” gücü her şeyi hakimiyeti altına alan, bütün mahlukatın kendisine zillet ve itaatle boyun eğdiği zat demektir. “Hakim” ise emrinde de yaratmasında da hikmeti sonsuz olan demektir. Kulu imran oğlu Mûsâ’yı peygamber olarak göndermesi de O’nun hikmetinin bir tecellisidir. Çünkü Yüce Allah onun, risaletine, vahyine ve kendisiyle konuşmasına layık olduğunu bilmiştir. Yalnızca O’na güvenip dayanman, yalnızlığından kurtulman için O’na sığınman, düşmanların çokluğuna ve baskılarına karşı O’nun himayesine girmen de Allah’ın izzetinin bir gereğidir. Çünkü onların hepsinin idaresi, Allah’ın elindedir. Bütün hareketleri ve sükünları O’nun yönetimi iledir.
10. “Asanı at” emri üzerine o da asasını bıraktı. “Onun” çabucak hareket eden “çevik” erkek “bir yılan gibi hareket ettiğini görünce” beşer tabiatının bir gereği olarak gördüğü o yılandan dehşete kapılıp “arkasına bile bakmadan dönüp kaçmaya başladı.” Yüce Allah da ona: “Ey Mûsâ, korkma” diye seslendi. Bir başka âyet-i kerimede de:“Ey Mûsâ, geri gel ve korkma! Çünkü sen güven içinde olanlardansın”(el-Kasas 28/31)“Çünkü benim huzurumda rasûller korkmaz.” Zira bütün korkulacak şeyler O’nun kaza ve kaderi, O’nun emir ve idaresi kapsamı içerisindedir. Allah’ın kendilerini özellikle risaletine mazhar kıldığı ve vahyi için seçtiği kimselerin, özellikle de Yüce Allah’a daha yakın oldukları ve O’nla konuşma lütfuna mazhar oldukları bir konumda Allah’tan başkasından korkmaları onlara yakışmaz.
11. “Ancak zulmeden hariç (o korkmalıdır)” İşte korkulacak ve yalnızlığın sıkıntısının duyulacağı durum budur. Buna sebep de önceden işlenen zulümler ve suçlardır. Peygamberlere gelince onlar ne diye yalnızlıktan çekinsinler ve korksunlar ki? Bununla birlikte Allah’a isyan ile nefsine zulmedip sonra da tevbe edip Rabbine yönelen ve “kötülüğünün ardından onu güzel amelle” değiştiren, yani kötülüklerin yerine iyiliklere, masiyetlerin yerine itaatlere yönelen kimseye karşı Allah çok bağışlayıcı ve pek merhametlidir. O nedenle hiç kimse Yüce Allah’ın rahmetinden ve mağfiretinden ümit kesmesin. Elbetteki O, bütün günahları bağışlar. O, kullarına annenin çocuğuna olan merhametinden daha çok merhametlidir.
12. “Elini yakandan içeri sok da hiçbir kusur ve hastalık olmadan” görenlerin gözlerini parıltısı ile kamaştıracak şekilde göz alıcı ve “bembeyaz çıksın.” Asanın yürüyen bir yılana dönüşmesi ile yakandan bembeyaz olarak elini çıkarman, Firavun ve kavmini davet esnasında göstereceğin “dokuz mucize”den iki tanesidir. “Şüphesiz onlar fasık bir toplumdur.” Şirkleriyle, azgınlıklarıyla, Allah’ın kullarına büyüklük taslamalarıyla ve yeryüzünde haksız yere büyüklenmeleri dolayısıyla onlar haddi aşmış kimselerdir.
13. Mûsâ aleyhisselam, Firavun ve çevresindeki ileri gelenleri Yüce Allah’ın yoluna davet etti ve kendilerine mucizelerini gösterdi. Ama “Mucizelerimiz onlara açık seçik” hakka delâlet edecek şekilde, aydınlık saçıcı ve gözlerin güneş aydınlığı sayesinde görmesi gibi onlar sayesinde de basiretin aydılandığı bir halde “geldiğinde onlar: Bu apaçık bir sihirdir, dediler” Bu bir sihirdir, demekle de yetinmeyip onu apaçık olmakla, herkes tarafından açıkça görülmekle de nitelendirdiler. Bu ise çok şaşılacak bir husustur. Çünkü açık seçik mucizeler ve göz kamaştırıcı nurlar, aldatmacalar ve açıkça büyü olduğu görülen şeyler arasına katılmaktadır. Acaba bu, hakka karşı bile bile direnmenin ve yüzsüzce ileri sürülen safsataların bir örneği değil midir?
14. “İçten içe onlara inandıkları halde” yani onların bu inkârları şüphe veya tereddüte dayalı değildi, aksine “zulüm ve kibirleri sebebiyle onları” Allah’ın âyet ve mucizelerini bile bile “inkâr ettiler.” Onların bu âyet ve mucizeleri -doğru olduklarına kesin olarak inanmalarına rağmen- bile bile inkâr etmeleri, Rablerinden gelen hakka ve bizzat kendi kendilerine karşı zalimlik etmelerinden ve hem hakka karşı, hem kullara karşı, hem de peygamberlere itaate karşı kibirlenmelerinden ve üstünlük taslamalarından kaynaklanıyordu. “Bozguncuların âkıbetinin nasıl” en kötü akibet “olduğuna bir bak!” Yüce Allah, onları darmadağın etti, denizde boğdu, onları rezil ve rüsvay etti. Onların kaldıkları yerleri de onların ezdiği zayıf kullara miras olarak verdi.
Neml 27:13
7- Hani Mûsâ ailesine şöyle demişti:“Benim gözüme bir ateş ilişti. (Gideyim de belki) oradan size bir bilgi yahut da ısınmanız için bir parça ateş getiririm.” 8- O (ateşin) yanına gelince ona şöyle nida edildi: “O ateşin yanında ve onun çevresinde olanlar mübarek kılınmıştır. Âlemlerin Rabbi Allah (tüm eksikliklerden) münezzehtir.” 9- “Ey Mûsâ! Şüphesiz ben, Aziz ve Hakim olan Allah’ım!” 10- “Asanı at!” Onun çevik bir yılan gibi hareket ettiğini görünce arkasına bile bakmadan dönüp kaçmaya başladı. “Ey Mûsâ, korkma! Çünkü benim huzurumda rasûller korkmaz.” 11- “Ancak zulmeden hariç (o korkmalıdır). Ama o da kötülüğünün ardından onu güzel amelle değiştirirse (bilsin ki) Ben gerçekten çok bağışlayıcı ve pek merhametliyimdir.” 12- “Elini yakandan içeri sok da hiçbir kusur ve hastalık olmadan bembeyaz çıksın. (İşte bunlar) Firavun’a ve kavmine (karşı sunacağın) dokuz mucize arasındadır. Şüphesiz onlar, fâsık bir toplumdur. 13- Mucizelerimiz onlara açık seçik geldiğinde onlar: “Bu, apaçık bir sihirdir” dediler. 14- İçten içe onlara inandıkları halde zulüm ve kibirleri sebebiyle onları inkâr ettiler. Bozguncuların akıbetinin nasıl olduğuna bir bak!
7. Yani İmran oğlu Mûsâ’nın hallerinden biri olan, o şerefli ve üstün hali, yani ona vahyin ilk olarak verilişini, ilâhi risalet için Allah tarafından seçilişini ve Yüce Allah’ın onunla konuşmasını hatırla. Şöyle ki o, Medyenliler arasında bir kaç yıl kaldıktan sonra ailesi ile birlikte Medyen’den ayrılıp Mısır’a doğru yola koyulmuştu. Giderken yolunu kaybetti. Oldukça karanlık ve soğuk bir gece idi. Ailesine:“Benim gözüme bir ateş ilişti. (Gideyim de belki) oradan size” yola dair “bir bilgi yahut da ısınmanız için bir parça ateş getiririm.” Bu ifadeler, onun yolunu kaybetmiş olduğuna, hem kendisinin hem de ailesinin çokça üşümüş olduğunu göstermektedir.
8. Yani şanı Yüce Allah ona: Burası mukaddes ve mübarek bir yerdir, diye seslendi. Yüce Allah’ın burayı Kelimullah Mûsâ ile konuştuğu ve ona risalet görevini verdiği yer olarak seçmiş olması da buranın mübarek oluşundandır. “Âlemlerin Rabbi Allah (tüm eksikliklerden) münezzehtir.” Hakkında eksiklik veya şer düşünülemeyecek kadar yücedir. Aksine O, sıfatlarıyla da fiilleriyle de kâmildir, eksiksizdir.
9. Cenab-ı Allah Mûsâ’ya, ibadete yalnızca kendisinin hak sahibi olduğunu, O’na hiçbir şekilde ortak koşulmaması gerektiğini haber vermektedir. Nitekim başka bir âyet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:“Hiç şüphesiz ben, Allah’ım; benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde bana ibadet et ve beni anmak için namazı dosdoğru kıl”(Tâ-Hâ, 20/14)“Aziz” gücü her şeyi hakimiyeti altına alan, bütün mahlukatın kendisine zillet ve itaatle boyun eğdiği zat demektir. “Hakim” ise emrinde de yaratmasında da hikmeti sonsuz olan demektir. Kulu imran oğlu Mûsâ’yı peygamber olarak göndermesi de O’nun hikmetinin bir tecellisidir. Çünkü Yüce Allah onun, risaletine, vahyine ve kendisiyle konuşmasına layık olduğunu bilmiştir. Yalnızca O’na güvenip dayanman, yalnızlığından kurtulman için O’na sığınman, düşmanların çokluğuna ve baskılarına karşı O’nun himayesine girmen de Allah’ın izzetinin bir gereğidir. Çünkü onların hepsinin idaresi, Allah’ın elindedir. Bütün hareketleri ve sükünları O’nun yönetimi iledir.
10. “Asanı at” emri üzerine o da asasını bıraktı. “Onun” çabucak hareket eden “çevik” erkek “bir yılan gibi hareket ettiğini görünce” beşer tabiatının bir gereği olarak gördüğü o yılandan dehşete kapılıp “arkasına bile bakmadan dönüp kaçmaya başladı.” Yüce Allah da ona: “Ey Mûsâ, korkma” diye seslendi. Bir başka âyet-i kerimede de:“Ey Mûsâ, geri gel ve korkma! Çünkü sen güven içinde olanlardansın”(el-Kasas 28/31)“Çünkü benim huzurumda rasûller korkmaz.” Zira bütün korkulacak şeyler O’nun kaza ve kaderi, O’nun emir ve idaresi kapsamı içerisindedir. Allah’ın kendilerini özellikle risaletine mazhar kıldığı ve vahyi için seçtiği kimselerin, özellikle de Yüce Allah’a daha yakın oldukları ve O’nla konuşma lütfuna mazhar oldukları bir konumda Allah’tan başkasından korkmaları onlara yakışmaz.
11. “Ancak zulmeden hariç (o korkmalıdır)” İşte korkulacak ve yalnızlığın sıkıntısının duyulacağı durum budur. Buna sebep de önceden işlenen zulümler ve suçlardır. Peygamberlere gelince onlar ne diye yalnızlıktan çekinsinler ve korksunlar ki? Bununla birlikte Allah’a isyan ile nefsine zulmedip sonra da tevbe edip Rabbine yönelen ve “kötülüğünün ardından onu güzel amelle” değiştiren, yani kötülüklerin yerine iyiliklere, masiyetlerin yerine itaatlere yönelen kimseye karşı Allah çok bağışlayıcı ve pek merhametlidir. O nedenle hiç kimse Yüce Allah’ın rahmetinden ve mağfiretinden ümit kesmesin. Elbetteki O, bütün günahları bağışlar. O, kullarına annenin çocuğuna olan merhametinden daha çok merhametlidir.
12. “Elini yakandan içeri sok da hiçbir kusur ve hastalık olmadan” görenlerin gözlerini parıltısı ile kamaştıracak şekilde göz alıcı ve “bembeyaz çıksın.” Asanın yürüyen bir yılana dönüşmesi ile yakandan bembeyaz olarak elini çıkarman, Firavun ve kavmini davet esnasında göstereceğin “dokuz mucize”den iki tanesidir. “Şüphesiz onlar fasık bir toplumdur.” Şirkleriyle, azgınlıklarıyla, Allah’ın kullarına büyüklük taslamalarıyla ve yeryüzünde haksız yere büyüklenmeleri dolayısıyla onlar haddi aşmış kimselerdir.
13. Mûsâ aleyhisselam, Firavun ve çevresindeki ileri gelenleri Yüce Allah’ın yoluna davet etti ve kendilerine mucizelerini gösterdi. Ama “Mucizelerimiz onlara açık seçik” hakka delâlet edecek şekilde, aydınlık saçıcı ve gözlerin güneş aydınlığı sayesinde görmesi gibi onlar sayesinde de basiretin aydılandığı bir halde “geldiğinde onlar: Bu apaçık bir sihirdir, dediler” Bu bir sihirdir, demekle de yetinmeyip onu apaçık olmakla, herkes tarafından açıkça görülmekle de nitelendirdiler. Bu ise çok şaşılacak bir husustur. Çünkü açık seçik mucizeler ve göz kamaştırıcı nurlar, aldatmacalar ve açıkça büyü olduğu görülen şeyler arasına katılmaktadır. Acaba bu, hakka karşı bile bile direnmenin ve yüzsüzce ileri sürülen safsataların bir örneği değil midir?
14. “İçten içe onlara inandıkları halde” yani onların bu inkârları şüphe veya tereddüte dayalı değildi, aksine “zulüm ve kibirleri sebebiyle onları” Allah’ın âyet ve mucizelerini bile bile “inkâr ettiler.” Onların bu âyet ve mucizeleri -doğru olduklarına kesin olarak inanmalarına rağmen- bile bile inkâr etmeleri, Rablerinden gelen hakka ve bizzat kendi kendilerine karşı zalimlik etmelerinden ve hem hakka karşı, hem kullara karşı, hem de peygamberlere itaate karşı kibirlenmelerinden ve üstünlük taslamalarından kaynaklanıyordu. “Bozguncuların âkıbetinin nasıl” en kötü akibet “olduğuna bir bak!” Yüce Allah, onları darmadağın etti, denizde boğdu, onları rezil ve rüsvay etti. Onların kaldıkları yerleri de onların ezdiği zayıf kullara miras olarak verdi.
Neml 27:14
7- Hani Mûsâ ailesine şöyle demişti:“Benim gözüme bir ateş ilişti. (Gideyim de belki) oradan size bir bilgi yahut da ısınmanız için bir parça ateş getiririm.” 8- O (ateşin) yanına gelince ona şöyle nida edildi: “O ateşin yanında ve onun çevresinde olanlar mübarek kılınmıştır. Âlemlerin Rabbi Allah (tüm eksikliklerden) münezzehtir.” 9- “Ey Mûsâ! Şüphesiz ben, Aziz ve Hakim olan Allah’ım!” 10- “Asanı at!” Onun çevik bir yılan gibi hareket ettiğini görünce arkasına bile bakmadan dönüp kaçmaya başladı. “Ey Mûsâ, korkma! Çünkü benim huzurumda rasûller korkmaz.” 11- “Ancak zulmeden hariç (o korkmalıdır). Ama o da kötülüğünün ardından onu güzel amelle değiştirirse (bilsin ki) Ben gerçekten çok bağışlayıcı ve pek merhametliyimdir.” 12- “Elini yakandan içeri sok da hiçbir kusur ve hastalık olmadan bembeyaz çıksın. (İşte bunlar) Firavun’a ve kavmine (karşı sunacağın) dokuz mucize arasındadır. Şüphesiz onlar, fâsık bir toplumdur. 13- Mucizelerimiz onlara açık seçik geldiğinde onlar: “Bu, apaçık bir sihirdir” dediler. 14- İçten içe onlara inandıkları halde zulüm ve kibirleri sebebiyle onları inkâr ettiler. Bozguncuların akıbetinin nasıl olduğuna bir bak!
7. Yani İmran oğlu Mûsâ’nın hallerinden biri olan, o şerefli ve üstün hali, yani ona vahyin ilk olarak verilişini, ilâhi risalet için Allah tarafından seçilişini ve Yüce Allah’ın onunla konuşmasını hatırla. Şöyle ki o, Medyenliler arasında bir kaç yıl kaldıktan sonra ailesi ile birlikte Medyen’den ayrılıp Mısır’a doğru yola koyulmuştu. Giderken yolunu kaybetti. Oldukça karanlık ve soğuk bir gece idi. Ailesine:“Benim gözüme bir ateş ilişti. (Gideyim de belki) oradan size” yola dair “bir bilgi yahut da ısınmanız için bir parça ateş getiririm.” Bu ifadeler, onun yolunu kaybetmiş olduğuna, hem kendisinin hem de ailesinin çokça üşümüş olduğunu göstermektedir.
8. Yani şanı Yüce Allah ona: Burası mukaddes ve mübarek bir yerdir, diye seslendi. Yüce Allah’ın burayı Kelimullah Mûsâ ile konuştuğu ve ona risalet görevini verdiği yer olarak seçmiş olması da buranın mübarek oluşundandır. “Âlemlerin Rabbi Allah (tüm eksikliklerden) münezzehtir.” Hakkında eksiklik veya şer düşünülemeyecek kadar yücedir. Aksine O, sıfatlarıyla da fiilleriyle de kâmildir, eksiksizdir.
9. Cenab-ı Allah Mûsâ’ya, ibadete yalnızca kendisinin hak sahibi olduğunu, O’na hiçbir şekilde ortak koşulmaması gerektiğini haber vermektedir. Nitekim başka bir âyet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:“Hiç şüphesiz ben, Allah’ım; benden başka (hak) ilâh yoktur. O halde bana ibadet et ve beni anmak için namazı dosdoğru kıl”(Tâ-Hâ, 20/14)“Aziz” gücü her şeyi hakimiyeti altına alan, bütün mahlukatın kendisine zillet ve itaatle boyun eğdiği zat demektir. “Hakim” ise emrinde de yaratmasında da hikmeti sonsuz olan demektir. Kulu imran oğlu Mûsâ’yı peygamber olarak göndermesi de O’nun hikmetinin bir tecellisidir. Çünkü Yüce Allah onun, risaletine, vahyine ve kendisiyle konuşmasına layık olduğunu bilmiştir. Yalnızca O’na güvenip dayanman, yalnızlığından kurtulman için O’na sığınman, düşmanların çokluğuna ve baskılarına karşı O’nun himayesine girmen de Allah’ın izzetinin bir gereğidir. Çünkü onların hepsinin idaresi, Allah’ın elindedir. Bütün hareketleri ve sükünları O’nun yönetimi iledir.
10. “Asanı at” emri üzerine o da asasını bıraktı. “Onun” çabucak hareket eden “çevik” erkek “bir yılan gibi hareket ettiğini görünce” beşer tabiatının bir gereği olarak gördüğü o yılandan dehşete kapılıp “arkasına bile bakmadan dönüp kaçmaya başladı.” Yüce Allah da ona: “Ey Mûsâ, korkma” diye seslendi. Bir başka âyet-i kerimede de:“Ey Mûsâ, geri gel ve korkma! Çünkü sen güven içinde olanlardansın”(el-Kasas 28/31)“Çünkü benim huzurumda rasûller korkmaz.” Zira bütün korkulacak şeyler O’nun kaza ve kaderi, O’nun emir ve idaresi kapsamı içerisindedir. Allah’ın kendilerini özellikle risaletine mazhar kıldığı ve vahyi için seçtiği kimselerin, özellikle de Yüce Allah’a daha yakın oldukları ve O’nla konuşma lütfuna mazhar oldukları bir konumda Allah’tan başkasından korkmaları onlara yakışmaz.
11. “Ancak zulmeden hariç (o korkmalıdır)” İşte korkulacak ve yalnızlığın sıkıntısının duyulacağı durum budur. Buna sebep de önceden işlenen zulümler ve suçlardır. Peygamberlere gelince onlar ne diye yalnızlıktan çekinsinler ve korksunlar ki? Bununla birlikte Allah’a isyan ile nefsine zulmedip sonra da tevbe edip Rabbine yönelen ve “kötülüğünün ardından onu güzel amelle” değiştiren, yani kötülüklerin yerine iyiliklere, masiyetlerin yerine itaatlere yönelen kimseye karşı Allah çok bağışlayıcı ve pek merhametlidir. O nedenle hiç kimse Yüce Allah’ın rahmetinden ve mağfiretinden ümit kesmesin. Elbetteki O, bütün günahları bağışlar. O, kullarına annenin çocuğuna olan merhametinden daha çok merhametlidir.
12. “Elini yakandan içeri sok da hiçbir kusur ve hastalık olmadan” görenlerin gözlerini parıltısı ile kamaştıracak şekilde göz alıcı ve “bembeyaz çıksın.” Asanın yürüyen bir yılana dönüşmesi ile yakandan bembeyaz olarak elini çıkarman, Firavun ve kavmini davet esnasında göstereceğin “dokuz mucize”den iki tanesidir. “Şüphesiz onlar fasık bir toplumdur.” Şirkleriyle, azgınlıklarıyla, Allah’ın kullarına büyüklük taslamalarıyla ve yeryüzünde haksız yere büyüklenmeleri dolayısıyla onlar haddi aşmış kimselerdir.
13. Mûsâ aleyhisselam, Firavun ve çevresindeki ileri gelenleri Yüce Allah’ın yoluna davet etti ve kendilerine mucizelerini gösterdi. Ama “Mucizelerimiz onlara açık seçik” hakka delâlet edecek şekilde, aydınlık saçıcı ve gözlerin güneş aydınlığı sayesinde görmesi gibi onlar sayesinde de basiretin aydılandığı bir halde “geldiğinde onlar: Bu apaçık bir sihirdir, dediler” Bu bir sihirdir, demekle de yetinmeyip onu apaçık olmakla, herkes tarafından açıkça görülmekle de nitelendirdiler. Bu ise çok şaşılacak bir husustur. Çünkü açık seçik mucizeler ve göz kamaştırıcı nurlar, aldatmacalar ve açıkça büyü olduğu görülen şeyler arasına katılmaktadır. Acaba bu, hakka karşı bile bile direnmenin ve yüzsüzce ileri sürülen safsataların bir örneği değil midir?
14. “İçten içe onlara inandıkları halde” yani onların bu inkârları şüphe veya tereddüte dayalı değildi, aksine “zulüm ve kibirleri sebebiyle onları” Allah’ın âyet ve mucizelerini bile bile “inkâr ettiler.” Onların bu âyet ve mucizeleri -doğru olduklarına kesin olarak inanmalarına rağmen- bile bile inkâr etmeleri, Rablerinden gelen hakka ve bizzat kendi kendilerine karşı zalimlik etmelerinden ve hem hakka karşı, hem kullara karşı, hem de peygamberlere itaate karşı kibirlenmelerinden ve üstünlük taslamalarından kaynaklanıyordu. “Bozguncuların âkıbetinin nasıl” en kötü akibet “olduğuna bir bak!” Yüce Allah, onları darmadağın etti, denizde boğdu, onları rezil ve rüsvay etti. Onların kaldıkları yerleri de onların ezdiği zayıf kullara miras olarak verdi.
Neml 27:15
15- Andolsun biz Davud’a ve Süleyman’a (geniş) bir ilim verdik. İkisi de:“Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun” dediler. 16- Süleyman, Davud’a mirasçı oldu. Dedi ki:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve her şeyden de bize verildi. Şüphe yok ki bu, apaçık bir lütuftur.” 17- Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan ordusu huzurunda toplandı. Hepsi de düzen içinde sevk ve idare olunurlardı. 18- Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca dedi ki:“Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” 19- Süleyman, karıncanın bu sözünden dolayı tebessüm etti ve dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye ve razı olacağın salih ameller işlemeye beni her daim muvaffak kıl! Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat.” 20- Kuşları teftiş etti ve dedi ki:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” 21- “Ya bana apaçık bir delil getiririr ya da onu şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” 22- Çok geçmeden hüdhüd geldi ve dedi ki:“Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe’den kesin bir haber getirdim.” 23- “Ben bir kadının onlara hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” 24- “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” 25- “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan, gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye (şeytan böyle yapmış).” 26- “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur, büyük Arş’ın Rabbidir.” 27- Dedi ki:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız.” 28- “Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır. Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” 29- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” 30- “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır).” 31- “Bana karşı büyüklenmeyin ve teslim/müslüman olarak yanıma gelin”(diye yazmaktadır). 32- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin. Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” 33- Dediler ki:“Biz güçlü kimseleriz ve çetin savaşçılarız. Bununla beraber yetki senindir. O nedenle düşün ve ne emredeceğine sen karar ver.” 34- Dedi ki:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler ve halkının şereflilerini zelil kılarlar. Gerçekten onlar böyle yaparlar.” 35- “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” 36- (Elçi) Süleyman’a geldiğinde Süleyman dedi ki: “Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri, size verdiklerinden daha hayırlıdır. O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” 37- “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” 38- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” 39- Cinlerden bir ifrit dedi ki:“Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” 40- Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki:“Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce dedi ki:“Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır. Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim, Ğanidir, Kerimdir. 41- Dedi ki: “Tahtını onun tanıyamayacağı bir şekle sokun da bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi yoksa bulamayacak mı?” 42- (Kraliçe) geldiğinde denildi ki: “Senin tahtın böyle midir?” O da: “Tıpkı o!” dedi. “Bize bundan önce ilim verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” 43- Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu (tevhidden) alıkoymuştu. Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi. 44- Ona:“Köşke gir” denildi. O da (köşkün zeminini) görünce onu derin bir su sandı ve (eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı. Süleyman da dedi ki: “Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O da şöyle dedi: “Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.”
15. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de Davud’a ve oğlu Süleyman’a aleyhimesselam lütfetmiş olduğu pek büyük ve geniş ilme dikkatleri çekmektedir. Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Davud ve Süleyman’ı da (an). Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükümlerine tanık idik. Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık. Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik.”(el-Enbiya, 21/78-79)“İkisi de” Rablerinin kendilerine öğretmiş olduğu pek büyük ilim lütfuna karşılık şükür olmak üzere: “Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun, dediler.” Yüce Allah’a kendilerini mü’min ve mutlu kimselerden kıldığı ve bu mü’minler arasında da özel ve seçkin kimseler eylediği için hamd-u senâda bulundular. Mü’minler dört derecedir: Salihler, onların üstünde şehidler, onların üstünde sıddîklar, onların üzerinde de peygamberler gelir. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun- her ne kadar ulu’l-azm beş peygamberin derecesinden daha aşağı bir derecede iseler de peygamberlerin seçkinlerindendir. Yüce Allah’ın kendilerini yücelterek Kitabında söz konusu ettiği, onları çokça övdüğü, üstün, şerefli ve faziletli peygamberler arasındadırlar. İşte onlar da bu mevkiye ulaştıklarından ötürü cenab-ı Allah’a hamd-ü senâlarda bulundular. Yüce Allah’a ihsan etmiş olduğu dini ve dünyevi nimetleri dolayısıyla şürketmek, bütün nimetlerin Rabbinden geldiğini görerek bunlardan dolayı övünüp şımarmamak, aksine bundan dolayı çokça şükretmekle görevli olduğunu kabul etmek, kulun bahtiyar kimselerden olduğunun bir göstergesidir.
16. Yüce Allah, her ikisini bir arada övdükten sonra Süleyman aleyhisselam’ı özellikle ona ihsan ettiği nimetleriyle söz konusu etmektedir. Çünkü Yüce Allah, Süleyman’a pek büyük bir mülk vermiş ve babasının sahip olmadığı imkânlara onu mazhar kılmıştı. -Her ikisine de selam olsun- İşte bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Süleyman, Davud’a mirasçı oldu.” Yani onun ilim ve peygamberliğini miras aldı. Babasının ilmi, onun da ilmine katılmış oldu. Babası hayatta iken kendisinin sahip olduğu ilmin yanı sıra babasının özel olarak sahip olduğu ilmi ondan öğrenmiş olma ihtimali de vardır. Çünkü önceden de geçtiği gibi Yüce Allah’ın:“Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık” buyruğu, Süleyman’ın özel bir bilgiye sahip olduğunu göstermektedir. İşte Yüce Allah’a şükür etmek, O’nun ihsanında yüzdüğünü dile getirmek ve üzerindeki nimeti ifade etmek üzere şöyle demişti:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi.” Süleyman aleyhisselam kuşların neler söylediğini ve ne konuştuklarını anlıyordu. Nitekim -ileride geleceği gibi- Hudhud ile karşılıklı konuştuğunu, ayrıca karıncanın diğer karıncalara söyledikleri sözleri anladığını görüyoruz. Bu, Süleyman aleyhisselam’dan başkasına ihsan edilmiş değildi. “Her şeyden de bize verildi.” Yani Yüce Allah, bizlere hiçbir insana vermediği hükümdarlık, saltanat ve başkalarını egemenlik altına almanın yol ve imkânlarını bağışlamış bulunuyor. Bundan dolayı Süleyman aleyhisselam yüce Rabbine şöyle dua etmiştir:“Rabbim, bana mağfiret buyur ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ver bana!”(Sad, 38/35) Yüce Allah da ona şeytanları/cinleri amade kılmıştı. Onun emri altında dilediği ve başkalarının yapmaktan acze düştüğü her türlü işi yaparlardı. Gidişi bir ay, dönüşü de bir aylık mesafe olan rüzgarı da onun emrine vermişti. “Şüphe yok ki bu” Allah’ın bize bağışladığı, başkalarına üstün kılarak bize özel olarak ihsan ettiği bu şeyler “apaçık bir lütuftur.” Bu ifadelerle Yüce Allah’ın nimetini en mükemmel bir şekilde itiraf etmiş bulunuyordu.
17. Yani onun Adem oğullarından, cinlerden, şeytanlardan ve kuşlardan oluşan çeşitli ve çok sayıdaki orduları huzuruna toplandı. Bunlar gâyet düzenli bir şekilde yürüyen, konaklayan ve hareket eden ordular olup başından sonuna kadar güzel bir şekilde idare edilirlerdi. Bunun için gereken hazırlıklar yapılmış, tedbirler alınmıştı. Bütün bu ordular Süleyman’ın emriyle hareket ederler, onun emrine riâyet ederlerdi. Ona karşı gelme güçleri yoktu, ona asla baş kaldırmazlardı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, bizim hesapsız bağışımızdır. Artık ister ver, ister vermeyip tut.”(Sad, 38/39) Yani sen hesapsız olarak vereblirsin, demektir.
18. Süleyman aleyhisselam yolculuklardan birisinde bu muazzam ordularıyla birlikte yol alıyordu. “Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca” diğer arkadaşlarını ve hemcinslerini uyararak dedi ki: “Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” Bu karınca diğer karıncalara öğüt vererek onlara sözlerini işittirdi. Bu ya bizzat kendi gücüyle olmuştur ki buna göre Yüce Allah karıncalara olağan dışı işitme cihazları vermiş demektir. Çünkü vadiyi doldurmuş bunca karıncaya tek bir karıncanın sesinin işittirip onları uyarması, hayret verici işlerdendir. Ya da o karınca, çevresindeki diğer karıncalara durumu bildirdi. Sonra da bu haber birinden ötekine ulaşarak sonunda hepsi bundan haberdar oldu. Bu karınca onlara tedbirlerini almalarını emretti ki bunun yolu da yuvalarına girmeleridir. Karınca Süleyman’ın, onun hakimiyetinin ve askerlerinin muazzam olduğunu bildiğinden bir anlamda: Onlar eğer sizleri çiğneyecek olurlarsa, bu kasten olmayacaktır, farkında olmadan bu işi yapacaklardır; bundan dolayı da mazurdurlar, demiştir.
19. Süleyman aleyhisselam karıncanın bu sözünü işitmiş ve anlamıştı. O bakımdan “bu sözünden dolayı...” Bir karıncanın kendi ümmetine bu şekilde nasihat etmesine, iyiliklerini istemesine, güzel ve açık ifadelerine hayret ederek “tebessüm etti…” İşte peygamberlerin -hepsine salat ve selam olsun- hali budur. Edepleri kemal derecesindedir. Yerli yerince hayret ederler ve onların gülmeleri tebessüm derecesini aşmaz. Nitekim Allah Rasûlünün de bütün gülmeleri tebessüm şeklindeydi. Çünkü kahkaha, aklın hafifliğine ve kötü edebe delâlet eder. Hayreti gerektiren hususlara hayret etmemek ve tebessüm dahi etmemek ise kötü huya ve zorbalığa delildir. Peygamberler ise bunlardan münezzehtir. üleyman aleyhisselam kendisini bu hale ulaştıran Yüce Allah’a şükrederek dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye… muvaffak kıl” Çünkü anne babaya verilen nimet, çocuğa da verilmiş sayılır. Bu nedenle o da Rabbinden kendisine ve ana-babasına ihsan edilen dini ve dünyevi nimetlerine şükürde bulunmaya kendisini muvaffak kılınmasını diledi. “Razı olacağın salih ameller işlemeye…” Senin emrine uygun, ihlaslı, ameli bozucu ve faziletini eksiltici şeylerden uzak, razı olabileceğin şekilde salih amelde bulunma başarısını bana ihsan et. “Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat” ki bu rahmetin bir tecellisi de cennete koymandır. Zira ilahi rahmet, derecelerine ve mevkilerine göre sadece salih kimselere aittir. u, Cenab-ı Allah’ın Süleyman’ın, karıncanın hem cinslerine hitap ve seslenişini işitmesi ile ilgili bize zikrettiği bir örnek bir kıssa idi. Daha sonra Süleyman’ın kuşlarla konuşmasını dile getiren bir başka örneği söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
20. “Kuşları teftiş etti.” Bu ifade, Süleyman aleyhisselam’ın azim ve kararlılığının kemaline, askerlerini güzel bir şekilde düzenlediğine, küçük büyük bütün işlerini bizzat kendisinin çekip çevirdiğine delildir. Öyle ki o, kuşları teftiş etme, hepsi huzurda mıdır yoksa onlardan gelmeyenler var mıdır diye durumlarını araştırma işini dahi ihmal etmiyordu. İşte âyetin bu buyruğunun ifade ettiği anlam budur. Burada “Süleyman aleyhisselam, su uzakta mıdır, yakında mıdır diye kendisine göstermesi için kuşların içinde hüdhüdü aradı” diyenler, herhangi bir gerçeği dile getirmiş değillerdir. Nitekim bunların iddiasına göre hüdhüd, yerin altındaki suyu görebiliyordu. Ama böyle bir görüşün doğruluğuna dair delil yoktur. Aksine akli ve lafzi delil, bu görüşün yanlış olduğuna delildir. Akli delil şudur: Normalde tecrübe ve müşahadeyle bilinen husus şudur ki bütün hayvanlar arasında böyle harikulade bir görüş kabiliyetine sahip bir hayvan yoktur. Onlar arasında yoğun yer katmanlarının altındaki suyu görebilen bir tür bulunmamaktadır. Böyle bir şey olsaydı şüphesiz Yüce Allah bunu da söz konusu ederdi. Çünkü bu da en büyük ilâhî delil ve mucizelerden birisi olurdu. Lafzi delile gelince eğer böyle bir mana kastedilmek istenseydi ayette şöyle buyurulması gerekirdi:“Süleyman susuz kalınca, kendisine suyun nerede olduğunu tespit etmesi için hüdhüdü aradı.” Yahut da “Hüdhüdün nerede olduğunu sordu” vb. Ancak Süleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırmasının sebebi, onlardan kimin mevcut olduğunu, kimin bulunmadığını, kimin kendisine ayrılan yer ve konumu muhafaza ettiğini, kimin etmediğini görmekti. Aynı şekilde Süleyman aleyhisselam’ın, Hüdhüd’ün su bulmasına gerek duyacak kadar zaruret derecesinde suya muhtaç olması söz konusu değildir. Çünkü onun emrinde ne kadar derinde olursa olsun yeri kazıp su çıkartacak imkâna sahip şeytanlar ve ifritler vardı. Yüce Allah, gidiş ve geliş mesafesi bir aylık yol olan rüzgarı da emrine vermişti. Bütün bunlar varken su bulmak için hüdhüde nasıl ihtiyacı olabilirdi ki? efsirlerde bulunan ve yaygınlık kazanan bu tür açıklamalar, aslında İsrailoğullarından aktarılan dayanaksız nakillerdir. Bunları nakledenler, bu sözlerin doğru anlamlar ile çeliştiklerinden ve lafzi buyruklara mutabık olmadıklarından gafil olarak onları aktarmaktadır. Daha sonra da bu görüşler aktarılmaya devam etmiş ve sonra gelenler, önce gelenin naklini doğru kabul ederek nakledip durmuş ve nihâyet bunların doğru olduğu sanılır olmuştur. Böylece tefsirlerde bu gibi önemsiz ve değersiz görüşler yer almış oldu. Akıllı ve ince kavrayışlı bir kimse ise Cenab-ı Allah’ın, alimleriyle cahilleriyle bütün insanlara hitap etmek üzere gönderdiği, apaçık Arapça bir dil ile indirdiği bu Kur’ân-ı Kerîm’in manaları üzerinde tefekkür edip onları fasih Arapça konuşanların bildiği, Arap dilindeki malum lafızlara göre anlamalarını emrettiğini bilir. Böyle bir kimse, Allah Rasûlü dışındaki birinden nakledilmiş birtakım görüşlerle karşılaştığında onları, bu asli kaideye göre değerlendirir. Ona uygun düşerse kabul eder. Çünkü lafız, o manaya delâlet etmektedir. Şâyet bu nakledilen görüş, hem lafız, hem mana itibariyle yahut da sadece lafzı ya da manası itibariyle bu kaideye aykırı ise o görüşü reddeder, batıl olduğuna kesin hüküm verir. Çünkü o, nakledilen bu görüş ile çelişen temel bir bilgiye sahiptir. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in sözünden ve delâletinden anlaşılan manadır. üleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırıp hüdhüdü bulamayışı, onun işlerin idaresini bizzat üstlenmekte kararlı olduğuna ve bu küçücük kuşun yokluğunu fark edecek kadar mükemmel dikkatine delildir. Bunun üzerine o şöyle demiştir:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” Yani benim o kuşu göremeyişimin sebebi, onun bu pek çok ümmetler arasında saklı kalmasından dolayı mıdır? Onu neden fark edemiyorum? Yoksa o, benden izinsiz ve benim emrimi almadan mı kayıplara karıştı. O vakit, hüdhüde kızıp onu tehdit ederek şunları söyledi:
21. “Ya bana” geri kalmasına, gecikmesine dair “apaçık bir delil getirir ya da onu” öldürme dışında “şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” Bu da Süleyman aleyhisselam’ın ne kadar mükemmel bir vera’ ve insafa sahip olduğunu gösterir. Çünkü o, gerekçesiz olarak onu cezalandırmaya yahut öldürmeye yemin etmedi. Çünkü böyle bir ceza, ancak bir suç dolayısıyla verilebilir. Ama Hüdhüd’ün hazır bulunmaması açık bir mazeret sebebiyle de olabilirdi. Bundan dolayı vera’ ve ince kavrayışı dolayısıyla açık bir mazeret sunması halini istisna etmişti.
22. “Çok geçmeden hüdhüd geldi” Bu, askerlerinin Süleyman aleyhisselam’dan çekindiklerine, onun emirlerine sıkı sıkıya bağlı kaldıklarına delildir. O kadar ki apaçık bir mazereti dolayısıyla geciken hüdhüd dahi çok uzun bir süre gecikmeye cesaret edememişti. Süleyman aleyhisselam’a “dedi ki: Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim.” Senin bunca geniş ilmine ve bu konudaki üstün derecene rağmen senin bilmediğin bir hususu ben görüp öğrendim. “Ve sana” Yemen’de bilinen bir kabile olan “Sebe’den kesin” doğruluğu kesinlikle bilinen “bir haber getirdim.” Daha sonra getirdiği bu haberin mahiyetini açıklayarak şöyle dedi:
23. “Ben bir kadının onlara” bu Sebe’ kabilesine “hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona” hükümdarlara verilen türden mal, silah, asker, kale vb. “her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” Yani üzerine oturduğu krallık tahtı, müthiş bir tahttır. Tahtların büyüklüğü ise ülkenin büyüklüğüne, egemenliğin gücüne ve kendileriyle istişare edilen yiğitlerin çokluğuna delildir.
24. “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm.” Yani onlar, güneşe tapan müşrik kimselerdi. “Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş” o bakımdan onlar da tuttukları bu yolun hak olduğunu düşünmektedirler “onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” Zira izlediği yolun hak olduğu kanaatine sahip olan bir kimsenin, bu inancı değişmediği sürece hidâyet bulması ümit edilemez. Sözlerine devamla dedi ki:
25. “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan” yani göklerde ve yerin köşe bucağında bulunan, küçük büyük bütün yaratılmışları, bitkilerin tohumlarını, kalplerin sakladığı her türlü şeyi bilen, göklerde ve yerde bulunan gizlilikleri yağmur yağdırmak ve bitkileri bitirmek sûretiyle ortaya çıkartan, aynı şekilde Sûra üfürüleceği vakit de yerde saklı bulunan şeyleri ve ölüleri -amellerinin karşılıklarını vermek üzere- oradan çıkartacak olan, “gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye” şeytan böyle yapmış.
26. “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” İbadet, yöneliş, önünde zilletle eğilmek ve sevmek O’ndan başkasına yaraşmaz. Çünkü sahip olduğu kamil sıfatları ve nimetleri dolayısıyla yegane ilâh O’dur. “…büyük Arşın Rabbidir.” Arş, bütün kainatın tavanıdır, gökleri ve yeri kuşatmıştır. İşte yalnız egemenlik alanı pek büyük, şanı pek muazzam olan bu gerçek hükümdarın önünde zilletle eğilmek, itaatle boyun eğmmek, secdeye kapanmak ve rükûya varmak gerekir.
27-28. Hüdhüd, Süleyman aleyhisselam’a bu büyük haberi verince kendini kurtardı. Süleyman aleyhisselam da bu bilgiye sahip olmadığı için hayrete düştü. Aklının kemalini, ağırbaşlılıkla ve teenni ile hareket edişini ispatlayan bir üslûpla şöyle dedi:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız. Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır.” Bu mektubun içeriği ve mahiyeti birazdan gelecektir. “Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” Yani fazla uzaklaşmadan, bu mektuba ne karşılık vereceklerini ve kendi aralarındaki görüş alış-verişlerini gözle!
29. Hüdhüd, mektubu alıp hükümdarları olan kadının yanına bıraktı. O da kavmine:“Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” Yani yeryüzü hükümdarlarının en büyüklerinden, oldukça kıymetli bir mektup gönderildi. Daha sonra bu mektubun muhtevasını açıklayarak şöyle dedi: 30-31. “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır). Bana karşı büyüklenmeyin ve müslümanlar olarak yanıma gelin, (diye yazmaktadır).” Yani siz, bana karşı üstünlük taslamaya kalkışmayın. Aksine boyun eğerek hükümdarlığımın kapsamına girin, emirlerime itaat edin ve teslimiyetle bana gelin. Tam bir açıklama ile birlikte son derece veciz bir mektuptur bu. Çünkü kendisine karşı büyüklenmemelerini, mevcut halleri üzere kalmamalarını, emrine itaat ederek itaatinin kapsamına girip kendisinin huzuruna gelmelerini emretmekte ve onları İslâm’a girmeye de çağırmaktadır. u buyruktan mektuplara (kitaplara) besmeleyi tam olarak yazarak başlamanın ve en başında da gönderenin ismini yazmanın müstehap olduğu anlaşılmaktadır.
32. Hükümdar kadın da isabetli karar almak arzusundan ve akıllılığından ötürü devlet büyüklerini ve ileri gelen yöneticileri bir araya getirerek:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin.” Bu mektuba ne şekilde cevap vereceğimizi bana bildirin. Bu hükümdarın itaatini kabul edip emrine uyalım mı, yoksa başka bir şey mi yapalım? “Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” Sizin görüşünüzü almadan, size danışmadan, kendi başıma hiçbir işe karar vermiş değilim. 33. “Dediler ki: Biz güçlü kimseleriz kimseleriz ve çetin savaşçılarız.” Eğer sen, onun bu isteğini reddedecek, onun itaatine girmeyecek olursan gerçekten biz savaş gücü olan kuvvetli kimseleriz. Onlar, sanki bu görüşe meyletmiş gibi görünüyorlar. Ancak bu görüş kabul görseydi, perişan olurlardı. Ancak bu görüşte karar kılmayıp devamla:“Bununla beraber yetki senindir.” Senin görüşünü kabule hazırız, dediler. Çünkü hükümdarlarının ne kadar akıllı ve yerinde karar verdiğini, kendilerinin samimi olarak iyiliklerini istediğini biliyorlardı.“ O nedenle düşün” taşın, ölç, biç “ve ne emredeceğine sen karar ver.”
34. Hükümdar kadın, savaş doğrultusundaki görüşlerinden vazgeçirmek için onları ikna edip savaşın kötü sonuçlarını açıklamak üzere şöyle dedi:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler.” Kimisini öldürür, kimisini esir alırlar, mallarını talan ederler ve ülkeyi tahrip ederler. “halkının şereflilerini zelil kılarlar.” İnsanların şereflileri olan lider ve efendileri en aşağılık kimselere çevirirler. Yani savaş, uygun bir görüş değildir. Bununla birlikte ben, onun gerçek halini açığa çıkartmadan ve bu konuda araştırma yapacak kimseler göndermeden ona itaat edecek de değilim. Ancak bu araştırmadan sonra biz, basiretli bir şekilde ne yapacağımızı kararlaştırabiliriz. 35. “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin” onun tarafından “nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” Acaba görüşünü ve sözünü sürdürecek mi yoksa hediyeye kanarak düşüncesini değiştirecek mi? Kendisinin ve askerlerinin durumu nedir onu da öğreneceğim. Bunun üzerine hükümdar kadın, kavminin akıllı ve görüş sahipleri arasından seçtiği elçilerle birlikte bir hediye gönderdi.
36. Elçiler hediyeleri getirip “Süleyman’a geldiğinde” o, isteğini kabul etmemelerini tepkiyle ve öfkeyle karşılayarak:“dedi ki: Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri size verdiklerinden daha hayırlıdır.” Hediyenin benim yanımda hiçbir kıymeti yok. Bundan dolayı da sevinmem. Zira Allah, beni ona muhtaç kılmamıştur ve bana pek çok nimetler vermiştir. “O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” Çünkü siz dünyayı seviyorsunuz ve elinizdeki mallar da Allah’ın bana verdiklerine oranla çok azdır.
37. Daha sonra elçiye -akıllı bir kimse olduğunu görüp sözünü olduğu gibi aktaracağını anladığından- mektuba gerek olmaksızın şu tavsiyede bulundu: Getirdiğin hediyenle birlikte “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz.” Onlar, bu ordularımızın önünde durma gücünü bulamayacaklardır. “ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” Elçi de kavmine geri döndü ve onlara Süleyman aleyhisselam’ın söylediklerini bildirdi. Bunun üzerine Süleyman’ın yanına gitmek üzere gerekli yol hazırlıklarına koyuldular.
38. Süleyman, kendisine gelmek üzere mutlaka yola koyulacaklarını bildiğinden çevresinde hazır bulunan cin ve insanlara şöyle dedi:“Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” Yani kim getirebilir ki biz, onlar İslâm’a girmeden ve böylelikle malları saygın ve dokunulmaz olmadan önce onun üzerinde tasarrufta bulunabilelim. 39. “Cinlerden bir ifrit” oldukça güçlü ve süratli çalışan kimseye ifrit denir. “Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” Görüldüğü kadarıyla o sırada Süleyman aleyhisselam Şam’da bulunuyordu. Buna göre kendisiyle Sebe’ arasında iki ay gidiş, iki ay dönüş olmak üzere dört aylık bir mesafe bulunuyordu. Buna rağmen bu ifrit, ona şöyle demişti: Bu tahtı büyüklüğüne, ağırlığına ve aradaki mesafenin uzaklığına rağmen sen şu oturmakta olduğun meclisten kalkmadan önce onu getirmeyi üstlenebilirim. Uzunca oturulan meclislerde mutad olan, bu meclislerin kuşluk vakti boyunca sürmesi ve günün üçte biri kadar olmasıdır. Bu, mutad olan sürenin nihaî vaktidir. Bazen bundan daha az da olabilir, daha çok da olabilir. İşte bu yüce hükümdar Süleyman aleyhisselam’ın halkı arasından birisi, bu kadar büyük bir güce sahipti. Hatta bundan daha ilerisi de vardı: 40. “Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki...” Müfessirlerin dediklerine göre bu, Süleyman aleyhisselam’ın yanında bulunan Berhiya oğlu Asaf diye bilinen alim ve salih bir zat idi. Bu zat, kendisi anılarak Allah’a dua edildiğinde Allah’ın duayı kabul ettiği, istekte bulunulduğunda istenilenleri verdiği, Allah’ın ism-i azamını bilen birisi imiş. “Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Yüce Allah’a bu ismini anıp dua ederek derhal bu tahtın hazır olacağını söyledi. Gerçekten Allah’a dua etti ve taht huzura geldi. Bu olay böyle olabileceği gibi bu kişinin, nezdinde kitaptan bir bilgiye sahip olup bu bilgi sayesinde uzak olanı yakına getirebilme, elde edilmesi zor olanı elde edebilme gücüne sahip olduğu da kastedilmiş olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce” Yüce Allah’a verdiği güç ve kudrete, hükümdarlığına, işleri kendisine kolaylaştırmasına hamd-ü senâda bulundu ve “dedi ki: Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır.” Yani Rabbim, bunlarla beni sınamak için bunları bana vermiş bulunuyor. Süleyman aleyhisselam hükümdarlığı, saltanatı ve kudreti ile -cahil hükümdarların huyu olduğu şekilde- asla gurura kapılmadı. Aksine o, bunların Rabbinin bir sınaması olduğunu bildiğinden, bu büyük nimetin şükrünü yerine getirememekten korkmuştu. Daha sonra bu şükrün, Yüce Allah’a bir faydasının olmadığını, esasen bunun faydasının kişinin kendisine olduğunu beyan ederek şunları söyledi:“Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim Ğanidir” onun amellerine muhtaç değildir, “Kerimdir” hayırları şükredeni de nankörlük edeni de kapsayacak kadar cömert, lütuf ve kerem sahibidir. Ancak O’nun nimetlerine şükür, nimetlerinin daha da artmasına vesile olur. Nankörlük etmek ise nimetlerin yok olmasına sebep olur.
41. Daha sonra Süleyman aleyhisselam çevresinde bulunanlara:“dedi ki: Tahtını” ona bir şeyler katarak ve ondan bir şeyler eksilterek “onun tanıyamayacağı bir şekle sokun.” Bu yolla bizler onun aklını sınamak maksadı ile “bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi” hükümdarlığına yakışacak şekilde bir zekâ ve kavrayışı var mı “yoksa bulamayacak mı?”
42. Kadın hükümdar, Süleyman aleyhisselam’ın yanına “geldiğinde” tahtı ona gösterildi. Halbuki onu geride, kendi ülkesinde bırakıp gelmişti. Ona “denildi ki: Senin tahtın böyle midir?” Yani bizim bildiğimize göre senin pek büyük bir tahtın varmış. Acaba o, bizim sana gösterdiğimiz bu tahta benziyor mu? “O da: Tıpkı o, dedi.” Bu, kadının zeka ve ince kavrayışının bir ifadesidir. Gördüğü tahtta birtakım değişiklikler ve onun tanınmasını engelleyen unsurlar olduğu için onun kendi tahtı olduğunu söylemedi; ama onun kendi tahtı olmadığını da söylemedi. Çünkü tahtını tanımıştı. O bakımdan her iki durum hakkında da doğru kabul edilebilecek ve her iki anlama gelebilecek ihtimalli bir ifade kullandı. Süleyman aleyhisselam onun tahtını tanımasına ve akıllılığına hayret ederek, Yüce Allah’a da kendisine bu kadına verdiğinden daha büyük bağışlarda bulunduğundan şükrederek dedi ki:“Bize bundan” bu hükümdar kadından “önce ilim” hidâyet, akıl ve kararlılık “verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” İşte asıl faydalı hidâyet ve ilim budur. Bu cümlenin, Sebe’ kraliçesinin söylediği sözlerden olma ihtimali de vardır. Yani “Biz, Süleyman’ın, bu tahtı çok uzaklardan buraya getirdiğini gördüğümüz ve kudretine tanık olduğumuz bu halden önce onun mülkü, saltanatı ve iktidarının gücü hakkında bilgi sahibi idik. O bakımdan ona itaat edip onun otoritesine boyun eğerek teslimiyetle geldik.”
43. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu” İslâm’a girmekten “alıkoymuştu.” Zira -o kadın, hakkı batıldan ayırt edebilecek zekâ ve kavrayışa sahip olmakla birlikte- batıl inanışlar, kalbin basiretini yok eder. “Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi.” Bu sebepten ötürü onların dinleri üzere devam etti. Bir kimsenin yaygın olan dine mensup kimselerden tek başına ayrılması ve aklı ile onların sapıklık ve hata içerisinde olduklarını görmesi, sürüp giden bir âdetin bu durumunu tespit edebilmesi, ender rastlanan bir hadisedir. O bakımdan bu kadının küfür üzere olması, garip karşılanacak bir şey değildi.
44. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam bu kadın hükümdarın, akılları hayrete düşürecek şekilde saltanatını görmesini istediğinden onun köşkteki oldukça geniş ve yüksek bir salona girmesini arzu etmişti. Burası, alt tarafından ırmaklar akan, sırçadan bir köşktü. “Ona: Köşke gir, denildi.” Billur, şeffaf olduğundan ve altındaki suyu üzerinde herhangi bir şey yokmuş gibi akıyor gösterdiğinden onu “görünce derin bir su sandı ve” o suya girmek için “(eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı.” Bu da kadının akıllılığından ve edebinden kaynaklanmaktadır. Çünkü girmesi, emrolunan yere girmekten imtina etmemişti. Zira o, ancak kendisine ikramda bulunulsun diye çağırıldığını biliyordu. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam’ın hakimiyet ve tanziminden bu köşkü belli bir hikmete binaen yaptığını anlıyor ve gördüğü bunca şeyden sonra kötü herhangi bir durumla karşılaşacağından yana en ufak bir şüphe kalbinde bulunmuyordu. Kadın, suya girmek maksadıyla hazırlanınca Süleyman aleyhisselam ona:“Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O bakımdan ayaklarını açmana gerek yoktur. Kadın Süleyman aleyhisselam’ın yanına ulaşıp birtakım hususlara tanık olduktan sonra onun peygamberliğinin kesinlikle sabit olduğunu anlayıp küfründen döndü ve “dedi ki: Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” üce Allah’ın Sebe’ kraliçesi ve Süleyman aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenlere dair anlattıkları bunlardan ibarettir. Bunun dışında uydurma birtakım ek açıklamalarla İsrailî kıssaların, Yüce Allah’ın kelâmının tefsiri ile hiçbir ilgisi yoktur. Bunlar ancak hatadan korunmuş peygamberden geldiği bilinen delile bağlı olarak kabul edilebilirler. Bu konuda nakledilenlerin tamamı yahut pek çoğu ise bu delile uygun değildir. O bakımdan en sağlıklı karar, bu gibi ayrıntılardan ve açıklamalardan yüz çevirmek, bunları tefsirlere sokmamaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Neml 27:16
15- Andolsun biz Davud’a ve Süleyman’a (geniş) bir ilim verdik. İkisi de:“Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun” dediler. 16- Süleyman, Davud’a mirasçı oldu. Dedi ki:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve her şeyden de bize verildi. Şüphe yok ki bu, apaçık bir lütuftur.” 17- Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan ordusu huzurunda toplandı. Hepsi de düzen içinde sevk ve idare olunurlardı. 18- Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca dedi ki:“Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” 19- Süleyman, karıncanın bu sözünden dolayı tebessüm etti ve dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye ve razı olacağın salih ameller işlemeye beni her daim muvaffak kıl! Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat.” 20- Kuşları teftiş etti ve dedi ki:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” 21- “Ya bana apaçık bir delil getiririr ya da onu şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” 22- Çok geçmeden hüdhüd geldi ve dedi ki:“Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe’den kesin bir haber getirdim.” 23- “Ben bir kadının onlara hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” 24- “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” 25- “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan, gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye (şeytan böyle yapmış).” 26- “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur, büyük Arş’ın Rabbidir.” 27- Dedi ki:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız.” 28- “Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır. Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” 29- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” 30- “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır).” 31- “Bana karşı büyüklenmeyin ve teslim/müslüman olarak yanıma gelin”(diye yazmaktadır). 32- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin. Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” 33- Dediler ki:“Biz güçlü kimseleriz ve çetin savaşçılarız. Bununla beraber yetki senindir. O nedenle düşün ve ne emredeceğine sen karar ver.” 34- Dedi ki:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler ve halkının şereflilerini zelil kılarlar. Gerçekten onlar böyle yaparlar.” 35- “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” 36- (Elçi) Süleyman’a geldiğinde Süleyman dedi ki: “Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri, size verdiklerinden daha hayırlıdır. O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” 37- “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” 38- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” 39- Cinlerden bir ifrit dedi ki:“Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” 40- Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki:“Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce dedi ki:“Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır. Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim, Ğanidir, Kerimdir. 41- Dedi ki: “Tahtını onun tanıyamayacağı bir şekle sokun da bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi yoksa bulamayacak mı?” 42- (Kraliçe) geldiğinde denildi ki: “Senin tahtın böyle midir?” O da: “Tıpkı o!” dedi. “Bize bundan önce ilim verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” 43- Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu (tevhidden) alıkoymuştu. Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi. 44- Ona:“Köşke gir” denildi. O da (köşkün zeminini) görünce onu derin bir su sandı ve (eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı. Süleyman da dedi ki: “Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O da şöyle dedi: “Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.”
15. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de Davud’a ve oğlu Süleyman’a aleyhimesselam lütfetmiş olduğu pek büyük ve geniş ilme dikkatleri çekmektedir. Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Davud ve Süleyman’ı da (an). Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükümlerine tanık idik. Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık. Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik.”(el-Enbiya, 21/78-79)“İkisi de” Rablerinin kendilerine öğretmiş olduğu pek büyük ilim lütfuna karşılık şükür olmak üzere: “Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun, dediler.” Yüce Allah’a kendilerini mü’min ve mutlu kimselerden kıldığı ve bu mü’minler arasında da özel ve seçkin kimseler eylediği için hamd-u senâda bulundular. Mü’minler dört derecedir: Salihler, onların üstünde şehidler, onların üstünde sıddîklar, onların üzerinde de peygamberler gelir. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun- her ne kadar ulu’l-azm beş peygamberin derecesinden daha aşağı bir derecede iseler de peygamberlerin seçkinlerindendir. Yüce Allah’ın kendilerini yücelterek Kitabında söz konusu ettiği, onları çokça övdüğü, üstün, şerefli ve faziletli peygamberler arasındadırlar. İşte onlar da bu mevkiye ulaştıklarından ötürü cenab-ı Allah’a hamd-ü senâlarda bulundular. Yüce Allah’a ihsan etmiş olduğu dini ve dünyevi nimetleri dolayısıyla şürketmek, bütün nimetlerin Rabbinden geldiğini görerek bunlardan dolayı övünüp şımarmamak, aksine bundan dolayı çokça şükretmekle görevli olduğunu kabul etmek, kulun bahtiyar kimselerden olduğunun bir göstergesidir.
16. Yüce Allah, her ikisini bir arada övdükten sonra Süleyman aleyhisselam’ı özellikle ona ihsan ettiği nimetleriyle söz konusu etmektedir. Çünkü Yüce Allah, Süleyman’a pek büyük bir mülk vermiş ve babasının sahip olmadığı imkânlara onu mazhar kılmıştı. -Her ikisine de selam olsun- İşte bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Süleyman, Davud’a mirasçı oldu.” Yani onun ilim ve peygamberliğini miras aldı. Babasının ilmi, onun da ilmine katılmış oldu. Babası hayatta iken kendisinin sahip olduğu ilmin yanı sıra babasının özel olarak sahip olduğu ilmi ondan öğrenmiş olma ihtimali de vardır. Çünkü önceden de geçtiği gibi Yüce Allah’ın:“Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık” buyruğu, Süleyman’ın özel bir bilgiye sahip olduğunu göstermektedir. İşte Yüce Allah’a şükür etmek, O’nun ihsanında yüzdüğünü dile getirmek ve üzerindeki nimeti ifade etmek üzere şöyle demişti:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi.” Süleyman aleyhisselam kuşların neler söylediğini ve ne konuştuklarını anlıyordu. Nitekim -ileride geleceği gibi- Hudhud ile karşılıklı konuştuğunu, ayrıca karıncanın diğer karıncalara söyledikleri sözleri anladığını görüyoruz. Bu, Süleyman aleyhisselam’dan başkasına ihsan edilmiş değildi. “Her şeyden de bize verildi.” Yani Yüce Allah, bizlere hiçbir insana vermediği hükümdarlık, saltanat ve başkalarını egemenlik altına almanın yol ve imkânlarını bağışlamış bulunuyor. Bundan dolayı Süleyman aleyhisselam yüce Rabbine şöyle dua etmiştir:“Rabbim, bana mağfiret buyur ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ver bana!”(Sad, 38/35) Yüce Allah da ona şeytanları/cinleri amade kılmıştı. Onun emri altında dilediği ve başkalarının yapmaktan acze düştüğü her türlü işi yaparlardı. Gidişi bir ay, dönüşü de bir aylık mesafe olan rüzgarı da onun emrine vermişti. “Şüphe yok ki bu” Allah’ın bize bağışladığı, başkalarına üstün kılarak bize özel olarak ihsan ettiği bu şeyler “apaçık bir lütuftur.” Bu ifadelerle Yüce Allah’ın nimetini en mükemmel bir şekilde itiraf etmiş bulunuyordu.
17. Yani onun Adem oğullarından, cinlerden, şeytanlardan ve kuşlardan oluşan çeşitli ve çok sayıdaki orduları huzuruna toplandı. Bunlar gâyet düzenli bir şekilde yürüyen, konaklayan ve hareket eden ordular olup başından sonuna kadar güzel bir şekilde idare edilirlerdi. Bunun için gereken hazırlıklar yapılmış, tedbirler alınmıştı. Bütün bu ordular Süleyman’ın emriyle hareket ederler, onun emrine riâyet ederlerdi. Ona karşı gelme güçleri yoktu, ona asla baş kaldırmazlardı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, bizim hesapsız bağışımızdır. Artık ister ver, ister vermeyip tut.”(Sad, 38/39) Yani sen hesapsız olarak vereblirsin, demektir.
18. Süleyman aleyhisselam yolculuklardan birisinde bu muazzam ordularıyla birlikte yol alıyordu. “Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca” diğer arkadaşlarını ve hemcinslerini uyararak dedi ki: “Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” Bu karınca diğer karıncalara öğüt vererek onlara sözlerini işittirdi. Bu ya bizzat kendi gücüyle olmuştur ki buna göre Yüce Allah karıncalara olağan dışı işitme cihazları vermiş demektir. Çünkü vadiyi doldurmuş bunca karıncaya tek bir karıncanın sesinin işittirip onları uyarması, hayret verici işlerdendir. Ya da o karınca, çevresindeki diğer karıncalara durumu bildirdi. Sonra da bu haber birinden ötekine ulaşarak sonunda hepsi bundan haberdar oldu. Bu karınca onlara tedbirlerini almalarını emretti ki bunun yolu da yuvalarına girmeleridir. Karınca Süleyman’ın, onun hakimiyetinin ve askerlerinin muazzam olduğunu bildiğinden bir anlamda: Onlar eğer sizleri çiğneyecek olurlarsa, bu kasten olmayacaktır, farkında olmadan bu işi yapacaklardır; bundan dolayı da mazurdurlar, demiştir.
19. Süleyman aleyhisselam karıncanın bu sözünü işitmiş ve anlamıştı. O bakımdan “bu sözünden dolayı...” Bir karıncanın kendi ümmetine bu şekilde nasihat etmesine, iyiliklerini istemesine, güzel ve açık ifadelerine hayret ederek “tebessüm etti…” İşte peygamberlerin -hepsine salat ve selam olsun- hali budur. Edepleri kemal derecesindedir. Yerli yerince hayret ederler ve onların gülmeleri tebessüm derecesini aşmaz. Nitekim Allah Rasûlünün de bütün gülmeleri tebessüm şeklindeydi. Çünkü kahkaha, aklın hafifliğine ve kötü edebe delâlet eder. Hayreti gerektiren hususlara hayret etmemek ve tebessüm dahi etmemek ise kötü huya ve zorbalığa delildir. Peygamberler ise bunlardan münezzehtir. üleyman aleyhisselam kendisini bu hale ulaştıran Yüce Allah’a şükrederek dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye… muvaffak kıl” Çünkü anne babaya verilen nimet, çocuğa da verilmiş sayılır. Bu nedenle o da Rabbinden kendisine ve ana-babasına ihsan edilen dini ve dünyevi nimetlerine şükürde bulunmaya kendisini muvaffak kılınmasını diledi. “Razı olacağın salih ameller işlemeye…” Senin emrine uygun, ihlaslı, ameli bozucu ve faziletini eksiltici şeylerden uzak, razı olabileceğin şekilde salih amelde bulunma başarısını bana ihsan et. “Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat” ki bu rahmetin bir tecellisi de cennete koymandır. Zira ilahi rahmet, derecelerine ve mevkilerine göre sadece salih kimselere aittir. u, Cenab-ı Allah’ın Süleyman’ın, karıncanın hem cinslerine hitap ve seslenişini işitmesi ile ilgili bize zikrettiği bir örnek bir kıssa idi. Daha sonra Süleyman’ın kuşlarla konuşmasını dile getiren bir başka örneği söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
20. “Kuşları teftiş etti.” Bu ifade, Süleyman aleyhisselam’ın azim ve kararlılığının kemaline, askerlerini güzel bir şekilde düzenlediğine, küçük büyük bütün işlerini bizzat kendisinin çekip çevirdiğine delildir. Öyle ki o, kuşları teftiş etme, hepsi huzurda mıdır yoksa onlardan gelmeyenler var mıdır diye durumlarını araştırma işini dahi ihmal etmiyordu. İşte âyetin bu buyruğunun ifade ettiği anlam budur. Burada “Süleyman aleyhisselam, su uzakta mıdır, yakında mıdır diye kendisine göstermesi için kuşların içinde hüdhüdü aradı” diyenler, herhangi bir gerçeği dile getirmiş değillerdir. Nitekim bunların iddiasına göre hüdhüd, yerin altındaki suyu görebiliyordu. Ama böyle bir görüşün doğruluğuna dair delil yoktur. Aksine akli ve lafzi delil, bu görüşün yanlış olduğuna delildir. Akli delil şudur: Normalde tecrübe ve müşahadeyle bilinen husus şudur ki bütün hayvanlar arasında böyle harikulade bir görüş kabiliyetine sahip bir hayvan yoktur. Onlar arasında yoğun yer katmanlarının altındaki suyu görebilen bir tür bulunmamaktadır. Böyle bir şey olsaydı şüphesiz Yüce Allah bunu da söz konusu ederdi. Çünkü bu da en büyük ilâhî delil ve mucizelerden birisi olurdu. Lafzi delile gelince eğer böyle bir mana kastedilmek istenseydi ayette şöyle buyurulması gerekirdi:“Süleyman susuz kalınca, kendisine suyun nerede olduğunu tespit etmesi için hüdhüdü aradı.” Yahut da “Hüdhüdün nerede olduğunu sordu” vb. Ancak Süleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırmasının sebebi, onlardan kimin mevcut olduğunu, kimin bulunmadığını, kimin kendisine ayrılan yer ve konumu muhafaza ettiğini, kimin etmediğini görmekti. Aynı şekilde Süleyman aleyhisselam’ın, Hüdhüd’ün su bulmasına gerek duyacak kadar zaruret derecesinde suya muhtaç olması söz konusu değildir. Çünkü onun emrinde ne kadar derinde olursa olsun yeri kazıp su çıkartacak imkâna sahip şeytanlar ve ifritler vardı. Yüce Allah, gidiş ve geliş mesafesi bir aylık yol olan rüzgarı da emrine vermişti. Bütün bunlar varken su bulmak için hüdhüde nasıl ihtiyacı olabilirdi ki? efsirlerde bulunan ve yaygınlık kazanan bu tür açıklamalar, aslında İsrailoğullarından aktarılan dayanaksız nakillerdir. Bunları nakledenler, bu sözlerin doğru anlamlar ile çeliştiklerinden ve lafzi buyruklara mutabık olmadıklarından gafil olarak onları aktarmaktadır. Daha sonra da bu görüşler aktarılmaya devam etmiş ve sonra gelenler, önce gelenin naklini doğru kabul ederek nakledip durmuş ve nihâyet bunların doğru olduğu sanılır olmuştur. Böylece tefsirlerde bu gibi önemsiz ve değersiz görüşler yer almış oldu. Akıllı ve ince kavrayışlı bir kimse ise Cenab-ı Allah’ın, alimleriyle cahilleriyle bütün insanlara hitap etmek üzere gönderdiği, apaçık Arapça bir dil ile indirdiği bu Kur’ân-ı Kerîm’in manaları üzerinde tefekkür edip onları fasih Arapça konuşanların bildiği, Arap dilindeki malum lafızlara göre anlamalarını emrettiğini bilir. Böyle bir kimse, Allah Rasûlü dışındaki birinden nakledilmiş birtakım görüşlerle karşılaştığında onları, bu asli kaideye göre değerlendirir. Ona uygun düşerse kabul eder. Çünkü lafız, o manaya delâlet etmektedir. Şâyet bu nakledilen görüş, hem lafız, hem mana itibariyle yahut da sadece lafzı ya da manası itibariyle bu kaideye aykırı ise o görüşü reddeder, batıl olduğuna kesin hüküm verir. Çünkü o, nakledilen bu görüş ile çelişen temel bir bilgiye sahiptir. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in sözünden ve delâletinden anlaşılan manadır. üleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırıp hüdhüdü bulamayışı, onun işlerin idaresini bizzat üstlenmekte kararlı olduğuna ve bu küçücük kuşun yokluğunu fark edecek kadar mükemmel dikkatine delildir. Bunun üzerine o şöyle demiştir:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” Yani benim o kuşu göremeyişimin sebebi, onun bu pek çok ümmetler arasında saklı kalmasından dolayı mıdır? Onu neden fark edemiyorum? Yoksa o, benden izinsiz ve benim emrimi almadan mı kayıplara karıştı. O vakit, hüdhüde kızıp onu tehdit ederek şunları söyledi:
21. “Ya bana” geri kalmasına, gecikmesine dair “apaçık bir delil getirir ya da onu” öldürme dışında “şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” Bu da Süleyman aleyhisselam’ın ne kadar mükemmel bir vera’ ve insafa sahip olduğunu gösterir. Çünkü o, gerekçesiz olarak onu cezalandırmaya yahut öldürmeye yemin etmedi. Çünkü böyle bir ceza, ancak bir suç dolayısıyla verilebilir. Ama Hüdhüd’ün hazır bulunmaması açık bir mazeret sebebiyle de olabilirdi. Bundan dolayı vera’ ve ince kavrayışı dolayısıyla açık bir mazeret sunması halini istisna etmişti.
22. “Çok geçmeden hüdhüd geldi” Bu, askerlerinin Süleyman aleyhisselam’dan çekindiklerine, onun emirlerine sıkı sıkıya bağlı kaldıklarına delildir. O kadar ki apaçık bir mazereti dolayısıyla geciken hüdhüd dahi çok uzun bir süre gecikmeye cesaret edememişti. Süleyman aleyhisselam’a “dedi ki: Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim.” Senin bunca geniş ilmine ve bu konudaki üstün derecene rağmen senin bilmediğin bir hususu ben görüp öğrendim. “Ve sana” Yemen’de bilinen bir kabile olan “Sebe’den kesin” doğruluğu kesinlikle bilinen “bir haber getirdim.” Daha sonra getirdiği bu haberin mahiyetini açıklayarak şöyle dedi:
23. “Ben bir kadının onlara” bu Sebe’ kabilesine “hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona” hükümdarlara verilen türden mal, silah, asker, kale vb. “her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” Yani üzerine oturduğu krallık tahtı, müthiş bir tahttır. Tahtların büyüklüğü ise ülkenin büyüklüğüne, egemenliğin gücüne ve kendileriyle istişare edilen yiğitlerin çokluğuna delildir.
24. “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm.” Yani onlar, güneşe tapan müşrik kimselerdi. “Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş” o bakımdan onlar da tuttukları bu yolun hak olduğunu düşünmektedirler “onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” Zira izlediği yolun hak olduğu kanaatine sahip olan bir kimsenin, bu inancı değişmediği sürece hidâyet bulması ümit edilemez. Sözlerine devamla dedi ki:
25. “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan” yani göklerde ve yerin köşe bucağında bulunan, küçük büyük bütün yaratılmışları, bitkilerin tohumlarını, kalplerin sakladığı her türlü şeyi bilen, göklerde ve yerde bulunan gizlilikleri yağmur yağdırmak ve bitkileri bitirmek sûretiyle ortaya çıkartan, aynı şekilde Sûra üfürüleceği vakit de yerde saklı bulunan şeyleri ve ölüleri -amellerinin karşılıklarını vermek üzere- oradan çıkartacak olan, “gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye” şeytan böyle yapmış.
26. “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” İbadet, yöneliş, önünde zilletle eğilmek ve sevmek O’ndan başkasına yaraşmaz. Çünkü sahip olduğu kamil sıfatları ve nimetleri dolayısıyla yegane ilâh O’dur. “…büyük Arşın Rabbidir.” Arş, bütün kainatın tavanıdır, gökleri ve yeri kuşatmıştır. İşte yalnız egemenlik alanı pek büyük, şanı pek muazzam olan bu gerçek hükümdarın önünde zilletle eğilmek, itaatle boyun eğmmek, secdeye kapanmak ve rükûya varmak gerekir.
27-28. Hüdhüd, Süleyman aleyhisselam’a bu büyük haberi verince kendini kurtardı. Süleyman aleyhisselam da bu bilgiye sahip olmadığı için hayrete düştü. Aklının kemalini, ağırbaşlılıkla ve teenni ile hareket edişini ispatlayan bir üslûpla şöyle dedi:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız. Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır.” Bu mektubun içeriği ve mahiyeti birazdan gelecektir. “Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” Yani fazla uzaklaşmadan, bu mektuba ne karşılık vereceklerini ve kendi aralarındaki görüş alış-verişlerini gözle!
29. Hüdhüd, mektubu alıp hükümdarları olan kadının yanına bıraktı. O da kavmine:“Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” Yani yeryüzü hükümdarlarının en büyüklerinden, oldukça kıymetli bir mektup gönderildi. Daha sonra bu mektubun muhtevasını açıklayarak şöyle dedi: 30-31. “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır). Bana karşı büyüklenmeyin ve müslümanlar olarak yanıma gelin, (diye yazmaktadır).” Yani siz, bana karşı üstünlük taslamaya kalkışmayın. Aksine boyun eğerek hükümdarlığımın kapsamına girin, emirlerime itaat edin ve teslimiyetle bana gelin. Tam bir açıklama ile birlikte son derece veciz bir mektuptur bu. Çünkü kendisine karşı büyüklenmemelerini, mevcut halleri üzere kalmamalarını, emrine itaat ederek itaatinin kapsamına girip kendisinin huzuruna gelmelerini emretmekte ve onları İslâm’a girmeye de çağırmaktadır. u buyruktan mektuplara (kitaplara) besmeleyi tam olarak yazarak başlamanın ve en başında da gönderenin ismini yazmanın müstehap olduğu anlaşılmaktadır.
32. Hükümdar kadın da isabetli karar almak arzusundan ve akıllılığından ötürü devlet büyüklerini ve ileri gelen yöneticileri bir araya getirerek:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin.” Bu mektuba ne şekilde cevap vereceğimizi bana bildirin. Bu hükümdarın itaatini kabul edip emrine uyalım mı, yoksa başka bir şey mi yapalım? “Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” Sizin görüşünüzü almadan, size danışmadan, kendi başıma hiçbir işe karar vermiş değilim. 33. “Dediler ki: Biz güçlü kimseleriz kimseleriz ve çetin savaşçılarız.” Eğer sen, onun bu isteğini reddedecek, onun itaatine girmeyecek olursan gerçekten biz savaş gücü olan kuvvetli kimseleriz. Onlar, sanki bu görüşe meyletmiş gibi görünüyorlar. Ancak bu görüş kabul görseydi, perişan olurlardı. Ancak bu görüşte karar kılmayıp devamla:“Bununla beraber yetki senindir.” Senin görüşünü kabule hazırız, dediler. Çünkü hükümdarlarının ne kadar akıllı ve yerinde karar verdiğini, kendilerinin samimi olarak iyiliklerini istediğini biliyorlardı.“ O nedenle düşün” taşın, ölç, biç “ve ne emredeceğine sen karar ver.”
34. Hükümdar kadın, savaş doğrultusundaki görüşlerinden vazgeçirmek için onları ikna edip savaşın kötü sonuçlarını açıklamak üzere şöyle dedi:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler.” Kimisini öldürür, kimisini esir alırlar, mallarını talan ederler ve ülkeyi tahrip ederler. “halkının şereflilerini zelil kılarlar.” İnsanların şereflileri olan lider ve efendileri en aşağılık kimselere çevirirler. Yani savaş, uygun bir görüş değildir. Bununla birlikte ben, onun gerçek halini açığa çıkartmadan ve bu konuda araştırma yapacak kimseler göndermeden ona itaat edecek de değilim. Ancak bu araştırmadan sonra biz, basiretli bir şekilde ne yapacağımızı kararlaştırabiliriz. 35. “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin” onun tarafından “nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” Acaba görüşünü ve sözünü sürdürecek mi yoksa hediyeye kanarak düşüncesini değiştirecek mi? Kendisinin ve askerlerinin durumu nedir onu da öğreneceğim. Bunun üzerine hükümdar kadın, kavminin akıllı ve görüş sahipleri arasından seçtiği elçilerle birlikte bir hediye gönderdi.
36. Elçiler hediyeleri getirip “Süleyman’a geldiğinde” o, isteğini kabul etmemelerini tepkiyle ve öfkeyle karşılayarak:“dedi ki: Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri size verdiklerinden daha hayırlıdır.” Hediyenin benim yanımda hiçbir kıymeti yok. Bundan dolayı da sevinmem. Zira Allah, beni ona muhtaç kılmamıştur ve bana pek çok nimetler vermiştir. “O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” Çünkü siz dünyayı seviyorsunuz ve elinizdeki mallar da Allah’ın bana verdiklerine oranla çok azdır.
37. Daha sonra elçiye -akıllı bir kimse olduğunu görüp sözünü olduğu gibi aktaracağını anladığından- mektuba gerek olmaksızın şu tavsiyede bulundu: Getirdiğin hediyenle birlikte “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz.” Onlar, bu ordularımızın önünde durma gücünü bulamayacaklardır. “ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” Elçi de kavmine geri döndü ve onlara Süleyman aleyhisselam’ın söylediklerini bildirdi. Bunun üzerine Süleyman’ın yanına gitmek üzere gerekli yol hazırlıklarına koyuldular.
38. Süleyman, kendisine gelmek üzere mutlaka yola koyulacaklarını bildiğinden çevresinde hazır bulunan cin ve insanlara şöyle dedi:“Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” Yani kim getirebilir ki biz, onlar İslâm’a girmeden ve böylelikle malları saygın ve dokunulmaz olmadan önce onun üzerinde tasarrufta bulunabilelim. 39. “Cinlerden bir ifrit” oldukça güçlü ve süratli çalışan kimseye ifrit denir. “Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” Görüldüğü kadarıyla o sırada Süleyman aleyhisselam Şam’da bulunuyordu. Buna göre kendisiyle Sebe’ arasında iki ay gidiş, iki ay dönüş olmak üzere dört aylık bir mesafe bulunuyordu. Buna rağmen bu ifrit, ona şöyle demişti: Bu tahtı büyüklüğüne, ağırlığına ve aradaki mesafenin uzaklığına rağmen sen şu oturmakta olduğun meclisten kalkmadan önce onu getirmeyi üstlenebilirim. Uzunca oturulan meclislerde mutad olan, bu meclislerin kuşluk vakti boyunca sürmesi ve günün üçte biri kadar olmasıdır. Bu, mutad olan sürenin nihaî vaktidir. Bazen bundan daha az da olabilir, daha çok da olabilir. İşte bu yüce hükümdar Süleyman aleyhisselam’ın halkı arasından birisi, bu kadar büyük bir güce sahipti. Hatta bundan daha ilerisi de vardı: 40. “Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki...” Müfessirlerin dediklerine göre bu, Süleyman aleyhisselam’ın yanında bulunan Berhiya oğlu Asaf diye bilinen alim ve salih bir zat idi. Bu zat, kendisi anılarak Allah’a dua edildiğinde Allah’ın duayı kabul ettiği, istekte bulunulduğunda istenilenleri verdiği, Allah’ın ism-i azamını bilen birisi imiş. “Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Yüce Allah’a bu ismini anıp dua ederek derhal bu tahtın hazır olacağını söyledi. Gerçekten Allah’a dua etti ve taht huzura geldi. Bu olay böyle olabileceği gibi bu kişinin, nezdinde kitaptan bir bilgiye sahip olup bu bilgi sayesinde uzak olanı yakına getirebilme, elde edilmesi zor olanı elde edebilme gücüne sahip olduğu da kastedilmiş olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce” Yüce Allah’a verdiği güç ve kudrete, hükümdarlığına, işleri kendisine kolaylaştırmasına hamd-ü senâda bulundu ve “dedi ki: Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır.” Yani Rabbim, bunlarla beni sınamak için bunları bana vermiş bulunuyor. Süleyman aleyhisselam hükümdarlığı, saltanatı ve kudreti ile -cahil hükümdarların huyu olduğu şekilde- asla gurura kapılmadı. Aksine o, bunların Rabbinin bir sınaması olduğunu bildiğinden, bu büyük nimetin şükrünü yerine getirememekten korkmuştu. Daha sonra bu şükrün, Yüce Allah’a bir faydasının olmadığını, esasen bunun faydasının kişinin kendisine olduğunu beyan ederek şunları söyledi:“Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim Ğanidir” onun amellerine muhtaç değildir, “Kerimdir” hayırları şükredeni de nankörlük edeni de kapsayacak kadar cömert, lütuf ve kerem sahibidir. Ancak O’nun nimetlerine şükür, nimetlerinin daha da artmasına vesile olur. Nankörlük etmek ise nimetlerin yok olmasına sebep olur.
41. Daha sonra Süleyman aleyhisselam çevresinde bulunanlara:“dedi ki: Tahtını” ona bir şeyler katarak ve ondan bir şeyler eksilterek “onun tanıyamayacağı bir şekle sokun.” Bu yolla bizler onun aklını sınamak maksadı ile “bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi” hükümdarlığına yakışacak şekilde bir zekâ ve kavrayışı var mı “yoksa bulamayacak mı?”
42. Kadın hükümdar, Süleyman aleyhisselam’ın yanına “geldiğinde” tahtı ona gösterildi. Halbuki onu geride, kendi ülkesinde bırakıp gelmişti. Ona “denildi ki: Senin tahtın böyle midir?” Yani bizim bildiğimize göre senin pek büyük bir tahtın varmış. Acaba o, bizim sana gösterdiğimiz bu tahta benziyor mu? “O da: Tıpkı o, dedi.” Bu, kadının zeka ve ince kavrayışının bir ifadesidir. Gördüğü tahtta birtakım değişiklikler ve onun tanınmasını engelleyen unsurlar olduğu için onun kendi tahtı olduğunu söylemedi; ama onun kendi tahtı olmadığını da söylemedi. Çünkü tahtını tanımıştı. O bakımdan her iki durum hakkında da doğru kabul edilebilecek ve her iki anlama gelebilecek ihtimalli bir ifade kullandı. Süleyman aleyhisselam onun tahtını tanımasına ve akıllılığına hayret ederek, Yüce Allah’a da kendisine bu kadına verdiğinden daha büyük bağışlarda bulunduğundan şükrederek dedi ki:“Bize bundan” bu hükümdar kadından “önce ilim” hidâyet, akıl ve kararlılık “verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” İşte asıl faydalı hidâyet ve ilim budur. Bu cümlenin, Sebe’ kraliçesinin söylediği sözlerden olma ihtimali de vardır. Yani “Biz, Süleyman’ın, bu tahtı çok uzaklardan buraya getirdiğini gördüğümüz ve kudretine tanık olduğumuz bu halden önce onun mülkü, saltanatı ve iktidarının gücü hakkında bilgi sahibi idik. O bakımdan ona itaat edip onun otoritesine boyun eğerek teslimiyetle geldik.”
43. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu” İslâm’a girmekten “alıkoymuştu.” Zira -o kadın, hakkı batıldan ayırt edebilecek zekâ ve kavrayışa sahip olmakla birlikte- batıl inanışlar, kalbin basiretini yok eder. “Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi.” Bu sebepten ötürü onların dinleri üzere devam etti. Bir kimsenin yaygın olan dine mensup kimselerden tek başına ayrılması ve aklı ile onların sapıklık ve hata içerisinde olduklarını görmesi, sürüp giden bir âdetin bu durumunu tespit edebilmesi, ender rastlanan bir hadisedir. O bakımdan bu kadının küfür üzere olması, garip karşılanacak bir şey değildi.
44. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam bu kadın hükümdarın, akılları hayrete düşürecek şekilde saltanatını görmesini istediğinden onun köşkteki oldukça geniş ve yüksek bir salona girmesini arzu etmişti. Burası, alt tarafından ırmaklar akan, sırçadan bir köşktü. “Ona: Köşke gir, denildi.” Billur, şeffaf olduğundan ve altındaki suyu üzerinde herhangi bir şey yokmuş gibi akıyor gösterdiğinden onu “görünce derin bir su sandı ve” o suya girmek için “(eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı.” Bu da kadının akıllılığından ve edebinden kaynaklanmaktadır. Çünkü girmesi, emrolunan yere girmekten imtina etmemişti. Zira o, ancak kendisine ikramda bulunulsun diye çağırıldığını biliyordu. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam’ın hakimiyet ve tanziminden bu köşkü belli bir hikmete binaen yaptığını anlıyor ve gördüğü bunca şeyden sonra kötü herhangi bir durumla karşılaşacağından yana en ufak bir şüphe kalbinde bulunmuyordu. Kadın, suya girmek maksadıyla hazırlanınca Süleyman aleyhisselam ona:“Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O bakımdan ayaklarını açmana gerek yoktur. Kadın Süleyman aleyhisselam’ın yanına ulaşıp birtakım hususlara tanık olduktan sonra onun peygamberliğinin kesinlikle sabit olduğunu anlayıp küfründen döndü ve “dedi ki: Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” üce Allah’ın Sebe’ kraliçesi ve Süleyman aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenlere dair anlattıkları bunlardan ibarettir. Bunun dışında uydurma birtakım ek açıklamalarla İsrailî kıssaların, Yüce Allah’ın kelâmının tefsiri ile hiçbir ilgisi yoktur. Bunlar ancak hatadan korunmuş peygamberden geldiği bilinen delile bağlı olarak kabul edilebilirler. Bu konuda nakledilenlerin tamamı yahut pek çoğu ise bu delile uygun değildir. O bakımdan en sağlıklı karar, bu gibi ayrıntılardan ve açıklamalardan yüz çevirmek, bunları tefsirlere sokmamaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Neml 27:17
15- Andolsun biz Davud’a ve Süleyman’a (geniş) bir ilim verdik. İkisi de:“Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun” dediler. 16- Süleyman, Davud’a mirasçı oldu. Dedi ki:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve her şeyden de bize verildi. Şüphe yok ki bu, apaçık bir lütuftur.” 17- Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan ordusu huzurunda toplandı. Hepsi de düzen içinde sevk ve idare olunurlardı. 18- Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca dedi ki:“Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” 19- Süleyman, karıncanın bu sözünden dolayı tebessüm etti ve dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye ve razı olacağın salih ameller işlemeye beni her daim muvaffak kıl! Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat.” 20- Kuşları teftiş etti ve dedi ki:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” 21- “Ya bana apaçık bir delil getiririr ya da onu şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” 22- Çok geçmeden hüdhüd geldi ve dedi ki:“Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe’den kesin bir haber getirdim.” 23- “Ben bir kadının onlara hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” 24- “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” 25- “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan, gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye (şeytan böyle yapmış).” 26- “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur, büyük Arş’ın Rabbidir.” 27- Dedi ki:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız.” 28- “Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır. Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” 29- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” 30- “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır).” 31- “Bana karşı büyüklenmeyin ve teslim/müslüman olarak yanıma gelin”(diye yazmaktadır). 32- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin. Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” 33- Dediler ki:“Biz güçlü kimseleriz ve çetin savaşçılarız. Bununla beraber yetki senindir. O nedenle düşün ve ne emredeceğine sen karar ver.” 34- Dedi ki:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler ve halkının şereflilerini zelil kılarlar. Gerçekten onlar böyle yaparlar.” 35- “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” 36- (Elçi) Süleyman’a geldiğinde Süleyman dedi ki: “Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri, size verdiklerinden daha hayırlıdır. O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” 37- “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” 38- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” 39- Cinlerden bir ifrit dedi ki:“Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” 40- Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki:“Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce dedi ki:“Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır. Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim, Ğanidir, Kerimdir. 41- Dedi ki: “Tahtını onun tanıyamayacağı bir şekle sokun da bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi yoksa bulamayacak mı?” 42- (Kraliçe) geldiğinde denildi ki: “Senin tahtın böyle midir?” O da: “Tıpkı o!” dedi. “Bize bundan önce ilim verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” 43- Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu (tevhidden) alıkoymuştu. Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi. 44- Ona:“Köşke gir” denildi. O da (köşkün zeminini) görünce onu derin bir su sandı ve (eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı. Süleyman da dedi ki: “Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O da şöyle dedi: “Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.”
15. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de Davud’a ve oğlu Süleyman’a aleyhimesselam lütfetmiş olduğu pek büyük ve geniş ilme dikkatleri çekmektedir. Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Davud ve Süleyman’ı da (an). Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükümlerine tanık idik. Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık. Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik.”(el-Enbiya, 21/78-79)“İkisi de” Rablerinin kendilerine öğretmiş olduğu pek büyük ilim lütfuna karşılık şükür olmak üzere: “Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun, dediler.” Yüce Allah’a kendilerini mü’min ve mutlu kimselerden kıldığı ve bu mü’minler arasında da özel ve seçkin kimseler eylediği için hamd-u senâda bulundular. Mü’minler dört derecedir: Salihler, onların üstünde şehidler, onların üstünde sıddîklar, onların üzerinde de peygamberler gelir. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun- her ne kadar ulu’l-azm beş peygamberin derecesinden daha aşağı bir derecede iseler de peygamberlerin seçkinlerindendir. Yüce Allah’ın kendilerini yücelterek Kitabında söz konusu ettiği, onları çokça övdüğü, üstün, şerefli ve faziletli peygamberler arasındadırlar. İşte onlar da bu mevkiye ulaştıklarından ötürü cenab-ı Allah’a hamd-ü senâlarda bulundular. Yüce Allah’a ihsan etmiş olduğu dini ve dünyevi nimetleri dolayısıyla şürketmek, bütün nimetlerin Rabbinden geldiğini görerek bunlardan dolayı övünüp şımarmamak, aksine bundan dolayı çokça şükretmekle görevli olduğunu kabul etmek, kulun bahtiyar kimselerden olduğunun bir göstergesidir.
16. Yüce Allah, her ikisini bir arada övdükten sonra Süleyman aleyhisselam’ı özellikle ona ihsan ettiği nimetleriyle söz konusu etmektedir. Çünkü Yüce Allah, Süleyman’a pek büyük bir mülk vermiş ve babasının sahip olmadığı imkânlara onu mazhar kılmıştı. -Her ikisine de selam olsun- İşte bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Süleyman, Davud’a mirasçı oldu.” Yani onun ilim ve peygamberliğini miras aldı. Babasının ilmi, onun da ilmine katılmış oldu. Babası hayatta iken kendisinin sahip olduğu ilmin yanı sıra babasının özel olarak sahip olduğu ilmi ondan öğrenmiş olma ihtimali de vardır. Çünkü önceden de geçtiği gibi Yüce Allah’ın:“Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık” buyruğu, Süleyman’ın özel bir bilgiye sahip olduğunu göstermektedir. İşte Yüce Allah’a şükür etmek, O’nun ihsanında yüzdüğünü dile getirmek ve üzerindeki nimeti ifade etmek üzere şöyle demişti:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi.” Süleyman aleyhisselam kuşların neler söylediğini ve ne konuştuklarını anlıyordu. Nitekim -ileride geleceği gibi- Hudhud ile karşılıklı konuştuğunu, ayrıca karıncanın diğer karıncalara söyledikleri sözleri anladığını görüyoruz. Bu, Süleyman aleyhisselam’dan başkasına ihsan edilmiş değildi. “Her şeyden de bize verildi.” Yani Yüce Allah, bizlere hiçbir insana vermediği hükümdarlık, saltanat ve başkalarını egemenlik altına almanın yol ve imkânlarını bağışlamış bulunuyor. Bundan dolayı Süleyman aleyhisselam yüce Rabbine şöyle dua etmiştir:“Rabbim, bana mağfiret buyur ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ver bana!”(Sad, 38/35) Yüce Allah da ona şeytanları/cinleri amade kılmıştı. Onun emri altında dilediği ve başkalarının yapmaktan acze düştüğü her türlü işi yaparlardı. Gidişi bir ay, dönüşü de bir aylık mesafe olan rüzgarı da onun emrine vermişti. “Şüphe yok ki bu” Allah’ın bize bağışladığı, başkalarına üstün kılarak bize özel olarak ihsan ettiği bu şeyler “apaçık bir lütuftur.” Bu ifadelerle Yüce Allah’ın nimetini en mükemmel bir şekilde itiraf etmiş bulunuyordu.
17. Yani onun Adem oğullarından, cinlerden, şeytanlardan ve kuşlardan oluşan çeşitli ve çok sayıdaki orduları huzuruna toplandı. Bunlar gâyet düzenli bir şekilde yürüyen, konaklayan ve hareket eden ordular olup başından sonuna kadar güzel bir şekilde idare edilirlerdi. Bunun için gereken hazırlıklar yapılmış, tedbirler alınmıştı. Bütün bu ordular Süleyman’ın emriyle hareket ederler, onun emrine riâyet ederlerdi. Ona karşı gelme güçleri yoktu, ona asla baş kaldırmazlardı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, bizim hesapsız bağışımızdır. Artık ister ver, ister vermeyip tut.”(Sad, 38/39) Yani sen hesapsız olarak vereblirsin, demektir.
18. Süleyman aleyhisselam yolculuklardan birisinde bu muazzam ordularıyla birlikte yol alıyordu. “Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca” diğer arkadaşlarını ve hemcinslerini uyararak dedi ki: “Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” Bu karınca diğer karıncalara öğüt vererek onlara sözlerini işittirdi. Bu ya bizzat kendi gücüyle olmuştur ki buna göre Yüce Allah karıncalara olağan dışı işitme cihazları vermiş demektir. Çünkü vadiyi doldurmuş bunca karıncaya tek bir karıncanın sesinin işittirip onları uyarması, hayret verici işlerdendir. Ya da o karınca, çevresindeki diğer karıncalara durumu bildirdi. Sonra da bu haber birinden ötekine ulaşarak sonunda hepsi bundan haberdar oldu. Bu karınca onlara tedbirlerini almalarını emretti ki bunun yolu da yuvalarına girmeleridir. Karınca Süleyman’ın, onun hakimiyetinin ve askerlerinin muazzam olduğunu bildiğinden bir anlamda: Onlar eğer sizleri çiğneyecek olurlarsa, bu kasten olmayacaktır, farkında olmadan bu işi yapacaklardır; bundan dolayı da mazurdurlar, demiştir.
19. Süleyman aleyhisselam karıncanın bu sözünü işitmiş ve anlamıştı. O bakımdan “bu sözünden dolayı...” Bir karıncanın kendi ümmetine bu şekilde nasihat etmesine, iyiliklerini istemesine, güzel ve açık ifadelerine hayret ederek “tebessüm etti…” İşte peygamberlerin -hepsine salat ve selam olsun- hali budur. Edepleri kemal derecesindedir. Yerli yerince hayret ederler ve onların gülmeleri tebessüm derecesini aşmaz. Nitekim Allah Rasûlünün de bütün gülmeleri tebessüm şeklindeydi. Çünkü kahkaha, aklın hafifliğine ve kötü edebe delâlet eder. Hayreti gerektiren hususlara hayret etmemek ve tebessüm dahi etmemek ise kötü huya ve zorbalığa delildir. Peygamberler ise bunlardan münezzehtir. üleyman aleyhisselam kendisini bu hale ulaştıran Yüce Allah’a şükrederek dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye… muvaffak kıl” Çünkü anne babaya verilen nimet, çocuğa da verilmiş sayılır. Bu nedenle o da Rabbinden kendisine ve ana-babasına ihsan edilen dini ve dünyevi nimetlerine şükürde bulunmaya kendisini muvaffak kılınmasını diledi. “Razı olacağın salih ameller işlemeye…” Senin emrine uygun, ihlaslı, ameli bozucu ve faziletini eksiltici şeylerden uzak, razı olabileceğin şekilde salih amelde bulunma başarısını bana ihsan et. “Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat” ki bu rahmetin bir tecellisi de cennete koymandır. Zira ilahi rahmet, derecelerine ve mevkilerine göre sadece salih kimselere aittir. u, Cenab-ı Allah’ın Süleyman’ın, karıncanın hem cinslerine hitap ve seslenişini işitmesi ile ilgili bize zikrettiği bir örnek bir kıssa idi. Daha sonra Süleyman’ın kuşlarla konuşmasını dile getiren bir başka örneği söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
20. “Kuşları teftiş etti.” Bu ifade, Süleyman aleyhisselam’ın azim ve kararlılığının kemaline, askerlerini güzel bir şekilde düzenlediğine, küçük büyük bütün işlerini bizzat kendisinin çekip çevirdiğine delildir. Öyle ki o, kuşları teftiş etme, hepsi huzurda mıdır yoksa onlardan gelmeyenler var mıdır diye durumlarını araştırma işini dahi ihmal etmiyordu. İşte âyetin bu buyruğunun ifade ettiği anlam budur. Burada “Süleyman aleyhisselam, su uzakta mıdır, yakında mıdır diye kendisine göstermesi için kuşların içinde hüdhüdü aradı” diyenler, herhangi bir gerçeği dile getirmiş değillerdir. Nitekim bunların iddiasına göre hüdhüd, yerin altındaki suyu görebiliyordu. Ama böyle bir görüşün doğruluğuna dair delil yoktur. Aksine akli ve lafzi delil, bu görüşün yanlış olduğuna delildir. Akli delil şudur: Normalde tecrübe ve müşahadeyle bilinen husus şudur ki bütün hayvanlar arasında böyle harikulade bir görüş kabiliyetine sahip bir hayvan yoktur. Onlar arasında yoğun yer katmanlarının altındaki suyu görebilen bir tür bulunmamaktadır. Böyle bir şey olsaydı şüphesiz Yüce Allah bunu da söz konusu ederdi. Çünkü bu da en büyük ilâhî delil ve mucizelerden birisi olurdu. Lafzi delile gelince eğer böyle bir mana kastedilmek istenseydi ayette şöyle buyurulması gerekirdi:“Süleyman susuz kalınca, kendisine suyun nerede olduğunu tespit etmesi için hüdhüdü aradı.” Yahut da “Hüdhüdün nerede olduğunu sordu” vb. Ancak Süleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırmasının sebebi, onlardan kimin mevcut olduğunu, kimin bulunmadığını, kimin kendisine ayrılan yer ve konumu muhafaza ettiğini, kimin etmediğini görmekti. Aynı şekilde Süleyman aleyhisselam’ın, Hüdhüd’ün su bulmasına gerek duyacak kadar zaruret derecesinde suya muhtaç olması söz konusu değildir. Çünkü onun emrinde ne kadar derinde olursa olsun yeri kazıp su çıkartacak imkâna sahip şeytanlar ve ifritler vardı. Yüce Allah, gidiş ve geliş mesafesi bir aylık yol olan rüzgarı da emrine vermişti. Bütün bunlar varken su bulmak için hüdhüde nasıl ihtiyacı olabilirdi ki? efsirlerde bulunan ve yaygınlık kazanan bu tür açıklamalar, aslında İsrailoğullarından aktarılan dayanaksız nakillerdir. Bunları nakledenler, bu sözlerin doğru anlamlar ile çeliştiklerinden ve lafzi buyruklara mutabık olmadıklarından gafil olarak onları aktarmaktadır. Daha sonra da bu görüşler aktarılmaya devam etmiş ve sonra gelenler, önce gelenin naklini doğru kabul ederek nakledip durmuş ve nihâyet bunların doğru olduğu sanılır olmuştur. Böylece tefsirlerde bu gibi önemsiz ve değersiz görüşler yer almış oldu. Akıllı ve ince kavrayışlı bir kimse ise Cenab-ı Allah’ın, alimleriyle cahilleriyle bütün insanlara hitap etmek üzere gönderdiği, apaçık Arapça bir dil ile indirdiği bu Kur’ân-ı Kerîm’in manaları üzerinde tefekkür edip onları fasih Arapça konuşanların bildiği, Arap dilindeki malum lafızlara göre anlamalarını emrettiğini bilir. Böyle bir kimse, Allah Rasûlü dışındaki birinden nakledilmiş birtakım görüşlerle karşılaştığında onları, bu asli kaideye göre değerlendirir. Ona uygun düşerse kabul eder. Çünkü lafız, o manaya delâlet etmektedir. Şâyet bu nakledilen görüş, hem lafız, hem mana itibariyle yahut da sadece lafzı ya da manası itibariyle bu kaideye aykırı ise o görüşü reddeder, batıl olduğuna kesin hüküm verir. Çünkü o, nakledilen bu görüş ile çelişen temel bir bilgiye sahiptir. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in sözünden ve delâletinden anlaşılan manadır. üleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırıp hüdhüdü bulamayışı, onun işlerin idaresini bizzat üstlenmekte kararlı olduğuna ve bu küçücük kuşun yokluğunu fark edecek kadar mükemmel dikkatine delildir. Bunun üzerine o şöyle demiştir:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” Yani benim o kuşu göremeyişimin sebebi, onun bu pek çok ümmetler arasında saklı kalmasından dolayı mıdır? Onu neden fark edemiyorum? Yoksa o, benden izinsiz ve benim emrimi almadan mı kayıplara karıştı. O vakit, hüdhüde kızıp onu tehdit ederek şunları söyledi:
21. “Ya bana” geri kalmasına, gecikmesine dair “apaçık bir delil getirir ya da onu” öldürme dışında “şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” Bu da Süleyman aleyhisselam’ın ne kadar mükemmel bir vera’ ve insafa sahip olduğunu gösterir. Çünkü o, gerekçesiz olarak onu cezalandırmaya yahut öldürmeye yemin etmedi. Çünkü böyle bir ceza, ancak bir suç dolayısıyla verilebilir. Ama Hüdhüd’ün hazır bulunmaması açık bir mazeret sebebiyle de olabilirdi. Bundan dolayı vera’ ve ince kavrayışı dolayısıyla açık bir mazeret sunması halini istisna etmişti.
22. “Çok geçmeden hüdhüd geldi” Bu, askerlerinin Süleyman aleyhisselam’dan çekindiklerine, onun emirlerine sıkı sıkıya bağlı kaldıklarına delildir. O kadar ki apaçık bir mazereti dolayısıyla geciken hüdhüd dahi çok uzun bir süre gecikmeye cesaret edememişti. Süleyman aleyhisselam’a “dedi ki: Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim.” Senin bunca geniş ilmine ve bu konudaki üstün derecene rağmen senin bilmediğin bir hususu ben görüp öğrendim. “Ve sana” Yemen’de bilinen bir kabile olan “Sebe’den kesin” doğruluğu kesinlikle bilinen “bir haber getirdim.” Daha sonra getirdiği bu haberin mahiyetini açıklayarak şöyle dedi:
23. “Ben bir kadının onlara” bu Sebe’ kabilesine “hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona” hükümdarlara verilen türden mal, silah, asker, kale vb. “her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” Yani üzerine oturduğu krallık tahtı, müthiş bir tahttır. Tahtların büyüklüğü ise ülkenin büyüklüğüne, egemenliğin gücüne ve kendileriyle istişare edilen yiğitlerin çokluğuna delildir.
24. “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm.” Yani onlar, güneşe tapan müşrik kimselerdi. “Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş” o bakımdan onlar da tuttukları bu yolun hak olduğunu düşünmektedirler “onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” Zira izlediği yolun hak olduğu kanaatine sahip olan bir kimsenin, bu inancı değişmediği sürece hidâyet bulması ümit edilemez. Sözlerine devamla dedi ki:
25. “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan” yani göklerde ve yerin köşe bucağında bulunan, küçük büyük bütün yaratılmışları, bitkilerin tohumlarını, kalplerin sakladığı her türlü şeyi bilen, göklerde ve yerde bulunan gizlilikleri yağmur yağdırmak ve bitkileri bitirmek sûretiyle ortaya çıkartan, aynı şekilde Sûra üfürüleceği vakit de yerde saklı bulunan şeyleri ve ölüleri -amellerinin karşılıklarını vermek üzere- oradan çıkartacak olan, “gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye” şeytan böyle yapmış.
26. “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” İbadet, yöneliş, önünde zilletle eğilmek ve sevmek O’ndan başkasına yaraşmaz. Çünkü sahip olduğu kamil sıfatları ve nimetleri dolayısıyla yegane ilâh O’dur. “…büyük Arşın Rabbidir.” Arş, bütün kainatın tavanıdır, gökleri ve yeri kuşatmıştır. İşte yalnız egemenlik alanı pek büyük, şanı pek muazzam olan bu gerçek hükümdarın önünde zilletle eğilmek, itaatle boyun eğmmek, secdeye kapanmak ve rükûya varmak gerekir.
27-28. Hüdhüd, Süleyman aleyhisselam’a bu büyük haberi verince kendini kurtardı. Süleyman aleyhisselam da bu bilgiye sahip olmadığı için hayrete düştü. Aklının kemalini, ağırbaşlılıkla ve teenni ile hareket edişini ispatlayan bir üslûpla şöyle dedi:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız. Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır.” Bu mektubun içeriği ve mahiyeti birazdan gelecektir. “Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” Yani fazla uzaklaşmadan, bu mektuba ne karşılık vereceklerini ve kendi aralarındaki görüş alış-verişlerini gözle!
29. Hüdhüd, mektubu alıp hükümdarları olan kadının yanına bıraktı. O da kavmine:“Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” Yani yeryüzü hükümdarlarının en büyüklerinden, oldukça kıymetli bir mektup gönderildi. Daha sonra bu mektubun muhtevasını açıklayarak şöyle dedi: 30-31. “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır). Bana karşı büyüklenmeyin ve müslümanlar olarak yanıma gelin, (diye yazmaktadır).” Yani siz, bana karşı üstünlük taslamaya kalkışmayın. Aksine boyun eğerek hükümdarlığımın kapsamına girin, emirlerime itaat edin ve teslimiyetle bana gelin. Tam bir açıklama ile birlikte son derece veciz bir mektuptur bu. Çünkü kendisine karşı büyüklenmemelerini, mevcut halleri üzere kalmamalarını, emrine itaat ederek itaatinin kapsamına girip kendisinin huzuruna gelmelerini emretmekte ve onları İslâm’a girmeye de çağırmaktadır. u buyruktan mektuplara (kitaplara) besmeleyi tam olarak yazarak başlamanın ve en başında da gönderenin ismini yazmanın müstehap olduğu anlaşılmaktadır.
32. Hükümdar kadın da isabetli karar almak arzusundan ve akıllılığından ötürü devlet büyüklerini ve ileri gelen yöneticileri bir araya getirerek:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin.” Bu mektuba ne şekilde cevap vereceğimizi bana bildirin. Bu hükümdarın itaatini kabul edip emrine uyalım mı, yoksa başka bir şey mi yapalım? “Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” Sizin görüşünüzü almadan, size danışmadan, kendi başıma hiçbir işe karar vermiş değilim. 33. “Dediler ki: Biz güçlü kimseleriz kimseleriz ve çetin savaşçılarız.” Eğer sen, onun bu isteğini reddedecek, onun itaatine girmeyecek olursan gerçekten biz savaş gücü olan kuvvetli kimseleriz. Onlar, sanki bu görüşe meyletmiş gibi görünüyorlar. Ancak bu görüş kabul görseydi, perişan olurlardı. Ancak bu görüşte karar kılmayıp devamla:“Bununla beraber yetki senindir.” Senin görüşünü kabule hazırız, dediler. Çünkü hükümdarlarının ne kadar akıllı ve yerinde karar verdiğini, kendilerinin samimi olarak iyiliklerini istediğini biliyorlardı.“ O nedenle düşün” taşın, ölç, biç “ve ne emredeceğine sen karar ver.”
34. Hükümdar kadın, savaş doğrultusundaki görüşlerinden vazgeçirmek için onları ikna edip savaşın kötü sonuçlarını açıklamak üzere şöyle dedi:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler.” Kimisini öldürür, kimisini esir alırlar, mallarını talan ederler ve ülkeyi tahrip ederler. “halkının şereflilerini zelil kılarlar.” İnsanların şereflileri olan lider ve efendileri en aşağılık kimselere çevirirler. Yani savaş, uygun bir görüş değildir. Bununla birlikte ben, onun gerçek halini açığa çıkartmadan ve bu konuda araştırma yapacak kimseler göndermeden ona itaat edecek de değilim. Ancak bu araştırmadan sonra biz, basiretli bir şekilde ne yapacağımızı kararlaştırabiliriz. 35. “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin” onun tarafından “nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” Acaba görüşünü ve sözünü sürdürecek mi yoksa hediyeye kanarak düşüncesini değiştirecek mi? Kendisinin ve askerlerinin durumu nedir onu da öğreneceğim. Bunun üzerine hükümdar kadın, kavminin akıllı ve görüş sahipleri arasından seçtiği elçilerle birlikte bir hediye gönderdi.
36. Elçiler hediyeleri getirip “Süleyman’a geldiğinde” o, isteğini kabul etmemelerini tepkiyle ve öfkeyle karşılayarak:“dedi ki: Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri size verdiklerinden daha hayırlıdır.” Hediyenin benim yanımda hiçbir kıymeti yok. Bundan dolayı da sevinmem. Zira Allah, beni ona muhtaç kılmamıştur ve bana pek çok nimetler vermiştir. “O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” Çünkü siz dünyayı seviyorsunuz ve elinizdeki mallar da Allah’ın bana verdiklerine oranla çok azdır.
37. Daha sonra elçiye -akıllı bir kimse olduğunu görüp sözünü olduğu gibi aktaracağını anladığından- mektuba gerek olmaksızın şu tavsiyede bulundu: Getirdiğin hediyenle birlikte “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz.” Onlar, bu ordularımızın önünde durma gücünü bulamayacaklardır. “ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” Elçi de kavmine geri döndü ve onlara Süleyman aleyhisselam’ın söylediklerini bildirdi. Bunun üzerine Süleyman’ın yanına gitmek üzere gerekli yol hazırlıklarına koyuldular.
38. Süleyman, kendisine gelmek üzere mutlaka yola koyulacaklarını bildiğinden çevresinde hazır bulunan cin ve insanlara şöyle dedi:“Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” Yani kim getirebilir ki biz, onlar İslâm’a girmeden ve böylelikle malları saygın ve dokunulmaz olmadan önce onun üzerinde tasarrufta bulunabilelim. 39. “Cinlerden bir ifrit” oldukça güçlü ve süratli çalışan kimseye ifrit denir. “Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” Görüldüğü kadarıyla o sırada Süleyman aleyhisselam Şam’da bulunuyordu. Buna göre kendisiyle Sebe’ arasında iki ay gidiş, iki ay dönüş olmak üzere dört aylık bir mesafe bulunuyordu. Buna rağmen bu ifrit, ona şöyle demişti: Bu tahtı büyüklüğüne, ağırlığına ve aradaki mesafenin uzaklığına rağmen sen şu oturmakta olduğun meclisten kalkmadan önce onu getirmeyi üstlenebilirim. Uzunca oturulan meclislerde mutad olan, bu meclislerin kuşluk vakti boyunca sürmesi ve günün üçte biri kadar olmasıdır. Bu, mutad olan sürenin nihaî vaktidir. Bazen bundan daha az da olabilir, daha çok da olabilir. İşte bu yüce hükümdar Süleyman aleyhisselam’ın halkı arasından birisi, bu kadar büyük bir güce sahipti. Hatta bundan daha ilerisi de vardı: 40. “Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki...” Müfessirlerin dediklerine göre bu, Süleyman aleyhisselam’ın yanında bulunan Berhiya oğlu Asaf diye bilinen alim ve salih bir zat idi. Bu zat, kendisi anılarak Allah’a dua edildiğinde Allah’ın duayı kabul ettiği, istekte bulunulduğunda istenilenleri verdiği, Allah’ın ism-i azamını bilen birisi imiş. “Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Yüce Allah’a bu ismini anıp dua ederek derhal bu tahtın hazır olacağını söyledi. Gerçekten Allah’a dua etti ve taht huzura geldi. Bu olay böyle olabileceği gibi bu kişinin, nezdinde kitaptan bir bilgiye sahip olup bu bilgi sayesinde uzak olanı yakına getirebilme, elde edilmesi zor olanı elde edebilme gücüne sahip olduğu da kastedilmiş olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce” Yüce Allah’a verdiği güç ve kudrete, hükümdarlığına, işleri kendisine kolaylaştırmasına hamd-ü senâda bulundu ve “dedi ki: Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır.” Yani Rabbim, bunlarla beni sınamak için bunları bana vermiş bulunuyor. Süleyman aleyhisselam hükümdarlığı, saltanatı ve kudreti ile -cahil hükümdarların huyu olduğu şekilde- asla gurura kapılmadı. Aksine o, bunların Rabbinin bir sınaması olduğunu bildiğinden, bu büyük nimetin şükrünü yerine getirememekten korkmuştu. Daha sonra bu şükrün, Yüce Allah’a bir faydasının olmadığını, esasen bunun faydasının kişinin kendisine olduğunu beyan ederek şunları söyledi:“Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim Ğanidir” onun amellerine muhtaç değildir, “Kerimdir” hayırları şükredeni de nankörlük edeni de kapsayacak kadar cömert, lütuf ve kerem sahibidir. Ancak O’nun nimetlerine şükür, nimetlerinin daha da artmasına vesile olur. Nankörlük etmek ise nimetlerin yok olmasına sebep olur.
41. Daha sonra Süleyman aleyhisselam çevresinde bulunanlara:“dedi ki: Tahtını” ona bir şeyler katarak ve ondan bir şeyler eksilterek “onun tanıyamayacağı bir şekle sokun.” Bu yolla bizler onun aklını sınamak maksadı ile “bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi” hükümdarlığına yakışacak şekilde bir zekâ ve kavrayışı var mı “yoksa bulamayacak mı?”
42. Kadın hükümdar, Süleyman aleyhisselam’ın yanına “geldiğinde” tahtı ona gösterildi. Halbuki onu geride, kendi ülkesinde bırakıp gelmişti. Ona “denildi ki: Senin tahtın böyle midir?” Yani bizim bildiğimize göre senin pek büyük bir tahtın varmış. Acaba o, bizim sana gösterdiğimiz bu tahta benziyor mu? “O da: Tıpkı o, dedi.” Bu, kadının zeka ve ince kavrayışının bir ifadesidir. Gördüğü tahtta birtakım değişiklikler ve onun tanınmasını engelleyen unsurlar olduğu için onun kendi tahtı olduğunu söylemedi; ama onun kendi tahtı olmadığını da söylemedi. Çünkü tahtını tanımıştı. O bakımdan her iki durum hakkında da doğru kabul edilebilecek ve her iki anlama gelebilecek ihtimalli bir ifade kullandı. Süleyman aleyhisselam onun tahtını tanımasına ve akıllılığına hayret ederek, Yüce Allah’a da kendisine bu kadına verdiğinden daha büyük bağışlarda bulunduğundan şükrederek dedi ki:“Bize bundan” bu hükümdar kadından “önce ilim” hidâyet, akıl ve kararlılık “verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” İşte asıl faydalı hidâyet ve ilim budur. Bu cümlenin, Sebe’ kraliçesinin söylediği sözlerden olma ihtimali de vardır. Yani “Biz, Süleyman’ın, bu tahtı çok uzaklardan buraya getirdiğini gördüğümüz ve kudretine tanık olduğumuz bu halden önce onun mülkü, saltanatı ve iktidarının gücü hakkında bilgi sahibi idik. O bakımdan ona itaat edip onun otoritesine boyun eğerek teslimiyetle geldik.”
43. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu” İslâm’a girmekten “alıkoymuştu.” Zira -o kadın, hakkı batıldan ayırt edebilecek zekâ ve kavrayışa sahip olmakla birlikte- batıl inanışlar, kalbin basiretini yok eder. “Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi.” Bu sebepten ötürü onların dinleri üzere devam etti. Bir kimsenin yaygın olan dine mensup kimselerden tek başına ayrılması ve aklı ile onların sapıklık ve hata içerisinde olduklarını görmesi, sürüp giden bir âdetin bu durumunu tespit edebilmesi, ender rastlanan bir hadisedir. O bakımdan bu kadının küfür üzere olması, garip karşılanacak bir şey değildi.
44. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam bu kadın hükümdarın, akılları hayrete düşürecek şekilde saltanatını görmesini istediğinden onun köşkteki oldukça geniş ve yüksek bir salona girmesini arzu etmişti. Burası, alt tarafından ırmaklar akan, sırçadan bir köşktü. “Ona: Köşke gir, denildi.” Billur, şeffaf olduğundan ve altındaki suyu üzerinde herhangi bir şey yokmuş gibi akıyor gösterdiğinden onu “görünce derin bir su sandı ve” o suya girmek için “(eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı.” Bu da kadının akıllılığından ve edebinden kaynaklanmaktadır. Çünkü girmesi, emrolunan yere girmekten imtina etmemişti. Zira o, ancak kendisine ikramda bulunulsun diye çağırıldığını biliyordu. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam’ın hakimiyet ve tanziminden bu köşkü belli bir hikmete binaen yaptığını anlıyor ve gördüğü bunca şeyden sonra kötü herhangi bir durumla karşılaşacağından yana en ufak bir şüphe kalbinde bulunmuyordu. Kadın, suya girmek maksadıyla hazırlanınca Süleyman aleyhisselam ona:“Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O bakımdan ayaklarını açmana gerek yoktur. Kadın Süleyman aleyhisselam’ın yanına ulaşıp birtakım hususlara tanık olduktan sonra onun peygamberliğinin kesinlikle sabit olduğunu anlayıp küfründen döndü ve “dedi ki: Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” üce Allah’ın Sebe’ kraliçesi ve Süleyman aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenlere dair anlattıkları bunlardan ibarettir. Bunun dışında uydurma birtakım ek açıklamalarla İsrailî kıssaların, Yüce Allah’ın kelâmının tefsiri ile hiçbir ilgisi yoktur. Bunlar ancak hatadan korunmuş peygamberden geldiği bilinen delile bağlı olarak kabul edilebilirler. Bu konuda nakledilenlerin tamamı yahut pek çoğu ise bu delile uygun değildir. O bakımdan en sağlıklı karar, bu gibi ayrıntılardan ve açıklamalardan yüz çevirmek, bunları tefsirlere sokmamaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Neml 27:18
15- Andolsun biz Davud’a ve Süleyman’a (geniş) bir ilim verdik. İkisi de:“Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun” dediler. 16- Süleyman, Davud’a mirasçı oldu. Dedi ki:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve her şeyden de bize verildi. Şüphe yok ki bu, apaçık bir lütuftur.” 17- Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan ordusu huzurunda toplandı. Hepsi de düzen içinde sevk ve idare olunurlardı. 18- Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca dedi ki:“Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” 19- Süleyman, karıncanın bu sözünden dolayı tebessüm etti ve dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye ve razı olacağın salih ameller işlemeye beni her daim muvaffak kıl! Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat.” 20- Kuşları teftiş etti ve dedi ki:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” 21- “Ya bana apaçık bir delil getiririr ya da onu şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” 22- Çok geçmeden hüdhüd geldi ve dedi ki:“Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe’den kesin bir haber getirdim.” 23- “Ben bir kadının onlara hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” 24- “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” 25- “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan, gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye (şeytan böyle yapmış).” 26- “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur, büyük Arş’ın Rabbidir.” 27- Dedi ki:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız.” 28- “Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır. Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” 29- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” 30- “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır).” 31- “Bana karşı büyüklenmeyin ve teslim/müslüman olarak yanıma gelin”(diye yazmaktadır). 32- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin. Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” 33- Dediler ki:“Biz güçlü kimseleriz ve çetin savaşçılarız. Bununla beraber yetki senindir. O nedenle düşün ve ne emredeceğine sen karar ver.” 34- Dedi ki:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler ve halkının şereflilerini zelil kılarlar. Gerçekten onlar böyle yaparlar.” 35- “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” 36- (Elçi) Süleyman’a geldiğinde Süleyman dedi ki: “Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri, size verdiklerinden daha hayırlıdır. O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” 37- “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” 38- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” 39- Cinlerden bir ifrit dedi ki:“Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” 40- Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki:“Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce dedi ki:“Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır. Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim, Ğanidir, Kerimdir. 41- Dedi ki: “Tahtını onun tanıyamayacağı bir şekle sokun da bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi yoksa bulamayacak mı?” 42- (Kraliçe) geldiğinde denildi ki: “Senin tahtın böyle midir?” O da: “Tıpkı o!” dedi. “Bize bundan önce ilim verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” 43- Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu (tevhidden) alıkoymuştu. Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi. 44- Ona:“Köşke gir” denildi. O da (köşkün zeminini) görünce onu derin bir su sandı ve (eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı. Süleyman da dedi ki: “Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O da şöyle dedi: “Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.”
15. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de Davud’a ve oğlu Süleyman’a aleyhimesselam lütfetmiş olduğu pek büyük ve geniş ilme dikkatleri çekmektedir. Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Davud ve Süleyman’ı da (an). Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükümlerine tanık idik. Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık. Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik.”(el-Enbiya, 21/78-79)“İkisi de” Rablerinin kendilerine öğretmiş olduğu pek büyük ilim lütfuna karşılık şükür olmak üzere: “Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun, dediler.” Yüce Allah’a kendilerini mü’min ve mutlu kimselerden kıldığı ve bu mü’minler arasında da özel ve seçkin kimseler eylediği için hamd-u senâda bulundular. Mü’minler dört derecedir: Salihler, onların üstünde şehidler, onların üstünde sıddîklar, onların üzerinde de peygamberler gelir. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun- her ne kadar ulu’l-azm beş peygamberin derecesinden daha aşağı bir derecede iseler de peygamberlerin seçkinlerindendir. Yüce Allah’ın kendilerini yücelterek Kitabında söz konusu ettiği, onları çokça övdüğü, üstün, şerefli ve faziletli peygamberler arasındadırlar. İşte onlar da bu mevkiye ulaştıklarından ötürü cenab-ı Allah’a hamd-ü senâlarda bulundular. Yüce Allah’a ihsan etmiş olduğu dini ve dünyevi nimetleri dolayısıyla şürketmek, bütün nimetlerin Rabbinden geldiğini görerek bunlardan dolayı övünüp şımarmamak, aksine bundan dolayı çokça şükretmekle görevli olduğunu kabul etmek, kulun bahtiyar kimselerden olduğunun bir göstergesidir.
16. Yüce Allah, her ikisini bir arada övdükten sonra Süleyman aleyhisselam’ı özellikle ona ihsan ettiği nimetleriyle söz konusu etmektedir. Çünkü Yüce Allah, Süleyman’a pek büyük bir mülk vermiş ve babasının sahip olmadığı imkânlara onu mazhar kılmıştı. -Her ikisine de selam olsun- İşte bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Süleyman, Davud’a mirasçı oldu.” Yani onun ilim ve peygamberliğini miras aldı. Babasının ilmi, onun da ilmine katılmış oldu. Babası hayatta iken kendisinin sahip olduğu ilmin yanı sıra babasının özel olarak sahip olduğu ilmi ondan öğrenmiş olma ihtimali de vardır. Çünkü önceden de geçtiği gibi Yüce Allah’ın:“Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık” buyruğu, Süleyman’ın özel bir bilgiye sahip olduğunu göstermektedir. İşte Yüce Allah’a şükür etmek, O’nun ihsanında yüzdüğünü dile getirmek ve üzerindeki nimeti ifade etmek üzere şöyle demişti:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi.” Süleyman aleyhisselam kuşların neler söylediğini ve ne konuştuklarını anlıyordu. Nitekim -ileride geleceği gibi- Hudhud ile karşılıklı konuştuğunu, ayrıca karıncanın diğer karıncalara söyledikleri sözleri anladığını görüyoruz. Bu, Süleyman aleyhisselam’dan başkasına ihsan edilmiş değildi. “Her şeyden de bize verildi.” Yani Yüce Allah, bizlere hiçbir insana vermediği hükümdarlık, saltanat ve başkalarını egemenlik altına almanın yol ve imkânlarını bağışlamış bulunuyor. Bundan dolayı Süleyman aleyhisselam yüce Rabbine şöyle dua etmiştir:“Rabbim, bana mağfiret buyur ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ver bana!”(Sad, 38/35) Yüce Allah da ona şeytanları/cinleri amade kılmıştı. Onun emri altında dilediği ve başkalarının yapmaktan acze düştüğü her türlü işi yaparlardı. Gidişi bir ay, dönüşü de bir aylık mesafe olan rüzgarı da onun emrine vermişti. “Şüphe yok ki bu” Allah’ın bize bağışladığı, başkalarına üstün kılarak bize özel olarak ihsan ettiği bu şeyler “apaçık bir lütuftur.” Bu ifadelerle Yüce Allah’ın nimetini en mükemmel bir şekilde itiraf etmiş bulunuyordu.
17. Yani onun Adem oğullarından, cinlerden, şeytanlardan ve kuşlardan oluşan çeşitli ve çok sayıdaki orduları huzuruna toplandı. Bunlar gâyet düzenli bir şekilde yürüyen, konaklayan ve hareket eden ordular olup başından sonuna kadar güzel bir şekilde idare edilirlerdi. Bunun için gereken hazırlıklar yapılmış, tedbirler alınmıştı. Bütün bu ordular Süleyman’ın emriyle hareket ederler, onun emrine riâyet ederlerdi. Ona karşı gelme güçleri yoktu, ona asla baş kaldırmazlardı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, bizim hesapsız bağışımızdır. Artık ister ver, ister vermeyip tut.”(Sad, 38/39) Yani sen hesapsız olarak vereblirsin, demektir.
18. Süleyman aleyhisselam yolculuklardan birisinde bu muazzam ordularıyla birlikte yol alıyordu. “Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca” diğer arkadaşlarını ve hemcinslerini uyararak dedi ki: “Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” Bu karınca diğer karıncalara öğüt vererek onlara sözlerini işittirdi. Bu ya bizzat kendi gücüyle olmuştur ki buna göre Yüce Allah karıncalara olağan dışı işitme cihazları vermiş demektir. Çünkü vadiyi doldurmuş bunca karıncaya tek bir karıncanın sesinin işittirip onları uyarması, hayret verici işlerdendir. Ya da o karınca, çevresindeki diğer karıncalara durumu bildirdi. Sonra da bu haber birinden ötekine ulaşarak sonunda hepsi bundan haberdar oldu. Bu karınca onlara tedbirlerini almalarını emretti ki bunun yolu da yuvalarına girmeleridir. Karınca Süleyman’ın, onun hakimiyetinin ve askerlerinin muazzam olduğunu bildiğinden bir anlamda: Onlar eğer sizleri çiğneyecek olurlarsa, bu kasten olmayacaktır, farkında olmadan bu işi yapacaklardır; bundan dolayı da mazurdurlar, demiştir.
19. Süleyman aleyhisselam karıncanın bu sözünü işitmiş ve anlamıştı. O bakımdan “bu sözünden dolayı...” Bir karıncanın kendi ümmetine bu şekilde nasihat etmesine, iyiliklerini istemesine, güzel ve açık ifadelerine hayret ederek “tebessüm etti…” İşte peygamberlerin -hepsine salat ve selam olsun- hali budur. Edepleri kemal derecesindedir. Yerli yerince hayret ederler ve onların gülmeleri tebessüm derecesini aşmaz. Nitekim Allah Rasûlünün de bütün gülmeleri tebessüm şeklindeydi. Çünkü kahkaha, aklın hafifliğine ve kötü edebe delâlet eder. Hayreti gerektiren hususlara hayret etmemek ve tebessüm dahi etmemek ise kötü huya ve zorbalığa delildir. Peygamberler ise bunlardan münezzehtir. üleyman aleyhisselam kendisini bu hale ulaştıran Yüce Allah’a şükrederek dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye… muvaffak kıl” Çünkü anne babaya verilen nimet, çocuğa da verilmiş sayılır. Bu nedenle o da Rabbinden kendisine ve ana-babasına ihsan edilen dini ve dünyevi nimetlerine şükürde bulunmaya kendisini muvaffak kılınmasını diledi. “Razı olacağın salih ameller işlemeye…” Senin emrine uygun, ihlaslı, ameli bozucu ve faziletini eksiltici şeylerden uzak, razı olabileceğin şekilde salih amelde bulunma başarısını bana ihsan et. “Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat” ki bu rahmetin bir tecellisi de cennete koymandır. Zira ilahi rahmet, derecelerine ve mevkilerine göre sadece salih kimselere aittir. u, Cenab-ı Allah’ın Süleyman’ın, karıncanın hem cinslerine hitap ve seslenişini işitmesi ile ilgili bize zikrettiği bir örnek bir kıssa idi. Daha sonra Süleyman’ın kuşlarla konuşmasını dile getiren bir başka örneği söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
20. “Kuşları teftiş etti.” Bu ifade, Süleyman aleyhisselam’ın azim ve kararlılığının kemaline, askerlerini güzel bir şekilde düzenlediğine, küçük büyük bütün işlerini bizzat kendisinin çekip çevirdiğine delildir. Öyle ki o, kuşları teftiş etme, hepsi huzurda mıdır yoksa onlardan gelmeyenler var mıdır diye durumlarını araştırma işini dahi ihmal etmiyordu. İşte âyetin bu buyruğunun ifade ettiği anlam budur. Burada “Süleyman aleyhisselam, su uzakta mıdır, yakında mıdır diye kendisine göstermesi için kuşların içinde hüdhüdü aradı” diyenler, herhangi bir gerçeği dile getirmiş değillerdir. Nitekim bunların iddiasına göre hüdhüd, yerin altındaki suyu görebiliyordu. Ama böyle bir görüşün doğruluğuna dair delil yoktur. Aksine akli ve lafzi delil, bu görüşün yanlış olduğuna delildir. Akli delil şudur: Normalde tecrübe ve müşahadeyle bilinen husus şudur ki bütün hayvanlar arasında böyle harikulade bir görüş kabiliyetine sahip bir hayvan yoktur. Onlar arasında yoğun yer katmanlarının altındaki suyu görebilen bir tür bulunmamaktadır. Böyle bir şey olsaydı şüphesiz Yüce Allah bunu da söz konusu ederdi. Çünkü bu da en büyük ilâhî delil ve mucizelerden birisi olurdu. Lafzi delile gelince eğer böyle bir mana kastedilmek istenseydi ayette şöyle buyurulması gerekirdi:“Süleyman susuz kalınca, kendisine suyun nerede olduğunu tespit etmesi için hüdhüdü aradı.” Yahut da “Hüdhüdün nerede olduğunu sordu” vb. Ancak Süleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırmasının sebebi, onlardan kimin mevcut olduğunu, kimin bulunmadığını, kimin kendisine ayrılan yer ve konumu muhafaza ettiğini, kimin etmediğini görmekti. Aynı şekilde Süleyman aleyhisselam’ın, Hüdhüd’ün su bulmasına gerek duyacak kadar zaruret derecesinde suya muhtaç olması söz konusu değildir. Çünkü onun emrinde ne kadar derinde olursa olsun yeri kazıp su çıkartacak imkâna sahip şeytanlar ve ifritler vardı. Yüce Allah, gidiş ve geliş mesafesi bir aylık yol olan rüzgarı da emrine vermişti. Bütün bunlar varken su bulmak için hüdhüde nasıl ihtiyacı olabilirdi ki? efsirlerde bulunan ve yaygınlık kazanan bu tür açıklamalar, aslında İsrailoğullarından aktarılan dayanaksız nakillerdir. Bunları nakledenler, bu sözlerin doğru anlamlar ile çeliştiklerinden ve lafzi buyruklara mutabık olmadıklarından gafil olarak onları aktarmaktadır. Daha sonra da bu görüşler aktarılmaya devam etmiş ve sonra gelenler, önce gelenin naklini doğru kabul ederek nakledip durmuş ve nihâyet bunların doğru olduğu sanılır olmuştur. Böylece tefsirlerde bu gibi önemsiz ve değersiz görüşler yer almış oldu. Akıllı ve ince kavrayışlı bir kimse ise Cenab-ı Allah’ın, alimleriyle cahilleriyle bütün insanlara hitap etmek üzere gönderdiği, apaçık Arapça bir dil ile indirdiği bu Kur’ân-ı Kerîm’in manaları üzerinde tefekkür edip onları fasih Arapça konuşanların bildiği, Arap dilindeki malum lafızlara göre anlamalarını emrettiğini bilir. Böyle bir kimse, Allah Rasûlü dışındaki birinden nakledilmiş birtakım görüşlerle karşılaştığında onları, bu asli kaideye göre değerlendirir. Ona uygun düşerse kabul eder. Çünkü lafız, o manaya delâlet etmektedir. Şâyet bu nakledilen görüş, hem lafız, hem mana itibariyle yahut da sadece lafzı ya da manası itibariyle bu kaideye aykırı ise o görüşü reddeder, batıl olduğuna kesin hüküm verir. Çünkü o, nakledilen bu görüş ile çelişen temel bir bilgiye sahiptir. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in sözünden ve delâletinden anlaşılan manadır. üleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırıp hüdhüdü bulamayışı, onun işlerin idaresini bizzat üstlenmekte kararlı olduğuna ve bu küçücük kuşun yokluğunu fark edecek kadar mükemmel dikkatine delildir. Bunun üzerine o şöyle demiştir:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” Yani benim o kuşu göremeyişimin sebebi, onun bu pek çok ümmetler arasında saklı kalmasından dolayı mıdır? Onu neden fark edemiyorum? Yoksa o, benden izinsiz ve benim emrimi almadan mı kayıplara karıştı. O vakit, hüdhüde kızıp onu tehdit ederek şunları söyledi:
21. “Ya bana” geri kalmasına, gecikmesine dair “apaçık bir delil getirir ya da onu” öldürme dışında “şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” Bu da Süleyman aleyhisselam’ın ne kadar mükemmel bir vera’ ve insafa sahip olduğunu gösterir. Çünkü o, gerekçesiz olarak onu cezalandırmaya yahut öldürmeye yemin etmedi. Çünkü böyle bir ceza, ancak bir suç dolayısıyla verilebilir. Ama Hüdhüd’ün hazır bulunmaması açık bir mazeret sebebiyle de olabilirdi. Bundan dolayı vera’ ve ince kavrayışı dolayısıyla açık bir mazeret sunması halini istisna etmişti.
22. “Çok geçmeden hüdhüd geldi” Bu, askerlerinin Süleyman aleyhisselam’dan çekindiklerine, onun emirlerine sıkı sıkıya bağlı kaldıklarına delildir. O kadar ki apaçık bir mazereti dolayısıyla geciken hüdhüd dahi çok uzun bir süre gecikmeye cesaret edememişti. Süleyman aleyhisselam’a “dedi ki: Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim.” Senin bunca geniş ilmine ve bu konudaki üstün derecene rağmen senin bilmediğin bir hususu ben görüp öğrendim. “Ve sana” Yemen’de bilinen bir kabile olan “Sebe’den kesin” doğruluğu kesinlikle bilinen “bir haber getirdim.” Daha sonra getirdiği bu haberin mahiyetini açıklayarak şöyle dedi:
23. “Ben bir kadının onlara” bu Sebe’ kabilesine “hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona” hükümdarlara verilen türden mal, silah, asker, kale vb. “her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” Yani üzerine oturduğu krallık tahtı, müthiş bir tahttır. Tahtların büyüklüğü ise ülkenin büyüklüğüne, egemenliğin gücüne ve kendileriyle istişare edilen yiğitlerin çokluğuna delildir.
24. “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm.” Yani onlar, güneşe tapan müşrik kimselerdi. “Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş” o bakımdan onlar da tuttukları bu yolun hak olduğunu düşünmektedirler “onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” Zira izlediği yolun hak olduğu kanaatine sahip olan bir kimsenin, bu inancı değişmediği sürece hidâyet bulması ümit edilemez. Sözlerine devamla dedi ki:
25. “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan” yani göklerde ve yerin köşe bucağında bulunan, küçük büyük bütün yaratılmışları, bitkilerin tohumlarını, kalplerin sakladığı her türlü şeyi bilen, göklerde ve yerde bulunan gizlilikleri yağmur yağdırmak ve bitkileri bitirmek sûretiyle ortaya çıkartan, aynı şekilde Sûra üfürüleceği vakit de yerde saklı bulunan şeyleri ve ölüleri -amellerinin karşılıklarını vermek üzere- oradan çıkartacak olan, “gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye” şeytan böyle yapmış.
26. “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” İbadet, yöneliş, önünde zilletle eğilmek ve sevmek O’ndan başkasına yaraşmaz. Çünkü sahip olduğu kamil sıfatları ve nimetleri dolayısıyla yegane ilâh O’dur. “…büyük Arşın Rabbidir.” Arş, bütün kainatın tavanıdır, gökleri ve yeri kuşatmıştır. İşte yalnız egemenlik alanı pek büyük, şanı pek muazzam olan bu gerçek hükümdarın önünde zilletle eğilmek, itaatle boyun eğmmek, secdeye kapanmak ve rükûya varmak gerekir.
27-28. Hüdhüd, Süleyman aleyhisselam’a bu büyük haberi verince kendini kurtardı. Süleyman aleyhisselam da bu bilgiye sahip olmadığı için hayrete düştü. Aklının kemalini, ağırbaşlılıkla ve teenni ile hareket edişini ispatlayan bir üslûpla şöyle dedi:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız. Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır.” Bu mektubun içeriği ve mahiyeti birazdan gelecektir. “Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” Yani fazla uzaklaşmadan, bu mektuba ne karşılık vereceklerini ve kendi aralarındaki görüş alış-verişlerini gözle!
29. Hüdhüd, mektubu alıp hükümdarları olan kadının yanına bıraktı. O da kavmine:“Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” Yani yeryüzü hükümdarlarının en büyüklerinden, oldukça kıymetli bir mektup gönderildi. Daha sonra bu mektubun muhtevasını açıklayarak şöyle dedi: 30-31. “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır). Bana karşı büyüklenmeyin ve müslümanlar olarak yanıma gelin, (diye yazmaktadır).” Yani siz, bana karşı üstünlük taslamaya kalkışmayın. Aksine boyun eğerek hükümdarlığımın kapsamına girin, emirlerime itaat edin ve teslimiyetle bana gelin. Tam bir açıklama ile birlikte son derece veciz bir mektuptur bu. Çünkü kendisine karşı büyüklenmemelerini, mevcut halleri üzere kalmamalarını, emrine itaat ederek itaatinin kapsamına girip kendisinin huzuruna gelmelerini emretmekte ve onları İslâm’a girmeye de çağırmaktadır. u buyruktan mektuplara (kitaplara) besmeleyi tam olarak yazarak başlamanın ve en başında da gönderenin ismini yazmanın müstehap olduğu anlaşılmaktadır.
32. Hükümdar kadın da isabetli karar almak arzusundan ve akıllılığından ötürü devlet büyüklerini ve ileri gelen yöneticileri bir araya getirerek:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin.” Bu mektuba ne şekilde cevap vereceğimizi bana bildirin. Bu hükümdarın itaatini kabul edip emrine uyalım mı, yoksa başka bir şey mi yapalım? “Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” Sizin görüşünüzü almadan, size danışmadan, kendi başıma hiçbir işe karar vermiş değilim. 33. “Dediler ki: Biz güçlü kimseleriz kimseleriz ve çetin savaşçılarız.” Eğer sen, onun bu isteğini reddedecek, onun itaatine girmeyecek olursan gerçekten biz savaş gücü olan kuvvetli kimseleriz. Onlar, sanki bu görüşe meyletmiş gibi görünüyorlar. Ancak bu görüş kabul görseydi, perişan olurlardı. Ancak bu görüşte karar kılmayıp devamla:“Bununla beraber yetki senindir.” Senin görüşünü kabule hazırız, dediler. Çünkü hükümdarlarının ne kadar akıllı ve yerinde karar verdiğini, kendilerinin samimi olarak iyiliklerini istediğini biliyorlardı.“ O nedenle düşün” taşın, ölç, biç “ve ne emredeceğine sen karar ver.”
34. Hükümdar kadın, savaş doğrultusundaki görüşlerinden vazgeçirmek için onları ikna edip savaşın kötü sonuçlarını açıklamak üzere şöyle dedi:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler.” Kimisini öldürür, kimisini esir alırlar, mallarını talan ederler ve ülkeyi tahrip ederler. “halkının şereflilerini zelil kılarlar.” İnsanların şereflileri olan lider ve efendileri en aşağılık kimselere çevirirler. Yani savaş, uygun bir görüş değildir. Bununla birlikte ben, onun gerçek halini açığa çıkartmadan ve bu konuda araştırma yapacak kimseler göndermeden ona itaat edecek de değilim. Ancak bu araştırmadan sonra biz, basiretli bir şekilde ne yapacağımızı kararlaştırabiliriz. 35. “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin” onun tarafından “nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” Acaba görüşünü ve sözünü sürdürecek mi yoksa hediyeye kanarak düşüncesini değiştirecek mi? Kendisinin ve askerlerinin durumu nedir onu da öğreneceğim. Bunun üzerine hükümdar kadın, kavminin akıllı ve görüş sahipleri arasından seçtiği elçilerle birlikte bir hediye gönderdi.
36. Elçiler hediyeleri getirip “Süleyman’a geldiğinde” o, isteğini kabul etmemelerini tepkiyle ve öfkeyle karşılayarak:“dedi ki: Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri size verdiklerinden daha hayırlıdır.” Hediyenin benim yanımda hiçbir kıymeti yok. Bundan dolayı da sevinmem. Zira Allah, beni ona muhtaç kılmamıştur ve bana pek çok nimetler vermiştir. “O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” Çünkü siz dünyayı seviyorsunuz ve elinizdeki mallar da Allah’ın bana verdiklerine oranla çok azdır.
37. Daha sonra elçiye -akıllı bir kimse olduğunu görüp sözünü olduğu gibi aktaracağını anladığından- mektuba gerek olmaksızın şu tavsiyede bulundu: Getirdiğin hediyenle birlikte “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz.” Onlar, bu ordularımızın önünde durma gücünü bulamayacaklardır. “ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” Elçi de kavmine geri döndü ve onlara Süleyman aleyhisselam’ın söylediklerini bildirdi. Bunun üzerine Süleyman’ın yanına gitmek üzere gerekli yol hazırlıklarına koyuldular.
38. Süleyman, kendisine gelmek üzere mutlaka yola koyulacaklarını bildiğinden çevresinde hazır bulunan cin ve insanlara şöyle dedi:“Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” Yani kim getirebilir ki biz, onlar İslâm’a girmeden ve böylelikle malları saygın ve dokunulmaz olmadan önce onun üzerinde tasarrufta bulunabilelim. 39. “Cinlerden bir ifrit” oldukça güçlü ve süratli çalışan kimseye ifrit denir. “Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” Görüldüğü kadarıyla o sırada Süleyman aleyhisselam Şam’da bulunuyordu. Buna göre kendisiyle Sebe’ arasında iki ay gidiş, iki ay dönüş olmak üzere dört aylık bir mesafe bulunuyordu. Buna rağmen bu ifrit, ona şöyle demişti: Bu tahtı büyüklüğüne, ağırlığına ve aradaki mesafenin uzaklığına rağmen sen şu oturmakta olduğun meclisten kalkmadan önce onu getirmeyi üstlenebilirim. Uzunca oturulan meclislerde mutad olan, bu meclislerin kuşluk vakti boyunca sürmesi ve günün üçte biri kadar olmasıdır. Bu, mutad olan sürenin nihaî vaktidir. Bazen bundan daha az da olabilir, daha çok da olabilir. İşte bu yüce hükümdar Süleyman aleyhisselam’ın halkı arasından birisi, bu kadar büyük bir güce sahipti. Hatta bundan daha ilerisi de vardı: 40. “Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki...” Müfessirlerin dediklerine göre bu, Süleyman aleyhisselam’ın yanında bulunan Berhiya oğlu Asaf diye bilinen alim ve salih bir zat idi. Bu zat, kendisi anılarak Allah’a dua edildiğinde Allah’ın duayı kabul ettiği, istekte bulunulduğunda istenilenleri verdiği, Allah’ın ism-i azamını bilen birisi imiş. “Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Yüce Allah’a bu ismini anıp dua ederek derhal bu tahtın hazır olacağını söyledi. Gerçekten Allah’a dua etti ve taht huzura geldi. Bu olay böyle olabileceği gibi bu kişinin, nezdinde kitaptan bir bilgiye sahip olup bu bilgi sayesinde uzak olanı yakına getirebilme, elde edilmesi zor olanı elde edebilme gücüne sahip olduğu da kastedilmiş olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce” Yüce Allah’a verdiği güç ve kudrete, hükümdarlığına, işleri kendisine kolaylaştırmasına hamd-ü senâda bulundu ve “dedi ki: Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır.” Yani Rabbim, bunlarla beni sınamak için bunları bana vermiş bulunuyor. Süleyman aleyhisselam hükümdarlığı, saltanatı ve kudreti ile -cahil hükümdarların huyu olduğu şekilde- asla gurura kapılmadı. Aksine o, bunların Rabbinin bir sınaması olduğunu bildiğinden, bu büyük nimetin şükrünü yerine getirememekten korkmuştu. Daha sonra bu şükrün, Yüce Allah’a bir faydasının olmadığını, esasen bunun faydasının kişinin kendisine olduğunu beyan ederek şunları söyledi:“Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim Ğanidir” onun amellerine muhtaç değildir, “Kerimdir” hayırları şükredeni de nankörlük edeni de kapsayacak kadar cömert, lütuf ve kerem sahibidir. Ancak O’nun nimetlerine şükür, nimetlerinin daha da artmasına vesile olur. Nankörlük etmek ise nimetlerin yok olmasına sebep olur.
41. Daha sonra Süleyman aleyhisselam çevresinde bulunanlara:“dedi ki: Tahtını” ona bir şeyler katarak ve ondan bir şeyler eksilterek “onun tanıyamayacağı bir şekle sokun.” Bu yolla bizler onun aklını sınamak maksadı ile “bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi” hükümdarlığına yakışacak şekilde bir zekâ ve kavrayışı var mı “yoksa bulamayacak mı?”
42. Kadın hükümdar, Süleyman aleyhisselam’ın yanına “geldiğinde” tahtı ona gösterildi. Halbuki onu geride, kendi ülkesinde bırakıp gelmişti. Ona “denildi ki: Senin tahtın böyle midir?” Yani bizim bildiğimize göre senin pek büyük bir tahtın varmış. Acaba o, bizim sana gösterdiğimiz bu tahta benziyor mu? “O da: Tıpkı o, dedi.” Bu, kadının zeka ve ince kavrayışının bir ifadesidir. Gördüğü tahtta birtakım değişiklikler ve onun tanınmasını engelleyen unsurlar olduğu için onun kendi tahtı olduğunu söylemedi; ama onun kendi tahtı olmadığını da söylemedi. Çünkü tahtını tanımıştı. O bakımdan her iki durum hakkında da doğru kabul edilebilecek ve her iki anlama gelebilecek ihtimalli bir ifade kullandı. Süleyman aleyhisselam onun tahtını tanımasına ve akıllılığına hayret ederek, Yüce Allah’a da kendisine bu kadına verdiğinden daha büyük bağışlarda bulunduğundan şükrederek dedi ki:“Bize bundan” bu hükümdar kadından “önce ilim” hidâyet, akıl ve kararlılık “verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” İşte asıl faydalı hidâyet ve ilim budur. Bu cümlenin, Sebe’ kraliçesinin söylediği sözlerden olma ihtimali de vardır. Yani “Biz, Süleyman’ın, bu tahtı çok uzaklardan buraya getirdiğini gördüğümüz ve kudretine tanık olduğumuz bu halden önce onun mülkü, saltanatı ve iktidarının gücü hakkında bilgi sahibi idik. O bakımdan ona itaat edip onun otoritesine boyun eğerek teslimiyetle geldik.”
43. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu” İslâm’a girmekten “alıkoymuştu.” Zira -o kadın, hakkı batıldan ayırt edebilecek zekâ ve kavrayışa sahip olmakla birlikte- batıl inanışlar, kalbin basiretini yok eder. “Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi.” Bu sebepten ötürü onların dinleri üzere devam etti. Bir kimsenin yaygın olan dine mensup kimselerden tek başına ayrılması ve aklı ile onların sapıklık ve hata içerisinde olduklarını görmesi, sürüp giden bir âdetin bu durumunu tespit edebilmesi, ender rastlanan bir hadisedir. O bakımdan bu kadının küfür üzere olması, garip karşılanacak bir şey değildi.
44. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam bu kadın hükümdarın, akılları hayrete düşürecek şekilde saltanatını görmesini istediğinden onun köşkteki oldukça geniş ve yüksek bir salona girmesini arzu etmişti. Burası, alt tarafından ırmaklar akan, sırçadan bir köşktü. “Ona: Köşke gir, denildi.” Billur, şeffaf olduğundan ve altındaki suyu üzerinde herhangi bir şey yokmuş gibi akıyor gösterdiğinden onu “görünce derin bir su sandı ve” o suya girmek için “(eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı.” Bu da kadının akıllılığından ve edebinden kaynaklanmaktadır. Çünkü girmesi, emrolunan yere girmekten imtina etmemişti. Zira o, ancak kendisine ikramda bulunulsun diye çağırıldığını biliyordu. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam’ın hakimiyet ve tanziminden bu köşkü belli bir hikmete binaen yaptığını anlıyor ve gördüğü bunca şeyden sonra kötü herhangi bir durumla karşılaşacağından yana en ufak bir şüphe kalbinde bulunmuyordu. Kadın, suya girmek maksadıyla hazırlanınca Süleyman aleyhisselam ona:“Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O bakımdan ayaklarını açmana gerek yoktur. Kadın Süleyman aleyhisselam’ın yanına ulaşıp birtakım hususlara tanık olduktan sonra onun peygamberliğinin kesinlikle sabit olduğunu anlayıp küfründen döndü ve “dedi ki: Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” üce Allah’ın Sebe’ kraliçesi ve Süleyman aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenlere dair anlattıkları bunlardan ibarettir. Bunun dışında uydurma birtakım ek açıklamalarla İsrailî kıssaların, Yüce Allah’ın kelâmının tefsiri ile hiçbir ilgisi yoktur. Bunlar ancak hatadan korunmuş peygamberden geldiği bilinen delile bağlı olarak kabul edilebilirler. Bu konuda nakledilenlerin tamamı yahut pek çoğu ise bu delile uygun değildir. O bakımdan en sağlıklı karar, bu gibi ayrıntılardan ve açıklamalardan yüz çevirmek, bunları tefsirlere sokmamaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Neml 27:19
15- Andolsun biz Davud’a ve Süleyman’a (geniş) bir ilim verdik. İkisi de:“Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun” dediler. 16- Süleyman, Davud’a mirasçı oldu. Dedi ki:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve her şeyden de bize verildi. Şüphe yok ki bu, apaçık bir lütuftur.” 17- Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan ordusu huzurunda toplandı. Hepsi de düzen içinde sevk ve idare olunurlardı. 18- Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca dedi ki:“Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” 19- Süleyman, karıncanın bu sözünden dolayı tebessüm etti ve dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye ve razı olacağın salih ameller işlemeye beni her daim muvaffak kıl! Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat.” 20- Kuşları teftiş etti ve dedi ki:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” 21- “Ya bana apaçık bir delil getiririr ya da onu şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” 22- Çok geçmeden hüdhüd geldi ve dedi ki:“Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe’den kesin bir haber getirdim.” 23- “Ben bir kadının onlara hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” 24- “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” 25- “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan, gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye (şeytan böyle yapmış).” 26- “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur, büyük Arş’ın Rabbidir.” 27- Dedi ki:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız.” 28- “Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır. Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” 29- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” 30- “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır).” 31- “Bana karşı büyüklenmeyin ve teslim/müslüman olarak yanıma gelin”(diye yazmaktadır). 32- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin. Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” 33- Dediler ki:“Biz güçlü kimseleriz ve çetin savaşçılarız. Bununla beraber yetki senindir. O nedenle düşün ve ne emredeceğine sen karar ver.” 34- Dedi ki:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler ve halkının şereflilerini zelil kılarlar. Gerçekten onlar böyle yaparlar.” 35- “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” 36- (Elçi) Süleyman’a geldiğinde Süleyman dedi ki: “Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri, size verdiklerinden daha hayırlıdır. O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” 37- “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” 38- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” 39- Cinlerden bir ifrit dedi ki:“Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” 40- Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki:“Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce dedi ki:“Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır. Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim, Ğanidir, Kerimdir. 41- Dedi ki: “Tahtını onun tanıyamayacağı bir şekle sokun da bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi yoksa bulamayacak mı?” 42- (Kraliçe) geldiğinde denildi ki: “Senin tahtın böyle midir?” O da: “Tıpkı o!” dedi. “Bize bundan önce ilim verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” 43- Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu (tevhidden) alıkoymuştu. Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi. 44- Ona:“Köşke gir” denildi. O da (köşkün zeminini) görünce onu derin bir su sandı ve (eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı. Süleyman da dedi ki: “Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O da şöyle dedi: “Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.”
15. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de Davud’a ve oğlu Süleyman’a aleyhimesselam lütfetmiş olduğu pek büyük ve geniş ilme dikkatleri çekmektedir. Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Davud ve Süleyman’ı da (an). Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükümlerine tanık idik. Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık. Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik.”(el-Enbiya, 21/78-79)“İkisi de” Rablerinin kendilerine öğretmiş olduğu pek büyük ilim lütfuna karşılık şükür olmak üzere: “Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun, dediler.” Yüce Allah’a kendilerini mü’min ve mutlu kimselerden kıldığı ve bu mü’minler arasında da özel ve seçkin kimseler eylediği için hamd-u senâda bulundular. Mü’minler dört derecedir: Salihler, onların üstünde şehidler, onların üstünde sıddîklar, onların üzerinde de peygamberler gelir. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun- her ne kadar ulu’l-azm beş peygamberin derecesinden daha aşağı bir derecede iseler de peygamberlerin seçkinlerindendir. Yüce Allah’ın kendilerini yücelterek Kitabında söz konusu ettiği, onları çokça övdüğü, üstün, şerefli ve faziletli peygamberler arasındadırlar. İşte onlar da bu mevkiye ulaştıklarından ötürü cenab-ı Allah’a hamd-ü senâlarda bulundular. Yüce Allah’a ihsan etmiş olduğu dini ve dünyevi nimetleri dolayısıyla şürketmek, bütün nimetlerin Rabbinden geldiğini görerek bunlardan dolayı övünüp şımarmamak, aksine bundan dolayı çokça şükretmekle görevli olduğunu kabul etmek, kulun bahtiyar kimselerden olduğunun bir göstergesidir.
16. Yüce Allah, her ikisini bir arada övdükten sonra Süleyman aleyhisselam’ı özellikle ona ihsan ettiği nimetleriyle söz konusu etmektedir. Çünkü Yüce Allah, Süleyman’a pek büyük bir mülk vermiş ve babasının sahip olmadığı imkânlara onu mazhar kılmıştı. -Her ikisine de selam olsun- İşte bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Süleyman, Davud’a mirasçı oldu.” Yani onun ilim ve peygamberliğini miras aldı. Babasının ilmi, onun da ilmine katılmış oldu. Babası hayatta iken kendisinin sahip olduğu ilmin yanı sıra babasının özel olarak sahip olduğu ilmi ondan öğrenmiş olma ihtimali de vardır. Çünkü önceden de geçtiği gibi Yüce Allah’ın:“Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık” buyruğu, Süleyman’ın özel bir bilgiye sahip olduğunu göstermektedir. İşte Yüce Allah’a şükür etmek, O’nun ihsanında yüzdüğünü dile getirmek ve üzerindeki nimeti ifade etmek üzere şöyle demişti:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi.” Süleyman aleyhisselam kuşların neler söylediğini ve ne konuştuklarını anlıyordu. Nitekim -ileride geleceği gibi- Hudhud ile karşılıklı konuştuğunu, ayrıca karıncanın diğer karıncalara söyledikleri sözleri anladığını görüyoruz. Bu, Süleyman aleyhisselam’dan başkasına ihsan edilmiş değildi. “Her şeyden de bize verildi.” Yani Yüce Allah, bizlere hiçbir insana vermediği hükümdarlık, saltanat ve başkalarını egemenlik altına almanın yol ve imkânlarını bağışlamış bulunuyor. Bundan dolayı Süleyman aleyhisselam yüce Rabbine şöyle dua etmiştir:“Rabbim, bana mağfiret buyur ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ver bana!”(Sad, 38/35) Yüce Allah da ona şeytanları/cinleri amade kılmıştı. Onun emri altında dilediği ve başkalarının yapmaktan acze düştüğü her türlü işi yaparlardı. Gidişi bir ay, dönüşü de bir aylık mesafe olan rüzgarı da onun emrine vermişti. “Şüphe yok ki bu” Allah’ın bize bağışladığı, başkalarına üstün kılarak bize özel olarak ihsan ettiği bu şeyler “apaçık bir lütuftur.” Bu ifadelerle Yüce Allah’ın nimetini en mükemmel bir şekilde itiraf etmiş bulunuyordu.
17. Yani onun Adem oğullarından, cinlerden, şeytanlardan ve kuşlardan oluşan çeşitli ve çok sayıdaki orduları huzuruna toplandı. Bunlar gâyet düzenli bir şekilde yürüyen, konaklayan ve hareket eden ordular olup başından sonuna kadar güzel bir şekilde idare edilirlerdi. Bunun için gereken hazırlıklar yapılmış, tedbirler alınmıştı. Bütün bu ordular Süleyman’ın emriyle hareket ederler, onun emrine riâyet ederlerdi. Ona karşı gelme güçleri yoktu, ona asla baş kaldırmazlardı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, bizim hesapsız bağışımızdır. Artık ister ver, ister vermeyip tut.”(Sad, 38/39) Yani sen hesapsız olarak vereblirsin, demektir.
18. Süleyman aleyhisselam yolculuklardan birisinde bu muazzam ordularıyla birlikte yol alıyordu. “Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca” diğer arkadaşlarını ve hemcinslerini uyararak dedi ki: “Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” Bu karınca diğer karıncalara öğüt vererek onlara sözlerini işittirdi. Bu ya bizzat kendi gücüyle olmuştur ki buna göre Yüce Allah karıncalara olağan dışı işitme cihazları vermiş demektir. Çünkü vadiyi doldurmuş bunca karıncaya tek bir karıncanın sesinin işittirip onları uyarması, hayret verici işlerdendir. Ya da o karınca, çevresindeki diğer karıncalara durumu bildirdi. Sonra da bu haber birinden ötekine ulaşarak sonunda hepsi bundan haberdar oldu. Bu karınca onlara tedbirlerini almalarını emretti ki bunun yolu da yuvalarına girmeleridir. Karınca Süleyman’ın, onun hakimiyetinin ve askerlerinin muazzam olduğunu bildiğinden bir anlamda: Onlar eğer sizleri çiğneyecek olurlarsa, bu kasten olmayacaktır, farkında olmadan bu işi yapacaklardır; bundan dolayı da mazurdurlar, demiştir.
19. Süleyman aleyhisselam karıncanın bu sözünü işitmiş ve anlamıştı. O bakımdan “bu sözünden dolayı...” Bir karıncanın kendi ümmetine bu şekilde nasihat etmesine, iyiliklerini istemesine, güzel ve açık ifadelerine hayret ederek “tebessüm etti…” İşte peygamberlerin -hepsine salat ve selam olsun- hali budur. Edepleri kemal derecesindedir. Yerli yerince hayret ederler ve onların gülmeleri tebessüm derecesini aşmaz. Nitekim Allah Rasûlünün de bütün gülmeleri tebessüm şeklindeydi. Çünkü kahkaha, aklın hafifliğine ve kötü edebe delâlet eder. Hayreti gerektiren hususlara hayret etmemek ve tebessüm dahi etmemek ise kötü huya ve zorbalığa delildir. Peygamberler ise bunlardan münezzehtir. üleyman aleyhisselam kendisini bu hale ulaştıran Yüce Allah’a şükrederek dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye… muvaffak kıl” Çünkü anne babaya verilen nimet, çocuğa da verilmiş sayılır. Bu nedenle o da Rabbinden kendisine ve ana-babasına ihsan edilen dini ve dünyevi nimetlerine şükürde bulunmaya kendisini muvaffak kılınmasını diledi. “Razı olacağın salih ameller işlemeye…” Senin emrine uygun, ihlaslı, ameli bozucu ve faziletini eksiltici şeylerden uzak, razı olabileceğin şekilde salih amelde bulunma başarısını bana ihsan et. “Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat” ki bu rahmetin bir tecellisi de cennete koymandır. Zira ilahi rahmet, derecelerine ve mevkilerine göre sadece salih kimselere aittir. u, Cenab-ı Allah’ın Süleyman’ın, karıncanın hem cinslerine hitap ve seslenişini işitmesi ile ilgili bize zikrettiği bir örnek bir kıssa idi. Daha sonra Süleyman’ın kuşlarla konuşmasını dile getiren bir başka örneği söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
20. “Kuşları teftiş etti.” Bu ifade, Süleyman aleyhisselam’ın azim ve kararlılığının kemaline, askerlerini güzel bir şekilde düzenlediğine, küçük büyük bütün işlerini bizzat kendisinin çekip çevirdiğine delildir. Öyle ki o, kuşları teftiş etme, hepsi huzurda mıdır yoksa onlardan gelmeyenler var mıdır diye durumlarını araştırma işini dahi ihmal etmiyordu. İşte âyetin bu buyruğunun ifade ettiği anlam budur. Burada “Süleyman aleyhisselam, su uzakta mıdır, yakında mıdır diye kendisine göstermesi için kuşların içinde hüdhüdü aradı” diyenler, herhangi bir gerçeği dile getirmiş değillerdir. Nitekim bunların iddiasına göre hüdhüd, yerin altındaki suyu görebiliyordu. Ama böyle bir görüşün doğruluğuna dair delil yoktur. Aksine akli ve lafzi delil, bu görüşün yanlış olduğuna delildir. Akli delil şudur: Normalde tecrübe ve müşahadeyle bilinen husus şudur ki bütün hayvanlar arasında böyle harikulade bir görüş kabiliyetine sahip bir hayvan yoktur. Onlar arasında yoğun yer katmanlarının altındaki suyu görebilen bir tür bulunmamaktadır. Böyle bir şey olsaydı şüphesiz Yüce Allah bunu da söz konusu ederdi. Çünkü bu da en büyük ilâhî delil ve mucizelerden birisi olurdu. Lafzi delile gelince eğer böyle bir mana kastedilmek istenseydi ayette şöyle buyurulması gerekirdi:“Süleyman susuz kalınca, kendisine suyun nerede olduğunu tespit etmesi için hüdhüdü aradı.” Yahut da “Hüdhüdün nerede olduğunu sordu” vb. Ancak Süleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırmasının sebebi, onlardan kimin mevcut olduğunu, kimin bulunmadığını, kimin kendisine ayrılan yer ve konumu muhafaza ettiğini, kimin etmediğini görmekti. Aynı şekilde Süleyman aleyhisselam’ın, Hüdhüd’ün su bulmasına gerek duyacak kadar zaruret derecesinde suya muhtaç olması söz konusu değildir. Çünkü onun emrinde ne kadar derinde olursa olsun yeri kazıp su çıkartacak imkâna sahip şeytanlar ve ifritler vardı. Yüce Allah, gidiş ve geliş mesafesi bir aylık yol olan rüzgarı da emrine vermişti. Bütün bunlar varken su bulmak için hüdhüde nasıl ihtiyacı olabilirdi ki? efsirlerde bulunan ve yaygınlık kazanan bu tür açıklamalar, aslında İsrailoğullarından aktarılan dayanaksız nakillerdir. Bunları nakledenler, bu sözlerin doğru anlamlar ile çeliştiklerinden ve lafzi buyruklara mutabık olmadıklarından gafil olarak onları aktarmaktadır. Daha sonra da bu görüşler aktarılmaya devam etmiş ve sonra gelenler, önce gelenin naklini doğru kabul ederek nakledip durmuş ve nihâyet bunların doğru olduğu sanılır olmuştur. Böylece tefsirlerde bu gibi önemsiz ve değersiz görüşler yer almış oldu. Akıllı ve ince kavrayışlı bir kimse ise Cenab-ı Allah’ın, alimleriyle cahilleriyle bütün insanlara hitap etmek üzere gönderdiği, apaçık Arapça bir dil ile indirdiği bu Kur’ân-ı Kerîm’in manaları üzerinde tefekkür edip onları fasih Arapça konuşanların bildiği, Arap dilindeki malum lafızlara göre anlamalarını emrettiğini bilir. Böyle bir kimse, Allah Rasûlü dışındaki birinden nakledilmiş birtakım görüşlerle karşılaştığında onları, bu asli kaideye göre değerlendirir. Ona uygun düşerse kabul eder. Çünkü lafız, o manaya delâlet etmektedir. Şâyet bu nakledilen görüş, hem lafız, hem mana itibariyle yahut da sadece lafzı ya da manası itibariyle bu kaideye aykırı ise o görüşü reddeder, batıl olduğuna kesin hüküm verir. Çünkü o, nakledilen bu görüş ile çelişen temel bir bilgiye sahiptir. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in sözünden ve delâletinden anlaşılan manadır. üleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırıp hüdhüdü bulamayışı, onun işlerin idaresini bizzat üstlenmekte kararlı olduğuna ve bu küçücük kuşun yokluğunu fark edecek kadar mükemmel dikkatine delildir. Bunun üzerine o şöyle demiştir:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” Yani benim o kuşu göremeyişimin sebebi, onun bu pek çok ümmetler arasında saklı kalmasından dolayı mıdır? Onu neden fark edemiyorum? Yoksa o, benden izinsiz ve benim emrimi almadan mı kayıplara karıştı. O vakit, hüdhüde kızıp onu tehdit ederek şunları söyledi:
21. “Ya bana” geri kalmasına, gecikmesine dair “apaçık bir delil getirir ya da onu” öldürme dışında “şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” Bu da Süleyman aleyhisselam’ın ne kadar mükemmel bir vera’ ve insafa sahip olduğunu gösterir. Çünkü o, gerekçesiz olarak onu cezalandırmaya yahut öldürmeye yemin etmedi. Çünkü böyle bir ceza, ancak bir suç dolayısıyla verilebilir. Ama Hüdhüd’ün hazır bulunmaması açık bir mazeret sebebiyle de olabilirdi. Bundan dolayı vera’ ve ince kavrayışı dolayısıyla açık bir mazeret sunması halini istisna etmişti.
22. “Çok geçmeden hüdhüd geldi” Bu, askerlerinin Süleyman aleyhisselam’dan çekindiklerine, onun emirlerine sıkı sıkıya bağlı kaldıklarına delildir. O kadar ki apaçık bir mazereti dolayısıyla geciken hüdhüd dahi çok uzun bir süre gecikmeye cesaret edememişti. Süleyman aleyhisselam’a “dedi ki: Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim.” Senin bunca geniş ilmine ve bu konudaki üstün derecene rağmen senin bilmediğin bir hususu ben görüp öğrendim. “Ve sana” Yemen’de bilinen bir kabile olan “Sebe’den kesin” doğruluğu kesinlikle bilinen “bir haber getirdim.” Daha sonra getirdiği bu haberin mahiyetini açıklayarak şöyle dedi:
23. “Ben bir kadının onlara” bu Sebe’ kabilesine “hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona” hükümdarlara verilen türden mal, silah, asker, kale vb. “her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” Yani üzerine oturduğu krallık tahtı, müthiş bir tahttır. Tahtların büyüklüğü ise ülkenin büyüklüğüne, egemenliğin gücüne ve kendileriyle istişare edilen yiğitlerin çokluğuna delildir.
24. “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm.” Yani onlar, güneşe tapan müşrik kimselerdi. “Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş” o bakımdan onlar da tuttukları bu yolun hak olduğunu düşünmektedirler “onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” Zira izlediği yolun hak olduğu kanaatine sahip olan bir kimsenin, bu inancı değişmediği sürece hidâyet bulması ümit edilemez. Sözlerine devamla dedi ki:
25. “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan” yani göklerde ve yerin köşe bucağında bulunan, küçük büyük bütün yaratılmışları, bitkilerin tohumlarını, kalplerin sakladığı her türlü şeyi bilen, göklerde ve yerde bulunan gizlilikleri yağmur yağdırmak ve bitkileri bitirmek sûretiyle ortaya çıkartan, aynı şekilde Sûra üfürüleceği vakit de yerde saklı bulunan şeyleri ve ölüleri -amellerinin karşılıklarını vermek üzere- oradan çıkartacak olan, “gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye” şeytan böyle yapmış.
26. “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” İbadet, yöneliş, önünde zilletle eğilmek ve sevmek O’ndan başkasına yaraşmaz. Çünkü sahip olduğu kamil sıfatları ve nimetleri dolayısıyla yegane ilâh O’dur. “…büyük Arşın Rabbidir.” Arş, bütün kainatın tavanıdır, gökleri ve yeri kuşatmıştır. İşte yalnız egemenlik alanı pek büyük, şanı pek muazzam olan bu gerçek hükümdarın önünde zilletle eğilmek, itaatle boyun eğmmek, secdeye kapanmak ve rükûya varmak gerekir.
27-28. Hüdhüd, Süleyman aleyhisselam’a bu büyük haberi verince kendini kurtardı. Süleyman aleyhisselam da bu bilgiye sahip olmadığı için hayrete düştü. Aklının kemalini, ağırbaşlılıkla ve teenni ile hareket edişini ispatlayan bir üslûpla şöyle dedi:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız. Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır.” Bu mektubun içeriği ve mahiyeti birazdan gelecektir. “Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” Yani fazla uzaklaşmadan, bu mektuba ne karşılık vereceklerini ve kendi aralarındaki görüş alış-verişlerini gözle!
29. Hüdhüd, mektubu alıp hükümdarları olan kadının yanına bıraktı. O da kavmine:“Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” Yani yeryüzü hükümdarlarının en büyüklerinden, oldukça kıymetli bir mektup gönderildi. Daha sonra bu mektubun muhtevasını açıklayarak şöyle dedi: 30-31. “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır). Bana karşı büyüklenmeyin ve müslümanlar olarak yanıma gelin, (diye yazmaktadır).” Yani siz, bana karşı üstünlük taslamaya kalkışmayın. Aksine boyun eğerek hükümdarlığımın kapsamına girin, emirlerime itaat edin ve teslimiyetle bana gelin. Tam bir açıklama ile birlikte son derece veciz bir mektuptur bu. Çünkü kendisine karşı büyüklenmemelerini, mevcut halleri üzere kalmamalarını, emrine itaat ederek itaatinin kapsamına girip kendisinin huzuruna gelmelerini emretmekte ve onları İslâm’a girmeye de çağırmaktadır. u buyruktan mektuplara (kitaplara) besmeleyi tam olarak yazarak başlamanın ve en başında da gönderenin ismini yazmanın müstehap olduğu anlaşılmaktadır.
32. Hükümdar kadın da isabetli karar almak arzusundan ve akıllılığından ötürü devlet büyüklerini ve ileri gelen yöneticileri bir araya getirerek:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin.” Bu mektuba ne şekilde cevap vereceğimizi bana bildirin. Bu hükümdarın itaatini kabul edip emrine uyalım mı, yoksa başka bir şey mi yapalım? “Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” Sizin görüşünüzü almadan, size danışmadan, kendi başıma hiçbir işe karar vermiş değilim. 33. “Dediler ki: Biz güçlü kimseleriz kimseleriz ve çetin savaşçılarız.” Eğer sen, onun bu isteğini reddedecek, onun itaatine girmeyecek olursan gerçekten biz savaş gücü olan kuvvetli kimseleriz. Onlar, sanki bu görüşe meyletmiş gibi görünüyorlar. Ancak bu görüş kabul görseydi, perişan olurlardı. Ancak bu görüşte karar kılmayıp devamla:“Bununla beraber yetki senindir.” Senin görüşünü kabule hazırız, dediler. Çünkü hükümdarlarının ne kadar akıllı ve yerinde karar verdiğini, kendilerinin samimi olarak iyiliklerini istediğini biliyorlardı.“ O nedenle düşün” taşın, ölç, biç “ve ne emredeceğine sen karar ver.”
34. Hükümdar kadın, savaş doğrultusundaki görüşlerinden vazgeçirmek için onları ikna edip savaşın kötü sonuçlarını açıklamak üzere şöyle dedi:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler.” Kimisini öldürür, kimisini esir alırlar, mallarını talan ederler ve ülkeyi tahrip ederler. “halkının şereflilerini zelil kılarlar.” İnsanların şereflileri olan lider ve efendileri en aşağılık kimselere çevirirler. Yani savaş, uygun bir görüş değildir. Bununla birlikte ben, onun gerçek halini açığa çıkartmadan ve bu konuda araştırma yapacak kimseler göndermeden ona itaat edecek de değilim. Ancak bu araştırmadan sonra biz, basiretli bir şekilde ne yapacağımızı kararlaştırabiliriz. 35. “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin” onun tarafından “nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” Acaba görüşünü ve sözünü sürdürecek mi yoksa hediyeye kanarak düşüncesini değiştirecek mi? Kendisinin ve askerlerinin durumu nedir onu da öğreneceğim. Bunun üzerine hükümdar kadın, kavminin akıllı ve görüş sahipleri arasından seçtiği elçilerle birlikte bir hediye gönderdi.
36. Elçiler hediyeleri getirip “Süleyman’a geldiğinde” o, isteğini kabul etmemelerini tepkiyle ve öfkeyle karşılayarak:“dedi ki: Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri size verdiklerinden daha hayırlıdır.” Hediyenin benim yanımda hiçbir kıymeti yok. Bundan dolayı da sevinmem. Zira Allah, beni ona muhtaç kılmamıştur ve bana pek çok nimetler vermiştir. “O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” Çünkü siz dünyayı seviyorsunuz ve elinizdeki mallar da Allah’ın bana verdiklerine oranla çok azdır.
37. Daha sonra elçiye -akıllı bir kimse olduğunu görüp sözünü olduğu gibi aktaracağını anladığından- mektuba gerek olmaksızın şu tavsiyede bulundu: Getirdiğin hediyenle birlikte “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz.” Onlar, bu ordularımızın önünde durma gücünü bulamayacaklardır. “ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” Elçi de kavmine geri döndü ve onlara Süleyman aleyhisselam’ın söylediklerini bildirdi. Bunun üzerine Süleyman’ın yanına gitmek üzere gerekli yol hazırlıklarına koyuldular.
38. Süleyman, kendisine gelmek üzere mutlaka yola koyulacaklarını bildiğinden çevresinde hazır bulunan cin ve insanlara şöyle dedi:“Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” Yani kim getirebilir ki biz, onlar İslâm’a girmeden ve böylelikle malları saygın ve dokunulmaz olmadan önce onun üzerinde tasarrufta bulunabilelim. 39. “Cinlerden bir ifrit” oldukça güçlü ve süratli çalışan kimseye ifrit denir. “Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” Görüldüğü kadarıyla o sırada Süleyman aleyhisselam Şam’da bulunuyordu. Buna göre kendisiyle Sebe’ arasında iki ay gidiş, iki ay dönüş olmak üzere dört aylık bir mesafe bulunuyordu. Buna rağmen bu ifrit, ona şöyle demişti: Bu tahtı büyüklüğüne, ağırlığına ve aradaki mesafenin uzaklığına rağmen sen şu oturmakta olduğun meclisten kalkmadan önce onu getirmeyi üstlenebilirim. Uzunca oturulan meclislerde mutad olan, bu meclislerin kuşluk vakti boyunca sürmesi ve günün üçte biri kadar olmasıdır. Bu, mutad olan sürenin nihaî vaktidir. Bazen bundan daha az da olabilir, daha çok da olabilir. İşte bu yüce hükümdar Süleyman aleyhisselam’ın halkı arasından birisi, bu kadar büyük bir güce sahipti. Hatta bundan daha ilerisi de vardı: 40. “Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki...” Müfessirlerin dediklerine göre bu, Süleyman aleyhisselam’ın yanında bulunan Berhiya oğlu Asaf diye bilinen alim ve salih bir zat idi. Bu zat, kendisi anılarak Allah’a dua edildiğinde Allah’ın duayı kabul ettiği, istekte bulunulduğunda istenilenleri verdiği, Allah’ın ism-i azamını bilen birisi imiş. “Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Yüce Allah’a bu ismini anıp dua ederek derhal bu tahtın hazır olacağını söyledi. Gerçekten Allah’a dua etti ve taht huzura geldi. Bu olay böyle olabileceği gibi bu kişinin, nezdinde kitaptan bir bilgiye sahip olup bu bilgi sayesinde uzak olanı yakına getirebilme, elde edilmesi zor olanı elde edebilme gücüne sahip olduğu da kastedilmiş olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce” Yüce Allah’a verdiği güç ve kudrete, hükümdarlığına, işleri kendisine kolaylaştırmasına hamd-ü senâda bulundu ve “dedi ki: Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır.” Yani Rabbim, bunlarla beni sınamak için bunları bana vermiş bulunuyor. Süleyman aleyhisselam hükümdarlığı, saltanatı ve kudreti ile -cahil hükümdarların huyu olduğu şekilde- asla gurura kapılmadı. Aksine o, bunların Rabbinin bir sınaması olduğunu bildiğinden, bu büyük nimetin şükrünü yerine getirememekten korkmuştu. Daha sonra bu şükrün, Yüce Allah’a bir faydasının olmadığını, esasen bunun faydasının kişinin kendisine olduğunu beyan ederek şunları söyledi:“Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim Ğanidir” onun amellerine muhtaç değildir, “Kerimdir” hayırları şükredeni de nankörlük edeni de kapsayacak kadar cömert, lütuf ve kerem sahibidir. Ancak O’nun nimetlerine şükür, nimetlerinin daha da artmasına vesile olur. Nankörlük etmek ise nimetlerin yok olmasına sebep olur.
41. Daha sonra Süleyman aleyhisselam çevresinde bulunanlara:“dedi ki: Tahtını” ona bir şeyler katarak ve ondan bir şeyler eksilterek “onun tanıyamayacağı bir şekle sokun.” Bu yolla bizler onun aklını sınamak maksadı ile “bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi” hükümdarlığına yakışacak şekilde bir zekâ ve kavrayışı var mı “yoksa bulamayacak mı?”
42. Kadın hükümdar, Süleyman aleyhisselam’ın yanına “geldiğinde” tahtı ona gösterildi. Halbuki onu geride, kendi ülkesinde bırakıp gelmişti. Ona “denildi ki: Senin tahtın böyle midir?” Yani bizim bildiğimize göre senin pek büyük bir tahtın varmış. Acaba o, bizim sana gösterdiğimiz bu tahta benziyor mu? “O da: Tıpkı o, dedi.” Bu, kadının zeka ve ince kavrayışının bir ifadesidir. Gördüğü tahtta birtakım değişiklikler ve onun tanınmasını engelleyen unsurlar olduğu için onun kendi tahtı olduğunu söylemedi; ama onun kendi tahtı olmadığını da söylemedi. Çünkü tahtını tanımıştı. O bakımdan her iki durum hakkında da doğru kabul edilebilecek ve her iki anlama gelebilecek ihtimalli bir ifade kullandı. Süleyman aleyhisselam onun tahtını tanımasına ve akıllılığına hayret ederek, Yüce Allah’a da kendisine bu kadına verdiğinden daha büyük bağışlarda bulunduğundan şükrederek dedi ki:“Bize bundan” bu hükümdar kadından “önce ilim” hidâyet, akıl ve kararlılık “verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” İşte asıl faydalı hidâyet ve ilim budur. Bu cümlenin, Sebe’ kraliçesinin söylediği sözlerden olma ihtimali de vardır. Yani “Biz, Süleyman’ın, bu tahtı çok uzaklardan buraya getirdiğini gördüğümüz ve kudretine tanık olduğumuz bu halden önce onun mülkü, saltanatı ve iktidarının gücü hakkında bilgi sahibi idik. O bakımdan ona itaat edip onun otoritesine boyun eğerek teslimiyetle geldik.”
43. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu” İslâm’a girmekten “alıkoymuştu.” Zira -o kadın, hakkı batıldan ayırt edebilecek zekâ ve kavrayışa sahip olmakla birlikte- batıl inanışlar, kalbin basiretini yok eder. “Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi.” Bu sebepten ötürü onların dinleri üzere devam etti. Bir kimsenin yaygın olan dine mensup kimselerden tek başına ayrılması ve aklı ile onların sapıklık ve hata içerisinde olduklarını görmesi, sürüp giden bir âdetin bu durumunu tespit edebilmesi, ender rastlanan bir hadisedir. O bakımdan bu kadının küfür üzere olması, garip karşılanacak bir şey değildi.
44. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam bu kadın hükümdarın, akılları hayrete düşürecek şekilde saltanatını görmesini istediğinden onun köşkteki oldukça geniş ve yüksek bir salona girmesini arzu etmişti. Burası, alt tarafından ırmaklar akan, sırçadan bir köşktü. “Ona: Köşke gir, denildi.” Billur, şeffaf olduğundan ve altındaki suyu üzerinde herhangi bir şey yokmuş gibi akıyor gösterdiğinden onu “görünce derin bir su sandı ve” o suya girmek için “(eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı.” Bu da kadının akıllılığından ve edebinden kaynaklanmaktadır. Çünkü girmesi, emrolunan yere girmekten imtina etmemişti. Zira o, ancak kendisine ikramda bulunulsun diye çağırıldığını biliyordu. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam’ın hakimiyet ve tanziminden bu köşkü belli bir hikmete binaen yaptığını anlıyor ve gördüğü bunca şeyden sonra kötü herhangi bir durumla karşılaşacağından yana en ufak bir şüphe kalbinde bulunmuyordu. Kadın, suya girmek maksadıyla hazırlanınca Süleyman aleyhisselam ona:“Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O bakımdan ayaklarını açmana gerek yoktur. Kadın Süleyman aleyhisselam’ın yanına ulaşıp birtakım hususlara tanık olduktan sonra onun peygamberliğinin kesinlikle sabit olduğunu anlayıp küfründen döndü ve “dedi ki: Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” üce Allah’ın Sebe’ kraliçesi ve Süleyman aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenlere dair anlattıkları bunlardan ibarettir. Bunun dışında uydurma birtakım ek açıklamalarla İsrailî kıssaların, Yüce Allah’ın kelâmının tefsiri ile hiçbir ilgisi yoktur. Bunlar ancak hatadan korunmuş peygamberden geldiği bilinen delile bağlı olarak kabul edilebilirler. Bu konuda nakledilenlerin tamamı yahut pek çoğu ise bu delile uygun değildir. O bakımdan en sağlıklı karar, bu gibi ayrıntılardan ve açıklamalardan yüz çevirmek, bunları tefsirlere sokmamaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Neml 27:20
15- Andolsun biz Davud’a ve Süleyman’a (geniş) bir ilim verdik. İkisi de:“Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun” dediler. 16- Süleyman, Davud’a mirasçı oldu. Dedi ki:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve her şeyden de bize verildi. Şüphe yok ki bu, apaçık bir lütuftur.” 17- Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan ordusu huzurunda toplandı. Hepsi de düzen içinde sevk ve idare olunurlardı. 18- Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca dedi ki:“Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” 19- Süleyman, karıncanın bu sözünden dolayı tebessüm etti ve dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye ve razı olacağın salih ameller işlemeye beni her daim muvaffak kıl! Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat.” 20- Kuşları teftiş etti ve dedi ki:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” 21- “Ya bana apaçık bir delil getiririr ya da onu şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” 22- Çok geçmeden hüdhüd geldi ve dedi ki:“Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe’den kesin bir haber getirdim.” 23- “Ben bir kadının onlara hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” 24- “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” 25- “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan, gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye (şeytan böyle yapmış).” 26- “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur, büyük Arş’ın Rabbidir.” 27- Dedi ki:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız.” 28- “Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır. Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” 29- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” 30- “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır).” 31- “Bana karşı büyüklenmeyin ve teslim/müslüman olarak yanıma gelin”(diye yazmaktadır). 32- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin. Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” 33- Dediler ki:“Biz güçlü kimseleriz ve çetin savaşçılarız. Bununla beraber yetki senindir. O nedenle düşün ve ne emredeceğine sen karar ver.” 34- Dedi ki:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler ve halkının şereflilerini zelil kılarlar. Gerçekten onlar böyle yaparlar.” 35- “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” 36- (Elçi) Süleyman’a geldiğinde Süleyman dedi ki: “Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri, size verdiklerinden daha hayırlıdır. O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” 37- “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” 38- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” 39- Cinlerden bir ifrit dedi ki:“Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” 40- Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki:“Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce dedi ki:“Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır. Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim, Ğanidir, Kerimdir. 41- Dedi ki: “Tahtını onun tanıyamayacağı bir şekle sokun da bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi yoksa bulamayacak mı?” 42- (Kraliçe) geldiğinde denildi ki: “Senin tahtın böyle midir?” O da: “Tıpkı o!” dedi. “Bize bundan önce ilim verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” 43- Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu (tevhidden) alıkoymuştu. Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi. 44- Ona:“Köşke gir” denildi. O da (köşkün zeminini) görünce onu derin bir su sandı ve (eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı. Süleyman da dedi ki: “Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O da şöyle dedi: “Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.”
15. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de Davud’a ve oğlu Süleyman’a aleyhimesselam lütfetmiş olduğu pek büyük ve geniş ilme dikkatleri çekmektedir. Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Davud ve Süleyman’ı da (an). Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükümlerine tanık idik. Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık. Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik.”(el-Enbiya, 21/78-79)“İkisi de” Rablerinin kendilerine öğretmiş olduğu pek büyük ilim lütfuna karşılık şükür olmak üzere: “Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun, dediler.” Yüce Allah’a kendilerini mü’min ve mutlu kimselerden kıldığı ve bu mü’minler arasında da özel ve seçkin kimseler eylediği için hamd-u senâda bulundular. Mü’minler dört derecedir: Salihler, onların üstünde şehidler, onların üstünde sıddîklar, onların üzerinde de peygamberler gelir. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun- her ne kadar ulu’l-azm beş peygamberin derecesinden daha aşağı bir derecede iseler de peygamberlerin seçkinlerindendir. Yüce Allah’ın kendilerini yücelterek Kitabında söz konusu ettiği, onları çokça övdüğü, üstün, şerefli ve faziletli peygamberler arasındadırlar. İşte onlar da bu mevkiye ulaştıklarından ötürü cenab-ı Allah’a hamd-ü senâlarda bulundular. Yüce Allah’a ihsan etmiş olduğu dini ve dünyevi nimetleri dolayısıyla şürketmek, bütün nimetlerin Rabbinden geldiğini görerek bunlardan dolayı övünüp şımarmamak, aksine bundan dolayı çokça şükretmekle görevli olduğunu kabul etmek, kulun bahtiyar kimselerden olduğunun bir göstergesidir.
16. Yüce Allah, her ikisini bir arada övdükten sonra Süleyman aleyhisselam’ı özellikle ona ihsan ettiği nimetleriyle söz konusu etmektedir. Çünkü Yüce Allah, Süleyman’a pek büyük bir mülk vermiş ve babasının sahip olmadığı imkânlara onu mazhar kılmıştı. -Her ikisine de selam olsun- İşte bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Süleyman, Davud’a mirasçı oldu.” Yani onun ilim ve peygamberliğini miras aldı. Babasının ilmi, onun da ilmine katılmış oldu. Babası hayatta iken kendisinin sahip olduğu ilmin yanı sıra babasının özel olarak sahip olduğu ilmi ondan öğrenmiş olma ihtimali de vardır. Çünkü önceden de geçtiği gibi Yüce Allah’ın:“Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık” buyruğu, Süleyman’ın özel bir bilgiye sahip olduğunu göstermektedir. İşte Yüce Allah’a şükür etmek, O’nun ihsanında yüzdüğünü dile getirmek ve üzerindeki nimeti ifade etmek üzere şöyle demişti:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi.” Süleyman aleyhisselam kuşların neler söylediğini ve ne konuştuklarını anlıyordu. Nitekim -ileride geleceği gibi- Hudhud ile karşılıklı konuştuğunu, ayrıca karıncanın diğer karıncalara söyledikleri sözleri anladığını görüyoruz. Bu, Süleyman aleyhisselam’dan başkasına ihsan edilmiş değildi. “Her şeyden de bize verildi.” Yani Yüce Allah, bizlere hiçbir insana vermediği hükümdarlık, saltanat ve başkalarını egemenlik altına almanın yol ve imkânlarını bağışlamış bulunuyor. Bundan dolayı Süleyman aleyhisselam yüce Rabbine şöyle dua etmiştir:“Rabbim, bana mağfiret buyur ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ver bana!”(Sad, 38/35) Yüce Allah da ona şeytanları/cinleri amade kılmıştı. Onun emri altında dilediği ve başkalarının yapmaktan acze düştüğü her türlü işi yaparlardı. Gidişi bir ay, dönüşü de bir aylık mesafe olan rüzgarı da onun emrine vermişti. “Şüphe yok ki bu” Allah’ın bize bağışladığı, başkalarına üstün kılarak bize özel olarak ihsan ettiği bu şeyler “apaçık bir lütuftur.” Bu ifadelerle Yüce Allah’ın nimetini en mükemmel bir şekilde itiraf etmiş bulunuyordu.
17. Yani onun Adem oğullarından, cinlerden, şeytanlardan ve kuşlardan oluşan çeşitli ve çok sayıdaki orduları huzuruna toplandı. Bunlar gâyet düzenli bir şekilde yürüyen, konaklayan ve hareket eden ordular olup başından sonuna kadar güzel bir şekilde idare edilirlerdi. Bunun için gereken hazırlıklar yapılmış, tedbirler alınmıştı. Bütün bu ordular Süleyman’ın emriyle hareket ederler, onun emrine riâyet ederlerdi. Ona karşı gelme güçleri yoktu, ona asla baş kaldırmazlardı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, bizim hesapsız bağışımızdır. Artık ister ver, ister vermeyip tut.”(Sad, 38/39) Yani sen hesapsız olarak vereblirsin, demektir.
18. Süleyman aleyhisselam yolculuklardan birisinde bu muazzam ordularıyla birlikte yol alıyordu. “Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca” diğer arkadaşlarını ve hemcinslerini uyararak dedi ki: “Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” Bu karınca diğer karıncalara öğüt vererek onlara sözlerini işittirdi. Bu ya bizzat kendi gücüyle olmuştur ki buna göre Yüce Allah karıncalara olağan dışı işitme cihazları vermiş demektir. Çünkü vadiyi doldurmuş bunca karıncaya tek bir karıncanın sesinin işittirip onları uyarması, hayret verici işlerdendir. Ya da o karınca, çevresindeki diğer karıncalara durumu bildirdi. Sonra da bu haber birinden ötekine ulaşarak sonunda hepsi bundan haberdar oldu. Bu karınca onlara tedbirlerini almalarını emretti ki bunun yolu da yuvalarına girmeleridir. Karınca Süleyman’ın, onun hakimiyetinin ve askerlerinin muazzam olduğunu bildiğinden bir anlamda: Onlar eğer sizleri çiğneyecek olurlarsa, bu kasten olmayacaktır, farkında olmadan bu işi yapacaklardır; bundan dolayı da mazurdurlar, demiştir.
19. Süleyman aleyhisselam karıncanın bu sözünü işitmiş ve anlamıştı. O bakımdan “bu sözünden dolayı...” Bir karıncanın kendi ümmetine bu şekilde nasihat etmesine, iyiliklerini istemesine, güzel ve açık ifadelerine hayret ederek “tebessüm etti…” İşte peygamberlerin -hepsine salat ve selam olsun- hali budur. Edepleri kemal derecesindedir. Yerli yerince hayret ederler ve onların gülmeleri tebessüm derecesini aşmaz. Nitekim Allah Rasûlünün de bütün gülmeleri tebessüm şeklindeydi. Çünkü kahkaha, aklın hafifliğine ve kötü edebe delâlet eder. Hayreti gerektiren hususlara hayret etmemek ve tebessüm dahi etmemek ise kötü huya ve zorbalığa delildir. Peygamberler ise bunlardan münezzehtir. üleyman aleyhisselam kendisini bu hale ulaştıran Yüce Allah’a şükrederek dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye… muvaffak kıl” Çünkü anne babaya verilen nimet, çocuğa da verilmiş sayılır. Bu nedenle o da Rabbinden kendisine ve ana-babasına ihsan edilen dini ve dünyevi nimetlerine şükürde bulunmaya kendisini muvaffak kılınmasını diledi. “Razı olacağın salih ameller işlemeye…” Senin emrine uygun, ihlaslı, ameli bozucu ve faziletini eksiltici şeylerden uzak, razı olabileceğin şekilde salih amelde bulunma başarısını bana ihsan et. “Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat” ki bu rahmetin bir tecellisi de cennete koymandır. Zira ilahi rahmet, derecelerine ve mevkilerine göre sadece salih kimselere aittir. u, Cenab-ı Allah’ın Süleyman’ın, karıncanın hem cinslerine hitap ve seslenişini işitmesi ile ilgili bize zikrettiği bir örnek bir kıssa idi. Daha sonra Süleyman’ın kuşlarla konuşmasını dile getiren bir başka örneği söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
20. “Kuşları teftiş etti.” Bu ifade, Süleyman aleyhisselam’ın azim ve kararlılığının kemaline, askerlerini güzel bir şekilde düzenlediğine, küçük büyük bütün işlerini bizzat kendisinin çekip çevirdiğine delildir. Öyle ki o, kuşları teftiş etme, hepsi huzurda mıdır yoksa onlardan gelmeyenler var mıdır diye durumlarını araştırma işini dahi ihmal etmiyordu. İşte âyetin bu buyruğunun ifade ettiği anlam budur. Burada “Süleyman aleyhisselam, su uzakta mıdır, yakında mıdır diye kendisine göstermesi için kuşların içinde hüdhüdü aradı” diyenler, herhangi bir gerçeği dile getirmiş değillerdir. Nitekim bunların iddiasına göre hüdhüd, yerin altındaki suyu görebiliyordu. Ama böyle bir görüşün doğruluğuna dair delil yoktur. Aksine akli ve lafzi delil, bu görüşün yanlış olduğuna delildir. Akli delil şudur: Normalde tecrübe ve müşahadeyle bilinen husus şudur ki bütün hayvanlar arasında böyle harikulade bir görüş kabiliyetine sahip bir hayvan yoktur. Onlar arasında yoğun yer katmanlarının altındaki suyu görebilen bir tür bulunmamaktadır. Böyle bir şey olsaydı şüphesiz Yüce Allah bunu da söz konusu ederdi. Çünkü bu da en büyük ilâhî delil ve mucizelerden birisi olurdu. Lafzi delile gelince eğer böyle bir mana kastedilmek istenseydi ayette şöyle buyurulması gerekirdi:“Süleyman susuz kalınca, kendisine suyun nerede olduğunu tespit etmesi için hüdhüdü aradı.” Yahut da “Hüdhüdün nerede olduğunu sordu” vb. Ancak Süleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırmasının sebebi, onlardan kimin mevcut olduğunu, kimin bulunmadığını, kimin kendisine ayrılan yer ve konumu muhafaza ettiğini, kimin etmediğini görmekti. Aynı şekilde Süleyman aleyhisselam’ın, Hüdhüd’ün su bulmasına gerek duyacak kadar zaruret derecesinde suya muhtaç olması söz konusu değildir. Çünkü onun emrinde ne kadar derinde olursa olsun yeri kazıp su çıkartacak imkâna sahip şeytanlar ve ifritler vardı. Yüce Allah, gidiş ve geliş mesafesi bir aylık yol olan rüzgarı da emrine vermişti. Bütün bunlar varken su bulmak için hüdhüde nasıl ihtiyacı olabilirdi ki? efsirlerde bulunan ve yaygınlık kazanan bu tür açıklamalar, aslında İsrailoğullarından aktarılan dayanaksız nakillerdir. Bunları nakledenler, bu sözlerin doğru anlamlar ile çeliştiklerinden ve lafzi buyruklara mutabık olmadıklarından gafil olarak onları aktarmaktadır. Daha sonra da bu görüşler aktarılmaya devam etmiş ve sonra gelenler, önce gelenin naklini doğru kabul ederek nakledip durmuş ve nihâyet bunların doğru olduğu sanılır olmuştur. Böylece tefsirlerde bu gibi önemsiz ve değersiz görüşler yer almış oldu. Akıllı ve ince kavrayışlı bir kimse ise Cenab-ı Allah’ın, alimleriyle cahilleriyle bütün insanlara hitap etmek üzere gönderdiği, apaçık Arapça bir dil ile indirdiği bu Kur’ân-ı Kerîm’in manaları üzerinde tefekkür edip onları fasih Arapça konuşanların bildiği, Arap dilindeki malum lafızlara göre anlamalarını emrettiğini bilir. Böyle bir kimse, Allah Rasûlü dışındaki birinden nakledilmiş birtakım görüşlerle karşılaştığında onları, bu asli kaideye göre değerlendirir. Ona uygun düşerse kabul eder. Çünkü lafız, o manaya delâlet etmektedir. Şâyet bu nakledilen görüş, hem lafız, hem mana itibariyle yahut da sadece lafzı ya da manası itibariyle bu kaideye aykırı ise o görüşü reddeder, batıl olduğuna kesin hüküm verir. Çünkü o, nakledilen bu görüş ile çelişen temel bir bilgiye sahiptir. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in sözünden ve delâletinden anlaşılan manadır. üleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırıp hüdhüdü bulamayışı, onun işlerin idaresini bizzat üstlenmekte kararlı olduğuna ve bu küçücük kuşun yokluğunu fark edecek kadar mükemmel dikkatine delildir. Bunun üzerine o şöyle demiştir:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” Yani benim o kuşu göremeyişimin sebebi, onun bu pek çok ümmetler arasında saklı kalmasından dolayı mıdır? Onu neden fark edemiyorum? Yoksa o, benden izinsiz ve benim emrimi almadan mı kayıplara karıştı. O vakit, hüdhüde kızıp onu tehdit ederek şunları söyledi:
21. “Ya bana” geri kalmasına, gecikmesine dair “apaçık bir delil getirir ya da onu” öldürme dışında “şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” Bu da Süleyman aleyhisselam’ın ne kadar mükemmel bir vera’ ve insafa sahip olduğunu gösterir. Çünkü o, gerekçesiz olarak onu cezalandırmaya yahut öldürmeye yemin etmedi. Çünkü böyle bir ceza, ancak bir suç dolayısıyla verilebilir. Ama Hüdhüd’ün hazır bulunmaması açık bir mazeret sebebiyle de olabilirdi. Bundan dolayı vera’ ve ince kavrayışı dolayısıyla açık bir mazeret sunması halini istisna etmişti.
22. “Çok geçmeden hüdhüd geldi” Bu, askerlerinin Süleyman aleyhisselam’dan çekindiklerine, onun emirlerine sıkı sıkıya bağlı kaldıklarına delildir. O kadar ki apaçık bir mazereti dolayısıyla geciken hüdhüd dahi çok uzun bir süre gecikmeye cesaret edememişti. Süleyman aleyhisselam’a “dedi ki: Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim.” Senin bunca geniş ilmine ve bu konudaki üstün derecene rağmen senin bilmediğin bir hususu ben görüp öğrendim. “Ve sana” Yemen’de bilinen bir kabile olan “Sebe’den kesin” doğruluğu kesinlikle bilinen “bir haber getirdim.” Daha sonra getirdiği bu haberin mahiyetini açıklayarak şöyle dedi:
23. “Ben bir kadının onlara” bu Sebe’ kabilesine “hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona” hükümdarlara verilen türden mal, silah, asker, kale vb. “her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” Yani üzerine oturduğu krallık tahtı, müthiş bir tahttır. Tahtların büyüklüğü ise ülkenin büyüklüğüne, egemenliğin gücüne ve kendileriyle istişare edilen yiğitlerin çokluğuna delildir.
24. “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm.” Yani onlar, güneşe tapan müşrik kimselerdi. “Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş” o bakımdan onlar da tuttukları bu yolun hak olduğunu düşünmektedirler “onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” Zira izlediği yolun hak olduğu kanaatine sahip olan bir kimsenin, bu inancı değişmediği sürece hidâyet bulması ümit edilemez. Sözlerine devamla dedi ki:
25. “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan” yani göklerde ve yerin köşe bucağında bulunan, küçük büyük bütün yaratılmışları, bitkilerin tohumlarını, kalplerin sakladığı her türlü şeyi bilen, göklerde ve yerde bulunan gizlilikleri yağmur yağdırmak ve bitkileri bitirmek sûretiyle ortaya çıkartan, aynı şekilde Sûra üfürüleceği vakit de yerde saklı bulunan şeyleri ve ölüleri -amellerinin karşılıklarını vermek üzere- oradan çıkartacak olan, “gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye” şeytan böyle yapmış.
26. “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” İbadet, yöneliş, önünde zilletle eğilmek ve sevmek O’ndan başkasına yaraşmaz. Çünkü sahip olduğu kamil sıfatları ve nimetleri dolayısıyla yegane ilâh O’dur. “…büyük Arşın Rabbidir.” Arş, bütün kainatın tavanıdır, gökleri ve yeri kuşatmıştır. İşte yalnız egemenlik alanı pek büyük, şanı pek muazzam olan bu gerçek hükümdarın önünde zilletle eğilmek, itaatle boyun eğmmek, secdeye kapanmak ve rükûya varmak gerekir.
27-28. Hüdhüd, Süleyman aleyhisselam’a bu büyük haberi verince kendini kurtardı. Süleyman aleyhisselam da bu bilgiye sahip olmadığı için hayrete düştü. Aklının kemalini, ağırbaşlılıkla ve teenni ile hareket edişini ispatlayan bir üslûpla şöyle dedi:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız. Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır.” Bu mektubun içeriği ve mahiyeti birazdan gelecektir. “Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” Yani fazla uzaklaşmadan, bu mektuba ne karşılık vereceklerini ve kendi aralarındaki görüş alış-verişlerini gözle!
29. Hüdhüd, mektubu alıp hükümdarları olan kadının yanına bıraktı. O da kavmine:“Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” Yani yeryüzü hükümdarlarının en büyüklerinden, oldukça kıymetli bir mektup gönderildi. Daha sonra bu mektubun muhtevasını açıklayarak şöyle dedi: 30-31. “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır). Bana karşı büyüklenmeyin ve müslümanlar olarak yanıma gelin, (diye yazmaktadır).” Yani siz, bana karşı üstünlük taslamaya kalkışmayın. Aksine boyun eğerek hükümdarlığımın kapsamına girin, emirlerime itaat edin ve teslimiyetle bana gelin. Tam bir açıklama ile birlikte son derece veciz bir mektuptur bu. Çünkü kendisine karşı büyüklenmemelerini, mevcut halleri üzere kalmamalarını, emrine itaat ederek itaatinin kapsamına girip kendisinin huzuruna gelmelerini emretmekte ve onları İslâm’a girmeye de çağırmaktadır. u buyruktan mektuplara (kitaplara) besmeleyi tam olarak yazarak başlamanın ve en başında da gönderenin ismini yazmanın müstehap olduğu anlaşılmaktadır.
32. Hükümdar kadın da isabetli karar almak arzusundan ve akıllılığından ötürü devlet büyüklerini ve ileri gelen yöneticileri bir araya getirerek:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin.” Bu mektuba ne şekilde cevap vereceğimizi bana bildirin. Bu hükümdarın itaatini kabul edip emrine uyalım mı, yoksa başka bir şey mi yapalım? “Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” Sizin görüşünüzü almadan, size danışmadan, kendi başıma hiçbir işe karar vermiş değilim. 33. “Dediler ki: Biz güçlü kimseleriz kimseleriz ve çetin savaşçılarız.” Eğer sen, onun bu isteğini reddedecek, onun itaatine girmeyecek olursan gerçekten biz savaş gücü olan kuvvetli kimseleriz. Onlar, sanki bu görüşe meyletmiş gibi görünüyorlar. Ancak bu görüş kabul görseydi, perişan olurlardı. Ancak bu görüşte karar kılmayıp devamla:“Bununla beraber yetki senindir.” Senin görüşünü kabule hazırız, dediler. Çünkü hükümdarlarının ne kadar akıllı ve yerinde karar verdiğini, kendilerinin samimi olarak iyiliklerini istediğini biliyorlardı.“ O nedenle düşün” taşın, ölç, biç “ve ne emredeceğine sen karar ver.”
34. Hükümdar kadın, savaş doğrultusundaki görüşlerinden vazgeçirmek için onları ikna edip savaşın kötü sonuçlarını açıklamak üzere şöyle dedi:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler.” Kimisini öldürür, kimisini esir alırlar, mallarını talan ederler ve ülkeyi tahrip ederler. “halkının şereflilerini zelil kılarlar.” İnsanların şereflileri olan lider ve efendileri en aşağılık kimselere çevirirler. Yani savaş, uygun bir görüş değildir. Bununla birlikte ben, onun gerçek halini açığa çıkartmadan ve bu konuda araştırma yapacak kimseler göndermeden ona itaat edecek de değilim. Ancak bu araştırmadan sonra biz, basiretli bir şekilde ne yapacağımızı kararlaştırabiliriz. 35. “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin” onun tarafından “nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” Acaba görüşünü ve sözünü sürdürecek mi yoksa hediyeye kanarak düşüncesini değiştirecek mi? Kendisinin ve askerlerinin durumu nedir onu da öğreneceğim. Bunun üzerine hükümdar kadın, kavminin akıllı ve görüş sahipleri arasından seçtiği elçilerle birlikte bir hediye gönderdi.
36. Elçiler hediyeleri getirip “Süleyman’a geldiğinde” o, isteğini kabul etmemelerini tepkiyle ve öfkeyle karşılayarak:“dedi ki: Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri size verdiklerinden daha hayırlıdır.” Hediyenin benim yanımda hiçbir kıymeti yok. Bundan dolayı da sevinmem. Zira Allah, beni ona muhtaç kılmamıştur ve bana pek çok nimetler vermiştir. “O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” Çünkü siz dünyayı seviyorsunuz ve elinizdeki mallar da Allah’ın bana verdiklerine oranla çok azdır.
37. Daha sonra elçiye -akıllı bir kimse olduğunu görüp sözünü olduğu gibi aktaracağını anladığından- mektuba gerek olmaksızın şu tavsiyede bulundu: Getirdiğin hediyenle birlikte “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz.” Onlar, bu ordularımızın önünde durma gücünü bulamayacaklardır. “ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” Elçi de kavmine geri döndü ve onlara Süleyman aleyhisselam’ın söylediklerini bildirdi. Bunun üzerine Süleyman’ın yanına gitmek üzere gerekli yol hazırlıklarına koyuldular.
38. Süleyman, kendisine gelmek üzere mutlaka yola koyulacaklarını bildiğinden çevresinde hazır bulunan cin ve insanlara şöyle dedi:“Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” Yani kim getirebilir ki biz, onlar İslâm’a girmeden ve böylelikle malları saygın ve dokunulmaz olmadan önce onun üzerinde tasarrufta bulunabilelim. 39. “Cinlerden bir ifrit” oldukça güçlü ve süratli çalışan kimseye ifrit denir. “Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” Görüldüğü kadarıyla o sırada Süleyman aleyhisselam Şam’da bulunuyordu. Buna göre kendisiyle Sebe’ arasında iki ay gidiş, iki ay dönüş olmak üzere dört aylık bir mesafe bulunuyordu. Buna rağmen bu ifrit, ona şöyle demişti: Bu tahtı büyüklüğüne, ağırlığına ve aradaki mesafenin uzaklığına rağmen sen şu oturmakta olduğun meclisten kalkmadan önce onu getirmeyi üstlenebilirim. Uzunca oturulan meclislerde mutad olan, bu meclislerin kuşluk vakti boyunca sürmesi ve günün üçte biri kadar olmasıdır. Bu, mutad olan sürenin nihaî vaktidir. Bazen bundan daha az da olabilir, daha çok da olabilir. İşte bu yüce hükümdar Süleyman aleyhisselam’ın halkı arasından birisi, bu kadar büyük bir güce sahipti. Hatta bundan daha ilerisi de vardı: 40. “Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki...” Müfessirlerin dediklerine göre bu, Süleyman aleyhisselam’ın yanında bulunan Berhiya oğlu Asaf diye bilinen alim ve salih bir zat idi. Bu zat, kendisi anılarak Allah’a dua edildiğinde Allah’ın duayı kabul ettiği, istekte bulunulduğunda istenilenleri verdiği, Allah’ın ism-i azamını bilen birisi imiş. “Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Yüce Allah’a bu ismini anıp dua ederek derhal bu tahtın hazır olacağını söyledi. Gerçekten Allah’a dua etti ve taht huzura geldi. Bu olay böyle olabileceği gibi bu kişinin, nezdinde kitaptan bir bilgiye sahip olup bu bilgi sayesinde uzak olanı yakına getirebilme, elde edilmesi zor olanı elde edebilme gücüne sahip olduğu da kastedilmiş olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce” Yüce Allah’a verdiği güç ve kudrete, hükümdarlığına, işleri kendisine kolaylaştırmasına hamd-ü senâda bulundu ve “dedi ki: Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır.” Yani Rabbim, bunlarla beni sınamak için bunları bana vermiş bulunuyor. Süleyman aleyhisselam hükümdarlığı, saltanatı ve kudreti ile -cahil hükümdarların huyu olduğu şekilde- asla gurura kapılmadı. Aksine o, bunların Rabbinin bir sınaması olduğunu bildiğinden, bu büyük nimetin şükrünü yerine getirememekten korkmuştu. Daha sonra bu şükrün, Yüce Allah’a bir faydasının olmadığını, esasen bunun faydasının kişinin kendisine olduğunu beyan ederek şunları söyledi:“Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim Ğanidir” onun amellerine muhtaç değildir, “Kerimdir” hayırları şükredeni de nankörlük edeni de kapsayacak kadar cömert, lütuf ve kerem sahibidir. Ancak O’nun nimetlerine şükür, nimetlerinin daha da artmasına vesile olur. Nankörlük etmek ise nimetlerin yok olmasına sebep olur.
41. Daha sonra Süleyman aleyhisselam çevresinde bulunanlara:“dedi ki: Tahtını” ona bir şeyler katarak ve ondan bir şeyler eksilterek “onun tanıyamayacağı bir şekle sokun.” Bu yolla bizler onun aklını sınamak maksadı ile “bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi” hükümdarlığına yakışacak şekilde bir zekâ ve kavrayışı var mı “yoksa bulamayacak mı?”
42. Kadın hükümdar, Süleyman aleyhisselam’ın yanına “geldiğinde” tahtı ona gösterildi. Halbuki onu geride, kendi ülkesinde bırakıp gelmişti. Ona “denildi ki: Senin tahtın böyle midir?” Yani bizim bildiğimize göre senin pek büyük bir tahtın varmış. Acaba o, bizim sana gösterdiğimiz bu tahta benziyor mu? “O da: Tıpkı o, dedi.” Bu, kadının zeka ve ince kavrayışının bir ifadesidir. Gördüğü tahtta birtakım değişiklikler ve onun tanınmasını engelleyen unsurlar olduğu için onun kendi tahtı olduğunu söylemedi; ama onun kendi tahtı olmadığını da söylemedi. Çünkü tahtını tanımıştı. O bakımdan her iki durum hakkında da doğru kabul edilebilecek ve her iki anlama gelebilecek ihtimalli bir ifade kullandı. Süleyman aleyhisselam onun tahtını tanımasına ve akıllılığına hayret ederek, Yüce Allah’a da kendisine bu kadına verdiğinden daha büyük bağışlarda bulunduğundan şükrederek dedi ki:“Bize bundan” bu hükümdar kadından “önce ilim” hidâyet, akıl ve kararlılık “verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” İşte asıl faydalı hidâyet ve ilim budur. Bu cümlenin, Sebe’ kraliçesinin söylediği sözlerden olma ihtimali de vardır. Yani “Biz, Süleyman’ın, bu tahtı çok uzaklardan buraya getirdiğini gördüğümüz ve kudretine tanık olduğumuz bu halden önce onun mülkü, saltanatı ve iktidarının gücü hakkında bilgi sahibi idik. O bakımdan ona itaat edip onun otoritesine boyun eğerek teslimiyetle geldik.”
43. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu” İslâm’a girmekten “alıkoymuştu.” Zira -o kadın, hakkı batıldan ayırt edebilecek zekâ ve kavrayışa sahip olmakla birlikte- batıl inanışlar, kalbin basiretini yok eder. “Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi.” Bu sebepten ötürü onların dinleri üzere devam etti. Bir kimsenin yaygın olan dine mensup kimselerden tek başına ayrılması ve aklı ile onların sapıklık ve hata içerisinde olduklarını görmesi, sürüp giden bir âdetin bu durumunu tespit edebilmesi, ender rastlanan bir hadisedir. O bakımdan bu kadının küfür üzere olması, garip karşılanacak bir şey değildi.
44. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam bu kadın hükümdarın, akılları hayrete düşürecek şekilde saltanatını görmesini istediğinden onun köşkteki oldukça geniş ve yüksek bir salona girmesini arzu etmişti. Burası, alt tarafından ırmaklar akan, sırçadan bir köşktü. “Ona: Köşke gir, denildi.” Billur, şeffaf olduğundan ve altındaki suyu üzerinde herhangi bir şey yokmuş gibi akıyor gösterdiğinden onu “görünce derin bir su sandı ve” o suya girmek için “(eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı.” Bu da kadının akıllılığından ve edebinden kaynaklanmaktadır. Çünkü girmesi, emrolunan yere girmekten imtina etmemişti. Zira o, ancak kendisine ikramda bulunulsun diye çağırıldığını biliyordu. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam’ın hakimiyet ve tanziminden bu köşkü belli bir hikmete binaen yaptığını anlıyor ve gördüğü bunca şeyden sonra kötü herhangi bir durumla karşılaşacağından yana en ufak bir şüphe kalbinde bulunmuyordu. Kadın, suya girmek maksadıyla hazırlanınca Süleyman aleyhisselam ona:“Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O bakımdan ayaklarını açmana gerek yoktur. Kadın Süleyman aleyhisselam’ın yanına ulaşıp birtakım hususlara tanık olduktan sonra onun peygamberliğinin kesinlikle sabit olduğunu anlayıp küfründen döndü ve “dedi ki: Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” üce Allah’ın Sebe’ kraliçesi ve Süleyman aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenlere dair anlattıkları bunlardan ibarettir. Bunun dışında uydurma birtakım ek açıklamalarla İsrailî kıssaların, Yüce Allah’ın kelâmının tefsiri ile hiçbir ilgisi yoktur. Bunlar ancak hatadan korunmuş peygamberden geldiği bilinen delile bağlı olarak kabul edilebilirler. Bu konuda nakledilenlerin tamamı yahut pek çoğu ise bu delile uygun değildir. O bakımdan en sağlıklı karar, bu gibi ayrıntılardan ve açıklamalardan yüz çevirmek, bunları tefsirlere sokmamaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Neml 27:21
15- Andolsun biz Davud’a ve Süleyman’a (geniş) bir ilim verdik. İkisi de:“Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun” dediler. 16- Süleyman, Davud’a mirasçı oldu. Dedi ki:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve her şeyden de bize verildi. Şüphe yok ki bu, apaçık bir lütuftur.” 17- Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan ordusu huzurunda toplandı. Hepsi de düzen içinde sevk ve idare olunurlardı. 18- Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca dedi ki:“Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” 19- Süleyman, karıncanın bu sözünden dolayı tebessüm etti ve dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye ve razı olacağın salih ameller işlemeye beni her daim muvaffak kıl! Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat.” 20- Kuşları teftiş etti ve dedi ki:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” 21- “Ya bana apaçık bir delil getiririr ya da onu şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” 22- Çok geçmeden hüdhüd geldi ve dedi ki:“Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe’den kesin bir haber getirdim.” 23- “Ben bir kadının onlara hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” 24- “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” 25- “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan, gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye (şeytan böyle yapmış).” 26- “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur, büyük Arş’ın Rabbidir.” 27- Dedi ki:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız.” 28- “Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır. Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” 29- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” 30- “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır).” 31- “Bana karşı büyüklenmeyin ve teslim/müslüman olarak yanıma gelin”(diye yazmaktadır). 32- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin. Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” 33- Dediler ki:“Biz güçlü kimseleriz ve çetin savaşçılarız. Bununla beraber yetki senindir. O nedenle düşün ve ne emredeceğine sen karar ver.” 34- Dedi ki:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler ve halkının şereflilerini zelil kılarlar. Gerçekten onlar böyle yaparlar.” 35- “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” 36- (Elçi) Süleyman’a geldiğinde Süleyman dedi ki: “Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri, size verdiklerinden daha hayırlıdır. O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” 37- “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” 38- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” 39- Cinlerden bir ifrit dedi ki:“Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” 40- Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki:“Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce dedi ki:“Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır. Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim, Ğanidir, Kerimdir. 41- Dedi ki: “Tahtını onun tanıyamayacağı bir şekle sokun da bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi yoksa bulamayacak mı?” 42- (Kraliçe) geldiğinde denildi ki: “Senin tahtın böyle midir?” O da: “Tıpkı o!” dedi. “Bize bundan önce ilim verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” 43- Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu (tevhidden) alıkoymuştu. Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi. 44- Ona:“Köşke gir” denildi. O da (köşkün zeminini) görünce onu derin bir su sandı ve (eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı. Süleyman da dedi ki: “Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O da şöyle dedi: “Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.”
15. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de Davud’a ve oğlu Süleyman’a aleyhimesselam lütfetmiş olduğu pek büyük ve geniş ilme dikkatleri çekmektedir. Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Davud ve Süleyman’ı da (an). Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükümlerine tanık idik. Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık. Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik.”(el-Enbiya, 21/78-79)“İkisi de” Rablerinin kendilerine öğretmiş olduğu pek büyük ilim lütfuna karşılık şükür olmak üzere: “Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun, dediler.” Yüce Allah’a kendilerini mü’min ve mutlu kimselerden kıldığı ve bu mü’minler arasında da özel ve seçkin kimseler eylediği için hamd-u senâda bulundular. Mü’minler dört derecedir: Salihler, onların üstünde şehidler, onların üstünde sıddîklar, onların üzerinde de peygamberler gelir. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun- her ne kadar ulu’l-azm beş peygamberin derecesinden daha aşağı bir derecede iseler de peygamberlerin seçkinlerindendir. Yüce Allah’ın kendilerini yücelterek Kitabında söz konusu ettiği, onları çokça övdüğü, üstün, şerefli ve faziletli peygamberler arasındadırlar. İşte onlar da bu mevkiye ulaştıklarından ötürü cenab-ı Allah’a hamd-ü senâlarda bulundular. Yüce Allah’a ihsan etmiş olduğu dini ve dünyevi nimetleri dolayısıyla şürketmek, bütün nimetlerin Rabbinden geldiğini görerek bunlardan dolayı övünüp şımarmamak, aksine bundan dolayı çokça şükretmekle görevli olduğunu kabul etmek, kulun bahtiyar kimselerden olduğunun bir göstergesidir.
16. Yüce Allah, her ikisini bir arada övdükten sonra Süleyman aleyhisselam’ı özellikle ona ihsan ettiği nimetleriyle söz konusu etmektedir. Çünkü Yüce Allah, Süleyman’a pek büyük bir mülk vermiş ve babasının sahip olmadığı imkânlara onu mazhar kılmıştı. -Her ikisine de selam olsun- İşte bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Süleyman, Davud’a mirasçı oldu.” Yani onun ilim ve peygamberliğini miras aldı. Babasının ilmi, onun da ilmine katılmış oldu. Babası hayatta iken kendisinin sahip olduğu ilmin yanı sıra babasının özel olarak sahip olduğu ilmi ondan öğrenmiş olma ihtimali de vardır. Çünkü önceden de geçtiği gibi Yüce Allah’ın:“Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık” buyruğu, Süleyman’ın özel bir bilgiye sahip olduğunu göstermektedir. İşte Yüce Allah’a şükür etmek, O’nun ihsanında yüzdüğünü dile getirmek ve üzerindeki nimeti ifade etmek üzere şöyle demişti:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi.” Süleyman aleyhisselam kuşların neler söylediğini ve ne konuştuklarını anlıyordu. Nitekim -ileride geleceği gibi- Hudhud ile karşılıklı konuştuğunu, ayrıca karıncanın diğer karıncalara söyledikleri sözleri anladığını görüyoruz. Bu, Süleyman aleyhisselam’dan başkasına ihsan edilmiş değildi. “Her şeyden de bize verildi.” Yani Yüce Allah, bizlere hiçbir insana vermediği hükümdarlık, saltanat ve başkalarını egemenlik altına almanın yol ve imkânlarını bağışlamış bulunuyor. Bundan dolayı Süleyman aleyhisselam yüce Rabbine şöyle dua etmiştir:“Rabbim, bana mağfiret buyur ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ver bana!”(Sad, 38/35) Yüce Allah da ona şeytanları/cinleri amade kılmıştı. Onun emri altında dilediği ve başkalarının yapmaktan acze düştüğü her türlü işi yaparlardı. Gidişi bir ay, dönüşü de bir aylık mesafe olan rüzgarı da onun emrine vermişti. “Şüphe yok ki bu” Allah’ın bize bağışladığı, başkalarına üstün kılarak bize özel olarak ihsan ettiği bu şeyler “apaçık bir lütuftur.” Bu ifadelerle Yüce Allah’ın nimetini en mükemmel bir şekilde itiraf etmiş bulunuyordu.
17. Yani onun Adem oğullarından, cinlerden, şeytanlardan ve kuşlardan oluşan çeşitli ve çok sayıdaki orduları huzuruna toplandı. Bunlar gâyet düzenli bir şekilde yürüyen, konaklayan ve hareket eden ordular olup başından sonuna kadar güzel bir şekilde idare edilirlerdi. Bunun için gereken hazırlıklar yapılmış, tedbirler alınmıştı. Bütün bu ordular Süleyman’ın emriyle hareket ederler, onun emrine riâyet ederlerdi. Ona karşı gelme güçleri yoktu, ona asla baş kaldırmazlardı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, bizim hesapsız bağışımızdır. Artık ister ver, ister vermeyip tut.”(Sad, 38/39) Yani sen hesapsız olarak vereblirsin, demektir.
18. Süleyman aleyhisselam yolculuklardan birisinde bu muazzam ordularıyla birlikte yol alıyordu. “Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca” diğer arkadaşlarını ve hemcinslerini uyararak dedi ki: “Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” Bu karınca diğer karıncalara öğüt vererek onlara sözlerini işittirdi. Bu ya bizzat kendi gücüyle olmuştur ki buna göre Yüce Allah karıncalara olağan dışı işitme cihazları vermiş demektir. Çünkü vadiyi doldurmuş bunca karıncaya tek bir karıncanın sesinin işittirip onları uyarması, hayret verici işlerdendir. Ya da o karınca, çevresindeki diğer karıncalara durumu bildirdi. Sonra da bu haber birinden ötekine ulaşarak sonunda hepsi bundan haberdar oldu. Bu karınca onlara tedbirlerini almalarını emretti ki bunun yolu da yuvalarına girmeleridir. Karınca Süleyman’ın, onun hakimiyetinin ve askerlerinin muazzam olduğunu bildiğinden bir anlamda: Onlar eğer sizleri çiğneyecek olurlarsa, bu kasten olmayacaktır, farkında olmadan bu işi yapacaklardır; bundan dolayı da mazurdurlar, demiştir.
19. Süleyman aleyhisselam karıncanın bu sözünü işitmiş ve anlamıştı. O bakımdan “bu sözünden dolayı...” Bir karıncanın kendi ümmetine bu şekilde nasihat etmesine, iyiliklerini istemesine, güzel ve açık ifadelerine hayret ederek “tebessüm etti…” İşte peygamberlerin -hepsine salat ve selam olsun- hali budur. Edepleri kemal derecesindedir. Yerli yerince hayret ederler ve onların gülmeleri tebessüm derecesini aşmaz. Nitekim Allah Rasûlünün de bütün gülmeleri tebessüm şeklindeydi. Çünkü kahkaha, aklın hafifliğine ve kötü edebe delâlet eder. Hayreti gerektiren hususlara hayret etmemek ve tebessüm dahi etmemek ise kötü huya ve zorbalığa delildir. Peygamberler ise bunlardan münezzehtir. üleyman aleyhisselam kendisini bu hale ulaştıran Yüce Allah’a şükrederek dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye… muvaffak kıl” Çünkü anne babaya verilen nimet, çocuğa da verilmiş sayılır. Bu nedenle o da Rabbinden kendisine ve ana-babasına ihsan edilen dini ve dünyevi nimetlerine şükürde bulunmaya kendisini muvaffak kılınmasını diledi. “Razı olacağın salih ameller işlemeye…” Senin emrine uygun, ihlaslı, ameli bozucu ve faziletini eksiltici şeylerden uzak, razı olabileceğin şekilde salih amelde bulunma başarısını bana ihsan et. “Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat” ki bu rahmetin bir tecellisi de cennete koymandır. Zira ilahi rahmet, derecelerine ve mevkilerine göre sadece salih kimselere aittir. u, Cenab-ı Allah’ın Süleyman’ın, karıncanın hem cinslerine hitap ve seslenişini işitmesi ile ilgili bize zikrettiği bir örnek bir kıssa idi. Daha sonra Süleyman’ın kuşlarla konuşmasını dile getiren bir başka örneği söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
20. “Kuşları teftiş etti.” Bu ifade, Süleyman aleyhisselam’ın azim ve kararlılığının kemaline, askerlerini güzel bir şekilde düzenlediğine, küçük büyük bütün işlerini bizzat kendisinin çekip çevirdiğine delildir. Öyle ki o, kuşları teftiş etme, hepsi huzurda mıdır yoksa onlardan gelmeyenler var mıdır diye durumlarını araştırma işini dahi ihmal etmiyordu. İşte âyetin bu buyruğunun ifade ettiği anlam budur. Burada “Süleyman aleyhisselam, su uzakta mıdır, yakında mıdır diye kendisine göstermesi için kuşların içinde hüdhüdü aradı” diyenler, herhangi bir gerçeği dile getirmiş değillerdir. Nitekim bunların iddiasına göre hüdhüd, yerin altındaki suyu görebiliyordu. Ama böyle bir görüşün doğruluğuna dair delil yoktur. Aksine akli ve lafzi delil, bu görüşün yanlış olduğuna delildir. Akli delil şudur: Normalde tecrübe ve müşahadeyle bilinen husus şudur ki bütün hayvanlar arasında böyle harikulade bir görüş kabiliyetine sahip bir hayvan yoktur. Onlar arasında yoğun yer katmanlarının altındaki suyu görebilen bir tür bulunmamaktadır. Böyle bir şey olsaydı şüphesiz Yüce Allah bunu da söz konusu ederdi. Çünkü bu da en büyük ilâhî delil ve mucizelerden birisi olurdu. Lafzi delile gelince eğer böyle bir mana kastedilmek istenseydi ayette şöyle buyurulması gerekirdi:“Süleyman susuz kalınca, kendisine suyun nerede olduğunu tespit etmesi için hüdhüdü aradı.” Yahut da “Hüdhüdün nerede olduğunu sordu” vb. Ancak Süleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırmasının sebebi, onlardan kimin mevcut olduğunu, kimin bulunmadığını, kimin kendisine ayrılan yer ve konumu muhafaza ettiğini, kimin etmediğini görmekti. Aynı şekilde Süleyman aleyhisselam’ın, Hüdhüd’ün su bulmasına gerek duyacak kadar zaruret derecesinde suya muhtaç olması söz konusu değildir. Çünkü onun emrinde ne kadar derinde olursa olsun yeri kazıp su çıkartacak imkâna sahip şeytanlar ve ifritler vardı. Yüce Allah, gidiş ve geliş mesafesi bir aylık yol olan rüzgarı da emrine vermişti. Bütün bunlar varken su bulmak için hüdhüde nasıl ihtiyacı olabilirdi ki? efsirlerde bulunan ve yaygınlık kazanan bu tür açıklamalar, aslında İsrailoğullarından aktarılan dayanaksız nakillerdir. Bunları nakledenler, bu sözlerin doğru anlamlar ile çeliştiklerinden ve lafzi buyruklara mutabık olmadıklarından gafil olarak onları aktarmaktadır. Daha sonra da bu görüşler aktarılmaya devam etmiş ve sonra gelenler, önce gelenin naklini doğru kabul ederek nakledip durmuş ve nihâyet bunların doğru olduğu sanılır olmuştur. Böylece tefsirlerde bu gibi önemsiz ve değersiz görüşler yer almış oldu. Akıllı ve ince kavrayışlı bir kimse ise Cenab-ı Allah’ın, alimleriyle cahilleriyle bütün insanlara hitap etmek üzere gönderdiği, apaçık Arapça bir dil ile indirdiği bu Kur’ân-ı Kerîm’in manaları üzerinde tefekkür edip onları fasih Arapça konuşanların bildiği, Arap dilindeki malum lafızlara göre anlamalarını emrettiğini bilir. Böyle bir kimse, Allah Rasûlü dışındaki birinden nakledilmiş birtakım görüşlerle karşılaştığında onları, bu asli kaideye göre değerlendirir. Ona uygun düşerse kabul eder. Çünkü lafız, o manaya delâlet etmektedir. Şâyet bu nakledilen görüş, hem lafız, hem mana itibariyle yahut da sadece lafzı ya da manası itibariyle bu kaideye aykırı ise o görüşü reddeder, batıl olduğuna kesin hüküm verir. Çünkü o, nakledilen bu görüş ile çelişen temel bir bilgiye sahiptir. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in sözünden ve delâletinden anlaşılan manadır. üleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırıp hüdhüdü bulamayışı, onun işlerin idaresini bizzat üstlenmekte kararlı olduğuna ve bu küçücük kuşun yokluğunu fark edecek kadar mükemmel dikkatine delildir. Bunun üzerine o şöyle demiştir:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” Yani benim o kuşu göremeyişimin sebebi, onun bu pek çok ümmetler arasında saklı kalmasından dolayı mıdır? Onu neden fark edemiyorum? Yoksa o, benden izinsiz ve benim emrimi almadan mı kayıplara karıştı. O vakit, hüdhüde kızıp onu tehdit ederek şunları söyledi:
21. “Ya bana” geri kalmasına, gecikmesine dair “apaçık bir delil getirir ya da onu” öldürme dışında “şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” Bu da Süleyman aleyhisselam’ın ne kadar mükemmel bir vera’ ve insafa sahip olduğunu gösterir. Çünkü o, gerekçesiz olarak onu cezalandırmaya yahut öldürmeye yemin etmedi. Çünkü böyle bir ceza, ancak bir suç dolayısıyla verilebilir. Ama Hüdhüd’ün hazır bulunmaması açık bir mazeret sebebiyle de olabilirdi. Bundan dolayı vera’ ve ince kavrayışı dolayısıyla açık bir mazeret sunması halini istisna etmişti.
22. “Çok geçmeden hüdhüd geldi” Bu, askerlerinin Süleyman aleyhisselam’dan çekindiklerine, onun emirlerine sıkı sıkıya bağlı kaldıklarına delildir. O kadar ki apaçık bir mazereti dolayısıyla geciken hüdhüd dahi çok uzun bir süre gecikmeye cesaret edememişti. Süleyman aleyhisselam’a “dedi ki: Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim.” Senin bunca geniş ilmine ve bu konudaki üstün derecene rağmen senin bilmediğin bir hususu ben görüp öğrendim. “Ve sana” Yemen’de bilinen bir kabile olan “Sebe’den kesin” doğruluğu kesinlikle bilinen “bir haber getirdim.” Daha sonra getirdiği bu haberin mahiyetini açıklayarak şöyle dedi:
23. “Ben bir kadının onlara” bu Sebe’ kabilesine “hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona” hükümdarlara verilen türden mal, silah, asker, kale vb. “her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” Yani üzerine oturduğu krallık tahtı, müthiş bir tahttır. Tahtların büyüklüğü ise ülkenin büyüklüğüne, egemenliğin gücüne ve kendileriyle istişare edilen yiğitlerin çokluğuna delildir.
24. “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm.” Yani onlar, güneşe tapan müşrik kimselerdi. “Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş” o bakımdan onlar da tuttukları bu yolun hak olduğunu düşünmektedirler “onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” Zira izlediği yolun hak olduğu kanaatine sahip olan bir kimsenin, bu inancı değişmediği sürece hidâyet bulması ümit edilemez. Sözlerine devamla dedi ki:
25. “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan” yani göklerde ve yerin köşe bucağında bulunan, küçük büyük bütün yaratılmışları, bitkilerin tohumlarını, kalplerin sakladığı her türlü şeyi bilen, göklerde ve yerde bulunan gizlilikleri yağmur yağdırmak ve bitkileri bitirmek sûretiyle ortaya çıkartan, aynı şekilde Sûra üfürüleceği vakit de yerde saklı bulunan şeyleri ve ölüleri -amellerinin karşılıklarını vermek üzere- oradan çıkartacak olan, “gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye” şeytan böyle yapmış.
26. “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” İbadet, yöneliş, önünde zilletle eğilmek ve sevmek O’ndan başkasına yaraşmaz. Çünkü sahip olduğu kamil sıfatları ve nimetleri dolayısıyla yegane ilâh O’dur. “…büyük Arşın Rabbidir.” Arş, bütün kainatın tavanıdır, gökleri ve yeri kuşatmıştır. İşte yalnız egemenlik alanı pek büyük, şanı pek muazzam olan bu gerçek hükümdarın önünde zilletle eğilmek, itaatle boyun eğmmek, secdeye kapanmak ve rükûya varmak gerekir.
27-28. Hüdhüd, Süleyman aleyhisselam’a bu büyük haberi verince kendini kurtardı. Süleyman aleyhisselam da bu bilgiye sahip olmadığı için hayrete düştü. Aklının kemalini, ağırbaşlılıkla ve teenni ile hareket edişini ispatlayan bir üslûpla şöyle dedi:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız. Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır.” Bu mektubun içeriği ve mahiyeti birazdan gelecektir. “Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” Yani fazla uzaklaşmadan, bu mektuba ne karşılık vereceklerini ve kendi aralarındaki görüş alış-verişlerini gözle!
29. Hüdhüd, mektubu alıp hükümdarları olan kadının yanına bıraktı. O da kavmine:“Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” Yani yeryüzü hükümdarlarının en büyüklerinden, oldukça kıymetli bir mektup gönderildi. Daha sonra bu mektubun muhtevasını açıklayarak şöyle dedi: 30-31. “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır). Bana karşı büyüklenmeyin ve müslümanlar olarak yanıma gelin, (diye yazmaktadır).” Yani siz, bana karşı üstünlük taslamaya kalkışmayın. Aksine boyun eğerek hükümdarlığımın kapsamına girin, emirlerime itaat edin ve teslimiyetle bana gelin. Tam bir açıklama ile birlikte son derece veciz bir mektuptur bu. Çünkü kendisine karşı büyüklenmemelerini, mevcut halleri üzere kalmamalarını, emrine itaat ederek itaatinin kapsamına girip kendisinin huzuruna gelmelerini emretmekte ve onları İslâm’a girmeye de çağırmaktadır. u buyruktan mektuplara (kitaplara) besmeleyi tam olarak yazarak başlamanın ve en başında da gönderenin ismini yazmanın müstehap olduğu anlaşılmaktadır.
32. Hükümdar kadın da isabetli karar almak arzusundan ve akıllılığından ötürü devlet büyüklerini ve ileri gelen yöneticileri bir araya getirerek:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin.” Bu mektuba ne şekilde cevap vereceğimizi bana bildirin. Bu hükümdarın itaatini kabul edip emrine uyalım mı, yoksa başka bir şey mi yapalım? “Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” Sizin görüşünüzü almadan, size danışmadan, kendi başıma hiçbir işe karar vermiş değilim. 33. “Dediler ki: Biz güçlü kimseleriz kimseleriz ve çetin savaşçılarız.” Eğer sen, onun bu isteğini reddedecek, onun itaatine girmeyecek olursan gerçekten biz savaş gücü olan kuvvetli kimseleriz. Onlar, sanki bu görüşe meyletmiş gibi görünüyorlar. Ancak bu görüş kabul görseydi, perişan olurlardı. Ancak bu görüşte karar kılmayıp devamla:“Bununla beraber yetki senindir.” Senin görüşünü kabule hazırız, dediler. Çünkü hükümdarlarının ne kadar akıllı ve yerinde karar verdiğini, kendilerinin samimi olarak iyiliklerini istediğini biliyorlardı.“ O nedenle düşün” taşın, ölç, biç “ve ne emredeceğine sen karar ver.”
34. Hükümdar kadın, savaş doğrultusundaki görüşlerinden vazgeçirmek için onları ikna edip savaşın kötü sonuçlarını açıklamak üzere şöyle dedi:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler.” Kimisini öldürür, kimisini esir alırlar, mallarını talan ederler ve ülkeyi tahrip ederler. “halkının şereflilerini zelil kılarlar.” İnsanların şereflileri olan lider ve efendileri en aşağılık kimselere çevirirler. Yani savaş, uygun bir görüş değildir. Bununla birlikte ben, onun gerçek halini açığa çıkartmadan ve bu konuda araştırma yapacak kimseler göndermeden ona itaat edecek de değilim. Ancak bu araştırmadan sonra biz, basiretli bir şekilde ne yapacağımızı kararlaştırabiliriz. 35. “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin” onun tarafından “nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” Acaba görüşünü ve sözünü sürdürecek mi yoksa hediyeye kanarak düşüncesini değiştirecek mi? Kendisinin ve askerlerinin durumu nedir onu da öğreneceğim. Bunun üzerine hükümdar kadın, kavminin akıllı ve görüş sahipleri arasından seçtiği elçilerle birlikte bir hediye gönderdi.
36. Elçiler hediyeleri getirip “Süleyman’a geldiğinde” o, isteğini kabul etmemelerini tepkiyle ve öfkeyle karşılayarak:“dedi ki: Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri size verdiklerinden daha hayırlıdır.” Hediyenin benim yanımda hiçbir kıymeti yok. Bundan dolayı da sevinmem. Zira Allah, beni ona muhtaç kılmamıştur ve bana pek çok nimetler vermiştir. “O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” Çünkü siz dünyayı seviyorsunuz ve elinizdeki mallar da Allah’ın bana verdiklerine oranla çok azdır.
37. Daha sonra elçiye -akıllı bir kimse olduğunu görüp sözünü olduğu gibi aktaracağını anladığından- mektuba gerek olmaksızın şu tavsiyede bulundu: Getirdiğin hediyenle birlikte “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz.” Onlar, bu ordularımızın önünde durma gücünü bulamayacaklardır. “ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” Elçi de kavmine geri döndü ve onlara Süleyman aleyhisselam’ın söylediklerini bildirdi. Bunun üzerine Süleyman’ın yanına gitmek üzere gerekli yol hazırlıklarına koyuldular.
38. Süleyman, kendisine gelmek üzere mutlaka yola koyulacaklarını bildiğinden çevresinde hazır bulunan cin ve insanlara şöyle dedi:“Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” Yani kim getirebilir ki biz, onlar İslâm’a girmeden ve böylelikle malları saygın ve dokunulmaz olmadan önce onun üzerinde tasarrufta bulunabilelim. 39. “Cinlerden bir ifrit” oldukça güçlü ve süratli çalışan kimseye ifrit denir. “Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” Görüldüğü kadarıyla o sırada Süleyman aleyhisselam Şam’da bulunuyordu. Buna göre kendisiyle Sebe’ arasında iki ay gidiş, iki ay dönüş olmak üzere dört aylık bir mesafe bulunuyordu. Buna rağmen bu ifrit, ona şöyle demişti: Bu tahtı büyüklüğüne, ağırlığına ve aradaki mesafenin uzaklığına rağmen sen şu oturmakta olduğun meclisten kalkmadan önce onu getirmeyi üstlenebilirim. Uzunca oturulan meclislerde mutad olan, bu meclislerin kuşluk vakti boyunca sürmesi ve günün üçte biri kadar olmasıdır. Bu, mutad olan sürenin nihaî vaktidir. Bazen bundan daha az da olabilir, daha çok da olabilir. İşte bu yüce hükümdar Süleyman aleyhisselam’ın halkı arasından birisi, bu kadar büyük bir güce sahipti. Hatta bundan daha ilerisi de vardı: 40. “Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki...” Müfessirlerin dediklerine göre bu, Süleyman aleyhisselam’ın yanında bulunan Berhiya oğlu Asaf diye bilinen alim ve salih bir zat idi. Bu zat, kendisi anılarak Allah’a dua edildiğinde Allah’ın duayı kabul ettiği, istekte bulunulduğunda istenilenleri verdiği, Allah’ın ism-i azamını bilen birisi imiş. “Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Yüce Allah’a bu ismini anıp dua ederek derhal bu tahtın hazır olacağını söyledi. Gerçekten Allah’a dua etti ve taht huzura geldi. Bu olay böyle olabileceği gibi bu kişinin, nezdinde kitaptan bir bilgiye sahip olup bu bilgi sayesinde uzak olanı yakına getirebilme, elde edilmesi zor olanı elde edebilme gücüne sahip olduğu da kastedilmiş olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce” Yüce Allah’a verdiği güç ve kudrete, hükümdarlığına, işleri kendisine kolaylaştırmasına hamd-ü senâda bulundu ve “dedi ki: Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır.” Yani Rabbim, bunlarla beni sınamak için bunları bana vermiş bulunuyor. Süleyman aleyhisselam hükümdarlığı, saltanatı ve kudreti ile -cahil hükümdarların huyu olduğu şekilde- asla gurura kapılmadı. Aksine o, bunların Rabbinin bir sınaması olduğunu bildiğinden, bu büyük nimetin şükrünü yerine getirememekten korkmuştu. Daha sonra bu şükrün, Yüce Allah’a bir faydasının olmadığını, esasen bunun faydasının kişinin kendisine olduğunu beyan ederek şunları söyledi:“Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim Ğanidir” onun amellerine muhtaç değildir, “Kerimdir” hayırları şükredeni de nankörlük edeni de kapsayacak kadar cömert, lütuf ve kerem sahibidir. Ancak O’nun nimetlerine şükür, nimetlerinin daha da artmasına vesile olur. Nankörlük etmek ise nimetlerin yok olmasına sebep olur.
41. Daha sonra Süleyman aleyhisselam çevresinde bulunanlara:“dedi ki: Tahtını” ona bir şeyler katarak ve ondan bir şeyler eksilterek “onun tanıyamayacağı bir şekle sokun.” Bu yolla bizler onun aklını sınamak maksadı ile “bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi” hükümdarlığına yakışacak şekilde bir zekâ ve kavrayışı var mı “yoksa bulamayacak mı?”
42. Kadın hükümdar, Süleyman aleyhisselam’ın yanına “geldiğinde” tahtı ona gösterildi. Halbuki onu geride, kendi ülkesinde bırakıp gelmişti. Ona “denildi ki: Senin tahtın böyle midir?” Yani bizim bildiğimize göre senin pek büyük bir tahtın varmış. Acaba o, bizim sana gösterdiğimiz bu tahta benziyor mu? “O da: Tıpkı o, dedi.” Bu, kadının zeka ve ince kavrayışının bir ifadesidir. Gördüğü tahtta birtakım değişiklikler ve onun tanınmasını engelleyen unsurlar olduğu için onun kendi tahtı olduğunu söylemedi; ama onun kendi tahtı olmadığını da söylemedi. Çünkü tahtını tanımıştı. O bakımdan her iki durum hakkında da doğru kabul edilebilecek ve her iki anlama gelebilecek ihtimalli bir ifade kullandı. Süleyman aleyhisselam onun tahtını tanımasına ve akıllılığına hayret ederek, Yüce Allah’a da kendisine bu kadına verdiğinden daha büyük bağışlarda bulunduğundan şükrederek dedi ki:“Bize bundan” bu hükümdar kadından “önce ilim” hidâyet, akıl ve kararlılık “verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” İşte asıl faydalı hidâyet ve ilim budur. Bu cümlenin, Sebe’ kraliçesinin söylediği sözlerden olma ihtimali de vardır. Yani “Biz, Süleyman’ın, bu tahtı çok uzaklardan buraya getirdiğini gördüğümüz ve kudretine tanık olduğumuz bu halden önce onun mülkü, saltanatı ve iktidarının gücü hakkında bilgi sahibi idik. O bakımdan ona itaat edip onun otoritesine boyun eğerek teslimiyetle geldik.”
43. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu” İslâm’a girmekten “alıkoymuştu.” Zira -o kadın, hakkı batıldan ayırt edebilecek zekâ ve kavrayışa sahip olmakla birlikte- batıl inanışlar, kalbin basiretini yok eder. “Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi.” Bu sebepten ötürü onların dinleri üzere devam etti. Bir kimsenin yaygın olan dine mensup kimselerden tek başına ayrılması ve aklı ile onların sapıklık ve hata içerisinde olduklarını görmesi, sürüp giden bir âdetin bu durumunu tespit edebilmesi, ender rastlanan bir hadisedir. O bakımdan bu kadının küfür üzere olması, garip karşılanacak bir şey değildi.
44. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam bu kadın hükümdarın, akılları hayrete düşürecek şekilde saltanatını görmesini istediğinden onun köşkteki oldukça geniş ve yüksek bir salona girmesini arzu etmişti. Burası, alt tarafından ırmaklar akan, sırçadan bir köşktü. “Ona: Köşke gir, denildi.” Billur, şeffaf olduğundan ve altındaki suyu üzerinde herhangi bir şey yokmuş gibi akıyor gösterdiğinden onu “görünce derin bir su sandı ve” o suya girmek için “(eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı.” Bu da kadının akıllılığından ve edebinden kaynaklanmaktadır. Çünkü girmesi, emrolunan yere girmekten imtina etmemişti. Zira o, ancak kendisine ikramda bulunulsun diye çağırıldığını biliyordu. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam’ın hakimiyet ve tanziminden bu köşkü belli bir hikmete binaen yaptığını anlıyor ve gördüğü bunca şeyden sonra kötü herhangi bir durumla karşılaşacağından yana en ufak bir şüphe kalbinde bulunmuyordu. Kadın, suya girmek maksadıyla hazırlanınca Süleyman aleyhisselam ona:“Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O bakımdan ayaklarını açmana gerek yoktur. Kadın Süleyman aleyhisselam’ın yanına ulaşıp birtakım hususlara tanık olduktan sonra onun peygamberliğinin kesinlikle sabit olduğunu anlayıp küfründen döndü ve “dedi ki: Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” üce Allah’ın Sebe’ kraliçesi ve Süleyman aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenlere dair anlattıkları bunlardan ibarettir. Bunun dışında uydurma birtakım ek açıklamalarla İsrailî kıssaların, Yüce Allah’ın kelâmının tefsiri ile hiçbir ilgisi yoktur. Bunlar ancak hatadan korunmuş peygamberden geldiği bilinen delile bağlı olarak kabul edilebilirler. Bu konuda nakledilenlerin tamamı yahut pek çoğu ise bu delile uygun değildir. O bakımdan en sağlıklı karar, bu gibi ayrıntılardan ve açıklamalardan yüz çevirmek, bunları tefsirlere sokmamaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Neml 27:22
15- Andolsun biz Davud’a ve Süleyman’a (geniş) bir ilim verdik. İkisi de:“Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun” dediler. 16- Süleyman, Davud’a mirasçı oldu. Dedi ki:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve her şeyden de bize verildi. Şüphe yok ki bu, apaçık bir lütuftur.” 17- Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan ordusu huzurunda toplandı. Hepsi de düzen içinde sevk ve idare olunurlardı. 18- Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca dedi ki:“Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” 19- Süleyman, karıncanın bu sözünden dolayı tebessüm etti ve dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye ve razı olacağın salih ameller işlemeye beni her daim muvaffak kıl! Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat.” 20- Kuşları teftiş etti ve dedi ki:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” 21- “Ya bana apaçık bir delil getiririr ya da onu şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” 22- Çok geçmeden hüdhüd geldi ve dedi ki:“Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe’den kesin bir haber getirdim.” 23- “Ben bir kadının onlara hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” 24- “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” 25- “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan, gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye (şeytan böyle yapmış).” 26- “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur, büyük Arş’ın Rabbidir.” 27- Dedi ki:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız.” 28- “Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır. Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” 29- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” 30- “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır).” 31- “Bana karşı büyüklenmeyin ve teslim/müslüman olarak yanıma gelin”(diye yazmaktadır). 32- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin. Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” 33- Dediler ki:“Biz güçlü kimseleriz ve çetin savaşçılarız. Bununla beraber yetki senindir. O nedenle düşün ve ne emredeceğine sen karar ver.” 34- Dedi ki:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler ve halkının şereflilerini zelil kılarlar. Gerçekten onlar böyle yaparlar.” 35- “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” 36- (Elçi) Süleyman’a geldiğinde Süleyman dedi ki: “Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri, size verdiklerinden daha hayırlıdır. O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” 37- “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” 38- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” 39- Cinlerden bir ifrit dedi ki:“Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” 40- Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki:“Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce dedi ki:“Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır. Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim, Ğanidir, Kerimdir. 41- Dedi ki: “Tahtını onun tanıyamayacağı bir şekle sokun da bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi yoksa bulamayacak mı?” 42- (Kraliçe) geldiğinde denildi ki: “Senin tahtın böyle midir?” O da: “Tıpkı o!” dedi. “Bize bundan önce ilim verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” 43- Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu (tevhidden) alıkoymuştu. Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi. 44- Ona:“Köşke gir” denildi. O da (köşkün zeminini) görünce onu derin bir su sandı ve (eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı. Süleyman da dedi ki: “Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O da şöyle dedi: “Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.”
15. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de Davud’a ve oğlu Süleyman’a aleyhimesselam lütfetmiş olduğu pek büyük ve geniş ilme dikkatleri çekmektedir. Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Davud ve Süleyman’ı da (an). Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükümlerine tanık idik. Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık. Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik.”(el-Enbiya, 21/78-79)“İkisi de” Rablerinin kendilerine öğretmiş olduğu pek büyük ilim lütfuna karşılık şükür olmak üzere: “Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun, dediler.” Yüce Allah’a kendilerini mü’min ve mutlu kimselerden kıldığı ve bu mü’minler arasında da özel ve seçkin kimseler eylediği için hamd-u senâda bulundular. Mü’minler dört derecedir: Salihler, onların üstünde şehidler, onların üstünde sıddîklar, onların üzerinde de peygamberler gelir. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun- her ne kadar ulu’l-azm beş peygamberin derecesinden daha aşağı bir derecede iseler de peygamberlerin seçkinlerindendir. Yüce Allah’ın kendilerini yücelterek Kitabında söz konusu ettiği, onları çokça övdüğü, üstün, şerefli ve faziletli peygamberler arasındadırlar. İşte onlar da bu mevkiye ulaştıklarından ötürü cenab-ı Allah’a hamd-ü senâlarda bulundular. Yüce Allah’a ihsan etmiş olduğu dini ve dünyevi nimetleri dolayısıyla şürketmek, bütün nimetlerin Rabbinden geldiğini görerek bunlardan dolayı övünüp şımarmamak, aksine bundan dolayı çokça şükretmekle görevli olduğunu kabul etmek, kulun bahtiyar kimselerden olduğunun bir göstergesidir.
16. Yüce Allah, her ikisini bir arada övdükten sonra Süleyman aleyhisselam’ı özellikle ona ihsan ettiği nimetleriyle söz konusu etmektedir. Çünkü Yüce Allah, Süleyman’a pek büyük bir mülk vermiş ve babasının sahip olmadığı imkânlara onu mazhar kılmıştı. -Her ikisine de selam olsun- İşte bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Süleyman, Davud’a mirasçı oldu.” Yani onun ilim ve peygamberliğini miras aldı. Babasının ilmi, onun da ilmine katılmış oldu. Babası hayatta iken kendisinin sahip olduğu ilmin yanı sıra babasının özel olarak sahip olduğu ilmi ondan öğrenmiş olma ihtimali de vardır. Çünkü önceden de geçtiği gibi Yüce Allah’ın:“Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık” buyruğu, Süleyman’ın özel bir bilgiye sahip olduğunu göstermektedir. İşte Yüce Allah’a şükür etmek, O’nun ihsanında yüzdüğünü dile getirmek ve üzerindeki nimeti ifade etmek üzere şöyle demişti:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi.” Süleyman aleyhisselam kuşların neler söylediğini ve ne konuştuklarını anlıyordu. Nitekim -ileride geleceği gibi- Hudhud ile karşılıklı konuştuğunu, ayrıca karıncanın diğer karıncalara söyledikleri sözleri anladığını görüyoruz. Bu, Süleyman aleyhisselam’dan başkasına ihsan edilmiş değildi. “Her şeyden de bize verildi.” Yani Yüce Allah, bizlere hiçbir insana vermediği hükümdarlık, saltanat ve başkalarını egemenlik altına almanın yol ve imkânlarını bağışlamış bulunuyor. Bundan dolayı Süleyman aleyhisselam yüce Rabbine şöyle dua etmiştir:“Rabbim, bana mağfiret buyur ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ver bana!”(Sad, 38/35) Yüce Allah da ona şeytanları/cinleri amade kılmıştı. Onun emri altında dilediği ve başkalarının yapmaktan acze düştüğü her türlü işi yaparlardı. Gidişi bir ay, dönüşü de bir aylık mesafe olan rüzgarı da onun emrine vermişti. “Şüphe yok ki bu” Allah’ın bize bağışladığı, başkalarına üstün kılarak bize özel olarak ihsan ettiği bu şeyler “apaçık bir lütuftur.” Bu ifadelerle Yüce Allah’ın nimetini en mükemmel bir şekilde itiraf etmiş bulunuyordu.
17. Yani onun Adem oğullarından, cinlerden, şeytanlardan ve kuşlardan oluşan çeşitli ve çok sayıdaki orduları huzuruna toplandı. Bunlar gâyet düzenli bir şekilde yürüyen, konaklayan ve hareket eden ordular olup başından sonuna kadar güzel bir şekilde idare edilirlerdi. Bunun için gereken hazırlıklar yapılmış, tedbirler alınmıştı. Bütün bu ordular Süleyman’ın emriyle hareket ederler, onun emrine riâyet ederlerdi. Ona karşı gelme güçleri yoktu, ona asla baş kaldırmazlardı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, bizim hesapsız bağışımızdır. Artık ister ver, ister vermeyip tut.”(Sad, 38/39) Yani sen hesapsız olarak vereblirsin, demektir.
18. Süleyman aleyhisselam yolculuklardan birisinde bu muazzam ordularıyla birlikte yol alıyordu. “Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca” diğer arkadaşlarını ve hemcinslerini uyararak dedi ki: “Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” Bu karınca diğer karıncalara öğüt vererek onlara sözlerini işittirdi. Bu ya bizzat kendi gücüyle olmuştur ki buna göre Yüce Allah karıncalara olağan dışı işitme cihazları vermiş demektir. Çünkü vadiyi doldurmuş bunca karıncaya tek bir karıncanın sesinin işittirip onları uyarması, hayret verici işlerdendir. Ya da o karınca, çevresindeki diğer karıncalara durumu bildirdi. Sonra da bu haber birinden ötekine ulaşarak sonunda hepsi bundan haberdar oldu. Bu karınca onlara tedbirlerini almalarını emretti ki bunun yolu da yuvalarına girmeleridir. Karınca Süleyman’ın, onun hakimiyetinin ve askerlerinin muazzam olduğunu bildiğinden bir anlamda: Onlar eğer sizleri çiğneyecek olurlarsa, bu kasten olmayacaktır, farkında olmadan bu işi yapacaklardır; bundan dolayı da mazurdurlar, demiştir.
19. Süleyman aleyhisselam karıncanın bu sözünü işitmiş ve anlamıştı. O bakımdan “bu sözünden dolayı...” Bir karıncanın kendi ümmetine bu şekilde nasihat etmesine, iyiliklerini istemesine, güzel ve açık ifadelerine hayret ederek “tebessüm etti…” İşte peygamberlerin -hepsine salat ve selam olsun- hali budur. Edepleri kemal derecesindedir. Yerli yerince hayret ederler ve onların gülmeleri tebessüm derecesini aşmaz. Nitekim Allah Rasûlünün de bütün gülmeleri tebessüm şeklindeydi. Çünkü kahkaha, aklın hafifliğine ve kötü edebe delâlet eder. Hayreti gerektiren hususlara hayret etmemek ve tebessüm dahi etmemek ise kötü huya ve zorbalığa delildir. Peygamberler ise bunlardan münezzehtir. üleyman aleyhisselam kendisini bu hale ulaştıran Yüce Allah’a şükrederek dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye… muvaffak kıl” Çünkü anne babaya verilen nimet, çocuğa da verilmiş sayılır. Bu nedenle o da Rabbinden kendisine ve ana-babasına ihsan edilen dini ve dünyevi nimetlerine şükürde bulunmaya kendisini muvaffak kılınmasını diledi. “Razı olacağın salih ameller işlemeye…” Senin emrine uygun, ihlaslı, ameli bozucu ve faziletini eksiltici şeylerden uzak, razı olabileceğin şekilde salih amelde bulunma başarısını bana ihsan et. “Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat” ki bu rahmetin bir tecellisi de cennete koymandır. Zira ilahi rahmet, derecelerine ve mevkilerine göre sadece salih kimselere aittir. u, Cenab-ı Allah’ın Süleyman’ın, karıncanın hem cinslerine hitap ve seslenişini işitmesi ile ilgili bize zikrettiği bir örnek bir kıssa idi. Daha sonra Süleyman’ın kuşlarla konuşmasını dile getiren bir başka örneği söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
20. “Kuşları teftiş etti.” Bu ifade, Süleyman aleyhisselam’ın azim ve kararlılığının kemaline, askerlerini güzel bir şekilde düzenlediğine, küçük büyük bütün işlerini bizzat kendisinin çekip çevirdiğine delildir. Öyle ki o, kuşları teftiş etme, hepsi huzurda mıdır yoksa onlardan gelmeyenler var mıdır diye durumlarını araştırma işini dahi ihmal etmiyordu. İşte âyetin bu buyruğunun ifade ettiği anlam budur. Burada “Süleyman aleyhisselam, su uzakta mıdır, yakında mıdır diye kendisine göstermesi için kuşların içinde hüdhüdü aradı” diyenler, herhangi bir gerçeği dile getirmiş değillerdir. Nitekim bunların iddiasına göre hüdhüd, yerin altındaki suyu görebiliyordu. Ama böyle bir görüşün doğruluğuna dair delil yoktur. Aksine akli ve lafzi delil, bu görüşün yanlış olduğuna delildir. Akli delil şudur: Normalde tecrübe ve müşahadeyle bilinen husus şudur ki bütün hayvanlar arasında böyle harikulade bir görüş kabiliyetine sahip bir hayvan yoktur. Onlar arasında yoğun yer katmanlarının altındaki suyu görebilen bir tür bulunmamaktadır. Böyle bir şey olsaydı şüphesiz Yüce Allah bunu da söz konusu ederdi. Çünkü bu da en büyük ilâhî delil ve mucizelerden birisi olurdu. Lafzi delile gelince eğer böyle bir mana kastedilmek istenseydi ayette şöyle buyurulması gerekirdi:“Süleyman susuz kalınca, kendisine suyun nerede olduğunu tespit etmesi için hüdhüdü aradı.” Yahut da “Hüdhüdün nerede olduğunu sordu” vb. Ancak Süleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırmasının sebebi, onlardan kimin mevcut olduğunu, kimin bulunmadığını, kimin kendisine ayrılan yer ve konumu muhafaza ettiğini, kimin etmediğini görmekti. Aynı şekilde Süleyman aleyhisselam’ın, Hüdhüd’ün su bulmasına gerek duyacak kadar zaruret derecesinde suya muhtaç olması söz konusu değildir. Çünkü onun emrinde ne kadar derinde olursa olsun yeri kazıp su çıkartacak imkâna sahip şeytanlar ve ifritler vardı. Yüce Allah, gidiş ve geliş mesafesi bir aylık yol olan rüzgarı da emrine vermişti. Bütün bunlar varken su bulmak için hüdhüde nasıl ihtiyacı olabilirdi ki? efsirlerde bulunan ve yaygınlık kazanan bu tür açıklamalar, aslında İsrailoğullarından aktarılan dayanaksız nakillerdir. Bunları nakledenler, bu sözlerin doğru anlamlar ile çeliştiklerinden ve lafzi buyruklara mutabık olmadıklarından gafil olarak onları aktarmaktadır. Daha sonra da bu görüşler aktarılmaya devam etmiş ve sonra gelenler, önce gelenin naklini doğru kabul ederek nakledip durmuş ve nihâyet bunların doğru olduğu sanılır olmuştur. Böylece tefsirlerde bu gibi önemsiz ve değersiz görüşler yer almış oldu. Akıllı ve ince kavrayışlı bir kimse ise Cenab-ı Allah’ın, alimleriyle cahilleriyle bütün insanlara hitap etmek üzere gönderdiği, apaçık Arapça bir dil ile indirdiği bu Kur’ân-ı Kerîm’in manaları üzerinde tefekkür edip onları fasih Arapça konuşanların bildiği, Arap dilindeki malum lafızlara göre anlamalarını emrettiğini bilir. Böyle bir kimse, Allah Rasûlü dışındaki birinden nakledilmiş birtakım görüşlerle karşılaştığında onları, bu asli kaideye göre değerlendirir. Ona uygun düşerse kabul eder. Çünkü lafız, o manaya delâlet etmektedir. Şâyet bu nakledilen görüş, hem lafız, hem mana itibariyle yahut da sadece lafzı ya da manası itibariyle bu kaideye aykırı ise o görüşü reddeder, batıl olduğuna kesin hüküm verir. Çünkü o, nakledilen bu görüş ile çelişen temel bir bilgiye sahiptir. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in sözünden ve delâletinden anlaşılan manadır. üleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırıp hüdhüdü bulamayışı, onun işlerin idaresini bizzat üstlenmekte kararlı olduğuna ve bu küçücük kuşun yokluğunu fark edecek kadar mükemmel dikkatine delildir. Bunun üzerine o şöyle demiştir:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” Yani benim o kuşu göremeyişimin sebebi, onun bu pek çok ümmetler arasında saklı kalmasından dolayı mıdır? Onu neden fark edemiyorum? Yoksa o, benden izinsiz ve benim emrimi almadan mı kayıplara karıştı. O vakit, hüdhüde kızıp onu tehdit ederek şunları söyledi:
21. “Ya bana” geri kalmasına, gecikmesine dair “apaçık bir delil getirir ya da onu” öldürme dışında “şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” Bu da Süleyman aleyhisselam’ın ne kadar mükemmel bir vera’ ve insafa sahip olduğunu gösterir. Çünkü o, gerekçesiz olarak onu cezalandırmaya yahut öldürmeye yemin etmedi. Çünkü böyle bir ceza, ancak bir suç dolayısıyla verilebilir. Ama Hüdhüd’ün hazır bulunmaması açık bir mazeret sebebiyle de olabilirdi. Bundan dolayı vera’ ve ince kavrayışı dolayısıyla açık bir mazeret sunması halini istisna etmişti.
22. “Çok geçmeden hüdhüd geldi” Bu, askerlerinin Süleyman aleyhisselam’dan çekindiklerine, onun emirlerine sıkı sıkıya bağlı kaldıklarına delildir. O kadar ki apaçık bir mazereti dolayısıyla geciken hüdhüd dahi çok uzun bir süre gecikmeye cesaret edememişti. Süleyman aleyhisselam’a “dedi ki: Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim.” Senin bunca geniş ilmine ve bu konudaki üstün derecene rağmen senin bilmediğin bir hususu ben görüp öğrendim. “Ve sana” Yemen’de bilinen bir kabile olan “Sebe’den kesin” doğruluğu kesinlikle bilinen “bir haber getirdim.” Daha sonra getirdiği bu haberin mahiyetini açıklayarak şöyle dedi:
23. “Ben bir kadının onlara” bu Sebe’ kabilesine “hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona” hükümdarlara verilen türden mal, silah, asker, kale vb. “her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” Yani üzerine oturduğu krallık tahtı, müthiş bir tahttır. Tahtların büyüklüğü ise ülkenin büyüklüğüne, egemenliğin gücüne ve kendileriyle istişare edilen yiğitlerin çokluğuna delildir.
24. “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm.” Yani onlar, güneşe tapan müşrik kimselerdi. “Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş” o bakımdan onlar da tuttukları bu yolun hak olduğunu düşünmektedirler “onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” Zira izlediği yolun hak olduğu kanaatine sahip olan bir kimsenin, bu inancı değişmediği sürece hidâyet bulması ümit edilemez. Sözlerine devamla dedi ki:
25. “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan” yani göklerde ve yerin köşe bucağında bulunan, küçük büyük bütün yaratılmışları, bitkilerin tohumlarını, kalplerin sakladığı her türlü şeyi bilen, göklerde ve yerde bulunan gizlilikleri yağmur yağdırmak ve bitkileri bitirmek sûretiyle ortaya çıkartan, aynı şekilde Sûra üfürüleceği vakit de yerde saklı bulunan şeyleri ve ölüleri -amellerinin karşılıklarını vermek üzere- oradan çıkartacak olan, “gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye” şeytan böyle yapmış.
26. “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” İbadet, yöneliş, önünde zilletle eğilmek ve sevmek O’ndan başkasına yaraşmaz. Çünkü sahip olduğu kamil sıfatları ve nimetleri dolayısıyla yegane ilâh O’dur. “…büyük Arşın Rabbidir.” Arş, bütün kainatın tavanıdır, gökleri ve yeri kuşatmıştır. İşte yalnız egemenlik alanı pek büyük, şanı pek muazzam olan bu gerçek hükümdarın önünde zilletle eğilmek, itaatle boyun eğmmek, secdeye kapanmak ve rükûya varmak gerekir.
27-28. Hüdhüd, Süleyman aleyhisselam’a bu büyük haberi verince kendini kurtardı. Süleyman aleyhisselam da bu bilgiye sahip olmadığı için hayrete düştü. Aklının kemalini, ağırbaşlılıkla ve teenni ile hareket edişini ispatlayan bir üslûpla şöyle dedi:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız. Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır.” Bu mektubun içeriği ve mahiyeti birazdan gelecektir. “Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” Yani fazla uzaklaşmadan, bu mektuba ne karşılık vereceklerini ve kendi aralarındaki görüş alış-verişlerini gözle!
29. Hüdhüd, mektubu alıp hükümdarları olan kadının yanına bıraktı. O da kavmine:“Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” Yani yeryüzü hükümdarlarının en büyüklerinden, oldukça kıymetli bir mektup gönderildi. Daha sonra bu mektubun muhtevasını açıklayarak şöyle dedi: 30-31. “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır). Bana karşı büyüklenmeyin ve müslümanlar olarak yanıma gelin, (diye yazmaktadır).” Yani siz, bana karşı üstünlük taslamaya kalkışmayın. Aksine boyun eğerek hükümdarlığımın kapsamına girin, emirlerime itaat edin ve teslimiyetle bana gelin. Tam bir açıklama ile birlikte son derece veciz bir mektuptur bu. Çünkü kendisine karşı büyüklenmemelerini, mevcut halleri üzere kalmamalarını, emrine itaat ederek itaatinin kapsamına girip kendisinin huzuruna gelmelerini emretmekte ve onları İslâm’a girmeye de çağırmaktadır. u buyruktan mektuplara (kitaplara) besmeleyi tam olarak yazarak başlamanın ve en başında da gönderenin ismini yazmanın müstehap olduğu anlaşılmaktadır.
32. Hükümdar kadın da isabetli karar almak arzusundan ve akıllılığından ötürü devlet büyüklerini ve ileri gelen yöneticileri bir araya getirerek:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin.” Bu mektuba ne şekilde cevap vereceğimizi bana bildirin. Bu hükümdarın itaatini kabul edip emrine uyalım mı, yoksa başka bir şey mi yapalım? “Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” Sizin görüşünüzü almadan, size danışmadan, kendi başıma hiçbir işe karar vermiş değilim. 33. “Dediler ki: Biz güçlü kimseleriz kimseleriz ve çetin savaşçılarız.” Eğer sen, onun bu isteğini reddedecek, onun itaatine girmeyecek olursan gerçekten biz savaş gücü olan kuvvetli kimseleriz. Onlar, sanki bu görüşe meyletmiş gibi görünüyorlar. Ancak bu görüş kabul görseydi, perişan olurlardı. Ancak bu görüşte karar kılmayıp devamla:“Bununla beraber yetki senindir.” Senin görüşünü kabule hazırız, dediler. Çünkü hükümdarlarının ne kadar akıllı ve yerinde karar verdiğini, kendilerinin samimi olarak iyiliklerini istediğini biliyorlardı.“ O nedenle düşün” taşın, ölç, biç “ve ne emredeceğine sen karar ver.”
34. Hükümdar kadın, savaş doğrultusundaki görüşlerinden vazgeçirmek için onları ikna edip savaşın kötü sonuçlarını açıklamak üzere şöyle dedi:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler.” Kimisini öldürür, kimisini esir alırlar, mallarını talan ederler ve ülkeyi tahrip ederler. “halkının şereflilerini zelil kılarlar.” İnsanların şereflileri olan lider ve efendileri en aşağılık kimselere çevirirler. Yani savaş, uygun bir görüş değildir. Bununla birlikte ben, onun gerçek halini açığa çıkartmadan ve bu konuda araştırma yapacak kimseler göndermeden ona itaat edecek de değilim. Ancak bu araştırmadan sonra biz, basiretli bir şekilde ne yapacağımızı kararlaştırabiliriz. 35. “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin” onun tarafından “nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” Acaba görüşünü ve sözünü sürdürecek mi yoksa hediyeye kanarak düşüncesini değiştirecek mi? Kendisinin ve askerlerinin durumu nedir onu da öğreneceğim. Bunun üzerine hükümdar kadın, kavminin akıllı ve görüş sahipleri arasından seçtiği elçilerle birlikte bir hediye gönderdi.
36. Elçiler hediyeleri getirip “Süleyman’a geldiğinde” o, isteğini kabul etmemelerini tepkiyle ve öfkeyle karşılayarak:“dedi ki: Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri size verdiklerinden daha hayırlıdır.” Hediyenin benim yanımda hiçbir kıymeti yok. Bundan dolayı da sevinmem. Zira Allah, beni ona muhtaç kılmamıştur ve bana pek çok nimetler vermiştir. “O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” Çünkü siz dünyayı seviyorsunuz ve elinizdeki mallar da Allah’ın bana verdiklerine oranla çok azdır.
37. Daha sonra elçiye -akıllı bir kimse olduğunu görüp sözünü olduğu gibi aktaracağını anladığından- mektuba gerek olmaksızın şu tavsiyede bulundu: Getirdiğin hediyenle birlikte “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz.” Onlar, bu ordularımızın önünde durma gücünü bulamayacaklardır. “ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” Elçi de kavmine geri döndü ve onlara Süleyman aleyhisselam’ın söylediklerini bildirdi. Bunun üzerine Süleyman’ın yanına gitmek üzere gerekli yol hazırlıklarına koyuldular.
38. Süleyman, kendisine gelmek üzere mutlaka yola koyulacaklarını bildiğinden çevresinde hazır bulunan cin ve insanlara şöyle dedi:“Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” Yani kim getirebilir ki biz, onlar İslâm’a girmeden ve böylelikle malları saygın ve dokunulmaz olmadan önce onun üzerinde tasarrufta bulunabilelim. 39. “Cinlerden bir ifrit” oldukça güçlü ve süratli çalışan kimseye ifrit denir. “Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” Görüldüğü kadarıyla o sırada Süleyman aleyhisselam Şam’da bulunuyordu. Buna göre kendisiyle Sebe’ arasında iki ay gidiş, iki ay dönüş olmak üzere dört aylık bir mesafe bulunuyordu. Buna rağmen bu ifrit, ona şöyle demişti: Bu tahtı büyüklüğüne, ağırlığına ve aradaki mesafenin uzaklığına rağmen sen şu oturmakta olduğun meclisten kalkmadan önce onu getirmeyi üstlenebilirim. Uzunca oturulan meclislerde mutad olan, bu meclislerin kuşluk vakti boyunca sürmesi ve günün üçte biri kadar olmasıdır. Bu, mutad olan sürenin nihaî vaktidir. Bazen bundan daha az da olabilir, daha çok da olabilir. İşte bu yüce hükümdar Süleyman aleyhisselam’ın halkı arasından birisi, bu kadar büyük bir güce sahipti. Hatta bundan daha ilerisi de vardı: 40. “Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki...” Müfessirlerin dediklerine göre bu, Süleyman aleyhisselam’ın yanında bulunan Berhiya oğlu Asaf diye bilinen alim ve salih bir zat idi. Bu zat, kendisi anılarak Allah’a dua edildiğinde Allah’ın duayı kabul ettiği, istekte bulunulduğunda istenilenleri verdiği, Allah’ın ism-i azamını bilen birisi imiş. “Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Yüce Allah’a bu ismini anıp dua ederek derhal bu tahtın hazır olacağını söyledi. Gerçekten Allah’a dua etti ve taht huzura geldi. Bu olay böyle olabileceği gibi bu kişinin, nezdinde kitaptan bir bilgiye sahip olup bu bilgi sayesinde uzak olanı yakına getirebilme, elde edilmesi zor olanı elde edebilme gücüne sahip olduğu da kastedilmiş olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce” Yüce Allah’a verdiği güç ve kudrete, hükümdarlığına, işleri kendisine kolaylaştırmasına hamd-ü senâda bulundu ve “dedi ki: Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır.” Yani Rabbim, bunlarla beni sınamak için bunları bana vermiş bulunuyor. Süleyman aleyhisselam hükümdarlığı, saltanatı ve kudreti ile -cahil hükümdarların huyu olduğu şekilde- asla gurura kapılmadı. Aksine o, bunların Rabbinin bir sınaması olduğunu bildiğinden, bu büyük nimetin şükrünü yerine getirememekten korkmuştu. Daha sonra bu şükrün, Yüce Allah’a bir faydasının olmadığını, esasen bunun faydasının kişinin kendisine olduğunu beyan ederek şunları söyledi:“Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim Ğanidir” onun amellerine muhtaç değildir, “Kerimdir” hayırları şükredeni de nankörlük edeni de kapsayacak kadar cömert, lütuf ve kerem sahibidir. Ancak O’nun nimetlerine şükür, nimetlerinin daha da artmasına vesile olur. Nankörlük etmek ise nimetlerin yok olmasına sebep olur.
41. Daha sonra Süleyman aleyhisselam çevresinde bulunanlara:“dedi ki: Tahtını” ona bir şeyler katarak ve ondan bir şeyler eksilterek “onun tanıyamayacağı bir şekle sokun.” Bu yolla bizler onun aklını sınamak maksadı ile “bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi” hükümdarlığına yakışacak şekilde bir zekâ ve kavrayışı var mı “yoksa bulamayacak mı?”
42. Kadın hükümdar, Süleyman aleyhisselam’ın yanına “geldiğinde” tahtı ona gösterildi. Halbuki onu geride, kendi ülkesinde bırakıp gelmişti. Ona “denildi ki: Senin tahtın böyle midir?” Yani bizim bildiğimize göre senin pek büyük bir tahtın varmış. Acaba o, bizim sana gösterdiğimiz bu tahta benziyor mu? “O da: Tıpkı o, dedi.” Bu, kadının zeka ve ince kavrayışının bir ifadesidir. Gördüğü tahtta birtakım değişiklikler ve onun tanınmasını engelleyen unsurlar olduğu için onun kendi tahtı olduğunu söylemedi; ama onun kendi tahtı olmadığını da söylemedi. Çünkü tahtını tanımıştı. O bakımdan her iki durum hakkında da doğru kabul edilebilecek ve her iki anlama gelebilecek ihtimalli bir ifade kullandı. Süleyman aleyhisselam onun tahtını tanımasına ve akıllılığına hayret ederek, Yüce Allah’a da kendisine bu kadına verdiğinden daha büyük bağışlarda bulunduğundan şükrederek dedi ki:“Bize bundan” bu hükümdar kadından “önce ilim” hidâyet, akıl ve kararlılık “verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” İşte asıl faydalı hidâyet ve ilim budur. Bu cümlenin, Sebe’ kraliçesinin söylediği sözlerden olma ihtimali de vardır. Yani “Biz, Süleyman’ın, bu tahtı çok uzaklardan buraya getirdiğini gördüğümüz ve kudretine tanık olduğumuz bu halden önce onun mülkü, saltanatı ve iktidarının gücü hakkında bilgi sahibi idik. O bakımdan ona itaat edip onun otoritesine boyun eğerek teslimiyetle geldik.”
43. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu” İslâm’a girmekten “alıkoymuştu.” Zira -o kadın, hakkı batıldan ayırt edebilecek zekâ ve kavrayışa sahip olmakla birlikte- batıl inanışlar, kalbin basiretini yok eder. “Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi.” Bu sebepten ötürü onların dinleri üzere devam etti. Bir kimsenin yaygın olan dine mensup kimselerden tek başına ayrılması ve aklı ile onların sapıklık ve hata içerisinde olduklarını görmesi, sürüp giden bir âdetin bu durumunu tespit edebilmesi, ender rastlanan bir hadisedir. O bakımdan bu kadının küfür üzere olması, garip karşılanacak bir şey değildi.
44. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam bu kadın hükümdarın, akılları hayrete düşürecek şekilde saltanatını görmesini istediğinden onun köşkteki oldukça geniş ve yüksek bir salona girmesini arzu etmişti. Burası, alt tarafından ırmaklar akan, sırçadan bir köşktü. “Ona: Köşke gir, denildi.” Billur, şeffaf olduğundan ve altındaki suyu üzerinde herhangi bir şey yokmuş gibi akıyor gösterdiğinden onu “görünce derin bir su sandı ve” o suya girmek için “(eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı.” Bu da kadının akıllılığından ve edebinden kaynaklanmaktadır. Çünkü girmesi, emrolunan yere girmekten imtina etmemişti. Zira o, ancak kendisine ikramda bulunulsun diye çağırıldığını biliyordu. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam’ın hakimiyet ve tanziminden bu köşkü belli bir hikmete binaen yaptığını anlıyor ve gördüğü bunca şeyden sonra kötü herhangi bir durumla karşılaşacağından yana en ufak bir şüphe kalbinde bulunmuyordu. Kadın, suya girmek maksadıyla hazırlanınca Süleyman aleyhisselam ona:“Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O bakımdan ayaklarını açmana gerek yoktur. Kadın Süleyman aleyhisselam’ın yanına ulaşıp birtakım hususlara tanık olduktan sonra onun peygamberliğinin kesinlikle sabit olduğunu anlayıp küfründen döndü ve “dedi ki: Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” üce Allah’ın Sebe’ kraliçesi ve Süleyman aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenlere dair anlattıkları bunlardan ibarettir. Bunun dışında uydurma birtakım ek açıklamalarla İsrailî kıssaların, Yüce Allah’ın kelâmının tefsiri ile hiçbir ilgisi yoktur. Bunlar ancak hatadan korunmuş peygamberden geldiği bilinen delile bağlı olarak kabul edilebilirler. Bu konuda nakledilenlerin tamamı yahut pek çoğu ise bu delile uygun değildir. O bakımdan en sağlıklı karar, bu gibi ayrıntılardan ve açıklamalardan yüz çevirmek, bunları tefsirlere sokmamaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Neml 27:23
15- Andolsun biz Davud’a ve Süleyman’a (geniş) bir ilim verdik. İkisi de:“Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun” dediler. 16- Süleyman, Davud’a mirasçı oldu. Dedi ki:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve her şeyden de bize verildi. Şüphe yok ki bu, apaçık bir lütuftur.” 17- Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan ordusu huzurunda toplandı. Hepsi de düzen içinde sevk ve idare olunurlardı. 18- Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca dedi ki:“Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” 19- Süleyman, karıncanın bu sözünden dolayı tebessüm etti ve dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye ve razı olacağın salih ameller işlemeye beni her daim muvaffak kıl! Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat.” 20- Kuşları teftiş etti ve dedi ki:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” 21- “Ya bana apaçık bir delil getiririr ya da onu şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” 22- Çok geçmeden hüdhüd geldi ve dedi ki:“Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe’den kesin bir haber getirdim.” 23- “Ben bir kadının onlara hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” 24- “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” 25- “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan, gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye (şeytan böyle yapmış).” 26- “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur, büyük Arş’ın Rabbidir.” 27- Dedi ki:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız.” 28- “Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır. Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” 29- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” 30- “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır).” 31- “Bana karşı büyüklenmeyin ve teslim/müslüman olarak yanıma gelin”(diye yazmaktadır). 32- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin. Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” 33- Dediler ki:“Biz güçlü kimseleriz ve çetin savaşçılarız. Bununla beraber yetki senindir. O nedenle düşün ve ne emredeceğine sen karar ver.” 34- Dedi ki:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler ve halkının şereflilerini zelil kılarlar. Gerçekten onlar böyle yaparlar.” 35- “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” 36- (Elçi) Süleyman’a geldiğinde Süleyman dedi ki: “Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri, size verdiklerinden daha hayırlıdır. O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” 37- “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” 38- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” 39- Cinlerden bir ifrit dedi ki:“Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” 40- Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki:“Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce dedi ki:“Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır. Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim, Ğanidir, Kerimdir. 41- Dedi ki: “Tahtını onun tanıyamayacağı bir şekle sokun da bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi yoksa bulamayacak mı?” 42- (Kraliçe) geldiğinde denildi ki: “Senin tahtın böyle midir?” O da: “Tıpkı o!” dedi. “Bize bundan önce ilim verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” 43- Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu (tevhidden) alıkoymuştu. Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi. 44- Ona:“Köşke gir” denildi. O da (köşkün zeminini) görünce onu derin bir su sandı ve (eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı. Süleyman da dedi ki: “Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O da şöyle dedi: “Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.”
15. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de Davud’a ve oğlu Süleyman’a aleyhimesselam lütfetmiş olduğu pek büyük ve geniş ilme dikkatleri çekmektedir. Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Davud ve Süleyman’ı da (an). Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükümlerine tanık idik. Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık. Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik.”(el-Enbiya, 21/78-79)“İkisi de” Rablerinin kendilerine öğretmiş olduğu pek büyük ilim lütfuna karşılık şükür olmak üzere: “Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun, dediler.” Yüce Allah’a kendilerini mü’min ve mutlu kimselerden kıldığı ve bu mü’minler arasında da özel ve seçkin kimseler eylediği için hamd-u senâda bulundular. Mü’minler dört derecedir: Salihler, onların üstünde şehidler, onların üstünde sıddîklar, onların üzerinde de peygamberler gelir. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun- her ne kadar ulu’l-azm beş peygamberin derecesinden daha aşağı bir derecede iseler de peygamberlerin seçkinlerindendir. Yüce Allah’ın kendilerini yücelterek Kitabında söz konusu ettiği, onları çokça övdüğü, üstün, şerefli ve faziletli peygamberler arasındadırlar. İşte onlar da bu mevkiye ulaştıklarından ötürü cenab-ı Allah’a hamd-ü senâlarda bulundular. Yüce Allah’a ihsan etmiş olduğu dini ve dünyevi nimetleri dolayısıyla şürketmek, bütün nimetlerin Rabbinden geldiğini görerek bunlardan dolayı övünüp şımarmamak, aksine bundan dolayı çokça şükretmekle görevli olduğunu kabul etmek, kulun bahtiyar kimselerden olduğunun bir göstergesidir.
16. Yüce Allah, her ikisini bir arada övdükten sonra Süleyman aleyhisselam’ı özellikle ona ihsan ettiği nimetleriyle söz konusu etmektedir. Çünkü Yüce Allah, Süleyman’a pek büyük bir mülk vermiş ve babasının sahip olmadığı imkânlara onu mazhar kılmıştı. -Her ikisine de selam olsun- İşte bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Süleyman, Davud’a mirasçı oldu.” Yani onun ilim ve peygamberliğini miras aldı. Babasının ilmi, onun da ilmine katılmış oldu. Babası hayatta iken kendisinin sahip olduğu ilmin yanı sıra babasının özel olarak sahip olduğu ilmi ondan öğrenmiş olma ihtimali de vardır. Çünkü önceden de geçtiği gibi Yüce Allah’ın:“Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık” buyruğu, Süleyman’ın özel bir bilgiye sahip olduğunu göstermektedir. İşte Yüce Allah’a şükür etmek, O’nun ihsanında yüzdüğünü dile getirmek ve üzerindeki nimeti ifade etmek üzere şöyle demişti:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi.” Süleyman aleyhisselam kuşların neler söylediğini ve ne konuştuklarını anlıyordu. Nitekim -ileride geleceği gibi- Hudhud ile karşılıklı konuştuğunu, ayrıca karıncanın diğer karıncalara söyledikleri sözleri anladığını görüyoruz. Bu, Süleyman aleyhisselam’dan başkasına ihsan edilmiş değildi. “Her şeyden de bize verildi.” Yani Yüce Allah, bizlere hiçbir insana vermediği hükümdarlık, saltanat ve başkalarını egemenlik altına almanın yol ve imkânlarını bağışlamış bulunuyor. Bundan dolayı Süleyman aleyhisselam yüce Rabbine şöyle dua etmiştir:“Rabbim, bana mağfiret buyur ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ver bana!”(Sad, 38/35) Yüce Allah da ona şeytanları/cinleri amade kılmıştı. Onun emri altında dilediği ve başkalarının yapmaktan acze düştüğü her türlü işi yaparlardı. Gidişi bir ay, dönüşü de bir aylık mesafe olan rüzgarı da onun emrine vermişti. “Şüphe yok ki bu” Allah’ın bize bağışladığı, başkalarına üstün kılarak bize özel olarak ihsan ettiği bu şeyler “apaçık bir lütuftur.” Bu ifadelerle Yüce Allah’ın nimetini en mükemmel bir şekilde itiraf etmiş bulunuyordu.
17. Yani onun Adem oğullarından, cinlerden, şeytanlardan ve kuşlardan oluşan çeşitli ve çok sayıdaki orduları huzuruna toplandı. Bunlar gâyet düzenli bir şekilde yürüyen, konaklayan ve hareket eden ordular olup başından sonuna kadar güzel bir şekilde idare edilirlerdi. Bunun için gereken hazırlıklar yapılmış, tedbirler alınmıştı. Bütün bu ordular Süleyman’ın emriyle hareket ederler, onun emrine riâyet ederlerdi. Ona karşı gelme güçleri yoktu, ona asla baş kaldırmazlardı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, bizim hesapsız bağışımızdır. Artık ister ver, ister vermeyip tut.”(Sad, 38/39) Yani sen hesapsız olarak vereblirsin, demektir.
18. Süleyman aleyhisselam yolculuklardan birisinde bu muazzam ordularıyla birlikte yol alıyordu. “Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca” diğer arkadaşlarını ve hemcinslerini uyararak dedi ki: “Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” Bu karınca diğer karıncalara öğüt vererek onlara sözlerini işittirdi. Bu ya bizzat kendi gücüyle olmuştur ki buna göre Yüce Allah karıncalara olağan dışı işitme cihazları vermiş demektir. Çünkü vadiyi doldurmuş bunca karıncaya tek bir karıncanın sesinin işittirip onları uyarması, hayret verici işlerdendir. Ya da o karınca, çevresindeki diğer karıncalara durumu bildirdi. Sonra da bu haber birinden ötekine ulaşarak sonunda hepsi bundan haberdar oldu. Bu karınca onlara tedbirlerini almalarını emretti ki bunun yolu da yuvalarına girmeleridir. Karınca Süleyman’ın, onun hakimiyetinin ve askerlerinin muazzam olduğunu bildiğinden bir anlamda: Onlar eğer sizleri çiğneyecek olurlarsa, bu kasten olmayacaktır, farkında olmadan bu işi yapacaklardır; bundan dolayı da mazurdurlar, demiştir.
19. Süleyman aleyhisselam karıncanın bu sözünü işitmiş ve anlamıştı. O bakımdan “bu sözünden dolayı...” Bir karıncanın kendi ümmetine bu şekilde nasihat etmesine, iyiliklerini istemesine, güzel ve açık ifadelerine hayret ederek “tebessüm etti…” İşte peygamberlerin -hepsine salat ve selam olsun- hali budur. Edepleri kemal derecesindedir. Yerli yerince hayret ederler ve onların gülmeleri tebessüm derecesini aşmaz. Nitekim Allah Rasûlünün de bütün gülmeleri tebessüm şeklindeydi. Çünkü kahkaha, aklın hafifliğine ve kötü edebe delâlet eder. Hayreti gerektiren hususlara hayret etmemek ve tebessüm dahi etmemek ise kötü huya ve zorbalığa delildir. Peygamberler ise bunlardan münezzehtir. üleyman aleyhisselam kendisini bu hale ulaştıran Yüce Allah’a şükrederek dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye… muvaffak kıl” Çünkü anne babaya verilen nimet, çocuğa da verilmiş sayılır. Bu nedenle o da Rabbinden kendisine ve ana-babasına ihsan edilen dini ve dünyevi nimetlerine şükürde bulunmaya kendisini muvaffak kılınmasını diledi. “Razı olacağın salih ameller işlemeye…” Senin emrine uygun, ihlaslı, ameli bozucu ve faziletini eksiltici şeylerden uzak, razı olabileceğin şekilde salih amelde bulunma başarısını bana ihsan et. “Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat” ki bu rahmetin bir tecellisi de cennete koymandır. Zira ilahi rahmet, derecelerine ve mevkilerine göre sadece salih kimselere aittir. u, Cenab-ı Allah’ın Süleyman’ın, karıncanın hem cinslerine hitap ve seslenişini işitmesi ile ilgili bize zikrettiği bir örnek bir kıssa idi. Daha sonra Süleyman’ın kuşlarla konuşmasını dile getiren bir başka örneği söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
20. “Kuşları teftiş etti.” Bu ifade, Süleyman aleyhisselam’ın azim ve kararlılığının kemaline, askerlerini güzel bir şekilde düzenlediğine, küçük büyük bütün işlerini bizzat kendisinin çekip çevirdiğine delildir. Öyle ki o, kuşları teftiş etme, hepsi huzurda mıdır yoksa onlardan gelmeyenler var mıdır diye durumlarını araştırma işini dahi ihmal etmiyordu. İşte âyetin bu buyruğunun ifade ettiği anlam budur. Burada “Süleyman aleyhisselam, su uzakta mıdır, yakında mıdır diye kendisine göstermesi için kuşların içinde hüdhüdü aradı” diyenler, herhangi bir gerçeği dile getirmiş değillerdir. Nitekim bunların iddiasına göre hüdhüd, yerin altındaki suyu görebiliyordu. Ama böyle bir görüşün doğruluğuna dair delil yoktur. Aksine akli ve lafzi delil, bu görüşün yanlış olduğuna delildir. Akli delil şudur: Normalde tecrübe ve müşahadeyle bilinen husus şudur ki bütün hayvanlar arasında böyle harikulade bir görüş kabiliyetine sahip bir hayvan yoktur. Onlar arasında yoğun yer katmanlarının altındaki suyu görebilen bir tür bulunmamaktadır. Böyle bir şey olsaydı şüphesiz Yüce Allah bunu da söz konusu ederdi. Çünkü bu da en büyük ilâhî delil ve mucizelerden birisi olurdu. Lafzi delile gelince eğer böyle bir mana kastedilmek istenseydi ayette şöyle buyurulması gerekirdi:“Süleyman susuz kalınca, kendisine suyun nerede olduğunu tespit etmesi için hüdhüdü aradı.” Yahut da “Hüdhüdün nerede olduğunu sordu” vb. Ancak Süleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırmasının sebebi, onlardan kimin mevcut olduğunu, kimin bulunmadığını, kimin kendisine ayrılan yer ve konumu muhafaza ettiğini, kimin etmediğini görmekti. Aynı şekilde Süleyman aleyhisselam’ın, Hüdhüd’ün su bulmasına gerek duyacak kadar zaruret derecesinde suya muhtaç olması söz konusu değildir. Çünkü onun emrinde ne kadar derinde olursa olsun yeri kazıp su çıkartacak imkâna sahip şeytanlar ve ifritler vardı. Yüce Allah, gidiş ve geliş mesafesi bir aylık yol olan rüzgarı da emrine vermişti. Bütün bunlar varken su bulmak için hüdhüde nasıl ihtiyacı olabilirdi ki? efsirlerde bulunan ve yaygınlık kazanan bu tür açıklamalar, aslında İsrailoğullarından aktarılan dayanaksız nakillerdir. Bunları nakledenler, bu sözlerin doğru anlamlar ile çeliştiklerinden ve lafzi buyruklara mutabık olmadıklarından gafil olarak onları aktarmaktadır. Daha sonra da bu görüşler aktarılmaya devam etmiş ve sonra gelenler, önce gelenin naklini doğru kabul ederek nakledip durmuş ve nihâyet bunların doğru olduğu sanılır olmuştur. Böylece tefsirlerde bu gibi önemsiz ve değersiz görüşler yer almış oldu. Akıllı ve ince kavrayışlı bir kimse ise Cenab-ı Allah’ın, alimleriyle cahilleriyle bütün insanlara hitap etmek üzere gönderdiği, apaçık Arapça bir dil ile indirdiği bu Kur’ân-ı Kerîm’in manaları üzerinde tefekkür edip onları fasih Arapça konuşanların bildiği, Arap dilindeki malum lafızlara göre anlamalarını emrettiğini bilir. Böyle bir kimse, Allah Rasûlü dışındaki birinden nakledilmiş birtakım görüşlerle karşılaştığında onları, bu asli kaideye göre değerlendirir. Ona uygun düşerse kabul eder. Çünkü lafız, o manaya delâlet etmektedir. Şâyet bu nakledilen görüş, hem lafız, hem mana itibariyle yahut da sadece lafzı ya da manası itibariyle bu kaideye aykırı ise o görüşü reddeder, batıl olduğuna kesin hüküm verir. Çünkü o, nakledilen bu görüş ile çelişen temel bir bilgiye sahiptir. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in sözünden ve delâletinden anlaşılan manadır. üleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırıp hüdhüdü bulamayışı, onun işlerin idaresini bizzat üstlenmekte kararlı olduğuna ve bu küçücük kuşun yokluğunu fark edecek kadar mükemmel dikkatine delildir. Bunun üzerine o şöyle demiştir:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” Yani benim o kuşu göremeyişimin sebebi, onun bu pek çok ümmetler arasında saklı kalmasından dolayı mıdır? Onu neden fark edemiyorum? Yoksa o, benden izinsiz ve benim emrimi almadan mı kayıplara karıştı. O vakit, hüdhüde kızıp onu tehdit ederek şunları söyledi:
21. “Ya bana” geri kalmasına, gecikmesine dair “apaçık bir delil getirir ya da onu” öldürme dışında “şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” Bu da Süleyman aleyhisselam’ın ne kadar mükemmel bir vera’ ve insafa sahip olduğunu gösterir. Çünkü o, gerekçesiz olarak onu cezalandırmaya yahut öldürmeye yemin etmedi. Çünkü böyle bir ceza, ancak bir suç dolayısıyla verilebilir. Ama Hüdhüd’ün hazır bulunmaması açık bir mazeret sebebiyle de olabilirdi. Bundan dolayı vera’ ve ince kavrayışı dolayısıyla açık bir mazeret sunması halini istisna etmişti.
22. “Çok geçmeden hüdhüd geldi” Bu, askerlerinin Süleyman aleyhisselam’dan çekindiklerine, onun emirlerine sıkı sıkıya bağlı kaldıklarına delildir. O kadar ki apaçık bir mazereti dolayısıyla geciken hüdhüd dahi çok uzun bir süre gecikmeye cesaret edememişti. Süleyman aleyhisselam’a “dedi ki: Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim.” Senin bunca geniş ilmine ve bu konudaki üstün derecene rağmen senin bilmediğin bir hususu ben görüp öğrendim. “Ve sana” Yemen’de bilinen bir kabile olan “Sebe’den kesin” doğruluğu kesinlikle bilinen “bir haber getirdim.” Daha sonra getirdiği bu haberin mahiyetini açıklayarak şöyle dedi:
23. “Ben bir kadının onlara” bu Sebe’ kabilesine “hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona” hükümdarlara verilen türden mal, silah, asker, kale vb. “her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” Yani üzerine oturduğu krallık tahtı, müthiş bir tahttır. Tahtların büyüklüğü ise ülkenin büyüklüğüne, egemenliğin gücüne ve kendileriyle istişare edilen yiğitlerin çokluğuna delildir.
24. “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm.” Yani onlar, güneşe tapan müşrik kimselerdi. “Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş” o bakımdan onlar da tuttukları bu yolun hak olduğunu düşünmektedirler “onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” Zira izlediği yolun hak olduğu kanaatine sahip olan bir kimsenin, bu inancı değişmediği sürece hidâyet bulması ümit edilemez. Sözlerine devamla dedi ki:
25. “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan” yani göklerde ve yerin köşe bucağında bulunan, küçük büyük bütün yaratılmışları, bitkilerin tohumlarını, kalplerin sakladığı her türlü şeyi bilen, göklerde ve yerde bulunan gizlilikleri yağmur yağdırmak ve bitkileri bitirmek sûretiyle ortaya çıkartan, aynı şekilde Sûra üfürüleceği vakit de yerde saklı bulunan şeyleri ve ölüleri -amellerinin karşılıklarını vermek üzere- oradan çıkartacak olan, “gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye” şeytan böyle yapmış.
26. “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” İbadet, yöneliş, önünde zilletle eğilmek ve sevmek O’ndan başkasına yaraşmaz. Çünkü sahip olduğu kamil sıfatları ve nimetleri dolayısıyla yegane ilâh O’dur. “…büyük Arşın Rabbidir.” Arş, bütün kainatın tavanıdır, gökleri ve yeri kuşatmıştır. İşte yalnız egemenlik alanı pek büyük, şanı pek muazzam olan bu gerçek hükümdarın önünde zilletle eğilmek, itaatle boyun eğmmek, secdeye kapanmak ve rükûya varmak gerekir.
27-28. Hüdhüd, Süleyman aleyhisselam’a bu büyük haberi verince kendini kurtardı. Süleyman aleyhisselam da bu bilgiye sahip olmadığı için hayrete düştü. Aklının kemalini, ağırbaşlılıkla ve teenni ile hareket edişini ispatlayan bir üslûpla şöyle dedi:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız. Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır.” Bu mektubun içeriği ve mahiyeti birazdan gelecektir. “Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” Yani fazla uzaklaşmadan, bu mektuba ne karşılık vereceklerini ve kendi aralarındaki görüş alış-verişlerini gözle!
29. Hüdhüd, mektubu alıp hükümdarları olan kadının yanına bıraktı. O da kavmine:“Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” Yani yeryüzü hükümdarlarının en büyüklerinden, oldukça kıymetli bir mektup gönderildi. Daha sonra bu mektubun muhtevasını açıklayarak şöyle dedi: 30-31. “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır). Bana karşı büyüklenmeyin ve müslümanlar olarak yanıma gelin, (diye yazmaktadır).” Yani siz, bana karşı üstünlük taslamaya kalkışmayın. Aksine boyun eğerek hükümdarlığımın kapsamına girin, emirlerime itaat edin ve teslimiyetle bana gelin. Tam bir açıklama ile birlikte son derece veciz bir mektuptur bu. Çünkü kendisine karşı büyüklenmemelerini, mevcut halleri üzere kalmamalarını, emrine itaat ederek itaatinin kapsamına girip kendisinin huzuruna gelmelerini emretmekte ve onları İslâm’a girmeye de çağırmaktadır. u buyruktan mektuplara (kitaplara) besmeleyi tam olarak yazarak başlamanın ve en başında da gönderenin ismini yazmanın müstehap olduğu anlaşılmaktadır.
32. Hükümdar kadın da isabetli karar almak arzusundan ve akıllılığından ötürü devlet büyüklerini ve ileri gelen yöneticileri bir araya getirerek:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin.” Bu mektuba ne şekilde cevap vereceğimizi bana bildirin. Bu hükümdarın itaatini kabul edip emrine uyalım mı, yoksa başka bir şey mi yapalım? “Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” Sizin görüşünüzü almadan, size danışmadan, kendi başıma hiçbir işe karar vermiş değilim. 33. “Dediler ki: Biz güçlü kimseleriz kimseleriz ve çetin savaşçılarız.” Eğer sen, onun bu isteğini reddedecek, onun itaatine girmeyecek olursan gerçekten biz savaş gücü olan kuvvetli kimseleriz. Onlar, sanki bu görüşe meyletmiş gibi görünüyorlar. Ancak bu görüş kabul görseydi, perişan olurlardı. Ancak bu görüşte karar kılmayıp devamla:“Bununla beraber yetki senindir.” Senin görüşünü kabule hazırız, dediler. Çünkü hükümdarlarının ne kadar akıllı ve yerinde karar verdiğini, kendilerinin samimi olarak iyiliklerini istediğini biliyorlardı.“ O nedenle düşün” taşın, ölç, biç “ve ne emredeceğine sen karar ver.”
34. Hükümdar kadın, savaş doğrultusundaki görüşlerinden vazgeçirmek için onları ikna edip savaşın kötü sonuçlarını açıklamak üzere şöyle dedi:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler.” Kimisini öldürür, kimisini esir alırlar, mallarını talan ederler ve ülkeyi tahrip ederler. “halkının şereflilerini zelil kılarlar.” İnsanların şereflileri olan lider ve efendileri en aşağılık kimselere çevirirler. Yani savaş, uygun bir görüş değildir. Bununla birlikte ben, onun gerçek halini açığa çıkartmadan ve bu konuda araştırma yapacak kimseler göndermeden ona itaat edecek de değilim. Ancak bu araştırmadan sonra biz, basiretli bir şekilde ne yapacağımızı kararlaştırabiliriz. 35. “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin” onun tarafından “nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” Acaba görüşünü ve sözünü sürdürecek mi yoksa hediyeye kanarak düşüncesini değiştirecek mi? Kendisinin ve askerlerinin durumu nedir onu da öğreneceğim. Bunun üzerine hükümdar kadın, kavminin akıllı ve görüş sahipleri arasından seçtiği elçilerle birlikte bir hediye gönderdi.
36. Elçiler hediyeleri getirip “Süleyman’a geldiğinde” o, isteğini kabul etmemelerini tepkiyle ve öfkeyle karşılayarak:“dedi ki: Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri size verdiklerinden daha hayırlıdır.” Hediyenin benim yanımda hiçbir kıymeti yok. Bundan dolayı da sevinmem. Zira Allah, beni ona muhtaç kılmamıştur ve bana pek çok nimetler vermiştir. “O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” Çünkü siz dünyayı seviyorsunuz ve elinizdeki mallar da Allah’ın bana verdiklerine oranla çok azdır.
37. Daha sonra elçiye -akıllı bir kimse olduğunu görüp sözünü olduğu gibi aktaracağını anladığından- mektuba gerek olmaksızın şu tavsiyede bulundu: Getirdiğin hediyenle birlikte “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz.” Onlar, bu ordularımızın önünde durma gücünü bulamayacaklardır. “ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” Elçi de kavmine geri döndü ve onlara Süleyman aleyhisselam’ın söylediklerini bildirdi. Bunun üzerine Süleyman’ın yanına gitmek üzere gerekli yol hazırlıklarına koyuldular.
38. Süleyman, kendisine gelmek üzere mutlaka yola koyulacaklarını bildiğinden çevresinde hazır bulunan cin ve insanlara şöyle dedi:“Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” Yani kim getirebilir ki biz, onlar İslâm’a girmeden ve böylelikle malları saygın ve dokunulmaz olmadan önce onun üzerinde tasarrufta bulunabilelim. 39. “Cinlerden bir ifrit” oldukça güçlü ve süratli çalışan kimseye ifrit denir. “Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” Görüldüğü kadarıyla o sırada Süleyman aleyhisselam Şam’da bulunuyordu. Buna göre kendisiyle Sebe’ arasında iki ay gidiş, iki ay dönüş olmak üzere dört aylık bir mesafe bulunuyordu. Buna rağmen bu ifrit, ona şöyle demişti: Bu tahtı büyüklüğüne, ağırlığına ve aradaki mesafenin uzaklığına rağmen sen şu oturmakta olduğun meclisten kalkmadan önce onu getirmeyi üstlenebilirim. Uzunca oturulan meclislerde mutad olan, bu meclislerin kuşluk vakti boyunca sürmesi ve günün üçte biri kadar olmasıdır. Bu, mutad olan sürenin nihaî vaktidir. Bazen bundan daha az da olabilir, daha çok da olabilir. İşte bu yüce hükümdar Süleyman aleyhisselam’ın halkı arasından birisi, bu kadar büyük bir güce sahipti. Hatta bundan daha ilerisi de vardı: 40. “Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki...” Müfessirlerin dediklerine göre bu, Süleyman aleyhisselam’ın yanında bulunan Berhiya oğlu Asaf diye bilinen alim ve salih bir zat idi. Bu zat, kendisi anılarak Allah’a dua edildiğinde Allah’ın duayı kabul ettiği, istekte bulunulduğunda istenilenleri verdiği, Allah’ın ism-i azamını bilen birisi imiş. “Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Yüce Allah’a bu ismini anıp dua ederek derhal bu tahtın hazır olacağını söyledi. Gerçekten Allah’a dua etti ve taht huzura geldi. Bu olay böyle olabileceği gibi bu kişinin, nezdinde kitaptan bir bilgiye sahip olup bu bilgi sayesinde uzak olanı yakına getirebilme, elde edilmesi zor olanı elde edebilme gücüne sahip olduğu da kastedilmiş olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce” Yüce Allah’a verdiği güç ve kudrete, hükümdarlığına, işleri kendisine kolaylaştırmasına hamd-ü senâda bulundu ve “dedi ki: Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır.” Yani Rabbim, bunlarla beni sınamak için bunları bana vermiş bulunuyor. Süleyman aleyhisselam hükümdarlığı, saltanatı ve kudreti ile -cahil hükümdarların huyu olduğu şekilde- asla gurura kapılmadı. Aksine o, bunların Rabbinin bir sınaması olduğunu bildiğinden, bu büyük nimetin şükrünü yerine getirememekten korkmuştu. Daha sonra bu şükrün, Yüce Allah’a bir faydasının olmadığını, esasen bunun faydasının kişinin kendisine olduğunu beyan ederek şunları söyledi:“Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim Ğanidir” onun amellerine muhtaç değildir, “Kerimdir” hayırları şükredeni de nankörlük edeni de kapsayacak kadar cömert, lütuf ve kerem sahibidir. Ancak O’nun nimetlerine şükür, nimetlerinin daha da artmasına vesile olur. Nankörlük etmek ise nimetlerin yok olmasına sebep olur.
41. Daha sonra Süleyman aleyhisselam çevresinde bulunanlara:“dedi ki: Tahtını” ona bir şeyler katarak ve ondan bir şeyler eksilterek “onun tanıyamayacağı bir şekle sokun.” Bu yolla bizler onun aklını sınamak maksadı ile “bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi” hükümdarlığına yakışacak şekilde bir zekâ ve kavrayışı var mı “yoksa bulamayacak mı?”
42. Kadın hükümdar, Süleyman aleyhisselam’ın yanına “geldiğinde” tahtı ona gösterildi. Halbuki onu geride, kendi ülkesinde bırakıp gelmişti. Ona “denildi ki: Senin tahtın böyle midir?” Yani bizim bildiğimize göre senin pek büyük bir tahtın varmış. Acaba o, bizim sana gösterdiğimiz bu tahta benziyor mu? “O da: Tıpkı o, dedi.” Bu, kadının zeka ve ince kavrayışının bir ifadesidir. Gördüğü tahtta birtakım değişiklikler ve onun tanınmasını engelleyen unsurlar olduğu için onun kendi tahtı olduğunu söylemedi; ama onun kendi tahtı olmadığını da söylemedi. Çünkü tahtını tanımıştı. O bakımdan her iki durum hakkında da doğru kabul edilebilecek ve her iki anlama gelebilecek ihtimalli bir ifade kullandı. Süleyman aleyhisselam onun tahtını tanımasına ve akıllılığına hayret ederek, Yüce Allah’a da kendisine bu kadına verdiğinden daha büyük bağışlarda bulunduğundan şükrederek dedi ki:“Bize bundan” bu hükümdar kadından “önce ilim” hidâyet, akıl ve kararlılık “verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” İşte asıl faydalı hidâyet ve ilim budur. Bu cümlenin, Sebe’ kraliçesinin söylediği sözlerden olma ihtimali de vardır. Yani “Biz, Süleyman’ın, bu tahtı çok uzaklardan buraya getirdiğini gördüğümüz ve kudretine tanık olduğumuz bu halden önce onun mülkü, saltanatı ve iktidarının gücü hakkında bilgi sahibi idik. O bakımdan ona itaat edip onun otoritesine boyun eğerek teslimiyetle geldik.”
43. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu” İslâm’a girmekten “alıkoymuştu.” Zira -o kadın, hakkı batıldan ayırt edebilecek zekâ ve kavrayışa sahip olmakla birlikte- batıl inanışlar, kalbin basiretini yok eder. “Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi.” Bu sebepten ötürü onların dinleri üzere devam etti. Bir kimsenin yaygın olan dine mensup kimselerden tek başına ayrılması ve aklı ile onların sapıklık ve hata içerisinde olduklarını görmesi, sürüp giden bir âdetin bu durumunu tespit edebilmesi, ender rastlanan bir hadisedir. O bakımdan bu kadının küfür üzere olması, garip karşılanacak bir şey değildi.
44. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam bu kadın hükümdarın, akılları hayrete düşürecek şekilde saltanatını görmesini istediğinden onun köşkteki oldukça geniş ve yüksek bir salona girmesini arzu etmişti. Burası, alt tarafından ırmaklar akan, sırçadan bir köşktü. “Ona: Köşke gir, denildi.” Billur, şeffaf olduğundan ve altındaki suyu üzerinde herhangi bir şey yokmuş gibi akıyor gösterdiğinden onu “görünce derin bir su sandı ve” o suya girmek için “(eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı.” Bu da kadının akıllılığından ve edebinden kaynaklanmaktadır. Çünkü girmesi, emrolunan yere girmekten imtina etmemişti. Zira o, ancak kendisine ikramda bulunulsun diye çağırıldığını biliyordu. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam’ın hakimiyet ve tanziminden bu köşkü belli bir hikmete binaen yaptığını anlıyor ve gördüğü bunca şeyden sonra kötü herhangi bir durumla karşılaşacağından yana en ufak bir şüphe kalbinde bulunmuyordu. Kadın, suya girmek maksadıyla hazırlanınca Süleyman aleyhisselam ona:“Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O bakımdan ayaklarını açmana gerek yoktur. Kadın Süleyman aleyhisselam’ın yanına ulaşıp birtakım hususlara tanık olduktan sonra onun peygamberliğinin kesinlikle sabit olduğunu anlayıp küfründen döndü ve “dedi ki: Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” üce Allah’ın Sebe’ kraliçesi ve Süleyman aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenlere dair anlattıkları bunlardan ibarettir. Bunun dışında uydurma birtakım ek açıklamalarla İsrailî kıssaların, Yüce Allah’ın kelâmının tefsiri ile hiçbir ilgisi yoktur. Bunlar ancak hatadan korunmuş peygamberden geldiği bilinen delile bağlı olarak kabul edilebilirler. Bu konuda nakledilenlerin tamamı yahut pek çoğu ise bu delile uygun değildir. O bakımdan en sağlıklı karar, bu gibi ayrıntılardan ve açıklamalardan yüz çevirmek, bunları tefsirlere sokmamaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Neml 27:24
15- Andolsun biz Davud’a ve Süleyman’a (geniş) bir ilim verdik. İkisi de:“Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun” dediler. 16- Süleyman, Davud’a mirasçı oldu. Dedi ki:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve her şeyden de bize verildi. Şüphe yok ki bu, apaçık bir lütuftur.” 17- Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan ordusu huzurunda toplandı. Hepsi de düzen içinde sevk ve idare olunurlardı. 18- Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca dedi ki:“Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” 19- Süleyman, karıncanın bu sözünden dolayı tebessüm etti ve dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye ve razı olacağın salih ameller işlemeye beni her daim muvaffak kıl! Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat.” 20- Kuşları teftiş etti ve dedi ki:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” 21- “Ya bana apaçık bir delil getiririr ya da onu şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” 22- Çok geçmeden hüdhüd geldi ve dedi ki:“Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe’den kesin bir haber getirdim.” 23- “Ben bir kadının onlara hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” 24- “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” 25- “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan, gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye (şeytan böyle yapmış).” 26- “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur, büyük Arş’ın Rabbidir.” 27- Dedi ki:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız.” 28- “Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır. Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” 29- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” 30- “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır).” 31- “Bana karşı büyüklenmeyin ve teslim/müslüman olarak yanıma gelin”(diye yazmaktadır). 32- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin. Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” 33- Dediler ki:“Biz güçlü kimseleriz ve çetin savaşçılarız. Bununla beraber yetki senindir. O nedenle düşün ve ne emredeceğine sen karar ver.” 34- Dedi ki:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler ve halkının şereflilerini zelil kılarlar. Gerçekten onlar böyle yaparlar.” 35- “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” 36- (Elçi) Süleyman’a geldiğinde Süleyman dedi ki: “Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri, size verdiklerinden daha hayırlıdır. O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” 37- “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” 38- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” 39- Cinlerden bir ifrit dedi ki:“Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” 40- Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki:“Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce dedi ki:“Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır. Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim, Ğanidir, Kerimdir. 41- Dedi ki: “Tahtını onun tanıyamayacağı bir şekle sokun da bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi yoksa bulamayacak mı?” 42- (Kraliçe) geldiğinde denildi ki: “Senin tahtın böyle midir?” O da: “Tıpkı o!” dedi. “Bize bundan önce ilim verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” 43- Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu (tevhidden) alıkoymuştu. Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi. 44- Ona:“Köşke gir” denildi. O da (köşkün zeminini) görünce onu derin bir su sandı ve (eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı. Süleyman da dedi ki: “Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O da şöyle dedi: “Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.”
15. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de Davud’a ve oğlu Süleyman’a aleyhimesselam lütfetmiş olduğu pek büyük ve geniş ilme dikkatleri çekmektedir. Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Davud ve Süleyman’ı da (an). Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükümlerine tanık idik. Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık. Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik.”(el-Enbiya, 21/78-79)“İkisi de” Rablerinin kendilerine öğretmiş olduğu pek büyük ilim lütfuna karşılık şükür olmak üzere: “Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun, dediler.” Yüce Allah’a kendilerini mü’min ve mutlu kimselerden kıldığı ve bu mü’minler arasında da özel ve seçkin kimseler eylediği için hamd-u senâda bulundular. Mü’minler dört derecedir: Salihler, onların üstünde şehidler, onların üstünde sıddîklar, onların üzerinde de peygamberler gelir. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun- her ne kadar ulu’l-azm beş peygamberin derecesinden daha aşağı bir derecede iseler de peygamberlerin seçkinlerindendir. Yüce Allah’ın kendilerini yücelterek Kitabında söz konusu ettiği, onları çokça övdüğü, üstün, şerefli ve faziletli peygamberler arasındadırlar. İşte onlar da bu mevkiye ulaştıklarından ötürü cenab-ı Allah’a hamd-ü senâlarda bulundular. Yüce Allah’a ihsan etmiş olduğu dini ve dünyevi nimetleri dolayısıyla şürketmek, bütün nimetlerin Rabbinden geldiğini görerek bunlardan dolayı övünüp şımarmamak, aksine bundan dolayı çokça şükretmekle görevli olduğunu kabul etmek, kulun bahtiyar kimselerden olduğunun bir göstergesidir.
16. Yüce Allah, her ikisini bir arada övdükten sonra Süleyman aleyhisselam’ı özellikle ona ihsan ettiği nimetleriyle söz konusu etmektedir. Çünkü Yüce Allah, Süleyman’a pek büyük bir mülk vermiş ve babasının sahip olmadığı imkânlara onu mazhar kılmıştı. -Her ikisine de selam olsun- İşte bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Süleyman, Davud’a mirasçı oldu.” Yani onun ilim ve peygamberliğini miras aldı. Babasının ilmi, onun da ilmine katılmış oldu. Babası hayatta iken kendisinin sahip olduğu ilmin yanı sıra babasının özel olarak sahip olduğu ilmi ondan öğrenmiş olma ihtimali de vardır. Çünkü önceden de geçtiği gibi Yüce Allah’ın:“Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık” buyruğu, Süleyman’ın özel bir bilgiye sahip olduğunu göstermektedir. İşte Yüce Allah’a şükür etmek, O’nun ihsanında yüzdüğünü dile getirmek ve üzerindeki nimeti ifade etmek üzere şöyle demişti:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi.” Süleyman aleyhisselam kuşların neler söylediğini ve ne konuştuklarını anlıyordu. Nitekim -ileride geleceği gibi- Hudhud ile karşılıklı konuştuğunu, ayrıca karıncanın diğer karıncalara söyledikleri sözleri anladığını görüyoruz. Bu, Süleyman aleyhisselam’dan başkasına ihsan edilmiş değildi. “Her şeyden de bize verildi.” Yani Yüce Allah, bizlere hiçbir insana vermediği hükümdarlık, saltanat ve başkalarını egemenlik altına almanın yol ve imkânlarını bağışlamış bulunuyor. Bundan dolayı Süleyman aleyhisselam yüce Rabbine şöyle dua etmiştir:“Rabbim, bana mağfiret buyur ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ver bana!”(Sad, 38/35) Yüce Allah da ona şeytanları/cinleri amade kılmıştı. Onun emri altında dilediği ve başkalarının yapmaktan acze düştüğü her türlü işi yaparlardı. Gidişi bir ay, dönüşü de bir aylık mesafe olan rüzgarı da onun emrine vermişti. “Şüphe yok ki bu” Allah’ın bize bağışladığı, başkalarına üstün kılarak bize özel olarak ihsan ettiği bu şeyler “apaçık bir lütuftur.” Bu ifadelerle Yüce Allah’ın nimetini en mükemmel bir şekilde itiraf etmiş bulunuyordu.
17. Yani onun Adem oğullarından, cinlerden, şeytanlardan ve kuşlardan oluşan çeşitli ve çok sayıdaki orduları huzuruna toplandı. Bunlar gâyet düzenli bir şekilde yürüyen, konaklayan ve hareket eden ordular olup başından sonuna kadar güzel bir şekilde idare edilirlerdi. Bunun için gereken hazırlıklar yapılmış, tedbirler alınmıştı. Bütün bu ordular Süleyman’ın emriyle hareket ederler, onun emrine riâyet ederlerdi. Ona karşı gelme güçleri yoktu, ona asla baş kaldırmazlardı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, bizim hesapsız bağışımızdır. Artık ister ver, ister vermeyip tut.”(Sad, 38/39) Yani sen hesapsız olarak vereblirsin, demektir.
18. Süleyman aleyhisselam yolculuklardan birisinde bu muazzam ordularıyla birlikte yol alıyordu. “Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca” diğer arkadaşlarını ve hemcinslerini uyararak dedi ki: “Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” Bu karınca diğer karıncalara öğüt vererek onlara sözlerini işittirdi. Bu ya bizzat kendi gücüyle olmuştur ki buna göre Yüce Allah karıncalara olağan dışı işitme cihazları vermiş demektir. Çünkü vadiyi doldurmuş bunca karıncaya tek bir karıncanın sesinin işittirip onları uyarması, hayret verici işlerdendir. Ya da o karınca, çevresindeki diğer karıncalara durumu bildirdi. Sonra da bu haber birinden ötekine ulaşarak sonunda hepsi bundan haberdar oldu. Bu karınca onlara tedbirlerini almalarını emretti ki bunun yolu da yuvalarına girmeleridir. Karınca Süleyman’ın, onun hakimiyetinin ve askerlerinin muazzam olduğunu bildiğinden bir anlamda: Onlar eğer sizleri çiğneyecek olurlarsa, bu kasten olmayacaktır, farkında olmadan bu işi yapacaklardır; bundan dolayı da mazurdurlar, demiştir.
19. Süleyman aleyhisselam karıncanın bu sözünü işitmiş ve anlamıştı. O bakımdan “bu sözünden dolayı...” Bir karıncanın kendi ümmetine bu şekilde nasihat etmesine, iyiliklerini istemesine, güzel ve açık ifadelerine hayret ederek “tebessüm etti…” İşte peygamberlerin -hepsine salat ve selam olsun- hali budur. Edepleri kemal derecesindedir. Yerli yerince hayret ederler ve onların gülmeleri tebessüm derecesini aşmaz. Nitekim Allah Rasûlünün de bütün gülmeleri tebessüm şeklindeydi. Çünkü kahkaha, aklın hafifliğine ve kötü edebe delâlet eder. Hayreti gerektiren hususlara hayret etmemek ve tebessüm dahi etmemek ise kötü huya ve zorbalığa delildir. Peygamberler ise bunlardan münezzehtir. üleyman aleyhisselam kendisini bu hale ulaştıran Yüce Allah’a şükrederek dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye… muvaffak kıl” Çünkü anne babaya verilen nimet, çocuğa da verilmiş sayılır. Bu nedenle o da Rabbinden kendisine ve ana-babasına ihsan edilen dini ve dünyevi nimetlerine şükürde bulunmaya kendisini muvaffak kılınmasını diledi. “Razı olacağın salih ameller işlemeye…” Senin emrine uygun, ihlaslı, ameli bozucu ve faziletini eksiltici şeylerden uzak, razı olabileceğin şekilde salih amelde bulunma başarısını bana ihsan et. “Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat” ki bu rahmetin bir tecellisi de cennete koymandır. Zira ilahi rahmet, derecelerine ve mevkilerine göre sadece salih kimselere aittir. u, Cenab-ı Allah’ın Süleyman’ın, karıncanın hem cinslerine hitap ve seslenişini işitmesi ile ilgili bize zikrettiği bir örnek bir kıssa idi. Daha sonra Süleyman’ın kuşlarla konuşmasını dile getiren bir başka örneği söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
20. “Kuşları teftiş etti.” Bu ifade, Süleyman aleyhisselam’ın azim ve kararlılığının kemaline, askerlerini güzel bir şekilde düzenlediğine, küçük büyük bütün işlerini bizzat kendisinin çekip çevirdiğine delildir. Öyle ki o, kuşları teftiş etme, hepsi huzurda mıdır yoksa onlardan gelmeyenler var mıdır diye durumlarını araştırma işini dahi ihmal etmiyordu. İşte âyetin bu buyruğunun ifade ettiği anlam budur. Burada “Süleyman aleyhisselam, su uzakta mıdır, yakında mıdır diye kendisine göstermesi için kuşların içinde hüdhüdü aradı” diyenler, herhangi bir gerçeği dile getirmiş değillerdir. Nitekim bunların iddiasına göre hüdhüd, yerin altındaki suyu görebiliyordu. Ama böyle bir görüşün doğruluğuna dair delil yoktur. Aksine akli ve lafzi delil, bu görüşün yanlış olduğuna delildir. Akli delil şudur: Normalde tecrübe ve müşahadeyle bilinen husus şudur ki bütün hayvanlar arasında böyle harikulade bir görüş kabiliyetine sahip bir hayvan yoktur. Onlar arasında yoğun yer katmanlarının altındaki suyu görebilen bir tür bulunmamaktadır. Böyle bir şey olsaydı şüphesiz Yüce Allah bunu da söz konusu ederdi. Çünkü bu da en büyük ilâhî delil ve mucizelerden birisi olurdu. Lafzi delile gelince eğer böyle bir mana kastedilmek istenseydi ayette şöyle buyurulması gerekirdi:“Süleyman susuz kalınca, kendisine suyun nerede olduğunu tespit etmesi için hüdhüdü aradı.” Yahut da “Hüdhüdün nerede olduğunu sordu” vb. Ancak Süleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırmasının sebebi, onlardan kimin mevcut olduğunu, kimin bulunmadığını, kimin kendisine ayrılan yer ve konumu muhafaza ettiğini, kimin etmediğini görmekti. Aynı şekilde Süleyman aleyhisselam’ın, Hüdhüd’ün su bulmasına gerek duyacak kadar zaruret derecesinde suya muhtaç olması söz konusu değildir. Çünkü onun emrinde ne kadar derinde olursa olsun yeri kazıp su çıkartacak imkâna sahip şeytanlar ve ifritler vardı. Yüce Allah, gidiş ve geliş mesafesi bir aylık yol olan rüzgarı da emrine vermişti. Bütün bunlar varken su bulmak için hüdhüde nasıl ihtiyacı olabilirdi ki? efsirlerde bulunan ve yaygınlık kazanan bu tür açıklamalar, aslında İsrailoğullarından aktarılan dayanaksız nakillerdir. Bunları nakledenler, bu sözlerin doğru anlamlar ile çeliştiklerinden ve lafzi buyruklara mutabık olmadıklarından gafil olarak onları aktarmaktadır. Daha sonra da bu görüşler aktarılmaya devam etmiş ve sonra gelenler, önce gelenin naklini doğru kabul ederek nakledip durmuş ve nihâyet bunların doğru olduğu sanılır olmuştur. Böylece tefsirlerde bu gibi önemsiz ve değersiz görüşler yer almış oldu. Akıllı ve ince kavrayışlı bir kimse ise Cenab-ı Allah’ın, alimleriyle cahilleriyle bütün insanlara hitap etmek üzere gönderdiği, apaçık Arapça bir dil ile indirdiği bu Kur’ân-ı Kerîm’in manaları üzerinde tefekkür edip onları fasih Arapça konuşanların bildiği, Arap dilindeki malum lafızlara göre anlamalarını emrettiğini bilir. Böyle bir kimse, Allah Rasûlü dışındaki birinden nakledilmiş birtakım görüşlerle karşılaştığında onları, bu asli kaideye göre değerlendirir. Ona uygun düşerse kabul eder. Çünkü lafız, o manaya delâlet etmektedir. Şâyet bu nakledilen görüş, hem lafız, hem mana itibariyle yahut da sadece lafzı ya da manası itibariyle bu kaideye aykırı ise o görüşü reddeder, batıl olduğuna kesin hüküm verir. Çünkü o, nakledilen bu görüş ile çelişen temel bir bilgiye sahiptir. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in sözünden ve delâletinden anlaşılan manadır. üleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırıp hüdhüdü bulamayışı, onun işlerin idaresini bizzat üstlenmekte kararlı olduğuna ve bu küçücük kuşun yokluğunu fark edecek kadar mükemmel dikkatine delildir. Bunun üzerine o şöyle demiştir:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” Yani benim o kuşu göremeyişimin sebebi, onun bu pek çok ümmetler arasında saklı kalmasından dolayı mıdır? Onu neden fark edemiyorum? Yoksa o, benden izinsiz ve benim emrimi almadan mı kayıplara karıştı. O vakit, hüdhüde kızıp onu tehdit ederek şunları söyledi:
21. “Ya bana” geri kalmasına, gecikmesine dair “apaçık bir delil getirir ya da onu” öldürme dışında “şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” Bu da Süleyman aleyhisselam’ın ne kadar mükemmel bir vera’ ve insafa sahip olduğunu gösterir. Çünkü o, gerekçesiz olarak onu cezalandırmaya yahut öldürmeye yemin etmedi. Çünkü böyle bir ceza, ancak bir suç dolayısıyla verilebilir. Ama Hüdhüd’ün hazır bulunmaması açık bir mazeret sebebiyle de olabilirdi. Bundan dolayı vera’ ve ince kavrayışı dolayısıyla açık bir mazeret sunması halini istisna etmişti.
22. “Çok geçmeden hüdhüd geldi” Bu, askerlerinin Süleyman aleyhisselam’dan çekindiklerine, onun emirlerine sıkı sıkıya bağlı kaldıklarına delildir. O kadar ki apaçık bir mazereti dolayısıyla geciken hüdhüd dahi çok uzun bir süre gecikmeye cesaret edememişti. Süleyman aleyhisselam’a “dedi ki: Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim.” Senin bunca geniş ilmine ve bu konudaki üstün derecene rağmen senin bilmediğin bir hususu ben görüp öğrendim. “Ve sana” Yemen’de bilinen bir kabile olan “Sebe’den kesin” doğruluğu kesinlikle bilinen “bir haber getirdim.” Daha sonra getirdiği bu haberin mahiyetini açıklayarak şöyle dedi:
23. “Ben bir kadının onlara” bu Sebe’ kabilesine “hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona” hükümdarlara verilen türden mal, silah, asker, kale vb. “her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” Yani üzerine oturduğu krallık tahtı, müthiş bir tahttır. Tahtların büyüklüğü ise ülkenin büyüklüğüne, egemenliğin gücüne ve kendileriyle istişare edilen yiğitlerin çokluğuna delildir.
24. “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm.” Yani onlar, güneşe tapan müşrik kimselerdi. “Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş” o bakımdan onlar da tuttukları bu yolun hak olduğunu düşünmektedirler “onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” Zira izlediği yolun hak olduğu kanaatine sahip olan bir kimsenin, bu inancı değişmediği sürece hidâyet bulması ümit edilemez. Sözlerine devamla dedi ki:
25. “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan” yani göklerde ve yerin köşe bucağında bulunan, küçük büyük bütün yaratılmışları, bitkilerin tohumlarını, kalplerin sakladığı her türlü şeyi bilen, göklerde ve yerde bulunan gizlilikleri yağmur yağdırmak ve bitkileri bitirmek sûretiyle ortaya çıkartan, aynı şekilde Sûra üfürüleceği vakit de yerde saklı bulunan şeyleri ve ölüleri -amellerinin karşılıklarını vermek üzere- oradan çıkartacak olan, “gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye” şeytan böyle yapmış.
26. “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” İbadet, yöneliş, önünde zilletle eğilmek ve sevmek O’ndan başkasına yaraşmaz. Çünkü sahip olduğu kamil sıfatları ve nimetleri dolayısıyla yegane ilâh O’dur. “…büyük Arşın Rabbidir.” Arş, bütün kainatın tavanıdır, gökleri ve yeri kuşatmıştır. İşte yalnız egemenlik alanı pek büyük, şanı pek muazzam olan bu gerçek hükümdarın önünde zilletle eğilmek, itaatle boyun eğmmek, secdeye kapanmak ve rükûya varmak gerekir.
27-28. Hüdhüd, Süleyman aleyhisselam’a bu büyük haberi verince kendini kurtardı. Süleyman aleyhisselam da bu bilgiye sahip olmadığı için hayrete düştü. Aklının kemalini, ağırbaşlılıkla ve teenni ile hareket edişini ispatlayan bir üslûpla şöyle dedi:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız. Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır.” Bu mektubun içeriği ve mahiyeti birazdan gelecektir. “Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” Yani fazla uzaklaşmadan, bu mektuba ne karşılık vereceklerini ve kendi aralarındaki görüş alış-verişlerini gözle!
29. Hüdhüd, mektubu alıp hükümdarları olan kadının yanına bıraktı. O da kavmine:“Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” Yani yeryüzü hükümdarlarının en büyüklerinden, oldukça kıymetli bir mektup gönderildi. Daha sonra bu mektubun muhtevasını açıklayarak şöyle dedi: 30-31. “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır). Bana karşı büyüklenmeyin ve müslümanlar olarak yanıma gelin, (diye yazmaktadır).” Yani siz, bana karşı üstünlük taslamaya kalkışmayın. Aksine boyun eğerek hükümdarlığımın kapsamına girin, emirlerime itaat edin ve teslimiyetle bana gelin. Tam bir açıklama ile birlikte son derece veciz bir mektuptur bu. Çünkü kendisine karşı büyüklenmemelerini, mevcut halleri üzere kalmamalarını, emrine itaat ederek itaatinin kapsamına girip kendisinin huzuruna gelmelerini emretmekte ve onları İslâm’a girmeye de çağırmaktadır. u buyruktan mektuplara (kitaplara) besmeleyi tam olarak yazarak başlamanın ve en başında da gönderenin ismini yazmanın müstehap olduğu anlaşılmaktadır.
32. Hükümdar kadın da isabetli karar almak arzusundan ve akıllılığından ötürü devlet büyüklerini ve ileri gelen yöneticileri bir araya getirerek:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin.” Bu mektuba ne şekilde cevap vereceğimizi bana bildirin. Bu hükümdarın itaatini kabul edip emrine uyalım mı, yoksa başka bir şey mi yapalım? “Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” Sizin görüşünüzü almadan, size danışmadan, kendi başıma hiçbir işe karar vermiş değilim. 33. “Dediler ki: Biz güçlü kimseleriz kimseleriz ve çetin savaşçılarız.” Eğer sen, onun bu isteğini reddedecek, onun itaatine girmeyecek olursan gerçekten biz savaş gücü olan kuvvetli kimseleriz. Onlar, sanki bu görüşe meyletmiş gibi görünüyorlar. Ancak bu görüş kabul görseydi, perişan olurlardı. Ancak bu görüşte karar kılmayıp devamla:“Bununla beraber yetki senindir.” Senin görüşünü kabule hazırız, dediler. Çünkü hükümdarlarının ne kadar akıllı ve yerinde karar verdiğini, kendilerinin samimi olarak iyiliklerini istediğini biliyorlardı.“ O nedenle düşün” taşın, ölç, biç “ve ne emredeceğine sen karar ver.”
34. Hükümdar kadın, savaş doğrultusundaki görüşlerinden vazgeçirmek için onları ikna edip savaşın kötü sonuçlarını açıklamak üzere şöyle dedi:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler.” Kimisini öldürür, kimisini esir alırlar, mallarını talan ederler ve ülkeyi tahrip ederler. “halkının şereflilerini zelil kılarlar.” İnsanların şereflileri olan lider ve efendileri en aşağılık kimselere çevirirler. Yani savaş, uygun bir görüş değildir. Bununla birlikte ben, onun gerçek halini açığa çıkartmadan ve bu konuda araştırma yapacak kimseler göndermeden ona itaat edecek de değilim. Ancak bu araştırmadan sonra biz, basiretli bir şekilde ne yapacağımızı kararlaştırabiliriz. 35. “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin” onun tarafından “nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” Acaba görüşünü ve sözünü sürdürecek mi yoksa hediyeye kanarak düşüncesini değiştirecek mi? Kendisinin ve askerlerinin durumu nedir onu da öğreneceğim. Bunun üzerine hükümdar kadın, kavminin akıllı ve görüş sahipleri arasından seçtiği elçilerle birlikte bir hediye gönderdi.
36. Elçiler hediyeleri getirip “Süleyman’a geldiğinde” o, isteğini kabul etmemelerini tepkiyle ve öfkeyle karşılayarak:“dedi ki: Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri size verdiklerinden daha hayırlıdır.” Hediyenin benim yanımda hiçbir kıymeti yok. Bundan dolayı da sevinmem. Zira Allah, beni ona muhtaç kılmamıştur ve bana pek çok nimetler vermiştir. “O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” Çünkü siz dünyayı seviyorsunuz ve elinizdeki mallar da Allah’ın bana verdiklerine oranla çok azdır.
37. Daha sonra elçiye -akıllı bir kimse olduğunu görüp sözünü olduğu gibi aktaracağını anladığından- mektuba gerek olmaksızın şu tavsiyede bulundu: Getirdiğin hediyenle birlikte “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz.” Onlar, bu ordularımızın önünde durma gücünü bulamayacaklardır. “ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” Elçi de kavmine geri döndü ve onlara Süleyman aleyhisselam’ın söylediklerini bildirdi. Bunun üzerine Süleyman’ın yanına gitmek üzere gerekli yol hazırlıklarına koyuldular.
38. Süleyman, kendisine gelmek üzere mutlaka yola koyulacaklarını bildiğinden çevresinde hazır bulunan cin ve insanlara şöyle dedi:“Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” Yani kim getirebilir ki biz, onlar İslâm’a girmeden ve böylelikle malları saygın ve dokunulmaz olmadan önce onun üzerinde tasarrufta bulunabilelim. 39. “Cinlerden bir ifrit” oldukça güçlü ve süratli çalışan kimseye ifrit denir. “Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” Görüldüğü kadarıyla o sırada Süleyman aleyhisselam Şam’da bulunuyordu. Buna göre kendisiyle Sebe’ arasında iki ay gidiş, iki ay dönüş olmak üzere dört aylık bir mesafe bulunuyordu. Buna rağmen bu ifrit, ona şöyle demişti: Bu tahtı büyüklüğüne, ağırlığına ve aradaki mesafenin uzaklığına rağmen sen şu oturmakta olduğun meclisten kalkmadan önce onu getirmeyi üstlenebilirim. Uzunca oturulan meclislerde mutad olan, bu meclislerin kuşluk vakti boyunca sürmesi ve günün üçte biri kadar olmasıdır. Bu, mutad olan sürenin nihaî vaktidir. Bazen bundan daha az da olabilir, daha çok da olabilir. İşte bu yüce hükümdar Süleyman aleyhisselam’ın halkı arasından birisi, bu kadar büyük bir güce sahipti. Hatta bundan daha ilerisi de vardı: 40. “Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki...” Müfessirlerin dediklerine göre bu, Süleyman aleyhisselam’ın yanında bulunan Berhiya oğlu Asaf diye bilinen alim ve salih bir zat idi. Bu zat, kendisi anılarak Allah’a dua edildiğinde Allah’ın duayı kabul ettiği, istekte bulunulduğunda istenilenleri verdiği, Allah’ın ism-i azamını bilen birisi imiş. “Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Yüce Allah’a bu ismini anıp dua ederek derhal bu tahtın hazır olacağını söyledi. Gerçekten Allah’a dua etti ve taht huzura geldi. Bu olay böyle olabileceği gibi bu kişinin, nezdinde kitaptan bir bilgiye sahip olup bu bilgi sayesinde uzak olanı yakına getirebilme, elde edilmesi zor olanı elde edebilme gücüne sahip olduğu da kastedilmiş olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce” Yüce Allah’a verdiği güç ve kudrete, hükümdarlığına, işleri kendisine kolaylaştırmasına hamd-ü senâda bulundu ve “dedi ki: Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır.” Yani Rabbim, bunlarla beni sınamak için bunları bana vermiş bulunuyor. Süleyman aleyhisselam hükümdarlığı, saltanatı ve kudreti ile -cahil hükümdarların huyu olduğu şekilde- asla gurura kapılmadı. Aksine o, bunların Rabbinin bir sınaması olduğunu bildiğinden, bu büyük nimetin şükrünü yerine getirememekten korkmuştu. Daha sonra bu şükrün, Yüce Allah’a bir faydasının olmadığını, esasen bunun faydasının kişinin kendisine olduğunu beyan ederek şunları söyledi:“Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim Ğanidir” onun amellerine muhtaç değildir, “Kerimdir” hayırları şükredeni de nankörlük edeni de kapsayacak kadar cömert, lütuf ve kerem sahibidir. Ancak O’nun nimetlerine şükür, nimetlerinin daha da artmasına vesile olur. Nankörlük etmek ise nimetlerin yok olmasına sebep olur.
41. Daha sonra Süleyman aleyhisselam çevresinde bulunanlara:“dedi ki: Tahtını” ona bir şeyler katarak ve ondan bir şeyler eksilterek “onun tanıyamayacağı bir şekle sokun.” Bu yolla bizler onun aklını sınamak maksadı ile “bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi” hükümdarlığına yakışacak şekilde bir zekâ ve kavrayışı var mı “yoksa bulamayacak mı?”
42. Kadın hükümdar, Süleyman aleyhisselam’ın yanına “geldiğinde” tahtı ona gösterildi. Halbuki onu geride, kendi ülkesinde bırakıp gelmişti. Ona “denildi ki: Senin tahtın böyle midir?” Yani bizim bildiğimize göre senin pek büyük bir tahtın varmış. Acaba o, bizim sana gösterdiğimiz bu tahta benziyor mu? “O da: Tıpkı o, dedi.” Bu, kadının zeka ve ince kavrayışının bir ifadesidir. Gördüğü tahtta birtakım değişiklikler ve onun tanınmasını engelleyen unsurlar olduğu için onun kendi tahtı olduğunu söylemedi; ama onun kendi tahtı olmadığını da söylemedi. Çünkü tahtını tanımıştı. O bakımdan her iki durum hakkında da doğru kabul edilebilecek ve her iki anlama gelebilecek ihtimalli bir ifade kullandı. Süleyman aleyhisselam onun tahtını tanımasına ve akıllılığına hayret ederek, Yüce Allah’a da kendisine bu kadına verdiğinden daha büyük bağışlarda bulunduğundan şükrederek dedi ki:“Bize bundan” bu hükümdar kadından “önce ilim” hidâyet, akıl ve kararlılık “verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” İşte asıl faydalı hidâyet ve ilim budur. Bu cümlenin, Sebe’ kraliçesinin söylediği sözlerden olma ihtimali de vardır. Yani “Biz, Süleyman’ın, bu tahtı çok uzaklardan buraya getirdiğini gördüğümüz ve kudretine tanık olduğumuz bu halden önce onun mülkü, saltanatı ve iktidarının gücü hakkında bilgi sahibi idik. O bakımdan ona itaat edip onun otoritesine boyun eğerek teslimiyetle geldik.”
43. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu” İslâm’a girmekten “alıkoymuştu.” Zira -o kadın, hakkı batıldan ayırt edebilecek zekâ ve kavrayışa sahip olmakla birlikte- batıl inanışlar, kalbin basiretini yok eder. “Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi.” Bu sebepten ötürü onların dinleri üzere devam etti. Bir kimsenin yaygın olan dine mensup kimselerden tek başına ayrılması ve aklı ile onların sapıklık ve hata içerisinde olduklarını görmesi, sürüp giden bir âdetin bu durumunu tespit edebilmesi, ender rastlanan bir hadisedir. O bakımdan bu kadının küfür üzere olması, garip karşılanacak bir şey değildi.
44. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam bu kadın hükümdarın, akılları hayrete düşürecek şekilde saltanatını görmesini istediğinden onun köşkteki oldukça geniş ve yüksek bir salona girmesini arzu etmişti. Burası, alt tarafından ırmaklar akan, sırçadan bir köşktü. “Ona: Köşke gir, denildi.” Billur, şeffaf olduğundan ve altındaki suyu üzerinde herhangi bir şey yokmuş gibi akıyor gösterdiğinden onu “görünce derin bir su sandı ve” o suya girmek için “(eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı.” Bu da kadının akıllılığından ve edebinden kaynaklanmaktadır. Çünkü girmesi, emrolunan yere girmekten imtina etmemişti. Zira o, ancak kendisine ikramda bulunulsun diye çağırıldığını biliyordu. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam’ın hakimiyet ve tanziminden bu köşkü belli bir hikmete binaen yaptığını anlıyor ve gördüğü bunca şeyden sonra kötü herhangi bir durumla karşılaşacağından yana en ufak bir şüphe kalbinde bulunmuyordu. Kadın, suya girmek maksadıyla hazırlanınca Süleyman aleyhisselam ona:“Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O bakımdan ayaklarını açmana gerek yoktur. Kadın Süleyman aleyhisselam’ın yanına ulaşıp birtakım hususlara tanık olduktan sonra onun peygamberliğinin kesinlikle sabit olduğunu anlayıp küfründen döndü ve “dedi ki: Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” üce Allah’ın Sebe’ kraliçesi ve Süleyman aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenlere dair anlattıkları bunlardan ibarettir. Bunun dışında uydurma birtakım ek açıklamalarla İsrailî kıssaların, Yüce Allah’ın kelâmının tefsiri ile hiçbir ilgisi yoktur. Bunlar ancak hatadan korunmuş peygamberden geldiği bilinen delile bağlı olarak kabul edilebilirler. Bu konuda nakledilenlerin tamamı yahut pek çoğu ise bu delile uygun değildir. O bakımdan en sağlıklı karar, bu gibi ayrıntılardan ve açıklamalardan yüz çevirmek, bunları tefsirlere sokmamaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Neml 27:25
15- Andolsun biz Davud’a ve Süleyman’a (geniş) bir ilim verdik. İkisi de:“Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun” dediler. 16- Süleyman, Davud’a mirasçı oldu. Dedi ki:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve her şeyden de bize verildi. Şüphe yok ki bu, apaçık bir lütuftur.” 17- Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan ordusu huzurunda toplandı. Hepsi de düzen içinde sevk ve idare olunurlardı. 18- Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca dedi ki:“Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” 19- Süleyman, karıncanın bu sözünden dolayı tebessüm etti ve dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye ve razı olacağın salih ameller işlemeye beni her daim muvaffak kıl! Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat.” 20- Kuşları teftiş etti ve dedi ki:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” 21- “Ya bana apaçık bir delil getiririr ya da onu şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” 22- Çok geçmeden hüdhüd geldi ve dedi ki:“Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe’den kesin bir haber getirdim.” 23- “Ben bir kadının onlara hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” 24- “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” 25- “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan, gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye (şeytan böyle yapmış).” 26- “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur, büyük Arş’ın Rabbidir.” 27- Dedi ki:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız.” 28- “Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır. Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” 29- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” 30- “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır).” 31- “Bana karşı büyüklenmeyin ve teslim/müslüman olarak yanıma gelin”(diye yazmaktadır). 32- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin. Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” 33- Dediler ki:“Biz güçlü kimseleriz ve çetin savaşçılarız. Bununla beraber yetki senindir. O nedenle düşün ve ne emredeceğine sen karar ver.” 34- Dedi ki:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler ve halkının şereflilerini zelil kılarlar. Gerçekten onlar böyle yaparlar.” 35- “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” 36- (Elçi) Süleyman’a geldiğinde Süleyman dedi ki: “Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri, size verdiklerinden daha hayırlıdır. O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” 37- “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” 38- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” 39- Cinlerden bir ifrit dedi ki:“Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” 40- Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki:“Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce dedi ki:“Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır. Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim, Ğanidir, Kerimdir. 41- Dedi ki: “Tahtını onun tanıyamayacağı bir şekle sokun da bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi yoksa bulamayacak mı?” 42- (Kraliçe) geldiğinde denildi ki: “Senin tahtın böyle midir?” O da: “Tıpkı o!” dedi. “Bize bundan önce ilim verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” 43- Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu (tevhidden) alıkoymuştu. Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi. 44- Ona:“Köşke gir” denildi. O da (köşkün zeminini) görünce onu derin bir su sandı ve (eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı. Süleyman da dedi ki: “Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O da şöyle dedi: “Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.”
15. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de Davud’a ve oğlu Süleyman’a aleyhimesselam lütfetmiş olduğu pek büyük ve geniş ilme dikkatleri çekmektedir. Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Davud ve Süleyman’ı da (an). Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükümlerine tanık idik. Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık. Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik.”(el-Enbiya, 21/78-79)“İkisi de” Rablerinin kendilerine öğretmiş olduğu pek büyük ilim lütfuna karşılık şükür olmak üzere: “Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun, dediler.” Yüce Allah’a kendilerini mü’min ve mutlu kimselerden kıldığı ve bu mü’minler arasında da özel ve seçkin kimseler eylediği için hamd-u senâda bulundular. Mü’minler dört derecedir: Salihler, onların üstünde şehidler, onların üstünde sıddîklar, onların üzerinde de peygamberler gelir. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun- her ne kadar ulu’l-azm beş peygamberin derecesinden daha aşağı bir derecede iseler de peygamberlerin seçkinlerindendir. Yüce Allah’ın kendilerini yücelterek Kitabında söz konusu ettiği, onları çokça övdüğü, üstün, şerefli ve faziletli peygamberler arasındadırlar. İşte onlar da bu mevkiye ulaştıklarından ötürü cenab-ı Allah’a hamd-ü senâlarda bulundular. Yüce Allah’a ihsan etmiş olduğu dini ve dünyevi nimetleri dolayısıyla şürketmek, bütün nimetlerin Rabbinden geldiğini görerek bunlardan dolayı övünüp şımarmamak, aksine bundan dolayı çokça şükretmekle görevli olduğunu kabul etmek, kulun bahtiyar kimselerden olduğunun bir göstergesidir.
16. Yüce Allah, her ikisini bir arada övdükten sonra Süleyman aleyhisselam’ı özellikle ona ihsan ettiği nimetleriyle söz konusu etmektedir. Çünkü Yüce Allah, Süleyman’a pek büyük bir mülk vermiş ve babasının sahip olmadığı imkânlara onu mazhar kılmıştı. -Her ikisine de selam olsun- İşte bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Süleyman, Davud’a mirasçı oldu.” Yani onun ilim ve peygamberliğini miras aldı. Babasının ilmi, onun da ilmine katılmış oldu. Babası hayatta iken kendisinin sahip olduğu ilmin yanı sıra babasının özel olarak sahip olduğu ilmi ondan öğrenmiş olma ihtimali de vardır. Çünkü önceden de geçtiği gibi Yüce Allah’ın:“Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık” buyruğu, Süleyman’ın özel bir bilgiye sahip olduğunu göstermektedir. İşte Yüce Allah’a şükür etmek, O’nun ihsanında yüzdüğünü dile getirmek ve üzerindeki nimeti ifade etmek üzere şöyle demişti:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi.” Süleyman aleyhisselam kuşların neler söylediğini ve ne konuştuklarını anlıyordu. Nitekim -ileride geleceği gibi- Hudhud ile karşılıklı konuştuğunu, ayrıca karıncanın diğer karıncalara söyledikleri sözleri anladığını görüyoruz. Bu, Süleyman aleyhisselam’dan başkasına ihsan edilmiş değildi. “Her şeyden de bize verildi.” Yani Yüce Allah, bizlere hiçbir insana vermediği hükümdarlık, saltanat ve başkalarını egemenlik altına almanın yol ve imkânlarını bağışlamış bulunuyor. Bundan dolayı Süleyman aleyhisselam yüce Rabbine şöyle dua etmiştir:“Rabbim, bana mağfiret buyur ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ver bana!”(Sad, 38/35) Yüce Allah da ona şeytanları/cinleri amade kılmıştı. Onun emri altında dilediği ve başkalarının yapmaktan acze düştüğü her türlü işi yaparlardı. Gidişi bir ay, dönüşü de bir aylık mesafe olan rüzgarı da onun emrine vermişti. “Şüphe yok ki bu” Allah’ın bize bağışladığı, başkalarına üstün kılarak bize özel olarak ihsan ettiği bu şeyler “apaçık bir lütuftur.” Bu ifadelerle Yüce Allah’ın nimetini en mükemmel bir şekilde itiraf etmiş bulunuyordu.
17. Yani onun Adem oğullarından, cinlerden, şeytanlardan ve kuşlardan oluşan çeşitli ve çok sayıdaki orduları huzuruna toplandı. Bunlar gâyet düzenli bir şekilde yürüyen, konaklayan ve hareket eden ordular olup başından sonuna kadar güzel bir şekilde idare edilirlerdi. Bunun için gereken hazırlıklar yapılmış, tedbirler alınmıştı. Bütün bu ordular Süleyman’ın emriyle hareket ederler, onun emrine riâyet ederlerdi. Ona karşı gelme güçleri yoktu, ona asla baş kaldırmazlardı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, bizim hesapsız bağışımızdır. Artık ister ver, ister vermeyip tut.”(Sad, 38/39) Yani sen hesapsız olarak vereblirsin, demektir.
18. Süleyman aleyhisselam yolculuklardan birisinde bu muazzam ordularıyla birlikte yol alıyordu. “Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca” diğer arkadaşlarını ve hemcinslerini uyararak dedi ki: “Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” Bu karınca diğer karıncalara öğüt vererek onlara sözlerini işittirdi. Bu ya bizzat kendi gücüyle olmuştur ki buna göre Yüce Allah karıncalara olağan dışı işitme cihazları vermiş demektir. Çünkü vadiyi doldurmuş bunca karıncaya tek bir karıncanın sesinin işittirip onları uyarması, hayret verici işlerdendir. Ya da o karınca, çevresindeki diğer karıncalara durumu bildirdi. Sonra da bu haber birinden ötekine ulaşarak sonunda hepsi bundan haberdar oldu. Bu karınca onlara tedbirlerini almalarını emretti ki bunun yolu da yuvalarına girmeleridir. Karınca Süleyman’ın, onun hakimiyetinin ve askerlerinin muazzam olduğunu bildiğinden bir anlamda: Onlar eğer sizleri çiğneyecek olurlarsa, bu kasten olmayacaktır, farkında olmadan bu işi yapacaklardır; bundan dolayı da mazurdurlar, demiştir.
19. Süleyman aleyhisselam karıncanın bu sözünü işitmiş ve anlamıştı. O bakımdan “bu sözünden dolayı...” Bir karıncanın kendi ümmetine bu şekilde nasihat etmesine, iyiliklerini istemesine, güzel ve açık ifadelerine hayret ederek “tebessüm etti…” İşte peygamberlerin -hepsine salat ve selam olsun- hali budur. Edepleri kemal derecesindedir. Yerli yerince hayret ederler ve onların gülmeleri tebessüm derecesini aşmaz. Nitekim Allah Rasûlünün de bütün gülmeleri tebessüm şeklindeydi. Çünkü kahkaha, aklın hafifliğine ve kötü edebe delâlet eder. Hayreti gerektiren hususlara hayret etmemek ve tebessüm dahi etmemek ise kötü huya ve zorbalığa delildir. Peygamberler ise bunlardan münezzehtir. üleyman aleyhisselam kendisini bu hale ulaştıran Yüce Allah’a şükrederek dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye… muvaffak kıl” Çünkü anne babaya verilen nimet, çocuğa da verilmiş sayılır. Bu nedenle o da Rabbinden kendisine ve ana-babasına ihsan edilen dini ve dünyevi nimetlerine şükürde bulunmaya kendisini muvaffak kılınmasını diledi. “Razı olacağın salih ameller işlemeye…” Senin emrine uygun, ihlaslı, ameli bozucu ve faziletini eksiltici şeylerden uzak, razı olabileceğin şekilde salih amelde bulunma başarısını bana ihsan et. “Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat” ki bu rahmetin bir tecellisi de cennete koymandır. Zira ilahi rahmet, derecelerine ve mevkilerine göre sadece salih kimselere aittir. u, Cenab-ı Allah’ın Süleyman’ın, karıncanın hem cinslerine hitap ve seslenişini işitmesi ile ilgili bize zikrettiği bir örnek bir kıssa idi. Daha sonra Süleyman’ın kuşlarla konuşmasını dile getiren bir başka örneği söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
20. “Kuşları teftiş etti.” Bu ifade, Süleyman aleyhisselam’ın azim ve kararlılığının kemaline, askerlerini güzel bir şekilde düzenlediğine, küçük büyük bütün işlerini bizzat kendisinin çekip çevirdiğine delildir. Öyle ki o, kuşları teftiş etme, hepsi huzurda mıdır yoksa onlardan gelmeyenler var mıdır diye durumlarını araştırma işini dahi ihmal etmiyordu. İşte âyetin bu buyruğunun ifade ettiği anlam budur. Burada “Süleyman aleyhisselam, su uzakta mıdır, yakında mıdır diye kendisine göstermesi için kuşların içinde hüdhüdü aradı” diyenler, herhangi bir gerçeği dile getirmiş değillerdir. Nitekim bunların iddiasına göre hüdhüd, yerin altındaki suyu görebiliyordu. Ama böyle bir görüşün doğruluğuna dair delil yoktur. Aksine akli ve lafzi delil, bu görüşün yanlış olduğuna delildir. Akli delil şudur: Normalde tecrübe ve müşahadeyle bilinen husus şudur ki bütün hayvanlar arasında böyle harikulade bir görüş kabiliyetine sahip bir hayvan yoktur. Onlar arasında yoğun yer katmanlarının altındaki suyu görebilen bir tür bulunmamaktadır. Böyle bir şey olsaydı şüphesiz Yüce Allah bunu da söz konusu ederdi. Çünkü bu da en büyük ilâhî delil ve mucizelerden birisi olurdu. Lafzi delile gelince eğer böyle bir mana kastedilmek istenseydi ayette şöyle buyurulması gerekirdi:“Süleyman susuz kalınca, kendisine suyun nerede olduğunu tespit etmesi için hüdhüdü aradı.” Yahut da “Hüdhüdün nerede olduğunu sordu” vb. Ancak Süleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırmasının sebebi, onlardan kimin mevcut olduğunu, kimin bulunmadığını, kimin kendisine ayrılan yer ve konumu muhafaza ettiğini, kimin etmediğini görmekti. Aynı şekilde Süleyman aleyhisselam’ın, Hüdhüd’ün su bulmasına gerek duyacak kadar zaruret derecesinde suya muhtaç olması söz konusu değildir. Çünkü onun emrinde ne kadar derinde olursa olsun yeri kazıp su çıkartacak imkâna sahip şeytanlar ve ifritler vardı. Yüce Allah, gidiş ve geliş mesafesi bir aylık yol olan rüzgarı da emrine vermişti. Bütün bunlar varken su bulmak için hüdhüde nasıl ihtiyacı olabilirdi ki? efsirlerde bulunan ve yaygınlık kazanan bu tür açıklamalar, aslında İsrailoğullarından aktarılan dayanaksız nakillerdir. Bunları nakledenler, bu sözlerin doğru anlamlar ile çeliştiklerinden ve lafzi buyruklara mutabık olmadıklarından gafil olarak onları aktarmaktadır. Daha sonra da bu görüşler aktarılmaya devam etmiş ve sonra gelenler, önce gelenin naklini doğru kabul ederek nakledip durmuş ve nihâyet bunların doğru olduğu sanılır olmuştur. Böylece tefsirlerde bu gibi önemsiz ve değersiz görüşler yer almış oldu. Akıllı ve ince kavrayışlı bir kimse ise Cenab-ı Allah’ın, alimleriyle cahilleriyle bütün insanlara hitap etmek üzere gönderdiği, apaçık Arapça bir dil ile indirdiği bu Kur’ân-ı Kerîm’in manaları üzerinde tefekkür edip onları fasih Arapça konuşanların bildiği, Arap dilindeki malum lafızlara göre anlamalarını emrettiğini bilir. Böyle bir kimse, Allah Rasûlü dışındaki birinden nakledilmiş birtakım görüşlerle karşılaştığında onları, bu asli kaideye göre değerlendirir. Ona uygun düşerse kabul eder. Çünkü lafız, o manaya delâlet etmektedir. Şâyet bu nakledilen görüş, hem lafız, hem mana itibariyle yahut da sadece lafzı ya da manası itibariyle bu kaideye aykırı ise o görüşü reddeder, batıl olduğuna kesin hüküm verir. Çünkü o, nakledilen bu görüş ile çelişen temel bir bilgiye sahiptir. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in sözünden ve delâletinden anlaşılan manadır. üleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırıp hüdhüdü bulamayışı, onun işlerin idaresini bizzat üstlenmekte kararlı olduğuna ve bu küçücük kuşun yokluğunu fark edecek kadar mükemmel dikkatine delildir. Bunun üzerine o şöyle demiştir:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” Yani benim o kuşu göremeyişimin sebebi, onun bu pek çok ümmetler arasında saklı kalmasından dolayı mıdır? Onu neden fark edemiyorum? Yoksa o, benden izinsiz ve benim emrimi almadan mı kayıplara karıştı. O vakit, hüdhüde kızıp onu tehdit ederek şunları söyledi:
21. “Ya bana” geri kalmasına, gecikmesine dair “apaçık bir delil getirir ya da onu” öldürme dışında “şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” Bu da Süleyman aleyhisselam’ın ne kadar mükemmel bir vera’ ve insafa sahip olduğunu gösterir. Çünkü o, gerekçesiz olarak onu cezalandırmaya yahut öldürmeye yemin etmedi. Çünkü böyle bir ceza, ancak bir suç dolayısıyla verilebilir. Ama Hüdhüd’ün hazır bulunmaması açık bir mazeret sebebiyle de olabilirdi. Bundan dolayı vera’ ve ince kavrayışı dolayısıyla açık bir mazeret sunması halini istisna etmişti.
22. “Çok geçmeden hüdhüd geldi” Bu, askerlerinin Süleyman aleyhisselam’dan çekindiklerine, onun emirlerine sıkı sıkıya bağlı kaldıklarına delildir. O kadar ki apaçık bir mazereti dolayısıyla geciken hüdhüd dahi çok uzun bir süre gecikmeye cesaret edememişti. Süleyman aleyhisselam’a “dedi ki: Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim.” Senin bunca geniş ilmine ve bu konudaki üstün derecene rağmen senin bilmediğin bir hususu ben görüp öğrendim. “Ve sana” Yemen’de bilinen bir kabile olan “Sebe’den kesin” doğruluğu kesinlikle bilinen “bir haber getirdim.” Daha sonra getirdiği bu haberin mahiyetini açıklayarak şöyle dedi:
23. “Ben bir kadının onlara” bu Sebe’ kabilesine “hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona” hükümdarlara verilen türden mal, silah, asker, kale vb. “her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” Yani üzerine oturduğu krallık tahtı, müthiş bir tahttır. Tahtların büyüklüğü ise ülkenin büyüklüğüne, egemenliğin gücüne ve kendileriyle istişare edilen yiğitlerin çokluğuna delildir.
24. “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm.” Yani onlar, güneşe tapan müşrik kimselerdi. “Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş” o bakımdan onlar da tuttukları bu yolun hak olduğunu düşünmektedirler “onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” Zira izlediği yolun hak olduğu kanaatine sahip olan bir kimsenin, bu inancı değişmediği sürece hidâyet bulması ümit edilemez. Sözlerine devamla dedi ki:
25. “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan” yani göklerde ve yerin köşe bucağında bulunan, küçük büyük bütün yaratılmışları, bitkilerin tohumlarını, kalplerin sakladığı her türlü şeyi bilen, göklerde ve yerde bulunan gizlilikleri yağmur yağdırmak ve bitkileri bitirmek sûretiyle ortaya çıkartan, aynı şekilde Sûra üfürüleceği vakit de yerde saklı bulunan şeyleri ve ölüleri -amellerinin karşılıklarını vermek üzere- oradan çıkartacak olan, “gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye” şeytan böyle yapmış.
26. “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” İbadet, yöneliş, önünde zilletle eğilmek ve sevmek O’ndan başkasına yaraşmaz. Çünkü sahip olduğu kamil sıfatları ve nimetleri dolayısıyla yegane ilâh O’dur. “…büyük Arşın Rabbidir.” Arş, bütün kainatın tavanıdır, gökleri ve yeri kuşatmıştır. İşte yalnız egemenlik alanı pek büyük, şanı pek muazzam olan bu gerçek hükümdarın önünde zilletle eğilmek, itaatle boyun eğmmek, secdeye kapanmak ve rükûya varmak gerekir.
27-28. Hüdhüd, Süleyman aleyhisselam’a bu büyük haberi verince kendini kurtardı. Süleyman aleyhisselam da bu bilgiye sahip olmadığı için hayrete düştü. Aklının kemalini, ağırbaşlılıkla ve teenni ile hareket edişini ispatlayan bir üslûpla şöyle dedi:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız. Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır.” Bu mektubun içeriği ve mahiyeti birazdan gelecektir. “Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” Yani fazla uzaklaşmadan, bu mektuba ne karşılık vereceklerini ve kendi aralarındaki görüş alış-verişlerini gözle!
29. Hüdhüd, mektubu alıp hükümdarları olan kadının yanına bıraktı. O da kavmine:“Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” Yani yeryüzü hükümdarlarının en büyüklerinden, oldukça kıymetli bir mektup gönderildi. Daha sonra bu mektubun muhtevasını açıklayarak şöyle dedi: 30-31. “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır). Bana karşı büyüklenmeyin ve müslümanlar olarak yanıma gelin, (diye yazmaktadır).” Yani siz, bana karşı üstünlük taslamaya kalkışmayın. Aksine boyun eğerek hükümdarlığımın kapsamına girin, emirlerime itaat edin ve teslimiyetle bana gelin. Tam bir açıklama ile birlikte son derece veciz bir mektuptur bu. Çünkü kendisine karşı büyüklenmemelerini, mevcut halleri üzere kalmamalarını, emrine itaat ederek itaatinin kapsamına girip kendisinin huzuruna gelmelerini emretmekte ve onları İslâm’a girmeye de çağırmaktadır. u buyruktan mektuplara (kitaplara) besmeleyi tam olarak yazarak başlamanın ve en başında da gönderenin ismini yazmanın müstehap olduğu anlaşılmaktadır.
32. Hükümdar kadın da isabetli karar almak arzusundan ve akıllılığından ötürü devlet büyüklerini ve ileri gelen yöneticileri bir araya getirerek:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin.” Bu mektuba ne şekilde cevap vereceğimizi bana bildirin. Bu hükümdarın itaatini kabul edip emrine uyalım mı, yoksa başka bir şey mi yapalım? “Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” Sizin görüşünüzü almadan, size danışmadan, kendi başıma hiçbir işe karar vermiş değilim. 33. “Dediler ki: Biz güçlü kimseleriz kimseleriz ve çetin savaşçılarız.” Eğer sen, onun bu isteğini reddedecek, onun itaatine girmeyecek olursan gerçekten biz savaş gücü olan kuvvetli kimseleriz. Onlar, sanki bu görüşe meyletmiş gibi görünüyorlar. Ancak bu görüş kabul görseydi, perişan olurlardı. Ancak bu görüşte karar kılmayıp devamla:“Bununla beraber yetki senindir.” Senin görüşünü kabule hazırız, dediler. Çünkü hükümdarlarının ne kadar akıllı ve yerinde karar verdiğini, kendilerinin samimi olarak iyiliklerini istediğini biliyorlardı.“ O nedenle düşün” taşın, ölç, biç “ve ne emredeceğine sen karar ver.”
34. Hükümdar kadın, savaş doğrultusundaki görüşlerinden vazgeçirmek için onları ikna edip savaşın kötü sonuçlarını açıklamak üzere şöyle dedi:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler.” Kimisini öldürür, kimisini esir alırlar, mallarını talan ederler ve ülkeyi tahrip ederler. “halkının şereflilerini zelil kılarlar.” İnsanların şereflileri olan lider ve efendileri en aşağılık kimselere çevirirler. Yani savaş, uygun bir görüş değildir. Bununla birlikte ben, onun gerçek halini açığa çıkartmadan ve bu konuda araştırma yapacak kimseler göndermeden ona itaat edecek de değilim. Ancak bu araştırmadan sonra biz, basiretli bir şekilde ne yapacağımızı kararlaştırabiliriz. 35. “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin” onun tarafından “nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” Acaba görüşünü ve sözünü sürdürecek mi yoksa hediyeye kanarak düşüncesini değiştirecek mi? Kendisinin ve askerlerinin durumu nedir onu da öğreneceğim. Bunun üzerine hükümdar kadın, kavminin akıllı ve görüş sahipleri arasından seçtiği elçilerle birlikte bir hediye gönderdi.
36. Elçiler hediyeleri getirip “Süleyman’a geldiğinde” o, isteğini kabul etmemelerini tepkiyle ve öfkeyle karşılayarak:“dedi ki: Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri size verdiklerinden daha hayırlıdır.” Hediyenin benim yanımda hiçbir kıymeti yok. Bundan dolayı da sevinmem. Zira Allah, beni ona muhtaç kılmamıştur ve bana pek çok nimetler vermiştir. “O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” Çünkü siz dünyayı seviyorsunuz ve elinizdeki mallar da Allah’ın bana verdiklerine oranla çok azdır.
37. Daha sonra elçiye -akıllı bir kimse olduğunu görüp sözünü olduğu gibi aktaracağını anladığından- mektuba gerek olmaksızın şu tavsiyede bulundu: Getirdiğin hediyenle birlikte “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz.” Onlar, bu ordularımızın önünde durma gücünü bulamayacaklardır. “ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” Elçi de kavmine geri döndü ve onlara Süleyman aleyhisselam’ın söylediklerini bildirdi. Bunun üzerine Süleyman’ın yanına gitmek üzere gerekli yol hazırlıklarına koyuldular.
38. Süleyman, kendisine gelmek üzere mutlaka yola koyulacaklarını bildiğinden çevresinde hazır bulunan cin ve insanlara şöyle dedi:“Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” Yani kim getirebilir ki biz, onlar İslâm’a girmeden ve böylelikle malları saygın ve dokunulmaz olmadan önce onun üzerinde tasarrufta bulunabilelim. 39. “Cinlerden bir ifrit” oldukça güçlü ve süratli çalışan kimseye ifrit denir. “Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” Görüldüğü kadarıyla o sırada Süleyman aleyhisselam Şam’da bulunuyordu. Buna göre kendisiyle Sebe’ arasında iki ay gidiş, iki ay dönüş olmak üzere dört aylık bir mesafe bulunuyordu. Buna rağmen bu ifrit, ona şöyle demişti: Bu tahtı büyüklüğüne, ağırlığına ve aradaki mesafenin uzaklığına rağmen sen şu oturmakta olduğun meclisten kalkmadan önce onu getirmeyi üstlenebilirim. Uzunca oturulan meclislerde mutad olan, bu meclislerin kuşluk vakti boyunca sürmesi ve günün üçte biri kadar olmasıdır. Bu, mutad olan sürenin nihaî vaktidir. Bazen bundan daha az da olabilir, daha çok da olabilir. İşte bu yüce hükümdar Süleyman aleyhisselam’ın halkı arasından birisi, bu kadar büyük bir güce sahipti. Hatta bundan daha ilerisi de vardı: 40. “Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki...” Müfessirlerin dediklerine göre bu, Süleyman aleyhisselam’ın yanında bulunan Berhiya oğlu Asaf diye bilinen alim ve salih bir zat idi. Bu zat, kendisi anılarak Allah’a dua edildiğinde Allah’ın duayı kabul ettiği, istekte bulunulduğunda istenilenleri verdiği, Allah’ın ism-i azamını bilen birisi imiş. “Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Yüce Allah’a bu ismini anıp dua ederek derhal bu tahtın hazır olacağını söyledi. Gerçekten Allah’a dua etti ve taht huzura geldi. Bu olay böyle olabileceği gibi bu kişinin, nezdinde kitaptan bir bilgiye sahip olup bu bilgi sayesinde uzak olanı yakına getirebilme, elde edilmesi zor olanı elde edebilme gücüne sahip olduğu da kastedilmiş olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce” Yüce Allah’a verdiği güç ve kudrete, hükümdarlığına, işleri kendisine kolaylaştırmasına hamd-ü senâda bulundu ve “dedi ki: Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır.” Yani Rabbim, bunlarla beni sınamak için bunları bana vermiş bulunuyor. Süleyman aleyhisselam hükümdarlığı, saltanatı ve kudreti ile -cahil hükümdarların huyu olduğu şekilde- asla gurura kapılmadı. Aksine o, bunların Rabbinin bir sınaması olduğunu bildiğinden, bu büyük nimetin şükrünü yerine getirememekten korkmuştu. Daha sonra bu şükrün, Yüce Allah’a bir faydasının olmadığını, esasen bunun faydasının kişinin kendisine olduğunu beyan ederek şunları söyledi:“Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim Ğanidir” onun amellerine muhtaç değildir, “Kerimdir” hayırları şükredeni de nankörlük edeni de kapsayacak kadar cömert, lütuf ve kerem sahibidir. Ancak O’nun nimetlerine şükür, nimetlerinin daha da artmasına vesile olur. Nankörlük etmek ise nimetlerin yok olmasına sebep olur.
41. Daha sonra Süleyman aleyhisselam çevresinde bulunanlara:“dedi ki: Tahtını” ona bir şeyler katarak ve ondan bir şeyler eksilterek “onun tanıyamayacağı bir şekle sokun.” Bu yolla bizler onun aklını sınamak maksadı ile “bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi” hükümdarlığına yakışacak şekilde bir zekâ ve kavrayışı var mı “yoksa bulamayacak mı?”
42. Kadın hükümdar, Süleyman aleyhisselam’ın yanına “geldiğinde” tahtı ona gösterildi. Halbuki onu geride, kendi ülkesinde bırakıp gelmişti. Ona “denildi ki: Senin tahtın böyle midir?” Yani bizim bildiğimize göre senin pek büyük bir tahtın varmış. Acaba o, bizim sana gösterdiğimiz bu tahta benziyor mu? “O da: Tıpkı o, dedi.” Bu, kadının zeka ve ince kavrayışının bir ifadesidir. Gördüğü tahtta birtakım değişiklikler ve onun tanınmasını engelleyen unsurlar olduğu için onun kendi tahtı olduğunu söylemedi; ama onun kendi tahtı olmadığını da söylemedi. Çünkü tahtını tanımıştı. O bakımdan her iki durum hakkında da doğru kabul edilebilecek ve her iki anlama gelebilecek ihtimalli bir ifade kullandı. Süleyman aleyhisselam onun tahtını tanımasına ve akıllılığına hayret ederek, Yüce Allah’a da kendisine bu kadına verdiğinden daha büyük bağışlarda bulunduğundan şükrederek dedi ki:“Bize bundan” bu hükümdar kadından “önce ilim” hidâyet, akıl ve kararlılık “verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” İşte asıl faydalı hidâyet ve ilim budur. Bu cümlenin, Sebe’ kraliçesinin söylediği sözlerden olma ihtimali de vardır. Yani “Biz, Süleyman’ın, bu tahtı çok uzaklardan buraya getirdiğini gördüğümüz ve kudretine tanık olduğumuz bu halden önce onun mülkü, saltanatı ve iktidarının gücü hakkında bilgi sahibi idik. O bakımdan ona itaat edip onun otoritesine boyun eğerek teslimiyetle geldik.”
43. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu” İslâm’a girmekten “alıkoymuştu.” Zira -o kadın, hakkı batıldan ayırt edebilecek zekâ ve kavrayışa sahip olmakla birlikte- batıl inanışlar, kalbin basiretini yok eder. “Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi.” Bu sebepten ötürü onların dinleri üzere devam etti. Bir kimsenin yaygın olan dine mensup kimselerden tek başına ayrılması ve aklı ile onların sapıklık ve hata içerisinde olduklarını görmesi, sürüp giden bir âdetin bu durumunu tespit edebilmesi, ender rastlanan bir hadisedir. O bakımdan bu kadının küfür üzere olması, garip karşılanacak bir şey değildi.
44. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam bu kadın hükümdarın, akılları hayrete düşürecek şekilde saltanatını görmesini istediğinden onun köşkteki oldukça geniş ve yüksek bir salona girmesini arzu etmişti. Burası, alt tarafından ırmaklar akan, sırçadan bir köşktü. “Ona: Köşke gir, denildi.” Billur, şeffaf olduğundan ve altındaki suyu üzerinde herhangi bir şey yokmuş gibi akıyor gösterdiğinden onu “görünce derin bir su sandı ve” o suya girmek için “(eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı.” Bu da kadının akıllılığından ve edebinden kaynaklanmaktadır. Çünkü girmesi, emrolunan yere girmekten imtina etmemişti. Zira o, ancak kendisine ikramda bulunulsun diye çağırıldığını biliyordu. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam’ın hakimiyet ve tanziminden bu köşkü belli bir hikmete binaen yaptığını anlıyor ve gördüğü bunca şeyden sonra kötü herhangi bir durumla karşılaşacağından yana en ufak bir şüphe kalbinde bulunmuyordu. Kadın, suya girmek maksadıyla hazırlanınca Süleyman aleyhisselam ona:“Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O bakımdan ayaklarını açmana gerek yoktur. Kadın Süleyman aleyhisselam’ın yanına ulaşıp birtakım hususlara tanık olduktan sonra onun peygamberliğinin kesinlikle sabit olduğunu anlayıp küfründen döndü ve “dedi ki: Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” üce Allah’ın Sebe’ kraliçesi ve Süleyman aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenlere dair anlattıkları bunlardan ibarettir. Bunun dışında uydurma birtakım ek açıklamalarla İsrailî kıssaların, Yüce Allah’ın kelâmının tefsiri ile hiçbir ilgisi yoktur. Bunlar ancak hatadan korunmuş peygamberden geldiği bilinen delile bağlı olarak kabul edilebilirler. Bu konuda nakledilenlerin tamamı yahut pek çoğu ise bu delile uygun değildir. O bakımdan en sağlıklı karar, bu gibi ayrıntılardan ve açıklamalardan yüz çevirmek, bunları tefsirlere sokmamaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Neml 27:26
15- Andolsun biz Davud’a ve Süleyman’a (geniş) bir ilim verdik. İkisi de:“Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun” dediler. 16- Süleyman, Davud’a mirasçı oldu. Dedi ki:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve her şeyden de bize verildi. Şüphe yok ki bu, apaçık bir lütuftur.” 17- Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan ordusu huzurunda toplandı. Hepsi de düzen içinde sevk ve idare olunurlardı. 18- Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca dedi ki:“Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” 19- Süleyman, karıncanın bu sözünden dolayı tebessüm etti ve dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye ve razı olacağın salih ameller işlemeye beni her daim muvaffak kıl! Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat.” 20- Kuşları teftiş etti ve dedi ki:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” 21- “Ya bana apaçık bir delil getiririr ya da onu şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” 22- Çok geçmeden hüdhüd geldi ve dedi ki:“Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe’den kesin bir haber getirdim.” 23- “Ben bir kadının onlara hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” 24- “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” 25- “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan, gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye (şeytan böyle yapmış).” 26- “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur, büyük Arş’ın Rabbidir.” 27- Dedi ki:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız.” 28- “Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır. Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” 29- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” 30- “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır).” 31- “Bana karşı büyüklenmeyin ve teslim/müslüman olarak yanıma gelin”(diye yazmaktadır). 32- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin. Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” 33- Dediler ki:“Biz güçlü kimseleriz ve çetin savaşçılarız. Bununla beraber yetki senindir. O nedenle düşün ve ne emredeceğine sen karar ver.” 34- Dedi ki:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler ve halkının şereflilerini zelil kılarlar. Gerçekten onlar böyle yaparlar.” 35- “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” 36- (Elçi) Süleyman’a geldiğinde Süleyman dedi ki: “Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri, size verdiklerinden daha hayırlıdır. O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” 37- “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” 38- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” 39- Cinlerden bir ifrit dedi ki:“Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” 40- Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki:“Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce dedi ki:“Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır. Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim, Ğanidir, Kerimdir. 41- Dedi ki: “Tahtını onun tanıyamayacağı bir şekle sokun da bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi yoksa bulamayacak mı?” 42- (Kraliçe) geldiğinde denildi ki: “Senin tahtın böyle midir?” O da: “Tıpkı o!” dedi. “Bize bundan önce ilim verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” 43- Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu (tevhidden) alıkoymuştu. Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi. 44- Ona:“Köşke gir” denildi. O da (köşkün zeminini) görünce onu derin bir su sandı ve (eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı. Süleyman da dedi ki: “Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O da şöyle dedi: “Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.”
15. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de Davud’a ve oğlu Süleyman’a aleyhimesselam lütfetmiş olduğu pek büyük ve geniş ilme dikkatleri çekmektedir. Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Davud ve Süleyman’ı da (an). Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükümlerine tanık idik. Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık. Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik.”(el-Enbiya, 21/78-79)“İkisi de” Rablerinin kendilerine öğretmiş olduğu pek büyük ilim lütfuna karşılık şükür olmak üzere: “Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun, dediler.” Yüce Allah’a kendilerini mü’min ve mutlu kimselerden kıldığı ve bu mü’minler arasında da özel ve seçkin kimseler eylediği için hamd-u senâda bulundular. Mü’minler dört derecedir: Salihler, onların üstünde şehidler, onların üstünde sıddîklar, onların üzerinde de peygamberler gelir. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun- her ne kadar ulu’l-azm beş peygamberin derecesinden daha aşağı bir derecede iseler de peygamberlerin seçkinlerindendir. Yüce Allah’ın kendilerini yücelterek Kitabında söz konusu ettiği, onları çokça övdüğü, üstün, şerefli ve faziletli peygamberler arasındadırlar. İşte onlar da bu mevkiye ulaştıklarından ötürü cenab-ı Allah’a hamd-ü senâlarda bulundular. Yüce Allah’a ihsan etmiş olduğu dini ve dünyevi nimetleri dolayısıyla şürketmek, bütün nimetlerin Rabbinden geldiğini görerek bunlardan dolayı övünüp şımarmamak, aksine bundan dolayı çokça şükretmekle görevli olduğunu kabul etmek, kulun bahtiyar kimselerden olduğunun bir göstergesidir.
16. Yüce Allah, her ikisini bir arada övdükten sonra Süleyman aleyhisselam’ı özellikle ona ihsan ettiği nimetleriyle söz konusu etmektedir. Çünkü Yüce Allah, Süleyman’a pek büyük bir mülk vermiş ve babasının sahip olmadığı imkânlara onu mazhar kılmıştı. -Her ikisine de selam olsun- İşte bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Süleyman, Davud’a mirasçı oldu.” Yani onun ilim ve peygamberliğini miras aldı. Babasının ilmi, onun da ilmine katılmış oldu. Babası hayatta iken kendisinin sahip olduğu ilmin yanı sıra babasının özel olarak sahip olduğu ilmi ondan öğrenmiş olma ihtimali de vardır. Çünkü önceden de geçtiği gibi Yüce Allah’ın:“Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık” buyruğu, Süleyman’ın özel bir bilgiye sahip olduğunu göstermektedir. İşte Yüce Allah’a şükür etmek, O’nun ihsanında yüzdüğünü dile getirmek ve üzerindeki nimeti ifade etmek üzere şöyle demişti:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi.” Süleyman aleyhisselam kuşların neler söylediğini ve ne konuştuklarını anlıyordu. Nitekim -ileride geleceği gibi- Hudhud ile karşılıklı konuştuğunu, ayrıca karıncanın diğer karıncalara söyledikleri sözleri anladığını görüyoruz. Bu, Süleyman aleyhisselam’dan başkasına ihsan edilmiş değildi. “Her şeyden de bize verildi.” Yani Yüce Allah, bizlere hiçbir insana vermediği hükümdarlık, saltanat ve başkalarını egemenlik altına almanın yol ve imkânlarını bağışlamış bulunuyor. Bundan dolayı Süleyman aleyhisselam yüce Rabbine şöyle dua etmiştir:“Rabbim, bana mağfiret buyur ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ver bana!”(Sad, 38/35) Yüce Allah da ona şeytanları/cinleri amade kılmıştı. Onun emri altında dilediği ve başkalarının yapmaktan acze düştüğü her türlü işi yaparlardı. Gidişi bir ay, dönüşü de bir aylık mesafe olan rüzgarı da onun emrine vermişti. “Şüphe yok ki bu” Allah’ın bize bağışladığı, başkalarına üstün kılarak bize özel olarak ihsan ettiği bu şeyler “apaçık bir lütuftur.” Bu ifadelerle Yüce Allah’ın nimetini en mükemmel bir şekilde itiraf etmiş bulunuyordu.
17. Yani onun Adem oğullarından, cinlerden, şeytanlardan ve kuşlardan oluşan çeşitli ve çok sayıdaki orduları huzuruna toplandı. Bunlar gâyet düzenli bir şekilde yürüyen, konaklayan ve hareket eden ordular olup başından sonuna kadar güzel bir şekilde idare edilirlerdi. Bunun için gereken hazırlıklar yapılmış, tedbirler alınmıştı. Bütün bu ordular Süleyman’ın emriyle hareket ederler, onun emrine riâyet ederlerdi. Ona karşı gelme güçleri yoktu, ona asla baş kaldırmazlardı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, bizim hesapsız bağışımızdır. Artık ister ver, ister vermeyip tut.”(Sad, 38/39) Yani sen hesapsız olarak vereblirsin, demektir.
18. Süleyman aleyhisselam yolculuklardan birisinde bu muazzam ordularıyla birlikte yol alıyordu. “Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca” diğer arkadaşlarını ve hemcinslerini uyararak dedi ki: “Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” Bu karınca diğer karıncalara öğüt vererek onlara sözlerini işittirdi. Bu ya bizzat kendi gücüyle olmuştur ki buna göre Yüce Allah karıncalara olağan dışı işitme cihazları vermiş demektir. Çünkü vadiyi doldurmuş bunca karıncaya tek bir karıncanın sesinin işittirip onları uyarması, hayret verici işlerdendir. Ya da o karınca, çevresindeki diğer karıncalara durumu bildirdi. Sonra da bu haber birinden ötekine ulaşarak sonunda hepsi bundan haberdar oldu. Bu karınca onlara tedbirlerini almalarını emretti ki bunun yolu da yuvalarına girmeleridir. Karınca Süleyman’ın, onun hakimiyetinin ve askerlerinin muazzam olduğunu bildiğinden bir anlamda: Onlar eğer sizleri çiğneyecek olurlarsa, bu kasten olmayacaktır, farkında olmadan bu işi yapacaklardır; bundan dolayı da mazurdurlar, demiştir.
19. Süleyman aleyhisselam karıncanın bu sözünü işitmiş ve anlamıştı. O bakımdan “bu sözünden dolayı...” Bir karıncanın kendi ümmetine bu şekilde nasihat etmesine, iyiliklerini istemesine, güzel ve açık ifadelerine hayret ederek “tebessüm etti…” İşte peygamberlerin -hepsine salat ve selam olsun- hali budur. Edepleri kemal derecesindedir. Yerli yerince hayret ederler ve onların gülmeleri tebessüm derecesini aşmaz. Nitekim Allah Rasûlünün de bütün gülmeleri tebessüm şeklindeydi. Çünkü kahkaha, aklın hafifliğine ve kötü edebe delâlet eder. Hayreti gerektiren hususlara hayret etmemek ve tebessüm dahi etmemek ise kötü huya ve zorbalığa delildir. Peygamberler ise bunlardan münezzehtir. üleyman aleyhisselam kendisini bu hale ulaştıran Yüce Allah’a şükrederek dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye… muvaffak kıl” Çünkü anne babaya verilen nimet, çocuğa da verilmiş sayılır. Bu nedenle o da Rabbinden kendisine ve ana-babasına ihsan edilen dini ve dünyevi nimetlerine şükürde bulunmaya kendisini muvaffak kılınmasını diledi. “Razı olacağın salih ameller işlemeye…” Senin emrine uygun, ihlaslı, ameli bozucu ve faziletini eksiltici şeylerden uzak, razı olabileceğin şekilde salih amelde bulunma başarısını bana ihsan et. “Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat” ki bu rahmetin bir tecellisi de cennete koymandır. Zira ilahi rahmet, derecelerine ve mevkilerine göre sadece salih kimselere aittir. u, Cenab-ı Allah’ın Süleyman’ın, karıncanın hem cinslerine hitap ve seslenişini işitmesi ile ilgili bize zikrettiği bir örnek bir kıssa idi. Daha sonra Süleyman’ın kuşlarla konuşmasını dile getiren bir başka örneği söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
20. “Kuşları teftiş etti.” Bu ifade, Süleyman aleyhisselam’ın azim ve kararlılığının kemaline, askerlerini güzel bir şekilde düzenlediğine, küçük büyük bütün işlerini bizzat kendisinin çekip çevirdiğine delildir. Öyle ki o, kuşları teftiş etme, hepsi huzurda mıdır yoksa onlardan gelmeyenler var mıdır diye durumlarını araştırma işini dahi ihmal etmiyordu. İşte âyetin bu buyruğunun ifade ettiği anlam budur. Burada “Süleyman aleyhisselam, su uzakta mıdır, yakında mıdır diye kendisine göstermesi için kuşların içinde hüdhüdü aradı” diyenler, herhangi bir gerçeği dile getirmiş değillerdir. Nitekim bunların iddiasına göre hüdhüd, yerin altındaki suyu görebiliyordu. Ama böyle bir görüşün doğruluğuna dair delil yoktur. Aksine akli ve lafzi delil, bu görüşün yanlış olduğuna delildir. Akli delil şudur: Normalde tecrübe ve müşahadeyle bilinen husus şudur ki bütün hayvanlar arasında böyle harikulade bir görüş kabiliyetine sahip bir hayvan yoktur. Onlar arasında yoğun yer katmanlarının altındaki suyu görebilen bir tür bulunmamaktadır. Böyle bir şey olsaydı şüphesiz Yüce Allah bunu da söz konusu ederdi. Çünkü bu da en büyük ilâhî delil ve mucizelerden birisi olurdu. Lafzi delile gelince eğer böyle bir mana kastedilmek istenseydi ayette şöyle buyurulması gerekirdi:“Süleyman susuz kalınca, kendisine suyun nerede olduğunu tespit etmesi için hüdhüdü aradı.” Yahut da “Hüdhüdün nerede olduğunu sordu” vb. Ancak Süleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırmasının sebebi, onlardan kimin mevcut olduğunu, kimin bulunmadığını, kimin kendisine ayrılan yer ve konumu muhafaza ettiğini, kimin etmediğini görmekti. Aynı şekilde Süleyman aleyhisselam’ın, Hüdhüd’ün su bulmasına gerek duyacak kadar zaruret derecesinde suya muhtaç olması söz konusu değildir. Çünkü onun emrinde ne kadar derinde olursa olsun yeri kazıp su çıkartacak imkâna sahip şeytanlar ve ifritler vardı. Yüce Allah, gidiş ve geliş mesafesi bir aylık yol olan rüzgarı da emrine vermişti. Bütün bunlar varken su bulmak için hüdhüde nasıl ihtiyacı olabilirdi ki? efsirlerde bulunan ve yaygınlık kazanan bu tür açıklamalar, aslında İsrailoğullarından aktarılan dayanaksız nakillerdir. Bunları nakledenler, bu sözlerin doğru anlamlar ile çeliştiklerinden ve lafzi buyruklara mutabık olmadıklarından gafil olarak onları aktarmaktadır. Daha sonra da bu görüşler aktarılmaya devam etmiş ve sonra gelenler, önce gelenin naklini doğru kabul ederek nakledip durmuş ve nihâyet bunların doğru olduğu sanılır olmuştur. Böylece tefsirlerde bu gibi önemsiz ve değersiz görüşler yer almış oldu. Akıllı ve ince kavrayışlı bir kimse ise Cenab-ı Allah’ın, alimleriyle cahilleriyle bütün insanlara hitap etmek üzere gönderdiği, apaçık Arapça bir dil ile indirdiği bu Kur’ân-ı Kerîm’in manaları üzerinde tefekkür edip onları fasih Arapça konuşanların bildiği, Arap dilindeki malum lafızlara göre anlamalarını emrettiğini bilir. Böyle bir kimse, Allah Rasûlü dışındaki birinden nakledilmiş birtakım görüşlerle karşılaştığında onları, bu asli kaideye göre değerlendirir. Ona uygun düşerse kabul eder. Çünkü lafız, o manaya delâlet etmektedir. Şâyet bu nakledilen görüş, hem lafız, hem mana itibariyle yahut da sadece lafzı ya da manası itibariyle bu kaideye aykırı ise o görüşü reddeder, batıl olduğuna kesin hüküm verir. Çünkü o, nakledilen bu görüş ile çelişen temel bir bilgiye sahiptir. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in sözünden ve delâletinden anlaşılan manadır. üleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırıp hüdhüdü bulamayışı, onun işlerin idaresini bizzat üstlenmekte kararlı olduğuna ve bu küçücük kuşun yokluğunu fark edecek kadar mükemmel dikkatine delildir. Bunun üzerine o şöyle demiştir:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” Yani benim o kuşu göremeyişimin sebebi, onun bu pek çok ümmetler arasında saklı kalmasından dolayı mıdır? Onu neden fark edemiyorum? Yoksa o, benden izinsiz ve benim emrimi almadan mı kayıplara karıştı. O vakit, hüdhüde kızıp onu tehdit ederek şunları söyledi:
21. “Ya bana” geri kalmasına, gecikmesine dair “apaçık bir delil getirir ya da onu” öldürme dışında “şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” Bu da Süleyman aleyhisselam’ın ne kadar mükemmel bir vera’ ve insafa sahip olduğunu gösterir. Çünkü o, gerekçesiz olarak onu cezalandırmaya yahut öldürmeye yemin etmedi. Çünkü böyle bir ceza, ancak bir suç dolayısıyla verilebilir. Ama Hüdhüd’ün hazır bulunmaması açık bir mazeret sebebiyle de olabilirdi. Bundan dolayı vera’ ve ince kavrayışı dolayısıyla açık bir mazeret sunması halini istisna etmişti.
22. “Çok geçmeden hüdhüd geldi” Bu, askerlerinin Süleyman aleyhisselam’dan çekindiklerine, onun emirlerine sıkı sıkıya bağlı kaldıklarına delildir. O kadar ki apaçık bir mazereti dolayısıyla geciken hüdhüd dahi çok uzun bir süre gecikmeye cesaret edememişti. Süleyman aleyhisselam’a “dedi ki: Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim.” Senin bunca geniş ilmine ve bu konudaki üstün derecene rağmen senin bilmediğin bir hususu ben görüp öğrendim. “Ve sana” Yemen’de bilinen bir kabile olan “Sebe’den kesin” doğruluğu kesinlikle bilinen “bir haber getirdim.” Daha sonra getirdiği bu haberin mahiyetini açıklayarak şöyle dedi:
23. “Ben bir kadının onlara” bu Sebe’ kabilesine “hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona” hükümdarlara verilen türden mal, silah, asker, kale vb. “her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” Yani üzerine oturduğu krallık tahtı, müthiş bir tahttır. Tahtların büyüklüğü ise ülkenin büyüklüğüne, egemenliğin gücüne ve kendileriyle istişare edilen yiğitlerin çokluğuna delildir.
24. “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm.” Yani onlar, güneşe tapan müşrik kimselerdi. “Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş” o bakımdan onlar da tuttukları bu yolun hak olduğunu düşünmektedirler “onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” Zira izlediği yolun hak olduğu kanaatine sahip olan bir kimsenin, bu inancı değişmediği sürece hidâyet bulması ümit edilemez. Sözlerine devamla dedi ki:
25. “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan” yani göklerde ve yerin köşe bucağında bulunan, küçük büyük bütün yaratılmışları, bitkilerin tohumlarını, kalplerin sakladığı her türlü şeyi bilen, göklerde ve yerde bulunan gizlilikleri yağmur yağdırmak ve bitkileri bitirmek sûretiyle ortaya çıkartan, aynı şekilde Sûra üfürüleceği vakit de yerde saklı bulunan şeyleri ve ölüleri -amellerinin karşılıklarını vermek üzere- oradan çıkartacak olan, “gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye” şeytan böyle yapmış.
26. “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” İbadet, yöneliş, önünde zilletle eğilmek ve sevmek O’ndan başkasına yaraşmaz. Çünkü sahip olduğu kamil sıfatları ve nimetleri dolayısıyla yegane ilâh O’dur. “…büyük Arşın Rabbidir.” Arş, bütün kainatın tavanıdır, gökleri ve yeri kuşatmıştır. İşte yalnız egemenlik alanı pek büyük, şanı pek muazzam olan bu gerçek hükümdarın önünde zilletle eğilmek, itaatle boyun eğmmek, secdeye kapanmak ve rükûya varmak gerekir.
27-28. Hüdhüd, Süleyman aleyhisselam’a bu büyük haberi verince kendini kurtardı. Süleyman aleyhisselam da bu bilgiye sahip olmadığı için hayrete düştü. Aklının kemalini, ağırbaşlılıkla ve teenni ile hareket edişini ispatlayan bir üslûpla şöyle dedi:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız. Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır.” Bu mektubun içeriği ve mahiyeti birazdan gelecektir. “Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” Yani fazla uzaklaşmadan, bu mektuba ne karşılık vereceklerini ve kendi aralarındaki görüş alış-verişlerini gözle!
29. Hüdhüd, mektubu alıp hükümdarları olan kadının yanına bıraktı. O da kavmine:“Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” Yani yeryüzü hükümdarlarının en büyüklerinden, oldukça kıymetli bir mektup gönderildi. Daha sonra bu mektubun muhtevasını açıklayarak şöyle dedi: 30-31. “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır). Bana karşı büyüklenmeyin ve müslümanlar olarak yanıma gelin, (diye yazmaktadır).” Yani siz, bana karşı üstünlük taslamaya kalkışmayın. Aksine boyun eğerek hükümdarlığımın kapsamına girin, emirlerime itaat edin ve teslimiyetle bana gelin. Tam bir açıklama ile birlikte son derece veciz bir mektuptur bu. Çünkü kendisine karşı büyüklenmemelerini, mevcut halleri üzere kalmamalarını, emrine itaat ederek itaatinin kapsamına girip kendisinin huzuruna gelmelerini emretmekte ve onları İslâm’a girmeye de çağırmaktadır. u buyruktan mektuplara (kitaplara) besmeleyi tam olarak yazarak başlamanın ve en başında da gönderenin ismini yazmanın müstehap olduğu anlaşılmaktadır.
32. Hükümdar kadın da isabetli karar almak arzusundan ve akıllılığından ötürü devlet büyüklerini ve ileri gelen yöneticileri bir araya getirerek:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin.” Bu mektuba ne şekilde cevap vereceğimizi bana bildirin. Bu hükümdarın itaatini kabul edip emrine uyalım mı, yoksa başka bir şey mi yapalım? “Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” Sizin görüşünüzü almadan, size danışmadan, kendi başıma hiçbir işe karar vermiş değilim. 33. “Dediler ki: Biz güçlü kimseleriz kimseleriz ve çetin savaşçılarız.” Eğer sen, onun bu isteğini reddedecek, onun itaatine girmeyecek olursan gerçekten biz savaş gücü olan kuvvetli kimseleriz. Onlar, sanki bu görüşe meyletmiş gibi görünüyorlar. Ancak bu görüş kabul görseydi, perişan olurlardı. Ancak bu görüşte karar kılmayıp devamla:“Bununla beraber yetki senindir.” Senin görüşünü kabule hazırız, dediler. Çünkü hükümdarlarının ne kadar akıllı ve yerinde karar verdiğini, kendilerinin samimi olarak iyiliklerini istediğini biliyorlardı.“ O nedenle düşün” taşın, ölç, biç “ve ne emredeceğine sen karar ver.”
34. Hükümdar kadın, savaş doğrultusundaki görüşlerinden vazgeçirmek için onları ikna edip savaşın kötü sonuçlarını açıklamak üzere şöyle dedi:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler.” Kimisini öldürür, kimisini esir alırlar, mallarını talan ederler ve ülkeyi tahrip ederler. “halkının şereflilerini zelil kılarlar.” İnsanların şereflileri olan lider ve efendileri en aşağılık kimselere çevirirler. Yani savaş, uygun bir görüş değildir. Bununla birlikte ben, onun gerçek halini açığa çıkartmadan ve bu konuda araştırma yapacak kimseler göndermeden ona itaat edecek de değilim. Ancak bu araştırmadan sonra biz, basiretli bir şekilde ne yapacağımızı kararlaştırabiliriz. 35. “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin” onun tarafından “nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” Acaba görüşünü ve sözünü sürdürecek mi yoksa hediyeye kanarak düşüncesini değiştirecek mi? Kendisinin ve askerlerinin durumu nedir onu da öğreneceğim. Bunun üzerine hükümdar kadın, kavminin akıllı ve görüş sahipleri arasından seçtiği elçilerle birlikte bir hediye gönderdi.
36. Elçiler hediyeleri getirip “Süleyman’a geldiğinde” o, isteğini kabul etmemelerini tepkiyle ve öfkeyle karşılayarak:“dedi ki: Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri size verdiklerinden daha hayırlıdır.” Hediyenin benim yanımda hiçbir kıymeti yok. Bundan dolayı da sevinmem. Zira Allah, beni ona muhtaç kılmamıştur ve bana pek çok nimetler vermiştir. “O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” Çünkü siz dünyayı seviyorsunuz ve elinizdeki mallar da Allah’ın bana verdiklerine oranla çok azdır.
37. Daha sonra elçiye -akıllı bir kimse olduğunu görüp sözünü olduğu gibi aktaracağını anladığından- mektuba gerek olmaksızın şu tavsiyede bulundu: Getirdiğin hediyenle birlikte “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz.” Onlar, bu ordularımızın önünde durma gücünü bulamayacaklardır. “ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” Elçi de kavmine geri döndü ve onlara Süleyman aleyhisselam’ın söylediklerini bildirdi. Bunun üzerine Süleyman’ın yanına gitmek üzere gerekli yol hazırlıklarına koyuldular.
38. Süleyman, kendisine gelmek üzere mutlaka yola koyulacaklarını bildiğinden çevresinde hazır bulunan cin ve insanlara şöyle dedi:“Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” Yani kim getirebilir ki biz, onlar İslâm’a girmeden ve böylelikle malları saygın ve dokunulmaz olmadan önce onun üzerinde tasarrufta bulunabilelim. 39. “Cinlerden bir ifrit” oldukça güçlü ve süratli çalışan kimseye ifrit denir. “Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” Görüldüğü kadarıyla o sırada Süleyman aleyhisselam Şam’da bulunuyordu. Buna göre kendisiyle Sebe’ arasında iki ay gidiş, iki ay dönüş olmak üzere dört aylık bir mesafe bulunuyordu. Buna rağmen bu ifrit, ona şöyle demişti: Bu tahtı büyüklüğüne, ağırlığına ve aradaki mesafenin uzaklığına rağmen sen şu oturmakta olduğun meclisten kalkmadan önce onu getirmeyi üstlenebilirim. Uzunca oturulan meclislerde mutad olan, bu meclislerin kuşluk vakti boyunca sürmesi ve günün üçte biri kadar olmasıdır. Bu, mutad olan sürenin nihaî vaktidir. Bazen bundan daha az da olabilir, daha çok da olabilir. İşte bu yüce hükümdar Süleyman aleyhisselam’ın halkı arasından birisi, bu kadar büyük bir güce sahipti. Hatta bundan daha ilerisi de vardı: 40. “Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki...” Müfessirlerin dediklerine göre bu, Süleyman aleyhisselam’ın yanında bulunan Berhiya oğlu Asaf diye bilinen alim ve salih bir zat idi. Bu zat, kendisi anılarak Allah’a dua edildiğinde Allah’ın duayı kabul ettiği, istekte bulunulduğunda istenilenleri verdiği, Allah’ın ism-i azamını bilen birisi imiş. “Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Yüce Allah’a bu ismini anıp dua ederek derhal bu tahtın hazır olacağını söyledi. Gerçekten Allah’a dua etti ve taht huzura geldi. Bu olay böyle olabileceği gibi bu kişinin, nezdinde kitaptan bir bilgiye sahip olup bu bilgi sayesinde uzak olanı yakına getirebilme, elde edilmesi zor olanı elde edebilme gücüne sahip olduğu da kastedilmiş olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce” Yüce Allah’a verdiği güç ve kudrete, hükümdarlığına, işleri kendisine kolaylaştırmasına hamd-ü senâda bulundu ve “dedi ki: Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır.” Yani Rabbim, bunlarla beni sınamak için bunları bana vermiş bulunuyor. Süleyman aleyhisselam hükümdarlığı, saltanatı ve kudreti ile -cahil hükümdarların huyu olduğu şekilde- asla gurura kapılmadı. Aksine o, bunların Rabbinin bir sınaması olduğunu bildiğinden, bu büyük nimetin şükrünü yerine getirememekten korkmuştu. Daha sonra bu şükrün, Yüce Allah’a bir faydasının olmadığını, esasen bunun faydasının kişinin kendisine olduğunu beyan ederek şunları söyledi:“Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim Ğanidir” onun amellerine muhtaç değildir, “Kerimdir” hayırları şükredeni de nankörlük edeni de kapsayacak kadar cömert, lütuf ve kerem sahibidir. Ancak O’nun nimetlerine şükür, nimetlerinin daha da artmasına vesile olur. Nankörlük etmek ise nimetlerin yok olmasına sebep olur.
41. Daha sonra Süleyman aleyhisselam çevresinde bulunanlara:“dedi ki: Tahtını” ona bir şeyler katarak ve ondan bir şeyler eksilterek “onun tanıyamayacağı bir şekle sokun.” Bu yolla bizler onun aklını sınamak maksadı ile “bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi” hükümdarlığına yakışacak şekilde bir zekâ ve kavrayışı var mı “yoksa bulamayacak mı?”
42. Kadın hükümdar, Süleyman aleyhisselam’ın yanına “geldiğinde” tahtı ona gösterildi. Halbuki onu geride, kendi ülkesinde bırakıp gelmişti. Ona “denildi ki: Senin tahtın böyle midir?” Yani bizim bildiğimize göre senin pek büyük bir tahtın varmış. Acaba o, bizim sana gösterdiğimiz bu tahta benziyor mu? “O da: Tıpkı o, dedi.” Bu, kadının zeka ve ince kavrayışının bir ifadesidir. Gördüğü tahtta birtakım değişiklikler ve onun tanınmasını engelleyen unsurlar olduğu için onun kendi tahtı olduğunu söylemedi; ama onun kendi tahtı olmadığını da söylemedi. Çünkü tahtını tanımıştı. O bakımdan her iki durum hakkında da doğru kabul edilebilecek ve her iki anlama gelebilecek ihtimalli bir ifade kullandı. Süleyman aleyhisselam onun tahtını tanımasına ve akıllılığına hayret ederek, Yüce Allah’a da kendisine bu kadına verdiğinden daha büyük bağışlarda bulunduğundan şükrederek dedi ki:“Bize bundan” bu hükümdar kadından “önce ilim” hidâyet, akıl ve kararlılık “verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” İşte asıl faydalı hidâyet ve ilim budur. Bu cümlenin, Sebe’ kraliçesinin söylediği sözlerden olma ihtimali de vardır. Yani “Biz, Süleyman’ın, bu tahtı çok uzaklardan buraya getirdiğini gördüğümüz ve kudretine tanık olduğumuz bu halden önce onun mülkü, saltanatı ve iktidarının gücü hakkında bilgi sahibi idik. O bakımdan ona itaat edip onun otoritesine boyun eğerek teslimiyetle geldik.”
43. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu” İslâm’a girmekten “alıkoymuştu.” Zira -o kadın, hakkı batıldan ayırt edebilecek zekâ ve kavrayışa sahip olmakla birlikte- batıl inanışlar, kalbin basiretini yok eder. “Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi.” Bu sebepten ötürü onların dinleri üzere devam etti. Bir kimsenin yaygın olan dine mensup kimselerden tek başına ayrılması ve aklı ile onların sapıklık ve hata içerisinde olduklarını görmesi, sürüp giden bir âdetin bu durumunu tespit edebilmesi, ender rastlanan bir hadisedir. O bakımdan bu kadının küfür üzere olması, garip karşılanacak bir şey değildi.
44. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam bu kadın hükümdarın, akılları hayrete düşürecek şekilde saltanatını görmesini istediğinden onun köşkteki oldukça geniş ve yüksek bir salona girmesini arzu etmişti. Burası, alt tarafından ırmaklar akan, sırçadan bir köşktü. “Ona: Köşke gir, denildi.” Billur, şeffaf olduğundan ve altındaki suyu üzerinde herhangi bir şey yokmuş gibi akıyor gösterdiğinden onu “görünce derin bir su sandı ve” o suya girmek için “(eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı.” Bu da kadının akıllılığından ve edebinden kaynaklanmaktadır. Çünkü girmesi, emrolunan yere girmekten imtina etmemişti. Zira o, ancak kendisine ikramda bulunulsun diye çağırıldığını biliyordu. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam’ın hakimiyet ve tanziminden bu köşkü belli bir hikmete binaen yaptığını anlıyor ve gördüğü bunca şeyden sonra kötü herhangi bir durumla karşılaşacağından yana en ufak bir şüphe kalbinde bulunmuyordu. Kadın, suya girmek maksadıyla hazırlanınca Süleyman aleyhisselam ona:“Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O bakımdan ayaklarını açmana gerek yoktur. Kadın Süleyman aleyhisselam’ın yanına ulaşıp birtakım hususlara tanık olduktan sonra onun peygamberliğinin kesinlikle sabit olduğunu anlayıp küfründen döndü ve “dedi ki: Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” üce Allah’ın Sebe’ kraliçesi ve Süleyman aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenlere dair anlattıkları bunlardan ibarettir. Bunun dışında uydurma birtakım ek açıklamalarla İsrailî kıssaların, Yüce Allah’ın kelâmının tefsiri ile hiçbir ilgisi yoktur. Bunlar ancak hatadan korunmuş peygamberden geldiği bilinen delile bağlı olarak kabul edilebilirler. Bu konuda nakledilenlerin tamamı yahut pek çoğu ise bu delile uygun değildir. O bakımdan en sağlıklı karar, bu gibi ayrıntılardan ve açıklamalardan yüz çevirmek, bunları tefsirlere sokmamaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Neml 27:27
15- Andolsun biz Davud’a ve Süleyman’a (geniş) bir ilim verdik. İkisi de:“Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun” dediler. 16- Süleyman, Davud’a mirasçı oldu. Dedi ki:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve her şeyden de bize verildi. Şüphe yok ki bu, apaçık bir lütuftur.” 17- Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan ordusu huzurunda toplandı. Hepsi de düzen içinde sevk ve idare olunurlardı. 18- Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca dedi ki:“Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” 19- Süleyman, karıncanın bu sözünden dolayı tebessüm etti ve dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye ve razı olacağın salih ameller işlemeye beni her daim muvaffak kıl! Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat.” 20- Kuşları teftiş etti ve dedi ki:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” 21- “Ya bana apaçık bir delil getiririr ya da onu şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” 22- Çok geçmeden hüdhüd geldi ve dedi ki:“Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe’den kesin bir haber getirdim.” 23- “Ben bir kadının onlara hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” 24- “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” 25- “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan, gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye (şeytan böyle yapmış).” 26- “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur, büyük Arş’ın Rabbidir.” 27- Dedi ki:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız.” 28- “Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır. Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” 29- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” 30- “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır).” 31- “Bana karşı büyüklenmeyin ve teslim/müslüman olarak yanıma gelin”(diye yazmaktadır). 32- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin. Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” 33- Dediler ki:“Biz güçlü kimseleriz ve çetin savaşçılarız. Bununla beraber yetki senindir. O nedenle düşün ve ne emredeceğine sen karar ver.” 34- Dedi ki:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler ve halkının şereflilerini zelil kılarlar. Gerçekten onlar böyle yaparlar.” 35- “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” 36- (Elçi) Süleyman’a geldiğinde Süleyman dedi ki: “Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri, size verdiklerinden daha hayırlıdır. O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” 37- “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” 38- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” 39- Cinlerden bir ifrit dedi ki:“Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” 40- Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki:“Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce dedi ki:“Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır. Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim, Ğanidir, Kerimdir. 41- Dedi ki: “Tahtını onun tanıyamayacağı bir şekle sokun da bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi yoksa bulamayacak mı?” 42- (Kraliçe) geldiğinde denildi ki: “Senin tahtın böyle midir?” O da: “Tıpkı o!” dedi. “Bize bundan önce ilim verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” 43- Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu (tevhidden) alıkoymuştu. Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi. 44- Ona:“Köşke gir” denildi. O da (köşkün zeminini) görünce onu derin bir su sandı ve (eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı. Süleyman da dedi ki: “Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O da şöyle dedi: “Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.”
15. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de Davud’a ve oğlu Süleyman’a aleyhimesselam lütfetmiş olduğu pek büyük ve geniş ilme dikkatleri çekmektedir. Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Davud ve Süleyman’ı da (an). Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükümlerine tanık idik. Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık. Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik.”(el-Enbiya, 21/78-79)“İkisi de” Rablerinin kendilerine öğretmiş olduğu pek büyük ilim lütfuna karşılık şükür olmak üzere: “Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun, dediler.” Yüce Allah’a kendilerini mü’min ve mutlu kimselerden kıldığı ve bu mü’minler arasında da özel ve seçkin kimseler eylediği için hamd-u senâda bulundular. Mü’minler dört derecedir: Salihler, onların üstünde şehidler, onların üstünde sıddîklar, onların üzerinde de peygamberler gelir. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun- her ne kadar ulu’l-azm beş peygamberin derecesinden daha aşağı bir derecede iseler de peygamberlerin seçkinlerindendir. Yüce Allah’ın kendilerini yücelterek Kitabında söz konusu ettiği, onları çokça övdüğü, üstün, şerefli ve faziletli peygamberler arasındadırlar. İşte onlar da bu mevkiye ulaştıklarından ötürü cenab-ı Allah’a hamd-ü senâlarda bulundular. Yüce Allah’a ihsan etmiş olduğu dini ve dünyevi nimetleri dolayısıyla şürketmek, bütün nimetlerin Rabbinden geldiğini görerek bunlardan dolayı övünüp şımarmamak, aksine bundan dolayı çokça şükretmekle görevli olduğunu kabul etmek, kulun bahtiyar kimselerden olduğunun bir göstergesidir.
16. Yüce Allah, her ikisini bir arada övdükten sonra Süleyman aleyhisselam’ı özellikle ona ihsan ettiği nimetleriyle söz konusu etmektedir. Çünkü Yüce Allah, Süleyman’a pek büyük bir mülk vermiş ve babasının sahip olmadığı imkânlara onu mazhar kılmıştı. -Her ikisine de selam olsun- İşte bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Süleyman, Davud’a mirasçı oldu.” Yani onun ilim ve peygamberliğini miras aldı. Babasının ilmi, onun da ilmine katılmış oldu. Babası hayatta iken kendisinin sahip olduğu ilmin yanı sıra babasının özel olarak sahip olduğu ilmi ondan öğrenmiş olma ihtimali de vardır. Çünkü önceden de geçtiği gibi Yüce Allah’ın:“Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık” buyruğu, Süleyman’ın özel bir bilgiye sahip olduğunu göstermektedir. İşte Yüce Allah’a şükür etmek, O’nun ihsanında yüzdüğünü dile getirmek ve üzerindeki nimeti ifade etmek üzere şöyle demişti:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi.” Süleyman aleyhisselam kuşların neler söylediğini ve ne konuştuklarını anlıyordu. Nitekim -ileride geleceği gibi- Hudhud ile karşılıklı konuştuğunu, ayrıca karıncanın diğer karıncalara söyledikleri sözleri anladığını görüyoruz. Bu, Süleyman aleyhisselam’dan başkasına ihsan edilmiş değildi. “Her şeyden de bize verildi.” Yani Yüce Allah, bizlere hiçbir insana vermediği hükümdarlık, saltanat ve başkalarını egemenlik altına almanın yol ve imkânlarını bağışlamış bulunuyor. Bundan dolayı Süleyman aleyhisselam yüce Rabbine şöyle dua etmiştir:“Rabbim, bana mağfiret buyur ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ver bana!”(Sad, 38/35) Yüce Allah da ona şeytanları/cinleri amade kılmıştı. Onun emri altında dilediği ve başkalarının yapmaktan acze düştüğü her türlü işi yaparlardı. Gidişi bir ay, dönüşü de bir aylık mesafe olan rüzgarı da onun emrine vermişti. “Şüphe yok ki bu” Allah’ın bize bağışladığı, başkalarına üstün kılarak bize özel olarak ihsan ettiği bu şeyler “apaçık bir lütuftur.” Bu ifadelerle Yüce Allah’ın nimetini en mükemmel bir şekilde itiraf etmiş bulunuyordu.
17. Yani onun Adem oğullarından, cinlerden, şeytanlardan ve kuşlardan oluşan çeşitli ve çok sayıdaki orduları huzuruna toplandı. Bunlar gâyet düzenli bir şekilde yürüyen, konaklayan ve hareket eden ordular olup başından sonuna kadar güzel bir şekilde idare edilirlerdi. Bunun için gereken hazırlıklar yapılmış, tedbirler alınmıştı. Bütün bu ordular Süleyman’ın emriyle hareket ederler, onun emrine riâyet ederlerdi. Ona karşı gelme güçleri yoktu, ona asla baş kaldırmazlardı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, bizim hesapsız bağışımızdır. Artık ister ver, ister vermeyip tut.”(Sad, 38/39) Yani sen hesapsız olarak vereblirsin, demektir.
18. Süleyman aleyhisselam yolculuklardan birisinde bu muazzam ordularıyla birlikte yol alıyordu. “Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca” diğer arkadaşlarını ve hemcinslerini uyararak dedi ki: “Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” Bu karınca diğer karıncalara öğüt vererek onlara sözlerini işittirdi. Bu ya bizzat kendi gücüyle olmuştur ki buna göre Yüce Allah karıncalara olağan dışı işitme cihazları vermiş demektir. Çünkü vadiyi doldurmuş bunca karıncaya tek bir karıncanın sesinin işittirip onları uyarması, hayret verici işlerdendir. Ya da o karınca, çevresindeki diğer karıncalara durumu bildirdi. Sonra da bu haber birinden ötekine ulaşarak sonunda hepsi bundan haberdar oldu. Bu karınca onlara tedbirlerini almalarını emretti ki bunun yolu da yuvalarına girmeleridir. Karınca Süleyman’ın, onun hakimiyetinin ve askerlerinin muazzam olduğunu bildiğinden bir anlamda: Onlar eğer sizleri çiğneyecek olurlarsa, bu kasten olmayacaktır, farkında olmadan bu işi yapacaklardır; bundan dolayı da mazurdurlar, demiştir.
19. Süleyman aleyhisselam karıncanın bu sözünü işitmiş ve anlamıştı. O bakımdan “bu sözünden dolayı...” Bir karıncanın kendi ümmetine bu şekilde nasihat etmesine, iyiliklerini istemesine, güzel ve açık ifadelerine hayret ederek “tebessüm etti…” İşte peygamberlerin -hepsine salat ve selam olsun- hali budur. Edepleri kemal derecesindedir. Yerli yerince hayret ederler ve onların gülmeleri tebessüm derecesini aşmaz. Nitekim Allah Rasûlünün de bütün gülmeleri tebessüm şeklindeydi. Çünkü kahkaha, aklın hafifliğine ve kötü edebe delâlet eder. Hayreti gerektiren hususlara hayret etmemek ve tebessüm dahi etmemek ise kötü huya ve zorbalığa delildir. Peygamberler ise bunlardan münezzehtir. üleyman aleyhisselam kendisini bu hale ulaştıran Yüce Allah’a şükrederek dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye… muvaffak kıl” Çünkü anne babaya verilen nimet, çocuğa da verilmiş sayılır. Bu nedenle o da Rabbinden kendisine ve ana-babasına ihsan edilen dini ve dünyevi nimetlerine şükürde bulunmaya kendisini muvaffak kılınmasını diledi. “Razı olacağın salih ameller işlemeye…” Senin emrine uygun, ihlaslı, ameli bozucu ve faziletini eksiltici şeylerden uzak, razı olabileceğin şekilde salih amelde bulunma başarısını bana ihsan et. “Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat” ki bu rahmetin bir tecellisi de cennete koymandır. Zira ilahi rahmet, derecelerine ve mevkilerine göre sadece salih kimselere aittir. u, Cenab-ı Allah’ın Süleyman’ın, karıncanın hem cinslerine hitap ve seslenişini işitmesi ile ilgili bize zikrettiği bir örnek bir kıssa idi. Daha sonra Süleyman’ın kuşlarla konuşmasını dile getiren bir başka örneği söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
20. “Kuşları teftiş etti.” Bu ifade, Süleyman aleyhisselam’ın azim ve kararlılığının kemaline, askerlerini güzel bir şekilde düzenlediğine, küçük büyük bütün işlerini bizzat kendisinin çekip çevirdiğine delildir. Öyle ki o, kuşları teftiş etme, hepsi huzurda mıdır yoksa onlardan gelmeyenler var mıdır diye durumlarını araştırma işini dahi ihmal etmiyordu. İşte âyetin bu buyruğunun ifade ettiği anlam budur. Burada “Süleyman aleyhisselam, su uzakta mıdır, yakında mıdır diye kendisine göstermesi için kuşların içinde hüdhüdü aradı” diyenler, herhangi bir gerçeği dile getirmiş değillerdir. Nitekim bunların iddiasına göre hüdhüd, yerin altındaki suyu görebiliyordu. Ama böyle bir görüşün doğruluğuna dair delil yoktur. Aksine akli ve lafzi delil, bu görüşün yanlış olduğuna delildir. Akli delil şudur: Normalde tecrübe ve müşahadeyle bilinen husus şudur ki bütün hayvanlar arasında böyle harikulade bir görüş kabiliyetine sahip bir hayvan yoktur. Onlar arasında yoğun yer katmanlarının altındaki suyu görebilen bir tür bulunmamaktadır. Böyle bir şey olsaydı şüphesiz Yüce Allah bunu da söz konusu ederdi. Çünkü bu da en büyük ilâhî delil ve mucizelerden birisi olurdu. Lafzi delile gelince eğer böyle bir mana kastedilmek istenseydi ayette şöyle buyurulması gerekirdi:“Süleyman susuz kalınca, kendisine suyun nerede olduğunu tespit etmesi için hüdhüdü aradı.” Yahut da “Hüdhüdün nerede olduğunu sordu” vb. Ancak Süleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırmasının sebebi, onlardan kimin mevcut olduğunu, kimin bulunmadığını, kimin kendisine ayrılan yer ve konumu muhafaza ettiğini, kimin etmediğini görmekti. Aynı şekilde Süleyman aleyhisselam’ın, Hüdhüd’ün su bulmasına gerek duyacak kadar zaruret derecesinde suya muhtaç olması söz konusu değildir. Çünkü onun emrinde ne kadar derinde olursa olsun yeri kazıp su çıkartacak imkâna sahip şeytanlar ve ifritler vardı. Yüce Allah, gidiş ve geliş mesafesi bir aylık yol olan rüzgarı da emrine vermişti. Bütün bunlar varken su bulmak için hüdhüde nasıl ihtiyacı olabilirdi ki? efsirlerde bulunan ve yaygınlık kazanan bu tür açıklamalar, aslında İsrailoğullarından aktarılan dayanaksız nakillerdir. Bunları nakledenler, bu sözlerin doğru anlamlar ile çeliştiklerinden ve lafzi buyruklara mutabık olmadıklarından gafil olarak onları aktarmaktadır. Daha sonra da bu görüşler aktarılmaya devam etmiş ve sonra gelenler, önce gelenin naklini doğru kabul ederek nakledip durmuş ve nihâyet bunların doğru olduğu sanılır olmuştur. Böylece tefsirlerde bu gibi önemsiz ve değersiz görüşler yer almış oldu. Akıllı ve ince kavrayışlı bir kimse ise Cenab-ı Allah’ın, alimleriyle cahilleriyle bütün insanlara hitap etmek üzere gönderdiği, apaçık Arapça bir dil ile indirdiği bu Kur’ân-ı Kerîm’in manaları üzerinde tefekkür edip onları fasih Arapça konuşanların bildiği, Arap dilindeki malum lafızlara göre anlamalarını emrettiğini bilir. Böyle bir kimse, Allah Rasûlü dışındaki birinden nakledilmiş birtakım görüşlerle karşılaştığında onları, bu asli kaideye göre değerlendirir. Ona uygun düşerse kabul eder. Çünkü lafız, o manaya delâlet etmektedir. Şâyet bu nakledilen görüş, hem lafız, hem mana itibariyle yahut da sadece lafzı ya da manası itibariyle bu kaideye aykırı ise o görüşü reddeder, batıl olduğuna kesin hüküm verir. Çünkü o, nakledilen bu görüş ile çelişen temel bir bilgiye sahiptir. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in sözünden ve delâletinden anlaşılan manadır. üleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırıp hüdhüdü bulamayışı, onun işlerin idaresini bizzat üstlenmekte kararlı olduğuna ve bu küçücük kuşun yokluğunu fark edecek kadar mükemmel dikkatine delildir. Bunun üzerine o şöyle demiştir:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” Yani benim o kuşu göremeyişimin sebebi, onun bu pek çok ümmetler arasında saklı kalmasından dolayı mıdır? Onu neden fark edemiyorum? Yoksa o, benden izinsiz ve benim emrimi almadan mı kayıplara karıştı. O vakit, hüdhüde kızıp onu tehdit ederek şunları söyledi:
21. “Ya bana” geri kalmasına, gecikmesine dair “apaçık bir delil getirir ya da onu” öldürme dışında “şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” Bu da Süleyman aleyhisselam’ın ne kadar mükemmel bir vera’ ve insafa sahip olduğunu gösterir. Çünkü o, gerekçesiz olarak onu cezalandırmaya yahut öldürmeye yemin etmedi. Çünkü böyle bir ceza, ancak bir suç dolayısıyla verilebilir. Ama Hüdhüd’ün hazır bulunmaması açık bir mazeret sebebiyle de olabilirdi. Bundan dolayı vera’ ve ince kavrayışı dolayısıyla açık bir mazeret sunması halini istisna etmişti.
22. “Çok geçmeden hüdhüd geldi” Bu, askerlerinin Süleyman aleyhisselam’dan çekindiklerine, onun emirlerine sıkı sıkıya bağlı kaldıklarına delildir. O kadar ki apaçık bir mazereti dolayısıyla geciken hüdhüd dahi çok uzun bir süre gecikmeye cesaret edememişti. Süleyman aleyhisselam’a “dedi ki: Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim.” Senin bunca geniş ilmine ve bu konudaki üstün derecene rağmen senin bilmediğin bir hususu ben görüp öğrendim. “Ve sana” Yemen’de bilinen bir kabile olan “Sebe’den kesin” doğruluğu kesinlikle bilinen “bir haber getirdim.” Daha sonra getirdiği bu haberin mahiyetini açıklayarak şöyle dedi:
23. “Ben bir kadının onlara” bu Sebe’ kabilesine “hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona” hükümdarlara verilen türden mal, silah, asker, kale vb. “her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” Yani üzerine oturduğu krallık tahtı, müthiş bir tahttır. Tahtların büyüklüğü ise ülkenin büyüklüğüne, egemenliğin gücüne ve kendileriyle istişare edilen yiğitlerin çokluğuna delildir.
24. “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm.” Yani onlar, güneşe tapan müşrik kimselerdi. “Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş” o bakımdan onlar da tuttukları bu yolun hak olduğunu düşünmektedirler “onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” Zira izlediği yolun hak olduğu kanaatine sahip olan bir kimsenin, bu inancı değişmediği sürece hidâyet bulması ümit edilemez. Sözlerine devamla dedi ki:
25. “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan” yani göklerde ve yerin köşe bucağında bulunan, küçük büyük bütün yaratılmışları, bitkilerin tohumlarını, kalplerin sakladığı her türlü şeyi bilen, göklerde ve yerde bulunan gizlilikleri yağmur yağdırmak ve bitkileri bitirmek sûretiyle ortaya çıkartan, aynı şekilde Sûra üfürüleceği vakit de yerde saklı bulunan şeyleri ve ölüleri -amellerinin karşılıklarını vermek üzere- oradan çıkartacak olan, “gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye” şeytan böyle yapmış.
26. “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” İbadet, yöneliş, önünde zilletle eğilmek ve sevmek O’ndan başkasına yaraşmaz. Çünkü sahip olduğu kamil sıfatları ve nimetleri dolayısıyla yegane ilâh O’dur. “…büyük Arşın Rabbidir.” Arş, bütün kainatın tavanıdır, gökleri ve yeri kuşatmıştır. İşte yalnız egemenlik alanı pek büyük, şanı pek muazzam olan bu gerçek hükümdarın önünde zilletle eğilmek, itaatle boyun eğmmek, secdeye kapanmak ve rükûya varmak gerekir.
27-28. Hüdhüd, Süleyman aleyhisselam’a bu büyük haberi verince kendini kurtardı. Süleyman aleyhisselam da bu bilgiye sahip olmadığı için hayrete düştü. Aklının kemalini, ağırbaşlılıkla ve teenni ile hareket edişini ispatlayan bir üslûpla şöyle dedi:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız. Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır.” Bu mektubun içeriği ve mahiyeti birazdan gelecektir. “Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” Yani fazla uzaklaşmadan, bu mektuba ne karşılık vereceklerini ve kendi aralarındaki görüş alış-verişlerini gözle!
29. Hüdhüd, mektubu alıp hükümdarları olan kadının yanına bıraktı. O da kavmine:“Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” Yani yeryüzü hükümdarlarının en büyüklerinden, oldukça kıymetli bir mektup gönderildi. Daha sonra bu mektubun muhtevasını açıklayarak şöyle dedi: 30-31. “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır). Bana karşı büyüklenmeyin ve müslümanlar olarak yanıma gelin, (diye yazmaktadır).” Yani siz, bana karşı üstünlük taslamaya kalkışmayın. Aksine boyun eğerek hükümdarlığımın kapsamına girin, emirlerime itaat edin ve teslimiyetle bana gelin. Tam bir açıklama ile birlikte son derece veciz bir mektuptur bu. Çünkü kendisine karşı büyüklenmemelerini, mevcut halleri üzere kalmamalarını, emrine itaat ederek itaatinin kapsamına girip kendisinin huzuruna gelmelerini emretmekte ve onları İslâm’a girmeye de çağırmaktadır. u buyruktan mektuplara (kitaplara) besmeleyi tam olarak yazarak başlamanın ve en başında da gönderenin ismini yazmanın müstehap olduğu anlaşılmaktadır.
32. Hükümdar kadın da isabetli karar almak arzusundan ve akıllılığından ötürü devlet büyüklerini ve ileri gelen yöneticileri bir araya getirerek:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin.” Bu mektuba ne şekilde cevap vereceğimizi bana bildirin. Bu hükümdarın itaatini kabul edip emrine uyalım mı, yoksa başka bir şey mi yapalım? “Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” Sizin görüşünüzü almadan, size danışmadan, kendi başıma hiçbir işe karar vermiş değilim. 33. “Dediler ki: Biz güçlü kimseleriz kimseleriz ve çetin savaşçılarız.” Eğer sen, onun bu isteğini reddedecek, onun itaatine girmeyecek olursan gerçekten biz savaş gücü olan kuvvetli kimseleriz. Onlar, sanki bu görüşe meyletmiş gibi görünüyorlar. Ancak bu görüş kabul görseydi, perişan olurlardı. Ancak bu görüşte karar kılmayıp devamla:“Bununla beraber yetki senindir.” Senin görüşünü kabule hazırız, dediler. Çünkü hükümdarlarının ne kadar akıllı ve yerinde karar verdiğini, kendilerinin samimi olarak iyiliklerini istediğini biliyorlardı.“ O nedenle düşün” taşın, ölç, biç “ve ne emredeceğine sen karar ver.”
34. Hükümdar kadın, savaş doğrultusundaki görüşlerinden vazgeçirmek için onları ikna edip savaşın kötü sonuçlarını açıklamak üzere şöyle dedi:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler.” Kimisini öldürür, kimisini esir alırlar, mallarını talan ederler ve ülkeyi tahrip ederler. “halkının şereflilerini zelil kılarlar.” İnsanların şereflileri olan lider ve efendileri en aşağılık kimselere çevirirler. Yani savaş, uygun bir görüş değildir. Bununla birlikte ben, onun gerçek halini açığa çıkartmadan ve bu konuda araştırma yapacak kimseler göndermeden ona itaat edecek de değilim. Ancak bu araştırmadan sonra biz, basiretli bir şekilde ne yapacağımızı kararlaştırabiliriz. 35. “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin” onun tarafından “nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” Acaba görüşünü ve sözünü sürdürecek mi yoksa hediyeye kanarak düşüncesini değiştirecek mi? Kendisinin ve askerlerinin durumu nedir onu da öğreneceğim. Bunun üzerine hükümdar kadın, kavminin akıllı ve görüş sahipleri arasından seçtiği elçilerle birlikte bir hediye gönderdi.
36. Elçiler hediyeleri getirip “Süleyman’a geldiğinde” o, isteğini kabul etmemelerini tepkiyle ve öfkeyle karşılayarak:“dedi ki: Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri size verdiklerinden daha hayırlıdır.” Hediyenin benim yanımda hiçbir kıymeti yok. Bundan dolayı da sevinmem. Zira Allah, beni ona muhtaç kılmamıştur ve bana pek çok nimetler vermiştir. “O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” Çünkü siz dünyayı seviyorsunuz ve elinizdeki mallar da Allah’ın bana verdiklerine oranla çok azdır.
37. Daha sonra elçiye -akıllı bir kimse olduğunu görüp sözünü olduğu gibi aktaracağını anladığından- mektuba gerek olmaksızın şu tavsiyede bulundu: Getirdiğin hediyenle birlikte “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz.” Onlar, bu ordularımızın önünde durma gücünü bulamayacaklardır. “ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” Elçi de kavmine geri döndü ve onlara Süleyman aleyhisselam’ın söylediklerini bildirdi. Bunun üzerine Süleyman’ın yanına gitmek üzere gerekli yol hazırlıklarına koyuldular.
38. Süleyman, kendisine gelmek üzere mutlaka yola koyulacaklarını bildiğinden çevresinde hazır bulunan cin ve insanlara şöyle dedi:“Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” Yani kim getirebilir ki biz, onlar İslâm’a girmeden ve böylelikle malları saygın ve dokunulmaz olmadan önce onun üzerinde tasarrufta bulunabilelim. 39. “Cinlerden bir ifrit” oldukça güçlü ve süratli çalışan kimseye ifrit denir. “Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” Görüldüğü kadarıyla o sırada Süleyman aleyhisselam Şam’da bulunuyordu. Buna göre kendisiyle Sebe’ arasında iki ay gidiş, iki ay dönüş olmak üzere dört aylık bir mesafe bulunuyordu. Buna rağmen bu ifrit, ona şöyle demişti: Bu tahtı büyüklüğüne, ağırlığına ve aradaki mesafenin uzaklığına rağmen sen şu oturmakta olduğun meclisten kalkmadan önce onu getirmeyi üstlenebilirim. Uzunca oturulan meclislerde mutad olan, bu meclislerin kuşluk vakti boyunca sürmesi ve günün üçte biri kadar olmasıdır. Bu, mutad olan sürenin nihaî vaktidir. Bazen bundan daha az da olabilir, daha çok da olabilir. İşte bu yüce hükümdar Süleyman aleyhisselam’ın halkı arasından birisi, bu kadar büyük bir güce sahipti. Hatta bundan daha ilerisi de vardı: 40. “Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki...” Müfessirlerin dediklerine göre bu, Süleyman aleyhisselam’ın yanında bulunan Berhiya oğlu Asaf diye bilinen alim ve salih bir zat idi. Bu zat, kendisi anılarak Allah’a dua edildiğinde Allah’ın duayı kabul ettiği, istekte bulunulduğunda istenilenleri verdiği, Allah’ın ism-i azamını bilen birisi imiş. “Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Yüce Allah’a bu ismini anıp dua ederek derhal bu tahtın hazır olacağını söyledi. Gerçekten Allah’a dua etti ve taht huzura geldi. Bu olay böyle olabileceği gibi bu kişinin, nezdinde kitaptan bir bilgiye sahip olup bu bilgi sayesinde uzak olanı yakına getirebilme, elde edilmesi zor olanı elde edebilme gücüne sahip olduğu da kastedilmiş olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce” Yüce Allah’a verdiği güç ve kudrete, hükümdarlığına, işleri kendisine kolaylaştırmasına hamd-ü senâda bulundu ve “dedi ki: Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır.” Yani Rabbim, bunlarla beni sınamak için bunları bana vermiş bulunuyor. Süleyman aleyhisselam hükümdarlığı, saltanatı ve kudreti ile -cahil hükümdarların huyu olduğu şekilde- asla gurura kapılmadı. Aksine o, bunların Rabbinin bir sınaması olduğunu bildiğinden, bu büyük nimetin şükrünü yerine getirememekten korkmuştu. Daha sonra bu şükrün, Yüce Allah’a bir faydasının olmadığını, esasen bunun faydasının kişinin kendisine olduğunu beyan ederek şunları söyledi:“Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim Ğanidir” onun amellerine muhtaç değildir, “Kerimdir” hayırları şükredeni de nankörlük edeni de kapsayacak kadar cömert, lütuf ve kerem sahibidir. Ancak O’nun nimetlerine şükür, nimetlerinin daha da artmasına vesile olur. Nankörlük etmek ise nimetlerin yok olmasına sebep olur.
41. Daha sonra Süleyman aleyhisselam çevresinde bulunanlara:“dedi ki: Tahtını” ona bir şeyler katarak ve ondan bir şeyler eksilterek “onun tanıyamayacağı bir şekle sokun.” Bu yolla bizler onun aklını sınamak maksadı ile “bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi” hükümdarlığına yakışacak şekilde bir zekâ ve kavrayışı var mı “yoksa bulamayacak mı?”
42. Kadın hükümdar, Süleyman aleyhisselam’ın yanına “geldiğinde” tahtı ona gösterildi. Halbuki onu geride, kendi ülkesinde bırakıp gelmişti. Ona “denildi ki: Senin tahtın böyle midir?” Yani bizim bildiğimize göre senin pek büyük bir tahtın varmış. Acaba o, bizim sana gösterdiğimiz bu tahta benziyor mu? “O da: Tıpkı o, dedi.” Bu, kadının zeka ve ince kavrayışının bir ifadesidir. Gördüğü tahtta birtakım değişiklikler ve onun tanınmasını engelleyen unsurlar olduğu için onun kendi tahtı olduğunu söylemedi; ama onun kendi tahtı olmadığını da söylemedi. Çünkü tahtını tanımıştı. O bakımdan her iki durum hakkında da doğru kabul edilebilecek ve her iki anlama gelebilecek ihtimalli bir ifade kullandı. Süleyman aleyhisselam onun tahtını tanımasına ve akıllılığına hayret ederek, Yüce Allah’a da kendisine bu kadına verdiğinden daha büyük bağışlarda bulunduğundan şükrederek dedi ki:“Bize bundan” bu hükümdar kadından “önce ilim” hidâyet, akıl ve kararlılık “verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” İşte asıl faydalı hidâyet ve ilim budur. Bu cümlenin, Sebe’ kraliçesinin söylediği sözlerden olma ihtimali de vardır. Yani “Biz, Süleyman’ın, bu tahtı çok uzaklardan buraya getirdiğini gördüğümüz ve kudretine tanık olduğumuz bu halden önce onun mülkü, saltanatı ve iktidarının gücü hakkında bilgi sahibi idik. O bakımdan ona itaat edip onun otoritesine boyun eğerek teslimiyetle geldik.”
43. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu” İslâm’a girmekten “alıkoymuştu.” Zira -o kadın, hakkı batıldan ayırt edebilecek zekâ ve kavrayışa sahip olmakla birlikte- batıl inanışlar, kalbin basiretini yok eder. “Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi.” Bu sebepten ötürü onların dinleri üzere devam etti. Bir kimsenin yaygın olan dine mensup kimselerden tek başına ayrılması ve aklı ile onların sapıklık ve hata içerisinde olduklarını görmesi, sürüp giden bir âdetin bu durumunu tespit edebilmesi, ender rastlanan bir hadisedir. O bakımdan bu kadının küfür üzere olması, garip karşılanacak bir şey değildi.
44. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam bu kadın hükümdarın, akılları hayrete düşürecek şekilde saltanatını görmesini istediğinden onun köşkteki oldukça geniş ve yüksek bir salona girmesini arzu etmişti. Burası, alt tarafından ırmaklar akan, sırçadan bir köşktü. “Ona: Köşke gir, denildi.” Billur, şeffaf olduğundan ve altındaki suyu üzerinde herhangi bir şey yokmuş gibi akıyor gösterdiğinden onu “görünce derin bir su sandı ve” o suya girmek için “(eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı.” Bu da kadının akıllılığından ve edebinden kaynaklanmaktadır. Çünkü girmesi, emrolunan yere girmekten imtina etmemişti. Zira o, ancak kendisine ikramda bulunulsun diye çağırıldığını biliyordu. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam’ın hakimiyet ve tanziminden bu köşkü belli bir hikmete binaen yaptığını anlıyor ve gördüğü bunca şeyden sonra kötü herhangi bir durumla karşılaşacağından yana en ufak bir şüphe kalbinde bulunmuyordu. Kadın, suya girmek maksadıyla hazırlanınca Süleyman aleyhisselam ona:“Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O bakımdan ayaklarını açmana gerek yoktur. Kadın Süleyman aleyhisselam’ın yanına ulaşıp birtakım hususlara tanık olduktan sonra onun peygamberliğinin kesinlikle sabit olduğunu anlayıp küfründen döndü ve “dedi ki: Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” üce Allah’ın Sebe’ kraliçesi ve Süleyman aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenlere dair anlattıkları bunlardan ibarettir. Bunun dışında uydurma birtakım ek açıklamalarla İsrailî kıssaların, Yüce Allah’ın kelâmının tefsiri ile hiçbir ilgisi yoktur. Bunlar ancak hatadan korunmuş peygamberden geldiği bilinen delile bağlı olarak kabul edilebilirler. Bu konuda nakledilenlerin tamamı yahut pek çoğu ise bu delile uygun değildir. O bakımdan en sağlıklı karar, bu gibi ayrıntılardan ve açıklamalardan yüz çevirmek, bunları tefsirlere sokmamaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Neml 27:28
15- Andolsun biz Davud’a ve Süleyman’a (geniş) bir ilim verdik. İkisi de:“Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun” dediler. 16- Süleyman, Davud’a mirasçı oldu. Dedi ki:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve her şeyden de bize verildi. Şüphe yok ki bu, apaçık bir lütuftur.” 17- Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan ordusu huzurunda toplandı. Hepsi de düzen içinde sevk ve idare olunurlardı. 18- Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca dedi ki:“Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” 19- Süleyman, karıncanın bu sözünden dolayı tebessüm etti ve dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye ve razı olacağın salih ameller işlemeye beni her daim muvaffak kıl! Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat.” 20- Kuşları teftiş etti ve dedi ki:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” 21- “Ya bana apaçık bir delil getiririr ya da onu şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” 22- Çok geçmeden hüdhüd geldi ve dedi ki:“Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe’den kesin bir haber getirdim.” 23- “Ben bir kadının onlara hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” 24- “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” 25- “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan, gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye (şeytan böyle yapmış).” 26- “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur, büyük Arş’ın Rabbidir.” 27- Dedi ki:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız.” 28- “Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır. Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” 29- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” 30- “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır).” 31- “Bana karşı büyüklenmeyin ve teslim/müslüman olarak yanıma gelin”(diye yazmaktadır). 32- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin. Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” 33- Dediler ki:“Biz güçlü kimseleriz ve çetin savaşçılarız. Bununla beraber yetki senindir. O nedenle düşün ve ne emredeceğine sen karar ver.” 34- Dedi ki:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler ve halkının şereflilerini zelil kılarlar. Gerçekten onlar böyle yaparlar.” 35- “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” 36- (Elçi) Süleyman’a geldiğinde Süleyman dedi ki: “Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri, size verdiklerinden daha hayırlıdır. O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” 37- “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” 38- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” 39- Cinlerden bir ifrit dedi ki:“Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” 40- Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki:“Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce dedi ki:“Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır. Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim, Ğanidir, Kerimdir. 41- Dedi ki: “Tahtını onun tanıyamayacağı bir şekle sokun da bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi yoksa bulamayacak mı?” 42- (Kraliçe) geldiğinde denildi ki: “Senin tahtın böyle midir?” O da: “Tıpkı o!” dedi. “Bize bundan önce ilim verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” 43- Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu (tevhidden) alıkoymuştu. Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi. 44- Ona:“Köşke gir” denildi. O da (köşkün zeminini) görünce onu derin bir su sandı ve (eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı. Süleyman da dedi ki: “Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O da şöyle dedi: “Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.”
15. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de Davud’a ve oğlu Süleyman’a aleyhimesselam lütfetmiş olduğu pek büyük ve geniş ilme dikkatleri çekmektedir. Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Davud ve Süleyman’ı da (an). Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükümlerine tanık idik. Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık. Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik.”(el-Enbiya, 21/78-79)“İkisi de” Rablerinin kendilerine öğretmiş olduğu pek büyük ilim lütfuna karşılık şükür olmak üzere: “Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun, dediler.” Yüce Allah’a kendilerini mü’min ve mutlu kimselerden kıldığı ve bu mü’minler arasında da özel ve seçkin kimseler eylediği için hamd-u senâda bulundular. Mü’minler dört derecedir: Salihler, onların üstünde şehidler, onların üstünde sıddîklar, onların üzerinde de peygamberler gelir. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun- her ne kadar ulu’l-azm beş peygamberin derecesinden daha aşağı bir derecede iseler de peygamberlerin seçkinlerindendir. Yüce Allah’ın kendilerini yücelterek Kitabında söz konusu ettiği, onları çokça övdüğü, üstün, şerefli ve faziletli peygamberler arasındadırlar. İşte onlar da bu mevkiye ulaştıklarından ötürü cenab-ı Allah’a hamd-ü senâlarda bulundular. Yüce Allah’a ihsan etmiş olduğu dini ve dünyevi nimetleri dolayısıyla şürketmek, bütün nimetlerin Rabbinden geldiğini görerek bunlardan dolayı övünüp şımarmamak, aksine bundan dolayı çokça şükretmekle görevli olduğunu kabul etmek, kulun bahtiyar kimselerden olduğunun bir göstergesidir.
16. Yüce Allah, her ikisini bir arada övdükten sonra Süleyman aleyhisselam’ı özellikle ona ihsan ettiği nimetleriyle söz konusu etmektedir. Çünkü Yüce Allah, Süleyman’a pek büyük bir mülk vermiş ve babasının sahip olmadığı imkânlara onu mazhar kılmıştı. -Her ikisine de selam olsun- İşte bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Süleyman, Davud’a mirasçı oldu.” Yani onun ilim ve peygamberliğini miras aldı. Babasının ilmi, onun da ilmine katılmış oldu. Babası hayatta iken kendisinin sahip olduğu ilmin yanı sıra babasının özel olarak sahip olduğu ilmi ondan öğrenmiş olma ihtimali de vardır. Çünkü önceden de geçtiği gibi Yüce Allah’ın:“Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık” buyruğu, Süleyman’ın özel bir bilgiye sahip olduğunu göstermektedir. İşte Yüce Allah’a şükür etmek, O’nun ihsanında yüzdüğünü dile getirmek ve üzerindeki nimeti ifade etmek üzere şöyle demişti:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi.” Süleyman aleyhisselam kuşların neler söylediğini ve ne konuştuklarını anlıyordu. Nitekim -ileride geleceği gibi- Hudhud ile karşılıklı konuştuğunu, ayrıca karıncanın diğer karıncalara söyledikleri sözleri anladığını görüyoruz. Bu, Süleyman aleyhisselam’dan başkasına ihsan edilmiş değildi. “Her şeyden de bize verildi.” Yani Yüce Allah, bizlere hiçbir insana vermediği hükümdarlık, saltanat ve başkalarını egemenlik altına almanın yol ve imkânlarını bağışlamış bulunuyor. Bundan dolayı Süleyman aleyhisselam yüce Rabbine şöyle dua etmiştir:“Rabbim, bana mağfiret buyur ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ver bana!”(Sad, 38/35) Yüce Allah da ona şeytanları/cinleri amade kılmıştı. Onun emri altında dilediği ve başkalarının yapmaktan acze düştüğü her türlü işi yaparlardı. Gidişi bir ay, dönüşü de bir aylık mesafe olan rüzgarı da onun emrine vermişti. “Şüphe yok ki bu” Allah’ın bize bağışladığı, başkalarına üstün kılarak bize özel olarak ihsan ettiği bu şeyler “apaçık bir lütuftur.” Bu ifadelerle Yüce Allah’ın nimetini en mükemmel bir şekilde itiraf etmiş bulunuyordu.
17. Yani onun Adem oğullarından, cinlerden, şeytanlardan ve kuşlardan oluşan çeşitli ve çok sayıdaki orduları huzuruna toplandı. Bunlar gâyet düzenli bir şekilde yürüyen, konaklayan ve hareket eden ordular olup başından sonuna kadar güzel bir şekilde idare edilirlerdi. Bunun için gereken hazırlıklar yapılmış, tedbirler alınmıştı. Bütün bu ordular Süleyman’ın emriyle hareket ederler, onun emrine riâyet ederlerdi. Ona karşı gelme güçleri yoktu, ona asla baş kaldırmazlardı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, bizim hesapsız bağışımızdır. Artık ister ver, ister vermeyip tut.”(Sad, 38/39) Yani sen hesapsız olarak vereblirsin, demektir.
18. Süleyman aleyhisselam yolculuklardan birisinde bu muazzam ordularıyla birlikte yol alıyordu. “Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca” diğer arkadaşlarını ve hemcinslerini uyararak dedi ki: “Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” Bu karınca diğer karıncalara öğüt vererek onlara sözlerini işittirdi. Bu ya bizzat kendi gücüyle olmuştur ki buna göre Yüce Allah karıncalara olağan dışı işitme cihazları vermiş demektir. Çünkü vadiyi doldurmuş bunca karıncaya tek bir karıncanın sesinin işittirip onları uyarması, hayret verici işlerdendir. Ya da o karınca, çevresindeki diğer karıncalara durumu bildirdi. Sonra da bu haber birinden ötekine ulaşarak sonunda hepsi bundan haberdar oldu. Bu karınca onlara tedbirlerini almalarını emretti ki bunun yolu da yuvalarına girmeleridir. Karınca Süleyman’ın, onun hakimiyetinin ve askerlerinin muazzam olduğunu bildiğinden bir anlamda: Onlar eğer sizleri çiğneyecek olurlarsa, bu kasten olmayacaktır, farkında olmadan bu işi yapacaklardır; bundan dolayı da mazurdurlar, demiştir.
19. Süleyman aleyhisselam karıncanın bu sözünü işitmiş ve anlamıştı. O bakımdan “bu sözünden dolayı...” Bir karıncanın kendi ümmetine bu şekilde nasihat etmesine, iyiliklerini istemesine, güzel ve açık ifadelerine hayret ederek “tebessüm etti…” İşte peygamberlerin -hepsine salat ve selam olsun- hali budur. Edepleri kemal derecesindedir. Yerli yerince hayret ederler ve onların gülmeleri tebessüm derecesini aşmaz. Nitekim Allah Rasûlünün de bütün gülmeleri tebessüm şeklindeydi. Çünkü kahkaha, aklın hafifliğine ve kötü edebe delâlet eder. Hayreti gerektiren hususlara hayret etmemek ve tebessüm dahi etmemek ise kötü huya ve zorbalığa delildir. Peygamberler ise bunlardan münezzehtir. üleyman aleyhisselam kendisini bu hale ulaştıran Yüce Allah’a şükrederek dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye… muvaffak kıl” Çünkü anne babaya verilen nimet, çocuğa da verilmiş sayılır. Bu nedenle o da Rabbinden kendisine ve ana-babasına ihsan edilen dini ve dünyevi nimetlerine şükürde bulunmaya kendisini muvaffak kılınmasını diledi. “Razı olacağın salih ameller işlemeye…” Senin emrine uygun, ihlaslı, ameli bozucu ve faziletini eksiltici şeylerden uzak, razı olabileceğin şekilde salih amelde bulunma başarısını bana ihsan et. “Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat” ki bu rahmetin bir tecellisi de cennete koymandır. Zira ilahi rahmet, derecelerine ve mevkilerine göre sadece salih kimselere aittir. u, Cenab-ı Allah’ın Süleyman’ın, karıncanın hem cinslerine hitap ve seslenişini işitmesi ile ilgili bize zikrettiği bir örnek bir kıssa idi. Daha sonra Süleyman’ın kuşlarla konuşmasını dile getiren bir başka örneği söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
20. “Kuşları teftiş etti.” Bu ifade, Süleyman aleyhisselam’ın azim ve kararlılığının kemaline, askerlerini güzel bir şekilde düzenlediğine, küçük büyük bütün işlerini bizzat kendisinin çekip çevirdiğine delildir. Öyle ki o, kuşları teftiş etme, hepsi huzurda mıdır yoksa onlardan gelmeyenler var mıdır diye durumlarını araştırma işini dahi ihmal etmiyordu. İşte âyetin bu buyruğunun ifade ettiği anlam budur. Burada “Süleyman aleyhisselam, su uzakta mıdır, yakında mıdır diye kendisine göstermesi için kuşların içinde hüdhüdü aradı” diyenler, herhangi bir gerçeği dile getirmiş değillerdir. Nitekim bunların iddiasına göre hüdhüd, yerin altındaki suyu görebiliyordu. Ama böyle bir görüşün doğruluğuna dair delil yoktur. Aksine akli ve lafzi delil, bu görüşün yanlış olduğuna delildir. Akli delil şudur: Normalde tecrübe ve müşahadeyle bilinen husus şudur ki bütün hayvanlar arasında böyle harikulade bir görüş kabiliyetine sahip bir hayvan yoktur. Onlar arasında yoğun yer katmanlarının altındaki suyu görebilen bir tür bulunmamaktadır. Böyle bir şey olsaydı şüphesiz Yüce Allah bunu da söz konusu ederdi. Çünkü bu da en büyük ilâhî delil ve mucizelerden birisi olurdu. Lafzi delile gelince eğer böyle bir mana kastedilmek istenseydi ayette şöyle buyurulması gerekirdi:“Süleyman susuz kalınca, kendisine suyun nerede olduğunu tespit etmesi için hüdhüdü aradı.” Yahut da “Hüdhüdün nerede olduğunu sordu” vb. Ancak Süleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırmasının sebebi, onlardan kimin mevcut olduğunu, kimin bulunmadığını, kimin kendisine ayrılan yer ve konumu muhafaza ettiğini, kimin etmediğini görmekti. Aynı şekilde Süleyman aleyhisselam’ın, Hüdhüd’ün su bulmasına gerek duyacak kadar zaruret derecesinde suya muhtaç olması söz konusu değildir. Çünkü onun emrinde ne kadar derinde olursa olsun yeri kazıp su çıkartacak imkâna sahip şeytanlar ve ifritler vardı. Yüce Allah, gidiş ve geliş mesafesi bir aylık yol olan rüzgarı da emrine vermişti. Bütün bunlar varken su bulmak için hüdhüde nasıl ihtiyacı olabilirdi ki? efsirlerde bulunan ve yaygınlık kazanan bu tür açıklamalar, aslında İsrailoğullarından aktarılan dayanaksız nakillerdir. Bunları nakledenler, bu sözlerin doğru anlamlar ile çeliştiklerinden ve lafzi buyruklara mutabık olmadıklarından gafil olarak onları aktarmaktadır. Daha sonra da bu görüşler aktarılmaya devam etmiş ve sonra gelenler, önce gelenin naklini doğru kabul ederek nakledip durmuş ve nihâyet bunların doğru olduğu sanılır olmuştur. Böylece tefsirlerde bu gibi önemsiz ve değersiz görüşler yer almış oldu. Akıllı ve ince kavrayışlı bir kimse ise Cenab-ı Allah’ın, alimleriyle cahilleriyle bütün insanlara hitap etmek üzere gönderdiği, apaçık Arapça bir dil ile indirdiği bu Kur’ân-ı Kerîm’in manaları üzerinde tefekkür edip onları fasih Arapça konuşanların bildiği, Arap dilindeki malum lafızlara göre anlamalarını emrettiğini bilir. Böyle bir kimse, Allah Rasûlü dışındaki birinden nakledilmiş birtakım görüşlerle karşılaştığında onları, bu asli kaideye göre değerlendirir. Ona uygun düşerse kabul eder. Çünkü lafız, o manaya delâlet etmektedir. Şâyet bu nakledilen görüş, hem lafız, hem mana itibariyle yahut da sadece lafzı ya da manası itibariyle bu kaideye aykırı ise o görüşü reddeder, batıl olduğuna kesin hüküm verir. Çünkü o, nakledilen bu görüş ile çelişen temel bir bilgiye sahiptir. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in sözünden ve delâletinden anlaşılan manadır. üleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırıp hüdhüdü bulamayışı, onun işlerin idaresini bizzat üstlenmekte kararlı olduğuna ve bu küçücük kuşun yokluğunu fark edecek kadar mükemmel dikkatine delildir. Bunun üzerine o şöyle demiştir:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” Yani benim o kuşu göremeyişimin sebebi, onun bu pek çok ümmetler arasında saklı kalmasından dolayı mıdır? Onu neden fark edemiyorum? Yoksa o, benden izinsiz ve benim emrimi almadan mı kayıplara karıştı. O vakit, hüdhüde kızıp onu tehdit ederek şunları söyledi:
21. “Ya bana” geri kalmasına, gecikmesine dair “apaçık bir delil getirir ya da onu” öldürme dışında “şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” Bu da Süleyman aleyhisselam’ın ne kadar mükemmel bir vera’ ve insafa sahip olduğunu gösterir. Çünkü o, gerekçesiz olarak onu cezalandırmaya yahut öldürmeye yemin etmedi. Çünkü böyle bir ceza, ancak bir suç dolayısıyla verilebilir. Ama Hüdhüd’ün hazır bulunmaması açık bir mazeret sebebiyle de olabilirdi. Bundan dolayı vera’ ve ince kavrayışı dolayısıyla açık bir mazeret sunması halini istisna etmişti.
22. “Çok geçmeden hüdhüd geldi” Bu, askerlerinin Süleyman aleyhisselam’dan çekindiklerine, onun emirlerine sıkı sıkıya bağlı kaldıklarına delildir. O kadar ki apaçık bir mazereti dolayısıyla geciken hüdhüd dahi çok uzun bir süre gecikmeye cesaret edememişti. Süleyman aleyhisselam’a “dedi ki: Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim.” Senin bunca geniş ilmine ve bu konudaki üstün derecene rağmen senin bilmediğin bir hususu ben görüp öğrendim. “Ve sana” Yemen’de bilinen bir kabile olan “Sebe’den kesin” doğruluğu kesinlikle bilinen “bir haber getirdim.” Daha sonra getirdiği bu haberin mahiyetini açıklayarak şöyle dedi:
23. “Ben bir kadının onlara” bu Sebe’ kabilesine “hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona” hükümdarlara verilen türden mal, silah, asker, kale vb. “her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” Yani üzerine oturduğu krallık tahtı, müthiş bir tahttır. Tahtların büyüklüğü ise ülkenin büyüklüğüne, egemenliğin gücüne ve kendileriyle istişare edilen yiğitlerin çokluğuna delildir.
24. “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm.” Yani onlar, güneşe tapan müşrik kimselerdi. “Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş” o bakımdan onlar da tuttukları bu yolun hak olduğunu düşünmektedirler “onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” Zira izlediği yolun hak olduğu kanaatine sahip olan bir kimsenin, bu inancı değişmediği sürece hidâyet bulması ümit edilemez. Sözlerine devamla dedi ki:
25. “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan” yani göklerde ve yerin köşe bucağında bulunan, küçük büyük bütün yaratılmışları, bitkilerin tohumlarını, kalplerin sakladığı her türlü şeyi bilen, göklerde ve yerde bulunan gizlilikleri yağmur yağdırmak ve bitkileri bitirmek sûretiyle ortaya çıkartan, aynı şekilde Sûra üfürüleceği vakit de yerde saklı bulunan şeyleri ve ölüleri -amellerinin karşılıklarını vermek üzere- oradan çıkartacak olan, “gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye” şeytan böyle yapmış.
26. “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” İbadet, yöneliş, önünde zilletle eğilmek ve sevmek O’ndan başkasına yaraşmaz. Çünkü sahip olduğu kamil sıfatları ve nimetleri dolayısıyla yegane ilâh O’dur. “…büyük Arşın Rabbidir.” Arş, bütün kainatın tavanıdır, gökleri ve yeri kuşatmıştır. İşte yalnız egemenlik alanı pek büyük, şanı pek muazzam olan bu gerçek hükümdarın önünde zilletle eğilmek, itaatle boyun eğmmek, secdeye kapanmak ve rükûya varmak gerekir.
27-28. Hüdhüd, Süleyman aleyhisselam’a bu büyük haberi verince kendini kurtardı. Süleyman aleyhisselam da bu bilgiye sahip olmadığı için hayrete düştü. Aklının kemalini, ağırbaşlılıkla ve teenni ile hareket edişini ispatlayan bir üslûpla şöyle dedi:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız. Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır.” Bu mektubun içeriği ve mahiyeti birazdan gelecektir. “Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” Yani fazla uzaklaşmadan, bu mektuba ne karşılık vereceklerini ve kendi aralarındaki görüş alış-verişlerini gözle!
29. Hüdhüd, mektubu alıp hükümdarları olan kadının yanına bıraktı. O da kavmine:“Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” Yani yeryüzü hükümdarlarının en büyüklerinden, oldukça kıymetli bir mektup gönderildi. Daha sonra bu mektubun muhtevasını açıklayarak şöyle dedi: 30-31. “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır). Bana karşı büyüklenmeyin ve müslümanlar olarak yanıma gelin, (diye yazmaktadır).” Yani siz, bana karşı üstünlük taslamaya kalkışmayın. Aksine boyun eğerek hükümdarlığımın kapsamına girin, emirlerime itaat edin ve teslimiyetle bana gelin. Tam bir açıklama ile birlikte son derece veciz bir mektuptur bu. Çünkü kendisine karşı büyüklenmemelerini, mevcut halleri üzere kalmamalarını, emrine itaat ederek itaatinin kapsamına girip kendisinin huzuruna gelmelerini emretmekte ve onları İslâm’a girmeye de çağırmaktadır. u buyruktan mektuplara (kitaplara) besmeleyi tam olarak yazarak başlamanın ve en başında da gönderenin ismini yazmanın müstehap olduğu anlaşılmaktadır.
32. Hükümdar kadın da isabetli karar almak arzusundan ve akıllılığından ötürü devlet büyüklerini ve ileri gelen yöneticileri bir araya getirerek:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin.” Bu mektuba ne şekilde cevap vereceğimizi bana bildirin. Bu hükümdarın itaatini kabul edip emrine uyalım mı, yoksa başka bir şey mi yapalım? “Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” Sizin görüşünüzü almadan, size danışmadan, kendi başıma hiçbir işe karar vermiş değilim. 33. “Dediler ki: Biz güçlü kimseleriz kimseleriz ve çetin savaşçılarız.” Eğer sen, onun bu isteğini reddedecek, onun itaatine girmeyecek olursan gerçekten biz savaş gücü olan kuvvetli kimseleriz. Onlar, sanki bu görüşe meyletmiş gibi görünüyorlar. Ancak bu görüş kabul görseydi, perişan olurlardı. Ancak bu görüşte karar kılmayıp devamla:“Bununla beraber yetki senindir.” Senin görüşünü kabule hazırız, dediler. Çünkü hükümdarlarının ne kadar akıllı ve yerinde karar verdiğini, kendilerinin samimi olarak iyiliklerini istediğini biliyorlardı.“ O nedenle düşün” taşın, ölç, biç “ve ne emredeceğine sen karar ver.”
34. Hükümdar kadın, savaş doğrultusundaki görüşlerinden vazgeçirmek için onları ikna edip savaşın kötü sonuçlarını açıklamak üzere şöyle dedi:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler.” Kimisini öldürür, kimisini esir alırlar, mallarını talan ederler ve ülkeyi tahrip ederler. “halkının şereflilerini zelil kılarlar.” İnsanların şereflileri olan lider ve efendileri en aşağılık kimselere çevirirler. Yani savaş, uygun bir görüş değildir. Bununla birlikte ben, onun gerçek halini açığa çıkartmadan ve bu konuda araştırma yapacak kimseler göndermeden ona itaat edecek de değilim. Ancak bu araştırmadan sonra biz, basiretli bir şekilde ne yapacağımızı kararlaştırabiliriz. 35. “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin” onun tarafından “nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” Acaba görüşünü ve sözünü sürdürecek mi yoksa hediyeye kanarak düşüncesini değiştirecek mi? Kendisinin ve askerlerinin durumu nedir onu da öğreneceğim. Bunun üzerine hükümdar kadın, kavminin akıllı ve görüş sahipleri arasından seçtiği elçilerle birlikte bir hediye gönderdi.
36. Elçiler hediyeleri getirip “Süleyman’a geldiğinde” o, isteğini kabul etmemelerini tepkiyle ve öfkeyle karşılayarak:“dedi ki: Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri size verdiklerinden daha hayırlıdır.” Hediyenin benim yanımda hiçbir kıymeti yok. Bundan dolayı da sevinmem. Zira Allah, beni ona muhtaç kılmamıştur ve bana pek çok nimetler vermiştir. “O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” Çünkü siz dünyayı seviyorsunuz ve elinizdeki mallar da Allah’ın bana verdiklerine oranla çok azdır.
37. Daha sonra elçiye -akıllı bir kimse olduğunu görüp sözünü olduğu gibi aktaracağını anladığından- mektuba gerek olmaksızın şu tavsiyede bulundu: Getirdiğin hediyenle birlikte “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz.” Onlar, bu ordularımızın önünde durma gücünü bulamayacaklardır. “ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” Elçi de kavmine geri döndü ve onlara Süleyman aleyhisselam’ın söylediklerini bildirdi. Bunun üzerine Süleyman’ın yanına gitmek üzere gerekli yol hazırlıklarına koyuldular.
38. Süleyman, kendisine gelmek üzere mutlaka yola koyulacaklarını bildiğinden çevresinde hazır bulunan cin ve insanlara şöyle dedi:“Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” Yani kim getirebilir ki biz, onlar İslâm’a girmeden ve böylelikle malları saygın ve dokunulmaz olmadan önce onun üzerinde tasarrufta bulunabilelim. 39. “Cinlerden bir ifrit” oldukça güçlü ve süratli çalışan kimseye ifrit denir. “Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” Görüldüğü kadarıyla o sırada Süleyman aleyhisselam Şam’da bulunuyordu. Buna göre kendisiyle Sebe’ arasında iki ay gidiş, iki ay dönüş olmak üzere dört aylık bir mesafe bulunuyordu. Buna rağmen bu ifrit, ona şöyle demişti: Bu tahtı büyüklüğüne, ağırlığına ve aradaki mesafenin uzaklığına rağmen sen şu oturmakta olduğun meclisten kalkmadan önce onu getirmeyi üstlenebilirim. Uzunca oturulan meclislerde mutad olan, bu meclislerin kuşluk vakti boyunca sürmesi ve günün üçte biri kadar olmasıdır. Bu, mutad olan sürenin nihaî vaktidir. Bazen bundan daha az da olabilir, daha çok da olabilir. İşte bu yüce hükümdar Süleyman aleyhisselam’ın halkı arasından birisi, bu kadar büyük bir güce sahipti. Hatta bundan daha ilerisi de vardı: 40. “Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki...” Müfessirlerin dediklerine göre bu, Süleyman aleyhisselam’ın yanında bulunan Berhiya oğlu Asaf diye bilinen alim ve salih bir zat idi. Bu zat, kendisi anılarak Allah’a dua edildiğinde Allah’ın duayı kabul ettiği, istekte bulunulduğunda istenilenleri verdiği, Allah’ın ism-i azamını bilen birisi imiş. “Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Yüce Allah’a bu ismini anıp dua ederek derhal bu tahtın hazır olacağını söyledi. Gerçekten Allah’a dua etti ve taht huzura geldi. Bu olay böyle olabileceği gibi bu kişinin, nezdinde kitaptan bir bilgiye sahip olup bu bilgi sayesinde uzak olanı yakına getirebilme, elde edilmesi zor olanı elde edebilme gücüne sahip olduğu da kastedilmiş olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce” Yüce Allah’a verdiği güç ve kudrete, hükümdarlığına, işleri kendisine kolaylaştırmasına hamd-ü senâda bulundu ve “dedi ki: Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır.” Yani Rabbim, bunlarla beni sınamak için bunları bana vermiş bulunuyor. Süleyman aleyhisselam hükümdarlığı, saltanatı ve kudreti ile -cahil hükümdarların huyu olduğu şekilde- asla gurura kapılmadı. Aksine o, bunların Rabbinin bir sınaması olduğunu bildiğinden, bu büyük nimetin şükrünü yerine getirememekten korkmuştu. Daha sonra bu şükrün, Yüce Allah’a bir faydasının olmadığını, esasen bunun faydasının kişinin kendisine olduğunu beyan ederek şunları söyledi:“Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim Ğanidir” onun amellerine muhtaç değildir, “Kerimdir” hayırları şükredeni de nankörlük edeni de kapsayacak kadar cömert, lütuf ve kerem sahibidir. Ancak O’nun nimetlerine şükür, nimetlerinin daha da artmasına vesile olur. Nankörlük etmek ise nimetlerin yok olmasına sebep olur.
41. Daha sonra Süleyman aleyhisselam çevresinde bulunanlara:“dedi ki: Tahtını” ona bir şeyler katarak ve ondan bir şeyler eksilterek “onun tanıyamayacağı bir şekle sokun.” Bu yolla bizler onun aklını sınamak maksadı ile “bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi” hükümdarlığına yakışacak şekilde bir zekâ ve kavrayışı var mı “yoksa bulamayacak mı?”
42. Kadın hükümdar, Süleyman aleyhisselam’ın yanına “geldiğinde” tahtı ona gösterildi. Halbuki onu geride, kendi ülkesinde bırakıp gelmişti. Ona “denildi ki: Senin tahtın böyle midir?” Yani bizim bildiğimize göre senin pek büyük bir tahtın varmış. Acaba o, bizim sana gösterdiğimiz bu tahta benziyor mu? “O da: Tıpkı o, dedi.” Bu, kadının zeka ve ince kavrayışının bir ifadesidir. Gördüğü tahtta birtakım değişiklikler ve onun tanınmasını engelleyen unsurlar olduğu için onun kendi tahtı olduğunu söylemedi; ama onun kendi tahtı olmadığını da söylemedi. Çünkü tahtını tanımıştı. O bakımdan her iki durum hakkında da doğru kabul edilebilecek ve her iki anlama gelebilecek ihtimalli bir ifade kullandı. Süleyman aleyhisselam onun tahtını tanımasına ve akıllılığına hayret ederek, Yüce Allah’a da kendisine bu kadına verdiğinden daha büyük bağışlarda bulunduğundan şükrederek dedi ki:“Bize bundan” bu hükümdar kadından “önce ilim” hidâyet, akıl ve kararlılık “verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” İşte asıl faydalı hidâyet ve ilim budur. Bu cümlenin, Sebe’ kraliçesinin söylediği sözlerden olma ihtimali de vardır. Yani “Biz, Süleyman’ın, bu tahtı çok uzaklardan buraya getirdiğini gördüğümüz ve kudretine tanık olduğumuz bu halden önce onun mülkü, saltanatı ve iktidarının gücü hakkında bilgi sahibi idik. O bakımdan ona itaat edip onun otoritesine boyun eğerek teslimiyetle geldik.”
43. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu” İslâm’a girmekten “alıkoymuştu.” Zira -o kadın, hakkı batıldan ayırt edebilecek zekâ ve kavrayışa sahip olmakla birlikte- batıl inanışlar, kalbin basiretini yok eder. “Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi.” Bu sebepten ötürü onların dinleri üzere devam etti. Bir kimsenin yaygın olan dine mensup kimselerden tek başına ayrılması ve aklı ile onların sapıklık ve hata içerisinde olduklarını görmesi, sürüp giden bir âdetin bu durumunu tespit edebilmesi, ender rastlanan bir hadisedir. O bakımdan bu kadının küfür üzere olması, garip karşılanacak bir şey değildi.
44. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam bu kadın hükümdarın, akılları hayrete düşürecek şekilde saltanatını görmesini istediğinden onun köşkteki oldukça geniş ve yüksek bir salona girmesini arzu etmişti. Burası, alt tarafından ırmaklar akan, sırçadan bir köşktü. “Ona: Köşke gir, denildi.” Billur, şeffaf olduğundan ve altındaki suyu üzerinde herhangi bir şey yokmuş gibi akıyor gösterdiğinden onu “görünce derin bir su sandı ve” o suya girmek için “(eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı.” Bu da kadının akıllılığından ve edebinden kaynaklanmaktadır. Çünkü girmesi, emrolunan yere girmekten imtina etmemişti. Zira o, ancak kendisine ikramda bulunulsun diye çağırıldığını biliyordu. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam’ın hakimiyet ve tanziminden bu köşkü belli bir hikmete binaen yaptığını anlıyor ve gördüğü bunca şeyden sonra kötü herhangi bir durumla karşılaşacağından yana en ufak bir şüphe kalbinde bulunmuyordu. Kadın, suya girmek maksadıyla hazırlanınca Süleyman aleyhisselam ona:“Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O bakımdan ayaklarını açmana gerek yoktur. Kadın Süleyman aleyhisselam’ın yanına ulaşıp birtakım hususlara tanık olduktan sonra onun peygamberliğinin kesinlikle sabit olduğunu anlayıp küfründen döndü ve “dedi ki: Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” üce Allah’ın Sebe’ kraliçesi ve Süleyman aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenlere dair anlattıkları bunlardan ibarettir. Bunun dışında uydurma birtakım ek açıklamalarla İsrailî kıssaların, Yüce Allah’ın kelâmının tefsiri ile hiçbir ilgisi yoktur. Bunlar ancak hatadan korunmuş peygamberden geldiği bilinen delile bağlı olarak kabul edilebilirler. Bu konuda nakledilenlerin tamamı yahut pek çoğu ise bu delile uygun değildir. O bakımdan en sağlıklı karar, bu gibi ayrıntılardan ve açıklamalardan yüz çevirmek, bunları tefsirlere sokmamaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Neml 27:29
15- Andolsun biz Davud’a ve Süleyman’a (geniş) bir ilim verdik. İkisi de:“Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun” dediler. 16- Süleyman, Davud’a mirasçı oldu. Dedi ki:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve her şeyden de bize verildi. Şüphe yok ki bu, apaçık bir lütuftur.” 17- Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan ordusu huzurunda toplandı. Hepsi de düzen içinde sevk ve idare olunurlardı. 18- Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca dedi ki:“Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” 19- Süleyman, karıncanın bu sözünden dolayı tebessüm etti ve dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye ve razı olacağın salih ameller işlemeye beni her daim muvaffak kıl! Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat.” 20- Kuşları teftiş etti ve dedi ki:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” 21- “Ya bana apaçık bir delil getiririr ya da onu şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” 22- Çok geçmeden hüdhüd geldi ve dedi ki:“Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe’den kesin bir haber getirdim.” 23- “Ben bir kadının onlara hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” 24- “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” 25- “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan, gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye (şeytan böyle yapmış).” 26- “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur, büyük Arş’ın Rabbidir.” 27- Dedi ki:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız.” 28- “Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır. Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” 29- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” 30- “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır).” 31- “Bana karşı büyüklenmeyin ve teslim/müslüman olarak yanıma gelin”(diye yazmaktadır). 32- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin. Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” 33- Dediler ki:“Biz güçlü kimseleriz ve çetin savaşçılarız. Bununla beraber yetki senindir. O nedenle düşün ve ne emredeceğine sen karar ver.” 34- Dedi ki:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler ve halkının şereflilerini zelil kılarlar. Gerçekten onlar böyle yaparlar.” 35- “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” 36- (Elçi) Süleyman’a geldiğinde Süleyman dedi ki: “Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri, size verdiklerinden daha hayırlıdır. O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” 37- “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” 38- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” 39- Cinlerden bir ifrit dedi ki:“Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” 40- Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki:“Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce dedi ki:“Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır. Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim, Ğanidir, Kerimdir. 41- Dedi ki: “Tahtını onun tanıyamayacağı bir şekle sokun da bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi yoksa bulamayacak mı?” 42- (Kraliçe) geldiğinde denildi ki: “Senin tahtın böyle midir?” O da: “Tıpkı o!” dedi. “Bize bundan önce ilim verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” 43- Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu (tevhidden) alıkoymuştu. Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi. 44- Ona:“Köşke gir” denildi. O da (köşkün zeminini) görünce onu derin bir su sandı ve (eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı. Süleyman da dedi ki: “Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O da şöyle dedi: “Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.”
15. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de Davud’a ve oğlu Süleyman’a aleyhimesselam lütfetmiş olduğu pek büyük ve geniş ilme dikkatleri çekmektedir. Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Davud ve Süleyman’ı da (an). Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükümlerine tanık idik. Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık. Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik.”(el-Enbiya, 21/78-79)“İkisi de” Rablerinin kendilerine öğretmiş olduğu pek büyük ilim lütfuna karşılık şükür olmak üzere: “Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun, dediler.” Yüce Allah’a kendilerini mü’min ve mutlu kimselerden kıldığı ve bu mü’minler arasında da özel ve seçkin kimseler eylediği için hamd-u senâda bulundular. Mü’minler dört derecedir: Salihler, onların üstünde şehidler, onların üstünde sıddîklar, onların üzerinde de peygamberler gelir. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun- her ne kadar ulu’l-azm beş peygamberin derecesinden daha aşağı bir derecede iseler de peygamberlerin seçkinlerindendir. Yüce Allah’ın kendilerini yücelterek Kitabında söz konusu ettiği, onları çokça övdüğü, üstün, şerefli ve faziletli peygamberler arasındadırlar. İşte onlar da bu mevkiye ulaştıklarından ötürü cenab-ı Allah’a hamd-ü senâlarda bulundular. Yüce Allah’a ihsan etmiş olduğu dini ve dünyevi nimetleri dolayısıyla şürketmek, bütün nimetlerin Rabbinden geldiğini görerek bunlardan dolayı övünüp şımarmamak, aksine bundan dolayı çokça şükretmekle görevli olduğunu kabul etmek, kulun bahtiyar kimselerden olduğunun bir göstergesidir.
16. Yüce Allah, her ikisini bir arada övdükten sonra Süleyman aleyhisselam’ı özellikle ona ihsan ettiği nimetleriyle söz konusu etmektedir. Çünkü Yüce Allah, Süleyman’a pek büyük bir mülk vermiş ve babasının sahip olmadığı imkânlara onu mazhar kılmıştı. -Her ikisine de selam olsun- İşte bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Süleyman, Davud’a mirasçı oldu.” Yani onun ilim ve peygamberliğini miras aldı. Babasının ilmi, onun da ilmine katılmış oldu. Babası hayatta iken kendisinin sahip olduğu ilmin yanı sıra babasının özel olarak sahip olduğu ilmi ondan öğrenmiş olma ihtimali de vardır. Çünkü önceden de geçtiği gibi Yüce Allah’ın:“Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık” buyruğu, Süleyman’ın özel bir bilgiye sahip olduğunu göstermektedir. İşte Yüce Allah’a şükür etmek, O’nun ihsanında yüzdüğünü dile getirmek ve üzerindeki nimeti ifade etmek üzere şöyle demişti:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi.” Süleyman aleyhisselam kuşların neler söylediğini ve ne konuştuklarını anlıyordu. Nitekim -ileride geleceği gibi- Hudhud ile karşılıklı konuştuğunu, ayrıca karıncanın diğer karıncalara söyledikleri sözleri anladığını görüyoruz. Bu, Süleyman aleyhisselam’dan başkasına ihsan edilmiş değildi. “Her şeyden de bize verildi.” Yani Yüce Allah, bizlere hiçbir insana vermediği hükümdarlık, saltanat ve başkalarını egemenlik altına almanın yol ve imkânlarını bağışlamış bulunuyor. Bundan dolayı Süleyman aleyhisselam yüce Rabbine şöyle dua etmiştir:“Rabbim, bana mağfiret buyur ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ver bana!”(Sad, 38/35) Yüce Allah da ona şeytanları/cinleri amade kılmıştı. Onun emri altında dilediği ve başkalarının yapmaktan acze düştüğü her türlü işi yaparlardı. Gidişi bir ay, dönüşü de bir aylık mesafe olan rüzgarı da onun emrine vermişti. “Şüphe yok ki bu” Allah’ın bize bağışladığı, başkalarına üstün kılarak bize özel olarak ihsan ettiği bu şeyler “apaçık bir lütuftur.” Bu ifadelerle Yüce Allah’ın nimetini en mükemmel bir şekilde itiraf etmiş bulunuyordu.
17. Yani onun Adem oğullarından, cinlerden, şeytanlardan ve kuşlardan oluşan çeşitli ve çok sayıdaki orduları huzuruna toplandı. Bunlar gâyet düzenli bir şekilde yürüyen, konaklayan ve hareket eden ordular olup başından sonuna kadar güzel bir şekilde idare edilirlerdi. Bunun için gereken hazırlıklar yapılmış, tedbirler alınmıştı. Bütün bu ordular Süleyman’ın emriyle hareket ederler, onun emrine riâyet ederlerdi. Ona karşı gelme güçleri yoktu, ona asla baş kaldırmazlardı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, bizim hesapsız bağışımızdır. Artık ister ver, ister vermeyip tut.”(Sad, 38/39) Yani sen hesapsız olarak vereblirsin, demektir.
18. Süleyman aleyhisselam yolculuklardan birisinde bu muazzam ordularıyla birlikte yol alıyordu. “Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca” diğer arkadaşlarını ve hemcinslerini uyararak dedi ki: “Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” Bu karınca diğer karıncalara öğüt vererek onlara sözlerini işittirdi. Bu ya bizzat kendi gücüyle olmuştur ki buna göre Yüce Allah karıncalara olağan dışı işitme cihazları vermiş demektir. Çünkü vadiyi doldurmuş bunca karıncaya tek bir karıncanın sesinin işittirip onları uyarması, hayret verici işlerdendir. Ya da o karınca, çevresindeki diğer karıncalara durumu bildirdi. Sonra da bu haber birinden ötekine ulaşarak sonunda hepsi bundan haberdar oldu. Bu karınca onlara tedbirlerini almalarını emretti ki bunun yolu da yuvalarına girmeleridir. Karınca Süleyman’ın, onun hakimiyetinin ve askerlerinin muazzam olduğunu bildiğinden bir anlamda: Onlar eğer sizleri çiğneyecek olurlarsa, bu kasten olmayacaktır, farkında olmadan bu işi yapacaklardır; bundan dolayı da mazurdurlar, demiştir.
19. Süleyman aleyhisselam karıncanın bu sözünü işitmiş ve anlamıştı. O bakımdan “bu sözünden dolayı...” Bir karıncanın kendi ümmetine bu şekilde nasihat etmesine, iyiliklerini istemesine, güzel ve açık ifadelerine hayret ederek “tebessüm etti…” İşte peygamberlerin -hepsine salat ve selam olsun- hali budur. Edepleri kemal derecesindedir. Yerli yerince hayret ederler ve onların gülmeleri tebessüm derecesini aşmaz. Nitekim Allah Rasûlünün de bütün gülmeleri tebessüm şeklindeydi. Çünkü kahkaha, aklın hafifliğine ve kötü edebe delâlet eder. Hayreti gerektiren hususlara hayret etmemek ve tebessüm dahi etmemek ise kötü huya ve zorbalığa delildir. Peygamberler ise bunlardan münezzehtir. üleyman aleyhisselam kendisini bu hale ulaştıran Yüce Allah’a şükrederek dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye… muvaffak kıl” Çünkü anne babaya verilen nimet, çocuğa da verilmiş sayılır. Bu nedenle o da Rabbinden kendisine ve ana-babasına ihsan edilen dini ve dünyevi nimetlerine şükürde bulunmaya kendisini muvaffak kılınmasını diledi. “Razı olacağın salih ameller işlemeye…” Senin emrine uygun, ihlaslı, ameli bozucu ve faziletini eksiltici şeylerden uzak, razı olabileceğin şekilde salih amelde bulunma başarısını bana ihsan et. “Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat” ki bu rahmetin bir tecellisi de cennete koymandır. Zira ilahi rahmet, derecelerine ve mevkilerine göre sadece salih kimselere aittir. u, Cenab-ı Allah’ın Süleyman’ın, karıncanın hem cinslerine hitap ve seslenişini işitmesi ile ilgili bize zikrettiği bir örnek bir kıssa idi. Daha sonra Süleyman’ın kuşlarla konuşmasını dile getiren bir başka örneği söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
20. “Kuşları teftiş etti.” Bu ifade, Süleyman aleyhisselam’ın azim ve kararlılığının kemaline, askerlerini güzel bir şekilde düzenlediğine, küçük büyük bütün işlerini bizzat kendisinin çekip çevirdiğine delildir. Öyle ki o, kuşları teftiş etme, hepsi huzurda mıdır yoksa onlardan gelmeyenler var mıdır diye durumlarını araştırma işini dahi ihmal etmiyordu. İşte âyetin bu buyruğunun ifade ettiği anlam budur. Burada “Süleyman aleyhisselam, su uzakta mıdır, yakında mıdır diye kendisine göstermesi için kuşların içinde hüdhüdü aradı” diyenler, herhangi bir gerçeği dile getirmiş değillerdir. Nitekim bunların iddiasına göre hüdhüd, yerin altındaki suyu görebiliyordu. Ama böyle bir görüşün doğruluğuna dair delil yoktur. Aksine akli ve lafzi delil, bu görüşün yanlış olduğuna delildir. Akli delil şudur: Normalde tecrübe ve müşahadeyle bilinen husus şudur ki bütün hayvanlar arasında böyle harikulade bir görüş kabiliyetine sahip bir hayvan yoktur. Onlar arasında yoğun yer katmanlarının altındaki suyu görebilen bir tür bulunmamaktadır. Böyle bir şey olsaydı şüphesiz Yüce Allah bunu da söz konusu ederdi. Çünkü bu da en büyük ilâhî delil ve mucizelerden birisi olurdu. Lafzi delile gelince eğer böyle bir mana kastedilmek istenseydi ayette şöyle buyurulması gerekirdi:“Süleyman susuz kalınca, kendisine suyun nerede olduğunu tespit etmesi için hüdhüdü aradı.” Yahut da “Hüdhüdün nerede olduğunu sordu” vb. Ancak Süleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırmasının sebebi, onlardan kimin mevcut olduğunu, kimin bulunmadığını, kimin kendisine ayrılan yer ve konumu muhafaza ettiğini, kimin etmediğini görmekti. Aynı şekilde Süleyman aleyhisselam’ın, Hüdhüd’ün su bulmasına gerek duyacak kadar zaruret derecesinde suya muhtaç olması söz konusu değildir. Çünkü onun emrinde ne kadar derinde olursa olsun yeri kazıp su çıkartacak imkâna sahip şeytanlar ve ifritler vardı. Yüce Allah, gidiş ve geliş mesafesi bir aylık yol olan rüzgarı da emrine vermişti. Bütün bunlar varken su bulmak için hüdhüde nasıl ihtiyacı olabilirdi ki? efsirlerde bulunan ve yaygınlık kazanan bu tür açıklamalar, aslında İsrailoğullarından aktarılan dayanaksız nakillerdir. Bunları nakledenler, bu sözlerin doğru anlamlar ile çeliştiklerinden ve lafzi buyruklara mutabık olmadıklarından gafil olarak onları aktarmaktadır. Daha sonra da bu görüşler aktarılmaya devam etmiş ve sonra gelenler, önce gelenin naklini doğru kabul ederek nakledip durmuş ve nihâyet bunların doğru olduğu sanılır olmuştur. Böylece tefsirlerde bu gibi önemsiz ve değersiz görüşler yer almış oldu. Akıllı ve ince kavrayışlı bir kimse ise Cenab-ı Allah’ın, alimleriyle cahilleriyle bütün insanlara hitap etmek üzere gönderdiği, apaçık Arapça bir dil ile indirdiği bu Kur’ân-ı Kerîm’in manaları üzerinde tefekkür edip onları fasih Arapça konuşanların bildiği, Arap dilindeki malum lafızlara göre anlamalarını emrettiğini bilir. Böyle bir kimse, Allah Rasûlü dışındaki birinden nakledilmiş birtakım görüşlerle karşılaştığında onları, bu asli kaideye göre değerlendirir. Ona uygun düşerse kabul eder. Çünkü lafız, o manaya delâlet etmektedir. Şâyet bu nakledilen görüş, hem lafız, hem mana itibariyle yahut da sadece lafzı ya da manası itibariyle bu kaideye aykırı ise o görüşü reddeder, batıl olduğuna kesin hüküm verir. Çünkü o, nakledilen bu görüş ile çelişen temel bir bilgiye sahiptir. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in sözünden ve delâletinden anlaşılan manadır. üleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırıp hüdhüdü bulamayışı, onun işlerin idaresini bizzat üstlenmekte kararlı olduğuna ve bu küçücük kuşun yokluğunu fark edecek kadar mükemmel dikkatine delildir. Bunun üzerine o şöyle demiştir:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” Yani benim o kuşu göremeyişimin sebebi, onun bu pek çok ümmetler arasında saklı kalmasından dolayı mıdır? Onu neden fark edemiyorum? Yoksa o, benden izinsiz ve benim emrimi almadan mı kayıplara karıştı. O vakit, hüdhüde kızıp onu tehdit ederek şunları söyledi:
21. “Ya bana” geri kalmasına, gecikmesine dair “apaçık bir delil getirir ya da onu” öldürme dışında “şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” Bu da Süleyman aleyhisselam’ın ne kadar mükemmel bir vera’ ve insafa sahip olduğunu gösterir. Çünkü o, gerekçesiz olarak onu cezalandırmaya yahut öldürmeye yemin etmedi. Çünkü böyle bir ceza, ancak bir suç dolayısıyla verilebilir. Ama Hüdhüd’ün hazır bulunmaması açık bir mazeret sebebiyle de olabilirdi. Bundan dolayı vera’ ve ince kavrayışı dolayısıyla açık bir mazeret sunması halini istisna etmişti.
22. “Çok geçmeden hüdhüd geldi” Bu, askerlerinin Süleyman aleyhisselam’dan çekindiklerine, onun emirlerine sıkı sıkıya bağlı kaldıklarına delildir. O kadar ki apaçık bir mazereti dolayısıyla geciken hüdhüd dahi çok uzun bir süre gecikmeye cesaret edememişti. Süleyman aleyhisselam’a “dedi ki: Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim.” Senin bunca geniş ilmine ve bu konudaki üstün derecene rağmen senin bilmediğin bir hususu ben görüp öğrendim. “Ve sana” Yemen’de bilinen bir kabile olan “Sebe’den kesin” doğruluğu kesinlikle bilinen “bir haber getirdim.” Daha sonra getirdiği bu haberin mahiyetini açıklayarak şöyle dedi:
23. “Ben bir kadının onlara” bu Sebe’ kabilesine “hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona” hükümdarlara verilen türden mal, silah, asker, kale vb. “her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” Yani üzerine oturduğu krallık tahtı, müthiş bir tahttır. Tahtların büyüklüğü ise ülkenin büyüklüğüne, egemenliğin gücüne ve kendileriyle istişare edilen yiğitlerin çokluğuna delildir.
24. “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm.” Yani onlar, güneşe tapan müşrik kimselerdi. “Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş” o bakımdan onlar da tuttukları bu yolun hak olduğunu düşünmektedirler “onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” Zira izlediği yolun hak olduğu kanaatine sahip olan bir kimsenin, bu inancı değişmediği sürece hidâyet bulması ümit edilemez. Sözlerine devamla dedi ki:
25. “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan” yani göklerde ve yerin köşe bucağında bulunan, küçük büyük bütün yaratılmışları, bitkilerin tohumlarını, kalplerin sakladığı her türlü şeyi bilen, göklerde ve yerde bulunan gizlilikleri yağmur yağdırmak ve bitkileri bitirmek sûretiyle ortaya çıkartan, aynı şekilde Sûra üfürüleceği vakit de yerde saklı bulunan şeyleri ve ölüleri -amellerinin karşılıklarını vermek üzere- oradan çıkartacak olan, “gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye” şeytan böyle yapmış.
26. “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” İbadet, yöneliş, önünde zilletle eğilmek ve sevmek O’ndan başkasına yaraşmaz. Çünkü sahip olduğu kamil sıfatları ve nimetleri dolayısıyla yegane ilâh O’dur. “…büyük Arşın Rabbidir.” Arş, bütün kainatın tavanıdır, gökleri ve yeri kuşatmıştır. İşte yalnız egemenlik alanı pek büyük, şanı pek muazzam olan bu gerçek hükümdarın önünde zilletle eğilmek, itaatle boyun eğmmek, secdeye kapanmak ve rükûya varmak gerekir.
27-28. Hüdhüd, Süleyman aleyhisselam’a bu büyük haberi verince kendini kurtardı. Süleyman aleyhisselam da bu bilgiye sahip olmadığı için hayrete düştü. Aklının kemalini, ağırbaşlılıkla ve teenni ile hareket edişini ispatlayan bir üslûpla şöyle dedi:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız. Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır.” Bu mektubun içeriği ve mahiyeti birazdan gelecektir. “Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” Yani fazla uzaklaşmadan, bu mektuba ne karşılık vereceklerini ve kendi aralarındaki görüş alış-verişlerini gözle!
29. Hüdhüd, mektubu alıp hükümdarları olan kadının yanına bıraktı. O da kavmine:“Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” Yani yeryüzü hükümdarlarının en büyüklerinden, oldukça kıymetli bir mektup gönderildi. Daha sonra bu mektubun muhtevasını açıklayarak şöyle dedi: 30-31. “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır). Bana karşı büyüklenmeyin ve müslümanlar olarak yanıma gelin, (diye yazmaktadır).” Yani siz, bana karşı üstünlük taslamaya kalkışmayın. Aksine boyun eğerek hükümdarlığımın kapsamına girin, emirlerime itaat edin ve teslimiyetle bana gelin. Tam bir açıklama ile birlikte son derece veciz bir mektuptur bu. Çünkü kendisine karşı büyüklenmemelerini, mevcut halleri üzere kalmamalarını, emrine itaat ederek itaatinin kapsamına girip kendisinin huzuruna gelmelerini emretmekte ve onları İslâm’a girmeye de çağırmaktadır. u buyruktan mektuplara (kitaplara) besmeleyi tam olarak yazarak başlamanın ve en başında da gönderenin ismini yazmanın müstehap olduğu anlaşılmaktadır.
32. Hükümdar kadın da isabetli karar almak arzusundan ve akıllılığından ötürü devlet büyüklerini ve ileri gelen yöneticileri bir araya getirerek:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin.” Bu mektuba ne şekilde cevap vereceğimizi bana bildirin. Bu hükümdarın itaatini kabul edip emrine uyalım mı, yoksa başka bir şey mi yapalım? “Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” Sizin görüşünüzü almadan, size danışmadan, kendi başıma hiçbir işe karar vermiş değilim. 33. “Dediler ki: Biz güçlü kimseleriz kimseleriz ve çetin savaşçılarız.” Eğer sen, onun bu isteğini reddedecek, onun itaatine girmeyecek olursan gerçekten biz savaş gücü olan kuvvetli kimseleriz. Onlar, sanki bu görüşe meyletmiş gibi görünüyorlar. Ancak bu görüş kabul görseydi, perişan olurlardı. Ancak bu görüşte karar kılmayıp devamla:“Bununla beraber yetki senindir.” Senin görüşünü kabule hazırız, dediler. Çünkü hükümdarlarının ne kadar akıllı ve yerinde karar verdiğini, kendilerinin samimi olarak iyiliklerini istediğini biliyorlardı.“ O nedenle düşün” taşın, ölç, biç “ve ne emredeceğine sen karar ver.”
34. Hükümdar kadın, savaş doğrultusundaki görüşlerinden vazgeçirmek için onları ikna edip savaşın kötü sonuçlarını açıklamak üzere şöyle dedi:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler.” Kimisini öldürür, kimisini esir alırlar, mallarını talan ederler ve ülkeyi tahrip ederler. “halkının şereflilerini zelil kılarlar.” İnsanların şereflileri olan lider ve efendileri en aşağılık kimselere çevirirler. Yani savaş, uygun bir görüş değildir. Bununla birlikte ben, onun gerçek halini açığa çıkartmadan ve bu konuda araştırma yapacak kimseler göndermeden ona itaat edecek de değilim. Ancak bu araştırmadan sonra biz, basiretli bir şekilde ne yapacağımızı kararlaştırabiliriz. 35. “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin” onun tarafından “nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” Acaba görüşünü ve sözünü sürdürecek mi yoksa hediyeye kanarak düşüncesini değiştirecek mi? Kendisinin ve askerlerinin durumu nedir onu da öğreneceğim. Bunun üzerine hükümdar kadın, kavminin akıllı ve görüş sahipleri arasından seçtiği elçilerle birlikte bir hediye gönderdi.
36. Elçiler hediyeleri getirip “Süleyman’a geldiğinde” o, isteğini kabul etmemelerini tepkiyle ve öfkeyle karşılayarak:“dedi ki: Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri size verdiklerinden daha hayırlıdır.” Hediyenin benim yanımda hiçbir kıymeti yok. Bundan dolayı da sevinmem. Zira Allah, beni ona muhtaç kılmamıştur ve bana pek çok nimetler vermiştir. “O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” Çünkü siz dünyayı seviyorsunuz ve elinizdeki mallar da Allah’ın bana verdiklerine oranla çok azdır.
37. Daha sonra elçiye -akıllı bir kimse olduğunu görüp sözünü olduğu gibi aktaracağını anladığından- mektuba gerek olmaksızın şu tavsiyede bulundu: Getirdiğin hediyenle birlikte “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz.” Onlar, bu ordularımızın önünde durma gücünü bulamayacaklardır. “ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” Elçi de kavmine geri döndü ve onlara Süleyman aleyhisselam’ın söylediklerini bildirdi. Bunun üzerine Süleyman’ın yanına gitmek üzere gerekli yol hazırlıklarına koyuldular.
38. Süleyman, kendisine gelmek üzere mutlaka yola koyulacaklarını bildiğinden çevresinde hazır bulunan cin ve insanlara şöyle dedi:“Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” Yani kim getirebilir ki biz, onlar İslâm’a girmeden ve böylelikle malları saygın ve dokunulmaz olmadan önce onun üzerinde tasarrufta bulunabilelim. 39. “Cinlerden bir ifrit” oldukça güçlü ve süratli çalışan kimseye ifrit denir. “Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” Görüldüğü kadarıyla o sırada Süleyman aleyhisselam Şam’da bulunuyordu. Buna göre kendisiyle Sebe’ arasında iki ay gidiş, iki ay dönüş olmak üzere dört aylık bir mesafe bulunuyordu. Buna rağmen bu ifrit, ona şöyle demişti: Bu tahtı büyüklüğüne, ağırlığına ve aradaki mesafenin uzaklığına rağmen sen şu oturmakta olduğun meclisten kalkmadan önce onu getirmeyi üstlenebilirim. Uzunca oturulan meclislerde mutad olan, bu meclislerin kuşluk vakti boyunca sürmesi ve günün üçte biri kadar olmasıdır. Bu, mutad olan sürenin nihaî vaktidir. Bazen bundan daha az da olabilir, daha çok da olabilir. İşte bu yüce hükümdar Süleyman aleyhisselam’ın halkı arasından birisi, bu kadar büyük bir güce sahipti. Hatta bundan daha ilerisi de vardı: 40. “Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki...” Müfessirlerin dediklerine göre bu, Süleyman aleyhisselam’ın yanında bulunan Berhiya oğlu Asaf diye bilinen alim ve salih bir zat idi. Bu zat, kendisi anılarak Allah’a dua edildiğinde Allah’ın duayı kabul ettiği, istekte bulunulduğunda istenilenleri verdiği, Allah’ın ism-i azamını bilen birisi imiş. “Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Yüce Allah’a bu ismini anıp dua ederek derhal bu tahtın hazır olacağını söyledi. Gerçekten Allah’a dua etti ve taht huzura geldi. Bu olay böyle olabileceği gibi bu kişinin, nezdinde kitaptan bir bilgiye sahip olup bu bilgi sayesinde uzak olanı yakına getirebilme, elde edilmesi zor olanı elde edebilme gücüne sahip olduğu da kastedilmiş olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce” Yüce Allah’a verdiği güç ve kudrete, hükümdarlığına, işleri kendisine kolaylaştırmasına hamd-ü senâda bulundu ve “dedi ki: Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır.” Yani Rabbim, bunlarla beni sınamak için bunları bana vermiş bulunuyor. Süleyman aleyhisselam hükümdarlığı, saltanatı ve kudreti ile -cahil hükümdarların huyu olduğu şekilde- asla gurura kapılmadı. Aksine o, bunların Rabbinin bir sınaması olduğunu bildiğinden, bu büyük nimetin şükrünü yerine getirememekten korkmuştu. Daha sonra bu şükrün, Yüce Allah’a bir faydasının olmadığını, esasen bunun faydasının kişinin kendisine olduğunu beyan ederek şunları söyledi:“Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim Ğanidir” onun amellerine muhtaç değildir, “Kerimdir” hayırları şükredeni de nankörlük edeni de kapsayacak kadar cömert, lütuf ve kerem sahibidir. Ancak O’nun nimetlerine şükür, nimetlerinin daha da artmasına vesile olur. Nankörlük etmek ise nimetlerin yok olmasına sebep olur.
41. Daha sonra Süleyman aleyhisselam çevresinde bulunanlara:“dedi ki: Tahtını” ona bir şeyler katarak ve ondan bir şeyler eksilterek “onun tanıyamayacağı bir şekle sokun.” Bu yolla bizler onun aklını sınamak maksadı ile “bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi” hükümdarlığına yakışacak şekilde bir zekâ ve kavrayışı var mı “yoksa bulamayacak mı?”
42. Kadın hükümdar, Süleyman aleyhisselam’ın yanına “geldiğinde” tahtı ona gösterildi. Halbuki onu geride, kendi ülkesinde bırakıp gelmişti. Ona “denildi ki: Senin tahtın böyle midir?” Yani bizim bildiğimize göre senin pek büyük bir tahtın varmış. Acaba o, bizim sana gösterdiğimiz bu tahta benziyor mu? “O da: Tıpkı o, dedi.” Bu, kadının zeka ve ince kavrayışının bir ifadesidir. Gördüğü tahtta birtakım değişiklikler ve onun tanınmasını engelleyen unsurlar olduğu için onun kendi tahtı olduğunu söylemedi; ama onun kendi tahtı olmadığını da söylemedi. Çünkü tahtını tanımıştı. O bakımdan her iki durum hakkında da doğru kabul edilebilecek ve her iki anlama gelebilecek ihtimalli bir ifade kullandı. Süleyman aleyhisselam onun tahtını tanımasına ve akıllılığına hayret ederek, Yüce Allah’a da kendisine bu kadına verdiğinden daha büyük bağışlarda bulunduğundan şükrederek dedi ki:“Bize bundan” bu hükümdar kadından “önce ilim” hidâyet, akıl ve kararlılık “verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” İşte asıl faydalı hidâyet ve ilim budur. Bu cümlenin, Sebe’ kraliçesinin söylediği sözlerden olma ihtimali de vardır. Yani “Biz, Süleyman’ın, bu tahtı çok uzaklardan buraya getirdiğini gördüğümüz ve kudretine tanık olduğumuz bu halden önce onun mülkü, saltanatı ve iktidarının gücü hakkında bilgi sahibi idik. O bakımdan ona itaat edip onun otoritesine boyun eğerek teslimiyetle geldik.”
43. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu” İslâm’a girmekten “alıkoymuştu.” Zira -o kadın, hakkı batıldan ayırt edebilecek zekâ ve kavrayışa sahip olmakla birlikte- batıl inanışlar, kalbin basiretini yok eder. “Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi.” Bu sebepten ötürü onların dinleri üzere devam etti. Bir kimsenin yaygın olan dine mensup kimselerden tek başına ayrılması ve aklı ile onların sapıklık ve hata içerisinde olduklarını görmesi, sürüp giden bir âdetin bu durumunu tespit edebilmesi, ender rastlanan bir hadisedir. O bakımdan bu kadının küfür üzere olması, garip karşılanacak bir şey değildi.
44. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam bu kadın hükümdarın, akılları hayrete düşürecek şekilde saltanatını görmesini istediğinden onun köşkteki oldukça geniş ve yüksek bir salona girmesini arzu etmişti. Burası, alt tarafından ırmaklar akan, sırçadan bir köşktü. “Ona: Köşke gir, denildi.” Billur, şeffaf olduğundan ve altındaki suyu üzerinde herhangi bir şey yokmuş gibi akıyor gösterdiğinden onu “görünce derin bir su sandı ve” o suya girmek için “(eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı.” Bu da kadının akıllılığından ve edebinden kaynaklanmaktadır. Çünkü girmesi, emrolunan yere girmekten imtina etmemişti. Zira o, ancak kendisine ikramda bulunulsun diye çağırıldığını biliyordu. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam’ın hakimiyet ve tanziminden bu köşkü belli bir hikmete binaen yaptığını anlıyor ve gördüğü bunca şeyden sonra kötü herhangi bir durumla karşılaşacağından yana en ufak bir şüphe kalbinde bulunmuyordu. Kadın, suya girmek maksadıyla hazırlanınca Süleyman aleyhisselam ona:“Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O bakımdan ayaklarını açmana gerek yoktur. Kadın Süleyman aleyhisselam’ın yanına ulaşıp birtakım hususlara tanık olduktan sonra onun peygamberliğinin kesinlikle sabit olduğunu anlayıp küfründen döndü ve “dedi ki: Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” üce Allah’ın Sebe’ kraliçesi ve Süleyman aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenlere dair anlattıkları bunlardan ibarettir. Bunun dışında uydurma birtakım ek açıklamalarla İsrailî kıssaların, Yüce Allah’ın kelâmının tefsiri ile hiçbir ilgisi yoktur. Bunlar ancak hatadan korunmuş peygamberden geldiği bilinen delile bağlı olarak kabul edilebilirler. Bu konuda nakledilenlerin tamamı yahut pek çoğu ise bu delile uygun değildir. O bakımdan en sağlıklı karar, bu gibi ayrıntılardan ve açıklamalardan yüz çevirmek, bunları tefsirlere sokmamaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Neml 27:30
15- Andolsun biz Davud’a ve Süleyman’a (geniş) bir ilim verdik. İkisi de:“Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun” dediler. 16- Süleyman, Davud’a mirasçı oldu. Dedi ki:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve her şeyden de bize verildi. Şüphe yok ki bu, apaçık bir lütuftur.” 17- Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan ordusu huzurunda toplandı. Hepsi de düzen içinde sevk ve idare olunurlardı. 18- Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca dedi ki:“Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” 19- Süleyman, karıncanın bu sözünden dolayı tebessüm etti ve dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye ve razı olacağın salih ameller işlemeye beni her daim muvaffak kıl! Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat.” 20- Kuşları teftiş etti ve dedi ki:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” 21- “Ya bana apaçık bir delil getiririr ya da onu şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” 22- Çok geçmeden hüdhüd geldi ve dedi ki:“Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe’den kesin bir haber getirdim.” 23- “Ben bir kadının onlara hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” 24- “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” 25- “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan, gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye (şeytan böyle yapmış).” 26- “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur, büyük Arş’ın Rabbidir.” 27- Dedi ki:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız.” 28- “Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır. Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” 29- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” 30- “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır).” 31- “Bana karşı büyüklenmeyin ve teslim/müslüman olarak yanıma gelin”(diye yazmaktadır). 32- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin. Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” 33- Dediler ki:“Biz güçlü kimseleriz ve çetin savaşçılarız. Bununla beraber yetki senindir. O nedenle düşün ve ne emredeceğine sen karar ver.” 34- Dedi ki:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler ve halkının şereflilerini zelil kılarlar. Gerçekten onlar böyle yaparlar.” 35- “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” 36- (Elçi) Süleyman’a geldiğinde Süleyman dedi ki: “Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri, size verdiklerinden daha hayırlıdır. O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” 37- “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” 38- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” 39- Cinlerden bir ifrit dedi ki:“Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” 40- Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki:“Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce dedi ki:“Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır. Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim, Ğanidir, Kerimdir. 41- Dedi ki: “Tahtını onun tanıyamayacağı bir şekle sokun da bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi yoksa bulamayacak mı?” 42- (Kraliçe) geldiğinde denildi ki: “Senin tahtın böyle midir?” O da: “Tıpkı o!” dedi. “Bize bundan önce ilim verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” 43- Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu (tevhidden) alıkoymuştu. Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi. 44- Ona:“Köşke gir” denildi. O da (köşkün zeminini) görünce onu derin bir su sandı ve (eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı. Süleyman da dedi ki: “Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O da şöyle dedi: “Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.”
15. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de Davud’a ve oğlu Süleyman’a aleyhimesselam lütfetmiş olduğu pek büyük ve geniş ilme dikkatleri çekmektedir. Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Davud ve Süleyman’ı da (an). Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükümlerine tanık idik. Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık. Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik.”(el-Enbiya, 21/78-79)“İkisi de” Rablerinin kendilerine öğretmiş olduğu pek büyük ilim lütfuna karşılık şükür olmak üzere: “Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun, dediler.” Yüce Allah’a kendilerini mü’min ve mutlu kimselerden kıldığı ve bu mü’minler arasında da özel ve seçkin kimseler eylediği için hamd-u senâda bulundular. Mü’minler dört derecedir: Salihler, onların üstünde şehidler, onların üstünde sıddîklar, onların üzerinde de peygamberler gelir. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun- her ne kadar ulu’l-azm beş peygamberin derecesinden daha aşağı bir derecede iseler de peygamberlerin seçkinlerindendir. Yüce Allah’ın kendilerini yücelterek Kitabında söz konusu ettiği, onları çokça övdüğü, üstün, şerefli ve faziletli peygamberler arasındadırlar. İşte onlar da bu mevkiye ulaştıklarından ötürü cenab-ı Allah’a hamd-ü senâlarda bulundular. Yüce Allah’a ihsan etmiş olduğu dini ve dünyevi nimetleri dolayısıyla şürketmek, bütün nimetlerin Rabbinden geldiğini görerek bunlardan dolayı övünüp şımarmamak, aksine bundan dolayı çokça şükretmekle görevli olduğunu kabul etmek, kulun bahtiyar kimselerden olduğunun bir göstergesidir.
16. Yüce Allah, her ikisini bir arada övdükten sonra Süleyman aleyhisselam’ı özellikle ona ihsan ettiği nimetleriyle söz konusu etmektedir. Çünkü Yüce Allah, Süleyman’a pek büyük bir mülk vermiş ve babasının sahip olmadığı imkânlara onu mazhar kılmıştı. -Her ikisine de selam olsun- İşte bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Süleyman, Davud’a mirasçı oldu.” Yani onun ilim ve peygamberliğini miras aldı. Babasının ilmi, onun da ilmine katılmış oldu. Babası hayatta iken kendisinin sahip olduğu ilmin yanı sıra babasının özel olarak sahip olduğu ilmi ondan öğrenmiş olma ihtimali de vardır. Çünkü önceden de geçtiği gibi Yüce Allah’ın:“Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık” buyruğu, Süleyman’ın özel bir bilgiye sahip olduğunu göstermektedir. İşte Yüce Allah’a şükür etmek, O’nun ihsanında yüzdüğünü dile getirmek ve üzerindeki nimeti ifade etmek üzere şöyle demişti:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi.” Süleyman aleyhisselam kuşların neler söylediğini ve ne konuştuklarını anlıyordu. Nitekim -ileride geleceği gibi- Hudhud ile karşılıklı konuştuğunu, ayrıca karıncanın diğer karıncalara söyledikleri sözleri anladığını görüyoruz. Bu, Süleyman aleyhisselam’dan başkasına ihsan edilmiş değildi. “Her şeyden de bize verildi.” Yani Yüce Allah, bizlere hiçbir insana vermediği hükümdarlık, saltanat ve başkalarını egemenlik altına almanın yol ve imkânlarını bağışlamış bulunuyor. Bundan dolayı Süleyman aleyhisselam yüce Rabbine şöyle dua etmiştir:“Rabbim, bana mağfiret buyur ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ver bana!”(Sad, 38/35) Yüce Allah da ona şeytanları/cinleri amade kılmıştı. Onun emri altında dilediği ve başkalarının yapmaktan acze düştüğü her türlü işi yaparlardı. Gidişi bir ay, dönüşü de bir aylık mesafe olan rüzgarı da onun emrine vermişti. “Şüphe yok ki bu” Allah’ın bize bağışladığı, başkalarına üstün kılarak bize özel olarak ihsan ettiği bu şeyler “apaçık bir lütuftur.” Bu ifadelerle Yüce Allah’ın nimetini en mükemmel bir şekilde itiraf etmiş bulunuyordu.
17. Yani onun Adem oğullarından, cinlerden, şeytanlardan ve kuşlardan oluşan çeşitli ve çok sayıdaki orduları huzuruna toplandı. Bunlar gâyet düzenli bir şekilde yürüyen, konaklayan ve hareket eden ordular olup başından sonuna kadar güzel bir şekilde idare edilirlerdi. Bunun için gereken hazırlıklar yapılmış, tedbirler alınmıştı. Bütün bu ordular Süleyman’ın emriyle hareket ederler, onun emrine riâyet ederlerdi. Ona karşı gelme güçleri yoktu, ona asla baş kaldırmazlardı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, bizim hesapsız bağışımızdır. Artık ister ver, ister vermeyip tut.”(Sad, 38/39) Yani sen hesapsız olarak vereblirsin, demektir.
18. Süleyman aleyhisselam yolculuklardan birisinde bu muazzam ordularıyla birlikte yol alıyordu. “Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca” diğer arkadaşlarını ve hemcinslerini uyararak dedi ki: “Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” Bu karınca diğer karıncalara öğüt vererek onlara sözlerini işittirdi. Bu ya bizzat kendi gücüyle olmuştur ki buna göre Yüce Allah karıncalara olağan dışı işitme cihazları vermiş demektir. Çünkü vadiyi doldurmuş bunca karıncaya tek bir karıncanın sesinin işittirip onları uyarması, hayret verici işlerdendir. Ya da o karınca, çevresindeki diğer karıncalara durumu bildirdi. Sonra da bu haber birinden ötekine ulaşarak sonunda hepsi bundan haberdar oldu. Bu karınca onlara tedbirlerini almalarını emretti ki bunun yolu da yuvalarına girmeleridir. Karınca Süleyman’ın, onun hakimiyetinin ve askerlerinin muazzam olduğunu bildiğinden bir anlamda: Onlar eğer sizleri çiğneyecek olurlarsa, bu kasten olmayacaktır, farkında olmadan bu işi yapacaklardır; bundan dolayı da mazurdurlar, demiştir.
19. Süleyman aleyhisselam karıncanın bu sözünü işitmiş ve anlamıştı. O bakımdan “bu sözünden dolayı...” Bir karıncanın kendi ümmetine bu şekilde nasihat etmesine, iyiliklerini istemesine, güzel ve açık ifadelerine hayret ederek “tebessüm etti…” İşte peygamberlerin -hepsine salat ve selam olsun- hali budur. Edepleri kemal derecesindedir. Yerli yerince hayret ederler ve onların gülmeleri tebessüm derecesini aşmaz. Nitekim Allah Rasûlünün de bütün gülmeleri tebessüm şeklindeydi. Çünkü kahkaha, aklın hafifliğine ve kötü edebe delâlet eder. Hayreti gerektiren hususlara hayret etmemek ve tebessüm dahi etmemek ise kötü huya ve zorbalığa delildir. Peygamberler ise bunlardan münezzehtir. üleyman aleyhisselam kendisini bu hale ulaştıran Yüce Allah’a şükrederek dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye… muvaffak kıl” Çünkü anne babaya verilen nimet, çocuğa da verilmiş sayılır. Bu nedenle o da Rabbinden kendisine ve ana-babasına ihsan edilen dini ve dünyevi nimetlerine şükürde bulunmaya kendisini muvaffak kılınmasını diledi. “Razı olacağın salih ameller işlemeye…” Senin emrine uygun, ihlaslı, ameli bozucu ve faziletini eksiltici şeylerden uzak, razı olabileceğin şekilde salih amelde bulunma başarısını bana ihsan et. “Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat” ki bu rahmetin bir tecellisi de cennete koymandır. Zira ilahi rahmet, derecelerine ve mevkilerine göre sadece salih kimselere aittir. u, Cenab-ı Allah’ın Süleyman’ın, karıncanın hem cinslerine hitap ve seslenişini işitmesi ile ilgili bize zikrettiği bir örnek bir kıssa idi. Daha sonra Süleyman’ın kuşlarla konuşmasını dile getiren bir başka örneği söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
20. “Kuşları teftiş etti.” Bu ifade, Süleyman aleyhisselam’ın azim ve kararlılığının kemaline, askerlerini güzel bir şekilde düzenlediğine, küçük büyük bütün işlerini bizzat kendisinin çekip çevirdiğine delildir. Öyle ki o, kuşları teftiş etme, hepsi huzurda mıdır yoksa onlardan gelmeyenler var mıdır diye durumlarını araştırma işini dahi ihmal etmiyordu. İşte âyetin bu buyruğunun ifade ettiği anlam budur. Burada “Süleyman aleyhisselam, su uzakta mıdır, yakında mıdır diye kendisine göstermesi için kuşların içinde hüdhüdü aradı” diyenler, herhangi bir gerçeği dile getirmiş değillerdir. Nitekim bunların iddiasına göre hüdhüd, yerin altındaki suyu görebiliyordu. Ama böyle bir görüşün doğruluğuna dair delil yoktur. Aksine akli ve lafzi delil, bu görüşün yanlış olduğuna delildir. Akli delil şudur: Normalde tecrübe ve müşahadeyle bilinen husus şudur ki bütün hayvanlar arasında böyle harikulade bir görüş kabiliyetine sahip bir hayvan yoktur. Onlar arasında yoğun yer katmanlarının altındaki suyu görebilen bir tür bulunmamaktadır. Böyle bir şey olsaydı şüphesiz Yüce Allah bunu da söz konusu ederdi. Çünkü bu da en büyük ilâhî delil ve mucizelerden birisi olurdu. Lafzi delile gelince eğer böyle bir mana kastedilmek istenseydi ayette şöyle buyurulması gerekirdi:“Süleyman susuz kalınca, kendisine suyun nerede olduğunu tespit etmesi için hüdhüdü aradı.” Yahut da “Hüdhüdün nerede olduğunu sordu” vb. Ancak Süleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırmasının sebebi, onlardan kimin mevcut olduğunu, kimin bulunmadığını, kimin kendisine ayrılan yer ve konumu muhafaza ettiğini, kimin etmediğini görmekti. Aynı şekilde Süleyman aleyhisselam’ın, Hüdhüd’ün su bulmasına gerek duyacak kadar zaruret derecesinde suya muhtaç olması söz konusu değildir. Çünkü onun emrinde ne kadar derinde olursa olsun yeri kazıp su çıkartacak imkâna sahip şeytanlar ve ifritler vardı. Yüce Allah, gidiş ve geliş mesafesi bir aylık yol olan rüzgarı da emrine vermişti. Bütün bunlar varken su bulmak için hüdhüde nasıl ihtiyacı olabilirdi ki? efsirlerde bulunan ve yaygınlık kazanan bu tür açıklamalar, aslında İsrailoğullarından aktarılan dayanaksız nakillerdir. Bunları nakledenler, bu sözlerin doğru anlamlar ile çeliştiklerinden ve lafzi buyruklara mutabık olmadıklarından gafil olarak onları aktarmaktadır. Daha sonra da bu görüşler aktarılmaya devam etmiş ve sonra gelenler, önce gelenin naklini doğru kabul ederek nakledip durmuş ve nihâyet bunların doğru olduğu sanılır olmuştur. Böylece tefsirlerde bu gibi önemsiz ve değersiz görüşler yer almış oldu. Akıllı ve ince kavrayışlı bir kimse ise Cenab-ı Allah’ın, alimleriyle cahilleriyle bütün insanlara hitap etmek üzere gönderdiği, apaçık Arapça bir dil ile indirdiği bu Kur’ân-ı Kerîm’in manaları üzerinde tefekkür edip onları fasih Arapça konuşanların bildiği, Arap dilindeki malum lafızlara göre anlamalarını emrettiğini bilir. Böyle bir kimse, Allah Rasûlü dışındaki birinden nakledilmiş birtakım görüşlerle karşılaştığında onları, bu asli kaideye göre değerlendirir. Ona uygun düşerse kabul eder. Çünkü lafız, o manaya delâlet etmektedir. Şâyet bu nakledilen görüş, hem lafız, hem mana itibariyle yahut da sadece lafzı ya da manası itibariyle bu kaideye aykırı ise o görüşü reddeder, batıl olduğuna kesin hüküm verir. Çünkü o, nakledilen bu görüş ile çelişen temel bir bilgiye sahiptir. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in sözünden ve delâletinden anlaşılan manadır. üleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırıp hüdhüdü bulamayışı, onun işlerin idaresini bizzat üstlenmekte kararlı olduğuna ve bu küçücük kuşun yokluğunu fark edecek kadar mükemmel dikkatine delildir. Bunun üzerine o şöyle demiştir:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” Yani benim o kuşu göremeyişimin sebebi, onun bu pek çok ümmetler arasında saklı kalmasından dolayı mıdır? Onu neden fark edemiyorum? Yoksa o, benden izinsiz ve benim emrimi almadan mı kayıplara karıştı. O vakit, hüdhüde kızıp onu tehdit ederek şunları söyledi:
21. “Ya bana” geri kalmasına, gecikmesine dair “apaçık bir delil getirir ya da onu” öldürme dışında “şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” Bu da Süleyman aleyhisselam’ın ne kadar mükemmel bir vera’ ve insafa sahip olduğunu gösterir. Çünkü o, gerekçesiz olarak onu cezalandırmaya yahut öldürmeye yemin etmedi. Çünkü böyle bir ceza, ancak bir suç dolayısıyla verilebilir. Ama Hüdhüd’ün hazır bulunmaması açık bir mazeret sebebiyle de olabilirdi. Bundan dolayı vera’ ve ince kavrayışı dolayısıyla açık bir mazeret sunması halini istisna etmişti.
22. “Çok geçmeden hüdhüd geldi” Bu, askerlerinin Süleyman aleyhisselam’dan çekindiklerine, onun emirlerine sıkı sıkıya bağlı kaldıklarına delildir. O kadar ki apaçık bir mazereti dolayısıyla geciken hüdhüd dahi çok uzun bir süre gecikmeye cesaret edememişti. Süleyman aleyhisselam’a “dedi ki: Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim.” Senin bunca geniş ilmine ve bu konudaki üstün derecene rağmen senin bilmediğin bir hususu ben görüp öğrendim. “Ve sana” Yemen’de bilinen bir kabile olan “Sebe’den kesin” doğruluğu kesinlikle bilinen “bir haber getirdim.” Daha sonra getirdiği bu haberin mahiyetini açıklayarak şöyle dedi:
23. “Ben bir kadının onlara” bu Sebe’ kabilesine “hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona” hükümdarlara verilen türden mal, silah, asker, kale vb. “her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” Yani üzerine oturduğu krallık tahtı, müthiş bir tahttır. Tahtların büyüklüğü ise ülkenin büyüklüğüne, egemenliğin gücüne ve kendileriyle istişare edilen yiğitlerin çokluğuna delildir.
24. “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm.” Yani onlar, güneşe tapan müşrik kimselerdi. “Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş” o bakımdan onlar da tuttukları bu yolun hak olduğunu düşünmektedirler “onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” Zira izlediği yolun hak olduğu kanaatine sahip olan bir kimsenin, bu inancı değişmediği sürece hidâyet bulması ümit edilemez. Sözlerine devamla dedi ki:
25. “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan” yani göklerde ve yerin köşe bucağında bulunan, küçük büyük bütün yaratılmışları, bitkilerin tohumlarını, kalplerin sakladığı her türlü şeyi bilen, göklerde ve yerde bulunan gizlilikleri yağmur yağdırmak ve bitkileri bitirmek sûretiyle ortaya çıkartan, aynı şekilde Sûra üfürüleceği vakit de yerde saklı bulunan şeyleri ve ölüleri -amellerinin karşılıklarını vermek üzere- oradan çıkartacak olan, “gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye” şeytan böyle yapmış.
26. “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” İbadet, yöneliş, önünde zilletle eğilmek ve sevmek O’ndan başkasına yaraşmaz. Çünkü sahip olduğu kamil sıfatları ve nimetleri dolayısıyla yegane ilâh O’dur. “…büyük Arşın Rabbidir.” Arş, bütün kainatın tavanıdır, gökleri ve yeri kuşatmıştır. İşte yalnız egemenlik alanı pek büyük, şanı pek muazzam olan bu gerçek hükümdarın önünde zilletle eğilmek, itaatle boyun eğmmek, secdeye kapanmak ve rükûya varmak gerekir.
27-28. Hüdhüd, Süleyman aleyhisselam’a bu büyük haberi verince kendini kurtardı. Süleyman aleyhisselam da bu bilgiye sahip olmadığı için hayrete düştü. Aklının kemalini, ağırbaşlılıkla ve teenni ile hareket edişini ispatlayan bir üslûpla şöyle dedi:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız. Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır.” Bu mektubun içeriği ve mahiyeti birazdan gelecektir. “Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” Yani fazla uzaklaşmadan, bu mektuba ne karşılık vereceklerini ve kendi aralarındaki görüş alış-verişlerini gözle!
29. Hüdhüd, mektubu alıp hükümdarları olan kadının yanına bıraktı. O da kavmine:“Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” Yani yeryüzü hükümdarlarının en büyüklerinden, oldukça kıymetli bir mektup gönderildi. Daha sonra bu mektubun muhtevasını açıklayarak şöyle dedi: 30-31. “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır). Bana karşı büyüklenmeyin ve müslümanlar olarak yanıma gelin, (diye yazmaktadır).” Yani siz, bana karşı üstünlük taslamaya kalkışmayın. Aksine boyun eğerek hükümdarlığımın kapsamına girin, emirlerime itaat edin ve teslimiyetle bana gelin. Tam bir açıklama ile birlikte son derece veciz bir mektuptur bu. Çünkü kendisine karşı büyüklenmemelerini, mevcut halleri üzere kalmamalarını, emrine itaat ederek itaatinin kapsamına girip kendisinin huzuruna gelmelerini emretmekte ve onları İslâm’a girmeye de çağırmaktadır. u buyruktan mektuplara (kitaplara) besmeleyi tam olarak yazarak başlamanın ve en başında da gönderenin ismini yazmanın müstehap olduğu anlaşılmaktadır.
32. Hükümdar kadın da isabetli karar almak arzusundan ve akıllılığından ötürü devlet büyüklerini ve ileri gelen yöneticileri bir araya getirerek:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin.” Bu mektuba ne şekilde cevap vereceğimizi bana bildirin. Bu hükümdarın itaatini kabul edip emrine uyalım mı, yoksa başka bir şey mi yapalım? “Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” Sizin görüşünüzü almadan, size danışmadan, kendi başıma hiçbir işe karar vermiş değilim. 33. “Dediler ki: Biz güçlü kimseleriz kimseleriz ve çetin savaşçılarız.” Eğer sen, onun bu isteğini reddedecek, onun itaatine girmeyecek olursan gerçekten biz savaş gücü olan kuvvetli kimseleriz. Onlar, sanki bu görüşe meyletmiş gibi görünüyorlar. Ancak bu görüş kabul görseydi, perişan olurlardı. Ancak bu görüşte karar kılmayıp devamla:“Bununla beraber yetki senindir.” Senin görüşünü kabule hazırız, dediler. Çünkü hükümdarlarının ne kadar akıllı ve yerinde karar verdiğini, kendilerinin samimi olarak iyiliklerini istediğini biliyorlardı.“ O nedenle düşün” taşın, ölç, biç “ve ne emredeceğine sen karar ver.”
34. Hükümdar kadın, savaş doğrultusundaki görüşlerinden vazgeçirmek için onları ikna edip savaşın kötü sonuçlarını açıklamak üzere şöyle dedi:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler.” Kimisini öldürür, kimisini esir alırlar, mallarını talan ederler ve ülkeyi tahrip ederler. “halkının şereflilerini zelil kılarlar.” İnsanların şereflileri olan lider ve efendileri en aşağılık kimselere çevirirler. Yani savaş, uygun bir görüş değildir. Bununla birlikte ben, onun gerçek halini açığa çıkartmadan ve bu konuda araştırma yapacak kimseler göndermeden ona itaat edecek de değilim. Ancak bu araştırmadan sonra biz, basiretli bir şekilde ne yapacağımızı kararlaştırabiliriz. 35. “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin” onun tarafından “nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” Acaba görüşünü ve sözünü sürdürecek mi yoksa hediyeye kanarak düşüncesini değiştirecek mi? Kendisinin ve askerlerinin durumu nedir onu da öğreneceğim. Bunun üzerine hükümdar kadın, kavminin akıllı ve görüş sahipleri arasından seçtiği elçilerle birlikte bir hediye gönderdi.
36. Elçiler hediyeleri getirip “Süleyman’a geldiğinde” o, isteğini kabul etmemelerini tepkiyle ve öfkeyle karşılayarak:“dedi ki: Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri size verdiklerinden daha hayırlıdır.” Hediyenin benim yanımda hiçbir kıymeti yok. Bundan dolayı da sevinmem. Zira Allah, beni ona muhtaç kılmamıştur ve bana pek çok nimetler vermiştir. “O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” Çünkü siz dünyayı seviyorsunuz ve elinizdeki mallar da Allah’ın bana verdiklerine oranla çok azdır.
37. Daha sonra elçiye -akıllı bir kimse olduğunu görüp sözünü olduğu gibi aktaracağını anladığından- mektuba gerek olmaksızın şu tavsiyede bulundu: Getirdiğin hediyenle birlikte “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz.” Onlar, bu ordularımızın önünde durma gücünü bulamayacaklardır. “ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” Elçi de kavmine geri döndü ve onlara Süleyman aleyhisselam’ın söylediklerini bildirdi. Bunun üzerine Süleyman’ın yanına gitmek üzere gerekli yol hazırlıklarına koyuldular.
38. Süleyman, kendisine gelmek üzere mutlaka yola koyulacaklarını bildiğinden çevresinde hazır bulunan cin ve insanlara şöyle dedi:“Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” Yani kim getirebilir ki biz, onlar İslâm’a girmeden ve böylelikle malları saygın ve dokunulmaz olmadan önce onun üzerinde tasarrufta bulunabilelim. 39. “Cinlerden bir ifrit” oldukça güçlü ve süratli çalışan kimseye ifrit denir. “Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” Görüldüğü kadarıyla o sırada Süleyman aleyhisselam Şam’da bulunuyordu. Buna göre kendisiyle Sebe’ arasında iki ay gidiş, iki ay dönüş olmak üzere dört aylık bir mesafe bulunuyordu. Buna rağmen bu ifrit, ona şöyle demişti: Bu tahtı büyüklüğüne, ağırlığına ve aradaki mesafenin uzaklığına rağmen sen şu oturmakta olduğun meclisten kalkmadan önce onu getirmeyi üstlenebilirim. Uzunca oturulan meclislerde mutad olan, bu meclislerin kuşluk vakti boyunca sürmesi ve günün üçte biri kadar olmasıdır. Bu, mutad olan sürenin nihaî vaktidir. Bazen bundan daha az da olabilir, daha çok da olabilir. İşte bu yüce hükümdar Süleyman aleyhisselam’ın halkı arasından birisi, bu kadar büyük bir güce sahipti. Hatta bundan daha ilerisi de vardı: 40. “Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki...” Müfessirlerin dediklerine göre bu, Süleyman aleyhisselam’ın yanında bulunan Berhiya oğlu Asaf diye bilinen alim ve salih bir zat idi. Bu zat, kendisi anılarak Allah’a dua edildiğinde Allah’ın duayı kabul ettiği, istekte bulunulduğunda istenilenleri verdiği, Allah’ın ism-i azamını bilen birisi imiş. “Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Yüce Allah’a bu ismini anıp dua ederek derhal bu tahtın hazır olacağını söyledi. Gerçekten Allah’a dua etti ve taht huzura geldi. Bu olay böyle olabileceği gibi bu kişinin, nezdinde kitaptan bir bilgiye sahip olup bu bilgi sayesinde uzak olanı yakına getirebilme, elde edilmesi zor olanı elde edebilme gücüne sahip olduğu da kastedilmiş olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce” Yüce Allah’a verdiği güç ve kudrete, hükümdarlığına, işleri kendisine kolaylaştırmasına hamd-ü senâda bulundu ve “dedi ki: Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır.” Yani Rabbim, bunlarla beni sınamak için bunları bana vermiş bulunuyor. Süleyman aleyhisselam hükümdarlığı, saltanatı ve kudreti ile -cahil hükümdarların huyu olduğu şekilde- asla gurura kapılmadı. Aksine o, bunların Rabbinin bir sınaması olduğunu bildiğinden, bu büyük nimetin şükrünü yerine getirememekten korkmuştu. Daha sonra bu şükrün, Yüce Allah’a bir faydasının olmadığını, esasen bunun faydasının kişinin kendisine olduğunu beyan ederek şunları söyledi:“Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim Ğanidir” onun amellerine muhtaç değildir, “Kerimdir” hayırları şükredeni de nankörlük edeni de kapsayacak kadar cömert, lütuf ve kerem sahibidir. Ancak O’nun nimetlerine şükür, nimetlerinin daha da artmasına vesile olur. Nankörlük etmek ise nimetlerin yok olmasına sebep olur.
41. Daha sonra Süleyman aleyhisselam çevresinde bulunanlara:“dedi ki: Tahtını” ona bir şeyler katarak ve ondan bir şeyler eksilterek “onun tanıyamayacağı bir şekle sokun.” Bu yolla bizler onun aklını sınamak maksadı ile “bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi” hükümdarlığına yakışacak şekilde bir zekâ ve kavrayışı var mı “yoksa bulamayacak mı?”
42. Kadın hükümdar, Süleyman aleyhisselam’ın yanına “geldiğinde” tahtı ona gösterildi. Halbuki onu geride, kendi ülkesinde bırakıp gelmişti. Ona “denildi ki: Senin tahtın böyle midir?” Yani bizim bildiğimize göre senin pek büyük bir tahtın varmış. Acaba o, bizim sana gösterdiğimiz bu tahta benziyor mu? “O da: Tıpkı o, dedi.” Bu, kadının zeka ve ince kavrayışının bir ifadesidir. Gördüğü tahtta birtakım değişiklikler ve onun tanınmasını engelleyen unsurlar olduğu için onun kendi tahtı olduğunu söylemedi; ama onun kendi tahtı olmadığını da söylemedi. Çünkü tahtını tanımıştı. O bakımdan her iki durum hakkında da doğru kabul edilebilecek ve her iki anlama gelebilecek ihtimalli bir ifade kullandı. Süleyman aleyhisselam onun tahtını tanımasına ve akıllılığına hayret ederek, Yüce Allah’a da kendisine bu kadına verdiğinden daha büyük bağışlarda bulunduğundan şükrederek dedi ki:“Bize bundan” bu hükümdar kadından “önce ilim” hidâyet, akıl ve kararlılık “verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” İşte asıl faydalı hidâyet ve ilim budur. Bu cümlenin, Sebe’ kraliçesinin söylediği sözlerden olma ihtimali de vardır. Yani “Biz, Süleyman’ın, bu tahtı çok uzaklardan buraya getirdiğini gördüğümüz ve kudretine tanık olduğumuz bu halden önce onun mülkü, saltanatı ve iktidarının gücü hakkında bilgi sahibi idik. O bakımdan ona itaat edip onun otoritesine boyun eğerek teslimiyetle geldik.”
43. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu” İslâm’a girmekten “alıkoymuştu.” Zira -o kadın, hakkı batıldan ayırt edebilecek zekâ ve kavrayışa sahip olmakla birlikte- batıl inanışlar, kalbin basiretini yok eder. “Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi.” Bu sebepten ötürü onların dinleri üzere devam etti. Bir kimsenin yaygın olan dine mensup kimselerden tek başına ayrılması ve aklı ile onların sapıklık ve hata içerisinde olduklarını görmesi, sürüp giden bir âdetin bu durumunu tespit edebilmesi, ender rastlanan bir hadisedir. O bakımdan bu kadının küfür üzere olması, garip karşılanacak bir şey değildi.
44. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam bu kadın hükümdarın, akılları hayrete düşürecek şekilde saltanatını görmesini istediğinden onun köşkteki oldukça geniş ve yüksek bir salona girmesini arzu etmişti. Burası, alt tarafından ırmaklar akan, sırçadan bir köşktü. “Ona: Köşke gir, denildi.” Billur, şeffaf olduğundan ve altındaki suyu üzerinde herhangi bir şey yokmuş gibi akıyor gösterdiğinden onu “görünce derin bir su sandı ve” o suya girmek için “(eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı.” Bu da kadının akıllılığından ve edebinden kaynaklanmaktadır. Çünkü girmesi, emrolunan yere girmekten imtina etmemişti. Zira o, ancak kendisine ikramda bulunulsun diye çağırıldığını biliyordu. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam’ın hakimiyet ve tanziminden bu köşkü belli bir hikmete binaen yaptığını anlıyor ve gördüğü bunca şeyden sonra kötü herhangi bir durumla karşılaşacağından yana en ufak bir şüphe kalbinde bulunmuyordu. Kadın, suya girmek maksadıyla hazırlanınca Süleyman aleyhisselam ona:“Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O bakımdan ayaklarını açmana gerek yoktur. Kadın Süleyman aleyhisselam’ın yanına ulaşıp birtakım hususlara tanık olduktan sonra onun peygamberliğinin kesinlikle sabit olduğunu anlayıp küfründen döndü ve “dedi ki: Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” üce Allah’ın Sebe’ kraliçesi ve Süleyman aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenlere dair anlattıkları bunlardan ibarettir. Bunun dışında uydurma birtakım ek açıklamalarla İsrailî kıssaların, Yüce Allah’ın kelâmının tefsiri ile hiçbir ilgisi yoktur. Bunlar ancak hatadan korunmuş peygamberden geldiği bilinen delile bağlı olarak kabul edilebilirler. Bu konuda nakledilenlerin tamamı yahut pek çoğu ise bu delile uygun değildir. O bakımdan en sağlıklı karar, bu gibi ayrıntılardan ve açıklamalardan yüz çevirmek, bunları tefsirlere sokmamaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Neml 27:31
15- Andolsun biz Davud’a ve Süleyman’a (geniş) bir ilim verdik. İkisi de:“Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun” dediler. 16- Süleyman, Davud’a mirasçı oldu. Dedi ki:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve her şeyden de bize verildi. Şüphe yok ki bu, apaçık bir lütuftur.” 17- Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan ordusu huzurunda toplandı. Hepsi de düzen içinde sevk ve idare olunurlardı. 18- Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca dedi ki:“Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” 19- Süleyman, karıncanın bu sözünden dolayı tebessüm etti ve dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye ve razı olacağın salih ameller işlemeye beni her daim muvaffak kıl! Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat.” 20- Kuşları teftiş etti ve dedi ki:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” 21- “Ya bana apaçık bir delil getiririr ya da onu şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” 22- Çok geçmeden hüdhüd geldi ve dedi ki:“Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe’den kesin bir haber getirdim.” 23- “Ben bir kadının onlara hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” 24- “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” 25- “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan, gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye (şeytan böyle yapmış).” 26- “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur, büyük Arş’ın Rabbidir.” 27- Dedi ki:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız.” 28- “Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır. Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” 29- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” 30- “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır).” 31- “Bana karşı büyüklenmeyin ve teslim/müslüman olarak yanıma gelin”(diye yazmaktadır). 32- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin. Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” 33- Dediler ki:“Biz güçlü kimseleriz ve çetin savaşçılarız. Bununla beraber yetki senindir. O nedenle düşün ve ne emredeceğine sen karar ver.” 34- Dedi ki:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler ve halkının şereflilerini zelil kılarlar. Gerçekten onlar böyle yaparlar.” 35- “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” 36- (Elçi) Süleyman’a geldiğinde Süleyman dedi ki: “Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri, size verdiklerinden daha hayırlıdır. O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” 37- “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” 38- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” 39- Cinlerden bir ifrit dedi ki:“Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” 40- Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki:“Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce dedi ki:“Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır. Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim, Ğanidir, Kerimdir. 41- Dedi ki: “Tahtını onun tanıyamayacağı bir şekle sokun da bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi yoksa bulamayacak mı?” 42- (Kraliçe) geldiğinde denildi ki: “Senin tahtın böyle midir?” O da: “Tıpkı o!” dedi. “Bize bundan önce ilim verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” 43- Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu (tevhidden) alıkoymuştu. Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi. 44- Ona:“Köşke gir” denildi. O da (köşkün zeminini) görünce onu derin bir su sandı ve (eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı. Süleyman da dedi ki: “Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O da şöyle dedi: “Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.”
15. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de Davud’a ve oğlu Süleyman’a aleyhimesselam lütfetmiş olduğu pek büyük ve geniş ilme dikkatleri çekmektedir. Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Davud ve Süleyman’ı da (an). Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükümlerine tanık idik. Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık. Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik.”(el-Enbiya, 21/78-79)“İkisi de” Rablerinin kendilerine öğretmiş olduğu pek büyük ilim lütfuna karşılık şükür olmak üzere: “Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun, dediler.” Yüce Allah’a kendilerini mü’min ve mutlu kimselerden kıldığı ve bu mü’minler arasında da özel ve seçkin kimseler eylediği için hamd-u senâda bulundular. Mü’minler dört derecedir: Salihler, onların üstünde şehidler, onların üstünde sıddîklar, onların üzerinde de peygamberler gelir. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun- her ne kadar ulu’l-azm beş peygamberin derecesinden daha aşağı bir derecede iseler de peygamberlerin seçkinlerindendir. Yüce Allah’ın kendilerini yücelterek Kitabında söz konusu ettiği, onları çokça övdüğü, üstün, şerefli ve faziletli peygamberler arasındadırlar. İşte onlar da bu mevkiye ulaştıklarından ötürü cenab-ı Allah’a hamd-ü senâlarda bulundular. Yüce Allah’a ihsan etmiş olduğu dini ve dünyevi nimetleri dolayısıyla şürketmek, bütün nimetlerin Rabbinden geldiğini görerek bunlardan dolayı övünüp şımarmamak, aksine bundan dolayı çokça şükretmekle görevli olduğunu kabul etmek, kulun bahtiyar kimselerden olduğunun bir göstergesidir.
16. Yüce Allah, her ikisini bir arada övdükten sonra Süleyman aleyhisselam’ı özellikle ona ihsan ettiği nimetleriyle söz konusu etmektedir. Çünkü Yüce Allah, Süleyman’a pek büyük bir mülk vermiş ve babasının sahip olmadığı imkânlara onu mazhar kılmıştı. -Her ikisine de selam olsun- İşte bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Süleyman, Davud’a mirasçı oldu.” Yani onun ilim ve peygamberliğini miras aldı. Babasının ilmi, onun da ilmine katılmış oldu. Babası hayatta iken kendisinin sahip olduğu ilmin yanı sıra babasının özel olarak sahip olduğu ilmi ondan öğrenmiş olma ihtimali de vardır. Çünkü önceden de geçtiği gibi Yüce Allah’ın:“Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık” buyruğu, Süleyman’ın özel bir bilgiye sahip olduğunu göstermektedir. İşte Yüce Allah’a şükür etmek, O’nun ihsanında yüzdüğünü dile getirmek ve üzerindeki nimeti ifade etmek üzere şöyle demişti:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi.” Süleyman aleyhisselam kuşların neler söylediğini ve ne konuştuklarını anlıyordu. Nitekim -ileride geleceği gibi- Hudhud ile karşılıklı konuştuğunu, ayrıca karıncanın diğer karıncalara söyledikleri sözleri anladığını görüyoruz. Bu, Süleyman aleyhisselam’dan başkasına ihsan edilmiş değildi. “Her şeyden de bize verildi.” Yani Yüce Allah, bizlere hiçbir insana vermediği hükümdarlık, saltanat ve başkalarını egemenlik altına almanın yol ve imkânlarını bağışlamış bulunuyor. Bundan dolayı Süleyman aleyhisselam yüce Rabbine şöyle dua etmiştir:“Rabbim, bana mağfiret buyur ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ver bana!”(Sad, 38/35) Yüce Allah da ona şeytanları/cinleri amade kılmıştı. Onun emri altında dilediği ve başkalarının yapmaktan acze düştüğü her türlü işi yaparlardı. Gidişi bir ay, dönüşü de bir aylık mesafe olan rüzgarı da onun emrine vermişti. “Şüphe yok ki bu” Allah’ın bize bağışladığı, başkalarına üstün kılarak bize özel olarak ihsan ettiği bu şeyler “apaçık bir lütuftur.” Bu ifadelerle Yüce Allah’ın nimetini en mükemmel bir şekilde itiraf etmiş bulunuyordu.
17. Yani onun Adem oğullarından, cinlerden, şeytanlardan ve kuşlardan oluşan çeşitli ve çok sayıdaki orduları huzuruna toplandı. Bunlar gâyet düzenli bir şekilde yürüyen, konaklayan ve hareket eden ordular olup başından sonuna kadar güzel bir şekilde idare edilirlerdi. Bunun için gereken hazırlıklar yapılmış, tedbirler alınmıştı. Bütün bu ordular Süleyman’ın emriyle hareket ederler, onun emrine riâyet ederlerdi. Ona karşı gelme güçleri yoktu, ona asla baş kaldırmazlardı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, bizim hesapsız bağışımızdır. Artık ister ver, ister vermeyip tut.”(Sad, 38/39) Yani sen hesapsız olarak vereblirsin, demektir.
18. Süleyman aleyhisselam yolculuklardan birisinde bu muazzam ordularıyla birlikte yol alıyordu. “Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca” diğer arkadaşlarını ve hemcinslerini uyararak dedi ki: “Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” Bu karınca diğer karıncalara öğüt vererek onlara sözlerini işittirdi. Bu ya bizzat kendi gücüyle olmuştur ki buna göre Yüce Allah karıncalara olağan dışı işitme cihazları vermiş demektir. Çünkü vadiyi doldurmuş bunca karıncaya tek bir karıncanın sesinin işittirip onları uyarması, hayret verici işlerdendir. Ya da o karınca, çevresindeki diğer karıncalara durumu bildirdi. Sonra da bu haber birinden ötekine ulaşarak sonunda hepsi bundan haberdar oldu. Bu karınca onlara tedbirlerini almalarını emretti ki bunun yolu da yuvalarına girmeleridir. Karınca Süleyman’ın, onun hakimiyetinin ve askerlerinin muazzam olduğunu bildiğinden bir anlamda: Onlar eğer sizleri çiğneyecek olurlarsa, bu kasten olmayacaktır, farkında olmadan bu işi yapacaklardır; bundan dolayı da mazurdurlar, demiştir.
19. Süleyman aleyhisselam karıncanın bu sözünü işitmiş ve anlamıştı. O bakımdan “bu sözünden dolayı...” Bir karıncanın kendi ümmetine bu şekilde nasihat etmesine, iyiliklerini istemesine, güzel ve açık ifadelerine hayret ederek “tebessüm etti…” İşte peygamberlerin -hepsine salat ve selam olsun- hali budur. Edepleri kemal derecesindedir. Yerli yerince hayret ederler ve onların gülmeleri tebessüm derecesini aşmaz. Nitekim Allah Rasûlünün de bütün gülmeleri tebessüm şeklindeydi. Çünkü kahkaha, aklın hafifliğine ve kötü edebe delâlet eder. Hayreti gerektiren hususlara hayret etmemek ve tebessüm dahi etmemek ise kötü huya ve zorbalığa delildir. Peygamberler ise bunlardan münezzehtir. üleyman aleyhisselam kendisini bu hale ulaştıran Yüce Allah’a şükrederek dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye… muvaffak kıl” Çünkü anne babaya verilen nimet, çocuğa da verilmiş sayılır. Bu nedenle o da Rabbinden kendisine ve ana-babasına ihsan edilen dini ve dünyevi nimetlerine şükürde bulunmaya kendisini muvaffak kılınmasını diledi. “Razı olacağın salih ameller işlemeye…” Senin emrine uygun, ihlaslı, ameli bozucu ve faziletini eksiltici şeylerden uzak, razı olabileceğin şekilde salih amelde bulunma başarısını bana ihsan et. “Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat” ki bu rahmetin bir tecellisi de cennete koymandır. Zira ilahi rahmet, derecelerine ve mevkilerine göre sadece salih kimselere aittir. u, Cenab-ı Allah’ın Süleyman’ın, karıncanın hem cinslerine hitap ve seslenişini işitmesi ile ilgili bize zikrettiği bir örnek bir kıssa idi. Daha sonra Süleyman’ın kuşlarla konuşmasını dile getiren bir başka örneği söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
20. “Kuşları teftiş etti.” Bu ifade, Süleyman aleyhisselam’ın azim ve kararlılığının kemaline, askerlerini güzel bir şekilde düzenlediğine, küçük büyük bütün işlerini bizzat kendisinin çekip çevirdiğine delildir. Öyle ki o, kuşları teftiş etme, hepsi huzurda mıdır yoksa onlardan gelmeyenler var mıdır diye durumlarını araştırma işini dahi ihmal etmiyordu. İşte âyetin bu buyruğunun ifade ettiği anlam budur. Burada “Süleyman aleyhisselam, su uzakta mıdır, yakında mıdır diye kendisine göstermesi için kuşların içinde hüdhüdü aradı” diyenler, herhangi bir gerçeği dile getirmiş değillerdir. Nitekim bunların iddiasına göre hüdhüd, yerin altındaki suyu görebiliyordu. Ama böyle bir görüşün doğruluğuna dair delil yoktur. Aksine akli ve lafzi delil, bu görüşün yanlış olduğuna delildir. Akli delil şudur: Normalde tecrübe ve müşahadeyle bilinen husus şudur ki bütün hayvanlar arasında böyle harikulade bir görüş kabiliyetine sahip bir hayvan yoktur. Onlar arasında yoğun yer katmanlarının altındaki suyu görebilen bir tür bulunmamaktadır. Böyle bir şey olsaydı şüphesiz Yüce Allah bunu da söz konusu ederdi. Çünkü bu da en büyük ilâhî delil ve mucizelerden birisi olurdu. Lafzi delile gelince eğer böyle bir mana kastedilmek istenseydi ayette şöyle buyurulması gerekirdi:“Süleyman susuz kalınca, kendisine suyun nerede olduğunu tespit etmesi için hüdhüdü aradı.” Yahut da “Hüdhüdün nerede olduğunu sordu” vb. Ancak Süleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırmasının sebebi, onlardan kimin mevcut olduğunu, kimin bulunmadığını, kimin kendisine ayrılan yer ve konumu muhafaza ettiğini, kimin etmediğini görmekti. Aynı şekilde Süleyman aleyhisselam’ın, Hüdhüd’ün su bulmasına gerek duyacak kadar zaruret derecesinde suya muhtaç olması söz konusu değildir. Çünkü onun emrinde ne kadar derinde olursa olsun yeri kazıp su çıkartacak imkâna sahip şeytanlar ve ifritler vardı. Yüce Allah, gidiş ve geliş mesafesi bir aylık yol olan rüzgarı da emrine vermişti. Bütün bunlar varken su bulmak için hüdhüde nasıl ihtiyacı olabilirdi ki? efsirlerde bulunan ve yaygınlık kazanan bu tür açıklamalar, aslında İsrailoğullarından aktarılan dayanaksız nakillerdir. Bunları nakledenler, bu sözlerin doğru anlamlar ile çeliştiklerinden ve lafzi buyruklara mutabık olmadıklarından gafil olarak onları aktarmaktadır. Daha sonra da bu görüşler aktarılmaya devam etmiş ve sonra gelenler, önce gelenin naklini doğru kabul ederek nakledip durmuş ve nihâyet bunların doğru olduğu sanılır olmuştur. Böylece tefsirlerde bu gibi önemsiz ve değersiz görüşler yer almış oldu. Akıllı ve ince kavrayışlı bir kimse ise Cenab-ı Allah’ın, alimleriyle cahilleriyle bütün insanlara hitap etmek üzere gönderdiği, apaçık Arapça bir dil ile indirdiği bu Kur’ân-ı Kerîm’in manaları üzerinde tefekkür edip onları fasih Arapça konuşanların bildiği, Arap dilindeki malum lafızlara göre anlamalarını emrettiğini bilir. Böyle bir kimse, Allah Rasûlü dışındaki birinden nakledilmiş birtakım görüşlerle karşılaştığında onları, bu asli kaideye göre değerlendirir. Ona uygun düşerse kabul eder. Çünkü lafız, o manaya delâlet etmektedir. Şâyet bu nakledilen görüş, hem lafız, hem mana itibariyle yahut da sadece lafzı ya da manası itibariyle bu kaideye aykırı ise o görüşü reddeder, batıl olduğuna kesin hüküm verir. Çünkü o, nakledilen bu görüş ile çelişen temel bir bilgiye sahiptir. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in sözünden ve delâletinden anlaşılan manadır. üleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırıp hüdhüdü bulamayışı, onun işlerin idaresini bizzat üstlenmekte kararlı olduğuna ve bu küçücük kuşun yokluğunu fark edecek kadar mükemmel dikkatine delildir. Bunun üzerine o şöyle demiştir:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” Yani benim o kuşu göremeyişimin sebebi, onun bu pek çok ümmetler arasında saklı kalmasından dolayı mıdır? Onu neden fark edemiyorum? Yoksa o, benden izinsiz ve benim emrimi almadan mı kayıplara karıştı. O vakit, hüdhüde kızıp onu tehdit ederek şunları söyledi:
21. “Ya bana” geri kalmasına, gecikmesine dair “apaçık bir delil getirir ya da onu” öldürme dışında “şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” Bu da Süleyman aleyhisselam’ın ne kadar mükemmel bir vera’ ve insafa sahip olduğunu gösterir. Çünkü o, gerekçesiz olarak onu cezalandırmaya yahut öldürmeye yemin etmedi. Çünkü böyle bir ceza, ancak bir suç dolayısıyla verilebilir. Ama Hüdhüd’ün hazır bulunmaması açık bir mazeret sebebiyle de olabilirdi. Bundan dolayı vera’ ve ince kavrayışı dolayısıyla açık bir mazeret sunması halini istisna etmişti.
22. “Çok geçmeden hüdhüd geldi” Bu, askerlerinin Süleyman aleyhisselam’dan çekindiklerine, onun emirlerine sıkı sıkıya bağlı kaldıklarına delildir. O kadar ki apaçık bir mazereti dolayısıyla geciken hüdhüd dahi çok uzun bir süre gecikmeye cesaret edememişti. Süleyman aleyhisselam’a “dedi ki: Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim.” Senin bunca geniş ilmine ve bu konudaki üstün derecene rağmen senin bilmediğin bir hususu ben görüp öğrendim. “Ve sana” Yemen’de bilinen bir kabile olan “Sebe’den kesin” doğruluğu kesinlikle bilinen “bir haber getirdim.” Daha sonra getirdiği bu haberin mahiyetini açıklayarak şöyle dedi:
23. “Ben bir kadının onlara” bu Sebe’ kabilesine “hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona” hükümdarlara verilen türden mal, silah, asker, kale vb. “her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” Yani üzerine oturduğu krallık tahtı, müthiş bir tahttır. Tahtların büyüklüğü ise ülkenin büyüklüğüne, egemenliğin gücüne ve kendileriyle istişare edilen yiğitlerin çokluğuna delildir.
24. “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm.” Yani onlar, güneşe tapan müşrik kimselerdi. “Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş” o bakımdan onlar da tuttukları bu yolun hak olduğunu düşünmektedirler “onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” Zira izlediği yolun hak olduğu kanaatine sahip olan bir kimsenin, bu inancı değişmediği sürece hidâyet bulması ümit edilemez. Sözlerine devamla dedi ki:
25. “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan” yani göklerde ve yerin köşe bucağında bulunan, küçük büyük bütün yaratılmışları, bitkilerin tohumlarını, kalplerin sakladığı her türlü şeyi bilen, göklerde ve yerde bulunan gizlilikleri yağmur yağdırmak ve bitkileri bitirmek sûretiyle ortaya çıkartan, aynı şekilde Sûra üfürüleceği vakit de yerde saklı bulunan şeyleri ve ölüleri -amellerinin karşılıklarını vermek üzere- oradan çıkartacak olan, “gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye” şeytan böyle yapmış.
26. “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” İbadet, yöneliş, önünde zilletle eğilmek ve sevmek O’ndan başkasına yaraşmaz. Çünkü sahip olduğu kamil sıfatları ve nimetleri dolayısıyla yegane ilâh O’dur. “…büyük Arşın Rabbidir.” Arş, bütün kainatın tavanıdır, gökleri ve yeri kuşatmıştır. İşte yalnız egemenlik alanı pek büyük, şanı pek muazzam olan bu gerçek hükümdarın önünde zilletle eğilmek, itaatle boyun eğmmek, secdeye kapanmak ve rükûya varmak gerekir.
27-28. Hüdhüd, Süleyman aleyhisselam’a bu büyük haberi verince kendini kurtardı. Süleyman aleyhisselam da bu bilgiye sahip olmadığı için hayrete düştü. Aklının kemalini, ağırbaşlılıkla ve teenni ile hareket edişini ispatlayan bir üslûpla şöyle dedi:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız. Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır.” Bu mektubun içeriği ve mahiyeti birazdan gelecektir. “Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” Yani fazla uzaklaşmadan, bu mektuba ne karşılık vereceklerini ve kendi aralarındaki görüş alış-verişlerini gözle!
29. Hüdhüd, mektubu alıp hükümdarları olan kadının yanına bıraktı. O da kavmine:“Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” Yani yeryüzü hükümdarlarının en büyüklerinden, oldukça kıymetli bir mektup gönderildi. Daha sonra bu mektubun muhtevasını açıklayarak şöyle dedi: 30-31. “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır). Bana karşı büyüklenmeyin ve müslümanlar olarak yanıma gelin, (diye yazmaktadır).” Yani siz, bana karşı üstünlük taslamaya kalkışmayın. Aksine boyun eğerek hükümdarlığımın kapsamına girin, emirlerime itaat edin ve teslimiyetle bana gelin. Tam bir açıklama ile birlikte son derece veciz bir mektuptur bu. Çünkü kendisine karşı büyüklenmemelerini, mevcut halleri üzere kalmamalarını, emrine itaat ederek itaatinin kapsamına girip kendisinin huzuruna gelmelerini emretmekte ve onları İslâm’a girmeye de çağırmaktadır. u buyruktan mektuplara (kitaplara) besmeleyi tam olarak yazarak başlamanın ve en başında da gönderenin ismini yazmanın müstehap olduğu anlaşılmaktadır.
32. Hükümdar kadın da isabetli karar almak arzusundan ve akıllılığından ötürü devlet büyüklerini ve ileri gelen yöneticileri bir araya getirerek:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin.” Bu mektuba ne şekilde cevap vereceğimizi bana bildirin. Bu hükümdarın itaatini kabul edip emrine uyalım mı, yoksa başka bir şey mi yapalım? “Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” Sizin görüşünüzü almadan, size danışmadan, kendi başıma hiçbir işe karar vermiş değilim. 33. “Dediler ki: Biz güçlü kimseleriz kimseleriz ve çetin savaşçılarız.” Eğer sen, onun bu isteğini reddedecek, onun itaatine girmeyecek olursan gerçekten biz savaş gücü olan kuvvetli kimseleriz. Onlar, sanki bu görüşe meyletmiş gibi görünüyorlar. Ancak bu görüş kabul görseydi, perişan olurlardı. Ancak bu görüşte karar kılmayıp devamla:“Bununla beraber yetki senindir.” Senin görüşünü kabule hazırız, dediler. Çünkü hükümdarlarının ne kadar akıllı ve yerinde karar verdiğini, kendilerinin samimi olarak iyiliklerini istediğini biliyorlardı.“ O nedenle düşün” taşın, ölç, biç “ve ne emredeceğine sen karar ver.”
34. Hükümdar kadın, savaş doğrultusundaki görüşlerinden vazgeçirmek için onları ikna edip savaşın kötü sonuçlarını açıklamak üzere şöyle dedi:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler.” Kimisini öldürür, kimisini esir alırlar, mallarını talan ederler ve ülkeyi tahrip ederler. “halkının şereflilerini zelil kılarlar.” İnsanların şereflileri olan lider ve efendileri en aşağılık kimselere çevirirler. Yani savaş, uygun bir görüş değildir. Bununla birlikte ben, onun gerçek halini açığa çıkartmadan ve bu konuda araştırma yapacak kimseler göndermeden ona itaat edecek de değilim. Ancak bu araştırmadan sonra biz, basiretli bir şekilde ne yapacağımızı kararlaştırabiliriz. 35. “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin” onun tarafından “nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” Acaba görüşünü ve sözünü sürdürecek mi yoksa hediyeye kanarak düşüncesini değiştirecek mi? Kendisinin ve askerlerinin durumu nedir onu da öğreneceğim. Bunun üzerine hükümdar kadın, kavminin akıllı ve görüş sahipleri arasından seçtiği elçilerle birlikte bir hediye gönderdi.
36. Elçiler hediyeleri getirip “Süleyman’a geldiğinde” o, isteğini kabul etmemelerini tepkiyle ve öfkeyle karşılayarak:“dedi ki: Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri size verdiklerinden daha hayırlıdır.” Hediyenin benim yanımda hiçbir kıymeti yok. Bundan dolayı da sevinmem. Zira Allah, beni ona muhtaç kılmamıştur ve bana pek çok nimetler vermiştir. “O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” Çünkü siz dünyayı seviyorsunuz ve elinizdeki mallar da Allah’ın bana verdiklerine oranla çok azdır.
37. Daha sonra elçiye -akıllı bir kimse olduğunu görüp sözünü olduğu gibi aktaracağını anladığından- mektuba gerek olmaksızın şu tavsiyede bulundu: Getirdiğin hediyenle birlikte “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz.” Onlar, bu ordularımızın önünde durma gücünü bulamayacaklardır. “ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” Elçi de kavmine geri döndü ve onlara Süleyman aleyhisselam’ın söylediklerini bildirdi. Bunun üzerine Süleyman’ın yanına gitmek üzere gerekli yol hazırlıklarına koyuldular.
38. Süleyman, kendisine gelmek üzere mutlaka yola koyulacaklarını bildiğinden çevresinde hazır bulunan cin ve insanlara şöyle dedi:“Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” Yani kim getirebilir ki biz, onlar İslâm’a girmeden ve böylelikle malları saygın ve dokunulmaz olmadan önce onun üzerinde tasarrufta bulunabilelim. 39. “Cinlerden bir ifrit” oldukça güçlü ve süratli çalışan kimseye ifrit denir. “Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” Görüldüğü kadarıyla o sırada Süleyman aleyhisselam Şam’da bulunuyordu. Buna göre kendisiyle Sebe’ arasında iki ay gidiş, iki ay dönüş olmak üzere dört aylık bir mesafe bulunuyordu. Buna rağmen bu ifrit, ona şöyle demişti: Bu tahtı büyüklüğüne, ağırlığına ve aradaki mesafenin uzaklığına rağmen sen şu oturmakta olduğun meclisten kalkmadan önce onu getirmeyi üstlenebilirim. Uzunca oturulan meclislerde mutad olan, bu meclislerin kuşluk vakti boyunca sürmesi ve günün üçte biri kadar olmasıdır. Bu, mutad olan sürenin nihaî vaktidir. Bazen bundan daha az da olabilir, daha çok da olabilir. İşte bu yüce hükümdar Süleyman aleyhisselam’ın halkı arasından birisi, bu kadar büyük bir güce sahipti. Hatta bundan daha ilerisi de vardı: 40. “Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki...” Müfessirlerin dediklerine göre bu, Süleyman aleyhisselam’ın yanında bulunan Berhiya oğlu Asaf diye bilinen alim ve salih bir zat idi. Bu zat, kendisi anılarak Allah’a dua edildiğinde Allah’ın duayı kabul ettiği, istekte bulunulduğunda istenilenleri verdiği, Allah’ın ism-i azamını bilen birisi imiş. “Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Yüce Allah’a bu ismini anıp dua ederek derhal bu tahtın hazır olacağını söyledi. Gerçekten Allah’a dua etti ve taht huzura geldi. Bu olay böyle olabileceği gibi bu kişinin, nezdinde kitaptan bir bilgiye sahip olup bu bilgi sayesinde uzak olanı yakına getirebilme, elde edilmesi zor olanı elde edebilme gücüne sahip olduğu da kastedilmiş olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce” Yüce Allah’a verdiği güç ve kudrete, hükümdarlığına, işleri kendisine kolaylaştırmasına hamd-ü senâda bulundu ve “dedi ki: Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır.” Yani Rabbim, bunlarla beni sınamak için bunları bana vermiş bulunuyor. Süleyman aleyhisselam hükümdarlığı, saltanatı ve kudreti ile -cahil hükümdarların huyu olduğu şekilde- asla gurura kapılmadı. Aksine o, bunların Rabbinin bir sınaması olduğunu bildiğinden, bu büyük nimetin şükrünü yerine getirememekten korkmuştu. Daha sonra bu şükrün, Yüce Allah’a bir faydasının olmadığını, esasen bunun faydasının kişinin kendisine olduğunu beyan ederek şunları söyledi:“Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim Ğanidir” onun amellerine muhtaç değildir, “Kerimdir” hayırları şükredeni de nankörlük edeni de kapsayacak kadar cömert, lütuf ve kerem sahibidir. Ancak O’nun nimetlerine şükür, nimetlerinin daha da artmasına vesile olur. Nankörlük etmek ise nimetlerin yok olmasına sebep olur.
41. Daha sonra Süleyman aleyhisselam çevresinde bulunanlara:“dedi ki: Tahtını” ona bir şeyler katarak ve ondan bir şeyler eksilterek “onun tanıyamayacağı bir şekle sokun.” Bu yolla bizler onun aklını sınamak maksadı ile “bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi” hükümdarlığına yakışacak şekilde bir zekâ ve kavrayışı var mı “yoksa bulamayacak mı?”
42. Kadın hükümdar, Süleyman aleyhisselam’ın yanına “geldiğinde” tahtı ona gösterildi. Halbuki onu geride, kendi ülkesinde bırakıp gelmişti. Ona “denildi ki: Senin tahtın böyle midir?” Yani bizim bildiğimize göre senin pek büyük bir tahtın varmış. Acaba o, bizim sana gösterdiğimiz bu tahta benziyor mu? “O da: Tıpkı o, dedi.” Bu, kadının zeka ve ince kavrayışının bir ifadesidir. Gördüğü tahtta birtakım değişiklikler ve onun tanınmasını engelleyen unsurlar olduğu için onun kendi tahtı olduğunu söylemedi; ama onun kendi tahtı olmadığını da söylemedi. Çünkü tahtını tanımıştı. O bakımdan her iki durum hakkında da doğru kabul edilebilecek ve her iki anlama gelebilecek ihtimalli bir ifade kullandı. Süleyman aleyhisselam onun tahtını tanımasına ve akıllılığına hayret ederek, Yüce Allah’a da kendisine bu kadına verdiğinden daha büyük bağışlarda bulunduğundan şükrederek dedi ki:“Bize bundan” bu hükümdar kadından “önce ilim” hidâyet, akıl ve kararlılık “verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” İşte asıl faydalı hidâyet ve ilim budur. Bu cümlenin, Sebe’ kraliçesinin söylediği sözlerden olma ihtimali de vardır. Yani “Biz, Süleyman’ın, bu tahtı çok uzaklardan buraya getirdiğini gördüğümüz ve kudretine tanık olduğumuz bu halden önce onun mülkü, saltanatı ve iktidarının gücü hakkında bilgi sahibi idik. O bakımdan ona itaat edip onun otoritesine boyun eğerek teslimiyetle geldik.”
43. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu” İslâm’a girmekten “alıkoymuştu.” Zira -o kadın, hakkı batıldan ayırt edebilecek zekâ ve kavrayışa sahip olmakla birlikte- batıl inanışlar, kalbin basiretini yok eder. “Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi.” Bu sebepten ötürü onların dinleri üzere devam etti. Bir kimsenin yaygın olan dine mensup kimselerden tek başına ayrılması ve aklı ile onların sapıklık ve hata içerisinde olduklarını görmesi, sürüp giden bir âdetin bu durumunu tespit edebilmesi, ender rastlanan bir hadisedir. O bakımdan bu kadının küfür üzere olması, garip karşılanacak bir şey değildi.
44. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam bu kadın hükümdarın, akılları hayrete düşürecek şekilde saltanatını görmesini istediğinden onun köşkteki oldukça geniş ve yüksek bir salona girmesini arzu etmişti. Burası, alt tarafından ırmaklar akan, sırçadan bir köşktü. “Ona: Köşke gir, denildi.” Billur, şeffaf olduğundan ve altındaki suyu üzerinde herhangi bir şey yokmuş gibi akıyor gösterdiğinden onu “görünce derin bir su sandı ve” o suya girmek için “(eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı.” Bu da kadının akıllılığından ve edebinden kaynaklanmaktadır. Çünkü girmesi, emrolunan yere girmekten imtina etmemişti. Zira o, ancak kendisine ikramda bulunulsun diye çağırıldığını biliyordu. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam’ın hakimiyet ve tanziminden bu köşkü belli bir hikmete binaen yaptığını anlıyor ve gördüğü bunca şeyden sonra kötü herhangi bir durumla karşılaşacağından yana en ufak bir şüphe kalbinde bulunmuyordu. Kadın, suya girmek maksadıyla hazırlanınca Süleyman aleyhisselam ona:“Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O bakımdan ayaklarını açmana gerek yoktur. Kadın Süleyman aleyhisselam’ın yanına ulaşıp birtakım hususlara tanık olduktan sonra onun peygamberliğinin kesinlikle sabit olduğunu anlayıp küfründen döndü ve “dedi ki: Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” üce Allah’ın Sebe’ kraliçesi ve Süleyman aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenlere dair anlattıkları bunlardan ibarettir. Bunun dışında uydurma birtakım ek açıklamalarla İsrailî kıssaların, Yüce Allah’ın kelâmının tefsiri ile hiçbir ilgisi yoktur. Bunlar ancak hatadan korunmuş peygamberden geldiği bilinen delile bağlı olarak kabul edilebilirler. Bu konuda nakledilenlerin tamamı yahut pek çoğu ise bu delile uygun değildir. O bakımdan en sağlıklı karar, bu gibi ayrıntılardan ve açıklamalardan yüz çevirmek, bunları tefsirlere sokmamaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Neml 27:32
15- Andolsun biz Davud’a ve Süleyman’a (geniş) bir ilim verdik. İkisi de:“Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun” dediler. 16- Süleyman, Davud’a mirasçı oldu. Dedi ki:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve her şeyden de bize verildi. Şüphe yok ki bu, apaçık bir lütuftur.” 17- Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan ordusu huzurunda toplandı. Hepsi de düzen içinde sevk ve idare olunurlardı. 18- Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca dedi ki:“Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” 19- Süleyman, karıncanın bu sözünden dolayı tebessüm etti ve dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye ve razı olacağın salih ameller işlemeye beni her daim muvaffak kıl! Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat.” 20- Kuşları teftiş etti ve dedi ki:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” 21- “Ya bana apaçık bir delil getiririr ya da onu şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” 22- Çok geçmeden hüdhüd geldi ve dedi ki:“Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe’den kesin bir haber getirdim.” 23- “Ben bir kadının onlara hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” 24- “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” 25- “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan, gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye (şeytan böyle yapmış).” 26- “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur, büyük Arş’ın Rabbidir.” 27- Dedi ki:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız.” 28- “Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır. Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” 29- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” 30- “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır).” 31- “Bana karşı büyüklenmeyin ve teslim/müslüman olarak yanıma gelin”(diye yazmaktadır). 32- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin. Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” 33- Dediler ki:“Biz güçlü kimseleriz ve çetin savaşçılarız. Bununla beraber yetki senindir. O nedenle düşün ve ne emredeceğine sen karar ver.” 34- Dedi ki:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler ve halkının şereflilerini zelil kılarlar. Gerçekten onlar böyle yaparlar.” 35- “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” 36- (Elçi) Süleyman’a geldiğinde Süleyman dedi ki: “Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri, size verdiklerinden daha hayırlıdır. O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” 37- “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” 38- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” 39- Cinlerden bir ifrit dedi ki:“Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” 40- Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki:“Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce dedi ki:“Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır. Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim, Ğanidir, Kerimdir. 41- Dedi ki: “Tahtını onun tanıyamayacağı bir şekle sokun da bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi yoksa bulamayacak mı?” 42- (Kraliçe) geldiğinde denildi ki: “Senin tahtın böyle midir?” O da: “Tıpkı o!” dedi. “Bize bundan önce ilim verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” 43- Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu (tevhidden) alıkoymuştu. Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi. 44- Ona:“Köşke gir” denildi. O da (köşkün zeminini) görünce onu derin bir su sandı ve (eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı. Süleyman da dedi ki: “Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O da şöyle dedi: “Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.”
15. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de Davud’a ve oğlu Süleyman’a aleyhimesselam lütfetmiş olduğu pek büyük ve geniş ilme dikkatleri çekmektedir. Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Davud ve Süleyman’ı da (an). Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükümlerine tanık idik. Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık. Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik.”(el-Enbiya, 21/78-79)“İkisi de” Rablerinin kendilerine öğretmiş olduğu pek büyük ilim lütfuna karşılık şükür olmak üzere: “Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun, dediler.” Yüce Allah’a kendilerini mü’min ve mutlu kimselerden kıldığı ve bu mü’minler arasında da özel ve seçkin kimseler eylediği için hamd-u senâda bulundular. Mü’minler dört derecedir: Salihler, onların üstünde şehidler, onların üstünde sıddîklar, onların üzerinde de peygamberler gelir. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun- her ne kadar ulu’l-azm beş peygamberin derecesinden daha aşağı bir derecede iseler de peygamberlerin seçkinlerindendir. Yüce Allah’ın kendilerini yücelterek Kitabında söz konusu ettiği, onları çokça övdüğü, üstün, şerefli ve faziletli peygamberler arasındadırlar. İşte onlar da bu mevkiye ulaştıklarından ötürü cenab-ı Allah’a hamd-ü senâlarda bulundular. Yüce Allah’a ihsan etmiş olduğu dini ve dünyevi nimetleri dolayısıyla şürketmek, bütün nimetlerin Rabbinden geldiğini görerek bunlardan dolayı övünüp şımarmamak, aksine bundan dolayı çokça şükretmekle görevli olduğunu kabul etmek, kulun bahtiyar kimselerden olduğunun bir göstergesidir.
16. Yüce Allah, her ikisini bir arada övdükten sonra Süleyman aleyhisselam’ı özellikle ona ihsan ettiği nimetleriyle söz konusu etmektedir. Çünkü Yüce Allah, Süleyman’a pek büyük bir mülk vermiş ve babasının sahip olmadığı imkânlara onu mazhar kılmıştı. -Her ikisine de selam olsun- İşte bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Süleyman, Davud’a mirasçı oldu.” Yani onun ilim ve peygamberliğini miras aldı. Babasının ilmi, onun da ilmine katılmış oldu. Babası hayatta iken kendisinin sahip olduğu ilmin yanı sıra babasının özel olarak sahip olduğu ilmi ondan öğrenmiş olma ihtimali de vardır. Çünkü önceden de geçtiği gibi Yüce Allah’ın:“Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık” buyruğu, Süleyman’ın özel bir bilgiye sahip olduğunu göstermektedir. İşte Yüce Allah’a şükür etmek, O’nun ihsanında yüzdüğünü dile getirmek ve üzerindeki nimeti ifade etmek üzere şöyle demişti:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi.” Süleyman aleyhisselam kuşların neler söylediğini ve ne konuştuklarını anlıyordu. Nitekim -ileride geleceği gibi- Hudhud ile karşılıklı konuştuğunu, ayrıca karıncanın diğer karıncalara söyledikleri sözleri anladığını görüyoruz. Bu, Süleyman aleyhisselam’dan başkasına ihsan edilmiş değildi. “Her şeyden de bize verildi.” Yani Yüce Allah, bizlere hiçbir insana vermediği hükümdarlık, saltanat ve başkalarını egemenlik altına almanın yol ve imkânlarını bağışlamış bulunuyor. Bundan dolayı Süleyman aleyhisselam yüce Rabbine şöyle dua etmiştir:“Rabbim, bana mağfiret buyur ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ver bana!”(Sad, 38/35) Yüce Allah da ona şeytanları/cinleri amade kılmıştı. Onun emri altında dilediği ve başkalarının yapmaktan acze düştüğü her türlü işi yaparlardı. Gidişi bir ay, dönüşü de bir aylık mesafe olan rüzgarı da onun emrine vermişti. “Şüphe yok ki bu” Allah’ın bize bağışladığı, başkalarına üstün kılarak bize özel olarak ihsan ettiği bu şeyler “apaçık bir lütuftur.” Bu ifadelerle Yüce Allah’ın nimetini en mükemmel bir şekilde itiraf etmiş bulunuyordu.
17. Yani onun Adem oğullarından, cinlerden, şeytanlardan ve kuşlardan oluşan çeşitli ve çok sayıdaki orduları huzuruna toplandı. Bunlar gâyet düzenli bir şekilde yürüyen, konaklayan ve hareket eden ordular olup başından sonuna kadar güzel bir şekilde idare edilirlerdi. Bunun için gereken hazırlıklar yapılmış, tedbirler alınmıştı. Bütün bu ordular Süleyman’ın emriyle hareket ederler, onun emrine riâyet ederlerdi. Ona karşı gelme güçleri yoktu, ona asla baş kaldırmazlardı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, bizim hesapsız bağışımızdır. Artık ister ver, ister vermeyip tut.”(Sad, 38/39) Yani sen hesapsız olarak vereblirsin, demektir.
18. Süleyman aleyhisselam yolculuklardan birisinde bu muazzam ordularıyla birlikte yol alıyordu. “Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca” diğer arkadaşlarını ve hemcinslerini uyararak dedi ki: “Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” Bu karınca diğer karıncalara öğüt vererek onlara sözlerini işittirdi. Bu ya bizzat kendi gücüyle olmuştur ki buna göre Yüce Allah karıncalara olağan dışı işitme cihazları vermiş demektir. Çünkü vadiyi doldurmuş bunca karıncaya tek bir karıncanın sesinin işittirip onları uyarması, hayret verici işlerdendir. Ya da o karınca, çevresindeki diğer karıncalara durumu bildirdi. Sonra da bu haber birinden ötekine ulaşarak sonunda hepsi bundan haberdar oldu. Bu karınca onlara tedbirlerini almalarını emretti ki bunun yolu da yuvalarına girmeleridir. Karınca Süleyman’ın, onun hakimiyetinin ve askerlerinin muazzam olduğunu bildiğinden bir anlamda: Onlar eğer sizleri çiğneyecek olurlarsa, bu kasten olmayacaktır, farkında olmadan bu işi yapacaklardır; bundan dolayı da mazurdurlar, demiştir.
19. Süleyman aleyhisselam karıncanın bu sözünü işitmiş ve anlamıştı. O bakımdan “bu sözünden dolayı...” Bir karıncanın kendi ümmetine bu şekilde nasihat etmesine, iyiliklerini istemesine, güzel ve açık ifadelerine hayret ederek “tebessüm etti…” İşte peygamberlerin -hepsine salat ve selam olsun- hali budur. Edepleri kemal derecesindedir. Yerli yerince hayret ederler ve onların gülmeleri tebessüm derecesini aşmaz. Nitekim Allah Rasûlünün de bütün gülmeleri tebessüm şeklindeydi. Çünkü kahkaha, aklın hafifliğine ve kötü edebe delâlet eder. Hayreti gerektiren hususlara hayret etmemek ve tebessüm dahi etmemek ise kötü huya ve zorbalığa delildir. Peygamberler ise bunlardan münezzehtir. üleyman aleyhisselam kendisini bu hale ulaştıran Yüce Allah’a şükrederek dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye… muvaffak kıl” Çünkü anne babaya verilen nimet, çocuğa da verilmiş sayılır. Bu nedenle o da Rabbinden kendisine ve ana-babasına ihsan edilen dini ve dünyevi nimetlerine şükürde bulunmaya kendisini muvaffak kılınmasını diledi. “Razı olacağın salih ameller işlemeye…” Senin emrine uygun, ihlaslı, ameli bozucu ve faziletini eksiltici şeylerden uzak, razı olabileceğin şekilde salih amelde bulunma başarısını bana ihsan et. “Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat” ki bu rahmetin bir tecellisi de cennete koymandır. Zira ilahi rahmet, derecelerine ve mevkilerine göre sadece salih kimselere aittir. u, Cenab-ı Allah’ın Süleyman’ın, karıncanın hem cinslerine hitap ve seslenişini işitmesi ile ilgili bize zikrettiği bir örnek bir kıssa idi. Daha sonra Süleyman’ın kuşlarla konuşmasını dile getiren bir başka örneği söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
20. “Kuşları teftiş etti.” Bu ifade, Süleyman aleyhisselam’ın azim ve kararlılığının kemaline, askerlerini güzel bir şekilde düzenlediğine, küçük büyük bütün işlerini bizzat kendisinin çekip çevirdiğine delildir. Öyle ki o, kuşları teftiş etme, hepsi huzurda mıdır yoksa onlardan gelmeyenler var mıdır diye durumlarını araştırma işini dahi ihmal etmiyordu. İşte âyetin bu buyruğunun ifade ettiği anlam budur. Burada “Süleyman aleyhisselam, su uzakta mıdır, yakında mıdır diye kendisine göstermesi için kuşların içinde hüdhüdü aradı” diyenler, herhangi bir gerçeği dile getirmiş değillerdir. Nitekim bunların iddiasına göre hüdhüd, yerin altındaki suyu görebiliyordu. Ama böyle bir görüşün doğruluğuna dair delil yoktur. Aksine akli ve lafzi delil, bu görüşün yanlış olduğuna delildir. Akli delil şudur: Normalde tecrübe ve müşahadeyle bilinen husus şudur ki bütün hayvanlar arasında böyle harikulade bir görüş kabiliyetine sahip bir hayvan yoktur. Onlar arasında yoğun yer katmanlarının altındaki suyu görebilen bir tür bulunmamaktadır. Böyle bir şey olsaydı şüphesiz Yüce Allah bunu da söz konusu ederdi. Çünkü bu da en büyük ilâhî delil ve mucizelerden birisi olurdu. Lafzi delile gelince eğer böyle bir mana kastedilmek istenseydi ayette şöyle buyurulması gerekirdi:“Süleyman susuz kalınca, kendisine suyun nerede olduğunu tespit etmesi için hüdhüdü aradı.” Yahut da “Hüdhüdün nerede olduğunu sordu” vb. Ancak Süleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırmasının sebebi, onlardan kimin mevcut olduğunu, kimin bulunmadığını, kimin kendisine ayrılan yer ve konumu muhafaza ettiğini, kimin etmediğini görmekti. Aynı şekilde Süleyman aleyhisselam’ın, Hüdhüd’ün su bulmasına gerek duyacak kadar zaruret derecesinde suya muhtaç olması söz konusu değildir. Çünkü onun emrinde ne kadar derinde olursa olsun yeri kazıp su çıkartacak imkâna sahip şeytanlar ve ifritler vardı. Yüce Allah, gidiş ve geliş mesafesi bir aylık yol olan rüzgarı da emrine vermişti. Bütün bunlar varken su bulmak için hüdhüde nasıl ihtiyacı olabilirdi ki? efsirlerde bulunan ve yaygınlık kazanan bu tür açıklamalar, aslında İsrailoğullarından aktarılan dayanaksız nakillerdir. Bunları nakledenler, bu sözlerin doğru anlamlar ile çeliştiklerinden ve lafzi buyruklara mutabık olmadıklarından gafil olarak onları aktarmaktadır. Daha sonra da bu görüşler aktarılmaya devam etmiş ve sonra gelenler, önce gelenin naklini doğru kabul ederek nakledip durmuş ve nihâyet bunların doğru olduğu sanılır olmuştur. Böylece tefsirlerde bu gibi önemsiz ve değersiz görüşler yer almış oldu. Akıllı ve ince kavrayışlı bir kimse ise Cenab-ı Allah’ın, alimleriyle cahilleriyle bütün insanlara hitap etmek üzere gönderdiği, apaçık Arapça bir dil ile indirdiği bu Kur’ân-ı Kerîm’in manaları üzerinde tefekkür edip onları fasih Arapça konuşanların bildiği, Arap dilindeki malum lafızlara göre anlamalarını emrettiğini bilir. Böyle bir kimse, Allah Rasûlü dışındaki birinden nakledilmiş birtakım görüşlerle karşılaştığında onları, bu asli kaideye göre değerlendirir. Ona uygun düşerse kabul eder. Çünkü lafız, o manaya delâlet etmektedir. Şâyet bu nakledilen görüş, hem lafız, hem mana itibariyle yahut da sadece lafzı ya da manası itibariyle bu kaideye aykırı ise o görüşü reddeder, batıl olduğuna kesin hüküm verir. Çünkü o, nakledilen bu görüş ile çelişen temel bir bilgiye sahiptir. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in sözünden ve delâletinden anlaşılan manadır. üleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırıp hüdhüdü bulamayışı, onun işlerin idaresini bizzat üstlenmekte kararlı olduğuna ve bu küçücük kuşun yokluğunu fark edecek kadar mükemmel dikkatine delildir. Bunun üzerine o şöyle demiştir:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” Yani benim o kuşu göremeyişimin sebebi, onun bu pek çok ümmetler arasında saklı kalmasından dolayı mıdır? Onu neden fark edemiyorum? Yoksa o, benden izinsiz ve benim emrimi almadan mı kayıplara karıştı. O vakit, hüdhüde kızıp onu tehdit ederek şunları söyledi:
21. “Ya bana” geri kalmasına, gecikmesine dair “apaçık bir delil getirir ya da onu” öldürme dışında “şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” Bu da Süleyman aleyhisselam’ın ne kadar mükemmel bir vera’ ve insafa sahip olduğunu gösterir. Çünkü o, gerekçesiz olarak onu cezalandırmaya yahut öldürmeye yemin etmedi. Çünkü böyle bir ceza, ancak bir suç dolayısıyla verilebilir. Ama Hüdhüd’ün hazır bulunmaması açık bir mazeret sebebiyle de olabilirdi. Bundan dolayı vera’ ve ince kavrayışı dolayısıyla açık bir mazeret sunması halini istisna etmişti.
22. “Çok geçmeden hüdhüd geldi” Bu, askerlerinin Süleyman aleyhisselam’dan çekindiklerine, onun emirlerine sıkı sıkıya bağlı kaldıklarına delildir. O kadar ki apaçık bir mazereti dolayısıyla geciken hüdhüd dahi çok uzun bir süre gecikmeye cesaret edememişti. Süleyman aleyhisselam’a “dedi ki: Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim.” Senin bunca geniş ilmine ve bu konudaki üstün derecene rağmen senin bilmediğin bir hususu ben görüp öğrendim. “Ve sana” Yemen’de bilinen bir kabile olan “Sebe’den kesin” doğruluğu kesinlikle bilinen “bir haber getirdim.” Daha sonra getirdiği bu haberin mahiyetini açıklayarak şöyle dedi:
23. “Ben bir kadının onlara” bu Sebe’ kabilesine “hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona” hükümdarlara verilen türden mal, silah, asker, kale vb. “her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” Yani üzerine oturduğu krallık tahtı, müthiş bir tahttır. Tahtların büyüklüğü ise ülkenin büyüklüğüne, egemenliğin gücüne ve kendileriyle istişare edilen yiğitlerin çokluğuna delildir.
24. “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm.” Yani onlar, güneşe tapan müşrik kimselerdi. “Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş” o bakımdan onlar da tuttukları bu yolun hak olduğunu düşünmektedirler “onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” Zira izlediği yolun hak olduğu kanaatine sahip olan bir kimsenin, bu inancı değişmediği sürece hidâyet bulması ümit edilemez. Sözlerine devamla dedi ki:
25. “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan” yani göklerde ve yerin köşe bucağında bulunan, küçük büyük bütün yaratılmışları, bitkilerin tohumlarını, kalplerin sakladığı her türlü şeyi bilen, göklerde ve yerde bulunan gizlilikleri yağmur yağdırmak ve bitkileri bitirmek sûretiyle ortaya çıkartan, aynı şekilde Sûra üfürüleceği vakit de yerde saklı bulunan şeyleri ve ölüleri -amellerinin karşılıklarını vermek üzere- oradan çıkartacak olan, “gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye” şeytan böyle yapmış.
26. “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” İbadet, yöneliş, önünde zilletle eğilmek ve sevmek O’ndan başkasına yaraşmaz. Çünkü sahip olduğu kamil sıfatları ve nimetleri dolayısıyla yegane ilâh O’dur. “…büyük Arşın Rabbidir.” Arş, bütün kainatın tavanıdır, gökleri ve yeri kuşatmıştır. İşte yalnız egemenlik alanı pek büyük, şanı pek muazzam olan bu gerçek hükümdarın önünde zilletle eğilmek, itaatle boyun eğmmek, secdeye kapanmak ve rükûya varmak gerekir.
27-28. Hüdhüd, Süleyman aleyhisselam’a bu büyük haberi verince kendini kurtardı. Süleyman aleyhisselam da bu bilgiye sahip olmadığı için hayrete düştü. Aklının kemalini, ağırbaşlılıkla ve teenni ile hareket edişini ispatlayan bir üslûpla şöyle dedi:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız. Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır.” Bu mektubun içeriği ve mahiyeti birazdan gelecektir. “Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” Yani fazla uzaklaşmadan, bu mektuba ne karşılık vereceklerini ve kendi aralarındaki görüş alış-verişlerini gözle!
29. Hüdhüd, mektubu alıp hükümdarları olan kadının yanına bıraktı. O da kavmine:“Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” Yani yeryüzü hükümdarlarının en büyüklerinden, oldukça kıymetli bir mektup gönderildi. Daha sonra bu mektubun muhtevasını açıklayarak şöyle dedi: 30-31. “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır). Bana karşı büyüklenmeyin ve müslümanlar olarak yanıma gelin, (diye yazmaktadır).” Yani siz, bana karşı üstünlük taslamaya kalkışmayın. Aksine boyun eğerek hükümdarlığımın kapsamına girin, emirlerime itaat edin ve teslimiyetle bana gelin. Tam bir açıklama ile birlikte son derece veciz bir mektuptur bu. Çünkü kendisine karşı büyüklenmemelerini, mevcut halleri üzere kalmamalarını, emrine itaat ederek itaatinin kapsamına girip kendisinin huzuruna gelmelerini emretmekte ve onları İslâm’a girmeye de çağırmaktadır. u buyruktan mektuplara (kitaplara) besmeleyi tam olarak yazarak başlamanın ve en başında da gönderenin ismini yazmanın müstehap olduğu anlaşılmaktadır.
32. Hükümdar kadın da isabetli karar almak arzusundan ve akıllılığından ötürü devlet büyüklerini ve ileri gelen yöneticileri bir araya getirerek:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin.” Bu mektuba ne şekilde cevap vereceğimizi bana bildirin. Bu hükümdarın itaatini kabul edip emrine uyalım mı, yoksa başka bir şey mi yapalım? “Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” Sizin görüşünüzü almadan, size danışmadan, kendi başıma hiçbir işe karar vermiş değilim. 33. “Dediler ki: Biz güçlü kimseleriz kimseleriz ve çetin savaşçılarız.” Eğer sen, onun bu isteğini reddedecek, onun itaatine girmeyecek olursan gerçekten biz savaş gücü olan kuvvetli kimseleriz. Onlar, sanki bu görüşe meyletmiş gibi görünüyorlar. Ancak bu görüş kabul görseydi, perişan olurlardı. Ancak bu görüşte karar kılmayıp devamla:“Bununla beraber yetki senindir.” Senin görüşünü kabule hazırız, dediler. Çünkü hükümdarlarının ne kadar akıllı ve yerinde karar verdiğini, kendilerinin samimi olarak iyiliklerini istediğini biliyorlardı.“ O nedenle düşün” taşın, ölç, biç “ve ne emredeceğine sen karar ver.”
34. Hükümdar kadın, savaş doğrultusundaki görüşlerinden vazgeçirmek için onları ikna edip savaşın kötü sonuçlarını açıklamak üzere şöyle dedi:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler.” Kimisini öldürür, kimisini esir alırlar, mallarını talan ederler ve ülkeyi tahrip ederler. “halkının şereflilerini zelil kılarlar.” İnsanların şereflileri olan lider ve efendileri en aşağılık kimselere çevirirler. Yani savaş, uygun bir görüş değildir. Bununla birlikte ben, onun gerçek halini açığa çıkartmadan ve bu konuda araştırma yapacak kimseler göndermeden ona itaat edecek de değilim. Ancak bu araştırmadan sonra biz, basiretli bir şekilde ne yapacağımızı kararlaştırabiliriz. 35. “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin” onun tarafından “nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” Acaba görüşünü ve sözünü sürdürecek mi yoksa hediyeye kanarak düşüncesini değiştirecek mi? Kendisinin ve askerlerinin durumu nedir onu da öğreneceğim. Bunun üzerine hükümdar kadın, kavminin akıllı ve görüş sahipleri arasından seçtiği elçilerle birlikte bir hediye gönderdi.
36. Elçiler hediyeleri getirip “Süleyman’a geldiğinde” o, isteğini kabul etmemelerini tepkiyle ve öfkeyle karşılayarak:“dedi ki: Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri size verdiklerinden daha hayırlıdır.” Hediyenin benim yanımda hiçbir kıymeti yok. Bundan dolayı da sevinmem. Zira Allah, beni ona muhtaç kılmamıştur ve bana pek çok nimetler vermiştir. “O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” Çünkü siz dünyayı seviyorsunuz ve elinizdeki mallar da Allah’ın bana verdiklerine oranla çok azdır.
37. Daha sonra elçiye -akıllı bir kimse olduğunu görüp sözünü olduğu gibi aktaracağını anladığından- mektuba gerek olmaksızın şu tavsiyede bulundu: Getirdiğin hediyenle birlikte “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz.” Onlar, bu ordularımızın önünde durma gücünü bulamayacaklardır. “ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” Elçi de kavmine geri döndü ve onlara Süleyman aleyhisselam’ın söylediklerini bildirdi. Bunun üzerine Süleyman’ın yanına gitmek üzere gerekli yol hazırlıklarına koyuldular.
38. Süleyman, kendisine gelmek üzere mutlaka yola koyulacaklarını bildiğinden çevresinde hazır bulunan cin ve insanlara şöyle dedi:“Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” Yani kim getirebilir ki biz, onlar İslâm’a girmeden ve böylelikle malları saygın ve dokunulmaz olmadan önce onun üzerinde tasarrufta bulunabilelim. 39. “Cinlerden bir ifrit” oldukça güçlü ve süratli çalışan kimseye ifrit denir. “Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” Görüldüğü kadarıyla o sırada Süleyman aleyhisselam Şam’da bulunuyordu. Buna göre kendisiyle Sebe’ arasında iki ay gidiş, iki ay dönüş olmak üzere dört aylık bir mesafe bulunuyordu. Buna rağmen bu ifrit, ona şöyle demişti: Bu tahtı büyüklüğüne, ağırlığına ve aradaki mesafenin uzaklığına rağmen sen şu oturmakta olduğun meclisten kalkmadan önce onu getirmeyi üstlenebilirim. Uzunca oturulan meclislerde mutad olan, bu meclislerin kuşluk vakti boyunca sürmesi ve günün üçte biri kadar olmasıdır. Bu, mutad olan sürenin nihaî vaktidir. Bazen bundan daha az da olabilir, daha çok da olabilir. İşte bu yüce hükümdar Süleyman aleyhisselam’ın halkı arasından birisi, bu kadar büyük bir güce sahipti. Hatta bundan daha ilerisi de vardı: 40. “Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki...” Müfessirlerin dediklerine göre bu, Süleyman aleyhisselam’ın yanında bulunan Berhiya oğlu Asaf diye bilinen alim ve salih bir zat idi. Bu zat, kendisi anılarak Allah’a dua edildiğinde Allah’ın duayı kabul ettiği, istekte bulunulduğunda istenilenleri verdiği, Allah’ın ism-i azamını bilen birisi imiş. “Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Yüce Allah’a bu ismini anıp dua ederek derhal bu tahtın hazır olacağını söyledi. Gerçekten Allah’a dua etti ve taht huzura geldi. Bu olay böyle olabileceği gibi bu kişinin, nezdinde kitaptan bir bilgiye sahip olup bu bilgi sayesinde uzak olanı yakına getirebilme, elde edilmesi zor olanı elde edebilme gücüne sahip olduğu da kastedilmiş olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce” Yüce Allah’a verdiği güç ve kudrete, hükümdarlığına, işleri kendisine kolaylaştırmasına hamd-ü senâda bulundu ve “dedi ki: Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır.” Yani Rabbim, bunlarla beni sınamak için bunları bana vermiş bulunuyor. Süleyman aleyhisselam hükümdarlığı, saltanatı ve kudreti ile -cahil hükümdarların huyu olduğu şekilde- asla gurura kapılmadı. Aksine o, bunların Rabbinin bir sınaması olduğunu bildiğinden, bu büyük nimetin şükrünü yerine getirememekten korkmuştu. Daha sonra bu şükrün, Yüce Allah’a bir faydasının olmadığını, esasen bunun faydasının kişinin kendisine olduğunu beyan ederek şunları söyledi:“Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim Ğanidir” onun amellerine muhtaç değildir, “Kerimdir” hayırları şükredeni de nankörlük edeni de kapsayacak kadar cömert, lütuf ve kerem sahibidir. Ancak O’nun nimetlerine şükür, nimetlerinin daha da artmasına vesile olur. Nankörlük etmek ise nimetlerin yok olmasına sebep olur.
41. Daha sonra Süleyman aleyhisselam çevresinde bulunanlara:“dedi ki: Tahtını” ona bir şeyler katarak ve ondan bir şeyler eksilterek “onun tanıyamayacağı bir şekle sokun.” Bu yolla bizler onun aklını sınamak maksadı ile “bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi” hükümdarlığına yakışacak şekilde bir zekâ ve kavrayışı var mı “yoksa bulamayacak mı?”
42. Kadın hükümdar, Süleyman aleyhisselam’ın yanına “geldiğinde” tahtı ona gösterildi. Halbuki onu geride, kendi ülkesinde bırakıp gelmişti. Ona “denildi ki: Senin tahtın böyle midir?” Yani bizim bildiğimize göre senin pek büyük bir tahtın varmış. Acaba o, bizim sana gösterdiğimiz bu tahta benziyor mu? “O da: Tıpkı o, dedi.” Bu, kadının zeka ve ince kavrayışının bir ifadesidir. Gördüğü tahtta birtakım değişiklikler ve onun tanınmasını engelleyen unsurlar olduğu için onun kendi tahtı olduğunu söylemedi; ama onun kendi tahtı olmadığını da söylemedi. Çünkü tahtını tanımıştı. O bakımdan her iki durum hakkında da doğru kabul edilebilecek ve her iki anlama gelebilecek ihtimalli bir ifade kullandı. Süleyman aleyhisselam onun tahtını tanımasına ve akıllılığına hayret ederek, Yüce Allah’a da kendisine bu kadına verdiğinden daha büyük bağışlarda bulunduğundan şükrederek dedi ki:“Bize bundan” bu hükümdar kadından “önce ilim” hidâyet, akıl ve kararlılık “verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” İşte asıl faydalı hidâyet ve ilim budur. Bu cümlenin, Sebe’ kraliçesinin söylediği sözlerden olma ihtimali de vardır. Yani “Biz, Süleyman’ın, bu tahtı çok uzaklardan buraya getirdiğini gördüğümüz ve kudretine tanık olduğumuz bu halden önce onun mülkü, saltanatı ve iktidarının gücü hakkında bilgi sahibi idik. O bakımdan ona itaat edip onun otoritesine boyun eğerek teslimiyetle geldik.”
43. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu” İslâm’a girmekten “alıkoymuştu.” Zira -o kadın, hakkı batıldan ayırt edebilecek zekâ ve kavrayışa sahip olmakla birlikte- batıl inanışlar, kalbin basiretini yok eder. “Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi.” Bu sebepten ötürü onların dinleri üzere devam etti. Bir kimsenin yaygın olan dine mensup kimselerden tek başına ayrılması ve aklı ile onların sapıklık ve hata içerisinde olduklarını görmesi, sürüp giden bir âdetin bu durumunu tespit edebilmesi, ender rastlanan bir hadisedir. O bakımdan bu kadının küfür üzere olması, garip karşılanacak bir şey değildi.
44. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam bu kadın hükümdarın, akılları hayrete düşürecek şekilde saltanatını görmesini istediğinden onun köşkteki oldukça geniş ve yüksek bir salona girmesini arzu etmişti. Burası, alt tarafından ırmaklar akan, sırçadan bir köşktü. “Ona: Köşke gir, denildi.” Billur, şeffaf olduğundan ve altındaki suyu üzerinde herhangi bir şey yokmuş gibi akıyor gösterdiğinden onu “görünce derin bir su sandı ve” o suya girmek için “(eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı.” Bu da kadının akıllılığından ve edebinden kaynaklanmaktadır. Çünkü girmesi, emrolunan yere girmekten imtina etmemişti. Zira o, ancak kendisine ikramda bulunulsun diye çağırıldığını biliyordu. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam’ın hakimiyet ve tanziminden bu köşkü belli bir hikmete binaen yaptığını anlıyor ve gördüğü bunca şeyden sonra kötü herhangi bir durumla karşılaşacağından yana en ufak bir şüphe kalbinde bulunmuyordu. Kadın, suya girmek maksadıyla hazırlanınca Süleyman aleyhisselam ona:“Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O bakımdan ayaklarını açmana gerek yoktur. Kadın Süleyman aleyhisselam’ın yanına ulaşıp birtakım hususlara tanık olduktan sonra onun peygamberliğinin kesinlikle sabit olduğunu anlayıp küfründen döndü ve “dedi ki: Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” üce Allah’ın Sebe’ kraliçesi ve Süleyman aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenlere dair anlattıkları bunlardan ibarettir. Bunun dışında uydurma birtakım ek açıklamalarla İsrailî kıssaların, Yüce Allah’ın kelâmının tefsiri ile hiçbir ilgisi yoktur. Bunlar ancak hatadan korunmuş peygamberden geldiği bilinen delile bağlı olarak kabul edilebilirler. Bu konuda nakledilenlerin tamamı yahut pek çoğu ise bu delile uygun değildir. O bakımdan en sağlıklı karar, bu gibi ayrıntılardan ve açıklamalardan yüz çevirmek, bunları tefsirlere sokmamaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Neml 27:33
15- Andolsun biz Davud’a ve Süleyman’a (geniş) bir ilim verdik. İkisi de:“Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun” dediler. 16- Süleyman, Davud’a mirasçı oldu. Dedi ki:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve her şeyden de bize verildi. Şüphe yok ki bu, apaçık bir lütuftur.” 17- Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan ordusu huzurunda toplandı. Hepsi de düzen içinde sevk ve idare olunurlardı. 18- Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca dedi ki:“Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” 19- Süleyman, karıncanın bu sözünden dolayı tebessüm etti ve dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye ve razı olacağın salih ameller işlemeye beni her daim muvaffak kıl! Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat.” 20- Kuşları teftiş etti ve dedi ki:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” 21- “Ya bana apaçık bir delil getiririr ya da onu şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” 22- Çok geçmeden hüdhüd geldi ve dedi ki:“Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe’den kesin bir haber getirdim.” 23- “Ben bir kadının onlara hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” 24- “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” 25- “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan, gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye (şeytan böyle yapmış).” 26- “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur, büyük Arş’ın Rabbidir.” 27- Dedi ki:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız.” 28- “Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır. Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” 29- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” 30- “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır).” 31- “Bana karşı büyüklenmeyin ve teslim/müslüman olarak yanıma gelin”(diye yazmaktadır). 32- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin. Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” 33- Dediler ki:“Biz güçlü kimseleriz ve çetin savaşçılarız. Bununla beraber yetki senindir. O nedenle düşün ve ne emredeceğine sen karar ver.” 34- Dedi ki:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler ve halkının şereflilerini zelil kılarlar. Gerçekten onlar böyle yaparlar.” 35- “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” 36- (Elçi) Süleyman’a geldiğinde Süleyman dedi ki: “Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri, size verdiklerinden daha hayırlıdır. O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” 37- “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” 38- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” 39- Cinlerden bir ifrit dedi ki:“Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” 40- Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki:“Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce dedi ki:“Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır. Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim, Ğanidir, Kerimdir. 41- Dedi ki: “Tahtını onun tanıyamayacağı bir şekle sokun da bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi yoksa bulamayacak mı?” 42- (Kraliçe) geldiğinde denildi ki: “Senin tahtın böyle midir?” O da: “Tıpkı o!” dedi. “Bize bundan önce ilim verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” 43- Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu (tevhidden) alıkoymuştu. Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi. 44- Ona:“Köşke gir” denildi. O da (köşkün zeminini) görünce onu derin bir su sandı ve (eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı. Süleyman da dedi ki: “Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O da şöyle dedi: “Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.”
15. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de Davud’a ve oğlu Süleyman’a aleyhimesselam lütfetmiş olduğu pek büyük ve geniş ilme dikkatleri çekmektedir. Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Davud ve Süleyman’ı da (an). Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükümlerine tanık idik. Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık. Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik.”(el-Enbiya, 21/78-79)“İkisi de” Rablerinin kendilerine öğretmiş olduğu pek büyük ilim lütfuna karşılık şükür olmak üzere: “Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun, dediler.” Yüce Allah’a kendilerini mü’min ve mutlu kimselerden kıldığı ve bu mü’minler arasında da özel ve seçkin kimseler eylediği için hamd-u senâda bulundular. Mü’minler dört derecedir: Salihler, onların üstünde şehidler, onların üstünde sıddîklar, onların üzerinde de peygamberler gelir. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun- her ne kadar ulu’l-azm beş peygamberin derecesinden daha aşağı bir derecede iseler de peygamberlerin seçkinlerindendir. Yüce Allah’ın kendilerini yücelterek Kitabında söz konusu ettiği, onları çokça övdüğü, üstün, şerefli ve faziletli peygamberler arasındadırlar. İşte onlar da bu mevkiye ulaştıklarından ötürü cenab-ı Allah’a hamd-ü senâlarda bulundular. Yüce Allah’a ihsan etmiş olduğu dini ve dünyevi nimetleri dolayısıyla şürketmek, bütün nimetlerin Rabbinden geldiğini görerek bunlardan dolayı övünüp şımarmamak, aksine bundan dolayı çokça şükretmekle görevli olduğunu kabul etmek, kulun bahtiyar kimselerden olduğunun bir göstergesidir.
16. Yüce Allah, her ikisini bir arada övdükten sonra Süleyman aleyhisselam’ı özellikle ona ihsan ettiği nimetleriyle söz konusu etmektedir. Çünkü Yüce Allah, Süleyman’a pek büyük bir mülk vermiş ve babasının sahip olmadığı imkânlara onu mazhar kılmıştı. -Her ikisine de selam olsun- İşte bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Süleyman, Davud’a mirasçı oldu.” Yani onun ilim ve peygamberliğini miras aldı. Babasının ilmi, onun da ilmine katılmış oldu. Babası hayatta iken kendisinin sahip olduğu ilmin yanı sıra babasının özel olarak sahip olduğu ilmi ondan öğrenmiş olma ihtimali de vardır. Çünkü önceden de geçtiği gibi Yüce Allah’ın:“Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık” buyruğu, Süleyman’ın özel bir bilgiye sahip olduğunu göstermektedir. İşte Yüce Allah’a şükür etmek, O’nun ihsanında yüzdüğünü dile getirmek ve üzerindeki nimeti ifade etmek üzere şöyle demişti:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi.” Süleyman aleyhisselam kuşların neler söylediğini ve ne konuştuklarını anlıyordu. Nitekim -ileride geleceği gibi- Hudhud ile karşılıklı konuştuğunu, ayrıca karıncanın diğer karıncalara söyledikleri sözleri anladığını görüyoruz. Bu, Süleyman aleyhisselam’dan başkasına ihsan edilmiş değildi. “Her şeyden de bize verildi.” Yani Yüce Allah, bizlere hiçbir insana vermediği hükümdarlık, saltanat ve başkalarını egemenlik altına almanın yol ve imkânlarını bağışlamış bulunuyor. Bundan dolayı Süleyman aleyhisselam yüce Rabbine şöyle dua etmiştir:“Rabbim, bana mağfiret buyur ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ver bana!”(Sad, 38/35) Yüce Allah da ona şeytanları/cinleri amade kılmıştı. Onun emri altında dilediği ve başkalarının yapmaktan acze düştüğü her türlü işi yaparlardı. Gidişi bir ay, dönüşü de bir aylık mesafe olan rüzgarı da onun emrine vermişti. “Şüphe yok ki bu” Allah’ın bize bağışladığı, başkalarına üstün kılarak bize özel olarak ihsan ettiği bu şeyler “apaçık bir lütuftur.” Bu ifadelerle Yüce Allah’ın nimetini en mükemmel bir şekilde itiraf etmiş bulunuyordu.
17. Yani onun Adem oğullarından, cinlerden, şeytanlardan ve kuşlardan oluşan çeşitli ve çok sayıdaki orduları huzuruna toplandı. Bunlar gâyet düzenli bir şekilde yürüyen, konaklayan ve hareket eden ordular olup başından sonuna kadar güzel bir şekilde idare edilirlerdi. Bunun için gereken hazırlıklar yapılmış, tedbirler alınmıştı. Bütün bu ordular Süleyman’ın emriyle hareket ederler, onun emrine riâyet ederlerdi. Ona karşı gelme güçleri yoktu, ona asla baş kaldırmazlardı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, bizim hesapsız bağışımızdır. Artık ister ver, ister vermeyip tut.”(Sad, 38/39) Yani sen hesapsız olarak vereblirsin, demektir.
18. Süleyman aleyhisselam yolculuklardan birisinde bu muazzam ordularıyla birlikte yol alıyordu. “Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca” diğer arkadaşlarını ve hemcinslerini uyararak dedi ki: “Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” Bu karınca diğer karıncalara öğüt vererek onlara sözlerini işittirdi. Bu ya bizzat kendi gücüyle olmuştur ki buna göre Yüce Allah karıncalara olağan dışı işitme cihazları vermiş demektir. Çünkü vadiyi doldurmuş bunca karıncaya tek bir karıncanın sesinin işittirip onları uyarması, hayret verici işlerdendir. Ya da o karınca, çevresindeki diğer karıncalara durumu bildirdi. Sonra da bu haber birinden ötekine ulaşarak sonunda hepsi bundan haberdar oldu. Bu karınca onlara tedbirlerini almalarını emretti ki bunun yolu da yuvalarına girmeleridir. Karınca Süleyman’ın, onun hakimiyetinin ve askerlerinin muazzam olduğunu bildiğinden bir anlamda: Onlar eğer sizleri çiğneyecek olurlarsa, bu kasten olmayacaktır, farkında olmadan bu işi yapacaklardır; bundan dolayı da mazurdurlar, demiştir.
19. Süleyman aleyhisselam karıncanın bu sözünü işitmiş ve anlamıştı. O bakımdan “bu sözünden dolayı...” Bir karıncanın kendi ümmetine bu şekilde nasihat etmesine, iyiliklerini istemesine, güzel ve açık ifadelerine hayret ederek “tebessüm etti…” İşte peygamberlerin -hepsine salat ve selam olsun- hali budur. Edepleri kemal derecesindedir. Yerli yerince hayret ederler ve onların gülmeleri tebessüm derecesini aşmaz. Nitekim Allah Rasûlünün de bütün gülmeleri tebessüm şeklindeydi. Çünkü kahkaha, aklın hafifliğine ve kötü edebe delâlet eder. Hayreti gerektiren hususlara hayret etmemek ve tebessüm dahi etmemek ise kötü huya ve zorbalığa delildir. Peygamberler ise bunlardan münezzehtir. üleyman aleyhisselam kendisini bu hale ulaştıran Yüce Allah’a şükrederek dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye… muvaffak kıl” Çünkü anne babaya verilen nimet, çocuğa da verilmiş sayılır. Bu nedenle o da Rabbinden kendisine ve ana-babasına ihsan edilen dini ve dünyevi nimetlerine şükürde bulunmaya kendisini muvaffak kılınmasını diledi. “Razı olacağın salih ameller işlemeye…” Senin emrine uygun, ihlaslı, ameli bozucu ve faziletini eksiltici şeylerden uzak, razı olabileceğin şekilde salih amelde bulunma başarısını bana ihsan et. “Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat” ki bu rahmetin bir tecellisi de cennete koymandır. Zira ilahi rahmet, derecelerine ve mevkilerine göre sadece salih kimselere aittir. u, Cenab-ı Allah’ın Süleyman’ın, karıncanın hem cinslerine hitap ve seslenişini işitmesi ile ilgili bize zikrettiği bir örnek bir kıssa idi. Daha sonra Süleyman’ın kuşlarla konuşmasını dile getiren bir başka örneği söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
20. “Kuşları teftiş etti.” Bu ifade, Süleyman aleyhisselam’ın azim ve kararlılığının kemaline, askerlerini güzel bir şekilde düzenlediğine, küçük büyük bütün işlerini bizzat kendisinin çekip çevirdiğine delildir. Öyle ki o, kuşları teftiş etme, hepsi huzurda mıdır yoksa onlardan gelmeyenler var mıdır diye durumlarını araştırma işini dahi ihmal etmiyordu. İşte âyetin bu buyruğunun ifade ettiği anlam budur. Burada “Süleyman aleyhisselam, su uzakta mıdır, yakında mıdır diye kendisine göstermesi için kuşların içinde hüdhüdü aradı” diyenler, herhangi bir gerçeği dile getirmiş değillerdir. Nitekim bunların iddiasına göre hüdhüd, yerin altındaki suyu görebiliyordu. Ama böyle bir görüşün doğruluğuna dair delil yoktur. Aksine akli ve lafzi delil, bu görüşün yanlış olduğuna delildir. Akli delil şudur: Normalde tecrübe ve müşahadeyle bilinen husus şudur ki bütün hayvanlar arasında böyle harikulade bir görüş kabiliyetine sahip bir hayvan yoktur. Onlar arasında yoğun yer katmanlarının altındaki suyu görebilen bir tür bulunmamaktadır. Böyle bir şey olsaydı şüphesiz Yüce Allah bunu da söz konusu ederdi. Çünkü bu da en büyük ilâhî delil ve mucizelerden birisi olurdu. Lafzi delile gelince eğer böyle bir mana kastedilmek istenseydi ayette şöyle buyurulması gerekirdi:“Süleyman susuz kalınca, kendisine suyun nerede olduğunu tespit etmesi için hüdhüdü aradı.” Yahut da “Hüdhüdün nerede olduğunu sordu” vb. Ancak Süleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırmasının sebebi, onlardan kimin mevcut olduğunu, kimin bulunmadığını, kimin kendisine ayrılan yer ve konumu muhafaza ettiğini, kimin etmediğini görmekti. Aynı şekilde Süleyman aleyhisselam’ın, Hüdhüd’ün su bulmasına gerek duyacak kadar zaruret derecesinde suya muhtaç olması söz konusu değildir. Çünkü onun emrinde ne kadar derinde olursa olsun yeri kazıp su çıkartacak imkâna sahip şeytanlar ve ifritler vardı. Yüce Allah, gidiş ve geliş mesafesi bir aylık yol olan rüzgarı da emrine vermişti. Bütün bunlar varken su bulmak için hüdhüde nasıl ihtiyacı olabilirdi ki? efsirlerde bulunan ve yaygınlık kazanan bu tür açıklamalar, aslında İsrailoğullarından aktarılan dayanaksız nakillerdir. Bunları nakledenler, bu sözlerin doğru anlamlar ile çeliştiklerinden ve lafzi buyruklara mutabık olmadıklarından gafil olarak onları aktarmaktadır. Daha sonra da bu görüşler aktarılmaya devam etmiş ve sonra gelenler, önce gelenin naklini doğru kabul ederek nakledip durmuş ve nihâyet bunların doğru olduğu sanılır olmuştur. Böylece tefsirlerde bu gibi önemsiz ve değersiz görüşler yer almış oldu. Akıllı ve ince kavrayışlı bir kimse ise Cenab-ı Allah’ın, alimleriyle cahilleriyle bütün insanlara hitap etmek üzere gönderdiği, apaçık Arapça bir dil ile indirdiği bu Kur’ân-ı Kerîm’in manaları üzerinde tefekkür edip onları fasih Arapça konuşanların bildiği, Arap dilindeki malum lafızlara göre anlamalarını emrettiğini bilir. Böyle bir kimse, Allah Rasûlü dışındaki birinden nakledilmiş birtakım görüşlerle karşılaştığında onları, bu asli kaideye göre değerlendirir. Ona uygun düşerse kabul eder. Çünkü lafız, o manaya delâlet etmektedir. Şâyet bu nakledilen görüş, hem lafız, hem mana itibariyle yahut da sadece lafzı ya da manası itibariyle bu kaideye aykırı ise o görüşü reddeder, batıl olduğuna kesin hüküm verir. Çünkü o, nakledilen bu görüş ile çelişen temel bir bilgiye sahiptir. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in sözünden ve delâletinden anlaşılan manadır. üleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırıp hüdhüdü bulamayışı, onun işlerin idaresini bizzat üstlenmekte kararlı olduğuna ve bu küçücük kuşun yokluğunu fark edecek kadar mükemmel dikkatine delildir. Bunun üzerine o şöyle demiştir:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” Yani benim o kuşu göremeyişimin sebebi, onun bu pek çok ümmetler arasında saklı kalmasından dolayı mıdır? Onu neden fark edemiyorum? Yoksa o, benden izinsiz ve benim emrimi almadan mı kayıplara karıştı. O vakit, hüdhüde kızıp onu tehdit ederek şunları söyledi:
21. “Ya bana” geri kalmasına, gecikmesine dair “apaçık bir delil getirir ya da onu” öldürme dışında “şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” Bu da Süleyman aleyhisselam’ın ne kadar mükemmel bir vera’ ve insafa sahip olduğunu gösterir. Çünkü o, gerekçesiz olarak onu cezalandırmaya yahut öldürmeye yemin etmedi. Çünkü böyle bir ceza, ancak bir suç dolayısıyla verilebilir. Ama Hüdhüd’ün hazır bulunmaması açık bir mazeret sebebiyle de olabilirdi. Bundan dolayı vera’ ve ince kavrayışı dolayısıyla açık bir mazeret sunması halini istisna etmişti.
22. “Çok geçmeden hüdhüd geldi” Bu, askerlerinin Süleyman aleyhisselam’dan çekindiklerine, onun emirlerine sıkı sıkıya bağlı kaldıklarına delildir. O kadar ki apaçık bir mazereti dolayısıyla geciken hüdhüd dahi çok uzun bir süre gecikmeye cesaret edememişti. Süleyman aleyhisselam’a “dedi ki: Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim.” Senin bunca geniş ilmine ve bu konudaki üstün derecene rağmen senin bilmediğin bir hususu ben görüp öğrendim. “Ve sana” Yemen’de bilinen bir kabile olan “Sebe’den kesin” doğruluğu kesinlikle bilinen “bir haber getirdim.” Daha sonra getirdiği bu haberin mahiyetini açıklayarak şöyle dedi:
23. “Ben bir kadının onlara” bu Sebe’ kabilesine “hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona” hükümdarlara verilen türden mal, silah, asker, kale vb. “her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” Yani üzerine oturduğu krallık tahtı, müthiş bir tahttır. Tahtların büyüklüğü ise ülkenin büyüklüğüne, egemenliğin gücüne ve kendileriyle istişare edilen yiğitlerin çokluğuna delildir.
24. “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm.” Yani onlar, güneşe tapan müşrik kimselerdi. “Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş” o bakımdan onlar da tuttukları bu yolun hak olduğunu düşünmektedirler “onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” Zira izlediği yolun hak olduğu kanaatine sahip olan bir kimsenin, bu inancı değişmediği sürece hidâyet bulması ümit edilemez. Sözlerine devamla dedi ki:
25. “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan” yani göklerde ve yerin köşe bucağında bulunan, küçük büyük bütün yaratılmışları, bitkilerin tohumlarını, kalplerin sakladığı her türlü şeyi bilen, göklerde ve yerde bulunan gizlilikleri yağmur yağdırmak ve bitkileri bitirmek sûretiyle ortaya çıkartan, aynı şekilde Sûra üfürüleceği vakit de yerde saklı bulunan şeyleri ve ölüleri -amellerinin karşılıklarını vermek üzere- oradan çıkartacak olan, “gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye” şeytan böyle yapmış.
26. “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” İbadet, yöneliş, önünde zilletle eğilmek ve sevmek O’ndan başkasına yaraşmaz. Çünkü sahip olduğu kamil sıfatları ve nimetleri dolayısıyla yegane ilâh O’dur. “…büyük Arşın Rabbidir.” Arş, bütün kainatın tavanıdır, gökleri ve yeri kuşatmıştır. İşte yalnız egemenlik alanı pek büyük, şanı pek muazzam olan bu gerçek hükümdarın önünde zilletle eğilmek, itaatle boyun eğmmek, secdeye kapanmak ve rükûya varmak gerekir.
27-28. Hüdhüd, Süleyman aleyhisselam’a bu büyük haberi verince kendini kurtardı. Süleyman aleyhisselam da bu bilgiye sahip olmadığı için hayrete düştü. Aklının kemalini, ağırbaşlılıkla ve teenni ile hareket edişini ispatlayan bir üslûpla şöyle dedi:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız. Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır.” Bu mektubun içeriği ve mahiyeti birazdan gelecektir. “Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” Yani fazla uzaklaşmadan, bu mektuba ne karşılık vereceklerini ve kendi aralarındaki görüş alış-verişlerini gözle!
29. Hüdhüd, mektubu alıp hükümdarları olan kadının yanına bıraktı. O da kavmine:“Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” Yani yeryüzü hükümdarlarının en büyüklerinden, oldukça kıymetli bir mektup gönderildi. Daha sonra bu mektubun muhtevasını açıklayarak şöyle dedi: 30-31. “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır). Bana karşı büyüklenmeyin ve müslümanlar olarak yanıma gelin, (diye yazmaktadır).” Yani siz, bana karşı üstünlük taslamaya kalkışmayın. Aksine boyun eğerek hükümdarlığımın kapsamına girin, emirlerime itaat edin ve teslimiyetle bana gelin. Tam bir açıklama ile birlikte son derece veciz bir mektuptur bu. Çünkü kendisine karşı büyüklenmemelerini, mevcut halleri üzere kalmamalarını, emrine itaat ederek itaatinin kapsamına girip kendisinin huzuruna gelmelerini emretmekte ve onları İslâm’a girmeye de çağırmaktadır. u buyruktan mektuplara (kitaplara) besmeleyi tam olarak yazarak başlamanın ve en başında da gönderenin ismini yazmanın müstehap olduğu anlaşılmaktadır.
32. Hükümdar kadın da isabetli karar almak arzusundan ve akıllılığından ötürü devlet büyüklerini ve ileri gelen yöneticileri bir araya getirerek:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin.” Bu mektuba ne şekilde cevap vereceğimizi bana bildirin. Bu hükümdarın itaatini kabul edip emrine uyalım mı, yoksa başka bir şey mi yapalım? “Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” Sizin görüşünüzü almadan, size danışmadan, kendi başıma hiçbir işe karar vermiş değilim. 33. “Dediler ki: Biz güçlü kimseleriz kimseleriz ve çetin savaşçılarız.” Eğer sen, onun bu isteğini reddedecek, onun itaatine girmeyecek olursan gerçekten biz savaş gücü olan kuvvetli kimseleriz. Onlar, sanki bu görüşe meyletmiş gibi görünüyorlar. Ancak bu görüş kabul görseydi, perişan olurlardı. Ancak bu görüşte karar kılmayıp devamla:“Bununla beraber yetki senindir.” Senin görüşünü kabule hazırız, dediler. Çünkü hükümdarlarının ne kadar akıllı ve yerinde karar verdiğini, kendilerinin samimi olarak iyiliklerini istediğini biliyorlardı.“ O nedenle düşün” taşın, ölç, biç “ve ne emredeceğine sen karar ver.”
34. Hükümdar kadın, savaş doğrultusundaki görüşlerinden vazgeçirmek için onları ikna edip savaşın kötü sonuçlarını açıklamak üzere şöyle dedi:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler.” Kimisini öldürür, kimisini esir alırlar, mallarını talan ederler ve ülkeyi tahrip ederler. “halkının şereflilerini zelil kılarlar.” İnsanların şereflileri olan lider ve efendileri en aşağılık kimselere çevirirler. Yani savaş, uygun bir görüş değildir. Bununla birlikte ben, onun gerçek halini açığa çıkartmadan ve bu konuda araştırma yapacak kimseler göndermeden ona itaat edecek de değilim. Ancak bu araştırmadan sonra biz, basiretli bir şekilde ne yapacağımızı kararlaştırabiliriz. 35. “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin” onun tarafından “nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” Acaba görüşünü ve sözünü sürdürecek mi yoksa hediyeye kanarak düşüncesini değiştirecek mi? Kendisinin ve askerlerinin durumu nedir onu da öğreneceğim. Bunun üzerine hükümdar kadın, kavminin akıllı ve görüş sahipleri arasından seçtiği elçilerle birlikte bir hediye gönderdi.
36. Elçiler hediyeleri getirip “Süleyman’a geldiğinde” o, isteğini kabul etmemelerini tepkiyle ve öfkeyle karşılayarak:“dedi ki: Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri size verdiklerinden daha hayırlıdır.” Hediyenin benim yanımda hiçbir kıymeti yok. Bundan dolayı da sevinmem. Zira Allah, beni ona muhtaç kılmamıştur ve bana pek çok nimetler vermiştir. “O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” Çünkü siz dünyayı seviyorsunuz ve elinizdeki mallar da Allah’ın bana verdiklerine oranla çok azdır.
37. Daha sonra elçiye -akıllı bir kimse olduğunu görüp sözünü olduğu gibi aktaracağını anladığından- mektuba gerek olmaksızın şu tavsiyede bulundu: Getirdiğin hediyenle birlikte “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz.” Onlar, bu ordularımızın önünde durma gücünü bulamayacaklardır. “ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” Elçi de kavmine geri döndü ve onlara Süleyman aleyhisselam’ın söylediklerini bildirdi. Bunun üzerine Süleyman’ın yanına gitmek üzere gerekli yol hazırlıklarına koyuldular.
38. Süleyman, kendisine gelmek üzere mutlaka yola koyulacaklarını bildiğinden çevresinde hazır bulunan cin ve insanlara şöyle dedi:“Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” Yani kim getirebilir ki biz, onlar İslâm’a girmeden ve böylelikle malları saygın ve dokunulmaz olmadan önce onun üzerinde tasarrufta bulunabilelim. 39. “Cinlerden bir ifrit” oldukça güçlü ve süratli çalışan kimseye ifrit denir. “Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” Görüldüğü kadarıyla o sırada Süleyman aleyhisselam Şam’da bulunuyordu. Buna göre kendisiyle Sebe’ arasında iki ay gidiş, iki ay dönüş olmak üzere dört aylık bir mesafe bulunuyordu. Buna rağmen bu ifrit, ona şöyle demişti: Bu tahtı büyüklüğüne, ağırlığına ve aradaki mesafenin uzaklığına rağmen sen şu oturmakta olduğun meclisten kalkmadan önce onu getirmeyi üstlenebilirim. Uzunca oturulan meclislerde mutad olan, bu meclislerin kuşluk vakti boyunca sürmesi ve günün üçte biri kadar olmasıdır. Bu, mutad olan sürenin nihaî vaktidir. Bazen bundan daha az da olabilir, daha çok da olabilir. İşte bu yüce hükümdar Süleyman aleyhisselam’ın halkı arasından birisi, bu kadar büyük bir güce sahipti. Hatta bundan daha ilerisi de vardı: 40. “Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki...” Müfessirlerin dediklerine göre bu, Süleyman aleyhisselam’ın yanında bulunan Berhiya oğlu Asaf diye bilinen alim ve salih bir zat idi. Bu zat, kendisi anılarak Allah’a dua edildiğinde Allah’ın duayı kabul ettiği, istekte bulunulduğunda istenilenleri verdiği, Allah’ın ism-i azamını bilen birisi imiş. “Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Yüce Allah’a bu ismini anıp dua ederek derhal bu tahtın hazır olacağını söyledi. Gerçekten Allah’a dua etti ve taht huzura geldi. Bu olay böyle olabileceği gibi bu kişinin, nezdinde kitaptan bir bilgiye sahip olup bu bilgi sayesinde uzak olanı yakına getirebilme, elde edilmesi zor olanı elde edebilme gücüne sahip olduğu da kastedilmiş olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce” Yüce Allah’a verdiği güç ve kudrete, hükümdarlığına, işleri kendisine kolaylaştırmasına hamd-ü senâda bulundu ve “dedi ki: Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır.” Yani Rabbim, bunlarla beni sınamak için bunları bana vermiş bulunuyor. Süleyman aleyhisselam hükümdarlığı, saltanatı ve kudreti ile -cahil hükümdarların huyu olduğu şekilde- asla gurura kapılmadı. Aksine o, bunların Rabbinin bir sınaması olduğunu bildiğinden, bu büyük nimetin şükrünü yerine getirememekten korkmuştu. Daha sonra bu şükrün, Yüce Allah’a bir faydasının olmadığını, esasen bunun faydasının kişinin kendisine olduğunu beyan ederek şunları söyledi:“Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim Ğanidir” onun amellerine muhtaç değildir, “Kerimdir” hayırları şükredeni de nankörlük edeni de kapsayacak kadar cömert, lütuf ve kerem sahibidir. Ancak O’nun nimetlerine şükür, nimetlerinin daha da artmasına vesile olur. Nankörlük etmek ise nimetlerin yok olmasına sebep olur.
41. Daha sonra Süleyman aleyhisselam çevresinde bulunanlara:“dedi ki: Tahtını” ona bir şeyler katarak ve ondan bir şeyler eksilterek “onun tanıyamayacağı bir şekle sokun.” Bu yolla bizler onun aklını sınamak maksadı ile “bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi” hükümdarlığına yakışacak şekilde bir zekâ ve kavrayışı var mı “yoksa bulamayacak mı?”
42. Kadın hükümdar, Süleyman aleyhisselam’ın yanına “geldiğinde” tahtı ona gösterildi. Halbuki onu geride, kendi ülkesinde bırakıp gelmişti. Ona “denildi ki: Senin tahtın böyle midir?” Yani bizim bildiğimize göre senin pek büyük bir tahtın varmış. Acaba o, bizim sana gösterdiğimiz bu tahta benziyor mu? “O da: Tıpkı o, dedi.” Bu, kadının zeka ve ince kavrayışının bir ifadesidir. Gördüğü tahtta birtakım değişiklikler ve onun tanınmasını engelleyen unsurlar olduğu için onun kendi tahtı olduğunu söylemedi; ama onun kendi tahtı olmadığını da söylemedi. Çünkü tahtını tanımıştı. O bakımdan her iki durum hakkında da doğru kabul edilebilecek ve her iki anlama gelebilecek ihtimalli bir ifade kullandı. Süleyman aleyhisselam onun tahtını tanımasına ve akıllılığına hayret ederek, Yüce Allah’a da kendisine bu kadına verdiğinden daha büyük bağışlarda bulunduğundan şükrederek dedi ki:“Bize bundan” bu hükümdar kadından “önce ilim” hidâyet, akıl ve kararlılık “verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” İşte asıl faydalı hidâyet ve ilim budur. Bu cümlenin, Sebe’ kraliçesinin söylediği sözlerden olma ihtimali de vardır. Yani “Biz, Süleyman’ın, bu tahtı çok uzaklardan buraya getirdiğini gördüğümüz ve kudretine tanık olduğumuz bu halden önce onun mülkü, saltanatı ve iktidarının gücü hakkında bilgi sahibi idik. O bakımdan ona itaat edip onun otoritesine boyun eğerek teslimiyetle geldik.”
43. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu” İslâm’a girmekten “alıkoymuştu.” Zira -o kadın, hakkı batıldan ayırt edebilecek zekâ ve kavrayışa sahip olmakla birlikte- batıl inanışlar, kalbin basiretini yok eder. “Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi.” Bu sebepten ötürü onların dinleri üzere devam etti. Bir kimsenin yaygın olan dine mensup kimselerden tek başına ayrılması ve aklı ile onların sapıklık ve hata içerisinde olduklarını görmesi, sürüp giden bir âdetin bu durumunu tespit edebilmesi, ender rastlanan bir hadisedir. O bakımdan bu kadının küfür üzere olması, garip karşılanacak bir şey değildi.
44. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam bu kadın hükümdarın, akılları hayrete düşürecek şekilde saltanatını görmesini istediğinden onun köşkteki oldukça geniş ve yüksek bir salona girmesini arzu etmişti. Burası, alt tarafından ırmaklar akan, sırçadan bir köşktü. “Ona: Köşke gir, denildi.” Billur, şeffaf olduğundan ve altındaki suyu üzerinde herhangi bir şey yokmuş gibi akıyor gösterdiğinden onu “görünce derin bir su sandı ve” o suya girmek için “(eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı.” Bu da kadının akıllılığından ve edebinden kaynaklanmaktadır. Çünkü girmesi, emrolunan yere girmekten imtina etmemişti. Zira o, ancak kendisine ikramda bulunulsun diye çağırıldığını biliyordu. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam’ın hakimiyet ve tanziminden bu köşkü belli bir hikmete binaen yaptığını anlıyor ve gördüğü bunca şeyden sonra kötü herhangi bir durumla karşılaşacağından yana en ufak bir şüphe kalbinde bulunmuyordu. Kadın, suya girmek maksadıyla hazırlanınca Süleyman aleyhisselam ona:“Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O bakımdan ayaklarını açmana gerek yoktur. Kadın Süleyman aleyhisselam’ın yanına ulaşıp birtakım hususlara tanık olduktan sonra onun peygamberliğinin kesinlikle sabit olduğunu anlayıp küfründen döndü ve “dedi ki: Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” üce Allah’ın Sebe’ kraliçesi ve Süleyman aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenlere dair anlattıkları bunlardan ibarettir. Bunun dışında uydurma birtakım ek açıklamalarla İsrailî kıssaların, Yüce Allah’ın kelâmının tefsiri ile hiçbir ilgisi yoktur. Bunlar ancak hatadan korunmuş peygamberden geldiği bilinen delile bağlı olarak kabul edilebilirler. Bu konuda nakledilenlerin tamamı yahut pek çoğu ise bu delile uygun değildir. O bakımdan en sağlıklı karar, bu gibi ayrıntılardan ve açıklamalardan yüz çevirmek, bunları tefsirlere sokmamaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Neml 27:34
15- Andolsun biz Davud’a ve Süleyman’a (geniş) bir ilim verdik. İkisi de:“Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun” dediler. 16- Süleyman, Davud’a mirasçı oldu. Dedi ki:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve her şeyden de bize verildi. Şüphe yok ki bu, apaçık bir lütuftur.” 17- Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan ordusu huzurunda toplandı. Hepsi de düzen içinde sevk ve idare olunurlardı. 18- Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca dedi ki:“Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” 19- Süleyman, karıncanın bu sözünden dolayı tebessüm etti ve dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye ve razı olacağın salih ameller işlemeye beni her daim muvaffak kıl! Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat.” 20- Kuşları teftiş etti ve dedi ki:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” 21- “Ya bana apaçık bir delil getiririr ya da onu şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” 22- Çok geçmeden hüdhüd geldi ve dedi ki:“Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe’den kesin bir haber getirdim.” 23- “Ben bir kadının onlara hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” 24- “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” 25- “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan, gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye (şeytan böyle yapmış).” 26- “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur, büyük Arş’ın Rabbidir.” 27- Dedi ki:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız.” 28- “Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır. Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” 29- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” 30- “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır).” 31- “Bana karşı büyüklenmeyin ve teslim/müslüman olarak yanıma gelin”(diye yazmaktadır). 32- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin. Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” 33- Dediler ki:“Biz güçlü kimseleriz ve çetin savaşçılarız. Bununla beraber yetki senindir. O nedenle düşün ve ne emredeceğine sen karar ver.” 34- Dedi ki:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler ve halkının şereflilerini zelil kılarlar. Gerçekten onlar böyle yaparlar.” 35- “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” 36- (Elçi) Süleyman’a geldiğinde Süleyman dedi ki: “Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri, size verdiklerinden daha hayırlıdır. O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” 37- “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” 38- Dedi ki:“Ey ileri gelenler! Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” 39- Cinlerden bir ifrit dedi ki:“Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” 40- Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki:“Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce dedi ki:“Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır. Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim, Ğanidir, Kerimdir. 41- Dedi ki: “Tahtını onun tanıyamayacağı bir şekle sokun da bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi yoksa bulamayacak mı?” 42- (Kraliçe) geldiğinde denildi ki: “Senin tahtın böyle midir?” O da: “Tıpkı o!” dedi. “Bize bundan önce ilim verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” 43- Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu (tevhidden) alıkoymuştu. Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi. 44- Ona:“Köşke gir” denildi. O da (köşkün zeminini) görünce onu derin bir su sandı ve (eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı. Süleyman da dedi ki: “Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O da şöyle dedi: “Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.”
15. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de Davud’a ve oğlu Süleyman’a aleyhimesselam lütfetmiş olduğu pek büyük ve geniş ilme dikkatleri çekmektedir. Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Davud ve Süleyman’ı da (an). Hani o kavmin koyunlarının girip talan ettiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükümlerine tanık idik. Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık. Bununla beraber her birine hüküm/hikmet ve ilim verdik.”(el-Enbiya, 21/78-79)“İkisi de” Rablerinin kendilerine öğretmiş olduğu pek büyük ilim lütfuna karşılık şükür olmak üzere: “Bizi mü’min kullarından pek çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun, dediler.” Yüce Allah’a kendilerini mü’min ve mutlu kimselerden kıldığı ve bu mü’minler arasında da özel ve seçkin kimseler eylediği için hamd-u senâda bulundular. Mü’minler dört derecedir: Salihler, onların üstünde şehidler, onların üstünde sıddîklar, onların üzerinde de peygamberler gelir. Davud ve Süleyman -ikisine de selâm olsun- her ne kadar ulu’l-azm beş peygamberin derecesinden daha aşağı bir derecede iseler de peygamberlerin seçkinlerindendir. Yüce Allah’ın kendilerini yücelterek Kitabında söz konusu ettiği, onları çokça övdüğü, üstün, şerefli ve faziletli peygamberler arasındadırlar. İşte onlar da bu mevkiye ulaştıklarından ötürü cenab-ı Allah’a hamd-ü senâlarda bulundular. Yüce Allah’a ihsan etmiş olduğu dini ve dünyevi nimetleri dolayısıyla şürketmek, bütün nimetlerin Rabbinden geldiğini görerek bunlardan dolayı övünüp şımarmamak, aksine bundan dolayı çokça şükretmekle görevli olduğunu kabul etmek, kulun bahtiyar kimselerden olduğunun bir göstergesidir.
16. Yüce Allah, her ikisini bir arada övdükten sonra Süleyman aleyhisselam’ı özellikle ona ihsan ettiği nimetleriyle söz konusu etmektedir. Çünkü Yüce Allah, Süleyman’a pek büyük bir mülk vermiş ve babasının sahip olmadığı imkânlara onu mazhar kılmıştı. -Her ikisine de selam olsun- İşte bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Süleyman, Davud’a mirasçı oldu.” Yani onun ilim ve peygamberliğini miras aldı. Babasının ilmi, onun da ilmine katılmış oldu. Babası hayatta iken kendisinin sahip olduğu ilmin yanı sıra babasının özel olarak sahip olduğu ilmi ondan öğrenmiş olma ihtimali de vardır. Çünkü önceden de geçtiği gibi Yüce Allah’ın:“Biz, en uygun hükmü Süleyman’a kavrattık” buyruğu, Süleyman’ın özel bir bilgiye sahip olduğunu göstermektedir. İşte Yüce Allah’a şükür etmek, O’nun ihsanında yüzdüğünü dile getirmek ve üzerindeki nimeti ifade etmek üzere şöyle demişti:“Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi.” Süleyman aleyhisselam kuşların neler söylediğini ve ne konuştuklarını anlıyordu. Nitekim -ileride geleceği gibi- Hudhud ile karşılıklı konuştuğunu, ayrıca karıncanın diğer karıncalara söyledikleri sözleri anladığını görüyoruz. Bu, Süleyman aleyhisselam’dan başkasına ihsan edilmiş değildi. “Her şeyden de bize verildi.” Yani Yüce Allah, bizlere hiçbir insana vermediği hükümdarlık, saltanat ve başkalarını egemenlik altına almanın yol ve imkânlarını bağışlamış bulunuyor. Bundan dolayı Süleyman aleyhisselam yüce Rabbine şöyle dua etmiştir:“Rabbim, bana mağfiret buyur ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ver bana!”(Sad, 38/35) Yüce Allah da ona şeytanları/cinleri amade kılmıştı. Onun emri altında dilediği ve başkalarının yapmaktan acze düştüğü her türlü işi yaparlardı. Gidişi bir ay, dönüşü de bir aylık mesafe olan rüzgarı da onun emrine vermişti. “Şüphe yok ki bu” Allah’ın bize bağışladığı, başkalarına üstün kılarak bize özel olarak ihsan ettiği bu şeyler “apaçık bir lütuftur.” Bu ifadelerle Yüce Allah’ın nimetini en mükemmel bir şekilde itiraf etmiş bulunuyordu.
17. Yani onun Adem oğullarından, cinlerden, şeytanlardan ve kuşlardan oluşan çeşitli ve çok sayıdaki orduları huzuruna toplandı. Bunlar gâyet düzenli bir şekilde yürüyen, konaklayan ve hareket eden ordular olup başından sonuna kadar güzel bir şekilde idare edilirlerdi. Bunun için gereken hazırlıklar yapılmış, tedbirler alınmıştı. Bütün bu ordular Süleyman’ın emriyle hareket ederler, onun emrine riâyet ederlerdi. Ona karşı gelme güçleri yoktu, ona asla baş kaldırmazlardı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İşte bu, bizim hesapsız bağışımızdır. Artık ister ver, ister vermeyip tut.”(Sad, 38/39) Yani sen hesapsız olarak vereblirsin, demektir.
18. Süleyman aleyhisselam yolculuklardan birisinde bu muazzam ordularıyla birlikte yol alıyordu. “Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca” diğer arkadaşlarını ve hemcinslerini uyararak dedi ki: “Ey karıncalar, yuvalarınıza girin! Süleyman ve askerleri farkında olmadan sizi çiğnemesin.” Bu karınca diğer karıncalara öğüt vererek onlara sözlerini işittirdi. Bu ya bizzat kendi gücüyle olmuştur ki buna göre Yüce Allah karıncalara olağan dışı işitme cihazları vermiş demektir. Çünkü vadiyi doldurmuş bunca karıncaya tek bir karıncanın sesinin işittirip onları uyarması, hayret verici işlerdendir. Ya da o karınca, çevresindeki diğer karıncalara durumu bildirdi. Sonra da bu haber birinden ötekine ulaşarak sonunda hepsi bundan haberdar oldu. Bu karınca onlara tedbirlerini almalarını emretti ki bunun yolu da yuvalarına girmeleridir. Karınca Süleyman’ın, onun hakimiyetinin ve askerlerinin muazzam olduğunu bildiğinden bir anlamda: Onlar eğer sizleri çiğneyecek olurlarsa, bu kasten olmayacaktır, farkında olmadan bu işi yapacaklardır; bundan dolayı da mazurdurlar, demiştir.
19. Süleyman aleyhisselam karıncanın bu sözünü işitmiş ve anlamıştı. O bakımdan “bu sözünden dolayı...” Bir karıncanın kendi ümmetine bu şekilde nasihat etmesine, iyiliklerini istemesine, güzel ve açık ifadelerine hayret ederek “tebessüm etti…” İşte peygamberlerin -hepsine salat ve selam olsun- hali budur. Edepleri kemal derecesindedir. Yerli yerince hayret ederler ve onların gülmeleri tebessüm derecesini aşmaz. Nitekim Allah Rasûlünün de bütün gülmeleri tebessüm şeklindeydi. Çünkü kahkaha, aklın hafifliğine ve kötü edebe delâlet eder. Hayreti gerektiren hususlara hayret etmemek ve tebessüm dahi etmemek ise kötü huya ve zorbalığa delildir. Peygamberler ise bunlardan münezzehtir. üleyman aleyhisselam kendisini bu hale ulaştıran Yüce Allah’a şükrederek dedi ki:“Rabbim, bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetine şükretmeye… muvaffak kıl” Çünkü anne babaya verilen nimet, çocuğa da verilmiş sayılır. Bu nedenle o da Rabbinden kendisine ve ana-babasına ihsan edilen dini ve dünyevi nimetlerine şükürde bulunmaya kendisini muvaffak kılınmasını diledi. “Razı olacağın salih ameller işlemeye…” Senin emrine uygun, ihlaslı, ameli bozucu ve faziletini eksiltici şeylerden uzak, razı olabileceğin şekilde salih amelde bulunma başarısını bana ihsan et. “Rahmetinle de beni salih kullarının arasına kat” ki bu rahmetin bir tecellisi de cennete koymandır. Zira ilahi rahmet, derecelerine ve mevkilerine göre sadece salih kimselere aittir. u, Cenab-ı Allah’ın Süleyman’ın, karıncanın hem cinslerine hitap ve seslenişini işitmesi ile ilgili bize zikrettiği bir örnek bir kıssa idi. Daha sonra Süleyman’ın kuşlarla konuşmasını dile getiren bir başka örneği söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
20. “Kuşları teftiş etti.” Bu ifade, Süleyman aleyhisselam’ın azim ve kararlılığının kemaline, askerlerini güzel bir şekilde düzenlediğine, küçük büyük bütün işlerini bizzat kendisinin çekip çevirdiğine delildir. Öyle ki o, kuşları teftiş etme, hepsi huzurda mıdır yoksa onlardan gelmeyenler var mıdır diye durumlarını araştırma işini dahi ihmal etmiyordu. İşte âyetin bu buyruğunun ifade ettiği anlam budur. Burada “Süleyman aleyhisselam, su uzakta mıdır, yakında mıdır diye kendisine göstermesi için kuşların içinde hüdhüdü aradı” diyenler, herhangi bir gerçeği dile getirmiş değillerdir. Nitekim bunların iddiasına göre hüdhüd, yerin altındaki suyu görebiliyordu. Ama böyle bir görüşün doğruluğuna dair delil yoktur. Aksine akli ve lafzi delil, bu görüşün yanlış olduğuna delildir. Akli delil şudur: Normalde tecrübe ve müşahadeyle bilinen husus şudur ki bütün hayvanlar arasında böyle harikulade bir görüş kabiliyetine sahip bir hayvan yoktur. Onlar arasında yoğun yer katmanlarının altındaki suyu görebilen bir tür bulunmamaktadır. Böyle bir şey olsaydı şüphesiz Yüce Allah bunu da söz konusu ederdi. Çünkü bu da en büyük ilâhî delil ve mucizelerden birisi olurdu. Lafzi delile gelince eğer böyle bir mana kastedilmek istenseydi ayette şöyle buyurulması gerekirdi:“Süleyman susuz kalınca, kendisine suyun nerede olduğunu tespit etmesi için hüdhüdü aradı.” Yahut da “Hüdhüdün nerede olduğunu sordu” vb. Ancak Süleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırmasının sebebi, onlardan kimin mevcut olduğunu, kimin bulunmadığını, kimin kendisine ayrılan yer ve konumu muhafaza ettiğini, kimin etmediğini görmekti. Aynı şekilde Süleyman aleyhisselam’ın, Hüdhüd’ün su bulmasına gerek duyacak kadar zaruret derecesinde suya muhtaç olması söz konusu değildir. Çünkü onun emrinde ne kadar derinde olursa olsun yeri kazıp su çıkartacak imkâna sahip şeytanlar ve ifritler vardı. Yüce Allah, gidiş ve geliş mesafesi bir aylık yol olan rüzgarı da emrine vermişti. Bütün bunlar varken su bulmak için hüdhüde nasıl ihtiyacı olabilirdi ki? efsirlerde bulunan ve yaygınlık kazanan bu tür açıklamalar, aslında İsrailoğullarından aktarılan dayanaksız nakillerdir. Bunları nakledenler, bu sözlerin doğru anlamlar ile çeliştiklerinden ve lafzi buyruklara mutabık olmadıklarından gafil olarak onları aktarmaktadır. Daha sonra da bu görüşler aktarılmaya devam etmiş ve sonra gelenler, önce gelenin naklini doğru kabul ederek nakledip durmuş ve nihâyet bunların doğru olduğu sanılır olmuştur. Böylece tefsirlerde bu gibi önemsiz ve değersiz görüşler yer almış oldu. Akıllı ve ince kavrayışlı bir kimse ise Cenab-ı Allah’ın, alimleriyle cahilleriyle bütün insanlara hitap etmek üzere gönderdiği, apaçık Arapça bir dil ile indirdiği bu Kur’ân-ı Kerîm’in manaları üzerinde tefekkür edip onları fasih Arapça konuşanların bildiği, Arap dilindeki malum lafızlara göre anlamalarını emrettiğini bilir. Böyle bir kimse, Allah Rasûlü dışındaki birinden nakledilmiş birtakım görüşlerle karşılaştığında onları, bu asli kaideye göre değerlendirir. Ona uygun düşerse kabul eder. Çünkü lafız, o manaya delâlet etmektedir. Şâyet bu nakledilen görüş, hem lafız, hem mana itibariyle yahut da sadece lafzı ya da manası itibariyle bu kaideye aykırı ise o görüşü reddeder, batıl olduğuna kesin hüküm verir. Çünkü o, nakledilen bu görüş ile çelişen temel bir bilgiye sahiptir. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in sözünden ve delâletinden anlaşılan manadır. üleyman aleyhisselam’ın kuşları araştırıp hüdhüdü bulamayışı, onun işlerin idaresini bizzat üstlenmekte kararlı olduğuna ve bu küçücük kuşun yokluğunu fark edecek kadar mükemmel dikkatine delildir. Bunun üzerine o şöyle demiştir:“Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o da mı kayıplara karıştı?” Yani benim o kuşu göremeyişimin sebebi, onun bu pek çok ümmetler arasında saklı kalmasından dolayı mıdır? Onu neden fark edemiyorum? Yoksa o, benden izinsiz ve benim emrimi almadan mı kayıplara karıştı. O vakit, hüdhüde kızıp onu tehdit ederek şunları söyledi:
21. “Ya bana” geri kalmasına, gecikmesine dair “apaçık bir delil getirir ya da onu” öldürme dışında “şiddetli bir şekilde cezalandırırım veya boynunu keserim.” Bu da Süleyman aleyhisselam’ın ne kadar mükemmel bir vera’ ve insafa sahip olduğunu gösterir. Çünkü o, gerekçesiz olarak onu cezalandırmaya yahut öldürmeye yemin etmedi. Çünkü böyle bir ceza, ancak bir suç dolayısıyla verilebilir. Ama Hüdhüd’ün hazır bulunmaması açık bir mazeret sebebiyle de olabilirdi. Bundan dolayı vera’ ve ince kavrayışı dolayısıyla açık bir mazeret sunması halini istisna etmişti.
22. “Çok geçmeden hüdhüd geldi” Bu, askerlerinin Süleyman aleyhisselam’dan çekindiklerine, onun emirlerine sıkı sıkıya bağlı kaldıklarına delildir. O kadar ki apaçık bir mazereti dolayısıyla geciken hüdhüd dahi çok uzun bir süre gecikmeye cesaret edememişti. Süleyman aleyhisselam’a “dedi ki: Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim.” Senin bunca geniş ilmine ve bu konudaki üstün derecene rağmen senin bilmediğin bir hususu ben görüp öğrendim. “Ve sana” Yemen’de bilinen bir kabile olan “Sebe’den kesin” doğruluğu kesinlikle bilinen “bir haber getirdim.” Daha sonra getirdiği bu haberin mahiyetini açıklayarak şöyle dedi:
23. “Ben bir kadının onlara” bu Sebe’ kabilesine “hükümdarlık ettiğini gördüm ki ona” hükümdarlara verilen türden mal, silah, asker, kale vb. “her şeyden verilmiş. Onun büyük bir de tahtı var.” Yani üzerine oturduğu krallık tahtı, müthiş bir tahttır. Tahtların büyüklüğü ise ülkenin büyüklüğüne, egemenliğin gücüne ve kendileriyle istişare edilen yiğitlerin çokluğuna delildir.
24. “Onun da kavminin de Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm.” Yani onlar, güneşe tapan müşrik kimselerdi. “Şeytan onlara amellerini süslü göstermiş” o bakımdan onlar da tuttukları bu yolun hak olduğunu düşünmektedirler “onları doğru yoldan alıkoymuş. Onun için de doğru yolu bulamıyorlar.” Zira izlediği yolun hak olduğu kanaatine sahip olan bir kimsenin, bu inancı değişmediği sürece hidâyet bulması ümit edilemez. Sözlerine devamla dedi ki:
25. “Göklerde ve yerde bulunan gizliyi açığa çıkartan” yani göklerde ve yerin köşe bucağında bulunan, küçük büyük bütün yaratılmışları, bitkilerin tohumlarını, kalplerin sakladığı her türlü şeyi bilen, göklerde ve yerde bulunan gizlilikleri yağmur yağdırmak ve bitkileri bitirmek sûretiyle ortaya çıkartan, aynı şekilde Sûra üfürüleceği vakit de yerde saklı bulunan şeyleri ve ölüleri -amellerinin karşılıklarını vermek üzere- oradan çıkartacak olan, “gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilen Allah’a secde etmesinler diye” şeytan böyle yapmış.
26. “O Allah ki O’ndan başka (hak) ilâh yoktur.” İbadet, yöneliş, önünde zilletle eğilmek ve sevmek O’ndan başkasına yaraşmaz. Çünkü sahip olduğu kamil sıfatları ve nimetleri dolayısıyla yegane ilâh O’dur. “…büyük Arşın Rabbidir.” Arş, bütün kainatın tavanıdır, gökleri ve yeri kuşatmıştır. İşte yalnız egemenlik alanı pek büyük, şanı pek muazzam olan bu gerçek hükümdarın önünde zilletle eğilmek, itaatle boyun eğmmek, secdeye kapanmak ve rükûya varmak gerekir.
27-28. Hüdhüd, Süleyman aleyhisselam’a bu büyük haberi verince kendini kurtardı. Süleyman aleyhisselam da bu bilgiye sahip olmadığı için hayrete düştü. Aklının kemalini, ağırbaşlılıkla ve teenni ile hareket edişini ispatlayan bir üslûpla şöyle dedi:“Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın, bakacağız. Şu mektubumu götürüp onlara ulaştır.” Bu mektubun içeriği ve mahiyeti birazdan gelecektir. “Sonra yakınlarında bir yere çekil de bak bakalım ne karşılık verecekler!” Yani fazla uzaklaşmadan, bu mektuba ne karşılık vereceklerini ve kendi aralarındaki görüş alış-verişlerini gözle!
29. Hüdhüd, mektubu alıp hükümdarları olan kadının yanına bıraktı. O da kavmine:“Gerçekten bana değerli ve önemli bir mektup ulaştı.” Yani yeryüzü hükümdarlarının en büyüklerinden, oldukça kıymetli bir mektup gönderildi. Daha sonra bu mektubun muhtevasını açıklayarak şöyle dedi: 30-31. “O, Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile (başlamaktadır). Bana karşı büyüklenmeyin ve müslümanlar olarak yanıma gelin, (diye yazmaktadır).” Yani siz, bana karşı üstünlük taslamaya kalkışmayın. Aksine boyun eğerek hükümdarlığımın kapsamına girin, emirlerime itaat edin ve teslimiyetle bana gelin. Tam bir açıklama ile birlikte son derece veciz bir mektuptur bu. Çünkü kendisine karşı büyüklenmemelerini, mevcut halleri üzere kalmamalarını, emrine itaat ederek itaatinin kapsamına girip kendisinin huzuruna gelmelerini emretmekte ve onları İslâm’a girmeye de çağırmaktadır. u buyruktan mektuplara (kitaplara) besmeleyi tam olarak yazarak başlamanın ve en başında da gönderenin ismini yazmanın müstehap olduğu anlaşılmaktadır.
32. Hükümdar kadın da isabetli karar almak arzusundan ve akıllılığından ötürü devlet büyüklerini ve ileri gelen yöneticileri bir araya getirerek:“Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana görüş belirtin.” Bu mektuba ne şekilde cevap vereceğimizi bana bildirin. Bu hükümdarın itaatini kabul edip emrine uyalım mı, yoksa başka bir şey mi yapalım? “Ben sizler yanımda hazır olmadıkça hiçbir işi kestirip atmış değilim.” Sizin görüşünüzü almadan, size danışmadan, kendi başıma hiçbir işe karar vermiş değilim. 33. “Dediler ki: Biz güçlü kimseleriz kimseleriz ve çetin savaşçılarız.” Eğer sen, onun bu isteğini reddedecek, onun itaatine girmeyecek olursan gerçekten biz savaş gücü olan kuvvetli kimseleriz. Onlar, sanki bu görüşe meyletmiş gibi görünüyorlar. Ancak bu görüş kabul görseydi, perişan olurlardı. Ancak bu görüşte karar kılmayıp devamla:“Bununla beraber yetki senindir.” Senin görüşünü kabule hazırız, dediler. Çünkü hükümdarlarının ne kadar akıllı ve yerinde karar verdiğini, kendilerinin samimi olarak iyiliklerini istediğini biliyorlardı.“ O nedenle düşün” taşın, ölç, biç “ve ne emredeceğine sen karar ver.”
34. Hükümdar kadın, savaş doğrultusundaki görüşlerinden vazgeçirmek için onları ikna edip savaşın kötü sonuçlarını açıklamak üzere şöyle dedi:“Şüphesiz hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde orayı harap ederler.” Kimisini öldürür, kimisini esir alırlar, mallarını talan ederler ve ülkeyi tahrip ederler. “halkının şereflilerini zelil kılarlar.” İnsanların şereflileri olan lider ve efendileri en aşağılık kimselere çevirirler. Yani savaş, uygun bir görüş değildir. Bununla birlikte ben, onun gerçek halini açığa çıkartmadan ve bu konuda araştırma yapacak kimseler göndermeden ona itaat edecek de değilim. Ancak bu araştırmadan sonra biz, basiretli bir şekilde ne yapacağımızı kararlaştırabiliriz. 35. “Ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerin” onun tarafından “nasıl bir karşılıkla döneceklerine bakacağım.” Acaba görüşünü ve sözünü sürdürecek mi yoksa hediyeye kanarak düşüncesini değiştirecek mi? Kendisinin ve askerlerinin durumu nedir onu da öğreneceğim. Bunun üzerine hükümdar kadın, kavminin akıllı ve görüş sahipleri arasından seçtiği elçilerle birlikte bir hediye gönderdi.
36. Elçiler hediyeleri getirip “Süleyman’a geldiğinde” o, isteğini kabul etmemelerini tepkiyle ve öfkeyle karşılayarak:“dedi ki: Bana mal mı bağışlıyorsunuz? Halbuki Allah’ın bana verdikleri size verdiklerinden daha hayırlıdır.” Hediyenin benim yanımda hiçbir kıymeti yok. Bundan dolayı da sevinmem. Zira Allah, beni ona muhtaç kılmamıştur ve bana pek çok nimetler vermiştir. “O nedenle hediyeye siz sevinirsiniz (ben değil).” Çünkü siz dünyayı seviyorsunuz ve elinizdeki mallar da Allah’ın bana verdiklerine oranla çok azdır.
37. Daha sonra elçiye -akıllı bir kimse olduğunu görüp sözünü olduğu gibi aktaracağını anladığından- mektuba gerek olmaksızın şu tavsiyede bulundu: Getirdiğin hediyenle birlikte “Onlara geri dön (ve şunu bildir:) Andolsun üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz.” Onlar, bu ordularımızın önünde durma gücünü bulamayacaklardır. “ve onları kesinlikle zelil ve küçük düşmüş bir halde oradan çıkartacağız.” Elçi de kavmine geri döndü ve onlara Süleyman aleyhisselam’ın söylediklerini bildirdi. Bunun üzerine Süleyman’ın yanına gitmek üzere gerekli yol hazırlıklarına koyuldular.
38. Süleyman, kendisine gelmek üzere mutlaka yola koyulacaklarını bildiğinden çevresinde hazır bulunan cin ve insanlara şöyle dedi:“Onlar bana teslim/müslüman olarak gelmeden önce o kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz?” Yani kim getirebilir ki biz, onlar İslâm’a girmeden ve böylelikle malları saygın ve dokunulmaz olmadan önce onun üzerinde tasarrufta bulunabilelim. 39. “Cinlerden bir ifrit” oldukça güçlü ve süratli çalışan kimseye ifrit denir. “Ben onu sana, daha sen yerinden kalkmadan getirebilirim. Gerçekten ben buna gücü yeten ve güvenilir bir kimseyim.” Görüldüğü kadarıyla o sırada Süleyman aleyhisselam Şam’da bulunuyordu. Buna göre kendisiyle Sebe’ arasında iki ay gidiş, iki ay dönüş olmak üzere dört aylık bir mesafe bulunuyordu. Buna rağmen bu ifrit, ona şöyle demişti: Bu tahtı büyüklüğüne, ağırlığına ve aradaki mesafenin uzaklığına rağmen sen şu oturmakta olduğun meclisten kalkmadan önce onu getirmeyi üstlenebilirim. Uzunca oturulan meclislerde mutad olan, bu meclislerin kuşluk vakti boyunca sürmesi ve günün üçte biri kadar olmasıdır. Bu, mutad olan sürenin nihaî vaktidir. Bazen bundan daha az da olabilir, daha çok da olabilir. İşte bu yüce hükümdar Süleyman aleyhisselam’ın halkı arasından birisi, bu kadar büyük bir güce sahipti. Hatta bundan daha ilerisi de vardı: 40. “Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki...” Müfessirlerin dediklerine göre bu, Süleyman aleyhisselam’ın yanında bulunan Berhiya oğlu Asaf diye bilinen alim ve salih bir zat idi. Bu zat, kendisi anılarak Allah’a dua edildiğinde Allah’ın duayı kabul ettiği, istekte bulunulduğunda istenilenleri verdiği, Allah’ın ism-i azamını bilen birisi imiş. “Ben, onu sana daha sen gözünü kırpmadan getiririm.” Yüce Allah’a bu ismini anıp dua ederek derhal bu tahtın hazır olacağını söyledi. Gerçekten Allah’a dua etti ve taht huzura geldi. Bu olay böyle olabileceği gibi bu kişinin, nezdinde kitaptan bir bilgiye sahip olup bu bilgi sayesinde uzak olanı yakına getirebilme, elde edilmesi zor olanı elde edebilme gücüne sahip olduğu da kastedilmiş olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Derken Süleyman tahtın, yanı başında hazır durduğunu görünce” Yüce Allah’a verdiği güç ve kudrete, hükümdarlığına, işleri kendisine kolaylaştırmasına hamd-ü senâda bulundu ve “dedi ki: Bu, Rabbimin bir lütfudur. Bunu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yapmıştır.” Yani Rabbim, bunlarla beni sınamak için bunları bana vermiş bulunuyor. Süleyman aleyhisselam hükümdarlığı, saltanatı ve kudreti ile -cahil hükümdarların huyu olduğu şekilde- asla gurura kapılmadı. Aksine o, bunların Rabbinin bir sınaması olduğunu bildiğinden, bu büyük nimetin şükrünü yerine getirememekten korkmuştu. Daha sonra bu şükrün, Yüce Allah’a bir faydasının olmadığını, esasen bunun faydasının kişinin kendisine olduğunu beyan ederek şunları söyledi:“Kim şükrederse kendi faydasına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim Ğanidir” onun amellerine muhtaç değildir, “Kerimdir” hayırları şükredeni de nankörlük edeni de kapsayacak kadar cömert, lütuf ve kerem sahibidir. Ancak O’nun nimetlerine şükür, nimetlerinin daha da artmasına vesile olur. Nankörlük etmek ise nimetlerin yok olmasına sebep olur.
41. Daha sonra Süleyman aleyhisselam çevresinde bulunanlara:“dedi ki: Tahtını” ona bir şeyler katarak ve ondan bir şeyler eksilterek “onun tanıyamayacağı bir şekle sokun.” Bu yolla bizler onun aklını sınamak maksadı ile “bakalım onu tanımanın bir yolunu bulabilecek mi” hükümdarlığına yakışacak şekilde bir zekâ ve kavrayışı var mı “yoksa bulamayacak mı?”
42. Kadın hükümdar, Süleyman aleyhisselam’ın yanına “geldiğinde” tahtı ona gösterildi. Halbuki onu geride, kendi ülkesinde bırakıp gelmişti. Ona “denildi ki: Senin tahtın böyle midir?” Yani bizim bildiğimize göre senin pek büyük bir tahtın varmış. Acaba o, bizim sana gösterdiğimiz bu tahta benziyor mu? “O da: Tıpkı o, dedi.” Bu, kadının zeka ve ince kavrayışının bir ifadesidir. Gördüğü tahtta birtakım değişiklikler ve onun tanınmasını engelleyen unsurlar olduğu için onun kendi tahtı olduğunu söylemedi; ama onun kendi tahtı olmadığını da söylemedi. Çünkü tahtını tanımıştı. O bakımdan her iki durum hakkında da doğru kabul edilebilecek ve her iki anlama gelebilecek ihtimalli bir ifade kullandı. Süleyman aleyhisselam onun tahtını tanımasına ve akıllılığına hayret ederek, Yüce Allah’a da kendisine bu kadına verdiğinden daha büyük bağışlarda bulunduğundan şükrederek dedi ki:“Bize bundan” bu hükümdar kadından “önce ilim” hidâyet, akıl ve kararlılık “verildi ve biz teslim/müslüman olduk.” İşte asıl faydalı hidâyet ve ilim budur. Bu cümlenin, Sebe’ kraliçesinin söylediği sözlerden olma ihtimali de vardır. Yani “Biz, Süleyman’ın, bu tahtı çok uzaklardan buraya getirdiğini gördüğümüz ve kudretine tanık olduğumuz bu halden önce onun mülkü, saltanatı ve iktidarının gücü hakkında bilgi sahibi idik. O bakımdan ona itaat edip onun otoritesine boyun eğerek teslimiyetle geldik.”
43. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Daha önce Allah’ın dışında taptığı şeyler, onu” İslâm’a girmekten “alıkoymuştu.” Zira -o kadın, hakkı batıldan ayırt edebilecek zekâ ve kavrayışa sahip olmakla birlikte- batıl inanışlar, kalbin basiretini yok eder. “Çünkü o, kâfir bir topluma mensup idi.” Bu sebepten ötürü onların dinleri üzere devam etti. Bir kimsenin yaygın olan dine mensup kimselerden tek başına ayrılması ve aklı ile onların sapıklık ve hata içerisinde olduklarını görmesi, sürüp giden bir âdetin bu durumunu tespit edebilmesi, ender rastlanan bir hadisedir. O bakımdan bu kadının küfür üzere olması, garip karşılanacak bir şey değildi.
44. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam bu kadın hükümdarın, akılları hayrete düşürecek şekilde saltanatını görmesini istediğinden onun köşkteki oldukça geniş ve yüksek bir salona girmesini arzu etmişti. Burası, alt tarafından ırmaklar akan, sırçadan bir köşktü. “Ona: Köşke gir, denildi.” Billur, şeffaf olduğundan ve altındaki suyu üzerinde herhangi bir şey yokmuş gibi akıyor gösterdiğinden onu “görünce derin bir su sandı ve” o suya girmek için “(eteğini yukarı çekerek) ayaklarını açtı.” Bu da kadının akıllılığından ve edebinden kaynaklanmaktadır. Çünkü girmesi, emrolunan yere girmekten imtina etmemişti. Zira o, ancak kendisine ikramda bulunulsun diye çağırıldığını biliyordu. Diğer taraftan Süleyman aleyhisselam’ın hakimiyet ve tanziminden bu köşkü belli bir hikmete binaen yaptığını anlıyor ve gördüğü bunca şeyden sonra kötü herhangi bir durumla karşılaşacağından yana en ufak bir şüphe kalbinde bulunmuyordu. Kadın, suya girmek maksadıyla hazırlanınca Süleyman aleyhisselam ona:“Bu, billurdan yapılmış şeffaf ve düz bir zemindir.” O bakımdan ayaklarını açmana gerek yoktur. Kadın Süleyman aleyhisselam’ın yanına ulaşıp birtakım hususlara tanık olduktan sonra onun peygamberliğinin kesinlikle sabit olduğunu anlayıp küfründen döndü ve “dedi ki: Rabbim, gerçekten ben (şirk koşmakla) nefsime zulmettim. (Şimdi ise) Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” üce Allah’ın Sebe’ kraliçesi ve Süleyman aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenlere dair anlattıkları bunlardan ibarettir. Bunun dışında uydurma birtakım ek açıklamalarla İsrailî kıssaların, Yüce Allah’ın kelâmının tefsiri ile hiçbir ilgisi yoktur. Bunlar ancak hatadan korunmuş peygamberden geldiği bilinen delile bağlı olarak kabul edilebilirler. Bu konuda nakledilenlerin tamamı yahut pek çoğu ise bu delile uygun değildir. O bakımdan en sağlıklı karar, bu gibi ayrıntılardan ve açıklamalardan yüz çevirmek, bunları tefsirlere sokmamaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.