Lafzullah

Tafsir As-Saadi - Turkish — Hadid 57:1 – Haşr 59:14

Müellif / kaynak: Tafsir As-Saadi - Turkish

İçindekiler
  1. Hadid 57:1
  2. Hadid 57:2
  3. Hadid 57:3
  4. Hadid 57:4
  5. Hadid 57:5
  6. Hadid 57:6
  7. Hadid 57:7
  8. Hadid 57:8
  9. Hadid 57:9
  10. Hadid 57:10
  11. Hadid 57:11
  12. Hadid 57:12
  13. Hadid 57:13
  14. Hadid 57:14
  15. Hadid 57:15
  16. Hadid 57:16
  17. Hadid 57:17
  18. Hadid 57:18
  19. Hadid 57:19
  20. Hadid 57:20
  21. Hadid 57:21
  22. Hadid 57:22
  23. Hadid 57:23
  24. Hadid 57:24
  25. Hadid 57:25
  26. Hadid 57:26
  27. Hadid 57:27
  28. Hadid 57:28
  29. Hadid 57:29
  30. Mücadele 58:1
  31. Mücadele 58:2
  32. Mücadele 58:3
  33. Mücadele 58:4
  34. Mücadele 58:5
  35. Mücadele 58:6
  36. Mücadele 58:7
  37. Mücadele 58:8
  38. Mücadele 58:9
  39. Mücadele 58:10
  40. Mücadele 58:11
  41. Mücadele 58:12
  42. Mücadele 58:13
  43. Mücadele 58:14
  44. Mücadele 58:15
  45. Mücadele 58:16
  46. Mücadele 58:17
  47. Mücadele 58:18
  48. Mücadele 58:19
  49. Mücadele 58:20
  50. Mücadele 58:21
  51. Mücadele 58:22
  52. Haşr 59:1
  53. Haşr 59:2
  54. Haşr 59:3
  55. Haşr 59:4
  56. Haşr 59:5
  57. Haşr 59:6
  58. Haşr 59:7
  59. Haşr 59:8
  60. Haşr 59:9
  61. Haşr 59:10
  62. Haşr 59:11
  63. Haşr 59:12
  64. Haşr 59:13
  65. Haşr 59:14

Hadid 57:1

1- Göklerde ve yerde olanlar, Allah’ı tesbih ederler. O Azîzdir, Hakîmdir. 2- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. O, hayat verir ve öldürür. O, her şeye gücü yetendir. 3- O, hem ilktir, hem sondur; hem zâhirdir, hem bâtındır. O, her şeyi en iyi bilendir. 4- O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da Arş’ın üzerine istivâ edendir. O, yere gireni de oradan çıkanı da, gökten ineni de oraya yükseleni de bilir. Nerede olursanız olun O, sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. 5- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Bütün işler Allah’a döndürülecektir. 6- Geceyi gündüze ekler, gündüzü de geceye ekler. O, kalplerde olanları çok iyi bilendir. (Medine’de inmiştir. 29 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah, azamet ve celalini, egemenliğinin genişliğini, göklerde ve yerde bulunan konuşan ve konuşmayan bütün canlı ve cansızların, Rablerini hamd ile tesbih edip celâline yakışmayan şeylerden O’nu tenzih ettiklerini haber vermektedir. Hepsinin Rablerine itaat edip izzetine boyun eğdiklerini, bunların üzerinde hikmetinin etkilerinin açıkça görüldüğünü bildirmektedir. Bundan dolayı da:“O, Azîzdir, Hakîmdir” buyurmaktadır. Bu buyruk ile ulvi ve süfli âlemdeki bütün yaratıkların bütün hallerinde Rablerine muhtaç oldukları ve bunun hepsi için geçerli olduğu beyan edildiği gibi; O’nun izzetinin her şeye boyun eğdirdiği ve O’nun hikmetinin hem yaratmasında hem de emrinde her şeyi kapsadığını açıklamaktadır. Daha sonra Yüce Allah, mülk ve hükümranlığının genelliğini de haber vererek şöyle buyurmaktadır: 2. Yani bütün yaratıkları yaratan, rızıklarını veren, kudreti ile bütün işlerini çekip çeviren O’dur. “O, her şeye gücü yetendir.” 3. “O hem” kendisinden önce hiçbir şey bulunmayan “ilktir, hem” kendisinden sonra hiçbir şey bâkî kalmayacak olan “sondur. Hem” kendisinin üstünde hiçbir şey bulunmayan “zâhirdir, hem” kendisinden öte hiçbir şey var olmayan “bâtındır.” “O, her şeyi en iyi bilendir.” O’nun ilmi zâhirdekileri de bâtındakileri de, gizli ve saklı olanları da, öncekileri de sonrakileri de bütünüyle kuşatmıştır. 4. “O gökleri ve yeri” ilki pazar, sonuncusu da cuma günü olmak üzere “altı günde yaratan, sonra da Arş’ın üzerine” celâline yakışır şekilde “istivâ edendir.” Bütün yaratılmışların üstündedir. "O,” tohum, hayvan, yağmur vb. gibi “yere gireni de oradan” bitki, ağaç, canlı vb. gibi “çıkanı da, gökten” melek, ilâhî takdir, rızık vb. gibi “ineni de oraya” melekler, ruhlar, dualar, ameller vb. gibi “yükseleni de bilir.”“Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.” Bu Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “Üç kişi fısıldaştığında mutlaka O, onların dördüncüleridir. Beş kişi olmasınlar mutlaka O, onların altıncılarıdır. İster bundan daha az ister daha çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar O, mutlaka onlarla beraberdir.”(el-Mücâdele, 58/7) Buradaki “beraber oluş”, ilim ve haberdar olmak anlamındaki beraberliktir. Bundan dolayı Yüce Allah, devamla amellerin karşılığını vereceğini hem vaat hem tehdit anlamında bildirmektedir:“Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.” Yani O, yaptığınız amelleri, bu amellerin kaynaklandığı iyi ve kötü hallerinizi çok iyi görendir. Bu yüzden bu amellerinizi tespit etmektedir ve onların karşılığını size verecektir. 5. Bunlar mülkiyetleri itibari ile O’nun olduğu gibi, O’nun tarafından yaratılmışlardır ve hepsi de O’nun kullarıdır. Onlarda dilediği şekilde, Rabbânî hikmetine uygun olarak cereyan eden kaderî ve şer’î emirleri ile tasarrufta bulunan O’dur. Ameller de amellerde bulunanlar da dahil “bütün işler Allah’a döndürülecektir.” Kullar kendisine arz olunacak, O da iyiyi kötüden ayırt edecektir. İyilikte bulunan kimseye iyiliğinin, kötülükte bulunan kimseye de kötülüğünün karşılığını verecektir. 6. Yani geceyi gündüzün üzerine getirir ve böylelikle gece karanlığı yaratıkları örter. Hareketten kesilir ve sükûn bulurlar. Sonra da gündüzü gecenin üzerine getirir, yeryüzündeki karanlık gider ve ortalık aydınlanır. Kullar harekete geçerler. Maslahatlarını gerçekleştirmeye ve geçimlerini sağlamaya koyulurlar. Yüce Allah, geceyi gündüze, gündüzü de geceye bürüyüp durur. Eksiltmek, artırmak, uzatmak ve kısaltmak sureti ile bunların yerlerini değiştirip durur. Nihâyet bu yolla mevsimler meydana gelir, zamanın akışı doğru bir şekilde sağlanmış olur ve bu yolla pekçok maslahatlar da gerçekleşir. Kullarına gizli ve açık nimetleri ihsan eden, pek cömert, lütfu pek bol, âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne büyüktür, ne yücedir! “O kalplerde olanları” bütün mahlukatın kalplerinde bulunanı “çok iyi bilendir.” O bakımdan ehil olduğunu bildiği kimselere ilâhî tevfikini verir, hidâyetine lâyık olmadığını bildiği kimseleri de yardımsız bırakır.

Hadid 57:2

1- Göklerde ve yerde olanlar, Allah’ı tesbih ederler. O Azîzdir, Hakîmdir. 2- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. O, hayat verir ve öldürür. O, her şeye gücü yetendir. 3- O, hem ilktir, hem sondur; hem zâhirdir, hem bâtındır. O, her şeyi en iyi bilendir. 4- O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da Arş’ın üzerine istivâ edendir. O, yere gireni de oradan çıkanı da, gökten ineni de oraya yükseleni de bilir. Nerede olursanız olun O, sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. 5- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Bütün işler Allah’a döndürülecektir. 6- Geceyi gündüze ekler, gündüzü de geceye ekler. O, kalplerde olanları çok iyi bilendir. (Medine’de inmiştir. 29 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah, azamet ve celalini, egemenliğinin genişliğini, göklerde ve yerde bulunan konuşan ve konuşmayan bütün canlı ve cansızların, Rablerini hamd ile tesbih edip celâline yakışmayan şeylerden O’nu tenzih ettiklerini haber vermektedir. Hepsinin Rablerine itaat edip izzetine boyun eğdiklerini, bunların üzerinde hikmetinin etkilerinin açıkça görüldüğünü bildirmektedir. Bundan dolayı da:“O, Azîzdir, Hakîmdir” buyurmaktadır. Bu buyruk ile ulvi ve süfli âlemdeki bütün yaratıkların bütün hallerinde Rablerine muhtaç oldukları ve bunun hepsi için geçerli olduğu beyan edildiği gibi; O’nun izzetinin her şeye boyun eğdirdiği ve O’nun hikmetinin hem yaratmasında hem de emrinde her şeyi kapsadığını açıklamaktadır. Daha sonra Yüce Allah, mülk ve hükümranlığının genelliğini de haber vererek şöyle buyurmaktadır: 2. Yani bütün yaratıkları yaratan, rızıklarını veren, kudreti ile bütün işlerini çekip çeviren O’dur. “O, her şeye gücü yetendir.” 3. “O hem” kendisinden önce hiçbir şey bulunmayan “ilktir, hem” kendisinden sonra hiçbir şey bâkî kalmayacak olan “sondur. Hem” kendisinin üstünde hiçbir şey bulunmayan “zâhirdir, hem” kendisinden öte hiçbir şey var olmayan “bâtındır.” “O, her şeyi en iyi bilendir.” O’nun ilmi zâhirdekileri de bâtındakileri de, gizli ve saklı olanları da, öncekileri de sonrakileri de bütünüyle kuşatmıştır. 4. “O gökleri ve yeri” ilki pazar, sonuncusu da cuma günü olmak üzere “altı günde yaratan, sonra da Arş’ın üzerine” celâline yakışır şekilde “istivâ edendir.” Bütün yaratılmışların üstündedir. "O,” tohum, hayvan, yağmur vb. gibi “yere gireni de oradan” bitki, ağaç, canlı vb. gibi “çıkanı da, gökten” melek, ilâhî takdir, rızık vb. gibi “ineni de oraya” melekler, ruhlar, dualar, ameller vb. gibi “yükseleni de bilir.”“Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.” Bu Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “Üç kişi fısıldaştığında mutlaka O, onların dördüncüleridir. Beş kişi olmasınlar mutlaka O, onların altıncılarıdır. İster bundan daha az ister daha çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar O, mutlaka onlarla beraberdir.”(el-Mücâdele, 58/7) Buradaki “beraber oluş”, ilim ve haberdar olmak anlamındaki beraberliktir. Bundan dolayı Yüce Allah, devamla amellerin karşılığını vereceğini hem vaat hem tehdit anlamında bildirmektedir:“Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.” Yani O, yaptığınız amelleri, bu amellerin kaynaklandığı iyi ve kötü hallerinizi çok iyi görendir. Bu yüzden bu amellerinizi tespit etmektedir ve onların karşılığını size verecektir. 5. Bunlar mülkiyetleri itibari ile O’nun olduğu gibi, O’nun tarafından yaratılmışlardır ve hepsi de O’nun kullarıdır. Onlarda dilediği şekilde, Rabbânî hikmetine uygun olarak cereyan eden kaderî ve şer’î emirleri ile tasarrufta bulunan O’dur. Ameller de amellerde bulunanlar da dahil “bütün işler Allah’a döndürülecektir.” Kullar kendisine arz olunacak, O da iyiyi kötüden ayırt edecektir. İyilikte bulunan kimseye iyiliğinin, kötülükte bulunan kimseye de kötülüğünün karşılığını verecektir. 6. Yani geceyi gündüzün üzerine getirir ve böylelikle gece karanlığı yaratıkları örter. Hareketten kesilir ve sükûn bulurlar. Sonra da gündüzü gecenin üzerine getirir, yeryüzündeki karanlık gider ve ortalık aydınlanır. Kullar harekete geçerler. Maslahatlarını gerçekleştirmeye ve geçimlerini sağlamaya koyulurlar. Yüce Allah, geceyi gündüze, gündüzü de geceye bürüyüp durur. Eksiltmek, artırmak, uzatmak ve kısaltmak sureti ile bunların yerlerini değiştirip durur. Nihâyet bu yolla mevsimler meydana gelir, zamanın akışı doğru bir şekilde sağlanmış olur ve bu yolla pekçok maslahatlar da gerçekleşir. Kullarına gizli ve açık nimetleri ihsan eden, pek cömert, lütfu pek bol, âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne büyüktür, ne yücedir! “O kalplerde olanları” bütün mahlukatın kalplerinde bulunanı “çok iyi bilendir.” O bakımdan ehil olduğunu bildiği kimselere ilâhî tevfikini verir, hidâyetine lâyık olmadığını bildiği kimseleri de yardımsız bırakır.

Hadid 57:3

1- Göklerde ve yerde olanlar, Allah’ı tesbih ederler. O Azîzdir, Hakîmdir. 2- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. O, hayat verir ve öldürür. O, her şeye gücü yetendir. 3- O, hem ilktir, hem sondur; hem zâhirdir, hem bâtındır. O, her şeyi en iyi bilendir. 4- O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da Arş’ın üzerine istivâ edendir. O, yere gireni de oradan çıkanı da, gökten ineni de oraya yükseleni de bilir. Nerede olursanız olun O, sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. 5- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Bütün işler Allah’a döndürülecektir. 6- Geceyi gündüze ekler, gündüzü de geceye ekler. O, kalplerde olanları çok iyi bilendir. (Medine’de inmiştir. 29 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah, azamet ve celalini, egemenliğinin genişliğini, göklerde ve yerde bulunan konuşan ve konuşmayan bütün canlı ve cansızların, Rablerini hamd ile tesbih edip celâline yakışmayan şeylerden O’nu tenzih ettiklerini haber vermektedir. Hepsinin Rablerine itaat edip izzetine boyun eğdiklerini, bunların üzerinde hikmetinin etkilerinin açıkça görüldüğünü bildirmektedir. Bundan dolayı da:“O, Azîzdir, Hakîmdir” buyurmaktadır. Bu buyruk ile ulvi ve süfli âlemdeki bütün yaratıkların bütün hallerinde Rablerine muhtaç oldukları ve bunun hepsi için geçerli olduğu beyan edildiği gibi; O’nun izzetinin her şeye boyun eğdirdiği ve O’nun hikmetinin hem yaratmasında hem de emrinde her şeyi kapsadığını açıklamaktadır. Daha sonra Yüce Allah, mülk ve hükümranlığının genelliğini de haber vererek şöyle buyurmaktadır: 2. Yani bütün yaratıkları yaratan, rızıklarını veren, kudreti ile bütün işlerini çekip çeviren O’dur. “O, her şeye gücü yetendir.” 3. “O hem” kendisinden önce hiçbir şey bulunmayan “ilktir, hem” kendisinden sonra hiçbir şey bâkî kalmayacak olan “sondur. Hem” kendisinin üstünde hiçbir şey bulunmayan “zâhirdir, hem” kendisinden öte hiçbir şey var olmayan “bâtındır.” “O, her şeyi en iyi bilendir.” O’nun ilmi zâhirdekileri de bâtındakileri de, gizli ve saklı olanları da, öncekileri de sonrakileri de bütünüyle kuşatmıştır. 4. “O gökleri ve yeri” ilki pazar, sonuncusu da cuma günü olmak üzere “altı günde yaratan, sonra da Arş’ın üzerine” celâline yakışır şekilde “istivâ edendir.” Bütün yaratılmışların üstündedir. "O,” tohum, hayvan, yağmur vb. gibi “yere gireni de oradan” bitki, ağaç, canlı vb. gibi “çıkanı da, gökten” melek, ilâhî takdir, rızık vb. gibi “ineni de oraya” melekler, ruhlar, dualar, ameller vb. gibi “yükseleni de bilir.”“Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.” Bu Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “Üç kişi fısıldaştığında mutlaka O, onların dördüncüleridir. Beş kişi olmasınlar mutlaka O, onların altıncılarıdır. İster bundan daha az ister daha çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar O, mutlaka onlarla beraberdir.”(el-Mücâdele, 58/7) Buradaki “beraber oluş”, ilim ve haberdar olmak anlamındaki beraberliktir. Bundan dolayı Yüce Allah, devamla amellerin karşılığını vereceğini hem vaat hem tehdit anlamında bildirmektedir:“Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.” Yani O, yaptığınız amelleri, bu amellerin kaynaklandığı iyi ve kötü hallerinizi çok iyi görendir. Bu yüzden bu amellerinizi tespit etmektedir ve onların karşılığını size verecektir. 5. Bunlar mülkiyetleri itibari ile O’nun olduğu gibi, O’nun tarafından yaratılmışlardır ve hepsi de O’nun kullarıdır. Onlarda dilediği şekilde, Rabbânî hikmetine uygun olarak cereyan eden kaderî ve şer’î emirleri ile tasarrufta bulunan O’dur. Ameller de amellerde bulunanlar da dahil “bütün işler Allah’a döndürülecektir.” Kullar kendisine arz olunacak, O da iyiyi kötüden ayırt edecektir. İyilikte bulunan kimseye iyiliğinin, kötülükte bulunan kimseye de kötülüğünün karşılığını verecektir. 6. Yani geceyi gündüzün üzerine getirir ve böylelikle gece karanlığı yaratıkları örter. Hareketten kesilir ve sükûn bulurlar. Sonra da gündüzü gecenin üzerine getirir, yeryüzündeki karanlık gider ve ortalık aydınlanır. Kullar harekete geçerler. Maslahatlarını gerçekleştirmeye ve geçimlerini sağlamaya koyulurlar. Yüce Allah, geceyi gündüze, gündüzü de geceye bürüyüp durur. Eksiltmek, artırmak, uzatmak ve kısaltmak sureti ile bunların yerlerini değiştirip durur. Nihâyet bu yolla mevsimler meydana gelir, zamanın akışı doğru bir şekilde sağlanmış olur ve bu yolla pekçok maslahatlar da gerçekleşir. Kullarına gizli ve açık nimetleri ihsan eden, pek cömert, lütfu pek bol, âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne büyüktür, ne yücedir! “O kalplerde olanları” bütün mahlukatın kalplerinde bulunanı “çok iyi bilendir.” O bakımdan ehil olduğunu bildiği kimselere ilâhî tevfikini verir, hidâyetine lâyık olmadığını bildiği kimseleri de yardımsız bırakır.

Hadid 57:4

1- Göklerde ve yerde olanlar, Allah’ı tesbih ederler. O Azîzdir, Hakîmdir. 2- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. O, hayat verir ve öldürür. O, her şeye gücü yetendir. 3- O, hem ilktir, hem sondur; hem zâhirdir, hem bâtındır. O, her şeyi en iyi bilendir. 4- O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da Arş’ın üzerine istivâ edendir. O, yere gireni de oradan çıkanı da, gökten ineni de oraya yükseleni de bilir. Nerede olursanız olun O, sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. 5- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Bütün işler Allah’a döndürülecektir. 6- Geceyi gündüze ekler, gündüzü de geceye ekler. O, kalplerde olanları çok iyi bilendir. (Medine’de inmiştir. 29 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah, azamet ve celalini, egemenliğinin genişliğini, göklerde ve yerde bulunan konuşan ve konuşmayan bütün canlı ve cansızların, Rablerini hamd ile tesbih edip celâline yakışmayan şeylerden O’nu tenzih ettiklerini haber vermektedir. Hepsinin Rablerine itaat edip izzetine boyun eğdiklerini, bunların üzerinde hikmetinin etkilerinin açıkça görüldüğünü bildirmektedir. Bundan dolayı da:“O, Azîzdir, Hakîmdir” buyurmaktadır. Bu buyruk ile ulvi ve süfli âlemdeki bütün yaratıkların bütün hallerinde Rablerine muhtaç oldukları ve bunun hepsi için geçerli olduğu beyan edildiği gibi; O’nun izzetinin her şeye boyun eğdirdiği ve O’nun hikmetinin hem yaratmasında hem de emrinde her şeyi kapsadığını açıklamaktadır. Daha sonra Yüce Allah, mülk ve hükümranlığının genelliğini de haber vererek şöyle buyurmaktadır: 2. Yani bütün yaratıkları yaratan, rızıklarını veren, kudreti ile bütün işlerini çekip çeviren O’dur. “O, her şeye gücü yetendir.” 3. “O hem” kendisinden önce hiçbir şey bulunmayan “ilktir, hem” kendisinden sonra hiçbir şey bâkî kalmayacak olan “sondur. Hem” kendisinin üstünde hiçbir şey bulunmayan “zâhirdir, hem” kendisinden öte hiçbir şey var olmayan “bâtındır.” “O, her şeyi en iyi bilendir.” O’nun ilmi zâhirdekileri de bâtındakileri de, gizli ve saklı olanları da, öncekileri de sonrakileri de bütünüyle kuşatmıştır. 4. “O gökleri ve yeri” ilki pazar, sonuncusu da cuma günü olmak üzere “altı günde yaratan, sonra da Arş’ın üzerine” celâline yakışır şekilde “istivâ edendir.” Bütün yaratılmışların üstündedir. "O,” tohum, hayvan, yağmur vb. gibi “yere gireni de oradan” bitki, ağaç, canlı vb. gibi “çıkanı da, gökten” melek, ilâhî takdir, rızık vb. gibi “ineni de oraya” melekler, ruhlar, dualar, ameller vb. gibi “yükseleni de bilir.”“Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.” Bu Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “Üç kişi fısıldaştığında mutlaka O, onların dördüncüleridir. Beş kişi olmasınlar mutlaka O, onların altıncılarıdır. İster bundan daha az ister daha çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar O, mutlaka onlarla beraberdir.”(el-Mücâdele, 58/7) Buradaki “beraber oluş”, ilim ve haberdar olmak anlamındaki beraberliktir. Bundan dolayı Yüce Allah, devamla amellerin karşılığını vereceğini hem vaat hem tehdit anlamında bildirmektedir:“Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.” Yani O, yaptığınız amelleri, bu amellerin kaynaklandığı iyi ve kötü hallerinizi çok iyi görendir. Bu yüzden bu amellerinizi tespit etmektedir ve onların karşılığını size verecektir. 5. Bunlar mülkiyetleri itibari ile O’nun olduğu gibi, O’nun tarafından yaratılmışlardır ve hepsi de O’nun kullarıdır. Onlarda dilediği şekilde, Rabbânî hikmetine uygun olarak cereyan eden kaderî ve şer’î emirleri ile tasarrufta bulunan O’dur. Ameller de amellerde bulunanlar da dahil “bütün işler Allah’a döndürülecektir.” Kullar kendisine arz olunacak, O da iyiyi kötüden ayırt edecektir. İyilikte bulunan kimseye iyiliğinin, kötülükte bulunan kimseye de kötülüğünün karşılığını verecektir. 6. Yani geceyi gündüzün üzerine getirir ve böylelikle gece karanlığı yaratıkları örter. Hareketten kesilir ve sükûn bulurlar. Sonra da gündüzü gecenin üzerine getirir, yeryüzündeki karanlık gider ve ortalık aydınlanır. Kullar harekete geçerler. Maslahatlarını gerçekleştirmeye ve geçimlerini sağlamaya koyulurlar. Yüce Allah, geceyi gündüze, gündüzü de geceye bürüyüp durur. Eksiltmek, artırmak, uzatmak ve kısaltmak sureti ile bunların yerlerini değiştirip durur. Nihâyet bu yolla mevsimler meydana gelir, zamanın akışı doğru bir şekilde sağlanmış olur ve bu yolla pekçok maslahatlar da gerçekleşir. Kullarına gizli ve açık nimetleri ihsan eden, pek cömert, lütfu pek bol, âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne büyüktür, ne yücedir! “O kalplerde olanları” bütün mahlukatın kalplerinde bulunanı “çok iyi bilendir.” O bakımdan ehil olduğunu bildiği kimselere ilâhî tevfikini verir, hidâyetine lâyık olmadığını bildiği kimseleri de yardımsız bırakır.

Hadid 57:5

1- Göklerde ve yerde olanlar, Allah’ı tesbih ederler. O Azîzdir, Hakîmdir. 2- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. O, hayat verir ve öldürür. O, her şeye gücü yetendir. 3- O, hem ilktir, hem sondur; hem zâhirdir, hem bâtındır. O, her şeyi en iyi bilendir. 4- O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da Arş’ın üzerine istivâ edendir. O, yere gireni de oradan çıkanı da, gökten ineni de oraya yükseleni de bilir. Nerede olursanız olun O, sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. 5- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Bütün işler Allah’a döndürülecektir. 6- Geceyi gündüze ekler, gündüzü de geceye ekler. O, kalplerde olanları çok iyi bilendir. (Medine’de inmiştir. 29 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah, azamet ve celalini, egemenliğinin genişliğini, göklerde ve yerde bulunan konuşan ve konuşmayan bütün canlı ve cansızların, Rablerini hamd ile tesbih edip celâline yakışmayan şeylerden O’nu tenzih ettiklerini haber vermektedir. Hepsinin Rablerine itaat edip izzetine boyun eğdiklerini, bunların üzerinde hikmetinin etkilerinin açıkça görüldüğünü bildirmektedir. Bundan dolayı da:“O, Azîzdir, Hakîmdir” buyurmaktadır. Bu buyruk ile ulvi ve süfli âlemdeki bütün yaratıkların bütün hallerinde Rablerine muhtaç oldukları ve bunun hepsi için geçerli olduğu beyan edildiği gibi; O’nun izzetinin her şeye boyun eğdirdiği ve O’nun hikmetinin hem yaratmasında hem de emrinde her şeyi kapsadığını açıklamaktadır. Daha sonra Yüce Allah, mülk ve hükümranlığının genelliğini de haber vererek şöyle buyurmaktadır: 2. Yani bütün yaratıkları yaratan, rızıklarını veren, kudreti ile bütün işlerini çekip çeviren O’dur. “O, her şeye gücü yetendir.” 3. “O hem” kendisinden önce hiçbir şey bulunmayan “ilktir, hem” kendisinden sonra hiçbir şey bâkî kalmayacak olan “sondur. Hem” kendisinin üstünde hiçbir şey bulunmayan “zâhirdir, hem” kendisinden öte hiçbir şey var olmayan “bâtındır.” “O, her şeyi en iyi bilendir.” O’nun ilmi zâhirdekileri de bâtındakileri de, gizli ve saklı olanları da, öncekileri de sonrakileri de bütünüyle kuşatmıştır. 4. “O gökleri ve yeri” ilki pazar, sonuncusu da cuma günü olmak üzere “altı günde yaratan, sonra da Arş’ın üzerine” celâline yakışır şekilde “istivâ edendir.” Bütün yaratılmışların üstündedir. "O,” tohum, hayvan, yağmur vb. gibi “yere gireni de oradan” bitki, ağaç, canlı vb. gibi “çıkanı da, gökten” melek, ilâhî takdir, rızık vb. gibi “ineni de oraya” melekler, ruhlar, dualar, ameller vb. gibi “yükseleni de bilir.”“Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.” Bu Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “Üç kişi fısıldaştığında mutlaka O, onların dördüncüleridir. Beş kişi olmasınlar mutlaka O, onların altıncılarıdır. İster bundan daha az ister daha çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar O, mutlaka onlarla beraberdir.”(el-Mücâdele, 58/7) Buradaki “beraber oluş”, ilim ve haberdar olmak anlamındaki beraberliktir. Bundan dolayı Yüce Allah, devamla amellerin karşılığını vereceğini hem vaat hem tehdit anlamında bildirmektedir:“Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.” Yani O, yaptığınız amelleri, bu amellerin kaynaklandığı iyi ve kötü hallerinizi çok iyi görendir. Bu yüzden bu amellerinizi tespit etmektedir ve onların karşılığını size verecektir. 5. Bunlar mülkiyetleri itibari ile O’nun olduğu gibi, O’nun tarafından yaratılmışlardır ve hepsi de O’nun kullarıdır. Onlarda dilediği şekilde, Rabbânî hikmetine uygun olarak cereyan eden kaderî ve şer’î emirleri ile tasarrufta bulunan O’dur. Ameller de amellerde bulunanlar da dahil “bütün işler Allah’a döndürülecektir.” Kullar kendisine arz olunacak, O da iyiyi kötüden ayırt edecektir. İyilikte bulunan kimseye iyiliğinin, kötülükte bulunan kimseye de kötülüğünün karşılığını verecektir. 6. Yani geceyi gündüzün üzerine getirir ve böylelikle gece karanlığı yaratıkları örter. Hareketten kesilir ve sükûn bulurlar. Sonra da gündüzü gecenin üzerine getirir, yeryüzündeki karanlık gider ve ortalık aydınlanır. Kullar harekete geçerler. Maslahatlarını gerçekleştirmeye ve geçimlerini sağlamaya koyulurlar. Yüce Allah, geceyi gündüze, gündüzü de geceye bürüyüp durur. Eksiltmek, artırmak, uzatmak ve kısaltmak sureti ile bunların yerlerini değiştirip durur. Nihâyet bu yolla mevsimler meydana gelir, zamanın akışı doğru bir şekilde sağlanmış olur ve bu yolla pekçok maslahatlar da gerçekleşir. Kullarına gizli ve açık nimetleri ihsan eden, pek cömert, lütfu pek bol, âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne büyüktür, ne yücedir! “O kalplerde olanları” bütün mahlukatın kalplerinde bulunanı “çok iyi bilendir.” O bakımdan ehil olduğunu bildiği kimselere ilâhî tevfikini verir, hidâyetine lâyık olmadığını bildiği kimseleri de yardımsız bırakır.

Hadid 57:6

1- Göklerde ve yerde olanlar, Allah’ı tesbih ederler. O Azîzdir, Hakîmdir. 2- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. O, hayat verir ve öldürür. O, her şeye gücü yetendir. 3- O, hem ilktir, hem sondur; hem zâhirdir, hem bâtındır. O, her şeyi en iyi bilendir. 4- O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da Arş’ın üzerine istivâ edendir. O, yere gireni de oradan çıkanı da, gökten ineni de oraya yükseleni de bilir. Nerede olursanız olun O, sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. 5- Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Bütün işler Allah’a döndürülecektir. 6- Geceyi gündüze ekler, gündüzü de geceye ekler. O, kalplerde olanları çok iyi bilendir. (Medine’de inmiştir. 29 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. Yüce Allah, azamet ve celalini, egemenliğinin genişliğini, göklerde ve yerde bulunan konuşan ve konuşmayan bütün canlı ve cansızların, Rablerini hamd ile tesbih edip celâline yakışmayan şeylerden O’nu tenzih ettiklerini haber vermektedir. Hepsinin Rablerine itaat edip izzetine boyun eğdiklerini, bunların üzerinde hikmetinin etkilerinin açıkça görüldüğünü bildirmektedir. Bundan dolayı da:“O, Azîzdir, Hakîmdir” buyurmaktadır. Bu buyruk ile ulvi ve süfli âlemdeki bütün yaratıkların bütün hallerinde Rablerine muhtaç oldukları ve bunun hepsi için geçerli olduğu beyan edildiği gibi; O’nun izzetinin her şeye boyun eğdirdiği ve O’nun hikmetinin hem yaratmasında hem de emrinde her şeyi kapsadığını açıklamaktadır. Daha sonra Yüce Allah, mülk ve hükümranlığının genelliğini de haber vererek şöyle buyurmaktadır: 2. Yani bütün yaratıkları yaratan, rızıklarını veren, kudreti ile bütün işlerini çekip çeviren O’dur. “O, her şeye gücü yetendir.” 3. “O hem” kendisinden önce hiçbir şey bulunmayan “ilktir, hem” kendisinden sonra hiçbir şey bâkî kalmayacak olan “sondur. Hem” kendisinin üstünde hiçbir şey bulunmayan “zâhirdir, hem” kendisinden öte hiçbir şey var olmayan “bâtındır.” “O, her şeyi en iyi bilendir.” O’nun ilmi zâhirdekileri de bâtındakileri de, gizli ve saklı olanları da, öncekileri de sonrakileri de bütünüyle kuşatmıştır. 4. “O gökleri ve yeri” ilki pazar, sonuncusu da cuma günü olmak üzere “altı günde yaratan, sonra da Arş’ın üzerine” celâline yakışır şekilde “istivâ edendir.” Bütün yaratılmışların üstündedir. "O,” tohum, hayvan, yağmur vb. gibi “yere gireni de oradan” bitki, ağaç, canlı vb. gibi “çıkanı da, gökten” melek, ilâhî takdir, rızık vb. gibi “ineni de oraya” melekler, ruhlar, dualar, ameller vb. gibi “yükseleni de bilir.”“Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.” Bu Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: “Üç kişi fısıldaştığında mutlaka O, onların dördüncüleridir. Beş kişi olmasınlar mutlaka O, onların altıncılarıdır. İster bundan daha az ister daha çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar O, mutlaka onlarla beraberdir.”(el-Mücâdele, 58/7) Buradaki “beraber oluş”, ilim ve haberdar olmak anlamındaki beraberliktir. Bundan dolayı Yüce Allah, devamla amellerin karşılığını vereceğini hem vaat hem tehdit anlamında bildirmektedir:“Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.” Yani O, yaptığınız amelleri, bu amellerin kaynaklandığı iyi ve kötü hallerinizi çok iyi görendir. Bu yüzden bu amellerinizi tespit etmektedir ve onların karşılığını size verecektir. 5. Bunlar mülkiyetleri itibari ile O’nun olduğu gibi, O’nun tarafından yaratılmışlardır ve hepsi de O’nun kullarıdır. Onlarda dilediği şekilde, Rabbânî hikmetine uygun olarak cereyan eden kaderî ve şer’î emirleri ile tasarrufta bulunan O’dur. Ameller de amellerde bulunanlar da dahil “bütün işler Allah’a döndürülecektir.” Kullar kendisine arz olunacak, O da iyiyi kötüden ayırt edecektir. İyilikte bulunan kimseye iyiliğinin, kötülükte bulunan kimseye de kötülüğünün karşılığını verecektir. 6. Yani geceyi gündüzün üzerine getirir ve böylelikle gece karanlığı yaratıkları örter. Hareketten kesilir ve sükûn bulurlar. Sonra da gündüzü gecenin üzerine getirir, yeryüzündeki karanlık gider ve ortalık aydınlanır. Kullar harekete geçerler. Maslahatlarını gerçekleştirmeye ve geçimlerini sağlamaya koyulurlar. Yüce Allah, geceyi gündüze, gündüzü de geceye bürüyüp durur. Eksiltmek, artırmak, uzatmak ve kısaltmak sureti ile bunların yerlerini değiştirip durur. Nihâyet bu yolla mevsimler meydana gelir, zamanın akışı doğru bir şekilde sağlanmış olur ve bu yolla pekçok maslahatlar da gerçekleşir. Kullarına gizli ve açık nimetleri ihsan eden, pek cömert, lütfu pek bol, âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne büyüktür, ne yücedir! “O kalplerde olanları” bütün mahlukatın kalplerinde bulunanı “çok iyi bilendir.” O bakımdan ehil olduğunu bildiği kimselere ilâhî tevfikini verir, hidâyetine lâyık olmadığını bildiği kimseleri de yardımsız bırakır.

Hadid 57:7

7- Allah’a ve Rasûlü’ne iman edin. Sizi emaneten yetkili kıldığı mallardan da infâk edin. Zira içinizden iman edip infâk edenler için büyük bir mükâfat vardır. 8- Peygamber sizi Rabbinize iman etmeniz için davet etmekteyken üstelik Allah da sizden kesin bir söz almış bulunuyorken size ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz? Şayet iman edecekseniz (bu sebepler fazlasıyla yeterlidir). 9- Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyetler indirin O’dur. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatli, pek merhametlidir. 10- Göklerin ve yerin mirası yalnız Allah’ın olduğu halde size ne oluyor ki Allah yolunda infâk etmiyorsunuz? İçinizden fetihten önce infâk edip savaşanlar (diğerleriyle) bir olmaz. Onların dereceleri fetihten sonra infâk edip savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine de en güzeli vaat etmiştir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 11- Kim Allah’a güzel bir borç verirse Allah onun mükafatını ona kat kat fazlasıyla verir. Ayrıca o kimse için çok değerli bir mükâfat da vardır. 7. Yüce Allah, kullarına kendisine, Rasûlü’ne ve onun getirdiklerine iman etmelerini, nasıl amelde bulunacaklarını ortaya çıkartmak için onlara vermiş olduğu ve üzerlerine yetkili kıldığı mallarından da kendisinin yolunda infâk etmelerini emretmektedir. Onlara bu emri verdikten sonra bunun karşılığındaki mükâfatı da söz konusu ederek bu emri yerine getirmeye teşvik etmekte ve şöyle buyurmaktadır: "Sizden iman edip infâk edenler için büyük bir mükâfat vardır.” Yani Allah’a ve Rasûlüne iman etmekle birlikte O’nun yolunda mallarını harcayanlar için pek büyük bir mükâfat vardır. Mükâfatın en büyük ve değerlisi de Rablerinin rızasını elde etmek, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaşıp Allah’ın mü’min ve cihâd edenler için hazırlamış olduğu ebedi nimetlere kavuşarak kurtuluşa ermektir. 8. Daha sonra Yüce Allah, onların iman etmelerini gerektiren sebebi ve bu konu hiçbir mani olmadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: "Peygamber sizi Rabbinize iman etmeniz için davet etmekteyken üstelik Allah da sizden kesin bir söz almış bulunuyorken size ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz?” Yani peygamberlerin en faziletlisi, Allah’a davet edenlerin en değerlisi, sizi imana çağırmakta iken iman etmenizi engelleyen nedir? Bu durum onun çağrısını kabul etmekte ve getirdiği hak çağrısına uymakta eli çabuk tutmayı gerektiren bir husustur. Üstelik Allah, imana dair sizden kesin ve sağlam bir söz almış bulunmaktadır. Eğer sizler, gerçekten iman edecekseniz bu sebepler yeterlidir. 9. Bununla birlikte O’nun size lütuf ve inâyeti pek çoktur. Zira O, sadece alemlerin en şereflisi olan rasûlün daveti ile yetinmemiş, bir de onu mucizelerle desteklemiş ve getirdiklerinin doğruluğunu sizlere apaçık belgelerle göstermiştir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sizi” size peygamber göndermek suretiyle ve Allah’ın onun üzerine indirdiği Kitap ve hikmet vasıtasıyla cahilliğin ve küfrün sebep olduğu “karanlıklardan aydınlığa” ilmin ve imanın nuruna “çıkarmak için kuluna” akıl sahibi kimselere getirdiklerinin hepsinin doğru, kesin ve tartışılmaz gerçek olduğuna delil teşkil eden “apaçık âyetler indiren O’dur.” İşte bütün bunlar, O’nun size olan merhametinden ve şefkatinden dolayıdır. Çünkü O, kullarına annenin evladına olan merhametinden daha çok merhametlidir:“Allah, size karşı çok şefkatli, pek merhametlidir.” 10. Allah yolunda infaktan -ki bu bütün hayır yollarını kapsar- sizi alıkoyan ve sizi cimriliğe iten nedir? Halbuki sizin sahip olduğunuz hiçbir şey yoktur. Aksine “göklerin ve yerin mirası yalnız Allah’ın”dır. Bütün mallar sizin elinizden başkasına intikal edecektir. Yahut siz o malları bırakıp gideceksiniz. Sonra her şeyin mülkü, şanı yüce ve mübarek olan gerçek sahibine dönecektir. O halde bu mallar ellerinizde iken infakta bulunmayı ganimet bilin ve bu fırsatı değerlendirin. Daha sonra Yüce Allah, amellerin farklı durumlara ve ilâhî hikmete göre değişik değerlerde olduğunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İçinizden fetihten önce infâk edip savaşanlar (diğerleriyle) bir olmaz. Onların dereceleri fetihten sonra infâk edip savaşanlardan daha büyüktür.” Buradaki fetihten kasıt Hudeybiye sulhüdür. Allah Rasûlü ile Kureyş arasında yapılan bu antlaşması en büyük fetihlerdendir. Çünkü bu, İslâm’ın yayılmasına vesile olmuş, kâfirlerle müslümanlar bir araya gelme imkanı bulmuş ve herhangi bir karşı koyma söz konusu olmaksızın Allah’ın dinine davet rahatça yapılabilmiştir. O vakit insanlar, Allah’ın dinine büyük kitleler halinde girmeye başlamışlar ve İslâm’ın gücü de büyük çapta artmıştır. Bu fetihten önce ise müslümanlar, Medine ve oraya bağlı yerler gibi ahalisi İslâm’a giren toprakların dışında dine davet etme imkânını bulamıyorlardı. Gerek Mekke gerek Mekke dışındaki müşriklerin yurtlarında İslâm’a giren kimseler, işkencelere maruz kalıyor ve korkutuluyordu. İşte bundan dolayı fetihten önce İslâm’a giren, infak eden ve savaşanların dereceleri, mükâfatları ve ecirleri fetihten sonra İslâm’a giren, savaşan ve infâk edenlerinkinden daha büyüktür. Nitekim hikmet de bunu gerektirmektedir. Bundan dolayı ashab-ı kiramın faziletlerinin ve öncülerinin çoğunluğu fetihten önce İslâm’a girmişlerdir. Bu iki durum arasında fazilet farkı olmasından, faziletçe daha az olan kimselerin kusurlu olduğu yahut eleştirildiği gibi bir mana çıkma ihtimali bulunduğundan dolayı Yüce Allah, böyle bir yanlış anlamayı önlemek üzere şöyle buyurmaktadır:“Bununla beraber Allah hepsine de en güzeli vaat etmiştir.” Yani ister fetihten önce ister sonra olsun İslâm’a girip savaşmış ve infâk etmiş bulunanların hepsine Allah cenneti vaat etmiştir. İşte bu, ashab-ı kiramın tümünün -Allah onlardan razı olsun- faziletine delildir. Çünkü Allah, onların imanlarına şahitlik etmekte ve onlara cenneti vaat etmektedir. "Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Her birinize yaptığını bildiği ameline göre karşılık verecektir. 11. Yüce Allah, kendi yolunda infâk etmeyi teşvik etmektedir. Çünkü cihad, bu uğurda yapılacak infâk ve harcamalara, onun için gerekli hazırlıkları yapmak için malî fedâkârlıklarda bulunmaya bağlıdır. “Güzel bir borç”, Allah için ihlâsla yapılan, O’nun rızasına uygun, gönül hoşluğu ile helâl ve temiz olan maldan yapılan infâktır. Buna Yüce Allah’ın “borç” adını vermesi, O’nun bir lütfudur. Yoksa mal O’nun malı, kullar da O’nun kullarıdır. Üstelik buna pek çok kat fazlası ile mükâfat vereceğini de vaat etmektedir. Çünkü O, çok cömerttir, bol bol verendir. Bu kat kat vermenin yeri ve zamanı ise kıyamet günüdür. O günde her insanın fakirliği ve güzel mükâfatın asgarisine dahi muhtaç olduğu açıkça ortaya çıkmış olacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Hadid 57:8

7- Allah’a ve Rasûlü’ne iman edin. Sizi emaneten yetkili kıldığı mallardan da infâk edin. Zira içinizden iman edip infâk edenler için büyük bir mükâfat vardır. 8- Peygamber sizi Rabbinize iman etmeniz için davet etmekteyken üstelik Allah da sizden kesin bir söz almış bulunuyorken size ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz? Şayet iman edecekseniz (bu sebepler fazlasıyla yeterlidir). 9- Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyetler indirin O’dur. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatli, pek merhametlidir. 10- Göklerin ve yerin mirası yalnız Allah’ın olduğu halde size ne oluyor ki Allah yolunda infâk etmiyorsunuz? İçinizden fetihten önce infâk edip savaşanlar (diğerleriyle) bir olmaz. Onların dereceleri fetihten sonra infâk edip savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine de en güzeli vaat etmiştir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 11- Kim Allah’a güzel bir borç verirse Allah onun mükafatını ona kat kat fazlasıyla verir. Ayrıca o kimse için çok değerli bir mükâfat da vardır. 7. Yüce Allah, kullarına kendisine, Rasûlü’ne ve onun getirdiklerine iman etmelerini, nasıl amelde bulunacaklarını ortaya çıkartmak için onlara vermiş olduğu ve üzerlerine yetkili kıldığı mallarından da kendisinin yolunda infâk etmelerini emretmektedir. Onlara bu emri verdikten sonra bunun karşılığındaki mükâfatı da söz konusu ederek bu emri yerine getirmeye teşvik etmekte ve şöyle buyurmaktadır: "Sizden iman edip infâk edenler için büyük bir mükâfat vardır.” Yani Allah’a ve Rasûlüne iman etmekle birlikte O’nun yolunda mallarını harcayanlar için pek büyük bir mükâfat vardır. Mükâfatın en büyük ve değerlisi de Rablerinin rızasını elde etmek, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaşıp Allah’ın mü’min ve cihâd edenler için hazırlamış olduğu ebedi nimetlere kavuşarak kurtuluşa ermektir. 8. Daha sonra Yüce Allah, onların iman etmelerini gerektiren sebebi ve bu konu hiçbir mani olmadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: "Peygamber sizi Rabbinize iman etmeniz için davet etmekteyken üstelik Allah da sizden kesin bir söz almış bulunuyorken size ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz?” Yani peygamberlerin en faziletlisi, Allah’a davet edenlerin en değerlisi, sizi imana çağırmakta iken iman etmenizi engelleyen nedir? Bu durum onun çağrısını kabul etmekte ve getirdiği hak çağrısına uymakta eli çabuk tutmayı gerektiren bir husustur. Üstelik Allah, imana dair sizden kesin ve sağlam bir söz almış bulunmaktadır. Eğer sizler, gerçekten iman edecekseniz bu sebepler yeterlidir. 9. Bununla birlikte O’nun size lütuf ve inâyeti pek çoktur. Zira O, sadece alemlerin en şereflisi olan rasûlün daveti ile yetinmemiş, bir de onu mucizelerle desteklemiş ve getirdiklerinin doğruluğunu sizlere apaçık belgelerle göstermiştir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sizi” size peygamber göndermek suretiyle ve Allah’ın onun üzerine indirdiği Kitap ve hikmet vasıtasıyla cahilliğin ve küfrün sebep olduğu “karanlıklardan aydınlığa” ilmin ve imanın nuruna “çıkarmak için kuluna” akıl sahibi kimselere getirdiklerinin hepsinin doğru, kesin ve tartışılmaz gerçek olduğuna delil teşkil eden “apaçık âyetler indiren O’dur.” İşte bütün bunlar, O’nun size olan merhametinden ve şefkatinden dolayıdır. Çünkü O, kullarına annenin evladına olan merhametinden daha çok merhametlidir:“Allah, size karşı çok şefkatli, pek merhametlidir.” 10. Allah yolunda infaktan -ki bu bütün hayır yollarını kapsar- sizi alıkoyan ve sizi cimriliğe iten nedir? Halbuki sizin sahip olduğunuz hiçbir şey yoktur. Aksine “göklerin ve yerin mirası yalnız Allah’ın”dır. Bütün mallar sizin elinizden başkasına intikal edecektir. Yahut siz o malları bırakıp gideceksiniz. Sonra her şeyin mülkü, şanı yüce ve mübarek olan gerçek sahibine dönecektir. O halde bu mallar ellerinizde iken infakta bulunmayı ganimet bilin ve bu fırsatı değerlendirin. Daha sonra Yüce Allah, amellerin farklı durumlara ve ilâhî hikmete göre değişik değerlerde olduğunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İçinizden fetihten önce infâk edip savaşanlar (diğerleriyle) bir olmaz. Onların dereceleri fetihten sonra infâk edip savaşanlardan daha büyüktür.” Buradaki fetihten kasıt Hudeybiye sulhüdür. Allah Rasûlü ile Kureyş arasında yapılan bu antlaşması en büyük fetihlerdendir. Çünkü bu, İslâm’ın yayılmasına vesile olmuş, kâfirlerle müslümanlar bir araya gelme imkanı bulmuş ve herhangi bir karşı koyma söz konusu olmaksızın Allah’ın dinine davet rahatça yapılabilmiştir. O vakit insanlar, Allah’ın dinine büyük kitleler halinde girmeye başlamışlar ve İslâm’ın gücü de büyük çapta artmıştır. Bu fetihten önce ise müslümanlar, Medine ve oraya bağlı yerler gibi ahalisi İslâm’a giren toprakların dışında dine davet etme imkânını bulamıyorlardı. Gerek Mekke gerek Mekke dışındaki müşriklerin yurtlarında İslâm’a giren kimseler, işkencelere maruz kalıyor ve korkutuluyordu. İşte bundan dolayı fetihten önce İslâm’a giren, infak eden ve savaşanların dereceleri, mükâfatları ve ecirleri fetihten sonra İslâm’a giren, savaşan ve infâk edenlerinkinden daha büyüktür. Nitekim hikmet de bunu gerektirmektedir. Bundan dolayı ashab-ı kiramın faziletlerinin ve öncülerinin çoğunluğu fetihten önce İslâm’a girmişlerdir. Bu iki durum arasında fazilet farkı olmasından, faziletçe daha az olan kimselerin kusurlu olduğu yahut eleştirildiği gibi bir mana çıkma ihtimali bulunduğundan dolayı Yüce Allah, böyle bir yanlış anlamayı önlemek üzere şöyle buyurmaktadır:“Bununla beraber Allah hepsine de en güzeli vaat etmiştir.” Yani ister fetihten önce ister sonra olsun İslâm’a girip savaşmış ve infâk etmiş bulunanların hepsine Allah cenneti vaat etmiştir. İşte bu, ashab-ı kiramın tümünün -Allah onlardan razı olsun- faziletine delildir. Çünkü Allah, onların imanlarına şahitlik etmekte ve onlara cenneti vaat etmektedir. "Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Her birinize yaptığını bildiği ameline göre karşılık verecektir. 11. Yüce Allah, kendi yolunda infâk etmeyi teşvik etmektedir. Çünkü cihad, bu uğurda yapılacak infâk ve harcamalara, onun için gerekli hazırlıkları yapmak için malî fedâkârlıklarda bulunmaya bağlıdır. “Güzel bir borç”, Allah için ihlâsla yapılan, O’nun rızasına uygun, gönül hoşluğu ile helâl ve temiz olan maldan yapılan infâktır. Buna Yüce Allah’ın “borç” adını vermesi, O’nun bir lütfudur. Yoksa mal O’nun malı, kullar da O’nun kullarıdır. Üstelik buna pek çok kat fazlası ile mükâfat vereceğini de vaat etmektedir. Çünkü O, çok cömerttir, bol bol verendir. Bu kat kat vermenin yeri ve zamanı ise kıyamet günüdür. O günde her insanın fakirliği ve güzel mükâfatın asgarisine dahi muhtaç olduğu açıkça ortaya çıkmış olacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Hadid 57:9

7- Allah’a ve Rasûlü’ne iman edin. Sizi emaneten yetkili kıldığı mallardan da infâk edin. Zira içinizden iman edip infâk edenler için büyük bir mükâfat vardır. 8- Peygamber sizi Rabbinize iman etmeniz için davet etmekteyken üstelik Allah da sizden kesin bir söz almış bulunuyorken size ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz? Şayet iman edecekseniz (bu sebepler fazlasıyla yeterlidir). 9- Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyetler indirin O’dur. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatli, pek merhametlidir. 10- Göklerin ve yerin mirası yalnız Allah’ın olduğu halde size ne oluyor ki Allah yolunda infâk etmiyorsunuz? İçinizden fetihten önce infâk edip savaşanlar (diğerleriyle) bir olmaz. Onların dereceleri fetihten sonra infâk edip savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine de en güzeli vaat etmiştir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 11- Kim Allah’a güzel bir borç verirse Allah onun mükafatını ona kat kat fazlasıyla verir. Ayrıca o kimse için çok değerli bir mükâfat da vardır. 7. Yüce Allah, kullarına kendisine, Rasûlü’ne ve onun getirdiklerine iman etmelerini, nasıl amelde bulunacaklarını ortaya çıkartmak için onlara vermiş olduğu ve üzerlerine yetkili kıldığı mallarından da kendisinin yolunda infâk etmelerini emretmektedir. Onlara bu emri verdikten sonra bunun karşılığındaki mükâfatı da söz konusu ederek bu emri yerine getirmeye teşvik etmekte ve şöyle buyurmaktadır: "Sizden iman edip infâk edenler için büyük bir mükâfat vardır.” Yani Allah’a ve Rasûlüne iman etmekle birlikte O’nun yolunda mallarını harcayanlar için pek büyük bir mükâfat vardır. Mükâfatın en büyük ve değerlisi de Rablerinin rızasını elde etmek, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaşıp Allah’ın mü’min ve cihâd edenler için hazırlamış olduğu ebedi nimetlere kavuşarak kurtuluşa ermektir. 8. Daha sonra Yüce Allah, onların iman etmelerini gerektiren sebebi ve bu konu hiçbir mani olmadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: "Peygamber sizi Rabbinize iman etmeniz için davet etmekteyken üstelik Allah da sizden kesin bir söz almış bulunuyorken size ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz?” Yani peygamberlerin en faziletlisi, Allah’a davet edenlerin en değerlisi, sizi imana çağırmakta iken iman etmenizi engelleyen nedir? Bu durum onun çağrısını kabul etmekte ve getirdiği hak çağrısına uymakta eli çabuk tutmayı gerektiren bir husustur. Üstelik Allah, imana dair sizden kesin ve sağlam bir söz almış bulunmaktadır. Eğer sizler, gerçekten iman edecekseniz bu sebepler yeterlidir. 9. Bununla birlikte O’nun size lütuf ve inâyeti pek çoktur. Zira O, sadece alemlerin en şereflisi olan rasûlün daveti ile yetinmemiş, bir de onu mucizelerle desteklemiş ve getirdiklerinin doğruluğunu sizlere apaçık belgelerle göstermiştir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sizi” size peygamber göndermek suretiyle ve Allah’ın onun üzerine indirdiği Kitap ve hikmet vasıtasıyla cahilliğin ve küfrün sebep olduğu “karanlıklardan aydınlığa” ilmin ve imanın nuruna “çıkarmak için kuluna” akıl sahibi kimselere getirdiklerinin hepsinin doğru, kesin ve tartışılmaz gerçek olduğuna delil teşkil eden “apaçık âyetler indiren O’dur.” İşte bütün bunlar, O’nun size olan merhametinden ve şefkatinden dolayıdır. Çünkü O, kullarına annenin evladına olan merhametinden daha çok merhametlidir:“Allah, size karşı çok şefkatli, pek merhametlidir.” 10. Allah yolunda infaktan -ki bu bütün hayır yollarını kapsar- sizi alıkoyan ve sizi cimriliğe iten nedir? Halbuki sizin sahip olduğunuz hiçbir şey yoktur. Aksine “göklerin ve yerin mirası yalnız Allah’ın”dır. Bütün mallar sizin elinizden başkasına intikal edecektir. Yahut siz o malları bırakıp gideceksiniz. Sonra her şeyin mülkü, şanı yüce ve mübarek olan gerçek sahibine dönecektir. O halde bu mallar ellerinizde iken infakta bulunmayı ganimet bilin ve bu fırsatı değerlendirin. Daha sonra Yüce Allah, amellerin farklı durumlara ve ilâhî hikmete göre değişik değerlerde olduğunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İçinizden fetihten önce infâk edip savaşanlar (diğerleriyle) bir olmaz. Onların dereceleri fetihten sonra infâk edip savaşanlardan daha büyüktür.” Buradaki fetihten kasıt Hudeybiye sulhüdür. Allah Rasûlü ile Kureyş arasında yapılan bu antlaşması en büyük fetihlerdendir. Çünkü bu, İslâm’ın yayılmasına vesile olmuş, kâfirlerle müslümanlar bir araya gelme imkanı bulmuş ve herhangi bir karşı koyma söz konusu olmaksızın Allah’ın dinine davet rahatça yapılabilmiştir. O vakit insanlar, Allah’ın dinine büyük kitleler halinde girmeye başlamışlar ve İslâm’ın gücü de büyük çapta artmıştır. Bu fetihten önce ise müslümanlar, Medine ve oraya bağlı yerler gibi ahalisi İslâm’a giren toprakların dışında dine davet etme imkânını bulamıyorlardı. Gerek Mekke gerek Mekke dışındaki müşriklerin yurtlarında İslâm’a giren kimseler, işkencelere maruz kalıyor ve korkutuluyordu. İşte bundan dolayı fetihten önce İslâm’a giren, infak eden ve savaşanların dereceleri, mükâfatları ve ecirleri fetihten sonra İslâm’a giren, savaşan ve infâk edenlerinkinden daha büyüktür. Nitekim hikmet de bunu gerektirmektedir. Bundan dolayı ashab-ı kiramın faziletlerinin ve öncülerinin çoğunluğu fetihten önce İslâm’a girmişlerdir. Bu iki durum arasında fazilet farkı olmasından, faziletçe daha az olan kimselerin kusurlu olduğu yahut eleştirildiği gibi bir mana çıkma ihtimali bulunduğundan dolayı Yüce Allah, böyle bir yanlış anlamayı önlemek üzere şöyle buyurmaktadır:“Bununla beraber Allah hepsine de en güzeli vaat etmiştir.” Yani ister fetihten önce ister sonra olsun İslâm’a girip savaşmış ve infâk etmiş bulunanların hepsine Allah cenneti vaat etmiştir. İşte bu, ashab-ı kiramın tümünün -Allah onlardan razı olsun- faziletine delildir. Çünkü Allah, onların imanlarına şahitlik etmekte ve onlara cenneti vaat etmektedir. "Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Her birinize yaptığını bildiği ameline göre karşılık verecektir. 11. Yüce Allah, kendi yolunda infâk etmeyi teşvik etmektedir. Çünkü cihad, bu uğurda yapılacak infâk ve harcamalara, onun için gerekli hazırlıkları yapmak için malî fedâkârlıklarda bulunmaya bağlıdır. “Güzel bir borç”, Allah için ihlâsla yapılan, O’nun rızasına uygun, gönül hoşluğu ile helâl ve temiz olan maldan yapılan infâktır. Buna Yüce Allah’ın “borç” adını vermesi, O’nun bir lütfudur. Yoksa mal O’nun malı, kullar da O’nun kullarıdır. Üstelik buna pek çok kat fazlası ile mükâfat vereceğini de vaat etmektedir. Çünkü O, çok cömerttir, bol bol verendir. Bu kat kat vermenin yeri ve zamanı ise kıyamet günüdür. O günde her insanın fakirliği ve güzel mükâfatın asgarisine dahi muhtaç olduğu açıkça ortaya çıkmış olacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Hadid 57:10

7- Allah’a ve Rasûlü’ne iman edin. Sizi emaneten yetkili kıldığı mallardan da infâk edin. Zira içinizden iman edip infâk edenler için büyük bir mükâfat vardır. 8- Peygamber sizi Rabbinize iman etmeniz için davet etmekteyken üstelik Allah da sizden kesin bir söz almış bulunuyorken size ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz? Şayet iman edecekseniz (bu sebepler fazlasıyla yeterlidir). 9- Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyetler indirin O’dur. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatli, pek merhametlidir. 10- Göklerin ve yerin mirası yalnız Allah’ın olduğu halde size ne oluyor ki Allah yolunda infâk etmiyorsunuz? İçinizden fetihten önce infâk edip savaşanlar (diğerleriyle) bir olmaz. Onların dereceleri fetihten sonra infâk edip savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine de en güzeli vaat etmiştir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 11- Kim Allah’a güzel bir borç verirse Allah onun mükafatını ona kat kat fazlasıyla verir. Ayrıca o kimse için çok değerli bir mükâfat da vardır. 7. Yüce Allah, kullarına kendisine, Rasûlü’ne ve onun getirdiklerine iman etmelerini, nasıl amelde bulunacaklarını ortaya çıkartmak için onlara vermiş olduğu ve üzerlerine yetkili kıldığı mallarından da kendisinin yolunda infâk etmelerini emretmektedir. Onlara bu emri verdikten sonra bunun karşılığındaki mükâfatı da söz konusu ederek bu emri yerine getirmeye teşvik etmekte ve şöyle buyurmaktadır: "Sizden iman edip infâk edenler için büyük bir mükâfat vardır.” Yani Allah’a ve Rasûlüne iman etmekle birlikte O’nun yolunda mallarını harcayanlar için pek büyük bir mükâfat vardır. Mükâfatın en büyük ve değerlisi de Rablerinin rızasını elde etmek, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaşıp Allah’ın mü’min ve cihâd edenler için hazırlamış olduğu ebedi nimetlere kavuşarak kurtuluşa ermektir. 8. Daha sonra Yüce Allah, onların iman etmelerini gerektiren sebebi ve bu konu hiçbir mani olmadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: "Peygamber sizi Rabbinize iman etmeniz için davet etmekteyken üstelik Allah da sizden kesin bir söz almış bulunuyorken size ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz?” Yani peygamberlerin en faziletlisi, Allah’a davet edenlerin en değerlisi, sizi imana çağırmakta iken iman etmenizi engelleyen nedir? Bu durum onun çağrısını kabul etmekte ve getirdiği hak çağrısına uymakta eli çabuk tutmayı gerektiren bir husustur. Üstelik Allah, imana dair sizden kesin ve sağlam bir söz almış bulunmaktadır. Eğer sizler, gerçekten iman edecekseniz bu sebepler yeterlidir. 9. Bununla birlikte O’nun size lütuf ve inâyeti pek çoktur. Zira O, sadece alemlerin en şereflisi olan rasûlün daveti ile yetinmemiş, bir de onu mucizelerle desteklemiş ve getirdiklerinin doğruluğunu sizlere apaçık belgelerle göstermiştir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sizi” size peygamber göndermek suretiyle ve Allah’ın onun üzerine indirdiği Kitap ve hikmet vasıtasıyla cahilliğin ve küfrün sebep olduğu “karanlıklardan aydınlığa” ilmin ve imanın nuruna “çıkarmak için kuluna” akıl sahibi kimselere getirdiklerinin hepsinin doğru, kesin ve tartışılmaz gerçek olduğuna delil teşkil eden “apaçık âyetler indiren O’dur.” İşte bütün bunlar, O’nun size olan merhametinden ve şefkatinden dolayıdır. Çünkü O, kullarına annenin evladına olan merhametinden daha çok merhametlidir:“Allah, size karşı çok şefkatli, pek merhametlidir.” 10. Allah yolunda infaktan -ki bu bütün hayır yollarını kapsar- sizi alıkoyan ve sizi cimriliğe iten nedir? Halbuki sizin sahip olduğunuz hiçbir şey yoktur. Aksine “göklerin ve yerin mirası yalnız Allah’ın”dır. Bütün mallar sizin elinizden başkasına intikal edecektir. Yahut siz o malları bırakıp gideceksiniz. Sonra her şeyin mülkü, şanı yüce ve mübarek olan gerçek sahibine dönecektir. O halde bu mallar ellerinizde iken infakta bulunmayı ganimet bilin ve bu fırsatı değerlendirin. Daha sonra Yüce Allah, amellerin farklı durumlara ve ilâhî hikmete göre değişik değerlerde olduğunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İçinizden fetihten önce infâk edip savaşanlar (diğerleriyle) bir olmaz. Onların dereceleri fetihten sonra infâk edip savaşanlardan daha büyüktür.” Buradaki fetihten kasıt Hudeybiye sulhüdür. Allah Rasûlü ile Kureyş arasında yapılan bu antlaşması en büyük fetihlerdendir. Çünkü bu, İslâm’ın yayılmasına vesile olmuş, kâfirlerle müslümanlar bir araya gelme imkanı bulmuş ve herhangi bir karşı koyma söz konusu olmaksızın Allah’ın dinine davet rahatça yapılabilmiştir. O vakit insanlar, Allah’ın dinine büyük kitleler halinde girmeye başlamışlar ve İslâm’ın gücü de büyük çapta artmıştır. Bu fetihten önce ise müslümanlar, Medine ve oraya bağlı yerler gibi ahalisi İslâm’a giren toprakların dışında dine davet etme imkânını bulamıyorlardı. Gerek Mekke gerek Mekke dışındaki müşriklerin yurtlarında İslâm’a giren kimseler, işkencelere maruz kalıyor ve korkutuluyordu. İşte bundan dolayı fetihten önce İslâm’a giren, infak eden ve savaşanların dereceleri, mükâfatları ve ecirleri fetihten sonra İslâm’a giren, savaşan ve infâk edenlerinkinden daha büyüktür. Nitekim hikmet de bunu gerektirmektedir. Bundan dolayı ashab-ı kiramın faziletlerinin ve öncülerinin çoğunluğu fetihten önce İslâm’a girmişlerdir. Bu iki durum arasında fazilet farkı olmasından, faziletçe daha az olan kimselerin kusurlu olduğu yahut eleştirildiği gibi bir mana çıkma ihtimali bulunduğundan dolayı Yüce Allah, böyle bir yanlış anlamayı önlemek üzere şöyle buyurmaktadır:“Bununla beraber Allah hepsine de en güzeli vaat etmiştir.” Yani ister fetihten önce ister sonra olsun İslâm’a girip savaşmış ve infâk etmiş bulunanların hepsine Allah cenneti vaat etmiştir. İşte bu, ashab-ı kiramın tümünün -Allah onlardan razı olsun- faziletine delildir. Çünkü Allah, onların imanlarına şahitlik etmekte ve onlara cenneti vaat etmektedir. "Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Her birinize yaptığını bildiği ameline göre karşılık verecektir. 11. Yüce Allah, kendi yolunda infâk etmeyi teşvik etmektedir. Çünkü cihad, bu uğurda yapılacak infâk ve harcamalara, onun için gerekli hazırlıkları yapmak için malî fedâkârlıklarda bulunmaya bağlıdır. “Güzel bir borç”, Allah için ihlâsla yapılan, O’nun rızasına uygun, gönül hoşluğu ile helâl ve temiz olan maldan yapılan infâktır. Buna Yüce Allah’ın “borç” adını vermesi, O’nun bir lütfudur. Yoksa mal O’nun malı, kullar da O’nun kullarıdır. Üstelik buna pek çok kat fazlası ile mükâfat vereceğini de vaat etmektedir. Çünkü O, çok cömerttir, bol bol verendir. Bu kat kat vermenin yeri ve zamanı ise kıyamet günüdür. O günde her insanın fakirliği ve güzel mükâfatın asgarisine dahi muhtaç olduğu açıkça ortaya çıkmış olacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Hadid 57:11

7- Allah’a ve Rasûlü’ne iman edin. Sizi emaneten yetkili kıldığı mallardan da infâk edin. Zira içinizden iman edip infâk edenler için büyük bir mükâfat vardır. 8- Peygamber sizi Rabbinize iman etmeniz için davet etmekteyken üstelik Allah da sizden kesin bir söz almış bulunuyorken size ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz? Şayet iman edecekseniz (bu sebepler fazlasıyla yeterlidir). 9- Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyetler indirin O’dur. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatli, pek merhametlidir. 10- Göklerin ve yerin mirası yalnız Allah’ın olduğu halde size ne oluyor ki Allah yolunda infâk etmiyorsunuz? İçinizden fetihten önce infâk edip savaşanlar (diğerleriyle) bir olmaz. Onların dereceleri fetihten sonra infâk edip savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine de en güzeli vaat etmiştir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 11- Kim Allah’a güzel bir borç verirse Allah onun mükafatını ona kat kat fazlasıyla verir. Ayrıca o kimse için çok değerli bir mükâfat da vardır. 7. Yüce Allah, kullarına kendisine, Rasûlü’ne ve onun getirdiklerine iman etmelerini, nasıl amelde bulunacaklarını ortaya çıkartmak için onlara vermiş olduğu ve üzerlerine yetkili kıldığı mallarından da kendisinin yolunda infâk etmelerini emretmektedir. Onlara bu emri verdikten sonra bunun karşılığındaki mükâfatı da söz konusu ederek bu emri yerine getirmeye teşvik etmekte ve şöyle buyurmaktadır: "Sizden iman edip infâk edenler için büyük bir mükâfat vardır.” Yani Allah’a ve Rasûlüne iman etmekle birlikte O’nun yolunda mallarını harcayanlar için pek büyük bir mükâfat vardır. Mükâfatın en büyük ve değerlisi de Rablerinin rızasını elde etmek, O’nun lütuf ve ihsan yurduna ulaşıp Allah’ın mü’min ve cihâd edenler için hazırlamış olduğu ebedi nimetlere kavuşarak kurtuluşa ermektir. 8. Daha sonra Yüce Allah, onların iman etmelerini gerektiren sebebi ve bu konu hiçbir mani olmadığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: "Peygamber sizi Rabbinize iman etmeniz için davet etmekteyken üstelik Allah da sizden kesin bir söz almış bulunuyorken size ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz?” Yani peygamberlerin en faziletlisi, Allah’a davet edenlerin en değerlisi, sizi imana çağırmakta iken iman etmenizi engelleyen nedir? Bu durum onun çağrısını kabul etmekte ve getirdiği hak çağrısına uymakta eli çabuk tutmayı gerektiren bir husustur. Üstelik Allah, imana dair sizden kesin ve sağlam bir söz almış bulunmaktadır. Eğer sizler, gerçekten iman edecekseniz bu sebepler yeterlidir. 9. Bununla birlikte O’nun size lütuf ve inâyeti pek çoktur. Zira O, sadece alemlerin en şereflisi olan rasûlün daveti ile yetinmemiş, bir de onu mucizelerle desteklemiş ve getirdiklerinin doğruluğunu sizlere apaçık belgelerle göstermiştir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sizi” size peygamber göndermek suretiyle ve Allah’ın onun üzerine indirdiği Kitap ve hikmet vasıtasıyla cahilliğin ve küfrün sebep olduğu “karanlıklardan aydınlığa” ilmin ve imanın nuruna “çıkarmak için kuluna” akıl sahibi kimselere getirdiklerinin hepsinin doğru, kesin ve tartışılmaz gerçek olduğuna delil teşkil eden “apaçık âyetler indiren O’dur.” İşte bütün bunlar, O’nun size olan merhametinden ve şefkatinden dolayıdır. Çünkü O, kullarına annenin evladına olan merhametinden daha çok merhametlidir:“Allah, size karşı çok şefkatli, pek merhametlidir.” 10. Allah yolunda infaktan -ki bu bütün hayır yollarını kapsar- sizi alıkoyan ve sizi cimriliğe iten nedir? Halbuki sizin sahip olduğunuz hiçbir şey yoktur. Aksine “göklerin ve yerin mirası yalnız Allah’ın”dır. Bütün mallar sizin elinizden başkasına intikal edecektir. Yahut siz o malları bırakıp gideceksiniz. Sonra her şeyin mülkü, şanı yüce ve mübarek olan gerçek sahibine dönecektir. O halde bu mallar ellerinizde iken infakta bulunmayı ganimet bilin ve bu fırsatı değerlendirin. Daha sonra Yüce Allah, amellerin farklı durumlara ve ilâhî hikmete göre değişik değerlerde olduğunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İçinizden fetihten önce infâk edip savaşanlar (diğerleriyle) bir olmaz. Onların dereceleri fetihten sonra infâk edip savaşanlardan daha büyüktür.” Buradaki fetihten kasıt Hudeybiye sulhüdür. Allah Rasûlü ile Kureyş arasında yapılan bu antlaşması en büyük fetihlerdendir. Çünkü bu, İslâm’ın yayılmasına vesile olmuş, kâfirlerle müslümanlar bir araya gelme imkanı bulmuş ve herhangi bir karşı koyma söz konusu olmaksızın Allah’ın dinine davet rahatça yapılabilmiştir. O vakit insanlar, Allah’ın dinine büyük kitleler halinde girmeye başlamışlar ve İslâm’ın gücü de büyük çapta artmıştır. Bu fetihten önce ise müslümanlar, Medine ve oraya bağlı yerler gibi ahalisi İslâm’a giren toprakların dışında dine davet etme imkânını bulamıyorlardı. Gerek Mekke gerek Mekke dışındaki müşriklerin yurtlarında İslâm’a giren kimseler, işkencelere maruz kalıyor ve korkutuluyordu. İşte bundan dolayı fetihten önce İslâm’a giren, infak eden ve savaşanların dereceleri, mükâfatları ve ecirleri fetihten sonra İslâm’a giren, savaşan ve infâk edenlerinkinden daha büyüktür. Nitekim hikmet de bunu gerektirmektedir. Bundan dolayı ashab-ı kiramın faziletlerinin ve öncülerinin çoğunluğu fetihten önce İslâm’a girmişlerdir. Bu iki durum arasında fazilet farkı olmasından, faziletçe daha az olan kimselerin kusurlu olduğu yahut eleştirildiği gibi bir mana çıkma ihtimali bulunduğundan dolayı Yüce Allah, böyle bir yanlış anlamayı önlemek üzere şöyle buyurmaktadır:“Bununla beraber Allah hepsine de en güzeli vaat etmiştir.” Yani ister fetihten önce ister sonra olsun İslâm’a girip savaşmış ve infâk etmiş bulunanların hepsine Allah cenneti vaat etmiştir. İşte bu, ashab-ı kiramın tümünün -Allah onlardan razı olsun- faziletine delildir. Çünkü Allah, onların imanlarına şahitlik etmekte ve onlara cenneti vaat etmektedir. "Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Her birinize yaptığını bildiği ameline göre karşılık verecektir. 11. Yüce Allah, kendi yolunda infâk etmeyi teşvik etmektedir. Çünkü cihad, bu uğurda yapılacak infâk ve harcamalara, onun için gerekli hazırlıkları yapmak için malî fedâkârlıklarda bulunmaya bağlıdır. “Güzel bir borç”, Allah için ihlâsla yapılan, O’nun rızasına uygun, gönül hoşluğu ile helâl ve temiz olan maldan yapılan infâktır. Buna Yüce Allah’ın “borç” adını vermesi, O’nun bir lütfudur. Yoksa mal O’nun malı, kullar da O’nun kullarıdır. Üstelik buna pek çok kat fazlası ile mükâfat vereceğini de vaat etmektedir. Çünkü O, çok cömerttir, bol bol verendir. Bu kat kat vermenin yeri ve zamanı ise kıyamet günüdür. O günde her insanın fakirliği ve güzel mükâfatın asgarisine dahi muhtaç olduğu açıkça ortaya çıkmış olacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Hadid 57:12

12- O gün mü’min erkeklerle mü’min kadınların nurlarının önlerinde ve sağlarında gitmekte olduğunu görürsün. “Bugün sizin müjdeniz, altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki siz orada ebediyen kalacaksınız. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.”(denir onlara). 13- O gün münafık erkeklerle münafık kadınlar, iman edenlere:“Bizi bekleyin de nurunuzdan aydınlanalım” diyecekler. Onlara:“Arkanıza dönün de (kendinize başka bir) nur arayın” denilecek ve aralarına kapısı olan bir duvar çekilecektir ki bu kapının iç tarafında rahmet, dış tarafında ise azap vardır. 14- Münafıklar onlara:“Biz sizinle beraber değil miydik?” diye seslenirler. Onlar da şöyle derler:“Evet; fakat siz nefislerinizi helâke sürüklediniz, bekleyip durdunuz, şüphe ettiniz ve boş ümitleriniz sizi aldattı da nihayet Allah’ın emri (ölüm) geldi çattı. Ayrıca o çok aldatıcı (şeytan) da sizi Allah ile aldattı.” 15- “Artık bugün ne sizden ne de kâfirlerden hiçbir fidye alınmaz. Varacağınız yer ateştir, size lâyık olan da odur. O, ne kötü bir dönüş yeridir!” 12. Yüce Allah, imanın üstünlüğünü ve kıyamet gününde iman sahiplerinin imrenilecek hallerini açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“O gün mü’min erkeklerle mü’min kadınların nurlarının önlerinde ve sağlarında gitmekte olduğunu görürsün.” Yani kıyamet günü gelip de güneş ve ayın ışığı söndürüleceği, insanların karanlık içerisinde kalacağı, Sırat da cehennemin üzerine yerleştirileceği zaman sen, mü’min erkeklerle mü’min kadınların nurlarının önlerinde ve sağlarında hızla gitmekte olduğunu göreceksin. Onlar, bu dehşetli ve zorlu konumda imanları ile nurlarının aydınlığında yürüyeceklerdir. Herkes imanı oranında bu nuru elde etmiş olacaktır. İşte bu esnada da onlara en büyük müjde verilecek ve şöyle denilecektir:“Bugün sizin müjdeniz, altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki siz orada ebediyen kalacaksınız. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.” Allah’a yemin olsun ki, bu müjde kalplerine çok tatlı gelecek, ruhları bundan pek büyük bir zevk alacaktır. Çünkü bu sayede sevip istedikleri her şeyi elde etmiş, korkup çekindikleri her türlü kötülükten de kurtulmuş olacaklardır. 13. Münafıklar, mü’minlerin nurlarının aydınlığında yürümekte olduklarını, kendilerinin ise nurları söndürülüp karanlıklar içerisinde şaşkın bir halde kaldıklarını gördüklerinde mü’minlere:“Bizi bekleyin de nurunuzdan aydınlanalım” acele etmeyin de azaptan kurtulabilmek için nurunuzdan, aydınlığında yürüyebileceğimiz kadarını elde edelim, “diyecekler.” Onlara: “Arkanıza dönün de (kendinize başka bir) nur arayın, denilecek.” Eğer bu, mümkün ise böyle yapın. Ancak bu imkânsızdır. Hatta bu hiç olmayacak, düşünülemeyecek şeylerdendir. "Aralarına” mü’minlerle münafıklar arasına “kapısı olan” pek büyük bir engel ve oldukça sağlam “bir duvar çekilecektir ki bu kapının iç tarafında rahmet” bu, mü’minlerin bulunacağı taraf olacaktır “dış tarafında ise” bu da münafıkların bulunduğu taraf olacaktır “azap vardır.” 14. Münafıklar, mü’minlere seslenecek, kendilerine acımalarını isteyerek ve yakararak şöyle diyeceklerdir:“Biz” dünyada iken “sizinle beraber değil miydik?”“Lâ ilâhe illallah” diyor, oruç tutuyor, namaz kılıyor, cihad ediyor ve sizin yaptığınız amelleri yapıyorduk “diye seslenirler.”“Onlar da şöyle derler: “Evet” Dünyada iken bizimle beraberdiniz. Zahiren bizim gibi amellerde bulunurdunuz. Fakat sizin yaptıklarınız imansız, samimi ve salih bir niyet olmaksızın münafıkça yapılan amellerdi. “Fakat siz nefislerinizi helâke sürüklediniz, bekleyip durdunuz, şüphe ettiniz.” Allah’ın verdiği ve en ufak bir şüpheyi kabil olmayan haberler hakkında şüpheye düştünüz, sizler kesin bir inanca sahip olmadığınız halde mü’minlerin elde edecekleri mükâfatlara kavuşmayı temenni ettiniz, böylece “boş ümitleriniz sizi aldattı da nihayet Allah’ın emri” ölüm bu kötü halde bulunduğunuz vaziyette size “geldi çattı.”“Ayrıca o çok aldatıcı” size küfrü ve şüpheleri süslü gösteren şeytan “da sizi Allah ile aldattı.” Siz de O’na güvendiniz. O’nun size verdiği sözlere bel bağladınız ve O’nun verdiği haberleri doğruladınız. 15. Yeryüzü dolusu altını ve hatta onunla birlikte bir o kadarını daha fidye verecek olsanız bile yine de bu, sizden kabul edilmeyecektir. "Varacağınız” karar kılıp barınacağınız “yer ateştir, size lâyık olan da odur.” Size dostluk edecek ve sizi bağrına basacak yer orasıdır. “O” ateş “ne kötü bir dönüş yeridir!” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Artık kimin tartıları hafif gelirse onun anası (varacağı yer) Hâviyedir (cehennemdir). Onun ne olduğunu sana ne bildirdi? O, çok sıcak bir ateştir.”(el-Karia, 101/8-11)

Hadid 57:13

12- O gün mü’min erkeklerle mü’min kadınların nurlarının önlerinde ve sağlarında gitmekte olduğunu görürsün. “Bugün sizin müjdeniz, altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki siz orada ebediyen kalacaksınız. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.”(denir onlara). 13- O gün münafık erkeklerle münafık kadınlar, iman edenlere:“Bizi bekleyin de nurunuzdan aydınlanalım” diyecekler. Onlara:“Arkanıza dönün de (kendinize başka bir) nur arayın” denilecek ve aralarına kapısı olan bir duvar çekilecektir ki bu kapının iç tarafında rahmet, dış tarafında ise azap vardır. 14- Münafıklar onlara:“Biz sizinle beraber değil miydik?” diye seslenirler. Onlar da şöyle derler:“Evet; fakat siz nefislerinizi helâke sürüklediniz, bekleyip durdunuz, şüphe ettiniz ve boş ümitleriniz sizi aldattı da nihayet Allah’ın emri (ölüm) geldi çattı. Ayrıca o çok aldatıcı (şeytan) da sizi Allah ile aldattı.” 15- “Artık bugün ne sizden ne de kâfirlerden hiçbir fidye alınmaz. Varacağınız yer ateştir, size lâyık olan da odur. O, ne kötü bir dönüş yeridir!” 12. Yüce Allah, imanın üstünlüğünü ve kıyamet gününde iman sahiplerinin imrenilecek hallerini açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“O gün mü’min erkeklerle mü’min kadınların nurlarının önlerinde ve sağlarında gitmekte olduğunu görürsün.” Yani kıyamet günü gelip de güneş ve ayın ışığı söndürüleceği, insanların karanlık içerisinde kalacağı, Sırat da cehennemin üzerine yerleştirileceği zaman sen, mü’min erkeklerle mü’min kadınların nurlarının önlerinde ve sağlarında hızla gitmekte olduğunu göreceksin. Onlar, bu dehşetli ve zorlu konumda imanları ile nurlarının aydınlığında yürüyeceklerdir. Herkes imanı oranında bu nuru elde etmiş olacaktır. İşte bu esnada da onlara en büyük müjde verilecek ve şöyle denilecektir:“Bugün sizin müjdeniz, altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki siz orada ebediyen kalacaksınız. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.” Allah’a yemin olsun ki, bu müjde kalplerine çok tatlı gelecek, ruhları bundan pek büyük bir zevk alacaktır. Çünkü bu sayede sevip istedikleri her şeyi elde etmiş, korkup çekindikleri her türlü kötülükten de kurtulmuş olacaklardır. 13. Münafıklar, mü’minlerin nurlarının aydınlığında yürümekte olduklarını, kendilerinin ise nurları söndürülüp karanlıklar içerisinde şaşkın bir halde kaldıklarını gördüklerinde mü’minlere:“Bizi bekleyin de nurunuzdan aydınlanalım” acele etmeyin de azaptan kurtulabilmek için nurunuzdan, aydınlığında yürüyebileceğimiz kadarını elde edelim, “diyecekler.” Onlara: “Arkanıza dönün de (kendinize başka bir) nur arayın, denilecek.” Eğer bu, mümkün ise böyle yapın. Ancak bu imkânsızdır. Hatta bu hiç olmayacak, düşünülemeyecek şeylerdendir. "Aralarına” mü’minlerle münafıklar arasına “kapısı olan” pek büyük bir engel ve oldukça sağlam “bir duvar çekilecektir ki bu kapının iç tarafında rahmet” bu, mü’minlerin bulunacağı taraf olacaktır “dış tarafında ise” bu da münafıkların bulunduğu taraf olacaktır “azap vardır.” 14. Münafıklar, mü’minlere seslenecek, kendilerine acımalarını isteyerek ve yakararak şöyle diyeceklerdir:“Biz” dünyada iken “sizinle beraber değil miydik?”“Lâ ilâhe illallah” diyor, oruç tutuyor, namaz kılıyor, cihad ediyor ve sizin yaptığınız amelleri yapıyorduk “diye seslenirler.”“Onlar da şöyle derler: “Evet” Dünyada iken bizimle beraberdiniz. Zahiren bizim gibi amellerde bulunurdunuz. Fakat sizin yaptıklarınız imansız, samimi ve salih bir niyet olmaksızın münafıkça yapılan amellerdi. “Fakat siz nefislerinizi helâke sürüklediniz, bekleyip durdunuz, şüphe ettiniz.” Allah’ın verdiği ve en ufak bir şüpheyi kabil olmayan haberler hakkında şüpheye düştünüz, sizler kesin bir inanca sahip olmadığınız halde mü’minlerin elde edecekleri mükâfatlara kavuşmayı temenni ettiniz, böylece “boş ümitleriniz sizi aldattı da nihayet Allah’ın emri” ölüm bu kötü halde bulunduğunuz vaziyette size “geldi çattı.”“Ayrıca o çok aldatıcı” size küfrü ve şüpheleri süslü gösteren şeytan “da sizi Allah ile aldattı.” Siz de O’na güvendiniz. O’nun size verdiği sözlere bel bağladınız ve O’nun verdiği haberleri doğruladınız. 15. Yeryüzü dolusu altını ve hatta onunla birlikte bir o kadarını daha fidye verecek olsanız bile yine de bu, sizden kabul edilmeyecektir. "Varacağınız” karar kılıp barınacağınız “yer ateştir, size lâyık olan da odur.” Size dostluk edecek ve sizi bağrına basacak yer orasıdır. “O” ateş “ne kötü bir dönüş yeridir!” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Artık kimin tartıları hafif gelirse onun anası (varacağı yer) Hâviyedir (cehennemdir). Onun ne olduğunu sana ne bildirdi? O, çok sıcak bir ateştir.”(el-Karia, 101/8-11)

Hadid 57:14

12- O gün mü’min erkeklerle mü’min kadınların nurlarının önlerinde ve sağlarında gitmekte olduğunu görürsün. “Bugün sizin müjdeniz, altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki siz orada ebediyen kalacaksınız. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.”(denir onlara). 13- O gün münafık erkeklerle münafık kadınlar, iman edenlere:“Bizi bekleyin de nurunuzdan aydınlanalım” diyecekler. Onlara:“Arkanıza dönün de (kendinize başka bir) nur arayın” denilecek ve aralarına kapısı olan bir duvar çekilecektir ki bu kapının iç tarafında rahmet, dış tarafında ise azap vardır. 14- Münafıklar onlara:“Biz sizinle beraber değil miydik?” diye seslenirler. Onlar da şöyle derler:“Evet; fakat siz nefislerinizi helâke sürüklediniz, bekleyip durdunuz, şüphe ettiniz ve boş ümitleriniz sizi aldattı da nihayet Allah’ın emri (ölüm) geldi çattı. Ayrıca o çok aldatıcı (şeytan) da sizi Allah ile aldattı.” 15- “Artık bugün ne sizden ne de kâfirlerden hiçbir fidye alınmaz. Varacağınız yer ateştir, size lâyık olan da odur. O, ne kötü bir dönüş yeridir!” 12. Yüce Allah, imanın üstünlüğünü ve kıyamet gününde iman sahiplerinin imrenilecek hallerini açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“O gün mü’min erkeklerle mü’min kadınların nurlarının önlerinde ve sağlarında gitmekte olduğunu görürsün.” Yani kıyamet günü gelip de güneş ve ayın ışığı söndürüleceği, insanların karanlık içerisinde kalacağı, Sırat da cehennemin üzerine yerleştirileceği zaman sen, mü’min erkeklerle mü’min kadınların nurlarının önlerinde ve sağlarında hızla gitmekte olduğunu göreceksin. Onlar, bu dehşetli ve zorlu konumda imanları ile nurlarının aydınlığında yürüyeceklerdir. Herkes imanı oranında bu nuru elde etmiş olacaktır. İşte bu esnada da onlara en büyük müjde verilecek ve şöyle denilecektir:“Bugün sizin müjdeniz, altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki siz orada ebediyen kalacaksınız. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.” Allah’a yemin olsun ki, bu müjde kalplerine çok tatlı gelecek, ruhları bundan pek büyük bir zevk alacaktır. Çünkü bu sayede sevip istedikleri her şeyi elde etmiş, korkup çekindikleri her türlü kötülükten de kurtulmuş olacaklardır. 13. Münafıklar, mü’minlerin nurlarının aydınlığında yürümekte olduklarını, kendilerinin ise nurları söndürülüp karanlıklar içerisinde şaşkın bir halde kaldıklarını gördüklerinde mü’minlere:“Bizi bekleyin de nurunuzdan aydınlanalım” acele etmeyin de azaptan kurtulabilmek için nurunuzdan, aydınlığında yürüyebileceğimiz kadarını elde edelim, “diyecekler.” Onlara: “Arkanıza dönün de (kendinize başka bir) nur arayın, denilecek.” Eğer bu, mümkün ise böyle yapın. Ancak bu imkânsızdır. Hatta bu hiç olmayacak, düşünülemeyecek şeylerdendir. "Aralarına” mü’minlerle münafıklar arasına “kapısı olan” pek büyük bir engel ve oldukça sağlam “bir duvar çekilecektir ki bu kapının iç tarafında rahmet” bu, mü’minlerin bulunacağı taraf olacaktır “dış tarafında ise” bu da münafıkların bulunduğu taraf olacaktır “azap vardır.” 14. Münafıklar, mü’minlere seslenecek, kendilerine acımalarını isteyerek ve yakararak şöyle diyeceklerdir:“Biz” dünyada iken “sizinle beraber değil miydik?”“Lâ ilâhe illallah” diyor, oruç tutuyor, namaz kılıyor, cihad ediyor ve sizin yaptığınız amelleri yapıyorduk “diye seslenirler.”“Onlar da şöyle derler: “Evet” Dünyada iken bizimle beraberdiniz. Zahiren bizim gibi amellerde bulunurdunuz. Fakat sizin yaptıklarınız imansız, samimi ve salih bir niyet olmaksızın münafıkça yapılan amellerdi. “Fakat siz nefislerinizi helâke sürüklediniz, bekleyip durdunuz, şüphe ettiniz.” Allah’ın verdiği ve en ufak bir şüpheyi kabil olmayan haberler hakkında şüpheye düştünüz, sizler kesin bir inanca sahip olmadığınız halde mü’minlerin elde edecekleri mükâfatlara kavuşmayı temenni ettiniz, böylece “boş ümitleriniz sizi aldattı da nihayet Allah’ın emri” ölüm bu kötü halde bulunduğunuz vaziyette size “geldi çattı.”“Ayrıca o çok aldatıcı” size küfrü ve şüpheleri süslü gösteren şeytan “da sizi Allah ile aldattı.” Siz de O’na güvendiniz. O’nun size verdiği sözlere bel bağladınız ve O’nun verdiği haberleri doğruladınız. 15. Yeryüzü dolusu altını ve hatta onunla birlikte bir o kadarını daha fidye verecek olsanız bile yine de bu, sizden kabul edilmeyecektir. "Varacağınız” karar kılıp barınacağınız “yer ateştir, size lâyık olan da odur.” Size dostluk edecek ve sizi bağrına basacak yer orasıdır. “O” ateş “ne kötü bir dönüş yeridir!” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Artık kimin tartıları hafif gelirse onun anası (varacağı yer) Hâviyedir (cehennemdir). Onun ne olduğunu sana ne bildirdi? O, çok sıcak bir ateştir.”(el-Karia, 101/8-11)

Hadid 57:15

12- O gün mü’min erkeklerle mü’min kadınların nurlarının önlerinde ve sağlarında gitmekte olduğunu görürsün. “Bugün sizin müjdeniz, altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki siz orada ebediyen kalacaksınız. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.”(denir onlara). 13- O gün münafık erkeklerle münafık kadınlar, iman edenlere:“Bizi bekleyin de nurunuzdan aydınlanalım” diyecekler. Onlara:“Arkanıza dönün de (kendinize başka bir) nur arayın” denilecek ve aralarına kapısı olan bir duvar çekilecektir ki bu kapının iç tarafında rahmet, dış tarafında ise azap vardır. 14- Münafıklar onlara:“Biz sizinle beraber değil miydik?” diye seslenirler. Onlar da şöyle derler:“Evet; fakat siz nefislerinizi helâke sürüklediniz, bekleyip durdunuz, şüphe ettiniz ve boş ümitleriniz sizi aldattı da nihayet Allah’ın emri (ölüm) geldi çattı. Ayrıca o çok aldatıcı (şeytan) da sizi Allah ile aldattı.” 15- “Artık bugün ne sizden ne de kâfirlerden hiçbir fidye alınmaz. Varacağınız yer ateştir, size lâyık olan da odur. O, ne kötü bir dönüş yeridir!” 12. Yüce Allah, imanın üstünlüğünü ve kıyamet gününde iman sahiplerinin imrenilecek hallerini açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“O gün mü’min erkeklerle mü’min kadınların nurlarının önlerinde ve sağlarında gitmekte olduğunu görürsün.” Yani kıyamet günü gelip de güneş ve ayın ışığı söndürüleceği, insanların karanlık içerisinde kalacağı, Sırat da cehennemin üzerine yerleştirileceği zaman sen, mü’min erkeklerle mü’min kadınların nurlarının önlerinde ve sağlarında hızla gitmekte olduğunu göreceksin. Onlar, bu dehşetli ve zorlu konumda imanları ile nurlarının aydınlığında yürüyeceklerdir. Herkes imanı oranında bu nuru elde etmiş olacaktır. İşte bu esnada da onlara en büyük müjde verilecek ve şöyle denilecektir:“Bugün sizin müjdeniz, altlarından ırmaklar akan cennetlerdir ki siz orada ebediyen kalacaksınız. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.” Allah’a yemin olsun ki, bu müjde kalplerine çok tatlı gelecek, ruhları bundan pek büyük bir zevk alacaktır. Çünkü bu sayede sevip istedikleri her şeyi elde etmiş, korkup çekindikleri her türlü kötülükten de kurtulmuş olacaklardır. 13. Münafıklar, mü’minlerin nurlarının aydınlığında yürümekte olduklarını, kendilerinin ise nurları söndürülüp karanlıklar içerisinde şaşkın bir halde kaldıklarını gördüklerinde mü’minlere:“Bizi bekleyin de nurunuzdan aydınlanalım” acele etmeyin de azaptan kurtulabilmek için nurunuzdan, aydınlığında yürüyebileceğimiz kadarını elde edelim, “diyecekler.” Onlara: “Arkanıza dönün de (kendinize başka bir) nur arayın, denilecek.” Eğer bu, mümkün ise böyle yapın. Ancak bu imkânsızdır. Hatta bu hiç olmayacak, düşünülemeyecek şeylerdendir. "Aralarına” mü’minlerle münafıklar arasına “kapısı olan” pek büyük bir engel ve oldukça sağlam “bir duvar çekilecektir ki bu kapının iç tarafında rahmet” bu, mü’minlerin bulunacağı taraf olacaktır “dış tarafında ise” bu da münafıkların bulunduğu taraf olacaktır “azap vardır.” 14. Münafıklar, mü’minlere seslenecek, kendilerine acımalarını isteyerek ve yakararak şöyle diyeceklerdir:“Biz” dünyada iken “sizinle beraber değil miydik?”“Lâ ilâhe illallah” diyor, oruç tutuyor, namaz kılıyor, cihad ediyor ve sizin yaptığınız amelleri yapıyorduk “diye seslenirler.”“Onlar da şöyle derler: “Evet” Dünyada iken bizimle beraberdiniz. Zahiren bizim gibi amellerde bulunurdunuz. Fakat sizin yaptıklarınız imansız, samimi ve salih bir niyet olmaksızın münafıkça yapılan amellerdi. “Fakat siz nefislerinizi helâke sürüklediniz, bekleyip durdunuz, şüphe ettiniz.” Allah’ın verdiği ve en ufak bir şüpheyi kabil olmayan haberler hakkında şüpheye düştünüz, sizler kesin bir inanca sahip olmadığınız halde mü’minlerin elde edecekleri mükâfatlara kavuşmayı temenni ettiniz, böylece “boş ümitleriniz sizi aldattı da nihayet Allah’ın emri” ölüm bu kötü halde bulunduğunuz vaziyette size “geldi çattı.”“Ayrıca o çok aldatıcı” size küfrü ve şüpheleri süslü gösteren şeytan “da sizi Allah ile aldattı.” Siz de O’na güvendiniz. O’nun size verdiği sözlere bel bağladınız ve O’nun verdiği haberleri doğruladınız. 15. Yeryüzü dolusu altını ve hatta onunla birlikte bir o kadarını daha fidye verecek olsanız bile yine de bu, sizden kabul edilmeyecektir. "Varacağınız” karar kılıp barınacağınız “yer ateştir, size lâyık olan da odur.” Size dostluk edecek ve sizi bağrına basacak yer orasıdır. “O” ateş “ne kötü bir dönüş yeridir!” Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Artık kimin tartıları hafif gelirse onun anası (varacağı yer) Hâviyedir (cehennemdir). Onun ne olduğunu sana ne bildirdi? O, çok sıcak bir ateştir.”(el-Karia, 101/8-11)

Hadid 57:16

16- İman edenlerin kalplerinin, Allah’ın zikri ve (O’ndan) inen hak sebebiyle yumuşayarak saygı ile boyun eğme vakti gelmedi mi? Daha önce kendilerine Kitap verilip de üzerlerinden uzun bir zaman geçince kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar ki onların çoğu fâsık kimselerdir. 17- Şunu bilin ki Allah, ölümünden sonra yeryüzünü diriltir. Nitekim aklınızı kullanasınız diye âyetleri size açıkladık. 16. Yüce Allah, mü’min erkeklerle mü’min kadınların, münafık erkeklerle münafık kadınların âhiret yurdundaki durumlarını söz konusu ettikten sonra ve bu, kalplerin Rablerinin önünde saygı ve korku ile eğilmelerini, O’nun azameti önünde zilletle durmalarını gerektirdiğinden dolayı mü’minlere bunu yerine getirmeyişleri nedeniyle sitem edercesine şöyle buyurmaktadır: Allah’ın zikrine yani Kur’ân’a saygı ile boyun eğip kalplerinin yumuşayacağı, emir ve yasaklarına itaat edip Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiği ve ona indirilen hakka bağlanacağı vakit gelmedi mi? Bu buyruk, kalbin Yüce Allah’a, O’nun indirdiği Kitap ve hikmete karşı saygı ve korku ile boyun eğmeye (huşû’), mü’minlerin ilâhî öğütleri ve şer’î hükümleri her zaman için hatırda tutup bu konuda nefislerini hesaba çekmeye olanca gayretlerini harcamaya yönelik bir teşviktir. “Daha önce kendilerine Kitap verilip de üzerlerinden uzun bir zaman geçince kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar.” Yani Allah’ın, kalbin hakka karşı yumuşayıp tam anlamı ile ona bağlanmayı gerektiren Kitabı üzerlerine indirdiği, sonra da bu hali sürdürmeyerek onun üzerinde sebat etmeyen kimseler gibi olmasınlar. Çünkü bunlar üzerinden geçen zaman uzayıp da gafletleri devam edince imanları sarsıldı ve yakînleri yok olup gitti. Bu yüzden de kalpleri katışaltı “ki onların çoğu fâsık kimselerdir.” Kalpler her zaman için Allah’ın indirdiklerini hatırlamaya, hikmet ile içli dışlı olmaya muhtaçtır. Bundan gaflete düşmemek gerekir, çünkü böyle bir gaflet, kalbin katılaşmasına ve gözlerin yaşarmaz hale gelmesine sebep olur. 17. Âyetler, akıllara ilâhî maksatların ve isteklerin neler olduğunu gösterir. Ölümünden sonra yeri dirilten, ölümlerinden sonra ölüleri diriltmeye de kadirdir ve onlara amellerinin karşılığını verecektir. İndirdiği yağmur ile ölümünden sonra yeri dirilten, peygamberlerine indirmiş olduğu hak ile ölü kalpleri diriltmeye de kadirdir. Bu âyet-i kerime, açıkça Allah’ın âyetleri ile hidâyet bulmayan ve Allah’ın şeriatine tabi olmayan kimselerin akıllarının olmadığını ifade etmektedir.

Hadid 57:17

16- İman edenlerin kalplerinin, Allah’ın zikri ve (O’ndan) inen hak sebebiyle yumuşayarak saygı ile boyun eğme vakti gelmedi mi? Daha önce kendilerine Kitap verilip de üzerlerinden uzun bir zaman geçince kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar ki onların çoğu fâsık kimselerdir. 17- Şunu bilin ki Allah, ölümünden sonra yeryüzünü diriltir. Nitekim aklınızı kullanasınız diye âyetleri size açıkladık. 16. Yüce Allah, mü’min erkeklerle mü’min kadınların, münafık erkeklerle münafık kadınların âhiret yurdundaki durumlarını söz konusu ettikten sonra ve bu, kalplerin Rablerinin önünde saygı ve korku ile eğilmelerini, O’nun azameti önünde zilletle durmalarını gerektirdiğinden dolayı mü’minlere bunu yerine getirmeyişleri nedeniyle sitem edercesine şöyle buyurmaktadır: Allah’ın zikrine yani Kur’ân’a saygı ile boyun eğip kalplerinin yumuşayacağı, emir ve yasaklarına itaat edip Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiği ve ona indirilen hakka bağlanacağı vakit gelmedi mi? Bu buyruk, kalbin Yüce Allah’a, O’nun indirdiği Kitap ve hikmete karşı saygı ve korku ile boyun eğmeye (huşû’), mü’minlerin ilâhî öğütleri ve şer’î hükümleri her zaman için hatırda tutup bu konuda nefislerini hesaba çekmeye olanca gayretlerini harcamaya yönelik bir teşviktir. “Daha önce kendilerine Kitap verilip de üzerlerinden uzun bir zaman geçince kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar.” Yani Allah’ın, kalbin hakka karşı yumuşayıp tam anlamı ile ona bağlanmayı gerektiren Kitabı üzerlerine indirdiği, sonra da bu hali sürdürmeyerek onun üzerinde sebat etmeyen kimseler gibi olmasınlar. Çünkü bunlar üzerinden geçen zaman uzayıp da gafletleri devam edince imanları sarsıldı ve yakînleri yok olup gitti. Bu yüzden de kalpleri katışaltı “ki onların çoğu fâsık kimselerdir.” Kalpler her zaman için Allah’ın indirdiklerini hatırlamaya, hikmet ile içli dışlı olmaya muhtaçtır. Bundan gaflete düşmemek gerekir, çünkü böyle bir gaflet, kalbin katılaşmasına ve gözlerin yaşarmaz hale gelmesine sebep olur. 17. Âyetler, akıllara ilâhî maksatların ve isteklerin neler olduğunu gösterir. Ölümünden sonra yeri dirilten, ölümlerinden sonra ölüleri diriltmeye de kadirdir ve onlara amellerinin karşılığını verecektir. İndirdiği yağmur ile ölümünden sonra yeri dirilten, peygamberlerine indirmiş olduğu hak ile ölü kalpleri diriltmeye de kadirdir. Bu âyet-i kerime, açıkça Allah’ın âyetleri ile hidâyet bulmayan ve Allah’ın şeriatine tabi olmayan kimselerin akıllarının olmadığını ifade etmektedir.

Hadid 57:18

18- Şüphesiz ki sadaka veren erkeklere, sadaka veren kadınlara ve Allah’a güzel bir borç verenlere Allah, mükafatlarını kat kat fazlasıyla verir. Ayrıca onlar için çok değerli bir mükâfat da vardır. 19- Allah’a ve peygamberlerine iman edenler var ya, işte onlar sıddıklardır. Şehidlere gelince onlar Rableri katındadır; onların ecirleri ve nurları vardır. Kâfir olup âyetlerimizi yalanlayanlara gelince; işte onlar cehennemlik olanlardır. 18. “Şüphesiz ki sadaka veren erkeklere, sadaka veren kadınlara” yani çokça sadaka verenler, Allah’ı razı edecek infâklarda bulunanlar “ve Allah’a” Rablerinin nezdinde kendileri için azık teşkil edecek şekilde hayırlı yollarda mallarını önden göndererek “güzel bir borç verenlere Allah” ecirlerini “kat kat” her bir iyiliğe on mislinden yedi yüz misline ve daha pek çok kat fazlasına kadar “fazlasıyla verir. Ayrıca onlar için çok değerli bir mükâfat da vardır.” Bu, Allah’ın cennette onlar için hazırladığı ve insanların bilemeyeceği bir mükâfattır. 19. “Allah’a ve peygamberlerine iman edenler var ya” iman, ehl-i sünnete göre Kitap ve sünnetin delil olduğu hususlardır. İman, hem kalbin ve dilin sözü; hem de kalbin, dilin ve azaların amelidir. Bu da dinin gizli ve açık bütün hükümlerini kapsar. İşte bu özellikleri kendilerinde toplayanlar sıddîklerdir. Yani bunların mertebeleri genel olarak mü’minlerin mertebesinin üstünde, peygamberlerin mertebesinin de aşağısındadır. "Şehidlere gelince onlar Rableri katındadır; onların ecirleri ve nurları vardır.” Sahih bir hadiste geçtiği üzere:“Cennette yüz derece vardır. Her iki derece arası gök ile yer arası kadardır. Allah, bunları kendi yolunda cihad edenler için hazırlamıştır.” Bu da şehitlerin derecelerinin pek yüksek ve pek yüce olmasını, onların Yüce Allah’a çok yakın olmalarını gerektirir. "Kâfir olup âyetlerimizi yalanlayanlara gelince; işte onlar cehennemlik olanlardır.” Bu son iki âyet, çokça sadaka veren insanları, sıddîkleri, şehidleri ve cehennemlikleri çeşitli sınıfları ile bir arada zikretmiş bulunmaktadır. Çokça sadaka verenler, amellerinin büyük çoğunluğu, insanlara ihsanda ve iyilikte bulunmak, ellerindeki bütün imkânlarla onlara faydalı olmak olan kimselerdir. Özellikle Allah yolunda mallarını harcamakla başkalarına faydalı olmaya çalışırlar. Sıddîklar ise iman, salih amel, faydalı ilim, doğru ve yakîn mertebeleri kemâl derecesinde olanlardır. Şehîdler, Allah’ın adını yüceltmek için O’nun yolunda savaşan, bu uğurda canlarını ve mallarını feda eden ve bu yolda öldürülen kimselerdir. Cehennemlikler ise Allah’ın âyetlerini yalanlayan kâfirlerdir. Geriye Yüce Allah’ın Fâtır Suresi’nde (Fâtır, 35/32) kendilerinden söz ettiği orta yollu olanlar kalmaktadır. Bunlar ise farzları eda eden, haramları terk eden kimselerdir. Ancak gerek Allah’ın hakları, gerek kullarının hakları hususunda kısmen kusurlu olan kimselerdir. Bunların bazıları için yaptıklarının bazıları sebebi ile birtakım cezalar sözkonusu olsa bile sonunda varacakları yer cennettir.

Hadid 57:19

18- Şüphesiz ki sadaka veren erkeklere, sadaka veren kadınlara ve Allah’a güzel bir borç verenlere Allah, mükafatlarını kat kat fazlasıyla verir. Ayrıca onlar için çok değerli bir mükâfat da vardır. 19- Allah’a ve peygamberlerine iman edenler var ya, işte onlar sıddıklardır. Şehidlere gelince onlar Rableri katındadır; onların ecirleri ve nurları vardır. Kâfir olup âyetlerimizi yalanlayanlara gelince; işte onlar cehennemlik olanlardır. 18. “Şüphesiz ki sadaka veren erkeklere, sadaka veren kadınlara” yani çokça sadaka verenler, Allah’ı razı edecek infâklarda bulunanlar “ve Allah’a” Rablerinin nezdinde kendileri için azık teşkil edecek şekilde hayırlı yollarda mallarını önden göndererek “güzel bir borç verenlere Allah” ecirlerini “kat kat” her bir iyiliğe on mislinden yedi yüz misline ve daha pek çok kat fazlasına kadar “fazlasıyla verir. Ayrıca onlar için çok değerli bir mükâfat da vardır.” Bu, Allah’ın cennette onlar için hazırladığı ve insanların bilemeyeceği bir mükâfattır. 19. “Allah’a ve peygamberlerine iman edenler var ya” iman, ehl-i sünnete göre Kitap ve sünnetin delil olduğu hususlardır. İman, hem kalbin ve dilin sözü; hem de kalbin, dilin ve azaların amelidir. Bu da dinin gizli ve açık bütün hükümlerini kapsar. İşte bu özellikleri kendilerinde toplayanlar sıddîklerdir. Yani bunların mertebeleri genel olarak mü’minlerin mertebesinin üstünde, peygamberlerin mertebesinin de aşağısındadır. "Şehidlere gelince onlar Rableri katındadır; onların ecirleri ve nurları vardır.” Sahih bir hadiste geçtiği üzere:“Cennette yüz derece vardır. Her iki derece arası gök ile yer arası kadardır. Allah, bunları kendi yolunda cihad edenler için hazırlamıştır.” Bu da şehitlerin derecelerinin pek yüksek ve pek yüce olmasını, onların Yüce Allah’a çok yakın olmalarını gerektirir. "Kâfir olup âyetlerimizi yalanlayanlara gelince; işte onlar cehennemlik olanlardır.” Bu son iki âyet, çokça sadaka veren insanları, sıddîkleri, şehidleri ve cehennemlikleri çeşitli sınıfları ile bir arada zikretmiş bulunmaktadır. Çokça sadaka verenler, amellerinin büyük çoğunluğu, insanlara ihsanda ve iyilikte bulunmak, ellerindeki bütün imkânlarla onlara faydalı olmak olan kimselerdir. Özellikle Allah yolunda mallarını harcamakla başkalarına faydalı olmaya çalışırlar. Sıddîklar ise iman, salih amel, faydalı ilim, doğru ve yakîn mertebeleri kemâl derecesinde olanlardır. Şehîdler, Allah’ın adını yüceltmek için O’nun yolunda savaşan, bu uğurda canlarını ve mallarını feda eden ve bu yolda öldürülen kimselerdir. Cehennemlikler ise Allah’ın âyetlerini yalanlayan kâfirlerdir. Geriye Yüce Allah’ın Fâtır Suresi’nde (Fâtır, 35/32) kendilerinden söz ettiği orta yollu olanlar kalmaktadır. Bunlar ise farzları eda eden, haramları terk eden kimselerdir. Ancak gerek Allah’ın hakları, gerek kullarının hakları hususunda kısmen kusurlu olan kimselerdir. Bunların bazıları için yaptıklarının bazıları sebebi ile birtakım cezalar sözkonusu olsa bile sonunda varacakları yer cennettir.

Hadid 57:20

20- Bilin ki dünya hayatı, ancak bir oyun, oyalanma ve süstür. Aranızda karşılıklı övünmeden, mallarda ve evlatta çokluk yarışına girmeden ibarettir. (Gerçekte ise dünya hayatı) bir yağmur gibidir ki çıkardığı ekin çiftçilerin hoşuna gider. Sonra o ekin kurur da sen onu sararmış bir halde görürsün. Sonra da o, çerçöp olur. Âhirette hem şiddetli bir azap vardır hem de Allah’tan bir mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimden başka bir şey değildir. 21- Rabbinizden bir mağfiret, Allah’a ve peygamberlerine iman edenler için hazırlanmış olup eni yer ile göğün eni kadar olan cennet için yarışın. Bu, Allah’ın bir lütfudur ki O, onu dilediğine verir. Allah, büyük lütuf sahibidir. 20. Yüce Allah, dünyanın mahiyetini, gerçek durumunu, onun nihaî halini ve dünya ehlinin maksatlarını haber vermektedir. Buna göre dünya bir oyun ve oyalanmadır. Bedenler onunla oynar, kalpler onunla oyalanır. Nitekim dünya ehlinin görülen durumu da bunu doğrulamaktadır. Zira onların ömürlerini, kalpleri oyalanma içinde, Allah’ın zikrinden yana da karşılaşacakları vaat ve tehditlerden yana da gafil bir halde geçirdiklerini görüyoruz. Dinleri oyun ve oyalanmak, eğlenmektir. Halbuki uyanık olup âhiret için çalışanlar böyle değildir. Çünkü onların kalpleri, Allah’ın zikri, marifeti ve muhabbeti ile ma’murdur. Vakitleri kendilerini Allah’a yakınlaştıran, gerek yakın çevrelerine, gerekse başkalarına sağladıkları faydalı amellerle dolup taşmaktadır. "ve süstür” buyruğu ise şu demektir: Elbiselerde, yiyeceklerde, içeceklerde, bineklerde, evlerde, köşklerde, makam ve mevkilerde ve başka hususlarda bir süslenme, süs düşkünlüğüdür. "Aranızda karşılıklı övünme” Dünya ehlinden olan herkes, diğerine karşı övünür. Dünyevî hususlarda kendisinin öne geçmesini, dünyevî hallerde kendisinin ünlü olmasını ister. "mallarda ve evlatta çokluk yarışına girmeden ibarettir.” Herkes mal ve evlat bakımından başkalarından daha çok olsun ister. Nitekim dünyayı sevenler, dünyaya meylederek onunla rahatlayanların durumu da bunu tasdik etmektedir. Dünyayı ve onun gerçek mahiyetini bilen, orayı bir geçit olarak kabul edip kalınacak bir yer olarak değerlendirmeyen, kendisini Allah’a yakınlaştıran hususlarda yarışan, Allah’ın lütuf ve ihsan yurduna ulaştırıcı yolları izleyenler ise böyle değildir. Bunlar, mal ve evlat çokluğu ile kendilerine karşı övünen kimseleri görecek olurlarsa onlarla salih amel ile yarışmaya koyulurlar. Daha sonra Yüce Allah, dünyayı bir misal ile anlatmaktadır: Dünya, yeryüzüne yağan bir yağmur gibidir. Bu yağmur, insan ve davarların yediği yeryüzü bitkilerine karışır. Nihâyet yeryüzü türlü bitkilerden oluşan zinetini takınıp süslenince gözlerini ve bütün gayretlerini dünyaya hasreden çiftçiler, onun bitirdiklerinden hoşlanır. Derken Allah’ın orayı telef eden emri gelir. Orası gürleştikten sonra hemen kuruyuverir, eski haline döner. Sanki orada yeşil namına bir şey bitmemiş, daha önceden güzel bir manzarası hiç görülmemiş gibi olur. İşte dünya da böyledir. Dünyaya meyleden kişi, orayı göz alıcı ve çekici görür. Oradan ne istemişse ele geçirip hangi işe yönelmişse kapılarının önünde açıldığını gördüğü bir sırada aniden kader, bir musibetle dünyalığına çarpar ve onu elinden alır götürür. Onun üzerindeki hakimiyetini sona erdirir. Yahut da o, dünyalığını bırakır gider, oradan elleri bomboş ve kefen dışında hiçbir şey almaksızın çeker gider. Bütün arzusu ve hedefi dünya olan, çalışıp çabalaması sırf onun için olan kimseye yazıklar olsun! Âhiret için yapılan amellere gelince işte asıl fayda sağlayacak olan odur. Sahibinin lehine ahiret için saklanan onlardır ki o ameller ebediyen kul ile birlikte bulunacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Âhirette hem şiddetli bir azap vardır hem de Allah’tan bir mağfiret ve rıza vardır.” Yani âhiretin halleri bu ikisinden birisidir. Ya cehennem ateşinde son derece çetin bir azap olacaktır. Oranın zincirlerine, prangalarına vurulacak, dehşetli halleri ile karşı karşıya kalınacaktır. Ki bunlar, dünyanın ötesinde gayesi bulunmayan, nihaî hedefi dünyayı aşmayan, bu sebepten Allah’a isyanı gerektiren işleri yapma cesaretini bulan, Allah’ın âyetlerini yalanlayarak nimetlerine nankörlük eden kimseler içindir. Ya da Allah tarafından günahların bağışlanması, cezaların ortadan kaldırılması ve Allah’tan bir rıza vardır. Bu rızaya nail olan kimseyi Allah, razı oluşunun yurdu olan cennetine koyacaktır. Bunlar da dünyayı gerçek mahiyeti ile bilip âhiret için de gereği gibi çalışanlar içindir. İşte bütün bunlar, dünyaya gereğinden fazla rağbet etmemeye, asıl âhirete rağbet edip yönelmeye davet eden hususlardandır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Dünya hayatı aldatıcı bir geçimden başka bir şey değildir.” Yani o, ancak kendisi ile yararlanılan, ihtiyaçların görüldüğü geçici bir şeydir. Çok aldatıcı şeytanın Allah ile kendilerini aldattığı kıt akıllı kimselerin dışında kimse ona aldanmaz ve ona huzurlu bir kalp ile meyletmez. 21. Yüce Allah, mağfiretine, rızasına ve cennetine ulaşmak için yarışa koyulmayı emretmektedir. Bu da mağfirete sebep olan samimi tevbeyle, fayda sağlayan istiğfarla, günahlardan ve günaha düşme ihtimallerinden uzak kalmak için gayret etmekle, salih ameller işleyerek Allah’ı razı edecek şeylere sürekli olarak bağlı kalmakla, hem Allah’a ibadette hem de insanlara faydalı olunacak bütün alanlarda ihsan sahibi olmakla ve bu suretle Allah’ın rızası için yarışmakla olur. Yüce Allah, böyle bir yarışa girmeyi gerektiren hususları da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah’a ve peygamberlerine iman edenler için hazırlanmış olup eni yer ile göğün eni kadar olan cennet için...” Allah’a ve Rasûlü’ne iman etmenin kapsamına dinin usulü (itikada dair hükümleri) de füruu (amelî hükümleri) de girmektedir. “Bu, Allah’ın bir lütfudur ki O, onu dilediğine verir.” Yani bizim size bu açıkladığımız cennete ulaştıran yollar ile cehenneme götüren yollara dair zikrettiklerimiz, Allah’ın pek büyük mükâfatı ve pek güzel sevabı ile ilgili açıklamalarımız, Allah’ın kulları üzerindeki en büyük lütuf ve ihsanlarındandır. "Allah büyük lütuf sahibidir.” Hiç kimse bundan dolayı O’na hakkıyla övgüde bulunamaz. O, kendi zatını övdüğü gibidir. Mahlukatından kim olursa olsun O’nu nasıl övmüş ise O, bütün bu övgülerin çok daha üstündedir.

Hadid 57:21

20- Bilin ki dünya hayatı, ancak bir oyun, oyalanma ve süstür. Aranızda karşılıklı övünmeden, mallarda ve evlatta çokluk yarışına girmeden ibarettir. (Gerçekte ise dünya hayatı) bir yağmur gibidir ki çıkardığı ekin çiftçilerin hoşuna gider. Sonra o ekin kurur da sen onu sararmış bir halde görürsün. Sonra da o, çerçöp olur. Âhirette hem şiddetli bir azap vardır hem de Allah’tan bir mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimden başka bir şey değildir. 21- Rabbinizden bir mağfiret, Allah’a ve peygamberlerine iman edenler için hazırlanmış olup eni yer ile göğün eni kadar olan cennet için yarışın. Bu, Allah’ın bir lütfudur ki O, onu dilediğine verir. Allah, büyük lütuf sahibidir. 20. Yüce Allah, dünyanın mahiyetini, gerçek durumunu, onun nihaî halini ve dünya ehlinin maksatlarını haber vermektedir. Buna göre dünya bir oyun ve oyalanmadır. Bedenler onunla oynar, kalpler onunla oyalanır. Nitekim dünya ehlinin görülen durumu da bunu doğrulamaktadır. Zira onların ömürlerini, kalpleri oyalanma içinde, Allah’ın zikrinden yana da karşılaşacakları vaat ve tehditlerden yana da gafil bir halde geçirdiklerini görüyoruz. Dinleri oyun ve oyalanmak, eğlenmektir. Halbuki uyanık olup âhiret için çalışanlar böyle değildir. Çünkü onların kalpleri, Allah’ın zikri, marifeti ve muhabbeti ile ma’murdur. Vakitleri kendilerini Allah’a yakınlaştıran, gerek yakın çevrelerine, gerekse başkalarına sağladıkları faydalı amellerle dolup taşmaktadır. "ve süstür” buyruğu ise şu demektir: Elbiselerde, yiyeceklerde, içeceklerde, bineklerde, evlerde, köşklerde, makam ve mevkilerde ve başka hususlarda bir süslenme, süs düşkünlüğüdür. "Aranızda karşılıklı övünme” Dünya ehlinden olan herkes, diğerine karşı övünür. Dünyevî hususlarda kendisinin öne geçmesini, dünyevî hallerde kendisinin ünlü olmasını ister. "mallarda ve evlatta çokluk yarışına girmeden ibarettir.” Herkes mal ve evlat bakımından başkalarından daha çok olsun ister. Nitekim dünyayı sevenler, dünyaya meylederek onunla rahatlayanların durumu da bunu tasdik etmektedir. Dünyayı ve onun gerçek mahiyetini bilen, orayı bir geçit olarak kabul edip kalınacak bir yer olarak değerlendirmeyen, kendisini Allah’a yakınlaştıran hususlarda yarışan, Allah’ın lütuf ve ihsan yurduna ulaştırıcı yolları izleyenler ise böyle değildir. Bunlar, mal ve evlat çokluğu ile kendilerine karşı övünen kimseleri görecek olurlarsa onlarla salih amel ile yarışmaya koyulurlar. Daha sonra Yüce Allah, dünyayı bir misal ile anlatmaktadır: Dünya, yeryüzüne yağan bir yağmur gibidir. Bu yağmur, insan ve davarların yediği yeryüzü bitkilerine karışır. Nihâyet yeryüzü türlü bitkilerden oluşan zinetini takınıp süslenince gözlerini ve bütün gayretlerini dünyaya hasreden çiftçiler, onun bitirdiklerinden hoşlanır. Derken Allah’ın orayı telef eden emri gelir. Orası gürleştikten sonra hemen kuruyuverir, eski haline döner. Sanki orada yeşil namına bir şey bitmemiş, daha önceden güzel bir manzarası hiç görülmemiş gibi olur. İşte dünya da böyledir. Dünyaya meyleden kişi, orayı göz alıcı ve çekici görür. Oradan ne istemişse ele geçirip hangi işe yönelmişse kapılarının önünde açıldığını gördüğü bir sırada aniden kader, bir musibetle dünyalığına çarpar ve onu elinden alır götürür. Onun üzerindeki hakimiyetini sona erdirir. Yahut da o, dünyalığını bırakır gider, oradan elleri bomboş ve kefen dışında hiçbir şey almaksızın çeker gider. Bütün arzusu ve hedefi dünya olan, çalışıp çabalaması sırf onun için olan kimseye yazıklar olsun! Âhiret için yapılan amellere gelince işte asıl fayda sağlayacak olan odur. Sahibinin lehine ahiret için saklanan onlardır ki o ameller ebediyen kul ile birlikte bulunacaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Âhirette hem şiddetli bir azap vardır hem de Allah’tan bir mağfiret ve rıza vardır.” Yani âhiretin halleri bu ikisinden birisidir. Ya cehennem ateşinde son derece çetin bir azap olacaktır. Oranın zincirlerine, prangalarına vurulacak, dehşetli halleri ile karşı karşıya kalınacaktır. Ki bunlar, dünyanın ötesinde gayesi bulunmayan, nihaî hedefi dünyayı aşmayan, bu sebepten Allah’a isyanı gerektiren işleri yapma cesaretini bulan, Allah’ın âyetlerini yalanlayarak nimetlerine nankörlük eden kimseler içindir. Ya da Allah tarafından günahların bağışlanması, cezaların ortadan kaldırılması ve Allah’tan bir rıza vardır. Bu rızaya nail olan kimseyi Allah, razı oluşunun yurdu olan cennetine koyacaktır. Bunlar da dünyayı gerçek mahiyeti ile bilip âhiret için de gereği gibi çalışanlar içindir. İşte bütün bunlar, dünyaya gereğinden fazla rağbet etmemeye, asıl âhirete rağbet edip yönelmeye davet eden hususlardandır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Dünya hayatı aldatıcı bir geçimden başka bir şey değildir.” Yani o, ancak kendisi ile yararlanılan, ihtiyaçların görüldüğü geçici bir şeydir. Çok aldatıcı şeytanın Allah ile kendilerini aldattığı kıt akıllı kimselerin dışında kimse ona aldanmaz ve ona huzurlu bir kalp ile meyletmez. 21. Yüce Allah, mağfiretine, rızasına ve cennetine ulaşmak için yarışa koyulmayı emretmektedir. Bu da mağfirete sebep olan samimi tevbeyle, fayda sağlayan istiğfarla, günahlardan ve günaha düşme ihtimallerinden uzak kalmak için gayret etmekle, salih ameller işleyerek Allah’ı razı edecek şeylere sürekli olarak bağlı kalmakla, hem Allah’a ibadette hem de insanlara faydalı olunacak bütün alanlarda ihsan sahibi olmakla ve bu suretle Allah’ın rızası için yarışmakla olur. Yüce Allah, böyle bir yarışa girmeyi gerektiren hususları da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah’a ve peygamberlerine iman edenler için hazırlanmış olup eni yer ile göğün eni kadar olan cennet için...” Allah’a ve Rasûlü’ne iman etmenin kapsamına dinin usulü (itikada dair hükümleri) de füruu (amelî hükümleri) de girmektedir. “Bu, Allah’ın bir lütfudur ki O, onu dilediğine verir.” Yani bizim size bu açıkladığımız cennete ulaştıran yollar ile cehenneme götüren yollara dair zikrettiklerimiz, Allah’ın pek büyük mükâfatı ve pek güzel sevabı ile ilgili açıklamalarımız, Allah’ın kulları üzerindeki en büyük lütuf ve ihsanlarındandır. "Allah büyük lütuf sahibidir.” Hiç kimse bundan dolayı O’na hakkıyla övgüde bulunamaz. O, kendi zatını övdüğü gibidir. Mahlukatından kim olursa olsun O’nu nasıl övmüş ise O, bütün bu övgülerin çok daha üstündedir.

Hadid 57:22

22- Gerek yeryüzünde gerekse de nefislerinizde meydana gelen (üzücü ya da sevindirici) her bir şey, biz onu yaratmadan önce mutlaka bir kitapda (yazılı)dır. Şüphesiz bu, Allah’a çok kolaydır. 23- Bu, elinizden kaçırdığınıza üzülmeyesiniz ve Allah'ın size verdiğine de şımarmayasınız diyedir. Zira Allah, kendini beğenmiş, böbürlenen hiçbir kimseyi sevmez. 24- Onlar, cimrilik eden ve insanlara da cimriliği emreden kimselerdir. Kim yüz çevirirse (bilsin ki) Allah'ın hiçbir şeye/kimseye ihtiyacı yoktur ve O, her türlü hamde layık olandır. 22. Yüce Allah, kaza ve kaderinin her bir şeyi kapsayacek kadar geniş olduğunu haber vermek üzere şöyle buyurmaktadır:“Gerek yeryüzünde gerekse de nefislerinizde meydana gelen (üzücü ya da sevindirici) her bir şey…” Bu buyruk, mahlukata isabet eden hayır ve şer türünden her bir hususu bütünü ile kapsamaktadır. Hepsi de küçüğü ile büyüğü ile Levh-i Mahfuz’da yazılmıştır. Bu, akılların kuşatamayacığı kadar büyük bir husustur. Hatta olgun akıl sahiplerinin akılları ondna dolayı hayret ve dehşete düşer. Ama bu, Allah için pek kolaydır. 23. Yüce Allah’ın bu gerçeği kullarına haber vermesi, bu ilkenin onlar tarafından çok iyi bir şekilde bilinmesi ve başlarına gelen hayır ve şer türünden her bir şeyi bu temel üzerine oturtmaları içindir. Böylelikle nefislerinin istediği ve azru duydukları herhangi bir şeyi ellerinden kaçırdıklarında üzülmezler. Çünkü onlar, bunun bu şekilde Levh-i Mahfuz’da yazılı olduğunu bilirler. Orada yazılanın gerçekleşmesi ise kaçınılmaz bir şeydir. Onu önlemenin hiçbir yolu yoktur. Allah’ın kendilerine verdiğinden dolayı da şımarıp ve azmazlar. Çünkü o şeyi kendi güç ve imkânları ile elde etmediklerini, ona ancak Allah’ın lütuf ve ihsanı ile sahip olduklarını bilirler. Bu yüzden bu nimetleri kendilerine verene ve musibetleri kendilerinden uzaklaştırana şükretmeye gayret ederler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Zira Allah, kendini beğenmiş, böbürlenen hiçbir kimseyi sevmez.” Yani Yüce Allah kaba, kendisini beğenmiş, Allah’ın nimetleri dolayısı ile şımarıp o nimetleri kendisine nispet eden, bu nimetlerle azgınlaşıp Allah’ın yolundan uzaklaşan hiçbir kimseyi sevmez. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Sonra biz ona tarafımızdan bir nimet lütfedersek: Bu bana ancak sahip olduğum bir bilgiden dolayı verilmiştir, der. Bilakis o, bir imtihandır.”(ez-Zümer, 39/49) 24. “Onlar, cimrilik eden ve insanlara da cimriliği emreden kimselerdir.” Yani onlar, her birisi kötülük olarak tek başına yeterli olan ve her ikisi de yerilmiş iki sıfatı bir arada toplamış kimselerdir. Biri farz olan hakları engellemek demek olan cimriliktir. Diğeri de bunu insanlara emretmeleridir. Kendi cimrilikleri ile yetinmeyerek insanlara da cimriliği emrederler ve bu kötü huya söz ve davranışları ile teşvik ederler. Bu, Rablerine itaatten yüz çevirmelerinin ve O’na arka dönmelerinin bir neticesidir. Ancak “Kim” Allah’a itaat etmekten “yüz çevirirse” kendisinden başkasına zarar vermez. Onun Allah’a asla hiçbir zararı dokunmaz. "Allah'ın hiçbir şeye/kimseye ihtiyacı yoktur.” İhtiyacı olmaması, zatının bir gereğidir. Göklerin ve yerin mülkü yalnız O’nundur. Kullarına ihtiyaçları kadar veren de onları zengin kılan da O’dur. “O, her türlü hamde layık olandır.” Her güzel isim, her kâmil sıfat, her güzel ilim yalnız O’nundur ve bundan dolayı hamdedilmeye, övülmeye ve ta’zim olunmaya lâyıktır.

Hadid 57:23

22- Gerek yeryüzünde gerekse de nefislerinizde meydana gelen (üzücü ya da sevindirici) her bir şey, biz onu yaratmadan önce mutlaka bir kitapda (yazılı)dır. Şüphesiz bu, Allah’a çok kolaydır. 23- Bu, elinizden kaçırdığınıza üzülmeyesiniz ve Allah'ın size verdiğine de şımarmayasınız diyedir. Zira Allah, kendini beğenmiş, böbürlenen hiçbir kimseyi sevmez. 24- Onlar, cimrilik eden ve insanlara da cimriliği emreden kimselerdir. Kim yüz çevirirse (bilsin ki) Allah'ın hiçbir şeye/kimseye ihtiyacı yoktur ve O, her türlü hamde layık olandır. 22. Yüce Allah, kaza ve kaderinin her bir şeyi kapsayacek kadar geniş olduğunu haber vermek üzere şöyle buyurmaktadır:“Gerek yeryüzünde gerekse de nefislerinizde meydana gelen (üzücü ya da sevindirici) her bir şey…” Bu buyruk, mahlukata isabet eden hayır ve şer türünden her bir hususu bütünü ile kapsamaktadır. Hepsi de küçüğü ile büyüğü ile Levh-i Mahfuz’da yazılmıştır. Bu, akılların kuşatamayacığı kadar büyük bir husustur. Hatta olgun akıl sahiplerinin akılları ondna dolayı hayret ve dehşete düşer. Ama bu, Allah için pek kolaydır. 23. Yüce Allah’ın bu gerçeği kullarına haber vermesi, bu ilkenin onlar tarafından çok iyi bir şekilde bilinmesi ve başlarına gelen hayır ve şer türünden her bir şeyi bu temel üzerine oturtmaları içindir. Böylelikle nefislerinin istediği ve azru duydukları herhangi bir şeyi ellerinden kaçırdıklarında üzülmezler. Çünkü onlar, bunun bu şekilde Levh-i Mahfuz’da yazılı olduğunu bilirler. Orada yazılanın gerçekleşmesi ise kaçınılmaz bir şeydir. Onu önlemenin hiçbir yolu yoktur. Allah’ın kendilerine verdiğinden dolayı da şımarıp ve azmazlar. Çünkü o şeyi kendi güç ve imkânları ile elde etmediklerini, ona ancak Allah’ın lütuf ve ihsanı ile sahip olduklarını bilirler. Bu yüzden bu nimetleri kendilerine verene ve musibetleri kendilerinden uzaklaştırana şükretmeye gayret ederler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Zira Allah, kendini beğenmiş, böbürlenen hiçbir kimseyi sevmez.” Yani Yüce Allah kaba, kendisini beğenmiş, Allah’ın nimetleri dolayısı ile şımarıp o nimetleri kendisine nispet eden, bu nimetlerle azgınlaşıp Allah’ın yolundan uzaklaşan hiçbir kimseyi sevmez. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Sonra biz ona tarafımızdan bir nimet lütfedersek: Bu bana ancak sahip olduğum bir bilgiden dolayı verilmiştir, der. Bilakis o, bir imtihandır.”(ez-Zümer, 39/49) 24. “Onlar, cimrilik eden ve insanlara da cimriliği emreden kimselerdir.” Yani onlar, her birisi kötülük olarak tek başına yeterli olan ve her ikisi de yerilmiş iki sıfatı bir arada toplamış kimselerdir. Biri farz olan hakları engellemek demek olan cimriliktir. Diğeri de bunu insanlara emretmeleridir. Kendi cimrilikleri ile yetinmeyerek insanlara da cimriliği emrederler ve bu kötü huya söz ve davranışları ile teşvik ederler. Bu, Rablerine itaatten yüz çevirmelerinin ve O’na arka dönmelerinin bir neticesidir. Ancak “Kim” Allah’a itaat etmekten “yüz çevirirse” kendisinden başkasına zarar vermez. Onun Allah’a asla hiçbir zararı dokunmaz. "Allah'ın hiçbir şeye/kimseye ihtiyacı yoktur.” İhtiyacı olmaması, zatının bir gereğidir. Göklerin ve yerin mülkü yalnız O’nundur. Kullarına ihtiyaçları kadar veren de onları zengin kılan da O’dur. “O, her türlü hamde layık olandır.” Her güzel isim, her kâmil sıfat, her güzel ilim yalnız O’nundur ve bundan dolayı hamdedilmeye, övülmeye ve ta’zim olunmaya lâyıktır.

Hadid 57:24

22- Gerek yeryüzünde gerekse de nefislerinizde meydana gelen (üzücü ya da sevindirici) her bir şey, biz onu yaratmadan önce mutlaka bir kitapda (yazılı)dır. Şüphesiz bu, Allah’a çok kolaydır. 23- Bu, elinizden kaçırdığınıza üzülmeyesiniz ve Allah'ın size verdiğine de şımarmayasınız diyedir. Zira Allah, kendini beğenmiş, böbürlenen hiçbir kimseyi sevmez. 24- Onlar, cimrilik eden ve insanlara da cimriliği emreden kimselerdir. Kim yüz çevirirse (bilsin ki) Allah'ın hiçbir şeye/kimseye ihtiyacı yoktur ve O, her türlü hamde layık olandır. 22. Yüce Allah, kaza ve kaderinin her bir şeyi kapsayacek kadar geniş olduğunu haber vermek üzere şöyle buyurmaktadır:“Gerek yeryüzünde gerekse de nefislerinizde meydana gelen (üzücü ya da sevindirici) her bir şey…” Bu buyruk, mahlukata isabet eden hayır ve şer türünden her bir hususu bütünü ile kapsamaktadır. Hepsi de küçüğü ile büyüğü ile Levh-i Mahfuz’da yazılmıştır. Bu, akılların kuşatamayacığı kadar büyük bir husustur. Hatta olgun akıl sahiplerinin akılları ondna dolayı hayret ve dehşete düşer. Ama bu, Allah için pek kolaydır. 23. Yüce Allah’ın bu gerçeği kullarına haber vermesi, bu ilkenin onlar tarafından çok iyi bir şekilde bilinmesi ve başlarına gelen hayır ve şer türünden her bir şeyi bu temel üzerine oturtmaları içindir. Böylelikle nefislerinin istediği ve azru duydukları herhangi bir şeyi ellerinden kaçırdıklarında üzülmezler. Çünkü onlar, bunun bu şekilde Levh-i Mahfuz’da yazılı olduğunu bilirler. Orada yazılanın gerçekleşmesi ise kaçınılmaz bir şeydir. Onu önlemenin hiçbir yolu yoktur. Allah’ın kendilerine verdiğinden dolayı da şımarıp ve azmazlar. Çünkü o şeyi kendi güç ve imkânları ile elde etmediklerini, ona ancak Allah’ın lütuf ve ihsanı ile sahip olduklarını bilirler. Bu yüzden bu nimetleri kendilerine verene ve musibetleri kendilerinden uzaklaştırana şükretmeye gayret ederler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Zira Allah, kendini beğenmiş, böbürlenen hiçbir kimseyi sevmez.” Yani Yüce Allah kaba, kendisini beğenmiş, Allah’ın nimetleri dolayısı ile şımarıp o nimetleri kendisine nispet eden, bu nimetlerle azgınlaşıp Allah’ın yolundan uzaklaşan hiçbir kimseyi sevmez. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Sonra biz ona tarafımızdan bir nimet lütfedersek: Bu bana ancak sahip olduğum bir bilgiden dolayı verilmiştir, der. Bilakis o, bir imtihandır.”(ez-Zümer, 39/49) 24. “Onlar, cimrilik eden ve insanlara da cimriliği emreden kimselerdir.” Yani onlar, her birisi kötülük olarak tek başına yeterli olan ve her ikisi de yerilmiş iki sıfatı bir arada toplamış kimselerdir. Biri farz olan hakları engellemek demek olan cimriliktir. Diğeri de bunu insanlara emretmeleridir. Kendi cimrilikleri ile yetinmeyerek insanlara da cimriliği emrederler ve bu kötü huya söz ve davranışları ile teşvik ederler. Bu, Rablerine itaatten yüz çevirmelerinin ve O’na arka dönmelerinin bir neticesidir. Ancak “Kim” Allah’a itaat etmekten “yüz çevirirse” kendisinden başkasına zarar vermez. Onun Allah’a asla hiçbir zararı dokunmaz. "Allah'ın hiçbir şeye/kimseye ihtiyacı yoktur.” İhtiyacı olmaması, zatının bir gereğidir. Göklerin ve yerin mülkü yalnız O’nundur. Kullarına ihtiyaçları kadar veren de onları zengin kılan da O’dur. “O, her türlü hamde layık olandır.” Her güzel isim, her kâmil sıfat, her güzel ilim yalnız O’nundur ve bundan dolayı hamdedilmeye, övülmeye ve ta’zim olunmaya lâyıktır.

Hadid 57:25

25- Andolsun biz, peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik ve onlarla birlikte insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye Kitab’ı ve mîzânı indirdik. Ayrıca kendisinde hem çetin bir güç hem de insanlar için birtakım faydalar bulunan demiri de indirdik. Bunlar, Allah hem kendisine/dinine hem de peygamberlerine gıyaben kimin yardım ettiğini ortaya çıkarsın diyedir. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, Azîzdir. 26- Andolsun biz, Nûh’u ve İbrahim’i peygamber olarak gönderdik. Peygamberliği ve Kitabı da onların soyundan gelenlere verdik. Onlardan kimisi hidâyet bulmuştur, ama birçoğu fâsıktır. 27- Sonra onların izleri üzere rasûllerimizi peşpeşe gönderdik. Meryem oğlu İsa’yı da peşlerinden gönderdik ve ona İncil’i verdik. Ona uyanların kalplerine de şefkat ve merhamet koyduk. Kendiliklerinden uydurdukları ruhbanlığa gelince Biz, onu onlara farz kılmadık. Ancak Allah’ın rızasını kazanmak için kendileri uydurdular. Ama ona da hakkıyla riayet etmediler. Biz, onlardan iman edenlere mükafatlarını verdik. Ama onların çoğu fâsıktır. 25. “Andolsun biz, peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik.” Bunlar, getirdiklerinin doğruluğuna ve gerçekliğine delil olan kanıt, şahit ve kesin alâmetlerdir. "Onlarla birlikte insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye Kitab’ı ve mîzânı indirdik.” Kitap, cins/tür ismi olup Allah’ın insanları hidâyete iletmek, dinlerinde ve dünyalarında kendilerine faydalı olacak hususları onlara göstermek için indirmiş olduğu tüm kitapları kapsar. “Mîzân” ise söz ve davranışlardaki adalettir. Peygamberlerin getirdikleri dinin tümü; emirleri, yasakları, insanlarla ilişkileri, suç yönelik cezaları, kısası, hadleri, miras hükümleri ve bunun dışındaki tüm hususları tamamiyle adalettir. İşte bundan dolayı “insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye” buyrulmuştur. Bu da Allah’ın dinini yerine getirerek ve insanların tespiti imkânsız olan bütün maslahatlarını yerine getirerek olur. Bu da bütün peygamberlerin şeriatin temeli üzerinde ittifak ettiklerine delildir. Bu temel ise adaleti uygulamaktır. Zamana ve durumlara göre adaletin uygulanış şekilleri arasında farklılık görülse bile bu böyledir. "Ayrıca kendisinde hem çetin bir güç, hem de insanlar için birtakım faydalar bulunan demiri de indirdik.” Silâh, zırh ve buna benzer çeşitli savaş aletleri “çetin bir güç” için örnektir. Demirin çeşitli sanayi ve mesleklerde, kap-kacaklarda, tarım aletlerinde çeşitli faydaları da görülmektedir. Hatta demire gerek duyulmayan şeyler pek azdır. “Bunlar, Allah hem kendisine/dinine hem de peygamberlerine gıyaben kimin yardım ettiğini ortaya çıkarsın diyedir.” Yani Yüce Allah indirmiş olduğu Kitap ve demir sebebi ile imtihan pazarını kursun, böylelikle gayb halinde dinine ve peygamberlerine kimin yardım edeceği ortaya çıksın. Gayb halinden kasıt, imanın fayda vermeyeceği şehâdet/görme halinden önce iman etmektir. Çünkü gözle gördükten sonra yapılan iman zaruri ve mecburidir. (Çaresiz kalmanın bir sonucudur). "Şüphesiz Allah çok güçlüdür, Azîzdir.” Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz, hiçbir şey O’ndan kaçıp kurtulumaz. Kendisinden pek güçlü aletlerin yapıldığı demiri indirmesi, O’nun gücünün ve izzetinin bir tecellisidir. Kullarından intikam almaya kadir olması da O’nun gücünün ve izzetinin tecellisidir. Ama O, dostlarını düşmanları ile sınar. Ta ki gıyaben kendisine/dinine kimin yardım ettiğini ortaya çıkarsın. Yüce Allah’ın burada Kitab’ı ve demiri bir arada zikretmesi, Yüce Allah’ın dinine bu iki yolla yardım etmesi ve kelimesini onlarla yüceltmesi dolayısıyladır. O, dinini kesin delil ve belgeleri ihtiva eden Kitap ile ve Allah’ın izni ile zafere kavuşturan kılıçla yüceltir. Her ikisinin de gereği gibi işlemeleri ise adalet sayesindedir. İşte bunlar, Yüce Allah’ın hikmetine, kemâline, peygamberleri vasıtası ile göndermiş olduğu şeriatinin mükemmelliğine delildir. 26. Allah, genel olarak bütün peygamberlerin nübüvvetini söz konusu ettikten sonra onların arasında özel yeri olan iki üstün peygamber olan Nûh ile İbrahim’i söz konusu etmektedir. Allah, peygamberliği ve kitabı onların soyundan gelenler arasında devam ettirmiştir. Yani önceki ve sonraki bütün peygamberler hep Nûh ve İbrahim’in -ikisine de selâm olsun- soyundan gelmişlerdir. Bütün kitaplar da aynı şekilde bu iki değerli peygamberin soyundan gelenlere inmiştir. "Onlardan” kendilerine peygamber gönderdiğimiz kimselerden “kimisi” onların davetleri ile “hidâyet bulmuştur.” Onların emirlerine uymuş, onların gösterdikleri doğru yolu takip etmişti. “Ama birçoğu fâsıktır.” Allah’a ve rasûllerine itaatin sınırlarının dışına çıkmışlardı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen ne kadar arzu etsen de insanların çoğu iman etmez.”(Yusuf, 12/103) 27. “Sonra onların izleri üzere rasûllerimizi peşpeşe gönderdik. Meryem oğlu İsa’yı da peşlerinden gönderdik.” Özellikle İsa aleyhisselam’ın söz konusu edilmesi, bu ifadelerin özellikle İsa aleyhisselam’a mensup olduklarını iddia eden hristiyanlara dair olmasından dolayıdır. "Ve ona” Yüce Allah’ın üstün kitaplarından birisi olan “İncil’i verdik.”“Ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet koyduk.” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun insanlar arasında iman edenlere düşmanlıkta en şiddetli olanların yahudiler ve müşrikler olduğunu göreceksin. İman edenlere sevgi (beslemeleri) bakımından en yakınlarının da: Biz hristiyanlarız, diyenleri göreceksin. Bu, aralarında keşişlerin, rahiplerin olmasından ve onların büyüklük taslamamalarındandır.”(el-Maide, 5/82) Bundan dolayı hristiyanlar İsa aleyhisselam’ın şeriati üzere oldukları zamanda başkalarından daha yumuşak kalpli kimseler idiler. "Kendiliklerinden uydurdukları ruhbanlığa gelince...” Ruhbanlık, bir tür ibadettir. Bunu kendiliklerinden ibadet diye ortaya attılar, onu kendilerine vazife bilip birtakım sorumluluklarla kendilerini yükümlü tuttular. “Biz onu onlara farz kılmadık.” Allah, bunu onlara farz kılmamıştı. Bunu kendilerine şart koşan kendileri oldu. Bundan maksatları da Allah’ın rızasını elde etmekti. "Ama” bununla birlikte “ona da hakkıyla riâyet etmediler.” Ne onun gereğini yerine getirdiler, ne de haklarını eda ettiler. Böylece iki bakımdan yanlış yaptılar: Bir, kendiliklerinden böyle bir ibadet uydurdukları için, diğeri de kendilerine farz kıldıkları işi gereği gibi yerine getirmedikleri için. İşte onların çoğunlukla görülen durum budur. Bununla birlikte aralarından Allah’ın emri üzere dosdoğru yürüyenler de vardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlardan iman edenlere ise mükafatlarını verdik.” Yani İsa aleyhisselam’a iman etmeleri ile birlikte Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e de iman edenlerin hepsine Allah imanına uygun mükâfatlar vermiştir. “Ama onların çoğu fâsıktır.”

Hadid 57:26

25- Andolsun biz, peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik ve onlarla birlikte insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye Kitab’ı ve mîzânı indirdik. Ayrıca kendisinde hem çetin bir güç hem de insanlar için birtakım faydalar bulunan demiri de indirdik. Bunlar, Allah hem kendisine/dinine hem de peygamberlerine gıyaben kimin yardım ettiğini ortaya çıkarsın diyedir. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, Azîzdir. 26- Andolsun biz, Nûh’u ve İbrahim’i peygamber olarak gönderdik. Peygamberliği ve Kitabı da onların soyundan gelenlere verdik. Onlardan kimisi hidâyet bulmuştur, ama birçoğu fâsıktır. 27- Sonra onların izleri üzere rasûllerimizi peşpeşe gönderdik. Meryem oğlu İsa’yı da peşlerinden gönderdik ve ona İncil’i verdik. Ona uyanların kalplerine de şefkat ve merhamet koyduk. Kendiliklerinden uydurdukları ruhbanlığa gelince Biz, onu onlara farz kılmadık. Ancak Allah’ın rızasını kazanmak için kendileri uydurdular. Ama ona da hakkıyla riayet etmediler. Biz, onlardan iman edenlere mükafatlarını verdik. Ama onların çoğu fâsıktır. 25. “Andolsun biz, peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik.” Bunlar, getirdiklerinin doğruluğuna ve gerçekliğine delil olan kanıt, şahit ve kesin alâmetlerdir. "Onlarla birlikte insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye Kitab’ı ve mîzânı indirdik.” Kitap, cins/tür ismi olup Allah’ın insanları hidâyete iletmek, dinlerinde ve dünyalarında kendilerine faydalı olacak hususları onlara göstermek için indirmiş olduğu tüm kitapları kapsar. “Mîzân” ise söz ve davranışlardaki adalettir. Peygamberlerin getirdikleri dinin tümü; emirleri, yasakları, insanlarla ilişkileri, suç yönelik cezaları, kısası, hadleri, miras hükümleri ve bunun dışındaki tüm hususları tamamiyle adalettir. İşte bundan dolayı “insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye” buyrulmuştur. Bu da Allah’ın dinini yerine getirerek ve insanların tespiti imkânsız olan bütün maslahatlarını yerine getirerek olur. Bu da bütün peygamberlerin şeriatin temeli üzerinde ittifak ettiklerine delildir. Bu temel ise adaleti uygulamaktır. Zamana ve durumlara göre adaletin uygulanış şekilleri arasında farklılık görülse bile bu böyledir. "Ayrıca kendisinde hem çetin bir güç, hem de insanlar için birtakım faydalar bulunan demiri de indirdik.” Silâh, zırh ve buna benzer çeşitli savaş aletleri “çetin bir güç” için örnektir. Demirin çeşitli sanayi ve mesleklerde, kap-kacaklarda, tarım aletlerinde çeşitli faydaları da görülmektedir. Hatta demire gerek duyulmayan şeyler pek azdır. “Bunlar, Allah hem kendisine/dinine hem de peygamberlerine gıyaben kimin yardım ettiğini ortaya çıkarsın diyedir.” Yani Yüce Allah indirmiş olduğu Kitap ve demir sebebi ile imtihan pazarını kursun, böylelikle gayb halinde dinine ve peygamberlerine kimin yardım edeceği ortaya çıksın. Gayb halinden kasıt, imanın fayda vermeyeceği şehâdet/görme halinden önce iman etmektir. Çünkü gözle gördükten sonra yapılan iman zaruri ve mecburidir. (Çaresiz kalmanın bir sonucudur). "Şüphesiz Allah çok güçlüdür, Azîzdir.” Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz, hiçbir şey O’ndan kaçıp kurtulumaz. Kendisinden pek güçlü aletlerin yapıldığı demiri indirmesi, O’nun gücünün ve izzetinin bir tecellisidir. Kullarından intikam almaya kadir olması da O’nun gücünün ve izzetinin tecellisidir. Ama O, dostlarını düşmanları ile sınar. Ta ki gıyaben kendisine/dinine kimin yardım ettiğini ortaya çıkarsın. Yüce Allah’ın burada Kitab’ı ve demiri bir arada zikretmesi, Yüce Allah’ın dinine bu iki yolla yardım etmesi ve kelimesini onlarla yüceltmesi dolayısıyladır. O, dinini kesin delil ve belgeleri ihtiva eden Kitap ile ve Allah’ın izni ile zafere kavuşturan kılıçla yüceltir. Her ikisinin de gereği gibi işlemeleri ise adalet sayesindedir. İşte bunlar, Yüce Allah’ın hikmetine, kemâline, peygamberleri vasıtası ile göndermiş olduğu şeriatinin mükemmelliğine delildir. 26. Allah, genel olarak bütün peygamberlerin nübüvvetini söz konusu ettikten sonra onların arasında özel yeri olan iki üstün peygamber olan Nûh ile İbrahim’i söz konusu etmektedir. Allah, peygamberliği ve kitabı onların soyundan gelenler arasında devam ettirmiştir. Yani önceki ve sonraki bütün peygamberler hep Nûh ve İbrahim’in -ikisine de selâm olsun- soyundan gelmişlerdir. Bütün kitaplar da aynı şekilde bu iki değerli peygamberin soyundan gelenlere inmiştir. "Onlardan” kendilerine peygamber gönderdiğimiz kimselerden “kimisi” onların davetleri ile “hidâyet bulmuştur.” Onların emirlerine uymuş, onların gösterdikleri doğru yolu takip etmişti. “Ama birçoğu fâsıktır.” Allah’a ve rasûllerine itaatin sınırlarının dışına çıkmışlardı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen ne kadar arzu etsen de insanların çoğu iman etmez.”(Yusuf, 12/103) 27. “Sonra onların izleri üzere rasûllerimizi peşpeşe gönderdik. Meryem oğlu İsa’yı da peşlerinden gönderdik.” Özellikle İsa aleyhisselam’ın söz konusu edilmesi, bu ifadelerin özellikle İsa aleyhisselam’a mensup olduklarını iddia eden hristiyanlara dair olmasından dolayıdır. "Ve ona” Yüce Allah’ın üstün kitaplarından birisi olan “İncil’i verdik.”“Ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet koyduk.” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun insanlar arasında iman edenlere düşmanlıkta en şiddetli olanların yahudiler ve müşrikler olduğunu göreceksin. İman edenlere sevgi (beslemeleri) bakımından en yakınlarının da: Biz hristiyanlarız, diyenleri göreceksin. Bu, aralarında keşişlerin, rahiplerin olmasından ve onların büyüklük taslamamalarındandır.”(el-Maide, 5/82) Bundan dolayı hristiyanlar İsa aleyhisselam’ın şeriati üzere oldukları zamanda başkalarından daha yumuşak kalpli kimseler idiler. "Kendiliklerinden uydurdukları ruhbanlığa gelince...” Ruhbanlık, bir tür ibadettir. Bunu kendiliklerinden ibadet diye ortaya attılar, onu kendilerine vazife bilip birtakım sorumluluklarla kendilerini yükümlü tuttular. “Biz onu onlara farz kılmadık.” Allah, bunu onlara farz kılmamıştı. Bunu kendilerine şart koşan kendileri oldu. Bundan maksatları da Allah’ın rızasını elde etmekti. "Ama” bununla birlikte “ona da hakkıyla riâyet etmediler.” Ne onun gereğini yerine getirdiler, ne de haklarını eda ettiler. Böylece iki bakımdan yanlış yaptılar: Bir, kendiliklerinden böyle bir ibadet uydurdukları için, diğeri de kendilerine farz kıldıkları işi gereği gibi yerine getirmedikleri için. İşte onların çoğunlukla görülen durum budur. Bununla birlikte aralarından Allah’ın emri üzere dosdoğru yürüyenler de vardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlardan iman edenlere ise mükafatlarını verdik.” Yani İsa aleyhisselam’a iman etmeleri ile birlikte Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e de iman edenlerin hepsine Allah imanına uygun mükâfatlar vermiştir. “Ama onların çoğu fâsıktır.”

Hadid 57:27

25- Andolsun biz, peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik ve onlarla birlikte insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye Kitab’ı ve mîzânı indirdik. Ayrıca kendisinde hem çetin bir güç hem de insanlar için birtakım faydalar bulunan demiri de indirdik. Bunlar, Allah hem kendisine/dinine hem de peygamberlerine gıyaben kimin yardım ettiğini ortaya çıkarsın diyedir. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, Azîzdir. 26- Andolsun biz, Nûh’u ve İbrahim’i peygamber olarak gönderdik. Peygamberliği ve Kitabı da onların soyundan gelenlere verdik. Onlardan kimisi hidâyet bulmuştur, ama birçoğu fâsıktır. 27- Sonra onların izleri üzere rasûllerimizi peşpeşe gönderdik. Meryem oğlu İsa’yı da peşlerinden gönderdik ve ona İncil’i verdik. Ona uyanların kalplerine de şefkat ve merhamet koyduk. Kendiliklerinden uydurdukları ruhbanlığa gelince Biz, onu onlara farz kılmadık. Ancak Allah’ın rızasını kazanmak için kendileri uydurdular. Ama ona da hakkıyla riayet etmediler. Biz, onlardan iman edenlere mükafatlarını verdik. Ama onların çoğu fâsıktır. 25. “Andolsun biz, peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik.” Bunlar, getirdiklerinin doğruluğuna ve gerçekliğine delil olan kanıt, şahit ve kesin alâmetlerdir. "Onlarla birlikte insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye Kitab’ı ve mîzânı indirdik.” Kitap, cins/tür ismi olup Allah’ın insanları hidâyete iletmek, dinlerinde ve dünyalarında kendilerine faydalı olacak hususları onlara göstermek için indirmiş olduğu tüm kitapları kapsar. “Mîzân” ise söz ve davranışlardaki adalettir. Peygamberlerin getirdikleri dinin tümü; emirleri, yasakları, insanlarla ilişkileri, suç yönelik cezaları, kısası, hadleri, miras hükümleri ve bunun dışındaki tüm hususları tamamiyle adalettir. İşte bundan dolayı “insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye” buyrulmuştur. Bu da Allah’ın dinini yerine getirerek ve insanların tespiti imkânsız olan bütün maslahatlarını yerine getirerek olur. Bu da bütün peygamberlerin şeriatin temeli üzerinde ittifak ettiklerine delildir. Bu temel ise adaleti uygulamaktır. Zamana ve durumlara göre adaletin uygulanış şekilleri arasında farklılık görülse bile bu böyledir. "Ayrıca kendisinde hem çetin bir güç, hem de insanlar için birtakım faydalar bulunan demiri de indirdik.” Silâh, zırh ve buna benzer çeşitli savaş aletleri “çetin bir güç” için örnektir. Demirin çeşitli sanayi ve mesleklerde, kap-kacaklarda, tarım aletlerinde çeşitli faydaları da görülmektedir. Hatta demire gerek duyulmayan şeyler pek azdır. “Bunlar, Allah hem kendisine/dinine hem de peygamberlerine gıyaben kimin yardım ettiğini ortaya çıkarsın diyedir.” Yani Yüce Allah indirmiş olduğu Kitap ve demir sebebi ile imtihan pazarını kursun, böylelikle gayb halinde dinine ve peygamberlerine kimin yardım edeceği ortaya çıksın. Gayb halinden kasıt, imanın fayda vermeyeceği şehâdet/görme halinden önce iman etmektir. Çünkü gözle gördükten sonra yapılan iman zaruri ve mecburidir. (Çaresiz kalmanın bir sonucudur). "Şüphesiz Allah çok güçlüdür, Azîzdir.” Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz, hiçbir şey O’ndan kaçıp kurtulumaz. Kendisinden pek güçlü aletlerin yapıldığı demiri indirmesi, O’nun gücünün ve izzetinin bir tecellisidir. Kullarından intikam almaya kadir olması da O’nun gücünün ve izzetinin tecellisidir. Ama O, dostlarını düşmanları ile sınar. Ta ki gıyaben kendisine/dinine kimin yardım ettiğini ortaya çıkarsın. Yüce Allah’ın burada Kitab’ı ve demiri bir arada zikretmesi, Yüce Allah’ın dinine bu iki yolla yardım etmesi ve kelimesini onlarla yüceltmesi dolayısıyladır. O, dinini kesin delil ve belgeleri ihtiva eden Kitap ile ve Allah’ın izni ile zafere kavuşturan kılıçla yüceltir. Her ikisinin de gereği gibi işlemeleri ise adalet sayesindedir. İşte bunlar, Yüce Allah’ın hikmetine, kemâline, peygamberleri vasıtası ile göndermiş olduğu şeriatinin mükemmelliğine delildir. 26. Allah, genel olarak bütün peygamberlerin nübüvvetini söz konusu ettikten sonra onların arasında özel yeri olan iki üstün peygamber olan Nûh ile İbrahim’i söz konusu etmektedir. Allah, peygamberliği ve kitabı onların soyundan gelenler arasında devam ettirmiştir. Yani önceki ve sonraki bütün peygamberler hep Nûh ve İbrahim’in -ikisine de selâm olsun- soyundan gelmişlerdir. Bütün kitaplar da aynı şekilde bu iki değerli peygamberin soyundan gelenlere inmiştir. "Onlardan” kendilerine peygamber gönderdiğimiz kimselerden “kimisi” onların davetleri ile “hidâyet bulmuştur.” Onların emirlerine uymuş, onların gösterdikleri doğru yolu takip etmişti. “Ama birçoğu fâsıktır.” Allah’a ve rasûllerine itaatin sınırlarının dışına çıkmışlardı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen ne kadar arzu etsen de insanların çoğu iman etmez.”(Yusuf, 12/103) 27. “Sonra onların izleri üzere rasûllerimizi peşpeşe gönderdik. Meryem oğlu İsa’yı da peşlerinden gönderdik.” Özellikle İsa aleyhisselam’ın söz konusu edilmesi, bu ifadelerin özellikle İsa aleyhisselam’a mensup olduklarını iddia eden hristiyanlara dair olmasından dolayıdır. "Ve ona” Yüce Allah’ın üstün kitaplarından birisi olan “İncil’i verdik.”“Ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet koyduk.” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun insanlar arasında iman edenlere düşmanlıkta en şiddetli olanların yahudiler ve müşrikler olduğunu göreceksin. İman edenlere sevgi (beslemeleri) bakımından en yakınlarının da: Biz hristiyanlarız, diyenleri göreceksin. Bu, aralarında keşişlerin, rahiplerin olmasından ve onların büyüklük taslamamalarındandır.”(el-Maide, 5/82) Bundan dolayı hristiyanlar İsa aleyhisselam’ın şeriati üzere oldukları zamanda başkalarından daha yumuşak kalpli kimseler idiler. "Kendiliklerinden uydurdukları ruhbanlığa gelince...” Ruhbanlık, bir tür ibadettir. Bunu kendiliklerinden ibadet diye ortaya attılar, onu kendilerine vazife bilip birtakım sorumluluklarla kendilerini yükümlü tuttular. “Biz onu onlara farz kılmadık.” Allah, bunu onlara farz kılmamıştı. Bunu kendilerine şart koşan kendileri oldu. Bundan maksatları da Allah’ın rızasını elde etmekti. "Ama” bununla birlikte “ona da hakkıyla riâyet etmediler.” Ne onun gereğini yerine getirdiler, ne de haklarını eda ettiler. Böylece iki bakımdan yanlış yaptılar: Bir, kendiliklerinden böyle bir ibadet uydurdukları için, diğeri de kendilerine farz kıldıkları işi gereği gibi yerine getirmedikleri için. İşte onların çoğunlukla görülen durum budur. Bununla birlikte aralarından Allah’ın emri üzere dosdoğru yürüyenler de vardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlardan iman edenlere ise mükafatlarını verdik.” Yani İsa aleyhisselam’a iman etmeleri ile birlikte Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e de iman edenlerin hepsine Allah imanına uygun mükâfatlar vermiştir. “Ama onların çoğu fâsıktır.”

Hadid 57:28

28- Ey iman edenler! Allah’tan korkup sakının ve Rasûlüne iman edin ki size rahmetinden iki kat versin, aydınlığı ile yürüyeceğiniz bir nur bahşetsin ve sizi bağışlasın. Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 29- Böylece Kitap ehli, Allah’ın lütfundan hiçbir şeye sahip olmadıklarını, lütfun Allah’ın elinde olduğunu ve onu dilediğine verdiğini bilsinler. Allah, büyük lütuf sahibidir. 28. Bunun Mûsâ ve İsa’ya -ikisine de selam olsun- iman eden Kitap ehline bir hitap olma ihtimali vardır. Bu hitapla Allah, onlara kendisinden korkup O’na isyanı gerektiren hususları terk etmek sureti ile imanlarının gereğince amel etmelerini emretmekte ve Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e de inanmalarını istemektedir. Eğer böyle yaparlarsa Yüce Allah onlara “rahmetinden iki kat” mükâfat verecektir. Bu paylardan biri önceki peygamberlerine imanlarının diğeri de Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman etmelerinin mükâfatıdır. Bu buyruğun umumi bir emir olma ihtimali de vardır. Bunun kapsamına Kitap ehli de başkaları da girer. Zâhir/açık ve kuvvetli olan görüş de budur. Allah, bu buyruğu ile hepsine imanı ve takvâyı emretmektedir ki, bunun kapsamına zahiri ve batını ile usulü ve furuu ile bütün din girmektedir. Eğer bu büyük emre uyacak olurlarsa Yüce Allah kendilerine “rahmetinden iki pay” verir ki, bunların miktarını ve niteliklerini Yüce Allah’tan başkası bilemez. İmana karşı bir mükâfat, takvâya karşılık bir mükâfat veya emirlere uymaya karşılık bir mükâfat, yasaklardan kaçınmaya karşılık bir mükâfat yahut da iki paydan kasıt, mükâfatın ardı arkasına tekrar tekrar verilmesidir. "Aydınlığı ile yürüyeceğiniz bir nur bahşetsin.” Size bir ilim, bir hidâyet, cahilliğin karanlığında yürüyeceğiniz bir nur versin ve kötülüklerinizi bağışlasın. "Allah büyük lütuf sahibidir.” (el-Hadid, 57/21) Lütfu göklerde ve yerde bulunanları kuşatmış bulunanın, lütfu pek büyük olanın bunca mükâfat vermesi garip kaçmaz. Bir göz kırpacak kadar bir süre kadar yahut bundan daha az bir süre dahi hiçbir mahlûk O’nun lütfundan azade değildir. 29. Yani bizler genel olarak iman eden, Allah’tan korkan ve O’nun Rasûlüne iman eden kimselere olan lütuf ve ihsanımızı şunun için açıkladık: Kitap ehli bilsin ki, kendileri Allah’ın lütfundan hiçbir paya sahip değildirler. Yani kendi hevâlarına ve bozuk akıllarına göre Allah’ın lütfuna sınır koyamazlar. Dolayısı ile:“Yahudi ve hristiyan olandan başkası asla cennete giremez”(el-Bakara, 2/111) diyemezler ve Allah’tan olmadık dileklerde ve esası boş kuruntu olan temennilerde bulunamazlar. Yüce Allah böylelikle Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman eden, Allah’tan korkup sakınan kimselere rahmetinden iki kat bağışlayıp bir nur vereceğini ve onlara mağfirette bulunacağını -Kitap ehline rağmen ve onlar hoşlanmasa da- haber vermektedir. Yine onlar, “lütfun Allah’ın elinde olduğunu, onu” hikmeti gereği lütfundan kime vermesi gerekiyor ise ona “verdiğini bilsinler. Allah” hiçbir şekilde ölçüsü ve miktarı tespit edilemeyecek kadar “büyük lütuf sahibidir.” Hadîd Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd ve nimet yalnız Allah’a mahsustur. ***

Hadid 57:29

28- Ey iman edenler! Allah’tan korkup sakının ve Rasûlüne iman edin ki size rahmetinden iki kat versin, aydınlığı ile yürüyeceğiniz bir nur bahşetsin ve sizi bağışlasın. Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 29- Böylece Kitap ehli, Allah’ın lütfundan hiçbir şeye sahip olmadıklarını, lütfun Allah’ın elinde olduğunu ve onu dilediğine verdiğini bilsinler. Allah, büyük lütuf sahibidir. 28. Bunun Mûsâ ve İsa’ya -ikisine de selam olsun- iman eden Kitap ehline bir hitap olma ihtimali vardır. Bu hitapla Allah, onlara kendisinden korkup O’na isyanı gerektiren hususları terk etmek sureti ile imanlarının gereğince amel etmelerini emretmekte ve Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e de inanmalarını istemektedir. Eğer böyle yaparlarsa Yüce Allah onlara “rahmetinden iki kat” mükâfat verecektir. Bu paylardan biri önceki peygamberlerine imanlarının diğeri de Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman etmelerinin mükâfatıdır. Bu buyruğun umumi bir emir olma ihtimali de vardır. Bunun kapsamına Kitap ehli de başkaları da girer. Zâhir/açık ve kuvvetli olan görüş de budur. Allah, bu buyruğu ile hepsine imanı ve takvâyı emretmektedir ki, bunun kapsamına zahiri ve batını ile usulü ve furuu ile bütün din girmektedir. Eğer bu büyük emre uyacak olurlarsa Yüce Allah kendilerine “rahmetinden iki pay” verir ki, bunların miktarını ve niteliklerini Yüce Allah’tan başkası bilemez. İmana karşı bir mükâfat, takvâya karşılık bir mükâfat veya emirlere uymaya karşılık bir mükâfat, yasaklardan kaçınmaya karşılık bir mükâfat yahut da iki paydan kasıt, mükâfatın ardı arkasına tekrar tekrar verilmesidir. "Aydınlığı ile yürüyeceğiniz bir nur bahşetsin.” Size bir ilim, bir hidâyet, cahilliğin karanlığında yürüyeceğiniz bir nur versin ve kötülüklerinizi bağışlasın. "Allah büyük lütuf sahibidir.” (el-Hadid, 57/21) Lütfu göklerde ve yerde bulunanları kuşatmış bulunanın, lütfu pek büyük olanın bunca mükâfat vermesi garip kaçmaz. Bir göz kırpacak kadar bir süre kadar yahut bundan daha az bir süre dahi hiçbir mahlûk O’nun lütfundan azade değildir. 29. Yani bizler genel olarak iman eden, Allah’tan korkan ve O’nun Rasûlüne iman eden kimselere olan lütuf ve ihsanımızı şunun için açıkladık: Kitap ehli bilsin ki, kendileri Allah’ın lütfundan hiçbir paya sahip değildirler. Yani kendi hevâlarına ve bozuk akıllarına göre Allah’ın lütfuna sınır koyamazlar. Dolayısı ile:“Yahudi ve hristiyan olandan başkası asla cennete giremez”(el-Bakara, 2/111) diyemezler ve Allah’tan olmadık dileklerde ve esası boş kuruntu olan temennilerde bulunamazlar. Yüce Allah böylelikle Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman eden, Allah’tan korkup sakınan kimselere rahmetinden iki kat bağışlayıp bir nur vereceğini ve onlara mağfirette bulunacağını -Kitap ehline rağmen ve onlar hoşlanmasa da- haber vermektedir. Yine onlar, “lütfun Allah’ın elinde olduğunu, onu” hikmeti gereği lütfundan kime vermesi gerekiyor ise ona “verdiğini bilsinler. Allah” hiçbir şekilde ölçüsü ve miktarı tespit edilemeyecek kadar “büyük lütuf sahibidir.” Hadîd Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd ve nimet yalnız Allah’a mahsustur. ***

Mücadele 58:1

1- Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah elbette işitmiştir. Allah ikinizin karşılıklı konuşmasını işitiyordu. Şüphesiz Allah her şeyi işitendir, görendir. 2- İçinizden hanımlarına zıhâr yapanların hanımları onların anaları değildir. Onların anaları ancak onları doğuranlardır. Gerçekten bu kimseler, çok çirkin bir söz ve yalan söylemektedirler. Şüphesiz Allah pek affedicidir, çok bağışlayıcıdır. 3- Hanımlarına zıhâr yapıp (da ayrılmaya azmeden) sonra da bu sözlerinden dönenler, (hanımları ile) ilişki kurmadan önce bir köle azad etmelidirler. Size öğüt verilen (hüküm) işte budur. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 4- Bunu bulamayan kimse (eşiyle) ilişki kurmadan önce peşpeşe iki ay oruç tutmalıdır. Buna güç yetiremeyen kimse de altmış yoksulu doyurmalıdır. Bu (kefaret hükmü) Allah’a ve Rasûlüne iman etmeniz içindir. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır. Kâfirler için de can yakıcı bir azap vardır. (Medine’de inmiştir. 22 âyettir) 1. Bu âyet-i kerimeler, ensardan bir kişi hakkında inmiştir. Bu kişinin, uzun bir beraberlik döneminden ve çoluk çocuğu olduktan sonra hanımını kendisine (zıhar yoluyla) haram kılması üzerine hanımı, ondan yana Allah’a şikâyette bulunmuş ve onun hakkında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile tartışmıştı. Ensardan olan bu kişi, oldukça yaşlı birisi idi. Kadın, kendisinin de kocasının da durumunu Allah’a ve Rasûlü’ne bildirmiş, bu konuda ısrar etmişti. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah elbette işitmiştir. Allah ikinizin” kendi aranızdaki “karşılıklı konuşmasını işitiyordu. Şüphesiz Allah” pek çok ihtiyaçların dile getirildiği bütün sesleri her zaman “işitendir, görendir.” O, siyah karıncanın kapkaranlık bir gecede kara kaya üzerindeki hareketini dahi görür. Bu, Yüce Allah’ın işitme ve görmesinin kemâl derece olduğunu, küçük-büyük bütün işleri kuşattığını haber veren bir buyruktur. Bunun kapsamında Yüce Allah’ın bu kadının şikâyetini ve sınandığı bu sıkıntıyı kaldıracağına dair de bir işaret vardır. Bundan dolayı Yüce Allah, hem bu kadının hem de diğerlerinin hükmünü genel olarak söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 2. Hanıma zıhâr yapmak, kocanın hanımına:“Sen benim için annemin (yahut anne dışında mahrem olan kadınlardan herhangi birisini belirterek) sırtı gibisin”, ya da “Sen bana haramsın”, demesidir. Bu hususta Araplarca kullanılması adet olan (ve sırt anlamına gelen): “ظهر/zahr” kelimesi kullanıldığından dolayı Yüce Allah buna “zıhâr” adını vermiş ve: “İçinizden hanımlarına zıhâr yapanların hanımları onların anaları değildir” buyurmuştur. Yani nasıl olur da gerçekle ilgisi olmadığını bildikleri böyle bir sözü söyleyerek hanımlarını, kendilerini doğuran annelerine benzetirler? Bundan dolayı Yüce Allah bunun çok vahim bir şey olduğunu belirtip çirkinliğini dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten bu kimseler, çok çirkin bir söz ve yalan” son derece feci ve gerçekle ilgisi olmayan bir söz “söylemektedirler.”“Şüphesiz Allah” birtakım muhalif davranışlar işlemekle birlikte samimi tevbe ile bunları telâfi eden kimselere karşı “pek affedicidir, çok bağışlayıcıdır.” 3. “Hanımlarına zıhâr yapıp (da ayrılmaya azmeden) sonra da bu sözlerinden dönenler” buyruğundaki “dönenler” ifadesinin anlamının ne olduğu hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Bir görüşe göre bundan kasıt, zıhâr yaptığı hanımı ile cima etmeye karar vermesi demektir. Sadece buna karar vermesi dolayısı ile sözü edilen kefâreti yerine getirmesi gerekmektedir. Buna da Yüce Allah’ın keffâretin cinsel temastan önce gerçekleşeceğine dair açıklaması delildir. Bu da yalnızca karar vermekle olur. Diğer bir görüşe göre dönmek, gerçek manada ilişki kurmaktır. Buna da Yüce Allah’ın: “Sonra da bu sözlerinden dönenler” buyruğu delildir. Çünkü bunların söyledikleri söz, ilişki kurmak hakkındadır. Her iki görüşe göre de “dönme” söz konusu olduğu takdirde bu haram kılmanın kefâreti, -adam öldürme âyetinin (en-Nisâ, 4/92) kayıtladığı üzere- mü’min bir köleyi azat etmektir. Kölenin erkek veya kadın olması fark etmez. Ancak çalışmaya engel olacak kusurlardan uzak olması şarttır. Bu köle azadı “(hanımları ile) ilişki kurmadan önce” olmalıdır. Yani koca bir köle azad etmek sureti ile kefâret ödemedikçe zıhâr yaptığı karısı ile ilişki kurmaktan uzak durmalıdır. "Size öğüt verilen (hüküm) işte budur” açıklamış olduğumuz bu hükümdür. Yüce Allah, sizlere hükmünü uyarı ile birlikte açıklıyor. Çünkü öğüt vermek, uyarı ve teşvik ile birlikte hükmü zikretmektir. Böylece zıhâr yapmak isteyen kimse, bir köle azat etme yükümlülüğü ile karşı karşıya kalacağını hatırlayacak olursa bu işten uzak durur. "Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Ve herkese amelinin karşılığını verecektir. 4. “Bunu” azad edecek bir köle yahut onun bedelini “bulamayan kimse (eşiyle) ilişki kurmadan önce peşpeşe iki ay oruç tutmalıdır.”“Buna” oruç tutmaya “yetiremeyen kimse de altmış yoksulu doyurmalıdır.” Ya -pek çok müfessirin dediği gibi- kendi ülkesinin temel gıdasından onlara yetecek kadarını verir yahut da -bir başka kesimin dediği üzere- her bir yoksula bir mud buğday yahut da onun dışında fıtır sadakası olarak verilebilen şeylerden yarım sa’ verir. Size açıklamış olduğumuz “bu (kefaret hükmü) Allah’a ve Rasûlüne iman etmeniz içindir.” Bu da ona ve diğer hükümlere bağlanmanız ve gereğince amel etmeniz ile olur. Allah’ın hükümlerine bağlanıp gereklerince amel etmek de imandandır. Hatta asıl maksat bunlardır. Bunlarla iman artar, kemâle erir ve gelişme gösterir. "Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır.” Bu sınırlar, yasaklara düşmeyi engeller. O bakımdan bu sınırların aşılmaması ve onlara karşı kusur işlenmemesi gerekir. “Kâfirler için de can yakıcı bir azap vardır.” Bu âyet-i kerimelerde birtakım hükümler bulunmaktadır ki bazıları şunlardır: 1. Yüce Allah, kullarına karşı çok lütufkârdır, onlara önem vermektedir. Çünkü Yüce Allah, bu musibetzede hanımın şikâyetini söz konusu etmekte, şikâyet konusunu izale edip onun başındaki bu musibeti kaldırmaktadır. Hatta genel hükmü itibari ile böyle bir sıkıntıyı, bu durum ile karşı karşıya kalan herkesten kaldırmıştır. 2. Zıhâr; hanımı haram kılmaya dair özel bir durumdur. Çünkü Yüce Allah:“Hanımlarına zıhâr yapanlar” buyurmaktadır. Buna göre bir kimse, cariyesini kendisine haram kılacak olursa bu zıhâr olmaz. Aksine bu; yiyecek, içecek vb. gibi helâl olan şeyleri haram kılmak kabilindendir ki, bunlardan dolayı sadece yemin kefâreti vermek gerekir. 3. Bir hanım ile evlenmeden önce ona karşı yapılan zıhâr geçersizdir. Çünkü zıhâr yaptığı vakitte o kadın, onun hanımı değildir. Nitekim böyle bir hanımı boşaması da geçerli olmaz. İster bunu hemen diye ifadelendirsin, ister başka bir şarta bağlı olarak yapsın, fark etmez. 4. Zıhâr yapmak haramdır. Çünkü Yüce Allah bunu:“çok çirkin bir söz ve yalan” olarak nitelendirmiştir. 5. Yüce Allah, hem hükme hem de bu hükmün hikmetine dikkat çekmektedir. Zira Yüce Allah:“Hanımları onların anaları değildir” buyurmaktadır. 6. Kocanın hanımına “anacığım, kardeşim/bacım” ve benzeri ifadelerle seslenmesi mekruhtur. Çünkü bu, haram bir işe benzemektedir. 7. Keffaret sırf zıhâr yapmakla değil zıhâr yapanın söylediği sözden dönmesi sureti ile farz olur. Bu dönmenin ne olduğu da az önce iki görüş şeklinde geçmişti. 8. Keffaret maksadı ile azat edilen kölenin küçük, büyük, erkek veya kadın olması fark etmez. Çünkü bu konuda âyet-i kerimenin ifadesi mutlaktır. 9. Eğer köle azat edilecekse yahut oruç tutulacaksa bunun ilişkiden önce gerçekleştirilmesi gerekir. Nitekim Yüce Allah, bunu böyle kayıtlamıştır. Yemek yedirme keffâreti ise böyle değildir. Bu kefaret yerine getirilirken kadınla ilişki kurmak caiz olur. 10. Temastan önce keffârette bulunmanın farz kılınışındaki hikmet, bunun bu keffâreti gerçekleştirmeyi daha bir tetikleyici olması olsa gerektir. Çünkü bu kimse hanımı ile ilişkide bulunmayı arzu etmekle birlikte bunun ancak keffâretten sonra mümkün olduğunu bilirse bu keffâreti bir an önce yerine getirmek için elini çabuk tutar. 11. Altmış yoksulu doyurmakta altmış kişi olması şarttır. Altmış yoksulun yemeğini bir araya toplasa ve onu bir kişiye yahut da altmıştan daha az sayıda kimseye verecek olursa bu caiz olmaz. Çünkü Yüce Allah:“Altmış yoksul doyurmalıdır” buyurmaktadır.

Mücadele 58:2

1- Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah elbette işitmiştir. Allah ikinizin karşılıklı konuşmasını işitiyordu. Şüphesiz Allah her şeyi işitendir, görendir. 2- İçinizden hanımlarına zıhâr yapanların hanımları onların anaları değildir. Onların anaları ancak onları doğuranlardır. Gerçekten bu kimseler, çok çirkin bir söz ve yalan söylemektedirler. Şüphesiz Allah pek affedicidir, çok bağışlayıcıdır. 3- Hanımlarına zıhâr yapıp (da ayrılmaya azmeden) sonra da bu sözlerinden dönenler, (hanımları ile) ilişki kurmadan önce bir köle azad etmelidirler. Size öğüt verilen (hüküm) işte budur. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 4- Bunu bulamayan kimse (eşiyle) ilişki kurmadan önce peşpeşe iki ay oruç tutmalıdır. Buna güç yetiremeyen kimse de altmış yoksulu doyurmalıdır. Bu (kefaret hükmü) Allah’a ve Rasûlüne iman etmeniz içindir. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır. Kâfirler için de can yakıcı bir azap vardır. (Medine’de inmiştir. 22 âyettir) 1. Bu âyet-i kerimeler, ensardan bir kişi hakkında inmiştir. Bu kişinin, uzun bir beraberlik döneminden ve çoluk çocuğu olduktan sonra hanımını kendisine (zıhar yoluyla) haram kılması üzerine hanımı, ondan yana Allah’a şikâyette bulunmuş ve onun hakkında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile tartışmıştı. Ensardan olan bu kişi, oldukça yaşlı birisi idi. Kadın, kendisinin de kocasının da durumunu Allah’a ve Rasûlü’ne bildirmiş, bu konuda ısrar etmişti. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah elbette işitmiştir. Allah ikinizin” kendi aranızdaki “karşılıklı konuşmasını işitiyordu. Şüphesiz Allah” pek çok ihtiyaçların dile getirildiği bütün sesleri her zaman “işitendir, görendir.” O, siyah karıncanın kapkaranlık bir gecede kara kaya üzerindeki hareketini dahi görür. Bu, Yüce Allah’ın işitme ve görmesinin kemâl derece olduğunu, küçük-büyük bütün işleri kuşattığını haber veren bir buyruktur. Bunun kapsamında Yüce Allah’ın bu kadının şikâyetini ve sınandığı bu sıkıntıyı kaldıracağına dair de bir işaret vardır. Bundan dolayı Yüce Allah, hem bu kadının hem de diğerlerinin hükmünü genel olarak söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 2. Hanıma zıhâr yapmak, kocanın hanımına:“Sen benim için annemin (yahut anne dışında mahrem olan kadınlardan herhangi birisini belirterek) sırtı gibisin”, ya da “Sen bana haramsın”, demesidir. Bu hususta Araplarca kullanılması adet olan (ve sırt anlamına gelen): “ظهر/zahr” kelimesi kullanıldığından dolayı Yüce Allah buna “zıhâr” adını vermiş ve: “İçinizden hanımlarına zıhâr yapanların hanımları onların anaları değildir” buyurmuştur. Yani nasıl olur da gerçekle ilgisi olmadığını bildikleri böyle bir sözü söyleyerek hanımlarını, kendilerini doğuran annelerine benzetirler? Bundan dolayı Yüce Allah bunun çok vahim bir şey olduğunu belirtip çirkinliğini dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten bu kimseler, çok çirkin bir söz ve yalan” son derece feci ve gerçekle ilgisi olmayan bir söz “söylemektedirler.”“Şüphesiz Allah” birtakım muhalif davranışlar işlemekle birlikte samimi tevbe ile bunları telâfi eden kimselere karşı “pek affedicidir, çok bağışlayıcıdır.” 3. “Hanımlarına zıhâr yapıp (da ayrılmaya azmeden) sonra da bu sözlerinden dönenler” buyruğundaki “dönenler” ifadesinin anlamının ne olduğu hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Bir görüşe göre bundan kasıt, zıhâr yaptığı hanımı ile cima etmeye karar vermesi demektir. Sadece buna karar vermesi dolayısı ile sözü edilen kefâreti yerine getirmesi gerekmektedir. Buna da Yüce Allah’ın keffâretin cinsel temastan önce gerçekleşeceğine dair açıklaması delildir. Bu da yalnızca karar vermekle olur. Diğer bir görüşe göre dönmek, gerçek manada ilişki kurmaktır. Buna da Yüce Allah’ın: “Sonra da bu sözlerinden dönenler” buyruğu delildir. Çünkü bunların söyledikleri söz, ilişki kurmak hakkındadır. Her iki görüşe göre de “dönme” söz konusu olduğu takdirde bu haram kılmanın kefâreti, -adam öldürme âyetinin (en-Nisâ, 4/92) kayıtladığı üzere- mü’min bir köleyi azat etmektir. Kölenin erkek veya kadın olması fark etmez. Ancak çalışmaya engel olacak kusurlardan uzak olması şarttır. Bu köle azadı “(hanımları ile) ilişki kurmadan önce” olmalıdır. Yani koca bir köle azad etmek sureti ile kefâret ödemedikçe zıhâr yaptığı karısı ile ilişki kurmaktan uzak durmalıdır. "Size öğüt verilen (hüküm) işte budur” açıklamış olduğumuz bu hükümdür. Yüce Allah, sizlere hükmünü uyarı ile birlikte açıklıyor. Çünkü öğüt vermek, uyarı ve teşvik ile birlikte hükmü zikretmektir. Böylece zıhâr yapmak isteyen kimse, bir köle azat etme yükümlülüğü ile karşı karşıya kalacağını hatırlayacak olursa bu işten uzak durur. "Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Ve herkese amelinin karşılığını verecektir. 4. “Bunu” azad edecek bir köle yahut onun bedelini “bulamayan kimse (eşiyle) ilişki kurmadan önce peşpeşe iki ay oruç tutmalıdır.”“Buna” oruç tutmaya “yetiremeyen kimse de altmış yoksulu doyurmalıdır.” Ya -pek çok müfessirin dediği gibi- kendi ülkesinin temel gıdasından onlara yetecek kadarını verir yahut da -bir başka kesimin dediği üzere- her bir yoksula bir mud buğday yahut da onun dışında fıtır sadakası olarak verilebilen şeylerden yarım sa’ verir. Size açıklamış olduğumuz “bu (kefaret hükmü) Allah’a ve Rasûlüne iman etmeniz içindir.” Bu da ona ve diğer hükümlere bağlanmanız ve gereğince amel etmeniz ile olur. Allah’ın hükümlerine bağlanıp gereklerince amel etmek de imandandır. Hatta asıl maksat bunlardır. Bunlarla iman artar, kemâle erir ve gelişme gösterir. "Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır.” Bu sınırlar, yasaklara düşmeyi engeller. O bakımdan bu sınırların aşılmaması ve onlara karşı kusur işlenmemesi gerekir. “Kâfirler için de can yakıcı bir azap vardır.” Bu âyet-i kerimelerde birtakım hükümler bulunmaktadır ki bazıları şunlardır: 1. Yüce Allah, kullarına karşı çok lütufkârdır, onlara önem vermektedir. Çünkü Yüce Allah, bu musibetzede hanımın şikâyetini söz konusu etmekte, şikâyet konusunu izale edip onun başındaki bu musibeti kaldırmaktadır. Hatta genel hükmü itibari ile böyle bir sıkıntıyı, bu durum ile karşı karşıya kalan herkesten kaldırmıştır. 2. Zıhâr; hanımı haram kılmaya dair özel bir durumdur. Çünkü Yüce Allah:“Hanımlarına zıhâr yapanlar” buyurmaktadır. Buna göre bir kimse, cariyesini kendisine haram kılacak olursa bu zıhâr olmaz. Aksine bu; yiyecek, içecek vb. gibi helâl olan şeyleri haram kılmak kabilindendir ki, bunlardan dolayı sadece yemin kefâreti vermek gerekir. 3. Bir hanım ile evlenmeden önce ona karşı yapılan zıhâr geçersizdir. Çünkü zıhâr yaptığı vakitte o kadın, onun hanımı değildir. Nitekim böyle bir hanımı boşaması da geçerli olmaz. İster bunu hemen diye ifadelendirsin, ister başka bir şarta bağlı olarak yapsın, fark etmez. 4. Zıhâr yapmak haramdır. Çünkü Yüce Allah bunu:“çok çirkin bir söz ve yalan” olarak nitelendirmiştir. 5. Yüce Allah, hem hükme hem de bu hükmün hikmetine dikkat çekmektedir. Zira Yüce Allah:“Hanımları onların anaları değildir” buyurmaktadır. 6. Kocanın hanımına “anacığım, kardeşim/bacım” ve benzeri ifadelerle seslenmesi mekruhtur. Çünkü bu, haram bir işe benzemektedir. 7. Keffaret sırf zıhâr yapmakla değil zıhâr yapanın söylediği sözden dönmesi sureti ile farz olur. Bu dönmenin ne olduğu da az önce iki görüş şeklinde geçmişti. 8. Keffaret maksadı ile azat edilen kölenin küçük, büyük, erkek veya kadın olması fark etmez. Çünkü bu konuda âyet-i kerimenin ifadesi mutlaktır. 9. Eğer köle azat edilecekse yahut oruç tutulacaksa bunun ilişkiden önce gerçekleştirilmesi gerekir. Nitekim Yüce Allah, bunu böyle kayıtlamıştır. Yemek yedirme keffâreti ise böyle değildir. Bu kefaret yerine getirilirken kadınla ilişki kurmak caiz olur. 10. Temastan önce keffârette bulunmanın farz kılınışındaki hikmet, bunun bu keffâreti gerçekleştirmeyi daha bir tetikleyici olması olsa gerektir. Çünkü bu kimse hanımı ile ilişkide bulunmayı arzu etmekle birlikte bunun ancak keffâretten sonra mümkün olduğunu bilirse bu keffâreti bir an önce yerine getirmek için elini çabuk tutar. 11. Altmış yoksulu doyurmakta altmış kişi olması şarttır. Altmış yoksulun yemeğini bir araya toplasa ve onu bir kişiye yahut da altmıştan daha az sayıda kimseye verecek olursa bu caiz olmaz. Çünkü Yüce Allah:“Altmış yoksul doyurmalıdır” buyurmaktadır.

Mücadele 58:3

1- Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah elbette işitmiştir. Allah ikinizin karşılıklı konuşmasını işitiyordu. Şüphesiz Allah her şeyi işitendir, görendir. 2- İçinizden hanımlarına zıhâr yapanların hanımları onların anaları değildir. Onların anaları ancak onları doğuranlardır. Gerçekten bu kimseler, çok çirkin bir söz ve yalan söylemektedirler. Şüphesiz Allah pek affedicidir, çok bağışlayıcıdır. 3- Hanımlarına zıhâr yapıp (da ayrılmaya azmeden) sonra da bu sözlerinden dönenler, (hanımları ile) ilişki kurmadan önce bir köle azad etmelidirler. Size öğüt verilen (hüküm) işte budur. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 4- Bunu bulamayan kimse (eşiyle) ilişki kurmadan önce peşpeşe iki ay oruç tutmalıdır. Buna güç yetiremeyen kimse de altmış yoksulu doyurmalıdır. Bu (kefaret hükmü) Allah’a ve Rasûlüne iman etmeniz içindir. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır. Kâfirler için de can yakıcı bir azap vardır. (Medine’de inmiştir. 22 âyettir) 1. Bu âyet-i kerimeler, ensardan bir kişi hakkında inmiştir. Bu kişinin, uzun bir beraberlik döneminden ve çoluk çocuğu olduktan sonra hanımını kendisine (zıhar yoluyla) haram kılması üzerine hanımı, ondan yana Allah’a şikâyette bulunmuş ve onun hakkında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile tartışmıştı. Ensardan olan bu kişi, oldukça yaşlı birisi idi. Kadın, kendisinin de kocasının da durumunu Allah’a ve Rasûlü’ne bildirmiş, bu konuda ısrar etmişti. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah elbette işitmiştir. Allah ikinizin” kendi aranızdaki “karşılıklı konuşmasını işitiyordu. Şüphesiz Allah” pek çok ihtiyaçların dile getirildiği bütün sesleri her zaman “işitendir, görendir.” O, siyah karıncanın kapkaranlık bir gecede kara kaya üzerindeki hareketini dahi görür. Bu, Yüce Allah’ın işitme ve görmesinin kemâl derece olduğunu, küçük-büyük bütün işleri kuşattığını haber veren bir buyruktur. Bunun kapsamında Yüce Allah’ın bu kadının şikâyetini ve sınandığı bu sıkıntıyı kaldıracağına dair de bir işaret vardır. Bundan dolayı Yüce Allah, hem bu kadının hem de diğerlerinin hükmünü genel olarak söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 2. Hanıma zıhâr yapmak, kocanın hanımına:“Sen benim için annemin (yahut anne dışında mahrem olan kadınlardan herhangi birisini belirterek) sırtı gibisin”, ya da “Sen bana haramsın”, demesidir. Bu hususta Araplarca kullanılması adet olan (ve sırt anlamına gelen): “ظهر/zahr” kelimesi kullanıldığından dolayı Yüce Allah buna “zıhâr” adını vermiş ve: “İçinizden hanımlarına zıhâr yapanların hanımları onların anaları değildir” buyurmuştur. Yani nasıl olur da gerçekle ilgisi olmadığını bildikleri böyle bir sözü söyleyerek hanımlarını, kendilerini doğuran annelerine benzetirler? Bundan dolayı Yüce Allah bunun çok vahim bir şey olduğunu belirtip çirkinliğini dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten bu kimseler, çok çirkin bir söz ve yalan” son derece feci ve gerçekle ilgisi olmayan bir söz “söylemektedirler.”“Şüphesiz Allah” birtakım muhalif davranışlar işlemekle birlikte samimi tevbe ile bunları telâfi eden kimselere karşı “pek affedicidir, çok bağışlayıcıdır.” 3. “Hanımlarına zıhâr yapıp (da ayrılmaya azmeden) sonra da bu sözlerinden dönenler” buyruğundaki “dönenler” ifadesinin anlamının ne olduğu hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Bir görüşe göre bundan kasıt, zıhâr yaptığı hanımı ile cima etmeye karar vermesi demektir. Sadece buna karar vermesi dolayısı ile sözü edilen kefâreti yerine getirmesi gerekmektedir. Buna da Yüce Allah’ın keffâretin cinsel temastan önce gerçekleşeceğine dair açıklaması delildir. Bu da yalnızca karar vermekle olur. Diğer bir görüşe göre dönmek, gerçek manada ilişki kurmaktır. Buna da Yüce Allah’ın: “Sonra da bu sözlerinden dönenler” buyruğu delildir. Çünkü bunların söyledikleri söz, ilişki kurmak hakkındadır. Her iki görüşe göre de “dönme” söz konusu olduğu takdirde bu haram kılmanın kefâreti, -adam öldürme âyetinin (en-Nisâ, 4/92) kayıtladığı üzere- mü’min bir köleyi azat etmektir. Kölenin erkek veya kadın olması fark etmez. Ancak çalışmaya engel olacak kusurlardan uzak olması şarttır. Bu köle azadı “(hanımları ile) ilişki kurmadan önce” olmalıdır. Yani koca bir köle azad etmek sureti ile kefâret ödemedikçe zıhâr yaptığı karısı ile ilişki kurmaktan uzak durmalıdır. "Size öğüt verilen (hüküm) işte budur” açıklamış olduğumuz bu hükümdür. Yüce Allah, sizlere hükmünü uyarı ile birlikte açıklıyor. Çünkü öğüt vermek, uyarı ve teşvik ile birlikte hükmü zikretmektir. Böylece zıhâr yapmak isteyen kimse, bir köle azat etme yükümlülüğü ile karşı karşıya kalacağını hatırlayacak olursa bu işten uzak durur. "Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Ve herkese amelinin karşılığını verecektir. 4. “Bunu” azad edecek bir köle yahut onun bedelini “bulamayan kimse (eşiyle) ilişki kurmadan önce peşpeşe iki ay oruç tutmalıdır.”“Buna” oruç tutmaya “yetiremeyen kimse de altmış yoksulu doyurmalıdır.” Ya -pek çok müfessirin dediği gibi- kendi ülkesinin temel gıdasından onlara yetecek kadarını verir yahut da -bir başka kesimin dediği üzere- her bir yoksula bir mud buğday yahut da onun dışında fıtır sadakası olarak verilebilen şeylerden yarım sa’ verir. Size açıklamış olduğumuz “bu (kefaret hükmü) Allah’a ve Rasûlüne iman etmeniz içindir.” Bu da ona ve diğer hükümlere bağlanmanız ve gereğince amel etmeniz ile olur. Allah’ın hükümlerine bağlanıp gereklerince amel etmek de imandandır. Hatta asıl maksat bunlardır. Bunlarla iman artar, kemâle erir ve gelişme gösterir. "Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır.” Bu sınırlar, yasaklara düşmeyi engeller. O bakımdan bu sınırların aşılmaması ve onlara karşı kusur işlenmemesi gerekir. “Kâfirler için de can yakıcı bir azap vardır.” Bu âyet-i kerimelerde birtakım hükümler bulunmaktadır ki bazıları şunlardır: 1. Yüce Allah, kullarına karşı çok lütufkârdır, onlara önem vermektedir. Çünkü Yüce Allah, bu musibetzede hanımın şikâyetini söz konusu etmekte, şikâyet konusunu izale edip onun başındaki bu musibeti kaldırmaktadır. Hatta genel hükmü itibari ile böyle bir sıkıntıyı, bu durum ile karşı karşıya kalan herkesten kaldırmıştır. 2. Zıhâr; hanımı haram kılmaya dair özel bir durumdur. Çünkü Yüce Allah:“Hanımlarına zıhâr yapanlar” buyurmaktadır. Buna göre bir kimse, cariyesini kendisine haram kılacak olursa bu zıhâr olmaz. Aksine bu; yiyecek, içecek vb. gibi helâl olan şeyleri haram kılmak kabilindendir ki, bunlardan dolayı sadece yemin kefâreti vermek gerekir. 3. Bir hanım ile evlenmeden önce ona karşı yapılan zıhâr geçersizdir. Çünkü zıhâr yaptığı vakitte o kadın, onun hanımı değildir. Nitekim böyle bir hanımı boşaması da geçerli olmaz. İster bunu hemen diye ifadelendirsin, ister başka bir şarta bağlı olarak yapsın, fark etmez. 4. Zıhâr yapmak haramdır. Çünkü Yüce Allah bunu:“çok çirkin bir söz ve yalan” olarak nitelendirmiştir. 5. Yüce Allah, hem hükme hem de bu hükmün hikmetine dikkat çekmektedir. Zira Yüce Allah:“Hanımları onların anaları değildir” buyurmaktadır. 6. Kocanın hanımına “anacığım, kardeşim/bacım” ve benzeri ifadelerle seslenmesi mekruhtur. Çünkü bu, haram bir işe benzemektedir. 7. Keffaret sırf zıhâr yapmakla değil zıhâr yapanın söylediği sözden dönmesi sureti ile farz olur. Bu dönmenin ne olduğu da az önce iki görüş şeklinde geçmişti. 8. Keffaret maksadı ile azat edilen kölenin küçük, büyük, erkek veya kadın olması fark etmez. Çünkü bu konuda âyet-i kerimenin ifadesi mutlaktır. 9. Eğer köle azat edilecekse yahut oruç tutulacaksa bunun ilişkiden önce gerçekleştirilmesi gerekir. Nitekim Yüce Allah, bunu böyle kayıtlamıştır. Yemek yedirme keffâreti ise böyle değildir. Bu kefaret yerine getirilirken kadınla ilişki kurmak caiz olur. 10. Temastan önce keffârette bulunmanın farz kılınışındaki hikmet, bunun bu keffâreti gerçekleştirmeyi daha bir tetikleyici olması olsa gerektir. Çünkü bu kimse hanımı ile ilişkide bulunmayı arzu etmekle birlikte bunun ancak keffâretten sonra mümkün olduğunu bilirse bu keffâreti bir an önce yerine getirmek için elini çabuk tutar. 11. Altmış yoksulu doyurmakta altmış kişi olması şarttır. Altmış yoksulun yemeğini bir araya toplasa ve onu bir kişiye yahut da altmıştan daha az sayıda kimseye verecek olursa bu caiz olmaz. Çünkü Yüce Allah:“Altmış yoksul doyurmalıdır” buyurmaktadır.

Mücadele 58:4

1- Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah elbette işitmiştir. Allah ikinizin karşılıklı konuşmasını işitiyordu. Şüphesiz Allah her şeyi işitendir, görendir. 2- İçinizden hanımlarına zıhâr yapanların hanımları onların anaları değildir. Onların anaları ancak onları doğuranlardır. Gerçekten bu kimseler, çok çirkin bir söz ve yalan söylemektedirler. Şüphesiz Allah pek affedicidir, çok bağışlayıcıdır. 3- Hanımlarına zıhâr yapıp (da ayrılmaya azmeden) sonra da bu sözlerinden dönenler, (hanımları ile) ilişki kurmadan önce bir köle azad etmelidirler. Size öğüt verilen (hüküm) işte budur. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 4- Bunu bulamayan kimse (eşiyle) ilişki kurmadan önce peşpeşe iki ay oruç tutmalıdır. Buna güç yetiremeyen kimse de altmış yoksulu doyurmalıdır. Bu (kefaret hükmü) Allah’a ve Rasûlüne iman etmeniz içindir. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır. Kâfirler için de can yakıcı bir azap vardır. (Medine’de inmiştir. 22 âyettir) 1. Bu âyet-i kerimeler, ensardan bir kişi hakkında inmiştir. Bu kişinin, uzun bir beraberlik döneminden ve çoluk çocuğu olduktan sonra hanımını kendisine (zıhar yoluyla) haram kılması üzerine hanımı, ondan yana Allah’a şikâyette bulunmuş ve onun hakkında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile tartışmıştı. Ensardan olan bu kişi, oldukça yaşlı birisi idi. Kadın, kendisinin de kocasının da durumunu Allah’a ve Rasûlü’ne bildirmiş, bu konuda ısrar etmişti. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah elbette işitmiştir. Allah ikinizin” kendi aranızdaki “karşılıklı konuşmasını işitiyordu. Şüphesiz Allah” pek çok ihtiyaçların dile getirildiği bütün sesleri her zaman “işitendir, görendir.” O, siyah karıncanın kapkaranlık bir gecede kara kaya üzerindeki hareketini dahi görür. Bu, Yüce Allah’ın işitme ve görmesinin kemâl derece olduğunu, küçük-büyük bütün işleri kuşattığını haber veren bir buyruktur. Bunun kapsamında Yüce Allah’ın bu kadının şikâyetini ve sınandığı bu sıkıntıyı kaldıracağına dair de bir işaret vardır. Bundan dolayı Yüce Allah, hem bu kadının hem de diğerlerinin hükmünü genel olarak söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 2. Hanıma zıhâr yapmak, kocanın hanımına:“Sen benim için annemin (yahut anne dışında mahrem olan kadınlardan herhangi birisini belirterek) sırtı gibisin”, ya da “Sen bana haramsın”, demesidir. Bu hususta Araplarca kullanılması adet olan (ve sırt anlamına gelen): “ظهر/zahr” kelimesi kullanıldığından dolayı Yüce Allah buna “zıhâr” adını vermiş ve: “İçinizden hanımlarına zıhâr yapanların hanımları onların anaları değildir” buyurmuştur. Yani nasıl olur da gerçekle ilgisi olmadığını bildikleri böyle bir sözü söyleyerek hanımlarını, kendilerini doğuran annelerine benzetirler? Bundan dolayı Yüce Allah bunun çok vahim bir şey olduğunu belirtip çirkinliğini dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“Gerçekten bu kimseler, çok çirkin bir söz ve yalan” son derece feci ve gerçekle ilgisi olmayan bir söz “söylemektedirler.”“Şüphesiz Allah” birtakım muhalif davranışlar işlemekle birlikte samimi tevbe ile bunları telâfi eden kimselere karşı “pek affedicidir, çok bağışlayıcıdır.” 3. “Hanımlarına zıhâr yapıp (da ayrılmaya azmeden) sonra da bu sözlerinden dönenler” buyruğundaki “dönenler” ifadesinin anlamının ne olduğu hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Bir görüşe göre bundan kasıt, zıhâr yaptığı hanımı ile cima etmeye karar vermesi demektir. Sadece buna karar vermesi dolayısı ile sözü edilen kefâreti yerine getirmesi gerekmektedir. Buna da Yüce Allah’ın keffâretin cinsel temastan önce gerçekleşeceğine dair açıklaması delildir. Bu da yalnızca karar vermekle olur. Diğer bir görüşe göre dönmek, gerçek manada ilişki kurmaktır. Buna da Yüce Allah’ın: “Sonra da bu sözlerinden dönenler” buyruğu delildir. Çünkü bunların söyledikleri söz, ilişki kurmak hakkındadır. Her iki görüşe göre de “dönme” söz konusu olduğu takdirde bu haram kılmanın kefâreti, -adam öldürme âyetinin (en-Nisâ, 4/92) kayıtladığı üzere- mü’min bir köleyi azat etmektir. Kölenin erkek veya kadın olması fark etmez. Ancak çalışmaya engel olacak kusurlardan uzak olması şarttır. Bu köle azadı “(hanımları ile) ilişki kurmadan önce” olmalıdır. Yani koca bir köle azad etmek sureti ile kefâret ödemedikçe zıhâr yaptığı karısı ile ilişki kurmaktan uzak durmalıdır. "Size öğüt verilen (hüküm) işte budur” açıklamış olduğumuz bu hükümdür. Yüce Allah, sizlere hükmünü uyarı ile birlikte açıklıyor. Çünkü öğüt vermek, uyarı ve teşvik ile birlikte hükmü zikretmektir. Böylece zıhâr yapmak isteyen kimse, bir köle azat etme yükümlülüğü ile karşı karşıya kalacağını hatırlayacak olursa bu işten uzak durur. "Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Ve herkese amelinin karşılığını verecektir. 4. “Bunu” azad edecek bir köle yahut onun bedelini “bulamayan kimse (eşiyle) ilişki kurmadan önce peşpeşe iki ay oruç tutmalıdır.”“Buna” oruç tutmaya “yetiremeyen kimse de altmış yoksulu doyurmalıdır.” Ya -pek çok müfessirin dediği gibi- kendi ülkesinin temel gıdasından onlara yetecek kadarını verir yahut da -bir başka kesimin dediği üzere- her bir yoksula bir mud buğday yahut da onun dışında fıtır sadakası olarak verilebilen şeylerden yarım sa’ verir. Size açıklamış olduğumuz “bu (kefaret hükmü) Allah’a ve Rasûlüne iman etmeniz içindir.” Bu da ona ve diğer hükümlere bağlanmanız ve gereğince amel etmeniz ile olur. Allah’ın hükümlerine bağlanıp gereklerince amel etmek de imandandır. Hatta asıl maksat bunlardır. Bunlarla iman artar, kemâle erir ve gelişme gösterir. "Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır.” Bu sınırlar, yasaklara düşmeyi engeller. O bakımdan bu sınırların aşılmaması ve onlara karşı kusur işlenmemesi gerekir. “Kâfirler için de can yakıcı bir azap vardır.” Bu âyet-i kerimelerde birtakım hükümler bulunmaktadır ki bazıları şunlardır: 1. Yüce Allah, kullarına karşı çok lütufkârdır, onlara önem vermektedir. Çünkü Yüce Allah, bu musibetzede hanımın şikâyetini söz konusu etmekte, şikâyet konusunu izale edip onun başındaki bu musibeti kaldırmaktadır. Hatta genel hükmü itibari ile böyle bir sıkıntıyı, bu durum ile karşı karşıya kalan herkesten kaldırmıştır. 2. Zıhâr; hanımı haram kılmaya dair özel bir durumdur. Çünkü Yüce Allah:“Hanımlarına zıhâr yapanlar” buyurmaktadır. Buna göre bir kimse, cariyesini kendisine haram kılacak olursa bu zıhâr olmaz. Aksine bu; yiyecek, içecek vb. gibi helâl olan şeyleri haram kılmak kabilindendir ki, bunlardan dolayı sadece yemin kefâreti vermek gerekir. 3. Bir hanım ile evlenmeden önce ona karşı yapılan zıhâr geçersizdir. Çünkü zıhâr yaptığı vakitte o kadın, onun hanımı değildir. Nitekim böyle bir hanımı boşaması da geçerli olmaz. İster bunu hemen diye ifadelendirsin, ister başka bir şarta bağlı olarak yapsın, fark etmez. 4. Zıhâr yapmak haramdır. Çünkü Yüce Allah bunu:“çok çirkin bir söz ve yalan” olarak nitelendirmiştir. 5. Yüce Allah, hem hükme hem de bu hükmün hikmetine dikkat çekmektedir. Zira Yüce Allah:“Hanımları onların anaları değildir” buyurmaktadır. 6. Kocanın hanımına “anacığım, kardeşim/bacım” ve benzeri ifadelerle seslenmesi mekruhtur. Çünkü bu, haram bir işe benzemektedir. 7. Keffaret sırf zıhâr yapmakla değil zıhâr yapanın söylediği sözden dönmesi sureti ile farz olur. Bu dönmenin ne olduğu da az önce iki görüş şeklinde geçmişti. 8. Keffaret maksadı ile azat edilen kölenin küçük, büyük, erkek veya kadın olması fark etmez. Çünkü bu konuda âyet-i kerimenin ifadesi mutlaktır. 9. Eğer köle azat edilecekse yahut oruç tutulacaksa bunun ilişkiden önce gerçekleştirilmesi gerekir. Nitekim Yüce Allah, bunu böyle kayıtlamıştır. Yemek yedirme keffâreti ise böyle değildir. Bu kefaret yerine getirilirken kadınla ilişki kurmak caiz olur. 10. Temastan önce keffârette bulunmanın farz kılınışındaki hikmet, bunun bu keffâreti gerçekleştirmeyi daha bir tetikleyici olması olsa gerektir. Çünkü bu kimse hanımı ile ilişkide bulunmayı arzu etmekle birlikte bunun ancak keffâretten sonra mümkün olduğunu bilirse bu keffâreti bir an önce yerine getirmek için elini çabuk tutar. 11. Altmış yoksulu doyurmakta altmış kişi olması şarttır. Altmış yoksulun yemeğini bir araya toplasa ve onu bir kişiye yahut da altmıştan daha az sayıda kimseye verecek olursa bu caiz olmaz. Çünkü Yüce Allah:“Altmış yoksul doyurmalıdır” buyurmaktadır.

Mücadele 58:5

5- Şüphesiz Allah ve Rasûlüne karşı çıkanlar, kendilerinden öncekiler nasıl hor ve hakir kılınmışlarsa öylece hor ve hakir kılınacaklardır. Nitkeim biz gerçekten apaçık âyetler indirdik. Kâfirler için ise alçaltıcı bir azap vardır. 5. Allah ve Rasûlüne karşı çıkmak, onlara muhalefet ve isyan etmek demektir. Özellikle de küfür ve Allah dostlarına düşmanlık etmek gibi oldukça büyük günahlarla isyana kalkışmak böyledir. “Kendilerinden öncekiler nasıl hor ve hakir kılınmışlarsa öylece hor ve hakir kılınacaklardır.” Kendilerinden öncekilere amellerine uygun bir ceza olmak üzere ne yapıldıysa aynı şekilde bunlara da yapılacak, onlar gibi zelil, hor ve hakir edilecekler. Onların Allah’a karşı bir mazeretleri de yoktur. Çünkü Yüce Allah’ın apaçık delili bütün insanlara karşı net bir şekilde ortaya konulmuştur. Yüce Allah, pek açık âyetler, hakikatleri beyan edip maksatları açıklayacak şekilde kat’i deliller indirmiş bulunmaktadır. Kim bunlara uyar, gereklerince amel ederse işte o, hidâyet bulanlardan ve kurtuluşa erenlerdendir. Bunları inkâr eden “kâfirler için ise alçaltıcı bir azap vardır.” Bu azap onları alçaltır ve zelil kılar. Allah’ın âyetlerine karşı büyüklenmelerine karşılık Allah onları alçaltır ve zelil kılar.

Mücadele 58:6

6- O gün Allah hepsini diriltecek ve yaptıklarını onlara haber verecektir. Allah, amellerini bir bir kaydetmiştir, onlar ise unutmuşlardır. Allah, her şeye şahittir. 7- Görmez misin ki Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir. Üç kişi fısıldaşsa mutlaka O, onların dördüncüleridir. Beş kişi fısıldaşsa mutlaka O, onların altıncılarıdır. İster bundan az ister daha çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar O, mutlaka onlarla beraberdir. Sonra O, Kıyamet gününde onlara yaptıklarını haber verecektir. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir. 6. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O gün Allah hepsini” bütün yaratıkları “diriltecek” öldükten sonra kaldıracak, hızlıca kabirlerinden ayağa kalkacaklar, amellerinin karışılığı kendilerine verilecek, hayır ve şer türünden “yaptıklarını onlara haber verecektir.” Çünkü O, bütün bunları bilendir. “Allah amellerini bir bir kaydetmiştir” Levh-i Mahfuz’da yazmış, Hafaza meleklerine de yaptıklarını yazmalarını emretmiştir. Halbuki “onlar” yani o amellerde bulunanlar yapmış olduklarını “unutmuşlardır.” Allah ise onları tek tek zaptetmiştir. "Allah her şeye şahittir.” Gizliye de, açığa da, saklananlara da, gizlenenlere de. İşte bundan dolayı Yüce Allah, göklerde ve yerde bulunan büyük-küçük her şeyi kuşatan bilgisini ve bu bilgisinin genişliğini haber vermek üzere şöyle buyurmaktadır: 7. Buradaki “beraberlik”ten kasıt, hem onları hem de kendi aralarında fısıldaşıp sakladıkları her şeyi bilmek ve onlardan haberdar olmak anlamındaki beraberliktir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz Allah her şeyi bilendir” buyurmaktadır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Mücadele 58:7

6- O gün Allah hepsini diriltecek ve yaptıklarını onlara haber verecektir. Allah, amellerini bir bir kaydetmiştir, onlar ise unutmuşlardır. Allah, her şeye şahittir. 7- Görmez misin ki Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir. Üç kişi fısıldaşsa mutlaka O, onların dördüncüleridir. Beş kişi fısıldaşsa mutlaka O, onların altıncılarıdır. İster bundan az ister daha çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar O, mutlaka onlarla beraberdir. Sonra O, Kıyamet gününde onlara yaptıklarını haber verecektir. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir. 6. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O gün Allah hepsini” bütün yaratıkları “diriltecek” öldükten sonra kaldıracak, hızlıca kabirlerinden ayağa kalkacaklar, amellerinin karışılığı kendilerine verilecek, hayır ve şer türünden “yaptıklarını onlara haber verecektir.” Çünkü O, bütün bunları bilendir. “Allah amellerini bir bir kaydetmiştir” Levh-i Mahfuz’da yazmış, Hafaza meleklerine de yaptıklarını yazmalarını emretmiştir. Halbuki “onlar” yani o amellerde bulunanlar yapmış olduklarını “unutmuşlardır.” Allah ise onları tek tek zaptetmiştir. "Allah her şeye şahittir.” Gizliye de, açığa da, saklananlara da, gizlenenlere de. İşte bundan dolayı Yüce Allah, göklerde ve yerde bulunan büyük-küçük her şeyi kuşatan bilgisini ve bu bilgisinin genişliğini haber vermek üzere şöyle buyurmaktadır: 7. Buradaki “beraberlik”ten kasıt, hem onları hem de kendi aralarında fısıldaşıp sakladıkları her şeyi bilmek ve onlardan haberdar olmak anlamındaki beraberliktir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz Allah her şeyi bilendir” buyurmaktadır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Mücadele 58:8

8- Kendilerine fısıldaşma yasaklandıktan sonra kendilerine yasaklanan şeye dönen ve günah, düşmanlık ve Peygambere isyan olan hususlarda fısıldaşan kimseleri gördün mü? Üstelik onlar yanına geldiklerinde seni, Allah’ın seni selâmlamadığı şekilde selâmlarlar ve kendi aralarında da:“Hani, söylediklerimiz sebebiyle Allah bize azap etse ya!” derler. Cehennem onlara yeter! Oraya girip yanacaklar. O, ne kötü bir dönüş yeridir! 9- Ey iman edenler! Birbirinizle fısıldaştığınız zaman günah, düşmanlık ve Peygambere isyan olan hususlarda fısıldaşmayın. İyilik ve takvâ olan hususlarda fısıldaşın ve huzurunda toplanacağınız Allah’tan korkup sakının. 8-9. Fısıldaşma, iki ya da daha çok kişinin kendi aralarında gizlice konuşmalarıdır. Bu hayır için de olabilir, şer için de olabilir. Yüce Allah, mü’minlere iyilik hususunda fısıldaşmalarını emretmektedir. İyilik (البر); her türlü hayır ve itaati ifade eden, Allah’ın ve kulların haklarını yerine getirme anlamına gelen kapsamlı bir isimdir. Takvâ ise burada bütün haram ve günahları terk etmeyi ifade eden kapsamlı bir isimdir. Mü’min ilâhî emre uyar. Bu yüzden onun ancak kendisini Allah’a yakınlaştıracak ve gazabından uzaklaştıracak şeyleri fısıldaştığını ve konuştuğunu görmek mümkündür. Günahkâr ise Allah’ın emrini önemsemez. Günah, düşmanlık ve peygambere isyan olan şeyleri fısıldaşır. Nitekim münafıkların Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e karşı takınageldikleri tavırları ve durumları da işte böyledir. "Onlar yanına geldiklerinde seni, Allah’ın seni selâmlamadığı şekilde selâmlarlar” Yani onlar, sana selâm verdiklerinde edebe aykırı hareket ederler. "Ve kendi aralarında da:“Hani, söylediklerimiz sebebiyle Allah bize azap etse ya!” derler.” Onlar bu fısıldaşmaları esnasında gizliyi ve açığı bilenin, onların söylediklerini naklettiği bu sözü gizlice söylerler. Bunun anlamı da şudur: Onlar bu işi önemsememektedirler. Kendilerine cezanın çabucak verilmeyişini, söyledikleri sözlerin sakıncalı olmadığına delil görürler. Yüce Allah ise mühlet vermekle birlikte, ihmal etmediğini açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“Cehennem onlara yeter! Oraya girip yanacaklar.” Yani her türlü azap ve bedbahtlığı kendisinde toplamış olan cehennem onlara yeter. O, onları kuşatacak, onlar da cehennemde azap göreceklerdir. “O” cehennem “ne kötü bir dönüş yeridir!” Ne kötü bir sondur! Bu buyruklarda sözü edilen kimseler ya iman ettiklerini açıklamakla birlikte Allah Rasûlü’ne bu şekilde hitap eden ve hayır murad ettikleri izlenimi verip bu hususta yalan söyleyen bir grup münafıktır yahut da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e selâm verdiklerinde: “es-Sâmu aleyke ya Muhammed/Ölüm sana olsun, ey Muhammed” diye selam veren Kitap ehlinden birtakım kimselerdir.

Mücadele 58:9

8- Kendilerine fısıldaşma yasaklandıktan sonra kendilerine yasaklanan şeye dönen ve günah, düşmanlık ve Peygambere isyan olan hususlarda fısıldaşan kimseleri gördün mü? Üstelik onlar yanına geldiklerinde seni, Allah’ın seni selâmlamadığı şekilde selâmlarlar ve kendi aralarında da:“Hani, söylediklerimiz sebebiyle Allah bize azap etse ya!” derler. Cehennem onlara yeter! Oraya girip yanacaklar. O, ne kötü bir dönüş yeridir! 9- Ey iman edenler! Birbirinizle fısıldaştığınız zaman günah, düşmanlık ve Peygambere isyan olan hususlarda fısıldaşmayın. İyilik ve takvâ olan hususlarda fısıldaşın ve huzurunda toplanacağınız Allah’tan korkup sakının. 8-9. Fısıldaşma, iki ya da daha çok kişinin kendi aralarında gizlice konuşmalarıdır. Bu hayır için de olabilir, şer için de olabilir. Yüce Allah, mü’minlere iyilik hususunda fısıldaşmalarını emretmektedir. İyilik (البر); her türlü hayır ve itaati ifade eden, Allah’ın ve kulların haklarını yerine getirme anlamına gelen kapsamlı bir isimdir. Takvâ ise burada bütün haram ve günahları terk etmeyi ifade eden kapsamlı bir isimdir. Mü’min ilâhî emre uyar. Bu yüzden onun ancak kendisini Allah’a yakınlaştıracak ve gazabından uzaklaştıracak şeyleri fısıldaştığını ve konuştuğunu görmek mümkündür. Günahkâr ise Allah’ın emrini önemsemez. Günah, düşmanlık ve peygambere isyan olan şeyleri fısıldaşır. Nitekim münafıkların Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e karşı takınageldikleri tavırları ve durumları da işte böyledir. "Onlar yanına geldiklerinde seni, Allah’ın seni selâmlamadığı şekilde selâmlarlar” Yani onlar, sana selâm verdiklerinde edebe aykırı hareket ederler. "Ve kendi aralarında da:“Hani, söylediklerimiz sebebiyle Allah bize azap etse ya!” derler.” Onlar bu fısıldaşmaları esnasında gizliyi ve açığı bilenin, onların söylediklerini naklettiği bu sözü gizlice söylerler. Bunun anlamı da şudur: Onlar bu işi önemsememektedirler. Kendilerine cezanın çabucak verilmeyişini, söyledikleri sözlerin sakıncalı olmadığına delil görürler. Yüce Allah ise mühlet vermekle birlikte, ihmal etmediğini açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“Cehennem onlara yeter! Oraya girip yanacaklar.” Yani her türlü azap ve bedbahtlığı kendisinde toplamış olan cehennem onlara yeter. O, onları kuşatacak, onlar da cehennemde azap göreceklerdir. “O” cehennem “ne kötü bir dönüş yeridir!” Ne kötü bir sondur! Bu buyruklarda sözü edilen kimseler ya iman ettiklerini açıklamakla birlikte Allah Rasûlü’ne bu şekilde hitap eden ve hayır murad ettikleri izlenimi verip bu hususta yalan söyleyen bir grup münafıktır yahut da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e selâm verdiklerinde: “es-Sâmu aleyke ya Muhammed/Ölüm sana olsun, ey Muhammed” diye selam veren Kitap ehlinden birtakım kimselerdir.

Mücadele 58:10

10- (Bu şekilde) fısıldaşma, ancak şeytandandır ve iman edenlerin üzülmesi içindir. Halbuki o, Allah’ın izni ile olmadıkça onlara hiçbir zarar veremez. O halde mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler. 10. Mü’minlerin düşmanlarının, mü’minler hakkında hile ve tuzak kurmak maksadı ile yaptıkları “fısıldaşma”, ancak hile ve tuzakları pek zayıf olan “şeytandandır ve iman edenlerin üzülmesi içindir.” İşte hile ve tuzaklarının gayesi ve maksadı budur. "Halbuki o, Allah’ın izni ile olmadıkça onlara hiçbir zarar vermez.” Çünkü Yüce Allah, mü’minlere yardımı ile kâfirlerin hakkından geleceğini, düşmanlarına karşı onlara yardımcı olacağını vaat etmiştir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kötü düzen ancak sahiplerinin başına geçer.”(Fâtır, 35/43) O halde Allah’ın, Rasûlü’nün ve mü’minlerin düşmanları ne kadar fısıldaşsalar, ne kadar hile ve tuzak kursalar, bunun zararı kendilerine dönecektir. Mü’minlere, Allah’ın takdir edip hükme bağladığından başka hiçbir zararı olmayacaktır. "O halde mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” Yani yalnız O’na güvenip dayansınlar, O’nun vaadine bel bağlasınlar, Allah’a tevekkül etsinler. Allah’a tevekkül edene Allah, hem düşmanların tuzaklarına karşı yeter, hem din ve dünyasında ona yeter.

Mücadele 58:11

11- Ey iman edenler! Size meclislerde:“Yer açın” denildiğinde yer açın ki Allah da size (dünya ve ahirette genişlik verip) yer açsın. “Kalkın” denildiğinde de hemen kalkın ki Allah, içinizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah yaptıklarınızdan haberdârdır. 11. Bu buyrukla Yüce Allah, mümin kullarına bir edebi öğretmektedir. Herhangi bir toplantı maksadı ile bir mecliste bulunacak olur da onlardan bazıları yahut gelenlerden bir kısmı için mecliste yer açmaya ihtiyaç bulunacak olursa, bu maksat ile yer açmaları edep gereğidir. Diğer taraftan bunun, yer açana bir zararı da yoktur. Böylelikle kendisine herhangi bir zarar gelmeksizin kardeşinin maksadı da hasıl olur. Amelin türü ne ise karşılığı da o şekildedir. Kardeşine yer açana Allah da yer açar. Kardeşine genişlik sağlayana Allah da genişlik sağlar. "Kalkın, denildiğinde de hemen kalkın.” Karşılaşılan bir ihtiyaç dolayısı ile meclislerinizden kalkın, bir kenara çekilin denildiğinde kalkın ki o maslahat tahakkuk etsin. Bu tür emirleri yerine getirmek, ilimden ve imandandır. Yüce Allah da ilim ve iman ehlini onlara ihsan etmiş olduğu ilim ve iman oranında derecelerle yükseltir. "Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Ve herkese amelinin karşılığını verecektir. Hayır ise hayır, şer ise şer. Bu âyet-i kerimede ilmin fazileti, onun süsünün ve meyvesinin de ilmin öngördüğü edeple edeplenmek ve gereğince amel etmek olduğu ortaya konmaktadır.

Mücadele 58:12

12- Ey iman edenler! Peygamberle gizli bir konuşacak olursanız, bu gizli konuşmanızdan önce bir sadaka verin. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Eğer (sadaka verecek bir şey) bulamazsanız şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 13- Yoksa gizli konuşmanızdan önce sadaka vermekten çekindiniz mi? Madem bunu yapmadınız -ki Allah bu konuda sizi affetmiştir- o halde namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 12. Yüce Allah, mü’minlere Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile gizli ve özel konuşacakları vakit -onlara edebi öğretmek, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i de ta’zim etmek maksadı ile- sadaka vermelerini emretmektedir. Çünkü böylesi bir ta’zim, mü’minler için “daha hayırlı ve daha temizdir.” Yani bu yolla sizin hayrınız ve mükâfatınız artar. Siz, böylelikle çeşitli kirlerden arınmış olursunuz ki Allah Rasûlü’ne saygıyı terk etmek bunlardan birisidir. Ciddi ve faydası olmayacak şekilde onunla çokça özel konuşup fısıldaşmayı terk etmek de bu temizlenmenin bir parçasıdır. Zira onunla özel olarak konuşmadan önce sadaka vermenin emredilmesi, gerçekten ilim ve hayır elde etme tutkusu ile bu işi isteyenlerle istemeyenleri ayırt etmek için bir ölçü olmuştur. Bu maksada sahip olan kişi verdiği sadakaya aldırmaz. Ama arzu ve isteği hayır olmayıp da sadece çokça konuşmak için bu yola başvuran ise Allah Rasûlü’ne ağır gelen bu işten bu sadaka emri dolayısı ile vazgeçer. Bu, sadaka verecek imkânı bulanlar için böyledir. Sadaka verecek imkânı bulunmayana gelince Allah ona zorluk çıkarmamıştır. Böylesini Allah affedip müsamaha ile karşılamıştır. Güç yetiremeyeciği sadakayı vermeksizin de peygamber ile özel konuşmasını ona mubah kılmıştır. 13. Daha sonra Yüce Allah, mü’minlerin bu işten çekindiklerini ve her özel konuşma esnasında sadaka vermenin kendilerine ağır geldiğini görünce işlerini kolaylaştırdı. Peygamberle özel konuşmadan önce sadaka vermeyi terk etmeleri dolayısı ile onları sorumlu tutmadı. Bununla birlikte Allah Rasûlü’ne ta’zim ve saygı gösterme emri olduğu gibi kaldı, neshedilmedi. Çünkü bu, amacı Rasûlullah’ın nefsi olan bir emir değildir; aksine başka bir nedenden dolayı meşrû kılınan işler kabilindendir. Çünkü bu emrin asıl maksadı, Allah Rasûlü’ne karşı edepli olmak ve ona gereken saygıyı göstermektir. Yüce Allah, onlara bizatihi maksat olarak önemli emirleri yerine getirmelerini isteyerek şöyle buyurmaktadır:“Madem ki bunu yapmadınız” yani madem sadaka vermek size zor geldi… Emrin kula kolay gelmesi şart değildir. O nedenle onun size zor gelmesi kaldırılması için yeterli değildir. Bu yüzden Yüce Allah devamla:“ki Allah bu konuda sizi affetmiştir” kaydını getirdiğini görüyoruz. "O halde namazı” rükünlerı, şartları, bütün sınırları ve gerekleri ile “dosdoğru kılın”; mallarınızda farz olan “zekâtı” hak sahiplerine “verin.” Bu iki ibadet, bedenî ve malî ibadetlerin başıdır. Bunları şer’i şekillerine uygun olarak yerine getiren kimseler, Allah’ın haklarını ve kullarının haklarını yerine getirmiş olurlar. Bundan dolayı Yüce Allah, daha sonra şöyle buyurmaktadır: "Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin.” Bu, oldukça kapsamlı bir emirdir. Bunun kapsamına Allah’ın ve Rasûlü’nün emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak, haber verdiklerini tasdik etmek ve şeriatın sınırlarını aşmamak girer. Bu konuda asıl muteber olan da ihlâs ve ihsandır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Allah yaptıklarınızdan haberdardır” buyurmaktadır. Yani Yüce Allah, kullarının amellerini ve onları hangi şekilde yaptıklarını bilir. Kalplerinde bulunanlara dair bilgisine göre de onlara karşılık verir.

Mücadele 58:13

12- Ey iman edenler! Peygamberle gizli bir konuşacak olursanız, bu gizli konuşmanızdan önce bir sadaka verin. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Eğer (sadaka verecek bir şey) bulamazsanız şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 13- Yoksa gizli konuşmanızdan önce sadaka vermekten çekindiniz mi? Madem bunu yapmadınız -ki Allah bu konuda sizi affetmiştir- o halde namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 12. Yüce Allah, mü’minlere Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile gizli ve özel konuşacakları vakit -onlara edebi öğretmek, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i de ta’zim etmek maksadı ile- sadaka vermelerini emretmektedir. Çünkü böylesi bir ta’zim, mü’minler için “daha hayırlı ve daha temizdir.” Yani bu yolla sizin hayrınız ve mükâfatınız artar. Siz, böylelikle çeşitli kirlerden arınmış olursunuz ki Allah Rasûlü’ne saygıyı terk etmek bunlardan birisidir. Ciddi ve faydası olmayacak şekilde onunla çokça özel konuşup fısıldaşmayı terk etmek de bu temizlenmenin bir parçasıdır. Zira onunla özel olarak konuşmadan önce sadaka vermenin emredilmesi, gerçekten ilim ve hayır elde etme tutkusu ile bu işi isteyenlerle istemeyenleri ayırt etmek için bir ölçü olmuştur. Bu maksada sahip olan kişi verdiği sadakaya aldırmaz. Ama arzu ve isteği hayır olmayıp da sadece çokça konuşmak için bu yola başvuran ise Allah Rasûlü’ne ağır gelen bu işten bu sadaka emri dolayısı ile vazgeçer. Bu, sadaka verecek imkânı bulanlar için böyledir. Sadaka verecek imkânı bulunmayana gelince Allah ona zorluk çıkarmamıştır. Böylesini Allah affedip müsamaha ile karşılamıştır. Güç yetiremeyeciği sadakayı vermeksizin de peygamber ile özel konuşmasını ona mubah kılmıştır. 13. Daha sonra Yüce Allah, mü’minlerin bu işten çekindiklerini ve her özel konuşma esnasında sadaka vermenin kendilerine ağır geldiğini görünce işlerini kolaylaştırdı. Peygamberle özel konuşmadan önce sadaka vermeyi terk etmeleri dolayısı ile onları sorumlu tutmadı. Bununla birlikte Allah Rasûlü’ne ta’zim ve saygı gösterme emri olduğu gibi kaldı, neshedilmedi. Çünkü bu, amacı Rasûlullah’ın nefsi olan bir emir değildir; aksine başka bir nedenden dolayı meşrû kılınan işler kabilindendir. Çünkü bu emrin asıl maksadı, Allah Rasûlü’ne karşı edepli olmak ve ona gereken saygıyı göstermektir. Yüce Allah, onlara bizatihi maksat olarak önemli emirleri yerine getirmelerini isteyerek şöyle buyurmaktadır:“Madem ki bunu yapmadınız” yani madem sadaka vermek size zor geldi… Emrin kula kolay gelmesi şart değildir. O nedenle onun size zor gelmesi kaldırılması için yeterli değildir. Bu yüzden Yüce Allah devamla:“ki Allah bu konuda sizi affetmiştir” kaydını getirdiğini görüyoruz. "O halde namazı” rükünlerı, şartları, bütün sınırları ve gerekleri ile “dosdoğru kılın”; mallarınızda farz olan “zekâtı” hak sahiplerine “verin.” Bu iki ibadet, bedenî ve malî ibadetlerin başıdır. Bunları şer’i şekillerine uygun olarak yerine getiren kimseler, Allah’ın haklarını ve kullarının haklarını yerine getirmiş olurlar. Bundan dolayı Yüce Allah, daha sonra şöyle buyurmaktadır: "Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin.” Bu, oldukça kapsamlı bir emirdir. Bunun kapsamına Allah’ın ve Rasûlü’nün emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak, haber verdiklerini tasdik etmek ve şeriatın sınırlarını aşmamak girer. Bu konuda asıl muteber olan da ihlâs ve ihsandır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Allah yaptıklarınızdan haberdardır” buyurmaktadır. Yani Yüce Allah, kullarının amellerini ve onları hangi şekilde yaptıklarını bilir. Kalplerinde bulunanlara dair bilgisine göre de onlara karşılık verir.

Mücadele 58:14

14- Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir kavmi dost edinen kimseleri görmedin mi? Bu kimseler sizden de değildir, onlardan da değildir. Üstelik bile bile yalan yere yemin ediyorlar. 15- Allah, onlara çok şiddetli bir azap hazırlamıştır. Gerçekten onların yaptıkları ne kadar kötüdür! 16- Onlar yeminlerini kalkan edindiler de Allah yolundan alıkoydular. Bu nedenle onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 17- Ne malları ne de evlâtları Allah’a karşı kendilerine hiçbir fayda sağlayamayacaktır. Onlar cehennemliktirler. Orada ebediyen kalacaklardır. 18- O gün Allah onların hepsini diriltecek de (dünyada) size yemin ettikleri gibi O’na da (yalan yere) yemin edecekler ve bir şey yaptıklarını sanacaklar. Haberiniz olsun ki onlar, yalancıların ta kendileridir. 19- Şeytan onlara galip gelmiştir de onlara Allah’ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın taraftarlarıdır. Haberiniz olsun ki şeytanın taraftarları hüsrana uğrayanların ta kendileridir. 14-15. Yüce Allah, Allah’ın kendilerine gazap ettiği ve en ileri çapta Allah’ın lânetinden pay almış kimselerden olan yahudi, hristiyan ve diğer kâfirleri dost edinen münafıkların durumunun ne kadar kötü olduğunu ve bu münâfıkların mü’minlerden de kâfirlerden de olmadıklarını haber vermektedir. Zira “Onlar ikisi arasında bocalayan kararsız kimselerdir. Ne bunlara, ne de onlara (taraf) olurlar.”(en-Nisâ, 4/143) Bunlar zahiren ve batınen mü’min değildirler. Çünkü onlar, batınen kâfirlerle birliktedirler. Yine zahiren ve batinen kâfirlerle birlikte de değildirler. Çünkü onlar, zahiren mü’minlerle beraberdirler. İşte Yüce Allah’ın onlar hakkındaki nitelendirmesi bu şekildedir. Ama onlar, yalan yere yemin ederler ve mü’min olduklarını söylerler. Halbuki onlar mü’min değildirler. 15. Bu gibi yalancı, hain ve çok günahkâr kimselerin cezasına gelince Allah, onlara öyle çetin bir azap hazırlamıştır ki bunun ölçüsü tasavvur edilemez ve mahiyeti bilinemez. “Gerçekten onların yaptıkları ne kadar kötüdür!” Çünkü onlar, Allah’ı gazaplandıran, cezalandırılmalarını ve lânete uğramalarını gerektiren işler yaptılar. 16. “Onlar yeminlerini” Allah’ın, Rasûlünün ve mü’minlerin kınamasına karşı kendileri ile korunacakları birer “kalkan edindiler.” Bundan dolayı hem kendilerini hem de başkalarını Allah’ın yolunu izlemekten alıkoydular. Halbuki o yol, kendisini izleyeni nimetlerle dolu cennetlere ulaştıran bir yoldur. O yoldan alıkoyan kimsenin önünde de cehenneme ulaştıran yoldan başkası olmaz. “Bu nedenle onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” Onlar, büyüklenip Allah’a imana etmekleri, O’nun âyetlerine karşı itaati gurularına yediremedikleri için Allah da üzerlerinden bir an dahi hafifletilmeyecek, kendilerine hiçbir şekilde mühlet de verilmeyecek ebedi azap ile onları alçaltacaktır. 17. Malları ve evlatları, onların azabından hiçbir şeyi önleyemez, sevap ve mükâfat namına hiçbir şey de kazandıramaz. "Onlar cehennemliktirler.” Ondan çıkmamak üzere orada kalaceklardır:“Orada ebediyen kalacaklardır.” 18. Herkes, ne üzere yaşarsa o hal üzere ölür. Münafıklar dünya hayatında mü’minlere gerçekleri farklı göstererek kendilerinin mü’min olduklarına dair yemin ediyorlardı. Kıyamet günü olup da Allah’ın hepsini dirilteceği vakit mü’minlere karşı dünyada yemin ettikleri gibi, Allah’a da yemin edecekler ve bu yeminlerin kendilerine fayda sağlayacağını zannedecekler. Çünkü onların küfürleri, münafıklıkları ve bâtıl inançları zihinlerinde yavaş yavaş yer edip kök salmış ve nihâyet onları aldatmıştır. Onlar da hatırı sayılır birtakım özelliklere sahip olduklarını ve bundan dolayı da mükafat kazanacaklarını sanacak hale gelmişlerdir. Oysa bunun gerçekle bir ilgisi yoktur. Bilindiği gibi yalan gizliyi ve açığı bilene karşı yalan asla tutumaz. 19. Onların başına gelen bu durum ise şeytanın onlara galip ve hakim olmasından dolayıdır. Şeytan onlara üstünlük sağlamış, amellerini kendilerine güzel göstermiş ve Allah’ı anmayı da unutturmuştur. Şeytan, insanın apaçık bir düşmanıdır ve onlar hakkında kötülükten başka bir şey istemez. “O kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olmaya davet eder.”(Fatır, 35/6)“İşte onlar, şeytanın taraftarlarıdır. Haberiniz olsun ki şeytanın taraftarları hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” Onlar hem dinlerini, hem dünyalarını hem de ailelerini zarara sokmuş olacaklardır.

Mücadele 58:15

14- Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir kavmi dost edinen kimseleri görmedin mi? Bu kimseler sizden de değildir, onlardan da değildir. Üstelik bile bile yalan yere yemin ediyorlar. 15- Allah, onlara çok şiddetli bir azap hazırlamıştır. Gerçekten onların yaptıkları ne kadar kötüdür! 16- Onlar yeminlerini kalkan edindiler de Allah yolundan alıkoydular. Bu nedenle onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 17- Ne malları ne de evlâtları Allah’a karşı kendilerine hiçbir fayda sağlayamayacaktır. Onlar cehennemliktirler. Orada ebediyen kalacaklardır. 18- O gün Allah onların hepsini diriltecek de (dünyada) size yemin ettikleri gibi O’na da (yalan yere) yemin edecekler ve bir şey yaptıklarını sanacaklar. Haberiniz olsun ki onlar, yalancıların ta kendileridir. 19- Şeytan onlara galip gelmiştir de onlara Allah’ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın taraftarlarıdır. Haberiniz olsun ki şeytanın taraftarları hüsrana uğrayanların ta kendileridir. 14-15. Yüce Allah, Allah’ın kendilerine gazap ettiği ve en ileri çapta Allah’ın lânetinden pay almış kimselerden olan yahudi, hristiyan ve diğer kâfirleri dost edinen münafıkların durumunun ne kadar kötü olduğunu ve bu münâfıkların mü’minlerden de kâfirlerden de olmadıklarını haber vermektedir. Zira “Onlar ikisi arasında bocalayan kararsız kimselerdir. Ne bunlara, ne de onlara (taraf) olurlar.”(en-Nisâ, 4/143) Bunlar zahiren ve batınen mü’min değildirler. Çünkü onlar, batınen kâfirlerle birliktedirler. Yine zahiren ve batinen kâfirlerle birlikte de değildirler. Çünkü onlar, zahiren mü’minlerle beraberdirler. İşte Yüce Allah’ın onlar hakkındaki nitelendirmesi bu şekildedir. Ama onlar, yalan yere yemin ederler ve mü’min olduklarını söylerler. Halbuki onlar mü’min değildirler. 15. Bu gibi yalancı, hain ve çok günahkâr kimselerin cezasına gelince Allah, onlara öyle çetin bir azap hazırlamıştır ki bunun ölçüsü tasavvur edilemez ve mahiyeti bilinemez. “Gerçekten onların yaptıkları ne kadar kötüdür!” Çünkü onlar, Allah’ı gazaplandıran, cezalandırılmalarını ve lânete uğramalarını gerektiren işler yaptılar. 16. “Onlar yeminlerini” Allah’ın, Rasûlünün ve mü’minlerin kınamasına karşı kendileri ile korunacakları birer “kalkan edindiler.” Bundan dolayı hem kendilerini hem de başkalarını Allah’ın yolunu izlemekten alıkoydular. Halbuki o yol, kendisini izleyeni nimetlerle dolu cennetlere ulaştıran bir yoldur. O yoldan alıkoyan kimsenin önünde de cehenneme ulaştıran yoldan başkası olmaz. “Bu nedenle onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” Onlar, büyüklenip Allah’a imana etmekleri, O’nun âyetlerine karşı itaati gurularına yediremedikleri için Allah da üzerlerinden bir an dahi hafifletilmeyecek, kendilerine hiçbir şekilde mühlet de verilmeyecek ebedi azap ile onları alçaltacaktır. 17. Malları ve evlatları, onların azabından hiçbir şeyi önleyemez, sevap ve mükâfat namına hiçbir şey de kazandıramaz. "Onlar cehennemliktirler.” Ondan çıkmamak üzere orada kalaceklardır:“Orada ebediyen kalacaklardır.” 18. Herkes, ne üzere yaşarsa o hal üzere ölür. Münafıklar dünya hayatında mü’minlere gerçekleri farklı göstererek kendilerinin mü’min olduklarına dair yemin ediyorlardı. Kıyamet günü olup da Allah’ın hepsini dirilteceği vakit mü’minlere karşı dünyada yemin ettikleri gibi, Allah’a da yemin edecekler ve bu yeminlerin kendilerine fayda sağlayacağını zannedecekler. Çünkü onların küfürleri, münafıklıkları ve bâtıl inançları zihinlerinde yavaş yavaş yer edip kök salmış ve nihâyet onları aldatmıştır. Onlar da hatırı sayılır birtakım özelliklere sahip olduklarını ve bundan dolayı da mükafat kazanacaklarını sanacak hale gelmişlerdir. Oysa bunun gerçekle bir ilgisi yoktur. Bilindiği gibi yalan gizliyi ve açığı bilene karşı yalan asla tutumaz. 19. Onların başına gelen bu durum ise şeytanın onlara galip ve hakim olmasından dolayıdır. Şeytan onlara üstünlük sağlamış, amellerini kendilerine güzel göstermiş ve Allah’ı anmayı da unutturmuştur. Şeytan, insanın apaçık bir düşmanıdır ve onlar hakkında kötülükten başka bir şey istemez. “O kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olmaya davet eder.”(Fatır, 35/6)“İşte onlar, şeytanın taraftarlarıdır. Haberiniz olsun ki şeytanın taraftarları hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” Onlar hem dinlerini, hem dünyalarını hem de ailelerini zarara sokmuş olacaklardır.

Mücadele 58:16

14- Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir kavmi dost edinen kimseleri görmedin mi? Bu kimseler sizden de değildir, onlardan da değildir. Üstelik bile bile yalan yere yemin ediyorlar. 15- Allah, onlara çok şiddetli bir azap hazırlamıştır. Gerçekten onların yaptıkları ne kadar kötüdür! 16- Onlar yeminlerini kalkan edindiler de Allah yolundan alıkoydular. Bu nedenle onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 17- Ne malları ne de evlâtları Allah’a karşı kendilerine hiçbir fayda sağlayamayacaktır. Onlar cehennemliktirler. Orada ebediyen kalacaklardır. 18- O gün Allah onların hepsini diriltecek de (dünyada) size yemin ettikleri gibi O’na da (yalan yere) yemin edecekler ve bir şey yaptıklarını sanacaklar. Haberiniz olsun ki onlar, yalancıların ta kendileridir. 19- Şeytan onlara galip gelmiştir de onlara Allah’ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın taraftarlarıdır. Haberiniz olsun ki şeytanın taraftarları hüsrana uğrayanların ta kendileridir. 14-15. Yüce Allah, Allah’ın kendilerine gazap ettiği ve en ileri çapta Allah’ın lânetinden pay almış kimselerden olan yahudi, hristiyan ve diğer kâfirleri dost edinen münafıkların durumunun ne kadar kötü olduğunu ve bu münâfıkların mü’minlerden de kâfirlerden de olmadıklarını haber vermektedir. Zira “Onlar ikisi arasında bocalayan kararsız kimselerdir. Ne bunlara, ne de onlara (taraf) olurlar.”(en-Nisâ, 4/143) Bunlar zahiren ve batınen mü’min değildirler. Çünkü onlar, batınen kâfirlerle birliktedirler. Yine zahiren ve batinen kâfirlerle birlikte de değildirler. Çünkü onlar, zahiren mü’minlerle beraberdirler. İşte Yüce Allah’ın onlar hakkındaki nitelendirmesi bu şekildedir. Ama onlar, yalan yere yemin ederler ve mü’min olduklarını söylerler. Halbuki onlar mü’min değildirler. 15. Bu gibi yalancı, hain ve çok günahkâr kimselerin cezasına gelince Allah, onlara öyle çetin bir azap hazırlamıştır ki bunun ölçüsü tasavvur edilemez ve mahiyeti bilinemez. “Gerçekten onların yaptıkları ne kadar kötüdür!” Çünkü onlar, Allah’ı gazaplandıran, cezalandırılmalarını ve lânete uğramalarını gerektiren işler yaptılar. 16. “Onlar yeminlerini” Allah’ın, Rasûlünün ve mü’minlerin kınamasına karşı kendileri ile korunacakları birer “kalkan edindiler.” Bundan dolayı hem kendilerini hem de başkalarını Allah’ın yolunu izlemekten alıkoydular. Halbuki o yol, kendisini izleyeni nimetlerle dolu cennetlere ulaştıran bir yoldur. O yoldan alıkoyan kimsenin önünde de cehenneme ulaştıran yoldan başkası olmaz. “Bu nedenle onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” Onlar, büyüklenip Allah’a imana etmekleri, O’nun âyetlerine karşı itaati gurularına yediremedikleri için Allah da üzerlerinden bir an dahi hafifletilmeyecek, kendilerine hiçbir şekilde mühlet de verilmeyecek ebedi azap ile onları alçaltacaktır. 17. Malları ve evlatları, onların azabından hiçbir şeyi önleyemez, sevap ve mükâfat namına hiçbir şey de kazandıramaz. "Onlar cehennemliktirler.” Ondan çıkmamak üzere orada kalaceklardır:“Orada ebediyen kalacaklardır.” 18. Herkes, ne üzere yaşarsa o hal üzere ölür. Münafıklar dünya hayatında mü’minlere gerçekleri farklı göstererek kendilerinin mü’min olduklarına dair yemin ediyorlardı. Kıyamet günü olup da Allah’ın hepsini dirilteceği vakit mü’minlere karşı dünyada yemin ettikleri gibi, Allah’a da yemin edecekler ve bu yeminlerin kendilerine fayda sağlayacağını zannedecekler. Çünkü onların küfürleri, münafıklıkları ve bâtıl inançları zihinlerinde yavaş yavaş yer edip kök salmış ve nihâyet onları aldatmıştır. Onlar da hatırı sayılır birtakım özelliklere sahip olduklarını ve bundan dolayı da mükafat kazanacaklarını sanacak hale gelmişlerdir. Oysa bunun gerçekle bir ilgisi yoktur. Bilindiği gibi yalan gizliyi ve açığı bilene karşı yalan asla tutumaz. 19. Onların başına gelen bu durum ise şeytanın onlara galip ve hakim olmasından dolayıdır. Şeytan onlara üstünlük sağlamış, amellerini kendilerine güzel göstermiş ve Allah’ı anmayı da unutturmuştur. Şeytan, insanın apaçık bir düşmanıdır ve onlar hakkında kötülükten başka bir şey istemez. “O kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olmaya davet eder.”(Fatır, 35/6)“İşte onlar, şeytanın taraftarlarıdır. Haberiniz olsun ki şeytanın taraftarları hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” Onlar hem dinlerini, hem dünyalarını hem de ailelerini zarara sokmuş olacaklardır.

Mücadele 58:17

14- Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir kavmi dost edinen kimseleri görmedin mi? Bu kimseler sizden de değildir, onlardan da değildir. Üstelik bile bile yalan yere yemin ediyorlar. 15- Allah, onlara çok şiddetli bir azap hazırlamıştır. Gerçekten onların yaptıkları ne kadar kötüdür! 16- Onlar yeminlerini kalkan edindiler de Allah yolundan alıkoydular. Bu nedenle onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 17- Ne malları ne de evlâtları Allah’a karşı kendilerine hiçbir fayda sağlayamayacaktır. Onlar cehennemliktirler. Orada ebediyen kalacaklardır. 18- O gün Allah onların hepsini diriltecek de (dünyada) size yemin ettikleri gibi O’na da (yalan yere) yemin edecekler ve bir şey yaptıklarını sanacaklar. Haberiniz olsun ki onlar, yalancıların ta kendileridir. 19- Şeytan onlara galip gelmiştir de onlara Allah’ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın taraftarlarıdır. Haberiniz olsun ki şeytanın taraftarları hüsrana uğrayanların ta kendileridir. 14-15. Yüce Allah, Allah’ın kendilerine gazap ettiği ve en ileri çapta Allah’ın lânetinden pay almış kimselerden olan yahudi, hristiyan ve diğer kâfirleri dost edinen münafıkların durumunun ne kadar kötü olduğunu ve bu münâfıkların mü’minlerden de kâfirlerden de olmadıklarını haber vermektedir. Zira “Onlar ikisi arasında bocalayan kararsız kimselerdir. Ne bunlara, ne de onlara (taraf) olurlar.”(en-Nisâ, 4/143) Bunlar zahiren ve batınen mü’min değildirler. Çünkü onlar, batınen kâfirlerle birliktedirler. Yine zahiren ve batinen kâfirlerle birlikte de değildirler. Çünkü onlar, zahiren mü’minlerle beraberdirler. İşte Yüce Allah’ın onlar hakkındaki nitelendirmesi bu şekildedir. Ama onlar, yalan yere yemin ederler ve mü’min olduklarını söylerler. Halbuki onlar mü’min değildirler. 15. Bu gibi yalancı, hain ve çok günahkâr kimselerin cezasına gelince Allah, onlara öyle çetin bir azap hazırlamıştır ki bunun ölçüsü tasavvur edilemez ve mahiyeti bilinemez. “Gerçekten onların yaptıkları ne kadar kötüdür!” Çünkü onlar, Allah’ı gazaplandıran, cezalandırılmalarını ve lânete uğramalarını gerektiren işler yaptılar. 16. “Onlar yeminlerini” Allah’ın, Rasûlünün ve mü’minlerin kınamasına karşı kendileri ile korunacakları birer “kalkan edindiler.” Bundan dolayı hem kendilerini hem de başkalarını Allah’ın yolunu izlemekten alıkoydular. Halbuki o yol, kendisini izleyeni nimetlerle dolu cennetlere ulaştıran bir yoldur. O yoldan alıkoyan kimsenin önünde de cehenneme ulaştıran yoldan başkası olmaz. “Bu nedenle onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” Onlar, büyüklenip Allah’a imana etmekleri, O’nun âyetlerine karşı itaati gurularına yediremedikleri için Allah da üzerlerinden bir an dahi hafifletilmeyecek, kendilerine hiçbir şekilde mühlet de verilmeyecek ebedi azap ile onları alçaltacaktır. 17. Malları ve evlatları, onların azabından hiçbir şeyi önleyemez, sevap ve mükâfat namına hiçbir şey de kazandıramaz. "Onlar cehennemliktirler.” Ondan çıkmamak üzere orada kalaceklardır:“Orada ebediyen kalacaklardır.” 18. Herkes, ne üzere yaşarsa o hal üzere ölür. Münafıklar dünya hayatında mü’minlere gerçekleri farklı göstererek kendilerinin mü’min olduklarına dair yemin ediyorlardı. Kıyamet günü olup da Allah’ın hepsini dirilteceği vakit mü’minlere karşı dünyada yemin ettikleri gibi, Allah’a da yemin edecekler ve bu yeminlerin kendilerine fayda sağlayacağını zannedecekler. Çünkü onların küfürleri, münafıklıkları ve bâtıl inançları zihinlerinde yavaş yavaş yer edip kök salmış ve nihâyet onları aldatmıştır. Onlar da hatırı sayılır birtakım özelliklere sahip olduklarını ve bundan dolayı da mükafat kazanacaklarını sanacak hale gelmişlerdir. Oysa bunun gerçekle bir ilgisi yoktur. Bilindiği gibi yalan gizliyi ve açığı bilene karşı yalan asla tutumaz. 19. Onların başına gelen bu durum ise şeytanın onlara galip ve hakim olmasından dolayıdır. Şeytan onlara üstünlük sağlamış, amellerini kendilerine güzel göstermiş ve Allah’ı anmayı da unutturmuştur. Şeytan, insanın apaçık bir düşmanıdır ve onlar hakkında kötülükten başka bir şey istemez. “O kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olmaya davet eder.”(Fatır, 35/6)“İşte onlar, şeytanın taraftarlarıdır. Haberiniz olsun ki şeytanın taraftarları hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” Onlar hem dinlerini, hem dünyalarını hem de ailelerini zarara sokmuş olacaklardır.

Mücadele 58:18

14- Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir kavmi dost edinen kimseleri görmedin mi? Bu kimseler sizden de değildir, onlardan da değildir. Üstelik bile bile yalan yere yemin ediyorlar. 15- Allah, onlara çok şiddetli bir azap hazırlamıştır. Gerçekten onların yaptıkları ne kadar kötüdür! 16- Onlar yeminlerini kalkan edindiler de Allah yolundan alıkoydular. Bu nedenle onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 17- Ne malları ne de evlâtları Allah’a karşı kendilerine hiçbir fayda sağlayamayacaktır. Onlar cehennemliktirler. Orada ebediyen kalacaklardır. 18- O gün Allah onların hepsini diriltecek de (dünyada) size yemin ettikleri gibi O’na da (yalan yere) yemin edecekler ve bir şey yaptıklarını sanacaklar. Haberiniz olsun ki onlar, yalancıların ta kendileridir. 19- Şeytan onlara galip gelmiştir de onlara Allah’ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın taraftarlarıdır. Haberiniz olsun ki şeytanın taraftarları hüsrana uğrayanların ta kendileridir. 14-15. Yüce Allah, Allah’ın kendilerine gazap ettiği ve en ileri çapta Allah’ın lânetinden pay almış kimselerden olan yahudi, hristiyan ve diğer kâfirleri dost edinen münafıkların durumunun ne kadar kötü olduğunu ve bu münâfıkların mü’minlerden de kâfirlerden de olmadıklarını haber vermektedir. Zira “Onlar ikisi arasında bocalayan kararsız kimselerdir. Ne bunlara, ne de onlara (taraf) olurlar.”(en-Nisâ, 4/143) Bunlar zahiren ve batınen mü’min değildirler. Çünkü onlar, batınen kâfirlerle birliktedirler. Yine zahiren ve batinen kâfirlerle birlikte de değildirler. Çünkü onlar, zahiren mü’minlerle beraberdirler. İşte Yüce Allah’ın onlar hakkındaki nitelendirmesi bu şekildedir. Ama onlar, yalan yere yemin ederler ve mü’min olduklarını söylerler. Halbuki onlar mü’min değildirler. 15. Bu gibi yalancı, hain ve çok günahkâr kimselerin cezasına gelince Allah, onlara öyle çetin bir azap hazırlamıştır ki bunun ölçüsü tasavvur edilemez ve mahiyeti bilinemez. “Gerçekten onların yaptıkları ne kadar kötüdür!” Çünkü onlar, Allah’ı gazaplandıran, cezalandırılmalarını ve lânete uğramalarını gerektiren işler yaptılar. 16. “Onlar yeminlerini” Allah’ın, Rasûlünün ve mü’minlerin kınamasına karşı kendileri ile korunacakları birer “kalkan edindiler.” Bundan dolayı hem kendilerini hem de başkalarını Allah’ın yolunu izlemekten alıkoydular. Halbuki o yol, kendisini izleyeni nimetlerle dolu cennetlere ulaştıran bir yoldur. O yoldan alıkoyan kimsenin önünde de cehenneme ulaştıran yoldan başkası olmaz. “Bu nedenle onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” Onlar, büyüklenip Allah’a imana etmekleri, O’nun âyetlerine karşı itaati gurularına yediremedikleri için Allah da üzerlerinden bir an dahi hafifletilmeyecek, kendilerine hiçbir şekilde mühlet de verilmeyecek ebedi azap ile onları alçaltacaktır. 17. Malları ve evlatları, onların azabından hiçbir şeyi önleyemez, sevap ve mükâfat namına hiçbir şey de kazandıramaz. "Onlar cehennemliktirler.” Ondan çıkmamak üzere orada kalaceklardır:“Orada ebediyen kalacaklardır.” 18. Herkes, ne üzere yaşarsa o hal üzere ölür. Münafıklar dünya hayatında mü’minlere gerçekleri farklı göstererek kendilerinin mü’min olduklarına dair yemin ediyorlardı. Kıyamet günü olup da Allah’ın hepsini dirilteceği vakit mü’minlere karşı dünyada yemin ettikleri gibi, Allah’a da yemin edecekler ve bu yeminlerin kendilerine fayda sağlayacağını zannedecekler. Çünkü onların küfürleri, münafıklıkları ve bâtıl inançları zihinlerinde yavaş yavaş yer edip kök salmış ve nihâyet onları aldatmıştır. Onlar da hatırı sayılır birtakım özelliklere sahip olduklarını ve bundan dolayı da mükafat kazanacaklarını sanacak hale gelmişlerdir. Oysa bunun gerçekle bir ilgisi yoktur. Bilindiği gibi yalan gizliyi ve açığı bilene karşı yalan asla tutumaz. 19. Onların başına gelen bu durum ise şeytanın onlara galip ve hakim olmasından dolayıdır. Şeytan onlara üstünlük sağlamış, amellerini kendilerine güzel göstermiş ve Allah’ı anmayı da unutturmuştur. Şeytan, insanın apaçık bir düşmanıdır ve onlar hakkında kötülükten başka bir şey istemez. “O kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olmaya davet eder.”(Fatır, 35/6)“İşte onlar, şeytanın taraftarlarıdır. Haberiniz olsun ki şeytanın taraftarları hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” Onlar hem dinlerini, hem dünyalarını hem de ailelerini zarara sokmuş olacaklardır.

Mücadele 58:19

14- Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir kavmi dost edinen kimseleri görmedin mi? Bu kimseler sizden de değildir, onlardan da değildir. Üstelik bile bile yalan yere yemin ediyorlar. 15- Allah, onlara çok şiddetli bir azap hazırlamıştır. Gerçekten onların yaptıkları ne kadar kötüdür! 16- Onlar yeminlerini kalkan edindiler de Allah yolundan alıkoydular. Bu nedenle onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 17- Ne malları ne de evlâtları Allah’a karşı kendilerine hiçbir fayda sağlayamayacaktır. Onlar cehennemliktirler. Orada ebediyen kalacaklardır. 18- O gün Allah onların hepsini diriltecek de (dünyada) size yemin ettikleri gibi O’na da (yalan yere) yemin edecekler ve bir şey yaptıklarını sanacaklar. Haberiniz olsun ki onlar, yalancıların ta kendileridir. 19- Şeytan onlara galip gelmiştir de onlara Allah’ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın taraftarlarıdır. Haberiniz olsun ki şeytanın taraftarları hüsrana uğrayanların ta kendileridir. 14-15. Yüce Allah, Allah’ın kendilerine gazap ettiği ve en ileri çapta Allah’ın lânetinden pay almış kimselerden olan yahudi, hristiyan ve diğer kâfirleri dost edinen münafıkların durumunun ne kadar kötü olduğunu ve bu münâfıkların mü’minlerden de kâfirlerden de olmadıklarını haber vermektedir. Zira “Onlar ikisi arasında bocalayan kararsız kimselerdir. Ne bunlara, ne de onlara (taraf) olurlar.”(en-Nisâ, 4/143) Bunlar zahiren ve batınen mü’min değildirler. Çünkü onlar, batınen kâfirlerle birliktedirler. Yine zahiren ve batinen kâfirlerle birlikte de değildirler. Çünkü onlar, zahiren mü’minlerle beraberdirler. İşte Yüce Allah’ın onlar hakkındaki nitelendirmesi bu şekildedir. Ama onlar, yalan yere yemin ederler ve mü’min olduklarını söylerler. Halbuki onlar mü’min değildirler. 15. Bu gibi yalancı, hain ve çok günahkâr kimselerin cezasına gelince Allah, onlara öyle çetin bir azap hazırlamıştır ki bunun ölçüsü tasavvur edilemez ve mahiyeti bilinemez. “Gerçekten onların yaptıkları ne kadar kötüdür!” Çünkü onlar, Allah’ı gazaplandıran, cezalandırılmalarını ve lânete uğramalarını gerektiren işler yaptılar. 16. “Onlar yeminlerini” Allah’ın, Rasûlünün ve mü’minlerin kınamasına karşı kendileri ile korunacakları birer “kalkan edindiler.” Bundan dolayı hem kendilerini hem de başkalarını Allah’ın yolunu izlemekten alıkoydular. Halbuki o yol, kendisini izleyeni nimetlerle dolu cennetlere ulaştıran bir yoldur. O yoldan alıkoyan kimsenin önünde de cehenneme ulaştıran yoldan başkası olmaz. “Bu nedenle onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” Onlar, büyüklenip Allah’a imana etmekleri, O’nun âyetlerine karşı itaati gurularına yediremedikleri için Allah da üzerlerinden bir an dahi hafifletilmeyecek, kendilerine hiçbir şekilde mühlet de verilmeyecek ebedi azap ile onları alçaltacaktır. 17. Malları ve evlatları, onların azabından hiçbir şeyi önleyemez, sevap ve mükâfat namına hiçbir şey de kazandıramaz. "Onlar cehennemliktirler.” Ondan çıkmamak üzere orada kalaceklardır:“Orada ebediyen kalacaklardır.” 18. Herkes, ne üzere yaşarsa o hal üzere ölür. Münafıklar dünya hayatında mü’minlere gerçekleri farklı göstererek kendilerinin mü’min olduklarına dair yemin ediyorlardı. Kıyamet günü olup da Allah’ın hepsini dirilteceği vakit mü’minlere karşı dünyada yemin ettikleri gibi, Allah’a da yemin edecekler ve bu yeminlerin kendilerine fayda sağlayacağını zannedecekler. Çünkü onların küfürleri, münafıklıkları ve bâtıl inançları zihinlerinde yavaş yavaş yer edip kök salmış ve nihâyet onları aldatmıştır. Onlar da hatırı sayılır birtakım özelliklere sahip olduklarını ve bundan dolayı da mükafat kazanacaklarını sanacak hale gelmişlerdir. Oysa bunun gerçekle bir ilgisi yoktur. Bilindiği gibi yalan gizliyi ve açığı bilene karşı yalan asla tutumaz. 19. Onların başına gelen bu durum ise şeytanın onlara galip ve hakim olmasından dolayıdır. Şeytan onlara üstünlük sağlamış, amellerini kendilerine güzel göstermiş ve Allah’ı anmayı da unutturmuştur. Şeytan, insanın apaçık bir düşmanıdır ve onlar hakkında kötülükten başka bir şey istemez. “O kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olmaya davet eder.”(Fatır, 35/6)“İşte onlar, şeytanın taraftarlarıdır. Haberiniz olsun ki şeytanın taraftarları hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” Onlar hem dinlerini, hem dünyalarını hem de ailelerini zarara sokmuş olacaklardır.

Mücadele 58:20

20- Allah'a ve Rasûlü’ne karşı çıkanlar var ya, işte onlar en aşağılık olanların arasındadırlar. 21- Allah:“Andolsun ki ben ve peygamberlerim mutlaka galip geleceğiz” diye yazmıştır. Çünkü Allah, çok güçlüdür, Azizdir. 20-21. Bu buyruk, hem vaat hem de tehdittir. Allah ve Rasûlü’ne karşı küfür ve isyanlar ile karşı çıkan kimselere yardımsız bırakılacaklarına, zillete uğrayacaklarına, övünülecek bir âkıbetlerinin olmayacağına ve hiçbir sancaklarının zaferle dalgalanmayacağına dair bir tehdittir. Buna karşılık Allah’a ve rasûllerine iman eden, peygamberlerin getirdiklerine uyarak Allah’ın kurtuluşa eren taraftarlarından olanlara da dünya ve âhirette fetih, zafer ve galibiyet verileceğine dair bir vaattir. Bu, bozulmayacak ve değiştirilmeyecek bir vaattir. Çünkü bu, hiçbir şeyin kendisini aciz bırakamadığı, çok güçlü, Aziz ve sözü doğru olan Allah'ın vaadidir.

Mücadele 58:21

20- Allah'a ve Rasûlü’ne karşı çıkanlar var ya, işte onlar en aşağılık olanların arasındadırlar. 21- Allah:“Andolsun ki ben ve peygamberlerim mutlaka galip geleceğiz” diye yazmıştır. Çünkü Allah, çok güçlüdür, Azizdir. 20-21. Bu buyruk, hem vaat hem de tehdittir. Allah ve Rasûlü’ne karşı küfür ve isyanlar ile karşı çıkan kimselere yardımsız bırakılacaklarına, zillete uğrayacaklarına, övünülecek bir âkıbetlerinin olmayacağına ve hiçbir sancaklarının zaferle dalgalanmayacağına dair bir tehdittir. Buna karşılık Allah’a ve rasûllerine iman eden, peygamberlerin getirdiklerine uyarak Allah’ın kurtuluşa eren taraftarlarından olanlara da dünya ve âhirette fetih, zafer ve galibiyet verileceğine dair bir vaattir. Bu, bozulmayacak ve değiştirilmeyecek bir vaattir. Çünkü bu, hiçbir şeyin kendisini aciz bırakamadığı, çok güçlü, Aziz ve sözü doğru olan Allah'ın vaadidir.

Mücadele 58:22

22- Allah’a ve âhiret gününe iman eden hiçbir kavmin, Allah'a ve Rasûlüne karşı çıkanlara sevgi beslediklerini göremezsin. İsterse onlar babaları, oğulları, kardeşleri ya da soydaşları olsun. İşte bunlar, Allah’ın, kalplerine imanı yazdığı ve kendilerini katından bir ruh ile desteklediği kimselerdir. O, onları içlerinde ebediyen kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır. İşte bunlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Haberiniz olsun ki Allah’ın taraftarları kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. 22. “Allah’a ve âhiret gününe iman eden hiçbir kavmin, Allah'a ve Rasûlüne karşı çıkanlara sevgi beslediklerini göremezsin” Yani bu ikisi bir arada bulunamaz. Kul, Allah’a ve âhiret gününe gerçek anlamda iman edecek olursa ancak imanın gereği olan işleri yapar. Bu nedenle de Allah’a imanın gereklerini yerine getirenleri sever ve onları dost edinir. İmanın gereklerini yerine getirmeyen kimseleri ise sevmez ve onlara düşman beller. İsterse bunlar, kendisine en yakın insanlar olsunlar, hiç fark etmez. İşte semeresini veren ve maksadını gerçekleştiren gerçek iman budur. Bu niteliğe sahip olanların kalplerine Allah, imanı yazmış ve sağlamlaştırmıştır. Böylece iman sarsılmayacak bir şekilde oraya girmiştir. Artık şüphe ve tereddütler ona etki etmez. Bunlar, Allah’ın kendi katından bir ruh ile yani vahyi, marifeti, ilâhî yardımı ve Rabbânî ihsanı ile güçlendirdiği kimselerdir. Bunlar için bu dünyada pek güzel bir hayat olduğu gibi, ebedilik yurdunda da Naîm cennetleri vardır. Orada canların istediği, gözlerin görmekten zevk aldığı ve arzu ettikleri her şey vardır. Orada nimetlerin en üstün ve en büyükleri onlara verilecektir ki bu da Yüce Allah’ın onlardan razı olması ve artık ebediyen onlara gazap etmeyecek olmasıdır. Onlar, Rablerinden kendilerine vermiş olduğu pek çok lütuf ve ihsanlar, bol mükâfatlar, uçsuz bucaksız bağışlar ve yüksek dereceler dolayısıyla hoşnut olacaklardır. Öyle ki Mevlâlarının kendilerine verdiğinden daha öte bir mükâfat, bunlardan daha büyük bir bağış olacağını düşünemeyeceklerdir. Allah’a ve âhiret gününe iman ettiğini iddia etmekle birlikte Allah’ın düşmanlarını seven, imanı elinin tersi ile itenlere sevgi besleyen kimselere gelince, böylelerinin imanı kuru bir iddiadan ibarettir. Bunun gerçekle ilgisi yoktur. Çünkü her bir hususun kendisini doğrulayacak bir delile ihtiyacı vardır. Böyle bir delil şarttır. Dolayısı ile kuru bir iddianın hiçbir faydası olmaz ve bu iddia sahibinin iddiası kabul edilmez. [Mücâdele Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.] Yüce Allah’a hamdolsun. ***

Haşr 59:1

1- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. O Azîzdir, Hakîmdir. 2- Kitap ehlinden olan kafirleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı. Ama Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi ve kalplerine korku saldı. (Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı). O halde ibret alın, ey basiret sahipleri! 3- Eğer Allah, onlar hakkında sürgünü yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı. Bununla birlikte onlar için âhirette ateş azabı vardır. 4- Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir. Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır. 5- Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz yahut onu kökleri üzere dikili bırakmanız, hep Allah’ın izni dahilinde olmuştur ve bu, Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir. 6- Allah’ın onlar(ın malların)dan Rasûlü’ne verdiği feye/ganimete gelince siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve. Fakat Allah, peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah, her şeye gücü yetendir. 7- Allah’ın (savaşsız fethedilen) ülkelerin ahalisinden Rasûlü’ne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir. Bu, o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan (ve yosulların istifade edemediği bir servet) olmasın diyedir. Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun ve Allah’tan korkup sakının. Çünkü Allah, cezası çok çetin olandır. 8- (O fey), yurtlarından çıkartılıp mallarından uzaklaştırılmış olan, Allah’ın lütuf ve rızasını isteyen, Allah’a ve Peygamberine destek olan fakir muhacirlerindir. İşte onlar (özü sözü) doğru olanların ta kendileridir. 9- Onlar(ın hicretinden) önce Medine’ye yerleşip imanı da kalplerine yerleştirenler, kendilerine hicret edenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar. Kendileri ihtiyaç içinde olsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. 10- Onlardan sonra gelenler derler ki:“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz Sen çok şefkatlisin, pek merhametlisin.” 11- Gördün mü o münafıklık edenleri(n yaptığını)? Onlar, Kitap ehlinden kâfir olan kardeşlerine şöyle derler:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar, kesinlikle yalancıdırlar. 12- Eğer onlar (yurtlarından) çıkartılırlarsa andolsun ki onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler. Onlara yardım etseler bile kesinlikle gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez. 13- İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır. Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır. 14- Onlar sizinle toplu olarak (yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar. Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir. Sen onları birlik içinde sanırsın; ama kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır. 15- (Bu yahudilerin durumu) kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir. Onlar için (ahirette) can yakıcı bir azap vardır. 16- (O münafıkların durumu da) şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana:“Kâfir ol” der. O kâfir olunca da: “Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der. 17- Nihayet ikisinin de âkıbeti, içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur. İşte zalimlerin cezası da budur. (Medine’de inmiştir. 24 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. Bu sûreye Benî Nadir sûresi de denmektedir. Bunlar, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliği sırasında Medine yakınlarında bulunan yahudilerden büyük bir kesim idiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik verilip de Medine’ye hicret edince bunlar da diğer kâfir olan yahudiler gibi kâfir oldular. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de komşusu olan yahudi kesimlerle antlaşmalar yaptı. Bedir gazvesinden altı ay civarında bir süre sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onların bulundukları yerlere gitti ve Amr b. Umeyye ed-Damri’nin öldürdüğü Kilab oğullarına mensup kişilerin diyetini ödemesi için (aralarındaki antlaşma gereği) kendisine yardımcı olmalarını istedi. Onlar: Olur, yardım ederiz, ey Ebu’l-Kasım. Şurada bir süre otur da senin isteğini yerine getirelim, dediler. Bir köşeye çekilip başbaşa verdiler. Şeytan da haklarında yazılmış olan bedbahtlık fermanını onlara süslü gösterdi. Kendi aralarında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e suikast kararı alıp şöyle dediler:“Sizden kim şu değirmen taşını alır da yukarı çıkıp onu başının üzerine atarak kafasını parçalar?” Aralarında en bedbaht kişi olan Amr b. Cahhâş: Ben yaparım, dedi. Sellam b. Mişkem de onlara: Böyle bir şey yapmayın. Allah’a andolsun ki yapmak istediğiniz iş, ona haber verilecektir. Ayrıca bu bizimle onun arasındaki ahdi bozmak demektir, dedi. Derhal Rabbinden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e ne yapmak istediklerine dair ilâhî vahiy geldi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hızlıca yerinden kalktı ve Medine’ye doğru gitti. Ashabı da arkasından ona yetişerek: Biz farkına bile varamadan sen kalkıp yola koyuldun, deyince o da kendilerine, yahudilerin ne yapmak istediklerini haber verdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlara şu haberi gönderdi:“Medine’den çıkıp gidin ve orada benimle birlikte bir arada kalmayın. Ben size on günlük süre tanıyorum. Bu süreden sonra sizden kimi bulursam boynunu vuracağım.” Günlerce hazırlıklarını sürdürdüler. Münafık Abdullah b. Ubey b. Selûl da onlara şu haberi gönderdi:“Yurtlarınızdan çıkmayın. Beraberimde iki bin kişi var. Bunlar, sizinle birlikte hisarlarınıza girecek ve sizin uğrunuzda ölünceye dek çarpışacaklardır. Diğer taraftan Kurayzalılar da Gatafanlılardan antlaşma yaptığınız kimseler de size yardım edecektir.” Başkanları Huyey b. Ahtab, münafıkların başının kendisine söylediklerinden umutlandı ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:“Biz yurdumuzdan çıkıp gitmiyoruz, artık ne istersen yap”, diye haber gönderdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı tekbir getirerek onların üzerine gitmek üzere harekete koyuldular. Sancağı Ali b. Ebu Talib radıyallahu anh taşıyordu. Kalelerinin etrafını kuşattılar ve bir süre onlara ok ve taş yağdırdılar. Kurayzalılar yardımlarına gelmediği gibi Abdullah b. Ubey b. Selûl ile Gatafanlılardan antlaşmalıları olan kimseler de onlara ihanet etti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onları kuşattı ve çevrede bulunan onlara ait hurma ağaçlarını kestirip yaktı. Bunun üzerine ona: Medine’den çıkıyoruz, diye haber gönderdiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem oradan kendi canlarını, çoluk çocuklarını ve silah dışında develerinin taşıyabileceği kadar malları beraberlerinde almak şartı ile kalelerinden inmelerine müsaade etti ve geride kalan mallara ve silâhlara da el koydu. Nadiroğullarından ele geçirilen mallar, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, onun ihtiyaçlarına ve müslümanların maslahatına harcanıyordu. Bu malların beşte dördünü o, gazilere dağıtmamıştı. Çünkü Yüce Allah, burayı ona fey (savaşsız ganimet) olarak tahsis etmişti. Müslümanlar orayı ele geçirmek üzere ata binip deve koşturmamışlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’e sürdü. Aralarında liderleri Huyey b. Ahtab da vardı. Onların topraklarını ve diyarlarını ele geçirdi. Orada bıraktıkları silahlara da el koydu. Silahlar arasında elli zırh, elli miğfer ve üç yüz kırk tane kılıç vardı. Siyer alimlerinin sözünü ettikleri üzere kıssalarının özü bundan ibarettir. 1. Yüce Allah, bu sûreyi, göklerde ve yerde bulunan her şeyin Rabbini hamd ile tesbih ettiklerini, celâline yakışmayan şeylerden de O’nu tenzih ettiklerini, azameti önünde boyun eğip O’na ibadet ettiklerini haber vererek başlatmaktadır. Çünkü O, her şeye boyun eğdirmiş olan Azîzdir. Kimse O’na karşı koyamaz ve O’nun için zor diye bir şey yoktur. Yaratması ve emretmesi, sonsuz hikmetlerle dolu olan Hakîm’dir. O, boşuna hiçbir şey yaratmaz. Maslahat ihtiva etmeyen hiçbir hükmü teşrî’ buyurmaz. Hikmetinin gerektirmediği hiçbir iş yapmaz. 2. Bunlardan birisi de O’nun, Rasûlüne küfre sapmış Kitap ehlinden olan Nadiroğullarına karşı, Allah Rasûlü ile antlaşmalarını bozmaları üzerine yardım etmiş olmasıdır. Böylece o, onları alışageldikleri ve pek sevdikleri yurtlarından çıkarmıştır. Onların oradan çıkartılmaları, Allah’ın haklarında Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vasıtası ile takdir etmiş olduğu ilk sürgün idi ve bu sürgün Hayber’e gerçekleşmişti. Âyet-i kerime (ilk sürgün ifadesi) onların bunun dışında başka sürgünlerinin olduğuna da delildir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’den de sürmüştür. Daha sonra Ömer radıyallahu anh da onlardan geriye kalanları oradan sürmüştü. Ey müslümanlar! “Siz onların” yurtları oldukça korunaklı ve kendileri de güçlü olması dolayı ile yurtlarından “çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı.” Bu yüzden kalelerini şımarıklık derecesinde beğenmiş, fakat aldanmışlardı. Bu kaleleri içerisinde oldukları sürece kendilerine zarar verilemeyeceğini, kimsenin onlara güç yetiremeyeceğini zannetmişlerdi. Fakat Allah’ın kaderi her şeyin üstündedir. Hisarların ve kalelerin O’na karşı bir faydası olmayacağı gibi gücün ve savunmanın da bir faydası olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:“Fakat Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi.” Yani onlar hatırlarından geçirmedikleri, hiç düşünmedikleri bir taraftan baskın ve hücuma maruz kaldılar. Bu ummadıkları husus, şöylece ifade edilmektedir:“Ve kalplerine korku saldı.” Kalplerindeki bu şiddetli korku, Allah’ın en büyük ordusudur. Ona karşı ne sayının, ne araç gerecin, ne gücün, ne de kuvvetli oluşun bir faydası yoktur. Onların kanaatine göre eğer onlara bir zarar gelecek olsaydı bu, ancak arkasında korundukları ve huzur buldukları kalelerinden olabilirdi. Ama Allah’tan başkasına güvenen yardımsız kalır. Allah’tan başkasına meyledenin bu tutumu, kendi aleyhinedir. Bu nedenle sabır ve sebatın yahut gevşeklik ve zaafın yeri olan kalplerine semavî bir emir gelip onları buldu. Kalplerindeki gücü ve metaneti ortadan kaldırdı. Bunların yerine zaaf, gevşeklik ve korkaklık yerleştirdi. Bunu önleyebilecek güçleri de yoktu. Bu da onlara karşı müminlere ilahi bir yardımdı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "(Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı).” Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile mallarından develerinin taşıyabileceği kadar yük alacakları şekilde anlaşma yapmışlardı. Bundan dolayı evlerinin beğendikleri yerlerini, tavanlarının pek çoğunu dahi bozdular. Azgınlıkları sebebi ile yurtlarının tahrip edilmesi ve kalelerinin yıkılması konusunda mü’minleri kendi başlarına kendileri musallat ettiler. Bu yapılanlara kendileri sebep oldular ve kendilerine en büyük zararı kendileri verdiler. "O halde ibret alın, ey basiret” mükemmel akıl ve eşyanın özünü kavrayan sağlam görüş “sahipleri!” Çünkü bu, gerçekten Allah’ın hakka karşı inatlaşan ve hevâlarana uyan kimselere karşı neler yaptığının anlaşılmasına yardımcı olacak bir ibret vesilesidir. Bu kimselerin günahları sebebi ile Allah’ın emri gelip onları bulduğunda, ibretli cezalar onları yakaladığında güçlerinin kendilerine bir faydası olmamış, kuvvetleri onları koruyamamış, hisarları ve kaleleri de kendilerini himaye edememiştir. Asıl muteber olan sebebin hususiliği değil, mananın umumiliğidir. O nedenle bu âyet-i kerime genel olarak ibret almanın emredilmiş bir husus olduğuna delil olmaktadır. İbret alma ise birbirine benzeyen şeyleri göz önünde bulundurmak, bir şeyi kendisine benzeyen başka bir şeye kıyas etmektir. Ahkâmın içerdiği ve yeri akıl ve düşünce olan mana ve hikmetler üzerinde tefekkür etmektir. Bu sayede akıl kemâle erer, basiret aydınlanmış olur. İman artar ve gerçek anlamı ile kavrayış husule gelir. 3. Daha sonra Yüce Allah, bu yahudilerin başına hak ettikleri ve lâyık oldukları her şeyin henüz gelip kendilerini bulmadığını, Allah’ın onların musibetlerini nispeten hafifletmiş olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah onların hakkında” kendilerine isabet eden “sürgünü” hiçbir şekilde değişmesi, değişikliğe uğratılması söz konusu olmayan olan kader ve kazası gereği “yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı.” Dünyadaki azapları ve ibretli cezaları başka türlü olurdu. Ama onlar, dünyevî çetin azaptan kurtulmuş iseler dahi âhirette onlar için ateş azabı vardır ki onun ağırlığını Allah’tan başka kimsenin bilmesine imkân yoktur. Onlar, cezalarının bittiğini ve geriye çekecekleri herhangi bir cezanın kalmadığını sakın sanmasınlar. Allah’ın onlar için hazırladığı âhiret azabı daha büyük ve daha ağırdır. 4. “Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir.” Onlara düşmanlık etmeleri, savaş açmaları ve onlara isyan olan hususlarda çalışıp çabalamalarıdır. O’nun, kendisine karşı gelip düşmanlık eden kimseler hakkındaki sünneti/kanunu budur. “Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır.” 5. Nadiroğullarının, Allah Rasûlünü ve müslümanları hurma ağaçlarını kestikleri için kınamaları ve bunun yeryüzünde fesadın bir parçası olduğunu iddia edip müslümanlara dil uzatmak için bunu bahane yapmaları üzerine Yüce Allah, onların hurma ağaçlarını kesmelerinin de oldukları halde bırakmalarının da “hep Allah’ın izni” ve emri dahilinde olduğunu haber vermiştir. Bu da “Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir.” Çünkü sizlere hurma ağaçlarını kesip yakma imkânını O, vermiştir. Ta ki bu, onlar için dünya hayatında ibretli bir ceza ve aşağılanma sebebi olsun. Böylelikle tam anlamı ile âciz olduklarını anlayacakları bir zillete düşsünler. Ayrıca onlar güçlerinin esas kaynağını teşkil eden hurma ağaçlarını dahi kurtaracak güçlerinin olmadığını anlasınlar. (Âyet-i kerimede geçen “hurma ağacı” anlamındaki): “لِّينَةٍ ” kelimesi, en doğru ve en uygun ihtimale göre bütün hurma ağaçlarını kapsayan bir ifadedir. İşte Nadiroğullarının durumu ve Allah’ın dünyada onlar için hazırladığı âkıbetin ne olduğu böylece anlaşılmış olmaktadır. Daha sonra Yüce Allah Nadiroğullarına ait malların ve eşyaların kimlerin eline geçtiğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 6. “Allah’ın onlar(ın malların)dan” yani o şehrin ahalisi olan Nadiroğullarından “Rasûlüne verdiği feye/ganimete gelince” ey müslümanlar! “siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve.” Yani bunları ele geçirmek için ne kendiniz yoruldunuz, ne de bineklerinizi yordunuz. Aksine Yüce Allah, onların kalplerine korku saldı da bu mallar, elinize kendiliklerinden ve siz onlar için çalışıp çabalamadan elinize geçmiş oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Fakat Allah peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah her şeye gücü yetendir.” O’nun mükemmel kudretinin bir gereği de şudur: Hiçbir iş O’na imkânsız değildir, hiç kimse O’nun gücüne sığınmadan güçlü olamaz. Fakihlerin ıstılahına göre “fey”in tarifi: Kâfirlerden savaşmaksızın ve hak yolla alınan mallardır. Nadiroğullarının müslümanlardan korktukları için bırakıp gittikleri mallar buna örnektir. Buna (kök olarak dönmek anlamına gelen) fey adının verilmesinin sebebi, bu malın, onu hak etmeyen kâfirlerden onun en büyük hak sahipleri olan müslümanlara dönmesindir. Fey’in genel hükmünü ise Yüce Allah şu buyruklarında zikretmektedir: 7. “Allah’ın” genel olarak ister Allah Rasûlü zamanında olsun, ister ondan sonra ümmetinden yönetim görevini üstlenen kimseler vasıtası ile olsun “ülkeler ahalisinden Rasûlüne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir.” Bu âyet-i kerime Enfâl Sûresi’nde yer alan Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir: "Eğer Allah’a Furkan günü olan, o iki ordunun birbirleri ile karşılaştıkları günde kulumuza indirdiğimize inanmışsanız bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlüne, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir.” (el-Enfâl, 8/41) Burada sözü edilen fey’ beşe bölünür: Allah’a ve Rasûlüne ait olan beşte bir, müslümanların genel maslahatlarına harcanır. Bir beşte bir “akrabalara” yani Haşimoğulları ile Muttaliboğullarına -var olmaları halinde- verilir. Bu hususta erkeklerine de kadınlarına da eşit pay verilir. Burada Haşimoğulları ile birlikte Muttaliboğullarının da bu beşte bire girmelerinin, buna karşılık Abdimenaf oğullarının geri kalanlarının girmeyişlerinin sebebi şudur: Muttaliboğulları da Haşimoğulları ile birlikte Şi’bi Ebi Talib’de muhasara/boykot altında idiler. Söz konusu muhasara ise Kureyşlilerin onlardan uzak kalmak ve onlara düşmanlık etmek üzere akitleştikleri bir boykot dönemi idi. Muttaliboğulları diğerlerinin aksine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e yardımcı oldular. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Abdülmuttalib oğulları hakkında şöyle demiştir:“Onlar ne cahiliye döneminde ne İslâm döneminde benden ayrılmadılar.” Bir beşte bir de babaları bulunmayan ve henüz ergenlik yaşına gelmemiş kimseler demek olan fakir yetimlere verilir. Bir beşte bir pay da yoksullara, diğer beşte bir de yolda kalmışlaradır. Yolda kalmışlar, vatanlarında bulunmayan, bu nedenle de ortada kalmış yabancılar demektir. Yüce Allah’ın fey’i bu şekilde takdir edip sadece sözü edilen bu kimselere has kılmasının sebebine gelince bu, “o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan” ve yalnızca onların elinde kalan bir servet “olmasın” diyedir. Çünkü Yüce Allah, bunu bu şekilde takdir etmemiş olsaydı, zenginler ve güçlüler arasında bu mal döner dolaşır, bunların dışında kalan acizler bu maldan hiçbir şey elde edemezdi. Bu ise Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği çapta büyük bir fesada sebep olurdu. Halbuki Allah’ın emir ve şeriatine tabi olmakta sayısız büyük maslahatlar söz konusudur. Bundan dolayı Yüce Allah, bu türlü kaideyi ve genel esası şöylece emretmektedir: "Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun.” Bu buyruk, dinin inanç esaslarını da, ahkamını da, zahirini de batınını da kapsar. Rasûlün getirdiği ne varsa kulların kesin olarak onu alması veona uyması gerekir. Ona muhalefet edilmesi helâl değildir. Rasûl herhangi bir şeye dair açık bir hüküm bildirecek olursa bu, Yüce Allah’ın hüküm bildirmesi gibidir. Onu terk etmekte hiçbir kimse mazur değildir, kimseye ruhsat da verilmemiştir. Herhangi bir kimsenin söylediklerinin onun söylediğinin önüne geçirilmesi de caiz değildir. Daha sonra Yüce Allah, kendisinden korkup sakınmayı yani takvâlı olmayı emretmektedir. Zira takvâ ile kalpler ve ruhlar mamur olur. Dünya ve âhiret düzelir. Ebedi mutluluk ve pek büyük kurtuluş, takvâ ile elde edilir. Takvâ yitirilecek olursa ebedi bedbahtlık ve sonu gelmez bir azap söz konusu olur. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’tan korkup sakının; çünkü Allah” takvâyı terk eden ve hevâya uymayı tercih eden kimselere karşı “cezası çok çetin olandır.” 8-9. Daha sonra Yüce Allah, bu fey’ mallarını tahsis ettiği bu kimselere ayırmasını gerektiren sebebi ve hikmeti söz konusu etmekte ve bu malların kendilerine ayrılmasını hak ettiklerini, yardım görmeye haklarının bulunduğunu belirtmektedir. Çünkü onlar, ya Allah’ın rızasını elde etmek ve dinini desteklemek için Rasûlüne besledikleri sevgi dolayısı ile sevip alıştıkları yurtlarını, vatanlarını, sevdiklerini, dostlarını ve mallarını terk ve hicret etmiş muhacirlerdir. Ki bunlar “(özü sözü) doğru olanların ta kendileridir.” Çünkü imanlarının gereklerini yerine getirmişler, salih amelleri ile zor ve ağır ibadetleri ile imanlarını tasdik etmiş kimselerdir. Bu yönleri ile onlar, iman ettiği iddiasında bulunup da onu cihad, hicret ve buna benzer ibadetler ile tasdik etmeyenlerden farklıdırlar. Ya da bu kimseler, kendi istek ve iradeleri ile severek ve tercih ederek Allah’a ve Rasûlü’ne iman eden, Evs ve Hazreclilerden oluşan Ensârlardır. Bunlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e kucak açmışlar, insanlara karşı onu korumuşlar, hicret ve iman diyarını yurt edinmişlerdi. Öyle ki burası mü’minlerin kendisine başvuracakları, dönecekleri bir sığınak haline gelmişti. Muhacirler de buraya gelip sığındılar, müslümanlar bu diyarın sınırları içerisinde yerleştiler. Çünkü o vakit bütün bölgeler savaş, şirk ve kötülük diyarı idi. Dinin yardımcıları olanlar hep Ensar’a sığınırlardı. İslâm yayılıncaya, güçleninceye ve peyderpey hakimiyeti artıncaya kadar bu böyle sürdü. Nihâyet kalpleri ilim, iman ve Kur’ân ile, ülkeleri de kılıç ve mızraklar ile fethettikleri vakte kadar bu böyle sürdü. Bunların güzel vasıfları arasında şu da vardır:“Kendilerine hicret edenleri severler.” Bunun sebebi de Allah’a ve Rasûlüne besledikleri sevgidir. Bu yüzden O’nun sevdiklerini de sevdiler ve dinine yardımları dokunanlara da yardımcı oldular. “ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar.” Allah’ın lütfundan onlara verdikleri, onlara tahsis etmiş olup da hak ettikleri pek üstün fazilet ve konumlarından dolayı muhacirleri kıskanmazlar. Bu, onların kalplerinin ne kadar temiz olduğuna, kalplerinde hile, kin ve haset bulunmadığına delildir. Bu buyruk muhacirlerin, ensardan faziletli olduğuna da delildir. Çünkü Allah, önce muhacirlerden söz etmiş, daha sonra da Ensar’ın muhacirlere verilenlerden dolayı kalplerinde herhangi bir kıskançlık beslemediklerini belirtmiştir. Bu da Yüce Allah’ın muhacirlere, ne ensara ne de başkalarına vermediği şeyleri verdiğine delildir. Çünkü onlar hem dine yardım etmişler, hem de hicret etmişlerdi. "Kendileri ihtiyaç içinde bulunsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler.” Yani Ensarın başkalarına üstün geldikleri vasıflarından, kendilerini diğerlerinden ayırt eden özelliklerinden birisi de başkasını kendine tercih etmektir (îsâr). Bu da cömertliğin en mükemmel çeşididir. Zira o, mal ve daha başka nefsin sevdiği şeylerde başkalarını knedine tercih etmek, onlara bizzat muhtaç olmakla hatta zorunlu olarak gerek duymakla ve darlık içerisinde bulunmakla birlikte onları başkasına seve seve verebilmektir. Bu, ancak son derece temiz bir ahlâktan, Yüce Allah’a duyulan ve nefsin zevk alıp arzu ettiği şeylerin önüne geçirilen ilahi bir sevgiden kaynaklanabilir. Kendisinin ve çoluk çocuğunun yiyeceğini misâfirlerine takdim eden ve çoluk çocuğu ile birlikte geceyi aç geçiren Ensar’a mensup bir sahabinin kıssası da buna örnektir ki bu âyet de ondan dolayı nazil olmuştur. Îsâr (başkasını kendisine tercih etmek) benciliğin/egoizmin aksidir ve iyi bir şeydir. Bencillik/egoizm ise yerilmiş bir şeydir. Çünkü o, cimriliğin ve eli sıkılığın özelliklerindendir. Kendisine îsâr özelliği ihsan edilmiş bulunan kimse, nefsinin cimriliğine karşı korunmuş kimse demektir ki “Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” Nefsin cimrilikten korunması, emrolunduğu bütün hususlarda cimrilik etmekten korunmasını kapsar. Buna göre kul, nefsinin cimriliğine karşı korunacak olursa Allah ve Rasûlü’nün emirlerini rahatlıkla ve kolaylıkla yerine getirir. İsteyerek ve itaat etmek arzusu ile tam bir kalp huzuru ile bunları yapar. Yine gönül isteği ile Allah’ın yasakladıklarını terk eder. İsterse bu yasakları nefsi sevsin, onları işlemeye çağırsın ve onları arzulasın. Yine böyle bir kimse, Allah yolunda ve Allah’ın rızası uğrunda mallarını seve seve harcar. Bu yolla da kurtuluşu elde eder ve umduklarına nail olur. Oysa nefsinin cimriliğine karşı korunamayarak hayra karşı cimrilik etmeye müptela olanlar, böyle değildir. Şerrin esası ve temel kaynağı da işte budur. 10. Zikri geçen bu iki faziletli ve üstün sınıf, sahabe-i kiramdır ve önderlerdir. Bunlar öne geçmiş, pek çok faziletlere sahip olmuşlardır. Bunlar vasıtası ile kendilerinden sonra gelenleri geçmişler, kendilerinden öncekilere de yetişmişlerdir. Bu sebeple onlar, mü’minlerin en ileri gelenleri, müslümanların efendileri ve takvâ sahiplerinin liderleridirler. Onlardan sonra gelen kimselerin onların arkasından yürümeleri ve onların hidâyetlerini takip etmeleri fazilet olarak onlara yeter. Bundan dolayı Yüce Allah, sonradan gelenler arasından onların izinden gidenleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlardan” Muhacir ve Ensardan “sonra gelenler” hem kendilerinin hem diğer mü’minlerin iyiliklerini isteyerek “derler ki: Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla!” Bu, önceden iman etmiş olan ashabı kiramı, onlardan öncekileri ve onlardan sonrakilerini içeren bütün mü’minleri kapsayan bir duadır. Bu da imanın faziletlerinden birisidir. Şöyle ki mü’minler birbirlerinden yararlanırlar ve aralarındaki iman ortaklığı dolayısı ile birbirlerine dua ederler ki bu iman da mü’minler arasındaki kardeşliğin sebebidir. Bu kardeşliğin bir parçası da birbirlerine dua etmeleri ve birbirlerini sevmeleridir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dualarında kalplerinden azı ile çoğu ile her türlü kinin giderilmesini istediklerini zikretmektedir. Kin kalpten giderilecek olursa, onun zıddı yerleşir ki bu da mü’minler arasındaki sevgi, dostluk, dayanışma, samimi olarak onların iyiliğini isteme vb. gibi mü’minlerin haklarından olan hususları ihtiva eder. Yüce Allah, ashab-ı kiramdan sonra gelen bu dua sahiplerini de iman sahibi olmakla nitelendirmektedir. Çünkü onların:“Ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi” ifadeleri, imanda onların da onlara ortak olduklarına, ashab-ı kirama iman ve itikad esaslarında tabi olduklarına delildir. Bunlar da bu niteliğin tam anlamı ile ancak kendileri hakkında söz konusu olduğu ehl-i sünnet ve’l-cemaattir. Onların bir diğer vasfı ise günahlarını itiraf etmek, bunlardan dolayı Allah’tan bağışlanma dilemek, birbirleri için de af ve mağfiret istemek, mü’min kardeşlerine karşı kalplerindeki kin ve olumsuz duyguları izale etmek için çalışmaktır. Çünkü onların bu şekilde dua etmeleri sözünü ettiğimiz hususları gerektirmekte ve birbirlerini sevdiklerini ifade etmektedir. Yine onların her birinin kendisi için istediğini kardeşi için de istediğini, yanında olsun, gıyabında olsun, hayatta iken veya ölümünden sonra olsun mü’min kardeşinin iyiliğini istediğini de ifade etmektedir. Yine bu ayet-i kerime bu sayılanların, mü’minlerin birbirlerine karşı hakları arasında yer aldığını da göstermektedir. Daha sonra mü’minler, bu dualarını Yüce Allah’ın rahmetinin kemâline, O’nun mü’minlere olan lütuf, ihsan ve şefkatinin ileri derecesine delil teşkil eden iki güzel ismiyle sona erdirmektedirler. Allah’ın onlar üzerindeki rahmet ve ihsanının bir tecellisi hatta en üstün şekli de onlara gerek kendisine karşı gerek diğer kullarına karşı yerine getirmeleri gereken hakları yerine getirme tevfikini ihsan etmiş olmasıdır. İşte bu üç sınıf, bu ümmetin sınıflarını oluşturur. Bunlar fey’in, İslâm’ın maslahatlarına dönük olan harcama yerlerini teşkil eden ve fey’e de layık olan kimselerdir. Allah lütuf ve ihsanı ile bizleri de bu sınıflardan kılsın. 11. Daha sonra Yüce Allah, münafıkların hallerinin hayret edilecek bir hal olduğunu belirtmektedir. Zira bu münafıklar, Kitap ehlinden (küfürde) kardeşleri olan kimselere, mü’minlere karşı yardımcı olacaklarını ve onların yanında yer alacaklarını vaat etmişler ve onlara şöyle demişlerdi:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz.” Yani size yardımcı olmama konusunda bizi engelleyecek yahut korkutacak hiç kimsenin sözünü dinlemeyiz. "ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar” kardeşlerini aldatıp kandırdıkları bu sözlerinde “kesinlikle yalancıdırlar.” doğru söylemiyorlar. Onların bu tutumları da garip karşılanmaz. Çünkü yalan söylemek onların özelliği, aldatmak ve kandırmak da ayrılmaz vasıflarıdır. Münafıklık ve korkaklık da onların yakasını bırakmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, şu buyruğu ile -ki verdiği haber aynen vukua gelmiş ve tıpkı bildirdiği gibi gerçekleşmiştir- onların yalancılıklarını bildirmek üzere şöyle buyurmaktadır: 12. “Eğer onlar” sürgüne gönderilmek üzere yurtlarından “çıkartılırlarsa” vatanlarını sevdiklerinden, savaşma dirençleri olmadığından ve sözlerinde durmadıklarından dolayı “onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler.” Aksine korkaklık onları çepeçevre kuşatır, başıbozukluk onlara hakim olur. Kardeşlerine en muhtaç oldukları bir zamanda yardım etmez, onları desteksiz bırakırlar. "Onlara” faraza “yardım etseler bile gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez.” Yani savaştan ve yardımdan gerisin geriye dönüp kaçarlar. Allah’tan onlara hiçbir şekilde de yardım edilmeyecektir. 13. Onları böyle davranmaya iten sebep ise şudur: Ey mü’minler! “İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır.” Allah’tan çok sizden korkarlar. Ne kendisine ne da başkalarına herhangi bir fayda sağlayamayan, bir zararı da önleyemeyen yaratılmışların korkusunu, fayda ve zararı elinde bulunduran ve istediğine verip istediğinden de alan Yaratıcının korkusunun önüne geçirmişlerdir. "Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır.” İşlerin önem mertebelerini anlamazlar, eşyanın hakikatini bilmezler, akıbetleri düşünmezler. Halbuki asıl anlayış ve kavrayış, Allah’tan korkmanın, O’ndan ummanın ve O’nu sevmenin, diğer bütün hususların önüne geçirilmesi ve başka şeylerin onlara tabi kılınmasıdır. 14. “Onlar sizinle toplu olarak” yani bir arada “(yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar.” Size karşı savaşta sebat gösteremezler ve böyle bir savaşa girişemezler; ancak korunaklı şehirlerde koruma altında yahut surların ve duvarların arkasında bulunurlarsa o zaman savaşa kalkışırlar. Bu yolla kendilerini nispeten koruyabilirler. Bunu da cesaretlerinden değil kalelerine ve surlarına güvendikleri için yaparlar. Bu ifade onları çok ağır şekilde yermektedir. “Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir.” Yani kendi aralarında çetin savaşırlar. Bu konuda ne bedenlerinde ne de güçlerinde herhangi bir eksiklik yoktur. Asıl eksikleri, onların imanlarındaki zafiyette ve onların sözbirliği etmeyişlerindedir. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Sen onları” bir araya gelmiş ve birbirlerini destekler halde gördüğünde “birlik içinde sanırsın, ama kalpleri darmadağınıktır.” Birbirlerine kin beslerler ve ayrılık içindedirler. “Bu” sözü geçen sıfatlarla nitelendirilmelerini gerektiren hal, “onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır.” Akılları fikirleri yoktur. Akılları bulunsa idi üstün olanı değersize tercih ederlerdi. Kendileri adına daha değersiz olanı seçmezlerdi. Sözbirliği ederler, kalpleri birbirine kaynaşırdı. Bu yolla da birbirlerine yardımcı olurlar, birbirlerini desteklerlerdi. Dinî ve dünyevi maslahatları hususunda birbirlerine yardımcı olurlardı. 15. Ehli kitaptan yardımsız bırakılan ve Allah’ın, kendilerine karşı Rasûlüne zafer verip dünya hayatında rüsvaylığı tattırdığı, ayrıca kendilerine yardımcı olacaklarını vaat eden kimselerin yardımından da mahrum kalan bu kimselerin durumu “kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir.” Bunlar da şeytanın kendilerine amellerini süslü gösterdiği Kureyş kâfirleridirler. Şeytanın bunlara neler söylediklerini Yüce Allah bize şöylece haber vermektedir: "Bugün insanlar içinde sizi yenebilecek yoktur. Ben de muhakkak sizin yardımcınızım.” İki ordu birbirini görünce (şeytan) iki topuğu üstüne gerisin geri kaçarak: “Benim sizinle hiçbir ilişkim yok. Gerçekten ben sizin göremeyeceğinizi görüyorum. Ben muhakkak Allah’tan korkarım. Çünkü Allah cezası çok şiddetli olandır, demişti.”(el-Enfâl, 8/48) Böylelikle nefisleri kendilerini aldatmış, kendilerine fayda sağlayamayacak ve azabı onlardan uzaklaştıramayacak kimseler de onları kandırmıştı. Nihâyet böbürlenerek ve büyüklük taslayarak Bedir’e kadar geldiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ve mü’minlere arzuladıkları gibi zarar verebileceklerini sandılar. Allah ise Rasûlünü ve mü’minleri onlara muzaffer kıldı. Onlar da müşriklerin ileri gelenlerini öldürdüler, pek çok kimseyi de esir aldılar. Diğerleri ise kaçıp kurtulmaya çalıştı. Böylelikle “onlar yaptıklarının vebalini” şirk ve azgınlıklarının sonundaki cezasını “tatmış” oldular. Bu, dünyadaki cezaları idi. Âhirette ise “onlar için can yakıcı bir azap vardır.” 16. Kitap ehlinden olan kafir kardeşlerini yardım etme vaadiyle kandıran münafıkların durumu da “şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana: “Kâfir ol” der.” Yani şeytan böyle bir kimseye küfrü allayıp pullar, güzel gösterir ve küfre davet eder. O kimse de şeytana aldanıp kâfir olup bedbahtlık yolunu seçince daha önce kendisini bunlara davet eden ve dostu olduğunu ileri süren şeytanın ona hiçbir faydası olmaz. Aksine o, ondan uzaklaştığını bildirir:“Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der.” Yani sana gelen azabı önleyecek gücüm yoktur. Benim sana iyilik namına zerre ağırlığı kadar dahi olsa hiçbir faydam olmaz. 17. “Nihayet ikisinin de âkıbeti” yani küfre çağıran şeytan ile çağrılan ve şeytana itaat eden insanın âkıbeti “içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“O kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olmaya davet eder.”(Fatır, 35/6) Zulüm ve küfre sapmakta ortak olan “zalimlerin cezası” azabın şiddeti ve kuvveti farklı olsa bile “budur.” İşte şeytanın bütün dostlarına karşı tavrı budur. O, onları çağırır ve kendileri için zararlı olabilecek şeylere doğru aldatarak onları çeker. Nihâyet tuzağa düşüp de helâkin sebepleri onları çepeçevre kuşattığında onları terk edip gider. Ona itaat edenler ne kadar kınansalar azdır! Çünkü Allah, ondan sakındırmış, ona karşı uyarmış, onun amaçlarını ve nihaî âkıbetini haber vermiştir. Ona itaat etmeye kalkışan kimse, bilerek Allah’a isyan ediyor demektir. Bu konuda onun hiçbir mazereti olamaz.

Haşr 59:2

1- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. O Azîzdir, Hakîmdir. 2- Kitap ehlinden olan kafirleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı. Ama Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi ve kalplerine korku saldı. (Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı). O halde ibret alın, ey basiret sahipleri! 3- Eğer Allah, onlar hakkında sürgünü yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı. Bununla birlikte onlar için âhirette ateş azabı vardır. 4- Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir. Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır. 5- Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz yahut onu kökleri üzere dikili bırakmanız, hep Allah’ın izni dahilinde olmuştur ve bu, Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir. 6- Allah’ın onlar(ın malların)dan Rasûlü’ne verdiği feye/ganimete gelince siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve. Fakat Allah, peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah, her şeye gücü yetendir. 7- Allah’ın (savaşsız fethedilen) ülkelerin ahalisinden Rasûlü’ne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir. Bu, o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan (ve yosulların istifade edemediği bir servet) olmasın diyedir. Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun ve Allah’tan korkup sakının. Çünkü Allah, cezası çok çetin olandır. 8- (O fey), yurtlarından çıkartılıp mallarından uzaklaştırılmış olan, Allah’ın lütuf ve rızasını isteyen, Allah’a ve Peygamberine destek olan fakir muhacirlerindir. İşte onlar (özü sözü) doğru olanların ta kendileridir. 9- Onlar(ın hicretinden) önce Medine’ye yerleşip imanı da kalplerine yerleştirenler, kendilerine hicret edenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar. Kendileri ihtiyaç içinde olsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. 10- Onlardan sonra gelenler derler ki:“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz Sen çok şefkatlisin, pek merhametlisin.” 11- Gördün mü o münafıklık edenleri(n yaptığını)? Onlar, Kitap ehlinden kâfir olan kardeşlerine şöyle derler:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar, kesinlikle yalancıdırlar. 12- Eğer onlar (yurtlarından) çıkartılırlarsa andolsun ki onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler. Onlara yardım etseler bile kesinlikle gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez. 13- İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır. Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır. 14- Onlar sizinle toplu olarak (yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar. Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir. Sen onları birlik içinde sanırsın; ama kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır. 15- (Bu yahudilerin durumu) kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir. Onlar için (ahirette) can yakıcı bir azap vardır. 16- (O münafıkların durumu da) şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana:“Kâfir ol” der. O kâfir olunca da: “Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der. 17- Nihayet ikisinin de âkıbeti, içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur. İşte zalimlerin cezası da budur. (Medine’de inmiştir. 24 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. Bu sûreye Benî Nadir sûresi de denmektedir. Bunlar, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliği sırasında Medine yakınlarında bulunan yahudilerden büyük bir kesim idiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik verilip de Medine’ye hicret edince bunlar da diğer kâfir olan yahudiler gibi kâfir oldular. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de komşusu olan yahudi kesimlerle antlaşmalar yaptı. Bedir gazvesinden altı ay civarında bir süre sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onların bulundukları yerlere gitti ve Amr b. Umeyye ed-Damri’nin öldürdüğü Kilab oğullarına mensup kişilerin diyetini ödemesi için (aralarındaki antlaşma gereği) kendisine yardımcı olmalarını istedi. Onlar: Olur, yardım ederiz, ey Ebu’l-Kasım. Şurada bir süre otur da senin isteğini yerine getirelim, dediler. Bir köşeye çekilip başbaşa verdiler. Şeytan da haklarında yazılmış olan bedbahtlık fermanını onlara süslü gösterdi. Kendi aralarında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e suikast kararı alıp şöyle dediler:“Sizden kim şu değirmen taşını alır da yukarı çıkıp onu başının üzerine atarak kafasını parçalar?” Aralarında en bedbaht kişi olan Amr b. Cahhâş: Ben yaparım, dedi. Sellam b. Mişkem de onlara: Böyle bir şey yapmayın. Allah’a andolsun ki yapmak istediğiniz iş, ona haber verilecektir. Ayrıca bu bizimle onun arasındaki ahdi bozmak demektir, dedi. Derhal Rabbinden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e ne yapmak istediklerine dair ilâhî vahiy geldi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hızlıca yerinden kalktı ve Medine’ye doğru gitti. Ashabı da arkasından ona yetişerek: Biz farkına bile varamadan sen kalkıp yola koyuldun, deyince o da kendilerine, yahudilerin ne yapmak istediklerini haber verdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlara şu haberi gönderdi:“Medine’den çıkıp gidin ve orada benimle birlikte bir arada kalmayın. Ben size on günlük süre tanıyorum. Bu süreden sonra sizden kimi bulursam boynunu vuracağım.” Günlerce hazırlıklarını sürdürdüler. Münafık Abdullah b. Ubey b. Selûl da onlara şu haberi gönderdi:“Yurtlarınızdan çıkmayın. Beraberimde iki bin kişi var. Bunlar, sizinle birlikte hisarlarınıza girecek ve sizin uğrunuzda ölünceye dek çarpışacaklardır. Diğer taraftan Kurayzalılar da Gatafanlılardan antlaşma yaptığınız kimseler de size yardım edecektir.” Başkanları Huyey b. Ahtab, münafıkların başının kendisine söylediklerinden umutlandı ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:“Biz yurdumuzdan çıkıp gitmiyoruz, artık ne istersen yap”, diye haber gönderdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı tekbir getirerek onların üzerine gitmek üzere harekete koyuldular. Sancağı Ali b. Ebu Talib radıyallahu anh taşıyordu. Kalelerinin etrafını kuşattılar ve bir süre onlara ok ve taş yağdırdılar. Kurayzalılar yardımlarına gelmediği gibi Abdullah b. Ubey b. Selûl ile Gatafanlılardan antlaşmalıları olan kimseler de onlara ihanet etti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onları kuşattı ve çevrede bulunan onlara ait hurma ağaçlarını kestirip yaktı. Bunun üzerine ona: Medine’den çıkıyoruz, diye haber gönderdiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem oradan kendi canlarını, çoluk çocuklarını ve silah dışında develerinin taşıyabileceği kadar malları beraberlerinde almak şartı ile kalelerinden inmelerine müsaade etti ve geride kalan mallara ve silâhlara da el koydu. Nadiroğullarından ele geçirilen mallar, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, onun ihtiyaçlarına ve müslümanların maslahatına harcanıyordu. Bu malların beşte dördünü o, gazilere dağıtmamıştı. Çünkü Yüce Allah, burayı ona fey (savaşsız ganimet) olarak tahsis etmişti. Müslümanlar orayı ele geçirmek üzere ata binip deve koşturmamışlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’e sürdü. Aralarında liderleri Huyey b. Ahtab da vardı. Onların topraklarını ve diyarlarını ele geçirdi. Orada bıraktıkları silahlara da el koydu. Silahlar arasında elli zırh, elli miğfer ve üç yüz kırk tane kılıç vardı. Siyer alimlerinin sözünü ettikleri üzere kıssalarının özü bundan ibarettir. 1. Yüce Allah, bu sûreyi, göklerde ve yerde bulunan her şeyin Rabbini hamd ile tesbih ettiklerini, celâline yakışmayan şeylerden de O’nu tenzih ettiklerini, azameti önünde boyun eğip O’na ibadet ettiklerini haber vererek başlatmaktadır. Çünkü O, her şeye boyun eğdirmiş olan Azîzdir. Kimse O’na karşı koyamaz ve O’nun için zor diye bir şey yoktur. Yaratması ve emretmesi, sonsuz hikmetlerle dolu olan Hakîm’dir. O, boşuna hiçbir şey yaratmaz. Maslahat ihtiva etmeyen hiçbir hükmü teşrî’ buyurmaz. Hikmetinin gerektirmediği hiçbir iş yapmaz. 2. Bunlardan birisi de O’nun, Rasûlüne küfre sapmış Kitap ehlinden olan Nadiroğullarına karşı, Allah Rasûlü ile antlaşmalarını bozmaları üzerine yardım etmiş olmasıdır. Böylece o, onları alışageldikleri ve pek sevdikleri yurtlarından çıkarmıştır. Onların oradan çıkartılmaları, Allah’ın haklarında Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vasıtası ile takdir etmiş olduğu ilk sürgün idi ve bu sürgün Hayber’e gerçekleşmişti. Âyet-i kerime (ilk sürgün ifadesi) onların bunun dışında başka sürgünlerinin olduğuna da delildir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’den de sürmüştür. Daha sonra Ömer radıyallahu anh da onlardan geriye kalanları oradan sürmüştü. Ey müslümanlar! “Siz onların” yurtları oldukça korunaklı ve kendileri de güçlü olması dolayı ile yurtlarından “çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı.” Bu yüzden kalelerini şımarıklık derecesinde beğenmiş, fakat aldanmışlardı. Bu kaleleri içerisinde oldukları sürece kendilerine zarar verilemeyeceğini, kimsenin onlara güç yetiremeyeceğini zannetmişlerdi. Fakat Allah’ın kaderi her şeyin üstündedir. Hisarların ve kalelerin O’na karşı bir faydası olmayacağı gibi gücün ve savunmanın da bir faydası olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:“Fakat Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi.” Yani onlar hatırlarından geçirmedikleri, hiç düşünmedikleri bir taraftan baskın ve hücuma maruz kaldılar. Bu ummadıkları husus, şöylece ifade edilmektedir:“Ve kalplerine korku saldı.” Kalplerindeki bu şiddetli korku, Allah’ın en büyük ordusudur. Ona karşı ne sayının, ne araç gerecin, ne gücün, ne de kuvvetli oluşun bir faydası yoktur. Onların kanaatine göre eğer onlara bir zarar gelecek olsaydı bu, ancak arkasında korundukları ve huzur buldukları kalelerinden olabilirdi. Ama Allah’tan başkasına güvenen yardımsız kalır. Allah’tan başkasına meyledenin bu tutumu, kendi aleyhinedir. Bu nedenle sabır ve sebatın yahut gevşeklik ve zaafın yeri olan kalplerine semavî bir emir gelip onları buldu. Kalplerindeki gücü ve metaneti ortadan kaldırdı. Bunların yerine zaaf, gevşeklik ve korkaklık yerleştirdi. Bunu önleyebilecek güçleri de yoktu. Bu da onlara karşı müminlere ilahi bir yardımdı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "(Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı).” Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile mallarından develerinin taşıyabileceği kadar yük alacakları şekilde anlaşma yapmışlardı. Bundan dolayı evlerinin beğendikleri yerlerini, tavanlarının pek çoğunu dahi bozdular. Azgınlıkları sebebi ile yurtlarının tahrip edilmesi ve kalelerinin yıkılması konusunda mü’minleri kendi başlarına kendileri musallat ettiler. Bu yapılanlara kendileri sebep oldular ve kendilerine en büyük zararı kendileri verdiler. "O halde ibret alın, ey basiret” mükemmel akıl ve eşyanın özünü kavrayan sağlam görüş “sahipleri!” Çünkü bu, gerçekten Allah’ın hakka karşı inatlaşan ve hevâlarana uyan kimselere karşı neler yaptığının anlaşılmasına yardımcı olacak bir ibret vesilesidir. Bu kimselerin günahları sebebi ile Allah’ın emri gelip onları bulduğunda, ibretli cezalar onları yakaladığında güçlerinin kendilerine bir faydası olmamış, kuvvetleri onları koruyamamış, hisarları ve kaleleri de kendilerini himaye edememiştir. Asıl muteber olan sebebin hususiliği değil, mananın umumiliğidir. O nedenle bu âyet-i kerime genel olarak ibret almanın emredilmiş bir husus olduğuna delil olmaktadır. İbret alma ise birbirine benzeyen şeyleri göz önünde bulundurmak, bir şeyi kendisine benzeyen başka bir şeye kıyas etmektir. Ahkâmın içerdiği ve yeri akıl ve düşünce olan mana ve hikmetler üzerinde tefekkür etmektir. Bu sayede akıl kemâle erer, basiret aydınlanmış olur. İman artar ve gerçek anlamı ile kavrayış husule gelir. 3. Daha sonra Yüce Allah, bu yahudilerin başına hak ettikleri ve lâyık oldukları her şeyin henüz gelip kendilerini bulmadığını, Allah’ın onların musibetlerini nispeten hafifletmiş olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah onların hakkında” kendilerine isabet eden “sürgünü” hiçbir şekilde değişmesi, değişikliğe uğratılması söz konusu olmayan olan kader ve kazası gereği “yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı.” Dünyadaki azapları ve ibretli cezaları başka türlü olurdu. Ama onlar, dünyevî çetin azaptan kurtulmuş iseler dahi âhirette onlar için ateş azabı vardır ki onun ağırlığını Allah’tan başka kimsenin bilmesine imkân yoktur. Onlar, cezalarının bittiğini ve geriye çekecekleri herhangi bir cezanın kalmadığını sakın sanmasınlar. Allah’ın onlar için hazırladığı âhiret azabı daha büyük ve daha ağırdır. 4. “Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir.” Onlara düşmanlık etmeleri, savaş açmaları ve onlara isyan olan hususlarda çalışıp çabalamalarıdır. O’nun, kendisine karşı gelip düşmanlık eden kimseler hakkındaki sünneti/kanunu budur. “Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır.” 5. Nadiroğullarının, Allah Rasûlünü ve müslümanları hurma ağaçlarını kestikleri için kınamaları ve bunun yeryüzünde fesadın bir parçası olduğunu iddia edip müslümanlara dil uzatmak için bunu bahane yapmaları üzerine Yüce Allah, onların hurma ağaçlarını kesmelerinin de oldukları halde bırakmalarının da “hep Allah’ın izni” ve emri dahilinde olduğunu haber vermiştir. Bu da “Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir.” Çünkü sizlere hurma ağaçlarını kesip yakma imkânını O, vermiştir. Ta ki bu, onlar için dünya hayatında ibretli bir ceza ve aşağılanma sebebi olsun. Böylelikle tam anlamı ile âciz olduklarını anlayacakları bir zillete düşsünler. Ayrıca onlar güçlerinin esas kaynağını teşkil eden hurma ağaçlarını dahi kurtaracak güçlerinin olmadığını anlasınlar. (Âyet-i kerimede geçen “hurma ağacı” anlamındaki): “لِّينَةٍ ” kelimesi, en doğru ve en uygun ihtimale göre bütün hurma ağaçlarını kapsayan bir ifadedir. İşte Nadiroğullarının durumu ve Allah’ın dünyada onlar için hazırladığı âkıbetin ne olduğu böylece anlaşılmış olmaktadır. Daha sonra Yüce Allah Nadiroğullarına ait malların ve eşyaların kimlerin eline geçtiğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 6. “Allah’ın onlar(ın malların)dan” yani o şehrin ahalisi olan Nadiroğullarından “Rasûlüne verdiği feye/ganimete gelince” ey müslümanlar! “siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve.” Yani bunları ele geçirmek için ne kendiniz yoruldunuz, ne de bineklerinizi yordunuz. Aksine Yüce Allah, onların kalplerine korku saldı da bu mallar, elinize kendiliklerinden ve siz onlar için çalışıp çabalamadan elinize geçmiş oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Fakat Allah peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah her şeye gücü yetendir.” O’nun mükemmel kudretinin bir gereği de şudur: Hiçbir iş O’na imkânsız değildir, hiç kimse O’nun gücüne sığınmadan güçlü olamaz. Fakihlerin ıstılahına göre “fey”in tarifi: Kâfirlerden savaşmaksızın ve hak yolla alınan mallardır. Nadiroğullarının müslümanlardan korktukları için bırakıp gittikleri mallar buna örnektir. Buna (kök olarak dönmek anlamına gelen) fey adının verilmesinin sebebi, bu malın, onu hak etmeyen kâfirlerden onun en büyük hak sahipleri olan müslümanlara dönmesindir. Fey’in genel hükmünü ise Yüce Allah şu buyruklarında zikretmektedir: 7. “Allah’ın” genel olarak ister Allah Rasûlü zamanında olsun, ister ondan sonra ümmetinden yönetim görevini üstlenen kimseler vasıtası ile olsun “ülkeler ahalisinden Rasûlüne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir.” Bu âyet-i kerime Enfâl Sûresi’nde yer alan Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir: "Eğer Allah’a Furkan günü olan, o iki ordunun birbirleri ile karşılaştıkları günde kulumuza indirdiğimize inanmışsanız bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlüne, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir.” (el-Enfâl, 8/41) Burada sözü edilen fey’ beşe bölünür: Allah’a ve Rasûlüne ait olan beşte bir, müslümanların genel maslahatlarına harcanır. Bir beşte bir “akrabalara” yani Haşimoğulları ile Muttaliboğullarına -var olmaları halinde- verilir. Bu hususta erkeklerine de kadınlarına da eşit pay verilir. Burada Haşimoğulları ile birlikte Muttaliboğullarının da bu beşte bire girmelerinin, buna karşılık Abdimenaf oğullarının geri kalanlarının girmeyişlerinin sebebi şudur: Muttaliboğulları da Haşimoğulları ile birlikte Şi’bi Ebi Talib’de muhasara/boykot altında idiler. Söz konusu muhasara ise Kureyşlilerin onlardan uzak kalmak ve onlara düşmanlık etmek üzere akitleştikleri bir boykot dönemi idi. Muttaliboğulları diğerlerinin aksine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e yardımcı oldular. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Abdülmuttalib oğulları hakkında şöyle demiştir:“Onlar ne cahiliye döneminde ne İslâm döneminde benden ayrılmadılar.” Bir beşte bir de babaları bulunmayan ve henüz ergenlik yaşına gelmemiş kimseler demek olan fakir yetimlere verilir. Bir beşte bir pay da yoksullara, diğer beşte bir de yolda kalmışlaradır. Yolda kalmışlar, vatanlarında bulunmayan, bu nedenle de ortada kalmış yabancılar demektir. Yüce Allah’ın fey’i bu şekilde takdir edip sadece sözü edilen bu kimselere has kılmasının sebebine gelince bu, “o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan” ve yalnızca onların elinde kalan bir servet “olmasın” diyedir. Çünkü Yüce Allah, bunu bu şekilde takdir etmemiş olsaydı, zenginler ve güçlüler arasında bu mal döner dolaşır, bunların dışında kalan acizler bu maldan hiçbir şey elde edemezdi. Bu ise Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği çapta büyük bir fesada sebep olurdu. Halbuki Allah’ın emir ve şeriatine tabi olmakta sayısız büyük maslahatlar söz konusudur. Bundan dolayı Yüce Allah, bu türlü kaideyi ve genel esası şöylece emretmektedir: "Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun.” Bu buyruk, dinin inanç esaslarını da, ahkamını da, zahirini de batınını da kapsar. Rasûlün getirdiği ne varsa kulların kesin olarak onu alması veona uyması gerekir. Ona muhalefet edilmesi helâl değildir. Rasûl herhangi bir şeye dair açık bir hüküm bildirecek olursa bu, Yüce Allah’ın hüküm bildirmesi gibidir. Onu terk etmekte hiçbir kimse mazur değildir, kimseye ruhsat da verilmemiştir. Herhangi bir kimsenin söylediklerinin onun söylediğinin önüne geçirilmesi de caiz değildir. Daha sonra Yüce Allah, kendisinden korkup sakınmayı yani takvâlı olmayı emretmektedir. Zira takvâ ile kalpler ve ruhlar mamur olur. Dünya ve âhiret düzelir. Ebedi mutluluk ve pek büyük kurtuluş, takvâ ile elde edilir. Takvâ yitirilecek olursa ebedi bedbahtlık ve sonu gelmez bir azap söz konusu olur. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’tan korkup sakının; çünkü Allah” takvâyı terk eden ve hevâya uymayı tercih eden kimselere karşı “cezası çok çetin olandır.” 8-9. Daha sonra Yüce Allah, bu fey’ mallarını tahsis ettiği bu kimselere ayırmasını gerektiren sebebi ve hikmeti söz konusu etmekte ve bu malların kendilerine ayrılmasını hak ettiklerini, yardım görmeye haklarının bulunduğunu belirtmektedir. Çünkü onlar, ya Allah’ın rızasını elde etmek ve dinini desteklemek için Rasûlüne besledikleri sevgi dolayısı ile sevip alıştıkları yurtlarını, vatanlarını, sevdiklerini, dostlarını ve mallarını terk ve hicret etmiş muhacirlerdir. Ki bunlar “(özü sözü) doğru olanların ta kendileridir.” Çünkü imanlarının gereklerini yerine getirmişler, salih amelleri ile zor ve ağır ibadetleri ile imanlarını tasdik etmiş kimselerdir. Bu yönleri ile onlar, iman ettiği iddiasında bulunup da onu cihad, hicret ve buna benzer ibadetler ile tasdik etmeyenlerden farklıdırlar. Ya da bu kimseler, kendi istek ve iradeleri ile severek ve tercih ederek Allah’a ve Rasûlü’ne iman eden, Evs ve Hazreclilerden oluşan Ensârlardır. Bunlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e kucak açmışlar, insanlara karşı onu korumuşlar, hicret ve iman diyarını yurt edinmişlerdi. Öyle ki burası mü’minlerin kendisine başvuracakları, dönecekleri bir sığınak haline gelmişti. Muhacirler de buraya gelip sığındılar, müslümanlar bu diyarın sınırları içerisinde yerleştiler. Çünkü o vakit bütün bölgeler savaş, şirk ve kötülük diyarı idi. Dinin yardımcıları olanlar hep Ensar’a sığınırlardı. İslâm yayılıncaya, güçleninceye ve peyderpey hakimiyeti artıncaya kadar bu böyle sürdü. Nihâyet kalpleri ilim, iman ve Kur’ân ile, ülkeleri de kılıç ve mızraklar ile fethettikleri vakte kadar bu böyle sürdü. Bunların güzel vasıfları arasında şu da vardır:“Kendilerine hicret edenleri severler.” Bunun sebebi de Allah’a ve Rasûlüne besledikleri sevgidir. Bu yüzden O’nun sevdiklerini de sevdiler ve dinine yardımları dokunanlara da yardımcı oldular. “ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar.” Allah’ın lütfundan onlara verdikleri, onlara tahsis etmiş olup da hak ettikleri pek üstün fazilet ve konumlarından dolayı muhacirleri kıskanmazlar. Bu, onların kalplerinin ne kadar temiz olduğuna, kalplerinde hile, kin ve haset bulunmadığına delildir. Bu buyruk muhacirlerin, ensardan faziletli olduğuna da delildir. Çünkü Allah, önce muhacirlerden söz etmiş, daha sonra da Ensar’ın muhacirlere verilenlerden dolayı kalplerinde herhangi bir kıskançlık beslemediklerini belirtmiştir. Bu da Yüce Allah’ın muhacirlere, ne ensara ne de başkalarına vermediği şeyleri verdiğine delildir. Çünkü onlar hem dine yardım etmişler, hem de hicret etmişlerdi. "Kendileri ihtiyaç içinde bulunsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler.” Yani Ensarın başkalarına üstün geldikleri vasıflarından, kendilerini diğerlerinden ayırt eden özelliklerinden birisi de başkasını kendine tercih etmektir (îsâr). Bu da cömertliğin en mükemmel çeşididir. Zira o, mal ve daha başka nefsin sevdiği şeylerde başkalarını knedine tercih etmek, onlara bizzat muhtaç olmakla hatta zorunlu olarak gerek duymakla ve darlık içerisinde bulunmakla birlikte onları başkasına seve seve verebilmektir. Bu, ancak son derece temiz bir ahlâktan, Yüce Allah’a duyulan ve nefsin zevk alıp arzu ettiği şeylerin önüne geçirilen ilahi bir sevgiden kaynaklanabilir. Kendisinin ve çoluk çocuğunun yiyeceğini misâfirlerine takdim eden ve çoluk çocuğu ile birlikte geceyi aç geçiren Ensar’a mensup bir sahabinin kıssası da buna örnektir ki bu âyet de ondan dolayı nazil olmuştur. Îsâr (başkasını kendisine tercih etmek) benciliğin/egoizmin aksidir ve iyi bir şeydir. Bencillik/egoizm ise yerilmiş bir şeydir. Çünkü o, cimriliğin ve eli sıkılığın özelliklerindendir. Kendisine îsâr özelliği ihsan edilmiş bulunan kimse, nefsinin cimriliğine karşı korunmuş kimse demektir ki “Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” Nefsin cimrilikten korunması, emrolunduğu bütün hususlarda cimrilik etmekten korunmasını kapsar. Buna göre kul, nefsinin cimriliğine karşı korunacak olursa Allah ve Rasûlü’nün emirlerini rahatlıkla ve kolaylıkla yerine getirir. İsteyerek ve itaat etmek arzusu ile tam bir kalp huzuru ile bunları yapar. Yine gönül isteği ile Allah’ın yasakladıklarını terk eder. İsterse bu yasakları nefsi sevsin, onları işlemeye çağırsın ve onları arzulasın. Yine böyle bir kimse, Allah yolunda ve Allah’ın rızası uğrunda mallarını seve seve harcar. Bu yolla da kurtuluşu elde eder ve umduklarına nail olur. Oysa nefsinin cimriliğine karşı korunamayarak hayra karşı cimrilik etmeye müptela olanlar, böyle değildir. Şerrin esası ve temel kaynağı da işte budur. 10. Zikri geçen bu iki faziletli ve üstün sınıf, sahabe-i kiramdır ve önderlerdir. Bunlar öne geçmiş, pek çok faziletlere sahip olmuşlardır. Bunlar vasıtası ile kendilerinden sonra gelenleri geçmişler, kendilerinden öncekilere de yetişmişlerdir. Bu sebeple onlar, mü’minlerin en ileri gelenleri, müslümanların efendileri ve takvâ sahiplerinin liderleridirler. Onlardan sonra gelen kimselerin onların arkasından yürümeleri ve onların hidâyetlerini takip etmeleri fazilet olarak onlara yeter. Bundan dolayı Yüce Allah, sonradan gelenler arasından onların izinden gidenleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlardan” Muhacir ve Ensardan “sonra gelenler” hem kendilerinin hem diğer mü’minlerin iyiliklerini isteyerek “derler ki: Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla!” Bu, önceden iman etmiş olan ashabı kiramı, onlardan öncekileri ve onlardan sonrakilerini içeren bütün mü’minleri kapsayan bir duadır. Bu da imanın faziletlerinden birisidir. Şöyle ki mü’minler birbirlerinden yararlanırlar ve aralarındaki iman ortaklığı dolayısı ile birbirlerine dua ederler ki bu iman da mü’minler arasındaki kardeşliğin sebebidir. Bu kardeşliğin bir parçası da birbirlerine dua etmeleri ve birbirlerini sevmeleridir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dualarında kalplerinden azı ile çoğu ile her türlü kinin giderilmesini istediklerini zikretmektedir. Kin kalpten giderilecek olursa, onun zıddı yerleşir ki bu da mü’minler arasındaki sevgi, dostluk, dayanışma, samimi olarak onların iyiliğini isteme vb. gibi mü’minlerin haklarından olan hususları ihtiva eder. Yüce Allah, ashab-ı kiramdan sonra gelen bu dua sahiplerini de iman sahibi olmakla nitelendirmektedir. Çünkü onların:“Ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi” ifadeleri, imanda onların da onlara ortak olduklarına, ashab-ı kirama iman ve itikad esaslarında tabi olduklarına delildir. Bunlar da bu niteliğin tam anlamı ile ancak kendileri hakkında söz konusu olduğu ehl-i sünnet ve’l-cemaattir. Onların bir diğer vasfı ise günahlarını itiraf etmek, bunlardan dolayı Allah’tan bağışlanma dilemek, birbirleri için de af ve mağfiret istemek, mü’min kardeşlerine karşı kalplerindeki kin ve olumsuz duyguları izale etmek için çalışmaktır. Çünkü onların bu şekilde dua etmeleri sözünü ettiğimiz hususları gerektirmekte ve birbirlerini sevdiklerini ifade etmektedir. Yine onların her birinin kendisi için istediğini kardeşi için de istediğini, yanında olsun, gıyabında olsun, hayatta iken veya ölümünden sonra olsun mü’min kardeşinin iyiliğini istediğini de ifade etmektedir. Yine bu ayet-i kerime bu sayılanların, mü’minlerin birbirlerine karşı hakları arasında yer aldığını da göstermektedir. Daha sonra mü’minler, bu dualarını Yüce Allah’ın rahmetinin kemâline, O’nun mü’minlere olan lütuf, ihsan ve şefkatinin ileri derecesine delil teşkil eden iki güzel ismiyle sona erdirmektedirler. Allah’ın onlar üzerindeki rahmet ve ihsanının bir tecellisi hatta en üstün şekli de onlara gerek kendisine karşı gerek diğer kullarına karşı yerine getirmeleri gereken hakları yerine getirme tevfikini ihsan etmiş olmasıdır. İşte bu üç sınıf, bu ümmetin sınıflarını oluşturur. Bunlar fey’in, İslâm’ın maslahatlarına dönük olan harcama yerlerini teşkil eden ve fey’e de layık olan kimselerdir. Allah lütuf ve ihsanı ile bizleri de bu sınıflardan kılsın. 11. Daha sonra Yüce Allah, münafıkların hallerinin hayret edilecek bir hal olduğunu belirtmektedir. Zira bu münafıklar, Kitap ehlinden (küfürde) kardeşleri olan kimselere, mü’minlere karşı yardımcı olacaklarını ve onların yanında yer alacaklarını vaat etmişler ve onlara şöyle demişlerdi:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz.” Yani size yardımcı olmama konusunda bizi engelleyecek yahut korkutacak hiç kimsenin sözünü dinlemeyiz. "ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar” kardeşlerini aldatıp kandırdıkları bu sözlerinde “kesinlikle yalancıdırlar.” doğru söylemiyorlar. Onların bu tutumları da garip karşılanmaz. Çünkü yalan söylemek onların özelliği, aldatmak ve kandırmak da ayrılmaz vasıflarıdır. Münafıklık ve korkaklık da onların yakasını bırakmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, şu buyruğu ile -ki verdiği haber aynen vukua gelmiş ve tıpkı bildirdiği gibi gerçekleşmiştir- onların yalancılıklarını bildirmek üzere şöyle buyurmaktadır: 12. “Eğer onlar” sürgüne gönderilmek üzere yurtlarından “çıkartılırlarsa” vatanlarını sevdiklerinden, savaşma dirençleri olmadığından ve sözlerinde durmadıklarından dolayı “onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler.” Aksine korkaklık onları çepeçevre kuşatır, başıbozukluk onlara hakim olur. Kardeşlerine en muhtaç oldukları bir zamanda yardım etmez, onları desteksiz bırakırlar. "Onlara” faraza “yardım etseler bile gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez.” Yani savaştan ve yardımdan gerisin geriye dönüp kaçarlar. Allah’tan onlara hiçbir şekilde de yardım edilmeyecektir. 13. Onları böyle davranmaya iten sebep ise şudur: Ey mü’minler! “İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır.” Allah’tan çok sizden korkarlar. Ne kendisine ne da başkalarına herhangi bir fayda sağlayamayan, bir zararı da önleyemeyen yaratılmışların korkusunu, fayda ve zararı elinde bulunduran ve istediğine verip istediğinden de alan Yaratıcının korkusunun önüne geçirmişlerdir. "Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır.” İşlerin önem mertebelerini anlamazlar, eşyanın hakikatini bilmezler, akıbetleri düşünmezler. Halbuki asıl anlayış ve kavrayış, Allah’tan korkmanın, O’ndan ummanın ve O’nu sevmenin, diğer bütün hususların önüne geçirilmesi ve başka şeylerin onlara tabi kılınmasıdır. 14. “Onlar sizinle toplu olarak” yani bir arada “(yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar.” Size karşı savaşta sebat gösteremezler ve böyle bir savaşa girişemezler; ancak korunaklı şehirlerde koruma altında yahut surların ve duvarların arkasında bulunurlarsa o zaman savaşa kalkışırlar. Bu yolla kendilerini nispeten koruyabilirler. Bunu da cesaretlerinden değil kalelerine ve surlarına güvendikleri için yaparlar. Bu ifade onları çok ağır şekilde yermektedir. “Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir.” Yani kendi aralarında çetin savaşırlar. Bu konuda ne bedenlerinde ne de güçlerinde herhangi bir eksiklik yoktur. Asıl eksikleri, onların imanlarındaki zafiyette ve onların sözbirliği etmeyişlerindedir. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Sen onları” bir araya gelmiş ve birbirlerini destekler halde gördüğünde “birlik içinde sanırsın, ama kalpleri darmadağınıktır.” Birbirlerine kin beslerler ve ayrılık içindedirler. “Bu” sözü geçen sıfatlarla nitelendirilmelerini gerektiren hal, “onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır.” Akılları fikirleri yoktur. Akılları bulunsa idi üstün olanı değersize tercih ederlerdi. Kendileri adına daha değersiz olanı seçmezlerdi. Sözbirliği ederler, kalpleri birbirine kaynaşırdı. Bu yolla da birbirlerine yardımcı olurlar, birbirlerini desteklerlerdi. Dinî ve dünyevi maslahatları hususunda birbirlerine yardımcı olurlardı. 15. Ehli kitaptan yardımsız bırakılan ve Allah’ın, kendilerine karşı Rasûlüne zafer verip dünya hayatında rüsvaylığı tattırdığı, ayrıca kendilerine yardımcı olacaklarını vaat eden kimselerin yardımından da mahrum kalan bu kimselerin durumu “kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir.” Bunlar da şeytanın kendilerine amellerini süslü gösterdiği Kureyş kâfirleridirler. Şeytanın bunlara neler söylediklerini Yüce Allah bize şöylece haber vermektedir: "Bugün insanlar içinde sizi yenebilecek yoktur. Ben de muhakkak sizin yardımcınızım.” İki ordu birbirini görünce (şeytan) iki topuğu üstüne gerisin geri kaçarak: “Benim sizinle hiçbir ilişkim yok. Gerçekten ben sizin göremeyeceğinizi görüyorum. Ben muhakkak Allah’tan korkarım. Çünkü Allah cezası çok şiddetli olandır, demişti.”(el-Enfâl, 8/48) Böylelikle nefisleri kendilerini aldatmış, kendilerine fayda sağlayamayacak ve azabı onlardan uzaklaştıramayacak kimseler de onları kandırmıştı. Nihâyet böbürlenerek ve büyüklük taslayarak Bedir’e kadar geldiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ve mü’minlere arzuladıkları gibi zarar verebileceklerini sandılar. Allah ise Rasûlünü ve mü’minleri onlara muzaffer kıldı. Onlar da müşriklerin ileri gelenlerini öldürdüler, pek çok kimseyi de esir aldılar. Diğerleri ise kaçıp kurtulmaya çalıştı. Böylelikle “onlar yaptıklarının vebalini” şirk ve azgınlıklarının sonundaki cezasını “tatmış” oldular. Bu, dünyadaki cezaları idi. Âhirette ise “onlar için can yakıcı bir azap vardır.” 16. Kitap ehlinden olan kafir kardeşlerini yardım etme vaadiyle kandıran münafıkların durumu da “şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana: “Kâfir ol” der.” Yani şeytan böyle bir kimseye küfrü allayıp pullar, güzel gösterir ve küfre davet eder. O kimse de şeytana aldanıp kâfir olup bedbahtlık yolunu seçince daha önce kendisini bunlara davet eden ve dostu olduğunu ileri süren şeytanın ona hiçbir faydası olmaz. Aksine o, ondan uzaklaştığını bildirir:“Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der.” Yani sana gelen azabı önleyecek gücüm yoktur. Benim sana iyilik namına zerre ağırlığı kadar dahi olsa hiçbir faydam olmaz. 17. “Nihayet ikisinin de âkıbeti” yani küfre çağıran şeytan ile çağrılan ve şeytana itaat eden insanın âkıbeti “içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“O kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olmaya davet eder.”(Fatır, 35/6) Zulüm ve küfre sapmakta ortak olan “zalimlerin cezası” azabın şiddeti ve kuvveti farklı olsa bile “budur.” İşte şeytanın bütün dostlarına karşı tavrı budur. O, onları çağırır ve kendileri için zararlı olabilecek şeylere doğru aldatarak onları çeker. Nihâyet tuzağa düşüp de helâkin sebepleri onları çepeçevre kuşattığında onları terk edip gider. Ona itaat edenler ne kadar kınansalar azdır! Çünkü Allah, ondan sakındırmış, ona karşı uyarmış, onun amaçlarını ve nihaî âkıbetini haber vermiştir. Ona itaat etmeye kalkışan kimse, bilerek Allah’a isyan ediyor demektir. Bu konuda onun hiçbir mazereti olamaz.

Haşr 59:3

1- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. O Azîzdir, Hakîmdir. 2- Kitap ehlinden olan kafirleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı. Ama Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi ve kalplerine korku saldı. (Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı). O halde ibret alın, ey basiret sahipleri! 3- Eğer Allah, onlar hakkında sürgünü yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı. Bununla birlikte onlar için âhirette ateş azabı vardır. 4- Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir. Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır. 5- Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz yahut onu kökleri üzere dikili bırakmanız, hep Allah’ın izni dahilinde olmuştur ve bu, Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir. 6- Allah’ın onlar(ın malların)dan Rasûlü’ne verdiği feye/ganimete gelince siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve. Fakat Allah, peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah, her şeye gücü yetendir. 7- Allah’ın (savaşsız fethedilen) ülkelerin ahalisinden Rasûlü’ne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir. Bu, o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan (ve yosulların istifade edemediği bir servet) olmasın diyedir. Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun ve Allah’tan korkup sakının. Çünkü Allah, cezası çok çetin olandır. 8- (O fey), yurtlarından çıkartılıp mallarından uzaklaştırılmış olan, Allah’ın lütuf ve rızasını isteyen, Allah’a ve Peygamberine destek olan fakir muhacirlerindir. İşte onlar (özü sözü) doğru olanların ta kendileridir. 9- Onlar(ın hicretinden) önce Medine’ye yerleşip imanı da kalplerine yerleştirenler, kendilerine hicret edenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar. Kendileri ihtiyaç içinde olsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. 10- Onlardan sonra gelenler derler ki:“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz Sen çok şefkatlisin, pek merhametlisin.” 11- Gördün mü o münafıklık edenleri(n yaptığını)? Onlar, Kitap ehlinden kâfir olan kardeşlerine şöyle derler:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar, kesinlikle yalancıdırlar. 12- Eğer onlar (yurtlarından) çıkartılırlarsa andolsun ki onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler. Onlara yardım etseler bile kesinlikle gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez. 13- İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır. Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır. 14- Onlar sizinle toplu olarak (yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar. Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir. Sen onları birlik içinde sanırsın; ama kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır. 15- (Bu yahudilerin durumu) kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir. Onlar için (ahirette) can yakıcı bir azap vardır. 16- (O münafıkların durumu da) şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana:“Kâfir ol” der. O kâfir olunca da: “Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der. 17- Nihayet ikisinin de âkıbeti, içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur. İşte zalimlerin cezası da budur. (Medine’de inmiştir. 24 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. Bu sûreye Benî Nadir sûresi de denmektedir. Bunlar, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliği sırasında Medine yakınlarında bulunan yahudilerden büyük bir kesim idiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik verilip de Medine’ye hicret edince bunlar da diğer kâfir olan yahudiler gibi kâfir oldular. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de komşusu olan yahudi kesimlerle antlaşmalar yaptı. Bedir gazvesinden altı ay civarında bir süre sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onların bulundukları yerlere gitti ve Amr b. Umeyye ed-Damri’nin öldürdüğü Kilab oğullarına mensup kişilerin diyetini ödemesi için (aralarındaki antlaşma gereği) kendisine yardımcı olmalarını istedi. Onlar: Olur, yardım ederiz, ey Ebu’l-Kasım. Şurada bir süre otur da senin isteğini yerine getirelim, dediler. Bir köşeye çekilip başbaşa verdiler. Şeytan da haklarında yazılmış olan bedbahtlık fermanını onlara süslü gösterdi. Kendi aralarında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e suikast kararı alıp şöyle dediler:“Sizden kim şu değirmen taşını alır da yukarı çıkıp onu başının üzerine atarak kafasını parçalar?” Aralarında en bedbaht kişi olan Amr b. Cahhâş: Ben yaparım, dedi. Sellam b. Mişkem de onlara: Böyle bir şey yapmayın. Allah’a andolsun ki yapmak istediğiniz iş, ona haber verilecektir. Ayrıca bu bizimle onun arasındaki ahdi bozmak demektir, dedi. Derhal Rabbinden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e ne yapmak istediklerine dair ilâhî vahiy geldi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hızlıca yerinden kalktı ve Medine’ye doğru gitti. Ashabı da arkasından ona yetişerek: Biz farkına bile varamadan sen kalkıp yola koyuldun, deyince o da kendilerine, yahudilerin ne yapmak istediklerini haber verdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlara şu haberi gönderdi:“Medine’den çıkıp gidin ve orada benimle birlikte bir arada kalmayın. Ben size on günlük süre tanıyorum. Bu süreden sonra sizden kimi bulursam boynunu vuracağım.” Günlerce hazırlıklarını sürdürdüler. Münafık Abdullah b. Ubey b. Selûl da onlara şu haberi gönderdi:“Yurtlarınızdan çıkmayın. Beraberimde iki bin kişi var. Bunlar, sizinle birlikte hisarlarınıza girecek ve sizin uğrunuzda ölünceye dek çarpışacaklardır. Diğer taraftan Kurayzalılar da Gatafanlılardan antlaşma yaptığınız kimseler de size yardım edecektir.” Başkanları Huyey b. Ahtab, münafıkların başının kendisine söylediklerinden umutlandı ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:“Biz yurdumuzdan çıkıp gitmiyoruz, artık ne istersen yap”, diye haber gönderdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı tekbir getirerek onların üzerine gitmek üzere harekete koyuldular. Sancağı Ali b. Ebu Talib radıyallahu anh taşıyordu. Kalelerinin etrafını kuşattılar ve bir süre onlara ok ve taş yağdırdılar. Kurayzalılar yardımlarına gelmediği gibi Abdullah b. Ubey b. Selûl ile Gatafanlılardan antlaşmalıları olan kimseler de onlara ihanet etti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onları kuşattı ve çevrede bulunan onlara ait hurma ağaçlarını kestirip yaktı. Bunun üzerine ona: Medine’den çıkıyoruz, diye haber gönderdiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem oradan kendi canlarını, çoluk çocuklarını ve silah dışında develerinin taşıyabileceği kadar malları beraberlerinde almak şartı ile kalelerinden inmelerine müsaade etti ve geride kalan mallara ve silâhlara da el koydu. Nadiroğullarından ele geçirilen mallar, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, onun ihtiyaçlarına ve müslümanların maslahatına harcanıyordu. Bu malların beşte dördünü o, gazilere dağıtmamıştı. Çünkü Yüce Allah, burayı ona fey (savaşsız ganimet) olarak tahsis etmişti. Müslümanlar orayı ele geçirmek üzere ata binip deve koşturmamışlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’e sürdü. Aralarında liderleri Huyey b. Ahtab da vardı. Onların topraklarını ve diyarlarını ele geçirdi. Orada bıraktıkları silahlara da el koydu. Silahlar arasında elli zırh, elli miğfer ve üç yüz kırk tane kılıç vardı. Siyer alimlerinin sözünü ettikleri üzere kıssalarının özü bundan ibarettir. 1. Yüce Allah, bu sûreyi, göklerde ve yerde bulunan her şeyin Rabbini hamd ile tesbih ettiklerini, celâline yakışmayan şeylerden de O’nu tenzih ettiklerini, azameti önünde boyun eğip O’na ibadet ettiklerini haber vererek başlatmaktadır. Çünkü O, her şeye boyun eğdirmiş olan Azîzdir. Kimse O’na karşı koyamaz ve O’nun için zor diye bir şey yoktur. Yaratması ve emretmesi, sonsuz hikmetlerle dolu olan Hakîm’dir. O, boşuna hiçbir şey yaratmaz. Maslahat ihtiva etmeyen hiçbir hükmü teşrî’ buyurmaz. Hikmetinin gerektirmediği hiçbir iş yapmaz. 2. Bunlardan birisi de O’nun, Rasûlüne küfre sapmış Kitap ehlinden olan Nadiroğullarına karşı, Allah Rasûlü ile antlaşmalarını bozmaları üzerine yardım etmiş olmasıdır. Böylece o, onları alışageldikleri ve pek sevdikleri yurtlarından çıkarmıştır. Onların oradan çıkartılmaları, Allah’ın haklarında Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vasıtası ile takdir etmiş olduğu ilk sürgün idi ve bu sürgün Hayber’e gerçekleşmişti. Âyet-i kerime (ilk sürgün ifadesi) onların bunun dışında başka sürgünlerinin olduğuna da delildir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’den de sürmüştür. Daha sonra Ömer radıyallahu anh da onlardan geriye kalanları oradan sürmüştü. Ey müslümanlar! “Siz onların” yurtları oldukça korunaklı ve kendileri de güçlü olması dolayı ile yurtlarından “çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı.” Bu yüzden kalelerini şımarıklık derecesinde beğenmiş, fakat aldanmışlardı. Bu kaleleri içerisinde oldukları sürece kendilerine zarar verilemeyeceğini, kimsenin onlara güç yetiremeyeceğini zannetmişlerdi. Fakat Allah’ın kaderi her şeyin üstündedir. Hisarların ve kalelerin O’na karşı bir faydası olmayacağı gibi gücün ve savunmanın da bir faydası olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:“Fakat Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi.” Yani onlar hatırlarından geçirmedikleri, hiç düşünmedikleri bir taraftan baskın ve hücuma maruz kaldılar. Bu ummadıkları husus, şöylece ifade edilmektedir:“Ve kalplerine korku saldı.” Kalplerindeki bu şiddetli korku, Allah’ın en büyük ordusudur. Ona karşı ne sayının, ne araç gerecin, ne gücün, ne de kuvvetli oluşun bir faydası yoktur. Onların kanaatine göre eğer onlara bir zarar gelecek olsaydı bu, ancak arkasında korundukları ve huzur buldukları kalelerinden olabilirdi. Ama Allah’tan başkasına güvenen yardımsız kalır. Allah’tan başkasına meyledenin bu tutumu, kendi aleyhinedir. Bu nedenle sabır ve sebatın yahut gevşeklik ve zaafın yeri olan kalplerine semavî bir emir gelip onları buldu. Kalplerindeki gücü ve metaneti ortadan kaldırdı. Bunların yerine zaaf, gevşeklik ve korkaklık yerleştirdi. Bunu önleyebilecek güçleri de yoktu. Bu da onlara karşı müminlere ilahi bir yardımdı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "(Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı).” Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile mallarından develerinin taşıyabileceği kadar yük alacakları şekilde anlaşma yapmışlardı. Bundan dolayı evlerinin beğendikleri yerlerini, tavanlarının pek çoğunu dahi bozdular. Azgınlıkları sebebi ile yurtlarının tahrip edilmesi ve kalelerinin yıkılması konusunda mü’minleri kendi başlarına kendileri musallat ettiler. Bu yapılanlara kendileri sebep oldular ve kendilerine en büyük zararı kendileri verdiler. "O halde ibret alın, ey basiret” mükemmel akıl ve eşyanın özünü kavrayan sağlam görüş “sahipleri!” Çünkü bu, gerçekten Allah’ın hakka karşı inatlaşan ve hevâlarana uyan kimselere karşı neler yaptığının anlaşılmasına yardımcı olacak bir ibret vesilesidir. Bu kimselerin günahları sebebi ile Allah’ın emri gelip onları bulduğunda, ibretli cezalar onları yakaladığında güçlerinin kendilerine bir faydası olmamış, kuvvetleri onları koruyamamış, hisarları ve kaleleri de kendilerini himaye edememiştir. Asıl muteber olan sebebin hususiliği değil, mananın umumiliğidir. O nedenle bu âyet-i kerime genel olarak ibret almanın emredilmiş bir husus olduğuna delil olmaktadır. İbret alma ise birbirine benzeyen şeyleri göz önünde bulundurmak, bir şeyi kendisine benzeyen başka bir şeye kıyas etmektir. Ahkâmın içerdiği ve yeri akıl ve düşünce olan mana ve hikmetler üzerinde tefekkür etmektir. Bu sayede akıl kemâle erer, basiret aydınlanmış olur. İman artar ve gerçek anlamı ile kavrayış husule gelir. 3. Daha sonra Yüce Allah, bu yahudilerin başına hak ettikleri ve lâyık oldukları her şeyin henüz gelip kendilerini bulmadığını, Allah’ın onların musibetlerini nispeten hafifletmiş olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah onların hakkında” kendilerine isabet eden “sürgünü” hiçbir şekilde değişmesi, değişikliğe uğratılması söz konusu olmayan olan kader ve kazası gereği “yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı.” Dünyadaki azapları ve ibretli cezaları başka türlü olurdu. Ama onlar, dünyevî çetin azaptan kurtulmuş iseler dahi âhirette onlar için ateş azabı vardır ki onun ağırlığını Allah’tan başka kimsenin bilmesine imkân yoktur. Onlar, cezalarının bittiğini ve geriye çekecekleri herhangi bir cezanın kalmadığını sakın sanmasınlar. Allah’ın onlar için hazırladığı âhiret azabı daha büyük ve daha ağırdır. 4. “Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir.” Onlara düşmanlık etmeleri, savaş açmaları ve onlara isyan olan hususlarda çalışıp çabalamalarıdır. O’nun, kendisine karşı gelip düşmanlık eden kimseler hakkındaki sünneti/kanunu budur. “Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır.” 5. Nadiroğullarının, Allah Rasûlünü ve müslümanları hurma ağaçlarını kestikleri için kınamaları ve bunun yeryüzünde fesadın bir parçası olduğunu iddia edip müslümanlara dil uzatmak için bunu bahane yapmaları üzerine Yüce Allah, onların hurma ağaçlarını kesmelerinin de oldukları halde bırakmalarının da “hep Allah’ın izni” ve emri dahilinde olduğunu haber vermiştir. Bu da “Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir.” Çünkü sizlere hurma ağaçlarını kesip yakma imkânını O, vermiştir. Ta ki bu, onlar için dünya hayatında ibretli bir ceza ve aşağılanma sebebi olsun. Böylelikle tam anlamı ile âciz olduklarını anlayacakları bir zillete düşsünler. Ayrıca onlar güçlerinin esas kaynağını teşkil eden hurma ağaçlarını dahi kurtaracak güçlerinin olmadığını anlasınlar. (Âyet-i kerimede geçen “hurma ağacı” anlamındaki): “لِّينَةٍ ” kelimesi, en doğru ve en uygun ihtimale göre bütün hurma ağaçlarını kapsayan bir ifadedir. İşte Nadiroğullarının durumu ve Allah’ın dünyada onlar için hazırladığı âkıbetin ne olduğu böylece anlaşılmış olmaktadır. Daha sonra Yüce Allah Nadiroğullarına ait malların ve eşyaların kimlerin eline geçtiğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 6. “Allah’ın onlar(ın malların)dan” yani o şehrin ahalisi olan Nadiroğullarından “Rasûlüne verdiği feye/ganimete gelince” ey müslümanlar! “siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve.” Yani bunları ele geçirmek için ne kendiniz yoruldunuz, ne de bineklerinizi yordunuz. Aksine Yüce Allah, onların kalplerine korku saldı da bu mallar, elinize kendiliklerinden ve siz onlar için çalışıp çabalamadan elinize geçmiş oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Fakat Allah peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah her şeye gücü yetendir.” O’nun mükemmel kudretinin bir gereği de şudur: Hiçbir iş O’na imkânsız değildir, hiç kimse O’nun gücüne sığınmadan güçlü olamaz. Fakihlerin ıstılahına göre “fey”in tarifi: Kâfirlerden savaşmaksızın ve hak yolla alınan mallardır. Nadiroğullarının müslümanlardan korktukları için bırakıp gittikleri mallar buna örnektir. Buna (kök olarak dönmek anlamına gelen) fey adının verilmesinin sebebi, bu malın, onu hak etmeyen kâfirlerden onun en büyük hak sahipleri olan müslümanlara dönmesindir. Fey’in genel hükmünü ise Yüce Allah şu buyruklarında zikretmektedir: 7. “Allah’ın” genel olarak ister Allah Rasûlü zamanında olsun, ister ondan sonra ümmetinden yönetim görevini üstlenen kimseler vasıtası ile olsun “ülkeler ahalisinden Rasûlüne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir.” Bu âyet-i kerime Enfâl Sûresi’nde yer alan Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir: "Eğer Allah’a Furkan günü olan, o iki ordunun birbirleri ile karşılaştıkları günde kulumuza indirdiğimize inanmışsanız bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlüne, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir.” (el-Enfâl, 8/41) Burada sözü edilen fey’ beşe bölünür: Allah’a ve Rasûlüne ait olan beşte bir, müslümanların genel maslahatlarına harcanır. Bir beşte bir “akrabalara” yani Haşimoğulları ile Muttaliboğullarına -var olmaları halinde- verilir. Bu hususta erkeklerine de kadınlarına da eşit pay verilir. Burada Haşimoğulları ile birlikte Muttaliboğullarının da bu beşte bire girmelerinin, buna karşılık Abdimenaf oğullarının geri kalanlarının girmeyişlerinin sebebi şudur: Muttaliboğulları da Haşimoğulları ile birlikte Şi’bi Ebi Talib’de muhasara/boykot altında idiler. Söz konusu muhasara ise Kureyşlilerin onlardan uzak kalmak ve onlara düşmanlık etmek üzere akitleştikleri bir boykot dönemi idi. Muttaliboğulları diğerlerinin aksine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e yardımcı oldular. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Abdülmuttalib oğulları hakkında şöyle demiştir:“Onlar ne cahiliye döneminde ne İslâm döneminde benden ayrılmadılar.” Bir beşte bir de babaları bulunmayan ve henüz ergenlik yaşına gelmemiş kimseler demek olan fakir yetimlere verilir. Bir beşte bir pay da yoksullara, diğer beşte bir de yolda kalmışlaradır. Yolda kalmışlar, vatanlarında bulunmayan, bu nedenle de ortada kalmış yabancılar demektir. Yüce Allah’ın fey’i bu şekilde takdir edip sadece sözü edilen bu kimselere has kılmasının sebebine gelince bu, “o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan” ve yalnızca onların elinde kalan bir servet “olmasın” diyedir. Çünkü Yüce Allah, bunu bu şekilde takdir etmemiş olsaydı, zenginler ve güçlüler arasında bu mal döner dolaşır, bunların dışında kalan acizler bu maldan hiçbir şey elde edemezdi. Bu ise Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği çapta büyük bir fesada sebep olurdu. Halbuki Allah’ın emir ve şeriatine tabi olmakta sayısız büyük maslahatlar söz konusudur. Bundan dolayı Yüce Allah, bu türlü kaideyi ve genel esası şöylece emretmektedir: "Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun.” Bu buyruk, dinin inanç esaslarını da, ahkamını da, zahirini de batınını da kapsar. Rasûlün getirdiği ne varsa kulların kesin olarak onu alması veona uyması gerekir. Ona muhalefet edilmesi helâl değildir. Rasûl herhangi bir şeye dair açık bir hüküm bildirecek olursa bu, Yüce Allah’ın hüküm bildirmesi gibidir. Onu terk etmekte hiçbir kimse mazur değildir, kimseye ruhsat da verilmemiştir. Herhangi bir kimsenin söylediklerinin onun söylediğinin önüne geçirilmesi de caiz değildir. Daha sonra Yüce Allah, kendisinden korkup sakınmayı yani takvâlı olmayı emretmektedir. Zira takvâ ile kalpler ve ruhlar mamur olur. Dünya ve âhiret düzelir. Ebedi mutluluk ve pek büyük kurtuluş, takvâ ile elde edilir. Takvâ yitirilecek olursa ebedi bedbahtlık ve sonu gelmez bir azap söz konusu olur. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’tan korkup sakının; çünkü Allah” takvâyı terk eden ve hevâya uymayı tercih eden kimselere karşı “cezası çok çetin olandır.” 8-9. Daha sonra Yüce Allah, bu fey’ mallarını tahsis ettiği bu kimselere ayırmasını gerektiren sebebi ve hikmeti söz konusu etmekte ve bu malların kendilerine ayrılmasını hak ettiklerini, yardım görmeye haklarının bulunduğunu belirtmektedir. Çünkü onlar, ya Allah’ın rızasını elde etmek ve dinini desteklemek için Rasûlüne besledikleri sevgi dolayısı ile sevip alıştıkları yurtlarını, vatanlarını, sevdiklerini, dostlarını ve mallarını terk ve hicret etmiş muhacirlerdir. Ki bunlar “(özü sözü) doğru olanların ta kendileridir.” Çünkü imanlarının gereklerini yerine getirmişler, salih amelleri ile zor ve ağır ibadetleri ile imanlarını tasdik etmiş kimselerdir. Bu yönleri ile onlar, iman ettiği iddiasında bulunup da onu cihad, hicret ve buna benzer ibadetler ile tasdik etmeyenlerden farklıdırlar. Ya da bu kimseler, kendi istek ve iradeleri ile severek ve tercih ederek Allah’a ve Rasûlü’ne iman eden, Evs ve Hazreclilerden oluşan Ensârlardır. Bunlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e kucak açmışlar, insanlara karşı onu korumuşlar, hicret ve iman diyarını yurt edinmişlerdi. Öyle ki burası mü’minlerin kendisine başvuracakları, dönecekleri bir sığınak haline gelmişti. Muhacirler de buraya gelip sığındılar, müslümanlar bu diyarın sınırları içerisinde yerleştiler. Çünkü o vakit bütün bölgeler savaş, şirk ve kötülük diyarı idi. Dinin yardımcıları olanlar hep Ensar’a sığınırlardı. İslâm yayılıncaya, güçleninceye ve peyderpey hakimiyeti artıncaya kadar bu böyle sürdü. Nihâyet kalpleri ilim, iman ve Kur’ân ile, ülkeleri de kılıç ve mızraklar ile fethettikleri vakte kadar bu böyle sürdü. Bunların güzel vasıfları arasında şu da vardır:“Kendilerine hicret edenleri severler.” Bunun sebebi de Allah’a ve Rasûlüne besledikleri sevgidir. Bu yüzden O’nun sevdiklerini de sevdiler ve dinine yardımları dokunanlara da yardımcı oldular. “ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar.” Allah’ın lütfundan onlara verdikleri, onlara tahsis etmiş olup da hak ettikleri pek üstün fazilet ve konumlarından dolayı muhacirleri kıskanmazlar. Bu, onların kalplerinin ne kadar temiz olduğuna, kalplerinde hile, kin ve haset bulunmadığına delildir. Bu buyruk muhacirlerin, ensardan faziletli olduğuna da delildir. Çünkü Allah, önce muhacirlerden söz etmiş, daha sonra da Ensar’ın muhacirlere verilenlerden dolayı kalplerinde herhangi bir kıskançlık beslemediklerini belirtmiştir. Bu da Yüce Allah’ın muhacirlere, ne ensara ne de başkalarına vermediği şeyleri verdiğine delildir. Çünkü onlar hem dine yardım etmişler, hem de hicret etmişlerdi. "Kendileri ihtiyaç içinde bulunsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler.” Yani Ensarın başkalarına üstün geldikleri vasıflarından, kendilerini diğerlerinden ayırt eden özelliklerinden birisi de başkasını kendine tercih etmektir (îsâr). Bu da cömertliğin en mükemmel çeşididir. Zira o, mal ve daha başka nefsin sevdiği şeylerde başkalarını knedine tercih etmek, onlara bizzat muhtaç olmakla hatta zorunlu olarak gerek duymakla ve darlık içerisinde bulunmakla birlikte onları başkasına seve seve verebilmektir. Bu, ancak son derece temiz bir ahlâktan, Yüce Allah’a duyulan ve nefsin zevk alıp arzu ettiği şeylerin önüne geçirilen ilahi bir sevgiden kaynaklanabilir. Kendisinin ve çoluk çocuğunun yiyeceğini misâfirlerine takdim eden ve çoluk çocuğu ile birlikte geceyi aç geçiren Ensar’a mensup bir sahabinin kıssası da buna örnektir ki bu âyet de ondan dolayı nazil olmuştur. Îsâr (başkasını kendisine tercih etmek) benciliğin/egoizmin aksidir ve iyi bir şeydir. Bencillik/egoizm ise yerilmiş bir şeydir. Çünkü o, cimriliğin ve eli sıkılığın özelliklerindendir. Kendisine îsâr özelliği ihsan edilmiş bulunan kimse, nefsinin cimriliğine karşı korunmuş kimse demektir ki “Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” Nefsin cimrilikten korunması, emrolunduğu bütün hususlarda cimrilik etmekten korunmasını kapsar. Buna göre kul, nefsinin cimriliğine karşı korunacak olursa Allah ve Rasûlü’nün emirlerini rahatlıkla ve kolaylıkla yerine getirir. İsteyerek ve itaat etmek arzusu ile tam bir kalp huzuru ile bunları yapar. Yine gönül isteği ile Allah’ın yasakladıklarını terk eder. İsterse bu yasakları nefsi sevsin, onları işlemeye çağırsın ve onları arzulasın. Yine böyle bir kimse, Allah yolunda ve Allah’ın rızası uğrunda mallarını seve seve harcar. Bu yolla da kurtuluşu elde eder ve umduklarına nail olur. Oysa nefsinin cimriliğine karşı korunamayarak hayra karşı cimrilik etmeye müptela olanlar, böyle değildir. Şerrin esası ve temel kaynağı da işte budur. 10. Zikri geçen bu iki faziletli ve üstün sınıf, sahabe-i kiramdır ve önderlerdir. Bunlar öne geçmiş, pek çok faziletlere sahip olmuşlardır. Bunlar vasıtası ile kendilerinden sonra gelenleri geçmişler, kendilerinden öncekilere de yetişmişlerdir. Bu sebeple onlar, mü’minlerin en ileri gelenleri, müslümanların efendileri ve takvâ sahiplerinin liderleridirler. Onlardan sonra gelen kimselerin onların arkasından yürümeleri ve onların hidâyetlerini takip etmeleri fazilet olarak onlara yeter. Bundan dolayı Yüce Allah, sonradan gelenler arasından onların izinden gidenleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlardan” Muhacir ve Ensardan “sonra gelenler” hem kendilerinin hem diğer mü’minlerin iyiliklerini isteyerek “derler ki: Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla!” Bu, önceden iman etmiş olan ashabı kiramı, onlardan öncekileri ve onlardan sonrakilerini içeren bütün mü’minleri kapsayan bir duadır. Bu da imanın faziletlerinden birisidir. Şöyle ki mü’minler birbirlerinden yararlanırlar ve aralarındaki iman ortaklığı dolayısı ile birbirlerine dua ederler ki bu iman da mü’minler arasındaki kardeşliğin sebebidir. Bu kardeşliğin bir parçası da birbirlerine dua etmeleri ve birbirlerini sevmeleridir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dualarında kalplerinden azı ile çoğu ile her türlü kinin giderilmesini istediklerini zikretmektedir. Kin kalpten giderilecek olursa, onun zıddı yerleşir ki bu da mü’minler arasındaki sevgi, dostluk, dayanışma, samimi olarak onların iyiliğini isteme vb. gibi mü’minlerin haklarından olan hususları ihtiva eder. Yüce Allah, ashab-ı kiramdan sonra gelen bu dua sahiplerini de iman sahibi olmakla nitelendirmektedir. Çünkü onların:“Ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi” ifadeleri, imanda onların da onlara ortak olduklarına, ashab-ı kirama iman ve itikad esaslarında tabi olduklarına delildir. Bunlar da bu niteliğin tam anlamı ile ancak kendileri hakkında söz konusu olduğu ehl-i sünnet ve’l-cemaattir. Onların bir diğer vasfı ise günahlarını itiraf etmek, bunlardan dolayı Allah’tan bağışlanma dilemek, birbirleri için de af ve mağfiret istemek, mü’min kardeşlerine karşı kalplerindeki kin ve olumsuz duyguları izale etmek için çalışmaktır. Çünkü onların bu şekilde dua etmeleri sözünü ettiğimiz hususları gerektirmekte ve birbirlerini sevdiklerini ifade etmektedir. Yine onların her birinin kendisi için istediğini kardeşi için de istediğini, yanında olsun, gıyabında olsun, hayatta iken veya ölümünden sonra olsun mü’min kardeşinin iyiliğini istediğini de ifade etmektedir. Yine bu ayet-i kerime bu sayılanların, mü’minlerin birbirlerine karşı hakları arasında yer aldığını da göstermektedir. Daha sonra mü’minler, bu dualarını Yüce Allah’ın rahmetinin kemâline, O’nun mü’minlere olan lütuf, ihsan ve şefkatinin ileri derecesine delil teşkil eden iki güzel ismiyle sona erdirmektedirler. Allah’ın onlar üzerindeki rahmet ve ihsanının bir tecellisi hatta en üstün şekli de onlara gerek kendisine karşı gerek diğer kullarına karşı yerine getirmeleri gereken hakları yerine getirme tevfikini ihsan etmiş olmasıdır. İşte bu üç sınıf, bu ümmetin sınıflarını oluşturur. Bunlar fey’in, İslâm’ın maslahatlarına dönük olan harcama yerlerini teşkil eden ve fey’e de layık olan kimselerdir. Allah lütuf ve ihsanı ile bizleri de bu sınıflardan kılsın. 11. Daha sonra Yüce Allah, münafıkların hallerinin hayret edilecek bir hal olduğunu belirtmektedir. Zira bu münafıklar, Kitap ehlinden (küfürde) kardeşleri olan kimselere, mü’minlere karşı yardımcı olacaklarını ve onların yanında yer alacaklarını vaat etmişler ve onlara şöyle demişlerdi:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz.” Yani size yardımcı olmama konusunda bizi engelleyecek yahut korkutacak hiç kimsenin sözünü dinlemeyiz. "ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar” kardeşlerini aldatıp kandırdıkları bu sözlerinde “kesinlikle yalancıdırlar.” doğru söylemiyorlar. Onların bu tutumları da garip karşılanmaz. Çünkü yalan söylemek onların özelliği, aldatmak ve kandırmak da ayrılmaz vasıflarıdır. Münafıklık ve korkaklık da onların yakasını bırakmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, şu buyruğu ile -ki verdiği haber aynen vukua gelmiş ve tıpkı bildirdiği gibi gerçekleşmiştir- onların yalancılıklarını bildirmek üzere şöyle buyurmaktadır: 12. “Eğer onlar” sürgüne gönderilmek üzere yurtlarından “çıkartılırlarsa” vatanlarını sevdiklerinden, savaşma dirençleri olmadığından ve sözlerinde durmadıklarından dolayı “onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler.” Aksine korkaklık onları çepeçevre kuşatır, başıbozukluk onlara hakim olur. Kardeşlerine en muhtaç oldukları bir zamanda yardım etmez, onları desteksiz bırakırlar. "Onlara” faraza “yardım etseler bile gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez.” Yani savaştan ve yardımdan gerisin geriye dönüp kaçarlar. Allah’tan onlara hiçbir şekilde de yardım edilmeyecektir. 13. Onları böyle davranmaya iten sebep ise şudur: Ey mü’minler! “İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır.” Allah’tan çok sizden korkarlar. Ne kendisine ne da başkalarına herhangi bir fayda sağlayamayan, bir zararı da önleyemeyen yaratılmışların korkusunu, fayda ve zararı elinde bulunduran ve istediğine verip istediğinden de alan Yaratıcının korkusunun önüne geçirmişlerdir. "Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır.” İşlerin önem mertebelerini anlamazlar, eşyanın hakikatini bilmezler, akıbetleri düşünmezler. Halbuki asıl anlayış ve kavrayış, Allah’tan korkmanın, O’ndan ummanın ve O’nu sevmenin, diğer bütün hususların önüne geçirilmesi ve başka şeylerin onlara tabi kılınmasıdır. 14. “Onlar sizinle toplu olarak” yani bir arada “(yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar.” Size karşı savaşta sebat gösteremezler ve böyle bir savaşa girişemezler; ancak korunaklı şehirlerde koruma altında yahut surların ve duvarların arkasında bulunurlarsa o zaman savaşa kalkışırlar. Bu yolla kendilerini nispeten koruyabilirler. Bunu da cesaretlerinden değil kalelerine ve surlarına güvendikleri için yaparlar. Bu ifade onları çok ağır şekilde yermektedir. “Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir.” Yani kendi aralarında çetin savaşırlar. Bu konuda ne bedenlerinde ne de güçlerinde herhangi bir eksiklik yoktur. Asıl eksikleri, onların imanlarındaki zafiyette ve onların sözbirliği etmeyişlerindedir. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Sen onları” bir araya gelmiş ve birbirlerini destekler halde gördüğünde “birlik içinde sanırsın, ama kalpleri darmadağınıktır.” Birbirlerine kin beslerler ve ayrılık içindedirler. “Bu” sözü geçen sıfatlarla nitelendirilmelerini gerektiren hal, “onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır.” Akılları fikirleri yoktur. Akılları bulunsa idi üstün olanı değersize tercih ederlerdi. Kendileri adına daha değersiz olanı seçmezlerdi. Sözbirliği ederler, kalpleri birbirine kaynaşırdı. Bu yolla da birbirlerine yardımcı olurlar, birbirlerini desteklerlerdi. Dinî ve dünyevi maslahatları hususunda birbirlerine yardımcı olurlardı. 15. Ehli kitaptan yardımsız bırakılan ve Allah’ın, kendilerine karşı Rasûlüne zafer verip dünya hayatında rüsvaylığı tattırdığı, ayrıca kendilerine yardımcı olacaklarını vaat eden kimselerin yardımından da mahrum kalan bu kimselerin durumu “kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir.” Bunlar da şeytanın kendilerine amellerini süslü gösterdiği Kureyş kâfirleridirler. Şeytanın bunlara neler söylediklerini Yüce Allah bize şöylece haber vermektedir: "Bugün insanlar içinde sizi yenebilecek yoktur. Ben de muhakkak sizin yardımcınızım.” İki ordu birbirini görünce (şeytan) iki topuğu üstüne gerisin geri kaçarak: “Benim sizinle hiçbir ilişkim yok. Gerçekten ben sizin göremeyeceğinizi görüyorum. Ben muhakkak Allah’tan korkarım. Çünkü Allah cezası çok şiddetli olandır, demişti.”(el-Enfâl, 8/48) Böylelikle nefisleri kendilerini aldatmış, kendilerine fayda sağlayamayacak ve azabı onlardan uzaklaştıramayacak kimseler de onları kandırmıştı. Nihâyet böbürlenerek ve büyüklük taslayarak Bedir’e kadar geldiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ve mü’minlere arzuladıkları gibi zarar verebileceklerini sandılar. Allah ise Rasûlünü ve mü’minleri onlara muzaffer kıldı. Onlar da müşriklerin ileri gelenlerini öldürdüler, pek çok kimseyi de esir aldılar. Diğerleri ise kaçıp kurtulmaya çalıştı. Böylelikle “onlar yaptıklarının vebalini” şirk ve azgınlıklarının sonundaki cezasını “tatmış” oldular. Bu, dünyadaki cezaları idi. Âhirette ise “onlar için can yakıcı bir azap vardır.” 16. Kitap ehlinden olan kafir kardeşlerini yardım etme vaadiyle kandıran münafıkların durumu da “şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana: “Kâfir ol” der.” Yani şeytan böyle bir kimseye küfrü allayıp pullar, güzel gösterir ve küfre davet eder. O kimse de şeytana aldanıp kâfir olup bedbahtlık yolunu seçince daha önce kendisini bunlara davet eden ve dostu olduğunu ileri süren şeytanın ona hiçbir faydası olmaz. Aksine o, ondan uzaklaştığını bildirir:“Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der.” Yani sana gelen azabı önleyecek gücüm yoktur. Benim sana iyilik namına zerre ağırlığı kadar dahi olsa hiçbir faydam olmaz. 17. “Nihayet ikisinin de âkıbeti” yani küfre çağıran şeytan ile çağrılan ve şeytana itaat eden insanın âkıbeti “içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“O kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olmaya davet eder.”(Fatır, 35/6) Zulüm ve küfre sapmakta ortak olan “zalimlerin cezası” azabın şiddeti ve kuvveti farklı olsa bile “budur.” İşte şeytanın bütün dostlarına karşı tavrı budur. O, onları çağırır ve kendileri için zararlı olabilecek şeylere doğru aldatarak onları çeker. Nihâyet tuzağa düşüp de helâkin sebepleri onları çepeçevre kuşattığında onları terk edip gider. Ona itaat edenler ne kadar kınansalar azdır! Çünkü Allah, ondan sakındırmış, ona karşı uyarmış, onun amaçlarını ve nihaî âkıbetini haber vermiştir. Ona itaat etmeye kalkışan kimse, bilerek Allah’a isyan ediyor demektir. Bu konuda onun hiçbir mazereti olamaz.

Haşr 59:4

1- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. O Azîzdir, Hakîmdir. 2- Kitap ehlinden olan kafirleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı. Ama Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi ve kalplerine korku saldı. (Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı). O halde ibret alın, ey basiret sahipleri! 3- Eğer Allah, onlar hakkında sürgünü yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı. Bununla birlikte onlar için âhirette ateş azabı vardır. 4- Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir. Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır. 5- Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz yahut onu kökleri üzere dikili bırakmanız, hep Allah’ın izni dahilinde olmuştur ve bu, Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir. 6- Allah’ın onlar(ın malların)dan Rasûlü’ne verdiği feye/ganimete gelince siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve. Fakat Allah, peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah, her şeye gücü yetendir. 7- Allah’ın (savaşsız fethedilen) ülkelerin ahalisinden Rasûlü’ne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir. Bu, o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan (ve yosulların istifade edemediği bir servet) olmasın diyedir. Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun ve Allah’tan korkup sakının. Çünkü Allah, cezası çok çetin olandır. 8- (O fey), yurtlarından çıkartılıp mallarından uzaklaştırılmış olan, Allah’ın lütuf ve rızasını isteyen, Allah’a ve Peygamberine destek olan fakir muhacirlerindir. İşte onlar (özü sözü) doğru olanların ta kendileridir. 9- Onlar(ın hicretinden) önce Medine’ye yerleşip imanı da kalplerine yerleştirenler, kendilerine hicret edenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar. Kendileri ihtiyaç içinde olsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. 10- Onlardan sonra gelenler derler ki:“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz Sen çok şefkatlisin, pek merhametlisin.” 11- Gördün mü o münafıklık edenleri(n yaptığını)? Onlar, Kitap ehlinden kâfir olan kardeşlerine şöyle derler:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar, kesinlikle yalancıdırlar. 12- Eğer onlar (yurtlarından) çıkartılırlarsa andolsun ki onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler. Onlara yardım etseler bile kesinlikle gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez. 13- İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır. Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır. 14- Onlar sizinle toplu olarak (yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar. Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir. Sen onları birlik içinde sanırsın; ama kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır. 15- (Bu yahudilerin durumu) kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir. Onlar için (ahirette) can yakıcı bir azap vardır. 16- (O münafıkların durumu da) şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana:“Kâfir ol” der. O kâfir olunca da: “Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der. 17- Nihayet ikisinin de âkıbeti, içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur. İşte zalimlerin cezası da budur. (Medine’de inmiştir. 24 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. Bu sûreye Benî Nadir sûresi de denmektedir. Bunlar, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliği sırasında Medine yakınlarında bulunan yahudilerden büyük bir kesim idiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik verilip de Medine’ye hicret edince bunlar da diğer kâfir olan yahudiler gibi kâfir oldular. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de komşusu olan yahudi kesimlerle antlaşmalar yaptı. Bedir gazvesinden altı ay civarında bir süre sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onların bulundukları yerlere gitti ve Amr b. Umeyye ed-Damri’nin öldürdüğü Kilab oğullarına mensup kişilerin diyetini ödemesi için (aralarındaki antlaşma gereği) kendisine yardımcı olmalarını istedi. Onlar: Olur, yardım ederiz, ey Ebu’l-Kasım. Şurada bir süre otur da senin isteğini yerine getirelim, dediler. Bir köşeye çekilip başbaşa verdiler. Şeytan da haklarında yazılmış olan bedbahtlık fermanını onlara süslü gösterdi. Kendi aralarında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e suikast kararı alıp şöyle dediler:“Sizden kim şu değirmen taşını alır da yukarı çıkıp onu başının üzerine atarak kafasını parçalar?” Aralarında en bedbaht kişi olan Amr b. Cahhâş: Ben yaparım, dedi. Sellam b. Mişkem de onlara: Böyle bir şey yapmayın. Allah’a andolsun ki yapmak istediğiniz iş, ona haber verilecektir. Ayrıca bu bizimle onun arasındaki ahdi bozmak demektir, dedi. Derhal Rabbinden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e ne yapmak istediklerine dair ilâhî vahiy geldi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hızlıca yerinden kalktı ve Medine’ye doğru gitti. Ashabı da arkasından ona yetişerek: Biz farkına bile varamadan sen kalkıp yola koyuldun, deyince o da kendilerine, yahudilerin ne yapmak istediklerini haber verdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlara şu haberi gönderdi:“Medine’den çıkıp gidin ve orada benimle birlikte bir arada kalmayın. Ben size on günlük süre tanıyorum. Bu süreden sonra sizden kimi bulursam boynunu vuracağım.” Günlerce hazırlıklarını sürdürdüler. Münafık Abdullah b. Ubey b. Selûl da onlara şu haberi gönderdi:“Yurtlarınızdan çıkmayın. Beraberimde iki bin kişi var. Bunlar, sizinle birlikte hisarlarınıza girecek ve sizin uğrunuzda ölünceye dek çarpışacaklardır. Diğer taraftan Kurayzalılar da Gatafanlılardan antlaşma yaptığınız kimseler de size yardım edecektir.” Başkanları Huyey b. Ahtab, münafıkların başının kendisine söylediklerinden umutlandı ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:“Biz yurdumuzdan çıkıp gitmiyoruz, artık ne istersen yap”, diye haber gönderdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı tekbir getirerek onların üzerine gitmek üzere harekete koyuldular. Sancağı Ali b. Ebu Talib radıyallahu anh taşıyordu. Kalelerinin etrafını kuşattılar ve bir süre onlara ok ve taş yağdırdılar. Kurayzalılar yardımlarına gelmediği gibi Abdullah b. Ubey b. Selûl ile Gatafanlılardan antlaşmalıları olan kimseler de onlara ihanet etti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onları kuşattı ve çevrede bulunan onlara ait hurma ağaçlarını kestirip yaktı. Bunun üzerine ona: Medine’den çıkıyoruz, diye haber gönderdiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem oradan kendi canlarını, çoluk çocuklarını ve silah dışında develerinin taşıyabileceği kadar malları beraberlerinde almak şartı ile kalelerinden inmelerine müsaade etti ve geride kalan mallara ve silâhlara da el koydu. Nadiroğullarından ele geçirilen mallar, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, onun ihtiyaçlarına ve müslümanların maslahatına harcanıyordu. Bu malların beşte dördünü o, gazilere dağıtmamıştı. Çünkü Yüce Allah, burayı ona fey (savaşsız ganimet) olarak tahsis etmişti. Müslümanlar orayı ele geçirmek üzere ata binip deve koşturmamışlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’e sürdü. Aralarında liderleri Huyey b. Ahtab da vardı. Onların topraklarını ve diyarlarını ele geçirdi. Orada bıraktıkları silahlara da el koydu. Silahlar arasında elli zırh, elli miğfer ve üç yüz kırk tane kılıç vardı. Siyer alimlerinin sözünü ettikleri üzere kıssalarının özü bundan ibarettir. 1. Yüce Allah, bu sûreyi, göklerde ve yerde bulunan her şeyin Rabbini hamd ile tesbih ettiklerini, celâline yakışmayan şeylerden de O’nu tenzih ettiklerini, azameti önünde boyun eğip O’na ibadet ettiklerini haber vererek başlatmaktadır. Çünkü O, her şeye boyun eğdirmiş olan Azîzdir. Kimse O’na karşı koyamaz ve O’nun için zor diye bir şey yoktur. Yaratması ve emretmesi, sonsuz hikmetlerle dolu olan Hakîm’dir. O, boşuna hiçbir şey yaratmaz. Maslahat ihtiva etmeyen hiçbir hükmü teşrî’ buyurmaz. Hikmetinin gerektirmediği hiçbir iş yapmaz. 2. Bunlardan birisi de O’nun, Rasûlüne küfre sapmış Kitap ehlinden olan Nadiroğullarına karşı, Allah Rasûlü ile antlaşmalarını bozmaları üzerine yardım etmiş olmasıdır. Böylece o, onları alışageldikleri ve pek sevdikleri yurtlarından çıkarmıştır. Onların oradan çıkartılmaları, Allah’ın haklarında Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vasıtası ile takdir etmiş olduğu ilk sürgün idi ve bu sürgün Hayber’e gerçekleşmişti. Âyet-i kerime (ilk sürgün ifadesi) onların bunun dışında başka sürgünlerinin olduğuna da delildir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’den de sürmüştür. Daha sonra Ömer radıyallahu anh da onlardan geriye kalanları oradan sürmüştü. Ey müslümanlar! “Siz onların” yurtları oldukça korunaklı ve kendileri de güçlü olması dolayı ile yurtlarından “çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı.” Bu yüzden kalelerini şımarıklık derecesinde beğenmiş, fakat aldanmışlardı. Bu kaleleri içerisinde oldukları sürece kendilerine zarar verilemeyeceğini, kimsenin onlara güç yetiremeyeceğini zannetmişlerdi. Fakat Allah’ın kaderi her şeyin üstündedir. Hisarların ve kalelerin O’na karşı bir faydası olmayacağı gibi gücün ve savunmanın da bir faydası olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:“Fakat Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi.” Yani onlar hatırlarından geçirmedikleri, hiç düşünmedikleri bir taraftan baskın ve hücuma maruz kaldılar. Bu ummadıkları husus, şöylece ifade edilmektedir:“Ve kalplerine korku saldı.” Kalplerindeki bu şiddetli korku, Allah’ın en büyük ordusudur. Ona karşı ne sayının, ne araç gerecin, ne gücün, ne de kuvvetli oluşun bir faydası yoktur. Onların kanaatine göre eğer onlara bir zarar gelecek olsaydı bu, ancak arkasında korundukları ve huzur buldukları kalelerinden olabilirdi. Ama Allah’tan başkasına güvenen yardımsız kalır. Allah’tan başkasına meyledenin bu tutumu, kendi aleyhinedir. Bu nedenle sabır ve sebatın yahut gevşeklik ve zaafın yeri olan kalplerine semavî bir emir gelip onları buldu. Kalplerindeki gücü ve metaneti ortadan kaldırdı. Bunların yerine zaaf, gevşeklik ve korkaklık yerleştirdi. Bunu önleyebilecek güçleri de yoktu. Bu da onlara karşı müminlere ilahi bir yardımdı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "(Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı).” Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile mallarından develerinin taşıyabileceği kadar yük alacakları şekilde anlaşma yapmışlardı. Bundan dolayı evlerinin beğendikleri yerlerini, tavanlarının pek çoğunu dahi bozdular. Azgınlıkları sebebi ile yurtlarının tahrip edilmesi ve kalelerinin yıkılması konusunda mü’minleri kendi başlarına kendileri musallat ettiler. Bu yapılanlara kendileri sebep oldular ve kendilerine en büyük zararı kendileri verdiler. "O halde ibret alın, ey basiret” mükemmel akıl ve eşyanın özünü kavrayan sağlam görüş “sahipleri!” Çünkü bu, gerçekten Allah’ın hakka karşı inatlaşan ve hevâlarana uyan kimselere karşı neler yaptığının anlaşılmasına yardımcı olacak bir ibret vesilesidir. Bu kimselerin günahları sebebi ile Allah’ın emri gelip onları bulduğunda, ibretli cezalar onları yakaladığında güçlerinin kendilerine bir faydası olmamış, kuvvetleri onları koruyamamış, hisarları ve kaleleri de kendilerini himaye edememiştir. Asıl muteber olan sebebin hususiliği değil, mananın umumiliğidir. O nedenle bu âyet-i kerime genel olarak ibret almanın emredilmiş bir husus olduğuna delil olmaktadır. İbret alma ise birbirine benzeyen şeyleri göz önünde bulundurmak, bir şeyi kendisine benzeyen başka bir şeye kıyas etmektir. Ahkâmın içerdiği ve yeri akıl ve düşünce olan mana ve hikmetler üzerinde tefekkür etmektir. Bu sayede akıl kemâle erer, basiret aydınlanmış olur. İman artar ve gerçek anlamı ile kavrayış husule gelir. 3. Daha sonra Yüce Allah, bu yahudilerin başına hak ettikleri ve lâyık oldukları her şeyin henüz gelip kendilerini bulmadığını, Allah’ın onların musibetlerini nispeten hafifletmiş olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah onların hakkında” kendilerine isabet eden “sürgünü” hiçbir şekilde değişmesi, değişikliğe uğratılması söz konusu olmayan olan kader ve kazası gereği “yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı.” Dünyadaki azapları ve ibretli cezaları başka türlü olurdu. Ama onlar, dünyevî çetin azaptan kurtulmuş iseler dahi âhirette onlar için ateş azabı vardır ki onun ağırlığını Allah’tan başka kimsenin bilmesine imkân yoktur. Onlar, cezalarının bittiğini ve geriye çekecekleri herhangi bir cezanın kalmadığını sakın sanmasınlar. Allah’ın onlar için hazırladığı âhiret azabı daha büyük ve daha ağırdır. 4. “Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir.” Onlara düşmanlık etmeleri, savaş açmaları ve onlara isyan olan hususlarda çalışıp çabalamalarıdır. O’nun, kendisine karşı gelip düşmanlık eden kimseler hakkındaki sünneti/kanunu budur. “Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır.” 5. Nadiroğullarının, Allah Rasûlünü ve müslümanları hurma ağaçlarını kestikleri için kınamaları ve bunun yeryüzünde fesadın bir parçası olduğunu iddia edip müslümanlara dil uzatmak için bunu bahane yapmaları üzerine Yüce Allah, onların hurma ağaçlarını kesmelerinin de oldukları halde bırakmalarının da “hep Allah’ın izni” ve emri dahilinde olduğunu haber vermiştir. Bu da “Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir.” Çünkü sizlere hurma ağaçlarını kesip yakma imkânını O, vermiştir. Ta ki bu, onlar için dünya hayatında ibretli bir ceza ve aşağılanma sebebi olsun. Böylelikle tam anlamı ile âciz olduklarını anlayacakları bir zillete düşsünler. Ayrıca onlar güçlerinin esas kaynağını teşkil eden hurma ağaçlarını dahi kurtaracak güçlerinin olmadığını anlasınlar. (Âyet-i kerimede geçen “hurma ağacı” anlamındaki): “لِّينَةٍ ” kelimesi, en doğru ve en uygun ihtimale göre bütün hurma ağaçlarını kapsayan bir ifadedir. İşte Nadiroğullarının durumu ve Allah’ın dünyada onlar için hazırladığı âkıbetin ne olduğu böylece anlaşılmış olmaktadır. Daha sonra Yüce Allah Nadiroğullarına ait malların ve eşyaların kimlerin eline geçtiğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 6. “Allah’ın onlar(ın malların)dan” yani o şehrin ahalisi olan Nadiroğullarından “Rasûlüne verdiği feye/ganimete gelince” ey müslümanlar! “siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve.” Yani bunları ele geçirmek için ne kendiniz yoruldunuz, ne de bineklerinizi yordunuz. Aksine Yüce Allah, onların kalplerine korku saldı da bu mallar, elinize kendiliklerinden ve siz onlar için çalışıp çabalamadan elinize geçmiş oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Fakat Allah peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah her şeye gücü yetendir.” O’nun mükemmel kudretinin bir gereği de şudur: Hiçbir iş O’na imkânsız değildir, hiç kimse O’nun gücüne sığınmadan güçlü olamaz. Fakihlerin ıstılahına göre “fey”in tarifi: Kâfirlerden savaşmaksızın ve hak yolla alınan mallardır. Nadiroğullarının müslümanlardan korktukları için bırakıp gittikleri mallar buna örnektir. Buna (kök olarak dönmek anlamına gelen) fey adının verilmesinin sebebi, bu malın, onu hak etmeyen kâfirlerden onun en büyük hak sahipleri olan müslümanlara dönmesindir. Fey’in genel hükmünü ise Yüce Allah şu buyruklarında zikretmektedir: 7. “Allah’ın” genel olarak ister Allah Rasûlü zamanında olsun, ister ondan sonra ümmetinden yönetim görevini üstlenen kimseler vasıtası ile olsun “ülkeler ahalisinden Rasûlüne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir.” Bu âyet-i kerime Enfâl Sûresi’nde yer alan Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir: "Eğer Allah’a Furkan günü olan, o iki ordunun birbirleri ile karşılaştıkları günde kulumuza indirdiğimize inanmışsanız bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlüne, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir.” (el-Enfâl, 8/41) Burada sözü edilen fey’ beşe bölünür: Allah’a ve Rasûlüne ait olan beşte bir, müslümanların genel maslahatlarına harcanır. Bir beşte bir “akrabalara” yani Haşimoğulları ile Muttaliboğullarına -var olmaları halinde- verilir. Bu hususta erkeklerine de kadınlarına da eşit pay verilir. Burada Haşimoğulları ile birlikte Muttaliboğullarının da bu beşte bire girmelerinin, buna karşılık Abdimenaf oğullarının geri kalanlarının girmeyişlerinin sebebi şudur: Muttaliboğulları da Haşimoğulları ile birlikte Şi’bi Ebi Talib’de muhasara/boykot altında idiler. Söz konusu muhasara ise Kureyşlilerin onlardan uzak kalmak ve onlara düşmanlık etmek üzere akitleştikleri bir boykot dönemi idi. Muttaliboğulları diğerlerinin aksine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e yardımcı oldular. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Abdülmuttalib oğulları hakkında şöyle demiştir:“Onlar ne cahiliye döneminde ne İslâm döneminde benden ayrılmadılar.” Bir beşte bir de babaları bulunmayan ve henüz ergenlik yaşına gelmemiş kimseler demek olan fakir yetimlere verilir. Bir beşte bir pay da yoksullara, diğer beşte bir de yolda kalmışlaradır. Yolda kalmışlar, vatanlarında bulunmayan, bu nedenle de ortada kalmış yabancılar demektir. Yüce Allah’ın fey’i bu şekilde takdir edip sadece sözü edilen bu kimselere has kılmasının sebebine gelince bu, “o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan” ve yalnızca onların elinde kalan bir servet “olmasın” diyedir. Çünkü Yüce Allah, bunu bu şekilde takdir etmemiş olsaydı, zenginler ve güçlüler arasında bu mal döner dolaşır, bunların dışında kalan acizler bu maldan hiçbir şey elde edemezdi. Bu ise Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği çapta büyük bir fesada sebep olurdu. Halbuki Allah’ın emir ve şeriatine tabi olmakta sayısız büyük maslahatlar söz konusudur. Bundan dolayı Yüce Allah, bu türlü kaideyi ve genel esası şöylece emretmektedir: "Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun.” Bu buyruk, dinin inanç esaslarını da, ahkamını da, zahirini de batınını da kapsar. Rasûlün getirdiği ne varsa kulların kesin olarak onu alması veona uyması gerekir. Ona muhalefet edilmesi helâl değildir. Rasûl herhangi bir şeye dair açık bir hüküm bildirecek olursa bu, Yüce Allah’ın hüküm bildirmesi gibidir. Onu terk etmekte hiçbir kimse mazur değildir, kimseye ruhsat da verilmemiştir. Herhangi bir kimsenin söylediklerinin onun söylediğinin önüne geçirilmesi de caiz değildir. Daha sonra Yüce Allah, kendisinden korkup sakınmayı yani takvâlı olmayı emretmektedir. Zira takvâ ile kalpler ve ruhlar mamur olur. Dünya ve âhiret düzelir. Ebedi mutluluk ve pek büyük kurtuluş, takvâ ile elde edilir. Takvâ yitirilecek olursa ebedi bedbahtlık ve sonu gelmez bir azap söz konusu olur. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’tan korkup sakının; çünkü Allah” takvâyı terk eden ve hevâya uymayı tercih eden kimselere karşı “cezası çok çetin olandır.” 8-9. Daha sonra Yüce Allah, bu fey’ mallarını tahsis ettiği bu kimselere ayırmasını gerektiren sebebi ve hikmeti söz konusu etmekte ve bu malların kendilerine ayrılmasını hak ettiklerini, yardım görmeye haklarının bulunduğunu belirtmektedir. Çünkü onlar, ya Allah’ın rızasını elde etmek ve dinini desteklemek için Rasûlüne besledikleri sevgi dolayısı ile sevip alıştıkları yurtlarını, vatanlarını, sevdiklerini, dostlarını ve mallarını terk ve hicret etmiş muhacirlerdir. Ki bunlar “(özü sözü) doğru olanların ta kendileridir.” Çünkü imanlarının gereklerini yerine getirmişler, salih amelleri ile zor ve ağır ibadetleri ile imanlarını tasdik etmiş kimselerdir. Bu yönleri ile onlar, iman ettiği iddiasında bulunup da onu cihad, hicret ve buna benzer ibadetler ile tasdik etmeyenlerden farklıdırlar. Ya da bu kimseler, kendi istek ve iradeleri ile severek ve tercih ederek Allah’a ve Rasûlü’ne iman eden, Evs ve Hazreclilerden oluşan Ensârlardır. Bunlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e kucak açmışlar, insanlara karşı onu korumuşlar, hicret ve iman diyarını yurt edinmişlerdi. Öyle ki burası mü’minlerin kendisine başvuracakları, dönecekleri bir sığınak haline gelmişti. Muhacirler de buraya gelip sığındılar, müslümanlar bu diyarın sınırları içerisinde yerleştiler. Çünkü o vakit bütün bölgeler savaş, şirk ve kötülük diyarı idi. Dinin yardımcıları olanlar hep Ensar’a sığınırlardı. İslâm yayılıncaya, güçleninceye ve peyderpey hakimiyeti artıncaya kadar bu böyle sürdü. Nihâyet kalpleri ilim, iman ve Kur’ân ile, ülkeleri de kılıç ve mızraklar ile fethettikleri vakte kadar bu böyle sürdü. Bunların güzel vasıfları arasında şu da vardır:“Kendilerine hicret edenleri severler.” Bunun sebebi de Allah’a ve Rasûlüne besledikleri sevgidir. Bu yüzden O’nun sevdiklerini de sevdiler ve dinine yardımları dokunanlara da yardımcı oldular. “ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar.” Allah’ın lütfundan onlara verdikleri, onlara tahsis etmiş olup da hak ettikleri pek üstün fazilet ve konumlarından dolayı muhacirleri kıskanmazlar. Bu, onların kalplerinin ne kadar temiz olduğuna, kalplerinde hile, kin ve haset bulunmadığına delildir. Bu buyruk muhacirlerin, ensardan faziletli olduğuna da delildir. Çünkü Allah, önce muhacirlerden söz etmiş, daha sonra da Ensar’ın muhacirlere verilenlerden dolayı kalplerinde herhangi bir kıskançlık beslemediklerini belirtmiştir. Bu da Yüce Allah’ın muhacirlere, ne ensara ne de başkalarına vermediği şeyleri verdiğine delildir. Çünkü onlar hem dine yardım etmişler, hem de hicret etmişlerdi. "Kendileri ihtiyaç içinde bulunsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler.” Yani Ensarın başkalarına üstün geldikleri vasıflarından, kendilerini diğerlerinden ayırt eden özelliklerinden birisi de başkasını kendine tercih etmektir (îsâr). Bu da cömertliğin en mükemmel çeşididir. Zira o, mal ve daha başka nefsin sevdiği şeylerde başkalarını knedine tercih etmek, onlara bizzat muhtaç olmakla hatta zorunlu olarak gerek duymakla ve darlık içerisinde bulunmakla birlikte onları başkasına seve seve verebilmektir. Bu, ancak son derece temiz bir ahlâktan, Yüce Allah’a duyulan ve nefsin zevk alıp arzu ettiği şeylerin önüne geçirilen ilahi bir sevgiden kaynaklanabilir. Kendisinin ve çoluk çocuğunun yiyeceğini misâfirlerine takdim eden ve çoluk çocuğu ile birlikte geceyi aç geçiren Ensar’a mensup bir sahabinin kıssası da buna örnektir ki bu âyet de ondan dolayı nazil olmuştur. Îsâr (başkasını kendisine tercih etmek) benciliğin/egoizmin aksidir ve iyi bir şeydir. Bencillik/egoizm ise yerilmiş bir şeydir. Çünkü o, cimriliğin ve eli sıkılığın özelliklerindendir. Kendisine îsâr özelliği ihsan edilmiş bulunan kimse, nefsinin cimriliğine karşı korunmuş kimse demektir ki “Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” Nefsin cimrilikten korunması, emrolunduğu bütün hususlarda cimrilik etmekten korunmasını kapsar. Buna göre kul, nefsinin cimriliğine karşı korunacak olursa Allah ve Rasûlü’nün emirlerini rahatlıkla ve kolaylıkla yerine getirir. İsteyerek ve itaat etmek arzusu ile tam bir kalp huzuru ile bunları yapar. Yine gönül isteği ile Allah’ın yasakladıklarını terk eder. İsterse bu yasakları nefsi sevsin, onları işlemeye çağırsın ve onları arzulasın. Yine böyle bir kimse, Allah yolunda ve Allah’ın rızası uğrunda mallarını seve seve harcar. Bu yolla da kurtuluşu elde eder ve umduklarına nail olur. Oysa nefsinin cimriliğine karşı korunamayarak hayra karşı cimrilik etmeye müptela olanlar, böyle değildir. Şerrin esası ve temel kaynağı da işte budur. 10. Zikri geçen bu iki faziletli ve üstün sınıf, sahabe-i kiramdır ve önderlerdir. Bunlar öne geçmiş, pek çok faziletlere sahip olmuşlardır. Bunlar vasıtası ile kendilerinden sonra gelenleri geçmişler, kendilerinden öncekilere de yetişmişlerdir. Bu sebeple onlar, mü’minlerin en ileri gelenleri, müslümanların efendileri ve takvâ sahiplerinin liderleridirler. Onlardan sonra gelen kimselerin onların arkasından yürümeleri ve onların hidâyetlerini takip etmeleri fazilet olarak onlara yeter. Bundan dolayı Yüce Allah, sonradan gelenler arasından onların izinden gidenleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlardan” Muhacir ve Ensardan “sonra gelenler” hem kendilerinin hem diğer mü’minlerin iyiliklerini isteyerek “derler ki: Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla!” Bu, önceden iman etmiş olan ashabı kiramı, onlardan öncekileri ve onlardan sonrakilerini içeren bütün mü’minleri kapsayan bir duadır. Bu da imanın faziletlerinden birisidir. Şöyle ki mü’minler birbirlerinden yararlanırlar ve aralarındaki iman ortaklığı dolayısı ile birbirlerine dua ederler ki bu iman da mü’minler arasındaki kardeşliğin sebebidir. Bu kardeşliğin bir parçası da birbirlerine dua etmeleri ve birbirlerini sevmeleridir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dualarında kalplerinden azı ile çoğu ile her türlü kinin giderilmesini istediklerini zikretmektedir. Kin kalpten giderilecek olursa, onun zıddı yerleşir ki bu da mü’minler arasındaki sevgi, dostluk, dayanışma, samimi olarak onların iyiliğini isteme vb. gibi mü’minlerin haklarından olan hususları ihtiva eder. Yüce Allah, ashab-ı kiramdan sonra gelen bu dua sahiplerini de iman sahibi olmakla nitelendirmektedir. Çünkü onların:“Ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi” ifadeleri, imanda onların da onlara ortak olduklarına, ashab-ı kirama iman ve itikad esaslarında tabi olduklarına delildir. Bunlar da bu niteliğin tam anlamı ile ancak kendileri hakkında söz konusu olduğu ehl-i sünnet ve’l-cemaattir. Onların bir diğer vasfı ise günahlarını itiraf etmek, bunlardan dolayı Allah’tan bağışlanma dilemek, birbirleri için de af ve mağfiret istemek, mü’min kardeşlerine karşı kalplerindeki kin ve olumsuz duyguları izale etmek için çalışmaktır. Çünkü onların bu şekilde dua etmeleri sözünü ettiğimiz hususları gerektirmekte ve birbirlerini sevdiklerini ifade etmektedir. Yine onların her birinin kendisi için istediğini kardeşi için de istediğini, yanında olsun, gıyabında olsun, hayatta iken veya ölümünden sonra olsun mü’min kardeşinin iyiliğini istediğini de ifade etmektedir. Yine bu ayet-i kerime bu sayılanların, mü’minlerin birbirlerine karşı hakları arasında yer aldığını da göstermektedir. Daha sonra mü’minler, bu dualarını Yüce Allah’ın rahmetinin kemâline, O’nun mü’minlere olan lütuf, ihsan ve şefkatinin ileri derecesine delil teşkil eden iki güzel ismiyle sona erdirmektedirler. Allah’ın onlar üzerindeki rahmet ve ihsanının bir tecellisi hatta en üstün şekli de onlara gerek kendisine karşı gerek diğer kullarına karşı yerine getirmeleri gereken hakları yerine getirme tevfikini ihsan etmiş olmasıdır. İşte bu üç sınıf, bu ümmetin sınıflarını oluşturur. Bunlar fey’in, İslâm’ın maslahatlarına dönük olan harcama yerlerini teşkil eden ve fey’e de layık olan kimselerdir. Allah lütuf ve ihsanı ile bizleri de bu sınıflardan kılsın. 11. Daha sonra Yüce Allah, münafıkların hallerinin hayret edilecek bir hal olduğunu belirtmektedir. Zira bu münafıklar, Kitap ehlinden (küfürde) kardeşleri olan kimselere, mü’minlere karşı yardımcı olacaklarını ve onların yanında yer alacaklarını vaat etmişler ve onlara şöyle demişlerdi:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz.” Yani size yardımcı olmama konusunda bizi engelleyecek yahut korkutacak hiç kimsenin sözünü dinlemeyiz. "ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar” kardeşlerini aldatıp kandırdıkları bu sözlerinde “kesinlikle yalancıdırlar.” doğru söylemiyorlar. Onların bu tutumları da garip karşılanmaz. Çünkü yalan söylemek onların özelliği, aldatmak ve kandırmak da ayrılmaz vasıflarıdır. Münafıklık ve korkaklık da onların yakasını bırakmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, şu buyruğu ile -ki verdiği haber aynen vukua gelmiş ve tıpkı bildirdiği gibi gerçekleşmiştir- onların yalancılıklarını bildirmek üzere şöyle buyurmaktadır: 12. “Eğer onlar” sürgüne gönderilmek üzere yurtlarından “çıkartılırlarsa” vatanlarını sevdiklerinden, savaşma dirençleri olmadığından ve sözlerinde durmadıklarından dolayı “onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler.” Aksine korkaklık onları çepeçevre kuşatır, başıbozukluk onlara hakim olur. Kardeşlerine en muhtaç oldukları bir zamanda yardım etmez, onları desteksiz bırakırlar. "Onlara” faraza “yardım etseler bile gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez.” Yani savaştan ve yardımdan gerisin geriye dönüp kaçarlar. Allah’tan onlara hiçbir şekilde de yardım edilmeyecektir. 13. Onları böyle davranmaya iten sebep ise şudur: Ey mü’minler! “İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır.” Allah’tan çok sizden korkarlar. Ne kendisine ne da başkalarına herhangi bir fayda sağlayamayan, bir zararı da önleyemeyen yaratılmışların korkusunu, fayda ve zararı elinde bulunduran ve istediğine verip istediğinden de alan Yaratıcının korkusunun önüne geçirmişlerdir. "Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır.” İşlerin önem mertebelerini anlamazlar, eşyanın hakikatini bilmezler, akıbetleri düşünmezler. Halbuki asıl anlayış ve kavrayış, Allah’tan korkmanın, O’ndan ummanın ve O’nu sevmenin, diğer bütün hususların önüne geçirilmesi ve başka şeylerin onlara tabi kılınmasıdır. 14. “Onlar sizinle toplu olarak” yani bir arada “(yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar.” Size karşı savaşta sebat gösteremezler ve böyle bir savaşa girişemezler; ancak korunaklı şehirlerde koruma altında yahut surların ve duvarların arkasında bulunurlarsa o zaman savaşa kalkışırlar. Bu yolla kendilerini nispeten koruyabilirler. Bunu da cesaretlerinden değil kalelerine ve surlarına güvendikleri için yaparlar. Bu ifade onları çok ağır şekilde yermektedir. “Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir.” Yani kendi aralarında çetin savaşırlar. Bu konuda ne bedenlerinde ne de güçlerinde herhangi bir eksiklik yoktur. Asıl eksikleri, onların imanlarındaki zafiyette ve onların sözbirliği etmeyişlerindedir. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Sen onları” bir araya gelmiş ve birbirlerini destekler halde gördüğünde “birlik içinde sanırsın, ama kalpleri darmadağınıktır.” Birbirlerine kin beslerler ve ayrılık içindedirler. “Bu” sözü geçen sıfatlarla nitelendirilmelerini gerektiren hal, “onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır.” Akılları fikirleri yoktur. Akılları bulunsa idi üstün olanı değersize tercih ederlerdi. Kendileri adına daha değersiz olanı seçmezlerdi. Sözbirliği ederler, kalpleri birbirine kaynaşırdı. Bu yolla da birbirlerine yardımcı olurlar, birbirlerini desteklerlerdi. Dinî ve dünyevi maslahatları hususunda birbirlerine yardımcı olurlardı. 15. Ehli kitaptan yardımsız bırakılan ve Allah’ın, kendilerine karşı Rasûlüne zafer verip dünya hayatında rüsvaylığı tattırdığı, ayrıca kendilerine yardımcı olacaklarını vaat eden kimselerin yardımından da mahrum kalan bu kimselerin durumu “kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir.” Bunlar da şeytanın kendilerine amellerini süslü gösterdiği Kureyş kâfirleridirler. Şeytanın bunlara neler söylediklerini Yüce Allah bize şöylece haber vermektedir: "Bugün insanlar içinde sizi yenebilecek yoktur. Ben de muhakkak sizin yardımcınızım.” İki ordu birbirini görünce (şeytan) iki topuğu üstüne gerisin geri kaçarak: “Benim sizinle hiçbir ilişkim yok. Gerçekten ben sizin göremeyeceğinizi görüyorum. Ben muhakkak Allah’tan korkarım. Çünkü Allah cezası çok şiddetli olandır, demişti.”(el-Enfâl, 8/48) Böylelikle nefisleri kendilerini aldatmış, kendilerine fayda sağlayamayacak ve azabı onlardan uzaklaştıramayacak kimseler de onları kandırmıştı. Nihâyet böbürlenerek ve büyüklük taslayarak Bedir’e kadar geldiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ve mü’minlere arzuladıkları gibi zarar verebileceklerini sandılar. Allah ise Rasûlünü ve mü’minleri onlara muzaffer kıldı. Onlar da müşriklerin ileri gelenlerini öldürdüler, pek çok kimseyi de esir aldılar. Diğerleri ise kaçıp kurtulmaya çalıştı. Böylelikle “onlar yaptıklarının vebalini” şirk ve azgınlıklarının sonundaki cezasını “tatmış” oldular. Bu, dünyadaki cezaları idi. Âhirette ise “onlar için can yakıcı bir azap vardır.” 16. Kitap ehlinden olan kafir kardeşlerini yardım etme vaadiyle kandıran münafıkların durumu da “şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana: “Kâfir ol” der.” Yani şeytan böyle bir kimseye küfrü allayıp pullar, güzel gösterir ve küfre davet eder. O kimse de şeytana aldanıp kâfir olup bedbahtlık yolunu seçince daha önce kendisini bunlara davet eden ve dostu olduğunu ileri süren şeytanın ona hiçbir faydası olmaz. Aksine o, ondan uzaklaştığını bildirir:“Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der.” Yani sana gelen azabı önleyecek gücüm yoktur. Benim sana iyilik namına zerre ağırlığı kadar dahi olsa hiçbir faydam olmaz. 17. “Nihayet ikisinin de âkıbeti” yani küfre çağıran şeytan ile çağrılan ve şeytana itaat eden insanın âkıbeti “içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“O kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olmaya davet eder.”(Fatır, 35/6) Zulüm ve küfre sapmakta ortak olan “zalimlerin cezası” azabın şiddeti ve kuvveti farklı olsa bile “budur.” İşte şeytanın bütün dostlarına karşı tavrı budur. O, onları çağırır ve kendileri için zararlı olabilecek şeylere doğru aldatarak onları çeker. Nihâyet tuzağa düşüp de helâkin sebepleri onları çepeçevre kuşattığında onları terk edip gider. Ona itaat edenler ne kadar kınansalar azdır! Çünkü Allah, ondan sakındırmış, ona karşı uyarmış, onun amaçlarını ve nihaî âkıbetini haber vermiştir. Ona itaat etmeye kalkışan kimse, bilerek Allah’a isyan ediyor demektir. Bu konuda onun hiçbir mazereti olamaz.

Haşr 59:5

1- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. O Azîzdir, Hakîmdir. 2- Kitap ehlinden olan kafirleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı. Ama Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi ve kalplerine korku saldı. (Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı). O halde ibret alın, ey basiret sahipleri! 3- Eğer Allah, onlar hakkında sürgünü yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı. Bununla birlikte onlar için âhirette ateş azabı vardır. 4- Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir. Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır. 5- Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz yahut onu kökleri üzere dikili bırakmanız, hep Allah’ın izni dahilinde olmuştur ve bu, Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir. 6- Allah’ın onlar(ın malların)dan Rasûlü’ne verdiği feye/ganimete gelince siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve. Fakat Allah, peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah, her şeye gücü yetendir. 7- Allah’ın (savaşsız fethedilen) ülkelerin ahalisinden Rasûlü’ne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir. Bu, o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan (ve yosulların istifade edemediği bir servet) olmasın diyedir. Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun ve Allah’tan korkup sakının. Çünkü Allah, cezası çok çetin olandır. 8- (O fey), yurtlarından çıkartılıp mallarından uzaklaştırılmış olan, Allah’ın lütuf ve rızasını isteyen, Allah’a ve Peygamberine destek olan fakir muhacirlerindir. İşte onlar (özü sözü) doğru olanların ta kendileridir. 9- Onlar(ın hicretinden) önce Medine’ye yerleşip imanı da kalplerine yerleştirenler, kendilerine hicret edenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar. Kendileri ihtiyaç içinde olsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. 10- Onlardan sonra gelenler derler ki:“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz Sen çok şefkatlisin, pek merhametlisin.” 11- Gördün mü o münafıklık edenleri(n yaptığını)? Onlar, Kitap ehlinden kâfir olan kardeşlerine şöyle derler:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar, kesinlikle yalancıdırlar. 12- Eğer onlar (yurtlarından) çıkartılırlarsa andolsun ki onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler. Onlara yardım etseler bile kesinlikle gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez. 13- İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır. Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır. 14- Onlar sizinle toplu olarak (yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar. Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir. Sen onları birlik içinde sanırsın; ama kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır. 15- (Bu yahudilerin durumu) kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir. Onlar için (ahirette) can yakıcı bir azap vardır. 16- (O münafıkların durumu da) şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana:“Kâfir ol” der. O kâfir olunca da: “Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der. 17- Nihayet ikisinin de âkıbeti, içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur. İşte zalimlerin cezası da budur. (Medine’de inmiştir. 24 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. Bu sûreye Benî Nadir sûresi de denmektedir. Bunlar, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliği sırasında Medine yakınlarında bulunan yahudilerden büyük bir kesim idiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik verilip de Medine’ye hicret edince bunlar da diğer kâfir olan yahudiler gibi kâfir oldular. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de komşusu olan yahudi kesimlerle antlaşmalar yaptı. Bedir gazvesinden altı ay civarında bir süre sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onların bulundukları yerlere gitti ve Amr b. Umeyye ed-Damri’nin öldürdüğü Kilab oğullarına mensup kişilerin diyetini ödemesi için (aralarındaki antlaşma gereği) kendisine yardımcı olmalarını istedi. Onlar: Olur, yardım ederiz, ey Ebu’l-Kasım. Şurada bir süre otur da senin isteğini yerine getirelim, dediler. Bir köşeye çekilip başbaşa verdiler. Şeytan da haklarında yazılmış olan bedbahtlık fermanını onlara süslü gösterdi. Kendi aralarında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e suikast kararı alıp şöyle dediler:“Sizden kim şu değirmen taşını alır da yukarı çıkıp onu başının üzerine atarak kafasını parçalar?” Aralarında en bedbaht kişi olan Amr b. Cahhâş: Ben yaparım, dedi. Sellam b. Mişkem de onlara: Böyle bir şey yapmayın. Allah’a andolsun ki yapmak istediğiniz iş, ona haber verilecektir. Ayrıca bu bizimle onun arasındaki ahdi bozmak demektir, dedi. Derhal Rabbinden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e ne yapmak istediklerine dair ilâhî vahiy geldi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hızlıca yerinden kalktı ve Medine’ye doğru gitti. Ashabı da arkasından ona yetişerek: Biz farkına bile varamadan sen kalkıp yola koyuldun, deyince o da kendilerine, yahudilerin ne yapmak istediklerini haber verdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlara şu haberi gönderdi:“Medine’den çıkıp gidin ve orada benimle birlikte bir arada kalmayın. Ben size on günlük süre tanıyorum. Bu süreden sonra sizden kimi bulursam boynunu vuracağım.” Günlerce hazırlıklarını sürdürdüler. Münafık Abdullah b. Ubey b. Selûl da onlara şu haberi gönderdi:“Yurtlarınızdan çıkmayın. Beraberimde iki bin kişi var. Bunlar, sizinle birlikte hisarlarınıza girecek ve sizin uğrunuzda ölünceye dek çarpışacaklardır. Diğer taraftan Kurayzalılar da Gatafanlılardan antlaşma yaptığınız kimseler de size yardım edecektir.” Başkanları Huyey b. Ahtab, münafıkların başının kendisine söylediklerinden umutlandı ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:“Biz yurdumuzdan çıkıp gitmiyoruz, artık ne istersen yap”, diye haber gönderdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı tekbir getirerek onların üzerine gitmek üzere harekete koyuldular. Sancağı Ali b. Ebu Talib radıyallahu anh taşıyordu. Kalelerinin etrafını kuşattılar ve bir süre onlara ok ve taş yağdırdılar. Kurayzalılar yardımlarına gelmediği gibi Abdullah b. Ubey b. Selûl ile Gatafanlılardan antlaşmalıları olan kimseler de onlara ihanet etti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onları kuşattı ve çevrede bulunan onlara ait hurma ağaçlarını kestirip yaktı. Bunun üzerine ona: Medine’den çıkıyoruz, diye haber gönderdiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem oradan kendi canlarını, çoluk çocuklarını ve silah dışında develerinin taşıyabileceği kadar malları beraberlerinde almak şartı ile kalelerinden inmelerine müsaade etti ve geride kalan mallara ve silâhlara da el koydu. Nadiroğullarından ele geçirilen mallar, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, onun ihtiyaçlarına ve müslümanların maslahatına harcanıyordu. Bu malların beşte dördünü o, gazilere dağıtmamıştı. Çünkü Yüce Allah, burayı ona fey (savaşsız ganimet) olarak tahsis etmişti. Müslümanlar orayı ele geçirmek üzere ata binip deve koşturmamışlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’e sürdü. Aralarında liderleri Huyey b. Ahtab da vardı. Onların topraklarını ve diyarlarını ele geçirdi. Orada bıraktıkları silahlara da el koydu. Silahlar arasında elli zırh, elli miğfer ve üç yüz kırk tane kılıç vardı. Siyer alimlerinin sözünü ettikleri üzere kıssalarının özü bundan ibarettir. 1. Yüce Allah, bu sûreyi, göklerde ve yerde bulunan her şeyin Rabbini hamd ile tesbih ettiklerini, celâline yakışmayan şeylerden de O’nu tenzih ettiklerini, azameti önünde boyun eğip O’na ibadet ettiklerini haber vererek başlatmaktadır. Çünkü O, her şeye boyun eğdirmiş olan Azîzdir. Kimse O’na karşı koyamaz ve O’nun için zor diye bir şey yoktur. Yaratması ve emretmesi, sonsuz hikmetlerle dolu olan Hakîm’dir. O, boşuna hiçbir şey yaratmaz. Maslahat ihtiva etmeyen hiçbir hükmü teşrî’ buyurmaz. Hikmetinin gerektirmediği hiçbir iş yapmaz. 2. Bunlardan birisi de O’nun, Rasûlüne küfre sapmış Kitap ehlinden olan Nadiroğullarına karşı, Allah Rasûlü ile antlaşmalarını bozmaları üzerine yardım etmiş olmasıdır. Böylece o, onları alışageldikleri ve pek sevdikleri yurtlarından çıkarmıştır. Onların oradan çıkartılmaları, Allah’ın haklarında Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vasıtası ile takdir etmiş olduğu ilk sürgün idi ve bu sürgün Hayber’e gerçekleşmişti. Âyet-i kerime (ilk sürgün ifadesi) onların bunun dışında başka sürgünlerinin olduğuna da delildir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’den de sürmüştür. Daha sonra Ömer radıyallahu anh da onlardan geriye kalanları oradan sürmüştü. Ey müslümanlar! “Siz onların” yurtları oldukça korunaklı ve kendileri de güçlü olması dolayı ile yurtlarından “çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı.” Bu yüzden kalelerini şımarıklık derecesinde beğenmiş, fakat aldanmışlardı. Bu kaleleri içerisinde oldukları sürece kendilerine zarar verilemeyeceğini, kimsenin onlara güç yetiremeyeceğini zannetmişlerdi. Fakat Allah’ın kaderi her şeyin üstündedir. Hisarların ve kalelerin O’na karşı bir faydası olmayacağı gibi gücün ve savunmanın da bir faydası olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:“Fakat Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi.” Yani onlar hatırlarından geçirmedikleri, hiç düşünmedikleri bir taraftan baskın ve hücuma maruz kaldılar. Bu ummadıkları husus, şöylece ifade edilmektedir:“Ve kalplerine korku saldı.” Kalplerindeki bu şiddetli korku, Allah’ın en büyük ordusudur. Ona karşı ne sayının, ne araç gerecin, ne gücün, ne de kuvvetli oluşun bir faydası yoktur. Onların kanaatine göre eğer onlara bir zarar gelecek olsaydı bu, ancak arkasında korundukları ve huzur buldukları kalelerinden olabilirdi. Ama Allah’tan başkasına güvenen yardımsız kalır. Allah’tan başkasına meyledenin bu tutumu, kendi aleyhinedir. Bu nedenle sabır ve sebatın yahut gevşeklik ve zaafın yeri olan kalplerine semavî bir emir gelip onları buldu. Kalplerindeki gücü ve metaneti ortadan kaldırdı. Bunların yerine zaaf, gevşeklik ve korkaklık yerleştirdi. Bunu önleyebilecek güçleri de yoktu. Bu da onlara karşı müminlere ilahi bir yardımdı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "(Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı).” Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile mallarından develerinin taşıyabileceği kadar yük alacakları şekilde anlaşma yapmışlardı. Bundan dolayı evlerinin beğendikleri yerlerini, tavanlarının pek çoğunu dahi bozdular. Azgınlıkları sebebi ile yurtlarının tahrip edilmesi ve kalelerinin yıkılması konusunda mü’minleri kendi başlarına kendileri musallat ettiler. Bu yapılanlara kendileri sebep oldular ve kendilerine en büyük zararı kendileri verdiler. "O halde ibret alın, ey basiret” mükemmel akıl ve eşyanın özünü kavrayan sağlam görüş “sahipleri!” Çünkü bu, gerçekten Allah’ın hakka karşı inatlaşan ve hevâlarana uyan kimselere karşı neler yaptığının anlaşılmasına yardımcı olacak bir ibret vesilesidir. Bu kimselerin günahları sebebi ile Allah’ın emri gelip onları bulduğunda, ibretli cezalar onları yakaladığında güçlerinin kendilerine bir faydası olmamış, kuvvetleri onları koruyamamış, hisarları ve kaleleri de kendilerini himaye edememiştir. Asıl muteber olan sebebin hususiliği değil, mananın umumiliğidir. O nedenle bu âyet-i kerime genel olarak ibret almanın emredilmiş bir husus olduğuna delil olmaktadır. İbret alma ise birbirine benzeyen şeyleri göz önünde bulundurmak, bir şeyi kendisine benzeyen başka bir şeye kıyas etmektir. Ahkâmın içerdiği ve yeri akıl ve düşünce olan mana ve hikmetler üzerinde tefekkür etmektir. Bu sayede akıl kemâle erer, basiret aydınlanmış olur. İman artar ve gerçek anlamı ile kavrayış husule gelir. 3. Daha sonra Yüce Allah, bu yahudilerin başına hak ettikleri ve lâyık oldukları her şeyin henüz gelip kendilerini bulmadığını, Allah’ın onların musibetlerini nispeten hafifletmiş olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah onların hakkında” kendilerine isabet eden “sürgünü” hiçbir şekilde değişmesi, değişikliğe uğratılması söz konusu olmayan olan kader ve kazası gereği “yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı.” Dünyadaki azapları ve ibretli cezaları başka türlü olurdu. Ama onlar, dünyevî çetin azaptan kurtulmuş iseler dahi âhirette onlar için ateş azabı vardır ki onun ağırlığını Allah’tan başka kimsenin bilmesine imkân yoktur. Onlar, cezalarının bittiğini ve geriye çekecekleri herhangi bir cezanın kalmadığını sakın sanmasınlar. Allah’ın onlar için hazırladığı âhiret azabı daha büyük ve daha ağırdır. 4. “Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir.” Onlara düşmanlık etmeleri, savaş açmaları ve onlara isyan olan hususlarda çalışıp çabalamalarıdır. O’nun, kendisine karşı gelip düşmanlık eden kimseler hakkındaki sünneti/kanunu budur. “Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır.” 5. Nadiroğullarının, Allah Rasûlünü ve müslümanları hurma ağaçlarını kestikleri için kınamaları ve bunun yeryüzünde fesadın bir parçası olduğunu iddia edip müslümanlara dil uzatmak için bunu bahane yapmaları üzerine Yüce Allah, onların hurma ağaçlarını kesmelerinin de oldukları halde bırakmalarının da “hep Allah’ın izni” ve emri dahilinde olduğunu haber vermiştir. Bu da “Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir.” Çünkü sizlere hurma ağaçlarını kesip yakma imkânını O, vermiştir. Ta ki bu, onlar için dünya hayatında ibretli bir ceza ve aşağılanma sebebi olsun. Böylelikle tam anlamı ile âciz olduklarını anlayacakları bir zillete düşsünler. Ayrıca onlar güçlerinin esas kaynağını teşkil eden hurma ağaçlarını dahi kurtaracak güçlerinin olmadığını anlasınlar. (Âyet-i kerimede geçen “hurma ağacı” anlamındaki): “لِّينَةٍ ” kelimesi, en doğru ve en uygun ihtimale göre bütün hurma ağaçlarını kapsayan bir ifadedir. İşte Nadiroğullarının durumu ve Allah’ın dünyada onlar için hazırladığı âkıbetin ne olduğu böylece anlaşılmış olmaktadır. Daha sonra Yüce Allah Nadiroğullarına ait malların ve eşyaların kimlerin eline geçtiğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 6. “Allah’ın onlar(ın malların)dan” yani o şehrin ahalisi olan Nadiroğullarından “Rasûlüne verdiği feye/ganimete gelince” ey müslümanlar! “siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve.” Yani bunları ele geçirmek için ne kendiniz yoruldunuz, ne de bineklerinizi yordunuz. Aksine Yüce Allah, onların kalplerine korku saldı da bu mallar, elinize kendiliklerinden ve siz onlar için çalışıp çabalamadan elinize geçmiş oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Fakat Allah peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah her şeye gücü yetendir.” O’nun mükemmel kudretinin bir gereği de şudur: Hiçbir iş O’na imkânsız değildir, hiç kimse O’nun gücüne sığınmadan güçlü olamaz. Fakihlerin ıstılahına göre “fey”in tarifi: Kâfirlerden savaşmaksızın ve hak yolla alınan mallardır. Nadiroğullarının müslümanlardan korktukları için bırakıp gittikleri mallar buna örnektir. Buna (kök olarak dönmek anlamına gelen) fey adının verilmesinin sebebi, bu malın, onu hak etmeyen kâfirlerden onun en büyük hak sahipleri olan müslümanlara dönmesindir. Fey’in genel hükmünü ise Yüce Allah şu buyruklarında zikretmektedir: 7. “Allah’ın” genel olarak ister Allah Rasûlü zamanında olsun, ister ondan sonra ümmetinden yönetim görevini üstlenen kimseler vasıtası ile olsun “ülkeler ahalisinden Rasûlüne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir.” Bu âyet-i kerime Enfâl Sûresi’nde yer alan Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir: "Eğer Allah’a Furkan günü olan, o iki ordunun birbirleri ile karşılaştıkları günde kulumuza indirdiğimize inanmışsanız bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlüne, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir.” (el-Enfâl, 8/41) Burada sözü edilen fey’ beşe bölünür: Allah’a ve Rasûlüne ait olan beşte bir, müslümanların genel maslahatlarına harcanır. Bir beşte bir “akrabalara” yani Haşimoğulları ile Muttaliboğullarına -var olmaları halinde- verilir. Bu hususta erkeklerine de kadınlarına da eşit pay verilir. Burada Haşimoğulları ile birlikte Muttaliboğullarının da bu beşte bire girmelerinin, buna karşılık Abdimenaf oğullarının geri kalanlarının girmeyişlerinin sebebi şudur: Muttaliboğulları da Haşimoğulları ile birlikte Şi’bi Ebi Talib’de muhasara/boykot altında idiler. Söz konusu muhasara ise Kureyşlilerin onlardan uzak kalmak ve onlara düşmanlık etmek üzere akitleştikleri bir boykot dönemi idi. Muttaliboğulları diğerlerinin aksine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e yardımcı oldular. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Abdülmuttalib oğulları hakkında şöyle demiştir:“Onlar ne cahiliye döneminde ne İslâm döneminde benden ayrılmadılar.” Bir beşte bir de babaları bulunmayan ve henüz ergenlik yaşına gelmemiş kimseler demek olan fakir yetimlere verilir. Bir beşte bir pay da yoksullara, diğer beşte bir de yolda kalmışlaradır. Yolda kalmışlar, vatanlarında bulunmayan, bu nedenle de ortada kalmış yabancılar demektir. Yüce Allah’ın fey’i bu şekilde takdir edip sadece sözü edilen bu kimselere has kılmasının sebebine gelince bu, “o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan” ve yalnızca onların elinde kalan bir servet “olmasın” diyedir. Çünkü Yüce Allah, bunu bu şekilde takdir etmemiş olsaydı, zenginler ve güçlüler arasında bu mal döner dolaşır, bunların dışında kalan acizler bu maldan hiçbir şey elde edemezdi. Bu ise Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği çapta büyük bir fesada sebep olurdu. Halbuki Allah’ın emir ve şeriatine tabi olmakta sayısız büyük maslahatlar söz konusudur. Bundan dolayı Yüce Allah, bu türlü kaideyi ve genel esası şöylece emretmektedir: "Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun.” Bu buyruk, dinin inanç esaslarını da, ahkamını da, zahirini de batınını da kapsar. Rasûlün getirdiği ne varsa kulların kesin olarak onu alması veona uyması gerekir. Ona muhalefet edilmesi helâl değildir. Rasûl herhangi bir şeye dair açık bir hüküm bildirecek olursa bu, Yüce Allah’ın hüküm bildirmesi gibidir. Onu terk etmekte hiçbir kimse mazur değildir, kimseye ruhsat da verilmemiştir. Herhangi bir kimsenin söylediklerinin onun söylediğinin önüne geçirilmesi de caiz değildir. Daha sonra Yüce Allah, kendisinden korkup sakınmayı yani takvâlı olmayı emretmektedir. Zira takvâ ile kalpler ve ruhlar mamur olur. Dünya ve âhiret düzelir. Ebedi mutluluk ve pek büyük kurtuluş, takvâ ile elde edilir. Takvâ yitirilecek olursa ebedi bedbahtlık ve sonu gelmez bir azap söz konusu olur. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’tan korkup sakının; çünkü Allah” takvâyı terk eden ve hevâya uymayı tercih eden kimselere karşı “cezası çok çetin olandır.” 8-9. Daha sonra Yüce Allah, bu fey’ mallarını tahsis ettiği bu kimselere ayırmasını gerektiren sebebi ve hikmeti söz konusu etmekte ve bu malların kendilerine ayrılmasını hak ettiklerini, yardım görmeye haklarının bulunduğunu belirtmektedir. Çünkü onlar, ya Allah’ın rızasını elde etmek ve dinini desteklemek için Rasûlüne besledikleri sevgi dolayısı ile sevip alıştıkları yurtlarını, vatanlarını, sevdiklerini, dostlarını ve mallarını terk ve hicret etmiş muhacirlerdir. Ki bunlar “(özü sözü) doğru olanların ta kendileridir.” Çünkü imanlarının gereklerini yerine getirmişler, salih amelleri ile zor ve ağır ibadetleri ile imanlarını tasdik etmiş kimselerdir. Bu yönleri ile onlar, iman ettiği iddiasında bulunup da onu cihad, hicret ve buna benzer ibadetler ile tasdik etmeyenlerden farklıdırlar. Ya da bu kimseler, kendi istek ve iradeleri ile severek ve tercih ederek Allah’a ve Rasûlü’ne iman eden, Evs ve Hazreclilerden oluşan Ensârlardır. Bunlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e kucak açmışlar, insanlara karşı onu korumuşlar, hicret ve iman diyarını yurt edinmişlerdi. Öyle ki burası mü’minlerin kendisine başvuracakları, dönecekleri bir sığınak haline gelmişti. Muhacirler de buraya gelip sığındılar, müslümanlar bu diyarın sınırları içerisinde yerleştiler. Çünkü o vakit bütün bölgeler savaş, şirk ve kötülük diyarı idi. Dinin yardımcıları olanlar hep Ensar’a sığınırlardı. İslâm yayılıncaya, güçleninceye ve peyderpey hakimiyeti artıncaya kadar bu böyle sürdü. Nihâyet kalpleri ilim, iman ve Kur’ân ile, ülkeleri de kılıç ve mızraklar ile fethettikleri vakte kadar bu böyle sürdü. Bunların güzel vasıfları arasında şu da vardır:“Kendilerine hicret edenleri severler.” Bunun sebebi de Allah’a ve Rasûlüne besledikleri sevgidir. Bu yüzden O’nun sevdiklerini de sevdiler ve dinine yardımları dokunanlara da yardımcı oldular. “ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar.” Allah’ın lütfundan onlara verdikleri, onlara tahsis etmiş olup da hak ettikleri pek üstün fazilet ve konumlarından dolayı muhacirleri kıskanmazlar. Bu, onların kalplerinin ne kadar temiz olduğuna, kalplerinde hile, kin ve haset bulunmadığına delildir. Bu buyruk muhacirlerin, ensardan faziletli olduğuna da delildir. Çünkü Allah, önce muhacirlerden söz etmiş, daha sonra da Ensar’ın muhacirlere verilenlerden dolayı kalplerinde herhangi bir kıskançlık beslemediklerini belirtmiştir. Bu da Yüce Allah’ın muhacirlere, ne ensara ne de başkalarına vermediği şeyleri verdiğine delildir. Çünkü onlar hem dine yardım etmişler, hem de hicret etmişlerdi. "Kendileri ihtiyaç içinde bulunsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler.” Yani Ensarın başkalarına üstün geldikleri vasıflarından, kendilerini diğerlerinden ayırt eden özelliklerinden birisi de başkasını kendine tercih etmektir (îsâr). Bu da cömertliğin en mükemmel çeşididir. Zira o, mal ve daha başka nefsin sevdiği şeylerde başkalarını knedine tercih etmek, onlara bizzat muhtaç olmakla hatta zorunlu olarak gerek duymakla ve darlık içerisinde bulunmakla birlikte onları başkasına seve seve verebilmektir. Bu, ancak son derece temiz bir ahlâktan, Yüce Allah’a duyulan ve nefsin zevk alıp arzu ettiği şeylerin önüne geçirilen ilahi bir sevgiden kaynaklanabilir. Kendisinin ve çoluk çocuğunun yiyeceğini misâfirlerine takdim eden ve çoluk çocuğu ile birlikte geceyi aç geçiren Ensar’a mensup bir sahabinin kıssası da buna örnektir ki bu âyet de ondan dolayı nazil olmuştur. Îsâr (başkasını kendisine tercih etmek) benciliğin/egoizmin aksidir ve iyi bir şeydir. Bencillik/egoizm ise yerilmiş bir şeydir. Çünkü o, cimriliğin ve eli sıkılığın özelliklerindendir. Kendisine îsâr özelliği ihsan edilmiş bulunan kimse, nefsinin cimriliğine karşı korunmuş kimse demektir ki “Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” Nefsin cimrilikten korunması, emrolunduğu bütün hususlarda cimrilik etmekten korunmasını kapsar. Buna göre kul, nefsinin cimriliğine karşı korunacak olursa Allah ve Rasûlü’nün emirlerini rahatlıkla ve kolaylıkla yerine getirir. İsteyerek ve itaat etmek arzusu ile tam bir kalp huzuru ile bunları yapar. Yine gönül isteği ile Allah’ın yasakladıklarını terk eder. İsterse bu yasakları nefsi sevsin, onları işlemeye çağırsın ve onları arzulasın. Yine böyle bir kimse, Allah yolunda ve Allah’ın rızası uğrunda mallarını seve seve harcar. Bu yolla da kurtuluşu elde eder ve umduklarına nail olur. Oysa nefsinin cimriliğine karşı korunamayarak hayra karşı cimrilik etmeye müptela olanlar, böyle değildir. Şerrin esası ve temel kaynağı da işte budur. 10. Zikri geçen bu iki faziletli ve üstün sınıf, sahabe-i kiramdır ve önderlerdir. Bunlar öne geçmiş, pek çok faziletlere sahip olmuşlardır. Bunlar vasıtası ile kendilerinden sonra gelenleri geçmişler, kendilerinden öncekilere de yetişmişlerdir. Bu sebeple onlar, mü’minlerin en ileri gelenleri, müslümanların efendileri ve takvâ sahiplerinin liderleridirler. Onlardan sonra gelen kimselerin onların arkasından yürümeleri ve onların hidâyetlerini takip etmeleri fazilet olarak onlara yeter. Bundan dolayı Yüce Allah, sonradan gelenler arasından onların izinden gidenleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlardan” Muhacir ve Ensardan “sonra gelenler” hem kendilerinin hem diğer mü’minlerin iyiliklerini isteyerek “derler ki: Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla!” Bu, önceden iman etmiş olan ashabı kiramı, onlardan öncekileri ve onlardan sonrakilerini içeren bütün mü’minleri kapsayan bir duadır. Bu da imanın faziletlerinden birisidir. Şöyle ki mü’minler birbirlerinden yararlanırlar ve aralarındaki iman ortaklığı dolayısı ile birbirlerine dua ederler ki bu iman da mü’minler arasındaki kardeşliğin sebebidir. Bu kardeşliğin bir parçası da birbirlerine dua etmeleri ve birbirlerini sevmeleridir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dualarında kalplerinden azı ile çoğu ile her türlü kinin giderilmesini istediklerini zikretmektedir. Kin kalpten giderilecek olursa, onun zıddı yerleşir ki bu da mü’minler arasındaki sevgi, dostluk, dayanışma, samimi olarak onların iyiliğini isteme vb. gibi mü’minlerin haklarından olan hususları ihtiva eder. Yüce Allah, ashab-ı kiramdan sonra gelen bu dua sahiplerini de iman sahibi olmakla nitelendirmektedir. Çünkü onların:“Ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi” ifadeleri, imanda onların da onlara ortak olduklarına, ashab-ı kirama iman ve itikad esaslarında tabi olduklarına delildir. Bunlar da bu niteliğin tam anlamı ile ancak kendileri hakkında söz konusu olduğu ehl-i sünnet ve’l-cemaattir. Onların bir diğer vasfı ise günahlarını itiraf etmek, bunlardan dolayı Allah’tan bağışlanma dilemek, birbirleri için de af ve mağfiret istemek, mü’min kardeşlerine karşı kalplerindeki kin ve olumsuz duyguları izale etmek için çalışmaktır. Çünkü onların bu şekilde dua etmeleri sözünü ettiğimiz hususları gerektirmekte ve birbirlerini sevdiklerini ifade etmektedir. Yine onların her birinin kendisi için istediğini kardeşi için de istediğini, yanında olsun, gıyabında olsun, hayatta iken veya ölümünden sonra olsun mü’min kardeşinin iyiliğini istediğini de ifade etmektedir. Yine bu ayet-i kerime bu sayılanların, mü’minlerin birbirlerine karşı hakları arasında yer aldığını da göstermektedir. Daha sonra mü’minler, bu dualarını Yüce Allah’ın rahmetinin kemâline, O’nun mü’minlere olan lütuf, ihsan ve şefkatinin ileri derecesine delil teşkil eden iki güzel ismiyle sona erdirmektedirler. Allah’ın onlar üzerindeki rahmet ve ihsanının bir tecellisi hatta en üstün şekli de onlara gerek kendisine karşı gerek diğer kullarına karşı yerine getirmeleri gereken hakları yerine getirme tevfikini ihsan etmiş olmasıdır. İşte bu üç sınıf, bu ümmetin sınıflarını oluşturur. Bunlar fey’in, İslâm’ın maslahatlarına dönük olan harcama yerlerini teşkil eden ve fey’e de layık olan kimselerdir. Allah lütuf ve ihsanı ile bizleri de bu sınıflardan kılsın. 11. Daha sonra Yüce Allah, münafıkların hallerinin hayret edilecek bir hal olduğunu belirtmektedir. Zira bu münafıklar, Kitap ehlinden (küfürde) kardeşleri olan kimselere, mü’minlere karşı yardımcı olacaklarını ve onların yanında yer alacaklarını vaat etmişler ve onlara şöyle demişlerdi:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz.” Yani size yardımcı olmama konusunda bizi engelleyecek yahut korkutacak hiç kimsenin sözünü dinlemeyiz. "ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar” kardeşlerini aldatıp kandırdıkları bu sözlerinde “kesinlikle yalancıdırlar.” doğru söylemiyorlar. Onların bu tutumları da garip karşılanmaz. Çünkü yalan söylemek onların özelliği, aldatmak ve kandırmak da ayrılmaz vasıflarıdır. Münafıklık ve korkaklık da onların yakasını bırakmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, şu buyruğu ile -ki verdiği haber aynen vukua gelmiş ve tıpkı bildirdiği gibi gerçekleşmiştir- onların yalancılıklarını bildirmek üzere şöyle buyurmaktadır: 12. “Eğer onlar” sürgüne gönderilmek üzere yurtlarından “çıkartılırlarsa” vatanlarını sevdiklerinden, savaşma dirençleri olmadığından ve sözlerinde durmadıklarından dolayı “onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler.” Aksine korkaklık onları çepeçevre kuşatır, başıbozukluk onlara hakim olur. Kardeşlerine en muhtaç oldukları bir zamanda yardım etmez, onları desteksiz bırakırlar. "Onlara” faraza “yardım etseler bile gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez.” Yani savaştan ve yardımdan gerisin geriye dönüp kaçarlar. Allah’tan onlara hiçbir şekilde de yardım edilmeyecektir. 13. Onları böyle davranmaya iten sebep ise şudur: Ey mü’minler! “İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır.” Allah’tan çok sizden korkarlar. Ne kendisine ne da başkalarına herhangi bir fayda sağlayamayan, bir zararı da önleyemeyen yaratılmışların korkusunu, fayda ve zararı elinde bulunduran ve istediğine verip istediğinden de alan Yaratıcının korkusunun önüne geçirmişlerdir. "Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır.” İşlerin önem mertebelerini anlamazlar, eşyanın hakikatini bilmezler, akıbetleri düşünmezler. Halbuki asıl anlayış ve kavrayış, Allah’tan korkmanın, O’ndan ummanın ve O’nu sevmenin, diğer bütün hususların önüne geçirilmesi ve başka şeylerin onlara tabi kılınmasıdır. 14. “Onlar sizinle toplu olarak” yani bir arada “(yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar.” Size karşı savaşta sebat gösteremezler ve böyle bir savaşa girişemezler; ancak korunaklı şehirlerde koruma altında yahut surların ve duvarların arkasında bulunurlarsa o zaman savaşa kalkışırlar. Bu yolla kendilerini nispeten koruyabilirler. Bunu da cesaretlerinden değil kalelerine ve surlarına güvendikleri için yaparlar. Bu ifade onları çok ağır şekilde yermektedir. “Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir.” Yani kendi aralarında çetin savaşırlar. Bu konuda ne bedenlerinde ne de güçlerinde herhangi bir eksiklik yoktur. Asıl eksikleri, onların imanlarındaki zafiyette ve onların sözbirliği etmeyişlerindedir. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Sen onları” bir araya gelmiş ve birbirlerini destekler halde gördüğünde “birlik içinde sanırsın, ama kalpleri darmadağınıktır.” Birbirlerine kin beslerler ve ayrılık içindedirler. “Bu” sözü geçen sıfatlarla nitelendirilmelerini gerektiren hal, “onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır.” Akılları fikirleri yoktur. Akılları bulunsa idi üstün olanı değersize tercih ederlerdi. Kendileri adına daha değersiz olanı seçmezlerdi. Sözbirliği ederler, kalpleri birbirine kaynaşırdı. Bu yolla da birbirlerine yardımcı olurlar, birbirlerini desteklerlerdi. Dinî ve dünyevi maslahatları hususunda birbirlerine yardımcı olurlardı. 15. Ehli kitaptan yardımsız bırakılan ve Allah’ın, kendilerine karşı Rasûlüne zafer verip dünya hayatında rüsvaylığı tattırdığı, ayrıca kendilerine yardımcı olacaklarını vaat eden kimselerin yardımından da mahrum kalan bu kimselerin durumu “kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir.” Bunlar da şeytanın kendilerine amellerini süslü gösterdiği Kureyş kâfirleridirler. Şeytanın bunlara neler söylediklerini Yüce Allah bize şöylece haber vermektedir: "Bugün insanlar içinde sizi yenebilecek yoktur. Ben de muhakkak sizin yardımcınızım.” İki ordu birbirini görünce (şeytan) iki topuğu üstüne gerisin geri kaçarak: “Benim sizinle hiçbir ilişkim yok. Gerçekten ben sizin göremeyeceğinizi görüyorum. Ben muhakkak Allah’tan korkarım. Çünkü Allah cezası çok şiddetli olandır, demişti.”(el-Enfâl, 8/48) Böylelikle nefisleri kendilerini aldatmış, kendilerine fayda sağlayamayacak ve azabı onlardan uzaklaştıramayacak kimseler de onları kandırmıştı. Nihâyet böbürlenerek ve büyüklük taslayarak Bedir’e kadar geldiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ve mü’minlere arzuladıkları gibi zarar verebileceklerini sandılar. Allah ise Rasûlünü ve mü’minleri onlara muzaffer kıldı. Onlar da müşriklerin ileri gelenlerini öldürdüler, pek çok kimseyi de esir aldılar. Diğerleri ise kaçıp kurtulmaya çalıştı. Böylelikle “onlar yaptıklarının vebalini” şirk ve azgınlıklarının sonundaki cezasını “tatmış” oldular. Bu, dünyadaki cezaları idi. Âhirette ise “onlar için can yakıcı bir azap vardır.” 16. Kitap ehlinden olan kafir kardeşlerini yardım etme vaadiyle kandıran münafıkların durumu da “şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana: “Kâfir ol” der.” Yani şeytan böyle bir kimseye küfrü allayıp pullar, güzel gösterir ve küfre davet eder. O kimse de şeytana aldanıp kâfir olup bedbahtlık yolunu seçince daha önce kendisini bunlara davet eden ve dostu olduğunu ileri süren şeytanın ona hiçbir faydası olmaz. Aksine o, ondan uzaklaştığını bildirir:“Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der.” Yani sana gelen azabı önleyecek gücüm yoktur. Benim sana iyilik namına zerre ağırlığı kadar dahi olsa hiçbir faydam olmaz. 17. “Nihayet ikisinin de âkıbeti” yani küfre çağıran şeytan ile çağrılan ve şeytana itaat eden insanın âkıbeti “içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“O kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olmaya davet eder.”(Fatır, 35/6) Zulüm ve küfre sapmakta ortak olan “zalimlerin cezası” azabın şiddeti ve kuvveti farklı olsa bile “budur.” İşte şeytanın bütün dostlarına karşı tavrı budur. O, onları çağırır ve kendileri için zararlı olabilecek şeylere doğru aldatarak onları çeker. Nihâyet tuzağa düşüp de helâkin sebepleri onları çepeçevre kuşattığında onları terk edip gider. Ona itaat edenler ne kadar kınansalar azdır! Çünkü Allah, ondan sakındırmış, ona karşı uyarmış, onun amaçlarını ve nihaî âkıbetini haber vermiştir. Ona itaat etmeye kalkışan kimse, bilerek Allah’a isyan ediyor demektir. Bu konuda onun hiçbir mazereti olamaz.

Haşr 59:6

1- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. O Azîzdir, Hakîmdir. 2- Kitap ehlinden olan kafirleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı. Ama Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi ve kalplerine korku saldı. (Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı). O halde ibret alın, ey basiret sahipleri! 3- Eğer Allah, onlar hakkında sürgünü yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı. Bununla birlikte onlar için âhirette ateş azabı vardır. 4- Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir. Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır. 5- Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz yahut onu kökleri üzere dikili bırakmanız, hep Allah’ın izni dahilinde olmuştur ve bu, Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir. 6- Allah’ın onlar(ın malların)dan Rasûlü’ne verdiği feye/ganimete gelince siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve. Fakat Allah, peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah, her şeye gücü yetendir. 7- Allah’ın (savaşsız fethedilen) ülkelerin ahalisinden Rasûlü’ne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir. Bu, o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan (ve yosulların istifade edemediği bir servet) olmasın diyedir. Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun ve Allah’tan korkup sakının. Çünkü Allah, cezası çok çetin olandır. 8- (O fey), yurtlarından çıkartılıp mallarından uzaklaştırılmış olan, Allah’ın lütuf ve rızasını isteyen, Allah’a ve Peygamberine destek olan fakir muhacirlerindir. İşte onlar (özü sözü) doğru olanların ta kendileridir. 9- Onlar(ın hicretinden) önce Medine’ye yerleşip imanı da kalplerine yerleştirenler, kendilerine hicret edenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar. Kendileri ihtiyaç içinde olsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. 10- Onlardan sonra gelenler derler ki:“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz Sen çok şefkatlisin, pek merhametlisin.” 11- Gördün mü o münafıklık edenleri(n yaptığını)? Onlar, Kitap ehlinden kâfir olan kardeşlerine şöyle derler:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar, kesinlikle yalancıdırlar. 12- Eğer onlar (yurtlarından) çıkartılırlarsa andolsun ki onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler. Onlara yardım etseler bile kesinlikle gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez. 13- İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır. Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır. 14- Onlar sizinle toplu olarak (yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar. Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir. Sen onları birlik içinde sanırsın; ama kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır. 15- (Bu yahudilerin durumu) kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir. Onlar için (ahirette) can yakıcı bir azap vardır. 16- (O münafıkların durumu da) şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana:“Kâfir ol” der. O kâfir olunca da: “Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der. 17- Nihayet ikisinin de âkıbeti, içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur. İşte zalimlerin cezası da budur. (Medine’de inmiştir. 24 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. Bu sûreye Benî Nadir sûresi de denmektedir. Bunlar, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliği sırasında Medine yakınlarında bulunan yahudilerden büyük bir kesim idiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik verilip de Medine’ye hicret edince bunlar da diğer kâfir olan yahudiler gibi kâfir oldular. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de komşusu olan yahudi kesimlerle antlaşmalar yaptı. Bedir gazvesinden altı ay civarında bir süre sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onların bulundukları yerlere gitti ve Amr b. Umeyye ed-Damri’nin öldürdüğü Kilab oğullarına mensup kişilerin diyetini ödemesi için (aralarındaki antlaşma gereği) kendisine yardımcı olmalarını istedi. Onlar: Olur, yardım ederiz, ey Ebu’l-Kasım. Şurada bir süre otur da senin isteğini yerine getirelim, dediler. Bir köşeye çekilip başbaşa verdiler. Şeytan da haklarında yazılmış olan bedbahtlık fermanını onlara süslü gösterdi. Kendi aralarında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e suikast kararı alıp şöyle dediler:“Sizden kim şu değirmen taşını alır da yukarı çıkıp onu başının üzerine atarak kafasını parçalar?” Aralarında en bedbaht kişi olan Amr b. Cahhâş: Ben yaparım, dedi. Sellam b. Mişkem de onlara: Böyle bir şey yapmayın. Allah’a andolsun ki yapmak istediğiniz iş, ona haber verilecektir. Ayrıca bu bizimle onun arasındaki ahdi bozmak demektir, dedi. Derhal Rabbinden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e ne yapmak istediklerine dair ilâhî vahiy geldi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hızlıca yerinden kalktı ve Medine’ye doğru gitti. Ashabı da arkasından ona yetişerek: Biz farkına bile varamadan sen kalkıp yola koyuldun, deyince o da kendilerine, yahudilerin ne yapmak istediklerini haber verdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlara şu haberi gönderdi:“Medine’den çıkıp gidin ve orada benimle birlikte bir arada kalmayın. Ben size on günlük süre tanıyorum. Bu süreden sonra sizden kimi bulursam boynunu vuracağım.” Günlerce hazırlıklarını sürdürdüler. Münafık Abdullah b. Ubey b. Selûl da onlara şu haberi gönderdi:“Yurtlarınızdan çıkmayın. Beraberimde iki bin kişi var. Bunlar, sizinle birlikte hisarlarınıza girecek ve sizin uğrunuzda ölünceye dek çarpışacaklardır. Diğer taraftan Kurayzalılar da Gatafanlılardan antlaşma yaptığınız kimseler de size yardım edecektir.” Başkanları Huyey b. Ahtab, münafıkların başının kendisine söylediklerinden umutlandı ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:“Biz yurdumuzdan çıkıp gitmiyoruz, artık ne istersen yap”, diye haber gönderdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı tekbir getirerek onların üzerine gitmek üzere harekete koyuldular. Sancağı Ali b. Ebu Talib radıyallahu anh taşıyordu. Kalelerinin etrafını kuşattılar ve bir süre onlara ok ve taş yağdırdılar. Kurayzalılar yardımlarına gelmediği gibi Abdullah b. Ubey b. Selûl ile Gatafanlılardan antlaşmalıları olan kimseler de onlara ihanet etti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onları kuşattı ve çevrede bulunan onlara ait hurma ağaçlarını kestirip yaktı. Bunun üzerine ona: Medine’den çıkıyoruz, diye haber gönderdiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem oradan kendi canlarını, çoluk çocuklarını ve silah dışında develerinin taşıyabileceği kadar malları beraberlerinde almak şartı ile kalelerinden inmelerine müsaade etti ve geride kalan mallara ve silâhlara da el koydu. Nadiroğullarından ele geçirilen mallar, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, onun ihtiyaçlarına ve müslümanların maslahatına harcanıyordu. Bu malların beşte dördünü o, gazilere dağıtmamıştı. Çünkü Yüce Allah, burayı ona fey (savaşsız ganimet) olarak tahsis etmişti. Müslümanlar orayı ele geçirmek üzere ata binip deve koşturmamışlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’e sürdü. Aralarında liderleri Huyey b. Ahtab da vardı. Onların topraklarını ve diyarlarını ele geçirdi. Orada bıraktıkları silahlara da el koydu. Silahlar arasında elli zırh, elli miğfer ve üç yüz kırk tane kılıç vardı. Siyer alimlerinin sözünü ettikleri üzere kıssalarının özü bundan ibarettir. 1. Yüce Allah, bu sûreyi, göklerde ve yerde bulunan her şeyin Rabbini hamd ile tesbih ettiklerini, celâline yakışmayan şeylerden de O’nu tenzih ettiklerini, azameti önünde boyun eğip O’na ibadet ettiklerini haber vererek başlatmaktadır. Çünkü O, her şeye boyun eğdirmiş olan Azîzdir. Kimse O’na karşı koyamaz ve O’nun için zor diye bir şey yoktur. Yaratması ve emretmesi, sonsuz hikmetlerle dolu olan Hakîm’dir. O, boşuna hiçbir şey yaratmaz. Maslahat ihtiva etmeyen hiçbir hükmü teşrî’ buyurmaz. Hikmetinin gerektirmediği hiçbir iş yapmaz. 2. Bunlardan birisi de O’nun, Rasûlüne küfre sapmış Kitap ehlinden olan Nadiroğullarına karşı, Allah Rasûlü ile antlaşmalarını bozmaları üzerine yardım etmiş olmasıdır. Böylece o, onları alışageldikleri ve pek sevdikleri yurtlarından çıkarmıştır. Onların oradan çıkartılmaları, Allah’ın haklarında Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vasıtası ile takdir etmiş olduğu ilk sürgün idi ve bu sürgün Hayber’e gerçekleşmişti. Âyet-i kerime (ilk sürgün ifadesi) onların bunun dışında başka sürgünlerinin olduğuna da delildir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’den de sürmüştür. Daha sonra Ömer radıyallahu anh da onlardan geriye kalanları oradan sürmüştü. Ey müslümanlar! “Siz onların” yurtları oldukça korunaklı ve kendileri de güçlü olması dolayı ile yurtlarından “çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı.” Bu yüzden kalelerini şımarıklık derecesinde beğenmiş, fakat aldanmışlardı. Bu kaleleri içerisinde oldukları sürece kendilerine zarar verilemeyeceğini, kimsenin onlara güç yetiremeyeceğini zannetmişlerdi. Fakat Allah’ın kaderi her şeyin üstündedir. Hisarların ve kalelerin O’na karşı bir faydası olmayacağı gibi gücün ve savunmanın da bir faydası olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:“Fakat Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi.” Yani onlar hatırlarından geçirmedikleri, hiç düşünmedikleri bir taraftan baskın ve hücuma maruz kaldılar. Bu ummadıkları husus, şöylece ifade edilmektedir:“Ve kalplerine korku saldı.” Kalplerindeki bu şiddetli korku, Allah’ın en büyük ordusudur. Ona karşı ne sayının, ne araç gerecin, ne gücün, ne de kuvvetli oluşun bir faydası yoktur. Onların kanaatine göre eğer onlara bir zarar gelecek olsaydı bu, ancak arkasında korundukları ve huzur buldukları kalelerinden olabilirdi. Ama Allah’tan başkasına güvenen yardımsız kalır. Allah’tan başkasına meyledenin bu tutumu, kendi aleyhinedir. Bu nedenle sabır ve sebatın yahut gevşeklik ve zaafın yeri olan kalplerine semavî bir emir gelip onları buldu. Kalplerindeki gücü ve metaneti ortadan kaldırdı. Bunların yerine zaaf, gevşeklik ve korkaklık yerleştirdi. Bunu önleyebilecek güçleri de yoktu. Bu da onlara karşı müminlere ilahi bir yardımdı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "(Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı).” Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile mallarından develerinin taşıyabileceği kadar yük alacakları şekilde anlaşma yapmışlardı. Bundan dolayı evlerinin beğendikleri yerlerini, tavanlarının pek çoğunu dahi bozdular. Azgınlıkları sebebi ile yurtlarının tahrip edilmesi ve kalelerinin yıkılması konusunda mü’minleri kendi başlarına kendileri musallat ettiler. Bu yapılanlara kendileri sebep oldular ve kendilerine en büyük zararı kendileri verdiler. "O halde ibret alın, ey basiret” mükemmel akıl ve eşyanın özünü kavrayan sağlam görüş “sahipleri!” Çünkü bu, gerçekten Allah’ın hakka karşı inatlaşan ve hevâlarana uyan kimselere karşı neler yaptığının anlaşılmasına yardımcı olacak bir ibret vesilesidir. Bu kimselerin günahları sebebi ile Allah’ın emri gelip onları bulduğunda, ibretli cezalar onları yakaladığında güçlerinin kendilerine bir faydası olmamış, kuvvetleri onları koruyamamış, hisarları ve kaleleri de kendilerini himaye edememiştir. Asıl muteber olan sebebin hususiliği değil, mananın umumiliğidir. O nedenle bu âyet-i kerime genel olarak ibret almanın emredilmiş bir husus olduğuna delil olmaktadır. İbret alma ise birbirine benzeyen şeyleri göz önünde bulundurmak, bir şeyi kendisine benzeyen başka bir şeye kıyas etmektir. Ahkâmın içerdiği ve yeri akıl ve düşünce olan mana ve hikmetler üzerinde tefekkür etmektir. Bu sayede akıl kemâle erer, basiret aydınlanmış olur. İman artar ve gerçek anlamı ile kavrayış husule gelir. 3. Daha sonra Yüce Allah, bu yahudilerin başına hak ettikleri ve lâyık oldukları her şeyin henüz gelip kendilerini bulmadığını, Allah’ın onların musibetlerini nispeten hafifletmiş olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah onların hakkında” kendilerine isabet eden “sürgünü” hiçbir şekilde değişmesi, değişikliğe uğratılması söz konusu olmayan olan kader ve kazası gereği “yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı.” Dünyadaki azapları ve ibretli cezaları başka türlü olurdu. Ama onlar, dünyevî çetin azaptan kurtulmuş iseler dahi âhirette onlar için ateş azabı vardır ki onun ağırlığını Allah’tan başka kimsenin bilmesine imkân yoktur. Onlar, cezalarının bittiğini ve geriye çekecekleri herhangi bir cezanın kalmadığını sakın sanmasınlar. Allah’ın onlar için hazırladığı âhiret azabı daha büyük ve daha ağırdır. 4. “Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir.” Onlara düşmanlık etmeleri, savaş açmaları ve onlara isyan olan hususlarda çalışıp çabalamalarıdır. O’nun, kendisine karşı gelip düşmanlık eden kimseler hakkındaki sünneti/kanunu budur. “Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır.” 5. Nadiroğullarının, Allah Rasûlünü ve müslümanları hurma ağaçlarını kestikleri için kınamaları ve bunun yeryüzünde fesadın bir parçası olduğunu iddia edip müslümanlara dil uzatmak için bunu bahane yapmaları üzerine Yüce Allah, onların hurma ağaçlarını kesmelerinin de oldukları halde bırakmalarının da “hep Allah’ın izni” ve emri dahilinde olduğunu haber vermiştir. Bu da “Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir.” Çünkü sizlere hurma ağaçlarını kesip yakma imkânını O, vermiştir. Ta ki bu, onlar için dünya hayatında ibretli bir ceza ve aşağılanma sebebi olsun. Böylelikle tam anlamı ile âciz olduklarını anlayacakları bir zillete düşsünler. Ayrıca onlar güçlerinin esas kaynağını teşkil eden hurma ağaçlarını dahi kurtaracak güçlerinin olmadığını anlasınlar. (Âyet-i kerimede geçen “hurma ağacı” anlamındaki): “لِّينَةٍ ” kelimesi, en doğru ve en uygun ihtimale göre bütün hurma ağaçlarını kapsayan bir ifadedir. İşte Nadiroğullarının durumu ve Allah’ın dünyada onlar için hazırladığı âkıbetin ne olduğu böylece anlaşılmış olmaktadır. Daha sonra Yüce Allah Nadiroğullarına ait malların ve eşyaların kimlerin eline geçtiğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 6. “Allah’ın onlar(ın malların)dan” yani o şehrin ahalisi olan Nadiroğullarından “Rasûlüne verdiği feye/ganimete gelince” ey müslümanlar! “siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve.” Yani bunları ele geçirmek için ne kendiniz yoruldunuz, ne de bineklerinizi yordunuz. Aksine Yüce Allah, onların kalplerine korku saldı da bu mallar, elinize kendiliklerinden ve siz onlar için çalışıp çabalamadan elinize geçmiş oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Fakat Allah peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah her şeye gücü yetendir.” O’nun mükemmel kudretinin bir gereği de şudur: Hiçbir iş O’na imkânsız değildir, hiç kimse O’nun gücüne sığınmadan güçlü olamaz. Fakihlerin ıstılahına göre “fey”in tarifi: Kâfirlerden savaşmaksızın ve hak yolla alınan mallardır. Nadiroğullarının müslümanlardan korktukları için bırakıp gittikleri mallar buna örnektir. Buna (kök olarak dönmek anlamına gelen) fey adının verilmesinin sebebi, bu malın, onu hak etmeyen kâfirlerden onun en büyük hak sahipleri olan müslümanlara dönmesindir. Fey’in genel hükmünü ise Yüce Allah şu buyruklarında zikretmektedir: 7. “Allah’ın” genel olarak ister Allah Rasûlü zamanında olsun, ister ondan sonra ümmetinden yönetim görevini üstlenen kimseler vasıtası ile olsun “ülkeler ahalisinden Rasûlüne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir.” Bu âyet-i kerime Enfâl Sûresi’nde yer alan Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir: "Eğer Allah’a Furkan günü olan, o iki ordunun birbirleri ile karşılaştıkları günde kulumuza indirdiğimize inanmışsanız bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlüne, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir.” (el-Enfâl, 8/41) Burada sözü edilen fey’ beşe bölünür: Allah’a ve Rasûlüne ait olan beşte bir, müslümanların genel maslahatlarına harcanır. Bir beşte bir “akrabalara” yani Haşimoğulları ile Muttaliboğullarına -var olmaları halinde- verilir. Bu hususta erkeklerine de kadınlarına da eşit pay verilir. Burada Haşimoğulları ile birlikte Muttaliboğullarının da bu beşte bire girmelerinin, buna karşılık Abdimenaf oğullarının geri kalanlarının girmeyişlerinin sebebi şudur: Muttaliboğulları da Haşimoğulları ile birlikte Şi’bi Ebi Talib’de muhasara/boykot altında idiler. Söz konusu muhasara ise Kureyşlilerin onlardan uzak kalmak ve onlara düşmanlık etmek üzere akitleştikleri bir boykot dönemi idi. Muttaliboğulları diğerlerinin aksine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e yardımcı oldular. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Abdülmuttalib oğulları hakkında şöyle demiştir:“Onlar ne cahiliye döneminde ne İslâm döneminde benden ayrılmadılar.” Bir beşte bir de babaları bulunmayan ve henüz ergenlik yaşına gelmemiş kimseler demek olan fakir yetimlere verilir. Bir beşte bir pay da yoksullara, diğer beşte bir de yolda kalmışlaradır. Yolda kalmışlar, vatanlarında bulunmayan, bu nedenle de ortada kalmış yabancılar demektir. Yüce Allah’ın fey’i bu şekilde takdir edip sadece sözü edilen bu kimselere has kılmasının sebebine gelince bu, “o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan” ve yalnızca onların elinde kalan bir servet “olmasın” diyedir. Çünkü Yüce Allah, bunu bu şekilde takdir etmemiş olsaydı, zenginler ve güçlüler arasında bu mal döner dolaşır, bunların dışında kalan acizler bu maldan hiçbir şey elde edemezdi. Bu ise Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği çapta büyük bir fesada sebep olurdu. Halbuki Allah’ın emir ve şeriatine tabi olmakta sayısız büyük maslahatlar söz konusudur. Bundan dolayı Yüce Allah, bu türlü kaideyi ve genel esası şöylece emretmektedir: "Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun.” Bu buyruk, dinin inanç esaslarını da, ahkamını da, zahirini de batınını da kapsar. Rasûlün getirdiği ne varsa kulların kesin olarak onu alması veona uyması gerekir. Ona muhalefet edilmesi helâl değildir. Rasûl herhangi bir şeye dair açık bir hüküm bildirecek olursa bu, Yüce Allah’ın hüküm bildirmesi gibidir. Onu terk etmekte hiçbir kimse mazur değildir, kimseye ruhsat da verilmemiştir. Herhangi bir kimsenin söylediklerinin onun söylediğinin önüne geçirilmesi de caiz değildir. Daha sonra Yüce Allah, kendisinden korkup sakınmayı yani takvâlı olmayı emretmektedir. Zira takvâ ile kalpler ve ruhlar mamur olur. Dünya ve âhiret düzelir. Ebedi mutluluk ve pek büyük kurtuluş, takvâ ile elde edilir. Takvâ yitirilecek olursa ebedi bedbahtlık ve sonu gelmez bir azap söz konusu olur. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’tan korkup sakının; çünkü Allah” takvâyı terk eden ve hevâya uymayı tercih eden kimselere karşı “cezası çok çetin olandır.” 8-9. Daha sonra Yüce Allah, bu fey’ mallarını tahsis ettiği bu kimselere ayırmasını gerektiren sebebi ve hikmeti söz konusu etmekte ve bu malların kendilerine ayrılmasını hak ettiklerini, yardım görmeye haklarının bulunduğunu belirtmektedir. Çünkü onlar, ya Allah’ın rızasını elde etmek ve dinini desteklemek için Rasûlüne besledikleri sevgi dolayısı ile sevip alıştıkları yurtlarını, vatanlarını, sevdiklerini, dostlarını ve mallarını terk ve hicret etmiş muhacirlerdir. Ki bunlar “(özü sözü) doğru olanların ta kendileridir.” Çünkü imanlarının gereklerini yerine getirmişler, salih amelleri ile zor ve ağır ibadetleri ile imanlarını tasdik etmiş kimselerdir. Bu yönleri ile onlar, iman ettiği iddiasında bulunup da onu cihad, hicret ve buna benzer ibadetler ile tasdik etmeyenlerden farklıdırlar. Ya da bu kimseler, kendi istek ve iradeleri ile severek ve tercih ederek Allah’a ve Rasûlü’ne iman eden, Evs ve Hazreclilerden oluşan Ensârlardır. Bunlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e kucak açmışlar, insanlara karşı onu korumuşlar, hicret ve iman diyarını yurt edinmişlerdi. Öyle ki burası mü’minlerin kendisine başvuracakları, dönecekleri bir sığınak haline gelmişti. Muhacirler de buraya gelip sığındılar, müslümanlar bu diyarın sınırları içerisinde yerleştiler. Çünkü o vakit bütün bölgeler savaş, şirk ve kötülük diyarı idi. Dinin yardımcıları olanlar hep Ensar’a sığınırlardı. İslâm yayılıncaya, güçleninceye ve peyderpey hakimiyeti artıncaya kadar bu böyle sürdü. Nihâyet kalpleri ilim, iman ve Kur’ân ile, ülkeleri de kılıç ve mızraklar ile fethettikleri vakte kadar bu böyle sürdü. Bunların güzel vasıfları arasında şu da vardır:“Kendilerine hicret edenleri severler.” Bunun sebebi de Allah’a ve Rasûlüne besledikleri sevgidir. Bu yüzden O’nun sevdiklerini de sevdiler ve dinine yardımları dokunanlara da yardımcı oldular. “ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar.” Allah’ın lütfundan onlara verdikleri, onlara tahsis etmiş olup da hak ettikleri pek üstün fazilet ve konumlarından dolayı muhacirleri kıskanmazlar. Bu, onların kalplerinin ne kadar temiz olduğuna, kalplerinde hile, kin ve haset bulunmadığına delildir. Bu buyruk muhacirlerin, ensardan faziletli olduğuna da delildir. Çünkü Allah, önce muhacirlerden söz etmiş, daha sonra da Ensar’ın muhacirlere verilenlerden dolayı kalplerinde herhangi bir kıskançlık beslemediklerini belirtmiştir. Bu da Yüce Allah’ın muhacirlere, ne ensara ne de başkalarına vermediği şeyleri verdiğine delildir. Çünkü onlar hem dine yardım etmişler, hem de hicret etmişlerdi. "Kendileri ihtiyaç içinde bulunsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler.” Yani Ensarın başkalarına üstün geldikleri vasıflarından, kendilerini diğerlerinden ayırt eden özelliklerinden birisi de başkasını kendine tercih etmektir (îsâr). Bu da cömertliğin en mükemmel çeşididir. Zira o, mal ve daha başka nefsin sevdiği şeylerde başkalarını knedine tercih etmek, onlara bizzat muhtaç olmakla hatta zorunlu olarak gerek duymakla ve darlık içerisinde bulunmakla birlikte onları başkasına seve seve verebilmektir. Bu, ancak son derece temiz bir ahlâktan, Yüce Allah’a duyulan ve nefsin zevk alıp arzu ettiği şeylerin önüne geçirilen ilahi bir sevgiden kaynaklanabilir. Kendisinin ve çoluk çocuğunun yiyeceğini misâfirlerine takdim eden ve çoluk çocuğu ile birlikte geceyi aç geçiren Ensar’a mensup bir sahabinin kıssası da buna örnektir ki bu âyet de ondan dolayı nazil olmuştur. Îsâr (başkasını kendisine tercih etmek) benciliğin/egoizmin aksidir ve iyi bir şeydir. Bencillik/egoizm ise yerilmiş bir şeydir. Çünkü o, cimriliğin ve eli sıkılığın özelliklerindendir. Kendisine îsâr özelliği ihsan edilmiş bulunan kimse, nefsinin cimriliğine karşı korunmuş kimse demektir ki “Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” Nefsin cimrilikten korunması, emrolunduğu bütün hususlarda cimrilik etmekten korunmasını kapsar. Buna göre kul, nefsinin cimriliğine karşı korunacak olursa Allah ve Rasûlü’nün emirlerini rahatlıkla ve kolaylıkla yerine getirir. İsteyerek ve itaat etmek arzusu ile tam bir kalp huzuru ile bunları yapar. Yine gönül isteği ile Allah’ın yasakladıklarını terk eder. İsterse bu yasakları nefsi sevsin, onları işlemeye çağırsın ve onları arzulasın. Yine böyle bir kimse, Allah yolunda ve Allah’ın rızası uğrunda mallarını seve seve harcar. Bu yolla da kurtuluşu elde eder ve umduklarına nail olur. Oysa nefsinin cimriliğine karşı korunamayarak hayra karşı cimrilik etmeye müptela olanlar, böyle değildir. Şerrin esası ve temel kaynağı da işte budur. 10. Zikri geçen bu iki faziletli ve üstün sınıf, sahabe-i kiramdır ve önderlerdir. Bunlar öne geçmiş, pek çok faziletlere sahip olmuşlardır. Bunlar vasıtası ile kendilerinden sonra gelenleri geçmişler, kendilerinden öncekilere de yetişmişlerdir. Bu sebeple onlar, mü’minlerin en ileri gelenleri, müslümanların efendileri ve takvâ sahiplerinin liderleridirler. Onlardan sonra gelen kimselerin onların arkasından yürümeleri ve onların hidâyetlerini takip etmeleri fazilet olarak onlara yeter. Bundan dolayı Yüce Allah, sonradan gelenler arasından onların izinden gidenleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlardan” Muhacir ve Ensardan “sonra gelenler” hem kendilerinin hem diğer mü’minlerin iyiliklerini isteyerek “derler ki: Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla!” Bu, önceden iman etmiş olan ashabı kiramı, onlardan öncekileri ve onlardan sonrakilerini içeren bütün mü’minleri kapsayan bir duadır. Bu da imanın faziletlerinden birisidir. Şöyle ki mü’minler birbirlerinden yararlanırlar ve aralarındaki iman ortaklığı dolayısı ile birbirlerine dua ederler ki bu iman da mü’minler arasındaki kardeşliğin sebebidir. Bu kardeşliğin bir parçası da birbirlerine dua etmeleri ve birbirlerini sevmeleridir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dualarında kalplerinden azı ile çoğu ile her türlü kinin giderilmesini istediklerini zikretmektedir. Kin kalpten giderilecek olursa, onun zıddı yerleşir ki bu da mü’minler arasındaki sevgi, dostluk, dayanışma, samimi olarak onların iyiliğini isteme vb. gibi mü’minlerin haklarından olan hususları ihtiva eder. Yüce Allah, ashab-ı kiramdan sonra gelen bu dua sahiplerini de iman sahibi olmakla nitelendirmektedir. Çünkü onların:“Ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi” ifadeleri, imanda onların da onlara ortak olduklarına, ashab-ı kirama iman ve itikad esaslarında tabi olduklarına delildir. Bunlar da bu niteliğin tam anlamı ile ancak kendileri hakkında söz konusu olduğu ehl-i sünnet ve’l-cemaattir. Onların bir diğer vasfı ise günahlarını itiraf etmek, bunlardan dolayı Allah’tan bağışlanma dilemek, birbirleri için de af ve mağfiret istemek, mü’min kardeşlerine karşı kalplerindeki kin ve olumsuz duyguları izale etmek için çalışmaktır. Çünkü onların bu şekilde dua etmeleri sözünü ettiğimiz hususları gerektirmekte ve birbirlerini sevdiklerini ifade etmektedir. Yine onların her birinin kendisi için istediğini kardeşi için de istediğini, yanında olsun, gıyabında olsun, hayatta iken veya ölümünden sonra olsun mü’min kardeşinin iyiliğini istediğini de ifade etmektedir. Yine bu ayet-i kerime bu sayılanların, mü’minlerin birbirlerine karşı hakları arasında yer aldığını da göstermektedir. Daha sonra mü’minler, bu dualarını Yüce Allah’ın rahmetinin kemâline, O’nun mü’minlere olan lütuf, ihsan ve şefkatinin ileri derecesine delil teşkil eden iki güzel ismiyle sona erdirmektedirler. Allah’ın onlar üzerindeki rahmet ve ihsanının bir tecellisi hatta en üstün şekli de onlara gerek kendisine karşı gerek diğer kullarına karşı yerine getirmeleri gereken hakları yerine getirme tevfikini ihsan etmiş olmasıdır. İşte bu üç sınıf, bu ümmetin sınıflarını oluşturur. Bunlar fey’in, İslâm’ın maslahatlarına dönük olan harcama yerlerini teşkil eden ve fey’e de layık olan kimselerdir. Allah lütuf ve ihsanı ile bizleri de bu sınıflardan kılsın. 11. Daha sonra Yüce Allah, münafıkların hallerinin hayret edilecek bir hal olduğunu belirtmektedir. Zira bu münafıklar, Kitap ehlinden (küfürde) kardeşleri olan kimselere, mü’minlere karşı yardımcı olacaklarını ve onların yanında yer alacaklarını vaat etmişler ve onlara şöyle demişlerdi:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz.” Yani size yardımcı olmama konusunda bizi engelleyecek yahut korkutacak hiç kimsenin sözünü dinlemeyiz. "ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar” kardeşlerini aldatıp kandırdıkları bu sözlerinde “kesinlikle yalancıdırlar.” doğru söylemiyorlar. Onların bu tutumları da garip karşılanmaz. Çünkü yalan söylemek onların özelliği, aldatmak ve kandırmak da ayrılmaz vasıflarıdır. Münafıklık ve korkaklık da onların yakasını bırakmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, şu buyruğu ile -ki verdiği haber aynen vukua gelmiş ve tıpkı bildirdiği gibi gerçekleşmiştir- onların yalancılıklarını bildirmek üzere şöyle buyurmaktadır: 12. “Eğer onlar” sürgüne gönderilmek üzere yurtlarından “çıkartılırlarsa” vatanlarını sevdiklerinden, savaşma dirençleri olmadığından ve sözlerinde durmadıklarından dolayı “onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler.” Aksine korkaklık onları çepeçevre kuşatır, başıbozukluk onlara hakim olur. Kardeşlerine en muhtaç oldukları bir zamanda yardım etmez, onları desteksiz bırakırlar. "Onlara” faraza “yardım etseler bile gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez.” Yani savaştan ve yardımdan gerisin geriye dönüp kaçarlar. Allah’tan onlara hiçbir şekilde de yardım edilmeyecektir. 13. Onları böyle davranmaya iten sebep ise şudur: Ey mü’minler! “İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır.” Allah’tan çok sizden korkarlar. Ne kendisine ne da başkalarına herhangi bir fayda sağlayamayan, bir zararı da önleyemeyen yaratılmışların korkusunu, fayda ve zararı elinde bulunduran ve istediğine verip istediğinden de alan Yaratıcının korkusunun önüne geçirmişlerdir. "Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır.” İşlerin önem mertebelerini anlamazlar, eşyanın hakikatini bilmezler, akıbetleri düşünmezler. Halbuki asıl anlayış ve kavrayış, Allah’tan korkmanın, O’ndan ummanın ve O’nu sevmenin, diğer bütün hususların önüne geçirilmesi ve başka şeylerin onlara tabi kılınmasıdır. 14. “Onlar sizinle toplu olarak” yani bir arada “(yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar.” Size karşı savaşta sebat gösteremezler ve böyle bir savaşa girişemezler; ancak korunaklı şehirlerde koruma altında yahut surların ve duvarların arkasında bulunurlarsa o zaman savaşa kalkışırlar. Bu yolla kendilerini nispeten koruyabilirler. Bunu da cesaretlerinden değil kalelerine ve surlarına güvendikleri için yaparlar. Bu ifade onları çok ağır şekilde yermektedir. “Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir.” Yani kendi aralarında çetin savaşırlar. Bu konuda ne bedenlerinde ne de güçlerinde herhangi bir eksiklik yoktur. Asıl eksikleri, onların imanlarındaki zafiyette ve onların sözbirliği etmeyişlerindedir. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Sen onları” bir araya gelmiş ve birbirlerini destekler halde gördüğünde “birlik içinde sanırsın, ama kalpleri darmadağınıktır.” Birbirlerine kin beslerler ve ayrılık içindedirler. “Bu” sözü geçen sıfatlarla nitelendirilmelerini gerektiren hal, “onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır.” Akılları fikirleri yoktur. Akılları bulunsa idi üstün olanı değersize tercih ederlerdi. Kendileri adına daha değersiz olanı seçmezlerdi. Sözbirliği ederler, kalpleri birbirine kaynaşırdı. Bu yolla da birbirlerine yardımcı olurlar, birbirlerini desteklerlerdi. Dinî ve dünyevi maslahatları hususunda birbirlerine yardımcı olurlardı. 15. Ehli kitaptan yardımsız bırakılan ve Allah’ın, kendilerine karşı Rasûlüne zafer verip dünya hayatında rüsvaylığı tattırdığı, ayrıca kendilerine yardımcı olacaklarını vaat eden kimselerin yardımından da mahrum kalan bu kimselerin durumu “kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir.” Bunlar da şeytanın kendilerine amellerini süslü gösterdiği Kureyş kâfirleridirler. Şeytanın bunlara neler söylediklerini Yüce Allah bize şöylece haber vermektedir: "Bugün insanlar içinde sizi yenebilecek yoktur. Ben de muhakkak sizin yardımcınızım.” İki ordu birbirini görünce (şeytan) iki topuğu üstüne gerisin geri kaçarak: “Benim sizinle hiçbir ilişkim yok. Gerçekten ben sizin göremeyeceğinizi görüyorum. Ben muhakkak Allah’tan korkarım. Çünkü Allah cezası çok şiddetli olandır, demişti.”(el-Enfâl, 8/48) Böylelikle nefisleri kendilerini aldatmış, kendilerine fayda sağlayamayacak ve azabı onlardan uzaklaştıramayacak kimseler de onları kandırmıştı. Nihâyet böbürlenerek ve büyüklük taslayarak Bedir’e kadar geldiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ve mü’minlere arzuladıkları gibi zarar verebileceklerini sandılar. Allah ise Rasûlünü ve mü’minleri onlara muzaffer kıldı. Onlar da müşriklerin ileri gelenlerini öldürdüler, pek çok kimseyi de esir aldılar. Diğerleri ise kaçıp kurtulmaya çalıştı. Böylelikle “onlar yaptıklarının vebalini” şirk ve azgınlıklarının sonundaki cezasını “tatmış” oldular. Bu, dünyadaki cezaları idi. Âhirette ise “onlar için can yakıcı bir azap vardır.” 16. Kitap ehlinden olan kafir kardeşlerini yardım etme vaadiyle kandıran münafıkların durumu da “şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana: “Kâfir ol” der.” Yani şeytan böyle bir kimseye küfrü allayıp pullar, güzel gösterir ve küfre davet eder. O kimse de şeytana aldanıp kâfir olup bedbahtlık yolunu seçince daha önce kendisini bunlara davet eden ve dostu olduğunu ileri süren şeytanın ona hiçbir faydası olmaz. Aksine o, ondan uzaklaştığını bildirir:“Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der.” Yani sana gelen azabı önleyecek gücüm yoktur. Benim sana iyilik namına zerre ağırlığı kadar dahi olsa hiçbir faydam olmaz. 17. “Nihayet ikisinin de âkıbeti” yani küfre çağıran şeytan ile çağrılan ve şeytana itaat eden insanın âkıbeti “içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“O kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olmaya davet eder.”(Fatır, 35/6) Zulüm ve küfre sapmakta ortak olan “zalimlerin cezası” azabın şiddeti ve kuvveti farklı olsa bile “budur.” İşte şeytanın bütün dostlarına karşı tavrı budur. O, onları çağırır ve kendileri için zararlı olabilecek şeylere doğru aldatarak onları çeker. Nihâyet tuzağa düşüp de helâkin sebepleri onları çepeçevre kuşattığında onları terk edip gider. Ona itaat edenler ne kadar kınansalar azdır! Çünkü Allah, ondan sakındırmış, ona karşı uyarmış, onun amaçlarını ve nihaî âkıbetini haber vermiştir. Ona itaat etmeye kalkışan kimse, bilerek Allah’a isyan ediyor demektir. Bu konuda onun hiçbir mazereti olamaz.

Haşr 59:7

1- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. O Azîzdir, Hakîmdir. 2- Kitap ehlinden olan kafirleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı. Ama Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi ve kalplerine korku saldı. (Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı). O halde ibret alın, ey basiret sahipleri! 3- Eğer Allah, onlar hakkında sürgünü yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı. Bununla birlikte onlar için âhirette ateş azabı vardır. 4- Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir. Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır. 5- Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz yahut onu kökleri üzere dikili bırakmanız, hep Allah’ın izni dahilinde olmuştur ve bu, Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir. 6- Allah’ın onlar(ın malların)dan Rasûlü’ne verdiği feye/ganimete gelince siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve. Fakat Allah, peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah, her şeye gücü yetendir. 7- Allah’ın (savaşsız fethedilen) ülkelerin ahalisinden Rasûlü’ne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir. Bu, o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan (ve yosulların istifade edemediği bir servet) olmasın diyedir. Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun ve Allah’tan korkup sakının. Çünkü Allah, cezası çok çetin olandır. 8- (O fey), yurtlarından çıkartılıp mallarından uzaklaştırılmış olan, Allah’ın lütuf ve rızasını isteyen, Allah’a ve Peygamberine destek olan fakir muhacirlerindir. İşte onlar (özü sözü) doğru olanların ta kendileridir. 9- Onlar(ın hicretinden) önce Medine’ye yerleşip imanı da kalplerine yerleştirenler, kendilerine hicret edenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar. Kendileri ihtiyaç içinde olsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. 10- Onlardan sonra gelenler derler ki:“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz Sen çok şefkatlisin, pek merhametlisin.” 11- Gördün mü o münafıklık edenleri(n yaptığını)? Onlar, Kitap ehlinden kâfir olan kardeşlerine şöyle derler:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar, kesinlikle yalancıdırlar. 12- Eğer onlar (yurtlarından) çıkartılırlarsa andolsun ki onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler. Onlara yardım etseler bile kesinlikle gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez. 13- İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır. Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır. 14- Onlar sizinle toplu olarak (yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar. Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir. Sen onları birlik içinde sanırsın; ama kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır. 15- (Bu yahudilerin durumu) kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir. Onlar için (ahirette) can yakıcı bir azap vardır. 16- (O münafıkların durumu da) şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana:“Kâfir ol” der. O kâfir olunca da: “Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der. 17- Nihayet ikisinin de âkıbeti, içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur. İşte zalimlerin cezası da budur. (Medine’de inmiştir. 24 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. Bu sûreye Benî Nadir sûresi de denmektedir. Bunlar, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliği sırasında Medine yakınlarında bulunan yahudilerden büyük bir kesim idiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik verilip de Medine’ye hicret edince bunlar da diğer kâfir olan yahudiler gibi kâfir oldular. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de komşusu olan yahudi kesimlerle antlaşmalar yaptı. Bedir gazvesinden altı ay civarında bir süre sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onların bulundukları yerlere gitti ve Amr b. Umeyye ed-Damri’nin öldürdüğü Kilab oğullarına mensup kişilerin diyetini ödemesi için (aralarındaki antlaşma gereği) kendisine yardımcı olmalarını istedi. Onlar: Olur, yardım ederiz, ey Ebu’l-Kasım. Şurada bir süre otur da senin isteğini yerine getirelim, dediler. Bir köşeye çekilip başbaşa verdiler. Şeytan da haklarında yazılmış olan bedbahtlık fermanını onlara süslü gösterdi. Kendi aralarında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e suikast kararı alıp şöyle dediler:“Sizden kim şu değirmen taşını alır da yukarı çıkıp onu başının üzerine atarak kafasını parçalar?” Aralarında en bedbaht kişi olan Amr b. Cahhâş: Ben yaparım, dedi. Sellam b. Mişkem de onlara: Böyle bir şey yapmayın. Allah’a andolsun ki yapmak istediğiniz iş, ona haber verilecektir. Ayrıca bu bizimle onun arasındaki ahdi bozmak demektir, dedi. Derhal Rabbinden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e ne yapmak istediklerine dair ilâhî vahiy geldi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hızlıca yerinden kalktı ve Medine’ye doğru gitti. Ashabı da arkasından ona yetişerek: Biz farkına bile varamadan sen kalkıp yola koyuldun, deyince o da kendilerine, yahudilerin ne yapmak istediklerini haber verdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlara şu haberi gönderdi:“Medine’den çıkıp gidin ve orada benimle birlikte bir arada kalmayın. Ben size on günlük süre tanıyorum. Bu süreden sonra sizden kimi bulursam boynunu vuracağım.” Günlerce hazırlıklarını sürdürdüler. Münafık Abdullah b. Ubey b. Selûl da onlara şu haberi gönderdi:“Yurtlarınızdan çıkmayın. Beraberimde iki bin kişi var. Bunlar, sizinle birlikte hisarlarınıza girecek ve sizin uğrunuzda ölünceye dek çarpışacaklardır. Diğer taraftan Kurayzalılar da Gatafanlılardan antlaşma yaptığınız kimseler de size yardım edecektir.” Başkanları Huyey b. Ahtab, münafıkların başının kendisine söylediklerinden umutlandı ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:“Biz yurdumuzdan çıkıp gitmiyoruz, artık ne istersen yap”, diye haber gönderdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı tekbir getirerek onların üzerine gitmek üzere harekete koyuldular. Sancağı Ali b. Ebu Talib radıyallahu anh taşıyordu. Kalelerinin etrafını kuşattılar ve bir süre onlara ok ve taş yağdırdılar. Kurayzalılar yardımlarına gelmediği gibi Abdullah b. Ubey b. Selûl ile Gatafanlılardan antlaşmalıları olan kimseler de onlara ihanet etti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onları kuşattı ve çevrede bulunan onlara ait hurma ağaçlarını kestirip yaktı. Bunun üzerine ona: Medine’den çıkıyoruz, diye haber gönderdiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem oradan kendi canlarını, çoluk çocuklarını ve silah dışında develerinin taşıyabileceği kadar malları beraberlerinde almak şartı ile kalelerinden inmelerine müsaade etti ve geride kalan mallara ve silâhlara da el koydu. Nadiroğullarından ele geçirilen mallar, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, onun ihtiyaçlarına ve müslümanların maslahatına harcanıyordu. Bu malların beşte dördünü o, gazilere dağıtmamıştı. Çünkü Yüce Allah, burayı ona fey (savaşsız ganimet) olarak tahsis etmişti. Müslümanlar orayı ele geçirmek üzere ata binip deve koşturmamışlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’e sürdü. Aralarında liderleri Huyey b. Ahtab da vardı. Onların topraklarını ve diyarlarını ele geçirdi. Orada bıraktıkları silahlara da el koydu. Silahlar arasında elli zırh, elli miğfer ve üç yüz kırk tane kılıç vardı. Siyer alimlerinin sözünü ettikleri üzere kıssalarının özü bundan ibarettir. 1. Yüce Allah, bu sûreyi, göklerde ve yerde bulunan her şeyin Rabbini hamd ile tesbih ettiklerini, celâline yakışmayan şeylerden de O’nu tenzih ettiklerini, azameti önünde boyun eğip O’na ibadet ettiklerini haber vererek başlatmaktadır. Çünkü O, her şeye boyun eğdirmiş olan Azîzdir. Kimse O’na karşı koyamaz ve O’nun için zor diye bir şey yoktur. Yaratması ve emretmesi, sonsuz hikmetlerle dolu olan Hakîm’dir. O, boşuna hiçbir şey yaratmaz. Maslahat ihtiva etmeyen hiçbir hükmü teşrî’ buyurmaz. Hikmetinin gerektirmediği hiçbir iş yapmaz. 2. Bunlardan birisi de O’nun, Rasûlüne küfre sapmış Kitap ehlinden olan Nadiroğullarına karşı, Allah Rasûlü ile antlaşmalarını bozmaları üzerine yardım etmiş olmasıdır. Böylece o, onları alışageldikleri ve pek sevdikleri yurtlarından çıkarmıştır. Onların oradan çıkartılmaları, Allah’ın haklarında Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vasıtası ile takdir etmiş olduğu ilk sürgün idi ve bu sürgün Hayber’e gerçekleşmişti. Âyet-i kerime (ilk sürgün ifadesi) onların bunun dışında başka sürgünlerinin olduğuna da delildir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’den de sürmüştür. Daha sonra Ömer radıyallahu anh da onlardan geriye kalanları oradan sürmüştü. Ey müslümanlar! “Siz onların” yurtları oldukça korunaklı ve kendileri de güçlü olması dolayı ile yurtlarından “çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı.” Bu yüzden kalelerini şımarıklık derecesinde beğenmiş, fakat aldanmışlardı. Bu kaleleri içerisinde oldukları sürece kendilerine zarar verilemeyeceğini, kimsenin onlara güç yetiremeyeceğini zannetmişlerdi. Fakat Allah’ın kaderi her şeyin üstündedir. Hisarların ve kalelerin O’na karşı bir faydası olmayacağı gibi gücün ve savunmanın da bir faydası olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:“Fakat Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi.” Yani onlar hatırlarından geçirmedikleri, hiç düşünmedikleri bir taraftan baskın ve hücuma maruz kaldılar. Bu ummadıkları husus, şöylece ifade edilmektedir:“Ve kalplerine korku saldı.” Kalplerindeki bu şiddetli korku, Allah’ın en büyük ordusudur. Ona karşı ne sayının, ne araç gerecin, ne gücün, ne de kuvvetli oluşun bir faydası yoktur. Onların kanaatine göre eğer onlara bir zarar gelecek olsaydı bu, ancak arkasında korundukları ve huzur buldukları kalelerinden olabilirdi. Ama Allah’tan başkasına güvenen yardımsız kalır. Allah’tan başkasına meyledenin bu tutumu, kendi aleyhinedir. Bu nedenle sabır ve sebatın yahut gevşeklik ve zaafın yeri olan kalplerine semavî bir emir gelip onları buldu. Kalplerindeki gücü ve metaneti ortadan kaldırdı. Bunların yerine zaaf, gevşeklik ve korkaklık yerleştirdi. Bunu önleyebilecek güçleri de yoktu. Bu da onlara karşı müminlere ilahi bir yardımdı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "(Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı).” Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile mallarından develerinin taşıyabileceği kadar yük alacakları şekilde anlaşma yapmışlardı. Bundan dolayı evlerinin beğendikleri yerlerini, tavanlarının pek çoğunu dahi bozdular. Azgınlıkları sebebi ile yurtlarının tahrip edilmesi ve kalelerinin yıkılması konusunda mü’minleri kendi başlarına kendileri musallat ettiler. Bu yapılanlara kendileri sebep oldular ve kendilerine en büyük zararı kendileri verdiler. "O halde ibret alın, ey basiret” mükemmel akıl ve eşyanın özünü kavrayan sağlam görüş “sahipleri!” Çünkü bu, gerçekten Allah’ın hakka karşı inatlaşan ve hevâlarana uyan kimselere karşı neler yaptığının anlaşılmasına yardımcı olacak bir ibret vesilesidir. Bu kimselerin günahları sebebi ile Allah’ın emri gelip onları bulduğunda, ibretli cezalar onları yakaladığında güçlerinin kendilerine bir faydası olmamış, kuvvetleri onları koruyamamış, hisarları ve kaleleri de kendilerini himaye edememiştir. Asıl muteber olan sebebin hususiliği değil, mananın umumiliğidir. O nedenle bu âyet-i kerime genel olarak ibret almanın emredilmiş bir husus olduğuna delil olmaktadır. İbret alma ise birbirine benzeyen şeyleri göz önünde bulundurmak, bir şeyi kendisine benzeyen başka bir şeye kıyas etmektir. Ahkâmın içerdiği ve yeri akıl ve düşünce olan mana ve hikmetler üzerinde tefekkür etmektir. Bu sayede akıl kemâle erer, basiret aydınlanmış olur. İman artar ve gerçek anlamı ile kavrayış husule gelir. 3. Daha sonra Yüce Allah, bu yahudilerin başına hak ettikleri ve lâyık oldukları her şeyin henüz gelip kendilerini bulmadığını, Allah’ın onların musibetlerini nispeten hafifletmiş olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah onların hakkında” kendilerine isabet eden “sürgünü” hiçbir şekilde değişmesi, değişikliğe uğratılması söz konusu olmayan olan kader ve kazası gereği “yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı.” Dünyadaki azapları ve ibretli cezaları başka türlü olurdu. Ama onlar, dünyevî çetin azaptan kurtulmuş iseler dahi âhirette onlar için ateş azabı vardır ki onun ağırlığını Allah’tan başka kimsenin bilmesine imkân yoktur. Onlar, cezalarının bittiğini ve geriye çekecekleri herhangi bir cezanın kalmadığını sakın sanmasınlar. Allah’ın onlar için hazırladığı âhiret azabı daha büyük ve daha ağırdır. 4. “Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir.” Onlara düşmanlık etmeleri, savaş açmaları ve onlara isyan olan hususlarda çalışıp çabalamalarıdır. O’nun, kendisine karşı gelip düşmanlık eden kimseler hakkındaki sünneti/kanunu budur. “Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır.” 5. Nadiroğullarının, Allah Rasûlünü ve müslümanları hurma ağaçlarını kestikleri için kınamaları ve bunun yeryüzünde fesadın bir parçası olduğunu iddia edip müslümanlara dil uzatmak için bunu bahane yapmaları üzerine Yüce Allah, onların hurma ağaçlarını kesmelerinin de oldukları halde bırakmalarının da “hep Allah’ın izni” ve emri dahilinde olduğunu haber vermiştir. Bu da “Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir.” Çünkü sizlere hurma ağaçlarını kesip yakma imkânını O, vermiştir. Ta ki bu, onlar için dünya hayatında ibretli bir ceza ve aşağılanma sebebi olsun. Böylelikle tam anlamı ile âciz olduklarını anlayacakları bir zillete düşsünler. Ayrıca onlar güçlerinin esas kaynağını teşkil eden hurma ağaçlarını dahi kurtaracak güçlerinin olmadığını anlasınlar. (Âyet-i kerimede geçen “hurma ağacı” anlamındaki): “لِّينَةٍ ” kelimesi, en doğru ve en uygun ihtimale göre bütün hurma ağaçlarını kapsayan bir ifadedir. İşte Nadiroğullarının durumu ve Allah’ın dünyada onlar için hazırladığı âkıbetin ne olduğu böylece anlaşılmış olmaktadır. Daha sonra Yüce Allah Nadiroğullarına ait malların ve eşyaların kimlerin eline geçtiğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 6. “Allah’ın onlar(ın malların)dan” yani o şehrin ahalisi olan Nadiroğullarından “Rasûlüne verdiği feye/ganimete gelince” ey müslümanlar! “siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve.” Yani bunları ele geçirmek için ne kendiniz yoruldunuz, ne de bineklerinizi yordunuz. Aksine Yüce Allah, onların kalplerine korku saldı da bu mallar, elinize kendiliklerinden ve siz onlar için çalışıp çabalamadan elinize geçmiş oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Fakat Allah peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah her şeye gücü yetendir.” O’nun mükemmel kudretinin bir gereği de şudur: Hiçbir iş O’na imkânsız değildir, hiç kimse O’nun gücüne sığınmadan güçlü olamaz. Fakihlerin ıstılahına göre “fey”in tarifi: Kâfirlerden savaşmaksızın ve hak yolla alınan mallardır. Nadiroğullarının müslümanlardan korktukları için bırakıp gittikleri mallar buna örnektir. Buna (kök olarak dönmek anlamına gelen) fey adının verilmesinin sebebi, bu malın, onu hak etmeyen kâfirlerden onun en büyük hak sahipleri olan müslümanlara dönmesindir. Fey’in genel hükmünü ise Yüce Allah şu buyruklarında zikretmektedir: 7. “Allah’ın” genel olarak ister Allah Rasûlü zamanında olsun, ister ondan sonra ümmetinden yönetim görevini üstlenen kimseler vasıtası ile olsun “ülkeler ahalisinden Rasûlüne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir.” Bu âyet-i kerime Enfâl Sûresi’nde yer alan Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir: "Eğer Allah’a Furkan günü olan, o iki ordunun birbirleri ile karşılaştıkları günde kulumuza indirdiğimize inanmışsanız bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlüne, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir.” (el-Enfâl, 8/41) Burada sözü edilen fey’ beşe bölünür: Allah’a ve Rasûlüne ait olan beşte bir, müslümanların genel maslahatlarına harcanır. Bir beşte bir “akrabalara” yani Haşimoğulları ile Muttaliboğullarına -var olmaları halinde- verilir. Bu hususta erkeklerine de kadınlarına da eşit pay verilir. Burada Haşimoğulları ile birlikte Muttaliboğullarının da bu beşte bire girmelerinin, buna karşılık Abdimenaf oğullarının geri kalanlarının girmeyişlerinin sebebi şudur: Muttaliboğulları da Haşimoğulları ile birlikte Şi’bi Ebi Talib’de muhasara/boykot altında idiler. Söz konusu muhasara ise Kureyşlilerin onlardan uzak kalmak ve onlara düşmanlık etmek üzere akitleştikleri bir boykot dönemi idi. Muttaliboğulları diğerlerinin aksine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e yardımcı oldular. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Abdülmuttalib oğulları hakkında şöyle demiştir:“Onlar ne cahiliye döneminde ne İslâm döneminde benden ayrılmadılar.” Bir beşte bir de babaları bulunmayan ve henüz ergenlik yaşına gelmemiş kimseler demek olan fakir yetimlere verilir. Bir beşte bir pay da yoksullara, diğer beşte bir de yolda kalmışlaradır. Yolda kalmışlar, vatanlarında bulunmayan, bu nedenle de ortada kalmış yabancılar demektir. Yüce Allah’ın fey’i bu şekilde takdir edip sadece sözü edilen bu kimselere has kılmasının sebebine gelince bu, “o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan” ve yalnızca onların elinde kalan bir servet “olmasın” diyedir. Çünkü Yüce Allah, bunu bu şekilde takdir etmemiş olsaydı, zenginler ve güçlüler arasında bu mal döner dolaşır, bunların dışında kalan acizler bu maldan hiçbir şey elde edemezdi. Bu ise Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği çapta büyük bir fesada sebep olurdu. Halbuki Allah’ın emir ve şeriatine tabi olmakta sayısız büyük maslahatlar söz konusudur. Bundan dolayı Yüce Allah, bu türlü kaideyi ve genel esası şöylece emretmektedir: "Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun.” Bu buyruk, dinin inanç esaslarını da, ahkamını da, zahirini de batınını da kapsar. Rasûlün getirdiği ne varsa kulların kesin olarak onu alması veona uyması gerekir. Ona muhalefet edilmesi helâl değildir. Rasûl herhangi bir şeye dair açık bir hüküm bildirecek olursa bu, Yüce Allah’ın hüküm bildirmesi gibidir. Onu terk etmekte hiçbir kimse mazur değildir, kimseye ruhsat da verilmemiştir. Herhangi bir kimsenin söylediklerinin onun söylediğinin önüne geçirilmesi de caiz değildir. Daha sonra Yüce Allah, kendisinden korkup sakınmayı yani takvâlı olmayı emretmektedir. Zira takvâ ile kalpler ve ruhlar mamur olur. Dünya ve âhiret düzelir. Ebedi mutluluk ve pek büyük kurtuluş, takvâ ile elde edilir. Takvâ yitirilecek olursa ebedi bedbahtlık ve sonu gelmez bir azap söz konusu olur. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’tan korkup sakının; çünkü Allah” takvâyı terk eden ve hevâya uymayı tercih eden kimselere karşı “cezası çok çetin olandır.” 8-9. Daha sonra Yüce Allah, bu fey’ mallarını tahsis ettiği bu kimselere ayırmasını gerektiren sebebi ve hikmeti söz konusu etmekte ve bu malların kendilerine ayrılmasını hak ettiklerini, yardım görmeye haklarının bulunduğunu belirtmektedir. Çünkü onlar, ya Allah’ın rızasını elde etmek ve dinini desteklemek için Rasûlüne besledikleri sevgi dolayısı ile sevip alıştıkları yurtlarını, vatanlarını, sevdiklerini, dostlarını ve mallarını terk ve hicret etmiş muhacirlerdir. Ki bunlar “(özü sözü) doğru olanların ta kendileridir.” Çünkü imanlarının gereklerini yerine getirmişler, salih amelleri ile zor ve ağır ibadetleri ile imanlarını tasdik etmiş kimselerdir. Bu yönleri ile onlar, iman ettiği iddiasında bulunup da onu cihad, hicret ve buna benzer ibadetler ile tasdik etmeyenlerden farklıdırlar. Ya da bu kimseler, kendi istek ve iradeleri ile severek ve tercih ederek Allah’a ve Rasûlü’ne iman eden, Evs ve Hazreclilerden oluşan Ensârlardır. Bunlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e kucak açmışlar, insanlara karşı onu korumuşlar, hicret ve iman diyarını yurt edinmişlerdi. Öyle ki burası mü’minlerin kendisine başvuracakları, dönecekleri bir sığınak haline gelmişti. Muhacirler de buraya gelip sığındılar, müslümanlar bu diyarın sınırları içerisinde yerleştiler. Çünkü o vakit bütün bölgeler savaş, şirk ve kötülük diyarı idi. Dinin yardımcıları olanlar hep Ensar’a sığınırlardı. İslâm yayılıncaya, güçleninceye ve peyderpey hakimiyeti artıncaya kadar bu böyle sürdü. Nihâyet kalpleri ilim, iman ve Kur’ân ile, ülkeleri de kılıç ve mızraklar ile fethettikleri vakte kadar bu böyle sürdü. Bunların güzel vasıfları arasında şu da vardır:“Kendilerine hicret edenleri severler.” Bunun sebebi de Allah’a ve Rasûlüne besledikleri sevgidir. Bu yüzden O’nun sevdiklerini de sevdiler ve dinine yardımları dokunanlara da yardımcı oldular. “ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar.” Allah’ın lütfundan onlara verdikleri, onlara tahsis etmiş olup da hak ettikleri pek üstün fazilet ve konumlarından dolayı muhacirleri kıskanmazlar. Bu, onların kalplerinin ne kadar temiz olduğuna, kalplerinde hile, kin ve haset bulunmadığına delildir. Bu buyruk muhacirlerin, ensardan faziletli olduğuna da delildir. Çünkü Allah, önce muhacirlerden söz etmiş, daha sonra da Ensar’ın muhacirlere verilenlerden dolayı kalplerinde herhangi bir kıskançlık beslemediklerini belirtmiştir. Bu da Yüce Allah’ın muhacirlere, ne ensara ne de başkalarına vermediği şeyleri verdiğine delildir. Çünkü onlar hem dine yardım etmişler, hem de hicret etmişlerdi. "Kendileri ihtiyaç içinde bulunsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler.” Yani Ensarın başkalarına üstün geldikleri vasıflarından, kendilerini diğerlerinden ayırt eden özelliklerinden birisi de başkasını kendine tercih etmektir (îsâr). Bu da cömertliğin en mükemmel çeşididir. Zira o, mal ve daha başka nefsin sevdiği şeylerde başkalarını knedine tercih etmek, onlara bizzat muhtaç olmakla hatta zorunlu olarak gerek duymakla ve darlık içerisinde bulunmakla birlikte onları başkasına seve seve verebilmektir. Bu, ancak son derece temiz bir ahlâktan, Yüce Allah’a duyulan ve nefsin zevk alıp arzu ettiği şeylerin önüne geçirilen ilahi bir sevgiden kaynaklanabilir. Kendisinin ve çoluk çocuğunun yiyeceğini misâfirlerine takdim eden ve çoluk çocuğu ile birlikte geceyi aç geçiren Ensar’a mensup bir sahabinin kıssası da buna örnektir ki bu âyet de ondan dolayı nazil olmuştur. Îsâr (başkasını kendisine tercih etmek) benciliğin/egoizmin aksidir ve iyi bir şeydir. Bencillik/egoizm ise yerilmiş bir şeydir. Çünkü o, cimriliğin ve eli sıkılığın özelliklerindendir. Kendisine îsâr özelliği ihsan edilmiş bulunan kimse, nefsinin cimriliğine karşı korunmuş kimse demektir ki “Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” Nefsin cimrilikten korunması, emrolunduğu bütün hususlarda cimrilik etmekten korunmasını kapsar. Buna göre kul, nefsinin cimriliğine karşı korunacak olursa Allah ve Rasûlü’nün emirlerini rahatlıkla ve kolaylıkla yerine getirir. İsteyerek ve itaat etmek arzusu ile tam bir kalp huzuru ile bunları yapar. Yine gönül isteği ile Allah’ın yasakladıklarını terk eder. İsterse bu yasakları nefsi sevsin, onları işlemeye çağırsın ve onları arzulasın. Yine böyle bir kimse, Allah yolunda ve Allah’ın rızası uğrunda mallarını seve seve harcar. Bu yolla da kurtuluşu elde eder ve umduklarına nail olur. Oysa nefsinin cimriliğine karşı korunamayarak hayra karşı cimrilik etmeye müptela olanlar, böyle değildir. Şerrin esası ve temel kaynağı da işte budur. 10. Zikri geçen bu iki faziletli ve üstün sınıf, sahabe-i kiramdır ve önderlerdir. Bunlar öne geçmiş, pek çok faziletlere sahip olmuşlardır. Bunlar vasıtası ile kendilerinden sonra gelenleri geçmişler, kendilerinden öncekilere de yetişmişlerdir. Bu sebeple onlar, mü’minlerin en ileri gelenleri, müslümanların efendileri ve takvâ sahiplerinin liderleridirler. Onlardan sonra gelen kimselerin onların arkasından yürümeleri ve onların hidâyetlerini takip etmeleri fazilet olarak onlara yeter. Bundan dolayı Yüce Allah, sonradan gelenler arasından onların izinden gidenleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlardan” Muhacir ve Ensardan “sonra gelenler” hem kendilerinin hem diğer mü’minlerin iyiliklerini isteyerek “derler ki: Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla!” Bu, önceden iman etmiş olan ashabı kiramı, onlardan öncekileri ve onlardan sonrakilerini içeren bütün mü’minleri kapsayan bir duadır. Bu da imanın faziletlerinden birisidir. Şöyle ki mü’minler birbirlerinden yararlanırlar ve aralarındaki iman ortaklığı dolayısı ile birbirlerine dua ederler ki bu iman da mü’minler arasındaki kardeşliğin sebebidir. Bu kardeşliğin bir parçası da birbirlerine dua etmeleri ve birbirlerini sevmeleridir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dualarında kalplerinden azı ile çoğu ile her türlü kinin giderilmesini istediklerini zikretmektedir. Kin kalpten giderilecek olursa, onun zıddı yerleşir ki bu da mü’minler arasındaki sevgi, dostluk, dayanışma, samimi olarak onların iyiliğini isteme vb. gibi mü’minlerin haklarından olan hususları ihtiva eder. Yüce Allah, ashab-ı kiramdan sonra gelen bu dua sahiplerini de iman sahibi olmakla nitelendirmektedir. Çünkü onların:“Ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi” ifadeleri, imanda onların da onlara ortak olduklarına, ashab-ı kirama iman ve itikad esaslarında tabi olduklarına delildir. Bunlar da bu niteliğin tam anlamı ile ancak kendileri hakkında söz konusu olduğu ehl-i sünnet ve’l-cemaattir. Onların bir diğer vasfı ise günahlarını itiraf etmek, bunlardan dolayı Allah’tan bağışlanma dilemek, birbirleri için de af ve mağfiret istemek, mü’min kardeşlerine karşı kalplerindeki kin ve olumsuz duyguları izale etmek için çalışmaktır. Çünkü onların bu şekilde dua etmeleri sözünü ettiğimiz hususları gerektirmekte ve birbirlerini sevdiklerini ifade etmektedir. Yine onların her birinin kendisi için istediğini kardeşi için de istediğini, yanında olsun, gıyabında olsun, hayatta iken veya ölümünden sonra olsun mü’min kardeşinin iyiliğini istediğini de ifade etmektedir. Yine bu ayet-i kerime bu sayılanların, mü’minlerin birbirlerine karşı hakları arasında yer aldığını da göstermektedir. Daha sonra mü’minler, bu dualarını Yüce Allah’ın rahmetinin kemâline, O’nun mü’minlere olan lütuf, ihsan ve şefkatinin ileri derecesine delil teşkil eden iki güzel ismiyle sona erdirmektedirler. Allah’ın onlar üzerindeki rahmet ve ihsanının bir tecellisi hatta en üstün şekli de onlara gerek kendisine karşı gerek diğer kullarına karşı yerine getirmeleri gereken hakları yerine getirme tevfikini ihsan etmiş olmasıdır. İşte bu üç sınıf, bu ümmetin sınıflarını oluşturur. Bunlar fey’in, İslâm’ın maslahatlarına dönük olan harcama yerlerini teşkil eden ve fey’e de layık olan kimselerdir. Allah lütuf ve ihsanı ile bizleri de bu sınıflardan kılsın. 11. Daha sonra Yüce Allah, münafıkların hallerinin hayret edilecek bir hal olduğunu belirtmektedir. Zira bu münafıklar, Kitap ehlinden (küfürde) kardeşleri olan kimselere, mü’minlere karşı yardımcı olacaklarını ve onların yanında yer alacaklarını vaat etmişler ve onlara şöyle demişlerdi:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz.” Yani size yardımcı olmama konusunda bizi engelleyecek yahut korkutacak hiç kimsenin sözünü dinlemeyiz. "ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar” kardeşlerini aldatıp kandırdıkları bu sözlerinde “kesinlikle yalancıdırlar.” doğru söylemiyorlar. Onların bu tutumları da garip karşılanmaz. Çünkü yalan söylemek onların özelliği, aldatmak ve kandırmak da ayrılmaz vasıflarıdır. Münafıklık ve korkaklık da onların yakasını bırakmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, şu buyruğu ile -ki verdiği haber aynen vukua gelmiş ve tıpkı bildirdiği gibi gerçekleşmiştir- onların yalancılıklarını bildirmek üzere şöyle buyurmaktadır: 12. “Eğer onlar” sürgüne gönderilmek üzere yurtlarından “çıkartılırlarsa” vatanlarını sevdiklerinden, savaşma dirençleri olmadığından ve sözlerinde durmadıklarından dolayı “onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler.” Aksine korkaklık onları çepeçevre kuşatır, başıbozukluk onlara hakim olur. Kardeşlerine en muhtaç oldukları bir zamanda yardım etmez, onları desteksiz bırakırlar. "Onlara” faraza “yardım etseler bile gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez.” Yani savaştan ve yardımdan gerisin geriye dönüp kaçarlar. Allah’tan onlara hiçbir şekilde de yardım edilmeyecektir. 13. Onları böyle davranmaya iten sebep ise şudur: Ey mü’minler! “İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır.” Allah’tan çok sizden korkarlar. Ne kendisine ne da başkalarına herhangi bir fayda sağlayamayan, bir zararı da önleyemeyen yaratılmışların korkusunu, fayda ve zararı elinde bulunduran ve istediğine verip istediğinden de alan Yaratıcının korkusunun önüne geçirmişlerdir. "Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır.” İşlerin önem mertebelerini anlamazlar, eşyanın hakikatini bilmezler, akıbetleri düşünmezler. Halbuki asıl anlayış ve kavrayış, Allah’tan korkmanın, O’ndan ummanın ve O’nu sevmenin, diğer bütün hususların önüne geçirilmesi ve başka şeylerin onlara tabi kılınmasıdır. 14. “Onlar sizinle toplu olarak” yani bir arada “(yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar.” Size karşı savaşta sebat gösteremezler ve böyle bir savaşa girişemezler; ancak korunaklı şehirlerde koruma altında yahut surların ve duvarların arkasında bulunurlarsa o zaman savaşa kalkışırlar. Bu yolla kendilerini nispeten koruyabilirler. Bunu da cesaretlerinden değil kalelerine ve surlarına güvendikleri için yaparlar. Bu ifade onları çok ağır şekilde yermektedir. “Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir.” Yani kendi aralarında çetin savaşırlar. Bu konuda ne bedenlerinde ne de güçlerinde herhangi bir eksiklik yoktur. Asıl eksikleri, onların imanlarındaki zafiyette ve onların sözbirliği etmeyişlerindedir. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Sen onları” bir araya gelmiş ve birbirlerini destekler halde gördüğünde “birlik içinde sanırsın, ama kalpleri darmadağınıktır.” Birbirlerine kin beslerler ve ayrılık içindedirler. “Bu” sözü geçen sıfatlarla nitelendirilmelerini gerektiren hal, “onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır.” Akılları fikirleri yoktur. Akılları bulunsa idi üstün olanı değersize tercih ederlerdi. Kendileri adına daha değersiz olanı seçmezlerdi. Sözbirliği ederler, kalpleri birbirine kaynaşırdı. Bu yolla da birbirlerine yardımcı olurlar, birbirlerini desteklerlerdi. Dinî ve dünyevi maslahatları hususunda birbirlerine yardımcı olurlardı. 15. Ehli kitaptan yardımsız bırakılan ve Allah’ın, kendilerine karşı Rasûlüne zafer verip dünya hayatında rüsvaylığı tattırdığı, ayrıca kendilerine yardımcı olacaklarını vaat eden kimselerin yardımından da mahrum kalan bu kimselerin durumu “kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir.” Bunlar da şeytanın kendilerine amellerini süslü gösterdiği Kureyş kâfirleridirler. Şeytanın bunlara neler söylediklerini Yüce Allah bize şöylece haber vermektedir: "Bugün insanlar içinde sizi yenebilecek yoktur. Ben de muhakkak sizin yardımcınızım.” İki ordu birbirini görünce (şeytan) iki topuğu üstüne gerisin geri kaçarak: “Benim sizinle hiçbir ilişkim yok. Gerçekten ben sizin göremeyeceğinizi görüyorum. Ben muhakkak Allah’tan korkarım. Çünkü Allah cezası çok şiddetli olandır, demişti.”(el-Enfâl, 8/48) Böylelikle nefisleri kendilerini aldatmış, kendilerine fayda sağlayamayacak ve azabı onlardan uzaklaştıramayacak kimseler de onları kandırmıştı. Nihâyet böbürlenerek ve büyüklük taslayarak Bedir’e kadar geldiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ve mü’minlere arzuladıkları gibi zarar verebileceklerini sandılar. Allah ise Rasûlünü ve mü’minleri onlara muzaffer kıldı. Onlar da müşriklerin ileri gelenlerini öldürdüler, pek çok kimseyi de esir aldılar. Diğerleri ise kaçıp kurtulmaya çalıştı. Böylelikle “onlar yaptıklarının vebalini” şirk ve azgınlıklarının sonundaki cezasını “tatmış” oldular. Bu, dünyadaki cezaları idi. Âhirette ise “onlar için can yakıcı bir azap vardır.” 16. Kitap ehlinden olan kafir kardeşlerini yardım etme vaadiyle kandıran münafıkların durumu da “şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana: “Kâfir ol” der.” Yani şeytan böyle bir kimseye küfrü allayıp pullar, güzel gösterir ve küfre davet eder. O kimse de şeytana aldanıp kâfir olup bedbahtlık yolunu seçince daha önce kendisini bunlara davet eden ve dostu olduğunu ileri süren şeytanın ona hiçbir faydası olmaz. Aksine o, ondan uzaklaştığını bildirir:“Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der.” Yani sana gelen azabı önleyecek gücüm yoktur. Benim sana iyilik namına zerre ağırlığı kadar dahi olsa hiçbir faydam olmaz. 17. “Nihayet ikisinin de âkıbeti” yani küfre çağıran şeytan ile çağrılan ve şeytana itaat eden insanın âkıbeti “içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“O kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olmaya davet eder.”(Fatır, 35/6) Zulüm ve küfre sapmakta ortak olan “zalimlerin cezası” azabın şiddeti ve kuvveti farklı olsa bile “budur.” İşte şeytanın bütün dostlarına karşı tavrı budur. O, onları çağırır ve kendileri için zararlı olabilecek şeylere doğru aldatarak onları çeker. Nihâyet tuzağa düşüp de helâkin sebepleri onları çepeçevre kuşattığında onları terk edip gider. Ona itaat edenler ne kadar kınansalar azdır! Çünkü Allah, ondan sakındırmış, ona karşı uyarmış, onun amaçlarını ve nihaî âkıbetini haber vermiştir. Ona itaat etmeye kalkışan kimse, bilerek Allah’a isyan ediyor demektir. Bu konuda onun hiçbir mazereti olamaz.

Haşr 59:8

1- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. O Azîzdir, Hakîmdir. 2- Kitap ehlinden olan kafirleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı. Ama Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi ve kalplerine korku saldı. (Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı). O halde ibret alın, ey basiret sahipleri! 3- Eğer Allah, onlar hakkında sürgünü yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı. Bununla birlikte onlar için âhirette ateş azabı vardır. 4- Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir. Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır. 5- Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz yahut onu kökleri üzere dikili bırakmanız, hep Allah’ın izni dahilinde olmuştur ve bu, Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir. 6- Allah’ın onlar(ın malların)dan Rasûlü’ne verdiği feye/ganimete gelince siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve. Fakat Allah, peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah, her şeye gücü yetendir. 7- Allah’ın (savaşsız fethedilen) ülkelerin ahalisinden Rasûlü’ne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir. Bu, o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan (ve yosulların istifade edemediği bir servet) olmasın diyedir. Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun ve Allah’tan korkup sakının. Çünkü Allah, cezası çok çetin olandır. 8- (O fey), yurtlarından çıkartılıp mallarından uzaklaştırılmış olan, Allah’ın lütuf ve rızasını isteyen, Allah’a ve Peygamberine destek olan fakir muhacirlerindir. İşte onlar (özü sözü) doğru olanların ta kendileridir. 9- Onlar(ın hicretinden) önce Medine’ye yerleşip imanı da kalplerine yerleştirenler, kendilerine hicret edenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar. Kendileri ihtiyaç içinde olsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. 10- Onlardan sonra gelenler derler ki:“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz Sen çok şefkatlisin, pek merhametlisin.” 11- Gördün mü o münafıklık edenleri(n yaptığını)? Onlar, Kitap ehlinden kâfir olan kardeşlerine şöyle derler:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar, kesinlikle yalancıdırlar. 12- Eğer onlar (yurtlarından) çıkartılırlarsa andolsun ki onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler. Onlara yardım etseler bile kesinlikle gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez. 13- İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır. Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır. 14- Onlar sizinle toplu olarak (yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar. Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir. Sen onları birlik içinde sanırsın; ama kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır. 15- (Bu yahudilerin durumu) kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir. Onlar için (ahirette) can yakıcı bir azap vardır. 16- (O münafıkların durumu da) şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana:“Kâfir ol” der. O kâfir olunca da: “Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der. 17- Nihayet ikisinin de âkıbeti, içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur. İşte zalimlerin cezası da budur. (Medine’de inmiştir. 24 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. Bu sûreye Benî Nadir sûresi de denmektedir. Bunlar, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliği sırasında Medine yakınlarında bulunan yahudilerden büyük bir kesim idiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik verilip de Medine’ye hicret edince bunlar da diğer kâfir olan yahudiler gibi kâfir oldular. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de komşusu olan yahudi kesimlerle antlaşmalar yaptı. Bedir gazvesinden altı ay civarında bir süre sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onların bulundukları yerlere gitti ve Amr b. Umeyye ed-Damri’nin öldürdüğü Kilab oğullarına mensup kişilerin diyetini ödemesi için (aralarındaki antlaşma gereği) kendisine yardımcı olmalarını istedi. Onlar: Olur, yardım ederiz, ey Ebu’l-Kasım. Şurada bir süre otur da senin isteğini yerine getirelim, dediler. Bir köşeye çekilip başbaşa verdiler. Şeytan da haklarında yazılmış olan bedbahtlık fermanını onlara süslü gösterdi. Kendi aralarında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e suikast kararı alıp şöyle dediler:“Sizden kim şu değirmen taşını alır da yukarı çıkıp onu başının üzerine atarak kafasını parçalar?” Aralarında en bedbaht kişi olan Amr b. Cahhâş: Ben yaparım, dedi. Sellam b. Mişkem de onlara: Böyle bir şey yapmayın. Allah’a andolsun ki yapmak istediğiniz iş, ona haber verilecektir. Ayrıca bu bizimle onun arasındaki ahdi bozmak demektir, dedi. Derhal Rabbinden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e ne yapmak istediklerine dair ilâhî vahiy geldi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hızlıca yerinden kalktı ve Medine’ye doğru gitti. Ashabı da arkasından ona yetişerek: Biz farkına bile varamadan sen kalkıp yola koyuldun, deyince o da kendilerine, yahudilerin ne yapmak istediklerini haber verdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlara şu haberi gönderdi:“Medine’den çıkıp gidin ve orada benimle birlikte bir arada kalmayın. Ben size on günlük süre tanıyorum. Bu süreden sonra sizden kimi bulursam boynunu vuracağım.” Günlerce hazırlıklarını sürdürdüler. Münafık Abdullah b. Ubey b. Selûl da onlara şu haberi gönderdi:“Yurtlarınızdan çıkmayın. Beraberimde iki bin kişi var. Bunlar, sizinle birlikte hisarlarınıza girecek ve sizin uğrunuzda ölünceye dek çarpışacaklardır. Diğer taraftan Kurayzalılar da Gatafanlılardan antlaşma yaptığınız kimseler de size yardım edecektir.” Başkanları Huyey b. Ahtab, münafıkların başının kendisine söylediklerinden umutlandı ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:“Biz yurdumuzdan çıkıp gitmiyoruz, artık ne istersen yap”, diye haber gönderdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı tekbir getirerek onların üzerine gitmek üzere harekete koyuldular. Sancağı Ali b. Ebu Talib radıyallahu anh taşıyordu. Kalelerinin etrafını kuşattılar ve bir süre onlara ok ve taş yağdırdılar. Kurayzalılar yardımlarına gelmediği gibi Abdullah b. Ubey b. Selûl ile Gatafanlılardan antlaşmalıları olan kimseler de onlara ihanet etti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onları kuşattı ve çevrede bulunan onlara ait hurma ağaçlarını kestirip yaktı. Bunun üzerine ona: Medine’den çıkıyoruz, diye haber gönderdiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem oradan kendi canlarını, çoluk çocuklarını ve silah dışında develerinin taşıyabileceği kadar malları beraberlerinde almak şartı ile kalelerinden inmelerine müsaade etti ve geride kalan mallara ve silâhlara da el koydu. Nadiroğullarından ele geçirilen mallar, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, onun ihtiyaçlarına ve müslümanların maslahatına harcanıyordu. Bu malların beşte dördünü o, gazilere dağıtmamıştı. Çünkü Yüce Allah, burayı ona fey (savaşsız ganimet) olarak tahsis etmişti. Müslümanlar orayı ele geçirmek üzere ata binip deve koşturmamışlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’e sürdü. Aralarında liderleri Huyey b. Ahtab da vardı. Onların topraklarını ve diyarlarını ele geçirdi. Orada bıraktıkları silahlara da el koydu. Silahlar arasında elli zırh, elli miğfer ve üç yüz kırk tane kılıç vardı. Siyer alimlerinin sözünü ettikleri üzere kıssalarının özü bundan ibarettir. 1. Yüce Allah, bu sûreyi, göklerde ve yerde bulunan her şeyin Rabbini hamd ile tesbih ettiklerini, celâline yakışmayan şeylerden de O’nu tenzih ettiklerini, azameti önünde boyun eğip O’na ibadet ettiklerini haber vererek başlatmaktadır. Çünkü O, her şeye boyun eğdirmiş olan Azîzdir. Kimse O’na karşı koyamaz ve O’nun için zor diye bir şey yoktur. Yaratması ve emretmesi, sonsuz hikmetlerle dolu olan Hakîm’dir. O, boşuna hiçbir şey yaratmaz. Maslahat ihtiva etmeyen hiçbir hükmü teşrî’ buyurmaz. Hikmetinin gerektirmediği hiçbir iş yapmaz. 2. Bunlardan birisi de O’nun, Rasûlüne küfre sapmış Kitap ehlinden olan Nadiroğullarına karşı, Allah Rasûlü ile antlaşmalarını bozmaları üzerine yardım etmiş olmasıdır. Böylece o, onları alışageldikleri ve pek sevdikleri yurtlarından çıkarmıştır. Onların oradan çıkartılmaları, Allah’ın haklarında Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vasıtası ile takdir etmiş olduğu ilk sürgün idi ve bu sürgün Hayber’e gerçekleşmişti. Âyet-i kerime (ilk sürgün ifadesi) onların bunun dışında başka sürgünlerinin olduğuna da delildir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’den de sürmüştür. Daha sonra Ömer radıyallahu anh da onlardan geriye kalanları oradan sürmüştü. Ey müslümanlar! “Siz onların” yurtları oldukça korunaklı ve kendileri de güçlü olması dolayı ile yurtlarından “çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı.” Bu yüzden kalelerini şımarıklık derecesinde beğenmiş, fakat aldanmışlardı. Bu kaleleri içerisinde oldukları sürece kendilerine zarar verilemeyeceğini, kimsenin onlara güç yetiremeyeceğini zannetmişlerdi. Fakat Allah’ın kaderi her şeyin üstündedir. Hisarların ve kalelerin O’na karşı bir faydası olmayacağı gibi gücün ve savunmanın da bir faydası olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:“Fakat Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi.” Yani onlar hatırlarından geçirmedikleri, hiç düşünmedikleri bir taraftan baskın ve hücuma maruz kaldılar. Bu ummadıkları husus, şöylece ifade edilmektedir:“Ve kalplerine korku saldı.” Kalplerindeki bu şiddetli korku, Allah’ın en büyük ordusudur. Ona karşı ne sayının, ne araç gerecin, ne gücün, ne de kuvvetli oluşun bir faydası yoktur. Onların kanaatine göre eğer onlara bir zarar gelecek olsaydı bu, ancak arkasında korundukları ve huzur buldukları kalelerinden olabilirdi. Ama Allah’tan başkasına güvenen yardımsız kalır. Allah’tan başkasına meyledenin bu tutumu, kendi aleyhinedir. Bu nedenle sabır ve sebatın yahut gevşeklik ve zaafın yeri olan kalplerine semavî bir emir gelip onları buldu. Kalplerindeki gücü ve metaneti ortadan kaldırdı. Bunların yerine zaaf, gevşeklik ve korkaklık yerleştirdi. Bunu önleyebilecek güçleri de yoktu. Bu da onlara karşı müminlere ilahi bir yardımdı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "(Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı).” Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile mallarından develerinin taşıyabileceği kadar yük alacakları şekilde anlaşma yapmışlardı. Bundan dolayı evlerinin beğendikleri yerlerini, tavanlarının pek çoğunu dahi bozdular. Azgınlıkları sebebi ile yurtlarının tahrip edilmesi ve kalelerinin yıkılması konusunda mü’minleri kendi başlarına kendileri musallat ettiler. Bu yapılanlara kendileri sebep oldular ve kendilerine en büyük zararı kendileri verdiler. "O halde ibret alın, ey basiret” mükemmel akıl ve eşyanın özünü kavrayan sağlam görüş “sahipleri!” Çünkü bu, gerçekten Allah’ın hakka karşı inatlaşan ve hevâlarana uyan kimselere karşı neler yaptığının anlaşılmasına yardımcı olacak bir ibret vesilesidir. Bu kimselerin günahları sebebi ile Allah’ın emri gelip onları bulduğunda, ibretli cezalar onları yakaladığında güçlerinin kendilerine bir faydası olmamış, kuvvetleri onları koruyamamış, hisarları ve kaleleri de kendilerini himaye edememiştir. Asıl muteber olan sebebin hususiliği değil, mananın umumiliğidir. O nedenle bu âyet-i kerime genel olarak ibret almanın emredilmiş bir husus olduğuna delil olmaktadır. İbret alma ise birbirine benzeyen şeyleri göz önünde bulundurmak, bir şeyi kendisine benzeyen başka bir şeye kıyas etmektir. Ahkâmın içerdiği ve yeri akıl ve düşünce olan mana ve hikmetler üzerinde tefekkür etmektir. Bu sayede akıl kemâle erer, basiret aydınlanmış olur. İman artar ve gerçek anlamı ile kavrayış husule gelir. 3. Daha sonra Yüce Allah, bu yahudilerin başına hak ettikleri ve lâyık oldukları her şeyin henüz gelip kendilerini bulmadığını, Allah’ın onların musibetlerini nispeten hafifletmiş olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah onların hakkında” kendilerine isabet eden “sürgünü” hiçbir şekilde değişmesi, değişikliğe uğratılması söz konusu olmayan olan kader ve kazası gereği “yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı.” Dünyadaki azapları ve ibretli cezaları başka türlü olurdu. Ama onlar, dünyevî çetin azaptan kurtulmuş iseler dahi âhirette onlar için ateş azabı vardır ki onun ağırlığını Allah’tan başka kimsenin bilmesine imkân yoktur. Onlar, cezalarının bittiğini ve geriye çekecekleri herhangi bir cezanın kalmadığını sakın sanmasınlar. Allah’ın onlar için hazırladığı âhiret azabı daha büyük ve daha ağırdır. 4. “Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir.” Onlara düşmanlık etmeleri, savaş açmaları ve onlara isyan olan hususlarda çalışıp çabalamalarıdır. O’nun, kendisine karşı gelip düşmanlık eden kimseler hakkındaki sünneti/kanunu budur. “Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır.” 5. Nadiroğullarının, Allah Rasûlünü ve müslümanları hurma ağaçlarını kestikleri için kınamaları ve bunun yeryüzünde fesadın bir parçası olduğunu iddia edip müslümanlara dil uzatmak için bunu bahane yapmaları üzerine Yüce Allah, onların hurma ağaçlarını kesmelerinin de oldukları halde bırakmalarının da “hep Allah’ın izni” ve emri dahilinde olduğunu haber vermiştir. Bu da “Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir.” Çünkü sizlere hurma ağaçlarını kesip yakma imkânını O, vermiştir. Ta ki bu, onlar için dünya hayatında ibretli bir ceza ve aşağılanma sebebi olsun. Böylelikle tam anlamı ile âciz olduklarını anlayacakları bir zillete düşsünler. Ayrıca onlar güçlerinin esas kaynağını teşkil eden hurma ağaçlarını dahi kurtaracak güçlerinin olmadığını anlasınlar. (Âyet-i kerimede geçen “hurma ağacı” anlamındaki): “لِّينَةٍ ” kelimesi, en doğru ve en uygun ihtimale göre bütün hurma ağaçlarını kapsayan bir ifadedir. İşte Nadiroğullarının durumu ve Allah’ın dünyada onlar için hazırladığı âkıbetin ne olduğu böylece anlaşılmış olmaktadır. Daha sonra Yüce Allah Nadiroğullarına ait malların ve eşyaların kimlerin eline geçtiğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 6. “Allah’ın onlar(ın malların)dan” yani o şehrin ahalisi olan Nadiroğullarından “Rasûlüne verdiği feye/ganimete gelince” ey müslümanlar! “siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve.” Yani bunları ele geçirmek için ne kendiniz yoruldunuz, ne de bineklerinizi yordunuz. Aksine Yüce Allah, onların kalplerine korku saldı da bu mallar, elinize kendiliklerinden ve siz onlar için çalışıp çabalamadan elinize geçmiş oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Fakat Allah peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah her şeye gücü yetendir.” O’nun mükemmel kudretinin bir gereği de şudur: Hiçbir iş O’na imkânsız değildir, hiç kimse O’nun gücüne sığınmadan güçlü olamaz. Fakihlerin ıstılahına göre “fey”in tarifi: Kâfirlerden savaşmaksızın ve hak yolla alınan mallardır. Nadiroğullarının müslümanlardan korktukları için bırakıp gittikleri mallar buna örnektir. Buna (kök olarak dönmek anlamına gelen) fey adının verilmesinin sebebi, bu malın, onu hak etmeyen kâfirlerden onun en büyük hak sahipleri olan müslümanlara dönmesindir. Fey’in genel hükmünü ise Yüce Allah şu buyruklarında zikretmektedir: 7. “Allah’ın” genel olarak ister Allah Rasûlü zamanında olsun, ister ondan sonra ümmetinden yönetim görevini üstlenen kimseler vasıtası ile olsun “ülkeler ahalisinden Rasûlüne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir.” Bu âyet-i kerime Enfâl Sûresi’nde yer alan Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir: "Eğer Allah’a Furkan günü olan, o iki ordunun birbirleri ile karşılaştıkları günde kulumuza indirdiğimize inanmışsanız bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlüne, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir.” (el-Enfâl, 8/41) Burada sözü edilen fey’ beşe bölünür: Allah’a ve Rasûlüne ait olan beşte bir, müslümanların genel maslahatlarına harcanır. Bir beşte bir “akrabalara” yani Haşimoğulları ile Muttaliboğullarına -var olmaları halinde- verilir. Bu hususta erkeklerine de kadınlarına da eşit pay verilir. Burada Haşimoğulları ile birlikte Muttaliboğullarının da bu beşte bire girmelerinin, buna karşılık Abdimenaf oğullarının geri kalanlarının girmeyişlerinin sebebi şudur: Muttaliboğulları da Haşimoğulları ile birlikte Şi’bi Ebi Talib’de muhasara/boykot altında idiler. Söz konusu muhasara ise Kureyşlilerin onlardan uzak kalmak ve onlara düşmanlık etmek üzere akitleştikleri bir boykot dönemi idi. Muttaliboğulları diğerlerinin aksine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e yardımcı oldular. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Abdülmuttalib oğulları hakkında şöyle demiştir:“Onlar ne cahiliye döneminde ne İslâm döneminde benden ayrılmadılar.” Bir beşte bir de babaları bulunmayan ve henüz ergenlik yaşına gelmemiş kimseler demek olan fakir yetimlere verilir. Bir beşte bir pay da yoksullara, diğer beşte bir de yolda kalmışlaradır. Yolda kalmışlar, vatanlarında bulunmayan, bu nedenle de ortada kalmış yabancılar demektir. Yüce Allah’ın fey’i bu şekilde takdir edip sadece sözü edilen bu kimselere has kılmasının sebebine gelince bu, “o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan” ve yalnızca onların elinde kalan bir servet “olmasın” diyedir. Çünkü Yüce Allah, bunu bu şekilde takdir etmemiş olsaydı, zenginler ve güçlüler arasında bu mal döner dolaşır, bunların dışında kalan acizler bu maldan hiçbir şey elde edemezdi. Bu ise Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği çapta büyük bir fesada sebep olurdu. Halbuki Allah’ın emir ve şeriatine tabi olmakta sayısız büyük maslahatlar söz konusudur. Bundan dolayı Yüce Allah, bu türlü kaideyi ve genel esası şöylece emretmektedir: "Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun.” Bu buyruk, dinin inanç esaslarını da, ahkamını da, zahirini de batınını da kapsar. Rasûlün getirdiği ne varsa kulların kesin olarak onu alması veona uyması gerekir. Ona muhalefet edilmesi helâl değildir. Rasûl herhangi bir şeye dair açık bir hüküm bildirecek olursa bu, Yüce Allah’ın hüküm bildirmesi gibidir. Onu terk etmekte hiçbir kimse mazur değildir, kimseye ruhsat da verilmemiştir. Herhangi bir kimsenin söylediklerinin onun söylediğinin önüne geçirilmesi de caiz değildir. Daha sonra Yüce Allah, kendisinden korkup sakınmayı yani takvâlı olmayı emretmektedir. Zira takvâ ile kalpler ve ruhlar mamur olur. Dünya ve âhiret düzelir. Ebedi mutluluk ve pek büyük kurtuluş, takvâ ile elde edilir. Takvâ yitirilecek olursa ebedi bedbahtlık ve sonu gelmez bir azap söz konusu olur. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’tan korkup sakının; çünkü Allah” takvâyı terk eden ve hevâya uymayı tercih eden kimselere karşı “cezası çok çetin olandır.” 8-9. Daha sonra Yüce Allah, bu fey’ mallarını tahsis ettiği bu kimselere ayırmasını gerektiren sebebi ve hikmeti söz konusu etmekte ve bu malların kendilerine ayrılmasını hak ettiklerini, yardım görmeye haklarının bulunduğunu belirtmektedir. Çünkü onlar, ya Allah’ın rızasını elde etmek ve dinini desteklemek için Rasûlüne besledikleri sevgi dolayısı ile sevip alıştıkları yurtlarını, vatanlarını, sevdiklerini, dostlarını ve mallarını terk ve hicret etmiş muhacirlerdir. Ki bunlar “(özü sözü) doğru olanların ta kendileridir.” Çünkü imanlarının gereklerini yerine getirmişler, salih amelleri ile zor ve ağır ibadetleri ile imanlarını tasdik etmiş kimselerdir. Bu yönleri ile onlar, iman ettiği iddiasında bulunup da onu cihad, hicret ve buna benzer ibadetler ile tasdik etmeyenlerden farklıdırlar. Ya da bu kimseler, kendi istek ve iradeleri ile severek ve tercih ederek Allah’a ve Rasûlü’ne iman eden, Evs ve Hazreclilerden oluşan Ensârlardır. Bunlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e kucak açmışlar, insanlara karşı onu korumuşlar, hicret ve iman diyarını yurt edinmişlerdi. Öyle ki burası mü’minlerin kendisine başvuracakları, dönecekleri bir sığınak haline gelmişti. Muhacirler de buraya gelip sığındılar, müslümanlar bu diyarın sınırları içerisinde yerleştiler. Çünkü o vakit bütün bölgeler savaş, şirk ve kötülük diyarı idi. Dinin yardımcıları olanlar hep Ensar’a sığınırlardı. İslâm yayılıncaya, güçleninceye ve peyderpey hakimiyeti artıncaya kadar bu böyle sürdü. Nihâyet kalpleri ilim, iman ve Kur’ân ile, ülkeleri de kılıç ve mızraklar ile fethettikleri vakte kadar bu böyle sürdü. Bunların güzel vasıfları arasında şu da vardır:“Kendilerine hicret edenleri severler.” Bunun sebebi de Allah’a ve Rasûlüne besledikleri sevgidir. Bu yüzden O’nun sevdiklerini de sevdiler ve dinine yardımları dokunanlara da yardımcı oldular. “ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar.” Allah’ın lütfundan onlara verdikleri, onlara tahsis etmiş olup da hak ettikleri pek üstün fazilet ve konumlarından dolayı muhacirleri kıskanmazlar. Bu, onların kalplerinin ne kadar temiz olduğuna, kalplerinde hile, kin ve haset bulunmadığına delildir. Bu buyruk muhacirlerin, ensardan faziletli olduğuna da delildir. Çünkü Allah, önce muhacirlerden söz etmiş, daha sonra da Ensar’ın muhacirlere verilenlerden dolayı kalplerinde herhangi bir kıskançlık beslemediklerini belirtmiştir. Bu da Yüce Allah’ın muhacirlere, ne ensara ne de başkalarına vermediği şeyleri verdiğine delildir. Çünkü onlar hem dine yardım etmişler, hem de hicret etmişlerdi. "Kendileri ihtiyaç içinde bulunsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler.” Yani Ensarın başkalarına üstün geldikleri vasıflarından, kendilerini diğerlerinden ayırt eden özelliklerinden birisi de başkasını kendine tercih etmektir (îsâr). Bu da cömertliğin en mükemmel çeşididir. Zira o, mal ve daha başka nefsin sevdiği şeylerde başkalarını knedine tercih etmek, onlara bizzat muhtaç olmakla hatta zorunlu olarak gerek duymakla ve darlık içerisinde bulunmakla birlikte onları başkasına seve seve verebilmektir. Bu, ancak son derece temiz bir ahlâktan, Yüce Allah’a duyulan ve nefsin zevk alıp arzu ettiği şeylerin önüne geçirilen ilahi bir sevgiden kaynaklanabilir. Kendisinin ve çoluk çocuğunun yiyeceğini misâfirlerine takdim eden ve çoluk çocuğu ile birlikte geceyi aç geçiren Ensar’a mensup bir sahabinin kıssası da buna örnektir ki bu âyet de ondan dolayı nazil olmuştur. Îsâr (başkasını kendisine tercih etmek) benciliğin/egoizmin aksidir ve iyi bir şeydir. Bencillik/egoizm ise yerilmiş bir şeydir. Çünkü o, cimriliğin ve eli sıkılığın özelliklerindendir. Kendisine îsâr özelliği ihsan edilmiş bulunan kimse, nefsinin cimriliğine karşı korunmuş kimse demektir ki “Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” Nefsin cimrilikten korunması, emrolunduğu bütün hususlarda cimrilik etmekten korunmasını kapsar. Buna göre kul, nefsinin cimriliğine karşı korunacak olursa Allah ve Rasûlü’nün emirlerini rahatlıkla ve kolaylıkla yerine getirir. İsteyerek ve itaat etmek arzusu ile tam bir kalp huzuru ile bunları yapar. Yine gönül isteği ile Allah’ın yasakladıklarını terk eder. İsterse bu yasakları nefsi sevsin, onları işlemeye çağırsın ve onları arzulasın. Yine böyle bir kimse, Allah yolunda ve Allah’ın rızası uğrunda mallarını seve seve harcar. Bu yolla da kurtuluşu elde eder ve umduklarına nail olur. Oysa nefsinin cimriliğine karşı korunamayarak hayra karşı cimrilik etmeye müptela olanlar, böyle değildir. Şerrin esası ve temel kaynağı da işte budur. 10. Zikri geçen bu iki faziletli ve üstün sınıf, sahabe-i kiramdır ve önderlerdir. Bunlar öne geçmiş, pek çok faziletlere sahip olmuşlardır. Bunlar vasıtası ile kendilerinden sonra gelenleri geçmişler, kendilerinden öncekilere de yetişmişlerdir. Bu sebeple onlar, mü’minlerin en ileri gelenleri, müslümanların efendileri ve takvâ sahiplerinin liderleridirler. Onlardan sonra gelen kimselerin onların arkasından yürümeleri ve onların hidâyetlerini takip etmeleri fazilet olarak onlara yeter. Bundan dolayı Yüce Allah, sonradan gelenler arasından onların izinden gidenleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlardan” Muhacir ve Ensardan “sonra gelenler” hem kendilerinin hem diğer mü’minlerin iyiliklerini isteyerek “derler ki: Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla!” Bu, önceden iman etmiş olan ashabı kiramı, onlardan öncekileri ve onlardan sonrakilerini içeren bütün mü’minleri kapsayan bir duadır. Bu da imanın faziletlerinden birisidir. Şöyle ki mü’minler birbirlerinden yararlanırlar ve aralarındaki iman ortaklığı dolayısı ile birbirlerine dua ederler ki bu iman da mü’minler arasındaki kardeşliğin sebebidir. Bu kardeşliğin bir parçası da birbirlerine dua etmeleri ve birbirlerini sevmeleridir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dualarında kalplerinden azı ile çoğu ile her türlü kinin giderilmesini istediklerini zikretmektedir. Kin kalpten giderilecek olursa, onun zıddı yerleşir ki bu da mü’minler arasındaki sevgi, dostluk, dayanışma, samimi olarak onların iyiliğini isteme vb. gibi mü’minlerin haklarından olan hususları ihtiva eder. Yüce Allah, ashab-ı kiramdan sonra gelen bu dua sahiplerini de iman sahibi olmakla nitelendirmektedir. Çünkü onların:“Ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi” ifadeleri, imanda onların da onlara ortak olduklarına, ashab-ı kirama iman ve itikad esaslarında tabi olduklarına delildir. Bunlar da bu niteliğin tam anlamı ile ancak kendileri hakkında söz konusu olduğu ehl-i sünnet ve’l-cemaattir. Onların bir diğer vasfı ise günahlarını itiraf etmek, bunlardan dolayı Allah’tan bağışlanma dilemek, birbirleri için de af ve mağfiret istemek, mü’min kardeşlerine karşı kalplerindeki kin ve olumsuz duyguları izale etmek için çalışmaktır. Çünkü onların bu şekilde dua etmeleri sözünü ettiğimiz hususları gerektirmekte ve birbirlerini sevdiklerini ifade etmektedir. Yine onların her birinin kendisi için istediğini kardeşi için de istediğini, yanında olsun, gıyabında olsun, hayatta iken veya ölümünden sonra olsun mü’min kardeşinin iyiliğini istediğini de ifade etmektedir. Yine bu ayet-i kerime bu sayılanların, mü’minlerin birbirlerine karşı hakları arasında yer aldığını da göstermektedir. Daha sonra mü’minler, bu dualarını Yüce Allah’ın rahmetinin kemâline, O’nun mü’minlere olan lütuf, ihsan ve şefkatinin ileri derecesine delil teşkil eden iki güzel ismiyle sona erdirmektedirler. Allah’ın onlar üzerindeki rahmet ve ihsanının bir tecellisi hatta en üstün şekli de onlara gerek kendisine karşı gerek diğer kullarına karşı yerine getirmeleri gereken hakları yerine getirme tevfikini ihsan etmiş olmasıdır. İşte bu üç sınıf, bu ümmetin sınıflarını oluşturur. Bunlar fey’in, İslâm’ın maslahatlarına dönük olan harcama yerlerini teşkil eden ve fey’e de layık olan kimselerdir. Allah lütuf ve ihsanı ile bizleri de bu sınıflardan kılsın. 11. Daha sonra Yüce Allah, münafıkların hallerinin hayret edilecek bir hal olduğunu belirtmektedir. Zira bu münafıklar, Kitap ehlinden (küfürde) kardeşleri olan kimselere, mü’minlere karşı yardımcı olacaklarını ve onların yanında yer alacaklarını vaat etmişler ve onlara şöyle demişlerdi:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz.” Yani size yardımcı olmama konusunda bizi engelleyecek yahut korkutacak hiç kimsenin sözünü dinlemeyiz. "ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar” kardeşlerini aldatıp kandırdıkları bu sözlerinde “kesinlikle yalancıdırlar.” doğru söylemiyorlar. Onların bu tutumları da garip karşılanmaz. Çünkü yalan söylemek onların özelliği, aldatmak ve kandırmak da ayrılmaz vasıflarıdır. Münafıklık ve korkaklık da onların yakasını bırakmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, şu buyruğu ile -ki verdiği haber aynen vukua gelmiş ve tıpkı bildirdiği gibi gerçekleşmiştir- onların yalancılıklarını bildirmek üzere şöyle buyurmaktadır: 12. “Eğer onlar” sürgüne gönderilmek üzere yurtlarından “çıkartılırlarsa” vatanlarını sevdiklerinden, savaşma dirençleri olmadığından ve sözlerinde durmadıklarından dolayı “onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler.” Aksine korkaklık onları çepeçevre kuşatır, başıbozukluk onlara hakim olur. Kardeşlerine en muhtaç oldukları bir zamanda yardım etmez, onları desteksiz bırakırlar. "Onlara” faraza “yardım etseler bile gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez.” Yani savaştan ve yardımdan gerisin geriye dönüp kaçarlar. Allah’tan onlara hiçbir şekilde de yardım edilmeyecektir. 13. Onları böyle davranmaya iten sebep ise şudur: Ey mü’minler! “İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır.” Allah’tan çok sizden korkarlar. Ne kendisine ne da başkalarına herhangi bir fayda sağlayamayan, bir zararı da önleyemeyen yaratılmışların korkusunu, fayda ve zararı elinde bulunduran ve istediğine verip istediğinden de alan Yaratıcının korkusunun önüne geçirmişlerdir. "Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır.” İşlerin önem mertebelerini anlamazlar, eşyanın hakikatini bilmezler, akıbetleri düşünmezler. Halbuki asıl anlayış ve kavrayış, Allah’tan korkmanın, O’ndan ummanın ve O’nu sevmenin, diğer bütün hususların önüne geçirilmesi ve başka şeylerin onlara tabi kılınmasıdır. 14. “Onlar sizinle toplu olarak” yani bir arada “(yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar.” Size karşı savaşta sebat gösteremezler ve böyle bir savaşa girişemezler; ancak korunaklı şehirlerde koruma altında yahut surların ve duvarların arkasında bulunurlarsa o zaman savaşa kalkışırlar. Bu yolla kendilerini nispeten koruyabilirler. Bunu da cesaretlerinden değil kalelerine ve surlarına güvendikleri için yaparlar. Bu ifade onları çok ağır şekilde yermektedir. “Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir.” Yani kendi aralarında çetin savaşırlar. Bu konuda ne bedenlerinde ne de güçlerinde herhangi bir eksiklik yoktur. Asıl eksikleri, onların imanlarındaki zafiyette ve onların sözbirliği etmeyişlerindedir. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Sen onları” bir araya gelmiş ve birbirlerini destekler halde gördüğünde “birlik içinde sanırsın, ama kalpleri darmadağınıktır.” Birbirlerine kin beslerler ve ayrılık içindedirler. “Bu” sözü geçen sıfatlarla nitelendirilmelerini gerektiren hal, “onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır.” Akılları fikirleri yoktur. Akılları bulunsa idi üstün olanı değersize tercih ederlerdi. Kendileri adına daha değersiz olanı seçmezlerdi. Sözbirliği ederler, kalpleri birbirine kaynaşırdı. Bu yolla da birbirlerine yardımcı olurlar, birbirlerini desteklerlerdi. Dinî ve dünyevi maslahatları hususunda birbirlerine yardımcı olurlardı. 15. Ehli kitaptan yardımsız bırakılan ve Allah’ın, kendilerine karşı Rasûlüne zafer verip dünya hayatında rüsvaylığı tattırdığı, ayrıca kendilerine yardımcı olacaklarını vaat eden kimselerin yardımından da mahrum kalan bu kimselerin durumu “kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir.” Bunlar da şeytanın kendilerine amellerini süslü gösterdiği Kureyş kâfirleridirler. Şeytanın bunlara neler söylediklerini Yüce Allah bize şöylece haber vermektedir: "Bugün insanlar içinde sizi yenebilecek yoktur. Ben de muhakkak sizin yardımcınızım.” İki ordu birbirini görünce (şeytan) iki topuğu üstüne gerisin geri kaçarak: “Benim sizinle hiçbir ilişkim yok. Gerçekten ben sizin göremeyeceğinizi görüyorum. Ben muhakkak Allah’tan korkarım. Çünkü Allah cezası çok şiddetli olandır, demişti.”(el-Enfâl, 8/48) Böylelikle nefisleri kendilerini aldatmış, kendilerine fayda sağlayamayacak ve azabı onlardan uzaklaştıramayacak kimseler de onları kandırmıştı. Nihâyet böbürlenerek ve büyüklük taslayarak Bedir’e kadar geldiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ve mü’minlere arzuladıkları gibi zarar verebileceklerini sandılar. Allah ise Rasûlünü ve mü’minleri onlara muzaffer kıldı. Onlar da müşriklerin ileri gelenlerini öldürdüler, pek çok kimseyi de esir aldılar. Diğerleri ise kaçıp kurtulmaya çalıştı. Böylelikle “onlar yaptıklarının vebalini” şirk ve azgınlıklarının sonundaki cezasını “tatmış” oldular. Bu, dünyadaki cezaları idi. Âhirette ise “onlar için can yakıcı bir azap vardır.” 16. Kitap ehlinden olan kafir kardeşlerini yardım etme vaadiyle kandıran münafıkların durumu da “şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana: “Kâfir ol” der.” Yani şeytan böyle bir kimseye küfrü allayıp pullar, güzel gösterir ve küfre davet eder. O kimse de şeytana aldanıp kâfir olup bedbahtlık yolunu seçince daha önce kendisini bunlara davet eden ve dostu olduğunu ileri süren şeytanın ona hiçbir faydası olmaz. Aksine o, ondan uzaklaştığını bildirir:“Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der.” Yani sana gelen azabı önleyecek gücüm yoktur. Benim sana iyilik namına zerre ağırlığı kadar dahi olsa hiçbir faydam olmaz. 17. “Nihayet ikisinin de âkıbeti” yani küfre çağıran şeytan ile çağrılan ve şeytana itaat eden insanın âkıbeti “içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“O kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olmaya davet eder.”(Fatır, 35/6) Zulüm ve küfre sapmakta ortak olan “zalimlerin cezası” azabın şiddeti ve kuvveti farklı olsa bile “budur.” İşte şeytanın bütün dostlarına karşı tavrı budur. O, onları çağırır ve kendileri için zararlı olabilecek şeylere doğru aldatarak onları çeker. Nihâyet tuzağa düşüp de helâkin sebepleri onları çepeçevre kuşattığında onları terk edip gider. Ona itaat edenler ne kadar kınansalar azdır! Çünkü Allah, ondan sakındırmış, ona karşı uyarmış, onun amaçlarını ve nihaî âkıbetini haber vermiştir. Ona itaat etmeye kalkışan kimse, bilerek Allah’a isyan ediyor demektir. Bu konuda onun hiçbir mazereti olamaz.

Haşr 59:9

1- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. O Azîzdir, Hakîmdir. 2- Kitap ehlinden olan kafirleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı. Ama Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi ve kalplerine korku saldı. (Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı). O halde ibret alın, ey basiret sahipleri! 3- Eğer Allah, onlar hakkında sürgünü yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı. Bununla birlikte onlar için âhirette ateş azabı vardır. 4- Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir. Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır. 5- Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz yahut onu kökleri üzere dikili bırakmanız, hep Allah’ın izni dahilinde olmuştur ve bu, Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir. 6- Allah’ın onlar(ın malların)dan Rasûlü’ne verdiği feye/ganimete gelince siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve. Fakat Allah, peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah, her şeye gücü yetendir. 7- Allah’ın (savaşsız fethedilen) ülkelerin ahalisinden Rasûlü’ne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir. Bu, o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan (ve yosulların istifade edemediği bir servet) olmasın diyedir. Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun ve Allah’tan korkup sakının. Çünkü Allah, cezası çok çetin olandır. 8- (O fey), yurtlarından çıkartılıp mallarından uzaklaştırılmış olan, Allah’ın lütuf ve rızasını isteyen, Allah’a ve Peygamberine destek olan fakir muhacirlerindir. İşte onlar (özü sözü) doğru olanların ta kendileridir. 9- Onlar(ın hicretinden) önce Medine’ye yerleşip imanı da kalplerine yerleştirenler, kendilerine hicret edenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar. Kendileri ihtiyaç içinde olsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. 10- Onlardan sonra gelenler derler ki:“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz Sen çok şefkatlisin, pek merhametlisin.” 11- Gördün mü o münafıklık edenleri(n yaptığını)? Onlar, Kitap ehlinden kâfir olan kardeşlerine şöyle derler:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar, kesinlikle yalancıdırlar. 12- Eğer onlar (yurtlarından) çıkartılırlarsa andolsun ki onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler. Onlara yardım etseler bile kesinlikle gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez. 13- İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır. Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır. 14- Onlar sizinle toplu olarak (yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar. Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir. Sen onları birlik içinde sanırsın; ama kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır. 15- (Bu yahudilerin durumu) kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir. Onlar için (ahirette) can yakıcı bir azap vardır. 16- (O münafıkların durumu da) şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana:“Kâfir ol” der. O kâfir olunca da: “Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der. 17- Nihayet ikisinin de âkıbeti, içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur. İşte zalimlerin cezası da budur. (Medine’de inmiştir. 24 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. Bu sûreye Benî Nadir sûresi de denmektedir. Bunlar, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliği sırasında Medine yakınlarında bulunan yahudilerden büyük bir kesim idiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik verilip de Medine’ye hicret edince bunlar da diğer kâfir olan yahudiler gibi kâfir oldular. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de komşusu olan yahudi kesimlerle antlaşmalar yaptı. Bedir gazvesinden altı ay civarında bir süre sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onların bulundukları yerlere gitti ve Amr b. Umeyye ed-Damri’nin öldürdüğü Kilab oğullarına mensup kişilerin diyetini ödemesi için (aralarındaki antlaşma gereği) kendisine yardımcı olmalarını istedi. Onlar: Olur, yardım ederiz, ey Ebu’l-Kasım. Şurada bir süre otur da senin isteğini yerine getirelim, dediler. Bir köşeye çekilip başbaşa verdiler. Şeytan da haklarında yazılmış olan bedbahtlık fermanını onlara süslü gösterdi. Kendi aralarında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e suikast kararı alıp şöyle dediler:“Sizden kim şu değirmen taşını alır da yukarı çıkıp onu başının üzerine atarak kafasını parçalar?” Aralarında en bedbaht kişi olan Amr b. Cahhâş: Ben yaparım, dedi. Sellam b. Mişkem de onlara: Böyle bir şey yapmayın. Allah’a andolsun ki yapmak istediğiniz iş, ona haber verilecektir. Ayrıca bu bizimle onun arasındaki ahdi bozmak demektir, dedi. Derhal Rabbinden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e ne yapmak istediklerine dair ilâhî vahiy geldi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hızlıca yerinden kalktı ve Medine’ye doğru gitti. Ashabı da arkasından ona yetişerek: Biz farkına bile varamadan sen kalkıp yola koyuldun, deyince o da kendilerine, yahudilerin ne yapmak istediklerini haber verdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlara şu haberi gönderdi:“Medine’den çıkıp gidin ve orada benimle birlikte bir arada kalmayın. Ben size on günlük süre tanıyorum. Bu süreden sonra sizden kimi bulursam boynunu vuracağım.” Günlerce hazırlıklarını sürdürdüler. Münafık Abdullah b. Ubey b. Selûl da onlara şu haberi gönderdi:“Yurtlarınızdan çıkmayın. Beraberimde iki bin kişi var. Bunlar, sizinle birlikte hisarlarınıza girecek ve sizin uğrunuzda ölünceye dek çarpışacaklardır. Diğer taraftan Kurayzalılar da Gatafanlılardan antlaşma yaptığınız kimseler de size yardım edecektir.” Başkanları Huyey b. Ahtab, münafıkların başının kendisine söylediklerinden umutlandı ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:“Biz yurdumuzdan çıkıp gitmiyoruz, artık ne istersen yap”, diye haber gönderdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı tekbir getirerek onların üzerine gitmek üzere harekete koyuldular. Sancağı Ali b. Ebu Talib radıyallahu anh taşıyordu. Kalelerinin etrafını kuşattılar ve bir süre onlara ok ve taş yağdırdılar. Kurayzalılar yardımlarına gelmediği gibi Abdullah b. Ubey b. Selûl ile Gatafanlılardan antlaşmalıları olan kimseler de onlara ihanet etti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onları kuşattı ve çevrede bulunan onlara ait hurma ağaçlarını kestirip yaktı. Bunun üzerine ona: Medine’den çıkıyoruz, diye haber gönderdiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem oradan kendi canlarını, çoluk çocuklarını ve silah dışında develerinin taşıyabileceği kadar malları beraberlerinde almak şartı ile kalelerinden inmelerine müsaade etti ve geride kalan mallara ve silâhlara da el koydu. Nadiroğullarından ele geçirilen mallar, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, onun ihtiyaçlarına ve müslümanların maslahatına harcanıyordu. Bu malların beşte dördünü o, gazilere dağıtmamıştı. Çünkü Yüce Allah, burayı ona fey (savaşsız ganimet) olarak tahsis etmişti. Müslümanlar orayı ele geçirmek üzere ata binip deve koşturmamışlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’e sürdü. Aralarında liderleri Huyey b. Ahtab da vardı. Onların topraklarını ve diyarlarını ele geçirdi. Orada bıraktıkları silahlara da el koydu. Silahlar arasında elli zırh, elli miğfer ve üç yüz kırk tane kılıç vardı. Siyer alimlerinin sözünü ettikleri üzere kıssalarının özü bundan ibarettir. 1. Yüce Allah, bu sûreyi, göklerde ve yerde bulunan her şeyin Rabbini hamd ile tesbih ettiklerini, celâline yakışmayan şeylerden de O’nu tenzih ettiklerini, azameti önünde boyun eğip O’na ibadet ettiklerini haber vererek başlatmaktadır. Çünkü O, her şeye boyun eğdirmiş olan Azîzdir. Kimse O’na karşı koyamaz ve O’nun için zor diye bir şey yoktur. Yaratması ve emretmesi, sonsuz hikmetlerle dolu olan Hakîm’dir. O, boşuna hiçbir şey yaratmaz. Maslahat ihtiva etmeyen hiçbir hükmü teşrî’ buyurmaz. Hikmetinin gerektirmediği hiçbir iş yapmaz. 2. Bunlardan birisi de O’nun, Rasûlüne küfre sapmış Kitap ehlinden olan Nadiroğullarına karşı, Allah Rasûlü ile antlaşmalarını bozmaları üzerine yardım etmiş olmasıdır. Böylece o, onları alışageldikleri ve pek sevdikleri yurtlarından çıkarmıştır. Onların oradan çıkartılmaları, Allah’ın haklarında Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vasıtası ile takdir etmiş olduğu ilk sürgün idi ve bu sürgün Hayber’e gerçekleşmişti. Âyet-i kerime (ilk sürgün ifadesi) onların bunun dışında başka sürgünlerinin olduğuna da delildir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’den de sürmüştür. Daha sonra Ömer radıyallahu anh da onlardan geriye kalanları oradan sürmüştü. Ey müslümanlar! “Siz onların” yurtları oldukça korunaklı ve kendileri de güçlü olması dolayı ile yurtlarından “çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı.” Bu yüzden kalelerini şımarıklık derecesinde beğenmiş, fakat aldanmışlardı. Bu kaleleri içerisinde oldukları sürece kendilerine zarar verilemeyeceğini, kimsenin onlara güç yetiremeyeceğini zannetmişlerdi. Fakat Allah’ın kaderi her şeyin üstündedir. Hisarların ve kalelerin O’na karşı bir faydası olmayacağı gibi gücün ve savunmanın da bir faydası olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:“Fakat Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi.” Yani onlar hatırlarından geçirmedikleri, hiç düşünmedikleri bir taraftan baskın ve hücuma maruz kaldılar. Bu ummadıkları husus, şöylece ifade edilmektedir:“Ve kalplerine korku saldı.” Kalplerindeki bu şiddetli korku, Allah’ın en büyük ordusudur. Ona karşı ne sayının, ne araç gerecin, ne gücün, ne de kuvvetli oluşun bir faydası yoktur. Onların kanaatine göre eğer onlara bir zarar gelecek olsaydı bu, ancak arkasında korundukları ve huzur buldukları kalelerinden olabilirdi. Ama Allah’tan başkasına güvenen yardımsız kalır. Allah’tan başkasına meyledenin bu tutumu, kendi aleyhinedir. Bu nedenle sabır ve sebatın yahut gevşeklik ve zaafın yeri olan kalplerine semavî bir emir gelip onları buldu. Kalplerindeki gücü ve metaneti ortadan kaldırdı. Bunların yerine zaaf, gevşeklik ve korkaklık yerleştirdi. Bunu önleyebilecek güçleri de yoktu. Bu da onlara karşı müminlere ilahi bir yardımdı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "(Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı).” Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile mallarından develerinin taşıyabileceği kadar yük alacakları şekilde anlaşma yapmışlardı. Bundan dolayı evlerinin beğendikleri yerlerini, tavanlarının pek çoğunu dahi bozdular. Azgınlıkları sebebi ile yurtlarının tahrip edilmesi ve kalelerinin yıkılması konusunda mü’minleri kendi başlarına kendileri musallat ettiler. Bu yapılanlara kendileri sebep oldular ve kendilerine en büyük zararı kendileri verdiler. "O halde ibret alın, ey basiret” mükemmel akıl ve eşyanın özünü kavrayan sağlam görüş “sahipleri!” Çünkü bu, gerçekten Allah’ın hakka karşı inatlaşan ve hevâlarana uyan kimselere karşı neler yaptığının anlaşılmasına yardımcı olacak bir ibret vesilesidir. Bu kimselerin günahları sebebi ile Allah’ın emri gelip onları bulduğunda, ibretli cezalar onları yakaladığında güçlerinin kendilerine bir faydası olmamış, kuvvetleri onları koruyamamış, hisarları ve kaleleri de kendilerini himaye edememiştir. Asıl muteber olan sebebin hususiliği değil, mananın umumiliğidir. O nedenle bu âyet-i kerime genel olarak ibret almanın emredilmiş bir husus olduğuna delil olmaktadır. İbret alma ise birbirine benzeyen şeyleri göz önünde bulundurmak, bir şeyi kendisine benzeyen başka bir şeye kıyas etmektir. Ahkâmın içerdiği ve yeri akıl ve düşünce olan mana ve hikmetler üzerinde tefekkür etmektir. Bu sayede akıl kemâle erer, basiret aydınlanmış olur. İman artar ve gerçek anlamı ile kavrayış husule gelir. 3. Daha sonra Yüce Allah, bu yahudilerin başına hak ettikleri ve lâyık oldukları her şeyin henüz gelip kendilerini bulmadığını, Allah’ın onların musibetlerini nispeten hafifletmiş olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah onların hakkında” kendilerine isabet eden “sürgünü” hiçbir şekilde değişmesi, değişikliğe uğratılması söz konusu olmayan olan kader ve kazası gereği “yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı.” Dünyadaki azapları ve ibretli cezaları başka türlü olurdu. Ama onlar, dünyevî çetin azaptan kurtulmuş iseler dahi âhirette onlar için ateş azabı vardır ki onun ağırlığını Allah’tan başka kimsenin bilmesine imkân yoktur. Onlar, cezalarının bittiğini ve geriye çekecekleri herhangi bir cezanın kalmadığını sakın sanmasınlar. Allah’ın onlar için hazırladığı âhiret azabı daha büyük ve daha ağırdır. 4. “Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir.” Onlara düşmanlık etmeleri, savaş açmaları ve onlara isyan olan hususlarda çalışıp çabalamalarıdır. O’nun, kendisine karşı gelip düşmanlık eden kimseler hakkındaki sünneti/kanunu budur. “Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır.” 5. Nadiroğullarının, Allah Rasûlünü ve müslümanları hurma ağaçlarını kestikleri için kınamaları ve bunun yeryüzünde fesadın bir parçası olduğunu iddia edip müslümanlara dil uzatmak için bunu bahane yapmaları üzerine Yüce Allah, onların hurma ağaçlarını kesmelerinin de oldukları halde bırakmalarının da “hep Allah’ın izni” ve emri dahilinde olduğunu haber vermiştir. Bu da “Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir.” Çünkü sizlere hurma ağaçlarını kesip yakma imkânını O, vermiştir. Ta ki bu, onlar için dünya hayatında ibretli bir ceza ve aşağılanma sebebi olsun. Böylelikle tam anlamı ile âciz olduklarını anlayacakları bir zillete düşsünler. Ayrıca onlar güçlerinin esas kaynağını teşkil eden hurma ağaçlarını dahi kurtaracak güçlerinin olmadığını anlasınlar. (Âyet-i kerimede geçen “hurma ağacı” anlamındaki): “لِّينَةٍ ” kelimesi, en doğru ve en uygun ihtimale göre bütün hurma ağaçlarını kapsayan bir ifadedir. İşte Nadiroğullarının durumu ve Allah’ın dünyada onlar için hazırladığı âkıbetin ne olduğu böylece anlaşılmış olmaktadır. Daha sonra Yüce Allah Nadiroğullarına ait malların ve eşyaların kimlerin eline geçtiğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 6. “Allah’ın onlar(ın malların)dan” yani o şehrin ahalisi olan Nadiroğullarından “Rasûlüne verdiği feye/ganimete gelince” ey müslümanlar! “siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve.” Yani bunları ele geçirmek için ne kendiniz yoruldunuz, ne de bineklerinizi yordunuz. Aksine Yüce Allah, onların kalplerine korku saldı da bu mallar, elinize kendiliklerinden ve siz onlar için çalışıp çabalamadan elinize geçmiş oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Fakat Allah peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah her şeye gücü yetendir.” O’nun mükemmel kudretinin bir gereği de şudur: Hiçbir iş O’na imkânsız değildir, hiç kimse O’nun gücüne sığınmadan güçlü olamaz. Fakihlerin ıstılahına göre “fey”in tarifi: Kâfirlerden savaşmaksızın ve hak yolla alınan mallardır. Nadiroğullarının müslümanlardan korktukları için bırakıp gittikleri mallar buna örnektir. Buna (kök olarak dönmek anlamına gelen) fey adının verilmesinin sebebi, bu malın, onu hak etmeyen kâfirlerden onun en büyük hak sahipleri olan müslümanlara dönmesindir. Fey’in genel hükmünü ise Yüce Allah şu buyruklarında zikretmektedir: 7. “Allah’ın” genel olarak ister Allah Rasûlü zamanında olsun, ister ondan sonra ümmetinden yönetim görevini üstlenen kimseler vasıtası ile olsun “ülkeler ahalisinden Rasûlüne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir.” Bu âyet-i kerime Enfâl Sûresi’nde yer alan Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir: "Eğer Allah’a Furkan günü olan, o iki ordunun birbirleri ile karşılaştıkları günde kulumuza indirdiğimize inanmışsanız bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlüne, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir.” (el-Enfâl, 8/41) Burada sözü edilen fey’ beşe bölünür: Allah’a ve Rasûlüne ait olan beşte bir, müslümanların genel maslahatlarına harcanır. Bir beşte bir “akrabalara” yani Haşimoğulları ile Muttaliboğullarına -var olmaları halinde- verilir. Bu hususta erkeklerine de kadınlarına da eşit pay verilir. Burada Haşimoğulları ile birlikte Muttaliboğullarının da bu beşte bire girmelerinin, buna karşılık Abdimenaf oğullarının geri kalanlarının girmeyişlerinin sebebi şudur: Muttaliboğulları da Haşimoğulları ile birlikte Şi’bi Ebi Talib’de muhasara/boykot altında idiler. Söz konusu muhasara ise Kureyşlilerin onlardan uzak kalmak ve onlara düşmanlık etmek üzere akitleştikleri bir boykot dönemi idi. Muttaliboğulları diğerlerinin aksine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e yardımcı oldular. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Abdülmuttalib oğulları hakkında şöyle demiştir:“Onlar ne cahiliye döneminde ne İslâm döneminde benden ayrılmadılar.” Bir beşte bir de babaları bulunmayan ve henüz ergenlik yaşına gelmemiş kimseler demek olan fakir yetimlere verilir. Bir beşte bir pay da yoksullara, diğer beşte bir de yolda kalmışlaradır. Yolda kalmışlar, vatanlarında bulunmayan, bu nedenle de ortada kalmış yabancılar demektir. Yüce Allah’ın fey’i bu şekilde takdir edip sadece sözü edilen bu kimselere has kılmasının sebebine gelince bu, “o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan” ve yalnızca onların elinde kalan bir servet “olmasın” diyedir. Çünkü Yüce Allah, bunu bu şekilde takdir etmemiş olsaydı, zenginler ve güçlüler arasında bu mal döner dolaşır, bunların dışında kalan acizler bu maldan hiçbir şey elde edemezdi. Bu ise Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği çapta büyük bir fesada sebep olurdu. Halbuki Allah’ın emir ve şeriatine tabi olmakta sayısız büyük maslahatlar söz konusudur. Bundan dolayı Yüce Allah, bu türlü kaideyi ve genel esası şöylece emretmektedir: "Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun.” Bu buyruk, dinin inanç esaslarını da, ahkamını da, zahirini de batınını da kapsar. Rasûlün getirdiği ne varsa kulların kesin olarak onu alması veona uyması gerekir. Ona muhalefet edilmesi helâl değildir. Rasûl herhangi bir şeye dair açık bir hüküm bildirecek olursa bu, Yüce Allah’ın hüküm bildirmesi gibidir. Onu terk etmekte hiçbir kimse mazur değildir, kimseye ruhsat da verilmemiştir. Herhangi bir kimsenin söylediklerinin onun söylediğinin önüne geçirilmesi de caiz değildir. Daha sonra Yüce Allah, kendisinden korkup sakınmayı yani takvâlı olmayı emretmektedir. Zira takvâ ile kalpler ve ruhlar mamur olur. Dünya ve âhiret düzelir. Ebedi mutluluk ve pek büyük kurtuluş, takvâ ile elde edilir. Takvâ yitirilecek olursa ebedi bedbahtlık ve sonu gelmez bir azap söz konusu olur. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’tan korkup sakının; çünkü Allah” takvâyı terk eden ve hevâya uymayı tercih eden kimselere karşı “cezası çok çetin olandır.” 8-9. Daha sonra Yüce Allah, bu fey’ mallarını tahsis ettiği bu kimselere ayırmasını gerektiren sebebi ve hikmeti söz konusu etmekte ve bu malların kendilerine ayrılmasını hak ettiklerini, yardım görmeye haklarının bulunduğunu belirtmektedir. Çünkü onlar, ya Allah’ın rızasını elde etmek ve dinini desteklemek için Rasûlüne besledikleri sevgi dolayısı ile sevip alıştıkları yurtlarını, vatanlarını, sevdiklerini, dostlarını ve mallarını terk ve hicret etmiş muhacirlerdir. Ki bunlar “(özü sözü) doğru olanların ta kendileridir.” Çünkü imanlarının gereklerini yerine getirmişler, salih amelleri ile zor ve ağır ibadetleri ile imanlarını tasdik etmiş kimselerdir. Bu yönleri ile onlar, iman ettiği iddiasında bulunup da onu cihad, hicret ve buna benzer ibadetler ile tasdik etmeyenlerden farklıdırlar. Ya da bu kimseler, kendi istek ve iradeleri ile severek ve tercih ederek Allah’a ve Rasûlü’ne iman eden, Evs ve Hazreclilerden oluşan Ensârlardır. Bunlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e kucak açmışlar, insanlara karşı onu korumuşlar, hicret ve iman diyarını yurt edinmişlerdi. Öyle ki burası mü’minlerin kendisine başvuracakları, dönecekleri bir sığınak haline gelmişti. Muhacirler de buraya gelip sığındılar, müslümanlar bu diyarın sınırları içerisinde yerleştiler. Çünkü o vakit bütün bölgeler savaş, şirk ve kötülük diyarı idi. Dinin yardımcıları olanlar hep Ensar’a sığınırlardı. İslâm yayılıncaya, güçleninceye ve peyderpey hakimiyeti artıncaya kadar bu böyle sürdü. Nihâyet kalpleri ilim, iman ve Kur’ân ile, ülkeleri de kılıç ve mızraklar ile fethettikleri vakte kadar bu böyle sürdü. Bunların güzel vasıfları arasında şu da vardır:“Kendilerine hicret edenleri severler.” Bunun sebebi de Allah’a ve Rasûlüne besledikleri sevgidir. Bu yüzden O’nun sevdiklerini de sevdiler ve dinine yardımları dokunanlara da yardımcı oldular. “ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar.” Allah’ın lütfundan onlara verdikleri, onlara tahsis etmiş olup da hak ettikleri pek üstün fazilet ve konumlarından dolayı muhacirleri kıskanmazlar. Bu, onların kalplerinin ne kadar temiz olduğuna, kalplerinde hile, kin ve haset bulunmadığına delildir. Bu buyruk muhacirlerin, ensardan faziletli olduğuna da delildir. Çünkü Allah, önce muhacirlerden söz etmiş, daha sonra da Ensar’ın muhacirlere verilenlerden dolayı kalplerinde herhangi bir kıskançlık beslemediklerini belirtmiştir. Bu da Yüce Allah’ın muhacirlere, ne ensara ne de başkalarına vermediği şeyleri verdiğine delildir. Çünkü onlar hem dine yardım etmişler, hem de hicret etmişlerdi. "Kendileri ihtiyaç içinde bulunsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler.” Yani Ensarın başkalarına üstün geldikleri vasıflarından, kendilerini diğerlerinden ayırt eden özelliklerinden birisi de başkasını kendine tercih etmektir (îsâr). Bu da cömertliğin en mükemmel çeşididir. Zira o, mal ve daha başka nefsin sevdiği şeylerde başkalarını knedine tercih etmek, onlara bizzat muhtaç olmakla hatta zorunlu olarak gerek duymakla ve darlık içerisinde bulunmakla birlikte onları başkasına seve seve verebilmektir. Bu, ancak son derece temiz bir ahlâktan, Yüce Allah’a duyulan ve nefsin zevk alıp arzu ettiği şeylerin önüne geçirilen ilahi bir sevgiden kaynaklanabilir. Kendisinin ve çoluk çocuğunun yiyeceğini misâfirlerine takdim eden ve çoluk çocuğu ile birlikte geceyi aç geçiren Ensar’a mensup bir sahabinin kıssası da buna örnektir ki bu âyet de ondan dolayı nazil olmuştur. Îsâr (başkasını kendisine tercih etmek) benciliğin/egoizmin aksidir ve iyi bir şeydir. Bencillik/egoizm ise yerilmiş bir şeydir. Çünkü o, cimriliğin ve eli sıkılığın özelliklerindendir. Kendisine îsâr özelliği ihsan edilmiş bulunan kimse, nefsinin cimriliğine karşı korunmuş kimse demektir ki “Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” Nefsin cimrilikten korunması, emrolunduğu bütün hususlarda cimrilik etmekten korunmasını kapsar. Buna göre kul, nefsinin cimriliğine karşı korunacak olursa Allah ve Rasûlü’nün emirlerini rahatlıkla ve kolaylıkla yerine getirir. İsteyerek ve itaat etmek arzusu ile tam bir kalp huzuru ile bunları yapar. Yine gönül isteği ile Allah’ın yasakladıklarını terk eder. İsterse bu yasakları nefsi sevsin, onları işlemeye çağırsın ve onları arzulasın. Yine böyle bir kimse, Allah yolunda ve Allah’ın rızası uğrunda mallarını seve seve harcar. Bu yolla da kurtuluşu elde eder ve umduklarına nail olur. Oysa nefsinin cimriliğine karşı korunamayarak hayra karşı cimrilik etmeye müptela olanlar, böyle değildir. Şerrin esası ve temel kaynağı da işte budur. 10. Zikri geçen bu iki faziletli ve üstün sınıf, sahabe-i kiramdır ve önderlerdir. Bunlar öne geçmiş, pek çok faziletlere sahip olmuşlardır. Bunlar vasıtası ile kendilerinden sonra gelenleri geçmişler, kendilerinden öncekilere de yetişmişlerdir. Bu sebeple onlar, mü’minlerin en ileri gelenleri, müslümanların efendileri ve takvâ sahiplerinin liderleridirler. Onlardan sonra gelen kimselerin onların arkasından yürümeleri ve onların hidâyetlerini takip etmeleri fazilet olarak onlara yeter. Bundan dolayı Yüce Allah, sonradan gelenler arasından onların izinden gidenleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlardan” Muhacir ve Ensardan “sonra gelenler” hem kendilerinin hem diğer mü’minlerin iyiliklerini isteyerek “derler ki: Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla!” Bu, önceden iman etmiş olan ashabı kiramı, onlardan öncekileri ve onlardan sonrakilerini içeren bütün mü’minleri kapsayan bir duadır. Bu da imanın faziletlerinden birisidir. Şöyle ki mü’minler birbirlerinden yararlanırlar ve aralarındaki iman ortaklığı dolayısı ile birbirlerine dua ederler ki bu iman da mü’minler arasındaki kardeşliğin sebebidir. Bu kardeşliğin bir parçası da birbirlerine dua etmeleri ve birbirlerini sevmeleridir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dualarında kalplerinden azı ile çoğu ile her türlü kinin giderilmesini istediklerini zikretmektedir. Kin kalpten giderilecek olursa, onun zıddı yerleşir ki bu da mü’minler arasındaki sevgi, dostluk, dayanışma, samimi olarak onların iyiliğini isteme vb. gibi mü’minlerin haklarından olan hususları ihtiva eder. Yüce Allah, ashab-ı kiramdan sonra gelen bu dua sahiplerini de iman sahibi olmakla nitelendirmektedir. Çünkü onların:“Ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi” ifadeleri, imanda onların da onlara ortak olduklarına, ashab-ı kirama iman ve itikad esaslarında tabi olduklarına delildir. Bunlar da bu niteliğin tam anlamı ile ancak kendileri hakkında söz konusu olduğu ehl-i sünnet ve’l-cemaattir. Onların bir diğer vasfı ise günahlarını itiraf etmek, bunlardan dolayı Allah’tan bağışlanma dilemek, birbirleri için de af ve mağfiret istemek, mü’min kardeşlerine karşı kalplerindeki kin ve olumsuz duyguları izale etmek için çalışmaktır. Çünkü onların bu şekilde dua etmeleri sözünü ettiğimiz hususları gerektirmekte ve birbirlerini sevdiklerini ifade etmektedir. Yine onların her birinin kendisi için istediğini kardeşi için de istediğini, yanında olsun, gıyabında olsun, hayatta iken veya ölümünden sonra olsun mü’min kardeşinin iyiliğini istediğini de ifade etmektedir. Yine bu ayet-i kerime bu sayılanların, mü’minlerin birbirlerine karşı hakları arasında yer aldığını da göstermektedir. Daha sonra mü’minler, bu dualarını Yüce Allah’ın rahmetinin kemâline, O’nun mü’minlere olan lütuf, ihsan ve şefkatinin ileri derecesine delil teşkil eden iki güzel ismiyle sona erdirmektedirler. Allah’ın onlar üzerindeki rahmet ve ihsanının bir tecellisi hatta en üstün şekli de onlara gerek kendisine karşı gerek diğer kullarına karşı yerine getirmeleri gereken hakları yerine getirme tevfikini ihsan etmiş olmasıdır. İşte bu üç sınıf, bu ümmetin sınıflarını oluşturur. Bunlar fey’in, İslâm’ın maslahatlarına dönük olan harcama yerlerini teşkil eden ve fey’e de layık olan kimselerdir. Allah lütuf ve ihsanı ile bizleri de bu sınıflardan kılsın. 11. Daha sonra Yüce Allah, münafıkların hallerinin hayret edilecek bir hal olduğunu belirtmektedir. Zira bu münafıklar, Kitap ehlinden (küfürde) kardeşleri olan kimselere, mü’minlere karşı yardımcı olacaklarını ve onların yanında yer alacaklarını vaat etmişler ve onlara şöyle demişlerdi:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz.” Yani size yardımcı olmama konusunda bizi engelleyecek yahut korkutacak hiç kimsenin sözünü dinlemeyiz. "ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar” kardeşlerini aldatıp kandırdıkları bu sözlerinde “kesinlikle yalancıdırlar.” doğru söylemiyorlar. Onların bu tutumları da garip karşılanmaz. Çünkü yalan söylemek onların özelliği, aldatmak ve kandırmak da ayrılmaz vasıflarıdır. Münafıklık ve korkaklık da onların yakasını bırakmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, şu buyruğu ile -ki verdiği haber aynen vukua gelmiş ve tıpkı bildirdiği gibi gerçekleşmiştir- onların yalancılıklarını bildirmek üzere şöyle buyurmaktadır: 12. “Eğer onlar” sürgüne gönderilmek üzere yurtlarından “çıkartılırlarsa” vatanlarını sevdiklerinden, savaşma dirençleri olmadığından ve sözlerinde durmadıklarından dolayı “onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler.” Aksine korkaklık onları çepeçevre kuşatır, başıbozukluk onlara hakim olur. Kardeşlerine en muhtaç oldukları bir zamanda yardım etmez, onları desteksiz bırakırlar. "Onlara” faraza “yardım etseler bile gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez.” Yani savaştan ve yardımdan gerisin geriye dönüp kaçarlar. Allah’tan onlara hiçbir şekilde de yardım edilmeyecektir. 13. Onları böyle davranmaya iten sebep ise şudur: Ey mü’minler! “İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır.” Allah’tan çok sizden korkarlar. Ne kendisine ne da başkalarına herhangi bir fayda sağlayamayan, bir zararı da önleyemeyen yaratılmışların korkusunu, fayda ve zararı elinde bulunduran ve istediğine verip istediğinden de alan Yaratıcının korkusunun önüne geçirmişlerdir. "Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır.” İşlerin önem mertebelerini anlamazlar, eşyanın hakikatini bilmezler, akıbetleri düşünmezler. Halbuki asıl anlayış ve kavrayış, Allah’tan korkmanın, O’ndan ummanın ve O’nu sevmenin, diğer bütün hususların önüne geçirilmesi ve başka şeylerin onlara tabi kılınmasıdır. 14. “Onlar sizinle toplu olarak” yani bir arada “(yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar.” Size karşı savaşta sebat gösteremezler ve böyle bir savaşa girişemezler; ancak korunaklı şehirlerde koruma altında yahut surların ve duvarların arkasında bulunurlarsa o zaman savaşa kalkışırlar. Bu yolla kendilerini nispeten koruyabilirler. Bunu da cesaretlerinden değil kalelerine ve surlarına güvendikleri için yaparlar. Bu ifade onları çok ağır şekilde yermektedir. “Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir.” Yani kendi aralarında çetin savaşırlar. Bu konuda ne bedenlerinde ne de güçlerinde herhangi bir eksiklik yoktur. Asıl eksikleri, onların imanlarındaki zafiyette ve onların sözbirliği etmeyişlerindedir. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Sen onları” bir araya gelmiş ve birbirlerini destekler halde gördüğünde “birlik içinde sanırsın, ama kalpleri darmadağınıktır.” Birbirlerine kin beslerler ve ayrılık içindedirler. “Bu” sözü geçen sıfatlarla nitelendirilmelerini gerektiren hal, “onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır.” Akılları fikirleri yoktur. Akılları bulunsa idi üstün olanı değersize tercih ederlerdi. Kendileri adına daha değersiz olanı seçmezlerdi. Sözbirliği ederler, kalpleri birbirine kaynaşırdı. Bu yolla da birbirlerine yardımcı olurlar, birbirlerini desteklerlerdi. Dinî ve dünyevi maslahatları hususunda birbirlerine yardımcı olurlardı. 15. Ehli kitaptan yardımsız bırakılan ve Allah’ın, kendilerine karşı Rasûlüne zafer verip dünya hayatında rüsvaylığı tattırdığı, ayrıca kendilerine yardımcı olacaklarını vaat eden kimselerin yardımından da mahrum kalan bu kimselerin durumu “kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir.” Bunlar da şeytanın kendilerine amellerini süslü gösterdiği Kureyş kâfirleridirler. Şeytanın bunlara neler söylediklerini Yüce Allah bize şöylece haber vermektedir: "Bugün insanlar içinde sizi yenebilecek yoktur. Ben de muhakkak sizin yardımcınızım.” İki ordu birbirini görünce (şeytan) iki topuğu üstüne gerisin geri kaçarak: “Benim sizinle hiçbir ilişkim yok. Gerçekten ben sizin göremeyeceğinizi görüyorum. Ben muhakkak Allah’tan korkarım. Çünkü Allah cezası çok şiddetli olandır, demişti.”(el-Enfâl, 8/48) Böylelikle nefisleri kendilerini aldatmış, kendilerine fayda sağlayamayacak ve azabı onlardan uzaklaştıramayacak kimseler de onları kandırmıştı. Nihâyet böbürlenerek ve büyüklük taslayarak Bedir’e kadar geldiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ve mü’minlere arzuladıkları gibi zarar verebileceklerini sandılar. Allah ise Rasûlünü ve mü’minleri onlara muzaffer kıldı. Onlar da müşriklerin ileri gelenlerini öldürdüler, pek çok kimseyi de esir aldılar. Diğerleri ise kaçıp kurtulmaya çalıştı. Böylelikle “onlar yaptıklarının vebalini” şirk ve azgınlıklarının sonundaki cezasını “tatmış” oldular. Bu, dünyadaki cezaları idi. Âhirette ise “onlar için can yakıcı bir azap vardır.” 16. Kitap ehlinden olan kafir kardeşlerini yardım etme vaadiyle kandıran münafıkların durumu da “şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana: “Kâfir ol” der.” Yani şeytan böyle bir kimseye küfrü allayıp pullar, güzel gösterir ve küfre davet eder. O kimse de şeytana aldanıp kâfir olup bedbahtlık yolunu seçince daha önce kendisini bunlara davet eden ve dostu olduğunu ileri süren şeytanın ona hiçbir faydası olmaz. Aksine o, ondan uzaklaştığını bildirir:“Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der.” Yani sana gelen azabı önleyecek gücüm yoktur. Benim sana iyilik namına zerre ağırlığı kadar dahi olsa hiçbir faydam olmaz. 17. “Nihayet ikisinin de âkıbeti” yani küfre çağıran şeytan ile çağrılan ve şeytana itaat eden insanın âkıbeti “içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“O kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olmaya davet eder.”(Fatır, 35/6) Zulüm ve küfre sapmakta ortak olan “zalimlerin cezası” azabın şiddeti ve kuvveti farklı olsa bile “budur.” İşte şeytanın bütün dostlarına karşı tavrı budur. O, onları çağırır ve kendileri için zararlı olabilecek şeylere doğru aldatarak onları çeker. Nihâyet tuzağa düşüp de helâkin sebepleri onları çepeçevre kuşattığında onları terk edip gider. Ona itaat edenler ne kadar kınansalar azdır! Çünkü Allah, ondan sakındırmış, ona karşı uyarmış, onun amaçlarını ve nihaî âkıbetini haber vermiştir. Ona itaat etmeye kalkışan kimse, bilerek Allah’a isyan ediyor demektir. Bu konuda onun hiçbir mazereti olamaz.

Haşr 59:10

1- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. O Azîzdir, Hakîmdir. 2- Kitap ehlinden olan kafirleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı. Ama Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi ve kalplerine korku saldı. (Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı). O halde ibret alın, ey basiret sahipleri! 3- Eğer Allah, onlar hakkında sürgünü yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı. Bununla birlikte onlar için âhirette ateş azabı vardır. 4- Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir. Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır. 5- Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz yahut onu kökleri üzere dikili bırakmanız, hep Allah’ın izni dahilinde olmuştur ve bu, Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir. 6- Allah’ın onlar(ın malların)dan Rasûlü’ne verdiği feye/ganimete gelince siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve. Fakat Allah, peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah, her şeye gücü yetendir. 7- Allah’ın (savaşsız fethedilen) ülkelerin ahalisinden Rasûlü’ne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir. Bu, o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan (ve yosulların istifade edemediği bir servet) olmasın diyedir. Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun ve Allah’tan korkup sakının. Çünkü Allah, cezası çok çetin olandır. 8- (O fey), yurtlarından çıkartılıp mallarından uzaklaştırılmış olan, Allah’ın lütuf ve rızasını isteyen, Allah’a ve Peygamberine destek olan fakir muhacirlerindir. İşte onlar (özü sözü) doğru olanların ta kendileridir. 9- Onlar(ın hicretinden) önce Medine’ye yerleşip imanı da kalplerine yerleştirenler, kendilerine hicret edenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar. Kendileri ihtiyaç içinde olsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. 10- Onlardan sonra gelenler derler ki:“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz Sen çok şefkatlisin, pek merhametlisin.” 11- Gördün mü o münafıklık edenleri(n yaptığını)? Onlar, Kitap ehlinden kâfir olan kardeşlerine şöyle derler:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar, kesinlikle yalancıdırlar. 12- Eğer onlar (yurtlarından) çıkartılırlarsa andolsun ki onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler. Onlara yardım etseler bile kesinlikle gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez. 13- İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır. Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır. 14- Onlar sizinle toplu olarak (yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar. Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir. Sen onları birlik içinde sanırsın; ama kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır. 15- (Bu yahudilerin durumu) kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir. Onlar için (ahirette) can yakıcı bir azap vardır. 16- (O münafıkların durumu da) şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana:“Kâfir ol” der. O kâfir olunca da: “Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der. 17- Nihayet ikisinin de âkıbeti, içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur. İşte zalimlerin cezası da budur. (Medine’de inmiştir. 24 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. Bu sûreye Benî Nadir sûresi de denmektedir. Bunlar, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliği sırasında Medine yakınlarında bulunan yahudilerden büyük bir kesim idiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik verilip de Medine’ye hicret edince bunlar da diğer kâfir olan yahudiler gibi kâfir oldular. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de komşusu olan yahudi kesimlerle antlaşmalar yaptı. Bedir gazvesinden altı ay civarında bir süre sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onların bulundukları yerlere gitti ve Amr b. Umeyye ed-Damri’nin öldürdüğü Kilab oğullarına mensup kişilerin diyetini ödemesi için (aralarındaki antlaşma gereği) kendisine yardımcı olmalarını istedi. Onlar: Olur, yardım ederiz, ey Ebu’l-Kasım. Şurada bir süre otur da senin isteğini yerine getirelim, dediler. Bir köşeye çekilip başbaşa verdiler. Şeytan da haklarında yazılmış olan bedbahtlık fermanını onlara süslü gösterdi. Kendi aralarında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e suikast kararı alıp şöyle dediler:“Sizden kim şu değirmen taşını alır da yukarı çıkıp onu başının üzerine atarak kafasını parçalar?” Aralarında en bedbaht kişi olan Amr b. Cahhâş: Ben yaparım, dedi. Sellam b. Mişkem de onlara: Böyle bir şey yapmayın. Allah’a andolsun ki yapmak istediğiniz iş, ona haber verilecektir. Ayrıca bu bizimle onun arasındaki ahdi bozmak demektir, dedi. Derhal Rabbinden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e ne yapmak istediklerine dair ilâhî vahiy geldi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hızlıca yerinden kalktı ve Medine’ye doğru gitti. Ashabı da arkasından ona yetişerek: Biz farkına bile varamadan sen kalkıp yola koyuldun, deyince o da kendilerine, yahudilerin ne yapmak istediklerini haber verdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlara şu haberi gönderdi:“Medine’den çıkıp gidin ve orada benimle birlikte bir arada kalmayın. Ben size on günlük süre tanıyorum. Bu süreden sonra sizden kimi bulursam boynunu vuracağım.” Günlerce hazırlıklarını sürdürdüler. Münafık Abdullah b. Ubey b. Selûl da onlara şu haberi gönderdi:“Yurtlarınızdan çıkmayın. Beraberimde iki bin kişi var. Bunlar, sizinle birlikte hisarlarınıza girecek ve sizin uğrunuzda ölünceye dek çarpışacaklardır. Diğer taraftan Kurayzalılar da Gatafanlılardan antlaşma yaptığınız kimseler de size yardım edecektir.” Başkanları Huyey b. Ahtab, münafıkların başının kendisine söylediklerinden umutlandı ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:“Biz yurdumuzdan çıkıp gitmiyoruz, artık ne istersen yap”, diye haber gönderdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı tekbir getirerek onların üzerine gitmek üzere harekete koyuldular. Sancağı Ali b. Ebu Talib radıyallahu anh taşıyordu. Kalelerinin etrafını kuşattılar ve bir süre onlara ok ve taş yağdırdılar. Kurayzalılar yardımlarına gelmediği gibi Abdullah b. Ubey b. Selûl ile Gatafanlılardan antlaşmalıları olan kimseler de onlara ihanet etti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onları kuşattı ve çevrede bulunan onlara ait hurma ağaçlarını kestirip yaktı. Bunun üzerine ona: Medine’den çıkıyoruz, diye haber gönderdiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem oradan kendi canlarını, çoluk çocuklarını ve silah dışında develerinin taşıyabileceği kadar malları beraberlerinde almak şartı ile kalelerinden inmelerine müsaade etti ve geride kalan mallara ve silâhlara da el koydu. Nadiroğullarından ele geçirilen mallar, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, onun ihtiyaçlarına ve müslümanların maslahatına harcanıyordu. Bu malların beşte dördünü o, gazilere dağıtmamıştı. Çünkü Yüce Allah, burayı ona fey (savaşsız ganimet) olarak tahsis etmişti. Müslümanlar orayı ele geçirmek üzere ata binip deve koşturmamışlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’e sürdü. Aralarında liderleri Huyey b. Ahtab da vardı. Onların topraklarını ve diyarlarını ele geçirdi. Orada bıraktıkları silahlara da el koydu. Silahlar arasında elli zırh, elli miğfer ve üç yüz kırk tane kılıç vardı. Siyer alimlerinin sözünü ettikleri üzere kıssalarının özü bundan ibarettir. 1. Yüce Allah, bu sûreyi, göklerde ve yerde bulunan her şeyin Rabbini hamd ile tesbih ettiklerini, celâline yakışmayan şeylerden de O’nu tenzih ettiklerini, azameti önünde boyun eğip O’na ibadet ettiklerini haber vererek başlatmaktadır. Çünkü O, her şeye boyun eğdirmiş olan Azîzdir. Kimse O’na karşı koyamaz ve O’nun için zor diye bir şey yoktur. Yaratması ve emretmesi, sonsuz hikmetlerle dolu olan Hakîm’dir. O, boşuna hiçbir şey yaratmaz. Maslahat ihtiva etmeyen hiçbir hükmü teşrî’ buyurmaz. Hikmetinin gerektirmediği hiçbir iş yapmaz. 2. Bunlardan birisi de O’nun, Rasûlüne küfre sapmış Kitap ehlinden olan Nadiroğullarına karşı, Allah Rasûlü ile antlaşmalarını bozmaları üzerine yardım etmiş olmasıdır. Böylece o, onları alışageldikleri ve pek sevdikleri yurtlarından çıkarmıştır. Onların oradan çıkartılmaları, Allah’ın haklarında Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vasıtası ile takdir etmiş olduğu ilk sürgün idi ve bu sürgün Hayber’e gerçekleşmişti. Âyet-i kerime (ilk sürgün ifadesi) onların bunun dışında başka sürgünlerinin olduğuna da delildir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’den de sürmüştür. Daha sonra Ömer radıyallahu anh da onlardan geriye kalanları oradan sürmüştü. Ey müslümanlar! “Siz onların” yurtları oldukça korunaklı ve kendileri de güçlü olması dolayı ile yurtlarından “çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı.” Bu yüzden kalelerini şımarıklık derecesinde beğenmiş, fakat aldanmışlardı. Bu kaleleri içerisinde oldukları sürece kendilerine zarar verilemeyeceğini, kimsenin onlara güç yetiremeyeceğini zannetmişlerdi. Fakat Allah’ın kaderi her şeyin üstündedir. Hisarların ve kalelerin O’na karşı bir faydası olmayacağı gibi gücün ve savunmanın da bir faydası olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:“Fakat Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi.” Yani onlar hatırlarından geçirmedikleri, hiç düşünmedikleri bir taraftan baskın ve hücuma maruz kaldılar. Bu ummadıkları husus, şöylece ifade edilmektedir:“Ve kalplerine korku saldı.” Kalplerindeki bu şiddetli korku, Allah’ın en büyük ordusudur. Ona karşı ne sayının, ne araç gerecin, ne gücün, ne de kuvvetli oluşun bir faydası yoktur. Onların kanaatine göre eğer onlara bir zarar gelecek olsaydı bu, ancak arkasında korundukları ve huzur buldukları kalelerinden olabilirdi. Ama Allah’tan başkasına güvenen yardımsız kalır. Allah’tan başkasına meyledenin bu tutumu, kendi aleyhinedir. Bu nedenle sabır ve sebatın yahut gevşeklik ve zaafın yeri olan kalplerine semavî bir emir gelip onları buldu. Kalplerindeki gücü ve metaneti ortadan kaldırdı. Bunların yerine zaaf, gevşeklik ve korkaklık yerleştirdi. Bunu önleyebilecek güçleri de yoktu. Bu da onlara karşı müminlere ilahi bir yardımdı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "(Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı).” Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile mallarından develerinin taşıyabileceği kadar yük alacakları şekilde anlaşma yapmışlardı. Bundan dolayı evlerinin beğendikleri yerlerini, tavanlarının pek çoğunu dahi bozdular. Azgınlıkları sebebi ile yurtlarının tahrip edilmesi ve kalelerinin yıkılması konusunda mü’minleri kendi başlarına kendileri musallat ettiler. Bu yapılanlara kendileri sebep oldular ve kendilerine en büyük zararı kendileri verdiler. "O halde ibret alın, ey basiret” mükemmel akıl ve eşyanın özünü kavrayan sağlam görüş “sahipleri!” Çünkü bu, gerçekten Allah’ın hakka karşı inatlaşan ve hevâlarana uyan kimselere karşı neler yaptığının anlaşılmasına yardımcı olacak bir ibret vesilesidir. Bu kimselerin günahları sebebi ile Allah’ın emri gelip onları bulduğunda, ibretli cezalar onları yakaladığında güçlerinin kendilerine bir faydası olmamış, kuvvetleri onları koruyamamış, hisarları ve kaleleri de kendilerini himaye edememiştir. Asıl muteber olan sebebin hususiliği değil, mananın umumiliğidir. O nedenle bu âyet-i kerime genel olarak ibret almanın emredilmiş bir husus olduğuna delil olmaktadır. İbret alma ise birbirine benzeyen şeyleri göz önünde bulundurmak, bir şeyi kendisine benzeyen başka bir şeye kıyas etmektir. Ahkâmın içerdiği ve yeri akıl ve düşünce olan mana ve hikmetler üzerinde tefekkür etmektir. Bu sayede akıl kemâle erer, basiret aydınlanmış olur. İman artar ve gerçek anlamı ile kavrayış husule gelir. 3. Daha sonra Yüce Allah, bu yahudilerin başına hak ettikleri ve lâyık oldukları her şeyin henüz gelip kendilerini bulmadığını, Allah’ın onların musibetlerini nispeten hafifletmiş olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah onların hakkında” kendilerine isabet eden “sürgünü” hiçbir şekilde değişmesi, değişikliğe uğratılması söz konusu olmayan olan kader ve kazası gereği “yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı.” Dünyadaki azapları ve ibretli cezaları başka türlü olurdu. Ama onlar, dünyevî çetin azaptan kurtulmuş iseler dahi âhirette onlar için ateş azabı vardır ki onun ağırlığını Allah’tan başka kimsenin bilmesine imkân yoktur. Onlar, cezalarının bittiğini ve geriye çekecekleri herhangi bir cezanın kalmadığını sakın sanmasınlar. Allah’ın onlar için hazırladığı âhiret azabı daha büyük ve daha ağırdır. 4. “Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir.” Onlara düşmanlık etmeleri, savaş açmaları ve onlara isyan olan hususlarda çalışıp çabalamalarıdır. O’nun, kendisine karşı gelip düşmanlık eden kimseler hakkındaki sünneti/kanunu budur. “Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır.” 5. Nadiroğullarının, Allah Rasûlünü ve müslümanları hurma ağaçlarını kestikleri için kınamaları ve bunun yeryüzünde fesadın bir parçası olduğunu iddia edip müslümanlara dil uzatmak için bunu bahane yapmaları üzerine Yüce Allah, onların hurma ağaçlarını kesmelerinin de oldukları halde bırakmalarının da “hep Allah’ın izni” ve emri dahilinde olduğunu haber vermiştir. Bu da “Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir.” Çünkü sizlere hurma ağaçlarını kesip yakma imkânını O, vermiştir. Ta ki bu, onlar için dünya hayatında ibretli bir ceza ve aşağılanma sebebi olsun. Böylelikle tam anlamı ile âciz olduklarını anlayacakları bir zillete düşsünler. Ayrıca onlar güçlerinin esas kaynağını teşkil eden hurma ağaçlarını dahi kurtaracak güçlerinin olmadığını anlasınlar. (Âyet-i kerimede geçen “hurma ağacı” anlamındaki): “لِّينَةٍ ” kelimesi, en doğru ve en uygun ihtimale göre bütün hurma ağaçlarını kapsayan bir ifadedir. İşte Nadiroğullarının durumu ve Allah’ın dünyada onlar için hazırladığı âkıbetin ne olduğu böylece anlaşılmış olmaktadır. Daha sonra Yüce Allah Nadiroğullarına ait malların ve eşyaların kimlerin eline geçtiğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 6. “Allah’ın onlar(ın malların)dan” yani o şehrin ahalisi olan Nadiroğullarından “Rasûlüne verdiği feye/ganimete gelince” ey müslümanlar! “siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve.” Yani bunları ele geçirmek için ne kendiniz yoruldunuz, ne de bineklerinizi yordunuz. Aksine Yüce Allah, onların kalplerine korku saldı da bu mallar, elinize kendiliklerinden ve siz onlar için çalışıp çabalamadan elinize geçmiş oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Fakat Allah peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah her şeye gücü yetendir.” O’nun mükemmel kudretinin bir gereği de şudur: Hiçbir iş O’na imkânsız değildir, hiç kimse O’nun gücüne sığınmadan güçlü olamaz. Fakihlerin ıstılahına göre “fey”in tarifi: Kâfirlerden savaşmaksızın ve hak yolla alınan mallardır. Nadiroğullarının müslümanlardan korktukları için bırakıp gittikleri mallar buna örnektir. Buna (kök olarak dönmek anlamına gelen) fey adının verilmesinin sebebi, bu malın, onu hak etmeyen kâfirlerden onun en büyük hak sahipleri olan müslümanlara dönmesindir. Fey’in genel hükmünü ise Yüce Allah şu buyruklarında zikretmektedir: 7. “Allah’ın” genel olarak ister Allah Rasûlü zamanında olsun, ister ondan sonra ümmetinden yönetim görevini üstlenen kimseler vasıtası ile olsun “ülkeler ahalisinden Rasûlüne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir.” Bu âyet-i kerime Enfâl Sûresi’nde yer alan Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir: "Eğer Allah’a Furkan günü olan, o iki ordunun birbirleri ile karşılaştıkları günde kulumuza indirdiğimize inanmışsanız bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlüne, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir.” (el-Enfâl, 8/41) Burada sözü edilen fey’ beşe bölünür: Allah’a ve Rasûlüne ait olan beşte bir, müslümanların genel maslahatlarına harcanır. Bir beşte bir “akrabalara” yani Haşimoğulları ile Muttaliboğullarına -var olmaları halinde- verilir. Bu hususta erkeklerine de kadınlarına da eşit pay verilir. Burada Haşimoğulları ile birlikte Muttaliboğullarının da bu beşte bire girmelerinin, buna karşılık Abdimenaf oğullarının geri kalanlarının girmeyişlerinin sebebi şudur: Muttaliboğulları da Haşimoğulları ile birlikte Şi’bi Ebi Talib’de muhasara/boykot altında idiler. Söz konusu muhasara ise Kureyşlilerin onlardan uzak kalmak ve onlara düşmanlık etmek üzere akitleştikleri bir boykot dönemi idi. Muttaliboğulları diğerlerinin aksine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e yardımcı oldular. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Abdülmuttalib oğulları hakkında şöyle demiştir:“Onlar ne cahiliye döneminde ne İslâm döneminde benden ayrılmadılar.” Bir beşte bir de babaları bulunmayan ve henüz ergenlik yaşına gelmemiş kimseler demek olan fakir yetimlere verilir. Bir beşte bir pay da yoksullara, diğer beşte bir de yolda kalmışlaradır. Yolda kalmışlar, vatanlarında bulunmayan, bu nedenle de ortada kalmış yabancılar demektir. Yüce Allah’ın fey’i bu şekilde takdir edip sadece sözü edilen bu kimselere has kılmasının sebebine gelince bu, “o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan” ve yalnızca onların elinde kalan bir servet “olmasın” diyedir. Çünkü Yüce Allah, bunu bu şekilde takdir etmemiş olsaydı, zenginler ve güçlüler arasında bu mal döner dolaşır, bunların dışında kalan acizler bu maldan hiçbir şey elde edemezdi. Bu ise Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği çapta büyük bir fesada sebep olurdu. Halbuki Allah’ın emir ve şeriatine tabi olmakta sayısız büyük maslahatlar söz konusudur. Bundan dolayı Yüce Allah, bu türlü kaideyi ve genel esası şöylece emretmektedir: "Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun.” Bu buyruk, dinin inanç esaslarını da, ahkamını da, zahirini de batınını da kapsar. Rasûlün getirdiği ne varsa kulların kesin olarak onu alması veona uyması gerekir. Ona muhalefet edilmesi helâl değildir. Rasûl herhangi bir şeye dair açık bir hüküm bildirecek olursa bu, Yüce Allah’ın hüküm bildirmesi gibidir. Onu terk etmekte hiçbir kimse mazur değildir, kimseye ruhsat da verilmemiştir. Herhangi bir kimsenin söylediklerinin onun söylediğinin önüne geçirilmesi de caiz değildir. Daha sonra Yüce Allah, kendisinden korkup sakınmayı yani takvâlı olmayı emretmektedir. Zira takvâ ile kalpler ve ruhlar mamur olur. Dünya ve âhiret düzelir. Ebedi mutluluk ve pek büyük kurtuluş, takvâ ile elde edilir. Takvâ yitirilecek olursa ebedi bedbahtlık ve sonu gelmez bir azap söz konusu olur. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’tan korkup sakının; çünkü Allah” takvâyı terk eden ve hevâya uymayı tercih eden kimselere karşı “cezası çok çetin olandır.” 8-9. Daha sonra Yüce Allah, bu fey’ mallarını tahsis ettiği bu kimselere ayırmasını gerektiren sebebi ve hikmeti söz konusu etmekte ve bu malların kendilerine ayrılmasını hak ettiklerini, yardım görmeye haklarının bulunduğunu belirtmektedir. Çünkü onlar, ya Allah’ın rızasını elde etmek ve dinini desteklemek için Rasûlüne besledikleri sevgi dolayısı ile sevip alıştıkları yurtlarını, vatanlarını, sevdiklerini, dostlarını ve mallarını terk ve hicret etmiş muhacirlerdir. Ki bunlar “(özü sözü) doğru olanların ta kendileridir.” Çünkü imanlarının gereklerini yerine getirmişler, salih amelleri ile zor ve ağır ibadetleri ile imanlarını tasdik etmiş kimselerdir. Bu yönleri ile onlar, iman ettiği iddiasında bulunup da onu cihad, hicret ve buna benzer ibadetler ile tasdik etmeyenlerden farklıdırlar. Ya da bu kimseler, kendi istek ve iradeleri ile severek ve tercih ederek Allah’a ve Rasûlü’ne iman eden, Evs ve Hazreclilerden oluşan Ensârlardır. Bunlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e kucak açmışlar, insanlara karşı onu korumuşlar, hicret ve iman diyarını yurt edinmişlerdi. Öyle ki burası mü’minlerin kendisine başvuracakları, dönecekleri bir sığınak haline gelmişti. Muhacirler de buraya gelip sığındılar, müslümanlar bu diyarın sınırları içerisinde yerleştiler. Çünkü o vakit bütün bölgeler savaş, şirk ve kötülük diyarı idi. Dinin yardımcıları olanlar hep Ensar’a sığınırlardı. İslâm yayılıncaya, güçleninceye ve peyderpey hakimiyeti artıncaya kadar bu böyle sürdü. Nihâyet kalpleri ilim, iman ve Kur’ân ile, ülkeleri de kılıç ve mızraklar ile fethettikleri vakte kadar bu böyle sürdü. Bunların güzel vasıfları arasında şu da vardır:“Kendilerine hicret edenleri severler.” Bunun sebebi de Allah’a ve Rasûlüne besledikleri sevgidir. Bu yüzden O’nun sevdiklerini de sevdiler ve dinine yardımları dokunanlara da yardımcı oldular. “ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar.” Allah’ın lütfundan onlara verdikleri, onlara tahsis etmiş olup da hak ettikleri pek üstün fazilet ve konumlarından dolayı muhacirleri kıskanmazlar. Bu, onların kalplerinin ne kadar temiz olduğuna, kalplerinde hile, kin ve haset bulunmadığına delildir. Bu buyruk muhacirlerin, ensardan faziletli olduğuna da delildir. Çünkü Allah, önce muhacirlerden söz etmiş, daha sonra da Ensar’ın muhacirlere verilenlerden dolayı kalplerinde herhangi bir kıskançlık beslemediklerini belirtmiştir. Bu da Yüce Allah’ın muhacirlere, ne ensara ne de başkalarına vermediği şeyleri verdiğine delildir. Çünkü onlar hem dine yardım etmişler, hem de hicret etmişlerdi. "Kendileri ihtiyaç içinde bulunsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler.” Yani Ensarın başkalarına üstün geldikleri vasıflarından, kendilerini diğerlerinden ayırt eden özelliklerinden birisi de başkasını kendine tercih etmektir (îsâr). Bu da cömertliğin en mükemmel çeşididir. Zira o, mal ve daha başka nefsin sevdiği şeylerde başkalarını knedine tercih etmek, onlara bizzat muhtaç olmakla hatta zorunlu olarak gerek duymakla ve darlık içerisinde bulunmakla birlikte onları başkasına seve seve verebilmektir. Bu, ancak son derece temiz bir ahlâktan, Yüce Allah’a duyulan ve nefsin zevk alıp arzu ettiği şeylerin önüne geçirilen ilahi bir sevgiden kaynaklanabilir. Kendisinin ve çoluk çocuğunun yiyeceğini misâfirlerine takdim eden ve çoluk çocuğu ile birlikte geceyi aç geçiren Ensar’a mensup bir sahabinin kıssası da buna örnektir ki bu âyet de ondan dolayı nazil olmuştur. Îsâr (başkasını kendisine tercih etmek) benciliğin/egoizmin aksidir ve iyi bir şeydir. Bencillik/egoizm ise yerilmiş bir şeydir. Çünkü o, cimriliğin ve eli sıkılığın özelliklerindendir. Kendisine îsâr özelliği ihsan edilmiş bulunan kimse, nefsinin cimriliğine karşı korunmuş kimse demektir ki “Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” Nefsin cimrilikten korunması, emrolunduğu bütün hususlarda cimrilik etmekten korunmasını kapsar. Buna göre kul, nefsinin cimriliğine karşı korunacak olursa Allah ve Rasûlü’nün emirlerini rahatlıkla ve kolaylıkla yerine getirir. İsteyerek ve itaat etmek arzusu ile tam bir kalp huzuru ile bunları yapar. Yine gönül isteği ile Allah’ın yasakladıklarını terk eder. İsterse bu yasakları nefsi sevsin, onları işlemeye çağırsın ve onları arzulasın. Yine böyle bir kimse, Allah yolunda ve Allah’ın rızası uğrunda mallarını seve seve harcar. Bu yolla da kurtuluşu elde eder ve umduklarına nail olur. Oysa nefsinin cimriliğine karşı korunamayarak hayra karşı cimrilik etmeye müptela olanlar, böyle değildir. Şerrin esası ve temel kaynağı da işte budur. 10. Zikri geçen bu iki faziletli ve üstün sınıf, sahabe-i kiramdır ve önderlerdir. Bunlar öne geçmiş, pek çok faziletlere sahip olmuşlardır. Bunlar vasıtası ile kendilerinden sonra gelenleri geçmişler, kendilerinden öncekilere de yetişmişlerdir. Bu sebeple onlar, mü’minlerin en ileri gelenleri, müslümanların efendileri ve takvâ sahiplerinin liderleridirler. Onlardan sonra gelen kimselerin onların arkasından yürümeleri ve onların hidâyetlerini takip etmeleri fazilet olarak onlara yeter. Bundan dolayı Yüce Allah, sonradan gelenler arasından onların izinden gidenleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlardan” Muhacir ve Ensardan “sonra gelenler” hem kendilerinin hem diğer mü’minlerin iyiliklerini isteyerek “derler ki: Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla!” Bu, önceden iman etmiş olan ashabı kiramı, onlardan öncekileri ve onlardan sonrakilerini içeren bütün mü’minleri kapsayan bir duadır. Bu da imanın faziletlerinden birisidir. Şöyle ki mü’minler birbirlerinden yararlanırlar ve aralarındaki iman ortaklığı dolayısı ile birbirlerine dua ederler ki bu iman da mü’minler arasındaki kardeşliğin sebebidir. Bu kardeşliğin bir parçası da birbirlerine dua etmeleri ve birbirlerini sevmeleridir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dualarında kalplerinden azı ile çoğu ile her türlü kinin giderilmesini istediklerini zikretmektedir. Kin kalpten giderilecek olursa, onun zıddı yerleşir ki bu da mü’minler arasındaki sevgi, dostluk, dayanışma, samimi olarak onların iyiliğini isteme vb. gibi mü’minlerin haklarından olan hususları ihtiva eder. Yüce Allah, ashab-ı kiramdan sonra gelen bu dua sahiplerini de iman sahibi olmakla nitelendirmektedir. Çünkü onların:“Ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi” ifadeleri, imanda onların da onlara ortak olduklarına, ashab-ı kirama iman ve itikad esaslarında tabi olduklarına delildir. Bunlar da bu niteliğin tam anlamı ile ancak kendileri hakkında söz konusu olduğu ehl-i sünnet ve’l-cemaattir. Onların bir diğer vasfı ise günahlarını itiraf etmek, bunlardan dolayı Allah’tan bağışlanma dilemek, birbirleri için de af ve mağfiret istemek, mü’min kardeşlerine karşı kalplerindeki kin ve olumsuz duyguları izale etmek için çalışmaktır. Çünkü onların bu şekilde dua etmeleri sözünü ettiğimiz hususları gerektirmekte ve birbirlerini sevdiklerini ifade etmektedir. Yine onların her birinin kendisi için istediğini kardeşi için de istediğini, yanında olsun, gıyabında olsun, hayatta iken veya ölümünden sonra olsun mü’min kardeşinin iyiliğini istediğini de ifade etmektedir. Yine bu ayet-i kerime bu sayılanların, mü’minlerin birbirlerine karşı hakları arasında yer aldığını da göstermektedir. Daha sonra mü’minler, bu dualarını Yüce Allah’ın rahmetinin kemâline, O’nun mü’minlere olan lütuf, ihsan ve şefkatinin ileri derecesine delil teşkil eden iki güzel ismiyle sona erdirmektedirler. Allah’ın onlar üzerindeki rahmet ve ihsanının bir tecellisi hatta en üstün şekli de onlara gerek kendisine karşı gerek diğer kullarına karşı yerine getirmeleri gereken hakları yerine getirme tevfikini ihsan etmiş olmasıdır. İşte bu üç sınıf, bu ümmetin sınıflarını oluşturur. Bunlar fey’in, İslâm’ın maslahatlarına dönük olan harcama yerlerini teşkil eden ve fey’e de layık olan kimselerdir. Allah lütuf ve ihsanı ile bizleri de bu sınıflardan kılsın. 11. Daha sonra Yüce Allah, münafıkların hallerinin hayret edilecek bir hal olduğunu belirtmektedir. Zira bu münafıklar, Kitap ehlinden (küfürde) kardeşleri olan kimselere, mü’minlere karşı yardımcı olacaklarını ve onların yanında yer alacaklarını vaat etmişler ve onlara şöyle demişlerdi:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz.” Yani size yardımcı olmama konusunda bizi engelleyecek yahut korkutacak hiç kimsenin sözünü dinlemeyiz. "ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar” kardeşlerini aldatıp kandırdıkları bu sözlerinde “kesinlikle yalancıdırlar.” doğru söylemiyorlar. Onların bu tutumları da garip karşılanmaz. Çünkü yalan söylemek onların özelliği, aldatmak ve kandırmak da ayrılmaz vasıflarıdır. Münafıklık ve korkaklık da onların yakasını bırakmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, şu buyruğu ile -ki verdiği haber aynen vukua gelmiş ve tıpkı bildirdiği gibi gerçekleşmiştir- onların yalancılıklarını bildirmek üzere şöyle buyurmaktadır: 12. “Eğer onlar” sürgüne gönderilmek üzere yurtlarından “çıkartılırlarsa” vatanlarını sevdiklerinden, savaşma dirençleri olmadığından ve sözlerinde durmadıklarından dolayı “onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler.” Aksine korkaklık onları çepeçevre kuşatır, başıbozukluk onlara hakim olur. Kardeşlerine en muhtaç oldukları bir zamanda yardım etmez, onları desteksiz bırakırlar. "Onlara” faraza “yardım etseler bile gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez.” Yani savaştan ve yardımdan gerisin geriye dönüp kaçarlar. Allah’tan onlara hiçbir şekilde de yardım edilmeyecektir. 13. Onları böyle davranmaya iten sebep ise şudur: Ey mü’minler! “İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır.” Allah’tan çok sizden korkarlar. Ne kendisine ne da başkalarına herhangi bir fayda sağlayamayan, bir zararı da önleyemeyen yaratılmışların korkusunu, fayda ve zararı elinde bulunduran ve istediğine verip istediğinden de alan Yaratıcının korkusunun önüne geçirmişlerdir. "Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır.” İşlerin önem mertebelerini anlamazlar, eşyanın hakikatini bilmezler, akıbetleri düşünmezler. Halbuki asıl anlayış ve kavrayış, Allah’tan korkmanın, O’ndan ummanın ve O’nu sevmenin, diğer bütün hususların önüne geçirilmesi ve başka şeylerin onlara tabi kılınmasıdır. 14. “Onlar sizinle toplu olarak” yani bir arada “(yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar.” Size karşı savaşta sebat gösteremezler ve böyle bir savaşa girişemezler; ancak korunaklı şehirlerde koruma altında yahut surların ve duvarların arkasında bulunurlarsa o zaman savaşa kalkışırlar. Bu yolla kendilerini nispeten koruyabilirler. Bunu da cesaretlerinden değil kalelerine ve surlarına güvendikleri için yaparlar. Bu ifade onları çok ağır şekilde yermektedir. “Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir.” Yani kendi aralarında çetin savaşırlar. Bu konuda ne bedenlerinde ne de güçlerinde herhangi bir eksiklik yoktur. Asıl eksikleri, onların imanlarındaki zafiyette ve onların sözbirliği etmeyişlerindedir. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Sen onları” bir araya gelmiş ve birbirlerini destekler halde gördüğünde “birlik içinde sanırsın, ama kalpleri darmadağınıktır.” Birbirlerine kin beslerler ve ayrılık içindedirler. “Bu” sözü geçen sıfatlarla nitelendirilmelerini gerektiren hal, “onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır.” Akılları fikirleri yoktur. Akılları bulunsa idi üstün olanı değersize tercih ederlerdi. Kendileri adına daha değersiz olanı seçmezlerdi. Sözbirliği ederler, kalpleri birbirine kaynaşırdı. Bu yolla da birbirlerine yardımcı olurlar, birbirlerini desteklerlerdi. Dinî ve dünyevi maslahatları hususunda birbirlerine yardımcı olurlardı. 15. Ehli kitaptan yardımsız bırakılan ve Allah’ın, kendilerine karşı Rasûlüne zafer verip dünya hayatında rüsvaylığı tattırdığı, ayrıca kendilerine yardımcı olacaklarını vaat eden kimselerin yardımından da mahrum kalan bu kimselerin durumu “kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir.” Bunlar da şeytanın kendilerine amellerini süslü gösterdiği Kureyş kâfirleridirler. Şeytanın bunlara neler söylediklerini Yüce Allah bize şöylece haber vermektedir: "Bugün insanlar içinde sizi yenebilecek yoktur. Ben de muhakkak sizin yardımcınızım.” İki ordu birbirini görünce (şeytan) iki topuğu üstüne gerisin geri kaçarak: “Benim sizinle hiçbir ilişkim yok. Gerçekten ben sizin göremeyeceğinizi görüyorum. Ben muhakkak Allah’tan korkarım. Çünkü Allah cezası çok şiddetli olandır, demişti.”(el-Enfâl, 8/48) Böylelikle nefisleri kendilerini aldatmış, kendilerine fayda sağlayamayacak ve azabı onlardan uzaklaştıramayacak kimseler de onları kandırmıştı. Nihâyet böbürlenerek ve büyüklük taslayarak Bedir’e kadar geldiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ve mü’minlere arzuladıkları gibi zarar verebileceklerini sandılar. Allah ise Rasûlünü ve mü’minleri onlara muzaffer kıldı. Onlar da müşriklerin ileri gelenlerini öldürdüler, pek çok kimseyi de esir aldılar. Diğerleri ise kaçıp kurtulmaya çalıştı. Böylelikle “onlar yaptıklarının vebalini” şirk ve azgınlıklarının sonundaki cezasını “tatmış” oldular. Bu, dünyadaki cezaları idi. Âhirette ise “onlar için can yakıcı bir azap vardır.” 16. Kitap ehlinden olan kafir kardeşlerini yardım etme vaadiyle kandıran münafıkların durumu da “şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana: “Kâfir ol” der.” Yani şeytan böyle bir kimseye küfrü allayıp pullar, güzel gösterir ve küfre davet eder. O kimse de şeytana aldanıp kâfir olup bedbahtlık yolunu seçince daha önce kendisini bunlara davet eden ve dostu olduğunu ileri süren şeytanın ona hiçbir faydası olmaz. Aksine o, ondan uzaklaştığını bildirir:“Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der.” Yani sana gelen azabı önleyecek gücüm yoktur. Benim sana iyilik namına zerre ağırlığı kadar dahi olsa hiçbir faydam olmaz. 17. “Nihayet ikisinin de âkıbeti” yani küfre çağıran şeytan ile çağrılan ve şeytana itaat eden insanın âkıbeti “içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“O kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olmaya davet eder.”(Fatır, 35/6) Zulüm ve küfre sapmakta ortak olan “zalimlerin cezası” azabın şiddeti ve kuvveti farklı olsa bile “budur.” İşte şeytanın bütün dostlarına karşı tavrı budur. O, onları çağırır ve kendileri için zararlı olabilecek şeylere doğru aldatarak onları çeker. Nihâyet tuzağa düşüp de helâkin sebepleri onları çepeçevre kuşattığında onları terk edip gider. Ona itaat edenler ne kadar kınansalar azdır! Çünkü Allah, ondan sakındırmış, ona karşı uyarmış, onun amaçlarını ve nihaî âkıbetini haber vermiştir. Ona itaat etmeye kalkışan kimse, bilerek Allah’a isyan ediyor demektir. Bu konuda onun hiçbir mazereti olamaz.

Haşr 59:11

1- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. O Azîzdir, Hakîmdir. 2- Kitap ehlinden olan kafirleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı. Ama Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi ve kalplerine korku saldı. (Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı). O halde ibret alın, ey basiret sahipleri! 3- Eğer Allah, onlar hakkında sürgünü yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı. Bununla birlikte onlar için âhirette ateş azabı vardır. 4- Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir. Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır. 5- Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz yahut onu kökleri üzere dikili bırakmanız, hep Allah’ın izni dahilinde olmuştur ve bu, Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir. 6- Allah’ın onlar(ın malların)dan Rasûlü’ne verdiği feye/ganimete gelince siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve. Fakat Allah, peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah, her şeye gücü yetendir. 7- Allah’ın (savaşsız fethedilen) ülkelerin ahalisinden Rasûlü’ne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir. Bu, o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan (ve yosulların istifade edemediği bir servet) olmasın diyedir. Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun ve Allah’tan korkup sakının. Çünkü Allah, cezası çok çetin olandır. 8- (O fey), yurtlarından çıkartılıp mallarından uzaklaştırılmış olan, Allah’ın lütuf ve rızasını isteyen, Allah’a ve Peygamberine destek olan fakir muhacirlerindir. İşte onlar (özü sözü) doğru olanların ta kendileridir. 9- Onlar(ın hicretinden) önce Medine’ye yerleşip imanı da kalplerine yerleştirenler, kendilerine hicret edenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar. Kendileri ihtiyaç içinde olsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. 10- Onlardan sonra gelenler derler ki:“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz Sen çok şefkatlisin, pek merhametlisin.” 11- Gördün mü o münafıklık edenleri(n yaptığını)? Onlar, Kitap ehlinden kâfir olan kardeşlerine şöyle derler:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar, kesinlikle yalancıdırlar. 12- Eğer onlar (yurtlarından) çıkartılırlarsa andolsun ki onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler. Onlara yardım etseler bile kesinlikle gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez. 13- İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır. Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır. 14- Onlar sizinle toplu olarak (yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar. Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir. Sen onları birlik içinde sanırsın; ama kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır. 15- (Bu yahudilerin durumu) kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir. Onlar için (ahirette) can yakıcı bir azap vardır. 16- (O münafıkların durumu da) şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana:“Kâfir ol” der. O kâfir olunca da: “Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der. 17- Nihayet ikisinin de âkıbeti, içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur. İşte zalimlerin cezası da budur. (Medine’de inmiştir. 24 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. Bu sûreye Benî Nadir sûresi de denmektedir. Bunlar, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliği sırasında Medine yakınlarında bulunan yahudilerden büyük bir kesim idiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik verilip de Medine’ye hicret edince bunlar da diğer kâfir olan yahudiler gibi kâfir oldular. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de komşusu olan yahudi kesimlerle antlaşmalar yaptı. Bedir gazvesinden altı ay civarında bir süre sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onların bulundukları yerlere gitti ve Amr b. Umeyye ed-Damri’nin öldürdüğü Kilab oğullarına mensup kişilerin diyetini ödemesi için (aralarındaki antlaşma gereği) kendisine yardımcı olmalarını istedi. Onlar: Olur, yardım ederiz, ey Ebu’l-Kasım. Şurada bir süre otur da senin isteğini yerine getirelim, dediler. Bir köşeye çekilip başbaşa verdiler. Şeytan da haklarında yazılmış olan bedbahtlık fermanını onlara süslü gösterdi. Kendi aralarında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e suikast kararı alıp şöyle dediler:“Sizden kim şu değirmen taşını alır da yukarı çıkıp onu başının üzerine atarak kafasını parçalar?” Aralarında en bedbaht kişi olan Amr b. Cahhâş: Ben yaparım, dedi. Sellam b. Mişkem de onlara: Böyle bir şey yapmayın. Allah’a andolsun ki yapmak istediğiniz iş, ona haber verilecektir. Ayrıca bu bizimle onun arasındaki ahdi bozmak demektir, dedi. Derhal Rabbinden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e ne yapmak istediklerine dair ilâhî vahiy geldi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hızlıca yerinden kalktı ve Medine’ye doğru gitti. Ashabı da arkasından ona yetişerek: Biz farkına bile varamadan sen kalkıp yola koyuldun, deyince o da kendilerine, yahudilerin ne yapmak istediklerini haber verdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlara şu haberi gönderdi:“Medine’den çıkıp gidin ve orada benimle birlikte bir arada kalmayın. Ben size on günlük süre tanıyorum. Bu süreden sonra sizden kimi bulursam boynunu vuracağım.” Günlerce hazırlıklarını sürdürdüler. Münafık Abdullah b. Ubey b. Selûl da onlara şu haberi gönderdi:“Yurtlarınızdan çıkmayın. Beraberimde iki bin kişi var. Bunlar, sizinle birlikte hisarlarınıza girecek ve sizin uğrunuzda ölünceye dek çarpışacaklardır. Diğer taraftan Kurayzalılar da Gatafanlılardan antlaşma yaptığınız kimseler de size yardım edecektir.” Başkanları Huyey b. Ahtab, münafıkların başının kendisine söylediklerinden umutlandı ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:“Biz yurdumuzdan çıkıp gitmiyoruz, artık ne istersen yap”, diye haber gönderdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı tekbir getirerek onların üzerine gitmek üzere harekete koyuldular. Sancağı Ali b. Ebu Talib radıyallahu anh taşıyordu. Kalelerinin etrafını kuşattılar ve bir süre onlara ok ve taş yağdırdılar. Kurayzalılar yardımlarına gelmediği gibi Abdullah b. Ubey b. Selûl ile Gatafanlılardan antlaşmalıları olan kimseler de onlara ihanet etti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onları kuşattı ve çevrede bulunan onlara ait hurma ağaçlarını kestirip yaktı. Bunun üzerine ona: Medine’den çıkıyoruz, diye haber gönderdiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem oradan kendi canlarını, çoluk çocuklarını ve silah dışında develerinin taşıyabileceği kadar malları beraberlerinde almak şartı ile kalelerinden inmelerine müsaade etti ve geride kalan mallara ve silâhlara da el koydu. Nadiroğullarından ele geçirilen mallar, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, onun ihtiyaçlarına ve müslümanların maslahatına harcanıyordu. Bu malların beşte dördünü o, gazilere dağıtmamıştı. Çünkü Yüce Allah, burayı ona fey (savaşsız ganimet) olarak tahsis etmişti. Müslümanlar orayı ele geçirmek üzere ata binip deve koşturmamışlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’e sürdü. Aralarında liderleri Huyey b. Ahtab da vardı. Onların topraklarını ve diyarlarını ele geçirdi. Orada bıraktıkları silahlara da el koydu. Silahlar arasında elli zırh, elli miğfer ve üç yüz kırk tane kılıç vardı. Siyer alimlerinin sözünü ettikleri üzere kıssalarının özü bundan ibarettir. 1. Yüce Allah, bu sûreyi, göklerde ve yerde bulunan her şeyin Rabbini hamd ile tesbih ettiklerini, celâline yakışmayan şeylerden de O’nu tenzih ettiklerini, azameti önünde boyun eğip O’na ibadet ettiklerini haber vererek başlatmaktadır. Çünkü O, her şeye boyun eğdirmiş olan Azîzdir. Kimse O’na karşı koyamaz ve O’nun için zor diye bir şey yoktur. Yaratması ve emretmesi, sonsuz hikmetlerle dolu olan Hakîm’dir. O, boşuna hiçbir şey yaratmaz. Maslahat ihtiva etmeyen hiçbir hükmü teşrî’ buyurmaz. Hikmetinin gerektirmediği hiçbir iş yapmaz. 2. Bunlardan birisi de O’nun, Rasûlüne küfre sapmış Kitap ehlinden olan Nadiroğullarına karşı, Allah Rasûlü ile antlaşmalarını bozmaları üzerine yardım etmiş olmasıdır. Böylece o, onları alışageldikleri ve pek sevdikleri yurtlarından çıkarmıştır. Onların oradan çıkartılmaları, Allah’ın haklarında Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vasıtası ile takdir etmiş olduğu ilk sürgün idi ve bu sürgün Hayber’e gerçekleşmişti. Âyet-i kerime (ilk sürgün ifadesi) onların bunun dışında başka sürgünlerinin olduğuna da delildir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’den de sürmüştür. Daha sonra Ömer radıyallahu anh da onlardan geriye kalanları oradan sürmüştü. Ey müslümanlar! “Siz onların” yurtları oldukça korunaklı ve kendileri de güçlü olması dolayı ile yurtlarından “çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı.” Bu yüzden kalelerini şımarıklık derecesinde beğenmiş, fakat aldanmışlardı. Bu kaleleri içerisinde oldukları sürece kendilerine zarar verilemeyeceğini, kimsenin onlara güç yetiremeyeceğini zannetmişlerdi. Fakat Allah’ın kaderi her şeyin üstündedir. Hisarların ve kalelerin O’na karşı bir faydası olmayacağı gibi gücün ve savunmanın da bir faydası olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:“Fakat Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi.” Yani onlar hatırlarından geçirmedikleri, hiç düşünmedikleri bir taraftan baskın ve hücuma maruz kaldılar. Bu ummadıkları husus, şöylece ifade edilmektedir:“Ve kalplerine korku saldı.” Kalplerindeki bu şiddetli korku, Allah’ın en büyük ordusudur. Ona karşı ne sayının, ne araç gerecin, ne gücün, ne de kuvvetli oluşun bir faydası yoktur. Onların kanaatine göre eğer onlara bir zarar gelecek olsaydı bu, ancak arkasında korundukları ve huzur buldukları kalelerinden olabilirdi. Ama Allah’tan başkasına güvenen yardımsız kalır. Allah’tan başkasına meyledenin bu tutumu, kendi aleyhinedir. Bu nedenle sabır ve sebatın yahut gevşeklik ve zaafın yeri olan kalplerine semavî bir emir gelip onları buldu. Kalplerindeki gücü ve metaneti ortadan kaldırdı. Bunların yerine zaaf, gevşeklik ve korkaklık yerleştirdi. Bunu önleyebilecek güçleri de yoktu. Bu da onlara karşı müminlere ilahi bir yardımdı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "(Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı).” Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile mallarından develerinin taşıyabileceği kadar yük alacakları şekilde anlaşma yapmışlardı. Bundan dolayı evlerinin beğendikleri yerlerini, tavanlarının pek çoğunu dahi bozdular. Azgınlıkları sebebi ile yurtlarının tahrip edilmesi ve kalelerinin yıkılması konusunda mü’minleri kendi başlarına kendileri musallat ettiler. Bu yapılanlara kendileri sebep oldular ve kendilerine en büyük zararı kendileri verdiler. "O halde ibret alın, ey basiret” mükemmel akıl ve eşyanın özünü kavrayan sağlam görüş “sahipleri!” Çünkü bu, gerçekten Allah’ın hakka karşı inatlaşan ve hevâlarana uyan kimselere karşı neler yaptığının anlaşılmasına yardımcı olacak bir ibret vesilesidir. Bu kimselerin günahları sebebi ile Allah’ın emri gelip onları bulduğunda, ibretli cezalar onları yakaladığında güçlerinin kendilerine bir faydası olmamış, kuvvetleri onları koruyamamış, hisarları ve kaleleri de kendilerini himaye edememiştir. Asıl muteber olan sebebin hususiliği değil, mananın umumiliğidir. O nedenle bu âyet-i kerime genel olarak ibret almanın emredilmiş bir husus olduğuna delil olmaktadır. İbret alma ise birbirine benzeyen şeyleri göz önünde bulundurmak, bir şeyi kendisine benzeyen başka bir şeye kıyas etmektir. Ahkâmın içerdiği ve yeri akıl ve düşünce olan mana ve hikmetler üzerinde tefekkür etmektir. Bu sayede akıl kemâle erer, basiret aydınlanmış olur. İman artar ve gerçek anlamı ile kavrayış husule gelir. 3. Daha sonra Yüce Allah, bu yahudilerin başına hak ettikleri ve lâyık oldukları her şeyin henüz gelip kendilerini bulmadığını, Allah’ın onların musibetlerini nispeten hafifletmiş olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah onların hakkında” kendilerine isabet eden “sürgünü” hiçbir şekilde değişmesi, değişikliğe uğratılması söz konusu olmayan olan kader ve kazası gereği “yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı.” Dünyadaki azapları ve ibretli cezaları başka türlü olurdu. Ama onlar, dünyevî çetin azaptan kurtulmuş iseler dahi âhirette onlar için ateş azabı vardır ki onun ağırlığını Allah’tan başka kimsenin bilmesine imkân yoktur. Onlar, cezalarının bittiğini ve geriye çekecekleri herhangi bir cezanın kalmadığını sakın sanmasınlar. Allah’ın onlar için hazırladığı âhiret azabı daha büyük ve daha ağırdır. 4. “Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir.” Onlara düşmanlık etmeleri, savaş açmaları ve onlara isyan olan hususlarda çalışıp çabalamalarıdır. O’nun, kendisine karşı gelip düşmanlık eden kimseler hakkındaki sünneti/kanunu budur. “Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır.” 5. Nadiroğullarının, Allah Rasûlünü ve müslümanları hurma ağaçlarını kestikleri için kınamaları ve bunun yeryüzünde fesadın bir parçası olduğunu iddia edip müslümanlara dil uzatmak için bunu bahane yapmaları üzerine Yüce Allah, onların hurma ağaçlarını kesmelerinin de oldukları halde bırakmalarının da “hep Allah’ın izni” ve emri dahilinde olduğunu haber vermiştir. Bu da “Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir.” Çünkü sizlere hurma ağaçlarını kesip yakma imkânını O, vermiştir. Ta ki bu, onlar için dünya hayatında ibretli bir ceza ve aşağılanma sebebi olsun. Böylelikle tam anlamı ile âciz olduklarını anlayacakları bir zillete düşsünler. Ayrıca onlar güçlerinin esas kaynağını teşkil eden hurma ağaçlarını dahi kurtaracak güçlerinin olmadığını anlasınlar. (Âyet-i kerimede geçen “hurma ağacı” anlamındaki): “لِّينَةٍ ” kelimesi, en doğru ve en uygun ihtimale göre bütün hurma ağaçlarını kapsayan bir ifadedir. İşte Nadiroğullarının durumu ve Allah’ın dünyada onlar için hazırladığı âkıbetin ne olduğu böylece anlaşılmış olmaktadır. Daha sonra Yüce Allah Nadiroğullarına ait malların ve eşyaların kimlerin eline geçtiğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 6. “Allah’ın onlar(ın malların)dan” yani o şehrin ahalisi olan Nadiroğullarından “Rasûlüne verdiği feye/ganimete gelince” ey müslümanlar! “siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve.” Yani bunları ele geçirmek için ne kendiniz yoruldunuz, ne de bineklerinizi yordunuz. Aksine Yüce Allah, onların kalplerine korku saldı da bu mallar, elinize kendiliklerinden ve siz onlar için çalışıp çabalamadan elinize geçmiş oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Fakat Allah peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah her şeye gücü yetendir.” O’nun mükemmel kudretinin bir gereği de şudur: Hiçbir iş O’na imkânsız değildir, hiç kimse O’nun gücüne sığınmadan güçlü olamaz. Fakihlerin ıstılahına göre “fey”in tarifi: Kâfirlerden savaşmaksızın ve hak yolla alınan mallardır. Nadiroğullarının müslümanlardan korktukları için bırakıp gittikleri mallar buna örnektir. Buna (kök olarak dönmek anlamına gelen) fey adının verilmesinin sebebi, bu malın, onu hak etmeyen kâfirlerden onun en büyük hak sahipleri olan müslümanlara dönmesindir. Fey’in genel hükmünü ise Yüce Allah şu buyruklarında zikretmektedir: 7. “Allah’ın” genel olarak ister Allah Rasûlü zamanında olsun, ister ondan sonra ümmetinden yönetim görevini üstlenen kimseler vasıtası ile olsun “ülkeler ahalisinden Rasûlüne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir.” Bu âyet-i kerime Enfâl Sûresi’nde yer alan Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir: "Eğer Allah’a Furkan günü olan, o iki ordunun birbirleri ile karşılaştıkları günde kulumuza indirdiğimize inanmışsanız bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlüne, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir.” (el-Enfâl, 8/41) Burada sözü edilen fey’ beşe bölünür: Allah’a ve Rasûlüne ait olan beşte bir, müslümanların genel maslahatlarına harcanır. Bir beşte bir “akrabalara” yani Haşimoğulları ile Muttaliboğullarına -var olmaları halinde- verilir. Bu hususta erkeklerine de kadınlarına da eşit pay verilir. Burada Haşimoğulları ile birlikte Muttaliboğullarının da bu beşte bire girmelerinin, buna karşılık Abdimenaf oğullarının geri kalanlarının girmeyişlerinin sebebi şudur: Muttaliboğulları da Haşimoğulları ile birlikte Şi’bi Ebi Talib’de muhasara/boykot altında idiler. Söz konusu muhasara ise Kureyşlilerin onlardan uzak kalmak ve onlara düşmanlık etmek üzere akitleştikleri bir boykot dönemi idi. Muttaliboğulları diğerlerinin aksine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e yardımcı oldular. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Abdülmuttalib oğulları hakkında şöyle demiştir:“Onlar ne cahiliye döneminde ne İslâm döneminde benden ayrılmadılar.” Bir beşte bir de babaları bulunmayan ve henüz ergenlik yaşına gelmemiş kimseler demek olan fakir yetimlere verilir. Bir beşte bir pay da yoksullara, diğer beşte bir de yolda kalmışlaradır. Yolda kalmışlar, vatanlarında bulunmayan, bu nedenle de ortada kalmış yabancılar demektir. Yüce Allah’ın fey’i bu şekilde takdir edip sadece sözü edilen bu kimselere has kılmasının sebebine gelince bu, “o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan” ve yalnızca onların elinde kalan bir servet “olmasın” diyedir. Çünkü Yüce Allah, bunu bu şekilde takdir etmemiş olsaydı, zenginler ve güçlüler arasında bu mal döner dolaşır, bunların dışında kalan acizler bu maldan hiçbir şey elde edemezdi. Bu ise Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği çapta büyük bir fesada sebep olurdu. Halbuki Allah’ın emir ve şeriatine tabi olmakta sayısız büyük maslahatlar söz konusudur. Bundan dolayı Yüce Allah, bu türlü kaideyi ve genel esası şöylece emretmektedir: "Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun.” Bu buyruk, dinin inanç esaslarını da, ahkamını da, zahirini de batınını da kapsar. Rasûlün getirdiği ne varsa kulların kesin olarak onu alması veona uyması gerekir. Ona muhalefet edilmesi helâl değildir. Rasûl herhangi bir şeye dair açık bir hüküm bildirecek olursa bu, Yüce Allah’ın hüküm bildirmesi gibidir. Onu terk etmekte hiçbir kimse mazur değildir, kimseye ruhsat da verilmemiştir. Herhangi bir kimsenin söylediklerinin onun söylediğinin önüne geçirilmesi de caiz değildir. Daha sonra Yüce Allah, kendisinden korkup sakınmayı yani takvâlı olmayı emretmektedir. Zira takvâ ile kalpler ve ruhlar mamur olur. Dünya ve âhiret düzelir. Ebedi mutluluk ve pek büyük kurtuluş, takvâ ile elde edilir. Takvâ yitirilecek olursa ebedi bedbahtlık ve sonu gelmez bir azap söz konusu olur. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’tan korkup sakının; çünkü Allah” takvâyı terk eden ve hevâya uymayı tercih eden kimselere karşı “cezası çok çetin olandır.” 8-9. Daha sonra Yüce Allah, bu fey’ mallarını tahsis ettiği bu kimselere ayırmasını gerektiren sebebi ve hikmeti söz konusu etmekte ve bu malların kendilerine ayrılmasını hak ettiklerini, yardım görmeye haklarının bulunduğunu belirtmektedir. Çünkü onlar, ya Allah’ın rızasını elde etmek ve dinini desteklemek için Rasûlüne besledikleri sevgi dolayısı ile sevip alıştıkları yurtlarını, vatanlarını, sevdiklerini, dostlarını ve mallarını terk ve hicret etmiş muhacirlerdir. Ki bunlar “(özü sözü) doğru olanların ta kendileridir.” Çünkü imanlarının gereklerini yerine getirmişler, salih amelleri ile zor ve ağır ibadetleri ile imanlarını tasdik etmiş kimselerdir. Bu yönleri ile onlar, iman ettiği iddiasında bulunup da onu cihad, hicret ve buna benzer ibadetler ile tasdik etmeyenlerden farklıdırlar. Ya da bu kimseler, kendi istek ve iradeleri ile severek ve tercih ederek Allah’a ve Rasûlü’ne iman eden, Evs ve Hazreclilerden oluşan Ensârlardır. Bunlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e kucak açmışlar, insanlara karşı onu korumuşlar, hicret ve iman diyarını yurt edinmişlerdi. Öyle ki burası mü’minlerin kendisine başvuracakları, dönecekleri bir sığınak haline gelmişti. Muhacirler de buraya gelip sığındılar, müslümanlar bu diyarın sınırları içerisinde yerleştiler. Çünkü o vakit bütün bölgeler savaş, şirk ve kötülük diyarı idi. Dinin yardımcıları olanlar hep Ensar’a sığınırlardı. İslâm yayılıncaya, güçleninceye ve peyderpey hakimiyeti artıncaya kadar bu böyle sürdü. Nihâyet kalpleri ilim, iman ve Kur’ân ile, ülkeleri de kılıç ve mızraklar ile fethettikleri vakte kadar bu böyle sürdü. Bunların güzel vasıfları arasında şu da vardır:“Kendilerine hicret edenleri severler.” Bunun sebebi de Allah’a ve Rasûlüne besledikleri sevgidir. Bu yüzden O’nun sevdiklerini de sevdiler ve dinine yardımları dokunanlara da yardımcı oldular. “ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar.” Allah’ın lütfundan onlara verdikleri, onlara tahsis etmiş olup da hak ettikleri pek üstün fazilet ve konumlarından dolayı muhacirleri kıskanmazlar. Bu, onların kalplerinin ne kadar temiz olduğuna, kalplerinde hile, kin ve haset bulunmadığına delildir. Bu buyruk muhacirlerin, ensardan faziletli olduğuna da delildir. Çünkü Allah, önce muhacirlerden söz etmiş, daha sonra da Ensar’ın muhacirlere verilenlerden dolayı kalplerinde herhangi bir kıskançlık beslemediklerini belirtmiştir. Bu da Yüce Allah’ın muhacirlere, ne ensara ne de başkalarına vermediği şeyleri verdiğine delildir. Çünkü onlar hem dine yardım etmişler, hem de hicret etmişlerdi. "Kendileri ihtiyaç içinde bulunsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler.” Yani Ensarın başkalarına üstün geldikleri vasıflarından, kendilerini diğerlerinden ayırt eden özelliklerinden birisi de başkasını kendine tercih etmektir (îsâr). Bu da cömertliğin en mükemmel çeşididir. Zira o, mal ve daha başka nefsin sevdiği şeylerde başkalarını knedine tercih etmek, onlara bizzat muhtaç olmakla hatta zorunlu olarak gerek duymakla ve darlık içerisinde bulunmakla birlikte onları başkasına seve seve verebilmektir. Bu, ancak son derece temiz bir ahlâktan, Yüce Allah’a duyulan ve nefsin zevk alıp arzu ettiği şeylerin önüne geçirilen ilahi bir sevgiden kaynaklanabilir. Kendisinin ve çoluk çocuğunun yiyeceğini misâfirlerine takdim eden ve çoluk çocuğu ile birlikte geceyi aç geçiren Ensar’a mensup bir sahabinin kıssası da buna örnektir ki bu âyet de ondan dolayı nazil olmuştur. Îsâr (başkasını kendisine tercih etmek) benciliğin/egoizmin aksidir ve iyi bir şeydir. Bencillik/egoizm ise yerilmiş bir şeydir. Çünkü o, cimriliğin ve eli sıkılığın özelliklerindendir. Kendisine îsâr özelliği ihsan edilmiş bulunan kimse, nefsinin cimriliğine karşı korunmuş kimse demektir ki “Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” Nefsin cimrilikten korunması, emrolunduğu bütün hususlarda cimrilik etmekten korunmasını kapsar. Buna göre kul, nefsinin cimriliğine karşı korunacak olursa Allah ve Rasûlü’nün emirlerini rahatlıkla ve kolaylıkla yerine getirir. İsteyerek ve itaat etmek arzusu ile tam bir kalp huzuru ile bunları yapar. Yine gönül isteği ile Allah’ın yasakladıklarını terk eder. İsterse bu yasakları nefsi sevsin, onları işlemeye çağırsın ve onları arzulasın. Yine böyle bir kimse, Allah yolunda ve Allah’ın rızası uğrunda mallarını seve seve harcar. Bu yolla da kurtuluşu elde eder ve umduklarına nail olur. Oysa nefsinin cimriliğine karşı korunamayarak hayra karşı cimrilik etmeye müptela olanlar, böyle değildir. Şerrin esası ve temel kaynağı da işte budur. 10. Zikri geçen bu iki faziletli ve üstün sınıf, sahabe-i kiramdır ve önderlerdir. Bunlar öne geçmiş, pek çok faziletlere sahip olmuşlardır. Bunlar vasıtası ile kendilerinden sonra gelenleri geçmişler, kendilerinden öncekilere de yetişmişlerdir. Bu sebeple onlar, mü’minlerin en ileri gelenleri, müslümanların efendileri ve takvâ sahiplerinin liderleridirler. Onlardan sonra gelen kimselerin onların arkasından yürümeleri ve onların hidâyetlerini takip etmeleri fazilet olarak onlara yeter. Bundan dolayı Yüce Allah, sonradan gelenler arasından onların izinden gidenleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlardan” Muhacir ve Ensardan “sonra gelenler” hem kendilerinin hem diğer mü’minlerin iyiliklerini isteyerek “derler ki: Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla!” Bu, önceden iman etmiş olan ashabı kiramı, onlardan öncekileri ve onlardan sonrakilerini içeren bütün mü’minleri kapsayan bir duadır. Bu da imanın faziletlerinden birisidir. Şöyle ki mü’minler birbirlerinden yararlanırlar ve aralarındaki iman ortaklığı dolayısı ile birbirlerine dua ederler ki bu iman da mü’minler arasındaki kardeşliğin sebebidir. Bu kardeşliğin bir parçası da birbirlerine dua etmeleri ve birbirlerini sevmeleridir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dualarında kalplerinden azı ile çoğu ile her türlü kinin giderilmesini istediklerini zikretmektedir. Kin kalpten giderilecek olursa, onun zıddı yerleşir ki bu da mü’minler arasındaki sevgi, dostluk, dayanışma, samimi olarak onların iyiliğini isteme vb. gibi mü’minlerin haklarından olan hususları ihtiva eder. Yüce Allah, ashab-ı kiramdan sonra gelen bu dua sahiplerini de iman sahibi olmakla nitelendirmektedir. Çünkü onların:“Ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi” ifadeleri, imanda onların da onlara ortak olduklarına, ashab-ı kirama iman ve itikad esaslarında tabi olduklarına delildir. Bunlar da bu niteliğin tam anlamı ile ancak kendileri hakkında söz konusu olduğu ehl-i sünnet ve’l-cemaattir. Onların bir diğer vasfı ise günahlarını itiraf etmek, bunlardan dolayı Allah’tan bağışlanma dilemek, birbirleri için de af ve mağfiret istemek, mü’min kardeşlerine karşı kalplerindeki kin ve olumsuz duyguları izale etmek için çalışmaktır. Çünkü onların bu şekilde dua etmeleri sözünü ettiğimiz hususları gerektirmekte ve birbirlerini sevdiklerini ifade etmektedir. Yine onların her birinin kendisi için istediğini kardeşi için de istediğini, yanında olsun, gıyabında olsun, hayatta iken veya ölümünden sonra olsun mü’min kardeşinin iyiliğini istediğini de ifade etmektedir. Yine bu ayet-i kerime bu sayılanların, mü’minlerin birbirlerine karşı hakları arasında yer aldığını da göstermektedir. Daha sonra mü’minler, bu dualarını Yüce Allah’ın rahmetinin kemâline, O’nun mü’minlere olan lütuf, ihsan ve şefkatinin ileri derecesine delil teşkil eden iki güzel ismiyle sona erdirmektedirler. Allah’ın onlar üzerindeki rahmet ve ihsanının bir tecellisi hatta en üstün şekli de onlara gerek kendisine karşı gerek diğer kullarına karşı yerine getirmeleri gereken hakları yerine getirme tevfikini ihsan etmiş olmasıdır. İşte bu üç sınıf, bu ümmetin sınıflarını oluşturur. Bunlar fey’in, İslâm’ın maslahatlarına dönük olan harcama yerlerini teşkil eden ve fey’e de layık olan kimselerdir. Allah lütuf ve ihsanı ile bizleri de bu sınıflardan kılsın. 11. Daha sonra Yüce Allah, münafıkların hallerinin hayret edilecek bir hal olduğunu belirtmektedir. Zira bu münafıklar, Kitap ehlinden (küfürde) kardeşleri olan kimselere, mü’minlere karşı yardımcı olacaklarını ve onların yanında yer alacaklarını vaat etmişler ve onlara şöyle demişlerdi:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz.” Yani size yardımcı olmama konusunda bizi engelleyecek yahut korkutacak hiç kimsenin sözünü dinlemeyiz. "ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar” kardeşlerini aldatıp kandırdıkları bu sözlerinde “kesinlikle yalancıdırlar.” doğru söylemiyorlar. Onların bu tutumları da garip karşılanmaz. Çünkü yalan söylemek onların özelliği, aldatmak ve kandırmak da ayrılmaz vasıflarıdır. Münafıklık ve korkaklık da onların yakasını bırakmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, şu buyruğu ile -ki verdiği haber aynen vukua gelmiş ve tıpkı bildirdiği gibi gerçekleşmiştir- onların yalancılıklarını bildirmek üzere şöyle buyurmaktadır: 12. “Eğer onlar” sürgüne gönderilmek üzere yurtlarından “çıkartılırlarsa” vatanlarını sevdiklerinden, savaşma dirençleri olmadığından ve sözlerinde durmadıklarından dolayı “onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler.” Aksine korkaklık onları çepeçevre kuşatır, başıbozukluk onlara hakim olur. Kardeşlerine en muhtaç oldukları bir zamanda yardım etmez, onları desteksiz bırakırlar. "Onlara” faraza “yardım etseler bile gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez.” Yani savaştan ve yardımdan gerisin geriye dönüp kaçarlar. Allah’tan onlara hiçbir şekilde de yardım edilmeyecektir. 13. Onları böyle davranmaya iten sebep ise şudur: Ey mü’minler! “İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır.” Allah’tan çok sizden korkarlar. Ne kendisine ne da başkalarına herhangi bir fayda sağlayamayan, bir zararı da önleyemeyen yaratılmışların korkusunu, fayda ve zararı elinde bulunduran ve istediğine verip istediğinden de alan Yaratıcının korkusunun önüne geçirmişlerdir. "Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır.” İşlerin önem mertebelerini anlamazlar, eşyanın hakikatini bilmezler, akıbetleri düşünmezler. Halbuki asıl anlayış ve kavrayış, Allah’tan korkmanın, O’ndan ummanın ve O’nu sevmenin, diğer bütün hususların önüne geçirilmesi ve başka şeylerin onlara tabi kılınmasıdır. 14. “Onlar sizinle toplu olarak” yani bir arada “(yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar.” Size karşı savaşta sebat gösteremezler ve böyle bir savaşa girişemezler; ancak korunaklı şehirlerde koruma altında yahut surların ve duvarların arkasında bulunurlarsa o zaman savaşa kalkışırlar. Bu yolla kendilerini nispeten koruyabilirler. Bunu da cesaretlerinden değil kalelerine ve surlarına güvendikleri için yaparlar. Bu ifade onları çok ağır şekilde yermektedir. “Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir.” Yani kendi aralarında çetin savaşırlar. Bu konuda ne bedenlerinde ne de güçlerinde herhangi bir eksiklik yoktur. Asıl eksikleri, onların imanlarındaki zafiyette ve onların sözbirliği etmeyişlerindedir. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Sen onları” bir araya gelmiş ve birbirlerini destekler halde gördüğünde “birlik içinde sanırsın, ama kalpleri darmadağınıktır.” Birbirlerine kin beslerler ve ayrılık içindedirler. “Bu” sözü geçen sıfatlarla nitelendirilmelerini gerektiren hal, “onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır.” Akılları fikirleri yoktur. Akılları bulunsa idi üstün olanı değersize tercih ederlerdi. Kendileri adına daha değersiz olanı seçmezlerdi. Sözbirliği ederler, kalpleri birbirine kaynaşırdı. Bu yolla da birbirlerine yardımcı olurlar, birbirlerini desteklerlerdi. Dinî ve dünyevi maslahatları hususunda birbirlerine yardımcı olurlardı. 15. Ehli kitaptan yardımsız bırakılan ve Allah’ın, kendilerine karşı Rasûlüne zafer verip dünya hayatında rüsvaylığı tattırdığı, ayrıca kendilerine yardımcı olacaklarını vaat eden kimselerin yardımından da mahrum kalan bu kimselerin durumu “kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir.” Bunlar da şeytanın kendilerine amellerini süslü gösterdiği Kureyş kâfirleridirler. Şeytanın bunlara neler söylediklerini Yüce Allah bize şöylece haber vermektedir: "Bugün insanlar içinde sizi yenebilecek yoktur. Ben de muhakkak sizin yardımcınızım.” İki ordu birbirini görünce (şeytan) iki topuğu üstüne gerisin geri kaçarak: “Benim sizinle hiçbir ilişkim yok. Gerçekten ben sizin göremeyeceğinizi görüyorum. Ben muhakkak Allah’tan korkarım. Çünkü Allah cezası çok şiddetli olandır, demişti.”(el-Enfâl, 8/48) Böylelikle nefisleri kendilerini aldatmış, kendilerine fayda sağlayamayacak ve azabı onlardan uzaklaştıramayacak kimseler de onları kandırmıştı. Nihâyet böbürlenerek ve büyüklük taslayarak Bedir’e kadar geldiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ve mü’minlere arzuladıkları gibi zarar verebileceklerini sandılar. Allah ise Rasûlünü ve mü’minleri onlara muzaffer kıldı. Onlar da müşriklerin ileri gelenlerini öldürdüler, pek çok kimseyi de esir aldılar. Diğerleri ise kaçıp kurtulmaya çalıştı. Böylelikle “onlar yaptıklarının vebalini” şirk ve azgınlıklarının sonundaki cezasını “tatmış” oldular. Bu, dünyadaki cezaları idi. Âhirette ise “onlar için can yakıcı bir azap vardır.” 16. Kitap ehlinden olan kafir kardeşlerini yardım etme vaadiyle kandıran münafıkların durumu da “şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana: “Kâfir ol” der.” Yani şeytan böyle bir kimseye küfrü allayıp pullar, güzel gösterir ve küfre davet eder. O kimse de şeytana aldanıp kâfir olup bedbahtlık yolunu seçince daha önce kendisini bunlara davet eden ve dostu olduğunu ileri süren şeytanın ona hiçbir faydası olmaz. Aksine o, ondan uzaklaştığını bildirir:“Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der.” Yani sana gelen azabı önleyecek gücüm yoktur. Benim sana iyilik namına zerre ağırlığı kadar dahi olsa hiçbir faydam olmaz. 17. “Nihayet ikisinin de âkıbeti” yani küfre çağıran şeytan ile çağrılan ve şeytana itaat eden insanın âkıbeti “içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“O kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olmaya davet eder.”(Fatır, 35/6) Zulüm ve küfre sapmakta ortak olan “zalimlerin cezası” azabın şiddeti ve kuvveti farklı olsa bile “budur.” İşte şeytanın bütün dostlarına karşı tavrı budur. O, onları çağırır ve kendileri için zararlı olabilecek şeylere doğru aldatarak onları çeker. Nihâyet tuzağa düşüp de helâkin sebepleri onları çepeçevre kuşattığında onları terk edip gider. Ona itaat edenler ne kadar kınansalar azdır! Çünkü Allah, ondan sakındırmış, ona karşı uyarmış, onun amaçlarını ve nihaî âkıbetini haber vermiştir. Ona itaat etmeye kalkışan kimse, bilerek Allah’a isyan ediyor demektir. Bu konuda onun hiçbir mazereti olamaz.

Haşr 59:12

1- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. O Azîzdir, Hakîmdir. 2- Kitap ehlinden olan kafirleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı. Ama Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi ve kalplerine korku saldı. (Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı). O halde ibret alın, ey basiret sahipleri! 3- Eğer Allah, onlar hakkında sürgünü yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı. Bununla birlikte onlar için âhirette ateş azabı vardır. 4- Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir. Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır. 5- Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz yahut onu kökleri üzere dikili bırakmanız, hep Allah’ın izni dahilinde olmuştur ve bu, Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir. 6- Allah’ın onlar(ın malların)dan Rasûlü’ne verdiği feye/ganimete gelince siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve. Fakat Allah, peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah, her şeye gücü yetendir. 7- Allah’ın (savaşsız fethedilen) ülkelerin ahalisinden Rasûlü’ne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir. Bu, o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan (ve yosulların istifade edemediği bir servet) olmasın diyedir. Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun ve Allah’tan korkup sakının. Çünkü Allah, cezası çok çetin olandır. 8- (O fey), yurtlarından çıkartılıp mallarından uzaklaştırılmış olan, Allah’ın lütuf ve rızasını isteyen, Allah’a ve Peygamberine destek olan fakir muhacirlerindir. İşte onlar (özü sözü) doğru olanların ta kendileridir. 9- Onlar(ın hicretinden) önce Medine’ye yerleşip imanı da kalplerine yerleştirenler, kendilerine hicret edenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar. Kendileri ihtiyaç içinde olsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. 10- Onlardan sonra gelenler derler ki:“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz Sen çok şefkatlisin, pek merhametlisin.” 11- Gördün mü o münafıklık edenleri(n yaptığını)? Onlar, Kitap ehlinden kâfir olan kardeşlerine şöyle derler:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar, kesinlikle yalancıdırlar. 12- Eğer onlar (yurtlarından) çıkartılırlarsa andolsun ki onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler. Onlara yardım etseler bile kesinlikle gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez. 13- İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır. Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır. 14- Onlar sizinle toplu olarak (yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar. Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir. Sen onları birlik içinde sanırsın; ama kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır. 15- (Bu yahudilerin durumu) kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir. Onlar için (ahirette) can yakıcı bir azap vardır. 16- (O münafıkların durumu da) şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana:“Kâfir ol” der. O kâfir olunca da: “Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der. 17- Nihayet ikisinin de âkıbeti, içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur. İşte zalimlerin cezası da budur. (Medine’de inmiştir. 24 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. Bu sûreye Benî Nadir sûresi de denmektedir. Bunlar, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliği sırasında Medine yakınlarında bulunan yahudilerden büyük bir kesim idiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik verilip de Medine’ye hicret edince bunlar da diğer kâfir olan yahudiler gibi kâfir oldular. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de komşusu olan yahudi kesimlerle antlaşmalar yaptı. Bedir gazvesinden altı ay civarında bir süre sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onların bulundukları yerlere gitti ve Amr b. Umeyye ed-Damri’nin öldürdüğü Kilab oğullarına mensup kişilerin diyetini ödemesi için (aralarındaki antlaşma gereği) kendisine yardımcı olmalarını istedi. Onlar: Olur, yardım ederiz, ey Ebu’l-Kasım. Şurada bir süre otur da senin isteğini yerine getirelim, dediler. Bir köşeye çekilip başbaşa verdiler. Şeytan da haklarında yazılmış olan bedbahtlık fermanını onlara süslü gösterdi. Kendi aralarında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e suikast kararı alıp şöyle dediler:“Sizden kim şu değirmen taşını alır da yukarı çıkıp onu başının üzerine atarak kafasını parçalar?” Aralarında en bedbaht kişi olan Amr b. Cahhâş: Ben yaparım, dedi. Sellam b. Mişkem de onlara: Böyle bir şey yapmayın. Allah’a andolsun ki yapmak istediğiniz iş, ona haber verilecektir. Ayrıca bu bizimle onun arasındaki ahdi bozmak demektir, dedi. Derhal Rabbinden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e ne yapmak istediklerine dair ilâhî vahiy geldi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hızlıca yerinden kalktı ve Medine’ye doğru gitti. Ashabı da arkasından ona yetişerek: Biz farkına bile varamadan sen kalkıp yola koyuldun, deyince o da kendilerine, yahudilerin ne yapmak istediklerini haber verdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlara şu haberi gönderdi:“Medine’den çıkıp gidin ve orada benimle birlikte bir arada kalmayın. Ben size on günlük süre tanıyorum. Bu süreden sonra sizden kimi bulursam boynunu vuracağım.” Günlerce hazırlıklarını sürdürdüler. Münafık Abdullah b. Ubey b. Selûl da onlara şu haberi gönderdi:“Yurtlarınızdan çıkmayın. Beraberimde iki bin kişi var. Bunlar, sizinle birlikte hisarlarınıza girecek ve sizin uğrunuzda ölünceye dek çarpışacaklardır. Diğer taraftan Kurayzalılar da Gatafanlılardan antlaşma yaptığınız kimseler de size yardım edecektir.” Başkanları Huyey b. Ahtab, münafıkların başının kendisine söylediklerinden umutlandı ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:“Biz yurdumuzdan çıkıp gitmiyoruz, artık ne istersen yap”, diye haber gönderdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı tekbir getirerek onların üzerine gitmek üzere harekete koyuldular. Sancağı Ali b. Ebu Talib radıyallahu anh taşıyordu. Kalelerinin etrafını kuşattılar ve bir süre onlara ok ve taş yağdırdılar. Kurayzalılar yardımlarına gelmediği gibi Abdullah b. Ubey b. Selûl ile Gatafanlılardan antlaşmalıları olan kimseler de onlara ihanet etti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onları kuşattı ve çevrede bulunan onlara ait hurma ağaçlarını kestirip yaktı. Bunun üzerine ona: Medine’den çıkıyoruz, diye haber gönderdiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem oradan kendi canlarını, çoluk çocuklarını ve silah dışında develerinin taşıyabileceği kadar malları beraberlerinde almak şartı ile kalelerinden inmelerine müsaade etti ve geride kalan mallara ve silâhlara da el koydu. Nadiroğullarından ele geçirilen mallar, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, onun ihtiyaçlarına ve müslümanların maslahatına harcanıyordu. Bu malların beşte dördünü o, gazilere dağıtmamıştı. Çünkü Yüce Allah, burayı ona fey (savaşsız ganimet) olarak tahsis etmişti. Müslümanlar orayı ele geçirmek üzere ata binip deve koşturmamışlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’e sürdü. Aralarında liderleri Huyey b. Ahtab da vardı. Onların topraklarını ve diyarlarını ele geçirdi. Orada bıraktıkları silahlara da el koydu. Silahlar arasında elli zırh, elli miğfer ve üç yüz kırk tane kılıç vardı. Siyer alimlerinin sözünü ettikleri üzere kıssalarının özü bundan ibarettir. 1. Yüce Allah, bu sûreyi, göklerde ve yerde bulunan her şeyin Rabbini hamd ile tesbih ettiklerini, celâline yakışmayan şeylerden de O’nu tenzih ettiklerini, azameti önünde boyun eğip O’na ibadet ettiklerini haber vererek başlatmaktadır. Çünkü O, her şeye boyun eğdirmiş olan Azîzdir. Kimse O’na karşı koyamaz ve O’nun için zor diye bir şey yoktur. Yaratması ve emretmesi, sonsuz hikmetlerle dolu olan Hakîm’dir. O, boşuna hiçbir şey yaratmaz. Maslahat ihtiva etmeyen hiçbir hükmü teşrî’ buyurmaz. Hikmetinin gerektirmediği hiçbir iş yapmaz. 2. Bunlardan birisi de O’nun, Rasûlüne küfre sapmış Kitap ehlinden olan Nadiroğullarına karşı, Allah Rasûlü ile antlaşmalarını bozmaları üzerine yardım etmiş olmasıdır. Böylece o, onları alışageldikleri ve pek sevdikleri yurtlarından çıkarmıştır. Onların oradan çıkartılmaları, Allah’ın haklarında Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vasıtası ile takdir etmiş olduğu ilk sürgün idi ve bu sürgün Hayber’e gerçekleşmişti. Âyet-i kerime (ilk sürgün ifadesi) onların bunun dışında başka sürgünlerinin olduğuna da delildir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’den de sürmüştür. Daha sonra Ömer radıyallahu anh da onlardan geriye kalanları oradan sürmüştü. Ey müslümanlar! “Siz onların” yurtları oldukça korunaklı ve kendileri de güçlü olması dolayı ile yurtlarından “çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı.” Bu yüzden kalelerini şımarıklık derecesinde beğenmiş, fakat aldanmışlardı. Bu kaleleri içerisinde oldukları sürece kendilerine zarar verilemeyeceğini, kimsenin onlara güç yetiremeyeceğini zannetmişlerdi. Fakat Allah’ın kaderi her şeyin üstündedir. Hisarların ve kalelerin O’na karşı bir faydası olmayacağı gibi gücün ve savunmanın da bir faydası olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:“Fakat Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi.” Yani onlar hatırlarından geçirmedikleri, hiç düşünmedikleri bir taraftan baskın ve hücuma maruz kaldılar. Bu ummadıkları husus, şöylece ifade edilmektedir:“Ve kalplerine korku saldı.” Kalplerindeki bu şiddetli korku, Allah’ın en büyük ordusudur. Ona karşı ne sayının, ne araç gerecin, ne gücün, ne de kuvvetli oluşun bir faydası yoktur. Onların kanaatine göre eğer onlara bir zarar gelecek olsaydı bu, ancak arkasında korundukları ve huzur buldukları kalelerinden olabilirdi. Ama Allah’tan başkasına güvenen yardımsız kalır. Allah’tan başkasına meyledenin bu tutumu, kendi aleyhinedir. Bu nedenle sabır ve sebatın yahut gevşeklik ve zaafın yeri olan kalplerine semavî bir emir gelip onları buldu. Kalplerindeki gücü ve metaneti ortadan kaldırdı. Bunların yerine zaaf, gevşeklik ve korkaklık yerleştirdi. Bunu önleyebilecek güçleri de yoktu. Bu da onlara karşı müminlere ilahi bir yardımdı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "(Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı).” Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile mallarından develerinin taşıyabileceği kadar yük alacakları şekilde anlaşma yapmışlardı. Bundan dolayı evlerinin beğendikleri yerlerini, tavanlarının pek çoğunu dahi bozdular. Azgınlıkları sebebi ile yurtlarının tahrip edilmesi ve kalelerinin yıkılması konusunda mü’minleri kendi başlarına kendileri musallat ettiler. Bu yapılanlara kendileri sebep oldular ve kendilerine en büyük zararı kendileri verdiler. "O halde ibret alın, ey basiret” mükemmel akıl ve eşyanın özünü kavrayan sağlam görüş “sahipleri!” Çünkü bu, gerçekten Allah’ın hakka karşı inatlaşan ve hevâlarana uyan kimselere karşı neler yaptığının anlaşılmasına yardımcı olacak bir ibret vesilesidir. Bu kimselerin günahları sebebi ile Allah’ın emri gelip onları bulduğunda, ibretli cezalar onları yakaladığında güçlerinin kendilerine bir faydası olmamış, kuvvetleri onları koruyamamış, hisarları ve kaleleri de kendilerini himaye edememiştir. Asıl muteber olan sebebin hususiliği değil, mananın umumiliğidir. O nedenle bu âyet-i kerime genel olarak ibret almanın emredilmiş bir husus olduğuna delil olmaktadır. İbret alma ise birbirine benzeyen şeyleri göz önünde bulundurmak, bir şeyi kendisine benzeyen başka bir şeye kıyas etmektir. Ahkâmın içerdiği ve yeri akıl ve düşünce olan mana ve hikmetler üzerinde tefekkür etmektir. Bu sayede akıl kemâle erer, basiret aydınlanmış olur. İman artar ve gerçek anlamı ile kavrayış husule gelir. 3. Daha sonra Yüce Allah, bu yahudilerin başına hak ettikleri ve lâyık oldukları her şeyin henüz gelip kendilerini bulmadığını, Allah’ın onların musibetlerini nispeten hafifletmiş olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah onların hakkında” kendilerine isabet eden “sürgünü” hiçbir şekilde değişmesi, değişikliğe uğratılması söz konusu olmayan olan kader ve kazası gereği “yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı.” Dünyadaki azapları ve ibretli cezaları başka türlü olurdu. Ama onlar, dünyevî çetin azaptan kurtulmuş iseler dahi âhirette onlar için ateş azabı vardır ki onun ağırlığını Allah’tan başka kimsenin bilmesine imkân yoktur. Onlar, cezalarının bittiğini ve geriye çekecekleri herhangi bir cezanın kalmadığını sakın sanmasınlar. Allah’ın onlar için hazırladığı âhiret azabı daha büyük ve daha ağırdır. 4. “Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir.” Onlara düşmanlık etmeleri, savaş açmaları ve onlara isyan olan hususlarda çalışıp çabalamalarıdır. O’nun, kendisine karşı gelip düşmanlık eden kimseler hakkındaki sünneti/kanunu budur. “Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır.” 5. Nadiroğullarının, Allah Rasûlünü ve müslümanları hurma ağaçlarını kestikleri için kınamaları ve bunun yeryüzünde fesadın bir parçası olduğunu iddia edip müslümanlara dil uzatmak için bunu bahane yapmaları üzerine Yüce Allah, onların hurma ağaçlarını kesmelerinin de oldukları halde bırakmalarının da “hep Allah’ın izni” ve emri dahilinde olduğunu haber vermiştir. Bu da “Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir.” Çünkü sizlere hurma ağaçlarını kesip yakma imkânını O, vermiştir. Ta ki bu, onlar için dünya hayatında ibretli bir ceza ve aşağılanma sebebi olsun. Böylelikle tam anlamı ile âciz olduklarını anlayacakları bir zillete düşsünler. Ayrıca onlar güçlerinin esas kaynağını teşkil eden hurma ağaçlarını dahi kurtaracak güçlerinin olmadığını anlasınlar. (Âyet-i kerimede geçen “hurma ağacı” anlamındaki): “لِّينَةٍ ” kelimesi, en doğru ve en uygun ihtimale göre bütün hurma ağaçlarını kapsayan bir ifadedir. İşte Nadiroğullarının durumu ve Allah’ın dünyada onlar için hazırladığı âkıbetin ne olduğu böylece anlaşılmış olmaktadır. Daha sonra Yüce Allah Nadiroğullarına ait malların ve eşyaların kimlerin eline geçtiğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 6. “Allah’ın onlar(ın malların)dan” yani o şehrin ahalisi olan Nadiroğullarından “Rasûlüne verdiği feye/ganimete gelince” ey müslümanlar! “siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve.” Yani bunları ele geçirmek için ne kendiniz yoruldunuz, ne de bineklerinizi yordunuz. Aksine Yüce Allah, onların kalplerine korku saldı da bu mallar, elinize kendiliklerinden ve siz onlar için çalışıp çabalamadan elinize geçmiş oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Fakat Allah peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah her şeye gücü yetendir.” O’nun mükemmel kudretinin bir gereği de şudur: Hiçbir iş O’na imkânsız değildir, hiç kimse O’nun gücüne sığınmadan güçlü olamaz. Fakihlerin ıstılahına göre “fey”in tarifi: Kâfirlerden savaşmaksızın ve hak yolla alınan mallardır. Nadiroğullarının müslümanlardan korktukları için bırakıp gittikleri mallar buna örnektir. Buna (kök olarak dönmek anlamına gelen) fey adının verilmesinin sebebi, bu malın, onu hak etmeyen kâfirlerden onun en büyük hak sahipleri olan müslümanlara dönmesindir. Fey’in genel hükmünü ise Yüce Allah şu buyruklarında zikretmektedir: 7. “Allah’ın” genel olarak ister Allah Rasûlü zamanında olsun, ister ondan sonra ümmetinden yönetim görevini üstlenen kimseler vasıtası ile olsun “ülkeler ahalisinden Rasûlüne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir.” Bu âyet-i kerime Enfâl Sûresi’nde yer alan Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir: "Eğer Allah’a Furkan günü olan, o iki ordunun birbirleri ile karşılaştıkları günde kulumuza indirdiğimize inanmışsanız bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlüne, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir.” (el-Enfâl, 8/41) Burada sözü edilen fey’ beşe bölünür: Allah’a ve Rasûlüne ait olan beşte bir, müslümanların genel maslahatlarına harcanır. Bir beşte bir “akrabalara” yani Haşimoğulları ile Muttaliboğullarına -var olmaları halinde- verilir. Bu hususta erkeklerine de kadınlarına da eşit pay verilir. Burada Haşimoğulları ile birlikte Muttaliboğullarının da bu beşte bire girmelerinin, buna karşılık Abdimenaf oğullarının geri kalanlarının girmeyişlerinin sebebi şudur: Muttaliboğulları da Haşimoğulları ile birlikte Şi’bi Ebi Talib’de muhasara/boykot altında idiler. Söz konusu muhasara ise Kureyşlilerin onlardan uzak kalmak ve onlara düşmanlık etmek üzere akitleştikleri bir boykot dönemi idi. Muttaliboğulları diğerlerinin aksine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e yardımcı oldular. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Abdülmuttalib oğulları hakkında şöyle demiştir:“Onlar ne cahiliye döneminde ne İslâm döneminde benden ayrılmadılar.” Bir beşte bir de babaları bulunmayan ve henüz ergenlik yaşına gelmemiş kimseler demek olan fakir yetimlere verilir. Bir beşte bir pay da yoksullara, diğer beşte bir de yolda kalmışlaradır. Yolda kalmışlar, vatanlarında bulunmayan, bu nedenle de ortada kalmış yabancılar demektir. Yüce Allah’ın fey’i bu şekilde takdir edip sadece sözü edilen bu kimselere has kılmasının sebebine gelince bu, “o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan” ve yalnızca onların elinde kalan bir servet “olmasın” diyedir. Çünkü Yüce Allah, bunu bu şekilde takdir etmemiş olsaydı, zenginler ve güçlüler arasında bu mal döner dolaşır, bunların dışında kalan acizler bu maldan hiçbir şey elde edemezdi. Bu ise Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği çapta büyük bir fesada sebep olurdu. Halbuki Allah’ın emir ve şeriatine tabi olmakta sayısız büyük maslahatlar söz konusudur. Bundan dolayı Yüce Allah, bu türlü kaideyi ve genel esası şöylece emretmektedir: "Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun.” Bu buyruk, dinin inanç esaslarını da, ahkamını da, zahirini de batınını da kapsar. Rasûlün getirdiği ne varsa kulların kesin olarak onu alması veona uyması gerekir. Ona muhalefet edilmesi helâl değildir. Rasûl herhangi bir şeye dair açık bir hüküm bildirecek olursa bu, Yüce Allah’ın hüküm bildirmesi gibidir. Onu terk etmekte hiçbir kimse mazur değildir, kimseye ruhsat da verilmemiştir. Herhangi bir kimsenin söylediklerinin onun söylediğinin önüne geçirilmesi de caiz değildir. Daha sonra Yüce Allah, kendisinden korkup sakınmayı yani takvâlı olmayı emretmektedir. Zira takvâ ile kalpler ve ruhlar mamur olur. Dünya ve âhiret düzelir. Ebedi mutluluk ve pek büyük kurtuluş, takvâ ile elde edilir. Takvâ yitirilecek olursa ebedi bedbahtlık ve sonu gelmez bir azap söz konusu olur. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’tan korkup sakının; çünkü Allah” takvâyı terk eden ve hevâya uymayı tercih eden kimselere karşı “cezası çok çetin olandır.” 8-9. Daha sonra Yüce Allah, bu fey’ mallarını tahsis ettiği bu kimselere ayırmasını gerektiren sebebi ve hikmeti söz konusu etmekte ve bu malların kendilerine ayrılmasını hak ettiklerini, yardım görmeye haklarının bulunduğunu belirtmektedir. Çünkü onlar, ya Allah’ın rızasını elde etmek ve dinini desteklemek için Rasûlüne besledikleri sevgi dolayısı ile sevip alıştıkları yurtlarını, vatanlarını, sevdiklerini, dostlarını ve mallarını terk ve hicret etmiş muhacirlerdir. Ki bunlar “(özü sözü) doğru olanların ta kendileridir.” Çünkü imanlarının gereklerini yerine getirmişler, salih amelleri ile zor ve ağır ibadetleri ile imanlarını tasdik etmiş kimselerdir. Bu yönleri ile onlar, iman ettiği iddiasında bulunup da onu cihad, hicret ve buna benzer ibadetler ile tasdik etmeyenlerden farklıdırlar. Ya da bu kimseler, kendi istek ve iradeleri ile severek ve tercih ederek Allah’a ve Rasûlü’ne iman eden, Evs ve Hazreclilerden oluşan Ensârlardır. Bunlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e kucak açmışlar, insanlara karşı onu korumuşlar, hicret ve iman diyarını yurt edinmişlerdi. Öyle ki burası mü’minlerin kendisine başvuracakları, dönecekleri bir sığınak haline gelmişti. Muhacirler de buraya gelip sığındılar, müslümanlar bu diyarın sınırları içerisinde yerleştiler. Çünkü o vakit bütün bölgeler savaş, şirk ve kötülük diyarı idi. Dinin yardımcıları olanlar hep Ensar’a sığınırlardı. İslâm yayılıncaya, güçleninceye ve peyderpey hakimiyeti artıncaya kadar bu böyle sürdü. Nihâyet kalpleri ilim, iman ve Kur’ân ile, ülkeleri de kılıç ve mızraklar ile fethettikleri vakte kadar bu böyle sürdü. Bunların güzel vasıfları arasında şu da vardır:“Kendilerine hicret edenleri severler.” Bunun sebebi de Allah’a ve Rasûlüne besledikleri sevgidir. Bu yüzden O’nun sevdiklerini de sevdiler ve dinine yardımları dokunanlara da yardımcı oldular. “ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar.” Allah’ın lütfundan onlara verdikleri, onlara tahsis etmiş olup da hak ettikleri pek üstün fazilet ve konumlarından dolayı muhacirleri kıskanmazlar. Bu, onların kalplerinin ne kadar temiz olduğuna, kalplerinde hile, kin ve haset bulunmadığına delildir. Bu buyruk muhacirlerin, ensardan faziletli olduğuna da delildir. Çünkü Allah, önce muhacirlerden söz etmiş, daha sonra da Ensar’ın muhacirlere verilenlerden dolayı kalplerinde herhangi bir kıskançlık beslemediklerini belirtmiştir. Bu da Yüce Allah’ın muhacirlere, ne ensara ne de başkalarına vermediği şeyleri verdiğine delildir. Çünkü onlar hem dine yardım etmişler, hem de hicret etmişlerdi. "Kendileri ihtiyaç içinde bulunsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler.” Yani Ensarın başkalarına üstün geldikleri vasıflarından, kendilerini diğerlerinden ayırt eden özelliklerinden birisi de başkasını kendine tercih etmektir (îsâr). Bu da cömertliğin en mükemmel çeşididir. Zira o, mal ve daha başka nefsin sevdiği şeylerde başkalarını knedine tercih etmek, onlara bizzat muhtaç olmakla hatta zorunlu olarak gerek duymakla ve darlık içerisinde bulunmakla birlikte onları başkasına seve seve verebilmektir. Bu, ancak son derece temiz bir ahlâktan, Yüce Allah’a duyulan ve nefsin zevk alıp arzu ettiği şeylerin önüne geçirilen ilahi bir sevgiden kaynaklanabilir. Kendisinin ve çoluk çocuğunun yiyeceğini misâfirlerine takdim eden ve çoluk çocuğu ile birlikte geceyi aç geçiren Ensar’a mensup bir sahabinin kıssası da buna örnektir ki bu âyet de ondan dolayı nazil olmuştur. Îsâr (başkasını kendisine tercih etmek) benciliğin/egoizmin aksidir ve iyi bir şeydir. Bencillik/egoizm ise yerilmiş bir şeydir. Çünkü o, cimriliğin ve eli sıkılığın özelliklerindendir. Kendisine îsâr özelliği ihsan edilmiş bulunan kimse, nefsinin cimriliğine karşı korunmuş kimse demektir ki “Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” Nefsin cimrilikten korunması, emrolunduğu bütün hususlarda cimrilik etmekten korunmasını kapsar. Buna göre kul, nefsinin cimriliğine karşı korunacak olursa Allah ve Rasûlü’nün emirlerini rahatlıkla ve kolaylıkla yerine getirir. İsteyerek ve itaat etmek arzusu ile tam bir kalp huzuru ile bunları yapar. Yine gönül isteği ile Allah’ın yasakladıklarını terk eder. İsterse bu yasakları nefsi sevsin, onları işlemeye çağırsın ve onları arzulasın. Yine böyle bir kimse, Allah yolunda ve Allah’ın rızası uğrunda mallarını seve seve harcar. Bu yolla da kurtuluşu elde eder ve umduklarına nail olur. Oysa nefsinin cimriliğine karşı korunamayarak hayra karşı cimrilik etmeye müptela olanlar, böyle değildir. Şerrin esası ve temel kaynağı da işte budur. 10. Zikri geçen bu iki faziletli ve üstün sınıf, sahabe-i kiramdır ve önderlerdir. Bunlar öne geçmiş, pek çok faziletlere sahip olmuşlardır. Bunlar vasıtası ile kendilerinden sonra gelenleri geçmişler, kendilerinden öncekilere de yetişmişlerdir. Bu sebeple onlar, mü’minlerin en ileri gelenleri, müslümanların efendileri ve takvâ sahiplerinin liderleridirler. Onlardan sonra gelen kimselerin onların arkasından yürümeleri ve onların hidâyetlerini takip etmeleri fazilet olarak onlara yeter. Bundan dolayı Yüce Allah, sonradan gelenler arasından onların izinden gidenleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlardan” Muhacir ve Ensardan “sonra gelenler” hem kendilerinin hem diğer mü’minlerin iyiliklerini isteyerek “derler ki: Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla!” Bu, önceden iman etmiş olan ashabı kiramı, onlardan öncekileri ve onlardan sonrakilerini içeren bütün mü’minleri kapsayan bir duadır. Bu da imanın faziletlerinden birisidir. Şöyle ki mü’minler birbirlerinden yararlanırlar ve aralarındaki iman ortaklığı dolayısı ile birbirlerine dua ederler ki bu iman da mü’minler arasındaki kardeşliğin sebebidir. Bu kardeşliğin bir parçası da birbirlerine dua etmeleri ve birbirlerini sevmeleridir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dualarında kalplerinden azı ile çoğu ile her türlü kinin giderilmesini istediklerini zikretmektedir. Kin kalpten giderilecek olursa, onun zıddı yerleşir ki bu da mü’minler arasındaki sevgi, dostluk, dayanışma, samimi olarak onların iyiliğini isteme vb. gibi mü’minlerin haklarından olan hususları ihtiva eder. Yüce Allah, ashab-ı kiramdan sonra gelen bu dua sahiplerini de iman sahibi olmakla nitelendirmektedir. Çünkü onların:“Ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi” ifadeleri, imanda onların da onlara ortak olduklarına, ashab-ı kirama iman ve itikad esaslarında tabi olduklarına delildir. Bunlar da bu niteliğin tam anlamı ile ancak kendileri hakkında söz konusu olduğu ehl-i sünnet ve’l-cemaattir. Onların bir diğer vasfı ise günahlarını itiraf etmek, bunlardan dolayı Allah’tan bağışlanma dilemek, birbirleri için de af ve mağfiret istemek, mü’min kardeşlerine karşı kalplerindeki kin ve olumsuz duyguları izale etmek için çalışmaktır. Çünkü onların bu şekilde dua etmeleri sözünü ettiğimiz hususları gerektirmekte ve birbirlerini sevdiklerini ifade etmektedir. Yine onların her birinin kendisi için istediğini kardeşi için de istediğini, yanında olsun, gıyabında olsun, hayatta iken veya ölümünden sonra olsun mü’min kardeşinin iyiliğini istediğini de ifade etmektedir. Yine bu ayet-i kerime bu sayılanların, mü’minlerin birbirlerine karşı hakları arasında yer aldığını da göstermektedir. Daha sonra mü’minler, bu dualarını Yüce Allah’ın rahmetinin kemâline, O’nun mü’minlere olan lütuf, ihsan ve şefkatinin ileri derecesine delil teşkil eden iki güzel ismiyle sona erdirmektedirler. Allah’ın onlar üzerindeki rahmet ve ihsanının bir tecellisi hatta en üstün şekli de onlara gerek kendisine karşı gerek diğer kullarına karşı yerine getirmeleri gereken hakları yerine getirme tevfikini ihsan etmiş olmasıdır. İşte bu üç sınıf, bu ümmetin sınıflarını oluşturur. Bunlar fey’in, İslâm’ın maslahatlarına dönük olan harcama yerlerini teşkil eden ve fey’e de layık olan kimselerdir. Allah lütuf ve ihsanı ile bizleri de bu sınıflardan kılsın. 11. Daha sonra Yüce Allah, münafıkların hallerinin hayret edilecek bir hal olduğunu belirtmektedir. Zira bu münafıklar, Kitap ehlinden (küfürde) kardeşleri olan kimselere, mü’minlere karşı yardımcı olacaklarını ve onların yanında yer alacaklarını vaat etmişler ve onlara şöyle demişlerdi:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz.” Yani size yardımcı olmama konusunda bizi engelleyecek yahut korkutacak hiç kimsenin sözünü dinlemeyiz. "ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar” kardeşlerini aldatıp kandırdıkları bu sözlerinde “kesinlikle yalancıdırlar.” doğru söylemiyorlar. Onların bu tutumları da garip karşılanmaz. Çünkü yalan söylemek onların özelliği, aldatmak ve kandırmak da ayrılmaz vasıflarıdır. Münafıklık ve korkaklık da onların yakasını bırakmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, şu buyruğu ile -ki verdiği haber aynen vukua gelmiş ve tıpkı bildirdiği gibi gerçekleşmiştir- onların yalancılıklarını bildirmek üzere şöyle buyurmaktadır: 12. “Eğer onlar” sürgüne gönderilmek üzere yurtlarından “çıkartılırlarsa” vatanlarını sevdiklerinden, savaşma dirençleri olmadığından ve sözlerinde durmadıklarından dolayı “onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler.” Aksine korkaklık onları çepeçevre kuşatır, başıbozukluk onlara hakim olur. Kardeşlerine en muhtaç oldukları bir zamanda yardım etmez, onları desteksiz bırakırlar. "Onlara” faraza “yardım etseler bile gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez.” Yani savaştan ve yardımdan gerisin geriye dönüp kaçarlar. Allah’tan onlara hiçbir şekilde de yardım edilmeyecektir. 13. Onları böyle davranmaya iten sebep ise şudur: Ey mü’minler! “İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır.” Allah’tan çok sizden korkarlar. Ne kendisine ne da başkalarına herhangi bir fayda sağlayamayan, bir zararı da önleyemeyen yaratılmışların korkusunu, fayda ve zararı elinde bulunduran ve istediğine verip istediğinden de alan Yaratıcının korkusunun önüne geçirmişlerdir. "Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır.” İşlerin önem mertebelerini anlamazlar, eşyanın hakikatini bilmezler, akıbetleri düşünmezler. Halbuki asıl anlayış ve kavrayış, Allah’tan korkmanın, O’ndan ummanın ve O’nu sevmenin, diğer bütün hususların önüne geçirilmesi ve başka şeylerin onlara tabi kılınmasıdır. 14. “Onlar sizinle toplu olarak” yani bir arada “(yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar.” Size karşı savaşta sebat gösteremezler ve böyle bir savaşa girişemezler; ancak korunaklı şehirlerde koruma altında yahut surların ve duvarların arkasında bulunurlarsa o zaman savaşa kalkışırlar. Bu yolla kendilerini nispeten koruyabilirler. Bunu da cesaretlerinden değil kalelerine ve surlarına güvendikleri için yaparlar. Bu ifade onları çok ağır şekilde yermektedir. “Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir.” Yani kendi aralarında çetin savaşırlar. Bu konuda ne bedenlerinde ne de güçlerinde herhangi bir eksiklik yoktur. Asıl eksikleri, onların imanlarındaki zafiyette ve onların sözbirliği etmeyişlerindedir. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Sen onları” bir araya gelmiş ve birbirlerini destekler halde gördüğünde “birlik içinde sanırsın, ama kalpleri darmadağınıktır.” Birbirlerine kin beslerler ve ayrılık içindedirler. “Bu” sözü geçen sıfatlarla nitelendirilmelerini gerektiren hal, “onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır.” Akılları fikirleri yoktur. Akılları bulunsa idi üstün olanı değersize tercih ederlerdi. Kendileri adına daha değersiz olanı seçmezlerdi. Sözbirliği ederler, kalpleri birbirine kaynaşırdı. Bu yolla da birbirlerine yardımcı olurlar, birbirlerini desteklerlerdi. Dinî ve dünyevi maslahatları hususunda birbirlerine yardımcı olurlardı. 15. Ehli kitaptan yardımsız bırakılan ve Allah’ın, kendilerine karşı Rasûlüne zafer verip dünya hayatında rüsvaylığı tattırdığı, ayrıca kendilerine yardımcı olacaklarını vaat eden kimselerin yardımından da mahrum kalan bu kimselerin durumu “kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir.” Bunlar da şeytanın kendilerine amellerini süslü gösterdiği Kureyş kâfirleridirler. Şeytanın bunlara neler söylediklerini Yüce Allah bize şöylece haber vermektedir: "Bugün insanlar içinde sizi yenebilecek yoktur. Ben de muhakkak sizin yardımcınızım.” İki ordu birbirini görünce (şeytan) iki topuğu üstüne gerisin geri kaçarak: “Benim sizinle hiçbir ilişkim yok. Gerçekten ben sizin göremeyeceğinizi görüyorum. Ben muhakkak Allah’tan korkarım. Çünkü Allah cezası çok şiddetli olandır, demişti.”(el-Enfâl, 8/48) Böylelikle nefisleri kendilerini aldatmış, kendilerine fayda sağlayamayacak ve azabı onlardan uzaklaştıramayacak kimseler de onları kandırmıştı. Nihâyet böbürlenerek ve büyüklük taslayarak Bedir’e kadar geldiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ve mü’minlere arzuladıkları gibi zarar verebileceklerini sandılar. Allah ise Rasûlünü ve mü’minleri onlara muzaffer kıldı. Onlar da müşriklerin ileri gelenlerini öldürdüler, pek çok kimseyi de esir aldılar. Diğerleri ise kaçıp kurtulmaya çalıştı. Böylelikle “onlar yaptıklarının vebalini” şirk ve azgınlıklarının sonundaki cezasını “tatmış” oldular. Bu, dünyadaki cezaları idi. Âhirette ise “onlar için can yakıcı bir azap vardır.” 16. Kitap ehlinden olan kafir kardeşlerini yardım etme vaadiyle kandıran münafıkların durumu da “şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana: “Kâfir ol” der.” Yani şeytan böyle bir kimseye küfrü allayıp pullar, güzel gösterir ve küfre davet eder. O kimse de şeytana aldanıp kâfir olup bedbahtlık yolunu seçince daha önce kendisini bunlara davet eden ve dostu olduğunu ileri süren şeytanın ona hiçbir faydası olmaz. Aksine o, ondan uzaklaştığını bildirir:“Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der.” Yani sana gelen azabı önleyecek gücüm yoktur. Benim sana iyilik namına zerre ağırlığı kadar dahi olsa hiçbir faydam olmaz. 17. “Nihayet ikisinin de âkıbeti” yani küfre çağıran şeytan ile çağrılan ve şeytana itaat eden insanın âkıbeti “içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“O kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olmaya davet eder.”(Fatır, 35/6) Zulüm ve küfre sapmakta ortak olan “zalimlerin cezası” azabın şiddeti ve kuvveti farklı olsa bile “budur.” İşte şeytanın bütün dostlarına karşı tavrı budur. O, onları çağırır ve kendileri için zararlı olabilecek şeylere doğru aldatarak onları çeker. Nihâyet tuzağa düşüp de helâkin sebepleri onları çepeçevre kuşattığında onları terk edip gider. Ona itaat edenler ne kadar kınansalar azdır! Çünkü Allah, ondan sakındırmış, ona karşı uyarmış, onun amaçlarını ve nihaî âkıbetini haber vermiştir. Ona itaat etmeye kalkışan kimse, bilerek Allah’a isyan ediyor demektir. Bu konuda onun hiçbir mazereti olamaz.

Haşr 59:13

1- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. O Azîzdir, Hakîmdir. 2- Kitap ehlinden olan kafirleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı. Ama Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi ve kalplerine korku saldı. (Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı). O halde ibret alın, ey basiret sahipleri! 3- Eğer Allah, onlar hakkında sürgünü yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı. Bununla birlikte onlar için âhirette ateş azabı vardır. 4- Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir. Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır. 5- Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz yahut onu kökleri üzere dikili bırakmanız, hep Allah’ın izni dahilinde olmuştur ve bu, Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir. 6- Allah’ın onlar(ın malların)dan Rasûlü’ne verdiği feye/ganimete gelince siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve. Fakat Allah, peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah, her şeye gücü yetendir. 7- Allah’ın (savaşsız fethedilen) ülkelerin ahalisinden Rasûlü’ne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir. Bu, o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan (ve yosulların istifade edemediği bir servet) olmasın diyedir. Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun ve Allah’tan korkup sakının. Çünkü Allah, cezası çok çetin olandır. 8- (O fey), yurtlarından çıkartılıp mallarından uzaklaştırılmış olan, Allah’ın lütuf ve rızasını isteyen, Allah’a ve Peygamberine destek olan fakir muhacirlerindir. İşte onlar (özü sözü) doğru olanların ta kendileridir. 9- Onlar(ın hicretinden) önce Medine’ye yerleşip imanı da kalplerine yerleştirenler, kendilerine hicret edenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar. Kendileri ihtiyaç içinde olsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. 10- Onlardan sonra gelenler derler ki:“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz Sen çok şefkatlisin, pek merhametlisin.” 11- Gördün mü o münafıklık edenleri(n yaptığını)? Onlar, Kitap ehlinden kâfir olan kardeşlerine şöyle derler:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar, kesinlikle yalancıdırlar. 12- Eğer onlar (yurtlarından) çıkartılırlarsa andolsun ki onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler. Onlara yardım etseler bile kesinlikle gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez. 13- İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır. Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır. 14- Onlar sizinle toplu olarak (yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar. Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir. Sen onları birlik içinde sanırsın; ama kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır. 15- (Bu yahudilerin durumu) kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir. Onlar için (ahirette) can yakıcı bir azap vardır. 16- (O münafıkların durumu da) şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana:“Kâfir ol” der. O kâfir olunca da: “Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der. 17- Nihayet ikisinin de âkıbeti, içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur. İşte zalimlerin cezası da budur. (Medine’de inmiştir. 24 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. Bu sûreye Benî Nadir sûresi de denmektedir. Bunlar, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliği sırasında Medine yakınlarında bulunan yahudilerden büyük bir kesim idiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik verilip de Medine’ye hicret edince bunlar da diğer kâfir olan yahudiler gibi kâfir oldular. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de komşusu olan yahudi kesimlerle antlaşmalar yaptı. Bedir gazvesinden altı ay civarında bir süre sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onların bulundukları yerlere gitti ve Amr b. Umeyye ed-Damri’nin öldürdüğü Kilab oğullarına mensup kişilerin diyetini ödemesi için (aralarındaki antlaşma gereği) kendisine yardımcı olmalarını istedi. Onlar: Olur, yardım ederiz, ey Ebu’l-Kasım. Şurada bir süre otur da senin isteğini yerine getirelim, dediler. Bir köşeye çekilip başbaşa verdiler. Şeytan da haklarında yazılmış olan bedbahtlık fermanını onlara süslü gösterdi. Kendi aralarında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e suikast kararı alıp şöyle dediler:“Sizden kim şu değirmen taşını alır da yukarı çıkıp onu başının üzerine atarak kafasını parçalar?” Aralarında en bedbaht kişi olan Amr b. Cahhâş: Ben yaparım, dedi. Sellam b. Mişkem de onlara: Böyle bir şey yapmayın. Allah’a andolsun ki yapmak istediğiniz iş, ona haber verilecektir. Ayrıca bu bizimle onun arasındaki ahdi bozmak demektir, dedi. Derhal Rabbinden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e ne yapmak istediklerine dair ilâhî vahiy geldi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hızlıca yerinden kalktı ve Medine’ye doğru gitti. Ashabı da arkasından ona yetişerek: Biz farkına bile varamadan sen kalkıp yola koyuldun, deyince o da kendilerine, yahudilerin ne yapmak istediklerini haber verdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlara şu haberi gönderdi:“Medine’den çıkıp gidin ve orada benimle birlikte bir arada kalmayın. Ben size on günlük süre tanıyorum. Bu süreden sonra sizden kimi bulursam boynunu vuracağım.” Günlerce hazırlıklarını sürdürdüler. Münafık Abdullah b. Ubey b. Selûl da onlara şu haberi gönderdi:“Yurtlarınızdan çıkmayın. Beraberimde iki bin kişi var. Bunlar, sizinle birlikte hisarlarınıza girecek ve sizin uğrunuzda ölünceye dek çarpışacaklardır. Diğer taraftan Kurayzalılar da Gatafanlılardan antlaşma yaptığınız kimseler de size yardım edecektir.” Başkanları Huyey b. Ahtab, münafıkların başının kendisine söylediklerinden umutlandı ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:“Biz yurdumuzdan çıkıp gitmiyoruz, artık ne istersen yap”, diye haber gönderdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı tekbir getirerek onların üzerine gitmek üzere harekete koyuldular. Sancağı Ali b. Ebu Talib radıyallahu anh taşıyordu. Kalelerinin etrafını kuşattılar ve bir süre onlara ok ve taş yağdırdılar. Kurayzalılar yardımlarına gelmediği gibi Abdullah b. Ubey b. Selûl ile Gatafanlılardan antlaşmalıları olan kimseler de onlara ihanet etti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onları kuşattı ve çevrede bulunan onlara ait hurma ağaçlarını kestirip yaktı. Bunun üzerine ona: Medine’den çıkıyoruz, diye haber gönderdiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem oradan kendi canlarını, çoluk çocuklarını ve silah dışında develerinin taşıyabileceği kadar malları beraberlerinde almak şartı ile kalelerinden inmelerine müsaade etti ve geride kalan mallara ve silâhlara da el koydu. Nadiroğullarından ele geçirilen mallar, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, onun ihtiyaçlarına ve müslümanların maslahatına harcanıyordu. Bu malların beşte dördünü o, gazilere dağıtmamıştı. Çünkü Yüce Allah, burayı ona fey (savaşsız ganimet) olarak tahsis etmişti. Müslümanlar orayı ele geçirmek üzere ata binip deve koşturmamışlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’e sürdü. Aralarında liderleri Huyey b. Ahtab da vardı. Onların topraklarını ve diyarlarını ele geçirdi. Orada bıraktıkları silahlara da el koydu. Silahlar arasında elli zırh, elli miğfer ve üç yüz kırk tane kılıç vardı. Siyer alimlerinin sözünü ettikleri üzere kıssalarının özü bundan ibarettir. 1. Yüce Allah, bu sûreyi, göklerde ve yerde bulunan her şeyin Rabbini hamd ile tesbih ettiklerini, celâline yakışmayan şeylerden de O’nu tenzih ettiklerini, azameti önünde boyun eğip O’na ibadet ettiklerini haber vererek başlatmaktadır. Çünkü O, her şeye boyun eğdirmiş olan Azîzdir. Kimse O’na karşı koyamaz ve O’nun için zor diye bir şey yoktur. Yaratması ve emretmesi, sonsuz hikmetlerle dolu olan Hakîm’dir. O, boşuna hiçbir şey yaratmaz. Maslahat ihtiva etmeyen hiçbir hükmü teşrî’ buyurmaz. Hikmetinin gerektirmediği hiçbir iş yapmaz. 2. Bunlardan birisi de O’nun, Rasûlüne küfre sapmış Kitap ehlinden olan Nadiroğullarına karşı, Allah Rasûlü ile antlaşmalarını bozmaları üzerine yardım etmiş olmasıdır. Böylece o, onları alışageldikleri ve pek sevdikleri yurtlarından çıkarmıştır. Onların oradan çıkartılmaları, Allah’ın haklarında Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vasıtası ile takdir etmiş olduğu ilk sürgün idi ve bu sürgün Hayber’e gerçekleşmişti. Âyet-i kerime (ilk sürgün ifadesi) onların bunun dışında başka sürgünlerinin olduğuna da delildir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’den de sürmüştür. Daha sonra Ömer radıyallahu anh da onlardan geriye kalanları oradan sürmüştü. Ey müslümanlar! “Siz onların” yurtları oldukça korunaklı ve kendileri de güçlü olması dolayı ile yurtlarından “çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı.” Bu yüzden kalelerini şımarıklık derecesinde beğenmiş, fakat aldanmışlardı. Bu kaleleri içerisinde oldukları sürece kendilerine zarar verilemeyeceğini, kimsenin onlara güç yetiremeyeceğini zannetmişlerdi. Fakat Allah’ın kaderi her şeyin üstündedir. Hisarların ve kalelerin O’na karşı bir faydası olmayacağı gibi gücün ve savunmanın da bir faydası olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:“Fakat Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi.” Yani onlar hatırlarından geçirmedikleri, hiç düşünmedikleri bir taraftan baskın ve hücuma maruz kaldılar. Bu ummadıkları husus, şöylece ifade edilmektedir:“Ve kalplerine korku saldı.” Kalplerindeki bu şiddetli korku, Allah’ın en büyük ordusudur. Ona karşı ne sayının, ne araç gerecin, ne gücün, ne de kuvvetli oluşun bir faydası yoktur. Onların kanaatine göre eğer onlara bir zarar gelecek olsaydı bu, ancak arkasında korundukları ve huzur buldukları kalelerinden olabilirdi. Ama Allah’tan başkasına güvenen yardımsız kalır. Allah’tan başkasına meyledenin bu tutumu, kendi aleyhinedir. Bu nedenle sabır ve sebatın yahut gevşeklik ve zaafın yeri olan kalplerine semavî bir emir gelip onları buldu. Kalplerindeki gücü ve metaneti ortadan kaldırdı. Bunların yerine zaaf, gevşeklik ve korkaklık yerleştirdi. Bunu önleyebilecek güçleri de yoktu. Bu da onlara karşı müminlere ilahi bir yardımdı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "(Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı).” Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile mallarından develerinin taşıyabileceği kadar yük alacakları şekilde anlaşma yapmışlardı. Bundan dolayı evlerinin beğendikleri yerlerini, tavanlarının pek çoğunu dahi bozdular. Azgınlıkları sebebi ile yurtlarının tahrip edilmesi ve kalelerinin yıkılması konusunda mü’minleri kendi başlarına kendileri musallat ettiler. Bu yapılanlara kendileri sebep oldular ve kendilerine en büyük zararı kendileri verdiler. "O halde ibret alın, ey basiret” mükemmel akıl ve eşyanın özünü kavrayan sağlam görüş “sahipleri!” Çünkü bu, gerçekten Allah’ın hakka karşı inatlaşan ve hevâlarana uyan kimselere karşı neler yaptığının anlaşılmasına yardımcı olacak bir ibret vesilesidir. Bu kimselerin günahları sebebi ile Allah’ın emri gelip onları bulduğunda, ibretli cezalar onları yakaladığında güçlerinin kendilerine bir faydası olmamış, kuvvetleri onları koruyamamış, hisarları ve kaleleri de kendilerini himaye edememiştir. Asıl muteber olan sebebin hususiliği değil, mananın umumiliğidir. O nedenle bu âyet-i kerime genel olarak ibret almanın emredilmiş bir husus olduğuna delil olmaktadır. İbret alma ise birbirine benzeyen şeyleri göz önünde bulundurmak, bir şeyi kendisine benzeyen başka bir şeye kıyas etmektir. Ahkâmın içerdiği ve yeri akıl ve düşünce olan mana ve hikmetler üzerinde tefekkür etmektir. Bu sayede akıl kemâle erer, basiret aydınlanmış olur. İman artar ve gerçek anlamı ile kavrayış husule gelir. 3. Daha sonra Yüce Allah, bu yahudilerin başına hak ettikleri ve lâyık oldukları her şeyin henüz gelip kendilerini bulmadığını, Allah’ın onların musibetlerini nispeten hafifletmiş olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah onların hakkında” kendilerine isabet eden “sürgünü” hiçbir şekilde değişmesi, değişikliğe uğratılması söz konusu olmayan olan kader ve kazası gereği “yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı.” Dünyadaki azapları ve ibretli cezaları başka türlü olurdu. Ama onlar, dünyevî çetin azaptan kurtulmuş iseler dahi âhirette onlar için ateş azabı vardır ki onun ağırlığını Allah’tan başka kimsenin bilmesine imkân yoktur. Onlar, cezalarının bittiğini ve geriye çekecekleri herhangi bir cezanın kalmadığını sakın sanmasınlar. Allah’ın onlar için hazırladığı âhiret azabı daha büyük ve daha ağırdır. 4. “Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir.” Onlara düşmanlık etmeleri, savaş açmaları ve onlara isyan olan hususlarda çalışıp çabalamalarıdır. O’nun, kendisine karşı gelip düşmanlık eden kimseler hakkındaki sünneti/kanunu budur. “Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır.” 5. Nadiroğullarının, Allah Rasûlünü ve müslümanları hurma ağaçlarını kestikleri için kınamaları ve bunun yeryüzünde fesadın bir parçası olduğunu iddia edip müslümanlara dil uzatmak için bunu bahane yapmaları üzerine Yüce Allah, onların hurma ağaçlarını kesmelerinin de oldukları halde bırakmalarının da “hep Allah’ın izni” ve emri dahilinde olduğunu haber vermiştir. Bu da “Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir.” Çünkü sizlere hurma ağaçlarını kesip yakma imkânını O, vermiştir. Ta ki bu, onlar için dünya hayatında ibretli bir ceza ve aşağılanma sebebi olsun. Böylelikle tam anlamı ile âciz olduklarını anlayacakları bir zillete düşsünler. Ayrıca onlar güçlerinin esas kaynağını teşkil eden hurma ağaçlarını dahi kurtaracak güçlerinin olmadığını anlasınlar. (Âyet-i kerimede geçen “hurma ağacı” anlamındaki): “لِّينَةٍ ” kelimesi, en doğru ve en uygun ihtimale göre bütün hurma ağaçlarını kapsayan bir ifadedir. İşte Nadiroğullarının durumu ve Allah’ın dünyada onlar için hazırladığı âkıbetin ne olduğu böylece anlaşılmış olmaktadır. Daha sonra Yüce Allah Nadiroğullarına ait malların ve eşyaların kimlerin eline geçtiğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 6. “Allah’ın onlar(ın malların)dan” yani o şehrin ahalisi olan Nadiroğullarından “Rasûlüne verdiği feye/ganimete gelince” ey müslümanlar! “siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve.” Yani bunları ele geçirmek için ne kendiniz yoruldunuz, ne de bineklerinizi yordunuz. Aksine Yüce Allah, onların kalplerine korku saldı da bu mallar, elinize kendiliklerinden ve siz onlar için çalışıp çabalamadan elinize geçmiş oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Fakat Allah peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah her şeye gücü yetendir.” O’nun mükemmel kudretinin bir gereği de şudur: Hiçbir iş O’na imkânsız değildir, hiç kimse O’nun gücüne sığınmadan güçlü olamaz. Fakihlerin ıstılahına göre “fey”in tarifi: Kâfirlerden savaşmaksızın ve hak yolla alınan mallardır. Nadiroğullarının müslümanlardan korktukları için bırakıp gittikleri mallar buna örnektir. Buna (kök olarak dönmek anlamına gelen) fey adının verilmesinin sebebi, bu malın, onu hak etmeyen kâfirlerden onun en büyük hak sahipleri olan müslümanlara dönmesindir. Fey’in genel hükmünü ise Yüce Allah şu buyruklarında zikretmektedir: 7. “Allah’ın” genel olarak ister Allah Rasûlü zamanında olsun, ister ondan sonra ümmetinden yönetim görevini üstlenen kimseler vasıtası ile olsun “ülkeler ahalisinden Rasûlüne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir.” Bu âyet-i kerime Enfâl Sûresi’nde yer alan Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir: "Eğer Allah’a Furkan günü olan, o iki ordunun birbirleri ile karşılaştıkları günde kulumuza indirdiğimize inanmışsanız bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlüne, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir.” (el-Enfâl, 8/41) Burada sözü edilen fey’ beşe bölünür: Allah’a ve Rasûlüne ait olan beşte bir, müslümanların genel maslahatlarına harcanır. Bir beşte bir “akrabalara” yani Haşimoğulları ile Muttaliboğullarına -var olmaları halinde- verilir. Bu hususta erkeklerine de kadınlarına da eşit pay verilir. Burada Haşimoğulları ile birlikte Muttaliboğullarının da bu beşte bire girmelerinin, buna karşılık Abdimenaf oğullarının geri kalanlarının girmeyişlerinin sebebi şudur: Muttaliboğulları da Haşimoğulları ile birlikte Şi’bi Ebi Talib’de muhasara/boykot altında idiler. Söz konusu muhasara ise Kureyşlilerin onlardan uzak kalmak ve onlara düşmanlık etmek üzere akitleştikleri bir boykot dönemi idi. Muttaliboğulları diğerlerinin aksine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e yardımcı oldular. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Abdülmuttalib oğulları hakkında şöyle demiştir:“Onlar ne cahiliye döneminde ne İslâm döneminde benden ayrılmadılar.” Bir beşte bir de babaları bulunmayan ve henüz ergenlik yaşına gelmemiş kimseler demek olan fakir yetimlere verilir. Bir beşte bir pay da yoksullara, diğer beşte bir de yolda kalmışlaradır. Yolda kalmışlar, vatanlarında bulunmayan, bu nedenle de ortada kalmış yabancılar demektir. Yüce Allah’ın fey’i bu şekilde takdir edip sadece sözü edilen bu kimselere has kılmasının sebebine gelince bu, “o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan” ve yalnızca onların elinde kalan bir servet “olmasın” diyedir. Çünkü Yüce Allah, bunu bu şekilde takdir etmemiş olsaydı, zenginler ve güçlüler arasında bu mal döner dolaşır, bunların dışında kalan acizler bu maldan hiçbir şey elde edemezdi. Bu ise Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği çapta büyük bir fesada sebep olurdu. Halbuki Allah’ın emir ve şeriatine tabi olmakta sayısız büyük maslahatlar söz konusudur. Bundan dolayı Yüce Allah, bu türlü kaideyi ve genel esası şöylece emretmektedir: "Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun.” Bu buyruk, dinin inanç esaslarını da, ahkamını da, zahirini de batınını da kapsar. Rasûlün getirdiği ne varsa kulların kesin olarak onu alması veona uyması gerekir. Ona muhalefet edilmesi helâl değildir. Rasûl herhangi bir şeye dair açık bir hüküm bildirecek olursa bu, Yüce Allah’ın hüküm bildirmesi gibidir. Onu terk etmekte hiçbir kimse mazur değildir, kimseye ruhsat da verilmemiştir. Herhangi bir kimsenin söylediklerinin onun söylediğinin önüne geçirilmesi de caiz değildir. Daha sonra Yüce Allah, kendisinden korkup sakınmayı yani takvâlı olmayı emretmektedir. Zira takvâ ile kalpler ve ruhlar mamur olur. Dünya ve âhiret düzelir. Ebedi mutluluk ve pek büyük kurtuluş, takvâ ile elde edilir. Takvâ yitirilecek olursa ebedi bedbahtlık ve sonu gelmez bir azap söz konusu olur. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’tan korkup sakının; çünkü Allah” takvâyı terk eden ve hevâya uymayı tercih eden kimselere karşı “cezası çok çetin olandır.” 8-9. Daha sonra Yüce Allah, bu fey’ mallarını tahsis ettiği bu kimselere ayırmasını gerektiren sebebi ve hikmeti söz konusu etmekte ve bu malların kendilerine ayrılmasını hak ettiklerini, yardım görmeye haklarının bulunduğunu belirtmektedir. Çünkü onlar, ya Allah’ın rızasını elde etmek ve dinini desteklemek için Rasûlüne besledikleri sevgi dolayısı ile sevip alıştıkları yurtlarını, vatanlarını, sevdiklerini, dostlarını ve mallarını terk ve hicret etmiş muhacirlerdir. Ki bunlar “(özü sözü) doğru olanların ta kendileridir.” Çünkü imanlarının gereklerini yerine getirmişler, salih amelleri ile zor ve ağır ibadetleri ile imanlarını tasdik etmiş kimselerdir. Bu yönleri ile onlar, iman ettiği iddiasında bulunup da onu cihad, hicret ve buna benzer ibadetler ile tasdik etmeyenlerden farklıdırlar. Ya da bu kimseler, kendi istek ve iradeleri ile severek ve tercih ederek Allah’a ve Rasûlü’ne iman eden, Evs ve Hazreclilerden oluşan Ensârlardır. Bunlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e kucak açmışlar, insanlara karşı onu korumuşlar, hicret ve iman diyarını yurt edinmişlerdi. Öyle ki burası mü’minlerin kendisine başvuracakları, dönecekleri bir sığınak haline gelmişti. Muhacirler de buraya gelip sığındılar, müslümanlar bu diyarın sınırları içerisinde yerleştiler. Çünkü o vakit bütün bölgeler savaş, şirk ve kötülük diyarı idi. Dinin yardımcıları olanlar hep Ensar’a sığınırlardı. İslâm yayılıncaya, güçleninceye ve peyderpey hakimiyeti artıncaya kadar bu böyle sürdü. Nihâyet kalpleri ilim, iman ve Kur’ân ile, ülkeleri de kılıç ve mızraklar ile fethettikleri vakte kadar bu böyle sürdü. Bunların güzel vasıfları arasında şu da vardır:“Kendilerine hicret edenleri severler.” Bunun sebebi de Allah’a ve Rasûlüne besledikleri sevgidir. Bu yüzden O’nun sevdiklerini de sevdiler ve dinine yardımları dokunanlara da yardımcı oldular. “ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar.” Allah’ın lütfundan onlara verdikleri, onlara tahsis etmiş olup da hak ettikleri pek üstün fazilet ve konumlarından dolayı muhacirleri kıskanmazlar. Bu, onların kalplerinin ne kadar temiz olduğuna, kalplerinde hile, kin ve haset bulunmadığına delildir. Bu buyruk muhacirlerin, ensardan faziletli olduğuna da delildir. Çünkü Allah, önce muhacirlerden söz etmiş, daha sonra da Ensar’ın muhacirlere verilenlerden dolayı kalplerinde herhangi bir kıskançlık beslemediklerini belirtmiştir. Bu da Yüce Allah’ın muhacirlere, ne ensara ne de başkalarına vermediği şeyleri verdiğine delildir. Çünkü onlar hem dine yardım etmişler, hem de hicret etmişlerdi. "Kendileri ihtiyaç içinde bulunsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler.” Yani Ensarın başkalarına üstün geldikleri vasıflarından, kendilerini diğerlerinden ayırt eden özelliklerinden birisi de başkasını kendine tercih etmektir (îsâr). Bu da cömertliğin en mükemmel çeşididir. Zira o, mal ve daha başka nefsin sevdiği şeylerde başkalarını knedine tercih etmek, onlara bizzat muhtaç olmakla hatta zorunlu olarak gerek duymakla ve darlık içerisinde bulunmakla birlikte onları başkasına seve seve verebilmektir. Bu, ancak son derece temiz bir ahlâktan, Yüce Allah’a duyulan ve nefsin zevk alıp arzu ettiği şeylerin önüne geçirilen ilahi bir sevgiden kaynaklanabilir. Kendisinin ve çoluk çocuğunun yiyeceğini misâfirlerine takdim eden ve çoluk çocuğu ile birlikte geceyi aç geçiren Ensar’a mensup bir sahabinin kıssası da buna örnektir ki bu âyet de ondan dolayı nazil olmuştur. Îsâr (başkasını kendisine tercih etmek) benciliğin/egoizmin aksidir ve iyi bir şeydir. Bencillik/egoizm ise yerilmiş bir şeydir. Çünkü o, cimriliğin ve eli sıkılığın özelliklerindendir. Kendisine îsâr özelliği ihsan edilmiş bulunan kimse, nefsinin cimriliğine karşı korunmuş kimse demektir ki “Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” Nefsin cimrilikten korunması, emrolunduğu bütün hususlarda cimrilik etmekten korunmasını kapsar. Buna göre kul, nefsinin cimriliğine karşı korunacak olursa Allah ve Rasûlü’nün emirlerini rahatlıkla ve kolaylıkla yerine getirir. İsteyerek ve itaat etmek arzusu ile tam bir kalp huzuru ile bunları yapar. Yine gönül isteği ile Allah’ın yasakladıklarını terk eder. İsterse bu yasakları nefsi sevsin, onları işlemeye çağırsın ve onları arzulasın. Yine böyle bir kimse, Allah yolunda ve Allah’ın rızası uğrunda mallarını seve seve harcar. Bu yolla da kurtuluşu elde eder ve umduklarına nail olur. Oysa nefsinin cimriliğine karşı korunamayarak hayra karşı cimrilik etmeye müptela olanlar, böyle değildir. Şerrin esası ve temel kaynağı da işte budur. 10. Zikri geçen bu iki faziletli ve üstün sınıf, sahabe-i kiramdır ve önderlerdir. Bunlar öne geçmiş, pek çok faziletlere sahip olmuşlardır. Bunlar vasıtası ile kendilerinden sonra gelenleri geçmişler, kendilerinden öncekilere de yetişmişlerdir. Bu sebeple onlar, mü’minlerin en ileri gelenleri, müslümanların efendileri ve takvâ sahiplerinin liderleridirler. Onlardan sonra gelen kimselerin onların arkasından yürümeleri ve onların hidâyetlerini takip etmeleri fazilet olarak onlara yeter. Bundan dolayı Yüce Allah, sonradan gelenler arasından onların izinden gidenleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlardan” Muhacir ve Ensardan “sonra gelenler” hem kendilerinin hem diğer mü’minlerin iyiliklerini isteyerek “derler ki: Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla!” Bu, önceden iman etmiş olan ashabı kiramı, onlardan öncekileri ve onlardan sonrakilerini içeren bütün mü’minleri kapsayan bir duadır. Bu da imanın faziletlerinden birisidir. Şöyle ki mü’minler birbirlerinden yararlanırlar ve aralarındaki iman ortaklığı dolayısı ile birbirlerine dua ederler ki bu iman da mü’minler arasındaki kardeşliğin sebebidir. Bu kardeşliğin bir parçası da birbirlerine dua etmeleri ve birbirlerini sevmeleridir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dualarında kalplerinden azı ile çoğu ile her türlü kinin giderilmesini istediklerini zikretmektedir. Kin kalpten giderilecek olursa, onun zıddı yerleşir ki bu da mü’minler arasındaki sevgi, dostluk, dayanışma, samimi olarak onların iyiliğini isteme vb. gibi mü’minlerin haklarından olan hususları ihtiva eder. Yüce Allah, ashab-ı kiramdan sonra gelen bu dua sahiplerini de iman sahibi olmakla nitelendirmektedir. Çünkü onların:“Ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi” ifadeleri, imanda onların da onlara ortak olduklarına, ashab-ı kirama iman ve itikad esaslarında tabi olduklarına delildir. Bunlar da bu niteliğin tam anlamı ile ancak kendileri hakkında söz konusu olduğu ehl-i sünnet ve’l-cemaattir. Onların bir diğer vasfı ise günahlarını itiraf etmek, bunlardan dolayı Allah’tan bağışlanma dilemek, birbirleri için de af ve mağfiret istemek, mü’min kardeşlerine karşı kalplerindeki kin ve olumsuz duyguları izale etmek için çalışmaktır. Çünkü onların bu şekilde dua etmeleri sözünü ettiğimiz hususları gerektirmekte ve birbirlerini sevdiklerini ifade etmektedir. Yine onların her birinin kendisi için istediğini kardeşi için de istediğini, yanında olsun, gıyabında olsun, hayatta iken veya ölümünden sonra olsun mü’min kardeşinin iyiliğini istediğini de ifade etmektedir. Yine bu ayet-i kerime bu sayılanların, mü’minlerin birbirlerine karşı hakları arasında yer aldığını da göstermektedir. Daha sonra mü’minler, bu dualarını Yüce Allah’ın rahmetinin kemâline, O’nun mü’minlere olan lütuf, ihsan ve şefkatinin ileri derecesine delil teşkil eden iki güzel ismiyle sona erdirmektedirler. Allah’ın onlar üzerindeki rahmet ve ihsanının bir tecellisi hatta en üstün şekli de onlara gerek kendisine karşı gerek diğer kullarına karşı yerine getirmeleri gereken hakları yerine getirme tevfikini ihsan etmiş olmasıdır. İşte bu üç sınıf, bu ümmetin sınıflarını oluşturur. Bunlar fey’in, İslâm’ın maslahatlarına dönük olan harcama yerlerini teşkil eden ve fey’e de layık olan kimselerdir. Allah lütuf ve ihsanı ile bizleri de bu sınıflardan kılsın. 11. Daha sonra Yüce Allah, münafıkların hallerinin hayret edilecek bir hal olduğunu belirtmektedir. Zira bu münafıklar, Kitap ehlinden (küfürde) kardeşleri olan kimselere, mü’minlere karşı yardımcı olacaklarını ve onların yanında yer alacaklarını vaat etmişler ve onlara şöyle demişlerdi:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz.” Yani size yardımcı olmama konusunda bizi engelleyecek yahut korkutacak hiç kimsenin sözünü dinlemeyiz. "ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar” kardeşlerini aldatıp kandırdıkları bu sözlerinde “kesinlikle yalancıdırlar.” doğru söylemiyorlar. Onların bu tutumları da garip karşılanmaz. Çünkü yalan söylemek onların özelliği, aldatmak ve kandırmak da ayrılmaz vasıflarıdır. Münafıklık ve korkaklık da onların yakasını bırakmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, şu buyruğu ile -ki verdiği haber aynen vukua gelmiş ve tıpkı bildirdiği gibi gerçekleşmiştir- onların yalancılıklarını bildirmek üzere şöyle buyurmaktadır: 12. “Eğer onlar” sürgüne gönderilmek üzere yurtlarından “çıkartılırlarsa” vatanlarını sevdiklerinden, savaşma dirençleri olmadığından ve sözlerinde durmadıklarından dolayı “onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler.” Aksine korkaklık onları çepeçevre kuşatır, başıbozukluk onlara hakim olur. Kardeşlerine en muhtaç oldukları bir zamanda yardım etmez, onları desteksiz bırakırlar. "Onlara” faraza “yardım etseler bile gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez.” Yani savaştan ve yardımdan gerisin geriye dönüp kaçarlar. Allah’tan onlara hiçbir şekilde de yardım edilmeyecektir. 13. Onları böyle davranmaya iten sebep ise şudur: Ey mü’minler! “İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır.” Allah’tan çok sizden korkarlar. Ne kendisine ne da başkalarına herhangi bir fayda sağlayamayan, bir zararı da önleyemeyen yaratılmışların korkusunu, fayda ve zararı elinde bulunduran ve istediğine verip istediğinden de alan Yaratıcının korkusunun önüne geçirmişlerdir. "Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır.” İşlerin önem mertebelerini anlamazlar, eşyanın hakikatini bilmezler, akıbetleri düşünmezler. Halbuki asıl anlayış ve kavrayış, Allah’tan korkmanın, O’ndan ummanın ve O’nu sevmenin, diğer bütün hususların önüne geçirilmesi ve başka şeylerin onlara tabi kılınmasıdır. 14. “Onlar sizinle toplu olarak” yani bir arada “(yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar.” Size karşı savaşta sebat gösteremezler ve böyle bir savaşa girişemezler; ancak korunaklı şehirlerde koruma altında yahut surların ve duvarların arkasında bulunurlarsa o zaman savaşa kalkışırlar. Bu yolla kendilerini nispeten koruyabilirler. Bunu da cesaretlerinden değil kalelerine ve surlarına güvendikleri için yaparlar. Bu ifade onları çok ağır şekilde yermektedir. “Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir.” Yani kendi aralarında çetin savaşırlar. Bu konuda ne bedenlerinde ne de güçlerinde herhangi bir eksiklik yoktur. Asıl eksikleri, onların imanlarındaki zafiyette ve onların sözbirliği etmeyişlerindedir. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Sen onları” bir araya gelmiş ve birbirlerini destekler halde gördüğünde “birlik içinde sanırsın, ama kalpleri darmadağınıktır.” Birbirlerine kin beslerler ve ayrılık içindedirler. “Bu” sözü geçen sıfatlarla nitelendirilmelerini gerektiren hal, “onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır.” Akılları fikirleri yoktur. Akılları bulunsa idi üstün olanı değersize tercih ederlerdi. Kendileri adına daha değersiz olanı seçmezlerdi. Sözbirliği ederler, kalpleri birbirine kaynaşırdı. Bu yolla da birbirlerine yardımcı olurlar, birbirlerini desteklerlerdi. Dinî ve dünyevi maslahatları hususunda birbirlerine yardımcı olurlardı. 15. Ehli kitaptan yardımsız bırakılan ve Allah’ın, kendilerine karşı Rasûlüne zafer verip dünya hayatında rüsvaylığı tattırdığı, ayrıca kendilerine yardımcı olacaklarını vaat eden kimselerin yardımından da mahrum kalan bu kimselerin durumu “kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir.” Bunlar da şeytanın kendilerine amellerini süslü gösterdiği Kureyş kâfirleridirler. Şeytanın bunlara neler söylediklerini Yüce Allah bize şöylece haber vermektedir: "Bugün insanlar içinde sizi yenebilecek yoktur. Ben de muhakkak sizin yardımcınızım.” İki ordu birbirini görünce (şeytan) iki topuğu üstüne gerisin geri kaçarak: “Benim sizinle hiçbir ilişkim yok. Gerçekten ben sizin göremeyeceğinizi görüyorum. Ben muhakkak Allah’tan korkarım. Çünkü Allah cezası çok şiddetli olandır, demişti.”(el-Enfâl, 8/48) Böylelikle nefisleri kendilerini aldatmış, kendilerine fayda sağlayamayacak ve azabı onlardan uzaklaştıramayacak kimseler de onları kandırmıştı. Nihâyet böbürlenerek ve büyüklük taslayarak Bedir’e kadar geldiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ve mü’minlere arzuladıkları gibi zarar verebileceklerini sandılar. Allah ise Rasûlünü ve mü’minleri onlara muzaffer kıldı. Onlar da müşriklerin ileri gelenlerini öldürdüler, pek çok kimseyi de esir aldılar. Diğerleri ise kaçıp kurtulmaya çalıştı. Böylelikle “onlar yaptıklarının vebalini” şirk ve azgınlıklarının sonundaki cezasını “tatmış” oldular. Bu, dünyadaki cezaları idi. Âhirette ise “onlar için can yakıcı bir azap vardır.” 16. Kitap ehlinden olan kafir kardeşlerini yardım etme vaadiyle kandıran münafıkların durumu da “şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana: “Kâfir ol” der.” Yani şeytan böyle bir kimseye küfrü allayıp pullar, güzel gösterir ve küfre davet eder. O kimse de şeytana aldanıp kâfir olup bedbahtlık yolunu seçince daha önce kendisini bunlara davet eden ve dostu olduğunu ileri süren şeytanın ona hiçbir faydası olmaz. Aksine o, ondan uzaklaştığını bildirir:“Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der.” Yani sana gelen azabı önleyecek gücüm yoktur. Benim sana iyilik namına zerre ağırlığı kadar dahi olsa hiçbir faydam olmaz. 17. “Nihayet ikisinin de âkıbeti” yani küfre çağıran şeytan ile çağrılan ve şeytana itaat eden insanın âkıbeti “içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“O kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olmaya davet eder.”(Fatır, 35/6) Zulüm ve küfre sapmakta ortak olan “zalimlerin cezası” azabın şiddeti ve kuvveti farklı olsa bile “budur.” İşte şeytanın bütün dostlarına karşı tavrı budur. O, onları çağırır ve kendileri için zararlı olabilecek şeylere doğru aldatarak onları çeker. Nihâyet tuzağa düşüp de helâkin sebepleri onları çepeçevre kuşattığında onları terk edip gider. Ona itaat edenler ne kadar kınansalar azdır! Çünkü Allah, ondan sakındırmış, ona karşı uyarmış, onun amaçlarını ve nihaî âkıbetini haber vermiştir. Ona itaat etmeye kalkışan kimse, bilerek Allah’a isyan ediyor demektir. Bu konuda onun hiçbir mazereti olamaz.

Haşr 59:14

1- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. O Azîzdir, Hakîmdir. 2- Kitap ehlinden olan kafirleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı. Ama Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi ve kalplerine korku saldı. (Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı). O halde ibret alın, ey basiret sahipleri! 3- Eğer Allah, onlar hakkında sürgünü yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı. Bununla birlikte onlar için âhirette ateş azabı vardır. 4- Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir. Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır. 5- Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz yahut onu kökleri üzere dikili bırakmanız, hep Allah’ın izni dahilinde olmuştur ve bu, Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir. 6- Allah’ın onlar(ın malların)dan Rasûlü’ne verdiği feye/ganimete gelince siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve. Fakat Allah, peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah, her şeye gücü yetendir. 7- Allah’ın (savaşsız fethedilen) ülkelerin ahalisinden Rasûlü’ne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir. Bu, o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan (ve yosulların istifade edemediği bir servet) olmasın diyedir. Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun ve Allah’tan korkup sakının. Çünkü Allah, cezası çok çetin olandır. 8- (O fey), yurtlarından çıkartılıp mallarından uzaklaştırılmış olan, Allah’ın lütuf ve rızasını isteyen, Allah’a ve Peygamberine destek olan fakir muhacirlerindir. İşte onlar (özü sözü) doğru olanların ta kendileridir. 9- Onlar(ın hicretinden) önce Medine’ye yerleşip imanı da kalplerine yerleştirenler, kendilerine hicret edenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar. Kendileri ihtiyaç içinde olsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. 10- Onlardan sonra gelenler derler ki:“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz Sen çok şefkatlisin, pek merhametlisin.” 11- Gördün mü o münafıklık edenleri(n yaptığını)? Onlar, Kitap ehlinden kâfir olan kardeşlerine şöyle derler:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar, kesinlikle yalancıdırlar. 12- Eğer onlar (yurtlarından) çıkartılırlarsa andolsun ki onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler. Onlara yardım etseler bile kesinlikle gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez. 13- İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır. Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır. 14- Onlar sizinle toplu olarak (yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar. Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir. Sen onları birlik içinde sanırsın; ama kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır. 15- (Bu yahudilerin durumu) kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir. Onlar için (ahirette) can yakıcı bir azap vardır. 16- (O münafıkların durumu da) şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana:“Kâfir ol” der. O kâfir olunca da: “Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der. 17- Nihayet ikisinin de âkıbeti, içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur. İşte zalimlerin cezası da budur. (Medine’de inmiştir. 24 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. Bu sûreye Benî Nadir sûresi de denmektedir. Bunlar, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliği sırasında Medine yakınlarında bulunan yahudilerden büyük bir kesim idiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik verilip de Medine’ye hicret edince bunlar da diğer kâfir olan yahudiler gibi kâfir oldular. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de komşusu olan yahudi kesimlerle antlaşmalar yaptı. Bedir gazvesinden altı ay civarında bir süre sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onların bulundukları yerlere gitti ve Amr b. Umeyye ed-Damri’nin öldürdüğü Kilab oğullarına mensup kişilerin diyetini ödemesi için (aralarındaki antlaşma gereği) kendisine yardımcı olmalarını istedi. Onlar: Olur, yardım ederiz, ey Ebu’l-Kasım. Şurada bir süre otur da senin isteğini yerine getirelim, dediler. Bir köşeye çekilip başbaşa verdiler. Şeytan da haklarında yazılmış olan bedbahtlık fermanını onlara süslü gösterdi. Kendi aralarında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e suikast kararı alıp şöyle dediler:“Sizden kim şu değirmen taşını alır da yukarı çıkıp onu başının üzerine atarak kafasını parçalar?” Aralarında en bedbaht kişi olan Amr b. Cahhâş: Ben yaparım, dedi. Sellam b. Mişkem de onlara: Böyle bir şey yapmayın. Allah’a andolsun ki yapmak istediğiniz iş, ona haber verilecektir. Ayrıca bu bizimle onun arasındaki ahdi bozmak demektir, dedi. Derhal Rabbinden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e ne yapmak istediklerine dair ilâhî vahiy geldi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hızlıca yerinden kalktı ve Medine’ye doğru gitti. Ashabı da arkasından ona yetişerek: Biz farkına bile varamadan sen kalkıp yola koyuldun, deyince o da kendilerine, yahudilerin ne yapmak istediklerini haber verdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlara şu haberi gönderdi:“Medine’den çıkıp gidin ve orada benimle birlikte bir arada kalmayın. Ben size on günlük süre tanıyorum. Bu süreden sonra sizden kimi bulursam boynunu vuracağım.” Günlerce hazırlıklarını sürdürdüler. Münafık Abdullah b. Ubey b. Selûl da onlara şu haberi gönderdi:“Yurtlarınızdan çıkmayın. Beraberimde iki bin kişi var. Bunlar, sizinle birlikte hisarlarınıza girecek ve sizin uğrunuzda ölünceye dek çarpışacaklardır. Diğer taraftan Kurayzalılar da Gatafanlılardan antlaşma yaptığınız kimseler de size yardım edecektir.” Başkanları Huyey b. Ahtab, münafıkların başının kendisine söylediklerinden umutlandı ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:“Biz yurdumuzdan çıkıp gitmiyoruz, artık ne istersen yap”, diye haber gönderdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı tekbir getirerek onların üzerine gitmek üzere harekete koyuldular. Sancağı Ali b. Ebu Talib radıyallahu anh taşıyordu. Kalelerinin etrafını kuşattılar ve bir süre onlara ok ve taş yağdırdılar. Kurayzalılar yardımlarına gelmediği gibi Abdullah b. Ubey b. Selûl ile Gatafanlılardan antlaşmalıları olan kimseler de onlara ihanet etti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onları kuşattı ve çevrede bulunan onlara ait hurma ağaçlarını kestirip yaktı. Bunun üzerine ona: Medine’den çıkıyoruz, diye haber gönderdiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem oradan kendi canlarını, çoluk çocuklarını ve silah dışında develerinin taşıyabileceği kadar malları beraberlerinde almak şartı ile kalelerinden inmelerine müsaade etti ve geride kalan mallara ve silâhlara da el koydu. Nadiroğullarından ele geçirilen mallar, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, onun ihtiyaçlarına ve müslümanların maslahatına harcanıyordu. Bu malların beşte dördünü o, gazilere dağıtmamıştı. Çünkü Yüce Allah, burayı ona fey (savaşsız ganimet) olarak tahsis etmişti. Müslümanlar orayı ele geçirmek üzere ata binip deve koşturmamışlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’e sürdü. Aralarında liderleri Huyey b. Ahtab da vardı. Onların topraklarını ve diyarlarını ele geçirdi. Orada bıraktıkları silahlara da el koydu. Silahlar arasında elli zırh, elli miğfer ve üç yüz kırk tane kılıç vardı. Siyer alimlerinin sözünü ettikleri üzere kıssalarının özü bundan ibarettir. 1. Yüce Allah, bu sûreyi, göklerde ve yerde bulunan her şeyin Rabbini hamd ile tesbih ettiklerini, celâline yakışmayan şeylerden de O’nu tenzih ettiklerini, azameti önünde boyun eğip O’na ibadet ettiklerini haber vererek başlatmaktadır. Çünkü O, her şeye boyun eğdirmiş olan Azîzdir. Kimse O’na karşı koyamaz ve O’nun için zor diye bir şey yoktur. Yaratması ve emretmesi, sonsuz hikmetlerle dolu olan Hakîm’dir. O, boşuna hiçbir şey yaratmaz. Maslahat ihtiva etmeyen hiçbir hükmü teşrî’ buyurmaz. Hikmetinin gerektirmediği hiçbir iş yapmaz. 2. Bunlardan birisi de O’nun, Rasûlüne küfre sapmış Kitap ehlinden olan Nadiroğullarına karşı, Allah Rasûlü ile antlaşmalarını bozmaları üzerine yardım etmiş olmasıdır. Böylece o, onları alışageldikleri ve pek sevdikleri yurtlarından çıkarmıştır. Onların oradan çıkartılmaları, Allah’ın haklarında Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vasıtası ile takdir etmiş olduğu ilk sürgün idi ve bu sürgün Hayber’e gerçekleşmişti. Âyet-i kerime (ilk sürgün ifadesi) onların bunun dışında başka sürgünlerinin olduğuna da delildir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’den de sürmüştür. Daha sonra Ömer radıyallahu anh da onlardan geriye kalanları oradan sürmüştü. Ey müslümanlar! “Siz onların” yurtları oldukça korunaklı ve kendileri de güçlü olması dolayı ile yurtlarından “çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı.” Bu yüzden kalelerini şımarıklık derecesinde beğenmiş, fakat aldanmışlardı. Bu kaleleri içerisinde oldukları sürece kendilerine zarar verilemeyeceğini, kimsenin onlara güç yetiremeyeceğini zannetmişlerdi. Fakat Allah’ın kaderi her şeyin üstündedir. Hisarların ve kalelerin O’na karşı bir faydası olmayacağı gibi gücün ve savunmanın da bir faydası olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:“Fakat Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi.” Yani onlar hatırlarından geçirmedikleri, hiç düşünmedikleri bir taraftan baskın ve hücuma maruz kaldılar. Bu ummadıkları husus, şöylece ifade edilmektedir:“Ve kalplerine korku saldı.” Kalplerindeki bu şiddetli korku, Allah’ın en büyük ordusudur. Ona karşı ne sayının, ne araç gerecin, ne gücün, ne de kuvvetli oluşun bir faydası yoktur. Onların kanaatine göre eğer onlara bir zarar gelecek olsaydı bu, ancak arkasında korundukları ve huzur buldukları kalelerinden olabilirdi. Ama Allah’tan başkasına güvenen yardımsız kalır. Allah’tan başkasına meyledenin bu tutumu, kendi aleyhinedir. Bu nedenle sabır ve sebatın yahut gevşeklik ve zaafın yeri olan kalplerine semavî bir emir gelip onları buldu. Kalplerindeki gücü ve metaneti ortadan kaldırdı. Bunların yerine zaaf, gevşeklik ve korkaklık yerleştirdi. Bunu önleyebilecek güçleri de yoktu. Bu da onlara karşı müminlere ilahi bir yardımdı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "(Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı).” Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile mallarından develerinin taşıyabileceği kadar yük alacakları şekilde anlaşma yapmışlardı. Bundan dolayı evlerinin beğendikleri yerlerini, tavanlarının pek çoğunu dahi bozdular. Azgınlıkları sebebi ile yurtlarının tahrip edilmesi ve kalelerinin yıkılması konusunda mü’minleri kendi başlarına kendileri musallat ettiler. Bu yapılanlara kendileri sebep oldular ve kendilerine en büyük zararı kendileri verdiler. "O halde ibret alın, ey basiret” mükemmel akıl ve eşyanın özünü kavrayan sağlam görüş “sahipleri!” Çünkü bu, gerçekten Allah’ın hakka karşı inatlaşan ve hevâlarana uyan kimselere karşı neler yaptığının anlaşılmasına yardımcı olacak bir ibret vesilesidir. Bu kimselerin günahları sebebi ile Allah’ın emri gelip onları bulduğunda, ibretli cezalar onları yakaladığında güçlerinin kendilerine bir faydası olmamış, kuvvetleri onları koruyamamış, hisarları ve kaleleri de kendilerini himaye edememiştir. Asıl muteber olan sebebin hususiliği değil, mananın umumiliğidir. O nedenle bu âyet-i kerime genel olarak ibret almanın emredilmiş bir husus olduğuna delil olmaktadır. İbret alma ise birbirine benzeyen şeyleri göz önünde bulundurmak, bir şeyi kendisine benzeyen başka bir şeye kıyas etmektir. Ahkâmın içerdiği ve yeri akıl ve düşünce olan mana ve hikmetler üzerinde tefekkür etmektir. Bu sayede akıl kemâle erer, basiret aydınlanmış olur. İman artar ve gerçek anlamı ile kavrayış husule gelir. 3. Daha sonra Yüce Allah, bu yahudilerin başına hak ettikleri ve lâyık oldukları her şeyin henüz gelip kendilerini bulmadığını, Allah’ın onların musibetlerini nispeten hafifletmiş olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah onların hakkında” kendilerine isabet eden “sürgünü” hiçbir şekilde değişmesi, değişikliğe uğratılması söz konusu olmayan olan kader ve kazası gereği “yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı.” Dünyadaki azapları ve ibretli cezaları başka türlü olurdu. Ama onlar, dünyevî çetin azaptan kurtulmuş iseler dahi âhirette onlar için ateş azabı vardır ki onun ağırlığını Allah’tan başka kimsenin bilmesine imkân yoktur. Onlar, cezalarının bittiğini ve geriye çekecekleri herhangi bir cezanın kalmadığını sakın sanmasınlar. Allah’ın onlar için hazırladığı âhiret azabı daha büyük ve daha ağırdır. 4. “Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir.” Onlara düşmanlık etmeleri, savaş açmaları ve onlara isyan olan hususlarda çalışıp çabalamalarıdır. O’nun, kendisine karşı gelip düşmanlık eden kimseler hakkındaki sünneti/kanunu budur. “Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır.” 5. Nadiroğullarının, Allah Rasûlünü ve müslümanları hurma ağaçlarını kestikleri için kınamaları ve bunun yeryüzünde fesadın bir parçası olduğunu iddia edip müslümanlara dil uzatmak için bunu bahane yapmaları üzerine Yüce Allah, onların hurma ağaçlarını kesmelerinin de oldukları halde bırakmalarının da “hep Allah’ın izni” ve emri dahilinde olduğunu haber vermiştir. Bu da “Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir.” Çünkü sizlere hurma ağaçlarını kesip yakma imkânını O, vermiştir. Ta ki bu, onlar için dünya hayatında ibretli bir ceza ve aşağılanma sebebi olsun. Böylelikle tam anlamı ile âciz olduklarını anlayacakları bir zillete düşsünler. Ayrıca onlar güçlerinin esas kaynağını teşkil eden hurma ağaçlarını dahi kurtaracak güçlerinin olmadığını anlasınlar. (Âyet-i kerimede geçen “hurma ağacı” anlamındaki): “لِّينَةٍ ” kelimesi, en doğru ve en uygun ihtimale göre bütün hurma ağaçlarını kapsayan bir ifadedir. İşte Nadiroğullarının durumu ve Allah’ın dünyada onlar için hazırladığı âkıbetin ne olduğu böylece anlaşılmış olmaktadır. Daha sonra Yüce Allah Nadiroğullarına ait malların ve eşyaların kimlerin eline geçtiğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 6. “Allah’ın onlar(ın malların)dan” yani o şehrin ahalisi olan Nadiroğullarından “Rasûlüne verdiği feye/ganimete gelince” ey müslümanlar! “siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve.” Yani bunları ele geçirmek için ne kendiniz yoruldunuz, ne de bineklerinizi yordunuz. Aksine Yüce Allah, onların kalplerine korku saldı da bu mallar, elinize kendiliklerinden ve siz onlar için çalışıp çabalamadan elinize geçmiş oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Fakat Allah peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah her şeye gücü yetendir.” O’nun mükemmel kudretinin bir gereği de şudur: Hiçbir iş O’na imkânsız değildir, hiç kimse O’nun gücüne sığınmadan güçlü olamaz. Fakihlerin ıstılahına göre “fey”in tarifi: Kâfirlerden savaşmaksızın ve hak yolla alınan mallardır. Nadiroğullarının müslümanlardan korktukları için bırakıp gittikleri mallar buna örnektir. Buna (kök olarak dönmek anlamına gelen) fey adının verilmesinin sebebi, bu malın, onu hak etmeyen kâfirlerden onun en büyük hak sahipleri olan müslümanlara dönmesindir. Fey’in genel hükmünü ise Yüce Allah şu buyruklarında zikretmektedir: 7. “Allah’ın” genel olarak ister Allah Rasûlü zamanında olsun, ister ondan sonra ümmetinden yönetim görevini üstlenen kimseler vasıtası ile olsun “ülkeler ahalisinden Rasûlüne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir.” Bu âyet-i kerime Enfâl Sûresi’nde yer alan Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir: "Eğer Allah’a Furkan günü olan, o iki ordunun birbirleri ile karşılaştıkları günde kulumuza indirdiğimize inanmışsanız bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlüne, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir.” (el-Enfâl, 8/41) Burada sözü edilen fey’ beşe bölünür: Allah’a ve Rasûlüne ait olan beşte bir, müslümanların genel maslahatlarına harcanır. Bir beşte bir “akrabalara” yani Haşimoğulları ile Muttaliboğullarına -var olmaları halinde- verilir. Bu hususta erkeklerine de kadınlarına da eşit pay verilir. Burada Haşimoğulları ile birlikte Muttaliboğullarının da bu beşte bire girmelerinin, buna karşılık Abdimenaf oğullarının geri kalanlarının girmeyişlerinin sebebi şudur: Muttaliboğulları da Haşimoğulları ile birlikte Şi’bi Ebi Talib’de muhasara/boykot altında idiler. Söz konusu muhasara ise Kureyşlilerin onlardan uzak kalmak ve onlara düşmanlık etmek üzere akitleştikleri bir boykot dönemi idi. Muttaliboğulları diğerlerinin aksine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e yardımcı oldular. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Abdülmuttalib oğulları hakkında şöyle demiştir:“Onlar ne cahiliye döneminde ne İslâm döneminde benden ayrılmadılar.” Bir beşte bir de babaları bulunmayan ve henüz ergenlik yaşına gelmemiş kimseler demek olan fakir yetimlere verilir. Bir beşte bir pay da yoksullara, diğer beşte bir de yolda kalmışlaradır. Yolda kalmışlar, vatanlarında bulunmayan, bu nedenle de ortada kalmış yabancılar demektir. Yüce Allah’ın fey’i bu şekilde takdir edip sadece sözü edilen bu kimselere has kılmasının sebebine gelince bu, “o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan” ve yalnızca onların elinde kalan bir servet “olmasın” diyedir. Çünkü Yüce Allah, bunu bu şekilde takdir etmemiş olsaydı, zenginler ve güçlüler arasında bu mal döner dolaşır, bunların dışında kalan acizler bu maldan hiçbir şey elde edemezdi. Bu ise Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği çapta büyük bir fesada sebep olurdu. Halbuki Allah’ın emir ve şeriatine tabi olmakta sayısız büyük maslahatlar söz konusudur. Bundan dolayı Yüce Allah, bu türlü kaideyi ve genel esası şöylece emretmektedir: "Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun.” Bu buyruk, dinin inanç esaslarını da, ahkamını da, zahirini de batınını da kapsar. Rasûlün getirdiği ne varsa kulların kesin olarak onu alması veona uyması gerekir. Ona muhalefet edilmesi helâl değildir. Rasûl herhangi bir şeye dair açık bir hüküm bildirecek olursa bu, Yüce Allah’ın hüküm bildirmesi gibidir. Onu terk etmekte hiçbir kimse mazur değildir, kimseye ruhsat da verilmemiştir. Herhangi bir kimsenin söylediklerinin onun söylediğinin önüne geçirilmesi de caiz değildir. Daha sonra Yüce Allah, kendisinden korkup sakınmayı yani takvâlı olmayı emretmektedir. Zira takvâ ile kalpler ve ruhlar mamur olur. Dünya ve âhiret düzelir. Ebedi mutluluk ve pek büyük kurtuluş, takvâ ile elde edilir. Takvâ yitirilecek olursa ebedi bedbahtlık ve sonu gelmez bir azap söz konusu olur. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’tan korkup sakının; çünkü Allah” takvâyı terk eden ve hevâya uymayı tercih eden kimselere karşı “cezası çok çetin olandır.” 8-9. Daha sonra Yüce Allah, bu fey’ mallarını tahsis ettiği bu kimselere ayırmasını gerektiren sebebi ve hikmeti söz konusu etmekte ve bu malların kendilerine ayrılmasını hak ettiklerini, yardım görmeye haklarının bulunduğunu belirtmektedir. Çünkü onlar, ya Allah’ın rızasını elde etmek ve dinini desteklemek için Rasûlüne besledikleri sevgi dolayısı ile sevip alıştıkları yurtlarını, vatanlarını, sevdiklerini, dostlarını ve mallarını terk ve hicret etmiş muhacirlerdir. Ki bunlar “(özü sözü) doğru olanların ta kendileridir.” Çünkü imanlarının gereklerini yerine getirmişler, salih amelleri ile zor ve ağır ibadetleri ile imanlarını tasdik etmiş kimselerdir. Bu yönleri ile onlar, iman ettiği iddiasında bulunup da onu cihad, hicret ve buna benzer ibadetler ile tasdik etmeyenlerden farklıdırlar. Ya da bu kimseler, kendi istek ve iradeleri ile severek ve tercih ederek Allah’a ve Rasûlü’ne iman eden, Evs ve Hazreclilerden oluşan Ensârlardır. Bunlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e kucak açmışlar, insanlara karşı onu korumuşlar, hicret ve iman diyarını yurt edinmişlerdi. Öyle ki burası mü’minlerin kendisine başvuracakları, dönecekleri bir sığınak haline gelmişti. Muhacirler de buraya gelip sığındılar, müslümanlar bu diyarın sınırları içerisinde yerleştiler. Çünkü o vakit bütün bölgeler savaş, şirk ve kötülük diyarı idi. Dinin yardımcıları olanlar hep Ensar’a sığınırlardı. İslâm yayılıncaya, güçleninceye ve peyderpey hakimiyeti artıncaya kadar bu böyle sürdü. Nihâyet kalpleri ilim, iman ve Kur’ân ile, ülkeleri de kılıç ve mızraklar ile fethettikleri vakte kadar bu böyle sürdü. Bunların güzel vasıfları arasında şu da vardır:“Kendilerine hicret edenleri severler.” Bunun sebebi de Allah’a ve Rasûlüne besledikleri sevgidir. Bu yüzden O’nun sevdiklerini de sevdiler ve dinine yardımları dokunanlara da yardımcı oldular. “ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar.” Allah’ın lütfundan onlara verdikleri, onlara tahsis etmiş olup da hak ettikleri pek üstün fazilet ve konumlarından dolayı muhacirleri kıskanmazlar. Bu, onların kalplerinin ne kadar temiz olduğuna, kalplerinde hile, kin ve haset bulunmadığına delildir. Bu buyruk muhacirlerin, ensardan faziletli olduğuna da delildir. Çünkü Allah, önce muhacirlerden söz etmiş, daha sonra da Ensar’ın muhacirlere verilenlerden dolayı kalplerinde herhangi bir kıskançlık beslemediklerini belirtmiştir. Bu da Yüce Allah’ın muhacirlere, ne ensara ne de başkalarına vermediği şeyleri verdiğine delildir. Çünkü onlar hem dine yardım etmişler, hem de hicret etmişlerdi. "Kendileri ihtiyaç içinde bulunsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler.” Yani Ensarın başkalarına üstün geldikleri vasıflarından, kendilerini diğerlerinden ayırt eden özelliklerinden birisi de başkasını kendine tercih etmektir (îsâr). Bu da cömertliğin en mükemmel çeşididir. Zira o, mal ve daha başka nefsin sevdiği şeylerde başkalarını knedine tercih etmek, onlara bizzat muhtaç olmakla hatta zorunlu olarak gerek duymakla ve darlık içerisinde bulunmakla birlikte onları başkasına seve seve verebilmektir. Bu, ancak son derece temiz bir ahlâktan, Yüce Allah’a duyulan ve nefsin zevk alıp arzu ettiği şeylerin önüne geçirilen ilahi bir sevgiden kaynaklanabilir. Kendisinin ve çoluk çocuğunun yiyeceğini misâfirlerine takdim eden ve çoluk çocuğu ile birlikte geceyi aç geçiren Ensar’a mensup bir sahabinin kıssası da buna örnektir ki bu âyet de ondan dolayı nazil olmuştur. Îsâr (başkasını kendisine tercih etmek) benciliğin/egoizmin aksidir ve iyi bir şeydir. Bencillik/egoizm ise yerilmiş bir şeydir. Çünkü o, cimriliğin ve eli sıkılığın özelliklerindendir. Kendisine îsâr özelliği ihsan edilmiş bulunan kimse, nefsinin cimriliğine karşı korunmuş kimse demektir ki “Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” Nefsin cimrilikten korunması, emrolunduğu bütün hususlarda cimrilik etmekten korunmasını kapsar. Buna göre kul, nefsinin cimriliğine karşı korunacak olursa Allah ve Rasûlü’nün emirlerini rahatlıkla ve kolaylıkla yerine getirir. İsteyerek ve itaat etmek arzusu ile tam bir kalp huzuru ile bunları yapar. Yine gönül isteği ile Allah’ın yasakladıklarını terk eder. İsterse bu yasakları nefsi sevsin, onları işlemeye çağırsın ve onları arzulasın. Yine böyle bir kimse, Allah yolunda ve Allah’ın rızası uğrunda mallarını seve seve harcar. Bu yolla da kurtuluşu elde eder ve umduklarına nail olur. Oysa nefsinin cimriliğine karşı korunamayarak hayra karşı cimrilik etmeye müptela olanlar, böyle değildir. Şerrin esası ve temel kaynağı da işte budur. 10. Zikri geçen bu iki faziletli ve üstün sınıf, sahabe-i kiramdır ve önderlerdir. Bunlar öne geçmiş, pek çok faziletlere sahip olmuşlardır. Bunlar vasıtası ile kendilerinden sonra gelenleri geçmişler, kendilerinden öncekilere de yetişmişlerdir. Bu sebeple onlar, mü’minlerin en ileri gelenleri, müslümanların efendileri ve takvâ sahiplerinin liderleridirler. Onlardan sonra gelen kimselerin onların arkasından yürümeleri ve onların hidâyetlerini takip etmeleri fazilet olarak onlara yeter. Bundan dolayı Yüce Allah, sonradan gelenler arasından onların izinden gidenleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlardan” Muhacir ve Ensardan “sonra gelenler” hem kendilerinin hem diğer mü’minlerin iyiliklerini isteyerek “derler ki: Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla!” Bu, önceden iman etmiş olan ashabı kiramı, onlardan öncekileri ve onlardan sonrakilerini içeren bütün mü’minleri kapsayan bir duadır. Bu da imanın faziletlerinden birisidir. Şöyle ki mü’minler birbirlerinden yararlanırlar ve aralarındaki iman ortaklığı dolayısı ile birbirlerine dua ederler ki bu iman da mü’minler arasındaki kardeşliğin sebebidir. Bu kardeşliğin bir parçası da birbirlerine dua etmeleri ve birbirlerini sevmeleridir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dualarında kalplerinden azı ile çoğu ile her türlü kinin giderilmesini istediklerini zikretmektedir. Kin kalpten giderilecek olursa, onun zıddı yerleşir ki bu da mü’minler arasındaki sevgi, dostluk, dayanışma, samimi olarak onların iyiliğini isteme vb. gibi mü’minlerin haklarından olan hususları ihtiva eder. Yüce Allah, ashab-ı kiramdan sonra gelen bu dua sahiplerini de iman sahibi olmakla nitelendirmektedir. Çünkü onların:“Ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi” ifadeleri, imanda onların da onlara ortak olduklarına, ashab-ı kirama iman ve itikad esaslarında tabi olduklarına delildir. Bunlar da bu niteliğin tam anlamı ile ancak kendileri hakkında söz konusu olduğu ehl-i sünnet ve’l-cemaattir. Onların bir diğer vasfı ise günahlarını itiraf etmek, bunlardan dolayı Allah’tan bağışlanma dilemek, birbirleri için de af ve mağfiret istemek, mü’min kardeşlerine karşı kalplerindeki kin ve olumsuz duyguları izale etmek için çalışmaktır. Çünkü onların bu şekilde dua etmeleri sözünü ettiğimiz hususları gerektirmekte ve birbirlerini sevdiklerini ifade etmektedir. Yine onların her birinin kendisi için istediğini kardeşi için de istediğini, yanında olsun, gıyabında olsun, hayatta iken veya ölümünden sonra olsun mü’min kardeşinin iyiliğini istediğini de ifade etmektedir. Yine bu ayet-i kerime bu sayılanların, mü’minlerin birbirlerine karşı hakları arasında yer aldığını da göstermektedir. Daha sonra mü’minler, bu dualarını Yüce Allah’ın rahmetinin kemâline, O’nun mü’minlere olan lütuf, ihsan ve şefkatinin ileri derecesine delil teşkil eden iki güzel ismiyle sona erdirmektedirler. Allah’ın onlar üzerindeki rahmet ve ihsanının bir tecellisi hatta en üstün şekli de onlara gerek kendisine karşı gerek diğer kullarına karşı yerine getirmeleri gereken hakları yerine getirme tevfikini ihsan etmiş olmasıdır. İşte bu üç sınıf, bu ümmetin sınıflarını oluşturur. Bunlar fey’in, İslâm’ın maslahatlarına dönük olan harcama yerlerini teşkil eden ve fey’e de layık olan kimselerdir. Allah lütuf ve ihsanı ile bizleri de bu sınıflardan kılsın. 11. Daha sonra Yüce Allah, münafıkların hallerinin hayret edilecek bir hal olduğunu belirtmektedir. Zira bu münafıklar, Kitap ehlinden (küfürde) kardeşleri olan kimselere, mü’minlere karşı yardımcı olacaklarını ve onların yanında yer alacaklarını vaat etmişler ve onlara şöyle demişlerdi:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz.” Yani size yardımcı olmama konusunda bizi engelleyecek yahut korkutacak hiç kimsenin sözünü dinlemeyiz. "ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar” kardeşlerini aldatıp kandırdıkları bu sözlerinde “kesinlikle yalancıdırlar.” doğru söylemiyorlar. Onların bu tutumları da garip karşılanmaz. Çünkü yalan söylemek onların özelliği, aldatmak ve kandırmak da ayrılmaz vasıflarıdır. Münafıklık ve korkaklık da onların yakasını bırakmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, şu buyruğu ile -ki verdiği haber aynen vukua gelmiş ve tıpkı bildirdiği gibi gerçekleşmiştir- onların yalancılıklarını bildirmek üzere şöyle buyurmaktadır: 12. “Eğer onlar” sürgüne gönderilmek üzere yurtlarından “çıkartılırlarsa” vatanlarını sevdiklerinden, savaşma dirençleri olmadığından ve sözlerinde durmadıklarından dolayı “onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler.” Aksine korkaklık onları çepeçevre kuşatır, başıbozukluk onlara hakim olur. Kardeşlerine en muhtaç oldukları bir zamanda yardım etmez, onları desteksiz bırakırlar. "Onlara” faraza “yardım etseler bile gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez.” Yani savaştan ve yardımdan gerisin geriye dönüp kaçarlar. Allah’tan onlara hiçbir şekilde de yardım edilmeyecektir. 13. Onları böyle davranmaya iten sebep ise şudur: Ey mü’minler! “İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır.” Allah’tan çok sizden korkarlar. Ne kendisine ne da başkalarına herhangi bir fayda sağlayamayan, bir zararı da önleyemeyen yaratılmışların korkusunu, fayda ve zararı elinde bulunduran ve istediğine verip istediğinden de alan Yaratıcının korkusunun önüne geçirmişlerdir. "Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır.” İşlerin önem mertebelerini anlamazlar, eşyanın hakikatini bilmezler, akıbetleri düşünmezler. Halbuki asıl anlayış ve kavrayış, Allah’tan korkmanın, O’ndan ummanın ve O’nu sevmenin, diğer bütün hususların önüne geçirilmesi ve başka şeylerin onlara tabi kılınmasıdır. 14. “Onlar sizinle toplu olarak” yani bir arada “(yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar.” Size karşı savaşta sebat gösteremezler ve böyle bir savaşa girişemezler; ancak korunaklı şehirlerde koruma altında yahut surların ve duvarların arkasında bulunurlarsa o zaman savaşa kalkışırlar. Bu yolla kendilerini nispeten koruyabilirler. Bunu da cesaretlerinden değil kalelerine ve surlarına güvendikleri için yaparlar. Bu ifade onları çok ağır şekilde yermektedir. “Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir.” Yani kendi aralarında çetin savaşırlar. Bu konuda ne bedenlerinde ne de güçlerinde herhangi bir eksiklik yoktur. Asıl eksikleri, onların imanlarındaki zafiyette ve onların sözbirliği etmeyişlerindedir. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Sen onları” bir araya gelmiş ve birbirlerini destekler halde gördüğünde “birlik içinde sanırsın, ama kalpleri darmadağınıktır.” Birbirlerine kin beslerler ve ayrılık içindedirler. “Bu” sözü geçen sıfatlarla nitelendirilmelerini gerektiren hal, “onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır.” Akılları fikirleri yoktur. Akılları bulunsa idi üstün olanı değersize tercih ederlerdi. Kendileri adına daha değersiz olanı seçmezlerdi. Sözbirliği ederler, kalpleri birbirine kaynaşırdı. Bu yolla da birbirlerine yardımcı olurlar, birbirlerini desteklerlerdi. Dinî ve dünyevi maslahatları hususunda birbirlerine yardımcı olurlardı. 15. Ehli kitaptan yardımsız bırakılan ve Allah’ın, kendilerine karşı Rasûlüne zafer verip dünya hayatında rüsvaylığı tattırdığı, ayrıca kendilerine yardımcı olacaklarını vaat eden kimselerin yardımından da mahrum kalan bu kimselerin durumu “kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir.” Bunlar da şeytanın kendilerine amellerini süslü gösterdiği Kureyş kâfirleridirler. Şeytanın bunlara neler söylediklerini Yüce Allah bize şöylece haber vermektedir: "Bugün insanlar içinde sizi yenebilecek yoktur. Ben de muhakkak sizin yardımcınızım.” İki ordu birbirini görünce (şeytan) iki topuğu üstüne gerisin geri kaçarak: “Benim sizinle hiçbir ilişkim yok. Gerçekten ben sizin göremeyeceğinizi görüyorum. Ben muhakkak Allah’tan korkarım. Çünkü Allah cezası çok şiddetli olandır, demişti.”(el-Enfâl, 8/48) Böylelikle nefisleri kendilerini aldatmış, kendilerine fayda sağlayamayacak ve azabı onlardan uzaklaştıramayacak kimseler de onları kandırmıştı. Nihâyet böbürlenerek ve büyüklük taslayarak Bedir’e kadar geldiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ve mü’minlere arzuladıkları gibi zarar verebileceklerini sandılar. Allah ise Rasûlünü ve mü’minleri onlara muzaffer kıldı. Onlar da müşriklerin ileri gelenlerini öldürdüler, pek çok kimseyi de esir aldılar. Diğerleri ise kaçıp kurtulmaya çalıştı. Böylelikle “onlar yaptıklarının vebalini” şirk ve azgınlıklarının sonundaki cezasını “tatmış” oldular. Bu, dünyadaki cezaları idi. Âhirette ise “onlar için can yakıcı bir azap vardır.” 16. Kitap ehlinden olan kafir kardeşlerini yardım etme vaadiyle kandıran münafıkların durumu da “şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana: “Kâfir ol” der.” Yani şeytan böyle bir kimseye küfrü allayıp pullar, güzel gösterir ve küfre davet eder. O kimse de şeytana aldanıp kâfir olup bedbahtlık yolunu seçince daha önce kendisini bunlara davet eden ve dostu olduğunu ileri süren şeytanın ona hiçbir faydası olmaz. Aksine o, ondan uzaklaştığını bildirir:“Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der.” Yani sana gelen azabı önleyecek gücüm yoktur. Benim sana iyilik namına zerre ağırlığı kadar dahi olsa hiçbir faydam olmaz. 17. “Nihayet ikisinin de âkıbeti” yani küfre çağıran şeytan ile çağrılan ve şeytana itaat eden insanın âkıbeti “içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“O kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olmaya davet eder.”(Fatır, 35/6) Zulüm ve küfre sapmakta ortak olan “zalimlerin cezası” azabın şiddeti ve kuvveti farklı olsa bile “budur.” İşte şeytanın bütün dostlarına karşı tavrı budur. O, onları çağırır ve kendileri için zararlı olabilecek şeylere doğru aldatarak onları çeker. Nihâyet tuzağa düşüp de helâkin sebepleri onları çepeçevre kuşattığında onları terk edip gider. Ona itaat edenler ne kadar kınansalar azdır! Çünkü Allah, ondan sakındırmış, ona karşı uyarmış, onun amaçlarını ve nihaî âkıbetini haber vermiştir. Ona itaat etmeye kalkışan kimse, bilerek Allah’a isyan ediyor demektir. Bu konuda onun hiçbir mazereti olamaz.