Lafzullah

Kur'ân-ı Kerîm'in Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsiri (yalnız tefsir katmanı) — Nisa' 4:1 – Maide 5:120

Müellif / kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen (ö. 1971) — ⚠ telifli (2042'ye kadar); tahavi.com sadeleştirilmiş metni

İçindekiler
  1. Nisa' 4:1
  2. Nisa' 4:2
  3. Nisa' 4:3
  4. Nisa' 4:4
  5. Nisa' 4:5
  6. Nisa' 4:6
  7. Nisa' 4:7
  8. Nisa' 4:8
  9. Nisa' 4:9
  10. Nisa' 4:10
  11. Nisa' 4:11
  12. Nisa' 4:12
  13. Nisa' 4:13
  14. Nisa' 4:14
  15. Nisa' 4:15
  16. Nisa' 4:16
  17. Nisa' 4:17
  18. Nisa' 4:18
  19. Nisa' 4:19
  20. Nisa' 4:20
  21. Nisa' 4:21
  22. Nisa' 4:22
  23. Nisa' 4:23
  24. Nisa' 4:24
  25. Nisa' 4:25
  26. Nisa' 4:26
  27. Nisa' 4:27
  28. Nisa' 4:28
  29. Nisa' 4:29
  30. Nisa' 4:30
  31. Nisa' 4:31
  32. Nisa' 4:32
  33. Nisa' 4:33
  34. Nisa' 4:34
  35. Nisa' 4:35
  36. Nisa' 4:36
  37. Nisa' 4:37
  38. Nisa' 4:38
  39. Nisa' 4:39
  40. Nisa' 4:40
  41. Nisa' 4:41
  42. Nisa' 4:42
  43. Nisa' 4:43
  44. Nisa' 4:44
  45. Nisa' 4:45
  46. Nisa' 4:46
  47. Nisa' 4:47
  48. Nisa' 4:48
  49. Nisa' 4:49
  50. Nisa' 4:50
  51. Nisa' 4:51
  52. Nisa' 4:52
  53. Nisa' 4:53
  54. Nisa' 4:54
  55. Nisa' 4:55
  56. Nisa' 4:56
  57. Nisa' 4:57
  58. Nisa' 4:58
  59. Nisa' 4:59
  60. Nisa' 4:60
  61. Nisa' 4:61
  62. Nisa' 4:62
  63. Nisa' 4:63
  64. Nisa' 4:64
  65. Nisa' 4:65
  66. Nisa' 4:66
  67. Nisa' 4:67
  68. Nisa' 4:68
  69. Nisa' 4:69
  70. Nisa' 4:70
  71. Nisa' 4:71
  72. Nisa' 4:72
  73. Nisa' 4:73
  74. Nisa' 4:74
  75. Nisa' 4:75
  76. Nisa' 4:76
  77. Nisa' 4:77
  78. Nisa' 4:78
  79. Nisa' 4:79
  80. Nisa' 4:80
  81. Nisa' 4:81
  82. Nisa' 4:82
  83. Nisa' 4:83
  84. Nisa' 4:84
  85. Nisa' 4:85
  86. Nisa' 4:86
  87. Nisa' 4:87
  88. Nisa' 4:88
  89. Nisa' 4:89
  90. Nisa' 4:90
  91. Nisa' 4:91
  92. Nisa' 4:92
  93. Nisa' 4:93
  94. Nisa' 4:94
  95. Nisa' 4:95
  96. Nisa' 4:96
  97. Nisa' 4:97
  98. Nisa' 4:98
  99. Nisa' 4:99
  100. Nisa' 4:100
  101. Nisa' 4:101
  102. Nisa' 4:102
  103. Nisa' 4:103
  104. Nisa' 4:104
  105. Nisa' 4:105
  106. Nisa' 4:106
  107. Nisa' 4:107
  108. Nisa' 4:108
  109. Nisa' 4:109
  110. Nisa' 4:110
  111. Nisa' 4:111
  112. Nisa' 4:112
  113. Nisa' 4:113
  114. Nisa' 4:114
  115. Nisa' 4:115
  116. Nisa' 4:116
  117. Nisa' 4:117
  118. Nisa' 4:118
  119. Nisa' 4:119
  120. Nisa' 4:120
  121. Nisa' 4:121
  122. Nisa' 4:122
  123. Nisa' 4:123
  124. Nisa' 4:124
  125. Nisa' 4:125
  126. Nisa' 4:126
  127. Nisa' 4:127
  128. Nisa' 4:128
  129. Nisa' 4:129
  130. Nisa' 4:130
  131. Nisa' 4:131
  132. Nisa' 4:132
  133. Nisa' 4:133
  134. Nisa' 4:134
  135. Nisa' 4:135
  136. Nisa' 4:136
  137. Nisa' 4:137
  138. Nisa' 4:138
  139. Nisa' 4:139
  140. Nisa' 4:140
  141. Nisa' 4:141
  142. Nisa' 4:142
  143. Nisa' 4:143
  144. Nisa' 4:144
  145. Nisa' 4:145
  146. Nisa' 4:146
  147. Nisa' 4:147
  148. Nisa' 4:148
  149. Nisa' 4:149
  150. Nisa' 4:150
  151. Nisa' 4:151
  152. Nisa' 4:152
  153. Nisa' 4:153
  154. Nisa' 4:154
  155. Nisa' 4:155
  156. Nisa' 4:156
  157. Nisa' 4:157
  158. Nisa' 4:158
  159. Nisa' 4:159
  160. Nisa' 4:160
  161. Nisa' 4:161
  162. Nisa' 4:162
  163. Nisa' 4:163
  164. Nisa' 4:164
  165. Nisa' 4:165
  166. Nisa' 4:166
  167. Nisa' 4:167
  168. Nisa' 4:168
  169. Nisa' 4:169
  170. Nisa' 4:170
  171. Nisa' 4:171
  172. Nisa' 4:172
  173. Nisa' 4:173
  174. Nisa' 4:174
  175. Nisa' 4:175
  176. Nisa' 4:176
  177. Maide 5:1
  178. Maide 5:2
  179. Maide 5:3
  180. Maide 5:4
  181. Maide 5:5
  182. Maide 5:6
  183. Maide 5:7
  184. Maide 5:8
  185. Maide 5:9
  186. Maide 5:10
  187. Maide 5:11
  188. Maide 5:12
  189. Maide 5:13
  190. Maide 5:14
  191. Maide 5:15
  192. Maide 5:16
  193. Maide 5:17
  194. Maide 5:18
  195. Maide 5:19
  196. Maide 5:20
  197. Maide 5:21
  198. Maide 5:22
  199. Maide 5:23
  200. Maide 5:24
  201. Maide 5:25
  202. Maide 5:26
  203. Maide 5:27
  204. Maide 5:28
  205. Maide 5:29
  206. Maide 5:30
  207. Maide 5:31
  208. Maide 5:32
  209. Maide 5:33
  210. Maide 5:34
  211. Maide 5:35
  212. Maide 5:36
  213. Maide 5:37
  214. Maide 5:38
  215. Maide 5:39
  216. Maide 5:40
  217. Maide 5:41
  218. Maide 5:42
  219. Maide 5:43
  220. Maide 5:44
  221. Maide 5:45
  222. Maide 5:46
  223. Maide 5:47
  224. Maide 5:48
  225. Maide 5:49
  226. Maide 5:50
  227. Maide 5:51
  228. Maide 5:52
  229. Maide 5:53
  230. Maide 5:54
  231. Maide 5:55
  232. Maide 5:56
  233. Maide 5:57
  234. Maide 5:58
  235. Maide 5:59
  236. Maide 5:60
  237. Maide 5:61
  238. Maide 5:62
  239. Maide 5:63
  240. Maide 5:64
  241. Maide 5:65
  242. Maide 5:66
  243. Maide 5:67
  244. Maide 5:68
  245. Maide 5:69
  246. Maide 5:70
  247. Maide 5:71
  248. Maide 5:72
  249. Maide 5:73
  250. Maide 5:74
  251. Maide 5:75
  252. Maide 5:76
  253. Maide 5:77
  254. Maide 5:78
  255. Maide 5:79
  256. Maide 5:80
  257. Maide 5:81
  258. Maide 5:82
  259. Maide 5:83
  260. Maide 5:84
  261. Maide 5:85
  262. Maide 5:86
  263. Maide 5:87
  264. Maide 5:88
  265. Maide 5:89
  266. Maide 5:90
  267. Maide 5:91
  268. Maide 5:92
  269. Maide 5:93
  270. Maide 5:94
  271. Maide 5:95
  272. Maide 5:96
  273. Maide 5:97
  274. Maide 5:98
  275. Maide 5:99
  276. Maide 5:100
  277. Maide 5:101
  278. Maide 5:102
  279. Maide 5:103
  280. Maide 5:104
  281. Maide 5:105
  282. Maide 5:106
  283. Maide 5:107
  284. Maide 5:108
  285. Maide 5:109
  286. Maide 5:110
  287. Maide 5:111
  288. Maide 5:112
  289. Maide 5:113
  290. Maide 5:114
  291. Maide 5:115
  292. Maide 5:116
  293. Maide 5:117
  294. Maide 5:118
  295. Maide 5:119
  296. Maide 5:120

Nisa' 4:1

Bu âyeti kerime, insanlığın ilk yaratılış sahasına nasıl getirilmiş olduğunu bildiriyor, bunu düşünerek Cenab’ı Hak’tan korkulmasını ve akrabalık haklarına riâyet edilmesini emrediyor. Şöyle ki: (Ey insanlar!) Ey Son peygamberin gönderildiği zaman mevcut olan ve ondan sonra hayat sahnesine getirilen akıl sahibi ve mükellef Âdemoğulları!. (O Rabbinizden korkunuz) onun azabından sakınarak O Yüce Allah’a itaat ediniz (ki, sizi bir nefsten yaratmıştır.) İlk atanız olan Hz. Adem’in türemelerinden olarak bu hayat âlemine peyderpey getirmiştir, (ve ondan) Hz. Adem’in sol eğe kemiğinden alarak (da eşini) Hz. Havva annenizi (yaratmıştır.) bu iki yaratılış harikasını böylece vücude getirmiştir, (ve bu ikisinden de) Hz. Âdem ile Havva’dan da (birçok erkekler ve kadınlar türetmiştir) yaratmış yeryüzüne yaymıştır. Artık bu kadar muazzam mahlûkatı böyle olağanüstü bir şekilde meydana getirmiş olan Yüce Yaratıcıdan korkmak, onun mukaddes hükümlerine uymak lâzım gelmez mi?. Elbette lâzım gelir. Öyle ise güzelce düşününüz (ve) O Yaratıcınız olan (Allah Teâlâ’dan korkunuz ki, onunla) onun mukaddes adıyla (birbirinizden dilekte bulunursunuz) meselâ: Allah için sana soruyorum, veya Allah adına, Allah aşkına senden şunu istiyorum gibi bir şekilde Allah’ın adını vesile edinirsiniz. (rahîmlerden de korkunuz) akraba haklarını gözetiniz, birbirinize olan münasebetleri, kesmeyiniz, birbirinizle görüşüp konuşunuz. Çünki hepiniz bir aileden dallanmış bulunuyorsunuz, aranızda bir soy kardeşliği vardır, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ üzerinizde gözetleyicidir.) hepinizin bütün amellerinizi, hareketlerinizi görmektedir, korumaktadır, o amellerinize göre sizlere mükâfat ve ceza verecektir. § Bu âyeti kerime ile başlayan Nisa sûresi, Medine’i Münevvere’de inmiştir. Yüzyetmiş altı âyetten meydana gelir. Başlıca konuları: Aile hayatına ait olduğundan böyle “Nisa Sûresi” adını almıştır. İçerdiği âyeti kerimeler, insanlığın yaratılışına, kardeşliğine, aile teşkilatına, ferdî, ictimâî haklara, vazifelere, cihada, dinî terbiyenin hakkıyla yerine getirilmesini temin edecek hükümlere ve diğer konulara aittir. § Adem’in yaratılışı: Kâinatın Yüce Yaratıcısı insanlığın ilk yaratılışına dikkatimizi ve ilgimizi çekiyor. Evet… Cenab’ı Hak, Âdem Aleyhisselâm’ı müstakil olarak bir insan olmak üzere topraktan yaratmış, ona ruh üflemiş, onu bağımsız, hayat sahibi bir nice üstün vasıflarla vasıflanmış olarak varlık sahnesine getirmiştir. Sonra da Hz . Âdem uyku halinde iken onun sol eğe kemiğinden alarak onun bir eşi, bir hayat arkadaşı olmak üzere Hz. Havva’yı yaratmıştır. Bu hadise, bazı zevata göre Hz. Adem’in cennete girmesinden evvel ve bazı zatlara, göre de sonra vuku bulmuştur. Âdem Aleyhisselâm uykudan uyanınca yanında Hz. Havva’yı görmüş, kendisiyle hayat arkadaşlığına başlamış, bu iki kudret hârikasından da insanlık nesli meydana gelmişti. Milyonlarca kudret hârikalarının karşınızda parlayıp durduğunu görmekteyiz. Artık bu kadar hârikaları vücude getirmiş olan bir Yüce Yaratıcının Hz. Âdem ile Hz. Havva’yı da öyle bağımsız birer mükemmel insan olarak vücude getirmiş olduğunu kim inkâr edebilir ve uzak görebilir?. Meğer ki kudretli ilâhîyeyi münkir olan bir cahil olsun. Şunu da düşünelim: Tabiat kanunu denilen şeylerde bir birlik vardır, bir aynîlik ve her bakımdan bir uygunluk cereyan etmektedir. Halbuki, insanlarda bu böyle midir?. Milyonlarca insanın renkleri, simaları, güzellikleri, çirkinlikleri, kabiliyetleri, tabiatları başka başkadır. Bütün bu değişiklikler de gösteriyor ki, bütün insanların, bütün kâinatın mucidi, Yaratıcısı, istediğini yapan, her şeye kâdir ve yok olmayan bir hükümdardır. Mahlûkatını dilediği şeklide vücude getirmektedir. Artık ona karşı son derece saygılı olmak, azabından sakınmak, onun bütün emirlerine, yasaklarına uymak icabetmez mi? Elbette eder… Buna inanmışızdır. § Rahm, kelimesi, lûgatte esirgemek, yakınlık, ana karnında olan oğlan yatağı, doğum yoluyla olan soy bağı demektir. Çoğulu erhamdır. Sıla-i rahim de, akrabaları arayıp sormaktır, ziyaret etmektir, gurbetteki kimsenin memleketini ziyarete gitmesi gibi. Akraba ile görüşmek, onların muhtaç olanlarına yardım etmek, hasta olanlarını gidip ziyarette bulunmak, kayıp olanlarını araştırmak, kötülükte bulunmuş olanlarını affeylemek, akrabalık ‘haklarını gözetme kabilindendir, vefa ve insanlık alâmeti olup en güzel ictimâî bir vazifedir. Sahihi müslimde zikrolunduğu üzere Rasûlü Ekrem Sallallahü aleyhi vesellem efendimiz şöyle buyurmuştur: Rahim, bir şekle girerek Allah’ın arşında asılmıştır. Der ki: Kim beni ziyaret eder, yakınlık gösterirse Allah Teâlâ da ona mânen yakınlık göstersin ve kim beni keser atarsa Hak Teâlâ da onunla ilgisini kessin, onu mânevî yakınlığından mahrum bıraksın. Nitekim diğer bir hadisi şerifte de: Akrabalık bağını kesen kimse cennete giremez. Bu görevi yerine getirmeyenler cennete ilk girenler ile beraber girmek nimetine nâil olamaz. “sıledir musilei rahmeti rab” “Kat’i rahın etmek olur bu’de sebep” “Akraba olsa da farza düşman” “Ecnebiden yine elbet ehven” Vehbi Velhâsıl: İslâmiyet akraba hukukuna riâyeti bir görev saymıştır. Onların arasında ihtilâfa, gönül kırgınlığına, dedikoduya sebep olacak şeylere meydan verilmemesini emretmiştir. Bu cümleden olarak bir kimse bir malını babasına, oğluna, kardeşine veya amcasına, dayısına, hatasına, teyzesine, veya kendi eşine bağışlasa ve teslim etse artık bu bağışından dönemez, onu geri alamaz. İsterse bu bağışlayan ile o kendisine bağış yapılan arasında din veya uyruk itibariyle ayrılık bulunmuş olsun. Aynı şekilde: Bir kimse köle veya câriye olan babasına, kardeşine veya amcasına veya dayısına herhangi bir şekilde sâhip olsa meselâ: Onları sahiplerinden satın alsa derhal azat olmuş olurlar. Çünki aralarındaki o akrabalık, sahiplik ve istihdama mânidir. Aynı şekilde: Bir kimse ö ldürmüş olduğu bir şahsın kısasına varis olsa meselâ ö ldürülenin yalnız katilinden ibaret olan bir, ana bir kardeşi bulunsa bunun hakkında kısas düşer. Bu ceza ona tatbik edilemez. Çünki aralarındaki bu veraset, bir akrabalık neticesi olduğundan bu kısasa mânidir. İşte mübârek İslâm dini, akrabalığa bu kadar kıymet ve ehemmiyet vermiştir. Bununla beraber bu âyeti kerime, bütün insanlığa karşı hürmet, tevazu göstermemizi de bizlere tavsiye buyurmuş oluyor. Çünki bütün insanların bir asıldan gelmiş olduğunu bildiriyor, aralarında bu bakımdan bir yakınlık bulunduğunu gösteriyor, artık bazı insanların bazılarına karşı övünmesi, mutavazice hareketten kaçınması nasıl uygun olabilir?.. Bu kutsî âyet, âhiret âleminin varlığına, insanların ö ldükten sonra yeniden hayat bulacaklarına da bir delildir. Bütün insanlığı bir zatın neslinden meydana çıkarmaya, ve o zatı öyle bir harika olarak topraktan yaratmağa kâdir olan bir Yüce yaratıcı, artık nice âlemleri de yaratmaya ve insanları ö ldükten sonra yeniden dirilterek vücude getirmeye kâdir olmaz mı? Elbette kâdir olur, buna inanmışızdır ( O, her şeye kadirdir)

Nisa' 4:2

Bu mübârek âyetler, tekvanın yollarını gösteriyor, yetimlerin haklarına riâyetin lüzumunu ve aile kurmada uyulması gerekli olan hareketin neden ibaret olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: (ve) ey veliler, vasiler, ey akrabalık haklarını gözetmekle mükellef olan insanlar!, (yetimlere) erginlik ve rüşt çağına erdikleri zaman (mallarını) kendilerine tamamen (veriniz) artık onlar razı olmadıkça o malları yanlarınızda tutmayınız (ve temizi) helâli, nefis olanı (murdarla) haram ile, kötü birşey ile (değişmeyiniz) yani yetimlerden iyi şeyleri alıp onların yerine kötü şeyleri o yetimlere vermeyiniz, (ve) ey veliler, vasiler! (onların mallarını kendi mallarınıza katarak) kendi mallarınızla beraber (yemeyiniz) onların haklarına tecâvüz etmeyiniz. (çünki o) malları yemek (şüphesiz) Allah katında (büyük bir günahtır) binaenaleyh onlardan kaçınmak lâzımdır. Veliler, muhtaç olup yetimlerin malından nafaka alabilecek bir durumda iseler en az miktarda bir nafaka alabilirler. Vasiler için de bir ücret tayin edilecek ise nisbetle en az bir ücret tayin edilmelidir, bundan fazlasına hakları yoktur. § Yetim: Lûgatte infirat, tek başına kalmak demektir. Benzeri olmayan bir inciye “dürreyiyetime” denilmesi gibi şer’i örfte ise yetim, babası olmayana ve henüz rüşt çağına ermiş bulunmayan çocuk demektir. Çoğulu yetâmâ ve eytamdır. § Bir yetimin malı amcasının yanında imiş; yetim bülûğ çağına erince bu malını istemiş, amcası ise vermek istememiş, durumu Rasûlü Ekrem efendimize arzetmişler, bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Çocuğun amcası bu âyeti kerimeyi işitince: “Allah Teâlâ’ya itaat ettik, büyük bir günahtan Allah Teâlâ’ya sığınırım” diye çocuğun malını kendisine teslim etmiş, Rasûlü Ekrem efendimiz de: “Her kim nefsinin isteğine galip gelir de Rabbisine itaatte bulunursa rabbisi de onu cennete gönderir.” diye buyurmuş, çocuk da o malını alınca onu Allah yolunda harcamış, bunu üzerine Peygamber efendimiz de “sevap sabit, günah da baki” diye buyurmuştur. Eshabı kiram, “ya Rasûlüllah!, sevabın sabit olduğunu bildik, günah nasıl baki kaldı” diye sormuşlar, Peygamber Efendimiz de: “çocuk için sevap meydana geldi, günah ise babası üzerine baki kaldı” diye buyurmuştur. İhtimal ki, çocuğa miras olarak kalan o malın zekâtını vaktiyle babası vermemiştir. Binaenaleyh Bir müslüman, uhrevî sorumluluktan kurtulabilmesi için üzerine düşen vazifeleri vaktinde yapmaya çalışmalıdır. Sonraya bırakılırsa mesuliyete sebebiyet verilmiş olabilir.

Nisa' 4:3

Ey veliler, vasiler!. (eğer) idareniz altında bulunan (yetim kızlar) ile evleneceğiniz zaman onların (hakkında) mehirlerini vermek ve idarelerini temin hususunda (adalete riâyet edemiyeceğinizden korkarsanız) onlar ile evlenmeyi, onların mallarından istifâdeyi bırakınız da (sizin için helâl olan) diğer (kadınlardan ikişer, üçer veya dörder) kadını (nikâh ediniz) nikâhınızın altına alınız (ve eğer) böyle iki üç, nihayet dört kadın hakkında da (adalet yapamıyacağınızdan korkarsanız) böyle birden fazla kadın almayınız, (artık) yalnız (bir eş ile) iktifa ediniz (veya sâhip olduğunuz câriye) var ise onun (İle) yetininiz. Fazla kadın alıp da adalete aykırı harekette bulunarak günaha girmeyiniz. (Çünki bu) böyle bir kadın ile veya bir câriye ile yetinilmesi (sizin için adalatten sapmamanıza) sebep olur, adalete riâyet edebilmenize daha muvafıktır, adaletten ayrılmamak için (daha yakındır) daha ümit vericidir. § Rivâyete göre cahiliye zamanında birşahıs, on kadar kadınla evlenebilirdi. Şayet kendi idaresi altında mal sahibi olan bir yetim kız bulunursa onu da malı için nikâhı altına alırdı, onu başkasına vermezdi hakkında da adalet göstermeye lüzum görmezdi. İşte böyle adalate aykırı, merhamete muhalif, hukuka tecâvüzü içeren hallerden müslümanları men etmek için bu âyeti kerime nâzil olmuştur. § Nikâhın mahiyeti: Nikâh, evlenmek izdivaç akdi demektir: yâni: Bir erkek ile bir kadın arasındaki meşru bir akit, bir sosyal bağdır ki, bu sebeble aralarında bir takım haklar meydana gelir, biri birinden meşru surette istifâde etmeleri câiz olur.. Münekeha da iki kişinin nikâh akdinde bulunması demektir. Çoğulu: Münakehattır. Zevce, koca: Bir kadının nikâhına sâhip olan erkek demektir. Cemi: ezvacdır. Zevce de bir erkeğin nikâhında bulunan kadındır ki, cemi: zevcattır. Evlenmeğe, kan ve koca olmaya da tezevvüç, tenekküh, izdivaç denilir. Kasın de kocanın gücü dahilinde bulunan şeylerde ve sohbet, muhabbet ve eğlendirmek için yanında geceyi geçirmek hususunda eşleri arasında adalete, eşitliğe riâyet etmesidir. Kalbî sevgi gibi, cinsel ilişki gibi şeyler insanın kendi elinde olmadığından bir erkek eşlerinden birini diğerinden daha fazla sevebilir. Elverir ki bunu lüzumsuz yere açıklayarak diğerinin kalbini kırmasın. Cinsel ilişki de neşe ve isteğe bağlıdır. Bu da daima erkeğin elinde değildir. Bu da bir nefsî durumdan, gayri ihtiyarî bir istekten ibarettir. § Nikâhın şer’î sıfatı: Nikâhın hükmü şahıslara göre değişir. Şöyle ki: (1) Bir müslüman için tevekân halinde yâni şiddetli istek halinde evlenmek farzdır. Yâni alacağı kadının mihrini ve nafakasını temine gücü yetiyorsa, evlenmediği takdirde gayrimeşru ilişkilerden kendini koruyamayacak derecede kadınlara düşkün ise onun için evlenmek farzdır, bunu terkederse günahkâr olur. (2) Nikâh, isteğin normal olması halinde bir sünneti müekkededir. Yani: Evlilik haklarını yerine getirmeğe kâdir olup kadınlara karşı nefsinde fazla bir istek hissetmeyen bir müslüman için evlenmek, bir müekket sünnettir. Ve bir görüşe göre bir farzı kifayedir. (3) Nikâh, evlilik haklarına riâyet edemeyeceğinden, meselâ: Alacağı kadına zulmedeceğinden korkulan bir erkek için harama yakın bir kerahat ile mekruhtur. (4) Nikâh, evlilik haklarını ihlâl edeceği kesin olarak belli olan bir erkek için de haramdır. § Nikâhın meşrutiyetindeki hikmet ve fayda: şüphe yok ki: İnsanlık âleminin bir ahenek ve intizam içerisinde devamı, nikâha bağlıdır, İnsanlık neslinin kıyamete kadar muntazam bir şekilde devamı, nikâh sayesinde mümkün olabilir. Gayrı meşru ilişkiler yüzünden nice kanlar dökülür, nice facialar meydana gelir, insanlık nesli felce uğrar, insanlık nüfusu arasında muntazam bir münâsebet, bir dayanışma, bir muhabbet vücude gelemez. Tefsiri kebirde ve diğerlerinde yazılı olduğu üzere gayrimeşru ilişkiler yüzünden bir nice şahsî ve sosyal fenalıklar yüz gösterir, medenî hayat mahvolur gider. Özet olarak: (1) Gayrimeşru ilişkiler, soyların ihtilâl ve bozulmasına ve karışmasına sebep olur. Gayrimeşru bir çocuk, şefkatli bir babanın korumasından, terbiyesinden mahrum kalır, bunun neticesinde çocuklar zayi olur, soylar kesilir ve nihayet insanlık âlemi harabolur gider. (2) Gayrimeşru ilişkiler olduğu takdirde bir kadın bir erkekle yetinmez. Bu yüzden erkekler arasında çarpışmalar, vuruşmalar meydana gelir, insanlık hayatı kanlar içinde kalır. (3) Gayrimeşru ilişkilere kendilerini vermiş olan kadınlardan temiz tabiatlı herkes nefret eder, böyle kadınlar ile mutlu bir aile kumlamaz. (4) Gayrimeşru ilişkiler kadınlar için bir zillettir, bir felâkettir. Kadınlar, erkeklerin sırf şehevî arzularını tatmine âlet değildirler, güzel bir sınıf teşkil eden kadınların kendilerine mahsus bir takım vazifeleri, tertemiz hakları vardır. Gayrimeşru ilişkiler ise buna aykırıdır… (5) Eğer gayrimeşru ilişkilere izin verilmiş olsaydı hiçbir kadın bir erkeğe mahsus olmazdı, insanlar hayvanî bir hayat yaşamakta bulunurlardı. Halbuki, böyle bir duruma insanların şerefine muhaliftir, insanların mahlûkat arasında sâhip oldukları kıymet ve terbiyeye aykırıdır. (6) Gayrimeşru ilişkiler kadınları zillete düşürür, onların çok kere hastalıklara, zilletlere tutulmalarına sebebiyet verir, onların şerefli, hürmete lâyık bir vaziyette bulunmalarına mâni olur. Halbuki, meşru nikahlar sayesinde bu gibi ferdî ictimâî rezaletlere meydan kalmaz, cemiyet hayatı bir temizlik dahilinde yaşar, İnsanlık soyu bir intizam ve dayanışma çerçevesinde devam edip gider. Özellikle peygamberin sünnetine riâyet ve Muhammedi ümmetinin artmasına hizmet edilmiş olacağından sevaba da vesile olur. Nitekim bir hadisi nebevide: Ey ümmetim!. Evleniniz, artınız, çünkü ben kıyamet günü sizin ile ümmetlere karşı iftiharda bulunurum. § Teaddüdü zevcatın (birden çok kadınla evlenmenin) sınırlı olması ve meşru oluşundaki hikmet: Malûm olduğu üzere İslâm şeriatında bir hikmete, bir ictimâî zamrete binaen en fazla dörde kadar çok kadınla evlenme usulü -bir takım şartlar dairesinde- tecviz edilmiştir. Binaenaleyh bir erkek aynı zamanda en son dört kadını nikâhı altında toplayabilir. Fakat bir kadın ile yetinilmesi adalete riâyete, zulum ve haksızlıktan sakınmaya daha elverişlidir. Aslında hiçbir müslüman, dörde kadar evlenmeye şer’an mecbur değildir. Bir müslüman dilerse bir kadın ile yetinir ve lüzum görürse şartlarına uygun olarak dörde kadar evlilikte bulunur, ve dilerse hiç de evlenmez. Tefsir kitaplarında yazılı olduğu üzere (………………..) Âyeti kerimesine dâir birçok yorum vardır. Bu cümleden olarak tefsiri kebirdeki bir yoruma göre vaktiyle insanlar, yetimler hakkında adaleti ifa edemiyeceklerinden korkarak onları velâyetleri altında bulundurmaktan çekinirlerdi. Bu âyeti kerime ile de zinadan kaçınmaları kendilerine ihtar edilmiştir. Bu takdirde bu âyeti kerimenin yüce “meâli şöyledir: Eğer siz yetimler hakkında adaleti yerine getirememekten korkarsanız, zina etmekten de korkunuz, sakınınız da size helâl olan kadınlardan ikişer, üçer ve nihayet dörder kadın ile evleniniz, haram olan şeylerin etrafında dolaşmayınız. Bu yoruma göre birden fazla evliliğin, böyle sınırlı bir çerçevede meşru olması, insanlık cemiyetinin ahlâkî temizliğini koruma, iffet duygusu ile vasıflanmasını temin gibi hikmetlere dayanmaktadır. Bu yorumu biraz daha izah edelim: (1) Malumdur ki, evlilik bağının meşru oluşundaki en mühim fayda ikidir. Biri iffeti muhâfazadır, diğeri de üremeyi temindir. Evet… Bir insan, evlenerek birçok hayatî sıkıntılara katlanır, daima hayat mücadelelerinde bulunur. Üzerine düşen birçok ağır evlilik vazifelerini ifaya çalışır. Elbette bunca sıkıntıları yüklenmesi için birer mühim sebep vardır. İşte şüphe yok ki, bu sebeblerin birincisi, namus eteğini fuhuşa bulaştırmaktan korumaktır, diğeri de adını devam ettirmeye vesile olacak evlada kavuşmaktır. Halbuki, bazı kimseler hakkında onların birer eş ile yetinmeleri onların o meşru emellerinin meydana gelmesine yeterli olamaz. Meselâ: olabilir ki, kadın, ya hasta veya pek yaşlı olarak inziva köşesine çekilir veya bütün vakitlerini çocuklarının terbiyelerine hasreder, veya doğurmuş olduğu çocuklar yaşamayı? vaktiyle vefat etmiş olurlar. Veyahut bir iki çocuk doğurduktan sonra artık doğuramaz bir hâle gelir veyahut kısır olduğu için hiç çocuk doğurmamış bulunur. Kısacası bu gibi birer sebebten dolayı tekrar evlenmeye lüzum görülebilir. (2) Güzel bir dinî terbiyeye, temiz bir yaratılışa sâhip olan bir zat için hayatını fuhuşun korkunç dalgaları arasında yok etmek asla mümkün olamaz. Böyle bir zatın tabii isteklerini bir eşi tatmin edemediği takdirde meşru bir yola başvurması gerekmez mi?. Binaenaleyh böyle bir zat için tekrar evlenmekten başka çare yoktur. Eğer herhalde bir eş ile yetinmeye mecbur tutulsa nikâhı altındaki bir kadın onun bu isteklerini tatmin edemiyecek bir halde hasta veya ihtiyar olduğu takdirde bu zat ne yapacak!. Eğer bu kadından ayrılmak çarelerine baş vurursa bu zavallı kadına zulm etmiş ona karşı mürüvvetsizlik göstermiş olmaz mı?. Halbuki başka bir kadın daha alacak olsa bu sakıncalar ortadan kalkmış olur.. TEADDÜDÜ ZEVECAT HAKKİNDAKI İTİRAZLAR: Bazı kimseler ve bazı milletler birden fazla kadınla evlenme usulüne itiraz ederler. Onlara göre bu usul, aile düzenine mâni, ictimâî mutluluğa aykırı, servetin bölünmesine sebep, kadının (eşin) haklarını ihlal edici ve eşitlik prensibine aykırıdır. Şöyle ki: (l) Birden çok kadınla evlenme, aile fertleri arasında düşmanlığa sebep olarak intizama mâni bulunur. Buna cevaben denilir ki: Birden çok kadınla evlenmek, haddızatında aile düzenine mâni değildir. Buna mâni olan, düşmanlığı doğuran şey, dinî ve ictimâî bir terbiyenin eksikliğidir. Evlilik şartlarının bulunmamasıdır. Gerçek şu ki: İslâm şeriatı bu çok evliliğe izin vermiştir, fakat bu konudaki izin, adalet şartına bağlıdır, eşlerin nafakalarını temine evlilik hukukunu güzelce ifa edebilenler için geçerlidir. Adaleti temine muktedir olamayanlar hakkında ise bir eş ile yetinmek icabeder. İşte: (……………….) âyeti kerimesi de bunu söylemektedir… Şunu da ilâve edelim ki: Bu usule itiraz edenlerden bir kısmı bir kadın ile yetinmiyor, fuhuş yapmaktan kendisini geri alamıyor, çoluk çocuğuna ait servetini bir takım namussuz kadınların uğrunda zayi etmekten sıkılmıyor. (2) Birden çok kadınla evlilik, ictimâî mutluluğa mânidir, âilelerin mutluluğunu ihlâl eder. Buna cevaben de denilir ki: Bu usul herhalde ictimâî saadete mâni, eşlerin ve doğuracakları çocukların aralarında dargınlığa sebep değildir. Böyle hoş olmayan bir hal, bir güzel dinî, ahlâkî terbiyeden mahrum olmanın bir neticesidir. Halbuki, müslümanlar muaşeret âdâbına riâyette, şahsı terbiyeye ahlâkı güzelleştirmeye çalışmakla mükelleftirler. Böyle güzel bir terbieye, iyi bir ahlâka sâhip olanlar arasında öyle zannedildiği gibi düşmanlıktan, kırgınlıktan eser görülemez. Onların aralarında bir muhabbet, bir dayanışma, dinî tavsiyelerle bir riâyet görülüp durur. Böyle bir terbiyeden, İyi ahlâktan mahrum olanlar ise zaten hiçbir kimse ile güzelce uyuşamazlar. Bizler, bir koca ile bir kandan ve ana baba bir kardeşlerden meydana gelen nice âilelerin hallerini bilmekteyiz ki, bunların arasında daima çekişme ve uyuşmazlık cereyan etmektedir. Bunların hayatları bir zehir idarenin uğursuz tesiriyle sönüp gidiyor, ictimâî hayatlarında bir mutluluk parıltısı parıldamıyor. Bunun aksine yine bir kısım âilelerin hayatlarını da bilmekteyiz ki, onlar birçok nüfustan meydana gelmiş oldukları halde sırf almış oldukları güzel bir terbiye ve iyi ahlâk sayesinde pek mutlu bir şekilde yaşıyorlar, her biri diğerinin sevincine, kederine iştirak edip duruyor. Şunu da ilâve edelim ki, erkekler bazen savaşlar yüzünden canlarını feda ederek azalırlar. Bu yüzden birçok kadınlar kocasız kalarak perişan olurlar. Bu halde birden çok evlilik usulü onların imdadına yetişir, onları yeniden mutlu eder. (3) Birden çok evlilik, ailenin servetinin bölünmesine neden olur, ihtiyaç içinde kalmalarına sebebiyet verir. Buna cevaben de diyebiliriz ki: Bu çok evlilik, her zaman servetin bölünmesine sebebiyet vermiş olamaz. Zaten servetleri üretenler insanlardır. İnsanlar nekadar çok olursa servet de o nisbette artar durur, elverir ki iktisadî usullere riâyet edilsin. Binaenaleyh bir aile fertlerinin çokluğu servetin bölünmesine sebep olacağı gibi servetin çoğalmasına de sebep olur. Maamafih servetin bölünmesi fertlerin servet hususiyetlerine tesir edebilse de umumî servet hakkında o kadar etkili olamaz. Şu da inkâr edilemez ki, nüfusun artmasından beklenilen umumî faideler, servetlerin bölünmesinden dolayı düşünülebilecek zararlardan daha fazladır ve daha mühimdir. (4) Birden çok kadınla evlenme usulü: Zevcenin haklarını ihlâl eder, onu zarara uğratır. Buna cevaben de şöyle denilir: Böyle bir iddia, şeriat hükümlerimize göre asla geçerli değildir. Çünki İslâm şeriatı koca ile kandan her birine halleriyle mütenasip olmak üzere bir takım haklar bahşetmiştir. Bir erkeğin karısı üzerinde bir takım meşru hakları olduğu gibi bir kadının da kocası üzerinde birçok hakları vardır. Nitekim bir âyeti kerime de: Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınlarında erkekler üzerinde belli hakları vardır. Bakara 2/228) buyurulmuştur. Nitekim bunların bir kısmını aşağıda arzedeceğiz. (5) Birden çok kadınla evlenme usulü, eşitliğe aykırıdır, erkeğe daha fazla selâhiyet verilmesi mânâsını içermektedir. Buna da cevaben denilebilir ki: Bu usul, haddızatında eşitliğe aykırı değildir. Muhtelif kimseler, her hususta aynı durumda, aynı kabiliyette olmadıkları, için birçok hususlarda selâhiyetleri, kazandıkları haklar da aynı şekilde olamaz. Böyle bîhal ise eşitliğe aykırı sayılamaz. Yüksek bir mühendisin yevmiyesiyle bir işçinin yevmiyesi aynı miktarda mıdır?. Böyle bir farklılık artık eşitlik esasına nasıl aykırı görülebilir?. İşte kadınlar ile erkekler de aile teşkilâtı hususunda eşit bir durumda asla bulunamazlar. Böyle eşit bir duruma, bir nazik cins olan kadınlar ile kuvvetli bir cins olan erkeklerin durumları, kabiliyetleri asla müsait değildir. Bunun tersini iddia etmek, erkekler ile kadınların arasındaki şahsî hallerin, ruhî özelliklerin, hayatî olayların, yaratılıştan gelen kabiliyetlerin farklılığını bilememekten ve nikâhın meşruiyetindeki yüksek ictimâî felsefeyi düşünmemekten ileri gelir. İlmî gerçeklerdendir ki, hikmete sahibi Yüce Yaratıcı erkekleri birçok bakımdan kadınlardan farklı yaratmıştır. Kısaca, ortalama olarak erkeklerin bedenî ve beyinsel ağırlıkları, kadınlarınkinden daha fazladır. Erkeklerin sinir sistemleri de kadınlarınkine nisbetle daha mükemmeldir. Erkekler hayatın sıkıntılarına daha fazla katlanabilirler. Kadınlar ise erkeklere nisbetle bir takım hastalıklara, arızalara daha ziyade müsait bulunmaktadırlar. Özellikle kadınlar yaratılış bakımından zayıftırlar, birçok zamanları hayız ile, nifas ile, hamileliğin ağır yükü ile geçer gider, pek erken çocuk yapmaktan kesilme çağına kavuşurlar, İşte böyle bir yaratılışta, bir durumda bulunan kadınlardan birçokları doğurdukları çocuklarıyle de meşgul olmaya mecburdurlar, artık bir kocalarına karşı olan vazifelerini bile hakkiyle yerine getiremezler. Bunlar faraza birden fazla kimselerle evlenecek olsalar o zayıf halleriyle beraber o birden çok kocalarının tabii ihtiyaçlarını, çocuk edinme hakkındaki meşrû emellerini nasıl tatmin edebilirler. O halde doğuracakları çocukların babaları nasıl belirlenebilir? Halbuki, bir erkeğin binden çok kadınlar ile evlenmesi bu gibi sakıncaları gerektirmez. Binaenaleyh bu gibi hususlarda erkekler ile kadınlar arasında eşitlik aranılması, hem şer’î hükümlere, hem de yaratıcısı kudretin eşsiz eseri olan fitret kanunlarına karşı muhalif olacağından asla câiz ve mümkün olamaz.. § Birden fazla eşleri olan bir müslümanın üzerine düşen vazifelerin başlıcaları şunlardır: (1) Kasme riayettir. Şöyle ki: Böyle bir koca, gücünün yettiği şeylerde, sohbet, ve eğlendirme hususunda eşleri arasında eşitliğe riâyet etmekle mükelleftir. (2) Kasın hususunda eşlerin bakiresiyle dulu, genci ile yaşlısı eskisi ile yenisi, müslümanı ile kitap ehli olanı, sağlıklısı ile hastası, kendisinden korkulmayan mecnun ile akıllısı, hayız ve nifaslısı ile temizi eşittir. Çünki bunlar kasinin vücubuna sebep olan nikâhta eşittirler “Bedâyî, Bahri Raik”. (3) Koca eşleri arasında eşit olarak birer veya ikişer ve daha çok gün ve gece tayin ederek her birinin nöbetinde onun yanında bulunur. Böyle tayin edilen sürenin pek uzun olmaması iyidir. Çünki müddetin uzaması, eşlerin birbirine ısınması ve yabancılığın giderilmesi hikmetine dayanmış olan kasme aykırıdır. “Bahri Raik, Reddül Muhtar”. (4) Eşlerden birinin nöbetini arttırmak için mihrini azaltmak veya vereceği bir malını almak koca için câiz değildir. Çünki bu, bir nevi rüşvettir, ve diğer eşin hakkını iptale sebeptir. “Bedâyi, Mepsuti, Serahsi”. (5) Koca, eşlerinden birinin nöbetinde diğerinin yanına giremez. Ve nöbetinin dışındaki eşi de kendisine yaklaşamaz. Fakat bir ihtiyaçtan dolayı gündüzün diğerinin yanına gitmekte ve hasta olduğu vakit geceleyin ziyâretinde bulunmakta bir sakınca yoktur. Hattâ hastalığı artarsa vefatına veya iyileşinceye kadar yanında kalabilir. “Behri Raik”. (6) Kocanın hastalanmasıyle kısım yok olmaz. Binaenaleyh koca, eşlerinin birinin nöbetinde hastalanıp da yanında kalacak olsa iyileştikten sonra diğer eşinin yanında da o miktar kalması lâzım gelir. Şayet eşlerinin bulunmadığı bir hanede hastalanıp kalmış ise her eşini kendi nöbetinde yanına davet eder. Peygamber efendimiz ölüm hastalığında Hz. Ayşe’nin yanında kalmaları için diğer mübârek eşlerinden müsaade istemişti. Eğer hastalık sebebiyle kasme riâyet vazifesi yok olsaydı bu izni almaya gerek kalmazdı. “Bedâyi, Bahri Raik, Dürrül Muhtar.” (7) Bir erkek iki eşini rızaları bulunmadıkça bir evin bir odasında beraber oturtamaz. Çünki bu halde koca, eşlerinin haklarını tamamiyle ifa etmiş olamaz. Fakat her ikisini bir hanenin kilitli, müstakil birer odasında oturtabilir. Ancak eşler eşraf kızlarından iseler, o takdirde onların hallerine uygun birer hanede iskân edilmeleri icabeder. Velhâsıl koca, eşlerinin yanlarında nöbetleşerek gecelemeye ve her biri hakkında aynı derecede ilgi göstermeye dinen mecburdur. Bu vazifeleri güzelce ifâ etmeyen bir koca ise eşinin talebi üzerine mahkemeye getirilerek bu vazifeleri ifaya mecbur tutulur. Bir hadisi şerifte: Bir şahısın iki eşi olur da kasın hususunda bunlardan birine fazla meylederse, kıyamet günü vücudunun bir tarafı çarpık olarak haşrolunur. Ancak kalpten sevmek gibi gayri ihtiyarî olan mânevî işlerde eşitlik temini mümkün olamayacağından bunu diğerlerine karşı açığa vurmadıkça bundan dolayı mes’ul olmaz. “Mebsût, El ihtiyar, Reddül Mundar.” Hülâsa’i kelâm: Müslümanlıkta birden çok kadınla evlenmenin câiz olması böyle bir kısım şartlara bağlıdır ki, bunlara riâyet edemeyenlerin birer eş ile yetinmeleri lâzımdır, aksi takdirde kendilerini mesuliyetten kurtaramazlar. § Birden çok kadınla evlenmenin tarihçesi: İslâm şeriatı, birden çok kadınla evlenme usulünü ilk tesis eden sistem değildir. Bilakis bütün semavî dinlerin kabul etmiş olduğu bu usulü, mübârek İslâm şeriatı sınırlamış ve bir takım şartlara bağlayarak islâh etmiş ve güçleştirmiştir. Geçmiş peygamberlerden birçoklarının müteaddit eşleri olduğu mukaddese kitaplarda yazılıdır. Bu usul, İbraniler arasında birçok zaman devam etmiştir. Erkeklerin sayısına nisbetle kadınların sayıları daha çok olduğundan bu usule lüzum görmüşlerdi. Bilâhare beyti mukaddes Romalılar tarafından tahrib edilerek Museviler dünyanın her tarafına dağılmış, diğer kavimler ile karışmaya mecbur kalmış olduklarından o esnada içlerinden birçokları birden çok kadınla evlenmeyi terke başlamıştır. Nihayet dokuz yüz küsür sene önce (VVorms) şehrinde akdedilen bir büyük ruhanî meclisde reis bulunan haham (Garson) tarafından çok kadınla evlenme, yasak edilmiştir. Fakat bu yasaklamaya rağmen Museviler arasında hâlâ müteaddit kadınları nikâhı altında toplayanlar bulunmaktadır. Bu cümleden olarak Suriye havalisindeki museviler arasında bu usul olduğu gibi yürürlüktedir. Gerçek hıristiyanlıkta da bu usulün câiz olmadığına dâir bir nakil mevcut değildir. Eşin bir tane olacağına dâir İncil nushalarında hiçbir açıklık yoktur, sadece Roma kanunlarına uyularak fertler arasında çok kadınla evlenme usulü terkedilmiştir. Çok kadınla evlenme usulü cahiliye zamanında araplar arasında da geçerli idi. O zaman bir erkek istediği kadar kadınları nikâhı altında toplayabilirdi. Hattâ bu kadınlar kocanın adeta malları yerinde bulunup vefatından sonra varislerine intikal ederdi. Tefsiri Gazide yazılı olduğu üzere câhiliyet zamanında bir erkek vefat edince asebesinden bulunan bir şahıs bu ölen kimsenin eşi üzerine elbisesini atar ve “ben bunda daha çok hak sahibiyim” derdi. Sonra bu kadını dilerse evvelki mihriyle kendine nikahlar, dilerse başkasına kocaya verip mihrini kendisi alırdı, ve dilerse bu kadını kocasından miras olarak aldığı malları kendisine kurtuluş fidyesi olarak verinceye kadar başkası ile evlenmesine mâni olurdu, İslâm şeriatında bu zalimce hareket: (……………………………………) âyeti celilesiyle yasaklanmıştır ki, “Ey mü’minler!. Bu kadınları veraset yolu ile sâhiplenmeniz ve kendileri ile rızaları olmaksızın evlenmeniz size helâl olmaz” mealindedir. Hattâ bu cahilce mirasçılık adeti hâlâ Museviler arasında yürürlüktedir. Musevilerden bir erkek çocuksuz olarak vefat ederse onun eşi kardeşine intikal eder, kadın bununla evlenmeye mecburdur. Bunun onayını almadıkça başkası ile evlenemez. Evlenirse nikâhı ruhanî mahkeme tarafından feshedilir. Şayet hayatta bulunan kardeş bu kadını almaktan kaçınırsa kadın bu hakkı mahkemeye müracaatla dava edebilir. Yine kaçınırsa kadın, bu kayınbirâderi hakkında bazı hakâret ifade eden merasimde bulunduktan sonra başkasıyle evlenme hakkını kazanmış olur. Velhâsıl: İslâm şeriatı, bu gibi hikmete ve tabiata aykırı olan halleri yasaklamakla beraber bir erkeğin nikâhı altında adalete riâyet etmek şartiyle en fazla dört kadının toplanabileceğini câiz kılmıştır. Ümmetin fertlerinden bir erkek dört kadından fazlası hakkında adaleti temine muktedir olamayacağından artık onun hakkında dörtten fazlası şer’î cevaza uygun değildir. Dört büyük İmam ile İslâm âlemlerinin çoğunluğu bu konuda müttefiktirler. Hattâ eshabı kiramdan “İbni Gaylan” nikâhı altındaki onbir kadınla beraber İslâmiyetle şereflendikleri zaman Peygamber efendimiz: “Ya Gaylan”i. eşlerinden dördünü tercih ederek tut, diğerlerinden ayni.” diye emir buyurmuşlar, o da o şekilde hareket etmiştir, İşte görülüyor ki, sırf hikmet olan İslâm şeriatı, geçmiş milletler arasında sınırsız olarak geçerli olan çok kadınla evlenme usulünü dörtte sınırlamış, onu da bir takım şartlar ile takyid buyurmuştur. Hattâ adalete riâyet edemiyeceğinden korkan bir müslüman için birden fazlasıyla evlenmek câiz görülmemiştir, Eşini üzmemek maksadiyle üzerine evlenmeyi terkeden bir müslümanın bu yüzden sevaba nâil olacağı da düşünülebilir.

Nisa' 4:4

Bu âyeti kerime, kadınlara mihirlerinin güzelce verilmesini, onların rızaları olmadıkça o mihre dokunulmamasını emri ve tavsiye buyuruyor. Şöyle ki: (Ve) Ey mü’minler!, (kadınlara) eşlere dinen hak ettikleri (mihirlerini) onlara bir yardım, bir hürmet ve muhabbet alameti (bir atiyye) bir dinî vecibe (olarak veriniz) onu onlardan esirgemeyiniz. (şayet) onlar, bir tesir altında olmaksızın (ondan) o mihirlerinden az çok (bir miktarını) yani o cinsten herhangi bir malı (gönül hoşluğu ile) kendi arzuları ile (bağışlar iseler onu da) alınız, sarfediniz, (afiyetle, kolaylıkla) hoş, akibeti güzel, mesuliyetten uzak olarak (yeyiniz) ondan istifâde ediniz. Bu takdirde size bir vebal yoktur. Rivayete göre vaktiyle Arabistan’da kızlarını ve diğer kadınları kocaya verenler onların mihirlerini kendileri alır, yer onlara bundan birşey vermezlermiş. Bazı kimseler de eşlerine verdiklerini onlardan birşey vermezlermiş. Bazı kimseler de eşlerine verdiklerini onlardan geri almak veya kendilerine bağışlatmak isterlermiş, nitekim bu suretle hareket edenler şimdi de bulunmaktadır. İşte velilere veya kocalara veya her iki zümreye de ait olmak üzere bu âyeti kerime nâzil olmuş, onlara bu husustaki insanlığa, ahlâka, adalete muvafık olan yol gösterilmiştir. § Mehr kadının nikâh akdi ile kocasından almaya hak kazandığı maldır. Çoğulu mühür ve emhardır. Mehre, âtiye, farize, nihle, sedak da denilir: Ve birkaç kısma ayrılır. Şöyle ki: (1) Mehri müsemma: İki tarafın az veya çok olarak isimlendirdikleri ve tayin ettikleri mal veya değiştirilmesi mümkün olan menfaattır… (2) Mehri misl: Kadının babası tarafından ve olmadığı takdirde akran ve emsal kadınların mehri miktardır. Nikâh akdi zamanında mehir belirtilmezse kadın bu mehri misle hak kazanmış olur. (3) Mehri muaccel: Peşin verilmesi şart koşulan mehirdir. (4) Mehri müeccel: Daha sonra verilmesi şart koşulan mehirdir. Muayyen bir zaman zikredilmemiş olunca vefat veya boşama zamanında alınması lâzım gelir. Bir mehir kısmen muaccel ve kısmen de müeccel olabilir. Meselâ nikâh esnasında belirtilen bin liradan ibaret bir mehrin beşyüz lirası peşin verilerek beşyüz lirası da sonraya bırakılabilir. § Mehirlerin miktarı: Bunun azamî sınırı belirlenmemiştir. Asgarî sınırı ise hanefilere göre on dirhem gümüştür. Gerek basılmış, para olsun ve gerek olmasın. Bundan az mehir tayin edilemez. Malikilere göre de mehrin en az miktarı halis altından bir dinarın dörtte biridir. Halis gümüşten de üç dirhemdir. İmam Şafiî’ye ve diğer bazı zatlara göre de mehrin belirlenmiş bir miktarı yoktur. Her mal, az olsun çok olsun mehir olabilir. § Mehrin lüzumunun hikmeti: Kadınlara halleriyle, mevkileriyle mütenasib birer miktar mehir verilmesi idarî, ailevî, ictimâî bir menfaat gereğidir. Binaenaleyh mehir anılmasa da, kaldırılsa da yine mehri misil lâzım gelir. Buna bir Allah hakkı da girmektedir. Fakat bu lâzım gelen mehri bir kadın kocasına kendi güzel rızasıyla kısmen veya tamamen bağışlayabilir. Mehrin lüzumundaki fâide ve hikmetin bir kısmı şunlardır: Mehir, eşden yapılan istifâde karşılığında bir bedel yerindedir. Bununla beraber mehir verilmesi eşin kadrini yükseltir, ihtiyacının teminini sağlar, şeyiz tedarikini kolaylaştırır, geleceğini temine sebep olur, nikâhın devamına yardımcı olur, nikâhın ehemmiyetini gösterir. Maamafih mehirde istenen şey normal olandır, İki tarafın durumu göz önüne alınmalıdır, ifrat ve tefritten kaçınmalıdır. Aksi takdirde iki tarafta zarar görür. ( İşlerin en hayırlısı orta olanıdır.)

Nisa' 4:5

Bu mübârek âyetler, servetin kıymetini bildiriyor, onun kötü kullanılmamasına işâret ediyor, yetimlerin malları hakkında da ne şekilde hareket edileceğini gösteriyor. Şöyle ki: Ey veliler!. Yetimlerin ve idareniz altında bulunan diğer kimselerin haklarına riâyet ediniz (ve Allah Teâlâ’nın sizler için) yani insanların faideleri için (geçim vasıtası kılmış) refah içinde yaşamaya bir vasıta olmak üzere ihsan buyurmuş (olduğu mallarınızı) yani: Korumanız altında ve tasarrufunuzda bulunan yetimlerin ve diğerlerinin mallarını onlardan (aklı ermezlere) mallarını lüzumsuz yere sarfeden ve idareniz altında bulunan kimselere (vermeyin) o malları koruyunuz, artırınız (onları) o idareniz altında bulunan şahısları (o malların içinde rızıklandırınız) onlara ait malları ticaret gibi bir iktisadî vesile ile artırarak onların gelirinden maişetlerini temine çalışınız (ve) bu gelirlerden onları (giydiriniz) tâki sermayeler! sarf edilip bitmesin. (Ve onlara güzel söz söyleyiniz) o biçare, kendilerini idareden âciz kimseler ile kalplerini hoş edecek, hallerini düzeltmeye vesile olacak tarzda konuşunuz, o şekilde onlara hitabediniz. Meselâ: Bu mal senindir senin için saklıyorum, ileride sen bundan istifâde edip geleceğini temin edeceksin, merak etme bu mal, zayi olmayacaktır, gibi bir tarzda hitabedilirse onun halini düzeltmeye, beyinsizliğinin giderilmesine sebep olabilir. İctimâî, ahlâkî nezaket, bunu gerektirir. Böyle güzel bir şekilde söylenmeyen sözler ise dargınlığı tahrik eder, kötülük temayüllerini arttırır durur. § Sefih, malını boş ve faidesiz yere sarfeden, israfta bulunan kimse demektir, çoğulu Süfehadır. kendi nefsinin havasına uyup şer’î şerife muhalif harekette bulunan kimse de suhefadan sayılır. Sefeh, aklı azlık demektir. Sefih de aklı az olan kimsedir. § İsraf da birşeyi lâyık olduğu yerde uygun olan miktardan fazla sarf etmektir ki. sahibine müsrif denir. § Tebzîr de birşeyi lâyık olmayan yere sarf etmektir ki, sahibine mübezzir denir. Bütün bu gibi hareketler birer ilâhî lûtuf olan malın kadrini bilmemekten bir nevi nimete karşı nankörlükte bulunmaktan ileri gelir ki, ahlâken pek kötüdür. Binaenaleyh hikmet dolu dinimiz, bizleri bu gibi hareketlerden menetmektedir. Bir insan, kendi malını da lüzumsuz yere çoluk çocuğuna vererek israfa meydan vermekten dinen yasaklanmıştır. Bu âyeti kerime buna da dalâlet etmektedir.

Nisa' 4:6

Ey veliler!. İdareniz altındaki (yetimler! nikâh çağına) yani onbeş yaşına (erinceye kadar deneyiniz) tecrübe ediniz, mallarını güzelce idareye kâdir olup olamıyacaklarını anlamaya çalışınız. Meselâ bir tüccar çocuğu alış veriş işleriyle, bir ekinci çocuğu ziraat işleriyle ve bir kız çocuğu da yemek pişirmek, elbise dikmek, ev eşyasını koruyabilmek gibi şeylerle tecrübeye tabi tutulur, (eğer kendilerinde bir rüşt) din yönünden bir olgunlaşma, malı harcama yönünden bir düzelme (hissederseniz) adaleti yok edecek şekilde haram olan şeyleri yapmadıkları, küçük günahlarda israr etmedikleri görülürse ve mallarını boş yere telef eylemedikleri, alış verişlerinde aşırı fiyat ile aldanmadıkları anlaşılırsa (mallarını kendilerine hemen) tehire bırakmamaksızın (teslim ediniz ve) Ey veliler!. O yetimler (büyüyecekler) de mallarını elimizden alacaklar endişesine kapılarak (o malları israf ile) haksız yere ve (alelâcele) şartına çalışarak (yemeyiniz ve) Ey veliler!. Sizden (kim zengin) idaresi altındaki yetimin malına ihtiyacı yok ise o yetimin malını yemekten,, kendi işlerinde sarf etmekten (kaçınsın) ondan istif adeden geri dursun. (Ve kim fakir ise) o yetimin malından (uygun bir şekilde) ihtiyacı ile çalışma ücretinden hangisi az ise o az miktarı alıp (yesin) daha fazlasını almasın, (onlara) o yetimlere rüşte çağına geldikleri vakit (mallarını teslim edeceğiniz vakit de) o malların kendilerine verildiğine dâir en az iki kişiyi (onlara karşı şahit bulundurunuz) çünki böyle bir şahit tutma velileri töhmetten kurtarır, kendilerine karşı düşmanlık gösterilmesine meydan bırakmamış olur. (Ve Allah Teâlâ hesapları görmeğe kâfidir.) Kullarının amellerini korumaya ve kendilerini hesaba çekmeye kadirdir. Artık bu hakikatı güzelce düşünmeli, yetimlerin ve diğerlerinin hukukuna tecavüzden son derece sakınmalıdır. Bundan başka selâmet yolu yoktur.

Nisa' 4:7

Bu mübârek âyetler, vefat eden kimselerin bıraktıkları maldan hem erkek ve hem de kadın akrabalarının miras payları olduğunu bildiriyor. Ve bırakılan maldan varis olmayan bazı kimselerin de faydalandırılmalarını tavsiye buyuruyor. Şöyle ki: (Erkekler için baba ile ananın) yani kendi ebeveyinlerinin (ve en yakınların) yani: şeran dereceleri sabit, malları mirasa tabi olan bir kısım hısımlarının (bıraktıklarından) terkeyledikleri mallardan (bir) belirli (pay vardır) onlar bu paylarını alırlar (ve kadınlar için de) böyle (baba ile ananın ve en yakınların) tereke olarak (bıraktıklarından bir pay vardır) o kadınlar da bu paylarını alırlar, (o bırakılandan) o miras malından (az olsun çok olsun) erkekler için de kadınlar için de (farz kılınmış) belirlenmiş (bir nasip vardır) hiçbiri bundan mahrum bırakılamaz. § Rivayete göre cahiliye zamanında kadınları ve çocukları mirastan mahrum bırakırlardı, miras, savaşta bulunacak, düşmanlardan ganimet mallarını alabilecek erkeklere mahsustur, derlerdi. Hattâ ensari kiramdan Eve İbni Sabit adında bir zat vefat edip birçok mal bırakmıştı. Bu malı iki amcası oğlu almış, onun eşi ile üç kızını fakir bir halde bırakmışlardı. Merhumun eşi bu durumu Rasûlü Ekrem’e arzetmiş, ihtiyaç içinde kaldıklarını söylemişti. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştu. Fakat miras paylarının miktarı açıkça belirtilmediği için terekenin taksimi Hz. Peygamber’in emrine binaen tehir edilmişti. Daha sonra (…………………….) âyeti kerimesi nâzil olup bu vârislerin hisseleri belirtilmiştir. Ona göre Eve İbni Sabit hazretlerinin terekesi taksim edilmiş, bunun sekizde biri eşine, üçte ikisi de üç kızına, kalanı da iki amcası oğluna isabet etmiştir.

Nisa' 4:8

Varislere hisseler verilmek üzere (tereke taksim edilirken) varislerden olmayan (uzak akrabalarla yetimler ve yoksullar da) taksim zamanında (hazır bulunurlarsa) kalplerini hoş etmek için (ondan) o taksim edilecek maldan (onları da) taksimden önce (rızıklandırınız) onlara da münasip birer miktar sadaka veriniz, (ve onlara güzel sözler de söyleyiniz) meselâ: onlara dua ediniz, vereceğiniz malı bir nezaketle veriniz, verdiğiniz bağışın azlığından dolayı özür dileyiniz. Onlara karşı başa kakıcı bir vaziyette bulunmayınız. § Bu âyeti kerimenin hükmü, bazı zevata göre miras âyetleriyle neshedilmiştir. Fakat tefsircilerin çoğuna göre neshedilmiş değildir. Belki bu husustaki emir, vücup için değil, nedb içindir. Mirasın taksimi esnasında bulunup varislerden olmayan akrabalara veya yetimler ile yoksullara gayrimenkul olmayan terekeden bir bağış olmak üzere bir miktar verilmesi mendubdur. Çocuk olan bir varisin velisi, onun adına böyle bir bağışta bulunabilir. Veyahut varisin böyle gayrı mükellef olduğundan bahsederek o hazır bulunan kimselere karşı özür beyanında bulunur. Bütün bu gibi Kur’an emirleri, İslâm dininin ne kadar yüce, insanî, hayırsever, yardımsever esaslar üzerine kurulmuş olduğunu parlak bir surette göstermektedir.

Nisa' 4:9

Bu mübârek âyetler, yetimlerin haklarına güzelce riâyet edilmesini, onların mallarına tecavüzün ne büyük ilâhî azabı gerektireceğini şöylece bildirmektedir, (ve) yetimler hakkında (korksunlar o) vasi veya veli bulunan (kimseler ki) eğer kendileri ölüm çağına yaklaşmış (arkalarında küçük, zayıf çocuklar bırakacak olsalardı onların üzerine) telef olmalarından, muhtaç kalmalarından (korkup endişede bulunacaklardı) bizden sonra ne olacaklar diye telâşa düşeceklerdi (o halde) kendilerini kıyas etmelidirler, idarelerinde bulunan başkalarına ait yetimleri de düşünsünler, onların mağdur olmalarına sebebiyet vermesinler ve (Allah Teâlâ’dan sakınsınlar) onun kulları hakkında merhamete, menfaate aykırı şeylerde, tavsiyelerde bulunmasınlar, (ve) hasta, ölüme yönelmiş olan kimselere karşı da (dürüst) doğru, muvafık, adalet ve menfaate uygun (söz söylesinler) yetimleri, varisleri zarara uğratacak tavsiyelerden sakınsınlar. Bu ilâhî, emir, insanları hikmete, adalete uygun muamelelere, konuşmalara sevketmektedir. Bazı kimse, ölüm hastalığı ile hasta olan kimselerin yanlarına giderek onların hakkında gûyâ iyi niyetle tavsiyelerde bulunmak isterler. Sana çoluk çocuğundan bir fâide yoktur, sen hayatta iken başının çaresine bak, bütün mallarını sadaka olarak ver, filân şahsa şu kadar, filân tarafa bu kadar, yardım et” diyerek onun bütün mallarının elinden çıkmasına sebebiyet verirler, geride kalacak yetimleri, varisleri, akrabaları mahrum bırakmayı bir hüner sanırlar. Halbuki, böyle bir hareket her zaman uygun olmaz. Bir kimse hem mümkün mertebe hayır ve iyilikte bulunmalı, hem de varislerini, yetimlerini gözetmelidir. Bütün mallarını vasiyet ve hayır işlerine harcamak suretiyle elden çıkararak varislerini mahrum bırakmamalıdır. Onların muhtaçlarına bırakılan miras payları de birer sadaka mahiyetindedir. İşte bu âyeti kerime, bizlerin dikkatini bu yönlere çekiyor, bizleri kendimizi kıyas etmeye davet eyliyor. Artık kendi çoluk çocuğumuz hakkında nasıl düşünüyor isek başkalarının evlâdı, efradı ailesi hakkında öyle hayırsever olarak düşünmeliyiz, yanlış tavsiyelerde, telkinlerde bulunmamalıyız.

Nisa' 4:10

Şüphesiz o kimseler ki, velâyet veya vesayet gibi bir vesile ile (yetimlerin mallarını haksız yere) zulmen, gayrimeşru şekilde (yerler) alıp sarfederler, sonra da tövbe ve istiğfar edip telâfisine kalkışmış bulunmazlar, (muhakkak karınlarında) mideleri dolusunca (sırf bir ateş yemiş olurlar) yani: Kendilerini ateşe sevketmiş bulunurlar, (ve yakında) ölünce müthiş (bir ateşe) cehennem ateşine (sokulacaklardır.) Orada yanıp duracaklardır. Ne müthiş bir hadise! Artık yetimlerin mallarından sakınmalıdır. § Bir rivayete göre yetimin malını yemiş olan bir şahıs, kıyamet günü mezarından çıkınca kabrinden, ağzından, burnundan, kulaklarından ve gözlerinden bir duman çıkacak, herkes bunu görüp onu yetim malını yemiş olduğunu anlıyacaktır. § Bir yetimin malını haksız yere yemek haramdır. Fakat velisi muhtaç olup başka türlü nafakasını temin edemediği veya vasisine bir ücret tayin edilmiş olduğu takdirde o maldan uygun şekilde yiyilmesi câizdir. Meselâ: Fakir, ihtiyar bir baba, oğluna annesinin terekesinden intikal etmiş olan bir maldan israf etmeksizin bir miktar alıp yiyebilir (6) ıncı âyeti kerimeye de müracaat ediniz.

Nisa' 4:11

Bu âyeti kerime, erkek ve kız evlâdın, babalar ile anaların ve kardeşlerin mi rastaki paylarını bildiriyor ve bu hususta taksimatın hikmet gereği olduğuna işâret buyuruyor. Şöyle ki: Ey mü’minler!.. (Allah Teâlâ size) sizden her birinize (evlâdınız hakkında) onların mirastaki payları hususunda (erkek için iki dişi hissesi emrediyor) binaenaleyh vefat eden kimsenin meselâ: Bir oğulu ile iki kızı bulunsa terekesinin yarısı oğluna, diğer yarısı da iki kızına ait bulunmuş olur. Şayet bir kızı ile bir oğlu bulunsa terekesinin üçte ikisi oğluna, üçde biri de kızına ait bulunur. İki oğlu ile üç kızı bulunacak olsa terekesi yedi hisse itibar edilerek bundan ikişer hisse oğlanlara, birer hisse de üç kıza isabet etmiş olur. (Eğer dişi olan evlât) iki veya (ikiden fazla) olup da erkek evlât bulunmaz (ise onlara terekenin üçte ikisi aittir) kalanı babaları, amcaları gibi asabelerden bir kimse bulunursa ona ait olur, bulunmazsa o da bu kızlara verilir. Meselâ: Bir ölünün üç kızı ile bir de babası bulunsa miras meselesi dokuzdan tanzim edilerek bunun ikişer hissesi kızlara, üç hissesi de babasına isbet etmiş olur. (Ve eğer) vefat edenin çocuğu yalnız (bir tek kız ise ona da terekenin yansı verilîr) babası veya kardeşi gibi başka bir varisi de var ise kalan yansı da ona ait olur. Fakat böyle başka varisi yok ise terekenin o kalanı da yine o kıza verilir (ve) ölen kimsenin (babası ile anasından herbiri için de ölünün) kız veya oğlan (çocuğu varsa terekesinden altıda biri vardır) meselâ: Bir müteveffanın bir kızı ile bir de babası ve anası bulunsa terekesi altı hisse itibar edilerek bunun üçte biri olan iki hissesi kızına verilir, birer hissesi de babasıyle anasına verilir ve kalan bir hisse de reddiye yoluyla yine babasına ait bulunur, (ve eğer) vefat edenin (çocuğu) ve o çocuğunun çocuğu (yok ve kendisine yalnız babası ile anası vâris ise anası için) terekesinin (üçte biri aittir) kalanı babasına ait olur (ve eğer ölünün) birden ziyade (kardeşleri de varsa) bunlar gerek baba ana bir ve gerek baba veya ana bir erkek veya kız kardeşler olsunlar ve gerek varis bulunsunlar ve gerek bulunmasınlar, herhalde ölünün (anasına altıda biri verilir) bu takdirde terekenin kalanı, ölünün babası var ise ona ait olur, yoksa kardeşlerine verilir, (bu hisselerin) varislere (böyle verilmesi, ölünün vaktiyle yapmış olduğu vasiyetten ve borçtan sonradır). Eğer borcu var ise evvelâ terekesinden o verilir, sonra da vasiyeti usulü dairesinde yerine getirilir, kalanı da varisler arasında Allah’ın emrettiği şekilde taksim olunur, (babalarınız ve oğullarınız bilmezsiniz ki, hangileri) Ey varisler!.. Ey tereke bırakacak kimseler (sizin için menfaatce daha yakındır.) Onu ancak Cenâb-ı Hak bilir, (bütün bunlar) tereke hakkındaki bu ilâhî emirler, vazifeler (Allah Teâlâ tarafından birer farizedir.) Birer fayda ve hikmete dayanmaktadır. Sizlerin üzerine düşen ise bunlara razı olmaktır. Sizlerin hakkınızda usulunuz mu, füruunuz mu daha hayırlı olacağını, bunlardan ebediyet âleminde sizlere hangileri daha faideli bulunacağını siz kestiremezsiniz. O halde mirastaki payların hikmetini hakkıyla takdir edemeyebilirsiniz. Sizin vazifeniz bu gibi ilâhî hükümleri kabul etmektir. (Şüphe yok ki: Allah Teâlâ) kullarının bütün işlerini (herhalde bilendir.) O Yüce Yaratıcı, ezelden sonsuza kadar İlim sıfatıyle vasıflıdır. Ve (hikmet sahibidir.) Her emri, her takdir ve hükmü hikmetin kendisidir. Onun bütün emir ve yasakları hikmetten, faydadan hâlî değildir. Ehli imanın en birinci vazifesi de bunu bilip yüce tutmak ve takdis etmektir. § Kelâle: Lûgatte yorulup kuvvetten düşmek veya etraftan kuşatılmak mânâsınadır. İstilâhta: Usul ile füruun dışında olan akraba demektir. Böyle bir akrabalık sahibine de zikelâle denilmiştir. Bir kimsenin kardeşleri, amcaları, dayıları kelâle kabilindendir. Bunların yakınlığı usul ve füruun yakınlığına göre zayıf olduğundan kendilerine “Kelâle” denilmiştir. Kelâle hakkında başka görüşler de vardır. 176 ıncı âyeti celileye de müracaat ediniz!..

Nisa' 4:12

Bu âyeti kerime de kocalar ile karıların ve kelâle denilen akrabalık yoluyla varis olacak bir kısım kimselerin mirastaki paylarını tayin ediyor, yapılacak vasiyetlerin varisleri zarara uğratmaması hususuna da işâret buyuruyor. Şöyle ki: Ey mü’minler!. (eşlerinizin) sizden veya evvelki kocalarından oğlan veya kız (çocuğu) veya oğlunun sonuna kadar oğlu ve kızı (yok ise terekesinin yarısı sizin içindir) diğer yarısı ise zevilfiruzdan veya asebattan veya diğerlerinden olan akrabalarına ait olur, onlardan hiçbirisi bulunmazsa beytülmâle ait bulunur. Meselâ: Bir kadının kocasıyle bir de amcası bulunsa terekesinin yarısı kocasına, diğer yarısı da amcasına intikal etmiş olur. (eğer onların) eşlerin sizden veya evvelki kocalarından erkek veya kız (çocuğu var ise sizin için terekelerinin dörtte biri vardır) mütebakisi çocuğuna aittir. Meselâ: Bir kadının kocasıyla iki de oğlu bulunmuş olsa terekesinin dörtte biri kocasına, dörtte üçü de iki oğluna eşit olarak intikal etmiş olur. Onun miras meselesi sekizden tashih edilerek bundan iki hisse kocasına, üçer hisse de oğullarına verilir. Böyle bir hisse verilmesi o eşlerin (yapmış oldukları vasiyetten veya borçtan sonra) dır. Evvelâ borçları verilir, sonra vasiyeti usulü dairesinde yerine getirilir, kalan terekesi de varisleri arasında taksimedilir. Ey erkekler!. Siz de vefat edince (karılarınıza terekenizin dörtte biri vardır) onlar bu miktara mirasçı olurlar (eğer sizin) o eşlerinizden veya başka eşlerinizden (çocuğunuz yok ise) oğlunuzun oğlu veya kızı da mevcut değilse (eğer sizin çocuğun varsa) oğlunuz veya kızınız, veya oğlunuzun evlâdı mevcut ise (onlara da) o eşlerinize de (terekenizden sekizde biri vardır.) meselâ: Bir ölünün bir kansı ile bir de bir oğlu veya kızı veya oğlunun bir oğlu bulunsa bu takdirde kansı terekenin sekizde birine müstehik olur, kalanı diğer varise ait bulunur. Bu mirasın böyle intikali (yapmış olduğunuz vasiyetten veya borçtan sonra) dır. (Ve eğer bir erkeğin veya bir kadının) babası, çocuğu olmayıp da (kelâle tarafından) meselâ: Kardeşleri veya amcaları gibi varisleri tarafından (mirasına konuluyor da onun) o vefat etmiş olanın ana tarafından (bir erkek kardeşi veya bir kız kardeşi bulunuyorsa onlardan) o ana bir erkek, veya kız kardeşten (her birine de) terekesinden (altıda bir hisse vardır) burada oğlan ile kız kardeşler eşittir, (eğer) bu ana bir erkek kardeşler ile kız kardeşler (bundan) böyle birden (fazla iseler) terekenin (üçte birinde ortaktırlar.) Terekenin kalanı da diğer eshabi feraizden ve asabattan olanlara ait olur. Meselâ: Bir ölünün bir ana bir erkek kardeşi, bir de ana bir kız kardeşi bir de baba bir amcası bulunsa miras meselesi üçten olup bundan bir hisse o iki kardeşe kalan iki hisse de amcaya verilir. Bu halde bu mesele altıdan tashih edilerek bunun üçte biri olan iki hisse o iki kardeşe eşit olarak ait olur, dört hisse de amcaya intikal etmiş bulunur. Maamafih bunlara bir nisbette hisse verilmesi, (zarar verme kasdi olmaksızın yapılmış olan vasiyetten veya borçtan sonra) dır. Varisleri zarara sokmak için terekenin üçten fazlasını vasiyet etmek, vârislerin muvafakatleri bulunmayınca geçerli olmaz. Varisleri mirastan mahrum bırakmak için başkalarına yoktan borç ikrar etmek câiz değildir. Bu, varisler hakkında bir zarardır. Binaenaleyh bu gibi hareketlerden kaçınmalıdır. (Bütün bunlar) bu hisselerin bu şekilde verilmesi ve vârislerin zararlarına meydan verilmemesi hakkındaki Kur’ânî beyanlar (Cenâb-ı Hak’tan) kullarına (bir mevizedir) bir tavsiyedir. Buna göre hareket edilmesi ve Allah’ın taksiminin bir hikmet ve menfaat gereği olduğunu bilip ona razı olmak bizim için bir kulluk görevidir. (Ve Allah Teâlâ alîmdir) mahlûkatının hâl ve durumuna lâyık olan hisseleri bilir, ona göre emreder. Ve Hak Teâlâ Hazretleri (hilim sahibidir) emrine muhalefet edenlerin cezalarını hemen vermez, çok kere tehir eder, tâki uyanarak tövbe edip af dilesinler.. Ana baba bir kardeşler hakkındaki miras hükmü için bu sûre’i celilenin sonundaki 176 ıncı âyeti kerimeye müracaat ediniz!..

Nisa' 4:13

Bu mübârek âyetler, Allah’ın koyduğu sınırlara ve bilhassa veraset hukukuna riâyet edenler hakkında müjdelemeyi, muhalefet edenler hakkında da tehdidi içermektedir. Şöyle ki: (işte bunlar) yetimlerin, vasiyetlerin, mirasların hakkında bildirilen bu hükümler (Allah Teâlâ’nın sınırlandır.) Cenâb-ı Hak’kın kulları için tayin buyurmuş olduğu şer’î hükümlerdir ki bunlar ile amel etsinler, bunlara tecavüzde bulunmasınlar (Ve kim Allah Teâlâ’ya ve Peygamberine) böyle hükmetmiş olduğu şeylerde (itaat ederse onu altından ırmaklar akar cennetlere koyacaktır ki, orada ebedî kalacaklardır.) Öyle muazzam nimetlere ebedî bir şekilde muvaffak olacaklardır, (ve bu) şekilde cennete girmek, orada ebedî kalmak (büyük bir kurtuluştur) bunun üstünde bir kurtuluş olmaz. § Allah’ın hududu, Allah’ın hükümleri demektir. Malumdur ki hudud, heddin çoğuludur. Had de sınır, birşeyin etrafına çekilen bir hattır ki, bir kimsenin hakkı o Hattâ kadar varır, onun ötesine tecâvüz edemez. İşte ilâhî hükümler de mükelleflerin fiillerini sınırlamış, hareket alanlarını belirlemiş olduğundan mükellefler onun dışına çıkamazlar. Bu itibarla bu hükümlere Allah’ın hududu denilmiş oluyor.

Nisa' 4:14

(Ve kim de) itaatden ayrılır da (Allah Teâlâ’ya ve Peygamberine isyan eder) onların emirlerine, yasaklarına muhalefette bulunursa ve Cenâb-ı Hak’kın (hududunu tecâvüz eylerse onu da) Hak Teâlâ Hazretleri (içinde ebedî kalmak üzere bir ateşe) bir cehennem ocağına (sokar ve) bu bedenî azaptan başka (onun için zillet verici) ruhî (bir azab) da (vardır) bunun künhünü ancak Yüce Allah bilir. Artık böyle pek elem verici bedenî ve ruhî azaplara sebep olacak hallerden son derece kaçınmalı değil midir?

Nisa' 4:15

Bu mübârek âyetler, zina faciasını işleyenler hakkında İslâm’ın ilk döneminde yürürlükte olan şer’î cezayı beyan etmektedir. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. Sizlerin (kadınlarınızdan) eşlerinizden (fuhuşta) zinada (bulunmuş olanların aleyhine sizden) mü’minlerin hür olan erkeklerinden (dört şahit getiriniz.) bu dört şahit bu hadiseyi gördüklerine dâir (şahitlik ederlerse o kadınları evlerde hapsediniz) ikametgâhlarını kendileri için birer hapishane yapınız, (kendilerine ölüm gelinceye kadar) takdir edilmiş hayatları sona erip ölüm meleği ruhlarını alıncaya kadar öyle mahbûs bir halde kalsınlar (veya onlara Cenab’ı Hak bir yol açıncaya kadar) Allah tarafından onlara mahsus diğer bir şer’î hüküm, bir ilâhî ceza tayin edilinceye kadar öyle mahpus bulunsunlar. § Fahişe: Söz ve fiil olarak pek çirkin olan şeydir. Zina da çok çirkin bir fiil olduğundan fahişe diye anılmıştır.

Nisa' 4:16

(Sizden onu) o fahiş fiili (yapanların her ikisine de) zina eden erkeğe de, kadına da veya bir yoruma göre oğlancılık yapan her iki erkeğe de bu fiilleri tesbit edildiği takdirde (eziyet verîniz) kınamada bulununuz, azarlayınız veya döğünüz. Böyle bir kınama ve terbiyesini vermeyi müteakip (eğer tövbe eder ve uslanırlarsa onlardan vaz geçiniz) Artık kendilerin eziyet vermeyiniz. İşlemiş oldukları o kötülüğü artık teşhire kalkışmayınız, aleyhlerinde söylenip durmayınız. (şüphe yok ki. Allah Teâlâ tövbeleri çok kabul edendir.) onların tövbelerini de kabul buyurmuş olur. Ve Hak Teâlâ (çok merhametlidir) durumunu düzeltenlerin haklarında geniş rahmeti tecelli eder. Artık onları her nasılsa yapmış, sonra da pişman oldukları günahlardan dolayı kınamaya devam etmemelidir. § Bu mübârek âyetlerin bu hükümleri İslâm’ın ilk dönemine mahsustur. Daha sonra had ve recim hakkındaki âyetler ile bu hükümler neshedilmiştir. Sûrei nurun ilk âyetlerine müracaat ediniz…

Nisa' 4:17

Bu mübârek âyetler, tövbelerin ne vakte kadar kabul edileceğini ve kimlerin pek elem verici azaba uğrayacaklarını şöylece göstermektedir. Kabul edilecek (tövbe Allah katında o kimseler içindir ki) onlar insanlık hali (bir cehaletle) bir akılsızlık sebebiyle, düşüncesizlik akibeti yüzünden (bir kötülüğü) gayrimeşru bir hareketi (işlerler de az sonra) ölüm hastalığından, ölüm sarhoşluğu halinden evvel, yani: Daha ölüm halinde bulunmayı? âhiret ile ilgili hadiseler gözlerinin önünde görünmeden (tövbekâr olurlar) yapmış oldukları kötü fiillerin meşru olmadıklarını bilip pişmanlık gösterir, Allah’ın affını dilerler (İşte onlar için Allah Teâlâ) yaptıkları (tövbeyi kabul buyurur.) Onları bağışlar, (ve Allah Teâlâ alimdir,) kullarının bütün hallerini ve tövbe edip etmediklerini hakkıyla bilir ve (hikmet sahibidir) bütün hükümleri hikmet ve menfaat esasına dayanmaktadır. Bu gibi kimselerin tövbelerini bilip kabul buyurması da bir hikmet gereğidir.

Nisa' 4:18

(Ve tövbe o kimseler için değildir ki) yani: Yapacakları tövbeler haddizatında tövbe sayılmayıp yok yerindedir ki, onlar (Günahları yapar dururlar) bir takım günahları yapmaktan hiç sakınmazlar (Vaktaki, kendilerinden birine ölüm gelip çatınca) yani: Ölüm sarhoşluğuna yakalanınca, hırıltı halinde bulununca, ruhu boğazına gelip gidince (ben şimdi tövbe ettim der) böyle bir haldeki tövbe ise kabule şayan değildir. (Ve kâfir oldukları halde ölenler için de) tövbe makbul (değildir). Artık tövbe zamanı sona ermiştir, (işte biz onlara) o iki grup için (elem verici bir azap hazırlamışızdır.) Binaenaleyh bir şahıs, dindar olduğu halde bütün hayatını günahla geçirip de daha tövbekâr olmadan ölüm sarhoşluğuna yakalanırsa artık bu halde yapacağı bir tövbe elde olmayan türden bir pişmanlığa dayanmış olacağından kabule lâik olamaz. Aynı şekilde: Bir kâfir de ölüm sarhoşluğu halinde tövbe edip hak dinî kabul etse bu tövbesi makbul olmaz. Tamamen hali küfür üzere ölmüş gibi sayılır. Şu kadar var ki, tövbesi makbul olmayan bir mü’min, ne kadar azap görse de yine sonunda azap ateşinden kurtulur, selâmete erer. Küfr üzere ölen bir kâfir ise ebedî olarak azap çeker, cehennemden asla çıkamaz.

Nisa' 4:19

Bu âyeti kerime, cahiliye zamanındaki bir ailevî âdeti müslümanlara yasaklamakta, aile hayatına güzelce riâyet edilmesini emir eylemektedir. Şöyle ki: (Ey mü’minler) vefat eden yakınlarınızın eşleri olan (kadınlara zor zoruna varis olmayınız.) yani: Onları ölünün terekesi gibi sayarak onların üzerinde veraset muamelesi yapmayınız (ve) eşleriniz olan kadınları mihir olarak (vermiş olduğunuzun bazısını) bir kısmını onların ellerinden (giderip) onlardan geri alarak (kurtarmanız için) kötü bir muamele ile (onları tazyik) huzursuz (etmeniz sizin için helâl olmaz) böyle bir hareket, şeri şerife, İslâm ahlâkına aykırıdır. (meğer ki) eşler (apaçık bir fuhuş yapıversinler) meselâ: Kocalarına karşı pek kaba muamelelerde bulunsunlar, pek kötü davranışlardan geri durmasınlar, veya iffete aykırı bir harekette bulunsunlar, o takdirde onlardan ayrılmak ve bir bedel karşılığında boşanmak câiz olur. Maamafih usulü dairesinde sabit olacak bir zina hadisesi şer’î had cezasını icab ettiğinden onun hakkında bu hüküm geçerli değildir, mensuhtur. (ve) Ey mü’minler!, (onlar ile) kadınlar ile, eşleriniz ile (maruf veçhile) güzelce geçinmekle, nafakalarını vermekle, haklarına riâyet etmekle (geçininiz) bazı kusurlarını affediniz, (şayet onları hoşlanmıyorsanız) meselâ: Güzellikten mahrum: Güzel geçinmekten nasipsiz iseler sabrediniz, yine siz güzelce muameleden geri durmayınız. (olabilir ki, siz birşeyi) ilk bakışta (kerih görürsünüz) ondan hoşlanmayabilirsiniz (Allah Teâlâ ise onda) sizin evvelce takdir ve tasavvur edemediğiniz, (birçok hayır vücude getirir) meselâ: Size adınızı devam ettirmeye vesile olacak salih evlât nasib buyurur, daha sonra aranızda güzel bir kaynaşma ve muhabbet tecelli eder durur. § Rivayete göre cahiliye zamanında bir erkek ö ldü mü, onun en yakın olan varisi, meselâ, kardeşi o ölenin karısını miras malından sayarak ona varis olmak isterdi. Ya ona evvelki mihrinden başka mihir vermeksizin onu zor zoruna kendisine alabilirdi. Veya başkasına verip mihrini kendisi alırdı veyahut bu kadını kocasından alacağı mirastan vazgeçirmek için başkasına varmaktan alıkordu. Bir takım kimseler de vardır ki, karılarından hoşlanmadıkları takdirde onların haklarında fena muamelelerde bulunurlar veya küçük kusurlarını bahane ederek onları bırakırlar. Bu âyeti kerime ise bu gibi ahlâk dışı adetlerden, muamelelerden müslümanları menetmekte eşlerin haklarına riâyet edilmesini tavsiye buyurmaktadır. Ancak fuhşiyatta bulunacak olurlarsa, o takdirde usulüne uygun olarak kendilerinden evlilik bağını koparmak icab eder.

Nisa' 4:20

Bu mübârek âyetler, koca ile kansı arasında ilişki meydana geldikten sonra ayrılma vuku bulduğu takdirde eşe verilmiş olan mihir pek fazla olsa bile ondan bir mal almanın koca için muvafık olmadığını ve hele böyle bir mal almak için eşe iftirada bulunmanın asla câiz bulunmadığını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. Eşleriniz hakkında güzel bir şekilde muamelede bulununuz, (ve eğer) görülen bir lüzum üzerine (bir eşin yerine) onu boşayıpda (diğer bir eş almak isterseniz, onlardan) o eşlerden (birine) kantar denilen (çok bir mal) mihir olarak (vermiş olduğunuz halde bile artık) o maldan hiç (birşey) geri (almayınız) onu geri istemeniz (onu) o malı eşlerinize (iftira ederek ve apaçık bir günaha girerek alıverir misiniz?.) böyle bir muamele münasip midir? Bu insanlığa ahlâka aykırı değil midir?. Böyle bir hareketten herhalde kaçınmalıdır.

Nisa' 4:21

Ey müslümanlar!, (onu) o malı eşlerinize iftira ederek (nasıl alırsınız ki, birbirinizle ilişkide bulundunuz.) Aranızda cinsel ilişki meydana geldi, sahih halvet vaki oldu, kimsenin göremiyeceği bir yerde birbirinize sohbet arkadaşı oldunuz, aranızda evlilik hukuku tehakkuk etti, (ve sizden) Ey erkekler!. Eşleriniz adına nikâh akdi ile (kuvvetli bir söz almışlardır) onların haklarına riâyet etmeniz lâzımdır, onlar ile güzelce geçinmeniz icabetmiştir. Onları gerektiğinde güzelce terketmeniz icap eder. Bunlar evlilik hükümlerindendir. Artık buna muhalefet edilmesi nasıl muvafık olabilir?.. § Cahiliye zamanında bir kimse eşinden ayrılmak ve ona mihrini vermemek isterse biçare kadına zina gibi bir suç isnat eder, o şekilde birbirinden ayrılırlardı. Bu gibi ahlâk dışı hallere meydan verilmemesi, bu mübârek âyetler ile müslümanlara telkin edilmiş oluyor.

Nisa' 4:22

Bu mübârek âyetler, bütün maharrematı, yâni kendileri ile evlenmek câiz olmayan kadınları belirtmekte, hilâfına hareketin pek kötü, pek fena olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve) Ey müslümanlar!, (babalarınızın nikâhlamış olduğu kadınlar ile) üvey anneleriniz ile (evlenmeyiniz) onların nikâhı size haramdır. (ancak geçmiş geçmiştir) vaktiyle câhiliyet devrinde böyle bir âdet vardı. Bir kimse üvey annesiyle evlenebilirdi. Artık İslâmiyet devrinde böyle birşey câiz görülemez. (şüphe yok ki; o) öyle üvey anneler ile evlenmek aklen (pek çirkindi ve) şer’an (iğrençti ve) örf ve adet bakımından da (ne fena bir yoldu) artık bu kadar müstehcen olan bir muamele nasıl yapılabilir?

Nisa' 4:23

Ey müslümanlar!, (sizin üzerinize) şunların nikâhları (haram kılınmıştır) 1- (analarınız) ve babalarınız ve analarınızın anaları ve onların sonuna kadar anaları. 2 – (kızlarınız) ve oğullarınızın ve kızlarınızın kızları ve torunları. 3 – (kız kardeşleriniz) ana ve baba bir veya baba bir veyahut ana bir kız kardeşleriniz. 4 – (halalarınız) babalarınızın ve dedeleriniz kız kardeşleri 5 – (Teyzeleriniz) analarınızın ve ninelerinizin bütün kız kardeşleri. 6 -(Birâderlerinizin kızları) ve bu kızların kızları ve torunları. 7 – (kız kardeşinizin kızları) ve bunların kızları ve torunları, tüm yegenler: Bu yedi sınıf neseb sebebiyle haram kılınmış olanlardır. 8 – (ve sizî emzirmiş olan süt analarınız) ve bunların anaları, yâni süt nineler. 9 – (ve süt kız kardeşleriniz) ve süt kızlar, süt halalar, süt teyzeler süt biraderler, nesep bakımından olduğu gibi süt emme sebebiyle de haramdır. 10 – (ve eşlerinizin anneleri) ve onların anneleri, bunların nikâhları haramdır. Eşler, gerek kendileriyle cinsel ilişkide bulunulmuş olsunlar ve gerek olmasınlar yalnız nikâh ile bu haramlık sabit olur. 11 – (ve kendileriyle cinsel ilişkide bulunmuş olduğunuz eşlerinizden) doğup çoğunlukla (yanınızda bulunan üvey kızlarınız) -velevki yanınızda bulunmasınlar- sizlere haramdır. (şayet eşlerinizle cinsel ilişkide bulunmamış iseniz) bu eşlerin vefatı veya boşanmasıyla iddetin bitmesi neticesinde bunların kızları ile evlenmekte (sizin üzerinize bir günah yoktur). 12 – (Ve kendi sulblerinizden olan oğullarınızın eşleri de) sizlere haramdır. Üvey oğulların eşleri bundan müstesnadır. 13 – (Ve iki kız kardeşi birlikte almanız da) sizin için haramdır. Nitekim bir kız ile onun halasını veya teyzesini bir nikâhta birleştirmek de câiz değildir. Bu bir meşhur hadis ile sabittir. Ancak câhiliyet zamanında (geçmiş olan müstesnâ) onlardan dolayı sorumlu tutmak yoktur. Elverir ki, İslâm şeriatının insanlık alemine gelmesinden sonra böyle bir muameleye teşebbüs olunmasın. (şüphe yok ki, Allah Teâlâ gafurdur, râhimdir) Vaktiyle yapılmış bir günahı afeder ve Örter, yeter ki ona devam edilmesin, yapılmış olan kusurlardan dolayı İlâhî affa iltica edilsin. § Annelerin ve kızların nikâhları Hz. Adem’den beri haram bulunmuştur. Fakat insanlık neslinin çoğalması için Hz. Adem’in zamanında kız kardeşler ile nikâh câiz bulunmuştu. Yakup Aleyhisselâm’ın şeriatında da iki kız kardeşi nikâhta bir arada bulundurmak caizdi. § Süt analığın vücude gelmesi için, daha süt müddetini bitirmemiş olan bir çocuğun isterse bir defa olsun memeden süt emmesi veya memeden sağılmış bir sütü içmesi lâzımdır. Süt, çocuğun midesine gerek ağzından ve gerek burnundan vasıl olsun ve gerek emzikle verilsin eşittir. Bu sütün az miktarı ile çok miktarı aynı hükümdedir. Süt verenin de bakire olması veya ölmüş bulunması veya hayız ve nifastan kesilmiş olması arasında da fark yoktur. Şu kadar var ki, süt veren, dokuz yaşından daha küçük olamaz. Fakat şafiilere göre çocuğa bu süt en az beş defa ayrı ayrı verilmiş olmalıdır, az olsun çok olsun eşittir. Ve sütü içilen kadın sütü alındığı zaman hayatta bulunmalıdır. § Süt müddeti, İmam Azam’a göre doğumdan itibaren otuz aydır. İmameyne göre iki kameri senedir. Bu müddetten sonra mideye giren bir süt ile emme haramlığı sabit olmaz. Malikilere göre süt emme müddeti, iki seneden ve nihayet iki sene ile iki aydan ibarettir. Şafiîlere göre bu müddet iki kameri senenin sonuna doğru biter. Binaenaleyh bu süt henüz iki kameri yıl bitmeden verilmiş olmalıdır. Hanbeli fıkıh bilginlerine göre de bu müddet iki senedir. Ondan sonra emme haramlığı, sabit olmaz. Fakat zâhiriye mezhebine göre süt için müddet yoktur, her ne zaman içilse emme sebebiyle haramlık olur. Binaenaleyh ihtiyat etmelidir. Bir kimse yaşlı olsa da eşinin memesini emmemelidir. Hz. Ayşe ile İbni Mesut ve İbni Abbas gibi sahabe’i kiram da bu kanaatte bulunmuşlardır. “Bidayetülmüctehit” de ve “El muhallâ” da geniş açıklamalar vardır. § Nesep akrabalığı, evlilik akrabalığı ve süt emme sebebiyle bir takım mahremiyetlerin ve haram oluşların vücude gelmesi, bir takım sebeblere, hikmetlere dayanmaktadır. Şöyle ki: (l) İslâm dinî akraba bağına büyük bir kıymet vermiştir. Bir takım akrabalar adeta birbirinin birer parçası gibi sayılmıştır, bunların arasında daimi bir muhabbet, bir irtibat bulunması bir gayedir. Bunlardan bir kısmının diğer bir kısmına karşı büyük bir saygı duygusu içerisinde bulunması, bir ahlâkî vazifedir. Kadınlar ise kocalarının emirlerine riâyet ederek onların idareleri altında bulunurlar, aralarında bazen hoş olmayan haller meydana gelebilir, birbirinden ayrılarak aralarındaki bağ, sona ermiş olur soy bakımından akraba olanlar arasında ise böyle hallerin vücude gelmesi gayrimeşru, hikmet ve menfaate aykırı olduğundan onların arasında nikâhın câiz olması, hikmet ve faydaya elverişli olamaz. (2) Evlilik akrabalığı sebebiyle meydana gelen haramlığın şer’î hikmetine gelince: Bir kere evlâdın ana babasına karşı son derece saygılı bulunması icabeder. Ana babanın da çocuklarına karşı pek ziyade şefkatli, gönül alıcı bulunmaları lâzımdır. Artık bunların koca veya karılarıyla evlenmeleri bu saygıya, bu şefkat ve sevgiye muvafık olmaz, bilâkis aralarına düşmanlık ve nefret düşürmeğe sebep olur. Meselâ: Bir kimse, oğlunun boşadığı bir kadın ile evlenecek olsa artık oğlu ile aralarında bir saygı ve samimiyet kalabilir mi? Binaenaleyh bunların nikâhlarının câiz olmaması aralarında bir mahremiyetin meydana gelmesi, aralarındaki saygı ve muhabbetin devamına bir vesile teşkil etmiştir ve evlilik akrabalığı sayesinde yakınlık ve mahremiyet dâiresi genişliyerek sosyal varlıkta bir açılma vücude gelmiştir. (3) Süt meselesine gelince: Bunun teşriî hikmeti de açıktır… Şöyle ki: İnsanlar haddi zatında seçkin birer mahluktur. Kendi varlıkları büyük bir değere sâhip olduğu gibi kendilerinden birer parça olan her şey de bir değere sahiptir, İşte insanların sütleri de bu cümledendir. Bu süt vasıtasıyle insanlar arasında bir nevi parçalık, bağlılık meydana gelmiştir. Bir çocuğun büyüyüp gelişmesi, annesinin sütü ile vücude geleceği gibi başka bir kadının sütü ile de vücude gelebilir. Bu sebeple aralarında ayrılması mümkün olmayan bir cüziyet, mhî ve mânevî bir alâka meydana gelmiş olur. Artık süt anne çocuğun büyüyüp gelişmesine hizmet etmiş olduğu için saygıya lâyık olduğu için onun belli yakınları da bu saygıya lâyık bulunurlar, aralarında bir akrabalık meydana gelmiş olur. İşte bu gibi sebeblerden hikmetlerden dolayı süt annelik itibariyle de nikâhın haram oluşu meselesi, teşriî hikmetlerden bulunmuştur. Hukuku İslâmiye kâmusuna müracaat ediniz!..

Nisa' 4:24

Bu mübârek âyeti kerime, kendileriyle evlenme ve cinsel ilişki câiz olup olmayanlar ile onların hak ettikleri mihir ve ücretler hakkındaki şer’î hükmü beyan etmektedir. Şöyle ki: (Sağ ellerinizin sâhip olduğu) yani esir olarak meşru şekilde elde etmiş olduğunuz câriyeler (müstesnâ olmak üzere kadınlardan kocalı olanlar da) size haramdır. Onlar ile evlenemezsiniz. Fakat esir alınmış olan gayrimüslim kadınlar, dari harpte kocaları bulunmuş olsa da onlara sâhip olmak ve onlarla nikâhta bulunmak câizdir. Çünki vatan ayrılığı ve esâret ile kocalarıyla aralarındaki evililk bağı yok olmuş olur. Artık bunları İslâm yurdunda ay hali sona erince nikâh etmek câiz bulunur. Bu bir kısım kadınların haram olmaları ise (Allah Teâlâ’nın üzerinize bir yazısıdır) Bir dinî vecibedir. Bu hususa riâyet lâzımdır. (Bunlardan) böyle nikâhları haram olanlardan (başka kadınları ise) Ey müslümanlar!, (iffetli, zinadan sakınır olduğnuz halde mallarınızla) birer muayyen mihir karşılığında (taleb etmeniz size helâl kılınmıştır) onlar ile iffetli bir halde yaşamak üzere evlenebilirsiniz. (İmdi o kadınlardan) o nikâh edilenlerden (her hangisinden faydalanmış) zifaf olup cinsel ilişkide bulunmuş (olursanız onlara ücretlerini) hak ettikleri mihirlerini (bir farize) tayin edilmiş bir verecek olarak (veriniz) onları mağdur bırakmayınmız fakat (mehir takdir olunduktan sonra birbirinizle uzlaştığınızda) mesela mihrin miktarını arttırdığınızda veya rızâ ile kısmen veya tamamen azaltıp borçtan kurtulduğunuzda (üzerinize bir günah yoktur.) Bu kendi rızânızla yapılan meşru bir muameledir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ) kullarının bütün fiil ve hareketlerini (bilendir) onlar için meşru kılmış olduğu bütün hükümlerde (hikmet sahibidir.) işte bunun içindir ki hâlinize lâyık olan bu ahkamı meşru buyurmuştur. § İhsan, iffet demektir. Nefsi harama düşmekten korumaktır. Muhsinde evli olup kendisini zinadan muhafaza etmiş olan erkektir. Muhsene de evli olan bir kadındır ki, kocasının himâyesinde bulunup nefsi haramdan korunmuş bulunur. Böyle bir kadın, nefsini gayrimeşru ilişkilerden koruyacağı için kendisine “muhsine” de denilir. Çoğulu muhsenat ve muhsinattır. Müsafih de zina eden, fâcir kimse demektir. Zina yüzünden ise nesebler zayi, mallar ve şerefler yok olur, bir nice cinayetler meydana gelir, dünyevî ve uhrevî hüsran hasıl olur. Bunun içindir ki hikmet dolu İslâmiyet, bunu en feci bir cinâyet saymış, ona göre de cezâ tayin buyurmuştur. § Esir alınan kadınları ve çocukları ö ldürmek câiz değildir. Bu kadınlar dân harpten dâri İslâm’a getirilince harbî olan kocalarından mübane = ayrılmış olurlar, aralarında nikâh kalmaz. Fakat bu kadınlar kocalarıyle beraber esir edilerek dâri İslâm’a birlikte çıkarılmış olunca aralarındaki nikâh, bozulmuş olmaz. Binaenaleyh bu kadınlara câriye olarak sâhip olanlar, bunlara yaklaşamazlar, bu câiz değildir. § Bir erkek dâri harpten esir olarak getirilmiş olan bir kadın ile evlense veya ona sâhip olsa o kadın bir hayız görmedikçe ve hayızlı değilse bir ay geçmedikçe ona yaklaşamaz. Bu bir istibra meselesidir. § Bir müslüman, bir dinden dönmüş kadın ile veya bir putperest veya ateşperest ile bunlar müslüman olmadıkça evlenemez. Binaenaleyh bunların nikâhı haramdır. § Bir müslüman, nikâhı altında bir hür kadın bulundukça onun üzerine bir câriye ile evlenemez. Bu Hürreyi boşasa iddeti bilmedikçe yine câriye ile evlenmesi câiz olmaz.

Nisa' 4:25

Bu âyeti kerime, başkalarının mülkiyeti altında bulunan câriyeler ile ne şekilde, ne gibi şartlar çerçevesinde evlenmenin câiz olacağını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve) Ey müslümanlar!, (sizden her kim hür olan kadınlar ile evlenmeğe fazla bir malî iktidarı yok ise) yani malca bir genişlik bir ziyâdeliğe sâhip değilse (sağ ellerinizin sâhip olduğu) yani pazu kuvvetinize savaş alanından alınarak esir edilmiş, mülk olma ve cariyelik vasfını almış olan kadınlardan (genç, mü’min cariyelerinizden) münasip gördüğü ile evlensin. (ve Allah Teâlâ sizin imanınızı hakkıyla bilendir.) İnsanlar ise bunu hakkiyle bilemez. Bazen bir câriyenin imanı zayıf olacağı gibi, bazen kuvvetli de olabilir. Biz dış durumuna bakarız, mü’min olduğu anlaşılınca onunla evlenmekte bir sakınca olmayabilir. Bununla beraber câriyenin böyle İman ile kayıtlanması hanefilere göre bir tercih meselesidir. Yoksa başkasının ehl-i kitap olan câriyesiyle de evlenmek câizdir. Şafiilerce ise câiz değildir. Ve ey insanlar!. Esâsen (bazınız bazınızdandır) hepiniz de esâsen insansınız, hepiniz de Hazreti Adem’in neslindensiniz, hepiniz de Allah’ın kullarısınız, bu sebeple aranızda bir birlik vardır artık câriyelere de hakâret gözüyle bakmayınız, (İmdi onları) o cariyeleri (namuslarını korur, fuhuştan beri bulunur ve gizlice dostlar da edinmez oldukları halde) nikâh edebilirsiniz. Binaenaleyh onları lüzum görülünce (sahiplerinin) velilerinin, mâliklerinin (izniyle) müsaadeleriyle (nikâhlayınız ve onlara) aranızda belirttiğiniz mehri veya belirtmediğiniz takdirde emsallerine göre hak ettikleri (mehrlerini de güzelce) normal olarak cömertçe bir tarzda (verîniz) onları nikâhınız altında iffetli bir şekilde yaşatınız (eğer onlar) böyle (evlendikten sora bir fuhuş) bir zina suçu (işlerlerse o vakit onların üzerlerine hür kadınların) fuhuş işlediklerinde (üzerlerine lâzım gelen cezânın yansı lâzım gelir) zina eden hür kadına vurulması icâbeden değneğin yarısı olan elli değnek darbesiyle cezâlandırılır. (Bu) câriyeler ile evlenmek, (sizden büyük meşakkate düşmekten) fazla mihir ve nafaka vermek hususunda sıkıntıya düşeceklerinden (korkarımız içindir) ve şehvet galebesi ile günaha girmek ihtimali olanlar içindir, (ve eğer sabrederseniz) nefsinize hâkim olup gayrimeşru temayüllerde bulunmaz iseniz, böyle câriyeler ile evlenmemek sizin için (daha hayırlıdır) Evet… Hür kadınla evlenmeğe durumu müsait olmayan bir kimsenin câriye ile de evlenmediği takdirde gayrimeşru ilişkilerde bulunacağı düşünülürse onun câriye ile evlenmesi icabeder. Fakat böyle bir korku bulunmadığı takdirde câriye ile evlenmemesi daha iyidir. Çünki câriyeler, hür kadınlar kadar bir şerefe sâhip değildirler, onlar evlerine fazla bağlı olamazlar, kendilerine sâhip olanların hizmetlerinde de bulunmaya mecbur olurlar, çocukları da köle sayılırlar, hürriyetten mahrum, güzelce bir terbiyeden nasipsiz bulunurlar. Ve bu câriyeler başkalarına da satılabileceklerinden efendileri değişir, kocaları ile olan münasebetleri kesintiye uğrayabilir. Binaenaleyh bu hususta sabredip evlenmemek daha hayırlı olduğunda şüphe yoktur. (Ve Allah Teâlâ gafurdur.) Hakkıyle yarlıgayıcıdır, bu hususta sabır etmeyeni de af ve mağfiret buyurur. (rahîmdîr) çok esirgeyicidir, bunun içindir ki, sizlere bu şer’î hükümleri bildiriyor, sizi iffet ve temizlik yoluna sevk eyliyor….

Nisa' 4:26

Bu mübârek âyetler, bu müslümanlar hakkında Yüce Allah’ın ne kadar hayır isteyen ve kolaylık lûtfeden olduğunu müjdeliyor, bir takım nefislerinin isteğine tabi olanların da insanlar hakkında ne derece kötülük isteyen sapıklık rehberi bulunduklarını beyan buyuruyor. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. (Allah Teâlâ sizlere) helâl ve harama ve diğer en güzel şer’î hükümlere dâir bilmediklerinizi (açıklamak) beyan buyurmak ister, (ve sizleri sizden evvelkilerin) Hz. İbrahim, Hz. İsmail gibi mübârek Peygamberlerin ve diğer salih kullarının (yollarına erdirmek) ister. Tâki onlar gibi hak’ka tâbi, batıldan sakınıp, hidâyete nâil olasınız. (Ve sizleri tövbeye muvaffak kılmak diler) Sizlere takip edeceğiniz selâmet ve saadet yolunu gösterir, tâki, insanlık icâbı sizden bir kusur meydana gelince hemen tövbe ederek Allah’ın affına mazhar olasınız, artırk sâhip olduğunuz irâde kuvvetini, düşünme kabiliyetini kötüye kullanmayarak uyanık bir şekilde hareket eyleyiniz, (ve Allah Teâlâ alîmdir) sizin bütün amel ve fiillerinizi bilir, (hikmet sahibidir) bütün şer’î hükümleri hikmet ve menfaatı taşımaktadır. Artık ona göre hareket ediniz.

Nisa' 4:27

(Ve) Ey müslümanlar!. İnsanlık hali sizden bazı kusurlar meydana gelince hemen nâdim ve pişman olarak tövbe edip bağış dileyiniz, çünki (Allah Teâlâ sizin tövbe ederek ilâhî affa kavuşmanızı ister) sizin tövbelerinizi kabul buyuracağını size va’d buyurmuştur. Elverir ki, siz başkalarının aldatmalarına kapılmayasınız. (şehvetlerine uyanlar) nefislerinin heveslerine tâbi olanlar, bir takım haram olan şeyleri helâl telâkki edenler, kısaca bir takım dinsizler, sapıklar tahrif edilmiş dinlere tâbi bulunanlar (ise sizin büyük bir meyil ile) hak yoldan çıkarak, bir takım haram şeyleri yaparak (sapmanızı) selâmet ve hidâyet yolundan ayrılmanızı (isterler). Artık öyle düşmaların sözlerine, hareketlerine nasıl kıymet verilebilir?.

Nisa' 4:28

Ey müslümanlar!. (Allah Teâlâ sizden) ağır teklifleri kaldırıp (hafifletmek) sizleri uygulaması hafif, fayda ve hikmet dolu vazîfelerle vazifelendirmek (ister) nitekim müslümanlığın bütün hükümleri kolaydır, uygulanabilir, bir nice fayda ve güzellikleri taşımaktadır, (ve insan zayıf olarak yaradılmıştır) bir çok kere nefsinin eğilimlerine tabi olur, yasaklardan kaçınmak hususunda gerektiği gibi sabır ve sebat gösteremez. Bu bakımdan mânevî bir zaafa uğramış bulunmaktadır. İşte insanların bu zayıf halleri de kendileri için bir çok dinî kolaylıkların vücuduna bir sebep bulunmuştur. Cenab’ı Hak, hiçbir insanı tâkatı üstünde bir şey ile mükellef tutmamıştır. Ve herhangi insanı usulü dairesinde tövbe edip af diledimi, ilâhîsi affına nâil buyuracağını va’d etmiştir. Artık insanlar, bu ilâhî lütuftan, bu ilâhî merhametten istifâde fırsatını elden kaçırmamalıdırlar.

Nisa' 4:29

Bu mübârek âyetler, malların kıymetine işâret ederek onların gayrimeşru şekilde elden çıkarılmasını yasaklamaktadır. Ve hayat hakkına riâyet edilmesini emrederek cinâyetlerden sakınılmasını ihtar buyurmaktadır. Bu gibi büyük günahlardan kaçınanların da küçük günahlarından dolayı ilâhî affa mazhar, birer ikram mahalline nâil olacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (Ey) hakikaten şuurlu bir biçimde imân etmiş olanlar!) Ey müslümanlar!.. (mallarınızı aranızda) İslâm şeriatının mübah kılmadığı kumar, faiz, hırsızlık, hiyânet, gasp, yalan yere şâhitlik gibi (bâtıl yere yemeyiniz) o mallarınızdan böyle gayrimeşru biçimde istifadeye kalkışmayınız. (meğer ki tarafınızdan kendi rızâlarınızla yapılan bir ticaret) malı (olsun) öyle meşru bir tarzda yapılan ticaret mallarından istifâde etmek câizdir. Nasıl ki: Verâset, vasiyet, bağış, sadaka, mihir, cinâyet bedeli gibi mallardan da istifâde meşru bulunmuştur, (ve) Ey mü’minler!.. (kendinizi de ö ldürmeyiniz) birbirinizin hayatına kasdetmeyiniz, intiharda bulunmayınız, nefislerinizin dünyada ve âhirette elâkına sebep olacak şeylere teşebbüs etmeyiniz. Aranızdaki dinî kardeşliğine, insan kardeşliğine riâyet ediniz, gayrimeşru ö ldürmelere meydan vermeyiniz, (şüphe yok ki) Ey ümmeti Muhammediye!. (Allah Teâlâ sizlere rahîmdir) çok merhamet edicidir. Bunun içindir ki, sizlere kendini ö ldürmeği yasaklamıştır. Halbuki vaktiyle İsrail oğulları, günahlarından tövbe edip kurtulabilmeleri için kendilerini ö ldürmekle memur bulunmuşlardı.

Nisa' 4:30

(Ve her kim bunu) bu kendisine yasaklanmış olan canına kıymayı ve diğer haramlardan hangi birini (bir tecâvüz) bir helâl sahasını terkederek (ve bir zulüm) nefsine ve başkasına bir haksızlık (olarak yaparsa onu) böyle ilâhî hükme muhalefet eden o şahsı (yakında) ölür ölmez heman (bir ateşe yaslandırırız) onu cehennem ateşine sokarız, orada yanar durur, (ve bu) şekilde azab edivermek (Allah Teâlâ için kolay bulunmaktadır.) Yüce Allah’a karşı bir güçlük tasavvur olunamaz, o her şeye tamamiyle kadirdir.. Buna inanmışızdır.

Nisa' 4:31

(Eğer) Ey mü’minler!. Siz (size yasaklanan şeylerin) kebâir denilen (büyüklerinden kaçınır) Allah Teâlâ’dan korkar, onun yasaklamasından dolayı o günahları işlemezseniz Allah Teâlâ (sizden) meydana gelip sağair adıyla anılan küçük (kabahatlerinizi kefâretlendirir) yapacağınız ibadetler günahlarınızın kefâretine vesile olur, bu sayede af edilirsiniz, günahlarınız örtülür, (ve sizleri bir değerli mahalle) yani cennete (girdirir) sizleri orada lûtf ve keremine nâil buyurur. Artık harekâtınızı ona göre tanzim ediniz… § Kebâir denilen günahlardan maksat, yapanlar hakkında Allah’ın kitabı ile veya peygamberin sünneti ile şiddetli tehdit bulunan yasak şeylerdir. Bunların haram oldukları böyle birer kesin delil ile sâbit bulunmuştur. Meselâ: Haksız yere adam ö ldürme, başkasının hukukuna tecâvüz, iffetli bir hatuna zinâ isnadı, yalan yere şâhitlik, yalan yere yemin ile başkasının hakkına müdahale, yetimlerin mallarını haksız yere yemek, içki içmek, zinâ, oğlancılık, kumar, faiz, cihattan kaçmak, namaz, oruç gibi farizeleri terk, rüşvet almak kebairden (büyük günahlardan) bulunmuşlardır. Binaenaleyh bunlardan son derece sakınmak gerekir. Sağair denilen günahları da kasden yapmayıp onlardan da kaçınmalıdır ki, onlara devam da insanı büyük günahlara sokmuş olabilir. Bütün hallerde Cenab’ı Hak’kın korumasına iltica ederiz.

Nisa' 4:32

Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’kın miras ve diğer yollarla ihsan buyurmuş olduğu şeylere razı, çalışıp gayret etmeye devam ve akrabalık haklarını gözetir olmamızı bizlere emir ve tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey mü’minler!, insanların mallarını haksız yere yemeyiniz, haksız yere adam ö ldürmeyiniz. (Ve Allah Teâlâ’nın bazınıza) sizden (diğer bazı) kimseler (üzerine) bir hikmet gereği (tercihan) fazla olarak lûtuf ve (ihsan buyurmuş olduğu şeyi) miras payını veya diğer elde etmiş oldukları kazançları veya makam ve mevkiyi (temenni etmeyiniz) hakkınıza razı olunuz, kısmetinize kanaat ediniz, başkalarına kıskançlık edip nimetlerinin yok olmasını, sizlere intikal etmesini temennide bulunmayınız. Böyle bir temenni. Allah’ın takdiri ne, ilâhî hikmete razı olmamayı gerektirir olacağından câiz olamaz. (Erkekler için kazançlarından) vazifelerinden, çalışma ve gayretlerinden ve sâhip oldukları kabiliyetlerinden dolayı (bir nasip vardır) ve onlar takdir edilmiş belirli bir hisseleri vardır (kadınlar için de bir nasip vardır) onlar da yeteneklerine, mevkilerine uygun birer hisseyi, birer nasibi, hak etmiş bulunmaktadırlar. (Ve Allah Teâlâ’dan fazlını) onun lutuf ve ikramını (isteyiniz) onun rahmet hazineleri sonsuzdur, birbirinizin mala ve servetine, makam ve mevkiine göz koymaktan ise Cenab’ı Hak’kın lûtuf ve ihsânına sığınınız, ondan meşru şeyler isteyiniz, meselâ: Hz. Peygamber’in bir hadisinde beyan olunduğu üzere bir kimsenin malını veya mevkiini taleb etmemelidir, yarabbi!. Eğer hakkımda hayırlı ise bana öyle bir mal, öyle bir mevki ihsan buyur diye duada bulunmalıdır, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ her şeyi hakkiyle bilicidir.) Bunun içindir ki, insanları hikmet gereği tabakalara ayırmış, bazılarını sâhip oldukları yetenek ve diğer özeiyikleri sebebiyle diğer bazıları üzerine üstün kılmıştır. Artık buna itiraza, buna haset etmeğe, bunun haksız yere yok olmasını temenni etmeğe kimsenin hakkı, yetkisi yoktur…

Nisa' 4:33

(Ve) erkek ve dişiden (hepsi için) herbirine mahsus (baba ve ananın ve) soy ve evlenme yoluyla (yakın hısımların ve yeminlerinizin) yani: Sağ ellerinizin veya yaptığınız andların (akdettıği) tayin eylediği (kimselerîn) yani: Koca ve eşlerin veya mevlelmüvalât denilen şahısların (terekelerinden) bdirli miktarlarda (mîras alır varisler kıldık) tayin ettik, her birinin sâhip olduğu miras ve istihkak bir fayda ve hikmet gereğidir, (artık onlara) o varislere, müstehiklere (terekelerinden hakları olan nasiblerini) hisselerini (veriniz) onu çok görmeyiniz, vermekten çekinmeyiniz. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ her şey üzerine hakkıyla şahittir.) sizin hal ve hareketinizi ve hak sahibi olanlara hisselerini verip vermediğinizi de görüp bilmektedir. Artık onun emirlerine muhalefeten korkunuz hakkıyla itaatte bulununuz ki, onun fazl ve keremine nâil olasınız. § Eymân, yeminin çoğuludur. Yemin ise sağ el mânâsına olduğu gibi and mânâsını da ifade eder. Muamelelerin ve musafahaların çoğu sağ el ile yapıldığı için bir kısım iktisadî, ictimâî muameleler sağ ele nisbet edilmektedir. Bununla beraber câhiliyet zamanında ve İslâm’ın başlangıcında bazı kimseler birbiriyle yemin ederek kanları, canlan, harp ve sulhta müşterek olmak üzere and içerler, birbirine varis olmaya söz verirlerdi. Daha sonra böyle bir teahhüt isSâmiyete göre hükümsüz kalmıştır. § Velâyı müvalât, nesebi bilinmeyen bir şahsın şartları çerçevesinde başka bir şahıs ile akdeylediği bir velâdan, bir hükmî akrabalıktan, bir dayanışma bağından ibarettir. Şöyle ki: Nesebi bilinmeyen veya dâri harpten dâri İslâm’a gelip isiâm dinini kabul eden bir şahıs bir müslümana veya bir zımmîye hitaben “Sen benim mevlâmsın, ben şayet bir cinâyet işlersem diyetini sen verirsin, ben ölünce de bana sen varis olursun” diyip o da kabul etse aralarında bir velâyimüvalât sözleşmesi yapılmış olur. Bu halde o şahısa mevlâyı esfel, bu velâyı kabul eden kimseye de mevlâyı âlâ denilir… İşte bu, bir mevlel müvalât meselesidir, bunun şer’î hikmeti de fertler arasında bir; bağ, bir dayanışma meydana getirmek gibi şeylerdir. Maamafih bu velâyı isteyen şahsın arap evlâdından olmaması lâzımdır. Çünki arapların arasında kabile ve aşiret teşkilâtı mevcut, bu suretle aralarında dayanışma yürürlükte olduğundan bu mevalât akdine ihtiyaç yoktur.

Nisa' 4:34

Bu mübârek âyetler, aile fertlerinin yetkilerini, vazifelerini gösteriyor, erkeklerin fazla mirasa nâil olmalarının hikmetini bildiriyor, gerektiğinde aralarını islah için birer hakem tayin edilmesini tavsiye ediyor, aile hayatının bir huzur ve mutluluk içinde devamının lüzumuna işâret buyuruyor. Şöyle ki: Erkeklerin miras paylarının fazla olması menfaat gereğidir. Aralarında yaratılıştan ve sonradan kazanılmış farklar vardır. Bu cümleden olarak (erkekler kadınların üzerlerinde ziyade kaimdirler) erkekler, kadınları korurlar, oların geçimlerini temine çalışırlar, onların âmirleri mevkiinde bulunurlar. Çünki Allah Teâlâ yaratılıştan (onların) erkekler ile kadınların (bazısını) erkeklerini (bazısı üzerine) kadınlara göre (üstün kılmıştır) şöyle ki: Erkekler amel ve itaatlar hususunda daha kuvvetlidirler, bunun içindir ki: Erkekler peygamberliğe, imamete, velâyete İslâm’ın emirlerini uygulamaya, ve her hususta şahitliğe ehil bulunmuşlardır, (ve) erkekler sonradan kazanılmış vasıflarla da üstündürler. Çünki onlar (mallarından harcamaktadırlar) eşlerinin mihirlerini verirler, nafakalarını temin ederler ve erkekler lüzum görüldükçe malariyle, canlariyle yurtlarına yardıma koşarlar, dân İslâm’ın şerefini, haysiyetini, korumaya çalışırlar, artık onların eşleri üzerinde bir velâyetleri, bir koruma hakları bulunmuş olmaz mı?. Maamafih kadınların da kendilerine mahsus bir fazilet yönü vardır. Onlarda kocalarının meşru emirlerine riâyet ederler, hanelerinin işleriyle meşgul olurlar, çocuklarını besleyip yetiştirmeğe çalışırlar. Artık her iki tarafta vazifelerini lâyıkı veçhile yapmağa gayret ederek birer fazilet örneği olmalı, Cenâb-ı Hak’kın sevabını kazanmalıdır. (İmdi) kadınların üzerindeki kıyamın ne şekilde cereyan edeceğine gelince onlardan (salih kadınlar, itaatlıdırlar) Allah Teâlâ’ya itaatlıdırlar, kocalarının haklarına da riâyet ederler. (Allah Teâlâ’nın) olan (hıfzı) koruması (sayesinde gaybı) namuslarını, mallarını, şereflerini, sırlarını (koruyucudurlar) bu gibi hususlara riâyet eder dururlar, (serkeşliklerinden) itaatsizliklerinden (korktuğunuz kadınlara gelince) Ey bunların kocaları! Siz evvelâ (onlara nasihat verîniz) iyiye teşvik ve kötüye meyilden korkutmak suretiyle iyiliğini isteyerek öğütlerde bulununuz. (ve) bu öğüt ve nasihatınız yeterli olmazsa (onları yataklarda yalnız bırakın) onlar ile beraber bir yatakta yatmaktan geri durunuz, onlarla ilişkide bulunmayınız, belki bu hal, onları itaate sevkeder, (ve) maamafih bu da kâfi görülmeyince (onları) hafifçe, eziyet vermeyecek şekilde (döğünüz) böyle hafif bir ceza, bazı kadınlar üzerinde tesir yaparak onları itaate daha fazla sevkedici olabilir. Maamafih fazla döğmek câiz değildir. Bir hadisi şerifte: “Sizden biriniz kölesini döğercesine eşini döğerde sonra günün sonunda onu yatağına alır mı?” diye buyrulmuştur. Yani böyle bir hareket, muvafık değildir, (fakat) eşleriniz öyle bir muameleden sonra (size itaat ederlerse artık) kınamak gibi, eziyet vermek gibi bir şekilde (onların aleyhlerinde bir yol aramayınız) artık vaktiyle olan kötü hâli, olmamış gibi telâkki ediniz. Çünki günahtan tövbe eden, hiç günah işlememiş gibi olur. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok yücedir.) Ondan korkunuz Cenab’ı Hak şanının yüceliğine rağmen sizleri tövbe edince affediyor, artık siz eşlerinizi size itaat ettikleri takdirde affetmeli değil misiniz?. Ve Cenâb-ı Hak, (çok büyüktür) kimseye zulum etmez ve kimsenin hakkını eksik vermez. Böyle büyüklüğü ile beraber tövbeleri kabul, kusurları affediyor. Artık siz de Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanın aksi takdirde onun azamet ve büyüklüğünün ceza pençesinden yakalarınızı kurtaramazsınız.

Nisa' 4:35

(Ve) Ey hâkimler!. Koca ile kandan biri veya her ikisi size müracaat edip halleri sizce şüpheli bulunursa ve (eğer arlarının açılmasından) geçimsizlikte devam etmelerinden (korkarsanız) onların bu hallerini anlar veya zannedeseniz (o zaman bir hakem onun) kocanın (akrabasından) ve bir hakem de (bunun) karının (akrabasından) onların aralarını düzeltmeleri için kendilerine (gönderiniz) onların durumlarına, hallerinin düzeltilmesini yakınları daha iyi bilir, buna selâhiyetli bulunabilir. Müstehab olan budur. Yoksa onların hallerini bilen, iyilik sever yabancılar da hakem tayin edilebilir, (bunlar) Bu hakemler (barıştırmak isterlerse) koca ile karısını barıştırmak niyetinde bulunurlarsa, niyetleri sahih, kalpleri Allah rızası için hayır sever olursa (Allah Teâlâ aralarında) koca ile eşi arasında (muvaffakiyet meydana getirir) arlarındaki geçimsizlik yok olur, yeniden güzelce bir muhabbete muvaffak olurlar. Diğer bir yoruma göre de eğer koca ile karı aralarında barış ve muhabbetin geri gelmesini isterlerse Allah Teâlâ onların aralarına sevgi ve birlik ihsan eder, aralarındaki nefret ve mutsuzluğu giderir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ hakkıyla bilicidir.) Her şeye ve herkesin içindekini tamamen bilicidir, (ve tamamen haberdardır.) Zâhir ve batılı tam mânâsıyla bilir, uyuşmazlığın nasıl kalkacağını, barışın nasıl vücude geleceğini de pek mükemmel bilir, Buna inanmışızdır. § Nüşuz, luğatte yükseklik ve tümseklik demektir. Istılahta: Kadının kocasına karşı kafa tutması, isyankârca bir harekette bulunmasıdır. Kocasının yanında bulunmayı terk eylemesi gibi şeylerdir. Kendisinde bu durum bulunan karıya “naşize” denilir. § Hakem, iki hasının birbirine karşı olan iki kimsenin aralarındaki ihtilâf ve iddiayı çözmek ve ayırmak için hâkim kabul edilen kimsedir. Bu ya iki tarafın seçmesi ile veya resmî hâkim tarafından tayin edilir. Hakemler, birer vekil hükmündedirler. Hanefî mezhebine ve diğerlerine göre hakemler, eşleri ayırmak üzere hüküm veremezler, buna selâhiyetleri yoktur. Meğer ki, koca onlara kendilerini ayırmaya izin vermiş olsun. Fakat malikilere göre hakemlerin ayırmaya selâhiyetleri vardır. Bu hususa dâir Hukuku , İslâmiye Kâmusuna müracaat!.. Hakem tayinindeki başlıca hikmet ve fayda, aile hayatının devamına yardım etmek, aile arasında insanlık icabı yüz gösteren kötü halleri gidermeğe çalışmak, iki tarafı aydınlatarak ve ikaz ederek tekrar birlikte ve mutlu olarak yaşamalarını temine hizmet eylemektir.

Nisa' 4:36

Bu âyeti kerime bizlere en mühim onbir vazîfemizi, en güzel ahlâkî esasları emir ve tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar!, İslâm dininin sizlere teklif ettiği şeylere riayetkâr olunuz, (ve) bilhassa: (1) (Allah Teâlâ’ya ibadet ediniz) onu tevhide, Ona itaata, namaz, oruç gibi ibadetlere devam ediniz. (2) (Ve ona hiçbirşeyi ortak koşmayınız) Cenâb-ı Hak’ka açıktan ve gizli olarak hiçbirşeyi ortak koşmayın ve benzer tanımayın, ondan başkasına yaratıcılık, mâbudluk isnadında bulurumayınız. (3) (Ve anaya, babaya iyilik ediniz) onların haklarına riâyet, kendilerine yardım ve hürmet eyleyiniz, onlara duada, teşekkürde bulununuz. (4) (Ve akrabaya) kardeşler, amcalar, dayılar gibi yakınınız olan kimseye de iyilikte bulunun, onlarla güzel konuşup görüşünüz. (5) (Yetimlere) babalarını kaybetmiş, yardıma muhtaç bulunmuş çocuklara da elden gelen yardımı esirgemeyiniz. (6) (Ve yoksullara) fakirlere, hiç malları olmayanlara, çalışıp kazanmadan mahrum bulunanlara da ihsanda bulununuz onların hallerine merhamet ediniz. (7) (Ve yakın komşuya) size soy veya civar itibariyle yakın olan komşuya da iyilikte bulununuz, onlar ile vakit vakit görüşmek kabildir. Aralarında muhabbet ve dayanışmanın vücudu pek faideli olduğundan birbirine lâzım gelen yardım ve ihsanda bulunmaları bir ictimâî gayedir. (8) (Ve uzak komşuya) da iyilik ediniz. Soy veya civar itibariyle uzak bulunsalar da komşuluk ve akrabalık itibariyle de aralarında bir bağ bulunduğundan buna muhalefetten kaçınmalıdır, buna aykırı bir tavır takınmaları, birbirinden kaçınmaları uygun olamaz. Bütün bu komşular, birbirine mânen bağlıdırlar, bunlar içlerinden fakir olanlara nakit olarak, bedenen yardım etmelidirler, birbirinin sevincine kederine ortak olmalıdırlar, birbirini tebrikte, tazimde bulunmalıdırlar. (9) (Ve yanınızdaki arkadaş) beraber yolculuk yaptığınız kimseye ve beraber ticarette, sanatta veya tahsilinde bulunduğunuz zata veya eşiniz olan kadına da veya mabet gibi bir mecliste beraber bulunmakta olduğunuz bir din kardeşinize de iyilik ediniz, ona da ihsanda, güzel amellerde bulununuz, bu da bir insanî görevdir. (10) (Ve yolcu olana) yurdundan ayrılmış bulunana, misafir sayılana da yardım ediniz. Bu gibi kimseler, çok kere yardıma muhtaç bulunurlar. Bunlara yardım etmek, insanlık icabıdır. İslâmiyetin müslümanlara vermiş olduğu bir ahlâk terbiyesi sayesindedir ki, İslâm diyarında vaktiyle birçok misafirhaneler tesis edilmiş, birçok yerlerde yolculara yerler gösterilerek maişetler! temin edilmekte bulunmuştur. (11) (Ve sağ ellerinizin sâhip olduğuna) kölelerinize, câriyelerinize ve diğer sâhip olduğunuz hayvanata güzelce muamelede bulununuz, onlara takatlarının üstündeki işleri gördürmeyiniz, nafakalarını, elbiselerini temin ediniz, kendileriyle güzelce geçininiz, İslâm ahlâkı bunu icabetmektedir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ, kendini beğenen) akrabalarına, komşularına ve diğer insanlara karşı kibr ve büyüklük taslayan şahsı ve (böbürlenip duranı) başkalarına karşı övünmede, övüngenlikte bulunup duran şahsı (sevmez) onun bu haline razı olmaz. Öyle bir şahıs Allah’ın lütfuna lâyık olamaz. “Kibriyâ-ü azamet hak’ka yarar” “Kul olanda bu sıfatlar ne arar”

Nisa' 4:37

Bu âyeti kerime, Allah’ın emrine muhalefet edip iyilik ve Allah yolunda harcamaktan kaçınan, cimrilik yaparak Allah’ın nimetini inkâra cür’et eden şahısların verilmiş halini şöylece bildirmektedir. (Onlar ki, cimrilikte bulunurlar) mallarını icâbeden yerlere sarfetmezler, bilgileri bakımından da cömertlik göstermezler, mümkün olduğu halde insanları aydınlatmak ve irşada çalışmaktan kaçarlar. (ve insanlara cimrilik ile emrederler) başkalarını da cimriliğe şevke, insanlığa hizmetten alıkomaya çalışırlar, (ve Allah Teâlâ’nın kendilerine lütfundan olarak vermiş) lûtuf ve ihsanda bulunmuş (olduğu şeyi) de (gizlerler) mallarını, servetlerini, bilgilerini göstermezler, nimeti inkâr ederler, İslâm dinine mümkün olduğu kadar hikmetten çekinirler. Artık öyle kimseler her türlü kınanmaya, azaba lâyık bulunmuş olmazlar mı?. İşte Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: (ve biz kâfirler için) Allah Teâlâ’yı inkâr, ona ortaklar isnat edenler için veya onun verdiği nimetleri inkâr eyleyenler için (hakâret verici) hor ve hakir kılıcı, zillete düşürücü olacak (bir azab hazırlamışızdır.) binaenaleyh insanlar, bu elem verici azabı düşünmeli, bunu gerektirecek olan gayrimeşru, inkârcı hareketlerden kaçınmalıdır. § Buhl, hisset: Cimrilki, tam’akârlık, ihsanı engellemektir. Bu bir ruhî melekedir ki, malını lâyık olan yere sarfetmekten insanı engeller. Şer’an buhl, verilmesi vacip olan şeyi engelleyen bir haleti ruhiyedir. Ragıpı İsfehani diyor ki: Buhl, bir nankörlük tabiatıdır. Nankörlük ise küfrün başlangıcıdır. Şair Vehibi de şöyle diyor: “Buhl ile olduğu içip pek merdut” “Girmedi mushafa namı Nemrud” § Rivayete göre bu âyeti kerime, ensarı kirama fakir olursunuz diye mallarını harcamamalarını tavsiye eden ve Rasûlü Ekrem’in vasıflarını kendi kitaplarında görmüş oldukları halde onu itiraf etmeyip gizleyen bir kısım Yahudiler ve emsali haklarında nâzil olmuştur.

Nisa' 4:38

Bu mübârek âyetler, gösteriş için yapılıp da güzel bir inanca dayanmayan harcamaların dinî, ahlâkî bir kıymeti olmadığını bildirmektedir. Ve en kolay bir kulluk vazifesi olan imandan ve hak rızası için harcamadan dolayı mükelleflerinin zarara uğramayıp bilâkis mükâfatlara nâil olacaklarına şöylece işâret buyurmaktadır, (o kimseler ki,) o münâfık veya müşrik olan şahıslar ki, (mallarını) Allah rızası için değil, sadece (insanlara gösteriş için) kuru bir şöhret kazanmak için (sarfederler) manevî bir mükâfat beklemezler, öyle bir mükâfata inanmazlar (ve Allah Teâlâ’ya) onun varlığına, birliğine, yaratıcılığına inanmazlar (ve âhiret gününe) de (imân etmezler) bir ebedî mükâfat ve ceza âleminin varlığını bilip tasdik eylemezler ki, mallarını Allah rızasını taleb, sevaba kavuşmayı ümit edererk harcamada bulunsunlar. İşte Allah Teâlâ onları da sevmez, onlar için de âhiret azabı vardır. Onları yoldaşları şeytandır, (ve her kime ki, şeytan arkadaşı olursa) her kimin ki yoldaşı iblis ve onun yardımcısı bulunursa (artık o ne fena bir arkadaştır.) arkadaş olduğu kimseyi aldatır, pek fena bir yola götürür, cennetten uzaklaştırır, cehenneme sevkeder durur.

Nisa' 4:39

(Ne olurdu onlara?.) o şeytana uyan, imândan mahrum kalan, gayrimeşru hallerde bulunan kimselere ne zarar ve ziyan meydana gelirdi?, (eğer Allah Teâlâ’ya ve âhiret gününe imân etselerdi) bütün kâinat Cenâb-ı Hak’kın varlığına dalâlet edip dururken o Yüce yaratıcının varlığını anlamak çetin birşey midir?. O hikmet sahibi Yaratıcının milyonlarca kudret eserleri gözler önünde parlayıp dururken onun kudretiyle bir âhiret âleminin varlığı da nasıl inkâr edilebilir? Artık o gafiller bunları tasdik etselerdi (ve Allah Teâlâ’nın kendileri merzuk buyurmuş olduğu) mallardan, nimetlerden bir kısmını gösteriş için değil, sırf Allah rızası için (harcamada bulunsalardı) ne kaybetmiş olurlardı?. Bilâkis kendilerini Allah’ın azabından kurtarmış, nice mükâfatlara nâil olmuş olurlardı. (Ve Allah Teâlâ onları) o riyakârca, inkâr edercesine münâfıkça hareket edenleri (hakkıyla bilicidir.) onların içinde olanları bilicidir, onların riyakâr olduklarını, gayrimeşru maksatlarını da tamamiyle bilmektedir. Eğer onlar tevbe edip af dileyerek hakka dönseler Yüce Allah onu da bilir, mükâfatını verir. Evet… Cenâb-ı Hak, her şeyin dış görünüşünü de içini de bilir. Hiçbirşey onun ilminden hariç olamaz. Artık herkes ona göre hareketini tanzim ederek Cenâb-ı Hak’ka sığınmalıdır, onun rızasına muhalif hareketlerden kaçınmalıdır. Bundan başka selâmet ve saadet çaresi yoktur.

Nisa' 4:40

Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’kın zulum etmekten uzak olduğunu ve iyiliklerin sevabını kat kat arttıracağını beyan ile insanları ibadet ve itaata teşvik etmektedir. Ve insanlığa ait bütün hayalî durumların birer mükemmel şahitlikte isbat edileceğini, küfür ve isyan ehlinin de ne kadar pişmanlıklarda bulunacaklarını şöylece beyan buyurmaktadır: (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ) şanı yüce bir âdildir. Bütün emirleri ve yasakları birer adalet ve hikmet gereğidir. O kerem sahibi Yaratıcısı yaratıkları hakkında (zerre kadar) en ufacık bir miktar bile (zulum etmez) kimsenin lâyık olduğu sevap ve mükâfatı eksik vermez ve kimsenin hakkında lâyık olduğu azabı artırmaz. (ve) bilâkis (eğer) zerre kadar (bir iyilik olursa onu) o iyiliğin sevabını (kat kat arttırır) onun sevabının miktarını on kattân binlerce kata kadar artırır. (ve kendi tarafından) Yüce katında bir iyilik karşılığında olmaksızın bir lûtuf ve ikram yoluyla (büyük bir mükâfat da verir) pek büyük bağışlarda bulunur, dilediği kulunu bir nice ruhanî, ebedî saadetlere mazhar buyurur. Bunların miktarını tayin bizler için mümkün değildir. Bununla beraber bu nimetler, bu mükâfatlar, ebedidir, sonsuzdur, bir süre ile kayıtlı değildir. Nasıl ki âhiret hayatla da sonsuzdur, yok olması mümkün değildir. § Miskal kelimesi, burada vezin ve miktar mânâsınadır. Zerreden maksat da pek küçük şey demektir. Zerre kelimesi lûgatta pek ufak bir parça, ufacık karınca, karıncanın yumurtası, güneşin ışını içinde görünen ufacık toz mânâsınadır.

Nisa' 4:41

(Nasıl olacak) o kâfirlerin, o münafıkların, o din düşmanlarının hâli?. Kıyamet gününde (her ümmetten bir şahit getireceğimiz) zaman ki, onların aleyhlerinde şahitlikte bulunacaklardır. Bu şahitler ise onlara vaktiyle gönderilmiş olan Peygamberlerdir, (seni de) ya Muhammed!. Aleyhisselâm (onların) o şahit olan zatların veya mü’minlerin veya bütün insanların (üzerine bir şahit getireceğimiz zaman) yani: Ey son peygamber! Seni geçmiş peygamberlerin doğmluğuna, onların ümmetlerine Allah’ın hükümlerini tebliğ eylemiş olduklarına dâir şahit tayin edeceğim zaman, ve diğer insanlar hakkında da fiil ve harekâtlarına dâir şahitlikte bulunacağın zaman o azaba uğrayacak kimselerin halleri ne olacak?. Bunu düşünmeli değil midirler?.

Nisa' 4:42

(Kâfir olanlar) Allah’ı, inkâr edenler, İslâmiyeti kabul etmeyenler (ve peygambere isyan etmiş) onun emirlerine, yasaklarına muhalefet eylemiş (bulunanlar o gün) o kıyamet günü, o aleyhlerinde şahitlikler vuku bulunacağı zaman, imkânsızları temennide bulunacaklar (keşke yerin dibine sökülmüş) kabirlere gömülmüş, üzerlerine topraklar örtülmüş veya hiç kabirlerinden diriltilip çıkarılmamış veyahut asla yaratılmayıp toprak halinde bulunmuş (olsalardı diye arzuda bulunacaklardır) bunların bu boş düşüncelerini, temennilerini Cenâb-ı Hak bilir, (ve Allah Teâlâ’ya) karşı (hiçbir sözü s aklay anlayacaklardır.) onların hiçbir sözü, hiçbir emeli Cenab’ı Hak’ka gizli kalamaz. Onların bütün vücutlarının parçaları bile onların aleyhine şahitlikte bulunacakdır. § Bu âyeti kerimede küfrün üzerine isyanın atf edilmesi, dalâlet ediliyor ki, kâfirler, küfürlerinden dolayı azaba uğrayacakları gibi Peygambere isyan edip bir kısım: Firuattan olan amelleri terketmiş olmalarından dolayı da azaba uğrayacaklardır. Bu halde onlar bu fürui amal ile de bir hikmete binaen mükellef bulunmuşlardır ki, bunları yapmamaktan dolayı da ayrıca mesul olur ve cezaya çarptırılırlar.

Nisa' 4:43

Bu âyeti kerime, namaza mâni olan halleri ve namaz için pak ve temiz olmaya riâyetin yollarını ve teyemmümün mahiyetini göstermektedir. Şöyle ki: (Ey mü’minler!. Siz) şarap ve diğer sarhoş edici şeylerden biriyle (sarhoşlar olduğunuz halde) namaza yaklaşmayınız, namaza kalkmayınız veya namaz için mescitlere gitmeyiniz, (ne söyleyeceğinizi bileceğiniz ana kadar) kendinizi namaza sevketmeyiniz. Çünki bu halde kulluk vazifesi tam bir şuur ile ifa edilmiş olamazlar. Ve kıraat fârizesi lâyıkiyle ifa edilemez, namaz esnasında kötü durumlar meydana gelebilir, (ve cünüp olduğunuz) rüyada iken ihtilâm olduğunuz veya el ile mastürbasyonda bulunduğunuz veya eşlerinizle cinsel ilişkide bulunduğunuz (halde de) namaza yaklaşmayınız, bu haramdır, (yolcu olmak müstesnâ) Yolculuk halinde suyun bulunmamasına veya zorlukta temin edilebileceğine göre gusul vazifesi, ertelenir, teyemmüm ile yetinilir, Yolcu değilseniz (gusul edinceye kadar) bütün vücudunuzu usulü dairesinde su ile yıkayıncaya kadar (namaza yaklaşmayınız) böyle bir gusul bulunmayınca namaz kılmak câiz olmaz, (ve) Ey mü’minler!, (eğer siz hasta veya sefer halinde olursanız) hastalığınızdan veya yolculuğunuzdan dolayı suyu bulup kullanmaya muktedir bulunmazsanız (veya sizden biri ayakyolundan) küçük veya büyük abdest bozma gibi bir olayı müteakip (gelir de veya siz) eşleriniz olan (kadınlara dokunur) onlarla cinsel ilişkide bulunur (da) gusullerinize yetecek (su bulamazsanız) mazeretli sayılırsınız (o zaman temiz bir toprak ile) pak bir yer parçası ile, bir kaya ile onlara ellerinizi sürmek suretiyle (teyemmüm ediniz.) Şöyle ki: Teyemmüme niyet ederek iki ellerinizi temiz toprak cinsinden birşeye iki defa sürerek (yüzlerinize ve) dirseklerinize kadar (ellerinize mesheyleyiniz) bu azaları böyle iki defa el sürüp sıgayınız (şüphe yok ki. Allah Teâlâ) Hata edenleri (affedici ve) günahkarları (yarlığayıcı) günahlarını örtücü ve yok edici (dir) bunun içindir ki, müslümanlara bu kadar kolaylık bahşetmiştir. Teyemmüm: Bu müslümanlara mahsus bir ilâhî izindir. § Rivayete göre İslâm’ın başlangıcında sarhoş edici şeyler daha yasaklanmamıştı. Abdurrahman İbni Avf hazretleri bir gün yemek ve şarap hazırlayarak eshabı kiramdan bazısını evine davet etmişti. Bunlar yiyip içtikten sonra yatsı namazı vakti gelmişti, içlerinden bir zatı imamlığa geçirip namaza başladılar. O zat, sarhoşluk tesiriyle: (…………………) = taptığınız şeylere tapmam. Kâfirun sûresî 109/2) âyet i kerimesini (……………….) = taptığınız şeylere tapanın) okuyarak Allah’ın beyanına aykırı bir okuyuşla bulundu. Bu hâdise üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, daha sarhoşluk hâli gitmeden namaza başlanılması yasaklanmıştı. Daha sonra da bütün sarhoş edici şeylerin kullanılması Mâide sûresindeki bir âyeti kerime ile kesin olarak haram kılınmış ve yasaklanmıştır. § Teyemmüm, lûgatte kastetmek mânâsınadır. Şer an su bulunmadığı veya bulunduğu halde kullanılmasına kudret bulunmadığı takdirde temiz olan toprak cinsinden birşey ile abdestsizliği gidermek maksadiyle yapılan bir muameledir. Şöyle ki: Teyemmüm yapması lâzım gelen bir kimse, iki elini toprak cinsinden bir yere bir kere vurup onunla yüzünü mesheder, sonra iki elini bir daha vurup bununla da dirseklerine kadar iki elini mesheyler. Bu teyemmüm ameliyesi, ya abdestsizliği gidermek veya namaz kılmak veya taharetsiz sahih olmayan diğer bir ibadette bulunmak niyetiyle yapılmak lâzımdır. Binaenaleyh teyemmümün farzları, bir niyet ile iki meshten ibaret bulunmaktadır. Teyemmümü meşru kılan özür, suyun bulunmamasıdır. Veya suyu kullanmaya hakikaten veya hükmen kudret bulunmamış olmasıdır. Bir kimsenin bulunduğu yerden en az bir mil, yani Dört bin adım uzakta bulunan bir su, hakikaten yok demektir. Su bulunduğu halde bunun kullanılması takdirinde hastalanmaktan veya hastalığın artmasından veya uzamasından bir tecrübeye veya müslüman, yetkili bir tabibin beyanına binaen korkulursa su hükmen bulunmamış sayılır. Teyemmüm, temiz olan toprak ile yapılacağı gibi yer cinsinden olan şeyler temiz kum ile, alçı ile, horasan ile, mermer gibi madenî şeyler ile, kiremit, tuğla, ve yakut, zümrüt, mercan ile de yapılabilir. Kurumadıkça çamur ile yapılamaz. Teyemmüm, hicreti nebeviyenin beşinci senesinde meşru olmuştur. O sene Beni Mustelak gazvesinde Rasûlü Ekrem ile beraberindeki mücahitler susuz bir yerde gecelemişlerdi. Sabah namazını kılmak için abdest alacak suları bulunmuyordu. Sabaha yakın teyemmümün meşruiyeti hakkındaki bu âyeti kerime nâzil olmuş, eshabı kiram çok sevinmişler, teyemmüm yaparak namazlarını kılmışlardır.

Nisa' 4:44

Bu mübârek âyetler, bir takım din düşmanlarının feci, kötülük ister hallerini bildirmektedir. Ve onların hallerini Cenâb-ı Hak’kın tamamiyle bilir olduğunu ve ehli İman için koruyucu ve yardımcı olmağa Hak Teâlâ’nın kâfi bulunduğunu müjdelemektedir. Şöyle ki: Ey dost ile düşmanı, hak ile bâtılı görüp ayırd etmek kabiliyetinde bulunan herhangi bir mü’min!, (kendilerine kitaptan) Tevrat’tan (bir nasib) bir miktar bilgi (verilmiş olanları) Yahudilerden bir taifeyi (görmedin mi?.) onların hallerine bakıp ne mahiyette kimseler olduklarını anlamadın mı? Onları anlamamak kabil mi?. Onların cahilce, düşmanca halleri açıktır. Onlar dalâleti (sapıklığı) hidâyet karşılığında (satın alıyorlar) kitaplarında gördükleri bir takım hakikatları, özet olarak, Son Peygamber Hazretlerinin vasıflarına ait âyetleri bırakıyorlar da inkâr vadisine sapıyorlar. (ve sizin de) Ey müslümanlar!, (yolu) hakka kavuşturucu olan müstakim yolu, İslâmiyet yolunu terkederek (sapıtmanızı) İslâmiyet’ten mahrum kalmanızı (istiyorlar) sizin hakkınızda bu kadar kötülük istiyorlar. Artık siz bu gibi düşmanlarınızı bilmeli, aldatmalarından sakınmalı değil misiniz?

Nisa' 4:45

(Ve) Ey mü’minler!. Şunu da biliniz ki, (Allah Teâlâ sizin düşmanlarınızı) sizden ve herkesten (daha ziyade bilicidir.) Bu cümleden olarak o sizi hak yoldan sapıtmak isteyen düşmanlarınızın bütün hâl ve durumunu davranışlarının kötülüğünü hakkıyla bilicidir, (ve) Ey müslümanlar!. (Allah Teâlâ) sizin için bütün işlerinizde bir koruyucu bir muhafaza edici, bir yardımcı (bir veli olarak kâfidir) daima ona sığınınız. (Ve Allah Teâlâ) sizin için her alanda, her menfaate (bir yardımcı) bir destekçi (olarak da kâfidir) artık daima ondan yardım ve muvaffakiyet niyaz eyleyiniz. O Yüce Yaratıcı, sizleri o düşmanlarınızın bütün hile ve şerrinden korumaya fazlasıyla kâfidir. Buna inanmışızdır!.. § Bu mübârek âyetler Yahudi âlimlerinden iki şahıs hakkında nâzil olmuştur. Bunlar Abdullah İbni Übey gibi münafıkların reisler vasıtası ile İslâmiyet’in yayılmasına mâni olmak isterlerdi. Cenâb-ı Hak, onları isteklerinde başarısız kılmış, İslâmiyet’i fevkalâde yayılmaya muvaffak kılmıştır.

Nisa' 4:46

Bu âyeti kerime, hidâyet karşılığında sapıklığı satın alan şahısların ne şekilde dalalette bulunduklarını açıklamaktadır. Şöyle ki: O düşmanlar, o sapıklığı satın alanlar, o müslümanları doğru yoldan sapıtmak isteyenler (o Yahudi olanlardan) bir topluluktur ki (kelimeleri) Tevrat’ta ve sairede olan beyanları ve bilhassa Hz. Peygamber’in vasıflarına ait âyetleri (yerlerinden değiştirirler) onların aksini söylerler, o kelimelerin yerlerine başka kelimeleri koyarlar veya o kelimeleri Allah’ın maksadına aykırı, yanlış bir şekilde tevile cür’et gösterirler, (ve) Peygamber meclisinde ve diğer yerlerde (dillerini eğerek) bükerek, yüz döndürerek (ve dine dokunarak) dine karşı alay ve eğlencede bulunarak, yerme ve kötülemeye cür’et ederek Rasûlü Ekrem’e karşı (işittik ve isyan ettik) derler. Böyle hasetlerini, düşmanlıklarını gösterirler ve tevriyeli bir söz olmak üzere de (işît, işitmez olası ve raina derler) yani Rasûlullah’a hitaben: Sen işit, kötü bir sözü işitmez olduğun halde ve bizleri gözet derler. Bu söz aynı zamanda “sen işit, sağır veya ölüm sebebiyle asla söz işitmez bir halde olarak” Veya işit, sağır veya ölüm sebebiyle asla söz işitmez bir halde işit” gibi bir mânâyı da kapsamaktadır. “Raina” kelimesine gelince: Bu, “bizi gözet saygı göster” gibi bir mânâyı ifade eder. Resûlü Ekrem’e karşı böyle bir talepte bulunmak Esâsen ahlâka, âdabi muaşerete aykırıdır. Bununla beraber bu kelime: İbranî dilinde ahmak tabiri gibi bir sövme ve ihaneti de kapsamaktadır. Rasûlü Ekrem’e karşı böyle bir hitab ise en büyük bir alçaklık ve sapıklık alâmetidir. Bakara sûresindeki 104 üncü âyetin tefsirine bakınız, (ve eğer onlar) o terbiyeden, hakikatı görmekten mahrum topluluk (işittik ve itaat ettik ve işît ve bizi gözet deseler idi) böyle hitabetmeleri (elbette onlar için) öyle söyledikleri sözler gibi zararlı olmazdı. Bilâkis haklarında (hayırlı ve çok dürüst) adalete uygun (olurdu) ne yazık ki onlar böyle bir terbiyeden, yetenekten mahrum idiler, onun içindir ki, öyle demediler ve hayıra nâil olamadılar. (Ve lâkin Allah Teâlâ onlara küfürleri) dinsizlikleri, Hz. Peygambere karşı edepsizce cüretleri (sebebiyle lânet etmiştir) onları yardımsızlığa ve alçaklığa terk etmiştir. Onları hidayetten uzaklaştırmıştır. (artık) Bundan sonra (pek az müstesnâ olmak üzere) yani: İmân edilecek şeylerden yalnız şayanı kabul olmayacak pek az şeylere imân etmeleri veyahut içlerinde Abdullah İbni Selâm ve Keab gibi bazı zatların İslâmiyet’i kabul eylemeleri müstesnâ, (onlar) tamamen (imân etmezler) dinsizliklerinde, düşmanlıklarında devam eder dururlar. Sonunda bu kötü hareketlerinin cezasına kavuşurlar.

Nisa' 4:47

Bu âyeti kerime, ehli kitabı uyanmaya, İslâm dinini kabule dâvet buyurmaktadır. Şöyle ki: (ey kendilerine) Tevrat adındaki (kitap verilmiş olanlar) ey Yahudi cemaati, ey Yahud âlimleri (sizin beraberinizde) toplumunuzun arasında mevcut (bulunanı) Tevrat kitabını, aslı itibariyle bir ilâhî kitap olmak üzere (tasdik edici olarak) Cibril’i emin vasıtasiyle son peygambere indirmiş, vahy ve inzal buyurmuş (olduğumuza) Mucize Kur’an’ı Kerim’e (imân ediniz) onun da bir ilâhî kitap olduğunu tasdik ediniz. Öyle bir apaçık kitabı inkâr etmenin korkunç cezasını düşününüz. Kur’an’ı Kerim ki; dinin bütün esaslarını kapsayan, bütün peygamberleri tasdik edici, içindekilerin tümü ilme, ahlâka, hikmete uygun, bütün âyetleri birer edebî mucize bulunuyor. Artık onu nasıl inkâr edebiliyorsunuz?. İmdi o Kur’an’ı Kerim’i (biz bir takım yüzleri) inkârcıların yüzlerindeki göz, kulak, ağız, burun gibi azalarını hakikaten veya hükmen (silip de) mahvedip de (enselerine çevîrmemizden) evvel tasdik ediniz, (veya cumartesi adamlarına) yâni: “ile” ahalisinden olan ve cumartesi günü balık avlamak kendilerine yasak edildiği halde bu husustaki Allah’ın yasağına aykırı harekette bulunan bir kısım Yahudi taifesine (lânet ettiğimiz gibi) o cumartesi adamlarının suratlarını değiştirerek kendilerini maymun ve domuz şekline soktuğumuz gibi (onlara) o bir takım yüzlere (lânet etmemizden) onları da değiştirerek kendilerini maymunlara, domuzlara çevirmemizden (evvel) imân eyleyiniz ki, öyle felâketlerden kurtuluş bulabilesiniz. (ve) Şüphe yok ki (Allah Teâlâ’nın emri) kazası, takdir buyurduğu herhangi birşey (vaki) yerine gelir (bulunmaktadır) onun emrini bozacak, hükmünü reddedecek bir kuvvet yoktur. Artık imân etmediğiniz takdirde sizin hakkınızda da bu ilâhî tehdit her halde tehakkuk edecektir. Nitekim geçmiş milletler hakkında da Cenâb-ı Hak’kın ilâhî vaidi meydana gelmiştir. § Tams kelimesi, birşeyi izi kalmayacak bir halde mahv ve yok etmektir. Bunun mecazen mânâsı da bir kimseyi hidayetten dalâlete selâmetten felâkete döndürmektir. Bu hadisenin, bu ilâhî tehdidin bu âyetteki muhatablar hakkında ne şekilde meydana geleceği izaha muhtaçtır. Şöyle ki: Bu ilâhî tehdit herhalde kalıcıdır. Daha kıyamet kopmadan onların yüzlerinde böyle bir değişiklik meydana gelecektir. Veya bu ceza onlara kıyamet gününde tatbik edilecektir. Veya bu ceza, onlardan hiçbirinin imân etmemesi haline mahsustur. Onlardan bazıları imân ettiği için bu ceza, diğerlerinden kaldırılmıştır. Bu cezadan maksat, bazı zatlara göre de mânevî bir değişmedir, onların dalalette kalmalarıdır, kalp yüzlerinin hidâyeti görmekten mahrum olarak küfür ve taşkınlığa döndürülmeleridir. Bununla beraber bu ilâhî tehdit iki şekilde olur. Biri Tems, mesh şekli, diğeri lânete hedef olmak şekli. Haklarında böyle bir ilâhî tehdit bulunan şahıslar ise zaten lânete hedef olmuşlardır. Binaenaleyh, bu ilâhî tehdit tehakkuk etmiş demektir. § Peygamber efendimiz, Yahudilerin Abdullah İbni Surya, ve Keab bin Esed gibi âlimleriyle konuşmuş, Ey Yahudi cemaati!. Allah’tan korkunuz, müslüman olunuz, Allah hakkı için siz, benim kendinize tebliğ ettiğim şeyin hak olduğunu mutlaka bilirsiniz, diye buyurmuş, onlar ise biz bunu bilmiyoruz demiş, savuşup gitmişlerdi. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Bu mübârek âyeti işiten Abdullah İbni selâm, peygamber zamanında, Keabül Ehbar da Hz. Ömer’in hilâfeti zamanında İslâm şerefine nâil olmuşlardır. Bu iki zat Yahudi âlimlerinden bulunuyorlardı.

Nisa' 4:48

Bu âyeti kerime, Cenâb-ı Hak’kın yüce zatına ortak koşan, yani şirk ve küfr içinde ölen kimseleri asla affetmeyeceğini ve şirk ve küfrün dışındaki günahları işlemiş olanlardan ise dilediğini affedeceğini ve dilediğini bir müddet azaba uğratacağını şöylece göstermektedir. (Şüphe yok ki,) muhakkak bir hükmü ilâhîdir ki, (Allah Teâlâ Yüce zatın) kendisinin varlığına, birliğine, yaratıcılığına, mâbutluğuna, ezelî ve ebedî olduğuna ve dinî hükümlerine ait herhangi hususta (ortak koşulmasını) böyle küfr ve şirkte bulunulması en büyük bir cinâyet ve dalâlet olduğundan, (yarlıgamaz) sahibini af ve bağışa nâil buyurmaz. Bunların sâhipleri ebedî olarak cehennemde kalıp azap çekeceklerdir, (onun) böyle şirk ve küfrün (ötesinde olanı da) küçük ve büyük kabilinden olup küfrü gerektirmeyen herhangi günahı da kullarından (dilediği kimse için) tövbekâr olsun olmasın (yarlığar) affeder ve örter. Bu, bir ilâhî vaaddır ki, herhalde tehakkuk edecektir. (Ve her kim Allah Teâlâ’ya ortak koşarsa) Hak Tealâ Hazretlerini inkâr eder veya başka mâbutların, yaratıcıların da varlığına inanırsa veyahut Cenab’ı Hak’kın umuma yönelik dinî hükümlerini kabul etmeyip red ve inkâra cür’et gösterip küfre düşerse (muhakkak pek büyük bir günah ile) öyle bütün günahların üstünde olarak işlemiş olduğu bir inkâr ile, bir fikrî dalâlet ile Cenab’ı Hak’kın mukaddes zatına karşı sözlü olarak veya fiilen (iftirada bulunmuş olur) artık böyle bir dalâlet ve cinayetin cezası da ebedîdir, af ve bağışlanmaya lâyık değildir. Bu husustaki ilâhî tehdit de kat’î olduğundan artık onların haklarında af ve bağışlama asla düşünülemez. § Şirk lûgatte ortaklık, birlikte olmak demektir. Şerik de, ortak mânâsınadır ki, çoğulu: Şürekâdır. Şer’an şirk; küfr ve inkârdan -ki bundan Allah’a sığınırızCenab’ı Hak’ka ortak koşmaktan, Hak Tealâ’nın hâşâ benzeri ortağı var demekten ibarettir. Küfr de lûgatte örtmek, örtbas eylemekten, onun ilâhî nimetlerini, dinî hükümlerini, inkâra cür’et etmekten ibarettir. Küfür sıfatını taşıyana da “kâfir” denir. Çoğulu: Küffar, kefere ve kâfirdir. Küfran da örtmek, nimeti inkâr eylemek mânâsınadır. Meselâ: Cenab’ı Hak’ki inkâr eden veya ona ortak koşan kimse kâfir olacağı gibi ilâhî nimetleri örten ve inkâr eden, kısaca bütün insanlık için bir hidâyet rehberi olan Son Peygamber Hazretlerini ve ona nâzil olmuş olan Kur’an’ı Kerim’i inkâr eden herhangi bir şahıs da bu muazzam nimet ve lütfu örtbas etmiş nimete nankörlükte bulunmuş, olacağından kâfir, müşrik adını, vasfını hak etmiş olur. Şirk, dört türlüdür. Birincisi: Cenab’ı Hak’ka ilâhlıkta ortak koşmak suretiyle olur. Ikincisi: Hak Teâlâ’ya varlığınız zorunlu olması bakımından ortak koşulması itibariyledir. Üçüncüsü: Kâinatın yaratılması ve idare edilmesi bakımından ortak koşmak şeklinde olur. Dördüncüsü de: Cenab’ı Hak’ka ibadet ve itaat hususunda başkalarını ortak koşmak suretiyle olur. Yalnız seneviyye denilen taife, Cenâb-ı Hak’ka ilâhlığı, varlığının zorunlu olması, ve kudret ve hikmeti itibariyle ortak koşmuşlardır. Çünki bunlar iki ilâhlığın varlığına inanırlar. Birisine “hayır yaratıcısı” derler. Diğerine de bir sefih mabuddur. Şerri vücuda getirir diye inanırlar. Birincisine: “yezdân” ikincisine de “ahremen” adını verirler ki, bu ikincisi iddialarına göre şeytandan ibarettir. Allah Teâlâ’ya ibadet ve kâinatı idare etmek bakımından ortak koşanlar ise pek çoktur. Yıldızlara tapanlar, yıldızları birer âlemi idare edici sananlar bu cümledendir. Bunların bir kısmı, bu yıldızları bu dünyanın birer idare edicisi sayar, onlara ibadet etmeği bir vecibe bilirler. Diğer bir kısmı ise Cenâb-ı Hak’ki tamamen inkâr eder, semalar! ve yıldızları birer varlığı zorunlu ve yok olması imkânsız varlık sayarlar. Bunlar: “Dehriyyun” denilen aşırı kâfirlerden bulunmaktadırlar. Diğer bir kısım kimseler de Allah Teâlâyı tasdik etmekle beraber putlara, heykellere veya kendi büyüklerine, meselâ bilginlere ve Hz. Mesihe ibadette bulunurlar puta tapanlar da bu cümledendir. Netice olarak: Cenab’ı Hak küfr ve şirk ehlini asla af f etmiyecektir. Bu, birçok âyetler ile sabittir. Küfr ve şirk, bir yoğun perdedir ki, imân nurunun kalbe ulaşmasına mâni olur. Küfr ve şirk, insanlık aklının düşebileceği en son noktadır. Bütün diğer rezaletler bundan doğar. Bu, bütün fertleri de cemaatı da mânen mahveyler. Bir kere düşünmeli!. Bir kimse ki, bu kâinatın genişlik ve büyüklüğünü görür, bir kimse ki, hiçbir zerrenin boş yere yaratılmamış olduğunu anlar, bununla beraber taşlara, heykellere veya kendisi gibi âciz fâni insanlara tapar durursa, bunları o muazzam kâinatın yaratıcısına ortak koşarsa artık onun mânen, ruhen ne dereceye kadar düşmüş olduğu görünmez mi? Hele insan şeklinde olup hayvanlardan bile aşağı bir yaratılışta olan o bir kısım inkarcılar ki; onlar bu muazam kâinatın Yüce Yaratıcısını büsbütün inkâr ediyorlar, hayalî bir tabiata tapınıyorlar, bütün varlıkların kendi kendine var olduğuna inanıyorlar. Artık bunların bu sonradan yaratılmış, fâni varlıkları birer yaratıcı tanımış, bu cihetle bunları bilmeksizin kâinatın yaratıcısına ortak koşmuş, ne kadar karanlık bir düşünce içinde kalmış odukları apaçık görülmüyor mu? Ya o diğer bir kısım insanlar ki, onlar görünüşte Cenâb-ı Hak’kın varlığına inanıyorlar, bununla beraber o Yüce Yaratıcıya mahsus olan yaratıcılık ve mabudiyet sıfatını yaratılmışlardan bazılarına da isnat ediyorlar, meselâ: Kendi âlim ve ruhbanlarını Allah’tan başka rab ediniyorlar. Hz. Mesihe rablık sıfatı isnat ediyor, Allah’ın oğlu diye tapıyorlar, bununla beraber de birçok ilâhî hükümleri bir kısım Yüce peygamberleri inkârda bulunuyorlar, özellikle binlerce deliller ile, mucizeler ile peygamberlik ve risaleti sabit olan son peygamberi ve ona nâzil olup bir ebedî mucize olan Kur’an’ı Kerim’in ilâhî bir kitap olduğunu tasdik etmiyorlar. Artık bu gibi kimseler de küfür ve şike düşmüş, ebedî şekilde ilâhî azabı haketmiş olmazlar mı? Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını), rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rabler edindiler. Halbuki onlara ancak tek ilâha kulluk etmeleri emrolundu. Ondan başka Allah yoktur. O, bunların ortak koştukları şeyden uzaktır. (Tevbe, 9/31) âyeti kerimesi bunların da küfr ve şirke düşmüş olduklarını bildirmektedir. Sözün özü: Cenâb-ı Hak’ka sözle, fiilen hükmen ortak koşanlar, daha dünyada iken tövbe edip ve af dileyip inançlarını düzeltmedikçe ebedî azaba uğrayacaklardır. Hz. Ömer’den rivayet olduğuna göre Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. (Zümer, 39/53) âyeti kerimesi nâzil olunca: “Ya Rasûlüllah şirk ne olacak.” diye sormuşlar, onun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, şirkten, yani küfürden başka bir kısım günahların hakkında Allah’ın bağışlamasının tecelli edeceğini bildirmiştir. Diğer bir rivayete göre de bu mübârek âyet, Vahşi bini Harb ile arkadaşları hakkında nâzil olmuştur. Şöyle ki: Vahşi, Hz. Hamza’yı şehit etmiş. Mekke’i Mükerreme’ye dönünce pişman olmuş, arkadaşlariyle beraber Rasûlü Ekrem’e bir mektupla müracaat ederek: “biz müslüman olmak istiyoruz. Fakat biz müşrik bulunuyorduk, bir takım büyük günahları işledik, bunlar bizim isîâmiyetimizin kabulüne mâni olur mu?.” diye sormuşlar. Bunun üzerine: Ancak tevbe ve imân edip iyi davranışta bulunanlar başkadır. (Furkan, 25/70) âyeti kerimesi nâzil olmuş, bunun üzerine Vahşi ile arkadaşları tekrar müracaat ederek: “biz imân edeceğiz, fakat salih amellerde devam edebileceğimize emin olamıyoruz.” demişler. Bunun üzerine de işbu kırk sekizinci âyeti kerime nâzil olmuş, şirk ve küfrün dışında günahları Cenab’ı Hak’kın dilediği kulları hakkında affedip örteceği beyan buyurulmuş, Vahşi ile arkadaşları da tevbe ve istiğfar edip İslâm şerefine nâil olmuşlardır.

Nisa' 4:49

Bu mübârek âyetler, ümmetin fertlerinden olup da kendilerini gerçeğe aykırı olarak temize çıkaranların bu hareketlerini kınamakta ve Allah’ın dini adına yalan yere söz söylemenin en açık bir günah olduğunu şöylece bildirmektedir. (Bakmadın mı o kimselere ki) o bir kısım kendini öven inkârcılara ki (nefislerini) gerçeğe aykırı olarak (tezkiye eder dururlar) yani: Kendilerinin fiilen ve sözlü olarak çirkin görülecek şeylerden uzak olduklarını iddia ederler, bu nekadar hayrete şayan bir cür’ettir. Kendilerindeki küfr ve taşkınlığı hiç görmüyorlar, onlar yalancıdırlar, inançlarındaki bâtıllık sebebiyle nefislerini temize çıkarmaya selâhiyetleri yoktur, (belki Allah Teâlâ) Bir fayda ve hikmete binaen kullarından (dilediğini tezkiye eder) mü’min, salih temize çıkarılmaya lâyık olan herhangi kulunu tezkiye buyurur, onun sözlü olarak ve fiilen kabahatlerden uzak olduğunu ezelî ilmiyle bilir, onun kadrini yüceltir, onu bir hikmet gereği olarak temize çıkarır. Nefislerini gerçeğe aykırı olarak temize çıkaranlar ise bu çirkin iddialarından dolayı azaba uğratılırlar (ve kıl kadar) yani en küçük bir çekirdek çizgisi kadar bile (zulüm edilmezler) belki kendi lâyık oldukları cezaya kavuşmuş olurlar. Nitekim tezkiyeye lâyık olan zatlar da lâyık oldukları mükâfatlarının eksiltilmesiyle zulüme uğramayacaklardır. Bilakis fazlasıyla mükâfata nâil olacaklardır.

Nisa' 4:50

Yüce Resûlüm! (Bak) hayretle bak, o kimselerin hallerine ki (Allah Teâlâ’ya karşı nasıl yalan uyduruyorlar?.) Kendilerine sâhip olmadıkları vasıfları isnat ediyorlar, kendilerini tezkiye ediyor, yani nefislerini övüyor ve sena ediyorlar, kendilerinin Allah katında makbul, Allah’ın rizasına nâil olduklarını iddia etmiş oluyorlar. Adeta onların küfrüne, isyanına Cenâb-ı Hak’kın razı olduğunu iddia etmek suretiyle Hak Teâlâ Hazretlerine karşı iftiraya cür’et gösteriyorlar. (Bu) hal, diğer günahlar ve kendilerini temize çıkarmak şöyle dursun, müstakillen (açık bir günah olmak için kâfidir) onların yalnız bu iddia ve iftiraları, onların en şiddetli azab ile cezalandırılmalarına sebep olmak için yeterlidir. § Rivayete göre bu mübârek âyetler, “Biz Allah’ın oğullarıyız ve dostlarıyız, bizden başkası cennete giremeyecektir” diyen ve gündüzün işledikleri günahların geceleyin ve geceleri işledikleri günahların da gündüzün affedilip örtüleceğini iddia eden bir kısım Yehudi ve Hıristiyan taifesi hakkında nâzil olmuştur. Bununla beraber gerçeğe uygun, iyi bir maksadla yapılmış olmayan herhangi bir tezkiye’i nefis de câiz değildir, yerilmiştir. Meselâ: Ümmetin fertlerinden bir insanın kendisini mânevî kusurlardan uzak, güzel amaler ile ve çok ibadet ve tekva ile vasıflanmış ve Allah katında mânevî yakınlığa kavuşmuş bulunmakla kendisini övmesi, medh etmesi, kendini temize çıkarmaktan ve övüngenlikten ibaret olacağı için câiz olamaz. Fakat Yüce peygamberlerin kendilerini tezkiye etmeleri, hakikata uygun, ümmetlerinin kendilerine itaat ve tabi olmalarını temin hikmetine dayandığı ve mazhar bulundukları korunmuşluk, ilâhî lütuflara karşı bir şükran vazifesini ifa maksadına dayanmış olduğundan, câizdir. Ve hikmet ve menfaat gereğidir.

Nisa' 4:51

Bu mübârek âyetler, putlara, şeytanlara tapınan, kâfirleri mü’minlere tercih eden bir takım İslâm düşmanlarının ilâhî lânetine hedef olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (görmedin mi) Bilip anlamadın mı?, (o kendilerine kitabtan) Tevrat gibi bir ilâhî kitaptan veya okur yazarlıktan (bir nasip) bir miktar bilgi (verilmiş kimseleri ki) onlar şirke düşmüşler (Cibt ve Tagut’a) bu işimdeki iki puta veya Cibt adındaki bir put ile Tağût denilen şeytana (imân ediyorlar) onlara tapıyorlar, onlar için secdelere kapanıyorlar. Kitapdan nasipleri oldukları halde böyle cahilce müşrikce bir harekette bulunuyorlar, (ve) bu âdiliği yapan o kimseler (kâfirler için bunlar mü’minlerden) İslâm dinini kabul etmiş zatlardan (daha doğru bir yoldadırlar, deyiveriyorlar) ne acayip bir ruh haleti!.. Bütün ilâhî kitapları, bütün Yüce Peygamberleri tasdik eden, bütün güzel ahlâkı yaymaya çalışan müslümanlara öyle bir yüce zümreye karşı dinden mahrum, putlara tapmakla meşgul arap müşriklerini, öyle cahil bir taifeyi tercih etmek alçaklığında bulunuyorlar.

Nisa' 4:52

Artık (onlar) öyle küfrü imâna tercih eden, putlara, şeytanlara tapınan şahıslar (o kimselerdir ki, onlara Allah Teâlâ lânet etmiştir.) Onları Cenâbı Hak, öyle küfr ve isyanlarından dolayı rahmetten uzaklaştırmıştır, (ve her kime ki, Allah Teâlâ lânet ederse) Onun Allah’ın rahmetinden koğulması mukadder bulunursa (artık onun için) ebediyen (bir yardımcı) bir destekçi, bir imdad eden (bulamazsın) o ebedî olarak hüsrana mâruz kalır, bir selâmet alanına asla çıkamaz. § Rivayete göre Yahudilerden Huyey bini Ahtep ve Keb İbni Eşref ile beraber yetmiş kadar arkadaşları Uhud Yakasından sonra Mekke’i mükerreme’deki müşriklerin yanına gitmişler, müslümanların aleyhine bir sözleşme yapmak istemişler, fakat Mekke müşrikleri bunların hakkında şüpheye düşmüşler siz ehli kitapsınız, Muhammed -aleyhisselâm- da kitaba davet ediyor. O halde siz onun aleyhine olarak bizimle nasıl teşriki mesai edebilirsiniz?. Eğer siz bizim putlara secde ederseniz size o zaman inanırız demişler, o Yahudiler de Mekke müşriklerini tatmin için onların putlarına secde etmişler. Sonra Mekkeliler: Bizim dinimiz mi doğru, müslümanların dini mi doğru diye sormuşlar ve dinleri hakkında şöyle malûmat vermişler: “Biz Kâbe’nin valileriyiz, hacılara su veririz, misafirlere konuklukta bulunuruz, esirleri serbest bırakırız, akrabayı gözetiriz, Rabbimizin evini tamir ederiz. Muhammed -aleyhisselâm- ise yalnız bir Allah’a ibadet edilmesini istiyor, putlara ibadeti yasakılyor, ata ve ecdadımızın dinini terk etmemizi teklif eyliyor, aramıza ayrılık düşürmüş bulunuyor.” Bunun üzerine Keab da demiş ki: Vallahi sizin yolunuz Muhammed’in -Aleyhisselâmtakib ettiği yoldan daha doğrudur. İşte onlar böyle putperestler! ehli tevhide tercih etmiş, kendileri de o müşrikler gibi Cibt ve Tâğuta secde eylemişlerdi. Bunun üzerine bu mübârek âyetler nâzil olmuş, onların da müşrikler ile aynı düşüncede olduklarını göstermiştir.

Nisa' 4:53

Bu mübârek âyetlerde o bir takım İslâm düşmanlarının nekadar adi nekadar kıskanç, ve İslâmiyet’ten ne kadar nefret eder olduklarını bildiriyor. Bununla beraber içlerinden bazılarının da inançlarını düzelterek İslâm şerefine nâil olduklarına işâret buyuruyor. Şöyle ki: (Yoksa onlar için) o müslümanlığa karşı cephe alan Yahudiler için (mülkten) dünyevî saltanattan veya ilâhî mülkten (bir nasib mi var?.) neye güveniyorlar?. Hayır.. Onlar böyle birşeye sâhip değildirler. Diyelim ki sâhip oldular (o halde onlar insanlara) insanlardan hiçbirine Allah rızası için, insanlığa hizmet için (bir çekirdek) yani: En az, ehemmiyetsiz birşey (bile vermezler) onların tabiatlarındaki cimrilik ve haset böyle bir yardıma mânidir. Nitekim bir âyeti kerimede de şöyle buyurmuştur: “De ki, eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine mâlik olsaydınız o zaman yine harcanır korkusuyla onları kıstıkça kısardınız. Kimseye birşey vermezdiniz. (İsra, 17/100) Evet… Onlar yalnız kendi menfaatlerini düşünürler, başkalarının bir nimete nâil olmasını istemezler, kıskanırlar.

Nisa' 4:54

(Yoksa onlar) o İslâmiyet’e düşman olan taife (Allah Teâlâ’nın fazlından) lütfu kereminden (olarak insanlara) herhangi insana ve özellikle son peygambere ve onun aile fertleri ve eshabına (verdiği şey üzerine) servet ve nimet, peygamberlik, kitap, zafer, izzet ve şeref gibi nimetlerden dolayı (haset mi ediyorlar?.) Evet… Onlar buna haset etmektedirler, bu nimetlerin yok olmasını arzu ederler. Halbuki (biz muhakkak İbrahim soyuna) Hz. İbrâhim hânedânına, Son Peygamber Hazretlerinin yüce ceddi olan Hz. İbrahim’in soyundan olan Musa, Davut, Süleyman Aleyhimüsselâm gibi zatlara (kitap) onlara indirilmiş olan herhangi ilâhî kitabı (ve hikmet) ilm ve mârifet, peygamberlik ve risalet (verdik ve) bununla beraber (onlara büyük bir mülk) de, saltanat da (verdik) zamanlarına hâkim bulundular. Artık onlara bu muazzam nimetleri vermiş olan Yüce yaratıcının son peygamberine de böyle nimetleri vermesi neden çok görülmeli, ne için insanların böyle bir kadri Yüce Peygambere kavuşmalarına kıskanarak onu inkâra cür’et göstermeli? Ne için o kıskançlar, yalnız kendilerinin mülke, velâyete, lâik olduklarını idia edip dursunlar?

Nisa' 4:55

(Artık onlardan) o kıskanç, inkârcı kimseler arasından (kimi) güzelce düşünerek, hakikatı takib ederek (ona) Hz. İbrahim’e veyahut Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a (İmân etti) onun peygamberliğini kabul derek eshabı kiramı arasına girmek şerefine nâil oldu. Abdullah İbni selâm ile arkadaşları gibi. (Ve onlardan kimi de) hasedinde, küfr ve inadında israr ederek (ondan) o Yüce Peygamberden, onun kutsî dininden kaçınarak (yüz çevirdi) ebedî sapıklık içinde kaldı, kendisini pek büyük bir azapla karşı karşıya bıraktı. Evet… (cehennemde yahmlı) Pek şiddetli (bir ateş) bir azap ateşi (olarak) öyle imândan kaçanlara (yeter) onlara lâyık oldukları cezayı pek mükemmel bir surette teşkil ve tatbik eyler. § Nakîr, fetîl, kıtmîr kelimeleri pek az, kıymetsiz, değersiz şeylerden kinayedir. Şöyle ki: Lûgat itibariyle nakir çekirdek üzerindeki ufacık bir nokta demektir. Fetîl de çekirdek üzerindeki incecik bir telden ibarettir. Kıtmir lâfzı da hurma çekirdeğinin üstündeki yufkacık kabıdır. Hurma çekirdeğinin arkasındaki akca noktâki ağacı ondan biter. Eshabı kehf’in köpeğinin adı da kıtmirdir..

Nisa' 4:56

Bu mübârek âyetler, Allah’ın dinini inkâr edenlerin ne elem verici, ebedî azaplara uğrayacaklarını bildirmekte, imân edenlerin ise ne derece yüksek, ebedî mükâfatlara nâil olacaklarını şöylece müjdelemektedir. (Şüphesiz) muhakkak (o kimseler ki) Peygamberlere tâbi olmayıp (bizim âyetlerimizi) yani: Cenab’ı Hak’kın varlığına, birliğine hâlikiyetine ve meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine ait delilleri, şahitleri, mucizeleri (inkâr ettiler) bunların bir kısmını inat ve büyüklenme yoluyla bir kısmını da bunlara bakmayıp fikirlerini ve düşüncelerini çalıştırmamak suretiyle inkâr ettiler, (onları elbette bir ateşe) Cehennem ateşine (yaslayacağız) cehenneme sokacağız. (onların derileri her piştikçe) Yanıp kavruldukça (azabı) cehennemin şiddetini (tatmalar! için onları başka deriler ile de değiştireceğiz) şöyle ki: O deriler başka birer şekilde aynen iade edilecektir. Bununla beraber bu derilerin yerine başka derilerin vücude gelmesi de mümkündür. Bu görüşte olan zatlar vardır. Çünki azaba uğrayan haddi zatında beden ile birlikte bulunan isyankâr ruhtur, azabı duyan odur. Beden ise idrak edici olmayıp ruhun ikamet yeridir. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ azizdir), sonsuz güç ve kudret sahibidir, onu birşey âciz bırakamaz. Ve (hakimdir) mahlûkâtı hakkında bütün teferruatı bir hikmet ve faydaya dayanmış bulunmaktadır. Binaenaleyh dinsizleri böyle ebedî bir şekilde cezalandırması da onun büyüklük ve hikmeti gereğidir. Artık Cenâb-ı Hak’kın güç ve kudretine, ilâhî hikmetine göre öyle bir şahsın müebbed olarak yanıp durması da uzak görülemez. Evet!. Müebbed olarak hayatta bulundukça aynı inançta devam edeceğine karar vermiş olan bir dinsize bu inancına göre devamlı olarak azap çektirmek hikmet gereğidir, âlemin intizamını sağlamak için bir vesiledir ve kendi inancına karşılık bir cezadır.

Nisa' 4:57

(Ve o kimseler ki imân ettiler) mü’min olduklarını ikrarda bulundular (ve salih salih amellerde bulundular) üzerlerine düşen namaz, omç, zekât gibi dinî vazifeleri ifaya çalıştılar (onları da altlarından ırmaklar) leziz leziz sular (akar cennetlere) bahçelere, bostanlara, hayat veren bağlar (içlerinde ebedî kalmak üzere) orada sonsuz ilâhî lütuflara nâil olmak üzere (elbette sokacağız) bu muhakkaktır, (onlar için) Böyle cennetlere sokulacak mü’minler için (orada) o cennetlerde hayız ve nifas gibi hallerden kurtulmuş, bedenî tabiî kusurlardan uzak (eşler vardır) böyle temiz, seçkin eşlere de nâil olacaklardır, (ve onları koyu bir gölgeye) Büyük sürekli, rahat veren, sıcaklık ve soğukluktan uzak bir lûtuf ve rahat gölgesine de (sokacağız) onlar cennetlerde sürekli bir huzur ve istirahat içinde yaşayıp duracaklardır. Ey Rabbimiz!.. Bizlere de bu nimetlerini nasip buyur. Âmin!.

Nisa' 4:58

Bu mübârek âyetler de müslümanların üzerlerine düşen en mühim vazifeleri bildirmektedir. Ve emanete, adalete, itaate, iyi geçinmeye ait en lüzumlu esasları öğretmekte ve telkin buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey mükellef olan insanlar!. (Muhakkak Allah Teâlâ size emir ediyor ki, emanetleri ehline veriniz) insanların üzerine üç kısım emanet yönelmektedir. Birinci kısım, Cenâb-ı Hak’ka karşı olan emanetlerdir ki, bunlar Allah tarafından emir olunan şeyleri yerine getirmek yasaklanan şeyleri bırakmak suretiyle ifa edilir. İkinci kısım, insanlara karşı olan emanetlerdir ki, onlara ait borçları, emanetleri vermekle onlarla iktisadî muamelelerde zararlarına hareket etmemekle ve onların kusurlarını insanlar arasında yaymamakla ve âmirlerin halka karşı adaletle hareket etmeleriyle, âlimlerin de insanları güzelce aydınlatıp ve irşada çalışıp onları bâtıl taassuplara sevk eylememesiyle temin edilir. Üçüncü kısım da, insanların kendi nefislerine karşı olan emanetlerdir ki, bunlar da her insanın kendi nefsi için din ve dünyaca en faydalı, en iyi olan şeyleri tercih etmesiyle ve şehvet, gazab dünya sevgisi gibi şeyler ile kendisini uhrevî zararlara sevk etmemesiyle meydana gelir, (ve) ey hakimler!, (insanlar arasında hükmedince adaletle hükmediniz) yani: İnsanların hukukunu temine çalışınız, duruşma esnasında iki tarafa karşı eşit davranınız. Usulü dairesinde sabit olacak hakları ortaya çıkararak sahiplerine veriniz. (Şüphesiz Allah Teâlâ size bununla) emanetleri ehline eda ediniz ve adaletle hükm eyleyiniz diye (ne güzel öğüt veriyor.) sizi irşad ediyor, hakkınızda hayır istiyor. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ hakkıyla işitici) dir. Bütün sözlerinizi işitir, bilir (ve) bütün fiil ve hareketlerinizi (hakkıyla görücüdür) artık ona göre hareket ediniz, Cenâb-ı Hakkın büyüklük ve yüceliğini düşünerek gösterdiği doğru yoldan ayrılmayınız. § Rivayete göre Mekke’i mükerreme fethedildiği gün Kâbe’i muazzama’nın anahtarcısı bulunan Osman İbni Talha Kâbe’nin anahtarını Rasûlü Ekrem’e vermekten kaçınmış, ben onun Peygamber olduğunu bilseydim anahtarı vermekten çekinmezdim demiş. Hz. Ali ise onun elini sıkarak anahtarı almış, Kâbe’i Muazzama’nın kapısını açmış, Rasûlü Ekrem de içeri girerek iki rekât namaz kılmıştı. Rasûlü Ekrem’in amcası Hz. Abbas, öteden beri zemzem suyu ile ilgili işlere bakıyordu. Bu defa anahtarcılığında kendisine verilmesini istemiş, anahtarı almak arzu eylemişti. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil omuş, emanet olarak alınmış olan anahtarın sahibi olan Osman İbni Talhaya verilmesine işâret olunmuştur. Bunun üzerine Hz. Ali almış olduğu peygamber emri gereği anahtarı Osman’a vermiş ve özür dilemişti. Osman ise: “Ya Ali!. Sen bana eziyet edip anahtarı zorla elimden aldın, şimdi de gelmiş yumuşaklık ile muamele yapıyorsun” demiş, Hz. Ali de: “Cenâb-ı Hak senin için bir Kur’an âyeti indirdi” demiş, bu âyeti kerimeyi okumuş, bunun üzerine Osman, İslâm dininin yüceliğine, emanetlere ne kadar riâyet edilmesini emir eylediğini anlayarak kelime’i şehadeti okuyarak müslüman olmuştu. Bunu müteakip Cibril Emin gelmiş, Kâbe’i muazzama anahtarcılığının ebediyen Osman ile onun hânedanına ait olacağını bildirmiştir. Gerçekten de bu anahtarcılık hizmeti daima o hânedânda bulunmuştur. Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi böyle bir hâdise olmakla beraber hükmü umumidir, bütün emanetleri kapsamaktadır. § Emanet, eminlik, doğru, davranışlarda doğru olmak ve başkasına ait olarak bir kimsenin yanında bulunan şey demektir. Birşey korunmak için verilmiş olursa “vedia” adını alır. Noksansız ve geciktirmeksizin mükellefe yerine getirilmesi vacip olan dinî vazifeye de Allah’ın emaneti denilir. Hayatımız, akılımız, namus ve haysiyetimiz de bizim için birer Allah emanetidir ki, bunlara da güzelce riâyet etmek bizim için bir farizedir.

Nisa' 4:59

(Ey) tüm (imân edenler!.) sizler (Allah Teâlâ’ya itaat ediniz) onun emirlerine, yasaklarına hakkıyla riayetkâr olunuz (ve Peygamber’e de) Son Peygamber Hazretlerine de itaat ediniz, onun emirleri doğrultusunda harekette bulununuz (ve sizden olan) ehli imândan olup adalet ve doğruluğa riayetkâr bulunan (emir sahiplerine de) İslâm yöneticilerine de ve dininizin hükümlerini size tebliğ eden şeriat âlimlerine de (itaatte bulununuz) onlara karşı da itaatsizlikte bulunmayınız. (Sonra birşey hakkında) din işlerine ait bir mesele hususunda siz ve yöneticisi olan zatlar (ihtilâfa düşerseniz) bu ihtilâfta israr edip durmayınız, (eğer siz Allah Teâlâ’ya ve âhiret gününe inanır) hakikaten mü’min, itaatkâr, âhiret azabından sakınan (kimseler iseniz onu) o ihtilâfa düştüğünüz dinî meseleyi (Allah Teâlâ’ya) onun kitabı olan Kur’an’ı Kerim’e (ve Peygamberine) Yüce Resülü’nün sünneti seniyesine (arzediniz) şüphenizi, ihtilâfınızı o sayede hâlleyleyiniz, İslâm birliğini bozacak ihtilâflardan kaçınınız, (o) ihtilâf ettiğiniz meseleyi Cenâb-ı Hak’ka ve onun resûlüne arzetmeniz, sizin için (hem bir hayırdır) en iyi bir yoldur (ve hem de) haddızatında (netice itibariyle) de (daha güzeldir) haddızatında tam mânâsıyla güzel olan, böyle hareket etmektir. § Bu âyeti kerime, dinin esaslarını teşkil eden kitap ile peygamberin sünnetine, icmai ümmet ile kıyası fukahaya riâyetin lüzumunu içine almış bulunmaktadır. Çünkü bir meseleyi Cenâb-ı Hak’ka arzetmek, Kur’an-ı Kerim’e başvurmak suretiyle olur. Yüce Peygambere arzetmek de onun yüce sünnetlerine riâyet etmekle meydana gelir. Yönetici olan, içtihat makamına ulamış bulunan zatların reylerine müracaat da icmai ümmete ittiba suretiyle mümkün bulunur. Halledilmeyip kendisine ihtilâf vâki olan bir meseleyi kitap ile peygamberin sünnetine arzetmek ise bunlardaki açık olan hükümler, kendisine kıyas edilen olarak kabul edilmek suretiyle olur. Zira o ihtilâf edilen meselenin hükmü, kitap ve sünnet ile açıkça beyan buyurulmuş olsa artık onlar da öyle ihtilâfa mahal kalmaz. § Rivayete göre Rasûlü Ekrem Sallallahu aleyhi vesellem efendimiz, Halit İbni Velid’i -Radiallahü anhu- bir askerî kıtaya emir tayin ederek bir kabile üzerine göndermişti. Bundan haberdar olan kabile halkı, firar etmiş, yalnız bir şahıs, kaçmamış, İslâm askerî kıt’aları arasında bulunan “Ammar İbni Yâsir’e müracaat etmiş, “ben müslümanlığı kabul ettim, artık bu beni kurtarmaya kâfi midir?.” diye sormuş, Ammar da ona teminat vermiş, onu emanî altına almıştı. Fakat Hz. Halit, o kabilenin yurduna girince bu mülteci olan şahsın mallarına el koymuştu. Ammar ise kendisine müracaat ederek o şahısa müslüman olduğu için amân verdiğini söyledi. Halit İbni Velit ise: Ben emir bulunuyorum, ben onun malına el koyabilirim, bana söylemeden sen kendi başına nasıl amân veriyorsun, sen bana karışamazsın diye söylendi. Bu suretle aralarında bir ihtilâf meydana geldi. Keyfiyeti gidip Rasûlü Ekrem’e arzettiler, Yüce Peygamber efendimiz de Ammar’ın verdiği amân’ın câiz olduğunu bildirdi. Bununla beraber bir daha emire müracaat etmeksizin kendi kendine söz vermemesini Ammar’a ihtar buyurdu. Bu hâdise üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, yöneticilere itaatin gereğini göstermiştir.

Nisa' 4:60

Bu mübârek âyetler, bir kısım münafıkların gerçeğe aykırı iddialarını, uğursuz hareketlerini, haktan nasıl kaçınıp şeytanlara nasıl tabi olduklarını ve bunların hakkında yapılacak hayırlı hikmetli ihtarlar! bildirmektedir. Şöyle ki: Habibim!. Ne kadar şaşılacak bir haldir!, (sana indirilmiş olana) Kur’an’ı Kerim’e (ve senden evvel indirilmiş bulunana) Tevrat’a ve İncil’e (imân ettiklerini iddia edenlere) sözle böyle bir iddiada bulunanlara (bakmadınmı ki) onlar bu iddialarına aykırı hareketlerden kendilerini alamıyorlar, onlar dindar olduklarını iddia ettikleri halde (Tagutun) şeytanın, şeytan tabiatında bulunan Keab İbni Eşref gibi kimselerin (huzurunda muhakeme olmayı isterler) hakkın ortaya çıkmasını arzu etmezler, (halbuki) onlar (onu) Tagut’u; şeytanı, bâtıla değer veren herhangi bir şahsı (inkâr etmekle memur) Allah tarafından o imân ettiklerini iddia eyledikleri kitaplar vasıtasıyla emir edilmiş (bulunmuşlardı) artık buna nasıl muhalefette bulunuyorlar? Bu hareketleri ile iddiaları arasındaki çelişkiyi görmüyorlar mı?. Ne kadar şaşılacak bir ruhî sapıklık! (o şeytan ise) o hükmüne başvurmak istedikleri bozguncu şahsiyet ise (onları) doğru yoldan (pek uzak) hidâyete dönmeyi imkânsız kılacak (bir sapıklıkla dalâlete) doğru yoldan mahrumiyete (düşürmek ister) o halde ona nasıl başvurmaya cür’et edebiliyorlar?.

Nisa' 4:61

(Onlara) O Tagut’u hakem kılmak isteyenlere her kim tarafından (Allah Teâlâ’nın indirmiş olduğuna) hikmet dolu Kur’an’ı Kerim’e (ve) Allah tarafından gönderilmiş ve kendisine itaat edilmesi kesin bir dinî vazife bulunmuş olan (Peygamber’e) peygamberlerin en mükemmeli olan Hz. Muhammed’e (geliniz) bütün davalarınızı onlara arzediniz, o sayede cehaletten kurtularak İlim şerefine nâil olunuz (denildiği vakitte o münâfıkları görürsün ki) bu yüce hayre ihtarı kabul etmiyorlar, (senden kaçındıkça kaçınıyorlar) senden son derece yüz çevirerek yine şeytanlara müracaat etmek isterler. Cenab’ı Hak’kın kutsî hükümleri dururken dinsizlerin, münafıkların hükümlerine sarılmak alçaklığında bulunurlar.

Nisa' 4:62

(Ya onlara) o münafıklara, o hak sözü kabulden yüz çevirenlere (kendi ellerinin) kendi şahısların ın (evvelce yaptığı şey) Tagut’un hükmüne müracaat gibi Rasûlullah’ın hükmüne rıza göstermemek gibi bir cür’et (sebebiyle bir müsibet) bir ceza, bir felâket (isabet ettiği zaman) halleri (nasıl olacak?.) Artık onlar bu musibetten kurtulmaya kâdir olabilecekler mi?. Ne gezer!. Onlar (sonra da) böyle bir musibete düştükleri zaman da (sana gelirler) yaptıkları fenalıklardan dolayı özür dilemeye (bîz başka değil) Senden başkasının muhakemesine müracaat etmekle (ancak iyilik etmek) sulh yapmak (ve ara bulmak) iki hasının arasını bulup barıştırmak (istedik) yoksa sana muhalefette bulunmak işlemedik, bizi tenkit buyurma (diye Allah Teâlâ’ya yemin ederler) böyle bir yalan yere yemin etmekten çekinmezler.

Nisa' 4:63

(Onlar) böyle yalan söyleyen münâfıklar (o kimselerdir ki) onların kalplerindekiler Allah katında gizli değildir. (Allah Teâlâ onların kalplerinde) nifak adına, İslâmiyet’e ve müslümanlara karşı kin ve düşmanlık adına (ne olduğunu bilir) her ne kadar onu gizlemeye çalışsalar da, yalan yere yemin edip özür dilseler de (artık) Habibim!. Sen olgunluk göster (onlardan çekin) onları azarlama, onları cezalandırmaktan menfaat gereği vazgeç veya onların ileri sürdükleri mazeretleri kabul etme (ve onlara öğüt ver) onları nifaktan alıkoyacak nasihatlarda bulun, onları Cenab’ı Hak’kın, köklerini kazıyacak azabından korkut (ve onlara nefisleri hakkında) nefislerinin ıslahı hususunda veya onlara başkalarının yanında değil, yalnız kendilerine gizlice (müessir) kalplerinde tesir edecek şekilde (söz söyle) tâki ondan faydalanabilsinler, gafletten uyansınlar, ilâhî azaptan korksunlar, ayrılık ve nifaktan vazgeçsinler. Aksi takdirde uğrayacakları ilâhî azaba hazırlansınlar. § Bu âyeti kerime, Rasûlü Ekrem efendimizin edebî ifade gücüne, etkili, nazik, hikmetli va’z ve irşada sâhip olduğunu göstermektedir. § Rivâyete göre münâfıklardan bir kimse, Yahudilerden biriyle bir hususta çekişmede bulunmuşlar. Yahudi demiş ki, aramızdaki çekişmeyi hal için Ebul Kaşıma, yani Rasûlü Ekrem’e müracaat edelim: Münâfık da Yahudilerin âlimlerinden olan Keab ibnil Eşref e müracaat etmelerini istemiş. Keab ise rüşvet almaya çok düşkün imiş. Yahudi ise Rasûlü Ekrem’in rüşvete asla iltifat etmeyip hak ile hükmedeceğini bildiğinden her halde Rasûlullah’a müracaat edilmesinde israr etmiş, nihayet Hz. Peygamber’e gidip keyfiyeti anlatmışlar. Yüce Peygamberimiz Yahudi lehine hükmetmiş, münâfık bu hükme razı olmamış, Hz. Ebu Bekire müracaat etmişler, o da Yahudi lehine hükmeylemiş, münâfık yine razı olmamış, Hz. Ömer’e müracaat etmelerini istemiş, sonunda ona müracaatta bulunmuşlar. Yahudi haber vermiş, biz Hz. Muhammed’e ve Hz. Ebu Bekir’e müracaat ettik, benim lehime hükmettiler, bu hasmım onların hükmüne razı olmadı, sana müracaat etmemizi istedi. Demiş, Hz. Ömer de o münafığa hitaben: Öyle mi?, diye sormuş, o da evet öyle oldu demiş, bunun üzerine Hz. Ömer, biraz sabredin, burada durun, ben şimdi gelirim diye söylemiş, gidip kılıcını kuşanarak bunların yanına gelmiş, “Allah Teâlâ’nın ve Resûlünün hükmüne razı olmayanın cezası budur” diye kılıcı ile münafığın boynunu uçurmuştur. Münafığın ailesi Hz. Peygambere gelerek Hz. Ömer’den şikâyet etmişler Rasûlü Ekrem de durumu sormuş, Hz. Ömer de: Ya Rasûlüllah!. O münâfık senin hükmüne razı olmadığı için bu cezaya lâyık olmuştu, demiş. Bu konuşmayı müteakîb de Cibril Emin gelmiş, Ömer, Faruktur, hak ile bâtılın arasını ayırmıştır, diye lehinde şahitlikte bulunmuş, bunun üzerine Rasûlü Ekrem de: Ya Ömer!. Sen Faruksun, diye buyurmuştur. İşte bu mübârek âyetler bu hâdise üzerine nâzil olmuştur. Bu halde Tagut’dan maksat, Keab ibnil Eşreftir. Münâfık, öyle şeytan tabiat bir şahsın muhakemesini İs tefsirler de daha başka sebepler de gösterilmiştir. Bilgi Allah katındadır:

Nisa' 4:64

Bu mübârek âyetler, insanlığı irşad için Rasûlullah’a itaat ve teslimiyetin lüzumunu, istiğfarın ehemmiyetini ve hakikî imânın ne şekilde meydana geleceğini göstermektedir. Şöyle ki: (bîz) insanlık muhitine abes yere (hiçbir Peygamber göndermedik) onların gönderilmesi büyük bir fayda ve hikmete dayanmaktadır. Evet… Her peygamberi (ancak Allah Teâlâ’nın izniyle) ilâhî iradesiyle (itaat edilmesi) emirlerine riâyet, kendisine muhalefetten sakınılması (için gönderdik) artık onun emirlerine, hükümlerine razı olup muhalefette bulunmamak gerekir. (Ve eğer onlar) Allah Teâlâ’nın ve Resûlünün hükmünü bırakıp da mahkemeleşmek için başkalarına müracaat etmek isteyenler, böyle (nefislerine zulmettikleri zaman) bu hareketlerinden dolayı nâdim ve pişman olup Habibim!, (sana gelselerde) özür beyanında, kusurlarını itirafta bulunarak tövbe ve ihlâs ile (Allah Teâlâ’dan mağfiret isteseydiler) günahlarının yarlıganmasını niyâz eylesler (ve onlara Peygamber de) hükmüne razı olmadıkları Hz. Muhammed’de affedici bir şekilde hareket ederek kendileri için (istiğfarda bulunsa idî) onun günahlarının af ve örtülmesi hakkında şefaat etse idi (elbette Allah Teâlâ’yı) o yapılan (tövbeleri çok kabul edici) ve onların haklarında (çok esirgeyici) çokça merhamet buyurucu (bulacaklardı) çünkü Cenâb-ı Hak, çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

Nisa' 4:65

(Hayır) onların imân iddiaları doğru değil, (Rabbine andolsun ki onlar) o iddia edenler (aralarındaki anlaşmazlıkta) ihtilâfa düştükleri hususta (seni hakem tayin etmedikçe) senin zaten Allah tarafından hakim bulunduğunu bilip senin hükmüne baş vurmadıkça (sonra da) senin (hükmedeceğin şeyden dolayı) itaat ve teslimiyet gösterip (nefislerinde) kendi içlerinde (bir sıkıntı) bir ıstırap, bir hoşnutsuzluk (bulmaksızın ve) zahiren ve batınen (tam bir teslimiyet ile) hükmüne (teslim olmadıkça) hakikî şekilde (imân etmiş olmazlar) çünki Rasûlullah’ın hükmüne razı olmamak, Allah’ın hükmüne razı olmamayı gerektirir. Böyle bir rıza göstermemek ise bir isyandır, bir inkârdır, imâna aykırı, cahilce bir harekettir. § Bir rivayete göre bu mübârek âyetlerde Rasûlullah’ın hükmüne razı olmayan münâfıklar hakkında nâzil olmuştur. Diğer bir rivayete göre de Hz. Zübeyr ile Hatib bini Belten hakkında nâzil olmuştur. Şöyle ki: Zübeyr bini Avvem Hazretlerinin hurmalığı yanı başından bir su ceryan edermiş, bahçesi uzakta bulunan Hatib de bu sudan bahçesini sulamak istemiş, Hz. Zübeyr razı olmamış, keyfiyeti Rasûlü Ekrem’e arzetmişler. Yüce Peygamber Hazretleri de: “Ya Zübeyr!. Sen hurmalığını suladıktan sonra suyu komşuna bırak” diye buyurmuş. Hatib bu peygamberin tavsiyesinden hoşnut olmamış, Rasûlullah’a hitaben: “Zübeyr hatanın oğlu olduğu için onu kayırdın” diye kötü zanda bulunmuş, bunun üzerine Rasûlü Ekrem de Zübeyr’e hitaben: “Ya Zübeyr!. Hurmalığını tamamen sulamak için suyu duvarlara çıkıncaya kadar tut, yani: Hurmalığını tamamen sıvarıncaya kadar suyu salıvermemeğe hakkın vardır, ondan sonra bırakırsın” diye emir etmişti. Çünkü suyun kaynağı, Hz. Zübeyrin hurmalığı yanında olduğundan o hurmalığı tamamen sulamadıkça suyu aşağıya bırakması icâbetmezdi. Halbuki, Rasûlüllah Efendimiz, hurmalığın zaruri olan yeri suladıktan sora suyun aşağıya bırakılmasını özel bir lûtuf olmak üzere tavsiye etmiş bulunuyordu. Ensardan olan hatip, bu musamahayı, bu lütfu takdir edemeyip edebe aykırı, bir kötü zanda bulunmuş idi. Bunun üzerine bu mübârek âyetler nâzil olmuş, peygamber emrine riâyet etmemenin İslâm âdetine muhalif bulunduğu ihtar olunmuştur.

Nisa' 4:66

Bu mübârek âyetler, münâfık tabiatlı insanların Allah’ın emirlerine muhalif hareketlerde bulunacaklarını, halbuki, o kutsî emirlere uyma neticesinde nice nimetlerin, saâdetlerin meydna geleceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (eğer) biz (onların) o münâfıklar topluluğunun (üzerine) tövbelerinin kabulü için (nefislerinizi ö ldürünüz) intihar ediniz (veya yurtlarınızdan çıkınız diye yazsaydık) onlara böyle bir emîrde bulunsa idik, nitekim vaktiyle İsrail oğullarından bir kısmı tövbelerinin kabulü için kendilerini ö ldürmekle, bir kısmı da Mısır’dan çıkmakla mükellef bulunmuşlardı. Halbuki bu münafıklara böyle bir ilâhî emir bir dinî görev verilse idi (bunu) bu emri, bu vecibeyi (onlardan birazı) aralarında bulunan halis mü’minler (müstesnâ olmak üzere) çoğu (yapmazlardı) ne kendilerini ö ldürürlerdi, ne de yurtlarından çıkmak isterlerdi, (ve eğer onlar kendisiyle Öğüt verildikleri şeyi) Haklarında bir hayr-isterlik eseri, bir günahkârlıktan kurtulma vesilesi olan kendini ö ldürmek gibi, yurttan hicret gibi Rasûlullah’a itaat gibi bir vazifeyi (yapsa idiler elbette onlar için) şahısları hakkında da dünyada da, âhirette de (hayırlı) olurdu, (ve devamlı olmak itibariyle) de imanlarının gerçekleşmesi devam ve kararlılığı bakımından da (daha sağlam olurdu) daha metin bulunurdu. § Rivayete göre bu âyeti kerime nâzil olunca Hz. Ömer ile Ammar İbni Yasir ve Abdullah bin Mesut ile eshabı kiramdan daha bir grup demişler ki: Vallahi eğer bize bu emredilseydi, elbette yapardık. O Allah Teâlâ’ya hamdolsun ki, bizi bundan af buyurmuş. Bu zatların bu samimi sözlerinden Rasûlü Ekrem Hazretleri haberdar olunca buyurmuş ki: Şüphesiz benim ümmetimden öyle adamlar vardır ki, onların kalplerindeki İman, en sabit dağlardan daha fazla kararlı bulunmaktadır…

Nisa' 4:67

(Ve o zaman) onlar imânlarında öyle kararlı bulundukları vakit (elbette onlara tarafımızdan) Allah katından (pek büyük bir mükâfat da) yani cennete kavuşmak gibi bir nimet de (verirdik) ihsan buyururduk…

Nisa' 4:68

(Ve onları elbette) şüphe yok ki (bir doğru yola hidâyet ederdik) o yolu takib etmekle bereketli cennetlere kavuşurlardı, kendilerine gayıp kapıları açıhrdı. Nice tecellilere kavuşurlardı. İşte Cenâb-ı Hak’ka ve Yüce Peygamber’e itaatin pek yüce, eşsiz mükâfatı…

Nisa' 4:69

Bu mübârek âyetler, Hak Teâlâya ve Yüce Peygambere itaatin pek büyük faidelerini bildirmekte bütün insanlığı bu itaate teşvik buyurmaktadır. Şöyle ki: Cenâbı Hak’kın ve Yüce Peygamber’in hükmüne nasıl râzı olamıyorlar!. (Ve) halbuki (her kim Allah Teâlâ’ya ve Peygambere) emrettikleri ve yasakladıkları hususlarda (itaat ederse) tam ve mükemmel bir teslimiyet ve bağlılıkta bulunursa (işte onlar) böyle itaatkâr olan zatlar (Allah Teâlâ’nın kendilerine lûtuf larda bulunduğu peygamberler ile) nübüvvet ve risâlete sâhip bulunan yüce zatlar ile beraberdirler, (ve sıddıklar ile) sözlerinde, özlerinde, inançlarında tam bir sedâkate sâhip, yüce peygamberleri herkesten evvel tasdik eden Hz. Ebubekir i Sıddık gibi ümmetin seçkinleri ile beraberdirler (ve şehitler ile) hak dininin doğruluğu ve yüceliğine hüccet ve delil getirerek şâhitlik eden ve hak yolunda cihat meydanlarına atılarak Allah’ın dinini yüceltmek için canlarını cömertçe veren mücahitler ile beraberdirler (ve salih zatlar ile) ömürlerini Hak Teâlâ’nın itaatine, mallarını Allah rızâsını kazanmak için sarfetmiş, iyilikleri kötülüklerine galip bulunmuş olan fedâkâr zatlar ile (beraberdirler) dâima onlara yakın olurlar, onların iltifatlarına mazhar bulunurlar, istedikleri zaman ebediyet âleminde o gibi kutsal zatları ziyârete muvaffak olup onlara bağlanmış olmak şerefini elde ederler. (Onlar ise) O Yüce Peygamberler ile o diğer seçkin zevat ise (ne güzel arkadaşlardır.) onların arkadaşlığında bulunmak insan için ne güzel, ne gıpte edilecek bir muvaffakiyettir. Cenâb-ı Hak cümlemize nasip buyursun âmin…

Nisa' 4:70

(İşte bu lûtuf) Allah Teâlâ’ya ve Peygamber’e itaat edenler için takdir edilmiş olan bu mükâfat, öyle bir kısım büyüklerin arkadaşlığına kavuşmak şerefi (Allah Teâlâ’dandır) sırf onun bir lûtuf ve ihsanıdır, bir ilâhî ikramıdır, başkası tarafından değildir. (Ve Hak Teâlâ hakkıyla bilici olarak kâfidir) o Yüce mâbud, herkesin hak ettiğini, lâyık olduğu lûtuf ve ihsânının derecesini hakkıyla bilir ve herkese dilediği lütufta bulunmaya kudreti fazlasıyla yeterlidir. § Rivâyete göre Rasûlü Ekrem efendimizin azadlısı olan “Sevban” Radiyallahu anh: Peygamber efendimize karşı pek fazla bir muhabbet ile duygu dolu bulunmakta idi. Ondan ayrılmağa pek az sabredebilirdi. Bir gün rengi değişmiş, vücudu zayıf lâmiş bir halde peygamberin huzuruna gelmişti. Peygamber efendimiz onun bu üzüntülü vaziyetini görünce sebebini sormuş, o da şöyle demişti: Ya Rasûlüllah!. Benim bir hastalığım, ve ağrım yok, fakat senin ayrılığına dayanamıyorum, huzuru saadetine gelmedikçe üzüntümü teskin edemiyorum, sonra âhiret hayatını düşünüyorum, korkuyorum ki, zatı alinizi göremiyeceğim, çünki sizin peygamberlik mertebeniz pek yücedir, ben cennete girsem de benim mertebem aşağı olduğundan size kavuşmuş olamıyacağımdan korkuyorum, ve eğer cennete giremezsem seni ebediyyen göremem. İşte Sevban hazretlerinin bu pek samimî endişesini gidermek için bu mübârek âyetler nâzil olmuş, onu teselli etmiştir. Demek ki: Ümmetin fertleri ile Yüce Peygamberlerin dereceleri eşit değilse de onlara tabi, itaatkâr olan zatlar cennet âleminde onlarla vakit vakit görüşecek onlar ile birlikte sohbet etmek şerefine nâil bulunacaklardır. Ne büyük bir mazhariyet!.

Nisa' 4:71

Bu mübârek âyetler, İslâm kuvvetlerinin düşmana karşı ne gibi vaziyetler alabileceklerini ve onların galibiyet ve mağlûbiyet hallerinde münafıkların ruhî durumlarını bildirmektedir. Hak yolunda cihâda atılanlara da herhalde büyük mükâfatlara nâil olacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler) mü’min olduklarını (ikrarda bulunanlar!.) siz düşmanlarınıza karşı uyanık bulununuz, (ihtiyat tedbirinizi alın da) onlar ile savaşta bulunmak için ya (bölük bölük halinde) cihad meydanına (çıkınız) nihâyet yirmişer kişinin üstünde bulunan birer erkek takımı halinde savaş meydanına atılınız (veya hep birden) bir toplu savaş gücü halinde (seferber olunuz) düşman için savaş meydanına çıkınız. Demek ki, diğer hayır işleri hususunda da ehli İslâm’ın, durumun gereğine göre böyle parça parça ve toplu şekilde çalışmaları lâzımdır.

Nisa' 4:72

(Ve) Ey İslâm mücahitler!!, (şüphesiz sizden) soy ve sop itibariyle ve görünürde müslümanlık iddiasiyle sizden sayılıp aranızda bulunan (öyle) münâfık (kimse vardır ki, elbette ağır davranacaktır) savaştan geri kalacak, tembellik gösterip duracaktır. (Eğer size) ö ldürülme gibi, yenilgi gibi (bir musîbet isâbet ederse) o münâfık sevinecek ve (muhakkak Allah Teâlâ bana lütfetti) beni korudu (çünkî onlar ile) o musibete uğrayan İslâm mücâhitleri ile (beraber) harp meydanında (hazır bulunmadım, der) eğer ben de hazır bulunsa idim öyle bir musîbete uğramış olacaktım diye sevinç gösterir.

Nisa' 4:73

(Ve yemin olsun ki) kesin bir durumdur ki, (eğer size) Ey hakikî mü’minler!. (Allah tarafından) onun yüce takdirinin eseri olarak (bir fazl) bir ganîmet, bir fetih ve zafer (nasib olursa) o münâfık, kaçırdığı dünyevî amaçlarından dolayı nâdim ve pişman olarak (sanki sizinle onun arasında) bir dostluk, bir tanışıklık, bir cemiyet halinde yaşamak ve (hiçbir tanışkanlık yok imiş gibi) vaktiyle sizinle teşriki mesâide bulunmayıp şimdi sırf dünyevî bir menfaat için (ne olurdu ben de onlar ile beraber olsa idim) o İslâm erleriyle beraber savaşa iştirâk etse idim (de) şimdi ben de onlar gibi (büyük bir ganimete nâil olsa idim) ben de ganîmet mallarından bir hisse alsa idim (diyecektir) ne yanlış bir düşünce, ne fena bir ihtiras!.

Nisa' 4:74

(Artık dünya hayatını) dünya varlığını, dünyanın fâni servet ve zenginliğini (âhiret mukabilinde) uhrevî, ebedî mükâfat uğrunda (salacak) feda edecek (olanlar) hakikî mü’minler mücahitler!. (Allah yolunda) Cenâb-ı Hak’kın dinini yüceltmek maksadıyle (savaşa atılsınlar) Ebedî bir saadete kavuşmak için nefislerini hak yolunda feda etmekten çekinmesinler. (ve her kim Allah yolunda savaşta bulunur da ö ldürülürse) öyle yüce bir gaye uğrunda şehit düşerse (veya) düşmana karşı muzaffer olup (galip gelirse) her iki halde de (ona büyük bir mükâfat vereceğiz) öyle bir mücahit, niyetindeki yüceliğin meyvesini her halde görecektir. Artık her İslâm mücâhidi için lâzımdır ki Allah’ın dinini yüceltmek için harp meydanında kararlı olsun, galibiyet halinde de, mağlûbiyet halinde de yine güzel niyetine göre mükâfat göreceğini düşünerek kahramanlığında devam etsin. Fâni bir hayatı, uhrevî, ebedî mükâfatlar karşılığında feda etmek, bir zarar değil, en büyük bir muvaffakiyettir. Artık bir münâfığın böyle bir fedakârlıkta bulunmayıp da hayatını geçici bir zaman için kurtarmış olması, öyle iddiası gibi hakkında bir ilâhî lûtuf değildir. Belki öyle ebedî bir mükâfata lâyık olmadığının geçici bir neticesidir.

Nisa' 4:75

Bu âyeti kerime, Allah yolunda, İslâm cemiyetinin selâmeti uğrunda, ehli İslâm’ı din düşmanlarının zulmünden kurtarmak gâyesiyle cihat sahasına atılmanın bir dinî görev olduğunu şöylece bildirmektedir. (Ve) Ey müslümanlar!. Ey cihat ile mükellef olan zatlar! (sizin için ne var ki) Ne gibi bir mâni bulunur ki, (Allah Teâlâ’nın yolunda) Cenab’ı Hak’kın dinini yüceltmek hususunda savaştan çekinesiniz? (Ve) müslüman (erkeklerden, kadınlardan, çocuklardan) olup peygamberin hicretinden sonra Mekke’i Mükerreme’de kalmış, oradaki müşrikler tarafından hırpalanarak (zaafa düşürümüş olan bir takım biçâreler uğrunda) onları o zulümden kurtarmak için (savaşta bulunmayasınız). O din kardeşlerinizi esaretten kurtarmaya çalışmayasınız. (Onlar ki) O çaresiz din kardeşleriniz ki: (Ey Rabbimiz!. Bizi şu ahalisi zalim olan şehirden) henüz fethedilmeyip müşriklerin yönetiminde bulunan Mekke’i Mükerreme beldesinden (çıkar) bizi İslâm yurduna hicrete muvaffak kıl (ve bizim için kendi tarafından) kendi ilâhî katından koruyucu (bir koruyucu) bir yönetici, işlerimizi üstlenecek bir vali, bir âdil âmir (gönder) bizleri böyle bir zâtın idaresine kavuştur (ve bizim için kendi katından) bir özel lûtuf olarak (bir yardımcı tayin buyur) bizi o zalim ahalinin esâretinden kurtarsın, (diye niyâz etmektedirler) Artık o gibi zulma mâruz olan, Allah’ın lütfuna sığınan ehli İmanın imdadına koşmak bir görev olmaz mı?, İşte bu zulma uğramış zavallı müslümanların bu niyazları Allah katında kabul olmuş, bunlardan bir kısmı az sonra Medine’i Münevvere’ye hicret edebilmiş, daha sonra da İslâm ordusu Mekke’i Mükerreme’yi fethederek oradaki müslümanlara eshabı kiramdan “Attab İbni üseyd” gibi adâletli bir vali tayin olunmuştur.

Nisa' 4:76

Bu âyeti kerime, müslümanların ne kadar yüce bir maksada hizmet için cihatta bulunduklarını, diğer kimselerin ise pek âdi ihtiraslar sebebiyle harbe atıldıklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (imân etmiş) İslâm dinini kabul eylemiş (olanlar) şahsî menfaatleri için değil, sırf (Allah Teâlâ’nın yolunda) ona itaat uğrunda, onun mübârek dinini doğu ve batıya yaymak gâyesiyle (muharebede bulunurlar) bütün insanlığın selâmet ve hidâyetini arzu ederler. (Kâfir olanlar) dinî terbiyeden mahrum bulunanlar (da şeytanın yolunda) şeytana itaat için (harp ederler) onların arzuları şahsî menfaatlarını teminden, insanlığa hükmetmekten başka değildir. (Artık) Ey mü’minler!, (o şeytanın dostlarını,) o melûna tâbi olan topluluğu, o dinsizler alayını (ö ldürünüz) onlar ile savaştan çekinmeyiniz, onların maddî kuvvetleri sizi aldatmasın, onların dostu, yardımcısı şeytandır, siz mü’minlerin dostu, yardımcısı ise Yüce Allah’tır, (şüphe yok ki, şeytanın hilekârlığı) onun mü’minlere karşı tuzağı, hilesi, Cenab’ı Hak’kın ehli imân hakkındaki yardımına ve din düşmanlarını kahır ve helâk etmesine göre pek (zayıftır) pek ehemmiyetsizdir. Artık şeytanın hile ve tuzağına kıymet vererek onun dostlarından kormayınız, her halde Hak Teâlâ’ya itimat ederek ve sığınarak ondan yardım ve zafer bekleyiniz.

Nisa' 4:77

Bu âyeti kerime, vaktiyle cihâdî istedikleri halde daha sonra bunun farz kılınması üzerine dünya menfaatini düşünerek cihattan memnun kalmayanların ruhî durumlarını bildirmekte ve tüm ehli İslâm’ı şöylece teselli etmektedir. Habibim!. (O kimseleri görmez misin) onların garip hallerine, temennilerine bakmaz mısın (ki) peygamber tarafından (onlara: Ellerinizi çekiniz) kâfirler ile savaşmayınız, kabîleler arasındaki câhiliyet savaşına kalkışmayınız, sabır ediniz (ve namaz kılınız) üzerinize düşen namaz farizesini lâikiyle ifâya çalışınız (ve zekât veriniz denilmişti) onlar ise öyle savaş arusunda bulunmuşlar iken (Vaktaki üzerlerine cihat yazıldı) kâfirler ile cihatta bulunmaları kendilerine farz kılındı (o zaman içlerinden bir takımı) fikirlerini değiştirdiler (Allah Teâlâ’dan korkarcasına veya) Allah korkusundan (daha ziyâde) olarak (insanlardan) kendileriyle savaşa memur oldukları kimselerden (korkar oldular ve) sonra da (onlar) ölüm korkusu ile (Ey Rabbimiz!. Ne için üzerimize cihadı yazdın) farz kıldın (ne olurdu bizi yakın bir müddete kadar) öleceğimiz âna değin (tehir etseydin) bizi terkedip cihat ile görevli kılmasaydın (dediler) Resûlüm!. Onlara (de ki: Dünyanın faidesi) dünya hayatı, dünya malı haddızatında (pek azdır) çabuk yok olucudur. Ne için bunu düşünerek ebedî selâmet ve saadeti temennî etmiyorsunuz?. (âhiret ise) Onun sevâbı olan cennet ve Allah’ın cemâline bakmak ise (takvâ sâhibi olanlar için) Cenab’ı Hak’kın azâbından sakınıp hükümlerine riayetkâr olan her zat için (elbette hayırlıdır) artık öyle yüce bir gaye takib edilmez mi? (ve siz kıl kadar) en ufak bir miktarda bile (zulme uğramayacaksınızdır.) hak yolundaki çalışmanızdan dolayı lâik olduğunuz mükâfata kavuşacaksınız, amellerinizden hiçbir zerre eksiltilmeyecektir. Binaenaleyh cihat uğrundaki mesâinizin ebedî mükâfatını da göreceksiniz. Artık böyle saadete vesile olan bir vazîfe teşekkür edilerek üstlenilmez mi?. § Rivâyete göre eshâbı kiramdan Abdurrahman İbni Avf, Mikdâd İbnül Esvet Gudame bini Mezun ve Sad İbni Ebi Vakkas Radiallahü Teâlâ anhüm gibi bir grup Medine’i Münevvere’ye hicret etmeden evvel müşriklerden birçok eziyetlere mâruz kalmışlardı. Hz. Peygambere müracaat ederek: Ya Rasûlüllah!. Bize izin ver de o müşrikler ile savaşta bulunalım, çünki onlar bize birçok ezâ ve cefada bulunuyorlar, demişlerdi. Rasûlü Ekrem sallallahü aleyhi vesellem de onlara buyurmuştu ki: O müşriklerden ellerinizi çekiniz, ben onlar ile savaşa henüz izinli değilim. Vaktaki daha sonra cihat farz oldu, onu temenni edenlerden bazıları: Keşke cihat bize farz olmasaydı, demişler, bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Maamafih daha kuvvetli bir ihtimale göre bu âyeti kerime, vaktiyle cihadı samimiyetsiz bir biçimde temennî eden, daha sonra cihat farz olunca canlarını düşünüp hak yolunda cihattan kaçınan münâfıklar hakkında inmiştir.

Nisa' 4:78

Bu mübârek âyetler, insanların kendilerini hiçbir yerde ölümün pençesinden kurtaramayacaklarını ve bütün hâdiselerin Allah’ın kudreti ile vücude geldiğini, şahıslara isabet eden bir takım müsibetlere de kendilerinin sebebiyet verdiklerini beyan etmektedir. Şöyle ki: Ey insanlar! Hepiniz, itaat edeniniz de asi olanlarınız da (her nerede olsanız) evde de savaş halinde de bulunsanız (size ölüm yetişir) takdir edilen zaman gelince ölüm sizi yakalar, hiçbir kimse kaçınmakla ondan kurtulamaz (velev ki, tahkim edilmiş, yüksek kuleler) kaleler, köşkler veya semavî burçlar (içinde bulunmuş olunuz) bunlar sizi yine ölümün perçesinden kurtaramaz O halde cihattan kaçınmaya ne lüzum var?. Bu kaçınmakla takdir edilmiş olan ölümden kurtulabilecek misiniz?. Ne mümkün!, (ve eğer onlara) Münafıklara, Yahudilere (bir güzelik) bir genişlik, bir geçim bolluğu veya bir zafer, bir ganimet (dokunursa) böyle bir nimete nâil olurlarsa (derler ki, bu) nâil olduğumuz güzellik, bize Allah Teâlâ tarafındandır. Senin Ya Muhammed!, -aleyhisselâm- bunda bir rolün yoktur, (ve eğer onlara) darlık gibi, kıtlık ve pahalılık gibi veya ö ldürülme ve yenilgi gibi (bir kötülük isabet ederse) o zaman da kendi kusurlarını görmezler bütün hâdiselerin bir hikmet gereği olarak ilâhî iradeye bağlı olduğunu bilmezler de (bu) kötülük (senin tarafındandır derler) bu kötülüğü Hz. Peygamber’e ve onun eshabı kiramına isnat ederler. Habibim!. Onlara (de ki, hepsi de) güzelliğin de, kötülüğün de meydana getirilmesi (Allah Teâlâ tarafındandır) bütün bunlar onun iradesine, takdirine dayanmaktadır. Çünki ondan baka yaratıcı yoktur, (artık o tâifeye) o münâfık ve yahudi topluluğuna (ne oluyor ki) ne kadar anlayıştan mahrumdurlar ki (söz anlamaya yanaşmıyorlar) Kur’an’ı Kerim’in beyanlarını, Rasûlü Ekrem’in mübârek sözlerini anlayarak istifâde etmeye, nasihat almaya yaklaşıp durmuyorlar. Eğer onlar, bunları anlayıp düşünecek olsalardı, bütün vücude gelen şeylerin Allah’ın irâdesi ile, ilâhî kudret ile vücude geldiğini anlar, Rasûlü Ekrem’e karşı öyle edepsizce yakıştırmalarda bulunmazlardı. § Rivayete göre Rasûlü Ekrem Hazretleri Medine-i Münevvere’ye şeref verince bir takım yahudileri, münâfıkları imâna davet etmiş onlar ise inkârlarında devam edip durmuşlar. Buna bir nevi ceza olmak üzere o sene o muhitte bir miktar iktisadî buhran yüz göstermiş bunun üzerine o inkarcılar demişler ki: Ekinlerimize, meyvelerimize ârız olan bu noksan, şehrimize gelen Muhammed -Aleyhisselâm- ile eshabı yüzündendir. Bu cahiller, kendi kusurlarını görmeyip Hz. Peygamber’de uğursuzluk aramak istemişler. İşte bunların bu bâtıl iddialarını red için de bu âyeti kerime nâzil olmuştur.

Nisa' 4:79

Ey insan!. (Sana güzellikleri), dünyevî ve uhrevî nimetlerden (her ne şey nasib olursa) o şey şüphe yok ki, (Allah Teâlâ’dandır) sana lûtuf olarak verilmiştir, İnsan ne kadar kulluk vazifelerine riayetkâr olsa da bunca nimetlere kavuşması için kâfi olmaz, o nimetler bir ilâhî lûtuf olarak mü’min kullarına yönelecektir. (ve sana kötülükten) sıkıntıdan, kötü gördüğün hâdiselerden (her ne şey isabet ederse) o da (kendi nefsindendir) onu gerektiren, günahları işlemiş olduğundan dolayıdır. Gerçekte kötülüğü senin hakkında yaratan yine Cenâb-ı Hak’tır, fakat ona sebebiyet veren ise senin kendi arzunla tercih etmiş olduğun günahtır. İşte bu günah sebebiyle o kötülük bir ceza olarak Allah’ın irâdesi ile vücude gelmiştir. Bu, bir hikmet gereğidir, bu teklif âleminin gereklerindendir. Artık o kötülüklere başkalarının sebebiyet verdiğine inanmayız, kendi kusurlarınızı biliniz, (ve) Ya Muhammed!. Aleyhisselâm (seni insanlara) bütün insanlık âlemine (Peygamber olarak gönderdik) sen insanlık için en büyük bir ilâhî nimetsin, senin peygamberliğine, kadrinin yüceliğine (Allah Teâlâ hakkıyla şahit olmaya kâfidir) senin elinde tecelli eden mucizeler, senin peygamberlik ve risaletini, senin tüm insanlığa bir feyiz ve yükselme rehberi olduğunu ispat için Allah’ın kudreti ile vücude gelen birer kesin delildir. Artık bu hakikat nasıl inkâr edilebilir?.

Nisa' 4:80

Bu mübârek âyetler, Rasûlullah’a itaat etmenin Cenab’ı Hak’ka itaat etmeyi içermiş olduğunu bildirmektedir. Ve mucize Kur’an-ı Kerim’i güzelce düşünmeyip de inkâra cür’et edenlerin inançlarındaki aşağılığı sergilemeketedir. Şöyle ki: (Her kim Peygamber’e itaat ederse) onun emirlerine, yasaklarına boyun eğerse (muhakkak Allah Teâlâ’ya itaat etmiş olur) çünkü Yüce peygamber haddizatında sadece tebliğ edicidir. Gerçek mânâda emreden ve yasaklayan ise Allah Teâlâ’dır. Binaenaleyh Peygamber’e itaat, onun gönderen Cenab’ı Hak’ka itaatten başka değildir, (ve her kim yüz çevirirse) Ey Yüce Peygamber! Sana itaatten yüz çevirirse aldırma, o seni üzmesin. (çünkî) Ya Muhammed!. Aleyhisselâm (seni onların üzerine muhafız göndermedik) yani: Onların amellerini zaptetmekle, muhasebelerini görmekle seni mükellef kılmadık. Senin vazifen ilâhî hükümleri onlara tebliğdir. Onların muhasebeleri yüce zatıma aittir, şanı yüce olan ben, onların cezasını veririm, sen müsterih ol. § Rivayete göre bu ilâhî emiri, cihadın farz olmasından öncedir. Sonra onlar ile savaşa da müsaade buyrulmuştur.

Nisa' 4:81

(Ve) Habibim!. O münâfıklar, huzurunda bulunup da kendilerine birşey ile emrettiğin zaman (itaatkârız) bizim şanımız tâattir, bize emrettiğin hususlarda sana itaat ederiz (derler) halbuki (sonra senin yanından ayrıldıkları) dışarıya çıktıkları (zaman onlardan) o münâfıklardan (bir topluluk senin dediğin şeyin başkasını) tebliğ ettiğin hükümlerin zıddını (geceleyin kuruntu yapar) onu değiştirmeğe ve bozmaya çalışır. Veyahut senin yanından ayrıldığı zaman, senin huzurunda söylediği itaatin zıddını yapar, onun içinde olan itaattan başka birşeydir. (ve Allah Teâlâ) ise (onların ne kuruntularda bulunduklarını) onların sakladıklarını, içlerinde olan nifakı (yazıyor) onların amel sahifelerine yazılmasını koruyucu meleklerine emir ediyor, (artık) Habibim. (Onlardan yüz çevir) onlara özen göstermeyi azalt (ve Allah Teâlâ’ya tevekkül et) Cenab’ı Hak’ka itimad eyle (ve Cenâb-ı Hak vekil olarak) kendisine işlerin havale edilmesi için (kifayet eder) o Yüce Yaratıcı, onlardan senin intikamını almaya her bakımdan yeterli bulunmaktadır.

Nisa' 4:82

O münâfıklar, inkarcılar (Kur’an’ı düşünmezler mi?.) onun fevkalâde lâtif, beliğ âyetlerini, son derece yüce olan mânâlarını hiç düşünmezler mi? (ve eğer) O mucize kitap (Allah Teâlâ’dan başkası tarafından olsaydı) o kâfirlerin iddia ettikleri gibi insan sözü olsaydı (elbette onda) o kitabı mübinde (birçok ihtilâf bulurlardı) onun nazmında zıtlık mânâlarında çelişki bulunurdu. Bazı âyetleri açık, bazıları da zayıf olurdu, benzerini getirmek mümkün görülürdü. Özellikle tarihe, birçok tabiat gerçeklerine geçmişe ve geleceğe ait, gayb işlerinden sayılan hususlardaki beyanları arasında muhalefetler, bulunurdu, hem de öyle az değil belki bir çok muhalefetler, çelişkiler meydana çıkardı. Halbuki, onun belâgati, yüceliği, hakikata uygunluğu karşısında bütün âlimler ve edipler hayretlerini açıklamış bulunmaktadırlar, onun bu kutsiyetini tasdika mecbur olmaktadırlar. Nitekim o münafıkların içlerinde olanları bu ilâhî âyetin olduğu gibi haber vermesi de öyle gayba ait duyumlar kabilinden bulunmuştur. Artık bu mucize kitabı Allah tarafından vahy yoluyla almaya mazhar olan bir yüce zat peygamberlik ve risalet iddiasında yalancı görülebilir mi?. O inkarcılar bunu da biraz düşünmeli değil midirler?.

Nisa' 4:83

Bu mübârek âyetler de bir takım münafıkların kötü hareketlerini dedikodularını kınamaktadır. Ve mühim hususlarda selâhiyetli olan zatlara müracaatın lüzumuna ve ehli İslâm’ın savaş ile mükellef kılınmasındaki faidelere işâreti kapsamaktadır. Şöyle ki: (Ve onlara) münafıklara (eminlikten) İslâm birliklerinin başarısından, malî ganimete kavuşmasından (veya korkudan) ö ldürülme ve yenilgi gibi bir olayın meydana gelmesine dâir (bir haber geldiği zaman onu) o haberi münâfıklar (yayıverirler) neşir ve ifşa eder dururlar, daha gerçek durumun neden ibaret olduğunu anlamadan ilâna yeltenirler. (ve eğer onu) o haberi (Peygamber’e) arzedip de ondan bilgi almış olsalar idi (veya kendilerinden olan) Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer gibi mü’minlerin seçkin üyelerinden olup görüş sahibi bulunan (emir sahiplerine arzetseler) pek isabet etmiş olurlardı, (elbette onlardan) onların içlerinden (bunu) bu haberleri gerçek yönü ile bilip (hükmünü çıkaracak) bilgili (zatlar) tecrübelerine, güzelce mütalâalarına dayanarak lâzım gelen tedbirleri gösterecek, bunun yayılmasının uygun olup olmadığını tayin eyleyecek olan o zatlar (bunu) bu haberi güzelce (bilirlerdi) bunun gizlenmesinin mi, yayılmasının mı münasib olacağını tayin eylerlerdi. (ve eğer) Ey mü’minler!. (Allah Teâlâ’nın lütfu) İslâmiyete kavuşma nimeti (ve rahmeti) Peygamber göndermesi, Kur’an’ı Kerim’i indirmesi (üzerinize) yönelmiş (olmasa idi) böyle bir ilâhî nimete mazhar bulun masaydınız sizden (pek azınız müstesnâ) olarak Cenâb-ı Hak’kın kendilerine lûtfetmiş olduğu sahih bir akıl, bir korunmuşluk sayesinde şeytana tâbi olmazdı, kalan kısmınız ise (elbette şeytana uymuş) onun küfr ve isyana dâir olan telkinlerine uymuş (olurdunuz) artık şükretmelisiniz ki, Cenâb-ı Hak merhamet buyurmuş, size yüce bir Peygamber’i göndermiş, onun vasıtasıyla semavî kitabını sizlere ihsan eylemiş binaenaleyh sizlerin her bakımdan selâmet ve hidâyet yolunu takib etmeniz lâzım değil midir? § Rivayete göre Rasûlü Ekrem Hazretleri bazen düşmanlarına karşı birlikler, askerî fırkalar gönderirdi. Münâfıklar ise bunların hareketlerini takibe koyulurlar, bunların hakkında gerçeğe aykırı haberler yayarlardı, İslâm siyasetine aykırı haberler yayıp dururlardı. Bu kötü halleriyle de Rasûlü Ekreme eziyet etmiş olurlardı, İşte bunların bu hallerini beyan, kendilerini irşat ve ikaz için bu âyeti kerime nâzil olmuştur.

Nisa' 4:84

(Artık) Habibim Ya Muhammed!. Aleyhisselâm (Allah yolunda savaşta bulun) ehli küfr ile cihada devam et (sen nefsinden başkası İle mükellef olmazsın) sen yalnız kendi yaptıklarından sorumlusun, başkalarının fiil ve hareketlerinden dolayı mükellef ve mesul değilsin. Binaenaleyh sen yalnız kendi başına olsan da yine savaşa atıl, çünki senin için Cenab’ı Hak, zaferi vaad buyurmuştur. Sen (mü’minleri de) cihada (teşvik et) sen hakikî imân sahiplerini de savaşa teşvikte bulun bu hususta senin üzerine düşen vazife, böyle bir teşvik ve özendirmeden başka değildir, (umulur ki) Evet… Bir ilâhî vaad olduğundan gerçekleşmesi muhakkaktır ki (Allah Teâlâ, o kâfir olanların saldırısını) gücünü, kuvvet ve şiddetini (defeder) size galibiyet nasib buyurur, (ve) Şüphe yok ki (Allah Teâlâ’nın gücü) kuvvet ve satvet! o düşmanlarınızdan (daha şiddetlidir) onun kuvvet ve gücü sonsuzdur (ve) Allah Teâlâ (tenkilce de) kahr etme ve azap etme bakımından da onlardan (daha şiddetlidir) artık Cenâb-ı Hak’ka sığınan onun dinine yardım için Hak Teâlâ’dan yardım ve başarı isteyen mü’minler, o gibi kâfirlerden korkar da cihat sahasına atılmaktan kaçınırlar mı?. § Rivayete göre Rasûlü Ekrem, Sallallahu Aleyhi Vesellem Uhud savaşını müteakip, Bedrüssuğra denilen bir yerde zilkade ayına tesadüf eden bir mevsimde Mekkeliler ile tekrar savaşta bulunacağına söz vermişti. O mevsim gelince müslümanların arasından bazı kimseler bu savaştan kaçınmak istemişler. Hz. Peygamber de: Nefsim kudret elinde olan Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, yalnız başıma da olsam bu savaşa çıkacağım diye buyurmuş, yetmiş kadar suvâri kahraman ile Bedrüssuğraya kadar teşrif etmiş, düşmanlar ise korkuya tutularak bu savaş meydanına çıkmadan kaçınmışlardır. İşte bu âyeti kerime, buna işâreti kapsamaktadır. Ali İmran sûresine de bakınız!.

Nisa' 4:85

Bu mübârek âyetler, müslümanları birbirine karşı iyilik ister bir muamelede bulunmaya ve birbirleriyle karşılaşınca güzelce selâmlaşarak aralarındaki muhabbeti, din kardeşliğini göstermeğe yöneltmektedir. Şöyle ki: Müslümanlardan (her kim) bir din kardeşi hakkında (güzel bir şefaatle şefâatte bulunursa) o kardeşinin dünyevî ve uhrevî olan menfaatine ve onun bir zarardan korunmasına dâir sırf Allah rızası için sözle bir yardıma, bir istirhama koşarsa (onun için de) o şefâatte bulunan kimse hakkında da (ondan) o şefaati yüzünden (bir nasib) bir sevab tahakkuk etmiş (olur) bu güzel hareketinin mükâfatını görür, (ve) bilâkis (her kim kötü) gayrı meşru, iyi niyetli olmayan (bir şefâatte şefâatte bulunursa onun) öyle şeriata aykırı şefâatte bulunan kimse (için de ondan) o şefaati sebebiyle (bir hisse) günahtan bir pay tahakkuk etmiş (olur) o gayrı meşru şefaatine eşit bir günaha bir sorumluluk altına girmiş bulunur. (Ve Allah Teâlâ her şey üzerine şahittir*) koruyucudur, şefaatı görmektedir ve o şefaate göre mükâfat ve ceza vermeğe kadirdir. Binaenaleyh herkesin yaptığı şefaati görmektedir ve o şefaate göre mükâfat ve ceza verecektir.

Nisa' 4:86

(Ve) Ey mü’minler!. Siz güzelce şefaate izinli, ondan dolayı sevaba nâil olduğunuz gibi bir nevi şefaat olan selâm ile de görevli bulunmaktasınız. Binaenaleyh siz bir tahiyye ile yâni (bir selâm ile selâm verildiğiniz vakit hemen ondan) o selâmdan (daha güzeli İle) daha fazla hayır isterlik ifade eden bir tabir ile (selâmda bulununuz) o selâma öyle bir saygı ile karşılık veriniz, (veya onu) o selâmı aynı ile (iade ediniz) tam misli ile karşılıkta bulununuz. Meselâ: Selâmün aleyküm denilmesine karşı “ve aleykümüsselâm” denilmesi aynı ile karşılık vermektir. “Ve aleykümüsselâm ve rahmetullahi ve berekâtühü” denilmesi de daha güzel bir şekilde karşılık vermektir, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ) ezelî ve ebedî olarak (her şeyin hesabını arayandır) koruyucu ve kâfidir. Bu selâm vazifesi de bu cümledendir. Artık bunun da lâyık olduğunuz mükâfatını göreceksinizdir. Cenâb-ı Hak bunun mükâfatını vermeğe de inanmışız ki kadirdir, binaenaleyh her hususta güzelce hareketten ayrılmayınız.. § Tehiyye lâfzı lûgatta dua, övme, mülk mânâsınadır. Çoğulu, Tehâyâ ve tehiyyattır. Meselâ: “Ettehiyyatü lillâhi” denilir ki, mülk Allah Teâlâ’nındır, demektir. Sonra Hayya kellahü, denilir ki, Allah Teâlâ’nnı selâmı senin üzerine olsun demektir. Vaktiyle Araplar birbirlerine rast gelince: Allah Teâlâ seni uzun ömürlü kılsın mânâsına olarak: “heyya kallah” derlerdi. Sonra bu tabir yerine müslümanlar arasında “selâm” tabiri kullanılmıştır, ki bu daha ziyade bir hayr istemeyi içermektedir, muhatab hakkında selâmet ve saadet temennisinden ibarettir, “berhayat ol”, “çok yaşa” gibi tabirler, selâm tabiri kadar hayr isteyici tabir değildir. Çünkü bir insan çok yaşadığı halde hayatından bir zevk alamayabilir, sıhhat ve selâmetten mahrum bir halde bulunmuş olabilir, selâmet ise böyle değildir. Maamafih “selâm” Cenâb-ı Hak’kın mukaddes isimlerinden biridir. “Esselâmü aleyke” tabiri “sen Cenâb-ı Hak’kın koruması ve himayesinde ol” gibi bir mânâyı da içermektedir. Selâm verip almak hususunda riâyet edilecek bazı yönler vardır. Şöyle ki: İki müslüman karşılaşınca birinin diğerine selâm vermesi bir sünnettir. Diğer müslümanın buna karşılık vermesi de bir farzdır veya bir vaciptir. Birkaç zat, birkaç zata tesadüf edince içlerinden birinin selâm vermesi bir sünneti kifayedir, diğerleri tarafından birinin karşılık vermesi de bir farzı kifaye bulunmuş olur. Bu durumda hepsinin birden selâm verip alması icab etmez. Bununla beraber verecek olsalar bu vazife yine ifa edilmiş olur. Selâmda sünnet olan şekil şudur: Yürümekte olanların oturanlara, bineklilerin, yayalara, gençlerin, yaşlılara ve azlığın, çokluğa ilk defa selâm vermesidir. Hutbe iradeden, Kur’an’ı Kerim’i açıktan okuyan, hadisi şerifi rivayet eyleyen, İlim öğreten, namaz ile ve ezan ve ikamet ile meşgul olan zatlara selâm verilmez. Tâki yaptıkları işler kesintiye uğramasın. Abdest bozmak üzere buluman, eğlenceler ile, şarkı ve türkü söylemek ile meşgul bulunan, hamamda çıplak duran kimselere de selâm verilmez. Çünkü onların bu vaziyetleri selâma aykırıdır. Bir insan, kendi eşine ve diğer mahremi olan kadınlara selâm verir, ecnebilere selâm vermez. Selâm verirken rukû’a gider gibi eğilmek de câiz değildir.

Nisa' 4:87

Bu mübârek âyetler, Allah’ın birliğini isbat, mü’minleri uyarmaktadır, münafıkların da çirkin karakterlerini bildirerek onlara karşı müslümanların birleşik bir cephe almalarına şöylece işâret buyurmaktadır. (Allah Teâlâ ki) O yüce Yaratıcı ki birdir (ondan başka mabut) ibadete lâyık bir fert (yoktur) onun birliği, mâbud olduğu binlerce deliller ile sabittir, (elbette) tek olan yüce zatına yemin olsun ki, (O) Yüce Yaratıcı (sizî) ey bütün insanlar sizi (kıyamet gününe) bütün ölülerin kabirlerinden kalkacakları günde (toplayacaktır.) Orada hesaba çekileceksiniz. (onda) O günde, o gündeki bu kabirden kalkmada (şüphe yok) dur. Çünki bunu Cenab’ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de kesin bir şekilde beyan buyuryuor, artık bunun zıddı düşünülebilir mi? (Ve Allah Teâlâ’dan daha doğru sözlü) Allah’ın Yüce zatından daha doğru sözlü (kim vardır?) elbette ondan daha doğru sözlü bir zat yoktur. O halde onun bütün ilâhî beyanlarını tasdik etmek bütün akıl sahiplerine yönelik bir vazifedir.

Nisa' 4:88

Ey müslümanlar!, (size ne oluyor ki) içinizden bir kısmınız hakikatı görüp anlamıyor?, (münâfıklar hakkında) Onların durum ve davranışları hakkında (iki gruba ayrılmış bulunuyorsunuz?) onların kâfirlikleri konusunda ittifak edemiyorsunuz, ayrılığı düşüyorsunuz, içinizden bazıları onların mü’min oldukları kanaatinde bulunuyor. Halbuki, (Allah Teâlâ onları) o münâfıkları (kazandıkları şey sebebiyle) tercih eyledikleri küfür ve isyan yüzünden, dinden dönmelerinden ve müşriklere katılmalarından dolayı (tersine döndürmüştür) onları ateşe sevketmiştir veya onları arkası arkasına döndürerek kâfirler hükmüne reddeylemiştir. (Hak Teâlâ’nın saptırdığını) dalâlete düşürdüğünü (doğru yola getirmek mi istiyorsunuz) siz onları hidâyete kavuşmuş kimselerden mi sayıp duruyorsunuz?. (ve her kimi ki. Allah Teâlâ saptırırsa) onu hidâyet yolundan uzak düşürürse (Artık sen onun için bir yol) onu hidâyete kavuşturacak bir yol (bulamazsın) onlar kendi yaratılışlarını, tercihlerini kötüye kullanarak küfür ve isyan yolunu tuttukları için Cenâb-ı Hak, hikmet gereği onların kâfirliğine, sapıklığına hükmetmiştir. Artık onları kimse kurtaramaz. Onların haklarındaki yanlış bir hüsnüzannın ne kıymeti olabilir. § Rivayete göre Medine’i Münevvere dışında bir takım kimseler var idi ki, onlar müslümanlara karşı İslâmlık iddiasında bulunuyorlardı. Halbuki, fikren müşrikler ile beraber olup fırsat düşünce müslümanların aleyhinde bulunmak isterlerdi. Müslümanların kanaatler! ise bunların hakkında başka başka idi. Bir kısmı bunları ciddî müslüman zannediyordu, bir kısmı da bunların münâfık olduklarını anlamış bulunuyordu, İşte bunların bu münâfıkca durumlarını bildirmek için bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Daha başka rivayetlerde vardır.

Nisa' 4:89

Bu mübârek âyetler, kâfirlerin müslümanlar hakkındaki kötü maksatlarını ve onların dost tutulmaya lâyık olmadıklarını bildiriyor, İslâm varlığını korumak ve savunmak için şarttan mevcut olunca onlara karşı cihadda bulunulmasını emrediyor ve onlardan kimlere karşı savaşta bulunulmamasını tayin ederek bu husustaki pek yüksek dinî siyaseti şöylece göstermiş bulunuyor. O münâfıklar (Arzu etmişlerdir ki) temennide bulunmuşlardır ki, (kendilerinin kâfir oldukları gibi siz de kâfir) olasınız, ve temennide bulunmuşlardır ki, siz de kâfir (olup onlar ile) küfürde (eşit bulunasınız) artık ey mü’minler!. Onların bu kötü maksatlarını anlayınız, (o halde onlar Allah yolunda) sizin gibi sahih, imanlarını kuvvetlendiren bir hicret ile (hicret edinceye kadar onlardan dost edinmeyiniz) onlar imân ettiklerini açıklasalar da yapmacıktır, ona ehemmiyet vermeyiniz. (Eğer yüz çevirirlerse) Allah’ın birliğine imândan kaçınır, öyle münâfıkça bir hâl üzere durmak isterlerse (artık) cezayı hak etmişlerdir, (onları her nerede) gerek harem bölgesi dışında ve gerek içinde (bulursanız tutunuz) esir alınız, (ve ö ldürünüz) haklarında diğer kâfirlere yaptığınız muameleyi yapınız (ve onlardan ne bir dost) bir yaran, bir ahbap (ne de) onlardan sizin için düşmanlarınız üzerine (bir yardımcı edinmeyiniz.) Bilakis onlardan tamamen uzak durunuz.

Nisa' 4:90

Bu esir almak, ö ldürmek hükmünden (O kimseler müstesnâ ki, onlar) dan bir taife (sizin aranızla kendi aralarında bir anlaşma bulunan bir kavme iltica etmiş) olurlar. Bu mültecilere artık dokunulmaz. Çünki o hususa dâir bir siyasî sözleşme bulunmuş olur. Nitekim Rasûlü Ekrem Hazretleri Beni Eslem kabilesiyle böyle bir sözleşmede bulunmuş, onların temsilcisi olan Hilal bini Üveymir’e karşı: Birbirinin ne lehine ve ne de aleyhine yardımda bulunmayacaklarına ve Hilâle gidip iltica edenlerin de Hilal gibi saldırıdan korunmuş bulunacaklarına söz vermiştir. (Veyahut sizinle savaşta bulunmaktan) kendi kavimleriyle beraber size karşı savaşa atılmaktan (veya kendi kavimleri ile muharebe etmekten) sizinle beraber olup onlara karşı cenk eylemekten (göğüsleri darlaşmış) kalpleri sıkılmış (oldukları halde size gelmiş olurlar) ne sizin aleyhinize ve ne de lehinize savaşta bulunacak bir durumda bulunmazlar. İşte bu grup da müstesnadır. Bunları esir almaya, ö ldürmeğe lüzum yoktur. Nitekim Beni Müdlic kabilesi bu cümledendir. Bunlar Rasûlü Ekrem Efendimize gelip böyle bir savaştan uzak olduklarını arzetmişlerdi. (Ve eğer Allah Teâlâ) Sizin üzerinize bunları musallat kılmayı (dilemiş olsa idi elbette onları size musallat ederdi) kalplerini kuvvetlendirir, onları sizin üzerinize saldırırdı, (da sizi katlediverirlerdi) Fakat Cenâb-ı Hak, bunu dilemedi, onları öyle perişan bir vaziyete soktu. (İmdi onlar sizden bir tarafa çekilirlerde) size taarruz etmez (sizinle savaşta bulunmazlarsa) ve barışı teslim olup boyun eğerlerse, sulh ve barışı (size bırakırlarsa) size itaat ederek teslimiyette bulunurlarsa (artık Allah Teâlâ sizin için onların aleyhine) esir almak, ö ldürmek gibi bir şekilde (bir yol vermemiştir) bir müsaade yolu tayin buyurmamıştır. Binaenaleyh onların şu teslimiyetlerine, şu âciz durumlarına bakarak kendilerine saldırmaya meydan vermeyiniz. Müslümanlıkta anlaşma yapanlar ve mülteciler hakkında böyle şereflice muamelede bulunmak bir siyasî fazilet icabıdır.

Nisa' 4:91

Bu âyeti kerime, hilekâr, fitneleri körükleyen, İslâm varlığına saldıran bir kısım münafıklara karşı ehli İslâm’ın sâhip olduğu selahiyeti şöylece bildirmektedir. Şüphesiz yakında münâfıklardan (başka bir tâife de bulacaksınız ki, onlar) sizin yanınızda yalan yere imân ettiklerini açıklayarak (hem sizden emin olmayı ve hem de) kavimleri arasına dönünce küfürlerini açığa vurarak (kavimlerinden emin bulunmayı dilerler) böyle münâfıkca hareketlerde bulunurlar. Bu münâfıklar (Fitneye) küfre (her sevk edildikleri zaman da) çirkin bir kalp ile (onun) o fitnenin (içine baş aşağı) ters dönmüş bir şekilde, tepe taklak (atılırlar) böyle kâfirce bir hareketten çekinmezler. (Artık onlar) Sizinle savaşmayı terk ile (sizden çekinmezlerse ve barışı) sulh ve barışı (size bırakmazlarsa ve) onlar fırsat buldukça sizinle savaştan (ellerini çekmezlerse onları her nerede) bulursanız (ele geçîrirseniz tutunuz) esir alınız (ve ö ldürünüz) Ey İslâm mücahitleri!. (işte sizin için onların aleyhine apaçık bir emir verdik) onların müslümanlara karşı düşmanlıkları açık, küfürleri meydanda olması bulunduğu sebebiyle onlara taarruz için, onları ö ldürmeniz ve esir almanız için sizlere apaçık bir delil bir müsaade verdik. Artık icabına göre hareket ediniz. § Rivâyete göre bu tâifeden maksat, Benû Esat ile Gatfan kabileleridir. Bunlar Medine’i Münevvereye geldikçe müslüman olduklarını söyler söz alma ve emniyet isteğinde bulunurlardı. Kendi kabilelerine dönünce de küfürlerim açıklar, onlardan emin olmak için müslümanlar aleyhinde söylenir dururlardı. İşte bu âyeti kerime bu gibi münafıkların hallerini bildirmektedir. Diğer bir rivayete göre de bu tâifeden maksat, Abdüddar oğulları idi.

Nisa' 4:92

Bu âyeti kerime, bir mü’mini haksız yere kasden ö ldürmenin gayrimeşru, İslâmiyetin şanına lâyık olmadığını, hata yoluyla olan ö ldürmelerden dolayı da kâtile yönelik olan tazminat ve diğer şeyleri şöylece beyan etmektedir. (Bir mü’min için) doğru ve hâline (lâyık değildir ki, bir mü’mînî) kasden haksız yere (ö ldürüversîn) bu büyük bir cinâyettir, (meğer ki yanlışlıkla olsun) Bir hatâ neticesi olarak böyle bir ö ldürme olayı meydana gelsin. Bundan tamamen kaçınmak insanların gücü üstündedir. Meselâ: Olabilir ki ava atılan bir kurşun yanlışlıkla bir şahsa tesadüf ederek ölümüne sebebiyet verir. Veya bir müslüman savaş esnâsında düşmana karşı hücum ederken onların arasında bulunan bir müslümanı düşman zannederek ö ldürür. O halde bunlar bir müslümanı kasden ö ldürmek gibi bir cezâyı gerektirmez. Belki bunun icab edeceği şey başkadır, şöylece beyan olunuyor. (Ve kim bir mümini yanlışlıkla) kasıtlı olmayıp bir hatâ neticesi olarak (ö ldürürse) meselâ: Bir ağaca veya bir ava attığı bir kurşun, bir mü’mine isâbet ederek onu ö ldürürse bunun gereği (bir mü’min rakabe) yâni köle veya câriye isterse çocuk olsun (azad etmesi) dir, onu hürriyete kavuşturmasıdır. O yaptığı ö ldürmeğe karşılık esâret ve kölelik münasebetiyle ölmüş sayılan bir mü’mini hürriyete kavuşturmak suretiyle mânen dirilterek bir nevi kaybedileni telâfi etmeye çalışmış olur (ve) bununla beraber (ö ldürülenin varislerine teslim edilecek) belirli miktarda ö ldürenin (bir diyet vermesi lâzım gelir) ki, onlar bunu ö ldürülenin diğer malları gibi arlarında taksim ederler. Bununla onlar bir nevi razı edimiş ve kendilerine yardım edilmiş olur. (Meğer ki) varisler bu diyeti almayıp kâtile (tasadduk etsinler) bu diyeti affedip bunu almamak cömertliğini göstersinler. Çünki kâtil haddızatında onlara karşı bir düşmanlıkta, kasden bir zarârda bulunmuş değildir. (Eğer ö ldürülen, mü’min olduğu halde size düşman olan bir kavimden ise o halde) onu bilmeksizin ö ldürmüş olan kâtil tarafından yalnız (bir mü’min köle azad edilmesi icabeder) diyet lâzım gelmez. Çünki bu takdirde o mü’min ile onun savaşan akrabası arasında varislik geçerli değildir ki, onun diyetine verâset yoluyla hak kazanmış olsunlar (Ve eğer ö ldürülen) mü’min olsun olmasın (sizin ile aralarında bir sözleşme bulunan bir kavimden ise o zaman) kâtil tarafından o ö ldürülenin (vârislerine teslim olunmuş bir diyet He bir mü’min köle) bir köle veya câriye (azâd edilmesi lâzım olur) bu diyeti çabucak vermelidir, aradaki anlaşmayı bozma ihtimaline meydan vermemelidir. (Fakat her kim) Azad edeceği bir köleyi (bulamazsa) buna sâhip olmadığı gibi bunu satın almaya da serveti müsait bulunmadığı takdirde onun (Allah Teâlâ tarafından) meşru kılınmış, kabul buyrulmuş (bir tövbe olmak üzere ardarda) aralıksız (İki ay oruç tutması lâzım gelir) kâtil, kadın ise hayz ve nifas halleri müstesnadır, bunların omça ara vermesi kefâretin sıhhatine mâni olmaz. (Ve Allah Teâlâ alîmdir) Her şeyi bilir, bu ö ldürme olayı ve oruç tutulması da o cümledendir ve Hak Teâlâ (hakimdir) bütün şer’î hükümleri bir hikmet ve faydaya dayanmaktadır. Bu ö ldürme olayları hakkındaki bu ilâhî hükmü de hikmetin kendisidir. § Rakaba, lûgatta boyun demektir. Birşeye parçalarının en şereflisinin ismini vermek kabilinden olarak insana da rakaba denilmektedir. Nasıl ki yüz, baş denilerek bununla şahıs kasdolunur. Bununla beraber rakaba ile köle ve câriye kasdedilmiştir ki, erkek, dişi, büyük, küçük, ve mü’min, mü’min olmayan kölelere, câriyelere rakabe denilmiştir. § Diyet kelimesi için Bakare sûresindeki (178 inci) âyeti kerimenin tefsirine bakınız. § Rivayete göre eshabı kiramdan olan Hüzeyfe, Uhud savaşında Rasûlüllah ile beraber bulunuyordu, babası olan “Yamani” ise gayrı müslimler arasında bulunduğu için gayrı müslim sanılarak İslâm mücahitler! tarafından ö ldürülmüştü. Halbuki, Yamanide İslâmiyet’i kabul etmişti. Hattâ Hz. Hüzeyfe bu benim babamdır demiş ise de bunun farkında olamamışlar. Onun müslümanlığı daha sonra anlaşılınca pişmanlık duyulmuş Hz. Hüzeyfe ise: Din kardeşlerine karşı Allah Teâlâ sizi bağışlar, o merhametlilerin en merhametlisidir, diye teselli etmiş Rasûlü Ekrem Efendimiz bunu haber alınca Hz. Hüzeyfe’nin mevkii Rasûlullah’ın katında daha yükselmiştir, bu hadiseyi müteakib de bu âyeti kerime inmiştir. Bununla beraber daha başka nüzul sebepleri de rivayet edilmiştir.

Nisa' 4:93

Bu âyeti kerime herhangi bir mü’mini haksız yere kasden ö ldürmenin ne büyük bir cinâyet olup ne büyük cezaya sebep olacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve her kim bir mü’min!) kılıç, kama, tüfenk, büyük taş parçası gibi ö ldürücü bir şey ile (kasden) ölümünü isteyerek (ö ldürürse) böyle pek büyük bir cinayeti kasden işlerse (onun cezası) bu cinâyetinden dolayı âhirette hak etmiş olduğu ceza, (içinde uzun süre kalmak) birçok zaman içinden çıkmamak üzere (cehennemdir) o haddızatında böyle bir cezaya lâyıktır, (ve Allah Teâlâ onun) o katilin (üzerine gazab etmiş) ondan intikam almak istemiştir. (Ve ona) bu cinâyetinden dolayı (lânette bulunmuş) onu rahmetinden uzaklaştırmıştır, (ve onun için) cehennemde (pek büyük bir azab hazırlamıştır) ki, onun derecesini biz insanlar takdirden âciz bulunmaktayız. Çünkü bir mü’mini öyle haksız yere kasden ö ldürmek pek büyük bir günahtır, bir cinâyetdir. Nitekim bir hadisi şerifte: Nefsim kudret elinde olan Cenâb-ı Hak’ka yemin ederim ki, dünyanın yok olması, Allah katında bir mü’minin ö ldürülmesinden daha hafiftir. Böyle bir katil hakkındaki dünyevî hüküm, ceza, kısastır. Nitekim Bakara sûresinde beyan olunmuştur. Uhrevî hüküm ceza da onun cehennemde uzun bir müddet kalmasıdır. Evet… Mü’minlerden âsi olanlar, her ne kadar isyanları sebebiyle cehennemde uzun müddet azap çekseler de sonunda oradan çıkarılacaklardır. İmanlarının ebedî mükâfatını göreceklerdir. Bu hususa dâir birçok şer’î delil vardır. Cehennemde ebedî kalmak ise kâfirlere aittir. Bununla beraber bir mü’mini haksız yere ö ldüren kimse, bu ö ldürmeyi doğru görür bu husustaki İlâhî hükmü hafife alırsa dinden dönmüş olacağı için bundan tövbe edip Allah’tan af dilemeden ö ldüğü takdirde onun da cehennemde ebedî olarak azap çekeceği şüphesizdir. Tefsircilerin icmâına göre bu âyeti kerime, bir mü’mini ö ldüren bir kâfir hakkında nâzil olmuştur. Bununla birlikte hükmü umumidir. § Rivayete göre Mikyes ile Hişâm adında iki şahıs müslüman olmuşlardı. Daha sonra Mikyes kardeşi Hişam’ı Beni Neccar kabilesi arasında ö ldürülmüş olarak buldu, keyfiyeti Rasûlü Ekrem’e arzetti. Peygamber efendimizde Beni Fihrden Zübeyir adındaki bir zatı Beni Neccar’a gönderdi o zat Hz. Peygamber’in tenbihi üzerine Beni Neccar’a giderek: Eğer katili biliyorsanız Mikyes’e teslim ediniz, kısasta bulunsun, bilmiyor iseniz Hişam’ın diyetini kardeşi Mikyes’e veriniz” dedi. Beni Neccar da katili bilmiyoruz diyerek Hişam’ın diyeti olmak üzere Mikyes’e yüz deve teslim ettiler. Mikyes daha sonra şeytana uyarak: “ben ne diye kardeşimin diyetini aldım, onun yerine bir kişiyi ö ldüreyim de intikam alayım” diyerek yanındaki Zübeyr’in gafletinden istifâde ederek bir taş ile başını parçalamış, dinden dönerek Mekke’ye geri gitmişti. İşte bu âyeti kerime bunun hakkında nâzil olmuştur. Rasûlü Ekrem efendimiz, Mekke’i Mükerreme’yi fethedince bu mürteddi Kâbe’nin örtüsüne yapıştığı halde yine ö ldürmüş kendisine emân vermemiştir.

Nisa' 4:94

Bu âyeti kerime her işte acele etmeksizin hareket edilerek hakikatların güzelce ortaya çıkmasına dikkat edilmesini emretmektedir. Geçici menfaatler uğrunda gayrı meşru tecâvüzlere yol verilmemesini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (ey imân edenler) Ey İslâm mücahitler!!. (Allah Teâlâ’nın yolunda yürüdüğünüz) cihat için sefere çıktığınız (zaman dikkatli bulununuz) karşılaşacağınız işlerin ortaya çıkıp belli olmasını araştırınız, düşünmeksizin acele etmeyiniz (ve size) müslümanlar arasında uygulandığı şekilde (selâm veren kimseye) düşünmeksizin sırf (dünya hayatının geçici faydasını arayarak) o selâm verenin malını bir ganimet malı telâkki ederek kendisine (sen mü’min değilsin) kendini kurtarmak için böyle müslüman olduğunu açıklıyorsun (demeyiniz) belki onun açıkladığı imânı, İslâmiyeti kabul ediniz, onun hakkında bu açıkladığı imân gereğince muamelede bulununuz. Çünki (Allah Teâlâ’nın katında çok ganimetler vardır) sizleri zenginleştirmeye fazlasıyla yeterlidir o selâm verenin malına kavuşmak için hayatına kasteylemeyiniz. Düşününüz ki, (siz de evvelce öyle idiniz) İslâmiyet’ ilk kabulunuz zamanında yalnız kelime’i şahadeti okumakla canınızı, malınızı kurtarmıştınız, sözünüzün özünüze uygun olup olmadığını araştırılmamıştı. (da Allah Teâlâ size lütfetti) sizin o şekilde imanınızı kabul etti, onunla sizin karımızı, canınızı korudu, siz de imân ile şöhret buldunuz, din yolunda dosdoğru harekete kavuştunuz. (artık işin güzelce belli olmasına bakınız) size selâm vererek İslâmiyet’ini arzedenlerin hallerini güzelce nazar-ı dikkate alınız, onların aleyhinde acelece harekette bulunmayınız. (şüphe yok ki. Allah Teâlâ sizin yaptığınıza) açık ve gizli amellerinize (hakkiyle haberdar bulunmaktadır) ona göre mükâfat ve ceza verecektir. Binaenaleyh hareketlerinizde zaaf göstermeyiniz, ihtiyattan ayrılmayınız, çabucak yok olan dünya varlığı için, müslüman olduğunu açıklayan kimselere saldırmayınız, daima uyanık bulununuz. § Rivayete göre Rasûlü Ekrem, Sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz, Fedek ahalisi üzerine bir birlik göndermişti. Sahabeden “Üsame bini Zeyid” de bu birlikte bulunuyordu. Fedek ahalisi kaçmış, içlerinde bulunan “Mirdâs” ise vaktiyle müslüman olup İslâmiyet’ini gizlemekte bulunmuştu.. Böyle İslâm birliğini görünce, müslüman oluşuna güvenerek İslâm erlerini karşıladı, kendilerine selâm verdi, Kelime’i Tevhid’i okudu. Üsame ise Mirdas’ın bu hareketini gayrı samimî sanarak onu ö ldürdü, bir tepede bulunan koyunlarını alıp getirdi. Daha sonra Peygamber Efendimiz bu hâdiseden haberdar olunca: Neden Kelime’i Tevhid’i okuyan bir kimseyi malına tamah ederek ö ldürdünüz, kalbini teftiş etmeli değilmiydiniz? diye tekdirde bulundu. İşte bu âyeti kerimenin inmesine bu gibi birkaç olay sebep olmuştur.

Nisa' 4:95

Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ yolunda cihat edenlerin yüksek mevkilerini, müslümanların muhtelif tabakalarını göstermektedir. Şöyle ki: (Mü’minlerden) körlük gibi, hastalık gibi, kötürüm olmak gibi (özür sahibi olmaksızın) cihattan geri kalıp (oturanlar) savaşa katılmamış olanlar (ve Allah Teâlâ’nın yolunda) cihat uğrunda (mallariyle ve canlan ile cihad edenler) savaşa atılmış bulunanlar, İslâm varlığını savunmaya çalışanlar (eşit olmazlar) elbette mücahitlerin mevkii daha yüksektir. Çünki (Allah Teâlâ mallariyle ve canlariyle cihada atılanlan) cihaddan geri kalıp (oturanlar üzerine derece) fazilet ve mükâfat (itibariyle üstün) tercih ve takdim (kılmıştır) mücahitlerin dereceleri daha yüksektir. (ve Allah Teâlâ hepsine de) mücahitlere de, bir özürden dolayı oturanlara da (hüsnâyı) cenneti (vaad buyurmuştur) özür sâhipleri de mâzeretlerinden ve iyi niyetlerinden dolayı cennete, mükâfata adaydırlar. (ve) maamafih (Allah Teâlâ mücahit olanları) özürsüz yere veya özürlerinden dolayı cihada katılamayıp (oturanlar üzerine pek büyük bir mükâfat ile tercih) tafdil ve takdim (kılmıştır) Gerçek şu ki: Mazereti olanlar da iyi niyetlerinden dolayı mükâfata nâil olacaklardır. Cihada fiilen katılanlar ise hem güzel niyetleri sebebiyle mükâfata nâil olacakları gibi bu önemli vazifeyi fiilen yerine getirmiş olduklarından dolayı da ayrıca mükâfatı hak etmişlerdir. Özürsüz olarak cihattan geri duranlar ise bu mükâfat bakımından daha ziyade eşitlikten mahrumdurlar.

Nisa' 4:96

Mü’minlere va’dedilmiş olan bu sevaplar (Allah katından derecelerdir) yüksek makamlardır, birbirinin üstünde ikramlarda, lûtuflardır. (ve bağış ve rahmettir) bunları kullarına ihsan buyuracaktır, (ve Allah Teâlâ gafurdur) kullarını çok yarlıgayıcıdır ve (râhimdir) kendisine ibadet ve itaatte bulunanları çok esirgeyicidir. Onun merhamet ve şefkati bütün mü’min kulları hakkında devamlı olarak tecelli edip duracaktır. § Rivayete göre sahabe’i kiramdan âmâ bulunan “İbni Ümmi Mektum” mücahitler ile cihada katılmayanların dereceleri Allah katında eşit olamıyacağını anlayınca üzülmüş, kendisi özüründen dolayı cihada iştirâk edemediği için cihat sevabından büsbütün mahrum kalacağını sanmıştı. Bunun üzerine özürlü olanların müstesnâ olduğu bu mübârek âyetler ile beyan olunarak öyle özürlü olanların da niyetlerine göre sevaba nâil olacakları kendilerine müjdelenmiştir.

Nisa' 4:97

Bu mübârek âyetler, mazeretsiz olarak hicrette bulunmamış olanların kötü sonunu ve birer mazeret sebebiyle hicret edememiş olanların da Allah’ın affına kavuşacaklarını şöylece bildirmektedir. (Muhakkak o kimseler ki) hicreti terkettiler, şirk yurdunda kalarak kâfirlere uymak suretiyle (nefislerine zulmeder oldukları halde canlarını melekler) ölüm meleği ile arkadaşları (alacaklardır) o zaman melekler o kimselere (ne işte idiniz) dinî işlerinizs ait hangi şeyle meşgul bulunuyordunuz (diyeceklerdir) onları böylece kınayacaklardır. O kimseler de özür dileme makamında olarak (Biz yeryüzünde) Mekke yurdunda (zayıf sayılır) dinimizin icaplarını yerine getirmekten, dinini yüceltmek için hizmetden âciz bulunan (kimseler idik derler) boş mazeretler ileri sürerler, (melekler de) onların bu özür dilemelerini geçersiz kılmak ve kendilerini susturmak için (Allah’ın yeryüzü geniş değil mi İdî?, ki, orada) yeryüzünde müsait bir yere (hicret edeydiniz) o kâfirlerin arasından ayrılsa idiniz (deyiverirler) nitekim birçok müslümanlar, Mekke’den Medine’i Münevvereye ve Habeşistan’a hicret etmişlerdir. (İşte onların) o hicreti, özürsüz olduğu halde terkedenlerin âhirette (varacakları yer cehennemdir) onlar üzerlerine düşen bu hicret farizesini terkile kâfirlere müsait alan. bıraktıkları için böyle bir azabı hak etmişlerdir, (ne fena uğranacak yer!.) onların gidecekleri cehennem, en kadar elem verici bir azap yurdu. § Bu nefislerine zulmedenlerden maksat, bir rivâyete göre küfür yurdunda kalıp bir engel bulunmadığı halde İslâm yurduna hicret etmeyen müslümanlardır. Bunlar altı kimse imiş, Bedir savaşında kâfirler arasında ö ldürülmüşlerdir. Diğer bir rivayete göre de bunlar, müslümanlara karşı imân ettiklerini gösterdikleri halde kendi kavimleri arasında onlara karşı kâfir olduklarını açıklayan, Medine’i Münevvere’ye hicret etmeyen münafıklardır.

Nisa' 4:98

Bu hicret, farizesinden müstesnâ olanlar vardır. Şöyle ki, bundan (ancak erkeklerden ve kadınlardan ve çocuklardan) ergenlik çağına yaklaşmış olanlardan veya köle bulunanlardan (zayıf sayılı? da) yani aslında zayıf, âciz başkalarının etkisi altında güçsüz bulunup da (hiçbir çareye) hicret için hiçbir kuvvete ve nafakaya (güçleri yetmeyenler) böylece takatsiz olan (ve hiçbir doğru yol bulamayanlar) hicret için elverişli bir yol bilemeyip bir rehber bulamayanlar bu hicret farizesinden (müstesnâ) bulunmuşlardır. Çünki hiçbir kimse gücünün üstünde birşey ile mükellef olmaz.

Nisa' 4:99

(İşte onları) öyle zayıf, her türlü çareden mahrum olan müslümanları (umulur ki. Allah Teâlâ af buyurur) onları bu hicret etmemiş olduklarından dolayı sorumlu tutmaz. (Ve Allah Teâlâ af edicidir) Onları da af buyurur ve Cenab’ı Hak, (mağfiret buyurucudur.) onların haklarında da ilâhî mağfireti tecelli eder bunu isteyip durmalıdır. § Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’in Medine’i Münevvere’ye hicretlerinden sonra Mekke’i Mükerreme müşrikleri arasında kalan ve vaktiyle müslüman olduklarını açıklamış bulunan kimseler hakkında nâzil olmuştur. Çünki Mekke’i Mükerreme’nin fethinden evvel, hicret dinî bir farize bulunuyordu. Bunu mazeretsiz terketmek câiz bulunmuyordu. Mekke’i Mükerreme’nin fethinden sonra ise bu farize hakkında dinî hüküm nesh edilmiştir. Çünkü Mekke’i Mükerreme fethedilince insanlar takım takım İslâmiyet’i kabul etmiş, ashabı kiram etrafa yayılarak müslümanlara dinî vazifelerini öğretmiş ve telkinde bulunmuş, İslâm’ın yüceliği ve hâkimiyeti pek kuvvetlenmiş idi. Artık müslümanları saptıracak kimseler azalmıştı. Bununla beraber bir müslüman için bulunduğu yerde dinî vazifelerini yerine getirmeye imkân bulunmadığı takdirde oradan hicret etmek yine bir dinî vazifedir.

Nisa' 4:100

Bu mübârek âyetler, hicret etmeye teşviki ve yolculuk halindeki dinî kolaylıkları göstermektedir. Şöyle ki: (Ve her kim Allah Teâlâ yolunda) cihat uğrunda, İslâm dinine hizmet hususunda (hicrette bulunursa) yurdunu bırakıp başka münasip bir yere giderse (yeryüzünde) yolculukta bulunacağı sahalarda (birçok hayırlı barınacak yer) düşmanlarının zilletine sebep olacak faideli yer (ve) geçimi hususunda (genişlik bulur) Cenâb-ı Hak ona genişlik gösterir, onu bol bol rızıklandırır, (ve her kim) hanesinden, yurdundan (Allah Teâlâ’ya ve Resûlüne) onların rızalarını kazanmak, İslâm dinini korumak için (muhacir olarak çıkarsa, sonra da) daha maksadına kavuşmadan (kendisine ölüm yetişirse muhakkak onun mükâfatını vermek Cenâb-ı Hak’ka aittir) onun sevap ve mükâfatı Allah katında bir lûtuf olarak sabit olmuş olur. (ve Allah Teâlâ çok bağışlayandır.) Bu gibi kullarının kusurları olsa da onu af eder ve örter ve Cenab’ı Hak (pek esirgeyendir) mağfiret buyurmakla beraber bir nice lûtuf ve marhamette de bulunur. O gibi zatlara hicret sevabını fazlasıyla ihsan buyurur. § Rivayete göre hicret hakkındaki âyetler nâzil olunca bunları Mekke’i Mükerreme’de ikamet eden ve pek ihtiyar, hasta bulunan Cündüb bini Zamre adındaki bir müslüman duymuş “ben zayıf bir kimse değilim, yolunu tayin edip girebilirim, vallahi ben bir gece bile artık Mekke’de duramam, beni yolcu ediniz diye yemin eylemiş, ve hazırlanan bir nakil vasıtasıyle Medine’i Münevvere tarafına yola çıkmış, fakat bu mübârek zat daha yolda iken kendisinde ölüm alâmetleri görünmeğe başlamış, bunun üzerine sağ elini sol eline koymuş, Allah’ım!. Şu senin, şu da Resûlün içindir, Resûlün sana ne ile beyât ettiyse ben de öyle beyât ediyorum demiş, bunu müteakip “Tenim” denilen mevkide vefat eylemiştir. Bu hadiseyi eshabı kiram işitince o zat Medineye kadar gelmiş olsa idi sevap ve mükâfatı daha fazla olurdu demişler, müşrikler de gülümsemişler, maksadına kavuşamadı diye söylenmişler. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, böyle güzel inanca sâhip, din uğrunda fedakâr olan zatların büyük mükâfatlara nâil olacakları müjde edilmiştir. Binaenaleyh bu gibi mübârek zatlar güzel niyetleri sebebiyle hicrete tamamen muvaffak olan zatlar gibi sevaba nâil bulunmuşlardır.

Nisa' 4:101

Ey müslümanlar!. (Ve yeryüzünde sefer ettiğiniz) yurdunuzdan ayrılıp sefer sayılacak başka bir yere gittiğiniz (zaman) sizin için bir dinî müsaade vardır. Şöyle ki: (kâfir olanların size kötülük edeceklerinden) üzerinize saldırıda bulunacaklarından (korkarsanız) muhtemel bir endişeden dolayı (namazdan) dörder rekatlı olanları (kısaltmanız) onları ikişer rekât olarak kılmanız (sizin için bir günah değildir.) bundan dolayı mesul olmazsınız, bu hakkınızda ilâhî bir merhâmettir. Ey mü’minler!, (şüphe yok ki, kâfirler sizin için) tabiatları, yaratılışları ve eğitimleri bakımından (apaçık) düşmanlıkları ortada (bir düşman bulunmaktadırlar) binaenaleyh onlara karşı herhalde ihtiyatlı, uyanık bulunmalıdır. Bu âyeti kerimede kısaltılmasına müsaade edilen namaza “selâti havf = korku namazı” denilmiştir. Muayyen bir miktar yolculuktan dolayı öğle, ikindi, yatsı namazlarını ikişer rekât kılmanın meşruiyeti de sünneti nebeviye ile, icma’ı ümmet ile sabittir. Sahihi Buhârî ve Müslimde Hz. Âişe radiallahü anha validemizden rivayet olunduğuna göre öğle, ikindi ve yatsı namazları başlangıçta ikişer rekât olarak farz kılınmıştı. Sonra bu farziyet sefer halinde aynen bırakılmış, ikâmet halinde ise bunlar dörder rekata çıkarılmıştır. § Sefer = misaferet, lûgatte herhangi bir mesafeye gitmektir. Zıddı, ikamettir. Şer’an sefer, muayyen bir mesafeye gitmektir ki, bu mutedil bir yürüyüş ile üç günlük, yani: On sekiz saatlik bir mesafeden ibarettir. Mutedil yürüyüş, yaya yürüyüşüdür ve kafile arasındaki deve yürüyüşüdür. Denizlerde de yelken gemileri ile havanın itidali muteberdir. Bu kadar mesafeye süratle hareket eden bir nakil vasıtası ile bir günde veya birkaç saat içinde gidilse de o yine sefer mesafesi olmaktan çıkmaz. Yolculuk zahmetsiz olmadığı için yolcular hakkında böyle bir müsaade verilmiştir. Böyle bir yolcu, dört rekatlı farz namazları ikişer rekât olarak kılar. Bu, hanefî mezhebince bir vecibedir. Buna “kasri selât” denir. Fakat İmam Şafiiye göre misafir serbesttir, dilerse bu farzları yine dörder rekât olarak kılabilir.

Nisa' 4:102

Bu âyeti kerime, düşmanla karşı karşıya bulunan İslâm mücahitlerinin farz namazlarını ne şekilde kılabileceklerini ve düşmanlara karşı herhalde ihtiyatlı bulunmanın lüzumunu göstermektedir. Şöyle ki: Habibim!, (sen) mücahid erlerin (içlerinde olup da) düşmandan çekinmekte bulunduğunuz halde (onlara) o mücahitlere (namaz kıldıracağın zaman onlardan) bir grup beklesin diğer (bir grup seninle beraber namaza dursun) ve bu grup (silahlarını da alıversinler) ihtiyaten yanlarında bulundursunlar. (bunlar secde edince) böyle seninle bir rekâtı tamamlayınca (arka tarafınızda bulunsunlar) bunlar düşmana karşı duruversinler (ve namazı kılmamış) düşmana karşı durmakta bulunmuş (olan diğer bir grup da gelsin, seninle beraber) kalan (namazı kılsın ve) bu grup (ihtiat tedbirlerini ve silahlarını da alıversinler) çünkü bu halde İslâm erlerinin ibadetle meşgul olduğuna düşmanların bakışları daha fazla dönmüş olabilir, (kâfir olanlar arzu ederler ki) Temennide bulunurlar ki, (siz) ey müslüman erleri, namaz ile meşgul olduğunuz zaman (silâhlarınızdan ve eşyanızdan gafil bulunasınız da sizin üzerinize) ansızın (bir baskın ile baskında bulunuversinler) sizin hayatınıza kasdetsinler, sizin mallarınızı, silâhlarınızı elde ediversinler. Bununla beraber Cenâb-ı Hak, müslümanlar hakkında merhametlidir, kerem sahibidir, onlara her hususta genişlik ve kolaylık göstermektedir, (ve) kısaca (eğer size yağmurdan bir eziyet var ise) silâhlarınızın ıslanmasından, ağırlaşmasından korkuyorsanız (veya siz hasta bulunmuş iseniz) silâhlarınızı yüklenmeniz hastalığınızın artmasına sebep olabilecek ise (silâhlarınızı) yanınıza almayıp da münasib bir yerde (bırakmanızdan dolayı üzerinize bir günah yoktur) bundan dolayı mesul olmazsınız, (ve) bununla birlikte siz yine mümkün olan (ihtiyat tedbirinizi alınız) tâ ki, düşmanlarınız üzerinize anî bir hücumda bulunacak olmasınlar. Fakat onların herhalde hücum edebileceklerini, galip gelecekleri vehmine de düşmeyiniz. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ kâfirler için) ö ldürülmeleri, esir alınmaları, mallarının yağmaya uğraması gibi (küçültücü) zillete düşürücü (bir azab) bir ezilmişlik, bir mağlûbiyet (hazırlamıştır) onlar herhalde lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır. Elverir ki, müslümanlar, dinlerinin yüce emirleri çerçevesinde yaşasınlar. Nitekim saadet döneminde İslâm kuvvetleri az bir zaman içinde düşmanlarını mağlûbiyetlere uğratmış, onların yurtlarını ellerinden almış onları zelil bir durumda bırakmışlardır. § Rivayete göre Rasûlü Ekrem Efendimiz, Benî muharip ve Benî Anmar kabilelerine karşı savaşa çıkmıştı, bunlardan kimseyi göremediler. İslâm erleri silahlarını bırakıverdiler. Peygamber Efendimiz, tuvalet ihtiyacı için bir derenin öbür tarafına geçmişti, o esnada şiddetli yağmurlar yağdı, seller vücude geldi. Hz. Peygamber, bir ağaç altında dump sellerin kesilmesini bekliyordu, Beni muharibden “Gavres” adındaki bir şahıs çıkagelmiş, elindeki kılıncı göstererek: Ya Muhammed -Aleyhisselâm- seni şimdi bundan kim kurtaracak, demiş, Yüce Peygamber: Allah Teâlâ kurtarır, demiş ve Ey Allah’ım!. Gavres bin Haris hakkında dilediğin ile benim için yeterli ol, diye duada bulunmuş. Bunun üzerine Gavres titremeye tutularak elinden kılıcı düşmüştü. Rasûlü Ekrem Hazretleri kılıcı mübârek eline almış, ey Gavres şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?. Diye buyurmuş, Gavres de: Hiç kimse kurtaramaz, demişti. Rasûlü Ekrem Hazretleri: Ey Gavres müslüman ol, kılıcını sana vereyim, diye buyurmuş, Gavres de: “Ben müslüman olmam, fakat sana da kasdetmem ve senin aleyhinde bir kimseye de yardımda bulunmam demekle Hz. Peygamber kılıcı Gavrese iade buyurmuştu. Gavres de “elbette sen benden hayırlısın” demiş ve gidip bu hadiseyi kavmine anlatmış, onlardan bir kısmı bu olağanüstü hâdiseden dolayı İslâmiyet’i kabul eylemiştir. Rasûlü Ekrem de eshabı kiramının yanına dönerek bu hadiseyi onlara haber vermiştir, İşte bu âyeti kerime, bu hâdise üzerine nâzil olmuş, düşmanlara karşı daima ihtiyatlı bulunmayı ihtar buyurmuştur. § Selâtı havftan maksat: Düşmana veya sel veya yangın veya büyük bir canavar gibi bir tehlike karşısında bulunan bir İslâm cemâatinin kendilerini idare eden yönetiçinin ve başka muhterem bir imamın arkasında farz bir namazı nöbetle kılmalarıdır. Şöyle ki: Bu cemaattan bir grup o tehlike karşısında durur, bir grup da o imama uyar, arkasında iki rekatlı bir namazın bir rekatını, üç rekatlı bir namazın da iki rekatını ve seferî hükmünde değilseler dört rekatlı bir namazın da yine iki rekatını İmam ile beraber kılar, birinci oturuşta teşehhütten sonra o grup, meselâ düşman cebhesine gider, diğer grup gelerek imama uyar onunla beraber kalan namazı kılar. Teşehhüdden sonra tekrar cepheye gider, İmam kendi başına selâm verir, namazdan çıkar, birinci grup döner gelir, namazını kıraatsiz olarak tamamlar, selâm verir, cepheye gider, bu zümre lâhik hükmünde bulunduğundan kendisine Kur’an okumak lâzım gelmez. Sonra ikinci grup gelir, namazını Kur’an okuyarak tamamlayıp cepheye tekrar döner, bu grup ise mesbuk hükmünde bulunduğundan kendisine Kur’an okumak lâzım gelir. Rasûlü Ekrem Hazretleri Zatürrika, Batni Nahle, Asfan, Zikarede vak’alarında bu korku namazını kıldırmıştır. Sonra ashabı kiram da mecusiler ile yaptıkları savaşlarda bu namazı kıldırmışlardır. Korku namazı. İmamı Âzam ile İmam Muhammed’e göre bugün câizdir. Eğer İslâm erleri bir muhterem zatın arkasında namaz kılmayı arzu ederlerse bu suretle namaz kılabilirler. Fakat İmam Yusuf’a göre bu cevaz, saadet zamanına mahsus bulunmuştur. Bununla beraber korku namazı hususunda daha başka müsaadelerde vardır. Şöyle ki: Pek korkunç bir savaş ve saire halinde İslâm erlerinin korkuları artarsa ve binmiş oldukları hayvanlardan yere inmelerinden âciz bulunurlarsa her er binmiş olduğu hayvan üzerinde imkânı olduğu tarafa doğru ima ile namazını kılar, bu da mümkün değilse namazlarını ertelerler. Nitekim Hendek savaşında birkaç vakit namaz kazaya bırakılmıştı.

Nisa' 4:103

Bu âyeti kerime, korku namazını müteakip yapılacak zikir ve fikrin vaziyetini ve korkunun gitmesini müteakip namazların bütün erkân ve şartları dairesinde edâ edilmesini bildirmektedir. Şöyle ki: (İmdi) Ey İslâm mücahitler!!, (namazı) korku namazını anlatıldığı şekil üzere (kılıp bitirdiğiniz) o namazdan ayrıldığınız (zaman) vaziyetinize göre (ayakta iken ve otururken ve yanlarınız üzerinde iken) böyle herhangi bir halde bulunurken (Allah Teâlâ’yı zikrediniz) onun zikrine, ona duaya, zafer ve yardımını temenniye devam eyleyiniz. Bununla beraber sağlık durumu iyi olanlar ayakta, hasta olanlar oturarak; kötürüm olanlar da yan üzerine yatarak namazlarını kılsınlar. (vaktaki, emniyet haline gelirsiniz) savaş son bulur da kalpleriniz korkudan kurtulur, (artık) vakti girmiş olan (namazı tamamiyle) tadil erkânına ve şartlarına riâyet ederek (edâ ediniz) bu mühim dinî vâzifenizi hakkiyle yerine getiriniz, (şüphe yok ki namaz) bu mübârek ibadet (mü’minlerin üzerine) tarafı ilâhîden (belirli) öne geçmeyecek ve sonraya kalmayacak (vakitlerde) Allah’ın kitabı ile sabit (bir farize olmuştur) Namaz vakitleri: Fıkıh kitabımızda bildirildiği üzere şöylecedir: 1 – Sabah namazının vakti, fecri sadıkın doğmasından güneşin doğmasına kadar olan müddettir. Fecri sadık ise sabaha karşı ufuktan yayılmaya başlayan bir nurdan, bir aydınlıktan ibarettir. Buna ikinci bir fecir de denilir. Bu ikinci fecrin karşıtı birinci fecirdir ki bu da gökte iki tarafı karanlık, uzunca bir çizgi şeklinde görülen bir beyazlıktır. Az sonra kaybolur, kendisini bir karanlık takip eder. Bu fecr gece hükmündedir. Bununla yatsı vakti çıkmış olmaz. Bu fecre sabahın gerçekten girmesini göstermediği ve yalancı, geçici bir aydınlık olduğu için “fecri kâzip = yalancı fecir” denilir. Bu fecri kâzip kaybolduktan sonra ikinci fecr meydana gelir. 2 – Öğle namazının vakti, İmamı Âzam’a göre zeval gölgesinden itibaren her şeyin gölgesi kendisinin iki misline ulaşacağı zamana kadardır. Buna “asrı sânî” denir. Zeval gölgesi ki güneşin görünüşe karşı semada yarı yolu katetmekle her şeyin batıdan doğuya doğru ilk düşmeye başlayan gölgesidir, İmamiyne ve üç büyük imama göre ise öğle vaktinin sonu, zeval gölgesinden başka her şeyin gölgesi kendisinin bir misline ulaştığı andır. Buna “asrı evvel” denir. Cuma namazının vakti tam öğle namazının vaktidir. 3 – İkindi namazının vakti, İmamı Âzam’a göre her şeyin gölgesi kendisinin iki misline ulaştığından itibaren ve diğer imamlara göre de bir misline ulaştığından itibaren güneşin batacağı zamana kadardır. 4 – Akşam namazının vakti de güneşin batmasından itibaren şafağın kaybolacağı zamana kadardır. Şafak ise İmamı Âzam’a göre akşamleyin ufukta kızardıktan sonra meydana gelen beyazlıktır. İmameyn ile üç büyük imama göre ise ufukta meydana gelen kızartıdan ibarettir. 5″ Yatsı namazının vakti de şafağın kaybolmasından başlar, ikinci fecrin doğmasına kadar devam eder. Vitir namazının vakti de yatsı namazının vaktidir. Teravih namazının vakti de tercih edilen görüşe göre yatsı namazından sonra sabah namazının vaktine kadar devam eder. Bayram namazlarının vakti de sabahleyin güneş yükselip kerahat vakti çıktığı zamandan itibaren istiva zamanına kadar devam eder. İstiva zamanı; tam zeval vakti demektir ki, güneş, gündüzün ortası dâiresi üzerinde bulunur. Herkesin tam başı üstüne veya o sıraya gelmiş gibi görünür. İşte kerahat zamanı da bundan ibarettir. § Namazların böyle vakit vakit kılınmasındaki hikmet ise pek büyüktür. Bu yüce ibadet, kulların zamanlarını tanzim eder, ruhlarını gafletten kurtarır. Yaratıcımızın hikmet ve kudretine dalâlet eden muhtelif zamanların her birinde o Yüce Yaratıcıya saygı sunmakla onun şanının yüceliğini tazime vesil olur, daha nice maddî, mânevî menfaatleri temin buyurur.

Nisa' 4:104

Bu mübârek âyetler, Din düşmanlarına karşı yiğitlik ve kahramanlık gösterilmesini, hakkı müdafaa yolundaki zahmetlere katlanılmasını, Allah’ın hükümlerine göre hükmedilerek haksızlara yardımda bulunulmamasını ve yanlış eğilimlerden dolayı istiğfar edilmesini emredici bulunmaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. Din düşmanları olan bir (kavmi aramakta) onu cihat sahasında takib etmekte (gevşek olmayınız) zafiyet, gevşeklik göstermeyiniz, (eğer siz) böylelerine karşı savaşta bulunmak sebebiyle (elem çekmekte) bazı arızalara uğrayarak müfessir bulunmakta (olursanız) ona sabr eyleyiniz, ondan dolayı cihattan geri durmayınız (şüphesiz onlar da) o düşmanlarınız da (sizin elem çektiğiniz gibi elem çekerler) onlar da tehlikelere mâruz kalırlar, yaralanırlar, buna rağmen korkarak size karşı savaşmaktan geri durmazlar. Artık siz de onlara karşı cihad etmekten geri durmayınız. (halbuki, onların ümit etmediği şeyi) bu savaş sebebiyle sevaba kavuşmayı, ilâhî yardımı, İslâm dinine hizmeti (siz) mü’minler (Allah Teâlâ’dan ümit edersiniz) dindarlığınızın verdiği güzel kanaat, ruhî metanet sayesinde bir nice muvaffakiyetlere nâil olacağınıza inanırsınız. Artık düşmanlarınızdan daha çok metin, mânevî kuvvete sâhip, sabr ve sebat ile vasıf lanmanız icap etmez mi?, (ve) bilirsiniz ki, (Allah Teâlâ bilendir) herkesin kalbindekileri, amel ve hareketlerini hakkiyle bilir ve (hikmet sahibidir) onun her emir ve yasağı bir hikmet ve faydaya dayanmaktadır. Artık sizin böyle cihat ile mükellef olmanızda elbette bir ilâhî hikmet gereğidir. Binaenaleyh bu hususta metanetten, sabır ve kararlılıktan ayrılmayınız. § Rivâyete göre müslümanlardan bazıları yaralı, yorgun olduklarını ileri sürerek Bedri Suğrâ savaşından geri kalmak istemişlerdi. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur.

Nisa' 4:105

Resûlüm!. (Şüphesiz biz sana kitabı) Kur’an’ı Kerim’i (hak olarak) bütün açıklamaları adalete, hak ve hikmete uygun bulunarak (indirdik ki, insanlar arasında) meydana gelen davalarda, anlaşmazlıklarda (Cenab’ı Hak’kın sana) gösterdiği (bildirdiği) vahy eylediği (şekilde hükmedesin) o apaçık kitabın hükümlerine muhalefette bulunmayasın (ve hainler için) hakikatları örten, gayrı meşru hareketleri örtbas etmek isteyen, kendi nefislerine ve başkalarına hiyanette bulunan kimselerin lehlerine olmak üzere (müdafaacı olma) onları koruyup lehlerine hüküm verme, onların mahiyetlerini hareketlerini güzelce anlamaya çalış. Binaenaleyh hâkimler için lâzımdır ki, hadiseleri güzelce tetkik etsinler, hasımların edebî konuşmasına, hakikatı örtecek şekilde olan ifadelerine tevillerine aldanmasınlar, bir tarafa cinsiyet, milliyet, akrabalık itibariyle meyil edip de tarafsızlığı ihlâl edecek bir durumda bulunmasınlar. § Rivâyete göre “Tuğme İbni Übeyrk” adında ensardan bir şahıs, komşusu bulunan “Katate”nin un dolu dağarcığı ile içindeki bir zırhını çalmış bunu götürüp “Zeyd İbni Semin” adındaki bir Yahudinin yanına emanet bırakmış, “Katate”, zırhını Tuğme’nin çalmış olduğunu tahmin ederek onun yanında arâmiş ise de bulamamış, ve bunu çalmadığına dâir Tuğme yemin de etmiş. Dağarcık içindeki un yollara dökülmüştü, Katate bunu takib ederek Yahudinin hanesine kadar gitmiş, zırhını onun yanında bulmuştu. Yahudi bu zırhı kendisine Tuğme’nin getirip emanet bıraktığını söylemiş, onun bu iddiasına bir takım Yahudiler de şehadette bulunmuşlardı. Tuğme’nin kabilesi Beni Zaferden bir cemaat da Rasûlullah’a müracaat etmişler, Tuğme’nin zırhtan haberdar olmadığını söylemişler, bu yüzden kabilelerinin mahçup bir halde kalacaklarını dermeyan eylemişlerdi. Zırh Yahudinin yanında bulunduğu için onun aleyhine hüküm verilmesini dilemiştiler. Rasûlü Ekrem Hazretlerine de bunların ifadelerine ve zırhın da Yahudinin yanında bulunmasına bakarak bunu Yahudinin almış olduğuna bir kanaat gelir gibi olmuştu. İşte bu hâdise üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, hiçbir taraf tutulmayıp hâdiselerin güzelce tetkik edilerek ona göre adaletle, tarafsız bir şekilde hüküm edilmesi emrolunmuştur. Tuğme ise Mekkeye gidip dinden dönmüş ve hırsızlık için içine girdiği bir binanın duvarı üstüne yıkılarak helâk olmuştur.

Nisa' 4:106

Habibim!. (Allah Teâlâ’dan mağfiret iste) senin ve ümmetin hakkında ilâhî lutfun sübhânî affın tecellisini temenni eyle, Tuğme lehine yüz gösteren gayrı ihtiyarî bir temayülden dolayı da bağış dileğinde bulun. Aslında Rasûlüllah, bundan sorumlu değildir, bu ipuçlarına dayanan, iyilik isteyen bir kanaat neticesidir. Mâsum olan yüce bir Peygamberden kasıtlı olarak bir günah meydana gelemez, ancak peygamberliğin pek yüce olduğundan bunun daha fazla yücelmesi için istiğfarda bulunmak bir kulluk ve şükran sunma vazifesidir. Ümmetin fertleri için de bir irşad örneğidir, insanlık hali meydana gelen bazı yanlış düşüncelerden, kanaatlerden dolayı Cenâb-ı Hak’kın af ve bağışına sığınarak istiğfarda bulunmalıdırlar, (şüphe yok ki Allah Teâlâ gafur) dur, af isteyen kullarının hatalarını, günahlarını af eder ve örter ve (rahîm bulunmaktadır) kulları hakkında rahmet ve şefkati pek fazladır. Artık öyle bir yüce mabudun ilahlık eşiğine sığınarak kendisinden af ve bağış istemek icabetmez mi?.

Nisa' 4:107

Bu mübârek âyetler, hain kimselerin Cenâb-ı Hak’ka karşı ne kadar cahilce, cüretkârca hareket ettiklerini kınamakta ve onların korunmaya ve savunulmaya lâyık olmadıklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamberim!.. Ve ey ümmeti Muhammediye!, (nefislerine) Tuğme veya yardımcıları gibi günahları sebebiyle (hiyanet edenler tarafından) onların lehine olarak (mücadelede bulunma) onlar himayeye, korunmaya lâyık değildirler, (şüphe yok ki Allah Teâlâ hiyanete düşkün) çok hiyanette bulunan ve (çok günahkâr olan) isyana düşkünlük gösterip duran (kimseyi sevmez) yani onu cezaya, azaba ilâhî gazabına sokar. Binaenaleyh bu gibi cezayı gerektiren hareketlerden kaçınmalıdır.

Nisa' 4:108

Tuğme ve kavmi gibi cahiller (insanlardan) utanarak, zararlarından korkarak (gizlenirler de Allah Teâlâ’dan gizlenmezler) yani: Cenâb-ı Hak’tan korkmaz, hayâ etmezler, (halbuki. Allah Teâlâ, razı olmadığı lâkırdıyı) cinayeti başkasına yüklemek, yalan yere şahitlikte bulunmak gibi iddiaları (onlar geceleyin konuştukları) kendi aralarında gizlice düşünüp taşındıkları (zaman) ilmiyle, kudretiyle, ve görmesiyle (onlar ile beraberdir.) Cenâb-ı Hak, onların bütün lâkırdı ve harekâtını bilir, hiçbir işleri Hak Teâlâ’ya gizli kalamaz. (Ve Allah Teâlâ onların her yaptıkları şeyi) bütün açık ve gizli amellerini (kuşatmış) ihata buyurmuş (bulunmaktadır) Yüce Allah’ın ilminden, kudretinden hiçbiri dışarda değildir. Artık düşünmelidirler, mesuliyetten yakalarını kurtaramayacaklarına kani olup tövbe ve istiğfar etmelidirler. Başka türlü kurtuluş çaresi yoktur.

Nisa' 4:109

Bu mübârek âyetler, haksız yere müdafaalarda bulunanları kınıyor, yaptıkları günahlardan dolayı pişman olup istiğfarda bulunanların ilâhî affa mazhar olacaklarını müjdeliyor. Herkesin yaptığı günahın kendi şahsı aleyhine olduğu ihtar ve kendi kusurlarını başkalarına isnat edenlerin ahlâka aykırı, mesuliyeti gerektirir bir şekilde hareket etmiş olacaklarını şöylece beyan buyuruyor. Ey Tuğme’nin lehine gerçeğe aykırı olarak şahitlikte bulunan kavmi!, (işte siz öyle kimselersiniz ki, dünya hayatı) fâni menfaatlar (hususunda onlardan yana) Tuğme ile emsali şahıslar lehine (mücadelede) savunmada (bulundunuz) onun hırsızlıktan uzak olduğuna şahitlik ettiniz (fakat kıyamet gününde) Cenab’ı Hak’kın cezalandıracağı zaman (onlar tarafından) Tuğme ve benzeri şahıslar adına (Allah Teâlâ’ya karşı kim mücadelede bulunacak) onları azabtan kim kurtarabilecek?. (veya onların üzerlerine kim vekil olacak) onların işlerini üstlenecek, onları muhafaza ederek Allah’ın intikamından kurtaracak?. Elbette böyle bir yardımcı bulunmayacaktır. Artık haksızlara arka çıkmak nasıl doğru olabilir?.

Nisa' 4:110

(Ve her kim bir kötülük yapar) meselâ: Tuğme gibi yaptığı gayrı meşru bir hareketi başkasına isnat eder (veya nefsine zulmeder) meselâ: İçki kullanır, yalan yere yemin eder, veya küfür ve şirke düşmüş bulunur (da sonra) nadim ve pişman olarak sadık bir tövbe ile (Allah Teâlâ’dan bağış dilerse Allah Teâlâ’yı çok bağışlayan) günahları af eden ve örten ve (pek esirgeyen) iyilik olarak fazla lûtuf ve kerem sahibi (bulur.) Binaenaleyh bir insan insanlık icabı herhangi bir günahta bulunmuş olursa olsun ümitsizliğe düşmemeli, hemen tövbe istiğfar edip Allah’ın merhametine iltica etmelidir. Bu sayede ilâhî affa kavuşarak ebedî hayatını kurtarmış olur. Bu âyeti kerime, bütün günahkarları tövbeye teşvik buyurmaktadır.

Nisa' 4:111

(Ve her kim bir günah) Bir kusur, bir günah (kazanırsa) işlemiş olursa (onu ancak kendi aleyhine kazanır) onun vebali kendisine aittir. Onun mesuliyeti başkalarına değil, kendisine yöneliktir. Artık kendini dünyada da âhirette de soran ve cezaya maruz bırakmadan çekinmelidir. (Allah Teâlâ ise bilendir) gizli ve açık herşeyi tamamiyle bilir ve hiçbir şeyi terketmez ve (hikmet sahibidir) her emri ve yasağı, her yaptığı, takdir ettiği bir nice hikmetlere dayanmaktadır. Hiçbir kimsenin günahını başkasının yüklenmemesi, ondan mesul olmaması da bu ilâhî hikmet gereğidir.

Nisa' 4:112

(Ve her kim bir kusur) kasıtlı olmaksızın küçük bir hata (veya bir günah) büyük bir günah veya kasıtlı olan küçük bir günah (kazanır) işler (de sonra onu) o günahı (bir suçsuz kimse üzerin atarsa) o günahı işlememiş bir kimseye isnat ederse, Tuğme’nin yaptığı hırsızlığı bir Yahudiye isnat ettiği gibi gerçeğe aykırı bir iddiada bulunursa (muhakkak ki, bir iftirayı) ondan habersiz olan şahsı hayrete düşürecek büyük bir yalanı (ve apaçık) çok çirkin (bir günahı yüklenmiş olur) bunun tesiri altında kalarak azap çeker. Çünkü bir kimse hakkında iftirada bulunmak, günahsız bir şahsı günahkâr göstermek asla câiz değildir. Bu sırf bir yalandır ki bütün dinlerde haramdır, bunun dünyada da âhirette de cezası görülür. Binaenaleyh bu gibi haram, ahlâk dışı hareketlerden sakınmalıdır. Herkes kendi kusurunu bilip tövbe ve istiğfar etmeye koşmalıdır, başka türlü çare yoktur.

Nisa' 4:113

Bu âyeti kerime, Rasûlü Ekrem’in Allah’ın lütfuna nâil, ilâhî vahye mazhar olup düşmanlarının sui kastlerinden korunmuş ve muhafaza edilmiş bulunduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Ya Muhammed!. Aleyhisselâm (Eğer Allah Teâlâ’nın lütfu) peygamberlik ve risalete nâil kılması (ve rahmeti) günahsızlık sıfatına erdirmesi (senin üzerine) yönelmiş (olmasa idi) böyle bir ilâhî merhamet, ilâhî koruma senin hakkında tecelli etmeseydi (elbette onlardan) o Tuğme’nin kavmi gibi yalan yere şahitlik eden isyankâr insanlardan, münâfıklardan (bir taife seni şaşırtmaya) seni hatâya düşürüp hak üzere hüküm vermekten ayırmaya (kasdedecekti) bu isteklerinin meydana gelmesi için etkili olacak bir şekilde çalışmış olacaklardı. Onların vâki olan kasıtları, etkisiz olduğundan yok hükmünde bulunmuştur. (halbuki, onlar) o hakikatı değiştirme ve bozmaya çalışan münâfık tabiatlı harifler (kendi nefislerinden başkasını şaşırtamazlar) meşru olmayan hareketlerinin vebali kendilerine yöneliktir, (ve sana hiçbir şeyden zarar veremezler) seni hiçbir zarar ile zarara uğratamazlar. Çünki Allah Teâlâ seni korumuştur, himayesine mazhar buyurmuştur. Öyle bir topluluğun, Tuğme kabilesi gibi kimselerin yalan yere yapılmış olan şahitliklerinden dolayı peygamberin kalbine gelen bir tamayül ise şahitlik edenlerin sözlerine itimat ve durumun zahiri ile amel kabilinden olduğundan bu, hüküm hususunda haksız yere bir temayül mahiyetinde değildir, (ve Allah Teâlâ sana) Ya Muhammed Aleyhisselâm!, (kitabı) Kur’an-ı Kerim’i (ve hikmeti) sünneti seniyeyi, şeriat ilmini, hakka uygun olan herhangi bir kelâmı (indirdi) inzal etti, ilham buyurdu (ve sana) peygamberliğe nâil olduğun zamana kadar (bilir olmadığın şeyleri öğretti) vahy yoluyla gizli olan işleri telkin etti, dünyaya ve âhirete ait nice müşkülâtın hal çaresini sana bildirdi ve bu cümleden olarak Tuğme gibi, kavmi gibi yalancıların yalanlarından seni haberdar buyurdu. (Ve Allah Teâlâ’nın fazlı) lûtfu keremi (senin üzerine pek büyük olmuştur) bâhusûs seni umumî peygamberliğe, umumi risalete nâil buyurmuştur. Artık bunlardan daha büyük lûtuf ve kerem düşünülebilir mi?..

Nisa' 4:114

Bu mübârek âyetler, gizlice konuşulan sözlerin meşru, iyilik ister bir mahiyette bulunmadığı takdirde hayırdan uzak olacağını bildirmektedir. Ve Rasûlullah’a muhalefet edip mü’minlerin takib ettikleri doğru yoldan ayrılanların da pek büyük cezalara uğrayacaklarını ihtar etmektedir. Şöyle ki: (onların) insanların, ve Tuğme ile kavmi gibi bir takım grupların (gizlice konuşmalarının) bazı hadiseleri gerçeğe aykırı olarak aralarında fısıldaşıp yalan yere tavsiyelerde, şahitliklerde bulunanların (bir çoğunda hayır yoktur) çünki bu konuşmaları gerçeğe uygun, iyi niyete dayanmış değildir, bâtılı değerlendirmeye yöneliktir. Ancak vâcib veya mendup (bir sadaka verilmesiyle veya iyi bir iş yapılmasiyle) şeri şerifin güzel gördüğü ve aklın inkâr eylemediği mâruf denilen herhangi bir işin ifa edilmesiyle (veya insanların arasını ıslah etmek ile) insanların arasında münakaşa, düşmanlık ortaya çıktığı anında şer’i şerifin sınırını geçmemek suretiyle aralarını bulmaya, düşmanlıkları gidermeye ait sözler ile (emir eden kimsenin böyle konuşması) gizli olarak tavsiyelerde, temennilerde bulunması (müstesnâ) bu hayırdan sayılır, bir hayr işlerlik belirtisidir. Nitekim bir hadisi şerif ile beyan olunmuş olduğu üzere iki kimsenin arasını ıslaha çalışmak, birçok ibadetlerden derece bakımından üstündür, (ve her kim) dünyevî bir maksat için değil, yalnız (Allah Teâlâ’nın rızasını taleb ederek bunu yaparsa) böyle sadaka ile, mâruf ile, ara buluculuk ile emir ve tavsiyede bulunursa (biz ona elbette) âhirette (çok büyük bir mükâfat vereceğiz) o cennete girecek, Allah’ın cemalini seyretmeye mazhar olacaktır. Binaenaleyh insan daima her meşru işi sadece hak rızası için yapmalıdır, dünyevî bir menfaat düşüncesiyle veya onun bunun sevgisini kazanmak maksadı ile yapmamalıdır, kalbi fânî maksatlara yönelmiş olmaktan arınmış bulunmalıdır.

Nisa' 4:115

(Her kim de kendisine doğru yol) Hak ve hakikat (zahir olduktan sonra) bir takım deliller ile, mucizeler ile Hz. Muhammed’i peygamberliği sabit, İslâmiyet’in yüceliği göründükten sonra (Peygambere muhalefet eder) onun tebliğatının zıttına harekette bulunur (ve mü’minlerin yolundan) onların takib ettikleri İslâmiyet yolundan ayrılıp (başkasına uyup giderse) İslâm dininden başkasına tabi olursa (onu o takib ettiği yola sevkederiz) kendisiyle o yöneldiği yolun arasını boş bırakırız, bu gidişme mâni olmayız, kendi kötü tercihine göre harekette bulunmuş olur (ve onu cehenneme daldırırız) cehennem ateşine sokarız. (ve o) cehennem (ne fena bir gidilecek yer) dir. Artık oraya atılmaya sebep olan hareketlerden kaçınmalı, İslâm cemâatinin yolundan ayrılmamak değil midir?. Bu âyeti kerime, icmai ümmetin delili olduğuna ve ona muhalefetin haram olduğuna dalâlet etmektedir.

Nisa' 4:116

Bu mübârek âyetler, Allah’a.ortak koşmanın affedilmesi mümkün olmayan bir cinâyet olduğunu ve müşriklerin ne kadar akılsızca hareketlerde bulunduklarını şöylece bildirmektedir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ kendisine ortak koşam) birden çok yaratıcıların, mâbutların varlığına inananlar!, Allah’ın birliğini inkâr eyleyen herhangi bir şahsı daha hayatta iken tövbe ve istiğfar etmedikçe (mağfiret etmez) onu ebedî bir azaba sokar. Çünkü böyle bir küfür ve şirk bütün günahların üstündedir. (bunun) bu küfür ve şirkin (aşağısındaki) öyle yüce yaratıcının birliğini veya büsbütün mukaddes varlığını inkârdan ibaret olmayıp bunun aşağısındaki diğer herhangi bir günahı (dilediği kimseye) tövbe ve istiğfar etmiş olsun olmasın (mağfiret buyurur) affeder ve örter. Ve dilediği günahkâr kimseyi de tövbe ve istiğfar etmedikçe mağfiret buyurmaz, günahına göre azap çektirir. Çünki Cenab’ı Hak dilediğini çokça yapandır. Kendi mülkünde kendi kulları hakkında dilediği şekilde hak tasarrufa sahiptir, ve her fiil ve irâdesi hikmet ve faydanın kendisidir, (ve her kim Allah Teâlâ’ya ortak koşarsa) ondan .başka yaratıcı, mabut bulunduğuna inanırsa (muhakkak ki) haktan (pek uzak bir dalâlete sapmıştır) hidâyet caddesinden pek fazla ayrılmıştır. Binaenaleyh böyle bir şahıs, Allah’ın mağfiretine ebedî olarak nâil olamıyacaktır. Cenâb-ı Hak’ka ortak koşmak, en büyük bir cinâyet olduğu için bundan sakındırmak için bu ilâhî beyanlar bu sûre’i celilede tekrar etmiştir. (48) inci âyeti kerimeye müracaat!. Bununla beraber bu mübârek âyetler, başka başka sebeblere bağlı olarak da tekrar tekrar nâzil olmuştur. Rivayete göre bir şahıs, Rasûlü Ekrem’in huzuruna gelerek “ben günahlara düşkün bir ihtiyarım, şu kadar var ki ben Cenâb-ı Hak’ki bildiğim ve ona imân ettiğim günden beri ona hiç ortak koşmadım, yaptığım günahları da Hak Teâlâ’ya karşı bir cür’et olarak yapmış değilim, ve ben kaçmakla Cenâb-ı Hak’ki âciz bırakabileceğimi de bir an bile düşünmedim. Ben pişman olmuş ve tövbekâr da bulunuyorum, sen benim hâlimin Allah katında nasıl olacağını görürsün?” diye vaziyetini anlatmış, bunun üzerine de bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Binaenaleyh o şahıs da müşrik olmadığından ve özellikle tövbe ve istiğfar etmiş bulunduğundan artık ümitsizliğe düşmeyip Allah’ın mağfiretine nâil olabileceği kendisine müjde edilmiş demektir.

Nisa' 4:117

(O müşrikler Cenab’ı Hak’ka değil, ancak dişilere) Lût, Uzza ve Menat denilen ve dişi sanılan putlara (taparlar) cahiliye zamanında Arab kabilelerinden her birinin bir putu vardı, ona taparlar ve onu dişi sayarlardı. Veyahut o putlara Allah’ın kızlarıdır derlerdi. Bazıları da meleklere tapar, onlara “Allah’ın kızları” derlerdi. (ve) onlar o putlara ibadetleriyle (ancak ziyade isyankâr) Allah’ın emrine itaatten hariç, katı, yoğun, inatçı (bir şeytana tapı verirler) çünki onları o putlara tapmaya sevk ve teşvik eden şeytandır, lânetli iblistir. O cahil müşrikler ise bunun farkında olmayarak öyle cansız varlıklar kabilinden putlara tapar dururlar. § Merid kelimesi: Lûgatte: Katı, yoğun, selâbetli, kavmi kimse demektir. İstılahta: İnat ederek emre muhalefet eden, hayır ile alâkası bulunmayan şahıstan ibarettir. İblis de Allah’ın emrine muhalefet ederek Hz. Adem’e secde etmekten kaçındığı için pis bir sıfat olan merid vasfını almayı hak etmiştir.

Nisa' 4:118

Bu mübârek âyetler, Allah’ın lânetine uğramış olan şeytanın insanlık hakkındaki sui kasdini ve insanları ne suretle aldatmaya çalışacağım bildiriyor, insanları uyanmaya davet ederek şeytanların saptırmasına kapılmadan menedip sakındırıyor. Şöyle ki: (Allah Teâlâ ona) o inatçı şeytana (lânet etmiştir) onu rahmetinden uzaklaştırmıştır, (o da) o lânetlenmiş şeytana da (demiştir ki: Elbette ben senin kullarından belli bir pay edineceğim) onlardan belli bir miktar bir nasip elde ederek onları kendime itaate davet edeceğim. Onlar ise şeytanın izine giden, onun vesveselerini kabul eden kimselerdir. Maalesef insanların büyük bir kısmı şeytanın aldatmalarına tâbi bulunmaktadır. Bütün dinsizler, bâtıl dinlere tâbi olan bu cümledendir.

Nisa' 4:119

Şeytan öyle de saçmalamada bulunmuştur: (ve) ben (elbette onları) Cenab’ı Hak’kın kullarını (sapıtacağım) onları vesveselerimle, bâtıl şeyleri süsleyerek doğru yoldan, din yolundan ayıracağım, (ve elbette onları kuruntuya düşüreceğini) onların kalplerine hırs ve tamah gibi şeyleri atacağım, onları kıyameti, hesabı, cennet ve cehennemi düşünmek duygusundan mahrum bıracağım (ve muhakkak onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar) dır, keseceklerdir. Nitekim cahiliye zamanında Araplar, istifadesini kendilerine haram kıldıkları hayvanların kulaklarını keserlerdi. Onlar beş defa yavrulayan develerin kulaklarını yararlardı, bu yavruların beşincisi erkek olunca ondan istif âdeyi kendilerine haram kılarlardı. (Ve her halde onlara emredeceğim de Allah Teâlâ’nın yarattığını değiştireceklerdîr) Allah’ın yaratmasına aykırı hareketlerde bulunacaklardır. Meselâ İslâm dininin hükümlerini değiştirmeye çalışacaklardır. Allah Teâlâ’nın helâl kıldığını haram ve haram kıldığını helâl sayacaklardır. Sihir gibi şeyler ile uğraşacaklar, erkekliklerini gidererek kısır kalacaklardır, (ve her kim Allah Teâlâ’yı bırakır da şeytanı velî) dost, yardımcı, hareket rehberi (edinirse) ona itatte bulunursa, onun vesveselerine tâbi olup Allah’ın emrine muhalif hareketlerden ayrılmazsa (şüphe yok ki, pek açık bir ziyan ile ziyana düşmüş olur) çünkü hayatını zâyetmiş, geleceğini mahveylemiş, cenneti cehennem ile değiştirmiş, kendisini Allah’ın azabına mâruz bırakmış olur.

Nisa' 4:120

(Şeytan onlara) O saptırmak istediği kimselere (vadeder) onları bir takım isteklerine, dünya varlıklarına kavuşturacağını bir hayal olmak üzere kalplerine düşürür, bir takım bâtıl şeyleri yaldızlı göstererek onlar ile gafil insanları oyalar durur, hiçbir vaadini yerine getirecek bir durumda bulunamaz, (ve onları kuruntuya düşürür) dünyada bütün isteklerine nâil olacaklarını onların kalplerine atar, onların başka bir âlemde hesaba, cezaya tâbi olmayacaklarını kâfirce bir şekilde telkin eder durur (halbuki şeytan onlara bir aldatmadan başka birşey vadetmez) zararlı olan şeyleri onlara faideli imiş gibi göstermekten başka bir muamelede bulunmaz. Şeytan bu vadini ya kalplere düşündüğü bâtıl hatıralar, vesveseler vasıtasıyle yapar veya bu vadini kendisinin dostları olan bir takım dinsizlerin lisaniyle telkin eyler. Artık öyle kimselerin o kötü telkinlerine karşı uyanık bulunmak lâzımdır.

Nisa' 4:121

(İşte onların) O şeytan ile onun dostlarının, ona tâbi olanların (varacakları yer cehennemdir) orada yanıp duracaklardır, (ve ondan) o cehennemden (kaçıp sığınacak) iltica eyleyecek (bir yer de bulamayacaklardır, şeytana tâbi olup küfr içinde ölecekler) her halde o cehenneme sevkedileceklerdir. Orada ebedî olarak yanıp yakılacaklardır. İmanlarını muhafaza etmiş olan günahkâr kullar da herhalde cehenneme geçici olarak atılmayı hak etmiş kimselerdir, meğer ki Allah’ın mağfireti imdatlarına yetişsin. Binaenaleyh daha dünyada iken uyanmalı, şeytanın aldatmalarına kapılmamalı, insanlık icabı bir günah işlenilmiş ise hemen tövbe ve istiğfar edilmelidir ki, geleceğin selâmetinden emniyet meydana gelmiş olsun.

Nisa' 4:122

Bu mübârek âyetler, imân ve salih âmâl sahiplerinin nâil olacakları, uhrevî mükâfatları müjdelemektedir. Ahirette sevaba kavuşmanın ise hiçbir milletin yalnız hayal ve düşüncesine tâbi olmayıp herkesin yaptığı fenalıktan dolayı cezaya uğrayacağını şöylece ihtar buyurmaktadır. Dinden mahrum olanlar, ebedî ziyana uğrayacaklardır. (Ve o kimseler ki, imân ettiler) İslâm dinini kalben tasdik ve lisânen ikrar eylediler (ve iyi iyi İşler yaptılar) üzerlerine düşen ibadetleri, vazifeleri ifa ettiler, işte onlar ebedî nimetlere nâil olacaklardır. Şöyle ki: (onların altlarından ırmaklar akar cennetlere orada) o cennetlerde (ebedî olarak kalıp durmak üzere elbette girdireceğiz) orada sonsuza kadar kalıp mükâfata nâil olacaklardır. (Hak Teâlâ (bunu) hak bir söz olarak vâdetti) onları öyle cennetlere girdireceğini Cenâb-ı Hak vadetmiştir. Bu vaad gerçeğin kendisidir, mutlaka gerçekleşecektir, (ve Allah Teâlâ’dan daha gerçek sözlü) vadinde sadık (kim vardır) artık nasıl olur da bir insan bu ilâhî vaade kavuşmak için imanda, güzel amellerde bulunmaz da şeytanların kuruntularına, vesveselerine kapılır, hakiki istikbâlini mahveder gider.

Nisa' 4:123

Ey müslümanlar!. Cenâb-ı Hak’kın vaad buyurduğu sevaplar, mükâfatlar öyle (sizin kuruntularınızla değildir) bunlar öyle kuru arzulara ve düşüncelere göre meydana gelecek değildir ve (ehli kitabın kuruntuları ile de değildir) biz ehli kitabız diye öyle mükâfatları hak etme hayallerinde bulunmalariyle değildir. Bilakis hakiki bir imân iledir ve salih ameller iledir. Binaenaleyh, (her kim bir kötülük yaparsa onunla) ya dünyada veya âhirette (cezalandırılır) bazı kimseler, yaptıkları fenalıkların cezasını daha dünyada iken görür, bazı kimseler de âhirette göreceklerdir. Ekseri mü’minler kusurlarının cezalarını dünyada görürler, uhrevî cezadan kurtulmuş olurlar. Ehli küfrün bir çoğu da bir kısım cezalarını dünyada görmeseler de onların hepsi de cehenneme aday olduklarından bütün cezalarını âhirette göreceklerdir. (Ve) hiç bir kimse (Kendisi için Allah Teâlâ’dan başka ne bir yar) hakiki bir dost, onu affa kâdir bir yetkili (ve ne de bir yardımcı bulamaz.) kimse onu koruyamaz, onu cezadan kurtaramaz. O halde daha dünyada iken hayatı tanzim etmeli, kulluk vazifelerini yerine getirmeli, Cenab’ı Hak’kın korumasına, af ve mağfiretine sığınmalıdır. § Rivâyete göre ehli kitap denilen Yahudiler ile Hıristiyanlar, müslümanlara karşı iftihar ederek: Bizim Peygamberimiz, sizin peygamberinizden öncedir, bizim kitabımız da sizin kitabınızdan önce gelmiştir. Binaenaleyh biz Allah Teâlâ’ya sizden daha lâyıkız demişler, müslümanlar da: Bizim Peygamberimiz son peygamberdir ve bizim kitabımız sizin kitabınızı tasdik ediyor, ve biz sizin kitabınıza imân etmiş olduğumuz halde siz bizim kitabımıza imân etmiyorsunuz, o halde daha lâyık olanlar bizleriz, demişler. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, Cenâb-ı Hak’kın sevap ve mükâfat hakkındaki vâdi öyle insanların kuruntularına göre değildir, yalnız kuruntu ile ona hak kazanmak meydana gelmez, ancak imân ile salih amellerle meydana gelir diye bu hakikatı ihtar buyurmuştur.

Nisa' 4:124

(Ve erkekten ve katından herhangi bir kimse) herhangi bir kavim (mü’min olduğu halde iyi işlerden birşey işlerse) onun mükâfatını görecektir. Fakat yapılacak güzel amellerin Allah katında makbul olması için evvelâ imân lâzımdır. Mü’min olmayanların amelleri Allah katında makbul, kendilerini cehennem azabından kurtarmaya vesile olamayacaktır. İmândan başka salih ameller de lâzımdır. Bununla beraber her mü’min sâlih amellerin tümüyle mükellef değildir. Meselâ: Fakir olan bir mü’min zekât ile mükellef değildir. Yine bir mü’min nafile, mendup olan amellerin hepsini yapabilecek bir durumda bulunamaz. Binaenaleyh herhangi bir mü’min mükellef ve gücünün yettiği herhangi bir salih ameli ifa ederse (işte onlar) öyle güzel amellerde bulunanlar (cennete gireceklerdir) bir imân sahibi günahından dolayı affa mazhar olmayıp cehenneme girse de bu geçicidir, yine oradan çıkarak cennete girecektir. Bunların cezaları geçici olduğu için cennete girmeden evvel görülecektir, cennet hayatı ise sonsuz olduğundan bir kesintiye uğramayacaktır. Artık hiçbir mü’min cennete girdikten sonra oradan çıkarılmayacaktır. (ve bir çekirdek arkasındaki bir çukurcuk kadar) yani: Amellerinin sevabından en az, en cüz’î bir miktar bile eksiltilmek suretiyle (zulme uğramayacaklardır) lâyık oldukları sevaplara tamamen kavuşacaklardır. Nitekim günahkâr olanların cezaları da lâyık oldukları miktarlardan en az bir derecede bile artırılmayacaktır. Çünki Hak Teâlâ Hazretleri mutlak adalet sahibidir. Merhametlilerin en merhametlisidir.

Nisa' 4:125

Bu mübârek âyetler, en mükemmel şekilde dindar olan zatların özelliklerine işâret etmekte ve Cenâb-ı Hak’kın bütün kâinata sâhip ve her şeyi ilmi ve kudreti ile kuşatmış olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve din itibariyle daha güzel kimdir?.) Yani Daha güzeli yoktur (o kimseden ki muhsin olduğu) yani mü’min olup iyilikleri ifa, kötülükleri terkettiği ve Cenâb-ı Hak’ka, yüce huzurunda bulunuyormuş gibi halisâne ibadette bulunduğu (halde yüzünü Allah Teâlâ’ya teslim etmiş) tam bir ihlâs ile hakka yönelerek kulluk arzetmiş (ve hânif olarak) yani: Diğer dinlerden beri olup hak dine girmiş bulunarak (İbrahim’in milletine) İslâm dinine muvafık olan İbrahim’in dinine (tâbi olmuştur) Allah’ın birliğini tasdik edip bâtıl inançlardan uzak bulunmuştur. (Allah Teâlâ da İbrahim’i) saf, samimi bir sevgili bir Yüce Peygamber (bir dost edinmiştir) onu böyle bir şeref ve seçkinliğe nâil kılmış onun kadrini bir takım ikramlar ile yükseltmiştir. § Halil lâfzı, hullet kelimesinden bir vasıftır. Hullet ise: Pek samimî bir dostluk demektir, kalbi işgal eden bir muhabbet ve sevgiden ibarettir, sevgiliden başkasından kalbin tahliye edilmesidir. Samimi bir muhabbet ve ihlâsa, bir zat ile sırdaş, karşılıklı bir muhabbete sâhip olmak da bir hullettir, ilâhî sırların bir kalbi kuşatması da bir hullettir. İşte Hz. İbrahim de Allah’ın muhabbetine nâil, muhterem bir Peygamber olduğundan kadrini yüceltmek için kendisine Halilullah denilmiştir. Yoksa onun Halilullah olması, Cenab’ı Hak’kın ona bir ihtiyacından veya onun bütün ilâhî sırlara vakıf olmasından dolayı değildir. Binaenaleyh onun bu ünvana, bu şerefe kavuşması onun kulluk mertebesinin üstünde olmasını gerektirmez. Keşşafı ıstılahatilfünunda anlatılmış olduğu üzere Peygamber Efendimize de Halilullah ünvanı verilmiş olduğunu bir hadisi şerif bildirmektedir. Ve aynı zamanda Peygamber Efendimiz Habibullah ünvanına da sahiptir ve peygamberlerin ve mürsellerin sonuncusu olup, peygamberliği bütün insanlığa ait bulunmuştur. Binaenaleyh Rasûlü Ekrem Efendimiz bütün peygamberler ve mürseller hazretlerinin üstünde bir rütbeye sahiptir. Şu da malumdur ki İbrahim Aleyhisselâm’ın pek muhterem bir zat olduğunu ehli kitap da Arap müşriklerin! de tasdik etmekte ve onunla iftihar eylemektedirler. Özellikle araplar, Hz. İbrahim’in neslinden olmakla da ayrıca övünmektedirler. O halde Hz. İbrahim ile aynı din ve milliyete sâhip ve bütün Peygamberleri ve özellikle Hz. İbrahim’in kıymetini, yüceliğini tasdik eden İslâm dininden daha güzel inanca sâhip kim olabilir?. Binaenaleyh Hz. İbrahim’i tasdik edip yücelten milletler, İslâm milletini de takdir ve İslâmiyet’in hak olduğunu itiraf etmeli değil midir?, İşte bu âyeti kerime, bu hususa da, işâreti içermektedir.

Nisa' 4:126

(Göklerde ne varsa ve yeryüzünde ne varsa) Bütün melekler, insanlar, bütün kâinat (hepsi de) yaratılış, mülkiyet, ve kulluk bakımından (Allah Teâlâ’nındır) Cenab’ı Hak, bunlarda dilediği gibi tasarrufta bulunur, İbrahim Aleyhisselâm da onun bir kuludur, onu Halilullah olmak şerefine nâil buyurmuştur. Bununla beraber o da Hak Teâlâ Hazretlerine kullukla mükelleftir ve bununla övünür. (Ve Allah Teâlâ her şeyi) İlim ve kudretiyle (kuşatmış) ihata etmiş (bulunmaktadır) onun İlim ve kudretinden hiçbirşey hariç değildir. Binaenaleyh o Yüce Mâbud, mükâfata lâyık kullarını da bilir, cezayı hak eden kullarını da bilir, haklarında hikmetinin icabına göre mükâfat ve ceza verir.

Nisa' 4:127

Bu âyeti kerime, kadınların, çaresiz çocukların, yetimlerin hukukuna riâyet edilmesi hakkındaki dinî hükümlere işâret etmekte, İslâm milletini bu hususlarda aydınlatmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. (Ve senden) mutlak olarak (kadınlar hakkında fetva isterler) bu fetva isteyenlere cevaben (de ki: Onların hakkında size fetvayı Allah Teâlâ veriyor) ilâhî hükmünü Kur’an’ı Kerim’inde beyan buyuruyor. Aynı şekilde (ve kendileri için yazılmış) şer’an farz ve tayin edilmiş (olanı) miras payını (kendilerine vermediğiniz ve kendilerini) kendiniz için (nikâhlamaya rağbet eylediğiniz) malları için başkalarına vermekten çekindiğiniz (yetim kadınlar) yetim kalmış kız çocukları (hakkındaki) âyetler (ve zayıf bir durumda bulunan) henüz bâliğ olmamış olan (çocuklar hakkındaki) âyetler (ve yetimlere karşı) miras ve saire hususunda (adaletle hareket etmeniz hakkındaki size okunan âyetlerde) bu hususlarda size fetva vermektedir. Şeriatın hükmünü açıklar bulunmaktadır, (ve siz hayırdan her ne yaparsanız) gerek böyle aile hukukuna ve gerek diğer şeylere dâir hayr isteyerek her ne harekette bulunursanız (şüphe yok ki. Allah Teâlâ onu hakkıyle bilicidir.) Ona göre sizi mükâfatlara nâil buyurur. Çünkü Allah Teâlâ Hazretleri kerem sahiplerinin en cömerdidir. Bu âyeti kerimenin işâret ettiği âyetler, işbu Nisa sûresinin ikinci, üçüncü, altıncı, dokuzuncu, onuncu ve on birinci ayetleridir. Evvelce de beyan olunduğu üzere câhiliyet devresinde kadınları, yetimleri mirastan mahrum bırakırlardı, hattâ Übeys adında bir şahıs peygamberin huzuruna gelmiş, “işittiğimize göre sen kızlara, kız kardeşlere yarım miras payı veriyormuşsun, halbuki, biz yalnız savaşlarda bulunan, ganimet malları alanları, yani erkekleri mirasçı tanıyoruz” demiş, Rasûlü Ekrem de: “Ben öyle emir olundum, yani kadınlara da miras payı vermekle memur bulundum diye cevap vermiştir. § İstîftâ, fetva istemektir. Fetva da bir şer’î mesele hakkında verilen cevaptır, delile dayanan, kuvvetli ve müşkülatı çözmeye hizmet eden bilgiler demektir. Böyle fetva vermeğe “iftâ” denir. Fetva veren zata da “Müftü” denilir ki bir mühim, müşkil meseleyi çözmüş ve açığa çıkarmış olur. § Bu Nisa sûresinin başlangıcında kadınlarla ilgili hükümlerden bazı hükümler beyan buyrulmuş, sonra vade, tehdide, teşvik ve korkutmaya, Cenâb-ı Hak’kın kudret ve azametine dâir âyetler bulunmuş, sonra da tekrar bazı şer’î hükümleri açıklamaya dönülmüştür ki, bu en güzel bir uslubtur. Kalplerde en fazla tesir bırakacak bir tertibtir, okuyup dinleyenleri usandırmayıp bir ferahlık içinde bırakacak bir tarzı beyandır ve şer’î hükümlere riâyeti temin için en etkili, en mükemmel bir i’câz üslûbudur. İşte mucize Kur’an-ı Kerim’in bütün sûreleri böyle en güzel en hikmetli bir tertib usûlü üzere bulunmaktadır.

Nisa' 4:128

Bu mübârek âyetler, aile hakkındaki bazı hükümleri bildirmektedir. Eşler arasında mümkün mertebe adalet ve eşitliğe riâyetin lüzumunu ve gerektiğinde barış ve ıslah yoluna gidilmesinin hayırlı olacağını, ayrılma takdirinde de her birinin Allah’ın lütfu ile diğerine ihtiyacı olmayacağını göstermektedir. Şöyle ki: (ve eğer bir kadın kocasının) nüşuzundan, yani kendisinden (kaçıp nefret etmesinden) kendisi ile birlikte bulunmamasından endişeye düşerse (veya yüz çevirmesinden) kendisiyle birlikte, sohbette bulunmamasından (korkarsa) o halde bu koca ile karının kendi (aralarını) nafaka gibi, geceleyin beraber kalmak gibi hususlarda (sulh ile ıslah etmelerinden dolayı üzerlerine bir günah yoktur) bu yüzden kendilerine mânevî bir mesuliyet gelmez. Meselâ: Karı nafakasının veya bir malının bir miktarını kocasına bağışlayabilir ve geceleri kocasının diğer karısı yanında daha fazla bulunmasına müsaade edebilir. Koca da bu karısını nikâhı altında tutar, nafakasını güzelce temine çalışır, (ve sulh) ise yani: İki taraftan her birinin bir hakkını tamamen veya kısmen terk etmesi ise ayrılıktan, kötü geçinmekten, düşmanlıktan (hayırlıdır) daha muvafıktır. (ve nefislerde cimrilik hazırlanmıştır) cimrilik, insanlık tabiatı gereğidir ondan ayrılmaz. Binaenaleyh kadın, kendi nefsinden, kendi hakkından birşey kocasına vermek cömertliğinde bulunmak istemeyebilir, erkek de sevmediği, arzusuna muvafık bulmadığı bir eşine karşı güzelce geçinmede bulunmamak, nafakasını hakkiyle temin etmemek cimriliğinde bulunabilir. Fakat insan bu gibi hususlarda nefsine hâkim olmalı, fedakârlıkta bulunmak gayretini göstermelidir ki, barış ve iyilik tecelli etsin, (ve) Ey kocalar ile kanlar (eğer ihsan eder) güzelce geçinmeye çalışır (ve ittikada) geçimsizlikten, yüz çevirmekten sakınır (bulunursanız) böyle nefsanî isteklerinize muhalif, güzelce bir harekete muvaffak olursanız (şüphe yok ki Allah Teâlâ) bu gibi yapacağınız (şeyden tamamen haberdardır.) bundan dolayı sizleri sevaba, mükâfata nâil buyurur, hiçbir iyiliği mükâfatsız bırakmaz. § Rivayete göre İbni Ebissaib adında bir kimsenin ihtiyarlanmış bir karısı varmış, bu kadından çocukları da var idi. İstemiş ki, bunu boşayıp da başkasını nikâh etsin. Bu kadıncağız ise: “Sen beni evlâdımın üzerine bırak, her iki ayda bir yanıma gel ve dilersen hiç gelme tek beni boşama demiş” kocası da eğer böyle bir muamele münasip olursa bu benim için çok sevimlidir, demiş, bu durumu gidip Rasûlü Ekrem’e arzetmiş, bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olarak böyle iki tarafın rızâsı ile yapılacak bir uzlaşmanın câiz ve iyi olduğu gösterilmiştir. Maamafih başka nüzul sebebi de tefsirlerde yazılıdır.

Nisa' 4:129

(Ve) eşleriniz olan (kadınlar arasında) sevgi ve cinsel ilişki gibi hususlarda (adalette bulunmanıza) hakkıyla eşitliğe riâyet etmenize (ne kadar istekli olsanız da) böyle bir adaletin teminine istekli bulunsanız da (asla muktedir olamazsınız) meselâ: Bunlardan birini kalben daha fazla sevgi beslemek ve meyilli olmak zarurî birşeydir, bir haleti ruhiye gereğidir, insan bunu yok edemez, (artık) mümkün mertebe eşitliği temine gayret ediniz, eşlerinizden (birine büsbütün meyil ile temayül edip de ötekini) kendisine karşı kalben o kadar tutkunluk beslenilmeyen eşi (asıklı) yani: Ne koca sahibi ne de boşanmış gibi bir halde (bırakmayınız) ona karşı da mümkün olan adaleti gösteriniz, güzel muamelede bulununuz, gönlünün kırılmasına sebebiyet vermeyiniz. Bu, ailevî, ictimâî, ahlâkî fazilet gereğidir, (ve eğer ıslah eder) arada meydana gelmiş olan geçimsizliği, hırçınlığı giderir (ve) ilerde de böyle bir hareketin meydana gelmesinden (sakınırsanız şüphe yok ki. Âllah Teâlâ çok bağışlayandır) kalplerinizdeki meyilden ve evvelce vuku bulmuş olan öyle hoş olmayan hallerden dolayı sizi af ve mağfiret buyurur ve (pek merhametlidir) sizi bu hususta da, diğer hususlarda da merhamet ve şefkatine mazhar kılar. Elverir ki, onun kutsal emirlerine uymaya gayret edesiniz.

Nisa' 4:130

(Ve eğer) koca ile karı, daha hayırlı olan sulha muvaffak olamaz, uzlaşamazlarda boşanarak birbirinden (ayrılırlarsa Allah Teâlâ hepsini de) kocayı da karıyı da (kendi lütfu keremi ile) birbirinden (zengin kılar) birbirine muhtaç olmaktan kurtulurlar, her biri de rızıklanır ve gücü yetiyor ise başkası ile nikâh akdine muvaffak bulunur. Artık ayrılmadan dolayı fazla üzülmeye lüzum kalmaz, (ve Allah Teâlâ geniş) mahlûkatı hakkında lûtuf ve rahmeti geniştir ve (hikmet sahibi) bütün emirleri, hükümleri hikmet gereği (dir.) artık öyle bir Yüce Yaratıcının pek yüce olan evamir ve yasaklarına riâyet ederek onun merhamet ve şefkatine liyakat kazanmaya çalışmalıdır.

Nisa' 4:131

Bu mübârek âyetler, bütün kâinatın Allah’ın kudreti ile vücude gelmiş ve Allah’ın hâkimiyeti altında bulunmuş olduğunu göstermektedir. Artık öyle muazzam, lütfu ihsanı bol yüce bir yaratıcıdan korkarak daima ona kullukta bulunulmasını ve yalnız ona iltica ve itimat edilmesini hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Cenab’ı Hak’kın kudreti; büyüklüğü sonsuzdur, (ve göklerde) varlıklardan (ne varsa ve yerde) mahlûkattan (ne varsa) hepsi de kulluk ve mülkiyet itibariyle (Allah Teâlâ’nındır) hepsini de yaratan, yaşatan, rızık veren Cenab’ı Hak’tır. (and olsun ki) yani: Sırf bir hakikattır ki, Ey Ümmeti Muhammediye!, (sizden evvel kendilerine kitap verilmiş olanlara da) yani İsrail oğullarına hıristiyanlara ve onlardan önceki kavimlere de ve (sizlere de Allah Teâlâ’dan korkunuz) onun azabından korkunuz, ona itaatten ayrılmayınız (diye tavsiye etmişizdir) cümlenize emretmiş, hepinizin selâmet ve saadeti için böylece tenbih buyurmuşuzdur. (ve) sizler hakkınızda sırf hayır olan bu tavsiyeye rağmen (eğer küfür ederseniz) bu tavsiyeye muhalefette bulunursanız (şüphe yok ki göklerdeki ve yerdeki her şey) bütün mahlûkat (Allah Teâlâ’nındır) onun mülkiyeti altında ve hakimiyetine tt; hidir. Sizlerin küfür ve isyanından hâşâ Cenab’ı Hak zarar görmez. Nasıl ki, ibadet ve takvanızla da fâidelenmiş olmaz. Sizlere emir ve tavsiye buyurması, bir ihtiyarından dolayı değildir, sadece sizin hakkınızda bir rahmet ve şefkatten dolayıdır. Anîk bundan istifâde etmez iseniz neticesini siz düşününüz. (Ve Allah Teâlâ zengindir), mahlûkatına ve onların ibadetlerine ihtiyacı yoktur ve (övgüye lâyıktır) bizzat övülmüştür, kulları hamdetsinler, etmesinler bizzat hamdü senaya sahiptir. Kulların itaatlerinin, hamdü senalarının faidesi ise kendilerine aittir. Yüce Yaratıcı ise hiçbirşeye muhtaç olmaz, hiçbirşeyden zarar görmez. Buna inanmışızdır.

Nisa' 4:132

(Ve göklerde olanlar da, yerde olanlar da) bütün kâinat bütün ruh sâhipleri (Allah Teâlâ’nındır) bütün bunların üzerinde tasarruf hakkı o Yüce Yaratıcıya aittir, (ve) bütün işlerin ve olayların tedbiri hususunda (bir vekil olarak da Allah Teâlâ yeter) binaenaleyh bütün bu hususlarda başkasına değil, yalnız o Yüce Yaratıcıya tevekkül ve itimat ediniz. Başka türlü kurtuluş çaresi yoktur. § Bu mübârek iki âyette göklerin ve yerin Yüce Allah’a ait olduğu hikmete binaen üç kere zikredilmiştir. Çünki insanlığı irşat ve ikaz için böyle en kuvvetli bir delilin birer münasebetle tekrar zikredilmesi istenen bu irşat ve ikazın tecellisine daha ziyade yardım eder. Birinci defa zikredilmesi, Cenâb-ı Hak’kın cömertlik ve kereminin genişliğine bir delildir. İkinci defa zikredilmesi. Hak Teâlâ’nın bizzat bütün mahlukatından zengin olduğunu açıklamak içindir. Üçüncü defa zikredilmesi de Yüce Allah’ın her şeyi icada ve yok etmeye kâdir, binaenaleyh isyankâr kullarını da mahv ve idama bihakkın muktedir olduğunu tesbit hikmetine vesâireye mübtenidir. Artık bu itibarla bunlar tekrar edilmiş değil, birer başka delil demektir.

Nisa' 4:133

Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’kın her yönüyle yaratma ve yok etmeye kâdir olduğunu bildiriyor, insanları uyanık olmaya davet ederek yalnız dünyayı değil, hem dünya hem de âhiret nimetlerini istemeye sevketmektedir. Şöyle ki: (Ey insanlar!. Allah Teâlâ dilerse sizî giderir) sizi yok eder, helâk eder, sizi icat etmiş olduğu gibi (başkalarını) diğer bir kavmi veya başka mahiyette bir halkı sizin yerinize geçmek üzere varlık sahasına (getirir) artık kendi varlığınıza güvenmeyiniz, vazifelerinizi ifadan geri durmayınız (ve) şüphe yok ki, (Allah Teâlâ buna) böyle dilediğini yok etme ve icad etmeye (hakkiyle kâdir bulunmaktadır) onun yüce kudreti böyle her şeye fazlasıyla yeterlidir. § Rivâyete göre bu âyeti kerime, Hz. Peygamber’e karşı düşmanlık gösteren bazı araplar hakkında nâzil olmuştur. Bu âyeti kerime nâzil olunca Rasûlü Ekrem Efendimiz, mübârek eliyle Selmanı Farisinin arkasına vurarak işte onlar -o getirilecek kavim- bu müslümanın kavmidir, diye buyurmuştur.

Nisa' 4:134

(Her kim) yalnız (dünya sevabını isterse) dünyanın fanî, adî varlığını isterse, meselâ: Yalnız ganimet malına kavuşmak için cihatta bulunursa âlicenaplıkta bulunmamış olur. Çünki (muhakkak dünyanın da âhiretin de sevabı) nefîs, kalıcı olan nimetleri, mükâfatları (Allah Teâlâ’nın katındadır) meselâ: Sırf Allah rızası için cihâda atılan bir zatı, Cenab’ı Hak, hem ganimete, hem de uhrevî sevaba nâil buyurur. Artık nasıl olur da öyle yalnız dünya sevabını istemekle” yetinilir?. Bir mü’min, Cenâb-ı Hak’tan hem dünya sevabını, hem de âhiret sevabını, nimetlerini dilemelidir. “Ya Rabbenâ!. Bize hem dünyada güzel şey ver, hem de âhirette güzel şey ver ve bizi cehennem azabından koru” diye niyâz etmelidir, (ve Allah Teâlâ hakkiyle işitici) dir bütün işitenleri bilmektedir, bütün duaları, niyazları işitir, bilir (ve) tamamen her şeyi (görücüdür) binaenaleyh Hak Teâlâ Hazretleri, kullarının bütün sözlerine, amellerine, niyetlerine hakkıyle muttalidir. Artık ona göre hareket etmelidir. § Rivâyete göre bu âyeti kerime, yalnız ganimet malına kavuşmak hırsı ile cihâda katılan bir kısım münâfıklar hakkında nâzil olmuş, onları yalnız Allah rızası için savaşta bulunmaya davet etmekte bulunmuştur.

Nisa' 4:135

Bu âyeti kerime, müslümanların hak ve adalet üzere şahitlikle, hükümde bulunmalarını emrediyor, taraf tutmaktan çekinmelerini ihtar buyuruyor, aykırı hareket edecekleri tehdit buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler) Ey bütün mükellef olanlar!, (adaletle hakkiyle kaim) olunuz, adaleti tercih, haklara riâyet hususlarınıza çokca özen gösteriniz ve (Allah için şahit kimseler olunuz) sadece Allah rızası için şahitlikte bulununuz. (İsterse) şahitliğiniz (kendi şahıslarınızın) aleyhine olsun, yine şahitlikte bulununuz, hakkı saklamayınız (veya ana-babanızın) analarınızın, babalarınızın aleyhine olsun yine şahitlikten kaçınmayınız (veya) hut şahitliğiniz (en yakınlarınızın aleyhine olsun) meselâ: Kardeşlerinizin, evlâtlarınızın aleyhine olsun, yine şahitliğinizi terketmeyiniz, ve aleyhine şahitlik edeceğiniz kimse (ister zengin veya fakir bulunsun) ne zenginliğinden dolayı bir menfaat ümidiyle aleyhine şahitliği terkediniz, ne de fakirliğinden dolayı haline acıyarak aleyhinde şahitlikten geri durunuz, Böyle bir hareket hikmet ve menfaate uygun değildir. Eğer böyle olmasaydı Cenab’ı Hak sizi herhalde şahitlik etmekle mükellef kılmazdı, (çünki Allah Teâlâ onlara) Zengin olsun, fakir olsun bütün kullarına sizden (daha yakındır) onların hakkında sizden daha fazla bir merhamet ve şefkat gözüyle bakmaktadır. Eğer bunların aleyhindeki şahitlik, onların lehine bir hikmeti meselâ: Onları mânevî mesuliyetten kurtarmayı içermeseydi bu şahitliği meşru buyurmazdı, (artık haktan dönerek) Veyahut haktan ayrılacağınız endişesiyle şahitliğiniz hususunda (nefse tâbî olmayınız) bir menfeat veya bir merhamet hissine kapılarak şahitliği terk eylemeyiniz, (ve eğer dilinizi eğer bükerseniz) hak üzere şahitlikten veya adilâne hükümden kaçınmak çaresini arasanız, onu üzerinize alırsanız (veya) şahitlik etmekten büsbütün (yüz çevirirseniz) kaçınırsanız (şüphe yok ki. Allah Teâlâ işlediğiniz şeyden) şahitliğe, hükme dâir ve diğer işlere ait her yaptığınız muameleden (hakkiyle haberdardır) hakkınızda ona göre mükâfat veya ceza verecektir. Binaenaleyh hiçbir hususta hak ve hakikattan asla ayrılmayınız, sonra kendinizi uhrevî mesuliyetten asla kurtaramazsın.

Nisa' 4:136

Bu mübârek âyetler, imân edilmesi gerekli olan esaslara tamamiyle itikat edilmesini ve bunları inkâr edenlerin pek büyük bir küfür ve sapıklığa mâruz kaldıklarını bildiriyor, inançlarında kararsızlık göstererek sonunda küfr içinde kalanların da hidayetten, ilâhî aftan, ebedî olarak mahrum kalacaklarını ihtar ediyor. Şöyle ki: (Ey imân etmiş olanlar!.) Ey bütün müslümanlar!. Yahut Ey Hz. Musa’ya, Hz. İsa’ya imân etmiş bulunan ehli kitap!. Veyahut ey imân etmiş görünen münâfıklar!. (Allah Teâlâ’ya) onun varlığına, birliğine, yaratıcılık ve mâbudluğuna ve diğer ilâhî sıfatlarına tam bir şuur ile imân ediniz (ve onun Peygamberine) son peygamber olan Hz. Muhammed’e de hakkiyle imân ediniz (ve) o mübârek (Peygamberine) Cenâb-ı Hak’kın sûre sûre, âyet âyet (indirmiş olduğu kitaba) Kur’an-ı Kerim’e de gerektiği gibi imân ediniz (ve) Hak Teâlâ’nın (daha evvel) diğer peygamberlerine (indirmiş olduğu kitaba) da (imân ediniz) bütün bu semavî kitaplara olan imanınızda sebat eyleyiniz. Bunlara olan imanınızı deliller ve şahitler ile takviye eyleyiniz. Böyle kuvvetli bir imân, bir kulluk vazifesidir, bir saadet vesiledir, (ve) bilâkis (her kim Allah Teâlâ’yı) onun yaratıcılık ve mâbudluğunu inkâr eder (ve meleklerini ve kitaplarını ve Peygamberlerini ve âhiret gününü) de inkâr eder de küfre düşerse (muhakkak ki) o kimse haktan, hidayetten (pek uzak) olan (bir dalâletle sapıklığa düşmüş olur) öyle ki, artık hak yola ve hidâyete dönmesi umulamaz.

Nisa' 4:137

(Muhakkak o kimseler ki) vaktiyle Hz. Musa’yı ve diğer peygamberleri tasdik edip (imân ettiler, sonra) putlara, buzağılara taparak (kâfir oldular) bundan (sonra) yine bir Peygambere tâbi olup (imân ettiler) mahlukata tapmaktan geri durdular, fakat yine dinden çıkarak (sonra kâfir oldular) meselâ: Hz. İsa gibi bir yüce peygamberi inkâr ettiler, (sonra da küfürlerini arttırdılar) Meselâ: Peygamberlik ve risaleti binlerce deliller ile, mucizeler ile sabit olan son peygamber gibi bir Yüce Resûlün peygamberlik ve risaletini kabul etmeyip büsbütün küfr içinde kaldılar, (artık) onlar böyle küfür ve sapıklık içinde devam ettikçe (Allah Teâlâ onlar için af edecek değildir) çünki böyle küfür ve şirk içinde yaşayıp hayatı terk edenler, Allah’ın mağfiretine ebedî olarak nâil olamayacaklardır. (ve) Cenâb-ı Hak, (onları) o inkârcıları (bir doğru yola) bir hak yola bir hidâyet sahasına (sevkedecek de değildir) zira onlar kabiliyetlerini kötüye kullanmış, tövbe ve istiğfar edecek bir durumda bulunmamış olacakları için samimî bir imândan pek uzak bulunmuşlardır. Binaenaleyh onlar bu halde hidâyete asla yetenekli değildirler. § Rivâyete göre Ehli kitaptan Abdullah İbni Selâm ve kız kardeşinin oğlu Seleme ve erkek kardeşinin oğlu Seleme ve Salebe gibi bir takım kimseler peygamberin huzuruna gelmişler, Ey Allah’ın Resûlü!. Biz sana ve senin kitabına ve Musa ile Tevrat’a ve Uzeyre imân ederiz, başka kitapları, Peygamberleri inkâr eyleriz demişler, Rasûlü Ekrem Hazretleri de “öyle değil” Allah Teâlâ’ya ve Peygamberi olan Muhammed’e ve kitabı olan Kur’an’a ve ondan evvelki bütün kitaplara imân ediniz diye buyurmuş, onlar ise hayır biz öyle yapamayız, demişler, bunun üzerine bu âyetler nâzil olmuştur. Binaenaleyh Allah katında makbul olan imân, hem Cenâb-ı Hak’ka, hem de bütün meleklere, bütün semavî kitaplara ve bütün Peygamberlere ve yevmi âhirete imân etmekle tecelli eder. Bunlardan herhangi birini inkâr, bir katıksız küfürdür, sahibinin cehennemde ebediyen azap çekmesine sebebtir.

Nisa' 4:138

Bu mübârek âyetler, münafıkların pek çirkin hareketlerini, kanaatlerini ve mâruz kalacaklar kötü sonu şöylece bildirmektedir: Resûlüm! (münafıklara müjdele ki) haber ver ki (onlara muhakkak bir elim) pek acıklı (bir azap vardır) yani: Cehennem azabı onlar için hazır bulunmaktadır. Onlar o münâfıkca hareketlerinden dolayı böyle büyük bir azabı hak etmişlerdir. § Tebşir = Müjde: Sevinç verici haber demektir. Burada korkutmak, haber vermek yerinde alay etmek için getirilmiştir.

Nisa' 4:139

(Onlar ki) O görünüşte mü’min görünüp gizli olarak kâfir bulunan münâfıklar ki (mü’minleri bırakarak) mü’minler ile samimi şekilde görüşmekten, beraber çalışmaktan kaçınarak (kâfirleri dost tutarlar) onlarda bir kuvvet bir üstünlük var sanarak onlara kalben meyilli bulunurlar. Bu münâfıklar (izzeti) kuvveti, şeref ve gücü (onların) o kâfirlerin (yanında mı arıyorlar) onlardan mı isteyip duruyorlar. Ne kadar yanlış bir kanaat!. Onlar izzeti o kâfirlerin yanında bulamayacaklardır. (muhakkak ki bütün izzet) dünyada da âhirette de (Allah Teâlâ’nındır) bu izzete ancak o yüce mabudun dostları nâil olacaklardır. Nitekim bir âyeti kerimede de Ancak Allah Teâlâya, onun Resulüne ve mü’minlere aittir Münâfikûn, 63/8) diye buyrulmuştur. Kâfirlerin geçici, dünyevî kuvvetleri, varlıkları ise çabucak yok olur. Nitekim asrı saadetteki münafıkların kendilerine güvendikleri kâfirler yok olmuş, İslâm hâkimiyeti Arap yarımadasının her tarafına yayılmış, İslâm’ın gücü parlamaya başlayıp durmuştur.

Nisa' 4:140

Bu âyeti kerime mukaddesata hakâret eden kimseler ile aynı mecliste olmaktan müslümanları sakındırmakta, öyle bir yakınlığın neticedeki rezaletini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey sadık mü’minler!. Ve ey kâfirler ile aynı mecliste olup onların İslâmiyet aleyhindeki lâkırdılarına iştirâk eden münâfıklar!. Kâfirleri dost tutmayınız diye sizlere Cenâb-ı Hak emrediyor. (Ve muhakkak kitapta) Kur’an’ı Kerim’de, Mekke’i Mükerreme’de nâzil olan sûre’i en’amda (sizin üzerinize) bir âyeti kerime (İndîrmiştîr ki. Allah Teâlâ’nnı âyetlerine) Kur’an’ı Kerim’e (küfredildiğini) onun bir ilâhî kitap olduğu inkâr olunduğunu (ve onlar ile) o Kur’an âyetleriyle (alay edildiğini işittiğiniz zaman başka lâkırdıya) böyle mukaddesat aleyhinde olmayan sözlere (dalacakları) zamana (değin onların) o kâfirlerin, o alaycı herif lerin (yanında oturmayınız) onlardan yüz çeviriniz. O halde onlar ile dostlukta, onları ağırlamaz ve ikramda bulunmanız nasıl câiz olabilir?. (Şüphe yok ki) O kâfirce sözleri dinleyip durursanız (siz de o zaman) öyle onlar ile oturup durduğunuz vakit (onların) günahta, azâbı hak etmede (benzeri olmuş olursunuz) çünki onların meclisini terkedebilecek durumda iken terketmediğinizden dolayı onlara katılmış sayılırsınız. (muhakkak ki. Allah Teâlâ münâfıkları ve kâfirleri cehennemde toptan toplayıcıdır.) Çünki münâfıklar da küfür hususunda diğer küfrünü açıklayan kâfirler gibi olduklarından hepsi de birden cehenneme atılacaklardır. Dünyada aynı durumda oldukları gibi âhirette de cehennemde de aynı mecliste bulunacaklardır. Ne feci bir beraberlik!.. Sûre’i enamdaki âyeti kerime: Ayetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya daldıklarını gördüğün vakit, başka bir söze geçinceye kadar, onlardan uzaklaş. (En’am 6/68) Nazmı şerifidir. Malûm olduğu üzere bir kimse bir küfre razı olursa kâfir olur. Ve bir kimse bir kötülüğün, gayrimeşru bir muamelenin işlendiği yerde bulunur, onu işleyenlere karışırsa günahta onlar ile beraber olur. İsterse kendisi o kötülüğü fiilen işlemesin. Fakat onların o kötü işlerini kalben kınadığı halde bir korku, bir zaruret, bir tekıyye (sakınma) sebebiyle onlar ile aynı mecliste olursa o zaman sorumlu olmaz. Bununla beraber öyle bir mecliste bulunan bir mü’min için eğer imkân varsa onların gayrı meşru hareketlerini kınamak, onları usulü dairesinde aydınlatma ve irşad etmeye çalışmak lâzımdır. Bu bir iyiliği emretme vazifesidir.

Nisa' 4:141

Bu âyeti kerime de münafıkların şahsî menfaatleri için ne kadar dönek olduklarını ve hakiki mü’minlerin kâfirlere karşı Allah’ın korumasında bulunduklarını şöylece bildirmektedir. (Onlar ki) o münâfıklar ki, ey müslümanlar!, (sizi gözetiverirler) sizin işlerinize, zafere nâil olup olmayacağınızı beklemede bulunurlar, (eğer size Allah Teâlâ’dan bir zafer olursa) bir fetih ve ganimet yüz gösterirse (biz de sizinle) dinde, cihadda (beraber değil miydik?.) biz size yardımcı bulunmuyor mu idik. Artık bize de ganimetten hisse vermez misiniz?, (derler) kendilerini müslüman gösterirler, (ve eğer kâfirler için) savaştan (bir nasib olursa) bir kazanç elde edebilirler ise bu takdirde münâfıklar, o kâfirlere hitaben (biz size galip gelmez miydik) biz sizin aleyhinize savaşa katılsa idik sizi mağlûp, ö ldürülmüş bir hâle getiremez mi idik, halbuki, öyle aleyhinize harekette bulunmadık (ve size mü’minlerin saldırısını) musallat olmasını bir takım hilelere, aldatıcı sözlere tevessül ederek (engelleme) ile sizi himaye (eder olmadık mı?, derler) o kâfirlere karşı böyle taraftar olduklarını söyler, minnette bulunurlar, onların elde edebildikleri şeylerden kendilerine de hisse ayırmalarını isterler. (Artık Allah Teâlâ kâfirler için mü’minler aleyhine bir yol vermeyecektir) herhalde İslâmiyet ufuklara yayılacaktır. Herhalde İslâmiyet’in hak oluşu, yüceliği, binlerce deliller ile diğer dinler üzerine galip gelecektir. Bir hikmet ve imtihan yoluyla müslümanlar bazen dünyada mağlûb olsalar da bu geçicidir, kökünden yok etme şeklinde değildir, İşin sonu veya uhrevî hayat itibariyle galibiyet, selâmet ve saadet müslümanlara mahsustur. Hakiki dinden mahrum olanlar ise işin sonunda mağlûbiyete düşecek cehennemde ebediyen azap görüp duracaklardır.

Nisa' 4:142

Bu mübârek âyetlerde münafıkların pek cahilce, mütereddidce hallerini ve bedî mahrumiyete mâruz bulunacaklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Şüphesiz münâfıklar) Kendi bâtıl zanlarına göre (Allah Teâlâ’ya karşı hilede) aldatmak hareketinde (bulunmak isterler) asıl gizledikleri kanaatlerinin zıddını göstererek kendilerinden kâfirler hakkında icap eden ö ldürme ve kovma gibi dünyevî hükümleri uzaklaştırmak kasdında bulunurlar. Hâşâ Allah Teâlâyı onun Peygamberini aldatacaklarını zannederler, (halbuki onları) O münâfıkları asıl (hüd’aya düşüren) onları o hüd’aları yüzünden cezaya uğratacak olan (o’dur) O Yüce Yaratıcıdır. Onların o münafıkça hallerini Peygamberine haber veren, onları âleme rezil eden, onları âhirette ebediyen cezalandıracak olan o bilen ve hikmet sahibi olan mabuddur. Onların öyle dünyada geçici olarak canları korunmuş, malları korunmuş olarak bırakılmaları haklarında asıl bir tuzaktır ki, bu yüzden âhirette pek elim bir azaba uğrayacaklardır, onlar ise bundan habersiz bulunmaktadırlar, (ve) O münâfıklar, mü’minler ile beraber namaza kalkdıkları zaman tenbelcesine) ağırlanarak, zoraki bir his ile (kalkarlar) ve onlar bu namazlarıyle (insanlara gösterişte bulunurlar) tâki kendilerini mü’min sansınlar. (ve Allah Teâlâ’yı pek az anarlar) pek az namaz kılarlar insanların olmadığı yerde namazda, niyazda bulunmazlar. İşleri güçleri hep gösterişten ibarettir.

Nisa' 4:143

O münâfıklar (onun) o imân ile küfrün veya mü’minler ile kâfirlerin (arasında bocalamaktadırlar) şeytan onları şaşkın bir hâle düşürmüştür, (ne onlara) mü’minlere (ne de bunlara) kâfirlere (mensub) değildirler. Öyle ikisi arasında bocalar, şaşkın bir halde bulunmaktadırlar, (ve her kimi ki) hidâyete, Allah’ın muvaffakiyetine kabiliyetsizliğinden dolayı (Allah Teâlâ sapıtırsa) dalâlete düşürürse (artık ona elbette bir yol) kendisini hidâyete erdirecek bir yol (bulamazsın.) Evet… Kendi fıtretini kötüye kullanıp da sırf dünya varlığı için münafıklık yapan, bu sebeble hak ve sevaptan, hidayetten, İslâm nurundan mahrum kalan bir şahıs için bir yardım eden bulunamaz. Artık böyle bir elem verici sonu düşünmeli!.

Nisa' 4:144

Bu mübârek âyetler, müslümanları ikaz etmektedir, kendi kutsî dinlerine düşman olup bu yüzden ebedî olarak azap görecek olan kâfirleri münâfıkları dost tutmamalarını kendilerine ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân etmiş olanlar) Ey İslâmiyeti kabul etmiş, Allah’ın dinine samimî şekilde intisab şerefine nâil olmuş bulunanlar!. (mü’minleri) din kardeşlerini (bırakıp da) onlar ile muhabbet, sevgi, ve dayanışmada bulunmayı? da münâfıklar gibi (kâfirleri dostlar edinmeyiniz) onlar sizin asıl düşmanlarınızdır. Onlara yönelmek münafıklara mahsus bir rezilliktir. Artık onları tutup da din kardeşleriniz nasıl bırakabilirsiniz?, (ister misiniz ki) böyle kâfirlere dost olmak yüzünden (Allah Teâlâ için aleyhinize bir apaçık delil edinesiniz?.) sizin de münâfık kimseler olduğunuza dâir bir buhran, bir açık delil meydana gelmesini arzu eylermisiniz? Böyle bir alçaklığa nasıl cür’et edebilirsiniz. O halde ye mü’minler!. Siz, münâfıklar gibi harekette bulunmayınız.

Nisa' 4:145

(Şüphe yok ki, münâfıklar ateşin) Cehennemin (en aşağı) en derin bulunan (tabakasındadırlar) çünki münâfıklar, kâfirlerin en kötüsü oldukları için böyle bir azaba lâyıktırlar. Onlar müslümanlar ile alay ederler, müslümanların aleyhinde tuzaklar, hileler meydana getirirler, fırsat buldukça İslâm düşmanlarına katılarak müslümanların hayatına suikasitte bulunurlar, (ve elbette onlar için) o münâfıklar hakkında (bir yardımcı da bulamazsın) ki, Allah’ın azabına mâni olarak, onları cehennemden çıkarmaya yardım ediversin. Binaenaleyh öyle münâfıkca hareketlerden son derece sakınmalıdır.

Nisa' 4:146

Bu mübârek âyetler de, gerçekten tövbe ve istiğfar eden, Cenab’ı Hakka sığınan, samimi olarak dindar olmaya başlayan kimselerin de diğer mü’minler gibi uhrevî mükâfata nâil, Allah’ın azabından emin olacaklarını şöyle müjdelemektedir. (Ancak o kimseler ki) Nifaktan dönüp (tövbe ettiler ve) nifak zamanında iken bozmuş oldukları (hallerini ıslâhta bulundular ve Allah Teâlâ’ya iltica) edip onun rızasını taleb ve İslâm dinine tutunup iltica (ediverdiler ve dinlerini) gösterişten beri (Allah için hâlisâne kıldılar) ibadet ve itaatlariyle ancak Allah rızasını istediler, işte (onlar) öyle hallerini, hayatlarını ıslah ve tanzim eden, tövbe ve istiğfar eden kimseler (müstesnâ) artık onlar münafıklıktan kurtulmuştur. Artık (onlar) cennette (mü’minler ile beraberdirler) onlar da diğer mü’minler gibi mükâfata nâil olacaklardır, (mü’minlere ise Allah Teâlâ elbette pek büyük mükâfat verecektir) onlar da bu mükâfata iştirâk edeceklerdir. Günahından tövbe eden kimse o günahı hiç işlememiş kimse gibidir.

Nisa' 4:147

Ey Allah Teâlâ’nın kulları!. (Eğer) nâil olduğunuz nimetelre (şükreder) ve Allah Teâlâ’ya gerektiği gibi (imân etmiş olursanız) artık Cenâb-ı Hak size azap eder mi?. Hak Teâlâ, kendinden hiçbirşeye muhtaç değildir. Menfaatleri sağlamak ve zararları defetmek ihtiyacından uzaktır. Kullarını bir takım mükâfat ve cezaya tâbi tutmuş olması, bir hikmet ve menfaate dayanmaktadır, onları güzel amelleri ifaya, çirkin hareketlerden sakınmaya sevk içindir, âlemin nizamını düzenli bir halde devam ettirmek içindir. Binaenaleyh Ey Allah Teâlâ’nın kulları!. Siz güzel amelleri yapıp çirkin şeylerden sakınınca o Yüce Yaratıcı sizlere azap etmez!.. (Allah size ne diye azap etsin) siz öyle durumunu ıslah etmiş kimseler olduktan sonra size azap etmek o Yüce Yaratıcının şefkat ve keremine lâyık olmaz. (Halbuki, Allah Teâlâ şâkirdir), kullarının güzel amelleri az da olsa yine onlara kat kat sevap verir ve (bilendir) bütün olayları tam mânâsıyla bilir, bu cümleden olmak üzere sizin imanınızı da bilir, ondan dolayı size mükâfat verir ve sizi mükâfatsız bırakması asla düşünülemez.

Nisa' 4:148

Bu mübârek âyetler, zâlim, münâfık olmayan kimselerden insanlık icâbı vuku bulacak kusurların teşhir edilmemesini ihtar ve gizli, açıkça yapılacak hayırların, afların mükâfat vesilesi olacağını müjdelemektedir. Şöyle ki: (Allah Teâlâ çirkin lâkırdının) çirkin, kötü her hangi bir sözün (açıklanmasını) yerme ve kınamayı gerektiren lâkırdıların söylenmesini, teşhir edilmesini (sevmez) belki ondan dolayı söyleyip durana ceza verir. Şu kadar var ki (zulmedilmiş olan başka) mazlum bundan müstesnadır. O gördüğü zulmü söyleyebilir ve zalime karşı bedduada bulunabilir, Binaenaleyh İslâm milleti aleyhine harekette bulunan, İslâm cemiyetine zarar veren münâfık tabiatlı kimselerin de bu düşmanca hareketlerini teşhir ederek onların zararlarından ehli İslâm’ın uyanmasına, korunmasına çalışmak câiz bulunmuştur. Bunun içindir ki, Kur’an-ı Kerim’de münafıkların o kötü durumları teşhir edilmektedir. (Ve Allah Teâlâ hakkiyle işiticidir) Her söylenen sözü tamamen işitir, mazlumun duasını, halinden şikayetini de işitir ve (bilicidir.) her yapılan şeyi hakkiyle bilir, zalimin, mazlumun halleri de bu cümledendir. Artık bunu düşünüp de gayri meşru, zalimce hareketlerden sakınmalıdır.

Nisa' 4:149

İyi işlerden her hangi (Bir hayrı açıklarsanız) gösterip açıkça yaparsanız (veya) o hayrı (gizlerseniz) gizlice yaparsanız, gösterişten kaçarsanız (veya bir kötülüğü) mâruz kaldığınız bir hakâreti, bir zalimce muameleyi (affeder) de intikama kalkışmaz (sanız) makbul, övülmüş, onurlu bir harekette bulunmuş olursunuz. (şüphe yok ki. Allah Teâlâ affedici) dir. Nice âsi kulları af buyurmaktadır, ve (çok kuvvetlidir.) intikama kâdir olduğu halde intikam almayıp af buyurmaktadır. Ne yüce bir alınacak, örnek!. Artık biz kulların da affedici olarak öyle güzel ahlâk ile vasıflanmamız daha iyi olmaz mı?.

Nisa' 4:150

Bu mübârek âyetler, kimlerin tam kâfir olup ebedî azâba çarpılmış olacaklarını, ve kimlerin de gerçek mü’min olup mükâfata nâil bulunacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Muhakkak o kimseler ki) o yanlış inançlı şahıslar ki (Allah Teâlâ’yı ve onun peygamberlerini inkâr ederler) gittikleri yol kendileri için böyle bir küfrü gerektirir, isterse bunu açıkça söylemesinler. (ve) çünki onlar (Allah Teâlâ ile Peygamberlerinin arasını ayırmak isterler) güya Allah Teâlâya imân etmek isterler, halbuki Peygamberlerini inkâr etmekle Cenab’ı Hak’ki da inkâr etmiş olurlar da bundan haberleri olmaz. Çünki Cenab’ı Hak’kın Peygamberler hakkındaki ilâhî beyanları ve o Peygamberlerin göstermeye muvaffak olduktan mucizeleri inkâr etmekle Yüce Allah’ı da inkâr etmiş bulunurlar, (ve) Maamafih bunlar bütün Peygamberleri inkâr ettiklerini açıklamazlar da biz (bazısına imân eder, ve bazısını inkâr eyleriz derler) meselâ: Hz. Musa’ya, Hz. Üzeyr’e imân eder de Hz. İsa’ya, Hz. Muhammed’e -Aleyhimüsselâm- imân etmezler. Böyle bir inanç ise Allah Teâlâ’yı da inkârdan başka bir şey değildir. Kısaca bütün Peygamberler, son peygamber efendimizin risâletini ümmetlerine haber vermişlerdir. Şimdi bu risaleti inkâr edenler, bütün Peygamberleri de inkâr etmiş olmazlar mı?, (ve bunun arasında) böyle imân ile küfür arasında (bir yol tutmak isterler) halbuki bunların arasında başka vasıta bulunamaz. Çünki hak farklılık kabul etmez.

Nisa' 4:151

Böyle imâna aykırı bir kanaatta bulunalar yok mu (İşte tam manâsiyle kâfir olanlar onlardır) artık o kâfirler lâyık oldukları cezaya hazırlansınlar. Çünki (bîz de) ben Yüce Yaratıcı da (kâfirler için alçaltıcı olan) onları tam bir zilletle cezalandıracak bulunan (bir azab) bir cehennem ateşi (hazırlamışızdır) vakti gelince o azâba ebedî olarak mâruz kalacaklardır. Bütün bu felâket, onların imândan mahrum olmalarının bir cezasıdır. § Rivâyete göre bu mübârek âyetler, Yahudiler hakkında nâzil olmuştur. Çünki onlar Hz. Musa ile Tevrat’a ve Hz. Üzeyr’e imân ettikleri halde Hz. İsa ile İncil’e ve son peygamber ile Kur’an’ı Kerim’e imân etmezler. Binaenaleyh bunlar din bakımından bütün Peygamberler ile semavî kitapları ve bunun gereği olarak da Cenab’ı Hak’ki inkâr etmişlerdir.

Nisa' 4:152

(Ve o kimseler ki) O kâfirlere muhalif olarak (Allah Teâlâ’ya) da ve onun bütün Peygamberlerine de (imân etmişlerdir) hiçbirinin peygamberlik ve risâletini inkâr etmemişlerdir, (ve onlarda hiçbirinin arasını ayırmamışlardır) hepsini tasdik etmiş ve yüce tutmuşlardır (işte onlara da) böyle yüce, temiz bir itikatta bulunan müslümanlara da vadedilmiş olan (mükafatlarını) Cenab’ı Hak (elbette verecektir) onları bu güzel inançlarının meyvelerine mutlaka kavuşturacaktır, (ve Allah Teâlâ bağışlayıcıdır.) Böyle mü’min kullarından insanlık icâbı meydana gelen bazı kusurları affeder ve örter ve (esirgeyicidir) onlara daima merhamet buyurur, onların güzel amellerinin sevâbını kat kat verir, kendilerini cennetlerine nâil kılar. Ne muazzam bir ilâhî şefkat!..

Nisa' 4:153

Bu mübârek âyetler, Yahudilerin Rasûlü Ekrem Efendimizden ve evvelce de Hz. Musa’dan ne kadar inkârcı ve sınır tanımaz bir şekilde isteklerde bulunduklarını ve bu yüzden karşılaştıkları felâketleri bildiriyor. Hz. Musa’nın nâil olduğu güç ve kuvveti ve Yahudilerin vaktiyle ne gibi vazifeler ile görevli bulunmuş olduklarını da gösteriyor. Şöyle ki: Habibim!, (ehli kitap) Yahudi âlimleri (üzerlerine) gökten (bir kitap indirmeni senden isterler) Hz. Musa’ya nâzil olan kitap gibi sana da hepsi birden bir kitabın indirilmesini teklif ederler veyahut levhi mahfuz üzerine semavî bir yazı ile yazılmış bir kitabın inmesini isterler. Onların iyi niyetine dayanmayan bu sualinden dolayı üzülme, çünki (muhakkak onlar) o Yahudilerin ecdat ve soyları (bundan daha büyüğünü Musa’dan istemişler de bize Allah’ı) açıkça (apaçık göster demişlerdi) onların reislerinden bulunan yetmiş kişi böyle sınır tanımazca bir istekte bulunmuşlardı. Şimdiki Yahudiler de onların yolu ve tabiatı üzere bulunduklarından sen bunların böyle taleblerine ehemmiyet verme. Bunlar böyle bir suali iyi niyetle sormuş değildirler. Maksatları inkârdır. Yoksa Cenâb-ı Hak dilerse ilâhî kitabını birden de indirebilir. (Artık) o görmek talebinde bulunanları (zülumları sebebiyle) inatları ve kendi hallerine göre meydana gelmesi imkânsız olan bir yüce tecelliyi taleb eylemeleri yüzünden (kendilerini yıldırım çarptı) gök tarafından gelen bir ateşin çarpmasıyla helâk oldular. Sonra Hz. Musa’nın temennisiyle affa uğrayıp bir büyük mucize eseri olarak yeniden hayat buldular, (kendilerine) Cenâb-ı Hak’kın birliğine, peygamberlik ve risâletin hak olduğuna dâir (apaçık mucizeler geldikten sonra da) Meselâ: Hz. Musa’nın Firavne karşı gösterdiği asası, beyaz eli gibi, denizin yarılması gibi hârikalar vücude geldiği halde (buzağıyı -mabut- edindiler) Hz. Musa’nın bir müddet yokluğundan istifâde ederek Samirî adındaki bir lânetlinin sözüne kapılarak buzağıya taptılar, Hz. Harun’un sözlerini dinlemediler, (nihayet) onları bu büyük cinayetten de (affettik) onları, köklerini kesmek suretiyle, mahv ve helâk etmedik. (ve Musa’ya pek açık bir saltanat) bir açık delil, bir burhan, bir büyüklük ve galibiyet (verdik) öyle ki, o buzağıya tapanlara tövbekâr olabilmeleri için kendilerini ö ldürmelerini emretmiş, onlar da o isyanlarından kurtulmak için bu emre uymuşlardır.

Nisa' 4:154

(Ve) O İsrail oğulları, Hz. Musa ile yapmış oldukları (ahd) ve misak (larına riâyet) Musa’nın şeriatına uymaya devam (etmeleri için) korkup bunları bozmamaları için (üstlerine Turu) o büyük dağı bir harika olmak üzere (kaldırdık) başları üstünde bir müddet aşılmış bir halde bulundurduk, (ve) Davûd Aleyhisselâm lisaniyle (onlara secde eder olduğunuz halde) saygılıca bir eğiliş ile (o kapıdan) Beyti mukaddesin bir kapısından içeriye (girin dedik) böyle bir vaziyette bulunmalarını emrettik (ve onlara cumartesi haddi aşmayın) o günde yapılmasına müsaade edilmiş olan şeylerin dışındakileri yapmayın, meselâ: O gün balık avlamayın, ticaretle ve diğer işlerle meşgul olmayın, size rızık veren ancak Cenâb-ı Hak’tır (dedik ve onlardan ağır) kuvvetli (bir söz aldık.) onlar “işittik, itaat ettik” dediler, ahkamı dîniyelerine muhalefet etmeyeceklerine dâir söz verdi ve yemin ettiler. Bu sözü Cenâb-ı Hak, onlardan Tevrat’ta almıştır. Ne yazık ki onlar daha sonra bu söze riayetkâr olmamışlardır. § Bakara sûre’i celilesindeki 51, 52, 53, 64, 65 inci âyetlerin tefsirine de müracaat ediniz!.

Nisa' 4:155

Bu mübârek âyetler, Yahudilerin yüce peygamberlere olan suikastlerini ve bu yüzden uğradıkları cezaları ve onların bu suikasdinden Hz. İsa’nın kurtularak göğe kaldırılmış bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Artık onlar) o Yahudi taifesi, vaktiyle yapmış oldukları (ahıtlerini) kabul etmiş oldukları yemini (bozmaları) ona muhalif harekette bulunmaları (ve Allah Teâlâ’nın âyetlerini) Kur’an-ı Kerim’i ve kendi kitaplarındaki beyanları (inkâr eylemelerî ve) mâsum olan her türlü kötülüklerden uzak bulunan (Peygamberleri haksız yere ö ldürmeleri) sebebiyle (ve bizim kalblerimiz perdelidir) Hz. Muhammed’in tebliğatı bizim kalblerimize giremez ve yahut bizim kalblerimiz ilimlerle dolmuştur, başkalarının beyanlarını dinlemeğe, kabul etmeye ihtiyacı yoktur, (demeleri sebebiyle) lânete uğramışlardır, (hayır) öyle dedikleri gibi değil (Allah Teâlâ onların kalblerini küfürleri sebebiyle mühürlemiştir.) onların kalbleri tabiat, yaratılış itîbariyle, İlim ve irfan ile dolu olmak suretiyle öyle perdeli, başka beyanatı kabule ihtiyaçsız değildir, bilakis kendi küfürleri, kötü inançları, cahilce hareketleri yüzünden öyle bir vaziyete düşmüştür, (binaenaleyh) Abdullah İbni Selâm ve arkadaşları gibi (pek azı müstesnâ olmak üzere onlar imân etmezler) yahut onların az şeye imanları müstesnâ olmak üzere bütün imân edilmesi icâbeden şeylere inanarak hakikî mü’min olmazlar.

Nisa' 4:156

(Ve) O dinsizler Hz. İsa gibi bir Yüce peygamber’e (inkârları) onun peygamberliğini, hayatının temizliğini inkârları (sebebiyle ve) Hz. (Meryem hakkında pek büyük bir iftirada bulunmaları) öyle elinde meydana gelen birçok kerametleriyle iffet ve yüceliği sabit olan temiz bir anneye iftira etmeye cüretleri (sebebiyle) lânete mâruz kalmışlardır.

Nisa' 4:157

(Ve muhakkak biz Meryem’in oğlu. Allah’ın Peygamberi İsa’yı ö ldürdük demeleri sebebiyle) de lânete hedef olmuşlardır, (halbuki onu) hakikaten Allah’ın bir resuli olan Hz. İsa’yı (ne ö ldürdüler, ve ne de asıverdiler) bu iddiaları tamamen gerçek dışıdır, (fakat onlar için) Hz. İsa’yı ö ldürmeğe cür’et gösterenler için (bir benzedilmiş oldu) bir rivâyete göre Hz. İsa aleyhinde münâfıklıkta bulunan bir şahıs, Hz. İsa’yı bulup katillere teslim etmek için Hz. İsa’nın evine gitmiş, İsa Aleyhisselâm ise Allah’ın kudreti ile göğe kaldırılmış, bu münâfıkta Hz. İsa’ya benzeyiş çehresi meydana gelmiş, katiller de bunu yakalayarak Hz. İsa sanarak asmışlardır. Diğer bir görüşe göre de Yahudiler su’î kasitte bulunmak isterken Hz. İsa’nın göğe kaldırıldığını görmüşler, Yahut reisleri bu yüzden halk arasında bir fitne meydana geleceğinden korkmuşlar, bir şahsı yakalayıp asmışlar, insanlara karşı bu asılanın Hz. İsa olduğunu iddia eylemişlerdir. (Ve şüphe yok ki onda ihtilâf edenler) Hz. İsa’nın durumunda, ö ldürülmüş olup olmamasında, asılan şahsın Hz. İsa olduğunda tereddüde düştüler, (ondan dolayı şek içindedirler) bunu kat’î surette bilemiyorlar. (onlar için) böyle şek içinde bulunanlar için (buna) bu ö ldürmeye (dâir zanna uymaktan başka bir bilgi yoktur) onlar kendi kuruntularına tâbi olurlar, (ve onu) İsa Aleyhisselâm’ı (hakikaten katletmiş değildirler) Cenab’ı Hak onu korumuş, bir harika olarak semâya kaldırmıştır. Hattâ bu ö ldürme iddiasında bulunanlarda kuşkuludurlar. Ö ldürme olayının meydana gelmesine kesin olarak inanmamaktadırlar. Binaenaleyh öyle zan ve tahminin bir kıymeti yoktur. Gerçek durumu Cenâb-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’inde açıkça beyan buyuruyor ki, o mübârek Peygamberini ilâhî kudretiyle di’ri olarak semaya kaldırmıştır. Ilâhî kudretinin büyüklüğüne ve kâinatta meydana gelen milyonlarca yaratılış harikasına uyanık bir göz ile bakanlara göre bir Yüce Peygamberin böyle ruhen ve cismen en yüksek makamlara yükseltilmesini uzak görmeye, tevile asla yer yoktur. Allah Teâlâ her şeye fazlasıyla kadirdir, buna inanmışızdır!..

Nisa' 4:158

(Hayır) öyle inkârcıların, kuşkucuların dedikleri gibi değil (Allah Teâlâ onu) o mübârek Peygamberini (kendisine) kendisinin mânevî huzuruna, yüce, mukaddes bir makama, yüce bir semâya (yükseltmiştir.) Bunu kimse inkâr edemez, Cenab’ı Hak her şeye kadirdir. (Ve Allah Teâlâ güçlüdür) Mülkünde dilediği gibi tasarrufuna kimse mâni olamaz ve bir (hikmet sahibidir.) mülkünde her tasarrufu sırf hikmettir. Kimse onun zıddını ifa ve iddia edemez. Binaenaleyh Hz. İsa’yı göğe kaldırması da o Yüce Yaratıcının kudret ve hikmetine bakımından asla inkâr edilemez.

Nisa' 4:159

Bu mübârek âyetler, ehli kitabın Hz. İsaya karşı vaziyetlerini ve Yahudilerin yapmış oldukları zulümleri, yasaklanmış fiilleri bildiriyor ve bu yüzden uğradıkları ve uğrayacakları cezaları, kötü sonu ihtar ediyor. Şöyle ki: (Ve ehli kitabtan) Yahudiler ile Hıristiyanlardan (hiçbir fert yoktur ki, illâ ölümünden evvel) can çekişme halinde, ruhu henüz kendisinden ayrılmadan (elbette) o fert, her nç vaziyette bulunursa bulunsun, gerek denize düşüp boğulsun, gerek hayvanlar tarafından parçalansın, ve gerek ateşe düşüp yansın, daha teslimi ruh etmeden (ona) Hz. İsa’ya, onun peygamberliğine, onun Allah’ın oğlu olmadığına (imân edecektir) fakat bu bir ümitsizlik imânı kabilinden olduğu için makbul değildir. Diğer bir yoruma göre de bütün ehli kitap, Hz. İsa’ya onun vefâtından evvel, yeryüzüne indiği zaman imân edeceklerdir. O zaman bütün insanlar İslâmiyet’e kavuşacaklar, bir İslâm milleti halinde bulunacaklardır. O vakit Cenab’ı Hak, deccalı helâk edecek, yeryüzünde bir emniyet, bir âsayiş ceryana başlayacak hayvanlar bile birbiriyle hoşça geçineceklerdir. Hz. İsa, kırk sene yeryüzünde kalacak, sonra vefat edip namazını müslümanlar kılarak kendisini defn edeceklerdir, (ve) İsa Aleyhisselâm (kıyamet gününde onların) ehli kitabın (aleyhine bir şâhit olacaktır) kendisi peygamberliğini tebliğ, kulluğunu itiraf etmiş olduğu halde Yahudilerin kendisini yalanlamış olduklarını, Hıristiyanların da kendisine Allah’ın oğlu demiş bulunduklarını söyleyerek onların bu kâfirce, müşrikce iddiaları aleyhinde şahitlikte bulunacaktır.

Nisa' 4:160

(Artık Yahudilerden) meydana gelen mühim (bir zulüm) dine aykırı bir hareket (sebebiyle) onların yeminlerini bozmaları, Allah’ın âyetlerini inkâr eylemeleri, Hz. Meryeme iftirada bulunmaları gibi pek zalimce hareketlerinden dolayı (ve) insanlardan (birçoklarını Allah Teâlâ’nın yolundan engellemeleri sebebiyle) veyahut bir engellemeye çok çalışmaları yüzünden (onlara) vaktiyle (helâl kılınmış olan temiz şeyleri) meselâ: Evvelce Tevrat’ta helâl gösterilmiş olan şeyleri daha sonra bir dünyevî ceza olmak üzere (üzerlerine haram kıldık) tırnaklı hayvanların haram kılınması da bu cümledendir.

Nisa' 4:161

(Ve ribayı) faizi ve diğer faiz muamelelerini (ondan yasaklanmış oldukları halde alıvermeleri sebebiyle) o mahrumiyete düşmüşlerdir (ve insanların mallarını haksız yere) meselâ: Rüşvet yoluyla gerçeğe aykırı şâhitlik yoliyle ve diğer haram olan yollardan biriyle alıp (yemeleri sebebiyle) onlara bir ceza olarak evvelce helâl olan bir takım temiz şeyleri haram klıdık, (ve onlardan kâfir olanlara) küfürlerinde israr edip tövbe ve istiğfar etmeyenlere (acıklı bir azab hazırladık) dünyada temiz şeylerin helâl olmasından mahrum kaldıkları gibi âhirette de cehennem azâbına mâruz kalacaklardır. Artık devam eden bir küfür ve sapıklığın neticesi bundan başka değildir.

Nisa' 4:162

Bu âyeti kerime doğru ve kesin bir ilme sâhip olan, bütün dinî esasları imân edip dinî vazifelerini ifa eden bütün mü’minlerin pek büyük, müstesnâ bir mükâfata nâil olacaklarını müjdeliyor. Şöyle ki: (Fakat onlardan) ehli kitaptan Abdullah İbni Selâm ve arkadaşları gibi (ilimde mütehassıs olanlar) din ilminde yetki, yetenek sâhibi bulunanlar (ve) mutlak olarak, muhacirini kiram ve ensarı kiram gibi (mü’min olanlar) Habibim!, (sana indirilmiş olana) Kur’an-ı Kerim’e (ve senden evvel) diğer Peygamberlere (indirilmiş olana) Tevrat, İncil gibi semavî kitaplardan herbirine (inanırlar) bunların birer ilâhî kitap olduğunu tasdik ederler, (ve) özellikle en mühim bir dinî vazife olan (namazlarını dosdoğru) bütüm erkân ve şartlarına riâyet etmek suretiyle (kılanlar ve) mükellef oldukları (zekâtı verenler ve Allah Teâlâ’ya) onun varlığına, birliğine, yaratıcılık ve ilâhlığına (ve âhiret gününe) bir yevmi kıyametin zuhura geleceğine ve onun bir ebedî mükâfat ve cezâ âlemi olduğuna (inananlar) var ya (işte) onlar yukarıda azâba uğrayacakları bildirilen ehli inkârdan müstesnâdırlar. (onlara elbette büyük bir mükâfat vereceğizdir.) Onlar o güzel itikatlarının, amellerinin mükafatlarını fazlasıyla göreceklerdir. Onlar cennetlere nâil. Allah’ın cemâlini görme saadetine kavuşacaklardır. Ne muazzam, ebedî bir mükâfat…

Nisa' 4:163

Bu mübârek âyetler, son peygamber efendimizin insanlığa peygamber gönderilmesi ve ona Kur’an’ı Kerim’in inmesi, diğer peygamberlerin gönderilmeleri ve kendilerine ilâhî vahyin gelmesi gibi olduğundan drtık onun peygamberliğini inkâra ve kendisine bir kitabın birden inmesini istemeye mahal bulunmadığını ihtar mahiyetinde bulunmuştur. Şöyle ki: Resûlüm Ya Muhammed!. Aleyhisselâm (muhakkak biz sana vahy ettik) İslâm’ın hükümlerini Cibrili Emin vasıtasıyle tebliğ eyledik, insanlığın ikinci babası sayılan (Nuh’a ve ondan sonraki Peygambere vahy ettiğimiz gibi) bu vahy hususunda seninle senden evvelki Peygamberlerin durumu, vaziyeti eşittir. Bu cümleden olarak (İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, Esbat’a) Hz. Yakub’un Hz. Yusuf gibi evlât ve torunlarına (İsa’ya, Eyüb’e, Yunus’a, Harun’a, ve Süleyman’a vahy eylediğimiz gibi) artık ehli kitap, bunlardan ne için habersiz bulunuyorlar, ne için senin başka türlü vahye mazhar olmanı istiyorlar?. Onların başka türlü vahy, başka türlü kitab inmesini istemeye ne selâhiyetleri vardır?, (ve Davud’a Zebur’u verdiğimiz gibi) sana da o şekilde Kur’an’ı Kerim’i âyet âyet, sûre sûre indirdik, artık Kur’an’ın başka türlü verilmesini, birden inmesini neden istiyorlar. Cenab’ı Hak, ilâhî kitabını dilediği şekilde indirir. Buna kimse karışamaz. § Zebur; yüz elli sureden meydana gelen övgü ve saygı, va’z ve nasihatı kapsayan ilâhî bir kitaptır. § Vahy; Lûgatte kelâm, göndermek, işâret, ilham, bir şeyi gizlice bildirmek mânâlarında kullanılmıştır. Böyle hafiyyen bir şeyi bildirmeğe “iyha” denir. Şeriat dilinde vahy, Cenâb-ı Hak’kın dilediği şeyleri Peygamberlerine birer yol ile bildirmesi ve anlatması ve öğretmesi demektir. Vahy’in şöyle muhtelif yolları, mertebeleri vardır. (1) Doğru rüya yoludur ki, ilâhî vahy, peygamberin gönderilişinin başlangıcında çoğunlukla doğru rüya ile zuhur eder. Tâki alışıklık meydana gelsin. (2) İlham yoludur ki, Cenab’ı Hak dilediği şeyleri Yüce peygamberlerin kalblerine uyanık bir halde iken vasıtasız olarak ilka ve ilham buyurur. (3) Hitap yoludur ki, Hak Teâlâ Hazretleri dilediği Peygamberine dilediği hükümleri melek vasıtasıyle olmaksızın ilham eder ve anlatır. Hz. Musa’ya Tevrat levhaları bu şekilde nâzil olmuştur. Ve o Yüce Peygamber’e Tur dağında ilâhî emirlerini vasıtasız olarak bir hitab şeklinde tebliğ buyurmuştur. (4) Melek göndermek yoludur ki. Yüce Allah dilediği peygamberine dilediği şeyleri melek vasıtasıyla tebliğ ve ilham buyurur. Cibril Emin’in vakit vakit gelip Kur’an âyetlerini Rasûlü Ekrem Efendimize tebliğ buyurmuş olduğu gibi. İnsanlara gizlice telkin edilen yakışıksız sözlere, bozguncu, şeytanî vesveselere de lûgat mânâsı itibariyle “vahy” denilmiştir. § İlham tabiri de lûgatte: Haber vermek, anlatmak feyiz yoluyla kalbe düşen malûmat demektir. Vahy tabiri, ilhamdan daha kapsamlıdır. Çünkü vahy, ilham yoluyla olduğu gibi, diğer yollar ile de olabilir. Maamafih bir diğer bakımdan da ilham, vâhiden daha kapsamlıdır. Zira evliyaullahın kalblerine doğan bazı ilâhî sırlar ilâhî ilimlerde bir nevi ilham eseridir. Fakat bu, vahy sayılmaz. Her vahy ise bir Rabbanî ilham, bir ilâhî tebliğdir. Bir de ilham, bazı zatların kendi şahıslarına ait bir tecelli eseri olabilir. Vahy ise umuma yönelik hükümleri kapsayan ve Yüce Peygamberlere mahsus bir imtiyaz sayılır.

Nisa' 4:164

(Ve) Ey Habibim!. Bu âyetlerin inmesinden evvel veya bugünkü günden önce (kıssalarını sana bildirdiğimiz) kendilerine dâir sana malûmat verdiğimiz (Peygamberleri) gönderdik, kavimleri dine dâvete memur ettik (ve kıssalarını sana) şimdiye kadar (bildirmediğîmiz) kimler olduğuna dâir sana malûmat vermediğimiz bir nice (Peygamberleri) de (gönderdik) insanlığı ilâhî dinden haberdar etmeğe memur kıldık. O halde Ey Son Peygamber! Senin risâlet ve peygamberliğin neden çok görülsün, neden tasdik edilmesin ki, senin peygamberlik ve risâletin sair Peygamberlerin nübüvvet ve risaleti gibi mucizelerle sabittir, temliğine memur olduğun hükümlerin yüceliği de buna şahittir, (ve Allah Teâlâ Musa ile) en yüksek bir vahy mertebesi olmak üzere (hitap yoluyla) meleklerin vasıtasıyla olmaksızın (konuşmuştur) ilâhî hükümlerini Tevrat kitabını o Yüce Peygamberine bu şekilde birden vahy ve tebliğ buyurmuştur. Artık Rasûlü Ekrem’in vahye mazhar oluşu, ona da Kur’an’ın hikmet gereği âyet âyet, sûre sûre inişi neden uzak görülsün. Evet… Son Peygamber Hazretleri de mîrac gecesinde vâsıtasız ilâhî vahye, Rabbanî hitaba nâil bulunmuştur. Ve ona Kur’an’ı Kerim’in öyle farklı zamanlarda inişi ise bir hikmeti ilâhîye icabıdır, bir ilâhî lûtuf gereğidir. Çünki bütün İslâmî hükümler İslâm’ın başlangıcında birden tebliğ edilecek olsa idi, mükellefler için pek ağır görülebilirdi, fakat öyle azar azar inmesi ile mükelleflere kolaylıklar gösterilmiş, yavaş yavaş alışıklık meydana gelmiş, o’da bu müslümanlar hakkında bir ilâhî rahmet eseri bulunmuştur. § Peygamberlerin sayısını Cenab’ı Hak bilir. Bir hadisi şerife göre Nebilerin (Peygamberlerin) sayısı yüz yirmi dört bindir. Bunların üçyüz otuzu Resûllük vasfına da sahiptir. Diğer bir rivâyete göre de Nebilerin adedi ikiyüz yirmi dört bindir. Kur’an’ı mübinde yirmibeş Yüce Peygamberin mübârek isimleri açıkça bildirilmiştir.

Nisa' 4:165

Bu mübârek âyetler, Peygamberlerin ne gibi vazifelerle ve ne gibi bir hikmete binaen gönderilmiş olduklarını bildiriyor. Ve Son Peygamber Hazretlerinin peygamberlik ve risaletine ilâhî bir kitap Kur’an’ı Kerim ile Cenâb-ı Hak’kın ve meleklerin şahadette bulunduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: İnsanları hak dine davet edip imân edenleri sevap ile (müjdeleyici ve) kâfir olanları da azap ile (korkutucu oldukları halde) insanlık âlemine (Peygamberler -gönderdik- ki o Peygamberlerden sonra) onlar hak dini tebliğ için insanlar arasına geldikleri sebebiyle artık (insanlar için) biz hak dinin neden ibâret olduğunu, üzerimize ne gibi dinî vazifelerin düştüğünü bilmiyorduk diyerek (Cenâb-ı Hak’ka karşı bir mazeret) bir hüccet, nefis müdafaası için bir delil, bir bahane (bulunmasın) binaenaleyh Peygamberler gönderilmiştir, onlar şer’î hükümleri ümmetlerine tebliğ etmişlerdir. Artık hak’ki kabul etmeyen hiçbir millet, hiçbir ferd cehaletini bahane ederek kendisini uhrevî azaptan kurtaramıyacaktır. (Ve Allah Teâlâ güçlüdür) mülkünde hakîmdir, bütün hükümleri ve emirleri hususunda mâğlûbiyetten uzaktır ve (hikmet sahibidir) bütün fiilleri, iradeleri hikmete dayanmaktadır. İşte Peygamberleri göndermesi, onlara kitabları indirmesi de bu cümledendir.

Nisa' 4:166

Habibim!. Senin peygamberlik ve risaletin açıktır. Buna rağmen senden semavî bir kitabın birden inmesini isteyenler, senin peygamberliğini tasdik etmemiş bulunurlar (fakat Allah Teâlâ -senin peygamberliğine- sana indirmiş olduğu -Kur’an-ı Kerim- ile şahitlik ediyor) o ilâhî kitap bir mucize söz olup senin risalet ve peygamberliğini bildirmekte ve isbat etmektedir. Öyle bir mukaddes kitap ki (onu) Cenâb-ı Hak (kendi ilmiyle) kendisine hâs olan bir İlim ve hikmetle bir eşsiz kelâm bir ebedî mucize olarak (indirmiştir.) insanlığın dikkat nazarlarına bir ilâhî şahitlik eseri olarak ortaya koymuştur. Bununla beraber Resulm!. Senin peygamberliğine (melekler de şahitlik ediyorlar) artık öyle bir takım inkârcıların tasdik etmemelerinin ne ehemmiyeti vardır?, (maamafih) Resûlüm!. Senin peygamberliğinin doğruluğuna (Allah Teâlâ şahit olmaya kâfidir) senin risaletini göstermen için nice açık mucizeler, zâhir deliller getirmiştir. Bunların kendileri hakkında başka şeylerden şahit getirmeye ihtiyacı yoktur.

Nisa' 4:167

Bu mübârek âyetler, küfür ve zulme düşkün kimselerin hidayetten mahrum, pek korkunç akıbetlere uğrayacaklarını şu şekilde bildirmektedir, (muhakkak o kimseler ki,) o Yahudi taifesi ve emsali ki, Kur’an-ı Kerim gibi bir ilâhî kitabı inkâr ederek (kâfir olmuşlar ve) insanları aldatarak ve saptırarak (Allah yolundan) İslâm dininden (alıkomuşlardır.) Hz. Muhammed’in peygamberlik ve risaletini inkâr etmişler, öyle açık bir hakikatı gizleyerek insanların İslâmiyet’i kabulüne mâni olmuşlardır. Artık böyle pek büyük bir kötülüğü yaptıkları için (şüphe yok onlar) hidâyet sahasından (pek uzak bir sapıklıkla) bir dalâlete düşmüş olmakla (sapıtmışlardır) çünkü onlar hem dalâlete düşmüşler, hem de başkalarını azdırarak dalâlete düşürmek istemişlerdir. Bu sebeple bunların hak’ka dönmeleri pek uzak bulunmuştur.

Nisa' 4:168

(Filhakika o kimseler ki,) Beyan olunduğu üzere (kâfir olmuşlar) dır ve Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr etmeleri ve insanları İslâm dinine girmekten alıkomaları sebebiyle onlara (zulmetmişlerdir.) insanların dünyevî ve uhrevî iyilik ve saadetine mâni olmağa çalışmışlardır. Artık (onlar için Allah Teâlâ bağışlayacak değildir) çünki Allah’ın küfrü bağışlaması imkânsızdır, hikmeti ilâhîyeye aykırıdır, (ve onları bir yola) cennet yoluna (iletecek değildir) zira onlar böyle bir saadet yoluna girme yeteneğini kaybetmişlerdir. Onlar için hidâyet yolu, cennet yolu kapanmıştır.

Nisa' 4:169

(Cehennem yolu müstesnâ) Cenab’ı Hak onları cehenneme kavuşturacak olan bir yola sevkedecektir. (orada) o cehennemde (ebediyen) bir daha oradan çıkmamak üzere (ebedî olarak kalacaklardır) çünki Allah Teâlâ böyle kâfirce, müşrikce hareketleri asla mağfiret buyurmayacaktır. Rüfür ve şirkin gereği bundan başka değildir, (ve bu) onların öyle cehennemde ebedî bırakılması (Allah Teâlâ için pek kolay bulunmaktadır) çünki Hak Teâlâ neyi isterse meydana getirebilir, onun isteğine hiçbir şey mâni olamaz ve hiçbir şey o Yüce Yaratıcıyı hâşâ âciz müşkülâta mâruz bırakamaz. Artık ona göre düşünmeli, daha elde fırsat var iken Hak’ka dönmelidir.

Nisa' 4:170

Bu âyeti kerime, bütün isanlığı sırf kendi selâmet ve saadetleri için İslâm dinine davet etmekte ve Cenâb-ı Hak’kın bütün kâinata sâhip ve hâkim olduğundan onlara muhtaç olmayıp, onları cezalandırmaya kâdir olduğu ihtar eylemektedir. Şöyle ki: (Ey insanlar!) Sizi irşat, sizi Haktan haberdar etmek için (muhakkak ki, size Rabbinizden) Allah tarafından en büyük bir rahmet olmak üzere (bir Peygamber) Son Peygamber Hazretleri (hak ile) Kur’an’ı Kerim ile (gelmiştir) size dinî vazifelerinizi telkin ederek uyanmanıza çalışmıştır, (artık sizin için hayır olmak) Sizi küfürden kurtarmak (üzere ona) o Peygamber’in size tebliğ ettiği Kur’an’a, İslâm’ın doğruluğuna (imân ediniz) küfürden kurtulup hidâyete kavuşmanız ancak bu sayede kabil olur. (ve eğer inkâr eder) o Peygamberi tasdik etmez (seniz) vebali, zararı size aittir, (şüphe yok ki göklerde ve yerde her ne varsa Allah’ındır) bütün kâinatın yaratıcısı, sahibi Allah Teâlâ’dır. Şirk ve küfrünüz ona hâşâ zarar vermez, nitekim imanınız da ona bir menfaat vermez. O bütün alemlerden zengindir, (ve Allah Teâlâ) sizin bütün ahvalinizi (bilendir) ve onun yüce zatı (hikmet sahibidir.) bütün fiilleri, bütün emir ve yasakları hikmet iledir, İşte bütün mü’minleri taltif etmesi, bütün kâfirleri küfürleri yüzünden cezalandırması da onun ilâhî hikmeti gereğidir. Artık o Yüce Yaratıcının, birliğini, büyüklük ve kudretini hakkiyle bilip ona göre doğru bir inanca nâil olmak bütün insanlık için en kutsî ve en zorunlu bir vazifedir.

Nisa' 4:171

Bu âyeti kerime, Cenab’ı Hak’kın evlât edinmekten yüce olduğunu, Hz. İsa’nın Allah’ın emri ile vücude gelmiş bir yaratılış harikası bulunduğunu, bunun hakkındaki yanlış inançlardan ehli kitabın sakınmaları lüzumunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey ehli kitab!) Ey Yahudi ve Hıristiyanlar taifesi!. (Dininizde) ifrat ve tefrit suretiyle (haddi asmayınız) Hz. İsa gibi bir zatı ne ilahlık derecesine yükselterek Allah’ın birliğine aykırı kanaatlere sâhip olunuz, ne de onun temiz hayatına iftirada bulununuz, itidalden, hakka uymaktan ayrılmayınız (ve Allah Teâlâ’ya karşı) onun yüce ilâhlığı hususunda (haktan) lâyık olan ilâhî vasıflarından (başkasını söylemeyiniz) onun ortak benzerden, herhangi kimseleri kendisine evlât edinmekten uzak olduğunu biliniz, aksini iddiada bulunmayınız. (Şüphe yok ki. Meryem’in oğlu İsa) Hâşâ Allah’ın oğlu değil (ancak Allah Teâlâ’nın) diğer Peygamberleri gibi (bir Peygamberidir) o böyle bir peygamberlik şerefine sahiptir. Yoksa Cenâb-ı Hak’kın ortağı veya onun oğlu değildir, (ve) İsa Aleyhisselâm (onun) Allah Teâlâ’nın (tarafından bir kelimedir) onun yüce kudretinden tecelli eden bir emirdir ki (onu Meryem’e ulaştırmıştır) o emrini Cibrili Emin vasıtasiyle Meryem’e yöneltmiş ve ulaştırmıştır, o vasıta ile ruh üflemesi gerçekleşmiştir, (ve) O Yüce Peygamber (onun) Cenab’ı Hak’kın (tarafından bir ruhtur) bir ruh sahibidir ki onun yaradılışında başkalarının bir aracılığı, bir babanın gebe koyması ve diğer şey bulunmamıştır. İşte Hz. İsa böyle bir baba vasıtası olmaksızın Cenab’ı Hak’kın “kün = ol” emriyle bir yaratılış hârikası olarak vücude geldiği için kendisine bir şeref olmak üzere “kelimetullah “Allah’ın kelimesi” ve “ruhullah “Allah’ın ruhu” denilmiştir. Yoksa hâşâ Cenab’ı Hak’kın hakikaten kelimesi ruhu demek değildir. Çünki kelimeler, mlılar bileşik şeylerdir, sonradan yaratılmışlardır, Cenâb-ı Hak ise öyle terkipten ve sonradan yaratılmış olmaktan uzaktır, (artık) ey Hıristiyanlar taifesi (Allah Teâlâ’ya ve onun Peygamberlerine imân ediniz) onları lâik oldukları vasıflarla tanıyınız, ne inkâr ederek tefrite düşünüz, ne de ilahlık derecesine yükselterek ifrata varınız, (ve üç) ilâh vardır (demeyiniz) Allah ile beraber İsa da, annesi de birer ilâhdır diye müşrikce bir inançta bulunmayınız böyle bir inançtan (vaz geçiniz) üçlemeye inanmayınız. Böyle yanlış bir kanaatten vazgeçmeniz (sizin için hayırlı olur) Allah’ı birlemeye nâil, selâmet ve hidâyete muvaffak olursunuz (muhakkak ki. Allah Teâlâ) ortaktan uzak (bir tarındır) kâinatın bir yaratıcısıdır, ezelî ve ebedî bir mabuddur. O Yüce Yaratıcı (kendisi için bir çocuk bulunmaktan yücedir) çünki çocuk ile babası arasında terkib ve cins birliği bakımından, birbirine ihtiyaç yönünden bir bağlılık bulunmak icap eder. Cenâb-ı Hak ise bu gibi mahlukata mahsus vasıflardan her yönüyle uzaktır, çoluk çocuğa ihtiyaçtan yücedir, (göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsi de) yaratılış ve mülkiyet bakımından (onundur) O Yüce Yaratıcıdır. Artık bunlardan birine muhtaç, benzer olması, bunlar ile aynı cinsten bulunması katiyyen düşünülemez. Yaratıcılık ve sahiplik ise oğulluğa aykırıdır. Hz. İsa ile annesi ise Cenâb-ı Hak’ka muhtaçtırlar, onun mahlûkudurlar, onun sahipliği ve hâkimiyeti altındadırlar. Artık Hz. İsa’nın “Allah’ın oğlu” olması nasıl düşünülebilir?, (vekil olmak) bütün mahlûkatın ihtiyacını karşılayıp kendilerinin işlerini düzenlemek ve tasfiye eylemek (için de Allah Teâlâ kâfidir) mahlûkatın ondan başka bir yaratıcıya, bir mâbuda ihtiyaçları yoktur. Onun pek mukaddes zatı da hiçbir hususta başkasına muhtaç değildir. Binaenaleyh kendisine yardım edecek kendisinin yerini alacak evlada da asla ihtiyacı yoktur, o bütün alemlerden zengindir. § Hıristiyan taifesi, başlıca dört fırkaya ayrılmışlardır. (1) Yakubiye fırkasıdır. Bunlar Hz. İsa’nın tam mânâsıyla ilâh olduğuna inanırlar. (2) Milkâniye fırkasıdır. Bunlar da Hz. İsa hakkında aynı inançta bulunmaktadırlar. (3) Nesturiye fırkasıdır. Bunlara göre Hz. İsa, Allah Teâlâ’nın hâşâ oğludur. (4) Merkusiye fırkasıdır. Bunlar ekanimi selâse denilen üç asla inanırlar. Ekanimi selâse ise baba, oğul ile mhülkudusten ibarettir. Şöyle ki: Bunlara göre Allah Teâlâ ile İsa ve ruhülkudüsten ibaret olmak üzere üç tanrı vardır, bunların herbiri müstakil olarak ilahlık vasfına sahiptir. Bununla beraber bunlar yine üç Allah değil bir Allah’tır. Nekadar çelişkili sözler!. Bir üç olur mu. Ve üç birden ibaret bulunur mu?. Bunlar Hz. İsa’nın asılıp bir müddet hayatı terk etmiş olduğuna inanırlar. Demek ki, o müddet içinde kâinat, hâşâ -Allah’sız kalmış ve Allah kendisini kullarının ellerinden kurtarmaya kâdir olamamış?. Böyle bir eksiklik Yüce ilâh’a nasıl isnat edilebilir?. Velhâsıl: Hıristiyanların inancı, tamamen akla, hikmete muhalif, muhakemeye gayrı lâyık, son derece garib bulunmuştur. § Hz. İsa yüce bir Peygamberdir, Allah’ın kudretinin bir parlak eseridir. Cenab’ı Hak’kın “kün” emriyle, yani: Takdir ve iradesinin tecellisine binaen babasıs olarak yaradılmış olduğu için kendisine bir şeref olmak için “kelimetullah” denilmiştir. § İsa Aleyhisselâm’a “ruh” denilmesinde de şöyle birkaç yorum vardır. (1) Son derece taharet ve temizliğe sâhip olan birşeye “ruh” denilmesi insanlar arasında yaygındır. Hz. İsa’da bir babanın menisi bulunmaksızın temiz bir anneden harikulâde bir şekilde dünyaya getirilmiş olduğu için kendisine ruh denilmiştir. (2) Hz. İsa, kendisine gerektiği gibi imân edenler için bir mânevî hayat vesilesi olduğu için ruh unvanını taşımaktadır. (3) Ruh rahmet mânâsında da kullanılmıştır. İsa Aleyhisselâmda Allah tarafından insanlık için bir rahmet olduğundan dolayı böyle ruh adını almıştır. Nitekim kendisinden bir ruh ile onları desteklemiştir… (Mücadele 58/22) âyeti kerimesi de ( kendisinden bir rahmet ile) şeklinde tefsir edilmiştir. (4) Ruh kelimesi, Arap dilinde “nefh = üflemek” mânâsında da kullanılmıştır. Hz. İsa’da Hak Teâlâ’nın emriyle Cibrili Emin tarafından annesi Hz. Meryem’e üflenmiş olduğu için böyle ruh adını almıştır. (5) Hz. İsa hakkında “ruhun minh = ondan bir ruh” denilmek ruh kelimesinin böyle belirsiz olarak zikredilmesi de yüceltme ifade etmektedir. Onun şerefli, yüce, kutsî ruhlardan bir ruh olduğunu bildirmektedir. İşte bu ruhun Cenab’ı Hak’ka nisbet edilip “ruhullah” denilmesi de bu ruha saygı içindir. Yoksa Cenab’ı Hak insanlar gibi mha muhtaç olmaktan uzak olup bizzat diri ve ölümsüz olduğundan yüce zâtının mha ihtiyacı yoktur, o yücedir.

Nisa' 4:172

Bu mübârek âyetler, bütün mahlûkatın en yücelerinin bile Cenâb-ı Hak’ka karşı kulluk göstermekle övündüklerini bildirmektedir, İmân ve iyi amel sahiblerinin büyük mükâfatlara nâil olacaklarını müjdelemektedir. Aksine hareket edenlerin de kötü âkibetlerini şöylece göstermektedir. Ey İsa Mesih’e ve meleklere ilahlık isnat edenler! Ey bu zatlara Allah’ın oğlu veya Allah’ın kızları diyenler!. Bir kere uyanınız, bu cahilce, müşrikce inançtan vaz geçiniz: (Mesih de Allah için kul olmaktan asla çekinmez) Allah Teâlâ’ya kullukta bulunmakla övünürler, bunu kendisi için en büyük bir şeref telâkki eder. Ve Allah’a (yakın olanlar) Arş’ı taşıyanlar gibi, kerrubin adını taşıyan melekler gibi, Cibrili Emin, İsrafil vesaire gibi yüce (melekler de) bu kullukla övünürler, bundan çekinmezler. Bu melekler, en yüksek makamlarda bulundukları, en büyük tecellilere mazhar olup nice gaip şeylerden haberdar oldukları ve babasız anasız olarak varlık alanına getirilmiş bulundukları halde yine kullukla mükellef hâşâ Allah’ın kızları olmak vasfından uzak bulunmaktadırlar. Artık Hz. İsa’da bir yaratılış hârikası olup bir kısım mümtaz vasıfları taşımış olduğundan dolayı hâşâ kulluktan uzak, Allah’ın oğlu olmak vasfına sâhip değildir. Bütün bu mübârek zatlar kullukla övünürler. Kaçınılacak şey ise Allah Teâlâ’dan başkasını mabut edinerek ona kulluk arzında bulunmaktır ki, bunun neticesi zillettir, en büyük azablara mâruz kalmaktır. Evet… (her kını onun) o yüce mabudun (ibadetinden çekinir ve kibirlenirse) bu kâfirce hareketinin elem verici neticesine hazır bulunsun çünki Allah Teâlâ (elbette onları) o ezelî mâbuda kullukta bulunanları da, bulunmayı? kaçınanları da (hepsini) bilip âhirette (huzuruna toplayacaktır) herbirine lâyık olduğu mükâfatı ve cezayı elbette verecektir. § Rivâyete göre: Hıristiyanlardan bulunan Necran elçileri Hz. Peygamber’in buzunmad bulunurken demişler ki: Sen ne için bizim sahibimize kusur isnad ediyorsun? Rasûlü Ekrem de sahîbiniz kimdir, diye sormuş, onlar da İsa’dır demişler. Hz. Peygamber de: Ben ona ne kusur isnat ettim diye buyurmuş, onlar da Sen İsa Allah’ın kuludur ve Peygamberidir diyorsun demişler. Rasûlü Ekrem Efendimiz de:. Onun Allah’ın bir kulu olması bir kusur değildir, diye cevap vermiş, bu hadiseyi müteakip bu âyeti kerime nâzil olmuştur.

Nisa' 4:173

(Artık o kimseler ki, imân etmiş ve) Bu imânın hariçte bir tasdiki olmak üzere (iyi amellerde bulunmuş olurlar elbette) Cenab’ı Hak (onlara) bu güzel itikat ve amellerinin meyvelerini (mükafatlarını ödeyecek) ihsan buyuracaktır. (ve onlara kendi lütfundan olarak) mükafatlarını (arttıracaktır) sevaplarını kat kat ziyade edecektir. Özellikle gözler görmemiş, kulaklar işitmemiş, ve hiçbir insanın hatırına gelmemiş olan nimetleri bolca verecektir. Hepsinin üstünde olarak da cemâli görmekle kendilerini tecellilerinin nurlarına gark edecektir, (amma o kimseler ki) bilâkis Cenâb-ı Hak’ka kulluktan yüz çevirdiler (yüz döndürdüler ve kibirlenmede bulundular) kendilerine kulluk mertebesinin üstünde gördüler (onları da) Yüce Allah (elbette elem verici bir azab ile) cehennemde (azablandıracaktır) bu suretle kibir ve gururlarının cezasına kavuşacaklardır, (ve onlar için) hiçbir vakit (Allah Teâlâ’dan başka) ondan gayrı (ne bir yar) bir yardımcı, azabı kendilerinden engellemeye hâdim bir kimse ve (ne de bir yardımcı) onlardan cezayı azaltmaya kâdir bir fert (bulamayacaklardır.) ebedî olarak dostlardan, yardımcılardan mahrum kalacaklardır, İşte küfr ve şirkin yakan, felâket getiren neticesi!.

Nisa' 4:174

Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’kın insanlık âlemine ihsan buyurmuş olduğu en muazzam hidâyet rehberlerini bildiriyor, bu rehberlere tâbi olarak kulluk vazifelerini ifa edenlere de nâil olacakları nimetleri müjdeliyor. Şöyle ki: (Ey insanlar!.) Ey bütün mükellef olan kullar! (muhakkak size Rabbinizden) Allah katından (bir delil geldi) hak dinin mahiyetini açıklayan ve aydınlatan bir kesin delil sizlere ulaştı ki, o da Son Peygamber Hazretleridir. Onun mucizeler ile desteklenmiş olan bütün beyanları sizin hakkınızda en kutsî, en nuranî birer delildir, (ve size bir apaçık) pek ziyade açık (nur indirdik) ki o da hikmet dolu Kur’an’ı Kerimdir. Bu ilâhî kitap, kutsal beyanları ile sâhip olduğu icâz ve yücelik ile bütün hakikatları açıklayacak ve aydınlatacak bir mahiyettedir. Bunun âyetleri güzelce düşünen ve anlayabilenler için birer nurlu rehber bulunmuştur.

Nisa' 4:175

Madem ki, Allah katında bu kadar kuvvetli bir delil, çok parlak bir hidâyet nuru insanlık âlemine ihsan buyrulmuştur, (artık o kimseler ki) bunlardan istifâde ederek (Allah Teâlâ’ya imân ettiler) onun birliğine, yaratıcılığına, mâbudluğuna inanmış bulundular (ve ona) o merhamet yüce yaratıcıya (sığındılar) ona iltica edip durdular (elbette onları) böyle hareket eden kullarını o yüce mâbud (kendi tarafından bir rahmetin) bir mükâfat yurdu olan cennetin (ve fazlın) hak ettiklerinden fazla ve görülüp tasavvur olunmamış pek büyük, yüce bir ihsan ve lutfun (içine girdirecektir) onları böyle fevkalâde ilâhî nimetlerine gark edecektir, (ve onları) o mü’min, kendisine bağlı kullarını Cenâb-ı Hak; (kendine yönelik) mânevî huzuruna kavuşturucu (bir doğru yola da) bir tecelliye mazhar yola da (hidâyet edecektir.) Onları İslâm dininde sabit ve ilâhî nûrların tecellisiyle ruhanî zevklere nail buyuracaktır. Ne büyük saadet ve hidâyet. Yarabbi!..

Nisa' 4:176

Bu âyeti kerime, bu sûre’i celilenin evvelindeki âyetler gibi veraset hükümleri hakkındadır. Şöyle ki: Habibim!. Kelâle hakkında (senden fetva istiyorlar) ne miktar miras payı alabileceğini senden somyorlar. Onlara (de ki. Allah Teâlâ kelâle) hayatta babası ve çocuğu olmayan kimse (hakkında size fetva veriyor) onların ne miktara varis olacaklarını bildiriyor. Şöyle ki: (bir kimse çocuğu) veya babası (bulunmaksızın ölüp de kendisinin bir) ana baba bir veya yalnız baba bir (kız kardeşi bulunursa onun için) o kız kardeş için o ölünün (terekesinin yarısı aittir) bunu farz yoluyla alır. Kalan terekesi de asabeden kimsesi var ise ona verilir, yok ise o da bu kız kardeşe red yoluyla ait olur. Bu İmamı Âzam’ın mezhebine göredir. Zeyid bini Sâbit’in ve İmamı Şafiî’nin mezhebine göre bu kalan tereke hazineye aittir, (o kimse de) hayatta olup bir kız kardeşi vefat edecek olsa (bu kız kardeşine) usubiyet yoluyla (varis olur) başka varisi bulunmayınca terekesinin tamamına hak sahibi olur. Bu erkek kardeşin böyle usubet yoluyla varis olması, o kız kardeşin ana bir değil de baba ana bir veya yalnız baba bir kız kardeş olduğunu göstermektedir. Çünki bir kimse yalnız ana bir kardeşine böyle usubet yoluyla varis olamaz. Belki o erkek kardeşin takdir edilmiş hissesi altıda bir olmuş olur. Velhâsıl bu kardeş böyle varis olur (eğer bunun) o kız kardeşin erkek veya kız (çocuğu bulunmazsa). Bulunursa artık o kardeş varis olamaz, (ve eğer onlar) o ölenin kız kardeşleri (iki) veya daha ziyade (kız kardeşler iseler onlara terekesinden üçte ikisi aittir) başka varis bulunmazsa kalan tereke de kendilerine reddedilir, (ve eğer onlar) kardeşlik sebebiyle varis olanlar (erkek ve kız kardeşler olurlarsa) bu halde (erkek için iki kız miras hissesi ait olur) meselâ: Bir erkek kardeş ile bir kız kardeş bulunsalar terekenin üçte ikisi erkek kardeşe, biri de kız kardeşe verilir. Faraza bir erkek kardeş ile iki kız kardeş bulunsalar terekenin dörtte ikisi erkek kardeşe, birer hisse de kız kardeşlere isabet eder. (Allah Teâlâ size dalâlete düşmeyesiniz diye) veya sizin bu meselede cehalete düşmeniz kötü olacağı için size bu kelâlenin hükmünü böyle (beyan ediyor) artık buna göre miras hükmünü tatbik edersiniz (ve Allah Teâlâ herşeyi bilendir.) işte kullarının hayat ve ölümüne, nasıl mirasçı olacaklarına ait hususlar da bu cümledendir. Cenâb-ı Hak, sizlerin faydalan ve menfaatleri ile ilgili şeyleri size beyan buyuruyor, tâki, ona göre hayatınızı tanzim edesiniz. § İmamı Suyutî diyor ki: Faraiz meselelerine ait olmak üzere en son nâzil olan âyet, işbu “Yesteftunek” âyeti kerimesidir. § Rivâyete göre sehabe’i kiramdan Cabir İbni Abdullah demiş ki: Ben baygın bir halde hasta idim: Rasûlü Ekrem Hazretleri Ebubekir i Sıddık ile beraber ziyaretime gelmişlerdi, Rasûlüllah Sallallahu Aleyhi Vesellem abdest almış, abdest suyundan başıma serpmiş, bunun üzerine uyandım aklım başıma geldi. Dedim ki: Ya Rasûlüllah!. Benim yakınlarım ancak kelâle bulunuyor. Benim mirasım kime aittir. Bunun üzerine bu kelâle âyeti nâzil olarak kelâlenin hükmü bildirilmiştir. § Kelâle tabiri, hem varis hem de mevrus için kullanılır. Varis için kullanılırsa bundan maksat, baba ile evlâttan başka olan varislerdir. Mevrus için kullanılırsa bundan maksat ise kendisi için anası, babası ve evlâdı olmayın başka akrabaları varis olan kimsedir. 11 ve 12 inci âyetlerin tefsirine de müracaat ediniz!. § Farize, miktarı belirli olan miras payı demektir. Mirastan hisseleri nass ile belirlenmiş olan varislere de “eshabı ferâiz” denilir. Koca ile karının hisseleri gibi. § Asebe de baba tarafından olan akrabadır. Bir ve birden ziyade erkek ve kadın için kullanılır. Böyle bir akrabalığa “usubet” denildiği gibi bir kimseye asebe mirası vermeğe de “tasib” denilir. § Eshabı red ve neseb bakımından eshabı feraizden olan ve kendilerinden başka asebe bulunmadığı takdirde hem belirlenmiş miras payını alan, hem de kalan terekeye redden hak sahibi bulunan kimselerdir. Koca veya karı ile beraber bulunan kız gibi. Ve kız kardeşine tek başına varis olan erkek kardeş gibi. Nitekim bunlara yukarıda işâret olunmuştur. Nisa sûresine ait açıklamalarımız burada son buldu. Başarı Allah’tandır.

Maide 5:1

Bu âyeti kerime, anılaşmalara riâyet edilmesini ve haram olduğu beyan olunan hayvanlardan başkasının helâl bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler!) Cenab’ı Hak’kın size uymanızı gerekli kılmış olduğu hükümlere ait ve kendi aranızda meşru şekilde yaptığınız, üstlendiğiniz emanetlere, muamelelere dâir (sağlam âbidleri yerine getiriniz) bunlara riâyette n ayrılmayınız. (Sizin için en’âm kabilinden olan behime helâl kılınmıştır) onları yiyebilirsiniz. § Behime: Dört ayaklı bulunup karalarda ve denizlerde yaşayan herhangi akılsız bir hayvandır. Çoğulu: Behaimdir. En’âm ise koyunlardan, keçilerden, develer ile sığırlardan ibarettir. İşte bunların birer behime olan dişileri de erkekleri de yiyilebilir. En’âm sûresine müracaat ediniz. (Ancak size haram oldukları bildirilecek olanlar müstesnâ) Onların etlerinden yiyemezsiniz, size haramdır, (ve) bir de (siz) hac için (ihrama girmiş bir halde iken) karada (avlamayı) avcılık yapmayı ve harem bölgesinden avlanacak bir hayvanın etinden yemeyi (helâl görmemek şartiyle) başkaları da size helâldir. Elverir ki başkasının hukukuna tecavüz edilmesin. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ dilediği İle hükmeder) Dilediği şeylerin helâl olduğuna ve diğer dilediği şeylerin haram bulunduğuna mutlak olarak hükmedebilir. O kâinatın yaratıcısının hiçbir hükmüne, hiçbir kimsenin itiraza selahiyeti yoktur. Özellikle onun hükümleri nice hikmetleri gerektirir. Kulların vazîfeleri ise o hükümleri teşekkür ile kabul edip ona göre hareketlerini tanzim etmektir. § Bu maide sûresi, Hz. Peygamber’in hicretinden sonra Medine’i Münevvere’de nâzil olmuştur. Yüzyirmi âyeti kapsamaktadır. (…………………………………) âyeti kerimesi veda haccında cumaya tesadüf eden arife günü ikindiden sonra nâzil olmuştur ve müslümanlar hakkında ilâhî lutüfların tecellisini, İslâmiyetin dinlerin en mükemmeli olup Allah’ın korumasında bulunduğunu ehli imâna müjde eylemektedir. Bu mübârek sûre, İslâm dinine ait ilâhî hükümlerin İslâm âlemine tamamen tebliğ edildiğini bildirmektedir. Müslümanlara helâl olup olmayan şeyleri tâyin ederek onların hattı hareketlerini aydınlatmaktadır. Ehli kitap ile münafıklara dâir de uyanık olmalarını gerektiren beyanları kapsamaktadır. İctimâî, iktisadî muamelelere ve maddî mânevî emanetlere dâir şer’î meseleleri içermektedir. Bu sebeple bu sûre’i celile, bütün ehli imân için bir mânevî, kutsî ilâhî sofradır. Bütün müslümanlar için bir ruhanî ziyafethanede ortaya konmuş olan nîmetleri içine alır. Hz. İsa’nın nâil bulunmuş olduğu bir semavî sofrayı da Allah’ın lütfuna bir örnek olarak göstermektedir.

Maide 5:2

Bu âyeti kerime, mukaddesata hörmeti, hukuka riâyeti, intikam duygularından kaçınarak hak yolunda yardımlama ve destekleşmede bulunulmasını gayrı meşru yardımlaşmalardan, yakınlaşmalardan da sakınılmasını emretmektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler!. Allah Teâlâ’nın) şeairullah denilen haccın vakitlerine, merasimine dâir veyahut bütün dinî farizelere dâir olan (dinî hükümlerine) riâyet ediniz, bunlara muhâlefeti helâl görmeyiniz (ve haram olan aya) yâni hac ayına veyahut haram aylar denilen zilkade, zilhicce, muharrem ve receb aylarına da hörmet ediniz, bunlarda kesin olarak gerekmedikçe savaşta bulunmayınız, (ve) hedy’e (hareme gönderilen kurbana ve) bir kurban alâmeti olmak üzere boyunlarına bir şey bağlanılmış, böylece (gerdanlıklı) bulunmuş olan (kurban hayvanlarına) dokunmayınız. Onlara saldırıda bulunmayınız, (ve rablarından) Yüce Mâbudlarından (fazl) sevab veya ticaret yoluyla rızk (ve rıdvan) Hak Teâlâ’nın rızâsı (talebinde bulunarak) ziyâret için (beyti hareme gelmek kasdinde bulunanlara tecavüzü helâl saymayınız) onların gelip Beytullah’ı tam bir emniyet ile ziyâret etmelerine mâni olmayınız. Bu ziyaretçilerden maksat bazı zevata göre müslümanlardır. Bu bakımdan bu âyeti kerime muhkemdir, bu maide sûresinde neshedilmiş bir âyet yoktur. Bu sûre’i celilede onsekiz farize vardır ki, hepsi de olduğu gibi dinî bir vazîfedir. Diğer bir görüşe göre bu nazmı şerif müslümanları içine aldığı gibi gayri müslimleri de içine alır. İslâm’ın başlangıcında onların da Beytullah’ı ziyaretlerine mâni olunmamakta idi. Daha sonra onların Mescid’i Haram’a yaklaşmaları yasaklanmıştır. Bu itibarla bu âyeti kerime kayıtlıdır, bunun hükmü kısmen gayri müslimler hakkında neshedilmiştir. Ey müslümanlar!. (ihramdan çıktığınız zaman artık) avlanınız. Yani: (avlanabilirsiniz) sizin için bunda bir günah yoktur. Bu mübah kılmak olan bir emirdir, (sizi) Hudeybiye senesi (mescidi haramdan) onu ziyaretten, tavafta bulunmaktan (engellemiş olduklarından dolayı bir kavme olan öfkelenmeniz) şiddetli gazâbınız (sizi) o kavme karşı (sakın) öldürme vesâire suretiyle (tecavüze sevketmesin) sizi gönül rahatlaması için intikama sürüklemesin, (ve) sizler ey müslümanlar!, (bir) yani: Allah’ın rızâsına muvafık hayırlı amel (ve tekva üzere) haram olan şeylerden sakınmak suretiyle (yardımlaşınız) birbirinize yardımda bulununuz, (ve günah ve düşmanlık üzere) intikam maksadıyle ve Allah’ın hududuna tecâvüz suretiyle (yardımlaşmayanız) öyle gayrimeşru şekillerde teşriki mesâide bulunmayınız, (ve Allah Teâlâ’dan korkunuz) onun azâbından sakınınız. (şüphe yok ki. Allah Teâlâ’nın azâbı) onun kutsal hükümlerine muhâlefet edenler hakkında (pek şiddetlidir.) artık haksız yere başkalarının hayatına, servetine, harekât ve sekenatına suikasidde bulunmayınız. Sonra kendinizi Allah’ın azâbından kurtaramazsınız.

Maide 5:3

Bu âyeti kerime haram olan on şeyi bildiriyor, İslâm dininin Allah’ın rızâsına uygun, en mükemmel bir din olduğunu müjdeliyor. Çaresiz olan müslümanlar hakkındaki şer’î müsâadeyi beyan buyuruyor. Şöyle ki: Ey İslâm milleti! (Sizlere ölü) yani: kesilmeksizin ruhu kendisinden ayrılmış, Iaşe adını almış olan hayvan haramdır, bunun etinden yiyemezsiniz. (kanı) hayat sahibi bir mahlûktan akan kan da haramdır, (domuz eti) de haramdır. Domuz hayvanların en harisi, en kıskanmayanıdır. Yasaklara en ziyade düşkünüdür, kendi dişi arkadaşı üzerine diğer erkek domuzların saldırdıklarını gördüğü halde hiç aldırmaz. Gıdanın ise ahlâk ve evsaf üzerinde pek ziyade tesiri vardır. Bunun içindir ki, domuz eti haram bulunmuştur. (Allah Teâlâ’dan başkasının namına boğazlanan hayvan) meselâ: Bismillâh denilmeyip de bismillâh denilerek kesilen veya Cenâb-ı Hak’kın rızası için değil de hangi bir şahsın şerefi adına besmelesiz kesilmiş hayvanın eti de haramdır. (boğulmuş) gerek bir insan tarafından ve gerek başka bir mahlûk tarafından boğazı sıkılarak öldürülmüş hayvan da haramdır, (vurulmuş) meselâ: Üzerine tesadüfen isabet eden bir kurşunla veya kendisine birşeyin çarpmasıyla ölmüş hayvan eti de haramdır. (yuvarlanmış) meselâ yüksek bir yerden düşerek veya kuyu içine atılarak ölmüş bir hayvanın eti de haramdır. Fakat havada bulunan bir kuş, kendisine avlamak maksadıyle atılan bir kurşunla ölüpte yere düşecek olsa bunun eti helâldir. Çünkü bu halde onun yere düşmesi zaruridir, (süsülmüş) yani: Başka bir hayvanın boynuzu ile vurulup öldürülmüş bir hayvan da haramdır, (veya canavar yemiş) yani bir canavar tarafından öldürülerek kısmen eti yenilmiş olan hayvan da haramdır, kalan eti yiyilemez, (daha ölmeden boğazladığınız) hayvanlar (müstesnâ) dır. Böyle kazaya uğrayan hayvanlardan hangi birisi daha ölmeden usulü dairesinde boğazlanırsa onun esasen yasaklanmış olmayan etini yemek helâldir, (ve dikili taşlar üzerine boğazlanan hayvanlar) da haramdır. Câhiliyet zamanında Kâbe’i Muazzama’nın etrafına konulmuş taşlar vardı, bu taşlara taparcasına riâyet eder bunlara saygı için kurban keserlerdi. İşte böyle putlar adına kesilen hayvanların etleri de haramdır, yiyilemez, (ve zarlar ile kısmet istemeniz) de (haranı kılınmıştır) câhiliyet zamanında mühim bir işte bulunup bulunmamak için “ezlam” denilen oklar ile kur’a çekerlerdi. Şöyle ki: Bunlar üç ok idi, birinin üzerine “Rabbim bana emretti” diğerinin üzerine de “Rabbim beni nehy etti” üçüncünün üzerine “gaflet etti” diye yazılı bulunurdu. Bunları bir torba içine korlar, bu oklardan rastgele birini seçip çıkarırlardı. Eğer “Rabbim bana emretti” yazılı ok çıkarsa o işe başlanır, meselâ ticaret için bir yere gidilirdi, “Rabbim beni nehy etti” yazılı ok çıkarsa o işten vazgeçilirdi, “gaflet etti” diye yazılı ok çıkarsa tekrar bir kur’a çekilirdi. İşte böyle bir muamele ile hattı hareketi tayine kalkışmak da haramdır, (bunlar birer fısıktır) bütün bu haram şeyleri yapmak, hak’ka itaatden çıkmak, haramı işlemek veya böyle oklar ile kısmet istemek fısıktır, ilâhî emre muhalefettir. Bir kere yiyilmeleri haram olan şeylerin bu haram oluşları bir takım hikmetlere dayanmaktadır. Bunlar sağlığın korunması bakımından da zararlı şeylerdir. Zarlar ile uğraşanlar ise bununla gayb ilminden haberdar olma iddiasında bulunmuş olurlar. Halbuki, gaybı Cenâb-ı Hak’tan başkası bilemez. Binaenaleyh bu gibi zararlı, şer’an yasaklanmış şeylerden kaçınmalı, son derece yüce, eşsiz İslâm dininin kutsal, mânâlı hükümlerine riayetkâr olmalıdır. İşte Yüce Allah dinimizin yüceliğini şöylece beyan buyuruyor: Ey müslümanlar!. (bugün) bu kavuştuğunuz mutlu zaman veya bu âyeti kerimenin nüzul ettiği vakit artık (kâfirler sizin dininizden) dininize galip geleceklerinden, sizi dininizden çevireceklerinden ümitlerini keserek (ümitsizliğe düşmüşlerdir) isteklerine kavuşamamışlar ve ziyanda kalmışlardır, (artık) ey müslümanlar! (onlardan) o dininizin düşmanlarından (korkmayınız) onların İslâm dininin meydana çıkma ve yayılmasına mâni olacaklarından endişeye düşmeyiniz, Allah Teâlâ İslâm dinini meydana çıkarmış ve yüceltmiştir. (benden korkunuz) yalnız benim bir olan yüce zatımdan tam bir ihlâs ile korkun ve bana saygılı bulunun. Çünki (bugün sizin için dininizi ikmâl ettim) sizi zafere kavuşturdum, İslâm dinini bütün dinler üzerine galip kıldım, dininizin imân esaslarını şeriat esaslarını tamamen bildirdim, bütün kulluk vezâif elerinizi size tebliğ buyurdum. (ve sizin üzerinize nîmetimi tamamladım) Mekke’i Mükerreme’nin fethini, onun içine tam bir emniyetle girmeyi, câhiliyet kalıntılarının yıkılması ve yok edilmesini size nasib kıldım, (ve sizin için dîn olarak İslâmiyet’e razı oldum) sizin için İslâm dinini seçtim. Bütün dinî hükümetine boyun eğip teslimiyetle bulunarak hidâyet ve saadete nâil olmaya çalışınız ve haram kılınan şeylerden kaçınınız, (İmdi her kim son derece açlık halinde çaresiz kalırsa) hayatını kurtaracak başka bir yiyecek bulamazsa (günaha meyilli olmaksızın) bir zevk almak için veya mhsat miktarından fazla veya kendisi gibi bir çaresizin elinden kapıp kaçırmak suretiyle olmaksızın (o yasaklanmış etlerden hayatını kurtaracak nektar yiyebilir) bu bir çaresizlik ve zaruret halidir, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayandır) o yiyeceğinizi affeder ve (pek esirgeyendir.) onu bir rahmet eseri olarak size mübah kılmıştır. Ondan dolayı sizi cezâlandırmaz. § Rivâyete göre bir Yahudi, Hz. Ömer’e hitaben: Ey Mü’minlerin Emiri!, “sizin kitabınızda bir âyet var ki, onu okumaktasınız, eğer o bir Yahudi cemaatine nâzil olmuş olsaydı, o günü bayram edinirdik” demiş, Hz. Ömer de “o hangi âyettir” diye sormuş, Yahudi (……………………………..) ayetidir.” Demiş, Hz. Ömer de: Biz o âyeti kerimenin nâzil olduğu zamanı da mekânı da biliriz. Hz. Peygamber cuma günü arefede bulunurken nâzil olmuştur diye buyurmuş ve o günün müslümanlarca zaten bir bayram günü olduğuna işâret etmiştir. § Rivâyete göre bu âyeti kerime nâzil olunca Hz. Ömer ağlamış İslâm dini tekemmül etmiş olduğundan peygamberlik görevinin sona ermesi nedeniyle Rasûlü Ekrem Hazretlerinin artık dünyadan alâkasını kesip ebediyet âlemine irtihal buyuracağına kanaat getirmiş ve gerçekten de bu âyeti kerimenin nuzûlundan seksen bir gün sonra Fahri âlem Hazretleri âhirete irtihâl buyurmuştur Sallallahü Teâlâ Aleyhi Vesellem.

Maide 5:4

Bu âyeti kerime, müslümanlar için bir kısım helâl olan şeyleri av ve avlamanın meşru oluş şeklini şöylece bildirmektedir. Habibim!. (Senden) müslümanlar (sorarlar ki) kendileri için helâl kılınmış olan şey nedir?, ne gibi şeylerden yiyip istifade edebilirler?. Onlara (de ki: Sizin için temiz nimetler) selim tabiatların pis görmedikleri, kendisinden nefret etmedikleri şeyler (helâl kılınmıştır) onlardan yiyip istifade edebilirsiniz, (ve) Bir de (yırtıcı hayvanlardan) av köpeği, av kuşu gibi tuttuklarını çok kere yaralayan şeylerden (olup kendilerine Cenâb’ı Hak’kın size bildirdiğinden) size ilham buyurduğu tâlim ve terbiyeden, av avlama usulünden (kendilerine öğretmiş olduğunuz eğitilmiş av hayvanlarının) avladıkları da helâldir, (İmdi sizin için onların tuttuklarından yiyiniz. Ve onun üzerine) O hayvanı ava saldığınız zaman veya sizin için tutacağınızı boğazlamaya kavuştuğunuz vakit (üzerine) Bismillâh diye (Allah’ın ismini zikrediniz ve Allah Teâlâ’dan korkunuz) haram olan şeyleri işlemeyiniz. (şüphe yok ki. Allah Teâlâ’nın hesabı pek çabuktur) sizleri süratle hesaba tâbi tutar. Gizli, açık her ne varsa hepsini tamamiyle bilir, ona göre hüküm verir. Binaenaleyh helâl şeyler ile yetinmeli, haram şeylerden de kaçınmalıdır ki mesuliyetten kurtulabilsin. § Av ve avcılık hakkındaki fıklıî meseleler: Bir avcı ava silâhı atarken veya eğitilmiş hayvanı saldırırken bir defa “Bismillahi, Allahüekber” demesi kâfidir. Bu halde birden fazla avlar alacakları yaradan dolayı ölecek olsalar etleri yiyilebilir. § Avcı, ava silâh atarken veya hayvanı saldırırken Besmele’i şerife’yi unutarak terketse hükmen okumuş sayılır. Fakat Besmeleyi kasden terkederse avın eti yiyilemez. § Av için kullanılan şeyler, ya eğitim görmüş köpek, doğan, pars, atmaca, şahıs gibi bir hayvan olur veya yaralayıcı bir silâh olur veya tuzak kurmak veya çukur kazmak veya bıçak ve kamış gibi keskin birşeyi yere dikmekte olur. § Bir av hayvanının eğitilmiş bir hâle geldiği ya galip bir görüş ile veya bilir kişiye müracaatla bilinir. Bu, İmamı Âzam’a göredir. İmamı Âzam’dan diğer bir görüşe ve İmâmeyne göre ise azı dişleri olan bir hayvanın ard arda üç defa tuttuğu av hayvanını yemeyip terketmesiyle, tırnaklı bir av hayvanında salıverildiğinden sonra çağırıldığı zaman koşup gelmesiyle eğitilmiş olduğu anlaşılır. Pars gibi bir hayvanın eğitilmiş olduğu da hem yemeyi terk, hem de çağırıldığı zaman hemen dönüp gelmesiyle malûm olur. Arslan, kaplan, ayı, hınzır gibi eğitime kabiliyetleri olmayan hayvanlar ile ise av avlamak câiz değildir. § Bir avın yiyilebilmesi için şu şartlar vardır: (1) Av şer’an eti yiyilecek hayvanlardan olmalıdır. Meselâ: Bir hınzır, bir köpek avlansa eti yiyilemez. (2) Avcı bir müslüman veya bir ehli kitap olmalıdır. Bir ateşperestin, bir putperestin veya İslâm’dan dönmüş birinin avladığı hayvanın eti yiyilemez. Haramdır. (3) Avcı ava silâh atarken veya hayvanı saldırırken hakikaten veya hükmen Allah’ı anmalıdır. (4) Av hayvanı henüz avcının eline girmeden hangi bir azasına isabet eden bir yaranın tesiriyle ölmelidir. Daha ölmeden elde edilirse boğazlanması lâzım gelir. (5) Avcı silâh ila vurduğu veya eğitilmiş hayvan ile tutturup yaralattırdığı av hayvanını durmaksızın elde etmek için hemen koşmalıdır. Çünkü onu daha ölmeden elde edip boğazlamak mümkündür. Binaenaleyh bir müddet durduktan sonra gider de avı ölmüş bulursa artık onun eti yiyilemez. Başka bir sebeble ölmüş olması düşünülür. Fakat durmadan gider de onu yaralı bir halde ölmüş bulursa eti yiyilebilir. Bunda hükmen bir tezkiye var demektir. (6) Ava saldırıları eğitilmiş hayvan da bir müddet durmadan hemen ava doğru yürümelidir ve kendisine eğitilmiş olmayan bir hayvan iştirâk etmemelidir. Fakat pars gibi eğitilmiş hayvanın salıverildikten sonra avı avlamak için bir hile olarak bir yerde saklanıp durması zarar vermez. (7) Av köpekleri gibi dişli eğitilmiş av hayvanları tuttukları avın etinden kendi kendilerine az çok yememelidirler. Yiyecek olurlarsa artık o ölmüş avın eti helâl olmaz. Fakat tırnaklı eğitilmiş hayvanların tutup etlerinden yedikleri avlar yiyilebilir. Çünki bu kısım hayvanların eğitilmiş olmaları yemeyi terk ile değil, belki çağırıldıkları zaman hemen geri dönüp gelmeleri iledir. § Vahşi hayvanları avlamak câizdir. Bunlar insanların istifadeleri için yaradılmışlardır. Bunları avlamak bir mübah kazanç yoludur. Fakat başka kazanç yolları bundan daha uygundur. Bir de bu avlamak keyfiyeti, eğlence için olmamalıdır. Böyle bir hareket, insana kalp katılığı verir, insanı şefkat hissinden mahrum bırakır. Cenâb-ı Hak’kın mahlûkatına şefkat göstermemiz ise bir ahlâkî faziletin icabıdır.

Maide 5:5

Bu âyeti kerime, müslümanlara temiz nîmetlerden istifâde etmenin ve şartları içerisinde mü’min hanımları ile, ehli kitap kadınlar ile evlenmenin helâl olduğunu, bu gibi şer’î hükümleri inkâr edenlerin de eliboş ve ziyanda olacaklarını beyan buyuruyor: Şöyle ki: Ey Ümmeti Muhammed!. (Bugün) böyle dininizin hükümlerinin tamamlandığı zamandan itibaren (sizin için temiz nîmetler) tabii olarak nefis, pislikten uzak olan gıda maddeleri ve diğer şeyler (helâl kılınmıştır) bunlardan istifâde edebilirsiniz. (ve kendilerine kitab verilmiş olanların) İsrail oğulları ile Hıristiyanların (yemeği sizin için helâldir) onların temiz yemeklerinden, ekmeklerinden, meyvelerinden, kesdikleri helâl hayvan etlerinden yiyebilirsiniz (sizin yemeğiniz de onlar için helâldir) siz de onlara kendi yemeklerinizden vesaireden verebilirsiniz. Onlar da sizin ziyâfetlerinizde bulunabilirler. (Ve mü’min kadınlardan) korunmuş bulunanlar yani: (hür, iffetli olanlar) veyahut hür olsun olmasın iffetli bulunanlar isterse, cariye olsunlar, sizin için helâldir. Onlar ile evlenebilirsiniz. (ve kendilerine kitap verilmiş olanlardan) Yani: Yahudi veya Hıristiyan olan kadınlardan (hür, iffetli olanlar) da size helâldir. Onlar ile evlenebilirsiniz. Bu mü’min ve ehli kitap kadınlar ile evlenmenin helâl olması ise (onlara) o mü’mine veya kitabiye olanlara (mihirlerini verdiğiniz) yani: Kendileri için muayyen bir miktar mihir belirlediğiniz ve kendiniz de (iffetli, zinâdan uzak ve gizli dostlar edinmeden) yani: Gayrı meşrû şekilde kapatma kadınlar ile cinsel ilişkide bulunmadan (kaçınır bulunduğunuz takdirde) dir. Bu halde onlar, Ey müslümanlar!. (sizlere helâldirler) işte bunlar birer ilâhî hükümdür, bunlara riâyet lâzımdır. (ve her kim) Bu gibi (dinî hükümleri) İslâm kanunlarını (inkâr ederse) kâfir olacağından (işlediği) her iyi iş (mahvolur) onların artık uhrevî mükâfatını göremez. (ve o kimse) O inkârcı şahıs daha dünyada iken tövbe ve istiğfar etmezse (âhirette de hüsrana uğramış olanlardandır) ebedî bir felâkete, azâba mâruz kalacaktır. Dünyada iken nâil oldukları bir kısım nîmetler, imtiyazlar, kendilerine o âhiret haleminde bir fâide vermiyecektir. Ebedî olarak eliboş ve ziyanda kalacaklardır.

Maide 5:6

Beşinci âyeti kerime dünya ile ilgili şer’î hükümlere ait olduğu gibi bu altıncı âyeti kerime de ibadetlerle ilgili şer’î hükümlere ait bulunup abdestin ve guslün farziyetini ve teyemmümün sebeblerini ve bu husustaki dinî hikmeti göstermektedir. Şöyle ki: (Ey mü’minler!, namaza kalkacağınız) Yani: Namaz kılmak istediğiniz (zaman) abdesttiniz yok ise şöylece abdest alınız: Evvelâ (yüzlerinize) yani iki kulak yumuşakları arasındaki mahal ile alnında saç bittiği yer ile çene altı arasında bulunan mahalli yıkayınız, (ve) ikinci olarak (dirseklerinize kadar) dirsekler de dahil olmak üzere (ellerinizi yıkayınız) dirseklerin yukarısını yıkamak ise mecburî değildir, (ve) üçüncü olarak (başlarınıza) yani iki kulağın üst tarafına bir kere (mesh ediniz) bu mesh, başın dörtte birine yapılır. Başın ön tarafına yapılması daha iyidir. Başın üzerindeki saçların üzerine mesh edilir. Fakat baştan sarkmış olan saçların üzerine meshedilemez. Şafiîlere göre başın en az bir miktarına mesh de yeterlidir. Mâlikiler ile Hanbelilere göre ise başın tamamına meshedilmesi vâcibtir, (ve) dördüncü olarak (ayaklan iki topuğa kadar yıkayınız) topuk denilen yüksekçe kemikleri yıkamak da lâzımdır. Bunların yukarısını yıkamak icab etmez. Ayaklar da usulü dairesinde mest var ise bunların üzerine belirli müddet içinde bir kere meshedilmesi de yeterlidir, İşte bu dört âzâyı böylece yıkamak, abdestin dört tarzıdır. Elleri, kolları, ayaklan abdest niyetiyle üçer defa yıkayınca hem bu farzlar ifâ edilmiş, hem de peygamberin sünnetine riâyette bulunulmuş olur. (ve eğer cünüb iseniz) yani bir cinsel ilişki meydana gelmiş ise, veyahut uykuda veya uyanıkken şehvetle meni gelmiş ise, veya hayız, nifas, doğum hâli sona ermiş ise (ey müslüman erkekler ve kadınlar gusul ediniz) yani bütün vücudunuzu yıkayınız, bir kere ağzı, burnu ve bütün vücudu bolca bir su ile yıkayıp vücutta iğne ucu kadar bir kuru yer bırakmayınız, (ve eğer hastalar iseniz) bir halde ki, suyun kullanılması halinde ölmekten veya hastalığın artmasından korkulursa teyemmüm ile yetininiz. (veya sefer halinde iseniz veya sizden biri belâdan gelmiş ise veya kadınlarınıza dokunmuşsanız) yani onlar ile cinsel ilişkide bulunulmuş iken (su bulamazsanız) o halde temiz bir toprak ile (teyemmüm ediniz) şöyle ki: Öyle bir toprak üzerine veya topraktan sayılan kaya parçası gibi birşey üzerine ellerinizi sürmek sûretiyle (ondan) o toprağa veya emsâline bir kere ellerinizi sürerek onunla (yüzlerinize ve) bir kere de sürerek (ellerinize) dirseklerinize kadar (mesh ediniz) Nisa sûresindeki 43 ncü âyeti kerimenin tefsirine müracaat!. (Allah Teâlâ sizin üzerinize) böyle abdest, güsül, teyemmüm gibi dinî vazîfeleriniz hususunda (bir sıkıntı vermek isetemez) sizi bunlar ile boş yere mükellef kılmış değildir. (fakat o sizi tertemiz kılmak) ister, sizi abdestsizlikten arındırmak, günahlardan kurtarmak ister, (ve) böyle şer’î hükümlerini beyan ile (üzerinize nîmetini itmam etmek ister ki) böyle faydalı, yüce, hükümleri öğrendiğinizden dolayı o yüce mâbudunuza (şükür edesiniz) bu yüzden de ayrıca mükâfatlara nâil olasınız. § Evet… Mükellef olduğumuz abdestin, guslün, teyemmümün de birçok fâideleri vardır. Bu cümleden olarak abdestin maddî ve mânevî bir nice faydaları vardır. Vakit vakit abdest alan bir müslüman, temizliğe riâyet etmiş, temizliğe alışkanlık kazanmış bulunur. Kendisini bir takım hastalıklara sebebiyet verecek kirli hallerden korumuş olur. Bir hâdisi şerifte ise: “Abdest üzerine abdest, nur üzerine nurdur” diye buyrulmuştur.. Guslü gerektiren şeylere “hadesi ekber” denilir. Bunlardan dolayı bütün vücude bir fitur, bir gevşeklik ariz olur. Gusul edilince de bu haller yok olur, bu sebeble insanın kalbinde bir uyanıklık vücude gelir, ruhu temizlenir, ibâdet ve itaat bir temizlik içerisinde yapılarak imanda bir nuranilik ortaya çıkar. Nitekim bir hadisi şerifte “ennezafetü minel imân == Temizlik imândandır” buyurulmuştur. Abdest alacak, gusul edecek bir sudan yoksun veya su kullanmaktan âciz bir mü’min, ümitsiz bir halde bulunarak bir neş’e ile ibâdette bulunamayacağı için Cenâb-ı Hak kendisine lûtf etmiş, bir kolaylık göstermiş, teyemmüm sûretiyle bir mânevî temizliğin meydana geleceğini kabul buyurmuştur. Binaenaleyh bir müslüman, bu teyemmüm sayesinde bir ruh ferahlığına kavuşur, dinî vazîfesini bir temizlik içerisinde ifâ etmiş olduğunu bilerek bu husustaki müsaadesinden dolayı yüce mâbuduna şükran arzında bulunur, bunun neticesinde de nice mükâfatlara nâil olabilir. Velhâsıl: Bizim için birer ilâhî nîmet olan bu gibi dinî vazifelerimizin daha böyle nice fâideleri, hikmetleri vardır. Her müslüman bunu tasdik ve takdir ederek ona göre hayatını düzenlemelidir.

Maide 5:7

Bu mübârek âyetler, nâil olduğumuz ilâhî nîmetleri ve üstlenmiş olduğumuz abitleri hatırlamayı ve Cenâb-ı Hak’tan korkarak adaletle hüküm ve şahitlikte bulunmayı bizlere tenbih etmekte ve bir düşmanlık duygusuna kapılarak adaletten ayrılmaktan bizleri men buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey müslümanlar!. (Allah Teâlâ’nın üzerinizde bulunan nîmetini) hatırlayınız. Sizi akıl ve zekâya sâhip kılmış, sıhhat ve âfiyete kavuşturmuş, günbe gün ilâhî lütuflarına mazhar etmiş ve özellikle sizi İslâmiyet’e hidâyet buyurmuştur. (Ve işittik ve itaat ettik dediğiniz vakit) Rasûlü Ekrem ile bey’atlaşmada bulunduğunuz zaman veya Hz. Adem’in sülbünden birer zürriyet olarak çıkarıldığınız an (Cenâb-ı Hak’kın sizi onunla) o verdiğiniz söz ile, (bağladığı) yaptığınız pekiştirilmiş (ahdini) de (hatırlayınız) ona riâyetten ayrılmayınız (ve Allah Teâlâ’dan korkunuz) yapılmış olan ahd ve yemine aykırı hareketten çekininiz. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ bütün kalplerde) bütün gönüllerde (olanı) tamamen (bilir) artık bütün insanların zâhir olan sözlerini, amellerini de daha iyi işitir, görür, bilir. Binaenaleyh hareketinizi ona göre tanzim ediniz, ilâhî hükümlere muhalefetten kaçınınız.

Maide 5:8

(Ey imân edenler!. Allah Teâlâ için) Onun emir ve yasaklarına ilâhî hukukuna riâyet için fazlasıyla çalışarak (onu ayakta tutanlar) olunuz bundan ayrılmayınız ve (adaletle şahitler olunuz) haklarında şâhitlik edeceğiniz kimselere karşı olan bağlılık veya düşmanlığınız sizi hakkiyle şâhitlikten geri bırakmasın. Ve (bir kavme olan buğzunuz) şiddetli dargınlığınız (sizi adalet etmemeğe) onların haklarında gerçek dışı şahitliğe ve lâyık olmayan hükme ve yapılması câiz olmayan hareketlere (sevk etmesin) içinizi rahatlatmak ve intikam almak hissine mağlûb olmayınız, herhalde (adâlette bulununuz) adaletten ayrılmayınız, (o) Adâlet (takvâya en yakındır) size emredilen takvâ vazîfesini yerine getirmeğe hizmetçidir. (ve Allah Teâlâ’dan korkunuz) en büyük bir kulluk vazîfesi olan takvadan ayrılmayınız. Selâmetiniz bununladır. (şüphe yok ki. Allah Teâlâ yapacağınız şeylerden tamamen haberdardır.) Artık O Yüce Yaratıcının, bu gibi emir ve yasaklarına bütün varlığınızla uyunuz ki, o Yüce Mabudun lütuflarına mazhar olasınız, onun elem verici azaplarından emin bulunasınız. Bütün bu ilâhî emirler, yasaklar insanlığın selâmet ve saadeti için birer muazzam ilâhî nîmettir. Bunların şükrünü ifaya çalışmalıdır. § İslâm dininin yüceliğini bir kere düşünmeli, bu dini mübin, düşman milletlere karşı bile müslümanların adâletle hareket etmelerini emir etmektedir. Artık müslümanların birbirine karşı adâletden sapmaları etmeleri nasıl câiz olabilir!. İslâmiyet’in bu husustaki bu yüce hükmünü de düşünerek bu kutsî dini dâima yüceltmeye ve kutsallaştırmaya çalışıp durmak bütün insanlık âlemi için en mühim bir vazîf eşidir. Cenâb-ı Hak cümleye uyanmalar nasib buyursun âmîn.

Maide 5:9

Bu mübârek âyetler, müslümanlara nâil oldukları nîmetleri hatırlatarak takvâda, Hak’ka tevekkülde bulunmalarını emir ediyor. İnkârcıların da ne büyük felâketlere düşeceklerini bildiriyor. Şöyle ki: (Allah Teâlâ) kullarından kalben tasdik ve lisânen ikrar suretiyle (imân edip) namaz, oruç gibi, adâlet ve güzel şâhitlik, yaptıkları ahda riâyet gibi (iyi amellerde bulunanlara vâd buyurmuştur ki, onlar için mağfiret) vardır. Bir kısım günahları af edilecek ve örtülecektir (ve) onlar için (büyük bir mükâfat vardır) ki, o’da cennettir. Orada ilâhî lütuflara kavuşmaktır. Ne büyük bir saadet!.

Maide 5:10

(Ve o kimseler ki, küfrelliler) ahid ve yemine riayetkâr olmadılar, imân edilecek şeyleri tamamen veya kısme.n inkâr ederek küfr ve şirke düştüler (ve bizim âyetlerimizi yalanladılar) Allah’ın birliğine şâhitlik eden ve şâhitliklerinde doğru oldukları, göstermeye muvaffak oldukları mucizeler ile sâbit bulunan Peygamberleri, semavî kitabları ve diğer yaratılış harikalarının Allah’ın varlığına olan dalâletini yalanlayıp inkârda bulundular (onlar da) böyle bir küfr ve inkâr cinâyetini işlemiş bulunanlar da (cchennem ehlidirler) cehennemde ebedî olarak kalacaklardır. Onların hak ettikleri bundan başka değildir. § Anlattıkları hikmetli olan Kur’an’ın teşvik ile korkutmanın, müjdeleme ile uyarmayı böyle bir araya getirerek insanlığı irşat ve ikaz etmektedir. Tâki insanlar uyansınlar, imân sâyesinde ebedî saadetlerini temine çalışsınlar.

Maide 5:11

(Ey imân edenler) Allah’ın birliğini, Hz. Muhammed’in peygamberliğini tasdik eyleyenler!, (sizin üzerinize olan nîmeti ilâhiyeyi hatırlayınız) Cenâb-ı Hak, sizi cehaletten küfür dalâletinden kurtarmış, İslâmî saadetine nâil buyurmuştur ve özellikle hatırlayınız (ki, bir vakit bir kavim size ellerini uzatmayı kurmuştu) sizin üzerinize büyük bir kuvvetle hücum etmeğe karar vermişti, fakat (onların ellerini Cenâb-ı Hak sizden men etti) onların hücum teşebbüslerini sonuçsuz bıraktı, üzerinize hücum edemez oldular. Siz de onların saldırılarından emin bir halde kaldınız. § Rivâyete göre “Zlenmar” savaşında Rasûlü Ekrem Hazretleri eshabı kiramı ile bareber “Astân” denilen vâdide öğle namazını kılarken düşmanlar bunu görmüşler, fakat yerlerinde durmuşlar, müslümanların üzerine hücum etmemişler, daha sonra ne için onların namazda bulunmalarından istifâde ederek hücum etmedik diye pişmanlıkta bulunmuşlar, ikindi namazını kılacakları zaman hücum etmek niyetinde bulunmuşlar. O zamana kadar da Cibrili Emin gelip korku namaz hakkındaki âyeti kerimeyi tebliğ etmiş, artık müslümanlar bu şekilde namazlarını nöbetleşme yoluyla kılarak düşmanlarının hücumundan emin bulunmuşlardır. İşte bu âyeti kerime bu olaya işâret etmektedir. Maamafih İslâm’ın başlangıcında müslümanlar zayıf idiler, sayıları az idi, düşmanları olan müşrikler ise büyük bir kitle halinde idiler. Buna rağmen ittifak ederek hep birden ehli İslâm üzerine saldıramamışlardır ki, bu da bir ilâhî korumadan başka birşey değildir. Binaenaleyh Cenâb-ı Hak dilediği zaman müslümanları düşmanlarından korur, artık ey müslümanlar!. Hem, o Yüce Mâbud’a şükrediniz (ve) hem de yalnız (Allah Teâlâ’dan korkunuz) başkalarından korkarak o Yüce Yaratıcınıza karşı vazîfelerinizde kusur etmeyiniz (Ve) bütün (mü’minler artık) özellikle (Allah Teâlâ’ya tevekkül etsinler) başkalarına isvvekkül ve itimatta bulunmasınlar. Çünki Hak Teâlâ Hazretleri Yüce Zâtına tevekkül ve iltica edenleri şer ve fesattan korumak ve hayr ve saadete kavuşturmak için yeterlidir. Buna inanmışızdır.

Maide 5:12

Bu âyeti kerime, vaktiyle İsrail oğullarından alınmış olan ahd ve yemini ve onların ne gibi vazîfeler ile mükellef bulunmuş olduklarını şöylece göstermektedir. Cenâb-ı. Hak, İsrail oğullarına Hz. Musa, Hz. Harun gibi Peygamberler göndermiş (ve yemin olsun ki. Allah Teâlâ İsrail oğullarının ahdini) Hz. Musa vâsıtasıyle (almıştı) Tevrat ile amel edeceklerine, onu ciddiyetle, bir sevinçle kabul eyleyeceklerine dâir söz vermişlerdi. (ve onlardan) o İsrail oğulları kabilelerinden kendilerine (oniki) nakib yani: Vekil, bakan (müfettiş göndermiştîk) bunlar o kabilelerin işlerine bakar onlar adına kefâlette bulunurlardı, (ve Allah Teâlâ) İsrail oğullarının Hz. Musa vasıtasıyle lütfen (buyurmuştu ki: Ben) Yüce Yaratıcı, İlim, kudret ve yardım bakımından (sizinle beraberim) ben sizin bütün hareketlerinizi bilirim, size amellerinize göre mükâfat ve mücazat vermeğe kadirim ve sizin için düşmanlarınız üzerine yardımcıyım (eğer) siz (namazı kılar) iseniz, şartlarına ve erkânına tamamen riâyette bulunursanız (ve zekâtı verir) seniz, mallarınızın bir kısmını harcayarak nefislerinizi arındırmaya, temizlemeye çalışırsanız (ve Peygamberlere inanır) sanız, Musa Aleyhisselâm’dan sonra gönderilmiş olan Davûd, Süleyman, Yahya, Zekeriya, İsa ve Muhammed aleyhimüsselâtü vesselâm gibi Yüce Peygamberleri de tasdik eylerseniz (ve onlara) o Peygamberlere (kuvvetle yardımda bulunursanız) o Peygamberlere saygıya, hizmete koşarsanız, onların düşmanlarına karşı cephe alarak hak dine yardımda bulunmaya çalışırsanız (ve Allah Teâlâ’ya güzel bir ödünç verirseniz) yani: Allah rızâsı için onun fakir kullarına sadakalar verir durursanız (elbette) ben Yüce Yaratıcı (sizden) meydana gelmiş olan (kusurlarınızı örterîm) af ve mağfiret buyururum, çünkü iyilikler, kötülükleri yok eder. (ve sizi mutlaka altlarından ırmaklar akar cennetlere girdiririm) siz bu halde böyle bir ilâhî lütufa lâyık, bulunmuş olursunuz, (fakat bundan sonra) böyle sizden alınmış olan bir ahd ve yemini müteakib (her kim kâfir olursa) imân edilmesi gereken şeylerin tümünü veya bir kısmını inkârda bulunursa, meselâ: Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul etmezse (muhakkak ki) açık bir yoldan çıkmış, (dümdüz yol ortasında) iken öyle mazereti mümkün olmayan apaçık bir sapıklığa düşmüş, öyle bir hidâyet yolundan ayrılıp (sapıtmış olur) elbette gerçek olduğu gün gibi parıldanıp duran bir din yolunu bırakıp da dalâlet vadisine dalan kimselerin akibeti selâmetten, saadetten yoksun olmaktan başka birşey değildir. Ne felâket Yarabbi!..

Maide 5:13

Bu âyeti kerime, İsrail oğullarının verdikleri söze riâyet etmeyip haince hareketlerde bulunup durduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: İsrail oğulları ahd ve misakta bulunmuşlardı, buna riâyet etmediler, bilâkis (Sonra yeminlerini bozmaları) onun aksine harekette bulunmaları (sebebiyle onlara lânet ettik) onları rahmetimizden uzaklaştırdık veya onları maymun, domuz sûretine çevirdik veya onların üzerlerine haraç konularak kendilerini hâkimiyetten mahrum bıraktık (ve kalblerini kaskatı yaptık) imânı kabul etmeğe müsait olmayan bir katılığa tutulmuş oldular (onlar kelimeleri) Cenab’ı Hak’kın tertib buyurmuş olduğu (yerlerinden değiştiriyorlar) Bu cümleden olarak Son Peygamber Hazretlerinin vasıflarına ait âyetleri değiştiriyor ve bozuyorlar. Böyle Allah’ın âyetlerini değiştirmeğe cür’et ise en büyük bir kalp katılığı eseri değil midir?, (ve kendilerine öğretilen şeylerden) Allah tarafından kendilerine emr olunan hükümleri ve özellikle Son Peygamber Efendimize uymayı terkederek bunlardan fâideli (bir nasip) bir hidâyet feyzi (almayı da unutmuş) terketmiş (bulunurlar) ruhlarındaki katılık, yaptıkları kötülükler, kendilerini bir takım fâideli hakikatları görüp hatırlayamaz bir hâle getirmiştir. (Ve) Yüce Peygamberim!, (onlardan birazı) Abdullah bin Selâm gibi müslümanlığı kabul eden bazı zevat (müstesnâ olmak üzere dâima) yemini bozmak gibi, müslümanların aleyhine bir takım cahilleri teşvik gibi (bir hainlik görürsün) bu onların geleneksel adetleridir. (Bununla beraber) Ey Yüce Resul! (onlardan) gördüğün kusurları (affet) kendilerinden yüz çevir (aldırış etme) onların fenalıklarına karşı sen af ile ihsan ile muamelede bulun. Böyle kimseler hakkındaki af ve bağışlama affın üstünde bir ihsan demektir, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ iyilik edenleri sever) onları bu ihsânlarının mükâfatına kavuşturur. § Bu konuda müfessirlerin birkaç görüşü vardır. Bir görüşe göre ehli kitap hakkında böyle af ve bağış ile olan emir, Beraet sûresindeki savaş ayetiyle neshedilmiştir. Diğer bir görüşe göre nesh yoktur. Bir kavim Rasûlü Ekrem ile bir ahd ve yeminde bulunmuşlardı. Sonra bu ahda riâyet etmediler, bu âyeti kerime nâzil olup onların hakkında af ile muamele yapılması emir olunmuştur. Üçüncü bir görüşe göre de bu emirden maksat, ehli kitap verdikleri sözde durdukça kendilerinden küçük kabilinden olarak meydana gelecek kusurlarının affedilmesidir. Nitekim bir Yahudinin Peygamber Efendimiz hakkında sihir yaptığı anlaşıldığı halde Rasûlü Ekrem Hazretleri onu cezâlandırmayıp af etmiştir. Aynı şekilde bir Yahudi kadını Yüce Peygamber Efendimize zehirli birşey vermiş ve bunu peygamberin hayatına su’ikast için yaptığını da itiraf eylemiş olduğu halde Rasûlü Ekrem Efendimiz o kadını bu ilâhî emre uyarak af buyurmuştur. § İsrail oğullarının kendilerinden alınmış olan ahdi bozmuş olduklarına dâir şöyle bir rivâyet vardır. Fravun boğulup İsrail oğulları onun zulmundan kurtulunca Cenâb-ı Hak, İsrail oğullarına vatan olmak üzere Beyti Mukaddes’e gitmelerini, orada zorbalardan olan Kenanlılara karşı cihatta bulunmalarını emir etmiş, kendilerine zafer vereceğini de va’ad buyurmuştu. Hak Teâlâ Hazretleri Musa Aleyhisselâm’a da emretmişti ki, İsrail oğullarının her sıbtından = kabilesinden bir nakib – bir müfettiş tâyin etsin, bu nakibler onların memur oldukları şeyleri yapmalarına kefil bulunsun. Musa Aleyhisselâm, oniki kabileye, oniki nakip tayin etmiş İsrail oğulları Beyti Mukaddes’e yaklaşınca nakibler, Kenanlıların durumunu teftişe gönderilmişti. Bunlar Kenanlıları maddeten kuvvetli güçlü bir halde görerek korkmuşlar, dönünce bu gördüklerini İsrail oğullarına haber vermişlerdi. Halbuki, Hz. Musa, onlara evvelce tenbih etmişti ki, göreceğiniz şeyleri gelince İsrail oğullarına hemen haber vermeyiniz. Nakibler ise bu husustaki sözlerinde durmamışlar keyfiyeti İsrail oğullarına hemen haber vermişler, onların kuvve’i mâneviyelerini kırmışlar, cihad için vermiş oldukları sözlerinde durmayarak ahde vefada bulunmamışlardır. Yalnız nakiblerden iki zat verdikleri sözde durmuş, onlar gördükleri düşman kuvetlerinden bahsederek İsrail oğullarının ahdi bozmalarına sebebiyet vermemişlerdir: Bu iki zat ise Keleb İbni Yuhennâ ile Yûşâ İbni Nun’dür. Kenanlılar İsa Erihada yerleşmiş bulunmakta idiler.

Maide 5:14

Bu âyeti kerime, Hırıstiyan tâifelerinin de ahd ve yemine riayetkâr olmadıklarını, bu yüzden aralarında kıyâmete kadar mücâdelelerin devam edeceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve biz) Yüce Yaratıcı, İsrail oğullarından söz almış olduğumuz gibi kendilerine gerçek dışı olarak (Hıristiyanız diyenlerden de ahdlarını almış idik) Allah’ın birliğini, bütün Peygamberleri ve özellikle son peygamberi tasdik ederek imanda sâbit bulunmalarına dâir İncil’de kendilerine tenbîhât yapılmış, onlar da bunu teahhüd etmişlerdi. Bunlar Hz. İsa’ya karşı “Biz Allah’ın yardımcılarıyız Allah’ın dinine yardımda bulunanlarız” demişlerdi. Halbuki daha sonra Nesturiye, Yakubiye, Melkâiyye gruplarına ayrılarak ihtilâfa düşmüşler, Allah’ın birliği inancından mahrum kalmışlardır. İncildeki dinî emirler ve hükümleri de değiştirmiş ve bozmuşlardır. Evet… Bunlar (sonra ihtar edilmiş oldukları şeyden nasip almayı unuttular) İncil’e muhâlif hareketlere cür’et ettiler, ve bilhassa Son Peygamber Hazretlerini tasdik ederek doğru bir inanç üzere bulunmaları hakkındaki ilâhî uyarıları terkettiler, (artık biz de) onların bu kötü davranışlarının bir cezâsı olmak üzere (onların arasına kıyâmet gününe kadar düşmanlık ve kin bıraktık) onlar Allah’ın kitabı amelî bıraktılar, dinî hükümleri değiştirdi ve tahrif ettiler, birbirine kâfir demeye başladılar, aralarında sürekli olarak savaşlar meydana geldi, bu savaşlar Yahudiler ve Hıristiyanlar arasında meydana geldiği gibi Hıristiyan kabileleri arasında da meydana gelmiş ve gelmekte bulunmuştur. Bu hâl kıyâmete kadar da devam edecektir, (ve Allah Teâlâ) onlara dünyada iken (neler) ne fenâ şeyler (yapmış olduklarını yakında) kıyâmet gününde veya her birine ölür ölmez (haber verecektir) onları bu yüzden devamlı olarak ve cezâya mâruz kılacaktır. Ne müthiş bir ilâhî tehdit, bir Rabbanî korkutma!

Maide 5:15

Bu mübârek âyetler, bir nice hakikatları gizlemiş olan ehli kitabı uyanmaya, hakkı kabule dâvet ediyor, son peygamberin bütün insanlık için nasıl bir hidâyet rehberi olduğunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: (Ey ehli kitab) Ey kendilerine vaktiyle Tevrat ve İncil kitapları verilmiş olan Yehudi ve Hıristiyan taifesi!, (muhakkak size Resulûmuz) olan mahlûkatın en üstünü ve bütün Peygamberlerin sonuncusu Muhammed Mustafa Aleyhisselâtü veselâm (geldi) sizi İslâm dinine dâvet ediyor, (kitaptan) Tevrat ve İncil’deki hükümlerden (gizlemekte olduğunuz birçok şeyleri) bu cümleden olarak Tevrat’taki evli olup da zinâ eden hakkında recim hükmünü ve İncil’deki son peygamberin vasıflarını ve diğer gizlediğiniz bir nice hükümleri (size açıklıyor) kanaat verecek şekilde izah ediyor. Son Peygamber Hazretleri hikmet gereği okumamış, yazmamış idi, Ümmî bulunuyordu, buna rağmen önceki kitaplardaki hükümleri bilmesi, öyle gizli tutulagelen şeyleri olduğu gibi haber verip teşhir eylemesi onun risaleti hakkında bir mucize, bir kesin şâhitlik değil midir. Bununla beraber (bir çoğundan da geçiveriyor) saklamakta oldukları bir nice hususları da bildiği halde birer dinî faydaları olmadıkları için meydana çıkarmak istemiyor, onların hakkında müsamahada bulunuyor. Veyahut ehli kitaptan bir nicelerini affediyor, kusurlarından dolayı kendilerini cezâlandırmıyor (şüphe yok ki) ey bütün insanlar!, (size Allah Teâlâ tarafından bir nur) gelmiştir ki, o da bütün ufuklara hidâyet nurlarını yayan Son Peygamber Hazretleridir, (ve bir açık kitap gelmiştir) ki, o da Kur’an-ı Kerim’dir, şimdiye kadar insanlara gizli kalmış, meçhul bulunmuş nice hakikatları beyan buyurup durmaktadır. Artık bunlardan istifadeye koşmalı değil midir?

Maide 5:16

(Allah Teâlâ, rızâsına tâbi olanları) İmân edip İslâmiyet’i kabul eyleyenleri (onunla) O Yüce Peygamber ile, o Kur’an-ı Kerim vâsıtasıyle (selâmet yollarına götürür) onları azap ve cezadan kurtarır (ve onları izni ile) ilâhî iradesiyle ve başarı sağlamasıyla (zulmetlerden) küfrün çeşitlerinden, şeytanî vesveselerden uzaklaştırarak (nura) İslâm sahasına (çıkarır) onlara selâmet lütfeder (ve onları) o İslâmiyeti kabul etmiş olanları (dosdoğru bir yola) Hak’ka ulaşmak için yolların en yakını olan hak dine (hidâyet eder.) onları bu sayede cennetine, ilâhî nîmetine nâil buyurur. Ne yüce bir saadet!.

Maide 5:17

(Şüphe yok ki. Allah o Meryem’in oğlu Mesih’tir, diyenler) Hz. İsa’ya böyle ilahlık isnat edenler (yemin olsun ki, muhakkak kâfil olmuşlardır) onlar Allah’ın birliğini inkâr etmiş, mahlûkattan olan bir zatı ilahlık mertebesinden görmüş oldukları için kâinatın yaratıcısını inkâr ederek küfre düşmüşlerdir. Habibim onlara (de ki:) bir kere düşününüz, (Eğer) Allah Teâlâ Hazretleri (Meryem’in oğlu Mesih’i ve onun annesini ve yerde bulunanların hepsini helâk etmek istese) kim mâni olabilir?. Nitekim Meryem’i dünya hayatından mahrum bırakmış, asırlardan beri nice milyarlarca insanları ölümün pençesinde güçsüz bırakmıştır. Binaenaleyh, Hz. Mesih’de bir insandır, o da Cenâb-ı Hak’kın koruması olmasa bir dakika bile yaşayamaz. Bütün kâinat, Allah Teâlâ’nındır. Onun yaratmasının birer eseridir. Bunlarda kimsenin ortaklığı yoktur. Artık (kim Allah’tan birşeye mâlik olabilir?.) kim birşeye yaratma bakımından sâhib ve mutasarrıf olabilir, hangi bir kimse, Cenâb-ı Hak’kın tasarrufuna, sâhipliğine, hayat verme öldürmesine mâni bulunabilir?. Hz. İsa’da Allah’ın bir mahlûku olduğundan o da böyle bir kudret ve selâhiyete sâhip olamaz. Onun elinde meydana gelen hârikalar, bütün Allah’ın kudreti iledir. (Göklerde, yerde ve bunların arasında bulunanların da mülkü Allah Teâlâ’ya aittir.) Bütün semalardaki melekler, yeryüzündeki insanlar, fezâdaki, yerlerin altındaki, denizlerin içindeki mahlûkat bütün Allah Teâlâ’nın mülk ve tasarrufu altındadırlar. İşte Hz. Mesih de bunlardan biridir. O Yüce Yaratıcı (Dilediğini yaratır) isterse bir insanı Hz. Âdem gibi babasız ve anasız olarak yaratır ve isterse bir insanı Hz. İsa gibi babasız olarak vücude getirir, onun kudreti herşeye yeterlidir. Artık Hz. İsa’nın babasız olarak yaradılmış olduğu için ona ilahlık nasıl isnat edilebilir?, (ve Allah Teâlâ herşeye tamamiyle kadirdir.) Evet… Cenâb-ı Hak’kın kudreti sonsuzdur. Bir kulunu harikulâde bir şekilde vücude getirmesi, o kulunun vasıtasıyle bir takım hârikaları yaratması nasıl uzak görülebilir? Ve onun yaratmış olduğu bir mahlûka nasıl olur da ilahlık, yaratıcılık, mâbudluk vasfı verilebilir?. Halbuki, Hırıstiyan taifesi böyle bir isnâda cür’et etmişlerdir. § Evet… Hırıstiyan tâifesinden bilhassa Yakubiye, Melkâiye grupları Hz. İsa’nın bağımsız olarak ilâhlığına inanmışlardır. Onlara göre Allah Teâlâ belirli bir insanın bedenine veya ruhuna girerek o şekilde görülebilir. Binaenaleyh bizim gördüğümüz İsa, Allah Teâlâ’dan başka değildir, demiş oluyorlar. Bir de lâhutiyet sıfatı ancak Allah Teâlâya mahsustur. Hıristiyanlar ise İsa Aleyhisselâm’a lâhutiyet isnat etmekle onun bağımsız olarak Allah Teâlâ’dan ibâret olduğuna inanmış oluyorlar, isterse bunu açıkça iddia etmesinler. Onlar Hz. İsa’ya bizzat yaratmak, diriltmek ve öldürmek kudretini yaptırdıkları için bu bakımdan da küfr ve şirke düşmüş bulunuyorlar.

Maide 5:18

Bu âyeti kerime, ehli kitabın ne kadar bencil olarak cüretkârca iddialarda bulunur olduklarını gösteriyor. Ve bu iddiaları reddediyor Şöyle ki: “Yahudiler Üzeyr Allah’ın oğludur, hıristiyanlar da Mesih Allah’ın oğludur” dediler (ve Yehudi ve Hıristiyanlar) taifeleri kendilerinin de böyle fevkalâde bir ayrıcalığa sâhip olduklarını iddia ederek herbiri: (biz Allah’ın oğullarıyız ve dostlarıyız dediler) yani: Yahudiler: Madem ki, bizim büyüğümüz olan Üzeyr, Allah’ın oğludur, bizler de onun evlât ve torunları ve yakınları bulunduğumuz için Allah Teâlâ’nın oğulları yerindeyiz, demek isterler. Hıristiyanlar da madem ki Mesih Allah’ın oğludur, diyerek aynı iddiada bulunurlar. Nitekim bir hükümdarın yakınları da makamı iftiharda kendilerine hükümdarlık isnat ederek: “biz bu memleketin hükümdarlarıyız” derler. İşte Yahudiler de Hıristiyanlar da kendi selefleri olan Peygamberler sebebiyle kendilerini başka milletler üzerine üstün görerek böyle bir iddiada açıkça veya dolaylı olarak bulunmuşlardır. § Rivâyete göre Rasûlü Ekrem Hazretleri Yahudilerden bir cemaati İslâm dinine dâvet etmiş onları Allah Teâlâ’nın azabıyle korkutmuş onlar da: ”Sen bizi nasıl ilâhî azap ile korkutuyorsun ki, biz Allah’ın oğullarıyız, dostlarıyız demişler. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Hıristiyanlar da aynı iddiada bulunmuşlardır. Hatta bozulmuş inciller’de okumaktadırlar ki, Hz. İsa, Hırıstiyan tâifesine hitaben: Ben, benim ve sizin babanıza gidiyorum demiş, bu sebeple Cenâb-ı Hak’kın oğulları olduklarım iddiaya cür’et etmişlerdir. Habibim!. Onlara (de ki:) eğer bu iddianız doğru ise Cenâb-ı Hak, (ya ne için size günahlarınız sebebiyle azap ediyor?.) bir baba evlâdını, bir dost dostlarını hiç cezalandırır mı?. Halbuki, Hak Teâlâ Hazretleri sizi dünyada bile vakit vakit azaplara uğratıyor, nice öldürülmelere, esâretlere mâruz bırakıyor, düşmanlarınız olan putperestler tarafından Beyti Mukaddes yıkılmış, aranızda en feci savaşlar devam edip durmakta bulunmuştur. Hatta siz bile iddia ediyorsunuz ki, Cenâb-ı Hak size âhirette sayılı günlerde azap edecektir. Yok yok siz hâşâ Allah’ın oğulları değilsiniz (siz ancak onun yaratıklarından bir beşersiniz) diğer mahlûkatı kabilindensiniz, başkaları üzerine öyle bir meziyetiniz yoktur, (ve) Allah Teâlâ mahlukatından (dilediğine) mü’min kullarına ilâhî lütfu ile mağfiret eder) insanlık icâbı yapmış oldukları kusurları af eder ve örter, (ve dilediğine azap eder) özellikle Allah’ın birliğini ve Peygamberlerin bir kısmını inkâr Sen kimseleri de ebedî olarak azâba uğratır, (ve göklerin, yerin ve aralarında bulunanların) bütün mahlûkatın (mülkü) varlığı, mülkiyeti (bütün Allah’ındır) bütün bunlar, o Yüce Yaratıcının mülkiyeti ve kulu olmakla vasıflanmıştırlar, hepsi de onun melekut, kudret ve azameti altında bulunmaktadır. Bunlarda istediği gibi tasarruf eder, dilediğini yaşatır, dilediğini öldürür: Dilediğine sevab verir, dilediğini de azâba sokar (ve sonunda dönüş de Ona’dır) Âhirette yalnız o Yüce Yaratıcının hükmü alanına gidilecektir. İyilik yapanlara sevablar verecek, dilediği günahkarları da lâyık oldukları cezalara kavuşturacaktır. Artık bunun aksi nasıl iddia edilebilir?.

Maide 5:19

Bu âyeti kerime, bütün insanlığa Allah’ın dinini tebliğ eden Son Peygamber Hazretlerinin gönderilmiş olmasıyle artık hiçbir taifenin bizi uyaracak ve irşad edecek bir zat gelmedi diye mazeret ileri sürmesine mahal kalmadığını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ey ehli kitap) Ey İsrail oğulları, Ey Hıristiyanlar taifesi (Peygamberlerin arası kesilmiş) çoktan beri insanlığa Peygamber gönderilmeyip ilâhî vahy inmez (olduğu bir zamanda size) dinî hükümleri ve sizin gizlediğiniz hakikatları (apaçık) bir şekilde size (beyanda bulunur olarak Resulûmuz) Hz. Muhammed Aleyhisselâm (geldi) insanlık âleminde yeniden bir risâlet nuru tecelli etmeğe başladı (tâki) biz mâzuruz (bize ne) cennet ile, ilâhî lütuflar ile, (müjdeleyici) bir peygamber geldi, (ne de) bizleri cehennem ile, uhrevî (azab ile korkutucu) bir Peygamber geldi (demeyesiniz) hayır, sizin mâzeretiniz yok. (işte size müjdeleyici ve korkutucu) yaratıcınızın emirlerini, yasaklarını, yardımlarını, azaplarını size genişçe bildiren Son Peygamber Hazretleri (geldi) artık ona tâbi olmanız, o sayede cehaletten, dalâletten kurtularak hidâyete ermeniz lâzım gelmez mi?. (Ve Allah Teâlâ herşeye tamamiyle kadirdir) Binaenaleyh öyle peygamberlerin arası kesildiği böyle bir Yüce Peygamberi bütün insanlığa dinî hükümlerine tebliğe memur etmeğe de kadirdir. Bu sayede insanlık âlemi, ilâhî dinden onun bütün hükümlerinden kıyâmete kadar haberdar olabilecektir. Gerçekten de İslâmiyet, bütün insanlık âleminde yayılmış, İslâmiyetin dayandığı Kur’an’ı Kerim, bütün medeniyet âlemine yayılmaya başlamıştır. Artık hiçbir millet, biz hakiki bir dinden haberdar olamadık diye mazeret beyan edemiyecektir. Dünya işlerinde o kadar çalışan ve gayret gösteren milletlerin, ilâhî din hususunda da çalışmaları, hakkı araştırmaları, İslâmiyet’in yüce mahiyetini kavrayarak o sayede hakiki istikballerini temine gayret göstermeleri elbette kendileri için en mühim bir vazîfedir. § İki Peygamber arasındaki zamana “devri fetret” denir ki, ilâhî vahy kesilmiş, insanlara gevşeklik ariz olarak dinî vazîfelerine karşı lâubalice bir vaziyet almış olacakları için o zamana bu fetret ismi verilmiştir. Fetret müddetlerinin mikdarı hakkında muhtelif rivâyetler vardır. Bir rivâyete göre Hz. Musa ile Hz. İsa arasındaki müddet bin yedi yüz senedir. Bu müddet zarfında bin nebi gönderilmiştir. Hz. İsa ile Son Peygamber Efendimiz arasındaki müddet de altı yüz senedir. Bu müddet içinde dört nebi gönderilmiştir ki, bunların üç İsrail oğullarındandır, biri de arablardan olup adı Halit İbni Sinan’dır. Doğrusunu Allah daha iyi bilir.

Maide 5:20

Bu mübârek âyetler, İsrail oğullarının vaktiyle nâil oldukları nîmetlere ve kendilerinden alınmış olan sözlere muhalif hareketlerinden dolayı eliboş ve ziyanda olacaklarını şöylece bildirmektedir, İsrail oğulları sürekli olarak haktan ayrılmış, kavuşmuş oldukları nîmetleri takdir edemiyerek isyanda bulunmuşlardır. (Ve bir vakit de Musa) İsrail oğullarından olan (kavmine demişti ki. Ey kavmim! Allah Teâlâ’nın üzerinizde olan nîmetini) birçok lûtuflarını, yardımlarını (hatırlayınız ki,) sizin için büyük bir şeref ve imtiyaz olmak üzere (içinizde) kendi yakınlarınızdan bir nice (Peygamberler vücude getirdi) ki, hiçbir millet arasından o kadar Peygamber çıkmamıştır. Hattâ Hz. Musa’nın seçtiği yetmiş zat vardır ki, hepsi de İsrail oğulları Peygamberlerinden sayılırlar. Bunlar ile beraber Cebelitur’a gitmiş idi. Hz. Yakub’un evlât ve torunları arasından da nice Peygamberler zuhur etmiştir. (Ve) Cenâb-ı Hak (sizleri) Ey İsrail oğulları (hükümdarlar kıldı) yâni: Firavun’un helâkinden sonra İsrail oğullarını esaretten kurtardı hürriyete, hâkimiyete, servet ve zenginliğe, hizmetçiler ve maiyet halkına kavuşturdu, (ve) Hak Teâlâ (alemlerden) kendi zamanlarına kadar olan geçmiş milletlerden (hiçbir ferde vermediğini sizlere verdi) ezcümle deniz yarılıp İsrail oğullarına yol verdi, düşmanları olan Firavun’u ise boğdu, bulutlar üzerlerine gölgelik yaptı, kendilerine kudret helvası ve bıldırcın denilen nîmetler verildi, taşlardan sular fışkırarak akmaya başladı. Artık bu nîmetlere şükretmeli değil mi idiler?. Artık Peygamberlerinin emirlerine itaat etmeli değil mi idiler, ne yazık ki, onlar öyle yapmadılar.

Maide 5:21

Evet… Hz. Musa onlara hitâben dedi ki: (Ey kavmim!.. Allah Teâlâ’nın sizin için) imân ve itaatte bulunmanız şartiyle levhimahfuzda (yazmış takdir buyurmuş olduğu mukaddes yere giriniz) orasını işgal etmiş olan kâfirler ile savaşta bulunarak onları oradan uzaklaştırınız. Beytülmukaddes, denilen kıt’a, vaktiyle Peygamberlerin karargâhı: Mü’minlerin meskeni olduğu için böyle mukaddes adını almıştır. Bazı zatlara göre bu mukaddes yerden maksat, tur dağı tarafıdır veya Şam ülkesidir, veyahut Dımışk ile Filistin’den ve Ürdün un bazı parçalarından ibârettir. (ve) Ey İsrail oğulları (artlarınız üzerine geri dönmeyiniz) oradaki zorbalardan korkarak savaştan kaçmayınız, isyan sebebiyle, Cenâb-ı Hak’kın vaadine güvensizlik sebebiyle dininizden dönmeyiniz. (sonra) dünyada da, âhirette de (ziyana uğramışlar olduğunuz halde geri dönmüş olursunuz) sizin için yazılmış olan mukaddes yere girmekten de mahrum kalır, zillete düşer, büyük bir felâkete uğramış bulunursunuz. Nitekim de öyle oldu. Bütün bunlar Allah’ın emrine muhalefetin elem verici bir neticesidir.

Maide 5:22

Bu mübârek âyetler, İsrail oğullarının zafer kazanacakları vadedilmiş olduğu halde savaştan kaçındıklarını, büyüklerinin emirlerine, tavsiyelerine muhalefetten geri durmadıklarını şöylece bildirmektedir. Benî İsrail, Hz. Musa’nın emir ve yasaklarına karşı muhalefet ederek (dediler ki. Ya Musa!. Muhakkak orada) o mukaddes yerde (zorbalar) güç ve kuvvet sâhibi, yenilmeleri imkânsız, mütegallib, zorba kimseler (vardır) bunlar Âd kavminin kalıntısı olan Amalikadan ibâret bulunuyorlar biz onlar ile savaşta bulunamayız (ve onlar oradan) kendi kendilerine (çıkmadıkça biz oraya elbette girmeyeceğizdir) bizim kuvvetimiz buna yeterli değildir. (Fakat onlar oradan) bizim alâkamız olmaksızın hangi bir sebeble (çıkarlarsa) o zaman (bizler oraya muhakkak giricileriz) o zaman emre muhalefet etmeyiz. Onların çıkmalar! ise uzak bir ihtimaldir.

Maide 5:23

Cihat için Beyti mukaddese doğru hareketten kaçınan İsrail oğullarına hitâben (Kendilerine Allah Teâlâ’nın) imân ile, ilâhî vâd ve güven ile, azim ve sebat ile (ihsanda bulunmuş olduğu korkanlardan) düşmanlardan değil, Allah Teâlâ’dan korkan zatlardan (iki er) Yûşâ bini Nun ile Kâlib bini Yufennâ’dan ibaret iki muhterem zat (dedi ki, onların üzerlerine kapıdan) şehirlerinin kapısından (giriveriniz) hemen baskında bulununuz, onların sahraya atılmalarına meydan vermeyiniz (siz ona girdiğiniz) o kapıdan hücum gösterdiğiniz (zaman şüphe yok ki, galiplersiniz) savaşa gerek kalmaksızın şehri fethe muvaffak olacaksınızdır. Çünki bu halde fetihlere nâil olacağınız Allah tarafından vaad olunmuştur. Bununla beraber o şehir ahalisinin cisimleri büyük ise de kalbleri zayıftır. Sizinle çarpışmaya mânevî güçleri müsait değildir. (Artık) Ey İsrail oğulları!, (siz mü’min kimseler iseniz) Eğer Allah Teâlâ’nın kudretine, zafer hakkındaki vaadine, Hz. Musa’nın peygamberliğine imanınız var ise düşmanların öyle kuvvet ve tecellisi için (Allah Teâlâ’ya tevekkül ediniz) ona itimatta bulununuz, cihatdan geri durmayınız. § İsrail oğulları, bu iki zatın bu nasihatlarını dinlememişler, hattâ rivâyete göre bu iki zatı taşlar ile öldürmek bile istemişlerdir. § Bir yoruma göre de bu iki zat, İsrail oğullarının korkmakta oldukları Âmâlika kavmine mensub bulunuyordu. Bu iki zat, imân şerefine nâil olmuş ve İsrail oğullarını o müşrik olan kavimleri üzerine sevketmek istemişlerdi. Fakat İsrail oğulları, yine muhalefette ısrar edip duruyorlardı.

Maide 5:24

Bu mübârek âyetler, İsrail oğullarının Hz. Musa’ya muhalefette devamını ve bu yüzden yine Tih sahrasında kırk sene mahkûm bir halde kaldıklarını şöylece bildirmektedir. İsrail oğulları (Dediler ki: Ya Musa!. Biz elbette oraya) o zorbaların bulundukları mukaddes yere (ebediyen girmeyeceğiz) oraya gidip feth etmeğe kudretimiz yeterli değildir, (onlar) o Âmâlika kavmi (orada) o Mukaddes yerde (devam ettikçe) onlar kuvvet ve güç sâhibi kimselerdir, biz onlar ile nasıl savaşta bulunabiliriz, (artık sen Rabbinle git) o kavim ile (savaşta bulunun) biz onlar ile çarpışmaya muktedir değiliz (bizler ise burada) bu Tih çölünde (oturucularız) buradan başka yere hareket etmeyiz, İsrail oğulları bir nevi alay ve hakaret yoluyla böyle edepsizce bir teklif e cür’et etmişlerdi.

Maide 5:25

Hz. Musa, kavminin bu cahilce, inatçı sözlerini işitince tam bir üzüntü ve gönül yufkalığı ile dua etmeye başlayarak (Dedi ki: Yarabbi!. Şüphe yok ki, ben kendi nefsim ile kardeşim) Harun’dan veya sana imân eden herhangi bir dindaşımdan (başkasına malik olamam) başkalarına söz geçiremem. (artık bizim aramızla o fasıklar olan kavmin) O Peygamberlerine karşı isyan edip duran İsrail oğullarının (arasını ayır) bizim hakkımızda lâik olduğumuz şey ile, onların haklarında da hak ettikleri şey ile hükmet. Veya bizi onlarla beraber olmaktan, arkadaş olmaktan kurtar.

Maide 5:26

Cenab’ı Hak böyle dua ve yakarışta bulunan Hz. Musa’ya vahy ederek (Buyurdu ki,) Ya Musa!, (şüphesiz orası) o Beyti Mukaddes yurdu (onların) o isyankâr İsrail oğullarının (üzerine kırk yıl haram kılınmıştır) oraya bu müddet içinde girmeğe kâdir olamıyacaklardır. Sonra orasını Hak Teâlâ onların evlât ve torunlarına savaşmadan nasip edecektir. Onlar ise (Orada) bulundukları Tih çölünde (şaşkın bir durumda dolaşıp duracaklardır) oradan çıkmaya muktedir olamıyacaklardır. Diğer bir yoruma göre: Onlara o mukaddes yere ebedî olarak haram olmuştur. Onlar o Tih çölünde kırk sene sersemcesine dolaşıp duracaklardır. (Artık) Ya Musa!, (o fasıklar topluluğunun haline acıma) Onlar fasıklıkları, muhalefetten yüzünden öyle elem verici bir akibeti hak etmişlerdir. § Gerçek şu ki Mukaddes yurda girmeyeceğiz diyenlerden hiçbiri oraya daha sonra girememiş, hepsi de Tih çölünde helâk olmuşlardır. Sonra onların evlât ve torunları zorbalar ile savaşta bulunmuşlardır. Bir rivâyete göre Hz. Musa ile Hz. Harun da Tih çölünde vefat etmişlerdir. Hz. Harun’un vefatı Hz. Musa’nın vefatından bir sene öncedir. Hz. Musa vefat edip kırk sene sona erince Cenab’ı Hak Yûşâ Aleyhisselâm’ı İsrail oğullarına Peygamber göndermiştir, İsrail oğulları onunla beraber Eriha tarafına giderek savaşlarda bulunmuşlar, altı ay kuşatmadan sonra Eriha’yı feth etmişler, zorbaları yenilgiye uğratmışlardır.

Maide 5:27

Bu mübârek âyetler, yeryüzünde ilk meydana gelen bir öldürme olayını, Allah Teâlâ’nın hükmüne muhalefette bulunanlara bir uyanma vesîlesi olmak üzere beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Peygamberime! (Onlara) kavmine, kendilerini hak dine dâvete memur olduğun kimselere (Adem’in iki oğlunun) Kâbil ile Hâbil adındaki iki oğlunun (haberini) aralarında cereyan etmiş olan hadiseyi (hakkiyle oku) abartmaktan uzak, yalandan beri, dosdoğru olarak beyan et. (o vakit ki onlar) o iki kardeş, hangisinin iddiasının Allah katında kabul olduğunu anlamak için (iki kurban takdim etmişlerdi) biri Kâbil’e, diğeri de Hâbil’e ait bulunuyordu. O kurban (birisinden) Hâbil’den (kabul edilmiş, diğerinden) Kâbil’den (kabul edilmemişti) Kâbil buna üzülmüş, kalbindeki kıskançlık duyguları canlanmış, kardeşinin kendi üzerine Allah katındaki üstünlüğünü anlamıştı. Artık bir ihtiras sevkiyle Hâbil’e hitaben (Seni) andolsun ki (elbette öldüreceğim dedi) kin ve düşmanlığını böylece açıklamaya cür’et etti. (diğeri de) Hâbil de Kâbil’i ikaz için pek hikmetlice bir karşılıkta bulunarak (Allah Teâlâ ancak takvâ sâhibi olanlardan) kurbanlarını diğer güzel amellerini (kabul eder deyiverdi) Hâbil, böyle demekle Kâbil’e karşı âdeta “sen takvadan ayrıldın, Allah’ın hükmüne muhalif hareket etmek isteyerek sana nikâhı helâl olmayan bir kız kardeşinle evlenmek istedin, elbette senin kurbanın Allah katında makbul olmaz, artık neden öfkelenerek beni öldürmek istiyorsun?.” demiş bulunuyordu.

Maide 5:28

Hâbil, Kâbil’e karşı şöyle de bir ihtarda bulundu: (And olsun ki, eğer beni öldürmek için) sen (bana elini uzatırsan) beni öyle korkuttuğun gibi öldürmeğe kalkışırsan, senden böyle bir cinâyet tahakkuk ederse (ben senî öldürmek için elimi sana uzatmam) ben hiçbir vakit seni öldürmeğe kalkışarak öyle bir cinayeti işlemem. Zira (şüphe yok ki, ben âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ’dan korkarım) öyle bir öldürmeğe teşebbüsten dolayı mesul olacağımı düşünerek ona cür’et edemem. Halbuki, benim bu hareketim, bir nefis müdafaası mahiyetinde olacaktır. Sen ise Ey Kâbil!. Hiç yoktan benim hayatıma kasdetmek istiyorsun, hiç Allah Teâlâ’dan korkmaz mısın?. İhtimâl ki onların zamanında nefsi müdafaa için hasmı öldürmek helâl değildi. Veyahut öyle bir halde misillemede bulunmamak, efdal bulunuyordu. Nitekim bir hadisi şerifte: Allah Teâlâ’nın öldürülmüş kulu ol, kâtil kulu olma) diye buyrulmuştur

Maide 5:29

Hâbil, öyle misli ile karşılıkta bulunmayıp Kâbil’i öldürmeğe teşebbüs etmediğinin bir diğer sebebini beyan için de şöyle demiştir: (Muhakkak ben isterim ki,) Ey Kâbil!, (sen benim günahımı) Yâni: Seni öldürmeğe kasdettiğim takdirde bana gelecek olan günahı (ve kendi günahını) öyle bana el uzatarak hayatıma kasdedeceğinden kaynaklanan günahı veya kestiğin kurbanın kabul olmamasına sebep olan günahı birlikte (yüklenesin de) bunun neticesi olmak üzere (ateşe) cehennem ateşine (Bulanlardan olasın) ben ise öyle bir günaha girerek cehennemlik olmamı istemem, (ve o) Cehennem ateşi (ise zâlimlerin) başkalarının hayatına, hukukuna haksız yere kastedenlerin (cezasıdır) ben ise senin hayatını kendi hayatım üzerine tercih etmiş olacağım için büyük bir ihsanda, iyilikte bulunmuş olacağım. İyilik edenlerin yeri ise cennettir. Hâbil, bu mânâya gelen sözleriyle Kâbil’e pek güzel bir nasihat vermiş onu uyandırmak istemiş, onu karar vermiş olduğu cinayetten kurtarmak iyiliğini yapmak istemiş.

Maide 5:30

Bu mübârek âyetler, Kâbil’in, kardeşi hakkındaki cinâyetini bildirmektedir. Haset ve rekabet gibi ahlâk dışı hallerin ne kadar pişmanlıklara, felâketlere sebebiyet vereceğini göstermektedir. Şöyle ki: (Artık) Hâbil’in karşılık vermeyeceğini anlayınca bu (kardeşini öldürmegi kendisine) Kâbil’e (nefsi kolaylaştırdı) kendisine cesâret ve fırsat verdi (o da onu öldürdü) Hâbil’in dünyevî hayatına son verdi, (sonra da) Kâbil bu cinayeti işlediğinden dolayı dünyada da âhirette de (ziyana uğramışlardan oldu) dünyada ana-babasını üzdü, insanlar arasında kıyâmete kadar kötü adlı oldu, âhirette de Allah’ın gazabına uğrayarak ateşe düştü.

Maide 5:31

Kâbil, bu cinayeti yaptıktan sonra şaşkınlığa düşmüş, kardeşinin cesedini bir müddet yanında taşımıştı. Hâbil, Âdem oğullarından ilk evvel vefat eden bir zat olduğu için cesedi hakkında ne yapacağını Kâbil belirleyememişti. (Sonra Allah Teâlâ ona) Kâbil’e (kardeşinin cesedini nasıl defn edeceğini göstermek için bir karga gönderdi ki, yeri eşiveriyordu) şöyle ki: İki karga gelip çarpıştılar, biri diğerini öldürdü, gagasıyla ve ayaklarıyla yeri kazıyarak öldürdüğü kargayı yaptığı çukura atıverdi, üzerini de toprak ile örttü. Kâbil bunu görünce kendi cehâletine teessüfle bulundu (yazıklar olsun bana şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtmekten âciz mi oldum, dedi) bir karga kadar da bilgi sâhibi olmadığını anladı, sırf cehaletinden dolayı kardeşinin hayatına kastetmiş, oldu. Yanıp yakılarak azâbı hak ettiğini düşündü (artık pişmanlığa düşenlerden olmuştu) kardeşini faydasız yere öldürdüğünden dolayı veya onu bir müddet yanına taşıyıp da defnini düşünememiş olduğundan dolayı hiçbir şey elde edememiş ve ziyâna uğrayanlardan olmuştu. § Rivâyete göre Hz. Adem’in eşi Havva anamız, bir karında biri oğlan diğeri kız olmak üzere iki çocuk doğururdu. Böylece doğurduğu çocukların sayısı kırka ulaşmıştır. O zaman insanların artması istendiği için her erkek çocuk, kendisiyle beraber doğan kız kardeşini değil başkaca doğmuş olan kız kardeşi ile evlenebilirdi. Hz. Havva evvelâ Kâbil ile onun ikiz kız kardeşi olan iklimayı sonra da Hâbil ile onun ikizi olan Lebudayı doğurmuştu. Kâbil, kendisiyle beraber doğmuş ve daha ziyâde güzelliğe sâhip bulunmuş olan iklima ile evlenmek istemiş, bunun câiz olmadığını Hz. Âdem kendisine bildirmiş, fakat Hz. Adem’in bu sözüne itimat etmiyerek arzusunda israr eylemekte bulunmuştu. Bunun üzerine Adem Aleyhisselâm bu oğullarına emretti ki, birer kurban kesiniz, hanginizin kurbanı Allah katında kabul olursa hak onun tarafında olup diğerinin arzusunda hatalı olduğu tehakkuk etmiş olur. O zaman ki, ilâhî adete göre makbul olan kurbanlar gökten gelen beyaz bir ateş tarafından yiyiliverirdi. Binaenaleyh Kâbil ile Hâbil de birer kurban edindiler, gelen ateş Hâbil’in kurbanını yemiş, Kâbil’in kurbanı ortada kalarak yiyilmemişti. Bu hadisenin böyle meydana gelmesinden dolayı Kâbil’in haset damarları harekete gelmiş, kardeşi Hâbil’e karşı haset beslemeye başlamıştı. Hz. Âdem, Beytullah’ı ziyâret için Mekke’i Mükerreme’ye gitmiş olduğu bir sırada Kâbil, Hâbil ile münakaşada bulunarak o günahsız zatı başına taş vurarak veya uyku halinde iken öldürmüştür. Bu öldürme olayı ya Bud dağında veya Akibe’i birada veyahut Basra’nın Mescid’i Âzam’ı yanında meydana gelmiştir. O zaman Hâbil henüz yirmi yaşında bulunuyordu. Kâbil, yaptığı bu cinayetten dolayı Hz. Adem’in reddi üzerine Yemen bölgesindeki Aden’e gitmiş, orada kendisine şeytan musallat olarak demiş ki: Hâbil ateşe taptığı için onun kurbanını ateş yemiş, sen de senin ve zürriyetin için bir ateşevi vücude getir. Kâbil de bir ateşgede == ateşevi yapmış, ona tapmaya başlamıştır. Ateşe ilk ibâdet eden, Kâbil’dir. Daha sonra bir torununun kendisine attığı bir taş ile ölüp gitmiştir. Tefsirlerde yazılı olduğu üzere Hâbil’in öldürülmesinden elli sene geçmiş, Hz. Adem’in ömrü de yüz otuz seneye ulaşmıştı ki, Hz. Havva Şiş adındaki oğlunu doğurmuştur. Şiş, Allah’ın hediyesi mânâsınadır, Hâbil’e, halef olmuştur. Kendisine peygamberlik verilmiş, elli sahife nâzil olmuş. Hz. Adem’in vasisi ve valiyylahdı bulunmuştur. Nuh Aleyhisselâm bu Şiş Aleyhisselâm’ın neslindendir. Nuh Tûf anı zamanında Kâbil’in bütün evlâdı boğulmuş, Cenâb-ı Hak, yalnız Şis’in neslini kıyâmet gününe kadar bâki kılmıştır.

Maide 5:32

Bu âyeti kerime, yeryüzünde fesada çalışan ve haksız yere kan akıtmaktan çekinmeyen bir kavme yapılmış olan bir ilâhî ihtarı içermektedir. Şöyle ki: (Bundan dolayı) Öyle haksız yere yapılan bir öldürmenin sebep olduğu bir nice kötülük sebebiyle bir uyanış vesilesi olmak üzere Kâbil ve Hâbil kıssasını beyan ederek (İsrail oğullarının üzerine yazdık ki) Tevrat’ta beyan ederek hükmeyledik ki (her kini bir şahsı bir şahıs karşılığında) icabeden bir kısastan dolayı olmaksızın (veya yerdeki bir fesattan dolayı) meselâ: Yol kesicilikten, veya imân ettikten sonra dinden dönmesi sebebiyle (olmaksızın öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur) çünkü öyle gayrı meşrû şekilde kan dökmek, cemiyet arasındaki birliği ahengi bozacağından bunun zararı umuma yönelmiş olur. Bununla beraber bir kimsenin hayatına haksız yere tecâvüz etmek de bütün halkın hayatına su’ikast gibi Allah’ın gazabını çeker (ve her kim de bir şahsın hayatını kurtarırsa) Meselâ: Onu bir zâlimin saldırısından komrsa veya onu boğulmaktan veya açlık sebebiyle ölmekten kurtarırsa (sanki bütün insanları kurtarmış gibi olur) bütün insanlığı kurtarmış, hayatlarını tehlikeden korumuş gibi sevaba nâil bulunur. (Andolsun ki, bizim Peygamberlerimiz onlara) İsrail oğullarına (mucizeler ile gelmişlerdir) o Peygamberler, öyle mucizeler ile, tehdit dolu emirler ile, hükümler ile gelmiş oldukları halde (sonra onlardan bir çokları bunu müteakib) bu açık âyetlere, mucizelere, emirlere rağmen (yeryüzünde muhakkak aşın giden) küfür ile, öldürme ile haddi aşan (kimseler olmuşlardır) Kâbil gibi dinî hükümlere riâyette bulunmaz, haksız yere kanların akıtılmasından sakınmaz bulunmuşlardır. Böyle bir hâl ise insanlığa aslâ lâyık değildir. İnsanlar, dâima birbirinin hukukunu gözetici olmalıdırlar. İşte İslâmiyet, insanlığa böyle mühim bir ahlâk dersi vermektedir, insanların arasında bir birliğin, bir dayanışmanın meydana gelmesini tavsiye buyurmaktadır. İçtimaî selâmet ve saadet ancak böyle hareket etmekle sağlanabilir.

Maide 5:33

Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nin ve Yüce Peygamberin emirlerine muhalefet edip yeryüzünde fesada çalışanların hak ettikleri cezaları bildirmektedir. Şöyle ki: (Allah Teâlâ’ya ve Peygamberine karşı savaşta bulunanların) Yani: Cenâb-i Hak’kin dinine giren, Peygamberine uyan, dini yüceltmeye hizmet eden müslümanların varlığına mukaddesatına saldırmaya cür’et edenlerin cezaları (ve yerde fesada çalışanların) insanların yollarını kesip canlarına veya mallarına veya her ikisine musallat olanların ve halkın huzurunu, asâyişini bozmaya cür’et edenlerin (cezaları) ayrı ayrıdır. Onların cezaları cinâyetlerine göre tâyin edilir. Bununla beraber bu cezalara başlıcalar, o yasakları işleyenlerin (ancak öldürülmeleri) dir. Yani: Eğer yalnız bir öldürme cinâyetinde bulunmuşlar ise cezaları asılmaksızın yalnız had yoluyla öldürülmeleridir. (veya asilmalari) dir. Eğer öldürme cinâyetini tekrar tekrar yapmışlar ise veya öldürme ile beraber insanların malini haksiz yere almışlar ise onlar hem katledilir ve hem de asılırlar, ve ölünceye kadar karınları süngü ile delinir. (veya ellerinin ve ayaklarının çaprazca kesilmeleri) dir. Şöyle ki: Her biri bir müslümanın veya bir zimminin en az nisab miktarı yani: Yirmi dirhem gümüş miktarında veya kıymetçe buna eşit bir malini gasp etmiş ve çalmiş ise her birinin sağ eli ile sol ayağı kesilir. Ellerinin kesilmesi, mali haksiz yere almiş olduklari içindir, ayakları kesilmesi, de yolların emniyetini gidererek insanları korku içinde bıraktıklarından dolayıdır. Bu gibi cinayetlerin cemiyet arasında meydan bulmaması için böyle ağır bir cezâ, ictimâî hikmet gereğidir. Aksi takdirde sürekli olarak binlerce böyle cinayetler meydana gelir, milletin huzur ve asayişi bozulur durur, (veya) böylelerinin cezaları (yerden sürülmeleridir) şöyle ki: Yalnız insanları korkutmuş, bozgunculuğa çalışmış oldukları takdirde hapis edilmek sûretiyle bulundukları yerden sürülmüş olurlar. Bu Hanefî imamlarına göredir, İmam Şafiî’ye göre ise bunlar bir beldeden, diğer bir beldeye sürülürler. (bu) beyan olunan hükümler, cezalar (onlar için dünyada bir zillettir) onlar için bir rezalettir. Onları yaptıkları kötülüklerle tanıtmaktır. Başkalarına bir ibret dersidir, (ve onlar için âhirette) ise (pek büyük bir azab vardır) ki, onun miktarını, ne kadar büyük olduğunu ancak Cenâb-ı Hak bilir. Binaenaleyh insanlar, bu gibi cezaları, azapları düşünerek bunlara sebep olacak gayrimeşru hareketlerden son derece sakınmalıdırlar. § Bir rivâyete göre bu âyeti kerime, yol kesiciler hakkında nâzil olmuştur.

Maide 5:34

Ancak Ey yetkililer!. (Onların) O cinayetleri işleyenlerin (üzerine kâdir) onları henüz yakalayarak cezalarını vermeğe muktedir (olmanızdan evvel) onların yaptıkları şeylerde nâdim ve pişman olarak (tövbe edenleri müstesnâ) onların haklarında o cezaları tatbik etmeniz icabetmez. Bununla beraber kamu siyaseti bakımından öylece cezâlandırılmaları uygun görülürse öylece cezâlandırılmaları da câizdir. Bir de öldürme ve hırsızlık gibi hâdiseler kimlerin haklarında meydana gelmiş ise onların hukuku yine korunmuştur. Meselâ: Bir maktulün velisi, katili dilerse kısas yoluyla öldürtebilir, ve dilerse af eyler. Aynı şekilde tövbe ile şahsa ait bir mal düşmez, bunu sâhibine ödemek lâzımdır. Meğer ki sâhibi bağışlasın. § Rivâyete göre Hars bini Bedir adındaki bir şahıs, yol kesicilikte bulunduktan sonra tövbekâr olarak Hz. Ali’nin huzuruna gelmiş, Hz. Ali de onun tövbesini kabul ederek hakkında cezâyı af buyurmuştur.

Maide 5:35

Bu mübârek âyetler, mü’minler için kurtuluş vesilesi olan yolu gösteriyor. Kâfirlerin de ne elem verici, ne ebedî azaplara uğrayacaklarını ihtar ediyor. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Dâima itaatkâr olunuz, insanların hayatını kurtarmaya, fesadı yok etmeye çalışınız, tövbe ve istiğfar ediniz. (Allah Teâlâ’dan) onun azâbından (korkunuz) da öldürme gibi, hırsızlık gibi, yeryüzünde fesada çalışmak gibi fenalıklara cür’et etmeyiniz (ve ona) Cenâb-ı Hak’kın sevâbına, mânevî yakınlığına (vesîle arayınız) sizi ilâhî lütuflara kavuşturacak olan güzel amellere tevessül ediniz, sarılınız, günahlardan sakınınız (ve onun) O Yüce Yaratıcının (yolunda) dini uğrunda (cihadda bulununuz) onun açık ve gizli düşmanları ile savaşmaktan geri durmayınız (ki) ilâhî dinin yücelmesi tecelli etsin, sizler de o sayede (kurtuluş bulabilesiniz) Hak Teâlâ’nın rızâsına onun lütuflarına kavuşmakta selâmet ve saadete eresiniz, İnsanlık için bu şekilde hareketten başka saadete vesile olacak birşey yoktur. § Vesile: Lûgatte sebep, vâsıta, bahane demektir. Çoğulu, vesaildir. Şeriatta vesile, Allah’ın rızâsını kazanmaya, Cenâb-ı Hak’ka mânen yakınlaşmaya sebep olan herhangi güzel bir amelden ibârettir. Tevessül de: Birşeye sarılmak, birşeyi bir maksada ulaşmak için vesile edinmek mânâsınadır.

Maide 5:36

(Şüphesiz o kimseler ki,) Allah’ın birliğini veya diğer dinî hükümleri inkâr ederek (kâfir oldular) ve bu hâl üzere ölerek âhirete gittiler, artık onlar için kurtuluş çaresi yoktur. Faraza (eğer yerde bulunanların hepsi) bütün dünya varlıkları (ve onunla beraber bir misli daha onların) onlardan her birinin (olup da kıyâmet gününün azâbından) kurtulmak ümidinden (dolayı onları) bütün varlıkları kurtuluş vesilesi olmak için (feda edecek olsalar) bunlar (kendilerinden) asla (kabul edilmez ve) bilâkis (onlar için) o ebedî âlemde (elîm) pek etkili, acıklı (bir azap vardır) ki o da cehennem ebedî azâbından ibârettir.

Maide 5:37

O kâfirler cehennemde bulunup durdukça (Ateşten çıkmak isteyeceklerdir) ateş kendilerini havaya savurdukça cehennem dışına Bulacaklarını ümid eder dururlar veya cehennemden birgün çıkacaklarını kalben arzuda bulunurlar. Çok uzak!.. Ne faidesiz bir temenni!, (halbuki, onlar ondan) O cehennemden asla (çıkacak kimseler değildirler) onların o bâtıl kanaatlarında ebedî olarak sebat edecekleri hakkında kötü kararları, inançları, haklarında böyle azabın devamını gerekli kılmıştır. Artık onlar için kurtuluş yoktur, (ve onlar için dâimî bir azap vardır.) Onda ebedî olarak kalıp azap çekeceklerdir. İşte küfür ve şirkin lâik olan cezâsı!.

Maide 5:38

Bu mübârek âyetler, hırsızlık suçunun cezâsını ve yapılacak tövbelerin Allah katında makbul olacağını bildirmektedir. Ve Cenâb-ı Hak’kın bütün kâinata sâhip olup bunlarda dilediği gibi tasarruf edeceğine işâret buyurmaktadır. Şöyle ki: Yol kesmek gibi, yeryüzünde fesada çalışmak gibi cinâyetlerde bulunanların hak ettikleri cezaları evvelce bildirilmiştir, onları tatbik ediniz (ve hırsızlık yapan erkeğin ve hırsızlık yapan kadının) hırsızlık şartları mevcut olunca, öyle hırsızlık sebebiyle (kazandıklarının) elde eyledikleri malın (bir cezâsı) olmak üzere (ve) kendilerine (Allah Teâlâ tarafından bir ibret) olmak üzere (ellerini) bileklerinden itibâren (kesiniz) onlar böyle bir cezâyı, bir azâbı hak etmişlerdir, (ve Allah Teâlâ azizdir) Herşeye galiptir, dilediğini yapmaya kadirdir. Kendisine engel olacak ve münakaşada bulunacak bir fert yoktur ve (hikmet sahibidir) bütün şer’î hükümleri hikmet ve fayda gereğidir, İşte bundan dolayıdır ki, hırsızlar hakkında da böyle hüküm etmiştir. § Sirkat, lûgatte başkalarının bir malını gizlice almaktır, miktarı az olsun, çok olsun, cezâyı icabetsin, etmesin, fakat şer’î hükümler itibariyle sirkat, iki türlüdür. Biri: Sirkati kübradır (Büyük hırsızlıktır) ki, bu, yol kesicilikten ibârettir. Bunun hükmü evvelce beyan olunmuştur. Diğeri de sirkati suğradır (küçük hırsızlıktır) ki: Mükellef bir şahsın en az bir dinar altın veya on dirhem gümüş miktarı bir malı saklı bulunduğu yerden gizlice alıp dışarıya çıkarmasıdır. İşte bu miktar mala hırsızlık nisabı denir. Bu, hanefîlere göredir. Diğer müctehitlere göre hırsızlık nisabı, bundan daha azdır. Hırsızlık olayından dolayı verilen cezâya: Haddi sirkat (hırsızlık cezâsı) denir. § Had: Lûgatte engellemek mânâsınadır. Birşeyi mahiyetini tarif eden şeye ve bir gayrımenkûlun nihâyetini, sınırlarını bildiren şeye de hak denilir. Çoğulu hududtur. Şer’î hükümler itibariyle haddi sirkat (hırsızlık cezâsı) ise: Şartları mevcut, usulen sabit olan bir hırsızlıktan dolayı hırsız hakkında azânın kesilmesi suretiyle yapılan bir cezadır. Bu hırsızlık cezâsı, hırsızlığın usulen sabit oluşundan ve hüküm verildikten sonra, malı çalınan şahıs hırsızı af etse bile bununla bu cezâ düşmez. Çünkü bu cezâ kamu hukuku ile ilgilidir. § Hırsızlıkta aranılan şartlar şunlardır: (1) Hırsızlık yapan, akıllı, bûlûğ çağına ermiş, konuşan ve gören olmalıdır. Bu vasıfları taşımayan bir hırsızın eli kesilmek suretiyle cezâlandırılması icabetmez. Bunların bu vasıflardan mahrumiyeti haklarında cezalarının hafif olmasına sebep olur. (2) Hırsız ile malı çalınan şahıs arasında doğum, birbirinin parçası olmak veya aralarında nikâh câiz olmayacak şekilde akrabalık veya evlilik veya çalınan malda ortaklık bulunmamalıdır. (3) Çalınan mal şer’an faydalanılması mubah olmayan, çabuk bozulan şey olmamalıdır. Şarap gibi faydalanılması mubah olmayan veya ağaç üzerindeki hurma, üzüm gibi sür’atle bozulan birşeyi çalmak, cezâyı gerektirmez. (4) Çalınan mal, muhrez sayılan bir yerden sirkat edilmelidir. Muhrez mahal ise: Bir malın âdet üzere saklanmasına mahsus mahal demektir. İki kısma ayrılır. Birisi binefsihi hirz: yani muhrezdir ki, içinde eşya saklanmak üzere hazırlanıp içerisine izinsiz girilmesi memnu olan herhangi bir yerdir. Evler, dükkânlar, çadırlar gibi. Çuvallar, sandıklar, kasalarda bu hükümdedir. Diğeri de bigayrihi hırzdir ki, öyle hane vesaire içinde olmayıp ancak içerisine konulacak malların yanıbaşında muhafızı bulunan herhangi bir yerdir. Mescitler, yollar, sahralar bu kısma dahildir. Bir kimsenin cebi de böyle bir mahalli muhrez demektir. Binaenaleyh yankesicilik de sirkatten mâduddur. Sirkat hâdisesi mahkemede sârikin ikrariyle veya şahitlerin şahadetiyle sabit ve şeraiti mevcut olunca sârikin sag eli bileginden kesilir. Bundan sonra tekrar sirkatte bulunsa sol ayagi da mafsallarindan kesilir. Bundan sonra yine sirkatta bulunsa artik azasindan hiçbiri kesilmez, belki salâhi hâli zahir oluncaya kadar hapis edilir. Aksi takdirde Sârikin ihlâkina gidilmiş olur ki, bu caiz degildir. Bu Eimmei Hanefiyyeye göredir. Imami Mâlik ile Imami Şafii ye göre üçüncü ve dördüncü sirkatten sonra da sol eli sag ayagi kesilir. Hâlâ nedamet etmediginden bu cezalara müstehik bulunur. Had icra edildiği takdirde çalınan mal mevcut ise sahibini iade edilir. Fakat bu mal sârikin elinde had cezasından evvel veya sonra zâyi olmuş olursa artık bunu tazmin lâzım gelmez. Çünki bir sirkat hakkında kat ı uzuv ile zaman ictimâ etmez. Şayet bir sebeble had cezası sakit olursa o zaman çalınan mal herhalde tazmine tâbi olur.

Maide 5:39

(Fakat) Hırsızlardan (her kim yaptığı zulümden) yani sirkatten (sonra tövbe eder) nâdim ve pişman olur (ve halini) emrini, tarzıhayatını (islahta bulunursa) hırsızlığı bırakır, bir daha böyle harekette bulunmamaya azmederse (elbette Allah Tealâ onun tövbesini kabul eder) onu ahrette muazzeb kılmaz. Fakat mezhebi Hanefiye göre bu töbe ile kat ı yed cezası sakit olmaz. Çünki bunda mesrukun minhin veya âmmenin hakkı vardır. Fakat İmamı Şafii den bir kavle göre sakit olur. (Şüphe yok ki, Allah Tealâ gafurdur, rahîmdir) mağfireti ve rahmeti pek ziyadedir. Bunun içindir ki, tövbeleri kabul buyurur.

Maide 5:40

Ey Habibim!. Veya ey hitaba salih olan insan!. (Bilmez misin ki) Elbette bilir itiraf edersin ki, (göklerin de yerin de mülkü) bütün varlığı her türlü şüphelerden beri olarak (Allah Tealâ nındır) hepsi de onun eseri hilkatidir, hepsi de onun hükmü, kudreti altında bulunmaktadır. Binaenaleyh bu kendi mahlûkatından (dilediğini) onun kötü hareketinden dolayı (muazzep kılar) kimse buna mâni olamaz. (ve dilediğini) hakkında bir âtifeti ilâhiyyeye olarak veya taib ve müstağfir olmasından dolayı (mağfiret buyurur) hiçbir kimse buna muariz bulunamaz. (ve Allah Tealâ her şeye hakkiyle kâdirdir) İşte böyle tazib ve mağfirete de kudreti azimesi maziyadetin kâfidir. Amennâ!.

Maide 5:41

Bu âyeti kerime, bir takım İslâm düşmanlarının yalancılıktaki ve hakikatları değiştirme ve bozmaya çalışmaktaki rezilce hallerini bildirmektedir, onların ne gibi fitnelerine, azaplara mâruz kalacaklarını beyan ederek Rasûlü Ekrem’e teselli vermektedir. Şöyle ki: Allah Teâlâ Hazretleri Son Peygamber Efendimizin şeref ve meziyetini, kadrinin yüceliğini göstermek için kendisine (Ey Resul!) ey benim Peygamberim! diye hitab buyuruyor ve kendisine teselli vermek için de şöylece emir ediyor: (küfr içinde yarış edenler) birçok kâfirce hükümleri veren, hareketleri işleyip duranlar (seni mahzun etmesin) sen onların kendi haklarında felâket sebebi olan hallerinden dolayı üzülme, onlara meyilde bulunma. O küfre koşup duranlar (o kimselerden) dirler (ki,) onlar ciddî olmaksızın sâdece (ağızları ile imân ettik dedikleri halde kalbleri imân etmemiştir) onlar münâfık tâifedir. (ve) Yine o küfre koşup duranlar (Yahudi) tâifasından (olan kimselerden) dirler (ki,) bu iki tâife (pek ziyâde yalan dinleyicücrdir) bunlar ilâhî dinin aleyhindeki uydurma lâkırdılara, bir takım bâtıl, uydurma kabilinden sözlere kıymet verir, onları dinler dururlar, (ve) kibirlerinden düşmanlıklarından dolayı (sana gelmeyen diğer bir kavmi) de onların gerçek dışı sözlerini (ziyadesiyle dinleyicidirler) öyle dinî hükümler aleyhindeki sözlere kulak verirler, ondan zevk alırlar (ve) bunlar (kelimeleri) Allah’ın kitaplarında âyetleri dinî hükümleri (yerlerine konulduktan sonra) Allah tarafından konulmuş ve belirlenmiş olduktan sonra lâfzen veya mânen (değiştirirler) meşrû olan birşeyi gayrimeşru ve bilâkis gayrimeşru olan birşeyi meşrû gibi göstermek isterler ve kendilerine tâbi olanlara (derler ki, eğer size) Peygamber tarafından (bu) yani kendilerinin değiştirip tahrif ettikleri şey (verilirse alıveriniz) onun gereği ile amel ediniz, İşte hak olan odur (ve eğer size bu) değiştirilen şey, şer’î hüküm (verilmezse) başkası verilir, tebliğ edilirse (sakınınız) onu asla kabul etmeyiniz, İşte bunlar böyle hakikatları değiştirmeye çalışan sapık kimselerdir. (Ve Allah Teâlâ her kimin) Bu gibi kötü hareketlerinden, kötü tercihlerinden dolayı (fitnesini) sapıklığını, rezâletini (isterse elbette sen onun için Allah Teâlâ tarafından) o fitneyi defetmek için (birşeye) bir çareye (sâhip) eli yetişir (olamazsın) takdiri ilâhîyi kimse değiştiremez. (onlar) O Allah’ın dinî hükümlerini tahrif e çalışan topluluklar (o kimselerdir ki. Allah Teâlâ onların kalblerini) dalâletten, küfr ve nifak pisliğinden (temizlemek istememiştir.) çünkü onlar o küfr ve nifakı kendi kötü tercihleriyle yapmış kimselerdir. Artık (onlar için dünyada zillet vardır) onların nifakı, küfrü ilâhî hükümleri tahrife cür’etleri anlaşılarak dünyada eliboş ve ziyanda kalacaklardır, (ve onlar için) bu dünyevî rezillikten başka (âhirette de pek büyük bir azap vardır) o da cehennemde ebedî olarak kalıp azap çekmelerinden ibârettir. Binaenaleyh böyle kendi tercihleriyle küfre koşup duranlar bu gibi cezalara kendileri sebebiyet vermiş bu cezaları hak etmişlerdir. Onlar için üzülmeye lüzum yoktur. § Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi hakkında deniliyor ki: Yahudilerin eşrâfından bir erkek ile bir kadın, muhsen, yani: Koca ve karı sâhipleri bulunmuş oldukları halde zinâ rezâletini işlemişler, bunların hakkında Tevrat’a göre recim cezâsı lâzım geliyordu. Bu cezadan kurtulmak için Yüce Peygamber Efendimize müracaat etmeleri tavsiye olunmuş ve denilmiş ki: Gidin Muhammed -Aleyhisselâm- a müracaat ediniz. Eğer hafif bir cezâ tâyin ederse kabul ediniz, recim cezâsına lüzum görürse kabul etmeyiniz. Müracaat etmişler, Rasûlü Ekrem de buyurmuş ki: Benim hükmüme râzı olur musunuz?. Onlar da evet oluruz demişler. Bunun üzerine Cibrili Emin inerek recim âyetini getirmiştir. Binaenaleyh, Yüce Peygamberimiz onların hakkında recim lâzım geldiğini söylemiş, zaten Tevrat’a göre de recim lâzım geleceğini onların yüksek âlimlerinden “İbni Surya” da itiraf eylemiştir. Fakat buna rağmen onlar bu recim hükmünü kabul etmemişler, bunun aksine bir hüküm uydurulmasını arzuda bulunmuşlardır. İşte bu âyeti kerime ve bunu müteakib olan âyetler, dinî hükümlere riâyetin lüzumunu, onları değiştirme ve bozmaya cür’etin ne kadar mesuliyeti gerektirir bulunduğunu ihtar buyurmaktadır.

Maide 5:42

Bu mübârek âyetler, Yahudi tâifesinin kendi dinî hükümlerine riâyet etmediklerini ve müslümanlara müracaat ettikleri takdirde haklarında adâletle hükmedilmesi lüzumunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onlar) O kendi kitapları olan Tevrat’ın hükmüne râzı olmayanlar (yalanı) değiştirilmiş olan hükümleri, ilâhî din hakkındaki iftiraları (ziyadesiyle dinleyicilerdir) ona kıymet verirler (haram olanı da) süht denilen ve kanılması helâl bulunmayan rüşvet vesâire gibi şeyleri de (pek çok yiyîcîdirler) bunlardan istifâde etmeğe pek çok düşkündürler (artık) onlar kendi dinî hükümlerini bırakırlar da aralarında hükmetmek için (sana gelirlerse) sen serbestsin dilersen (aralarında) İslâm hükümlerine göre (hükmet veya) dilersen (onlardan yüz çevir) kendi aralarındaki dâvâları hakkında hüküm verme, (ve eğer onlardan yüz çevirirsen) Haklarında hüküm vermezsen (sana hiç birşey ile zarar veremezler) onlardan yüz çevirdiğin için sana düşmanlıkta bulunsalar da Allah Teâlâ seni korur. (Ve eğer hükmedersen aralarında adâletle hükmet) Allah Teâlâ’nın emrine göre hükümde bulun. Şüphe yok ki (Allah Teâlâ adaletle bulunanları sever) adil bir şekilde hüküm verenleri mükâfata nâil buyurur. § Gayrı müslimler hakkında, müracaatları takdirinde, hüküm verilip verilmemesi hususunda İslâm hakimleri serbest midir, değil midir meselesinde ihtilâf vardır. Birçok fıkıh âlimine göre serbesttirler. Fakat Hanefî fıkıh âlimlerine göre serbest değildirler. Şer’î hükümlere göre hükmetmekle mükelleftirler. Çünki ( Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet… Maide 5/49) âyeti kerimesi, o serbestliği bildiren âyeti kerimeyi neshetmiştir. Yahut serbestlik veren âyeti kerime, zimmiler hakkında değil, anlaşmalı olan diğer gayrı müslimler hakkındadır ve neshedilmiş değildir. Zimmiler hakkında ise müracaat ettikleri takdirde İslâm hâkimlerinin İslâmî hükümlere göre hükmetmeleri vâcibtir. Hâkimiyeti İslâmîye bunu gerektirir. İmamı Şafiî’nin görüşü böyledir.

Maide 5:43

(Ve) Resûlüm!, (seni) O gayrı müslimler (nasıl hakem yapıyorlar) ne şaşılacak bir hakem seçme hareketi, peygamberliğini kabul etmedikleri bir zâtı nasıl hakem tâyin etmek istiyorlar?, (halbuki onların yanlarında) Vaktiyle Hz. Musa vâsıtasıyle verilmiş olan ve (içinde Allah’ın) recim ve diğer konular hakkında (hükmü bulunan Tevrat vardır) ne için onun hükmüne râzı olmuyorlar da ondan daha hafif bir hüküm araştırıyorlar?. (sonra da bunun arkasından) Yani: Hz. Peygamber’i hakem tâyin etmelerini müteakip (yüz çevirirler) onların kitabındakine de muvafık olan bir hükümden yüz çeviriverirler. (ve onlar) Haddızatında kendi kitaplarına da, Son Peygamber’e de imân etmiş (mü’min kimseler değildirler) işte bundan dolayıdır ki, işlerine gelen hükmü kabul etmek, işlerine gelmeyen hükümleri de değiştirmek ve bozmak cür’etinde bulunurlar. Recm hakkındaki hüküm de bu cümledendir.

Maide 5:44

Bu âyeti kerime, vaktiyle Tevrat’taki ilâhî hükümler ile hükmedildiğini, buna muhalefet etmiş olanların ise imândan mahrum bulunduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Muhakkak Tevrat’ı biz indirdik) O kitabı mukaddesi ben Yüce Mâbud Musa Aleyhisselâm’a indirdim, o öyle ilâhî bir kitap bulunmuştur, (onda bir hidâyet ve bir nur vardır) O apaçık kitap, içine aldığı şer’î hükümler itibariyle insanları irşad ederek doğru yolu göstermekte bulunmuştu ve insanlarca meçhul, cehâlet karanlığı ile örtülmüş olan meseleleri de açıp ortaya çıkararak aydınlatmakta idi. (Müslim olan peygamberler) Hz. Musa’dan sonra gönderilmiş olan hak’ka teslim olmuş, Tevrat’taki hükümlere riayetkâr olan İsrail oğulları Peygamberleri de (onun ile) o Tevrat’ın hükümleri ile (Yahudilere hükmederlerdi) onlar da onunla amel, etmeğe memur bulunmuşlardı. “Rebbaniyun” denilen (din âlimleri) ve “ahbar” denilen (fakıhlerde Allah Teâlâ’nın kitabını) Tevrat’ı koruyup onun hükümlerini (muhafazaya memur olmaları sebebiyle onunla) o ilâhî kitaptaki hükümler ile (hükümde bulunurlardı) gerek o Peygamberler (ve) gerek (onlar) o din âlimleri fakihleri (o kitap üzerine şahitler idiler) onun ilâhî bir kitap olduğuna şâhitlik eder, onun değişiklik ve bozulmaya uğramadan korumaya çalışırlardı. Fakat daha sonra Tevrat’ı değiştirme ve bozmaya cür’et edenler türemiştir, (artık) Ey Yahudi âlimleri, reisleri ve böyle bir vaz’iyyette bulunanlar!.. (insanlardan korkmayın) Onların gayrimeşru arzularına temâyül göstermeyiniz (benden korkunuz) ilâhî hükümlerime muhalif harekette bulunmadan çekininiz, onun getireceği uhrevî mes’uliyeti düşününüz (ve benim âyetlerini ile az bir bedel satın atmayınız) yani: Rüşvet gibi, makam ve mevki gibi, diğer dünyevî zevkler gibi fâni, mesuliyeti gerektiren bir varlık mukabilinde dinî hükümlerinizi değiştirme ve bozmaya cür’et göstermeyiniz. (ve her kim Allah Teâlâ’nın indirmiş olduğu) şer’î hükümler (İle hükmetmez ise) onu inkâr, ona ihânet eder veya onun uygun olmadığına inanarak aksine hüküm vermeye cür’et eyler ise (işte onlar) o gibi cür’ette bulunanlar (kâfirlerdir) artık Allah’ın hükümlerine muhâlifetin ne kadar mesuliyeti gerektiren bir hareket olduğunu düşünmelidir, İşte Tevrat’taki hükümleri kasden bozmuş ve değiştirmiş olanlar hakkında böyle bir ilâhî tehdid, tecelli etmiş bulunmaktadır. “Tefsiri kebire ve “Essıracül münir”de yazılı olduğu üzere bir kimse Allah’ın hükmünü kalben kabul etmez onu bile bile diliyle inkâr ederse o takdirde kâfir olur. Fakat onu kalben tasdik ettiği halde tek eylerse kâfir olmaz, günahkâr olur. Nitekim büyük âlim Ikrime de demiştir ki: Her kim Allah Teâlâ’nın hükmettiği ile onu bilerek inkâr ettiği halde hükmetmezse kâfir olur. Fakat her kim onu ikrar ettiği halde onunla hükmetmezse o fasıktır, zâlimdir, yoksa kâfir değildir. Bu husustaki üç âyeti kerime böyle yorumlanmaktadır. Zahir olan da budur. § Rebbaniyun: Dünyadan ilgisini keserek Cenâb-ı Hak’ka mânevî yakınlığa vesile olan ibâdet ve itaate çokca devam eden, takva sâhibi zatlar demektir. Ehbar: Peygamberlerinin yoluna girmiş olan fıkıh, yüksek bilgili âlimler demektir.

Maide 5:45

Bu âyeti kerime, Hz. Musa’nın şeriatindeki kısas hükümlerini bildirmektedir, Cenâb-ı Hak’kın hükümlerine muhalefette bulunmanın bir zulüm olduğunu ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Hak Teâlâ Hazretleri İsrail oğullarını zinâdan dolayı recim cezasıyle mükellef tutmuş olduğunu bildirmişti. Şimdi de onlar hakkındaki kısas hükümleri şöylece beyan buyuruluyor: (Ve biz onların üzerine o Tevrat’ta yazdık) Farz kıldık, haksız yere yapılan saldırıların cezalarını beyan ettik (ki şüphesiz cana) karşılık (can) öldürülür (göze) karşılık (göz) çıkarılır (buruna) karşılık (burun) kesilir (kulağa) karşılık (kulak) kesilir (dişe) karşılık (diş) koparılır ve haksız yere yapılan (yaralar) da (birbirine kısastır) aralarında eşitlik temini kâbil olursa yapılan bir yaranın bir benzeri de cânî hakkında yapılır. Bu şekilde eşitliğe riâyet edilmiş başkaları için bir uyanma vesîlesi bulunmuş olur. (Fakat) böyle haksız bir muameleye mâruz kalanlardan (her kim bunu) böyle bir kısası, bir karşı cezâyı (tasadduk eder) bağışlar, bu hakkı kendi rızâsı ile düşürür (se bu) bağışlama (onun için) o bağışlayan için (bir keffarettir) böyle affedici bir muameleden dolayı Cenâb-ı Hak onun günahlarını af ve mağfiret buyurur. Bir görüşe göre de böyle bir bağışlama, cânî için bir keffârettir, hak sâhibi hakkından vaz geçince artık cânîye lâzım gelen cezâ düşer. Onu Cenab’ı Hak’da sorumlu tutmaz, (ve her kini Allah Teâlâ’nın indirdiği İle) ilâhî kitabında beyan buyurduğu ile (hükmetmez ise işte onlar) öyle Allah’ın hükmünü terkedenler (zalimlerdir) adâleti bırakmış, kendi nefislerine sui’kast etmiş, kendilerini azâba mâruz bırakmış kimselerdir. Binaenaleyh, akıllı, düşünen bir kimse, kendi nefsini böyle bir tehlikeye mâruz bırakmamalıdır. § Rivâyete göre bu âyeti kerime, İsrail oğullarının durumlarını beyan için nâzil olmuştur. Onlar bu gibi hususlarda adalete, eşitliğe riâyet etmezler imiş. Meselâ: Nadir oğulları kabîlesini, Kureyze oğulları kabîlesi üzerine tercih ederlermiş. Kısas cezasının lüzumunu yalnız Kureyze oğullarına tahsis etmişler, Nadir oğullarını bundan müstesnâ tutmuşlardı. Bir de kadınları öldüren erkekler hakkında kısas cezâsını tatbik etmezlerdi. § İslâm hükümlerine göre kısaslar iki türlüdür. Birisi “kısas finnefs” dir ki, bu, katili öldürülenin nefsi karşılığında öldürmektir. Diğeri de “kısas filetraf’dır. ki, bu da yaralanmış veya kesilmiş bir aza karşılığında yaralayanın veya kesenin de benzer âzasını yaralamak veya kesmektir. § Diyet de: Cinâyet sebebiyle cinayete uğrayana veya varislerine bir nevi tazminat mahiyetinde olarak verilmesi lâzım gelen maldır. § Cinâyet ise esasen cezâyı gerektiren herhangi bir suçtur, yasak bir fiili yapmaktır. Bir kimseyi haksız yere öldürmek veya yaralamak bir cinâyet olduğu gibi gasp, hırsızlık, yağma, telef etmek gibi fiiller de birer cinâyettir. § Cerh, birşeyde yara meydana getirmek, herhangi bir azayı yaralamaktır. § Kat’i uzuv (Aza kesme), insanın bir âzasını kesmek, bedeninden ayırmak demektir. El, ayak, parmak, tırnak, gibi, kulak, dudak, ağız, burun gibi azalan kesmek ve göz, diş gibi azaları çıkarmak, kırmak ve kirpikleri, kaşları, baş saçlarını yolup koparmak, tıraş etmek gibi ki bütün bunlar “kat’i” sayılır. § Duyguları ve kuvvetleri etkisiz hale getirmek ise, bir azayı iş göremez hale getirmek yaradılışındaki gâyesinden mahrum etmek, o azayı faaliyetinden ayırmak, sekteye uğratmak demektir. “Ahkamı şer’iyemize göre azalar hakkındaki cinâyetlerden dolayı kısas lâzım gelmesi için – adam öldürmekten dolayı kısas icrâsı için gereken şartlardan başka şu şartlar da vardır. (1) Kesilen veya yaralanan azanın yeri iyileşerek neticesi malûm olmalıdır. Çünkü ölümle sonuçlanabilir. (2) Bir azanın kesilmesi, yaralanması, sâhibinin emir ve müsaadesine dayalı olmamalıdır. Olursa kısas ve diyet lâzım gelmez. (3) Cânî ile cinayete uğrayan kimse hür olmalıdırlar. Bunlardan biri veya her ikisi hür olmazsa kısas değil, diyet lâzım gelir. Çünki bunların kıymetleri farklıdır, bu sebeple aralarında eşitlik yoktur. Bu halde cinayete uğrayan hür olunca cânî olan kölenin sâhibi tercihte serbesttir. Dilerse bu köleyi o hür kimseye verir, dilerse kesilen azanın diyetini vererek o köleyi yine mülkünde tutar. (4) Âzâlarla ilgili diyetler arasında benzerlik bulunmalıdır. Binaenaleyh erkekler ile kadınlar arasında meydana gelen yaralamadan ve aza kesmeden dolayı kısas lâzım gelmeyip diyet verilmesi icabeder. Çünki bu karşılıklı azalara ait diyetlerin miktarı farklıdır. (5) Azalar arasında mahal ve menfaat itibariyle benzerlik bulunmalıdır. Binaenaleyh meselâ: Bir baş parmak yerine bir şahadet parmağı kesilemez. (6) Azalar hakkındaki cinâyette cânîler birden çok olmamalıdırlar. Birden çok olurlarsa haklarında kısas değil, diyet lâzım gelir. Çünkü bunların fiilleri arasında az çok bir fark vardır. Eşitlik yoktur ki, kısas icrâsı uygun olsun. (7) Azalar hakkında kısas yapılabilmesi için benzerliği temin mümkün olmalıdır. Meselâ: Bir kimse bir şahsın iki kolunu veya iki ayağını kesecek olsa kendisinin de iki kolu veya iki ayağı kesilir. Bunda benzerlik mümkündür. Fakat aksi takdirde diyet lâzım gelir, kısas lâzım gelmez. Meselâ: Kasden çıkarılan bir gözden dolayı kısas lâzım gelmez, çünkü bunda benzerliği temin mümkün değildir. Bu halde diyet lâzım gelir. Maamafih bir kimse bir şahsın gözünde yalnız ziyayı, görmeyi yok etse kendi gözünde de usulü dairesinde ziya ve görme yok edilir. Çünki bunda benzerlik mümkündür. Dilde de kısas cereyan etmez. Çünkü diller uzanır ve kısalır olmaları sebebiyle onlarda benzerlik bulunmuş olmaz. Ve sağlam bir aza, meselâ bir el, bir ayak, ayıblı arızalı bir aza karşılığında kısas olarak kesilemez. Çünki bunlarda benzerlik temin edilemez. Tamamen kesilen kulaktan ve kulağın bilinen, belirli bir parçasından dolayı kısas yapılacağı gibi marinin yani: Burun ucunda kasabeden fazla olan yumuşak, kemiksiz yerinin kesilesinden dolayı da kısas yapılır. Fakat kulağın sınırı belli olmayan bir parçasının kesilmesinden dolayı kısas icra edilemez. Burun kasebesında, dişlerden başka kemikler de, caife ve gayricaife denilen yaralarda, kirpikler ile göz kapaklarında, işitme, söyleme, koklama, tatma kuvvetlerinde, şehevî kuvvetlerde kısas câri değildir. Zira bunlarda da benzerlik temini mümkün olmaz. Caife, içe kadar işleyen yaradır. Göğüste, arkada, karında açılan yaralar gibi, içe işlememiş bir yaraya ada gayricaife denir. Elde, ayakta, boyundaki yaralar gibi. § Şeriatımızın hükümlerine göre kasden katlin, yani öldürülmesi meşrû olmayan bir insanı yaralayıcı aletlerden biriyle kasden öldürmenin hükmü, şartları mevcut olunca kısas ile öldürülenin mirasından; vasiyetlerinden katilin mahrum olması ve uhrevî mesuliyetidir. Şu kadar var ki, kısas, bazen diyet karşılığında veya cinayete uğrayanın veya vârislerinin affiyle karşılıksız veya bir bedel karşılığında düşer. Kasde benzer bir yol ile öldürmenin yani öldürülmesi meşrû olmayan bir insanı yaralayıcı aletlerden sayılmayan birşey ile öldürmenin hükmü de diyeti mugallâzâ (ağır diyet) ile kefâretten ve miras ile vasiyete kavuşamamaktan ibârettir, tazir cezâsını hak etmektir ve uhrevî mesûliyettir. Diyeti mugallâzâ, diyetin deve cinsinden verileceği takdirde göz önüne alınır, hür olan erkek bir maktul için tam yüz deve verilmesi lâzım gelir ki: Bu bir diyeti muğallazadır. Keffareti kâtilden maksat da bazı öldürmelerden dolayı verilecek diyetlerden başka yapılması icab eden bir kefârettir ki, bu mümkün ise bir mü’min köle azat etmektir. Bu bulunmadığı takdirde ardarda iki ay oruç tutmaktır ki bu günahların af ve örtülmesine vesîle olacağı için böyle keffâret adını almıştır. Bununla beraber, bu kefâretin lüzumu katilin akıllı, bülûğ çağına ermiş, hür, müslüman olması halindedir. Hata olarak öldürmenin hükmü de tam diyet ile mirastan, vasiyetten mahrumiyet ve kefâret ile uhrevî mesûliyettir. Kasden yaralama ve aza kesmenin hükmü de mikdarda eşitlik, ve benzerlik mümkün olduğu takdirde kısastır. Mümkün olmadığı takdirde de diyet veya hükûmeti âdildir. Hükûmeti âdil ise mikdarı şer’an belirlenmiş olmayıp bilir kişinin usulü dairesinde takdir ve tayin edecekleri diyettir. Hata olarak yaralama ve kesmenin hükmü de bir aza yaralanmış veya tamamen kesilmiş veya menfaati tamamen yok olmuş ise diyettir. Böyle olmayıp da azada zaaf ariz olmuş ise veya azada kusur sayılacak bir eser kalmış ise hükûmeti âdildir. Kısasın şartları ve diyetlerin miktarı hakkında Bakara sûresinin 178 inci âyeti kerimesinin tefsirine müracaat ediniz!..

Maide 5:46

Bu mübârek âyetler. Hırıstiyan tâifesine Hz. İsa’nın İncil kitabı ile gönderilmiş olup onların vaktiyle bu İncil’in hükümleriyle mükellef bulunmuş olduklarını bildirmektedir. Allah’ın hükümlerine muhalefet edenlerin ise fâsık kimseler olduklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: İsrail oğullarına birçok Peygamber gönderilmişti (Ve arkadan da) bu Peygamberleri müteakip de (onların) o Peygamberlerin (izleri) eserleri (üzerine Meryem’in oğlu İsa’yı önündeki) kendi zamanından evvel nâzil olmuş bulunan (Tevrat’ın bir tasdikçisi olarak gönderdik) bu sebeple Hz. İsa, Tevrat’ın ilâhî bir kitap olduğunu tasdik, teyit etmiş ve İsrail oğullarından gelen son Peygamber bulunmuştur. (Ve ona) Hz. İsa’ya (İncil’i verdik) o mübârek kitabı ona indirdik (ki içinde) Hak yola sevk eden (bir hidâyet ve) hakikatları aydınlatan (bir nur vardır) bu kitapta da Tevrat’ta olduğu gibi son peygamberin bütün insanlığa son bir Peygamber olarak gönderileceğine dâir bir müjde nuru vardır. Hz. Muhammed’in vasıflarına, onun şeriatının her bakımdan tam, kâmil, şeriatların sonuncusu olduğuna dâir malûmat vardır. (Ve) O İncil (önündeki Tevrat’ı) onun da ilâhî bir kitap olduğunu (tasdik edicidir ve) o İncil (sakınanlar için bir hidâyet ve bir öğüttür) hakikaten Allah’ın kitabının hükümlerine itaatkâr, hakkiyle takva sâhibi olanlar, bu kitaptan istifâde ederler, onun beyanlarına göre Hz. İsa’nın bir Peygamber olduğunu ve diğer Peygamberler ile beraber son peygamberin de peygamberlik ve risâletini ve ona nâzil olan Kur’an’ı Kerim de bir ilâhî kitap bulunduğunu tasdik eylerler, bu gibi güzel vasıflara sâhip olmayanlar için ise İncil’den istifâde etmek mümkün değildir.

Maide 5:47

Cenâb-ı Hak buyurmuştur ki: (İncil ehli de Allah Teâlâ’nın indirmiş) Beyan buyurmuş, nesha tâbi kılmamış (olduğu) ahkâm ile (hükmetsin) ona göre dinî vazîfelerini ifâya çalışsın, İncil’deki hükümlerin bir kısmı: Cenab’ı Hak’kın birliğine, Hz. İsa’nın bir insan olup Peygamberlikle şereflenmiş olduğuna dâirdir, ve Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın da son peygamber olup ona verilecek olan Kur’an-ı Kerim’in hükümlerine muhalif olan önceki hükümlerin nesh edilmiş bulunacağına aittir. Ne yazık ki Yahudiler gibi Hınstiyanlar taifesi de kitaplarını değiştirmiş ve bozmuş, onlardaki hükümlere riâyette bulunmamış ve bilhassa Son Peygamber Hazretlerine ait beyanları örtmeye ve imhaya çalışıp durmuşlardır, (ve) binaenaleyh (her kim Allah Teâlâ’nın indirmiş olduğu ile) yani indirilmiş kitapların sâbit, nesh edilmemiş hükümleri ile (hüküm etmezse işte onlar) o gibi kimseler tam (fasıklardır) binaenaleyh o indirilmiş kitapların beyanlarına göre son peygamberi tasdik, onun şeriatı ile amel lâzım geldiği halde buna muhâlefet edenler, itaat dairesinden çıkmış, kötülük ve günaha mübtelâ olmuş kimselerden başka değildir.

Maide 5:48

Bu âyeti kerime, Kur’an-ı Kerim’in nasıl muazzam bir ilâhî kitap olduğunu, ve muhtelif şeriatların, ümmetlerin vaktiyle meydana getirilmiş olduğundaki hikmeti ve Hz. Muhammed’in peygamberliğinden sonra Kur’an hükümleri dairesinde hükmedilmesi gerektiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resûlüm!.. Eski ümmetlere Tevrat, İncil gibi kitapları verdik (Ve sana) Kur’an-ı Kerim’den ibâret olan (kitabı da hak olarak) hakikate tercüman, tam bir doğruluk ve hikmetle vasıflanmış bir halde izzet semâmızdan (indirdik) sana inzal buyurduk (kendisinden evvelki) semavî her (kitabı) diğer Peygamberlere verilmiş olan kitapların kapsamını (tasdik edici) onlardaki kıssaların, vaad ve tehdidin hakikata uygun, zamanlarındaki insanların irşat ve aydınlatılmasına yönelik bulunduğunu açıklayan (ve üzerine bir koruyucu) onların birer ilâhî kitap olduğuna şâhit, onların yürürlükten kaldırılmış hükümlerini koruyucu ve savunucu, kaldırılmış hükümlerine de işâret edici (olmak üzere) o hak ve hakikatı bildiren kitabı da sana ihsan buyurduk. (Artık) sana müracaat eden ehli kitap ve diğerlerinin (arlarında Allah Teâlâ’nın) sana (indirmiş olduğu) o apaçık kitabın hükümleri (ile hükmet) çünki o apaçık kitap, diğer ilâhî kitaplardaki yürürlükten kaldırılmamış olan bütün şer’î hükümleri ve hikmet gereği olan bir nice diğer dinî meseleleri içine almış bulunmaktadır, (ve sana gelen haktan) Ahkamı Kur’aniyeden ayrılıp da (onların) o müracaat edecek olanların (havalarına) gayri meşru arzularına (tâbi olma) öyle bir hareket, Allah’ın hükmüne muhâlefettir, büyük sorumluluğu gerektirir. Ey muhtelif ümmetler!, (sizden her biriniz için) Vaktiyle (bir şeriat, bir açık yol kılmıştık) meselâ: Hz. Musa’nın gönderilmiş olduğu günden itibaren Hz. İsa’nın zamanına kadar Tevrat’taki şer’î hükümler ile amel edilmesi icab ediyordu. Hz. İsa’nın zamanında da son peygamber Hz. Muhammed’in gönderildiği zamana kadar İncil’deki şer’î hükümler ile amel edilmesi emir olunmuştu. Şimdi ise Son Peygamber Hazretlerinin şer’î hükümleri ile bütün insanlığın amel etmeleri emir olunmuştur. Binaenaleyh ey bu son peygamberin zamanında var olan ve ondan sonra da vücude gelecek bulunan insanlar!. Şimdi sizler için icap eden, o Yüce Peygamberin şeriatiyle amel etmektir. Bu, ilâhî hikmet umumun menfaatı gereğidir. (Ve eğer Allah Teâlâ dilese idi elbette sizleri bir ümmet kılmış olurdu) Bütün asırlarca hepinizi bir din, bir şeriat üzere birleştirir, o şeriatı hükmünün kaldırılmasından ve değişiklikten uzak kılardı, (fakat) Öyle kılmadı, vakit vakit Peygamberler gönderdi, sizleri evvelce başka şeriatlere tâbi tuttu (size vermiş olduğu şeylerde) bulunduğunuzdan önceki asırların durumlarına uygun, muhtelif şer’î hükümlerde (sizi imtihan etmek için) hakkınızda bir imtihan muamelesi gibi bir muamelede bulunmak hikmetine binaen sizi bir ümmet aynı şeriata tâbi kılmadı. Binaenaleyh şimdi de hepinizi bir dine, bir parlak şeriate tâbi tutmuştur, şimdi hikmet bunu gerektirmektedir, buna muhâlefet, hakkınızda elem verici azapları gerektirir. (artık) Ey insanlar! Sizin için iki âlemde de (hayırlı işlere koşunuz) Kur’an-ı Kerim’de beyan olunan doğru inançlar ile, iyi ameller ile vasıf lanmaya gayret ediniz fırsatı kaçırmayınız. (Nihayet toptan dönümünüz Allah Teâlâ’yadır) Hepiniz bu dünyayı bırakıp âhiret âlemine gidecek, orada amellerinize göre muameleye tâbi olacaksınızdır. (Binaenaleyh) Dünyada iken (nelerde ihtilâf etmiş olduğunuzu o) Yüce Yaratıcı âhiret âleminde (size haber verecektir) o ihtilâfınıza lâyık cezâya sizi kavuşturacaktır. O halde bu akibeti düşününüz, daha imkân elde var iken kaybedileni telâfi etmeye çalışınız, hepimiz birden İslâm dininin saadet sahasında toplanarak aradaki boş ihtilâflara son veriniz. Bütün insanlığın selâmeti, hakiki saadeti ancak bu sayede temin edilmiş olur.

Maide 5:49

Bu mübârek âyetlerde şer’î hükümlere riâyetin lüzumunu ve Allah’ın hükümlerinin üstünde hiçbir hüküm olamıyacağını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. Kur’an-ı Kerim’i sana hak olarak indirdik (Ve) sana emir eyledik ki, sana müracaat edenlerin (aralarında Allah Teâlâ’nın indirmiş olduğu ile hükmet) haklarında Kur’an-ı Kerim’in recme, kısasa ve diğer konulara ait hükümlerini tatbik eyle (ve onların arzularına tâbi olma) onların cahilce arzularına kıymet verme (Ve Allah Teâlâ’nın sana indirmiş olduğu şeylerin) şer’î hükümlerin (bazısından seni fitneye düşüreceklerinden) bâtılı hak şeklinde tasvir ederek kötü maksatlarını sana kabul ettirmek isteyeceklerinden (dolayı onlardan kaçın) sözlerine iltifat etme (Eğer onlar) Cenâb-ı Hak’kın indirmiş olduğu ile hükümden (yüz çevirirlerse) ondan kaçınarak başkasını arzuda bulunurlarsa (artık bil ki, Allah Teâlâ muhakkak diliyor ki onları bazı günahları sebebiyle) öyle Allah’ın hükmünden yüz çevirmelerinden dolayı (musibete uğratsın) onları bu büyük günahları yüzünden cezâya çarptırsın (ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları elbette fasık) küfürlerinde ısrarlı, inatçı (kimselerdir) binaenaleyh öyle sapıklar iltifata lâyık olamaz.

Maide 5:50

(Onlar) O ilâhî hükmü kabulden kaçınan inkarcılar (câhiliyet devrindeki hükmü mü arıyorlar?) cahiliye milleti gibi nefsin arzusuna tâbi, adalete, eşitliğe aykırı bir şekilde hüküm verilmesini mi istiyorlar?. Bu ne kadar şaşılacak bir arzudur!. Bir kere düşünmeli değil mi?. (Allah Teâlâ’dan daha güzel hükmeden kim vardır?.) Elbette yoktur. (Tam kanaat sâhibi bir kavime göre) hakkiyle düşünen, münevver bir zümrenin kanaatınca Hak Teâlâ Hazretlerinden daha adâletli hükmedecek bir fert düşünülemez. Artık onun hükmüne nasıl muhâlefet edilebilir? § Rivâyete göre Keab İbni Esed ve Abdullah İbni Suriya gibi bazı şahıslar Hz. Peygamber’i fitneye düşürmek, onu Kur’an-ı Kerim’e aykırı hükme sevk eylemek maksadıyla Hz. Peygamber’in huzuruna gelmişler, Ya Muhammed!. -AleyhisselâmSen bilirsin ki, biz, Yahudilerin âlimlerinden eşrâfından bulunuyoruz. Eğer biz sana tâbi olursak bütün Yahudiler bize muhâlefet etmeyip sana tâbi olurlar. Bizim ile bir kavim arasında bir dava vardır, sana müracaat edeceğiz. Eğer onların aleyhine olarak bizim lehimize hükmedersen sana imân eder, seni tasdik eyleriz, demişler. Rasûlü Ekrem Hazretleri ise bunların bu sözlerine iltifat buyurmamış, bu hâdise üzerine bu mübârek âyetler nâzil olmuş, onların arzularına tâbi olunmaması emrolunmuştur.

Maide 5:51

Bu mübârek âyetler, kâfirlere karşı gösterilecek bir dostluğun kötü neticelerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler) Ey ihlas emini müslümanlar!. (Yehudiler ile Hiristiyanları) Öyle birbirine düşman, ilâhî bir dinden mahrum kimseleri (dost tutmayınız) sizden hangi biriniz, onlardan hangi birini bir sadık, hayır ister dost telâkki etmesin (onların bazıları bazılarının dostudur) Yehudi taifesi kendi milletine mensup olanların, Hırıstiyan taifesi de kendi dindaşlarının dostudurlar, onlar kendilerinden olmayanlara kaşı samimî bir dostlukta asla bulunmazlar. (Ve) Ey Müslümanlar!, (sizden her kim onları dost edinirse) Onlara karşı samimî bir muhabbet ile bağlanırsa (muhakkak o da) o bağlanan da (onlardandır) çünki aralarında bir fikir ve inanç birliği bulunmamış olsa öyle onlara bağlanılması mümkün olamaz. Binaenaleyh onlara öylece bağlanan kimseler, hakikî müslüman değil, münâfık şahıslar demektir.

Maide 5:52

Evet… O yabancı tâifelere bağlananlar vardır (İmdi) Ey Resûlüm! Veya ey hakikatları görmeğe muktedir olan herhangi bir müslüman! Sen (kalblerinde hastalık bulunan) münâfık (kimseleri görürsün ki) o münâfıklar (onların) o yabancı taifelerin (içinde koşar) lar, onlara dostluk gösterir (dururlar) o münâfıkça hareketlerden dolayı kendilerini mazeret sâhibi göstermek için de (bize) o tâifelerden (bir felâket isâbet etmesinden korkarız) onların birgün galip olup bizi mahvetmelerinden, bizim mahrûmiyetlere uğramamıza sebebiyet vereceklerinden endişe ederiz (derler) ne büyük kuruntu!. Hayır hayır (artık umulur ki) Cenab’ı Hak’kın lütfundan beklenir ki (Allah Teâlâ) mü’minlere (bir fetih) bir zafer ihsan buyurur (veya ilâhî katından bir emir) o düşmanların ezilmesi, sürülmesi ve şiddetli cezâlandırılması gibi bir hâdise (vücude getirir de onlar) o münâfık kimseler (kendi nefislerinde gizledikleri şeyden) küfürden, nifaktan Rasûlü Ekrem’in muvaffak olup-olmayacağı hakkındaki tereddütlerden (dolayı peşiman olurlar) pişmanlığa düşmüş bulunurlar.

Maide 5:53

O münâfıklar öyle pişman bir hâle mâruz kalacakları zaman (Imân edenler) hakikî müslümanlar (da diyeceklerdir ki”) ey müslüman kardeşlerimiz!. Artık o münafıkların halleri anlaşıldı ya, (sizinle beraber olduklarına dâir) sizi aldatmak için (büyük yeminler ile Allah Teâlâ’ya yemin eden kimseler şunlar mıdır?.) Evet… O münâfıklar değil midir ki, sizinle beraber olduklarına ve size yardım edeceklerine dâir yemin edip durdukları halde kalben size düşmanlıkta bulunurlar, sizin düşmanlarınıza karşı dostluktan geri durmazlar (onların) o münafıkların (ise amelleri bâtıl olmuş) onlar tamamen (ziyâna uğramış kimseler olmuşlardır)

Maide 5:54

Bu âyeti kerime, İslâm dininden ayrılanların zararları kendi şahıslarına ait olup ilâhî dinin onlara muhtaç olmadığını bildirmektedir. Ve Cenab’ı Hak’kın kendi mukaddes dinini dâima destekleyeceğini bizlere müjdelemektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey İslâm şerefine nâil olanlar!. (Sizden) içinizden (her kun dininden dönerse) İslâmiyet’i bırakıp irtidâd ederse bu kötü hareketinin felâketi kötülüğü, cezâsı kendisine yönelir, o yüzden İslâmiyet bir zaafa, bir duraklamaya maruz kalmaz. (muhakkak) dır ki (Allah Teâlâ) o mürtet tâifeyi yok eder yerine (bir) seçkin (kavmi getirir) İslâm şerefine nâil eder. İslâmiyet’e hizmete muvaffak kılar (ki) Cenab’ı Hak (onları sever) onların hakkında dünyevî ve uhrevî hayırları, mükâfatları ister (onlar da) o muhterem kavim de (onu) o Yüce Yaratıcıyı (severler) o kerem sahibi Yaratıcıya ibâdet ve itaatte bulunurlar, günahlardan kaçınırlar. Ve o seçkin zevat (mü’minlere) o dindaşlarına karşı (mütevazi) yumuşaklık, merhamet ve şefkatle vasıflanmış (olurlar) bununla beraber (kâfirlere karşı da izzet sâhipleri) galibiyetle, kuvvet ve şiddetle vasıflanmış (bulunurlar) bu muhterem fedâkâr zatlar (Allah yolunda savaşa atılırlar) İslâm dininin düşmanlarıyle savaşlarda bulunur, dini yüceltmeğe hizmet eder dururlar. Ve bu zatlar (kınayanın kınamasından korkmazlar) bunlar dinlerinde kuvvet ve metanet sâhibleridir, öyle münâfıklar gibi yabancılardan, İslâm düşmanlarından korkmaz, onların kınama ve ayıplamasına, dedikodusuna kıymet vermezler, (işte o) Muhterem zatların sâhip oldukları öyle yüksek vasıflar (Allah Teâlâ’nın lütfudur) onun bir lûtuf ve ihsanıdır ki, ona mahzar olmuşlardır. Ve Allah Teâlâ (onu) o lûtuf ve keremini (dilediğine verir) bir nice kullarını böyle yüksek lütuflara, nîmetlere nâil buyurur. (Ve Allah Teâlâ vâsidir) lûtuf ve keremi pek geniştir, pek ziyadedir ve (alîmdir) bütün eşyayı ilmi ilâhîsi kuşatmıştır. Binaenaleyh ilâhî lütfuna lâik olanları da pek mükemmel bilir, onları bu gibi ilâhî lütuflarına nâil buyurur. Vakit vakit nice kimseler İslâm şerefine nâil olarak böyle eşsiz lütuflara kavuşmuş bulunurlar. Ne yüce bir başarı!. § Bu âyeti kerime başlıbaşına büyük bir mûcizedir. Çünki bunun, meydana gelmeden önce haber verdiği bu dinden dönme ve İslâm şerefine nâil olma hadiseleri daha sonra tamamen tehakkuk etmiştir. Tefsirlerde genişçe beyan olunduğu üzere on bir grup daha sonra İslâmiyetten dönmüş, fakat onların yerine nice gruplar, nice milletler İslâm şerefine nâil olmuşlar, İslâmiyet’i doğu ve batıya yaymaya devam etmişlerdir. Üç grup Rasûlü Ekrem’in zamanında dinden dönmüşlerdir ki, bunlar Yemen’de bulunan “beni Müdlic” kabilesiyle Müseylemetülkezabın kavmi olan “beni Henife” kabilesi ve beni Eset kabilesidir. Beni Müdliçin reisi olan Zülhimar, Feyruzi, Deylemi tarafından öldürülmüştür. Müseylemetülkezab da Hz. Ebu Bekir’in zamanında Vahşi tarafından katlolunmuştur. Hz. Hamza “nın da katili olan Vahşi demiştir ki: Ben câhiliyet döneminde insanların hayırlısını, müslümanlık döneminde de insanların en kötüsünü öldürdüm. Beni Esed, Talha İbni Huveylid’in kavmidir. Bu kavim, Hz. Ebu Bekir’in zamanında Halit İbni Velit tarafından yenilgiye uğratılmış, Talha da Şam’a gitmiş, orada yeniden güzelce müslüman olmuştur. Yedi kavim de Hz. Ebu Bekir’in hilafeti zamanında dinden dönmüşlerdir ki bunlar da “Fezare”, “Gatfan”, “Beni Selim”, “Beni Yerbû”, “Kende” ve “Beni Bekr bini Vail” kabîleleriyle “Teym” kabilesinin bir kısmından ibârettir. Bir gmp da Hz. Ömer’in hilafeti zamanında dinden dönmüştür ki, o da “Gassân” denilen kavimdir. Bu İslâm’dan dönen kuvvetlerin hepsi de müslümanlar tarafından mağlûp edilmiş çeşit çeşit felâketlere, mağlûbiyetlere maruz kalmışlardır. Bütün bunlar dinden dönmenin cezasıdır. Uhrevî cezâsı ise pek büyüktür. Fakat asrı saadetten itibâren bir nice büyük kabîleler, milletler İslâm şerefine nâil olmuş, İslâmiyet’i doğu ve batıya yaymaya çalışıp durmuşlardır. Ensarı kiram denilen Medine’i Münevvere ile etrafındaki muhterem ahali, Yemen kabîleleri, İranlılar ve Kadisye savaşına iştirâk eden binlerce zevat ve bilhassa Necip Türk milleti İslâmiyet’i kabul etmiş, bu uğurda asırlardan beri cihad meydanlarına atılmış İslâmiyetin doğu ve batıya yayılmasına pek büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Bu suretle Kur’an’ı Kerim’in müjdeleri tehakkuk etmiş, onun ebedî bir mucize olduğu ortaya çıkmıştır. Bizler ecdadımızın İslâm dini hususundaki bu yüce hizmetleriyle dâima, iftihar eder, onların o seçkin yollarını takibe muvaffak olmamızı Hak Teâlâ Hazretlerinden niyâz eyleriz. Ve yardım ondandır.

Maide 5:55

Bu mübârek âyetler, müslümanlar için hangi kimselerin dost edinileceğini, yetkili kılınacağını bildirmektedir. Şöyle ki: Ey mü’minler!. Sizin veliniz, dostlarınız, yardımcılarınız o inkârcı tâifeler değildir, onları dost edinmeyiniz. (Sizin dostunuz) koruyucunuz, yardımcınız, sığınağınız (ancak Allah Teâlâ’dır) hepiniz aslında onun yöneticiliği altında bulunmaktasınız (ve) sonra da Cenâb-ı Hak’kın bu yöneticiliğine tâbi olarak veliniz (onun Peygamberidir ve) o kerem sâhibi mâbuda (imân etmiş olanlardır) bütün müslümanlardır. O imân etmiş zatlar ki, üzerlerine düşen beş vakit (namazı dosdoğru) bütün şartlarına riâyet ederek (kılarlar ve) üzerlerine düşen (zekâtı) da müslümanların fakirlerine (verirler ve) onlar (rükû’a varanlardır) yani: Onlar Cenâb-ı Hak’kın emirlerine riâyet ederek mutavâzice bir vaziyette kulluk vazîfelerini İfâ edenlerdir. Veya onlar namazlarını, zekâtlarını Allah Teâlâ’dan korkar, Allah için tevâzuda bulunur oldukları halde ifâ eden zatlardır. İşte bu gibi mü’minler birbirinin dostudur, halis dostudur, hayr isteyendir. Artık yabancılardan böyle bir dostluk, böyle bir yardım ve destek beklemek asla mümkün olamaz.

Maide 5:56

(Ve her kim) Öyle inkârcı, hâin tâifaları bırakır da (Allah Teâlâ’yı ve onun Resûlünü ve imân edenleri dost edinir) onların dostluğunu, korumasını, iyiliğini kazanmaya muvaffak olur veya onlara yardım ve destekde bulunur (sa) elbette dinî ve dünyevî selâmeti, galibiyeti temin etmiş olur. (Şüphe yok ki) Hakikat halde (salip olanlar) Allah’ın korumasına mazhar, kurtuluşa nâil bulunanlar (Allah Teâlâ’nın o fırkasıdır) öyle Cenâb-ı Hak’ki ve onun Peygamberini ve bütün mü’minleri dost edinen zatlardır. Dünyevî ve uhrevî muvaffakiyetler ancak onların haklarında tecelli edecektir. Çünki onlar Allah’ın hizbidir. § Hizb, sahib, cemaat, toplanmış tâife ve cüz mânâsınadır. Çoğulu: Ahzabtır. Allah’ın hizbinden maksat ise Cenâb-ı Hak’kın dinine tâbi, onun himayesini kazanmış olan zatlar demektir. Bunlara: Evliyaullah, Ensârullah, Şiatullah, ve Cündullah da denilir.

Maide 5:57

Bu âyeti kerime de İslâmiyetin yüceliğini bozmaya çalışan bütün kâfir ve müşrikleri müslümanların dost kabul edemiyeceklerini bildirmektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler) Ey müslüman zümresi!. (Sizden evvel kendilerine kitap verilmiş olanlardan) Yahudi ve Hiristiyan taifasından (dininizi eğlence ve oyuncak edinenleri) lisânen imân ettiklerini açiklayip kalben küfr üzere ısrarda bulunanları, öyle münâfık tabiatlı kimseleri dost tutmayınız, onlar dostluğa lâyık değildirler (ve) İslâm dinini inkâr eden (müşrikleri) de (dostlar edinmeyiniz) onlardan da uzak durunuz (Allah Teâlâ’dan korkunuz) o gibi inkârcı, münâfık, putperest kimseler ile dostlukta bulunmaktan sakınınız, (eğer) Ey müslümanlar!. Siz hakkiyle (imân etmiş kimseler iseniz) çünkü imân ile nitelenmek, o gibi din düşmanlarından sakınmayı gerektirir. § Rivâyete göre Rifae bini Zeyid ve Süveyd binil Hars görünüşte kendilerini müslüman göstermiş, sonra da münâfık kesilmişlerdi. Müslümanlardan bazı zatlar ise bunları hakikî müslüman sanarak haklarında muhabbet göstermekte bulunmuşlardı. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, o gibi kâfir ve münafıkların dostluğa lâyık olmadıkları ihtar buyrulmuştur.

Maide 5:58

Bu mübârek âyetler de İslâmiyet’e mahsus dinî vazîfelerin ehemmiyetini takdir etmeyen, İslâm milletinin varlığını kıskanan kimselerin ne kadar kıymet bilmez olduklarını göstermektedir. Şöyle ki: Bir takım dinsizler, İslâm dini ile alay eder (Ve) bu cümleden olarak onlardan bir tâife, Ey ehli İslâm!. Siz (namaza çağırdığınız zaman) ezanı muhammedi okunarak Allah’ın birliği, inancı bütün ufuklara yayıldığı ve imân sâhipleri namaz gibi kutsî bir ibâdete dâvet olundukları vakit o inkârcı tâife (onu) o namazı, ö yüce çağrıyı (bir eğlence ve bir oyuncak) bir alaya konu (edinirler) öyle cahilce, kâfirce bir kötü harekete cür’ette bulunurlar. (Bu da) onların bu alçakça hareketleri de (Şüphe yok, onların akıllıca düşünmez bir kavim olmalarındandır) çünki aklı başında olan her insan, gerek ezanın ve gerek namaz gibi ibâdetlerin ne kadar kutsal birer vazîfe olduğunu takdir eder. Öyle yüce vazîfelerden kaçınanlar, onların kıymetini takdir fedemeyenler, onların yapılmasından dolayı içlerinde bir düşmanlık, bir kırgınlık eseri belirmeğe başlayanlar, elbette güzelce düşünmeden, din düşüncesinden, yaratılış temizliğinden mahrum kimselerdir. § Rivâyete göre Medine’i Münevvere’de bulunan bir Hırıstiyan ezan okunurken müezzinin “Eşhedü enne Muhammeden Rasûlüllah” dediğini işitince: “Allah yalancı olanı yakıversin” dermiş. Bir gece onun hizmetçisi olan bir kadın elinde ateş bulunduğu halde onun hanesine girmiş, bundan bir kıvılcım uçarak o haneyi de onun içinde bulunan sâhiblerini de tamamen yakıvermiş, o pis herif, lâyık olduğu cezâya, kendi temennisiyle kavuşmuştur.

Maide 5:59

Ey Yüce Resûlüm!. O gibi inkârcılara (De ki: Ey ehli kitap) ey kendilerine vaktiyle kitap verilmiş olan tâife!. (Bizden hoşlanmamanız) Bizi ayıplamanız, bizim dinî hükümlerimizi inkâra cür’et göstermeniz neden kaynaklanıyor?. (bizim Allah Teâlâ’ya) İmân ettiğimizden dolayı mı böyle cahilce bir harekete cür’et ediyorsunuz?. Allah Teâlâ’ya imân, en büyük bir vazîfe, en kutsi bir inanç değil midir?. (ve bize indirilene) Kur’an-ı Kerim’e (ve daha evvel) Peygamberlere (indirilmiş olana) Tevrat, Zebur, İncil gibi kitaplara (imân ettiğimizden) dolayı mıdır ki, hakkımızda öyle edepsizce hareketlere cür’et gösteriyorsunuz?. Böyle bir imân saygıya değer değil midir?, (ve) Ya (sizin) bu cahilce hareketiniz (bir çoğunuzun şüphesiz fâsık kimseler olmalarından dolayı mıdır?.) Evet… Öyle fâsık kimseler imânın İslâmî vazifelerin kadrini bilemezler, onların haklarında öyle alaycı hareketlere cür’et ederler, fikrî sapıklıklarını göstermiş, ilâhî azâbı hak etmiş olurlar. Yoksa, aklı başında bulunan, fısk ve küfürden kaçınan kimseler, böyle inkârcı, alaycı hareketlere asla cür’et edemezler..

Maide 5:60

Bu âyeti kerime, müslümanlara karşı hakaret edici tavır alan inkârcıların kötü davranışlarını açıklayarak onları insaf dairesine dâvet etmektedir. Şöyle ki: Habibim!. O alaycı, İnkârcılara (De ki:) siz ilâhî bir dinin sırf hayr olan hükümleri ile alay etmek cüretinde bulunuyorsunuz, siz onun bir şer olduğunu iddia ediyor, onu inkâr ve ayıplamaya kalkışıyorsunuz. Halbuki, o ilâhî dinin bütün hükümleri, hikmete, faydaya uygun, her türlü kusurlardan uzaktır. Fakat o sizin inancınıza göre diyelim şer olsa bile bir kere düşününüz, insaf ediniz, sizin takib ettiğiniz yol, ondan binlerce kat daha şerli değil midir?. Evet… (Allah Teâlâ’nın katında cezâca) azâba götürücü, felâkete sevkedici olmak itibariyle (ondan) öyle kendi yanlış düşüncelerinize göre ayıplayıp inkâr eylediğiniz herhangi İslâmî bir muameleden sizin de, insaflı olarak düşününce, İtiraf edeceğiniz gibi (daha şerlisini size haber vereyim mi?.) bir kere düşününüz de bu haber verilecek şeyler mi şerli, yoksa sizin şerli gördüğünüz İslâmî muameleler mi şerli olduğu pek güzel ortaya çıkar Evet… (O kimse ki) geçmiş ümmetlerden her o şahıs ki (Allah Teâlâ ona) yanlış inancından dolayı (lânet etti ve) küfr ve günaha düşkünlüğünden dolayı (üzerine gazabta bulundu ve onlardan) öyle bâtıl dinlere girmiş bulunanlardan eshâbı Sebt (cumartesi halkı) ve diğerleri gibi bir kısım şahısları, şekillerini değiştirerek kendilerini (maymunlar, domuzlar) şekline soktu, (ve) onlardan bir nicelerini kendi kusurlarının bir cezâsı olmak üzere (Cenab’ı Hak’tan başkasına) insanlara, hayvanlara, şeytanlara, heykellere (tapanlar) müşrik kimseler (yaptı) artık bunların dinler tarihince sabit olan bu kötü hallerini, kötü hareketlerini bir gözönüne alarak karşılaştırınız, (işte bunlar mevkice) ve gerçek şahsiyyetleri İtibariyle sizin kötü zannettiğiniz kimselerden aslında (daha kötü ve düz yoldan) hakiki bir dinin sahasından (daha sapık kimselerdir) bunu görüp bilmek lâzım değil midir?. Artık haddizatında her türlü noksandan uzak, kötülükten münezzeh, yüceltmeye lâyık olan bir dine ve o dinin yüksek hükümlerine nasıl noksanlık isnat edebilirsiniz. Dinleri mukayese eden İlim, İslâmiyet’in kusurlardan uzak, bütün dinlerden üstün olduğunu pek güzel göstermektedir. Cenab’ı Hak umum insanlığa insaf, ve hakikatları görmeğe kabiliyet ihsâb buyursun. Amin…

Maide 5:61

Bu mübârek âyetler, münafıkların hallerini, hareket tarzlarını göstermekte ve onların selâhiyetli olan İlim sâhibleri, tarafından irşat ve ikâz edilmediklerini bildirmektedir. Şöyle ki: Habibim!. O münkirler, İslâm hükümleri ile alay etmeye cür’et ederler (Ve) onlardan ve Yahudilerden bir zümre (size) senin huzuruna veya seninle beraber müslümanların huzuruna (geldikleri zaman) gerçeğe aykırı olarak biz (imân ettik) İslâmiyeti kabul eyledik (derler. Halbuki, onlar) o münâfık kimseler (muhakkak) kalben (inkârcı olarak) huzurunuza (girmişler ve muhakkak) yine (inkârcı olarak) huzurunuzdan (çıkmışlardır) senden işitmiş oldukları en fâideli beyanlardan asla istifâde etmemişlerdir, yine küfürlerinde devam edip durmuşlardır. (Allah Teâlâ da onların gizlediklerini) onların küfr ve nifakını (çok iyi bilir) binaenaleyh onlar içlerindekilerini gizlemekle kendilerini Allah’ın azabının kâredici pençesinden kurtarmış olamıyacaklardır. Ne şiddetli bir ilâhî tehdit!.

Maide 5:62

(Ve) Ey Yüce Resûlüm!. Veya hitaba elverişli olan herhangi bir münevver müslüman!, (onlardan) O Yahudilerden ve münâfıklardan (bir çoklarını) gözünle veya kalp gözüyle (görürsün ki) onlar (günaha) harama, yalan söylemeğe, müşrikce lâkırdılara (düşmanlığa) zulüm ve tecavüze, (ve haram yemeye) başkalarının mallarına tecavüz etmeğe (koşarlar) bu gibi gayrimeşru hallere tam bir hızla girişirler. Onların böyle (yaptıktan şey ne kadar fena!.) onlar böyle verilmiş, ahlâk dışı şeyleri yapar dururlar, bunların mesuliyetini hiç düşünmezler.

Maide 5:63

Böyle sorumluluğu gerektiren, haram şeyleri yapanları kendilerinin (Din bilginleri) Rabbâniyyun denilen âlimleri ve ehbar denilen (fakihleri) hukuk âlimleri (onları) o söyleyip durdukları (günah sözlerinden ve haram yemelerinden engelleme!! değilmidirler?.) elbette bunlar o sözlerin o haram yemelerin çirkinliği, mânevî mesuliyetini bilirler. O halde ne için bu fenalıkları işleyenleri engelleyip onları irşada çalışmıyorlar?. İyiliği emir, kötülüğü yasaklamak en mühim bir ilmî vazîfedir. Bunu ifâ etmemek elbette İlim adamına lâyık olmaz. Artık o din bilginlerinin, o fâkihlerin (İşledikleri şey) o kötülükleri önleme vazîfesini terk (elbette ne kadar kötü) bir harekettir. Binaenaleyh din âlimlerine gerekir ki, insanları kötülüklerden alıkomaya gayret göstersinler. Bunu terk etmek, mânevî sorumluluğu gerektirir. Ya bu vazifenin ifasına mâni olmak daha ne kadar fazla mesuhyyeti gerektirir!. İbni Abbas Radiallahutealâ anhuma demiştir ki: Bu âyeti kerime, Kur’ân’daki en şiddetli bir âyettir. Âlimlerden Dahhâk da demiştir ki: Bence bu âyeti kerimeden daha korkunç bir âyet Kur’an’ı Kerim’de yoktur. Gerçekten de bu âyeti kerime ilmî, vazîfesini bir engel bulunmadığı halde terkeden her İlim sâhibi hakkında pek şiddetli bir tehdidi içerir bulunmaktadır.

Maide 5:64

Bu mübârek âyet de Yahudi tâifesinin kötü davranışlarını ve bu yüzden uğradıkları belâları, musîbetleri beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve Yahudi taifesi) Bir nice günahları işlediler. Bu cümleden olarak (Allah’ın eli bağlanmıştır) yani: Hâşâ! Allah cimridir, tutucudur, cömert değildir, halka bol rızık vermez, ondan dolayıdır ki, bizleri ihtiyaç içinde bırakıyor (derler) rivâyete göre Cenâb-ı Hak, vaktiyle İsrail oğullarına birçok nîmetler vermişti. Vaktaki, isyan ettiler, Son Peygamber Hazretlerini inkâra cür’et gösterdiler, Cenâb-ı Hak da vermiş olduğu nîmetlerden onları mahrum bıraktı. Bunun üzerine “Finhas bini Azura” adındaki şahıs, Cenâb-ı Hak’ka böyle cimrilik yakıştırmasına cür’et etmiş, diğer Yahudiler de bunu inkâr etmiyerek bu cür’ete râzı olmuşlardır. Binaenaleyh bu kâfirce yakıştırma hepsine isnat edilmiştir. Nitekim bir kabileden bir şahıs birini öldürür de diğerleri buna râzı olurlarsa, o şahsı filân kabile öldürdü denilir. Yed; kelimesi ise kudret, nîmet, mülk, tasarruftan kinayedir. Malumdur ki, Hak Teâlâ Hazretleri cisimden, cisim olmaktan yücedir, onda el, ayak vesâire gibi mahlukata âit olan bir âzâ tasavvur olunamaz. Binaenaleyh “Yedullah = Allah’ın eli” denilince bundan Allah’ın kudreti Allah’ın tasarrufu gibi bir mânâ kasdedilmiş bulunur. Nitekim filân zât, bir vilâyeti bir eliyle idâre ediyor, denilir ki, bundan maksat, o zâtın mükemmel bir idare etme yeteneğine sâhip olduğunu ifadedir. Yoksa hakikaten eliyle idâre etmesi kasdedilmez, mümkün değildir. İşte câhil insanlar Cenab’ı Hak’ka öyle bir cimrilik, lûtufsuzluk isnâdına cür’et ettikleri için Hak Teâlâ hazretleri de bir bed’dua makamında olarak şöyle buyurmuştur: (Bu dedikleriyle kendi elleri bağlandı ve lânet olundular) yani: Bu kâfirce lâkırdıları sebebiyle onların elleri bağlansın, yerilmiş bir cimriliğe, bir miskinliğe, bir zilete düşsünler ve Allah’ın rahmetinden uzak bulunsunlar. Nitekim öyle de olmuştur. Fakat Cenâb-ı Hak, kerem sahibidir, dilediği kullarını her türlü nîmetlere nâil buyurur. Onun kudret ve kerem elleri öyle iddia edildiği gibi bağlı değildir. (Hayır -Cenâb-ı Hak’kın- İki eli de açıktır) yani: Hem dünyaya, hem de âhirete âit nîmetleri veya mahlûkatına ikram olarak veya istidracen (yavaş yavaş helâke yaklaştırmak için) verdiği nîmetleri sonsuzdur. O yüceler yücesi zâta asla buhl = cimrilik isnat edilemez. O kerem sahibi Yaratıcı, kullarına (dilediği gibi verir) bazı kullarını geniş bir geçime nâil eder, bazı kullarını da darlık içinde bırkır, bütün bunlar bir hikmet ve fayda gereğidir. (Ve andolsun ki) Yani: Habibim!. Bir olan yüce zatıma yemin ederim ki (sana Rabbinden indirilmiş olan şey) Kur’an-ı Kerim’in gerçeğin kendisi olan beyanları (onlardan) o kâfirlerden, inkârlardan (bir çoğu için tuğyanı) isyanı, haddi aşmayı (ve küfrü) İslâmiyet’i inkâr cür’etini (arttıracaktır) onlar o kutsî kitaptan faydalanamayacaklardır, ona karşı düşmanlık gösterecekleri için rezilce halleri artıp duracaktır. Bu hal, onların tabiatlarındaki bozukluğun gereğidir. Nitekim en güzel, en leziz, faydalı yemekler, sağlıklı olanların hayatlarını devam ettirmelerine sebep olduğu halde hasta olanların hastalıklarını arttırır, (ve biz onların) O Yahudi tâifesinin veya Yahudiler ile Hıristiyanların (arasına kıyâmet gününe kadar düşmanlık ve kin bıraktık) onlar bu düşmanca hareketten uzak olmayacaklardır, onların kalblerinde, sözlerinde bir birlik, bir uyum bulunmayacaktır. Özellikle Yahudiler, Cebriye, Kederiye, Murcie ve Meşebbihe gibi mezheblere ayrılmışlardır. Hıristiyanlar da Milkaniye, Nesturiye, Yakubiye, Katolik, Protestan, gibi gruplara ayrılmışlardır. Bunlar birbirlerine kâfir der dururlar. Onlar (Her ne zaman) Hz. Peygamber’e ve diğerlerine karşı (savaş için bir ateş yakıverdilerse onu) o ateşi, harbi (Allah Teâlâ söndürdü) onları kahretti, zelli bıraktı, mağlûb düşürdü. Nitekim, vaktiyle Buhtun Nas’rin, Fetresi Rûmî’nin, Mecûsî kavminin daha sonra da, müslümanların mağlûbu olarak onların hâkimiyetleri altına sığınmaya mecbur kalmışlardı. (ve onlar) O din düşmanları dâima (yeryüzünde fesada koşarlar) onlar fırsat buldukça müslümanların aleyhinde hilekârca hareketlere koşuşurlar, cemiyetler arasında şer ve fitne uyandırmaya çalışırlar. Kendilerini böyle bozguncu hareketlerden geri alamazlar. (Allah Teâlâ ise) Öyle (fesat çıkaranları sevmez) onları arzularına nâil kılmaz, dâima onların fesat ateşini söndürerek kendilerini eliboş ve ziyâna uğramış bir halde bırakır. Onların uhrevî felâketleri de artık düşünülmeli!.

Maide 5:65

Bu mübârek âyetler, hakikî bir imâna sâhip, ilâhî kitapların hükümlerine tâbi olacak olan ehli kitabın nice nîmetlere nâil bulunacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve eğer ehli kitap) Olan kendilerine evvelce Peygamberleri vasıtasıyla ilâhî kitapların hükümleri beyan buyrulmuş bulunan Yahudi ve Hırıstiyan taifeleri, son peygamber ile ona indirilen Kur’an’ı Kerim’e (imân etseler ve) isyanlardan ve ilâhî kitaplara muhalefetten kaçınarak (ittikada bulunsalar) inançlarını, amellerini düzeltseler (elbette biz onların) vaktiyle cür’et etmiş oldukları (günahları) ne kadar büyük olsa da afeder (örter) o günahlar ile kendilerini sorumlu tutmazdık (ve) bununla beraber (elbette onları nîmetleri bol cennetlere girdirirdik) onların âhiretleri de sağlanmış olurdu. Çünki İslâmiyet’i kabul eden kimseler vaktiyle yapmış oldukları dinî kötülüklerden dolayı sorumlu tutulmayacaklardır. Kur’an’ı Kerim de Yahudilerin ve Hıristiyanların ehli kitap diye anılmaları, onların kötü hareketlerini ayıplamak ve kınamak içindir. Çünki kitaba ehliyet, Cenâb-ı Hak’ka, imânı, Allah’ın birliğini tasdiki, bütün yüce peygamberlere hürmeti, bütün semavî kitapların kabulünü gerektirir. Artık kendilerini ehli kitap diye tanıyan tâifelere yakışır mı ki o kutsî kitapların bir kısmını inkâr, bir kısmını da bozup değiştirsinler, onların ilâhî hükümlerine aykırı harekette bulunsunlar!.

Maide 5:66

(Ve eğer) O Yahudi ve Hırıstiyan taifesi, vaktiyle kendilerine indirilmiş olan (Tevrat’ı ve İncil’i) güzelce koruyup hükümlerine riâyette bulunsalar idi, bu kitapların bildirmiş olduğu son peygamber hazretlerini tasdik ederek onun gösterdiği hidâyet yolunu takip etselerdi (ve onlara) imân etmeleri için (Rab’ları tarafından indirilmiş olanı) semavî kitapların sonuncusu olan Kur’an-ı Kerim’e imân etselerdi, ve daha evvel Saya, Haykuk, Daniyel Aleyhimüsselâm, gibi zatlara indirilip Son Peygamber Hazretlerinin bütün insanlığa gönderileceğini müjdelemiş bulunan kitapları (dosdoğru) bozup değiştirmeksizin (tutsalar idi) bunların hükümlerini uygulayarak olsalardı (elbette) haklarında Allah’ın nîmetleri tamamiyle tecelli ederdi, (hem üstlerinden, hem de ayaklan altından yiyecekleri) Rızıkları fevkalâde geniş olacaktı, semâdan ve yerden taşıp duracaktı, ağaçları bol meyveler verecek, ekinleri pek ziyâde artacaktı, kendilerine her taraftan nîmetler gelecekti. Kendilerine vakit vakit bir takım ihtiyaçlar, musibetler, mücadeleler yüz gösterip durmayacaktır. Âhiretleri sağlanmış olduğu gibi dünyaları da mükemmel bir halde bulunacaktı. Halbuki onlar inkârlarında devam ettiler, bu yüzden Yahudiler bir müddet kıtlık ve pahalılığa tutuklular, Allah’ın eli bağlanmıştır, bize rızık veremiyor diye pek cahilce söz söylediler. Bununla beraber (Onlardan) o ehli kitapdan (mutedil) cahilce hareketlerinden sakınan, iktisada, itidale, şimei adalete riayetkâr (bir cemaat vardır) İslâm iy efe karşı düşmanlıkta bulunup durmaktan çekinirler, İslâmiyet’in hükümlerindeki yüceliği düşündükçe onun kutsiyetini İtiraf duygusu kendilerinde görünür, nitekim zamanımızda da bir takım müsteşrikler İslâmiyet’in hükümlerini inceleyerek onun güzelliklerini İtirafa mecbur olmaktadırlar. Ve bunlardan bazıları da vakit vakit İslâmiyeti kabul etmektedirler. Bu cümleden olarak Alman’lardan münevver bir zât, İslâmiyeti kabul etmiş, Almanya’da bir İslâm cemiyeti teşkil ederek bir cami ve bir kütübhâne tesisine de çalışmakta bulunmuştur. Malûm olduğu üzere Peygamber (s.a.v.) zamanında da mutedil olan ehli kitaptan bir kısmı İslâmiyetin yüceliğini anlayarak onu kabul etmiştir. Yahudi’lerden Abdullah İbni Selâm ile arkadaşları ve Hıristiyanlardan hükümdar Necaşî ile birçok zâtlar bu cümledendirler. Bununla beraber ehli kitaptan bir çokları, İslâmiyet’in nurları gözleri önünde parlayıp durduğu halde buna iltifat etmiyorlar, bozulmuş, Allah’ın birliği inancına aykırı, bâtıl mezheplere tâbi bulunuyorlar. (Onlardan) Böyle (bir çoğunun) Keab binil Eşref ile arkadaşları gibi bir kısım Rum’lar gibi kimselerin (yaptıkları ise ne kadar fenâdır.) ne kadar hayret vericidir!. Onlar inada, kibire mağlûpturlar, Hak’ka ulaştıracak olan bir hidâyet yolundan yüz çevirmiş buunmaktadırlar. Fakat inançlı olanlar, yani amelde mutedil, doğruluk üzere harekete meyilli, başkalarının hukukuna tecavüzden kaçınır bulunanlar böyle değildirler. Onların iyilik ister ihtarlar! kabüle yetenekleri vardır.

Maide 5:67

Bu mübârek âyetler, İslâm dinini yayma ve insanliği irşat için, dinî hükümlerini insanlara tebliği lüzumunu söyler bulunmaktadir. Şöyle ki: (Ey Peygamber) Ey insanlara Allah’in hükümlerini tebliğe memur olan son peygamberi. (Sana Rab’binden) Senin işlerine sâhip olan, seni lâik olduğun olgunluklara eriştiren Yüce Yaratiçindan (indirilmiş olani) Kur’an’i Kerim’in hükümlerini, emirlerini, yasaklarini bütün etrâfinda bulunan halka ve eli kitaba (teblîg et) onlara bildir, onlarin irşâdina çalış, onlari kabule dâvet et, onlarin İçinde mutedil olanlarin irşâdina çalış, onlari kabule dâvet et, onlarin içinde mutedil olanlarin azliğina fasiklarin çokluğuna bakma, onlardan korkma, sabir ve sebat et (Ve <eğer yapmaz isen) tebliğine memur olduğun şeylerin hepsini lâyik olduğu üzere onlara bildirmezsen (onun) O Yüce Yaratiçinin sana tevdi etmiş olduğu (risaleti) dinî hükümleri halka (tebliğ etmiş olmazsin) çünki tebliği lâzim gelen hükümlerden bir kismini tebliğ etmemek, sanki hiçbirini tebliğ etmemek gibi peygamberlik vazîfesine aykiri görülür. (Ve) Ey Yüce Peygamber!. (Allah Teâlâ seni insanlardan korur) Muhafaza eder, onlara dinî hükümleri tebliğden dolayi endişeye düşme, senin yardimcin, koruyucun Yüce Allah’tir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ kâfir olan bir kavme hidâyet etmez.) Öyle kendi tercihlerini kötüye kullanarak küfürlerinde israrli bulunanlar Allah’in hidayetine nâil olamazlar, buna lâik değildirler. Artik Resûlüm!. Onlar sana bir zarar vermeye kâdir olamazlar, onlardan korkmaya asla mahal yoktur. Rivâyete göre vaktiyle bir kısım zatlar, Rasûlü Ekrem Hazretlerinin etrafında koruyucu bir vaziyette bulunuyorlardı. Bu âyeti kerime nâzil olunca: Rasûlü Ekrem Hazretleri: Beni Cenâb-ı Hak koruyacaktır, artık sizin muhafazaya devamınıza lüzum yoktur diyerek o zatları serbest bırakmıştır. Gerçekten de Cenâb-ı Hak, Yüce Peygamberini korumuş, vaktiyle bütün çevresi kâfirler ile dolu olduğu halde bunlar kendisine su’ikasde muvaffak olamamışlardır.

Maide 5:68

Habibim!. Onlara (De ki: Ey ehli kitap!.) Ey Yahudi ve Hıristiyanlar taifesi!. (Tevrat’ı ve İncil’i) uygulamadıkça, yani: Onları korumaya gayretle, onlardaki açıklamalara uymadıkça, ve bu cümleden olarak onlardaki son peygamberin peygamber olduğuna dâir delilleri ve şahitleri tasdik etmeye acele etmedikçe (ve size Rab’biniz tarafından) son bir semavî kitap olarak (indirilmiş olanı) Kur’an-ı Kerim’i (ikâme edinceye kadar) onu tasdik onun hükümlerine riâyet edinceye değin (hiç bir şey üzere değilsinizdir) Allah katında makbul, şey denilmeye lâik bir dine girmiş olmazsınız. Bununla beraber mukaddes zatıma (yemin olsun ki, sana Rab’binden indirilmiş olanı) Kur’an-ı Kerim’i, onun mübârek beyanları (onlardan) öyle nefsanî havalara tâbi, hakikatları görüp işitmekten kaçınmış olan kavimlerden (bir çoğu için) fâide vermeyecektir. Öyle yeteneklerini kötüye kullanan şahıslar için (azgınlığı) inadı, kibiri (ve küfrü arttıracaktır) onların birçok bilginleri, reisleri dünya varlığına tapıp duracaklar, onlar Kur’an’ı Kerim gibi en kutsî bir ilâhî kitabı ve onu Cenab’ı Hak’tan vahy yoluyla almış olan son peygamberi inkâr ederek kat kat inkâr ve kibirlenme duygusuna kapılacaklardır. (Artık) Ey merhametli Resûlüm!, (o kâfirler olan kavim üzerine üzülme) Onların bu fenâ hallerinden dolayı mahzun, üzgün olma, onların bu küfr ve azgınlıklarının cezâsı, mesuliyeti kendilerine aittir. Bunlar selâmet ve saadete nâil olma yeteneğini kendi elleriyle kaybetmiş kimselerdir. Elbette lâyık oldukları bir feci âkibete kavuşacaklardır. Cezâ amelin cinsindendir.

Maide 5:69

Bu mübârek âyet de Allah’ın rızâsına uygun şekilde imân ve amel etmiş olan milletlerin azap korkusundan emin, hüzün ve kederden uzak olacaklarını şöylece müjdelemektedir: (Muhakkak o kimseler ki) Hakikaten veya görünüşte lisânlariyle (imân ettiler) müslüman olduklarını ikrar ve itirafta bulundular (ve o kimseler ki, Yahudi bulundular) Yahudiliğe dahil bulunmuş oldular (ve Sabiiler ve Hıristiyanlar) denilen iki tâife bilmelidirler ki: (bunlardan her kim) Herhangi fert herhangi tâife (Allah Teâlâ’ya) onun birliğine, yaratıcılığına, büyüklük ve kudretine, bütün dinî hükümlerinin tam bir hikmet ve fayda olduğuna gerektiği şekilde inanmış (ve âhiret gününe imân etmiş) bütün insanlığın öldükten sonra yeniden hayat bularak bir ebediyet âlemine gideceğine dünyadaki hallerine göre o sonsuzluk âleminde mükâfat ve cezâ göreceklerine kalben ve lisânen kani olmuş ve inanmış (ve salih amelde) hakikî bir imânın gerektirdiği şekilde günahları bırakıp namaz, oruç, hac gibi herhangi güzel bir ibâdet ve itaatta, Allah’ın yarattıkları hakkında şefkat ve yardımda (bulunmuş ise artık onların üzerine) bu imân ve salih amelde bulunan zatlar için (bir korku yoktur) küfr ve isyan ehlinin korkacakları, pişmanlık duyacakları âhiret gününde, o ebedî hayat âleminde bu mü’min, salih kullar, rahat bir halde yaşayacaklardır. Nice nîmetlere nâil olacaklardır. Binaenaleyh her düşünen insan için lâzımdır ki, hakikî bir imân ile, güzel bir amel ile hayatını devam ettirerek istikbalini hakikî bir şekilde sağlamaya muvaffak olsun. Demek ki, Sabi’iler ve diğer dinsizler gibi pek bâtıl inanç sâhipleri bile inançlarını düzelterek hakikî bir dine, güzel bir amele muvaffak olunca başarı ve kurtuluşa nâil oluyorlar. Vaktiyle yapmış oldukları isyanları af ediliyor ve örtülüyor. Artık öyle kimseler için lâzımdır ki, bir gün evvel tövbe edip af dileyerek İslâm dininin sahasına atılsınlar, Allah’ın affına ilticâda bulunsunlar. “Fıskı ne ziyan eyler hayr olsa serencamı?.” § Sabi’i: Meşhur bir dinden diğer bir dine çıkan kimse demektir. En büyük bir sapıklık içinde kalmış, bütün dinlerin dairesinden çıkmış olan bir kavme “sabiin” adı verilmiştir. Bir görüşe göre bunlar meleklere ibâdet etmekte ve kıbleden başka bir tarafa yönelerek namaz kılmakta bulunmuş bir kavimdir. Kamusülalam’da yazıldığına göre: Bunlar esasen yıldızlara ibâdet etmekten ibâret bir mezhebe tâbi bir cemaattır. Aslında Süryanî ve Gildanî cinslerine mensup idiler, sonra araplaşmışlardı. Merkezleri Harran idi. Abbasî Hilâfeti zamanında bunlardan bir çok doktorlar, âlimler yetişmiştir. Bugün Hille ve Kerbelâ taraflarında bazı fertleri mevcuttur. Bakara sûresindeki (63.) âyetin tefsirine müracaat!.

Maide 5:70

Bu mübârek âyetler, İsrail oğullarının sözlerine riâyet etmeyerek ne kadar basîretsizce, gâfilce yaşamış olduklarını şöylece beyan buyurmaktadır. İlâhî zatıma (Yemin olsun ki. İsrail oğullarının misâkını aldık) onlara rehber olacak bir akıl gücü verdik. Yüce Allah’ın birliğine inanacak ve tasdik edecek bir kabiliyet ihsan eyledik, mükellef oldukları şer’î hükümleri takdir eyleyecek bir zekâya sâhip kıldık, bu hükümlere dâir deliller ortaya koyduk (ve) bundan başka da (onlara) İsrail oğullarına birçok (Peygamberler gönderdik) onları hidâyet ve saadet yoluna sevketmeğe çalışıp durdular, fakat (her ne vakit onların) o İsrail oğullarının (arzusuna) nefislerinin fesada yönelik arzusuna (uymayan bir hüküm ile) bir şer’î emir ile (onlara Peygamber geldi ise) onun tebliğatını kabul etmediler, o yüce zâta karşı cephe aldılar, (onlardan) O gelen Peygamberlerden (bir kısmını tekzib ettiler) peygamberliğini inkâr eylediler (bir kısmını da) tekzib ile yetinmeyip (öldürdüler) Zekeriya ve Yahya Aleyhimesselâm gibi muhterem Peygamberleri şehit eylediler. Hz. İsa gibi, Son Peygamber Hazretleri gibi Yüce Peygamberlerin de mübârek hayatlarına sui’kasitte bulunmuşlarsa da emellerine nâil olamamışlardır.

Maide 5:71

(Ve) İsrail oğulları (sandılar ki”) yaptıkları inkârladan, cinâyetlerden dolayı kendilerine (bir fîtne) bir belâ ve azap gelmiş (olmayacaktır) onlar kendilerini hâşâ Allah’ın oğulları, dostları sanıyorlardı, “Tevrat’ın hükümleri kalıcıdır, yeni bir şeriat gelmeyecektir” diyorlardı. (Artık onlar kör) Dinin hükümlerini, fazîletlerini takdirden âciz, inkâr ve fesada düşkün bir halde kaldılar, (ve sağır kesildiler) Hakikatları, Peygambelerin tebliğlerini işitip gereği ile amel etmek kâbiliyetinden mahrum bir halde yaşadılar, kıtlık ve pahalılığa uğradılar, Bâbil esâretine düştüler, pek uzun bir müddet Buhti Nusser’in zulmü altında zelilce bir hayat sürdüler. (Sonra) Cenâb-ı Hak lütfetti, İran krallarından birisi Beyti mukaddese hâkim olarak İsrail oğullarını esaretten kurtardı bir derece hallerini düzelttiler, geçmişteki hareketlerinden dolayı pişmanlık gösterdiler, bu bir nevi tövbe idi. (Allah Teâlâ) da bu (tövbelerini kabul buyurdu) onları vatanlarına döndürdü, yeniden nîmetlere nâil buyurdu. Fakat (sonra onlardan birçoğu) yine ilâhî dininin hükümlerine muhâlefete başladılar, başlarından geçmiş olan felâketleri unuttular, nefislerinin arzusuna uydular, buzağıya bile taptılar. (yine kör ve sağır kesildiler) cahilliğe, küfre müptelâ oldular. Zekeriya ve Yahya Aleyhimesselâm gibi Peygamberleri şehit ettiler (Allah Teâlâ ise) Onların (ne yaptıklarını hakkiyle görücüdür) yaptıkları ve yapacakları cinayetleri gayrimeşru hareketleri tamamen görüp bilmektedir. Binaenaleyh onları bu kötü hareketlerinin cezalarına vakit vakit kavuşturmuştur ve yine kavuşturacaktır. Artık kendilerinin bir fitneye mâruz kalmayacaklarını nasıl iddia edebilirler. Nitekim, vaktiyle Buhti Nusser ve emsali kimseler Beyti mukaddesi işgal etmişler, İsrail oğullarından kırk bin kadar şahıs katletmişlerdir, kalanlarını da kendi yurtlarına götürüp orada zelilce bir halde yaşatmışlardır. Nitekim son asırlarda da bir takım milletlerin kahırlarına uğramışlardır. Bütün bunlar, Allah Teâlâ’nın emirlerine, Peygamberlerine muhalefetin bir cezasıdır. Bu gibi tarihî vakalardan her millet bir ibret dersi almalıdır.

Maide 5:72

Bu mübârek âyetler de Hıristiyanların sapıklıklarını bildiriyor, Hz. İsa’nın ilâhlığına, Cenâb-i Hak’kın da üç Allah’tan biri olduğuna inananların -bu iddialarından tövbe ve istiğfar etmedikleri takdirde- kâfir ve elem verici azâba mâruz olacaklarını şöylece beyan buyurmaktadır. Cenab’ı Hak’kın mukaddes zâtına (Andolsun ki) Hıristiyan tâifesinden (şüphesiz Allah, o Meryem’in oğlu Mesih’tir diyenler) Hz. İsa’nın ilâhlığına inananlar, bu iddialarından dolayı (kâfir) müşrik (olmuşlardır.) Hıristiyanlardan Allah’ın birleştiğine inanan Yakubiye taifesi “Hz. Meryem, Allah’ı doğurmuştur” demişlerdir. Onlar bu sözleriyle Cenâb-ı Hak’kin zâtinin İsa’ya hulûl ettiğini, onun zatiyle birleştiğinî iddia etmiş bulunmaktadırlar. Bunlara göre Allah Teâlâ, ekanimi selâseden, yani üç asıldan, üç rükünden meydana gelmiştir, bunlar baba, oğul ve ruhulkudûsten ibârettir. Bu üçten her biri diğerinin aynıdır. Bu üç birdir, bu bir de üçtür. Baba, oğula hulûl etmiş, onunla birleşmiş, bundan da ruhulkudüs oluşmuştur. Böyle bir iddia ise küfrün kendisidir. Akıl ve mantığa tamamen muhaliftir, Hırıstiyan tâifesini saptırmak için onların düşmanları tarafından uydurulmuştur. (Halbuki, Mesih) Bu gibi bâtılca iddiada bulunanları yalanlamak ve kınamak için (demiştir ki. Ey İsrail oğulları) bana ve diğer mahlukata ilahlık isnad etmek katıksız küfürdür. (Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz olan) Bütün mahlûkatı yaratıp vücude getiren (Allah Teâlâ’ya ibâdet ediniz) başkalarını mabut edinmeyiniz, ben de bütün kâinat da o Büyük Yaratıcının birer kuluyuz, yaratmasının birer eseriyiz, hiç birimizde hâşâ ilahlık sıfatı yoktur. (Şüphe yok ki, her kim Allah Teâlâ’ya ortak koşarsa) İbâdet hususunda, ilahlığa âit sıfatlar hususunda kâinatın yaratıcısı Yüce Allah’ın bir ortağı, bir benzeri, bir eşi var derse (muhakkak Allah Teâlâ ona cenneti haram kılmış olur) artık o cennete ebediyen giremez, (ve onun) O müşrik şahsın (varacağı yer) İsa âhirette (ateştir) cehennemden başka değildir. Böyle kimseler sevaba nâil değil, ebedî bir azâba yakalanmış olacaklardır, (ve zâlimler için) Cenâb-ı Hak’ka ortak koşmak, onun varlığını, birliğini inkâr eylemek gibi sebeblerle zulüm ve küfre düşmüş olanlar için âhiret gününde (yardımcılardan) onları kuvvetleriyle veya şefaatleriyle ateşten kurtaracak bir (kimse yoktur) onlar ebediyen o azap yurdunda kalacaklar, kötü inançlarının cezâsını görüp duracaklardır. Bu son âyeti kerime de ya Hz. İsa’nın beyanlarına aittir, veya Allah tarafından Hz. İsa’nın sözlerini desteklemek üzere gelmiş bulunmaktadır.

Maide 5:73

Hıristiyanlardan diğer bir tâife de (Elbette kâfir olmuşlardır) şöyle ki: O tâife: (Tanrı şüphesiz üçün üçüncüsüdür diyen kimselerdir) Yani onlara göre Tanrı, üçten biridir. İlahlık, Allah Teâlâ ile İsa’nın ve Meryem’in aralarında müşterektir, bunların her biri de bir ilahtır. (Halbuki, bir olan Allah Teâlâ’dan başka hiçbir Tanrı yoktur.) Başka hiçbir kimse ilahlık sıfatına sâhip değildir. Allah’ın zâtı birden fazla olmak kusurundan uzaktır. Bütün Kâinatın Yaratıcısı, mabudu ancak o bir olan varlığı zorunlu olan Yüce Allah’tır. (Ve eğer) O câhiller (dediklerine) mahlûka ilahlık isnadından ibâret ve sırf küfür olan sözlerine (nihâyet vermez) Cenâb-ı Hak’kın birliğine inanmaz (larsa onlardan) bu yanlış inançta devam edip tövbe ve istiğfar etmeyerek (kâfir olanlara) bu küfr hâli üzere kalanlara (elbette pek acıklı) pek şiddetli (bir azap dokunacaktır) onları cehennem ateşi sonsuza kadar yakıp duracaktır. Böyle bir inanışta- bulunanlar, Nesturiye ve Milkâniyye denilen tâifelerdir. Bunlara göre ilahlık Cenâb-ı Hak ile Meryem ve İsa arasında müşterektir. Bunlar üç ilâhtan ibârettir ve bunlardan herbiri bir ilahtır. Ne yanlış bir inanç!. (…………………………) = Allah’tan başka ilâh var mı?!)

Maide 5:74

O küfre, şirke düşmüş câhiller (Hâlâ) bu yanlış inançlarını anlamayacaklar mı?. Hâlâ (tövbe edip de Allah Teâlâ’dan mağfiret istemiyecekler midir?) hâlâ tevhit ve tenzih inanciyle kalblerini aydınlatıp, hareketlerini tanzim eylemeyecekler midir?. Ne kadar şaşılacak bir cahilce hareket!. Halbuki, Cenâb-ı Hak, Peygamberleri ve kitapları vâsıtasıyle onların uyanmalar! için nice yüce beyanlarda bulunmuştur. (Ve Allah Teâlâ gafurdur) Onların günahlarını tövbe edip bağış diledikleri takdirde af eder ve örter. Ve Hak Teâlâ (râhimdir.) merhameti pek ziyadedir. Onun içindir ki, uyanmaları için bu hakikatları onlara telkin buyurmaktadır. Artık onlar, istiğfara koşarak ilâhî mağfiretden, Allah’ın merhametinden istifâde etmeli değil midirler?.

Maide 5:75

Bu mübârek âyetler de Hz. İsa’nın ve diğer mahlûkatın ilahlık vasfına sâhip olamayacaklarını, onların acz ve ihtiyaçlarını açıklamak suretiyle beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Hz. İsa’ya ilahlık isnat eden gafil topluluk!. (Meryem’in oğlu Mesih) Bir insandır, diğer insanlar gibi bir kadından doğmuştur. O, sâhip olduğu üstün vasıfları İtibâriyle (bir Peygamberden başka değildir.) o ancak bu şerefe sahiptir. Yoksa hâşâ ilahlık vasfına sâhip değildir. (Ondan evvel de nice Peygamberler gelip geçmiştir.) O da diğer Peygamberler gibi bir insandır, geçici bir dünya hayatına nâil olmuş, sonra o da diğer Peygamberler gibi hayatı terk ederek ölüme mahkûm olacaktır. Artık böyle doğan ölüme mâruz bulunan bir zât, nasıl ilahlık vasfına sâhip olabilir?. Ondan bir takım hârikalar zuhur etmiş ise diğer Peygamberler de nice hârikalar göstermeye muvaffak olmuşlardır. Hz. İsa, bazı ölüleri Allah’ın izni ile diriltmiş, ise Hz. Musa’nın elinde bir asâ bile hayata nâil olmuştur. Hz. İsa, dünyaya babasız gelmiş ise Hz. Âdem, hem babasız hem de anasız olarak dünyaya gelmiştir. Bu gibi hârikalar bütün Cenab’ı Hak’kın birer kudret eseridir. Yoksa o Peygamberler haddızatında yaratıcılık sıfatına asla sâhip değildirler. Hz. İsa’nın annesine gelince, o da diğer muhterem kadınlar gibi, (pek doğru) iffetli, hakkı tasdik ile nitelenmiş (bir kadındır) yoksa insanlığın üstünde bir mahiyete sâhip bulunmamıştır. (ikisi de) Hz. İsa da annesi Hz. Meryem de diğer insanlar gibi (yemek yerlerdi) onlar da diğer insanlar gibi yiyip içmek ihtiyacı içinde yaşarlardı. Artık onlara ilahlık vasfı nasıl isnat edilebilir?. Habibim!. (Bak onlara) Hz. İsa ile annesine rablık isnadında bulunan câhillere (âyetlerimizi) onların o iddialarını iptal eden delillerimizi (nasıl açıkça beyan ediyoruz.) Hz. İsa’nın da annesinin de birer insan olduğunu açıkça gösteren alâmetleri, dellileri nasıl gösteriyoruz. (Sonra da bak onlar) O insanlara rablık isnadında bulunan şuursuz insanlar (nasıl çevriliyorlar) o âyetleri, alâmetleri dinleyip anlamaktan nasıl kaçınıyorlar. O âyetleri, delilleri hiç düşünme ve tefekküre yanaşmıyorlar, onların bu halleri ne kadar şaşılmaya şayandır!..

Maide 5:76

Resûlüm!. O gâfillere (De ki:) siz (Allah Teâlâ’dan başkasına mı?.) ilahlık ve rablık sıfatına sâhip olmayan mahlukata mı bu sıfatları isnat ediyorsunuz?. (Sizin için zarara da, faideye de) Cenâb-ı Hak’kın kendilerine müsaadesi ve yardımı olmaksızın (sâhip olmayan şeylere mi) öyle âciz mahlukata mı ilahlık isnat ederek (tapıyorsunuz?.) bu ne kadar cahilce bir harekettir. (Halbuki, işitici ve bilici olan) Bütün işitilen ve bilinen şeyleri ilmî ezelisiyle kuşatmış bulunan (ancak Allah Teâlâ’dır) bütün bilinen varlıkları vücude getiren ve yokluğa götüren ancak Yüce Allah’dır. Binaenaleyh ey insanlar!. Sizlerin de bütün iddialarınızı, inançlarınızı o Yüce Yaratıcı tamamen bilmektedir. Artık uyanınız!. Küfr ve şirke, isyanlara son veriniz. Ortak ve benzerden yüce olan o azamet sâhibi yaratıcıyı tasdik ediniz onun Peygamberine tâbi olunuz ki, kurtuluş bulabilesiniz. Aksi takdirde Allah’ın azabının ezici pençesinden kendinizi asla kurtaramazsınız.

Maide 5:77

Bu mübârek âyetler de ehli kitaba haktan, itidalden ayrılmamalarını tavsiye etmektedir. Bunun hilâfına hareket ederek küfre düşmüş olanların da bu yüzden lânete hedef olmuş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. Kendilerini irşat için (De ki. Ey ehli kitap!.) Allah’ın dinine aykırı hareketten sakınınız, (Dininizde hak’ka aykırı olarak haddi tecâvüz etmeyiniz) yani: Ey Hırıstiyan taifesi!. Siz İsa gibi bir zâtı peygamberlik mertebesinden yükselterek kendisine ilahlık isnadında bulunmayınız. Ve Ey Yahudi taifesi!. Siz de öyle bir zâtın peygamberliğini inkâr ederek kadrini düşürmeye cür’et etmeyiniz. (Ve) Ey Hırıstiyan ve Yahudi taifeleri!. (evvelce) Hz. Muhammed’in peygamberliğinden evvel (sapıklığa düşmüş ve bir çoklarını da saptırmış bulunan) din yolundan uzaklaştırmış (ve) kendileri de tamamen (doğru yoldan sapıtmış olan bir kavmin) bir kısım geçmişlerinizin, reislerinizin (isteklerine) gayrı meşrû arzularına, temayüllerine (uymayınız.) Onlar kendi bâtıl menfaatleri için, kendi hasetleri, ihtirasları için hakkı kabul etmezler, Hz. Muhammed’in peygamberliğini tasdik eylemezler, dalâlet sahasından ayrılmazlar, başkalarını da kendileri gibi dalâlet içinde yaşatmak isterler. Artık öyle akıl ve nakle aykırı hareket eden bozguncu kimseler rehber edinilebilir mi?. Artık onların sözlerine kıymet verilebilir mi?. Onlar ebedî hüsrana uğramış kimselerdir.

Maide 5:78

Evet… O hüsrana uğrayanların hâli malumdur. Bu cümleden olarak (İsrail oğullarından kâfir olanlar) ilâhî dini terkederek insanlara, hayvanlara tapmak aşağılığın! işleyenler (Davud’un da Meryem’in oğlu İsa’nın da lisaniyle lânet olunmuşlardır) yani: Cenab’ı Hak tarafından Zebur kitabında da, İncil kitabında da o iki Peygamberin lisanı vasıtasıyla, o küfrü işlemiş olanlar, lânete uğramışlar, dünyevî ve uhrevî felâketlere mâruz kalmışlardır. (Bu da) Onların böyle lânete hedef olmaları da (onların) Cenâb-ı Hak’ka karşı (isyan etmeleri ve haddi tecâvüz eylemeleri sebebiyledir) onlar o çirkin hareketleri yüzünden sonsuza kadar lânete mâruz bulunmuşlardır. § Bir rivâyete göre bu lânete uğrayanlar Eyle halkı ve kendilerine sofra gönderilenlerdir. Şöyle ki: Hz. Davûd zamanında Eyle kasabasının halkı, bazı günahlarından dolayı cumartesi günleri balık avlamaktan nehy edilmişlerdi. Bunlara “Eshabı Sebt” denir. Onlar ise Hz. Davud’un tebliğ etmiş olduğu bu yasağı dinlememişlerdir. Allah Teâlâ da Hz. Davud’un duası üzerine onların suratlarını maymun suratına çevirmişti. Eshabı Maideye gelince: Bunlar da Hz. İsa zamanında bir mucize olarak gökten inen sofrayı görmüş, ondan yemiş oldukları halde imân etmemişlerdi. Cenab’ı Hak da Hz. İsa’nın duası üzerine onların suratlarını domuz sûretine çevirmişti. Bunlar beşbin erkek bulunuyorlardı. İşte bu iki kavim Hz. Davûd ile Hz. İsa’nın lisaniyle lânete mâruz kalıp böyle suretlerinin değiştirilmesi cezâsına çarptırılmışlardı. Allah’ın kudreti her şeye yeterlidir. Buna inanmışızdır!.

Maide 5:79

Bu mübârek âyetler de kâfir ve münafıkların fenalıklara son vermediklerim bildirmektedir, ve onların kendileri gibi kâfir ve münafıklara bağlılıkta bulunarak bu sebeble Allah’ın dininden mahrum, ebedî azâba mâruz olduklarını göstermektedir. Şöyle ki: (Onlar) O lânete uğramış olan münkirler (yapmış oldukları fenalıktan) yasaklardan sakınmazlar, kötülüklere son vermezler ve bunlardan (birbirlerini vazgeçirmeğe çalışmazlardı) aralarında iyiliği emir, kötülükten sakındırma vazîfesi ceryan etmezdi. (Gerçekten) andolsun ki (onların) böylece (yaptıkları) şeyler (ne kadar kötü idi) haklarında ne kadar azâbı, felâketi getirir bulunuyordu. Onlar ise hiç bunun farkında bulunmuyorlardı. İşte bu gibi fenâ hereketleri sebebiyle lânete hedef olup gitmişlerdir.

Maide 5:80

Habibim!. (Onlardan) O ehli kitap denilen tâifeden (bir çoklarını görürsün ki) müslümanlara karşı düşmanca bir vaziyet alırlar (kâfir olanlara dostlukta bulunurlar) nitekim ehli kitaptan Keab İbni Eşref ve emsali kimseler müslümanların aleyhine cephe almak için Mekke’i Mükerreme’deki müşriklerin yanlarına gitmişler, onlar ile ittifakta bulunarak Hendek Gazvesinde onlar ile beraber cenge atılmışlardır. Bir kısım münâfıklar da İslâm dinine düşmanlıklarından dolayı din düşmanlarına karşı dostluk göstermişler, onları İslâm aleyhine teşvikte bulunmuşlardır. (Andolsun ki, onlar için nefislerinin takdim ettiği şeyler) Öyle kâfirce hareketler (ne kadar kötüdür.) Bunların vahim neticelerini kıyâmet gününde elbette göreceklerdir. Çünki (Allah Teâlâ onlara gazap etmiştir) onlar Allah’ın rahmetinden ebedî olarak mahrum kalmışlardır, (ve onlar azap içinde ebedî kalacak kimselerdir) Onların o kâfirane, münâfıkane hareketleri kendilerinin cehennemde müebbet surette kalacaklarına sebep bulunmuştur.

Maide 5:81

(Eğer onlar) O müşriklere dostlukta bulunan ehli kitap ve münâfıklar (Allah Teâlâ’ya ve Peygamber’e) son peygamber olan Hz. Muhammed’e (ve ona) O Yüce Peygamber’e Allah katından (indirilmiş olan) Mucize Kur’an’ı Kerim’e ve onun bildirmiş bulunduğu diğer Peygamberlere, semavî kitaplara (imân etmiş olsalar idi) elbette (o kâfirleri) müşrikleri (dostlar edinmezlerdi) çünkü hakikî imân, böyle fesatla içiçe bir dostluğa aykırıdır. (Fakat onlardan) O din düşmanlarını dost tutanlaran (bir çokları fasık) dinden mahrum. Allah Teâlâya, Peygamberlere, semavî kitaplara imândan nasipsiz (kimselerdir) bunun içindir ki, onlar hakkı göremezler, kendilerini sapıklıktan kurtaramazlar, kabiliyetlerini kötüye kullandıkları için ebedî bir azâba mâruz bulunmuş olurlar.

Maide 5:82

Bu âyeti kerime, müslümanlara karşı en ziyâde düşmanlık beslemekte olan taifelerin ahlâkî kötülüğünü bildirmektedir. Şöyle ki: Ey Yüce Resûlüm!. Veya ilâhî hitabı güzelce telâkkiye elverişli olan herhangi bir kulum!.. Bir olan zatıma (Yemin olsun ki, imân edenlere) ehli İslâm’a (insanların düşmanlıkça en şiddetlisini) müslümanlara karşı düşmanlıkları pek ziyâde bulunan tâifeyi (mutlaka Yahudi’ler ile müşrikleri bulacaksın) başka taifelerin de düşmanlıkları var ise de bunların düşmanlıkları derecesinde değildir. Nitekim, Hz. Peygamberin gönderilmesini müteakip bir kısım Yahudi’ler ile Arap yarımadasındaki müşriklerin Rasûlü Ekrem’e karşı, onun yaymağa başladığı İslâmiyete karşı ne kadar düşmanlık göstermiş oldukları tarihçe yazılmıştır. (Ve yîne yemin olsun ki, insanların mü’minlere) İslâm şerefine nâil olan zatlara (sevgice) muhabbet, sevgi, temâyül bakımından (en yakın olanlarını da biz Hırıstiyanız diyenleri bulacaksın) çünki onlar, kendilerini Hak’kın yardımcısı, ehli Hak’kın dostları diye gösterirler, müslümanlığı kabul etmeseler de ehli İslâm’a karşı Yahudiler ile Müşrik’ler derecesinde düşmanlık göstermezler. Bununla beraber onların içinden İslâmiyeti kabul edenler İslâmiyet’in kutsallığını İtiraf eyleyenler, Yahudi’ler ile Müşriklere nazaran pek çok bulunmuş ve bulunmaktadır. Nitekim vaktiyle Müşriklerin bin türlü ezâ ve cefalarına maruz kalmış olan bir kısım eshabı kiram, hırıstiyan hükümdarı bulunan Necaşi’nin ülkesine sığınmışlar orada pek güzel himaye görmüşlerdi. Hattâ Necaşi, İslâmiyet’in yüceliğini anlayarak İslâm şerefine nâil olmuştu. Zamanımıza kadar da nice Hırıstiyan zümreleri İslâmiyet’i kabul edegelmişlerdir, bu gün de bir çok hırıstiyan âlimleri, düşünürleri, İslâmiyet’in yüce .mahiyetini, kutsî hükümlerini yazıları ile takdir edip yüceltmektedirler. (Bu da) Hırıstiyan tâifesinin mü’minlere sevgice daha yakın olmaları ise (onların içinde) kıssislerin, yani (bilgin, âbid) reis (olanların ve) dünyayı terk etmiş olan (rahiplerin) yani mâbetlerine kapanarak fazla ibâdet ve itaate düşkün kimselerin (bulunmasındandır) bunlar Yahudi’ler ve müşrikler gibi dünya hırsı ile hareket ederek sırf kendi menfaatlerini takip eden, kendilerinden olmayan zümrelere sürekli olarak düşmanlık besleyip zarar vermek isteyen kimseler değildirler. Gerçek şu ki: Abdullah İbni Selâm ve emsali gibi Yahudi’lerden ve Müşrik’lerden bir takım kimseler de İslâmiyet’in yüceliğini anlayıp İslâmiyet’i kabul etmişler ise de bunlar Hıristiyanlardan müslüman olanlara oranla pek azdırlar, hüküm ise çoğunluğa göredir. (Ve şüphe yok ki, onlar) Hırıstiyan taifesi, hakkı, hakikatı anladıkları takdirde kabulden kaçınmazlar ve Yehûd taifesi gibi (kibir etmek de istemezler) Hırıstiyan taifesi, kalp inceliğine, şefkat ve merhamete sâhip olup müslümanlara karşı Yahudi’ler ve Müşrikler derecesinde düşmanlıkta bulunmazlar. Onlarda böyle bir meziyet görülebilmektedir. Hakikaten tevâzu, hak’ka karşı düşman olmamak takdire şâyân bir özelliktir. İsterse, sâhibi gayrimüslim bulunsun. Şu ciheti de kaydedelim ki: Tefsirlerimizde yazılmış olduğu üzere bu âyeti kerime, Yahudi’ler ile Hıristiyanlar arasındaki farkı, dinleri itibariyle değil, dünyaya düşkün olmaları, kendilerinden başka milletlere fenâlık yapmayı bir vazîfe bilip bilmemeleri itibâriyle. İşte bu bakımdan Yahudilerin ahlâkî durumları Hıristiyanlara göre pek ziyâde düşüktür. Yoksa din itibâriyle Hıristiyanların küfrü, Yahudi’lerin küfründen daha galizdir. Çünki Yahudiler, yalnız peygamberlik hususunda mücadelede bulunurlar, Hz. İsa, gibi Son Peygamber Hazretleri gibi Peygamberleri ve onlara verilmiş olan semavî kitapları inkâr ederler. Hırıstiyan taifesi ise ilâhiyat hususunda da tartışmada bulunurlar, Hz. İsa gibi bir insana (hâşâ) ilahlık isnat ederler, Son Peygamber Hazretlerinin risâletini kabul etmezler. Binaenaleyh bu bakımdan Hıristiyanların küfrü daha büyüktür. Fakat bunlar Yahudiler kadar inatçı, başkaları hakkında her halde kötülük ister olmayıp içlerinden insaflıca düşünerek hakkı kabul edenler daha ziyade olduğundan bu bakımda Yahudilere, Müşriklere üstün bulunmuşlardır.

Maide 5:83

Bu mübârek âyetler de ehli kitap arasindan İslâm şerefine nâil olmuş olan zatlarin temiz hareketlerini, emellerini, mükafatlarini bildirmekte, küfründe israr edenlerin de kötü sonlarini göstermektedir. Şöyle ki: (Ve) Hiristiyanlardan olan bir zümre kibir etmedikleri gibi (Peygamber’e) Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a Allah tarafından (indirilmiş olanı) hikmet dolu Kur’an-i Kerim’i (dinledikleri zaman) kalblerinde bir irfan nuru parlamaya başlar (hakki bildiklerinden) Kur’an’in yüceliğini, Hz. Muhammed’in peygamberliğinin doğruluğunu evvelce de kendi kitaplarında görüp anlamış bulunduklarından (dolayi onların gözlerinin) bir incelik ile, bir yüksek heyecan ile (yaşla dolup taştığını görürsün) ve onlar Kur’an’i Kerim’in âyetlerini dinledikçe: (Derler ki. Ey Rabbimiz!) Biz bu Kur’an’i Kerim’e ve kendisine bu Kur’an’i Kerim nâzil olan Yüce Peygambere (imân ettik) bu bir hak sözdür, bu Yüce Peygamberde bir Resûlu kibriyâdır, son peygamberdir. Buna inanmışızdır, (artık) Ey Yüce Yaratıcı!, (bizi şâhit olanlar ile beraber yaz) yani: Bizi Kur’an’ı Kerim’in doğruluğuna, Hz. Muhammed’in risaletine şâhitlik eden zâtlar ile beraber haşret veya o Yüce Peygamber’in yarın kıyâmet gününde diğer ümmetler üzerine şahitlikte bulunacak olan İslâm ümmeti zümresine bizleri de kat. Bu zâtlar, müslümanların bu vasfını İncil’de görmüş oldukları için böyle bir niyazda bulunmuşlardır.

Maide 5:84

(Ve) O zâtlar derler ki: (biz ne için Allah Teâlâ’ya ve bize haktan gelene) Kur’an’ı Kerim’e, onu tebliğ eden Yüce Peygambere (imân etmeyelim?.) bizim akıl ve izânımız yok mu?. Böyle parlak bir hakikat karşısında bulunduğumuz halde onu nasıl inkâr edebiliriz? (Halbuki, biz ümit ederiz ki) Yarın âhirette (Rabbimiz bizi sâlihler olan kavim ile beraber) -cennete- (soksun) binaenaleyh artık kendimizi imân nîmetinden nasıl mahrum bırakabiliriz?. Hayır bırakamayız.

Maide 5:85

(Artık Allah Teâlâ’da) Lütfetti (onlara) o İslâmiyet’e saygı gösteren, Kur’an’ı Kerim’i tasdik eden münevver zümreye (bu söylediklerinden) bu güzel kanaat ve inançlarından (dolayı) en büyük mükâfatlar verdi, şöyle ki: Onlara âhirete gidince (altından ırmaklar akan cennetleri, içlerinde ebediyen kalıcı olmaları üzere ihsan buyurdu.) onlar imân ile âhirete gidip cennetlerde ebedî bir şekilde kalmaya namzet oldular. (Bu ise) Böyle ebedî bir saadet ve mükâfata nâil olmak ise (iyi hareket edenlerin) inançlarını, amellerini güzelce tazim edenlerin, her hususta ihsanı, güzel hareketi alışkanlık haline getirenlerin (mükâfâtıdır.) § Rivâyete göre bu dört âyeti kerime, Necaşî ile onun arkadaşları hakkında nâzil olmuştur. Şöyle ki: Rasûlü Ekrem Efendimiz, Necaşî’ye bir yüce mektubunu göndermiş, onu imâna dâvet etmişti, Necaşî bu mübârek risâlet mektubunu alınca Habeşede bulunan Hz. Cafer ile diğer muhâcirleri yanına çağırmış, bir takım keşişler ile rahiblerde hazır bulunmuş idi. Hz. Cafer’e Kur’an okumasını teklif etmiş, o da Meryem sûresini okumuş, bunu dinleyince bir mânevî zevk ile ağlamaya başlamışlar, gözlerinden sular serpilmeğe başlamış, Necaşî’de yanındaki din adamları da mucize Kur’an-ı Kerim’e imân etmişlerdi. Diğer bir rivâyete göre de Necaşî, Hz. Peygamber’in huzuruna kendi kavminden yetmiş kadar zâtı elçi olarak göndermişti. Rasûlü Ekrem Hazretleri onlara sûre’i Meryem’i okumuş, onar da bunu dinleyince ağlayarak İslâm dinini kabul eylemişlerdi.

Maide 5:86

Fakat Peygamber’i yalanlayanlar (Ve) Cenâb-ı Hak’kın birliğini inkâr ederek (kâfir olanlar) şirk ve üçleme inançlarında devam eyleyenler (ve bizim âyetlerimizi) Yüce Allah’ın varlığına, birliğine, azamet ve kudretine şâhitlik edip duran hârikaları, yaratılış eserlerini (inkâr edenler ise) bu hal üzere ölünce şirk ve küfr içinde ölmüş olurlar. Binaenaleyh (onlar) artık (cehennem ashâbıdırlar) ebedî olarak cehennemde kalıp azap çekeceklerdir. Onların devamlı olan kötü inançlarının cezâsı da böyle devamlı olacaktır. Evet… Cenâb-ı Hak’ki ve Yüce Peygamber’i tasdik edenler, ebedî olarak cennette kalacaklardır. Bunları inkâr edenler de sürekli olarak cehennemde azap çekeceklerdir. Ne büyük bir teşvik, ne müthiş bir uyarı!.

Maide 5:87

Bu mübârek âyetler, müslümanlara helâl olan nîmetlerden istifâde etmelerini, fakat bu hususta ifrat ve tefritten sakınmalarını emir ve tavsiye etmektedir. Çünki bazı milletler gibi büsbütün dünyaya dalmak yerilmiş olduğu gibi diğer bazı tâifeler gibi dünyada büsbütün alâkayı kesip bir ruhbanlık, cahilce bir zühd dairesinde yaşamak ta uygun değildir. Her hususta dengeli olmaktan ayrılmamalıdır. Şöyle ki: (Ey imân edenler) Ey İslâm şerefine nâil olan kullar!. (Allah Teâlâ’nın sizin için) Yaratıp kendilerinden istifâde etmenizi (helâl kılmış olduğu) tayyibâtı, yani: (temiz) Leziz, faydalı olan (şeyleri) kendinize (haram kılmayınız) nefsinizi onlardan mahrum bırakmaya azmetmeyiniz. Bu bir tefritten ibârettir. Bununla beraber böyle temiz, leziz şeylerden istifade hususunda (haddi de asmayınız) helâl sahasını tecâvüz etmeyiniz, lüzumundan fazla sarfiyat ile israfa meydan vermeyiniz, nîmetin kadrini biliniz, aksi takdirde ifrata düşmüş, nîmeti boş yere zâyi etmiş olursunuz. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ) Kullarına her hususta dengeli olmayı hikmet ve menfaate riâyet! emreder, (haddi aşanları) helâl miktarı bırakıp da haram, zararlı bir sahaya can atanları (sevmez) onları ilâhî rızâsına aykırı harekette bulunmuş olacakları için, ilâhî nîmetlere nâil buyurmaz. § Tayyibât, nefislerin iştihasını, kalblerin meylini çeken leziz şeylerdir.

Maide 5:88

(Ve) Ey müslümanlar!. (Allah Teâlâ’nın sizi rızıklandırmış olduğu şeylerden) Size vermiş olduğu nîmetlerden (helâl ve temiz olanları yiyiniz) yalnız onlardan istifâde ediniz, yalnız onlardan yiyip faydalanmanız size mübah bulunmuştur. İstifadesi dinen haram olan şeylerden istifadeye kalkışmayınız (kendisine imân etmiş olduğunuz Allah Teâlâ’dan korkunuz) onun emir ve yasağına aykırı harekete cür’et etmeyiniz, çünki sizin selâmet ve saadetiniz ancak o şekilde ortaya çıkar. § Rivâyete göre bir gün Rasûlü Ekrem Efendimiz, eshabı kiramına kıyâmet gününü anlatarak bir hayli uyarma ve sakındırmada bulunmuştu. Bunun üzerine, eshabı kiram, Osman İbni Mezu’nun hanesinde toplanarak kendi nefislerine dünya nimetlerini haram kılmaya, gündüzleri oruç tutmaya, geceleri ibâdetle meşgul olmaya, et yememeye, döşeklerde yatmamaya, eşlerine yaklaşmamaya, sade bir kıyafetle seyahatlerde bulunmaya karar vermişler. Rasûlü Ekrem, Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimiz, bu karardan haberdar olunca buyurdu ki: Yok ben bununla emir olunmadım, sizin üzerinizde nefsinizin de hakkı vardır. Hem oruç tutunuz, hem de iftar ediniz, hem kalkınız, hem de uyuyunuz, çünki ben de hem kalkarım, hem de uyurum, hem omç tutar, hem de iftar ederim, ve et de yağ da yerim ve eşlerime de yaklaşırım, artık her kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir, İşte bu hâdise üzerine bu mübârek âyetler nâzil olmuştur. Zâten bunun hilâfına hareket, hayata tesir eder, azaları zaafa düşürür, akıl ve fikire zarar verir, dinî, dünyevî vazîfeler hakkiyle yapılamaz. Bununla beraber bütün dünyevî lezzetlere dalmak ta insanı mânevî olgunluklardan mahrum bırakır, uhrevî selâmet ve saadeti temîne çalışmaktan alıkoyar, hayvanî bir hayat yüz gösterir durur. Bu sebeple böyle hareket de asla uygun olamaz. Binaenaleyh her hususta dengeye riâyet etmek, ifrat ve tefritten kaçınmak, hikmet gereğidir. İşte bu mübârek âyetler de bizlere bunları telkin buyurmaktadır.

Maide 5:89

Bu âyeti kerime, herhangi bir hususa dâir, meselâ güzel olan şeyleri terketmeğe ait yapılan yeminlerin mâhiyetlerine göre hükmünü beyan etmekte ve yeminlere uyulmasını tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Ümmeti Muhammed!. (Allah Teâlâ sizleri yeminlerinizdeki lağv sebebiyle sorumlu tutmaz) bunun üzerine cezâ’î bir hüküm gelmez, bu bir önemsiz yemindir. (Velâkin) Allah Teâlâ Ey insanlar!. (sizi -bilebile-) kasden (yaptığınız) ve tevsik ettiğiniz (yeminler ile sorumlu tutar) bu yeminlerden dolayı hanis olunca, yani o yemine riâyet etmeyip onu bozunca Hak Teâlâ Hazretleri sizleri sorumlu tutar. O halde bu sorumluluktan, bu mesuliyetten kurtulmanın (keffareti) yani: Bu husustaki mes’uliyetin, günahın af ve örtülmesinin çaresi (ise ailenize yedirdiğinizin) onların iâşelerine sarfettiğiniz yemeklerin (orta derecesinden on fakiri doyurmak) dır ve (yahut) on fakire orta halde, avret yerlerini örtecek derecede birer elbise, meselâ birer uzunca entari (giydirmek) dir. (yahut bir köle) Veya câriye (azat etmektir) bu suretle Allah’ın affına kavuşmak temenni olunur. (Fakat kim bunları bulamazsa) Fakir bir halde bulunursa o takdirde (üç gün) aralıksız (oruç tutar) bu şekilde ilâhî affı istirhamda bulunur. (İşte bu) beyan olunan şeylerin her biri (yemin ettiğiniz vakit) yemini bozunca (yeminlerinizin keffâretidir) bu sebeble Cenab’ı Hak sizi ilâhî affına mazhar buyurur. (Bununla beraber yeminlerinizi koruyunuz) Bir kere lüzumsuz yere yemin etmemelidir, yemin edince de ona riâyette bulunmalıdır. Meğer ki uymamayı icâbeden bir şer’î hüküm bulunsun. (İşte Allah Teâlâ âyetlerini) Şer-i şerifin hükümlerini, müsaadelerini (sizin için böylece beyan ediyor) sizleri uyanmaya, dinî hükümlere uymaya dâvet buyuruyor (tâki şükr edesiniz.) O Yüce Yaratıcının bu talimatına, bu kolaylıklarına karşı şükran borçlu olduğunuzu bilip kulluk secdesine kapanasınız. § Keffareti icap eden bir yemin, birden çok olunca keffâret de birden fazla olur. Fakat İmam Muhammed’e göre yemin keffâretleri çoğalınca tedahül eder. Yani: Bir keffâretle hepsinin sorumluluğundan çıkılmış olur. § Yapılan bir yemine riâyet edilmesi lâzımdır. Meğer ki, buna riâyet edilmesi, bir vecibenin, bir âmme menfaatinin yok olmasına sebep olsun veya bir kötülüğün işlenmesine sebebiyet versin. O takdirde bu yemine riâyet edilmesi icab etmez, bu yemin bozulur, sonra keffâret verilir. Hak Teâlâ’dan af niyâz edilir. Meselâ: Bir kimse borcunu vermemeğe veya babasıyla konuşmamaya yemin etse bunda devam etmesi câiz olmaz, belki borcunu verir, babasıyla konuşur, sonra da kefârette bulunur. § Vallah-i, Billâh-i Tallah-i denilmesi ve Allah Teâlâya kasem ederim, yemin ederim, şahadet ederim denilmesi birer yemindir. Allah Teâlâya ahdım olsun, üzerime andolsun denilmesi de birer yemindir. Kezalik: Helâli haram kılmak, meselâ: Şu yemeği yemek benim için haram olsun demek te bir yemindir. Bir kimse “şöyle yaparsam kâfir olayım veya Allah’ın kulu, Peygamberin ümmeti olmayayım” dese bununla maksadına bakılır. Eğer böyle bir sözü sırf bir yemin inancıyla iddiasına kuvvet vermek için söylemiş ise bu bir yemin olur. Fakat bu sözü bununla kâfir olacağına inandığı halde söylemiş ise bu yemin olmaz kendisine tövbe ve istiğfar ve imânı yenilemek ve nikâhı yenilemek lâzım gelir, yeminini bozmuş olsun olmasın eşittir. Yemin meseleleri için Bakara sûresindeki 224 numaralı âyeti kerimenin tefsirine de müracaat ediniz!.

Maide 5:90

Bu mübârek âyetler, temiz gıdalardan olmayan sarhoş edici maddeler ve diğerlerinin kötü mahiyetlerini, onların cemiyet hayatındaki zararlı etkilerini bildirirerek onlardan kaçınılmasını ve Cenab’ı Hak ile Rasûlü Ekrem’ine itaatin lüzumunu ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey müslüman bulunan insanlar!. (Muhakkak ki, içki) Aklı örten ve bozan rakı, şarap gibi herhangi bir mayi (kumar, putlar) ibâdet için hazırlanmış putlar (ve kısmet için çekilen zarlar) kumar ve piyango kalemleri (şeytanın işinden olan murdar) temiz ruhların kendilerinden sakındığı birer pis (şeydir) onlara meydan vermek asla muvafık olamaz (Artık ondan) öyle murdar, zararlı olan herhangi bir şeyden (kaçınız ki, kurtuluş bulabilesiniz) evet… Siz felâh ve kurtuluşunuzu bunlardan kaçınmak sûretiyle arayınız, ve illâ felâh ve kurtuluşa imkân yoktur. Bunlar insanları maddî ve mânevî hayattan mahrum bırakacak en zararlı musîbetlerdir. Maide sûresinin (3) cü âyeti kerimesine de müracaat!.

Maide 5:91

Ey insanlar!. O pis şeylerin mahiyetini, zararlı sonuçlarını bir kere düşününüz!. (Şüphe yok ki, şeytan, aranıza) Cemiyetiniz içine (ancak içki ile) sarhoşluk veren herhangi birşey ile (kumar ile düşmanlık düşürmeyi) ister ki, bu; işbu haram kılınan şeylerin dünyevî kötülükleri cümlesindendir, (ve sizi Allah Teâlâ’nın zikrinden) Onun yüce hükümlerini düşünme duygusundan (ve namazdan) öyle yüce bir vazîfeyi ifadan (alıkoymak ister) ki, bu da işbu haram kılınan şeylerin sebebiyet verdiği dinî zararlar cümlesindendir. Evet. İçki ile kumar, yüzünden insanlar birbirlerine karşı düşmanca bir vaziyet alırlar, aralarında birçok tartışmalar meydana gelir, bu sebeble nice cinayetler vuku bulur, nitekim olayları yazan gazeteler bu gibi faciaları dâima teşhir edip durmaktadır. Bununla beraber bu haramlara müptelâ olanlar çok kere sağlık ve âfiyetlerini, güzelce anlama ve düşünme kuvvetlerini kaybederler, vakitleri gafletle: Şehvetle, akılsızca bir surette geçer gider, Cenab’ı Hak’kın zikrinden, üzerlerine düşen namaz gibi vazîfelerini ifâ etmekten mahrum kalırlar. İşte diğer yasakları yapmak da bu gibi nice helâk edici, ilâhî azâbı çeken hallere sebebiyet verir durur.(Artık siz) Ey mükellef olan akıl sâhipleri!. O gibi câhiliyet zamanına ait şeylerin ne kadar fenalıklara sebebiyet verdiğini anlamış bulunuyorsunuz, artık siz o gibi kötü, zararlı şeylerden (vazgeçiniz değil mi?) bunların bu fasit mahiyetleri, rezalet getiren halleri böyle ortaya çıkmış olduğundan elbette bunlardan vazgeçmek herhalde lâzımdır. Aksi takdirde dünyevî, uhrevî felâketlerin yüz gösterip duracağını elbette takdir edersiniz!.

Maide 5:92

Ey imân sahibi olan insanlar!. (Allah Teâlâ’ya itaat ediniz ve Peygamber’e itaat ediniz) Onların bütün emirlerine, yasaklarına lâikiyle riâyette bulununuz (ve) onlara (muhalefetten sakınınız) gerek içki ve kumar hakkındaki ve gerek diğer şeyler hakkındaki vâki olan tekliflerine aykırı hareketlerden tamamen kaçınınız, sizin felâh ve kurtuluşunuz ancak o sayede gerçekleşir. (Şayet yüz çevirirseniz) Onların emirlerine, yasaklarına uymaktan yüz çevirirseniz (artık biliniz ki, bizim Peygamberimizin üzerine ait olan, apaçık bir tebliğden ibâretdir.) O Yüce Peygamber ise bu tebliğ vazîfesini böyle Kur’an-ı Kerim ile fevkalâde bir şekilde ifa etmiştir. Artık aleyhinizde ilâhî delil tamam olmuş, sizlerin mazerette bulunmaya bir selâhiyetiniz kalmamıştır. Binaenaleyh bunun neticesi, sorumluluktan, uhrevî azap ve cezadan başka değildir. Ne muazzam bir ilâhî tehdit!..

Maide 5:93

Bu âyeti kerime, imân ile nitelenmiş, sarhoşluk veren şeyler ve kumar hakkındaki ilâhî yasağa inanmış ve Cenab’ı Hak’tan lâikiyle korkanların üzerine bu sarhoş edici şeyleri ve kumarı yasaklanmadan önce kullanmış olmalarından dolayı bir mesuliyet tereddüt etmiyeceğini müjdelemekte, bu yasağa uymaya devam etmelerini tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ’ya ve onun bütün hükümlerine (imân edîp de) üzerlerine düşen eden (salih salih) Allah’ın rızâsını kazandıran, seçkin (amellerde) ibadetlerde, hareketlerde (bulunanların üzerine sakınıp da mü’min bulunduktan) Cenâb-ı Hak’kın haram kıldığı şeylerden sakınıp da bu haram kılmanın bir ilâhî emir olduğuna inandıkları (ve güzel güzel işleri) vazîfeleri, hayırlı muameleleri (işledikleri) imânlarında, salih amellerinde devam ve sebat eyledikleri (sonra da takva sâhibi oldukları ve imân eyledikleri) yani kimseye zülûm ve cefâ etmeyip o gibi yasaklardan sakınarak bu husustaki ilâhî hükümlere güzelce imân ettikleri (sonra da) evvelce mübah iken bilahara haram kılınan şeylerden hakkiyle (sakınarak ihsan yaptıkları) güzel, muntazam amellere devam edip herkese iyilikte bulunmak istedikleri, velhâsıl Hak Teâlâ’nın bütün emirlerine riâyette, yasakladığı şeylerden güzelce sakındıkları (takdirde evvelce) haram kılınmadan önce (tatmış oldukları) yiyip içmiş bulundukları herhangi bir (şeyde bir günah yoktur) bundan dolayı mesul, bir azâba uğramayacaklardır. Elverir ki, beyan olunduğu üzere haram kılındıktan sonra onlardan kaçınarak temizce, takvâ sâhibi olarak bir hayat geçirmeğe devam edecek olsunlar. (Ve Allah Teâlâ güzel iş yapanları sever.) Artık bu ilâhî muhabbete nâil olmak için güzel iş yapmaya çalışmalı değil midir?. Takvânın, ihsanın ehemmiyetine, muhtelif derecelerine ve bunlar ile vasıflanmaya teşvik ve özendirme hikmetine binaen bunlar mükerrer olarak zikrolunmuştur. § Rivayete göre içkinin, kumarın ve benzerlerinin haram kılınması hakkındaki âyeti kerime nâzil olunca eshabı kiram, endişeye düşmüşler, Ya Rasûlüllah!. Bizim bir takım kardeşlerimiz, meselâ Uhud gazvesinde şehit olan zâtlar vaktiyle şarap içer, kumardan kazandıklarını yerlerdi, onlar bu yasaklamadan evvel vefat etmişlerdir. Onların halleri ne olacaktır?, diye sual etmişler, bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, bunları haram kılınmadan önce yapmış olanların mesul olmayacakları bildirilmiştir. Elverir ki, Cenâb-ı Hak’kın bütün hükümlerine inanır bulunmuş, Cenâb-ı Hak’tan korkmuş olsunlar, daha sonra vâki olan haram kılmayı öğrenenler de bunun bir ilâhî hüküm olduğunu kabul ederek böyle haram kılınan herhangi şeyi yapmaktan çekinsinler, Allah Teâlâ’dan hakkiyle korksunlar, güzel hareketlere devam etsinler. Başarı Allah’tandır.

Maide 5:94

Bu âyeti kerime, şarap ve kumar mutlaka haram olduğu gibi ihram halinde de bir kısım avların haram bulunduğunu beyan ve bu haram oluşun da ilâhî bir imtihanından ibâret olduğunu ihtar etmektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey ehli İslâm!. (Allah Teâlâ) ya yemin olsun ki (elbette sizi kendi ellerinizin ve mızraklarınızın erişebileceği) avlamalarına ellerinizle, silâhlarınızla muktedir bulunacağınız (avdan) karada bulunan ve etlerini yemek haddizatında helâl bulunmuş olan veya olmayan hayvanları avlamaktan ibâret (birşey ile), onları avlamayı size ihram halinde, harem sahasında haram kılmakla (imtihan edecektir) yani: Hakkınızda imtihan muamelesi yapacaktır, (Tâki Hak Teâlâ kendisinden gizlide korkanları bilsin) yani: Onları meydana çıkarsın, ilâhî zatından korkanlar ile korkmayanları temyiz etsin, başkalarına bildirsin bu suretle halleri, ilâhî emirlere olan bağlılık dereceleri ortaya çıksın. (Artık bundan) yani: Böyle ilâhî bir imtihana dinî bir hikmete binaen o avın haram kılınmış olduğu beyan buyrulduktan (sonra kim tecâvüz ederse) o yasaklanan hayvanları avlarsa (ona) böyle ilâhî yasağa muhalefet eden şahsa (elim bir azap vardır) o, dünyada da, âhirette de cezâyı hak etmiş olur. § Rivâyete göre Hudeybiye senesi eshâbı kiram hac için ehramda bulundukları sırada Cenâb-ı Hak, kendilerini birçok av hayvanlarıyle imtihan buyurmuş, birçok kuşlar vahşi hayvanlar fevkalâde ziyâde bir suretle bu zatların etrafını istilâda bulunmuş, bunları elleriyle, mızraklariyle avlamaya muktedir bulunmuşlar, işte bu sırada bu âyeti kerime nâzil olmuş, onlar bu hayvanları avlamaktan bir ilâhî imtihan olmak üzere yasaklanmışlardır.

Maide 5:95

Bu âyeti kerime, ehram halinde av avlamanın haram olduğunu açıkça beyan ve böyle kusurun meydana gelmesi halinde kayb olanı telâfi etmek ve günâhı sevap ile silmek için ne gibi bir muamelenin yapılması icâbedeceğini izah buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey mü’minler!. Siz ihramda iken) Yani: Hac veya ûmre veya her ikisi için ihramlı bulunduğunuz zaman, isterse harem sınırları hâriçinde bulunmuş olunuz, nitekim ihramlı olmadığınız halde sınırları içinde bulunduğunuz takdirde de (avı) etleri yenilen hayvanları (öldürmeyiniz) bunları öldürmek bir hikmet gereği yasaklanmıştır. Şayet (sizden her kim onu) o bilinen avı (kasden) ehramda bulunduğunu hatırladığı ve bunu öldürmenin haramlığını bildiği halde (öldürürse üzerine o öldürdüğü hayvanın misli) onun kıymetince dengi (bir cezâ vardır ki. Kâbe’ye) haremi şerif dairesine (ulaşacak bir kurbanlık olmak üzere buna) bu öldürülenin misline (siz) müslümanlardan (iki adâlet sâhibi hüküm eder) onun kıymetini tâyin eyler (veya bir keffâret vardır ki, o da fakirleri doyurmaktır) o öldürdüğü avın kıymeti miktarı fakirlere yemek verilmesidir, (veya onun dengi) O yedirilecek fakirlerin sayısı miktarınca (oruç tutmaktır) şöyle ki: İmamı Âzam ile Ebu Yusuf’a göre öldürülen avın kıymeti bakımından misli gözönüne alınır. Avın avlandığı yerdeki veya ona yakın yerdeki kıymeti tayin edilir. Eğer kıymeti bir kurban kıymetine denk bulunursa bunu avlamış olan ihramı, serbesttir, ya o kıymette bir kurban alarak onu hareme ulaştırır veya o kıymette yemek satın alarak her fakire yarım sa’ yani beşyüz yirmi dirhem buğday veya bir sa’ miktarı başka bir taam, meselâ arpa verir veyahut her fakire vereceği yemeğe bedel birer gün oruç tutar. Eğer bir fakire verilecek yemek bedelinden noksan bir şey kalırsa bunu da ya fakirlere sadaka verir veya onun karşılığında da bir gün oruç tutar. Fakat İmam Mâlik ve Şafi’i gibi diğer müctehitlere göre bu öldürülen avın mislinden maksat, yaratılış ve şekil itibariyle benzeridir. Eshabı kiramdan rivâyet olunduğuna göre onlar öldürülen bir deve kuşundan dolayı kurban olarak boğazlanacak bir deve ve bir geyikten dolayı bir koyun, ve bir yaban eşeğinden dolayı bir sığır ve bir tavşandan dolayı bir dişi keçi alınıp kurban edilmesini vacip görürlerdi. Fakat deniliyor ki, bu hususta Kur’anın, metni misli vacip kılmıştır. Mutlak misilden maksat ise kitaba, sünnete, icma’a ve makule göre ya hem şeklen, hem de manen misildir veya yalnız manen misildir. Burada ise hem şeklen hem de manen misil irâde edilmediği bir icma sabit olduğundan bununla manen misil kasdedildiği belli olmuş bulunmaktadır. Nitekim kul haklarında bilinen böyle bir misildir. Meselâ: Bir hayvan telef edilse bunu tazmin için bu hayvanın her bakımdan bir benzerini bulmak lâzım gelmez. Bilâkis o hayvan yalnız kıymeti İtibariyle tazmin edilir. Aksi takdirde birçok müşkülât yüz gösterir. Velhâsıl öyle haram olan bir avlama hareketinde cür’et etmiş olan şahıs üzerine böyle bir cezâ gelir (Tâki, bu suretle yaptığının) ihramın getirdiği yasağa riâyet etmemenin (vebalini tatsın) zararını çeksin. (Allah Teâlâ geçmiş olanı af buyurmuştur) Yani: Rasûlü Ekrem’den sorup bu husustaki dinî hükmü öğrenmeden evvel veya câhiliyet zamanında yapılmış olan bu tür av ve şikâr hâdiselerinden dolayı bunları yapanları sorumlu tutmamıştır. (Ve her kim) Bu husustaki ilâhî yasaktan sonra (bir daha böyle yaparsa) ihramlı olduğu ve haram sahasında bulunduğu halde böyle kasden av avlarsa (elbette Allah Teâlâ ondan intikamını alır) yani: Onu âhirette cezâya çarptırır. Bununla beraber bir ihrama bir kaç kere av avlarsa üzerine keffâret de o kadar çoğalır. Genel olarak âlimler bu görüştedir. Fakat İbni Abbas ile Şüreh’ten bir rivâyete göre bunun hakkındaki ilâhî intikam, keffâretin vicubuna mânidir, bu intikam ile yetinilmiş, ayrıca keffâret zikredilmemiştir. (ve Allah Teâlâ azizdir) Galiptir, dilediğini yapmaya kadirdir, asla mağlûp ve âciz değildir. Ve (intikam sahibidir) günahlara devam etmeyi yasakları çiğnemeyi alışkanlık haline getirenleri şiddetle cezâlandıracaktır. Artık her insan ona göre uyanık olarak hareketini güzelce tanzim etmeli, Allah’ın hükümlerine riâyet etmeğe çalışmalıdır. Başka türlü kurtuluş çaresi yoktur. § Ihram halinde ve harem sahasında avlanmanın haram oluşu, hac’ca ve harem sahasına saygı içindir, o mübârek sahada tam bir saygı ve korku ile hareket ederek Allah’ın mahlûkatına tecavüzden sakınılması lüzumuna işâret içindir. O kutsal saha, insanlar gibi kuşların ve diğer avlanacak hayvanların bir güvenlik ve selâmet sahasıdır. Artık ona karşı gösterilmesi gereken hürmet ve tevâzu’u ihlâl edecek hareketlerden kaçınılması, bir dinî fazîlet gereğidir. § Bir ihramı, Karga, Çaylak, Akrep, Yılan, Fare, Sinek, Karınca, Pire, Kene, Arı, Kertenkele, Kelebek gibi av cinsinden olmayan ve insanın bedeninden doğmayan haşeratı ve üzerine saldıran köpeği ve Kurt gibi tabiatında ezâ bulunan herhangi bir yırtıcı av hayvanını öldürse hakkında cezâyı gerektirmez. Fakat bir ihramlı, Çekirgeyi veya üzerindeki biti öldürse veya öleceği yere atsa veya başkasına üzerindeki bitleri öldürmek için gösterse bundan dolayı dilediği miktarlarda az çok birşey tasadduk eder. Sûre’i Bakaradeki (158, 196, 197, 198,) inci âyetlerin tefsirlerine de müracaat ediniz!.

Maide 5:96

Bu mübârek âyetler, ihramlılara karadaki avların haram kılınmasına karşılık onlara ve diğerlerine deniz aylarından istifâdenin helâl olduğunu bildirmektedir. Ve Kâbe’i Muazzamanın, haram ayın ehli imân için bir intizam sebebi, bir yükselme ve saadet sebebi olduğuna ve bütün bu kâinatı yaratıp bütün mükevvenatı hakkiyle bilen zâtı ilâhînin elbette ki her hususa ait emir ve yasağının bir hikmet gereği, bir başarı ve terakki vesîlesi bulunduğuna işâret eylemektedir. Şöyle ki: Ey ihramlı olanlar!. (Size deniz avı) Yalnız denizlerde, ırmaklarda veya göllerde yaşayan, etleri yiyilip yiyilmeyen hayvanları avlamak (ve onun yiyilmesi) yani: Onlardan istifâde edilmesi ve balık kabilinden ise yiyilmesi (size) yerleşik olanlarınıza (ve yolculara) ticaret vesâire için o makama gelip gidenlere, misafirlere (bir fâide olmak için) onların tazelerinden yerleşik olanların yemeleri ve onların kesilip etleri kurutulmuş olanlardan da misafir olanların istifâde etmeleri için (helâl kılındı) artık bunlardan istifade edebilirsiniz. (ve sizin üzerinize ihramda bulunduğunuz müddetçe kara avı) çoğunlukla karada yaşayan av hayvanları isterse su kuşları gibi bazı vakitlerde su içinde yaşar olsunlar (haram kılınmıştır) bu da bir hikmet gereğidir. Binaenaleyh ey müslümanlar!. (Huzuruna) Mahkeme’i kübrâsına (toplanacak olduğunuz Allah Teâlâ’dan korkunuz) onun bütün emirlerine uyunuz, bütün bu gibi haram kıldığı şeyleri yapmayınız, sizin için başka sığınacak bir zat, bir makam yoktur. § Bizim Hanefî mezhebine göre bir ihramlı, ihramdan önce boğazlamış olduğu bir hayvanın etinden ihramdan sonra yiyebilir. Ve bir ihramlı, helâl = ihramlı olmayan bir kimsenin avladığı hayvanın etinden yiyebilir, isterse ihramlı olmayan, onu o ihramlı için avlamış olsun. Elverir ki, ihramlı o ava işâret ve dalalette bulunmuş olmasın. Fakat İmam Mâlik ile İmam Şartî ve İmam Ahmet’e göre bir ihramlı adına başkalarının avlamış olduğu avın etinden o ihramlı yiyemez.

Maide 5:97

(Allah Teâlâ Kâbe’yi) O yüce makamı (o Beyti haramı) böyle bir unvana sâhip olan o mübârek mahalli (ve haram ayı ile) kendisinde hac vazîfesi ifâ edilen Zilhicce ayı ile (o boyunları bağsız) olup hedy namını alan kurbanları (ve bağlı) olan (kurbanları) boyunlarına kurban nişânesi asılmış olan ve kalaid ünvânını alan kurban hayvanlarını (insanlar için bir istifâde vâsıtası kıldı) bunlar bir mü’minin dinî ve dünyevî işlerinin yürümesine, güzelce gelişmesine vesîledir. Hac ve ûmre yapacak zatlar oraya yönelirler, bu sâyede bir kısım kusurları af edilir, bir nice sevaplara, derecelere nâil olurlar. Bir takım tacirler de o makam sâyesinde kazanç sâhibi olurlar. Vaktiyle de Kâbe’nin haremine giren bir zayıf kimse, emniyete kavuşur, bir suçlu takipten kurtulurdu. (Bu da) Kâbe’i Muazzamanın, haremi şerifin bu fazîleti, onlara ait bir kısım şer’î hükümlerin ceryânı (bilmeniz) düşünüp hikmet ve faydasını anlamanız (içindir ki, şüphesiz Allah Teâlâ göklerde olanı da ve yerde olanı da bilir) onun her emri ve yasağı bir nice dinî ve dünyevî menfaatleri celbe, bir nice zararları def’e sebebtir. Artık onun bütün şer’î hükümlerinin ve özellikle hacca ihramlılara ve diğerlerine ait kutsal tebliğatının nice hikmetleri, fâideleri içermiş olduğunu kim inkâr edebilir, (ve muhakkak ki. Allah Teâlâ herşeyi tamamiyle bilendir.) Bütün göklerde ve yerde olan şeyleri kullarının bütün fiil ve hareketlerini hakkiyle bilicidir. Binaenaleyh o Yüce Yaratıcıdan korkmalı, onun o mübârek, hikmet dolu emirlerine, yasaklarına gerektiği gibi riâyet etmeye çalışmalıdır.

Maide 5:98

Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’kın emirlerine, yasaklarına muhalefetin ne kadar cezâya sebep olacağına işâret etmekteir. Ve Rasûlü Ekrem tarafından dinî hükümler tamamen tebliğ edilmiş olduğundan bu hususta kimsenin bir mazeret ileri sürmeye selahiyeti bulunmadığını, ve herkesin bütün hal ve durumunu hakkiyle bilen Allah Teâlâ’dan korkulmasının lüzumunu bildirmektedir. Ve temiz, helâl kabilinden olan şeyler ile haram bulunan murdar şeylerin eşit olmadığını beyan ile öyle gayrı meşru dünyevî varlıkların çokluğuna kapılmamasını bütün insanlığa şöylece ihtar buyurmaktadır: Ey mükellef insanlar!. (Biliniz ki. Allah Teâlâ’nın cezâsı) Azâbı, onun haram kıldığı şeyleri yapanlar hakkında (muhakkak pek şiddetlidir) bunu düşünmelisiniz, haramları işlememelisiniz, insanlık icâbı yapılmış olan yasak bir fiilde israr edip durmamalısınız. (Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayandır) Onun haram kıldığı şeylerden kaçınanları veya işledikleri yasaklarda devam etmeyip onları terkedenleri affeder, örter, lûtfuna nâil buyurur. Ve Allah Teâlâ (rahîmdir.) kulları hakkında ilâhî rahmeti pek ziyadedir. Bunun içindir ki, onları ikaz ve irşat için böyle emirlerini onlara Kur’an-ı Kerim ile telkin buyuruyor, tâki onun rahmetine lâyık amellerde bulunmaya gayret etsinler.

Maide 5:99

Ey insanlar!. Sizin vazîfeniz tebliğ edilen şer’î hükümlere hakkiyle riâyet etmektir. Bu tebliğ ise size Rasûlü Ekrem vasıtasıyle yapılmıştır. O (Peygamberin üzerine) düşen, risâlet vazîfesi, şer’î hükümleri ümmetlerine (tebliğden başka değildir) o Yüce Resûl ise bu vazîfeyi gerektiği gibi yapmıştır. Artık hakkınızda ilâhî hüccet tamam olmuş, bir mazeret ileri sürmeye asla selâhiyetiniz kalmamıştır. Sizin o tebliğ edilen şeylere itaat etmeniz lâzım bulunmaktadır. (Ve Allah Teâlâ ise açıkladığınız) açıkça yaptığınız (şeyi de, gizlediğiniz) gizlice yaptığınız, kalben düşünüp durduğunuz her (şeyi de bilir) hiçbir hâl ve durumunuz Cenâb-ı Hak’ka hâşâ gizli kalmaz. Binaenaleyh pek uyanık bulununuz, dinî vazîfelerinize riâyetten ayrılmayınız ki, o Yüce Yaratıcının cezasından emin, lütuflarına nâil olasınız.

Maide 5:100

Ey Yüce Resûlüm!. O mükellef olan kullara (De ki, murdar ile temiz) haram ile helâl, pis olan şey ile temiz olan şey, kötü inanç ve çirkin işler ile güzel inanç, güzel amel Allah katında (eşit olmaz) binaenaleyh murdar, gayrimeşru olan şeylerden kaçınmalı, temiz, Allah katında makbul olan şeyleri elde etmeye çalışmalıdır, bu hususta fedakârlıktan ayrılmamalıdır, gösterişe kapılmamalıdır. (Velevki murdarın çokluğu) Ey mükellef olan insan senin (hoşuna gitsin) evet… pis, gayrimeşru bir malın, bir servetin, bir cemiyetin çokluğu hoşuna gitse de, insanı sevindirip ümide düşerse de bunun bir kıymeti yoktur. Bunlar fâni, zararlı, mesuliyeti gerektiren bir çokluktur. İmdi bunlar temiz, meşru bir nîmet ile, dindar, faziletli bir cemiyet ile eşit olabilirler mi?. İsterse bunların miktarı noksan bulunsun (Artık ey güzel akıl sâhipleri) ey İlim ve irfan sâhipleri!. Öyle bir takım pis şeylerin çokluğuna kıymet vermeyiniz, onları kazanmaya çalışmayınız, onların uhrevî cezaları pek ziyadedir. (Allah Teâlâ’dan korkunuz) Onun kutsal emirlerine, yasaklarına tamamen riâyete çalışınız (ki, kurtuluş bulabilesiniz) dünyevî, uhrevî selâmet ve kurtuluşa nâil olabilesiniz. Temiz şeyleri bırakıp da pis şeylerin arkasına düşenler, aldanırlar, felâh ve kurtuluştan mahrum kalırlar, bir malın herhangi bir şeyin kıymeti, onun çokluğu ile değildir. Belki onu temiz, helâl ilâhî rızâya uygun olması İtibâriyledir. İsterse miktarı az olsun. § Bir rivâyete göre bir şahıs, Rasûlü Ekrem’den sormuş ki, içki satmak benim ticaretim idi, onu sattığımdan dolayı mal kazanmış bulunuyorum, o mal ile Cenab’ı Hak’kın itaati uğrunda bir amelde bulunsam bana bir fâide hasıl olur mu?. Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimiz de buyurmuş ki: “Sen o malı hac veya cihat veya sadaka yolunda infak etsen, bu bir sivrisinek kanadına bile denk olmaz, Cenâb-ı Hak temiz olandan başkasını kabul buyurmaz. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur.

Maide 5:101

Bu mübârek âyetler, Yüce Peygamberin tebliğ etmediği bir takım hikmete muhalif şeylerin sual edilmesi ağır bir teklif e, hoş olmayan bir hadisenin meydana gelmesine sebep olabileceği cihetle bu sorunun hikmete uygun olmadığını ve peygamberin beyanlarını kabul etmeyip inkâr edenlerin küfre düşeceklerini ihtar etmektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey Hz. Muhamed Aleyhisselâm’ın risâletini tasdik eyleyenler!. Ol Yüce Resûle müracaat ederek size tebliğ etmediği (Öyle şeylerden sormayınız ki) bir takım icrâsı çok zor olan veya gizli sırlardan ibâret bulunan şeyler hakkında fetva talebinde bulunmayınız ki (eğer size açıklanırsa) onun zuhuru, size teklif edilmesi, hüzün ve meşakkate sebep olacağı için (sizi üzer) hoşunuza gitmez, sizin rezil olmanıza sebep olabilir. (Ve eğer siz Kur’an’ın indiği sırada) Rasûlü Ekrem’in zamanı saadetinde o gibi şeylerden (sorarsanız) onlar (size açılır) beyan olunur da sizi üzüntüye meşakkate sokar. (Allah Teâlâ onlardan) Evvelce vuku bulmuş olan somlarınızdan veya sual ettiğiniz şeylerden dolayı sizi (af buyurmuştur) artık o gibi şeyleri tekrar sormaya kalkışmayınız (Ve Allah Teâlâ gafurdur) vaki olmuş olan bir kısım günahları, hataları af ve mahv buyurmuştur. Ve (halimdir) yapılan günahlardan dolayı hemen cezâsını acele etmez, merhamet buyurur, tövbe ve istiğfar etmek için müddet bırakır.

Maide 5:102

(Gerçekten de öyle şeyleri) Bu sizin sual ettiğiniz şeyleri, onlar gibi sakıncalı meseleleri (sizden evvel bir kavim sordu da sonra o sebeble) o sordukları şeyler hakkında beyanlara itaat etmeyip onları inkâra cür’et etmeleri yüzünden (kâfir oldular) nitekim eski kavimlerden bir takımı Peygamberlerinden böyle şeyleri sormuşlar, sonra o şeyler ile mükellef olunca onları terkederek yok olmaya mâruz kalmışlardır. Nitekim Salih Aleyhisselâm’ın kavmi taştan bir devenin çıkmasını istemişler” sonra bir mucize olarak meydana gelen o deveyi boğazladılar. Musa Aleyhisselâm’ın kavmi de “Ya Musa!. Allah Teâlâ’yı bize âşikâre göster” demişler, bu yüzden büyük bir vebâle uğramışlardır. Yine İsrail oğulları Peygamberlerine müracaat ederek “bize bir hükümdar tayin et, Allah yolunda cihatta bulunalım” demişler, sonra kendilerine Talût hükümdar tayin edilince onun emrinde cihatta bulunmaktan kaçınmışlardır. Bunun gibi İsa Aleyhisselâm’ın kavmi de gökten bir sofra inerse imân edeceklerini söylemişler, sofra inince sözlerinde durmayarak küfre düşmüşlerdir. § Rivâyete göre eshabı kiramdan bazıları Rasûlü Ekrem Hazretlerinden birçok sualler sormaya başlamışlar. Hz. Peygamber Efendimiz de minbere çıkmış, benden sorunuz, vallahi ben bu makamda bulundukça benden ne sorarsanız size cevabını veririm diye buyurmuş. Nesebi ayıplanan Abdullah İbni huzâfe, ayağa kalkmış, Ey Allah’ın Peygamberi!. Benim babam kimdir? diye sormuş, Rasûlü Ekrem de: Senin baban huzâfe diye buyurmuş, aynı şekilde babası ölmüş bir zat da kalkarak: Ya Rasûlüllah!. Benim babam nerededir diye sormuş, Peygamber Efendimiz de “senin baban ateştedir” diye cevap vermiş, aynı şekilde: Süraka İbni Mâlik de: “Ya Rasûlüllah Hac bizim üzerimize her sene mi farzdır” diye sormuş, Rasûlü ekrem ona cevap vermemiş, yüz çevirmiş Sürake yine sualini iki üç kere tekrar edince Yüce Peygamber Hazretleri: “yazık sana, sana “evet” demiyeceğimi kim temin edebilir?. Vallahi eğer “evet” desem her sene hac farz olur, farz olunca da terkedersiniz, terkedince de küfre düşerseniz. Ben sizi terkettikçe beni terkediniz, yani size fazla teklifte bulunmadıkça artık fazlasını sual etmeyiniz. Şüphe yok ki, sizden evvelki kavimler, çok suallerinden dolayı helâk olmuşlardır. Ben size bir şey ile emir edince ondan gücünüz yettiği miktarı ifâ ediniz ve sizi bir şeyden men edince de ondan kaçınınız. Hz. Ömer, Hz. Peygamber’in üzüldüğünü görmüş, bu hâdise üzerine ayağa kalkmış, biz Allah Teâlâ’nın Rabbimiz olduğuna, İslâmiyet’in dinimiz olduğuna, Hz. Muhammed’in de Peygamberimiz olduğuna râzı olduk demiş, bu olay üzerine bu iki âyeti kerime nâzil olmuştur.

Maide 5:103

Bu mübârek âyetler; meşru şeyleri birakip da haram şeyleri işleyen ve bir takim sapik kimseleri taklit edip duran şahislarin bu cahilce hareketlerini kinamaktadir. Şöyle ki: (Allah Teâlâ) Öyle câhiliyet ehlinin uydurduklari gibi (behireden, sa-ibeden, vesileden ve hamden hiç birini -meşrukilmamiştir) câhiliyet zamaninda: Beş kere yavrulayip, da beşinci yavrusu erkek olan devenin kulagini yarar kendisini saliverirlerdi, ondan artik hiç istifâde etmezlerdi. Bu deveye “behîre” denilmiştir. Şaibe de putlar adina adak yapilan develerdir ki, bir maksadin gerçekleşmesi için bir deve adanir, o maksat gerçekleşince o deve de saliverilirdi, ondan fâidelenmeyi kendilerine haram kilarlardi. Vesile de putlara tahsis edilen koyundur. Şöyle ki: Bir koyun dişi doğurursa sâhibinin olurdu, erkek doğumrsa onu putlara tahsis ederlerdi. Şayet ikisini birden doğurursa dişi kardeşine kavşutu derler, artik o erkegi de kurban etmezlerdi. Ham da sülbünden on deve doğmuş olan erkek devedir ki, bunun sirti haram sayilirdi, onu serbest birakirlardi, onu hiçbir sudan veya meradan men etmezlerdi. Ölünce etinden erkekler de kadinlar da yerlerdi. Bunlarin hakkinda başka bazi rivâyetler de vardir. İşte bu gibi hayvanlarin hakkinda böyle muamele yapilmasi için İslâm dininde şer’î bir hüküm yoktur. Böyle bir muamele din adina bir iftiradir. (Fakat kâfir olanlar Allah Teâlâ’ya karşi yalan yere iftirada bulunurlar) Yapacaklarini yapar, sonra da bunu bize Allah Teâlâ emretti, meşru kildi diye yalan söylerler, (onlarin çoklan ise) bu gibi gayrimeşru iddialarda bulunanlara körükörüne tâbi olup giderler. “Amr İbni Lühay ki, Hüzaa kabilesinden bir şahistir. Câhiliyet devrinde Mekke’i Mükerreme’ye hâkim olmuştur, İsmail Aleyhisselâm’in dinini ilk defa bozan budur. Putlar, heykeller edinmiş, behire ve diğer şeyler hakkindaki kâfirce usulü bu adam koymuştur. Artık birçok câhil hak da böyle kâfir, bozguncu, dinî hükümleri ortadan kaldıran bir şahısa tâbi olmuşlardır. Ne kadar üzücü bir alçaklık!.

Maide 5:104

(Ve onlara) Öyle bâtıl şeyleri yapanlara, bir takım dinsizlere tâbi olan birçok kimselere (Allah Teâlâ’nın indirdiğine) helâl ve haramı beyan eden Kur’an’ı Kerim’e (ve Peygambere) kendisine Kur’an’ı Kerim’in nâzil olduğu Yüce resûle (geliniz) onların beyanlarına tâbi olunuz, tâki, gerçek durumu bilip, doğru yola girmiş olabilesiniz, (denildiği vakit) Onlar bu irşat ve ikazı kabul etmez, sapıklıklarında israr eder dururlar, (babalarımızın üzerinde bulunduğumuz) Onların yapıp durduğunu bildiğimiz (şeyler bize yeter) bizim için onlar yeterlidir (derler) ne cahilce bir iddia!, (babaları hiç birşey bilmiyorlar) Cehâlet içinde yaşamış bulunuyorlar (ve doğru yola gitmiyorlar idiyseler de mi?) onlara tâbi olup duracaklar?. Bu ne kadar inatçı, şaşılacak bir iddia, bir hareketi, İnsan, makul, meşru olan hususlarda başkalarına tâbi olur, bundan istifâde eder, fakat bir takım inkârcılara, câhillere körükörüne tâbi olmalı mıdır? Hakikat meydanda iken onun aksini iddia edenlerin sözlerine kıymet vermek, maddî ve mânevî bir düşüş, bir alçaklık nişânesi değil midir?. Binaenaleyh bu gibi zararlı, helâk edici iddialar asla kıymet vermemeli, onlardan pek ziyâde kaçınmalıdır. Ferdî ve içtimai selâmet ve saadet ancak bu şekilde sağlanmış olur.

Maide 5:105

Bu âyeti kerime, müslümanları uyanmaya dâvet ediyor, bir takım sapıklar! taklit etmekten men eyliyor, müslümanlara kendi vazîfelerini ifâ, mukaddesata riâyet ettikleri takdirde sapıklar yüzünden mesul, azâba mâruz olmayacaklarını müjdeliyor. Şöyle ki: (Ey imân edenler) Siz öyle kâfirlere, bir takım yanlış inançlara saplanmış kimselere bakmayınız (Siz kendi nefsinize bakınız) kendi şahsınızı İslaha, temiz bir inanç dairesinde yaşamaya dikkat ediniz, üzerinize düşen vazîfeleri ifâya çalışınız, ve siz hakiki mü’minler bir nefs hükmünde bulunduğunuz için birbirinizi irşat ve yükseltmeye gayret ediniz. Size en çok lâzım olan budur. (Siz hidayette bulunduktan sonra) Dinî hükümlere riayetkâr olup takvâ sâhibi olarak yaşadığınız takdirde (sapıklığa düşmüş olanlar size bir zarar veremez) siz onların yüzünden âhirette mesul olmazsınız. Elverir ki, siz üzerinize düşen dinî vazîfeleri ifâ etmiş ve mümkün olduğu takdirde o sapıklara karşı iyiliği emredip kötülükten alıkoyar bulunmuş olasınız. Çünki bu vazifeye riâyet de hidâyete kavuşma cümlesindendir. Bu vazîfeyi ifâya güçleri yettiği halde yapmayanlar sapıkların felâkete uğramaları halinde onlarda zarar görecekler, bu yüzden Allah katında mesul bulunacaklardır. Nitekim birçok âyetler hadisler bize bu vazîfeyi emretmektedir. Ey insanlar!. (Hepinizin sonunda varacağı) Kıyâmet günü mânevî huzurunda toplanarak muhakemeye tâbi olacağı zât ancak (Allah Teâlâ’dır) gerek hidâyete erenler ve gerek sapıklar Cenab’ı Hak’kın mahkeme’i kübrâsına getirileceklerdir. (o) Yaratıcı Hâkim (de size) ey insanlık zümresi!. Dünya hayatında (ne yaptığınızı haber verecektir.) hidâyete götüren amellerde mi bulundunuz, yoksa sapıklık yolunu mu takip ettiniz,bunlar size bildirilerek ona göre lâik olduğunuz mükâfatlara veya cezalara kavuşturulacaksınızdır. Artık uyanınız, o gelecek hayatı düşününüz. Ne mühim ilâhî bir vaad ve tehdit!.. § Rivâyete göre eshabı kiram, küfr içinde kalan, küfr halinde ölüp giden yakınlarını, yurtdaşlarını düşünerek üzülüyorlarmış. Onları teselli etmek için bu âyeti kerime nazil olmuştur.

Maide 5:106

Bu âyeti kerime, müslümanların canlarını korumakla mükelef oldukları gibi ölmeden evvel de hayır adına ve başkalarının haklarını korumak maksadıyle vasiyet yapmalarını ve bu vasiyete vârislerin ve diğerlerinin riâyet edebilmeleri İçin bu vasiyetin varlığını en az iki şahidin şahâdetiyle temin etmeği ve bu şahitler hakkında varisler tarafından şüphe vuku bulursa bunların ne şekilde yemine tâbi tutulacağını beyan ve ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler) Ey müslümanlar zümresi! (Herhangi birinize ölüm hâli) Ölümün alâmetleri meydana (geldiği zaman) öyle yapılacak bir (vasiyet vaktinde) yapacağınız vasiyetlere dâir ileride (şâhitlik edecekler) o vasiyetlerin varlığını, kaybolmasından ve inkârdan korunmasını temin için şahitlikte bulunacak şahıslar (ya sizden) siz müslümanlardan veya sizin yakınlarınızdan (adâlet sâhibi) doğru sözlü, haktan ayrılmaz (iki kimsedir.) Bunlar sizin durumunuzu daha iyi bilecekleri ve daha ziyâde doğru olacakları için bunların şâhit tutulmaları daha iyidir. (Veya size yolculuk halinde iken ölüm musibeti isâbet etti ise) o gurbet halinde akrabanızdan, din kardeşlerinizden kimse bulunmadığı takdirde (sizin gayrınızdan) yabancılardan ehli zimmetten (İki şahıstır) bunları o halde şâhit edinirsiniz. (Bunların şâhitliklerinden -şüphelendiğiniz takdirde-) yani: Varisler ve diğer alâkadarlar bu şahitlerin hiyanetleri, terekeden birşey almış ve gizlemiş olmaları gibi bir hususta şüpheye düştükleri zaman (bunları) bu yabancılardan olan ve olmayan şahitleri (namazdan sonra) ikindi namazının edâsını müteakip olması tercih olunur, (alıkorsunuz) Bunları yemin etmeleri için durdurursunuz (Bunlar) bu şahitler de biz (yemin karşılığında hiçbir bedel almayız) dünya malı için doğruluktan ayrılarak Hak Teâlâya yalan yere yeminde bulunmayınız (isterse lehine şâhitlik edeceğimiz kimse bizim için akraba olsun) biz yine haktan ayrılmaz, onların menfaatları için onların lehine yalan yere şahitliğe cür’et etmeyiz. (Ve Allah’ın şahitliğini gizlemeyiz) Cenab’ı Hak’kın bize yerine getirmeyi emrettiği bir şâhitliği hangi fâni bir menfaat hırsiyle odadan kaçınmayız (o takdirde) biz şâhitliği gizlediğinizi, değiştirip bozduğumuz takdirde (şüphe yok ki, biz günahkârlardan bulunmuş oluruz) artık nasıl cür’et eder de hakikata aykırı şahitlikte bulunabiliriz?, (diye yemin ederler) Bu şekilde şâhitliklerinde doğru olduklarını teyit etmiş bulunurlar. § Namazdan sonra, özellikle ikindi namazını müteakip şahitlikte bulunulmasının hikmetine gelince: Bütün din mensupları bu ikindi vaktine saygı gösterir, o vakitte yemin etmekten çekinirlerdi. O vakit insanların toplanacakları bir zamandır. Ve o zaman gece melekleriyle gündüz meleklerinin birbirine tesâdüf edecekleri bir vakittir. İmamı Şafi’ye göre cinâyet, boşama, azat etme ve ikiyüz dirheme varan bir mal hakkındaki yeminlere daha ziyâde ehemmiyet verilir. Bu yeminler, ikindi namazından sonra Mekke’i Mükerreme’de rükn ile makam arasında, Medine’i Münevvere’de minber yanında, Beyti mukaddeste sahretullah yanında, diğer beldelerde de mescitlerin en şereflisi içinde yapılır. Fakat Hanefî imamlarına göre bu bir daha iyiyi tercih meselesidir. Yoksa bu yeminler böyle zaman ve mekân ile kayıtlı değildir. Diğer yerlerde de yapılabilir. § Deniliyor ki: böyle sefer halinde gayrimüslimlerin de şâhit edinilmesi İslâm’ın başlangıcında müslümanların azlığından dolayı câiz bulunmuştu. Sonra bu cevaz: (……………………………) İçinizden adâlet sahibi iki kişiyi şâhit tutun. (Talak, 65/2) âyeti kerimesiyle neshedilmiştir. Fakat müfessirlerin çoğuna göre Maide sûresinde mensuh bir âyet yoktur.

Maide 5:107

Bu mübârek âyetler, vasiyetler hakkında şâhitlik eden kimselerin doğru şâhitlik etmemiş oldukları anlaşıldığı takdirde vârislere yemin ettirilmesini ve bu yemin ettirmenin meşruiyetindeki fâideyi beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Eğer onların) O vasiyet hakkında şâhitlik edenlerin hiyanette, yalan yere yeminde bulunmaları sebebiyle (bir günah kazandıkları anlaşılırsa) bilgi, kanaat hasıl olursa (o zaman bu ikisinin yerine) yemin hususunda (haklarına tecâvüz etmiş oldukları karşı taraftan diğer iki kimse) ölmüş kimsenin yakınlarından, varislerinden iki şahıs (kıyam ederler.) yemin için hazırlanırlar ve (“Billâhi bizim şâhitliğimiz) yeminimiz (onların) o evvelce şâhitlik edenlerin şâhitliklerinden, yeminlerinden (daha doğrudur) kabule daha lâiktır, biz onlar gibi hâinlikte, yalanda bulunmuş olmayacağız. (ve bîz hakkı tecavüz etmedik) Vasiyet edilen malı talep hususunda ve evvelki şahitler gibi hiyâneti, yalanı tercih hususunda gerçek duruma aykırı yeminde bulunmuş olmadık, (şüphe yok ki, biz o takdirde) Yeminimizde hakkı tecavüz etmiş olduğumuz zaman, Allah’ın gazabına maruz kalmış olan (zalimlerden olmuş oluruz” diye yemin ederler) artık bunların yeminine binaen hüküm olunur.

Maide 5:108

(Bu şekilde şâhitlik) Ölünün vârisleri, velileri tarafından beyan edilen şekilde yemin edilmesi, hikmet ve menfaat gereğidir. Çünkü bu biçimde şâhitlik ve yemin, şahitleri düşündürerek yapacakları (şâhitliği gerektiği gibi) hakka tam uygun, değiştirme ve hiyanetten uzak olarak (edâ etmelerine) vesiledir, (veya) bu şekilde vârislerin şahâdetlerinden (yeminlerinden sonra) diğer şahitlerin şahâdetlerinin, yeminlerinin (red edilmesinden korkmalarına) bu yüzden insanlar arasında kötü bir şöhret kazanmış olacağını endişe etmelerine (en yakın bir çâredir) binaenaleyh bu şekilde bir muamelenin meşruiyeti bir şer’î hikmet, bir umumun menfaatı icabıdır. Artık Ey insanlar!. (Hak Teâlâ’dan korkunuz) Onun hükümlerine ve bu cümleden olarak bu şahadet hükmüne muhalefetten sakınınız, (ve dinleyiniz) Cenab’ı Hak’kın bütün buyurduklarını kabul ve itaat sûretiyle güzelce kabul ediniz . (Allah Teâlâ fasıklar topluluğunu) Onun kutsî hükümlerine riâyet ve itaatten uzak olan kimseleri (hidâyete) cennet yoluna, selâmetlerine, saâdetlerine vesile olacak bir yola (erdirmez) onları eliboş ve ziyanda bırakır. Artık her müslümana lâzımdır ki, gerek şâhitlik hususunda ve gerek diğer fiil ve hareketlerinde Allah’ın hükümlerine muhalif hareketlerden sakınsın, kendi kötü hareketiyle kendisini hidâyet ve kurtuluş yolundan mahrum bırakmasın. İşte bu mübârek âyetler böyle yüce, mühim bir uyarıyı kapsamış bulunmaktadır. Tefsirlerde bildirildiği üzere Temim bini Ave ile Adiy bini Yezit ticâret için Şam’a gitmişler, o zaman Hırıstiyan bulunuyorlardı. Onlar ile beraber Amr İbni Aşın azatlısı olan Büdeyl de bulunuyordu. Bu zat ise muhacir müslümanlardan idi. Şam’a gidince hastalanmış, yanında bulunan malının nelerden ibâret olduğunu bir pusulaya yazıp bu pusulayı gizlice eşyasının arasına atmıştı. Sonra eşyasını Temim ile Adiy’e verip onları vârislerine vermelerini vasiyette bulunmuş, sonra da vefat eylemişti. Bu eşya arasında üçyüz miskal ağırlığında ve altın ile nakışlı bir gümüş kâse bulunuyordu. Bunu Temim ile Adiy alıp sakladılar. Medine’i Münevvere’ye dönünce Büdeyl’in eşyasını va rislerine verdiler. Varisler bu eşyanın arasında mezkûr kâsenin de bulunmuş olduğunu o pusuladan anlayınca bunu Adiy ile arkadaşından sordular, onlar ise kâseyi inkâr ettiler, Büdeyl bize ne teslim ettiyse onu size tamamen verdik dediler. Varisler bu durumu Rasûlullah’a arzettiler, bunun üzerine 107 inci âyeti kerime nâzil oldu. Temim ile Adiye ikindi namazını müteakip minberin yanında “kendilerine teslim edilen eşyadan birşeye hiyânet, birşeyi gizlemediklerine dâir yemin verildi, onlar da yemin ettiler, serbest bırakıldılar. Daha sonra o kâse Mekke’de bulundu, elinde bulunan şahıs, ben bunu Temim ile Adiyden satın aldım dedi. Bunun üzerine Temim ile Adiy dediler ki: Biz o kâseyi Büdeylden satın almıştık, fakat bunu isbat için beyyinemiz bulunmadığı için söylemeyi uygun görmedik diye hırsızlıklarını saklamak istediler. Durum tekrar Büdeyl’in vârisleri tarafından Rasûlullah’a arzedildi. Bunun üzerine de “108” inci âyeti kerime nâzil oldu. Binaenaleyh Büdeyl’in vârisleri bulunan amr İbni As ile Muttalib bini Übey Veda’aye yemin etmeleri söylendi “vallahi Temim ile Adiy yalan söylediler, hiyanette bulundular” diye yemin ettiler. Bunun üzerine o kâse veya onun bedeli o zatlara ve rildi. Daha sonra Tamimi Dari’de müslüman olmuş ve hakikaten o kâseyi alıp saklamıştık diye itirafta ve Cenab’ı Hak’tan aflar temennisinde bulunmuştur. § Vasiyet, lûgatte: Emir ve bir işi birine ısmarlamak demektir. Çoğulu: “Vesâya “dır. Istılahta: Bir malı veya menfaati ölümden sonraya bağlayarak bir şahsa veya bir hayır yönüne meccanen temlik etmektir, İsa da vasiyet mânâsına geldiği gibi vasi tayin etmek mânâsına da gelir. Musi, bir malı veya bir menfaati vasiyet eden kimsedir. Vasi de bir kimsenin malında veya çocuklarının işlerinde tasarmf etmek üzere tayin edilen şahıstır. Buna “Musa ileyh” de denir. Müşabih de vasiyet olunan mal veya menfaattir. Musa leh de kendisine vasiyet olunan şahıs veya yöndür. § Vasiyetler şöylece beş kısımdır: (1) Vâcip vasiyetlerdir. Bu, emanetleri, bilinmeyen borçları vermeye ve hac ile zekât ve kefâretlere ait vasiyetler gibi vasiyettir. (2) Müstahab vasiyetlerdir. Borcu ve vârisleri olmayan bir müslümanın bütün mallarını bir hayır yoluna vasiyet etmesi gibi. (3) Mendub vasiyetlerdir. İhtiyacı olmayan İlim ve selâh sahiplerine yardım için yapılan vasiyet gibi. (4) Mübah vasiyetlerdir. Varis olmayan yakınlardan, yabancılardan zengin kimselere vasiyet gibi. (5) Mekruh vasiyetlerdir. Fasık, günahkâr kimselere vasiyet gibi. § Bir kimse en fazla, malının üçte birini bir şahsa veya bir yöne vasiyet edebilir. Fazlasını vasiyet etmiş olsa vârisleri razı olmadıkça geçerli olmaz. Vârislere vasiyette geçerli değildir. Zaten onlar vasiyet edecek kimsenin terekesine sâhip olacaklardır. Bunlardan bazıları tercih edilerek onlara vasiyet edilse diğer vârislerin gönüllerinin kırılmasına ve aralarında dedikoduya sebep olacağı için hikmete uygun olmamış olur. Bir de bir kimsenin vârisleri fakir olup da kendilerine isâbet edecek miras payı ile ihtiyaçları karşılanamıyacak ise vacip olan vasiyetlerden başkasını yapmamak daha iyidir. Çünki vasiyet yapılmadığı takdirde hem akrabalık hakkına riâyet edilmiş, hem de ihtiyaç sahiplerine tasaddukta bulunulmuş olur. § Meşru vasiyetlerin dinî hikmeti ise pek açıktır. Bu sâyede hukuka, insaniyete riâyet edilmiş, insan servetinden uhrevî bir menfaat de kazanmış bulunur. Nitekim bir hadisi şerifte: Kendisinde vasiyet edecek birşey bulunan bir müslüman için muvafik değildir ki, yanında vasiyetnamesi yazılmış bulunmaksızın iki gecesi bile geçsin.

Maide 5:109

Bu mübârek âyetler, takvâ ile mükellef olan insanlara uhrevî hayati düşünmeleri için o âlemde Yüce Peygamberlerin nasil bir ilâhî hitaba kavuşarak şerefleneceklerini ve bu hususta bir örnek olmak üzere Hz. İsa’ya yönelecek olan ilâhî beyanlari açiklamaktadir. Şöyle ki: Ey insanlar!. Allah Teâlâ’dan korkunuz, özellikle kiyâmet gününü, o gündeki pek büyük muhakemeleri düşünerek korku ve saygi içinde yaşayiniz, hatirlayiniz (O günü ki,) o kiyâmet zamanini ki (Allah Teâlâ Peygamberleri) o gün (toplayacak ta) onların dünyada iken ümmetlerine tebliğ etmiş oldukları dinî hükümleri o ümmetlerin nasıl karşılamış olduklarını o Peygamberlerden hikmet gereği soracak (Size) ümmetleriniz tarafından (verilen cevap ne idi?.) onlar sizin tebliğatınıza kabul şeklinde mi icâbet ettiler, yoksa red şeklinde mi size cevap verdiler (diyecek) o kıyâmet gününde o Peygamberlerin ümmetleri hakkında şahadette bulunmalarına müsaade buyuracaktır. (Onlar da) O Yüce Peygamberler de tam bir tevazu ve mahviyet göstererek: Yarabbi! Herşeyi tam mânâsıyla bilen ancak sensin (bizim için bilgi yoktur) onların yüzünden uğramış olduğumuz belâları hakkiyle izah ve bayan gücümüz yeterli değildir, özellikle onların kalblerindeki kuruntularını, onların birçok gizli ve aşikâr hallerini tamamiyle bilmek bizim için kolay değildir. (Şüphe yok ki, gayıpları hakkiyle bilen ancak sensin) Yarabbi!, (sen) bizim bildiğimiz, senin geniş ilmine göre yok mesabesindedir (diyeceklerdir.) Yani: Ey bilen ve hikmet sâhibi yaratan!. O ümmetlerin açıkladıklarını da, gizlediklerini de, samimi bir şekilde imân edip etmediklerini de ancak tamamiyle sen bilirsin. Buna inanmışızdır. Bizler ise onların yalnız açıkladıklarından başkasını, onların kalplerindekilerini ve bizden sonra ne yapmış olduklarını bilemeyiz, artık bizim bilgimiz, senin bütün hadiseleri kuşatmış olan ilmine göre bir bilgi mahiyetinde değildir. Vakia Yüce Peygamberler, âhirette ümmetleri hakkında onların zahiri hallerine göre şahitlikte bulunacaklardır. Fakat onların bütün görünen ve gizli hallerini kuşatma derecesinde bilemedikleri için bu bakımdan âcizliklerini açıklamak meziyetini göstermiş olacaklardır. Bununla beraber Cenab’ı Hak’kın Peygamberlerden bu suali, o ümmetlerin hallerini anlamak için değildir. Zaten onların bütün halleri Hak Teâlâ’ya tamamen malumdur. Belki bu suâlden asıl ilâhî maksat, o ümmetlerin inat, küfr ve isyan içinde yaşamış olanlarını kınamadır. O ümmetler arasında Allah Teâlâ’dan başkasına da ilâhiyat sıfatını isnat etmek cür’etinde bulunan Hırıstiyan taifesi ise bu bakımdan en ziyâde kınamaya lâiktir. Binaenaleyh Cenâb-ı Hak, bu hususta bir örnek olmak üzere Hz. İsa’ya vermiş olduğu nîmetleri sayarak bu nîmetlere karşı kâfirce, pek cahilce harekette bulunan Hırıstiyan tâifesini (110) uncu âyeti kerimesiyle kınamaktadır. Tâki, gerçek durumu anlayarak o fasit inançlarını terketsinler.

Maide 5:110

Habibim Ya Muhammed!. -AleyhisselâmHatırla (O günü ki. Allah Teâlâ) Hz. İsa’ya hitâben (buyurdu) yani: Kıyâmette buyuracak. Kıyâmetin kopacağı yakın, Cenâb-ı Hak’kın Hz. İsa’ya hitabı muhakkak olduğu için gelecek zaman kipi yerine, geçmiş zaman kipi tercih buyrulmuş, durumun muhakkak olacağına işâret olunmuştur. (Ey Meryem’in oğlu İsa!.) Sen ki, benim Yüce bir Peygamberimsin (Senin üzerine ve annenin üzerine olan nîmetimi zikret) hatırla, o nîmet ne kadar büyüktü, senin ümmetin bu nîmeti takdir ederek senin risâletini tasdik ve sana bu nîmeti veren Cenab’ı Hak olduğundan ondan başka Yaratıcı, herşeye kâdir başka bir ilâh bulunmadığını bilip itiraf etmeli değil mi idiler?. Evet hatırla (o zamanı ki, senî ruhulkuds ile) Cibrili Emin ile veya temiz, kutsal bir ruh ile (takviye etmiştim) sana bu vasıta ile lâzım gelen şeyleri öğretmiş, sana dinî delilleri telkin, seni her bakımdan takviye eylemiştim. (sen beşikte) Daha çocuk bir halde (iken de ve yetişkin) olgunluk çağına ermiş (iken de insanlara söz söylüyordun) evet. Daha beşikte yatan mâsum bir yavru iken de: Bir harika olmak üzere: “Sen Allah Teâlâ’nın kuluyum, bana kitap verdi” diye beyanatta bulunmuştun. Ve hatırla (O zamanı ki, sana kitabı) yazı yazmayı veya herhangi bir kitabı okumayı (hikmeti) teorik ve pratik, faydalı ilimleri ve özellikle (Tevrat’ı ve İncil’i Öğretmiştim) seni bu kitapları bilir, bunlardan istifâde eder kılmıştım. Ve zikret (o zamanki benim iznimle) benim irâdemle, benim yardım ve kolaylaştırmam vâsıtasıyle (çamurdan kuş şekli gibi birşey yapıyor da içine üfürüyordun) senin için bir mucize olmak için (benim iznimle) benim emir ve irâdemle o suret (bir kuş oluveriyordu) bütün bunlar Allah Teâlâ’nın izniyle, takdiriyle, yaratmasıyle vücude gelmiş oluyordu, çünki ondan başka yaratan, birşeyi yoktan var etmeğe kâdir başka Yaratıcı yoktur. Ve Ey Resûlüm İsa!.. Sen (Anadan doğma körü, ve vücudünde beyaz beyaz tekeler bulunan kimseyi de benim iznimle) ilâhî zâtımın kudret ve iradesiyle bir mucize olarak (iyi ediyor idin) kavmine karşı böyle harikulâde hadiseleri gösteriyordun (Ve) hatırla o zamanı ki (ölüleri) dua ederek (benim iznimle) benim fiilimle kabirlerinden diri olarak hayat sahasına (çıkanyordun) bütün bunlar Hz. İsa’nın peygamberliğini tasdike vesile olmak üzere Cenab’ı Hak’kın izniyle, iradesiyle vücude gelmiş oluyordu. Ve hatırla (o zamanı ki,) senin hayatına suikasitte bulunan (İsrail oğullarını senden defetmiştîm) onlar maksatlarına nâil olamadılar (onlara) Öyle bir nice (açık) herkesin anlayıp tasdik edebiİecekleri parlak bir mahiyette bulunan (mucizeler ile geldiğin vakitte ki, onlardan) o İsrail oğulları tâifesinden (kâfir olmanlar) o mucizeleri körkörüne inkâra cür’et ederek: (bu) Gösterilen hârikalardan her biri (apaçık bir büyüden) sihir denilen asılsız bir gösteriden (başka değildir demiş idi) bu kâfirler kendi cehâletlerini sapıklıklarını bu şekilde de göstererek ebedî azâba mâruz kalmışlardır, İşte Yüce Allah Hazretleri Peygamberlerini böyle üstün nîmetlere, mucizelere nâil kılmış, onlara uyanları selâmet ve hidâyete kavuşturmuş, onları inkâr edenleri de ebedî bir felâket ve azâba mâruz bırakmıştır.

Maide 5:111

Bu mübârek âyetlerde Hz. İsa’ya ilk imân edip onun yardımcıları sayılan zatların nâil oldukları ilâhî ilhamı ve onların ne gibi bir maksatla semavî sofranın inmesini istirham etmiş olduklarını bildirmekte ve bu vesile ile de Hz. İsa’nın kavuşmuş olduğu ilâhî ikramlara işâret olunmaktadır. Şöyle ki: Habibim!. Hatırla (O zamanı ki, bana) benim ilâhî zatıma, birliğime (ve peygamberime) Hz. İsa’nın risaletine (imân ediniz) böyle bir inancın dışına çıkarak ifrat ve tefritde bulunmayınız (diye havariyyuna) İsa Aleyhisselâm’ın eshabından bulunan zatlara (ilham etmiştim) onların kalpleri böylece ilâhî ilhamlarıma yansıdığı yer olmuştu, veya onlara bu ilâhî emir İncil vasıtasıyla gelmiş, bunu Hz. İsa’nın lisanından alıp öğrenmişlerdi (onlar da) Havariyun da biz Allah Teâlâ’nın birliğine, Hz. İsa’nın peygamberliğine (imân ettik, bizim muhakkak müslimler) senin dinine ve peygamberine teslim olan kimseler (olduğumuza) Ey Rabbimiz!, (şâhit ol demişlerdi.) Bu şekilde temiz inançlarını lisânen de itirafta bulunmuşlardı.

Maide 5:112

Habibim!. Hatırla (O vakit ki. Havariler) Hz. İsa’nın yardımcıları olan zâtlar, o Peygambere hitâben (Ey Meryem’in oğlu İsa!. Rabbin gökten bizim üzerimize bir sofra) üzerinde yemek bulunan bir sofra (indirebilir mi?. demişti) yani: Böyle bir sofranın indirilmesi hikmeti ilâhîyyeye uygun olur mu?. Yahut böyle bir sofranın indirilmesi hakkındaki senin temennine Cenâb-ı Hak icâbet eder mi?. Veya: ” (………….) ” kıraatine göre: Sen Rabbinden böyle bir istekte bulunmaya muktedir olabilir misin?. Diye sormuşlar. Bunlar bu sofranın inmesini görmekle ilmelyakin (kesin bilgi) derecesinde olan imanlarını aynelyakin mertebesine yükseltmek istiyorlardı. Nitekim Hz. İbrahim de ölülerin nasıl diriltildiğini görmek istemişti. Havarilerin bu sorusuna karşı (İsa) Aleyhisselâm (da) Ey Havariler!. (Allah’tan korkunuz) Bu gibi kulluk alametine aykırı suallerde bulunmayınız (eğer siz) Cenâb-ı Hak’kın sonsuz kudretine ve benim peygamberliğinin doğruluğuna (inananlar iseniz” dedi.) onları uyanmaya dâvet etti, öyle cehâlet belirtileri içeren bir sorudan onları menetmek istedi ve sofranın inmesi için ve diğer nîmetlerin devamlı gelmesi için Allah’tan korkmanın bir vesîle olacağına işârette bulundu.

Maide 5:113

Hz. İsa’nın bu tavsiyesi üzerine havariler de (Dediler ki) biz Cenâb-ı Hak’kın kudreti ve senin risâletin hususunda bir şüpheye düşmüş değiliz, öyle bir şüpheyi gidermek istemiyoruz, (biz istiyoruz ki, ondan) o semavî sofradan istifâde edelim, öyle yüce bir nîmete kavuşalım, (ve kalblerimiz mutmain olsun) kalben olan inancımız, böyle apaçık bir kudret eseri görmekle fevkalâde tekâmül ederek her bakımdan kalbimiz mutmain olsun. Çünki müşahede yoluyla olan İlim, delil getirme yoluyla olan bir ilme eklenince daha fazla mutmain olmayı, kesin inancı icabeder, (ve) sofranın inmesini istiyoruz ki, (senin bize doğru söylediğini) peygamberlik iddiasındaki doğruluğunu kesin bir İlim ile (bilelim) hiçbir şüpheye yer kalmasın, (ve biz onun üzerine) O sofranın inmesi şeklindeki mucize hakkında (şahitlerden olalım) onun inişini görmeyen İsrail oğullarına karşı öyle bir semavî mucizenin ortaya çıkmasına şâhitlik ederek onları uyadıralım, mü’minlerin artmalarını temine çalışalım. “Havariler için Ali İmran Sûresindeki 52 inci âyetin tefsirine bakınız!.

Maide 5:114

Bu mübârek âyetler, Havarilerin güzel bir maksada dayanan temennileri üzerine Hz. İsa’nın istirham eylediği sofranın indiğini bildirmekte ve böyle bir mucizenin ortaya çıkmasından sonra küfre düşecek olanların en şiddetli azaplara uğrayacaklarını şöylece ihtar eylemektedir: (Meryem’in oğlu İsa) Aleyhisselâm; Havarilerin gerçek bir maksaddan dolayı sofranın inmesini istemekte olduklarını anlayınca yıkandı: Namaz kıldı, Allah’ın divanına yönelerek duaya başladı da (dedi ki, Ey Allah!. Ey bizim Rabbimiz!.) yani: Ey bütün mükemmellikleri toplayan ilahlık sıfatıyla ve bütün kâinatı kendisiyle idâre ve terbiye ettiği rablık sıfatıyle vasıflanmış olan mâbudumuz?. (Bizim üzerimize gökten) Sema tarafından (bir sofra indir ki, bizim geçmişimiz ve geleceğimiz için) zamanımızda mevcut ve bizden sonra gelecek olan cemiyetler için (bir bayram) saygı gösterilecek bir büyük bayram bir, sevinç günü olsun, (ve) O sofranın inmesi yarabbi!, (senden) Senin yüce katından kâdir olan (bir âyet) kudretinin mükemmelLiğine şâhit ve peygamberliğin hak olduğuna bir delil (olsun) o sofranın inişi böyle yüce bir gayeye yönelik bulunsun (ve) sonra da Yarabbi!, (bizi rızıklandır) O sofradan bizi maddî yönden de yararlandır veya onun üzerine şükretmeyi bize nasip buyur, (ve sen) Ey Rabbimiz!. (rızık verenlerin en hayırlısısın.) Sen bütün kullarına karşılıksız nîmet ihsan buyuran bir Yüce Yaratıcısın, bizim bu husustaki yakarışlarımızı da lütfen kabul ederek bizi maddî ve mânevî olarak rızıklandır.

Maide 5:115

(Allah Teâlâ) Hazretleri de İsa Aleyhisselâm’ın bu yakarış lüzerine vahy yoluyla şöyle (buyurdu ki) Ey İsa!. (Ben onu) O istediğiniz sofrayı (sizin üzerinize elbette) tekrar tekrar (indireceğim) istirhamınız Yüce Katımdan yerine getirilecektir. (Fakat) O sofranın indirilmesinden (sonra sizden kim küfre düşerse) böyle bir hârikanın, böyle büyük bir mucizenin ortaya çıkmasından sonra kim Cenab’ı Hak’kın Rablığın!, Peygamberinin risâletini tasdik etmeyip de inkâra cür’et gösterirse (artık ben kâinatta hiçbir kimseye etmeyeceğim) pek şiddetli (bir azap ile ona) o küfre düşene (azap ederim) Gerçekten bu büyük mucizenin gösterilmesinden sonra nîmete karşı nankörlük ederek imân şerefinden mahrum kalanlar her türlü azaba lâyıktırlar. Nitekim rivayete göre Hz. İsa’nın kavminden bir kısmı bu mucizeyi gördükten sonra yine küfre düşmüşler, Cenab’ı Hak da onların yüzlerini en rezil hayvanlardan olan domuz sûretine çevirmişti. Böyle bir yüz değişikliği felâketine uğramış olan o kâfirler bu halde üç gün kadar yaşayıp sonra helâk olup gitmişlerdir. § Tefsirlerde açıklandığı üzere sofra şu mahiyette bulunmuştu: İki bulut arasında yere indirilen sofra, bir kırmızı sofra idi. Üzerindeki yiyecek ise kılçıksız ve pulsuz, kendi yağıyle kızarmış, kebab olmuş balık idi, bu balığın baş tarafında tuz, kuyruk tarafında bir kâse içinde sirke, çevresinde de çeşit çeşit sebzeler var idi. Beş tane de çörek var idi ki, birincisinin üzerinde zeytin, ikincisinin üzerinde bal, üçüncüsünün üzerinde yağ, dördüncüsünün üzerinde peynir beşincisinin üzerinde de kurumuş et bulunuyordu. İsa Aleyhisselâm bu sofranın indiğini görünce ağlamış, Yarabbi!. Beni şükreden kullarından kıl, ey Allah’ım bunu bir rahmet kıl, bir cezâ kılma diye dua etmiş “Bismillahi hayrirrazikın = rızık verenlerin en hayırlısı olan allah’ın adıyla” diyerek sofrayı açmıştır. Havarilerin reisi, ey Allah’ın mhu bu yiyecek dünyadan mı, âhiretden mi diye sormuş, Hz. İsa’da hayır ikisinden de değil, bu Allah’ın kudreti ile meydana gelmiş bir harikadır diye buyurmuştur. Sofradan bir çok kimseler yemişlerdir. Bundan yiyen fakirler hayatları boyunca zengin olmuşlardır, hastalar da şifa bulmuşlardır. § Rivâyete göre bu sofranın inişi kırk gün, gün aşırı devam etmiştir. Öğle vakti uçar giderdi, İlk günü pazara tesadüf ettiğinden o günü, Hıristiyanlar bir bayram günü kabul etmişlerdir. Sofranın indiği çoğunluğa göre kesindir. Fakat bazı zatlara göre bu sofranın inişi, mühim bir şarta bağlı olduğu için onun evvelce inmesini istemiş olanlar, bu şarta riâyet edemeyip azâba uğrayacaklarını düşünerek bağışlanma isteğinde bulunmuşlar, isteklerinden vaz geçmişlerdir, binaenaleyh sofra da inmemiştir. Bu rivâyet zayıftır, âlimlerin çoğunluğunun görüşüne tersdir.

Maide 5:116

Bu âyeti kerime, Hz. İsa’yı Hıristiyanların iddiasından uzaklaştırmaktadır. Hz. İsa ile annesine ilahlık isnat eden kâfirleri yalanlamakta ve azarlamaktadır. Onların itikatlarının kötülüğünü teşhir etmek için kıyâmet gününde meydana gelecek bir sorgulamayı ihtiva etmektedir. Şöyle ki: Resûlüm (Ve o vakti) hatırla (ki Allah Teâlâ) mahşer gününde Hz. İsa ile muhterem validesine ilahlık isnad eden kâfirleri azarlamak için onları Hz. İsa’nın yalanlamasıyla susturmak ve utandırmak için (Ey Meryem’in oğlu İsa!. Sen mi insanlara “benî ve anamı Allah’tan başka) onunla beraber (ilâh edininiz” dedin) yoksa onlar mı kendi nefislerinin kötülük atmasıyle böyle müşrikce bir iddiaya cür’et ettiler?, (diye sual buyurdu.) Hz. İsa da, o kâfirlerin öyle bâtıl iddialarının teşhir edilmesi ve kınanması için kendisine yönelen bu suale cevaben: (Dedi ki:) Yani kıyâmet günü muhakkak diyecektir ki: Yarabbi!. (Seni tenzih ederim) eş ve benzerden uzak olduğunu bilir, birliğine aykırı olan iddiaların bâtıl olduklarını İtiraf ederim, (benim için hak olmayan) Hakkım olmayan (bir şeyi söylemek) benim için câiz (lâyık olamaz) ben Allah’ın bir mahlûku olduğum halde nasıl ilahlık iddiasında bulunabilirim?. Böyle bir iddiada bulunmadığımı Yarabbi sen bilirsin, (eğer ben onu söylemiş isem, sen onu elbette bilmişsindir) Artık benim öyle bir iddiada bulunmadığımı başka bir delil ile isbata ihtiyaç yoktur. Benim öyle bir iddolada bulunmadığım yüce zâtınca bilinmektedir, bu bilinme ise benim beraatım hakkında bir delildir, (sen) Yarabbi!, (benim nefsimde olanı bilirsin) Sen benim bütün gizli ve açık hallerimi hakkıyla bilirsin (ben ise senin zâtındakini bilemem) ben senin bir mahlukun bulunmaktayım, mahluklar ise Ey Allah’ım senin bildirmediğim şeyleri bilip idrâk edemez, (şüphe yok ki, gayıpları bilen ancak sensin!.) Yarabbi!, (benim nefsimde olanı bilirsin) Sen benim bütün gizli ve açık hallerimi hakkıyla bilirsin (ben ise senin zâtındakini bilemem) ben senin bir mahlukun bulunmaktayım, mahluklar ise Ey Allah’ım senin bildirmediğin şeyleri bilip idrâk edemez, (şüphe yok ki, gayıpları bilen ancak sensin!.) Yarabbi!. (Sen) Ey âlemlerin Rabbi!. Yalnız açık olan hareketler, iddialar, değil en gizli emeller, düşünceler de yüce zâtınca tamamen bilinmektedir, apaçık ortadadır. Artık benim öyle bir iddiada bulunmadığım ve nefsimdeki eğilimlerde sence bütün bütün bilinmektedir. Ey kâinatın tek mabudu!.. Zaten Cenab’ı Hak’kın Hz. İsa’ya yönelik olan bu sualinden maksat da, onun mahşer günü böyle kul olduğunu arzederek Hiristiyanları yalanlamasıdır.

Maide 5:117

Bu mübârek âyetler de. Hz. İsa’nın kendisine yönelecek ilâhî suale vereceği cevâbın devamını açıklamaktadır. Şöyle ki: Yarabbi!. En mükemmel şekilde bildiğin gibi (Ben onlara) o kendilerine gönderildiğim kavme (bana emrettiğinden) bana tebliğ etmemi emrettiğin şeylerden (başkasını söylemedim) hâşâ öyle ilahlık iddiasına cüretkâr olmadım, senin emrettiğin şekilde onlara hitaben: (benim ve sizin rabbimiz olan Allah Teâlâ’ya ibâdet ediniz, dedim) Onları tevhid dairesine çağırmaya devam ettim. (Ve ben içlerinde bulunduğum müddetçe üzerlerine şâhit olmuş idim) hallerine bakar, kendilerini Allah’ın emri doğrultusunda amele sevk etmek ister, onları ilâhî dine muhalefetten men eylerdim. (vaktaki benî aldın) beni alıp semaya kaldırdın (onların üzerine gözetici) onların hallerine bakan, amellerini, iddialarını tesbit buyuran (ancak sen oldun ve) Ey âlemlerin ilâhı!, (sen herşey üzerine tamamiyle şâhitsin) Evet Yarabbi!. Benim ve bütün kavmimin ve diğer bütün mahlûkların hallerini, sözlerini, iddialarını bilen ve onlara şâhit olan ancak sensin sen. Bu âyeti kerime de “tevarfr’den maksat, Hz. İsa’nın dünyadan alâkasını kesip semâya kaldırılmasından ibârettir. “Tevâffi”, “istiğfa” kelimeleri bir nesneyi tamamiyle almak, tutmak mânâsınadır. Bu tabir ölümden daha geneldir. Mevt = ölüm, bu tabirden bir nevidir.

Maide 5:118

Ey Allah’ım! (Eğer onlara) O insanlara ilahlık isnad ederek yüce zatından başkasına tapmış bulunan kimselere (azap edersen) onları lâik oldukları cezâya kavuşturmuş olursun, (şüphe yok ki, onlar senin kullarındır.) Onlar kulluk vazîfelerini bozarak başkalarına tapmakla cezâyı hak etmişlerdir, (ve eğer) Yarabbi!. (onları bağışlarsan) Af edersen veya onlar daha ölmeden tevbe edip ve af dileyip de geçmiş olan iddialarını bağışlarsan kim mâni olabilir?, (yine şüphesiz ki, aziz olan) Herşeyi yapmağa kâdir, herşeye galip bulunan ve (hakîm olan) her fiili, her emir ve yasağı birer hikmet ve menfaat dairesinde ortaya koyan (ancak sensin.) ey âlemlerin ilâhı!. Evet… Cenâb-ı Hak, mülkünde istediği şekilde tasarruf edebilir, onun için bir mecburiyet, bir nevi müşkülât tasavvur edilmiş değildir. Binaenaleyh dilerse herhangi bir kulunu af edebilir ancak o Yüce Yaratıcı, zâtına ortak koşanları, birliğini inkâr edenleri af etmeyeceğini, onları ebediyyen cezâlandıracağını kat’î şekilde defalarca açıklamıştır, İlâhî açıklamalarda ise uygunsuzluk bulunamaz. Artık şüphe yok ki, küfr ve şirk içinde âhirete gidenler ebediyyen Allah’ın affına kavuşamayacaklardır. § Tefsiri kebirde yazılı olduğu üzere mucize Kur’an’da yürürlükte olan ilâhî kanun şöyledir: Şeriatlere, tekliflere , hükümlere dâir birçok neviler zikredilince bunları ilâhiyata, Peygamberlerin durumlarını izaha veya kıyâmetin hallerini açıklamağa dâir âyetler takib eder. Tâki bunlar kendilerinden evvel zikredilen teklif ve hükümleri kuvvetlendirsin. Binaenaleyh burada da evvelce hükümlere ait neviler beyan buyrulmuş olduğundan onları takiben de evvelâ (109) uncu âyeti celile ile kıyâmetin durumu; sonra da (110) uncu âyetten itibâren İsa Aleyhisselâm’ın halleri beyan buyrulmuştur. § Hz. İsa için Ali İmran sûresinin (62) inci ve sûre’i Nisanın (171) inci âyetlerinin tefsirine de müracaat ediniz!.

Maide 5:119

Bu mübârek âyetler de Cenab’ı Hak’kın Peygamberlerini toplayacağı kıyâmet gününde mü’minlerin sâhip oldukları doğruluk sıfatından dolayı büyük nîmetlere nâil olacaklarını müjdelemektedir. Ve bütün kâinata sâhip olan Yüce Yaratıcının her irâde buyurduğunu yapmaya kâdir olduğunu şöylece beyan buyurmaktadır. (Allah Teâlâ) Hazretleri kıyâmet günü İsa Aleyhisselâm’ın cevâbının ardından (buyurdu ki) yani: Buyuracağı muhakkaktır ki (bu) kıyâmet günü, mahşer âlemi (doğrulara) dünyada iken doğru imâna kavuşmuş, dinî hükümlere riâyet eden, dinî vazîfelerini yerine getirmeyi başarmış olan zatlara bu (doğruluklarının) öyle dinî, dünyevî işlerde ciddiyet ve samimiyetle bulunmuş olmalarının (fâide vereceği bir gündür) evet o gün (onlar için) o doğruluk sahiplerine mahsus olmak üzere (altlarından ırmaklar akan cennetler vardır) onlar için bütün güzellikleri, nîmetleri içeren, hüzün ve kedere sebep olacak bütün hâdiselerden, sıkıntılardan uzak bahçeler, ikametgâhlar hazırlanmıştır. Bir halde (ki onlar) o cennetlere kavuşacak mesut zâtlar (bunlarda) bu feyiz ve güzellik merkezi olan cennetlerde (ebedî olarak) devamlı şekilde (kalıcılardır) onlar için öyle dâimî nîmetler, ebedî sevaplar takdir edilmiştir. Bununla beraber bütün bu nîmetlerin üstünde olmak üzere (Allah Teâlâ onlardan râzı olmuş) onları ilâhî rızâsına, yüceliği her türlü tasavvurların, kıymetlerin üstünde olan öyle bir ilâhî lütfuna kavuşturmuş olacaktır, (onlar da) o mesut, sadık kullar da (Allah Teâlâ’dan razı olmuşlardı) haklarında tecelli eden böyle bir lûtuf ve ihsandan dolayı fevkalâde hoşlanmış olarak kalben ferahlamışlar, lisânen şükür arzetmeye koşmuşlardır, (işte bu) Böyle ilâhî hoşnutluğa veya bütün bu uhrevî nîmetlere kavuşmak (en büyük bir kurtuluştur) en büyük bir zafer ve kurtuluştur. Bunun üstünde bir selâmet ve saadet tasavvur edilmiş değildir.

Maide 5:120

Evet… (Göklerin ve yerin, ve bunlarda bulunanların) Bütün mahlûkların (mülkü) varlığı, tasarruf hakkı (Allah Teâlâ’nındır) hepsi de o Yüce Yaratıcının birer kudret eseridir, hepsi de onun emir ve iradesine tâbi, onun mahlûku, kulu bulunmakla övünmektedir. İşte Hz. İsa ile valdesi de o Yüce Yaratıcının birer muhterem, ve seçkin kuludurlar. (Ve o) bilen ve hikmet sâhibi olan Yaratıcı (herşeye hakkıyla kadirdir) bütün bu mülk ve hâkimiyeti altında bulunan mahlûkları hakkında dilediği tasarrufa kadirdir, bunları yaşatmaya da, öldürmeye de kudreti vardır. Sadık mü’min kullarını ebedî bir âlemde her türlü nîmetlere kavuşturmaya da yüce kudreti fazlasiyle kâfidir. Onun birliğini, yaratma ve rablığını inkâr edenlere o sonsuzluk âleminde dâima azap etmesi onun hikmeti gereğidir. Artık bütün insanlık, bu hakikatı düşünmelidir daha dünyada iken hayatını düzenlemeli, kalbini tevhid nuruyla aydınlatmalıdır, üzerine düşen vazîfeleri de güzelce yerine getirmeye koşmalıdır. Şüphe yok ki, insanlığın selâmet ve saadeti ancak bu sayede tecelli eder, insanlık ancak bu sayede ilâhî sofradan, âhiret alemindeki ebedî nîmetlerden dâima yararlanıp durur. Allah Teâlâ Hazretleri cümlemize bu kutsî sonsuz nîmetlerini nasip buyursun amin, hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.