Tafsir As-Saadi - Turkish — Kadr 97:1 – Nas 114:6
İçindekiler
- Kadr 97:1
- Kadr 97:2
- Kadr 97:3
- Kadr 97:4
- Kadr 97:5
- Beyyine 98:1
- Beyyine 98:2
- Beyyine 98:3
- Beyyine 98:4
- Beyyine 98:5
- Beyyine 98:6
- Beyyine 98:7
- Beyyine 98:8
- Zilzal 99:1
- Zilzal 99:2
- Zilzal 99:3
- Zilzal 99:4
- Zilzal 99:5
- Zilzal 99:6
- Zilzal 99:7
- Zilzal 99:8
- Adiyat 100:1
- Adiyat 100:2
- Adiyat 100:3
- Adiyat 100:4
- Adiyat 100:5
- Adiyat 100:6
- Adiyat 100:7
- Adiyat 100:8
- Adiyat 100:9
- Adiyat 100:10
- Adiyat 100:11
- Karia 101:1
- Karia 101:2
- Karia 101:3
- Karia 101:4
- Karia 101:5
- Karia 101:6
- Karia 101:7
- Karia 101:8
- Karia 101:9
- Karia 101:10
- Karia 101:11
- Tekâsür 102:1
- Tekâsür 102:2
- Tekâsür 102:3
- Tekâsür 102:4
- Tekâsür 102:5
- Tekâsür 102:6
- Tekâsür 102:7
- Tekâsür 102:8
- Asr 103:1
- Asr 103:2
- Asr 103:3
- Hümezeh 104:1
- Hümezeh 104:2
- Hümezeh 104:3
- Hümezeh 104:4
- Hümezeh 104:5
- Hümezeh 104:6
- Hümezeh 104:7
- Hümezeh 104:8
- Hümezeh 104:9
- Fil 105:1
- Fil 105:2
- Fil 105:3
- Fil 105:4
- Fil 105:5
- Kureyş 106:1
- Kureyş 106:2
- Kureyş 106:3
- Kureyş 106:4
- Mâûn 107:1
- Mâûn 107:2
- Mâûn 107:3
- Mâûn 107:4
- Mâûn 107:5
- Mâûn 107:6
- Mâûn 107:7
- Kevser 108:1
- Kevser 108:2
- Kevser 108:3
- Kâfirun 109:1
- Kâfirun 109:2
- Kâfirun 109:3
- Kâfirun 109:4
- Kâfirun 109:5
- Kâfirun 109:6
- Nasr 110:1
- Nasr 110:2
- Nasr 110:3
- Tebbet 111:1
- Tebbet 111:2
- Tebbet 111:3
- Tebbet 111:4
- Tebbet 111:5
- İhlas 112:1
- İhlas 112:2
- İhlas 112:3
- İhlas 112:4
- Felak 113:1
- Felak 113:2
- Felak 113:3
- Felak 113:4
- Felak 113:5
- Nas 114:1
- Nas 114:2
- Nas 114:3
- Nas 114:4
- Nas 114:5
- Nas 114:6
Kadr 97:1
1- Şüphesiz Biz o (Kur'ân’ı) Kadir gecesinde indirdik. 2- Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 3- Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. 4- O gece melekler ve Ruh/Cebrail, Rablerinin izni ile her bir iş için inerler. 5- O gece, fecir doğuncaya kadar bir esenliktir.
(Mekke’de inmiştir. 5 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in faziletini ve kıymetinin yüceliğini açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz Biz o (Kur'ân’ı) Kadir gecesinde indirdik.” Bir başka ayette de şöyle buyrulmaktadır: “Şüphesiz biz onu mübarek bir gecede indirdik.”(ed-Duhan, 44/3) Çünkü Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’i Ramazan ayında, Kadir gecesinde indirmeye başlamıştır. Yüce Allah, bu gecede kullara, kulların şükretme imkânını bulmaktan âciz oldukları pek geniş bir rahmetini ihsan etmiştir. Bu geceye Kadir gecesi denilmesinin sebebi, kadrinin ve kıymetinin büyüklüğü, Allah nezdindeki faziletinin yüksekliğidir. Ayrıca Allah, bu gecede yıl boyunca gerçekleşecek olan ecelleri, rızıkları ve diğer ilahi takdirleri belirler.
2. Daha sonra Yüce Allah bu gecenin şanını, büyüklüğünü ve kadrinin yüceliğini belirterek:“Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” buyurmaktadır. Yani onun şanı pek yücedir. O oldukça önemi büyük bir gecedir.
3. “Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.” Fazileti itibari ile bin aya denktir. Bu gecede yapılan bir amel, böyle bir gecenin bulunmadığı bin aydaki amelden daha üstündür, hayırlıdır. Bu ise akılları hayrete ve dehşete düşüren işlerden birisidir. Çünkü Yüce Allah, güç ve takati çok cılız olan bu ümmete böyle bir gece ile lütufta bulunmuştur. Bu gecede gerçekleşecek bir amel, bin aylık bir gecedeki amele denk hatta daha üstün ve değerlidir. Bu ise yaklaşık seksen küsûr gibi oldukça uzun ömür yaşayan bir insan ömrüne denktir.
4. “O gece melekler ve Ruh/Cebrail, Rablerinin izni ile her bir iş için inerler.” Bu gece melekler çokça iner.
5. “O gece, fecir doğuncaya kadar bir esenliktir” her türlü âfetten ve kötülükten uzaktır. Bu da onun hayrının çokluğundan kaynaklanmaktadır. Yani bu gecenin başlangıcı olan güneşin batışından itibaren son vakti olan fecre kadar bu böyle sürer. Bu gecenin fazileti, bu gecenin Ramazan ayında ve bu ayın da son on gününde, özellikle de tek gecelerde olduğu ve Kıyamet gününe kadar da her yıl bu gecenin baki kalacağına dair pek çok hadis-i şerif vârid olmuştur. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Ramazan ayının son on gününde Kadir gecesine denk düşer ümidi ile itikâfa çekilir ve çokça ibadette bulunurdu. Kadir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Kadr 97:2
1- Şüphesiz Biz o (Kur'ân’ı) Kadir gecesinde indirdik. 2- Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 3- Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. 4- O gece melekler ve Ruh/Cebrail, Rablerinin izni ile her bir iş için inerler. 5- O gece, fecir doğuncaya kadar bir esenliktir.
(Mekke’de inmiştir. 5 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in faziletini ve kıymetinin yüceliğini açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz Biz o (Kur'ân’ı) Kadir gecesinde indirdik.” Bir başka ayette de şöyle buyrulmaktadır: “Şüphesiz biz onu mübarek bir gecede indirdik.”(ed-Duhan, 44/3) Çünkü Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’i Ramazan ayında, Kadir gecesinde indirmeye başlamıştır. Yüce Allah, bu gecede kullara, kulların şükretme imkânını bulmaktan âciz oldukları pek geniş bir rahmetini ihsan etmiştir. Bu geceye Kadir gecesi denilmesinin sebebi, kadrinin ve kıymetinin büyüklüğü, Allah nezdindeki faziletinin yüksekliğidir. Ayrıca Allah, bu gecede yıl boyunca gerçekleşecek olan ecelleri, rızıkları ve diğer ilahi takdirleri belirler.
2. Daha sonra Yüce Allah bu gecenin şanını, büyüklüğünü ve kadrinin yüceliğini belirterek:“Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” buyurmaktadır. Yani onun şanı pek yücedir. O oldukça önemi büyük bir gecedir.
3. “Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.” Fazileti itibari ile bin aya denktir. Bu gecede yapılan bir amel, böyle bir gecenin bulunmadığı bin aydaki amelden daha üstündür, hayırlıdır. Bu ise akılları hayrete ve dehşete düşüren işlerden birisidir. Çünkü Yüce Allah, güç ve takati çok cılız olan bu ümmete böyle bir gece ile lütufta bulunmuştur. Bu gecede gerçekleşecek bir amel, bin aylık bir gecedeki amele denk hatta daha üstün ve değerlidir. Bu ise yaklaşık seksen küsûr gibi oldukça uzun ömür yaşayan bir insan ömrüne denktir.
4. “O gece melekler ve Ruh/Cebrail, Rablerinin izni ile her bir iş için inerler.” Bu gece melekler çokça iner.
5. “O gece, fecir doğuncaya kadar bir esenliktir” her türlü âfetten ve kötülükten uzaktır. Bu da onun hayrının çokluğundan kaynaklanmaktadır. Yani bu gecenin başlangıcı olan güneşin batışından itibaren son vakti olan fecre kadar bu böyle sürer. Bu gecenin fazileti, bu gecenin Ramazan ayında ve bu ayın da son on gününde, özellikle de tek gecelerde olduğu ve Kıyamet gününe kadar da her yıl bu gecenin baki kalacağına dair pek çok hadis-i şerif vârid olmuştur. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Ramazan ayının son on gününde Kadir gecesine denk düşer ümidi ile itikâfa çekilir ve çokça ibadette bulunurdu. Kadir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Kadr 97:3
1- Şüphesiz Biz o (Kur'ân’ı) Kadir gecesinde indirdik. 2- Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 3- Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. 4- O gece melekler ve Ruh/Cebrail, Rablerinin izni ile her bir iş için inerler. 5- O gece, fecir doğuncaya kadar bir esenliktir.
(Mekke’de inmiştir. 5 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in faziletini ve kıymetinin yüceliğini açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz Biz o (Kur'ân’ı) Kadir gecesinde indirdik.” Bir başka ayette de şöyle buyrulmaktadır: “Şüphesiz biz onu mübarek bir gecede indirdik.”(ed-Duhan, 44/3) Çünkü Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’i Ramazan ayında, Kadir gecesinde indirmeye başlamıştır. Yüce Allah, bu gecede kullara, kulların şükretme imkânını bulmaktan âciz oldukları pek geniş bir rahmetini ihsan etmiştir. Bu geceye Kadir gecesi denilmesinin sebebi, kadrinin ve kıymetinin büyüklüğü, Allah nezdindeki faziletinin yüksekliğidir. Ayrıca Allah, bu gecede yıl boyunca gerçekleşecek olan ecelleri, rızıkları ve diğer ilahi takdirleri belirler.
2. Daha sonra Yüce Allah bu gecenin şanını, büyüklüğünü ve kadrinin yüceliğini belirterek:“Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” buyurmaktadır. Yani onun şanı pek yücedir. O oldukça önemi büyük bir gecedir.
3. “Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.” Fazileti itibari ile bin aya denktir. Bu gecede yapılan bir amel, böyle bir gecenin bulunmadığı bin aydaki amelden daha üstündür, hayırlıdır. Bu ise akılları hayrete ve dehşete düşüren işlerden birisidir. Çünkü Yüce Allah, güç ve takati çok cılız olan bu ümmete böyle bir gece ile lütufta bulunmuştur. Bu gecede gerçekleşecek bir amel, bin aylık bir gecedeki amele denk hatta daha üstün ve değerlidir. Bu ise yaklaşık seksen küsûr gibi oldukça uzun ömür yaşayan bir insan ömrüne denktir.
4. “O gece melekler ve Ruh/Cebrail, Rablerinin izni ile her bir iş için inerler.” Bu gece melekler çokça iner.
5. “O gece, fecir doğuncaya kadar bir esenliktir” her türlü âfetten ve kötülükten uzaktır. Bu da onun hayrının çokluğundan kaynaklanmaktadır. Yani bu gecenin başlangıcı olan güneşin batışından itibaren son vakti olan fecre kadar bu böyle sürer. Bu gecenin fazileti, bu gecenin Ramazan ayında ve bu ayın da son on gününde, özellikle de tek gecelerde olduğu ve Kıyamet gününe kadar da her yıl bu gecenin baki kalacağına dair pek çok hadis-i şerif vârid olmuştur. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Ramazan ayının son on gününde Kadir gecesine denk düşer ümidi ile itikâfa çekilir ve çokça ibadette bulunurdu. Kadir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Kadr 97:4
1- Şüphesiz Biz o (Kur'ân’ı) Kadir gecesinde indirdik. 2- Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 3- Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. 4- O gece melekler ve Ruh/Cebrail, Rablerinin izni ile her bir iş için inerler. 5- O gece, fecir doğuncaya kadar bir esenliktir.
(Mekke’de inmiştir. 5 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in faziletini ve kıymetinin yüceliğini açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz Biz o (Kur'ân’ı) Kadir gecesinde indirdik.” Bir başka ayette de şöyle buyrulmaktadır: “Şüphesiz biz onu mübarek bir gecede indirdik.”(ed-Duhan, 44/3) Çünkü Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’i Ramazan ayında, Kadir gecesinde indirmeye başlamıştır. Yüce Allah, bu gecede kullara, kulların şükretme imkânını bulmaktan âciz oldukları pek geniş bir rahmetini ihsan etmiştir. Bu geceye Kadir gecesi denilmesinin sebebi, kadrinin ve kıymetinin büyüklüğü, Allah nezdindeki faziletinin yüksekliğidir. Ayrıca Allah, bu gecede yıl boyunca gerçekleşecek olan ecelleri, rızıkları ve diğer ilahi takdirleri belirler.
2. Daha sonra Yüce Allah bu gecenin şanını, büyüklüğünü ve kadrinin yüceliğini belirterek:“Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” buyurmaktadır. Yani onun şanı pek yücedir. O oldukça önemi büyük bir gecedir.
3. “Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.” Fazileti itibari ile bin aya denktir. Bu gecede yapılan bir amel, böyle bir gecenin bulunmadığı bin aydaki amelden daha üstündür, hayırlıdır. Bu ise akılları hayrete ve dehşete düşüren işlerden birisidir. Çünkü Yüce Allah, güç ve takati çok cılız olan bu ümmete böyle bir gece ile lütufta bulunmuştur. Bu gecede gerçekleşecek bir amel, bin aylık bir gecedeki amele denk hatta daha üstün ve değerlidir. Bu ise yaklaşık seksen küsûr gibi oldukça uzun ömür yaşayan bir insan ömrüne denktir.
4. “O gece melekler ve Ruh/Cebrail, Rablerinin izni ile her bir iş için inerler.” Bu gece melekler çokça iner.
5. “O gece, fecir doğuncaya kadar bir esenliktir” her türlü âfetten ve kötülükten uzaktır. Bu da onun hayrının çokluğundan kaynaklanmaktadır. Yani bu gecenin başlangıcı olan güneşin batışından itibaren son vakti olan fecre kadar bu böyle sürer. Bu gecenin fazileti, bu gecenin Ramazan ayında ve bu ayın da son on gününde, özellikle de tek gecelerde olduğu ve Kıyamet gününe kadar da her yıl bu gecenin baki kalacağına dair pek çok hadis-i şerif vârid olmuştur. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Ramazan ayının son on gününde Kadir gecesine denk düşer ümidi ile itikâfa çekilir ve çokça ibadette bulunurdu. Kadir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Kadr 97:5
1- Şüphesiz Biz o (Kur'ân’ı) Kadir gecesinde indirdik. 2- Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 3- Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. 4- O gece melekler ve Ruh/Cebrail, Rablerinin izni ile her bir iş için inerler. 5- O gece, fecir doğuncaya kadar bir esenliktir.
(Mekke’de inmiştir. 5 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in faziletini ve kıymetinin yüceliğini açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz Biz o (Kur'ân’ı) Kadir gecesinde indirdik.” Bir başka ayette de şöyle buyrulmaktadır: “Şüphesiz biz onu mübarek bir gecede indirdik.”(ed-Duhan, 44/3) Çünkü Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’i Ramazan ayında, Kadir gecesinde indirmeye başlamıştır. Yüce Allah, bu gecede kullara, kulların şükretme imkânını bulmaktan âciz oldukları pek geniş bir rahmetini ihsan etmiştir. Bu geceye Kadir gecesi denilmesinin sebebi, kadrinin ve kıymetinin büyüklüğü, Allah nezdindeki faziletinin yüksekliğidir. Ayrıca Allah, bu gecede yıl boyunca gerçekleşecek olan ecelleri, rızıkları ve diğer ilahi takdirleri belirler.
2. Daha sonra Yüce Allah bu gecenin şanını, büyüklüğünü ve kadrinin yüceliğini belirterek:“Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” buyurmaktadır. Yani onun şanı pek yücedir. O oldukça önemi büyük bir gecedir.
3. “Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.” Fazileti itibari ile bin aya denktir. Bu gecede yapılan bir amel, böyle bir gecenin bulunmadığı bin aydaki amelden daha üstündür, hayırlıdır. Bu ise akılları hayrete ve dehşete düşüren işlerden birisidir. Çünkü Yüce Allah, güç ve takati çok cılız olan bu ümmete böyle bir gece ile lütufta bulunmuştur. Bu gecede gerçekleşecek bir amel, bin aylık bir gecedeki amele denk hatta daha üstün ve değerlidir. Bu ise yaklaşık seksen küsûr gibi oldukça uzun ömür yaşayan bir insan ömrüne denktir.
4. “O gece melekler ve Ruh/Cebrail, Rablerinin izni ile her bir iş için inerler.” Bu gece melekler çokça iner.
5. “O gece, fecir doğuncaya kadar bir esenliktir” her türlü âfetten ve kötülükten uzaktır. Bu da onun hayrının çokluğundan kaynaklanmaktadır. Yani bu gecenin başlangıcı olan güneşin batışından itibaren son vakti olan fecre kadar bu böyle sürer. Bu gecenin fazileti, bu gecenin Ramazan ayında ve bu ayın da son on gününde, özellikle de tek gecelerde olduğu ve Kıyamet gününe kadar da her yıl bu gecenin baki kalacağına dair pek çok hadis-i şerif vârid olmuştur. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Ramazan ayının son on gününde Kadir gecesine denk düşer ümidi ile itikâfa çekilir ve çokça ibadette bulunurdu. Kadir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Beyyine 98:1
1,2,3- Kitap ehli olan kafirlerle müşrikler, kendilerine apaçık delil, yani Allah tarafından gönderilmiş ve içinde dosdoğru hükümlerin yazılı olduğu tertemiz sahifeleri okuyan bir Rasûl gelinceye kadar (küfürlerinden) ayrılacak değillerdi. 4- Ne var ki kendilerine Kitap verilenler, ancak kendilerine o apaçık delil geldikten sonra ihtilafa düştüler. 5- Halbuki onlara dini O’na has kılan hanîfler olarak Allah’a ibadet etmelerinden, namazı dosdoğru kılmalarından ve zekâtı vermelerinden başkası emredilmemişti. Zaten dosdoğru din de budur. 6- Gerçek şu ki ister Kitap ehli, ister müşrik olsun tüm kâfirler, cehennem ateşindedirler ve orada ebediyen kalacaklardır. Yaratılmışların en kötüleri de işte onlardır. 7- İman edip salih ameller işleyenlere gelince işte onlar da yaratılmışların en iyileridir. 8- Onların Rableri katındaki mükâfatları, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır. İşte bu (mükafat), Rabbinden korkan kimseler içindir.
(Mekke’de inmiştir. 8 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. “Kitap ehlinden” yani hristiyanlar ile yahudilerden “kâfir olanlar ve” sair ümmetler arasındaki çeşitli “müşrikler, kendilerine apaçık delil… gelinceye kadar” üzerinde bulundukları küfür ve sapıklıklarından “ayrılacak değillerdi.” Azgınlık ve sapıklıklarına devam edecekler, geçen zaman onların küfürlerinden başka bir şeylerini artırmayacaktı. Bu durumlarına da apaçık delil ve gözleri kamaştıracak belge gelinceye kadar devam edeceklerdi. Arkasından bu belgenin mahiyetini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“...yani Allah tarafından gönderilmiş… bir rasûldür.” Allah, bu rasûlü insanları hakka davet etmek için göndermiştir. Ona insanlara hikmeti öğretmek, onları tertemiz edip arındırmak ve karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için de okuyacağı bir Kitap indirmiştir. Bundan dolayı o, “…tertemiz sahifeleri okuyan” yani şeytanın yaklaşmasına karşı korunmuş, ancak tertemiz kimselerin dokunabildiği sahifeleri okuyup durur. Çünkü bu sahifeler, en yüce sözün ifadesidir. Bundan dolayı bunlar hakkında şöyle buyurulmaktadır:“İçinde” yani bu sahifelerde “dosdoğru hükümler” gerçek haberler, hakka ve dosdoğru yola ileten adaletli emirler vardır. İşte bunlara bu apaçık delil gelince, o vakit kimin hakka talip olduğu, hakkı aradığı, kimin de hakkı aramak gibi bir maksadının olmadığı açıkça ortaya çıkmış oldu. Helâk olan, apaçık bir delil üzere helâk oldu; hayatta kalan da apaçık bir delil üzere hayatta kalmış oldu.
4. Kitap ehlinin bu peygambere iman etmeyerek ona itaatle boyun eğmemiş olmaları, daha önce benzeri görülmedik bir sapıklık ve inat örneği değildir. Çünkü onların bu şekilde tefrikaya ayrılığa düşmeleri ve gruplaşmaları “ancak kendilerine o apaçık delil geldikten sonra” olmuştur. Oysa bu apaçık delil, o delile tabi olanların bir araya gelip toplanmalarını ve ittifak etmelerini gerektirir. Ancak onlar, değersiz ve bayağı kimseler olduklarından dolayı hidâyet, onların sapıklıklarını; basiret de onların körlüklerini artırmaktan başka bir işe yaramadı. Oysa bütün Kitaplar, aynı esası getirmiş, aynı dini bildirmişlerdir:
5. “Halbuki onlara” diğer şeriatlerde “dini O’na has kılan” gizli ve açık bütün ibadetlerinde yalnız Allah rızasını ve O’nun nezdinde yakın olmaya çalışan; “hanîfler” tevhide aykırı bütün dinlerden uzaklaşıp yüz çevirenler “olarak Allah’a ibadet etmelerinden, namazı dosdoğru kılmalarından ve zekâtı vermelerinden başkası emredilmemişti.” Namaz ve zekât, ihlâsla Allah’a ibadetin kapsamı içerisinde olmakla birlikte faziletleri ve şerefleri dolayısı ile ayrıca zikredilmişlerdir. Zira bu iki ibadeti yerine getiren kimsenin bu durumu, dinin diğer bütün şer’î hükümlerini de yerine getirmesine delil sayılır. "Zaten dosdoğru din de budur.” Yani Allah’ın nimet dolu cennetlerine ulaştıran dosdoğru din, tevhid ve dinde ihlâslı olmak budur. Onun dışındaki yollar ise cehenneme ulaştırır.
6. Daha sonra Yüce Allah, kâfirlerin kendilerine apaçık delil geldikten sonraki amellerinin karşılığını ve cezasını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Gerçek şu ki ister Kitap ehli, ister müşrik olsun tüm kâfirler, cehennem ateşindedirler.” Ateş azabı onları çepeçevre kuşatacak ve bu cezaları çok ağır olacaktır. “orada ebediyen kalacaklardır.” Bu azapları hafifletilmez ve onlar orada ümitlerini kesmiş olacaklardır. "Yaratılmışların en kötüleri de işte onlardır.” Çünkü bunlar hakkı bildikten sonra terk ettiler, böylelikle dünya ve âhireti kaybettiler.
7. “İman edip salih ameller işleyenlere gelince işte onlar da yaratılmışların en iyileridir.” Çünkü onlar, Allah’a ibadet etmiş ve O’nu tanımışlardır. Böylelikle dünya ve âhiret nimetlerine kavuşarak umduklarını elde etmişlerdir.
8. “Onların Rableri katındaki mükâfatları, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir.” Yani orada konaklayacaklardır. Başka yere taşınmak, göç etmek söz konusu değildir. Ondan daha ötesini talep etmek de mümkün değildir. “Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır.” Dünyada iken işlemiş oldukları, Allah’ı razı edecek işlerden dolayı O, onlardan razı olduğu gibi onlar da O’nun kendilerine hazırlamış olduğu pek bol lütuf ve ihsanlar dolayısı ile O’ndan hoşnut olacaklardır. "İşte bu” güzel mükâfat “Rabbinden korkan” böylelikle O’na isyandan kaçınan ve kendisine farz kıldığı şeyleri yerine getiren “kimseler içindir.”
Beyyine Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah'a hamdolsun.
***
Beyyine 98:2
1,2,3- Kitap ehli olan kafirlerle müşrikler, kendilerine apaçık delil, yani Allah tarafından gönderilmiş ve içinde dosdoğru hükümlerin yazılı olduğu tertemiz sahifeleri okuyan bir Rasûl gelinceye kadar (küfürlerinden) ayrılacak değillerdi. 4- Ne var ki kendilerine Kitap verilenler, ancak kendilerine o apaçık delil geldikten sonra ihtilafa düştüler. 5- Halbuki onlara dini O’na has kılan hanîfler olarak Allah’a ibadet etmelerinden, namazı dosdoğru kılmalarından ve zekâtı vermelerinden başkası emredilmemişti. Zaten dosdoğru din de budur. 6- Gerçek şu ki ister Kitap ehli, ister müşrik olsun tüm kâfirler, cehennem ateşindedirler ve orada ebediyen kalacaklardır. Yaratılmışların en kötüleri de işte onlardır. 7- İman edip salih ameller işleyenlere gelince işte onlar da yaratılmışların en iyileridir. 8- Onların Rableri katındaki mükâfatları, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır. İşte bu (mükafat), Rabbinden korkan kimseler içindir.
(Mekke’de inmiştir. 8 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. “Kitap ehlinden” yani hristiyanlar ile yahudilerden “kâfir olanlar ve” sair ümmetler arasındaki çeşitli “müşrikler, kendilerine apaçık delil… gelinceye kadar” üzerinde bulundukları küfür ve sapıklıklarından “ayrılacak değillerdi.” Azgınlık ve sapıklıklarına devam edecekler, geçen zaman onların küfürlerinden başka bir şeylerini artırmayacaktı. Bu durumlarına da apaçık delil ve gözleri kamaştıracak belge gelinceye kadar devam edeceklerdi. Arkasından bu belgenin mahiyetini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“...yani Allah tarafından gönderilmiş… bir rasûldür.” Allah, bu rasûlü insanları hakka davet etmek için göndermiştir. Ona insanlara hikmeti öğretmek, onları tertemiz edip arındırmak ve karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için de okuyacağı bir Kitap indirmiştir. Bundan dolayı o, “…tertemiz sahifeleri okuyan” yani şeytanın yaklaşmasına karşı korunmuş, ancak tertemiz kimselerin dokunabildiği sahifeleri okuyup durur. Çünkü bu sahifeler, en yüce sözün ifadesidir. Bundan dolayı bunlar hakkında şöyle buyurulmaktadır:“İçinde” yani bu sahifelerde “dosdoğru hükümler” gerçek haberler, hakka ve dosdoğru yola ileten adaletli emirler vardır. İşte bunlara bu apaçık delil gelince, o vakit kimin hakka talip olduğu, hakkı aradığı, kimin de hakkı aramak gibi bir maksadının olmadığı açıkça ortaya çıkmış oldu. Helâk olan, apaçık bir delil üzere helâk oldu; hayatta kalan da apaçık bir delil üzere hayatta kalmış oldu.
4. Kitap ehlinin bu peygambere iman etmeyerek ona itaatle boyun eğmemiş olmaları, daha önce benzeri görülmedik bir sapıklık ve inat örneği değildir. Çünkü onların bu şekilde tefrikaya ayrılığa düşmeleri ve gruplaşmaları “ancak kendilerine o apaçık delil geldikten sonra” olmuştur. Oysa bu apaçık delil, o delile tabi olanların bir araya gelip toplanmalarını ve ittifak etmelerini gerektirir. Ancak onlar, değersiz ve bayağı kimseler olduklarından dolayı hidâyet, onların sapıklıklarını; basiret de onların körlüklerini artırmaktan başka bir işe yaramadı. Oysa bütün Kitaplar, aynı esası getirmiş, aynı dini bildirmişlerdir:
5. “Halbuki onlara” diğer şeriatlerde “dini O’na has kılan” gizli ve açık bütün ibadetlerinde yalnız Allah rızasını ve O’nun nezdinde yakın olmaya çalışan; “hanîfler” tevhide aykırı bütün dinlerden uzaklaşıp yüz çevirenler “olarak Allah’a ibadet etmelerinden, namazı dosdoğru kılmalarından ve zekâtı vermelerinden başkası emredilmemişti.” Namaz ve zekât, ihlâsla Allah’a ibadetin kapsamı içerisinde olmakla birlikte faziletleri ve şerefleri dolayısı ile ayrıca zikredilmişlerdir. Zira bu iki ibadeti yerine getiren kimsenin bu durumu, dinin diğer bütün şer’î hükümlerini de yerine getirmesine delil sayılır. "Zaten dosdoğru din de budur.” Yani Allah’ın nimet dolu cennetlerine ulaştıran dosdoğru din, tevhid ve dinde ihlâslı olmak budur. Onun dışındaki yollar ise cehenneme ulaştırır.
6. Daha sonra Yüce Allah, kâfirlerin kendilerine apaçık delil geldikten sonraki amellerinin karşılığını ve cezasını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Gerçek şu ki ister Kitap ehli, ister müşrik olsun tüm kâfirler, cehennem ateşindedirler.” Ateş azabı onları çepeçevre kuşatacak ve bu cezaları çok ağır olacaktır. “orada ebediyen kalacaklardır.” Bu azapları hafifletilmez ve onlar orada ümitlerini kesmiş olacaklardır. "Yaratılmışların en kötüleri de işte onlardır.” Çünkü bunlar hakkı bildikten sonra terk ettiler, böylelikle dünya ve âhireti kaybettiler.
7. “İman edip salih ameller işleyenlere gelince işte onlar da yaratılmışların en iyileridir.” Çünkü onlar, Allah’a ibadet etmiş ve O’nu tanımışlardır. Böylelikle dünya ve âhiret nimetlerine kavuşarak umduklarını elde etmişlerdir.
8. “Onların Rableri katındaki mükâfatları, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir.” Yani orada konaklayacaklardır. Başka yere taşınmak, göç etmek söz konusu değildir. Ondan daha ötesini talep etmek de mümkün değildir. “Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır.” Dünyada iken işlemiş oldukları, Allah’ı razı edecek işlerden dolayı O, onlardan razı olduğu gibi onlar da O’nun kendilerine hazırlamış olduğu pek bol lütuf ve ihsanlar dolayısı ile O’ndan hoşnut olacaklardır. "İşte bu” güzel mükâfat “Rabbinden korkan” böylelikle O’na isyandan kaçınan ve kendisine farz kıldığı şeyleri yerine getiren “kimseler içindir.”
Beyyine Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah'a hamdolsun.
***
Beyyine 98:3
1,2,3- Kitap ehli olan kafirlerle müşrikler, kendilerine apaçık delil, yani Allah tarafından gönderilmiş ve içinde dosdoğru hükümlerin yazılı olduğu tertemiz sahifeleri okuyan bir Rasûl gelinceye kadar (küfürlerinden) ayrılacak değillerdi. 4- Ne var ki kendilerine Kitap verilenler, ancak kendilerine o apaçık delil geldikten sonra ihtilafa düştüler. 5- Halbuki onlara dini O’na has kılan hanîfler olarak Allah’a ibadet etmelerinden, namazı dosdoğru kılmalarından ve zekâtı vermelerinden başkası emredilmemişti. Zaten dosdoğru din de budur. 6- Gerçek şu ki ister Kitap ehli, ister müşrik olsun tüm kâfirler, cehennem ateşindedirler ve orada ebediyen kalacaklardır. Yaratılmışların en kötüleri de işte onlardır. 7- İman edip salih ameller işleyenlere gelince işte onlar da yaratılmışların en iyileridir. 8- Onların Rableri katındaki mükâfatları, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır. İşte bu (mükafat), Rabbinden korkan kimseler içindir.
(Mekke’de inmiştir. 8 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. “Kitap ehlinden” yani hristiyanlar ile yahudilerden “kâfir olanlar ve” sair ümmetler arasındaki çeşitli “müşrikler, kendilerine apaçık delil… gelinceye kadar” üzerinde bulundukları küfür ve sapıklıklarından “ayrılacak değillerdi.” Azgınlık ve sapıklıklarına devam edecekler, geçen zaman onların küfürlerinden başka bir şeylerini artırmayacaktı. Bu durumlarına da apaçık delil ve gözleri kamaştıracak belge gelinceye kadar devam edeceklerdi. Arkasından bu belgenin mahiyetini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“...yani Allah tarafından gönderilmiş… bir rasûldür.” Allah, bu rasûlü insanları hakka davet etmek için göndermiştir. Ona insanlara hikmeti öğretmek, onları tertemiz edip arındırmak ve karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için de okuyacağı bir Kitap indirmiştir. Bundan dolayı o, “…tertemiz sahifeleri okuyan” yani şeytanın yaklaşmasına karşı korunmuş, ancak tertemiz kimselerin dokunabildiği sahifeleri okuyup durur. Çünkü bu sahifeler, en yüce sözün ifadesidir. Bundan dolayı bunlar hakkında şöyle buyurulmaktadır:“İçinde” yani bu sahifelerde “dosdoğru hükümler” gerçek haberler, hakka ve dosdoğru yola ileten adaletli emirler vardır. İşte bunlara bu apaçık delil gelince, o vakit kimin hakka talip olduğu, hakkı aradığı, kimin de hakkı aramak gibi bir maksadının olmadığı açıkça ortaya çıkmış oldu. Helâk olan, apaçık bir delil üzere helâk oldu; hayatta kalan da apaçık bir delil üzere hayatta kalmış oldu.
4. Kitap ehlinin bu peygambere iman etmeyerek ona itaatle boyun eğmemiş olmaları, daha önce benzeri görülmedik bir sapıklık ve inat örneği değildir. Çünkü onların bu şekilde tefrikaya ayrılığa düşmeleri ve gruplaşmaları “ancak kendilerine o apaçık delil geldikten sonra” olmuştur. Oysa bu apaçık delil, o delile tabi olanların bir araya gelip toplanmalarını ve ittifak etmelerini gerektirir. Ancak onlar, değersiz ve bayağı kimseler olduklarından dolayı hidâyet, onların sapıklıklarını; basiret de onların körlüklerini artırmaktan başka bir işe yaramadı. Oysa bütün Kitaplar, aynı esası getirmiş, aynı dini bildirmişlerdir:
5. “Halbuki onlara” diğer şeriatlerde “dini O’na has kılan” gizli ve açık bütün ibadetlerinde yalnız Allah rızasını ve O’nun nezdinde yakın olmaya çalışan; “hanîfler” tevhide aykırı bütün dinlerden uzaklaşıp yüz çevirenler “olarak Allah’a ibadet etmelerinden, namazı dosdoğru kılmalarından ve zekâtı vermelerinden başkası emredilmemişti.” Namaz ve zekât, ihlâsla Allah’a ibadetin kapsamı içerisinde olmakla birlikte faziletleri ve şerefleri dolayısı ile ayrıca zikredilmişlerdir. Zira bu iki ibadeti yerine getiren kimsenin bu durumu, dinin diğer bütün şer’î hükümlerini de yerine getirmesine delil sayılır. "Zaten dosdoğru din de budur.” Yani Allah’ın nimet dolu cennetlerine ulaştıran dosdoğru din, tevhid ve dinde ihlâslı olmak budur. Onun dışındaki yollar ise cehenneme ulaştırır.
6. Daha sonra Yüce Allah, kâfirlerin kendilerine apaçık delil geldikten sonraki amellerinin karşılığını ve cezasını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Gerçek şu ki ister Kitap ehli, ister müşrik olsun tüm kâfirler, cehennem ateşindedirler.” Ateş azabı onları çepeçevre kuşatacak ve bu cezaları çok ağır olacaktır. “orada ebediyen kalacaklardır.” Bu azapları hafifletilmez ve onlar orada ümitlerini kesmiş olacaklardır. "Yaratılmışların en kötüleri de işte onlardır.” Çünkü bunlar hakkı bildikten sonra terk ettiler, böylelikle dünya ve âhireti kaybettiler.
7. “İman edip salih ameller işleyenlere gelince işte onlar da yaratılmışların en iyileridir.” Çünkü onlar, Allah’a ibadet etmiş ve O’nu tanımışlardır. Böylelikle dünya ve âhiret nimetlerine kavuşarak umduklarını elde etmişlerdir.
8. “Onların Rableri katındaki mükâfatları, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir.” Yani orada konaklayacaklardır. Başka yere taşınmak, göç etmek söz konusu değildir. Ondan daha ötesini talep etmek de mümkün değildir. “Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır.” Dünyada iken işlemiş oldukları, Allah’ı razı edecek işlerden dolayı O, onlardan razı olduğu gibi onlar da O’nun kendilerine hazırlamış olduğu pek bol lütuf ve ihsanlar dolayısı ile O’ndan hoşnut olacaklardır. "İşte bu” güzel mükâfat “Rabbinden korkan” böylelikle O’na isyandan kaçınan ve kendisine farz kıldığı şeyleri yerine getiren “kimseler içindir.”
Beyyine Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah'a hamdolsun.
***
Beyyine 98:4
1,2,3- Kitap ehli olan kafirlerle müşrikler, kendilerine apaçık delil, yani Allah tarafından gönderilmiş ve içinde dosdoğru hükümlerin yazılı olduğu tertemiz sahifeleri okuyan bir Rasûl gelinceye kadar (küfürlerinden) ayrılacak değillerdi. 4- Ne var ki kendilerine Kitap verilenler, ancak kendilerine o apaçık delil geldikten sonra ihtilafa düştüler. 5- Halbuki onlara dini O’na has kılan hanîfler olarak Allah’a ibadet etmelerinden, namazı dosdoğru kılmalarından ve zekâtı vermelerinden başkası emredilmemişti. Zaten dosdoğru din de budur. 6- Gerçek şu ki ister Kitap ehli, ister müşrik olsun tüm kâfirler, cehennem ateşindedirler ve orada ebediyen kalacaklardır. Yaratılmışların en kötüleri de işte onlardır. 7- İman edip salih ameller işleyenlere gelince işte onlar da yaratılmışların en iyileridir. 8- Onların Rableri katındaki mükâfatları, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır. İşte bu (mükafat), Rabbinden korkan kimseler içindir.
(Mekke’de inmiştir. 8 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. “Kitap ehlinden” yani hristiyanlar ile yahudilerden “kâfir olanlar ve” sair ümmetler arasındaki çeşitli “müşrikler, kendilerine apaçık delil… gelinceye kadar” üzerinde bulundukları küfür ve sapıklıklarından “ayrılacak değillerdi.” Azgınlık ve sapıklıklarına devam edecekler, geçen zaman onların küfürlerinden başka bir şeylerini artırmayacaktı. Bu durumlarına da apaçık delil ve gözleri kamaştıracak belge gelinceye kadar devam edeceklerdi. Arkasından bu belgenin mahiyetini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“...yani Allah tarafından gönderilmiş… bir rasûldür.” Allah, bu rasûlü insanları hakka davet etmek için göndermiştir. Ona insanlara hikmeti öğretmek, onları tertemiz edip arındırmak ve karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için de okuyacağı bir Kitap indirmiştir. Bundan dolayı o, “…tertemiz sahifeleri okuyan” yani şeytanın yaklaşmasına karşı korunmuş, ancak tertemiz kimselerin dokunabildiği sahifeleri okuyup durur. Çünkü bu sahifeler, en yüce sözün ifadesidir. Bundan dolayı bunlar hakkında şöyle buyurulmaktadır:“İçinde” yani bu sahifelerde “dosdoğru hükümler” gerçek haberler, hakka ve dosdoğru yola ileten adaletli emirler vardır. İşte bunlara bu apaçık delil gelince, o vakit kimin hakka talip olduğu, hakkı aradığı, kimin de hakkı aramak gibi bir maksadının olmadığı açıkça ortaya çıkmış oldu. Helâk olan, apaçık bir delil üzere helâk oldu; hayatta kalan da apaçık bir delil üzere hayatta kalmış oldu.
4. Kitap ehlinin bu peygambere iman etmeyerek ona itaatle boyun eğmemiş olmaları, daha önce benzeri görülmedik bir sapıklık ve inat örneği değildir. Çünkü onların bu şekilde tefrikaya ayrılığa düşmeleri ve gruplaşmaları “ancak kendilerine o apaçık delil geldikten sonra” olmuştur. Oysa bu apaçık delil, o delile tabi olanların bir araya gelip toplanmalarını ve ittifak etmelerini gerektirir. Ancak onlar, değersiz ve bayağı kimseler olduklarından dolayı hidâyet, onların sapıklıklarını; basiret de onların körlüklerini artırmaktan başka bir işe yaramadı. Oysa bütün Kitaplar, aynı esası getirmiş, aynı dini bildirmişlerdir:
5. “Halbuki onlara” diğer şeriatlerde “dini O’na has kılan” gizli ve açık bütün ibadetlerinde yalnız Allah rızasını ve O’nun nezdinde yakın olmaya çalışan; “hanîfler” tevhide aykırı bütün dinlerden uzaklaşıp yüz çevirenler “olarak Allah’a ibadet etmelerinden, namazı dosdoğru kılmalarından ve zekâtı vermelerinden başkası emredilmemişti.” Namaz ve zekât, ihlâsla Allah’a ibadetin kapsamı içerisinde olmakla birlikte faziletleri ve şerefleri dolayısı ile ayrıca zikredilmişlerdir. Zira bu iki ibadeti yerine getiren kimsenin bu durumu, dinin diğer bütün şer’î hükümlerini de yerine getirmesine delil sayılır. "Zaten dosdoğru din de budur.” Yani Allah’ın nimet dolu cennetlerine ulaştıran dosdoğru din, tevhid ve dinde ihlâslı olmak budur. Onun dışındaki yollar ise cehenneme ulaştırır.
6. Daha sonra Yüce Allah, kâfirlerin kendilerine apaçık delil geldikten sonraki amellerinin karşılığını ve cezasını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Gerçek şu ki ister Kitap ehli, ister müşrik olsun tüm kâfirler, cehennem ateşindedirler.” Ateş azabı onları çepeçevre kuşatacak ve bu cezaları çok ağır olacaktır. “orada ebediyen kalacaklardır.” Bu azapları hafifletilmez ve onlar orada ümitlerini kesmiş olacaklardır. "Yaratılmışların en kötüleri de işte onlardır.” Çünkü bunlar hakkı bildikten sonra terk ettiler, böylelikle dünya ve âhireti kaybettiler.
7. “İman edip salih ameller işleyenlere gelince işte onlar da yaratılmışların en iyileridir.” Çünkü onlar, Allah’a ibadet etmiş ve O’nu tanımışlardır. Böylelikle dünya ve âhiret nimetlerine kavuşarak umduklarını elde etmişlerdir.
8. “Onların Rableri katındaki mükâfatları, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir.” Yani orada konaklayacaklardır. Başka yere taşınmak, göç etmek söz konusu değildir. Ondan daha ötesini talep etmek de mümkün değildir. “Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır.” Dünyada iken işlemiş oldukları, Allah’ı razı edecek işlerden dolayı O, onlardan razı olduğu gibi onlar da O’nun kendilerine hazırlamış olduğu pek bol lütuf ve ihsanlar dolayısı ile O’ndan hoşnut olacaklardır. "İşte bu” güzel mükâfat “Rabbinden korkan” böylelikle O’na isyandan kaçınan ve kendisine farz kıldığı şeyleri yerine getiren “kimseler içindir.”
Beyyine Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah'a hamdolsun.
***
Beyyine 98:5
1,2,3- Kitap ehli olan kafirlerle müşrikler, kendilerine apaçık delil, yani Allah tarafından gönderilmiş ve içinde dosdoğru hükümlerin yazılı olduğu tertemiz sahifeleri okuyan bir Rasûl gelinceye kadar (küfürlerinden) ayrılacak değillerdi. 4- Ne var ki kendilerine Kitap verilenler, ancak kendilerine o apaçık delil geldikten sonra ihtilafa düştüler. 5- Halbuki onlara dini O’na has kılan hanîfler olarak Allah’a ibadet etmelerinden, namazı dosdoğru kılmalarından ve zekâtı vermelerinden başkası emredilmemişti. Zaten dosdoğru din de budur. 6- Gerçek şu ki ister Kitap ehli, ister müşrik olsun tüm kâfirler, cehennem ateşindedirler ve orada ebediyen kalacaklardır. Yaratılmışların en kötüleri de işte onlardır. 7- İman edip salih ameller işleyenlere gelince işte onlar da yaratılmışların en iyileridir. 8- Onların Rableri katındaki mükâfatları, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır. İşte bu (mükafat), Rabbinden korkan kimseler içindir.
(Mekke’de inmiştir. 8 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. “Kitap ehlinden” yani hristiyanlar ile yahudilerden “kâfir olanlar ve” sair ümmetler arasındaki çeşitli “müşrikler, kendilerine apaçık delil… gelinceye kadar” üzerinde bulundukları küfür ve sapıklıklarından “ayrılacak değillerdi.” Azgınlık ve sapıklıklarına devam edecekler, geçen zaman onların küfürlerinden başka bir şeylerini artırmayacaktı. Bu durumlarına da apaçık delil ve gözleri kamaştıracak belge gelinceye kadar devam edeceklerdi. Arkasından bu belgenin mahiyetini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“...yani Allah tarafından gönderilmiş… bir rasûldür.” Allah, bu rasûlü insanları hakka davet etmek için göndermiştir. Ona insanlara hikmeti öğretmek, onları tertemiz edip arındırmak ve karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için de okuyacağı bir Kitap indirmiştir. Bundan dolayı o, “…tertemiz sahifeleri okuyan” yani şeytanın yaklaşmasına karşı korunmuş, ancak tertemiz kimselerin dokunabildiği sahifeleri okuyup durur. Çünkü bu sahifeler, en yüce sözün ifadesidir. Bundan dolayı bunlar hakkında şöyle buyurulmaktadır:“İçinde” yani bu sahifelerde “dosdoğru hükümler” gerçek haberler, hakka ve dosdoğru yola ileten adaletli emirler vardır. İşte bunlara bu apaçık delil gelince, o vakit kimin hakka talip olduğu, hakkı aradığı, kimin de hakkı aramak gibi bir maksadının olmadığı açıkça ortaya çıkmış oldu. Helâk olan, apaçık bir delil üzere helâk oldu; hayatta kalan da apaçık bir delil üzere hayatta kalmış oldu.
4. Kitap ehlinin bu peygambere iman etmeyerek ona itaatle boyun eğmemiş olmaları, daha önce benzeri görülmedik bir sapıklık ve inat örneği değildir. Çünkü onların bu şekilde tefrikaya ayrılığa düşmeleri ve gruplaşmaları “ancak kendilerine o apaçık delil geldikten sonra” olmuştur. Oysa bu apaçık delil, o delile tabi olanların bir araya gelip toplanmalarını ve ittifak etmelerini gerektirir. Ancak onlar, değersiz ve bayağı kimseler olduklarından dolayı hidâyet, onların sapıklıklarını; basiret de onların körlüklerini artırmaktan başka bir işe yaramadı. Oysa bütün Kitaplar, aynı esası getirmiş, aynı dini bildirmişlerdir:
5. “Halbuki onlara” diğer şeriatlerde “dini O’na has kılan” gizli ve açık bütün ibadetlerinde yalnız Allah rızasını ve O’nun nezdinde yakın olmaya çalışan; “hanîfler” tevhide aykırı bütün dinlerden uzaklaşıp yüz çevirenler “olarak Allah’a ibadet etmelerinden, namazı dosdoğru kılmalarından ve zekâtı vermelerinden başkası emredilmemişti.” Namaz ve zekât, ihlâsla Allah’a ibadetin kapsamı içerisinde olmakla birlikte faziletleri ve şerefleri dolayısı ile ayrıca zikredilmişlerdir. Zira bu iki ibadeti yerine getiren kimsenin bu durumu, dinin diğer bütün şer’î hükümlerini de yerine getirmesine delil sayılır. "Zaten dosdoğru din de budur.” Yani Allah’ın nimet dolu cennetlerine ulaştıran dosdoğru din, tevhid ve dinde ihlâslı olmak budur. Onun dışındaki yollar ise cehenneme ulaştırır.
6. Daha sonra Yüce Allah, kâfirlerin kendilerine apaçık delil geldikten sonraki amellerinin karşılığını ve cezasını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Gerçek şu ki ister Kitap ehli, ister müşrik olsun tüm kâfirler, cehennem ateşindedirler.” Ateş azabı onları çepeçevre kuşatacak ve bu cezaları çok ağır olacaktır. “orada ebediyen kalacaklardır.” Bu azapları hafifletilmez ve onlar orada ümitlerini kesmiş olacaklardır. "Yaratılmışların en kötüleri de işte onlardır.” Çünkü bunlar hakkı bildikten sonra terk ettiler, böylelikle dünya ve âhireti kaybettiler.
7. “İman edip salih ameller işleyenlere gelince işte onlar da yaratılmışların en iyileridir.” Çünkü onlar, Allah’a ibadet etmiş ve O’nu tanımışlardır. Böylelikle dünya ve âhiret nimetlerine kavuşarak umduklarını elde etmişlerdir.
8. “Onların Rableri katındaki mükâfatları, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir.” Yani orada konaklayacaklardır. Başka yere taşınmak, göç etmek söz konusu değildir. Ondan daha ötesini talep etmek de mümkün değildir. “Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır.” Dünyada iken işlemiş oldukları, Allah’ı razı edecek işlerden dolayı O, onlardan razı olduğu gibi onlar da O’nun kendilerine hazırlamış olduğu pek bol lütuf ve ihsanlar dolayısı ile O’ndan hoşnut olacaklardır. "İşte bu” güzel mükâfat “Rabbinden korkan” böylelikle O’na isyandan kaçınan ve kendisine farz kıldığı şeyleri yerine getiren “kimseler içindir.”
Beyyine Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah'a hamdolsun.
***
Beyyine 98:6
1,2,3- Kitap ehli olan kafirlerle müşrikler, kendilerine apaçık delil, yani Allah tarafından gönderilmiş ve içinde dosdoğru hükümlerin yazılı olduğu tertemiz sahifeleri okuyan bir Rasûl gelinceye kadar (küfürlerinden) ayrılacak değillerdi. 4- Ne var ki kendilerine Kitap verilenler, ancak kendilerine o apaçık delil geldikten sonra ihtilafa düştüler. 5- Halbuki onlara dini O’na has kılan hanîfler olarak Allah’a ibadet etmelerinden, namazı dosdoğru kılmalarından ve zekâtı vermelerinden başkası emredilmemişti. Zaten dosdoğru din de budur. 6- Gerçek şu ki ister Kitap ehli, ister müşrik olsun tüm kâfirler, cehennem ateşindedirler ve orada ebediyen kalacaklardır. Yaratılmışların en kötüleri de işte onlardır. 7- İman edip salih ameller işleyenlere gelince işte onlar da yaratılmışların en iyileridir. 8- Onların Rableri katındaki mükâfatları, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır. İşte bu (mükafat), Rabbinden korkan kimseler içindir.
(Mekke’de inmiştir. 8 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. “Kitap ehlinden” yani hristiyanlar ile yahudilerden “kâfir olanlar ve” sair ümmetler arasındaki çeşitli “müşrikler, kendilerine apaçık delil… gelinceye kadar” üzerinde bulundukları küfür ve sapıklıklarından “ayrılacak değillerdi.” Azgınlık ve sapıklıklarına devam edecekler, geçen zaman onların küfürlerinden başka bir şeylerini artırmayacaktı. Bu durumlarına da apaçık delil ve gözleri kamaştıracak belge gelinceye kadar devam edeceklerdi. Arkasından bu belgenin mahiyetini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“...yani Allah tarafından gönderilmiş… bir rasûldür.” Allah, bu rasûlü insanları hakka davet etmek için göndermiştir. Ona insanlara hikmeti öğretmek, onları tertemiz edip arındırmak ve karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için de okuyacağı bir Kitap indirmiştir. Bundan dolayı o, “…tertemiz sahifeleri okuyan” yani şeytanın yaklaşmasına karşı korunmuş, ancak tertemiz kimselerin dokunabildiği sahifeleri okuyup durur. Çünkü bu sahifeler, en yüce sözün ifadesidir. Bundan dolayı bunlar hakkında şöyle buyurulmaktadır:“İçinde” yani bu sahifelerde “dosdoğru hükümler” gerçek haberler, hakka ve dosdoğru yola ileten adaletli emirler vardır. İşte bunlara bu apaçık delil gelince, o vakit kimin hakka talip olduğu, hakkı aradığı, kimin de hakkı aramak gibi bir maksadının olmadığı açıkça ortaya çıkmış oldu. Helâk olan, apaçık bir delil üzere helâk oldu; hayatta kalan da apaçık bir delil üzere hayatta kalmış oldu.
4. Kitap ehlinin bu peygambere iman etmeyerek ona itaatle boyun eğmemiş olmaları, daha önce benzeri görülmedik bir sapıklık ve inat örneği değildir. Çünkü onların bu şekilde tefrikaya ayrılığa düşmeleri ve gruplaşmaları “ancak kendilerine o apaçık delil geldikten sonra” olmuştur. Oysa bu apaçık delil, o delile tabi olanların bir araya gelip toplanmalarını ve ittifak etmelerini gerektirir. Ancak onlar, değersiz ve bayağı kimseler olduklarından dolayı hidâyet, onların sapıklıklarını; basiret de onların körlüklerini artırmaktan başka bir işe yaramadı. Oysa bütün Kitaplar, aynı esası getirmiş, aynı dini bildirmişlerdir:
5. “Halbuki onlara” diğer şeriatlerde “dini O’na has kılan” gizli ve açık bütün ibadetlerinde yalnız Allah rızasını ve O’nun nezdinde yakın olmaya çalışan; “hanîfler” tevhide aykırı bütün dinlerden uzaklaşıp yüz çevirenler “olarak Allah’a ibadet etmelerinden, namazı dosdoğru kılmalarından ve zekâtı vermelerinden başkası emredilmemişti.” Namaz ve zekât, ihlâsla Allah’a ibadetin kapsamı içerisinde olmakla birlikte faziletleri ve şerefleri dolayısı ile ayrıca zikredilmişlerdir. Zira bu iki ibadeti yerine getiren kimsenin bu durumu, dinin diğer bütün şer’î hükümlerini de yerine getirmesine delil sayılır. "Zaten dosdoğru din de budur.” Yani Allah’ın nimet dolu cennetlerine ulaştıran dosdoğru din, tevhid ve dinde ihlâslı olmak budur. Onun dışındaki yollar ise cehenneme ulaştırır.
6. Daha sonra Yüce Allah, kâfirlerin kendilerine apaçık delil geldikten sonraki amellerinin karşılığını ve cezasını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Gerçek şu ki ister Kitap ehli, ister müşrik olsun tüm kâfirler, cehennem ateşindedirler.” Ateş azabı onları çepeçevre kuşatacak ve bu cezaları çok ağır olacaktır. “orada ebediyen kalacaklardır.” Bu azapları hafifletilmez ve onlar orada ümitlerini kesmiş olacaklardır. "Yaratılmışların en kötüleri de işte onlardır.” Çünkü bunlar hakkı bildikten sonra terk ettiler, böylelikle dünya ve âhireti kaybettiler.
7. “İman edip salih ameller işleyenlere gelince işte onlar da yaratılmışların en iyileridir.” Çünkü onlar, Allah’a ibadet etmiş ve O’nu tanımışlardır. Böylelikle dünya ve âhiret nimetlerine kavuşarak umduklarını elde etmişlerdir.
8. “Onların Rableri katındaki mükâfatları, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir.” Yani orada konaklayacaklardır. Başka yere taşınmak, göç etmek söz konusu değildir. Ondan daha ötesini talep etmek de mümkün değildir. “Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır.” Dünyada iken işlemiş oldukları, Allah’ı razı edecek işlerden dolayı O, onlardan razı olduğu gibi onlar da O’nun kendilerine hazırlamış olduğu pek bol lütuf ve ihsanlar dolayısı ile O’ndan hoşnut olacaklardır. "İşte bu” güzel mükâfat “Rabbinden korkan” böylelikle O’na isyandan kaçınan ve kendisine farz kıldığı şeyleri yerine getiren “kimseler içindir.”
Beyyine Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah'a hamdolsun.
***
Beyyine 98:7
1,2,3- Kitap ehli olan kafirlerle müşrikler, kendilerine apaçık delil, yani Allah tarafından gönderilmiş ve içinde dosdoğru hükümlerin yazılı olduğu tertemiz sahifeleri okuyan bir Rasûl gelinceye kadar (küfürlerinden) ayrılacak değillerdi. 4- Ne var ki kendilerine Kitap verilenler, ancak kendilerine o apaçık delil geldikten sonra ihtilafa düştüler. 5- Halbuki onlara dini O’na has kılan hanîfler olarak Allah’a ibadet etmelerinden, namazı dosdoğru kılmalarından ve zekâtı vermelerinden başkası emredilmemişti. Zaten dosdoğru din de budur. 6- Gerçek şu ki ister Kitap ehli, ister müşrik olsun tüm kâfirler, cehennem ateşindedirler ve orada ebediyen kalacaklardır. Yaratılmışların en kötüleri de işte onlardır. 7- İman edip salih ameller işleyenlere gelince işte onlar da yaratılmışların en iyileridir. 8- Onların Rableri katındaki mükâfatları, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır. İşte bu (mükafat), Rabbinden korkan kimseler içindir.
(Mekke’de inmiştir. 8 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. “Kitap ehlinden” yani hristiyanlar ile yahudilerden “kâfir olanlar ve” sair ümmetler arasındaki çeşitli “müşrikler, kendilerine apaçık delil… gelinceye kadar” üzerinde bulundukları küfür ve sapıklıklarından “ayrılacak değillerdi.” Azgınlık ve sapıklıklarına devam edecekler, geçen zaman onların küfürlerinden başka bir şeylerini artırmayacaktı. Bu durumlarına da apaçık delil ve gözleri kamaştıracak belge gelinceye kadar devam edeceklerdi. Arkasından bu belgenin mahiyetini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“...yani Allah tarafından gönderilmiş… bir rasûldür.” Allah, bu rasûlü insanları hakka davet etmek için göndermiştir. Ona insanlara hikmeti öğretmek, onları tertemiz edip arındırmak ve karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için de okuyacağı bir Kitap indirmiştir. Bundan dolayı o, “…tertemiz sahifeleri okuyan” yani şeytanın yaklaşmasına karşı korunmuş, ancak tertemiz kimselerin dokunabildiği sahifeleri okuyup durur. Çünkü bu sahifeler, en yüce sözün ifadesidir. Bundan dolayı bunlar hakkında şöyle buyurulmaktadır:“İçinde” yani bu sahifelerde “dosdoğru hükümler” gerçek haberler, hakka ve dosdoğru yola ileten adaletli emirler vardır. İşte bunlara bu apaçık delil gelince, o vakit kimin hakka talip olduğu, hakkı aradığı, kimin de hakkı aramak gibi bir maksadının olmadığı açıkça ortaya çıkmış oldu. Helâk olan, apaçık bir delil üzere helâk oldu; hayatta kalan da apaçık bir delil üzere hayatta kalmış oldu.
4. Kitap ehlinin bu peygambere iman etmeyerek ona itaatle boyun eğmemiş olmaları, daha önce benzeri görülmedik bir sapıklık ve inat örneği değildir. Çünkü onların bu şekilde tefrikaya ayrılığa düşmeleri ve gruplaşmaları “ancak kendilerine o apaçık delil geldikten sonra” olmuştur. Oysa bu apaçık delil, o delile tabi olanların bir araya gelip toplanmalarını ve ittifak etmelerini gerektirir. Ancak onlar, değersiz ve bayağı kimseler olduklarından dolayı hidâyet, onların sapıklıklarını; basiret de onların körlüklerini artırmaktan başka bir işe yaramadı. Oysa bütün Kitaplar, aynı esası getirmiş, aynı dini bildirmişlerdir:
5. “Halbuki onlara” diğer şeriatlerde “dini O’na has kılan” gizli ve açık bütün ibadetlerinde yalnız Allah rızasını ve O’nun nezdinde yakın olmaya çalışan; “hanîfler” tevhide aykırı bütün dinlerden uzaklaşıp yüz çevirenler “olarak Allah’a ibadet etmelerinden, namazı dosdoğru kılmalarından ve zekâtı vermelerinden başkası emredilmemişti.” Namaz ve zekât, ihlâsla Allah’a ibadetin kapsamı içerisinde olmakla birlikte faziletleri ve şerefleri dolayısı ile ayrıca zikredilmişlerdir. Zira bu iki ibadeti yerine getiren kimsenin bu durumu, dinin diğer bütün şer’î hükümlerini de yerine getirmesine delil sayılır. "Zaten dosdoğru din de budur.” Yani Allah’ın nimet dolu cennetlerine ulaştıran dosdoğru din, tevhid ve dinde ihlâslı olmak budur. Onun dışındaki yollar ise cehenneme ulaştırır.
6. Daha sonra Yüce Allah, kâfirlerin kendilerine apaçık delil geldikten sonraki amellerinin karşılığını ve cezasını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Gerçek şu ki ister Kitap ehli, ister müşrik olsun tüm kâfirler, cehennem ateşindedirler.” Ateş azabı onları çepeçevre kuşatacak ve bu cezaları çok ağır olacaktır. “orada ebediyen kalacaklardır.” Bu azapları hafifletilmez ve onlar orada ümitlerini kesmiş olacaklardır. "Yaratılmışların en kötüleri de işte onlardır.” Çünkü bunlar hakkı bildikten sonra terk ettiler, böylelikle dünya ve âhireti kaybettiler.
7. “İman edip salih ameller işleyenlere gelince işte onlar da yaratılmışların en iyileridir.” Çünkü onlar, Allah’a ibadet etmiş ve O’nu tanımışlardır. Böylelikle dünya ve âhiret nimetlerine kavuşarak umduklarını elde etmişlerdir.
8. “Onların Rableri katındaki mükâfatları, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir.” Yani orada konaklayacaklardır. Başka yere taşınmak, göç etmek söz konusu değildir. Ondan daha ötesini talep etmek de mümkün değildir. “Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır.” Dünyada iken işlemiş oldukları, Allah’ı razı edecek işlerden dolayı O, onlardan razı olduğu gibi onlar da O’nun kendilerine hazırlamış olduğu pek bol lütuf ve ihsanlar dolayısı ile O’ndan hoşnut olacaklardır. "İşte bu” güzel mükâfat “Rabbinden korkan” böylelikle O’na isyandan kaçınan ve kendisine farz kıldığı şeyleri yerine getiren “kimseler içindir.”
Beyyine Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah'a hamdolsun.
***
Beyyine 98:8
1,2,3- Kitap ehli olan kafirlerle müşrikler, kendilerine apaçık delil, yani Allah tarafından gönderilmiş ve içinde dosdoğru hükümlerin yazılı olduğu tertemiz sahifeleri okuyan bir Rasûl gelinceye kadar (küfürlerinden) ayrılacak değillerdi. 4- Ne var ki kendilerine Kitap verilenler, ancak kendilerine o apaçık delil geldikten sonra ihtilafa düştüler. 5- Halbuki onlara dini O’na has kılan hanîfler olarak Allah’a ibadet etmelerinden, namazı dosdoğru kılmalarından ve zekâtı vermelerinden başkası emredilmemişti. Zaten dosdoğru din de budur. 6- Gerçek şu ki ister Kitap ehli, ister müşrik olsun tüm kâfirler, cehennem ateşindedirler ve orada ebediyen kalacaklardır. Yaratılmışların en kötüleri de işte onlardır. 7- İman edip salih ameller işleyenlere gelince işte onlar da yaratılmışların en iyileridir. 8- Onların Rableri katındaki mükâfatları, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır. İşte bu (mükafat), Rabbinden korkan kimseler içindir.
(Mekke’de inmiştir. 8 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. “Kitap ehlinden” yani hristiyanlar ile yahudilerden “kâfir olanlar ve” sair ümmetler arasındaki çeşitli “müşrikler, kendilerine apaçık delil… gelinceye kadar” üzerinde bulundukları küfür ve sapıklıklarından “ayrılacak değillerdi.” Azgınlık ve sapıklıklarına devam edecekler, geçen zaman onların küfürlerinden başka bir şeylerini artırmayacaktı. Bu durumlarına da apaçık delil ve gözleri kamaştıracak belge gelinceye kadar devam edeceklerdi. Arkasından bu belgenin mahiyetini beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“...yani Allah tarafından gönderilmiş… bir rasûldür.” Allah, bu rasûlü insanları hakka davet etmek için göndermiştir. Ona insanlara hikmeti öğretmek, onları tertemiz edip arındırmak ve karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için de okuyacağı bir Kitap indirmiştir. Bundan dolayı o, “…tertemiz sahifeleri okuyan” yani şeytanın yaklaşmasına karşı korunmuş, ancak tertemiz kimselerin dokunabildiği sahifeleri okuyup durur. Çünkü bu sahifeler, en yüce sözün ifadesidir. Bundan dolayı bunlar hakkında şöyle buyurulmaktadır:“İçinde” yani bu sahifelerde “dosdoğru hükümler” gerçek haberler, hakka ve dosdoğru yola ileten adaletli emirler vardır. İşte bunlara bu apaçık delil gelince, o vakit kimin hakka talip olduğu, hakkı aradığı, kimin de hakkı aramak gibi bir maksadının olmadığı açıkça ortaya çıkmış oldu. Helâk olan, apaçık bir delil üzere helâk oldu; hayatta kalan da apaçık bir delil üzere hayatta kalmış oldu.
4. Kitap ehlinin bu peygambere iman etmeyerek ona itaatle boyun eğmemiş olmaları, daha önce benzeri görülmedik bir sapıklık ve inat örneği değildir. Çünkü onların bu şekilde tefrikaya ayrılığa düşmeleri ve gruplaşmaları “ancak kendilerine o apaçık delil geldikten sonra” olmuştur. Oysa bu apaçık delil, o delile tabi olanların bir araya gelip toplanmalarını ve ittifak etmelerini gerektirir. Ancak onlar, değersiz ve bayağı kimseler olduklarından dolayı hidâyet, onların sapıklıklarını; basiret de onların körlüklerini artırmaktan başka bir işe yaramadı. Oysa bütün Kitaplar, aynı esası getirmiş, aynı dini bildirmişlerdir:
5. “Halbuki onlara” diğer şeriatlerde “dini O’na has kılan” gizli ve açık bütün ibadetlerinde yalnız Allah rızasını ve O’nun nezdinde yakın olmaya çalışan; “hanîfler” tevhide aykırı bütün dinlerden uzaklaşıp yüz çevirenler “olarak Allah’a ibadet etmelerinden, namazı dosdoğru kılmalarından ve zekâtı vermelerinden başkası emredilmemişti.” Namaz ve zekât, ihlâsla Allah’a ibadetin kapsamı içerisinde olmakla birlikte faziletleri ve şerefleri dolayısı ile ayrıca zikredilmişlerdir. Zira bu iki ibadeti yerine getiren kimsenin bu durumu, dinin diğer bütün şer’î hükümlerini de yerine getirmesine delil sayılır. "Zaten dosdoğru din de budur.” Yani Allah’ın nimet dolu cennetlerine ulaştıran dosdoğru din, tevhid ve dinde ihlâslı olmak budur. Onun dışındaki yollar ise cehenneme ulaştırır.
6. Daha sonra Yüce Allah, kâfirlerin kendilerine apaçık delil geldikten sonraki amellerinin karşılığını ve cezasını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Gerçek şu ki ister Kitap ehli, ister müşrik olsun tüm kâfirler, cehennem ateşindedirler.” Ateş azabı onları çepeçevre kuşatacak ve bu cezaları çok ağır olacaktır. “orada ebediyen kalacaklardır.” Bu azapları hafifletilmez ve onlar orada ümitlerini kesmiş olacaklardır. "Yaratılmışların en kötüleri de işte onlardır.” Çünkü bunlar hakkı bildikten sonra terk ettiler, böylelikle dünya ve âhireti kaybettiler.
7. “İman edip salih ameller işleyenlere gelince işte onlar da yaratılmışların en iyileridir.” Çünkü onlar, Allah’a ibadet etmiş ve O’nu tanımışlardır. Böylelikle dünya ve âhiret nimetlerine kavuşarak umduklarını elde etmişlerdir.
8. “Onların Rableri katındaki mükâfatları, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir.” Yani orada konaklayacaklardır. Başka yere taşınmak, göç etmek söz konusu değildir. Ondan daha ötesini talep etmek de mümkün değildir. “Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır.” Dünyada iken işlemiş oldukları, Allah’ı razı edecek işlerden dolayı O, onlardan razı olduğu gibi onlar da O’nun kendilerine hazırlamış olduğu pek bol lütuf ve ihsanlar dolayısı ile O’ndan hoşnut olacaklardır. "İşte bu” güzel mükâfat “Rabbinden korkan” böylelikle O’na isyandan kaçınan ve kendisine farz kıldığı şeyleri yerine getiren “kimseler içindir.”
Beyyine Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah'a hamdolsun.
***
Zilzal 99:1
1- Yer, kendine has sarsıntısıyla şiddetle sarsıldığı zaman, 2- Yer, içindeki ağırlıklarını dışarıya çıkardığı, 3- Ve insan:“Buna ne oluyor böyle?” dediği zaman, 4- İşte o gün yer, haberlerini anlatacaktır. 5- Çünkü bunu Rabbin ona vahyetmiştir. 6- O gün insanlar, amelleri(nin karşılıkları) kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük geleceklerdir. 7- Artık zerre ağırlığınca bir hayır yapan onu(n karşılığını) görecektir. 8- Zerre ağırlığınca bir kötülük yapan da onu(n karşılığını) görecektir.
(Medine’de inmiştir, 8 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile
1. Yüce Allah, Kıyamet gününde meydana gelecek olayları, yeryüzünün sarsılıp çalkalanacağını, durmadan sallanacağını ve sonunda üzerinde bulunan yapı ve belirgin yüksekliklerin yıkılacağını, dağların darmadağın edilip tepelerin dümdüz edileceğini, yeryüzünün dümdüz bir alan haline geleceğini, orada herhangi bir tümsek ya da bir çukur görülmeyeceğini haber vermektedir.
2-3. “Yer içindeki” ölü ve hazine kabilinden “ağırlıklarını dışarıya çıkardığı” insan da yerin karşı karşıya kaldığı bu dehşetli hali görüp: “Buna ne oluyor böyle?” yani bu neden böyle “dediği zaman;”
4. “İşte o gün yer, haberlerini anlatacaktır.” Amelde bulunanlar hakkında, kendisinin üzerinde işlemiş oldukları hayır ve şer türünden yaptıklarını bildirerek tanıklık edecektir. Zira yer de kullara karşı amelleri ile ilgili olarak şahitlikte bulunacak tanıklar arasındadır. 5. Bunun böyle olmasının sebebine gelince “çünkü bunu Rabbin ona vahyetmiştir.” Üzerinde işlenen amelleri haber vermesini emretmiş olacaktır. O da Rabbinin emrine karşı gelmeyecektir.
6. “O gün insanlar, amelleri(nin karşılıkları) kendilerine gösterilmek üzere” Yüce Allah, kendilerine yaptıkları kötülükleri, iyilikleri göstermek ve bunların karşılıklarını en uygun şekilde vermek üzere Kıyamette Allah'ın haklarında hüküm verdiği mahşer yerinden “bölük bölük” farklı ve çeşitli fırkalar halinde dönüp “geleceklerdir.”
7-8. “Artık zerre ağırlığınca bir hayır yapan onu(n karşılığını) görecektir. Zerre ağırlığınca bir kötülük yapan da onu(n karşılığını) görecektir.” İşte bu, bütün hayırları ve şerleri kuşatan, genel ve kapsamlı bir ifadedir. Çünkü varlıkların en ufağı ve hafifi olan zerre ağırlığının karşılığı görüleceğine ve verileceğine göre; bundan daha yukarıdaki bir amelin karşılığının görülmesi ve verilmesi öncelikle söz konusudur. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O gün herkes iyilik türünden ne işledi ise onu önünde hazır bulacak. Kötülük türünden ne işledi ise onunla kendisi arasında uzak bir mesafenin olmasını arzu edecek.”(Âl-i İmran, 3/30); “Onlar işlediklerini önlerinde hazır bulacaklardır.”(el-Kehf, 18/49) Bu buyrukta hayır işlemek -az dahi olsa- teşvik edilmekte, önemsiz dahi olsa kötülük işlemekten sakındırılmaktadır. Zilzâl Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.
Zilzal 99:2
1- Yer, kendine has sarsıntısıyla şiddetle sarsıldığı zaman, 2- Yer, içindeki ağırlıklarını dışarıya çıkardığı, 3- Ve insan:“Buna ne oluyor böyle?” dediği zaman, 4- İşte o gün yer, haberlerini anlatacaktır. 5- Çünkü bunu Rabbin ona vahyetmiştir. 6- O gün insanlar, amelleri(nin karşılıkları) kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük geleceklerdir. 7- Artık zerre ağırlığınca bir hayır yapan onu(n karşılığını) görecektir. 8- Zerre ağırlığınca bir kötülük yapan da onu(n karşılığını) görecektir.
(Medine’de inmiştir, 8 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile
1. Yüce Allah, Kıyamet gününde meydana gelecek olayları, yeryüzünün sarsılıp çalkalanacağını, durmadan sallanacağını ve sonunda üzerinde bulunan yapı ve belirgin yüksekliklerin yıkılacağını, dağların darmadağın edilip tepelerin dümdüz edileceğini, yeryüzünün dümdüz bir alan haline geleceğini, orada herhangi bir tümsek ya da bir çukur görülmeyeceğini haber vermektedir.
2-3. “Yer içindeki” ölü ve hazine kabilinden “ağırlıklarını dışarıya çıkardığı” insan da yerin karşı karşıya kaldığı bu dehşetli hali görüp: “Buna ne oluyor böyle?” yani bu neden böyle “dediği zaman;”
4. “İşte o gün yer, haberlerini anlatacaktır.” Amelde bulunanlar hakkında, kendisinin üzerinde işlemiş oldukları hayır ve şer türünden yaptıklarını bildirerek tanıklık edecektir. Zira yer de kullara karşı amelleri ile ilgili olarak şahitlikte bulunacak tanıklar arasındadır. 5. Bunun böyle olmasının sebebine gelince “çünkü bunu Rabbin ona vahyetmiştir.” Üzerinde işlenen amelleri haber vermesini emretmiş olacaktır. O da Rabbinin emrine karşı gelmeyecektir.
6. “O gün insanlar, amelleri(nin karşılıkları) kendilerine gösterilmek üzere” Yüce Allah, kendilerine yaptıkları kötülükleri, iyilikleri göstermek ve bunların karşılıklarını en uygun şekilde vermek üzere Kıyamette Allah'ın haklarında hüküm verdiği mahşer yerinden “bölük bölük” farklı ve çeşitli fırkalar halinde dönüp “geleceklerdir.”
7-8. “Artık zerre ağırlığınca bir hayır yapan onu(n karşılığını) görecektir. Zerre ağırlığınca bir kötülük yapan da onu(n karşılığını) görecektir.” İşte bu, bütün hayırları ve şerleri kuşatan, genel ve kapsamlı bir ifadedir. Çünkü varlıkların en ufağı ve hafifi olan zerre ağırlığının karşılığı görüleceğine ve verileceğine göre; bundan daha yukarıdaki bir amelin karşılığının görülmesi ve verilmesi öncelikle söz konusudur. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O gün herkes iyilik türünden ne işledi ise onu önünde hazır bulacak. Kötülük türünden ne işledi ise onunla kendisi arasında uzak bir mesafenin olmasını arzu edecek.”(Âl-i İmran, 3/30); “Onlar işlediklerini önlerinde hazır bulacaklardır.”(el-Kehf, 18/49) Bu buyrukta hayır işlemek -az dahi olsa- teşvik edilmekte, önemsiz dahi olsa kötülük işlemekten sakındırılmaktadır. Zilzâl Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.
Zilzal 99:3
1- Yer, kendine has sarsıntısıyla şiddetle sarsıldığı zaman, 2- Yer, içindeki ağırlıklarını dışarıya çıkardığı, 3- Ve insan:“Buna ne oluyor böyle?” dediği zaman, 4- İşte o gün yer, haberlerini anlatacaktır. 5- Çünkü bunu Rabbin ona vahyetmiştir. 6- O gün insanlar, amelleri(nin karşılıkları) kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük geleceklerdir. 7- Artık zerre ağırlığınca bir hayır yapan onu(n karşılığını) görecektir. 8- Zerre ağırlığınca bir kötülük yapan da onu(n karşılığını) görecektir.
(Medine’de inmiştir, 8 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile
1. Yüce Allah, Kıyamet gününde meydana gelecek olayları, yeryüzünün sarsılıp çalkalanacağını, durmadan sallanacağını ve sonunda üzerinde bulunan yapı ve belirgin yüksekliklerin yıkılacağını, dağların darmadağın edilip tepelerin dümdüz edileceğini, yeryüzünün dümdüz bir alan haline geleceğini, orada herhangi bir tümsek ya da bir çukur görülmeyeceğini haber vermektedir.
2-3. “Yer içindeki” ölü ve hazine kabilinden “ağırlıklarını dışarıya çıkardığı” insan da yerin karşı karşıya kaldığı bu dehşetli hali görüp: “Buna ne oluyor böyle?” yani bu neden böyle “dediği zaman;”
4. “İşte o gün yer, haberlerini anlatacaktır.” Amelde bulunanlar hakkında, kendisinin üzerinde işlemiş oldukları hayır ve şer türünden yaptıklarını bildirerek tanıklık edecektir. Zira yer de kullara karşı amelleri ile ilgili olarak şahitlikte bulunacak tanıklar arasındadır. 5. Bunun böyle olmasının sebebine gelince “çünkü bunu Rabbin ona vahyetmiştir.” Üzerinde işlenen amelleri haber vermesini emretmiş olacaktır. O da Rabbinin emrine karşı gelmeyecektir.
6. “O gün insanlar, amelleri(nin karşılıkları) kendilerine gösterilmek üzere” Yüce Allah, kendilerine yaptıkları kötülükleri, iyilikleri göstermek ve bunların karşılıklarını en uygun şekilde vermek üzere Kıyamette Allah'ın haklarında hüküm verdiği mahşer yerinden “bölük bölük” farklı ve çeşitli fırkalar halinde dönüp “geleceklerdir.”
7-8. “Artık zerre ağırlığınca bir hayır yapan onu(n karşılığını) görecektir. Zerre ağırlığınca bir kötülük yapan da onu(n karşılığını) görecektir.” İşte bu, bütün hayırları ve şerleri kuşatan, genel ve kapsamlı bir ifadedir. Çünkü varlıkların en ufağı ve hafifi olan zerre ağırlığının karşılığı görüleceğine ve verileceğine göre; bundan daha yukarıdaki bir amelin karşılığının görülmesi ve verilmesi öncelikle söz konusudur. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O gün herkes iyilik türünden ne işledi ise onu önünde hazır bulacak. Kötülük türünden ne işledi ise onunla kendisi arasında uzak bir mesafenin olmasını arzu edecek.”(Âl-i İmran, 3/30); “Onlar işlediklerini önlerinde hazır bulacaklardır.”(el-Kehf, 18/49) Bu buyrukta hayır işlemek -az dahi olsa- teşvik edilmekte, önemsiz dahi olsa kötülük işlemekten sakındırılmaktadır. Zilzâl Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.
Zilzal 99:4
1- Yer, kendine has sarsıntısıyla şiddetle sarsıldığı zaman, 2- Yer, içindeki ağırlıklarını dışarıya çıkardığı, 3- Ve insan:“Buna ne oluyor böyle?” dediği zaman, 4- İşte o gün yer, haberlerini anlatacaktır. 5- Çünkü bunu Rabbin ona vahyetmiştir. 6- O gün insanlar, amelleri(nin karşılıkları) kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük geleceklerdir. 7- Artık zerre ağırlığınca bir hayır yapan onu(n karşılığını) görecektir. 8- Zerre ağırlığınca bir kötülük yapan da onu(n karşılığını) görecektir.
(Medine’de inmiştir, 8 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile
1. Yüce Allah, Kıyamet gününde meydana gelecek olayları, yeryüzünün sarsılıp çalkalanacağını, durmadan sallanacağını ve sonunda üzerinde bulunan yapı ve belirgin yüksekliklerin yıkılacağını, dağların darmadağın edilip tepelerin dümdüz edileceğini, yeryüzünün dümdüz bir alan haline geleceğini, orada herhangi bir tümsek ya da bir çukur görülmeyeceğini haber vermektedir.
2-3. “Yer içindeki” ölü ve hazine kabilinden “ağırlıklarını dışarıya çıkardığı” insan da yerin karşı karşıya kaldığı bu dehşetli hali görüp: “Buna ne oluyor böyle?” yani bu neden böyle “dediği zaman;”
4. “İşte o gün yer, haberlerini anlatacaktır.” Amelde bulunanlar hakkında, kendisinin üzerinde işlemiş oldukları hayır ve şer türünden yaptıklarını bildirerek tanıklık edecektir. Zira yer de kullara karşı amelleri ile ilgili olarak şahitlikte bulunacak tanıklar arasındadır. 5. Bunun böyle olmasının sebebine gelince “çünkü bunu Rabbin ona vahyetmiştir.” Üzerinde işlenen amelleri haber vermesini emretmiş olacaktır. O da Rabbinin emrine karşı gelmeyecektir.
6. “O gün insanlar, amelleri(nin karşılıkları) kendilerine gösterilmek üzere” Yüce Allah, kendilerine yaptıkları kötülükleri, iyilikleri göstermek ve bunların karşılıklarını en uygun şekilde vermek üzere Kıyamette Allah'ın haklarında hüküm verdiği mahşer yerinden “bölük bölük” farklı ve çeşitli fırkalar halinde dönüp “geleceklerdir.”
7-8. “Artık zerre ağırlığınca bir hayır yapan onu(n karşılığını) görecektir. Zerre ağırlığınca bir kötülük yapan da onu(n karşılığını) görecektir.” İşte bu, bütün hayırları ve şerleri kuşatan, genel ve kapsamlı bir ifadedir. Çünkü varlıkların en ufağı ve hafifi olan zerre ağırlığının karşılığı görüleceğine ve verileceğine göre; bundan daha yukarıdaki bir amelin karşılığının görülmesi ve verilmesi öncelikle söz konusudur. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O gün herkes iyilik türünden ne işledi ise onu önünde hazır bulacak. Kötülük türünden ne işledi ise onunla kendisi arasında uzak bir mesafenin olmasını arzu edecek.”(Âl-i İmran, 3/30); “Onlar işlediklerini önlerinde hazır bulacaklardır.”(el-Kehf, 18/49) Bu buyrukta hayır işlemek -az dahi olsa- teşvik edilmekte, önemsiz dahi olsa kötülük işlemekten sakındırılmaktadır. Zilzâl Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.
Zilzal 99:5
1- Yer, kendine has sarsıntısıyla şiddetle sarsıldığı zaman, 2- Yer, içindeki ağırlıklarını dışarıya çıkardığı, 3- Ve insan:“Buna ne oluyor böyle?” dediği zaman, 4- İşte o gün yer, haberlerini anlatacaktır. 5- Çünkü bunu Rabbin ona vahyetmiştir. 6- O gün insanlar, amelleri(nin karşılıkları) kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük geleceklerdir. 7- Artık zerre ağırlığınca bir hayır yapan onu(n karşılığını) görecektir. 8- Zerre ağırlığınca bir kötülük yapan da onu(n karşılığını) görecektir.
(Medine’de inmiştir, 8 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile
1. Yüce Allah, Kıyamet gününde meydana gelecek olayları, yeryüzünün sarsılıp çalkalanacağını, durmadan sallanacağını ve sonunda üzerinde bulunan yapı ve belirgin yüksekliklerin yıkılacağını, dağların darmadağın edilip tepelerin dümdüz edileceğini, yeryüzünün dümdüz bir alan haline geleceğini, orada herhangi bir tümsek ya da bir çukur görülmeyeceğini haber vermektedir.
2-3. “Yer içindeki” ölü ve hazine kabilinden “ağırlıklarını dışarıya çıkardığı” insan da yerin karşı karşıya kaldığı bu dehşetli hali görüp: “Buna ne oluyor böyle?” yani bu neden böyle “dediği zaman;”
4. “İşte o gün yer, haberlerini anlatacaktır.” Amelde bulunanlar hakkında, kendisinin üzerinde işlemiş oldukları hayır ve şer türünden yaptıklarını bildirerek tanıklık edecektir. Zira yer de kullara karşı amelleri ile ilgili olarak şahitlikte bulunacak tanıklar arasındadır. 5. Bunun böyle olmasının sebebine gelince “çünkü bunu Rabbin ona vahyetmiştir.” Üzerinde işlenen amelleri haber vermesini emretmiş olacaktır. O da Rabbinin emrine karşı gelmeyecektir.
6. “O gün insanlar, amelleri(nin karşılıkları) kendilerine gösterilmek üzere” Yüce Allah, kendilerine yaptıkları kötülükleri, iyilikleri göstermek ve bunların karşılıklarını en uygun şekilde vermek üzere Kıyamette Allah'ın haklarında hüküm verdiği mahşer yerinden “bölük bölük” farklı ve çeşitli fırkalar halinde dönüp “geleceklerdir.”
7-8. “Artık zerre ağırlığınca bir hayır yapan onu(n karşılığını) görecektir. Zerre ağırlığınca bir kötülük yapan da onu(n karşılığını) görecektir.” İşte bu, bütün hayırları ve şerleri kuşatan, genel ve kapsamlı bir ifadedir. Çünkü varlıkların en ufağı ve hafifi olan zerre ağırlığının karşılığı görüleceğine ve verileceğine göre; bundan daha yukarıdaki bir amelin karşılığının görülmesi ve verilmesi öncelikle söz konusudur. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O gün herkes iyilik türünden ne işledi ise onu önünde hazır bulacak. Kötülük türünden ne işledi ise onunla kendisi arasında uzak bir mesafenin olmasını arzu edecek.”(Âl-i İmran, 3/30); “Onlar işlediklerini önlerinde hazır bulacaklardır.”(el-Kehf, 18/49) Bu buyrukta hayır işlemek -az dahi olsa- teşvik edilmekte, önemsiz dahi olsa kötülük işlemekten sakındırılmaktadır. Zilzâl Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.
Zilzal 99:6
1- Yer, kendine has sarsıntısıyla şiddetle sarsıldığı zaman, 2- Yer, içindeki ağırlıklarını dışarıya çıkardığı, 3- Ve insan:“Buna ne oluyor böyle?” dediği zaman, 4- İşte o gün yer, haberlerini anlatacaktır. 5- Çünkü bunu Rabbin ona vahyetmiştir. 6- O gün insanlar, amelleri(nin karşılıkları) kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük geleceklerdir. 7- Artık zerre ağırlığınca bir hayır yapan onu(n karşılığını) görecektir. 8- Zerre ağırlığınca bir kötülük yapan da onu(n karşılığını) görecektir.
(Medine’de inmiştir, 8 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile
1. Yüce Allah, Kıyamet gününde meydana gelecek olayları, yeryüzünün sarsılıp çalkalanacağını, durmadan sallanacağını ve sonunda üzerinde bulunan yapı ve belirgin yüksekliklerin yıkılacağını, dağların darmadağın edilip tepelerin dümdüz edileceğini, yeryüzünün dümdüz bir alan haline geleceğini, orada herhangi bir tümsek ya da bir çukur görülmeyeceğini haber vermektedir.
2-3. “Yer içindeki” ölü ve hazine kabilinden “ağırlıklarını dışarıya çıkardığı” insan da yerin karşı karşıya kaldığı bu dehşetli hali görüp: “Buna ne oluyor böyle?” yani bu neden böyle “dediği zaman;”
4. “İşte o gün yer, haberlerini anlatacaktır.” Amelde bulunanlar hakkında, kendisinin üzerinde işlemiş oldukları hayır ve şer türünden yaptıklarını bildirerek tanıklık edecektir. Zira yer de kullara karşı amelleri ile ilgili olarak şahitlikte bulunacak tanıklar arasındadır. 5. Bunun böyle olmasının sebebine gelince “çünkü bunu Rabbin ona vahyetmiştir.” Üzerinde işlenen amelleri haber vermesini emretmiş olacaktır. O da Rabbinin emrine karşı gelmeyecektir.
6. “O gün insanlar, amelleri(nin karşılıkları) kendilerine gösterilmek üzere” Yüce Allah, kendilerine yaptıkları kötülükleri, iyilikleri göstermek ve bunların karşılıklarını en uygun şekilde vermek üzere Kıyamette Allah'ın haklarında hüküm verdiği mahşer yerinden “bölük bölük” farklı ve çeşitli fırkalar halinde dönüp “geleceklerdir.”
7-8. “Artık zerre ağırlığınca bir hayır yapan onu(n karşılığını) görecektir. Zerre ağırlığınca bir kötülük yapan da onu(n karşılığını) görecektir.” İşte bu, bütün hayırları ve şerleri kuşatan, genel ve kapsamlı bir ifadedir. Çünkü varlıkların en ufağı ve hafifi olan zerre ağırlığının karşılığı görüleceğine ve verileceğine göre; bundan daha yukarıdaki bir amelin karşılığının görülmesi ve verilmesi öncelikle söz konusudur. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O gün herkes iyilik türünden ne işledi ise onu önünde hazır bulacak. Kötülük türünden ne işledi ise onunla kendisi arasında uzak bir mesafenin olmasını arzu edecek.”(Âl-i İmran, 3/30); “Onlar işlediklerini önlerinde hazır bulacaklardır.”(el-Kehf, 18/49) Bu buyrukta hayır işlemek -az dahi olsa- teşvik edilmekte, önemsiz dahi olsa kötülük işlemekten sakındırılmaktadır. Zilzâl Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.
Zilzal 99:7
1- Yer, kendine has sarsıntısıyla şiddetle sarsıldığı zaman, 2- Yer, içindeki ağırlıklarını dışarıya çıkardığı, 3- Ve insan:“Buna ne oluyor böyle?” dediği zaman, 4- İşte o gün yer, haberlerini anlatacaktır. 5- Çünkü bunu Rabbin ona vahyetmiştir. 6- O gün insanlar, amelleri(nin karşılıkları) kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük geleceklerdir. 7- Artık zerre ağırlığınca bir hayır yapan onu(n karşılığını) görecektir. 8- Zerre ağırlığınca bir kötülük yapan da onu(n karşılığını) görecektir.
(Medine’de inmiştir, 8 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile
1. Yüce Allah, Kıyamet gününde meydana gelecek olayları, yeryüzünün sarsılıp çalkalanacağını, durmadan sallanacağını ve sonunda üzerinde bulunan yapı ve belirgin yüksekliklerin yıkılacağını, dağların darmadağın edilip tepelerin dümdüz edileceğini, yeryüzünün dümdüz bir alan haline geleceğini, orada herhangi bir tümsek ya da bir çukur görülmeyeceğini haber vermektedir.
2-3. “Yer içindeki” ölü ve hazine kabilinden “ağırlıklarını dışarıya çıkardığı” insan da yerin karşı karşıya kaldığı bu dehşetli hali görüp: “Buna ne oluyor böyle?” yani bu neden böyle “dediği zaman;”
4. “İşte o gün yer, haberlerini anlatacaktır.” Amelde bulunanlar hakkında, kendisinin üzerinde işlemiş oldukları hayır ve şer türünden yaptıklarını bildirerek tanıklık edecektir. Zira yer de kullara karşı amelleri ile ilgili olarak şahitlikte bulunacak tanıklar arasındadır. 5. Bunun böyle olmasının sebebine gelince “çünkü bunu Rabbin ona vahyetmiştir.” Üzerinde işlenen amelleri haber vermesini emretmiş olacaktır. O da Rabbinin emrine karşı gelmeyecektir.
6. “O gün insanlar, amelleri(nin karşılıkları) kendilerine gösterilmek üzere” Yüce Allah, kendilerine yaptıkları kötülükleri, iyilikleri göstermek ve bunların karşılıklarını en uygun şekilde vermek üzere Kıyamette Allah'ın haklarında hüküm verdiği mahşer yerinden “bölük bölük” farklı ve çeşitli fırkalar halinde dönüp “geleceklerdir.”
7-8. “Artık zerre ağırlığınca bir hayır yapan onu(n karşılığını) görecektir. Zerre ağırlığınca bir kötülük yapan da onu(n karşılığını) görecektir.” İşte bu, bütün hayırları ve şerleri kuşatan, genel ve kapsamlı bir ifadedir. Çünkü varlıkların en ufağı ve hafifi olan zerre ağırlığının karşılığı görüleceğine ve verileceğine göre; bundan daha yukarıdaki bir amelin karşılığının görülmesi ve verilmesi öncelikle söz konusudur. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O gün herkes iyilik türünden ne işledi ise onu önünde hazır bulacak. Kötülük türünden ne işledi ise onunla kendisi arasında uzak bir mesafenin olmasını arzu edecek.”(Âl-i İmran, 3/30); “Onlar işlediklerini önlerinde hazır bulacaklardır.”(el-Kehf, 18/49) Bu buyrukta hayır işlemek -az dahi olsa- teşvik edilmekte, önemsiz dahi olsa kötülük işlemekten sakındırılmaktadır. Zilzâl Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.
Zilzal 99:8
1- Yer, kendine has sarsıntısıyla şiddetle sarsıldığı zaman, 2- Yer, içindeki ağırlıklarını dışarıya çıkardığı, 3- Ve insan:“Buna ne oluyor böyle?” dediği zaman, 4- İşte o gün yer, haberlerini anlatacaktır. 5- Çünkü bunu Rabbin ona vahyetmiştir. 6- O gün insanlar, amelleri(nin karşılıkları) kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük geleceklerdir. 7- Artık zerre ağırlığınca bir hayır yapan onu(n karşılığını) görecektir. 8- Zerre ağırlığınca bir kötülük yapan da onu(n karşılığını) görecektir.
(Medine’de inmiştir, 8 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile
1. Yüce Allah, Kıyamet gününde meydana gelecek olayları, yeryüzünün sarsılıp çalkalanacağını, durmadan sallanacağını ve sonunda üzerinde bulunan yapı ve belirgin yüksekliklerin yıkılacağını, dağların darmadağın edilip tepelerin dümdüz edileceğini, yeryüzünün dümdüz bir alan haline geleceğini, orada herhangi bir tümsek ya da bir çukur görülmeyeceğini haber vermektedir.
2-3. “Yer içindeki” ölü ve hazine kabilinden “ağırlıklarını dışarıya çıkardığı” insan da yerin karşı karşıya kaldığı bu dehşetli hali görüp: “Buna ne oluyor böyle?” yani bu neden böyle “dediği zaman;”
4. “İşte o gün yer, haberlerini anlatacaktır.” Amelde bulunanlar hakkında, kendisinin üzerinde işlemiş oldukları hayır ve şer türünden yaptıklarını bildirerek tanıklık edecektir. Zira yer de kullara karşı amelleri ile ilgili olarak şahitlikte bulunacak tanıklar arasındadır. 5. Bunun böyle olmasının sebebine gelince “çünkü bunu Rabbin ona vahyetmiştir.” Üzerinde işlenen amelleri haber vermesini emretmiş olacaktır. O da Rabbinin emrine karşı gelmeyecektir.
6. “O gün insanlar, amelleri(nin karşılıkları) kendilerine gösterilmek üzere” Yüce Allah, kendilerine yaptıkları kötülükleri, iyilikleri göstermek ve bunların karşılıklarını en uygun şekilde vermek üzere Kıyamette Allah'ın haklarında hüküm verdiği mahşer yerinden “bölük bölük” farklı ve çeşitli fırkalar halinde dönüp “geleceklerdir.”
7-8. “Artık zerre ağırlığınca bir hayır yapan onu(n karşılığını) görecektir. Zerre ağırlığınca bir kötülük yapan da onu(n karşılığını) görecektir.” İşte bu, bütün hayırları ve şerleri kuşatan, genel ve kapsamlı bir ifadedir. Çünkü varlıkların en ufağı ve hafifi olan zerre ağırlığının karşılığı görüleceğine ve verileceğine göre; bundan daha yukarıdaki bir amelin karşılığının görülmesi ve verilmesi öncelikle söz konusudur. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O gün herkes iyilik türünden ne işledi ise onu önünde hazır bulacak. Kötülük türünden ne işledi ise onunla kendisi arasında uzak bir mesafenin olmasını arzu edecek.”(Âl-i İmran, 3/30); “Onlar işlediklerini önlerinde hazır bulacaklardır.”(el-Kehf, 18/49) Bu buyrukta hayır işlemek -az dahi olsa- teşvik edilmekte, önemsiz dahi olsa kötülük işlemekten sakındırılmaktadır. Zilzâl Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.
Adiyat 100:1
1- Andolsun nefes nefese koşanlara, 2- (Nalları ile) kıvılcım çıkartanlara, 3- Sabahleyin baskın yapanlara, 4- Derken orayı toza boğan, 5- Ve bu şekilde bir (düşman) topluluğun ortasına dalan (atlara) ki; 6- İnsan Rabbine karşı çok nankördür. 7- Kendisi de buna kesinlikle şahittir. 8- Ondaki mal sevgisi de gerçekten çok aşırıdır. 9- O, bilmez mi ki kabirlerin altı(ndakiler) üstüne getirildiği, 10- Ve kalplerde olanlar da açığa çıkartıldığı zaman (onu neler bekliyor)? 11- Çünkü o gün Rableri onlardan tümüyle haberdardır.
(Mekke’de inmiştir. 11 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, insanlar tarafından da bilinen birtakım göz kamaştırıcı özellikleri ve apaçık nimetleri dolayısı ile atlara yemin etmektedir. Ancak bu atlara başka tür hayvanların onlara ortak olmadığı özel birtakım özellikleri ile yemin etmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Andolsun nefes nefese koşanlara...” Yani hızlı koştukları vakit göğüslerinden nefes sesi çıkan ve oldukça hızlı koşan atlara.
2. Toynaklarının sağlam ve güçlü oluşundan ötürü hızla koşmaları esnasında taşlara çarparak “kıvılcım çıkartanlara;”
3. Düşmanlara “sabahleyin baskın yapanlara;” Bu çoğunlukla görülen durumdur. Zira baskınlar, çoğu kere sabah gerçekleşir.
4. “Derken” koşmaları ve baskınları ile “orayı toza boğan;” 5. “Ve bu şekilde” binicileri ile birlikte kendilerine baskın yapılan düşman “topluluğun ortasına dalanlara ki;”
6. Hakkında yemin edilen hususa gelince o da:“İnsan Rabbine karşı çok nankördür” buyruğudur. Yani Allah’ın kendisine ihsan ettiği hayırlarını başkalarından esirger. İnsan, tabiatı ve mayası itibari ile üzerindeki hakları cömertlikle yerine getirmez, bu hakları tam ve eksiksiz olarak ifa etmez. Aksine tabiatı itibari ile üzerindeki malî ve bedenî hakları yerine getirmekten kaçınır ve tembellik eder. Allah’ın kendilerine hidâyet verip de bu vasıftan kurtularak gönül hoşluğu ile ve cömertlikle hakları yerine getirenler ise bundan müstesnâdır.
7. “Kendisi de buna kesinlikle şahittir.” Yani insan, kendi nefsinden bildiği üzere bu hakları yerine getirmemesi ve cimriliği noktasında kendi aleyhine bir tanıktır. Bunu ret ve inkâr etmez. Çünkü bu apaçıktır. Buradaki zamirin Yüce Allah’a ait olması da mümkündür. Yani kul, Rabbine karşı çok nankördür, cimridir ve Allah da buna şahittir. Buna göre bu ifade, Rabbine karşı nankörlük eden kimseler hakkında -Allah’ın onların bu haline tanık olduğu bildirilmek suretiyle- oldukça ağır bir tehdittir.
8. “Ondaki” insandaki “mal sevgisi de gerçekten çok aşırıdır.” Malı çokça sever. İşte yerine getirilmesi gereken bu hakları terk etmesine onu iten de bu sevgisi, kendi nefsinin isteklerini Rabbinin rızasının önüne geçirmesidir. Bütün bunlara sebep de onun görüşünü sadece bu dünya ile kısıtlaması ve âhiretten gafil olmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah, kötülüklerin cezalarının verileceği günden korkmaya teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır:
9-10. “O,” bu aldanmış insan “bilmez mi ki kabirlerin altı(ndakiler) üstüne getirildiği” Allah ölüleri diriltip mahşerde toplamak için onları kabirlerinden çıkarttığı “ve kalplerde olanlar da açığa çıkartıldığı zaman” içlerinde ne varsa açıkça ortaya çıktığı, kalplerinde gizli bulunan hayır ve şerler ortaya döküldüğü, gizli şeyler aleni, saklı olan şeyler görünür olduğu ve insanların yüzlerinde yaptıkları amellerin sonuçları açıkça görüldüğü zaman;
11. “Çünkü o gün” görünen, görünmeyen, gizli ve açık amellerini de bu amellere görecekleri karşılıkları da bilen “Rableri onlardan tümüyle haberdardır.” Yüce Allah'ın, her zaman için her şeyden haberdar olmakla birlikte özellikle onların o gündeki hallerinden haberdar olduğunu belirtmesindeki amaç, yapılan amellerin karşılığının Allah’ın ilmi ve bilgisi dahilinde olarak mutlaka görüleceğinin hatırlatılmasıdır. Âdiyât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Adiyat 100:2
1- Andolsun nefes nefese koşanlara, 2- (Nalları ile) kıvılcım çıkartanlara, 3- Sabahleyin baskın yapanlara, 4- Derken orayı toza boğan, 5- Ve bu şekilde bir (düşman) topluluğun ortasına dalan (atlara) ki; 6- İnsan Rabbine karşı çok nankördür. 7- Kendisi de buna kesinlikle şahittir. 8- Ondaki mal sevgisi de gerçekten çok aşırıdır. 9- O, bilmez mi ki kabirlerin altı(ndakiler) üstüne getirildiği, 10- Ve kalplerde olanlar da açığa çıkartıldığı zaman (onu neler bekliyor)? 11- Çünkü o gün Rableri onlardan tümüyle haberdardır.
(Mekke’de inmiştir. 11 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, insanlar tarafından da bilinen birtakım göz kamaştırıcı özellikleri ve apaçık nimetleri dolayısı ile atlara yemin etmektedir. Ancak bu atlara başka tür hayvanların onlara ortak olmadığı özel birtakım özellikleri ile yemin etmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Andolsun nefes nefese koşanlara...” Yani hızlı koştukları vakit göğüslerinden nefes sesi çıkan ve oldukça hızlı koşan atlara.
2. Toynaklarının sağlam ve güçlü oluşundan ötürü hızla koşmaları esnasında taşlara çarparak “kıvılcım çıkartanlara;”
3. Düşmanlara “sabahleyin baskın yapanlara;” Bu çoğunlukla görülen durumdur. Zira baskınlar, çoğu kere sabah gerçekleşir.
4. “Derken” koşmaları ve baskınları ile “orayı toza boğan;” 5. “Ve bu şekilde” binicileri ile birlikte kendilerine baskın yapılan düşman “topluluğun ortasına dalanlara ki;”
6. Hakkında yemin edilen hususa gelince o da:“İnsan Rabbine karşı çok nankördür” buyruğudur. Yani Allah’ın kendisine ihsan ettiği hayırlarını başkalarından esirger. İnsan, tabiatı ve mayası itibari ile üzerindeki hakları cömertlikle yerine getirmez, bu hakları tam ve eksiksiz olarak ifa etmez. Aksine tabiatı itibari ile üzerindeki malî ve bedenî hakları yerine getirmekten kaçınır ve tembellik eder. Allah’ın kendilerine hidâyet verip de bu vasıftan kurtularak gönül hoşluğu ile ve cömertlikle hakları yerine getirenler ise bundan müstesnâdır.
7. “Kendisi de buna kesinlikle şahittir.” Yani insan, kendi nefsinden bildiği üzere bu hakları yerine getirmemesi ve cimriliği noktasında kendi aleyhine bir tanıktır. Bunu ret ve inkâr etmez. Çünkü bu apaçıktır. Buradaki zamirin Yüce Allah’a ait olması da mümkündür. Yani kul, Rabbine karşı çok nankördür, cimridir ve Allah da buna şahittir. Buna göre bu ifade, Rabbine karşı nankörlük eden kimseler hakkında -Allah’ın onların bu haline tanık olduğu bildirilmek suretiyle- oldukça ağır bir tehdittir.
8. “Ondaki” insandaki “mal sevgisi de gerçekten çok aşırıdır.” Malı çokça sever. İşte yerine getirilmesi gereken bu hakları terk etmesine onu iten de bu sevgisi, kendi nefsinin isteklerini Rabbinin rızasının önüne geçirmesidir. Bütün bunlara sebep de onun görüşünü sadece bu dünya ile kısıtlaması ve âhiretten gafil olmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah, kötülüklerin cezalarının verileceği günden korkmaya teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır:
9-10. “O,” bu aldanmış insan “bilmez mi ki kabirlerin altı(ndakiler) üstüne getirildiği” Allah ölüleri diriltip mahşerde toplamak için onları kabirlerinden çıkarttığı “ve kalplerde olanlar da açığa çıkartıldığı zaman” içlerinde ne varsa açıkça ortaya çıktığı, kalplerinde gizli bulunan hayır ve şerler ortaya döküldüğü, gizli şeyler aleni, saklı olan şeyler görünür olduğu ve insanların yüzlerinde yaptıkları amellerin sonuçları açıkça görüldüğü zaman;
11. “Çünkü o gün” görünen, görünmeyen, gizli ve açık amellerini de bu amellere görecekleri karşılıkları da bilen “Rableri onlardan tümüyle haberdardır.” Yüce Allah'ın, her zaman için her şeyden haberdar olmakla birlikte özellikle onların o gündeki hallerinden haberdar olduğunu belirtmesindeki amaç, yapılan amellerin karşılığının Allah’ın ilmi ve bilgisi dahilinde olarak mutlaka görüleceğinin hatırlatılmasıdır. Âdiyât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Adiyat 100:3
1- Andolsun nefes nefese koşanlara, 2- (Nalları ile) kıvılcım çıkartanlara, 3- Sabahleyin baskın yapanlara, 4- Derken orayı toza boğan, 5- Ve bu şekilde bir (düşman) topluluğun ortasına dalan (atlara) ki; 6- İnsan Rabbine karşı çok nankördür. 7- Kendisi de buna kesinlikle şahittir. 8- Ondaki mal sevgisi de gerçekten çok aşırıdır. 9- O, bilmez mi ki kabirlerin altı(ndakiler) üstüne getirildiği, 10- Ve kalplerde olanlar da açığa çıkartıldığı zaman (onu neler bekliyor)? 11- Çünkü o gün Rableri onlardan tümüyle haberdardır.
(Mekke’de inmiştir. 11 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, insanlar tarafından da bilinen birtakım göz kamaştırıcı özellikleri ve apaçık nimetleri dolayısı ile atlara yemin etmektedir. Ancak bu atlara başka tür hayvanların onlara ortak olmadığı özel birtakım özellikleri ile yemin etmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Andolsun nefes nefese koşanlara...” Yani hızlı koştukları vakit göğüslerinden nefes sesi çıkan ve oldukça hızlı koşan atlara.
2. Toynaklarının sağlam ve güçlü oluşundan ötürü hızla koşmaları esnasında taşlara çarparak “kıvılcım çıkartanlara;”
3. Düşmanlara “sabahleyin baskın yapanlara;” Bu çoğunlukla görülen durumdur. Zira baskınlar, çoğu kere sabah gerçekleşir.
4. “Derken” koşmaları ve baskınları ile “orayı toza boğan;” 5. “Ve bu şekilde” binicileri ile birlikte kendilerine baskın yapılan düşman “topluluğun ortasına dalanlara ki;”
6. Hakkında yemin edilen hususa gelince o da:“İnsan Rabbine karşı çok nankördür” buyruğudur. Yani Allah’ın kendisine ihsan ettiği hayırlarını başkalarından esirger. İnsan, tabiatı ve mayası itibari ile üzerindeki hakları cömertlikle yerine getirmez, bu hakları tam ve eksiksiz olarak ifa etmez. Aksine tabiatı itibari ile üzerindeki malî ve bedenî hakları yerine getirmekten kaçınır ve tembellik eder. Allah’ın kendilerine hidâyet verip de bu vasıftan kurtularak gönül hoşluğu ile ve cömertlikle hakları yerine getirenler ise bundan müstesnâdır.
7. “Kendisi de buna kesinlikle şahittir.” Yani insan, kendi nefsinden bildiği üzere bu hakları yerine getirmemesi ve cimriliği noktasında kendi aleyhine bir tanıktır. Bunu ret ve inkâr etmez. Çünkü bu apaçıktır. Buradaki zamirin Yüce Allah’a ait olması da mümkündür. Yani kul, Rabbine karşı çok nankördür, cimridir ve Allah da buna şahittir. Buna göre bu ifade, Rabbine karşı nankörlük eden kimseler hakkında -Allah’ın onların bu haline tanık olduğu bildirilmek suretiyle- oldukça ağır bir tehdittir.
8. “Ondaki” insandaki “mal sevgisi de gerçekten çok aşırıdır.” Malı çokça sever. İşte yerine getirilmesi gereken bu hakları terk etmesine onu iten de bu sevgisi, kendi nefsinin isteklerini Rabbinin rızasının önüne geçirmesidir. Bütün bunlara sebep de onun görüşünü sadece bu dünya ile kısıtlaması ve âhiretten gafil olmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah, kötülüklerin cezalarının verileceği günden korkmaya teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır:
9-10. “O,” bu aldanmış insan “bilmez mi ki kabirlerin altı(ndakiler) üstüne getirildiği” Allah ölüleri diriltip mahşerde toplamak için onları kabirlerinden çıkarttığı “ve kalplerde olanlar da açığa çıkartıldığı zaman” içlerinde ne varsa açıkça ortaya çıktığı, kalplerinde gizli bulunan hayır ve şerler ortaya döküldüğü, gizli şeyler aleni, saklı olan şeyler görünür olduğu ve insanların yüzlerinde yaptıkları amellerin sonuçları açıkça görüldüğü zaman;
11. “Çünkü o gün” görünen, görünmeyen, gizli ve açık amellerini de bu amellere görecekleri karşılıkları da bilen “Rableri onlardan tümüyle haberdardır.” Yüce Allah'ın, her zaman için her şeyden haberdar olmakla birlikte özellikle onların o gündeki hallerinden haberdar olduğunu belirtmesindeki amaç, yapılan amellerin karşılığının Allah’ın ilmi ve bilgisi dahilinde olarak mutlaka görüleceğinin hatırlatılmasıdır. Âdiyât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Adiyat 100:4
1- Andolsun nefes nefese koşanlara, 2- (Nalları ile) kıvılcım çıkartanlara, 3- Sabahleyin baskın yapanlara, 4- Derken orayı toza boğan, 5- Ve bu şekilde bir (düşman) topluluğun ortasına dalan (atlara) ki; 6- İnsan Rabbine karşı çok nankördür. 7- Kendisi de buna kesinlikle şahittir. 8- Ondaki mal sevgisi de gerçekten çok aşırıdır. 9- O, bilmez mi ki kabirlerin altı(ndakiler) üstüne getirildiği, 10- Ve kalplerde olanlar da açığa çıkartıldığı zaman (onu neler bekliyor)? 11- Çünkü o gün Rableri onlardan tümüyle haberdardır.
(Mekke’de inmiştir. 11 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, insanlar tarafından da bilinen birtakım göz kamaştırıcı özellikleri ve apaçık nimetleri dolayısı ile atlara yemin etmektedir. Ancak bu atlara başka tür hayvanların onlara ortak olmadığı özel birtakım özellikleri ile yemin etmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Andolsun nefes nefese koşanlara...” Yani hızlı koştukları vakit göğüslerinden nefes sesi çıkan ve oldukça hızlı koşan atlara.
2. Toynaklarının sağlam ve güçlü oluşundan ötürü hızla koşmaları esnasında taşlara çarparak “kıvılcım çıkartanlara;”
3. Düşmanlara “sabahleyin baskın yapanlara;” Bu çoğunlukla görülen durumdur. Zira baskınlar, çoğu kere sabah gerçekleşir.
4. “Derken” koşmaları ve baskınları ile “orayı toza boğan;” 5. “Ve bu şekilde” binicileri ile birlikte kendilerine baskın yapılan düşman “topluluğun ortasına dalanlara ki;”
6. Hakkında yemin edilen hususa gelince o da:“İnsan Rabbine karşı çok nankördür” buyruğudur. Yani Allah’ın kendisine ihsan ettiği hayırlarını başkalarından esirger. İnsan, tabiatı ve mayası itibari ile üzerindeki hakları cömertlikle yerine getirmez, bu hakları tam ve eksiksiz olarak ifa etmez. Aksine tabiatı itibari ile üzerindeki malî ve bedenî hakları yerine getirmekten kaçınır ve tembellik eder. Allah’ın kendilerine hidâyet verip de bu vasıftan kurtularak gönül hoşluğu ile ve cömertlikle hakları yerine getirenler ise bundan müstesnâdır.
7. “Kendisi de buna kesinlikle şahittir.” Yani insan, kendi nefsinden bildiği üzere bu hakları yerine getirmemesi ve cimriliği noktasında kendi aleyhine bir tanıktır. Bunu ret ve inkâr etmez. Çünkü bu apaçıktır. Buradaki zamirin Yüce Allah’a ait olması da mümkündür. Yani kul, Rabbine karşı çok nankördür, cimridir ve Allah da buna şahittir. Buna göre bu ifade, Rabbine karşı nankörlük eden kimseler hakkında -Allah’ın onların bu haline tanık olduğu bildirilmek suretiyle- oldukça ağır bir tehdittir.
8. “Ondaki” insandaki “mal sevgisi de gerçekten çok aşırıdır.” Malı çokça sever. İşte yerine getirilmesi gereken bu hakları terk etmesine onu iten de bu sevgisi, kendi nefsinin isteklerini Rabbinin rızasının önüne geçirmesidir. Bütün bunlara sebep de onun görüşünü sadece bu dünya ile kısıtlaması ve âhiretten gafil olmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah, kötülüklerin cezalarının verileceği günden korkmaya teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır:
9-10. “O,” bu aldanmış insan “bilmez mi ki kabirlerin altı(ndakiler) üstüne getirildiği” Allah ölüleri diriltip mahşerde toplamak için onları kabirlerinden çıkarttığı “ve kalplerde olanlar da açığa çıkartıldığı zaman” içlerinde ne varsa açıkça ortaya çıktığı, kalplerinde gizli bulunan hayır ve şerler ortaya döküldüğü, gizli şeyler aleni, saklı olan şeyler görünür olduğu ve insanların yüzlerinde yaptıkları amellerin sonuçları açıkça görüldüğü zaman;
11. “Çünkü o gün” görünen, görünmeyen, gizli ve açık amellerini de bu amellere görecekleri karşılıkları da bilen “Rableri onlardan tümüyle haberdardır.” Yüce Allah'ın, her zaman için her şeyden haberdar olmakla birlikte özellikle onların o gündeki hallerinden haberdar olduğunu belirtmesindeki amaç, yapılan amellerin karşılığının Allah’ın ilmi ve bilgisi dahilinde olarak mutlaka görüleceğinin hatırlatılmasıdır. Âdiyât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Adiyat 100:5
1- Andolsun nefes nefese koşanlara, 2- (Nalları ile) kıvılcım çıkartanlara, 3- Sabahleyin baskın yapanlara, 4- Derken orayı toza boğan, 5- Ve bu şekilde bir (düşman) topluluğun ortasına dalan (atlara) ki; 6- İnsan Rabbine karşı çok nankördür. 7- Kendisi de buna kesinlikle şahittir. 8- Ondaki mal sevgisi de gerçekten çok aşırıdır. 9- O, bilmez mi ki kabirlerin altı(ndakiler) üstüne getirildiği, 10- Ve kalplerde olanlar da açığa çıkartıldığı zaman (onu neler bekliyor)? 11- Çünkü o gün Rableri onlardan tümüyle haberdardır.
(Mekke’de inmiştir. 11 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, insanlar tarafından da bilinen birtakım göz kamaştırıcı özellikleri ve apaçık nimetleri dolayısı ile atlara yemin etmektedir. Ancak bu atlara başka tür hayvanların onlara ortak olmadığı özel birtakım özellikleri ile yemin etmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Andolsun nefes nefese koşanlara...” Yani hızlı koştukları vakit göğüslerinden nefes sesi çıkan ve oldukça hızlı koşan atlara.
2. Toynaklarının sağlam ve güçlü oluşundan ötürü hızla koşmaları esnasında taşlara çarparak “kıvılcım çıkartanlara;”
3. Düşmanlara “sabahleyin baskın yapanlara;” Bu çoğunlukla görülen durumdur. Zira baskınlar, çoğu kere sabah gerçekleşir.
4. “Derken” koşmaları ve baskınları ile “orayı toza boğan;” 5. “Ve bu şekilde” binicileri ile birlikte kendilerine baskın yapılan düşman “topluluğun ortasına dalanlara ki;”
6. Hakkında yemin edilen hususa gelince o da:“İnsan Rabbine karşı çok nankördür” buyruğudur. Yani Allah’ın kendisine ihsan ettiği hayırlarını başkalarından esirger. İnsan, tabiatı ve mayası itibari ile üzerindeki hakları cömertlikle yerine getirmez, bu hakları tam ve eksiksiz olarak ifa etmez. Aksine tabiatı itibari ile üzerindeki malî ve bedenî hakları yerine getirmekten kaçınır ve tembellik eder. Allah’ın kendilerine hidâyet verip de bu vasıftan kurtularak gönül hoşluğu ile ve cömertlikle hakları yerine getirenler ise bundan müstesnâdır.
7. “Kendisi de buna kesinlikle şahittir.” Yani insan, kendi nefsinden bildiği üzere bu hakları yerine getirmemesi ve cimriliği noktasında kendi aleyhine bir tanıktır. Bunu ret ve inkâr etmez. Çünkü bu apaçıktır. Buradaki zamirin Yüce Allah’a ait olması da mümkündür. Yani kul, Rabbine karşı çok nankördür, cimridir ve Allah da buna şahittir. Buna göre bu ifade, Rabbine karşı nankörlük eden kimseler hakkında -Allah’ın onların bu haline tanık olduğu bildirilmek suretiyle- oldukça ağır bir tehdittir.
8. “Ondaki” insandaki “mal sevgisi de gerçekten çok aşırıdır.” Malı çokça sever. İşte yerine getirilmesi gereken bu hakları terk etmesine onu iten de bu sevgisi, kendi nefsinin isteklerini Rabbinin rızasının önüne geçirmesidir. Bütün bunlara sebep de onun görüşünü sadece bu dünya ile kısıtlaması ve âhiretten gafil olmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah, kötülüklerin cezalarının verileceği günden korkmaya teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır:
9-10. “O,” bu aldanmış insan “bilmez mi ki kabirlerin altı(ndakiler) üstüne getirildiği” Allah ölüleri diriltip mahşerde toplamak için onları kabirlerinden çıkarttığı “ve kalplerde olanlar da açığa çıkartıldığı zaman” içlerinde ne varsa açıkça ortaya çıktığı, kalplerinde gizli bulunan hayır ve şerler ortaya döküldüğü, gizli şeyler aleni, saklı olan şeyler görünür olduğu ve insanların yüzlerinde yaptıkları amellerin sonuçları açıkça görüldüğü zaman;
11. “Çünkü o gün” görünen, görünmeyen, gizli ve açık amellerini de bu amellere görecekleri karşılıkları da bilen “Rableri onlardan tümüyle haberdardır.” Yüce Allah'ın, her zaman için her şeyden haberdar olmakla birlikte özellikle onların o gündeki hallerinden haberdar olduğunu belirtmesindeki amaç, yapılan amellerin karşılığının Allah’ın ilmi ve bilgisi dahilinde olarak mutlaka görüleceğinin hatırlatılmasıdır. Âdiyât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Adiyat 100:6
1- Andolsun nefes nefese koşanlara, 2- (Nalları ile) kıvılcım çıkartanlara, 3- Sabahleyin baskın yapanlara, 4- Derken orayı toza boğan, 5- Ve bu şekilde bir (düşman) topluluğun ortasına dalan (atlara) ki; 6- İnsan Rabbine karşı çok nankördür. 7- Kendisi de buna kesinlikle şahittir. 8- Ondaki mal sevgisi de gerçekten çok aşırıdır. 9- O, bilmez mi ki kabirlerin altı(ndakiler) üstüne getirildiği, 10- Ve kalplerde olanlar da açığa çıkartıldığı zaman (onu neler bekliyor)? 11- Çünkü o gün Rableri onlardan tümüyle haberdardır.
(Mekke’de inmiştir. 11 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, insanlar tarafından da bilinen birtakım göz kamaştırıcı özellikleri ve apaçık nimetleri dolayısı ile atlara yemin etmektedir. Ancak bu atlara başka tür hayvanların onlara ortak olmadığı özel birtakım özellikleri ile yemin etmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Andolsun nefes nefese koşanlara...” Yani hızlı koştukları vakit göğüslerinden nefes sesi çıkan ve oldukça hızlı koşan atlara.
2. Toynaklarının sağlam ve güçlü oluşundan ötürü hızla koşmaları esnasında taşlara çarparak “kıvılcım çıkartanlara;”
3. Düşmanlara “sabahleyin baskın yapanlara;” Bu çoğunlukla görülen durumdur. Zira baskınlar, çoğu kere sabah gerçekleşir.
4. “Derken” koşmaları ve baskınları ile “orayı toza boğan;” 5. “Ve bu şekilde” binicileri ile birlikte kendilerine baskın yapılan düşman “topluluğun ortasına dalanlara ki;”
6. Hakkında yemin edilen hususa gelince o da:“İnsan Rabbine karşı çok nankördür” buyruğudur. Yani Allah’ın kendisine ihsan ettiği hayırlarını başkalarından esirger. İnsan, tabiatı ve mayası itibari ile üzerindeki hakları cömertlikle yerine getirmez, bu hakları tam ve eksiksiz olarak ifa etmez. Aksine tabiatı itibari ile üzerindeki malî ve bedenî hakları yerine getirmekten kaçınır ve tembellik eder. Allah’ın kendilerine hidâyet verip de bu vasıftan kurtularak gönül hoşluğu ile ve cömertlikle hakları yerine getirenler ise bundan müstesnâdır.
7. “Kendisi de buna kesinlikle şahittir.” Yani insan, kendi nefsinden bildiği üzere bu hakları yerine getirmemesi ve cimriliği noktasında kendi aleyhine bir tanıktır. Bunu ret ve inkâr etmez. Çünkü bu apaçıktır. Buradaki zamirin Yüce Allah’a ait olması da mümkündür. Yani kul, Rabbine karşı çok nankördür, cimridir ve Allah da buna şahittir. Buna göre bu ifade, Rabbine karşı nankörlük eden kimseler hakkında -Allah’ın onların bu haline tanık olduğu bildirilmek suretiyle- oldukça ağır bir tehdittir.
8. “Ondaki” insandaki “mal sevgisi de gerçekten çok aşırıdır.” Malı çokça sever. İşte yerine getirilmesi gereken bu hakları terk etmesine onu iten de bu sevgisi, kendi nefsinin isteklerini Rabbinin rızasının önüne geçirmesidir. Bütün bunlara sebep de onun görüşünü sadece bu dünya ile kısıtlaması ve âhiretten gafil olmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah, kötülüklerin cezalarının verileceği günden korkmaya teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır:
9-10. “O,” bu aldanmış insan “bilmez mi ki kabirlerin altı(ndakiler) üstüne getirildiği” Allah ölüleri diriltip mahşerde toplamak için onları kabirlerinden çıkarttığı “ve kalplerde olanlar da açığa çıkartıldığı zaman” içlerinde ne varsa açıkça ortaya çıktığı, kalplerinde gizli bulunan hayır ve şerler ortaya döküldüğü, gizli şeyler aleni, saklı olan şeyler görünür olduğu ve insanların yüzlerinde yaptıkları amellerin sonuçları açıkça görüldüğü zaman;
11. “Çünkü o gün” görünen, görünmeyen, gizli ve açık amellerini de bu amellere görecekleri karşılıkları da bilen “Rableri onlardan tümüyle haberdardır.” Yüce Allah'ın, her zaman için her şeyden haberdar olmakla birlikte özellikle onların o gündeki hallerinden haberdar olduğunu belirtmesindeki amaç, yapılan amellerin karşılığının Allah’ın ilmi ve bilgisi dahilinde olarak mutlaka görüleceğinin hatırlatılmasıdır. Âdiyât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Adiyat 100:7
1- Andolsun nefes nefese koşanlara, 2- (Nalları ile) kıvılcım çıkartanlara, 3- Sabahleyin baskın yapanlara, 4- Derken orayı toza boğan, 5- Ve bu şekilde bir (düşman) topluluğun ortasına dalan (atlara) ki; 6- İnsan Rabbine karşı çok nankördür. 7- Kendisi de buna kesinlikle şahittir. 8- Ondaki mal sevgisi de gerçekten çok aşırıdır. 9- O, bilmez mi ki kabirlerin altı(ndakiler) üstüne getirildiği, 10- Ve kalplerde olanlar da açığa çıkartıldığı zaman (onu neler bekliyor)? 11- Çünkü o gün Rableri onlardan tümüyle haberdardır.
(Mekke’de inmiştir. 11 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, insanlar tarafından da bilinen birtakım göz kamaştırıcı özellikleri ve apaçık nimetleri dolayısı ile atlara yemin etmektedir. Ancak bu atlara başka tür hayvanların onlara ortak olmadığı özel birtakım özellikleri ile yemin etmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Andolsun nefes nefese koşanlara...” Yani hızlı koştukları vakit göğüslerinden nefes sesi çıkan ve oldukça hızlı koşan atlara.
2. Toynaklarının sağlam ve güçlü oluşundan ötürü hızla koşmaları esnasında taşlara çarparak “kıvılcım çıkartanlara;”
3. Düşmanlara “sabahleyin baskın yapanlara;” Bu çoğunlukla görülen durumdur. Zira baskınlar, çoğu kere sabah gerçekleşir.
4. “Derken” koşmaları ve baskınları ile “orayı toza boğan;” 5. “Ve bu şekilde” binicileri ile birlikte kendilerine baskın yapılan düşman “topluluğun ortasına dalanlara ki;”
6. Hakkında yemin edilen hususa gelince o da:“İnsan Rabbine karşı çok nankördür” buyruğudur. Yani Allah’ın kendisine ihsan ettiği hayırlarını başkalarından esirger. İnsan, tabiatı ve mayası itibari ile üzerindeki hakları cömertlikle yerine getirmez, bu hakları tam ve eksiksiz olarak ifa etmez. Aksine tabiatı itibari ile üzerindeki malî ve bedenî hakları yerine getirmekten kaçınır ve tembellik eder. Allah’ın kendilerine hidâyet verip de bu vasıftan kurtularak gönül hoşluğu ile ve cömertlikle hakları yerine getirenler ise bundan müstesnâdır.
7. “Kendisi de buna kesinlikle şahittir.” Yani insan, kendi nefsinden bildiği üzere bu hakları yerine getirmemesi ve cimriliği noktasında kendi aleyhine bir tanıktır. Bunu ret ve inkâr etmez. Çünkü bu apaçıktır. Buradaki zamirin Yüce Allah’a ait olması da mümkündür. Yani kul, Rabbine karşı çok nankördür, cimridir ve Allah da buna şahittir. Buna göre bu ifade, Rabbine karşı nankörlük eden kimseler hakkında -Allah’ın onların bu haline tanık olduğu bildirilmek suretiyle- oldukça ağır bir tehdittir.
8. “Ondaki” insandaki “mal sevgisi de gerçekten çok aşırıdır.” Malı çokça sever. İşte yerine getirilmesi gereken bu hakları terk etmesine onu iten de bu sevgisi, kendi nefsinin isteklerini Rabbinin rızasının önüne geçirmesidir. Bütün bunlara sebep de onun görüşünü sadece bu dünya ile kısıtlaması ve âhiretten gafil olmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah, kötülüklerin cezalarının verileceği günden korkmaya teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır:
9-10. “O,” bu aldanmış insan “bilmez mi ki kabirlerin altı(ndakiler) üstüne getirildiği” Allah ölüleri diriltip mahşerde toplamak için onları kabirlerinden çıkarttığı “ve kalplerde olanlar da açığa çıkartıldığı zaman” içlerinde ne varsa açıkça ortaya çıktığı, kalplerinde gizli bulunan hayır ve şerler ortaya döküldüğü, gizli şeyler aleni, saklı olan şeyler görünür olduğu ve insanların yüzlerinde yaptıkları amellerin sonuçları açıkça görüldüğü zaman;
11. “Çünkü o gün” görünen, görünmeyen, gizli ve açık amellerini de bu amellere görecekleri karşılıkları da bilen “Rableri onlardan tümüyle haberdardır.” Yüce Allah'ın, her zaman için her şeyden haberdar olmakla birlikte özellikle onların o gündeki hallerinden haberdar olduğunu belirtmesindeki amaç, yapılan amellerin karşılığının Allah’ın ilmi ve bilgisi dahilinde olarak mutlaka görüleceğinin hatırlatılmasıdır. Âdiyât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Adiyat 100:8
1- Andolsun nefes nefese koşanlara, 2- (Nalları ile) kıvılcım çıkartanlara, 3- Sabahleyin baskın yapanlara, 4- Derken orayı toza boğan, 5- Ve bu şekilde bir (düşman) topluluğun ortasına dalan (atlara) ki; 6- İnsan Rabbine karşı çok nankördür. 7- Kendisi de buna kesinlikle şahittir. 8- Ondaki mal sevgisi de gerçekten çok aşırıdır. 9- O, bilmez mi ki kabirlerin altı(ndakiler) üstüne getirildiği, 10- Ve kalplerde olanlar da açığa çıkartıldığı zaman (onu neler bekliyor)? 11- Çünkü o gün Rableri onlardan tümüyle haberdardır.
(Mekke’de inmiştir. 11 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, insanlar tarafından da bilinen birtakım göz kamaştırıcı özellikleri ve apaçık nimetleri dolayısı ile atlara yemin etmektedir. Ancak bu atlara başka tür hayvanların onlara ortak olmadığı özel birtakım özellikleri ile yemin etmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Andolsun nefes nefese koşanlara...” Yani hızlı koştukları vakit göğüslerinden nefes sesi çıkan ve oldukça hızlı koşan atlara.
2. Toynaklarının sağlam ve güçlü oluşundan ötürü hızla koşmaları esnasında taşlara çarparak “kıvılcım çıkartanlara;”
3. Düşmanlara “sabahleyin baskın yapanlara;” Bu çoğunlukla görülen durumdur. Zira baskınlar, çoğu kere sabah gerçekleşir.
4. “Derken” koşmaları ve baskınları ile “orayı toza boğan;” 5. “Ve bu şekilde” binicileri ile birlikte kendilerine baskın yapılan düşman “topluluğun ortasına dalanlara ki;”
6. Hakkında yemin edilen hususa gelince o da:“İnsan Rabbine karşı çok nankördür” buyruğudur. Yani Allah’ın kendisine ihsan ettiği hayırlarını başkalarından esirger. İnsan, tabiatı ve mayası itibari ile üzerindeki hakları cömertlikle yerine getirmez, bu hakları tam ve eksiksiz olarak ifa etmez. Aksine tabiatı itibari ile üzerindeki malî ve bedenî hakları yerine getirmekten kaçınır ve tembellik eder. Allah’ın kendilerine hidâyet verip de bu vasıftan kurtularak gönül hoşluğu ile ve cömertlikle hakları yerine getirenler ise bundan müstesnâdır.
7. “Kendisi de buna kesinlikle şahittir.” Yani insan, kendi nefsinden bildiği üzere bu hakları yerine getirmemesi ve cimriliği noktasında kendi aleyhine bir tanıktır. Bunu ret ve inkâr etmez. Çünkü bu apaçıktır. Buradaki zamirin Yüce Allah’a ait olması da mümkündür. Yani kul, Rabbine karşı çok nankördür, cimridir ve Allah da buna şahittir. Buna göre bu ifade, Rabbine karşı nankörlük eden kimseler hakkında -Allah’ın onların bu haline tanık olduğu bildirilmek suretiyle- oldukça ağır bir tehdittir.
8. “Ondaki” insandaki “mal sevgisi de gerçekten çok aşırıdır.” Malı çokça sever. İşte yerine getirilmesi gereken bu hakları terk etmesine onu iten de bu sevgisi, kendi nefsinin isteklerini Rabbinin rızasının önüne geçirmesidir. Bütün bunlara sebep de onun görüşünü sadece bu dünya ile kısıtlaması ve âhiretten gafil olmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah, kötülüklerin cezalarının verileceği günden korkmaya teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır:
9-10. “O,” bu aldanmış insan “bilmez mi ki kabirlerin altı(ndakiler) üstüne getirildiği” Allah ölüleri diriltip mahşerde toplamak için onları kabirlerinden çıkarttığı “ve kalplerde olanlar da açığa çıkartıldığı zaman” içlerinde ne varsa açıkça ortaya çıktığı, kalplerinde gizli bulunan hayır ve şerler ortaya döküldüğü, gizli şeyler aleni, saklı olan şeyler görünür olduğu ve insanların yüzlerinde yaptıkları amellerin sonuçları açıkça görüldüğü zaman;
11. “Çünkü o gün” görünen, görünmeyen, gizli ve açık amellerini de bu amellere görecekleri karşılıkları da bilen “Rableri onlardan tümüyle haberdardır.” Yüce Allah'ın, her zaman için her şeyden haberdar olmakla birlikte özellikle onların o gündeki hallerinden haberdar olduğunu belirtmesindeki amaç, yapılan amellerin karşılığının Allah’ın ilmi ve bilgisi dahilinde olarak mutlaka görüleceğinin hatırlatılmasıdır. Âdiyât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Adiyat 100:9
1- Andolsun nefes nefese koşanlara, 2- (Nalları ile) kıvılcım çıkartanlara, 3- Sabahleyin baskın yapanlara, 4- Derken orayı toza boğan, 5- Ve bu şekilde bir (düşman) topluluğun ortasına dalan (atlara) ki; 6- İnsan Rabbine karşı çok nankördür. 7- Kendisi de buna kesinlikle şahittir. 8- Ondaki mal sevgisi de gerçekten çok aşırıdır. 9- O, bilmez mi ki kabirlerin altı(ndakiler) üstüne getirildiği, 10- Ve kalplerde olanlar da açığa çıkartıldığı zaman (onu neler bekliyor)? 11- Çünkü o gün Rableri onlardan tümüyle haberdardır.
(Mekke’de inmiştir. 11 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, insanlar tarafından da bilinen birtakım göz kamaştırıcı özellikleri ve apaçık nimetleri dolayısı ile atlara yemin etmektedir. Ancak bu atlara başka tür hayvanların onlara ortak olmadığı özel birtakım özellikleri ile yemin etmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Andolsun nefes nefese koşanlara...” Yani hızlı koştukları vakit göğüslerinden nefes sesi çıkan ve oldukça hızlı koşan atlara.
2. Toynaklarının sağlam ve güçlü oluşundan ötürü hızla koşmaları esnasında taşlara çarparak “kıvılcım çıkartanlara;”
3. Düşmanlara “sabahleyin baskın yapanlara;” Bu çoğunlukla görülen durumdur. Zira baskınlar, çoğu kere sabah gerçekleşir.
4. “Derken” koşmaları ve baskınları ile “orayı toza boğan;” 5. “Ve bu şekilde” binicileri ile birlikte kendilerine baskın yapılan düşman “topluluğun ortasına dalanlara ki;”
6. Hakkında yemin edilen hususa gelince o da:“İnsan Rabbine karşı çok nankördür” buyruğudur. Yani Allah’ın kendisine ihsan ettiği hayırlarını başkalarından esirger. İnsan, tabiatı ve mayası itibari ile üzerindeki hakları cömertlikle yerine getirmez, bu hakları tam ve eksiksiz olarak ifa etmez. Aksine tabiatı itibari ile üzerindeki malî ve bedenî hakları yerine getirmekten kaçınır ve tembellik eder. Allah’ın kendilerine hidâyet verip de bu vasıftan kurtularak gönül hoşluğu ile ve cömertlikle hakları yerine getirenler ise bundan müstesnâdır.
7. “Kendisi de buna kesinlikle şahittir.” Yani insan, kendi nefsinden bildiği üzere bu hakları yerine getirmemesi ve cimriliği noktasında kendi aleyhine bir tanıktır. Bunu ret ve inkâr etmez. Çünkü bu apaçıktır. Buradaki zamirin Yüce Allah’a ait olması da mümkündür. Yani kul, Rabbine karşı çok nankördür, cimridir ve Allah da buna şahittir. Buna göre bu ifade, Rabbine karşı nankörlük eden kimseler hakkında -Allah’ın onların bu haline tanık olduğu bildirilmek suretiyle- oldukça ağır bir tehdittir.
8. “Ondaki” insandaki “mal sevgisi de gerçekten çok aşırıdır.” Malı çokça sever. İşte yerine getirilmesi gereken bu hakları terk etmesine onu iten de bu sevgisi, kendi nefsinin isteklerini Rabbinin rızasının önüne geçirmesidir. Bütün bunlara sebep de onun görüşünü sadece bu dünya ile kısıtlaması ve âhiretten gafil olmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah, kötülüklerin cezalarının verileceği günden korkmaya teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır:
9-10. “O,” bu aldanmış insan “bilmez mi ki kabirlerin altı(ndakiler) üstüne getirildiği” Allah ölüleri diriltip mahşerde toplamak için onları kabirlerinden çıkarttığı “ve kalplerde olanlar da açığa çıkartıldığı zaman” içlerinde ne varsa açıkça ortaya çıktığı, kalplerinde gizli bulunan hayır ve şerler ortaya döküldüğü, gizli şeyler aleni, saklı olan şeyler görünür olduğu ve insanların yüzlerinde yaptıkları amellerin sonuçları açıkça görüldüğü zaman;
11. “Çünkü o gün” görünen, görünmeyen, gizli ve açık amellerini de bu amellere görecekleri karşılıkları da bilen “Rableri onlardan tümüyle haberdardır.” Yüce Allah'ın, her zaman için her şeyden haberdar olmakla birlikte özellikle onların o gündeki hallerinden haberdar olduğunu belirtmesindeki amaç, yapılan amellerin karşılığının Allah’ın ilmi ve bilgisi dahilinde olarak mutlaka görüleceğinin hatırlatılmasıdır. Âdiyât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Adiyat 100:10
1- Andolsun nefes nefese koşanlara, 2- (Nalları ile) kıvılcım çıkartanlara, 3- Sabahleyin baskın yapanlara, 4- Derken orayı toza boğan, 5- Ve bu şekilde bir (düşman) topluluğun ortasına dalan (atlara) ki; 6- İnsan Rabbine karşı çok nankördür. 7- Kendisi de buna kesinlikle şahittir. 8- Ondaki mal sevgisi de gerçekten çok aşırıdır. 9- O, bilmez mi ki kabirlerin altı(ndakiler) üstüne getirildiği, 10- Ve kalplerde olanlar da açığa çıkartıldığı zaman (onu neler bekliyor)? 11- Çünkü o gün Rableri onlardan tümüyle haberdardır.
(Mekke’de inmiştir. 11 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, insanlar tarafından da bilinen birtakım göz kamaştırıcı özellikleri ve apaçık nimetleri dolayısı ile atlara yemin etmektedir. Ancak bu atlara başka tür hayvanların onlara ortak olmadığı özel birtakım özellikleri ile yemin etmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Andolsun nefes nefese koşanlara...” Yani hızlı koştukları vakit göğüslerinden nefes sesi çıkan ve oldukça hızlı koşan atlara.
2. Toynaklarının sağlam ve güçlü oluşundan ötürü hızla koşmaları esnasında taşlara çarparak “kıvılcım çıkartanlara;”
3. Düşmanlara “sabahleyin baskın yapanlara;” Bu çoğunlukla görülen durumdur. Zira baskınlar, çoğu kere sabah gerçekleşir.
4. “Derken” koşmaları ve baskınları ile “orayı toza boğan;” 5. “Ve bu şekilde” binicileri ile birlikte kendilerine baskın yapılan düşman “topluluğun ortasına dalanlara ki;”
6. Hakkında yemin edilen hususa gelince o da:“İnsan Rabbine karşı çok nankördür” buyruğudur. Yani Allah’ın kendisine ihsan ettiği hayırlarını başkalarından esirger. İnsan, tabiatı ve mayası itibari ile üzerindeki hakları cömertlikle yerine getirmez, bu hakları tam ve eksiksiz olarak ifa etmez. Aksine tabiatı itibari ile üzerindeki malî ve bedenî hakları yerine getirmekten kaçınır ve tembellik eder. Allah’ın kendilerine hidâyet verip de bu vasıftan kurtularak gönül hoşluğu ile ve cömertlikle hakları yerine getirenler ise bundan müstesnâdır.
7. “Kendisi de buna kesinlikle şahittir.” Yani insan, kendi nefsinden bildiği üzere bu hakları yerine getirmemesi ve cimriliği noktasında kendi aleyhine bir tanıktır. Bunu ret ve inkâr etmez. Çünkü bu apaçıktır. Buradaki zamirin Yüce Allah’a ait olması da mümkündür. Yani kul, Rabbine karşı çok nankördür, cimridir ve Allah da buna şahittir. Buna göre bu ifade, Rabbine karşı nankörlük eden kimseler hakkında -Allah’ın onların bu haline tanık olduğu bildirilmek suretiyle- oldukça ağır bir tehdittir.
8. “Ondaki” insandaki “mal sevgisi de gerçekten çok aşırıdır.” Malı çokça sever. İşte yerine getirilmesi gereken bu hakları terk etmesine onu iten de bu sevgisi, kendi nefsinin isteklerini Rabbinin rızasının önüne geçirmesidir. Bütün bunlara sebep de onun görüşünü sadece bu dünya ile kısıtlaması ve âhiretten gafil olmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah, kötülüklerin cezalarının verileceği günden korkmaya teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır:
9-10. “O,” bu aldanmış insan “bilmez mi ki kabirlerin altı(ndakiler) üstüne getirildiği” Allah ölüleri diriltip mahşerde toplamak için onları kabirlerinden çıkarttığı “ve kalplerde olanlar da açığa çıkartıldığı zaman” içlerinde ne varsa açıkça ortaya çıktığı, kalplerinde gizli bulunan hayır ve şerler ortaya döküldüğü, gizli şeyler aleni, saklı olan şeyler görünür olduğu ve insanların yüzlerinde yaptıkları amellerin sonuçları açıkça görüldüğü zaman;
11. “Çünkü o gün” görünen, görünmeyen, gizli ve açık amellerini de bu amellere görecekleri karşılıkları da bilen “Rableri onlardan tümüyle haberdardır.” Yüce Allah'ın, her zaman için her şeyden haberdar olmakla birlikte özellikle onların o gündeki hallerinden haberdar olduğunu belirtmesindeki amaç, yapılan amellerin karşılığının Allah’ın ilmi ve bilgisi dahilinde olarak mutlaka görüleceğinin hatırlatılmasıdır. Âdiyât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Adiyat 100:11
1- Andolsun nefes nefese koşanlara, 2- (Nalları ile) kıvılcım çıkartanlara, 3- Sabahleyin baskın yapanlara, 4- Derken orayı toza boğan, 5- Ve bu şekilde bir (düşman) topluluğun ortasına dalan (atlara) ki; 6- İnsan Rabbine karşı çok nankördür. 7- Kendisi de buna kesinlikle şahittir. 8- Ondaki mal sevgisi de gerçekten çok aşırıdır. 9- O, bilmez mi ki kabirlerin altı(ndakiler) üstüne getirildiği, 10- Ve kalplerde olanlar da açığa çıkartıldığı zaman (onu neler bekliyor)? 11- Çünkü o gün Rableri onlardan tümüyle haberdardır.
(Mekke’de inmiştir. 11 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, insanlar tarafından da bilinen birtakım göz kamaştırıcı özellikleri ve apaçık nimetleri dolayısı ile atlara yemin etmektedir. Ancak bu atlara başka tür hayvanların onlara ortak olmadığı özel birtakım özellikleri ile yemin etmekte ve şöyle buyurmaktadır:“Andolsun nefes nefese koşanlara...” Yani hızlı koştukları vakit göğüslerinden nefes sesi çıkan ve oldukça hızlı koşan atlara.
2. Toynaklarının sağlam ve güçlü oluşundan ötürü hızla koşmaları esnasında taşlara çarparak “kıvılcım çıkartanlara;”
3. Düşmanlara “sabahleyin baskın yapanlara;” Bu çoğunlukla görülen durumdur. Zira baskınlar, çoğu kere sabah gerçekleşir.
4. “Derken” koşmaları ve baskınları ile “orayı toza boğan;” 5. “Ve bu şekilde” binicileri ile birlikte kendilerine baskın yapılan düşman “topluluğun ortasına dalanlara ki;”
6. Hakkında yemin edilen hususa gelince o da:“İnsan Rabbine karşı çok nankördür” buyruğudur. Yani Allah’ın kendisine ihsan ettiği hayırlarını başkalarından esirger. İnsan, tabiatı ve mayası itibari ile üzerindeki hakları cömertlikle yerine getirmez, bu hakları tam ve eksiksiz olarak ifa etmez. Aksine tabiatı itibari ile üzerindeki malî ve bedenî hakları yerine getirmekten kaçınır ve tembellik eder. Allah’ın kendilerine hidâyet verip de bu vasıftan kurtularak gönül hoşluğu ile ve cömertlikle hakları yerine getirenler ise bundan müstesnâdır.
7. “Kendisi de buna kesinlikle şahittir.” Yani insan, kendi nefsinden bildiği üzere bu hakları yerine getirmemesi ve cimriliği noktasında kendi aleyhine bir tanıktır. Bunu ret ve inkâr etmez. Çünkü bu apaçıktır. Buradaki zamirin Yüce Allah’a ait olması da mümkündür. Yani kul, Rabbine karşı çok nankördür, cimridir ve Allah da buna şahittir. Buna göre bu ifade, Rabbine karşı nankörlük eden kimseler hakkında -Allah’ın onların bu haline tanık olduğu bildirilmek suretiyle- oldukça ağır bir tehdittir.
8. “Ondaki” insandaki “mal sevgisi de gerçekten çok aşırıdır.” Malı çokça sever. İşte yerine getirilmesi gereken bu hakları terk etmesine onu iten de bu sevgisi, kendi nefsinin isteklerini Rabbinin rızasının önüne geçirmesidir. Bütün bunlara sebep de onun görüşünü sadece bu dünya ile kısıtlaması ve âhiretten gafil olmasıdır. Bundan dolayı Yüce Allah, kötülüklerin cezalarının verileceği günden korkmaya teşvik etmek üzere şöyle buyurmaktadır:
9-10. “O,” bu aldanmış insan “bilmez mi ki kabirlerin altı(ndakiler) üstüne getirildiği” Allah ölüleri diriltip mahşerde toplamak için onları kabirlerinden çıkarttığı “ve kalplerde olanlar da açığa çıkartıldığı zaman” içlerinde ne varsa açıkça ortaya çıktığı, kalplerinde gizli bulunan hayır ve şerler ortaya döküldüğü, gizli şeyler aleni, saklı olan şeyler görünür olduğu ve insanların yüzlerinde yaptıkları amellerin sonuçları açıkça görüldüğü zaman;
11. “Çünkü o gün” görünen, görünmeyen, gizli ve açık amellerini de bu amellere görecekleri karşılıkları da bilen “Rableri onlardan tümüyle haberdardır.” Yüce Allah'ın, her zaman için her şeyden haberdar olmakla birlikte özellikle onların o gündeki hallerinden haberdar olduğunu belirtmesindeki amaç, yapılan amellerin karşılığının Allah’ın ilmi ve bilgisi dahilinde olarak mutlaka görüleceğinin hatırlatılmasıdır. Âdiyât Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Karia 101:1
1- Dehşeti yüreklere çarpan (Kâria)! 2- Nedir o dehşeti yüreklere çarpan? 3- O dehşeti yüreklere çarpanın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 4- O gün insanlar, etrafa dağılmış pervaneler gibi olacak; 5- Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak. 6- Artık kimin tartıları ağır gelirse; 7- O, hoşnut edici bir yaşayış içindedir. 8- Kimin de tartıları hafif gelirse; 9- Onun anası/barınağı Hâviyedir. 10- Onun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 11- Kızgın bir ateştir.
(Mekke’de inmiştir. 11 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. “Dehşeti yüreklere çarpan”(anlamı verilen)“القارعة”; Kıyamet gününün isimlerinden birisidir. Ona bu ismin veriliş sebebi, insanların kapısını çalması ve dehşetleri ile onları şaşkına çevirmesidir. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Kıyametin büyüklüğünü ve dehşetli halini dile getirerek şöyle buyurmaktadır: “Dehşeti yüreklere çarpan! Nedir o dehşeti yüreklere çarpan? O dehşeti yüreklere çarpanın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?”
4. “O gün insanlar” ileri derecedeki korku ve dehşetin etkisinden dolayı “etrafa dağılmış pervaneler gibi olacak.” Dalgalar halinde birbirine giren, etrafa saçılıp savrulan pervaneleri andıracak. Pervaneler (الفراش); geceleyin çıkan ve nereye gideceğini bilemeyen, birbirlerine karışıp duran (kelebek benzeri) birtakım hayvanlardır. Yanan bir ateş görürlerse idrakinin zayıflığı dolayısı ile hemen bu ateşe atılırlar. İşte akıl sahibi insanların hali de kıyamette bu olacaktır.
5. O sapasağlam güçlü dağlara gelince; onlar da “(didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak.” Yani en basit bir rüzgarın uçuruverdiği, son derece güçsüz bir hal almış, didilmiş yüne dönecekler. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen dağları görür ve onları yerinde duruyor sanırsın. Halbuki onlar, bulutların gitmesi gibi giderler.”(en-Neml, 27/88) Bundan sonra da dağlar, darmadağın olacak ve etrafa saçılmış toz toprağa döneceklerdir. Onlardan gözle görülecek bir şey kalmayacaktır. İşte o vakit mizan/tartı kurulacak ve insanlar bahtiyar kimselerle bedbaht kimseler olmak üzere iki kısma ayrılacak:
6-7. “Artık kimin tartıları ağır gelirse” iyilikleri kötülüklerinden ağır basarsa “O,” nimet dolu cennetlerde “hoşnut edici bir yaşayış içindedir.”
8-9. “Kimin de” kötülüklerini karşılayabilecek kadar iyilikleri olmadığı için “tartıları hafif gelirse, onun anası” varacağı ve kalacağı yer “Hâviyedir.” Cehennem ateşidir. el-Hâviye, cehennemin isimlerinden birisidir. Tıpkı yavrusundan ayrılmayan anne gibi ateş de onun yakasını bırakmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Çünkü onun azabı sahibinin yakasını bırakmaz.”(el-Furkân, 25/65) Bu buyruğun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Kişinin, (ana merkezi olan) başı ceheneme yuvarlanacak, yani tepe üstü cehennem ateşine atılacaktır. 10-11. “Onun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” Bu, cehennemin pek dehşetli olduğunu anlatmak içindir. Daha sonra da bunu:“Kızgın bir ateştir” diye açıklamaktadır. Yani, sıcağı pek çetindir. Onun harareti, dünya ateşinin hararetinden yetmiş kat fazladır. O ateşten Allah’a sığınırız. Kâria Sûresi’nin tefsiri, burada sona ermektedir.
***
Karia 101:2
1- Dehşeti yüreklere çarpan (Kâria)! 2- Nedir o dehşeti yüreklere çarpan? 3- O dehşeti yüreklere çarpanın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 4- O gün insanlar, etrafa dağılmış pervaneler gibi olacak; 5- Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak. 6- Artık kimin tartıları ağır gelirse; 7- O, hoşnut edici bir yaşayış içindedir. 8- Kimin de tartıları hafif gelirse; 9- Onun anası/barınağı Hâviyedir. 10- Onun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 11- Kızgın bir ateştir.
(Mekke’de inmiştir. 11 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. “Dehşeti yüreklere çarpan”(anlamı verilen)“القارعة”; Kıyamet gününün isimlerinden birisidir. Ona bu ismin veriliş sebebi, insanların kapısını çalması ve dehşetleri ile onları şaşkına çevirmesidir. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Kıyametin büyüklüğünü ve dehşetli halini dile getirerek şöyle buyurmaktadır: “Dehşeti yüreklere çarpan! Nedir o dehşeti yüreklere çarpan? O dehşeti yüreklere çarpanın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?”
4. “O gün insanlar” ileri derecedeki korku ve dehşetin etkisinden dolayı “etrafa dağılmış pervaneler gibi olacak.” Dalgalar halinde birbirine giren, etrafa saçılıp savrulan pervaneleri andıracak. Pervaneler (الفراش); geceleyin çıkan ve nereye gideceğini bilemeyen, birbirlerine karışıp duran (kelebek benzeri) birtakım hayvanlardır. Yanan bir ateş görürlerse idrakinin zayıflığı dolayısı ile hemen bu ateşe atılırlar. İşte akıl sahibi insanların hali de kıyamette bu olacaktır.
5. O sapasağlam güçlü dağlara gelince; onlar da “(didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak.” Yani en basit bir rüzgarın uçuruverdiği, son derece güçsüz bir hal almış, didilmiş yüne dönecekler. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen dağları görür ve onları yerinde duruyor sanırsın. Halbuki onlar, bulutların gitmesi gibi giderler.”(en-Neml, 27/88) Bundan sonra da dağlar, darmadağın olacak ve etrafa saçılmış toz toprağa döneceklerdir. Onlardan gözle görülecek bir şey kalmayacaktır. İşte o vakit mizan/tartı kurulacak ve insanlar bahtiyar kimselerle bedbaht kimseler olmak üzere iki kısma ayrılacak:
6-7. “Artık kimin tartıları ağır gelirse” iyilikleri kötülüklerinden ağır basarsa “O,” nimet dolu cennetlerde “hoşnut edici bir yaşayış içindedir.”
8-9. “Kimin de” kötülüklerini karşılayabilecek kadar iyilikleri olmadığı için “tartıları hafif gelirse, onun anası” varacağı ve kalacağı yer “Hâviyedir.” Cehennem ateşidir. el-Hâviye, cehennemin isimlerinden birisidir. Tıpkı yavrusundan ayrılmayan anne gibi ateş de onun yakasını bırakmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Çünkü onun azabı sahibinin yakasını bırakmaz.”(el-Furkân, 25/65) Bu buyruğun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Kişinin, (ana merkezi olan) başı ceheneme yuvarlanacak, yani tepe üstü cehennem ateşine atılacaktır. 10-11. “Onun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” Bu, cehennemin pek dehşetli olduğunu anlatmak içindir. Daha sonra da bunu:“Kızgın bir ateştir” diye açıklamaktadır. Yani, sıcağı pek çetindir. Onun harareti, dünya ateşinin hararetinden yetmiş kat fazladır. O ateşten Allah’a sığınırız. Kâria Sûresi’nin tefsiri, burada sona ermektedir.
***
Karia 101:3
1- Dehşeti yüreklere çarpan (Kâria)! 2- Nedir o dehşeti yüreklere çarpan? 3- O dehşeti yüreklere çarpanın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 4- O gün insanlar, etrafa dağılmış pervaneler gibi olacak; 5- Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak. 6- Artık kimin tartıları ağır gelirse; 7- O, hoşnut edici bir yaşayış içindedir. 8- Kimin de tartıları hafif gelirse; 9- Onun anası/barınağı Hâviyedir. 10- Onun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 11- Kızgın bir ateştir.
(Mekke’de inmiştir. 11 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. “Dehşeti yüreklere çarpan”(anlamı verilen)“القارعة”; Kıyamet gününün isimlerinden birisidir. Ona bu ismin veriliş sebebi, insanların kapısını çalması ve dehşetleri ile onları şaşkına çevirmesidir. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Kıyametin büyüklüğünü ve dehşetli halini dile getirerek şöyle buyurmaktadır: “Dehşeti yüreklere çarpan! Nedir o dehşeti yüreklere çarpan? O dehşeti yüreklere çarpanın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?”
4. “O gün insanlar” ileri derecedeki korku ve dehşetin etkisinden dolayı “etrafa dağılmış pervaneler gibi olacak.” Dalgalar halinde birbirine giren, etrafa saçılıp savrulan pervaneleri andıracak. Pervaneler (الفراش); geceleyin çıkan ve nereye gideceğini bilemeyen, birbirlerine karışıp duran (kelebek benzeri) birtakım hayvanlardır. Yanan bir ateş görürlerse idrakinin zayıflığı dolayısı ile hemen bu ateşe atılırlar. İşte akıl sahibi insanların hali de kıyamette bu olacaktır.
5. O sapasağlam güçlü dağlara gelince; onlar da “(didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak.” Yani en basit bir rüzgarın uçuruverdiği, son derece güçsüz bir hal almış, didilmiş yüne dönecekler. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen dağları görür ve onları yerinde duruyor sanırsın. Halbuki onlar, bulutların gitmesi gibi giderler.”(en-Neml, 27/88) Bundan sonra da dağlar, darmadağın olacak ve etrafa saçılmış toz toprağa döneceklerdir. Onlardan gözle görülecek bir şey kalmayacaktır. İşte o vakit mizan/tartı kurulacak ve insanlar bahtiyar kimselerle bedbaht kimseler olmak üzere iki kısma ayrılacak:
6-7. “Artık kimin tartıları ağır gelirse” iyilikleri kötülüklerinden ağır basarsa “O,” nimet dolu cennetlerde “hoşnut edici bir yaşayış içindedir.”
8-9. “Kimin de” kötülüklerini karşılayabilecek kadar iyilikleri olmadığı için “tartıları hafif gelirse, onun anası” varacağı ve kalacağı yer “Hâviyedir.” Cehennem ateşidir. el-Hâviye, cehennemin isimlerinden birisidir. Tıpkı yavrusundan ayrılmayan anne gibi ateş de onun yakasını bırakmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Çünkü onun azabı sahibinin yakasını bırakmaz.”(el-Furkân, 25/65) Bu buyruğun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Kişinin, (ana merkezi olan) başı ceheneme yuvarlanacak, yani tepe üstü cehennem ateşine atılacaktır. 10-11. “Onun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” Bu, cehennemin pek dehşetli olduğunu anlatmak içindir. Daha sonra da bunu:“Kızgın bir ateştir” diye açıklamaktadır. Yani, sıcağı pek çetindir. Onun harareti, dünya ateşinin hararetinden yetmiş kat fazladır. O ateşten Allah’a sığınırız. Kâria Sûresi’nin tefsiri, burada sona ermektedir.
***
Karia 101:4
1- Dehşeti yüreklere çarpan (Kâria)! 2- Nedir o dehşeti yüreklere çarpan? 3- O dehşeti yüreklere çarpanın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 4- O gün insanlar, etrafa dağılmış pervaneler gibi olacak; 5- Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak. 6- Artık kimin tartıları ağır gelirse; 7- O, hoşnut edici bir yaşayış içindedir. 8- Kimin de tartıları hafif gelirse; 9- Onun anası/barınağı Hâviyedir. 10- Onun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 11- Kızgın bir ateştir.
(Mekke’de inmiştir. 11 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. “Dehşeti yüreklere çarpan”(anlamı verilen)“القارعة”; Kıyamet gününün isimlerinden birisidir. Ona bu ismin veriliş sebebi, insanların kapısını çalması ve dehşetleri ile onları şaşkına çevirmesidir. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Kıyametin büyüklüğünü ve dehşetli halini dile getirerek şöyle buyurmaktadır: “Dehşeti yüreklere çarpan! Nedir o dehşeti yüreklere çarpan? O dehşeti yüreklere çarpanın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?”
4. “O gün insanlar” ileri derecedeki korku ve dehşetin etkisinden dolayı “etrafa dağılmış pervaneler gibi olacak.” Dalgalar halinde birbirine giren, etrafa saçılıp savrulan pervaneleri andıracak. Pervaneler (الفراش); geceleyin çıkan ve nereye gideceğini bilemeyen, birbirlerine karışıp duran (kelebek benzeri) birtakım hayvanlardır. Yanan bir ateş görürlerse idrakinin zayıflığı dolayısı ile hemen bu ateşe atılırlar. İşte akıl sahibi insanların hali de kıyamette bu olacaktır.
5. O sapasağlam güçlü dağlara gelince; onlar da “(didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak.” Yani en basit bir rüzgarın uçuruverdiği, son derece güçsüz bir hal almış, didilmiş yüne dönecekler. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen dağları görür ve onları yerinde duruyor sanırsın. Halbuki onlar, bulutların gitmesi gibi giderler.”(en-Neml, 27/88) Bundan sonra da dağlar, darmadağın olacak ve etrafa saçılmış toz toprağa döneceklerdir. Onlardan gözle görülecek bir şey kalmayacaktır. İşte o vakit mizan/tartı kurulacak ve insanlar bahtiyar kimselerle bedbaht kimseler olmak üzere iki kısma ayrılacak:
6-7. “Artık kimin tartıları ağır gelirse” iyilikleri kötülüklerinden ağır basarsa “O,” nimet dolu cennetlerde “hoşnut edici bir yaşayış içindedir.”
8-9. “Kimin de” kötülüklerini karşılayabilecek kadar iyilikleri olmadığı için “tartıları hafif gelirse, onun anası” varacağı ve kalacağı yer “Hâviyedir.” Cehennem ateşidir. el-Hâviye, cehennemin isimlerinden birisidir. Tıpkı yavrusundan ayrılmayan anne gibi ateş de onun yakasını bırakmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Çünkü onun azabı sahibinin yakasını bırakmaz.”(el-Furkân, 25/65) Bu buyruğun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Kişinin, (ana merkezi olan) başı ceheneme yuvarlanacak, yani tepe üstü cehennem ateşine atılacaktır. 10-11. “Onun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” Bu, cehennemin pek dehşetli olduğunu anlatmak içindir. Daha sonra da bunu:“Kızgın bir ateştir” diye açıklamaktadır. Yani, sıcağı pek çetindir. Onun harareti, dünya ateşinin hararetinden yetmiş kat fazladır. O ateşten Allah’a sığınırız. Kâria Sûresi’nin tefsiri, burada sona ermektedir.
***
Karia 101:5
1- Dehşeti yüreklere çarpan (Kâria)! 2- Nedir o dehşeti yüreklere çarpan? 3- O dehşeti yüreklere çarpanın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 4- O gün insanlar, etrafa dağılmış pervaneler gibi olacak; 5- Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak. 6- Artık kimin tartıları ağır gelirse; 7- O, hoşnut edici bir yaşayış içindedir. 8- Kimin de tartıları hafif gelirse; 9- Onun anası/barınağı Hâviyedir. 10- Onun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 11- Kızgın bir ateştir.
(Mekke’de inmiştir. 11 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. “Dehşeti yüreklere çarpan”(anlamı verilen)“القارعة”; Kıyamet gününün isimlerinden birisidir. Ona bu ismin veriliş sebebi, insanların kapısını çalması ve dehşetleri ile onları şaşkına çevirmesidir. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Kıyametin büyüklüğünü ve dehşetli halini dile getirerek şöyle buyurmaktadır: “Dehşeti yüreklere çarpan! Nedir o dehşeti yüreklere çarpan? O dehşeti yüreklere çarpanın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?”
4. “O gün insanlar” ileri derecedeki korku ve dehşetin etkisinden dolayı “etrafa dağılmış pervaneler gibi olacak.” Dalgalar halinde birbirine giren, etrafa saçılıp savrulan pervaneleri andıracak. Pervaneler (الفراش); geceleyin çıkan ve nereye gideceğini bilemeyen, birbirlerine karışıp duran (kelebek benzeri) birtakım hayvanlardır. Yanan bir ateş görürlerse idrakinin zayıflığı dolayısı ile hemen bu ateşe atılırlar. İşte akıl sahibi insanların hali de kıyamette bu olacaktır.
5. O sapasağlam güçlü dağlara gelince; onlar da “(didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak.” Yani en basit bir rüzgarın uçuruverdiği, son derece güçsüz bir hal almış, didilmiş yüne dönecekler. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen dağları görür ve onları yerinde duruyor sanırsın. Halbuki onlar, bulutların gitmesi gibi giderler.”(en-Neml, 27/88) Bundan sonra da dağlar, darmadağın olacak ve etrafa saçılmış toz toprağa döneceklerdir. Onlardan gözle görülecek bir şey kalmayacaktır. İşte o vakit mizan/tartı kurulacak ve insanlar bahtiyar kimselerle bedbaht kimseler olmak üzere iki kısma ayrılacak:
6-7. “Artık kimin tartıları ağır gelirse” iyilikleri kötülüklerinden ağır basarsa “O,” nimet dolu cennetlerde “hoşnut edici bir yaşayış içindedir.”
8-9. “Kimin de” kötülüklerini karşılayabilecek kadar iyilikleri olmadığı için “tartıları hafif gelirse, onun anası” varacağı ve kalacağı yer “Hâviyedir.” Cehennem ateşidir. el-Hâviye, cehennemin isimlerinden birisidir. Tıpkı yavrusundan ayrılmayan anne gibi ateş de onun yakasını bırakmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Çünkü onun azabı sahibinin yakasını bırakmaz.”(el-Furkân, 25/65) Bu buyruğun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Kişinin, (ana merkezi olan) başı ceheneme yuvarlanacak, yani tepe üstü cehennem ateşine atılacaktır. 10-11. “Onun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” Bu, cehennemin pek dehşetli olduğunu anlatmak içindir. Daha sonra da bunu:“Kızgın bir ateştir” diye açıklamaktadır. Yani, sıcağı pek çetindir. Onun harareti, dünya ateşinin hararetinden yetmiş kat fazladır. O ateşten Allah’a sığınırız. Kâria Sûresi’nin tefsiri, burada sona ermektedir.
***
Karia 101:6
1- Dehşeti yüreklere çarpan (Kâria)! 2- Nedir o dehşeti yüreklere çarpan? 3- O dehşeti yüreklere çarpanın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 4- O gün insanlar, etrafa dağılmış pervaneler gibi olacak; 5- Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak. 6- Artık kimin tartıları ağır gelirse; 7- O, hoşnut edici bir yaşayış içindedir. 8- Kimin de tartıları hafif gelirse; 9- Onun anası/barınağı Hâviyedir. 10- Onun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 11- Kızgın bir ateştir.
(Mekke’de inmiştir. 11 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. “Dehşeti yüreklere çarpan”(anlamı verilen)“القارعة”; Kıyamet gününün isimlerinden birisidir. Ona bu ismin veriliş sebebi, insanların kapısını çalması ve dehşetleri ile onları şaşkına çevirmesidir. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Kıyametin büyüklüğünü ve dehşetli halini dile getirerek şöyle buyurmaktadır: “Dehşeti yüreklere çarpan! Nedir o dehşeti yüreklere çarpan? O dehşeti yüreklere çarpanın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?”
4. “O gün insanlar” ileri derecedeki korku ve dehşetin etkisinden dolayı “etrafa dağılmış pervaneler gibi olacak.” Dalgalar halinde birbirine giren, etrafa saçılıp savrulan pervaneleri andıracak. Pervaneler (الفراش); geceleyin çıkan ve nereye gideceğini bilemeyen, birbirlerine karışıp duran (kelebek benzeri) birtakım hayvanlardır. Yanan bir ateş görürlerse idrakinin zayıflığı dolayısı ile hemen bu ateşe atılırlar. İşte akıl sahibi insanların hali de kıyamette bu olacaktır.
5. O sapasağlam güçlü dağlara gelince; onlar da “(didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak.” Yani en basit bir rüzgarın uçuruverdiği, son derece güçsüz bir hal almış, didilmiş yüne dönecekler. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen dağları görür ve onları yerinde duruyor sanırsın. Halbuki onlar, bulutların gitmesi gibi giderler.”(en-Neml, 27/88) Bundan sonra da dağlar, darmadağın olacak ve etrafa saçılmış toz toprağa döneceklerdir. Onlardan gözle görülecek bir şey kalmayacaktır. İşte o vakit mizan/tartı kurulacak ve insanlar bahtiyar kimselerle bedbaht kimseler olmak üzere iki kısma ayrılacak:
6-7. “Artık kimin tartıları ağır gelirse” iyilikleri kötülüklerinden ağır basarsa “O,” nimet dolu cennetlerde “hoşnut edici bir yaşayış içindedir.”
8-9. “Kimin de” kötülüklerini karşılayabilecek kadar iyilikleri olmadığı için “tartıları hafif gelirse, onun anası” varacağı ve kalacağı yer “Hâviyedir.” Cehennem ateşidir. el-Hâviye, cehennemin isimlerinden birisidir. Tıpkı yavrusundan ayrılmayan anne gibi ateş de onun yakasını bırakmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Çünkü onun azabı sahibinin yakasını bırakmaz.”(el-Furkân, 25/65) Bu buyruğun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Kişinin, (ana merkezi olan) başı ceheneme yuvarlanacak, yani tepe üstü cehennem ateşine atılacaktır. 10-11. “Onun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” Bu, cehennemin pek dehşetli olduğunu anlatmak içindir. Daha sonra da bunu:“Kızgın bir ateştir” diye açıklamaktadır. Yani, sıcağı pek çetindir. Onun harareti, dünya ateşinin hararetinden yetmiş kat fazladır. O ateşten Allah’a sığınırız. Kâria Sûresi’nin tefsiri, burada sona ermektedir.
***
Karia 101:7
1- Dehşeti yüreklere çarpan (Kâria)! 2- Nedir o dehşeti yüreklere çarpan? 3- O dehşeti yüreklere çarpanın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 4- O gün insanlar, etrafa dağılmış pervaneler gibi olacak; 5- Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak. 6- Artık kimin tartıları ağır gelirse; 7- O, hoşnut edici bir yaşayış içindedir. 8- Kimin de tartıları hafif gelirse; 9- Onun anası/barınağı Hâviyedir. 10- Onun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 11- Kızgın bir ateştir.
(Mekke’de inmiştir. 11 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. “Dehşeti yüreklere çarpan”(anlamı verilen)“القارعة”; Kıyamet gününün isimlerinden birisidir. Ona bu ismin veriliş sebebi, insanların kapısını çalması ve dehşetleri ile onları şaşkına çevirmesidir. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Kıyametin büyüklüğünü ve dehşetli halini dile getirerek şöyle buyurmaktadır: “Dehşeti yüreklere çarpan! Nedir o dehşeti yüreklere çarpan? O dehşeti yüreklere çarpanın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?”
4. “O gün insanlar” ileri derecedeki korku ve dehşetin etkisinden dolayı “etrafa dağılmış pervaneler gibi olacak.” Dalgalar halinde birbirine giren, etrafa saçılıp savrulan pervaneleri andıracak. Pervaneler (الفراش); geceleyin çıkan ve nereye gideceğini bilemeyen, birbirlerine karışıp duran (kelebek benzeri) birtakım hayvanlardır. Yanan bir ateş görürlerse idrakinin zayıflığı dolayısı ile hemen bu ateşe atılırlar. İşte akıl sahibi insanların hali de kıyamette bu olacaktır.
5. O sapasağlam güçlü dağlara gelince; onlar da “(didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak.” Yani en basit bir rüzgarın uçuruverdiği, son derece güçsüz bir hal almış, didilmiş yüne dönecekler. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen dağları görür ve onları yerinde duruyor sanırsın. Halbuki onlar, bulutların gitmesi gibi giderler.”(en-Neml, 27/88) Bundan sonra da dağlar, darmadağın olacak ve etrafa saçılmış toz toprağa döneceklerdir. Onlardan gözle görülecek bir şey kalmayacaktır. İşte o vakit mizan/tartı kurulacak ve insanlar bahtiyar kimselerle bedbaht kimseler olmak üzere iki kısma ayrılacak:
6-7. “Artık kimin tartıları ağır gelirse” iyilikleri kötülüklerinden ağır basarsa “O,” nimet dolu cennetlerde “hoşnut edici bir yaşayış içindedir.”
8-9. “Kimin de” kötülüklerini karşılayabilecek kadar iyilikleri olmadığı için “tartıları hafif gelirse, onun anası” varacağı ve kalacağı yer “Hâviyedir.” Cehennem ateşidir. el-Hâviye, cehennemin isimlerinden birisidir. Tıpkı yavrusundan ayrılmayan anne gibi ateş de onun yakasını bırakmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Çünkü onun azabı sahibinin yakasını bırakmaz.”(el-Furkân, 25/65) Bu buyruğun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Kişinin, (ana merkezi olan) başı ceheneme yuvarlanacak, yani tepe üstü cehennem ateşine atılacaktır. 10-11. “Onun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” Bu, cehennemin pek dehşetli olduğunu anlatmak içindir. Daha sonra da bunu:“Kızgın bir ateştir” diye açıklamaktadır. Yani, sıcağı pek çetindir. Onun harareti, dünya ateşinin hararetinden yetmiş kat fazladır. O ateşten Allah’a sığınırız. Kâria Sûresi’nin tefsiri, burada sona ermektedir.
***
Karia 101:8
1- Dehşeti yüreklere çarpan (Kâria)! 2- Nedir o dehşeti yüreklere çarpan? 3- O dehşeti yüreklere çarpanın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 4- O gün insanlar, etrafa dağılmış pervaneler gibi olacak; 5- Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak. 6- Artık kimin tartıları ağır gelirse; 7- O, hoşnut edici bir yaşayış içindedir. 8- Kimin de tartıları hafif gelirse; 9- Onun anası/barınağı Hâviyedir. 10- Onun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 11- Kızgın bir ateştir.
(Mekke’de inmiştir. 11 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. “Dehşeti yüreklere çarpan”(anlamı verilen)“القارعة”; Kıyamet gününün isimlerinden birisidir. Ona bu ismin veriliş sebebi, insanların kapısını çalması ve dehşetleri ile onları şaşkına çevirmesidir. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Kıyametin büyüklüğünü ve dehşetli halini dile getirerek şöyle buyurmaktadır: “Dehşeti yüreklere çarpan! Nedir o dehşeti yüreklere çarpan? O dehşeti yüreklere çarpanın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?”
4. “O gün insanlar” ileri derecedeki korku ve dehşetin etkisinden dolayı “etrafa dağılmış pervaneler gibi olacak.” Dalgalar halinde birbirine giren, etrafa saçılıp savrulan pervaneleri andıracak. Pervaneler (الفراش); geceleyin çıkan ve nereye gideceğini bilemeyen, birbirlerine karışıp duran (kelebek benzeri) birtakım hayvanlardır. Yanan bir ateş görürlerse idrakinin zayıflığı dolayısı ile hemen bu ateşe atılırlar. İşte akıl sahibi insanların hali de kıyamette bu olacaktır.
5. O sapasağlam güçlü dağlara gelince; onlar da “(didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak.” Yani en basit bir rüzgarın uçuruverdiği, son derece güçsüz bir hal almış, didilmiş yüne dönecekler. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen dağları görür ve onları yerinde duruyor sanırsın. Halbuki onlar, bulutların gitmesi gibi giderler.”(en-Neml, 27/88) Bundan sonra da dağlar, darmadağın olacak ve etrafa saçılmış toz toprağa döneceklerdir. Onlardan gözle görülecek bir şey kalmayacaktır. İşte o vakit mizan/tartı kurulacak ve insanlar bahtiyar kimselerle bedbaht kimseler olmak üzere iki kısma ayrılacak:
6-7. “Artık kimin tartıları ağır gelirse” iyilikleri kötülüklerinden ağır basarsa “O,” nimet dolu cennetlerde “hoşnut edici bir yaşayış içindedir.”
8-9. “Kimin de” kötülüklerini karşılayabilecek kadar iyilikleri olmadığı için “tartıları hafif gelirse, onun anası” varacağı ve kalacağı yer “Hâviyedir.” Cehennem ateşidir. el-Hâviye, cehennemin isimlerinden birisidir. Tıpkı yavrusundan ayrılmayan anne gibi ateş de onun yakasını bırakmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Çünkü onun azabı sahibinin yakasını bırakmaz.”(el-Furkân, 25/65) Bu buyruğun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Kişinin, (ana merkezi olan) başı ceheneme yuvarlanacak, yani tepe üstü cehennem ateşine atılacaktır. 10-11. “Onun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” Bu, cehennemin pek dehşetli olduğunu anlatmak içindir. Daha sonra da bunu:“Kızgın bir ateştir” diye açıklamaktadır. Yani, sıcağı pek çetindir. Onun harareti, dünya ateşinin hararetinden yetmiş kat fazladır. O ateşten Allah’a sığınırız. Kâria Sûresi’nin tefsiri, burada sona ermektedir.
***
Karia 101:9
1- Dehşeti yüreklere çarpan (Kâria)! 2- Nedir o dehşeti yüreklere çarpan? 3- O dehşeti yüreklere çarpanın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 4- O gün insanlar, etrafa dağılmış pervaneler gibi olacak; 5- Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak. 6- Artık kimin tartıları ağır gelirse; 7- O, hoşnut edici bir yaşayış içindedir. 8- Kimin de tartıları hafif gelirse; 9- Onun anası/barınağı Hâviyedir. 10- Onun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 11- Kızgın bir ateştir.
(Mekke’de inmiştir. 11 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. “Dehşeti yüreklere çarpan”(anlamı verilen)“القارعة”; Kıyamet gününün isimlerinden birisidir. Ona bu ismin veriliş sebebi, insanların kapısını çalması ve dehşetleri ile onları şaşkına çevirmesidir. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Kıyametin büyüklüğünü ve dehşetli halini dile getirerek şöyle buyurmaktadır: “Dehşeti yüreklere çarpan! Nedir o dehşeti yüreklere çarpan? O dehşeti yüreklere çarpanın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?”
4. “O gün insanlar” ileri derecedeki korku ve dehşetin etkisinden dolayı “etrafa dağılmış pervaneler gibi olacak.” Dalgalar halinde birbirine giren, etrafa saçılıp savrulan pervaneleri andıracak. Pervaneler (الفراش); geceleyin çıkan ve nereye gideceğini bilemeyen, birbirlerine karışıp duran (kelebek benzeri) birtakım hayvanlardır. Yanan bir ateş görürlerse idrakinin zayıflığı dolayısı ile hemen bu ateşe atılırlar. İşte akıl sahibi insanların hali de kıyamette bu olacaktır.
5. O sapasağlam güçlü dağlara gelince; onlar da “(didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak.” Yani en basit bir rüzgarın uçuruverdiği, son derece güçsüz bir hal almış, didilmiş yüne dönecekler. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen dağları görür ve onları yerinde duruyor sanırsın. Halbuki onlar, bulutların gitmesi gibi giderler.”(en-Neml, 27/88) Bundan sonra da dağlar, darmadağın olacak ve etrafa saçılmış toz toprağa döneceklerdir. Onlardan gözle görülecek bir şey kalmayacaktır. İşte o vakit mizan/tartı kurulacak ve insanlar bahtiyar kimselerle bedbaht kimseler olmak üzere iki kısma ayrılacak:
6-7. “Artık kimin tartıları ağır gelirse” iyilikleri kötülüklerinden ağır basarsa “O,” nimet dolu cennetlerde “hoşnut edici bir yaşayış içindedir.”
8-9. “Kimin de” kötülüklerini karşılayabilecek kadar iyilikleri olmadığı için “tartıları hafif gelirse, onun anası” varacağı ve kalacağı yer “Hâviyedir.” Cehennem ateşidir. el-Hâviye, cehennemin isimlerinden birisidir. Tıpkı yavrusundan ayrılmayan anne gibi ateş de onun yakasını bırakmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Çünkü onun azabı sahibinin yakasını bırakmaz.”(el-Furkân, 25/65) Bu buyruğun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Kişinin, (ana merkezi olan) başı ceheneme yuvarlanacak, yani tepe üstü cehennem ateşine atılacaktır. 10-11. “Onun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” Bu, cehennemin pek dehşetli olduğunu anlatmak içindir. Daha sonra da bunu:“Kızgın bir ateştir” diye açıklamaktadır. Yani, sıcağı pek çetindir. Onun harareti, dünya ateşinin hararetinden yetmiş kat fazladır. O ateşten Allah’a sığınırız. Kâria Sûresi’nin tefsiri, burada sona ermektedir.
***
Karia 101:10
1- Dehşeti yüreklere çarpan (Kâria)! 2- Nedir o dehşeti yüreklere çarpan? 3- O dehşeti yüreklere çarpanın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 4- O gün insanlar, etrafa dağılmış pervaneler gibi olacak; 5- Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak. 6- Artık kimin tartıları ağır gelirse; 7- O, hoşnut edici bir yaşayış içindedir. 8- Kimin de tartıları hafif gelirse; 9- Onun anası/barınağı Hâviyedir. 10- Onun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 11- Kızgın bir ateştir.
(Mekke’de inmiştir. 11 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. “Dehşeti yüreklere çarpan”(anlamı verilen)“القارعة”; Kıyamet gününün isimlerinden birisidir. Ona bu ismin veriliş sebebi, insanların kapısını çalması ve dehşetleri ile onları şaşkına çevirmesidir. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Kıyametin büyüklüğünü ve dehşetli halini dile getirerek şöyle buyurmaktadır: “Dehşeti yüreklere çarpan! Nedir o dehşeti yüreklere çarpan? O dehşeti yüreklere çarpanın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?”
4. “O gün insanlar” ileri derecedeki korku ve dehşetin etkisinden dolayı “etrafa dağılmış pervaneler gibi olacak.” Dalgalar halinde birbirine giren, etrafa saçılıp savrulan pervaneleri andıracak. Pervaneler (الفراش); geceleyin çıkan ve nereye gideceğini bilemeyen, birbirlerine karışıp duran (kelebek benzeri) birtakım hayvanlardır. Yanan bir ateş görürlerse idrakinin zayıflığı dolayısı ile hemen bu ateşe atılırlar. İşte akıl sahibi insanların hali de kıyamette bu olacaktır.
5. O sapasağlam güçlü dağlara gelince; onlar da “(didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak.” Yani en basit bir rüzgarın uçuruverdiği, son derece güçsüz bir hal almış, didilmiş yüne dönecekler. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen dağları görür ve onları yerinde duruyor sanırsın. Halbuki onlar, bulutların gitmesi gibi giderler.”(en-Neml, 27/88) Bundan sonra da dağlar, darmadağın olacak ve etrafa saçılmış toz toprağa döneceklerdir. Onlardan gözle görülecek bir şey kalmayacaktır. İşte o vakit mizan/tartı kurulacak ve insanlar bahtiyar kimselerle bedbaht kimseler olmak üzere iki kısma ayrılacak:
6-7. “Artık kimin tartıları ağır gelirse” iyilikleri kötülüklerinden ağır basarsa “O,” nimet dolu cennetlerde “hoşnut edici bir yaşayış içindedir.”
8-9. “Kimin de” kötülüklerini karşılayabilecek kadar iyilikleri olmadığı için “tartıları hafif gelirse, onun anası” varacağı ve kalacağı yer “Hâviyedir.” Cehennem ateşidir. el-Hâviye, cehennemin isimlerinden birisidir. Tıpkı yavrusundan ayrılmayan anne gibi ateş de onun yakasını bırakmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Çünkü onun azabı sahibinin yakasını bırakmaz.”(el-Furkân, 25/65) Bu buyruğun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Kişinin, (ana merkezi olan) başı ceheneme yuvarlanacak, yani tepe üstü cehennem ateşine atılacaktır. 10-11. “Onun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” Bu, cehennemin pek dehşetli olduğunu anlatmak içindir. Daha sonra da bunu:“Kızgın bir ateştir” diye açıklamaktadır. Yani, sıcağı pek çetindir. Onun harareti, dünya ateşinin hararetinden yetmiş kat fazladır. O ateşten Allah’a sığınırız. Kâria Sûresi’nin tefsiri, burada sona ermektedir.
***
Karia 101:11
1- Dehşeti yüreklere çarpan (Kâria)! 2- Nedir o dehşeti yüreklere çarpan? 3- O dehşeti yüreklere çarpanın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 4- O gün insanlar, etrafa dağılmış pervaneler gibi olacak; 5- Dağlar da (didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak. 6- Artık kimin tartıları ağır gelirse; 7- O, hoşnut edici bir yaşayış içindedir. 8- Kimin de tartıları hafif gelirse; 9- Onun anası/barınağı Hâviyedir. 10- Onun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 11- Kızgın bir ateştir.
(Mekke’de inmiştir. 11 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. “Dehşeti yüreklere çarpan”(anlamı verilen)“القارعة”; Kıyamet gününün isimlerinden birisidir. Ona bu ismin veriliş sebebi, insanların kapısını çalması ve dehşetleri ile onları şaşkına çevirmesidir. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Kıyametin büyüklüğünü ve dehşetli halini dile getirerek şöyle buyurmaktadır: “Dehşeti yüreklere çarpan! Nedir o dehşeti yüreklere çarpan? O dehşeti yüreklere çarpanın ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?”
4. “O gün insanlar” ileri derecedeki korku ve dehşetin etkisinden dolayı “etrafa dağılmış pervaneler gibi olacak.” Dalgalar halinde birbirine giren, etrafa saçılıp savrulan pervaneleri andıracak. Pervaneler (الفراش); geceleyin çıkan ve nereye gideceğini bilemeyen, birbirlerine karışıp duran (kelebek benzeri) birtakım hayvanlardır. Yanan bir ateş görürlerse idrakinin zayıflığı dolayısı ile hemen bu ateşe atılırlar. İşte akıl sahibi insanların hali de kıyamette bu olacaktır.
5. O sapasağlam güçlü dağlara gelince; onlar da “(didilmiş boyalı) yün gibi ol(up havada uçuş)acak.” Yani en basit bir rüzgarın uçuruverdiği, son derece güçsüz bir hal almış, didilmiş yüne dönecekler. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen dağları görür ve onları yerinde duruyor sanırsın. Halbuki onlar, bulutların gitmesi gibi giderler.”(en-Neml, 27/88) Bundan sonra da dağlar, darmadağın olacak ve etrafa saçılmış toz toprağa döneceklerdir. Onlardan gözle görülecek bir şey kalmayacaktır. İşte o vakit mizan/tartı kurulacak ve insanlar bahtiyar kimselerle bedbaht kimseler olmak üzere iki kısma ayrılacak:
6-7. “Artık kimin tartıları ağır gelirse” iyilikleri kötülüklerinden ağır basarsa “O,” nimet dolu cennetlerde “hoşnut edici bir yaşayış içindedir.”
8-9. “Kimin de” kötülüklerini karşılayabilecek kadar iyilikleri olmadığı için “tartıları hafif gelirse, onun anası” varacağı ve kalacağı yer “Hâviyedir.” Cehennem ateşidir. el-Hâviye, cehennemin isimlerinden birisidir. Tıpkı yavrusundan ayrılmayan anne gibi ateş de onun yakasını bırakmayacaktır. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Çünkü onun azabı sahibinin yakasını bırakmaz.”(el-Furkân, 25/65) Bu buyruğun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Kişinin, (ana merkezi olan) başı ceheneme yuvarlanacak, yani tepe üstü cehennem ateşine atılacaktır. 10-11. “Onun ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” Bu, cehennemin pek dehşetli olduğunu anlatmak içindir. Daha sonra da bunu:“Kızgın bir ateştir” diye açıklamaktadır. Yani, sıcağı pek çetindir. Onun harareti, dünya ateşinin hararetinden yetmiş kat fazladır. O ateşten Allah’a sığınırız. Kâria Sûresi’nin tefsiri, burada sona ermektedir.
***
Tekâsür 102:1
1- Çokluk yarışı, sizi oyaladı, 2- (Ölüp) de kabirleri boylayıncaya kadar. 3- Asla (böyle yapmayın)! Yakında bileceksiniz. 4- Evet; asla (böyle yapmayın)! İleride bileceksiniz. 5- Asla (böyle yapmayın)! Kesin bir bilgi ile bilmiş olsaydınız (böyle yapmazdınız)! 6- Andolsun siz cehennemi göreceksiniz. 7- Yine andolsun ki onu kendi gözlerinizle göreceksiniz. 8- Sonra andolsun ki o gün nimetlerden sorguya çekileceksiniz.
(Mekke’de inmiştir. 8 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, kulları yaratılış sebepleri olan O’na hiçbir ortak koşmaksızın ibadet edip yönelmeyi ve O’nun sevgisini her şeyin önüne geçirmeyi bırakıp başka işlerle uğraşmalarından dolayı azarlamakta ve şöyle buyurmaktadır:“Çokluk yarışı” sözü geçen bu hususlardan “sizi oyaladı...” Burada neyin çokluğu ile yarışıldığının söz konusu edilmemesi, çoklukla yarışan ve bununla böbürlenen kimselerin mal, evlat, yardımcı, asker, hizmetçi, makam vb. gibi yarışıp böbürlendikleri ve herkesin başkasına karşı çokluğu ile övünme kastı taşıdığı ve kendisi ile Allah rızasının gözetilmediği bütün hususları kapsaması içindir.
2. Sizin gafletiniz ve oyalanışınız, bunlarla uğraşmanız sürüp gitti, ta ki “(ölüp) de kabirleri boylayıncaya kadar.” İşte o vakit sizin önünüzdeki perdeler açıldı. Ancak bu her şeye yeniden başlama imkânınızın kalmadığı bir vakit oldu. Yüce Allah’ın:“(Ölüp) de kabirleri boylayıncaya (ziyaret edinceye) kadar” buyruğu şunu da göstermektedir: Berzah, âhiret yurduna oradan geçiş için gidilecek bir yurttur. Yüce Allah, oraya gideceklere ziyaretçi adını vermiş ve onlara “ikamet edecekler, kalacaklar” dememiştir. Bunda da öldükten sonra dirilişe, ebedi olan, fani olmayan bir yurtta amellerin karşılığının verileceğine dair bir delil vardır. Bundan dolayı Yüce Allah, onları şu buyrukları ile tehdit etmektedir:
3-5. Önünüzde nelerle karşılaşacağınızı, kalbiniz ile kavrayacak şekilde bilmiş olsaydınız, çoklukla yarış ve övünüş, sizleri oyalamaz, aksine salih amel işlemek için ellerinizi çabuk tutardınız. Fakat sizin kesin bilgiye sahip olmayışınız, sizleri şu gördüğünüz hale getirmiştir. 6. “Andolsun siz cehennemi göreceksiniz.” Yani Kıyamet günü gelecek ve Allah’ın kâfirler için hazırlamış olduğu cehennemi göreceksiniz.
7. “Yine andolsun ki onu kendi gözlerinizle göreceksiniz.” Yani onu bizzat kendi gözlerinizle göreceksiniz. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Günahkârlar ateşi görünce içine düşeceklerin kendileri olacaklarını anlayacaklar, fakat ondan kaçacak bir yer bulamayacaklardır.”(el-Kehf, 18/53)
8. “Sonra andolsun ki o gün nimetlerden sorguya çekileceksiniz.” Eğer dünya yurdunda gördüğünüz nimetlerin şükrünü yerine getirmiş, Allah’ın onlardaki hakkını eda etmiş ve bu nimetleri O’na isyanlarda kullanmamış iseniz O, onlardan daha üstün ve daha değerli nimetleri size ihsan edecektir. Şâyet bu nimetlerden dolayı gurura kapılmış, aldanmış, şımarmış, onların şükrünü de yerine getirmemişseniz, aksine bunları masiyet işlemek için de yardımcı bir unsur olarak kullanmış iseniz, bundan dolayı da O, sizi cezalandıracaktır. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kâfir olanların ateşe arzolunacakları gün: Siz dünya hayatında hoşlandığınız her şeyi bitirdiniz ve onlardan yararlanıp durdunuz. Bugün yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz ve fâsıklık etmeniz sebebi ile horluk azabı ile cezalandırılacaksınız (denir onlara)”(el-Ahkâf, 46/20) Tekâsur Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Tekâsür 102:2
1- Çokluk yarışı, sizi oyaladı, 2- (Ölüp) de kabirleri boylayıncaya kadar. 3- Asla (böyle yapmayın)! Yakında bileceksiniz. 4- Evet; asla (böyle yapmayın)! İleride bileceksiniz. 5- Asla (böyle yapmayın)! Kesin bir bilgi ile bilmiş olsaydınız (böyle yapmazdınız)! 6- Andolsun siz cehennemi göreceksiniz. 7- Yine andolsun ki onu kendi gözlerinizle göreceksiniz. 8- Sonra andolsun ki o gün nimetlerden sorguya çekileceksiniz.
(Mekke’de inmiştir. 8 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, kulları yaratılış sebepleri olan O’na hiçbir ortak koşmaksızın ibadet edip yönelmeyi ve O’nun sevgisini her şeyin önüne geçirmeyi bırakıp başka işlerle uğraşmalarından dolayı azarlamakta ve şöyle buyurmaktadır:“Çokluk yarışı” sözü geçen bu hususlardan “sizi oyaladı...” Burada neyin çokluğu ile yarışıldığının söz konusu edilmemesi, çoklukla yarışan ve bununla böbürlenen kimselerin mal, evlat, yardımcı, asker, hizmetçi, makam vb. gibi yarışıp böbürlendikleri ve herkesin başkasına karşı çokluğu ile övünme kastı taşıdığı ve kendisi ile Allah rızasının gözetilmediği bütün hususları kapsaması içindir.
2. Sizin gafletiniz ve oyalanışınız, bunlarla uğraşmanız sürüp gitti, ta ki “(ölüp) de kabirleri boylayıncaya kadar.” İşte o vakit sizin önünüzdeki perdeler açıldı. Ancak bu her şeye yeniden başlama imkânınızın kalmadığı bir vakit oldu. Yüce Allah’ın:“(Ölüp) de kabirleri boylayıncaya (ziyaret edinceye) kadar” buyruğu şunu da göstermektedir: Berzah, âhiret yurduna oradan geçiş için gidilecek bir yurttur. Yüce Allah, oraya gideceklere ziyaretçi adını vermiş ve onlara “ikamet edecekler, kalacaklar” dememiştir. Bunda da öldükten sonra dirilişe, ebedi olan, fani olmayan bir yurtta amellerin karşılığının verileceğine dair bir delil vardır. Bundan dolayı Yüce Allah, onları şu buyrukları ile tehdit etmektedir:
3-5. Önünüzde nelerle karşılaşacağınızı, kalbiniz ile kavrayacak şekilde bilmiş olsaydınız, çoklukla yarış ve övünüş, sizleri oyalamaz, aksine salih amel işlemek için ellerinizi çabuk tutardınız. Fakat sizin kesin bilgiye sahip olmayışınız, sizleri şu gördüğünüz hale getirmiştir. 6. “Andolsun siz cehennemi göreceksiniz.” Yani Kıyamet günü gelecek ve Allah’ın kâfirler için hazırlamış olduğu cehennemi göreceksiniz.
7. “Yine andolsun ki onu kendi gözlerinizle göreceksiniz.” Yani onu bizzat kendi gözlerinizle göreceksiniz. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Günahkârlar ateşi görünce içine düşeceklerin kendileri olacaklarını anlayacaklar, fakat ondan kaçacak bir yer bulamayacaklardır.”(el-Kehf, 18/53)
8. “Sonra andolsun ki o gün nimetlerden sorguya çekileceksiniz.” Eğer dünya yurdunda gördüğünüz nimetlerin şükrünü yerine getirmiş, Allah’ın onlardaki hakkını eda etmiş ve bu nimetleri O’na isyanlarda kullanmamış iseniz O, onlardan daha üstün ve daha değerli nimetleri size ihsan edecektir. Şâyet bu nimetlerden dolayı gurura kapılmış, aldanmış, şımarmış, onların şükrünü de yerine getirmemişseniz, aksine bunları masiyet işlemek için de yardımcı bir unsur olarak kullanmış iseniz, bundan dolayı da O, sizi cezalandıracaktır. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kâfir olanların ateşe arzolunacakları gün: Siz dünya hayatında hoşlandığınız her şeyi bitirdiniz ve onlardan yararlanıp durdunuz. Bugün yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz ve fâsıklık etmeniz sebebi ile horluk azabı ile cezalandırılacaksınız (denir onlara)”(el-Ahkâf, 46/20) Tekâsur Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Tekâsür 102:3
1- Çokluk yarışı, sizi oyaladı, 2- (Ölüp) de kabirleri boylayıncaya kadar. 3- Asla (böyle yapmayın)! Yakında bileceksiniz. 4- Evet; asla (böyle yapmayın)! İleride bileceksiniz. 5- Asla (böyle yapmayın)! Kesin bir bilgi ile bilmiş olsaydınız (böyle yapmazdınız)! 6- Andolsun siz cehennemi göreceksiniz. 7- Yine andolsun ki onu kendi gözlerinizle göreceksiniz. 8- Sonra andolsun ki o gün nimetlerden sorguya çekileceksiniz.
(Mekke’de inmiştir. 8 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, kulları yaratılış sebepleri olan O’na hiçbir ortak koşmaksızın ibadet edip yönelmeyi ve O’nun sevgisini her şeyin önüne geçirmeyi bırakıp başka işlerle uğraşmalarından dolayı azarlamakta ve şöyle buyurmaktadır:“Çokluk yarışı” sözü geçen bu hususlardan “sizi oyaladı...” Burada neyin çokluğu ile yarışıldığının söz konusu edilmemesi, çoklukla yarışan ve bununla böbürlenen kimselerin mal, evlat, yardımcı, asker, hizmetçi, makam vb. gibi yarışıp böbürlendikleri ve herkesin başkasına karşı çokluğu ile övünme kastı taşıdığı ve kendisi ile Allah rızasının gözetilmediği bütün hususları kapsaması içindir.
2. Sizin gafletiniz ve oyalanışınız, bunlarla uğraşmanız sürüp gitti, ta ki “(ölüp) de kabirleri boylayıncaya kadar.” İşte o vakit sizin önünüzdeki perdeler açıldı. Ancak bu her şeye yeniden başlama imkânınızın kalmadığı bir vakit oldu. Yüce Allah’ın:“(Ölüp) de kabirleri boylayıncaya (ziyaret edinceye) kadar” buyruğu şunu da göstermektedir: Berzah, âhiret yurduna oradan geçiş için gidilecek bir yurttur. Yüce Allah, oraya gideceklere ziyaretçi adını vermiş ve onlara “ikamet edecekler, kalacaklar” dememiştir. Bunda da öldükten sonra dirilişe, ebedi olan, fani olmayan bir yurtta amellerin karşılığının verileceğine dair bir delil vardır. Bundan dolayı Yüce Allah, onları şu buyrukları ile tehdit etmektedir:
3-5. Önünüzde nelerle karşılaşacağınızı, kalbiniz ile kavrayacak şekilde bilmiş olsaydınız, çoklukla yarış ve övünüş, sizleri oyalamaz, aksine salih amel işlemek için ellerinizi çabuk tutardınız. Fakat sizin kesin bilgiye sahip olmayışınız, sizleri şu gördüğünüz hale getirmiştir. 6. “Andolsun siz cehennemi göreceksiniz.” Yani Kıyamet günü gelecek ve Allah’ın kâfirler için hazırlamış olduğu cehennemi göreceksiniz.
7. “Yine andolsun ki onu kendi gözlerinizle göreceksiniz.” Yani onu bizzat kendi gözlerinizle göreceksiniz. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Günahkârlar ateşi görünce içine düşeceklerin kendileri olacaklarını anlayacaklar, fakat ondan kaçacak bir yer bulamayacaklardır.”(el-Kehf, 18/53)
8. “Sonra andolsun ki o gün nimetlerden sorguya çekileceksiniz.” Eğer dünya yurdunda gördüğünüz nimetlerin şükrünü yerine getirmiş, Allah’ın onlardaki hakkını eda etmiş ve bu nimetleri O’na isyanlarda kullanmamış iseniz O, onlardan daha üstün ve daha değerli nimetleri size ihsan edecektir. Şâyet bu nimetlerden dolayı gurura kapılmış, aldanmış, şımarmış, onların şükrünü de yerine getirmemişseniz, aksine bunları masiyet işlemek için de yardımcı bir unsur olarak kullanmış iseniz, bundan dolayı da O, sizi cezalandıracaktır. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kâfir olanların ateşe arzolunacakları gün: Siz dünya hayatında hoşlandığınız her şeyi bitirdiniz ve onlardan yararlanıp durdunuz. Bugün yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz ve fâsıklık etmeniz sebebi ile horluk azabı ile cezalandırılacaksınız (denir onlara)”(el-Ahkâf, 46/20) Tekâsur Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Tekâsür 102:4
1- Çokluk yarışı, sizi oyaladı, 2- (Ölüp) de kabirleri boylayıncaya kadar. 3- Asla (böyle yapmayın)! Yakında bileceksiniz. 4- Evet; asla (böyle yapmayın)! İleride bileceksiniz. 5- Asla (böyle yapmayın)! Kesin bir bilgi ile bilmiş olsaydınız (böyle yapmazdınız)! 6- Andolsun siz cehennemi göreceksiniz. 7- Yine andolsun ki onu kendi gözlerinizle göreceksiniz. 8- Sonra andolsun ki o gün nimetlerden sorguya çekileceksiniz.
(Mekke’de inmiştir. 8 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, kulları yaratılış sebepleri olan O’na hiçbir ortak koşmaksızın ibadet edip yönelmeyi ve O’nun sevgisini her şeyin önüne geçirmeyi bırakıp başka işlerle uğraşmalarından dolayı azarlamakta ve şöyle buyurmaktadır:“Çokluk yarışı” sözü geçen bu hususlardan “sizi oyaladı...” Burada neyin çokluğu ile yarışıldığının söz konusu edilmemesi, çoklukla yarışan ve bununla böbürlenen kimselerin mal, evlat, yardımcı, asker, hizmetçi, makam vb. gibi yarışıp böbürlendikleri ve herkesin başkasına karşı çokluğu ile övünme kastı taşıdığı ve kendisi ile Allah rızasının gözetilmediği bütün hususları kapsaması içindir.
2. Sizin gafletiniz ve oyalanışınız, bunlarla uğraşmanız sürüp gitti, ta ki “(ölüp) de kabirleri boylayıncaya kadar.” İşte o vakit sizin önünüzdeki perdeler açıldı. Ancak bu her şeye yeniden başlama imkânınızın kalmadığı bir vakit oldu. Yüce Allah’ın:“(Ölüp) de kabirleri boylayıncaya (ziyaret edinceye) kadar” buyruğu şunu da göstermektedir: Berzah, âhiret yurduna oradan geçiş için gidilecek bir yurttur. Yüce Allah, oraya gideceklere ziyaretçi adını vermiş ve onlara “ikamet edecekler, kalacaklar” dememiştir. Bunda da öldükten sonra dirilişe, ebedi olan, fani olmayan bir yurtta amellerin karşılığının verileceğine dair bir delil vardır. Bundan dolayı Yüce Allah, onları şu buyrukları ile tehdit etmektedir:
3-5. Önünüzde nelerle karşılaşacağınızı, kalbiniz ile kavrayacak şekilde bilmiş olsaydınız, çoklukla yarış ve övünüş, sizleri oyalamaz, aksine salih amel işlemek için ellerinizi çabuk tutardınız. Fakat sizin kesin bilgiye sahip olmayışınız, sizleri şu gördüğünüz hale getirmiştir. 6. “Andolsun siz cehennemi göreceksiniz.” Yani Kıyamet günü gelecek ve Allah’ın kâfirler için hazırlamış olduğu cehennemi göreceksiniz.
7. “Yine andolsun ki onu kendi gözlerinizle göreceksiniz.” Yani onu bizzat kendi gözlerinizle göreceksiniz. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Günahkârlar ateşi görünce içine düşeceklerin kendileri olacaklarını anlayacaklar, fakat ondan kaçacak bir yer bulamayacaklardır.”(el-Kehf, 18/53)
8. “Sonra andolsun ki o gün nimetlerden sorguya çekileceksiniz.” Eğer dünya yurdunda gördüğünüz nimetlerin şükrünü yerine getirmiş, Allah’ın onlardaki hakkını eda etmiş ve bu nimetleri O’na isyanlarda kullanmamış iseniz O, onlardan daha üstün ve daha değerli nimetleri size ihsan edecektir. Şâyet bu nimetlerden dolayı gurura kapılmış, aldanmış, şımarmış, onların şükrünü de yerine getirmemişseniz, aksine bunları masiyet işlemek için de yardımcı bir unsur olarak kullanmış iseniz, bundan dolayı da O, sizi cezalandıracaktır. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kâfir olanların ateşe arzolunacakları gün: Siz dünya hayatında hoşlandığınız her şeyi bitirdiniz ve onlardan yararlanıp durdunuz. Bugün yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz ve fâsıklık etmeniz sebebi ile horluk azabı ile cezalandırılacaksınız (denir onlara)”(el-Ahkâf, 46/20) Tekâsur Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Tekâsür 102:5
1- Çokluk yarışı, sizi oyaladı, 2- (Ölüp) de kabirleri boylayıncaya kadar. 3- Asla (böyle yapmayın)! Yakında bileceksiniz. 4- Evet; asla (böyle yapmayın)! İleride bileceksiniz. 5- Asla (böyle yapmayın)! Kesin bir bilgi ile bilmiş olsaydınız (böyle yapmazdınız)! 6- Andolsun siz cehennemi göreceksiniz. 7- Yine andolsun ki onu kendi gözlerinizle göreceksiniz. 8- Sonra andolsun ki o gün nimetlerden sorguya çekileceksiniz.
(Mekke’de inmiştir. 8 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, kulları yaratılış sebepleri olan O’na hiçbir ortak koşmaksızın ibadet edip yönelmeyi ve O’nun sevgisini her şeyin önüne geçirmeyi bırakıp başka işlerle uğraşmalarından dolayı azarlamakta ve şöyle buyurmaktadır:“Çokluk yarışı” sözü geçen bu hususlardan “sizi oyaladı...” Burada neyin çokluğu ile yarışıldığının söz konusu edilmemesi, çoklukla yarışan ve bununla böbürlenen kimselerin mal, evlat, yardımcı, asker, hizmetçi, makam vb. gibi yarışıp böbürlendikleri ve herkesin başkasına karşı çokluğu ile övünme kastı taşıdığı ve kendisi ile Allah rızasının gözetilmediği bütün hususları kapsaması içindir.
2. Sizin gafletiniz ve oyalanışınız, bunlarla uğraşmanız sürüp gitti, ta ki “(ölüp) de kabirleri boylayıncaya kadar.” İşte o vakit sizin önünüzdeki perdeler açıldı. Ancak bu her şeye yeniden başlama imkânınızın kalmadığı bir vakit oldu. Yüce Allah’ın:“(Ölüp) de kabirleri boylayıncaya (ziyaret edinceye) kadar” buyruğu şunu da göstermektedir: Berzah, âhiret yurduna oradan geçiş için gidilecek bir yurttur. Yüce Allah, oraya gideceklere ziyaretçi adını vermiş ve onlara “ikamet edecekler, kalacaklar” dememiştir. Bunda da öldükten sonra dirilişe, ebedi olan, fani olmayan bir yurtta amellerin karşılığının verileceğine dair bir delil vardır. Bundan dolayı Yüce Allah, onları şu buyrukları ile tehdit etmektedir:
3-5. Önünüzde nelerle karşılaşacağınızı, kalbiniz ile kavrayacak şekilde bilmiş olsaydınız, çoklukla yarış ve övünüş, sizleri oyalamaz, aksine salih amel işlemek için ellerinizi çabuk tutardınız. Fakat sizin kesin bilgiye sahip olmayışınız, sizleri şu gördüğünüz hale getirmiştir. 6. “Andolsun siz cehennemi göreceksiniz.” Yani Kıyamet günü gelecek ve Allah’ın kâfirler için hazırlamış olduğu cehennemi göreceksiniz.
7. “Yine andolsun ki onu kendi gözlerinizle göreceksiniz.” Yani onu bizzat kendi gözlerinizle göreceksiniz. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Günahkârlar ateşi görünce içine düşeceklerin kendileri olacaklarını anlayacaklar, fakat ondan kaçacak bir yer bulamayacaklardır.”(el-Kehf, 18/53)
8. “Sonra andolsun ki o gün nimetlerden sorguya çekileceksiniz.” Eğer dünya yurdunda gördüğünüz nimetlerin şükrünü yerine getirmiş, Allah’ın onlardaki hakkını eda etmiş ve bu nimetleri O’na isyanlarda kullanmamış iseniz O, onlardan daha üstün ve daha değerli nimetleri size ihsan edecektir. Şâyet bu nimetlerden dolayı gurura kapılmış, aldanmış, şımarmış, onların şükrünü de yerine getirmemişseniz, aksine bunları masiyet işlemek için de yardımcı bir unsur olarak kullanmış iseniz, bundan dolayı da O, sizi cezalandıracaktır. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kâfir olanların ateşe arzolunacakları gün: Siz dünya hayatında hoşlandığınız her şeyi bitirdiniz ve onlardan yararlanıp durdunuz. Bugün yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz ve fâsıklık etmeniz sebebi ile horluk azabı ile cezalandırılacaksınız (denir onlara)”(el-Ahkâf, 46/20) Tekâsur Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Tekâsür 102:6
1- Çokluk yarışı, sizi oyaladı, 2- (Ölüp) de kabirleri boylayıncaya kadar. 3- Asla (böyle yapmayın)! Yakında bileceksiniz. 4- Evet; asla (böyle yapmayın)! İleride bileceksiniz. 5- Asla (böyle yapmayın)! Kesin bir bilgi ile bilmiş olsaydınız (böyle yapmazdınız)! 6- Andolsun siz cehennemi göreceksiniz. 7- Yine andolsun ki onu kendi gözlerinizle göreceksiniz. 8- Sonra andolsun ki o gün nimetlerden sorguya çekileceksiniz.
(Mekke’de inmiştir. 8 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, kulları yaratılış sebepleri olan O’na hiçbir ortak koşmaksızın ibadet edip yönelmeyi ve O’nun sevgisini her şeyin önüne geçirmeyi bırakıp başka işlerle uğraşmalarından dolayı azarlamakta ve şöyle buyurmaktadır:“Çokluk yarışı” sözü geçen bu hususlardan “sizi oyaladı...” Burada neyin çokluğu ile yarışıldığının söz konusu edilmemesi, çoklukla yarışan ve bununla böbürlenen kimselerin mal, evlat, yardımcı, asker, hizmetçi, makam vb. gibi yarışıp böbürlendikleri ve herkesin başkasına karşı çokluğu ile övünme kastı taşıdığı ve kendisi ile Allah rızasının gözetilmediği bütün hususları kapsaması içindir.
2. Sizin gafletiniz ve oyalanışınız, bunlarla uğraşmanız sürüp gitti, ta ki “(ölüp) de kabirleri boylayıncaya kadar.” İşte o vakit sizin önünüzdeki perdeler açıldı. Ancak bu her şeye yeniden başlama imkânınızın kalmadığı bir vakit oldu. Yüce Allah’ın:“(Ölüp) de kabirleri boylayıncaya (ziyaret edinceye) kadar” buyruğu şunu da göstermektedir: Berzah, âhiret yurduna oradan geçiş için gidilecek bir yurttur. Yüce Allah, oraya gideceklere ziyaretçi adını vermiş ve onlara “ikamet edecekler, kalacaklar” dememiştir. Bunda da öldükten sonra dirilişe, ebedi olan, fani olmayan bir yurtta amellerin karşılığının verileceğine dair bir delil vardır. Bundan dolayı Yüce Allah, onları şu buyrukları ile tehdit etmektedir:
3-5. Önünüzde nelerle karşılaşacağınızı, kalbiniz ile kavrayacak şekilde bilmiş olsaydınız, çoklukla yarış ve övünüş, sizleri oyalamaz, aksine salih amel işlemek için ellerinizi çabuk tutardınız. Fakat sizin kesin bilgiye sahip olmayışınız, sizleri şu gördüğünüz hale getirmiştir. 6. “Andolsun siz cehennemi göreceksiniz.” Yani Kıyamet günü gelecek ve Allah’ın kâfirler için hazırlamış olduğu cehennemi göreceksiniz.
7. “Yine andolsun ki onu kendi gözlerinizle göreceksiniz.” Yani onu bizzat kendi gözlerinizle göreceksiniz. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Günahkârlar ateşi görünce içine düşeceklerin kendileri olacaklarını anlayacaklar, fakat ondan kaçacak bir yer bulamayacaklardır.”(el-Kehf, 18/53)
8. “Sonra andolsun ki o gün nimetlerden sorguya çekileceksiniz.” Eğer dünya yurdunda gördüğünüz nimetlerin şükrünü yerine getirmiş, Allah’ın onlardaki hakkını eda etmiş ve bu nimetleri O’na isyanlarda kullanmamış iseniz O, onlardan daha üstün ve daha değerli nimetleri size ihsan edecektir. Şâyet bu nimetlerden dolayı gurura kapılmış, aldanmış, şımarmış, onların şükrünü de yerine getirmemişseniz, aksine bunları masiyet işlemek için de yardımcı bir unsur olarak kullanmış iseniz, bundan dolayı da O, sizi cezalandıracaktır. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kâfir olanların ateşe arzolunacakları gün: Siz dünya hayatında hoşlandığınız her şeyi bitirdiniz ve onlardan yararlanıp durdunuz. Bugün yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz ve fâsıklık etmeniz sebebi ile horluk azabı ile cezalandırılacaksınız (denir onlara)”(el-Ahkâf, 46/20) Tekâsur Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Tekâsür 102:7
1- Çokluk yarışı, sizi oyaladı, 2- (Ölüp) de kabirleri boylayıncaya kadar. 3- Asla (böyle yapmayın)! Yakında bileceksiniz. 4- Evet; asla (böyle yapmayın)! İleride bileceksiniz. 5- Asla (böyle yapmayın)! Kesin bir bilgi ile bilmiş olsaydınız (böyle yapmazdınız)! 6- Andolsun siz cehennemi göreceksiniz. 7- Yine andolsun ki onu kendi gözlerinizle göreceksiniz. 8- Sonra andolsun ki o gün nimetlerden sorguya çekileceksiniz.
(Mekke’de inmiştir. 8 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, kulları yaratılış sebepleri olan O’na hiçbir ortak koşmaksızın ibadet edip yönelmeyi ve O’nun sevgisini her şeyin önüne geçirmeyi bırakıp başka işlerle uğraşmalarından dolayı azarlamakta ve şöyle buyurmaktadır:“Çokluk yarışı” sözü geçen bu hususlardan “sizi oyaladı...” Burada neyin çokluğu ile yarışıldığının söz konusu edilmemesi, çoklukla yarışan ve bununla böbürlenen kimselerin mal, evlat, yardımcı, asker, hizmetçi, makam vb. gibi yarışıp böbürlendikleri ve herkesin başkasına karşı çokluğu ile övünme kastı taşıdığı ve kendisi ile Allah rızasının gözetilmediği bütün hususları kapsaması içindir.
2. Sizin gafletiniz ve oyalanışınız, bunlarla uğraşmanız sürüp gitti, ta ki “(ölüp) de kabirleri boylayıncaya kadar.” İşte o vakit sizin önünüzdeki perdeler açıldı. Ancak bu her şeye yeniden başlama imkânınızın kalmadığı bir vakit oldu. Yüce Allah’ın:“(Ölüp) de kabirleri boylayıncaya (ziyaret edinceye) kadar” buyruğu şunu da göstermektedir: Berzah, âhiret yurduna oradan geçiş için gidilecek bir yurttur. Yüce Allah, oraya gideceklere ziyaretçi adını vermiş ve onlara “ikamet edecekler, kalacaklar” dememiştir. Bunda da öldükten sonra dirilişe, ebedi olan, fani olmayan bir yurtta amellerin karşılığının verileceğine dair bir delil vardır. Bundan dolayı Yüce Allah, onları şu buyrukları ile tehdit etmektedir:
3-5. Önünüzde nelerle karşılaşacağınızı, kalbiniz ile kavrayacak şekilde bilmiş olsaydınız, çoklukla yarış ve övünüş, sizleri oyalamaz, aksine salih amel işlemek için ellerinizi çabuk tutardınız. Fakat sizin kesin bilgiye sahip olmayışınız, sizleri şu gördüğünüz hale getirmiştir. 6. “Andolsun siz cehennemi göreceksiniz.” Yani Kıyamet günü gelecek ve Allah’ın kâfirler için hazırlamış olduğu cehennemi göreceksiniz.
7. “Yine andolsun ki onu kendi gözlerinizle göreceksiniz.” Yani onu bizzat kendi gözlerinizle göreceksiniz. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Günahkârlar ateşi görünce içine düşeceklerin kendileri olacaklarını anlayacaklar, fakat ondan kaçacak bir yer bulamayacaklardır.”(el-Kehf, 18/53)
8. “Sonra andolsun ki o gün nimetlerden sorguya çekileceksiniz.” Eğer dünya yurdunda gördüğünüz nimetlerin şükrünü yerine getirmiş, Allah’ın onlardaki hakkını eda etmiş ve bu nimetleri O’na isyanlarda kullanmamış iseniz O, onlardan daha üstün ve daha değerli nimetleri size ihsan edecektir. Şâyet bu nimetlerden dolayı gurura kapılmış, aldanmış, şımarmış, onların şükrünü de yerine getirmemişseniz, aksine bunları masiyet işlemek için de yardımcı bir unsur olarak kullanmış iseniz, bundan dolayı da O, sizi cezalandıracaktır. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kâfir olanların ateşe arzolunacakları gün: Siz dünya hayatında hoşlandığınız her şeyi bitirdiniz ve onlardan yararlanıp durdunuz. Bugün yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz ve fâsıklık etmeniz sebebi ile horluk azabı ile cezalandırılacaksınız (denir onlara)”(el-Ahkâf, 46/20) Tekâsur Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Tekâsür 102:8
1- Çokluk yarışı, sizi oyaladı, 2- (Ölüp) de kabirleri boylayıncaya kadar. 3- Asla (böyle yapmayın)! Yakında bileceksiniz. 4- Evet; asla (böyle yapmayın)! İleride bileceksiniz. 5- Asla (böyle yapmayın)! Kesin bir bilgi ile bilmiş olsaydınız (böyle yapmazdınız)! 6- Andolsun siz cehennemi göreceksiniz. 7- Yine andolsun ki onu kendi gözlerinizle göreceksiniz. 8- Sonra andolsun ki o gün nimetlerden sorguya çekileceksiniz.
(Mekke’de inmiştir. 8 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah, kulları yaratılış sebepleri olan O’na hiçbir ortak koşmaksızın ibadet edip yönelmeyi ve O’nun sevgisini her şeyin önüne geçirmeyi bırakıp başka işlerle uğraşmalarından dolayı azarlamakta ve şöyle buyurmaktadır:“Çokluk yarışı” sözü geçen bu hususlardan “sizi oyaladı...” Burada neyin çokluğu ile yarışıldığının söz konusu edilmemesi, çoklukla yarışan ve bununla böbürlenen kimselerin mal, evlat, yardımcı, asker, hizmetçi, makam vb. gibi yarışıp böbürlendikleri ve herkesin başkasına karşı çokluğu ile övünme kastı taşıdığı ve kendisi ile Allah rızasının gözetilmediği bütün hususları kapsaması içindir.
2. Sizin gafletiniz ve oyalanışınız, bunlarla uğraşmanız sürüp gitti, ta ki “(ölüp) de kabirleri boylayıncaya kadar.” İşte o vakit sizin önünüzdeki perdeler açıldı. Ancak bu her şeye yeniden başlama imkânınızın kalmadığı bir vakit oldu. Yüce Allah’ın:“(Ölüp) de kabirleri boylayıncaya (ziyaret edinceye) kadar” buyruğu şunu da göstermektedir: Berzah, âhiret yurduna oradan geçiş için gidilecek bir yurttur. Yüce Allah, oraya gideceklere ziyaretçi adını vermiş ve onlara “ikamet edecekler, kalacaklar” dememiştir. Bunda da öldükten sonra dirilişe, ebedi olan, fani olmayan bir yurtta amellerin karşılığının verileceğine dair bir delil vardır. Bundan dolayı Yüce Allah, onları şu buyrukları ile tehdit etmektedir:
3-5. Önünüzde nelerle karşılaşacağınızı, kalbiniz ile kavrayacak şekilde bilmiş olsaydınız, çoklukla yarış ve övünüş, sizleri oyalamaz, aksine salih amel işlemek için ellerinizi çabuk tutardınız. Fakat sizin kesin bilgiye sahip olmayışınız, sizleri şu gördüğünüz hale getirmiştir. 6. “Andolsun siz cehennemi göreceksiniz.” Yani Kıyamet günü gelecek ve Allah’ın kâfirler için hazırlamış olduğu cehennemi göreceksiniz.
7. “Yine andolsun ki onu kendi gözlerinizle göreceksiniz.” Yani onu bizzat kendi gözlerinizle göreceksiniz. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Günahkârlar ateşi görünce içine düşeceklerin kendileri olacaklarını anlayacaklar, fakat ondan kaçacak bir yer bulamayacaklardır.”(el-Kehf, 18/53)
8. “Sonra andolsun ki o gün nimetlerden sorguya çekileceksiniz.” Eğer dünya yurdunda gördüğünüz nimetlerin şükrünü yerine getirmiş, Allah’ın onlardaki hakkını eda etmiş ve bu nimetleri O’na isyanlarda kullanmamış iseniz O, onlardan daha üstün ve daha değerli nimetleri size ihsan edecektir. Şâyet bu nimetlerden dolayı gurura kapılmış, aldanmış, şımarmış, onların şükrünü de yerine getirmemişseniz, aksine bunları masiyet işlemek için de yardımcı bir unsur olarak kullanmış iseniz, bundan dolayı da O, sizi cezalandıracaktır. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kâfir olanların ateşe arzolunacakları gün: Siz dünya hayatında hoşlandığınız her şeyi bitirdiniz ve onlardan yararlanıp durdunuz. Bugün yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz ve fâsıklık etmeniz sebebi ile horluk azabı ile cezalandırılacaksınız (denir onlara)”(el-Ahkâf, 46/20) Tekâsur Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Asr 103:1
1- Andolsun asra/zamana ki, 2- İnsan kesinlikle zarardadır. 3- Ancak iman eden, salih ameller işleyen, birbirine hem hakkı hem de sabrı tavsiye edenler müstesnâ.
(Mekke’de inmiştir. 3 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. Yüce Allah, kulların fiillerini ve amellerini işledikleri vakit olan gece gündüz anlamına gelen “asra/zamana” yemin ederek, insanın zararda olduğunu bildirmektedir. Zararda olan ise kârda olanın zıddıdır. Ziyana uğramanın, zarar etmenin birbirinden farklı bir çok derecesi vardır. Dünya ve âhireti kaybedip ebedi nimetleri elden kaçıran, cehennemi hak eden kimsenin halinde olduğu gibi her yönüyle bir zarar söz konusu olabildiği gibi; bazen bazı yönleri ile zarar, bazı yönleri ile zarar olmayan haller de olabilir. Bundan dolayı Yüce Allah, aşağıdaki dört vasfa sahip kimseler müstesnâ, bütün insanların zararda olduklarını dile getirmektedir. Söz konusu dört vasıf ie şunlardır: İman: Allah’ın iman edilmesini emrettiği hususlara iman etmektir. İman, ilimsiz mümkün değildir. Zira iman, ilmin bir koludur. O, olmaksızın iman kemâle ermez. Salih amel: Bu da hem Allah’ın hakları hem de kulların hakları ile ilgili olan, gizli ve açık, farz ve müstehap bütün hayırlı fiilleri kapsar. Hakkı tavsiye: Buradaki hak, iman ve salih amel demektir. Yani iman edenlerin bunu birbirlerine tavsiye etmeleri, birbirlerini buna teşvik edip bu konuda onlarda arzu uyandırmalarıdır. Sabrı tavsiye: Allah’a itaat üzere, Allah’a isyandan uzak kalmakta ve Allah’ın ızdırap verici takdirleri karşısında sabredip tahammül göstermeyi tavsiye etmek demektir. İlk iki husus ile kişi kendi nefsini kemâle erdirirken, sonraki iki husus vasıtası ile de başkalarını kemale erdirir. Bu dört hususun tam anlamı ile elde edilmesi ile kul, zarardan kurtulmuş, pek büyük bir kâr elde ederek umduğuna nail olmuş olur. Asr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Asr 103:2
1- Andolsun asra/zamana ki, 2- İnsan kesinlikle zarardadır. 3- Ancak iman eden, salih ameller işleyen, birbirine hem hakkı hem de sabrı tavsiye edenler müstesnâ.
(Mekke’de inmiştir. 3 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. Yüce Allah, kulların fiillerini ve amellerini işledikleri vakit olan gece gündüz anlamına gelen “asra/zamana” yemin ederek, insanın zararda olduğunu bildirmektedir. Zararda olan ise kârda olanın zıddıdır. Ziyana uğramanın, zarar etmenin birbirinden farklı bir çok derecesi vardır. Dünya ve âhireti kaybedip ebedi nimetleri elden kaçıran, cehennemi hak eden kimsenin halinde olduğu gibi her yönüyle bir zarar söz konusu olabildiği gibi; bazen bazı yönleri ile zarar, bazı yönleri ile zarar olmayan haller de olabilir. Bundan dolayı Yüce Allah, aşağıdaki dört vasfa sahip kimseler müstesnâ, bütün insanların zararda olduklarını dile getirmektedir. Söz konusu dört vasıf ie şunlardır: İman: Allah’ın iman edilmesini emrettiği hususlara iman etmektir. İman, ilimsiz mümkün değildir. Zira iman, ilmin bir koludur. O, olmaksızın iman kemâle ermez. Salih amel: Bu da hem Allah’ın hakları hem de kulların hakları ile ilgili olan, gizli ve açık, farz ve müstehap bütün hayırlı fiilleri kapsar. Hakkı tavsiye: Buradaki hak, iman ve salih amel demektir. Yani iman edenlerin bunu birbirlerine tavsiye etmeleri, birbirlerini buna teşvik edip bu konuda onlarda arzu uyandırmalarıdır. Sabrı tavsiye: Allah’a itaat üzere, Allah’a isyandan uzak kalmakta ve Allah’ın ızdırap verici takdirleri karşısında sabredip tahammül göstermeyi tavsiye etmek demektir. İlk iki husus ile kişi kendi nefsini kemâle erdirirken, sonraki iki husus vasıtası ile de başkalarını kemale erdirir. Bu dört hususun tam anlamı ile elde edilmesi ile kul, zarardan kurtulmuş, pek büyük bir kâr elde ederek umduğuna nail olmuş olur. Asr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Asr 103:3
1- Andolsun asra/zamana ki, 2- İnsan kesinlikle zarardadır. 3- Ancak iman eden, salih ameller işleyen, birbirine hem hakkı hem de sabrı tavsiye edenler müstesnâ.
(Mekke’de inmiştir. 3 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-3. Yüce Allah, kulların fiillerini ve amellerini işledikleri vakit olan gece gündüz anlamına gelen “asra/zamana” yemin ederek, insanın zararda olduğunu bildirmektedir. Zararda olan ise kârda olanın zıddıdır. Ziyana uğramanın, zarar etmenin birbirinden farklı bir çok derecesi vardır. Dünya ve âhireti kaybedip ebedi nimetleri elden kaçıran, cehennemi hak eden kimsenin halinde olduğu gibi her yönüyle bir zarar söz konusu olabildiği gibi; bazen bazı yönleri ile zarar, bazı yönleri ile zarar olmayan haller de olabilir. Bundan dolayı Yüce Allah, aşağıdaki dört vasfa sahip kimseler müstesnâ, bütün insanların zararda olduklarını dile getirmektedir. Söz konusu dört vasıf ie şunlardır: İman: Allah’ın iman edilmesini emrettiği hususlara iman etmektir. İman, ilimsiz mümkün değildir. Zira iman, ilmin bir koludur. O, olmaksızın iman kemâle ermez. Salih amel: Bu da hem Allah’ın hakları hem de kulların hakları ile ilgili olan, gizli ve açık, farz ve müstehap bütün hayırlı fiilleri kapsar. Hakkı tavsiye: Buradaki hak, iman ve salih amel demektir. Yani iman edenlerin bunu birbirlerine tavsiye etmeleri, birbirlerini buna teşvik edip bu konuda onlarda arzu uyandırmalarıdır. Sabrı tavsiye: Allah’a itaat üzere, Allah’a isyandan uzak kalmakta ve Allah’ın ızdırap verici takdirleri karşısında sabredip tahammül göstermeyi tavsiye etmek demektir. İlk iki husus ile kişi kendi nefsini kemâle erdirirken, sonraki iki husus vasıtası ile de başkalarını kemale erdirir. Bu dört hususun tam anlamı ile elde edilmesi ile kul, zarardan kurtulmuş, pek büyük bir kâr elde ederek umduğuna nail olmuş olur. Asr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Hümezeh 104:1
1- İnsanları hem fiille hem de sözle ayıplayıp kötüleyen her kişinin vay haline! 2- Böylesi, mal biriktirir de onu tekrar tekrar sayar. 3- Malının kendisini ebedi kılacağını sanır. 4- Asla! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır. 5- Hutame’nin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 6- O, Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir; 7- Yüreklere kadar işler. 8,9- Şüphesiz bu (ateş), onların üzerine arkasında uzatılmış direkler bulunan kapılarla sımsıkı kapatılmış olacaktır.
(Mekke’de inmiştir. 9 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “İnsanları hem fiille hem de sözle kötüleyip çekiştiren her kişinin vay haline!” Burada “vay haline” ifadesi, onlara bir tehdit, vebal ve şiddetli bir azap var, anlamındadır. Ayette geçen “همزة”, insanları işaretle ve fiille ayıplayıp kötüleyen, tenkit eden kimse demektir. "لمزة” ise insanları sözlü olarak ayıplayıp kötüleyen kimse demektir. Fiil ve sözleri ile başkasını kötüleyen bu kimselerin sıfatlarından birisi de şudur:
2. “Böylesi, mal biriktirir de onu tekrar tekrar sayar.” Bütün derdi, mal toplamak ve bunu sayıp durmaktır. Mala imrenmek ve gözünü ona dikmektir. Böylesinin hayır yollarına, akrabalara ve benzeri yerlere malını infak etmek gibi bir arzusu yoktur.
3. “Malının kendisini” cahilliği sebebi ile dünyada “ebedi kılacağını sanır.” Bundan dolayı bütün çabası, ömrünü uzatacağını zannettiği malını artırmaya yöneliktir. Cimriliğin ömürleri kısalttığını ve yurtları perişan ettiğini, buna karşılık iyiliğin de ömrü uzattığını ise bilmez.
4-5. “Asla! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır.” Hutame’nin azametini ve dehşetli halini belirtmek maksadı ile de: “Hutame’nin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” diye sormakta, sonra da şu buyruğu ile onu açıklamaktadır: 6-7. “O, Allah’ın” insanlarla ve taşlarla “tutuşturulmuş ateşidir” ki çok şiddetli ve alevli yandığından dolayı “yüreklere kadar işler.” Yani bedenlerin içine nüfuz ederek harareti kalplere kadar varır.
8-9. Bu ileri çaptaki sıcağın yanı sıra onlar, o ateşte hapsedilecekler ve oradan çıkmaktan yana ümitlerini kesmiş olacaklardır. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: "Şüphesiz bu (ateş), onların üzerine” kapıların arkalarından, oradan çıkamasınlar diye “uzatılmış direkler” ile kilitlenmiş “sımsıkı kapatılmış olacaktır.”“Oradan her çıkmak istediklerinde tekrar oraya geri çevirilirler.”(es-Secde, 32/20) Bundan Allah’a sığınır, af ve âfiyet dileriz O’ndan. Hümeze Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Hümezeh 104:2
1- İnsanları hem fiille hem de sözle ayıplayıp kötüleyen her kişinin vay haline! 2- Böylesi, mal biriktirir de onu tekrar tekrar sayar. 3- Malının kendisini ebedi kılacağını sanır. 4- Asla! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır. 5- Hutame’nin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 6- O, Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir; 7- Yüreklere kadar işler. 8,9- Şüphesiz bu (ateş), onların üzerine arkasında uzatılmış direkler bulunan kapılarla sımsıkı kapatılmış olacaktır.
(Mekke’de inmiştir. 9 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “İnsanları hem fiille hem de sözle kötüleyip çekiştiren her kişinin vay haline!” Burada “vay haline” ifadesi, onlara bir tehdit, vebal ve şiddetli bir azap var, anlamındadır. Ayette geçen “همزة”, insanları işaretle ve fiille ayıplayıp kötüleyen, tenkit eden kimse demektir. "لمزة” ise insanları sözlü olarak ayıplayıp kötüleyen kimse demektir. Fiil ve sözleri ile başkasını kötüleyen bu kimselerin sıfatlarından birisi de şudur:
2. “Böylesi, mal biriktirir de onu tekrar tekrar sayar.” Bütün derdi, mal toplamak ve bunu sayıp durmaktır. Mala imrenmek ve gözünü ona dikmektir. Böylesinin hayır yollarına, akrabalara ve benzeri yerlere malını infak etmek gibi bir arzusu yoktur.
3. “Malının kendisini” cahilliği sebebi ile dünyada “ebedi kılacağını sanır.” Bundan dolayı bütün çabası, ömrünü uzatacağını zannettiği malını artırmaya yöneliktir. Cimriliğin ömürleri kısalttığını ve yurtları perişan ettiğini, buna karşılık iyiliğin de ömrü uzattığını ise bilmez.
4-5. “Asla! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır.” Hutame’nin azametini ve dehşetli halini belirtmek maksadı ile de: “Hutame’nin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” diye sormakta, sonra da şu buyruğu ile onu açıklamaktadır: 6-7. “O, Allah’ın” insanlarla ve taşlarla “tutuşturulmuş ateşidir” ki çok şiddetli ve alevli yandığından dolayı “yüreklere kadar işler.” Yani bedenlerin içine nüfuz ederek harareti kalplere kadar varır.
8-9. Bu ileri çaptaki sıcağın yanı sıra onlar, o ateşte hapsedilecekler ve oradan çıkmaktan yana ümitlerini kesmiş olacaklardır. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: "Şüphesiz bu (ateş), onların üzerine” kapıların arkalarından, oradan çıkamasınlar diye “uzatılmış direkler” ile kilitlenmiş “sımsıkı kapatılmış olacaktır.”“Oradan her çıkmak istediklerinde tekrar oraya geri çevirilirler.”(es-Secde, 32/20) Bundan Allah’a sığınır, af ve âfiyet dileriz O’ndan. Hümeze Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Hümezeh 104:3
1- İnsanları hem fiille hem de sözle ayıplayıp kötüleyen her kişinin vay haline! 2- Böylesi, mal biriktirir de onu tekrar tekrar sayar. 3- Malının kendisini ebedi kılacağını sanır. 4- Asla! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır. 5- Hutame’nin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 6- O, Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir; 7- Yüreklere kadar işler. 8,9- Şüphesiz bu (ateş), onların üzerine arkasında uzatılmış direkler bulunan kapılarla sımsıkı kapatılmış olacaktır.
(Mekke’de inmiştir. 9 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “İnsanları hem fiille hem de sözle kötüleyip çekiştiren her kişinin vay haline!” Burada “vay haline” ifadesi, onlara bir tehdit, vebal ve şiddetli bir azap var, anlamındadır. Ayette geçen “همزة”, insanları işaretle ve fiille ayıplayıp kötüleyen, tenkit eden kimse demektir. "لمزة” ise insanları sözlü olarak ayıplayıp kötüleyen kimse demektir. Fiil ve sözleri ile başkasını kötüleyen bu kimselerin sıfatlarından birisi de şudur:
2. “Böylesi, mal biriktirir de onu tekrar tekrar sayar.” Bütün derdi, mal toplamak ve bunu sayıp durmaktır. Mala imrenmek ve gözünü ona dikmektir. Böylesinin hayır yollarına, akrabalara ve benzeri yerlere malını infak etmek gibi bir arzusu yoktur.
3. “Malının kendisini” cahilliği sebebi ile dünyada “ebedi kılacağını sanır.” Bundan dolayı bütün çabası, ömrünü uzatacağını zannettiği malını artırmaya yöneliktir. Cimriliğin ömürleri kısalttığını ve yurtları perişan ettiğini, buna karşılık iyiliğin de ömrü uzattığını ise bilmez.
4-5. “Asla! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır.” Hutame’nin azametini ve dehşetli halini belirtmek maksadı ile de: “Hutame’nin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” diye sormakta, sonra da şu buyruğu ile onu açıklamaktadır: 6-7. “O, Allah’ın” insanlarla ve taşlarla “tutuşturulmuş ateşidir” ki çok şiddetli ve alevli yandığından dolayı “yüreklere kadar işler.” Yani bedenlerin içine nüfuz ederek harareti kalplere kadar varır.
8-9. Bu ileri çaptaki sıcağın yanı sıra onlar, o ateşte hapsedilecekler ve oradan çıkmaktan yana ümitlerini kesmiş olacaklardır. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: "Şüphesiz bu (ateş), onların üzerine” kapıların arkalarından, oradan çıkamasınlar diye “uzatılmış direkler” ile kilitlenmiş “sımsıkı kapatılmış olacaktır.”“Oradan her çıkmak istediklerinde tekrar oraya geri çevirilirler.”(es-Secde, 32/20) Bundan Allah’a sığınır, af ve âfiyet dileriz O’ndan. Hümeze Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Hümezeh 104:4
1- İnsanları hem fiille hem de sözle ayıplayıp kötüleyen her kişinin vay haline! 2- Böylesi, mal biriktirir de onu tekrar tekrar sayar. 3- Malının kendisini ebedi kılacağını sanır. 4- Asla! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır. 5- Hutame’nin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 6- O, Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir; 7- Yüreklere kadar işler. 8,9- Şüphesiz bu (ateş), onların üzerine arkasında uzatılmış direkler bulunan kapılarla sımsıkı kapatılmış olacaktır.
(Mekke’de inmiştir. 9 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “İnsanları hem fiille hem de sözle kötüleyip çekiştiren her kişinin vay haline!” Burada “vay haline” ifadesi, onlara bir tehdit, vebal ve şiddetli bir azap var, anlamındadır. Ayette geçen “همزة”, insanları işaretle ve fiille ayıplayıp kötüleyen, tenkit eden kimse demektir. "لمزة” ise insanları sözlü olarak ayıplayıp kötüleyen kimse demektir. Fiil ve sözleri ile başkasını kötüleyen bu kimselerin sıfatlarından birisi de şudur:
2. “Böylesi, mal biriktirir de onu tekrar tekrar sayar.” Bütün derdi, mal toplamak ve bunu sayıp durmaktır. Mala imrenmek ve gözünü ona dikmektir. Böylesinin hayır yollarına, akrabalara ve benzeri yerlere malını infak etmek gibi bir arzusu yoktur.
3. “Malının kendisini” cahilliği sebebi ile dünyada “ebedi kılacağını sanır.” Bundan dolayı bütün çabası, ömrünü uzatacağını zannettiği malını artırmaya yöneliktir. Cimriliğin ömürleri kısalttığını ve yurtları perişan ettiğini, buna karşılık iyiliğin de ömrü uzattığını ise bilmez.
4-5. “Asla! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır.” Hutame’nin azametini ve dehşetli halini belirtmek maksadı ile de: “Hutame’nin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” diye sormakta, sonra da şu buyruğu ile onu açıklamaktadır: 6-7. “O, Allah’ın” insanlarla ve taşlarla “tutuşturulmuş ateşidir” ki çok şiddetli ve alevli yandığından dolayı “yüreklere kadar işler.” Yani bedenlerin içine nüfuz ederek harareti kalplere kadar varır.
8-9. Bu ileri çaptaki sıcağın yanı sıra onlar, o ateşte hapsedilecekler ve oradan çıkmaktan yana ümitlerini kesmiş olacaklardır. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: "Şüphesiz bu (ateş), onların üzerine” kapıların arkalarından, oradan çıkamasınlar diye “uzatılmış direkler” ile kilitlenmiş “sımsıkı kapatılmış olacaktır.”“Oradan her çıkmak istediklerinde tekrar oraya geri çevirilirler.”(es-Secde, 32/20) Bundan Allah’a sığınır, af ve âfiyet dileriz O’ndan. Hümeze Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Hümezeh 104:5
1- İnsanları hem fiille hem de sözle ayıplayıp kötüleyen her kişinin vay haline! 2- Böylesi, mal biriktirir de onu tekrar tekrar sayar. 3- Malının kendisini ebedi kılacağını sanır. 4- Asla! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır. 5- Hutame’nin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 6- O, Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir; 7- Yüreklere kadar işler. 8,9- Şüphesiz bu (ateş), onların üzerine arkasında uzatılmış direkler bulunan kapılarla sımsıkı kapatılmış olacaktır.
(Mekke’de inmiştir. 9 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “İnsanları hem fiille hem de sözle kötüleyip çekiştiren her kişinin vay haline!” Burada “vay haline” ifadesi, onlara bir tehdit, vebal ve şiddetli bir azap var, anlamındadır. Ayette geçen “همزة”, insanları işaretle ve fiille ayıplayıp kötüleyen, tenkit eden kimse demektir. "لمزة” ise insanları sözlü olarak ayıplayıp kötüleyen kimse demektir. Fiil ve sözleri ile başkasını kötüleyen bu kimselerin sıfatlarından birisi de şudur:
2. “Böylesi, mal biriktirir de onu tekrar tekrar sayar.” Bütün derdi, mal toplamak ve bunu sayıp durmaktır. Mala imrenmek ve gözünü ona dikmektir. Böylesinin hayır yollarına, akrabalara ve benzeri yerlere malını infak etmek gibi bir arzusu yoktur.
3. “Malının kendisini” cahilliği sebebi ile dünyada “ebedi kılacağını sanır.” Bundan dolayı bütün çabası, ömrünü uzatacağını zannettiği malını artırmaya yöneliktir. Cimriliğin ömürleri kısalttığını ve yurtları perişan ettiğini, buna karşılık iyiliğin de ömrü uzattığını ise bilmez.
4-5. “Asla! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır.” Hutame’nin azametini ve dehşetli halini belirtmek maksadı ile de: “Hutame’nin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” diye sormakta, sonra da şu buyruğu ile onu açıklamaktadır: 6-7. “O, Allah’ın” insanlarla ve taşlarla “tutuşturulmuş ateşidir” ki çok şiddetli ve alevli yandığından dolayı “yüreklere kadar işler.” Yani bedenlerin içine nüfuz ederek harareti kalplere kadar varır.
8-9. Bu ileri çaptaki sıcağın yanı sıra onlar, o ateşte hapsedilecekler ve oradan çıkmaktan yana ümitlerini kesmiş olacaklardır. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: "Şüphesiz bu (ateş), onların üzerine” kapıların arkalarından, oradan çıkamasınlar diye “uzatılmış direkler” ile kilitlenmiş “sımsıkı kapatılmış olacaktır.”“Oradan her çıkmak istediklerinde tekrar oraya geri çevirilirler.”(es-Secde, 32/20) Bundan Allah’a sığınır, af ve âfiyet dileriz O’ndan. Hümeze Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Hümezeh 104:6
1- İnsanları hem fiille hem de sözle ayıplayıp kötüleyen her kişinin vay haline! 2- Böylesi, mal biriktirir de onu tekrar tekrar sayar. 3- Malının kendisini ebedi kılacağını sanır. 4- Asla! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır. 5- Hutame’nin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 6- O, Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir; 7- Yüreklere kadar işler. 8,9- Şüphesiz bu (ateş), onların üzerine arkasında uzatılmış direkler bulunan kapılarla sımsıkı kapatılmış olacaktır.
(Mekke’de inmiştir. 9 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “İnsanları hem fiille hem de sözle kötüleyip çekiştiren her kişinin vay haline!” Burada “vay haline” ifadesi, onlara bir tehdit, vebal ve şiddetli bir azap var, anlamındadır. Ayette geçen “همزة”, insanları işaretle ve fiille ayıplayıp kötüleyen, tenkit eden kimse demektir. "لمزة” ise insanları sözlü olarak ayıplayıp kötüleyen kimse demektir. Fiil ve sözleri ile başkasını kötüleyen bu kimselerin sıfatlarından birisi de şudur:
2. “Böylesi, mal biriktirir de onu tekrar tekrar sayar.” Bütün derdi, mal toplamak ve bunu sayıp durmaktır. Mala imrenmek ve gözünü ona dikmektir. Böylesinin hayır yollarına, akrabalara ve benzeri yerlere malını infak etmek gibi bir arzusu yoktur.
3. “Malının kendisini” cahilliği sebebi ile dünyada “ebedi kılacağını sanır.” Bundan dolayı bütün çabası, ömrünü uzatacağını zannettiği malını artırmaya yöneliktir. Cimriliğin ömürleri kısalttığını ve yurtları perişan ettiğini, buna karşılık iyiliğin de ömrü uzattığını ise bilmez.
4-5. “Asla! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır.” Hutame’nin azametini ve dehşetli halini belirtmek maksadı ile de: “Hutame’nin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” diye sormakta, sonra da şu buyruğu ile onu açıklamaktadır: 6-7. “O, Allah’ın” insanlarla ve taşlarla “tutuşturulmuş ateşidir” ki çok şiddetli ve alevli yandığından dolayı “yüreklere kadar işler.” Yani bedenlerin içine nüfuz ederek harareti kalplere kadar varır.
8-9. Bu ileri çaptaki sıcağın yanı sıra onlar, o ateşte hapsedilecekler ve oradan çıkmaktan yana ümitlerini kesmiş olacaklardır. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: "Şüphesiz bu (ateş), onların üzerine” kapıların arkalarından, oradan çıkamasınlar diye “uzatılmış direkler” ile kilitlenmiş “sımsıkı kapatılmış olacaktır.”“Oradan her çıkmak istediklerinde tekrar oraya geri çevirilirler.”(es-Secde, 32/20) Bundan Allah’a sığınır, af ve âfiyet dileriz O’ndan. Hümeze Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Hümezeh 104:7
1- İnsanları hem fiille hem de sözle ayıplayıp kötüleyen her kişinin vay haline! 2- Böylesi, mal biriktirir de onu tekrar tekrar sayar. 3- Malının kendisini ebedi kılacağını sanır. 4- Asla! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır. 5- Hutame’nin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 6- O, Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir; 7- Yüreklere kadar işler. 8,9- Şüphesiz bu (ateş), onların üzerine arkasında uzatılmış direkler bulunan kapılarla sımsıkı kapatılmış olacaktır.
(Mekke’de inmiştir. 9 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “İnsanları hem fiille hem de sözle kötüleyip çekiştiren her kişinin vay haline!” Burada “vay haline” ifadesi, onlara bir tehdit, vebal ve şiddetli bir azap var, anlamındadır. Ayette geçen “همزة”, insanları işaretle ve fiille ayıplayıp kötüleyen, tenkit eden kimse demektir. "لمزة” ise insanları sözlü olarak ayıplayıp kötüleyen kimse demektir. Fiil ve sözleri ile başkasını kötüleyen bu kimselerin sıfatlarından birisi de şudur:
2. “Böylesi, mal biriktirir de onu tekrar tekrar sayar.” Bütün derdi, mal toplamak ve bunu sayıp durmaktır. Mala imrenmek ve gözünü ona dikmektir. Böylesinin hayır yollarına, akrabalara ve benzeri yerlere malını infak etmek gibi bir arzusu yoktur.
3. “Malının kendisini” cahilliği sebebi ile dünyada “ebedi kılacağını sanır.” Bundan dolayı bütün çabası, ömrünü uzatacağını zannettiği malını artırmaya yöneliktir. Cimriliğin ömürleri kısalttığını ve yurtları perişan ettiğini, buna karşılık iyiliğin de ömrü uzattığını ise bilmez.
4-5. “Asla! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır.” Hutame’nin azametini ve dehşetli halini belirtmek maksadı ile de: “Hutame’nin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” diye sormakta, sonra da şu buyruğu ile onu açıklamaktadır: 6-7. “O, Allah’ın” insanlarla ve taşlarla “tutuşturulmuş ateşidir” ki çok şiddetli ve alevli yandığından dolayı “yüreklere kadar işler.” Yani bedenlerin içine nüfuz ederek harareti kalplere kadar varır.
8-9. Bu ileri çaptaki sıcağın yanı sıra onlar, o ateşte hapsedilecekler ve oradan çıkmaktan yana ümitlerini kesmiş olacaklardır. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: "Şüphesiz bu (ateş), onların üzerine” kapıların arkalarından, oradan çıkamasınlar diye “uzatılmış direkler” ile kilitlenmiş “sımsıkı kapatılmış olacaktır.”“Oradan her çıkmak istediklerinde tekrar oraya geri çevirilirler.”(es-Secde, 32/20) Bundan Allah’a sığınır, af ve âfiyet dileriz O’ndan. Hümeze Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Hümezeh 104:8
1- İnsanları hem fiille hem de sözle ayıplayıp kötüleyen her kişinin vay haline! 2- Böylesi, mal biriktirir de onu tekrar tekrar sayar. 3- Malının kendisini ebedi kılacağını sanır. 4- Asla! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır. 5- Hutame’nin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 6- O, Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir; 7- Yüreklere kadar işler. 8,9- Şüphesiz bu (ateş), onların üzerine arkasında uzatılmış direkler bulunan kapılarla sımsıkı kapatılmış olacaktır.
(Mekke’de inmiştir. 9 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “İnsanları hem fiille hem de sözle kötüleyip çekiştiren her kişinin vay haline!” Burada “vay haline” ifadesi, onlara bir tehdit, vebal ve şiddetli bir azap var, anlamındadır. Ayette geçen “همزة”, insanları işaretle ve fiille ayıplayıp kötüleyen, tenkit eden kimse demektir. "لمزة” ise insanları sözlü olarak ayıplayıp kötüleyen kimse demektir. Fiil ve sözleri ile başkasını kötüleyen bu kimselerin sıfatlarından birisi de şudur:
2. “Böylesi, mal biriktirir de onu tekrar tekrar sayar.” Bütün derdi, mal toplamak ve bunu sayıp durmaktır. Mala imrenmek ve gözünü ona dikmektir. Böylesinin hayır yollarına, akrabalara ve benzeri yerlere malını infak etmek gibi bir arzusu yoktur.
3. “Malının kendisini” cahilliği sebebi ile dünyada “ebedi kılacağını sanır.” Bundan dolayı bütün çabası, ömrünü uzatacağını zannettiği malını artırmaya yöneliktir. Cimriliğin ömürleri kısalttığını ve yurtları perişan ettiğini, buna karşılık iyiliğin de ömrü uzattığını ise bilmez.
4-5. “Asla! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır.” Hutame’nin azametini ve dehşetli halini belirtmek maksadı ile de: “Hutame’nin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” diye sormakta, sonra da şu buyruğu ile onu açıklamaktadır: 6-7. “O, Allah’ın” insanlarla ve taşlarla “tutuşturulmuş ateşidir” ki çok şiddetli ve alevli yandığından dolayı “yüreklere kadar işler.” Yani bedenlerin içine nüfuz ederek harareti kalplere kadar varır.
8-9. Bu ileri çaptaki sıcağın yanı sıra onlar, o ateşte hapsedilecekler ve oradan çıkmaktan yana ümitlerini kesmiş olacaklardır. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: "Şüphesiz bu (ateş), onların üzerine” kapıların arkalarından, oradan çıkamasınlar diye “uzatılmış direkler” ile kilitlenmiş “sımsıkı kapatılmış olacaktır.”“Oradan her çıkmak istediklerinde tekrar oraya geri çevirilirler.”(es-Secde, 32/20) Bundan Allah’a sığınır, af ve âfiyet dileriz O’ndan. Hümeze Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Hümezeh 104:9
1- İnsanları hem fiille hem de sözle ayıplayıp kötüleyen her kişinin vay haline! 2- Böylesi, mal biriktirir de onu tekrar tekrar sayar. 3- Malının kendisini ebedi kılacağını sanır. 4- Asla! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır. 5- Hutame’nin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 6- O, Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir; 7- Yüreklere kadar işler. 8,9- Şüphesiz bu (ateş), onların üzerine arkasında uzatılmış direkler bulunan kapılarla sımsıkı kapatılmış olacaktır.
(Mekke’de inmiştir. 9 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. “İnsanları hem fiille hem de sözle kötüleyip çekiştiren her kişinin vay haline!” Burada “vay haline” ifadesi, onlara bir tehdit, vebal ve şiddetli bir azap var, anlamındadır. Ayette geçen “همزة”, insanları işaretle ve fiille ayıplayıp kötüleyen, tenkit eden kimse demektir. "لمزة” ise insanları sözlü olarak ayıplayıp kötüleyen kimse demektir. Fiil ve sözleri ile başkasını kötüleyen bu kimselerin sıfatlarından birisi de şudur:
2. “Böylesi, mal biriktirir de onu tekrar tekrar sayar.” Bütün derdi, mal toplamak ve bunu sayıp durmaktır. Mala imrenmek ve gözünü ona dikmektir. Böylesinin hayır yollarına, akrabalara ve benzeri yerlere malını infak etmek gibi bir arzusu yoktur.
3. “Malının kendisini” cahilliği sebebi ile dünyada “ebedi kılacağını sanır.” Bundan dolayı bütün çabası, ömrünü uzatacağını zannettiği malını artırmaya yöneliktir. Cimriliğin ömürleri kısalttığını ve yurtları perişan ettiğini, buna karşılık iyiliğin de ömrü uzattığını ise bilmez.
4-5. “Asla! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır.” Hutame’nin azametini ve dehşetli halini belirtmek maksadı ile de: “Hutame’nin ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki?” diye sormakta, sonra da şu buyruğu ile onu açıklamaktadır: 6-7. “O, Allah’ın” insanlarla ve taşlarla “tutuşturulmuş ateşidir” ki çok şiddetli ve alevli yandığından dolayı “yüreklere kadar işler.” Yani bedenlerin içine nüfuz ederek harareti kalplere kadar varır.
8-9. Bu ileri çaptaki sıcağın yanı sıra onlar, o ateşte hapsedilecekler ve oradan çıkmaktan yana ümitlerini kesmiş olacaklardır. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: "Şüphesiz bu (ateş), onların üzerine” kapıların arkalarından, oradan çıkamasınlar diye “uzatılmış direkler” ile kilitlenmiş “sımsıkı kapatılmış olacaktır.”“Oradan her çıkmak istediklerinde tekrar oraya geri çevirilirler.”(es-Secde, 32/20) Bundan Allah’a sığınır, af ve âfiyet dileriz O’ndan. Hümeze Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Fil 105:1
1- Görmedin mi Rabbin fil sahiplerine ne yaptı? 2- Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? 3- Üzerlerine sürü sürü kuşlar gönderdi; 4- Onlara pişmiş çamurdan taşlar atan. 5- Sonunda onları (hayvanlar tarafından) yenmiş ekin yaprağı gibi yaptı.
(Mekke’de inmiştir. 5 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-5. “Görmedin mi” Yüce Allah, kudretinden ve şanının azametinden ötürü, kulları için rahmet, tevhidi için ve Rasûlünün doğruluğu için bir delil olarak, Beyt-i Harama karşı plan kuran, onu tahrip etmek isteyen “fil sahiplerine ne yaptı?” O fil sahipleri beraberlerinde bu maksatla hazırlanmış fillerle birlikte Beyt-i Haramı yıkmak için gelmişlerdi. Habeşli ve Yemenli askerlerden oluşan ve Arapların karşı koyamayacağı çapta büyük bir ordu da getirmişlerdi. Mekke’nin yakınlarına vardıklarında Araplar, kendilerini savunacak güçleri olmadığından dolayı korku ile Mekke’nin dışına çıkmışlardı. Yüce Allah, fil sahiplerinin üzerine Ebâbil, yani muhtelif, farklı, bölük bölük kuşlar gönderdi. Onlar pişmiş çamurdan taşlar taşıyan kuşlardı. Bu taşları üzerlerine attılar da bu taşlar, onlardan olup da uzak yakın kim varsa hepsini buldu. Derken hepsi de yenmiş ekine döndüler. Allah, onların yapmak istedikleri kötülüğü önlemiş, vermek istedikleri zararı bizzat kendilerine çevirmişti. Onların başlarından geçen bu olay, bilinen meşhur bir olaydır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dünyaya geldiği sene vuku bulmuştur. Böylelikle o, onun davetinin öncesinde ortaya çıkan belgelerden, risaletinin delillerinden bir delil olmuştur. Yüce Allah’a hamd ve şükürler olsun. Fîl Sûresi’nin de tefsiri burada sona ermektedir.
***
Fil 105:2
1- Görmedin mi Rabbin fil sahiplerine ne yaptı? 2- Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? 3- Üzerlerine sürü sürü kuşlar gönderdi; 4- Onlara pişmiş çamurdan taşlar atan. 5- Sonunda onları (hayvanlar tarafından) yenmiş ekin yaprağı gibi yaptı.
(Mekke’de inmiştir. 5 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-5. “Görmedin mi” Yüce Allah, kudretinden ve şanının azametinden ötürü, kulları için rahmet, tevhidi için ve Rasûlünün doğruluğu için bir delil olarak, Beyt-i Harama karşı plan kuran, onu tahrip etmek isteyen “fil sahiplerine ne yaptı?” O fil sahipleri beraberlerinde bu maksatla hazırlanmış fillerle birlikte Beyt-i Haramı yıkmak için gelmişlerdi. Habeşli ve Yemenli askerlerden oluşan ve Arapların karşı koyamayacağı çapta büyük bir ordu da getirmişlerdi. Mekke’nin yakınlarına vardıklarında Araplar, kendilerini savunacak güçleri olmadığından dolayı korku ile Mekke’nin dışına çıkmışlardı. Yüce Allah, fil sahiplerinin üzerine Ebâbil, yani muhtelif, farklı, bölük bölük kuşlar gönderdi. Onlar pişmiş çamurdan taşlar taşıyan kuşlardı. Bu taşları üzerlerine attılar da bu taşlar, onlardan olup da uzak yakın kim varsa hepsini buldu. Derken hepsi de yenmiş ekine döndüler. Allah, onların yapmak istedikleri kötülüğü önlemiş, vermek istedikleri zararı bizzat kendilerine çevirmişti. Onların başlarından geçen bu olay, bilinen meşhur bir olaydır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dünyaya geldiği sene vuku bulmuştur. Böylelikle o, onun davetinin öncesinde ortaya çıkan belgelerden, risaletinin delillerinden bir delil olmuştur. Yüce Allah’a hamd ve şükürler olsun. Fîl Sûresi’nin de tefsiri burada sona ermektedir.
***
Fil 105:3
1- Görmedin mi Rabbin fil sahiplerine ne yaptı? 2- Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? 3- Üzerlerine sürü sürü kuşlar gönderdi; 4- Onlara pişmiş çamurdan taşlar atan. 5- Sonunda onları (hayvanlar tarafından) yenmiş ekin yaprağı gibi yaptı.
(Mekke’de inmiştir. 5 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-5. “Görmedin mi” Yüce Allah, kudretinden ve şanının azametinden ötürü, kulları için rahmet, tevhidi için ve Rasûlünün doğruluğu için bir delil olarak, Beyt-i Harama karşı plan kuran, onu tahrip etmek isteyen “fil sahiplerine ne yaptı?” O fil sahipleri beraberlerinde bu maksatla hazırlanmış fillerle birlikte Beyt-i Haramı yıkmak için gelmişlerdi. Habeşli ve Yemenli askerlerden oluşan ve Arapların karşı koyamayacağı çapta büyük bir ordu da getirmişlerdi. Mekke’nin yakınlarına vardıklarında Araplar, kendilerini savunacak güçleri olmadığından dolayı korku ile Mekke’nin dışına çıkmışlardı. Yüce Allah, fil sahiplerinin üzerine Ebâbil, yani muhtelif, farklı, bölük bölük kuşlar gönderdi. Onlar pişmiş çamurdan taşlar taşıyan kuşlardı. Bu taşları üzerlerine attılar da bu taşlar, onlardan olup da uzak yakın kim varsa hepsini buldu. Derken hepsi de yenmiş ekine döndüler. Allah, onların yapmak istedikleri kötülüğü önlemiş, vermek istedikleri zararı bizzat kendilerine çevirmişti. Onların başlarından geçen bu olay, bilinen meşhur bir olaydır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dünyaya geldiği sene vuku bulmuştur. Böylelikle o, onun davetinin öncesinde ortaya çıkan belgelerden, risaletinin delillerinden bir delil olmuştur. Yüce Allah’a hamd ve şükürler olsun. Fîl Sûresi’nin de tefsiri burada sona ermektedir.
***
Fil 105:4
1- Görmedin mi Rabbin fil sahiplerine ne yaptı? 2- Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? 3- Üzerlerine sürü sürü kuşlar gönderdi; 4- Onlara pişmiş çamurdan taşlar atan. 5- Sonunda onları (hayvanlar tarafından) yenmiş ekin yaprağı gibi yaptı.
(Mekke’de inmiştir. 5 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-5. “Görmedin mi” Yüce Allah, kudretinden ve şanının azametinden ötürü, kulları için rahmet, tevhidi için ve Rasûlünün doğruluğu için bir delil olarak, Beyt-i Harama karşı plan kuran, onu tahrip etmek isteyen “fil sahiplerine ne yaptı?” O fil sahipleri beraberlerinde bu maksatla hazırlanmış fillerle birlikte Beyt-i Haramı yıkmak için gelmişlerdi. Habeşli ve Yemenli askerlerden oluşan ve Arapların karşı koyamayacağı çapta büyük bir ordu da getirmişlerdi. Mekke’nin yakınlarına vardıklarında Araplar, kendilerini savunacak güçleri olmadığından dolayı korku ile Mekke’nin dışına çıkmışlardı. Yüce Allah, fil sahiplerinin üzerine Ebâbil, yani muhtelif, farklı, bölük bölük kuşlar gönderdi. Onlar pişmiş çamurdan taşlar taşıyan kuşlardı. Bu taşları üzerlerine attılar da bu taşlar, onlardan olup da uzak yakın kim varsa hepsini buldu. Derken hepsi de yenmiş ekine döndüler. Allah, onların yapmak istedikleri kötülüğü önlemiş, vermek istedikleri zararı bizzat kendilerine çevirmişti. Onların başlarından geçen bu olay, bilinen meşhur bir olaydır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dünyaya geldiği sene vuku bulmuştur. Böylelikle o, onun davetinin öncesinde ortaya çıkan belgelerden, risaletinin delillerinden bir delil olmuştur. Yüce Allah’a hamd ve şükürler olsun. Fîl Sûresi’nin de tefsiri burada sona ermektedir.
***
Fil 105:5
1- Görmedin mi Rabbin fil sahiplerine ne yaptı? 2- Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? 3- Üzerlerine sürü sürü kuşlar gönderdi; 4- Onlara pişmiş çamurdan taşlar atan. 5- Sonunda onları (hayvanlar tarafından) yenmiş ekin yaprağı gibi yaptı.
(Mekke’de inmiştir. 5 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-5. “Görmedin mi” Yüce Allah, kudretinden ve şanının azametinden ötürü, kulları için rahmet, tevhidi için ve Rasûlünün doğruluğu için bir delil olarak, Beyt-i Harama karşı plan kuran, onu tahrip etmek isteyen “fil sahiplerine ne yaptı?” O fil sahipleri beraberlerinde bu maksatla hazırlanmış fillerle birlikte Beyt-i Haramı yıkmak için gelmişlerdi. Habeşli ve Yemenli askerlerden oluşan ve Arapların karşı koyamayacağı çapta büyük bir ordu da getirmişlerdi. Mekke’nin yakınlarına vardıklarında Araplar, kendilerini savunacak güçleri olmadığından dolayı korku ile Mekke’nin dışına çıkmışlardı. Yüce Allah, fil sahiplerinin üzerine Ebâbil, yani muhtelif, farklı, bölük bölük kuşlar gönderdi. Onlar pişmiş çamurdan taşlar taşıyan kuşlardı. Bu taşları üzerlerine attılar da bu taşlar, onlardan olup da uzak yakın kim varsa hepsini buldu. Derken hepsi de yenmiş ekine döndüler. Allah, onların yapmak istedikleri kötülüğü önlemiş, vermek istedikleri zararı bizzat kendilerine çevirmişti. Onların başlarından geçen bu olay, bilinen meşhur bir olaydır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dünyaya geldiği sene vuku bulmuştur. Böylelikle o, onun davetinin öncesinde ortaya çıkan belgelerden, risaletinin delillerinden bir delil olmuştur. Yüce Allah’a hamd ve şükürler olsun. Fîl Sûresi’nin de tefsiri burada sona ermektedir.
***
Kureyş 106:1
1- (Fîl sahiplerine yaptıklarımız hep) Kureyş’in güvenliği; 2- Yani kış ve yaz yolculuklarındaki güvenlikleri içindir. 3- O halde artık onlar, bu Beyt’in Rabbine ibadet etsinler; 4- Ki kendilerini açlıktan kurtarıp doyuran ve korkudan kurtarıp güvende kılan da O’dur.
(Mekke’de inmiştir. 4 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Pek çok müfessirin dediğine göre bu sûrenin başı bundan önceki sûre ile alakalıdır. Yani Biz, fil ashabına yaptıklarımızı Kureyşliler için, onların güvenlikleri, işlerinin doğru dürüst ve yolunda gitmesi, ticaret ve kazanç sağlamak amacı ile kış mevsiminde Yemen’e, yazın da Şam’a doğru yaptıkları yolculuklarının düzeninin bozulmaması için yaptık. Yüce Allah, işte bundan ötürü onlara kötülük yapmak isteyenleri helâk etmiştir. Böylelikle Arapların kalplerinde Harem bölgesinin ve o bölgede yaşayan insanların konumu anlaşılmıştır. O bakımdan onlara saygı duymaya başlamışlar ve onların yaptıkları herhangi bir yolculukta onlara ilişmediler. İşte bundan dolayı Yüce Allah, onlara bu nimete karşılık şükretmelerini emrederek şöyle buyurmaktadır: 3. “O halde artık onlar, bu Beyt’in Rabbine ibadet etsinler.” Yani O’nu tevhid etsinler ve yalnızca O’na ihlâsla ibadette bulunsunlar. 4. “Ki kendilerini açlıktan kurtarıp doyuran ve korkudan kurtarıp güvende kılan da O’dur.” Çünkü bol rızık ve korkulardan yana emin olmak, Yüce Allah’a şükretmeyi gerektiren dünyevî nimetlerin en büyüklerindendir. Açık ve gizli bütün nimetlerine karşılık hamd ve şükür yalnız Senindir Allah’ım! Yüce Allah'ın burada özellikle Beyt’in Rabbi olduğunu dile getirmesi, bu Beyt’in şeref ve faziletinden dolayıdır. Yoksa o, her şeyin Rabbidir. Kureyş Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Kureyş 106:2
1- (Fîl sahiplerine yaptıklarımız hep) Kureyş’in güvenliği; 2- Yani kış ve yaz yolculuklarındaki güvenlikleri içindir. 3- O halde artık onlar, bu Beyt’in Rabbine ibadet etsinler; 4- Ki kendilerini açlıktan kurtarıp doyuran ve korkudan kurtarıp güvende kılan da O’dur.
(Mekke’de inmiştir. 4 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Pek çok müfessirin dediğine göre bu sûrenin başı bundan önceki sûre ile alakalıdır. Yani Biz, fil ashabına yaptıklarımızı Kureyşliler için, onların güvenlikleri, işlerinin doğru dürüst ve yolunda gitmesi, ticaret ve kazanç sağlamak amacı ile kış mevsiminde Yemen’e, yazın da Şam’a doğru yaptıkları yolculuklarının düzeninin bozulmaması için yaptık. Yüce Allah, işte bundan ötürü onlara kötülük yapmak isteyenleri helâk etmiştir. Böylelikle Arapların kalplerinde Harem bölgesinin ve o bölgede yaşayan insanların konumu anlaşılmıştır. O bakımdan onlara saygı duymaya başlamışlar ve onların yaptıkları herhangi bir yolculukta onlara ilişmediler. İşte bundan dolayı Yüce Allah, onlara bu nimete karşılık şükretmelerini emrederek şöyle buyurmaktadır: 3. “O halde artık onlar, bu Beyt’in Rabbine ibadet etsinler.” Yani O’nu tevhid etsinler ve yalnızca O’na ihlâsla ibadette bulunsunlar. 4. “Ki kendilerini açlıktan kurtarıp doyuran ve korkudan kurtarıp güvende kılan da O’dur.” Çünkü bol rızık ve korkulardan yana emin olmak, Yüce Allah’a şükretmeyi gerektiren dünyevî nimetlerin en büyüklerindendir. Açık ve gizli bütün nimetlerine karşılık hamd ve şükür yalnız Senindir Allah’ım! Yüce Allah'ın burada özellikle Beyt’in Rabbi olduğunu dile getirmesi, bu Beyt’in şeref ve faziletinden dolayıdır. Yoksa o, her şeyin Rabbidir. Kureyş Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Kureyş 106:3
1- (Fîl sahiplerine yaptıklarımız hep) Kureyş’in güvenliği; 2- Yani kış ve yaz yolculuklarındaki güvenlikleri içindir. 3- O halde artık onlar, bu Beyt’in Rabbine ibadet etsinler; 4- Ki kendilerini açlıktan kurtarıp doyuran ve korkudan kurtarıp güvende kılan da O’dur.
(Mekke’de inmiştir. 4 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Pek çok müfessirin dediğine göre bu sûrenin başı bundan önceki sûre ile alakalıdır. Yani Biz, fil ashabına yaptıklarımızı Kureyşliler için, onların güvenlikleri, işlerinin doğru dürüst ve yolunda gitmesi, ticaret ve kazanç sağlamak amacı ile kış mevsiminde Yemen’e, yazın da Şam’a doğru yaptıkları yolculuklarının düzeninin bozulmaması için yaptık. Yüce Allah, işte bundan ötürü onlara kötülük yapmak isteyenleri helâk etmiştir. Böylelikle Arapların kalplerinde Harem bölgesinin ve o bölgede yaşayan insanların konumu anlaşılmıştır. O bakımdan onlara saygı duymaya başlamışlar ve onların yaptıkları herhangi bir yolculukta onlara ilişmediler. İşte bundan dolayı Yüce Allah, onlara bu nimete karşılık şükretmelerini emrederek şöyle buyurmaktadır: 3. “O halde artık onlar, bu Beyt’in Rabbine ibadet etsinler.” Yani O’nu tevhid etsinler ve yalnızca O’na ihlâsla ibadette bulunsunlar. 4. “Ki kendilerini açlıktan kurtarıp doyuran ve korkudan kurtarıp güvende kılan da O’dur.” Çünkü bol rızık ve korkulardan yana emin olmak, Yüce Allah’a şükretmeyi gerektiren dünyevî nimetlerin en büyüklerindendir. Açık ve gizli bütün nimetlerine karşılık hamd ve şükür yalnız Senindir Allah’ım! Yüce Allah'ın burada özellikle Beyt’in Rabbi olduğunu dile getirmesi, bu Beyt’in şeref ve faziletinden dolayıdır. Yoksa o, her şeyin Rabbidir. Kureyş Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Kureyş 106:4
1- (Fîl sahiplerine yaptıklarımız hep) Kureyş’in güvenliği; 2- Yani kış ve yaz yolculuklarındaki güvenlikleri içindir. 3- O halde artık onlar, bu Beyt’in Rabbine ibadet etsinler; 4- Ki kendilerini açlıktan kurtarıp doyuran ve korkudan kurtarıp güvende kılan da O’dur.
(Mekke’de inmiştir. 4 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Pek çok müfessirin dediğine göre bu sûrenin başı bundan önceki sûre ile alakalıdır. Yani Biz, fil ashabına yaptıklarımızı Kureyşliler için, onların güvenlikleri, işlerinin doğru dürüst ve yolunda gitmesi, ticaret ve kazanç sağlamak amacı ile kış mevsiminde Yemen’e, yazın da Şam’a doğru yaptıkları yolculuklarının düzeninin bozulmaması için yaptık. Yüce Allah, işte bundan ötürü onlara kötülük yapmak isteyenleri helâk etmiştir. Böylelikle Arapların kalplerinde Harem bölgesinin ve o bölgede yaşayan insanların konumu anlaşılmıştır. O bakımdan onlara saygı duymaya başlamışlar ve onların yaptıkları herhangi bir yolculukta onlara ilişmediler. İşte bundan dolayı Yüce Allah, onlara bu nimete karşılık şükretmelerini emrederek şöyle buyurmaktadır: 3. “O halde artık onlar, bu Beyt’in Rabbine ibadet etsinler.” Yani O’nu tevhid etsinler ve yalnızca O’na ihlâsla ibadette bulunsunlar. 4. “Ki kendilerini açlıktan kurtarıp doyuran ve korkudan kurtarıp güvende kılan da O’dur.” Çünkü bol rızık ve korkulardan yana emin olmak, Yüce Allah’a şükretmeyi gerektiren dünyevî nimetlerin en büyüklerindendir. Açık ve gizli bütün nimetlerine karşılık hamd ve şükür yalnız Senindir Allah’ım! Yüce Allah'ın burada özellikle Beyt’in Rabbi olduğunu dile getirmesi, bu Beyt’in şeref ve faziletinden dolayıdır. Yoksa o, her şeyin Rabbidir. Kureyş Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Mâûn 107:1
1- Gördün mü hesabı yalanlayanı? 2- İşte o, yetimi itip kakar. 3- Yoksulu doyurmaya da teşvik etmez. 4- Vay haline o namaz kılanların! 5- Ki onlar, namazlarından yana gaflet içindedirler; 6- Üstelik riya/gösteriş yaparlar, 7- İyiliğe de engel olurlar.
(Mekke’de inmiştir. 7 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah adı ile.
1. Yüce Allah kendi hukukunu ve kullarının haklarını terk endenleri kınayarak şöyle buyurmaktadır:“Gördün mü hesabı yalanlayanı” yani, dirilişi ve amellerin karşılığının verileceğini yalanlayan ve peygamberlerin getirdiklerine iman etmeyeni…
2. “İşte o, yetimi itip kakar” yani sert ve kaba bir şekilde davranır, kalbinin katılığı dolayısı ile ona merhamet etmez. Çünkü ne iyiliklerin mükâfatını umar, ne de bir azaptan korkar.
3. “Yoksulu doyurmaya da teşvik etmez.” Başkalarını teşvik etmez. Kendisi ise yoksula zaten yemek yedirmez.
4-5. “Vay haline o namaz kılanların ki onlar, namazlarından yana gaflet içindedirler.” Yani, onlar namazı kılarlar ama onu zayi ederler, vakitlerine dikkat etmezler, rükünlerini yerine getirmezler. Bunun sebebi, Yüce Allah’ın emrine gereken önemi vermeyişleridir. Çünkü itaatin en önemlisi ve ibadetlerin en faziletlisi olan namaza gereken dikkati göstermezler. Namazdan yana gaflet içinde olmak, kişinin yerilip kınanmayı hak etmesine sebep olan esas etkendir. Namaz içinde gaflete düşüp yanılmak ise Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de dahil herkesin karşı karşıya kaldığı bir durumdur.
6. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, burada yerilen kimseleri gafletlerine ilave olarak riyakârlık, katı kalplilik ve merhametsizlikle nitelendirerek şöyle buyurmaktadır:“Üstelik riya/gösteriş yaparlar” yani amelleri insanlara gösteriş olsun diye işlerler. 7. “İyiliğe de engel olurlar.” Yani normalde karşılık beklenmeden verilen ve verilmesinden ötürü de hiçbir zararın söz konusu olmadığı kap-kacak, kova, balta ve buna benzer eşyaları bile ödünç yahut bağış olarak vermeyi engellerler. Bunlar, aşırı hırs ve cimriliklerinden, mala düşkünlüklerin dolayı bu tür küçük iyilikleri bile engellediklerine göre miktarı daha çok olan iyiliklerde nasıl davranırlar, vaın siz hesap edin!? Bu sûrede yetim ve yoksula yemek yedirmek teşvik edilmektedir. Ayrıca namaza gereken önemin verilmesi, onun gerekli şekilde muhafaza edilmesi ve hem namazda hem de diğer amellerde ihlâslı olmak da teşvik edilmektedir. İyilik yapılmasına, kap-kacak, kova, kitap ve buna benzer ufak tefek ve kıymetli olmayan eşyaların ödünç veya karşılıksız olarak verilmesi de teşvik edilmektedir. Çünkü Yüce Allah, bu işi yapmayanları yermektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Mâûn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Mâûn 107:2
1- Gördün mü hesabı yalanlayanı? 2- İşte o, yetimi itip kakar. 3- Yoksulu doyurmaya da teşvik etmez. 4- Vay haline o namaz kılanların! 5- Ki onlar, namazlarından yana gaflet içindedirler; 6- Üstelik riya/gösteriş yaparlar, 7- İyiliğe de engel olurlar.
(Mekke’de inmiştir. 7 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah adı ile.
1. Yüce Allah kendi hukukunu ve kullarının haklarını terk endenleri kınayarak şöyle buyurmaktadır:“Gördün mü hesabı yalanlayanı” yani, dirilişi ve amellerin karşılığının verileceğini yalanlayan ve peygamberlerin getirdiklerine iman etmeyeni…
2. “İşte o, yetimi itip kakar” yani sert ve kaba bir şekilde davranır, kalbinin katılığı dolayısı ile ona merhamet etmez. Çünkü ne iyiliklerin mükâfatını umar, ne de bir azaptan korkar.
3. “Yoksulu doyurmaya da teşvik etmez.” Başkalarını teşvik etmez. Kendisi ise yoksula zaten yemek yedirmez.
4-5. “Vay haline o namaz kılanların ki onlar, namazlarından yana gaflet içindedirler.” Yani, onlar namazı kılarlar ama onu zayi ederler, vakitlerine dikkat etmezler, rükünlerini yerine getirmezler. Bunun sebebi, Yüce Allah’ın emrine gereken önemi vermeyişleridir. Çünkü itaatin en önemlisi ve ibadetlerin en faziletlisi olan namaza gereken dikkati göstermezler. Namazdan yana gaflet içinde olmak, kişinin yerilip kınanmayı hak etmesine sebep olan esas etkendir. Namaz içinde gaflete düşüp yanılmak ise Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de dahil herkesin karşı karşıya kaldığı bir durumdur.
6. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, burada yerilen kimseleri gafletlerine ilave olarak riyakârlık, katı kalplilik ve merhametsizlikle nitelendirerek şöyle buyurmaktadır:“Üstelik riya/gösteriş yaparlar” yani amelleri insanlara gösteriş olsun diye işlerler. 7. “İyiliğe de engel olurlar.” Yani normalde karşılık beklenmeden verilen ve verilmesinden ötürü de hiçbir zararın söz konusu olmadığı kap-kacak, kova, balta ve buna benzer eşyaları bile ödünç yahut bağış olarak vermeyi engellerler. Bunlar, aşırı hırs ve cimriliklerinden, mala düşkünlüklerin dolayı bu tür küçük iyilikleri bile engellediklerine göre miktarı daha çok olan iyiliklerde nasıl davranırlar, vaın siz hesap edin!? Bu sûrede yetim ve yoksula yemek yedirmek teşvik edilmektedir. Ayrıca namaza gereken önemin verilmesi, onun gerekli şekilde muhafaza edilmesi ve hem namazda hem de diğer amellerde ihlâslı olmak da teşvik edilmektedir. İyilik yapılmasına, kap-kacak, kova, kitap ve buna benzer ufak tefek ve kıymetli olmayan eşyaların ödünç veya karşılıksız olarak verilmesi de teşvik edilmektedir. Çünkü Yüce Allah, bu işi yapmayanları yermektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Mâûn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Mâûn 107:3
1- Gördün mü hesabı yalanlayanı? 2- İşte o, yetimi itip kakar. 3- Yoksulu doyurmaya da teşvik etmez. 4- Vay haline o namaz kılanların! 5- Ki onlar, namazlarından yana gaflet içindedirler; 6- Üstelik riya/gösteriş yaparlar, 7- İyiliğe de engel olurlar.
(Mekke’de inmiştir. 7 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah adı ile.
1. Yüce Allah kendi hukukunu ve kullarının haklarını terk endenleri kınayarak şöyle buyurmaktadır:“Gördün mü hesabı yalanlayanı” yani, dirilişi ve amellerin karşılığının verileceğini yalanlayan ve peygamberlerin getirdiklerine iman etmeyeni…
2. “İşte o, yetimi itip kakar” yani sert ve kaba bir şekilde davranır, kalbinin katılığı dolayısı ile ona merhamet etmez. Çünkü ne iyiliklerin mükâfatını umar, ne de bir azaptan korkar.
3. “Yoksulu doyurmaya da teşvik etmez.” Başkalarını teşvik etmez. Kendisi ise yoksula zaten yemek yedirmez.
4-5. “Vay haline o namaz kılanların ki onlar, namazlarından yana gaflet içindedirler.” Yani, onlar namazı kılarlar ama onu zayi ederler, vakitlerine dikkat etmezler, rükünlerini yerine getirmezler. Bunun sebebi, Yüce Allah’ın emrine gereken önemi vermeyişleridir. Çünkü itaatin en önemlisi ve ibadetlerin en faziletlisi olan namaza gereken dikkati göstermezler. Namazdan yana gaflet içinde olmak, kişinin yerilip kınanmayı hak etmesine sebep olan esas etkendir. Namaz içinde gaflete düşüp yanılmak ise Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de dahil herkesin karşı karşıya kaldığı bir durumdur.
6. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, burada yerilen kimseleri gafletlerine ilave olarak riyakârlık, katı kalplilik ve merhametsizlikle nitelendirerek şöyle buyurmaktadır:“Üstelik riya/gösteriş yaparlar” yani amelleri insanlara gösteriş olsun diye işlerler. 7. “İyiliğe de engel olurlar.” Yani normalde karşılık beklenmeden verilen ve verilmesinden ötürü de hiçbir zararın söz konusu olmadığı kap-kacak, kova, balta ve buna benzer eşyaları bile ödünç yahut bağış olarak vermeyi engellerler. Bunlar, aşırı hırs ve cimriliklerinden, mala düşkünlüklerin dolayı bu tür küçük iyilikleri bile engellediklerine göre miktarı daha çok olan iyiliklerde nasıl davranırlar, vaın siz hesap edin!? Bu sûrede yetim ve yoksula yemek yedirmek teşvik edilmektedir. Ayrıca namaza gereken önemin verilmesi, onun gerekli şekilde muhafaza edilmesi ve hem namazda hem de diğer amellerde ihlâslı olmak da teşvik edilmektedir. İyilik yapılmasına, kap-kacak, kova, kitap ve buna benzer ufak tefek ve kıymetli olmayan eşyaların ödünç veya karşılıksız olarak verilmesi de teşvik edilmektedir. Çünkü Yüce Allah, bu işi yapmayanları yermektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Mâûn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Mâûn 107:4
1- Gördün mü hesabı yalanlayanı? 2- İşte o, yetimi itip kakar. 3- Yoksulu doyurmaya da teşvik etmez. 4- Vay haline o namaz kılanların! 5- Ki onlar, namazlarından yana gaflet içindedirler; 6- Üstelik riya/gösteriş yaparlar, 7- İyiliğe de engel olurlar.
(Mekke’de inmiştir. 7 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah adı ile.
1. Yüce Allah kendi hukukunu ve kullarının haklarını terk endenleri kınayarak şöyle buyurmaktadır:“Gördün mü hesabı yalanlayanı” yani, dirilişi ve amellerin karşılığının verileceğini yalanlayan ve peygamberlerin getirdiklerine iman etmeyeni…
2. “İşte o, yetimi itip kakar” yani sert ve kaba bir şekilde davranır, kalbinin katılığı dolayısı ile ona merhamet etmez. Çünkü ne iyiliklerin mükâfatını umar, ne de bir azaptan korkar.
3. “Yoksulu doyurmaya da teşvik etmez.” Başkalarını teşvik etmez. Kendisi ise yoksula zaten yemek yedirmez.
4-5. “Vay haline o namaz kılanların ki onlar, namazlarından yana gaflet içindedirler.” Yani, onlar namazı kılarlar ama onu zayi ederler, vakitlerine dikkat etmezler, rükünlerini yerine getirmezler. Bunun sebebi, Yüce Allah’ın emrine gereken önemi vermeyişleridir. Çünkü itaatin en önemlisi ve ibadetlerin en faziletlisi olan namaza gereken dikkati göstermezler. Namazdan yana gaflet içinde olmak, kişinin yerilip kınanmayı hak etmesine sebep olan esas etkendir. Namaz içinde gaflete düşüp yanılmak ise Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de dahil herkesin karşı karşıya kaldığı bir durumdur.
6. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, burada yerilen kimseleri gafletlerine ilave olarak riyakârlık, katı kalplilik ve merhametsizlikle nitelendirerek şöyle buyurmaktadır:“Üstelik riya/gösteriş yaparlar” yani amelleri insanlara gösteriş olsun diye işlerler. 7. “İyiliğe de engel olurlar.” Yani normalde karşılık beklenmeden verilen ve verilmesinden ötürü de hiçbir zararın söz konusu olmadığı kap-kacak, kova, balta ve buna benzer eşyaları bile ödünç yahut bağış olarak vermeyi engellerler. Bunlar, aşırı hırs ve cimriliklerinden, mala düşkünlüklerin dolayı bu tür küçük iyilikleri bile engellediklerine göre miktarı daha çok olan iyiliklerde nasıl davranırlar, vaın siz hesap edin!? Bu sûrede yetim ve yoksula yemek yedirmek teşvik edilmektedir. Ayrıca namaza gereken önemin verilmesi, onun gerekli şekilde muhafaza edilmesi ve hem namazda hem de diğer amellerde ihlâslı olmak da teşvik edilmektedir. İyilik yapılmasına, kap-kacak, kova, kitap ve buna benzer ufak tefek ve kıymetli olmayan eşyaların ödünç veya karşılıksız olarak verilmesi de teşvik edilmektedir. Çünkü Yüce Allah, bu işi yapmayanları yermektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Mâûn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Mâûn 107:5
1- Gördün mü hesabı yalanlayanı? 2- İşte o, yetimi itip kakar. 3- Yoksulu doyurmaya da teşvik etmez. 4- Vay haline o namaz kılanların! 5- Ki onlar, namazlarından yana gaflet içindedirler; 6- Üstelik riya/gösteriş yaparlar, 7- İyiliğe de engel olurlar.
(Mekke’de inmiştir. 7 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah adı ile.
1. Yüce Allah kendi hukukunu ve kullarının haklarını terk endenleri kınayarak şöyle buyurmaktadır:“Gördün mü hesabı yalanlayanı” yani, dirilişi ve amellerin karşılığının verileceğini yalanlayan ve peygamberlerin getirdiklerine iman etmeyeni…
2. “İşte o, yetimi itip kakar” yani sert ve kaba bir şekilde davranır, kalbinin katılığı dolayısı ile ona merhamet etmez. Çünkü ne iyiliklerin mükâfatını umar, ne de bir azaptan korkar.
3. “Yoksulu doyurmaya da teşvik etmez.” Başkalarını teşvik etmez. Kendisi ise yoksula zaten yemek yedirmez.
4-5. “Vay haline o namaz kılanların ki onlar, namazlarından yana gaflet içindedirler.” Yani, onlar namazı kılarlar ama onu zayi ederler, vakitlerine dikkat etmezler, rükünlerini yerine getirmezler. Bunun sebebi, Yüce Allah’ın emrine gereken önemi vermeyişleridir. Çünkü itaatin en önemlisi ve ibadetlerin en faziletlisi olan namaza gereken dikkati göstermezler. Namazdan yana gaflet içinde olmak, kişinin yerilip kınanmayı hak etmesine sebep olan esas etkendir. Namaz içinde gaflete düşüp yanılmak ise Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de dahil herkesin karşı karşıya kaldığı bir durumdur.
6. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, burada yerilen kimseleri gafletlerine ilave olarak riyakârlık, katı kalplilik ve merhametsizlikle nitelendirerek şöyle buyurmaktadır:“Üstelik riya/gösteriş yaparlar” yani amelleri insanlara gösteriş olsun diye işlerler. 7. “İyiliğe de engel olurlar.” Yani normalde karşılık beklenmeden verilen ve verilmesinden ötürü de hiçbir zararın söz konusu olmadığı kap-kacak, kova, balta ve buna benzer eşyaları bile ödünç yahut bağış olarak vermeyi engellerler. Bunlar, aşırı hırs ve cimriliklerinden, mala düşkünlüklerin dolayı bu tür küçük iyilikleri bile engellediklerine göre miktarı daha çok olan iyiliklerde nasıl davranırlar, vaın siz hesap edin!? Bu sûrede yetim ve yoksula yemek yedirmek teşvik edilmektedir. Ayrıca namaza gereken önemin verilmesi, onun gerekli şekilde muhafaza edilmesi ve hem namazda hem de diğer amellerde ihlâslı olmak da teşvik edilmektedir. İyilik yapılmasına, kap-kacak, kova, kitap ve buna benzer ufak tefek ve kıymetli olmayan eşyaların ödünç veya karşılıksız olarak verilmesi de teşvik edilmektedir. Çünkü Yüce Allah, bu işi yapmayanları yermektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Mâûn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Mâûn 107:6
1- Gördün mü hesabı yalanlayanı? 2- İşte o, yetimi itip kakar. 3- Yoksulu doyurmaya da teşvik etmez. 4- Vay haline o namaz kılanların! 5- Ki onlar, namazlarından yana gaflet içindedirler; 6- Üstelik riya/gösteriş yaparlar, 7- İyiliğe de engel olurlar.
(Mekke’de inmiştir. 7 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah adı ile.
1. Yüce Allah kendi hukukunu ve kullarının haklarını terk endenleri kınayarak şöyle buyurmaktadır:“Gördün mü hesabı yalanlayanı” yani, dirilişi ve amellerin karşılığının verileceğini yalanlayan ve peygamberlerin getirdiklerine iman etmeyeni…
2. “İşte o, yetimi itip kakar” yani sert ve kaba bir şekilde davranır, kalbinin katılığı dolayısı ile ona merhamet etmez. Çünkü ne iyiliklerin mükâfatını umar, ne de bir azaptan korkar.
3. “Yoksulu doyurmaya da teşvik etmez.” Başkalarını teşvik etmez. Kendisi ise yoksula zaten yemek yedirmez.
4-5. “Vay haline o namaz kılanların ki onlar, namazlarından yana gaflet içindedirler.” Yani, onlar namazı kılarlar ama onu zayi ederler, vakitlerine dikkat etmezler, rükünlerini yerine getirmezler. Bunun sebebi, Yüce Allah’ın emrine gereken önemi vermeyişleridir. Çünkü itaatin en önemlisi ve ibadetlerin en faziletlisi olan namaza gereken dikkati göstermezler. Namazdan yana gaflet içinde olmak, kişinin yerilip kınanmayı hak etmesine sebep olan esas etkendir. Namaz içinde gaflete düşüp yanılmak ise Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de dahil herkesin karşı karşıya kaldığı bir durumdur.
6. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, burada yerilen kimseleri gafletlerine ilave olarak riyakârlık, katı kalplilik ve merhametsizlikle nitelendirerek şöyle buyurmaktadır:“Üstelik riya/gösteriş yaparlar” yani amelleri insanlara gösteriş olsun diye işlerler. 7. “İyiliğe de engel olurlar.” Yani normalde karşılık beklenmeden verilen ve verilmesinden ötürü de hiçbir zararın söz konusu olmadığı kap-kacak, kova, balta ve buna benzer eşyaları bile ödünç yahut bağış olarak vermeyi engellerler. Bunlar, aşırı hırs ve cimriliklerinden, mala düşkünlüklerin dolayı bu tür küçük iyilikleri bile engellediklerine göre miktarı daha çok olan iyiliklerde nasıl davranırlar, vaın siz hesap edin!? Bu sûrede yetim ve yoksula yemek yedirmek teşvik edilmektedir. Ayrıca namaza gereken önemin verilmesi, onun gerekli şekilde muhafaza edilmesi ve hem namazda hem de diğer amellerde ihlâslı olmak da teşvik edilmektedir. İyilik yapılmasına, kap-kacak, kova, kitap ve buna benzer ufak tefek ve kıymetli olmayan eşyaların ödünç veya karşılıksız olarak verilmesi de teşvik edilmektedir. Çünkü Yüce Allah, bu işi yapmayanları yermektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Mâûn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Mâûn 107:7
1- Gördün mü hesabı yalanlayanı? 2- İşte o, yetimi itip kakar. 3- Yoksulu doyurmaya da teşvik etmez. 4- Vay haline o namaz kılanların! 5- Ki onlar, namazlarından yana gaflet içindedirler; 6- Üstelik riya/gösteriş yaparlar, 7- İyiliğe de engel olurlar.
(Mekke’de inmiştir. 7 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah adı ile.
1. Yüce Allah kendi hukukunu ve kullarının haklarını terk endenleri kınayarak şöyle buyurmaktadır:“Gördün mü hesabı yalanlayanı” yani, dirilişi ve amellerin karşılığının verileceğini yalanlayan ve peygamberlerin getirdiklerine iman etmeyeni…
2. “İşte o, yetimi itip kakar” yani sert ve kaba bir şekilde davranır, kalbinin katılığı dolayısı ile ona merhamet etmez. Çünkü ne iyiliklerin mükâfatını umar, ne de bir azaptan korkar.
3. “Yoksulu doyurmaya da teşvik etmez.” Başkalarını teşvik etmez. Kendisi ise yoksula zaten yemek yedirmez.
4-5. “Vay haline o namaz kılanların ki onlar, namazlarından yana gaflet içindedirler.” Yani, onlar namazı kılarlar ama onu zayi ederler, vakitlerine dikkat etmezler, rükünlerini yerine getirmezler. Bunun sebebi, Yüce Allah’ın emrine gereken önemi vermeyişleridir. Çünkü itaatin en önemlisi ve ibadetlerin en faziletlisi olan namaza gereken dikkati göstermezler. Namazdan yana gaflet içinde olmak, kişinin yerilip kınanmayı hak etmesine sebep olan esas etkendir. Namaz içinde gaflete düşüp yanılmak ise Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de dahil herkesin karşı karşıya kaldığı bir durumdur.
6. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah, burada yerilen kimseleri gafletlerine ilave olarak riyakârlık, katı kalplilik ve merhametsizlikle nitelendirerek şöyle buyurmaktadır:“Üstelik riya/gösteriş yaparlar” yani amelleri insanlara gösteriş olsun diye işlerler. 7. “İyiliğe de engel olurlar.” Yani normalde karşılık beklenmeden verilen ve verilmesinden ötürü de hiçbir zararın söz konusu olmadığı kap-kacak, kova, balta ve buna benzer eşyaları bile ödünç yahut bağış olarak vermeyi engellerler. Bunlar, aşırı hırs ve cimriliklerinden, mala düşkünlüklerin dolayı bu tür küçük iyilikleri bile engellediklerine göre miktarı daha çok olan iyiliklerde nasıl davranırlar, vaın siz hesap edin!? Bu sûrede yetim ve yoksula yemek yedirmek teşvik edilmektedir. Ayrıca namaza gereken önemin verilmesi, onun gerekli şekilde muhafaza edilmesi ve hem namazda hem de diğer amellerde ihlâslı olmak da teşvik edilmektedir. İyilik yapılmasına, kap-kacak, kova, kitap ve buna benzer ufak tefek ve kıymetli olmayan eşyaların ödünç veya karşılıksız olarak verilmesi de teşvik edilmektedir. Çünkü Yüce Allah, bu işi yapmayanları yermektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Mâûn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Kevser 108:1
1- Şüphe yok ki Biz sana Kevser’i verdik. 2- O halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. 3- Şüphesiz asıl şanı/hayrı kesik olan, sana nefret besleyenin kendisidir.
(Mekke’de inmiştir. 3 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e olan nimetini dile getirerek şöyle hitap etmektedir:“Şüphe yok ki Biz sana Kevser’i verdik.” Kevser, pek çok hayır, uçsuz bucaksız lütuf demektir. Yüce Allah’ın Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e kıyamet günü vereceği “Kevser” adındaki nehir ile eni bir aylık, boyu bir aylık mesafe olan ve suyu sütten daha beyaz, baldan daha tatlı olan Havz da bu pek büyük hayra dahildir. Bu Havzın kapları semadaki yıldızlar kadar çok ve onlar gibi parlaktır. Ondan bir defa içen artık ebediyen bir daha susamayacaktır.
2. Yüce Allah Rasûlüne olan lütuf ve ihsanını söz konusu ettikten sonra bunlara şükretmesini emrederek:“O halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” diye buyurmaktadır. Özellikle bu iki ibadeti söz konusu etmesinin sebebi, bunların ibadetlerin en faziletlisi, Allah’a yakınlaştırıcı amellerin en değerlileri olmalarıdır. Ayrıca namaz, kalp ve azaların Allah’ın önünde saygı ile boyun eğmesini ihtiva etmekte ve ubûdiyyetin çeşitli şekillerini ortaya koymaktadır. Kurban kesmekte de Yüce Allah’a, kulun sahip olduğu en değerli kurbanlıkları sunmakla ve yapısı gereği nefsin sevdiği ve kolay kolay vermek istemediği malın bir bölümünü Allah için vermek suretiyle Allah’a bir yakınlaşma söz konusudur.
3. “Şüphesiz asıl şanı/hayrı kesik olan” her türlü hayrı, ameli, zikri ve şanı kesik olan “sana nefret besleyenin” sana buğzedenin, seni kınayanın ve sana kusur isnat edenin “kendisidir.” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e gelince o gerçekten kâmildir. Bir mahluk için mümkün olan şanın yüceliği, yardımcılarının çokluğu ve ona uyanların fazlalığı gibi yönlerden o, mümkün olan her kemâle sahiptir. Kevser Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Kevser 108:2
1- Şüphe yok ki Biz sana Kevser’i verdik. 2- O halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. 3- Şüphesiz asıl şanı/hayrı kesik olan, sana nefret besleyenin kendisidir.
(Mekke’de inmiştir. 3 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e olan nimetini dile getirerek şöyle hitap etmektedir:“Şüphe yok ki Biz sana Kevser’i verdik.” Kevser, pek çok hayır, uçsuz bucaksız lütuf demektir. Yüce Allah’ın Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e kıyamet günü vereceği “Kevser” adındaki nehir ile eni bir aylık, boyu bir aylık mesafe olan ve suyu sütten daha beyaz, baldan daha tatlı olan Havz da bu pek büyük hayra dahildir. Bu Havzın kapları semadaki yıldızlar kadar çok ve onlar gibi parlaktır. Ondan bir defa içen artık ebediyen bir daha susamayacaktır.
2. Yüce Allah Rasûlüne olan lütuf ve ihsanını söz konusu ettikten sonra bunlara şükretmesini emrederek:“O halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” diye buyurmaktadır. Özellikle bu iki ibadeti söz konusu etmesinin sebebi, bunların ibadetlerin en faziletlisi, Allah’a yakınlaştırıcı amellerin en değerlileri olmalarıdır. Ayrıca namaz, kalp ve azaların Allah’ın önünde saygı ile boyun eğmesini ihtiva etmekte ve ubûdiyyetin çeşitli şekillerini ortaya koymaktadır. Kurban kesmekte de Yüce Allah’a, kulun sahip olduğu en değerli kurbanlıkları sunmakla ve yapısı gereği nefsin sevdiği ve kolay kolay vermek istemediği malın bir bölümünü Allah için vermek suretiyle Allah’a bir yakınlaşma söz konusudur.
3. “Şüphesiz asıl şanı/hayrı kesik olan” her türlü hayrı, ameli, zikri ve şanı kesik olan “sana nefret besleyenin” sana buğzedenin, seni kınayanın ve sana kusur isnat edenin “kendisidir.” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e gelince o gerçekten kâmildir. Bir mahluk için mümkün olan şanın yüceliği, yardımcılarının çokluğu ve ona uyanların fazlalığı gibi yönlerden o, mümkün olan her kemâle sahiptir. Kevser Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Kevser 108:3
1- Şüphe yok ki Biz sana Kevser’i verdik. 2- O halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. 3- Şüphesiz asıl şanı/hayrı kesik olan, sana nefret besleyenin kendisidir.
(Mekke’de inmiştir. 3 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Yüce Allah peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e olan nimetini dile getirerek şöyle hitap etmektedir:“Şüphe yok ki Biz sana Kevser’i verdik.” Kevser, pek çok hayır, uçsuz bucaksız lütuf demektir. Yüce Allah’ın Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e kıyamet günü vereceği “Kevser” adındaki nehir ile eni bir aylık, boyu bir aylık mesafe olan ve suyu sütten daha beyaz, baldan daha tatlı olan Havz da bu pek büyük hayra dahildir. Bu Havzın kapları semadaki yıldızlar kadar çok ve onlar gibi parlaktır. Ondan bir defa içen artık ebediyen bir daha susamayacaktır.
2. Yüce Allah Rasûlüne olan lütuf ve ihsanını söz konusu ettikten sonra bunlara şükretmesini emrederek:“O halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” diye buyurmaktadır. Özellikle bu iki ibadeti söz konusu etmesinin sebebi, bunların ibadetlerin en faziletlisi, Allah’a yakınlaştırıcı amellerin en değerlileri olmalarıdır. Ayrıca namaz, kalp ve azaların Allah’ın önünde saygı ile boyun eğmesini ihtiva etmekte ve ubûdiyyetin çeşitli şekillerini ortaya koymaktadır. Kurban kesmekte de Yüce Allah’a, kulun sahip olduğu en değerli kurbanlıkları sunmakla ve yapısı gereği nefsin sevdiği ve kolay kolay vermek istemediği malın bir bölümünü Allah için vermek suretiyle Allah’a bir yakınlaşma söz konusudur.
3. “Şüphesiz asıl şanı/hayrı kesik olan” her türlü hayrı, ameli, zikri ve şanı kesik olan “sana nefret besleyenin” sana buğzedenin, seni kınayanın ve sana kusur isnat edenin “kendisidir.” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e gelince o gerçekten kâmildir. Bir mahluk için mümkün olan şanın yüceliği, yardımcılarının çokluğu ve ona uyanların fazlalığı gibi yönlerden o, mümkün olan her kemâle sahiptir. Kevser Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Kâfirun 109:1
1- De ki:“Ey kâfirler!” 2- “Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet etmiyorum.” 3- “Siz de benim ibadet ettiğime ibadet etmiyorsunuz.” 4- “Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet edecek değilim.” 5- “Siz de benim ibadet ettiğime ibadet edecek değilsiniz.” 6- “(O halde) sizin dininiz size, benim dinim de bana.”
(Mekke’de inmiştir. 6 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yani kâfirlere açıkça ilân ederek “de ki: “Ey kâfirler, ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet etmiyorum.” Yani bunu söyle ve onların Allah’tan başka tapmakta olduklarından hem zahiren hem de batınen uzaklaş. 3. “Siz de benim ibadet ettiğime ibadet etmiyorsunuz.” Çünkü sizler Allah’a ibadet ederken ibadeti ihlasla yalnız O’na yapmıyorsunuz. O’na şirk koşmakla birlikte yaptığınız ibadete ise ibadet denmez. 4-5. “Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet edecek değilim. Siz de benim ibadet ettiğime ibadet edecek değilsiniz.” Bu ifadelerin tekrarlanmasının sebebi şudur: İlk ifadede böyle bir fiilin asla mevcut olmadığı açıklanmakta, ikincisinde ise artık bunun iki taraf için ayrılmaz bir vasıf olduğu ortaya konmaktadır. İşte bundan dolayı da her iki taraf arasındaki farkı ortaya koyup her iki kesimin birbirlerinden ayrı olduklarını belirtmek üzere şöyle buyrulmuştur: 6. “(O halde) sizin dininiz size, benim dinim de bana!” Nitekim Allah Teala bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “De ki: Herkes kendi karakterine göre amel eder”(el-İsra, 17/84); “Benim yaptığım bana aittir, sizin yaptığınız da size. Benim yaptıklarımdan siz uzaksınız, sizin yaptıklarınızdan da ben uzağım.”(Yûnus, 10/41) Kâfirûn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Kâfirun 109:2
1- De ki:“Ey kâfirler!” 2- “Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet etmiyorum.” 3- “Siz de benim ibadet ettiğime ibadet etmiyorsunuz.” 4- “Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet edecek değilim.” 5- “Siz de benim ibadet ettiğime ibadet edecek değilsiniz.” 6- “(O halde) sizin dininiz size, benim dinim de bana.”
(Mekke’de inmiştir. 6 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yani kâfirlere açıkça ilân ederek “de ki: “Ey kâfirler, ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet etmiyorum.” Yani bunu söyle ve onların Allah’tan başka tapmakta olduklarından hem zahiren hem de batınen uzaklaş. 3. “Siz de benim ibadet ettiğime ibadet etmiyorsunuz.” Çünkü sizler Allah’a ibadet ederken ibadeti ihlasla yalnız O’na yapmıyorsunuz. O’na şirk koşmakla birlikte yaptığınız ibadete ise ibadet denmez. 4-5. “Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet edecek değilim. Siz de benim ibadet ettiğime ibadet edecek değilsiniz.” Bu ifadelerin tekrarlanmasının sebebi şudur: İlk ifadede böyle bir fiilin asla mevcut olmadığı açıklanmakta, ikincisinde ise artık bunun iki taraf için ayrılmaz bir vasıf olduğu ortaya konmaktadır. İşte bundan dolayı da her iki taraf arasındaki farkı ortaya koyup her iki kesimin birbirlerinden ayrı olduklarını belirtmek üzere şöyle buyrulmuştur: 6. “(O halde) sizin dininiz size, benim dinim de bana!” Nitekim Allah Teala bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “De ki: Herkes kendi karakterine göre amel eder”(el-İsra, 17/84); “Benim yaptığım bana aittir, sizin yaptığınız da size. Benim yaptıklarımdan siz uzaksınız, sizin yaptıklarınızdan da ben uzağım.”(Yûnus, 10/41) Kâfirûn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Kâfirun 109:3
1- De ki:“Ey kâfirler!” 2- “Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet etmiyorum.” 3- “Siz de benim ibadet ettiğime ibadet etmiyorsunuz.” 4- “Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet edecek değilim.” 5- “Siz de benim ibadet ettiğime ibadet edecek değilsiniz.” 6- “(O halde) sizin dininiz size, benim dinim de bana.”
(Mekke’de inmiştir. 6 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yani kâfirlere açıkça ilân ederek “de ki: “Ey kâfirler, ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet etmiyorum.” Yani bunu söyle ve onların Allah’tan başka tapmakta olduklarından hem zahiren hem de batınen uzaklaş. 3. “Siz de benim ibadet ettiğime ibadet etmiyorsunuz.” Çünkü sizler Allah’a ibadet ederken ibadeti ihlasla yalnız O’na yapmıyorsunuz. O’na şirk koşmakla birlikte yaptığınız ibadete ise ibadet denmez. 4-5. “Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet edecek değilim. Siz de benim ibadet ettiğime ibadet edecek değilsiniz.” Bu ifadelerin tekrarlanmasının sebebi şudur: İlk ifadede böyle bir fiilin asla mevcut olmadığı açıklanmakta, ikincisinde ise artık bunun iki taraf için ayrılmaz bir vasıf olduğu ortaya konmaktadır. İşte bundan dolayı da her iki taraf arasındaki farkı ortaya koyup her iki kesimin birbirlerinden ayrı olduklarını belirtmek üzere şöyle buyrulmuştur: 6. “(O halde) sizin dininiz size, benim dinim de bana!” Nitekim Allah Teala bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “De ki: Herkes kendi karakterine göre amel eder”(el-İsra, 17/84); “Benim yaptığım bana aittir, sizin yaptığınız da size. Benim yaptıklarımdan siz uzaksınız, sizin yaptıklarınızdan da ben uzağım.”(Yûnus, 10/41) Kâfirûn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Kâfirun 109:4
1- De ki:“Ey kâfirler!” 2- “Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet etmiyorum.” 3- “Siz de benim ibadet ettiğime ibadet etmiyorsunuz.” 4- “Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet edecek değilim.” 5- “Siz de benim ibadet ettiğime ibadet edecek değilsiniz.” 6- “(O halde) sizin dininiz size, benim dinim de bana.”
(Mekke’de inmiştir. 6 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yani kâfirlere açıkça ilân ederek “de ki: “Ey kâfirler, ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet etmiyorum.” Yani bunu söyle ve onların Allah’tan başka tapmakta olduklarından hem zahiren hem de batınen uzaklaş. 3. “Siz de benim ibadet ettiğime ibadet etmiyorsunuz.” Çünkü sizler Allah’a ibadet ederken ibadeti ihlasla yalnız O’na yapmıyorsunuz. O’na şirk koşmakla birlikte yaptığınız ibadete ise ibadet denmez. 4-5. “Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet edecek değilim. Siz de benim ibadet ettiğime ibadet edecek değilsiniz.” Bu ifadelerin tekrarlanmasının sebebi şudur: İlk ifadede böyle bir fiilin asla mevcut olmadığı açıklanmakta, ikincisinde ise artık bunun iki taraf için ayrılmaz bir vasıf olduğu ortaya konmaktadır. İşte bundan dolayı da her iki taraf arasındaki farkı ortaya koyup her iki kesimin birbirlerinden ayrı olduklarını belirtmek üzere şöyle buyrulmuştur: 6. “(O halde) sizin dininiz size, benim dinim de bana!” Nitekim Allah Teala bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “De ki: Herkes kendi karakterine göre amel eder”(el-İsra, 17/84); “Benim yaptığım bana aittir, sizin yaptığınız da size. Benim yaptıklarımdan siz uzaksınız, sizin yaptıklarınızdan da ben uzağım.”(Yûnus, 10/41) Kâfirûn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Kâfirun 109:5
1- De ki:“Ey kâfirler!” 2- “Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet etmiyorum.” 3- “Siz de benim ibadet ettiğime ibadet etmiyorsunuz.” 4- “Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet edecek değilim.” 5- “Siz de benim ibadet ettiğime ibadet edecek değilsiniz.” 6- “(O halde) sizin dininiz size, benim dinim de bana.”
(Mekke’de inmiştir. 6 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yani kâfirlere açıkça ilân ederek “de ki: “Ey kâfirler, ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet etmiyorum.” Yani bunu söyle ve onların Allah’tan başka tapmakta olduklarından hem zahiren hem de batınen uzaklaş. 3. “Siz de benim ibadet ettiğime ibadet etmiyorsunuz.” Çünkü sizler Allah’a ibadet ederken ibadeti ihlasla yalnız O’na yapmıyorsunuz. O’na şirk koşmakla birlikte yaptığınız ibadete ise ibadet denmez. 4-5. “Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet edecek değilim. Siz de benim ibadet ettiğime ibadet edecek değilsiniz.” Bu ifadelerin tekrarlanmasının sebebi şudur: İlk ifadede böyle bir fiilin asla mevcut olmadığı açıklanmakta, ikincisinde ise artık bunun iki taraf için ayrılmaz bir vasıf olduğu ortaya konmaktadır. İşte bundan dolayı da her iki taraf arasındaki farkı ortaya koyup her iki kesimin birbirlerinden ayrı olduklarını belirtmek üzere şöyle buyrulmuştur: 6. “(O halde) sizin dininiz size, benim dinim de bana!” Nitekim Allah Teala bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “De ki: Herkes kendi karakterine göre amel eder”(el-İsra, 17/84); “Benim yaptığım bana aittir, sizin yaptığınız da size. Benim yaptıklarımdan siz uzaksınız, sizin yaptıklarınızdan da ben uzağım.”(Yûnus, 10/41) Kâfirûn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Kâfirun 109:6
1- De ki:“Ey kâfirler!” 2- “Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet etmiyorum.” 3- “Siz de benim ibadet ettiğime ibadet etmiyorsunuz.” 4- “Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet edecek değilim.” 5- “Siz de benim ibadet ettiğime ibadet edecek değilsiniz.” 6- “(O halde) sizin dininiz size, benim dinim de bana.”
(Mekke’de inmiştir. 6 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1-2. Yani kâfirlere açıkça ilân ederek “de ki: “Ey kâfirler, ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet etmiyorum.” Yani bunu söyle ve onların Allah’tan başka tapmakta olduklarından hem zahiren hem de batınen uzaklaş. 3. “Siz de benim ibadet ettiğime ibadet etmiyorsunuz.” Çünkü sizler Allah’a ibadet ederken ibadeti ihlasla yalnız O’na yapmıyorsunuz. O’na şirk koşmakla birlikte yaptığınız ibadete ise ibadet denmez. 4-5. “Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet edecek değilim. Siz de benim ibadet ettiğime ibadet edecek değilsiniz.” Bu ifadelerin tekrarlanmasının sebebi şudur: İlk ifadede böyle bir fiilin asla mevcut olmadığı açıklanmakta, ikincisinde ise artık bunun iki taraf için ayrılmaz bir vasıf olduğu ortaya konmaktadır. İşte bundan dolayı da her iki taraf arasındaki farkı ortaya koyup her iki kesimin birbirlerinden ayrı olduklarını belirtmek üzere şöyle buyrulmuştur: 6. “(O halde) sizin dininiz size, benim dinim de bana!” Nitekim Allah Teala bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “De ki: Herkes kendi karakterine göre amel eder”(el-İsra, 17/84); “Benim yaptığım bana aittir, sizin yaptığınız da size. Benim yaptıklarımdan siz uzaksınız, sizin yaptıklarınızdan da ben uzağım.”(Yûnus, 10/41) Kâfirûn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Nasr 110:1
1- Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde, 2- Ve insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiklerini gördüğünde; 3- Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret dile! Şüphesiz O, tevbeleri çokça kabul edendir.
(Medine’de inmiştir. 3 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah adı ile.
1-3. Bu değerli sûrede hem bir müjde, hem bu müjdenin gerçekleşmesi esnasında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e yönelik bir emir hem de buna bağlı olarak bir işaret ve bir uyarı vardır. Müjde şudur: Allah, Rasûlüne zafer ve yardım ihsan edecek ve o da Mekke’yi feth edecektir. İnsanlar da Allah’ın dinine bölük bölük girecekler hatta onların pek çoğu daha önceleri onun düşmanı iken onun yakınları ve yardımcıları olacaktır. Gerçekten de verilen bu müjde gerçekleşmiştir. Emre gelince: Bu, Yüce Allah’ın zafer ve fethin gerçekleşmesinden sonra Rasûlüne bundan ötürü şükretmesini, Rabbini hamd ile tesbih ederek O’ndan mağfiret dilemesi yönündeki emirdir. İşarete gelince: Burada iki işaret söz konusudur. Birincisi, Allah Rasûlünün Allah’a hamd ile tesbih edip O’ndan mağfiret dilemeyi gerçekleştirdiğinde bu, dine yardımın ve zaferin devam edeceğine işarettir. Çünkü bu, Allah’a şükretmenin bir neticesidir. Zira Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki eğer şükrederseniz şüphesiz ben de size (nimetimi) artırırım.”(İbrahim, 14/7) Bu da raşid halifeler döneminde ve onlardan sonraki dönemlerde bu ümmet arasında görülmüş bir husustur. Allah’ın yardımı sürekli devam etmiş öyle ki İslâm, hiçbir dininin ulaşamayacağı noktaya ulaşmıştır. Bu dine girenler başka dinlere girenlerden daha çok olmuştur. Bu hal, bu ümmet Allah’ın emirlerine muhalefet edinceye kadar böylece devam etti. Bu muhalefetler ortaya çıkınca birlikleri parçalandı, güçleri dağıldı ve herkesçe bilinen sonuçlar ortaya çıktı. Bununla birlikte Yüce Allah’ın hem bu ümmete olan lütuf ve rahmeti, hem de bu dine olan lütuf ve rahmeti akla hayale gelmeyecek kadar çoktur. İkinci işarete gelince: Bu da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ecelinin yaklaşmış olduğudur. Bunun izahı da şöyledir: Onun ömrü faziletli bir ömürdür ki Allah da onun hayatına yemin etmiştir. Faziletli işlerin de mağfiret ile sona erdirilmesi alışılagelen bir husustur. Namaz, hac ve diğerlerinde olduğu gibi. Buna göre Yüce Allah’ın, Rasûlüne böyle bir durumda hamd ve istiğfârda bulunmayı emretmiş olması, onun ecelinin sona ermek üzere olduğuna bir işarettir. O halde Rabbine kavuşmaya hazırlansın, ömrünü yapabileceği en faziletli amellerle sonuçlandırsın. -Allah’ın salât ve selâmları üzerine olsun- Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Kur’ân-ı Kerîm’in bu buyruğunun gereğini yerine getirerek bu sözleri namazında çokça söyler, rükû ve secdelerinde:“ سبحانك اللهم ربنا وبحمدك اللهم اغفر لي : Allah’ım, Rabbimiz seni her türlü eksiklikten tenzih ederiz, Seni hamd ile anarız. Allah’ım, günahlarımı bağışla” derdi. Nasr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Nasr 110:2
1- Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde, 2- Ve insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiklerini gördüğünde; 3- Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret dile! Şüphesiz O, tevbeleri çokça kabul edendir.
(Medine’de inmiştir. 3 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah adı ile.
1-3. Bu değerli sûrede hem bir müjde, hem bu müjdenin gerçekleşmesi esnasında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e yönelik bir emir hem de buna bağlı olarak bir işaret ve bir uyarı vardır. Müjde şudur: Allah, Rasûlüne zafer ve yardım ihsan edecek ve o da Mekke’yi feth edecektir. İnsanlar da Allah’ın dinine bölük bölük girecekler hatta onların pek çoğu daha önceleri onun düşmanı iken onun yakınları ve yardımcıları olacaktır. Gerçekten de verilen bu müjde gerçekleşmiştir. Emre gelince: Bu, Yüce Allah’ın zafer ve fethin gerçekleşmesinden sonra Rasûlüne bundan ötürü şükretmesini, Rabbini hamd ile tesbih ederek O’ndan mağfiret dilemesi yönündeki emirdir. İşarete gelince: Burada iki işaret söz konusudur. Birincisi, Allah Rasûlünün Allah’a hamd ile tesbih edip O’ndan mağfiret dilemeyi gerçekleştirdiğinde bu, dine yardımın ve zaferin devam edeceğine işarettir. Çünkü bu, Allah’a şükretmenin bir neticesidir. Zira Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki eğer şükrederseniz şüphesiz ben de size (nimetimi) artırırım.”(İbrahim, 14/7) Bu da raşid halifeler döneminde ve onlardan sonraki dönemlerde bu ümmet arasında görülmüş bir husustur. Allah’ın yardımı sürekli devam etmiş öyle ki İslâm, hiçbir dininin ulaşamayacağı noktaya ulaşmıştır. Bu dine girenler başka dinlere girenlerden daha çok olmuştur. Bu hal, bu ümmet Allah’ın emirlerine muhalefet edinceye kadar böylece devam etti. Bu muhalefetler ortaya çıkınca birlikleri parçalandı, güçleri dağıldı ve herkesçe bilinen sonuçlar ortaya çıktı. Bununla birlikte Yüce Allah’ın hem bu ümmete olan lütuf ve rahmeti, hem de bu dine olan lütuf ve rahmeti akla hayale gelmeyecek kadar çoktur. İkinci işarete gelince: Bu da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ecelinin yaklaşmış olduğudur. Bunun izahı da şöyledir: Onun ömrü faziletli bir ömürdür ki Allah da onun hayatına yemin etmiştir. Faziletli işlerin de mağfiret ile sona erdirilmesi alışılagelen bir husustur. Namaz, hac ve diğerlerinde olduğu gibi. Buna göre Yüce Allah’ın, Rasûlüne böyle bir durumda hamd ve istiğfârda bulunmayı emretmiş olması, onun ecelinin sona ermek üzere olduğuna bir işarettir. O halde Rabbine kavuşmaya hazırlansın, ömrünü yapabileceği en faziletli amellerle sonuçlandırsın. -Allah’ın salât ve selâmları üzerine olsun- Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Kur’ân-ı Kerîm’in bu buyruğunun gereğini yerine getirerek bu sözleri namazında çokça söyler, rükû ve secdelerinde:“ سبحانك اللهم ربنا وبحمدك اللهم اغفر لي : Allah’ım, Rabbimiz seni her türlü eksiklikten tenzih ederiz, Seni hamd ile anarız. Allah’ım, günahlarımı bağışla” derdi. Nasr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Nasr 110:3
1- Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde, 2- Ve insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiklerini gördüğünde; 3- Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret dile! Şüphesiz O, tevbeleri çokça kabul edendir.
(Medine’de inmiştir. 3 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah adı ile.
1-3. Bu değerli sûrede hem bir müjde, hem bu müjdenin gerçekleşmesi esnasında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e yönelik bir emir hem de buna bağlı olarak bir işaret ve bir uyarı vardır. Müjde şudur: Allah, Rasûlüne zafer ve yardım ihsan edecek ve o da Mekke’yi feth edecektir. İnsanlar da Allah’ın dinine bölük bölük girecekler hatta onların pek çoğu daha önceleri onun düşmanı iken onun yakınları ve yardımcıları olacaktır. Gerçekten de verilen bu müjde gerçekleşmiştir. Emre gelince: Bu, Yüce Allah’ın zafer ve fethin gerçekleşmesinden sonra Rasûlüne bundan ötürü şükretmesini, Rabbini hamd ile tesbih ederek O’ndan mağfiret dilemesi yönündeki emirdir. İşarete gelince: Burada iki işaret söz konusudur. Birincisi, Allah Rasûlünün Allah’a hamd ile tesbih edip O’ndan mağfiret dilemeyi gerçekleştirdiğinde bu, dine yardımın ve zaferin devam edeceğine işarettir. Çünkü bu, Allah’a şükretmenin bir neticesidir. Zira Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki eğer şükrederseniz şüphesiz ben de size (nimetimi) artırırım.”(İbrahim, 14/7) Bu da raşid halifeler döneminde ve onlardan sonraki dönemlerde bu ümmet arasında görülmüş bir husustur. Allah’ın yardımı sürekli devam etmiş öyle ki İslâm, hiçbir dininin ulaşamayacağı noktaya ulaşmıştır. Bu dine girenler başka dinlere girenlerden daha çok olmuştur. Bu hal, bu ümmet Allah’ın emirlerine muhalefet edinceye kadar böylece devam etti. Bu muhalefetler ortaya çıkınca birlikleri parçalandı, güçleri dağıldı ve herkesçe bilinen sonuçlar ortaya çıktı. Bununla birlikte Yüce Allah’ın hem bu ümmete olan lütuf ve rahmeti, hem de bu dine olan lütuf ve rahmeti akla hayale gelmeyecek kadar çoktur. İkinci işarete gelince: Bu da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ecelinin yaklaşmış olduğudur. Bunun izahı da şöyledir: Onun ömrü faziletli bir ömürdür ki Allah da onun hayatına yemin etmiştir. Faziletli işlerin de mağfiret ile sona erdirilmesi alışılagelen bir husustur. Namaz, hac ve diğerlerinde olduğu gibi. Buna göre Yüce Allah’ın, Rasûlüne böyle bir durumda hamd ve istiğfârda bulunmayı emretmiş olması, onun ecelinin sona ermek üzere olduğuna bir işarettir. O halde Rabbine kavuşmaya hazırlansın, ömrünü yapabileceği en faziletli amellerle sonuçlandırsın. -Allah’ın salât ve selâmları üzerine olsun- Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Kur’ân-ı Kerîm’in bu buyruğunun gereğini yerine getirerek bu sözleri namazında çokça söyler, rükû ve secdelerinde:“ سبحانك اللهم ربنا وبحمدك اللهم اغفر لي : Allah’ım, Rabbimiz seni her türlü eksiklikten tenzih ederiz, Seni hamd ile anarız. Allah’ım, günahlarımı bağışla” derdi. Nasr Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Tebbet 111:1
1- Elleri kurusun Ebû Leheb’in, zaten kurudu da! 2- Ne malı fayda verdi ona, ne de kazandıkları. 3- Yakında o, alevli bir ateşe girip yanacak; 4,5- Karısı da… Hem de boynunda liften örülmüş bir ip olacak ve onunla odun taşıyacak.
(Mekke’de inmiştir. 5 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
Ebû Leheb, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in amcasıdır. Ona düşmanlık eder ve çok eziyetlerde bulunurdu. Ne dine bağlılığı vardı, ne de akrabalık bağlarına riâyeti. -Allah kahretsin onu- İşte Yüce Allah’ın onu Kıyamet gününe kadar sürecek bir aşağılama ve kınama olan bu ağır ifadelerle yerdiğini görüyoruz. Şöyle buyurmaktadır:
1. “Elleri kurusun Ebû Leheb’in,” hüsrana uğrasın, bedbaht olsun, “zaten kurudu da.” Kazanmadı, kar etmedi.
2. “Ne” yanında bulunan ve kendisini azdıran “malı fayda verdi ona, ne de kazandıkları.” Allah’ın azabı gelip kendisini bulduğunda ona bunların bir kısmı bile engel olamadı.
3-5. “Yakında o, alevli bir ateşe girip yanacak” Yani cehennem ateşi onu her bir taraftan çepeçevre kuşatacak “karısı da” onunla birlikte girecek “Hem de boynunda liften örülmüş bir ip olacak ve onunla odun taşıyacak.” Karısı da aynı şekilde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e çok ileri derecede eziyetlerde bulunuyordu. Günah ve düşmanlık hususunda kocası ile yardımlaşıyor, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e eziyet etmekte elinden gelen her şeyi yapıyor, kötülükler işliyordu. Sırtında taşımış olduğu günahlarla tıpkı odun toplayıp sırtında taşıyan bunun için de boynunda ip taşıyarak bunun hazırlığını yapan kimseye benziyordu. Yahut da bu kadının kendisi cehennem ateşinde boynunda liften bir ip olduğu halde kocasının ateşine odun taşıyacaktır. Durum ne olursa olsun bu sûrede Yüce Allah’ın göz kamaştırıcı âyetlerinden/mucizelerinde biri vardır. Yüce Allah bu sureyi indirdiğinde Ebû Leheb ve karısı henüz ölmemişti. Allah onların cehennem ateşinde azaba uğrayacağını haber vermiştir ki bu da mutlaka olacaktır. Buna bağlı olarak onların müslüman olmaması gerekirdi. Nitekim gizliyi ve açığı bilen Allah'ın haber verdiği gibi de olmuştur. Mesed sûresinin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Tebbet 111:2
1- Elleri kurusun Ebû Leheb’in, zaten kurudu da! 2- Ne malı fayda verdi ona, ne de kazandıkları. 3- Yakında o, alevli bir ateşe girip yanacak; 4,5- Karısı da… Hem de boynunda liften örülmüş bir ip olacak ve onunla odun taşıyacak.
(Mekke’de inmiştir. 5 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
Ebû Leheb, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in amcasıdır. Ona düşmanlık eder ve çok eziyetlerde bulunurdu. Ne dine bağlılığı vardı, ne de akrabalık bağlarına riâyeti. -Allah kahretsin onu- İşte Yüce Allah’ın onu Kıyamet gününe kadar sürecek bir aşağılama ve kınama olan bu ağır ifadelerle yerdiğini görüyoruz. Şöyle buyurmaktadır:
1. “Elleri kurusun Ebû Leheb’in,” hüsrana uğrasın, bedbaht olsun, “zaten kurudu da.” Kazanmadı, kar etmedi.
2. “Ne” yanında bulunan ve kendisini azdıran “malı fayda verdi ona, ne de kazandıkları.” Allah’ın azabı gelip kendisini bulduğunda ona bunların bir kısmı bile engel olamadı.
3-5. “Yakında o, alevli bir ateşe girip yanacak” Yani cehennem ateşi onu her bir taraftan çepeçevre kuşatacak “karısı da” onunla birlikte girecek “Hem de boynunda liften örülmüş bir ip olacak ve onunla odun taşıyacak.” Karısı da aynı şekilde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e çok ileri derecede eziyetlerde bulunuyordu. Günah ve düşmanlık hususunda kocası ile yardımlaşıyor, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e eziyet etmekte elinden gelen her şeyi yapıyor, kötülükler işliyordu. Sırtında taşımış olduğu günahlarla tıpkı odun toplayıp sırtında taşıyan bunun için de boynunda ip taşıyarak bunun hazırlığını yapan kimseye benziyordu. Yahut da bu kadının kendisi cehennem ateşinde boynunda liften bir ip olduğu halde kocasının ateşine odun taşıyacaktır. Durum ne olursa olsun bu sûrede Yüce Allah’ın göz kamaştırıcı âyetlerinden/mucizelerinde biri vardır. Yüce Allah bu sureyi indirdiğinde Ebû Leheb ve karısı henüz ölmemişti. Allah onların cehennem ateşinde azaba uğrayacağını haber vermiştir ki bu da mutlaka olacaktır. Buna bağlı olarak onların müslüman olmaması gerekirdi. Nitekim gizliyi ve açığı bilen Allah'ın haber verdiği gibi de olmuştur. Mesed sûresinin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Tebbet 111:3
1- Elleri kurusun Ebû Leheb’in, zaten kurudu da! 2- Ne malı fayda verdi ona, ne de kazandıkları. 3- Yakında o, alevli bir ateşe girip yanacak; 4,5- Karısı da… Hem de boynunda liften örülmüş bir ip olacak ve onunla odun taşıyacak.
(Mekke’de inmiştir. 5 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
Ebû Leheb, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in amcasıdır. Ona düşmanlık eder ve çok eziyetlerde bulunurdu. Ne dine bağlılığı vardı, ne de akrabalık bağlarına riâyeti. -Allah kahretsin onu- İşte Yüce Allah’ın onu Kıyamet gününe kadar sürecek bir aşağılama ve kınama olan bu ağır ifadelerle yerdiğini görüyoruz. Şöyle buyurmaktadır:
1. “Elleri kurusun Ebû Leheb’in,” hüsrana uğrasın, bedbaht olsun, “zaten kurudu da.” Kazanmadı, kar etmedi.
2. “Ne” yanında bulunan ve kendisini azdıran “malı fayda verdi ona, ne de kazandıkları.” Allah’ın azabı gelip kendisini bulduğunda ona bunların bir kısmı bile engel olamadı.
3-5. “Yakında o, alevli bir ateşe girip yanacak” Yani cehennem ateşi onu her bir taraftan çepeçevre kuşatacak “karısı da” onunla birlikte girecek “Hem de boynunda liften örülmüş bir ip olacak ve onunla odun taşıyacak.” Karısı da aynı şekilde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e çok ileri derecede eziyetlerde bulunuyordu. Günah ve düşmanlık hususunda kocası ile yardımlaşıyor, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e eziyet etmekte elinden gelen her şeyi yapıyor, kötülükler işliyordu. Sırtında taşımış olduğu günahlarla tıpkı odun toplayıp sırtında taşıyan bunun için de boynunda ip taşıyarak bunun hazırlığını yapan kimseye benziyordu. Yahut da bu kadının kendisi cehennem ateşinde boynunda liften bir ip olduğu halde kocasının ateşine odun taşıyacaktır. Durum ne olursa olsun bu sûrede Yüce Allah’ın göz kamaştırıcı âyetlerinden/mucizelerinde biri vardır. Yüce Allah bu sureyi indirdiğinde Ebû Leheb ve karısı henüz ölmemişti. Allah onların cehennem ateşinde azaba uğrayacağını haber vermiştir ki bu da mutlaka olacaktır. Buna bağlı olarak onların müslüman olmaması gerekirdi. Nitekim gizliyi ve açığı bilen Allah'ın haber verdiği gibi de olmuştur. Mesed sûresinin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Tebbet 111:4
1- Elleri kurusun Ebû Leheb’in, zaten kurudu da! 2- Ne malı fayda verdi ona, ne de kazandıkları. 3- Yakında o, alevli bir ateşe girip yanacak; 4,5- Karısı da… Hem de boynunda liften örülmüş bir ip olacak ve onunla odun taşıyacak.
(Mekke’de inmiştir. 5 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
Ebû Leheb, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in amcasıdır. Ona düşmanlık eder ve çok eziyetlerde bulunurdu. Ne dine bağlılığı vardı, ne de akrabalık bağlarına riâyeti. -Allah kahretsin onu- İşte Yüce Allah’ın onu Kıyamet gününe kadar sürecek bir aşağılama ve kınama olan bu ağır ifadelerle yerdiğini görüyoruz. Şöyle buyurmaktadır:
1. “Elleri kurusun Ebû Leheb’in,” hüsrana uğrasın, bedbaht olsun, “zaten kurudu da.” Kazanmadı, kar etmedi.
2. “Ne” yanında bulunan ve kendisini azdıran “malı fayda verdi ona, ne de kazandıkları.” Allah’ın azabı gelip kendisini bulduğunda ona bunların bir kısmı bile engel olamadı.
3-5. “Yakında o, alevli bir ateşe girip yanacak” Yani cehennem ateşi onu her bir taraftan çepeçevre kuşatacak “karısı da” onunla birlikte girecek “Hem de boynunda liften örülmüş bir ip olacak ve onunla odun taşıyacak.” Karısı da aynı şekilde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e çok ileri derecede eziyetlerde bulunuyordu. Günah ve düşmanlık hususunda kocası ile yardımlaşıyor, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e eziyet etmekte elinden gelen her şeyi yapıyor, kötülükler işliyordu. Sırtında taşımış olduğu günahlarla tıpkı odun toplayıp sırtında taşıyan bunun için de boynunda ip taşıyarak bunun hazırlığını yapan kimseye benziyordu. Yahut da bu kadının kendisi cehennem ateşinde boynunda liften bir ip olduğu halde kocasının ateşine odun taşıyacaktır. Durum ne olursa olsun bu sûrede Yüce Allah’ın göz kamaştırıcı âyetlerinden/mucizelerinde biri vardır. Yüce Allah bu sureyi indirdiğinde Ebû Leheb ve karısı henüz ölmemişti. Allah onların cehennem ateşinde azaba uğrayacağını haber vermiştir ki bu da mutlaka olacaktır. Buna bağlı olarak onların müslüman olmaması gerekirdi. Nitekim gizliyi ve açığı bilen Allah'ın haber verdiği gibi de olmuştur. Mesed sûresinin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Tebbet 111:5
1- Elleri kurusun Ebû Leheb’in, zaten kurudu da! 2- Ne malı fayda verdi ona, ne de kazandıkları. 3- Yakında o, alevli bir ateşe girip yanacak; 4,5- Karısı da… Hem de boynunda liften örülmüş bir ip olacak ve onunla odun taşıyacak.
(Mekke’de inmiştir. 5 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
Ebû Leheb, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in amcasıdır. Ona düşmanlık eder ve çok eziyetlerde bulunurdu. Ne dine bağlılığı vardı, ne de akrabalık bağlarına riâyeti. -Allah kahretsin onu- İşte Yüce Allah’ın onu Kıyamet gününe kadar sürecek bir aşağılama ve kınama olan bu ağır ifadelerle yerdiğini görüyoruz. Şöyle buyurmaktadır:
1. “Elleri kurusun Ebû Leheb’in,” hüsrana uğrasın, bedbaht olsun, “zaten kurudu da.” Kazanmadı, kar etmedi.
2. “Ne” yanında bulunan ve kendisini azdıran “malı fayda verdi ona, ne de kazandıkları.” Allah’ın azabı gelip kendisini bulduğunda ona bunların bir kısmı bile engel olamadı.
3-5. “Yakında o, alevli bir ateşe girip yanacak” Yani cehennem ateşi onu her bir taraftan çepeçevre kuşatacak “karısı da” onunla birlikte girecek “Hem de boynunda liften örülmüş bir ip olacak ve onunla odun taşıyacak.” Karısı da aynı şekilde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e çok ileri derecede eziyetlerde bulunuyordu. Günah ve düşmanlık hususunda kocası ile yardımlaşıyor, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e eziyet etmekte elinden gelen her şeyi yapıyor, kötülükler işliyordu. Sırtında taşımış olduğu günahlarla tıpkı odun toplayıp sırtında taşıyan bunun için de boynunda ip taşıyarak bunun hazırlığını yapan kimseye benziyordu. Yahut da bu kadının kendisi cehennem ateşinde boynunda liften bir ip olduğu halde kocasının ateşine odun taşıyacaktır. Durum ne olursa olsun bu sûrede Yüce Allah’ın göz kamaştırıcı âyetlerinden/mucizelerinde biri vardır. Yüce Allah bu sureyi indirdiğinde Ebû Leheb ve karısı henüz ölmemişti. Allah onların cehennem ateşinde azaba uğrayacağını haber vermiştir ki bu da mutlaka olacaktır. Buna bağlı olarak onların müslüman olmaması gerekirdi. Nitekim gizliyi ve açığı bilen Allah'ın haber verdiği gibi de olmuştur. Mesed sûresinin tefsiri burada sona ermektedir.
***
İhlas 112:1
1- De ki:“Allah, birdir.” 2- “Allah, Sameddir.” 3- “Çocuğu da yoktur, ana-babası da.” 4- “O’na denk hiç kimse de yoktur.”
(Mekke’de inmiştir. 4 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Kat’i bir kararlılıkla, inanarak ve manasını bilerek “de ki: Allah birdir.” Yani bir ve tek olmak, O’na hastır. Tek başına kemal sıfatlarına sahip olan O’dur. En güzel isimler en yüce ve üstün sıfatlar, mukaddes fiiller O’na aittir, O’nun benzeri, dengi yoktur.
2. “Allah Sameddir.” Bütün ihtiyaçlar O’ndan istenir. Ulvî ve süflî âlemde bulunanların hepsi en ileri derecede O’na muhtaçtırlar. İhtiyaçlarını O’ndan ister ve ihtiyaçlarını görmek üzere O’na yalvarırlar. Çünkü sıfatları kâmil olan O’dur. O, ilmi kemal derecesinde olan el-Alîm, hilmi kemâl derecesinde olan el-Halîm, rahmeti her şeyi kuşatmış olan er-Rahîm’dir. Diğer bütün vasıfları da bu şekildedir.
3. O’nun kemalinin bir tecellisi olarak, mutlak kemali ve hiçbir şeye ihtiyaç duymadığı için “çocuğu da yoktur, ana-babası da.”
4. İsimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde de “O’na denk hiç kimse de yoktur.” O’nun şanı çok mübarek, çok yücedir! Bu sûre isim ve sıfat tevhîdini ihtivâ etmekte, Yüce Allah’ın bunlarda tek olduğunu ifade etmektedir. İhlas Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
İhlas 112:2
1- De ki:“Allah, birdir.” 2- “Allah, Sameddir.” 3- “Çocuğu da yoktur, ana-babası da.” 4- “O’na denk hiç kimse de yoktur.”
(Mekke’de inmiştir. 4 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Kat’i bir kararlılıkla, inanarak ve manasını bilerek “de ki: Allah birdir.” Yani bir ve tek olmak, O’na hastır. Tek başına kemal sıfatlarına sahip olan O’dur. En güzel isimler en yüce ve üstün sıfatlar, mukaddes fiiller O’na aittir, O’nun benzeri, dengi yoktur.
2. “Allah Sameddir.” Bütün ihtiyaçlar O’ndan istenir. Ulvî ve süflî âlemde bulunanların hepsi en ileri derecede O’na muhtaçtırlar. İhtiyaçlarını O’ndan ister ve ihtiyaçlarını görmek üzere O’na yalvarırlar. Çünkü sıfatları kâmil olan O’dur. O, ilmi kemal derecesinde olan el-Alîm, hilmi kemâl derecesinde olan el-Halîm, rahmeti her şeyi kuşatmış olan er-Rahîm’dir. Diğer bütün vasıfları da bu şekildedir.
3. O’nun kemalinin bir tecellisi olarak, mutlak kemali ve hiçbir şeye ihtiyaç duymadığı için “çocuğu da yoktur, ana-babası da.”
4. İsimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde de “O’na denk hiç kimse de yoktur.” O’nun şanı çok mübarek, çok yücedir! Bu sûre isim ve sıfat tevhîdini ihtivâ etmekte, Yüce Allah’ın bunlarda tek olduğunu ifade etmektedir. İhlas Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
İhlas 112:3
1- De ki:“Allah, birdir.” 2- “Allah, Sameddir.” 3- “Çocuğu da yoktur, ana-babası da.” 4- “O’na denk hiç kimse de yoktur.”
(Mekke’de inmiştir. 4 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Kat’i bir kararlılıkla, inanarak ve manasını bilerek “de ki: Allah birdir.” Yani bir ve tek olmak, O’na hastır. Tek başına kemal sıfatlarına sahip olan O’dur. En güzel isimler en yüce ve üstün sıfatlar, mukaddes fiiller O’na aittir, O’nun benzeri, dengi yoktur.
2. “Allah Sameddir.” Bütün ihtiyaçlar O’ndan istenir. Ulvî ve süflî âlemde bulunanların hepsi en ileri derecede O’na muhtaçtırlar. İhtiyaçlarını O’ndan ister ve ihtiyaçlarını görmek üzere O’na yalvarırlar. Çünkü sıfatları kâmil olan O’dur. O, ilmi kemal derecesinde olan el-Alîm, hilmi kemâl derecesinde olan el-Halîm, rahmeti her şeyi kuşatmış olan er-Rahîm’dir. Diğer bütün vasıfları da bu şekildedir.
3. O’nun kemalinin bir tecellisi olarak, mutlak kemali ve hiçbir şeye ihtiyaç duymadığı için “çocuğu da yoktur, ana-babası da.”
4. İsimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde de “O’na denk hiç kimse de yoktur.” O’nun şanı çok mübarek, çok yücedir! Bu sûre isim ve sıfat tevhîdini ihtivâ etmekte, Yüce Allah’ın bunlarda tek olduğunu ifade etmektedir. İhlas Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
İhlas 112:4
1- De ki:“Allah, birdir.” 2- “Allah, Sameddir.” 3- “Çocuğu da yoktur, ana-babası da.” 4- “O’na denk hiç kimse de yoktur.”
(Mekke’de inmiştir. 4 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Kat’i bir kararlılıkla, inanarak ve manasını bilerek “de ki: Allah birdir.” Yani bir ve tek olmak, O’na hastır. Tek başına kemal sıfatlarına sahip olan O’dur. En güzel isimler en yüce ve üstün sıfatlar, mukaddes fiiller O’na aittir, O’nun benzeri, dengi yoktur.
2. “Allah Sameddir.” Bütün ihtiyaçlar O’ndan istenir. Ulvî ve süflî âlemde bulunanların hepsi en ileri derecede O’na muhtaçtırlar. İhtiyaçlarını O’ndan ister ve ihtiyaçlarını görmek üzere O’na yalvarırlar. Çünkü sıfatları kâmil olan O’dur. O, ilmi kemal derecesinde olan el-Alîm, hilmi kemâl derecesinde olan el-Halîm, rahmeti her şeyi kuşatmış olan er-Rahîm’dir. Diğer bütün vasıfları da bu şekildedir.
3. O’nun kemalinin bir tecellisi olarak, mutlak kemali ve hiçbir şeye ihtiyaç duymadığı için “çocuğu da yoktur, ana-babası da.”
4. İsimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde de “O’na denk hiç kimse de yoktur.” O’nun şanı çok mübarek, çok yücedir! Bu sûre isim ve sıfat tevhîdini ihtivâ etmekte, Yüce Allah’ın bunlarda tek olduğunu ifade etmektedir. İhlas Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
***
Felak 113:1
1- De ki:“Sığınırım sabahın Rabbine,” 2- “Yarattıklarının şerrinden,” 3- “Karanlığı çöktüğü vakit gecenin şerrinden,” 4- “Düğümlere üfüren (büyücü) kadınların şerrinden,” 5- “Ve hased ettiği zaman hased edenin şerrinden.”
(Mekke’de inmiştir. 5 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. O’na sığınarak “de ki: Sığınırım” güvenip dayanırım “sabahın Rabbine” Yani taneyi ve çekirdeği yarıp çıkartana, geceyi yarıp sabahı ortaya çıkartana.
2. “Yarattıklarının şerrinden.” Bu, Yüce Allah’ın yaratmış olduğu insan, cin ve diğer canlı bütün yaratılmışları kapsar. Bu buyrukla bunlarda bulunan kötülüklerden bunların yaratıcısına sığınılmaktadır. Bu genel ifadeden sonra daha özel olarak şöyle buyrulmaktadır:
3. “Karanlığı çöktüğü vakit gecenin şerrinden.” Yani insanı bürüdüğü ve çok sayıda kötü ruhların (cinlerin) ve zarar verici hayvanların etrafa yayıldığı gecelerdeki kötülüklerden Allah’a sığınırım, demektir.
4. “Düğümlere üfüren (büyücü) kadınların şerrinden.” Yani yaptıkları büyüleri, büyü için atmış oldukları düğümlere üfürerek gerçekleştiren büyücü kadınların şerrinden Allah’a sığınırım.
5. “Ve hased ettiği zaman hased edenin şerrinden.” Hased eden, hased ettiği (kıskandığı) kimsedeki nimetin sona ermesini isteyen ve bunun için de elinden geldiği kadarı ile bu uğurda çalışıp çabalayan kimsedir. O bakımdan onun kötülüğünden, hile ve tuzaklarının boşa çıkartılmasından Allah’a sığınmak bir ihtiyattır. Nazar eden kimse de hased edenin kapsamına girer. Çünkü nazar, ancak hasetçi/kıskanç, kötü tabiatlı ve kötü ruhlu kimselerden sadır olur. Bu sûre genel ve özel her türlü kötülükten Allah’a sığınmayı ihtivâ etmektedir. Ayrıca sihrin gerçek olduğunu, onun zararından endişe edildiğini, sihirden ve sihri yapanlardan Allah’a sığınılması gerektiğini de ortaya koymaktadır. Felak Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
Felak 113:2
1- De ki:“Sığınırım sabahın Rabbine,” 2- “Yarattıklarının şerrinden,” 3- “Karanlığı çöktüğü vakit gecenin şerrinden,” 4- “Düğümlere üfüren (büyücü) kadınların şerrinden,” 5- “Ve hased ettiği zaman hased edenin şerrinden.”
(Mekke’de inmiştir. 5 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. O’na sığınarak “de ki: Sığınırım” güvenip dayanırım “sabahın Rabbine” Yani taneyi ve çekirdeği yarıp çıkartana, geceyi yarıp sabahı ortaya çıkartana.
2. “Yarattıklarının şerrinden.” Bu, Yüce Allah’ın yaratmış olduğu insan, cin ve diğer canlı bütün yaratılmışları kapsar. Bu buyrukla bunlarda bulunan kötülüklerden bunların yaratıcısına sığınılmaktadır. Bu genel ifadeden sonra daha özel olarak şöyle buyrulmaktadır:
3. “Karanlığı çöktüğü vakit gecenin şerrinden.” Yani insanı bürüdüğü ve çok sayıda kötü ruhların (cinlerin) ve zarar verici hayvanların etrafa yayıldığı gecelerdeki kötülüklerden Allah’a sığınırım, demektir.
4. “Düğümlere üfüren (büyücü) kadınların şerrinden.” Yani yaptıkları büyüleri, büyü için atmış oldukları düğümlere üfürerek gerçekleştiren büyücü kadınların şerrinden Allah’a sığınırım.
5. “Ve hased ettiği zaman hased edenin şerrinden.” Hased eden, hased ettiği (kıskandığı) kimsedeki nimetin sona ermesini isteyen ve bunun için de elinden geldiği kadarı ile bu uğurda çalışıp çabalayan kimsedir. O bakımdan onun kötülüğünden, hile ve tuzaklarının boşa çıkartılmasından Allah’a sığınmak bir ihtiyattır. Nazar eden kimse de hased edenin kapsamına girer. Çünkü nazar, ancak hasetçi/kıskanç, kötü tabiatlı ve kötü ruhlu kimselerden sadır olur. Bu sûre genel ve özel her türlü kötülükten Allah’a sığınmayı ihtivâ etmektedir. Ayrıca sihrin gerçek olduğunu, onun zararından endişe edildiğini, sihirden ve sihri yapanlardan Allah’a sığınılması gerektiğini de ortaya koymaktadır. Felak Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
Felak 113:3
1- De ki:“Sığınırım sabahın Rabbine,” 2- “Yarattıklarının şerrinden,” 3- “Karanlığı çöktüğü vakit gecenin şerrinden,” 4- “Düğümlere üfüren (büyücü) kadınların şerrinden,” 5- “Ve hased ettiği zaman hased edenin şerrinden.”
(Mekke’de inmiştir. 5 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. O’na sığınarak “de ki: Sığınırım” güvenip dayanırım “sabahın Rabbine” Yani taneyi ve çekirdeği yarıp çıkartana, geceyi yarıp sabahı ortaya çıkartana.
2. “Yarattıklarının şerrinden.” Bu, Yüce Allah’ın yaratmış olduğu insan, cin ve diğer canlı bütün yaratılmışları kapsar. Bu buyrukla bunlarda bulunan kötülüklerden bunların yaratıcısına sığınılmaktadır. Bu genel ifadeden sonra daha özel olarak şöyle buyrulmaktadır:
3. “Karanlığı çöktüğü vakit gecenin şerrinden.” Yani insanı bürüdüğü ve çok sayıda kötü ruhların (cinlerin) ve zarar verici hayvanların etrafa yayıldığı gecelerdeki kötülüklerden Allah’a sığınırım, demektir.
4. “Düğümlere üfüren (büyücü) kadınların şerrinden.” Yani yaptıkları büyüleri, büyü için atmış oldukları düğümlere üfürerek gerçekleştiren büyücü kadınların şerrinden Allah’a sığınırım.
5. “Ve hased ettiği zaman hased edenin şerrinden.” Hased eden, hased ettiği (kıskandığı) kimsedeki nimetin sona ermesini isteyen ve bunun için de elinden geldiği kadarı ile bu uğurda çalışıp çabalayan kimsedir. O bakımdan onun kötülüğünden, hile ve tuzaklarının boşa çıkartılmasından Allah’a sığınmak bir ihtiyattır. Nazar eden kimse de hased edenin kapsamına girer. Çünkü nazar, ancak hasetçi/kıskanç, kötü tabiatlı ve kötü ruhlu kimselerden sadır olur. Bu sûre genel ve özel her türlü kötülükten Allah’a sığınmayı ihtivâ etmektedir. Ayrıca sihrin gerçek olduğunu, onun zararından endişe edildiğini, sihirden ve sihri yapanlardan Allah’a sığınılması gerektiğini de ortaya koymaktadır. Felak Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
Felak 113:4
1- De ki:“Sığınırım sabahın Rabbine,” 2- “Yarattıklarının şerrinden,” 3- “Karanlığı çöktüğü vakit gecenin şerrinden,” 4- “Düğümlere üfüren (büyücü) kadınların şerrinden,” 5- “Ve hased ettiği zaman hased edenin şerrinden.”
(Mekke’de inmiştir. 5 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. O’na sığınarak “de ki: Sığınırım” güvenip dayanırım “sabahın Rabbine” Yani taneyi ve çekirdeği yarıp çıkartana, geceyi yarıp sabahı ortaya çıkartana.
2. “Yarattıklarının şerrinden.” Bu, Yüce Allah’ın yaratmış olduğu insan, cin ve diğer canlı bütün yaratılmışları kapsar. Bu buyrukla bunlarda bulunan kötülüklerden bunların yaratıcısına sığınılmaktadır. Bu genel ifadeden sonra daha özel olarak şöyle buyrulmaktadır:
3. “Karanlığı çöktüğü vakit gecenin şerrinden.” Yani insanı bürüdüğü ve çok sayıda kötü ruhların (cinlerin) ve zarar verici hayvanların etrafa yayıldığı gecelerdeki kötülüklerden Allah’a sığınırım, demektir.
4. “Düğümlere üfüren (büyücü) kadınların şerrinden.” Yani yaptıkları büyüleri, büyü için atmış oldukları düğümlere üfürerek gerçekleştiren büyücü kadınların şerrinden Allah’a sığınırım.
5. “Ve hased ettiği zaman hased edenin şerrinden.” Hased eden, hased ettiği (kıskandığı) kimsedeki nimetin sona ermesini isteyen ve bunun için de elinden geldiği kadarı ile bu uğurda çalışıp çabalayan kimsedir. O bakımdan onun kötülüğünden, hile ve tuzaklarının boşa çıkartılmasından Allah’a sığınmak bir ihtiyattır. Nazar eden kimse de hased edenin kapsamına girer. Çünkü nazar, ancak hasetçi/kıskanç, kötü tabiatlı ve kötü ruhlu kimselerden sadır olur. Bu sûre genel ve özel her türlü kötülükten Allah’a sığınmayı ihtivâ etmektedir. Ayrıca sihrin gerçek olduğunu, onun zararından endişe edildiğini, sihirden ve sihri yapanlardan Allah’a sığınılması gerektiğini de ortaya koymaktadır. Felak Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
Felak 113:5
1- De ki:“Sığınırım sabahın Rabbine,” 2- “Yarattıklarının şerrinden,” 3- “Karanlığı çöktüğü vakit gecenin şerrinden,” 4- “Düğümlere üfüren (büyücü) kadınların şerrinden,” 5- “Ve hased ettiği zaman hased edenin şerrinden.”
(Mekke’de inmiştir. 5 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. O’na sığınarak “de ki: Sığınırım” güvenip dayanırım “sabahın Rabbine” Yani taneyi ve çekirdeği yarıp çıkartana, geceyi yarıp sabahı ortaya çıkartana.
2. “Yarattıklarının şerrinden.” Bu, Yüce Allah’ın yaratmış olduğu insan, cin ve diğer canlı bütün yaratılmışları kapsar. Bu buyrukla bunlarda bulunan kötülüklerden bunların yaratıcısına sığınılmaktadır. Bu genel ifadeden sonra daha özel olarak şöyle buyrulmaktadır:
3. “Karanlığı çöktüğü vakit gecenin şerrinden.” Yani insanı bürüdüğü ve çok sayıda kötü ruhların (cinlerin) ve zarar verici hayvanların etrafa yayıldığı gecelerdeki kötülüklerden Allah’a sığınırım, demektir.
4. “Düğümlere üfüren (büyücü) kadınların şerrinden.” Yani yaptıkları büyüleri, büyü için atmış oldukları düğümlere üfürerek gerçekleştiren büyücü kadınların şerrinden Allah’a sığınırım.
5. “Ve hased ettiği zaman hased edenin şerrinden.” Hased eden, hased ettiği (kıskandığı) kimsedeki nimetin sona ermesini isteyen ve bunun için de elinden geldiği kadarı ile bu uğurda çalışıp çabalayan kimsedir. O bakımdan onun kötülüğünden, hile ve tuzaklarının boşa çıkartılmasından Allah’a sığınmak bir ihtiyattır. Nazar eden kimse de hased edenin kapsamına girer. Çünkü nazar, ancak hasetçi/kıskanç, kötü tabiatlı ve kötü ruhlu kimselerden sadır olur. Bu sûre genel ve özel her türlü kötülükten Allah’a sığınmayı ihtivâ etmektedir. Ayrıca sihrin gerçek olduğunu, onun zararından endişe edildiğini, sihirden ve sihri yapanlardan Allah’a sığınılması gerektiğini de ortaya koymaktadır. Felak Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir.
Nas 114:1
1- De ki:“Sığınırım insanların Rabbine,” 2- “İnsanların melikine,” 3- “İnsanların ilâhına,” 4- “O sinsi vesveseci (şeytanın) şerrinden,” 5- “Ki o, insanların kalplerine vesvese verip durur;” 6- “Hem cinlerden olur, hem de insanlardan.”
(Medine’de inmiştir. 6 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah adı ile.
1-6. Bu sûre şeytandan insanların Rabbine, onların mutlak mâliki ve ilâhı olan zâta sığınmayı ihtivâ etmektedir. Şeytan bütün şerlerin aslı ve kaynağıdır. Onun fitnesinin ve şerrinin bir sonucu olarak o, insanların kalplerine vesvese vermekte, kötülüğü güzel göstermekte, kötülüğü gözlerde güzel bir surette canlandırmaktadır. İnsanlarda kötülük yapma arzusu uyandırmakta, buna karşılık hayır işlemekten onları uzaklaştırmakta ve hayrı da onlara gerçek suretinden başka türlü ve çirkin göstermektedir. O daima bu hali ile vesvese verir ve kul Rabbini andığı, onun uzak olması için Allah’tan yardım istediği vakit hemen vesvese vermekten geri çekilip siner. O bakımdan kulun, bütün insanların Rabbi ve ilahı olan Allah’tan yardım istemesi, O’na sığınması ve O’na güvenip dayanması gerekir. Zira bütün yaratıklar Allah’ın rubûbiyeti ve mutlak malikiyetinin kapsamı içerisindedir. Her bir canlının perçemini/idaresini elinde tutan O’dur. Yine O, onları sadece kendini ilah tanımaları için yaratmıştır. Bunun gereğini yerine getirebilmeleri için onları kulluktan alıkoymak isteyen, kulluk ile aralarına girip onlara engel olmaya çalışan, cehennemliklerden olmaları için onları kendi taraftarlarının arasına katmak isteyen düşmanlarının şerrinin onlardna uzaklaştırılması gerekir. Aksi halde Allah’ın uluhiyyetinin gereğini tam anlamı ile yerine getiremezler. Vesvese veren şeytan, cinlerden olabildiği gibi insanlardan da olabilir. Bundan dolayı:“Hem cinlerden olur, hem de insanlardan” diye buyrulmaktadır.
*** Başta da sonda da gizli ve açık bütün övgüler, âlemlerin Rabbi Allah’a aittir. Yüce Allah’tan nimetini tamamlamasını ve günahlarımızı bağışlamasını dileriz. Çünkü günahlarımız, bizimle O’nun bereketlerinin birçoğu arasında engel teşkil etmiştir. Pek çok günah ve pek çok nefsi arzu ve istek bizim kalplerimizi O’nun âyetleri üzerinde iyice tefekkür etmekten, onları iyice düşünmekten alıkoymuştur. Bizi nezdindeki hayırlardan, bizdeki kötülükler sebebi ile mahrum etmemesini ümit ederiz. Şüphesiz ki Allah’ın rahmetinden kâfirlerden başkası ümit kesmez. O’nun rahmetinden sapıklardan başkası ümitsiz olmaz. O’nun salat ve selâmı, sonsuza dek ve kesintisiz bir şekilde Rasûlü Muhammed’e, aile halkına ve bütün ashabına olsun. Nimetleri ile salih ve iyi işlerin tamamlanabildiği Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. *** Allah’ın yardımı ve güzel tevfiki sayesinde Allah’ın Kitabının tefsiri, bu tefsiri derleyen ve yazan “İbn S’adî” diye bilinen “Abdurrahman b. Nâsır b. Abdullah” tarafından tamamlanmış bulunmaktadır. Allah, onu, ana-babasını ve bütün Müslümanları bağışlasın. Tefsirin temize çekilmesi, 7 Şaban 1354 H. Rabbimiz, bizden kabul buyur ve bizi affet! Şüphesiz ki sen çok mağfiret edensin, çok merhametlisin.
Nas 114:2
1- De ki:“Sığınırım insanların Rabbine,” 2- “İnsanların melikine,” 3- “İnsanların ilâhına,” 4- “O sinsi vesveseci (şeytanın) şerrinden,” 5- “Ki o, insanların kalplerine vesvese verip durur;” 6- “Hem cinlerden olur, hem de insanlardan.”
(Medine’de inmiştir. 6 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah adı ile.
1-6. Bu sûre şeytandan insanların Rabbine, onların mutlak mâliki ve ilâhı olan zâta sığınmayı ihtivâ etmektedir. Şeytan bütün şerlerin aslı ve kaynağıdır. Onun fitnesinin ve şerrinin bir sonucu olarak o, insanların kalplerine vesvese vermekte, kötülüğü güzel göstermekte, kötülüğü gözlerde güzel bir surette canlandırmaktadır. İnsanlarda kötülük yapma arzusu uyandırmakta, buna karşılık hayır işlemekten onları uzaklaştırmakta ve hayrı da onlara gerçek suretinden başka türlü ve çirkin göstermektedir. O daima bu hali ile vesvese verir ve kul Rabbini andığı, onun uzak olması için Allah’tan yardım istediği vakit hemen vesvese vermekten geri çekilip siner. O bakımdan kulun, bütün insanların Rabbi ve ilahı olan Allah’tan yardım istemesi, O’na sığınması ve O’na güvenip dayanması gerekir. Zira bütün yaratıklar Allah’ın rubûbiyeti ve mutlak malikiyetinin kapsamı içerisindedir. Her bir canlının perçemini/idaresini elinde tutan O’dur. Yine O, onları sadece kendini ilah tanımaları için yaratmıştır. Bunun gereğini yerine getirebilmeleri için onları kulluktan alıkoymak isteyen, kulluk ile aralarına girip onlara engel olmaya çalışan, cehennemliklerden olmaları için onları kendi taraftarlarının arasına katmak isteyen düşmanlarının şerrinin onlardna uzaklaştırılması gerekir. Aksi halde Allah’ın uluhiyyetinin gereğini tam anlamı ile yerine getiremezler. Vesvese veren şeytan, cinlerden olabildiği gibi insanlardan da olabilir. Bundan dolayı:“Hem cinlerden olur, hem de insanlardan” diye buyrulmaktadır.
*** Başta da sonda da gizli ve açık bütün övgüler, âlemlerin Rabbi Allah’a aittir. Yüce Allah’tan nimetini tamamlamasını ve günahlarımızı bağışlamasını dileriz. Çünkü günahlarımız, bizimle O’nun bereketlerinin birçoğu arasında engel teşkil etmiştir. Pek çok günah ve pek çok nefsi arzu ve istek bizim kalplerimizi O’nun âyetleri üzerinde iyice tefekkür etmekten, onları iyice düşünmekten alıkoymuştur. Bizi nezdindeki hayırlardan, bizdeki kötülükler sebebi ile mahrum etmemesini ümit ederiz. Şüphesiz ki Allah’ın rahmetinden kâfirlerden başkası ümit kesmez. O’nun rahmetinden sapıklardan başkası ümitsiz olmaz. O’nun salat ve selâmı, sonsuza dek ve kesintisiz bir şekilde Rasûlü Muhammed’e, aile halkına ve bütün ashabına olsun. Nimetleri ile salih ve iyi işlerin tamamlanabildiği Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. *** Allah’ın yardımı ve güzel tevfiki sayesinde Allah’ın Kitabının tefsiri, bu tefsiri derleyen ve yazan “İbn S’adî” diye bilinen “Abdurrahman b. Nâsır b. Abdullah” tarafından tamamlanmış bulunmaktadır. Allah, onu, ana-babasını ve bütün Müslümanları bağışlasın. Tefsirin temize çekilmesi, 7 Şaban 1354 H. Rabbimiz, bizden kabul buyur ve bizi affet! Şüphesiz ki sen çok mağfiret edensin, çok merhametlisin.
Nas 114:3
1- De ki:“Sığınırım insanların Rabbine,” 2- “İnsanların melikine,” 3- “İnsanların ilâhına,” 4- “O sinsi vesveseci (şeytanın) şerrinden,” 5- “Ki o, insanların kalplerine vesvese verip durur;” 6- “Hem cinlerden olur, hem de insanlardan.”
(Medine’de inmiştir. 6 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah adı ile.
1-6. Bu sûre şeytandan insanların Rabbine, onların mutlak mâliki ve ilâhı olan zâta sığınmayı ihtivâ etmektedir. Şeytan bütün şerlerin aslı ve kaynağıdır. Onun fitnesinin ve şerrinin bir sonucu olarak o, insanların kalplerine vesvese vermekte, kötülüğü güzel göstermekte, kötülüğü gözlerde güzel bir surette canlandırmaktadır. İnsanlarda kötülük yapma arzusu uyandırmakta, buna karşılık hayır işlemekten onları uzaklaştırmakta ve hayrı da onlara gerçek suretinden başka türlü ve çirkin göstermektedir. O daima bu hali ile vesvese verir ve kul Rabbini andığı, onun uzak olması için Allah’tan yardım istediği vakit hemen vesvese vermekten geri çekilip siner. O bakımdan kulun, bütün insanların Rabbi ve ilahı olan Allah’tan yardım istemesi, O’na sığınması ve O’na güvenip dayanması gerekir. Zira bütün yaratıklar Allah’ın rubûbiyeti ve mutlak malikiyetinin kapsamı içerisindedir. Her bir canlının perçemini/idaresini elinde tutan O’dur. Yine O, onları sadece kendini ilah tanımaları için yaratmıştır. Bunun gereğini yerine getirebilmeleri için onları kulluktan alıkoymak isteyen, kulluk ile aralarına girip onlara engel olmaya çalışan, cehennemliklerden olmaları için onları kendi taraftarlarının arasına katmak isteyen düşmanlarının şerrinin onlardna uzaklaştırılması gerekir. Aksi halde Allah’ın uluhiyyetinin gereğini tam anlamı ile yerine getiremezler. Vesvese veren şeytan, cinlerden olabildiği gibi insanlardan da olabilir. Bundan dolayı:“Hem cinlerden olur, hem de insanlardan” diye buyrulmaktadır.
*** Başta da sonda da gizli ve açık bütün övgüler, âlemlerin Rabbi Allah’a aittir. Yüce Allah’tan nimetini tamamlamasını ve günahlarımızı bağışlamasını dileriz. Çünkü günahlarımız, bizimle O’nun bereketlerinin birçoğu arasında engel teşkil etmiştir. Pek çok günah ve pek çok nefsi arzu ve istek bizim kalplerimizi O’nun âyetleri üzerinde iyice tefekkür etmekten, onları iyice düşünmekten alıkoymuştur. Bizi nezdindeki hayırlardan, bizdeki kötülükler sebebi ile mahrum etmemesini ümit ederiz. Şüphesiz ki Allah’ın rahmetinden kâfirlerden başkası ümit kesmez. O’nun rahmetinden sapıklardan başkası ümitsiz olmaz. O’nun salat ve selâmı, sonsuza dek ve kesintisiz bir şekilde Rasûlü Muhammed’e, aile halkına ve bütün ashabına olsun. Nimetleri ile salih ve iyi işlerin tamamlanabildiği Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. *** Allah’ın yardımı ve güzel tevfiki sayesinde Allah’ın Kitabının tefsiri, bu tefsiri derleyen ve yazan “İbn S’adî” diye bilinen “Abdurrahman b. Nâsır b. Abdullah” tarafından tamamlanmış bulunmaktadır. Allah, onu, ana-babasını ve bütün Müslümanları bağışlasın. Tefsirin temize çekilmesi, 7 Şaban 1354 H. Rabbimiz, bizden kabul buyur ve bizi affet! Şüphesiz ki sen çok mağfiret edensin, çok merhametlisin.
Nas 114:4
1- De ki:“Sığınırım insanların Rabbine,” 2- “İnsanların melikine,” 3- “İnsanların ilâhına,” 4- “O sinsi vesveseci (şeytanın) şerrinden,” 5- “Ki o, insanların kalplerine vesvese verip durur;” 6- “Hem cinlerden olur, hem de insanlardan.”
(Medine’de inmiştir. 6 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah adı ile.
1-6. Bu sûre şeytandan insanların Rabbine, onların mutlak mâliki ve ilâhı olan zâta sığınmayı ihtivâ etmektedir. Şeytan bütün şerlerin aslı ve kaynağıdır. Onun fitnesinin ve şerrinin bir sonucu olarak o, insanların kalplerine vesvese vermekte, kötülüğü güzel göstermekte, kötülüğü gözlerde güzel bir surette canlandırmaktadır. İnsanlarda kötülük yapma arzusu uyandırmakta, buna karşılık hayır işlemekten onları uzaklaştırmakta ve hayrı da onlara gerçek suretinden başka türlü ve çirkin göstermektedir. O daima bu hali ile vesvese verir ve kul Rabbini andığı, onun uzak olması için Allah’tan yardım istediği vakit hemen vesvese vermekten geri çekilip siner. O bakımdan kulun, bütün insanların Rabbi ve ilahı olan Allah’tan yardım istemesi, O’na sığınması ve O’na güvenip dayanması gerekir. Zira bütün yaratıklar Allah’ın rubûbiyeti ve mutlak malikiyetinin kapsamı içerisindedir. Her bir canlının perçemini/idaresini elinde tutan O’dur. Yine O, onları sadece kendini ilah tanımaları için yaratmıştır. Bunun gereğini yerine getirebilmeleri için onları kulluktan alıkoymak isteyen, kulluk ile aralarına girip onlara engel olmaya çalışan, cehennemliklerden olmaları için onları kendi taraftarlarının arasına katmak isteyen düşmanlarının şerrinin onlardna uzaklaştırılması gerekir. Aksi halde Allah’ın uluhiyyetinin gereğini tam anlamı ile yerine getiremezler. Vesvese veren şeytan, cinlerden olabildiği gibi insanlardan da olabilir. Bundan dolayı:“Hem cinlerden olur, hem de insanlardan” diye buyrulmaktadır.
*** Başta da sonda da gizli ve açık bütün övgüler, âlemlerin Rabbi Allah’a aittir. Yüce Allah’tan nimetini tamamlamasını ve günahlarımızı bağışlamasını dileriz. Çünkü günahlarımız, bizimle O’nun bereketlerinin birçoğu arasında engel teşkil etmiştir. Pek çok günah ve pek çok nefsi arzu ve istek bizim kalplerimizi O’nun âyetleri üzerinde iyice tefekkür etmekten, onları iyice düşünmekten alıkoymuştur. Bizi nezdindeki hayırlardan, bizdeki kötülükler sebebi ile mahrum etmemesini ümit ederiz. Şüphesiz ki Allah’ın rahmetinden kâfirlerden başkası ümit kesmez. O’nun rahmetinden sapıklardan başkası ümitsiz olmaz. O’nun salat ve selâmı, sonsuza dek ve kesintisiz bir şekilde Rasûlü Muhammed’e, aile halkına ve bütün ashabına olsun. Nimetleri ile salih ve iyi işlerin tamamlanabildiği Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. *** Allah’ın yardımı ve güzel tevfiki sayesinde Allah’ın Kitabının tefsiri, bu tefsiri derleyen ve yazan “İbn S’adî” diye bilinen “Abdurrahman b. Nâsır b. Abdullah” tarafından tamamlanmış bulunmaktadır. Allah, onu, ana-babasını ve bütün Müslümanları bağışlasın. Tefsirin temize çekilmesi, 7 Şaban 1354 H. Rabbimiz, bizden kabul buyur ve bizi affet! Şüphesiz ki sen çok mağfiret edensin, çok merhametlisin.
Nas 114:5
1- De ki:“Sığınırım insanların Rabbine,” 2- “İnsanların melikine,” 3- “İnsanların ilâhına,” 4- “O sinsi vesveseci (şeytanın) şerrinden,” 5- “Ki o, insanların kalplerine vesvese verip durur;” 6- “Hem cinlerden olur, hem de insanlardan.”
(Medine’de inmiştir. 6 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah adı ile.
1-6. Bu sûre şeytandan insanların Rabbine, onların mutlak mâliki ve ilâhı olan zâta sığınmayı ihtivâ etmektedir. Şeytan bütün şerlerin aslı ve kaynağıdır. Onun fitnesinin ve şerrinin bir sonucu olarak o, insanların kalplerine vesvese vermekte, kötülüğü güzel göstermekte, kötülüğü gözlerde güzel bir surette canlandırmaktadır. İnsanlarda kötülük yapma arzusu uyandırmakta, buna karşılık hayır işlemekten onları uzaklaştırmakta ve hayrı da onlara gerçek suretinden başka türlü ve çirkin göstermektedir. O daima bu hali ile vesvese verir ve kul Rabbini andığı, onun uzak olması için Allah’tan yardım istediği vakit hemen vesvese vermekten geri çekilip siner. O bakımdan kulun, bütün insanların Rabbi ve ilahı olan Allah’tan yardım istemesi, O’na sığınması ve O’na güvenip dayanması gerekir. Zira bütün yaratıklar Allah’ın rubûbiyeti ve mutlak malikiyetinin kapsamı içerisindedir. Her bir canlının perçemini/idaresini elinde tutan O’dur. Yine O, onları sadece kendini ilah tanımaları için yaratmıştır. Bunun gereğini yerine getirebilmeleri için onları kulluktan alıkoymak isteyen, kulluk ile aralarına girip onlara engel olmaya çalışan, cehennemliklerden olmaları için onları kendi taraftarlarının arasına katmak isteyen düşmanlarının şerrinin onlardna uzaklaştırılması gerekir. Aksi halde Allah’ın uluhiyyetinin gereğini tam anlamı ile yerine getiremezler. Vesvese veren şeytan, cinlerden olabildiği gibi insanlardan da olabilir. Bundan dolayı:“Hem cinlerden olur, hem de insanlardan” diye buyrulmaktadır.
*** Başta da sonda da gizli ve açık bütün övgüler, âlemlerin Rabbi Allah’a aittir. Yüce Allah’tan nimetini tamamlamasını ve günahlarımızı bağışlamasını dileriz. Çünkü günahlarımız, bizimle O’nun bereketlerinin birçoğu arasında engel teşkil etmiştir. Pek çok günah ve pek çok nefsi arzu ve istek bizim kalplerimizi O’nun âyetleri üzerinde iyice tefekkür etmekten, onları iyice düşünmekten alıkoymuştur. Bizi nezdindeki hayırlardan, bizdeki kötülükler sebebi ile mahrum etmemesini ümit ederiz. Şüphesiz ki Allah’ın rahmetinden kâfirlerden başkası ümit kesmez. O’nun rahmetinden sapıklardan başkası ümitsiz olmaz. O’nun salat ve selâmı, sonsuza dek ve kesintisiz bir şekilde Rasûlü Muhammed’e, aile halkına ve bütün ashabına olsun. Nimetleri ile salih ve iyi işlerin tamamlanabildiği Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. *** Allah’ın yardımı ve güzel tevfiki sayesinde Allah’ın Kitabının tefsiri, bu tefsiri derleyen ve yazan “İbn S’adî” diye bilinen “Abdurrahman b. Nâsır b. Abdullah” tarafından tamamlanmış bulunmaktadır. Allah, onu, ana-babasını ve bütün Müslümanları bağışlasın. Tefsirin temize çekilmesi, 7 Şaban 1354 H. Rabbimiz, bizden kabul buyur ve bizi affet! Şüphesiz ki sen çok mağfiret edensin, çok merhametlisin.
Nas 114:6
1- De ki:“Sığınırım insanların Rabbine,” 2- “İnsanların melikine,” 3- “İnsanların ilâhına,” 4- “O sinsi vesveseci (şeytanın) şerrinden,” 5- “Ki o, insanların kalplerine vesvese verip durur;” 6- “Hem cinlerden olur, hem de insanlardan.”
(Medine’de inmiştir. 6 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah adı ile.
1-6. Bu sûre şeytandan insanların Rabbine, onların mutlak mâliki ve ilâhı olan zâta sığınmayı ihtivâ etmektedir. Şeytan bütün şerlerin aslı ve kaynağıdır. Onun fitnesinin ve şerrinin bir sonucu olarak o, insanların kalplerine vesvese vermekte, kötülüğü güzel göstermekte, kötülüğü gözlerde güzel bir surette canlandırmaktadır. İnsanlarda kötülük yapma arzusu uyandırmakta, buna karşılık hayır işlemekten onları uzaklaştırmakta ve hayrı da onlara gerçek suretinden başka türlü ve çirkin göstermektedir. O daima bu hali ile vesvese verir ve kul Rabbini andığı, onun uzak olması için Allah’tan yardım istediği vakit hemen vesvese vermekten geri çekilip siner. O bakımdan kulun, bütün insanların Rabbi ve ilahı olan Allah’tan yardım istemesi, O’na sığınması ve O’na güvenip dayanması gerekir. Zira bütün yaratıklar Allah’ın rubûbiyeti ve mutlak malikiyetinin kapsamı içerisindedir. Her bir canlının perçemini/idaresini elinde tutan O’dur. Yine O, onları sadece kendini ilah tanımaları için yaratmıştır. Bunun gereğini yerine getirebilmeleri için onları kulluktan alıkoymak isteyen, kulluk ile aralarına girip onlara engel olmaya çalışan, cehennemliklerden olmaları için onları kendi taraftarlarının arasına katmak isteyen düşmanlarının şerrinin onlardna uzaklaştırılması gerekir. Aksi halde Allah’ın uluhiyyetinin gereğini tam anlamı ile yerine getiremezler. Vesvese veren şeytan, cinlerden olabildiği gibi insanlardan da olabilir. Bundan dolayı:“Hem cinlerden olur, hem de insanlardan” diye buyrulmaktadır.
*** Başta da sonda da gizli ve açık bütün övgüler, âlemlerin Rabbi Allah’a aittir. Yüce Allah’tan nimetini tamamlamasını ve günahlarımızı bağışlamasını dileriz. Çünkü günahlarımız, bizimle O’nun bereketlerinin birçoğu arasında engel teşkil etmiştir. Pek çok günah ve pek çok nefsi arzu ve istek bizim kalplerimizi O’nun âyetleri üzerinde iyice tefekkür etmekten, onları iyice düşünmekten alıkoymuştur. Bizi nezdindeki hayırlardan, bizdeki kötülükler sebebi ile mahrum etmemesini ümit ederiz. Şüphesiz ki Allah’ın rahmetinden kâfirlerden başkası ümit kesmez. O’nun rahmetinden sapıklardan başkası ümitsiz olmaz. O’nun salat ve selâmı, sonsuza dek ve kesintisiz bir şekilde Rasûlü Muhammed’e, aile halkına ve bütün ashabına olsun. Nimetleri ile salih ve iyi işlerin tamamlanabildiği Yüce Allah’a hamd-u senâlar olsun. *** Allah’ın yardımı ve güzel tevfiki sayesinde Allah’ın Kitabının tefsiri, bu tefsiri derleyen ve yazan “İbn S’adî” diye bilinen “Abdurrahman b. Nâsır b. Abdullah” tarafından tamamlanmış bulunmaktadır. Allah, onu, ana-babasını ve bütün Müslümanları bağışlasın. Tefsirin temize çekilmesi, 7 Şaban 1354 H. Rabbimiz, bizden kabul buyur ve bizi affet! Şüphesiz ki sen çok mağfiret edensin, çok merhametlisin.