Lafzullah

Tafsir As-Saadi - Turkish — Kâf 50:1 – Tûr 52:41

Müellif / kaynak: Tafsir As-Saadi - Turkish

İçindekiler
  1. Kâf 50:1
  2. Kâf 50:2
  3. Kâf 50:3
  4. Kâf 50:4
  5. Kâf 50:5
  6. Kâf 50:6
  7. Kâf 50:7
  8. Kâf 50:8
  9. Kâf 50:9
  10. Kâf 50:10
  11. Kâf 50:11
  12. Kâf 50:12
  13. Kâf 50:13
  14. Kâf 50:14
  15. Kâf 50:15
  16. Kâf 50:16
  17. Kâf 50:17
  18. Kâf 50:18
  19. Kâf 50:19
  20. Kâf 50:20
  21. Kâf 50:21
  22. Kâf 50:22
  23. Kâf 50:23
  24. Kâf 50:24
  25. Kâf 50:25
  26. Kâf 50:26
  27. Kâf 50:27
  28. Kâf 50:28
  29. Kâf 50:29
  30. Kâf 50:30
  31. Kâf 50:31
  32. Kâf 50:32
  33. Kâf 50:33
  34. Kâf 50:34
  35. Kâf 50:35
  36. Kâf 50:36
  37. Kâf 50:37
  38. Kâf 50:38
  39. Kâf 50:39
  40. Kâf 50:40
  41. Kâf 50:41
  42. Kâf 50:42
  43. Kâf 50:43
  44. Kâf 50:44
  45. Kâf 50:45
  46. Zariyat 51:1
  47. Zariyat 51:2
  48. Zariyat 51:3
  49. Zariyat 51:4
  50. Zariyat 51:5
  51. Zariyat 51:6
  52. Zariyat 51:7
  53. Zariyat 51:8
  54. Zariyat 51:9
  55. Zariyat 51:10
  56. Zariyat 51:11
  57. Zariyat 51:12
  58. Zariyat 51:13
  59. Zariyat 51:14
  60. Zariyat 51:15
  61. Zariyat 51:16
  62. Zariyat 51:17
  63. Zariyat 51:18
  64. Zariyat 51:19
  65. Zariyat 51:20
  66. Zariyat 51:21
  67. Zariyat 51:22
  68. Zariyat 51:23
  69. Zariyat 51:24
  70. Zariyat 51:25
  71. Zariyat 51:26
  72. Zariyat 51:27
  73. Zariyat 51:28
  74. Zariyat 51:29
  75. Zariyat 51:30
  76. Zariyat 51:31
  77. Zariyat 51:32
  78. Zariyat 51:33
  79. Zariyat 51:34
  80. Zariyat 51:35
  81. Zariyat 51:36
  82. Zariyat 51:37
  83. Zariyat 51:38
  84. Zariyat 51:39
  85. Zariyat 51:40
  86. Zariyat 51:41
  87. Zariyat 51:42
  88. Zariyat 51:43
  89. Zariyat 51:44
  90. Zariyat 51:45
  91. Zariyat 51:46
  92. Zariyat 51:47
  93. Zariyat 51:48
  94. Zariyat 51:49
  95. Zariyat 51:50
  96. Zariyat 51:51
  97. Zariyat 51:52
  98. Zariyat 51:53
  99. Zariyat 51:54
  100. Zariyat 51:55
  101. Zariyat 51:56
  102. Zariyat 51:57
  103. Zariyat 51:58
  104. Zariyat 51:59
  105. Zariyat 51:60
  106. Tûr 52:1
  107. Tûr 52:2
  108. Tûr 52:3
  109. Tûr 52:4
  110. Tûr 52:5
  111. Tûr 52:6
  112. Tûr 52:7
  113. Tûr 52:8
  114. Tûr 52:9
  115. Tûr 52:10
  116. Tûr 52:11
  117. Tûr 52:12
  118. Tûr 52:13
  119. Tûr 52:14
  120. Tûr 52:15
  121. Tûr 52:16
  122. Tûr 52:17
  123. Tûr 52:18
  124. Tûr 52:19
  125. Tûr 52:20
  126. Tûr 52:21
  127. Tûr 52:22
  128. Tûr 52:23
  129. Tûr 52:24
  130. Tûr 52:25
  131. Tûr 52:26
  132. Tûr 52:27
  133. Tûr 52:28
  134. Tûr 52:29
  135. Tûr 52:30
  136. Tûr 52:31
  137. Tûr 52:32
  138. Tûr 52:33
  139. Tûr 52:34
  140. Tûr 52:35
  141. Tûr 52:36
  142. Tûr 52:37
  143. Tûr 52:38
  144. Tûr 52:39
  145. Tûr 52:40
  146. Tûr 52:41

Kâf 50:1

1- Kâf. Mecîd olan Kur’ân’a yemin olsun. 2- Doğrusu onlar içlerinden bir uyarıcı geldiğine şaştılar da o kafirler şöyle dediler:“Bu çok şaşılacak bir şey!” 3- “Öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı (dirileceğiz)?! Böyle bir dönüş, çok uzak bir ihtimal!” 4- Biz, yerin onlardan neyi eksilttiği pek iyi biliriz. Yanımızda da (her şeyi) kayıt altına alan bir Kitap vardır. (Mekke’de inmiştir. 45 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah, Mecid olan yani anlamları geniş kapsamlı, yüce, çok yönlü, pek bereketli, iyilikleri çok fazla olan Kur’ân’a yemin etmektedir. Mecd ve mecîd, niteliklerin geniş ve yüce olması demektir. Bu şekilde anılmaya en layık söz, elbette ki bu Kur’ân-ı Kerim’dir. O, öncekilerin ve sonrakilerin ilimlerini kapsadığı gibi en mükemmel şekli ile fesahatı, en akıcı lafızları, en geniş ve güzel manaları da ihtiva eden bir kitaptır. Bu da ona kâmil anlamı ile tabi olmayı, ona hemen itaat edip boyun eğmeyi ve onu lütfettiği için de Allah’a şükretmeyi gerektirir. 2. Ama insanların çoğu, Allah’ın nimetlerinin kadrini bilmemektedir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Rasûlullah’ı yalanlayanlar “içlerinden bir uyarıcı” kendilerine zararlı olacak şeylere karşı onları uyaran, faydalı olacak şeyleri emreden, kendi cinslerinden olan, ondan algılama imkânları bulunan ve durumunu, doğruluğunu bilmeleri mümkün olan böyle bir peygamber gelmesine “şaştılar.” Hiç de şaşmaları gerekmeyen böyle bir duruma şaştılar. Halbuki asıl buna hayret edenlerin akıllarına şaşılır. “O kafirler şöyle dediler…” zeka ve görüşlerindeki bir eksiklikten dolayı değil de sırf küfürleri ve yalanlamaları dolayısı ile “Bu, çok şaşılacak bir şey!” garip ve tuhaf bir şey! Onların bu şaşmalarında iki durum söz konusudur: Ya onlar hayret edip garip karşıladıklarını söylerken doğru söylemektedirler. Bu da onların son derece cahil ve kıt akıllı olduklarını, aklı başında bir kimsenin söylediği sözleri garip karşılayan bir deliye, bir süvarinin birkaç süvari ile karşılaşmasına şaşıran korkak bir kimseye ve cömertlerin cömertliklerini hayretle karşılayan cimriye benzediklerini ortaya koymaktadır. Bu durumdaki birisinin hayret etmesinden, hayret edilene herhangi bir zarar gelir mi? Böyle birisinin hayret etmesi, onun cahilliğinin ve haksızlığının ileri derecede oluşundan başka bir şeye delil olabilir mi? Yahut da onlar, kendilerinin hatalı olduklarını bile bile bu işe hayret etmektedirler. Bu ise en büyük ve en çirkin bir zulümdür. 3. Daha sonra Yüce Allah, onların neye şaştıklarını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı (dirileceğiz)?! Böyle bir dönüş, çok uzak bir ihtimal!” Onlar, gücü her şeye yeten, her bakımdan kamil olan Yüce Allah’ın kudretini, bütün yönleri ile âciz ve muhtaç olan kulun kudretine kıyasladılar. Hiçbir bilgisi olmayan cahili, her şeyi bilene kıyas ettiler. 4. Halbuki O, berzahta kaldıkları süre içerisinde yerin onların cesetlerinden neyi eksilttiğini muhakkak bilir. Üstelik O, bunları kendi katında bulunan ve her türlü değişklikten yana korunmuş olan Kitab’ında tek tek kaydetmiştir. Bu kitap, hayatlarında ve ölümlerinde karşı karşıya kalacakları her bir şeyi içermektedir. Bu buyrukta Yüce Allah'ın, kendisinden başka hiçbir kimsenin bilmediği kamil ve geniş bir ilme sahip olması, ölüleri diriltmeye kadir olduğuna delil gösterilmektedir.

Kâf 50:2

1- Kâf. Mecîd olan Kur’ân’a yemin olsun. 2- Doğrusu onlar içlerinden bir uyarıcı geldiğine şaştılar da o kafirler şöyle dediler:“Bu çok şaşılacak bir şey!” 3- “Öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı (dirileceğiz)?! Böyle bir dönüş, çok uzak bir ihtimal!” 4- Biz, yerin onlardan neyi eksilttiği pek iyi biliriz. Yanımızda da (her şeyi) kayıt altına alan bir Kitap vardır. (Mekke’de inmiştir. 45 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah, Mecid olan yani anlamları geniş kapsamlı, yüce, çok yönlü, pek bereketli, iyilikleri çok fazla olan Kur’ân’a yemin etmektedir. Mecd ve mecîd, niteliklerin geniş ve yüce olması demektir. Bu şekilde anılmaya en layık söz, elbette ki bu Kur’ân-ı Kerim’dir. O, öncekilerin ve sonrakilerin ilimlerini kapsadığı gibi en mükemmel şekli ile fesahatı, en akıcı lafızları, en geniş ve güzel manaları da ihtiva eden bir kitaptır. Bu da ona kâmil anlamı ile tabi olmayı, ona hemen itaat edip boyun eğmeyi ve onu lütfettiği için de Allah’a şükretmeyi gerektirir. 2. Ama insanların çoğu, Allah’ın nimetlerinin kadrini bilmemektedir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Rasûlullah’ı yalanlayanlar “içlerinden bir uyarıcı” kendilerine zararlı olacak şeylere karşı onları uyaran, faydalı olacak şeyleri emreden, kendi cinslerinden olan, ondan algılama imkânları bulunan ve durumunu, doğruluğunu bilmeleri mümkün olan böyle bir peygamber gelmesine “şaştılar.” Hiç de şaşmaları gerekmeyen böyle bir duruma şaştılar. Halbuki asıl buna hayret edenlerin akıllarına şaşılır. “O kafirler şöyle dediler…” zeka ve görüşlerindeki bir eksiklikten dolayı değil de sırf küfürleri ve yalanlamaları dolayısı ile “Bu, çok şaşılacak bir şey!” garip ve tuhaf bir şey! Onların bu şaşmalarında iki durum söz konusudur: Ya onlar hayret edip garip karşıladıklarını söylerken doğru söylemektedirler. Bu da onların son derece cahil ve kıt akıllı olduklarını, aklı başında bir kimsenin söylediği sözleri garip karşılayan bir deliye, bir süvarinin birkaç süvari ile karşılaşmasına şaşıran korkak bir kimseye ve cömertlerin cömertliklerini hayretle karşılayan cimriye benzediklerini ortaya koymaktadır. Bu durumdaki birisinin hayret etmesinden, hayret edilene herhangi bir zarar gelir mi? Böyle birisinin hayret etmesi, onun cahilliğinin ve haksızlığının ileri derecede oluşundan başka bir şeye delil olabilir mi? Yahut da onlar, kendilerinin hatalı olduklarını bile bile bu işe hayret etmektedirler. Bu ise en büyük ve en çirkin bir zulümdür. 3. Daha sonra Yüce Allah, onların neye şaştıklarını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı (dirileceğiz)?! Böyle bir dönüş, çok uzak bir ihtimal!” Onlar, gücü her şeye yeten, her bakımdan kamil olan Yüce Allah’ın kudretini, bütün yönleri ile âciz ve muhtaç olan kulun kudretine kıyasladılar. Hiçbir bilgisi olmayan cahili, her şeyi bilene kıyas ettiler. 4. Halbuki O, berzahta kaldıkları süre içerisinde yerin onların cesetlerinden neyi eksilttiğini muhakkak bilir. Üstelik O, bunları kendi katında bulunan ve her türlü değişklikten yana korunmuş olan Kitab’ında tek tek kaydetmiştir. Bu kitap, hayatlarında ve ölümlerinde karşı karşıya kalacakları her bir şeyi içermektedir. Bu buyrukta Yüce Allah'ın, kendisinden başka hiçbir kimsenin bilmediği kamil ve geniş bir ilme sahip olması, ölüleri diriltmeye kadir olduğuna delil gösterilmektedir.

Kâf 50:3

1- Kâf. Mecîd olan Kur’ân’a yemin olsun. 2- Doğrusu onlar içlerinden bir uyarıcı geldiğine şaştılar da o kafirler şöyle dediler:“Bu çok şaşılacak bir şey!” 3- “Öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı (dirileceğiz)?! Böyle bir dönüş, çok uzak bir ihtimal!” 4- Biz, yerin onlardan neyi eksilttiği pek iyi biliriz. Yanımızda da (her şeyi) kayıt altına alan bir Kitap vardır. (Mekke’de inmiştir. 45 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah, Mecid olan yani anlamları geniş kapsamlı, yüce, çok yönlü, pek bereketli, iyilikleri çok fazla olan Kur’ân’a yemin etmektedir. Mecd ve mecîd, niteliklerin geniş ve yüce olması demektir. Bu şekilde anılmaya en layık söz, elbette ki bu Kur’ân-ı Kerim’dir. O, öncekilerin ve sonrakilerin ilimlerini kapsadığı gibi en mükemmel şekli ile fesahatı, en akıcı lafızları, en geniş ve güzel manaları da ihtiva eden bir kitaptır. Bu da ona kâmil anlamı ile tabi olmayı, ona hemen itaat edip boyun eğmeyi ve onu lütfettiği için de Allah’a şükretmeyi gerektirir. 2. Ama insanların çoğu, Allah’ın nimetlerinin kadrini bilmemektedir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Rasûlullah’ı yalanlayanlar “içlerinden bir uyarıcı” kendilerine zararlı olacak şeylere karşı onları uyaran, faydalı olacak şeyleri emreden, kendi cinslerinden olan, ondan algılama imkânları bulunan ve durumunu, doğruluğunu bilmeleri mümkün olan böyle bir peygamber gelmesine “şaştılar.” Hiç de şaşmaları gerekmeyen böyle bir duruma şaştılar. Halbuki asıl buna hayret edenlerin akıllarına şaşılır. “O kafirler şöyle dediler…” zeka ve görüşlerindeki bir eksiklikten dolayı değil de sırf küfürleri ve yalanlamaları dolayısı ile “Bu, çok şaşılacak bir şey!” garip ve tuhaf bir şey! Onların bu şaşmalarında iki durum söz konusudur: Ya onlar hayret edip garip karşıladıklarını söylerken doğru söylemektedirler. Bu da onların son derece cahil ve kıt akıllı olduklarını, aklı başında bir kimsenin söylediği sözleri garip karşılayan bir deliye, bir süvarinin birkaç süvari ile karşılaşmasına şaşıran korkak bir kimseye ve cömertlerin cömertliklerini hayretle karşılayan cimriye benzediklerini ortaya koymaktadır. Bu durumdaki birisinin hayret etmesinden, hayret edilene herhangi bir zarar gelir mi? Böyle birisinin hayret etmesi, onun cahilliğinin ve haksızlığının ileri derecede oluşundan başka bir şeye delil olabilir mi? Yahut da onlar, kendilerinin hatalı olduklarını bile bile bu işe hayret etmektedirler. Bu ise en büyük ve en çirkin bir zulümdür. 3. Daha sonra Yüce Allah, onların neye şaştıklarını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı (dirileceğiz)?! Böyle bir dönüş, çok uzak bir ihtimal!” Onlar, gücü her şeye yeten, her bakımdan kamil olan Yüce Allah’ın kudretini, bütün yönleri ile âciz ve muhtaç olan kulun kudretine kıyasladılar. Hiçbir bilgisi olmayan cahili, her şeyi bilene kıyas ettiler. 4. Halbuki O, berzahta kaldıkları süre içerisinde yerin onların cesetlerinden neyi eksilttiğini muhakkak bilir. Üstelik O, bunları kendi katında bulunan ve her türlü değişklikten yana korunmuş olan Kitab’ında tek tek kaydetmiştir. Bu kitap, hayatlarında ve ölümlerinde karşı karşıya kalacakları her bir şeyi içermektedir. Bu buyrukta Yüce Allah'ın, kendisinden başka hiçbir kimsenin bilmediği kamil ve geniş bir ilme sahip olması, ölüleri diriltmeye kadir olduğuna delil gösterilmektedir.

Kâf 50:4

1- Kâf. Mecîd olan Kur’ân’a yemin olsun. 2- Doğrusu onlar içlerinden bir uyarıcı geldiğine şaştılar da o kafirler şöyle dediler:“Bu çok şaşılacak bir şey!” 3- “Öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı (dirileceğiz)?! Böyle bir dönüş, çok uzak bir ihtimal!” 4- Biz, yerin onlardan neyi eksilttiği pek iyi biliriz. Yanımızda da (her şeyi) kayıt altına alan bir Kitap vardır. (Mekke’de inmiştir. 45 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah, Mecid olan yani anlamları geniş kapsamlı, yüce, çok yönlü, pek bereketli, iyilikleri çok fazla olan Kur’ân’a yemin etmektedir. Mecd ve mecîd, niteliklerin geniş ve yüce olması demektir. Bu şekilde anılmaya en layık söz, elbette ki bu Kur’ân-ı Kerim’dir. O, öncekilerin ve sonrakilerin ilimlerini kapsadığı gibi en mükemmel şekli ile fesahatı, en akıcı lafızları, en geniş ve güzel manaları da ihtiva eden bir kitaptır. Bu da ona kâmil anlamı ile tabi olmayı, ona hemen itaat edip boyun eğmeyi ve onu lütfettiği için de Allah’a şükretmeyi gerektirir. 2. Ama insanların çoğu, Allah’ın nimetlerinin kadrini bilmemektedir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Rasûlullah’ı yalanlayanlar “içlerinden bir uyarıcı” kendilerine zararlı olacak şeylere karşı onları uyaran, faydalı olacak şeyleri emreden, kendi cinslerinden olan, ondan algılama imkânları bulunan ve durumunu, doğruluğunu bilmeleri mümkün olan böyle bir peygamber gelmesine “şaştılar.” Hiç de şaşmaları gerekmeyen böyle bir duruma şaştılar. Halbuki asıl buna hayret edenlerin akıllarına şaşılır. “O kafirler şöyle dediler…” zeka ve görüşlerindeki bir eksiklikten dolayı değil de sırf küfürleri ve yalanlamaları dolayısı ile “Bu, çok şaşılacak bir şey!” garip ve tuhaf bir şey! Onların bu şaşmalarında iki durum söz konusudur: Ya onlar hayret edip garip karşıladıklarını söylerken doğru söylemektedirler. Bu da onların son derece cahil ve kıt akıllı olduklarını, aklı başında bir kimsenin söylediği sözleri garip karşılayan bir deliye, bir süvarinin birkaç süvari ile karşılaşmasına şaşıran korkak bir kimseye ve cömertlerin cömertliklerini hayretle karşılayan cimriye benzediklerini ortaya koymaktadır. Bu durumdaki birisinin hayret etmesinden, hayret edilene herhangi bir zarar gelir mi? Böyle birisinin hayret etmesi, onun cahilliğinin ve haksızlığının ileri derecede oluşundan başka bir şeye delil olabilir mi? Yahut da onlar, kendilerinin hatalı olduklarını bile bile bu işe hayret etmektedirler. Bu ise en büyük ve en çirkin bir zulümdür. 3. Daha sonra Yüce Allah, onların neye şaştıklarını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı (dirileceğiz)?! Böyle bir dönüş, çok uzak bir ihtimal!” Onlar, gücü her şeye yeten, her bakımdan kamil olan Yüce Allah’ın kudretini, bütün yönleri ile âciz ve muhtaç olan kulun kudretine kıyasladılar. Hiçbir bilgisi olmayan cahili, her şeyi bilene kıyas ettiler. 4. Halbuki O, berzahta kaldıkları süre içerisinde yerin onların cesetlerinden neyi eksilttiğini muhakkak bilir. Üstelik O, bunları kendi katında bulunan ve her türlü değişklikten yana korunmuş olan Kitab’ında tek tek kaydetmiştir. Bu kitap, hayatlarında ve ölümlerinde karşı karşıya kalacakları her bir şeyi içermektedir. Bu buyrukta Yüce Allah'ın, kendisinden başka hiçbir kimsenin bilmediği kamil ve geniş bir ilme sahip olması, ölüleri diriltmeye kadir olduğuna delil gösterilmektedir.

Kâf 50:5

5- Doğrusu onlar, hak kendilerine geldiği zaman onu yalanladılar. Şimdi karmakarışık ve şaşkın bir hal içindeler. 5. “Doğrusu” onların söyledikleri sözler, inat ve doğruyu yalanlamaktan ibarettir. Onlar doğruluğun en üstün seviyesinde bulunan “hak kendilerine geldiği zaman onu yalanladılar. Şimdi karmakarışık ve şaşkın bir hal içindeler.” İşleri karmakarışık ve şüphelidir. Hiçbir şeyde sebat gösteremezler, herhangi bir noktada istikrarları yoktur. Senin hakkında kimi zaman sen sihirbazsın, kimi zaman delisin, kimi zaman şairsin, derler. Kur’ân-ı Kerim hakkındaki kanaatleri de bu şekilde türlü karmaşıktır. Onların her birisi kendi bozuk kanaatine göre bir şeyler söylemektedir. Hakkı yalanlayan herkesin hali de budur. O karmakarışık ve şaşkın bir hal içinde kalır. Herhangi bir şekilde onun istikrarı söz konusu olmaz. Bütün işleri çelişkili ve tutarsızdır. Diğer taraftan hakka uyan ve onu hakkı tasdik eden kimsenin işi ise dosdoğrudur, yolu mutedildir ve işi ile sözü birbirini tutar.

Kâf 50:6

6- Üstlerindeki göğe bakmazlar mı biz onu nasıl bina edip süslemişiz? Onun hiçbir deliği-gediği de yoktur. 7- Yeri de yayıp döşedik, oraya sabit dağlar yerleştirdik ve orada göz alıcı her çeşitten bitkiler bitirdik. 8- Allah'a yönelen her bir kula basiret ve öğüt olsun diye (yaptık bunları). 9,10- Gökten de bereketli bir su indiririz de onunla bahçeler, biçilecek ekin taneleri ve üst üste dizili meyve tomurcukları olan yüksek hurma ağaçları bitiririz. 11- Kullara rızık olması için. Bir de o suyla ölü bir beldeye hayat veririz. İşte (kabirlerden) çıkış da böyledir. 6. Yüce Allah, yalanlayıcıların halini ve onları yerdiği hususları söz konusu ettikten sonra gerektiği gibi ibret alıp onların delil oldukları gerçekleri görmeleri için onları âfâkî/kevni âyetleri üzerinde düşünmeye çağırmakta ve şöyle buyurmaktadır: "Üstlerindeki göğe bakmazlar mı biz onu nasıl bina edip süslemişiz? Onun hiçbir deliği-gediği de yoktur.” Böyle bir bakışın herhangi bir külfeti, yorgunluğu gerektiren herhangi bir tarafı yoktur. Böyle bir bakış gayet kolaydır. O halde göğün dört bir yanının nasıl pürüzsüz olduğuna, yapısının sağlamlığına, yıldız ve gezegenlerle süslenmiş olduğuna niye bakmıyorlar? Bu yıldızlar son derece güzel ve tatlı bir görünüm içerisinde ufukta bir uçtan diğerine kadar yayılmışlardır. Gökte herhangi bir kusur, bir gedik, bir tutarsızlık ve bir dengesizlik görülmemektedir. Allah orayı yeryüzünde yaşayanlara adeta bir tavan kılmış, orada kendileri için zorunlu ve faydalarına olan pek çok şeyi var etmiştir. 7. Yeryüzüne de bakmazlar mı? Biz “yeri de yayıp döşedik.” Onu alabildiğine genişlettik. Orada canlılar yerleşebilmekte, istikrar bulmaktadırlar. Orası, canlıların bütün maslahatlarına cevap verecek haldedir. “oraya sabit dağlar yerleştirdik” Yeri sarsıntılardan ve çalkalanmalardan koruması ve sabit kalması için köklü dağlarla sağlamlaştırdık. “Orada göz alıcı her çeşitten bitkiler bitirdik.” Bakanlara neşe veren, basiret gözü ile görenleri hayrette bırakan ve beğenilerini kazanan, gözlere aydınlık veren, Âdemoğullarının ve hayvanlarının yemeleri ve menfaatleri için her türlü bitkiden bitirmiştir. 8-11. Bu faydalı bitkiler arasındanda özellikle üzüm, nar, turunç, elma vb. gibi çeşitli lezzetli meyveleri ihtiva eden bahçeleri zikretmiştir. Yine uzun boylu hurma ağaçları da bunlardandır ki oların hem uzun süre faydaları vardır hem de gövdeleri göğe doğru alabildiğine yükselir, boy atarlar. Çoğu ağaçlar ise bu kadar uzun değildir. Salkımlarından taze tomurcuklar çıkar. Kullar da bunlardan katık ve meyve olarak rızıklanırlar, yararlanırlar. Kimisini yerler, kimisini de kendileri ve davarları için saklarlar. Yüce Allah’ın yağmur ile ve bu yağmurun bir neticesi olan yeryüzündeki ve yer altındaki nehirler ile çıkarttığı buğday, arpa, mısır, pirinç, darı ve buna benzer “biçilen ekin taneleri” de bu bitkilerdendir. İşte bütün bu varlıklara bakmak, cahilliğin körlüğünden kurtulmayı sağlayana bir “basiret”tir. Bunlar ayrıca “öğüt” için yaratılmıştır. Kul, bunlar vasıtası ile din ve dünyasında kendisi ile yararlanacağı şeyleri düşünüp öğüt alır. Allah’ın ve peygamberlerinin verdiği haberleri hatırlar, bunlar üzerinde ibretle düşünür. Ancak bu, herkes için böyle değildir. Aksine bunlar “Allah'a yönelen her bir kul” için böyledir. Allah’a muhabbet, korku ve ümit ile, O’nun davetçisinin çağrısını kabul ederek yönelenler için böyledir. Yalanlayıp yüz çevirene gelince âyetlerin ve uyarıların iman etmeyen bir kavme fayda vermediği açıktır. Özetle bunlardaki göz kamaştırıcı yaratılış, güç ve sağlamlık, Yüce Allah’ın kudretinin kemaline delildir. Bunlardaki güzellik, her şeyin sağlam yapılmış olması, harikulade yaratılış, Allah’ın “ahkemu’l-hakimîn” olduğunu gösterir ve her şeyi bildiğini ortaya koyar. Bunlardaki kulların menfaatine ve maslahatına olan şeyler, Yüce Allah’ın her şeyi kuşatmış olan rahmetine, bütün canlıları kaplamış olan cömertliğine delildir. Bunlardaki yaratılışın azameti, olağanüstü güzellik, Yüce Allah’ın tek, eşsiz ve samed olduğuna, hiçbir eş ve evlat edinmediğine, hiçbir kimsenin O’nun dengi olmadığına, ibadetin, önünde zilletle eğilmenin, sevgi ile bağlanmanın, kendisinden başkası için asla söz konusu olamayacağına delildir. Ölümünden sonra yeryüzünün hayat bulması da Allah’ın, amellerin karşılıklarını vermek üzere ölüleri dirilteceğine delildir. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Bir de o suyla ölü bir beldeye hayat veririz. İşte (kabirlerden) çıkış da böyledir.” Yüce Allah, gökteki ve yerdeki âyetleri/delilleri hatırlattıktan sonra daha önceki ümmetlerin azapla yakalanışlarını hatırlatarak muhataplara yalanlamalarını sürdürmemelerini bildirmekte ve onları uyarmaktadır. Böyle devam edecek olurlarsa, kendilerinden önceki inkarcı benzerlerinin başına gelen musibetler, onların da başına gelecektir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Kâf 50:7

6- Üstlerindeki göğe bakmazlar mı biz onu nasıl bina edip süslemişiz? Onun hiçbir deliği-gediği de yoktur. 7- Yeri de yayıp döşedik, oraya sabit dağlar yerleştirdik ve orada göz alıcı her çeşitten bitkiler bitirdik. 8- Allah'a yönelen her bir kula basiret ve öğüt olsun diye (yaptık bunları). 9,10- Gökten de bereketli bir su indiririz de onunla bahçeler, biçilecek ekin taneleri ve üst üste dizili meyve tomurcukları olan yüksek hurma ağaçları bitiririz. 11- Kullara rızık olması için. Bir de o suyla ölü bir beldeye hayat veririz. İşte (kabirlerden) çıkış da böyledir. 6. Yüce Allah, yalanlayıcıların halini ve onları yerdiği hususları söz konusu ettikten sonra gerektiği gibi ibret alıp onların delil oldukları gerçekleri görmeleri için onları âfâkî/kevni âyetleri üzerinde düşünmeye çağırmakta ve şöyle buyurmaktadır: "Üstlerindeki göğe bakmazlar mı biz onu nasıl bina edip süslemişiz? Onun hiçbir deliği-gediği de yoktur.” Böyle bir bakışın herhangi bir külfeti, yorgunluğu gerektiren herhangi bir tarafı yoktur. Böyle bir bakış gayet kolaydır. O halde göğün dört bir yanının nasıl pürüzsüz olduğuna, yapısının sağlamlığına, yıldız ve gezegenlerle süslenmiş olduğuna niye bakmıyorlar? Bu yıldızlar son derece güzel ve tatlı bir görünüm içerisinde ufukta bir uçtan diğerine kadar yayılmışlardır. Gökte herhangi bir kusur, bir gedik, bir tutarsızlık ve bir dengesizlik görülmemektedir. Allah orayı yeryüzünde yaşayanlara adeta bir tavan kılmış, orada kendileri için zorunlu ve faydalarına olan pek çok şeyi var etmiştir. 7. Yeryüzüne de bakmazlar mı? Biz “yeri de yayıp döşedik.” Onu alabildiğine genişlettik. Orada canlılar yerleşebilmekte, istikrar bulmaktadırlar. Orası, canlıların bütün maslahatlarına cevap verecek haldedir. “oraya sabit dağlar yerleştirdik” Yeri sarsıntılardan ve çalkalanmalardan koruması ve sabit kalması için köklü dağlarla sağlamlaştırdık. “Orada göz alıcı her çeşitten bitkiler bitirdik.” Bakanlara neşe veren, basiret gözü ile görenleri hayrette bırakan ve beğenilerini kazanan, gözlere aydınlık veren, Âdemoğullarının ve hayvanlarının yemeleri ve menfaatleri için her türlü bitkiden bitirmiştir. 8-11. Bu faydalı bitkiler arasındanda özellikle üzüm, nar, turunç, elma vb. gibi çeşitli lezzetli meyveleri ihtiva eden bahçeleri zikretmiştir. Yine uzun boylu hurma ağaçları da bunlardandır ki oların hem uzun süre faydaları vardır hem de gövdeleri göğe doğru alabildiğine yükselir, boy atarlar. Çoğu ağaçlar ise bu kadar uzun değildir. Salkımlarından taze tomurcuklar çıkar. Kullar da bunlardan katık ve meyve olarak rızıklanırlar, yararlanırlar. Kimisini yerler, kimisini de kendileri ve davarları için saklarlar. Yüce Allah’ın yağmur ile ve bu yağmurun bir neticesi olan yeryüzündeki ve yer altındaki nehirler ile çıkarttığı buğday, arpa, mısır, pirinç, darı ve buna benzer “biçilen ekin taneleri” de bu bitkilerdendir. İşte bütün bu varlıklara bakmak, cahilliğin körlüğünden kurtulmayı sağlayana bir “basiret”tir. Bunlar ayrıca “öğüt” için yaratılmıştır. Kul, bunlar vasıtası ile din ve dünyasında kendisi ile yararlanacağı şeyleri düşünüp öğüt alır. Allah’ın ve peygamberlerinin verdiği haberleri hatırlar, bunlar üzerinde ibretle düşünür. Ancak bu, herkes için böyle değildir. Aksine bunlar “Allah'a yönelen her bir kul” için böyledir. Allah’a muhabbet, korku ve ümit ile, O’nun davetçisinin çağrısını kabul ederek yönelenler için böyledir. Yalanlayıp yüz çevirene gelince âyetlerin ve uyarıların iman etmeyen bir kavme fayda vermediği açıktır. Özetle bunlardaki göz kamaştırıcı yaratılış, güç ve sağlamlık, Yüce Allah’ın kudretinin kemaline delildir. Bunlardaki güzellik, her şeyin sağlam yapılmış olması, harikulade yaratılış, Allah’ın “ahkemu’l-hakimîn” olduğunu gösterir ve her şeyi bildiğini ortaya koyar. Bunlardaki kulların menfaatine ve maslahatına olan şeyler, Yüce Allah’ın her şeyi kuşatmış olan rahmetine, bütün canlıları kaplamış olan cömertliğine delildir. Bunlardaki yaratılışın azameti, olağanüstü güzellik, Yüce Allah’ın tek, eşsiz ve samed olduğuna, hiçbir eş ve evlat edinmediğine, hiçbir kimsenin O’nun dengi olmadığına, ibadetin, önünde zilletle eğilmenin, sevgi ile bağlanmanın, kendisinden başkası için asla söz konusu olamayacağına delildir. Ölümünden sonra yeryüzünün hayat bulması da Allah’ın, amellerin karşılıklarını vermek üzere ölüleri dirilteceğine delildir. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Bir de o suyla ölü bir beldeye hayat veririz. İşte (kabirlerden) çıkış da böyledir.” Yüce Allah, gökteki ve yerdeki âyetleri/delilleri hatırlattıktan sonra daha önceki ümmetlerin azapla yakalanışlarını hatırlatarak muhataplara yalanlamalarını sürdürmemelerini bildirmekte ve onları uyarmaktadır. Böyle devam edecek olurlarsa, kendilerinden önceki inkarcı benzerlerinin başına gelen musibetler, onların da başına gelecektir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Kâf 50:8

6- Üstlerindeki göğe bakmazlar mı biz onu nasıl bina edip süslemişiz? Onun hiçbir deliği-gediği de yoktur. 7- Yeri de yayıp döşedik, oraya sabit dağlar yerleştirdik ve orada göz alıcı her çeşitten bitkiler bitirdik. 8- Allah'a yönelen her bir kula basiret ve öğüt olsun diye (yaptık bunları). 9,10- Gökten de bereketli bir su indiririz de onunla bahçeler, biçilecek ekin taneleri ve üst üste dizili meyve tomurcukları olan yüksek hurma ağaçları bitiririz. 11- Kullara rızık olması için. Bir de o suyla ölü bir beldeye hayat veririz. İşte (kabirlerden) çıkış da böyledir. 6. Yüce Allah, yalanlayıcıların halini ve onları yerdiği hususları söz konusu ettikten sonra gerektiği gibi ibret alıp onların delil oldukları gerçekleri görmeleri için onları âfâkî/kevni âyetleri üzerinde düşünmeye çağırmakta ve şöyle buyurmaktadır: "Üstlerindeki göğe bakmazlar mı biz onu nasıl bina edip süslemişiz? Onun hiçbir deliği-gediği de yoktur.” Böyle bir bakışın herhangi bir külfeti, yorgunluğu gerektiren herhangi bir tarafı yoktur. Böyle bir bakış gayet kolaydır. O halde göğün dört bir yanının nasıl pürüzsüz olduğuna, yapısının sağlamlığına, yıldız ve gezegenlerle süslenmiş olduğuna niye bakmıyorlar? Bu yıldızlar son derece güzel ve tatlı bir görünüm içerisinde ufukta bir uçtan diğerine kadar yayılmışlardır. Gökte herhangi bir kusur, bir gedik, bir tutarsızlık ve bir dengesizlik görülmemektedir. Allah orayı yeryüzünde yaşayanlara adeta bir tavan kılmış, orada kendileri için zorunlu ve faydalarına olan pek çok şeyi var etmiştir. 7. Yeryüzüne de bakmazlar mı? Biz “yeri de yayıp döşedik.” Onu alabildiğine genişlettik. Orada canlılar yerleşebilmekte, istikrar bulmaktadırlar. Orası, canlıların bütün maslahatlarına cevap verecek haldedir. “oraya sabit dağlar yerleştirdik” Yeri sarsıntılardan ve çalkalanmalardan koruması ve sabit kalması için köklü dağlarla sağlamlaştırdık. “Orada göz alıcı her çeşitten bitkiler bitirdik.” Bakanlara neşe veren, basiret gözü ile görenleri hayrette bırakan ve beğenilerini kazanan, gözlere aydınlık veren, Âdemoğullarının ve hayvanlarının yemeleri ve menfaatleri için her türlü bitkiden bitirmiştir. 8-11. Bu faydalı bitkiler arasındanda özellikle üzüm, nar, turunç, elma vb. gibi çeşitli lezzetli meyveleri ihtiva eden bahçeleri zikretmiştir. Yine uzun boylu hurma ağaçları da bunlardandır ki oların hem uzun süre faydaları vardır hem de gövdeleri göğe doğru alabildiğine yükselir, boy atarlar. Çoğu ağaçlar ise bu kadar uzun değildir. Salkımlarından taze tomurcuklar çıkar. Kullar da bunlardan katık ve meyve olarak rızıklanırlar, yararlanırlar. Kimisini yerler, kimisini de kendileri ve davarları için saklarlar. Yüce Allah’ın yağmur ile ve bu yağmurun bir neticesi olan yeryüzündeki ve yer altındaki nehirler ile çıkarttığı buğday, arpa, mısır, pirinç, darı ve buna benzer “biçilen ekin taneleri” de bu bitkilerdendir. İşte bütün bu varlıklara bakmak, cahilliğin körlüğünden kurtulmayı sağlayana bir “basiret”tir. Bunlar ayrıca “öğüt” için yaratılmıştır. Kul, bunlar vasıtası ile din ve dünyasında kendisi ile yararlanacağı şeyleri düşünüp öğüt alır. Allah’ın ve peygamberlerinin verdiği haberleri hatırlar, bunlar üzerinde ibretle düşünür. Ancak bu, herkes için böyle değildir. Aksine bunlar “Allah'a yönelen her bir kul” için böyledir. Allah’a muhabbet, korku ve ümit ile, O’nun davetçisinin çağrısını kabul ederek yönelenler için böyledir. Yalanlayıp yüz çevirene gelince âyetlerin ve uyarıların iman etmeyen bir kavme fayda vermediği açıktır. Özetle bunlardaki göz kamaştırıcı yaratılış, güç ve sağlamlık, Yüce Allah’ın kudretinin kemaline delildir. Bunlardaki güzellik, her şeyin sağlam yapılmış olması, harikulade yaratılış, Allah’ın “ahkemu’l-hakimîn” olduğunu gösterir ve her şeyi bildiğini ortaya koyar. Bunlardaki kulların menfaatine ve maslahatına olan şeyler, Yüce Allah’ın her şeyi kuşatmış olan rahmetine, bütün canlıları kaplamış olan cömertliğine delildir. Bunlardaki yaratılışın azameti, olağanüstü güzellik, Yüce Allah’ın tek, eşsiz ve samed olduğuna, hiçbir eş ve evlat edinmediğine, hiçbir kimsenin O’nun dengi olmadığına, ibadetin, önünde zilletle eğilmenin, sevgi ile bağlanmanın, kendisinden başkası için asla söz konusu olamayacağına delildir. Ölümünden sonra yeryüzünün hayat bulması da Allah’ın, amellerin karşılıklarını vermek üzere ölüleri dirilteceğine delildir. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Bir de o suyla ölü bir beldeye hayat veririz. İşte (kabirlerden) çıkış da böyledir.” Yüce Allah, gökteki ve yerdeki âyetleri/delilleri hatırlattıktan sonra daha önceki ümmetlerin azapla yakalanışlarını hatırlatarak muhataplara yalanlamalarını sürdürmemelerini bildirmekte ve onları uyarmaktadır. Böyle devam edecek olurlarsa, kendilerinden önceki inkarcı benzerlerinin başına gelen musibetler, onların da başına gelecektir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Kâf 50:9

6- Üstlerindeki göğe bakmazlar mı biz onu nasıl bina edip süslemişiz? Onun hiçbir deliği-gediği de yoktur. 7- Yeri de yayıp döşedik, oraya sabit dağlar yerleştirdik ve orada göz alıcı her çeşitten bitkiler bitirdik. 8- Allah'a yönelen her bir kula basiret ve öğüt olsun diye (yaptık bunları). 9,10- Gökten de bereketli bir su indiririz de onunla bahçeler, biçilecek ekin taneleri ve üst üste dizili meyve tomurcukları olan yüksek hurma ağaçları bitiririz. 11- Kullara rızık olması için. Bir de o suyla ölü bir beldeye hayat veririz. İşte (kabirlerden) çıkış da böyledir. 6. Yüce Allah, yalanlayıcıların halini ve onları yerdiği hususları söz konusu ettikten sonra gerektiği gibi ibret alıp onların delil oldukları gerçekleri görmeleri için onları âfâkî/kevni âyetleri üzerinde düşünmeye çağırmakta ve şöyle buyurmaktadır: "Üstlerindeki göğe bakmazlar mı biz onu nasıl bina edip süslemişiz? Onun hiçbir deliği-gediği de yoktur.” Böyle bir bakışın herhangi bir külfeti, yorgunluğu gerektiren herhangi bir tarafı yoktur. Böyle bir bakış gayet kolaydır. O halde göğün dört bir yanının nasıl pürüzsüz olduğuna, yapısının sağlamlığına, yıldız ve gezegenlerle süslenmiş olduğuna niye bakmıyorlar? Bu yıldızlar son derece güzel ve tatlı bir görünüm içerisinde ufukta bir uçtan diğerine kadar yayılmışlardır. Gökte herhangi bir kusur, bir gedik, bir tutarsızlık ve bir dengesizlik görülmemektedir. Allah orayı yeryüzünde yaşayanlara adeta bir tavan kılmış, orada kendileri için zorunlu ve faydalarına olan pek çok şeyi var etmiştir. 7. Yeryüzüne de bakmazlar mı? Biz “yeri de yayıp döşedik.” Onu alabildiğine genişlettik. Orada canlılar yerleşebilmekte, istikrar bulmaktadırlar. Orası, canlıların bütün maslahatlarına cevap verecek haldedir. “oraya sabit dağlar yerleştirdik” Yeri sarsıntılardan ve çalkalanmalardan koruması ve sabit kalması için köklü dağlarla sağlamlaştırdık. “Orada göz alıcı her çeşitten bitkiler bitirdik.” Bakanlara neşe veren, basiret gözü ile görenleri hayrette bırakan ve beğenilerini kazanan, gözlere aydınlık veren, Âdemoğullarının ve hayvanlarının yemeleri ve menfaatleri için her türlü bitkiden bitirmiştir. 8-11. Bu faydalı bitkiler arasındanda özellikle üzüm, nar, turunç, elma vb. gibi çeşitli lezzetli meyveleri ihtiva eden bahçeleri zikretmiştir. Yine uzun boylu hurma ağaçları da bunlardandır ki oların hem uzun süre faydaları vardır hem de gövdeleri göğe doğru alabildiğine yükselir, boy atarlar. Çoğu ağaçlar ise bu kadar uzun değildir. Salkımlarından taze tomurcuklar çıkar. Kullar da bunlardan katık ve meyve olarak rızıklanırlar, yararlanırlar. Kimisini yerler, kimisini de kendileri ve davarları için saklarlar. Yüce Allah’ın yağmur ile ve bu yağmurun bir neticesi olan yeryüzündeki ve yer altındaki nehirler ile çıkarttığı buğday, arpa, mısır, pirinç, darı ve buna benzer “biçilen ekin taneleri” de bu bitkilerdendir. İşte bütün bu varlıklara bakmak, cahilliğin körlüğünden kurtulmayı sağlayana bir “basiret”tir. Bunlar ayrıca “öğüt” için yaratılmıştır. Kul, bunlar vasıtası ile din ve dünyasında kendisi ile yararlanacağı şeyleri düşünüp öğüt alır. Allah’ın ve peygamberlerinin verdiği haberleri hatırlar, bunlar üzerinde ibretle düşünür. Ancak bu, herkes için böyle değildir. Aksine bunlar “Allah'a yönelen her bir kul” için böyledir. Allah’a muhabbet, korku ve ümit ile, O’nun davetçisinin çağrısını kabul ederek yönelenler için böyledir. Yalanlayıp yüz çevirene gelince âyetlerin ve uyarıların iman etmeyen bir kavme fayda vermediği açıktır. Özetle bunlardaki göz kamaştırıcı yaratılış, güç ve sağlamlık, Yüce Allah’ın kudretinin kemaline delildir. Bunlardaki güzellik, her şeyin sağlam yapılmış olması, harikulade yaratılış, Allah’ın “ahkemu’l-hakimîn” olduğunu gösterir ve her şeyi bildiğini ortaya koyar. Bunlardaki kulların menfaatine ve maslahatına olan şeyler, Yüce Allah’ın her şeyi kuşatmış olan rahmetine, bütün canlıları kaplamış olan cömertliğine delildir. Bunlardaki yaratılışın azameti, olağanüstü güzellik, Yüce Allah’ın tek, eşsiz ve samed olduğuna, hiçbir eş ve evlat edinmediğine, hiçbir kimsenin O’nun dengi olmadığına, ibadetin, önünde zilletle eğilmenin, sevgi ile bağlanmanın, kendisinden başkası için asla söz konusu olamayacağına delildir. Ölümünden sonra yeryüzünün hayat bulması da Allah’ın, amellerin karşılıklarını vermek üzere ölüleri dirilteceğine delildir. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Bir de o suyla ölü bir beldeye hayat veririz. İşte (kabirlerden) çıkış da böyledir.” Yüce Allah, gökteki ve yerdeki âyetleri/delilleri hatırlattıktan sonra daha önceki ümmetlerin azapla yakalanışlarını hatırlatarak muhataplara yalanlamalarını sürdürmemelerini bildirmekte ve onları uyarmaktadır. Böyle devam edecek olurlarsa, kendilerinden önceki inkarcı benzerlerinin başına gelen musibetler, onların da başına gelecektir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Kâf 50:10

6- Üstlerindeki göğe bakmazlar mı biz onu nasıl bina edip süslemişiz? Onun hiçbir deliği-gediği de yoktur. 7- Yeri de yayıp döşedik, oraya sabit dağlar yerleştirdik ve orada göz alıcı her çeşitten bitkiler bitirdik. 8- Allah'a yönelen her bir kula basiret ve öğüt olsun diye (yaptık bunları). 9,10- Gökten de bereketli bir su indiririz de onunla bahçeler, biçilecek ekin taneleri ve üst üste dizili meyve tomurcukları olan yüksek hurma ağaçları bitiririz. 11- Kullara rızık olması için. Bir de o suyla ölü bir beldeye hayat veririz. İşte (kabirlerden) çıkış da böyledir. 6. Yüce Allah, yalanlayıcıların halini ve onları yerdiği hususları söz konusu ettikten sonra gerektiği gibi ibret alıp onların delil oldukları gerçekleri görmeleri için onları âfâkî/kevni âyetleri üzerinde düşünmeye çağırmakta ve şöyle buyurmaktadır: "Üstlerindeki göğe bakmazlar mı biz onu nasıl bina edip süslemişiz? Onun hiçbir deliği-gediği de yoktur.” Böyle bir bakışın herhangi bir külfeti, yorgunluğu gerektiren herhangi bir tarafı yoktur. Böyle bir bakış gayet kolaydır. O halde göğün dört bir yanının nasıl pürüzsüz olduğuna, yapısının sağlamlığına, yıldız ve gezegenlerle süslenmiş olduğuna niye bakmıyorlar? Bu yıldızlar son derece güzel ve tatlı bir görünüm içerisinde ufukta bir uçtan diğerine kadar yayılmışlardır. Gökte herhangi bir kusur, bir gedik, bir tutarsızlık ve bir dengesizlik görülmemektedir. Allah orayı yeryüzünde yaşayanlara adeta bir tavan kılmış, orada kendileri için zorunlu ve faydalarına olan pek çok şeyi var etmiştir. 7. Yeryüzüne de bakmazlar mı? Biz “yeri de yayıp döşedik.” Onu alabildiğine genişlettik. Orada canlılar yerleşebilmekte, istikrar bulmaktadırlar. Orası, canlıların bütün maslahatlarına cevap verecek haldedir. “oraya sabit dağlar yerleştirdik” Yeri sarsıntılardan ve çalkalanmalardan koruması ve sabit kalması için köklü dağlarla sağlamlaştırdık. “Orada göz alıcı her çeşitten bitkiler bitirdik.” Bakanlara neşe veren, basiret gözü ile görenleri hayrette bırakan ve beğenilerini kazanan, gözlere aydınlık veren, Âdemoğullarının ve hayvanlarının yemeleri ve menfaatleri için her türlü bitkiden bitirmiştir. 8-11. Bu faydalı bitkiler arasındanda özellikle üzüm, nar, turunç, elma vb. gibi çeşitli lezzetli meyveleri ihtiva eden bahçeleri zikretmiştir. Yine uzun boylu hurma ağaçları da bunlardandır ki oların hem uzun süre faydaları vardır hem de gövdeleri göğe doğru alabildiğine yükselir, boy atarlar. Çoğu ağaçlar ise bu kadar uzun değildir. Salkımlarından taze tomurcuklar çıkar. Kullar da bunlardan katık ve meyve olarak rızıklanırlar, yararlanırlar. Kimisini yerler, kimisini de kendileri ve davarları için saklarlar. Yüce Allah’ın yağmur ile ve bu yağmurun bir neticesi olan yeryüzündeki ve yer altındaki nehirler ile çıkarttığı buğday, arpa, mısır, pirinç, darı ve buna benzer “biçilen ekin taneleri” de bu bitkilerdendir. İşte bütün bu varlıklara bakmak, cahilliğin körlüğünden kurtulmayı sağlayana bir “basiret”tir. Bunlar ayrıca “öğüt” için yaratılmıştır. Kul, bunlar vasıtası ile din ve dünyasında kendisi ile yararlanacağı şeyleri düşünüp öğüt alır. Allah’ın ve peygamberlerinin verdiği haberleri hatırlar, bunlar üzerinde ibretle düşünür. Ancak bu, herkes için böyle değildir. Aksine bunlar “Allah'a yönelen her bir kul” için böyledir. Allah’a muhabbet, korku ve ümit ile, O’nun davetçisinin çağrısını kabul ederek yönelenler için böyledir. Yalanlayıp yüz çevirene gelince âyetlerin ve uyarıların iman etmeyen bir kavme fayda vermediği açıktır. Özetle bunlardaki göz kamaştırıcı yaratılış, güç ve sağlamlık, Yüce Allah’ın kudretinin kemaline delildir. Bunlardaki güzellik, her şeyin sağlam yapılmış olması, harikulade yaratılış, Allah’ın “ahkemu’l-hakimîn” olduğunu gösterir ve her şeyi bildiğini ortaya koyar. Bunlardaki kulların menfaatine ve maslahatına olan şeyler, Yüce Allah’ın her şeyi kuşatmış olan rahmetine, bütün canlıları kaplamış olan cömertliğine delildir. Bunlardaki yaratılışın azameti, olağanüstü güzellik, Yüce Allah’ın tek, eşsiz ve samed olduğuna, hiçbir eş ve evlat edinmediğine, hiçbir kimsenin O’nun dengi olmadığına, ibadetin, önünde zilletle eğilmenin, sevgi ile bağlanmanın, kendisinden başkası için asla söz konusu olamayacağına delildir. Ölümünden sonra yeryüzünün hayat bulması da Allah’ın, amellerin karşılıklarını vermek üzere ölüleri dirilteceğine delildir. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Bir de o suyla ölü bir beldeye hayat veririz. İşte (kabirlerden) çıkış da böyledir.” Yüce Allah, gökteki ve yerdeki âyetleri/delilleri hatırlattıktan sonra daha önceki ümmetlerin azapla yakalanışlarını hatırlatarak muhataplara yalanlamalarını sürdürmemelerini bildirmekte ve onları uyarmaktadır. Böyle devam edecek olurlarsa, kendilerinden önceki inkarcı benzerlerinin başına gelen musibetler, onların da başına gelecektir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Kâf 50:11

6- Üstlerindeki göğe bakmazlar mı biz onu nasıl bina edip süslemişiz? Onun hiçbir deliği-gediği de yoktur. 7- Yeri de yayıp döşedik, oraya sabit dağlar yerleştirdik ve orada göz alıcı her çeşitten bitkiler bitirdik. 8- Allah'a yönelen her bir kula basiret ve öğüt olsun diye (yaptık bunları). 9,10- Gökten de bereketli bir su indiririz de onunla bahçeler, biçilecek ekin taneleri ve üst üste dizili meyve tomurcukları olan yüksek hurma ağaçları bitiririz. 11- Kullara rızık olması için. Bir de o suyla ölü bir beldeye hayat veririz. İşte (kabirlerden) çıkış da böyledir. 6. Yüce Allah, yalanlayıcıların halini ve onları yerdiği hususları söz konusu ettikten sonra gerektiği gibi ibret alıp onların delil oldukları gerçekleri görmeleri için onları âfâkî/kevni âyetleri üzerinde düşünmeye çağırmakta ve şöyle buyurmaktadır: "Üstlerindeki göğe bakmazlar mı biz onu nasıl bina edip süslemişiz? Onun hiçbir deliği-gediği de yoktur.” Böyle bir bakışın herhangi bir külfeti, yorgunluğu gerektiren herhangi bir tarafı yoktur. Böyle bir bakış gayet kolaydır. O halde göğün dört bir yanının nasıl pürüzsüz olduğuna, yapısının sağlamlığına, yıldız ve gezegenlerle süslenmiş olduğuna niye bakmıyorlar? Bu yıldızlar son derece güzel ve tatlı bir görünüm içerisinde ufukta bir uçtan diğerine kadar yayılmışlardır. Gökte herhangi bir kusur, bir gedik, bir tutarsızlık ve bir dengesizlik görülmemektedir. Allah orayı yeryüzünde yaşayanlara adeta bir tavan kılmış, orada kendileri için zorunlu ve faydalarına olan pek çok şeyi var etmiştir. 7. Yeryüzüne de bakmazlar mı? Biz “yeri de yayıp döşedik.” Onu alabildiğine genişlettik. Orada canlılar yerleşebilmekte, istikrar bulmaktadırlar. Orası, canlıların bütün maslahatlarına cevap verecek haldedir. “oraya sabit dağlar yerleştirdik” Yeri sarsıntılardan ve çalkalanmalardan koruması ve sabit kalması için köklü dağlarla sağlamlaştırdık. “Orada göz alıcı her çeşitten bitkiler bitirdik.” Bakanlara neşe veren, basiret gözü ile görenleri hayrette bırakan ve beğenilerini kazanan, gözlere aydınlık veren, Âdemoğullarının ve hayvanlarının yemeleri ve menfaatleri için her türlü bitkiden bitirmiştir. 8-11. Bu faydalı bitkiler arasındanda özellikle üzüm, nar, turunç, elma vb. gibi çeşitli lezzetli meyveleri ihtiva eden bahçeleri zikretmiştir. Yine uzun boylu hurma ağaçları da bunlardandır ki oların hem uzun süre faydaları vardır hem de gövdeleri göğe doğru alabildiğine yükselir, boy atarlar. Çoğu ağaçlar ise bu kadar uzun değildir. Salkımlarından taze tomurcuklar çıkar. Kullar da bunlardan katık ve meyve olarak rızıklanırlar, yararlanırlar. Kimisini yerler, kimisini de kendileri ve davarları için saklarlar. Yüce Allah’ın yağmur ile ve bu yağmurun bir neticesi olan yeryüzündeki ve yer altındaki nehirler ile çıkarttığı buğday, arpa, mısır, pirinç, darı ve buna benzer “biçilen ekin taneleri” de bu bitkilerdendir. İşte bütün bu varlıklara bakmak, cahilliğin körlüğünden kurtulmayı sağlayana bir “basiret”tir. Bunlar ayrıca “öğüt” için yaratılmıştır. Kul, bunlar vasıtası ile din ve dünyasında kendisi ile yararlanacağı şeyleri düşünüp öğüt alır. Allah’ın ve peygamberlerinin verdiği haberleri hatırlar, bunlar üzerinde ibretle düşünür. Ancak bu, herkes için böyle değildir. Aksine bunlar “Allah'a yönelen her bir kul” için böyledir. Allah’a muhabbet, korku ve ümit ile, O’nun davetçisinin çağrısını kabul ederek yönelenler için böyledir. Yalanlayıp yüz çevirene gelince âyetlerin ve uyarıların iman etmeyen bir kavme fayda vermediği açıktır. Özetle bunlardaki göz kamaştırıcı yaratılış, güç ve sağlamlık, Yüce Allah’ın kudretinin kemaline delildir. Bunlardaki güzellik, her şeyin sağlam yapılmış olması, harikulade yaratılış, Allah’ın “ahkemu’l-hakimîn” olduğunu gösterir ve her şeyi bildiğini ortaya koyar. Bunlardaki kulların menfaatine ve maslahatına olan şeyler, Yüce Allah’ın her şeyi kuşatmış olan rahmetine, bütün canlıları kaplamış olan cömertliğine delildir. Bunlardaki yaratılışın azameti, olağanüstü güzellik, Yüce Allah’ın tek, eşsiz ve samed olduğuna, hiçbir eş ve evlat edinmediğine, hiçbir kimsenin O’nun dengi olmadığına, ibadetin, önünde zilletle eğilmenin, sevgi ile bağlanmanın, kendisinden başkası için asla söz konusu olamayacağına delildir. Ölümünden sonra yeryüzünün hayat bulması da Allah’ın, amellerin karşılıklarını vermek üzere ölüleri dirilteceğine delildir. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Bir de o suyla ölü bir beldeye hayat veririz. İşte (kabirlerden) çıkış da böyledir.” Yüce Allah, gökteki ve yerdeki âyetleri/delilleri hatırlattıktan sonra daha önceki ümmetlerin azapla yakalanışlarını hatırlatarak muhataplara yalanlamalarını sürdürmemelerini bildirmekte ve onları uyarmaktadır. Böyle devam edecek olurlarsa, kendilerinden önceki inkarcı benzerlerinin başına gelen musibetler, onların da başına gelecektir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Kâf 50:12

12- Onlardan önce Nûh’un kavmi, Ashab-ı Ress ve Semûd da yalanlamıştı. 13- Âd, Firavun ve Lût’un kardeşleri; 14- Ashab-ı Eyke ve Tubba’ kavmi de... Her biri rasulleri yalanladı da (azap) tehdidim hak oldu. 15- Biz, ilk yaratışta aciz mi kaldık (ki diriltmekten aciz kalalım)? Hayır, bilakis onlar yeniden yaratılıştan yana kuşku içindedirler. 12-14. Yani onlardan önceki ümmetler de şerefli rasûllerini, pek yüce peygamberlerini yalanlamışlardı. Kavmi, Nûh’u yalanladığı gibi, Semûd kavmi Salih’i, Âd kavmi Hûd’u, Lût’un kardeşleri Lût’u, Ashab-ı Eyke Şuayb’ı, Tubba’ kavmi de -İslâm’dan önceki dönemlerde Yemen’e kral olan herkese Tubba denirdi- Allah’ın kendilerine göndermiş olduğu peygamberi yalanlamışlardı. Allah bize bu peygamberin kim olduğunu ve hangi Tubba’dan söz edildiğini haber vermemektedir. Çünkü -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- bu Tubba’, başlarından geçen olaylar, özellikle de bunun gibi büyük bir olay ilk Araplar tarafından bilinen meşhur kimseler idi. İşte bütün bunlar, Allah’ın kendilerine gönderdiği peygamberleri yalanladılar. Böylece Allah’ın tehdit ettiği azap ve cezanın gelip onları bulması hak oldu. Siz ey Muhammed’i yalanlayanlar! Onlardan daha hayırlı değilsiniz. Onlara gönderilen peygamberler de Allah nezdinde size gönderilen Peygamberden daha üstün değildir. O bakımdan onların işledikleri cürümleri işlemekten sakının ki onların başına gelen musibet gelip sizi de bulmasın. 15. Daha sonra Yüce Allah, ilk yaratmayı ikinci yaratmaya (dirilişe) delil kılmıştır. Sonraki yaratma, âhiretteki yaratmadır. Yüce Allah, bunca varlıkları yoktan var ettiğine göre ölümlerinden sonra çürümüş kemik ve toz toprak oluşlarından sonra onları tekrar yaratacaktır. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Biz, ilk yaratışta aciz mi kaldık?” Kudredimiz zaafa mı uğradı? Hayır, böyle bir şey olmadı. Bizler, bundan ne âciz düştük ne de yorulduk. Onların da bu konuda bir şüpheleri yoktur. “Doğrusu onlar yeniden yaratılıştan yana kuşku içindedirler.” İşte hakkında şüphe ettikleri, içinden çıkamadıkları husus budur. Oysa şüphe etmeyi gerektirecek ne var ki? Tekrar yaratma, ilk yaratmadan elbette daha kolaydır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Yaratılmışları ilkin yoktan var eden, sonra da tekrar yaratacak olan O’dur ve bu, O’na göre daha kolaydır.”(er-Rûm, 30/27)

Kâf 50:13

12- Onlardan önce Nûh’un kavmi, Ashab-ı Ress ve Semûd da yalanlamıştı. 13- Âd, Firavun ve Lût’un kardeşleri; 14- Ashab-ı Eyke ve Tubba’ kavmi de... Her biri rasulleri yalanladı da (azap) tehdidim hak oldu. 15- Biz, ilk yaratışta aciz mi kaldık (ki diriltmekten aciz kalalım)? Hayır, bilakis onlar yeniden yaratılıştan yana kuşku içindedirler. 12-14. Yani onlardan önceki ümmetler de şerefli rasûllerini, pek yüce peygamberlerini yalanlamışlardı. Kavmi, Nûh’u yalanladığı gibi, Semûd kavmi Salih’i, Âd kavmi Hûd’u, Lût’un kardeşleri Lût’u, Ashab-ı Eyke Şuayb’ı, Tubba’ kavmi de -İslâm’dan önceki dönemlerde Yemen’e kral olan herkese Tubba denirdi- Allah’ın kendilerine göndermiş olduğu peygamberi yalanlamışlardı. Allah bize bu peygamberin kim olduğunu ve hangi Tubba’dan söz edildiğini haber vermemektedir. Çünkü -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- bu Tubba’, başlarından geçen olaylar, özellikle de bunun gibi büyük bir olay ilk Araplar tarafından bilinen meşhur kimseler idi. İşte bütün bunlar, Allah’ın kendilerine gönderdiği peygamberleri yalanladılar. Böylece Allah’ın tehdit ettiği azap ve cezanın gelip onları bulması hak oldu. Siz ey Muhammed’i yalanlayanlar! Onlardan daha hayırlı değilsiniz. Onlara gönderilen peygamberler de Allah nezdinde size gönderilen Peygamberden daha üstün değildir. O bakımdan onların işledikleri cürümleri işlemekten sakının ki onların başına gelen musibet gelip sizi de bulmasın. 15. Daha sonra Yüce Allah, ilk yaratmayı ikinci yaratmaya (dirilişe) delil kılmıştır. Sonraki yaratma, âhiretteki yaratmadır. Yüce Allah, bunca varlıkları yoktan var ettiğine göre ölümlerinden sonra çürümüş kemik ve toz toprak oluşlarından sonra onları tekrar yaratacaktır. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Biz, ilk yaratışta aciz mi kaldık?” Kudredimiz zaafa mı uğradı? Hayır, böyle bir şey olmadı. Bizler, bundan ne âciz düştük ne de yorulduk. Onların da bu konuda bir şüpheleri yoktur. “Doğrusu onlar yeniden yaratılıştan yana kuşku içindedirler.” İşte hakkında şüphe ettikleri, içinden çıkamadıkları husus budur. Oysa şüphe etmeyi gerektirecek ne var ki? Tekrar yaratma, ilk yaratmadan elbette daha kolaydır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Yaratılmışları ilkin yoktan var eden, sonra da tekrar yaratacak olan O’dur ve bu, O’na göre daha kolaydır.”(er-Rûm, 30/27)

Kâf 50:14

12- Onlardan önce Nûh’un kavmi, Ashab-ı Ress ve Semûd da yalanlamıştı. 13- Âd, Firavun ve Lût’un kardeşleri; 14- Ashab-ı Eyke ve Tubba’ kavmi de... Her biri rasulleri yalanladı da (azap) tehdidim hak oldu. 15- Biz, ilk yaratışta aciz mi kaldık (ki diriltmekten aciz kalalım)? Hayır, bilakis onlar yeniden yaratılıştan yana kuşku içindedirler. 12-14. Yani onlardan önceki ümmetler de şerefli rasûllerini, pek yüce peygamberlerini yalanlamışlardı. Kavmi, Nûh’u yalanladığı gibi, Semûd kavmi Salih’i, Âd kavmi Hûd’u, Lût’un kardeşleri Lût’u, Ashab-ı Eyke Şuayb’ı, Tubba’ kavmi de -İslâm’dan önceki dönemlerde Yemen’e kral olan herkese Tubba denirdi- Allah’ın kendilerine göndermiş olduğu peygamberi yalanlamışlardı. Allah bize bu peygamberin kim olduğunu ve hangi Tubba’dan söz edildiğini haber vermemektedir. Çünkü -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- bu Tubba’, başlarından geçen olaylar, özellikle de bunun gibi büyük bir olay ilk Araplar tarafından bilinen meşhur kimseler idi. İşte bütün bunlar, Allah’ın kendilerine gönderdiği peygamberleri yalanladılar. Böylece Allah’ın tehdit ettiği azap ve cezanın gelip onları bulması hak oldu. Siz ey Muhammed’i yalanlayanlar! Onlardan daha hayırlı değilsiniz. Onlara gönderilen peygamberler de Allah nezdinde size gönderilen Peygamberden daha üstün değildir. O bakımdan onların işledikleri cürümleri işlemekten sakının ki onların başına gelen musibet gelip sizi de bulmasın. 15. Daha sonra Yüce Allah, ilk yaratmayı ikinci yaratmaya (dirilişe) delil kılmıştır. Sonraki yaratma, âhiretteki yaratmadır. Yüce Allah, bunca varlıkları yoktan var ettiğine göre ölümlerinden sonra çürümüş kemik ve toz toprak oluşlarından sonra onları tekrar yaratacaktır. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Biz, ilk yaratışta aciz mi kaldık?” Kudredimiz zaafa mı uğradı? Hayır, böyle bir şey olmadı. Bizler, bundan ne âciz düştük ne de yorulduk. Onların da bu konuda bir şüpheleri yoktur. “Doğrusu onlar yeniden yaratılıştan yana kuşku içindedirler.” İşte hakkında şüphe ettikleri, içinden çıkamadıkları husus budur. Oysa şüphe etmeyi gerektirecek ne var ki? Tekrar yaratma, ilk yaratmadan elbette daha kolaydır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Yaratılmışları ilkin yoktan var eden, sonra da tekrar yaratacak olan O’dur ve bu, O’na göre daha kolaydır.”(er-Rûm, 30/27)

Kâf 50:15

12- Onlardan önce Nûh’un kavmi, Ashab-ı Ress ve Semûd da yalanlamıştı. 13- Âd, Firavun ve Lût’un kardeşleri; 14- Ashab-ı Eyke ve Tubba’ kavmi de... Her biri rasulleri yalanladı da (azap) tehdidim hak oldu. 15- Biz, ilk yaratışta aciz mi kaldık (ki diriltmekten aciz kalalım)? Hayır, bilakis onlar yeniden yaratılıştan yana kuşku içindedirler. 12-14. Yani onlardan önceki ümmetler de şerefli rasûllerini, pek yüce peygamberlerini yalanlamışlardı. Kavmi, Nûh’u yalanladığı gibi, Semûd kavmi Salih’i, Âd kavmi Hûd’u, Lût’un kardeşleri Lût’u, Ashab-ı Eyke Şuayb’ı, Tubba’ kavmi de -İslâm’dan önceki dönemlerde Yemen’e kral olan herkese Tubba denirdi- Allah’ın kendilerine göndermiş olduğu peygamberi yalanlamışlardı. Allah bize bu peygamberin kim olduğunu ve hangi Tubba’dan söz edildiğini haber vermemektedir. Çünkü -doğrusunu en iyi Allah bilir ama- bu Tubba’, başlarından geçen olaylar, özellikle de bunun gibi büyük bir olay ilk Araplar tarafından bilinen meşhur kimseler idi. İşte bütün bunlar, Allah’ın kendilerine gönderdiği peygamberleri yalanladılar. Böylece Allah’ın tehdit ettiği azap ve cezanın gelip onları bulması hak oldu. Siz ey Muhammed’i yalanlayanlar! Onlardan daha hayırlı değilsiniz. Onlara gönderilen peygamberler de Allah nezdinde size gönderilen Peygamberden daha üstün değildir. O bakımdan onların işledikleri cürümleri işlemekten sakının ki onların başına gelen musibet gelip sizi de bulmasın. 15. Daha sonra Yüce Allah, ilk yaratmayı ikinci yaratmaya (dirilişe) delil kılmıştır. Sonraki yaratma, âhiretteki yaratmadır. Yüce Allah, bunca varlıkları yoktan var ettiğine göre ölümlerinden sonra çürümüş kemik ve toz toprak oluşlarından sonra onları tekrar yaratacaktır. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Biz, ilk yaratışta aciz mi kaldık?” Kudredimiz zaafa mı uğradı? Hayır, böyle bir şey olmadı. Bizler, bundan ne âciz düştük ne de yorulduk. Onların da bu konuda bir şüpheleri yoktur. “Doğrusu onlar yeniden yaratılıştan yana kuşku içindedirler.” İşte hakkında şüphe ettikleri, içinden çıkamadıkları husus budur. Oysa şüphe etmeyi gerektirecek ne var ki? Tekrar yaratma, ilk yaratmadan elbette daha kolaydır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Yaratılmışları ilkin yoktan var eden, sonra da tekrar yaratacak olan O’dur ve bu, O’na göre daha kolaydır.”(er-Rûm, 30/27)

Kâf 50:16

16- Andolsun biz insanı yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler verdiğini biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız. 17- Zira sağında ve solunda oturmuş iki kaydedici (melek, yaptıklarını) kaydeder. 18- Ağzından tek bir söz çıkmaz ki yanında (yazmaya) hazır bir gözcü (melek) olmasın. 16. Yüce Allah, erkekleriyle kadınlarıyla insan türünü yaratanın yalnız kendisi olduğunu, onun bütün hallerini, içinden geçenleri ve nefsinin kendisine verdiği vesveseleri çok iyi bildiğini haber vermektedir. O, insana “şah damarından daha yakın”dır. Şah damarı ise insana en yakın olan şeydir. Bu damar, boğaza çok yakın olan bir damardır. Bu ifadeler, insanın yaratıcısının gözetimi altında olduğunu, O’nun; kalbinden ve iç dünyasından haberdar olduğunu, bütün hallerinde kendisine çok yakın olduğunu bilmesini ve düşünmesini gerektirir. Öyleyse O’nun, kendisini yasakladığı bir yerde ve işte görmesinden yahut emrettiği bir yerde ve işte bulunmamasından sakınması ve utanması gerekir. 17. Aynı şekilde şerefli yazıcı melekleri de hatırında tutmalı, onlara saygı duymalı, âlemlerin Rabbini razı etmeyecek bir iş yapmaktan yahut bu türden bir söz söyleyip bunun yazıya geçirilmesinden sakınması gerekir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Kulun bütün amellerini yazmak üzere biri “sağında” bu iyiliklerini yazandır, bir diğeri de “solunda” bu da kötülüklerini yazandır “oturmuş”tur. Bunların her birisi, bu halde görevini yerine getirmeye hazır bekleyen ve bundan asla gaflete düşmeyen “iki kaydedici”dirler. 18. Hayır veya şer türünden insanın “ağzından tek bir söz çıkmaz ki mutlaka yanında” onu gözetleyen, durumunu gören “hazır bir gözcü (melek) olmasın.” Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Şüphe yok ki üzerinizde bekçiler, çok şerefli yazıcılar vardır. Onlar ne yaparsanız bilirler.”(el-İnfitâr, 82/10-12)

Kâf 50:17

16- Andolsun biz insanı yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler verdiğini biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız. 17- Zira sağında ve solunda oturmuş iki kaydedici (melek, yaptıklarını) kaydeder. 18- Ağzından tek bir söz çıkmaz ki yanında (yazmaya) hazır bir gözcü (melek) olmasın. 16. Yüce Allah, erkekleriyle kadınlarıyla insan türünü yaratanın yalnız kendisi olduğunu, onun bütün hallerini, içinden geçenleri ve nefsinin kendisine verdiği vesveseleri çok iyi bildiğini haber vermektedir. O, insana “şah damarından daha yakın”dır. Şah damarı ise insana en yakın olan şeydir. Bu damar, boğaza çok yakın olan bir damardır. Bu ifadeler, insanın yaratıcısının gözetimi altında olduğunu, O’nun; kalbinden ve iç dünyasından haberdar olduğunu, bütün hallerinde kendisine çok yakın olduğunu bilmesini ve düşünmesini gerektirir. Öyleyse O’nun, kendisini yasakladığı bir yerde ve işte görmesinden yahut emrettiği bir yerde ve işte bulunmamasından sakınması ve utanması gerekir. 17. Aynı şekilde şerefli yazıcı melekleri de hatırında tutmalı, onlara saygı duymalı, âlemlerin Rabbini razı etmeyecek bir iş yapmaktan yahut bu türden bir söz söyleyip bunun yazıya geçirilmesinden sakınması gerekir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Kulun bütün amellerini yazmak üzere biri “sağında” bu iyiliklerini yazandır, bir diğeri de “solunda” bu da kötülüklerini yazandır “oturmuş”tur. Bunların her birisi, bu halde görevini yerine getirmeye hazır bekleyen ve bundan asla gaflete düşmeyen “iki kaydedici”dirler. 18. Hayır veya şer türünden insanın “ağzından tek bir söz çıkmaz ki mutlaka yanında” onu gözetleyen, durumunu gören “hazır bir gözcü (melek) olmasın.” Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Şüphe yok ki üzerinizde bekçiler, çok şerefli yazıcılar vardır. Onlar ne yaparsanız bilirler.”(el-İnfitâr, 82/10-12)

Kâf 50:18

16- Andolsun biz insanı yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler verdiğini biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız. 17- Zira sağında ve solunda oturmuş iki kaydedici (melek, yaptıklarını) kaydeder. 18- Ağzından tek bir söz çıkmaz ki yanında (yazmaya) hazır bir gözcü (melek) olmasın. 16. Yüce Allah, erkekleriyle kadınlarıyla insan türünü yaratanın yalnız kendisi olduğunu, onun bütün hallerini, içinden geçenleri ve nefsinin kendisine verdiği vesveseleri çok iyi bildiğini haber vermektedir. O, insana “şah damarından daha yakın”dır. Şah damarı ise insana en yakın olan şeydir. Bu damar, boğaza çok yakın olan bir damardır. Bu ifadeler, insanın yaratıcısının gözetimi altında olduğunu, O’nun; kalbinden ve iç dünyasından haberdar olduğunu, bütün hallerinde kendisine çok yakın olduğunu bilmesini ve düşünmesini gerektirir. Öyleyse O’nun, kendisini yasakladığı bir yerde ve işte görmesinden yahut emrettiği bir yerde ve işte bulunmamasından sakınması ve utanması gerekir. 17. Aynı şekilde şerefli yazıcı melekleri de hatırında tutmalı, onlara saygı duymalı, âlemlerin Rabbini razı etmeyecek bir iş yapmaktan yahut bu türden bir söz söyleyip bunun yazıya geçirilmesinden sakınması gerekir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Kulun bütün amellerini yazmak üzere biri “sağında” bu iyiliklerini yazandır, bir diğeri de “solunda” bu da kötülüklerini yazandır “oturmuş”tur. Bunların her birisi, bu halde görevini yerine getirmeye hazır bekleyen ve bundan asla gaflete düşmeyen “iki kaydedici”dirler. 18. Hayır veya şer türünden insanın “ağzından tek bir söz çıkmaz ki mutlaka yanında” onu gözetleyen, durumunu gören “hazır bir gözcü (melek) olmasın.” Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Şüphe yok ki üzerinizde bekçiler, çok şerefli yazıcılar vardır. Onlar ne yaparsanız bilirler.”(el-İnfitâr, 82/10-12)

Kâf 50:19

19- Nihayet ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir. “İşte bu, kendisinden kaçıp durduğun şeydir!” 20- Sûr’a da üfürülür. İşte bu, tehdit (edilen azabın gerçekleşeceği) gündür. 21- Her nefis beraberinde bir bekçi ve bir şâhit ile birlikte gelecektir. 22- “Andolsun sen bunlardan yana gaflet içindeydin. Şimdi (gaflet) perdeni kaldırdık. Artık bugün gözün pek keskindir.” 19. “Nihayet” Allah’ın âyetlerini yalanlayan gafile “ölüm sarhoşluğu” geri çevrilmesi ve kendisinden kaçıp kurtulunması mümkün olmayan bir şekilde “gerçekten gelir. “İşte bu, kendisinden kaçıp durduğun” geri kalmaya çalıştığın ve arkanı dönüp uzaklaştığın “şeydir.” 20. “Sûr’a da üfürülür. İşte bu, tehdit (edilen azabın gerçekleşeceği)” Yani Yüce Allah’ın zalimleri tehdit ettiği cezayı kendilerine vereceği, mü’minlere de vaat ettiği mükâfatı vereceği “gündür.” 21. “Her nefis beraberinde” kendisini Kıyamet gününde hesabın görüleceği yere götüren ve geri kalma imkânını kendisine vermeyecek olan “bir bekçi ve” hayrı ile şerri ile yaptığı işler hakkında şahitlik edecek “bir şâhit ile birlikte gelecektir.” Bu, Yüce Allah’ın kullarının yaptıklarına gereken itinayı gösterdiğine, onların amellerini tespit ettiğine ve adaletle onlara kaşrılık vereceğine delildir. 22. Aynı zamanda bu, kulun devamlı hatırında tutması gereken hususlardan birisidir. Fakat insanların çoğu gâfildir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Andolsun sen bunlardan yana gaflet içindeydin.” Bu sözler, Kıyamet gününde haktan yüz çevirip yalanlayan kimselere ağır bir azar ve kınama olmak üzere söylenecektir. Yani sen bunu gerçekten yalanlayan ve bunun için amelde bulunmayan bir kimse idin. “Şimdi” kalbini örten, böylelikle uykunu ağırlaştırıp yüz çevirişini sürdürüp gitmene neden olan “perdeni kaldırdık. Artık bugün gözün pek keskindir.” Kendisini dehşete ve korkuya düşürecek türlü azapları ve ibretli cezaları açıkça görmektedir. Yahut da bu sözler, Allah tarafından kula söylenecektir. O dünyada iken ne için yaratıldığından yana gaflette idi. Kıyamet gününde ise uyanacak, uykusu dağılacak ama o vakit elden kaçırmış olduğu fırsatları telafi etmek ve yapamadıklarını yapmak imkânını bulamayacaktır. Bütün bunlarla Allah, kulları uyarmaktadır. O pek büyük günde yalanlayanların karşı karşıya kalacakları durumu hatırlatmakla onları sakındırmaktadır. Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:

Kâf 50:20

19- Nihayet ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir. “İşte bu, kendisinden kaçıp durduğun şeydir!” 20- Sûr’a da üfürülür. İşte bu, tehdit (edilen azabın gerçekleşeceği) gündür. 21- Her nefis beraberinde bir bekçi ve bir şâhit ile birlikte gelecektir. 22- “Andolsun sen bunlardan yana gaflet içindeydin. Şimdi (gaflet) perdeni kaldırdık. Artık bugün gözün pek keskindir.” 19. “Nihayet” Allah’ın âyetlerini yalanlayan gafile “ölüm sarhoşluğu” geri çevrilmesi ve kendisinden kaçıp kurtulunması mümkün olmayan bir şekilde “gerçekten gelir. “İşte bu, kendisinden kaçıp durduğun” geri kalmaya çalıştığın ve arkanı dönüp uzaklaştığın “şeydir.” 20. “Sûr’a da üfürülür. İşte bu, tehdit (edilen azabın gerçekleşeceği)” Yani Yüce Allah’ın zalimleri tehdit ettiği cezayı kendilerine vereceği, mü’minlere de vaat ettiği mükâfatı vereceği “gündür.” 21. “Her nefis beraberinde” kendisini Kıyamet gününde hesabın görüleceği yere götüren ve geri kalma imkânını kendisine vermeyecek olan “bir bekçi ve” hayrı ile şerri ile yaptığı işler hakkında şahitlik edecek “bir şâhit ile birlikte gelecektir.” Bu, Yüce Allah’ın kullarının yaptıklarına gereken itinayı gösterdiğine, onların amellerini tespit ettiğine ve adaletle onlara kaşrılık vereceğine delildir. 22. Aynı zamanda bu, kulun devamlı hatırında tutması gereken hususlardan birisidir. Fakat insanların çoğu gâfildir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Andolsun sen bunlardan yana gaflet içindeydin.” Bu sözler, Kıyamet gününde haktan yüz çevirip yalanlayan kimselere ağır bir azar ve kınama olmak üzere söylenecektir. Yani sen bunu gerçekten yalanlayan ve bunun için amelde bulunmayan bir kimse idin. “Şimdi” kalbini örten, böylelikle uykunu ağırlaştırıp yüz çevirişini sürdürüp gitmene neden olan “perdeni kaldırdık. Artık bugün gözün pek keskindir.” Kendisini dehşete ve korkuya düşürecek türlü azapları ve ibretli cezaları açıkça görmektedir. Yahut da bu sözler, Allah tarafından kula söylenecektir. O dünyada iken ne için yaratıldığından yana gaflette idi. Kıyamet gününde ise uyanacak, uykusu dağılacak ama o vakit elden kaçırmış olduğu fırsatları telafi etmek ve yapamadıklarını yapmak imkânını bulamayacaktır. Bütün bunlarla Allah, kulları uyarmaktadır. O pek büyük günde yalanlayanların karşı karşıya kalacakları durumu hatırlatmakla onları sakındırmaktadır. Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:

Kâf 50:21

19- Nihayet ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir. “İşte bu, kendisinden kaçıp durduğun şeydir!” 20- Sûr’a da üfürülür. İşte bu, tehdit (edilen azabın gerçekleşeceği) gündür. 21- Her nefis beraberinde bir bekçi ve bir şâhit ile birlikte gelecektir. 22- “Andolsun sen bunlardan yana gaflet içindeydin. Şimdi (gaflet) perdeni kaldırdık. Artık bugün gözün pek keskindir.” 19. “Nihayet” Allah’ın âyetlerini yalanlayan gafile “ölüm sarhoşluğu” geri çevrilmesi ve kendisinden kaçıp kurtulunması mümkün olmayan bir şekilde “gerçekten gelir. “İşte bu, kendisinden kaçıp durduğun” geri kalmaya çalıştığın ve arkanı dönüp uzaklaştığın “şeydir.” 20. “Sûr’a da üfürülür. İşte bu, tehdit (edilen azabın gerçekleşeceği)” Yani Yüce Allah’ın zalimleri tehdit ettiği cezayı kendilerine vereceği, mü’minlere de vaat ettiği mükâfatı vereceği “gündür.” 21. “Her nefis beraberinde” kendisini Kıyamet gününde hesabın görüleceği yere götüren ve geri kalma imkânını kendisine vermeyecek olan “bir bekçi ve” hayrı ile şerri ile yaptığı işler hakkında şahitlik edecek “bir şâhit ile birlikte gelecektir.” Bu, Yüce Allah’ın kullarının yaptıklarına gereken itinayı gösterdiğine, onların amellerini tespit ettiğine ve adaletle onlara kaşrılık vereceğine delildir. 22. Aynı zamanda bu, kulun devamlı hatırında tutması gereken hususlardan birisidir. Fakat insanların çoğu gâfildir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Andolsun sen bunlardan yana gaflet içindeydin.” Bu sözler, Kıyamet gününde haktan yüz çevirip yalanlayan kimselere ağır bir azar ve kınama olmak üzere söylenecektir. Yani sen bunu gerçekten yalanlayan ve bunun için amelde bulunmayan bir kimse idin. “Şimdi” kalbini örten, böylelikle uykunu ağırlaştırıp yüz çevirişini sürdürüp gitmene neden olan “perdeni kaldırdık. Artık bugün gözün pek keskindir.” Kendisini dehşete ve korkuya düşürecek türlü azapları ve ibretli cezaları açıkça görmektedir. Yahut da bu sözler, Allah tarafından kula söylenecektir. O dünyada iken ne için yaratıldığından yana gaflette idi. Kıyamet gününde ise uyanacak, uykusu dağılacak ama o vakit elden kaçırmış olduğu fırsatları telafi etmek ve yapamadıklarını yapmak imkânını bulamayacaktır. Bütün bunlarla Allah, kulları uyarmaktadır. O pek büyük günde yalanlayanların karşı karşıya kalacakları durumu hatırlatmakla onları sakındırmaktadır. Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:

Kâf 50:22

19- Nihayet ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir. “İşte bu, kendisinden kaçıp durduğun şeydir!” 20- Sûr’a da üfürülür. İşte bu, tehdit (edilen azabın gerçekleşeceği) gündür. 21- Her nefis beraberinde bir bekçi ve bir şâhit ile birlikte gelecektir. 22- “Andolsun sen bunlardan yana gaflet içindeydin. Şimdi (gaflet) perdeni kaldırdık. Artık bugün gözün pek keskindir.” 19. “Nihayet” Allah’ın âyetlerini yalanlayan gafile “ölüm sarhoşluğu” geri çevrilmesi ve kendisinden kaçıp kurtulunması mümkün olmayan bir şekilde “gerçekten gelir. “İşte bu, kendisinden kaçıp durduğun” geri kalmaya çalıştığın ve arkanı dönüp uzaklaştığın “şeydir.” 20. “Sûr’a da üfürülür. İşte bu, tehdit (edilen azabın gerçekleşeceği)” Yani Yüce Allah’ın zalimleri tehdit ettiği cezayı kendilerine vereceği, mü’minlere de vaat ettiği mükâfatı vereceği “gündür.” 21. “Her nefis beraberinde” kendisini Kıyamet gününde hesabın görüleceği yere götüren ve geri kalma imkânını kendisine vermeyecek olan “bir bekçi ve” hayrı ile şerri ile yaptığı işler hakkında şahitlik edecek “bir şâhit ile birlikte gelecektir.” Bu, Yüce Allah’ın kullarının yaptıklarına gereken itinayı gösterdiğine, onların amellerini tespit ettiğine ve adaletle onlara kaşrılık vereceğine delildir. 22. Aynı zamanda bu, kulun devamlı hatırında tutması gereken hususlardan birisidir. Fakat insanların çoğu gâfildir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Andolsun sen bunlardan yana gaflet içindeydin.” Bu sözler, Kıyamet gününde haktan yüz çevirip yalanlayan kimselere ağır bir azar ve kınama olmak üzere söylenecektir. Yani sen bunu gerçekten yalanlayan ve bunun için amelde bulunmayan bir kimse idin. “Şimdi” kalbini örten, böylelikle uykunu ağırlaştırıp yüz çevirişini sürdürüp gitmene neden olan “perdeni kaldırdık. Artık bugün gözün pek keskindir.” Kendisini dehşete ve korkuya düşürecek türlü azapları ve ibretli cezaları açıkça görmektedir. Yahut da bu sözler, Allah tarafından kula söylenecektir. O dünyada iken ne için yaratıldığından yana gaflette idi. Kıyamet gününde ise uyanacak, uykusu dağılacak ama o vakit elden kaçırmış olduğu fırsatları telafi etmek ve yapamadıklarını yapmak imkânını bulamayacaktır. Bütün bunlarla Allah, kulları uyarmaktadır. O pek büyük günde yalanlayanların karşı karşıya kalacakları durumu hatırlatmakla onları sakındırmaktadır. Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:

Kâf 50:23

23- Yanındaki (melek): “İşte bu (amel defteriyle birlikte) yanımda hazırdır.” der. 24- (Allah şöyle buyurur:)“Atın cehenneme her inatçı kâfiri…” 25- “Hayrı alabildiğine engelleyen, haddi aşan, şüpheci kimseyi…” 26- “Allah ile birlikte başka bir ilâh edineni. Haydi ikiniz atın onu şiddetli azabın içine!” 27- Yanındaki (şeytan) ise diyecek ki: “Rabbimiz! Onu ben azdırmadım; fakat o, (haktan) uzak bir sapıklık içinde idi.” 28- Buyurur ki:“Huzurumda çekişmeyin. Zira Ben size daha önce tehdidimi bildirmiş idim.” 29- “Benim yanımda söz değiştirilmez ve ben kullara zulmedici değilim.” 23. “Yanındaki” yani şu yüz çeviren yalanlayıcı kimse ile birlikte bulunan ve Allah’ın hem kendisini hem de amellerini muhafaza etmekle görevlendirdiği melek, Kıyamet gününde onu da amellerini de huzura getirip “İşte bu (amel defteriyle birlikte) yanımda hazırdır.” Yani kendisini koruyup gözetmekle ve amellerini yazmakla görevlendirildiğim kişiyi işte huzura getirdim, der. 24. Ona amelinin karşılığı verilir. Sonra da cehennem ateşini hak eden o kimseye şöyle denir: "Atın cehenneme” Allah’ın âyetlerine karşı çokça inatlaşan, küfre sapan, pek çok masiyetler işleyen, haram ve günah şeyleri yapma cesaretini gösteren “her inatçı kâfiri.” 25. “Hayrı alabildiğine engelleyen” yani imkanı dahilindeki hayrı engelleyen ki bu hayrın en ileri derecesi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine imandır. O, malının da bedeninin de başkalarına sağlayacağı faydayı önler. Allah’ın kullarına karşı da O’nun hudutlarını karşı da “haddi aşan” biridir, çok günahkardır. Allah’ın vaadinde ve tehdidinde şüphe eden “şüpheci” bir kimsedir. Böylelikle o, imanı ve ihsanı bulunmayan, buna karşılık küfür, haksızlık, şüphe, tereddüt ve cimrilik vasfına sahip olan biridir. 26. Üstelik Rahman olan Allah’tan başka ilâhlar da edinir:“Allah ile birlikte başka bir ilâh edineni” Allah ile birlikte kendisi için dahi bir fayda sağlayamayan, bir zararı önleyemeyen, öldürme ve hayat verme imkânı bulunmayan, diriltemeyen başka varlıklara ibadet eder. “Haydi ikiniz” ey onunla birlikte olan iki melek! “atın onu şiddetli azabın” en büyük, en ağır ve en çetin azabın “içine.” 27. “Yanındaki” şeytan, ondan uzaklaştığını ilan ederek ve işlediği günahı kendisine yükleyerek “diyecek ki: Rabbimiz, onu ben azdırmadım.” Yani benim onun üzerinde herhangi bir nüfuzum, otoritem, ona karşı herhangi bir delil ve belgem yoktu. “Fakat o, uzak bir sapıklık içinde idi.” Kendi tercihi ile sapan ve haktan uzaklaşan odur. Nitekim Yüce Allah, bir başka âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:“İş olup bitince şeytan da der ki: Doğrusu Allah’ın size verdiği söz gerçekti. Ben de size vaatte bulunmuştum. Ama size verdiğim sözde durmadım...”(İbrahim, 14/22) 28. Yüce Allah, onların kendi aralarındaki tartışmalarına cevap olmak üzere şöyle buyurur:“Benim huzurumda çekişmeyin.” Huzurumdaki bu çekişmenizin hiçbir faydası yoktur. “Zira Ben size daha önce tehdidimi bildirmiş idim.” Peygamberlerim sizlere apaçık âyetlerle, net delillerle, göz kamaştırıcı belgelerle gelmiş, size karşı delilim ortaya konulmuştu. Artık sizin ileri sürecek bir deliliniz kalmamıştır. Sizler dünyada iken cezalandırılması kaçınılmaz olan amelleri işlemiş bulunuyorsunuz. 29. “Benim yanımda söz değiştirilmez.” Allah’ın verdiği sözde durmaması ve bildirdiğinin gerçekleşmemesi mümkün değildir. Çünkü Allah’tan daha doğru sözlü, O’ndan daha doğru haber veren hiçbir kimse yoktur. “Ve ben kullara zulmedici değilim.” Aksine onlara hayır ve şer türünden işledikleri amellerin karşılığını veririm. Kötülükleri artırılmayacağı gibi iyilikleri de eksiltilmez.

Kâf 50:24

23- Yanındaki (melek): “İşte bu (amel defteriyle birlikte) yanımda hazırdır.” der. 24- (Allah şöyle buyurur:)“Atın cehenneme her inatçı kâfiri…” 25- “Hayrı alabildiğine engelleyen, haddi aşan, şüpheci kimseyi…” 26- “Allah ile birlikte başka bir ilâh edineni. Haydi ikiniz atın onu şiddetli azabın içine!” 27- Yanındaki (şeytan) ise diyecek ki: “Rabbimiz! Onu ben azdırmadım; fakat o, (haktan) uzak bir sapıklık içinde idi.” 28- Buyurur ki:“Huzurumda çekişmeyin. Zira Ben size daha önce tehdidimi bildirmiş idim.” 29- “Benim yanımda söz değiştirilmez ve ben kullara zulmedici değilim.” 23. “Yanındaki” yani şu yüz çeviren yalanlayıcı kimse ile birlikte bulunan ve Allah’ın hem kendisini hem de amellerini muhafaza etmekle görevlendirdiği melek, Kıyamet gününde onu da amellerini de huzura getirip “İşte bu (amel defteriyle birlikte) yanımda hazırdır.” Yani kendisini koruyup gözetmekle ve amellerini yazmakla görevlendirildiğim kişiyi işte huzura getirdim, der. 24. Ona amelinin karşılığı verilir. Sonra da cehennem ateşini hak eden o kimseye şöyle denir: "Atın cehenneme” Allah’ın âyetlerine karşı çokça inatlaşan, küfre sapan, pek çok masiyetler işleyen, haram ve günah şeyleri yapma cesaretini gösteren “her inatçı kâfiri.” 25. “Hayrı alabildiğine engelleyen” yani imkanı dahilindeki hayrı engelleyen ki bu hayrın en ileri derecesi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine imandır. O, malının da bedeninin de başkalarına sağlayacağı faydayı önler. Allah’ın kullarına karşı da O’nun hudutlarını karşı da “haddi aşan” biridir, çok günahkardır. Allah’ın vaadinde ve tehdidinde şüphe eden “şüpheci” bir kimsedir. Böylelikle o, imanı ve ihsanı bulunmayan, buna karşılık küfür, haksızlık, şüphe, tereddüt ve cimrilik vasfına sahip olan biridir. 26. Üstelik Rahman olan Allah’tan başka ilâhlar da edinir:“Allah ile birlikte başka bir ilâh edineni” Allah ile birlikte kendisi için dahi bir fayda sağlayamayan, bir zararı önleyemeyen, öldürme ve hayat verme imkânı bulunmayan, diriltemeyen başka varlıklara ibadet eder. “Haydi ikiniz” ey onunla birlikte olan iki melek! “atın onu şiddetli azabın” en büyük, en ağır ve en çetin azabın “içine.” 27. “Yanındaki” şeytan, ondan uzaklaştığını ilan ederek ve işlediği günahı kendisine yükleyerek “diyecek ki: Rabbimiz, onu ben azdırmadım.” Yani benim onun üzerinde herhangi bir nüfuzum, otoritem, ona karşı herhangi bir delil ve belgem yoktu. “Fakat o, uzak bir sapıklık içinde idi.” Kendi tercihi ile sapan ve haktan uzaklaşan odur. Nitekim Yüce Allah, bir başka âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:“İş olup bitince şeytan da der ki: Doğrusu Allah’ın size verdiği söz gerçekti. Ben de size vaatte bulunmuştum. Ama size verdiğim sözde durmadım...”(İbrahim, 14/22) 28. Yüce Allah, onların kendi aralarındaki tartışmalarına cevap olmak üzere şöyle buyurur:“Benim huzurumda çekişmeyin.” Huzurumdaki bu çekişmenizin hiçbir faydası yoktur. “Zira Ben size daha önce tehdidimi bildirmiş idim.” Peygamberlerim sizlere apaçık âyetlerle, net delillerle, göz kamaştırıcı belgelerle gelmiş, size karşı delilim ortaya konulmuştu. Artık sizin ileri sürecek bir deliliniz kalmamıştır. Sizler dünyada iken cezalandırılması kaçınılmaz olan amelleri işlemiş bulunuyorsunuz. 29. “Benim yanımda söz değiştirilmez.” Allah’ın verdiği sözde durmaması ve bildirdiğinin gerçekleşmemesi mümkün değildir. Çünkü Allah’tan daha doğru sözlü, O’ndan daha doğru haber veren hiçbir kimse yoktur. “Ve ben kullara zulmedici değilim.” Aksine onlara hayır ve şer türünden işledikleri amellerin karşılığını veririm. Kötülükleri artırılmayacağı gibi iyilikleri de eksiltilmez.

Kâf 50:25

23- Yanındaki (melek): “İşte bu (amel defteriyle birlikte) yanımda hazırdır.” der. 24- (Allah şöyle buyurur:)“Atın cehenneme her inatçı kâfiri…” 25- “Hayrı alabildiğine engelleyen, haddi aşan, şüpheci kimseyi…” 26- “Allah ile birlikte başka bir ilâh edineni. Haydi ikiniz atın onu şiddetli azabın içine!” 27- Yanındaki (şeytan) ise diyecek ki: “Rabbimiz! Onu ben azdırmadım; fakat o, (haktan) uzak bir sapıklık içinde idi.” 28- Buyurur ki:“Huzurumda çekişmeyin. Zira Ben size daha önce tehdidimi bildirmiş idim.” 29- “Benim yanımda söz değiştirilmez ve ben kullara zulmedici değilim.” 23. “Yanındaki” yani şu yüz çeviren yalanlayıcı kimse ile birlikte bulunan ve Allah’ın hem kendisini hem de amellerini muhafaza etmekle görevlendirdiği melek, Kıyamet gününde onu da amellerini de huzura getirip “İşte bu (amel defteriyle birlikte) yanımda hazırdır.” Yani kendisini koruyup gözetmekle ve amellerini yazmakla görevlendirildiğim kişiyi işte huzura getirdim, der. 24. Ona amelinin karşılığı verilir. Sonra da cehennem ateşini hak eden o kimseye şöyle denir: "Atın cehenneme” Allah’ın âyetlerine karşı çokça inatlaşan, küfre sapan, pek çok masiyetler işleyen, haram ve günah şeyleri yapma cesaretini gösteren “her inatçı kâfiri.” 25. “Hayrı alabildiğine engelleyen” yani imkanı dahilindeki hayrı engelleyen ki bu hayrın en ileri derecesi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine imandır. O, malının da bedeninin de başkalarına sağlayacağı faydayı önler. Allah’ın kullarına karşı da O’nun hudutlarını karşı da “haddi aşan” biridir, çok günahkardır. Allah’ın vaadinde ve tehdidinde şüphe eden “şüpheci” bir kimsedir. Böylelikle o, imanı ve ihsanı bulunmayan, buna karşılık küfür, haksızlık, şüphe, tereddüt ve cimrilik vasfına sahip olan biridir. 26. Üstelik Rahman olan Allah’tan başka ilâhlar da edinir:“Allah ile birlikte başka bir ilâh edineni” Allah ile birlikte kendisi için dahi bir fayda sağlayamayan, bir zararı önleyemeyen, öldürme ve hayat verme imkânı bulunmayan, diriltemeyen başka varlıklara ibadet eder. “Haydi ikiniz” ey onunla birlikte olan iki melek! “atın onu şiddetli azabın” en büyük, en ağır ve en çetin azabın “içine.” 27. “Yanındaki” şeytan, ondan uzaklaştığını ilan ederek ve işlediği günahı kendisine yükleyerek “diyecek ki: Rabbimiz, onu ben azdırmadım.” Yani benim onun üzerinde herhangi bir nüfuzum, otoritem, ona karşı herhangi bir delil ve belgem yoktu. “Fakat o, uzak bir sapıklık içinde idi.” Kendi tercihi ile sapan ve haktan uzaklaşan odur. Nitekim Yüce Allah, bir başka âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:“İş olup bitince şeytan da der ki: Doğrusu Allah’ın size verdiği söz gerçekti. Ben de size vaatte bulunmuştum. Ama size verdiğim sözde durmadım...”(İbrahim, 14/22) 28. Yüce Allah, onların kendi aralarındaki tartışmalarına cevap olmak üzere şöyle buyurur:“Benim huzurumda çekişmeyin.” Huzurumdaki bu çekişmenizin hiçbir faydası yoktur. “Zira Ben size daha önce tehdidimi bildirmiş idim.” Peygamberlerim sizlere apaçık âyetlerle, net delillerle, göz kamaştırıcı belgelerle gelmiş, size karşı delilim ortaya konulmuştu. Artık sizin ileri sürecek bir deliliniz kalmamıştır. Sizler dünyada iken cezalandırılması kaçınılmaz olan amelleri işlemiş bulunuyorsunuz. 29. “Benim yanımda söz değiştirilmez.” Allah’ın verdiği sözde durmaması ve bildirdiğinin gerçekleşmemesi mümkün değildir. Çünkü Allah’tan daha doğru sözlü, O’ndan daha doğru haber veren hiçbir kimse yoktur. “Ve ben kullara zulmedici değilim.” Aksine onlara hayır ve şer türünden işledikleri amellerin karşılığını veririm. Kötülükleri artırılmayacağı gibi iyilikleri de eksiltilmez.

Kâf 50:26

23- Yanındaki (melek): “İşte bu (amel defteriyle birlikte) yanımda hazırdır.” der. 24- (Allah şöyle buyurur:)“Atın cehenneme her inatçı kâfiri…” 25- “Hayrı alabildiğine engelleyen, haddi aşan, şüpheci kimseyi…” 26- “Allah ile birlikte başka bir ilâh edineni. Haydi ikiniz atın onu şiddetli azabın içine!” 27- Yanındaki (şeytan) ise diyecek ki: “Rabbimiz! Onu ben azdırmadım; fakat o, (haktan) uzak bir sapıklık içinde idi.” 28- Buyurur ki:“Huzurumda çekişmeyin. Zira Ben size daha önce tehdidimi bildirmiş idim.” 29- “Benim yanımda söz değiştirilmez ve ben kullara zulmedici değilim.” 23. “Yanındaki” yani şu yüz çeviren yalanlayıcı kimse ile birlikte bulunan ve Allah’ın hem kendisini hem de amellerini muhafaza etmekle görevlendirdiği melek, Kıyamet gününde onu da amellerini de huzura getirip “İşte bu (amel defteriyle birlikte) yanımda hazırdır.” Yani kendisini koruyup gözetmekle ve amellerini yazmakla görevlendirildiğim kişiyi işte huzura getirdim, der. 24. Ona amelinin karşılığı verilir. Sonra da cehennem ateşini hak eden o kimseye şöyle denir: "Atın cehenneme” Allah’ın âyetlerine karşı çokça inatlaşan, küfre sapan, pek çok masiyetler işleyen, haram ve günah şeyleri yapma cesaretini gösteren “her inatçı kâfiri.” 25. “Hayrı alabildiğine engelleyen” yani imkanı dahilindeki hayrı engelleyen ki bu hayrın en ileri derecesi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine imandır. O, malının da bedeninin de başkalarına sağlayacağı faydayı önler. Allah’ın kullarına karşı da O’nun hudutlarını karşı da “haddi aşan” biridir, çok günahkardır. Allah’ın vaadinde ve tehdidinde şüphe eden “şüpheci” bir kimsedir. Böylelikle o, imanı ve ihsanı bulunmayan, buna karşılık küfür, haksızlık, şüphe, tereddüt ve cimrilik vasfına sahip olan biridir. 26. Üstelik Rahman olan Allah’tan başka ilâhlar da edinir:“Allah ile birlikte başka bir ilâh edineni” Allah ile birlikte kendisi için dahi bir fayda sağlayamayan, bir zararı önleyemeyen, öldürme ve hayat verme imkânı bulunmayan, diriltemeyen başka varlıklara ibadet eder. “Haydi ikiniz” ey onunla birlikte olan iki melek! “atın onu şiddetli azabın” en büyük, en ağır ve en çetin azabın “içine.” 27. “Yanındaki” şeytan, ondan uzaklaştığını ilan ederek ve işlediği günahı kendisine yükleyerek “diyecek ki: Rabbimiz, onu ben azdırmadım.” Yani benim onun üzerinde herhangi bir nüfuzum, otoritem, ona karşı herhangi bir delil ve belgem yoktu. “Fakat o, uzak bir sapıklık içinde idi.” Kendi tercihi ile sapan ve haktan uzaklaşan odur. Nitekim Yüce Allah, bir başka âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:“İş olup bitince şeytan da der ki: Doğrusu Allah’ın size verdiği söz gerçekti. Ben de size vaatte bulunmuştum. Ama size verdiğim sözde durmadım...”(İbrahim, 14/22) 28. Yüce Allah, onların kendi aralarındaki tartışmalarına cevap olmak üzere şöyle buyurur:“Benim huzurumda çekişmeyin.” Huzurumdaki bu çekişmenizin hiçbir faydası yoktur. “Zira Ben size daha önce tehdidimi bildirmiş idim.” Peygamberlerim sizlere apaçık âyetlerle, net delillerle, göz kamaştırıcı belgelerle gelmiş, size karşı delilim ortaya konulmuştu. Artık sizin ileri sürecek bir deliliniz kalmamıştır. Sizler dünyada iken cezalandırılması kaçınılmaz olan amelleri işlemiş bulunuyorsunuz. 29. “Benim yanımda söz değiştirilmez.” Allah’ın verdiği sözde durmaması ve bildirdiğinin gerçekleşmemesi mümkün değildir. Çünkü Allah’tan daha doğru sözlü, O’ndan daha doğru haber veren hiçbir kimse yoktur. “Ve ben kullara zulmedici değilim.” Aksine onlara hayır ve şer türünden işledikleri amellerin karşılığını veririm. Kötülükleri artırılmayacağı gibi iyilikleri de eksiltilmez.

Kâf 50:27

23- Yanındaki (melek): “İşte bu (amel defteriyle birlikte) yanımda hazırdır.” der. 24- (Allah şöyle buyurur:)“Atın cehenneme her inatçı kâfiri…” 25- “Hayrı alabildiğine engelleyen, haddi aşan, şüpheci kimseyi…” 26- “Allah ile birlikte başka bir ilâh edineni. Haydi ikiniz atın onu şiddetli azabın içine!” 27- Yanındaki (şeytan) ise diyecek ki: “Rabbimiz! Onu ben azdırmadım; fakat o, (haktan) uzak bir sapıklık içinde idi.” 28- Buyurur ki:“Huzurumda çekişmeyin. Zira Ben size daha önce tehdidimi bildirmiş idim.” 29- “Benim yanımda söz değiştirilmez ve ben kullara zulmedici değilim.” 23. “Yanındaki” yani şu yüz çeviren yalanlayıcı kimse ile birlikte bulunan ve Allah’ın hem kendisini hem de amellerini muhafaza etmekle görevlendirdiği melek, Kıyamet gününde onu da amellerini de huzura getirip “İşte bu (amel defteriyle birlikte) yanımda hazırdır.” Yani kendisini koruyup gözetmekle ve amellerini yazmakla görevlendirildiğim kişiyi işte huzura getirdim, der. 24. Ona amelinin karşılığı verilir. Sonra da cehennem ateşini hak eden o kimseye şöyle denir: "Atın cehenneme” Allah’ın âyetlerine karşı çokça inatlaşan, küfre sapan, pek çok masiyetler işleyen, haram ve günah şeyleri yapma cesaretini gösteren “her inatçı kâfiri.” 25. “Hayrı alabildiğine engelleyen” yani imkanı dahilindeki hayrı engelleyen ki bu hayrın en ileri derecesi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine imandır. O, malının da bedeninin de başkalarına sağlayacağı faydayı önler. Allah’ın kullarına karşı da O’nun hudutlarını karşı da “haddi aşan” biridir, çok günahkardır. Allah’ın vaadinde ve tehdidinde şüphe eden “şüpheci” bir kimsedir. Böylelikle o, imanı ve ihsanı bulunmayan, buna karşılık küfür, haksızlık, şüphe, tereddüt ve cimrilik vasfına sahip olan biridir. 26. Üstelik Rahman olan Allah’tan başka ilâhlar da edinir:“Allah ile birlikte başka bir ilâh edineni” Allah ile birlikte kendisi için dahi bir fayda sağlayamayan, bir zararı önleyemeyen, öldürme ve hayat verme imkânı bulunmayan, diriltemeyen başka varlıklara ibadet eder. “Haydi ikiniz” ey onunla birlikte olan iki melek! “atın onu şiddetli azabın” en büyük, en ağır ve en çetin azabın “içine.” 27. “Yanındaki” şeytan, ondan uzaklaştığını ilan ederek ve işlediği günahı kendisine yükleyerek “diyecek ki: Rabbimiz, onu ben azdırmadım.” Yani benim onun üzerinde herhangi bir nüfuzum, otoritem, ona karşı herhangi bir delil ve belgem yoktu. “Fakat o, uzak bir sapıklık içinde idi.” Kendi tercihi ile sapan ve haktan uzaklaşan odur. Nitekim Yüce Allah, bir başka âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:“İş olup bitince şeytan da der ki: Doğrusu Allah’ın size verdiği söz gerçekti. Ben de size vaatte bulunmuştum. Ama size verdiğim sözde durmadım...”(İbrahim, 14/22) 28. Yüce Allah, onların kendi aralarındaki tartışmalarına cevap olmak üzere şöyle buyurur:“Benim huzurumda çekişmeyin.” Huzurumdaki bu çekişmenizin hiçbir faydası yoktur. “Zira Ben size daha önce tehdidimi bildirmiş idim.” Peygamberlerim sizlere apaçık âyetlerle, net delillerle, göz kamaştırıcı belgelerle gelmiş, size karşı delilim ortaya konulmuştu. Artık sizin ileri sürecek bir deliliniz kalmamıştır. Sizler dünyada iken cezalandırılması kaçınılmaz olan amelleri işlemiş bulunuyorsunuz. 29. “Benim yanımda söz değiştirilmez.” Allah’ın verdiği sözde durmaması ve bildirdiğinin gerçekleşmemesi mümkün değildir. Çünkü Allah’tan daha doğru sözlü, O’ndan daha doğru haber veren hiçbir kimse yoktur. “Ve ben kullara zulmedici değilim.” Aksine onlara hayır ve şer türünden işledikleri amellerin karşılığını veririm. Kötülükleri artırılmayacağı gibi iyilikleri de eksiltilmez.

Kâf 50:28

23- Yanındaki (melek): “İşte bu (amel defteriyle birlikte) yanımda hazırdır.” der. 24- (Allah şöyle buyurur:)“Atın cehenneme her inatçı kâfiri…” 25- “Hayrı alabildiğine engelleyen, haddi aşan, şüpheci kimseyi…” 26- “Allah ile birlikte başka bir ilâh edineni. Haydi ikiniz atın onu şiddetli azabın içine!” 27- Yanındaki (şeytan) ise diyecek ki: “Rabbimiz! Onu ben azdırmadım; fakat o, (haktan) uzak bir sapıklık içinde idi.” 28- Buyurur ki:“Huzurumda çekişmeyin. Zira Ben size daha önce tehdidimi bildirmiş idim.” 29- “Benim yanımda söz değiştirilmez ve ben kullara zulmedici değilim.” 23. “Yanındaki” yani şu yüz çeviren yalanlayıcı kimse ile birlikte bulunan ve Allah’ın hem kendisini hem de amellerini muhafaza etmekle görevlendirdiği melek, Kıyamet gününde onu da amellerini de huzura getirip “İşte bu (amel defteriyle birlikte) yanımda hazırdır.” Yani kendisini koruyup gözetmekle ve amellerini yazmakla görevlendirildiğim kişiyi işte huzura getirdim, der. 24. Ona amelinin karşılığı verilir. Sonra da cehennem ateşini hak eden o kimseye şöyle denir: "Atın cehenneme” Allah’ın âyetlerine karşı çokça inatlaşan, küfre sapan, pek çok masiyetler işleyen, haram ve günah şeyleri yapma cesaretini gösteren “her inatçı kâfiri.” 25. “Hayrı alabildiğine engelleyen” yani imkanı dahilindeki hayrı engelleyen ki bu hayrın en ileri derecesi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine imandır. O, malının da bedeninin de başkalarına sağlayacağı faydayı önler. Allah’ın kullarına karşı da O’nun hudutlarını karşı da “haddi aşan” biridir, çok günahkardır. Allah’ın vaadinde ve tehdidinde şüphe eden “şüpheci” bir kimsedir. Böylelikle o, imanı ve ihsanı bulunmayan, buna karşılık küfür, haksızlık, şüphe, tereddüt ve cimrilik vasfına sahip olan biridir. 26. Üstelik Rahman olan Allah’tan başka ilâhlar da edinir:“Allah ile birlikte başka bir ilâh edineni” Allah ile birlikte kendisi için dahi bir fayda sağlayamayan, bir zararı önleyemeyen, öldürme ve hayat verme imkânı bulunmayan, diriltemeyen başka varlıklara ibadet eder. “Haydi ikiniz” ey onunla birlikte olan iki melek! “atın onu şiddetli azabın” en büyük, en ağır ve en çetin azabın “içine.” 27. “Yanındaki” şeytan, ondan uzaklaştığını ilan ederek ve işlediği günahı kendisine yükleyerek “diyecek ki: Rabbimiz, onu ben azdırmadım.” Yani benim onun üzerinde herhangi bir nüfuzum, otoritem, ona karşı herhangi bir delil ve belgem yoktu. “Fakat o, uzak bir sapıklık içinde idi.” Kendi tercihi ile sapan ve haktan uzaklaşan odur. Nitekim Yüce Allah, bir başka âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:“İş olup bitince şeytan da der ki: Doğrusu Allah’ın size verdiği söz gerçekti. Ben de size vaatte bulunmuştum. Ama size verdiğim sözde durmadım...”(İbrahim, 14/22) 28. Yüce Allah, onların kendi aralarındaki tartışmalarına cevap olmak üzere şöyle buyurur:“Benim huzurumda çekişmeyin.” Huzurumdaki bu çekişmenizin hiçbir faydası yoktur. “Zira Ben size daha önce tehdidimi bildirmiş idim.” Peygamberlerim sizlere apaçık âyetlerle, net delillerle, göz kamaştırıcı belgelerle gelmiş, size karşı delilim ortaya konulmuştu. Artık sizin ileri sürecek bir deliliniz kalmamıştır. Sizler dünyada iken cezalandırılması kaçınılmaz olan amelleri işlemiş bulunuyorsunuz. 29. “Benim yanımda söz değiştirilmez.” Allah’ın verdiği sözde durmaması ve bildirdiğinin gerçekleşmemesi mümkün değildir. Çünkü Allah’tan daha doğru sözlü, O’ndan daha doğru haber veren hiçbir kimse yoktur. “Ve ben kullara zulmedici değilim.” Aksine onlara hayır ve şer türünden işledikleri amellerin karşılığını veririm. Kötülükleri artırılmayacağı gibi iyilikleri de eksiltilmez.

Kâf 50:29

23- Yanındaki (melek): “İşte bu (amel defteriyle birlikte) yanımda hazırdır.” der. 24- (Allah şöyle buyurur:)“Atın cehenneme her inatçı kâfiri…” 25- “Hayrı alabildiğine engelleyen, haddi aşan, şüpheci kimseyi…” 26- “Allah ile birlikte başka bir ilâh edineni. Haydi ikiniz atın onu şiddetli azabın içine!” 27- Yanındaki (şeytan) ise diyecek ki: “Rabbimiz! Onu ben azdırmadım; fakat o, (haktan) uzak bir sapıklık içinde idi.” 28- Buyurur ki:“Huzurumda çekişmeyin. Zira Ben size daha önce tehdidimi bildirmiş idim.” 29- “Benim yanımda söz değiştirilmez ve ben kullara zulmedici değilim.” 23. “Yanındaki” yani şu yüz çeviren yalanlayıcı kimse ile birlikte bulunan ve Allah’ın hem kendisini hem de amellerini muhafaza etmekle görevlendirdiği melek, Kıyamet gününde onu da amellerini de huzura getirip “İşte bu (amel defteriyle birlikte) yanımda hazırdır.” Yani kendisini koruyup gözetmekle ve amellerini yazmakla görevlendirildiğim kişiyi işte huzura getirdim, der. 24. Ona amelinin karşılığı verilir. Sonra da cehennem ateşini hak eden o kimseye şöyle denir: "Atın cehenneme” Allah’ın âyetlerine karşı çokça inatlaşan, küfre sapan, pek çok masiyetler işleyen, haram ve günah şeyleri yapma cesaretini gösteren “her inatçı kâfiri.” 25. “Hayrı alabildiğine engelleyen” yani imkanı dahilindeki hayrı engelleyen ki bu hayrın en ileri derecesi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine imandır. O, malının da bedeninin de başkalarına sağlayacağı faydayı önler. Allah’ın kullarına karşı da O’nun hudutlarını karşı da “haddi aşan” biridir, çok günahkardır. Allah’ın vaadinde ve tehdidinde şüphe eden “şüpheci” bir kimsedir. Böylelikle o, imanı ve ihsanı bulunmayan, buna karşılık küfür, haksızlık, şüphe, tereddüt ve cimrilik vasfına sahip olan biridir. 26. Üstelik Rahman olan Allah’tan başka ilâhlar da edinir:“Allah ile birlikte başka bir ilâh edineni” Allah ile birlikte kendisi için dahi bir fayda sağlayamayan, bir zararı önleyemeyen, öldürme ve hayat verme imkânı bulunmayan, diriltemeyen başka varlıklara ibadet eder. “Haydi ikiniz” ey onunla birlikte olan iki melek! “atın onu şiddetli azabın” en büyük, en ağır ve en çetin azabın “içine.” 27. “Yanındaki” şeytan, ondan uzaklaştığını ilan ederek ve işlediği günahı kendisine yükleyerek “diyecek ki: Rabbimiz, onu ben azdırmadım.” Yani benim onun üzerinde herhangi bir nüfuzum, otoritem, ona karşı herhangi bir delil ve belgem yoktu. “Fakat o, uzak bir sapıklık içinde idi.” Kendi tercihi ile sapan ve haktan uzaklaşan odur. Nitekim Yüce Allah, bir başka âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:“İş olup bitince şeytan da der ki: Doğrusu Allah’ın size verdiği söz gerçekti. Ben de size vaatte bulunmuştum. Ama size verdiğim sözde durmadım...”(İbrahim, 14/22) 28. Yüce Allah, onların kendi aralarındaki tartışmalarına cevap olmak üzere şöyle buyurur:“Benim huzurumda çekişmeyin.” Huzurumdaki bu çekişmenizin hiçbir faydası yoktur. “Zira Ben size daha önce tehdidimi bildirmiş idim.” Peygamberlerim sizlere apaçık âyetlerle, net delillerle, göz kamaştırıcı belgelerle gelmiş, size karşı delilim ortaya konulmuştu. Artık sizin ileri sürecek bir deliliniz kalmamıştır. Sizler dünyada iken cezalandırılması kaçınılmaz olan amelleri işlemiş bulunuyorsunuz. 29. “Benim yanımda söz değiştirilmez.” Allah’ın verdiği sözde durmaması ve bildirdiğinin gerçekleşmemesi mümkün değildir. Çünkü Allah’tan daha doğru sözlü, O’ndan daha doğru haber veren hiçbir kimse yoktur. “Ve ben kullara zulmedici değilim.” Aksine onlara hayır ve şer türünden işledikleri amellerin karşılığını veririm. Kötülükleri artırılmayacağı gibi iyilikleri de eksiltilmez.

Kâf 50:30

30- O gün cehenneme:“Doldun mu?” diyeceğiz. O:“Daha yok mu?” diyecek. 31- Cennet de takva sahiplerine iyice yaklaştırılır. 32- (Onlara denir ki:) İşte size, yani Allah'a çokça yönelen ve (O’nun emir ve yasaklarını) muhafaza edenlere vaat edilen (mükafat) budur! 33- Gıyaben Rahmân’dan korkan ve (hakka) dönen bir kalp ile gelen (kimselerdir onlar). 34- “Oraya selâmet ile girin. İşte bu, ebedilik günüdür.” 35- Orada diledikleri her şey onlarındır. Yanımızda fazlası da var. 30. Yüce Allah kullarını uyarıp korkutarak şöyle buyurmaktadır:“O gün cehenneme: Doldun mu? diyeceğiz.” Bu da cehenneme atılanların çokluğu dolayısı ile sorulacak bir sorudur. “O: Daha yok mu? diyecek.” Rabbi adına öfkelenerek kâfirlere karşı duyduğu kin ile isyankâr günahkârların daha da çok içine atılmasını istemeye devam edecektir. Yüce Allah da ona kendisini büsbütün dolduracağını vaadetmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Ben cehennemi cin ve insanlarla dolduracağım.”(Hûd, 11/119) Sonunda Yüce Rabbimiz, teşbihten münezzeh ayağını üzerine koyacak ve cehennem birbirine doğru girip çekilecek ve:“Yeter, yeter.” diyecek. Yani bu bana yeter, artık doldum. 31. “Cennet de takva sahiplerine iyice yaklaştırılır.” Yani görülecek şekilde, içindeki ebedi nimetlere, sevinç ve sürûra bakılacak şekilde yakıbkaştırılır, uzak olmaz. Cennet, ancak o kimselere yaklaştırılır ki, onlar Rablerinden korkup sakınırlar, küçüğü ile büyüğü ile şirki terk ederler, Rablerinin emirlerine uyarlar ve O’na boyun eğerler. 32. Onlara tebrik maksadı ile şöyle denilir:“İşte size, yani Allah'a çokça yönelen ve (O’nun emir ve yasaklarını) muhafaza edenlere vaat edilen (mükafat) budur.” Bu cenneti ve içinde bulunan canların çektiği, gözlerin bakmaktan zevk aldığı her bir şeyi Allah, bütün vakitlerinde O’nu zikretmekle, muhabbetle, O’ndan yardım isteyerek, O’na dua ederek, O’ndan korkarak ve O’ndan umarak Allah’a yönelenlere; yine Allah’ın emirlerini ihlâs ile ve en mükemmel şekli ile tamamlayan ve koyduğu sınırları gereği gibi muhafaza edenlere vaat etmiştir. 33. “Gıyaben Rahmân’dan korkan” Yani Rabbini tanıyarak ve rahmetini umarak O’ndna korkan ve bu korkuyu gıyaben, yani insanların gözlerinden uzakta iken de sürdüren demektir. İşte gerçek korku/haşyet budur. İnsanların gördüğü ve hazır bulundukları bir haldeki haşyete gelince, bu bazen riyakârlık ve gösteriş için yapılabilir. O bakımdan bu, haşyetin varlığına delil olmaz. Asıl faydalı olan haşyet, kulun hem insanların görmediği yerde, hem de görebileceği yerde haşyet duymasıdır. Gıyaben Allah'tan korkmaktan kasıt, gıyaben iman etmekteki mana olabilir. Buna göre buradaki gıyab/gayb, şehadetin/görünenin karşıt anlamı olur ki azap ve Allah'ın ayetlerinin geldiği görüldüğünde sahip olunan iman ve korku, ihtiyari değil, zaruri/mecburidir ve hiçbir faydası yoktur. Burada daha açık olan anlam da bu sonuncusudur. “ve (hakka) dönen bir kalp ile gelen” yani Mevlâsına dönen ve O’nu razı eden hususlara doğru yönelen. 34. Takvâ sahibi ve iyilerden olan bu kimselere şöyle denilecektir:“Oraya selâmet ile” yani türlü afet ve kötülüklerden yana esenlikte olarak ve hoşa gitmeyen bütün her şeyden uzak ve emniyet içerisinde “girin.”. Oranın nimetleri kesintisizdir. O nimetleri gölgelendiren ve hevesi kursakta bırakan hiçbir şey olmayacaktır. “İşte bu, ebedilik günüdür.” Bugünün sona ermesi de bugünde ölüm de söz konusu değildir. Neşeyi olumsuz olarak etkileyecek hiçbir şey yoktur. 35. “Orada diledikleri her şey onlarındır.” Ne isterlerse orada derhal onlar için var edilecektir. “Yanımızda” bütün bunlardan ayrı olarak “fazlası da var.” Rahman ve Rahim olan Allah, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın hatırından geçirmediği mükâfatlara onları gark edecektir. Bunun en büyüğü, en üstünü ve en değerlisi ise O’nun kerim vechini/yüzünü görme ve kelâmını işitme hazzını elde etme ve O’na yakın olma nimetine ermek olacaktır. Yüce Allah’tan, lütfu ile bunları bizlere nasip etmesini dileriz.

Kâf 50:31

30- O gün cehenneme:“Doldun mu?” diyeceğiz. O:“Daha yok mu?” diyecek. 31- Cennet de takva sahiplerine iyice yaklaştırılır. 32- (Onlara denir ki:) İşte size, yani Allah'a çokça yönelen ve (O’nun emir ve yasaklarını) muhafaza edenlere vaat edilen (mükafat) budur! 33- Gıyaben Rahmân’dan korkan ve (hakka) dönen bir kalp ile gelen (kimselerdir onlar). 34- “Oraya selâmet ile girin. İşte bu, ebedilik günüdür.” 35- Orada diledikleri her şey onlarındır. Yanımızda fazlası da var. 30. Yüce Allah kullarını uyarıp korkutarak şöyle buyurmaktadır:“O gün cehenneme: Doldun mu? diyeceğiz.” Bu da cehenneme atılanların çokluğu dolayısı ile sorulacak bir sorudur. “O: Daha yok mu? diyecek.” Rabbi adına öfkelenerek kâfirlere karşı duyduğu kin ile isyankâr günahkârların daha da çok içine atılmasını istemeye devam edecektir. Yüce Allah da ona kendisini büsbütün dolduracağını vaadetmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Ben cehennemi cin ve insanlarla dolduracağım.”(Hûd, 11/119) Sonunda Yüce Rabbimiz, teşbihten münezzeh ayağını üzerine koyacak ve cehennem birbirine doğru girip çekilecek ve:“Yeter, yeter.” diyecek. Yani bu bana yeter, artık doldum. 31. “Cennet de takva sahiplerine iyice yaklaştırılır.” Yani görülecek şekilde, içindeki ebedi nimetlere, sevinç ve sürûra bakılacak şekilde yakıbkaştırılır, uzak olmaz. Cennet, ancak o kimselere yaklaştırılır ki, onlar Rablerinden korkup sakınırlar, küçüğü ile büyüğü ile şirki terk ederler, Rablerinin emirlerine uyarlar ve O’na boyun eğerler. 32. Onlara tebrik maksadı ile şöyle denilir:“İşte size, yani Allah'a çokça yönelen ve (O’nun emir ve yasaklarını) muhafaza edenlere vaat edilen (mükafat) budur.” Bu cenneti ve içinde bulunan canların çektiği, gözlerin bakmaktan zevk aldığı her bir şeyi Allah, bütün vakitlerinde O’nu zikretmekle, muhabbetle, O’ndan yardım isteyerek, O’na dua ederek, O’ndan korkarak ve O’ndan umarak Allah’a yönelenlere; yine Allah’ın emirlerini ihlâs ile ve en mükemmel şekli ile tamamlayan ve koyduğu sınırları gereği gibi muhafaza edenlere vaat etmiştir. 33. “Gıyaben Rahmân’dan korkan” Yani Rabbini tanıyarak ve rahmetini umarak O’ndna korkan ve bu korkuyu gıyaben, yani insanların gözlerinden uzakta iken de sürdüren demektir. İşte gerçek korku/haşyet budur. İnsanların gördüğü ve hazır bulundukları bir haldeki haşyete gelince, bu bazen riyakârlık ve gösteriş için yapılabilir. O bakımdan bu, haşyetin varlığına delil olmaz. Asıl faydalı olan haşyet, kulun hem insanların görmediği yerde, hem de görebileceği yerde haşyet duymasıdır. Gıyaben Allah'tan korkmaktan kasıt, gıyaben iman etmekteki mana olabilir. Buna göre buradaki gıyab/gayb, şehadetin/görünenin karşıt anlamı olur ki azap ve Allah'ın ayetlerinin geldiği görüldüğünde sahip olunan iman ve korku, ihtiyari değil, zaruri/mecburidir ve hiçbir faydası yoktur. Burada daha açık olan anlam da bu sonuncusudur. “ve (hakka) dönen bir kalp ile gelen” yani Mevlâsına dönen ve O’nu razı eden hususlara doğru yönelen. 34. Takvâ sahibi ve iyilerden olan bu kimselere şöyle denilecektir:“Oraya selâmet ile” yani türlü afet ve kötülüklerden yana esenlikte olarak ve hoşa gitmeyen bütün her şeyden uzak ve emniyet içerisinde “girin.”. Oranın nimetleri kesintisizdir. O nimetleri gölgelendiren ve hevesi kursakta bırakan hiçbir şey olmayacaktır. “İşte bu, ebedilik günüdür.” Bugünün sona ermesi de bugünde ölüm de söz konusu değildir. Neşeyi olumsuz olarak etkileyecek hiçbir şey yoktur. 35. “Orada diledikleri her şey onlarındır.” Ne isterlerse orada derhal onlar için var edilecektir. “Yanımızda” bütün bunlardan ayrı olarak “fazlası da var.” Rahman ve Rahim olan Allah, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın hatırından geçirmediği mükâfatlara onları gark edecektir. Bunun en büyüğü, en üstünü ve en değerlisi ise O’nun kerim vechini/yüzünü görme ve kelâmını işitme hazzını elde etme ve O’na yakın olma nimetine ermek olacaktır. Yüce Allah’tan, lütfu ile bunları bizlere nasip etmesini dileriz.

Kâf 50:32

30- O gün cehenneme:“Doldun mu?” diyeceğiz. O:“Daha yok mu?” diyecek. 31- Cennet de takva sahiplerine iyice yaklaştırılır. 32- (Onlara denir ki:) İşte size, yani Allah'a çokça yönelen ve (O’nun emir ve yasaklarını) muhafaza edenlere vaat edilen (mükafat) budur! 33- Gıyaben Rahmân’dan korkan ve (hakka) dönen bir kalp ile gelen (kimselerdir onlar). 34- “Oraya selâmet ile girin. İşte bu, ebedilik günüdür.” 35- Orada diledikleri her şey onlarındır. Yanımızda fazlası da var. 30. Yüce Allah kullarını uyarıp korkutarak şöyle buyurmaktadır:“O gün cehenneme: Doldun mu? diyeceğiz.” Bu da cehenneme atılanların çokluğu dolayısı ile sorulacak bir sorudur. “O: Daha yok mu? diyecek.” Rabbi adına öfkelenerek kâfirlere karşı duyduğu kin ile isyankâr günahkârların daha da çok içine atılmasını istemeye devam edecektir. Yüce Allah da ona kendisini büsbütün dolduracağını vaadetmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Ben cehennemi cin ve insanlarla dolduracağım.”(Hûd, 11/119) Sonunda Yüce Rabbimiz, teşbihten münezzeh ayağını üzerine koyacak ve cehennem birbirine doğru girip çekilecek ve:“Yeter, yeter.” diyecek. Yani bu bana yeter, artık doldum. 31. “Cennet de takva sahiplerine iyice yaklaştırılır.” Yani görülecek şekilde, içindeki ebedi nimetlere, sevinç ve sürûra bakılacak şekilde yakıbkaştırılır, uzak olmaz. Cennet, ancak o kimselere yaklaştırılır ki, onlar Rablerinden korkup sakınırlar, küçüğü ile büyüğü ile şirki terk ederler, Rablerinin emirlerine uyarlar ve O’na boyun eğerler. 32. Onlara tebrik maksadı ile şöyle denilir:“İşte size, yani Allah'a çokça yönelen ve (O’nun emir ve yasaklarını) muhafaza edenlere vaat edilen (mükafat) budur.” Bu cenneti ve içinde bulunan canların çektiği, gözlerin bakmaktan zevk aldığı her bir şeyi Allah, bütün vakitlerinde O’nu zikretmekle, muhabbetle, O’ndan yardım isteyerek, O’na dua ederek, O’ndan korkarak ve O’ndan umarak Allah’a yönelenlere; yine Allah’ın emirlerini ihlâs ile ve en mükemmel şekli ile tamamlayan ve koyduğu sınırları gereği gibi muhafaza edenlere vaat etmiştir. 33. “Gıyaben Rahmân’dan korkan” Yani Rabbini tanıyarak ve rahmetini umarak O’ndna korkan ve bu korkuyu gıyaben, yani insanların gözlerinden uzakta iken de sürdüren demektir. İşte gerçek korku/haşyet budur. İnsanların gördüğü ve hazır bulundukları bir haldeki haşyete gelince, bu bazen riyakârlık ve gösteriş için yapılabilir. O bakımdan bu, haşyetin varlığına delil olmaz. Asıl faydalı olan haşyet, kulun hem insanların görmediği yerde, hem de görebileceği yerde haşyet duymasıdır. Gıyaben Allah'tan korkmaktan kasıt, gıyaben iman etmekteki mana olabilir. Buna göre buradaki gıyab/gayb, şehadetin/görünenin karşıt anlamı olur ki azap ve Allah'ın ayetlerinin geldiği görüldüğünde sahip olunan iman ve korku, ihtiyari değil, zaruri/mecburidir ve hiçbir faydası yoktur. Burada daha açık olan anlam da bu sonuncusudur. “ve (hakka) dönen bir kalp ile gelen” yani Mevlâsına dönen ve O’nu razı eden hususlara doğru yönelen. 34. Takvâ sahibi ve iyilerden olan bu kimselere şöyle denilecektir:“Oraya selâmet ile” yani türlü afet ve kötülüklerden yana esenlikte olarak ve hoşa gitmeyen bütün her şeyden uzak ve emniyet içerisinde “girin.”. Oranın nimetleri kesintisizdir. O nimetleri gölgelendiren ve hevesi kursakta bırakan hiçbir şey olmayacaktır. “İşte bu, ebedilik günüdür.” Bugünün sona ermesi de bugünde ölüm de söz konusu değildir. Neşeyi olumsuz olarak etkileyecek hiçbir şey yoktur. 35. “Orada diledikleri her şey onlarındır.” Ne isterlerse orada derhal onlar için var edilecektir. “Yanımızda” bütün bunlardan ayrı olarak “fazlası da var.” Rahman ve Rahim olan Allah, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın hatırından geçirmediği mükâfatlara onları gark edecektir. Bunun en büyüğü, en üstünü ve en değerlisi ise O’nun kerim vechini/yüzünü görme ve kelâmını işitme hazzını elde etme ve O’na yakın olma nimetine ermek olacaktır. Yüce Allah’tan, lütfu ile bunları bizlere nasip etmesini dileriz.

Kâf 50:33

30- O gün cehenneme:“Doldun mu?” diyeceğiz. O:“Daha yok mu?” diyecek. 31- Cennet de takva sahiplerine iyice yaklaştırılır. 32- (Onlara denir ki:) İşte size, yani Allah'a çokça yönelen ve (O’nun emir ve yasaklarını) muhafaza edenlere vaat edilen (mükafat) budur! 33- Gıyaben Rahmân’dan korkan ve (hakka) dönen bir kalp ile gelen (kimselerdir onlar). 34- “Oraya selâmet ile girin. İşte bu, ebedilik günüdür.” 35- Orada diledikleri her şey onlarındır. Yanımızda fazlası da var. 30. Yüce Allah kullarını uyarıp korkutarak şöyle buyurmaktadır:“O gün cehenneme: Doldun mu? diyeceğiz.” Bu da cehenneme atılanların çokluğu dolayısı ile sorulacak bir sorudur. “O: Daha yok mu? diyecek.” Rabbi adına öfkelenerek kâfirlere karşı duyduğu kin ile isyankâr günahkârların daha da çok içine atılmasını istemeye devam edecektir. Yüce Allah da ona kendisini büsbütün dolduracağını vaadetmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Ben cehennemi cin ve insanlarla dolduracağım.”(Hûd, 11/119) Sonunda Yüce Rabbimiz, teşbihten münezzeh ayağını üzerine koyacak ve cehennem birbirine doğru girip çekilecek ve:“Yeter, yeter.” diyecek. Yani bu bana yeter, artık doldum. 31. “Cennet de takva sahiplerine iyice yaklaştırılır.” Yani görülecek şekilde, içindeki ebedi nimetlere, sevinç ve sürûra bakılacak şekilde yakıbkaştırılır, uzak olmaz. Cennet, ancak o kimselere yaklaştırılır ki, onlar Rablerinden korkup sakınırlar, küçüğü ile büyüğü ile şirki terk ederler, Rablerinin emirlerine uyarlar ve O’na boyun eğerler. 32. Onlara tebrik maksadı ile şöyle denilir:“İşte size, yani Allah'a çokça yönelen ve (O’nun emir ve yasaklarını) muhafaza edenlere vaat edilen (mükafat) budur.” Bu cenneti ve içinde bulunan canların çektiği, gözlerin bakmaktan zevk aldığı her bir şeyi Allah, bütün vakitlerinde O’nu zikretmekle, muhabbetle, O’ndan yardım isteyerek, O’na dua ederek, O’ndan korkarak ve O’ndan umarak Allah’a yönelenlere; yine Allah’ın emirlerini ihlâs ile ve en mükemmel şekli ile tamamlayan ve koyduğu sınırları gereği gibi muhafaza edenlere vaat etmiştir. 33. “Gıyaben Rahmân’dan korkan” Yani Rabbini tanıyarak ve rahmetini umarak O’ndna korkan ve bu korkuyu gıyaben, yani insanların gözlerinden uzakta iken de sürdüren demektir. İşte gerçek korku/haşyet budur. İnsanların gördüğü ve hazır bulundukları bir haldeki haşyete gelince, bu bazen riyakârlık ve gösteriş için yapılabilir. O bakımdan bu, haşyetin varlığına delil olmaz. Asıl faydalı olan haşyet, kulun hem insanların görmediği yerde, hem de görebileceği yerde haşyet duymasıdır. Gıyaben Allah'tan korkmaktan kasıt, gıyaben iman etmekteki mana olabilir. Buna göre buradaki gıyab/gayb, şehadetin/görünenin karşıt anlamı olur ki azap ve Allah'ın ayetlerinin geldiği görüldüğünde sahip olunan iman ve korku, ihtiyari değil, zaruri/mecburidir ve hiçbir faydası yoktur. Burada daha açık olan anlam da bu sonuncusudur. “ve (hakka) dönen bir kalp ile gelen” yani Mevlâsına dönen ve O’nu razı eden hususlara doğru yönelen. 34. Takvâ sahibi ve iyilerden olan bu kimselere şöyle denilecektir:“Oraya selâmet ile” yani türlü afet ve kötülüklerden yana esenlikte olarak ve hoşa gitmeyen bütün her şeyden uzak ve emniyet içerisinde “girin.”. Oranın nimetleri kesintisizdir. O nimetleri gölgelendiren ve hevesi kursakta bırakan hiçbir şey olmayacaktır. “İşte bu, ebedilik günüdür.” Bugünün sona ermesi de bugünde ölüm de söz konusu değildir. Neşeyi olumsuz olarak etkileyecek hiçbir şey yoktur. 35. “Orada diledikleri her şey onlarındır.” Ne isterlerse orada derhal onlar için var edilecektir. “Yanımızda” bütün bunlardan ayrı olarak “fazlası da var.” Rahman ve Rahim olan Allah, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın hatırından geçirmediği mükâfatlara onları gark edecektir. Bunun en büyüğü, en üstünü ve en değerlisi ise O’nun kerim vechini/yüzünü görme ve kelâmını işitme hazzını elde etme ve O’na yakın olma nimetine ermek olacaktır. Yüce Allah’tan, lütfu ile bunları bizlere nasip etmesini dileriz.

Kâf 50:34

30- O gün cehenneme:“Doldun mu?” diyeceğiz. O:“Daha yok mu?” diyecek. 31- Cennet de takva sahiplerine iyice yaklaştırılır. 32- (Onlara denir ki:) İşte size, yani Allah'a çokça yönelen ve (O’nun emir ve yasaklarını) muhafaza edenlere vaat edilen (mükafat) budur! 33- Gıyaben Rahmân’dan korkan ve (hakka) dönen bir kalp ile gelen (kimselerdir onlar). 34- “Oraya selâmet ile girin. İşte bu, ebedilik günüdür.” 35- Orada diledikleri her şey onlarındır. Yanımızda fazlası da var. 30. Yüce Allah kullarını uyarıp korkutarak şöyle buyurmaktadır:“O gün cehenneme: Doldun mu? diyeceğiz.” Bu da cehenneme atılanların çokluğu dolayısı ile sorulacak bir sorudur. “O: Daha yok mu? diyecek.” Rabbi adına öfkelenerek kâfirlere karşı duyduğu kin ile isyankâr günahkârların daha da çok içine atılmasını istemeye devam edecektir. Yüce Allah da ona kendisini büsbütün dolduracağını vaadetmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Ben cehennemi cin ve insanlarla dolduracağım.”(Hûd, 11/119) Sonunda Yüce Rabbimiz, teşbihten münezzeh ayağını üzerine koyacak ve cehennem birbirine doğru girip çekilecek ve:“Yeter, yeter.” diyecek. Yani bu bana yeter, artık doldum. 31. “Cennet de takva sahiplerine iyice yaklaştırılır.” Yani görülecek şekilde, içindeki ebedi nimetlere, sevinç ve sürûra bakılacak şekilde yakıbkaştırılır, uzak olmaz. Cennet, ancak o kimselere yaklaştırılır ki, onlar Rablerinden korkup sakınırlar, küçüğü ile büyüğü ile şirki terk ederler, Rablerinin emirlerine uyarlar ve O’na boyun eğerler. 32. Onlara tebrik maksadı ile şöyle denilir:“İşte size, yani Allah'a çokça yönelen ve (O’nun emir ve yasaklarını) muhafaza edenlere vaat edilen (mükafat) budur.” Bu cenneti ve içinde bulunan canların çektiği, gözlerin bakmaktan zevk aldığı her bir şeyi Allah, bütün vakitlerinde O’nu zikretmekle, muhabbetle, O’ndan yardım isteyerek, O’na dua ederek, O’ndan korkarak ve O’ndan umarak Allah’a yönelenlere; yine Allah’ın emirlerini ihlâs ile ve en mükemmel şekli ile tamamlayan ve koyduğu sınırları gereği gibi muhafaza edenlere vaat etmiştir. 33. “Gıyaben Rahmân’dan korkan” Yani Rabbini tanıyarak ve rahmetini umarak O’ndna korkan ve bu korkuyu gıyaben, yani insanların gözlerinden uzakta iken de sürdüren demektir. İşte gerçek korku/haşyet budur. İnsanların gördüğü ve hazır bulundukları bir haldeki haşyete gelince, bu bazen riyakârlık ve gösteriş için yapılabilir. O bakımdan bu, haşyetin varlığına delil olmaz. Asıl faydalı olan haşyet, kulun hem insanların görmediği yerde, hem de görebileceği yerde haşyet duymasıdır. Gıyaben Allah'tan korkmaktan kasıt, gıyaben iman etmekteki mana olabilir. Buna göre buradaki gıyab/gayb, şehadetin/görünenin karşıt anlamı olur ki azap ve Allah'ın ayetlerinin geldiği görüldüğünde sahip olunan iman ve korku, ihtiyari değil, zaruri/mecburidir ve hiçbir faydası yoktur. Burada daha açık olan anlam da bu sonuncusudur. “ve (hakka) dönen bir kalp ile gelen” yani Mevlâsına dönen ve O’nu razı eden hususlara doğru yönelen. 34. Takvâ sahibi ve iyilerden olan bu kimselere şöyle denilecektir:“Oraya selâmet ile” yani türlü afet ve kötülüklerden yana esenlikte olarak ve hoşa gitmeyen bütün her şeyden uzak ve emniyet içerisinde “girin.”. Oranın nimetleri kesintisizdir. O nimetleri gölgelendiren ve hevesi kursakta bırakan hiçbir şey olmayacaktır. “İşte bu, ebedilik günüdür.” Bugünün sona ermesi de bugünde ölüm de söz konusu değildir. Neşeyi olumsuz olarak etkileyecek hiçbir şey yoktur. 35. “Orada diledikleri her şey onlarındır.” Ne isterlerse orada derhal onlar için var edilecektir. “Yanımızda” bütün bunlardan ayrı olarak “fazlası da var.” Rahman ve Rahim olan Allah, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın hatırından geçirmediği mükâfatlara onları gark edecektir. Bunun en büyüğü, en üstünü ve en değerlisi ise O’nun kerim vechini/yüzünü görme ve kelâmını işitme hazzını elde etme ve O’na yakın olma nimetine ermek olacaktır. Yüce Allah’tan, lütfu ile bunları bizlere nasip etmesini dileriz.

Kâf 50:35

30- O gün cehenneme:“Doldun mu?” diyeceğiz. O:“Daha yok mu?” diyecek. 31- Cennet de takva sahiplerine iyice yaklaştırılır. 32- (Onlara denir ki:) İşte size, yani Allah'a çokça yönelen ve (O’nun emir ve yasaklarını) muhafaza edenlere vaat edilen (mükafat) budur! 33- Gıyaben Rahmân’dan korkan ve (hakka) dönen bir kalp ile gelen (kimselerdir onlar). 34- “Oraya selâmet ile girin. İşte bu, ebedilik günüdür.” 35- Orada diledikleri her şey onlarındır. Yanımızda fazlası da var. 30. Yüce Allah kullarını uyarıp korkutarak şöyle buyurmaktadır:“O gün cehenneme: Doldun mu? diyeceğiz.” Bu da cehenneme atılanların çokluğu dolayısı ile sorulacak bir sorudur. “O: Daha yok mu? diyecek.” Rabbi adına öfkelenerek kâfirlere karşı duyduğu kin ile isyankâr günahkârların daha da çok içine atılmasını istemeye devam edecektir. Yüce Allah da ona kendisini büsbütün dolduracağını vaadetmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki Ben cehennemi cin ve insanlarla dolduracağım.”(Hûd, 11/119) Sonunda Yüce Rabbimiz, teşbihten münezzeh ayağını üzerine koyacak ve cehennem birbirine doğru girip çekilecek ve:“Yeter, yeter.” diyecek. Yani bu bana yeter, artık doldum. 31. “Cennet de takva sahiplerine iyice yaklaştırılır.” Yani görülecek şekilde, içindeki ebedi nimetlere, sevinç ve sürûra bakılacak şekilde yakıbkaştırılır, uzak olmaz. Cennet, ancak o kimselere yaklaştırılır ki, onlar Rablerinden korkup sakınırlar, küçüğü ile büyüğü ile şirki terk ederler, Rablerinin emirlerine uyarlar ve O’na boyun eğerler. 32. Onlara tebrik maksadı ile şöyle denilir:“İşte size, yani Allah'a çokça yönelen ve (O’nun emir ve yasaklarını) muhafaza edenlere vaat edilen (mükafat) budur.” Bu cenneti ve içinde bulunan canların çektiği, gözlerin bakmaktan zevk aldığı her bir şeyi Allah, bütün vakitlerinde O’nu zikretmekle, muhabbetle, O’ndan yardım isteyerek, O’na dua ederek, O’ndan korkarak ve O’ndan umarak Allah’a yönelenlere; yine Allah’ın emirlerini ihlâs ile ve en mükemmel şekli ile tamamlayan ve koyduğu sınırları gereği gibi muhafaza edenlere vaat etmiştir. 33. “Gıyaben Rahmân’dan korkan” Yani Rabbini tanıyarak ve rahmetini umarak O’ndna korkan ve bu korkuyu gıyaben, yani insanların gözlerinden uzakta iken de sürdüren demektir. İşte gerçek korku/haşyet budur. İnsanların gördüğü ve hazır bulundukları bir haldeki haşyete gelince, bu bazen riyakârlık ve gösteriş için yapılabilir. O bakımdan bu, haşyetin varlığına delil olmaz. Asıl faydalı olan haşyet, kulun hem insanların görmediği yerde, hem de görebileceği yerde haşyet duymasıdır. Gıyaben Allah'tan korkmaktan kasıt, gıyaben iman etmekteki mana olabilir. Buna göre buradaki gıyab/gayb, şehadetin/görünenin karşıt anlamı olur ki azap ve Allah'ın ayetlerinin geldiği görüldüğünde sahip olunan iman ve korku, ihtiyari değil, zaruri/mecburidir ve hiçbir faydası yoktur. Burada daha açık olan anlam da bu sonuncusudur. “ve (hakka) dönen bir kalp ile gelen” yani Mevlâsına dönen ve O’nu razı eden hususlara doğru yönelen. 34. Takvâ sahibi ve iyilerden olan bu kimselere şöyle denilecektir:“Oraya selâmet ile” yani türlü afet ve kötülüklerden yana esenlikte olarak ve hoşa gitmeyen bütün her şeyden uzak ve emniyet içerisinde “girin.”. Oranın nimetleri kesintisizdir. O nimetleri gölgelendiren ve hevesi kursakta bırakan hiçbir şey olmayacaktır. “İşte bu, ebedilik günüdür.” Bugünün sona ermesi de bugünde ölüm de söz konusu değildir. Neşeyi olumsuz olarak etkileyecek hiçbir şey yoktur. 35. “Orada diledikleri her şey onlarındır.” Ne isterlerse orada derhal onlar için var edilecektir. “Yanımızda” bütün bunlardan ayrı olarak “fazlası da var.” Rahman ve Rahim olan Allah, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın hatırından geçirmediği mükâfatlara onları gark edecektir. Bunun en büyüğü, en üstünü ve en değerlisi ise O’nun kerim vechini/yüzünü görme ve kelâmını işitme hazzını elde etme ve O’na yakın olma nimetine ermek olacaktır. Yüce Allah’tan, lütfu ile bunları bizlere nasip etmesini dileriz.

Kâf 50:36

36- Biz, onlardan önce nice nesiller helâk ettik ki onlar, bunlardan çok daha güçlü idiler ve yerin de altını üstüne getirmişlerdi. Ama var mı (azaptan) kaçıp kurtulacak bir yer? 37- Şüphesiz bunda kalbi olan veya (zihnen) hazır bulunup kulak veren kimse için bir öğüt vardır. 36. Allah’a ortak koşan ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayan kimseleri korkutmak üzere Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz, onlardan önce nice nesiller” pek çok ümmetler “helâk ettik ki onlar, bunlardan çok daha güçlü idiler.” Yani yeryüzündeki güç ve eserleri daha fazla idi. “Yerin de altını üstüne getirmişlerdi.” Yani çok sağlam kaleler, oldukça yüksek köşkler yapmışlar, ağaçlar dikmiş, ırmaklar akıtmış, ekmiş, biçmiş, imar etmişler, pek çok yerleri de yıkmışlardı. Allah’ın peygamberlerini yalanlayıp âyetlerini inkâr edince Allah onları can yakıcı bir ceza, çok çetin bir azap ile yakalayıverdi. “Ama var mı (azaptan) kaçıp kurtulacak bir yer!?” Allah’ın azabı üzerlerine indi mi Allah’ın azabından kurtuluş ve kurtarıcı olmaz. Güçlerinin, mallarının ve çocuklarının da kendilerine hiçbir faydası olmadı. 37. “Şüphesiz bunda kalbi olan” yani sağlam, diri, arınmış ve kavrayış sahibi bir kalbi olan. İşte böyle bir kimse, Allah’ın âyetlerinden birisini duysa hemen öğüt alır, ondan yararlanır ve onunla yükselir. Aynı şekilde Allah’ın âyetlerine kulak veren, bunları doğru yolu bulmak üzere dinleyen ve kalbi “hazır bulunup kulak veren kimse için bir öğüt vardır.” Böylesi için öğüt, ibret, şifa ve hidâyet söz konusudur. Allah’ın âyetlerine kulak vermeyip yüz çeviren kimseye gelince bu âyetler, böyle birisine hiçbir fayda vermez. Çünkü böyle bir kimse, kabul etmez. Yüce Allah’ın hikmeti de bu niteliğe sahip olan kimselere hidâyet vermemeyi gerektirir.

Kâf 50:37

36- Biz, onlardan önce nice nesiller helâk ettik ki onlar, bunlardan çok daha güçlü idiler ve yerin de altını üstüne getirmişlerdi. Ama var mı (azaptan) kaçıp kurtulacak bir yer? 37- Şüphesiz bunda kalbi olan veya (zihnen) hazır bulunup kulak veren kimse için bir öğüt vardır. 36. Allah’a ortak koşan ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayan kimseleri korkutmak üzere Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz, onlardan önce nice nesiller” pek çok ümmetler “helâk ettik ki onlar, bunlardan çok daha güçlü idiler.” Yani yeryüzündeki güç ve eserleri daha fazla idi. “Yerin de altını üstüne getirmişlerdi.” Yani çok sağlam kaleler, oldukça yüksek köşkler yapmışlar, ağaçlar dikmiş, ırmaklar akıtmış, ekmiş, biçmiş, imar etmişler, pek çok yerleri de yıkmışlardı. Allah’ın peygamberlerini yalanlayıp âyetlerini inkâr edince Allah onları can yakıcı bir ceza, çok çetin bir azap ile yakalayıverdi. “Ama var mı (azaptan) kaçıp kurtulacak bir yer!?” Allah’ın azabı üzerlerine indi mi Allah’ın azabından kurtuluş ve kurtarıcı olmaz. Güçlerinin, mallarının ve çocuklarının da kendilerine hiçbir faydası olmadı. 37. “Şüphesiz bunda kalbi olan” yani sağlam, diri, arınmış ve kavrayış sahibi bir kalbi olan. İşte böyle bir kimse, Allah’ın âyetlerinden birisini duysa hemen öğüt alır, ondan yararlanır ve onunla yükselir. Aynı şekilde Allah’ın âyetlerine kulak veren, bunları doğru yolu bulmak üzere dinleyen ve kalbi “hazır bulunup kulak veren kimse için bir öğüt vardır.” Böylesi için öğüt, ibret, şifa ve hidâyet söz konusudur. Allah’ın âyetlerine kulak vermeyip yüz çeviren kimseye gelince bu âyetler, böyle birisine hiçbir fayda vermez. Çünkü böyle bir kimse, kabul etmez. Yüce Allah’ın hikmeti de bu niteliğe sahip olan kimselere hidâyet vermemeyi gerektirir.

Kâf 50:38

38- Andolsun biz gökleri, yeri ve iki arasındakileri altı günde yarattık. Bize hiç yorgunluk da dokunmadı. 39- O halde onların söylediklerine sabret ve hem güneş doğmadan önce hem de batmadan önce Rabbini hamd ile tesbih et! 40- Gecenin bir kısmında ve secdelerin/namazların ardında da O’nu tesbih et. 38. Bu buyrukla Yüce Allah, pek büyük kudreti ve etkin meşîeti ile vücuda getirdiği en büyük mahlukat hakkında haber vermektedir:“Andolsun biz gökleri, yeri ve iki arasındakileri altı günde yarattık.” Bu günlerin ilki pazar, sonuncusu cuma günüdür. Bunları yüce zatına herhangi bir yorgunluk, bitkinlik, acizlik vb. bir şey dokunmaksızın var etmiştir. Büyüklüklerine ve azametlerine rağmen bunları var edenin, ölüleri tekrar diriltmesi, elbette ve öncelikle söz konusudur. 39-40. “O halde onların söylediklerine” seni yermelerine ve yalanlamalarına “sabret!” Onların eziyetleri ile uğraşacak yerde Rabbine itaat et, günün başında ve sonunda, gecenin çeşitli vakitlerinde ve namazların akabinde Rabbini tesbih et. Çünkü Yüce Allah’ı anmak, nefislere teselli verir, ünsiyet kazandırır ve sabrı kolaylaştırır.

Kâf 50:39

38- Andolsun biz gökleri, yeri ve iki arasındakileri altı günde yarattık. Bize hiç yorgunluk da dokunmadı. 39- O halde onların söylediklerine sabret ve hem güneş doğmadan önce hem de batmadan önce Rabbini hamd ile tesbih et! 40- Gecenin bir kısmında ve secdelerin/namazların ardında da O’nu tesbih et. 38. Bu buyrukla Yüce Allah, pek büyük kudreti ve etkin meşîeti ile vücuda getirdiği en büyük mahlukat hakkında haber vermektedir:“Andolsun biz gökleri, yeri ve iki arasındakileri altı günde yarattık.” Bu günlerin ilki pazar, sonuncusu cuma günüdür. Bunları yüce zatına herhangi bir yorgunluk, bitkinlik, acizlik vb. bir şey dokunmaksızın var etmiştir. Büyüklüklerine ve azametlerine rağmen bunları var edenin, ölüleri tekrar diriltmesi, elbette ve öncelikle söz konusudur. 39-40. “O halde onların söylediklerine” seni yermelerine ve yalanlamalarına “sabret!” Onların eziyetleri ile uğraşacak yerde Rabbine itaat et, günün başında ve sonunda, gecenin çeşitli vakitlerinde ve namazların akabinde Rabbini tesbih et. Çünkü Yüce Allah’ı anmak, nefislere teselli verir, ünsiyet kazandırır ve sabrı kolaylaştırır.

Kâf 50:40

38- Andolsun biz gökleri, yeri ve iki arasındakileri altı günde yarattık. Bize hiç yorgunluk da dokunmadı. 39- O halde onların söylediklerine sabret ve hem güneş doğmadan önce hem de batmadan önce Rabbini hamd ile tesbih et! 40- Gecenin bir kısmında ve secdelerin/namazların ardında da O’nu tesbih et. 38. Bu buyrukla Yüce Allah, pek büyük kudreti ve etkin meşîeti ile vücuda getirdiği en büyük mahlukat hakkında haber vermektedir:“Andolsun biz gökleri, yeri ve iki arasındakileri altı günde yarattık.” Bu günlerin ilki pazar, sonuncusu cuma günüdür. Bunları yüce zatına herhangi bir yorgunluk, bitkinlik, acizlik vb. bir şey dokunmaksızın var etmiştir. Büyüklüklerine ve azametlerine rağmen bunları var edenin, ölüleri tekrar diriltmesi, elbette ve öncelikle söz konusudur. 39-40. “O halde onların söylediklerine” seni yermelerine ve yalanlamalarına “sabret!” Onların eziyetleri ile uğraşacak yerde Rabbine itaat et, günün başında ve sonunda, gecenin çeşitli vakitlerinde ve namazların akabinde Rabbini tesbih et. Çünkü Yüce Allah’ı anmak, nefislere teselli verir, ünsiyet kazandırır ve sabrı kolaylaştırır.

Kâf 50:41

41- Seslenenin yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver. 42- O gün onlar o hak çığlığı işiteceklerdir; işte o, (kabirlerden) çıkış günüdür. 43- Hiç şüphesiz hayat veren de biziz, öldüren de. Dönüş de yalnız bizedir. 44- O gün yer yarılır da onlar hızla çıkıp (mahşer meydanına koşarlar). Bu, bizim için pek kolay bir haşirdir/toplamadır. 45- Biz, onların söylediklerini pek iyi biliriz. Sen de onları (imana zorlayacak) bir zorba değilsin. O nedenle sen benim tehdidimden korkanlara Kur’ân ile hatırlat/öğüt ver. 41. “Seslenenin” yani Sûr’a üfleyecek olan İsrafil aleyhisselam’ın “yakın bir yerden” yani yeryüzünden Sûra üfürmek sureti ile “sesleneceği güne” kalbinle “kulak ver!” 42. “O gün onlar” yani herkes, hakkında herhangi bir şüphe ve tereddüdün söz konusu olmadığı “o hak” dehşetli ve dehşete düşürücü “çığlığı işiteceklerdir; işte o” gün, kabirlerden “çıkış günüdür.” Her şeye gücü yeten Allah’ın gerçekleştireceği bir gündür. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 43-44. “Hiç şüphesiz hayat veren de biziz, öldüren de. Dönüş de yalnız bizedir. O gün yer yarılırda onlar” ölüler “hızla çıkıp” kıyamet günü hesap için duracakları mahşer yerine çağıranın çağrısına icabet ederler. “Bu, Bizim için pek kolay olan bir haşirdir/toplamadır.” Allah için bu çok kolaydır, bunda yorulmayı gerektirecek ve onu külfete düşürecek hiçbir şey yoktur. 45. “Biz, onların” Sana, seni üzecek ve eziyet verecek türden neler “söylediklerini pek iyi biliriz.” Biz, bunu daha iyi bildiğimize göre sen de bizim sana ne derece itina gösterdiğimizi, işlerini nasıl kolaylaştırdığımızı ve düşmanlarına karşı sana nasıl yardım ettiğimizi de biliyorsun! O halde kalbini ferah tut, ruhun huzur bulsun ve şunu bilesin ki; biz sana bizzat senin kendine duyduğun rahmet ve şefkatten daha merhametli ve şefkatliyizdir. O halde senin için geriye Allah’ın vaadini beklemekten ve Allah’ın ulu’l-azm peygamberlerine uymaktan başka bir şey kalmamaktadır. “Sen de” onlara musallat kılınmış “bir zorba değilsin.” Aksine “Sen ancak bir uyarıcısın. Her kavmin bir yol göstericisi vardır.”(er-Râd, 13/7) Bundan dolayı devamla şöyle buyurmaktadır: "O nedenle sen benim tehdidimden korkanlara Kur’ân ile hatırlat/öğüt ver.” Hatırlatmak, akıl ve fıtratlarda yer etmiş bulunan hayrı sevme, tercih etme ve işleme ile kötülükten nefret edip uzak durma hususlarını hatırlatmaktır. Hatırlatılmak sureti ile öğüt alanlar ise Allah’ın tehdidinden korkanlardır. İlâhî tehditlerden korkmayan ve bunlara inanmayan kimselere gelince bunlara hatırlatmanın faydası sadece onlara karşı delilin ortaya konulmasıdır. Böylece onlar:“Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi”(el-Maide, 5/19) diyemezler. Kâf Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Başında, sonunda, gizli ve açık tüm hamdler Allah’a mahsustur. ***

Kâf 50:42

41- Seslenenin yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver. 42- O gün onlar o hak çığlığı işiteceklerdir; işte o, (kabirlerden) çıkış günüdür. 43- Hiç şüphesiz hayat veren de biziz, öldüren de. Dönüş de yalnız bizedir. 44- O gün yer yarılır da onlar hızla çıkıp (mahşer meydanına koşarlar). Bu, bizim için pek kolay bir haşirdir/toplamadır. 45- Biz, onların söylediklerini pek iyi biliriz. Sen de onları (imana zorlayacak) bir zorba değilsin. O nedenle sen benim tehdidimden korkanlara Kur’ân ile hatırlat/öğüt ver. 41. “Seslenenin” yani Sûr’a üfleyecek olan İsrafil aleyhisselam’ın “yakın bir yerden” yani yeryüzünden Sûra üfürmek sureti ile “sesleneceği güne” kalbinle “kulak ver!” 42. “O gün onlar” yani herkes, hakkında herhangi bir şüphe ve tereddüdün söz konusu olmadığı “o hak” dehşetli ve dehşete düşürücü “çığlığı işiteceklerdir; işte o” gün, kabirlerden “çıkış günüdür.” Her şeye gücü yeten Allah’ın gerçekleştireceği bir gündür. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 43-44. “Hiç şüphesiz hayat veren de biziz, öldüren de. Dönüş de yalnız bizedir. O gün yer yarılırda onlar” ölüler “hızla çıkıp” kıyamet günü hesap için duracakları mahşer yerine çağıranın çağrısına icabet ederler. “Bu, Bizim için pek kolay olan bir haşirdir/toplamadır.” Allah için bu çok kolaydır, bunda yorulmayı gerektirecek ve onu külfete düşürecek hiçbir şey yoktur. 45. “Biz, onların” Sana, seni üzecek ve eziyet verecek türden neler “söylediklerini pek iyi biliriz.” Biz, bunu daha iyi bildiğimize göre sen de bizim sana ne derece itina gösterdiğimizi, işlerini nasıl kolaylaştırdığımızı ve düşmanlarına karşı sana nasıl yardım ettiğimizi de biliyorsun! O halde kalbini ferah tut, ruhun huzur bulsun ve şunu bilesin ki; biz sana bizzat senin kendine duyduğun rahmet ve şefkatten daha merhametli ve şefkatliyizdir. O halde senin için geriye Allah’ın vaadini beklemekten ve Allah’ın ulu’l-azm peygamberlerine uymaktan başka bir şey kalmamaktadır. “Sen de” onlara musallat kılınmış “bir zorba değilsin.” Aksine “Sen ancak bir uyarıcısın. Her kavmin bir yol göstericisi vardır.”(er-Râd, 13/7) Bundan dolayı devamla şöyle buyurmaktadır: "O nedenle sen benim tehdidimden korkanlara Kur’ân ile hatırlat/öğüt ver.” Hatırlatmak, akıl ve fıtratlarda yer etmiş bulunan hayrı sevme, tercih etme ve işleme ile kötülükten nefret edip uzak durma hususlarını hatırlatmaktır. Hatırlatılmak sureti ile öğüt alanlar ise Allah’ın tehdidinden korkanlardır. İlâhî tehditlerden korkmayan ve bunlara inanmayan kimselere gelince bunlara hatırlatmanın faydası sadece onlara karşı delilin ortaya konulmasıdır. Böylece onlar:“Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi”(el-Maide, 5/19) diyemezler. Kâf Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Başında, sonunda, gizli ve açık tüm hamdler Allah’a mahsustur. ***

Kâf 50:43

41- Seslenenin yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver. 42- O gün onlar o hak çığlığı işiteceklerdir; işte o, (kabirlerden) çıkış günüdür. 43- Hiç şüphesiz hayat veren de biziz, öldüren de. Dönüş de yalnız bizedir. 44- O gün yer yarılır da onlar hızla çıkıp (mahşer meydanına koşarlar). Bu, bizim için pek kolay bir haşirdir/toplamadır. 45- Biz, onların söylediklerini pek iyi biliriz. Sen de onları (imana zorlayacak) bir zorba değilsin. O nedenle sen benim tehdidimden korkanlara Kur’ân ile hatırlat/öğüt ver. 41. “Seslenenin” yani Sûr’a üfleyecek olan İsrafil aleyhisselam’ın “yakın bir yerden” yani yeryüzünden Sûra üfürmek sureti ile “sesleneceği güne” kalbinle “kulak ver!” 42. “O gün onlar” yani herkes, hakkında herhangi bir şüphe ve tereddüdün söz konusu olmadığı “o hak” dehşetli ve dehşete düşürücü “çığlığı işiteceklerdir; işte o” gün, kabirlerden “çıkış günüdür.” Her şeye gücü yeten Allah’ın gerçekleştireceği bir gündür. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 43-44. “Hiç şüphesiz hayat veren de biziz, öldüren de. Dönüş de yalnız bizedir. O gün yer yarılırda onlar” ölüler “hızla çıkıp” kıyamet günü hesap için duracakları mahşer yerine çağıranın çağrısına icabet ederler. “Bu, Bizim için pek kolay olan bir haşirdir/toplamadır.” Allah için bu çok kolaydır, bunda yorulmayı gerektirecek ve onu külfete düşürecek hiçbir şey yoktur. 45. “Biz, onların” Sana, seni üzecek ve eziyet verecek türden neler “söylediklerini pek iyi biliriz.” Biz, bunu daha iyi bildiğimize göre sen de bizim sana ne derece itina gösterdiğimizi, işlerini nasıl kolaylaştırdığımızı ve düşmanlarına karşı sana nasıl yardım ettiğimizi de biliyorsun! O halde kalbini ferah tut, ruhun huzur bulsun ve şunu bilesin ki; biz sana bizzat senin kendine duyduğun rahmet ve şefkatten daha merhametli ve şefkatliyizdir. O halde senin için geriye Allah’ın vaadini beklemekten ve Allah’ın ulu’l-azm peygamberlerine uymaktan başka bir şey kalmamaktadır. “Sen de” onlara musallat kılınmış “bir zorba değilsin.” Aksine “Sen ancak bir uyarıcısın. Her kavmin bir yol göstericisi vardır.”(er-Râd, 13/7) Bundan dolayı devamla şöyle buyurmaktadır: "O nedenle sen benim tehdidimden korkanlara Kur’ân ile hatırlat/öğüt ver.” Hatırlatmak, akıl ve fıtratlarda yer etmiş bulunan hayrı sevme, tercih etme ve işleme ile kötülükten nefret edip uzak durma hususlarını hatırlatmaktır. Hatırlatılmak sureti ile öğüt alanlar ise Allah’ın tehdidinden korkanlardır. İlâhî tehditlerden korkmayan ve bunlara inanmayan kimselere gelince bunlara hatırlatmanın faydası sadece onlara karşı delilin ortaya konulmasıdır. Böylece onlar:“Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi”(el-Maide, 5/19) diyemezler. Kâf Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Başında, sonunda, gizli ve açık tüm hamdler Allah’a mahsustur. ***

Kâf 50:44

41- Seslenenin yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver. 42- O gün onlar o hak çığlığı işiteceklerdir; işte o, (kabirlerden) çıkış günüdür. 43- Hiç şüphesiz hayat veren de biziz, öldüren de. Dönüş de yalnız bizedir. 44- O gün yer yarılır da onlar hızla çıkıp (mahşer meydanına koşarlar). Bu, bizim için pek kolay bir haşirdir/toplamadır. 45- Biz, onların söylediklerini pek iyi biliriz. Sen de onları (imana zorlayacak) bir zorba değilsin. O nedenle sen benim tehdidimden korkanlara Kur’ân ile hatırlat/öğüt ver. 41. “Seslenenin” yani Sûr’a üfleyecek olan İsrafil aleyhisselam’ın “yakın bir yerden” yani yeryüzünden Sûra üfürmek sureti ile “sesleneceği güne” kalbinle “kulak ver!” 42. “O gün onlar” yani herkes, hakkında herhangi bir şüphe ve tereddüdün söz konusu olmadığı “o hak” dehşetli ve dehşete düşürücü “çığlığı işiteceklerdir; işte o” gün, kabirlerden “çıkış günüdür.” Her şeye gücü yeten Allah’ın gerçekleştireceği bir gündür. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 43-44. “Hiç şüphesiz hayat veren de biziz, öldüren de. Dönüş de yalnız bizedir. O gün yer yarılırda onlar” ölüler “hızla çıkıp” kıyamet günü hesap için duracakları mahşer yerine çağıranın çağrısına icabet ederler. “Bu, Bizim için pek kolay olan bir haşirdir/toplamadır.” Allah için bu çok kolaydır, bunda yorulmayı gerektirecek ve onu külfete düşürecek hiçbir şey yoktur. 45. “Biz, onların” Sana, seni üzecek ve eziyet verecek türden neler “söylediklerini pek iyi biliriz.” Biz, bunu daha iyi bildiğimize göre sen de bizim sana ne derece itina gösterdiğimizi, işlerini nasıl kolaylaştırdığımızı ve düşmanlarına karşı sana nasıl yardım ettiğimizi de biliyorsun! O halde kalbini ferah tut, ruhun huzur bulsun ve şunu bilesin ki; biz sana bizzat senin kendine duyduğun rahmet ve şefkatten daha merhametli ve şefkatliyizdir. O halde senin için geriye Allah’ın vaadini beklemekten ve Allah’ın ulu’l-azm peygamberlerine uymaktan başka bir şey kalmamaktadır. “Sen de” onlara musallat kılınmış “bir zorba değilsin.” Aksine “Sen ancak bir uyarıcısın. Her kavmin bir yol göstericisi vardır.”(er-Râd, 13/7) Bundan dolayı devamla şöyle buyurmaktadır: "O nedenle sen benim tehdidimden korkanlara Kur’ân ile hatırlat/öğüt ver.” Hatırlatmak, akıl ve fıtratlarda yer etmiş bulunan hayrı sevme, tercih etme ve işleme ile kötülükten nefret edip uzak durma hususlarını hatırlatmaktır. Hatırlatılmak sureti ile öğüt alanlar ise Allah’ın tehdidinden korkanlardır. İlâhî tehditlerden korkmayan ve bunlara inanmayan kimselere gelince bunlara hatırlatmanın faydası sadece onlara karşı delilin ortaya konulmasıdır. Böylece onlar:“Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi”(el-Maide, 5/19) diyemezler. Kâf Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Başında, sonunda, gizli ve açık tüm hamdler Allah’a mahsustur. ***

Kâf 50:45

41- Seslenenin yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver. 42- O gün onlar o hak çığlığı işiteceklerdir; işte o, (kabirlerden) çıkış günüdür. 43- Hiç şüphesiz hayat veren de biziz, öldüren de. Dönüş de yalnız bizedir. 44- O gün yer yarılır da onlar hızla çıkıp (mahşer meydanına koşarlar). Bu, bizim için pek kolay bir haşirdir/toplamadır. 45- Biz, onların söylediklerini pek iyi biliriz. Sen de onları (imana zorlayacak) bir zorba değilsin. O nedenle sen benim tehdidimden korkanlara Kur’ân ile hatırlat/öğüt ver. 41. “Seslenenin” yani Sûr’a üfleyecek olan İsrafil aleyhisselam’ın “yakın bir yerden” yani yeryüzünden Sûra üfürmek sureti ile “sesleneceği güne” kalbinle “kulak ver!” 42. “O gün onlar” yani herkes, hakkında herhangi bir şüphe ve tereddüdün söz konusu olmadığı “o hak” dehşetli ve dehşete düşürücü “çığlığı işiteceklerdir; işte o” gün, kabirlerden “çıkış günüdür.” Her şeye gücü yeten Allah’ın gerçekleştireceği bir gündür. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 43-44. “Hiç şüphesiz hayat veren de biziz, öldüren de. Dönüş de yalnız bizedir. O gün yer yarılırda onlar” ölüler “hızla çıkıp” kıyamet günü hesap için duracakları mahşer yerine çağıranın çağrısına icabet ederler. “Bu, Bizim için pek kolay olan bir haşirdir/toplamadır.” Allah için bu çok kolaydır, bunda yorulmayı gerektirecek ve onu külfete düşürecek hiçbir şey yoktur. 45. “Biz, onların” Sana, seni üzecek ve eziyet verecek türden neler “söylediklerini pek iyi biliriz.” Biz, bunu daha iyi bildiğimize göre sen de bizim sana ne derece itina gösterdiğimizi, işlerini nasıl kolaylaştırdığımızı ve düşmanlarına karşı sana nasıl yardım ettiğimizi de biliyorsun! O halde kalbini ferah tut, ruhun huzur bulsun ve şunu bilesin ki; biz sana bizzat senin kendine duyduğun rahmet ve şefkatten daha merhametli ve şefkatliyizdir. O halde senin için geriye Allah’ın vaadini beklemekten ve Allah’ın ulu’l-azm peygamberlerine uymaktan başka bir şey kalmamaktadır. “Sen de” onlara musallat kılınmış “bir zorba değilsin.” Aksine “Sen ancak bir uyarıcısın. Her kavmin bir yol göstericisi vardır.”(er-Râd, 13/7) Bundan dolayı devamla şöyle buyurmaktadır: "O nedenle sen benim tehdidimden korkanlara Kur’ân ile hatırlat/öğüt ver.” Hatırlatmak, akıl ve fıtratlarda yer etmiş bulunan hayrı sevme, tercih etme ve işleme ile kötülükten nefret edip uzak durma hususlarını hatırlatmaktır. Hatırlatılmak sureti ile öğüt alanlar ise Allah’ın tehdidinden korkanlardır. İlâhî tehditlerden korkmayan ve bunlara inanmayan kimselere gelince bunlara hatırlatmanın faydası sadece onlara karşı delilin ortaya konulmasıdır. Böylece onlar:“Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi”(el-Maide, 5/19) diyemezler. Kâf Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Başında, sonunda, gizli ve açık tüm hamdler Allah’a mahsustur. ***

Zariyat 51:1

1- Andolsun tozutup savuran (rüzgarlara), 2- Ağır bir yük taşıyan (bulutlara), 3- Kolaylıkla akıp gidenlere, 4- Emri paylaştıran (meleklere) ki; 5- Size vaat edilenler, elbette doğrudur. 6- Ve şüphesiz din/hesap gerçekleşecektir. (Mekke’de inmiştir. 60 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-6. “Andolsun tozutup savuran” yumuşak ve tatlı esişinde, güçlü ve şiddetli esişinde, saçıp savuran ve dağıtan rüzgarlara; “Ağır bir yük taşıyan” Allah’ın kullara ve ülkelere kendisi ile faydalar ihsan ettiği pek çok sular barındıran bulutlara; “Kolaylıkla akıp gidenlere” ve gökleri süsleyen, kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulunan, kendilerinden ibret alınmak sureti ile yararlanılan yıldızlara; “Emri paylaştıran” Allah’ın izni ile emirleri paylaştırıp çekip çeviren, idare eden meleklere... Onların her birisini Yüce Allah dünya ve âhiret işlerinden bir iş üzerinde görevlendirmiştir. Hiçbirisi kendisi için tayin ve tespit edilen sınırı aşmadığı gibi görevini eksik de yapmaz. Bu buyruklarla doğru sözlü Yüce Allah, bu pek büyük varlıklara yemin etmektedir. Yüce Allah bu yarattıklarında öyle birtakım maslahat ve menfaatler takdir buyurmuştur ki, bunları vaadinin doğruluğuna ve amellerin hesabının görülüp karşılıklarının verileceği gün demek olan “din” gününün kaçınılmaz olarak gerçekleşeceğine, onu hiçbir kimsenin önleyemeyeceğine delil kılmıştır. Doğru sözlü, pek büyük ve yüce olan Allah, bunu haber verip ona yemin ettiğine, O’nun gerçekleşeceğine dair delil ve belgeleri ortaya koyduğuna göre yalanlayıcılar bu günü ne diye yalanlıyor ve amelde bulunacaklar böyle bir gün için amelde bulunmaktan niçin yüz çeviriyorlar?

Zariyat 51:2

1- Andolsun tozutup savuran (rüzgarlara), 2- Ağır bir yük taşıyan (bulutlara), 3- Kolaylıkla akıp gidenlere, 4- Emri paylaştıran (meleklere) ki; 5- Size vaat edilenler, elbette doğrudur. 6- Ve şüphesiz din/hesap gerçekleşecektir. (Mekke’de inmiştir. 60 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-6. “Andolsun tozutup savuran” yumuşak ve tatlı esişinde, güçlü ve şiddetli esişinde, saçıp savuran ve dağıtan rüzgarlara; “Ağır bir yük taşıyan” Allah’ın kullara ve ülkelere kendisi ile faydalar ihsan ettiği pek çok sular barındıran bulutlara; “Kolaylıkla akıp gidenlere” ve gökleri süsleyen, kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulunan, kendilerinden ibret alınmak sureti ile yararlanılan yıldızlara; “Emri paylaştıran” Allah’ın izni ile emirleri paylaştırıp çekip çeviren, idare eden meleklere... Onların her birisini Yüce Allah dünya ve âhiret işlerinden bir iş üzerinde görevlendirmiştir. Hiçbirisi kendisi için tayin ve tespit edilen sınırı aşmadığı gibi görevini eksik de yapmaz. Bu buyruklarla doğru sözlü Yüce Allah, bu pek büyük varlıklara yemin etmektedir. Yüce Allah bu yarattıklarında öyle birtakım maslahat ve menfaatler takdir buyurmuştur ki, bunları vaadinin doğruluğuna ve amellerin hesabının görülüp karşılıklarının verileceği gün demek olan “din” gününün kaçınılmaz olarak gerçekleşeceğine, onu hiçbir kimsenin önleyemeyeceğine delil kılmıştır. Doğru sözlü, pek büyük ve yüce olan Allah, bunu haber verip ona yemin ettiğine, O’nun gerçekleşeceğine dair delil ve belgeleri ortaya koyduğuna göre yalanlayıcılar bu günü ne diye yalanlıyor ve amelde bulunacaklar böyle bir gün için amelde bulunmaktan niçin yüz çeviriyorlar?

Zariyat 51:3

1- Andolsun tozutup savuran (rüzgarlara), 2- Ağır bir yük taşıyan (bulutlara), 3- Kolaylıkla akıp gidenlere, 4- Emri paylaştıran (meleklere) ki; 5- Size vaat edilenler, elbette doğrudur. 6- Ve şüphesiz din/hesap gerçekleşecektir. (Mekke’de inmiştir. 60 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-6. “Andolsun tozutup savuran” yumuşak ve tatlı esişinde, güçlü ve şiddetli esişinde, saçıp savuran ve dağıtan rüzgarlara; “Ağır bir yük taşıyan” Allah’ın kullara ve ülkelere kendisi ile faydalar ihsan ettiği pek çok sular barındıran bulutlara; “Kolaylıkla akıp gidenlere” ve gökleri süsleyen, kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulunan, kendilerinden ibret alınmak sureti ile yararlanılan yıldızlara; “Emri paylaştıran” Allah’ın izni ile emirleri paylaştırıp çekip çeviren, idare eden meleklere... Onların her birisini Yüce Allah dünya ve âhiret işlerinden bir iş üzerinde görevlendirmiştir. Hiçbirisi kendisi için tayin ve tespit edilen sınırı aşmadığı gibi görevini eksik de yapmaz. Bu buyruklarla doğru sözlü Yüce Allah, bu pek büyük varlıklara yemin etmektedir. Yüce Allah bu yarattıklarında öyle birtakım maslahat ve menfaatler takdir buyurmuştur ki, bunları vaadinin doğruluğuna ve amellerin hesabının görülüp karşılıklarının verileceği gün demek olan “din” gününün kaçınılmaz olarak gerçekleşeceğine, onu hiçbir kimsenin önleyemeyeceğine delil kılmıştır. Doğru sözlü, pek büyük ve yüce olan Allah, bunu haber verip ona yemin ettiğine, O’nun gerçekleşeceğine dair delil ve belgeleri ortaya koyduğuna göre yalanlayıcılar bu günü ne diye yalanlıyor ve amelde bulunacaklar böyle bir gün için amelde bulunmaktan niçin yüz çeviriyorlar?

Zariyat 51:4

1- Andolsun tozutup savuran (rüzgarlara), 2- Ağır bir yük taşıyan (bulutlara), 3- Kolaylıkla akıp gidenlere, 4- Emri paylaştıran (meleklere) ki; 5- Size vaat edilenler, elbette doğrudur. 6- Ve şüphesiz din/hesap gerçekleşecektir. (Mekke’de inmiştir. 60 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-6. “Andolsun tozutup savuran” yumuşak ve tatlı esişinde, güçlü ve şiddetli esişinde, saçıp savuran ve dağıtan rüzgarlara; “Ağır bir yük taşıyan” Allah’ın kullara ve ülkelere kendisi ile faydalar ihsan ettiği pek çok sular barındıran bulutlara; “Kolaylıkla akıp gidenlere” ve gökleri süsleyen, kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulunan, kendilerinden ibret alınmak sureti ile yararlanılan yıldızlara; “Emri paylaştıran” Allah’ın izni ile emirleri paylaştırıp çekip çeviren, idare eden meleklere... Onların her birisini Yüce Allah dünya ve âhiret işlerinden bir iş üzerinde görevlendirmiştir. Hiçbirisi kendisi için tayin ve tespit edilen sınırı aşmadığı gibi görevini eksik de yapmaz. Bu buyruklarla doğru sözlü Yüce Allah, bu pek büyük varlıklara yemin etmektedir. Yüce Allah bu yarattıklarında öyle birtakım maslahat ve menfaatler takdir buyurmuştur ki, bunları vaadinin doğruluğuna ve amellerin hesabının görülüp karşılıklarının verileceği gün demek olan “din” gününün kaçınılmaz olarak gerçekleşeceğine, onu hiçbir kimsenin önleyemeyeceğine delil kılmıştır. Doğru sözlü, pek büyük ve yüce olan Allah, bunu haber verip ona yemin ettiğine, O’nun gerçekleşeceğine dair delil ve belgeleri ortaya koyduğuna göre yalanlayıcılar bu günü ne diye yalanlıyor ve amelde bulunacaklar böyle bir gün için amelde bulunmaktan niçin yüz çeviriyorlar?

Zariyat 51:5

1- Andolsun tozutup savuran (rüzgarlara), 2- Ağır bir yük taşıyan (bulutlara), 3- Kolaylıkla akıp gidenlere, 4- Emri paylaştıran (meleklere) ki; 5- Size vaat edilenler, elbette doğrudur. 6- Ve şüphesiz din/hesap gerçekleşecektir. (Mekke’de inmiştir. 60 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-6. “Andolsun tozutup savuran” yumuşak ve tatlı esişinde, güçlü ve şiddetli esişinde, saçıp savuran ve dağıtan rüzgarlara; “Ağır bir yük taşıyan” Allah’ın kullara ve ülkelere kendisi ile faydalar ihsan ettiği pek çok sular barındıran bulutlara; “Kolaylıkla akıp gidenlere” ve gökleri süsleyen, kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulunan, kendilerinden ibret alınmak sureti ile yararlanılan yıldızlara; “Emri paylaştıran” Allah’ın izni ile emirleri paylaştırıp çekip çeviren, idare eden meleklere... Onların her birisini Yüce Allah dünya ve âhiret işlerinden bir iş üzerinde görevlendirmiştir. Hiçbirisi kendisi için tayin ve tespit edilen sınırı aşmadığı gibi görevini eksik de yapmaz. Bu buyruklarla doğru sözlü Yüce Allah, bu pek büyük varlıklara yemin etmektedir. Yüce Allah bu yarattıklarında öyle birtakım maslahat ve menfaatler takdir buyurmuştur ki, bunları vaadinin doğruluğuna ve amellerin hesabının görülüp karşılıklarının verileceği gün demek olan “din” gününün kaçınılmaz olarak gerçekleşeceğine, onu hiçbir kimsenin önleyemeyeceğine delil kılmıştır. Doğru sözlü, pek büyük ve yüce olan Allah, bunu haber verip ona yemin ettiğine, O’nun gerçekleşeceğine dair delil ve belgeleri ortaya koyduğuna göre yalanlayıcılar bu günü ne diye yalanlıyor ve amelde bulunacaklar böyle bir gün için amelde bulunmaktan niçin yüz çeviriyorlar?

Zariyat 51:6

1- Andolsun tozutup savuran (rüzgarlara), 2- Ağır bir yük taşıyan (bulutlara), 3- Kolaylıkla akıp gidenlere, 4- Emri paylaştıran (meleklere) ki; 5- Size vaat edilenler, elbette doğrudur. 6- Ve şüphesiz din/hesap gerçekleşecektir. (Mekke’de inmiştir. 60 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1-6. “Andolsun tozutup savuran” yumuşak ve tatlı esişinde, güçlü ve şiddetli esişinde, saçıp savuran ve dağıtan rüzgarlara; “Ağır bir yük taşıyan” Allah’ın kullara ve ülkelere kendisi ile faydalar ihsan ettiği pek çok sular barındıran bulutlara; “Kolaylıkla akıp gidenlere” ve gökleri süsleyen, kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulunan, kendilerinden ibret alınmak sureti ile yararlanılan yıldızlara; “Emri paylaştıran” Allah’ın izni ile emirleri paylaştırıp çekip çeviren, idare eden meleklere... Onların her birisini Yüce Allah dünya ve âhiret işlerinden bir iş üzerinde görevlendirmiştir. Hiçbirisi kendisi için tayin ve tespit edilen sınırı aşmadığı gibi görevini eksik de yapmaz. Bu buyruklarla doğru sözlü Yüce Allah, bu pek büyük varlıklara yemin etmektedir. Yüce Allah bu yarattıklarında öyle birtakım maslahat ve menfaatler takdir buyurmuştur ki, bunları vaadinin doğruluğuna ve amellerin hesabının görülüp karşılıklarının verileceği gün demek olan “din” gününün kaçınılmaz olarak gerçekleşeceğine, onu hiçbir kimsenin önleyemeyeceğine delil kılmıştır. Doğru sözlü, pek büyük ve yüce olan Allah, bunu haber verip ona yemin ettiğine, O’nun gerçekleşeceğine dair delil ve belgeleri ortaya koyduğuna göre yalanlayıcılar bu günü ne diye yalanlıyor ve amelde bulunacaklar böyle bir gün için amelde bulunmaktan niçin yüz çeviriyorlar?

Zariyat 51:7

7- Yolları/yörüngeleri bulunan göğe yemin olsun ki, 8- Gerçekten siz birbirini tutmayan sözler içindesiniz. 9- Ondan döndürülenler döndürülür. 7-8. Yani rüzgarın esip harekete geçirdiği vakit su birikintilerinin üzerindeki hafif dalgalanma ve kumların dalgalı halini andıran güzel “yolları/yörüngeleri bulunan göğe yemin olsun ki” Ey Muhammed’i yalanlayanlar! “gerçekten siz birbirini tutmayan sözler içindesiniz.” Kiminiz onun sihirbaz olduğunu, kiminiz kâhin olduğunu, kiminiz deli olduğunu söylemektesiniz. Kiminiz de başka sözler söyleyip durmaktadır. Bu da onların şaşkınlık içerisinde olduklarına, şüphe ve tereddüt ettiklerine, izlemekte oldukları yolun da batıl olduğuna bir delildir. 9. “Ondan döndürülenler döndürülür.” Yani iman etmekten, Allah Teala’nın yakînî/kesin delil ve belgelerinden yüz çevirenler, ondan döndürülürler. Onların birbirlerini tutmayan sözleri, kanaatlerinin tutarsızlığına ve bâtıl olduğuna delildir. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiği hak ise birbiri ile uyumludur, bir kısmı diğer kısmını tasdik eder. Arasında hiçbir çelişki ve hiçbir tutarsızlık yoktur. Bu da onun doğruluğuna ve Allah tarafından gönderilmiş olduğuna delildir. “Eğer o, Allah’tan başkasından gelse idi elbette içinde birbirini tutmayan birçok şeyler bulurlardı.”(en-Nisâ, 4/82)

Zariyat 51:8

7- Yolları/yörüngeleri bulunan göğe yemin olsun ki, 8- Gerçekten siz birbirini tutmayan sözler içindesiniz. 9- Ondan döndürülenler döndürülür. 7-8. Yani rüzgarın esip harekete geçirdiği vakit su birikintilerinin üzerindeki hafif dalgalanma ve kumların dalgalı halini andıran güzel “yolları/yörüngeleri bulunan göğe yemin olsun ki” Ey Muhammed’i yalanlayanlar! “gerçekten siz birbirini tutmayan sözler içindesiniz.” Kiminiz onun sihirbaz olduğunu, kiminiz kâhin olduğunu, kiminiz deli olduğunu söylemektesiniz. Kiminiz de başka sözler söyleyip durmaktadır. Bu da onların şaşkınlık içerisinde olduklarına, şüphe ve tereddüt ettiklerine, izlemekte oldukları yolun da batıl olduğuna bir delildir. 9. “Ondan döndürülenler döndürülür.” Yani iman etmekten, Allah Teala’nın yakînî/kesin delil ve belgelerinden yüz çevirenler, ondan döndürülürler. Onların birbirlerini tutmayan sözleri, kanaatlerinin tutarsızlığına ve bâtıl olduğuna delildir. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiği hak ise birbiri ile uyumludur, bir kısmı diğer kısmını tasdik eder. Arasında hiçbir çelişki ve hiçbir tutarsızlık yoktur. Bu da onun doğruluğuna ve Allah tarafından gönderilmiş olduğuna delildir. “Eğer o, Allah’tan başkasından gelse idi elbette içinde birbirini tutmayan birçok şeyler bulurlardı.”(en-Nisâ, 4/82)

Zariyat 51:9

7- Yolları/yörüngeleri bulunan göğe yemin olsun ki, 8- Gerçekten siz birbirini tutmayan sözler içindesiniz. 9- Ondan döndürülenler döndürülür. 7-8. Yani rüzgarın esip harekete geçirdiği vakit su birikintilerinin üzerindeki hafif dalgalanma ve kumların dalgalı halini andıran güzel “yolları/yörüngeleri bulunan göğe yemin olsun ki” Ey Muhammed’i yalanlayanlar! “gerçekten siz birbirini tutmayan sözler içindesiniz.” Kiminiz onun sihirbaz olduğunu, kiminiz kâhin olduğunu, kiminiz deli olduğunu söylemektesiniz. Kiminiz de başka sözler söyleyip durmaktadır. Bu da onların şaşkınlık içerisinde olduklarına, şüphe ve tereddüt ettiklerine, izlemekte oldukları yolun da batıl olduğuna bir delildir. 9. “Ondan döndürülenler döndürülür.” Yani iman etmekten, Allah Teala’nın yakînî/kesin delil ve belgelerinden yüz çevirenler, ondan döndürülürler. Onların birbirlerini tutmayan sözleri, kanaatlerinin tutarsızlığına ve bâtıl olduğuna delildir. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiği hak ise birbiri ile uyumludur, bir kısmı diğer kısmını tasdik eder. Arasında hiçbir çelişki ve hiçbir tutarsızlık yoktur. Bu da onun doğruluğuna ve Allah tarafından gönderilmiş olduğuna delildir. “Eğer o, Allah’tan başkasından gelse idi elbette içinde birbirini tutmayan birçok şeyler bulurlardı.”(en-Nisâ, 4/82)

Zariyat 51:10

10- Kahrolsun yalancılar! 11- Onlar ki derin bir dalalet ve gaflet içindedirler. 12- “Ne zamanmış o din/hesap günü?” diye sorarlar. 13- O gün onlar ateşe atılıp yakılırlar. 14- “Tadın azabınızı! İşte sizin (dünyadayken) acele istediğiniz azap budur.”(denir onlara). 10. “Kahrolsun yalancılar!” Yani Allah hakkında yalan uyduranları, âyetlerini inkâr edenleri, hakkı çürütmek maksadı için bâtıl sözlere dalanları ve Allah hakkında bilmedikleri şeyleri söyleyenleri Allah kahretsin! 11. “Onlar ki derin bir dalalet ve gaflet” küfür, cehalet ve sapıklıktan oluşan bir dalga “içindedirler.” 12. Şüphe ve yalanlama maksadı ile ve dirilişi çok uzak gördüklerini ifade eden bir üslupla ne zaman dirileceklerini sorarak “Ne zamanmış o din/hesap günü?” derler. 13-14. “O gün onlar ateşe atılıp yakılırlar.” İşte o vakit hallerini ve kötü âkıbetlerini sorma gitsin! İçlerindeki kötülükleri ve dışlarına yansıyan kötü halleri dolayısı ile onlara azap edilecek ve: “Tadın azabınızı!” yani o ateşi ve azabı, denilecek. Bu azap ise onların içine düştükleri imtihanın bir sonucudur ki bu imtihan sonucunda onlar küfre ve dalaete sapmışlardır. “İşte sizin (dünyadayken) acele istediğiniz azap budur” yani içine düştüğünüz buazap odur. Şimdi artık çeşitli ceza, zincirler, tasmalar, ilâhi gazap ve vebal ile iç içe bulunacaksınız.

Zariyat 51:11

10- Kahrolsun yalancılar! 11- Onlar ki derin bir dalalet ve gaflet içindedirler. 12- “Ne zamanmış o din/hesap günü?” diye sorarlar. 13- O gün onlar ateşe atılıp yakılırlar. 14- “Tadın azabınızı! İşte sizin (dünyadayken) acele istediğiniz azap budur.”(denir onlara). 10. “Kahrolsun yalancılar!” Yani Allah hakkında yalan uyduranları, âyetlerini inkâr edenleri, hakkı çürütmek maksadı için bâtıl sözlere dalanları ve Allah hakkında bilmedikleri şeyleri söyleyenleri Allah kahretsin! 11. “Onlar ki derin bir dalalet ve gaflet” küfür, cehalet ve sapıklıktan oluşan bir dalga “içindedirler.” 12. Şüphe ve yalanlama maksadı ile ve dirilişi çok uzak gördüklerini ifade eden bir üslupla ne zaman dirileceklerini sorarak “Ne zamanmış o din/hesap günü?” derler. 13-14. “O gün onlar ateşe atılıp yakılırlar.” İşte o vakit hallerini ve kötü âkıbetlerini sorma gitsin! İçlerindeki kötülükleri ve dışlarına yansıyan kötü halleri dolayısı ile onlara azap edilecek ve: “Tadın azabınızı!” yani o ateşi ve azabı, denilecek. Bu azap ise onların içine düştükleri imtihanın bir sonucudur ki bu imtihan sonucunda onlar küfre ve dalaete sapmışlardır. “İşte sizin (dünyadayken) acele istediğiniz azap budur” yani içine düştüğünüz buazap odur. Şimdi artık çeşitli ceza, zincirler, tasmalar, ilâhi gazap ve vebal ile iç içe bulunacaksınız.

Zariyat 51:12

10- Kahrolsun yalancılar! 11- Onlar ki derin bir dalalet ve gaflet içindedirler. 12- “Ne zamanmış o din/hesap günü?” diye sorarlar. 13- O gün onlar ateşe atılıp yakılırlar. 14- “Tadın azabınızı! İşte sizin (dünyadayken) acele istediğiniz azap budur.”(denir onlara). 10. “Kahrolsun yalancılar!” Yani Allah hakkında yalan uyduranları, âyetlerini inkâr edenleri, hakkı çürütmek maksadı için bâtıl sözlere dalanları ve Allah hakkında bilmedikleri şeyleri söyleyenleri Allah kahretsin! 11. “Onlar ki derin bir dalalet ve gaflet” küfür, cehalet ve sapıklıktan oluşan bir dalga “içindedirler.” 12. Şüphe ve yalanlama maksadı ile ve dirilişi çok uzak gördüklerini ifade eden bir üslupla ne zaman dirileceklerini sorarak “Ne zamanmış o din/hesap günü?” derler. 13-14. “O gün onlar ateşe atılıp yakılırlar.” İşte o vakit hallerini ve kötü âkıbetlerini sorma gitsin! İçlerindeki kötülükleri ve dışlarına yansıyan kötü halleri dolayısı ile onlara azap edilecek ve: “Tadın azabınızı!” yani o ateşi ve azabı, denilecek. Bu azap ise onların içine düştükleri imtihanın bir sonucudur ki bu imtihan sonucunda onlar küfre ve dalaete sapmışlardır. “İşte sizin (dünyadayken) acele istediğiniz azap budur” yani içine düştüğünüz buazap odur. Şimdi artık çeşitli ceza, zincirler, tasmalar, ilâhi gazap ve vebal ile iç içe bulunacaksınız.

Zariyat 51:13

10- Kahrolsun yalancılar! 11- Onlar ki derin bir dalalet ve gaflet içindedirler. 12- “Ne zamanmış o din/hesap günü?” diye sorarlar. 13- O gün onlar ateşe atılıp yakılırlar. 14- “Tadın azabınızı! İşte sizin (dünyadayken) acele istediğiniz azap budur.”(denir onlara). 10. “Kahrolsun yalancılar!” Yani Allah hakkında yalan uyduranları, âyetlerini inkâr edenleri, hakkı çürütmek maksadı için bâtıl sözlere dalanları ve Allah hakkında bilmedikleri şeyleri söyleyenleri Allah kahretsin! 11. “Onlar ki derin bir dalalet ve gaflet” küfür, cehalet ve sapıklıktan oluşan bir dalga “içindedirler.” 12. Şüphe ve yalanlama maksadı ile ve dirilişi çok uzak gördüklerini ifade eden bir üslupla ne zaman dirileceklerini sorarak “Ne zamanmış o din/hesap günü?” derler. 13-14. “O gün onlar ateşe atılıp yakılırlar.” İşte o vakit hallerini ve kötü âkıbetlerini sorma gitsin! İçlerindeki kötülükleri ve dışlarına yansıyan kötü halleri dolayısı ile onlara azap edilecek ve: “Tadın azabınızı!” yani o ateşi ve azabı, denilecek. Bu azap ise onların içine düştükleri imtihanın bir sonucudur ki bu imtihan sonucunda onlar küfre ve dalaete sapmışlardır. “İşte sizin (dünyadayken) acele istediğiniz azap budur” yani içine düştüğünüz buazap odur. Şimdi artık çeşitli ceza, zincirler, tasmalar, ilâhi gazap ve vebal ile iç içe bulunacaksınız.

Zariyat 51:14

10- Kahrolsun yalancılar! 11- Onlar ki derin bir dalalet ve gaflet içindedirler. 12- “Ne zamanmış o din/hesap günü?” diye sorarlar. 13- O gün onlar ateşe atılıp yakılırlar. 14- “Tadın azabınızı! İşte sizin (dünyadayken) acele istediğiniz azap budur.”(denir onlara). 10. “Kahrolsun yalancılar!” Yani Allah hakkında yalan uyduranları, âyetlerini inkâr edenleri, hakkı çürütmek maksadı için bâtıl sözlere dalanları ve Allah hakkında bilmedikleri şeyleri söyleyenleri Allah kahretsin! 11. “Onlar ki derin bir dalalet ve gaflet” küfür, cehalet ve sapıklıktan oluşan bir dalga “içindedirler.” 12. Şüphe ve yalanlama maksadı ile ve dirilişi çok uzak gördüklerini ifade eden bir üslupla ne zaman dirileceklerini sorarak “Ne zamanmış o din/hesap günü?” derler. 13-14. “O gün onlar ateşe atılıp yakılırlar.” İşte o vakit hallerini ve kötü âkıbetlerini sorma gitsin! İçlerindeki kötülükleri ve dışlarına yansıyan kötü halleri dolayısı ile onlara azap edilecek ve: “Tadın azabınızı!” yani o ateşi ve azabı, denilecek. Bu azap ise onların içine düştükleri imtihanın bir sonucudur ki bu imtihan sonucunda onlar küfre ve dalaete sapmışlardır. “İşte sizin (dünyadayken) acele istediğiniz azap budur” yani içine düştüğünüz buazap odur. Şimdi artık çeşitli ceza, zincirler, tasmalar, ilâhi gazap ve vebal ile iç içe bulunacaksınız.

Zariyat 51:15

15- Şüphesiz takva sahipleri bahçelerde ve pınar başlarındadır. 16- Rablerinin kendilerine verdiği (mükafatları) alırlar. Çünkü onlar bundan önce ihsan sahibi kimselerdi. 17. Geceleyin az uyurlardı. 18. Seher vakitlerinde de mağfiret dilerlerdi. 19. Mallarında da dilenen ve dilenmeyen yoksula ayırdıkları bir hak vardı. 15. Yüce Allah, takvâ sahiplerinin mükâfatını ve kendilerini bu mükâfata kavuşturan amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz takva sahipleri” yani takvâ şiarları ve Allah’a itaat büründükleri elbiseleri olanlar “bahçelerde” içinde dünyada benzeri bulunan ve bulunmayan her türlü ağaç çeşitleri ve meyveler olan bahçelerdedirler ki hiçbir göz bunların benzerini görmemiş, hiçbir kulak işitmemiş, hiçbir insanın hatırından da böylesi geçmemiştir. “ve pınar başlarındadır.” Oradaki pınarlar durmadan akar. O bağlar, bahçeler bu pınarlarla sulanacağı gibi, Allah’ın kulları da bu pınarlardan içecek, onları diledikleri şekilde akıtacaklardır. 16. “Rablerinin kendilerine verdiği (mükafatları) alırlar.” Bu buyruğun şu anlama gelme ihtimali vardır: Cennetliklere yüce Mevlâları temenni ettikleri her türlü nimeti ihsan edip bağışlamış olacaktır. Onlar da bu nimetleri hoşnutlukla alacaklar, gözleri bunlarla aydınlanmış, ruhları sevince gark olmuş olacaktır. Bunların yerlerine başkalarını istemeyecekleri gibi başka bir yere gitmeyi de hatırlarından geçirmeyeceklerdir. Herkes artık daha fazlasını istemesi söz konusu olmayacak kadar pek çok nimetlere nâil olmuş olacaktır. Bu vasfın, muttakilerin dünyadaki sıfatı olma ihtimali de vardır. Onlar, Allah’ın kendilerine vermiş olduğu emir ve yasakları alırlar. Yani bunları gönül hoşluğu ile büyük bir şevk ile kabullenirler. Allah’ın verdiği emirlere itaat eder ve en mükemmel şekilde bu emirlere uyarlar. Yasakladığı şeylerden de en mükemmel şekilde uzak dururlar. Çünkü Allah’ın kendilerine vermiş olduğu bu emir ve yasaklar, en üstün ve değerli bağışlardır. Yüce Allah’a bunlar dolayısı ile şükretmek ve emirlere itaat etmek gerekir. Birinci anlam, ifadelerin akışı ile daha yakından ilişkilidir. Çünkü dünyadaki vasıfları ve amelleri Yüce Allah’ın şu buyruğu ile anlatılmaya başlanmıştır: "Çünkü onlar bundan önce” yani nimetlere ulaştıkları bu vakitten önce “ihsan sahibi kimselerdi.” Bu ihsan, hem Rablerine ibadetteki ihsanı içerir. Onlar O’nu görüyormuşçasına O’na ibadet ediyorlardı. Her ne kadar onlar görmeseler de O onları görür. Aynı şekilde bu ihsan, Allah’ın kullarına faydalı işleri cömertçe yapmak demek olan ihsanı yani mal, ilim, makam, nasihat, iyiliği emredip kötülükten alıkoymak ve vb. gibi çeşitli iyilik ve hayır yolları ile iyilikler yapmayı da içerir. Hatta bunun kapsamı içerisine sözlü olarak yapılan iyilikler, yumuşak sözler söylemek, kölelere, sahip olunan ve olunmayan hayvanlara iyi davranmak da girer. 17. Allah’a ibadet hususunda ihsanın en faziletli çeşitlerinden birisi de hiç şüphesiz ihlâsa, kalp ile dilin uyum içerisinde olduğuna delâlet eden gece namazıdır. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: O ihsan sahipleri “geceleyin az uyurlardı.” Gece uykuları azdı. Gecenin çoğunu Rablerine namaz kılarak, Kur’ân okuyarak, zikrederek, dua ederek, yalvarıp yakararak, ibadet ve itaatle geçirirlerdi. 18. Fecirden/tan yerinin ağarmasından az önceki vakit olan “seher vakitlerinde” Yüce Allah’tan “mağfiret dilerlerdi.” Namazlarını seher vakitlerine kadar sürdürdükten sonra gece namazlarının sonlarında oturarak -günahkârların af dilemesi gibi- Allah’tan günahlarının bağışlanmasını dilerlerdi. Seher vaktinde mağfiret dilemenin, başka vakitlerde bulunmayan bir fazilet ve özelliği vardır. Nitekim Yüce Allah, iman ve itaat ehlinin niteliklerinden söz ederken onların:“Seher vakitlerinde mağfiret dileyen”(Âli İmran, 3/17) kimseler olduklarını belirtmektedir. 19. “Mallarında da” insanlardan bir şeyler isteyen muhtaç kimseler olan “dilenen ve dilenmeyen” ve onlardan bir şey istemeyen “yoksula ayırdıkları” farz ve müstehab olmak üzere “bir hak vardı.”

Zariyat 51:16

15- Şüphesiz takva sahipleri bahçelerde ve pınar başlarındadır. 16- Rablerinin kendilerine verdiği (mükafatları) alırlar. Çünkü onlar bundan önce ihsan sahibi kimselerdi. 17. Geceleyin az uyurlardı. 18. Seher vakitlerinde de mağfiret dilerlerdi. 19. Mallarında da dilenen ve dilenmeyen yoksula ayırdıkları bir hak vardı. 15. Yüce Allah, takvâ sahiplerinin mükâfatını ve kendilerini bu mükâfata kavuşturan amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz takva sahipleri” yani takvâ şiarları ve Allah’a itaat büründükleri elbiseleri olanlar “bahçelerde” içinde dünyada benzeri bulunan ve bulunmayan her türlü ağaç çeşitleri ve meyveler olan bahçelerdedirler ki hiçbir göz bunların benzerini görmemiş, hiçbir kulak işitmemiş, hiçbir insanın hatırından da böylesi geçmemiştir. “ve pınar başlarındadır.” Oradaki pınarlar durmadan akar. O bağlar, bahçeler bu pınarlarla sulanacağı gibi, Allah’ın kulları da bu pınarlardan içecek, onları diledikleri şekilde akıtacaklardır. 16. “Rablerinin kendilerine verdiği (mükafatları) alırlar.” Bu buyruğun şu anlama gelme ihtimali vardır: Cennetliklere yüce Mevlâları temenni ettikleri her türlü nimeti ihsan edip bağışlamış olacaktır. Onlar da bu nimetleri hoşnutlukla alacaklar, gözleri bunlarla aydınlanmış, ruhları sevince gark olmuş olacaktır. Bunların yerlerine başkalarını istemeyecekleri gibi başka bir yere gitmeyi de hatırlarından geçirmeyeceklerdir. Herkes artık daha fazlasını istemesi söz konusu olmayacak kadar pek çok nimetlere nâil olmuş olacaktır. Bu vasfın, muttakilerin dünyadaki sıfatı olma ihtimali de vardır. Onlar, Allah’ın kendilerine vermiş olduğu emir ve yasakları alırlar. Yani bunları gönül hoşluğu ile büyük bir şevk ile kabullenirler. Allah’ın verdiği emirlere itaat eder ve en mükemmel şekilde bu emirlere uyarlar. Yasakladığı şeylerden de en mükemmel şekilde uzak dururlar. Çünkü Allah’ın kendilerine vermiş olduğu bu emir ve yasaklar, en üstün ve değerli bağışlardır. Yüce Allah’a bunlar dolayısı ile şükretmek ve emirlere itaat etmek gerekir. Birinci anlam, ifadelerin akışı ile daha yakından ilişkilidir. Çünkü dünyadaki vasıfları ve amelleri Yüce Allah’ın şu buyruğu ile anlatılmaya başlanmıştır: "Çünkü onlar bundan önce” yani nimetlere ulaştıkları bu vakitten önce “ihsan sahibi kimselerdi.” Bu ihsan, hem Rablerine ibadetteki ihsanı içerir. Onlar O’nu görüyormuşçasına O’na ibadet ediyorlardı. Her ne kadar onlar görmeseler de O onları görür. Aynı şekilde bu ihsan, Allah’ın kullarına faydalı işleri cömertçe yapmak demek olan ihsanı yani mal, ilim, makam, nasihat, iyiliği emredip kötülükten alıkoymak ve vb. gibi çeşitli iyilik ve hayır yolları ile iyilikler yapmayı da içerir. Hatta bunun kapsamı içerisine sözlü olarak yapılan iyilikler, yumuşak sözler söylemek, kölelere, sahip olunan ve olunmayan hayvanlara iyi davranmak da girer. 17. Allah’a ibadet hususunda ihsanın en faziletli çeşitlerinden birisi de hiç şüphesiz ihlâsa, kalp ile dilin uyum içerisinde olduğuna delâlet eden gece namazıdır. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: O ihsan sahipleri “geceleyin az uyurlardı.” Gece uykuları azdı. Gecenin çoğunu Rablerine namaz kılarak, Kur’ân okuyarak, zikrederek, dua ederek, yalvarıp yakararak, ibadet ve itaatle geçirirlerdi. 18. Fecirden/tan yerinin ağarmasından az önceki vakit olan “seher vakitlerinde” Yüce Allah’tan “mağfiret dilerlerdi.” Namazlarını seher vakitlerine kadar sürdürdükten sonra gece namazlarının sonlarında oturarak -günahkârların af dilemesi gibi- Allah’tan günahlarının bağışlanmasını dilerlerdi. Seher vaktinde mağfiret dilemenin, başka vakitlerde bulunmayan bir fazilet ve özelliği vardır. Nitekim Yüce Allah, iman ve itaat ehlinin niteliklerinden söz ederken onların:“Seher vakitlerinde mağfiret dileyen”(Âli İmran, 3/17) kimseler olduklarını belirtmektedir. 19. “Mallarında da” insanlardan bir şeyler isteyen muhtaç kimseler olan “dilenen ve dilenmeyen” ve onlardan bir şey istemeyen “yoksula ayırdıkları” farz ve müstehab olmak üzere “bir hak vardı.”

Zariyat 51:17

15- Şüphesiz takva sahipleri bahçelerde ve pınar başlarındadır. 16- Rablerinin kendilerine verdiği (mükafatları) alırlar. Çünkü onlar bundan önce ihsan sahibi kimselerdi. 17. Geceleyin az uyurlardı. 18. Seher vakitlerinde de mağfiret dilerlerdi. 19. Mallarında da dilenen ve dilenmeyen yoksula ayırdıkları bir hak vardı. 15. Yüce Allah, takvâ sahiplerinin mükâfatını ve kendilerini bu mükâfata kavuşturan amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz takva sahipleri” yani takvâ şiarları ve Allah’a itaat büründükleri elbiseleri olanlar “bahçelerde” içinde dünyada benzeri bulunan ve bulunmayan her türlü ağaç çeşitleri ve meyveler olan bahçelerdedirler ki hiçbir göz bunların benzerini görmemiş, hiçbir kulak işitmemiş, hiçbir insanın hatırından da böylesi geçmemiştir. “ve pınar başlarındadır.” Oradaki pınarlar durmadan akar. O bağlar, bahçeler bu pınarlarla sulanacağı gibi, Allah’ın kulları da bu pınarlardan içecek, onları diledikleri şekilde akıtacaklardır. 16. “Rablerinin kendilerine verdiği (mükafatları) alırlar.” Bu buyruğun şu anlama gelme ihtimali vardır: Cennetliklere yüce Mevlâları temenni ettikleri her türlü nimeti ihsan edip bağışlamış olacaktır. Onlar da bu nimetleri hoşnutlukla alacaklar, gözleri bunlarla aydınlanmış, ruhları sevince gark olmuş olacaktır. Bunların yerlerine başkalarını istemeyecekleri gibi başka bir yere gitmeyi de hatırlarından geçirmeyeceklerdir. Herkes artık daha fazlasını istemesi söz konusu olmayacak kadar pek çok nimetlere nâil olmuş olacaktır. Bu vasfın, muttakilerin dünyadaki sıfatı olma ihtimali de vardır. Onlar, Allah’ın kendilerine vermiş olduğu emir ve yasakları alırlar. Yani bunları gönül hoşluğu ile büyük bir şevk ile kabullenirler. Allah’ın verdiği emirlere itaat eder ve en mükemmel şekilde bu emirlere uyarlar. Yasakladığı şeylerden de en mükemmel şekilde uzak dururlar. Çünkü Allah’ın kendilerine vermiş olduğu bu emir ve yasaklar, en üstün ve değerli bağışlardır. Yüce Allah’a bunlar dolayısı ile şükretmek ve emirlere itaat etmek gerekir. Birinci anlam, ifadelerin akışı ile daha yakından ilişkilidir. Çünkü dünyadaki vasıfları ve amelleri Yüce Allah’ın şu buyruğu ile anlatılmaya başlanmıştır: "Çünkü onlar bundan önce” yani nimetlere ulaştıkları bu vakitten önce “ihsan sahibi kimselerdi.” Bu ihsan, hem Rablerine ibadetteki ihsanı içerir. Onlar O’nu görüyormuşçasına O’na ibadet ediyorlardı. Her ne kadar onlar görmeseler de O onları görür. Aynı şekilde bu ihsan, Allah’ın kullarına faydalı işleri cömertçe yapmak demek olan ihsanı yani mal, ilim, makam, nasihat, iyiliği emredip kötülükten alıkoymak ve vb. gibi çeşitli iyilik ve hayır yolları ile iyilikler yapmayı da içerir. Hatta bunun kapsamı içerisine sözlü olarak yapılan iyilikler, yumuşak sözler söylemek, kölelere, sahip olunan ve olunmayan hayvanlara iyi davranmak da girer. 17. Allah’a ibadet hususunda ihsanın en faziletli çeşitlerinden birisi de hiç şüphesiz ihlâsa, kalp ile dilin uyum içerisinde olduğuna delâlet eden gece namazıdır. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: O ihsan sahipleri “geceleyin az uyurlardı.” Gece uykuları azdı. Gecenin çoğunu Rablerine namaz kılarak, Kur’ân okuyarak, zikrederek, dua ederek, yalvarıp yakararak, ibadet ve itaatle geçirirlerdi. 18. Fecirden/tan yerinin ağarmasından az önceki vakit olan “seher vakitlerinde” Yüce Allah’tan “mağfiret dilerlerdi.” Namazlarını seher vakitlerine kadar sürdürdükten sonra gece namazlarının sonlarında oturarak -günahkârların af dilemesi gibi- Allah’tan günahlarının bağışlanmasını dilerlerdi. Seher vaktinde mağfiret dilemenin, başka vakitlerde bulunmayan bir fazilet ve özelliği vardır. Nitekim Yüce Allah, iman ve itaat ehlinin niteliklerinden söz ederken onların:“Seher vakitlerinde mağfiret dileyen”(Âli İmran, 3/17) kimseler olduklarını belirtmektedir. 19. “Mallarında da” insanlardan bir şeyler isteyen muhtaç kimseler olan “dilenen ve dilenmeyen” ve onlardan bir şey istemeyen “yoksula ayırdıkları” farz ve müstehab olmak üzere “bir hak vardı.”

Zariyat 51:18

15- Şüphesiz takva sahipleri bahçelerde ve pınar başlarındadır. 16- Rablerinin kendilerine verdiği (mükafatları) alırlar. Çünkü onlar bundan önce ihsan sahibi kimselerdi. 17. Geceleyin az uyurlardı. 18. Seher vakitlerinde de mağfiret dilerlerdi. 19. Mallarında da dilenen ve dilenmeyen yoksula ayırdıkları bir hak vardı. 15. Yüce Allah, takvâ sahiplerinin mükâfatını ve kendilerini bu mükâfata kavuşturan amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz takva sahipleri” yani takvâ şiarları ve Allah’a itaat büründükleri elbiseleri olanlar “bahçelerde” içinde dünyada benzeri bulunan ve bulunmayan her türlü ağaç çeşitleri ve meyveler olan bahçelerdedirler ki hiçbir göz bunların benzerini görmemiş, hiçbir kulak işitmemiş, hiçbir insanın hatırından da böylesi geçmemiştir. “ve pınar başlarındadır.” Oradaki pınarlar durmadan akar. O bağlar, bahçeler bu pınarlarla sulanacağı gibi, Allah’ın kulları da bu pınarlardan içecek, onları diledikleri şekilde akıtacaklardır. 16. “Rablerinin kendilerine verdiği (mükafatları) alırlar.” Bu buyruğun şu anlama gelme ihtimali vardır: Cennetliklere yüce Mevlâları temenni ettikleri her türlü nimeti ihsan edip bağışlamış olacaktır. Onlar da bu nimetleri hoşnutlukla alacaklar, gözleri bunlarla aydınlanmış, ruhları sevince gark olmuş olacaktır. Bunların yerlerine başkalarını istemeyecekleri gibi başka bir yere gitmeyi de hatırlarından geçirmeyeceklerdir. Herkes artık daha fazlasını istemesi söz konusu olmayacak kadar pek çok nimetlere nâil olmuş olacaktır. Bu vasfın, muttakilerin dünyadaki sıfatı olma ihtimali de vardır. Onlar, Allah’ın kendilerine vermiş olduğu emir ve yasakları alırlar. Yani bunları gönül hoşluğu ile büyük bir şevk ile kabullenirler. Allah’ın verdiği emirlere itaat eder ve en mükemmel şekilde bu emirlere uyarlar. Yasakladığı şeylerden de en mükemmel şekilde uzak dururlar. Çünkü Allah’ın kendilerine vermiş olduğu bu emir ve yasaklar, en üstün ve değerli bağışlardır. Yüce Allah’a bunlar dolayısı ile şükretmek ve emirlere itaat etmek gerekir. Birinci anlam, ifadelerin akışı ile daha yakından ilişkilidir. Çünkü dünyadaki vasıfları ve amelleri Yüce Allah’ın şu buyruğu ile anlatılmaya başlanmıştır: "Çünkü onlar bundan önce” yani nimetlere ulaştıkları bu vakitten önce “ihsan sahibi kimselerdi.” Bu ihsan, hem Rablerine ibadetteki ihsanı içerir. Onlar O’nu görüyormuşçasına O’na ibadet ediyorlardı. Her ne kadar onlar görmeseler de O onları görür. Aynı şekilde bu ihsan, Allah’ın kullarına faydalı işleri cömertçe yapmak demek olan ihsanı yani mal, ilim, makam, nasihat, iyiliği emredip kötülükten alıkoymak ve vb. gibi çeşitli iyilik ve hayır yolları ile iyilikler yapmayı da içerir. Hatta bunun kapsamı içerisine sözlü olarak yapılan iyilikler, yumuşak sözler söylemek, kölelere, sahip olunan ve olunmayan hayvanlara iyi davranmak da girer. 17. Allah’a ibadet hususunda ihsanın en faziletli çeşitlerinden birisi de hiç şüphesiz ihlâsa, kalp ile dilin uyum içerisinde olduğuna delâlet eden gece namazıdır. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: O ihsan sahipleri “geceleyin az uyurlardı.” Gece uykuları azdı. Gecenin çoğunu Rablerine namaz kılarak, Kur’ân okuyarak, zikrederek, dua ederek, yalvarıp yakararak, ibadet ve itaatle geçirirlerdi. 18. Fecirden/tan yerinin ağarmasından az önceki vakit olan “seher vakitlerinde” Yüce Allah’tan “mağfiret dilerlerdi.” Namazlarını seher vakitlerine kadar sürdürdükten sonra gece namazlarının sonlarında oturarak -günahkârların af dilemesi gibi- Allah’tan günahlarının bağışlanmasını dilerlerdi. Seher vaktinde mağfiret dilemenin, başka vakitlerde bulunmayan bir fazilet ve özelliği vardır. Nitekim Yüce Allah, iman ve itaat ehlinin niteliklerinden söz ederken onların:“Seher vakitlerinde mağfiret dileyen”(Âli İmran, 3/17) kimseler olduklarını belirtmektedir. 19. “Mallarında da” insanlardan bir şeyler isteyen muhtaç kimseler olan “dilenen ve dilenmeyen” ve onlardan bir şey istemeyen “yoksula ayırdıkları” farz ve müstehab olmak üzere “bir hak vardı.”

Zariyat 51:19

15- Şüphesiz takva sahipleri bahçelerde ve pınar başlarındadır. 16- Rablerinin kendilerine verdiği (mükafatları) alırlar. Çünkü onlar bundan önce ihsan sahibi kimselerdi. 17. Geceleyin az uyurlardı. 18. Seher vakitlerinde de mağfiret dilerlerdi. 19. Mallarında da dilenen ve dilenmeyen yoksula ayırdıkları bir hak vardı. 15. Yüce Allah, takvâ sahiplerinin mükâfatını ve kendilerini bu mükâfata kavuşturan amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz takva sahipleri” yani takvâ şiarları ve Allah’a itaat büründükleri elbiseleri olanlar “bahçelerde” içinde dünyada benzeri bulunan ve bulunmayan her türlü ağaç çeşitleri ve meyveler olan bahçelerdedirler ki hiçbir göz bunların benzerini görmemiş, hiçbir kulak işitmemiş, hiçbir insanın hatırından da böylesi geçmemiştir. “ve pınar başlarındadır.” Oradaki pınarlar durmadan akar. O bağlar, bahçeler bu pınarlarla sulanacağı gibi, Allah’ın kulları da bu pınarlardan içecek, onları diledikleri şekilde akıtacaklardır. 16. “Rablerinin kendilerine verdiği (mükafatları) alırlar.” Bu buyruğun şu anlama gelme ihtimali vardır: Cennetliklere yüce Mevlâları temenni ettikleri her türlü nimeti ihsan edip bağışlamış olacaktır. Onlar da bu nimetleri hoşnutlukla alacaklar, gözleri bunlarla aydınlanmış, ruhları sevince gark olmuş olacaktır. Bunların yerlerine başkalarını istemeyecekleri gibi başka bir yere gitmeyi de hatırlarından geçirmeyeceklerdir. Herkes artık daha fazlasını istemesi söz konusu olmayacak kadar pek çok nimetlere nâil olmuş olacaktır. Bu vasfın, muttakilerin dünyadaki sıfatı olma ihtimali de vardır. Onlar, Allah’ın kendilerine vermiş olduğu emir ve yasakları alırlar. Yani bunları gönül hoşluğu ile büyük bir şevk ile kabullenirler. Allah’ın verdiği emirlere itaat eder ve en mükemmel şekilde bu emirlere uyarlar. Yasakladığı şeylerden de en mükemmel şekilde uzak dururlar. Çünkü Allah’ın kendilerine vermiş olduğu bu emir ve yasaklar, en üstün ve değerli bağışlardır. Yüce Allah’a bunlar dolayısı ile şükretmek ve emirlere itaat etmek gerekir. Birinci anlam, ifadelerin akışı ile daha yakından ilişkilidir. Çünkü dünyadaki vasıfları ve amelleri Yüce Allah’ın şu buyruğu ile anlatılmaya başlanmıştır: "Çünkü onlar bundan önce” yani nimetlere ulaştıkları bu vakitten önce “ihsan sahibi kimselerdi.” Bu ihsan, hem Rablerine ibadetteki ihsanı içerir. Onlar O’nu görüyormuşçasına O’na ibadet ediyorlardı. Her ne kadar onlar görmeseler de O onları görür. Aynı şekilde bu ihsan, Allah’ın kullarına faydalı işleri cömertçe yapmak demek olan ihsanı yani mal, ilim, makam, nasihat, iyiliği emredip kötülükten alıkoymak ve vb. gibi çeşitli iyilik ve hayır yolları ile iyilikler yapmayı da içerir. Hatta bunun kapsamı içerisine sözlü olarak yapılan iyilikler, yumuşak sözler söylemek, kölelere, sahip olunan ve olunmayan hayvanlara iyi davranmak da girer. 17. Allah’a ibadet hususunda ihsanın en faziletli çeşitlerinden birisi de hiç şüphesiz ihlâsa, kalp ile dilin uyum içerisinde olduğuna delâlet eden gece namazıdır. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: O ihsan sahipleri “geceleyin az uyurlardı.” Gece uykuları azdı. Gecenin çoğunu Rablerine namaz kılarak, Kur’ân okuyarak, zikrederek, dua ederek, yalvarıp yakararak, ibadet ve itaatle geçirirlerdi. 18. Fecirden/tan yerinin ağarmasından az önceki vakit olan “seher vakitlerinde” Yüce Allah’tan “mağfiret dilerlerdi.” Namazlarını seher vakitlerine kadar sürdürdükten sonra gece namazlarının sonlarında oturarak -günahkârların af dilemesi gibi- Allah’tan günahlarının bağışlanmasını dilerlerdi. Seher vaktinde mağfiret dilemenin, başka vakitlerde bulunmayan bir fazilet ve özelliği vardır. Nitekim Yüce Allah, iman ve itaat ehlinin niteliklerinden söz ederken onların:“Seher vakitlerinde mağfiret dileyen”(Âli İmran, 3/17) kimseler olduklarını belirtmektedir. 19. “Mallarında da” insanlardan bir şeyler isteyen muhtaç kimseler olan “dilenen ve dilenmeyen” ve onlardan bir şey istemeyen “yoksula ayırdıkları” farz ve müstehab olmak üzere “bir hak vardı.”

Zariyat 51:20

20- Yakîn ehli için yeryüzünde âyetler/deliller vardır. 21- Kendi nefislerinizde de. Hâlâ görmeyecek misiniz? 22- Rızkınız da size vaat edilenler de göktedir. 23- Göğün ve yerin Rabbine yemin olsun ki o, tıpkı sizin konuşmanız gibi haktır. 20. Yüce Allah, kullarını tefekküre ve ibretle bakıp düşünmeye çağırarak şöyle buyurmaktadır:“Yakîn ehli için yeryüzünde âyetler/deliller vardır.” Bu bizzat yeryüzünü, onun kapsamına giren dağları, denizleri, ırmakları, ağaçları ve bitkileri kapsar. Bunlar üzerinde tefekkür eden, bunların anlamları üzerinde dikkatle düşünen kimselere, bunları yaratanın azametini, egemenliğinin genişliğini, ihsanının kapsayıcılığını, ilminin gizli-açık herşeyi kuşattığını gösterir bu varlıklar. 21. Aynı şekilde kulun kendi nefsinde de birçok ibretler, hikmetler ve rahmetler vardır. Bunlar da Yüce Allah’ın bir tek ve samed olduğuna, bunca yaratıkları boş yere ve amaçsız yaratmadığına delildir. 22. “Rızkınız” yani rızkınızın kaynağını teşkil eden yağmurlar ve çeşitli kaderler demek olan dinî ve dünyevî rızıklar “da size vaat edilenler de” dünya ve âhiretteki mükâfaat ve cezalar “göktedir.” Bunlar da Yüce Allah katından, diğer kaderler gibi inerler. 23. Yüce Allah, birtakım âyetleri/delilleri beyan ederek bunlara aklı başında ve kavrayışlı kimsenin dikkatini çekecek şekilde işaret ettikten sonra vaadinin ve cezasının (amellere vereceği karşılıkların) hak olduğuna yemin etmektedir. Ayrıca bu vaadini bizim için en açık ve kesin bir gerçek olan konuşmaya benzetmekte ve şöyle buyurmaktadır: "Göğün ve yerin Rabbine yemin olsun ki o, tıpkı sizin konuşmanız gibi haktır.” Sizler konuşmanızın gerçekliği konusunda şüphe etmediğiniz gibi, aynı şekilde öldükten sonra dirilmek ve amellerinizin karşılığını görmek hususunda da en ufak bir şüpheye düşmemelisiniz.

Zariyat 51:21

20- Yakîn ehli için yeryüzünde âyetler/deliller vardır. 21- Kendi nefislerinizde de. Hâlâ görmeyecek misiniz? 22- Rızkınız da size vaat edilenler de göktedir. 23- Göğün ve yerin Rabbine yemin olsun ki o, tıpkı sizin konuşmanız gibi haktır. 20. Yüce Allah, kullarını tefekküre ve ibretle bakıp düşünmeye çağırarak şöyle buyurmaktadır:“Yakîn ehli için yeryüzünde âyetler/deliller vardır.” Bu bizzat yeryüzünü, onun kapsamına giren dağları, denizleri, ırmakları, ağaçları ve bitkileri kapsar. Bunlar üzerinde tefekkür eden, bunların anlamları üzerinde dikkatle düşünen kimselere, bunları yaratanın azametini, egemenliğinin genişliğini, ihsanının kapsayıcılığını, ilminin gizli-açık herşeyi kuşattığını gösterir bu varlıklar. 21. Aynı şekilde kulun kendi nefsinde de birçok ibretler, hikmetler ve rahmetler vardır. Bunlar da Yüce Allah’ın bir tek ve samed olduğuna, bunca yaratıkları boş yere ve amaçsız yaratmadığına delildir. 22. “Rızkınız” yani rızkınızın kaynağını teşkil eden yağmurlar ve çeşitli kaderler demek olan dinî ve dünyevî rızıklar “da size vaat edilenler de” dünya ve âhiretteki mükâfaat ve cezalar “göktedir.” Bunlar da Yüce Allah katından, diğer kaderler gibi inerler. 23. Yüce Allah, birtakım âyetleri/delilleri beyan ederek bunlara aklı başında ve kavrayışlı kimsenin dikkatini çekecek şekilde işaret ettikten sonra vaadinin ve cezasının (amellere vereceği karşılıkların) hak olduğuna yemin etmektedir. Ayrıca bu vaadini bizim için en açık ve kesin bir gerçek olan konuşmaya benzetmekte ve şöyle buyurmaktadır: "Göğün ve yerin Rabbine yemin olsun ki o, tıpkı sizin konuşmanız gibi haktır.” Sizler konuşmanızın gerçekliği konusunda şüphe etmediğiniz gibi, aynı şekilde öldükten sonra dirilmek ve amellerinizin karşılığını görmek hususunda da en ufak bir şüpheye düşmemelisiniz.

Zariyat 51:22

20- Yakîn ehli için yeryüzünde âyetler/deliller vardır. 21- Kendi nefislerinizde de. Hâlâ görmeyecek misiniz? 22- Rızkınız da size vaat edilenler de göktedir. 23- Göğün ve yerin Rabbine yemin olsun ki o, tıpkı sizin konuşmanız gibi haktır. 20. Yüce Allah, kullarını tefekküre ve ibretle bakıp düşünmeye çağırarak şöyle buyurmaktadır:“Yakîn ehli için yeryüzünde âyetler/deliller vardır.” Bu bizzat yeryüzünü, onun kapsamına giren dağları, denizleri, ırmakları, ağaçları ve bitkileri kapsar. Bunlar üzerinde tefekkür eden, bunların anlamları üzerinde dikkatle düşünen kimselere, bunları yaratanın azametini, egemenliğinin genişliğini, ihsanının kapsayıcılığını, ilminin gizli-açık herşeyi kuşattığını gösterir bu varlıklar. 21. Aynı şekilde kulun kendi nefsinde de birçok ibretler, hikmetler ve rahmetler vardır. Bunlar da Yüce Allah’ın bir tek ve samed olduğuna, bunca yaratıkları boş yere ve amaçsız yaratmadığına delildir. 22. “Rızkınız” yani rızkınızın kaynağını teşkil eden yağmurlar ve çeşitli kaderler demek olan dinî ve dünyevî rızıklar “da size vaat edilenler de” dünya ve âhiretteki mükâfaat ve cezalar “göktedir.” Bunlar da Yüce Allah katından, diğer kaderler gibi inerler. 23. Yüce Allah, birtakım âyetleri/delilleri beyan ederek bunlara aklı başında ve kavrayışlı kimsenin dikkatini çekecek şekilde işaret ettikten sonra vaadinin ve cezasının (amellere vereceği karşılıkların) hak olduğuna yemin etmektedir. Ayrıca bu vaadini bizim için en açık ve kesin bir gerçek olan konuşmaya benzetmekte ve şöyle buyurmaktadır: "Göğün ve yerin Rabbine yemin olsun ki o, tıpkı sizin konuşmanız gibi haktır.” Sizler konuşmanızın gerçekliği konusunda şüphe etmediğiniz gibi, aynı şekilde öldükten sonra dirilmek ve amellerinizin karşılığını görmek hususunda da en ufak bir şüpheye düşmemelisiniz.

Zariyat 51:23

20- Yakîn ehli için yeryüzünde âyetler/deliller vardır. 21- Kendi nefislerinizde de. Hâlâ görmeyecek misiniz? 22- Rızkınız da size vaat edilenler de göktedir. 23- Göğün ve yerin Rabbine yemin olsun ki o, tıpkı sizin konuşmanız gibi haktır. 20. Yüce Allah, kullarını tefekküre ve ibretle bakıp düşünmeye çağırarak şöyle buyurmaktadır:“Yakîn ehli için yeryüzünde âyetler/deliller vardır.” Bu bizzat yeryüzünü, onun kapsamına giren dağları, denizleri, ırmakları, ağaçları ve bitkileri kapsar. Bunlar üzerinde tefekkür eden, bunların anlamları üzerinde dikkatle düşünen kimselere, bunları yaratanın azametini, egemenliğinin genişliğini, ihsanının kapsayıcılığını, ilminin gizli-açık herşeyi kuşattığını gösterir bu varlıklar. 21. Aynı şekilde kulun kendi nefsinde de birçok ibretler, hikmetler ve rahmetler vardır. Bunlar da Yüce Allah’ın bir tek ve samed olduğuna, bunca yaratıkları boş yere ve amaçsız yaratmadığına delildir. 22. “Rızkınız” yani rızkınızın kaynağını teşkil eden yağmurlar ve çeşitli kaderler demek olan dinî ve dünyevî rızıklar “da size vaat edilenler de” dünya ve âhiretteki mükâfaat ve cezalar “göktedir.” Bunlar da Yüce Allah katından, diğer kaderler gibi inerler. 23. Yüce Allah, birtakım âyetleri/delilleri beyan ederek bunlara aklı başında ve kavrayışlı kimsenin dikkatini çekecek şekilde işaret ettikten sonra vaadinin ve cezasının (amellere vereceği karşılıkların) hak olduğuna yemin etmektedir. Ayrıca bu vaadini bizim için en açık ve kesin bir gerçek olan konuşmaya benzetmekte ve şöyle buyurmaktadır: "Göğün ve yerin Rabbine yemin olsun ki o, tıpkı sizin konuşmanız gibi haktır.” Sizler konuşmanızın gerçekliği konusunda şüphe etmediğiniz gibi, aynı şekilde öldükten sonra dirilmek ve amellerinizin karşılığını görmek hususunda da en ufak bir şüpheye düşmemelisiniz.

Zariyat 51:24

24- İbrahim’in ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının haberi sana ulaştı mı? 25- Hani onlar, onun yanına girmişler ve:“Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da:“(Size de) selâm. Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demişti. 26- Hemen ailesinin yanına gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. 27- Onu önlerine yaklaştırıp:“Buyurmaz mısınız?” dedi. 28- (Yemediklerini görünce) içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da:“Korkma!” dediler ve ona çok bilgili bir oğul müjdesi verdiler. 29- Bunun üzerine hanımı bir çığlık ile geldi ve elini yüzüne vurup: “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!)” dedi. 30- Dediler ki:“(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur. Şüphesiz ki O, Hakîmdir, Alîmdir.” 31- İbrahim:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” dedi. 32- Onlar da şöyle dediler:“Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa gönderildik.” 33- “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için.” 34- “(Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” 35- Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. 36- Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık. 37- Orada can yakıcı azaptan korkanlar için bir de alâmet/ibret bıraktık. 24. “İbrahim’in” Yüce Allah’ın Lût kavmini helâk etmek üzere gönderip İbrahim aleyhisselam’a da uğramalarını emrettiği ve ona misâfir kılığında giden meleklerden oluşan “ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının” o ilginç ve hayret verici “haberi ulaştı sana mı?” 25. “Hani onlar, onun yanına girmişler ve: “Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da” onlara cevap olmak üzere: Size de “selâm” olsun, “Sizler tanıdık kimseler değilsiniz, demişti.” Yani ben sizi tanımıyorum. O nedenle bana kendinizi tanıtmanızı isterim? Ancak kendilerini tanıtmalarından sonra onları tanıyabilmişti. 26-27. “Hemen” hızlıca onları ağırlayacak bir ziyafet getirmek maksadı ile “ailesine gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. Onu önlerine yaklaştırıp” yemek üzere kendilerine takdim etti ve: “Buyurmaz mısınız? dedi.” 28. İbrahim aleyhisselam ellerinin buzağıya uzanmadığını görünce:“içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da: “Korkma!” dediler” ve ona niçin geldiklerini haber verdiler. “Ve ona çok bilgili bir oğul” olan İshak aleyhisselam’ın doğacağı “müjdesini verdiler.” 29. “Bunun üzerine” yani bu müjdeyi işitince “hanımı bir çığlık ile geldi ve” sevincinden “elini yüzüne vurup” nitekim normal dışı ve alışılmış şeylere aykırı birtakım söz ve fiiller dolayısı ile hanımların sevinç, hayret ve benzeri halleri esnasında böyle yaparlar. “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!)” Yani ben bir kocakarı iken nasıl benim oğlum olur? Çünkü ben kadınların doğumdan kesildikleri bir yaşa ulaşmış bulunuyorum. Üstelik kısır bir kadınım. Ben hiçbir şekilde çocuk doğurmaya elverişli bir yapıda değilim. O halde ortada çocuk sahibi olmak için her birisi tek başına mani olan iki engeli vardı. Üçüncü bir engeli de Hûd Sûresi’nde yer alan ve onun tarafından söylenen şu ifadelerde zikredilmektedir:“Şu eşim de bir ihtiyar iken ben mi (çocuk) doğuracak mışım? Doğrusu şaşılacak şey!”(Hûd, 11/72) 30. “Dediler ki: “(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur.” Yani bunu takdir edip hükme bağlayan Allah’tır. Allah’ın kudretinde ise hayret etmeyi gerektiren bir durum yoktur. “Şüphesiz ki O, Hakîmdir.” Her bir şeyi yerli yerine koyandır, hikmetle yapandır. “Alîmdir.” O’nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Siz de O’nun hükmüne teslim olun ve nimeti dolayısı ile O’na şükredin. 31. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” Niye geldiniz, ne istiyorsunuz? “dedi.” Çünkü o, gelenlerin Allah’ın önemli bazı işler için göndermiş olduğu elçileri olduklarını fark etmişti. 32. “Onlar da şöyle dediler: “Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa” Lût kavmine “gönderildik.” Onlar Allah’a ortak koşmakla, peygamberlerini yalanlamakla ve âlemler içinde kendilerinden daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapmakla büyük günahlar işlemişlerdir. 33-34. “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için. (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” Her taş, üzerinde o taşın isabet edeceği kişinin adı ile alâmetlenmiş idi. Çünkü bunlar haddi aşmış ve pek büyük günahlara düşmüş bir kavimdi. İbrahim aleyhisselam, Allah üzerlerinden azabı kaldırı ümidi ile Lût kavmi hakkında onlarla tartışmaya koyuldu. Ancak ona şöyle dendi:“Ey İbrahim! Bundan vazgeç! Çünkü Rabbinin emri gelmiştir. Onlara geri çevrilmeyecek bir azap gelip çatacaktır.”(Hûd, 11/76) 35-36. “Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık.” Bunlar ise Lût aleyhisselam’ın hanımı dışında kalan ev halkı idi. Hanımı ise helâk edilenlerden olmuştu. 37. “Orada can yakıcı azaptan korkanlar için” ibret alan, Yüce Allah’ın cezasının çetin olduğunu, peygamberlerinin ise doğru sözlü ve diğer peygamberleri tasdik edici olduklarını ortaya koyan “bir alâmet/ibret bıraktık.” Bu Kıssanın İçerdiği Bazı Hüküm ve Hikmetler: 1. Yüce Allah’ın kullarına hem iyi kimselerin hem de günahkâr kimselerin durumuna ait haberleri, onların durumları ile ibret almaları ve ne hale ulaştıklarını bilmeleri için anlatmış olmasında O’nun bir hikmetidir. 2. Yüce Allah’ın ilk önce İbrahim aleyhisselam’ın kıssasına yer vermesi, onun durumuna ihtimam gösterdiğini ve ona önem verdiğini gösteren bir husus olup bu, onun faziletine dair önemli bir işarettir. 3. Misafire ikramda bulunmak meşrudur. Bu, Yüce Allah'ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ümmetine, dinine tabi olmalarını emretmiş olduğu İbrahim el-Halîl’in sünnetlerindendir. Yüce Allah, burada onun misâfir ağırlamasını, ondan övgü ile söz ederek zikretmiştir. 4. Misâfire sözlü ve fiilî olarak çeşitli şekillerde ikramda bulunulur. Çünkü Allah, İbrahim aleyhisselam’ın misâfirlerini “ikrama/şerefe nail olmuş konuklar” olarak nitelendirmiştir ki, bu İbrahim aleyhisselam’ın onlara ikram ettiği anlamındadır. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam’ın onlara söz ve davranışları ile yaptığı ağırlamaları da devamla nakletmiştir. Onlar, aynı zamanda Allah nezdinde de ikrama nail olmuş şerefli kimselerdir. 5. İbrahim aleyhisselam’ın evi, kapısını çalanlar ve misâfirler için bir barınaktı. Çünkü onun yanına kendisinden izin almaksızın girerlerdi. Melekler ise önce selâm vermek sureti ile edep yolunu izlemeyi ihmal etmemişlerdir. O da onlardan daha kapsamlı ve daha kamil bir şekilde selâmlarını almıştır. Çünkü İbrahim aleyhisselam’ın onların selâmlarını isim cümlesi kalıbında almıştır ki bu da sübut ve sürekliliğe delâlet eder. 6. Bir kimsenin yanına geleni yahut da herhangi bir şekilde iş yaptığı kişiyi tanımak istemesi meşru bir şeydir. Çünkü bunun pek çok faydaları vardır. 7. İbrahim aleyhisselam oldukça edepli ve nazik ifadelerle konuşmuştur. Çünkü:“Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demiş ve “Siz de kimsiniz, ben sizi tanımıyorum” dememiştir. Her iki ifade arasındaki fark ise açıktır. 8. Misâfiri ağırlamakta eli çabuk tutmak gerekir. Çünkü iyiliğin hayırlısı çabuk olandır. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine ikram edeceği şeyleri getirmekte elini çabuk tutmuştur. 9. Mevcut misâfirden başkası için hazırlanmış ve hazır olarak kesilmiş olan bir hayvan, eğer gelen misâfirin önüne konacak olursa bu, hiçbir şekilde o misâfire değer vermeme anlamını taşımaz. Aksine bu da bir ikramdır. Nitekim İbrahim aleyhisselam böyle yapmış ve Allah da onun misâfirlerinin ikrama nail olmuş misâfirler olduğunu haber vermiştir. 10. Yüce Allah, Halili İbrahim aleyhisselam’a pek çok lütuf ve ikramlarda bulunmuştur. Yapacağı ikramın evinde bulunması, bu iş için çarşıya, komşulara veya başka bir kimseye başvurmayacak durumda olması da bunu göstermektedir. 11. İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine bizzat kendi hizmet etmiştir. O, hem Halilurrahman hem de misâfir ağırlayanların efendisidir. 12. O, onlara yapacağı ikramı onların bulundukları yere getirip önlerine yaklaştırmıştır. Ayrı bir yere koyup da onlara:“Buyrun” yahut “Buraya gelin” dememiştir. Çünkü onun yaptığı daha uygun ve daha güzeldir. 13. Misâfir ile güzel ve yumuşak konuşmak gerekir. Özellikle ona yemek takdim ederken böyle yapmalıdır. Çünkü İbrahim aleyhisselam çok ince bir üslûpla onları yemeğe davet ederken:“Buyurmaz mısınız?” demiş; “Haydi yiyin” veya benzeri sözler kullanmamıştır. Bunun yerine teklif etme anlamına gelen:“Buyurmaz mısınız?” şeklinde bir ifade kullanmıştır. O bakımdan ona uyan kimsenin de duruma uygun düşen güzel lafızlar kullanması gerekir. Misâfirlerine:“Buyurmaz mısınız, bize şeref vermez misiniz, lütfetmez misiniz” vb. gibi ifadelerle hitap etmek buna örnektir. 14. Herhangi bir sebep dolayısı ile birisi, birisinden korkarsa kendisinden korkulanın, onun korkusunu gidermesi, tedirginliğini giderecek, korkusunu kaldıracak ve ona güven verecek birtakım sözler söylemesi gerekir. Nitekim melekler İbrahim aleyhisselam’a kendilerinden korkması üzerine: “Korkma!” demişler ve ona onlardan korkmasının ardından o sevindirici müjdeyi bildirmişlerdir. 15. İbrahim aleyhisselam’ın hanımı Sara radıyallahu anha’nın bu müjdeye son derecede sevindiği anlaşılmaktadır. Çünkü o, alışılmadık bir şekilde çığlık atıp yüze vurmak gibi bir davranış göstermiştir. 16. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam ve onun hanımı Sâra’ya pek bilgili bir evlâtlarının olacağı müjdesini vermekle onlara büyük bir lütufta bulunmuştur.

Zariyat 51:25

24- İbrahim’in ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının haberi sana ulaştı mı? 25- Hani onlar, onun yanına girmişler ve:“Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da:“(Size de) selâm. Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demişti. 26- Hemen ailesinin yanına gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. 27- Onu önlerine yaklaştırıp:“Buyurmaz mısınız?” dedi. 28- (Yemediklerini görünce) içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da:“Korkma!” dediler ve ona çok bilgili bir oğul müjdesi verdiler. 29- Bunun üzerine hanımı bir çığlık ile geldi ve elini yüzüne vurup: “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!)” dedi. 30- Dediler ki:“(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur. Şüphesiz ki O, Hakîmdir, Alîmdir.” 31- İbrahim:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” dedi. 32- Onlar da şöyle dediler:“Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa gönderildik.” 33- “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için.” 34- “(Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” 35- Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. 36- Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık. 37- Orada can yakıcı azaptan korkanlar için bir de alâmet/ibret bıraktık. 24. “İbrahim’in” Yüce Allah’ın Lût kavmini helâk etmek üzere gönderip İbrahim aleyhisselam’a da uğramalarını emrettiği ve ona misâfir kılığında giden meleklerden oluşan “ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının” o ilginç ve hayret verici “haberi ulaştı sana mı?” 25. “Hani onlar, onun yanına girmişler ve: “Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da” onlara cevap olmak üzere: Size de “selâm” olsun, “Sizler tanıdık kimseler değilsiniz, demişti.” Yani ben sizi tanımıyorum. O nedenle bana kendinizi tanıtmanızı isterim? Ancak kendilerini tanıtmalarından sonra onları tanıyabilmişti. 26-27. “Hemen” hızlıca onları ağırlayacak bir ziyafet getirmek maksadı ile “ailesine gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. Onu önlerine yaklaştırıp” yemek üzere kendilerine takdim etti ve: “Buyurmaz mısınız? dedi.” 28. İbrahim aleyhisselam ellerinin buzağıya uzanmadığını görünce:“içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da: “Korkma!” dediler” ve ona niçin geldiklerini haber verdiler. “Ve ona çok bilgili bir oğul” olan İshak aleyhisselam’ın doğacağı “müjdesini verdiler.” 29. “Bunun üzerine” yani bu müjdeyi işitince “hanımı bir çığlık ile geldi ve” sevincinden “elini yüzüne vurup” nitekim normal dışı ve alışılmış şeylere aykırı birtakım söz ve fiiller dolayısı ile hanımların sevinç, hayret ve benzeri halleri esnasında böyle yaparlar. “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!)” Yani ben bir kocakarı iken nasıl benim oğlum olur? Çünkü ben kadınların doğumdan kesildikleri bir yaşa ulaşmış bulunuyorum. Üstelik kısır bir kadınım. Ben hiçbir şekilde çocuk doğurmaya elverişli bir yapıda değilim. O halde ortada çocuk sahibi olmak için her birisi tek başına mani olan iki engeli vardı. Üçüncü bir engeli de Hûd Sûresi’nde yer alan ve onun tarafından söylenen şu ifadelerde zikredilmektedir:“Şu eşim de bir ihtiyar iken ben mi (çocuk) doğuracak mışım? Doğrusu şaşılacak şey!”(Hûd, 11/72) 30. “Dediler ki: “(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur.” Yani bunu takdir edip hükme bağlayan Allah’tır. Allah’ın kudretinde ise hayret etmeyi gerektiren bir durum yoktur. “Şüphesiz ki O, Hakîmdir.” Her bir şeyi yerli yerine koyandır, hikmetle yapandır. “Alîmdir.” O’nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Siz de O’nun hükmüne teslim olun ve nimeti dolayısı ile O’na şükredin. 31. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” Niye geldiniz, ne istiyorsunuz? “dedi.” Çünkü o, gelenlerin Allah’ın önemli bazı işler için göndermiş olduğu elçileri olduklarını fark etmişti. 32. “Onlar da şöyle dediler: “Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa” Lût kavmine “gönderildik.” Onlar Allah’a ortak koşmakla, peygamberlerini yalanlamakla ve âlemler içinde kendilerinden daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapmakla büyük günahlar işlemişlerdir. 33-34. “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için. (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” Her taş, üzerinde o taşın isabet edeceği kişinin adı ile alâmetlenmiş idi. Çünkü bunlar haddi aşmış ve pek büyük günahlara düşmüş bir kavimdi. İbrahim aleyhisselam, Allah üzerlerinden azabı kaldırı ümidi ile Lût kavmi hakkında onlarla tartışmaya koyuldu. Ancak ona şöyle dendi:“Ey İbrahim! Bundan vazgeç! Çünkü Rabbinin emri gelmiştir. Onlara geri çevrilmeyecek bir azap gelip çatacaktır.”(Hûd, 11/76) 35-36. “Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık.” Bunlar ise Lût aleyhisselam’ın hanımı dışında kalan ev halkı idi. Hanımı ise helâk edilenlerden olmuştu. 37. “Orada can yakıcı azaptan korkanlar için” ibret alan, Yüce Allah’ın cezasının çetin olduğunu, peygamberlerinin ise doğru sözlü ve diğer peygamberleri tasdik edici olduklarını ortaya koyan “bir alâmet/ibret bıraktık.” Bu Kıssanın İçerdiği Bazı Hüküm ve Hikmetler: 1. Yüce Allah’ın kullarına hem iyi kimselerin hem de günahkâr kimselerin durumuna ait haberleri, onların durumları ile ibret almaları ve ne hale ulaştıklarını bilmeleri için anlatmış olmasında O’nun bir hikmetidir. 2. Yüce Allah’ın ilk önce İbrahim aleyhisselam’ın kıssasına yer vermesi, onun durumuna ihtimam gösterdiğini ve ona önem verdiğini gösteren bir husus olup bu, onun faziletine dair önemli bir işarettir. 3. Misafire ikramda bulunmak meşrudur. Bu, Yüce Allah'ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ümmetine, dinine tabi olmalarını emretmiş olduğu İbrahim el-Halîl’in sünnetlerindendir. Yüce Allah, burada onun misâfir ağırlamasını, ondan övgü ile söz ederek zikretmiştir. 4. Misâfire sözlü ve fiilî olarak çeşitli şekillerde ikramda bulunulur. Çünkü Allah, İbrahim aleyhisselam’ın misâfirlerini “ikrama/şerefe nail olmuş konuklar” olarak nitelendirmiştir ki, bu İbrahim aleyhisselam’ın onlara ikram ettiği anlamındadır. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam’ın onlara söz ve davranışları ile yaptığı ağırlamaları da devamla nakletmiştir. Onlar, aynı zamanda Allah nezdinde de ikrama nail olmuş şerefli kimselerdir. 5. İbrahim aleyhisselam’ın evi, kapısını çalanlar ve misâfirler için bir barınaktı. Çünkü onun yanına kendisinden izin almaksızın girerlerdi. Melekler ise önce selâm vermek sureti ile edep yolunu izlemeyi ihmal etmemişlerdir. O da onlardan daha kapsamlı ve daha kamil bir şekilde selâmlarını almıştır. Çünkü İbrahim aleyhisselam’ın onların selâmlarını isim cümlesi kalıbında almıştır ki bu da sübut ve sürekliliğe delâlet eder. 6. Bir kimsenin yanına geleni yahut da herhangi bir şekilde iş yaptığı kişiyi tanımak istemesi meşru bir şeydir. Çünkü bunun pek çok faydaları vardır. 7. İbrahim aleyhisselam oldukça edepli ve nazik ifadelerle konuşmuştur. Çünkü:“Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demiş ve “Siz de kimsiniz, ben sizi tanımıyorum” dememiştir. Her iki ifade arasındaki fark ise açıktır. 8. Misâfiri ağırlamakta eli çabuk tutmak gerekir. Çünkü iyiliğin hayırlısı çabuk olandır. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine ikram edeceği şeyleri getirmekte elini çabuk tutmuştur. 9. Mevcut misâfirden başkası için hazırlanmış ve hazır olarak kesilmiş olan bir hayvan, eğer gelen misâfirin önüne konacak olursa bu, hiçbir şekilde o misâfire değer vermeme anlamını taşımaz. Aksine bu da bir ikramdır. Nitekim İbrahim aleyhisselam böyle yapmış ve Allah da onun misâfirlerinin ikrama nail olmuş misâfirler olduğunu haber vermiştir. 10. Yüce Allah, Halili İbrahim aleyhisselam’a pek çok lütuf ve ikramlarda bulunmuştur. Yapacağı ikramın evinde bulunması, bu iş için çarşıya, komşulara veya başka bir kimseye başvurmayacak durumda olması da bunu göstermektedir. 11. İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine bizzat kendi hizmet etmiştir. O, hem Halilurrahman hem de misâfir ağırlayanların efendisidir. 12. O, onlara yapacağı ikramı onların bulundukları yere getirip önlerine yaklaştırmıştır. Ayrı bir yere koyup da onlara:“Buyrun” yahut “Buraya gelin” dememiştir. Çünkü onun yaptığı daha uygun ve daha güzeldir. 13. Misâfir ile güzel ve yumuşak konuşmak gerekir. Özellikle ona yemek takdim ederken böyle yapmalıdır. Çünkü İbrahim aleyhisselam çok ince bir üslûpla onları yemeğe davet ederken:“Buyurmaz mısınız?” demiş; “Haydi yiyin” veya benzeri sözler kullanmamıştır. Bunun yerine teklif etme anlamına gelen:“Buyurmaz mısınız?” şeklinde bir ifade kullanmıştır. O bakımdan ona uyan kimsenin de duruma uygun düşen güzel lafızlar kullanması gerekir. Misâfirlerine:“Buyurmaz mısınız, bize şeref vermez misiniz, lütfetmez misiniz” vb. gibi ifadelerle hitap etmek buna örnektir. 14. Herhangi bir sebep dolayısı ile birisi, birisinden korkarsa kendisinden korkulanın, onun korkusunu gidermesi, tedirginliğini giderecek, korkusunu kaldıracak ve ona güven verecek birtakım sözler söylemesi gerekir. Nitekim melekler İbrahim aleyhisselam’a kendilerinden korkması üzerine: “Korkma!” demişler ve ona onlardan korkmasının ardından o sevindirici müjdeyi bildirmişlerdir. 15. İbrahim aleyhisselam’ın hanımı Sara radıyallahu anha’nın bu müjdeye son derecede sevindiği anlaşılmaktadır. Çünkü o, alışılmadık bir şekilde çığlık atıp yüze vurmak gibi bir davranış göstermiştir. 16. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam ve onun hanımı Sâra’ya pek bilgili bir evlâtlarının olacağı müjdesini vermekle onlara büyük bir lütufta bulunmuştur.

Zariyat 51:26

24- İbrahim’in ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının haberi sana ulaştı mı? 25- Hani onlar, onun yanına girmişler ve:“Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da:“(Size de) selâm. Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demişti. 26- Hemen ailesinin yanına gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. 27- Onu önlerine yaklaştırıp:“Buyurmaz mısınız?” dedi. 28- (Yemediklerini görünce) içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da:“Korkma!” dediler ve ona çok bilgili bir oğul müjdesi verdiler. 29- Bunun üzerine hanımı bir çığlık ile geldi ve elini yüzüne vurup: “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!)” dedi. 30- Dediler ki:“(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur. Şüphesiz ki O, Hakîmdir, Alîmdir.” 31- İbrahim:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” dedi. 32- Onlar da şöyle dediler:“Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa gönderildik.” 33- “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için.” 34- “(Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” 35- Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. 36- Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık. 37- Orada can yakıcı azaptan korkanlar için bir de alâmet/ibret bıraktık. 24. “İbrahim’in” Yüce Allah’ın Lût kavmini helâk etmek üzere gönderip İbrahim aleyhisselam’a da uğramalarını emrettiği ve ona misâfir kılığında giden meleklerden oluşan “ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının” o ilginç ve hayret verici “haberi ulaştı sana mı?” 25. “Hani onlar, onun yanına girmişler ve: “Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da” onlara cevap olmak üzere: Size de “selâm” olsun, “Sizler tanıdık kimseler değilsiniz, demişti.” Yani ben sizi tanımıyorum. O nedenle bana kendinizi tanıtmanızı isterim? Ancak kendilerini tanıtmalarından sonra onları tanıyabilmişti. 26-27. “Hemen” hızlıca onları ağırlayacak bir ziyafet getirmek maksadı ile “ailesine gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. Onu önlerine yaklaştırıp” yemek üzere kendilerine takdim etti ve: “Buyurmaz mısınız? dedi.” 28. İbrahim aleyhisselam ellerinin buzağıya uzanmadığını görünce:“içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da: “Korkma!” dediler” ve ona niçin geldiklerini haber verdiler. “Ve ona çok bilgili bir oğul” olan İshak aleyhisselam’ın doğacağı “müjdesini verdiler.” 29. “Bunun üzerine” yani bu müjdeyi işitince “hanımı bir çığlık ile geldi ve” sevincinden “elini yüzüne vurup” nitekim normal dışı ve alışılmış şeylere aykırı birtakım söz ve fiiller dolayısı ile hanımların sevinç, hayret ve benzeri halleri esnasında böyle yaparlar. “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!)” Yani ben bir kocakarı iken nasıl benim oğlum olur? Çünkü ben kadınların doğumdan kesildikleri bir yaşa ulaşmış bulunuyorum. Üstelik kısır bir kadınım. Ben hiçbir şekilde çocuk doğurmaya elverişli bir yapıda değilim. O halde ortada çocuk sahibi olmak için her birisi tek başına mani olan iki engeli vardı. Üçüncü bir engeli de Hûd Sûresi’nde yer alan ve onun tarafından söylenen şu ifadelerde zikredilmektedir:“Şu eşim de bir ihtiyar iken ben mi (çocuk) doğuracak mışım? Doğrusu şaşılacak şey!”(Hûd, 11/72) 30. “Dediler ki: “(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur.” Yani bunu takdir edip hükme bağlayan Allah’tır. Allah’ın kudretinde ise hayret etmeyi gerektiren bir durum yoktur. “Şüphesiz ki O, Hakîmdir.” Her bir şeyi yerli yerine koyandır, hikmetle yapandır. “Alîmdir.” O’nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Siz de O’nun hükmüne teslim olun ve nimeti dolayısı ile O’na şükredin. 31. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” Niye geldiniz, ne istiyorsunuz? “dedi.” Çünkü o, gelenlerin Allah’ın önemli bazı işler için göndermiş olduğu elçileri olduklarını fark etmişti. 32. “Onlar da şöyle dediler: “Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa” Lût kavmine “gönderildik.” Onlar Allah’a ortak koşmakla, peygamberlerini yalanlamakla ve âlemler içinde kendilerinden daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapmakla büyük günahlar işlemişlerdir. 33-34. “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için. (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” Her taş, üzerinde o taşın isabet edeceği kişinin adı ile alâmetlenmiş idi. Çünkü bunlar haddi aşmış ve pek büyük günahlara düşmüş bir kavimdi. İbrahim aleyhisselam, Allah üzerlerinden azabı kaldırı ümidi ile Lût kavmi hakkında onlarla tartışmaya koyuldu. Ancak ona şöyle dendi:“Ey İbrahim! Bundan vazgeç! Çünkü Rabbinin emri gelmiştir. Onlara geri çevrilmeyecek bir azap gelip çatacaktır.”(Hûd, 11/76) 35-36. “Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık.” Bunlar ise Lût aleyhisselam’ın hanımı dışında kalan ev halkı idi. Hanımı ise helâk edilenlerden olmuştu. 37. “Orada can yakıcı azaptan korkanlar için” ibret alan, Yüce Allah’ın cezasının çetin olduğunu, peygamberlerinin ise doğru sözlü ve diğer peygamberleri tasdik edici olduklarını ortaya koyan “bir alâmet/ibret bıraktık.” Bu Kıssanın İçerdiği Bazı Hüküm ve Hikmetler: 1. Yüce Allah’ın kullarına hem iyi kimselerin hem de günahkâr kimselerin durumuna ait haberleri, onların durumları ile ibret almaları ve ne hale ulaştıklarını bilmeleri için anlatmış olmasında O’nun bir hikmetidir. 2. Yüce Allah’ın ilk önce İbrahim aleyhisselam’ın kıssasına yer vermesi, onun durumuna ihtimam gösterdiğini ve ona önem verdiğini gösteren bir husus olup bu, onun faziletine dair önemli bir işarettir. 3. Misafire ikramda bulunmak meşrudur. Bu, Yüce Allah'ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ümmetine, dinine tabi olmalarını emretmiş olduğu İbrahim el-Halîl’in sünnetlerindendir. Yüce Allah, burada onun misâfir ağırlamasını, ondan övgü ile söz ederek zikretmiştir. 4. Misâfire sözlü ve fiilî olarak çeşitli şekillerde ikramda bulunulur. Çünkü Allah, İbrahim aleyhisselam’ın misâfirlerini “ikrama/şerefe nail olmuş konuklar” olarak nitelendirmiştir ki, bu İbrahim aleyhisselam’ın onlara ikram ettiği anlamındadır. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam’ın onlara söz ve davranışları ile yaptığı ağırlamaları da devamla nakletmiştir. Onlar, aynı zamanda Allah nezdinde de ikrama nail olmuş şerefli kimselerdir. 5. İbrahim aleyhisselam’ın evi, kapısını çalanlar ve misâfirler için bir barınaktı. Çünkü onun yanına kendisinden izin almaksızın girerlerdi. Melekler ise önce selâm vermek sureti ile edep yolunu izlemeyi ihmal etmemişlerdir. O da onlardan daha kapsamlı ve daha kamil bir şekilde selâmlarını almıştır. Çünkü İbrahim aleyhisselam’ın onların selâmlarını isim cümlesi kalıbında almıştır ki bu da sübut ve sürekliliğe delâlet eder. 6. Bir kimsenin yanına geleni yahut da herhangi bir şekilde iş yaptığı kişiyi tanımak istemesi meşru bir şeydir. Çünkü bunun pek çok faydaları vardır. 7. İbrahim aleyhisselam oldukça edepli ve nazik ifadelerle konuşmuştur. Çünkü:“Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demiş ve “Siz de kimsiniz, ben sizi tanımıyorum” dememiştir. Her iki ifade arasındaki fark ise açıktır. 8. Misâfiri ağırlamakta eli çabuk tutmak gerekir. Çünkü iyiliğin hayırlısı çabuk olandır. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine ikram edeceği şeyleri getirmekte elini çabuk tutmuştur. 9. Mevcut misâfirden başkası için hazırlanmış ve hazır olarak kesilmiş olan bir hayvan, eğer gelen misâfirin önüne konacak olursa bu, hiçbir şekilde o misâfire değer vermeme anlamını taşımaz. Aksine bu da bir ikramdır. Nitekim İbrahim aleyhisselam böyle yapmış ve Allah da onun misâfirlerinin ikrama nail olmuş misâfirler olduğunu haber vermiştir. 10. Yüce Allah, Halili İbrahim aleyhisselam’a pek çok lütuf ve ikramlarda bulunmuştur. Yapacağı ikramın evinde bulunması, bu iş için çarşıya, komşulara veya başka bir kimseye başvurmayacak durumda olması da bunu göstermektedir. 11. İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine bizzat kendi hizmet etmiştir. O, hem Halilurrahman hem de misâfir ağırlayanların efendisidir. 12. O, onlara yapacağı ikramı onların bulundukları yere getirip önlerine yaklaştırmıştır. Ayrı bir yere koyup da onlara:“Buyrun” yahut “Buraya gelin” dememiştir. Çünkü onun yaptığı daha uygun ve daha güzeldir. 13. Misâfir ile güzel ve yumuşak konuşmak gerekir. Özellikle ona yemek takdim ederken böyle yapmalıdır. Çünkü İbrahim aleyhisselam çok ince bir üslûpla onları yemeğe davet ederken:“Buyurmaz mısınız?” demiş; “Haydi yiyin” veya benzeri sözler kullanmamıştır. Bunun yerine teklif etme anlamına gelen:“Buyurmaz mısınız?” şeklinde bir ifade kullanmıştır. O bakımdan ona uyan kimsenin de duruma uygun düşen güzel lafızlar kullanması gerekir. Misâfirlerine:“Buyurmaz mısınız, bize şeref vermez misiniz, lütfetmez misiniz” vb. gibi ifadelerle hitap etmek buna örnektir. 14. Herhangi bir sebep dolayısı ile birisi, birisinden korkarsa kendisinden korkulanın, onun korkusunu gidermesi, tedirginliğini giderecek, korkusunu kaldıracak ve ona güven verecek birtakım sözler söylemesi gerekir. Nitekim melekler İbrahim aleyhisselam’a kendilerinden korkması üzerine: “Korkma!” demişler ve ona onlardan korkmasının ardından o sevindirici müjdeyi bildirmişlerdir. 15. İbrahim aleyhisselam’ın hanımı Sara radıyallahu anha’nın bu müjdeye son derecede sevindiği anlaşılmaktadır. Çünkü o, alışılmadık bir şekilde çığlık atıp yüze vurmak gibi bir davranış göstermiştir. 16. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam ve onun hanımı Sâra’ya pek bilgili bir evlâtlarının olacağı müjdesini vermekle onlara büyük bir lütufta bulunmuştur.

Zariyat 51:27

24- İbrahim’in ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının haberi sana ulaştı mı? 25- Hani onlar, onun yanına girmişler ve:“Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da:“(Size de) selâm. Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demişti. 26- Hemen ailesinin yanına gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. 27- Onu önlerine yaklaştırıp:“Buyurmaz mısınız?” dedi. 28- (Yemediklerini görünce) içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da:“Korkma!” dediler ve ona çok bilgili bir oğul müjdesi verdiler. 29- Bunun üzerine hanımı bir çığlık ile geldi ve elini yüzüne vurup: “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!)” dedi. 30- Dediler ki:“(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur. Şüphesiz ki O, Hakîmdir, Alîmdir.” 31- İbrahim:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” dedi. 32- Onlar da şöyle dediler:“Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa gönderildik.” 33- “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için.” 34- “(Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” 35- Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. 36- Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık. 37- Orada can yakıcı azaptan korkanlar için bir de alâmet/ibret bıraktık. 24. “İbrahim’in” Yüce Allah’ın Lût kavmini helâk etmek üzere gönderip İbrahim aleyhisselam’a da uğramalarını emrettiği ve ona misâfir kılığında giden meleklerden oluşan “ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının” o ilginç ve hayret verici “haberi ulaştı sana mı?” 25. “Hani onlar, onun yanına girmişler ve: “Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da” onlara cevap olmak üzere: Size de “selâm” olsun, “Sizler tanıdık kimseler değilsiniz, demişti.” Yani ben sizi tanımıyorum. O nedenle bana kendinizi tanıtmanızı isterim? Ancak kendilerini tanıtmalarından sonra onları tanıyabilmişti. 26-27. “Hemen” hızlıca onları ağırlayacak bir ziyafet getirmek maksadı ile “ailesine gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. Onu önlerine yaklaştırıp” yemek üzere kendilerine takdim etti ve: “Buyurmaz mısınız? dedi.” 28. İbrahim aleyhisselam ellerinin buzağıya uzanmadığını görünce:“içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da: “Korkma!” dediler” ve ona niçin geldiklerini haber verdiler. “Ve ona çok bilgili bir oğul” olan İshak aleyhisselam’ın doğacağı “müjdesini verdiler.” 29. “Bunun üzerine” yani bu müjdeyi işitince “hanımı bir çığlık ile geldi ve” sevincinden “elini yüzüne vurup” nitekim normal dışı ve alışılmış şeylere aykırı birtakım söz ve fiiller dolayısı ile hanımların sevinç, hayret ve benzeri halleri esnasında böyle yaparlar. “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!)” Yani ben bir kocakarı iken nasıl benim oğlum olur? Çünkü ben kadınların doğumdan kesildikleri bir yaşa ulaşmış bulunuyorum. Üstelik kısır bir kadınım. Ben hiçbir şekilde çocuk doğurmaya elverişli bir yapıda değilim. O halde ortada çocuk sahibi olmak için her birisi tek başına mani olan iki engeli vardı. Üçüncü bir engeli de Hûd Sûresi’nde yer alan ve onun tarafından söylenen şu ifadelerde zikredilmektedir:“Şu eşim de bir ihtiyar iken ben mi (çocuk) doğuracak mışım? Doğrusu şaşılacak şey!”(Hûd, 11/72) 30. “Dediler ki: “(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur.” Yani bunu takdir edip hükme bağlayan Allah’tır. Allah’ın kudretinde ise hayret etmeyi gerektiren bir durum yoktur. “Şüphesiz ki O, Hakîmdir.” Her bir şeyi yerli yerine koyandır, hikmetle yapandır. “Alîmdir.” O’nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Siz de O’nun hükmüne teslim olun ve nimeti dolayısı ile O’na şükredin. 31. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” Niye geldiniz, ne istiyorsunuz? “dedi.” Çünkü o, gelenlerin Allah’ın önemli bazı işler için göndermiş olduğu elçileri olduklarını fark etmişti. 32. “Onlar da şöyle dediler: “Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa” Lût kavmine “gönderildik.” Onlar Allah’a ortak koşmakla, peygamberlerini yalanlamakla ve âlemler içinde kendilerinden daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapmakla büyük günahlar işlemişlerdir. 33-34. “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için. (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” Her taş, üzerinde o taşın isabet edeceği kişinin adı ile alâmetlenmiş idi. Çünkü bunlar haddi aşmış ve pek büyük günahlara düşmüş bir kavimdi. İbrahim aleyhisselam, Allah üzerlerinden azabı kaldırı ümidi ile Lût kavmi hakkında onlarla tartışmaya koyuldu. Ancak ona şöyle dendi:“Ey İbrahim! Bundan vazgeç! Çünkü Rabbinin emri gelmiştir. Onlara geri çevrilmeyecek bir azap gelip çatacaktır.”(Hûd, 11/76) 35-36. “Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık.” Bunlar ise Lût aleyhisselam’ın hanımı dışında kalan ev halkı idi. Hanımı ise helâk edilenlerden olmuştu. 37. “Orada can yakıcı azaptan korkanlar için” ibret alan, Yüce Allah’ın cezasının çetin olduğunu, peygamberlerinin ise doğru sözlü ve diğer peygamberleri tasdik edici olduklarını ortaya koyan “bir alâmet/ibret bıraktık.” Bu Kıssanın İçerdiği Bazı Hüküm ve Hikmetler: 1. Yüce Allah’ın kullarına hem iyi kimselerin hem de günahkâr kimselerin durumuna ait haberleri, onların durumları ile ibret almaları ve ne hale ulaştıklarını bilmeleri için anlatmış olmasında O’nun bir hikmetidir. 2. Yüce Allah’ın ilk önce İbrahim aleyhisselam’ın kıssasına yer vermesi, onun durumuna ihtimam gösterdiğini ve ona önem verdiğini gösteren bir husus olup bu, onun faziletine dair önemli bir işarettir. 3. Misafire ikramda bulunmak meşrudur. Bu, Yüce Allah'ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ümmetine, dinine tabi olmalarını emretmiş olduğu İbrahim el-Halîl’in sünnetlerindendir. Yüce Allah, burada onun misâfir ağırlamasını, ondan övgü ile söz ederek zikretmiştir. 4. Misâfire sözlü ve fiilî olarak çeşitli şekillerde ikramda bulunulur. Çünkü Allah, İbrahim aleyhisselam’ın misâfirlerini “ikrama/şerefe nail olmuş konuklar” olarak nitelendirmiştir ki, bu İbrahim aleyhisselam’ın onlara ikram ettiği anlamındadır. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam’ın onlara söz ve davranışları ile yaptığı ağırlamaları da devamla nakletmiştir. Onlar, aynı zamanda Allah nezdinde de ikrama nail olmuş şerefli kimselerdir. 5. İbrahim aleyhisselam’ın evi, kapısını çalanlar ve misâfirler için bir barınaktı. Çünkü onun yanına kendisinden izin almaksızın girerlerdi. Melekler ise önce selâm vermek sureti ile edep yolunu izlemeyi ihmal etmemişlerdir. O da onlardan daha kapsamlı ve daha kamil bir şekilde selâmlarını almıştır. Çünkü İbrahim aleyhisselam’ın onların selâmlarını isim cümlesi kalıbında almıştır ki bu da sübut ve sürekliliğe delâlet eder. 6. Bir kimsenin yanına geleni yahut da herhangi bir şekilde iş yaptığı kişiyi tanımak istemesi meşru bir şeydir. Çünkü bunun pek çok faydaları vardır. 7. İbrahim aleyhisselam oldukça edepli ve nazik ifadelerle konuşmuştur. Çünkü:“Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demiş ve “Siz de kimsiniz, ben sizi tanımıyorum” dememiştir. Her iki ifade arasındaki fark ise açıktır. 8. Misâfiri ağırlamakta eli çabuk tutmak gerekir. Çünkü iyiliğin hayırlısı çabuk olandır. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine ikram edeceği şeyleri getirmekte elini çabuk tutmuştur. 9. Mevcut misâfirden başkası için hazırlanmış ve hazır olarak kesilmiş olan bir hayvan, eğer gelen misâfirin önüne konacak olursa bu, hiçbir şekilde o misâfire değer vermeme anlamını taşımaz. Aksine bu da bir ikramdır. Nitekim İbrahim aleyhisselam böyle yapmış ve Allah da onun misâfirlerinin ikrama nail olmuş misâfirler olduğunu haber vermiştir. 10. Yüce Allah, Halili İbrahim aleyhisselam’a pek çok lütuf ve ikramlarda bulunmuştur. Yapacağı ikramın evinde bulunması, bu iş için çarşıya, komşulara veya başka bir kimseye başvurmayacak durumda olması da bunu göstermektedir. 11. İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine bizzat kendi hizmet etmiştir. O, hem Halilurrahman hem de misâfir ağırlayanların efendisidir. 12. O, onlara yapacağı ikramı onların bulundukları yere getirip önlerine yaklaştırmıştır. Ayrı bir yere koyup da onlara:“Buyrun” yahut “Buraya gelin” dememiştir. Çünkü onun yaptığı daha uygun ve daha güzeldir. 13. Misâfir ile güzel ve yumuşak konuşmak gerekir. Özellikle ona yemek takdim ederken böyle yapmalıdır. Çünkü İbrahim aleyhisselam çok ince bir üslûpla onları yemeğe davet ederken:“Buyurmaz mısınız?” demiş; “Haydi yiyin” veya benzeri sözler kullanmamıştır. Bunun yerine teklif etme anlamına gelen:“Buyurmaz mısınız?” şeklinde bir ifade kullanmıştır. O bakımdan ona uyan kimsenin de duruma uygun düşen güzel lafızlar kullanması gerekir. Misâfirlerine:“Buyurmaz mısınız, bize şeref vermez misiniz, lütfetmez misiniz” vb. gibi ifadelerle hitap etmek buna örnektir. 14. Herhangi bir sebep dolayısı ile birisi, birisinden korkarsa kendisinden korkulanın, onun korkusunu gidermesi, tedirginliğini giderecek, korkusunu kaldıracak ve ona güven verecek birtakım sözler söylemesi gerekir. Nitekim melekler İbrahim aleyhisselam’a kendilerinden korkması üzerine: “Korkma!” demişler ve ona onlardan korkmasının ardından o sevindirici müjdeyi bildirmişlerdir. 15. İbrahim aleyhisselam’ın hanımı Sara radıyallahu anha’nın bu müjdeye son derecede sevindiği anlaşılmaktadır. Çünkü o, alışılmadık bir şekilde çığlık atıp yüze vurmak gibi bir davranış göstermiştir. 16. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam ve onun hanımı Sâra’ya pek bilgili bir evlâtlarının olacağı müjdesini vermekle onlara büyük bir lütufta bulunmuştur.

Zariyat 51:28

24- İbrahim’in ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının haberi sana ulaştı mı? 25- Hani onlar, onun yanına girmişler ve:“Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da:“(Size de) selâm. Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demişti. 26- Hemen ailesinin yanına gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. 27- Onu önlerine yaklaştırıp:“Buyurmaz mısınız?” dedi. 28- (Yemediklerini görünce) içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da:“Korkma!” dediler ve ona çok bilgili bir oğul müjdesi verdiler. 29- Bunun üzerine hanımı bir çığlık ile geldi ve elini yüzüne vurup: “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!)” dedi. 30- Dediler ki:“(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur. Şüphesiz ki O, Hakîmdir, Alîmdir.” 31- İbrahim:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” dedi. 32- Onlar da şöyle dediler:“Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa gönderildik.” 33- “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için.” 34- “(Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” 35- Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. 36- Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık. 37- Orada can yakıcı azaptan korkanlar için bir de alâmet/ibret bıraktık. 24. “İbrahim’in” Yüce Allah’ın Lût kavmini helâk etmek üzere gönderip İbrahim aleyhisselam’a da uğramalarını emrettiği ve ona misâfir kılığında giden meleklerden oluşan “ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının” o ilginç ve hayret verici “haberi ulaştı sana mı?” 25. “Hani onlar, onun yanına girmişler ve: “Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da” onlara cevap olmak üzere: Size de “selâm” olsun, “Sizler tanıdık kimseler değilsiniz, demişti.” Yani ben sizi tanımıyorum. O nedenle bana kendinizi tanıtmanızı isterim? Ancak kendilerini tanıtmalarından sonra onları tanıyabilmişti. 26-27. “Hemen” hızlıca onları ağırlayacak bir ziyafet getirmek maksadı ile “ailesine gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. Onu önlerine yaklaştırıp” yemek üzere kendilerine takdim etti ve: “Buyurmaz mısınız? dedi.” 28. İbrahim aleyhisselam ellerinin buzağıya uzanmadığını görünce:“içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da: “Korkma!” dediler” ve ona niçin geldiklerini haber verdiler. “Ve ona çok bilgili bir oğul” olan İshak aleyhisselam’ın doğacağı “müjdesini verdiler.” 29. “Bunun üzerine” yani bu müjdeyi işitince “hanımı bir çığlık ile geldi ve” sevincinden “elini yüzüne vurup” nitekim normal dışı ve alışılmış şeylere aykırı birtakım söz ve fiiller dolayısı ile hanımların sevinç, hayret ve benzeri halleri esnasında böyle yaparlar. “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!)” Yani ben bir kocakarı iken nasıl benim oğlum olur? Çünkü ben kadınların doğumdan kesildikleri bir yaşa ulaşmış bulunuyorum. Üstelik kısır bir kadınım. Ben hiçbir şekilde çocuk doğurmaya elverişli bir yapıda değilim. O halde ortada çocuk sahibi olmak için her birisi tek başına mani olan iki engeli vardı. Üçüncü bir engeli de Hûd Sûresi’nde yer alan ve onun tarafından söylenen şu ifadelerde zikredilmektedir:“Şu eşim de bir ihtiyar iken ben mi (çocuk) doğuracak mışım? Doğrusu şaşılacak şey!”(Hûd, 11/72) 30. “Dediler ki: “(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur.” Yani bunu takdir edip hükme bağlayan Allah’tır. Allah’ın kudretinde ise hayret etmeyi gerektiren bir durum yoktur. “Şüphesiz ki O, Hakîmdir.” Her bir şeyi yerli yerine koyandır, hikmetle yapandır. “Alîmdir.” O’nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Siz de O’nun hükmüne teslim olun ve nimeti dolayısı ile O’na şükredin. 31. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” Niye geldiniz, ne istiyorsunuz? “dedi.” Çünkü o, gelenlerin Allah’ın önemli bazı işler için göndermiş olduğu elçileri olduklarını fark etmişti. 32. “Onlar da şöyle dediler: “Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa” Lût kavmine “gönderildik.” Onlar Allah’a ortak koşmakla, peygamberlerini yalanlamakla ve âlemler içinde kendilerinden daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapmakla büyük günahlar işlemişlerdir. 33-34. “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için. (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” Her taş, üzerinde o taşın isabet edeceği kişinin adı ile alâmetlenmiş idi. Çünkü bunlar haddi aşmış ve pek büyük günahlara düşmüş bir kavimdi. İbrahim aleyhisselam, Allah üzerlerinden azabı kaldırı ümidi ile Lût kavmi hakkında onlarla tartışmaya koyuldu. Ancak ona şöyle dendi:“Ey İbrahim! Bundan vazgeç! Çünkü Rabbinin emri gelmiştir. Onlara geri çevrilmeyecek bir azap gelip çatacaktır.”(Hûd, 11/76) 35-36. “Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık.” Bunlar ise Lût aleyhisselam’ın hanımı dışında kalan ev halkı idi. Hanımı ise helâk edilenlerden olmuştu. 37. “Orada can yakıcı azaptan korkanlar için” ibret alan, Yüce Allah’ın cezasının çetin olduğunu, peygamberlerinin ise doğru sözlü ve diğer peygamberleri tasdik edici olduklarını ortaya koyan “bir alâmet/ibret bıraktık.” Bu Kıssanın İçerdiği Bazı Hüküm ve Hikmetler: 1. Yüce Allah’ın kullarına hem iyi kimselerin hem de günahkâr kimselerin durumuna ait haberleri, onların durumları ile ibret almaları ve ne hale ulaştıklarını bilmeleri için anlatmış olmasında O’nun bir hikmetidir. 2. Yüce Allah’ın ilk önce İbrahim aleyhisselam’ın kıssasına yer vermesi, onun durumuna ihtimam gösterdiğini ve ona önem verdiğini gösteren bir husus olup bu, onun faziletine dair önemli bir işarettir. 3. Misafire ikramda bulunmak meşrudur. Bu, Yüce Allah'ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ümmetine, dinine tabi olmalarını emretmiş olduğu İbrahim el-Halîl’in sünnetlerindendir. Yüce Allah, burada onun misâfir ağırlamasını, ondan övgü ile söz ederek zikretmiştir. 4. Misâfire sözlü ve fiilî olarak çeşitli şekillerde ikramda bulunulur. Çünkü Allah, İbrahim aleyhisselam’ın misâfirlerini “ikrama/şerefe nail olmuş konuklar” olarak nitelendirmiştir ki, bu İbrahim aleyhisselam’ın onlara ikram ettiği anlamındadır. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam’ın onlara söz ve davranışları ile yaptığı ağırlamaları da devamla nakletmiştir. Onlar, aynı zamanda Allah nezdinde de ikrama nail olmuş şerefli kimselerdir. 5. İbrahim aleyhisselam’ın evi, kapısını çalanlar ve misâfirler için bir barınaktı. Çünkü onun yanına kendisinden izin almaksızın girerlerdi. Melekler ise önce selâm vermek sureti ile edep yolunu izlemeyi ihmal etmemişlerdir. O da onlardan daha kapsamlı ve daha kamil bir şekilde selâmlarını almıştır. Çünkü İbrahim aleyhisselam’ın onların selâmlarını isim cümlesi kalıbında almıştır ki bu da sübut ve sürekliliğe delâlet eder. 6. Bir kimsenin yanına geleni yahut da herhangi bir şekilde iş yaptığı kişiyi tanımak istemesi meşru bir şeydir. Çünkü bunun pek çok faydaları vardır. 7. İbrahim aleyhisselam oldukça edepli ve nazik ifadelerle konuşmuştur. Çünkü:“Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demiş ve “Siz de kimsiniz, ben sizi tanımıyorum” dememiştir. Her iki ifade arasındaki fark ise açıktır. 8. Misâfiri ağırlamakta eli çabuk tutmak gerekir. Çünkü iyiliğin hayırlısı çabuk olandır. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine ikram edeceği şeyleri getirmekte elini çabuk tutmuştur. 9. Mevcut misâfirden başkası için hazırlanmış ve hazır olarak kesilmiş olan bir hayvan, eğer gelen misâfirin önüne konacak olursa bu, hiçbir şekilde o misâfire değer vermeme anlamını taşımaz. Aksine bu da bir ikramdır. Nitekim İbrahim aleyhisselam böyle yapmış ve Allah da onun misâfirlerinin ikrama nail olmuş misâfirler olduğunu haber vermiştir. 10. Yüce Allah, Halili İbrahim aleyhisselam’a pek çok lütuf ve ikramlarda bulunmuştur. Yapacağı ikramın evinde bulunması, bu iş için çarşıya, komşulara veya başka bir kimseye başvurmayacak durumda olması da bunu göstermektedir. 11. İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine bizzat kendi hizmet etmiştir. O, hem Halilurrahman hem de misâfir ağırlayanların efendisidir. 12. O, onlara yapacağı ikramı onların bulundukları yere getirip önlerine yaklaştırmıştır. Ayrı bir yere koyup da onlara:“Buyrun” yahut “Buraya gelin” dememiştir. Çünkü onun yaptığı daha uygun ve daha güzeldir. 13. Misâfir ile güzel ve yumuşak konuşmak gerekir. Özellikle ona yemek takdim ederken böyle yapmalıdır. Çünkü İbrahim aleyhisselam çok ince bir üslûpla onları yemeğe davet ederken:“Buyurmaz mısınız?” demiş; “Haydi yiyin” veya benzeri sözler kullanmamıştır. Bunun yerine teklif etme anlamına gelen:“Buyurmaz mısınız?” şeklinde bir ifade kullanmıştır. O bakımdan ona uyan kimsenin de duruma uygun düşen güzel lafızlar kullanması gerekir. Misâfirlerine:“Buyurmaz mısınız, bize şeref vermez misiniz, lütfetmez misiniz” vb. gibi ifadelerle hitap etmek buna örnektir. 14. Herhangi bir sebep dolayısı ile birisi, birisinden korkarsa kendisinden korkulanın, onun korkusunu gidermesi, tedirginliğini giderecek, korkusunu kaldıracak ve ona güven verecek birtakım sözler söylemesi gerekir. Nitekim melekler İbrahim aleyhisselam’a kendilerinden korkması üzerine: “Korkma!” demişler ve ona onlardan korkmasının ardından o sevindirici müjdeyi bildirmişlerdir. 15. İbrahim aleyhisselam’ın hanımı Sara radıyallahu anha’nın bu müjdeye son derecede sevindiği anlaşılmaktadır. Çünkü o, alışılmadık bir şekilde çığlık atıp yüze vurmak gibi bir davranış göstermiştir. 16. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam ve onun hanımı Sâra’ya pek bilgili bir evlâtlarının olacağı müjdesini vermekle onlara büyük bir lütufta bulunmuştur.

Zariyat 51:29

24- İbrahim’in ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının haberi sana ulaştı mı? 25- Hani onlar, onun yanına girmişler ve:“Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da:“(Size de) selâm. Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demişti. 26- Hemen ailesinin yanına gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. 27- Onu önlerine yaklaştırıp:“Buyurmaz mısınız?” dedi. 28- (Yemediklerini görünce) içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da:“Korkma!” dediler ve ona çok bilgili bir oğul müjdesi verdiler. 29- Bunun üzerine hanımı bir çığlık ile geldi ve elini yüzüne vurup: “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!)” dedi. 30- Dediler ki:“(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur. Şüphesiz ki O, Hakîmdir, Alîmdir.” 31- İbrahim:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” dedi. 32- Onlar da şöyle dediler:“Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa gönderildik.” 33- “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için.” 34- “(Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” 35- Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. 36- Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık. 37- Orada can yakıcı azaptan korkanlar için bir de alâmet/ibret bıraktık. 24. “İbrahim’in” Yüce Allah’ın Lût kavmini helâk etmek üzere gönderip İbrahim aleyhisselam’a da uğramalarını emrettiği ve ona misâfir kılığında giden meleklerden oluşan “ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının” o ilginç ve hayret verici “haberi ulaştı sana mı?” 25. “Hani onlar, onun yanına girmişler ve: “Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da” onlara cevap olmak üzere: Size de “selâm” olsun, “Sizler tanıdık kimseler değilsiniz, demişti.” Yani ben sizi tanımıyorum. O nedenle bana kendinizi tanıtmanızı isterim? Ancak kendilerini tanıtmalarından sonra onları tanıyabilmişti. 26-27. “Hemen” hızlıca onları ağırlayacak bir ziyafet getirmek maksadı ile “ailesine gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. Onu önlerine yaklaştırıp” yemek üzere kendilerine takdim etti ve: “Buyurmaz mısınız? dedi.” 28. İbrahim aleyhisselam ellerinin buzağıya uzanmadığını görünce:“içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da: “Korkma!” dediler” ve ona niçin geldiklerini haber verdiler. “Ve ona çok bilgili bir oğul” olan İshak aleyhisselam’ın doğacağı “müjdesini verdiler.” 29. “Bunun üzerine” yani bu müjdeyi işitince “hanımı bir çığlık ile geldi ve” sevincinden “elini yüzüne vurup” nitekim normal dışı ve alışılmış şeylere aykırı birtakım söz ve fiiller dolayısı ile hanımların sevinç, hayret ve benzeri halleri esnasında böyle yaparlar. “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!)” Yani ben bir kocakarı iken nasıl benim oğlum olur? Çünkü ben kadınların doğumdan kesildikleri bir yaşa ulaşmış bulunuyorum. Üstelik kısır bir kadınım. Ben hiçbir şekilde çocuk doğurmaya elverişli bir yapıda değilim. O halde ortada çocuk sahibi olmak için her birisi tek başına mani olan iki engeli vardı. Üçüncü bir engeli de Hûd Sûresi’nde yer alan ve onun tarafından söylenen şu ifadelerde zikredilmektedir:“Şu eşim de bir ihtiyar iken ben mi (çocuk) doğuracak mışım? Doğrusu şaşılacak şey!”(Hûd, 11/72) 30. “Dediler ki: “(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur.” Yani bunu takdir edip hükme bağlayan Allah’tır. Allah’ın kudretinde ise hayret etmeyi gerektiren bir durum yoktur. “Şüphesiz ki O, Hakîmdir.” Her bir şeyi yerli yerine koyandır, hikmetle yapandır. “Alîmdir.” O’nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Siz de O’nun hükmüne teslim olun ve nimeti dolayısı ile O’na şükredin. 31. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” Niye geldiniz, ne istiyorsunuz? “dedi.” Çünkü o, gelenlerin Allah’ın önemli bazı işler için göndermiş olduğu elçileri olduklarını fark etmişti. 32. “Onlar da şöyle dediler: “Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa” Lût kavmine “gönderildik.” Onlar Allah’a ortak koşmakla, peygamberlerini yalanlamakla ve âlemler içinde kendilerinden daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapmakla büyük günahlar işlemişlerdir. 33-34. “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için. (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” Her taş, üzerinde o taşın isabet edeceği kişinin adı ile alâmetlenmiş idi. Çünkü bunlar haddi aşmış ve pek büyük günahlara düşmüş bir kavimdi. İbrahim aleyhisselam, Allah üzerlerinden azabı kaldırı ümidi ile Lût kavmi hakkında onlarla tartışmaya koyuldu. Ancak ona şöyle dendi:“Ey İbrahim! Bundan vazgeç! Çünkü Rabbinin emri gelmiştir. Onlara geri çevrilmeyecek bir azap gelip çatacaktır.”(Hûd, 11/76) 35-36. “Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık.” Bunlar ise Lût aleyhisselam’ın hanımı dışında kalan ev halkı idi. Hanımı ise helâk edilenlerden olmuştu. 37. “Orada can yakıcı azaptan korkanlar için” ibret alan, Yüce Allah’ın cezasının çetin olduğunu, peygamberlerinin ise doğru sözlü ve diğer peygamberleri tasdik edici olduklarını ortaya koyan “bir alâmet/ibret bıraktık.” Bu Kıssanın İçerdiği Bazı Hüküm ve Hikmetler: 1. Yüce Allah’ın kullarına hem iyi kimselerin hem de günahkâr kimselerin durumuna ait haberleri, onların durumları ile ibret almaları ve ne hale ulaştıklarını bilmeleri için anlatmış olmasında O’nun bir hikmetidir. 2. Yüce Allah’ın ilk önce İbrahim aleyhisselam’ın kıssasına yer vermesi, onun durumuna ihtimam gösterdiğini ve ona önem verdiğini gösteren bir husus olup bu, onun faziletine dair önemli bir işarettir. 3. Misafire ikramda bulunmak meşrudur. Bu, Yüce Allah'ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ümmetine, dinine tabi olmalarını emretmiş olduğu İbrahim el-Halîl’in sünnetlerindendir. Yüce Allah, burada onun misâfir ağırlamasını, ondan övgü ile söz ederek zikretmiştir. 4. Misâfire sözlü ve fiilî olarak çeşitli şekillerde ikramda bulunulur. Çünkü Allah, İbrahim aleyhisselam’ın misâfirlerini “ikrama/şerefe nail olmuş konuklar” olarak nitelendirmiştir ki, bu İbrahim aleyhisselam’ın onlara ikram ettiği anlamındadır. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam’ın onlara söz ve davranışları ile yaptığı ağırlamaları da devamla nakletmiştir. Onlar, aynı zamanda Allah nezdinde de ikrama nail olmuş şerefli kimselerdir. 5. İbrahim aleyhisselam’ın evi, kapısını çalanlar ve misâfirler için bir barınaktı. Çünkü onun yanına kendisinden izin almaksızın girerlerdi. Melekler ise önce selâm vermek sureti ile edep yolunu izlemeyi ihmal etmemişlerdir. O da onlardan daha kapsamlı ve daha kamil bir şekilde selâmlarını almıştır. Çünkü İbrahim aleyhisselam’ın onların selâmlarını isim cümlesi kalıbında almıştır ki bu da sübut ve sürekliliğe delâlet eder. 6. Bir kimsenin yanına geleni yahut da herhangi bir şekilde iş yaptığı kişiyi tanımak istemesi meşru bir şeydir. Çünkü bunun pek çok faydaları vardır. 7. İbrahim aleyhisselam oldukça edepli ve nazik ifadelerle konuşmuştur. Çünkü:“Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demiş ve “Siz de kimsiniz, ben sizi tanımıyorum” dememiştir. Her iki ifade arasındaki fark ise açıktır. 8. Misâfiri ağırlamakta eli çabuk tutmak gerekir. Çünkü iyiliğin hayırlısı çabuk olandır. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine ikram edeceği şeyleri getirmekte elini çabuk tutmuştur. 9. Mevcut misâfirden başkası için hazırlanmış ve hazır olarak kesilmiş olan bir hayvan, eğer gelen misâfirin önüne konacak olursa bu, hiçbir şekilde o misâfire değer vermeme anlamını taşımaz. Aksine bu da bir ikramdır. Nitekim İbrahim aleyhisselam böyle yapmış ve Allah da onun misâfirlerinin ikrama nail olmuş misâfirler olduğunu haber vermiştir. 10. Yüce Allah, Halili İbrahim aleyhisselam’a pek çok lütuf ve ikramlarda bulunmuştur. Yapacağı ikramın evinde bulunması, bu iş için çarşıya, komşulara veya başka bir kimseye başvurmayacak durumda olması da bunu göstermektedir. 11. İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine bizzat kendi hizmet etmiştir. O, hem Halilurrahman hem de misâfir ağırlayanların efendisidir. 12. O, onlara yapacağı ikramı onların bulundukları yere getirip önlerine yaklaştırmıştır. Ayrı bir yere koyup da onlara:“Buyrun” yahut “Buraya gelin” dememiştir. Çünkü onun yaptığı daha uygun ve daha güzeldir. 13. Misâfir ile güzel ve yumuşak konuşmak gerekir. Özellikle ona yemek takdim ederken böyle yapmalıdır. Çünkü İbrahim aleyhisselam çok ince bir üslûpla onları yemeğe davet ederken:“Buyurmaz mısınız?” demiş; “Haydi yiyin” veya benzeri sözler kullanmamıştır. Bunun yerine teklif etme anlamına gelen:“Buyurmaz mısınız?” şeklinde bir ifade kullanmıştır. O bakımdan ona uyan kimsenin de duruma uygun düşen güzel lafızlar kullanması gerekir. Misâfirlerine:“Buyurmaz mısınız, bize şeref vermez misiniz, lütfetmez misiniz” vb. gibi ifadelerle hitap etmek buna örnektir. 14. Herhangi bir sebep dolayısı ile birisi, birisinden korkarsa kendisinden korkulanın, onun korkusunu gidermesi, tedirginliğini giderecek, korkusunu kaldıracak ve ona güven verecek birtakım sözler söylemesi gerekir. Nitekim melekler İbrahim aleyhisselam’a kendilerinden korkması üzerine: “Korkma!” demişler ve ona onlardan korkmasının ardından o sevindirici müjdeyi bildirmişlerdir. 15. İbrahim aleyhisselam’ın hanımı Sara radıyallahu anha’nın bu müjdeye son derecede sevindiği anlaşılmaktadır. Çünkü o, alışılmadık bir şekilde çığlık atıp yüze vurmak gibi bir davranış göstermiştir. 16. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam ve onun hanımı Sâra’ya pek bilgili bir evlâtlarının olacağı müjdesini vermekle onlara büyük bir lütufta bulunmuştur.

Zariyat 51:30

24- İbrahim’in ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının haberi sana ulaştı mı? 25- Hani onlar, onun yanına girmişler ve:“Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da:“(Size de) selâm. Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demişti. 26- Hemen ailesinin yanına gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. 27- Onu önlerine yaklaştırıp:“Buyurmaz mısınız?” dedi. 28- (Yemediklerini görünce) içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da:“Korkma!” dediler ve ona çok bilgili bir oğul müjdesi verdiler. 29- Bunun üzerine hanımı bir çığlık ile geldi ve elini yüzüne vurup: “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!)” dedi. 30- Dediler ki:“(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur. Şüphesiz ki O, Hakîmdir, Alîmdir.” 31- İbrahim:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” dedi. 32- Onlar da şöyle dediler:“Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa gönderildik.” 33- “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için.” 34- “(Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” 35- Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. 36- Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık. 37- Orada can yakıcı azaptan korkanlar için bir de alâmet/ibret bıraktık. 24. “İbrahim’in” Yüce Allah’ın Lût kavmini helâk etmek üzere gönderip İbrahim aleyhisselam’a da uğramalarını emrettiği ve ona misâfir kılığında giden meleklerden oluşan “ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının” o ilginç ve hayret verici “haberi ulaştı sana mı?” 25. “Hani onlar, onun yanına girmişler ve: “Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da” onlara cevap olmak üzere: Size de “selâm” olsun, “Sizler tanıdık kimseler değilsiniz, demişti.” Yani ben sizi tanımıyorum. O nedenle bana kendinizi tanıtmanızı isterim? Ancak kendilerini tanıtmalarından sonra onları tanıyabilmişti. 26-27. “Hemen” hızlıca onları ağırlayacak bir ziyafet getirmek maksadı ile “ailesine gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. Onu önlerine yaklaştırıp” yemek üzere kendilerine takdim etti ve: “Buyurmaz mısınız? dedi.” 28. İbrahim aleyhisselam ellerinin buzağıya uzanmadığını görünce:“içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da: “Korkma!” dediler” ve ona niçin geldiklerini haber verdiler. “Ve ona çok bilgili bir oğul” olan İshak aleyhisselam’ın doğacağı “müjdesini verdiler.” 29. “Bunun üzerine” yani bu müjdeyi işitince “hanımı bir çığlık ile geldi ve” sevincinden “elini yüzüne vurup” nitekim normal dışı ve alışılmış şeylere aykırı birtakım söz ve fiiller dolayısı ile hanımların sevinç, hayret ve benzeri halleri esnasında böyle yaparlar. “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!)” Yani ben bir kocakarı iken nasıl benim oğlum olur? Çünkü ben kadınların doğumdan kesildikleri bir yaşa ulaşmış bulunuyorum. Üstelik kısır bir kadınım. Ben hiçbir şekilde çocuk doğurmaya elverişli bir yapıda değilim. O halde ortada çocuk sahibi olmak için her birisi tek başına mani olan iki engeli vardı. Üçüncü bir engeli de Hûd Sûresi’nde yer alan ve onun tarafından söylenen şu ifadelerde zikredilmektedir:“Şu eşim de bir ihtiyar iken ben mi (çocuk) doğuracak mışım? Doğrusu şaşılacak şey!”(Hûd, 11/72) 30. “Dediler ki: “(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur.” Yani bunu takdir edip hükme bağlayan Allah’tır. Allah’ın kudretinde ise hayret etmeyi gerektiren bir durum yoktur. “Şüphesiz ki O, Hakîmdir.” Her bir şeyi yerli yerine koyandır, hikmetle yapandır. “Alîmdir.” O’nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Siz de O’nun hükmüne teslim olun ve nimeti dolayısı ile O’na şükredin. 31. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” Niye geldiniz, ne istiyorsunuz? “dedi.” Çünkü o, gelenlerin Allah’ın önemli bazı işler için göndermiş olduğu elçileri olduklarını fark etmişti. 32. “Onlar da şöyle dediler: “Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa” Lût kavmine “gönderildik.” Onlar Allah’a ortak koşmakla, peygamberlerini yalanlamakla ve âlemler içinde kendilerinden daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapmakla büyük günahlar işlemişlerdir. 33-34. “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için. (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” Her taş, üzerinde o taşın isabet edeceği kişinin adı ile alâmetlenmiş idi. Çünkü bunlar haddi aşmış ve pek büyük günahlara düşmüş bir kavimdi. İbrahim aleyhisselam, Allah üzerlerinden azabı kaldırı ümidi ile Lût kavmi hakkında onlarla tartışmaya koyuldu. Ancak ona şöyle dendi:“Ey İbrahim! Bundan vazgeç! Çünkü Rabbinin emri gelmiştir. Onlara geri çevrilmeyecek bir azap gelip çatacaktır.”(Hûd, 11/76) 35-36. “Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık.” Bunlar ise Lût aleyhisselam’ın hanımı dışında kalan ev halkı idi. Hanımı ise helâk edilenlerden olmuştu. 37. “Orada can yakıcı azaptan korkanlar için” ibret alan, Yüce Allah’ın cezasının çetin olduğunu, peygamberlerinin ise doğru sözlü ve diğer peygamberleri tasdik edici olduklarını ortaya koyan “bir alâmet/ibret bıraktık.” Bu Kıssanın İçerdiği Bazı Hüküm ve Hikmetler: 1. Yüce Allah’ın kullarına hem iyi kimselerin hem de günahkâr kimselerin durumuna ait haberleri, onların durumları ile ibret almaları ve ne hale ulaştıklarını bilmeleri için anlatmış olmasında O’nun bir hikmetidir. 2. Yüce Allah’ın ilk önce İbrahim aleyhisselam’ın kıssasına yer vermesi, onun durumuna ihtimam gösterdiğini ve ona önem verdiğini gösteren bir husus olup bu, onun faziletine dair önemli bir işarettir. 3. Misafire ikramda bulunmak meşrudur. Bu, Yüce Allah'ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ümmetine, dinine tabi olmalarını emretmiş olduğu İbrahim el-Halîl’in sünnetlerindendir. Yüce Allah, burada onun misâfir ağırlamasını, ondan övgü ile söz ederek zikretmiştir. 4. Misâfire sözlü ve fiilî olarak çeşitli şekillerde ikramda bulunulur. Çünkü Allah, İbrahim aleyhisselam’ın misâfirlerini “ikrama/şerefe nail olmuş konuklar” olarak nitelendirmiştir ki, bu İbrahim aleyhisselam’ın onlara ikram ettiği anlamındadır. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam’ın onlara söz ve davranışları ile yaptığı ağırlamaları da devamla nakletmiştir. Onlar, aynı zamanda Allah nezdinde de ikrama nail olmuş şerefli kimselerdir. 5. İbrahim aleyhisselam’ın evi, kapısını çalanlar ve misâfirler için bir barınaktı. Çünkü onun yanına kendisinden izin almaksızın girerlerdi. Melekler ise önce selâm vermek sureti ile edep yolunu izlemeyi ihmal etmemişlerdir. O da onlardan daha kapsamlı ve daha kamil bir şekilde selâmlarını almıştır. Çünkü İbrahim aleyhisselam’ın onların selâmlarını isim cümlesi kalıbında almıştır ki bu da sübut ve sürekliliğe delâlet eder. 6. Bir kimsenin yanına geleni yahut da herhangi bir şekilde iş yaptığı kişiyi tanımak istemesi meşru bir şeydir. Çünkü bunun pek çok faydaları vardır. 7. İbrahim aleyhisselam oldukça edepli ve nazik ifadelerle konuşmuştur. Çünkü:“Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demiş ve “Siz de kimsiniz, ben sizi tanımıyorum” dememiştir. Her iki ifade arasındaki fark ise açıktır. 8. Misâfiri ağırlamakta eli çabuk tutmak gerekir. Çünkü iyiliğin hayırlısı çabuk olandır. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine ikram edeceği şeyleri getirmekte elini çabuk tutmuştur. 9. Mevcut misâfirden başkası için hazırlanmış ve hazır olarak kesilmiş olan bir hayvan, eğer gelen misâfirin önüne konacak olursa bu, hiçbir şekilde o misâfire değer vermeme anlamını taşımaz. Aksine bu da bir ikramdır. Nitekim İbrahim aleyhisselam böyle yapmış ve Allah da onun misâfirlerinin ikrama nail olmuş misâfirler olduğunu haber vermiştir. 10. Yüce Allah, Halili İbrahim aleyhisselam’a pek çok lütuf ve ikramlarda bulunmuştur. Yapacağı ikramın evinde bulunması, bu iş için çarşıya, komşulara veya başka bir kimseye başvurmayacak durumda olması da bunu göstermektedir. 11. İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine bizzat kendi hizmet etmiştir. O, hem Halilurrahman hem de misâfir ağırlayanların efendisidir. 12. O, onlara yapacağı ikramı onların bulundukları yere getirip önlerine yaklaştırmıştır. Ayrı bir yere koyup da onlara:“Buyrun” yahut “Buraya gelin” dememiştir. Çünkü onun yaptığı daha uygun ve daha güzeldir. 13. Misâfir ile güzel ve yumuşak konuşmak gerekir. Özellikle ona yemek takdim ederken böyle yapmalıdır. Çünkü İbrahim aleyhisselam çok ince bir üslûpla onları yemeğe davet ederken:“Buyurmaz mısınız?” demiş; “Haydi yiyin” veya benzeri sözler kullanmamıştır. Bunun yerine teklif etme anlamına gelen:“Buyurmaz mısınız?” şeklinde bir ifade kullanmıştır. O bakımdan ona uyan kimsenin de duruma uygun düşen güzel lafızlar kullanması gerekir. Misâfirlerine:“Buyurmaz mısınız, bize şeref vermez misiniz, lütfetmez misiniz” vb. gibi ifadelerle hitap etmek buna örnektir. 14. Herhangi bir sebep dolayısı ile birisi, birisinden korkarsa kendisinden korkulanın, onun korkusunu gidermesi, tedirginliğini giderecek, korkusunu kaldıracak ve ona güven verecek birtakım sözler söylemesi gerekir. Nitekim melekler İbrahim aleyhisselam’a kendilerinden korkması üzerine: “Korkma!” demişler ve ona onlardan korkmasının ardından o sevindirici müjdeyi bildirmişlerdir. 15. İbrahim aleyhisselam’ın hanımı Sara radıyallahu anha’nın bu müjdeye son derecede sevindiği anlaşılmaktadır. Çünkü o, alışılmadık bir şekilde çığlık atıp yüze vurmak gibi bir davranış göstermiştir. 16. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam ve onun hanımı Sâra’ya pek bilgili bir evlâtlarının olacağı müjdesini vermekle onlara büyük bir lütufta bulunmuştur.

Zariyat 51:31

24- İbrahim’in ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının haberi sana ulaştı mı? 25- Hani onlar, onun yanına girmişler ve:“Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da:“(Size de) selâm. Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demişti. 26- Hemen ailesinin yanına gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. 27- Onu önlerine yaklaştırıp:“Buyurmaz mısınız?” dedi. 28- (Yemediklerini görünce) içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da:“Korkma!” dediler ve ona çok bilgili bir oğul müjdesi verdiler. 29- Bunun üzerine hanımı bir çığlık ile geldi ve elini yüzüne vurup: “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!)” dedi. 30- Dediler ki:“(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur. Şüphesiz ki O, Hakîmdir, Alîmdir.” 31- İbrahim:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” dedi. 32- Onlar da şöyle dediler:“Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa gönderildik.” 33- “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için.” 34- “(Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” 35- Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. 36- Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık. 37- Orada can yakıcı azaptan korkanlar için bir de alâmet/ibret bıraktık. 24. “İbrahim’in” Yüce Allah’ın Lût kavmini helâk etmek üzere gönderip İbrahim aleyhisselam’a da uğramalarını emrettiği ve ona misâfir kılığında giden meleklerden oluşan “ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının” o ilginç ve hayret verici “haberi ulaştı sana mı?” 25. “Hani onlar, onun yanına girmişler ve: “Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da” onlara cevap olmak üzere: Size de “selâm” olsun, “Sizler tanıdık kimseler değilsiniz, demişti.” Yani ben sizi tanımıyorum. O nedenle bana kendinizi tanıtmanızı isterim? Ancak kendilerini tanıtmalarından sonra onları tanıyabilmişti. 26-27. “Hemen” hızlıca onları ağırlayacak bir ziyafet getirmek maksadı ile “ailesine gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. Onu önlerine yaklaştırıp” yemek üzere kendilerine takdim etti ve: “Buyurmaz mısınız? dedi.” 28. İbrahim aleyhisselam ellerinin buzağıya uzanmadığını görünce:“içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da: “Korkma!” dediler” ve ona niçin geldiklerini haber verdiler. “Ve ona çok bilgili bir oğul” olan İshak aleyhisselam’ın doğacağı “müjdesini verdiler.” 29. “Bunun üzerine” yani bu müjdeyi işitince “hanımı bir çığlık ile geldi ve” sevincinden “elini yüzüne vurup” nitekim normal dışı ve alışılmış şeylere aykırı birtakım söz ve fiiller dolayısı ile hanımların sevinç, hayret ve benzeri halleri esnasında böyle yaparlar. “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!)” Yani ben bir kocakarı iken nasıl benim oğlum olur? Çünkü ben kadınların doğumdan kesildikleri bir yaşa ulaşmış bulunuyorum. Üstelik kısır bir kadınım. Ben hiçbir şekilde çocuk doğurmaya elverişli bir yapıda değilim. O halde ortada çocuk sahibi olmak için her birisi tek başına mani olan iki engeli vardı. Üçüncü bir engeli de Hûd Sûresi’nde yer alan ve onun tarafından söylenen şu ifadelerde zikredilmektedir:“Şu eşim de bir ihtiyar iken ben mi (çocuk) doğuracak mışım? Doğrusu şaşılacak şey!”(Hûd, 11/72) 30. “Dediler ki: “(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur.” Yani bunu takdir edip hükme bağlayan Allah’tır. Allah’ın kudretinde ise hayret etmeyi gerektiren bir durum yoktur. “Şüphesiz ki O, Hakîmdir.” Her bir şeyi yerli yerine koyandır, hikmetle yapandır. “Alîmdir.” O’nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Siz de O’nun hükmüne teslim olun ve nimeti dolayısı ile O’na şükredin. 31. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” Niye geldiniz, ne istiyorsunuz? “dedi.” Çünkü o, gelenlerin Allah’ın önemli bazı işler için göndermiş olduğu elçileri olduklarını fark etmişti. 32. “Onlar da şöyle dediler: “Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa” Lût kavmine “gönderildik.” Onlar Allah’a ortak koşmakla, peygamberlerini yalanlamakla ve âlemler içinde kendilerinden daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapmakla büyük günahlar işlemişlerdir. 33-34. “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için. (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” Her taş, üzerinde o taşın isabet edeceği kişinin adı ile alâmetlenmiş idi. Çünkü bunlar haddi aşmış ve pek büyük günahlara düşmüş bir kavimdi. İbrahim aleyhisselam, Allah üzerlerinden azabı kaldırı ümidi ile Lût kavmi hakkında onlarla tartışmaya koyuldu. Ancak ona şöyle dendi:“Ey İbrahim! Bundan vazgeç! Çünkü Rabbinin emri gelmiştir. Onlara geri çevrilmeyecek bir azap gelip çatacaktır.”(Hûd, 11/76) 35-36. “Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık.” Bunlar ise Lût aleyhisselam’ın hanımı dışında kalan ev halkı idi. Hanımı ise helâk edilenlerden olmuştu. 37. “Orada can yakıcı azaptan korkanlar için” ibret alan, Yüce Allah’ın cezasının çetin olduğunu, peygamberlerinin ise doğru sözlü ve diğer peygamberleri tasdik edici olduklarını ortaya koyan “bir alâmet/ibret bıraktık.” Bu Kıssanın İçerdiği Bazı Hüküm ve Hikmetler: 1. Yüce Allah’ın kullarına hem iyi kimselerin hem de günahkâr kimselerin durumuna ait haberleri, onların durumları ile ibret almaları ve ne hale ulaştıklarını bilmeleri için anlatmış olmasında O’nun bir hikmetidir. 2. Yüce Allah’ın ilk önce İbrahim aleyhisselam’ın kıssasına yer vermesi, onun durumuna ihtimam gösterdiğini ve ona önem verdiğini gösteren bir husus olup bu, onun faziletine dair önemli bir işarettir. 3. Misafire ikramda bulunmak meşrudur. Bu, Yüce Allah'ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ümmetine, dinine tabi olmalarını emretmiş olduğu İbrahim el-Halîl’in sünnetlerindendir. Yüce Allah, burada onun misâfir ağırlamasını, ondan övgü ile söz ederek zikretmiştir. 4. Misâfire sözlü ve fiilî olarak çeşitli şekillerde ikramda bulunulur. Çünkü Allah, İbrahim aleyhisselam’ın misâfirlerini “ikrama/şerefe nail olmuş konuklar” olarak nitelendirmiştir ki, bu İbrahim aleyhisselam’ın onlara ikram ettiği anlamındadır. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam’ın onlara söz ve davranışları ile yaptığı ağırlamaları da devamla nakletmiştir. Onlar, aynı zamanda Allah nezdinde de ikrama nail olmuş şerefli kimselerdir. 5. İbrahim aleyhisselam’ın evi, kapısını çalanlar ve misâfirler için bir barınaktı. Çünkü onun yanına kendisinden izin almaksızın girerlerdi. Melekler ise önce selâm vermek sureti ile edep yolunu izlemeyi ihmal etmemişlerdir. O da onlardan daha kapsamlı ve daha kamil bir şekilde selâmlarını almıştır. Çünkü İbrahim aleyhisselam’ın onların selâmlarını isim cümlesi kalıbında almıştır ki bu da sübut ve sürekliliğe delâlet eder. 6. Bir kimsenin yanına geleni yahut da herhangi bir şekilde iş yaptığı kişiyi tanımak istemesi meşru bir şeydir. Çünkü bunun pek çok faydaları vardır. 7. İbrahim aleyhisselam oldukça edepli ve nazik ifadelerle konuşmuştur. Çünkü:“Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demiş ve “Siz de kimsiniz, ben sizi tanımıyorum” dememiştir. Her iki ifade arasındaki fark ise açıktır. 8. Misâfiri ağırlamakta eli çabuk tutmak gerekir. Çünkü iyiliğin hayırlısı çabuk olandır. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine ikram edeceği şeyleri getirmekte elini çabuk tutmuştur. 9. Mevcut misâfirden başkası için hazırlanmış ve hazır olarak kesilmiş olan bir hayvan, eğer gelen misâfirin önüne konacak olursa bu, hiçbir şekilde o misâfire değer vermeme anlamını taşımaz. Aksine bu da bir ikramdır. Nitekim İbrahim aleyhisselam böyle yapmış ve Allah da onun misâfirlerinin ikrama nail olmuş misâfirler olduğunu haber vermiştir. 10. Yüce Allah, Halili İbrahim aleyhisselam’a pek çok lütuf ve ikramlarda bulunmuştur. Yapacağı ikramın evinde bulunması, bu iş için çarşıya, komşulara veya başka bir kimseye başvurmayacak durumda olması da bunu göstermektedir. 11. İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine bizzat kendi hizmet etmiştir. O, hem Halilurrahman hem de misâfir ağırlayanların efendisidir. 12. O, onlara yapacağı ikramı onların bulundukları yere getirip önlerine yaklaştırmıştır. Ayrı bir yere koyup da onlara:“Buyrun” yahut “Buraya gelin” dememiştir. Çünkü onun yaptığı daha uygun ve daha güzeldir. 13. Misâfir ile güzel ve yumuşak konuşmak gerekir. Özellikle ona yemek takdim ederken böyle yapmalıdır. Çünkü İbrahim aleyhisselam çok ince bir üslûpla onları yemeğe davet ederken:“Buyurmaz mısınız?” demiş; “Haydi yiyin” veya benzeri sözler kullanmamıştır. Bunun yerine teklif etme anlamına gelen:“Buyurmaz mısınız?” şeklinde bir ifade kullanmıştır. O bakımdan ona uyan kimsenin de duruma uygun düşen güzel lafızlar kullanması gerekir. Misâfirlerine:“Buyurmaz mısınız, bize şeref vermez misiniz, lütfetmez misiniz” vb. gibi ifadelerle hitap etmek buna örnektir. 14. Herhangi bir sebep dolayısı ile birisi, birisinden korkarsa kendisinden korkulanın, onun korkusunu gidermesi, tedirginliğini giderecek, korkusunu kaldıracak ve ona güven verecek birtakım sözler söylemesi gerekir. Nitekim melekler İbrahim aleyhisselam’a kendilerinden korkması üzerine: “Korkma!” demişler ve ona onlardan korkmasının ardından o sevindirici müjdeyi bildirmişlerdir. 15. İbrahim aleyhisselam’ın hanımı Sara radıyallahu anha’nın bu müjdeye son derecede sevindiği anlaşılmaktadır. Çünkü o, alışılmadık bir şekilde çığlık atıp yüze vurmak gibi bir davranış göstermiştir. 16. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam ve onun hanımı Sâra’ya pek bilgili bir evlâtlarının olacağı müjdesini vermekle onlara büyük bir lütufta bulunmuştur.

Zariyat 51:32

24- İbrahim’in ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının haberi sana ulaştı mı? 25- Hani onlar, onun yanına girmişler ve:“Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da:“(Size de) selâm. Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demişti. 26- Hemen ailesinin yanına gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. 27- Onu önlerine yaklaştırıp:“Buyurmaz mısınız?” dedi. 28- (Yemediklerini görünce) içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da:“Korkma!” dediler ve ona çok bilgili bir oğul müjdesi verdiler. 29- Bunun üzerine hanımı bir çığlık ile geldi ve elini yüzüne vurup: “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!)” dedi. 30- Dediler ki:“(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur. Şüphesiz ki O, Hakîmdir, Alîmdir.” 31- İbrahim:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” dedi. 32- Onlar da şöyle dediler:“Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa gönderildik.” 33- “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için.” 34- “(Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” 35- Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. 36- Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık. 37- Orada can yakıcı azaptan korkanlar için bir de alâmet/ibret bıraktık. 24. “İbrahim’in” Yüce Allah’ın Lût kavmini helâk etmek üzere gönderip İbrahim aleyhisselam’a da uğramalarını emrettiği ve ona misâfir kılığında giden meleklerden oluşan “ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının” o ilginç ve hayret verici “haberi ulaştı sana mı?” 25. “Hani onlar, onun yanına girmişler ve: “Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da” onlara cevap olmak üzere: Size de “selâm” olsun, “Sizler tanıdık kimseler değilsiniz, demişti.” Yani ben sizi tanımıyorum. O nedenle bana kendinizi tanıtmanızı isterim? Ancak kendilerini tanıtmalarından sonra onları tanıyabilmişti. 26-27. “Hemen” hızlıca onları ağırlayacak bir ziyafet getirmek maksadı ile “ailesine gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. Onu önlerine yaklaştırıp” yemek üzere kendilerine takdim etti ve: “Buyurmaz mısınız? dedi.” 28. İbrahim aleyhisselam ellerinin buzağıya uzanmadığını görünce:“içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da: “Korkma!” dediler” ve ona niçin geldiklerini haber verdiler. “Ve ona çok bilgili bir oğul” olan İshak aleyhisselam’ın doğacağı “müjdesini verdiler.” 29. “Bunun üzerine” yani bu müjdeyi işitince “hanımı bir çığlık ile geldi ve” sevincinden “elini yüzüne vurup” nitekim normal dışı ve alışılmış şeylere aykırı birtakım söz ve fiiller dolayısı ile hanımların sevinç, hayret ve benzeri halleri esnasında böyle yaparlar. “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!)” Yani ben bir kocakarı iken nasıl benim oğlum olur? Çünkü ben kadınların doğumdan kesildikleri bir yaşa ulaşmış bulunuyorum. Üstelik kısır bir kadınım. Ben hiçbir şekilde çocuk doğurmaya elverişli bir yapıda değilim. O halde ortada çocuk sahibi olmak için her birisi tek başına mani olan iki engeli vardı. Üçüncü bir engeli de Hûd Sûresi’nde yer alan ve onun tarafından söylenen şu ifadelerde zikredilmektedir:“Şu eşim de bir ihtiyar iken ben mi (çocuk) doğuracak mışım? Doğrusu şaşılacak şey!”(Hûd, 11/72) 30. “Dediler ki: “(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur.” Yani bunu takdir edip hükme bağlayan Allah’tır. Allah’ın kudretinde ise hayret etmeyi gerektiren bir durum yoktur. “Şüphesiz ki O, Hakîmdir.” Her bir şeyi yerli yerine koyandır, hikmetle yapandır. “Alîmdir.” O’nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Siz de O’nun hükmüne teslim olun ve nimeti dolayısı ile O’na şükredin. 31. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” Niye geldiniz, ne istiyorsunuz? “dedi.” Çünkü o, gelenlerin Allah’ın önemli bazı işler için göndermiş olduğu elçileri olduklarını fark etmişti. 32. “Onlar da şöyle dediler: “Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa” Lût kavmine “gönderildik.” Onlar Allah’a ortak koşmakla, peygamberlerini yalanlamakla ve âlemler içinde kendilerinden daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapmakla büyük günahlar işlemişlerdir. 33-34. “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için. (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” Her taş, üzerinde o taşın isabet edeceği kişinin adı ile alâmetlenmiş idi. Çünkü bunlar haddi aşmış ve pek büyük günahlara düşmüş bir kavimdi. İbrahim aleyhisselam, Allah üzerlerinden azabı kaldırı ümidi ile Lût kavmi hakkında onlarla tartışmaya koyuldu. Ancak ona şöyle dendi:“Ey İbrahim! Bundan vazgeç! Çünkü Rabbinin emri gelmiştir. Onlara geri çevrilmeyecek bir azap gelip çatacaktır.”(Hûd, 11/76) 35-36. “Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık.” Bunlar ise Lût aleyhisselam’ın hanımı dışında kalan ev halkı idi. Hanımı ise helâk edilenlerden olmuştu. 37. “Orada can yakıcı azaptan korkanlar için” ibret alan, Yüce Allah’ın cezasının çetin olduğunu, peygamberlerinin ise doğru sözlü ve diğer peygamberleri tasdik edici olduklarını ortaya koyan “bir alâmet/ibret bıraktık.” Bu Kıssanın İçerdiği Bazı Hüküm ve Hikmetler: 1. Yüce Allah’ın kullarına hem iyi kimselerin hem de günahkâr kimselerin durumuna ait haberleri, onların durumları ile ibret almaları ve ne hale ulaştıklarını bilmeleri için anlatmış olmasında O’nun bir hikmetidir. 2. Yüce Allah’ın ilk önce İbrahim aleyhisselam’ın kıssasına yer vermesi, onun durumuna ihtimam gösterdiğini ve ona önem verdiğini gösteren bir husus olup bu, onun faziletine dair önemli bir işarettir. 3. Misafire ikramda bulunmak meşrudur. Bu, Yüce Allah'ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ümmetine, dinine tabi olmalarını emretmiş olduğu İbrahim el-Halîl’in sünnetlerindendir. Yüce Allah, burada onun misâfir ağırlamasını, ondan övgü ile söz ederek zikretmiştir. 4. Misâfire sözlü ve fiilî olarak çeşitli şekillerde ikramda bulunulur. Çünkü Allah, İbrahim aleyhisselam’ın misâfirlerini “ikrama/şerefe nail olmuş konuklar” olarak nitelendirmiştir ki, bu İbrahim aleyhisselam’ın onlara ikram ettiği anlamındadır. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam’ın onlara söz ve davranışları ile yaptığı ağırlamaları da devamla nakletmiştir. Onlar, aynı zamanda Allah nezdinde de ikrama nail olmuş şerefli kimselerdir. 5. İbrahim aleyhisselam’ın evi, kapısını çalanlar ve misâfirler için bir barınaktı. Çünkü onun yanına kendisinden izin almaksızın girerlerdi. Melekler ise önce selâm vermek sureti ile edep yolunu izlemeyi ihmal etmemişlerdir. O da onlardan daha kapsamlı ve daha kamil bir şekilde selâmlarını almıştır. Çünkü İbrahim aleyhisselam’ın onların selâmlarını isim cümlesi kalıbında almıştır ki bu da sübut ve sürekliliğe delâlet eder. 6. Bir kimsenin yanına geleni yahut da herhangi bir şekilde iş yaptığı kişiyi tanımak istemesi meşru bir şeydir. Çünkü bunun pek çok faydaları vardır. 7. İbrahim aleyhisselam oldukça edepli ve nazik ifadelerle konuşmuştur. Çünkü:“Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demiş ve “Siz de kimsiniz, ben sizi tanımıyorum” dememiştir. Her iki ifade arasındaki fark ise açıktır. 8. Misâfiri ağırlamakta eli çabuk tutmak gerekir. Çünkü iyiliğin hayırlısı çabuk olandır. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine ikram edeceği şeyleri getirmekte elini çabuk tutmuştur. 9. Mevcut misâfirden başkası için hazırlanmış ve hazır olarak kesilmiş olan bir hayvan, eğer gelen misâfirin önüne konacak olursa bu, hiçbir şekilde o misâfire değer vermeme anlamını taşımaz. Aksine bu da bir ikramdır. Nitekim İbrahim aleyhisselam böyle yapmış ve Allah da onun misâfirlerinin ikrama nail olmuş misâfirler olduğunu haber vermiştir. 10. Yüce Allah, Halili İbrahim aleyhisselam’a pek çok lütuf ve ikramlarda bulunmuştur. Yapacağı ikramın evinde bulunması, bu iş için çarşıya, komşulara veya başka bir kimseye başvurmayacak durumda olması da bunu göstermektedir. 11. İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine bizzat kendi hizmet etmiştir. O, hem Halilurrahman hem de misâfir ağırlayanların efendisidir. 12. O, onlara yapacağı ikramı onların bulundukları yere getirip önlerine yaklaştırmıştır. Ayrı bir yere koyup da onlara:“Buyrun” yahut “Buraya gelin” dememiştir. Çünkü onun yaptığı daha uygun ve daha güzeldir. 13. Misâfir ile güzel ve yumuşak konuşmak gerekir. Özellikle ona yemek takdim ederken böyle yapmalıdır. Çünkü İbrahim aleyhisselam çok ince bir üslûpla onları yemeğe davet ederken:“Buyurmaz mısınız?” demiş; “Haydi yiyin” veya benzeri sözler kullanmamıştır. Bunun yerine teklif etme anlamına gelen:“Buyurmaz mısınız?” şeklinde bir ifade kullanmıştır. O bakımdan ona uyan kimsenin de duruma uygun düşen güzel lafızlar kullanması gerekir. Misâfirlerine:“Buyurmaz mısınız, bize şeref vermez misiniz, lütfetmez misiniz” vb. gibi ifadelerle hitap etmek buna örnektir. 14. Herhangi bir sebep dolayısı ile birisi, birisinden korkarsa kendisinden korkulanın, onun korkusunu gidermesi, tedirginliğini giderecek, korkusunu kaldıracak ve ona güven verecek birtakım sözler söylemesi gerekir. Nitekim melekler İbrahim aleyhisselam’a kendilerinden korkması üzerine: “Korkma!” demişler ve ona onlardan korkmasının ardından o sevindirici müjdeyi bildirmişlerdir. 15. İbrahim aleyhisselam’ın hanımı Sara radıyallahu anha’nın bu müjdeye son derecede sevindiği anlaşılmaktadır. Çünkü o, alışılmadık bir şekilde çığlık atıp yüze vurmak gibi bir davranış göstermiştir. 16. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam ve onun hanımı Sâra’ya pek bilgili bir evlâtlarının olacağı müjdesini vermekle onlara büyük bir lütufta bulunmuştur.

Zariyat 51:33

24- İbrahim’in ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının haberi sana ulaştı mı? 25- Hani onlar, onun yanına girmişler ve:“Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da:“(Size de) selâm. Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demişti. 26- Hemen ailesinin yanına gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. 27- Onu önlerine yaklaştırıp:“Buyurmaz mısınız?” dedi. 28- (Yemediklerini görünce) içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da:“Korkma!” dediler ve ona çok bilgili bir oğul müjdesi verdiler. 29- Bunun üzerine hanımı bir çığlık ile geldi ve elini yüzüne vurup: “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!)” dedi. 30- Dediler ki:“(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur. Şüphesiz ki O, Hakîmdir, Alîmdir.” 31- İbrahim:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” dedi. 32- Onlar da şöyle dediler:“Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa gönderildik.” 33- “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için.” 34- “(Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” 35- Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. 36- Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık. 37- Orada can yakıcı azaptan korkanlar için bir de alâmet/ibret bıraktık. 24. “İbrahim’in” Yüce Allah’ın Lût kavmini helâk etmek üzere gönderip İbrahim aleyhisselam’a da uğramalarını emrettiği ve ona misâfir kılığında giden meleklerden oluşan “ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının” o ilginç ve hayret verici “haberi ulaştı sana mı?” 25. “Hani onlar, onun yanına girmişler ve: “Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da” onlara cevap olmak üzere: Size de “selâm” olsun, “Sizler tanıdık kimseler değilsiniz, demişti.” Yani ben sizi tanımıyorum. O nedenle bana kendinizi tanıtmanızı isterim? Ancak kendilerini tanıtmalarından sonra onları tanıyabilmişti. 26-27. “Hemen” hızlıca onları ağırlayacak bir ziyafet getirmek maksadı ile “ailesine gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. Onu önlerine yaklaştırıp” yemek üzere kendilerine takdim etti ve: “Buyurmaz mısınız? dedi.” 28. İbrahim aleyhisselam ellerinin buzağıya uzanmadığını görünce:“içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da: “Korkma!” dediler” ve ona niçin geldiklerini haber verdiler. “Ve ona çok bilgili bir oğul” olan İshak aleyhisselam’ın doğacağı “müjdesini verdiler.” 29. “Bunun üzerine” yani bu müjdeyi işitince “hanımı bir çığlık ile geldi ve” sevincinden “elini yüzüne vurup” nitekim normal dışı ve alışılmış şeylere aykırı birtakım söz ve fiiller dolayısı ile hanımların sevinç, hayret ve benzeri halleri esnasında böyle yaparlar. “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!)” Yani ben bir kocakarı iken nasıl benim oğlum olur? Çünkü ben kadınların doğumdan kesildikleri bir yaşa ulaşmış bulunuyorum. Üstelik kısır bir kadınım. Ben hiçbir şekilde çocuk doğurmaya elverişli bir yapıda değilim. O halde ortada çocuk sahibi olmak için her birisi tek başına mani olan iki engeli vardı. Üçüncü bir engeli de Hûd Sûresi’nde yer alan ve onun tarafından söylenen şu ifadelerde zikredilmektedir:“Şu eşim de bir ihtiyar iken ben mi (çocuk) doğuracak mışım? Doğrusu şaşılacak şey!”(Hûd, 11/72) 30. “Dediler ki: “(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur.” Yani bunu takdir edip hükme bağlayan Allah’tır. Allah’ın kudretinde ise hayret etmeyi gerektiren bir durum yoktur. “Şüphesiz ki O, Hakîmdir.” Her bir şeyi yerli yerine koyandır, hikmetle yapandır. “Alîmdir.” O’nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Siz de O’nun hükmüne teslim olun ve nimeti dolayısı ile O’na şükredin. 31. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” Niye geldiniz, ne istiyorsunuz? “dedi.” Çünkü o, gelenlerin Allah’ın önemli bazı işler için göndermiş olduğu elçileri olduklarını fark etmişti. 32. “Onlar da şöyle dediler: “Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa” Lût kavmine “gönderildik.” Onlar Allah’a ortak koşmakla, peygamberlerini yalanlamakla ve âlemler içinde kendilerinden daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapmakla büyük günahlar işlemişlerdir. 33-34. “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için. (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” Her taş, üzerinde o taşın isabet edeceği kişinin adı ile alâmetlenmiş idi. Çünkü bunlar haddi aşmış ve pek büyük günahlara düşmüş bir kavimdi. İbrahim aleyhisselam, Allah üzerlerinden azabı kaldırı ümidi ile Lût kavmi hakkında onlarla tartışmaya koyuldu. Ancak ona şöyle dendi:“Ey İbrahim! Bundan vazgeç! Çünkü Rabbinin emri gelmiştir. Onlara geri çevrilmeyecek bir azap gelip çatacaktır.”(Hûd, 11/76) 35-36. “Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık.” Bunlar ise Lût aleyhisselam’ın hanımı dışında kalan ev halkı idi. Hanımı ise helâk edilenlerden olmuştu. 37. “Orada can yakıcı azaptan korkanlar için” ibret alan, Yüce Allah’ın cezasının çetin olduğunu, peygamberlerinin ise doğru sözlü ve diğer peygamberleri tasdik edici olduklarını ortaya koyan “bir alâmet/ibret bıraktık.” Bu Kıssanın İçerdiği Bazı Hüküm ve Hikmetler: 1. Yüce Allah’ın kullarına hem iyi kimselerin hem de günahkâr kimselerin durumuna ait haberleri, onların durumları ile ibret almaları ve ne hale ulaştıklarını bilmeleri için anlatmış olmasında O’nun bir hikmetidir. 2. Yüce Allah’ın ilk önce İbrahim aleyhisselam’ın kıssasına yer vermesi, onun durumuna ihtimam gösterdiğini ve ona önem verdiğini gösteren bir husus olup bu, onun faziletine dair önemli bir işarettir. 3. Misafire ikramda bulunmak meşrudur. Bu, Yüce Allah'ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ümmetine, dinine tabi olmalarını emretmiş olduğu İbrahim el-Halîl’in sünnetlerindendir. Yüce Allah, burada onun misâfir ağırlamasını, ondan övgü ile söz ederek zikretmiştir. 4. Misâfire sözlü ve fiilî olarak çeşitli şekillerde ikramda bulunulur. Çünkü Allah, İbrahim aleyhisselam’ın misâfirlerini “ikrama/şerefe nail olmuş konuklar” olarak nitelendirmiştir ki, bu İbrahim aleyhisselam’ın onlara ikram ettiği anlamındadır. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam’ın onlara söz ve davranışları ile yaptığı ağırlamaları da devamla nakletmiştir. Onlar, aynı zamanda Allah nezdinde de ikrama nail olmuş şerefli kimselerdir. 5. İbrahim aleyhisselam’ın evi, kapısını çalanlar ve misâfirler için bir barınaktı. Çünkü onun yanına kendisinden izin almaksızın girerlerdi. Melekler ise önce selâm vermek sureti ile edep yolunu izlemeyi ihmal etmemişlerdir. O da onlardan daha kapsamlı ve daha kamil bir şekilde selâmlarını almıştır. Çünkü İbrahim aleyhisselam’ın onların selâmlarını isim cümlesi kalıbında almıştır ki bu da sübut ve sürekliliğe delâlet eder. 6. Bir kimsenin yanına geleni yahut da herhangi bir şekilde iş yaptığı kişiyi tanımak istemesi meşru bir şeydir. Çünkü bunun pek çok faydaları vardır. 7. İbrahim aleyhisselam oldukça edepli ve nazik ifadelerle konuşmuştur. Çünkü:“Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demiş ve “Siz de kimsiniz, ben sizi tanımıyorum” dememiştir. Her iki ifade arasındaki fark ise açıktır. 8. Misâfiri ağırlamakta eli çabuk tutmak gerekir. Çünkü iyiliğin hayırlısı çabuk olandır. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine ikram edeceği şeyleri getirmekte elini çabuk tutmuştur. 9. Mevcut misâfirden başkası için hazırlanmış ve hazır olarak kesilmiş olan bir hayvan, eğer gelen misâfirin önüne konacak olursa bu, hiçbir şekilde o misâfire değer vermeme anlamını taşımaz. Aksine bu da bir ikramdır. Nitekim İbrahim aleyhisselam böyle yapmış ve Allah da onun misâfirlerinin ikrama nail olmuş misâfirler olduğunu haber vermiştir. 10. Yüce Allah, Halili İbrahim aleyhisselam’a pek çok lütuf ve ikramlarda bulunmuştur. Yapacağı ikramın evinde bulunması, bu iş için çarşıya, komşulara veya başka bir kimseye başvurmayacak durumda olması da bunu göstermektedir. 11. İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine bizzat kendi hizmet etmiştir. O, hem Halilurrahman hem de misâfir ağırlayanların efendisidir. 12. O, onlara yapacağı ikramı onların bulundukları yere getirip önlerine yaklaştırmıştır. Ayrı bir yere koyup da onlara:“Buyrun” yahut “Buraya gelin” dememiştir. Çünkü onun yaptığı daha uygun ve daha güzeldir. 13. Misâfir ile güzel ve yumuşak konuşmak gerekir. Özellikle ona yemek takdim ederken böyle yapmalıdır. Çünkü İbrahim aleyhisselam çok ince bir üslûpla onları yemeğe davet ederken:“Buyurmaz mısınız?” demiş; “Haydi yiyin” veya benzeri sözler kullanmamıştır. Bunun yerine teklif etme anlamına gelen:“Buyurmaz mısınız?” şeklinde bir ifade kullanmıştır. O bakımdan ona uyan kimsenin de duruma uygun düşen güzel lafızlar kullanması gerekir. Misâfirlerine:“Buyurmaz mısınız, bize şeref vermez misiniz, lütfetmez misiniz” vb. gibi ifadelerle hitap etmek buna örnektir. 14. Herhangi bir sebep dolayısı ile birisi, birisinden korkarsa kendisinden korkulanın, onun korkusunu gidermesi, tedirginliğini giderecek, korkusunu kaldıracak ve ona güven verecek birtakım sözler söylemesi gerekir. Nitekim melekler İbrahim aleyhisselam’a kendilerinden korkması üzerine: “Korkma!” demişler ve ona onlardan korkmasının ardından o sevindirici müjdeyi bildirmişlerdir. 15. İbrahim aleyhisselam’ın hanımı Sara radıyallahu anha’nın bu müjdeye son derecede sevindiği anlaşılmaktadır. Çünkü o, alışılmadık bir şekilde çığlık atıp yüze vurmak gibi bir davranış göstermiştir. 16. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam ve onun hanımı Sâra’ya pek bilgili bir evlâtlarının olacağı müjdesini vermekle onlara büyük bir lütufta bulunmuştur.

Zariyat 51:34

24- İbrahim’in ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının haberi sana ulaştı mı? 25- Hani onlar, onun yanına girmişler ve:“Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da:“(Size de) selâm. Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demişti. 26- Hemen ailesinin yanına gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. 27- Onu önlerine yaklaştırıp:“Buyurmaz mısınız?” dedi. 28- (Yemediklerini görünce) içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da:“Korkma!” dediler ve ona çok bilgili bir oğul müjdesi verdiler. 29- Bunun üzerine hanımı bir çığlık ile geldi ve elini yüzüne vurup: “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!)” dedi. 30- Dediler ki:“(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur. Şüphesiz ki O, Hakîmdir, Alîmdir.” 31- İbrahim:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” dedi. 32- Onlar da şöyle dediler:“Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa gönderildik.” 33- “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için.” 34- “(Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” 35- Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. 36- Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık. 37- Orada can yakıcı azaptan korkanlar için bir de alâmet/ibret bıraktık. 24. “İbrahim’in” Yüce Allah’ın Lût kavmini helâk etmek üzere gönderip İbrahim aleyhisselam’a da uğramalarını emrettiği ve ona misâfir kılığında giden meleklerden oluşan “ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının” o ilginç ve hayret verici “haberi ulaştı sana mı?” 25. “Hani onlar, onun yanına girmişler ve: “Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da” onlara cevap olmak üzere: Size de “selâm” olsun, “Sizler tanıdık kimseler değilsiniz, demişti.” Yani ben sizi tanımıyorum. O nedenle bana kendinizi tanıtmanızı isterim? Ancak kendilerini tanıtmalarından sonra onları tanıyabilmişti. 26-27. “Hemen” hızlıca onları ağırlayacak bir ziyafet getirmek maksadı ile “ailesine gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. Onu önlerine yaklaştırıp” yemek üzere kendilerine takdim etti ve: “Buyurmaz mısınız? dedi.” 28. İbrahim aleyhisselam ellerinin buzağıya uzanmadığını görünce:“içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da: “Korkma!” dediler” ve ona niçin geldiklerini haber verdiler. “Ve ona çok bilgili bir oğul” olan İshak aleyhisselam’ın doğacağı “müjdesini verdiler.” 29. “Bunun üzerine” yani bu müjdeyi işitince “hanımı bir çığlık ile geldi ve” sevincinden “elini yüzüne vurup” nitekim normal dışı ve alışılmış şeylere aykırı birtakım söz ve fiiller dolayısı ile hanımların sevinç, hayret ve benzeri halleri esnasında böyle yaparlar. “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!)” Yani ben bir kocakarı iken nasıl benim oğlum olur? Çünkü ben kadınların doğumdan kesildikleri bir yaşa ulaşmış bulunuyorum. Üstelik kısır bir kadınım. Ben hiçbir şekilde çocuk doğurmaya elverişli bir yapıda değilim. O halde ortada çocuk sahibi olmak için her birisi tek başına mani olan iki engeli vardı. Üçüncü bir engeli de Hûd Sûresi’nde yer alan ve onun tarafından söylenen şu ifadelerde zikredilmektedir:“Şu eşim de bir ihtiyar iken ben mi (çocuk) doğuracak mışım? Doğrusu şaşılacak şey!”(Hûd, 11/72) 30. “Dediler ki: “(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur.” Yani bunu takdir edip hükme bağlayan Allah’tır. Allah’ın kudretinde ise hayret etmeyi gerektiren bir durum yoktur. “Şüphesiz ki O, Hakîmdir.” Her bir şeyi yerli yerine koyandır, hikmetle yapandır. “Alîmdir.” O’nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Siz de O’nun hükmüne teslim olun ve nimeti dolayısı ile O’na şükredin. 31. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” Niye geldiniz, ne istiyorsunuz? “dedi.” Çünkü o, gelenlerin Allah’ın önemli bazı işler için göndermiş olduğu elçileri olduklarını fark etmişti. 32. “Onlar da şöyle dediler: “Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa” Lût kavmine “gönderildik.” Onlar Allah’a ortak koşmakla, peygamberlerini yalanlamakla ve âlemler içinde kendilerinden daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapmakla büyük günahlar işlemişlerdir. 33-34. “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için. (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” Her taş, üzerinde o taşın isabet edeceği kişinin adı ile alâmetlenmiş idi. Çünkü bunlar haddi aşmış ve pek büyük günahlara düşmüş bir kavimdi. İbrahim aleyhisselam, Allah üzerlerinden azabı kaldırı ümidi ile Lût kavmi hakkında onlarla tartışmaya koyuldu. Ancak ona şöyle dendi:“Ey İbrahim! Bundan vazgeç! Çünkü Rabbinin emri gelmiştir. Onlara geri çevrilmeyecek bir azap gelip çatacaktır.”(Hûd, 11/76) 35-36. “Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık.” Bunlar ise Lût aleyhisselam’ın hanımı dışında kalan ev halkı idi. Hanımı ise helâk edilenlerden olmuştu. 37. “Orada can yakıcı azaptan korkanlar için” ibret alan, Yüce Allah’ın cezasının çetin olduğunu, peygamberlerinin ise doğru sözlü ve diğer peygamberleri tasdik edici olduklarını ortaya koyan “bir alâmet/ibret bıraktık.” Bu Kıssanın İçerdiği Bazı Hüküm ve Hikmetler: 1. Yüce Allah’ın kullarına hem iyi kimselerin hem de günahkâr kimselerin durumuna ait haberleri, onların durumları ile ibret almaları ve ne hale ulaştıklarını bilmeleri için anlatmış olmasında O’nun bir hikmetidir. 2. Yüce Allah’ın ilk önce İbrahim aleyhisselam’ın kıssasına yer vermesi, onun durumuna ihtimam gösterdiğini ve ona önem verdiğini gösteren bir husus olup bu, onun faziletine dair önemli bir işarettir. 3. Misafire ikramda bulunmak meşrudur. Bu, Yüce Allah'ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ümmetine, dinine tabi olmalarını emretmiş olduğu İbrahim el-Halîl’in sünnetlerindendir. Yüce Allah, burada onun misâfir ağırlamasını, ondan övgü ile söz ederek zikretmiştir. 4. Misâfire sözlü ve fiilî olarak çeşitli şekillerde ikramda bulunulur. Çünkü Allah, İbrahim aleyhisselam’ın misâfirlerini “ikrama/şerefe nail olmuş konuklar” olarak nitelendirmiştir ki, bu İbrahim aleyhisselam’ın onlara ikram ettiği anlamındadır. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam’ın onlara söz ve davranışları ile yaptığı ağırlamaları da devamla nakletmiştir. Onlar, aynı zamanda Allah nezdinde de ikrama nail olmuş şerefli kimselerdir. 5. İbrahim aleyhisselam’ın evi, kapısını çalanlar ve misâfirler için bir barınaktı. Çünkü onun yanına kendisinden izin almaksızın girerlerdi. Melekler ise önce selâm vermek sureti ile edep yolunu izlemeyi ihmal etmemişlerdir. O da onlardan daha kapsamlı ve daha kamil bir şekilde selâmlarını almıştır. Çünkü İbrahim aleyhisselam’ın onların selâmlarını isim cümlesi kalıbında almıştır ki bu da sübut ve sürekliliğe delâlet eder. 6. Bir kimsenin yanına geleni yahut da herhangi bir şekilde iş yaptığı kişiyi tanımak istemesi meşru bir şeydir. Çünkü bunun pek çok faydaları vardır. 7. İbrahim aleyhisselam oldukça edepli ve nazik ifadelerle konuşmuştur. Çünkü:“Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demiş ve “Siz de kimsiniz, ben sizi tanımıyorum” dememiştir. Her iki ifade arasındaki fark ise açıktır. 8. Misâfiri ağırlamakta eli çabuk tutmak gerekir. Çünkü iyiliğin hayırlısı çabuk olandır. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine ikram edeceği şeyleri getirmekte elini çabuk tutmuştur. 9. Mevcut misâfirden başkası için hazırlanmış ve hazır olarak kesilmiş olan bir hayvan, eğer gelen misâfirin önüne konacak olursa bu, hiçbir şekilde o misâfire değer vermeme anlamını taşımaz. Aksine bu da bir ikramdır. Nitekim İbrahim aleyhisselam böyle yapmış ve Allah da onun misâfirlerinin ikrama nail olmuş misâfirler olduğunu haber vermiştir. 10. Yüce Allah, Halili İbrahim aleyhisselam’a pek çok lütuf ve ikramlarda bulunmuştur. Yapacağı ikramın evinde bulunması, bu iş için çarşıya, komşulara veya başka bir kimseye başvurmayacak durumda olması da bunu göstermektedir. 11. İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine bizzat kendi hizmet etmiştir. O, hem Halilurrahman hem de misâfir ağırlayanların efendisidir. 12. O, onlara yapacağı ikramı onların bulundukları yere getirip önlerine yaklaştırmıştır. Ayrı bir yere koyup da onlara:“Buyrun” yahut “Buraya gelin” dememiştir. Çünkü onun yaptığı daha uygun ve daha güzeldir. 13. Misâfir ile güzel ve yumuşak konuşmak gerekir. Özellikle ona yemek takdim ederken böyle yapmalıdır. Çünkü İbrahim aleyhisselam çok ince bir üslûpla onları yemeğe davet ederken:“Buyurmaz mısınız?” demiş; “Haydi yiyin” veya benzeri sözler kullanmamıştır. Bunun yerine teklif etme anlamına gelen:“Buyurmaz mısınız?” şeklinde bir ifade kullanmıştır. O bakımdan ona uyan kimsenin de duruma uygun düşen güzel lafızlar kullanması gerekir. Misâfirlerine:“Buyurmaz mısınız, bize şeref vermez misiniz, lütfetmez misiniz” vb. gibi ifadelerle hitap etmek buna örnektir. 14. Herhangi bir sebep dolayısı ile birisi, birisinden korkarsa kendisinden korkulanın, onun korkusunu gidermesi, tedirginliğini giderecek, korkusunu kaldıracak ve ona güven verecek birtakım sözler söylemesi gerekir. Nitekim melekler İbrahim aleyhisselam’a kendilerinden korkması üzerine: “Korkma!” demişler ve ona onlardan korkmasının ardından o sevindirici müjdeyi bildirmişlerdir. 15. İbrahim aleyhisselam’ın hanımı Sara radıyallahu anha’nın bu müjdeye son derecede sevindiği anlaşılmaktadır. Çünkü o, alışılmadık bir şekilde çığlık atıp yüze vurmak gibi bir davranış göstermiştir. 16. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam ve onun hanımı Sâra’ya pek bilgili bir evlâtlarının olacağı müjdesini vermekle onlara büyük bir lütufta bulunmuştur.

Zariyat 51:35

24- İbrahim’in ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının haberi sana ulaştı mı? 25- Hani onlar, onun yanına girmişler ve:“Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da:“(Size de) selâm. Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demişti. 26- Hemen ailesinin yanına gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. 27- Onu önlerine yaklaştırıp:“Buyurmaz mısınız?” dedi. 28- (Yemediklerini görünce) içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da:“Korkma!” dediler ve ona çok bilgili bir oğul müjdesi verdiler. 29- Bunun üzerine hanımı bir çığlık ile geldi ve elini yüzüne vurup: “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!)” dedi. 30- Dediler ki:“(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur. Şüphesiz ki O, Hakîmdir, Alîmdir.” 31- İbrahim:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” dedi. 32- Onlar da şöyle dediler:“Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa gönderildik.” 33- “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için.” 34- “(Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” 35- Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. 36- Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık. 37- Orada can yakıcı azaptan korkanlar için bir de alâmet/ibret bıraktık. 24. “İbrahim’in” Yüce Allah’ın Lût kavmini helâk etmek üzere gönderip İbrahim aleyhisselam’a da uğramalarını emrettiği ve ona misâfir kılığında giden meleklerden oluşan “ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının” o ilginç ve hayret verici “haberi ulaştı sana mı?” 25. “Hani onlar, onun yanına girmişler ve: “Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da” onlara cevap olmak üzere: Size de “selâm” olsun, “Sizler tanıdık kimseler değilsiniz, demişti.” Yani ben sizi tanımıyorum. O nedenle bana kendinizi tanıtmanızı isterim? Ancak kendilerini tanıtmalarından sonra onları tanıyabilmişti. 26-27. “Hemen” hızlıca onları ağırlayacak bir ziyafet getirmek maksadı ile “ailesine gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. Onu önlerine yaklaştırıp” yemek üzere kendilerine takdim etti ve: “Buyurmaz mısınız? dedi.” 28. İbrahim aleyhisselam ellerinin buzağıya uzanmadığını görünce:“içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da: “Korkma!” dediler” ve ona niçin geldiklerini haber verdiler. “Ve ona çok bilgili bir oğul” olan İshak aleyhisselam’ın doğacağı “müjdesini verdiler.” 29. “Bunun üzerine” yani bu müjdeyi işitince “hanımı bir çığlık ile geldi ve” sevincinden “elini yüzüne vurup” nitekim normal dışı ve alışılmış şeylere aykırı birtakım söz ve fiiller dolayısı ile hanımların sevinç, hayret ve benzeri halleri esnasında böyle yaparlar. “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!)” Yani ben bir kocakarı iken nasıl benim oğlum olur? Çünkü ben kadınların doğumdan kesildikleri bir yaşa ulaşmış bulunuyorum. Üstelik kısır bir kadınım. Ben hiçbir şekilde çocuk doğurmaya elverişli bir yapıda değilim. O halde ortada çocuk sahibi olmak için her birisi tek başına mani olan iki engeli vardı. Üçüncü bir engeli de Hûd Sûresi’nde yer alan ve onun tarafından söylenen şu ifadelerde zikredilmektedir:“Şu eşim de bir ihtiyar iken ben mi (çocuk) doğuracak mışım? Doğrusu şaşılacak şey!”(Hûd, 11/72) 30. “Dediler ki: “(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur.” Yani bunu takdir edip hükme bağlayan Allah’tır. Allah’ın kudretinde ise hayret etmeyi gerektiren bir durum yoktur. “Şüphesiz ki O, Hakîmdir.” Her bir şeyi yerli yerine koyandır, hikmetle yapandır. “Alîmdir.” O’nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Siz de O’nun hükmüne teslim olun ve nimeti dolayısı ile O’na şükredin. 31. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” Niye geldiniz, ne istiyorsunuz? “dedi.” Çünkü o, gelenlerin Allah’ın önemli bazı işler için göndermiş olduğu elçileri olduklarını fark etmişti. 32. “Onlar da şöyle dediler: “Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa” Lût kavmine “gönderildik.” Onlar Allah’a ortak koşmakla, peygamberlerini yalanlamakla ve âlemler içinde kendilerinden daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapmakla büyük günahlar işlemişlerdir. 33-34. “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için. (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” Her taş, üzerinde o taşın isabet edeceği kişinin adı ile alâmetlenmiş idi. Çünkü bunlar haddi aşmış ve pek büyük günahlara düşmüş bir kavimdi. İbrahim aleyhisselam, Allah üzerlerinden azabı kaldırı ümidi ile Lût kavmi hakkında onlarla tartışmaya koyuldu. Ancak ona şöyle dendi:“Ey İbrahim! Bundan vazgeç! Çünkü Rabbinin emri gelmiştir. Onlara geri çevrilmeyecek bir azap gelip çatacaktır.”(Hûd, 11/76) 35-36. “Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık.” Bunlar ise Lût aleyhisselam’ın hanımı dışında kalan ev halkı idi. Hanımı ise helâk edilenlerden olmuştu. 37. “Orada can yakıcı azaptan korkanlar için” ibret alan, Yüce Allah’ın cezasının çetin olduğunu, peygamberlerinin ise doğru sözlü ve diğer peygamberleri tasdik edici olduklarını ortaya koyan “bir alâmet/ibret bıraktık.” Bu Kıssanın İçerdiği Bazı Hüküm ve Hikmetler: 1. Yüce Allah’ın kullarına hem iyi kimselerin hem de günahkâr kimselerin durumuna ait haberleri, onların durumları ile ibret almaları ve ne hale ulaştıklarını bilmeleri için anlatmış olmasında O’nun bir hikmetidir. 2. Yüce Allah’ın ilk önce İbrahim aleyhisselam’ın kıssasına yer vermesi, onun durumuna ihtimam gösterdiğini ve ona önem verdiğini gösteren bir husus olup bu, onun faziletine dair önemli bir işarettir. 3. Misafire ikramda bulunmak meşrudur. Bu, Yüce Allah'ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ümmetine, dinine tabi olmalarını emretmiş olduğu İbrahim el-Halîl’in sünnetlerindendir. Yüce Allah, burada onun misâfir ağırlamasını, ondan övgü ile söz ederek zikretmiştir. 4. Misâfire sözlü ve fiilî olarak çeşitli şekillerde ikramda bulunulur. Çünkü Allah, İbrahim aleyhisselam’ın misâfirlerini “ikrama/şerefe nail olmuş konuklar” olarak nitelendirmiştir ki, bu İbrahim aleyhisselam’ın onlara ikram ettiği anlamındadır. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam’ın onlara söz ve davranışları ile yaptığı ağırlamaları da devamla nakletmiştir. Onlar, aynı zamanda Allah nezdinde de ikrama nail olmuş şerefli kimselerdir. 5. İbrahim aleyhisselam’ın evi, kapısını çalanlar ve misâfirler için bir barınaktı. Çünkü onun yanına kendisinden izin almaksızın girerlerdi. Melekler ise önce selâm vermek sureti ile edep yolunu izlemeyi ihmal etmemişlerdir. O da onlardan daha kapsamlı ve daha kamil bir şekilde selâmlarını almıştır. Çünkü İbrahim aleyhisselam’ın onların selâmlarını isim cümlesi kalıbında almıştır ki bu da sübut ve sürekliliğe delâlet eder. 6. Bir kimsenin yanına geleni yahut da herhangi bir şekilde iş yaptığı kişiyi tanımak istemesi meşru bir şeydir. Çünkü bunun pek çok faydaları vardır. 7. İbrahim aleyhisselam oldukça edepli ve nazik ifadelerle konuşmuştur. Çünkü:“Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demiş ve “Siz de kimsiniz, ben sizi tanımıyorum” dememiştir. Her iki ifade arasındaki fark ise açıktır. 8. Misâfiri ağırlamakta eli çabuk tutmak gerekir. Çünkü iyiliğin hayırlısı çabuk olandır. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine ikram edeceği şeyleri getirmekte elini çabuk tutmuştur. 9. Mevcut misâfirden başkası için hazırlanmış ve hazır olarak kesilmiş olan bir hayvan, eğer gelen misâfirin önüne konacak olursa bu, hiçbir şekilde o misâfire değer vermeme anlamını taşımaz. Aksine bu da bir ikramdır. Nitekim İbrahim aleyhisselam böyle yapmış ve Allah da onun misâfirlerinin ikrama nail olmuş misâfirler olduğunu haber vermiştir. 10. Yüce Allah, Halili İbrahim aleyhisselam’a pek çok lütuf ve ikramlarda bulunmuştur. Yapacağı ikramın evinde bulunması, bu iş için çarşıya, komşulara veya başka bir kimseye başvurmayacak durumda olması da bunu göstermektedir. 11. İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine bizzat kendi hizmet etmiştir. O, hem Halilurrahman hem de misâfir ağırlayanların efendisidir. 12. O, onlara yapacağı ikramı onların bulundukları yere getirip önlerine yaklaştırmıştır. Ayrı bir yere koyup da onlara:“Buyrun” yahut “Buraya gelin” dememiştir. Çünkü onun yaptığı daha uygun ve daha güzeldir. 13. Misâfir ile güzel ve yumuşak konuşmak gerekir. Özellikle ona yemek takdim ederken böyle yapmalıdır. Çünkü İbrahim aleyhisselam çok ince bir üslûpla onları yemeğe davet ederken:“Buyurmaz mısınız?” demiş; “Haydi yiyin” veya benzeri sözler kullanmamıştır. Bunun yerine teklif etme anlamına gelen:“Buyurmaz mısınız?” şeklinde bir ifade kullanmıştır. O bakımdan ona uyan kimsenin de duruma uygun düşen güzel lafızlar kullanması gerekir. Misâfirlerine:“Buyurmaz mısınız, bize şeref vermez misiniz, lütfetmez misiniz” vb. gibi ifadelerle hitap etmek buna örnektir. 14. Herhangi bir sebep dolayısı ile birisi, birisinden korkarsa kendisinden korkulanın, onun korkusunu gidermesi, tedirginliğini giderecek, korkusunu kaldıracak ve ona güven verecek birtakım sözler söylemesi gerekir. Nitekim melekler İbrahim aleyhisselam’a kendilerinden korkması üzerine: “Korkma!” demişler ve ona onlardan korkmasının ardından o sevindirici müjdeyi bildirmişlerdir. 15. İbrahim aleyhisselam’ın hanımı Sara radıyallahu anha’nın bu müjdeye son derecede sevindiği anlaşılmaktadır. Çünkü o, alışılmadık bir şekilde çığlık atıp yüze vurmak gibi bir davranış göstermiştir. 16. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam ve onun hanımı Sâra’ya pek bilgili bir evlâtlarının olacağı müjdesini vermekle onlara büyük bir lütufta bulunmuştur.

Zariyat 51:36

24- İbrahim’in ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının haberi sana ulaştı mı? 25- Hani onlar, onun yanına girmişler ve:“Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da:“(Size de) selâm. Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demişti. 26- Hemen ailesinin yanına gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. 27- Onu önlerine yaklaştırıp:“Buyurmaz mısınız?” dedi. 28- (Yemediklerini görünce) içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da:“Korkma!” dediler ve ona çok bilgili bir oğul müjdesi verdiler. 29- Bunun üzerine hanımı bir çığlık ile geldi ve elini yüzüne vurup: “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!)” dedi. 30- Dediler ki:“(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur. Şüphesiz ki O, Hakîmdir, Alîmdir.” 31- İbrahim:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” dedi. 32- Onlar da şöyle dediler:“Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa gönderildik.” 33- “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için.” 34- “(Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” 35- Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. 36- Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık. 37- Orada can yakıcı azaptan korkanlar için bir de alâmet/ibret bıraktık. 24. “İbrahim’in” Yüce Allah’ın Lût kavmini helâk etmek üzere gönderip İbrahim aleyhisselam’a da uğramalarını emrettiği ve ona misâfir kılığında giden meleklerden oluşan “ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının” o ilginç ve hayret verici “haberi ulaştı sana mı?” 25. “Hani onlar, onun yanına girmişler ve: “Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da” onlara cevap olmak üzere: Size de “selâm” olsun, “Sizler tanıdık kimseler değilsiniz, demişti.” Yani ben sizi tanımıyorum. O nedenle bana kendinizi tanıtmanızı isterim? Ancak kendilerini tanıtmalarından sonra onları tanıyabilmişti. 26-27. “Hemen” hızlıca onları ağırlayacak bir ziyafet getirmek maksadı ile “ailesine gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. Onu önlerine yaklaştırıp” yemek üzere kendilerine takdim etti ve: “Buyurmaz mısınız? dedi.” 28. İbrahim aleyhisselam ellerinin buzağıya uzanmadığını görünce:“içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da: “Korkma!” dediler” ve ona niçin geldiklerini haber verdiler. “Ve ona çok bilgili bir oğul” olan İshak aleyhisselam’ın doğacağı “müjdesini verdiler.” 29. “Bunun üzerine” yani bu müjdeyi işitince “hanımı bir çığlık ile geldi ve” sevincinden “elini yüzüne vurup” nitekim normal dışı ve alışılmış şeylere aykırı birtakım söz ve fiiller dolayısı ile hanımların sevinç, hayret ve benzeri halleri esnasında böyle yaparlar. “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!)” Yani ben bir kocakarı iken nasıl benim oğlum olur? Çünkü ben kadınların doğumdan kesildikleri bir yaşa ulaşmış bulunuyorum. Üstelik kısır bir kadınım. Ben hiçbir şekilde çocuk doğurmaya elverişli bir yapıda değilim. O halde ortada çocuk sahibi olmak için her birisi tek başına mani olan iki engeli vardı. Üçüncü bir engeli de Hûd Sûresi’nde yer alan ve onun tarafından söylenen şu ifadelerde zikredilmektedir:“Şu eşim de bir ihtiyar iken ben mi (çocuk) doğuracak mışım? Doğrusu şaşılacak şey!”(Hûd, 11/72) 30. “Dediler ki: “(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur.” Yani bunu takdir edip hükme bağlayan Allah’tır. Allah’ın kudretinde ise hayret etmeyi gerektiren bir durum yoktur. “Şüphesiz ki O, Hakîmdir.” Her bir şeyi yerli yerine koyandır, hikmetle yapandır. “Alîmdir.” O’nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Siz de O’nun hükmüne teslim olun ve nimeti dolayısı ile O’na şükredin. 31. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” Niye geldiniz, ne istiyorsunuz? “dedi.” Çünkü o, gelenlerin Allah’ın önemli bazı işler için göndermiş olduğu elçileri olduklarını fark etmişti. 32. “Onlar da şöyle dediler: “Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa” Lût kavmine “gönderildik.” Onlar Allah’a ortak koşmakla, peygamberlerini yalanlamakla ve âlemler içinde kendilerinden daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapmakla büyük günahlar işlemişlerdir. 33-34. “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için. (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” Her taş, üzerinde o taşın isabet edeceği kişinin adı ile alâmetlenmiş idi. Çünkü bunlar haddi aşmış ve pek büyük günahlara düşmüş bir kavimdi. İbrahim aleyhisselam, Allah üzerlerinden azabı kaldırı ümidi ile Lût kavmi hakkında onlarla tartışmaya koyuldu. Ancak ona şöyle dendi:“Ey İbrahim! Bundan vazgeç! Çünkü Rabbinin emri gelmiştir. Onlara geri çevrilmeyecek bir azap gelip çatacaktır.”(Hûd, 11/76) 35-36. “Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık.” Bunlar ise Lût aleyhisselam’ın hanımı dışında kalan ev halkı idi. Hanımı ise helâk edilenlerden olmuştu. 37. “Orada can yakıcı azaptan korkanlar için” ibret alan, Yüce Allah’ın cezasının çetin olduğunu, peygamberlerinin ise doğru sözlü ve diğer peygamberleri tasdik edici olduklarını ortaya koyan “bir alâmet/ibret bıraktık.” Bu Kıssanın İçerdiği Bazı Hüküm ve Hikmetler: 1. Yüce Allah’ın kullarına hem iyi kimselerin hem de günahkâr kimselerin durumuna ait haberleri, onların durumları ile ibret almaları ve ne hale ulaştıklarını bilmeleri için anlatmış olmasında O’nun bir hikmetidir. 2. Yüce Allah’ın ilk önce İbrahim aleyhisselam’ın kıssasına yer vermesi, onun durumuna ihtimam gösterdiğini ve ona önem verdiğini gösteren bir husus olup bu, onun faziletine dair önemli bir işarettir. 3. Misafire ikramda bulunmak meşrudur. Bu, Yüce Allah'ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ümmetine, dinine tabi olmalarını emretmiş olduğu İbrahim el-Halîl’in sünnetlerindendir. Yüce Allah, burada onun misâfir ağırlamasını, ondan övgü ile söz ederek zikretmiştir. 4. Misâfire sözlü ve fiilî olarak çeşitli şekillerde ikramda bulunulur. Çünkü Allah, İbrahim aleyhisselam’ın misâfirlerini “ikrama/şerefe nail olmuş konuklar” olarak nitelendirmiştir ki, bu İbrahim aleyhisselam’ın onlara ikram ettiği anlamındadır. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam’ın onlara söz ve davranışları ile yaptığı ağırlamaları da devamla nakletmiştir. Onlar, aynı zamanda Allah nezdinde de ikrama nail olmuş şerefli kimselerdir. 5. İbrahim aleyhisselam’ın evi, kapısını çalanlar ve misâfirler için bir barınaktı. Çünkü onun yanına kendisinden izin almaksızın girerlerdi. Melekler ise önce selâm vermek sureti ile edep yolunu izlemeyi ihmal etmemişlerdir. O da onlardan daha kapsamlı ve daha kamil bir şekilde selâmlarını almıştır. Çünkü İbrahim aleyhisselam’ın onların selâmlarını isim cümlesi kalıbında almıştır ki bu da sübut ve sürekliliğe delâlet eder. 6. Bir kimsenin yanına geleni yahut da herhangi bir şekilde iş yaptığı kişiyi tanımak istemesi meşru bir şeydir. Çünkü bunun pek çok faydaları vardır. 7. İbrahim aleyhisselam oldukça edepli ve nazik ifadelerle konuşmuştur. Çünkü:“Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demiş ve “Siz de kimsiniz, ben sizi tanımıyorum” dememiştir. Her iki ifade arasındaki fark ise açıktır. 8. Misâfiri ağırlamakta eli çabuk tutmak gerekir. Çünkü iyiliğin hayırlısı çabuk olandır. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine ikram edeceği şeyleri getirmekte elini çabuk tutmuştur. 9. Mevcut misâfirden başkası için hazırlanmış ve hazır olarak kesilmiş olan bir hayvan, eğer gelen misâfirin önüne konacak olursa bu, hiçbir şekilde o misâfire değer vermeme anlamını taşımaz. Aksine bu da bir ikramdır. Nitekim İbrahim aleyhisselam böyle yapmış ve Allah da onun misâfirlerinin ikrama nail olmuş misâfirler olduğunu haber vermiştir. 10. Yüce Allah, Halili İbrahim aleyhisselam’a pek çok lütuf ve ikramlarda bulunmuştur. Yapacağı ikramın evinde bulunması, bu iş için çarşıya, komşulara veya başka bir kimseye başvurmayacak durumda olması da bunu göstermektedir. 11. İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine bizzat kendi hizmet etmiştir. O, hem Halilurrahman hem de misâfir ağırlayanların efendisidir. 12. O, onlara yapacağı ikramı onların bulundukları yere getirip önlerine yaklaştırmıştır. Ayrı bir yere koyup da onlara:“Buyrun” yahut “Buraya gelin” dememiştir. Çünkü onun yaptığı daha uygun ve daha güzeldir. 13. Misâfir ile güzel ve yumuşak konuşmak gerekir. Özellikle ona yemek takdim ederken böyle yapmalıdır. Çünkü İbrahim aleyhisselam çok ince bir üslûpla onları yemeğe davet ederken:“Buyurmaz mısınız?” demiş; “Haydi yiyin” veya benzeri sözler kullanmamıştır. Bunun yerine teklif etme anlamına gelen:“Buyurmaz mısınız?” şeklinde bir ifade kullanmıştır. O bakımdan ona uyan kimsenin de duruma uygun düşen güzel lafızlar kullanması gerekir. Misâfirlerine:“Buyurmaz mısınız, bize şeref vermez misiniz, lütfetmez misiniz” vb. gibi ifadelerle hitap etmek buna örnektir. 14. Herhangi bir sebep dolayısı ile birisi, birisinden korkarsa kendisinden korkulanın, onun korkusunu gidermesi, tedirginliğini giderecek, korkusunu kaldıracak ve ona güven verecek birtakım sözler söylemesi gerekir. Nitekim melekler İbrahim aleyhisselam’a kendilerinden korkması üzerine: “Korkma!” demişler ve ona onlardan korkmasının ardından o sevindirici müjdeyi bildirmişlerdir. 15. İbrahim aleyhisselam’ın hanımı Sara radıyallahu anha’nın bu müjdeye son derecede sevindiği anlaşılmaktadır. Çünkü o, alışılmadık bir şekilde çığlık atıp yüze vurmak gibi bir davranış göstermiştir. 16. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam ve onun hanımı Sâra’ya pek bilgili bir evlâtlarının olacağı müjdesini vermekle onlara büyük bir lütufta bulunmuştur.

Zariyat 51:37

24- İbrahim’in ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının haberi sana ulaştı mı? 25- Hani onlar, onun yanına girmişler ve:“Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da:“(Size de) selâm. Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demişti. 26- Hemen ailesinin yanına gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. 27- Onu önlerine yaklaştırıp:“Buyurmaz mısınız?” dedi. 28- (Yemediklerini görünce) içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da:“Korkma!” dediler ve ona çok bilgili bir oğul müjdesi verdiler. 29- Bunun üzerine hanımı bir çığlık ile geldi ve elini yüzüne vurup: “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!)” dedi. 30- Dediler ki:“(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur. Şüphesiz ki O, Hakîmdir, Alîmdir.” 31- İbrahim:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” dedi. 32- Onlar da şöyle dediler:“Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa gönderildik.” 33- “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için.” 34- “(Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” 35- Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. 36- Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık. 37- Orada can yakıcı azaptan korkanlar için bir de alâmet/ibret bıraktık. 24. “İbrahim’in” Yüce Allah’ın Lût kavmini helâk etmek üzere gönderip İbrahim aleyhisselam’a da uğramalarını emrettiği ve ona misâfir kılığında giden meleklerden oluşan “ikrama/şerefe nail olmuş konuklarının” o ilginç ve hayret verici “haberi ulaştı sana mı?” 25. “Hani onlar, onun yanına girmişler ve: “Selâm (ederiz)” demişlerdi. O da” onlara cevap olmak üzere: Size de “selâm” olsun, “Sizler tanıdık kimseler değilsiniz, demişti.” Yani ben sizi tanımıyorum. O nedenle bana kendinizi tanıtmanızı isterim? Ancak kendilerini tanıtmalarından sonra onları tanıyabilmişti. 26-27. “Hemen” hızlıca onları ağırlayacak bir ziyafet getirmek maksadı ile “ailesine gidip semiz bir dana (kebabı) getiriverdi. Onu önlerine yaklaştırıp” yemek üzere kendilerine takdim etti ve: “Buyurmaz mısınız? dedi.” 28. İbrahim aleyhisselam ellerinin buzağıya uzanmadığını görünce:“içinde onlardan yana bir korku hissetti. Onlar da: “Korkma!” dediler” ve ona niçin geldiklerini haber verdiler. “Ve ona çok bilgili bir oğul” olan İshak aleyhisselam’ın doğacağı “müjdesini verdiler.” 29. “Bunun üzerine” yani bu müjdeyi işitince “hanımı bir çığlık ile geldi ve” sevincinden “elini yüzüne vurup” nitekim normal dışı ve alışılmış şeylere aykırı birtakım söz ve fiiller dolayısı ile hanımların sevinç, hayret ve benzeri halleri esnasında böyle yaparlar. “Kısır bir kocakarı (iken çocuk mu doğuracakmışım!)” Yani ben bir kocakarı iken nasıl benim oğlum olur? Çünkü ben kadınların doğumdan kesildikleri bir yaşa ulaşmış bulunuyorum. Üstelik kısır bir kadınım. Ben hiçbir şekilde çocuk doğurmaya elverişli bir yapıda değilim. O halde ortada çocuk sahibi olmak için her birisi tek başına mani olan iki engeli vardı. Üçüncü bir engeli de Hûd Sûresi’nde yer alan ve onun tarafından söylenen şu ifadelerde zikredilmektedir:“Şu eşim de bir ihtiyar iken ben mi (çocuk) doğuracak mışım? Doğrusu şaşılacak şey!”(Hûd, 11/72) 30. “Dediler ki: “(Evet) Rabbin, böyle buyurmuştur.” Yani bunu takdir edip hükme bağlayan Allah’tır. Allah’ın kudretinde ise hayret etmeyi gerektiren bir durum yoktur. “Şüphesiz ki O, Hakîmdir.” Her bir şeyi yerli yerine koyandır, hikmetle yapandır. “Alîmdir.” O’nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır. Siz de O’nun hükmüne teslim olun ve nimeti dolayısı ile O’na şükredin. 31. İbrahim aleyhisselam onlara:“Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir?” Niye geldiniz, ne istiyorsunuz? “dedi.” Çünkü o, gelenlerin Allah’ın önemli bazı işler için göndermiş olduğu elçileri olduklarını fark etmişti. 32. “Onlar da şöyle dediler: “Gerçek şu ki biz günahkâr bir topluluğa” Lût kavmine “gönderildik.” Onlar Allah’a ortak koşmakla, peygamberlerini yalanlamakla ve âlemler içinde kendilerinden daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapmakla büyük günahlar işlemişlerdir. 33-34. “Üzerlerine (pişmiş) çamurdan taşlar yağdırmak için. (Bu taşlar) Rabbin katında haddi aşanlar için işaretlenmiştir.” Her taş, üzerinde o taşın isabet edeceği kişinin adı ile alâmetlenmiş idi. Çünkü bunlar haddi aşmış ve pek büyük günahlara düşmüş bir kavimdi. İbrahim aleyhisselam, Allah üzerlerinden azabı kaldırı ümidi ile Lût kavmi hakkında onlarla tartışmaya koyuldu. Ancak ona şöyle dendi:“Ey İbrahim! Bundan vazgeç! Çünkü Rabbinin emri gelmiştir. Onlara geri çevrilmeyecek bir azap gelip çatacaktır.”(Hûd, 11/76) 35-36. “Nihayet Biz o (şehirde) bulunan mü’minleri çıkardık. Ama orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık.” Bunlar ise Lût aleyhisselam’ın hanımı dışında kalan ev halkı idi. Hanımı ise helâk edilenlerden olmuştu. 37. “Orada can yakıcı azaptan korkanlar için” ibret alan, Yüce Allah’ın cezasının çetin olduğunu, peygamberlerinin ise doğru sözlü ve diğer peygamberleri tasdik edici olduklarını ortaya koyan “bir alâmet/ibret bıraktık.” Bu Kıssanın İçerdiği Bazı Hüküm ve Hikmetler: 1. Yüce Allah’ın kullarına hem iyi kimselerin hem de günahkâr kimselerin durumuna ait haberleri, onların durumları ile ibret almaları ve ne hale ulaştıklarını bilmeleri için anlatmış olmasında O’nun bir hikmetidir. 2. Yüce Allah’ın ilk önce İbrahim aleyhisselam’ın kıssasına yer vermesi, onun durumuna ihtimam gösterdiğini ve ona önem verdiğini gösteren bir husus olup bu, onun faziletine dair önemli bir işarettir. 3. Misafire ikramda bulunmak meşrudur. Bu, Yüce Allah'ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve ümmetine, dinine tabi olmalarını emretmiş olduğu İbrahim el-Halîl’in sünnetlerindendir. Yüce Allah, burada onun misâfir ağırlamasını, ondan övgü ile söz ederek zikretmiştir. 4. Misâfire sözlü ve fiilî olarak çeşitli şekillerde ikramda bulunulur. Çünkü Allah, İbrahim aleyhisselam’ın misâfirlerini “ikrama/şerefe nail olmuş konuklar” olarak nitelendirmiştir ki, bu İbrahim aleyhisselam’ın onlara ikram ettiği anlamındadır. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam’ın onlara söz ve davranışları ile yaptığı ağırlamaları da devamla nakletmiştir. Onlar, aynı zamanda Allah nezdinde de ikrama nail olmuş şerefli kimselerdir. 5. İbrahim aleyhisselam’ın evi, kapısını çalanlar ve misâfirler için bir barınaktı. Çünkü onun yanına kendisinden izin almaksızın girerlerdi. Melekler ise önce selâm vermek sureti ile edep yolunu izlemeyi ihmal etmemişlerdir. O da onlardan daha kapsamlı ve daha kamil bir şekilde selâmlarını almıştır. Çünkü İbrahim aleyhisselam’ın onların selâmlarını isim cümlesi kalıbında almıştır ki bu da sübut ve sürekliliğe delâlet eder. 6. Bir kimsenin yanına geleni yahut da herhangi bir şekilde iş yaptığı kişiyi tanımak istemesi meşru bir şeydir. Çünkü bunun pek çok faydaları vardır. 7. İbrahim aleyhisselam oldukça edepli ve nazik ifadelerle konuşmuştur. Çünkü:“Sizler tanıdık kimseler değilsiniz” demiş ve “Siz de kimsiniz, ben sizi tanımıyorum” dememiştir. Her iki ifade arasındaki fark ise açıktır. 8. Misâfiri ağırlamakta eli çabuk tutmak gerekir. Çünkü iyiliğin hayırlısı çabuk olandır. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine ikram edeceği şeyleri getirmekte elini çabuk tutmuştur. 9. Mevcut misâfirden başkası için hazırlanmış ve hazır olarak kesilmiş olan bir hayvan, eğer gelen misâfirin önüne konacak olursa bu, hiçbir şekilde o misâfire değer vermeme anlamını taşımaz. Aksine bu da bir ikramdır. Nitekim İbrahim aleyhisselam böyle yapmış ve Allah da onun misâfirlerinin ikrama nail olmuş misâfirler olduğunu haber vermiştir. 10. Yüce Allah, Halili İbrahim aleyhisselam’a pek çok lütuf ve ikramlarda bulunmuştur. Yapacağı ikramın evinde bulunması, bu iş için çarşıya, komşulara veya başka bir kimseye başvurmayacak durumda olması da bunu göstermektedir. 11. İbrahim aleyhisselam, misâfirlerine bizzat kendi hizmet etmiştir. O, hem Halilurrahman hem de misâfir ağırlayanların efendisidir. 12. O, onlara yapacağı ikramı onların bulundukları yere getirip önlerine yaklaştırmıştır. Ayrı bir yere koyup da onlara:“Buyrun” yahut “Buraya gelin” dememiştir. Çünkü onun yaptığı daha uygun ve daha güzeldir. 13. Misâfir ile güzel ve yumuşak konuşmak gerekir. Özellikle ona yemek takdim ederken böyle yapmalıdır. Çünkü İbrahim aleyhisselam çok ince bir üslûpla onları yemeğe davet ederken:“Buyurmaz mısınız?” demiş; “Haydi yiyin” veya benzeri sözler kullanmamıştır. Bunun yerine teklif etme anlamına gelen:“Buyurmaz mısınız?” şeklinde bir ifade kullanmıştır. O bakımdan ona uyan kimsenin de duruma uygun düşen güzel lafızlar kullanması gerekir. Misâfirlerine:“Buyurmaz mısınız, bize şeref vermez misiniz, lütfetmez misiniz” vb. gibi ifadelerle hitap etmek buna örnektir. 14. Herhangi bir sebep dolayısı ile birisi, birisinden korkarsa kendisinden korkulanın, onun korkusunu gidermesi, tedirginliğini giderecek, korkusunu kaldıracak ve ona güven verecek birtakım sözler söylemesi gerekir. Nitekim melekler İbrahim aleyhisselam’a kendilerinden korkması üzerine: “Korkma!” demişler ve ona onlardan korkmasının ardından o sevindirici müjdeyi bildirmişlerdir. 15. İbrahim aleyhisselam’ın hanımı Sara radıyallahu anha’nın bu müjdeye son derecede sevindiği anlaşılmaktadır. Çünkü o, alışılmadık bir şekilde çığlık atıp yüze vurmak gibi bir davranış göstermiştir. 16. Yüce Allah, İbrahim aleyhisselam ve onun hanımı Sâra’ya pek bilgili bir evlâtlarının olacağı müjdesini vermekle onlara büyük bir lütufta bulunmuştur.

Zariyat 51:38

38- Mûsâ (kıssasında da bir ibret vardır). Hani O’nu apaçık bir delil ile Firavun’a göndermiştik. 39- O ise gücüne aldanıp yüz çevirdi ve:“O, ya sihirbaz ya da delidir” dedi. 40- Bunun üzerine biz de onu ve ordularını yakalayıp denize attık. Zira o, suçluydu. 38-39. “Mûsâ (kıssasında da bir ibret vardır)” Allah’ın onunla Firavun’a ve çevresindeki ileri gelenlere göndermiş olduğu apaçık âyetler ile üstün mucizelerde de can yakıcı azaptan korkan kimseler için bir ibret vardır. Mûsâ aleyhisselam bu apaçık belgeleri getirince Firavun “gücüne aldanıp yüz çevirdi” haktan yüz çevirdi ve ona dönüp bakmadı bile. Ona en ileri derecede dil uzatarak:“O, ya sihirbaz ya da delidir, dedi.” Yani Mûsâ’nın getirdiği ya hak ile hiçbir ilgisi bulunmayan bir büyü ve göz boyamadır yahut da o, akılsız olduğundan dolayı yaptıklarından sorumlu tutulmayacak bir delidir. Halbuki onlar, özellikle de Firavun, Mûsâ aleyhisselam’ın doğru sözlü olduğunu biliyorlardı. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kalpleri onlara inandığı halde zulüm ve büyüklenmeleri sebebi ile onları inkâr ettiler.”(en-Neml, 27/14) Mûsâ aleyhisselam da Firavun’a şunları söylemişti: “Andolsun ki bunları birer ibret olmak üzere göklerin ve yerin Rabbinden başka kimsenin indirmediğini bilmişsindir.”(el-İsrâ, 17/102) 40. “Bunun üzerine biz de onu ve ordularını yakalayıp denize attık. Zira o, suçluydu.” Yani günahkâr, azgın ve Allah’a karşı dikkafalılık eden biriydi. Bu nedenle Allah, onu pek güçlü ve pek mukdedir olanın yakalayışı ile yakaladı.

Zariyat 51:39

38- Mûsâ (kıssasında da bir ibret vardır). Hani O’nu apaçık bir delil ile Firavun’a göndermiştik. 39- O ise gücüne aldanıp yüz çevirdi ve:“O, ya sihirbaz ya da delidir” dedi. 40- Bunun üzerine biz de onu ve ordularını yakalayıp denize attık. Zira o, suçluydu. 38-39. “Mûsâ (kıssasında da bir ibret vardır)” Allah’ın onunla Firavun’a ve çevresindeki ileri gelenlere göndermiş olduğu apaçık âyetler ile üstün mucizelerde de can yakıcı azaptan korkan kimseler için bir ibret vardır. Mûsâ aleyhisselam bu apaçık belgeleri getirince Firavun “gücüne aldanıp yüz çevirdi” haktan yüz çevirdi ve ona dönüp bakmadı bile. Ona en ileri derecede dil uzatarak:“O, ya sihirbaz ya da delidir, dedi.” Yani Mûsâ’nın getirdiği ya hak ile hiçbir ilgisi bulunmayan bir büyü ve göz boyamadır yahut da o, akılsız olduğundan dolayı yaptıklarından sorumlu tutulmayacak bir delidir. Halbuki onlar, özellikle de Firavun, Mûsâ aleyhisselam’ın doğru sözlü olduğunu biliyorlardı. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kalpleri onlara inandığı halde zulüm ve büyüklenmeleri sebebi ile onları inkâr ettiler.”(en-Neml, 27/14) Mûsâ aleyhisselam da Firavun’a şunları söylemişti: “Andolsun ki bunları birer ibret olmak üzere göklerin ve yerin Rabbinden başka kimsenin indirmediğini bilmişsindir.”(el-İsrâ, 17/102) 40. “Bunun üzerine biz de onu ve ordularını yakalayıp denize attık. Zira o, suçluydu.” Yani günahkâr, azgın ve Allah’a karşı dikkafalılık eden biriydi. Bu nedenle Allah, onu pek güçlü ve pek mukdedir olanın yakalayışı ile yakaladı.

Zariyat 51:40

38- Mûsâ (kıssasında da bir ibret vardır). Hani O’nu apaçık bir delil ile Firavun’a göndermiştik. 39- O ise gücüne aldanıp yüz çevirdi ve:“O, ya sihirbaz ya da delidir” dedi. 40- Bunun üzerine biz de onu ve ordularını yakalayıp denize attık. Zira o, suçluydu. 38-39. “Mûsâ (kıssasında da bir ibret vardır)” Allah’ın onunla Firavun’a ve çevresindeki ileri gelenlere göndermiş olduğu apaçık âyetler ile üstün mucizelerde de can yakıcı azaptan korkan kimseler için bir ibret vardır. Mûsâ aleyhisselam bu apaçık belgeleri getirince Firavun “gücüne aldanıp yüz çevirdi” haktan yüz çevirdi ve ona dönüp bakmadı bile. Ona en ileri derecede dil uzatarak:“O, ya sihirbaz ya da delidir, dedi.” Yani Mûsâ’nın getirdiği ya hak ile hiçbir ilgisi bulunmayan bir büyü ve göz boyamadır yahut da o, akılsız olduğundan dolayı yaptıklarından sorumlu tutulmayacak bir delidir. Halbuki onlar, özellikle de Firavun, Mûsâ aleyhisselam’ın doğru sözlü olduğunu biliyorlardı. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kalpleri onlara inandığı halde zulüm ve büyüklenmeleri sebebi ile onları inkâr ettiler.”(en-Neml, 27/14) Mûsâ aleyhisselam da Firavun’a şunları söylemişti: “Andolsun ki bunları birer ibret olmak üzere göklerin ve yerin Rabbinden başka kimsenin indirmediğini bilmişsindir.”(el-İsrâ, 17/102) 40. “Bunun üzerine biz de onu ve ordularını yakalayıp denize attık. Zira o, suçluydu.” Yani günahkâr, azgın ve Allah’a karşı dikkafalılık eden biriydi. Bu nedenle Allah, onu pek güçlü ve pek mukdedir olanın yakalayışı ile yakaladı.

Zariyat 51:41

41- Âd kavminde de. Hani onların üzerine o kısır/hayırsız rüzgarı göndermiştik. 42- O (rüzgar), üzerinden geçtiği hiçbir şeyi sağlam bırakmıyor, un ufak ediyordu. 41. Bilinen bir kabile olan “Âd kavminde de” onlar için bir ibret vardır. “Hani onların üzerine” peygamberleri Hûd aleyhisselam’ı yalanladıkları vakit “o kısır/hayırsız rüzgarı göndermiştik.” 42. “O (rüzgar), üzerinden geçtiği hiçbir şeyi sağlam bırakmıyor, un ufak ediyordu.” Yani çürümüş kemiklere benzetiyordu. Güçlerine ve çetin kimseler olmalarına rağmen onları helâk etmesi, helâk edenin kuvvetinin ve kudretinin kemâline bir delildir. Yine bu, hiçbir şeyin O’nu âciz bırakamayacağını ve O’nun kendisine karşı gelip isyan edenlerden intikam alıcı olduğunu göstermektedir.

Zariyat 51:42

41- Âd kavminde de. Hani onların üzerine o kısır/hayırsız rüzgarı göndermiştik. 42- O (rüzgar), üzerinden geçtiği hiçbir şeyi sağlam bırakmıyor, un ufak ediyordu. 41. Bilinen bir kabile olan “Âd kavminde de” onlar için bir ibret vardır. “Hani onların üzerine” peygamberleri Hûd aleyhisselam’ı yalanladıkları vakit “o kısır/hayırsız rüzgarı göndermiştik.” 42. “O (rüzgar), üzerinden geçtiği hiçbir şeyi sağlam bırakmıyor, un ufak ediyordu.” Yani çürümüş kemiklere benzetiyordu. Güçlerine ve çetin kimseler olmalarına rağmen onları helâk etmesi, helâk edenin kuvvetinin ve kudretinin kemâline bir delildir. Yine bu, hiçbir şeyin O’nu âciz bırakamayacağını ve O’nun kendisine karşı gelip isyan edenlerden intikam alıcı olduğunu göstermektedir.

Zariyat 51:43

43- Semûd’da da. Hani onlara:“Bir süreye kadar (dünyadan) faydalanın (bakalım)” denilmişti. 44- Onlar da Rablerinin emrine uymayıp azgınlık ettiler. Bu yüzden kendi gözleri önünde o yıldırım onları yakalayıverdi. 45- Artık ne ayağa kalkabildiler, ne de kendilerini kurtarabildiler. 43-44. “Semûd’da da” pek büyük bir ibret vardır. Allah onlara Salih aleyhisselam’ı peygamber olarak göndermiş, onlar da onu yalanlamış ve ona karşı inatla direnmişlerdi. Allah insanların gözlerini ve basiretlerini açacak bir mucize olmak üzere ona dişi deveyi göndermişti. Ancak bu da onların inatla başkaldırışlarından ve nefretle uzaklaşmalarından başka bir şeylerini artırmadı. “Bu yüzden kendi gözleri önünde” gözleri ile başlarına gelen cezaya bakarlarken “o yıldırım” yani helâk edici pek büyük ve korkunç bir çığlık “onları yakalayıverdi.” 45. “Artık ne ayağa kalkabildiler” ve böylelikle azaptan kaçabildiler “ne de kendilerini kurtarabildiler.”

Zariyat 51:44

43- Semûd’da da. Hani onlara:“Bir süreye kadar (dünyadan) faydalanın (bakalım)” denilmişti. 44- Onlar da Rablerinin emrine uymayıp azgınlık ettiler. Bu yüzden kendi gözleri önünde o yıldırım onları yakalayıverdi. 45- Artık ne ayağa kalkabildiler, ne de kendilerini kurtarabildiler. 43-44. “Semûd’da da” pek büyük bir ibret vardır. Allah onlara Salih aleyhisselam’ı peygamber olarak göndermiş, onlar da onu yalanlamış ve ona karşı inatla direnmişlerdi. Allah insanların gözlerini ve basiretlerini açacak bir mucize olmak üzere ona dişi deveyi göndermişti. Ancak bu da onların inatla başkaldırışlarından ve nefretle uzaklaşmalarından başka bir şeylerini artırmadı. “Bu yüzden kendi gözleri önünde” gözleri ile başlarına gelen cezaya bakarlarken “o yıldırım” yani helâk edici pek büyük ve korkunç bir çığlık “onları yakalayıverdi.” 45. “Artık ne ayağa kalkabildiler” ve böylelikle azaptan kaçabildiler “ne de kendilerini kurtarabildiler.”

Zariyat 51:45

43- Semûd’da da. Hani onlara:“Bir süreye kadar (dünyadan) faydalanın (bakalım)” denilmişti. 44- Onlar da Rablerinin emrine uymayıp azgınlık ettiler. Bu yüzden kendi gözleri önünde o yıldırım onları yakalayıverdi. 45- Artık ne ayağa kalkabildiler, ne de kendilerini kurtarabildiler. 43-44. “Semûd’da da” pek büyük bir ibret vardır. Allah onlara Salih aleyhisselam’ı peygamber olarak göndermiş, onlar da onu yalanlamış ve ona karşı inatla direnmişlerdi. Allah insanların gözlerini ve basiretlerini açacak bir mucize olmak üzere ona dişi deveyi göndermişti. Ancak bu da onların inatla başkaldırışlarından ve nefretle uzaklaşmalarından başka bir şeylerini artırmadı. “Bu yüzden kendi gözleri önünde” gözleri ile başlarına gelen cezaya bakarlarken “o yıldırım” yani helâk edici pek büyük ve korkunç bir çığlık “onları yakalayıverdi.” 45. “Artık ne ayağa kalkabildiler” ve böylelikle azaptan kaçabildiler “ne de kendilerini kurtarabildiler.”

Zariyat 51:46

46- Daha önce de Nûh kavmini (helak etmiştik). Çünkü onlar, fâsık bir kavim idiler. 46. Yani Nûh aleyhisselam’ı yalanlayıp Allah’ın emrinin dışına çıkmaları üzerine Allah’ın Nûh kavmine yaptıkları da aynı böyledir. Allah, onların üzerine gökten ve yerden bol miktarda sular gönderdi. Onlardan tek bir kişi kalmamak üzere hepsini suda boğdu. Kâfirlerden yeryüzünde dönüp dolaşan bir şahıs dahi kalmadı. İşte Allah’ın kendisine isyan edenlere uygulayageldiği sünneti/kanunu budur.

Zariyat 51:47

47- Biz göğü büyük bir kudretle bina ettik ve şüphesiz biz genişlik vereniz. 48- Yeryüzünü de yayıp döşedik ki hem de ne güzel döşedik! 49- Her şeyden de çift çift yarattık. Belki düşünüp öğüt alırsınız. 50- “O halde Allah’a kaçın. Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” 51- “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmeyin. Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” 47. Yüce Allah, pek büyük kudretini beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Biz göğü” pek büyük bir “kudretle bina ettik.” Onu yarattık ve sapasağlam kıldık. Onu yeryüzüne ve üzerindekilere bir tavan yaptık. “Ve şüphesiz Biz” onun ucuna bucağına, etrafına “genişlik vereniz.” Aynı şekilde bizler rızık ile de kullarımıza genişlik verenleriz. Öyle ki Allah, ıpıssız ve kurak çöllerde, denizin dalgaları içinde, ulvi ve süfli âlemin bucaklarında, kendisine yeterli rızık ulaşmadık ve ihtiyacına yetecek kadar ihsanları ulaştırmadık hiçbir canlı bırakmamıştır. Cömertlik ve ihsanı bütün mahlukatı kuşatan Allah’ın şanı ne yücedir! Rahmeti bütün yaratıkları kapsayan Allah’ın şanı ne mübarektir! 48. “Yeryüzünü de yayıp döşedik.” Yani Biz orayı insanlara bir döşek kıldık. Böylece onlar orada meskenler yapmak, ağaç dikmek, ekin ekmek, oturmak, ekip-biçmek, istedikleri yerlere ulaştıran yolları izlemek gibi maslahatlarına olan her bir hususu gerçekleştirmek imkânına sahip oldular. Döşek, bazen her bakımdan kendisinden yararlanılmaya elverişli olabildiği gibi, bazen de bazı yönleri ile elverişli, bazı yönleri ile elverişsiz olabilir. Bundan ötürü Yüce Allah, yeryüzünü en mükemmel ve en güzel şekilde döşemiş olduğunu haber vermekte ve bundan dolayı kendi zatını överek:“hem de ne güzel döşedik!” buyurmaktadır ki O, hikmet ve rahmetinin gerektirdiği şekilde yeryüzünü kullarının menfaatine olmak üzere döşemiştir. 49. “Her şeyden de çift çift yarattık.” Bütün canlı türlerinden erkek ve dişi olmak üzere iki sınıf yarattık. “Belki düşünüp öğüt alırsınız.” Allah’ın size ihsan etmiş olduğu nimetlerini takdir eder ve bunlardaki hikmet üzerinde iyice düşünürsünüz. Çünkü O, bütün canlı türlerinin varlıklarını devam ettirebilmesi için gerekli sebepleri yaratmıştır. Bu varlıkları geliştirmek, onları hizmetlerinizde kullanmak için ve onları besleyesiniz diye böyle yapmıştır. Bunun neticesinde de sizler, pek çok menfaatler elde edersiniz. 50. Yüce Allah, kullarını kendisinden korkmayı, kendisine yönelmeyi gerektiren ibret ve delilleri üzerinde dikkatle düşünmeye davet ettikten sonra bundan kastedilen hususu emretmektedir ki o da Yüce Allah’a ibadettir. Yani gizli olsun, açık olsun Allah’ın sevmediği ve hoşlanmadığı şeylerden, gizli olsun, açık olsun O’nun sevdiği şeylere kaçın. Cehaletten ilme, küfürden imana, isyandan itaate, gafletten zikre (O’nu anıp hatırlamaya) kaçın. Bunları eksiksiz olarak yerine getiren bir kimse, dini tamamen yerine getirmiş, korktuğu şeylerden uzak kalmış, bütün istek ve maksatlarını elde etmiş olur. Yüce Allah’ın kendisine yönelişi “kaçış” diye adlandırması, O’ndan başkasına yönelişte her türlü tehlikenin, korkulacak ve hoşlanılmayacak şeylerin olması dolayısıyladır. Allah’a yönelişte ise her çeşit sevinç, güvenlik, neşe, mutluluk ve kurtuluş vardır. O nedenle kul, Allah’ın kaza ve kaderinden yine Allah’ın kaza ve kaderine kaçar. Korkulan her şeyden kaçılır, ancak Yüce Allah hariç. Çünkü O’ndan ne kadar korkulursa o kadar O’na kaçılır. “Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” Allah’ın azabı ile sizi korkutup uyarıyorum ve benim korkutup uyarmam gâyet açıktır. 51. “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmeyin.” İşte bu da Allah’a kaçışa dahildir. Hatta Allah’a kaçışın temelidir. Kul, Allah’tan başka birtakım putları, kabirleri, türbeleri veya bunlara benzer Allah’tan başka kendisine ibadet edilen her türlü varlığı ilâh edinmekten kaçar ve ibadetini yalnız Rabbi olan Allah’a yapar; yalnız O’ndan korkar, O’ndan ümid eder, O’na dua eder ve O’na yönelir.

Zariyat 51:48

47- Biz göğü büyük bir kudretle bina ettik ve şüphesiz biz genişlik vereniz. 48- Yeryüzünü de yayıp döşedik ki hem de ne güzel döşedik! 49- Her şeyden de çift çift yarattık. Belki düşünüp öğüt alırsınız. 50- “O halde Allah’a kaçın. Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” 51- “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmeyin. Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” 47. Yüce Allah, pek büyük kudretini beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Biz göğü” pek büyük bir “kudretle bina ettik.” Onu yarattık ve sapasağlam kıldık. Onu yeryüzüne ve üzerindekilere bir tavan yaptık. “Ve şüphesiz Biz” onun ucuna bucağına, etrafına “genişlik vereniz.” Aynı şekilde bizler rızık ile de kullarımıza genişlik verenleriz. Öyle ki Allah, ıpıssız ve kurak çöllerde, denizin dalgaları içinde, ulvi ve süfli âlemin bucaklarında, kendisine yeterli rızık ulaşmadık ve ihtiyacına yetecek kadar ihsanları ulaştırmadık hiçbir canlı bırakmamıştır. Cömertlik ve ihsanı bütün mahlukatı kuşatan Allah’ın şanı ne yücedir! Rahmeti bütün yaratıkları kapsayan Allah’ın şanı ne mübarektir! 48. “Yeryüzünü de yayıp döşedik.” Yani Biz orayı insanlara bir döşek kıldık. Böylece onlar orada meskenler yapmak, ağaç dikmek, ekin ekmek, oturmak, ekip-biçmek, istedikleri yerlere ulaştıran yolları izlemek gibi maslahatlarına olan her bir hususu gerçekleştirmek imkânına sahip oldular. Döşek, bazen her bakımdan kendisinden yararlanılmaya elverişli olabildiği gibi, bazen de bazı yönleri ile elverişli, bazı yönleri ile elverişsiz olabilir. Bundan ötürü Yüce Allah, yeryüzünü en mükemmel ve en güzel şekilde döşemiş olduğunu haber vermekte ve bundan dolayı kendi zatını överek:“hem de ne güzel döşedik!” buyurmaktadır ki O, hikmet ve rahmetinin gerektirdiği şekilde yeryüzünü kullarının menfaatine olmak üzere döşemiştir. 49. “Her şeyden de çift çift yarattık.” Bütün canlı türlerinden erkek ve dişi olmak üzere iki sınıf yarattık. “Belki düşünüp öğüt alırsınız.” Allah’ın size ihsan etmiş olduğu nimetlerini takdir eder ve bunlardaki hikmet üzerinde iyice düşünürsünüz. Çünkü O, bütün canlı türlerinin varlıklarını devam ettirebilmesi için gerekli sebepleri yaratmıştır. Bu varlıkları geliştirmek, onları hizmetlerinizde kullanmak için ve onları besleyesiniz diye böyle yapmıştır. Bunun neticesinde de sizler, pek çok menfaatler elde edersiniz. 50. Yüce Allah, kullarını kendisinden korkmayı, kendisine yönelmeyi gerektiren ibret ve delilleri üzerinde dikkatle düşünmeye davet ettikten sonra bundan kastedilen hususu emretmektedir ki o da Yüce Allah’a ibadettir. Yani gizli olsun, açık olsun Allah’ın sevmediği ve hoşlanmadığı şeylerden, gizli olsun, açık olsun O’nun sevdiği şeylere kaçın. Cehaletten ilme, küfürden imana, isyandan itaate, gafletten zikre (O’nu anıp hatırlamaya) kaçın. Bunları eksiksiz olarak yerine getiren bir kimse, dini tamamen yerine getirmiş, korktuğu şeylerden uzak kalmış, bütün istek ve maksatlarını elde etmiş olur. Yüce Allah’ın kendisine yönelişi “kaçış” diye adlandırması, O’ndan başkasına yönelişte her türlü tehlikenin, korkulacak ve hoşlanılmayacak şeylerin olması dolayısıyladır. Allah’a yönelişte ise her çeşit sevinç, güvenlik, neşe, mutluluk ve kurtuluş vardır. O nedenle kul, Allah’ın kaza ve kaderinden yine Allah’ın kaza ve kaderine kaçar. Korkulan her şeyden kaçılır, ancak Yüce Allah hariç. Çünkü O’ndan ne kadar korkulursa o kadar O’na kaçılır. “Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” Allah’ın azabı ile sizi korkutup uyarıyorum ve benim korkutup uyarmam gâyet açıktır. 51. “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmeyin.” İşte bu da Allah’a kaçışa dahildir. Hatta Allah’a kaçışın temelidir. Kul, Allah’tan başka birtakım putları, kabirleri, türbeleri veya bunlara benzer Allah’tan başka kendisine ibadet edilen her türlü varlığı ilâh edinmekten kaçar ve ibadetini yalnız Rabbi olan Allah’a yapar; yalnız O’ndan korkar, O’ndan ümid eder, O’na dua eder ve O’na yönelir.

Zariyat 51:49

47- Biz göğü büyük bir kudretle bina ettik ve şüphesiz biz genişlik vereniz. 48- Yeryüzünü de yayıp döşedik ki hem de ne güzel döşedik! 49- Her şeyden de çift çift yarattık. Belki düşünüp öğüt alırsınız. 50- “O halde Allah’a kaçın. Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” 51- “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmeyin. Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” 47. Yüce Allah, pek büyük kudretini beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Biz göğü” pek büyük bir “kudretle bina ettik.” Onu yarattık ve sapasağlam kıldık. Onu yeryüzüne ve üzerindekilere bir tavan yaptık. “Ve şüphesiz Biz” onun ucuna bucağına, etrafına “genişlik vereniz.” Aynı şekilde bizler rızık ile de kullarımıza genişlik verenleriz. Öyle ki Allah, ıpıssız ve kurak çöllerde, denizin dalgaları içinde, ulvi ve süfli âlemin bucaklarında, kendisine yeterli rızık ulaşmadık ve ihtiyacına yetecek kadar ihsanları ulaştırmadık hiçbir canlı bırakmamıştır. Cömertlik ve ihsanı bütün mahlukatı kuşatan Allah’ın şanı ne yücedir! Rahmeti bütün yaratıkları kapsayan Allah’ın şanı ne mübarektir! 48. “Yeryüzünü de yayıp döşedik.” Yani Biz orayı insanlara bir döşek kıldık. Böylece onlar orada meskenler yapmak, ağaç dikmek, ekin ekmek, oturmak, ekip-biçmek, istedikleri yerlere ulaştıran yolları izlemek gibi maslahatlarına olan her bir hususu gerçekleştirmek imkânına sahip oldular. Döşek, bazen her bakımdan kendisinden yararlanılmaya elverişli olabildiği gibi, bazen de bazı yönleri ile elverişli, bazı yönleri ile elverişsiz olabilir. Bundan ötürü Yüce Allah, yeryüzünü en mükemmel ve en güzel şekilde döşemiş olduğunu haber vermekte ve bundan dolayı kendi zatını överek:“hem de ne güzel döşedik!” buyurmaktadır ki O, hikmet ve rahmetinin gerektirdiği şekilde yeryüzünü kullarının menfaatine olmak üzere döşemiştir. 49. “Her şeyden de çift çift yarattık.” Bütün canlı türlerinden erkek ve dişi olmak üzere iki sınıf yarattık. “Belki düşünüp öğüt alırsınız.” Allah’ın size ihsan etmiş olduğu nimetlerini takdir eder ve bunlardaki hikmet üzerinde iyice düşünürsünüz. Çünkü O, bütün canlı türlerinin varlıklarını devam ettirebilmesi için gerekli sebepleri yaratmıştır. Bu varlıkları geliştirmek, onları hizmetlerinizde kullanmak için ve onları besleyesiniz diye böyle yapmıştır. Bunun neticesinde de sizler, pek çok menfaatler elde edersiniz. 50. Yüce Allah, kullarını kendisinden korkmayı, kendisine yönelmeyi gerektiren ibret ve delilleri üzerinde dikkatle düşünmeye davet ettikten sonra bundan kastedilen hususu emretmektedir ki o da Yüce Allah’a ibadettir. Yani gizli olsun, açık olsun Allah’ın sevmediği ve hoşlanmadığı şeylerden, gizli olsun, açık olsun O’nun sevdiği şeylere kaçın. Cehaletten ilme, küfürden imana, isyandan itaate, gafletten zikre (O’nu anıp hatırlamaya) kaçın. Bunları eksiksiz olarak yerine getiren bir kimse, dini tamamen yerine getirmiş, korktuğu şeylerden uzak kalmış, bütün istek ve maksatlarını elde etmiş olur. Yüce Allah’ın kendisine yönelişi “kaçış” diye adlandırması, O’ndan başkasına yönelişte her türlü tehlikenin, korkulacak ve hoşlanılmayacak şeylerin olması dolayısıyladır. Allah’a yönelişte ise her çeşit sevinç, güvenlik, neşe, mutluluk ve kurtuluş vardır. O nedenle kul, Allah’ın kaza ve kaderinden yine Allah’ın kaza ve kaderine kaçar. Korkulan her şeyden kaçılır, ancak Yüce Allah hariç. Çünkü O’ndan ne kadar korkulursa o kadar O’na kaçılır. “Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” Allah’ın azabı ile sizi korkutup uyarıyorum ve benim korkutup uyarmam gâyet açıktır. 51. “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmeyin.” İşte bu da Allah’a kaçışa dahildir. Hatta Allah’a kaçışın temelidir. Kul, Allah’tan başka birtakım putları, kabirleri, türbeleri veya bunlara benzer Allah’tan başka kendisine ibadet edilen her türlü varlığı ilâh edinmekten kaçar ve ibadetini yalnız Rabbi olan Allah’a yapar; yalnız O’ndan korkar, O’ndan ümid eder, O’na dua eder ve O’na yönelir.

Zariyat 51:50

47- Biz göğü büyük bir kudretle bina ettik ve şüphesiz biz genişlik vereniz. 48- Yeryüzünü de yayıp döşedik ki hem de ne güzel döşedik! 49- Her şeyden de çift çift yarattık. Belki düşünüp öğüt alırsınız. 50- “O halde Allah’a kaçın. Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” 51- “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmeyin. Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” 47. Yüce Allah, pek büyük kudretini beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Biz göğü” pek büyük bir “kudretle bina ettik.” Onu yarattık ve sapasağlam kıldık. Onu yeryüzüne ve üzerindekilere bir tavan yaptık. “Ve şüphesiz Biz” onun ucuna bucağına, etrafına “genişlik vereniz.” Aynı şekilde bizler rızık ile de kullarımıza genişlik verenleriz. Öyle ki Allah, ıpıssız ve kurak çöllerde, denizin dalgaları içinde, ulvi ve süfli âlemin bucaklarında, kendisine yeterli rızık ulaşmadık ve ihtiyacına yetecek kadar ihsanları ulaştırmadık hiçbir canlı bırakmamıştır. Cömertlik ve ihsanı bütün mahlukatı kuşatan Allah’ın şanı ne yücedir! Rahmeti bütün yaratıkları kapsayan Allah’ın şanı ne mübarektir! 48. “Yeryüzünü de yayıp döşedik.” Yani Biz orayı insanlara bir döşek kıldık. Böylece onlar orada meskenler yapmak, ağaç dikmek, ekin ekmek, oturmak, ekip-biçmek, istedikleri yerlere ulaştıran yolları izlemek gibi maslahatlarına olan her bir hususu gerçekleştirmek imkânına sahip oldular. Döşek, bazen her bakımdan kendisinden yararlanılmaya elverişli olabildiği gibi, bazen de bazı yönleri ile elverişli, bazı yönleri ile elverişsiz olabilir. Bundan ötürü Yüce Allah, yeryüzünü en mükemmel ve en güzel şekilde döşemiş olduğunu haber vermekte ve bundan dolayı kendi zatını överek:“hem de ne güzel döşedik!” buyurmaktadır ki O, hikmet ve rahmetinin gerektirdiği şekilde yeryüzünü kullarının menfaatine olmak üzere döşemiştir. 49. “Her şeyden de çift çift yarattık.” Bütün canlı türlerinden erkek ve dişi olmak üzere iki sınıf yarattık. “Belki düşünüp öğüt alırsınız.” Allah’ın size ihsan etmiş olduğu nimetlerini takdir eder ve bunlardaki hikmet üzerinde iyice düşünürsünüz. Çünkü O, bütün canlı türlerinin varlıklarını devam ettirebilmesi için gerekli sebepleri yaratmıştır. Bu varlıkları geliştirmek, onları hizmetlerinizde kullanmak için ve onları besleyesiniz diye böyle yapmıştır. Bunun neticesinde de sizler, pek çok menfaatler elde edersiniz. 50. Yüce Allah, kullarını kendisinden korkmayı, kendisine yönelmeyi gerektiren ibret ve delilleri üzerinde dikkatle düşünmeye davet ettikten sonra bundan kastedilen hususu emretmektedir ki o da Yüce Allah’a ibadettir. Yani gizli olsun, açık olsun Allah’ın sevmediği ve hoşlanmadığı şeylerden, gizli olsun, açık olsun O’nun sevdiği şeylere kaçın. Cehaletten ilme, küfürden imana, isyandan itaate, gafletten zikre (O’nu anıp hatırlamaya) kaçın. Bunları eksiksiz olarak yerine getiren bir kimse, dini tamamen yerine getirmiş, korktuğu şeylerden uzak kalmış, bütün istek ve maksatlarını elde etmiş olur. Yüce Allah’ın kendisine yönelişi “kaçış” diye adlandırması, O’ndan başkasına yönelişte her türlü tehlikenin, korkulacak ve hoşlanılmayacak şeylerin olması dolayısıyladır. Allah’a yönelişte ise her çeşit sevinç, güvenlik, neşe, mutluluk ve kurtuluş vardır. O nedenle kul, Allah’ın kaza ve kaderinden yine Allah’ın kaza ve kaderine kaçar. Korkulan her şeyden kaçılır, ancak Yüce Allah hariç. Çünkü O’ndan ne kadar korkulursa o kadar O’na kaçılır. “Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” Allah’ın azabı ile sizi korkutup uyarıyorum ve benim korkutup uyarmam gâyet açıktır. 51. “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmeyin.” İşte bu da Allah’a kaçışa dahildir. Hatta Allah’a kaçışın temelidir. Kul, Allah’tan başka birtakım putları, kabirleri, türbeleri veya bunlara benzer Allah’tan başka kendisine ibadet edilen her türlü varlığı ilâh edinmekten kaçar ve ibadetini yalnız Rabbi olan Allah’a yapar; yalnız O’ndan korkar, O’ndan ümid eder, O’na dua eder ve O’na yönelir.

Zariyat 51:51

47- Biz göğü büyük bir kudretle bina ettik ve şüphesiz biz genişlik vereniz. 48- Yeryüzünü de yayıp döşedik ki hem de ne güzel döşedik! 49- Her şeyden de çift çift yarattık. Belki düşünüp öğüt alırsınız. 50- “O halde Allah’a kaçın. Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” 51- “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmeyin. Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” 47. Yüce Allah, pek büyük kudretini beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:“Biz göğü” pek büyük bir “kudretle bina ettik.” Onu yarattık ve sapasağlam kıldık. Onu yeryüzüne ve üzerindekilere bir tavan yaptık. “Ve şüphesiz Biz” onun ucuna bucağına, etrafına “genişlik vereniz.” Aynı şekilde bizler rızık ile de kullarımıza genişlik verenleriz. Öyle ki Allah, ıpıssız ve kurak çöllerde, denizin dalgaları içinde, ulvi ve süfli âlemin bucaklarında, kendisine yeterli rızık ulaşmadık ve ihtiyacına yetecek kadar ihsanları ulaştırmadık hiçbir canlı bırakmamıştır. Cömertlik ve ihsanı bütün mahlukatı kuşatan Allah’ın şanı ne yücedir! Rahmeti bütün yaratıkları kapsayan Allah’ın şanı ne mübarektir! 48. “Yeryüzünü de yayıp döşedik.” Yani Biz orayı insanlara bir döşek kıldık. Böylece onlar orada meskenler yapmak, ağaç dikmek, ekin ekmek, oturmak, ekip-biçmek, istedikleri yerlere ulaştıran yolları izlemek gibi maslahatlarına olan her bir hususu gerçekleştirmek imkânına sahip oldular. Döşek, bazen her bakımdan kendisinden yararlanılmaya elverişli olabildiği gibi, bazen de bazı yönleri ile elverişli, bazı yönleri ile elverişsiz olabilir. Bundan ötürü Yüce Allah, yeryüzünü en mükemmel ve en güzel şekilde döşemiş olduğunu haber vermekte ve bundan dolayı kendi zatını överek:“hem de ne güzel döşedik!” buyurmaktadır ki O, hikmet ve rahmetinin gerektirdiği şekilde yeryüzünü kullarının menfaatine olmak üzere döşemiştir. 49. “Her şeyden de çift çift yarattık.” Bütün canlı türlerinden erkek ve dişi olmak üzere iki sınıf yarattık. “Belki düşünüp öğüt alırsınız.” Allah’ın size ihsan etmiş olduğu nimetlerini takdir eder ve bunlardaki hikmet üzerinde iyice düşünürsünüz. Çünkü O, bütün canlı türlerinin varlıklarını devam ettirebilmesi için gerekli sebepleri yaratmıştır. Bu varlıkları geliştirmek, onları hizmetlerinizde kullanmak için ve onları besleyesiniz diye böyle yapmıştır. Bunun neticesinde de sizler, pek çok menfaatler elde edersiniz. 50. Yüce Allah, kullarını kendisinden korkmayı, kendisine yönelmeyi gerektiren ibret ve delilleri üzerinde dikkatle düşünmeye davet ettikten sonra bundan kastedilen hususu emretmektedir ki o da Yüce Allah’a ibadettir. Yani gizli olsun, açık olsun Allah’ın sevmediği ve hoşlanmadığı şeylerden, gizli olsun, açık olsun O’nun sevdiği şeylere kaçın. Cehaletten ilme, küfürden imana, isyandan itaate, gafletten zikre (O’nu anıp hatırlamaya) kaçın. Bunları eksiksiz olarak yerine getiren bir kimse, dini tamamen yerine getirmiş, korktuğu şeylerden uzak kalmış, bütün istek ve maksatlarını elde etmiş olur. Yüce Allah’ın kendisine yönelişi “kaçış” diye adlandırması, O’ndan başkasına yönelişte her türlü tehlikenin, korkulacak ve hoşlanılmayacak şeylerin olması dolayısıyladır. Allah’a yönelişte ise her çeşit sevinç, güvenlik, neşe, mutluluk ve kurtuluş vardır. O nedenle kul, Allah’ın kaza ve kaderinden yine Allah’ın kaza ve kaderine kaçar. Korkulan her şeyden kaçılır, ancak Yüce Allah hariç. Çünkü O’ndan ne kadar korkulursa o kadar O’na kaçılır. “Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” Allah’ın azabı ile sizi korkutup uyarıyorum ve benim korkutup uyarmam gâyet açıktır. 51. “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmeyin.” İşte bu da Allah’a kaçışa dahildir. Hatta Allah’a kaçışın temelidir. Kul, Allah’tan başka birtakım putları, kabirleri, türbeleri veya bunlara benzer Allah’tan başka kendisine ibadet edilen her türlü varlığı ilâh edinmekten kaçar ve ibadetini yalnız Rabbi olan Allah’a yapar; yalnız O’ndan korkar, O’ndan ümid eder, O’na dua eder ve O’na yönelir.

Zariyat 51:52

52- Aynı bu şekilde onlardan öncekiler de kendilerine gelen her bir peygambere mutlaka sihirbaz yahut deli demişlerdir. 53- Acaba bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler? Hayır; bilakis onlar, azmış birer kavim idiler. 52. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i; Allah’a ortak koşup da kendisini yalanlayan, onun hakkında oldukça çirkin sözler söyleyen -ki o, bunlardan münezzehtir- müşriklerin yalanlamalarına karşı teselli etmektedir. Onların söylediği bu sözler, peygamberleri yalanlayan günahkârların öteden beri sürdüregeldikleri bir âdettir. Allah ne kadar peygamber gönderdi ise mutlaka kavimleri, onları sihirbazlık veya delilik ile itham etmiştir. İşte Yüce Allah, öncekiler ve sonrakiler tarafından söylenen bu sözlerle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: 53. “Acaba bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler?” Acaba bunlar, birinin diğerine tavsiye ettiği, birinin diğerine telkin ettiği sözler midir? Öyleyse bunların bu sözleri ittifakla söylemeleri garip karşılanmamalıdır. Yoksa “onlar azmış birer kavim idiler.” de ondan mı? Küfür ve azgınlık bakımından kalpleri ve davranışları benzerlik gösterdiğinden ötürü, azgınlıklarından kaynaklanan sözleri de birbirine benzemektedir. İşte vakıada olan da budur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Bilmeyenler: Allah bizimle konuşmalı yahut bize bir mucize gelmeli değil miydi? dediler. Onlardan öncekiler de tıpkı böyle söylemişlerdi. Kalpleri birbirine benzemiş!”(el-Bakara, 2/118) Mü’minler de böyledir. Onların kalpleri de hakka itaat etmek, O’nu istemek, hak uğrunda çalışıp didinmek bakımından birbirine benzediğinden dolayı peygamberlere iman etmek, onları tazim etmek, onlara gereken saygıyı göstermek, onlara yakışan şekilde hitap etmekte ellerini çabuk tutmak konularında da birbirlerine benzemişlerdir.

Zariyat 51:53

52- Aynı bu şekilde onlardan öncekiler de kendilerine gelen her bir peygambere mutlaka sihirbaz yahut deli demişlerdir. 53- Acaba bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler? Hayır; bilakis onlar, azmış birer kavim idiler. 52. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i; Allah’a ortak koşup da kendisini yalanlayan, onun hakkında oldukça çirkin sözler söyleyen -ki o, bunlardan münezzehtir- müşriklerin yalanlamalarına karşı teselli etmektedir. Onların söylediği bu sözler, peygamberleri yalanlayan günahkârların öteden beri sürdüregeldikleri bir âdettir. Allah ne kadar peygamber gönderdi ise mutlaka kavimleri, onları sihirbazlık veya delilik ile itham etmiştir. İşte Yüce Allah, öncekiler ve sonrakiler tarafından söylenen bu sözlerle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: 53. “Acaba bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler?” Acaba bunlar, birinin diğerine tavsiye ettiği, birinin diğerine telkin ettiği sözler midir? Öyleyse bunların bu sözleri ittifakla söylemeleri garip karşılanmamalıdır. Yoksa “onlar azmış birer kavim idiler.” de ondan mı? Küfür ve azgınlık bakımından kalpleri ve davranışları benzerlik gösterdiğinden ötürü, azgınlıklarından kaynaklanan sözleri de birbirine benzemektedir. İşte vakıada olan da budur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Bilmeyenler: Allah bizimle konuşmalı yahut bize bir mucize gelmeli değil miydi? dediler. Onlardan öncekiler de tıpkı böyle söylemişlerdi. Kalpleri birbirine benzemiş!”(el-Bakara, 2/118) Mü’minler de böyledir. Onların kalpleri de hakka itaat etmek, O’nu istemek, hak uğrunda çalışıp didinmek bakımından birbirine benzediğinden dolayı peygamberlere iman etmek, onları tazim etmek, onlara gereken saygıyı göstermek, onlara yakışan şekilde hitap etmekte ellerini çabuk tutmak konularında da birbirlerine benzemişlerdir.

Zariyat 51:54

54- O halde onlara aldırma. Zira sen kınanacak değilsin. 55- Bununla beraber hatırlatıp öğüt ver. Çünkü öğüt, mü’minlere fayda verir. 54. Yüce Allah, Rasûlüne yüz çevirip yalanlayanlardan yüz çevirmesini emrederek şöyle buyurmaktadır:“O halde onlara aldırma.” Onlara aldırma, onları sorgulamaya kalkışma, sen işine bak. “Zira sen” onların günahlarından ötürü “kınanacak değilsin.” Sana düşen tebliğdir, sen sana verilen görevi eksiksiz yerine getirdin ve Allah’ın sana vermiş olduğu risaleti tebliğ ettin. 55. “Bununla beraber hatırlatıp öğüt ver. Çünkü öğüt, mü’minlere fayda verir.” Hatırlatma, iki türlüdür: Bunların biri fıtrat ve akıl ile tafsilatı değil de genel çerçevesi bilinen hususları hatırlatmaktır. Zira Yüce Allah, akıllara fıtrî olarak hayrı sevmeyi, onu tercih etmeyi, kötülükten tiksinip ona rağbet etmemeyi yerleştirmiştir ki şer’î hükümleri de buna uygundur. Buna göre şeriatteki her bir emir ve yasak, bu tür hatırlatma kabilindendir. Hatırlatmanın tamamlanması ise emrolunan bir husustaki hayır, güzellik ve maslahatların zikredilmesi, yasaklanan husustaki zararların da dile getirilmesidir. Hatırlatmanın ikinci türüne gelince bu da mü’minler tarafından bilinen ancak gaflet dolayısı ile unutulan hususları hatırlatmaktır. Bu, hatırlatılır ve tekrar tekrar dile getirilir. Böylelikle bunun kalplerine yerleşmesi, uyanık olmaları ve bu hatırlatılan hususlar gereğince amel etmeleri, onlardan faydalanmaları ve yükselmeleri için gayretli ve şevkli olmaları sağlanır. Yüce Allah hatırlatmanın mü’minlere faydalı olacağını bildirmektedir. Çünkü onların sahip bulundukları iman, Allah korkusu, Allah’a yöneliş, Allah’ı razı edecek şeylere uyma, bu hatırlatmanın faydalı olmasını ve verilen öğütlerin onları etkilemesini gerektirir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O halde eğer öğüt fayda verirse sen de öğüt ver. Korkan kimse öğüt alacaktır, oldukça bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır.”(el-A’lâ, 87/9-11) İman sahibi olmayan, yapılan öğütleri kabul istidadını taşımayan kimseye ise hatırlatmanın ve öğüt vermenin bir faydası yoktur. Böyleleri yağan yağmurdan hiçbir fayda sağlamayan kıraç arazi gibidirler. Bu gibi kimseler, her türlü ayet ve mucize kendilerine gelecek olsa dahi can yakıcı azabı görmedikçe iman etmezler.

Zariyat 51:55

54- O halde onlara aldırma. Zira sen kınanacak değilsin. 55- Bununla beraber hatırlatıp öğüt ver. Çünkü öğüt, mü’minlere fayda verir. 54. Yüce Allah, Rasûlüne yüz çevirip yalanlayanlardan yüz çevirmesini emrederek şöyle buyurmaktadır:“O halde onlara aldırma.” Onlara aldırma, onları sorgulamaya kalkışma, sen işine bak. “Zira sen” onların günahlarından ötürü “kınanacak değilsin.” Sana düşen tebliğdir, sen sana verilen görevi eksiksiz yerine getirdin ve Allah’ın sana vermiş olduğu risaleti tebliğ ettin. 55. “Bununla beraber hatırlatıp öğüt ver. Çünkü öğüt, mü’minlere fayda verir.” Hatırlatma, iki türlüdür: Bunların biri fıtrat ve akıl ile tafsilatı değil de genel çerçevesi bilinen hususları hatırlatmaktır. Zira Yüce Allah, akıllara fıtrî olarak hayrı sevmeyi, onu tercih etmeyi, kötülükten tiksinip ona rağbet etmemeyi yerleştirmiştir ki şer’î hükümleri de buna uygundur. Buna göre şeriatteki her bir emir ve yasak, bu tür hatırlatma kabilindendir. Hatırlatmanın tamamlanması ise emrolunan bir husustaki hayır, güzellik ve maslahatların zikredilmesi, yasaklanan husustaki zararların da dile getirilmesidir. Hatırlatmanın ikinci türüne gelince bu da mü’minler tarafından bilinen ancak gaflet dolayısı ile unutulan hususları hatırlatmaktır. Bu, hatırlatılır ve tekrar tekrar dile getirilir. Böylelikle bunun kalplerine yerleşmesi, uyanık olmaları ve bu hatırlatılan hususlar gereğince amel etmeleri, onlardan faydalanmaları ve yükselmeleri için gayretli ve şevkli olmaları sağlanır. Yüce Allah hatırlatmanın mü’minlere faydalı olacağını bildirmektedir. Çünkü onların sahip bulundukları iman, Allah korkusu, Allah’a yöneliş, Allah’ı razı edecek şeylere uyma, bu hatırlatmanın faydalı olmasını ve verilen öğütlerin onları etkilemesini gerektirir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O halde eğer öğüt fayda verirse sen de öğüt ver. Korkan kimse öğüt alacaktır, oldukça bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır.”(el-A’lâ, 87/9-11) İman sahibi olmayan, yapılan öğütleri kabul istidadını taşımayan kimseye ise hatırlatmanın ve öğüt vermenin bir faydası yoktur. Böyleleri yağan yağmurdan hiçbir fayda sağlamayan kıraç arazi gibidirler. Bu gibi kimseler, her türlü ayet ve mucize kendilerine gelecek olsa dahi can yakıcı azabı görmedikçe iman etmezler.

Zariyat 51:56

56- Ben cinleri ve insanları başka bir şey için değil sırf bana ibadet/kulluk etsinler diye yarattım. 57- Onlardan rızık da istemiyorum, beni doyurmalarını da istemiyorum. 58- Çünkü rızık veren yalnız Allah’tır. Hem O, pek güçlü ve çetin bir kudret sahibidir. 56. İşte Yüce Allah’ın cinleri ve insanları kendisi için yarattığı ve bütün peygamberleri kendisine davet etmek üzere gönderdiği gaye budur: ibadet/kulluk. İbadetin kapsamına ise O’nu bilip tanımak, O’nu sevmek, O’na yönelmek, O’na doğru gitmek, O’nun dışındaki şeylerden yüz çevirmek girmektedir. Bu da Yüce Allah’ı gereği gibi tanımaya bağlıdır. Çünkü ibadetin tam ve eksiksiz olması, Allah’ı gereği gibi tanımakla mümkündür. Hatta kulun Rabbini tanıması arttıkça ibadeti de kemale erer. İşte Yüce Allah’ın mükellef kullarını yaratmasının maksadı, budur. Onları kendilerine bir ihtiyacı bulunduğundan dolayı yaratmış değildir. 57. Yüce Allah, hiçbir şekilde hiçbir kimseye muhtaç değildir. Aksine bütün yaratıklar O’na muhtaçtırlar. Zorunlu olsun olmasın ihtiyaç duydukları bütün hususlarda O’na muhtaçtırlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 58. “Çünkü rızık veren” hem yerde hem gökte ne kadar canlı varsa hepsinin rızkını hem de bol bol veren “yalnız Allah’tır. Hem O, pek güçlü ve çetin bir kudret sahibidir.” Kuvvet ve kudret tümüyle kendisinin olandır O. Bu kuvvet ve kudreti ile ulvi ve süfli âlemdeki pek büyük varlıkları var etmiştir. Bu kuvvet ve kudreti ile o varlıklarda görünen ve görünmeyen pek çok tasarruflarda bulunur. Meşîeti/dilemesi, bütün yaratıklar hakkında geçerlidir: Allah’ın dilediği olur, dilemediği olmaz. Kaçan O’nu âciz bırakamaz, kimse O’nun hükümranlığına karşı çıkamaz, egemenliğinin dışına çıkamaz. Rızkı bütün varlıklara ulaştırmış olması da O’nun bu kuvvetinin bir tecellisidir. Çürüyüp dağılmalarından, rüzgarların etrafa savurmasından, kuşlar ve yırtıcı hayvanların yiyip yutmasından, paramparça olup çöllerde ve denizlerin dalgaları arasında darmadağın olmalarından sonra bütün insanları diriltecek olması da O’nun kuvvet ve kudretinin bir tecellisidir. Kimse O’nun elinden kurtulamayacaktır. Yeryüzünün onlardan neleri eksilttiğini O çok iyi bilir. Pek güçlü ve pek kudretli olanın şanı ne yücedir!

Zariyat 51:57

56- Ben cinleri ve insanları başka bir şey için değil sırf bana ibadet/kulluk etsinler diye yarattım. 57- Onlardan rızık da istemiyorum, beni doyurmalarını da istemiyorum. 58- Çünkü rızık veren yalnız Allah’tır. Hem O, pek güçlü ve çetin bir kudret sahibidir. 56. İşte Yüce Allah’ın cinleri ve insanları kendisi için yarattığı ve bütün peygamberleri kendisine davet etmek üzere gönderdiği gaye budur: ibadet/kulluk. İbadetin kapsamına ise O’nu bilip tanımak, O’nu sevmek, O’na yönelmek, O’na doğru gitmek, O’nun dışındaki şeylerden yüz çevirmek girmektedir. Bu da Yüce Allah’ı gereği gibi tanımaya bağlıdır. Çünkü ibadetin tam ve eksiksiz olması, Allah’ı gereği gibi tanımakla mümkündür. Hatta kulun Rabbini tanıması arttıkça ibadeti de kemale erer. İşte Yüce Allah’ın mükellef kullarını yaratmasının maksadı, budur. Onları kendilerine bir ihtiyacı bulunduğundan dolayı yaratmış değildir. 57. Yüce Allah, hiçbir şekilde hiçbir kimseye muhtaç değildir. Aksine bütün yaratıklar O’na muhtaçtırlar. Zorunlu olsun olmasın ihtiyaç duydukları bütün hususlarda O’na muhtaçtırlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 58. “Çünkü rızık veren” hem yerde hem gökte ne kadar canlı varsa hepsinin rızkını hem de bol bol veren “yalnız Allah’tır. Hem O, pek güçlü ve çetin bir kudret sahibidir.” Kuvvet ve kudret tümüyle kendisinin olandır O. Bu kuvvet ve kudreti ile ulvi ve süfli âlemdeki pek büyük varlıkları var etmiştir. Bu kuvvet ve kudreti ile o varlıklarda görünen ve görünmeyen pek çok tasarruflarda bulunur. Meşîeti/dilemesi, bütün yaratıklar hakkında geçerlidir: Allah’ın dilediği olur, dilemediği olmaz. Kaçan O’nu âciz bırakamaz, kimse O’nun hükümranlığına karşı çıkamaz, egemenliğinin dışına çıkamaz. Rızkı bütün varlıklara ulaştırmış olması da O’nun bu kuvvetinin bir tecellisidir. Çürüyüp dağılmalarından, rüzgarların etrafa savurmasından, kuşlar ve yırtıcı hayvanların yiyip yutmasından, paramparça olup çöllerde ve denizlerin dalgaları arasında darmadağın olmalarından sonra bütün insanları diriltecek olması da O’nun kuvvet ve kudretinin bir tecellisidir. Kimse O’nun elinden kurtulamayacaktır. Yeryüzünün onlardan neleri eksilttiğini O çok iyi bilir. Pek güçlü ve pek kudretli olanın şanı ne yücedir!

Zariyat 51:58

56- Ben cinleri ve insanları başka bir şey için değil sırf bana ibadet/kulluk etsinler diye yarattım. 57- Onlardan rızık da istemiyorum, beni doyurmalarını da istemiyorum. 58- Çünkü rızık veren yalnız Allah’tır. Hem O, pek güçlü ve çetin bir kudret sahibidir. 56. İşte Yüce Allah’ın cinleri ve insanları kendisi için yarattığı ve bütün peygamberleri kendisine davet etmek üzere gönderdiği gaye budur: ibadet/kulluk. İbadetin kapsamına ise O’nu bilip tanımak, O’nu sevmek, O’na yönelmek, O’na doğru gitmek, O’nun dışındaki şeylerden yüz çevirmek girmektedir. Bu da Yüce Allah’ı gereği gibi tanımaya bağlıdır. Çünkü ibadetin tam ve eksiksiz olması, Allah’ı gereği gibi tanımakla mümkündür. Hatta kulun Rabbini tanıması arttıkça ibadeti de kemale erer. İşte Yüce Allah’ın mükellef kullarını yaratmasının maksadı, budur. Onları kendilerine bir ihtiyacı bulunduğundan dolayı yaratmış değildir. 57. Yüce Allah, hiçbir şekilde hiçbir kimseye muhtaç değildir. Aksine bütün yaratıklar O’na muhtaçtırlar. Zorunlu olsun olmasın ihtiyaç duydukları bütün hususlarda O’na muhtaçtırlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 58. “Çünkü rızık veren” hem yerde hem gökte ne kadar canlı varsa hepsinin rızkını hem de bol bol veren “yalnız Allah’tır. Hem O, pek güçlü ve çetin bir kudret sahibidir.” Kuvvet ve kudret tümüyle kendisinin olandır O. Bu kuvvet ve kudreti ile ulvi ve süfli âlemdeki pek büyük varlıkları var etmiştir. Bu kuvvet ve kudreti ile o varlıklarda görünen ve görünmeyen pek çok tasarruflarda bulunur. Meşîeti/dilemesi, bütün yaratıklar hakkında geçerlidir: Allah’ın dilediği olur, dilemediği olmaz. Kaçan O’nu âciz bırakamaz, kimse O’nun hükümranlığına karşı çıkamaz, egemenliğinin dışına çıkamaz. Rızkı bütün varlıklara ulaştırmış olması da O’nun bu kuvvetinin bir tecellisidir. Çürüyüp dağılmalarından, rüzgarların etrafa savurmasından, kuşlar ve yırtıcı hayvanların yiyip yutmasından, paramparça olup çöllerde ve denizlerin dalgaları arasında darmadağın olmalarından sonra bütün insanları diriltecek olması da O’nun kuvvet ve kudretinin bir tecellisidir. Kimse O’nun elinden kurtulamayacaktır. Yeryüzünün onlardan neleri eksilttiğini O çok iyi bilir. Pek güçlü ve pek kudretli olanın şanı ne yücedir!

Zariyat 51:59

59- Şüphesiz (geçmişteki kafir) arkadaşlarının azaptan bir payları olduğu gibi bu zalimlerin de azaptan bir payları vardır. O nedenle benden (azabı) acele istemesinler. 60- Tehdit olundukları o günlerinden dolayı vay o kafirlerin haline! 59. “Şüphesiz” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlamak suretiyle zalim olanların “bu zalimlerin de” ibretlik azap ve cezadan “bir payları” vardır. Bu pay, kendileri gibi zalim ve yalanlayıcı olanların payları gibidir. “O nedenle benden” azabın gelişini “acele istemesinler.”. Çünkü Allah’ın bütün ümmetler hakkındaki sünneti/kanunu birdir. Şöyle ki tevbe etmeksizin ve Allah’a yönelmeksizin yalanlamasını sürdüren her bir inkarcının başına azabın gelip çöreklenmesi kaçınılmaz bir şeydir. Bir müddet gecikse de bu, böyledir. Bundan dolayı Yüce Allah, onları Kıyamet günü ile tehdit ederek şöyle buyurmaktadır: 60. “Tehdit olundukları o günlerinden” ki bu Kıyamet günüdür “dolayı vay o kâfirlerin haline!” Zira onlar bu günde karşılacakları çeşitli azaplar, ibretlik cezalar, demir tasma ve zincirlerle tehdit olunmuşlardır. O gün kimse Allah’ın azabından onları kurtaramayacak ve koruyamacaktır. Azabından Allah’a sığınırız. Zariyât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. ***

Zariyat 51:60

59- Şüphesiz (geçmişteki kafir) arkadaşlarının azaptan bir payları olduğu gibi bu zalimlerin de azaptan bir payları vardır. O nedenle benden (azabı) acele istemesinler. 60- Tehdit olundukları o günlerinden dolayı vay o kafirlerin haline! 59. “Şüphesiz” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlamak suretiyle zalim olanların “bu zalimlerin de” ibretlik azap ve cezadan “bir payları” vardır. Bu pay, kendileri gibi zalim ve yalanlayıcı olanların payları gibidir. “O nedenle benden” azabın gelişini “acele istemesinler.”. Çünkü Allah’ın bütün ümmetler hakkındaki sünneti/kanunu birdir. Şöyle ki tevbe etmeksizin ve Allah’a yönelmeksizin yalanlamasını sürdüren her bir inkarcının başına azabın gelip çöreklenmesi kaçınılmaz bir şeydir. Bir müddet gecikse de bu, böyledir. Bundan dolayı Yüce Allah, onları Kıyamet günü ile tehdit ederek şöyle buyurmaktadır: 60. “Tehdit olundukları o günlerinden” ki bu Kıyamet günüdür “dolayı vay o kâfirlerin haline!” Zira onlar bu günde karşılacakları çeşitli azaplar, ibretlik cezalar, demir tasma ve zincirlerle tehdit olunmuşlardır. O gün kimse Allah’ın azabından onları kurtaramayacak ve koruyamacaktır. Azabından Allah’a sığınırız. Zariyât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. ***

Tûr 52:1

1- Yemin olsun Tûr’a, 2, 3- Yayılmış sahifeler içinde yazılı olan Kitaba, 4- Beyt-i Ma’mûr’a, 5- Yükseltilmiş tavan (olan göğe), 6- Dopdolu/tutuşturulmuş denize ki, 7- Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır. 8- Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur. 9- O gün gök, sarsılıp çalkalanır, 10- Dağlar da hareketlenip hızla yürür. 11- Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline! 12- Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar. 13- O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır. 14- (Onlara şöyle denecektir:)“İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” 15- “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” 16- “Girin o ateşin içine! Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” (Mekke’de inmiştir. 49 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah öldükten sonra diriliş, takvâ sahiplerinin mükâfatı, inkarcıların cezası gibi pek çok üstün ve değerli hikmetler içeren bu büyük ve azametli hususlara yemin etmektedir. Önce Tûr’a yemin etmektedir. Tûr, Yüce Allah’ın İmran oğlu Mûsâ aleyhisselam ile konuştuğu ve kendisine hükümler vahyettiği dağdır. Bu hem ona, hem de ümmetine bir lütuftu. Zira o, Allah’ın pek büyük âyetlerinden, kullarına lütfettiği ve kullar tarafından değer biçilmeyecek kadar büyük çapta bir nimettir. 2-3. “Yayılmış” gizli değil açık olan, akıl ve basiret sahibi herkes tarafından durumu açıkça görülen, satır satır yazılmış “sahifeler içinde yazılı olan Kitaba...” Bununla Yüce Allah’ın her şeyi yazmış olduğu Levh-i Mahfuz’un kastedilmiş olma ihtimali olduğu gibi, kitapların en faziletlisi olan Kur’ân-ı Kerîm’in kastedilmiş olması da ihtimaldir. Allah, bu Kitabı öncekilerin ve sonrakilerin haberlerini, geçmişlerin ve geleceklerin ilimlerini ihtiva eder bir halde indirmiştir. 4. “Beyt-i Ma’mûr” yedinci semânın üstündeki Beytullah’tır. Orası her zaman melâike-i kirâm ile mamurdur, dolup taşar. Her gün oraya yetmiş bin melek girer ve Rablerine ibadet ederler. Öyle ki aynı meleklere, Kıyamet gününe kadar bir daha sıra gelmez. Bir görüşe göre de Beyt-i Ma’mûr, Allah’ın Beyt-i Haramı, yani her vakit tavaf edenlerle, namaz kılanlarla, Allah’ı zikredenlerle, hac ve umre için oraya gelenlerle mamur olan, dolup taşan evidir. Nitekim Yüce Allah:“Ve şu emin beldeye ki...”(et-Tin, 95/3) buyruğunda da ona yemin etmiştir. Yeryüzündeki evlerin en faziletlisi, İslâm’ın rükünlerinden ve kendisi olmaksızın muazzam binasının tamamlanması mümkün olmayan en büyük esaslarından birisi olan hac ve umre yapmak maksadı ile insanların kendisine geldiği, İbrahim ve İsmail -ikisine de selâm olsun- tarafından bina edilmiş, Allah’ın insanların gelip toplandıkları güvenli bir yer kıldığı bu Beytullah’a Yüce Allah’ın yemin etmesi, ona ve saygınlığına yakışan şekilde azametini beyan etmesi onun hakkıdır. 5. “Yükseltilmiş tavana” yani Yüce Allah’ın mahlukata bir tavan, yeryüzünün üstünde içinde ışık kaynaklarının olduğu, işaret ve aydınlığı ile yol bulunan bir yapı kılarak kendisinden yağmuru, rahmeti ve çeşitli rızıkları indirdiği semâya; 6. “Dopdolu deniz” Allah’ın doldurduğu, bununla beraber tabiatı gereği yeryüzünü su doldurması gerekirken yeryüzüne taşmayan, ilâhî hikmet gereği yeryüzünde çeşitli canlıların yaşayabilmesi için Allah'ın yeryüzüne taşmasını engellediği su ile dopdolu denize… Bu ifadeden kastın, Kıyamet gününde bütün genişliğine rağmen çeşitli azap çeşitleri ile doldurulup tutuşturulacak ve yakıcı ateş ile dolacak olan deniz anlamında olduğu da söylenmiştir. 7. Yüce Allah’ın bu şeylere yemin etmesi, bunların Allah’ın âyetlerinden, vahdaniyetinin delillerinden, kudretinin ve ölüleri dirilteceğinin belgelerinden olduğuna delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır.” Rabbinin azabının gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. Allah vaadini değiştirmez, sözünden caymaz. 8. “Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur.” Hiç kimse o azaba engel olamayacaktır. Çünkü hiçbir kimse Allah’ın kudretini âciz bırakamaz. Kaçan O’ndan kurtulumaz. Daha sonra Yüce Allah azabın gerçekleşeceği o günün niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 9. “O gün gök, sarsılıp çalkalanır.” Yani gök döner durur, çalkalanır, hareketlenir ve durgunluğu söz konusu olmaksızın sürekli hareket eder. 10. “Dağlar da hareketlenip hızla yürür.” Yani yerlerinden hareket eder. Bulutlar gibi yol alırlar. Atılmış yün gibi çeşitli renklerde olurlar. Daha sonra etrafa saçılan zerreler haline gelinceye kadar saçılıp savrulurlar. Bütün bunlar ise Kıyamet gününün dehşeti, o günde gerçekleşecek ve bu kocaman varlıkları bile etkileyip sarsacak olan dehşetli haller dolayısı ile olacaktır. Peki, ya zayıf ve güçsüz Âdemoğlunun hâli ne olacaktır? 11. “Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline!” Vay geldi haline (ويل); her türlü ceza, üzüntü, azap ve korkuyu ifade eden kapsamlı bir kelimedir. Daha sonra Yüce Allah, bu feci hali hak eden yalanlayıcıların niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 12. “Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar.” Onlar bâtıla dalar ve bâtıl ile oyalanırlar. İlimleri ve araştırmaları, hakkı yalanlamayı ve bâtılı doğrulamayı ihtiva eden zararlı ilimlerdir. Amelleri cahil, beyinsiz ve oynayıp eğlenen kimsenin amelleridir. Tasdik ve iman ehli kimselerin sahip oldukları faydalı bilgilerle salih amellerin tam aksine sahiptirler. 13. “O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır” Oraya itile kakıla, yüz üstü süründürülerek sert bir şekilde sürülecekler. Azarlamak ve kınamak üzere de onlara şöyle denilecektir: 14. “İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” O gün artık haddi hesabı tespit edilemeyecek, nitelikleri söylenemeyecek çaptaki ebedi azabı tadın, denilecek onlara. 15. “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” Bununla âyetlerin akışından da anlaşıldığı üzere cehennem ateşine ve azaba işaret edilme ihtimali vardır. Yani onlar, ateş ve azabı görecekleri vakit azarlanmak üzere onlara şöyle denilecek: Bu, gerçeği olmayan bir sihir midir? İşte onu görmüş bulunuyorsunuz. Yoksa siz dünyada iken görmeyen kimseler miydiniz? Yani basireti ve bilgisi bulunmayan kimseler miydiniz? Yoksa sizler bu işi bilmeyen ve bu hususta size karşı delil ortaya konulmamış kimseler mi idiniz? Bu sorunun cevabı ise bütün bunların böyle olmadığıdır. Yani bu sihir değildir, çünkü sizler artık bunun gerçeğin gerçeği, doğrunun doğrusu, bütün yönleri ile sihre aykırı olduğunu açıkça görmüş bulunuyorsunuz. Onların görmeyen ve bilmeyen kimseler oluşlarına gelince durum böyle değildir. Aksine Allah’ın onlara karşı delilleri ortaya konulmuş, peygamberler onları bu deliller ile imana davet etmişlerdir. Öyle ki ortaya konulan delil ve belgeler de bu gerçeği açık seçik ve hakkında delil getirilen en büyük hususlar konumuna çıkarmıştır. Yüce Allah’ın:“Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” buyruğunun, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu apaçık hakka ve dosdoğru yola işaret etmesi ihtimali de vardır. Yani aklı başında bulunan bir kimsenin, onun bu getirdikleri hakkında -en büyük ve değerli gerçek iken-: “O bir sihirdir”, demesi düşünülebilir mi? Ancak onlar basiretsiz olduklarından dolayı Kur’ân hakkında bu sözleri söylemişlerdir. 16. “Girin o ateşin içine!” Sizi çepeçevre kuşatacak, bütün bedenlerinizi kapsayacak ve acısı kalplerinize kadar tırmanacak olan o ateşe girin. "Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir.” Ateşte tahammül etmenizin size faydası olmayacağı gibi azapta ortak olmanızın da bir faydası olmayacaktır. Hiçbir şekilde azabınız hafifletilmeyecektir. Bu, sabretmek sureti ile meşakkati hafifleyecek ve şiddeti azalacak bir şey değildir. Onlara bu ağır cezanın verilmesi, onların kötü amelleri ve pis işlerinden dolayıdır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” buyurmaktadır.

Tûr 52:2

1- Yemin olsun Tûr’a, 2, 3- Yayılmış sahifeler içinde yazılı olan Kitaba, 4- Beyt-i Ma’mûr’a, 5- Yükseltilmiş tavan (olan göğe), 6- Dopdolu/tutuşturulmuş denize ki, 7- Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır. 8- Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur. 9- O gün gök, sarsılıp çalkalanır, 10- Dağlar da hareketlenip hızla yürür. 11- Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline! 12- Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar. 13- O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır. 14- (Onlara şöyle denecektir:)“İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” 15- “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” 16- “Girin o ateşin içine! Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” (Mekke’de inmiştir. 49 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah öldükten sonra diriliş, takvâ sahiplerinin mükâfatı, inkarcıların cezası gibi pek çok üstün ve değerli hikmetler içeren bu büyük ve azametli hususlara yemin etmektedir. Önce Tûr’a yemin etmektedir. Tûr, Yüce Allah’ın İmran oğlu Mûsâ aleyhisselam ile konuştuğu ve kendisine hükümler vahyettiği dağdır. Bu hem ona, hem de ümmetine bir lütuftu. Zira o, Allah’ın pek büyük âyetlerinden, kullarına lütfettiği ve kullar tarafından değer biçilmeyecek kadar büyük çapta bir nimettir. 2-3. “Yayılmış” gizli değil açık olan, akıl ve basiret sahibi herkes tarafından durumu açıkça görülen, satır satır yazılmış “sahifeler içinde yazılı olan Kitaba...” Bununla Yüce Allah’ın her şeyi yazmış olduğu Levh-i Mahfuz’un kastedilmiş olma ihtimali olduğu gibi, kitapların en faziletlisi olan Kur’ân-ı Kerîm’in kastedilmiş olması da ihtimaldir. Allah, bu Kitabı öncekilerin ve sonrakilerin haberlerini, geçmişlerin ve geleceklerin ilimlerini ihtiva eder bir halde indirmiştir. 4. “Beyt-i Ma’mûr” yedinci semânın üstündeki Beytullah’tır. Orası her zaman melâike-i kirâm ile mamurdur, dolup taşar. Her gün oraya yetmiş bin melek girer ve Rablerine ibadet ederler. Öyle ki aynı meleklere, Kıyamet gününe kadar bir daha sıra gelmez. Bir görüşe göre de Beyt-i Ma’mûr, Allah’ın Beyt-i Haramı, yani her vakit tavaf edenlerle, namaz kılanlarla, Allah’ı zikredenlerle, hac ve umre için oraya gelenlerle mamur olan, dolup taşan evidir. Nitekim Yüce Allah:“Ve şu emin beldeye ki...”(et-Tin, 95/3) buyruğunda da ona yemin etmiştir. Yeryüzündeki evlerin en faziletlisi, İslâm’ın rükünlerinden ve kendisi olmaksızın muazzam binasının tamamlanması mümkün olmayan en büyük esaslarından birisi olan hac ve umre yapmak maksadı ile insanların kendisine geldiği, İbrahim ve İsmail -ikisine de selâm olsun- tarafından bina edilmiş, Allah’ın insanların gelip toplandıkları güvenli bir yer kıldığı bu Beytullah’a Yüce Allah’ın yemin etmesi, ona ve saygınlığına yakışan şekilde azametini beyan etmesi onun hakkıdır. 5. “Yükseltilmiş tavana” yani Yüce Allah’ın mahlukata bir tavan, yeryüzünün üstünde içinde ışık kaynaklarının olduğu, işaret ve aydınlığı ile yol bulunan bir yapı kılarak kendisinden yağmuru, rahmeti ve çeşitli rızıkları indirdiği semâya; 6. “Dopdolu deniz” Allah’ın doldurduğu, bununla beraber tabiatı gereği yeryüzünü su doldurması gerekirken yeryüzüne taşmayan, ilâhî hikmet gereği yeryüzünde çeşitli canlıların yaşayabilmesi için Allah'ın yeryüzüne taşmasını engellediği su ile dopdolu denize… Bu ifadeden kastın, Kıyamet gününde bütün genişliğine rağmen çeşitli azap çeşitleri ile doldurulup tutuşturulacak ve yakıcı ateş ile dolacak olan deniz anlamında olduğu da söylenmiştir. 7. Yüce Allah’ın bu şeylere yemin etmesi, bunların Allah’ın âyetlerinden, vahdaniyetinin delillerinden, kudretinin ve ölüleri dirilteceğinin belgelerinden olduğuna delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır.” Rabbinin azabının gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. Allah vaadini değiştirmez, sözünden caymaz. 8. “Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur.” Hiç kimse o azaba engel olamayacaktır. Çünkü hiçbir kimse Allah’ın kudretini âciz bırakamaz. Kaçan O’ndan kurtulumaz. Daha sonra Yüce Allah azabın gerçekleşeceği o günün niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 9. “O gün gök, sarsılıp çalkalanır.” Yani gök döner durur, çalkalanır, hareketlenir ve durgunluğu söz konusu olmaksızın sürekli hareket eder. 10. “Dağlar da hareketlenip hızla yürür.” Yani yerlerinden hareket eder. Bulutlar gibi yol alırlar. Atılmış yün gibi çeşitli renklerde olurlar. Daha sonra etrafa saçılan zerreler haline gelinceye kadar saçılıp savrulurlar. Bütün bunlar ise Kıyamet gününün dehşeti, o günde gerçekleşecek ve bu kocaman varlıkları bile etkileyip sarsacak olan dehşetli haller dolayısı ile olacaktır. Peki, ya zayıf ve güçsüz Âdemoğlunun hâli ne olacaktır? 11. “Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline!” Vay geldi haline (ويل); her türlü ceza, üzüntü, azap ve korkuyu ifade eden kapsamlı bir kelimedir. Daha sonra Yüce Allah, bu feci hali hak eden yalanlayıcıların niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 12. “Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar.” Onlar bâtıla dalar ve bâtıl ile oyalanırlar. İlimleri ve araştırmaları, hakkı yalanlamayı ve bâtılı doğrulamayı ihtiva eden zararlı ilimlerdir. Amelleri cahil, beyinsiz ve oynayıp eğlenen kimsenin amelleridir. Tasdik ve iman ehli kimselerin sahip oldukları faydalı bilgilerle salih amellerin tam aksine sahiptirler. 13. “O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır” Oraya itile kakıla, yüz üstü süründürülerek sert bir şekilde sürülecekler. Azarlamak ve kınamak üzere de onlara şöyle denilecektir: 14. “İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” O gün artık haddi hesabı tespit edilemeyecek, nitelikleri söylenemeyecek çaptaki ebedi azabı tadın, denilecek onlara. 15. “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” Bununla âyetlerin akışından da anlaşıldığı üzere cehennem ateşine ve azaba işaret edilme ihtimali vardır. Yani onlar, ateş ve azabı görecekleri vakit azarlanmak üzere onlara şöyle denilecek: Bu, gerçeği olmayan bir sihir midir? İşte onu görmüş bulunuyorsunuz. Yoksa siz dünyada iken görmeyen kimseler miydiniz? Yani basireti ve bilgisi bulunmayan kimseler miydiniz? Yoksa sizler bu işi bilmeyen ve bu hususta size karşı delil ortaya konulmamış kimseler mi idiniz? Bu sorunun cevabı ise bütün bunların böyle olmadığıdır. Yani bu sihir değildir, çünkü sizler artık bunun gerçeğin gerçeği, doğrunun doğrusu, bütün yönleri ile sihre aykırı olduğunu açıkça görmüş bulunuyorsunuz. Onların görmeyen ve bilmeyen kimseler oluşlarına gelince durum böyle değildir. Aksine Allah’ın onlara karşı delilleri ortaya konulmuş, peygamberler onları bu deliller ile imana davet etmişlerdir. Öyle ki ortaya konulan delil ve belgeler de bu gerçeği açık seçik ve hakkında delil getirilen en büyük hususlar konumuna çıkarmıştır. Yüce Allah’ın:“Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” buyruğunun, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu apaçık hakka ve dosdoğru yola işaret etmesi ihtimali de vardır. Yani aklı başında bulunan bir kimsenin, onun bu getirdikleri hakkında -en büyük ve değerli gerçek iken-: “O bir sihirdir”, demesi düşünülebilir mi? Ancak onlar basiretsiz olduklarından dolayı Kur’ân hakkında bu sözleri söylemişlerdir. 16. “Girin o ateşin içine!” Sizi çepeçevre kuşatacak, bütün bedenlerinizi kapsayacak ve acısı kalplerinize kadar tırmanacak olan o ateşe girin. "Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir.” Ateşte tahammül etmenizin size faydası olmayacağı gibi azapta ortak olmanızın da bir faydası olmayacaktır. Hiçbir şekilde azabınız hafifletilmeyecektir. Bu, sabretmek sureti ile meşakkati hafifleyecek ve şiddeti azalacak bir şey değildir. Onlara bu ağır cezanın verilmesi, onların kötü amelleri ve pis işlerinden dolayıdır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” buyurmaktadır.

Tûr 52:3

1- Yemin olsun Tûr’a, 2, 3- Yayılmış sahifeler içinde yazılı olan Kitaba, 4- Beyt-i Ma’mûr’a, 5- Yükseltilmiş tavan (olan göğe), 6- Dopdolu/tutuşturulmuş denize ki, 7- Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır. 8- Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur. 9- O gün gök, sarsılıp çalkalanır, 10- Dağlar da hareketlenip hızla yürür. 11- Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline! 12- Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar. 13- O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır. 14- (Onlara şöyle denecektir:)“İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” 15- “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” 16- “Girin o ateşin içine! Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” (Mekke’de inmiştir. 49 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah öldükten sonra diriliş, takvâ sahiplerinin mükâfatı, inkarcıların cezası gibi pek çok üstün ve değerli hikmetler içeren bu büyük ve azametli hususlara yemin etmektedir. Önce Tûr’a yemin etmektedir. Tûr, Yüce Allah’ın İmran oğlu Mûsâ aleyhisselam ile konuştuğu ve kendisine hükümler vahyettiği dağdır. Bu hem ona, hem de ümmetine bir lütuftu. Zira o, Allah’ın pek büyük âyetlerinden, kullarına lütfettiği ve kullar tarafından değer biçilmeyecek kadar büyük çapta bir nimettir. 2-3. “Yayılmış” gizli değil açık olan, akıl ve basiret sahibi herkes tarafından durumu açıkça görülen, satır satır yazılmış “sahifeler içinde yazılı olan Kitaba...” Bununla Yüce Allah’ın her şeyi yazmış olduğu Levh-i Mahfuz’un kastedilmiş olma ihtimali olduğu gibi, kitapların en faziletlisi olan Kur’ân-ı Kerîm’in kastedilmiş olması da ihtimaldir. Allah, bu Kitabı öncekilerin ve sonrakilerin haberlerini, geçmişlerin ve geleceklerin ilimlerini ihtiva eder bir halde indirmiştir. 4. “Beyt-i Ma’mûr” yedinci semânın üstündeki Beytullah’tır. Orası her zaman melâike-i kirâm ile mamurdur, dolup taşar. Her gün oraya yetmiş bin melek girer ve Rablerine ibadet ederler. Öyle ki aynı meleklere, Kıyamet gününe kadar bir daha sıra gelmez. Bir görüşe göre de Beyt-i Ma’mûr, Allah’ın Beyt-i Haramı, yani her vakit tavaf edenlerle, namaz kılanlarla, Allah’ı zikredenlerle, hac ve umre için oraya gelenlerle mamur olan, dolup taşan evidir. Nitekim Yüce Allah:“Ve şu emin beldeye ki...”(et-Tin, 95/3) buyruğunda da ona yemin etmiştir. Yeryüzündeki evlerin en faziletlisi, İslâm’ın rükünlerinden ve kendisi olmaksızın muazzam binasının tamamlanması mümkün olmayan en büyük esaslarından birisi olan hac ve umre yapmak maksadı ile insanların kendisine geldiği, İbrahim ve İsmail -ikisine de selâm olsun- tarafından bina edilmiş, Allah’ın insanların gelip toplandıkları güvenli bir yer kıldığı bu Beytullah’a Yüce Allah’ın yemin etmesi, ona ve saygınlığına yakışan şekilde azametini beyan etmesi onun hakkıdır. 5. “Yükseltilmiş tavana” yani Yüce Allah’ın mahlukata bir tavan, yeryüzünün üstünde içinde ışık kaynaklarının olduğu, işaret ve aydınlığı ile yol bulunan bir yapı kılarak kendisinden yağmuru, rahmeti ve çeşitli rızıkları indirdiği semâya; 6. “Dopdolu deniz” Allah’ın doldurduğu, bununla beraber tabiatı gereği yeryüzünü su doldurması gerekirken yeryüzüne taşmayan, ilâhî hikmet gereği yeryüzünde çeşitli canlıların yaşayabilmesi için Allah'ın yeryüzüne taşmasını engellediği su ile dopdolu denize… Bu ifadeden kastın, Kıyamet gününde bütün genişliğine rağmen çeşitli azap çeşitleri ile doldurulup tutuşturulacak ve yakıcı ateş ile dolacak olan deniz anlamında olduğu da söylenmiştir. 7. Yüce Allah’ın bu şeylere yemin etmesi, bunların Allah’ın âyetlerinden, vahdaniyetinin delillerinden, kudretinin ve ölüleri dirilteceğinin belgelerinden olduğuna delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır.” Rabbinin azabının gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. Allah vaadini değiştirmez, sözünden caymaz. 8. “Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur.” Hiç kimse o azaba engel olamayacaktır. Çünkü hiçbir kimse Allah’ın kudretini âciz bırakamaz. Kaçan O’ndan kurtulumaz. Daha sonra Yüce Allah azabın gerçekleşeceği o günün niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 9. “O gün gök, sarsılıp çalkalanır.” Yani gök döner durur, çalkalanır, hareketlenir ve durgunluğu söz konusu olmaksızın sürekli hareket eder. 10. “Dağlar da hareketlenip hızla yürür.” Yani yerlerinden hareket eder. Bulutlar gibi yol alırlar. Atılmış yün gibi çeşitli renklerde olurlar. Daha sonra etrafa saçılan zerreler haline gelinceye kadar saçılıp savrulurlar. Bütün bunlar ise Kıyamet gününün dehşeti, o günde gerçekleşecek ve bu kocaman varlıkları bile etkileyip sarsacak olan dehşetli haller dolayısı ile olacaktır. Peki, ya zayıf ve güçsüz Âdemoğlunun hâli ne olacaktır? 11. “Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline!” Vay geldi haline (ويل); her türlü ceza, üzüntü, azap ve korkuyu ifade eden kapsamlı bir kelimedir. Daha sonra Yüce Allah, bu feci hali hak eden yalanlayıcıların niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 12. “Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar.” Onlar bâtıla dalar ve bâtıl ile oyalanırlar. İlimleri ve araştırmaları, hakkı yalanlamayı ve bâtılı doğrulamayı ihtiva eden zararlı ilimlerdir. Amelleri cahil, beyinsiz ve oynayıp eğlenen kimsenin amelleridir. Tasdik ve iman ehli kimselerin sahip oldukları faydalı bilgilerle salih amellerin tam aksine sahiptirler. 13. “O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır” Oraya itile kakıla, yüz üstü süründürülerek sert bir şekilde sürülecekler. Azarlamak ve kınamak üzere de onlara şöyle denilecektir: 14. “İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” O gün artık haddi hesabı tespit edilemeyecek, nitelikleri söylenemeyecek çaptaki ebedi azabı tadın, denilecek onlara. 15. “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” Bununla âyetlerin akışından da anlaşıldığı üzere cehennem ateşine ve azaba işaret edilme ihtimali vardır. Yani onlar, ateş ve azabı görecekleri vakit azarlanmak üzere onlara şöyle denilecek: Bu, gerçeği olmayan bir sihir midir? İşte onu görmüş bulunuyorsunuz. Yoksa siz dünyada iken görmeyen kimseler miydiniz? Yani basireti ve bilgisi bulunmayan kimseler miydiniz? Yoksa sizler bu işi bilmeyen ve bu hususta size karşı delil ortaya konulmamış kimseler mi idiniz? Bu sorunun cevabı ise bütün bunların böyle olmadığıdır. Yani bu sihir değildir, çünkü sizler artık bunun gerçeğin gerçeği, doğrunun doğrusu, bütün yönleri ile sihre aykırı olduğunu açıkça görmüş bulunuyorsunuz. Onların görmeyen ve bilmeyen kimseler oluşlarına gelince durum böyle değildir. Aksine Allah’ın onlara karşı delilleri ortaya konulmuş, peygamberler onları bu deliller ile imana davet etmişlerdir. Öyle ki ortaya konulan delil ve belgeler de bu gerçeği açık seçik ve hakkında delil getirilen en büyük hususlar konumuna çıkarmıştır. Yüce Allah’ın:“Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” buyruğunun, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu apaçık hakka ve dosdoğru yola işaret etmesi ihtimali de vardır. Yani aklı başında bulunan bir kimsenin, onun bu getirdikleri hakkında -en büyük ve değerli gerçek iken-: “O bir sihirdir”, demesi düşünülebilir mi? Ancak onlar basiretsiz olduklarından dolayı Kur’ân hakkında bu sözleri söylemişlerdir. 16. “Girin o ateşin içine!” Sizi çepeçevre kuşatacak, bütün bedenlerinizi kapsayacak ve acısı kalplerinize kadar tırmanacak olan o ateşe girin. "Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir.” Ateşte tahammül etmenizin size faydası olmayacağı gibi azapta ortak olmanızın da bir faydası olmayacaktır. Hiçbir şekilde azabınız hafifletilmeyecektir. Bu, sabretmek sureti ile meşakkati hafifleyecek ve şiddeti azalacak bir şey değildir. Onlara bu ağır cezanın verilmesi, onların kötü amelleri ve pis işlerinden dolayıdır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” buyurmaktadır.

Tûr 52:4

1- Yemin olsun Tûr’a, 2, 3- Yayılmış sahifeler içinde yazılı olan Kitaba, 4- Beyt-i Ma’mûr’a, 5- Yükseltilmiş tavan (olan göğe), 6- Dopdolu/tutuşturulmuş denize ki, 7- Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır. 8- Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur. 9- O gün gök, sarsılıp çalkalanır, 10- Dağlar da hareketlenip hızla yürür. 11- Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline! 12- Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar. 13- O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır. 14- (Onlara şöyle denecektir:)“İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” 15- “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” 16- “Girin o ateşin içine! Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” (Mekke’de inmiştir. 49 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah öldükten sonra diriliş, takvâ sahiplerinin mükâfatı, inkarcıların cezası gibi pek çok üstün ve değerli hikmetler içeren bu büyük ve azametli hususlara yemin etmektedir. Önce Tûr’a yemin etmektedir. Tûr, Yüce Allah’ın İmran oğlu Mûsâ aleyhisselam ile konuştuğu ve kendisine hükümler vahyettiği dağdır. Bu hem ona, hem de ümmetine bir lütuftu. Zira o, Allah’ın pek büyük âyetlerinden, kullarına lütfettiği ve kullar tarafından değer biçilmeyecek kadar büyük çapta bir nimettir. 2-3. “Yayılmış” gizli değil açık olan, akıl ve basiret sahibi herkes tarafından durumu açıkça görülen, satır satır yazılmış “sahifeler içinde yazılı olan Kitaba...” Bununla Yüce Allah’ın her şeyi yazmış olduğu Levh-i Mahfuz’un kastedilmiş olma ihtimali olduğu gibi, kitapların en faziletlisi olan Kur’ân-ı Kerîm’in kastedilmiş olması da ihtimaldir. Allah, bu Kitabı öncekilerin ve sonrakilerin haberlerini, geçmişlerin ve geleceklerin ilimlerini ihtiva eder bir halde indirmiştir. 4. “Beyt-i Ma’mûr” yedinci semânın üstündeki Beytullah’tır. Orası her zaman melâike-i kirâm ile mamurdur, dolup taşar. Her gün oraya yetmiş bin melek girer ve Rablerine ibadet ederler. Öyle ki aynı meleklere, Kıyamet gününe kadar bir daha sıra gelmez. Bir görüşe göre de Beyt-i Ma’mûr, Allah’ın Beyt-i Haramı, yani her vakit tavaf edenlerle, namaz kılanlarla, Allah’ı zikredenlerle, hac ve umre için oraya gelenlerle mamur olan, dolup taşan evidir. Nitekim Yüce Allah:“Ve şu emin beldeye ki...”(et-Tin, 95/3) buyruğunda da ona yemin etmiştir. Yeryüzündeki evlerin en faziletlisi, İslâm’ın rükünlerinden ve kendisi olmaksızın muazzam binasının tamamlanması mümkün olmayan en büyük esaslarından birisi olan hac ve umre yapmak maksadı ile insanların kendisine geldiği, İbrahim ve İsmail -ikisine de selâm olsun- tarafından bina edilmiş, Allah’ın insanların gelip toplandıkları güvenli bir yer kıldığı bu Beytullah’a Yüce Allah’ın yemin etmesi, ona ve saygınlığına yakışan şekilde azametini beyan etmesi onun hakkıdır. 5. “Yükseltilmiş tavana” yani Yüce Allah’ın mahlukata bir tavan, yeryüzünün üstünde içinde ışık kaynaklarının olduğu, işaret ve aydınlığı ile yol bulunan bir yapı kılarak kendisinden yağmuru, rahmeti ve çeşitli rızıkları indirdiği semâya; 6. “Dopdolu deniz” Allah’ın doldurduğu, bununla beraber tabiatı gereği yeryüzünü su doldurması gerekirken yeryüzüne taşmayan, ilâhî hikmet gereği yeryüzünde çeşitli canlıların yaşayabilmesi için Allah'ın yeryüzüne taşmasını engellediği su ile dopdolu denize… Bu ifadeden kastın, Kıyamet gününde bütün genişliğine rağmen çeşitli azap çeşitleri ile doldurulup tutuşturulacak ve yakıcı ateş ile dolacak olan deniz anlamında olduğu da söylenmiştir. 7. Yüce Allah’ın bu şeylere yemin etmesi, bunların Allah’ın âyetlerinden, vahdaniyetinin delillerinden, kudretinin ve ölüleri dirilteceğinin belgelerinden olduğuna delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır.” Rabbinin azabının gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. Allah vaadini değiştirmez, sözünden caymaz. 8. “Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur.” Hiç kimse o azaba engel olamayacaktır. Çünkü hiçbir kimse Allah’ın kudretini âciz bırakamaz. Kaçan O’ndan kurtulumaz. Daha sonra Yüce Allah azabın gerçekleşeceği o günün niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 9. “O gün gök, sarsılıp çalkalanır.” Yani gök döner durur, çalkalanır, hareketlenir ve durgunluğu söz konusu olmaksızın sürekli hareket eder. 10. “Dağlar da hareketlenip hızla yürür.” Yani yerlerinden hareket eder. Bulutlar gibi yol alırlar. Atılmış yün gibi çeşitli renklerde olurlar. Daha sonra etrafa saçılan zerreler haline gelinceye kadar saçılıp savrulurlar. Bütün bunlar ise Kıyamet gününün dehşeti, o günde gerçekleşecek ve bu kocaman varlıkları bile etkileyip sarsacak olan dehşetli haller dolayısı ile olacaktır. Peki, ya zayıf ve güçsüz Âdemoğlunun hâli ne olacaktır? 11. “Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline!” Vay geldi haline (ويل); her türlü ceza, üzüntü, azap ve korkuyu ifade eden kapsamlı bir kelimedir. Daha sonra Yüce Allah, bu feci hali hak eden yalanlayıcıların niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 12. “Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar.” Onlar bâtıla dalar ve bâtıl ile oyalanırlar. İlimleri ve araştırmaları, hakkı yalanlamayı ve bâtılı doğrulamayı ihtiva eden zararlı ilimlerdir. Amelleri cahil, beyinsiz ve oynayıp eğlenen kimsenin amelleridir. Tasdik ve iman ehli kimselerin sahip oldukları faydalı bilgilerle salih amellerin tam aksine sahiptirler. 13. “O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır” Oraya itile kakıla, yüz üstü süründürülerek sert bir şekilde sürülecekler. Azarlamak ve kınamak üzere de onlara şöyle denilecektir: 14. “İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” O gün artık haddi hesabı tespit edilemeyecek, nitelikleri söylenemeyecek çaptaki ebedi azabı tadın, denilecek onlara. 15. “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” Bununla âyetlerin akışından da anlaşıldığı üzere cehennem ateşine ve azaba işaret edilme ihtimali vardır. Yani onlar, ateş ve azabı görecekleri vakit azarlanmak üzere onlara şöyle denilecek: Bu, gerçeği olmayan bir sihir midir? İşte onu görmüş bulunuyorsunuz. Yoksa siz dünyada iken görmeyen kimseler miydiniz? Yani basireti ve bilgisi bulunmayan kimseler miydiniz? Yoksa sizler bu işi bilmeyen ve bu hususta size karşı delil ortaya konulmamış kimseler mi idiniz? Bu sorunun cevabı ise bütün bunların böyle olmadığıdır. Yani bu sihir değildir, çünkü sizler artık bunun gerçeğin gerçeği, doğrunun doğrusu, bütün yönleri ile sihre aykırı olduğunu açıkça görmüş bulunuyorsunuz. Onların görmeyen ve bilmeyen kimseler oluşlarına gelince durum böyle değildir. Aksine Allah’ın onlara karşı delilleri ortaya konulmuş, peygamberler onları bu deliller ile imana davet etmişlerdir. Öyle ki ortaya konulan delil ve belgeler de bu gerçeği açık seçik ve hakkında delil getirilen en büyük hususlar konumuna çıkarmıştır. Yüce Allah’ın:“Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” buyruğunun, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu apaçık hakka ve dosdoğru yola işaret etmesi ihtimali de vardır. Yani aklı başında bulunan bir kimsenin, onun bu getirdikleri hakkında -en büyük ve değerli gerçek iken-: “O bir sihirdir”, demesi düşünülebilir mi? Ancak onlar basiretsiz olduklarından dolayı Kur’ân hakkında bu sözleri söylemişlerdir. 16. “Girin o ateşin içine!” Sizi çepeçevre kuşatacak, bütün bedenlerinizi kapsayacak ve acısı kalplerinize kadar tırmanacak olan o ateşe girin. "Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir.” Ateşte tahammül etmenizin size faydası olmayacağı gibi azapta ortak olmanızın da bir faydası olmayacaktır. Hiçbir şekilde azabınız hafifletilmeyecektir. Bu, sabretmek sureti ile meşakkati hafifleyecek ve şiddeti azalacak bir şey değildir. Onlara bu ağır cezanın verilmesi, onların kötü amelleri ve pis işlerinden dolayıdır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” buyurmaktadır.

Tûr 52:5

1- Yemin olsun Tûr’a, 2, 3- Yayılmış sahifeler içinde yazılı olan Kitaba, 4- Beyt-i Ma’mûr’a, 5- Yükseltilmiş tavan (olan göğe), 6- Dopdolu/tutuşturulmuş denize ki, 7- Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır. 8- Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur. 9- O gün gök, sarsılıp çalkalanır, 10- Dağlar da hareketlenip hızla yürür. 11- Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline! 12- Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar. 13- O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır. 14- (Onlara şöyle denecektir:)“İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” 15- “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” 16- “Girin o ateşin içine! Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” (Mekke’de inmiştir. 49 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah öldükten sonra diriliş, takvâ sahiplerinin mükâfatı, inkarcıların cezası gibi pek çok üstün ve değerli hikmetler içeren bu büyük ve azametli hususlara yemin etmektedir. Önce Tûr’a yemin etmektedir. Tûr, Yüce Allah’ın İmran oğlu Mûsâ aleyhisselam ile konuştuğu ve kendisine hükümler vahyettiği dağdır. Bu hem ona, hem de ümmetine bir lütuftu. Zira o, Allah’ın pek büyük âyetlerinden, kullarına lütfettiği ve kullar tarafından değer biçilmeyecek kadar büyük çapta bir nimettir. 2-3. “Yayılmış” gizli değil açık olan, akıl ve basiret sahibi herkes tarafından durumu açıkça görülen, satır satır yazılmış “sahifeler içinde yazılı olan Kitaba...” Bununla Yüce Allah’ın her şeyi yazmış olduğu Levh-i Mahfuz’un kastedilmiş olma ihtimali olduğu gibi, kitapların en faziletlisi olan Kur’ân-ı Kerîm’in kastedilmiş olması da ihtimaldir. Allah, bu Kitabı öncekilerin ve sonrakilerin haberlerini, geçmişlerin ve geleceklerin ilimlerini ihtiva eder bir halde indirmiştir. 4. “Beyt-i Ma’mûr” yedinci semânın üstündeki Beytullah’tır. Orası her zaman melâike-i kirâm ile mamurdur, dolup taşar. Her gün oraya yetmiş bin melek girer ve Rablerine ibadet ederler. Öyle ki aynı meleklere, Kıyamet gününe kadar bir daha sıra gelmez. Bir görüşe göre de Beyt-i Ma’mûr, Allah’ın Beyt-i Haramı, yani her vakit tavaf edenlerle, namaz kılanlarla, Allah’ı zikredenlerle, hac ve umre için oraya gelenlerle mamur olan, dolup taşan evidir. Nitekim Yüce Allah:“Ve şu emin beldeye ki...”(et-Tin, 95/3) buyruğunda da ona yemin etmiştir. Yeryüzündeki evlerin en faziletlisi, İslâm’ın rükünlerinden ve kendisi olmaksızın muazzam binasının tamamlanması mümkün olmayan en büyük esaslarından birisi olan hac ve umre yapmak maksadı ile insanların kendisine geldiği, İbrahim ve İsmail -ikisine de selâm olsun- tarafından bina edilmiş, Allah’ın insanların gelip toplandıkları güvenli bir yer kıldığı bu Beytullah’a Yüce Allah’ın yemin etmesi, ona ve saygınlığına yakışan şekilde azametini beyan etmesi onun hakkıdır. 5. “Yükseltilmiş tavana” yani Yüce Allah’ın mahlukata bir tavan, yeryüzünün üstünde içinde ışık kaynaklarının olduğu, işaret ve aydınlığı ile yol bulunan bir yapı kılarak kendisinden yağmuru, rahmeti ve çeşitli rızıkları indirdiği semâya; 6. “Dopdolu deniz” Allah’ın doldurduğu, bununla beraber tabiatı gereği yeryüzünü su doldurması gerekirken yeryüzüne taşmayan, ilâhî hikmet gereği yeryüzünde çeşitli canlıların yaşayabilmesi için Allah'ın yeryüzüne taşmasını engellediği su ile dopdolu denize… Bu ifadeden kastın, Kıyamet gününde bütün genişliğine rağmen çeşitli azap çeşitleri ile doldurulup tutuşturulacak ve yakıcı ateş ile dolacak olan deniz anlamında olduğu da söylenmiştir. 7. Yüce Allah’ın bu şeylere yemin etmesi, bunların Allah’ın âyetlerinden, vahdaniyetinin delillerinden, kudretinin ve ölüleri dirilteceğinin belgelerinden olduğuna delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır.” Rabbinin azabının gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. Allah vaadini değiştirmez, sözünden caymaz. 8. “Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur.” Hiç kimse o azaba engel olamayacaktır. Çünkü hiçbir kimse Allah’ın kudretini âciz bırakamaz. Kaçan O’ndan kurtulumaz. Daha sonra Yüce Allah azabın gerçekleşeceği o günün niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 9. “O gün gök, sarsılıp çalkalanır.” Yani gök döner durur, çalkalanır, hareketlenir ve durgunluğu söz konusu olmaksızın sürekli hareket eder. 10. “Dağlar da hareketlenip hızla yürür.” Yani yerlerinden hareket eder. Bulutlar gibi yol alırlar. Atılmış yün gibi çeşitli renklerde olurlar. Daha sonra etrafa saçılan zerreler haline gelinceye kadar saçılıp savrulurlar. Bütün bunlar ise Kıyamet gününün dehşeti, o günde gerçekleşecek ve bu kocaman varlıkları bile etkileyip sarsacak olan dehşetli haller dolayısı ile olacaktır. Peki, ya zayıf ve güçsüz Âdemoğlunun hâli ne olacaktır? 11. “Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline!” Vay geldi haline (ويل); her türlü ceza, üzüntü, azap ve korkuyu ifade eden kapsamlı bir kelimedir. Daha sonra Yüce Allah, bu feci hali hak eden yalanlayıcıların niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 12. “Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar.” Onlar bâtıla dalar ve bâtıl ile oyalanırlar. İlimleri ve araştırmaları, hakkı yalanlamayı ve bâtılı doğrulamayı ihtiva eden zararlı ilimlerdir. Amelleri cahil, beyinsiz ve oynayıp eğlenen kimsenin amelleridir. Tasdik ve iman ehli kimselerin sahip oldukları faydalı bilgilerle salih amellerin tam aksine sahiptirler. 13. “O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır” Oraya itile kakıla, yüz üstü süründürülerek sert bir şekilde sürülecekler. Azarlamak ve kınamak üzere de onlara şöyle denilecektir: 14. “İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” O gün artık haddi hesabı tespit edilemeyecek, nitelikleri söylenemeyecek çaptaki ebedi azabı tadın, denilecek onlara. 15. “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” Bununla âyetlerin akışından da anlaşıldığı üzere cehennem ateşine ve azaba işaret edilme ihtimali vardır. Yani onlar, ateş ve azabı görecekleri vakit azarlanmak üzere onlara şöyle denilecek: Bu, gerçeği olmayan bir sihir midir? İşte onu görmüş bulunuyorsunuz. Yoksa siz dünyada iken görmeyen kimseler miydiniz? Yani basireti ve bilgisi bulunmayan kimseler miydiniz? Yoksa sizler bu işi bilmeyen ve bu hususta size karşı delil ortaya konulmamış kimseler mi idiniz? Bu sorunun cevabı ise bütün bunların böyle olmadığıdır. Yani bu sihir değildir, çünkü sizler artık bunun gerçeğin gerçeği, doğrunun doğrusu, bütün yönleri ile sihre aykırı olduğunu açıkça görmüş bulunuyorsunuz. Onların görmeyen ve bilmeyen kimseler oluşlarına gelince durum böyle değildir. Aksine Allah’ın onlara karşı delilleri ortaya konulmuş, peygamberler onları bu deliller ile imana davet etmişlerdir. Öyle ki ortaya konulan delil ve belgeler de bu gerçeği açık seçik ve hakkında delil getirilen en büyük hususlar konumuna çıkarmıştır. Yüce Allah’ın:“Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” buyruğunun, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu apaçık hakka ve dosdoğru yola işaret etmesi ihtimali de vardır. Yani aklı başında bulunan bir kimsenin, onun bu getirdikleri hakkında -en büyük ve değerli gerçek iken-: “O bir sihirdir”, demesi düşünülebilir mi? Ancak onlar basiretsiz olduklarından dolayı Kur’ân hakkında bu sözleri söylemişlerdir. 16. “Girin o ateşin içine!” Sizi çepeçevre kuşatacak, bütün bedenlerinizi kapsayacak ve acısı kalplerinize kadar tırmanacak olan o ateşe girin. "Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir.” Ateşte tahammül etmenizin size faydası olmayacağı gibi azapta ortak olmanızın da bir faydası olmayacaktır. Hiçbir şekilde azabınız hafifletilmeyecektir. Bu, sabretmek sureti ile meşakkati hafifleyecek ve şiddeti azalacak bir şey değildir. Onlara bu ağır cezanın verilmesi, onların kötü amelleri ve pis işlerinden dolayıdır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” buyurmaktadır.

Tûr 52:6

1- Yemin olsun Tûr’a, 2, 3- Yayılmış sahifeler içinde yazılı olan Kitaba, 4- Beyt-i Ma’mûr’a, 5- Yükseltilmiş tavan (olan göğe), 6- Dopdolu/tutuşturulmuş denize ki, 7- Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır. 8- Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur. 9- O gün gök, sarsılıp çalkalanır, 10- Dağlar da hareketlenip hızla yürür. 11- Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline! 12- Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar. 13- O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır. 14- (Onlara şöyle denecektir:)“İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” 15- “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” 16- “Girin o ateşin içine! Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” (Mekke’de inmiştir. 49 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah öldükten sonra diriliş, takvâ sahiplerinin mükâfatı, inkarcıların cezası gibi pek çok üstün ve değerli hikmetler içeren bu büyük ve azametli hususlara yemin etmektedir. Önce Tûr’a yemin etmektedir. Tûr, Yüce Allah’ın İmran oğlu Mûsâ aleyhisselam ile konuştuğu ve kendisine hükümler vahyettiği dağdır. Bu hem ona, hem de ümmetine bir lütuftu. Zira o, Allah’ın pek büyük âyetlerinden, kullarına lütfettiği ve kullar tarafından değer biçilmeyecek kadar büyük çapta bir nimettir. 2-3. “Yayılmış” gizli değil açık olan, akıl ve basiret sahibi herkes tarafından durumu açıkça görülen, satır satır yazılmış “sahifeler içinde yazılı olan Kitaba...” Bununla Yüce Allah’ın her şeyi yazmış olduğu Levh-i Mahfuz’un kastedilmiş olma ihtimali olduğu gibi, kitapların en faziletlisi olan Kur’ân-ı Kerîm’in kastedilmiş olması da ihtimaldir. Allah, bu Kitabı öncekilerin ve sonrakilerin haberlerini, geçmişlerin ve geleceklerin ilimlerini ihtiva eder bir halde indirmiştir. 4. “Beyt-i Ma’mûr” yedinci semânın üstündeki Beytullah’tır. Orası her zaman melâike-i kirâm ile mamurdur, dolup taşar. Her gün oraya yetmiş bin melek girer ve Rablerine ibadet ederler. Öyle ki aynı meleklere, Kıyamet gününe kadar bir daha sıra gelmez. Bir görüşe göre de Beyt-i Ma’mûr, Allah’ın Beyt-i Haramı, yani her vakit tavaf edenlerle, namaz kılanlarla, Allah’ı zikredenlerle, hac ve umre için oraya gelenlerle mamur olan, dolup taşan evidir. Nitekim Yüce Allah:“Ve şu emin beldeye ki...”(et-Tin, 95/3) buyruğunda da ona yemin etmiştir. Yeryüzündeki evlerin en faziletlisi, İslâm’ın rükünlerinden ve kendisi olmaksızın muazzam binasının tamamlanması mümkün olmayan en büyük esaslarından birisi olan hac ve umre yapmak maksadı ile insanların kendisine geldiği, İbrahim ve İsmail -ikisine de selâm olsun- tarafından bina edilmiş, Allah’ın insanların gelip toplandıkları güvenli bir yer kıldığı bu Beytullah’a Yüce Allah’ın yemin etmesi, ona ve saygınlığına yakışan şekilde azametini beyan etmesi onun hakkıdır. 5. “Yükseltilmiş tavana” yani Yüce Allah’ın mahlukata bir tavan, yeryüzünün üstünde içinde ışık kaynaklarının olduğu, işaret ve aydınlığı ile yol bulunan bir yapı kılarak kendisinden yağmuru, rahmeti ve çeşitli rızıkları indirdiği semâya; 6. “Dopdolu deniz” Allah’ın doldurduğu, bununla beraber tabiatı gereği yeryüzünü su doldurması gerekirken yeryüzüne taşmayan, ilâhî hikmet gereği yeryüzünde çeşitli canlıların yaşayabilmesi için Allah'ın yeryüzüne taşmasını engellediği su ile dopdolu denize… Bu ifadeden kastın, Kıyamet gününde bütün genişliğine rağmen çeşitli azap çeşitleri ile doldurulup tutuşturulacak ve yakıcı ateş ile dolacak olan deniz anlamında olduğu da söylenmiştir. 7. Yüce Allah’ın bu şeylere yemin etmesi, bunların Allah’ın âyetlerinden, vahdaniyetinin delillerinden, kudretinin ve ölüleri dirilteceğinin belgelerinden olduğuna delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır.” Rabbinin azabının gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. Allah vaadini değiştirmez, sözünden caymaz. 8. “Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur.” Hiç kimse o azaba engel olamayacaktır. Çünkü hiçbir kimse Allah’ın kudretini âciz bırakamaz. Kaçan O’ndan kurtulumaz. Daha sonra Yüce Allah azabın gerçekleşeceği o günün niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 9. “O gün gök, sarsılıp çalkalanır.” Yani gök döner durur, çalkalanır, hareketlenir ve durgunluğu söz konusu olmaksızın sürekli hareket eder. 10. “Dağlar da hareketlenip hızla yürür.” Yani yerlerinden hareket eder. Bulutlar gibi yol alırlar. Atılmış yün gibi çeşitli renklerde olurlar. Daha sonra etrafa saçılan zerreler haline gelinceye kadar saçılıp savrulurlar. Bütün bunlar ise Kıyamet gününün dehşeti, o günde gerçekleşecek ve bu kocaman varlıkları bile etkileyip sarsacak olan dehşetli haller dolayısı ile olacaktır. Peki, ya zayıf ve güçsüz Âdemoğlunun hâli ne olacaktır? 11. “Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline!” Vay geldi haline (ويل); her türlü ceza, üzüntü, azap ve korkuyu ifade eden kapsamlı bir kelimedir. Daha sonra Yüce Allah, bu feci hali hak eden yalanlayıcıların niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 12. “Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar.” Onlar bâtıla dalar ve bâtıl ile oyalanırlar. İlimleri ve araştırmaları, hakkı yalanlamayı ve bâtılı doğrulamayı ihtiva eden zararlı ilimlerdir. Amelleri cahil, beyinsiz ve oynayıp eğlenen kimsenin amelleridir. Tasdik ve iman ehli kimselerin sahip oldukları faydalı bilgilerle salih amellerin tam aksine sahiptirler. 13. “O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır” Oraya itile kakıla, yüz üstü süründürülerek sert bir şekilde sürülecekler. Azarlamak ve kınamak üzere de onlara şöyle denilecektir: 14. “İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” O gün artık haddi hesabı tespit edilemeyecek, nitelikleri söylenemeyecek çaptaki ebedi azabı tadın, denilecek onlara. 15. “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” Bununla âyetlerin akışından da anlaşıldığı üzere cehennem ateşine ve azaba işaret edilme ihtimali vardır. Yani onlar, ateş ve azabı görecekleri vakit azarlanmak üzere onlara şöyle denilecek: Bu, gerçeği olmayan bir sihir midir? İşte onu görmüş bulunuyorsunuz. Yoksa siz dünyada iken görmeyen kimseler miydiniz? Yani basireti ve bilgisi bulunmayan kimseler miydiniz? Yoksa sizler bu işi bilmeyen ve bu hususta size karşı delil ortaya konulmamış kimseler mi idiniz? Bu sorunun cevabı ise bütün bunların böyle olmadığıdır. Yani bu sihir değildir, çünkü sizler artık bunun gerçeğin gerçeği, doğrunun doğrusu, bütün yönleri ile sihre aykırı olduğunu açıkça görmüş bulunuyorsunuz. Onların görmeyen ve bilmeyen kimseler oluşlarına gelince durum böyle değildir. Aksine Allah’ın onlara karşı delilleri ortaya konulmuş, peygamberler onları bu deliller ile imana davet etmişlerdir. Öyle ki ortaya konulan delil ve belgeler de bu gerçeği açık seçik ve hakkında delil getirilen en büyük hususlar konumuna çıkarmıştır. Yüce Allah’ın:“Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” buyruğunun, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu apaçık hakka ve dosdoğru yola işaret etmesi ihtimali de vardır. Yani aklı başında bulunan bir kimsenin, onun bu getirdikleri hakkında -en büyük ve değerli gerçek iken-: “O bir sihirdir”, demesi düşünülebilir mi? Ancak onlar basiretsiz olduklarından dolayı Kur’ân hakkında bu sözleri söylemişlerdir. 16. “Girin o ateşin içine!” Sizi çepeçevre kuşatacak, bütün bedenlerinizi kapsayacak ve acısı kalplerinize kadar tırmanacak olan o ateşe girin. "Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir.” Ateşte tahammül etmenizin size faydası olmayacağı gibi azapta ortak olmanızın da bir faydası olmayacaktır. Hiçbir şekilde azabınız hafifletilmeyecektir. Bu, sabretmek sureti ile meşakkati hafifleyecek ve şiddeti azalacak bir şey değildir. Onlara bu ağır cezanın verilmesi, onların kötü amelleri ve pis işlerinden dolayıdır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” buyurmaktadır.

Tûr 52:7

1- Yemin olsun Tûr’a, 2, 3- Yayılmış sahifeler içinde yazılı olan Kitaba, 4- Beyt-i Ma’mûr’a, 5- Yükseltilmiş tavan (olan göğe), 6- Dopdolu/tutuşturulmuş denize ki, 7- Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır. 8- Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur. 9- O gün gök, sarsılıp çalkalanır, 10- Dağlar da hareketlenip hızla yürür. 11- Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline! 12- Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar. 13- O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır. 14- (Onlara şöyle denecektir:)“İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” 15- “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” 16- “Girin o ateşin içine! Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” (Mekke’de inmiştir. 49 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah öldükten sonra diriliş, takvâ sahiplerinin mükâfatı, inkarcıların cezası gibi pek çok üstün ve değerli hikmetler içeren bu büyük ve azametli hususlara yemin etmektedir. Önce Tûr’a yemin etmektedir. Tûr, Yüce Allah’ın İmran oğlu Mûsâ aleyhisselam ile konuştuğu ve kendisine hükümler vahyettiği dağdır. Bu hem ona, hem de ümmetine bir lütuftu. Zira o, Allah’ın pek büyük âyetlerinden, kullarına lütfettiği ve kullar tarafından değer biçilmeyecek kadar büyük çapta bir nimettir. 2-3. “Yayılmış” gizli değil açık olan, akıl ve basiret sahibi herkes tarafından durumu açıkça görülen, satır satır yazılmış “sahifeler içinde yazılı olan Kitaba...” Bununla Yüce Allah’ın her şeyi yazmış olduğu Levh-i Mahfuz’un kastedilmiş olma ihtimali olduğu gibi, kitapların en faziletlisi olan Kur’ân-ı Kerîm’in kastedilmiş olması da ihtimaldir. Allah, bu Kitabı öncekilerin ve sonrakilerin haberlerini, geçmişlerin ve geleceklerin ilimlerini ihtiva eder bir halde indirmiştir. 4. “Beyt-i Ma’mûr” yedinci semânın üstündeki Beytullah’tır. Orası her zaman melâike-i kirâm ile mamurdur, dolup taşar. Her gün oraya yetmiş bin melek girer ve Rablerine ibadet ederler. Öyle ki aynı meleklere, Kıyamet gününe kadar bir daha sıra gelmez. Bir görüşe göre de Beyt-i Ma’mûr, Allah’ın Beyt-i Haramı, yani her vakit tavaf edenlerle, namaz kılanlarla, Allah’ı zikredenlerle, hac ve umre için oraya gelenlerle mamur olan, dolup taşan evidir. Nitekim Yüce Allah:“Ve şu emin beldeye ki...”(et-Tin, 95/3) buyruğunda da ona yemin etmiştir. Yeryüzündeki evlerin en faziletlisi, İslâm’ın rükünlerinden ve kendisi olmaksızın muazzam binasının tamamlanması mümkün olmayan en büyük esaslarından birisi olan hac ve umre yapmak maksadı ile insanların kendisine geldiği, İbrahim ve İsmail -ikisine de selâm olsun- tarafından bina edilmiş, Allah’ın insanların gelip toplandıkları güvenli bir yer kıldığı bu Beytullah’a Yüce Allah’ın yemin etmesi, ona ve saygınlığına yakışan şekilde azametini beyan etmesi onun hakkıdır. 5. “Yükseltilmiş tavana” yani Yüce Allah’ın mahlukata bir tavan, yeryüzünün üstünde içinde ışık kaynaklarının olduğu, işaret ve aydınlığı ile yol bulunan bir yapı kılarak kendisinden yağmuru, rahmeti ve çeşitli rızıkları indirdiği semâya; 6. “Dopdolu deniz” Allah’ın doldurduğu, bununla beraber tabiatı gereği yeryüzünü su doldurması gerekirken yeryüzüne taşmayan, ilâhî hikmet gereği yeryüzünde çeşitli canlıların yaşayabilmesi için Allah'ın yeryüzüne taşmasını engellediği su ile dopdolu denize… Bu ifadeden kastın, Kıyamet gününde bütün genişliğine rağmen çeşitli azap çeşitleri ile doldurulup tutuşturulacak ve yakıcı ateş ile dolacak olan deniz anlamında olduğu da söylenmiştir. 7. Yüce Allah’ın bu şeylere yemin etmesi, bunların Allah’ın âyetlerinden, vahdaniyetinin delillerinden, kudretinin ve ölüleri dirilteceğinin belgelerinden olduğuna delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır.” Rabbinin azabının gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. Allah vaadini değiştirmez, sözünden caymaz. 8. “Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur.” Hiç kimse o azaba engel olamayacaktır. Çünkü hiçbir kimse Allah’ın kudretini âciz bırakamaz. Kaçan O’ndan kurtulumaz. Daha sonra Yüce Allah azabın gerçekleşeceği o günün niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 9. “O gün gök, sarsılıp çalkalanır.” Yani gök döner durur, çalkalanır, hareketlenir ve durgunluğu söz konusu olmaksızın sürekli hareket eder. 10. “Dağlar da hareketlenip hızla yürür.” Yani yerlerinden hareket eder. Bulutlar gibi yol alırlar. Atılmış yün gibi çeşitli renklerde olurlar. Daha sonra etrafa saçılan zerreler haline gelinceye kadar saçılıp savrulurlar. Bütün bunlar ise Kıyamet gününün dehşeti, o günde gerçekleşecek ve bu kocaman varlıkları bile etkileyip sarsacak olan dehşetli haller dolayısı ile olacaktır. Peki, ya zayıf ve güçsüz Âdemoğlunun hâli ne olacaktır? 11. “Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline!” Vay geldi haline (ويل); her türlü ceza, üzüntü, azap ve korkuyu ifade eden kapsamlı bir kelimedir. Daha sonra Yüce Allah, bu feci hali hak eden yalanlayıcıların niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 12. “Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar.” Onlar bâtıla dalar ve bâtıl ile oyalanırlar. İlimleri ve araştırmaları, hakkı yalanlamayı ve bâtılı doğrulamayı ihtiva eden zararlı ilimlerdir. Amelleri cahil, beyinsiz ve oynayıp eğlenen kimsenin amelleridir. Tasdik ve iman ehli kimselerin sahip oldukları faydalı bilgilerle salih amellerin tam aksine sahiptirler. 13. “O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır” Oraya itile kakıla, yüz üstü süründürülerek sert bir şekilde sürülecekler. Azarlamak ve kınamak üzere de onlara şöyle denilecektir: 14. “İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” O gün artık haddi hesabı tespit edilemeyecek, nitelikleri söylenemeyecek çaptaki ebedi azabı tadın, denilecek onlara. 15. “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” Bununla âyetlerin akışından da anlaşıldığı üzere cehennem ateşine ve azaba işaret edilme ihtimali vardır. Yani onlar, ateş ve azabı görecekleri vakit azarlanmak üzere onlara şöyle denilecek: Bu, gerçeği olmayan bir sihir midir? İşte onu görmüş bulunuyorsunuz. Yoksa siz dünyada iken görmeyen kimseler miydiniz? Yani basireti ve bilgisi bulunmayan kimseler miydiniz? Yoksa sizler bu işi bilmeyen ve bu hususta size karşı delil ortaya konulmamış kimseler mi idiniz? Bu sorunun cevabı ise bütün bunların böyle olmadığıdır. Yani bu sihir değildir, çünkü sizler artık bunun gerçeğin gerçeği, doğrunun doğrusu, bütün yönleri ile sihre aykırı olduğunu açıkça görmüş bulunuyorsunuz. Onların görmeyen ve bilmeyen kimseler oluşlarına gelince durum böyle değildir. Aksine Allah’ın onlara karşı delilleri ortaya konulmuş, peygamberler onları bu deliller ile imana davet etmişlerdir. Öyle ki ortaya konulan delil ve belgeler de bu gerçeği açık seçik ve hakkında delil getirilen en büyük hususlar konumuna çıkarmıştır. Yüce Allah’ın:“Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” buyruğunun, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu apaçık hakka ve dosdoğru yola işaret etmesi ihtimali de vardır. Yani aklı başında bulunan bir kimsenin, onun bu getirdikleri hakkında -en büyük ve değerli gerçek iken-: “O bir sihirdir”, demesi düşünülebilir mi? Ancak onlar basiretsiz olduklarından dolayı Kur’ân hakkında bu sözleri söylemişlerdir. 16. “Girin o ateşin içine!” Sizi çepeçevre kuşatacak, bütün bedenlerinizi kapsayacak ve acısı kalplerinize kadar tırmanacak olan o ateşe girin. "Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir.” Ateşte tahammül etmenizin size faydası olmayacağı gibi azapta ortak olmanızın da bir faydası olmayacaktır. Hiçbir şekilde azabınız hafifletilmeyecektir. Bu, sabretmek sureti ile meşakkati hafifleyecek ve şiddeti azalacak bir şey değildir. Onlara bu ağır cezanın verilmesi, onların kötü amelleri ve pis işlerinden dolayıdır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” buyurmaktadır.

Tûr 52:8

1- Yemin olsun Tûr’a, 2, 3- Yayılmış sahifeler içinde yazılı olan Kitaba, 4- Beyt-i Ma’mûr’a, 5- Yükseltilmiş tavan (olan göğe), 6- Dopdolu/tutuşturulmuş denize ki, 7- Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır. 8- Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur. 9- O gün gök, sarsılıp çalkalanır, 10- Dağlar da hareketlenip hızla yürür. 11- Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline! 12- Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar. 13- O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır. 14- (Onlara şöyle denecektir:)“İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” 15- “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” 16- “Girin o ateşin içine! Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” (Mekke’de inmiştir. 49 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah öldükten sonra diriliş, takvâ sahiplerinin mükâfatı, inkarcıların cezası gibi pek çok üstün ve değerli hikmetler içeren bu büyük ve azametli hususlara yemin etmektedir. Önce Tûr’a yemin etmektedir. Tûr, Yüce Allah’ın İmran oğlu Mûsâ aleyhisselam ile konuştuğu ve kendisine hükümler vahyettiği dağdır. Bu hem ona, hem de ümmetine bir lütuftu. Zira o, Allah’ın pek büyük âyetlerinden, kullarına lütfettiği ve kullar tarafından değer biçilmeyecek kadar büyük çapta bir nimettir. 2-3. “Yayılmış” gizli değil açık olan, akıl ve basiret sahibi herkes tarafından durumu açıkça görülen, satır satır yazılmış “sahifeler içinde yazılı olan Kitaba...” Bununla Yüce Allah’ın her şeyi yazmış olduğu Levh-i Mahfuz’un kastedilmiş olma ihtimali olduğu gibi, kitapların en faziletlisi olan Kur’ân-ı Kerîm’in kastedilmiş olması da ihtimaldir. Allah, bu Kitabı öncekilerin ve sonrakilerin haberlerini, geçmişlerin ve geleceklerin ilimlerini ihtiva eder bir halde indirmiştir. 4. “Beyt-i Ma’mûr” yedinci semânın üstündeki Beytullah’tır. Orası her zaman melâike-i kirâm ile mamurdur, dolup taşar. Her gün oraya yetmiş bin melek girer ve Rablerine ibadet ederler. Öyle ki aynı meleklere, Kıyamet gününe kadar bir daha sıra gelmez. Bir görüşe göre de Beyt-i Ma’mûr, Allah’ın Beyt-i Haramı, yani her vakit tavaf edenlerle, namaz kılanlarla, Allah’ı zikredenlerle, hac ve umre için oraya gelenlerle mamur olan, dolup taşan evidir. Nitekim Yüce Allah:“Ve şu emin beldeye ki...”(et-Tin, 95/3) buyruğunda da ona yemin etmiştir. Yeryüzündeki evlerin en faziletlisi, İslâm’ın rükünlerinden ve kendisi olmaksızın muazzam binasının tamamlanması mümkün olmayan en büyük esaslarından birisi olan hac ve umre yapmak maksadı ile insanların kendisine geldiği, İbrahim ve İsmail -ikisine de selâm olsun- tarafından bina edilmiş, Allah’ın insanların gelip toplandıkları güvenli bir yer kıldığı bu Beytullah’a Yüce Allah’ın yemin etmesi, ona ve saygınlığına yakışan şekilde azametini beyan etmesi onun hakkıdır. 5. “Yükseltilmiş tavana” yani Yüce Allah’ın mahlukata bir tavan, yeryüzünün üstünde içinde ışık kaynaklarının olduğu, işaret ve aydınlığı ile yol bulunan bir yapı kılarak kendisinden yağmuru, rahmeti ve çeşitli rızıkları indirdiği semâya; 6. “Dopdolu deniz” Allah’ın doldurduğu, bununla beraber tabiatı gereği yeryüzünü su doldurması gerekirken yeryüzüne taşmayan, ilâhî hikmet gereği yeryüzünde çeşitli canlıların yaşayabilmesi için Allah'ın yeryüzüne taşmasını engellediği su ile dopdolu denize… Bu ifadeden kastın, Kıyamet gününde bütün genişliğine rağmen çeşitli azap çeşitleri ile doldurulup tutuşturulacak ve yakıcı ateş ile dolacak olan deniz anlamında olduğu da söylenmiştir. 7. Yüce Allah’ın bu şeylere yemin etmesi, bunların Allah’ın âyetlerinden, vahdaniyetinin delillerinden, kudretinin ve ölüleri dirilteceğinin belgelerinden olduğuna delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır.” Rabbinin azabının gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. Allah vaadini değiştirmez, sözünden caymaz. 8. “Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur.” Hiç kimse o azaba engel olamayacaktır. Çünkü hiçbir kimse Allah’ın kudretini âciz bırakamaz. Kaçan O’ndan kurtulumaz. Daha sonra Yüce Allah azabın gerçekleşeceği o günün niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 9. “O gün gök, sarsılıp çalkalanır.” Yani gök döner durur, çalkalanır, hareketlenir ve durgunluğu söz konusu olmaksızın sürekli hareket eder. 10. “Dağlar da hareketlenip hızla yürür.” Yani yerlerinden hareket eder. Bulutlar gibi yol alırlar. Atılmış yün gibi çeşitli renklerde olurlar. Daha sonra etrafa saçılan zerreler haline gelinceye kadar saçılıp savrulurlar. Bütün bunlar ise Kıyamet gününün dehşeti, o günde gerçekleşecek ve bu kocaman varlıkları bile etkileyip sarsacak olan dehşetli haller dolayısı ile olacaktır. Peki, ya zayıf ve güçsüz Âdemoğlunun hâli ne olacaktır? 11. “Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline!” Vay geldi haline (ويل); her türlü ceza, üzüntü, azap ve korkuyu ifade eden kapsamlı bir kelimedir. Daha sonra Yüce Allah, bu feci hali hak eden yalanlayıcıların niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 12. “Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar.” Onlar bâtıla dalar ve bâtıl ile oyalanırlar. İlimleri ve araştırmaları, hakkı yalanlamayı ve bâtılı doğrulamayı ihtiva eden zararlı ilimlerdir. Amelleri cahil, beyinsiz ve oynayıp eğlenen kimsenin amelleridir. Tasdik ve iman ehli kimselerin sahip oldukları faydalı bilgilerle salih amellerin tam aksine sahiptirler. 13. “O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır” Oraya itile kakıla, yüz üstü süründürülerek sert bir şekilde sürülecekler. Azarlamak ve kınamak üzere de onlara şöyle denilecektir: 14. “İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” O gün artık haddi hesabı tespit edilemeyecek, nitelikleri söylenemeyecek çaptaki ebedi azabı tadın, denilecek onlara. 15. “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” Bununla âyetlerin akışından da anlaşıldığı üzere cehennem ateşine ve azaba işaret edilme ihtimali vardır. Yani onlar, ateş ve azabı görecekleri vakit azarlanmak üzere onlara şöyle denilecek: Bu, gerçeği olmayan bir sihir midir? İşte onu görmüş bulunuyorsunuz. Yoksa siz dünyada iken görmeyen kimseler miydiniz? Yani basireti ve bilgisi bulunmayan kimseler miydiniz? Yoksa sizler bu işi bilmeyen ve bu hususta size karşı delil ortaya konulmamış kimseler mi idiniz? Bu sorunun cevabı ise bütün bunların böyle olmadığıdır. Yani bu sihir değildir, çünkü sizler artık bunun gerçeğin gerçeği, doğrunun doğrusu, bütün yönleri ile sihre aykırı olduğunu açıkça görmüş bulunuyorsunuz. Onların görmeyen ve bilmeyen kimseler oluşlarına gelince durum böyle değildir. Aksine Allah’ın onlara karşı delilleri ortaya konulmuş, peygamberler onları bu deliller ile imana davet etmişlerdir. Öyle ki ortaya konulan delil ve belgeler de bu gerçeği açık seçik ve hakkında delil getirilen en büyük hususlar konumuna çıkarmıştır. Yüce Allah’ın:“Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” buyruğunun, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu apaçık hakka ve dosdoğru yola işaret etmesi ihtimali de vardır. Yani aklı başında bulunan bir kimsenin, onun bu getirdikleri hakkında -en büyük ve değerli gerçek iken-: “O bir sihirdir”, demesi düşünülebilir mi? Ancak onlar basiretsiz olduklarından dolayı Kur’ân hakkında bu sözleri söylemişlerdir. 16. “Girin o ateşin içine!” Sizi çepeçevre kuşatacak, bütün bedenlerinizi kapsayacak ve acısı kalplerinize kadar tırmanacak olan o ateşe girin. "Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir.” Ateşte tahammül etmenizin size faydası olmayacağı gibi azapta ortak olmanızın da bir faydası olmayacaktır. Hiçbir şekilde azabınız hafifletilmeyecektir. Bu, sabretmek sureti ile meşakkati hafifleyecek ve şiddeti azalacak bir şey değildir. Onlara bu ağır cezanın verilmesi, onların kötü amelleri ve pis işlerinden dolayıdır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” buyurmaktadır.

Tûr 52:9

1- Yemin olsun Tûr’a, 2, 3- Yayılmış sahifeler içinde yazılı olan Kitaba, 4- Beyt-i Ma’mûr’a, 5- Yükseltilmiş tavan (olan göğe), 6- Dopdolu/tutuşturulmuş denize ki, 7- Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır. 8- Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur. 9- O gün gök, sarsılıp çalkalanır, 10- Dağlar da hareketlenip hızla yürür. 11- Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline! 12- Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar. 13- O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır. 14- (Onlara şöyle denecektir:)“İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” 15- “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” 16- “Girin o ateşin içine! Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” (Mekke’de inmiştir. 49 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah öldükten sonra diriliş, takvâ sahiplerinin mükâfatı, inkarcıların cezası gibi pek çok üstün ve değerli hikmetler içeren bu büyük ve azametli hususlara yemin etmektedir. Önce Tûr’a yemin etmektedir. Tûr, Yüce Allah’ın İmran oğlu Mûsâ aleyhisselam ile konuştuğu ve kendisine hükümler vahyettiği dağdır. Bu hem ona, hem de ümmetine bir lütuftu. Zira o, Allah’ın pek büyük âyetlerinden, kullarına lütfettiği ve kullar tarafından değer biçilmeyecek kadar büyük çapta bir nimettir. 2-3. “Yayılmış” gizli değil açık olan, akıl ve basiret sahibi herkes tarafından durumu açıkça görülen, satır satır yazılmış “sahifeler içinde yazılı olan Kitaba...” Bununla Yüce Allah’ın her şeyi yazmış olduğu Levh-i Mahfuz’un kastedilmiş olma ihtimali olduğu gibi, kitapların en faziletlisi olan Kur’ân-ı Kerîm’in kastedilmiş olması da ihtimaldir. Allah, bu Kitabı öncekilerin ve sonrakilerin haberlerini, geçmişlerin ve geleceklerin ilimlerini ihtiva eder bir halde indirmiştir. 4. “Beyt-i Ma’mûr” yedinci semânın üstündeki Beytullah’tır. Orası her zaman melâike-i kirâm ile mamurdur, dolup taşar. Her gün oraya yetmiş bin melek girer ve Rablerine ibadet ederler. Öyle ki aynı meleklere, Kıyamet gününe kadar bir daha sıra gelmez. Bir görüşe göre de Beyt-i Ma’mûr, Allah’ın Beyt-i Haramı, yani her vakit tavaf edenlerle, namaz kılanlarla, Allah’ı zikredenlerle, hac ve umre için oraya gelenlerle mamur olan, dolup taşan evidir. Nitekim Yüce Allah:“Ve şu emin beldeye ki...”(et-Tin, 95/3) buyruğunda da ona yemin etmiştir. Yeryüzündeki evlerin en faziletlisi, İslâm’ın rükünlerinden ve kendisi olmaksızın muazzam binasının tamamlanması mümkün olmayan en büyük esaslarından birisi olan hac ve umre yapmak maksadı ile insanların kendisine geldiği, İbrahim ve İsmail -ikisine de selâm olsun- tarafından bina edilmiş, Allah’ın insanların gelip toplandıkları güvenli bir yer kıldığı bu Beytullah’a Yüce Allah’ın yemin etmesi, ona ve saygınlığına yakışan şekilde azametini beyan etmesi onun hakkıdır. 5. “Yükseltilmiş tavana” yani Yüce Allah’ın mahlukata bir tavan, yeryüzünün üstünde içinde ışık kaynaklarının olduğu, işaret ve aydınlığı ile yol bulunan bir yapı kılarak kendisinden yağmuru, rahmeti ve çeşitli rızıkları indirdiği semâya; 6. “Dopdolu deniz” Allah’ın doldurduğu, bununla beraber tabiatı gereği yeryüzünü su doldurması gerekirken yeryüzüne taşmayan, ilâhî hikmet gereği yeryüzünde çeşitli canlıların yaşayabilmesi için Allah'ın yeryüzüne taşmasını engellediği su ile dopdolu denize… Bu ifadeden kastın, Kıyamet gününde bütün genişliğine rağmen çeşitli azap çeşitleri ile doldurulup tutuşturulacak ve yakıcı ateş ile dolacak olan deniz anlamında olduğu da söylenmiştir. 7. Yüce Allah’ın bu şeylere yemin etmesi, bunların Allah’ın âyetlerinden, vahdaniyetinin delillerinden, kudretinin ve ölüleri dirilteceğinin belgelerinden olduğuna delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır.” Rabbinin azabının gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. Allah vaadini değiştirmez, sözünden caymaz. 8. “Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur.” Hiç kimse o azaba engel olamayacaktır. Çünkü hiçbir kimse Allah’ın kudretini âciz bırakamaz. Kaçan O’ndan kurtulumaz. Daha sonra Yüce Allah azabın gerçekleşeceği o günün niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 9. “O gün gök, sarsılıp çalkalanır.” Yani gök döner durur, çalkalanır, hareketlenir ve durgunluğu söz konusu olmaksızın sürekli hareket eder. 10. “Dağlar da hareketlenip hızla yürür.” Yani yerlerinden hareket eder. Bulutlar gibi yol alırlar. Atılmış yün gibi çeşitli renklerde olurlar. Daha sonra etrafa saçılan zerreler haline gelinceye kadar saçılıp savrulurlar. Bütün bunlar ise Kıyamet gününün dehşeti, o günde gerçekleşecek ve bu kocaman varlıkları bile etkileyip sarsacak olan dehşetli haller dolayısı ile olacaktır. Peki, ya zayıf ve güçsüz Âdemoğlunun hâli ne olacaktır? 11. “Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline!” Vay geldi haline (ويل); her türlü ceza, üzüntü, azap ve korkuyu ifade eden kapsamlı bir kelimedir. Daha sonra Yüce Allah, bu feci hali hak eden yalanlayıcıların niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 12. “Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar.” Onlar bâtıla dalar ve bâtıl ile oyalanırlar. İlimleri ve araştırmaları, hakkı yalanlamayı ve bâtılı doğrulamayı ihtiva eden zararlı ilimlerdir. Amelleri cahil, beyinsiz ve oynayıp eğlenen kimsenin amelleridir. Tasdik ve iman ehli kimselerin sahip oldukları faydalı bilgilerle salih amellerin tam aksine sahiptirler. 13. “O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır” Oraya itile kakıla, yüz üstü süründürülerek sert bir şekilde sürülecekler. Azarlamak ve kınamak üzere de onlara şöyle denilecektir: 14. “İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” O gün artık haddi hesabı tespit edilemeyecek, nitelikleri söylenemeyecek çaptaki ebedi azabı tadın, denilecek onlara. 15. “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” Bununla âyetlerin akışından da anlaşıldığı üzere cehennem ateşine ve azaba işaret edilme ihtimali vardır. Yani onlar, ateş ve azabı görecekleri vakit azarlanmak üzere onlara şöyle denilecek: Bu, gerçeği olmayan bir sihir midir? İşte onu görmüş bulunuyorsunuz. Yoksa siz dünyada iken görmeyen kimseler miydiniz? Yani basireti ve bilgisi bulunmayan kimseler miydiniz? Yoksa sizler bu işi bilmeyen ve bu hususta size karşı delil ortaya konulmamış kimseler mi idiniz? Bu sorunun cevabı ise bütün bunların böyle olmadığıdır. Yani bu sihir değildir, çünkü sizler artık bunun gerçeğin gerçeği, doğrunun doğrusu, bütün yönleri ile sihre aykırı olduğunu açıkça görmüş bulunuyorsunuz. Onların görmeyen ve bilmeyen kimseler oluşlarına gelince durum böyle değildir. Aksine Allah’ın onlara karşı delilleri ortaya konulmuş, peygamberler onları bu deliller ile imana davet etmişlerdir. Öyle ki ortaya konulan delil ve belgeler de bu gerçeği açık seçik ve hakkında delil getirilen en büyük hususlar konumuna çıkarmıştır. Yüce Allah’ın:“Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” buyruğunun, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu apaçık hakka ve dosdoğru yola işaret etmesi ihtimali de vardır. Yani aklı başında bulunan bir kimsenin, onun bu getirdikleri hakkında -en büyük ve değerli gerçek iken-: “O bir sihirdir”, demesi düşünülebilir mi? Ancak onlar basiretsiz olduklarından dolayı Kur’ân hakkında bu sözleri söylemişlerdir. 16. “Girin o ateşin içine!” Sizi çepeçevre kuşatacak, bütün bedenlerinizi kapsayacak ve acısı kalplerinize kadar tırmanacak olan o ateşe girin. "Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir.” Ateşte tahammül etmenizin size faydası olmayacağı gibi azapta ortak olmanızın da bir faydası olmayacaktır. Hiçbir şekilde azabınız hafifletilmeyecektir. Bu, sabretmek sureti ile meşakkati hafifleyecek ve şiddeti azalacak bir şey değildir. Onlara bu ağır cezanın verilmesi, onların kötü amelleri ve pis işlerinden dolayıdır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” buyurmaktadır.

Tûr 52:10

1- Yemin olsun Tûr’a, 2, 3- Yayılmış sahifeler içinde yazılı olan Kitaba, 4- Beyt-i Ma’mûr’a, 5- Yükseltilmiş tavan (olan göğe), 6- Dopdolu/tutuşturulmuş denize ki, 7- Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır. 8- Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur. 9- O gün gök, sarsılıp çalkalanır, 10- Dağlar da hareketlenip hızla yürür. 11- Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline! 12- Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar. 13- O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır. 14- (Onlara şöyle denecektir:)“İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” 15- “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” 16- “Girin o ateşin içine! Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” (Mekke’de inmiştir. 49 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah öldükten sonra diriliş, takvâ sahiplerinin mükâfatı, inkarcıların cezası gibi pek çok üstün ve değerli hikmetler içeren bu büyük ve azametli hususlara yemin etmektedir. Önce Tûr’a yemin etmektedir. Tûr, Yüce Allah’ın İmran oğlu Mûsâ aleyhisselam ile konuştuğu ve kendisine hükümler vahyettiği dağdır. Bu hem ona, hem de ümmetine bir lütuftu. Zira o, Allah’ın pek büyük âyetlerinden, kullarına lütfettiği ve kullar tarafından değer biçilmeyecek kadar büyük çapta bir nimettir. 2-3. “Yayılmış” gizli değil açık olan, akıl ve basiret sahibi herkes tarafından durumu açıkça görülen, satır satır yazılmış “sahifeler içinde yazılı olan Kitaba...” Bununla Yüce Allah’ın her şeyi yazmış olduğu Levh-i Mahfuz’un kastedilmiş olma ihtimali olduğu gibi, kitapların en faziletlisi olan Kur’ân-ı Kerîm’in kastedilmiş olması da ihtimaldir. Allah, bu Kitabı öncekilerin ve sonrakilerin haberlerini, geçmişlerin ve geleceklerin ilimlerini ihtiva eder bir halde indirmiştir. 4. “Beyt-i Ma’mûr” yedinci semânın üstündeki Beytullah’tır. Orası her zaman melâike-i kirâm ile mamurdur, dolup taşar. Her gün oraya yetmiş bin melek girer ve Rablerine ibadet ederler. Öyle ki aynı meleklere, Kıyamet gününe kadar bir daha sıra gelmez. Bir görüşe göre de Beyt-i Ma’mûr, Allah’ın Beyt-i Haramı, yani her vakit tavaf edenlerle, namaz kılanlarla, Allah’ı zikredenlerle, hac ve umre için oraya gelenlerle mamur olan, dolup taşan evidir. Nitekim Yüce Allah:“Ve şu emin beldeye ki...”(et-Tin, 95/3) buyruğunda da ona yemin etmiştir. Yeryüzündeki evlerin en faziletlisi, İslâm’ın rükünlerinden ve kendisi olmaksızın muazzam binasının tamamlanması mümkün olmayan en büyük esaslarından birisi olan hac ve umre yapmak maksadı ile insanların kendisine geldiği, İbrahim ve İsmail -ikisine de selâm olsun- tarafından bina edilmiş, Allah’ın insanların gelip toplandıkları güvenli bir yer kıldığı bu Beytullah’a Yüce Allah’ın yemin etmesi, ona ve saygınlığına yakışan şekilde azametini beyan etmesi onun hakkıdır. 5. “Yükseltilmiş tavana” yani Yüce Allah’ın mahlukata bir tavan, yeryüzünün üstünde içinde ışık kaynaklarının olduğu, işaret ve aydınlığı ile yol bulunan bir yapı kılarak kendisinden yağmuru, rahmeti ve çeşitli rızıkları indirdiği semâya; 6. “Dopdolu deniz” Allah’ın doldurduğu, bununla beraber tabiatı gereği yeryüzünü su doldurması gerekirken yeryüzüne taşmayan, ilâhî hikmet gereği yeryüzünde çeşitli canlıların yaşayabilmesi için Allah'ın yeryüzüne taşmasını engellediği su ile dopdolu denize… Bu ifadeden kastın, Kıyamet gününde bütün genişliğine rağmen çeşitli azap çeşitleri ile doldurulup tutuşturulacak ve yakıcı ateş ile dolacak olan deniz anlamında olduğu da söylenmiştir. 7. Yüce Allah’ın bu şeylere yemin etmesi, bunların Allah’ın âyetlerinden, vahdaniyetinin delillerinden, kudretinin ve ölüleri dirilteceğinin belgelerinden olduğuna delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır.” Rabbinin azabının gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. Allah vaadini değiştirmez, sözünden caymaz. 8. “Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur.” Hiç kimse o azaba engel olamayacaktır. Çünkü hiçbir kimse Allah’ın kudretini âciz bırakamaz. Kaçan O’ndan kurtulumaz. Daha sonra Yüce Allah azabın gerçekleşeceği o günün niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 9. “O gün gök, sarsılıp çalkalanır.” Yani gök döner durur, çalkalanır, hareketlenir ve durgunluğu söz konusu olmaksızın sürekli hareket eder. 10. “Dağlar da hareketlenip hızla yürür.” Yani yerlerinden hareket eder. Bulutlar gibi yol alırlar. Atılmış yün gibi çeşitli renklerde olurlar. Daha sonra etrafa saçılan zerreler haline gelinceye kadar saçılıp savrulurlar. Bütün bunlar ise Kıyamet gününün dehşeti, o günde gerçekleşecek ve bu kocaman varlıkları bile etkileyip sarsacak olan dehşetli haller dolayısı ile olacaktır. Peki, ya zayıf ve güçsüz Âdemoğlunun hâli ne olacaktır? 11. “Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline!” Vay geldi haline (ويل); her türlü ceza, üzüntü, azap ve korkuyu ifade eden kapsamlı bir kelimedir. Daha sonra Yüce Allah, bu feci hali hak eden yalanlayıcıların niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 12. “Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar.” Onlar bâtıla dalar ve bâtıl ile oyalanırlar. İlimleri ve araştırmaları, hakkı yalanlamayı ve bâtılı doğrulamayı ihtiva eden zararlı ilimlerdir. Amelleri cahil, beyinsiz ve oynayıp eğlenen kimsenin amelleridir. Tasdik ve iman ehli kimselerin sahip oldukları faydalı bilgilerle salih amellerin tam aksine sahiptirler. 13. “O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır” Oraya itile kakıla, yüz üstü süründürülerek sert bir şekilde sürülecekler. Azarlamak ve kınamak üzere de onlara şöyle denilecektir: 14. “İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” O gün artık haddi hesabı tespit edilemeyecek, nitelikleri söylenemeyecek çaptaki ebedi azabı tadın, denilecek onlara. 15. “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” Bununla âyetlerin akışından da anlaşıldığı üzere cehennem ateşine ve azaba işaret edilme ihtimali vardır. Yani onlar, ateş ve azabı görecekleri vakit azarlanmak üzere onlara şöyle denilecek: Bu, gerçeği olmayan bir sihir midir? İşte onu görmüş bulunuyorsunuz. Yoksa siz dünyada iken görmeyen kimseler miydiniz? Yani basireti ve bilgisi bulunmayan kimseler miydiniz? Yoksa sizler bu işi bilmeyen ve bu hususta size karşı delil ortaya konulmamış kimseler mi idiniz? Bu sorunun cevabı ise bütün bunların böyle olmadığıdır. Yani bu sihir değildir, çünkü sizler artık bunun gerçeğin gerçeği, doğrunun doğrusu, bütün yönleri ile sihre aykırı olduğunu açıkça görmüş bulunuyorsunuz. Onların görmeyen ve bilmeyen kimseler oluşlarına gelince durum böyle değildir. Aksine Allah’ın onlara karşı delilleri ortaya konulmuş, peygamberler onları bu deliller ile imana davet etmişlerdir. Öyle ki ortaya konulan delil ve belgeler de bu gerçeği açık seçik ve hakkında delil getirilen en büyük hususlar konumuna çıkarmıştır. Yüce Allah’ın:“Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” buyruğunun, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu apaçık hakka ve dosdoğru yola işaret etmesi ihtimali de vardır. Yani aklı başında bulunan bir kimsenin, onun bu getirdikleri hakkında -en büyük ve değerli gerçek iken-: “O bir sihirdir”, demesi düşünülebilir mi? Ancak onlar basiretsiz olduklarından dolayı Kur’ân hakkında bu sözleri söylemişlerdir. 16. “Girin o ateşin içine!” Sizi çepeçevre kuşatacak, bütün bedenlerinizi kapsayacak ve acısı kalplerinize kadar tırmanacak olan o ateşe girin. "Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir.” Ateşte tahammül etmenizin size faydası olmayacağı gibi azapta ortak olmanızın da bir faydası olmayacaktır. Hiçbir şekilde azabınız hafifletilmeyecektir. Bu, sabretmek sureti ile meşakkati hafifleyecek ve şiddeti azalacak bir şey değildir. Onlara bu ağır cezanın verilmesi, onların kötü amelleri ve pis işlerinden dolayıdır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” buyurmaktadır.

Tûr 52:11

1- Yemin olsun Tûr’a, 2, 3- Yayılmış sahifeler içinde yazılı olan Kitaba, 4- Beyt-i Ma’mûr’a, 5- Yükseltilmiş tavan (olan göğe), 6- Dopdolu/tutuşturulmuş denize ki, 7- Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır. 8- Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur. 9- O gün gök, sarsılıp çalkalanır, 10- Dağlar da hareketlenip hızla yürür. 11- Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline! 12- Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar. 13- O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır. 14- (Onlara şöyle denecektir:)“İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” 15- “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” 16- “Girin o ateşin içine! Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” (Mekke’de inmiştir. 49 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah öldükten sonra diriliş, takvâ sahiplerinin mükâfatı, inkarcıların cezası gibi pek çok üstün ve değerli hikmetler içeren bu büyük ve azametli hususlara yemin etmektedir. Önce Tûr’a yemin etmektedir. Tûr, Yüce Allah’ın İmran oğlu Mûsâ aleyhisselam ile konuştuğu ve kendisine hükümler vahyettiği dağdır. Bu hem ona, hem de ümmetine bir lütuftu. Zira o, Allah’ın pek büyük âyetlerinden, kullarına lütfettiği ve kullar tarafından değer biçilmeyecek kadar büyük çapta bir nimettir. 2-3. “Yayılmış” gizli değil açık olan, akıl ve basiret sahibi herkes tarafından durumu açıkça görülen, satır satır yazılmış “sahifeler içinde yazılı olan Kitaba...” Bununla Yüce Allah’ın her şeyi yazmış olduğu Levh-i Mahfuz’un kastedilmiş olma ihtimali olduğu gibi, kitapların en faziletlisi olan Kur’ân-ı Kerîm’in kastedilmiş olması da ihtimaldir. Allah, bu Kitabı öncekilerin ve sonrakilerin haberlerini, geçmişlerin ve geleceklerin ilimlerini ihtiva eder bir halde indirmiştir. 4. “Beyt-i Ma’mûr” yedinci semânın üstündeki Beytullah’tır. Orası her zaman melâike-i kirâm ile mamurdur, dolup taşar. Her gün oraya yetmiş bin melek girer ve Rablerine ibadet ederler. Öyle ki aynı meleklere, Kıyamet gününe kadar bir daha sıra gelmez. Bir görüşe göre de Beyt-i Ma’mûr, Allah’ın Beyt-i Haramı, yani her vakit tavaf edenlerle, namaz kılanlarla, Allah’ı zikredenlerle, hac ve umre için oraya gelenlerle mamur olan, dolup taşan evidir. Nitekim Yüce Allah:“Ve şu emin beldeye ki...”(et-Tin, 95/3) buyruğunda da ona yemin etmiştir. Yeryüzündeki evlerin en faziletlisi, İslâm’ın rükünlerinden ve kendisi olmaksızın muazzam binasının tamamlanması mümkün olmayan en büyük esaslarından birisi olan hac ve umre yapmak maksadı ile insanların kendisine geldiği, İbrahim ve İsmail -ikisine de selâm olsun- tarafından bina edilmiş, Allah’ın insanların gelip toplandıkları güvenli bir yer kıldığı bu Beytullah’a Yüce Allah’ın yemin etmesi, ona ve saygınlığına yakışan şekilde azametini beyan etmesi onun hakkıdır. 5. “Yükseltilmiş tavana” yani Yüce Allah’ın mahlukata bir tavan, yeryüzünün üstünde içinde ışık kaynaklarının olduğu, işaret ve aydınlığı ile yol bulunan bir yapı kılarak kendisinden yağmuru, rahmeti ve çeşitli rızıkları indirdiği semâya; 6. “Dopdolu deniz” Allah’ın doldurduğu, bununla beraber tabiatı gereği yeryüzünü su doldurması gerekirken yeryüzüne taşmayan, ilâhî hikmet gereği yeryüzünde çeşitli canlıların yaşayabilmesi için Allah'ın yeryüzüne taşmasını engellediği su ile dopdolu denize… Bu ifadeden kastın, Kıyamet gününde bütün genişliğine rağmen çeşitli azap çeşitleri ile doldurulup tutuşturulacak ve yakıcı ateş ile dolacak olan deniz anlamında olduğu da söylenmiştir. 7. Yüce Allah’ın bu şeylere yemin etmesi, bunların Allah’ın âyetlerinden, vahdaniyetinin delillerinden, kudretinin ve ölüleri dirilteceğinin belgelerinden olduğuna delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır.” Rabbinin azabının gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. Allah vaadini değiştirmez, sözünden caymaz. 8. “Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur.” Hiç kimse o azaba engel olamayacaktır. Çünkü hiçbir kimse Allah’ın kudretini âciz bırakamaz. Kaçan O’ndan kurtulumaz. Daha sonra Yüce Allah azabın gerçekleşeceği o günün niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 9. “O gün gök, sarsılıp çalkalanır.” Yani gök döner durur, çalkalanır, hareketlenir ve durgunluğu söz konusu olmaksızın sürekli hareket eder. 10. “Dağlar da hareketlenip hızla yürür.” Yani yerlerinden hareket eder. Bulutlar gibi yol alırlar. Atılmış yün gibi çeşitli renklerde olurlar. Daha sonra etrafa saçılan zerreler haline gelinceye kadar saçılıp savrulurlar. Bütün bunlar ise Kıyamet gününün dehşeti, o günde gerçekleşecek ve bu kocaman varlıkları bile etkileyip sarsacak olan dehşetli haller dolayısı ile olacaktır. Peki, ya zayıf ve güçsüz Âdemoğlunun hâli ne olacaktır? 11. “Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline!” Vay geldi haline (ويل); her türlü ceza, üzüntü, azap ve korkuyu ifade eden kapsamlı bir kelimedir. Daha sonra Yüce Allah, bu feci hali hak eden yalanlayıcıların niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 12. “Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar.” Onlar bâtıla dalar ve bâtıl ile oyalanırlar. İlimleri ve araştırmaları, hakkı yalanlamayı ve bâtılı doğrulamayı ihtiva eden zararlı ilimlerdir. Amelleri cahil, beyinsiz ve oynayıp eğlenen kimsenin amelleridir. Tasdik ve iman ehli kimselerin sahip oldukları faydalı bilgilerle salih amellerin tam aksine sahiptirler. 13. “O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır” Oraya itile kakıla, yüz üstü süründürülerek sert bir şekilde sürülecekler. Azarlamak ve kınamak üzere de onlara şöyle denilecektir: 14. “İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” O gün artık haddi hesabı tespit edilemeyecek, nitelikleri söylenemeyecek çaptaki ebedi azabı tadın, denilecek onlara. 15. “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” Bununla âyetlerin akışından da anlaşıldığı üzere cehennem ateşine ve azaba işaret edilme ihtimali vardır. Yani onlar, ateş ve azabı görecekleri vakit azarlanmak üzere onlara şöyle denilecek: Bu, gerçeği olmayan bir sihir midir? İşte onu görmüş bulunuyorsunuz. Yoksa siz dünyada iken görmeyen kimseler miydiniz? Yani basireti ve bilgisi bulunmayan kimseler miydiniz? Yoksa sizler bu işi bilmeyen ve bu hususta size karşı delil ortaya konulmamış kimseler mi idiniz? Bu sorunun cevabı ise bütün bunların böyle olmadığıdır. Yani bu sihir değildir, çünkü sizler artık bunun gerçeğin gerçeği, doğrunun doğrusu, bütün yönleri ile sihre aykırı olduğunu açıkça görmüş bulunuyorsunuz. Onların görmeyen ve bilmeyen kimseler oluşlarına gelince durum böyle değildir. Aksine Allah’ın onlara karşı delilleri ortaya konulmuş, peygamberler onları bu deliller ile imana davet etmişlerdir. Öyle ki ortaya konulan delil ve belgeler de bu gerçeği açık seçik ve hakkında delil getirilen en büyük hususlar konumuna çıkarmıştır. Yüce Allah’ın:“Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” buyruğunun, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu apaçık hakka ve dosdoğru yola işaret etmesi ihtimali de vardır. Yani aklı başında bulunan bir kimsenin, onun bu getirdikleri hakkında -en büyük ve değerli gerçek iken-: “O bir sihirdir”, demesi düşünülebilir mi? Ancak onlar basiretsiz olduklarından dolayı Kur’ân hakkında bu sözleri söylemişlerdir. 16. “Girin o ateşin içine!” Sizi çepeçevre kuşatacak, bütün bedenlerinizi kapsayacak ve acısı kalplerinize kadar tırmanacak olan o ateşe girin. "Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir.” Ateşte tahammül etmenizin size faydası olmayacağı gibi azapta ortak olmanızın da bir faydası olmayacaktır. Hiçbir şekilde azabınız hafifletilmeyecektir. Bu, sabretmek sureti ile meşakkati hafifleyecek ve şiddeti azalacak bir şey değildir. Onlara bu ağır cezanın verilmesi, onların kötü amelleri ve pis işlerinden dolayıdır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” buyurmaktadır.

Tûr 52:12

1- Yemin olsun Tûr’a, 2, 3- Yayılmış sahifeler içinde yazılı olan Kitaba, 4- Beyt-i Ma’mûr’a, 5- Yükseltilmiş tavan (olan göğe), 6- Dopdolu/tutuşturulmuş denize ki, 7- Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır. 8- Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur. 9- O gün gök, sarsılıp çalkalanır, 10- Dağlar da hareketlenip hızla yürür. 11- Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline! 12- Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar. 13- O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır. 14- (Onlara şöyle denecektir:)“İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” 15- “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” 16- “Girin o ateşin içine! Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” (Mekke’de inmiştir. 49 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah öldükten sonra diriliş, takvâ sahiplerinin mükâfatı, inkarcıların cezası gibi pek çok üstün ve değerli hikmetler içeren bu büyük ve azametli hususlara yemin etmektedir. Önce Tûr’a yemin etmektedir. Tûr, Yüce Allah’ın İmran oğlu Mûsâ aleyhisselam ile konuştuğu ve kendisine hükümler vahyettiği dağdır. Bu hem ona, hem de ümmetine bir lütuftu. Zira o, Allah’ın pek büyük âyetlerinden, kullarına lütfettiği ve kullar tarafından değer biçilmeyecek kadar büyük çapta bir nimettir. 2-3. “Yayılmış” gizli değil açık olan, akıl ve basiret sahibi herkes tarafından durumu açıkça görülen, satır satır yazılmış “sahifeler içinde yazılı olan Kitaba...” Bununla Yüce Allah’ın her şeyi yazmış olduğu Levh-i Mahfuz’un kastedilmiş olma ihtimali olduğu gibi, kitapların en faziletlisi olan Kur’ân-ı Kerîm’in kastedilmiş olması da ihtimaldir. Allah, bu Kitabı öncekilerin ve sonrakilerin haberlerini, geçmişlerin ve geleceklerin ilimlerini ihtiva eder bir halde indirmiştir. 4. “Beyt-i Ma’mûr” yedinci semânın üstündeki Beytullah’tır. Orası her zaman melâike-i kirâm ile mamurdur, dolup taşar. Her gün oraya yetmiş bin melek girer ve Rablerine ibadet ederler. Öyle ki aynı meleklere, Kıyamet gününe kadar bir daha sıra gelmez. Bir görüşe göre de Beyt-i Ma’mûr, Allah’ın Beyt-i Haramı, yani her vakit tavaf edenlerle, namaz kılanlarla, Allah’ı zikredenlerle, hac ve umre için oraya gelenlerle mamur olan, dolup taşan evidir. Nitekim Yüce Allah:“Ve şu emin beldeye ki...”(et-Tin, 95/3) buyruğunda da ona yemin etmiştir. Yeryüzündeki evlerin en faziletlisi, İslâm’ın rükünlerinden ve kendisi olmaksızın muazzam binasının tamamlanması mümkün olmayan en büyük esaslarından birisi olan hac ve umre yapmak maksadı ile insanların kendisine geldiği, İbrahim ve İsmail -ikisine de selâm olsun- tarafından bina edilmiş, Allah’ın insanların gelip toplandıkları güvenli bir yer kıldığı bu Beytullah’a Yüce Allah’ın yemin etmesi, ona ve saygınlığına yakışan şekilde azametini beyan etmesi onun hakkıdır. 5. “Yükseltilmiş tavana” yani Yüce Allah’ın mahlukata bir tavan, yeryüzünün üstünde içinde ışık kaynaklarının olduğu, işaret ve aydınlığı ile yol bulunan bir yapı kılarak kendisinden yağmuru, rahmeti ve çeşitli rızıkları indirdiği semâya; 6. “Dopdolu deniz” Allah’ın doldurduğu, bununla beraber tabiatı gereği yeryüzünü su doldurması gerekirken yeryüzüne taşmayan, ilâhî hikmet gereği yeryüzünde çeşitli canlıların yaşayabilmesi için Allah'ın yeryüzüne taşmasını engellediği su ile dopdolu denize… Bu ifadeden kastın, Kıyamet gününde bütün genişliğine rağmen çeşitli azap çeşitleri ile doldurulup tutuşturulacak ve yakıcı ateş ile dolacak olan deniz anlamında olduğu da söylenmiştir. 7. Yüce Allah’ın bu şeylere yemin etmesi, bunların Allah’ın âyetlerinden, vahdaniyetinin delillerinden, kudretinin ve ölüleri dirilteceğinin belgelerinden olduğuna delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır.” Rabbinin azabının gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. Allah vaadini değiştirmez, sözünden caymaz. 8. “Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur.” Hiç kimse o azaba engel olamayacaktır. Çünkü hiçbir kimse Allah’ın kudretini âciz bırakamaz. Kaçan O’ndan kurtulumaz. Daha sonra Yüce Allah azabın gerçekleşeceği o günün niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 9. “O gün gök, sarsılıp çalkalanır.” Yani gök döner durur, çalkalanır, hareketlenir ve durgunluğu söz konusu olmaksızın sürekli hareket eder. 10. “Dağlar da hareketlenip hızla yürür.” Yani yerlerinden hareket eder. Bulutlar gibi yol alırlar. Atılmış yün gibi çeşitli renklerde olurlar. Daha sonra etrafa saçılan zerreler haline gelinceye kadar saçılıp savrulurlar. Bütün bunlar ise Kıyamet gününün dehşeti, o günde gerçekleşecek ve bu kocaman varlıkları bile etkileyip sarsacak olan dehşetli haller dolayısı ile olacaktır. Peki, ya zayıf ve güçsüz Âdemoğlunun hâli ne olacaktır? 11. “Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline!” Vay geldi haline (ويل); her türlü ceza, üzüntü, azap ve korkuyu ifade eden kapsamlı bir kelimedir. Daha sonra Yüce Allah, bu feci hali hak eden yalanlayıcıların niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 12. “Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar.” Onlar bâtıla dalar ve bâtıl ile oyalanırlar. İlimleri ve araştırmaları, hakkı yalanlamayı ve bâtılı doğrulamayı ihtiva eden zararlı ilimlerdir. Amelleri cahil, beyinsiz ve oynayıp eğlenen kimsenin amelleridir. Tasdik ve iman ehli kimselerin sahip oldukları faydalı bilgilerle salih amellerin tam aksine sahiptirler. 13. “O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır” Oraya itile kakıla, yüz üstü süründürülerek sert bir şekilde sürülecekler. Azarlamak ve kınamak üzere de onlara şöyle denilecektir: 14. “İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” O gün artık haddi hesabı tespit edilemeyecek, nitelikleri söylenemeyecek çaptaki ebedi azabı tadın, denilecek onlara. 15. “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” Bununla âyetlerin akışından da anlaşıldığı üzere cehennem ateşine ve azaba işaret edilme ihtimali vardır. Yani onlar, ateş ve azabı görecekleri vakit azarlanmak üzere onlara şöyle denilecek: Bu, gerçeği olmayan bir sihir midir? İşte onu görmüş bulunuyorsunuz. Yoksa siz dünyada iken görmeyen kimseler miydiniz? Yani basireti ve bilgisi bulunmayan kimseler miydiniz? Yoksa sizler bu işi bilmeyen ve bu hususta size karşı delil ortaya konulmamış kimseler mi idiniz? Bu sorunun cevabı ise bütün bunların böyle olmadığıdır. Yani bu sihir değildir, çünkü sizler artık bunun gerçeğin gerçeği, doğrunun doğrusu, bütün yönleri ile sihre aykırı olduğunu açıkça görmüş bulunuyorsunuz. Onların görmeyen ve bilmeyen kimseler oluşlarına gelince durum böyle değildir. Aksine Allah’ın onlara karşı delilleri ortaya konulmuş, peygamberler onları bu deliller ile imana davet etmişlerdir. Öyle ki ortaya konulan delil ve belgeler de bu gerçeği açık seçik ve hakkında delil getirilen en büyük hususlar konumuna çıkarmıştır. Yüce Allah’ın:“Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” buyruğunun, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu apaçık hakka ve dosdoğru yola işaret etmesi ihtimali de vardır. Yani aklı başında bulunan bir kimsenin, onun bu getirdikleri hakkında -en büyük ve değerli gerçek iken-: “O bir sihirdir”, demesi düşünülebilir mi? Ancak onlar basiretsiz olduklarından dolayı Kur’ân hakkında bu sözleri söylemişlerdir. 16. “Girin o ateşin içine!” Sizi çepeçevre kuşatacak, bütün bedenlerinizi kapsayacak ve acısı kalplerinize kadar tırmanacak olan o ateşe girin. "Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir.” Ateşte tahammül etmenizin size faydası olmayacağı gibi azapta ortak olmanızın da bir faydası olmayacaktır. Hiçbir şekilde azabınız hafifletilmeyecektir. Bu, sabretmek sureti ile meşakkati hafifleyecek ve şiddeti azalacak bir şey değildir. Onlara bu ağır cezanın verilmesi, onların kötü amelleri ve pis işlerinden dolayıdır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” buyurmaktadır.

Tûr 52:13

1- Yemin olsun Tûr’a, 2, 3- Yayılmış sahifeler içinde yazılı olan Kitaba, 4- Beyt-i Ma’mûr’a, 5- Yükseltilmiş tavan (olan göğe), 6- Dopdolu/tutuşturulmuş denize ki, 7- Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır. 8- Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur. 9- O gün gök, sarsılıp çalkalanır, 10- Dağlar da hareketlenip hızla yürür. 11- Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline! 12- Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar. 13- O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır. 14- (Onlara şöyle denecektir:)“İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” 15- “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” 16- “Girin o ateşin içine! Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” (Mekke’de inmiştir. 49 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah öldükten sonra diriliş, takvâ sahiplerinin mükâfatı, inkarcıların cezası gibi pek çok üstün ve değerli hikmetler içeren bu büyük ve azametli hususlara yemin etmektedir. Önce Tûr’a yemin etmektedir. Tûr, Yüce Allah’ın İmran oğlu Mûsâ aleyhisselam ile konuştuğu ve kendisine hükümler vahyettiği dağdır. Bu hem ona, hem de ümmetine bir lütuftu. Zira o, Allah’ın pek büyük âyetlerinden, kullarına lütfettiği ve kullar tarafından değer biçilmeyecek kadar büyük çapta bir nimettir. 2-3. “Yayılmış” gizli değil açık olan, akıl ve basiret sahibi herkes tarafından durumu açıkça görülen, satır satır yazılmış “sahifeler içinde yazılı olan Kitaba...” Bununla Yüce Allah’ın her şeyi yazmış olduğu Levh-i Mahfuz’un kastedilmiş olma ihtimali olduğu gibi, kitapların en faziletlisi olan Kur’ân-ı Kerîm’in kastedilmiş olması da ihtimaldir. Allah, bu Kitabı öncekilerin ve sonrakilerin haberlerini, geçmişlerin ve geleceklerin ilimlerini ihtiva eder bir halde indirmiştir. 4. “Beyt-i Ma’mûr” yedinci semânın üstündeki Beytullah’tır. Orası her zaman melâike-i kirâm ile mamurdur, dolup taşar. Her gün oraya yetmiş bin melek girer ve Rablerine ibadet ederler. Öyle ki aynı meleklere, Kıyamet gününe kadar bir daha sıra gelmez. Bir görüşe göre de Beyt-i Ma’mûr, Allah’ın Beyt-i Haramı, yani her vakit tavaf edenlerle, namaz kılanlarla, Allah’ı zikredenlerle, hac ve umre için oraya gelenlerle mamur olan, dolup taşan evidir. Nitekim Yüce Allah:“Ve şu emin beldeye ki...”(et-Tin, 95/3) buyruğunda da ona yemin etmiştir. Yeryüzündeki evlerin en faziletlisi, İslâm’ın rükünlerinden ve kendisi olmaksızın muazzam binasının tamamlanması mümkün olmayan en büyük esaslarından birisi olan hac ve umre yapmak maksadı ile insanların kendisine geldiği, İbrahim ve İsmail -ikisine de selâm olsun- tarafından bina edilmiş, Allah’ın insanların gelip toplandıkları güvenli bir yer kıldığı bu Beytullah’a Yüce Allah’ın yemin etmesi, ona ve saygınlığına yakışan şekilde azametini beyan etmesi onun hakkıdır. 5. “Yükseltilmiş tavana” yani Yüce Allah’ın mahlukata bir tavan, yeryüzünün üstünde içinde ışık kaynaklarının olduğu, işaret ve aydınlığı ile yol bulunan bir yapı kılarak kendisinden yağmuru, rahmeti ve çeşitli rızıkları indirdiği semâya; 6. “Dopdolu deniz” Allah’ın doldurduğu, bununla beraber tabiatı gereği yeryüzünü su doldurması gerekirken yeryüzüne taşmayan, ilâhî hikmet gereği yeryüzünde çeşitli canlıların yaşayabilmesi için Allah'ın yeryüzüne taşmasını engellediği su ile dopdolu denize… Bu ifadeden kastın, Kıyamet gününde bütün genişliğine rağmen çeşitli azap çeşitleri ile doldurulup tutuşturulacak ve yakıcı ateş ile dolacak olan deniz anlamında olduğu da söylenmiştir. 7. Yüce Allah’ın bu şeylere yemin etmesi, bunların Allah’ın âyetlerinden, vahdaniyetinin delillerinden, kudretinin ve ölüleri dirilteceğinin belgelerinden olduğuna delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır.” Rabbinin azabının gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. Allah vaadini değiştirmez, sözünden caymaz. 8. “Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur.” Hiç kimse o azaba engel olamayacaktır. Çünkü hiçbir kimse Allah’ın kudretini âciz bırakamaz. Kaçan O’ndan kurtulumaz. Daha sonra Yüce Allah azabın gerçekleşeceği o günün niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 9. “O gün gök, sarsılıp çalkalanır.” Yani gök döner durur, çalkalanır, hareketlenir ve durgunluğu söz konusu olmaksızın sürekli hareket eder. 10. “Dağlar da hareketlenip hızla yürür.” Yani yerlerinden hareket eder. Bulutlar gibi yol alırlar. Atılmış yün gibi çeşitli renklerde olurlar. Daha sonra etrafa saçılan zerreler haline gelinceye kadar saçılıp savrulurlar. Bütün bunlar ise Kıyamet gününün dehşeti, o günde gerçekleşecek ve bu kocaman varlıkları bile etkileyip sarsacak olan dehşetli haller dolayısı ile olacaktır. Peki, ya zayıf ve güçsüz Âdemoğlunun hâli ne olacaktır? 11. “Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline!” Vay geldi haline (ويل); her türlü ceza, üzüntü, azap ve korkuyu ifade eden kapsamlı bir kelimedir. Daha sonra Yüce Allah, bu feci hali hak eden yalanlayıcıların niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 12. “Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar.” Onlar bâtıla dalar ve bâtıl ile oyalanırlar. İlimleri ve araştırmaları, hakkı yalanlamayı ve bâtılı doğrulamayı ihtiva eden zararlı ilimlerdir. Amelleri cahil, beyinsiz ve oynayıp eğlenen kimsenin amelleridir. Tasdik ve iman ehli kimselerin sahip oldukları faydalı bilgilerle salih amellerin tam aksine sahiptirler. 13. “O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır” Oraya itile kakıla, yüz üstü süründürülerek sert bir şekilde sürülecekler. Azarlamak ve kınamak üzere de onlara şöyle denilecektir: 14. “İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” O gün artık haddi hesabı tespit edilemeyecek, nitelikleri söylenemeyecek çaptaki ebedi azabı tadın, denilecek onlara. 15. “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” Bununla âyetlerin akışından da anlaşıldığı üzere cehennem ateşine ve azaba işaret edilme ihtimali vardır. Yani onlar, ateş ve azabı görecekleri vakit azarlanmak üzere onlara şöyle denilecek: Bu, gerçeği olmayan bir sihir midir? İşte onu görmüş bulunuyorsunuz. Yoksa siz dünyada iken görmeyen kimseler miydiniz? Yani basireti ve bilgisi bulunmayan kimseler miydiniz? Yoksa sizler bu işi bilmeyen ve bu hususta size karşı delil ortaya konulmamış kimseler mi idiniz? Bu sorunun cevabı ise bütün bunların böyle olmadığıdır. Yani bu sihir değildir, çünkü sizler artık bunun gerçeğin gerçeği, doğrunun doğrusu, bütün yönleri ile sihre aykırı olduğunu açıkça görmüş bulunuyorsunuz. Onların görmeyen ve bilmeyen kimseler oluşlarına gelince durum böyle değildir. Aksine Allah’ın onlara karşı delilleri ortaya konulmuş, peygamberler onları bu deliller ile imana davet etmişlerdir. Öyle ki ortaya konulan delil ve belgeler de bu gerçeği açık seçik ve hakkında delil getirilen en büyük hususlar konumuna çıkarmıştır. Yüce Allah’ın:“Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” buyruğunun, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu apaçık hakka ve dosdoğru yola işaret etmesi ihtimali de vardır. Yani aklı başında bulunan bir kimsenin, onun bu getirdikleri hakkında -en büyük ve değerli gerçek iken-: “O bir sihirdir”, demesi düşünülebilir mi? Ancak onlar basiretsiz olduklarından dolayı Kur’ân hakkında bu sözleri söylemişlerdir. 16. “Girin o ateşin içine!” Sizi çepeçevre kuşatacak, bütün bedenlerinizi kapsayacak ve acısı kalplerinize kadar tırmanacak olan o ateşe girin. "Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir.” Ateşte tahammül etmenizin size faydası olmayacağı gibi azapta ortak olmanızın da bir faydası olmayacaktır. Hiçbir şekilde azabınız hafifletilmeyecektir. Bu, sabretmek sureti ile meşakkati hafifleyecek ve şiddeti azalacak bir şey değildir. Onlara bu ağır cezanın verilmesi, onların kötü amelleri ve pis işlerinden dolayıdır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” buyurmaktadır.

Tûr 52:14

1- Yemin olsun Tûr’a, 2, 3- Yayılmış sahifeler içinde yazılı olan Kitaba, 4- Beyt-i Ma’mûr’a, 5- Yükseltilmiş tavan (olan göğe), 6- Dopdolu/tutuşturulmuş denize ki, 7- Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır. 8- Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur. 9- O gün gök, sarsılıp çalkalanır, 10- Dağlar da hareketlenip hızla yürür. 11- Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline! 12- Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar. 13- O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır. 14- (Onlara şöyle denecektir:)“İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” 15- “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” 16- “Girin o ateşin içine! Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” (Mekke’de inmiştir. 49 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah öldükten sonra diriliş, takvâ sahiplerinin mükâfatı, inkarcıların cezası gibi pek çok üstün ve değerli hikmetler içeren bu büyük ve azametli hususlara yemin etmektedir. Önce Tûr’a yemin etmektedir. Tûr, Yüce Allah’ın İmran oğlu Mûsâ aleyhisselam ile konuştuğu ve kendisine hükümler vahyettiği dağdır. Bu hem ona, hem de ümmetine bir lütuftu. Zira o, Allah’ın pek büyük âyetlerinden, kullarına lütfettiği ve kullar tarafından değer biçilmeyecek kadar büyük çapta bir nimettir. 2-3. “Yayılmış” gizli değil açık olan, akıl ve basiret sahibi herkes tarafından durumu açıkça görülen, satır satır yazılmış “sahifeler içinde yazılı olan Kitaba...” Bununla Yüce Allah’ın her şeyi yazmış olduğu Levh-i Mahfuz’un kastedilmiş olma ihtimali olduğu gibi, kitapların en faziletlisi olan Kur’ân-ı Kerîm’in kastedilmiş olması da ihtimaldir. Allah, bu Kitabı öncekilerin ve sonrakilerin haberlerini, geçmişlerin ve geleceklerin ilimlerini ihtiva eder bir halde indirmiştir. 4. “Beyt-i Ma’mûr” yedinci semânın üstündeki Beytullah’tır. Orası her zaman melâike-i kirâm ile mamurdur, dolup taşar. Her gün oraya yetmiş bin melek girer ve Rablerine ibadet ederler. Öyle ki aynı meleklere, Kıyamet gününe kadar bir daha sıra gelmez. Bir görüşe göre de Beyt-i Ma’mûr, Allah’ın Beyt-i Haramı, yani her vakit tavaf edenlerle, namaz kılanlarla, Allah’ı zikredenlerle, hac ve umre için oraya gelenlerle mamur olan, dolup taşan evidir. Nitekim Yüce Allah:“Ve şu emin beldeye ki...”(et-Tin, 95/3) buyruğunda da ona yemin etmiştir. Yeryüzündeki evlerin en faziletlisi, İslâm’ın rükünlerinden ve kendisi olmaksızın muazzam binasının tamamlanması mümkün olmayan en büyük esaslarından birisi olan hac ve umre yapmak maksadı ile insanların kendisine geldiği, İbrahim ve İsmail -ikisine de selâm olsun- tarafından bina edilmiş, Allah’ın insanların gelip toplandıkları güvenli bir yer kıldığı bu Beytullah’a Yüce Allah’ın yemin etmesi, ona ve saygınlığına yakışan şekilde azametini beyan etmesi onun hakkıdır. 5. “Yükseltilmiş tavana” yani Yüce Allah’ın mahlukata bir tavan, yeryüzünün üstünde içinde ışık kaynaklarının olduğu, işaret ve aydınlığı ile yol bulunan bir yapı kılarak kendisinden yağmuru, rahmeti ve çeşitli rızıkları indirdiği semâya; 6. “Dopdolu deniz” Allah’ın doldurduğu, bununla beraber tabiatı gereği yeryüzünü su doldurması gerekirken yeryüzüne taşmayan, ilâhî hikmet gereği yeryüzünde çeşitli canlıların yaşayabilmesi için Allah'ın yeryüzüne taşmasını engellediği su ile dopdolu denize… Bu ifadeden kastın, Kıyamet gününde bütün genişliğine rağmen çeşitli azap çeşitleri ile doldurulup tutuşturulacak ve yakıcı ateş ile dolacak olan deniz anlamında olduğu da söylenmiştir. 7. Yüce Allah’ın bu şeylere yemin etmesi, bunların Allah’ın âyetlerinden, vahdaniyetinin delillerinden, kudretinin ve ölüleri dirilteceğinin belgelerinden olduğuna delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır.” Rabbinin azabının gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. Allah vaadini değiştirmez, sözünden caymaz. 8. “Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur.” Hiç kimse o azaba engel olamayacaktır. Çünkü hiçbir kimse Allah’ın kudretini âciz bırakamaz. Kaçan O’ndan kurtulumaz. Daha sonra Yüce Allah azabın gerçekleşeceği o günün niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 9. “O gün gök, sarsılıp çalkalanır.” Yani gök döner durur, çalkalanır, hareketlenir ve durgunluğu söz konusu olmaksızın sürekli hareket eder. 10. “Dağlar da hareketlenip hızla yürür.” Yani yerlerinden hareket eder. Bulutlar gibi yol alırlar. Atılmış yün gibi çeşitli renklerde olurlar. Daha sonra etrafa saçılan zerreler haline gelinceye kadar saçılıp savrulurlar. Bütün bunlar ise Kıyamet gününün dehşeti, o günde gerçekleşecek ve bu kocaman varlıkları bile etkileyip sarsacak olan dehşetli haller dolayısı ile olacaktır. Peki, ya zayıf ve güçsüz Âdemoğlunun hâli ne olacaktır? 11. “Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline!” Vay geldi haline (ويل); her türlü ceza, üzüntü, azap ve korkuyu ifade eden kapsamlı bir kelimedir. Daha sonra Yüce Allah, bu feci hali hak eden yalanlayıcıların niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 12. “Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar.” Onlar bâtıla dalar ve bâtıl ile oyalanırlar. İlimleri ve araştırmaları, hakkı yalanlamayı ve bâtılı doğrulamayı ihtiva eden zararlı ilimlerdir. Amelleri cahil, beyinsiz ve oynayıp eğlenen kimsenin amelleridir. Tasdik ve iman ehli kimselerin sahip oldukları faydalı bilgilerle salih amellerin tam aksine sahiptirler. 13. “O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır” Oraya itile kakıla, yüz üstü süründürülerek sert bir şekilde sürülecekler. Azarlamak ve kınamak üzere de onlara şöyle denilecektir: 14. “İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” O gün artık haddi hesabı tespit edilemeyecek, nitelikleri söylenemeyecek çaptaki ebedi azabı tadın, denilecek onlara. 15. “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” Bununla âyetlerin akışından da anlaşıldığı üzere cehennem ateşine ve azaba işaret edilme ihtimali vardır. Yani onlar, ateş ve azabı görecekleri vakit azarlanmak üzere onlara şöyle denilecek: Bu, gerçeği olmayan bir sihir midir? İşte onu görmüş bulunuyorsunuz. Yoksa siz dünyada iken görmeyen kimseler miydiniz? Yani basireti ve bilgisi bulunmayan kimseler miydiniz? Yoksa sizler bu işi bilmeyen ve bu hususta size karşı delil ortaya konulmamış kimseler mi idiniz? Bu sorunun cevabı ise bütün bunların böyle olmadığıdır. Yani bu sihir değildir, çünkü sizler artık bunun gerçeğin gerçeği, doğrunun doğrusu, bütün yönleri ile sihre aykırı olduğunu açıkça görmüş bulunuyorsunuz. Onların görmeyen ve bilmeyen kimseler oluşlarına gelince durum böyle değildir. Aksine Allah’ın onlara karşı delilleri ortaya konulmuş, peygamberler onları bu deliller ile imana davet etmişlerdir. Öyle ki ortaya konulan delil ve belgeler de bu gerçeği açık seçik ve hakkında delil getirilen en büyük hususlar konumuna çıkarmıştır. Yüce Allah’ın:“Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” buyruğunun, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu apaçık hakka ve dosdoğru yola işaret etmesi ihtimali de vardır. Yani aklı başında bulunan bir kimsenin, onun bu getirdikleri hakkında -en büyük ve değerli gerçek iken-: “O bir sihirdir”, demesi düşünülebilir mi? Ancak onlar basiretsiz olduklarından dolayı Kur’ân hakkında bu sözleri söylemişlerdir. 16. “Girin o ateşin içine!” Sizi çepeçevre kuşatacak, bütün bedenlerinizi kapsayacak ve acısı kalplerinize kadar tırmanacak olan o ateşe girin. "Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir.” Ateşte tahammül etmenizin size faydası olmayacağı gibi azapta ortak olmanızın da bir faydası olmayacaktır. Hiçbir şekilde azabınız hafifletilmeyecektir. Bu, sabretmek sureti ile meşakkati hafifleyecek ve şiddeti azalacak bir şey değildir. Onlara bu ağır cezanın verilmesi, onların kötü amelleri ve pis işlerinden dolayıdır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” buyurmaktadır.

Tûr 52:15

1- Yemin olsun Tûr’a, 2, 3- Yayılmış sahifeler içinde yazılı olan Kitaba, 4- Beyt-i Ma’mûr’a, 5- Yükseltilmiş tavan (olan göğe), 6- Dopdolu/tutuşturulmuş denize ki, 7- Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır. 8- Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur. 9- O gün gök, sarsılıp çalkalanır, 10- Dağlar da hareketlenip hızla yürür. 11- Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline! 12- Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar. 13- O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır. 14- (Onlara şöyle denecektir:)“İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” 15- “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” 16- “Girin o ateşin içine! Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” (Mekke’de inmiştir. 49 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah öldükten sonra diriliş, takvâ sahiplerinin mükâfatı, inkarcıların cezası gibi pek çok üstün ve değerli hikmetler içeren bu büyük ve azametli hususlara yemin etmektedir. Önce Tûr’a yemin etmektedir. Tûr, Yüce Allah’ın İmran oğlu Mûsâ aleyhisselam ile konuştuğu ve kendisine hükümler vahyettiği dağdır. Bu hem ona, hem de ümmetine bir lütuftu. Zira o, Allah’ın pek büyük âyetlerinden, kullarına lütfettiği ve kullar tarafından değer biçilmeyecek kadar büyük çapta bir nimettir. 2-3. “Yayılmış” gizli değil açık olan, akıl ve basiret sahibi herkes tarafından durumu açıkça görülen, satır satır yazılmış “sahifeler içinde yazılı olan Kitaba...” Bununla Yüce Allah’ın her şeyi yazmış olduğu Levh-i Mahfuz’un kastedilmiş olma ihtimali olduğu gibi, kitapların en faziletlisi olan Kur’ân-ı Kerîm’in kastedilmiş olması da ihtimaldir. Allah, bu Kitabı öncekilerin ve sonrakilerin haberlerini, geçmişlerin ve geleceklerin ilimlerini ihtiva eder bir halde indirmiştir. 4. “Beyt-i Ma’mûr” yedinci semânın üstündeki Beytullah’tır. Orası her zaman melâike-i kirâm ile mamurdur, dolup taşar. Her gün oraya yetmiş bin melek girer ve Rablerine ibadet ederler. Öyle ki aynı meleklere, Kıyamet gününe kadar bir daha sıra gelmez. Bir görüşe göre de Beyt-i Ma’mûr, Allah’ın Beyt-i Haramı, yani her vakit tavaf edenlerle, namaz kılanlarla, Allah’ı zikredenlerle, hac ve umre için oraya gelenlerle mamur olan, dolup taşan evidir. Nitekim Yüce Allah:“Ve şu emin beldeye ki...”(et-Tin, 95/3) buyruğunda da ona yemin etmiştir. Yeryüzündeki evlerin en faziletlisi, İslâm’ın rükünlerinden ve kendisi olmaksızın muazzam binasının tamamlanması mümkün olmayan en büyük esaslarından birisi olan hac ve umre yapmak maksadı ile insanların kendisine geldiği, İbrahim ve İsmail -ikisine de selâm olsun- tarafından bina edilmiş, Allah’ın insanların gelip toplandıkları güvenli bir yer kıldığı bu Beytullah’a Yüce Allah’ın yemin etmesi, ona ve saygınlığına yakışan şekilde azametini beyan etmesi onun hakkıdır. 5. “Yükseltilmiş tavana” yani Yüce Allah’ın mahlukata bir tavan, yeryüzünün üstünde içinde ışık kaynaklarının olduğu, işaret ve aydınlığı ile yol bulunan bir yapı kılarak kendisinden yağmuru, rahmeti ve çeşitli rızıkları indirdiği semâya; 6. “Dopdolu deniz” Allah’ın doldurduğu, bununla beraber tabiatı gereği yeryüzünü su doldurması gerekirken yeryüzüne taşmayan, ilâhî hikmet gereği yeryüzünde çeşitli canlıların yaşayabilmesi için Allah'ın yeryüzüne taşmasını engellediği su ile dopdolu denize… Bu ifadeden kastın, Kıyamet gününde bütün genişliğine rağmen çeşitli azap çeşitleri ile doldurulup tutuşturulacak ve yakıcı ateş ile dolacak olan deniz anlamında olduğu da söylenmiştir. 7. Yüce Allah’ın bu şeylere yemin etmesi, bunların Allah’ın âyetlerinden, vahdaniyetinin delillerinden, kudretinin ve ölüleri dirilteceğinin belgelerinden olduğuna delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır.” Rabbinin azabının gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. Allah vaadini değiştirmez, sözünden caymaz. 8. “Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur.” Hiç kimse o azaba engel olamayacaktır. Çünkü hiçbir kimse Allah’ın kudretini âciz bırakamaz. Kaçan O’ndan kurtulumaz. Daha sonra Yüce Allah azabın gerçekleşeceği o günün niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 9. “O gün gök, sarsılıp çalkalanır.” Yani gök döner durur, çalkalanır, hareketlenir ve durgunluğu söz konusu olmaksızın sürekli hareket eder. 10. “Dağlar da hareketlenip hızla yürür.” Yani yerlerinden hareket eder. Bulutlar gibi yol alırlar. Atılmış yün gibi çeşitli renklerde olurlar. Daha sonra etrafa saçılan zerreler haline gelinceye kadar saçılıp savrulurlar. Bütün bunlar ise Kıyamet gününün dehşeti, o günde gerçekleşecek ve bu kocaman varlıkları bile etkileyip sarsacak olan dehşetli haller dolayısı ile olacaktır. Peki, ya zayıf ve güçsüz Âdemoğlunun hâli ne olacaktır? 11. “Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline!” Vay geldi haline (ويل); her türlü ceza, üzüntü, azap ve korkuyu ifade eden kapsamlı bir kelimedir. Daha sonra Yüce Allah, bu feci hali hak eden yalanlayıcıların niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 12. “Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar.” Onlar bâtıla dalar ve bâtıl ile oyalanırlar. İlimleri ve araştırmaları, hakkı yalanlamayı ve bâtılı doğrulamayı ihtiva eden zararlı ilimlerdir. Amelleri cahil, beyinsiz ve oynayıp eğlenen kimsenin amelleridir. Tasdik ve iman ehli kimselerin sahip oldukları faydalı bilgilerle salih amellerin tam aksine sahiptirler. 13. “O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır” Oraya itile kakıla, yüz üstü süründürülerek sert bir şekilde sürülecekler. Azarlamak ve kınamak üzere de onlara şöyle denilecektir: 14. “İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” O gün artık haddi hesabı tespit edilemeyecek, nitelikleri söylenemeyecek çaptaki ebedi azabı tadın, denilecek onlara. 15. “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” Bununla âyetlerin akışından da anlaşıldığı üzere cehennem ateşine ve azaba işaret edilme ihtimali vardır. Yani onlar, ateş ve azabı görecekleri vakit azarlanmak üzere onlara şöyle denilecek: Bu, gerçeği olmayan bir sihir midir? İşte onu görmüş bulunuyorsunuz. Yoksa siz dünyada iken görmeyen kimseler miydiniz? Yani basireti ve bilgisi bulunmayan kimseler miydiniz? Yoksa sizler bu işi bilmeyen ve bu hususta size karşı delil ortaya konulmamış kimseler mi idiniz? Bu sorunun cevabı ise bütün bunların böyle olmadığıdır. Yani bu sihir değildir, çünkü sizler artık bunun gerçeğin gerçeği, doğrunun doğrusu, bütün yönleri ile sihre aykırı olduğunu açıkça görmüş bulunuyorsunuz. Onların görmeyen ve bilmeyen kimseler oluşlarına gelince durum böyle değildir. Aksine Allah’ın onlara karşı delilleri ortaya konulmuş, peygamberler onları bu deliller ile imana davet etmişlerdir. Öyle ki ortaya konulan delil ve belgeler de bu gerçeği açık seçik ve hakkında delil getirilen en büyük hususlar konumuna çıkarmıştır. Yüce Allah’ın:“Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” buyruğunun, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu apaçık hakka ve dosdoğru yola işaret etmesi ihtimali de vardır. Yani aklı başında bulunan bir kimsenin, onun bu getirdikleri hakkında -en büyük ve değerli gerçek iken-: “O bir sihirdir”, demesi düşünülebilir mi? Ancak onlar basiretsiz olduklarından dolayı Kur’ân hakkında bu sözleri söylemişlerdir. 16. “Girin o ateşin içine!” Sizi çepeçevre kuşatacak, bütün bedenlerinizi kapsayacak ve acısı kalplerinize kadar tırmanacak olan o ateşe girin. "Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir.” Ateşte tahammül etmenizin size faydası olmayacağı gibi azapta ortak olmanızın da bir faydası olmayacaktır. Hiçbir şekilde azabınız hafifletilmeyecektir. Bu, sabretmek sureti ile meşakkati hafifleyecek ve şiddeti azalacak bir şey değildir. Onlara bu ağır cezanın verilmesi, onların kötü amelleri ve pis işlerinden dolayıdır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” buyurmaktadır.

Tûr 52:16

1- Yemin olsun Tûr’a, 2, 3- Yayılmış sahifeler içinde yazılı olan Kitaba, 4- Beyt-i Ma’mûr’a, 5- Yükseltilmiş tavan (olan göğe), 6- Dopdolu/tutuşturulmuş denize ki, 7- Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır. 8- Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur. 9- O gün gök, sarsılıp çalkalanır, 10- Dağlar da hareketlenip hızla yürür. 11- Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline! 12- Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar. 13- O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır. 14- (Onlara şöyle denecektir:)“İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” 15- “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” 16- “Girin o ateşin içine! Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” (Mekke’de inmiştir. 49 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah öldükten sonra diriliş, takvâ sahiplerinin mükâfatı, inkarcıların cezası gibi pek çok üstün ve değerli hikmetler içeren bu büyük ve azametli hususlara yemin etmektedir. Önce Tûr’a yemin etmektedir. Tûr, Yüce Allah’ın İmran oğlu Mûsâ aleyhisselam ile konuştuğu ve kendisine hükümler vahyettiği dağdır. Bu hem ona, hem de ümmetine bir lütuftu. Zira o, Allah’ın pek büyük âyetlerinden, kullarına lütfettiği ve kullar tarafından değer biçilmeyecek kadar büyük çapta bir nimettir. 2-3. “Yayılmış” gizli değil açık olan, akıl ve basiret sahibi herkes tarafından durumu açıkça görülen, satır satır yazılmış “sahifeler içinde yazılı olan Kitaba...” Bununla Yüce Allah’ın her şeyi yazmış olduğu Levh-i Mahfuz’un kastedilmiş olma ihtimali olduğu gibi, kitapların en faziletlisi olan Kur’ân-ı Kerîm’in kastedilmiş olması da ihtimaldir. Allah, bu Kitabı öncekilerin ve sonrakilerin haberlerini, geçmişlerin ve geleceklerin ilimlerini ihtiva eder bir halde indirmiştir. 4. “Beyt-i Ma’mûr” yedinci semânın üstündeki Beytullah’tır. Orası her zaman melâike-i kirâm ile mamurdur, dolup taşar. Her gün oraya yetmiş bin melek girer ve Rablerine ibadet ederler. Öyle ki aynı meleklere, Kıyamet gününe kadar bir daha sıra gelmez. Bir görüşe göre de Beyt-i Ma’mûr, Allah’ın Beyt-i Haramı, yani her vakit tavaf edenlerle, namaz kılanlarla, Allah’ı zikredenlerle, hac ve umre için oraya gelenlerle mamur olan, dolup taşan evidir. Nitekim Yüce Allah:“Ve şu emin beldeye ki...”(et-Tin, 95/3) buyruğunda da ona yemin etmiştir. Yeryüzündeki evlerin en faziletlisi, İslâm’ın rükünlerinden ve kendisi olmaksızın muazzam binasının tamamlanması mümkün olmayan en büyük esaslarından birisi olan hac ve umre yapmak maksadı ile insanların kendisine geldiği, İbrahim ve İsmail -ikisine de selâm olsun- tarafından bina edilmiş, Allah’ın insanların gelip toplandıkları güvenli bir yer kıldığı bu Beytullah’a Yüce Allah’ın yemin etmesi, ona ve saygınlığına yakışan şekilde azametini beyan etmesi onun hakkıdır. 5. “Yükseltilmiş tavana” yani Yüce Allah’ın mahlukata bir tavan, yeryüzünün üstünde içinde ışık kaynaklarının olduğu, işaret ve aydınlığı ile yol bulunan bir yapı kılarak kendisinden yağmuru, rahmeti ve çeşitli rızıkları indirdiği semâya; 6. “Dopdolu deniz” Allah’ın doldurduğu, bununla beraber tabiatı gereği yeryüzünü su doldurması gerekirken yeryüzüne taşmayan, ilâhî hikmet gereği yeryüzünde çeşitli canlıların yaşayabilmesi için Allah'ın yeryüzüne taşmasını engellediği su ile dopdolu denize… Bu ifadeden kastın, Kıyamet gününde bütün genişliğine rağmen çeşitli azap çeşitleri ile doldurulup tutuşturulacak ve yakıcı ateş ile dolacak olan deniz anlamında olduğu da söylenmiştir. 7. Yüce Allah’ın bu şeylere yemin etmesi, bunların Allah’ın âyetlerinden, vahdaniyetinin delillerinden, kudretinin ve ölüleri dirilteceğinin belgelerinden olduğuna delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır.” Rabbinin azabının gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. Allah vaadini değiştirmez, sözünden caymaz. 8. “Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur.” Hiç kimse o azaba engel olamayacaktır. Çünkü hiçbir kimse Allah’ın kudretini âciz bırakamaz. Kaçan O’ndan kurtulumaz. Daha sonra Yüce Allah azabın gerçekleşeceği o günün niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 9. “O gün gök, sarsılıp çalkalanır.” Yani gök döner durur, çalkalanır, hareketlenir ve durgunluğu söz konusu olmaksızın sürekli hareket eder. 10. “Dağlar da hareketlenip hızla yürür.” Yani yerlerinden hareket eder. Bulutlar gibi yol alırlar. Atılmış yün gibi çeşitli renklerde olurlar. Daha sonra etrafa saçılan zerreler haline gelinceye kadar saçılıp savrulurlar. Bütün bunlar ise Kıyamet gününün dehşeti, o günde gerçekleşecek ve bu kocaman varlıkları bile etkileyip sarsacak olan dehşetli haller dolayısı ile olacaktır. Peki, ya zayıf ve güçsüz Âdemoğlunun hâli ne olacaktır? 11. “Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline!” Vay geldi haline (ويل); her türlü ceza, üzüntü, azap ve korkuyu ifade eden kapsamlı bir kelimedir. Daha sonra Yüce Allah, bu feci hali hak eden yalanlayıcıların niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 12. “Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar.” Onlar bâtıla dalar ve bâtıl ile oyalanırlar. İlimleri ve araştırmaları, hakkı yalanlamayı ve bâtılı doğrulamayı ihtiva eden zararlı ilimlerdir. Amelleri cahil, beyinsiz ve oynayıp eğlenen kimsenin amelleridir. Tasdik ve iman ehli kimselerin sahip oldukları faydalı bilgilerle salih amellerin tam aksine sahiptirler. 13. “O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır” Oraya itile kakıla, yüz üstü süründürülerek sert bir şekilde sürülecekler. Azarlamak ve kınamak üzere de onlara şöyle denilecektir: 14. “İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” O gün artık haddi hesabı tespit edilemeyecek, nitelikleri söylenemeyecek çaptaki ebedi azabı tadın, denilecek onlara. 15. “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” Bununla âyetlerin akışından da anlaşıldığı üzere cehennem ateşine ve azaba işaret edilme ihtimali vardır. Yani onlar, ateş ve azabı görecekleri vakit azarlanmak üzere onlara şöyle denilecek: Bu, gerçeği olmayan bir sihir midir? İşte onu görmüş bulunuyorsunuz. Yoksa siz dünyada iken görmeyen kimseler miydiniz? Yani basireti ve bilgisi bulunmayan kimseler miydiniz? Yoksa sizler bu işi bilmeyen ve bu hususta size karşı delil ortaya konulmamış kimseler mi idiniz? Bu sorunun cevabı ise bütün bunların böyle olmadığıdır. Yani bu sihir değildir, çünkü sizler artık bunun gerçeğin gerçeği, doğrunun doğrusu, bütün yönleri ile sihre aykırı olduğunu açıkça görmüş bulunuyorsunuz. Onların görmeyen ve bilmeyen kimseler oluşlarına gelince durum böyle değildir. Aksine Allah’ın onlara karşı delilleri ortaya konulmuş, peygamberler onları bu deliller ile imana davet etmişlerdir. Öyle ki ortaya konulan delil ve belgeler de bu gerçeği açık seçik ve hakkında delil getirilen en büyük hususlar konumuna çıkarmıştır. Yüce Allah’ın:“Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” buyruğunun, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu apaçık hakka ve dosdoğru yola işaret etmesi ihtimali de vardır. Yani aklı başında bulunan bir kimsenin, onun bu getirdikleri hakkında -en büyük ve değerli gerçek iken-: “O bir sihirdir”, demesi düşünülebilir mi? Ancak onlar basiretsiz olduklarından dolayı Kur’ân hakkında bu sözleri söylemişlerdir. 16. “Girin o ateşin içine!” Sizi çepeçevre kuşatacak, bütün bedenlerinizi kapsayacak ve acısı kalplerinize kadar tırmanacak olan o ateşe girin. "Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir.” Ateşte tahammül etmenizin size faydası olmayacağı gibi azapta ortak olmanızın da bir faydası olmayacaktır. Hiçbir şekilde azabınız hafifletilmeyecektir. Bu, sabretmek sureti ile meşakkati hafifleyecek ve şiddeti azalacak bir şey değildir. Onlara bu ağır cezanın verilmesi, onların kötü amelleri ve pis işlerinden dolayıdır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” buyurmaktadır.

Tûr 52:17

17- Şüphesiz takvâ sahipleri cennetlerde ve nimetler içindedirler. 18- Rablerinin kendilerine verdiği (nimetlerle) sefa sürerler. Rableri onları cehennem azabından da korumuştur. 19- “(Dünyada) yaptıklarınıza karşılık (şimdi) afiyetle yiyin, için!”(denir onlara). 20- Onlar, sıra sıra dizili tahtlara yaslanırlar. Bir de Biz, onları güzel gözlü hûrilerle evlendiririz. 17. Allah, yalanlayıcıların cezasını söz konusu ettikten sonra takvâ sahiplerinin nimetlerini söz konusu etmektedir. Böylelikle teşvik ve korkutmayı bir arada zikretmiş olmakta ve bununla kalplerin korku ile ümit arasında olması sağlanmaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz takvâ sahipleri” sebeplerini yerine getirmek suretiyle Rablerinin azabından ve gazabından sakınıp korunan kimseler, yani emirlerini yerine getiren ve yasaklarından kaçınan kimseler “cennetlerde” yani bahçelerdedirler, öyle bahçeler ki birbirine sarmaş dolaş olmuş ağaçlarla donanmıştır, kaynayıp coşan ırmakları, göz kamaştırıcı köşkleri, süslü ve gösterişli villaları vardır. İşte onlar, hem kalbî, hem ruhî ve hem de bedeni her türlü “nimetler içindedirler.” 18. “Rablerinin kendilerine verdiği (nimetlerle) sefa sürerler.” Allah’ın verdiği o nimetler ki onların anlatılması imkânsızdır. Onlar için göz aydınlığı olan neler neler saklanmıştır, hiç kimse bilemez. Sevinç ve mutluluk içerisinde bunlardan istifade ederler. “Rableri onları cehennem azabından da korumuştur.” O’nun sevdiği şeyleri yaptıkları, O’nu gazaplandıracak şeylerden de uzaklaştıkları için sevdikleri şeyleri rızık olarak vermiş ve korktukları şeylerden de onları korumuştur. 19. “(Dünyada) yaptıklarınıza karşılık (şimdi) afiyetle yiyin, için!” İşlemiş olduğunuz güzel amelleriniz ve güzel sözleriniz dolayısı ile bu nimetlere nail oldunuz. Şimdi canlarınızın çektiği türlü yiyeceklerden, lezzetli içeceklerden sevinç, rahat ve huzur içerisinde afiyetle yiyip için. 20. “Onlar, sıra sıra dizili tahtlara yaslanırlar.” Yaslanır, yani rahat bir şekilde ve iyice yerleşerek kurulurlar. Tahtlar ise değerli örtüler, göz kamaştırıcı döşek ve yastıklarla çeşitli şekillerde süslenmiş oturma yerleridir. Yüce Allah’ın bu tahtları sıra sıra dizilmiş olmakla nitelendirmesi çokluklarına, güzel bir şekilde düzenlenmiş olduklarına, sahiplerinin de bir arada bulunup iyi geçineceklerine, karşılıklı latifelerle sevinç ve neşe içerisinde konuşacaklarına işaret etmektedir. Böylelikle kalbi, ruhi ve bedeni nimetleri bir araya toplamış olurlar. Hatıra gelmeyen, hayalden geçirilemeyen lezzetli yiyecek ve içecekler, son derece zarif güzel meclislere sahip olduklarına göre geriye kadınlarla geçirilen zevkli saatler kalmaktadır ki onlar olmaksızın sevinç ve neşe tamamlanmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, kadınlar arasında en mükemmel vasıflara, yaratılışa ve ahlâka sahip olan eşlere de sahip olacaklarını zikretmekte ve bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Bir de Biz, onları güzel gözlü” gözünün beyazı tam beyaz, siyahı tam siyah güzel gözlü “hûrilerle evlendiririz.” Huriler, zahiri güzelliği, göz alıcılığı ve üstün ahlâkî güzellikleri kendilerinde toplamış kadınlardır. Güzellikleri ile bakanları hayrete düşürürler, görenlerin akıllarını başlarından alırlar. Onlara duyulan şevk ve onlara kavuşma arzusu, adeta akılları baştan çıkartacak gibidir.

Tûr 52:18

17- Şüphesiz takvâ sahipleri cennetlerde ve nimetler içindedirler. 18- Rablerinin kendilerine verdiği (nimetlerle) sefa sürerler. Rableri onları cehennem azabından da korumuştur. 19- “(Dünyada) yaptıklarınıza karşılık (şimdi) afiyetle yiyin, için!”(denir onlara). 20- Onlar, sıra sıra dizili tahtlara yaslanırlar. Bir de Biz, onları güzel gözlü hûrilerle evlendiririz. 17. Allah, yalanlayıcıların cezasını söz konusu ettikten sonra takvâ sahiplerinin nimetlerini söz konusu etmektedir. Böylelikle teşvik ve korkutmayı bir arada zikretmiş olmakta ve bununla kalplerin korku ile ümit arasında olması sağlanmaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz takvâ sahipleri” sebeplerini yerine getirmek suretiyle Rablerinin azabından ve gazabından sakınıp korunan kimseler, yani emirlerini yerine getiren ve yasaklarından kaçınan kimseler “cennetlerde” yani bahçelerdedirler, öyle bahçeler ki birbirine sarmaş dolaş olmuş ağaçlarla donanmıştır, kaynayıp coşan ırmakları, göz kamaştırıcı köşkleri, süslü ve gösterişli villaları vardır. İşte onlar, hem kalbî, hem ruhî ve hem de bedeni her türlü “nimetler içindedirler.” 18. “Rablerinin kendilerine verdiği (nimetlerle) sefa sürerler.” Allah’ın verdiği o nimetler ki onların anlatılması imkânsızdır. Onlar için göz aydınlığı olan neler neler saklanmıştır, hiç kimse bilemez. Sevinç ve mutluluk içerisinde bunlardan istifade ederler. “Rableri onları cehennem azabından da korumuştur.” O’nun sevdiği şeyleri yaptıkları, O’nu gazaplandıracak şeylerden de uzaklaştıkları için sevdikleri şeyleri rızık olarak vermiş ve korktukları şeylerden de onları korumuştur. 19. “(Dünyada) yaptıklarınıza karşılık (şimdi) afiyetle yiyin, için!” İşlemiş olduğunuz güzel amelleriniz ve güzel sözleriniz dolayısı ile bu nimetlere nail oldunuz. Şimdi canlarınızın çektiği türlü yiyeceklerden, lezzetli içeceklerden sevinç, rahat ve huzur içerisinde afiyetle yiyip için. 20. “Onlar, sıra sıra dizili tahtlara yaslanırlar.” Yaslanır, yani rahat bir şekilde ve iyice yerleşerek kurulurlar. Tahtlar ise değerli örtüler, göz kamaştırıcı döşek ve yastıklarla çeşitli şekillerde süslenmiş oturma yerleridir. Yüce Allah’ın bu tahtları sıra sıra dizilmiş olmakla nitelendirmesi çokluklarına, güzel bir şekilde düzenlenmiş olduklarına, sahiplerinin de bir arada bulunup iyi geçineceklerine, karşılıklı latifelerle sevinç ve neşe içerisinde konuşacaklarına işaret etmektedir. Böylelikle kalbi, ruhi ve bedeni nimetleri bir araya toplamış olurlar. Hatıra gelmeyen, hayalden geçirilemeyen lezzetli yiyecek ve içecekler, son derece zarif güzel meclislere sahip olduklarına göre geriye kadınlarla geçirilen zevkli saatler kalmaktadır ki onlar olmaksızın sevinç ve neşe tamamlanmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, kadınlar arasında en mükemmel vasıflara, yaratılışa ve ahlâka sahip olan eşlere de sahip olacaklarını zikretmekte ve bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Bir de Biz, onları güzel gözlü” gözünün beyazı tam beyaz, siyahı tam siyah güzel gözlü “hûrilerle evlendiririz.” Huriler, zahiri güzelliği, göz alıcılığı ve üstün ahlâkî güzellikleri kendilerinde toplamış kadınlardır. Güzellikleri ile bakanları hayrete düşürürler, görenlerin akıllarını başlarından alırlar. Onlara duyulan şevk ve onlara kavuşma arzusu, adeta akılları baştan çıkartacak gibidir.

Tûr 52:19

17- Şüphesiz takvâ sahipleri cennetlerde ve nimetler içindedirler. 18- Rablerinin kendilerine verdiği (nimetlerle) sefa sürerler. Rableri onları cehennem azabından da korumuştur. 19- “(Dünyada) yaptıklarınıza karşılık (şimdi) afiyetle yiyin, için!”(denir onlara). 20- Onlar, sıra sıra dizili tahtlara yaslanırlar. Bir de Biz, onları güzel gözlü hûrilerle evlendiririz. 17. Allah, yalanlayıcıların cezasını söz konusu ettikten sonra takvâ sahiplerinin nimetlerini söz konusu etmektedir. Böylelikle teşvik ve korkutmayı bir arada zikretmiş olmakta ve bununla kalplerin korku ile ümit arasında olması sağlanmaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz takvâ sahipleri” sebeplerini yerine getirmek suretiyle Rablerinin azabından ve gazabından sakınıp korunan kimseler, yani emirlerini yerine getiren ve yasaklarından kaçınan kimseler “cennetlerde” yani bahçelerdedirler, öyle bahçeler ki birbirine sarmaş dolaş olmuş ağaçlarla donanmıştır, kaynayıp coşan ırmakları, göz kamaştırıcı köşkleri, süslü ve gösterişli villaları vardır. İşte onlar, hem kalbî, hem ruhî ve hem de bedeni her türlü “nimetler içindedirler.” 18. “Rablerinin kendilerine verdiği (nimetlerle) sefa sürerler.” Allah’ın verdiği o nimetler ki onların anlatılması imkânsızdır. Onlar için göz aydınlığı olan neler neler saklanmıştır, hiç kimse bilemez. Sevinç ve mutluluk içerisinde bunlardan istifade ederler. “Rableri onları cehennem azabından da korumuştur.” O’nun sevdiği şeyleri yaptıkları, O’nu gazaplandıracak şeylerden de uzaklaştıkları için sevdikleri şeyleri rızık olarak vermiş ve korktukları şeylerden de onları korumuştur. 19. “(Dünyada) yaptıklarınıza karşılık (şimdi) afiyetle yiyin, için!” İşlemiş olduğunuz güzel amelleriniz ve güzel sözleriniz dolayısı ile bu nimetlere nail oldunuz. Şimdi canlarınızın çektiği türlü yiyeceklerden, lezzetli içeceklerden sevinç, rahat ve huzur içerisinde afiyetle yiyip için. 20. “Onlar, sıra sıra dizili tahtlara yaslanırlar.” Yaslanır, yani rahat bir şekilde ve iyice yerleşerek kurulurlar. Tahtlar ise değerli örtüler, göz kamaştırıcı döşek ve yastıklarla çeşitli şekillerde süslenmiş oturma yerleridir. Yüce Allah’ın bu tahtları sıra sıra dizilmiş olmakla nitelendirmesi çokluklarına, güzel bir şekilde düzenlenmiş olduklarına, sahiplerinin de bir arada bulunup iyi geçineceklerine, karşılıklı latifelerle sevinç ve neşe içerisinde konuşacaklarına işaret etmektedir. Böylelikle kalbi, ruhi ve bedeni nimetleri bir araya toplamış olurlar. Hatıra gelmeyen, hayalden geçirilemeyen lezzetli yiyecek ve içecekler, son derece zarif güzel meclislere sahip olduklarına göre geriye kadınlarla geçirilen zevkli saatler kalmaktadır ki onlar olmaksızın sevinç ve neşe tamamlanmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, kadınlar arasında en mükemmel vasıflara, yaratılışa ve ahlâka sahip olan eşlere de sahip olacaklarını zikretmekte ve bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Bir de Biz, onları güzel gözlü” gözünün beyazı tam beyaz, siyahı tam siyah güzel gözlü “hûrilerle evlendiririz.” Huriler, zahiri güzelliği, göz alıcılığı ve üstün ahlâkî güzellikleri kendilerinde toplamış kadınlardır. Güzellikleri ile bakanları hayrete düşürürler, görenlerin akıllarını başlarından alırlar. Onlara duyulan şevk ve onlara kavuşma arzusu, adeta akılları baştan çıkartacak gibidir.

Tûr 52:20

17- Şüphesiz takvâ sahipleri cennetlerde ve nimetler içindedirler. 18- Rablerinin kendilerine verdiği (nimetlerle) sefa sürerler. Rableri onları cehennem azabından da korumuştur. 19- “(Dünyada) yaptıklarınıza karşılık (şimdi) afiyetle yiyin, için!”(denir onlara). 20- Onlar, sıra sıra dizili tahtlara yaslanırlar. Bir de Biz, onları güzel gözlü hûrilerle evlendiririz. 17. Allah, yalanlayıcıların cezasını söz konusu ettikten sonra takvâ sahiplerinin nimetlerini söz konusu etmektedir. Böylelikle teşvik ve korkutmayı bir arada zikretmiş olmakta ve bununla kalplerin korku ile ümit arasında olması sağlanmaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz takvâ sahipleri” sebeplerini yerine getirmek suretiyle Rablerinin azabından ve gazabından sakınıp korunan kimseler, yani emirlerini yerine getiren ve yasaklarından kaçınan kimseler “cennetlerde” yani bahçelerdedirler, öyle bahçeler ki birbirine sarmaş dolaş olmuş ağaçlarla donanmıştır, kaynayıp coşan ırmakları, göz kamaştırıcı köşkleri, süslü ve gösterişli villaları vardır. İşte onlar, hem kalbî, hem ruhî ve hem de bedeni her türlü “nimetler içindedirler.” 18. “Rablerinin kendilerine verdiği (nimetlerle) sefa sürerler.” Allah’ın verdiği o nimetler ki onların anlatılması imkânsızdır. Onlar için göz aydınlığı olan neler neler saklanmıştır, hiç kimse bilemez. Sevinç ve mutluluk içerisinde bunlardan istifade ederler. “Rableri onları cehennem azabından da korumuştur.” O’nun sevdiği şeyleri yaptıkları, O’nu gazaplandıracak şeylerden de uzaklaştıkları için sevdikleri şeyleri rızık olarak vermiş ve korktukları şeylerden de onları korumuştur. 19. “(Dünyada) yaptıklarınıza karşılık (şimdi) afiyetle yiyin, için!” İşlemiş olduğunuz güzel amelleriniz ve güzel sözleriniz dolayısı ile bu nimetlere nail oldunuz. Şimdi canlarınızın çektiği türlü yiyeceklerden, lezzetli içeceklerden sevinç, rahat ve huzur içerisinde afiyetle yiyip için. 20. “Onlar, sıra sıra dizili tahtlara yaslanırlar.” Yaslanır, yani rahat bir şekilde ve iyice yerleşerek kurulurlar. Tahtlar ise değerli örtüler, göz kamaştırıcı döşek ve yastıklarla çeşitli şekillerde süslenmiş oturma yerleridir. Yüce Allah’ın bu tahtları sıra sıra dizilmiş olmakla nitelendirmesi çokluklarına, güzel bir şekilde düzenlenmiş olduklarına, sahiplerinin de bir arada bulunup iyi geçineceklerine, karşılıklı latifelerle sevinç ve neşe içerisinde konuşacaklarına işaret etmektedir. Böylelikle kalbi, ruhi ve bedeni nimetleri bir araya toplamış olurlar. Hatıra gelmeyen, hayalden geçirilemeyen lezzetli yiyecek ve içecekler, son derece zarif güzel meclislere sahip olduklarına göre geriye kadınlarla geçirilen zevkli saatler kalmaktadır ki onlar olmaksızın sevinç ve neşe tamamlanmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, kadınlar arasında en mükemmel vasıflara, yaratılışa ve ahlâka sahip olan eşlere de sahip olacaklarını zikretmekte ve bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Bir de Biz, onları güzel gözlü” gözünün beyazı tam beyaz, siyahı tam siyah güzel gözlü “hûrilerle evlendiririz.” Huriler, zahiri güzelliği, göz alıcılığı ve üstün ahlâkî güzellikleri kendilerinde toplamış kadınlardır. Güzellikleri ile bakanları hayrete düşürürler, görenlerin akıllarını başlarından alırlar. Onlara duyulan şevk ve onlara kavuşma arzusu, adeta akılları baştan çıkartacak gibidir.

Tûr 52:21

21- İman eden ve soyları da iman konusunda kendilerine uyan kimseleri Biz (cennette) evlatları ile bir araya getiririz ve onların amellerinden de bir şey eksiltmeyiz. Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir. 22- Onlara canlarının çektiği meyvelerden ve etlerden bol bol veririz. 23- Orada elden ele kadeh dolaştırırlar ki o içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur. 24- Kendilerine ait ve (sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında dolaşır durur. 25- Birbirlerine dönüp soru sorarlar. 26- Derler ki:“Gerçekten biz bundan önce ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” 27- “Allah bize lütufta bulundu ve bizi kavurucu azaptan korudu.” 28- “Çünkü biz bundan önce O’na dua/ibadet ediyorduk. Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.” 21. Cennet ehlinin nimetlerini tamamlayan şeylerden biri de Allah'ın, imanda kendilerine tabi olmuş olan soylarını onlara katmasıdır. Zira onlar, babalarından sadır olan iman nedeniyle onları izlemiş, atalarına uymuşlardır. Bizzat kendilerinden sadır olan iman ile babalarına katılmaları ise daha öncelikle söz konusudur. Bu anılan kimseleri Yüce Allah, cennette atalarının konumuna yükseltecektir. İsterse onlar (kendi amelleriyle) bu konumlara ulaşmamış olsunlar. Bu, onların ataları için bir mükafat ve mükâfatlarına bir ilave olacaktır. Bununla birlikte Yüce Allah, atalarının amellerinden bir şeyi de eksiltmeyecektir. Cehennem ehli hakkında da aynı hükmün geçerli olduğunu zannedenler olabileceğinden dolayı Yüce Allah, bu iki yurdun (cennet ve cehennemin) aynı hükme tabi olmadığını haber vermektedir. Zira cehennem Allah’ın adalet yurdudur. Kimseye günahsız azap etmemesi de Allah’ın adaletinin bir gereğidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir.” Kazandığı karşılığında alıkonulmuş olacaktır. Kimse kimsenin günahını çekmez. Kimsenin günahı bir başkasına yüklenmez. Bu, sözü geçen ihtimali ortadan kaldırmak gibi önemli bir katkısı bulunan bir ara cümlesidir. 22. “Onlara canlarının çektiği” aldıkları temel gıdalardan ayrı olarak üzüm, nar, elma ve daha başka çeşitli türlerden oldukça leziz “meyvelerden ve etlerden” iştahları kabartan, istedikleri her türden kuş eti ve diğerlerinden “bol bol veririz.” Yani cennetliklere biz, pek geniş lütfumuzdan ihsanlarda bulunur ve kapsamlı rızıklar veririz. 23. “Orada elden ele kadeh dolaştırırlar.” Şarap kadehleri etraflarında dolaştırılır, kendileri de bunları karşılıklı olarak elden ele alıp verirler. Ebedi kalacak olan çocuk hizmetçiler (vildân) da ellerindeki bardak ve sürahilerle onları dolaşacak ve onlara içki sunacaktır. “O içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur.” Cennette saçma sapan, faydasız ve boş söz yoktur. Günah ve masiyeti gerektiren bir söz de yoktur. Bu iki husus olmayacağına göre üçüncü bir özellik bulunacaktır ki o da şudur: Onların cennetteki sözleri güzel, hoş ve temizdir. Nefisleri sevince boğar, kalpleri neşelendirir. En güzel şekilde birbirleri ile arkadaşlık ederler ve en tatlı şekilde sohbet ederler. Rablerinden de gözleri aydınlatacak, O’nun kendilerinden razı olduğuna ve kendilerini sevdiğini ifade edecek sözlerden başkasını da işitmezler. 24. “Kendilerine ait ve” güzellikleri ve göz kamaştırıcı sıfatları ile “(sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında” onlara hizmet etmek ve işlerini görmek üzere “dolaşır durur.” Bu da onların nimetlerinin çokluğuna, bolluğuna ve rahatlarının mükemmelliğine delildir. 25. “Birbirlerine dönüp” dünyadaki durum ve işlere dair “soru sorarlar.” 26. İçinde bulundukları bu nimet ve sevince kendilerini ulaştıran hususları söz konusu ederek “derler ki: Gerçekten biz bundan önce” dünya yurdunda “ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” Korkar ve endişe ederdik. İşte O’ndan korktuğumuz için de günahları bıraktık ve kusurlarımızı düzelttik. 27. “Allah bize” hidâyet ve tevfikini ihsan ederek “lütufta bulundu ve bizi kavurucu” son derece sıcak ve yakıcı olan “azaptan korudu.” 28. “Çünkü biz bundan önce O’na” bizi bu azaptan koruması ve nimetlere ulaştırması için “dua/ibadet ediyorduk.” Buradaki “dua” hem ibadet duasını, hem de ihtiyaçları istemek anlamındaki istek duasını kapsamaktadır. Yani bizler, O’na yaklaştırıcı amellerin her biri ile O’na yakınlaşmaya çalışıyor ve her zaman O’na dua edip duruyorduk. "Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.” O’nun bize lütuf ve merhametinin bir tecellisi de bizi rızasına ve cennete ulaştırması, bizleri gazabından ve ateş azabından korumuş olmasıdır.

Tûr 52:22

21- İman eden ve soyları da iman konusunda kendilerine uyan kimseleri Biz (cennette) evlatları ile bir araya getiririz ve onların amellerinden de bir şey eksiltmeyiz. Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir. 22- Onlara canlarının çektiği meyvelerden ve etlerden bol bol veririz. 23- Orada elden ele kadeh dolaştırırlar ki o içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur. 24- Kendilerine ait ve (sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında dolaşır durur. 25- Birbirlerine dönüp soru sorarlar. 26- Derler ki:“Gerçekten biz bundan önce ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” 27- “Allah bize lütufta bulundu ve bizi kavurucu azaptan korudu.” 28- “Çünkü biz bundan önce O’na dua/ibadet ediyorduk. Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.” 21. Cennet ehlinin nimetlerini tamamlayan şeylerden biri de Allah'ın, imanda kendilerine tabi olmuş olan soylarını onlara katmasıdır. Zira onlar, babalarından sadır olan iman nedeniyle onları izlemiş, atalarına uymuşlardır. Bizzat kendilerinden sadır olan iman ile babalarına katılmaları ise daha öncelikle söz konusudur. Bu anılan kimseleri Yüce Allah, cennette atalarının konumuna yükseltecektir. İsterse onlar (kendi amelleriyle) bu konumlara ulaşmamış olsunlar. Bu, onların ataları için bir mükafat ve mükâfatlarına bir ilave olacaktır. Bununla birlikte Yüce Allah, atalarının amellerinden bir şeyi de eksiltmeyecektir. Cehennem ehli hakkında da aynı hükmün geçerli olduğunu zannedenler olabileceğinden dolayı Yüce Allah, bu iki yurdun (cennet ve cehennemin) aynı hükme tabi olmadığını haber vermektedir. Zira cehennem Allah’ın adalet yurdudur. Kimseye günahsız azap etmemesi de Allah’ın adaletinin bir gereğidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir.” Kazandığı karşılığında alıkonulmuş olacaktır. Kimse kimsenin günahını çekmez. Kimsenin günahı bir başkasına yüklenmez. Bu, sözü geçen ihtimali ortadan kaldırmak gibi önemli bir katkısı bulunan bir ara cümlesidir. 22. “Onlara canlarının çektiği” aldıkları temel gıdalardan ayrı olarak üzüm, nar, elma ve daha başka çeşitli türlerden oldukça leziz “meyvelerden ve etlerden” iştahları kabartan, istedikleri her türden kuş eti ve diğerlerinden “bol bol veririz.” Yani cennetliklere biz, pek geniş lütfumuzdan ihsanlarda bulunur ve kapsamlı rızıklar veririz. 23. “Orada elden ele kadeh dolaştırırlar.” Şarap kadehleri etraflarında dolaştırılır, kendileri de bunları karşılıklı olarak elden ele alıp verirler. Ebedi kalacak olan çocuk hizmetçiler (vildân) da ellerindeki bardak ve sürahilerle onları dolaşacak ve onlara içki sunacaktır. “O içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur.” Cennette saçma sapan, faydasız ve boş söz yoktur. Günah ve masiyeti gerektiren bir söz de yoktur. Bu iki husus olmayacağına göre üçüncü bir özellik bulunacaktır ki o da şudur: Onların cennetteki sözleri güzel, hoş ve temizdir. Nefisleri sevince boğar, kalpleri neşelendirir. En güzel şekilde birbirleri ile arkadaşlık ederler ve en tatlı şekilde sohbet ederler. Rablerinden de gözleri aydınlatacak, O’nun kendilerinden razı olduğuna ve kendilerini sevdiğini ifade edecek sözlerden başkasını da işitmezler. 24. “Kendilerine ait ve” güzellikleri ve göz kamaştırıcı sıfatları ile “(sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında” onlara hizmet etmek ve işlerini görmek üzere “dolaşır durur.” Bu da onların nimetlerinin çokluğuna, bolluğuna ve rahatlarının mükemmelliğine delildir. 25. “Birbirlerine dönüp” dünyadaki durum ve işlere dair “soru sorarlar.” 26. İçinde bulundukları bu nimet ve sevince kendilerini ulaştıran hususları söz konusu ederek “derler ki: Gerçekten biz bundan önce” dünya yurdunda “ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” Korkar ve endişe ederdik. İşte O’ndan korktuğumuz için de günahları bıraktık ve kusurlarımızı düzelttik. 27. “Allah bize” hidâyet ve tevfikini ihsan ederek “lütufta bulundu ve bizi kavurucu” son derece sıcak ve yakıcı olan “azaptan korudu.” 28. “Çünkü biz bundan önce O’na” bizi bu azaptan koruması ve nimetlere ulaştırması için “dua/ibadet ediyorduk.” Buradaki “dua” hem ibadet duasını, hem de ihtiyaçları istemek anlamındaki istek duasını kapsamaktadır. Yani bizler, O’na yaklaştırıcı amellerin her biri ile O’na yakınlaşmaya çalışıyor ve her zaman O’na dua edip duruyorduk. "Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.” O’nun bize lütuf ve merhametinin bir tecellisi de bizi rızasına ve cennete ulaştırması, bizleri gazabından ve ateş azabından korumuş olmasıdır.

Tûr 52:23

21- İman eden ve soyları da iman konusunda kendilerine uyan kimseleri Biz (cennette) evlatları ile bir araya getiririz ve onların amellerinden de bir şey eksiltmeyiz. Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir. 22- Onlara canlarının çektiği meyvelerden ve etlerden bol bol veririz. 23- Orada elden ele kadeh dolaştırırlar ki o içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur. 24- Kendilerine ait ve (sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında dolaşır durur. 25- Birbirlerine dönüp soru sorarlar. 26- Derler ki:“Gerçekten biz bundan önce ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” 27- “Allah bize lütufta bulundu ve bizi kavurucu azaptan korudu.” 28- “Çünkü biz bundan önce O’na dua/ibadet ediyorduk. Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.” 21. Cennet ehlinin nimetlerini tamamlayan şeylerden biri de Allah'ın, imanda kendilerine tabi olmuş olan soylarını onlara katmasıdır. Zira onlar, babalarından sadır olan iman nedeniyle onları izlemiş, atalarına uymuşlardır. Bizzat kendilerinden sadır olan iman ile babalarına katılmaları ise daha öncelikle söz konusudur. Bu anılan kimseleri Yüce Allah, cennette atalarının konumuna yükseltecektir. İsterse onlar (kendi amelleriyle) bu konumlara ulaşmamış olsunlar. Bu, onların ataları için bir mükafat ve mükâfatlarına bir ilave olacaktır. Bununla birlikte Yüce Allah, atalarının amellerinden bir şeyi de eksiltmeyecektir. Cehennem ehli hakkında da aynı hükmün geçerli olduğunu zannedenler olabileceğinden dolayı Yüce Allah, bu iki yurdun (cennet ve cehennemin) aynı hükme tabi olmadığını haber vermektedir. Zira cehennem Allah’ın adalet yurdudur. Kimseye günahsız azap etmemesi de Allah’ın adaletinin bir gereğidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir.” Kazandığı karşılığında alıkonulmuş olacaktır. Kimse kimsenin günahını çekmez. Kimsenin günahı bir başkasına yüklenmez. Bu, sözü geçen ihtimali ortadan kaldırmak gibi önemli bir katkısı bulunan bir ara cümlesidir. 22. “Onlara canlarının çektiği” aldıkları temel gıdalardan ayrı olarak üzüm, nar, elma ve daha başka çeşitli türlerden oldukça leziz “meyvelerden ve etlerden” iştahları kabartan, istedikleri her türden kuş eti ve diğerlerinden “bol bol veririz.” Yani cennetliklere biz, pek geniş lütfumuzdan ihsanlarda bulunur ve kapsamlı rızıklar veririz. 23. “Orada elden ele kadeh dolaştırırlar.” Şarap kadehleri etraflarında dolaştırılır, kendileri de bunları karşılıklı olarak elden ele alıp verirler. Ebedi kalacak olan çocuk hizmetçiler (vildân) da ellerindeki bardak ve sürahilerle onları dolaşacak ve onlara içki sunacaktır. “O içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur.” Cennette saçma sapan, faydasız ve boş söz yoktur. Günah ve masiyeti gerektiren bir söz de yoktur. Bu iki husus olmayacağına göre üçüncü bir özellik bulunacaktır ki o da şudur: Onların cennetteki sözleri güzel, hoş ve temizdir. Nefisleri sevince boğar, kalpleri neşelendirir. En güzel şekilde birbirleri ile arkadaşlık ederler ve en tatlı şekilde sohbet ederler. Rablerinden de gözleri aydınlatacak, O’nun kendilerinden razı olduğuna ve kendilerini sevdiğini ifade edecek sözlerden başkasını da işitmezler. 24. “Kendilerine ait ve” güzellikleri ve göz kamaştırıcı sıfatları ile “(sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında” onlara hizmet etmek ve işlerini görmek üzere “dolaşır durur.” Bu da onların nimetlerinin çokluğuna, bolluğuna ve rahatlarının mükemmelliğine delildir. 25. “Birbirlerine dönüp” dünyadaki durum ve işlere dair “soru sorarlar.” 26. İçinde bulundukları bu nimet ve sevince kendilerini ulaştıran hususları söz konusu ederek “derler ki: Gerçekten biz bundan önce” dünya yurdunda “ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” Korkar ve endişe ederdik. İşte O’ndan korktuğumuz için de günahları bıraktık ve kusurlarımızı düzelttik. 27. “Allah bize” hidâyet ve tevfikini ihsan ederek “lütufta bulundu ve bizi kavurucu” son derece sıcak ve yakıcı olan “azaptan korudu.” 28. “Çünkü biz bundan önce O’na” bizi bu azaptan koruması ve nimetlere ulaştırması için “dua/ibadet ediyorduk.” Buradaki “dua” hem ibadet duasını, hem de ihtiyaçları istemek anlamındaki istek duasını kapsamaktadır. Yani bizler, O’na yaklaştırıcı amellerin her biri ile O’na yakınlaşmaya çalışıyor ve her zaman O’na dua edip duruyorduk. "Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.” O’nun bize lütuf ve merhametinin bir tecellisi de bizi rızasına ve cennete ulaştırması, bizleri gazabından ve ateş azabından korumuş olmasıdır.

Tûr 52:24

21- İman eden ve soyları da iman konusunda kendilerine uyan kimseleri Biz (cennette) evlatları ile bir araya getiririz ve onların amellerinden de bir şey eksiltmeyiz. Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir. 22- Onlara canlarının çektiği meyvelerden ve etlerden bol bol veririz. 23- Orada elden ele kadeh dolaştırırlar ki o içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur. 24- Kendilerine ait ve (sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında dolaşır durur. 25- Birbirlerine dönüp soru sorarlar. 26- Derler ki:“Gerçekten biz bundan önce ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” 27- “Allah bize lütufta bulundu ve bizi kavurucu azaptan korudu.” 28- “Çünkü biz bundan önce O’na dua/ibadet ediyorduk. Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.” 21. Cennet ehlinin nimetlerini tamamlayan şeylerden biri de Allah'ın, imanda kendilerine tabi olmuş olan soylarını onlara katmasıdır. Zira onlar, babalarından sadır olan iman nedeniyle onları izlemiş, atalarına uymuşlardır. Bizzat kendilerinden sadır olan iman ile babalarına katılmaları ise daha öncelikle söz konusudur. Bu anılan kimseleri Yüce Allah, cennette atalarının konumuna yükseltecektir. İsterse onlar (kendi amelleriyle) bu konumlara ulaşmamış olsunlar. Bu, onların ataları için bir mükafat ve mükâfatlarına bir ilave olacaktır. Bununla birlikte Yüce Allah, atalarının amellerinden bir şeyi de eksiltmeyecektir. Cehennem ehli hakkında da aynı hükmün geçerli olduğunu zannedenler olabileceğinden dolayı Yüce Allah, bu iki yurdun (cennet ve cehennemin) aynı hükme tabi olmadığını haber vermektedir. Zira cehennem Allah’ın adalet yurdudur. Kimseye günahsız azap etmemesi de Allah’ın adaletinin bir gereğidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir.” Kazandığı karşılığında alıkonulmuş olacaktır. Kimse kimsenin günahını çekmez. Kimsenin günahı bir başkasına yüklenmez. Bu, sözü geçen ihtimali ortadan kaldırmak gibi önemli bir katkısı bulunan bir ara cümlesidir. 22. “Onlara canlarının çektiği” aldıkları temel gıdalardan ayrı olarak üzüm, nar, elma ve daha başka çeşitli türlerden oldukça leziz “meyvelerden ve etlerden” iştahları kabartan, istedikleri her türden kuş eti ve diğerlerinden “bol bol veririz.” Yani cennetliklere biz, pek geniş lütfumuzdan ihsanlarda bulunur ve kapsamlı rızıklar veririz. 23. “Orada elden ele kadeh dolaştırırlar.” Şarap kadehleri etraflarında dolaştırılır, kendileri de bunları karşılıklı olarak elden ele alıp verirler. Ebedi kalacak olan çocuk hizmetçiler (vildân) da ellerindeki bardak ve sürahilerle onları dolaşacak ve onlara içki sunacaktır. “O içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur.” Cennette saçma sapan, faydasız ve boş söz yoktur. Günah ve masiyeti gerektiren bir söz de yoktur. Bu iki husus olmayacağına göre üçüncü bir özellik bulunacaktır ki o da şudur: Onların cennetteki sözleri güzel, hoş ve temizdir. Nefisleri sevince boğar, kalpleri neşelendirir. En güzel şekilde birbirleri ile arkadaşlık ederler ve en tatlı şekilde sohbet ederler. Rablerinden de gözleri aydınlatacak, O’nun kendilerinden razı olduğuna ve kendilerini sevdiğini ifade edecek sözlerden başkasını da işitmezler. 24. “Kendilerine ait ve” güzellikleri ve göz kamaştırıcı sıfatları ile “(sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında” onlara hizmet etmek ve işlerini görmek üzere “dolaşır durur.” Bu da onların nimetlerinin çokluğuna, bolluğuna ve rahatlarının mükemmelliğine delildir. 25. “Birbirlerine dönüp” dünyadaki durum ve işlere dair “soru sorarlar.” 26. İçinde bulundukları bu nimet ve sevince kendilerini ulaştıran hususları söz konusu ederek “derler ki: Gerçekten biz bundan önce” dünya yurdunda “ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” Korkar ve endişe ederdik. İşte O’ndan korktuğumuz için de günahları bıraktık ve kusurlarımızı düzelttik. 27. “Allah bize” hidâyet ve tevfikini ihsan ederek “lütufta bulundu ve bizi kavurucu” son derece sıcak ve yakıcı olan “azaptan korudu.” 28. “Çünkü biz bundan önce O’na” bizi bu azaptan koruması ve nimetlere ulaştırması için “dua/ibadet ediyorduk.” Buradaki “dua” hem ibadet duasını, hem de ihtiyaçları istemek anlamındaki istek duasını kapsamaktadır. Yani bizler, O’na yaklaştırıcı amellerin her biri ile O’na yakınlaşmaya çalışıyor ve her zaman O’na dua edip duruyorduk. "Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.” O’nun bize lütuf ve merhametinin bir tecellisi de bizi rızasına ve cennete ulaştırması, bizleri gazabından ve ateş azabından korumuş olmasıdır.

Tûr 52:25

21- İman eden ve soyları da iman konusunda kendilerine uyan kimseleri Biz (cennette) evlatları ile bir araya getiririz ve onların amellerinden de bir şey eksiltmeyiz. Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir. 22- Onlara canlarının çektiği meyvelerden ve etlerden bol bol veririz. 23- Orada elden ele kadeh dolaştırırlar ki o içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur. 24- Kendilerine ait ve (sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında dolaşır durur. 25- Birbirlerine dönüp soru sorarlar. 26- Derler ki:“Gerçekten biz bundan önce ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” 27- “Allah bize lütufta bulundu ve bizi kavurucu azaptan korudu.” 28- “Çünkü biz bundan önce O’na dua/ibadet ediyorduk. Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.” 21. Cennet ehlinin nimetlerini tamamlayan şeylerden biri de Allah'ın, imanda kendilerine tabi olmuş olan soylarını onlara katmasıdır. Zira onlar, babalarından sadır olan iman nedeniyle onları izlemiş, atalarına uymuşlardır. Bizzat kendilerinden sadır olan iman ile babalarına katılmaları ise daha öncelikle söz konusudur. Bu anılan kimseleri Yüce Allah, cennette atalarının konumuna yükseltecektir. İsterse onlar (kendi amelleriyle) bu konumlara ulaşmamış olsunlar. Bu, onların ataları için bir mükafat ve mükâfatlarına bir ilave olacaktır. Bununla birlikte Yüce Allah, atalarının amellerinden bir şeyi de eksiltmeyecektir. Cehennem ehli hakkında da aynı hükmün geçerli olduğunu zannedenler olabileceğinden dolayı Yüce Allah, bu iki yurdun (cennet ve cehennemin) aynı hükme tabi olmadığını haber vermektedir. Zira cehennem Allah’ın adalet yurdudur. Kimseye günahsız azap etmemesi de Allah’ın adaletinin bir gereğidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir.” Kazandığı karşılığında alıkonulmuş olacaktır. Kimse kimsenin günahını çekmez. Kimsenin günahı bir başkasına yüklenmez. Bu, sözü geçen ihtimali ortadan kaldırmak gibi önemli bir katkısı bulunan bir ara cümlesidir. 22. “Onlara canlarının çektiği” aldıkları temel gıdalardan ayrı olarak üzüm, nar, elma ve daha başka çeşitli türlerden oldukça leziz “meyvelerden ve etlerden” iştahları kabartan, istedikleri her türden kuş eti ve diğerlerinden “bol bol veririz.” Yani cennetliklere biz, pek geniş lütfumuzdan ihsanlarda bulunur ve kapsamlı rızıklar veririz. 23. “Orada elden ele kadeh dolaştırırlar.” Şarap kadehleri etraflarında dolaştırılır, kendileri de bunları karşılıklı olarak elden ele alıp verirler. Ebedi kalacak olan çocuk hizmetçiler (vildân) da ellerindeki bardak ve sürahilerle onları dolaşacak ve onlara içki sunacaktır. “O içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur.” Cennette saçma sapan, faydasız ve boş söz yoktur. Günah ve masiyeti gerektiren bir söz de yoktur. Bu iki husus olmayacağına göre üçüncü bir özellik bulunacaktır ki o da şudur: Onların cennetteki sözleri güzel, hoş ve temizdir. Nefisleri sevince boğar, kalpleri neşelendirir. En güzel şekilde birbirleri ile arkadaşlık ederler ve en tatlı şekilde sohbet ederler. Rablerinden de gözleri aydınlatacak, O’nun kendilerinden razı olduğuna ve kendilerini sevdiğini ifade edecek sözlerden başkasını da işitmezler. 24. “Kendilerine ait ve” güzellikleri ve göz kamaştırıcı sıfatları ile “(sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında” onlara hizmet etmek ve işlerini görmek üzere “dolaşır durur.” Bu da onların nimetlerinin çokluğuna, bolluğuna ve rahatlarının mükemmelliğine delildir. 25. “Birbirlerine dönüp” dünyadaki durum ve işlere dair “soru sorarlar.” 26. İçinde bulundukları bu nimet ve sevince kendilerini ulaştıran hususları söz konusu ederek “derler ki: Gerçekten biz bundan önce” dünya yurdunda “ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” Korkar ve endişe ederdik. İşte O’ndan korktuğumuz için de günahları bıraktık ve kusurlarımızı düzelttik. 27. “Allah bize” hidâyet ve tevfikini ihsan ederek “lütufta bulundu ve bizi kavurucu” son derece sıcak ve yakıcı olan “azaptan korudu.” 28. “Çünkü biz bundan önce O’na” bizi bu azaptan koruması ve nimetlere ulaştırması için “dua/ibadet ediyorduk.” Buradaki “dua” hem ibadet duasını, hem de ihtiyaçları istemek anlamındaki istek duasını kapsamaktadır. Yani bizler, O’na yaklaştırıcı amellerin her biri ile O’na yakınlaşmaya çalışıyor ve her zaman O’na dua edip duruyorduk. "Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.” O’nun bize lütuf ve merhametinin bir tecellisi de bizi rızasına ve cennete ulaştırması, bizleri gazabından ve ateş azabından korumuş olmasıdır.

Tûr 52:26

21- İman eden ve soyları da iman konusunda kendilerine uyan kimseleri Biz (cennette) evlatları ile bir araya getiririz ve onların amellerinden de bir şey eksiltmeyiz. Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir. 22- Onlara canlarının çektiği meyvelerden ve etlerden bol bol veririz. 23- Orada elden ele kadeh dolaştırırlar ki o içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur. 24- Kendilerine ait ve (sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında dolaşır durur. 25- Birbirlerine dönüp soru sorarlar. 26- Derler ki:“Gerçekten biz bundan önce ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” 27- “Allah bize lütufta bulundu ve bizi kavurucu azaptan korudu.” 28- “Çünkü biz bundan önce O’na dua/ibadet ediyorduk. Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.” 21. Cennet ehlinin nimetlerini tamamlayan şeylerden biri de Allah'ın, imanda kendilerine tabi olmuş olan soylarını onlara katmasıdır. Zira onlar, babalarından sadır olan iman nedeniyle onları izlemiş, atalarına uymuşlardır. Bizzat kendilerinden sadır olan iman ile babalarına katılmaları ise daha öncelikle söz konusudur. Bu anılan kimseleri Yüce Allah, cennette atalarının konumuna yükseltecektir. İsterse onlar (kendi amelleriyle) bu konumlara ulaşmamış olsunlar. Bu, onların ataları için bir mükafat ve mükâfatlarına bir ilave olacaktır. Bununla birlikte Yüce Allah, atalarının amellerinden bir şeyi de eksiltmeyecektir. Cehennem ehli hakkında da aynı hükmün geçerli olduğunu zannedenler olabileceğinden dolayı Yüce Allah, bu iki yurdun (cennet ve cehennemin) aynı hükme tabi olmadığını haber vermektedir. Zira cehennem Allah’ın adalet yurdudur. Kimseye günahsız azap etmemesi de Allah’ın adaletinin bir gereğidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir.” Kazandığı karşılığında alıkonulmuş olacaktır. Kimse kimsenin günahını çekmez. Kimsenin günahı bir başkasına yüklenmez. Bu, sözü geçen ihtimali ortadan kaldırmak gibi önemli bir katkısı bulunan bir ara cümlesidir. 22. “Onlara canlarının çektiği” aldıkları temel gıdalardan ayrı olarak üzüm, nar, elma ve daha başka çeşitli türlerden oldukça leziz “meyvelerden ve etlerden” iştahları kabartan, istedikleri her türden kuş eti ve diğerlerinden “bol bol veririz.” Yani cennetliklere biz, pek geniş lütfumuzdan ihsanlarda bulunur ve kapsamlı rızıklar veririz. 23. “Orada elden ele kadeh dolaştırırlar.” Şarap kadehleri etraflarında dolaştırılır, kendileri de bunları karşılıklı olarak elden ele alıp verirler. Ebedi kalacak olan çocuk hizmetçiler (vildân) da ellerindeki bardak ve sürahilerle onları dolaşacak ve onlara içki sunacaktır. “O içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur.” Cennette saçma sapan, faydasız ve boş söz yoktur. Günah ve masiyeti gerektiren bir söz de yoktur. Bu iki husus olmayacağına göre üçüncü bir özellik bulunacaktır ki o da şudur: Onların cennetteki sözleri güzel, hoş ve temizdir. Nefisleri sevince boğar, kalpleri neşelendirir. En güzel şekilde birbirleri ile arkadaşlık ederler ve en tatlı şekilde sohbet ederler. Rablerinden de gözleri aydınlatacak, O’nun kendilerinden razı olduğuna ve kendilerini sevdiğini ifade edecek sözlerden başkasını da işitmezler. 24. “Kendilerine ait ve” güzellikleri ve göz kamaştırıcı sıfatları ile “(sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında” onlara hizmet etmek ve işlerini görmek üzere “dolaşır durur.” Bu da onların nimetlerinin çokluğuna, bolluğuna ve rahatlarının mükemmelliğine delildir. 25. “Birbirlerine dönüp” dünyadaki durum ve işlere dair “soru sorarlar.” 26. İçinde bulundukları bu nimet ve sevince kendilerini ulaştıran hususları söz konusu ederek “derler ki: Gerçekten biz bundan önce” dünya yurdunda “ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” Korkar ve endişe ederdik. İşte O’ndan korktuğumuz için de günahları bıraktık ve kusurlarımızı düzelttik. 27. “Allah bize” hidâyet ve tevfikini ihsan ederek “lütufta bulundu ve bizi kavurucu” son derece sıcak ve yakıcı olan “azaptan korudu.” 28. “Çünkü biz bundan önce O’na” bizi bu azaptan koruması ve nimetlere ulaştırması için “dua/ibadet ediyorduk.” Buradaki “dua” hem ibadet duasını, hem de ihtiyaçları istemek anlamındaki istek duasını kapsamaktadır. Yani bizler, O’na yaklaştırıcı amellerin her biri ile O’na yakınlaşmaya çalışıyor ve her zaman O’na dua edip duruyorduk. "Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.” O’nun bize lütuf ve merhametinin bir tecellisi de bizi rızasına ve cennete ulaştırması, bizleri gazabından ve ateş azabından korumuş olmasıdır.

Tûr 52:27

21- İman eden ve soyları da iman konusunda kendilerine uyan kimseleri Biz (cennette) evlatları ile bir araya getiririz ve onların amellerinden de bir şey eksiltmeyiz. Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir. 22- Onlara canlarının çektiği meyvelerden ve etlerden bol bol veririz. 23- Orada elden ele kadeh dolaştırırlar ki o içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur. 24- Kendilerine ait ve (sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında dolaşır durur. 25- Birbirlerine dönüp soru sorarlar. 26- Derler ki:“Gerçekten biz bundan önce ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” 27- “Allah bize lütufta bulundu ve bizi kavurucu azaptan korudu.” 28- “Çünkü biz bundan önce O’na dua/ibadet ediyorduk. Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.” 21. Cennet ehlinin nimetlerini tamamlayan şeylerden biri de Allah'ın, imanda kendilerine tabi olmuş olan soylarını onlara katmasıdır. Zira onlar, babalarından sadır olan iman nedeniyle onları izlemiş, atalarına uymuşlardır. Bizzat kendilerinden sadır olan iman ile babalarına katılmaları ise daha öncelikle söz konusudur. Bu anılan kimseleri Yüce Allah, cennette atalarının konumuna yükseltecektir. İsterse onlar (kendi amelleriyle) bu konumlara ulaşmamış olsunlar. Bu, onların ataları için bir mükafat ve mükâfatlarına bir ilave olacaktır. Bununla birlikte Yüce Allah, atalarının amellerinden bir şeyi de eksiltmeyecektir. Cehennem ehli hakkında da aynı hükmün geçerli olduğunu zannedenler olabileceğinden dolayı Yüce Allah, bu iki yurdun (cennet ve cehennemin) aynı hükme tabi olmadığını haber vermektedir. Zira cehennem Allah’ın adalet yurdudur. Kimseye günahsız azap etmemesi de Allah’ın adaletinin bir gereğidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir.” Kazandığı karşılığında alıkonulmuş olacaktır. Kimse kimsenin günahını çekmez. Kimsenin günahı bir başkasına yüklenmez. Bu, sözü geçen ihtimali ortadan kaldırmak gibi önemli bir katkısı bulunan bir ara cümlesidir. 22. “Onlara canlarının çektiği” aldıkları temel gıdalardan ayrı olarak üzüm, nar, elma ve daha başka çeşitli türlerden oldukça leziz “meyvelerden ve etlerden” iştahları kabartan, istedikleri her türden kuş eti ve diğerlerinden “bol bol veririz.” Yani cennetliklere biz, pek geniş lütfumuzdan ihsanlarda bulunur ve kapsamlı rızıklar veririz. 23. “Orada elden ele kadeh dolaştırırlar.” Şarap kadehleri etraflarında dolaştırılır, kendileri de bunları karşılıklı olarak elden ele alıp verirler. Ebedi kalacak olan çocuk hizmetçiler (vildân) da ellerindeki bardak ve sürahilerle onları dolaşacak ve onlara içki sunacaktır. “O içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur.” Cennette saçma sapan, faydasız ve boş söz yoktur. Günah ve masiyeti gerektiren bir söz de yoktur. Bu iki husus olmayacağına göre üçüncü bir özellik bulunacaktır ki o da şudur: Onların cennetteki sözleri güzel, hoş ve temizdir. Nefisleri sevince boğar, kalpleri neşelendirir. En güzel şekilde birbirleri ile arkadaşlık ederler ve en tatlı şekilde sohbet ederler. Rablerinden de gözleri aydınlatacak, O’nun kendilerinden razı olduğuna ve kendilerini sevdiğini ifade edecek sözlerden başkasını da işitmezler. 24. “Kendilerine ait ve” güzellikleri ve göz kamaştırıcı sıfatları ile “(sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında” onlara hizmet etmek ve işlerini görmek üzere “dolaşır durur.” Bu da onların nimetlerinin çokluğuna, bolluğuna ve rahatlarının mükemmelliğine delildir. 25. “Birbirlerine dönüp” dünyadaki durum ve işlere dair “soru sorarlar.” 26. İçinde bulundukları bu nimet ve sevince kendilerini ulaştıran hususları söz konusu ederek “derler ki: Gerçekten biz bundan önce” dünya yurdunda “ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” Korkar ve endişe ederdik. İşte O’ndan korktuğumuz için de günahları bıraktık ve kusurlarımızı düzelttik. 27. “Allah bize” hidâyet ve tevfikini ihsan ederek “lütufta bulundu ve bizi kavurucu” son derece sıcak ve yakıcı olan “azaptan korudu.” 28. “Çünkü biz bundan önce O’na” bizi bu azaptan koruması ve nimetlere ulaştırması için “dua/ibadet ediyorduk.” Buradaki “dua” hem ibadet duasını, hem de ihtiyaçları istemek anlamındaki istek duasını kapsamaktadır. Yani bizler, O’na yaklaştırıcı amellerin her biri ile O’na yakınlaşmaya çalışıyor ve her zaman O’na dua edip duruyorduk. "Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.” O’nun bize lütuf ve merhametinin bir tecellisi de bizi rızasına ve cennete ulaştırması, bizleri gazabından ve ateş azabından korumuş olmasıdır.

Tûr 52:28

21- İman eden ve soyları da iman konusunda kendilerine uyan kimseleri Biz (cennette) evlatları ile bir araya getiririz ve onların amellerinden de bir şey eksiltmeyiz. Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir. 22- Onlara canlarının çektiği meyvelerden ve etlerden bol bol veririz. 23- Orada elden ele kadeh dolaştırırlar ki o içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur. 24- Kendilerine ait ve (sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında dolaşır durur. 25- Birbirlerine dönüp soru sorarlar. 26- Derler ki:“Gerçekten biz bundan önce ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” 27- “Allah bize lütufta bulundu ve bizi kavurucu azaptan korudu.” 28- “Çünkü biz bundan önce O’na dua/ibadet ediyorduk. Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.” 21. Cennet ehlinin nimetlerini tamamlayan şeylerden biri de Allah'ın, imanda kendilerine tabi olmuş olan soylarını onlara katmasıdır. Zira onlar, babalarından sadır olan iman nedeniyle onları izlemiş, atalarına uymuşlardır. Bizzat kendilerinden sadır olan iman ile babalarına katılmaları ise daha öncelikle söz konusudur. Bu anılan kimseleri Yüce Allah, cennette atalarının konumuna yükseltecektir. İsterse onlar (kendi amelleriyle) bu konumlara ulaşmamış olsunlar. Bu, onların ataları için bir mükafat ve mükâfatlarına bir ilave olacaktır. Bununla birlikte Yüce Allah, atalarının amellerinden bir şeyi de eksiltmeyecektir. Cehennem ehli hakkında da aynı hükmün geçerli olduğunu zannedenler olabileceğinden dolayı Yüce Allah, bu iki yurdun (cennet ve cehennemin) aynı hükme tabi olmadığını haber vermektedir. Zira cehennem Allah’ın adalet yurdudur. Kimseye günahsız azap etmemesi de Allah’ın adaletinin bir gereğidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir.” Kazandığı karşılığında alıkonulmuş olacaktır. Kimse kimsenin günahını çekmez. Kimsenin günahı bir başkasına yüklenmez. Bu, sözü geçen ihtimali ortadan kaldırmak gibi önemli bir katkısı bulunan bir ara cümlesidir. 22. “Onlara canlarının çektiği” aldıkları temel gıdalardan ayrı olarak üzüm, nar, elma ve daha başka çeşitli türlerden oldukça leziz “meyvelerden ve etlerden” iştahları kabartan, istedikleri her türden kuş eti ve diğerlerinden “bol bol veririz.” Yani cennetliklere biz, pek geniş lütfumuzdan ihsanlarda bulunur ve kapsamlı rızıklar veririz. 23. “Orada elden ele kadeh dolaştırırlar.” Şarap kadehleri etraflarında dolaştırılır, kendileri de bunları karşılıklı olarak elden ele alıp verirler. Ebedi kalacak olan çocuk hizmetçiler (vildân) da ellerindeki bardak ve sürahilerle onları dolaşacak ve onlara içki sunacaktır. “O içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur.” Cennette saçma sapan, faydasız ve boş söz yoktur. Günah ve masiyeti gerektiren bir söz de yoktur. Bu iki husus olmayacağına göre üçüncü bir özellik bulunacaktır ki o da şudur: Onların cennetteki sözleri güzel, hoş ve temizdir. Nefisleri sevince boğar, kalpleri neşelendirir. En güzel şekilde birbirleri ile arkadaşlık ederler ve en tatlı şekilde sohbet ederler. Rablerinden de gözleri aydınlatacak, O’nun kendilerinden razı olduğuna ve kendilerini sevdiğini ifade edecek sözlerden başkasını da işitmezler. 24. “Kendilerine ait ve” güzellikleri ve göz kamaştırıcı sıfatları ile “(sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında” onlara hizmet etmek ve işlerini görmek üzere “dolaşır durur.” Bu da onların nimetlerinin çokluğuna, bolluğuna ve rahatlarının mükemmelliğine delildir. 25. “Birbirlerine dönüp” dünyadaki durum ve işlere dair “soru sorarlar.” 26. İçinde bulundukları bu nimet ve sevince kendilerini ulaştıran hususları söz konusu ederek “derler ki: Gerçekten biz bundan önce” dünya yurdunda “ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” Korkar ve endişe ederdik. İşte O’ndan korktuğumuz için de günahları bıraktık ve kusurlarımızı düzelttik. 27. “Allah bize” hidâyet ve tevfikini ihsan ederek “lütufta bulundu ve bizi kavurucu” son derece sıcak ve yakıcı olan “azaptan korudu.” 28. “Çünkü biz bundan önce O’na” bizi bu azaptan koruması ve nimetlere ulaştırması için “dua/ibadet ediyorduk.” Buradaki “dua” hem ibadet duasını, hem de ihtiyaçları istemek anlamındaki istek duasını kapsamaktadır. Yani bizler, O’na yaklaştırıcı amellerin her biri ile O’na yakınlaşmaya çalışıyor ve her zaman O’na dua edip duruyorduk. "Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.” O’nun bize lütuf ve merhametinin bir tecellisi de bizi rızasına ve cennete ulaştırması, bizleri gazabından ve ateş azabından korumuş olmasıdır.

Tûr 52:29

29- O halde hatırlat/öğüt ver. Sen Rabbinin nimeti sayesinde kâhin de deli de değilsin. 30- Yoksa onlar:“O, bir şairdir. Onun helakini bekliyoruz” mu diyorlar? 31- De ki:“Bekleyin. Şüphesiz ben de sizinle birlikte bekliyorum.” 32- Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu? 33- Yoksa:“O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar. 34- Eğer (bu iddialarında) samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler (de görelim)! 35- Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar? 36- Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar yakîn sahibi değiller. 37- Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainatta) egemen olanlar onlar mı? 38- Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp meleklerin konuşmalarını mı) dinliyorlar? Öyleyse dinleyicileri apaçık bir delil getirsin (bakalım)! 39- Demek kızlar O’nun da oğullar sizin, öyle mi? 40- Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar? 41- Yoksa gayb bilgisi onların yanında da (onu) kendileri mi yazıyorlar? 42- Yoksa onlar bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir. 43- Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var? Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir. 29. Yüce Allah, Rasûlüne müslümanları ile kâfirleri ile bütün insanlara hatırlatıp öğüt vermesini emretmektedir. Tâ ki Allah’ın delili zalimlere karşı ortaya konulmuş olsun, öğüt ve hatırlatması ile ilâhî tevfike mazhar olanlar da hidâyet bulsun. Yine ona, yalanlayıcı müşriklerin sözlerine ve eziyetlerine aldırmamayı da emretmektedir ki onlar bu sözleri, insanlar arasında bu olumsuz vasıflardan en uzak kişinin o olduğunu bilmelerine rağmen sırf insanları ondan uzak tutmak için söylemektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah, onların onu itham ettikleri her türlü eksiklikten uzak olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: "Sen Rabbinin nimeti” lütfu ve ihsanı “sayesinde kahin” yani cinlerden bir arkadaşı olup da onun kendisine üzerine kattığı yüz yalan ile bazı gaybî haberler getirdiği kimselerden “de deli” yani aklını yitirmiş “de değilsin.” Bilakis sen, insanların aklı en mükemmeli, şeytanlardan en uzak, doğruluğu en büyük olansın, onların en değerlisi ve en üstünüsün. 30. “Yoksa” ara sıra da onun hakkında “O bir şairdir” şiir söyler, getirdiği söz de bir şiirdir mi diyorlar? Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:“Biz ona şiiri öğretmedik, zaten bu ona yakışmaz da.”(Yâsîn, 36/69)“Onun helakini bekliyoruz mu diyorlar?” Yani onun ölmesini, böylelikle davasının sona erip ondan yana rahata kavuşmayı gözlüyoruz. 31. Sen de onların bu bayağı sözlerine cevap olmak üzere “de ki: Bekleyin,” benim ölümümü gözetleyin. “Şüphesiz ben de sizinle birlikte beklemekteyim.” Allah’ın kendi katından yahut bizim ellerimizle sizi bir azaba çarptırmasını bekliyoruz. 32. “Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu?” Seni yalanlayışları ve söyledikleri bu sözler, onların akıllarından mı kaynaklanmakta? Bu gibi sonuçlar doğuran, bu gibi meyveler veren akıllar ne kötüdür, ne yararsızdır! En mükemmel akla sahip olan birisini deli diye nitelendiren, en doğru ve en hak sözü yalan ve batıl diye değerlendiren akıllar, hiç şüphesiz delilere dahi yakıştıralamayacak türden akıllardır. Yoksa onları bu iddialarda bulunmaya iten zulüm ve azgınlıkları mı? Evet, gerçek budur. Çünkü azgınlığın ve haddi aşmışlığın duracağı bir sınır yoktur. Haddi aşan azgın bir kimsenin söylediği hiçbir söz ve yaptığı hiçbir davranış, garip karşılanmaz. 33. “Yoksa: O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” Muhammed, Kur’ân’ı uyduruyor ve onu kendiliğinden düzüp mü söylüyor “diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar.” Çünkü iman etmiş olsalardı bu sözleri söylemezlerdi. 34. “Eğer” ‘Onu uydurmuştur’, iddialarında “samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler.” Sizler fasih konuşan Araplarsınız, belagatın yiğitlerisiniz. O size onun benzerini getirmeniz için meydan okumuş bulunuyor. Ya karşı çıkışınızın doğru ve haklı olduğunu ispatlayın yahut onun doğru olduğunu itiraf edin. Sizler insanlar ve cinler de dahil olmak üzere bir araya gelecek olsanız ona karşı çıkamaz, onun benzeri bir söz getiremezsiniz. O halde sizin hakkınızda iki halden birisi söz konusudur: Ya ona iman eden, onun hidâyetine uyan kimselersiniz yahut bildiğiniz bâtıla uyan ve inatlaşan kimselersiniz. 35. “Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?” Bu onlara karşı öyle bir istidlâldir ki, bu konuda onların hakkı kabul etmekten yahut akıl ve dinin gerektirdiği sınırların dışına çıkmaktan başka çareleri yoktur. Şöyle ki, onlar Allah’ı tevhidi reddetmekte ve elçisini yalanlamaktadırlar. Bu ise Allah’ın kendilerini yarattığını inkâr etmelerini de içerir. Aklen ve dinen bilinen gerçek şudur ki onların yaratılışları hakkında şu üç ihtimalden birisi söz konusudur: Ya onlar hiçbir yaratıcı olmaksızın yaratılmışlardır. Yani yaratılmaksızın ve yaratıcı olmaksızın var olmuşlardır ki bu imkânsızın ta kendisidir. Yahut onlar kendilerini yaratmışlardır ki bu da imkânsızdır. Çünkü herhangi bir kimsenin kendi kendisini var etmesi düşünülemez. Bu iki ihtimal bâtıl olduğuna ve bunların imkânsızlıkları açıkça ortada olduğuna göre geriye üçüncü ihtimal kalmaktadır. Bu da onları yaratanın Allah olduğudur. Kabul edilebilecek tek gerçek de bu olduğuna göre kendisinden başkasına ibadet olunmaması gereken ve kendisinden başkasına ibadetin yakışmadığı yegane mabud Yüce Allah’tır. 36. “Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattılar?” Bu, böyle bir şeyi reddetmek anlamında bir sorudur. Yani gökleri ve yeri onlar yaratmadılar ki Allah’a ortak olsunlar. Bu gayet açıktır. “Hayır, onlar” yalanlayıcıdırlar “yakîn sahibi değildirler.” Onların dini ve aklî delillerle yararlanmalarını gerektirecek kesin bir bilgi ve kanaatleri yoktur. 37. “Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Rabbinin hazineleri şu yalanlayıcıların yanında mı ki dilediklerine versinler, dilediklerine vermesinler? Yani bundan dolayı mı onlar Yüce Allah’a, peygamberliği, kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e vermesini yakıştıramıyorlar? Sanki onlar, Allah’ın rahmet hazinelerinin bekçileri ve bu konuda yetkili kılınmış kimselermiş gibi davranıyorlar. Oysa onlar, bu konumda olmaktan çok uzak ve çok daha aşağıdadırlar. Kendilerine dahi bir fayda sağlayamazlar, bir zararı önleyemezler. Ölüm ve hayatları, öldükten sonra dirilişleri de ellerinde değildir. “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık.”(ez-Zuhruf, 43/32)“Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Allah’ın yarattıkları ve mülkü üzerinde istediklerini yapma yetkisine mi sahipler? Durum hiç de öyle değil. Bilakis onlar âciz ve muhtaç kimselerdir. 38. “Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp ) dinliyorlar mı?” Onlar gaybdan haberdar mıdırlar? Mele-i aladaki melekler arasında neler konuşulduğunu işitiyorlar da kendilerinden başka kimsenin bilmediği bir hususu mu haber veriyorlar? “Öyleyse” böyle bir imkâna sahip olduğunu iddia eden “dinleyicileri apaçık bir delil getirsin.” Delil getirmesine imkân var mıdır? Gizliyi ve açığı bilen, Yüce Allah’tır. O, ilminden dilediklerini kendisine haber vereceği seçtiği bir peygamber müstesnâ kimseyi gaybına muttali kılmaz. Rasûllerin en faziletlisi, en bilgilisi ve önderi, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Allah’ın tevhidini, O’nun tehditlerini ve bunların dışında kalan doğru haberleri veren O’dur. Bununla birlikte o, Allah’ın kendisine öğrettiğinden başkasını bilmez. Yalanlayıcılar ise insanların en bilgisizi, en sapığı, en azgını ve en inatçılarıdır. Durum böyle olduğuna göre bu iki taraftan hangisinin haberinin kabul edilmesi daha uygundur? Üstelik Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, verdiği haberlere dair ortaya koymuş olduğu delil ve belgeler, onun bildirdiklerinin ayne’l-yakîn seviyesinde ve doğruluğun en mükemmel derecesinde olduğunu ortaya koymaktadır. Kendileri ise iddialarının doğruluğuna dair delil getirmek şöyle dursun delile benzer bir şey dahi ileri sürememektedirler. 39. “Demek” iddia ettiğiniz üzere “kızlar onun da oğullar sizin, öyle mi?” Böylelikle siz, çelişkili iddiaları bir arada ileri sürmektesiniz. Evvelâ sizler, O’nun evladı olduğunu ileri sürdünüz, sonra da kanaatinizce iki çocuk türünün daha aşağıda olanını O’na lâyık gördünüz. Bunun ötesinde âlemlerin Rabbi’nin şanını küçültmek yahut bundan daha alçakça bir iddiada bulunmak mümkün müdür? 40. “Yoksa sen” ey Peygamber! Risaleti tebliğ etmene karşılık “onlardan bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar?” Durum böyle değildir. Bilakis sen hiçbir karşılık istemeksizin, aksine bir iyilik olarak onlara bir şeyler öğretme gayreti içinde olan birisin. Hatta senin risaletini, senin emir ve çağrını kabul etmelerine karşılık onlara pek çok malları fedâ ediyor, kalplerini İslâm’a ısındıracağın kimselere, ilim ve iman kalplerine yerleşsin diye mallar veriyorsun. 41. “Yoksa gayb bilgisi onların yanında da onu” bildikleri gaybi hususları “onlar mı yazıyorlar?” Ve böylelikle onlar, Allah’ın Rasûlü’ne bildirmediği şeyleri bilmiş oluyorlar da o yüzden mi ona karşı çıkıp sahip bulundukları gayba dayanarak ona karşı inatla direniyorlar? Halbuki onların ümmi, cahil ve sapık bir ümmet oldukları bilinen bir husustur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ise başkalarından çok daha büyük bir bilgiye sahiptir. Allah, ona hiçbir kimseyi muttali kılmadığı gaybî bilgilerden haberler vermiş ve onu peygamber kılmıştır. İşte bütün bunlar, aklî ve naklî yollarla onlara verilmiş susturucu cevaplar olup sözlerinin tutarsız olduğunu ortaya koymakta, iddialarının tutarsızlığını en güzel, en açık ve aynı zamanda itirazla karşılanma ihtimali en uzak yöntemlerle dile getirmektedir. 42. “Yoksa onlar” sana ve senin getirdiklerine dil uzatmak sureti ile dinini iptal etmek ve işini bozmak amacını güttükleri “bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir.” Tuzakları onların başına geçecektir. Bu tuzakların zararları kendilerinedir. Yüce Allah’a hamd-u enâlar olsun ki Allah bunu gerçekleştirmiştir. Kâfirler yapabilecekleri ne kadar tuzak varsa hepsini yapmış, geriye yapabilecekleri bir şey kalmamıştır. Ama Allah onlara karşı peygamberine yardım etmiş, dinini galip kılmış, müşrikleri yardımsız bırakmış ve onlara karşı mü’minlere zafer vermiştir. 43. “Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var?” Onların, Allah’ın dışında kendisine dua ve ibadet olunan, faydası umulan, zararından korkulan bir ilâhları mı var? “Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir.” Mülkte, vahdâniyette ve ibadette O’nun hiçbir ortağı yoktur. Bu buyrukların burada zikredilmesine sebep teşkil eden maksat, işte budur. Bu maksat, şu gerçeğin bu kat’î delillerle açıklanmasıdır: Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet bâtıldır, tutarsızdır; müşriklerin izledikleri yol bâtıldır; kendisine ibadet olunması, namaz kılınması, secde edilmesi, gerek ibadet suretindeki duanın, gerek dilek şeklindeki duaların ihlâsla sadece kendisine yapılması gereken, yegane ilâh ve ma’bud, isim ve sıfatları kâmil, güzel sıfatları ve fiilleri pek çok, celal ve ikram sahibi, karşı konulamayacak güç ve izzet sahibi, tek ve samed, pek büyük, her türlü hamde layık ve şanı pek yüce olan Allah'tır.

Tûr 52:30

29- O halde hatırlat/öğüt ver. Sen Rabbinin nimeti sayesinde kâhin de deli de değilsin. 30- Yoksa onlar:“O, bir şairdir. Onun helakini bekliyoruz” mu diyorlar? 31- De ki:“Bekleyin. Şüphesiz ben de sizinle birlikte bekliyorum.” 32- Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu? 33- Yoksa:“O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar. 34- Eğer (bu iddialarında) samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler (de görelim)! 35- Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar? 36- Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar yakîn sahibi değiller. 37- Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainatta) egemen olanlar onlar mı? 38- Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp meleklerin konuşmalarını mı) dinliyorlar? Öyleyse dinleyicileri apaçık bir delil getirsin (bakalım)! 39- Demek kızlar O’nun da oğullar sizin, öyle mi? 40- Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar? 41- Yoksa gayb bilgisi onların yanında da (onu) kendileri mi yazıyorlar? 42- Yoksa onlar bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir. 43- Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var? Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir. 29. Yüce Allah, Rasûlüne müslümanları ile kâfirleri ile bütün insanlara hatırlatıp öğüt vermesini emretmektedir. Tâ ki Allah’ın delili zalimlere karşı ortaya konulmuş olsun, öğüt ve hatırlatması ile ilâhî tevfike mazhar olanlar da hidâyet bulsun. Yine ona, yalanlayıcı müşriklerin sözlerine ve eziyetlerine aldırmamayı da emretmektedir ki onlar bu sözleri, insanlar arasında bu olumsuz vasıflardan en uzak kişinin o olduğunu bilmelerine rağmen sırf insanları ondan uzak tutmak için söylemektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah, onların onu itham ettikleri her türlü eksiklikten uzak olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: "Sen Rabbinin nimeti” lütfu ve ihsanı “sayesinde kahin” yani cinlerden bir arkadaşı olup da onun kendisine üzerine kattığı yüz yalan ile bazı gaybî haberler getirdiği kimselerden “de deli” yani aklını yitirmiş “de değilsin.” Bilakis sen, insanların aklı en mükemmeli, şeytanlardan en uzak, doğruluğu en büyük olansın, onların en değerlisi ve en üstünüsün. 30. “Yoksa” ara sıra da onun hakkında “O bir şairdir” şiir söyler, getirdiği söz de bir şiirdir mi diyorlar? Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:“Biz ona şiiri öğretmedik, zaten bu ona yakışmaz da.”(Yâsîn, 36/69)“Onun helakini bekliyoruz mu diyorlar?” Yani onun ölmesini, böylelikle davasının sona erip ondan yana rahata kavuşmayı gözlüyoruz. 31. Sen de onların bu bayağı sözlerine cevap olmak üzere “de ki: Bekleyin,” benim ölümümü gözetleyin. “Şüphesiz ben de sizinle birlikte beklemekteyim.” Allah’ın kendi katından yahut bizim ellerimizle sizi bir azaba çarptırmasını bekliyoruz. 32. “Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu?” Seni yalanlayışları ve söyledikleri bu sözler, onların akıllarından mı kaynaklanmakta? Bu gibi sonuçlar doğuran, bu gibi meyveler veren akıllar ne kötüdür, ne yararsızdır! En mükemmel akla sahip olan birisini deli diye nitelendiren, en doğru ve en hak sözü yalan ve batıl diye değerlendiren akıllar, hiç şüphesiz delilere dahi yakıştıralamayacak türden akıllardır. Yoksa onları bu iddialarda bulunmaya iten zulüm ve azgınlıkları mı? Evet, gerçek budur. Çünkü azgınlığın ve haddi aşmışlığın duracağı bir sınır yoktur. Haddi aşan azgın bir kimsenin söylediği hiçbir söz ve yaptığı hiçbir davranış, garip karşılanmaz. 33. “Yoksa: O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” Muhammed, Kur’ân’ı uyduruyor ve onu kendiliğinden düzüp mü söylüyor “diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar.” Çünkü iman etmiş olsalardı bu sözleri söylemezlerdi. 34. “Eğer” ‘Onu uydurmuştur’, iddialarında “samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler.” Sizler fasih konuşan Araplarsınız, belagatın yiğitlerisiniz. O size onun benzerini getirmeniz için meydan okumuş bulunuyor. Ya karşı çıkışınızın doğru ve haklı olduğunu ispatlayın yahut onun doğru olduğunu itiraf edin. Sizler insanlar ve cinler de dahil olmak üzere bir araya gelecek olsanız ona karşı çıkamaz, onun benzeri bir söz getiremezsiniz. O halde sizin hakkınızda iki halden birisi söz konusudur: Ya ona iman eden, onun hidâyetine uyan kimselersiniz yahut bildiğiniz bâtıla uyan ve inatlaşan kimselersiniz. 35. “Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?” Bu onlara karşı öyle bir istidlâldir ki, bu konuda onların hakkı kabul etmekten yahut akıl ve dinin gerektirdiği sınırların dışına çıkmaktan başka çareleri yoktur. Şöyle ki, onlar Allah’ı tevhidi reddetmekte ve elçisini yalanlamaktadırlar. Bu ise Allah’ın kendilerini yarattığını inkâr etmelerini de içerir. Aklen ve dinen bilinen gerçek şudur ki onların yaratılışları hakkında şu üç ihtimalden birisi söz konusudur: Ya onlar hiçbir yaratıcı olmaksızın yaratılmışlardır. Yani yaratılmaksızın ve yaratıcı olmaksızın var olmuşlardır ki bu imkânsızın ta kendisidir. Yahut onlar kendilerini yaratmışlardır ki bu da imkânsızdır. Çünkü herhangi bir kimsenin kendi kendisini var etmesi düşünülemez. Bu iki ihtimal bâtıl olduğuna ve bunların imkânsızlıkları açıkça ortada olduğuna göre geriye üçüncü ihtimal kalmaktadır. Bu da onları yaratanın Allah olduğudur. Kabul edilebilecek tek gerçek de bu olduğuna göre kendisinden başkasına ibadet olunmaması gereken ve kendisinden başkasına ibadetin yakışmadığı yegane mabud Yüce Allah’tır. 36. “Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattılar?” Bu, böyle bir şeyi reddetmek anlamında bir sorudur. Yani gökleri ve yeri onlar yaratmadılar ki Allah’a ortak olsunlar. Bu gayet açıktır. “Hayır, onlar” yalanlayıcıdırlar “yakîn sahibi değildirler.” Onların dini ve aklî delillerle yararlanmalarını gerektirecek kesin bir bilgi ve kanaatleri yoktur. 37. “Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Rabbinin hazineleri şu yalanlayıcıların yanında mı ki dilediklerine versinler, dilediklerine vermesinler? Yani bundan dolayı mı onlar Yüce Allah’a, peygamberliği, kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e vermesini yakıştıramıyorlar? Sanki onlar, Allah’ın rahmet hazinelerinin bekçileri ve bu konuda yetkili kılınmış kimselermiş gibi davranıyorlar. Oysa onlar, bu konumda olmaktan çok uzak ve çok daha aşağıdadırlar. Kendilerine dahi bir fayda sağlayamazlar, bir zararı önleyemezler. Ölüm ve hayatları, öldükten sonra dirilişleri de ellerinde değildir. “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık.”(ez-Zuhruf, 43/32)“Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Allah’ın yarattıkları ve mülkü üzerinde istediklerini yapma yetkisine mi sahipler? Durum hiç de öyle değil. Bilakis onlar âciz ve muhtaç kimselerdir. 38. “Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp ) dinliyorlar mı?” Onlar gaybdan haberdar mıdırlar? Mele-i aladaki melekler arasında neler konuşulduğunu işitiyorlar da kendilerinden başka kimsenin bilmediği bir hususu mu haber veriyorlar? “Öyleyse” böyle bir imkâna sahip olduğunu iddia eden “dinleyicileri apaçık bir delil getirsin.” Delil getirmesine imkân var mıdır? Gizliyi ve açığı bilen, Yüce Allah’tır. O, ilminden dilediklerini kendisine haber vereceği seçtiği bir peygamber müstesnâ kimseyi gaybına muttali kılmaz. Rasûllerin en faziletlisi, en bilgilisi ve önderi, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Allah’ın tevhidini, O’nun tehditlerini ve bunların dışında kalan doğru haberleri veren O’dur. Bununla birlikte o, Allah’ın kendisine öğrettiğinden başkasını bilmez. Yalanlayıcılar ise insanların en bilgisizi, en sapığı, en azgını ve en inatçılarıdır. Durum böyle olduğuna göre bu iki taraftan hangisinin haberinin kabul edilmesi daha uygundur? Üstelik Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, verdiği haberlere dair ortaya koymuş olduğu delil ve belgeler, onun bildirdiklerinin ayne’l-yakîn seviyesinde ve doğruluğun en mükemmel derecesinde olduğunu ortaya koymaktadır. Kendileri ise iddialarının doğruluğuna dair delil getirmek şöyle dursun delile benzer bir şey dahi ileri sürememektedirler. 39. “Demek” iddia ettiğiniz üzere “kızlar onun da oğullar sizin, öyle mi?” Böylelikle siz, çelişkili iddiaları bir arada ileri sürmektesiniz. Evvelâ sizler, O’nun evladı olduğunu ileri sürdünüz, sonra da kanaatinizce iki çocuk türünün daha aşağıda olanını O’na lâyık gördünüz. Bunun ötesinde âlemlerin Rabbi’nin şanını küçültmek yahut bundan daha alçakça bir iddiada bulunmak mümkün müdür? 40. “Yoksa sen” ey Peygamber! Risaleti tebliğ etmene karşılık “onlardan bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar?” Durum böyle değildir. Bilakis sen hiçbir karşılık istemeksizin, aksine bir iyilik olarak onlara bir şeyler öğretme gayreti içinde olan birisin. Hatta senin risaletini, senin emir ve çağrını kabul etmelerine karşılık onlara pek çok malları fedâ ediyor, kalplerini İslâm’a ısındıracağın kimselere, ilim ve iman kalplerine yerleşsin diye mallar veriyorsun. 41. “Yoksa gayb bilgisi onların yanında da onu” bildikleri gaybi hususları “onlar mı yazıyorlar?” Ve böylelikle onlar, Allah’ın Rasûlü’ne bildirmediği şeyleri bilmiş oluyorlar da o yüzden mi ona karşı çıkıp sahip bulundukları gayba dayanarak ona karşı inatla direniyorlar? Halbuki onların ümmi, cahil ve sapık bir ümmet oldukları bilinen bir husustur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ise başkalarından çok daha büyük bir bilgiye sahiptir. Allah, ona hiçbir kimseyi muttali kılmadığı gaybî bilgilerden haberler vermiş ve onu peygamber kılmıştır. İşte bütün bunlar, aklî ve naklî yollarla onlara verilmiş susturucu cevaplar olup sözlerinin tutarsız olduğunu ortaya koymakta, iddialarının tutarsızlığını en güzel, en açık ve aynı zamanda itirazla karşılanma ihtimali en uzak yöntemlerle dile getirmektedir. 42. “Yoksa onlar” sana ve senin getirdiklerine dil uzatmak sureti ile dinini iptal etmek ve işini bozmak amacını güttükleri “bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir.” Tuzakları onların başına geçecektir. Bu tuzakların zararları kendilerinedir. Yüce Allah’a hamd-u enâlar olsun ki Allah bunu gerçekleştirmiştir. Kâfirler yapabilecekleri ne kadar tuzak varsa hepsini yapmış, geriye yapabilecekleri bir şey kalmamıştır. Ama Allah onlara karşı peygamberine yardım etmiş, dinini galip kılmış, müşrikleri yardımsız bırakmış ve onlara karşı mü’minlere zafer vermiştir. 43. “Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var?” Onların, Allah’ın dışında kendisine dua ve ibadet olunan, faydası umulan, zararından korkulan bir ilâhları mı var? “Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir.” Mülkte, vahdâniyette ve ibadette O’nun hiçbir ortağı yoktur. Bu buyrukların burada zikredilmesine sebep teşkil eden maksat, işte budur. Bu maksat, şu gerçeğin bu kat’î delillerle açıklanmasıdır: Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet bâtıldır, tutarsızdır; müşriklerin izledikleri yol bâtıldır; kendisine ibadet olunması, namaz kılınması, secde edilmesi, gerek ibadet suretindeki duanın, gerek dilek şeklindeki duaların ihlâsla sadece kendisine yapılması gereken, yegane ilâh ve ma’bud, isim ve sıfatları kâmil, güzel sıfatları ve fiilleri pek çok, celal ve ikram sahibi, karşı konulamayacak güç ve izzet sahibi, tek ve samed, pek büyük, her türlü hamde layık ve şanı pek yüce olan Allah'tır.

Tûr 52:31

29- O halde hatırlat/öğüt ver. Sen Rabbinin nimeti sayesinde kâhin de deli de değilsin. 30- Yoksa onlar:“O, bir şairdir. Onun helakini bekliyoruz” mu diyorlar? 31- De ki:“Bekleyin. Şüphesiz ben de sizinle birlikte bekliyorum.” 32- Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu? 33- Yoksa:“O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar. 34- Eğer (bu iddialarında) samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler (de görelim)! 35- Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar? 36- Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar yakîn sahibi değiller. 37- Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainatta) egemen olanlar onlar mı? 38- Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp meleklerin konuşmalarını mı) dinliyorlar? Öyleyse dinleyicileri apaçık bir delil getirsin (bakalım)! 39- Demek kızlar O’nun da oğullar sizin, öyle mi? 40- Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar? 41- Yoksa gayb bilgisi onların yanında da (onu) kendileri mi yazıyorlar? 42- Yoksa onlar bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir. 43- Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var? Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir. 29. Yüce Allah, Rasûlüne müslümanları ile kâfirleri ile bütün insanlara hatırlatıp öğüt vermesini emretmektedir. Tâ ki Allah’ın delili zalimlere karşı ortaya konulmuş olsun, öğüt ve hatırlatması ile ilâhî tevfike mazhar olanlar da hidâyet bulsun. Yine ona, yalanlayıcı müşriklerin sözlerine ve eziyetlerine aldırmamayı da emretmektedir ki onlar bu sözleri, insanlar arasında bu olumsuz vasıflardan en uzak kişinin o olduğunu bilmelerine rağmen sırf insanları ondan uzak tutmak için söylemektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah, onların onu itham ettikleri her türlü eksiklikten uzak olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: "Sen Rabbinin nimeti” lütfu ve ihsanı “sayesinde kahin” yani cinlerden bir arkadaşı olup da onun kendisine üzerine kattığı yüz yalan ile bazı gaybî haberler getirdiği kimselerden “de deli” yani aklını yitirmiş “de değilsin.” Bilakis sen, insanların aklı en mükemmeli, şeytanlardan en uzak, doğruluğu en büyük olansın, onların en değerlisi ve en üstünüsün. 30. “Yoksa” ara sıra da onun hakkında “O bir şairdir” şiir söyler, getirdiği söz de bir şiirdir mi diyorlar? Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:“Biz ona şiiri öğretmedik, zaten bu ona yakışmaz da.”(Yâsîn, 36/69)“Onun helakini bekliyoruz mu diyorlar?” Yani onun ölmesini, böylelikle davasının sona erip ondan yana rahata kavuşmayı gözlüyoruz. 31. Sen de onların bu bayağı sözlerine cevap olmak üzere “de ki: Bekleyin,” benim ölümümü gözetleyin. “Şüphesiz ben de sizinle birlikte beklemekteyim.” Allah’ın kendi katından yahut bizim ellerimizle sizi bir azaba çarptırmasını bekliyoruz. 32. “Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu?” Seni yalanlayışları ve söyledikleri bu sözler, onların akıllarından mı kaynaklanmakta? Bu gibi sonuçlar doğuran, bu gibi meyveler veren akıllar ne kötüdür, ne yararsızdır! En mükemmel akla sahip olan birisini deli diye nitelendiren, en doğru ve en hak sözü yalan ve batıl diye değerlendiren akıllar, hiç şüphesiz delilere dahi yakıştıralamayacak türden akıllardır. Yoksa onları bu iddialarda bulunmaya iten zulüm ve azgınlıkları mı? Evet, gerçek budur. Çünkü azgınlığın ve haddi aşmışlığın duracağı bir sınır yoktur. Haddi aşan azgın bir kimsenin söylediği hiçbir söz ve yaptığı hiçbir davranış, garip karşılanmaz. 33. “Yoksa: O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” Muhammed, Kur’ân’ı uyduruyor ve onu kendiliğinden düzüp mü söylüyor “diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar.” Çünkü iman etmiş olsalardı bu sözleri söylemezlerdi. 34. “Eğer” ‘Onu uydurmuştur’, iddialarında “samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler.” Sizler fasih konuşan Araplarsınız, belagatın yiğitlerisiniz. O size onun benzerini getirmeniz için meydan okumuş bulunuyor. Ya karşı çıkışınızın doğru ve haklı olduğunu ispatlayın yahut onun doğru olduğunu itiraf edin. Sizler insanlar ve cinler de dahil olmak üzere bir araya gelecek olsanız ona karşı çıkamaz, onun benzeri bir söz getiremezsiniz. O halde sizin hakkınızda iki halden birisi söz konusudur: Ya ona iman eden, onun hidâyetine uyan kimselersiniz yahut bildiğiniz bâtıla uyan ve inatlaşan kimselersiniz. 35. “Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?” Bu onlara karşı öyle bir istidlâldir ki, bu konuda onların hakkı kabul etmekten yahut akıl ve dinin gerektirdiği sınırların dışına çıkmaktan başka çareleri yoktur. Şöyle ki, onlar Allah’ı tevhidi reddetmekte ve elçisini yalanlamaktadırlar. Bu ise Allah’ın kendilerini yarattığını inkâr etmelerini de içerir. Aklen ve dinen bilinen gerçek şudur ki onların yaratılışları hakkında şu üç ihtimalden birisi söz konusudur: Ya onlar hiçbir yaratıcı olmaksızın yaratılmışlardır. Yani yaratılmaksızın ve yaratıcı olmaksızın var olmuşlardır ki bu imkânsızın ta kendisidir. Yahut onlar kendilerini yaratmışlardır ki bu da imkânsızdır. Çünkü herhangi bir kimsenin kendi kendisini var etmesi düşünülemez. Bu iki ihtimal bâtıl olduğuna ve bunların imkânsızlıkları açıkça ortada olduğuna göre geriye üçüncü ihtimal kalmaktadır. Bu da onları yaratanın Allah olduğudur. Kabul edilebilecek tek gerçek de bu olduğuna göre kendisinden başkasına ibadet olunmaması gereken ve kendisinden başkasına ibadetin yakışmadığı yegane mabud Yüce Allah’tır. 36. “Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattılar?” Bu, böyle bir şeyi reddetmek anlamında bir sorudur. Yani gökleri ve yeri onlar yaratmadılar ki Allah’a ortak olsunlar. Bu gayet açıktır. “Hayır, onlar” yalanlayıcıdırlar “yakîn sahibi değildirler.” Onların dini ve aklî delillerle yararlanmalarını gerektirecek kesin bir bilgi ve kanaatleri yoktur. 37. “Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Rabbinin hazineleri şu yalanlayıcıların yanında mı ki dilediklerine versinler, dilediklerine vermesinler? Yani bundan dolayı mı onlar Yüce Allah’a, peygamberliği, kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e vermesini yakıştıramıyorlar? Sanki onlar, Allah’ın rahmet hazinelerinin bekçileri ve bu konuda yetkili kılınmış kimselermiş gibi davranıyorlar. Oysa onlar, bu konumda olmaktan çok uzak ve çok daha aşağıdadırlar. Kendilerine dahi bir fayda sağlayamazlar, bir zararı önleyemezler. Ölüm ve hayatları, öldükten sonra dirilişleri de ellerinde değildir. “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık.”(ez-Zuhruf, 43/32)“Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Allah’ın yarattıkları ve mülkü üzerinde istediklerini yapma yetkisine mi sahipler? Durum hiç de öyle değil. Bilakis onlar âciz ve muhtaç kimselerdir. 38. “Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp ) dinliyorlar mı?” Onlar gaybdan haberdar mıdırlar? Mele-i aladaki melekler arasında neler konuşulduğunu işitiyorlar da kendilerinden başka kimsenin bilmediği bir hususu mu haber veriyorlar? “Öyleyse” böyle bir imkâna sahip olduğunu iddia eden “dinleyicileri apaçık bir delil getirsin.” Delil getirmesine imkân var mıdır? Gizliyi ve açığı bilen, Yüce Allah’tır. O, ilminden dilediklerini kendisine haber vereceği seçtiği bir peygamber müstesnâ kimseyi gaybına muttali kılmaz. Rasûllerin en faziletlisi, en bilgilisi ve önderi, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Allah’ın tevhidini, O’nun tehditlerini ve bunların dışında kalan doğru haberleri veren O’dur. Bununla birlikte o, Allah’ın kendisine öğrettiğinden başkasını bilmez. Yalanlayıcılar ise insanların en bilgisizi, en sapığı, en azgını ve en inatçılarıdır. Durum böyle olduğuna göre bu iki taraftan hangisinin haberinin kabul edilmesi daha uygundur? Üstelik Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, verdiği haberlere dair ortaya koymuş olduğu delil ve belgeler, onun bildirdiklerinin ayne’l-yakîn seviyesinde ve doğruluğun en mükemmel derecesinde olduğunu ortaya koymaktadır. Kendileri ise iddialarının doğruluğuna dair delil getirmek şöyle dursun delile benzer bir şey dahi ileri sürememektedirler. 39. “Demek” iddia ettiğiniz üzere “kızlar onun da oğullar sizin, öyle mi?” Böylelikle siz, çelişkili iddiaları bir arada ileri sürmektesiniz. Evvelâ sizler, O’nun evladı olduğunu ileri sürdünüz, sonra da kanaatinizce iki çocuk türünün daha aşağıda olanını O’na lâyık gördünüz. Bunun ötesinde âlemlerin Rabbi’nin şanını küçültmek yahut bundan daha alçakça bir iddiada bulunmak mümkün müdür? 40. “Yoksa sen” ey Peygamber! Risaleti tebliğ etmene karşılık “onlardan bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar?” Durum böyle değildir. Bilakis sen hiçbir karşılık istemeksizin, aksine bir iyilik olarak onlara bir şeyler öğretme gayreti içinde olan birisin. Hatta senin risaletini, senin emir ve çağrını kabul etmelerine karşılık onlara pek çok malları fedâ ediyor, kalplerini İslâm’a ısındıracağın kimselere, ilim ve iman kalplerine yerleşsin diye mallar veriyorsun. 41. “Yoksa gayb bilgisi onların yanında da onu” bildikleri gaybi hususları “onlar mı yazıyorlar?” Ve böylelikle onlar, Allah’ın Rasûlü’ne bildirmediği şeyleri bilmiş oluyorlar da o yüzden mi ona karşı çıkıp sahip bulundukları gayba dayanarak ona karşı inatla direniyorlar? Halbuki onların ümmi, cahil ve sapık bir ümmet oldukları bilinen bir husustur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ise başkalarından çok daha büyük bir bilgiye sahiptir. Allah, ona hiçbir kimseyi muttali kılmadığı gaybî bilgilerden haberler vermiş ve onu peygamber kılmıştır. İşte bütün bunlar, aklî ve naklî yollarla onlara verilmiş susturucu cevaplar olup sözlerinin tutarsız olduğunu ortaya koymakta, iddialarının tutarsızlığını en güzel, en açık ve aynı zamanda itirazla karşılanma ihtimali en uzak yöntemlerle dile getirmektedir. 42. “Yoksa onlar” sana ve senin getirdiklerine dil uzatmak sureti ile dinini iptal etmek ve işini bozmak amacını güttükleri “bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir.” Tuzakları onların başına geçecektir. Bu tuzakların zararları kendilerinedir. Yüce Allah’a hamd-u enâlar olsun ki Allah bunu gerçekleştirmiştir. Kâfirler yapabilecekleri ne kadar tuzak varsa hepsini yapmış, geriye yapabilecekleri bir şey kalmamıştır. Ama Allah onlara karşı peygamberine yardım etmiş, dinini galip kılmış, müşrikleri yardımsız bırakmış ve onlara karşı mü’minlere zafer vermiştir. 43. “Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var?” Onların, Allah’ın dışında kendisine dua ve ibadet olunan, faydası umulan, zararından korkulan bir ilâhları mı var? “Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir.” Mülkte, vahdâniyette ve ibadette O’nun hiçbir ortağı yoktur. Bu buyrukların burada zikredilmesine sebep teşkil eden maksat, işte budur. Bu maksat, şu gerçeğin bu kat’î delillerle açıklanmasıdır: Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet bâtıldır, tutarsızdır; müşriklerin izledikleri yol bâtıldır; kendisine ibadet olunması, namaz kılınması, secde edilmesi, gerek ibadet suretindeki duanın, gerek dilek şeklindeki duaların ihlâsla sadece kendisine yapılması gereken, yegane ilâh ve ma’bud, isim ve sıfatları kâmil, güzel sıfatları ve fiilleri pek çok, celal ve ikram sahibi, karşı konulamayacak güç ve izzet sahibi, tek ve samed, pek büyük, her türlü hamde layık ve şanı pek yüce olan Allah'tır.

Tûr 52:32

29- O halde hatırlat/öğüt ver. Sen Rabbinin nimeti sayesinde kâhin de deli de değilsin. 30- Yoksa onlar:“O, bir şairdir. Onun helakini bekliyoruz” mu diyorlar? 31- De ki:“Bekleyin. Şüphesiz ben de sizinle birlikte bekliyorum.” 32- Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu? 33- Yoksa:“O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar. 34- Eğer (bu iddialarında) samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler (de görelim)! 35- Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar? 36- Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar yakîn sahibi değiller. 37- Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainatta) egemen olanlar onlar mı? 38- Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp meleklerin konuşmalarını mı) dinliyorlar? Öyleyse dinleyicileri apaçık bir delil getirsin (bakalım)! 39- Demek kızlar O’nun da oğullar sizin, öyle mi? 40- Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar? 41- Yoksa gayb bilgisi onların yanında da (onu) kendileri mi yazıyorlar? 42- Yoksa onlar bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir. 43- Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var? Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir. 29. Yüce Allah, Rasûlüne müslümanları ile kâfirleri ile bütün insanlara hatırlatıp öğüt vermesini emretmektedir. Tâ ki Allah’ın delili zalimlere karşı ortaya konulmuş olsun, öğüt ve hatırlatması ile ilâhî tevfike mazhar olanlar da hidâyet bulsun. Yine ona, yalanlayıcı müşriklerin sözlerine ve eziyetlerine aldırmamayı da emretmektedir ki onlar bu sözleri, insanlar arasında bu olumsuz vasıflardan en uzak kişinin o olduğunu bilmelerine rağmen sırf insanları ondan uzak tutmak için söylemektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah, onların onu itham ettikleri her türlü eksiklikten uzak olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: "Sen Rabbinin nimeti” lütfu ve ihsanı “sayesinde kahin” yani cinlerden bir arkadaşı olup da onun kendisine üzerine kattığı yüz yalan ile bazı gaybî haberler getirdiği kimselerden “de deli” yani aklını yitirmiş “de değilsin.” Bilakis sen, insanların aklı en mükemmeli, şeytanlardan en uzak, doğruluğu en büyük olansın, onların en değerlisi ve en üstünüsün. 30. “Yoksa” ara sıra da onun hakkında “O bir şairdir” şiir söyler, getirdiği söz de bir şiirdir mi diyorlar? Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:“Biz ona şiiri öğretmedik, zaten bu ona yakışmaz da.”(Yâsîn, 36/69)“Onun helakini bekliyoruz mu diyorlar?” Yani onun ölmesini, böylelikle davasının sona erip ondan yana rahata kavuşmayı gözlüyoruz. 31. Sen de onların bu bayağı sözlerine cevap olmak üzere “de ki: Bekleyin,” benim ölümümü gözetleyin. “Şüphesiz ben de sizinle birlikte beklemekteyim.” Allah’ın kendi katından yahut bizim ellerimizle sizi bir azaba çarptırmasını bekliyoruz. 32. “Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu?” Seni yalanlayışları ve söyledikleri bu sözler, onların akıllarından mı kaynaklanmakta? Bu gibi sonuçlar doğuran, bu gibi meyveler veren akıllar ne kötüdür, ne yararsızdır! En mükemmel akla sahip olan birisini deli diye nitelendiren, en doğru ve en hak sözü yalan ve batıl diye değerlendiren akıllar, hiç şüphesiz delilere dahi yakıştıralamayacak türden akıllardır. Yoksa onları bu iddialarda bulunmaya iten zulüm ve azgınlıkları mı? Evet, gerçek budur. Çünkü azgınlığın ve haddi aşmışlığın duracağı bir sınır yoktur. Haddi aşan azgın bir kimsenin söylediği hiçbir söz ve yaptığı hiçbir davranış, garip karşılanmaz. 33. “Yoksa: O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” Muhammed, Kur’ân’ı uyduruyor ve onu kendiliğinden düzüp mü söylüyor “diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar.” Çünkü iman etmiş olsalardı bu sözleri söylemezlerdi. 34. “Eğer” ‘Onu uydurmuştur’, iddialarında “samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler.” Sizler fasih konuşan Araplarsınız, belagatın yiğitlerisiniz. O size onun benzerini getirmeniz için meydan okumuş bulunuyor. Ya karşı çıkışınızın doğru ve haklı olduğunu ispatlayın yahut onun doğru olduğunu itiraf edin. Sizler insanlar ve cinler de dahil olmak üzere bir araya gelecek olsanız ona karşı çıkamaz, onun benzeri bir söz getiremezsiniz. O halde sizin hakkınızda iki halden birisi söz konusudur: Ya ona iman eden, onun hidâyetine uyan kimselersiniz yahut bildiğiniz bâtıla uyan ve inatlaşan kimselersiniz. 35. “Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?” Bu onlara karşı öyle bir istidlâldir ki, bu konuda onların hakkı kabul etmekten yahut akıl ve dinin gerektirdiği sınırların dışına çıkmaktan başka çareleri yoktur. Şöyle ki, onlar Allah’ı tevhidi reddetmekte ve elçisini yalanlamaktadırlar. Bu ise Allah’ın kendilerini yarattığını inkâr etmelerini de içerir. Aklen ve dinen bilinen gerçek şudur ki onların yaratılışları hakkında şu üç ihtimalden birisi söz konusudur: Ya onlar hiçbir yaratıcı olmaksızın yaratılmışlardır. Yani yaratılmaksızın ve yaratıcı olmaksızın var olmuşlardır ki bu imkânsızın ta kendisidir. Yahut onlar kendilerini yaratmışlardır ki bu da imkânsızdır. Çünkü herhangi bir kimsenin kendi kendisini var etmesi düşünülemez. Bu iki ihtimal bâtıl olduğuna ve bunların imkânsızlıkları açıkça ortada olduğuna göre geriye üçüncü ihtimal kalmaktadır. Bu da onları yaratanın Allah olduğudur. Kabul edilebilecek tek gerçek de bu olduğuna göre kendisinden başkasına ibadet olunmaması gereken ve kendisinden başkasına ibadetin yakışmadığı yegane mabud Yüce Allah’tır. 36. “Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattılar?” Bu, böyle bir şeyi reddetmek anlamında bir sorudur. Yani gökleri ve yeri onlar yaratmadılar ki Allah’a ortak olsunlar. Bu gayet açıktır. “Hayır, onlar” yalanlayıcıdırlar “yakîn sahibi değildirler.” Onların dini ve aklî delillerle yararlanmalarını gerektirecek kesin bir bilgi ve kanaatleri yoktur. 37. “Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Rabbinin hazineleri şu yalanlayıcıların yanında mı ki dilediklerine versinler, dilediklerine vermesinler? Yani bundan dolayı mı onlar Yüce Allah’a, peygamberliği, kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e vermesini yakıştıramıyorlar? Sanki onlar, Allah’ın rahmet hazinelerinin bekçileri ve bu konuda yetkili kılınmış kimselermiş gibi davranıyorlar. Oysa onlar, bu konumda olmaktan çok uzak ve çok daha aşağıdadırlar. Kendilerine dahi bir fayda sağlayamazlar, bir zararı önleyemezler. Ölüm ve hayatları, öldükten sonra dirilişleri de ellerinde değildir. “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık.”(ez-Zuhruf, 43/32)“Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Allah’ın yarattıkları ve mülkü üzerinde istediklerini yapma yetkisine mi sahipler? Durum hiç de öyle değil. Bilakis onlar âciz ve muhtaç kimselerdir. 38. “Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp ) dinliyorlar mı?” Onlar gaybdan haberdar mıdırlar? Mele-i aladaki melekler arasında neler konuşulduğunu işitiyorlar da kendilerinden başka kimsenin bilmediği bir hususu mu haber veriyorlar? “Öyleyse” böyle bir imkâna sahip olduğunu iddia eden “dinleyicileri apaçık bir delil getirsin.” Delil getirmesine imkân var mıdır? Gizliyi ve açığı bilen, Yüce Allah’tır. O, ilminden dilediklerini kendisine haber vereceği seçtiği bir peygamber müstesnâ kimseyi gaybına muttali kılmaz. Rasûllerin en faziletlisi, en bilgilisi ve önderi, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Allah’ın tevhidini, O’nun tehditlerini ve bunların dışında kalan doğru haberleri veren O’dur. Bununla birlikte o, Allah’ın kendisine öğrettiğinden başkasını bilmez. Yalanlayıcılar ise insanların en bilgisizi, en sapığı, en azgını ve en inatçılarıdır. Durum böyle olduğuna göre bu iki taraftan hangisinin haberinin kabul edilmesi daha uygundur? Üstelik Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, verdiği haberlere dair ortaya koymuş olduğu delil ve belgeler, onun bildirdiklerinin ayne’l-yakîn seviyesinde ve doğruluğun en mükemmel derecesinde olduğunu ortaya koymaktadır. Kendileri ise iddialarının doğruluğuna dair delil getirmek şöyle dursun delile benzer bir şey dahi ileri sürememektedirler. 39. “Demek” iddia ettiğiniz üzere “kızlar onun da oğullar sizin, öyle mi?” Böylelikle siz, çelişkili iddiaları bir arada ileri sürmektesiniz. Evvelâ sizler, O’nun evladı olduğunu ileri sürdünüz, sonra da kanaatinizce iki çocuk türünün daha aşağıda olanını O’na lâyık gördünüz. Bunun ötesinde âlemlerin Rabbi’nin şanını küçültmek yahut bundan daha alçakça bir iddiada bulunmak mümkün müdür? 40. “Yoksa sen” ey Peygamber! Risaleti tebliğ etmene karşılık “onlardan bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar?” Durum böyle değildir. Bilakis sen hiçbir karşılık istemeksizin, aksine bir iyilik olarak onlara bir şeyler öğretme gayreti içinde olan birisin. Hatta senin risaletini, senin emir ve çağrını kabul etmelerine karşılık onlara pek çok malları fedâ ediyor, kalplerini İslâm’a ısındıracağın kimselere, ilim ve iman kalplerine yerleşsin diye mallar veriyorsun. 41. “Yoksa gayb bilgisi onların yanında da onu” bildikleri gaybi hususları “onlar mı yazıyorlar?” Ve böylelikle onlar, Allah’ın Rasûlü’ne bildirmediği şeyleri bilmiş oluyorlar da o yüzden mi ona karşı çıkıp sahip bulundukları gayba dayanarak ona karşı inatla direniyorlar? Halbuki onların ümmi, cahil ve sapık bir ümmet oldukları bilinen bir husustur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ise başkalarından çok daha büyük bir bilgiye sahiptir. Allah, ona hiçbir kimseyi muttali kılmadığı gaybî bilgilerden haberler vermiş ve onu peygamber kılmıştır. İşte bütün bunlar, aklî ve naklî yollarla onlara verilmiş susturucu cevaplar olup sözlerinin tutarsız olduğunu ortaya koymakta, iddialarının tutarsızlığını en güzel, en açık ve aynı zamanda itirazla karşılanma ihtimali en uzak yöntemlerle dile getirmektedir. 42. “Yoksa onlar” sana ve senin getirdiklerine dil uzatmak sureti ile dinini iptal etmek ve işini bozmak amacını güttükleri “bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir.” Tuzakları onların başına geçecektir. Bu tuzakların zararları kendilerinedir. Yüce Allah’a hamd-u enâlar olsun ki Allah bunu gerçekleştirmiştir. Kâfirler yapabilecekleri ne kadar tuzak varsa hepsini yapmış, geriye yapabilecekleri bir şey kalmamıştır. Ama Allah onlara karşı peygamberine yardım etmiş, dinini galip kılmış, müşrikleri yardımsız bırakmış ve onlara karşı mü’minlere zafer vermiştir. 43. “Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var?” Onların, Allah’ın dışında kendisine dua ve ibadet olunan, faydası umulan, zararından korkulan bir ilâhları mı var? “Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir.” Mülkte, vahdâniyette ve ibadette O’nun hiçbir ortağı yoktur. Bu buyrukların burada zikredilmesine sebep teşkil eden maksat, işte budur. Bu maksat, şu gerçeğin bu kat’î delillerle açıklanmasıdır: Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet bâtıldır, tutarsızdır; müşriklerin izledikleri yol bâtıldır; kendisine ibadet olunması, namaz kılınması, secde edilmesi, gerek ibadet suretindeki duanın, gerek dilek şeklindeki duaların ihlâsla sadece kendisine yapılması gereken, yegane ilâh ve ma’bud, isim ve sıfatları kâmil, güzel sıfatları ve fiilleri pek çok, celal ve ikram sahibi, karşı konulamayacak güç ve izzet sahibi, tek ve samed, pek büyük, her türlü hamde layık ve şanı pek yüce olan Allah'tır.

Tûr 52:33

29- O halde hatırlat/öğüt ver. Sen Rabbinin nimeti sayesinde kâhin de deli de değilsin. 30- Yoksa onlar:“O, bir şairdir. Onun helakini bekliyoruz” mu diyorlar? 31- De ki:“Bekleyin. Şüphesiz ben de sizinle birlikte bekliyorum.” 32- Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu? 33- Yoksa:“O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar. 34- Eğer (bu iddialarında) samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler (de görelim)! 35- Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar? 36- Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar yakîn sahibi değiller. 37- Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainatta) egemen olanlar onlar mı? 38- Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp meleklerin konuşmalarını mı) dinliyorlar? Öyleyse dinleyicileri apaçık bir delil getirsin (bakalım)! 39- Demek kızlar O’nun da oğullar sizin, öyle mi? 40- Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar? 41- Yoksa gayb bilgisi onların yanında da (onu) kendileri mi yazıyorlar? 42- Yoksa onlar bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir. 43- Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var? Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir. 29. Yüce Allah, Rasûlüne müslümanları ile kâfirleri ile bütün insanlara hatırlatıp öğüt vermesini emretmektedir. Tâ ki Allah’ın delili zalimlere karşı ortaya konulmuş olsun, öğüt ve hatırlatması ile ilâhî tevfike mazhar olanlar da hidâyet bulsun. Yine ona, yalanlayıcı müşriklerin sözlerine ve eziyetlerine aldırmamayı da emretmektedir ki onlar bu sözleri, insanlar arasında bu olumsuz vasıflardan en uzak kişinin o olduğunu bilmelerine rağmen sırf insanları ondan uzak tutmak için söylemektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah, onların onu itham ettikleri her türlü eksiklikten uzak olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: "Sen Rabbinin nimeti” lütfu ve ihsanı “sayesinde kahin” yani cinlerden bir arkadaşı olup da onun kendisine üzerine kattığı yüz yalan ile bazı gaybî haberler getirdiği kimselerden “de deli” yani aklını yitirmiş “de değilsin.” Bilakis sen, insanların aklı en mükemmeli, şeytanlardan en uzak, doğruluğu en büyük olansın, onların en değerlisi ve en üstünüsün. 30. “Yoksa” ara sıra da onun hakkında “O bir şairdir” şiir söyler, getirdiği söz de bir şiirdir mi diyorlar? Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:“Biz ona şiiri öğretmedik, zaten bu ona yakışmaz da.”(Yâsîn, 36/69)“Onun helakini bekliyoruz mu diyorlar?” Yani onun ölmesini, böylelikle davasının sona erip ondan yana rahata kavuşmayı gözlüyoruz. 31. Sen de onların bu bayağı sözlerine cevap olmak üzere “de ki: Bekleyin,” benim ölümümü gözetleyin. “Şüphesiz ben de sizinle birlikte beklemekteyim.” Allah’ın kendi katından yahut bizim ellerimizle sizi bir azaba çarptırmasını bekliyoruz. 32. “Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu?” Seni yalanlayışları ve söyledikleri bu sözler, onların akıllarından mı kaynaklanmakta? Bu gibi sonuçlar doğuran, bu gibi meyveler veren akıllar ne kötüdür, ne yararsızdır! En mükemmel akla sahip olan birisini deli diye nitelendiren, en doğru ve en hak sözü yalan ve batıl diye değerlendiren akıllar, hiç şüphesiz delilere dahi yakıştıralamayacak türden akıllardır. Yoksa onları bu iddialarda bulunmaya iten zulüm ve azgınlıkları mı? Evet, gerçek budur. Çünkü azgınlığın ve haddi aşmışlığın duracağı bir sınır yoktur. Haddi aşan azgın bir kimsenin söylediği hiçbir söz ve yaptığı hiçbir davranış, garip karşılanmaz. 33. “Yoksa: O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” Muhammed, Kur’ân’ı uyduruyor ve onu kendiliğinden düzüp mü söylüyor “diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar.” Çünkü iman etmiş olsalardı bu sözleri söylemezlerdi. 34. “Eğer” ‘Onu uydurmuştur’, iddialarında “samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler.” Sizler fasih konuşan Araplarsınız, belagatın yiğitlerisiniz. O size onun benzerini getirmeniz için meydan okumuş bulunuyor. Ya karşı çıkışınızın doğru ve haklı olduğunu ispatlayın yahut onun doğru olduğunu itiraf edin. Sizler insanlar ve cinler de dahil olmak üzere bir araya gelecek olsanız ona karşı çıkamaz, onun benzeri bir söz getiremezsiniz. O halde sizin hakkınızda iki halden birisi söz konusudur: Ya ona iman eden, onun hidâyetine uyan kimselersiniz yahut bildiğiniz bâtıla uyan ve inatlaşan kimselersiniz. 35. “Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?” Bu onlara karşı öyle bir istidlâldir ki, bu konuda onların hakkı kabul etmekten yahut akıl ve dinin gerektirdiği sınırların dışına çıkmaktan başka çareleri yoktur. Şöyle ki, onlar Allah’ı tevhidi reddetmekte ve elçisini yalanlamaktadırlar. Bu ise Allah’ın kendilerini yarattığını inkâr etmelerini de içerir. Aklen ve dinen bilinen gerçek şudur ki onların yaratılışları hakkında şu üç ihtimalden birisi söz konusudur: Ya onlar hiçbir yaratıcı olmaksızın yaratılmışlardır. Yani yaratılmaksızın ve yaratıcı olmaksızın var olmuşlardır ki bu imkânsızın ta kendisidir. Yahut onlar kendilerini yaratmışlardır ki bu da imkânsızdır. Çünkü herhangi bir kimsenin kendi kendisini var etmesi düşünülemez. Bu iki ihtimal bâtıl olduğuna ve bunların imkânsızlıkları açıkça ortada olduğuna göre geriye üçüncü ihtimal kalmaktadır. Bu da onları yaratanın Allah olduğudur. Kabul edilebilecek tek gerçek de bu olduğuna göre kendisinden başkasına ibadet olunmaması gereken ve kendisinden başkasına ibadetin yakışmadığı yegane mabud Yüce Allah’tır. 36. “Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattılar?” Bu, böyle bir şeyi reddetmek anlamında bir sorudur. Yani gökleri ve yeri onlar yaratmadılar ki Allah’a ortak olsunlar. Bu gayet açıktır. “Hayır, onlar” yalanlayıcıdırlar “yakîn sahibi değildirler.” Onların dini ve aklî delillerle yararlanmalarını gerektirecek kesin bir bilgi ve kanaatleri yoktur. 37. “Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Rabbinin hazineleri şu yalanlayıcıların yanında mı ki dilediklerine versinler, dilediklerine vermesinler? Yani bundan dolayı mı onlar Yüce Allah’a, peygamberliği, kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e vermesini yakıştıramıyorlar? Sanki onlar, Allah’ın rahmet hazinelerinin bekçileri ve bu konuda yetkili kılınmış kimselermiş gibi davranıyorlar. Oysa onlar, bu konumda olmaktan çok uzak ve çok daha aşağıdadırlar. Kendilerine dahi bir fayda sağlayamazlar, bir zararı önleyemezler. Ölüm ve hayatları, öldükten sonra dirilişleri de ellerinde değildir. “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık.”(ez-Zuhruf, 43/32)“Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Allah’ın yarattıkları ve mülkü üzerinde istediklerini yapma yetkisine mi sahipler? Durum hiç de öyle değil. Bilakis onlar âciz ve muhtaç kimselerdir. 38. “Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp ) dinliyorlar mı?” Onlar gaybdan haberdar mıdırlar? Mele-i aladaki melekler arasında neler konuşulduğunu işitiyorlar da kendilerinden başka kimsenin bilmediği bir hususu mu haber veriyorlar? “Öyleyse” böyle bir imkâna sahip olduğunu iddia eden “dinleyicileri apaçık bir delil getirsin.” Delil getirmesine imkân var mıdır? Gizliyi ve açığı bilen, Yüce Allah’tır. O, ilminden dilediklerini kendisine haber vereceği seçtiği bir peygamber müstesnâ kimseyi gaybına muttali kılmaz. Rasûllerin en faziletlisi, en bilgilisi ve önderi, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Allah’ın tevhidini, O’nun tehditlerini ve bunların dışında kalan doğru haberleri veren O’dur. Bununla birlikte o, Allah’ın kendisine öğrettiğinden başkasını bilmez. Yalanlayıcılar ise insanların en bilgisizi, en sapığı, en azgını ve en inatçılarıdır. Durum böyle olduğuna göre bu iki taraftan hangisinin haberinin kabul edilmesi daha uygundur? Üstelik Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, verdiği haberlere dair ortaya koymuş olduğu delil ve belgeler, onun bildirdiklerinin ayne’l-yakîn seviyesinde ve doğruluğun en mükemmel derecesinde olduğunu ortaya koymaktadır. Kendileri ise iddialarının doğruluğuna dair delil getirmek şöyle dursun delile benzer bir şey dahi ileri sürememektedirler. 39. “Demek” iddia ettiğiniz üzere “kızlar onun da oğullar sizin, öyle mi?” Böylelikle siz, çelişkili iddiaları bir arada ileri sürmektesiniz. Evvelâ sizler, O’nun evladı olduğunu ileri sürdünüz, sonra da kanaatinizce iki çocuk türünün daha aşağıda olanını O’na lâyık gördünüz. Bunun ötesinde âlemlerin Rabbi’nin şanını küçültmek yahut bundan daha alçakça bir iddiada bulunmak mümkün müdür? 40. “Yoksa sen” ey Peygamber! Risaleti tebliğ etmene karşılık “onlardan bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar?” Durum böyle değildir. Bilakis sen hiçbir karşılık istemeksizin, aksine bir iyilik olarak onlara bir şeyler öğretme gayreti içinde olan birisin. Hatta senin risaletini, senin emir ve çağrını kabul etmelerine karşılık onlara pek çok malları fedâ ediyor, kalplerini İslâm’a ısındıracağın kimselere, ilim ve iman kalplerine yerleşsin diye mallar veriyorsun. 41. “Yoksa gayb bilgisi onların yanında da onu” bildikleri gaybi hususları “onlar mı yazıyorlar?” Ve böylelikle onlar, Allah’ın Rasûlü’ne bildirmediği şeyleri bilmiş oluyorlar da o yüzden mi ona karşı çıkıp sahip bulundukları gayba dayanarak ona karşı inatla direniyorlar? Halbuki onların ümmi, cahil ve sapık bir ümmet oldukları bilinen bir husustur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ise başkalarından çok daha büyük bir bilgiye sahiptir. Allah, ona hiçbir kimseyi muttali kılmadığı gaybî bilgilerden haberler vermiş ve onu peygamber kılmıştır. İşte bütün bunlar, aklî ve naklî yollarla onlara verilmiş susturucu cevaplar olup sözlerinin tutarsız olduğunu ortaya koymakta, iddialarının tutarsızlığını en güzel, en açık ve aynı zamanda itirazla karşılanma ihtimali en uzak yöntemlerle dile getirmektedir. 42. “Yoksa onlar” sana ve senin getirdiklerine dil uzatmak sureti ile dinini iptal etmek ve işini bozmak amacını güttükleri “bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir.” Tuzakları onların başına geçecektir. Bu tuzakların zararları kendilerinedir. Yüce Allah’a hamd-u enâlar olsun ki Allah bunu gerçekleştirmiştir. Kâfirler yapabilecekleri ne kadar tuzak varsa hepsini yapmış, geriye yapabilecekleri bir şey kalmamıştır. Ama Allah onlara karşı peygamberine yardım etmiş, dinini galip kılmış, müşrikleri yardımsız bırakmış ve onlara karşı mü’minlere zafer vermiştir. 43. “Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var?” Onların, Allah’ın dışında kendisine dua ve ibadet olunan, faydası umulan, zararından korkulan bir ilâhları mı var? “Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir.” Mülkte, vahdâniyette ve ibadette O’nun hiçbir ortağı yoktur. Bu buyrukların burada zikredilmesine sebep teşkil eden maksat, işte budur. Bu maksat, şu gerçeğin bu kat’î delillerle açıklanmasıdır: Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet bâtıldır, tutarsızdır; müşriklerin izledikleri yol bâtıldır; kendisine ibadet olunması, namaz kılınması, secde edilmesi, gerek ibadet suretindeki duanın, gerek dilek şeklindeki duaların ihlâsla sadece kendisine yapılması gereken, yegane ilâh ve ma’bud, isim ve sıfatları kâmil, güzel sıfatları ve fiilleri pek çok, celal ve ikram sahibi, karşı konulamayacak güç ve izzet sahibi, tek ve samed, pek büyük, her türlü hamde layık ve şanı pek yüce olan Allah'tır.

Tûr 52:34

29- O halde hatırlat/öğüt ver. Sen Rabbinin nimeti sayesinde kâhin de deli de değilsin. 30- Yoksa onlar:“O, bir şairdir. Onun helakini bekliyoruz” mu diyorlar? 31- De ki:“Bekleyin. Şüphesiz ben de sizinle birlikte bekliyorum.” 32- Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu? 33- Yoksa:“O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar. 34- Eğer (bu iddialarında) samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler (de görelim)! 35- Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar? 36- Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar yakîn sahibi değiller. 37- Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainatta) egemen olanlar onlar mı? 38- Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp meleklerin konuşmalarını mı) dinliyorlar? Öyleyse dinleyicileri apaçık bir delil getirsin (bakalım)! 39- Demek kızlar O’nun da oğullar sizin, öyle mi? 40- Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar? 41- Yoksa gayb bilgisi onların yanında da (onu) kendileri mi yazıyorlar? 42- Yoksa onlar bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir. 43- Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var? Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir. 29. Yüce Allah, Rasûlüne müslümanları ile kâfirleri ile bütün insanlara hatırlatıp öğüt vermesini emretmektedir. Tâ ki Allah’ın delili zalimlere karşı ortaya konulmuş olsun, öğüt ve hatırlatması ile ilâhî tevfike mazhar olanlar da hidâyet bulsun. Yine ona, yalanlayıcı müşriklerin sözlerine ve eziyetlerine aldırmamayı da emretmektedir ki onlar bu sözleri, insanlar arasında bu olumsuz vasıflardan en uzak kişinin o olduğunu bilmelerine rağmen sırf insanları ondan uzak tutmak için söylemektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah, onların onu itham ettikleri her türlü eksiklikten uzak olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: "Sen Rabbinin nimeti” lütfu ve ihsanı “sayesinde kahin” yani cinlerden bir arkadaşı olup da onun kendisine üzerine kattığı yüz yalan ile bazı gaybî haberler getirdiği kimselerden “de deli” yani aklını yitirmiş “de değilsin.” Bilakis sen, insanların aklı en mükemmeli, şeytanlardan en uzak, doğruluğu en büyük olansın, onların en değerlisi ve en üstünüsün. 30. “Yoksa” ara sıra da onun hakkında “O bir şairdir” şiir söyler, getirdiği söz de bir şiirdir mi diyorlar? Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:“Biz ona şiiri öğretmedik, zaten bu ona yakışmaz da.”(Yâsîn, 36/69)“Onun helakini bekliyoruz mu diyorlar?” Yani onun ölmesini, böylelikle davasının sona erip ondan yana rahata kavuşmayı gözlüyoruz. 31. Sen de onların bu bayağı sözlerine cevap olmak üzere “de ki: Bekleyin,” benim ölümümü gözetleyin. “Şüphesiz ben de sizinle birlikte beklemekteyim.” Allah’ın kendi katından yahut bizim ellerimizle sizi bir azaba çarptırmasını bekliyoruz. 32. “Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu?” Seni yalanlayışları ve söyledikleri bu sözler, onların akıllarından mı kaynaklanmakta? Bu gibi sonuçlar doğuran, bu gibi meyveler veren akıllar ne kötüdür, ne yararsızdır! En mükemmel akla sahip olan birisini deli diye nitelendiren, en doğru ve en hak sözü yalan ve batıl diye değerlendiren akıllar, hiç şüphesiz delilere dahi yakıştıralamayacak türden akıllardır. Yoksa onları bu iddialarda bulunmaya iten zulüm ve azgınlıkları mı? Evet, gerçek budur. Çünkü azgınlığın ve haddi aşmışlığın duracağı bir sınır yoktur. Haddi aşan azgın bir kimsenin söylediği hiçbir söz ve yaptığı hiçbir davranış, garip karşılanmaz. 33. “Yoksa: O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” Muhammed, Kur’ân’ı uyduruyor ve onu kendiliğinden düzüp mü söylüyor “diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar.” Çünkü iman etmiş olsalardı bu sözleri söylemezlerdi. 34. “Eğer” ‘Onu uydurmuştur’, iddialarında “samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler.” Sizler fasih konuşan Araplarsınız, belagatın yiğitlerisiniz. O size onun benzerini getirmeniz için meydan okumuş bulunuyor. Ya karşı çıkışınızın doğru ve haklı olduğunu ispatlayın yahut onun doğru olduğunu itiraf edin. Sizler insanlar ve cinler de dahil olmak üzere bir araya gelecek olsanız ona karşı çıkamaz, onun benzeri bir söz getiremezsiniz. O halde sizin hakkınızda iki halden birisi söz konusudur: Ya ona iman eden, onun hidâyetine uyan kimselersiniz yahut bildiğiniz bâtıla uyan ve inatlaşan kimselersiniz. 35. “Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?” Bu onlara karşı öyle bir istidlâldir ki, bu konuda onların hakkı kabul etmekten yahut akıl ve dinin gerektirdiği sınırların dışına çıkmaktan başka çareleri yoktur. Şöyle ki, onlar Allah’ı tevhidi reddetmekte ve elçisini yalanlamaktadırlar. Bu ise Allah’ın kendilerini yarattığını inkâr etmelerini de içerir. Aklen ve dinen bilinen gerçek şudur ki onların yaratılışları hakkında şu üç ihtimalden birisi söz konusudur: Ya onlar hiçbir yaratıcı olmaksızın yaratılmışlardır. Yani yaratılmaksızın ve yaratıcı olmaksızın var olmuşlardır ki bu imkânsızın ta kendisidir. Yahut onlar kendilerini yaratmışlardır ki bu da imkânsızdır. Çünkü herhangi bir kimsenin kendi kendisini var etmesi düşünülemez. Bu iki ihtimal bâtıl olduğuna ve bunların imkânsızlıkları açıkça ortada olduğuna göre geriye üçüncü ihtimal kalmaktadır. Bu da onları yaratanın Allah olduğudur. Kabul edilebilecek tek gerçek de bu olduğuna göre kendisinden başkasına ibadet olunmaması gereken ve kendisinden başkasına ibadetin yakışmadığı yegane mabud Yüce Allah’tır. 36. “Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattılar?” Bu, böyle bir şeyi reddetmek anlamında bir sorudur. Yani gökleri ve yeri onlar yaratmadılar ki Allah’a ortak olsunlar. Bu gayet açıktır. “Hayır, onlar” yalanlayıcıdırlar “yakîn sahibi değildirler.” Onların dini ve aklî delillerle yararlanmalarını gerektirecek kesin bir bilgi ve kanaatleri yoktur. 37. “Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Rabbinin hazineleri şu yalanlayıcıların yanında mı ki dilediklerine versinler, dilediklerine vermesinler? Yani bundan dolayı mı onlar Yüce Allah’a, peygamberliği, kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e vermesini yakıştıramıyorlar? Sanki onlar, Allah’ın rahmet hazinelerinin bekçileri ve bu konuda yetkili kılınmış kimselermiş gibi davranıyorlar. Oysa onlar, bu konumda olmaktan çok uzak ve çok daha aşağıdadırlar. Kendilerine dahi bir fayda sağlayamazlar, bir zararı önleyemezler. Ölüm ve hayatları, öldükten sonra dirilişleri de ellerinde değildir. “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık.”(ez-Zuhruf, 43/32)“Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Allah’ın yarattıkları ve mülkü üzerinde istediklerini yapma yetkisine mi sahipler? Durum hiç de öyle değil. Bilakis onlar âciz ve muhtaç kimselerdir. 38. “Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp ) dinliyorlar mı?” Onlar gaybdan haberdar mıdırlar? Mele-i aladaki melekler arasında neler konuşulduğunu işitiyorlar da kendilerinden başka kimsenin bilmediği bir hususu mu haber veriyorlar? “Öyleyse” böyle bir imkâna sahip olduğunu iddia eden “dinleyicileri apaçık bir delil getirsin.” Delil getirmesine imkân var mıdır? Gizliyi ve açığı bilen, Yüce Allah’tır. O, ilminden dilediklerini kendisine haber vereceği seçtiği bir peygamber müstesnâ kimseyi gaybına muttali kılmaz. Rasûllerin en faziletlisi, en bilgilisi ve önderi, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Allah’ın tevhidini, O’nun tehditlerini ve bunların dışında kalan doğru haberleri veren O’dur. Bununla birlikte o, Allah’ın kendisine öğrettiğinden başkasını bilmez. Yalanlayıcılar ise insanların en bilgisizi, en sapığı, en azgını ve en inatçılarıdır. Durum böyle olduğuna göre bu iki taraftan hangisinin haberinin kabul edilmesi daha uygundur? Üstelik Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, verdiği haberlere dair ortaya koymuş olduğu delil ve belgeler, onun bildirdiklerinin ayne’l-yakîn seviyesinde ve doğruluğun en mükemmel derecesinde olduğunu ortaya koymaktadır. Kendileri ise iddialarının doğruluğuna dair delil getirmek şöyle dursun delile benzer bir şey dahi ileri sürememektedirler. 39. “Demek” iddia ettiğiniz üzere “kızlar onun da oğullar sizin, öyle mi?” Böylelikle siz, çelişkili iddiaları bir arada ileri sürmektesiniz. Evvelâ sizler, O’nun evladı olduğunu ileri sürdünüz, sonra da kanaatinizce iki çocuk türünün daha aşağıda olanını O’na lâyık gördünüz. Bunun ötesinde âlemlerin Rabbi’nin şanını küçültmek yahut bundan daha alçakça bir iddiada bulunmak mümkün müdür? 40. “Yoksa sen” ey Peygamber! Risaleti tebliğ etmene karşılık “onlardan bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar?” Durum böyle değildir. Bilakis sen hiçbir karşılık istemeksizin, aksine bir iyilik olarak onlara bir şeyler öğretme gayreti içinde olan birisin. Hatta senin risaletini, senin emir ve çağrını kabul etmelerine karşılık onlara pek çok malları fedâ ediyor, kalplerini İslâm’a ısındıracağın kimselere, ilim ve iman kalplerine yerleşsin diye mallar veriyorsun. 41. “Yoksa gayb bilgisi onların yanında da onu” bildikleri gaybi hususları “onlar mı yazıyorlar?” Ve böylelikle onlar, Allah’ın Rasûlü’ne bildirmediği şeyleri bilmiş oluyorlar da o yüzden mi ona karşı çıkıp sahip bulundukları gayba dayanarak ona karşı inatla direniyorlar? Halbuki onların ümmi, cahil ve sapık bir ümmet oldukları bilinen bir husustur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ise başkalarından çok daha büyük bir bilgiye sahiptir. Allah, ona hiçbir kimseyi muttali kılmadığı gaybî bilgilerden haberler vermiş ve onu peygamber kılmıştır. İşte bütün bunlar, aklî ve naklî yollarla onlara verilmiş susturucu cevaplar olup sözlerinin tutarsız olduğunu ortaya koymakta, iddialarının tutarsızlığını en güzel, en açık ve aynı zamanda itirazla karşılanma ihtimali en uzak yöntemlerle dile getirmektedir. 42. “Yoksa onlar” sana ve senin getirdiklerine dil uzatmak sureti ile dinini iptal etmek ve işini bozmak amacını güttükleri “bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir.” Tuzakları onların başına geçecektir. Bu tuzakların zararları kendilerinedir. Yüce Allah’a hamd-u enâlar olsun ki Allah bunu gerçekleştirmiştir. Kâfirler yapabilecekleri ne kadar tuzak varsa hepsini yapmış, geriye yapabilecekleri bir şey kalmamıştır. Ama Allah onlara karşı peygamberine yardım etmiş, dinini galip kılmış, müşrikleri yardımsız bırakmış ve onlara karşı mü’minlere zafer vermiştir. 43. “Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var?” Onların, Allah’ın dışında kendisine dua ve ibadet olunan, faydası umulan, zararından korkulan bir ilâhları mı var? “Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir.” Mülkte, vahdâniyette ve ibadette O’nun hiçbir ortağı yoktur. Bu buyrukların burada zikredilmesine sebep teşkil eden maksat, işte budur. Bu maksat, şu gerçeğin bu kat’î delillerle açıklanmasıdır: Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet bâtıldır, tutarsızdır; müşriklerin izledikleri yol bâtıldır; kendisine ibadet olunması, namaz kılınması, secde edilmesi, gerek ibadet suretindeki duanın, gerek dilek şeklindeki duaların ihlâsla sadece kendisine yapılması gereken, yegane ilâh ve ma’bud, isim ve sıfatları kâmil, güzel sıfatları ve fiilleri pek çok, celal ve ikram sahibi, karşı konulamayacak güç ve izzet sahibi, tek ve samed, pek büyük, her türlü hamde layık ve şanı pek yüce olan Allah'tır.

Tûr 52:35

29- O halde hatırlat/öğüt ver. Sen Rabbinin nimeti sayesinde kâhin de deli de değilsin. 30- Yoksa onlar:“O, bir şairdir. Onun helakini bekliyoruz” mu diyorlar? 31- De ki:“Bekleyin. Şüphesiz ben de sizinle birlikte bekliyorum.” 32- Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu? 33- Yoksa:“O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar. 34- Eğer (bu iddialarında) samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler (de görelim)! 35- Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar? 36- Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar yakîn sahibi değiller. 37- Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainatta) egemen olanlar onlar mı? 38- Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp meleklerin konuşmalarını mı) dinliyorlar? Öyleyse dinleyicileri apaçık bir delil getirsin (bakalım)! 39- Demek kızlar O’nun da oğullar sizin, öyle mi? 40- Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar? 41- Yoksa gayb bilgisi onların yanında da (onu) kendileri mi yazıyorlar? 42- Yoksa onlar bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir. 43- Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var? Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir. 29. Yüce Allah, Rasûlüne müslümanları ile kâfirleri ile bütün insanlara hatırlatıp öğüt vermesini emretmektedir. Tâ ki Allah’ın delili zalimlere karşı ortaya konulmuş olsun, öğüt ve hatırlatması ile ilâhî tevfike mazhar olanlar da hidâyet bulsun. Yine ona, yalanlayıcı müşriklerin sözlerine ve eziyetlerine aldırmamayı da emretmektedir ki onlar bu sözleri, insanlar arasında bu olumsuz vasıflardan en uzak kişinin o olduğunu bilmelerine rağmen sırf insanları ondan uzak tutmak için söylemektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah, onların onu itham ettikleri her türlü eksiklikten uzak olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: "Sen Rabbinin nimeti” lütfu ve ihsanı “sayesinde kahin” yani cinlerden bir arkadaşı olup da onun kendisine üzerine kattığı yüz yalan ile bazı gaybî haberler getirdiği kimselerden “de deli” yani aklını yitirmiş “de değilsin.” Bilakis sen, insanların aklı en mükemmeli, şeytanlardan en uzak, doğruluğu en büyük olansın, onların en değerlisi ve en üstünüsün. 30. “Yoksa” ara sıra da onun hakkında “O bir şairdir” şiir söyler, getirdiği söz de bir şiirdir mi diyorlar? Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:“Biz ona şiiri öğretmedik, zaten bu ona yakışmaz da.”(Yâsîn, 36/69)“Onun helakini bekliyoruz mu diyorlar?” Yani onun ölmesini, böylelikle davasının sona erip ondan yana rahata kavuşmayı gözlüyoruz. 31. Sen de onların bu bayağı sözlerine cevap olmak üzere “de ki: Bekleyin,” benim ölümümü gözetleyin. “Şüphesiz ben de sizinle birlikte beklemekteyim.” Allah’ın kendi katından yahut bizim ellerimizle sizi bir azaba çarptırmasını bekliyoruz. 32. “Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu?” Seni yalanlayışları ve söyledikleri bu sözler, onların akıllarından mı kaynaklanmakta? Bu gibi sonuçlar doğuran, bu gibi meyveler veren akıllar ne kötüdür, ne yararsızdır! En mükemmel akla sahip olan birisini deli diye nitelendiren, en doğru ve en hak sözü yalan ve batıl diye değerlendiren akıllar, hiç şüphesiz delilere dahi yakıştıralamayacak türden akıllardır. Yoksa onları bu iddialarda bulunmaya iten zulüm ve azgınlıkları mı? Evet, gerçek budur. Çünkü azgınlığın ve haddi aşmışlığın duracağı bir sınır yoktur. Haddi aşan azgın bir kimsenin söylediği hiçbir söz ve yaptığı hiçbir davranış, garip karşılanmaz. 33. “Yoksa: O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” Muhammed, Kur’ân’ı uyduruyor ve onu kendiliğinden düzüp mü söylüyor “diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar.” Çünkü iman etmiş olsalardı bu sözleri söylemezlerdi. 34. “Eğer” ‘Onu uydurmuştur’, iddialarında “samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler.” Sizler fasih konuşan Araplarsınız, belagatın yiğitlerisiniz. O size onun benzerini getirmeniz için meydan okumuş bulunuyor. Ya karşı çıkışınızın doğru ve haklı olduğunu ispatlayın yahut onun doğru olduğunu itiraf edin. Sizler insanlar ve cinler de dahil olmak üzere bir araya gelecek olsanız ona karşı çıkamaz, onun benzeri bir söz getiremezsiniz. O halde sizin hakkınızda iki halden birisi söz konusudur: Ya ona iman eden, onun hidâyetine uyan kimselersiniz yahut bildiğiniz bâtıla uyan ve inatlaşan kimselersiniz. 35. “Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?” Bu onlara karşı öyle bir istidlâldir ki, bu konuda onların hakkı kabul etmekten yahut akıl ve dinin gerektirdiği sınırların dışına çıkmaktan başka çareleri yoktur. Şöyle ki, onlar Allah’ı tevhidi reddetmekte ve elçisini yalanlamaktadırlar. Bu ise Allah’ın kendilerini yarattığını inkâr etmelerini de içerir. Aklen ve dinen bilinen gerçek şudur ki onların yaratılışları hakkında şu üç ihtimalden birisi söz konusudur: Ya onlar hiçbir yaratıcı olmaksızın yaratılmışlardır. Yani yaratılmaksızın ve yaratıcı olmaksızın var olmuşlardır ki bu imkânsızın ta kendisidir. Yahut onlar kendilerini yaratmışlardır ki bu da imkânsızdır. Çünkü herhangi bir kimsenin kendi kendisini var etmesi düşünülemez. Bu iki ihtimal bâtıl olduğuna ve bunların imkânsızlıkları açıkça ortada olduğuna göre geriye üçüncü ihtimal kalmaktadır. Bu da onları yaratanın Allah olduğudur. Kabul edilebilecek tek gerçek de bu olduğuna göre kendisinden başkasına ibadet olunmaması gereken ve kendisinden başkasına ibadetin yakışmadığı yegane mabud Yüce Allah’tır. 36. “Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattılar?” Bu, böyle bir şeyi reddetmek anlamında bir sorudur. Yani gökleri ve yeri onlar yaratmadılar ki Allah’a ortak olsunlar. Bu gayet açıktır. “Hayır, onlar” yalanlayıcıdırlar “yakîn sahibi değildirler.” Onların dini ve aklî delillerle yararlanmalarını gerektirecek kesin bir bilgi ve kanaatleri yoktur. 37. “Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Rabbinin hazineleri şu yalanlayıcıların yanında mı ki dilediklerine versinler, dilediklerine vermesinler? Yani bundan dolayı mı onlar Yüce Allah’a, peygamberliği, kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e vermesini yakıştıramıyorlar? Sanki onlar, Allah’ın rahmet hazinelerinin bekçileri ve bu konuda yetkili kılınmış kimselermiş gibi davranıyorlar. Oysa onlar, bu konumda olmaktan çok uzak ve çok daha aşağıdadırlar. Kendilerine dahi bir fayda sağlayamazlar, bir zararı önleyemezler. Ölüm ve hayatları, öldükten sonra dirilişleri de ellerinde değildir. “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık.”(ez-Zuhruf, 43/32)“Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Allah’ın yarattıkları ve mülkü üzerinde istediklerini yapma yetkisine mi sahipler? Durum hiç de öyle değil. Bilakis onlar âciz ve muhtaç kimselerdir. 38. “Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp ) dinliyorlar mı?” Onlar gaybdan haberdar mıdırlar? Mele-i aladaki melekler arasında neler konuşulduğunu işitiyorlar da kendilerinden başka kimsenin bilmediği bir hususu mu haber veriyorlar? “Öyleyse” böyle bir imkâna sahip olduğunu iddia eden “dinleyicileri apaçık bir delil getirsin.” Delil getirmesine imkân var mıdır? Gizliyi ve açığı bilen, Yüce Allah’tır. O, ilminden dilediklerini kendisine haber vereceği seçtiği bir peygamber müstesnâ kimseyi gaybına muttali kılmaz. Rasûllerin en faziletlisi, en bilgilisi ve önderi, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Allah’ın tevhidini, O’nun tehditlerini ve bunların dışında kalan doğru haberleri veren O’dur. Bununla birlikte o, Allah’ın kendisine öğrettiğinden başkasını bilmez. Yalanlayıcılar ise insanların en bilgisizi, en sapığı, en azgını ve en inatçılarıdır. Durum böyle olduğuna göre bu iki taraftan hangisinin haberinin kabul edilmesi daha uygundur? Üstelik Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, verdiği haberlere dair ortaya koymuş olduğu delil ve belgeler, onun bildirdiklerinin ayne’l-yakîn seviyesinde ve doğruluğun en mükemmel derecesinde olduğunu ortaya koymaktadır. Kendileri ise iddialarının doğruluğuna dair delil getirmek şöyle dursun delile benzer bir şey dahi ileri sürememektedirler. 39. “Demek” iddia ettiğiniz üzere “kızlar onun da oğullar sizin, öyle mi?” Böylelikle siz, çelişkili iddiaları bir arada ileri sürmektesiniz. Evvelâ sizler, O’nun evladı olduğunu ileri sürdünüz, sonra da kanaatinizce iki çocuk türünün daha aşağıda olanını O’na lâyık gördünüz. Bunun ötesinde âlemlerin Rabbi’nin şanını küçültmek yahut bundan daha alçakça bir iddiada bulunmak mümkün müdür? 40. “Yoksa sen” ey Peygamber! Risaleti tebliğ etmene karşılık “onlardan bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar?” Durum böyle değildir. Bilakis sen hiçbir karşılık istemeksizin, aksine bir iyilik olarak onlara bir şeyler öğretme gayreti içinde olan birisin. Hatta senin risaletini, senin emir ve çağrını kabul etmelerine karşılık onlara pek çok malları fedâ ediyor, kalplerini İslâm’a ısındıracağın kimselere, ilim ve iman kalplerine yerleşsin diye mallar veriyorsun. 41. “Yoksa gayb bilgisi onların yanında da onu” bildikleri gaybi hususları “onlar mı yazıyorlar?” Ve böylelikle onlar, Allah’ın Rasûlü’ne bildirmediği şeyleri bilmiş oluyorlar da o yüzden mi ona karşı çıkıp sahip bulundukları gayba dayanarak ona karşı inatla direniyorlar? Halbuki onların ümmi, cahil ve sapık bir ümmet oldukları bilinen bir husustur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ise başkalarından çok daha büyük bir bilgiye sahiptir. Allah, ona hiçbir kimseyi muttali kılmadığı gaybî bilgilerden haberler vermiş ve onu peygamber kılmıştır. İşte bütün bunlar, aklî ve naklî yollarla onlara verilmiş susturucu cevaplar olup sözlerinin tutarsız olduğunu ortaya koymakta, iddialarının tutarsızlığını en güzel, en açık ve aynı zamanda itirazla karşılanma ihtimali en uzak yöntemlerle dile getirmektedir. 42. “Yoksa onlar” sana ve senin getirdiklerine dil uzatmak sureti ile dinini iptal etmek ve işini bozmak amacını güttükleri “bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir.” Tuzakları onların başına geçecektir. Bu tuzakların zararları kendilerinedir. Yüce Allah’a hamd-u enâlar olsun ki Allah bunu gerçekleştirmiştir. Kâfirler yapabilecekleri ne kadar tuzak varsa hepsini yapmış, geriye yapabilecekleri bir şey kalmamıştır. Ama Allah onlara karşı peygamberine yardım etmiş, dinini galip kılmış, müşrikleri yardımsız bırakmış ve onlara karşı mü’minlere zafer vermiştir. 43. “Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var?” Onların, Allah’ın dışında kendisine dua ve ibadet olunan, faydası umulan, zararından korkulan bir ilâhları mı var? “Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir.” Mülkte, vahdâniyette ve ibadette O’nun hiçbir ortağı yoktur. Bu buyrukların burada zikredilmesine sebep teşkil eden maksat, işte budur. Bu maksat, şu gerçeğin bu kat’î delillerle açıklanmasıdır: Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet bâtıldır, tutarsızdır; müşriklerin izledikleri yol bâtıldır; kendisine ibadet olunması, namaz kılınması, secde edilmesi, gerek ibadet suretindeki duanın, gerek dilek şeklindeki duaların ihlâsla sadece kendisine yapılması gereken, yegane ilâh ve ma’bud, isim ve sıfatları kâmil, güzel sıfatları ve fiilleri pek çok, celal ve ikram sahibi, karşı konulamayacak güç ve izzet sahibi, tek ve samed, pek büyük, her türlü hamde layık ve şanı pek yüce olan Allah'tır.

Tûr 52:36

29- O halde hatırlat/öğüt ver. Sen Rabbinin nimeti sayesinde kâhin de deli de değilsin. 30- Yoksa onlar:“O, bir şairdir. Onun helakini bekliyoruz” mu diyorlar? 31- De ki:“Bekleyin. Şüphesiz ben de sizinle birlikte bekliyorum.” 32- Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu? 33- Yoksa:“O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar. 34- Eğer (bu iddialarında) samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler (de görelim)! 35- Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar? 36- Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar yakîn sahibi değiller. 37- Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainatta) egemen olanlar onlar mı? 38- Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp meleklerin konuşmalarını mı) dinliyorlar? Öyleyse dinleyicileri apaçık bir delil getirsin (bakalım)! 39- Demek kızlar O’nun da oğullar sizin, öyle mi? 40- Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar? 41- Yoksa gayb bilgisi onların yanında da (onu) kendileri mi yazıyorlar? 42- Yoksa onlar bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir. 43- Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var? Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir. 29. Yüce Allah, Rasûlüne müslümanları ile kâfirleri ile bütün insanlara hatırlatıp öğüt vermesini emretmektedir. Tâ ki Allah’ın delili zalimlere karşı ortaya konulmuş olsun, öğüt ve hatırlatması ile ilâhî tevfike mazhar olanlar da hidâyet bulsun. Yine ona, yalanlayıcı müşriklerin sözlerine ve eziyetlerine aldırmamayı da emretmektedir ki onlar bu sözleri, insanlar arasında bu olumsuz vasıflardan en uzak kişinin o olduğunu bilmelerine rağmen sırf insanları ondan uzak tutmak için söylemektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah, onların onu itham ettikleri her türlü eksiklikten uzak olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: "Sen Rabbinin nimeti” lütfu ve ihsanı “sayesinde kahin” yani cinlerden bir arkadaşı olup da onun kendisine üzerine kattığı yüz yalan ile bazı gaybî haberler getirdiği kimselerden “de deli” yani aklını yitirmiş “de değilsin.” Bilakis sen, insanların aklı en mükemmeli, şeytanlardan en uzak, doğruluğu en büyük olansın, onların en değerlisi ve en üstünüsün. 30. “Yoksa” ara sıra da onun hakkında “O bir şairdir” şiir söyler, getirdiği söz de bir şiirdir mi diyorlar? Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:“Biz ona şiiri öğretmedik, zaten bu ona yakışmaz da.”(Yâsîn, 36/69)“Onun helakini bekliyoruz mu diyorlar?” Yani onun ölmesini, böylelikle davasının sona erip ondan yana rahata kavuşmayı gözlüyoruz. 31. Sen de onların bu bayağı sözlerine cevap olmak üzere “de ki: Bekleyin,” benim ölümümü gözetleyin. “Şüphesiz ben de sizinle birlikte beklemekteyim.” Allah’ın kendi katından yahut bizim ellerimizle sizi bir azaba çarptırmasını bekliyoruz. 32. “Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu?” Seni yalanlayışları ve söyledikleri bu sözler, onların akıllarından mı kaynaklanmakta? Bu gibi sonuçlar doğuran, bu gibi meyveler veren akıllar ne kötüdür, ne yararsızdır! En mükemmel akla sahip olan birisini deli diye nitelendiren, en doğru ve en hak sözü yalan ve batıl diye değerlendiren akıllar, hiç şüphesiz delilere dahi yakıştıralamayacak türden akıllardır. Yoksa onları bu iddialarda bulunmaya iten zulüm ve azgınlıkları mı? Evet, gerçek budur. Çünkü azgınlığın ve haddi aşmışlığın duracağı bir sınır yoktur. Haddi aşan azgın bir kimsenin söylediği hiçbir söz ve yaptığı hiçbir davranış, garip karşılanmaz. 33. “Yoksa: O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” Muhammed, Kur’ân’ı uyduruyor ve onu kendiliğinden düzüp mü söylüyor “diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar.” Çünkü iman etmiş olsalardı bu sözleri söylemezlerdi. 34. “Eğer” ‘Onu uydurmuştur’, iddialarında “samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler.” Sizler fasih konuşan Araplarsınız, belagatın yiğitlerisiniz. O size onun benzerini getirmeniz için meydan okumuş bulunuyor. Ya karşı çıkışınızın doğru ve haklı olduğunu ispatlayın yahut onun doğru olduğunu itiraf edin. Sizler insanlar ve cinler de dahil olmak üzere bir araya gelecek olsanız ona karşı çıkamaz, onun benzeri bir söz getiremezsiniz. O halde sizin hakkınızda iki halden birisi söz konusudur: Ya ona iman eden, onun hidâyetine uyan kimselersiniz yahut bildiğiniz bâtıla uyan ve inatlaşan kimselersiniz. 35. “Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?” Bu onlara karşı öyle bir istidlâldir ki, bu konuda onların hakkı kabul etmekten yahut akıl ve dinin gerektirdiği sınırların dışına çıkmaktan başka çareleri yoktur. Şöyle ki, onlar Allah’ı tevhidi reddetmekte ve elçisini yalanlamaktadırlar. Bu ise Allah’ın kendilerini yarattığını inkâr etmelerini de içerir. Aklen ve dinen bilinen gerçek şudur ki onların yaratılışları hakkında şu üç ihtimalden birisi söz konusudur: Ya onlar hiçbir yaratıcı olmaksızın yaratılmışlardır. Yani yaratılmaksızın ve yaratıcı olmaksızın var olmuşlardır ki bu imkânsızın ta kendisidir. Yahut onlar kendilerini yaratmışlardır ki bu da imkânsızdır. Çünkü herhangi bir kimsenin kendi kendisini var etmesi düşünülemez. Bu iki ihtimal bâtıl olduğuna ve bunların imkânsızlıkları açıkça ortada olduğuna göre geriye üçüncü ihtimal kalmaktadır. Bu da onları yaratanın Allah olduğudur. Kabul edilebilecek tek gerçek de bu olduğuna göre kendisinden başkasına ibadet olunmaması gereken ve kendisinden başkasına ibadetin yakışmadığı yegane mabud Yüce Allah’tır. 36. “Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattılar?” Bu, böyle bir şeyi reddetmek anlamında bir sorudur. Yani gökleri ve yeri onlar yaratmadılar ki Allah’a ortak olsunlar. Bu gayet açıktır. “Hayır, onlar” yalanlayıcıdırlar “yakîn sahibi değildirler.” Onların dini ve aklî delillerle yararlanmalarını gerektirecek kesin bir bilgi ve kanaatleri yoktur. 37. “Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Rabbinin hazineleri şu yalanlayıcıların yanında mı ki dilediklerine versinler, dilediklerine vermesinler? Yani bundan dolayı mı onlar Yüce Allah’a, peygamberliği, kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e vermesini yakıştıramıyorlar? Sanki onlar, Allah’ın rahmet hazinelerinin bekçileri ve bu konuda yetkili kılınmış kimselermiş gibi davranıyorlar. Oysa onlar, bu konumda olmaktan çok uzak ve çok daha aşağıdadırlar. Kendilerine dahi bir fayda sağlayamazlar, bir zararı önleyemezler. Ölüm ve hayatları, öldükten sonra dirilişleri de ellerinde değildir. “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık.”(ez-Zuhruf, 43/32)“Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Allah’ın yarattıkları ve mülkü üzerinde istediklerini yapma yetkisine mi sahipler? Durum hiç de öyle değil. Bilakis onlar âciz ve muhtaç kimselerdir. 38. “Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp ) dinliyorlar mı?” Onlar gaybdan haberdar mıdırlar? Mele-i aladaki melekler arasında neler konuşulduğunu işitiyorlar da kendilerinden başka kimsenin bilmediği bir hususu mu haber veriyorlar? “Öyleyse” böyle bir imkâna sahip olduğunu iddia eden “dinleyicileri apaçık bir delil getirsin.” Delil getirmesine imkân var mıdır? Gizliyi ve açığı bilen, Yüce Allah’tır. O, ilminden dilediklerini kendisine haber vereceği seçtiği bir peygamber müstesnâ kimseyi gaybına muttali kılmaz. Rasûllerin en faziletlisi, en bilgilisi ve önderi, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Allah’ın tevhidini, O’nun tehditlerini ve bunların dışında kalan doğru haberleri veren O’dur. Bununla birlikte o, Allah’ın kendisine öğrettiğinden başkasını bilmez. Yalanlayıcılar ise insanların en bilgisizi, en sapığı, en azgını ve en inatçılarıdır. Durum böyle olduğuna göre bu iki taraftan hangisinin haberinin kabul edilmesi daha uygundur? Üstelik Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, verdiği haberlere dair ortaya koymuş olduğu delil ve belgeler, onun bildirdiklerinin ayne’l-yakîn seviyesinde ve doğruluğun en mükemmel derecesinde olduğunu ortaya koymaktadır. Kendileri ise iddialarının doğruluğuna dair delil getirmek şöyle dursun delile benzer bir şey dahi ileri sürememektedirler. 39. “Demek” iddia ettiğiniz üzere “kızlar onun da oğullar sizin, öyle mi?” Böylelikle siz, çelişkili iddiaları bir arada ileri sürmektesiniz. Evvelâ sizler, O’nun evladı olduğunu ileri sürdünüz, sonra da kanaatinizce iki çocuk türünün daha aşağıda olanını O’na lâyık gördünüz. Bunun ötesinde âlemlerin Rabbi’nin şanını küçültmek yahut bundan daha alçakça bir iddiada bulunmak mümkün müdür? 40. “Yoksa sen” ey Peygamber! Risaleti tebliğ etmene karşılık “onlardan bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar?” Durum böyle değildir. Bilakis sen hiçbir karşılık istemeksizin, aksine bir iyilik olarak onlara bir şeyler öğretme gayreti içinde olan birisin. Hatta senin risaletini, senin emir ve çağrını kabul etmelerine karşılık onlara pek çok malları fedâ ediyor, kalplerini İslâm’a ısındıracağın kimselere, ilim ve iman kalplerine yerleşsin diye mallar veriyorsun. 41. “Yoksa gayb bilgisi onların yanında da onu” bildikleri gaybi hususları “onlar mı yazıyorlar?” Ve böylelikle onlar, Allah’ın Rasûlü’ne bildirmediği şeyleri bilmiş oluyorlar da o yüzden mi ona karşı çıkıp sahip bulundukları gayba dayanarak ona karşı inatla direniyorlar? Halbuki onların ümmi, cahil ve sapık bir ümmet oldukları bilinen bir husustur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ise başkalarından çok daha büyük bir bilgiye sahiptir. Allah, ona hiçbir kimseyi muttali kılmadığı gaybî bilgilerden haberler vermiş ve onu peygamber kılmıştır. İşte bütün bunlar, aklî ve naklî yollarla onlara verilmiş susturucu cevaplar olup sözlerinin tutarsız olduğunu ortaya koymakta, iddialarının tutarsızlığını en güzel, en açık ve aynı zamanda itirazla karşılanma ihtimali en uzak yöntemlerle dile getirmektedir. 42. “Yoksa onlar” sana ve senin getirdiklerine dil uzatmak sureti ile dinini iptal etmek ve işini bozmak amacını güttükleri “bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir.” Tuzakları onların başına geçecektir. Bu tuzakların zararları kendilerinedir. Yüce Allah’a hamd-u enâlar olsun ki Allah bunu gerçekleştirmiştir. Kâfirler yapabilecekleri ne kadar tuzak varsa hepsini yapmış, geriye yapabilecekleri bir şey kalmamıştır. Ama Allah onlara karşı peygamberine yardım etmiş, dinini galip kılmış, müşrikleri yardımsız bırakmış ve onlara karşı mü’minlere zafer vermiştir. 43. “Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var?” Onların, Allah’ın dışında kendisine dua ve ibadet olunan, faydası umulan, zararından korkulan bir ilâhları mı var? “Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir.” Mülkte, vahdâniyette ve ibadette O’nun hiçbir ortağı yoktur. Bu buyrukların burada zikredilmesine sebep teşkil eden maksat, işte budur. Bu maksat, şu gerçeğin bu kat’î delillerle açıklanmasıdır: Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet bâtıldır, tutarsızdır; müşriklerin izledikleri yol bâtıldır; kendisine ibadet olunması, namaz kılınması, secde edilmesi, gerek ibadet suretindeki duanın, gerek dilek şeklindeki duaların ihlâsla sadece kendisine yapılması gereken, yegane ilâh ve ma’bud, isim ve sıfatları kâmil, güzel sıfatları ve fiilleri pek çok, celal ve ikram sahibi, karşı konulamayacak güç ve izzet sahibi, tek ve samed, pek büyük, her türlü hamde layık ve şanı pek yüce olan Allah'tır.

Tûr 52:37

29- O halde hatırlat/öğüt ver. Sen Rabbinin nimeti sayesinde kâhin de deli de değilsin. 30- Yoksa onlar:“O, bir şairdir. Onun helakini bekliyoruz” mu diyorlar? 31- De ki:“Bekleyin. Şüphesiz ben de sizinle birlikte bekliyorum.” 32- Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu? 33- Yoksa:“O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar. 34- Eğer (bu iddialarında) samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler (de görelim)! 35- Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar? 36- Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar yakîn sahibi değiller. 37- Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainatta) egemen olanlar onlar mı? 38- Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp meleklerin konuşmalarını mı) dinliyorlar? Öyleyse dinleyicileri apaçık bir delil getirsin (bakalım)! 39- Demek kızlar O’nun da oğullar sizin, öyle mi? 40- Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar? 41- Yoksa gayb bilgisi onların yanında da (onu) kendileri mi yazıyorlar? 42- Yoksa onlar bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir. 43- Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var? Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir. 29. Yüce Allah, Rasûlüne müslümanları ile kâfirleri ile bütün insanlara hatırlatıp öğüt vermesini emretmektedir. Tâ ki Allah’ın delili zalimlere karşı ortaya konulmuş olsun, öğüt ve hatırlatması ile ilâhî tevfike mazhar olanlar da hidâyet bulsun. Yine ona, yalanlayıcı müşriklerin sözlerine ve eziyetlerine aldırmamayı da emretmektedir ki onlar bu sözleri, insanlar arasında bu olumsuz vasıflardan en uzak kişinin o olduğunu bilmelerine rağmen sırf insanları ondan uzak tutmak için söylemektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah, onların onu itham ettikleri her türlü eksiklikten uzak olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: "Sen Rabbinin nimeti” lütfu ve ihsanı “sayesinde kahin” yani cinlerden bir arkadaşı olup da onun kendisine üzerine kattığı yüz yalan ile bazı gaybî haberler getirdiği kimselerden “de deli” yani aklını yitirmiş “de değilsin.” Bilakis sen, insanların aklı en mükemmeli, şeytanlardan en uzak, doğruluğu en büyük olansın, onların en değerlisi ve en üstünüsün. 30. “Yoksa” ara sıra da onun hakkında “O bir şairdir” şiir söyler, getirdiği söz de bir şiirdir mi diyorlar? Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:“Biz ona şiiri öğretmedik, zaten bu ona yakışmaz da.”(Yâsîn, 36/69)“Onun helakini bekliyoruz mu diyorlar?” Yani onun ölmesini, böylelikle davasının sona erip ondan yana rahata kavuşmayı gözlüyoruz. 31. Sen de onların bu bayağı sözlerine cevap olmak üzere “de ki: Bekleyin,” benim ölümümü gözetleyin. “Şüphesiz ben de sizinle birlikte beklemekteyim.” Allah’ın kendi katından yahut bizim ellerimizle sizi bir azaba çarptırmasını bekliyoruz. 32. “Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu?” Seni yalanlayışları ve söyledikleri bu sözler, onların akıllarından mı kaynaklanmakta? Bu gibi sonuçlar doğuran, bu gibi meyveler veren akıllar ne kötüdür, ne yararsızdır! En mükemmel akla sahip olan birisini deli diye nitelendiren, en doğru ve en hak sözü yalan ve batıl diye değerlendiren akıllar, hiç şüphesiz delilere dahi yakıştıralamayacak türden akıllardır. Yoksa onları bu iddialarda bulunmaya iten zulüm ve azgınlıkları mı? Evet, gerçek budur. Çünkü azgınlığın ve haddi aşmışlığın duracağı bir sınır yoktur. Haddi aşan azgın bir kimsenin söylediği hiçbir söz ve yaptığı hiçbir davranış, garip karşılanmaz. 33. “Yoksa: O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” Muhammed, Kur’ân’ı uyduruyor ve onu kendiliğinden düzüp mü söylüyor “diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar.” Çünkü iman etmiş olsalardı bu sözleri söylemezlerdi. 34. “Eğer” ‘Onu uydurmuştur’, iddialarında “samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler.” Sizler fasih konuşan Araplarsınız, belagatın yiğitlerisiniz. O size onun benzerini getirmeniz için meydan okumuş bulunuyor. Ya karşı çıkışınızın doğru ve haklı olduğunu ispatlayın yahut onun doğru olduğunu itiraf edin. Sizler insanlar ve cinler de dahil olmak üzere bir araya gelecek olsanız ona karşı çıkamaz, onun benzeri bir söz getiremezsiniz. O halde sizin hakkınızda iki halden birisi söz konusudur: Ya ona iman eden, onun hidâyetine uyan kimselersiniz yahut bildiğiniz bâtıla uyan ve inatlaşan kimselersiniz. 35. “Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?” Bu onlara karşı öyle bir istidlâldir ki, bu konuda onların hakkı kabul etmekten yahut akıl ve dinin gerektirdiği sınırların dışına çıkmaktan başka çareleri yoktur. Şöyle ki, onlar Allah’ı tevhidi reddetmekte ve elçisini yalanlamaktadırlar. Bu ise Allah’ın kendilerini yarattığını inkâr etmelerini de içerir. Aklen ve dinen bilinen gerçek şudur ki onların yaratılışları hakkında şu üç ihtimalden birisi söz konusudur: Ya onlar hiçbir yaratıcı olmaksızın yaratılmışlardır. Yani yaratılmaksızın ve yaratıcı olmaksızın var olmuşlardır ki bu imkânsızın ta kendisidir. Yahut onlar kendilerini yaratmışlardır ki bu da imkânsızdır. Çünkü herhangi bir kimsenin kendi kendisini var etmesi düşünülemez. Bu iki ihtimal bâtıl olduğuna ve bunların imkânsızlıkları açıkça ortada olduğuna göre geriye üçüncü ihtimal kalmaktadır. Bu da onları yaratanın Allah olduğudur. Kabul edilebilecek tek gerçek de bu olduğuna göre kendisinden başkasına ibadet olunmaması gereken ve kendisinden başkasına ibadetin yakışmadığı yegane mabud Yüce Allah’tır. 36. “Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattılar?” Bu, böyle bir şeyi reddetmek anlamında bir sorudur. Yani gökleri ve yeri onlar yaratmadılar ki Allah’a ortak olsunlar. Bu gayet açıktır. “Hayır, onlar” yalanlayıcıdırlar “yakîn sahibi değildirler.” Onların dini ve aklî delillerle yararlanmalarını gerektirecek kesin bir bilgi ve kanaatleri yoktur. 37. “Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Rabbinin hazineleri şu yalanlayıcıların yanında mı ki dilediklerine versinler, dilediklerine vermesinler? Yani bundan dolayı mı onlar Yüce Allah’a, peygamberliği, kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e vermesini yakıştıramıyorlar? Sanki onlar, Allah’ın rahmet hazinelerinin bekçileri ve bu konuda yetkili kılınmış kimselermiş gibi davranıyorlar. Oysa onlar, bu konumda olmaktan çok uzak ve çok daha aşağıdadırlar. Kendilerine dahi bir fayda sağlayamazlar, bir zararı önleyemezler. Ölüm ve hayatları, öldükten sonra dirilişleri de ellerinde değildir. “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık.”(ez-Zuhruf, 43/32)“Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Allah’ın yarattıkları ve mülkü üzerinde istediklerini yapma yetkisine mi sahipler? Durum hiç de öyle değil. Bilakis onlar âciz ve muhtaç kimselerdir. 38. “Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp ) dinliyorlar mı?” Onlar gaybdan haberdar mıdırlar? Mele-i aladaki melekler arasında neler konuşulduğunu işitiyorlar da kendilerinden başka kimsenin bilmediği bir hususu mu haber veriyorlar? “Öyleyse” böyle bir imkâna sahip olduğunu iddia eden “dinleyicileri apaçık bir delil getirsin.” Delil getirmesine imkân var mıdır? Gizliyi ve açığı bilen, Yüce Allah’tır. O, ilminden dilediklerini kendisine haber vereceği seçtiği bir peygamber müstesnâ kimseyi gaybına muttali kılmaz. Rasûllerin en faziletlisi, en bilgilisi ve önderi, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Allah’ın tevhidini, O’nun tehditlerini ve bunların dışında kalan doğru haberleri veren O’dur. Bununla birlikte o, Allah’ın kendisine öğrettiğinden başkasını bilmez. Yalanlayıcılar ise insanların en bilgisizi, en sapığı, en azgını ve en inatçılarıdır. Durum böyle olduğuna göre bu iki taraftan hangisinin haberinin kabul edilmesi daha uygundur? Üstelik Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, verdiği haberlere dair ortaya koymuş olduğu delil ve belgeler, onun bildirdiklerinin ayne’l-yakîn seviyesinde ve doğruluğun en mükemmel derecesinde olduğunu ortaya koymaktadır. Kendileri ise iddialarının doğruluğuna dair delil getirmek şöyle dursun delile benzer bir şey dahi ileri sürememektedirler. 39. “Demek” iddia ettiğiniz üzere “kızlar onun da oğullar sizin, öyle mi?” Böylelikle siz, çelişkili iddiaları bir arada ileri sürmektesiniz. Evvelâ sizler, O’nun evladı olduğunu ileri sürdünüz, sonra da kanaatinizce iki çocuk türünün daha aşağıda olanını O’na lâyık gördünüz. Bunun ötesinde âlemlerin Rabbi’nin şanını küçültmek yahut bundan daha alçakça bir iddiada bulunmak mümkün müdür? 40. “Yoksa sen” ey Peygamber! Risaleti tebliğ etmene karşılık “onlardan bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar?” Durum böyle değildir. Bilakis sen hiçbir karşılık istemeksizin, aksine bir iyilik olarak onlara bir şeyler öğretme gayreti içinde olan birisin. Hatta senin risaletini, senin emir ve çağrını kabul etmelerine karşılık onlara pek çok malları fedâ ediyor, kalplerini İslâm’a ısındıracağın kimselere, ilim ve iman kalplerine yerleşsin diye mallar veriyorsun. 41. “Yoksa gayb bilgisi onların yanında da onu” bildikleri gaybi hususları “onlar mı yazıyorlar?” Ve böylelikle onlar, Allah’ın Rasûlü’ne bildirmediği şeyleri bilmiş oluyorlar da o yüzden mi ona karşı çıkıp sahip bulundukları gayba dayanarak ona karşı inatla direniyorlar? Halbuki onların ümmi, cahil ve sapık bir ümmet oldukları bilinen bir husustur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ise başkalarından çok daha büyük bir bilgiye sahiptir. Allah, ona hiçbir kimseyi muttali kılmadığı gaybî bilgilerden haberler vermiş ve onu peygamber kılmıştır. İşte bütün bunlar, aklî ve naklî yollarla onlara verilmiş susturucu cevaplar olup sözlerinin tutarsız olduğunu ortaya koymakta, iddialarının tutarsızlığını en güzel, en açık ve aynı zamanda itirazla karşılanma ihtimali en uzak yöntemlerle dile getirmektedir. 42. “Yoksa onlar” sana ve senin getirdiklerine dil uzatmak sureti ile dinini iptal etmek ve işini bozmak amacını güttükleri “bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir.” Tuzakları onların başına geçecektir. Bu tuzakların zararları kendilerinedir. Yüce Allah’a hamd-u enâlar olsun ki Allah bunu gerçekleştirmiştir. Kâfirler yapabilecekleri ne kadar tuzak varsa hepsini yapmış, geriye yapabilecekleri bir şey kalmamıştır. Ama Allah onlara karşı peygamberine yardım etmiş, dinini galip kılmış, müşrikleri yardımsız bırakmış ve onlara karşı mü’minlere zafer vermiştir. 43. “Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var?” Onların, Allah’ın dışında kendisine dua ve ibadet olunan, faydası umulan, zararından korkulan bir ilâhları mı var? “Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir.” Mülkte, vahdâniyette ve ibadette O’nun hiçbir ortağı yoktur. Bu buyrukların burada zikredilmesine sebep teşkil eden maksat, işte budur. Bu maksat, şu gerçeğin bu kat’î delillerle açıklanmasıdır: Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet bâtıldır, tutarsızdır; müşriklerin izledikleri yol bâtıldır; kendisine ibadet olunması, namaz kılınması, secde edilmesi, gerek ibadet suretindeki duanın, gerek dilek şeklindeki duaların ihlâsla sadece kendisine yapılması gereken, yegane ilâh ve ma’bud, isim ve sıfatları kâmil, güzel sıfatları ve fiilleri pek çok, celal ve ikram sahibi, karşı konulamayacak güç ve izzet sahibi, tek ve samed, pek büyük, her türlü hamde layık ve şanı pek yüce olan Allah'tır.

Tûr 52:38

29- O halde hatırlat/öğüt ver. Sen Rabbinin nimeti sayesinde kâhin de deli de değilsin. 30- Yoksa onlar:“O, bir şairdir. Onun helakini bekliyoruz” mu diyorlar? 31- De ki:“Bekleyin. Şüphesiz ben de sizinle birlikte bekliyorum.” 32- Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu? 33- Yoksa:“O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar. 34- Eğer (bu iddialarında) samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler (de görelim)! 35- Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar? 36- Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar yakîn sahibi değiller. 37- Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainatta) egemen olanlar onlar mı? 38- Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp meleklerin konuşmalarını mı) dinliyorlar? Öyleyse dinleyicileri apaçık bir delil getirsin (bakalım)! 39- Demek kızlar O’nun da oğullar sizin, öyle mi? 40- Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar? 41- Yoksa gayb bilgisi onların yanında da (onu) kendileri mi yazıyorlar? 42- Yoksa onlar bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir. 43- Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var? Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir. 29. Yüce Allah, Rasûlüne müslümanları ile kâfirleri ile bütün insanlara hatırlatıp öğüt vermesini emretmektedir. Tâ ki Allah’ın delili zalimlere karşı ortaya konulmuş olsun, öğüt ve hatırlatması ile ilâhî tevfike mazhar olanlar da hidâyet bulsun. Yine ona, yalanlayıcı müşriklerin sözlerine ve eziyetlerine aldırmamayı da emretmektedir ki onlar bu sözleri, insanlar arasında bu olumsuz vasıflardan en uzak kişinin o olduğunu bilmelerine rağmen sırf insanları ondan uzak tutmak için söylemektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah, onların onu itham ettikleri her türlü eksiklikten uzak olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: "Sen Rabbinin nimeti” lütfu ve ihsanı “sayesinde kahin” yani cinlerden bir arkadaşı olup da onun kendisine üzerine kattığı yüz yalan ile bazı gaybî haberler getirdiği kimselerden “de deli” yani aklını yitirmiş “de değilsin.” Bilakis sen, insanların aklı en mükemmeli, şeytanlardan en uzak, doğruluğu en büyük olansın, onların en değerlisi ve en üstünüsün. 30. “Yoksa” ara sıra da onun hakkında “O bir şairdir” şiir söyler, getirdiği söz de bir şiirdir mi diyorlar? Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:“Biz ona şiiri öğretmedik, zaten bu ona yakışmaz da.”(Yâsîn, 36/69)“Onun helakini bekliyoruz mu diyorlar?” Yani onun ölmesini, böylelikle davasının sona erip ondan yana rahata kavuşmayı gözlüyoruz. 31. Sen de onların bu bayağı sözlerine cevap olmak üzere “de ki: Bekleyin,” benim ölümümü gözetleyin. “Şüphesiz ben de sizinle birlikte beklemekteyim.” Allah’ın kendi katından yahut bizim ellerimizle sizi bir azaba çarptırmasını bekliyoruz. 32. “Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu?” Seni yalanlayışları ve söyledikleri bu sözler, onların akıllarından mı kaynaklanmakta? Bu gibi sonuçlar doğuran, bu gibi meyveler veren akıllar ne kötüdür, ne yararsızdır! En mükemmel akla sahip olan birisini deli diye nitelendiren, en doğru ve en hak sözü yalan ve batıl diye değerlendiren akıllar, hiç şüphesiz delilere dahi yakıştıralamayacak türden akıllardır. Yoksa onları bu iddialarda bulunmaya iten zulüm ve azgınlıkları mı? Evet, gerçek budur. Çünkü azgınlığın ve haddi aşmışlığın duracağı bir sınır yoktur. Haddi aşan azgın bir kimsenin söylediği hiçbir söz ve yaptığı hiçbir davranış, garip karşılanmaz. 33. “Yoksa: O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” Muhammed, Kur’ân’ı uyduruyor ve onu kendiliğinden düzüp mü söylüyor “diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar.” Çünkü iman etmiş olsalardı bu sözleri söylemezlerdi. 34. “Eğer” ‘Onu uydurmuştur’, iddialarında “samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler.” Sizler fasih konuşan Araplarsınız, belagatın yiğitlerisiniz. O size onun benzerini getirmeniz için meydan okumuş bulunuyor. Ya karşı çıkışınızın doğru ve haklı olduğunu ispatlayın yahut onun doğru olduğunu itiraf edin. Sizler insanlar ve cinler de dahil olmak üzere bir araya gelecek olsanız ona karşı çıkamaz, onun benzeri bir söz getiremezsiniz. O halde sizin hakkınızda iki halden birisi söz konusudur: Ya ona iman eden, onun hidâyetine uyan kimselersiniz yahut bildiğiniz bâtıla uyan ve inatlaşan kimselersiniz. 35. “Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?” Bu onlara karşı öyle bir istidlâldir ki, bu konuda onların hakkı kabul etmekten yahut akıl ve dinin gerektirdiği sınırların dışına çıkmaktan başka çareleri yoktur. Şöyle ki, onlar Allah’ı tevhidi reddetmekte ve elçisini yalanlamaktadırlar. Bu ise Allah’ın kendilerini yarattığını inkâr etmelerini de içerir. Aklen ve dinen bilinen gerçek şudur ki onların yaratılışları hakkında şu üç ihtimalden birisi söz konusudur: Ya onlar hiçbir yaratıcı olmaksızın yaratılmışlardır. Yani yaratılmaksızın ve yaratıcı olmaksızın var olmuşlardır ki bu imkânsızın ta kendisidir. Yahut onlar kendilerini yaratmışlardır ki bu da imkânsızdır. Çünkü herhangi bir kimsenin kendi kendisini var etmesi düşünülemez. Bu iki ihtimal bâtıl olduğuna ve bunların imkânsızlıkları açıkça ortada olduğuna göre geriye üçüncü ihtimal kalmaktadır. Bu da onları yaratanın Allah olduğudur. Kabul edilebilecek tek gerçek de bu olduğuna göre kendisinden başkasına ibadet olunmaması gereken ve kendisinden başkasına ibadetin yakışmadığı yegane mabud Yüce Allah’tır. 36. “Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattılar?” Bu, böyle bir şeyi reddetmek anlamında bir sorudur. Yani gökleri ve yeri onlar yaratmadılar ki Allah’a ortak olsunlar. Bu gayet açıktır. “Hayır, onlar” yalanlayıcıdırlar “yakîn sahibi değildirler.” Onların dini ve aklî delillerle yararlanmalarını gerektirecek kesin bir bilgi ve kanaatleri yoktur. 37. “Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Rabbinin hazineleri şu yalanlayıcıların yanında mı ki dilediklerine versinler, dilediklerine vermesinler? Yani bundan dolayı mı onlar Yüce Allah’a, peygamberliği, kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e vermesini yakıştıramıyorlar? Sanki onlar, Allah’ın rahmet hazinelerinin bekçileri ve bu konuda yetkili kılınmış kimselermiş gibi davranıyorlar. Oysa onlar, bu konumda olmaktan çok uzak ve çok daha aşağıdadırlar. Kendilerine dahi bir fayda sağlayamazlar, bir zararı önleyemezler. Ölüm ve hayatları, öldükten sonra dirilişleri de ellerinde değildir. “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık.”(ez-Zuhruf, 43/32)“Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Allah’ın yarattıkları ve mülkü üzerinde istediklerini yapma yetkisine mi sahipler? Durum hiç de öyle değil. Bilakis onlar âciz ve muhtaç kimselerdir. 38. “Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp ) dinliyorlar mı?” Onlar gaybdan haberdar mıdırlar? Mele-i aladaki melekler arasında neler konuşulduğunu işitiyorlar da kendilerinden başka kimsenin bilmediği bir hususu mu haber veriyorlar? “Öyleyse” böyle bir imkâna sahip olduğunu iddia eden “dinleyicileri apaçık bir delil getirsin.” Delil getirmesine imkân var mıdır? Gizliyi ve açığı bilen, Yüce Allah’tır. O, ilminden dilediklerini kendisine haber vereceği seçtiği bir peygamber müstesnâ kimseyi gaybına muttali kılmaz. Rasûllerin en faziletlisi, en bilgilisi ve önderi, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Allah’ın tevhidini, O’nun tehditlerini ve bunların dışında kalan doğru haberleri veren O’dur. Bununla birlikte o, Allah’ın kendisine öğrettiğinden başkasını bilmez. Yalanlayıcılar ise insanların en bilgisizi, en sapığı, en azgını ve en inatçılarıdır. Durum böyle olduğuna göre bu iki taraftan hangisinin haberinin kabul edilmesi daha uygundur? Üstelik Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, verdiği haberlere dair ortaya koymuş olduğu delil ve belgeler, onun bildirdiklerinin ayne’l-yakîn seviyesinde ve doğruluğun en mükemmel derecesinde olduğunu ortaya koymaktadır. Kendileri ise iddialarının doğruluğuna dair delil getirmek şöyle dursun delile benzer bir şey dahi ileri sürememektedirler. 39. “Demek” iddia ettiğiniz üzere “kızlar onun da oğullar sizin, öyle mi?” Böylelikle siz, çelişkili iddiaları bir arada ileri sürmektesiniz. Evvelâ sizler, O’nun evladı olduğunu ileri sürdünüz, sonra da kanaatinizce iki çocuk türünün daha aşağıda olanını O’na lâyık gördünüz. Bunun ötesinde âlemlerin Rabbi’nin şanını küçültmek yahut bundan daha alçakça bir iddiada bulunmak mümkün müdür? 40. “Yoksa sen” ey Peygamber! Risaleti tebliğ etmene karşılık “onlardan bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar?” Durum böyle değildir. Bilakis sen hiçbir karşılık istemeksizin, aksine bir iyilik olarak onlara bir şeyler öğretme gayreti içinde olan birisin. Hatta senin risaletini, senin emir ve çağrını kabul etmelerine karşılık onlara pek çok malları fedâ ediyor, kalplerini İslâm’a ısındıracağın kimselere, ilim ve iman kalplerine yerleşsin diye mallar veriyorsun. 41. “Yoksa gayb bilgisi onların yanında da onu” bildikleri gaybi hususları “onlar mı yazıyorlar?” Ve böylelikle onlar, Allah’ın Rasûlü’ne bildirmediği şeyleri bilmiş oluyorlar da o yüzden mi ona karşı çıkıp sahip bulundukları gayba dayanarak ona karşı inatla direniyorlar? Halbuki onların ümmi, cahil ve sapık bir ümmet oldukları bilinen bir husustur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ise başkalarından çok daha büyük bir bilgiye sahiptir. Allah, ona hiçbir kimseyi muttali kılmadığı gaybî bilgilerden haberler vermiş ve onu peygamber kılmıştır. İşte bütün bunlar, aklî ve naklî yollarla onlara verilmiş susturucu cevaplar olup sözlerinin tutarsız olduğunu ortaya koymakta, iddialarının tutarsızlığını en güzel, en açık ve aynı zamanda itirazla karşılanma ihtimali en uzak yöntemlerle dile getirmektedir. 42. “Yoksa onlar” sana ve senin getirdiklerine dil uzatmak sureti ile dinini iptal etmek ve işini bozmak amacını güttükleri “bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir.” Tuzakları onların başına geçecektir. Bu tuzakların zararları kendilerinedir. Yüce Allah’a hamd-u enâlar olsun ki Allah bunu gerçekleştirmiştir. Kâfirler yapabilecekleri ne kadar tuzak varsa hepsini yapmış, geriye yapabilecekleri bir şey kalmamıştır. Ama Allah onlara karşı peygamberine yardım etmiş, dinini galip kılmış, müşrikleri yardımsız bırakmış ve onlara karşı mü’minlere zafer vermiştir. 43. “Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var?” Onların, Allah’ın dışında kendisine dua ve ibadet olunan, faydası umulan, zararından korkulan bir ilâhları mı var? “Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir.” Mülkte, vahdâniyette ve ibadette O’nun hiçbir ortağı yoktur. Bu buyrukların burada zikredilmesine sebep teşkil eden maksat, işte budur. Bu maksat, şu gerçeğin bu kat’î delillerle açıklanmasıdır: Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet bâtıldır, tutarsızdır; müşriklerin izledikleri yol bâtıldır; kendisine ibadet olunması, namaz kılınması, secde edilmesi, gerek ibadet suretindeki duanın, gerek dilek şeklindeki duaların ihlâsla sadece kendisine yapılması gereken, yegane ilâh ve ma’bud, isim ve sıfatları kâmil, güzel sıfatları ve fiilleri pek çok, celal ve ikram sahibi, karşı konulamayacak güç ve izzet sahibi, tek ve samed, pek büyük, her türlü hamde layık ve şanı pek yüce olan Allah'tır.

Tûr 52:39

29- O halde hatırlat/öğüt ver. Sen Rabbinin nimeti sayesinde kâhin de deli de değilsin. 30- Yoksa onlar:“O, bir şairdir. Onun helakini bekliyoruz” mu diyorlar? 31- De ki:“Bekleyin. Şüphesiz ben de sizinle birlikte bekliyorum.” 32- Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu? 33- Yoksa:“O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar. 34- Eğer (bu iddialarında) samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler (de görelim)! 35- Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar? 36- Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar yakîn sahibi değiller. 37- Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainatta) egemen olanlar onlar mı? 38- Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp meleklerin konuşmalarını mı) dinliyorlar? Öyleyse dinleyicileri apaçık bir delil getirsin (bakalım)! 39- Demek kızlar O’nun da oğullar sizin, öyle mi? 40- Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar? 41- Yoksa gayb bilgisi onların yanında da (onu) kendileri mi yazıyorlar? 42- Yoksa onlar bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir. 43- Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var? Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir. 29. Yüce Allah, Rasûlüne müslümanları ile kâfirleri ile bütün insanlara hatırlatıp öğüt vermesini emretmektedir. Tâ ki Allah’ın delili zalimlere karşı ortaya konulmuş olsun, öğüt ve hatırlatması ile ilâhî tevfike mazhar olanlar da hidâyet bulsun. Yine ona, yalanlayıcı müşriklerin sözlerine ve eziyetlerine aldırmamayı da emretmektedir ki onlar bu sözleri, insanlar arasında bu olumsuz vasıflardan en uzak kişinin o olduğunu bilmelerine rağmen sırf insanları ondan uzak tutmak için söylemektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah, onların onu itham ettikleri her türlü eksiklikten uzak olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: "Sen Rabbinin nimeti” lütfu ve ihsanı “sayesinde kahin” yani cinlerden bir arkadaşı olup da onun kendisine üzerine kattığı yüz yalan ile bazı gaybî haberler getirdiği kimselerden “de deli” yani aklını yitirmiş “de değilsin.” Bilakis sen, insanların aklı en mükemmeli, şeytanlardan en uzak, doğruluğu en büyük olansın, onların en değerlisi ve en üstünüsün. 30. “Yoksa” ara sıra da onun hakkında “O bir şairdir” şiir söyler, getirdiği söz de bir şiirdir mi diyorlar? Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:“Biz ona şiiri öğretmedik, zaten bu ona yakışmaz da.”(Yâsîn, 36/69)“Onun helakini bekliyoruz mu diyorlar?” Yani onun ölmesini, böylelikle davasının sona erip ondan yana rahata kavuşmayı gözlüyoruz. 31. Sen de onların bu bayağı sözlerine cevap olmak üzere “de ki: Bekleyin,” benim ölümümü gözetleyin. “Şüphesiz ben de sizinle birlikte beklemekteyim.” Allah’ın kendi katından yahut bizim ellerimizle sizi bir azaba çarptırmasını bekliyoruz. 32. “Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu?” Seni yalanlayışları ve söyledikleri bu sözler, onların akıllarından mı kaynaklanmakta? Bu gibi sonuçlar doğuran, bu gibi meyveler veren akıllar ne kötüdür, ne yararsızdır! En mükemmel akla sahip olan birisini deli diye nitelendiren, en doğru ve en hak sözü yalan ve batıl diye değerlendiren akıllar, hiç şüphesiz delilere dahi yakıştıralamayacak türden akıllardır. Yoksa onları bu iddialarda bulunmaya iten zulüm ve azgınlıkları mı? Evet, gerçek budur. Çünkü azgınlığın ve haddi aşmışlığın duracağı bir sınır yoktur. Haddi aşan azgın bir kimsenin söylediği hiçbir söz ve yaptığı hiçbir davranış, garip karşılanmaz. 33. “Yoksa: O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” Muhammed, Kur’ân’ı uyduruyor ve onu kendiliğinden düzüp mü söylüyor “diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar.” Çünkü iman etmiş olsalardı bu sözleri söylemezlerdi. 34. “Eğer” ‘Onu uydurmuştur’, iddialarında “samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler.” Sizler fasih konuşan Araplarsınız, belagatın yiğitlerisiniz. O size onun benzerini getirmeniz için meydan okumuş bulunuyor. Ya karşı çıkışınızın doğru ve haklı olduğunu ispatlayın yahut onun doğru olduğunu itiraf edin. Sizler insanlar ve cinler de dahil olmak üzere bir araya gelecek olsanız ona karşı çıkamaz, onun benzeri bir söz getiremezsiniz. O halde sizin hakkınızda iki halden birisi söz konusudur: Ya ona iman eden, onun hidâyetine uyan kimselersiniz yahut bildiğiniz bâtıla uyan ve inatlaşan kimselersiniz. 35. “Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?” Bu onlara karşı öyle bir istidlâldir ki, bu konuda onların hakkı kabul etmekten yahut akıl ve dinin gerektirdiği sınırların dışına çıkmaktan başka çareleri yoktur. Şöyle ki, onlar Allah’ı tevhidi reddetmekte ve elçisini yalanlamaktadırlar. Bu ise Allah’ın kendilerini yarattığını inkâr etmelerini de içerir. Aklen ve dinen bilinen gerçek şudur ki onların yaratılışları hakkında şu üç ihtimalden birisi söz konusudur: Ya onlar hiçbir yaratıcı olmaksızın yaratılmışlardır. Yani yaratılmaksızın ve yaratıcı olmaksızın var olmuşlardır ki bu imkânsızın ta kendisidir. Yahut onlar kendilerini yaratmışlardır ki bu da imkânsızdır. Çünkü herhangi bir kimsenin kendi kendisini var etmesi düşünülemez. Bu iki ihtimal bâtıl olduğuna ve bunların imkânsızlıkları açıkça ortada olduğuna göre geriye üçüncü ihtimal kalmaktadır. Bu da onları yaratanın Allah olduğudur. Kabul edilebilecek tek gerçek de bu olduğuna göre kendisinden başkasına ibadet olunmaması gereken ve kendisinden başkasına ibadetin yakışmadığı yegane mabud Yüce Allah’tır. 36. “Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattılar?” Bu, böyle bir şeyi reddetmek anlamında bir sorudur. Yani gökleri ve yeri onlar yaratmadılar ki Allah’a ortak olsunlar. Bu gayet açıktır. “Hayır, onlar” yalanlayıcıdırlar “yakîn sahibi değildirler.” Onların dini ve aklî delillerle yararlanmalarını gerektirecek kesin bir bilgi ve kanaatleri yoktur. 37. “Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Rabbinin hazineleri şu yalanlayıcıların yanında mı ki dilediklerine versinler, dilediklerine vermesinler? Yani bundan dolayı mı onlar Yüce Allah’a, peygamberliği, kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e vermesini yakıştıramıyorlar? Sanki onlar, Allah’ın rahmet hazinelerinin bekçileri ve bu konuda yetkili kılınmış kimselermiş gibi davranıyorlar. Oysa onlar, bu konumda olmaktan çok uzak ve çok daha aşağıdadırlar. Kendilerine dahi bir fayda sağlayamazlar, bir zararı önleyemezler. Ölüm ve hayatları, öldükten sonra dirilişleri de ellerinde değildir. “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık.”(ez-Zuhruf, 43/32)“Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Allah’ın yarattıkları ve mülkü üzerinde istediklerini yapma yetkisine mi sahipler? Durum hiç de öyle değil. Bilakis onlar âciz ve muhtaç kimselerdir. 38. “Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp ) dinliyorlar mı?” Onlar gaybdan haberdar mıdırlar? Mele-i aladaki melekler arasında neler konuşulduğunu işitiyorlar da kendilerinden başka kimsenin bilmediği bir hususu mu haber veriyorlar? “Öyleyse” böyle bir imkâna sahip olduğunu iddia eden “dinleyicileri apaçık bir delil getirsin.” Delil getirmesine imkân var mıdır? Gizliyi ve açığı bilen, Yüce Allah’tır. O, ilminden dilediklerini kendisine haber vereceği seçtiği bir peygamber müstesnâ kimseyi gaybına muttali kılmaz. Rasûllerin en faziletlisi, en bilgilisi ve önderi, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Allah’ın tevhidini, O’nun tehditlerini ve bunların dışında kalan doğru haberleri veren O’dur. Bununla birlikte o, Allah’ın kendisine öğrettiğinden başkasını bilmez. Yalanlayıcılar ise insanların en bilgisizi, en sapığı, en azgını ve en inatçılarıdır. Durum böyle olduğuna göre bu iki taraftan hangisinin haberinin kabul edilmesi daha uygundur? Üstelik Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, verdiği haberlere dair ortaya koymuş olduğu delil ve belgeler, onun bildirdiklerinin ayne’l-yakîn seviyesinde ve doğruluğun en mükemmel derecesinde olduğunu ortaya koymaktadır. Kendileri ise iddialarının doğruluğuna dair delil getirmek şöyle dursun delile benzer bir şey dahi ileri sürememektedirler. 39. “Demek” iddia ettiğiniz üzere “kızlar onun da oğullar sizin, öyle mi?” Böylelikle siz, çelişkili iddiaları bir arada ileri sürmektesiniz. Evvelâ sizler, O’nun evladı olduğunu ileri sürdünüz, sonra da kanaatinizce iki çocuk türünün daha aşağıda olanını O’na lâyık gördünüz. Bunun ötesinde âlemlerin Rabbi’nin şanını küçültmek yahut bundan daha alçakça bir iddiada bulunmak mümkün müdür? 40. “Yoksa sen” ey Peygamber! Risaleti tebliğ etmene karşılık “onlardan bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar?” Durum böyle değildir. Bilakis sen hiçbir karşılık istemeksizin, aksine bir iyilik olarak onlara bir şeyler öğretme gayreti içinde olan birisin. Hatta senin risaletini, senin emir ve çağrını kabul etmelerine karşılık onlara pek çok malları fedâ ediyor, kalplerini İslâm’a ısındıracağın kimselere, ilim ve iman kalplerine yerleşsin diye mallar veriyorsun. 41. “Yoksa gayb bilgisi onların yanında da onu” bildikleri gaybi hususları “onlar mı yazıyorlar?” Ve böylelikle onlar, Allah’ın Rasûlü’ne bildirmediği şeyleri bilmiş oluyorlar da o yüzden mi ona karşı çıkıp sahip bulundukları gayba dayanarak ona karşı inatla direniyorlar? Halbuki onların ümmi, cahil ve sapık bir ümmet oldukları bilinen bir husustur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ise başkalarından çok daha büyük bir bilgiye sahiptir. Allah, ona hiçbir kimseyi muttali kılmadığı gaybî bilgilerden haberler vermiş ve onu peygamber kılmıştır. İşte bütün bunlar, aklî ve naklî yollarla onlara verilmiş susturucu cevaplar olup sözlerinin tutarsız olduğunu ortaya koymakta, iddialarının tutarsızlığını en güzel, en açık ve aynı zamanda itirazla karşılanma ihtimali en uzak yöntemlerle dile getirmektedir. 42. “Yoksa onlar” sana ve senin getirdiklerine dil uzatmak sureti ile dinini iptal etmek ve işini bozmak amacını güttükleri “bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir.” Tuzakları onların başına geçecektir. Bu tuzakların zararları kendilerinedir. Yüce Allah’a hamd-u enâlar olsun ki Allah bunu gerçekleştirmiştir. Kâfirler yapabilecekleri ne kadar tuzak varsa hepsini yapmış, geriye yapabilecekleri bir şey kalmamıştır. Ama Allah onlara karşı peygamberine yardım etmiş, dinini galip kılmış, müşrikleri yardımsız bırakmış ve onlara karşı mü’minlere zafer vermiştir. 43. “Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var?” Onların, Allah’ın dışında kendisine dua ve ibadet olunan, faydası umulan, zararından korkulan bir ilâhları mı var? “Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir.” Mülkte, vahdâniyette ve ibadette O’nun hiçbir ortağı yoktur. Bu buyrukların burada zikredilmesine sebep teşkil eden maksat, işte budur. Bu maksat, şu gerçeğin bu kat’î delillerle açıklanmasıdır: Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet bâtıldır, tutarsızdır; müşriklerin izledikleri yol bâtıldır; kendisine ibadet olunması, namaz kılınması, secde edilmesi, gerek ibadet suretindeki duanın, gerek dilek şeklindeki duaların ihlâsla sadece kendisine yapılması gereken, yegane ilâh ve ma’bud, isim ve sıfatları kâmil, güzel sıfatları ve fiilleri pek çok, celal ve ikram sahibi, karşı konulamayacak güç ve izzet sahibi, tek ve samed, pek büyük, her türlü hamde layık ve şanı pek yüce olan Allah'tır.

Tûr 52:40

29- O halde hatırlat/öğüt ver. Sen Rabbinin nimeti sayesinde kâhin de deli de değilsin. 30- Yoksa onlar:“O, bir şairdir. Onun helakini bekliyoruz” mu diyorlar? 31- De ki:“Bekleyin. Şüphesiz ben de sizinle birlikte bekliyorum.” 32- Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu? 33- Yoksa:“O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar. 34- Eğer (bu iddialarında) samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler (de görelim)! 35- Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar? 36- Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar yakîn sahibi değiller. 37- Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainatta) egemen olanlar onlar mı? 38- Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp meleklerin konuşmalarını mı) dinliyorlar? Öyleyse dinleyicileri apaçık bir delil getirsin (bakalım)! 39- Demek kızlar O’nun da oğullar sizin, öyle mi? 40- Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar? 41- Yoksa gayb bilgisi onların yanında da (onu) kendileri mi yazıyorlar? 42- Yoksa onlar bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir. 43- Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var? Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir. 29. Yüce Allah, Rasûlüne müslümanları ile kâfirleri ile bütün insanlara hatırlatıp öğüt vermesini emretmektedir. Tâ ki Allah’ın delili zalimlere karşı ortaya konulmuş olsun, öğüt ve hatırlatması ile ilâhî tevfike mazhar olanlar da hidâyet bulsun. Yine ona, yalanlayıcı müşriklerin sözlerine ve eziyetlerine aldırmamayı da emretmektedir ki onlar bu sözleri, insanlar arasında bu olumsuz vasıflardan en uzak kişinin o olduğunu bilmelerine rağmen sırf insanları ondan uzak tutmak için söylemektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah, onların onu itham ettikleri her türlü eksiklikten uzak olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: "Sen Rabbinin nimeti” lütfu ve ihsanı “sayesinde kahin” yani cinlerden bir arkadaşı olup da onun kendisine üzerine kattığı yüz yalan ile bazı gaybî haberler getirdiği kimselerden “de deli” yani aklını yitirmiş “de değilsin.” Bilakis sen, insanların aklı en mükemmeli, şeytanlardan en uzak, doğruluğu en büyük olansın, onların en değerlisi ve en üstünüsün. 30. “Yoksa” ara sıra da onun hakkında “O bir şairdir” şiir söyler, getirdiği söz de bir şiirdir mi diyorlar? Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:“Biz ona şiiri öğretmedik, zaten bu ona yakışmaz da.”(Yâsîn, 36/69)“Onun helakini bekliyoruz mu diyorlar?” Yani onun ölmesini, böylelikle davasının sona erip ondan yana rahata kavuşmayı gözlüyoruz. 31. Sen de onların bu bayağı sözlerine cevap olmak üzere “de ki: Bekleyin,” benim ölümümü gözetleyin. “Şüphesiz ben de sizinle birlikte beklemekteyim.” Allah’ın kendi katından yahut bizim ellerimizle sizi bir azaba çarptırmasını bekliyoruz. 32. “Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu?” Seni yalanlayışları ve söyledikleri bu sözler, onların akıllarından mı kaynaklanmakta? Bu gibi sonuçlar doğuran, bu gibi meyveler veren akıllar ne kötüdür, ne yararsızdır! En mükemmel akla sahip olan birisini deli diye nitelendiren, en doğru ve en hak sözü yalan ve batıl diye değerlendiren akıllar, hiç şüphesiz delilere dahi yakıştıralamayacak türden akıllardır. Yoksa onları bu iddialarda bulunmaya iten zulüm ve azgınlıkları mı? Evet, gerçek budur. Çünkü azgınlığın ve haddi aşmışlığın duracağı bir sınır yoktur. Haddi aşan azgın bir kimsenin söylediği hiçbir söz ve yaptığı hiçbir davranış, garip karşılanmaz. 33. “Yoksa: O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” Muhammed, Kur’ân’ı uyduruyor ve onu kendiliğinden düzüp mü söylüyor “diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar.” Çünkü iman etmiş olsalardı bu sözleri söylemezlerdi. 34. “Eğer” ‘Onu uydurmuştur’, iddialarında “samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler.” Sizler fasih konuşan Araplarsınız, belagatın yiğitlerisiniz. O size onun benzerini getirmeniz için meydan okumuş bulunuyor. Ya karşı çıkışınızın doğru ve haklı olduğunu ispatlayın yahut onun doğru olduğunu itiraf edin. Sizler insanlar ve cinler de dahil olmak üzere bir araya gelecek olsanız ona karşı çıkamaz, onun benzeri bir söz getiremezsiniz. O halde sizin hakkınızda iki halden birisi söz konusudur: Ya ona iman eden, onun hidâyetine uyan kimselersiniz yahut bildiğiniz bâtıla uyan ve inatlaşan kimselersiniz. 35. “Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?” Bu onlara karşı öyle bir istidlâldir ki, bu konuda onların hakkı kabul etmekten yahut akıl ve dinin gerektirdiği sınırların dışına çıkmaktan başka çareleri yoktur. Şöyle ki, onlar Allah’ı tevhidi reddetmekte ve elçisini yalanlamaktadırlar. Bu ise Allah’ın kendilerini yarattığını inkâr etmelerini de içerir. Aklen ve dinen bilinen gerçek şudur ki onların yaratılışları hakkında şu üç ihtimalden birisi söz konusudur: Ya onlar hiçbir yaratıcı olmaksızın yaratılmışlardır. Yani yaratılmaksızın ve yaratıcı olmaksızın var olmuşlardır ki bu imkânsızın ta kendisidir. Yahut onlar kendilerini yaratmışlardır ki bu da imkânsızdır. Çünkü herhangi bir kimsenin kendi kendisini var etmesi düşünülemez. Bu iki ihtimal bâtıl olduğuna ve bunların imkânsızlıkları açıkça ortada olduğuna göre geriye üçüncü ihtimal kalmaktadır. Bu da onları yaratanın Allah olduğudur. Kabul edilebilecek tek gerçek de bu olduğuna göre kendisinden başkasına ibadet olunmaması gereken ve kendisinden başkasına ibadetin yakışmadığı yegane mabud Yüce Allah’tır. 36. “Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattılar?” Bu, böyle bir şeyi reddetmek anlamında bir sorudur. Yani gökleri ve yeri onlar yaratmadılar ki Allah’a ortak olsunlar. Bu gayet açıktır. “Hayır, onlar” yalanlayıcıdırlar “yakîn sahibi değildirler.” Onların dini ve aklî delillerle yararlanmalarını gerektirecek kesin bir bilgi ve kanaatleri yoktur. 37. “Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Rabbinin hazineleri şu yalanlayıcıların yanında mı ki dilediklerine versinler, dilediklerine vermesinler? Yani bundan dolayı mı onlar Yüce Allah’a, peygamberliği, kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e vermesini yakıştıramıyorlar? Sanki onlar, Allah’ın rahmet hazinelerinin bekçileri ve bu konuda yetkili kılınmış kimselermiş gibi davranıyorlar. Oysa onlar, bu konumda olmaktan çok uzak ve çok daha aşağıdadırlar. Kendilerine dahi bir fayda sağlayamazlar, bir zararı önleyemezler. Ölüm ve hayatları, öldükten sonra dirilişleri de ellerinde değildir. “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık.”(ez-Zuhruf, 43/32)“Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Allah’ın yarattıkları ve mülkü üzerinde istediklerini yapma yetkisine mi sahipler? Durum hiç de öyle değil. Bilakis onlar âciz ve muhtaç kimselerdir. 38. “Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp ) dinliyorlar mı?” Onlar gaybdan haberdar mıdırlar? Mele-i aladaki melekler arasında neler konuşulduğunu işitiyorlar da kendilerinden başka kimsenin bilmediği bir hususu mu haber veriyorlar? “Öyleyse” böyle bir imkâna sahip olduğunu iddia eden “dinleyicileri apaçık bir delil getirsin.” Delil getirmesine imkân var mıdır? Gizliyi ve açığı bilen, Yüce Allah’tır. O, ilminden dilediklerini kendisine haber vereceği seçtiği bir peygamber müstesnâ kimseyi gaybına muttali kılmaz. Rasûllerin en faziletlisi, en bilgilisi ve önderi, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Allah’ın tevhidini, O’nun tehditlerini ve bunların dışında kalan doğru haberleri veren O’dur. Bununla birlikte o, Allah’ın kendisine öğrettiğinden başkasını bilmez. Yalanlayıcılar ise insanların en bilgisizi, en sapığı, en azgını ve en inatçılarıdır. Durum böyle olduğuna göre bu iki taraftan hangisinin haberinin kabul edilmesi daha uygundur? Üstelik Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, verdiği haberlere dair ortaya koymuş olduğu delil ve belgeler, onun bildirdiklerinin ayne’l-yakîn seviyesinde ve doğruluğun en mükemmel derecesinde olduğunu ortaya koymaktadır. Kendileri ise iddialarının doğruluğuna dair delil getirmek şöyle dursun delile benzer bir şey dahi ileri sürememektedirler. 39. “Demek” iddia ettiğiniz üzere “kızlar onun da oğullar sizin, öyle mi?” Böylelikle siz, çelişkili iddiaları bir arada ileri sürmektesiniz. Evvelâ sizler, O’nun evladı olduğunu ileri sürdünüz, sonra da kanaatinizce iki çocuk türünün daha aşağıda olanını O’na lâyık gördünüz. Bunun ötesinde âlemlerin Rabbi’nin şanını küçültmek yahut bundan daha alçakça bir iddiada bulunmak mümkün müdür? 40. “Yoksa sen” ey Peygamber! Risaleti tebliğ etmene karşılık “onlardan bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar?” Durum böyle değildir. Bilakis sen hiçbir karşılık istemeksizin, aksine bir iyilik olarak onlara bir şeyler öğretme gayreti içinde olan birisin. Hatta senin risaletini, senin emir ve çağrını kabul etmelerine karşılık onlara pek çok malları fedâ ediyor, kalplerini İslâm’a ısındıracağın kimselere, ilim ve iman kalplerine yerleşsin diye mallar veriyorsun. 41. “Yoksa gayb bilgisi onların yanında da onu” bildikleri gaybi hususları “onlar mı yazıyorlar?” Ve böylelikle onlar, Allah’ın Rasûlü’ne bildirmediği şeyleri bilmiş oluyorlar da o yüzden mi ona karşı çıkıp sahip bulundukları gayba dayanarak ona karşı inatla direniyorlar? Halbuki onların ümmi, cahil ve sapık bir ümmet oldukları bilinen bir husustur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ise başkalarından çok daha büyük bir bilgiye sahiptir. Allah, ona hiçbir kimseyi muttali kılmadığı gaybî bilgilerden haberler vermiş ve onu peygamber kılmıştır. İşte bütün bunlar, aklî ve naklî yollarla onlara verilmiş susturucu cevaplar olup sözlerinin tutarsız olduğunu ortaya koymakta, iddialarının tutarsızlığını en güzel, en açık ve aynı zamanda itirazla karşılanma ihtimali en uzak yöntemlerle dile getirmektedir. 42. “Yoksa onlar” sana ve senin getirdiklerine dil uzatmak sureti ile dinini iptal etmek ve işini bozmak amacını güttükleri “bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir.” Tuzakları onların başına geçecektir. Bu tuzakların zararları kendilerinedir. Yüce Allah’a hamd-u enâlar olsun ki Allah bunu gerçekleştirmiştir. Kâfirler yapabilecekleri ne kadar tuzak varsa hepsini yapmış, geriye yapabilecekleri bir şey kalmamıştır. Ama Allah onlara karşı peygamberine yardım etmiş, dinini galip kılmış, müşrikleri yardımsız bırakmış ve onlara karşı mü’minlere zafer vermiştir. 43. “Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var?” Onların, Allah’ın dışında kendisine dua ve ibadet olunan, faydası umulan, zararından korkulan bir ilâhları mı var? “Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir.” Mülkte, vahdâniyette ve ibadette O’nun hiçbir ortağı yoktur. Bu buyrukların burada zikredilmesine sebep teşkil eden maksat, işte budur. Bu maksat, şu gerçeğin bu kat’î delillerle açıklanmasıdır: Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet bâtıldır, tutarsızdır; müşriklerin izledikleri yol bâtıldır; kendisine ibadet olunması, namaz kılınması, secde edilmesi, gerek ibadet suretindeki duanın, gerek dilek şeklindeki duaların ihlâsla sadece kendisine yapılması gereken, yegane ilâh ve ma’bud, isim ve sıfatları kâmil, güzel sıfatları ve fiilleri pek çok, celal ve ikram sahibi, karşı konulamayacak güç ve izzet sahibi, tek ve samed, pek büyük, her türlü hamde layık ve şanı pek yüce olan Allah'tır.

Tûr 52:41

29- O halde hatırlat/öğüt ver. Sen Rabbinin nimeti sayesinde kâhin de deli de değilsin. 30- Yoksa onlar:“O, bir şairdir. Onun helakini bekliyoruz” mu diyorlar? 31- De ki:“Bekleyin. Şüphesiz ben de sizinle birlikte bekliyorum.” 32- Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu? 33- Yoksa:“O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar. 34- Eğer (bu iddialarında) samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler (de görelim)! 35- Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar? 36- Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar yakîn sahibi değiller. 37- Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainatta) egemen olanlar onlar mı? 38- Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp meleklerin konuşmalarını mı) dinliyorlar? Öyleyse dinleyicileri apaçık bir delil getirsin (bakalım)! 39- Demek kızlar O’nun da oğullar sizin, öyle mi? 40- Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar? 41- Yoksa gayb bilgisi onların yanında da (onu) kendileri mi yazıyorlar? 42- Yoksa onlar bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir. 43- Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var? Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir. 29. Yüce Allah, Rasûlüne müslümanları ile kâfirleri ile bütün insanlara hatırlatıp öğüt vermesini emretmektedir. Tâ ki Allah’ın delili zalimlere karşı ortaya konulmuş olsun, öğüt ve hatırlatması ile ilâhî tevfike mazhar olanlar da hidâyet bulsun. Yine ona, yalanlayıcı müşriklerin sözlerine ve eziyetlerine aldırmamayı da emretmektedir ki onlar bu sözleri, insanlar arasında bu olumsuz vasıflardan en uzak kişinin o olduğunu bilmelerine rağmen sırf insanları ondan uzak tutmak için söylemektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah, onların onu itham ettikleri her türlü eksiklikten uzak olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: "Sen Rabbinin nimeti” lütfu ve ihsanı “sayesinde kahin” yani cinlerden bir arkadaşı olup da onun kendisine üzerine kattığı yüz yalan ile bazı gaybî haberler getirdiği kimselerden “de deli” yani aklını yitirmiş “de değilsin.” Bilakis sen, insanların aklı en mükemmeli, şeytanlardan en uzak, doğruluğu en büyük olansın, onların en değerlisi ve en üstünüsün. 30. “Yoksa” ara sıra da onun hakkında “O bir şairdir” şiir söyler, getirdiği söz de bir şiirdir mi diyorlar? Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:“Biz ona şiiri öğretmedik, zaten bu ona yakışmaz da.”(Yâsîn, 36/69)“Onun helakini bekliyoruz mu diyorlar?” Yani onun ölmesini, böylelikle davasının sona erip ondan yana rahata kavuşmayı gözlüyoruz. 31. Sen de onların bu bayağı sözlerine cevap olmak üzere “de ki: Bekleyin,” benim ölümümü gözetleyin. “Şüphesiz ben de sizinle birlikte beklemekteyim.” Allah’ın kendi katından yahut bizim ellerimizle sizi bir azaba çarptırmasını bekliyoruz. 32. “Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu?” Seni yalanlayışları ve söyledikleri bu sözler, onların akıllarından mı kaynaklanmakta? Bu gibi sonuçlar doğuran, bu gibi meyveler veren akıllar ne kötüdür, ne yararsızdır! En mükemmel akla sahip olan birisini deli diye nitelendiren, en doğru ve en hak sözü yalan ve batıl diye değerlendiren akıllar, hiç şüphesiz delilere dahi yakıştıralamayacak türden akıllardır. Yoksa onları bu iddialarda bulunmaya iten zulüm ve azgınlıkları mı? Evet, gerçek budur. Çünkü azgınlığın ve haddi aşmışlığın duracağı bir sınır yoktur. Haddi aşan azgın bir kimsenin söylediği hiçbir söz ve yaptığı hiçbir davranış, garip karşılanmaz. 33. “Yoksa: O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” Muhammed, Kur’ân’ı uyduruyor ve onu kendiliğinden düzüp mü söylüyor “diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar.” Çünkü iman etmiş olsalardı bu sözleri söylemezlerdi. 34. “Eğer” ‘Onu uydurmuştur’, iddialarında “samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler.” Sizler fasih konuşan Araplarsınız, belagatın yiğitlerisiniz. O size onun benzerini getirmeniz için meydan okumuş bulunuyor. Ya karşı çıkışınızın doğru ve haklı olduğunu ispatlayın yahut onun doğru olduğunu itiraf edin. Sizler insanlar ve cinler de dahil olmak üzere bir araya gelecek olsanız ona karşı çıkamaz, onun benzeri bir söz getiremezsiniz. O halde sizin hakkınızda iki halden birisi söz konusudur: Ya ona iman eden, onun hidâyetine uyan kimselersiniz yahut bildiğiniz bâtıla uyan ve inatlaşan kimselersiniz. 35. “Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?” Bu onlara karşı öyle bir istidlâldir ki, bu konuda onların hakkı kabul etmekten yahut akıl ve dinin gerektirdiği sınırların dışına çıkmaktan başka çareleri yoktur. Şöyle ki, onlar Allah’ı tevhidi reddetmekte ve elçisini yalanlamaktadırlar. Bu ise Allah’ın kendilerini yarattığını inkâr etmelerini de içerir. Aklen ve dinen bilinen gerçek şudur ki onların yaratılışları hakkında şu üç ihtimalden birisi söz konusudur: Ya onlar hiçbir yaratıcı olmaksızın yaratılmışlardır. Yani yaratılmaksızın ve yaratıcı olmaksızın var olmuşlardır ki bu imkânsızın ta kendisidir. Yahut onlar kendilerini yaratmışlardır ki bu da imkânsızdır. Çünkü herhangi bir kimsenin kendi kendisini var etmesi düşünülemez. Bu iki ihtimal bâtıl olduğuna ve bunların imkânsızlıkları açıkça ortada olduğuna göre geriye üçüncü ihtimal kalmaktadır. Bu da onları yaratanın Allah olduğudur. Kabul edilebilecek tek gerçek de bu olduğuna göre kendisinden başkasına ibadet olunmaması gereken ve kendisinden başkasına ibadetin yakışmadığı yegane mabud Yüce Allah’tır. 36. “Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattılar?” Bu, böyle bir şeyi reddetmek anlamında bir sorudur. Yani gökleri ve yeri onlar yaratmadılar ki Allah’a ortak olsunlar. Bu gayet açıktır. “Hayır, onlar” yalanlayıcıdırlar “yakîn sahibi değildirler.” Onların dini ve aklî delillerle yararlanmalarını gerektirecek kesin bir bilgi ve kanaatleri yoktur. 37. “Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Rabbinin hazineleri şu yalanlayıcıların yanında mı ki dilediklerine versinler, dilediklerine vermesinler? Yani bundan dolayı mı onlar Yüce Allah’a, peygamberliği, kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e vermesini yakıştıramıyorlar? Sanki onlar, Allah’ın rahmet hazinelerinin bekçileri ve bu konuda yetkili kılınmış kimselermiş gibi davranıyorlar. Oysa onlar, bu konumda olmaktan çok uzak ve çok daha aşağıdadırlar. Kendilerine dahi bir fayda sağlayamazlar, bir zararı önleyemezler. Ölüm ve hayatları, öldükten sonra dirilişleri de ellerinde değildir. “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık.”(ez-Zuhruf, 43/32)“Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Allah’ın yarattıkları ve mülkü üzerinde istediklerini yapma yetkisine mi sahipler? Durum hiç de öyle değil. Bilakis onlar âciz ve muhtaç kimselerdir. 38. “Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp ) dinliyorlar mı?” Onlar gaybdan haberdar mıdırlar? Mele-i aladaki melekler arasında neler konuşulduğunu işitiyorlar da kendilerinden başka kimsenin bilmediği bir hususu mu haber veriyorlar? “Öyleyse” böyle bir imkâna sahip olduğunu iddia eden “dinleyicileri apaçık bir delil getirsin.” Delil getirmesine imkân var mıdır? Gizliyi ve açığı bilen, Yüce Allah’tır. O, ilminden dilediklerini kendisine haber vereceği seçtiği bir peygamber müstesnâ kimseyi gaybına muttali kılmaz. Rasûllerin en faziletlisi, en bilgilisi ve önderi, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Allah’ın tevhidini, O’nun tehditlerini ve bunların dışında kalan doğru haberleri veren O’dur. Bununla birlikte o, Allah’ın kendisine öğrettiğinden başkasını bilmez. Yalanlayıcılar ise insanların en bilgisizi, en sapığı, en azgını ve en inatçılarıdır. Durum böyle olduğuna göre bu iki taraftan hangisinin haberinin kabul edilmesi daha uygundur? Üstelik Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, verdiği haberlere dair ortaya koymuş olduğu delil ve belgeler, onun bildirdiklerinin ayne’l-yakîn seviyesinde ve doğruluğun en mükemmel derecesinde olduğunu ortaya koymaktadır. Kendileri ise iddialarının doğruluğuna dair delil getirmek şöyle dursun delile benzer bir şey dahi ileri sürememektedirler. 39. “Demek” iddia ettiğiniz üzere “kızlar onun da oğullar sizin, öyle mi?” Böylelikle siz, çelişkili iddiaları bir arada ileri sürmektesiniz. Evvelâ sizler, O’nun evladı olduğunu ileri sürdünüz, sonra da kanaatinizce iki çocuk türünün daha aşağıda olanını O’na lâyık gördünüz. Bunun ötesinde âlemlerin Rabbi’nin şanını küçültmek yahut bundan daha alçakça bir iddiada bulunmak mümkün müdür? 40. “Yoksa sen” ey Peygamber! Risaleti tebliğ etmene karşılık “onlardan bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar?” Durum böyle değildir. Bilakis sen hiçbir karşılık istemeksizin, aksine bir iyilik olarak onlara bir şeyler öğretme gayreti içinde olan birisin. Hatta senin risaletini, senin emir ve çağrını kabul etmelerine karşılık onlara pek çok malları fedâ ediyor, kalplerini İslâm’a ısındıracağın kimselere, ilim ve iman kalplerine yerleşsin diye mallar veriyorsun. 41. “Yoksa gayb bilgisi onların yanında da onu” bildikleri gaybi hususları “onlar mı yazıyorlar?” Ve böylelikle onlar, Allah’ın Rasûlü’ne bildirmediği şeyleri bilmiş oluyorlar da o yüzden mi ona karşı çıkıp sahip bulundukları gayba dayanarak ona karşı inatla direniyorlar? Halbuki onların ümmi, cahil ve sapık bir ümmet oldukları bilinen bir husustur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ise başkalarından çok daha büyük bir bilgiye sahiptir. Allah, ona hiçbir kimseyi muttali kılmadığı gaybî bilgilerden haberler vermiş ve onu peygamber kılmıştır. İşte bütün bunlar, aklî ve naklî yollarla onlara verilmiş susturucu cevaplar olup sözlerinin tutarsız olduğunu ortaya koymakta, iddialarının tutarsızlığını en güzel, en açık ve aynı zamanda itirazla karşılanma ihtimali en uzak yöntemlerle dile getirmektedir. 42. “Yoksa onlar” sana ve senin getirdiklerine dil uzatmak sureti ile dinini iptal etmek ve işini bozmak amacını güttükleri “bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir.” Tuzakları onların başına geçecektir. Bu tuzakların zararları kendilerinedir. Yüce Allah’a hamd-u enâlar olsun ki Allah bunu gerçekleştirmiştir. Kâfirler yapabilecekleri ne kadar tuzak varsa hepsini yapmış, geriye yapabilecekleri bir şey kalmamıştır. Ama Allah onlara karşı peygamberine yardım etmiş, dinini galip kılmış, müşrikleri yardımsız bırakmış ve onlara karşı mü’minlere zafer vermiştir. 43. “Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var?” Onların, Allah’ın dışında kendisine dua ve ibadet olunan, faydası umulan, zararından korkulan bir ilâhları mı var? “Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir.” Mülkte, vahdâniyette ve ibadette O’nun hiçbir ortağı yoktur. Bu buyrukların burada zikredilmesine sebep teşkil eden maksat, işte budur. Bu maksat, şu gerçeğin bu kat’î delillerle açıklanmasıdır: Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet bâtıldır, tutarsızdır; müşriklerin izledikleri yol bâtıldır; kendisine ibadet olunması, namaz kılınması, secde edilmesi, gerek ibadet suretindeki duanın, gerek dilek şeklindeki duaların ihlâsla sadece kendisine yapılması gereken, yegane ilâh ve ma’bud, isim ve sıfatları kâmil, güzel sıfatları ve fiilleri pek çok, celal ve ikram sahibi, karşı konulamayacak güç ve izzet sahibi, tek ve samed, pek büyük, her türlü hamde layık ve şanı pek yüce olan Allah'tır.