Lafzullah

Kur'ân-ı Kerîm'in Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsiri (yalnız tefsir katmanı) — Enam 6:1 – A'raf 7:206

Müellif / kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen (ö. 1971) — ⚠ telifli (2042'ye kadar); tahavi.com sadeleştirilmiş metni

İçindekiler
  1. Enam 6:1
  2. Enam 6:2
  3. Enam 6:3
  4. Enam 6:4
  5. Enam 6:5
  6. Enam 6:6
  7. Enam 6:7
  8. Enam 6:8
  9. Enam 6:9
  10. Enam 6:10
  11. Enam 6:11
  12. Enam 6:12
  13. Enam 6:13
  14. Enam 6:14
  15. Enam 6:15
  16. Enam 6:16
  17. Enam 6:17
  18. Enam 6:18
  19. Enam 6:19
  20. Enam 6:20
  21. Enam 6:21
  22. Enam 6:22
  23. Enam 6:23
  24. Enam 6:24
  25. Enam 6:25
  26. Enam 6:26
  27. Enam 6:27
  28. Enam 6:28
  29. Enam 6:29
  30. Enam 6:30
  31. Enam 6:31
  32. Enam 6:32
  33. Enam 6:33
  34. Enam 6:34
  35. Enam 6:35
  36. Enam 6:36
  37. Enam 6:37
  38. Enam 6:38
  39. Enam 6:39
  40. Enam 6:40
  41. Enam 6:41
  42. Enam 6:42
  43. Enam 6:43
  44. Enam 6:44
  45. Enam 6:45
  46. Enam 6:46
  47. Enam 6:47
  48. Enam 6:48
  49. Enam 6:49
  50. Enam 6:50
  51. Enam 6:51
  52. Enam 6:52
  53. Enam 6:53
  54. Enam 6:54
  55. Enam 6:55
  56. Enam 6:56
  57. Enam 6:57
  58. Enam 6:58
  59. Enam 6:59
  60. Enam 6:60
  61. Enam 6:61
  62. Enam 6:62
  63. Enam 6:63
  64. Enam 6:64
  65. Enam 6:65
  66. Enam 6:66
  67. Enam 6:67
  68. Enam 6:68
  69. Enam 6:69
  70. Enam 6:70
  71. Enam 6:71
  72. Enam 6:72
  73. Enam 6:73
  74. Enam 6:74
  75. Enam 6:75
  76. Enam 6:76
  77. Enam 6:77
  78. Enam 6:78
  79. Enam 6:79
  80. Enam 6:80
  81. Enam 6:81
  82. Enam 6:82
  83. Enam 6:83
  84. Enam 6:84
  85. Enam 6:85
  86. Enam 6:86
  87. Enam 6:87
  88. Enam 6:88
  89. Enam 6:89
  90. Enam 6:90
  91. Enam 6:91
  92. Enam 6:92
  93. Enam 6:93
  94. Enam 6:94
  95. Enam 6:95
  96. Enam 6:96
  97. Enam 6:97
  98. Enam 6:98
  99. Enam 6:99
  100. Enam 6:100
  101. Enam 6:101
  102. Enam 6:102
  103. Enam 6:103
  104. Enam 6:104
  105. Enam 6:105
  106. Enam 6:106
  107. Enam 6:107
  108. Enam 6:108
  109. Enam 6:109
  110. Enam 6:110
  111. Enam 6:111
  112. Enam 6:112
  113. Enam 6:113
  114. Enam 6:114
  115. Enam 6:115
  116. Enam 6:116
  117. Enam 6:117
  118. Enam 6:118
  119. Enam 6:119
  120. Enam 6:120
  121. Enam 6:121
  122. Enam 6:122
  123. Enam 6:123
  124. Enam 6:124
  125. Enam 6:125
  126. Enam 6:126
  127. Enam 6:127
  128. Enam 6:128
  129. Enam 6:129
  130. Enam 6:130
  131. Enam 6:131
  132. Enam 6:132
  133. Enam 6:133
  134. Enam 6:134
  135. Enam 6:135
  136. Enam 6:136
  137. Enam 6:137
  138. Enam 6:138
  139. Enam 6:139
  140. Enam 6:140
  141. Enam 6:141
  142. Enam 6:142
  143. Enam 6:143
  144. Enam 6:144
  145. Enam 6:145
  146. Enam 6:146
  147. Enam 6:147
  148. Enam 6:148
  149. Enam 6:149
  150. Enam 6:150
  151. Enam 6:151
  152. Enam 6:152
  153. Enam 6:153
  154. Enam 6:154
  155. Enam 6:155
  156. Enam 6:156
  157. Enam 6:157
  158. Enam 6:158
  159. Enam 6:159
  160. Enam 6:160
  161. Enam 6:161
  162. Enam 6:162
  163. Enam 6:163
  164. Enam 6:164
  165. Enam 6:165
  166. A'raf 7:1
  167. A'raf 7:2
  168. A'raf 7:3
  169. A'raf 7:4
  170. A'raf 7:5
  171. A'raf 7:6
  172. A'raf 7:7
  173. A'raf 7:8
  174. A'raf 7:9
  175. A'raf 7:10
  176. A'raf 7:11
  177. A'raf 7:12
  178. A'raf 7:13
  179. A'raf 7:14
  180. A'raf 7:15
  181. A'raf 7:16
  182. A'raf 7:17
  183. A'raf 7:18
  184. A'raf 7:19
  185. A'raf 7:20
  186. A'raf 7:21
  187. A'raf 7:22
  188. A'raf 7:23
  189. A'raf 7:24
  190. A'raf 7:25
  191. A'raf 7:26
  192. A'raf 7:27
  193. A'raf 7:28
  194. A'raf 7:29
  195. A'raf 7:30
  196. A'raf 7:31
  197. A'raf 7:32
  198. A'raf 7:33
  199. A'raf 7:34
  200. A'raf 7:35
  201. A'raf 7:36
  202. A'raf 7:37
  203. A'raf 7:38
  204. A'raf 7:39
  205. A'raf 7:40
  206. A'raf 7:41
  207. A'raf 7:42
  208. A'raf 7:43
  209. A'raf 7:44
  210. A'raf 7:45
  211. A'raf 7:46
  212. A'raf 7:47
  213. A'raf 7:48
  214. A'raf 7:49
  215. A'raf 7:50
  216. A'raf 7:51
  217. A'raf 7:52
  218. A'raf 7:53
  219. A'raf 7:54
  220. A'raf 7:55
  221. A'raf 7:56
  222. A'raf 7:57
  223. A'raf 7:58
  224. A'raf 7:59
  225. A'raf 7:60
  226. A'raf 7:61
  227. A'raf 7:62
  228. A'raf 7:63
  229. A'raf 7:64
  230. A'raf 7:65
  231. A'raf 7:66
  232. A'raf 7:67
  233. A'raf 7:68
  234. A'raf 7:69
  235. A'raf 7:70
  236. A'raf 7:71
  237. A'raf 7:72
  238. A'raf 7:73
  239. A'raf 7:74
  240. A'raf 7:75
  241. A'raf 7:76
  242. A'raf 7:77
  243. A'raf 7:78
  244. A'raf 7:79
  245. A'raf 7:80
  246. A'raf 7:81
  247. A'raf 7:82
  248. A'raf 7:83
  249. A'raf 7:84
  250. A'raf 7:85
  251. A'raf 7:86
  252. A'raf 7:87
  253. A'raf 7:88
  254. A'raf 7:89
  255. A'raf 7:90
  256. A'raf 7:91
  257. A'raf 7:92
  258. A'raf 7:93
  259. A'raf 7:94
  260. A'raf 7:95
  261. A'raf 7:96
  262. A'raf 7:97
  263. A'raf 7:98
  264. A'raf 7:99
  265. A'raf 7:100
  266. A'raf 7:101
  267. A'raf 7:102
  268. A'raf 7:103
  269. A'raf 7:104
  270. A'raf 7:105
  271. A'raf 7:106
  272. A'raf 7:107
  273. A'raf 7:108
  274. A'raf 7:109
  275. A'raf 7:110
  276. A'raf 7:111
  277. A'raf 7:112
  278. A'raf 7:113
  279. A'raf 7:114
  280. A'raf 7:115
  281. A'raf 7:116
  282. A'raf 7:117
  283. A'raf 7:118
  284. A'raf 7:119
  285. A'raf 7:120
  286. A'raf 7:121
  287. A'raf 7:122
  288. A'raf 7:123
  289. A'raf 7:124
  290. A'raf 7:125
  291. A'raf 7:126
  292. A'raf 7:127
  293. A'raf 7:128
  294. A'raf 7:129
  295. A'raf 7:130
  296. A'raf 7:131
  297. A'raf 7:132
  298. A'raf 7:133
  299. A'raf 7:134
  300. A'raf 7:135
  301. A'raf 7:136
  302. A'raf 7:137
  303. A'raf 7:138
  304. A'raf 7:139
  305. A'raf 7:140
  306. A'raf 7:141
  307. A'raf 7:142
  308. A'raf 7:143
  309. A'raf 7:144
  310. A'raf 7:145
  311. A'raf 7:146
  312. A'raf 7:147
  313. A'raf 7:148
  314. A'raf 7:149
  315. A'raf 7:150
  316. A'raf 7:151
  317. A'raf 7:152
  318. A'raf 7:153
  319. A'raf 7:154
  320. A'raf 7:155
  321. A'raf 7:156
  322. A'raf 7:157
  323. A'raf 7:158
  324. A'raf 7:159
  325. A'raf 7:160
  326. A'raf 7:161
  327. A'raf 7:162
  328. A'raf 7:163
  329. A'raf 7:164
  330. A'raf 7:165
  331. A'raf 7:166
  332. A'raf 7:167
  333. A'raf 7:168
  334. A'raf 7:169
  335. A'raf 7:170
  336. A'raf 7:171
  337. A'raf 7:172
  338. A'raf 7:173
  339. A'raf 7:174
  340. A'raf 7:175
  341. A'raf 7:176
  342. A'raf 7:177
  343. A'raf 7:178
  344. A'raf 7:179
  345. A'raf 7:180
  346. A'raf 7:181
  347. A'raf 7:182
  348. A'raf 7:183
  349. A'raf 7:184
  350. A'raf 7:185
  351. A'raf 7:186
  352. A'raf 7:187
  353. A'raf 7:188
  354. A'raf 7:189
  355. A'raf 7:190
  356. A'raf 7:191
  357. A'raf 7:192
  358. A'raf 7:193
  359. A'raf 7:194
  360. A'raf 7:195
  361. A'raf 7:196
  362. A'raf 7:197
  363. A'raf 7:198
  364. A'raf 7:199
  365. A'raf 7:200
  366. A'raf 7:201
  367. A'raf 7:202
  368. A'raf 7:203
  369. A'raf 7:204
  370. A'raf 7:205
  371. A'raf 7:206

Enam 6:1

Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ Hazretlerinin kudret ve yüceliğine birer açık delil olan kâinatın eşsiz güzelliklerini insanlığın dikkat nazarlarına sunuyor, kâinatın bütün hallerini tamamiyle bilen o Yüce Yaratıcının varlığında, birliğinde şüpheye düşenleri ayıplıyor. Şöyle ki: (Hamd) medh ve övgü, güzelce anılma bütün hükümlerine tam anlamıyla uymak (Allah Teâlâ’ya mahsustur) bütün mahlûklarının yüceltmesine, kulluk arzında bulunmasına lâyık olan ancak o Yüce Mabuddur. O, öyle bir Büyük Yaratıcıdır (ki gökleri ve yeri yaratmış) öyle nice âlemleri yoktan meydana getirmiş (ve karanlıklar ile nuru var etmiştir) Nice karanlık ve aydınlık hadiseleri sahiplerinin kabiliyet ve irâdelerinden dolayı küfrü, şirki, isyanları takdir edip yarattığı gibi İman nurunu, hidâyet ışığını da meydana getirmiştir. Onun birliği, kudret ve yüceliği bütün bunlarda görünüp durmaktadır. Buna rağmen (Sonra kâfir olanlar) Allah’ın birliğini inkâra cür’et eden müşrikler (-bunları-) böyle mahlûkat kabilinden olan putları ve diğerlerini (Rablarına denk tutuyorlar) bütün bu yaratılmış şeyleri kâinatın yaratıcısına ibâdet ve itaat hususunda eşit tutuyorlar. Böyle cahilce bir inancın esiri bulunmaktan kurtulamıyorlar. Ne müthiş bir dalâlet…

Enam 6:2

Ey inkarcılar, müşrikler… Bir kere düşününüz, (O) kâinatı, bütün karanlıkları ve aydınlığı meydana getiren, bilen ve kudret sâhibi olan Yüce Mâbud (o Yüce Yaratıcıdır ki, sizi) bütün insanları asıl kaynakları İtibâriyle (çamurdan yarattı.) bütün insanlığın ilk babası olan Hz. Adem’i sudan, topraktan meydana getirdi, onun bütün evlâd ve torunları olan insanları da birer damla mesabesinde olan ve topraktan kaynaklanan gıdalarla meydana gelen birer nutfeden vücuda getirmektedir. (Sonra) Ey insanlar her biriniz için (bir ecel takdir etti) her birinize mahsus birer muayyen hayat müddeti vardır, bu müddet nihâyet bulunca hemen ölüverirsiniz. (ve onun) o hikmet sâhibi Yaratıcının (katında malûm) ilâhî ilminde belirlenmiş (bir ecel de vardır) ki, o da kıyâmetin vukuunda bütün ölülerin yeniden hayat bulup kabirlerinden kalkacakları gündür, (sonra da siz) Ey inkarcılar… (şüphe ediyorsunuz.) Öldükten sonra yeniden hayat bulacağınızı tasdik etmiyorsunuz, şüphe içinde yaşıyorsunuz. Halbuki, Kâinatı Yaratan Allah’ın kudret ve yüceliğini gösterip duran bunca eserleri görüyorsunuz, kendinizin hiç yoktan vücuda gelmiş olduğunuzu da biliyorsunuz, artık sizleri yoktan var eden bir Yüce Yaratıcı, sizi öldürdükten sonra tekrar meydana getirmeğe kâdir olamaz mı? Diriltmek, yoktan var etmekten daha kolay değil midir?.

Enam 6:3

(Ve o) Kâinatın Yaratıcısı (göklerde de, yerde de Allah’dır) yani, o bütün bu Kâinatın Yaratıcısıdır, mabududur, bütün semalarda, yerde Allah ismi azamı (yüce ismi) ile anılan ancak o mekân ve zamandan uzak olan kâinatın yaratıcısıdır, bütün bu âlemlerde ibâdet ve itaata lâyık olan ancak o ezelî olan ve herşeye gücü yeten Allah’tır… O öyle bilenve hikmet sâhibi olan bir Yaratıcıdır ki, ey İnsanlar… (sizin gizli ve açık olan herşeyinizi bilir) sizin âşikâre yaptığınız, söylediğiniz şeyleri bildiği gibi gizlediğiniz, kalben düşünüp durduğunuz şeyleri de tamamen bitir, hiç bir şey onun İlim dairesinin dışında bulunmaz. (Ve) O Yüce Yaratıcı, sizin (ne kazanacağınızı da bilir.) sizin hayatınızı hayra mı sarf edeceğinizi veya şerre mi sarfedip duracağınızı ezelî ilmiyle tamamen bilir, hakkınızda ona göre mükâfat veya cezâ verir. Binaenaleyh bu hakikatları düşünüp de ona göre hayatınızı tanzime çalışınız. § Bu En’âm Sûresi, (165) âyeti kerimeden meydana gelmektedir. Bunun bir ismi de “Suretülhücce”dir. Bu âyetlerin hepsi de Mekkîdir, ancak bir rivâyete göre altı âyeti Medenîdir ki, onlar da (91, 92, 93 ve 151, 152, 153) üncü âyetlerden ibârettir. Bütün rivayetlere göre bu sûrei celilenin Mekkî olan âyetleri hep birden geceleyin nâzil olmuştur. Bu mübârek sûreyi yetmiş bin meleğin tesbih ve temcid sesleri ile uğurlamış olduklarını bir Hadisi Şerif bildirmektedir. Bunun inişi üzerine Rasûlü Ekrem Hazretleri hemen secdeye kapanarak “Sübhane Rabbiyel’azîm = Yüce Rabbimi her türlü noksanlıklardan tenzih ederim.” demiştir. Bu En’âm Sûresi ile Maide Sûresi arasındaki farka gelince: En’âm Sûresi, İslâm’ın ilk yıllarında nâzil olduğu için bu Sûrei Celîle ile en fazla Mekke ve civarında bulunan müşriklere karşı Allah’ın birliği inancı müdafaa edilmektedir. Haramlara dâir hükümler de özet olarak zikrolunmuştur. Maide Sûresi ise Kur’an’ı Kerim’in son nâzil olan sûrelerinden olup İslâmiyetin yayıldığı bir zamana rastladığı için bunda da en fazla ehli kitaba karşı dinî hükümler, deliller zikredilmiş, haramlara ilişkin hükümler de detaylı olarak açıklanmıştır. Bu Sûrei Celîleye “Sûretül’en’anı” denilmesine gelince: Bu mübârek sürede Cenab’ı Hak’kıninsanlara bir lûtuf olmak üzere deve, koyun, sığır gibi birçok hayvanları yaratmış olduğu beyan olunuyor. Bir takım inkârcıların ise, bu ilâhî lütfu takdir edemeyip bu zavallı hayvanlar hakkında türlü, türlü cahilce muamelelerde bulundukları gösterilmiş bulunuyor. Nitekim bu inkârcılardan bir çokları bir kısım hayvanlara tapmak sapıklığına bile düşmüşlerdir. İşte bu mübârek sûrenin böyle isimlendirilmesi, insanların dikkat nazarlarını bu hususa da çekmek hikmetini içermektedir.

Enam 6:4

Bu mübârek âyetlerde müşriklerin Allah’ın âyetlerini kabulden kaçındıklarını bildirmektedir. Kendilerinden daha ziyâde kuvvet ve güce sâhip iken günahları yüzünden helâk olup gitmiş bulunan kavimlerin hayat tarihlerini hatırlatarak çağdaş dinsizlerin, alaycıların o feci’ hallerini kınamaktadır. Şöyle ki: (Ve onlara) O müşrik kimselere (Rablarının ayetlerinden) yani Kur’an’ı Kerim’in açık ayetlerinden veya Hz. Peygamber’in parlak mucizelerinden (bir âyet gelmez ki illâ onlar ondan) o âyeti celîleyi yalanlamak, onunla alay etmek suretiyle (yüz çevirirler.) Bir kere düşünmeli değil midirler, Cenâb-ı Hak’kın varlığına, birliğine şehadet eden âyetler ne kadar güzel, hikmet taşırlar. Bunları güzelce düşünerek müslüman olma şerefine ulaşmak, bu sâyede selâmet ve saadete aday olmalı değil midirler?. Ne yazık ki, bunlar bir takım eski kavimler gibi kendilerini helâke uğratmış oluyorlar da hiç bunun farkında olmıyorlar. Bu ne büyük cehâlet…

Enam 6:5

(İşte onlar) Öyle kudsî âyetleri kabul etmeyip onlardan yüz çeviren beyinsiz kimseler (hakkı) birçok dinî hükümleri taşıyan, halkın dikkatlerini çekebilen nice hakikatlerikapsayan Kur’an’ı Kerim’i, veya nice hakikatlerin tecellî etmesine sebep olan peygamberin mucizelerini (kendilerine geldiği vakit) onlara tebliğ edildiği, gösterildiği zaman onu, (yalanladılar.) inkâr ve alay ederek kabulden kaçındılar. (Fakat onlara ne ile) Kur’an’ı Kerim’in âyetlerini mi, peygamberin mucizelerini mi, öyle birer hakikat ile mi (alay eder olduklarının haberleri) müthiş âkibetleri, öyle alay edenler için Cenab’ı Hak’kın haber vermiş olduğu azâblar, felâketler (yakında) daha dünyadalarken veya âhirete gittikleri zaman başlarına (gelecektir) nitekim bu inkârcıların bir kısmı Bedir gazvesinde ve diğer zamanlarda lâyık oldukları helâke, felâkete uğramışlardır, âhirette uğrayacakları azâblar ise hepsinin üstündedir.

Enam 6:6

Bu inkarcılar, alaycılar, Şam’a ve diğer tarihî beldelere sefer etmiş oldukları zaman (Görmediler mi) bırakmış oldukları eserleri, hayat tarihlerini öğrenmiş olmadılar mı? (onlardan evvel kaç nesil) Ne kadar muhtelif asırlarda yaşamış olan kimseleri (helâk ettik) Nuh, Âd, Semûd, Lût kavimleri bu cümledendir. Nemrud gibi, Fir’avn gibi geçici olarak saltanat sürmüş, sonra da küfürleri yüzünden helâk olup gitmiş şahıslar da bu kabildendir. Artık bir kerre bunların hayat tarihlerini düşününüz, ey çağdaş inkarcılar… Ey kendi varlıklarına aldanan gafiller… (O nesillere yeryüzünde size vermediğimiz imkânları vermiş idik) Onlara yeryüzünde geniş ülkeler, büyük servetler, kuvvetler vermiş, onları yurdlarında sâbit kılmıştık. (Ve onların üzerine göğü bol, bolsalıvermiştik) Yani, onların arâzilerini sulamak, ekinlerini fazlaca yetiştirmek için ülkelerine vakit, vakit fâideli yağmurlar yağdırmıştık. (ve ırmakları onların) evlerinin altlarından akar bir halde kılmıştık,) bu sâyede birçok bağlara, bahçelere sâhip bulunuyorlardı. İşte onlar, böyle pek fazla nîmetlere kavuştukları halde dinden mahrum kalmış, Peygamberlerine tâbi olmamış oldukları için (sonra onları) yalnız öyle (günahtan sebebiyle helâk ettik) onları o servetleri, nîmetleri o helâkten kurtaramadı. Sizler ise neyinize güveniyorsunuz?. Onların tarihî hallerinden bir ibret dersi almalı değil misiniz? (ve onlardan sonra) O eski dinsiz kavimlerin ardından (birer başka nesil meydana getirdik.) binaenaleyh biliniz ki, Allah Teâlâ herşeye kadirdir. Sizin gibi inkârcıları dilediği zaman yok eder azâba kavuşturur. Daha nice kavimleri meydana getirebilir. O meydana getirilecek kavimler arasında nice akıllı, mütefekkir zâtlar bulunarak Allah’ın birliğini, Hz. Muhammed’in Peygamberliğini tasdik etmek ve yüceltmek şerefine nâil olabilirler, Dünyevî ve Uhrevî selâmet ve saadete muvaffak bulunabilirler. Artık siz kendinizi düşününüz. “Kam” yüz sene demektir. Asır gibi. Burada Karn’den maksat, bir asırdaki cemaat veya bir zaman halkı veyahut bir Peygamberin ümmetidir.

Enam 6:7

Bu mübârek âyetler de inkârcıların küfürlerinde ne kadar ısrarlı olduklarını göstermektedir ve onların şüphelerin!, inkârlarını, akılsızca temennilerini reddeylemektedir. Şöyle ki: Resûlüm, ya Muhammed!. Aleyhisselâm: (Eğer sana kâğıtta) Bir sahife halinde yazılı (bir kitap indirseydik de onu) o kitabı veya kâğıdıgözleriyle görüp (elleriyle) de (yoklıyacak olsalardı) böyle indirilenin mahiyeti kendilerince de açık ve belli olsaydı (elbette o kâfir olanlar yine) inanmıyarak (diyeceklerdi ki, bu) kitab ap açık (bir sihîrden başka değildir) evet… Onlar bu hakikatleri ortaya çıktıktan sonra da sırf inadları, kibirleri tesiriyle inkâr edip duracaklardı. Nitekim ayın yarılması mucizesi hakkında da böyle demişlerdir. § Rivâyete göre Nadr ibnil Hars, Abdullah İbni Ümiyye ve Nevkal İbni Huveld, Hz. Peygamber’e hitâben: Allah tarafından bize bir Kitab getirinceye ve onunla beraber dört melek de bulunup o Kitabın Allah katından olduğuna şâhitlik edinceye kadar biz sana imân etmeyiz” demişler. Bunun üzerine bu âyeti Kerimeye nâzil olmuştur.

Enam 6:8

(Ve) O inkarcılar, Rasûlü Ekrem’in peygamberliğine açıkça itiraz ederek (dediler ki: Onun) yani Hz. Muhammed’in (üzerine bir Melek indirilmeli değil mi idi?.) tâki biz o Meleği görseydik ve o Melek onun bir Peygamber olduğunu bize şöylece idi. Ne cahilce bir istek! (Ve eğer biz bir Melek indirmiş olsaydık) Öyle istedikleri gibi asıl şekliyle bir Melek gönderip te onların görecekleri yerde bulunacak olsaydı (elbette iş bitirilmiş olurdu) onlar o yüce, mânevî mahlûku o asıl şekliyle görmeğe tahammül edemez, hepsi de birden helâk olur giderlerdi. Çünkü hiçbir insanın gözü, Melekleri görmeye tahammül edemez. Yüce Peygamberler ise, kutsal kuvvetlerle desteklendikleri için onlar bu görmeye tahammül edebilirler. Maamafih onlara da nâzil olan Melekler çok kerre insan sûretinde görünürlerdi. Hz. İbrahim ve Hz. Lût’a misafir gibi gelen Meleklerin insan sûretinde görünmüş oldukları gibi.

Enam 6:9

(Ve eğer onu) Peygamberi, kendilerine gönderilen müjdeci ve uyancıyı veyahut istedikleri Meleği (bir Melek kılsaydık) onu tam bir Melek şeklinde, mâhiyetinde, sûretinde bulunduracak olsaydık, elbetteki insanlar onu göremez, Onun kelâmını anlıyamaz, onu görmeğe güçleri yetmezdi. Artık onun gönderilmesindeki hikmet ve menfaat tecellî edemezdi. Binaenaleyh (elbette onu) o gönderilecek zâtı (yine bir erkek) insan (-sûretinde- kılardık) onu kendilerine gönderilmiş olanların gözlerine yine bir insan sûretinde göstermiş olurduk. Tâki gönderilmesindeki gaye tahakkuk etsin, onun açıklamalarını anlamak mümkün olsun, ilâhî deliller tamam olup kimsenin mazeret ileri sürmesine meydan kalmasın, (ve) Bilâkis tam Melek sûretinde gönderilecek olsa (onları) o inkârcıları (yine düşmüş oldukları şüpheye düşürürdük.) hakikatı gizleyerek onları yine içinde bulundukları müşkil ve karışık bir durumla karşı karşıya bırakmış olurduk, yine bu bir insandan başka değil diyerek onun açıklamalarını kabul etmezlerdi. Bu da o inkarcılar hakkında başka bir cezâ gerektirirdi.

Enam 6:10

Bu mübârek âyetler de Rasûlü Ekrem’i teselli etmektedir. Onun peygamberliğini tasdik etmiyen şahısların dikkat nazarlarını kendilerinden evvelki bir takım inkârcı, alaycı kavimlerin hayat tarihlerine çekerek o şahısları tehdid ve ikaz etmek istemektedir. Şöyle ki: Habibim Ya Muhammed!. -Aleyhisselâm-: (And olsun ki,) Yüce Zatıma yemin ederim ki, (senden evvelki) birçokmuhterem, yüce (Peygamberler ile de) câhil, inatçı kavimleri tarafından (elbette alay edilmiştir.) o mübârek Peygamberler de ne kadar ezâ ve cefâya maruz kalmışlardır. (Artık) Bu alay etmelerinin ardından (o kendisiyle alay ettikleri şey) onlara isnad ettikleri yakışıksız hallerin günahı veyahut kendilerine geleceğini inkâr edip alay etmiş bulundukları azâb (onlardan) o Peygamberlerin inkârcı kavimlerden (alay edenleri her tarafından kuşatıverdi.) bu yüzden hemen büsbütün helâk olup gittiler. Dünya tarihinde alınacak ibret ve en kötü bir isim bırakmış oldular, İşte Muhammed’in peygamberliğini inkâr edenlerin, onun dininin hükümleriyle alayda bulunanların âkibetleri de şüphe yok ki, böyle olacaktır.

Enam 6:11

Resûlüm!. O alaycı topluluğa (De ki,) sizden evvelki kavimlerin küfürleri yüzünden uğramış oldukları felâketleri güzelce anlamak için (yeryüzünde dolaşınız) seyahatte bulununuz, (sonra bakınız ki) tefekkür ediniz ki, Peygamberleri, dinî hükümleri (yalanlayanların akibeti nasıl olmuştur.) onlar nasıl köklerinden sökülüp atılmak sûretiyle azâba, felâkete uğramışlardır, İşte sizler de bu inkâr ve alay etmenin yüzünden öyle felâketlere uğrayabileceğinizi biraz düşününüz, tarihten bir ibret alınız, bu kâfirce, cahilce iddialardan artık vazgeçiniz. Ne büyük, ne hayır tavsiye eden bir öğüt!..

Enam 6:12

Bu mübârek âyetler de yaratıcılık ve mâbutluğun yalnız Allah Teâlâya mahsus olduğunu, başka bir uslûb ile bildirmektedir. Ve bütün Kâinatın sâhibi, yöneticisi olan oYüce Yaratıcının bu apaçık olan varlığını inkâr edenlerin zarara uğrayanlardan başka olmadığını açıklamaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. O inkârcıları susturmak ve cevapsız bırakmak için (De ki: Göklerde ve yerde olan şeyler kimindir?.) bütün bu kâinat, yaratılması, sahipliği ve tasarrufu itibâriyle hangi zata aittir?. Bunları böyle sonsuz güzellikleriyle, fâideleleriyle meydana getirmiş olan hangi yüce zattır? Bunu ey gafiller?. Hiç düşünmez misiniz?. Habibim?. Böyle bir sualin belirlenmiş ve takdir edilmiş cevabı olmak üzere o inkârcılara hitâben (de ki:) bütün bunlar (Allah Teâlâ’nındır.) onun birer mahlûkudurlar. Ondan başka Yaratıcı, bütün Kâinata Hâkim bir Zat yoktur, tasavvur edilmiş değildir. (O) Öyle Rahîm, Kerîm Yüce bir Yaratıcıdır ki, (kendi Zâtı üzerine Rahmeti yazmıştır.) Evet… O Yüce Yaratıcı, merhametlidir, çok esirgeyendir, sırf bir lûtuf ve ihsan olmak üzere mahlûkatı hakkında merhameti, lütfu takdir etmiş ve onlara yöneltmiştir. Onun pek geniş olan rahmeti, bütün yaratıkları içine almaktadır. O kullarını temiz bir yaratılış üzere yaratmıştır. O kulları hakkında hidâyet yolunu göstermek için Peygamberlerini, kitaplarını göndermiştir. Kendi varlığına birer şâhit olan iç ve dış âlemlerdeki delillerini, kullarının dikkat nazarlarına sunmuştur. İlâhî merhametin genişliğine bakmalı ki, bir güzel amelde bulunan kimseye en az on misli sevap vermektedir. Bir kötü amelden dolayı da bir misli cezadan başka vermemektedir. “nitekim” Sebekat rahmeti alâ gazabı “benim rahmetim, gazabımı geçmiştir” Hadîsi Kudsîsi de bu hakikatı bildirmektedir. (Ve elbette) Ey insanlar?. Andolsun ki, (sizleri kıyâmet gününde toplıyacaktır.) orada imân ve itaat ehline sonsuz lûtuf larda bulunacaktır. Küfr ve taşkınlık ile hayatlarını nihâyete erdirmiş olanları da o günde lâyık oldukları azâba kavuşturacaktır. (bunda şüphe yoktur.) Elbette o kadar ilâhî rahmet karşısında inkâra,isyâna sapanlar, kendi aslî yaratılışlarını zayi’ edenler, o ebedî âlemde lâyık bulundukları cezalara çarpılacaklardır. Evet… (O kimseler ki,) Yüce Yaratıcının o kadar nîmetlerini takdir edememişler, nîmete karşı nankörlük etmişlerdir, onlar kendi felâketlerini kendi elleriyle hazırlamışlar, kendi (nefislerine ziyankâr olmuşlardır.) öyle bir âkibete kendi kötü hareketleriyle sebebiyet vermişlerdir. (İşte onlar imân etmezler.) Yoksa temiz yaratılışlarını muhafaza edenler, iş ve dış âlemlerdeki delilleri güzelce dikkate alanlar, Kâinatı Yaratanın varlığını, birliğini ve üzerlerine düşen dinî vazîfelerini asla inkâr ederek imân nîmetinden mahrum kalmazlar.

Enam 6:13

Artık bu kadar parlak deliller, hakikatler meydanda iken insan kendisini nasıl inkâr felâketine uğratır. (Halbuki,)Bütün mekânlar, bütün kâinat tabakaları, Cenâb-ı Hak’kın olduğu gibi bütün zamanlar ve bütün zamanla ilgili şeyler de o Yüce Yaratıcınındır. Evet… Şüphe yok ki, (gecede ve gündüzde barınan her ne varsa onundur.) böyle zamanlar içinde durup yaşıyan herşey o Yüce Yaratıcınındır. (Ve hakkı ile işiden, bilen de ancak o dur.) Hiçbir kimsenin açık ve gizli söz ve fiilleri, o Yüce Yaratıcıya gizli kalamaz. Artık nasıl olur da bir insan, o muazzam Halikını inkâra cür’et edebilir. Bu ne kadar feci’ bir harekettir. Bunun âkıbetini düşünmek icabetmez mi?. Cenâb-ı Hak cümlemize uyanmalar nasib buyursun âmin.

Enam 6:14

Bu mübârek âyetler de başka bir uslûb ileCenab’ı Hak’kın bütün kâinatın yaratıcısı ve rızık vericisi olduğunu beyan buyurmaktadır, ve kıyâmet gününde onun azâbından kurtularak rahmetine ulaşmak için onu tasdik etmekten, onun hükümlerine uymaktan başka çare bulunmadığını şöylece hatırlatmaktadır; Resûlüm: Seni kendi dinsiz babalarının, dedelerinin yoluna çevirmek isteyen o müşriklere hitâben (De ki: Göklerin ve yerin yaratıcısı) onları yoktan var etmiş ve yaratmış (olan Allah Teâlâ’dan başkasını velî) Rab, Mâbud, Yardımcı, Destekçi (edinir miyim?.) böyle cahilce bir hareketi, ancak Allah’ın varlığının birer parlak, eşsiz şahidler bulunan bu mükemmel eserlerini görüp düşünmekten mahrum olanlar yaparlar. (Halbuki) Bu Kâinatın Yüce Yaratıcısı, bütün bu mahluklar! yaratmıştır ve (o) Kerem Sâhibi Yaratıcı bütün bu mahluklar! (besliyor) büyütüyor, onları rızıklandırıyor, (ve kendisi beslenmekten) Başkaları tarafından rızıklanmaktan, başkalarına muhtaç bulunmaktan beri, (uzak bulunuyor.) işte böyle bir Yüce Yaratıcı var iken herhangi bir âciz, başkasına muhtaç, ve yok olmaya mahkûm olan şeyleri mâbud edinebilir miyim?. Habibim!. Ve (De ki: Ben muhakkak) Allah tarafından (emrolundum ki, ehli İslâm’ın) bu müslümanların, müslüman olma şerefiyle vasıflanmaları itibâriyle (birincisi olayım) onların Peygamberi, selâmet rehberi olduğum için bu öncelik şerefine benim sâhip olmam lâzımdır (ve) ben böyle müslüman olmakla emrolunduğum gibi bana (sakın müşriklerden olma) diye de (buyuruldu.) yani, ben küfr ve şirkten de yasaklandım. Artık öyle bir Yüce Mabudun emir ve yasağına nasıl muhalefet edilebilir?.

Enam 6:15

Habibim!. O gâfillere (De ki: Eğer ben Rabbime isyan edersem) onun emr ve yasağına faraza muhalefette bulunursam(elbette büyük günün) kıyâmet zamanının (azâbından korkarım) öyle bir isyan halinde bu azâbı hak etmiş olurum. Artık masum, her yönüyle bağışlanmış olan Yüce bir Peygamberin hali böyle olursa başkalarının hali ne olacaktır?. Ey inkarcılar; bunu sizin de düşünmeniz icab etmez mi?. Siz böyle küfr ve isyan yüzünden uğrayacağınız ebedî azâbları hiç düşünmez misiniz?.

Enam 6:16

(Kim kendisinden) O kıyâmet gününde ilâhî bir lûtuf olarak (azâb bertaraf edilirse) o pek korkunç günde pek şiddetli olan cezâlardan kurtulur da sevaba ulaşırsa (muhakkak ona) o kimseye kerem sâhibi Yaratıcısı (merhamet buyurmuştur.) onun hakkında hayrı, kurtuluşu, selâmete ulaşmayı dilemiştir. (Ve işte en açık bir kurtuluş odur.) Evet… Cenâb-ı Hak’kın bu rahmeti, kulunu azabtan koruyarak sevaba kavuşturması, apaçık ve besbelli bir kurtuluştur. Artık öyle bir kurtuluş ve saadete ulaşmayı o kerem sâhibi Yüce Yaratıcıdan niyâz etmeli, onun bütün emirlerine, yasaklarına itaat etme ve boyun eğmeyi en mühim bir kulluk vazîfesi bilmelidir.

Enam 6:17

Bu mübârek âyetler de bütün hayırların, zararların ortaya çıkmasının devam etmesinin, yok olmasının, ilâhî iradeye tâbi olduğunu ye Hak Teâlâ’nın bütün kulları üzerinde hakim ve galip bulunduğunu beyan etmektedir. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamberin veya kendisine hitâbın mümkün olduğu herhangi bir insan!. (Ve) Şu da muhakkaktır ki (eğer Allah Teâlâ sana bir zarar dokundurursa) fakirlik gibi, hastalık gibi elem verici bir şey isâbet ettirirse (onu) o zararı (ondan) o Yüce Yaratıcıdan (başkaaçacak) kaldıracak ve giderecek başka bir zât (yoktur.) bu ancak onun kudret ve iradesine tabidir. (Ve eğer sana bir hayr dokundurursa) Lezzet gibi, ferah ve sevinç gibi, sıhhat ve zenginlik gibi fâideli bir şey ihsan ederse o da onun bir lütfudur. Ona da kimse mâni olamaz. (İşte o) Yüce yaratıcı (her şey’e) hayr ve şer kabilinden her hadiseyi meydana getirmeğe (hakkıyle kadirdir.) onun kudreti herşeye kâfidir, inandık.

Enam 6:18

(Ve o) Yüce Yaratıcı (kullarının üzerinde her türlü tasarrufa sahiptir.) o öyle galip kahredici, kudretli bir Yaratıcıdır ki onu hiç bir şey âciz bırakamaz. Bütün kulları onun kudreti altında güçsüz ve o kudrete boyun eğmiş bulunmaktadırlar. (Ve o) Yüce Yaratıcı (hikmet sahibidir) her yarattığı şey, her emrettiği ve yasakladığı mesele bir hikmet ve menfaata dayanmaktadır. Ve o (her şeyden haberdardır.) kullarının dışlarını da, içlerini de tamamen bilmektedir. Artık öyle bir kerem sâhibi mabudun şanının yüceliğini düşünerek, ona kulluk arzetmekle övünmelidir onun bütün hükümlerine uymakla mükâfatlara ulaşmaya gayret etmelidir. Artık akıllı olan bir kimse, o Yüce Yaratıcıdan başkasını dost edinir mi?. Ondan başkasına yönelmekten uzak bulunmuş olmaz mı?.

Enam 6:19

Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’in peygamberliğine Cenâb-ı Hak’kın şâhitlikettiğini ve o Yüce Peygamberin Allah’ın birliğini tasdik edip müşriklerin küfr ve şirkinden uzak bulunduğunu ifâde etmektedir. Ve Yüce Peygamberin risâlet sâhibi olduğunu ehli kitap pekâlâ bildiği halde yalnız hüsrana uğrayanların bunu tasdik etmediklerini beyan etmekte ve müşrikleri, inkârcıları şöylece kınamaktadır. Resûlüm!. O senin peygamberliğini inkâr edenlere hitâben (De ki: Hangi şey) hangi bir zat (şahâdetçe daha büyüktür?) benim peygamberliğime hangi zâtın şahitliğini daha doğru bilirsiniz?. Bunun cevabı gayet açıktır. Onlar bunu bilemiyorlar mı? Onlara (De ki:) şâhitliği herkesin şâhitîiğinden daha büyük olan şüphe yok ki (Allah Teâlâ) dır. Onun şâhitliğinde asla şüpheye yer yoktur. İşte o Yüce Mâbud (benimle sizin aranızda) benim size tebliğ ettiğim Allah’ın birliğine ve benim peygamberlik ve risâletime (hakkıyla şahittir.) artık onun bu şâhitliği nasıl kabul edilmeyebilir?. Evet… O Yüce Yaratıcının Peygamberine indirmiş olduğu Kur’an’ı Kerim, sonsuz bir mucizedir. Cenâb-ı Hak’kın birliğini, yüceliğini ve kudretini bizlere bildiriyor. Aynı şekilde Hz. Muhammed’in peygamberlik ve risâletini tasdik ederek bunlara şâhitlik ediyor. O Yüce Peygamberin elinde ortaya çıkan diğer mucizelerde, onun hakkında Allah tarafından gösterilen birer şahitliktir. Bunlar nasıl inkâr edilebilir?. Bunların üstünde bir şâhitlik mi bulunabilir?. (Ve) Resûlüm!. Onlara de ki (bana bu Kur’an) O Kerem Sâhibi Yaratıcı tarafından benim peygamberliğimin doğruluğuna şâhit olan bu ilâhî kitap (vahy olundu ki) ey Mekke ehli!. Ve ey zamanımda bulunan mükellefler!. (sizleri) Ve bu ilâhî kitabın benden sonra kıyâmete kadar kendilerine (erişeceği kimseleri) bütün insanlığı, bütün insanları ve cinleri (onunla) o kutsî kitabın ihtiva ettiği tehditler ile (uyarayım) onları korkutarak Allah’ın dininden ayrılmamalarını kendilerine hatırlatmış bulunayım. Binaenaleyh Kur’an’ı Kerim’in bütünhükümleri, gerek inişi zamanındaki ve gerek kıyâmete kadar meydana gelecek kimseleri kapsamakta ve hepsi hakkında geçerli olmaktadır, (ya) Ey Allah’ın birliğini inkâr edenler!, (siz Allah Teâlâ ile başka ilâhlar olduğuna şâhitlik mi edersiniz?.) Bu ne kadar bâtıl: Hakikate aykırı bir şâhitlik!. Resûlüm!. O müşriklere (De ki: Ben şâhitlik etmem.) belki ben sizin bu şâhitliğinizin bâtıl olduğunu söyler, bu inancınızın bozukluğunu size ihtar ederim. Yüce Peygamberim!. O müşriklere (De ki: O) kendisine ortak koştuğumuz mabut, ortaktan uzaktır. O (ancak bir tek ilahtır) ondan başka Tanrı yoktur, İşte ben buna şâhitlik ederim, (ve muhakkak ben sizin) Cenâb-ı Hak’ka (ortak koştuklarınızdan tamamen beriyim) ben sizin putlarınızdan, sizin o müşrikce hareketlerinizden tamamen uzak bulunmaktayım. Artık bütün insanlığa yönelen vazîfe de böyle Allah’ın birliği inancıyla kalblerini aydınlatmaktan başka bir şey değildir. § Rivâyete göre Kureyş müşrikleri, Rasûlü Ekrem’e hitâben demişler ki: Ya Muhammed!. Aleyhisselâm. Biz senin hakkında Yahudi ve Hıristiyanlardan sorduk, onların iddiasına göre kendi yanlarında sana dâir bilgiler yok imiş. Senin peygamberliğine şâhitlik edecek kim vardır?. Bize göster bakalım. Bu sual üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur.

Enam 6:20

O ehli kitabın şâhitliğine müracaat etmiş olan Kureyş taifesi ve diğerleri bilmelidirler ki, (kendilerine kitab vermiş olduğumuz kimseler) Yahudi Hırıstiyan taifesi ve diğerleri (onu) o peygamberlerin sonuncusunu (kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanır, bilirler) vaktiyle gönderilmiş olan kitaplarda o Yüce Peygamberin bütün vasıflarını yazılıbulmuşlardır, bu suretle onun hakkında pekâlâ bilgi sâhibi olmuşlardır. Onlar kendi evlâtlarım başkalarına ait evlâtlardan ayırıp seçtikleri gibi Hz. Muhammed’in de zâtını, vasıflarını pekâlâ bilirler, bunda şüphe etmezler. Ancak ehli kitaptan ve müşriklerden bulunan (o kimseler ki,) aslî yaratılışlarını zayi etmiş, imân edilmesi gereken âyetlerden yüz çevirmişlerdir, onlar bu suretle (nefislerini hüsrana uğratmışlardır) zarar ve ziyanda kalmışlardır. (işte onlar imân etmezler.) İşte o gibi beyinsiz şahıslar Hz. Muhammed’in peygamberliğini tasdik eylemezler. Bu kötü hareketlerinden dolayı da Allah tarafından sapıklığa mahkûm edilmişler ebedî azâbı hak etmişlerdir.

Enam 6:21

(Cenâb-ı Hak’ka karşı yalan yere iftirada bulunandan) Melekler Allah Teâlâ’nın kızlarıdır, diyen, Hz. İsa Allah’ın oğludur demekten sıkılmayan, ve Yüce Mabudun semavî kitaplarında peygamberliği vasıfları yazılı bulunan bir Yüce Peygamber’i inkâr eyleyen, böyle bir nice yanlış inançlarda bulunmaktan vazgeçmeyen bir şahıstan (veya onun) O Kerem Sâhibi Yaratıcının (âyetlerini yalan sayandan) Kur’an-ı Kerim gibi ilâhî kitapları, bir takım meydana gelen mucizeleri inkâr eden, son peygamber hakkındaki ilâhî şâhitliği yalanlamaya cür’et gösteren bir şahıstan (daha zâlim kim vardır?.) elbette öyle kâfirce, cahilce hareketlerde bulunanlar, en fazla zâlim kimselerdir, öyle bir zâlim, insanlığa en kötü bir örnek olmuş, kendi nefsini de en feci felâketlere, azaplara uğratmıştır. Artık ondan daha fazla zâlim kim olabilir?. Artık (şüphe yok ki o) gibi (zâlimler kurtuluşa ermezler) onlar bu hâl üzere ölüp gidince ebedî azâba uğrayacaklardır. Ne büyük bir zarar!.

Enam 6:22

Bu mübârek âyetler de müşriklerin, âhirette uğrayacakları pek feci bir durumu ve onların nefsi müdafaa için ileri sürecekleri gerçek dışı mazeretlerini bildirmektedir şöyle ki: (Ve) Ey Yüce Resûlüm!. O müşriklerin, inkârcıların hâllerini bir hatırla!, (o gün ki) O kıyâmet zamanındaki (onları) o putları ve başka şeyleri ilâh edinen şahısları ve diğerlerini (hep birlikte toplayacağız) hepsini de mezarlarından ve diğer bulundukları yerlerden kaldırarak mahşer alanında toplayacağız. (sonra şirke düşmüş olanlara) Cenab’ı Hak’tan başkasını ilâh tanıyarak putlara, karanlıklara, nurlara veya Üzeyr, Mesih gibi zatlara tapınmış bulunanlara bir kınama olmak üzere (hâni nerede sizin iddia ettiğiniz) kendilerini birer ilâh tanır bulunduğunuz (ortaklarınız, diyeceğiz) onları dünyadaki o kötü inançlarından dolayı âhirette böyle hesaba çekeceğiz.

Enam 6:23

(Sonra onların) Öyle bir küfr ve şirke düşmüş olan dinsizlerin güya kendilerini kurtarmak ümidiyle (çâresi) ileri sürecekleri mazeret, yalan yere yemin ederek (vallahi ey Rab’bimiz!. Bizler müşriklerden olmadık demekten başka olmayacak) Onlar o mahşer âleminde son derece bir hayret ve dehşet içinde kalacaklar, kendilerini kurtarabilmek hayaliyle öyle yalan yere yemin etmeğe cür’et edeceklerdir.

Enam 6:24

Habibim!. (Bak) Ne kadar teaccübe lâyıkbir olay!. O müşrikler (kendi nefisleri aleyhine nasıl yalan söylediler) kendilerinden dünyadalarken küfr ve şirk sâdır olmamış olduğunu nasıl iddiaya cür’ette bulundular. Bu ne cahilce bir iddia!. Cenab’ı Hak’ka ortak koştuklarına ait inançları, bâtıl iddiaları nasıl âhirette yok oldu, onu inkâra cür’et eder oldular. Veyahut o yardımların! ümit ettikleri putları, kendilerine âhirette fayda veremeyip nasıl sönüp gitti, İşte böyle bir mahrumiyet, bir uhrevî âkibet, bir ilâhî azap o dinsizler, kâfirler hakkında muhakkaktır. Artık daha dünyada iken bunu düşünüp de uyanmalı değil midirler.

Enam 6:25

Bu mübârek âyetler de müşriklerin Kur’an’ı Kerim hakkındaki pek cahilce iddialarını çirkin bulmakta ve yalanlamaktadır. Ve onların Kur’an’ın beyanlarına karşı olan hareketleriyle kendi nefislerini bilmeksizin helâke götürmüş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Habibim!. (Ve onlardan) o müşriklerden (seni dinleyenler) senin okuduğun Kur’an’ı dinleyip duranlar (vardır) artık ondan istifâde etmeli değil mi idiler!. (Fakat) yapmış oldukları kötü hareketlerinden, İslâmiyet’e karşı takındıkları düşmanca vaziyetlerden dolayı mânevî bir cezâ olmak üzere (onların kalbleri üzerine onu) o Kur’an-ı Kerim’i (hakkiyle anlamalarına) ona göre inançlarını düzeltmelerine (mâni olacak kat kat perdier ve kulaklarının içine ağırlık) sağırlık (koymuşuzdur) artık onlar, o Kur’an’ı Kerim’den istifâde edip müslüman olma şerefine kavuşacak bir kabiliyettedeğildirler, (ve eğer) Onlar (her bir mucizeyi görseler ona yine inanmazlar) herbirini inkâr ederek küfrlerinde israr eder dururlar. (Hattâ,) Habibim!. Onların âyetleri yalanlamış, küfrlerinde israrı bir derecededir ki, (sana geldiklerinde seninle mücadelede bulunurlar) kibir ve inatlarından dolayı seni inkâra devam ederler. Ve o (Kâfîr olanlar der ki: Bu) Kur’an kitabı (eskilerin) geçmiş kavimlerin (uydurmalarından) onların yazmış oldukları yalan hikâyelerden hurafalardan, saçmalıklardan (başka bir şey değildir) işte o dinsizler, o hayvanlara, heykellere tapan beyinsiz kimseler, kendi alçaklıklarını görmezler de Kur’an-ı Kerim gibi en güzel, en doğru, en hikmetli, en ebedî bir mucizeyi inkâr etmekle dinsizliğin ne kadar alçak basamağına düşmüş olduklarını göstermiş olurlar. § İbni Abbas Hazretlerinden rivâyet olunuyor ki: Ebu Süfyan, Velid ibnil Mugayire, İbni Rebia, Ebu Cehil ve Nadr İbni Haris gibi bir cemaat, Rasûlü Ekrem’in yanında bulunup okuduğu Kur’an-ı Kerim’i dinlemişler. Aralarında bulunan ve hurafeler kabilinden hikâyeleri nakledip duran Nadr’e sormuşlar: “Muhammed: Aleyhisselâm” Ne söylüyor?. Nedir o okuduğu şeyler?. Nadr da: “ben ne dediğini bilemiyorum, yalnız iki dudağı kımıldanıyordu, benim size hikâye ettiğim gibi geçmiş kavimlerin esâtirini: Yani hurafelerini söyleyip duruyordu” demiş. Ebu Süfyan ise “hayır, ben onun söylediklerinin bir kısmını hak görüyorum” demekle Ebu Cehil: “Asla: hak değil” demek alçaklığında bulunmuş. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, o beyinsiz dinsizlerin uğursuz, cahilce iddialarını yaymış ve çirkin bulmuştur.

Enam 6:26

(Ve onlar) O gerçekleri beyan edenKur’an’a esâtir adını vermekten utanmayan dinsizler, Kur’an’ı Kerim’i inkâr ile yetinmezler. Belki (ondan) o kutsî kitaptan (hem) insanları (vazgeçirmeye çalışırlar) onu dinlemelerine mâni olmak isterler, tâki onun yüce, ruhları besleyen açıklamalarını işitip de onun tesiriyle İman şerefine erişmesinler. (kendileri de bundan uzaklaşırlar) Ona karşı nefretlerini bu derece göstermekten sıkılmazlar. (ve) Onlar bu kötü hareketleriyle, bu dinsizlikleriyle (başkalarını değil kendi nefislerini helâk etmiş) Allah’ın azâbına uğratmış (olurlar da farkına varamazlar.) Evet… Onlar bâtıl, kötü hareketleriyle, inançlarıyla ne yüce Peygamber’e, ne Kur’an-ı Kerim’e, ne de müslümanlara bir zarar vermiş olamazlar. Yalnız bu alçaklıklarının uğursuzluğu, kötü netîcesi, kendilerinin mahv ve yok olmalarına, ebedî bir azâba uğramalarına sebep olur da son derece ahmak olmalarından dolayı bunun farkına varamazlar.

Enam 6:27

Bu mübârek âyetler de küfür ehlinin kıyâmet gününde uğrayacakları pek elem verici cezaları bildirmektedir. Onların bâtıl inançlarında ne kadar ısrarlı olduklarını göstermektedir. Ve öyle inkârcıların âhirette yapacakları pişmanlıkların, değiştirecekleri kanaatlerin artık kendilerini Allah’ın azâbından kurtaramayacağını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey Resûlüm!. Veya herhangi bir sadık mü’min olan zat!, (-onları-) O haşır ve neşri inkâr eden dinsizleri, yarın kıyâmet gününde (ateşin üzerine durdurulupta) onların ah vah ederek (eyvah bize ne olurdu ki bir geriye) dünya hayatına (çevrîlseydi ki) artık inanç değiştirerek (Rab’bimizin âyetlerini) kıyâmetin bu elem verici hallerini ifâde eden Kur’an’ınbeyanlarını bir daha (yalanlamasaydık ve) küfrü terkederek (mü’minlerden olsaydık) böyle kıyâmet gününü, ilâhî azâbı bilip inanmış olan mü’minlerden olsaydık (dedikleri zaman) onları (bir görecek olsa idin!.) onların ne feci, korkunç bir âkibete uğramış olduklarını görürdün.

Enam 6:28

(Hayır) Onların bu temennileri bir samimiyet eseri değildir. Hakikî bir imâna kavuşma arzusuna dayalı bulunmamıştır. (Evvelce gizler oldukları şey) Kalblerinde sakladıkları küfr ve münafıklığın çirkin inançların ne kadar helâk edici olduğu (kendilerine göründü de -ondan-) dolayı böyle dünyaya bir daha çevrilmelerini ve imân etmelerini temennide bulunacaklardır, (ve eğer geri çevrilselerdi) Yine sözlerinde durmuş olmazlardı, (kendisinden yasaklandıkları şeye) küfre, günahlara (elbette yine dönüverirlerdi) o âhiret âlemini unutuverirlerdi. (ve şüphe yok ki, onlar elbette yalancılardır.) Onların âdetleri yalandan ibarettir. Eğer faraza dünyaya döndürülecek olsalar yine Cenâb-ı Hak’kın âyetlerini inkâr eder, yine imân ehlinden olmak istemezlerdi.

Enam 6:29

(Ve) O münkirler, dünyada iken dedikleri gibi öldükten sonra tekrar hayat bulup dünyaya getirilecek olsalar yine (dediler ki) yani: Muhakkak diyeceklerdir ki, (bu bizim dünya hayatımızdan başka hayat yoktur) onlar yasaklandıkları şeylere dönecekler, görmüş oldukları âhiret hayatını bir rüyadan, bir hayalden ibâret gibi kabul edecekler (ve) diyecekler ki: (bizler) Ölürsek (bir dahadirilecek değiliz) artık bizim için başka hayat yoktur. Evet… O inkarcılar âhiret hayatını hiç görmemiş gibi bir tavır alacaklardır, o ebedî hayatı inkâr edeceklerdir onlar böyle cahilce ve inatçı bir inancın eseri bulunmaktadırlar.

Enam 6:30

(Ve) Resûlüm!, (-onları-) O inkârcıları (görecek olsan Rablerinin huzuruna) onun yüce mahkemesine (durduruldukları zaman) arzolundukları vakit ne büyük ve acıklı bir manzaraya bakmış olacaksın!. Cenab’ı Hak, melekleri lisaniyle onları azarlamak için hitâben (buyuracak ki, şu hak değil miymiş?.) şu haşır ve neşir, şu hesap ve kitap hakikaten vuku bulacak şeyler değil miymiş, sizler ise bunları inkâr edip duruyordunuz. (onlar da) Bu hakikat tamamiyle ortaya çıktığı için bunu itirâfa mecbur olup kabul ettiklerini yemin ile kuvvetlendirerek (evet… Rab’bimize andolsun ki,) bu hak, sâbit ve takdir edilmiş bir emirmiş (diyecekler.) fakat böyle ilâhî azap gözlerinin önünde tecelli ettikten sonra bunu tasdik etmenin kendilerine bir faydası olmayacaktır. Buna vaktiyle dünyada iken imân etmeleri lâzım idi. Binaenaleyh (Cenab’ı Hak da:) onlara hitâben (O halde azâbı tatınız, küfr eder olduğunuz şeyler sebebiyle) bu kıyâmet hayatını, bu haşri ve neşri vaktiyle inkâr eder olduğunuzun bir cezâsı olmak üzere (diye buyurmuş olacaktır) artık bu hakikatları inkâr edenler, bir kere düşünsünler akıllıca bir tefekküre dalsınlar, Cenâb-ı Hak’kın bu kâinatta tecelli eden kudret ve hikmet eserlerini dikkate alsınlar, öyle inkâr vadisine sapmasınlar, kendi kötü düşünceleriyle, inançlariyle ebedî hayatlarını en elem vericiazâblara mâruz bırakmış olmasınlar. Tevfik Allah’tandır.

Enam 6:31

Bu mübârek âyetler de âhirette Cenâb-ı Hak’kın mânevî huzurunda bulunulacağını yalanlayanların bilahara ne kadar hüsrana uğrayacaklarını bildirmektedir. Ve dünya hayatının ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu bildirerek âhiret âleminin ne derecelerde hayırlı olduğunu düşünmelerini insanlığa hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Allah Teâlâ’nın huzuruna) Onun Yüce mahkemesine (çıkacaklarını) sevk olunup dünyadaki amellerinden sual olunacaklarını (kendilerine ansızın kıyâmet gelinceye kadar) yani ölünceye değin (inkâr eden kimseler,) o verilmiş hâlleri evvelce bilinen küfr ve şirk sâhipleri (muhakkak hüsrana) zarar ve ziyâna, felâket ve azâba (uğramışlardır) yani: Sevaplardan, mükafatlardan mahrum kalmış, en büyük azaplara uğramış bulunacaklardır. (Onlar bütün veballerini) Günahlarını (sırtlarına yüklenmiş) pek ağır bir mânevî azâba uğramış (oldukları halde eyvah) yazıklar olsun, eyvahlar olsun!, (bizlere, orada) dünyada iken (yaptığımız kusurlardan) kıyâmet anını inkâr edip, üzerimize düşen vazîfeleri ihmâl etmiş olduğumuzdan (dolayı diyeceklerdir) Ne yazık ki, böyle bir pişmanlık artık kendilerine fayda vermeyecektir, (dikkat ediniz!.) Bir kere düşününüz ki (onların yüklenip taşıyacaklar şeyler) yani: Kendilerine yönelen günahlar (ne kadar kötü) ne kadar dayanılmaz!. Ne derece azâbı gerektiricidir!.. § Kıyâmet ansızın ortaya çıkacağı ve ondahalkın hesâbı süratle görüleceği için ona “saat” adı da verilmiştir. Bir de saatten maksat, herhangi bir şahsın vefatı ânî demektir. Çünki o an, o şahsa göre kıyâmetin bir başlangıcı demektir. Nitekim bir hadisi şerifte: ( Her kim ölürse artık onun kıyameti kopmuştur) diye buyrulmuştur. § Hasretten maksat da elden çıkan veya ele geçmeyen bir nîmetten dolayı duyulan üzüntü ve pişmanlık demektir. Böyle bir durumdaki kimsenin: “Ya hasretâ” demesi, ey pişmanlık ve üzüntü nerdesin. Gel bakalım, artık senin geleceğin bir zamandır, anlamına gelmektedir.

Enam 6:32

Ey dünya hayatından başka hayat olmadığını iddia eden gafiller!. Asıl hayat, âhiret hayatıdır. (Ve dünya hayatı) ise o âhiret hayatına kıyasla (bir oyundan) insanı fâideli şeylerden meşgul eden bir oyuncaktan ve (bir lehüvden = oyalamadan) insanı ciddiyetten ayırıp şakaya, latîf eye düşüren ehemmiyetsiz bir şeyden (başka bir şey değil) dir. Âhiret hayatı ise böyle midir?. Elbette değildir (ve elbette âhiret yurdu) daimî bir hayatın yeri olan bir sonsuzluk alanı, dünyada iken (takvâ sâhibi olanlar) küfr ve günahtan kaçınmış olanlar (için hayırlıdır.) çünki o âhiret yurdu, o takvâ sâhipleri için cennetlerden, ebedî nîmetlerden ibârettir. (-Buna- akıl erdiremez misiniz?.) Ey inkarcılar!. Siz de küfr ve isyandan kaçınınız ki, gelecekte öyle nîmetlere kavuşabilesiniz. Gerçekten de dünya hayatı da kötüye kullanılmadığı takdirde bir nîmettir. Zira insan, bu hayattan istifâde ederek üzerine düşen kulluk vazîfelerini yerine getirirse bu sayede âhiret hayatını teminetmiş, öyle dünya nîmetleri gibi geçici olmayan ebedî, eşsiz nîmetlere aday olmuş olur. Fakat dünya hayâtını kötüye kullananlar için bu fani hayat, bir uyku ve hayal gibi feçip gider, sâhibinin ebedî âlemde zarar ve ziyâna uğramasına sebep olmuş olur. Dünyaya prestiş eyleyenler. Nâdim olacaklar en nihâyet Bir fâide bahşeder mi heyhat!. Vaktinde edilmeyen nedamet.

Enam 6:33

Bu mübârek âyetler de birçok kimselerin dinsizlik cereyanına kapılarak Peygamberleri inkâra cür’et etmiş olduklarını açıklamakla Rasûlü Ekrem Efendimizi teselli etmektedir. Ve Peygamberleri inkârın, haddızatında Allah’ın âyetlerini ve yüce varlığını inkâr demek olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Habibim!. Ya Muhammed = Aleyhisselâm: (Muhakkak biliyoruz ki, onların) O inkârcıların, müşriklerin (dedikleri şey) Kur’an’ı Kerim hakkında “Bu eshatirül evvelindir = Yani öncekilerin hurâfeleridir.” demeleri veya onların İslâmiyet’i, ilâhî kanunları kabul etmeyeceğiz demeleri veyahut peygamber hakkında “o sihirbazdır, şairdir, kâhindir, meonundur” demeleri (seni elbette üzüyor) onların öyle kâfirce, cahilce lâkırdıları elbette senin mübârek kalbini hüzün ve üzüntü içinde bırakıyor. Fakat (gerçek halde onlar seni yalanlamış olmuyorlar) sen gerçek bir peygambersin, sen Allah’ın hükümlerini tebliğ etmekle emrolunmuşsun, onların yalanlamaları haddızatında sana yönelik değildir, (fakat o zâlimler) O nefislerine zulmederek kendilerini Allah’ın azâbına mâruz bırakmış olan inkarcılar (Allah Teâlâ’nın âyetlerini) senin vâsıtanla onlara tebliğ edilen Kur’an-ı Kerim’i, o apaçık kitabın vaad ve tehdide ait âyetlerini, veya senin elinde ortaya çıkıp Allah’ın kudretineşâhitlik eden mucizeleri (inkâr ediyorlar) meselâ: Bir hükümdarın elçisini reddedenler, onun tebliğ ettiği fermanları kabul etmeyenler haddızatında o hükümdarı tanımamış, ona karşı isyan etmiş olurlar. Binaenaleyh Cenâb-ı Hak’kın Yüce Peygamberini yalanlayanlar da haddızatında onun tebliğ ettiği ilâhî hükümleri inkâr etmiş, küfre düşmüş olurlar. Bununla berâber tefsirlerde beyan olunduğu üzere: Kureyş kâfirleri vaktiyle Rasûlü Ekrem’e “Muhammedül emin” derlerdi, onun pek doğru sözlü bir zât olduğunu itirâf ederlerdi. Hattâ Ahnes İbni Şüreyk Ebu Cehilden sormuş ya abel hakem!, Bize bilgi ver, burada sözümüzü işitecek başka kimse yok, Muhammed Aleyhisselâm, sâdık mıdır, yalancı mıdır?. Ebu Cehil ise hakkı gizleyememiş, Muhammed -Aleyhisselâm-sâdıktır, o asla yalan söylememiştir. Fakat Kureyş oğulları Hicâbe (Kâ’be perdeciliği işi) Sikaye (Kâ’be’de hacılara zemzem dağıtma işi) peygamberlik gibi ayrıcalıklara sâhip olunca diğer kureyşlilerin hâli ne olacak?. Demiş yalnızca dünya hırsı ile Muhammed’in peygamberliğini inkâr etmekte olduğunu itirâfa mecbur olmuştur. İşte bunun üzerine de bu âyet-i kerime inmiştir.

Enam 6:34

Hak Teâlâ Hazretleri Yüce Peygamberini teselli etmek üzere buyuruyor ki: (Ve and olsun) Yani Yüce zatıma kasem ederim ki: Ya Muhammed Aleyhisselâm!. (senden evvel de Peygamberler yalanlanmışlardır) diğer ümmetler de kendi Peygamberlerine yalan isnad etmiş onlar da Peygamberlere sana karşı inkârcıların söylediklerini söylemişlerdir. (Fakat) O muhterem Peygamberler (yalanlandıkları ve eziyete uğradıkları şeylere karşı sabır etmişlerdir) üzerlerine düşen peygamberlik vazîfelerini yerine getirmeye devam etmiş, Allah’ın takdirine râzı bulunmuşlardır. (Nihayet onlara bizim yardımımız gelip yetişti) Onlar kendilerini inkâr eden kavimlerinin şerlerinden emin oldular, o inkarcılar ise helâk olup gittiler: (Ve Allah Teâlâ’nın kelimelerini değiştirecek kimse yoktur) Cenâb-ı Hak’kın Peygamberlerini, zafere ulaştıracağına ve onları mânevî orduları ile galip buyuracağına dâir ilâhî va’d’i tecelli edivermiştir. (Ve and olsun ki, sana) Ey peygamberlerin sonuncusu!. (Peygamberlerin haberlerinden) Bir kısım (gelivermiştir) yani: Kur’an-ı Kerim’de bir kısım büyük Peygamberlerin mübârek yaşantılarına, kıssalarına, hayat tarihlerine dâir bilgiler verilmiştir. Artık o zatların nasıl yalanlandıkları, ve sabır ederek sonunda Allah’ın yardımına nasıl kavuştukları sence malûm olmuştur. Artık bütün insanlığa Peygamber gönderilmiş olan senin gibi Yüce bir Peygamber de elbette Allah’ın yardımına nâil olacaktır. Bu husustaki ilâhî takdiri de değiştirecek hiçbir kuvvet tasavvur edilmiş değildir.

Enam 6:35

Bu mübârek âyetler de dinî hükümleri kabul etmek için kabiliyetin lâzım olduğunu, bu kâbiliyetten mahrum olanlar ise irşat ve ikaz etmenin mümkün olamayacağını bildirmektedir. Ve bir takım kabiliyetsiz inkârcıların hâllerinden üzüntü duyan Yüce Peygamberin temiz ve hüzünlü kalbine teselli vermektedir. Şöyle ki: (Ve eğer) Habibim!. Ya Muhammed!. Aleyhisselâm (senin üzerine onların) o inkârcıların (yüz çevirmeleri) seni ve tebliğ ettiğin hükümleri kabulden kaçınmaları sana (ağır gelmiş) senin için fazla üzüntüye sebebiyet vermiş (ise) de sen mâzeretlisin, onlara karşı lâzım gelen delilleri ileri sürmüş bulunmaktasın, başka ne yapacaksın!, (artık yapabilirsen) Çalış (yerde bir tünel) yer altında bir mevki (veya gökte) yükseklere doğru (bir merdiven araştırıp da onlara) o inkârcılara yer altından veya gök üstünden isteyip durdukları şekilde (bir mucize getirecek isen) bunu getirmeğe kudretin varsa (haydi getir) fakat Allah Teâlâ sana bu kudreti vermemiştir. Bununla beraber o istedikleri hârikaları vücude getirsen bile yine imân etmez, yine senden kaçınırlar, bunlar birer sihirdir derler, şayet imân etseler de o mecburi bir imân olacağı için yine kendilerine fâide vermez, (ve eğer Allah Teâlâ) Onların hidâyetlerini (dileseydi onları) zorlayan, mecbur eden bir âyet, bir alâmel meydana getirmekle (hidâyet üzere toplardı.) onları hidâyete erdirirdi. Fakal onların hidâyetini dilememiştir. Çünki o halde onların imanları, zorlama yoluyla olmuş kendilerinin irâde ve ihtiyarlariyle alâkadar bulunmamış olurdu. Onlar öyle zorlayıc hârikaları görmeden imân etmeliydiler. Binaenaleyh Resûlüm!, (sakın) fazla uzun tüye kapılıp da bu husustaki ilâhî hikmeti düşünemeyen (câhillerden olma) onlarır öyle hidayetten mahrumiyetleri, kendi kötü hareketlerinin bir cezasıdır, bir neticesidir Sen peygamberlik vazîfesini yerine getirmiş olduğundan dolayı müsterih olabilirsin.

Enam 6:36

Resûlüm!. (Ancak o kimseler) İmâna gelmeleri hakkındaki (dâveti) senin tebliğatını(kabul ederler ki) hakikatları güzelce anlayarak (işitir bulunurlar) onlar uyanık bir kalbe, güzel bir kabiliyete sâhip bulunmuş olurlar. (Ölüleri de) Küfrün kahredici pençesinde mânevî hayattan mahrum kalmış olanları da (Allah Teâlâ) âhirette (diriltir) kabirlerinden kaldırır (sonra ona) o Yüce Yaratıcının tayin buyurmuş olduğu hesap alanına (döndürülürler) orada onlar dünyadaki amellerine, inançlarına göre cezalara çarptırılarlar. Artık o âlemde dâvete icâbet etmeleri, inanç değiştirerek hak ve hakikatı itiraf eylemeleri, mecburen vâki olacağından kendilerine asla fâide vermez. Lâyık oldukları azâba kavuşmuş bulunurlar.

Enam 6:37

Bu mübârek âyetler de inkârcıların diğer bazı bâtıl iddialarını gözler önüne sermektedir. Mahlûkattan olan bütün hayat sahiplerinin birer ümmet olup mahşerde bir araya getirileceklerini açıklayarak ilâhî kudretin yüceliğine işâret buyurmaktadır. Şöyle ki: Kureyş müşrikleri gibi bir kısım inkarcılar, lüzumsuz iddialarda bulundular (Ve dediler ki: Onun) Hz. Muhammed’in (üzerine Rab’binden) onun yaratıcısı tarafından bizim istediğimiz gibi imâna zorlayan veya azâbı çabuklaştıran (bir mucize) bir harika, üzerlerine gökten taş yağması gibi bir felâket (indirilmeli değil miydi.) Habibim!. Bu câhillere (De ki: Şüphe yok ki Allah Teâlâ) istediğiniz şekilde (mucize indirmeğe kadirdir.) sizi imâna mecbur kılacak veya inkârınız hâlinde sizin helâkınızı neticelendirecek herhangi bir zorlayıcı hârikayı meydana getirmeğe ilâhî kudret fazlasıyle yeterlidir. (Fakat onların çoğu bilmezler.) Öyle istedikleri bir âyetin indirilmesi durumunda onu inkâr etmekle başlarına gelecek bir helâk ve azâbı düşünmezler. Onlar cehaletleriyüzündendir ki, böyle hikmet ve menfaata aykırı olan şeyleri talepte bulunurlar.

Enam 6:38

Ey insanlar!. Allah Teâlâ’nın kudret eserlerini düşününüz, her yarattığı şeyin hikmet ve menfaata dayalı olduğunu tefekkür ediniz. İstenilen zorlayıcı bir hârikanın meydana getirilmesi, ilâhî hikmete uygun olsaydı onu da elbette vücude getirirdi. Bir kere bakınız!. Kendi varlığınız o Yüce yeratıcının bir kudret eseridir. (Ve yerde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadı ile) Havalarda (uçan) herhangi (bir kuş yoktur ki, ancak) onlar da ey insanlar! (sizin gibi ümmetlerdir.) Onlar da birer cemaattir, birer zümredir, onların da hâl ve hareketleri gözetilmiş, rızıkları ve ecelleri takdir edilmiştir. Onlar da kabiliyetlerine göre kâinatın yaratıcısını bilmektedirler, onlar da tevhit ve tesbihte bulunmaktadırlar. (Biz kitapta) lavhı mahfuzda (hiçbir şeyi noksan bırakmadık) hiçbirini terketmedik, hiçbirinden gâfil bulunmadık, hepsini de tâyin ve tesbit ettik. Veya Kur’an’ı Kerim’de bilinmesi dinen lâzım olan hükümleri ya ayrıntılı ya da öz olarak açıkladık ve beyan ettik, (sonra) Bütün hayat sâhipleri olan bu mahluklar (Rab’lerinin huzuruna) onun yüce mahkemesine (getirileceklerdir) Evet… Cenâb-ı Hak, bütün insanları, bütün hayvanları dirilterek mahşerde toplayacaktır. Hayvanlar da dünyada iken birbirlerine yapmış oldukları tecâvüzlerden dolayı o âhiret hayatında aynı sûrette cezâya mâruz kalacaklar, sonra hepsi de toprak kesileceklerdir. Bunları gören kâfirler ise: Keşke biz de toprak kesilseydik diye temennide bulunacaklar. Fakat heyhat!. O kâfirlerin azapları sonsuzdur.

Enam 6:39

Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’kın âyetlerini inkâr edenlerin görüp işitmeden mahrum olduklarını, ne kadar karanlık bir hayata sâhip bulunduklarını bildiriyor. O gibi inkârcıların kendilerine yönelecek bir felâket anında bâtıl tanrılarını unutarak Allah Teâlâ’ya yalvaracaklarını tenbih etmekle onları uyanmaya dâvet buyurmaktadır. Şöyle ki: İslâm dinini kabul etmeyenler, mânevî yönden ölü durumundadırlar (Ve o kimseler ki, bizim âyetlerimizi) bir nice hakikatları keşfeden ve açıklayan Kur’an’ı Kerim’i (yalanladılar) onun ilâhî bir kitap olduğunu inkâr ederek Yüce Resûlüm!. Seni yalanladılar. Onlar gerçek halde (zulmetler içinde kalmış) küfrün, cehâlet ve inadın karanlıkları içinde yaşamakta bulunmuş (bir takım sağır) ilâhî mucizeleri anlama ve düşünme özelliğinden yoksun (ve dilsiz) hakkı söylemek kudretinden nasîbi olmayan kimse (lerdir) artık onlar hakkı kabul etmezler. (Allah Teâlâ kimi) İradesini, ihtiyarını kötüye kullanan, sapıklık tarafını tercih eden herhangi bir şahsı (dilerse şaşırtır) onu o kötü seçiminden dolayı sapıklığa düşürür (kimi de dilerse) hidâyete ulaştırmak isterse onu da (doğru bir yol üzerinde kılar) yani: Öyle bir zâtı da temiz yaratılışını muhafaza edip hak ve hakîkati kabule yetenekli olduğu için İslâm dinine kavuşturur ve güzelce amellere muvaffak buyurur.

Enam 6:40

Resûlüm’. O inkârcıları rezil etmek ve ibret olacak şekilde cezalandırmak için (De ki: Sizbana haber verebilir misiniz?.) siz hakikatı görüp de ona dâir doğru bir söz söyleyebilir misiniz?. (Eğer size Allah Teâlâ’nın azâbı gelirse) Eski ümmetlerin başlarına geldiği gibi size de bir dünyevî azap, helâk edici bir musîbet yönelirse (veya size) vukû bulacağı muhakkak olan (kıyâmet) günü (gelirse) kendinizi o felâketten kurtarmak için (Allah Teâlâ’dan başkasına mı yalvarırsınız?.) o kendisine tapıp durduğunuz putlardan, insanlardan bir fâide bekler, onlara dua ve niyazda bulunur musunuz?. (Eğer siz doğru sözlü kimseler iseniz) Öyle putlarınızın tanrı olduğu iddianızda doğru iseniz veya siz doğru bir kavim iseniz (söyleyin bakalım) haydi haber veriniz, Allah Teâlâ’dan başka kendisine yalvaracak bir mabut bir koruyucu bulabilecek misiniz?. § “Ere’eyte”, “ere’eyteküm” tabirleri soru ve hayret anlamında birer kelimedir. Gördün mü, gördünüz mü mânâsınadır. Fakat haber ver, haber veriniz mânâsında kullanılır. Haber verilecek şeyin hayret etmeğe değer olduğuna işâret edilmiş olur.

Enam 6:41

(Hayır) Öyle zor durumda kaldığınız zaman o putları unutur, terkeder onlara yalvarmazsınız. (ancak ona) Yüce Yaratıcıya (yalvarırsınız) duada ve yakarışta bulunursunuz. (O da) O kerem sahibi mâbud da (kendisine yalvardığınız şeyi dilerse) ilâhî hikmetine uygun bulunursa dünyada (açar meydana getirir) üzerinize yönelecek olan herhangi bir dünyevî musîbeti lütfederek bertaraf buyurur. (ve siz de -Allah Teâlâ’yaortak koştuğunuz şeyleri -o zamanunutursunuz) Artık putlarınızı terkedersiniz, onlara yalvarmazsınız, onların zarar ve fâide verecek şeyler olmadığını anlamış olursunuz.Binaenaleyh daha başınıza öyle bir felâket gelmeden uyanınız, Allah Teâlâ’dan başkasına tapmayınız, o hakikî mâbuda ibâdetle, onun hükümlerine uymakla dünyevî ve uhrevî azaplardan emin olmaya gayret ediniz. Sizin için bundan başka selâmet yolu yoktur.

Enam 6:42

Bu mübârek âyetler, eski kavimlere de Peygamberlerin gönderilmiş olduğunu ve onların hakka dua ve yakarışta bulunmaları için bazı musibetlerle karşı karşıya bırakılmış olduklarını bildirmektedir ve onların uyanmalarına vesile olmak üzere bilahara nâil oldukları nîmetlerin de değerini bilmeyip nankörlükte bulundukları için Allah’ın kahrına uğradıklarını şöylece beyan buyurmaktadır: Allah Teâlâ’ya (And olsun ki, senden evvel de) birçok (ümmetlere Peygamberler gönderdik) onlara lâzım gelen kulluk vazîfelerini bildirdik (sonra) Peygamberlerini yalanladıkları için (o ümmetleri bir takım şiddetler ile) fakirlik ve ihtiyaç ile (zorluklar ile) zararlar ve âfetler ile (yakaladık) onları böyle uyanmalarına vesîle olacak musibetlerle karşı karşıya bıraktık (olaki,) küfr ve isyandan tevbe edip kendilerine öyle ârız olan belaların bertaraf edilmesi için Allah Teâlâ’ya (yalvarıversinler -diye-) fakat onlar bundan istifâde etmediler.

Enam 6:43

(Artık bizim azâbımız) O bir takım şiddetli felâketler (onlara geldiği zaman) bunun Allah tarafından büyük bir imtihan, bir uyanma vesilesi olduğunu takdir ederek o Yüce Yaratıcıya (yalvarmalı değil miydiler?. Fakat) onlar bundan da bir ibret dersi alamadılar. Çünki (onların gönülleri katılaşmış) idi, birgönül yufkalığı ile dua ve yakarışta bulunmadılar, imânı kabule meyledici olmadılar, (ve şeytan onlara yapar oldukları şeyleri) Küfr ve isyanı bir takım gayrimeşru şehvanî hareketleri (süslemiş idî.) öyle çirkin inançları, hayvanî hareketleri birer insaniyet, medeniyet, münevverlik eseri gibi göstererek onları aldatıp durmuştu.

Enam 6:44

(Her ne zamanki onlar) O küfr ve isyana kapılmış kimseler (kendilerine ne ile öğüt verildiğini) öyle kendilerine için birer nasihat mahiyetinde olan ihtiyaçlarını, zararlarını, felâketlerini (unuttular) onları düşünmeyi terkettiler, yine fenâlıklarına devam edip durdular, artık onları yavaş yavaş azâba yaklaştırmak için (onları üzerine herşeyin kapılarını açıverdik) onlara bol bol nîmetler, servetler, dünyalıklar verdik, (nihâyet kendilerine verilen) Öyle fanî, dünyevî (şeyler ile ferahlandıkları vakit) artık ebediyen dünyada kalıp o nîmetlerden istifâde edeceklermiş gibi bir cahilce neş’e ile gaflete düştükleri zaman (onları ansızın tuttuk) azâba uğrattık, neye uğradıklarını şaşırıp durdular. (Artık onlar o anda bütün umduklarından mahrum kaldılar) Son derece bir pişmanlığa, bir ümitsizlik ve kedere düşmüş oldular. O nîmetlerin ellerinden çıkması, onların hüzün ve kederlerini arttırmaya bir sebep olmuş bulundu. O halde akıllı olan bir insan, bu fâni varlıklara güvenerek hayâtın asıl gayesi olan, asıl selâmet ve saadete vesîle bulunan dinî terbiyeden, güzelce amellerden kendisini nasıl mahrum bırakır da böyle elem verici helâk edici felâketlerin kendisine yönelmesine sebebiyet verebilir!.

Enam 6:45

(Artık o zülûm eden kavmin) O geçmiş Peygamberleri tasdik etmeyip zâlimler olan herhangi bir taifenin (kökü kesilmiş oldu.) yani. Kökleri kazınmak suretiyle hepsi de helâk olup onlardan sonraya bir kişi bile kalmadı, zulümlerinin cezâsına uğrayıp gittiler. (Hamdolsun âlemlerin Rab’bi olan Allah Teâlâ’ya.) Ki, öyle Peygamberlerine yardım ihsan etmiş, onları inkâr edenleri büsbütün helâk ederek salih kullarını onların bozuk akîdelerinden, kötü amellerinden korumuştur. Bu pek büyük bir nîmettir, sonraki kavimler için bir ibret levhasıdır. Binaenaleyh bundan dolayı da Cenab’ı Hak’ka hamd ve senada bulunmak, mü’minler için bir şükür vazîf eşidir.

Enam 6:46

Bu mübârek âyetler de asrısaadeteki inkârcıları tehdit ediyor, inkârları devam ettiği takdirde evvelki ümmetlerin başlarına gelen felâketlerin kendi başlarına da gelebileceğine işâret eyliyor ve Peygamberlerin kutsal vazîfelerini beyan ile onlara tâbi olanların kurtuluşa ereceklerini, onlara muhâlefet edenlerin de ergeç felâketlere mâruz olacaklarını şöylece hatırlatıyor. Resûlüm!. Mekke’deki müşriklere (De ki:) bana (Haber verîniz) bakalım, (eğer Allah Teâlâ sizin kulaklarınızı) sağır eder (ve gözlerinizin üzerini mühürlese) öyle bir şekildeki artık aklınızdan, anlayışınızdan bir eser kalmayarak meonunlara dönseniz hiçbir şey anlayamaz bir hâle gelseniz, (Allah Teâlâ’dan başka onu) o sizden giderilen şeyi (size getirecek) tekrar sizi onlara kavuşturacak (hangi bir ilâhvardır?.) elbette başka bir ilâh yoktur. Elbette siz öyle bir ilahın varlığını haber veremezsiniz. (Bak) Ey düşünen insan!. (biz âyetleri nasıl açıklıyoruz) Allah’ın birliğine, peygamberlik ve risâlete ait âyetleri, delilleri ne kadar açık bir şekilde, muhtelif uslûblar ile tekrar ediyoruz, imâna gelmeleri için teşvik ediyoruz ve korkutuyoruz. (Sonra onlar) O inkarcılar bu kadar kuvvetli, ve mükemmel mucîzelerden, delillerden (yüz çeviriyorlar.) onlardan kaçınarak yine imândan mahrum kalıyorlar. Ne kadar hayret edilecek, cahilce bir hareket!..

Enam 6:47

Resûlüm!. Onlara (De ki: Söyler misiniz?.) bu ne kadar cehâlet!. Hâlinizi hiç görmüyormusunuz, bana haber veriniz bakalım, (eğer Allah Teâlâ’nın azâbı) daha dünyada iken başka kavimlerin başlarına geldiği gibi (sizlere) de (ansızın) acele olarak (veya apaçık) belirtilerini, alâmetlerini gözleriniz ile göreceğiniz şekilde gündüzün veya geceleyin (gelirse) hâliniz ne olur?. Bu azap ile (zâlimler olan kavimden başkası mı helâk edilmiş olur?.) hayır, zâlimlere hâs olan böyle bir azap ile ancak o zâlimler mahv ve helâk olmuş, uhrevî azaplara da mâruz kalmış bulunurlar. Mü’minler ise böyle bir azâp ve cezâ felâketiyle helâk olmuş olmazlar. Bunlara hikmet gereği dünyada bir felâket erişse de onun mükâfatını âhi rette göreceklerdir.

Enam 6:48

(Biz) insanları ilâhî dine dâvet için gönderdiğimiz (peygamberleri) öyle insanların her istediklerini meydana getirmek için (göndermeyiz) onları (ancak müjdeleyiciler veuyancılar olmak üzere göndeririz) onlar ümmetlerini hak dini kabul edip ibâdet ve itaatte bulundukları takdirde kendilerini cennet ile, ilâhî lütfa ulaşmakla müjdelerler. Bilâkis imân etmeyip küfr ve isyâna devam ettikleri takdirde kendilerini cehennem ateşiyle, bir takım felâketlerin başlarına geleceğini bildirmekle korkuturlar. Onlara birer uyanma dersi verirler. Yoksa o Peygamberler mutlaka insanların isteyecekleri her türlü mucizeleri, hârikaları vücude getirmekle mükellef değildirler. Maamafih onların peygamberlik ve risâletlerini isbata kâfi bir nice âyetler, mucizeler de meydana gelebilir. Nitekim de gelmiştir. (İmdi her kim) O Peygamberlerin teblîğatını kabul ederek (imân eder ve -halini- düzeltirse) güzel güzel amellerde bulunmaya çalışırsa (artık onlar için) azap endişesinden dolayı (bir korku yoktur) onlar azaptan emindirler, (ve onlar) Âhirette sevaplarının kaybolmasıyla (mahzun da olmayacaklardır.) lâyık oldukları sevaplara, mükâfatlara herhalde kavuşacaklardır. Ne büyük saadet!.

Enam 6:49

(Ve) Bilâkis (o kimseler ki,) küfr ve isyanda devam ederek (bizim âyetlerimizi) Peygamberlerin müjdeleme ve uyarma amacına yönelik tebliğ eyledikleri âyetleri, beyan buyurmuş oldukları hakikatları (yalanladılar) Peygamberlerin açıklamalarını inkâra cür’et eylediler, artık (onlara yapmış oldukları sebebiyle) Peygamberlere itaatten sürekli olarak kaçınmaları yüzünden (azap isâbet edecektir.) onlar daha dünyada iken veya âhirete gittikten sonra herhalde lâyık oldukları azâba, cezâya kavuşacaklardır. Ne büyük bir felâket!.

Enam 6:50

Bu âyeti celile. Yüce Peygamberimizin durumunu, onun peygamberlik salâhiyyetini beyan ederek ondan bir takım fazla hârikalar isteyen inkârcıları uyanmaya dâvet eylemektedir. Şöyle ki: Habibim!. Senden âyetlerin inişini, bir takım hârikaların ortaya çıkmasını veya derhal azabın gelmesini veya dağların altına dönüşmesini ve benzerlerini isteyen o inatçı dinsizlere (De ki: Ben size demiyorum ki, benim yanımda Allah Teâlâ’nın hazineleri vardır) ben onları da dilediğim şekilde kullanabilirim. Sizi arzunuza göre büyük servetlere kavuşturabilirim. Hayır ben böyle bir iddiada bulunamam. Çünki bütün cihana sâhip olan, bütün insanları rızıkanlandıran, geniş bir yaşayışa ulaştıran ancak Allah Teâlâ’dır. Bu kudret ancak Cenab’ı Hak’ka mahsustur. (Ve ben gayıbı da bilmem) Ben böyle bir iddiada bulunamam. Artık kıyâmet ne zaman kopacak, veya inkârcıların başına azâb ne vakit inecek diye benden som sormanız yersizdir, bu gibi gayba ait şeyleri ancak Cenab’ı Hak bilir, o bildirmedikçe ben bilemem, (ve size demiyorum ki, ben hakikaten meleğim) insanlığa ait hususlardan beriyim yemek, içmek ihtiyacından vesaireden uzağım, (ben bana) Allah tarafından (vahy olunandan) emredilen ve yasaklanan hükümlerden (başkasına tâbi olmam) ben peygamberlik ve risâlete sâhip bulunmaktayım, benim vazîfem Allah’ın hükümlerini ümmetime tebliğden ibârettir, insanları aydınlatmaya ve irşada çalışmaktır. Ve Resûlüm!. Onlara şunu da (De ki: Kör ile görür kimse aynı olur mu?.) elbette olamaz. Yani: Dalâlet erbabı ile hidâyet sâhipleri eşit değildir. Cenâb-ı Hak’kın âyetlerini görüp kabul edenler ile inkâr edenler elbette beraber olamazlar. Bir YücePeygamberin sırf hakikat olan sözlerini takdir edenler ile etmeyenler şüphe yok ki, bir seviyede asla bulunamazlar, İlâhî vahy ile amel edenler ile kendi kuruntuları ile amel edenler de asla bir olamazlar. Bunların birinci kısmı, basir = görür zatlardır. İkinci kısmı da âmâ = görmez, kör kimselerdir. Artık ey inkarcılar: Bu hakikatları (Hiç düşünmez misiniz?.) ki, inkârınızı bırakarak mü’min olma şerefine kavuşasınız. § Müşrikler demişler ki: Hz. Muhammed -Aleyhisselâm- eğer Allah Teâlâ’nın Resulû ise Cenâb-ı Hak’tan isteyerek bizim servetimizi arttırsın, fakirlerimizi zengin kılsın, ve bize geleceğe ait fâidelerimizi, zararlarımızı bildirsin, fâidelerimizi elde etmeye, zararlarımızı defetmeye çalışalım. Ve o bir Peygamber ise ne için yemek yiyor, çarşılarda geziyor, kadınlar ile evleniyor. İşte bunların bu üç türlü cahilce suallerine bu âyeti kerime bir cevap teşkil etmekte bulunmuştur. Buyrulmuş oluyor ki: insanların rızkını vermek, gaybda ilgili hususları bilmek Allah Teâlâya mahsustur. Yemekten, içmekten, alış verişten, evlenmekten uzak olmak da meleklere mahsustur. Bir Peygamber ise ulûhiyyet sâhibi değildir ve haddızatında meleklerden üstün ise de insanî ihtiyaçlar bakımından melek durumunda değildir. Binaenaleyh bu gibi hususlardan dolayı bir Peygamberin nübüvvet ve risâletini inkâra mahal yoktur.

Enam 6:51

Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’in, âhiret hayatına inananlar! aydınlatma ve korkutmakla yükümlü olduğunu, İslâmiyeti kabul etmiş olanları ise peygamberin huzurundan kovmanın câiz olmayacağını bildirmektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. Senpeygamberlik vazifeni yerine getirmeye çalış, (Ve onunla) Kur’an’ı Kerim ile (o kimseleri korkut) o kimseler malûmat vererek kendilerini uyar (ki, onlar Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkarlar) esâsen böyle bir toplanma inancına sahiptirler, (bir halde ki,) Korkuları şu şekildedir ki, (onlar için ondan) Cenâb-ı Hak’tan (başka bir dost) kendilerine yardım edecek bir zat, ve (bir şefaatçi) af larını temenni edecek bir yardımcı, haklarında şefaat edilmesine izin verecek bir zat (yoktur) onlar buna inanırlar. İşte onlara yapılacak irşat ve uyarının faidesi düşünülür. (Umulur ki,) Onlar o sâyede (sakınırlar) küfr ve isyandan kaçınarak, sağlam bir inanç ile İslâm dairesinde bulunmak nîmetine ulaşırlar. § Dinsizlerin bir kısmı, tanrılık fikrinden tamamen mahrum, âhiret hayatını tamamiyle inkârcı, mûcizelerden istifâde etmez oldukları için onlar mânen ölülere katılmış kimseler demektir. Onlar öğüt ve nasîhata asla iltifat etmezler. Diğer birçok kimseler ise Cenab’ı Hak’kın varlığına, âhiret gününe inanmakla birlikte tevhid inancına aykırı olan şeylere ve bir takım hurafelere de inanmaktadırlar. Bir kısım kimseler de sağlam bir inanca sâhip iseler de nefislerinin aşağılık eğilimlerine tâbi olarak gayrimeşru hareketlerde bulunmaya cesâret ederler, İşte bu gibi kimseler ikâza muhtaçtırlar, bunlarda hak ve hakikatı kabul etme yeteneği vardır. Binaenaleyh Rasûlü Ekrem Hazretleri de bu nevi kimseleri ikaz etme ve uyarmakla mükellef bulunmuştur. § İnzar kelimesi, korkunç bir vaziyet, bir hareketten dolayı verilen malûmat ile yapılan bir korkutma = tahvîf muamelesi demektir.

Enam 6:52

Resûlüm!. (O zatları yanından kovma) Huzurundan uzaklaştırma, kendilerine iltifat buyur ki, onlar (sabah ve akşam) vakitlerinde ve ikindi namazlarını ve diğer vakit namazlarını kılarken (Rablerinin rızâsını dileyerek) tam bir ihlas ile Allah’a ulaşmayı temenni ederek (dua ederler) yalvarış ve yakarışta bulunurlar. (Senin aleyhine onların hesabından birşey yoktur) Onların amellerinden yalnız kendileri sorumludurlar. Onların kalblerini teftiş ile mükellef değilsin. Görünür hâlleri tam birer müslüman olduklarını gösteriyor. Buna göre haklarında muamele yapılması icab eder. (ve senin hesabından da onların üzerine bir şey yoktur) Onlar da sana ait bir muameleden dolayı mesul değildirler. Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü üslenmez. (İsrâ, 17/15) Evet… Böyle bir mesuliyet yoktur (ki, onları) o ibâdet eden kulları huzurundan (kovup da zalimlerden olasın) böyle bir hareket, senden çıkmaz. Çünkü senin mâsum olman buna mânidir. Faraza böyle bir kovma muamelesi sâdır olsa bu bir menfaata ve başkalarını irşat gayesine dayalı olacağından nihâyet daha iyi olanı terketme kabilinden olmuş olur. Bu da yüce bir Peygamber için uygun görülemez. § Rivâyete göre Kureyş reisleri, eshab-ı kiramın fakirleriyle aynı mecliste olmaya tenezzül etmedikleri için Rasûlü Ekreme hitâben “eğer şu köleleri, yani: Emmar, Suheyb, Hebbab, Selman Radiyallahü anhüm gibi fakir müslümanları huzurundan kovarsan biz senin huzunma gelir, seninle konuşuruz” demişler. Rasûlü Ekrem de “ben mü’minleri kovucu değilim” diye buyurmuş. Bunun üzerine demişler ki, öyle ise biz geldiğimiz zaman onları huzurundan çıkar, sonra huzurunda bulunsunlar. Yüce Peygamber de o reislerinimâna gelmelerini ümit ederek bu ikinci teklifi kabul eder gibi bulunmuştu. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, o mübârek fakir ve ibadetlerine düşkün zatların peygamberin huzurundan çıkarılmamasına tenbih buyrulmuştur. İşte İslâmiyet’in hakikî mü’minlere verdiği muazzam bir kıymet!..

Enam 6:53

Bu mübârek âyetler de insanların muhtelif kâbiliyetlerde olup birbiriyle bir deneme ve imtihan devresi geçirmekte olduklarını bildirmektedir. Ve hakikî mü’minlerin peygamberin iltifatına lâyık olacaklarını ve kusurlarından tevbe edenlerin Allah’ın mağfiretine kavuşacaklarını müjdelemektedir. Günahkârların da takib ettikleri yanlış yolları açıklamaktadır. Şöyle ki: (Ve işte böylece) Kimini fakir, ve kimini zengin, şöhret ve sâna kavuşturarak (onların bazısını bâzısıyle) şan ve şöhret sahiplerini mevkisiz kimseler ile, zenginleri fakirler ile (imtihan etmişizdir ki) yani: Onları denemişizdir, nice fakirler imâna nâil olmuşlardır, nice zenginler de bu nimetten mahrum kalmışlardır. O zenginler: (ya) Ne garip (Allah Teâlâ aramızda şunlara mıdır ki,) şu fakir, mevkisiz şahıslara mıdır ki, (lütfunu revâ görmüştür) onları bizim aramızda hidâyete kavuşturmuştur. Eğer onların takib ettikleri yol, bir hidâyet yolu olsaydı biz soylulardan ve reislerden olduğumuz için öyle miskinler, zayıflar bu hususta bizi geçemezlerdi (deyiversinler.) o gâfillere demeli ki (Allah Teâlâ şükredenleri en iyi bilen değil midir?.) imân ettik!. Şükreden kullarını pek iyi bilir. O fakir, zayıf görülen kullar, Cenâb-ı Hak’ka imân edip, ona karşı şükürlerini arz ettikleri için öyle hidâyete kavuşmuşlardır. Neden o câhiller, bunu düşünemiyorlar?.

Enam 6:54

Resûlüm!. (Âyetlerimize imân edenler) O huzurundan kovulmaları istenilen iyi kullar (sana geldikleri zaman) onlara ikram için onların kalblerini hoş etmek için (de ki, selâm sizlere) siz selâmet ve saadet içinde yaşayıp durunuz. (Rab’biniz kendi üzerine rahmeti) Sizleri lûtuf ve ihsana kavuşturmayı (yazdı) takdir etti (ki, sizden her kim bir cehâletle) bir bilmemezlik, bir gaflet sebebiyle (bir kötü iş işlese de ondan) o işi yaptıktan (sonra tevbe etse) ondan dönüp onu terketse, Allah’ın affını dilese (ve kendini ıslah etse) güzel amellerde bulunmaya başlasa Cenab’ı Hak onun geçmiş kusurlarını affeder ve örter. Zira (şüphesiz ki, o Rab’biniz çok bağışlayandır,) onu mağfiretine kavuşturur ve (çok esirgeyendir) o kulları hakkında çok fazla merhametlidir.

Enam 6:55

(Ve) Kur’an’ı Kerim’de (böylece âyetleri beyan ediyoruz.) küfr ve isyan içinde yaşayanların, günahlarından rucû edenlerin ve Allah’ın hükümlerine hakkıyla itaat edip duranların hâllerini, lâyık oldukları muameleleri böylece açıkça bildirmiş oluyoruz. Tâki onların neleri hak ettikleri anlaşılsın, (ve günah işleyenlerin yolu apaçık açılsın diye) onların durumları ortaya çıksın, onların haklarında lâyık oldukları şekilde muamele yapılsın ve o gibi kimselerin takib ettikleri yolun bir sapıklık yolu olduğu anlaşılarak akıl ve zekâ sâhipleri öyle karanlık bir yol takib etmekten son derece kaçınsınlar.

Enam 6:56

Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’in Cenâb-ı Hak’tan başkasına kulluk etmekten uzak, Allah’ın birliği hakkında en açık bir delile sâhip olduğunu bildirmektedir. Bu delili inkâr eden o dinsizlerin acele ettikleri azap, Hz. Peygamber’in tasarrufu altında olsa idi o kâfirlerin derhal helâke uğramış olacaklarını ihtar etmektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. O küfr ve şirkte israr edip duranlara (De ki: Ben Allah Teâlâ’dan başka taptığınız şeylere) bir takım putlara, insanlara (ibâdet etmekten yasaklanmış bulunmaktayım) bütün kâinatın yaratıcısı ve mabudu olan Yüce Allah’tan başkasına karşı kulluk etmekten o eşi ve benzeri olmayan Yüce Yaratıcı beni men etmiştir. Nâil olduğum bütün deliller ve şahitler o Yüce Mâbud’un birliğini, göstermekte, eş ve ortaktan uzak olduğunu bütün kâinata ilân etmektedir. Habibim o müşriklere şunu da (De ki:) ben (Sizin arzularınıza) öyle bâtıl, delilsiz, akıl ve fikire muhalif inançlarınıza, cahilce eğilimlerinize (asla uymam) bütün bunlar dinî yönden yasak, cahilce şeylerdir. Faraza ben sizin o arzularınıza uyacak olsam (o takdirde ben muhakkak) sizin gibi (sapıklığa düşmüş) doğru yoldan ayrılmış (ve ben) de hiçbir hususta (hidâyete erenlerden olmamış olurum) halbuki ben bir Peygamberim?. Allah’ın birliğini kesin olarak, bilir ve itiraf ederim. Mahlûkattan hiç birinin tanrılık ve mâbutluk sıfatına sâhip olamıyacağına kat’iyyen hükmederek hidâyet yolundan ayrılmam.

Enam 6:57

Yüce Resûlüm!. O müşriklere (De ki: Ben şüphesiz Rab’bimden apaçık bir delil üzerindeyim) ondan başka mabut olmadığını en açık, en kat’î bir belge ile, bir delil ile bilirim. Sonsuz bir mucize olan Kur’an’ı Kerim de, diğer şekilde tecelli eden ilâhî ilham da, bütün aklî deliller de o Yüce Yaratıcının birliğini, tarınlığını beyan etmektedir. (Siz ise) Ey inkarcılar!, (onu) O mucizeyi, o kadar açık olan ilâhî delili (yalanladınız) Cenâb-ı Hak’tan başka mabut bulunmadığına ve bu hakikatı inkâr edenlerin azap göreceğine dâir verdiği bilgileri yalan kabul ettiniz. (Sizin) Benden (alelâcele) meydana gelmesini (istediğiniz şey) azap, başlarınıza gökten taşlar yağdırılması vesâire (benim yanımda) benim hüküm ve kudretim dairesinde (değil) dir ki, hemen istediğiniz an onu meydana getireyim. Onun Allah katında takdir edilmiş bir zamanı vardır, (hüküm ise ancak Allah’ındır.) Öyle azapların ve diğer hâdiselerin acele edilmesi ve geri bırakılması ancak Allah’ın iradesine tabidir. (Hakkı o beyan eder) Onun bütün hükümleri haktır, muntazamdır, hikmeti gerektirmektedir. O hak olmayan birşey ile asla hükmetmez, emretmez ve yasaklamaz. (ve o doğru hüküm verenlerin en hayırlısıdır.) O Yüce Mâbud, hak ile bâtılın arasını en mükemmel şekilde ayırır ve ortaya çıkarır. O bütün mahlûkâtın üstünde bir hâkimiyyete sâhip bulunmaktadır.

Enam 6:58

Yüce Resûlüm!. Yine o inkârcıları ihtar ederek (De ki: Eğer o acele istediğiniz şey) o başlarınıza gelmesini taleb ettiğiniz azap vesâire (benim yanımda olsaydı) benim kudretve kuvvetim dairesinde bulunsa idi (benimle sizin aranızda elbette iş bitirilmiş olurdu.) yani: O acele ettiğiniz felâket, sizin üzerinize hemen yönelirdi, alelâcele helâk olur giderdiniz, ben sizin cezâya kavuşmanızı derhal isterdim. Fakat o benim kudret ve irâdeme tâbi değildir, Cenab’ı Hak’ka aittir. O Kerem Sâhibi Yaratıcı, sizin o istediğinizi, o kurkutulmakta bulunduğunuz azâbı, bir hikmet ve yavaş yavaş azâba götürme hususundan dolayı bir müddet tehir buyurur. O (Allah Teâlâ ise zâlimleri hakkıyla bilendir.) o zâlimlerin hâllerini de, hak ettikleri azâbı da, o azabın onlara yöneleceği zamanı da pekâlâ bilmektedir. Artık o müşrikler beklesinler, böyle küfr ve şirk içinde yaşamaya devam ederlerse ergeç lâyık oldukları azâba kavuşacaklardır. Acele etmeye gerek yok!.

Enam 6:59

Bu mübârek âyetler, Cenab’ı Hak’kın bütün ğaybî şeyleri, bütün âlemlerdeki varlıkları tamamen bildiğini haber veriyor. Ve Yüce Yaratıcının kudretine işâret ederek insanlar hakkındaki tasarruflarını ve onların yaratılış gayesini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Resûlüm!. Başlarına gelecek azâbı senden alelâcele isteyenlere de ki: (gaybın anahtarları) Veya hazîneleri benim yanımda değil, ancak (onun) Cenâb-ı Hak’kın (yanındadır) onun mânevî katındadır, onun kudret ve tasarrufu altındadır. (onları ondan) Yüce Yaratıcıdan (başkası bilemez.) Binaenaleyh o acele ettiğiniz şeyleri ben de bilmiyorum, onların iniş vaktini de biliyor değilim ki, size haber vereyim. (Ve) O Yüce Yaratıcı (karada ve denizde ne varsa) nelermeydana gelirse onları da tamamen (bilir) gayba dâir şeyleri bildiği gibi böyle görülen şeyleri de bütün teferruatiyle tamamen bilmektedir. Hattâ (Bir yaprak düşmez ve yerin karanlıkları içinde bir habbe) bir tane (de bulunmaz ki, illâ onu) da (bilir) ezelî ilmi herşeyi içine almaktadır. (Ve) kısacası (bir yaş ve kuru da yoktur ki,) yani diri ve ölü, büyüyen ve büyümeyen birşey de mevcut değildir ki, (illâ apaçık bir kitaptadır.) lâvhı mahfuzda sâbittir, Cenâb-ı Hak tarafından tamamen bilinmektedir. Artık o Yüce Yaratıcının ilmine, takdirine muhalif, onun tâyin ettiği vakte aykırı olmak üzere hiçbir kimse tarafından bir hâdise vücude getirilemez. Bunu böyle bilmelidir.

Enam 6:60

(Ve o) Yüce Yaratıcı (o yüce zattır ki) ey insanlar!, (sizleri geceleyin uykuya daldırır) Bir nevî ölüm haline düşürür, his ve seçme kudretinden mahrum bırakır (ve gündüzün ne kazandığınızı bilir.) ne suretle hareketlerde bulunacağız daha vuku’undan evvel Cenab’ı Hak’ca bilinir ve takdir edilmiş olur. (Sonra) insanları (ondan) uyku hâlinden (gündüzün uyandırır) onlara yine his ve hareketlerini iâde buyurur (tâki,) insanlar için Allah katında (takdir edilen ecel) dünya hayatı (nihâyete ersin.) uyanan şahıs böyle yatıp kalkarak kendisi için takdir edilmiş bulunan hayat müddetini tamamlasın (Sonra) ölüm ve dirilmenin neticesi olarak (dönüşünüz o’nadır.) o Yüce Yaratıcının yüce mahkemesinedir (Sonra) da o ezelî mâbud (size) dünyada (ne işler yapar olduğunuzu) iş ve fiillerinizin nelerden ibâret bulunmuş olduğunu (haber verecektir.) o işlere göre hakkınızda mükâfatveya cezâ verecektir. Artık bu akibeti düşünmeli, ona göre harekette bulunmalıdır.

Enam 6:61

Bu mübârek âyetler de Cenâb-ı Hak’kın sonsuz kudretini gösteren başka bir kısım hadiseleri dikkat nazarlanmıza sunmakta ve bizlere hayatımızın gayesini haber vermektedir. Şöyle ki: (Ve o) Yüce Yaratıcı (kullarının üzerinde tasarruf sahibidir.) onların bütün işlerinde hüküm ve tasarruf sâhibi olan ancak o’dur, başkası değildir. (Ve) Ey mükellef insanlar!. O hüküm sâhibi Yaratıcı (sizin üzerinize) “elkirâmül-kâtibûn” denilen (hafaza meleklerini gönderir) onlar sizin bütün iş ve fiillerinizi kayıt ve tesbit ederler. Bu bir hikmet gereğidir. Bu cümleden olarak her insan bunu düşünerek harekatını güzelce düzenlemelidir. (Nihayet sizden birinize ölüm gelince: Hayatınız nihâyete erip ölüm sebebleri yüz gösterince (onun canını bizim gönderdiğimiz melekler) ölüm meleği ile onun yardımcıları (alırlar) cesedini Allah’ın kudretiyle ruhtan, dünyevî hayattan mahrum bırakırlar. (ve onlar) O gönderilen melekler (vazîfelerinde kusur etmezler.) canlan alma hususunda geciktirerek ve yavaş hareket ederek kendilerine tahsis edilen hususlarda fazla ve noksan yapmak sûretiyle haddi aşamazlar.

Enam 6:62

(Sonra -insanlar-) Dirilme ve toplanmanın ardından (hak olan) adâletle hükmeden (Mevlâ’larına) sâhip ve yardımcıları, işlerinin idârecisi olan Yüce Mâbud’un hükmüne ve cezâsına (döndürülürler) Hak ettikleri mükâfat ve cezalara kavuşurlar. Artık ey insanlar!, (bilesiniz ki, hüküm) O ebediyet âlemindeşeklen ve mânen geçerli ve yürürlükte olan kaza ve tasarruf (o Mevlâ’ya âittir.) ondan başkasına asla âit değildir. (Ve o) hüküm sâhibi Yaratıcı (hesap görenlerin en sür’atlisidir.) bütün mükellefler! en kısa bir zamanda çok fazla bir sür’atle muhasebeye tâbi tutacaktır. Hattâ rivâyete göre bu muhâsebe nihâyet dünya günlerinden bir gündüzün yarısı miktarından fazla devam etmeyecektir. Cenab’ı Hak’kın herşeye kudreti vardır. Buna İmam ettik.

Enam 6:63

Bu mübârek âyetler, haklarında tecelli eden ilâhî nîmetleri, selâmetleri takdir edemeyip nîmete karşı nankörlük eden müşriklerin o çirkin hâllerini kendilerine ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Habibim!. O müşriklere (De ki: Sizleri karanın ve denizin) içinde yaşadığınız dünyanın (karanlıklarından) sonsuz trajedilerinden şiddetli hâdiselerden (kim kurtarır?.) bunu hiç düşünmez misiniz?. Öyle karanlık felâketlerden dolayı geçici olarak putlarınızı bırakarak (Ona) Kâinatın Yaratıcısı olan Yüce Allah’a (alâniyeten ve sırren) âşikâre ve gizlice (dua eder) yalvarış ve yakarışta bulunur (da eğer bizi bundan) bu felâketten bu karanlık ve şiddetten (kurtarırsan elbette bizler) bu lûtuf ve yardımından dolayı yarabbi!. And olsun sana (şükredenlerden oluruz -diye yalvardığınız zaman-) böyle bir halde sizi kurtaracak kimdir?. Artık o putlardan, Allah’a ortak koştuğunuz bâtıl tarınlardan ne bekleyebilirsiniz?.

Enam 6:64

Resûlüm!. O müşriklere (De ki:) ancak(Allah Teâlâ sizî ondan) o başınıza gelen hertürlü felâketten (ve herbir sıkıntıdan) bileümle hüzün ve kederden (kurtarır) o müthiş felâketleri sizden giderir. Siz ise bu muazzam nîmetleri görür de (sonra siz -yineona) o Kerem Sâhibi Yaratıcıya (-putları- ortak koşarsınız.) yine öyle fâide ve zarar vermeye kâdir olmayan şeylere tapar, onlardan menfaat umarsınız. Bu ne kadar gaflet!. Bu ne kadar Hak Teâlâya karşı nankörlük!.

Enam 6:65

Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın inkârcıları her şekilde azâba uğratmaya kâdir olduğunu ve Rasûlü Ekrem’in durumunu beyan etmektedir. Ve acele edilen azap ve felâketin takdir edilen vakti gelince meydana çıkacağını hatırlatarak dinsizleri tehdit eylemektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. Haklarında azabın ortaya çıkmasını, küçümsemek maksadıyla senden isteyen müşriklere (De ki: O) Kudret ve hikmet sâhibi Yaratıcı (sizin üzerinize) her dilediği vakit (üstünüzden) helâk edici yağmurlar veya yıldırımlar vesâire vasıtasıyla (veya ayaklarınızın altından) zelzeleler, yer yarılmaları, kıtlık ve pahalılık vesâire yüzünden (bir azap göndermeğe) kadirdir. Nitekim Nuh Aleyhisselâm’ın kavmi tufan ile, Lût Aleyhisselâm’ın kavmi başlarına yağan taşlar ile. Kârun da yarılan yerlerin içine düşmekle helâk olup gitmişlerdir, (ve) O Yüce Yaratıcı (sizi fırkalar halinde karıştırmaya) yani aranıza düşecek ayrılıklar, muhalif eğilimler ihtiraslar yüzünden birbirinize düşman kesilerek bu sebeble birbirinizi imhâya sevketmeye kudreti vardır, (ve) O Yüce Yaratıcı (bâzınıza bazınızın hıncını) birbirinizle savaşmak ve mücadelede bulunmak sûretiyle (tattırmaya) da (kadirdir.)inandık. (Bak) Resûlüm!. Kudretimize dalâlet ve şahadet eden (âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz.) ne kadar açık, ibret verici bir tarzda beyan ediyoruz. (Gerek ki, onlar) o münkirler, gafiller, bu açık beyanları (anlayabilsinler) bunları düşünerek bâtıl âkidelerini bıraksınlar, takib ettikleri inadı, cahilce kanaatlerini terkederek Hak’ka dönüversinler. Nitekim akıl ve anlayış sâhipleri, bu âyetlerden pek fazla istifâde etmektedirler.

Enam 6:66

Resûlüm!. Senin (Kavmin) yani: Onların inada, küfre ve şirke müptelâ olanları (onu) Kur’an’ı Kerim’i veya üzerlerine ilâhî azabın yöneleceğini (yalan saydı.) o husustaki beyanlarını yalanlamaya cür’et gösterdi. (Halbuki, o bir hakikattır) Yani: Kur’an’ı Kerim, ilâhî bir kitaptır, her haber verdiği şey sâbittir, doğrudur, İnatçıların üzerine ilâhî azabın ergeç yöneleceği de haddızatında muhakkaktır. Artık bu, nasıl inkâr edilebilir ve uzak görülebilir?. Habibim!. Onlara (De ki: Ben sizin üzerinize vekil olmuş değilim) ben sizi korumakla ve sizi yalanlamaktan men etmek tasdik etmek ve mecbur tutmakla emrolunmuş değilim, ben ancak size ilâhî hükümleri tebliğ etmekte ve sizi Allah’ın azâbı ile uyarmakla emrolunmuş bulunmaktayım. Ben ilâhî hükümleri size bildirmek ve neticesini açıklamış olmakla peygamberlik vazîfemi yerine getirmiş bulunuyorum. Artık siz, hâlinizi, âkibetinizi düşüneveriniz.

Enam 6:67

Ey inkarcılar!. Ey hakikatleri güzelce kabul etmekten kaçınan câhiller!. (Her bir haberin gerçekleşeceği bir zamanı vardır) Size haber verdiğim azabın ve diğer her bir hadisenin Allah tarafından tâyin ve takdir edilmiş kesinbir vakti vardır. (Ve yakında) Bu hakikatın sıhhatini (bilirsiniz.) size haber verilen hâdiseler ergeç ortaya çıkacaktır. Bir kısmı daha dünyada iken, ve diğerleri de âhirette mutlaka görülecektir. Artık yalanlamanızdan dolayı o zaman yapacağınız pişmanlıklar sizlere fâide vermiyecektir. Nitekim Rasûlullah’ın verdiği haberleri yalanlayan müşriklerin bir kısmı daha peygamber zamanında Allah’ın kahrına uğrayarak onların yerlerine müslümanlar hâkim olmuşlardır. Diğer kısımları da dünyada olmasa da âhirette mutlaka Allah’ın kahrına, cehennem azâbına uğramış olacaklardır.

Enam 6:68

Bu mübârek âyetler İslâm’ın mukaddes değerleri ile alay eden dinsizler ile mü’minlerin aynı mecliste bulunmalarının câiz olmadığını bildirmektedir. Öyle dinsizlerin günahlarından zühd ve takvâ sahiplerinin sorumlu olmayacaklarını, fakat o dinsizlere mümkün mertebe öğüt vermekle mükellef olduklarını göstermektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. Hak’ki inkâr edenlere ben sizin vekiliniz değilim de (Ve bizim âyetlerimizde) Kur’an’ı Kerim hakkında (cahilce mütalâ’alara dalanları) onları yalanlayanları, onlar ile alay edenleri (gördüğün zaman) artık onlar ile beraber oturma, (ondan) öyle Kur’an hakkındaki yalanlama ve alaydan (başka bir söze dalıncaya kadar hemen onlardan yüz çevir.) onların yanlarını terkeyle, sözlerini dinleme. (Ve şâyet bunu) Bu husustaki ilâhî yasağı (şeytan) seni meşgul ederek (sana unutturursa) o Allah’ın yasağını (hatırladıktan sonra) artık halk (o zâlimler olan kavim ile beraber oturma) çünki onlar bu yerme veayıplamaları yüzünden zulme düşmüş, Allah’ın azâbını hak etmiş bir halde bulunmuşlardır. “Yüce Peygamber hakkında unutma vâki olur mu? Sualine şöyle cevap verilmektedir. Evet: Unutma vâki olabilir. Nitekim bir âyet-i kerîme’de unuttuğun takdirde Allah’ı an (Kehf, 18/24) buyrulmuştur. Hz. Adem’den de nisyan sâdır olmuştur. ( Ne var ki o, (ahdini) unuttu. Onda azim de bulmadık. (Tâhâ, 20/115) Ayeti kerimesi bunu ifâde etmektedir. Musa Aleyhisselâm da ( Unuttuğum şeyden dolayı beni hesâba çekme (Kehf, 18/73) diye niyâz etmiştir. Bir hadisi şerifte de: “Ben de sizin gibi bir beşerim, siz unuttuğunuz gibi ben de unuturum, unuttuğum zaman bana hatırlatınız” diye buyurmuştur. Fakat sahih olan görüşe göre Rasûlü Ekrem, Allah tarafından kendisine bildirilen birşeyi unutmaz. Diğer bir görüşe göre unutabilirse de Allah tarafından mutlaka kendisine tekrar tenbih ve tebliğ buyrulur. Şeytanın insanlara bazı şeyleri unutturması ise onun insanlar üzerinde bir baskısı, bir tasarmfu kabilinden değildir. Çünki şeytan buna kâdir olamaz. Nitekim ( Gerçek şu ki: İmân edenler… Üzerinde onun (şeytanın) bif hâkimiyeti yoktur (Nahl, 16/99) âyeti kerimesi bunu bildirmektedir.

Enam 6:69

(Ve takvâ sâhibi olanların) Yani: Öyle Kur’an ile alay eden inkârcı bir kavmin o pek çirkin, rezil hâllerinden kaçınan mü’minlerin, (üzerine onların) o inkârcıların (hesabından birşey yoktur.) onların hesaplarını vermeye tâbi olacakları günahları sorumluluğundan o takvâ sâhibi kullar uzaktırlar. (Fakat) O takvâ sâhibi kullar üzerine bir vazîfe düşer ki o da (bir öğüttür) yani: O inkârcılara hareketlerinin ne kadar çirkin ve azâbı gerektiren birşey olduğunu söyleyerek onları mümkün mertebe o hareketlerinden menetmeye gayret etmekten ibârettir, (olabilir ki, onlar) O inkarcılar böyle güzel bir öğüt tesiriyle uyanarak o yaptıkları çirkin hareketlerinden, o kötü sözlerinden (sakınırlar.) Allah’ın âyetleri hakkındaki alaycı lâkırdılarından vazgeçerler. § Rivâyete göre (68) inci âyeti kerime nâzil olunca eshabı kiram biz o inkarcılar ile beyti şerifte dâima beraber bulunuyoruz. Onlar Kur’an’ı Kerim hakkında her alay ettikçe biz yanlarından ayrılacak olsak mescidi haramda oturmaya, beyti şerifi tavaf etmeğe kâdir olamayız, demişler. Bunun üzerine bu (69) uncu âyeti celîle nâzil olmuştur. Buyrulmuş oluyor ki: O alaycı inkârcıların çirkin davranışlarından onlar ile bir mecliste bulunmuş olan takvâ sahibi mü’minler sorumlu olmazlar. Şu kadar var ki, o mü’minler, o inkârcıları mümkün mertebe irşada çalışmalıdırlar, onlara nasihatta bulunmalıdırlar. Olabilir ki, o inkarcılar, bu nasihat tesiriyle hayâ ederler de o rezillâkırdılarından vazgeçerler. Velhâsıl müslümanlar için imkânlar elverdiği ölçüde iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak bir vazîfedir. § Havd kelimesi, lûgatte başlamak, suya dalmak mânâsınadır. Sonra gamerat yani şiddetli, zahmetli şeyler mânâsında kullanılır olmuştur. Ve bâtıl şeylerle uğraşmak makamında kullanılır.

Enam 6:70

Bu âyeti celile, dinin yüceliğini takdir etmeyip onu kötüye kullanan ve dünya hayatına aldanıp anlamlı düşünmeden mahrum bulunan kimseler ile dostluğun yasaklanmış olduğunu bildiriyor ve o gibi şahısların müthiş âkibetlerini dikkat nazarlarına takdim ediyor. Şöyle ki: Resûlüm!. (Dinlerini bir oyuncak edinen) Akıl ve mantıka asla uymayan şeyleri din adına ileri süren, putlara tapınmak gibi cahilce hareketleri dinî vazîfelerden tanıyan ve hakikî bir dinin kitabıyle, hükümleriyle alay etmeye cür’et gösteren, dinî hükümleri kendi arzularına göre yalan yanlış yorumlamaya çalışan (ve kendilerini dünya hayatının aldatmış olduğu) bu dünya hayatından başka bir ebedî hayat olmayacağına inanmış (bulunan kimseleri bırak.) onlardan kaçın, onların sözlerine, işlerine aldırma (Ve) Resûlüm!. Sen düşünme ve tefekküre kabiliyetli olanlarla (onunla) Kur’an’ı Kerim ile (öğüt ver ki,) bu dünyada (hiçbir kimsekazandığı) gayrimeşru bir (şey) bir amel (sebebiyle helâke düşmesin) senin nasihatini dinleyerek uyanık olsun. Ve ihtar et ki, (onun için) herhangi bir nefs için (Allah Teâlâ’dan başka ne bir dost) bir yardımcı (ve ne de bir şefaatçı yoktur.) ki, onu Allah’ın azâbından kurtarabilsin. (Ve o) Nefis (bütün fidyeyi) bütün varını, servetini (fedâ edecek olsa ondan alınmaz) bu fidyesi kabul edilerek kendisinin azaptan kurtulmasına bir vesîle olamaz. (Onlar) Öyle kendilerini hayırdan men edip, azâba uğratan şahıslar (o kimselerdir ki, kazanmış oldukları şeyler) kötü ameller, bozuk inançlar (sebebiyle azâba mâruz kalmışlardır.) onlar âhirette cehennemin ateşli kucağına teslim olunacaklardır. (Onlar) O beyinsizler (için küfrettikleri şey sebebiyle pek sıcak sudan) içerlerini dağlayacak, damarlarını koparacak derecede kaynar (bir içki ve pek incitici) bedenlerini cehennem ateşi ile yakıcı (bir azap vardır.) onlar dünyada iken hayat boyu işlemiş oldukları küfr ve isyandan dolayı âhiret âleminde böyle sonsuz bir cezâya mâruz kalacaklardır. Onlar küfrlerinden başka işledikleri diğer günahlar ve başkalarının hukukuna tecavüzler sebebiyle de ayrıca azap göreceklerdir. Artık o inkarcılar, bu müthiş âkibetlerini düşünmeli değil midirler?. § Beşel ve ibsâl: Bir şeyi hapis etmek ve kuvvetle menetmek ve haram kılmak mânâsınadır. Bu âyetteki “beser’den maksat, dinsizlerin ateşe teslim edilerek orada haps edilmeleri ve sevaptan men olunmalandır. Arslana ve yürekli olan şahsa basil denir.

Enam 6:71

Bu mübârek âyetler de halka fâide ve zarar vermekten âciz olan putlara tapınmanın helâke götüreceğini bildirmektedir. İnsanlığa âkibetlerini hatırlatarak kendilerini hidâyet yoluna, Hak’ka ibâdet ve itaat etmeye dâvet etmektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. O müşriklere, müslümanları kendi babalarının bâtıl dinine dâvet eden kâfirlere (De ki: Biz Allah Teâlâ’dan başka) yaratıcılık ve mâbudluk sıfatına sâhip olmayan ve (bize ne fâide ve ne de zarar veremiyecek) bulunan (şeylere) bir takım putlara vesâireye (tapar mıyız?.) biz onlara ibâdette bulunsak bize bir fâide veremezler ve onları terk etsek bize bir zarar vermeğe kâdir olamazlar. Artık öyle fâni ve âciz şeyler mabut sıfatına sâhip olabilir mi?. (Ve bize Allah Teâlâ hidâyet etmiş) Bizi tevhid inancına ve İslâm dinine kavuşturmuş (iken ardımıza döndürülür muyuz?.) dinden dönerek küfr ve şirke düşer miyiz?. (O kimse gîbî ki, yerde şaşkınca) Takib edeceği yolu kaybederek şaşkın vaziyette (dolaşırken kendisini şeytanlar sapıklığa düşürmüştür.) öyle helâke götüren bir vaziyetle karşı karşıya bırakılmıştır. (Halbuki, onun için bir takım arkadaşlar) Dindar dostlar, öğüt verenler (var idi ki,) onu irşad ve ikâza çalışarak (gel bize) öyle kâfirlerin arkasına düşme (diyerek onu doğru yola çağırır dururlardı.) artık öyle hayrı tavsiye eden zatların nasihatini tutmak, onların tavsiye ettikleri hidâyet yoluna gitmek icab etmez mi idi?. Resûlüm!. Böyle hakikî dostlarının nasihatlarını dinlemeyerek şeytanlara, aldatıcı şahıslara uyanlara (De ki: Muhakkak Allah Teâlâ’nın hidâyetidir.) onun bütün insanlığa yönelik olan mukaddes İslâm dinidir (hidâyet olan) bundan başkası bâtıldır, sapıklıktır (ve bize) Cenâb-ı Hak tarafından (emir olunmuştur ki, âlemlerin Rab’bine) yalnız o Kâinatın Yaratıcısına, o hikmet sâhibimâbuda samimi bir şekilde ibâdette bulunmaya çalışalım. § Istihvâ kelimesi, bir adamın akıl ve şuurunu şeytanın çalması, onu şaşkın ve hayvanî bir halde bırakması veyahut ona arzu ve isteğini hoş göstermesi demektir. Bir şeyi yüksek şenlikli bir mahalden alıp tenha, çukur bir yere bırakmak mânâsında da kullanılmaktadır.

Enam 6:72

(Ve) Allah Teâlâ tarafından (namaz kılın) beş vakit namazı kılın (ve ondan) o Yüce Yaratıcıdan (korkunuz) onun emirlerine, yasaklarına muhalif hareketlerden çekininiz (ve o, o -Yüce Yaratıcı- dır ki) başkasına değil, yalnız (ona) yalnız onun mânevî huzuruna (toplanacaksınız) ölümden sonra yeniden hayat bulup mahşere sevkedileceksiniz, orada dünyadaki amellerinize göre mükâfat ve cezâ göreceksiniz (diye emir olunduk.) artık bu mühim emire uymak lâzımdır, İstikbâlini düşünen bir akıllı, böyle yüce bir emre asla muhâlefet edemez.

Enam 6:73

Bu âyeti celile de Cenab’ı Hak’kın birliğini, kudret ve azametini kâinatın her hâlinden haberdar bulunduğunu bildirerek küfr ve şirkin bâtıl olduğunu göstermektedir. Şöyle ki: (Ve) Resûlüm!. Ümmetine tebliğ et ki (o) Ezelî ve hikmet sâhibi olan mâbudumuz (o yüce zattır ki) öyle bir kudret ve azamet sahibidir ki, (gökleri ve yeri) bütün semalar! ve dünya ile ilgili hususları, bütün bunlarda bulunan varlıkları (hakkiyle) hak ve hikmete bağlı olarak (yaratmıştır.) bunların içinde boş yereyaratılmış hiç birşey yoktur. (Ve onun) O Yüce Yaratıcının (ol diyeceği gün) yani: Meydana gelmesini emir ve irâde buyurduğu an (-herşey- hemen oluverir) meselâ: Kıyâmet hadisesi derhal meydana gelir, başka birşeye bağlı olmaz. O hikmet sâhibi Yaratıcının iradesine muhalefet tasavvur olunamaz. Ve o Yüce Yaratıcının (sözü haktır) onun bütün emirleri, yasakları, bütün takdirleri ve kazâları hikmet ve faydayı içerir, boş ve faydasız olmaktan uzaktır, (ve sur’a üfürüleceği gün) Bütün ölülerin yeniden diriltilip mahşere sevk edilecekleri zaman (mülk onundur.) bütün yaratıkları üzerinde tek başına hâkim olan, ancak o’dur. O gün hiçbir kimse birşeye sâhip olma ve tasarruf etme iddiasında bulunamayacaktır. O Kâinatın Yaratıcısı, mahlukatından (gizli olanı da açık olanı da bilendir.) onun ilminden hiç birşey gizli kalamaz. (O hakîmdir) bütün fiilleri, bütün mahlûkatı üzerindeki tasarrufları hikmete bağlıdır ve o (habirdîr) bütün mahlûkâtının gizli ve açık fiil ve hareketlerinden haberdardır. O Yüce Mabudun ezelî ilmi, bütün kâinatı kuşatmıştır. Artık ey insanlar!. Mâbudunuzun birliğini, onun bu kudret ve azametini düşünerek ona göre hareketlerinizi tanzim ediniz ki, dünya ve âhirette selâmet ve saadet içinde yaşamaya muvaffak olasınız.

Enam 6:74

Bu mübârek âyetler, Hz. Ibrahim’in, müşrik olan babasını hesâba çektiğini ve kendisine kâinatı yaratanın kudret ve hakimiyetine şâhitlik eden eserlerin göründüğünü bildirmektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. O putlara tapanlara inançlarının bozulduğunu bildirdiğin gibi onlara Hz. İbrahim’in putperest babasını nasıl hesâba çekmiş olduğunu da şöylece anlat (Ve bir vakit ki. İbrâhim) Aleyhisselâm(babası Azer’e demişti ki: Sen) temiz yaratılışa muhalif, akıl ve fikre aykırı olarak (putları) öyle fayda ve zarar vermeye kudretleri olmayan şeyleri (tanrılar mı ediniyorsun?.) onlara mı tapınıp duruyorsunuz?. Bu ne kadar akl ve fikre muhalif bir hareket!. (Ben şüphe yok ki, seni ve) Senin gibi putlara tapınan, onlardan fâide bekleyen (kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.) siz doğru bir yoldan ayrılmış, hidayetten mahrum kalmış bir halde bulunuyorsunuz. § Âzer, îbrahim Aleyhisselâm’ın babasıdır. Azerin bir adı veya lâkabı Tarih’tir. Kûfe’nin köylerinden birinde ikâmet etmekte idi. Bunlara “Ken’aniyûn” denilirdi. Bunlar gökteki yıldızlara, ve yerdeki putlara, heykellere tapınırlar, bunlara tanrılık, mâbutluk isnat ederlerdi. Her yıldız adına bir put edinmişlerdi. O yıldıza yaklaşmak için o puta tapınırlardı, tâki, kendileri için o yıldız yanında şefâatte bulunsun. İşte İbrahim Aleyhisselâm, bu müşriklerin bu cahilce hâllerini inkâr etmek ve inançlarının bozukluğunu göstermek için babasına böylece hitap ve ihtarda bulunmuştu.

Enam 6:75

(Ve) İşte öyle mahlûkların ilâhî sıfatlara sâhip olamayacağını bilip babasını ikaz ve irşada çalışmış olan (İbrahim’e şöylece) ilham edip gösterdiğimiz hakikatlar gibi (göklerin ve yerin melekûtunu) da yani: Bunların sâhip oldukları acaip ve eşsiz şeyleri ve bunların Allah’ın birliğine Rablığına işâret ve şahitliğini ve bunların Allah’ın birer büyük mülkü olduğunu da (gösteriyorduk ki) onları da nazar-ı dikkate alarak ve ehemmiyet vererek (yakinen bilip inananlardan oluversin.) Cenâb-ı Hak’kın varlığını, birliğini, yaratıcılığını ve hâkimiyyetini gözüyle görme derecesinde bilerek rasihinden = pek sağlam inançsahiplerinden bulunsun ve Allah’ın bu lütfu sâyesinde halkı irşada: Müşrikleri susturmaya muvaffak olsun.

Enam 6:76

Bu mübârek âyetler de Hz. İbrahim’in değişme ve başkalaşmaya uğrayan şeylerin rablık ve mâbutluk sıfatına sâhip olamayacağını beyan ederek müşriklerden uzak olduğunu şöylece ilân etmektedir. (Ne zaman ki) İbrahim Aleyhisselâm’ın (üzerine gece basdı) gece vakti girdi (bir yıldızı gördü,) bu Zühre veya Müşteri yıldızı imiş. (bu benim Rab’bimdir dedi) Sonra bu yıldız (batınca da) kavmine hitâben (ben öyle batanları sevmem) öyle bir mekândan diğer bir mekâna intikâl eden, batıp duran şeylere kalben yönelemem, onları Rab, mabut tanımam (deyiverdi.) kavminin bu husustaki inançlarını değersiz olarak göstermiş oldu.

Enam 6:77

(Ne zaman ki) Hz. İbrahim, yıldızın batışının ardından (ay-ı doğar bir halde gördü) bu doğmaya başlamış olan ay nisbeten daha büyük, daha parlak olduğundan (Rab’bim bu’dur) öyle mi?. Siz buna mı kanaat getirdiniz (dedi. Sonra) bu sözün ardından (ay batınca da) yıldız gibi bu da batıp gidince de (and olsun) Cenab’ı Hak’ka yemin ederim ki, (eğer bana Rab’bim hidâyet etmemiş olsaydı) kendi yüce zâtına yönelik bir kabiliyet, bir kalp ilhamı vermemiş bulunsaydı (elbette ben sapıklığa düşenler topluluğundan olacaktım.) çünkü bu gördüğün şeyler yokluğa mâruz bulunmakta rablığa lâyık olmamaktadırlar. Bunlara rablık isnat edilmesi insanı cehâlet içinde bırakmış olur. Binaenaleyh ben bubatan ay’ın da rablığına inanmış değilim (dedi.) onun rab olmaya lâyık olmadığını kavmine ihtar etmiş bulundu.

Enam 6:78

(Ne zaman ki) Mübârek İbrahim Aleyhisselâm (güneşi) de (doğmaya başlar gördü) onun daha büyük, daha gösterişli olduğunu dikkate aldı, (dedi ki: Bu’dur Rab’bim, bu daha büyük) öyle mi?. Siz bunun rablığına mı inanıyorsunuz?. (nihâyet o da batınca) güneş de batıp edip kaybolunca (Dedi ki: Ey kavmim!) artık biliniz ki, ben Allah’ı biliyorum kâinatı yaratanın bu gibi kusurlardan uzak olduğuna inanıyorum böyle gelip giden, batmaya, yok olmaya, değişmeye mâruz bulunan şeylerin mabut olamayacağını idrak ediyorum, (Ben muhakkak sizin Allah Teâlâ’ya ortak koştuğunuz şeylerden) bütün gök cisimlerinden, bütün putlardan ve heykellerden (beriyîm.) onlardan hiçbirini hâşâ mâbutluk, rablık sıfatıyle vasıflanmış kabul etmem. Hiçbirine kulluk etmem. Benim mâbudüm ancak bütün kâinatı var eden, ezelî ve ebedî, herşeye kâdir olan Allah Teâlâ’dan başkası değildir.

Enam 6:79

(Ben muhakkak bir muvahhit) Bir hânif yani: Bâtıl dinlerden, bozuk inançlardan uzak olarak (yüzümü) tam bir samimiyetle kalbimi, ibâdet ve itaatimi (gökleri ve yeri) bütün kâinatı (yaratana) bütün bunları kudretiyle yoktan var etmiş olan Yüce Allah’a (çevirdim) ben bütün varlığımla onun apaçık dinine yönelmiş, tevhid inancıyla vasıflanmış bulunmaktayım (ve ben müşriklerden değilim.) öyle gök cisimlerin ve diğer mahlûkatı birermabut tanıyarak onları Yüce Yaratıcıya ortak tanıyan câhiller güruhundan uzak bulunmaktayım. § İbrahim Aleyhisselâm’ın yıldıza, ay’a ve güneşe “Rabbim” demesi onların rablığına inanma sûretiyle değildir. Çünki Peygamber çocuklarından beri masumdurlar, onlardan küfr ve isyan sâdır olmaz. Binaenaleyh bu gibi mahlukata “Rab’bim” delmesinde birçok sebep vardır. Tefsiri kebirde vesâirede bunlar gösterilmiştir. Bu cümleden olarak şöyle denilmektedir: (1) Hz. İbrahim’in kendileriyle münâzarada bulunduğu tâifeye karşı: “Bu benim Rab’bimdir” demesi sizin iddia ve inancınıza göre bu benim Rab’bimdir, fakat haddızatında öyle değildir, demektir. (2) Bu benim Rab’bimdir, sözü inkâr yoluyla sorulan bir somdan ibârettir. Adeta denilmiş oluyor ki: “Bu benim Rab’bim midir?.” ha söyleyin bakalım!. Karşılıklı konuşmalarda böyle soru edatının düşmesi pek çoktur. (3) Hz. İbrahim: “Bu benim Rab’bimdir, veya Rab’bim bu’dur” sözünü alay yoluyla söylemiştir. Nitekim bir kavime desbotluk eden aşağılık bir adam hakkında: “Bu sizin efendinizdir” denilerek onun bu desbotluğa lâyık olmadığına işâret edilmiş olur. (4) Hz. İbrahim, bu sözleriyle yıldızlara, Ay’a ve güneşe tapan bir kavmi delile dayanarak netice çıkarmak suretiyle irşad etmek istemiştir. Kendileri ile münâzarada bulunduğu müşrikleri güzelce düşünceye sevk için yumuşak davranarak konuşmuştur. Onların nazar-ı dikkatlerini çekmek için onların iddia ettikleri gibi açıklamada bulunmuş, sonra o iddiaların bâtıl olduğunu birer delile dayanarak göstermiştir. Âdeta denilmiş oluyor ki: Bir kere düşününüz, kendilerine rablık isnat ettiğiniz bu şeylerden herbirinin üstünde de daha büyüğü, daha parlağı doğup sönüyor,hepsi de dâima değişme ve başkalaşmaya mâruz bulunuyor, artık bunlar nasıl rablığa sâhip olabilirler?. Doğrusu ben bunlardan beriyim, ben ezelî ve ebedî olan değişme ve başkalaşmadan uzak bulunan Kâinatın Yaratıcısını birler ve tasdik ederim, ondan başkasının rablıkla, mâbutlukla vasıflanmış olmasına inanmam. Ben ancak o Yüce Yaratıcıya inanır ve yönelirim.

Enam 6:80

Bu mübârek âyetler, İbrahim Aleyhisselâm’ın kendisine karşı müşriklerin ileri sürmek istedikleri delilleri ibtâl etmekte, Allah’ın birliği hakkındaki açıklamalarını zikretmektedir. Şöyle ki: (Ve ona) Hz. İbrahim’e (karşı kavmi) kendi iddialarını kuvvetlendirmek için (delil getirmeğe kalkıştı) dediler ki: Biz bunları Allah’a yaklaşmak için ilâh ediniyoruz, onun yanında bize şefaat edeceklerdir. Biz, babalarımızı, dedelerimizi bunlara tapar bir halde bulduk, sen bizim bu mâbutlarımızı ayıplar ve kötülersen o yüzden âfetlere, belâlara, uğrarsın. O câhillere karşı Hz. İbrahim de (Dedi ki:) ey şirk ve küfr içinde yaşayan kavim!. (Siz Allah hakkında) Onun birliği, ilahlık şanı hususunda (bana karşı delil getirmeyemi kalkışıyorsunuz?.) öyle yanlış düşüncelerinizle beni sapıklığa düşürmek mi istiyorsunuz?. (Halbuki o) Yüce Yaratıcı (bana hidâyet nasip buyurmuştur.) beni sizin bâtıl yollarınızdan koruyarak hak yola sevk etmiştir, beni Allah’ın birliği hakkında delil getirmeye muvaffak kılmıştır. (Ve ben ona) O eşsiz Yaratıcıya (ortak koştuğunuz şeylerden) sizin putlarınızdanmabut tanıdığınız o değişme ve başkalaşmaya mâruz şeylerden (korkmam) onlar bana bir zarar vermeğe kâdir değildirler. Siz ne için beni onlarla korkutmak istiyorsunuz?. A gafiller!, (meğer ki, Rab’bim) Benim hakkımda (birşey) bir zarar, hoş olmayan bir nesne (dilemiş olsun) ancak o şey, Allah tarafından bana yönelmiş olur, yoksa ona ortak koştuğunuz şeylerin bana bir zararı olamaz. Ve bana Allah tarafından yönelecek şey de o sizin bâtıl mâbutlarınızın bir rolü ve tesiri bulunamaz. Ve benim (Habibimin ilmî herşeyi kuşatmıştır.) benim hakkımda da kendi Yüce Katından hikmet gereği bir sebeble hoşa gitmeyen bir şey takdir edilmiş ise o da ancak Allah tarafından bilinir. (Artık siz hiç düşünmez misiniz?.) O ilâh edindiğiniz şeylerin cansız varlıklar kabilinden olup fayda ve zarar adına birşeye kâdir bulunmadıklarını ne için düşünmezsiniz de beni onlar ile korkutmaya cür’et edersiniz?.

Enam 6:81

(Ve nasıl olur da ben sizin) Allah Teâlâ’ya (ortak koştuklarınızdan) öyle yaratılmış olan, fayda ve zarar vermekten âciz bulunan putlarınızdan (korkarım.) asıl korkulacak olan Kâinatın Yaratıcısı Allah’tır. (Halbuki siz,) O kâinatın yegâne yaratıcısı: Mâbud’u olan (Allah Teâlâ’ya -haklarında-) kendilerine ibâdet edilmesi hususunda (sizin üzerinize hiçbir delil) Yüce katından hiçbir kanıt (indirmemiş olduğu şeyleri) putları, gök cisimlerin! vesaireyi (ortak koşuyorsunuz da) yine bu küfür ve şirkinizden dolayı o Yüce Yaratıcıdan (korkmuyorsunuz.) bundan dolayı sizlerin korkmaları lâzım değil midir?. (Artık korkudanemin olmaya) Vicdanen müsterih olmaya, ve Allah’ın lûtfuna ulaşmaya (bu iki tâifeden) benim gibi Allah’ın birliğine inananlarla sizin gibi putlara veşâir mahlûklara tapanlardan (hangisi daha haklıdır?) bu iki zümreden hangisi ebediyet âleminde ilâhî azaptan emin olmaya, ve Allah’ın lûtfuna kavuşmaya daha lâyıktır (Eğer siz bilir kimseler iseniz) haber veriniz, (-söyleyin bakalım-) şüphe yok ki, akıllı ve insaflı düşünenler, Allah’ın birliğine inananların dışındaki gurupların ebediyyen Allah’ın azâbına mâruz olacaklarına pek doğru olarak kanaat getirmektedirler. Nitekim Cenâb-ı Hak’kın âyetleri de bunu ifâde etmektedir.

Enam 6:82

Bu mübârek âyetler, güvenç kavuşacak zatların vasıflarını bildiriyor. Ve İbrahim Aleyhisselâm’ın Allah’ın birliği hakkında ilham yoluyla edindiği delil ile onun sâhip olduğu derecelerin yüceliğine şöylece işâret buyurmaktadır. (O kimseler ki:) O seçkin gurup ki, Cenâb-ı Hak’ka (imân etmişler) onun varlığını, yaratıcılığını tasdik eylemişlerdir, (ve imanlarını bir zulme) bir şirke, o Yüce Yaratıcıdan başkasına tapınmak cehâletine (bulaştırmamışlardır.) Yüce Yaratıcıdan başkasına ibâdet ve itaatte bulunmayı imanlarının tamamlanması için gerekli bir unsur saymamışlardır, Allah Teâlâ’ya yaklaşmak için putlara tapınmanın lüzumuna inanmamışlardır. (İşte) Asıl (korkudan) ebedî azâba düşme endişesinden (emin olmak onlara) öyle şirk şüphesinden uzak, halis imâna sâhip olan zatlara (aittir.) onların istikballeri güven içindedir. (Ve hidâyete) hak ve hakikate (ermiş olanlar da onlardır.) o zatlardan başkaları ise bir açık dalâlet içindedirler. § Bu âyeti kerime nâzil olunca eshâbı kiram endişeye düşmüşler hangimiz nefsine zulmetmemiştir, demişler. Rasûlü Ekrem Hazretleri de: Bu öyle sizin zannettiğiniz gibi değil, bu lokmanın oğluna şöyle dediği gibidir: ( Oğulcağızım!. Allah’a şerik koşma, şüphe yok ki, şirk en büyük bir zulümdür. (Lokman 31/13) Binaenaleyh bu âyeti celiledeki zulûmdan maksat: Şirktir. Maamafih inanmış ve Allah’ı birlemiş oldukları halde küfr ve şirki gerektirmeyecek derecede zulûmda bulunanlar da ilâhî azaptan herhalde emniyet üzere bulunduklarına hüküm edemezler. Cenab’ı Hak af etmezse onlar da azap görürler. Fakat onların azâbı, kâfirlerin, müşriklerin azâbı gibi sonsuz olmayacağından bu bakımdan onlar da emin bulunmuş olurlar.

Enam 6:83

(Ve işte o) İbrahim Aleyhisselâm’ın kavmine karşı ileri sürmüş olduğu delil, gök cisimleri vesâire gibi değişime ve başkalaşmaya uğrayan şeylerin yaratıcılık ve mâbudiyet vasfına sâhip olamayacaklarına dâir gösterdiği kanıt (bizim delilimizdir ki, onu kavmine karşı) ileri sürmek, onları susturmak için (İbrahim’e vermiştik.) o delili ona ilham etmiş, öğretmiş ve onu o hususta irşâd etmek lûtfunda bulunmuştuk. Biz (Dilediğimizi derecelere yükseltirîz.) kendisine İlim ve hikmet, düşmanlarını susturmaya kudret veririz, bu itibar ile kendisine büyük yüksek rütbeler, mertebeler ihsan ederiz. (Şüphe yok ki, Rab’bin) Her işinde (hakîmdir,) bütün ilâhî fiilleri hikmet ve menfaata dayanmaktadır.Dilediği kulunun derecelerini hikmet gereği yükseltir. Ve o kerem sâhibi Rab (alîmdir.) bütün mahlûklarının hallerini ve fiillerini tamamiyle bilir, haklarında hikmet gereği muamele yapar, dilediği kullarının derecelerini hikmeti ve ilmi gereğince öyle yüce kılar. İşte Hz. İbrahim’in yüksek derecelere, muvaffakiyetlere kavuşması da bu cümledendir. Cenab’ı Hak dilediğini yapıcıdır. Buna imân etmişizdir!..

Enam 6:84

Bu mübârek âyetler de ne kadar yüce derecelere ulaşmış olan Hz. İbrahim’in kavuştuğu bir kısım nîmetleri bizlere bildirmektedir. Şöyle buyrulmuş oluyor ki: Biz İbrahim Aleyhisselâm’a peygamberlik ve risâlet verdik, Allah’ın birliğini isbat için kendisini delillere muvaffak kıldık, bu suretle onu yüksek derecelere erdirdik (Ve ona) Hz. İbrahim’e diğer bir nîmet, ve ilâhî bir lutuf olmak üzere de oğlu (Ishak’ı) bir Peygamber olarak ihsan ettik (ve) İshak’ın oğlu, kendisinin torunu olan (Yakub’u) da (ihsan ettik) onun zürriyetinden de böyle seçkin Peygamberler dünyaya getirdik. (ve hepsini de) Bunlardan herbirini de (hidâyete erdirdik.) hepsini de muvaffakiyetlere, hak dini ve hidâyet yolunu takibe muvaffak kıldık. (Daha evvel de) Hz. İbrahim’den önce de onun büyük dedesi olan (Nuh’u ve onun) Hz. Nuh’un veya Hz. İbrahim’in (neslinden) de iyşa’nın oğlu (Davud’u) ve onun oğlu (Süleyman) ve Hz. İsmail’in torunu, Emus’un oğlu olan (Eyüb’ü) ve Yakup Aleyhisselâm’ın oğlu olan (Yusufu) ve Yakup Aleyhisselâm’ın torunu, İmran’ın oğlu bulunan (Musa’yı) ve onun kendisinden bir yaş büyük olan kardeşi (Harun’u da) peygamberlikşerefine kavuşturarak (hidâyete erdirmiştik.) hepsine de ilâhî dini yaymayı ve insanlığı aydınlatmayı emretmiştik. (Ve işte biz) Ben Yüce Yaratıcı, Hz. İbrahim gibi (güzel hareket edenleri) Cenâb-ı Hak’ki tasdik edip birleyenleri, onun yolunda çalışıp gayret gösterenleri (böyle) İbrahim Aleyhisselâm gibi (mükâfatlandırırız.) derecelerini yükseltiriz kendilerine büyük büyük nîmetler veririz. Nitekim ibrâhim Aleyhisselâm o kutsî çalışmasının mükâfatı olarak pek yüksek derecelere ulaşmış, insanlık dünyasında büyük bir isim yapmış, kendisi bir kısım Yüce Peygamber’in torunlarından olduğu gibi kendi neslinden de bir nice seçkin Peygamberler insanlık âlemine şeref vermişlerdir. Bu ne büyük derece ne büyük bir ilâhî lutuf!.

Enam 6:85

(Ve) Eden’in oğlu (Zekeriya’yı da) ve onun oğlu (Yahya’yı da) ve Hz. Meryem’in oğlu (İsa’yı da) ve Harun Aleyhisselâm’ın torunlarından olan (İlyas” da -hidâyete erdirdik-) kendilerine peygamberlik verdik, insanlık için birer saadet rehberi olan bu zatlardan (hepsi de salih) üzerlerine düşen kulluk vazîfelerini hakkiyle yerine getirmeye çalışan, lâyık olmayan şeylerden kaçınan, gerçekten iyi hâl ile vasıflanmış (zatlardandı.) onun içindir ki, öyle yüce mükâfatlara nâil olmuşlardır. § İlyâs aleyhisselâm, beni İsrail Peygamberlerindendir. Hz. İsa’dan dokuz asır evvel dünyaya gelmiştir. Balebekli idi. İsrail oğulları putperestliğe düşmüş, Balebek hükümdarının yaptırmış olduğu “Beil” adındaki puta tapıyorlardı. Artık aralarında Hz. Musa’nın şeriatı unutulmuştu. Hz. İlyâs onlara Peygamber olarak gönderildi, onları öyle puta tapmaktan men eyledi. Kendilerine nasihatlar verdi. Fakat o muhterem zatı dinlemediler. Omübârek zatı beldelerinden koydular, o da bir müddet sahralarda, mağaralarda yaşadı. Bunun üzerine İsrail oğullarına bir belâ yönelmeğe başladı. Yağmurlar yağmaz oldu, aralarında kıtlık yüz gösterdi, açlıktan ölecek bir hâle geldiler. Nihâyet Hz. İlyas’ı arayıp buldular, bir müddet onun nasihatlarını dinlediler, fakat az sonra yine küfr ve isyana daldılar. İlyâs Aleyhisselâm da Cenâb-ı Hak’tan aldığı bir izne dayanarak aralarından ayrılıp başka bir yere gitti. Uzlete çekildi. Milâddan (880) sene evvel semâya kaldırılmış olduğu rivâyet edilmektedir. § Bu âyeti kerime gösteriyor ki, bir kimsenin kızının evlât ve torunları da kendisinin zürriyetinden sayılmaktadır. Çünki İsa Aleyhisselâm Hz. İbrahim’e annesi Hz. Meryem vâsıtasıyle mensup olmakla Hz. İbrahim’in zürriyetinden sayılmıştır. Binaenaleyh Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin ve bunların evlât ve torunları da Rasûlü Ekrem Efendimizin zürriyetinden bulunmaktadırlar. Nitekim Ebu Caferi, Bâkır hazretleri bu hakikatı, bu âyeti kerimeye dayanarak haccacı zâlime karşı isbat etmiş, Haccac da bunu kabul eylemiştir.

Enam 6:86

(Ve) İbrahim Aleyhisselâm’ın oğlu (İsmail’i) ve Uhtub bini Ucur’un oğlu (İlyesa’î) ve (oğlu Yunus ile) İbrahim Aleyhisselâm’ın kardeşi Haran’ın oğlu (Lût’u da) Aleyhimüsselâm’ı (-hidâyete nâil ettik-) onları da doğru yol üzere sâbit kılarak kendi ümmetleri için birer hidâyet rehberi yaptık, (ve hepsini) de bulundukları (âlemlerin) zamanlarındaki zatların (üzerine) peygamberlikle, değer ve şereflerinin yüceliği ile (tercih eyledik.) hepsini de ebedî mükâfatlara kavuşturduk. § Bu âyeti kerime gösteriyor ki Peygamberler, meleklerden de üstündür. Çünki Melekler de âleme dahildirler. “İlyesa Aleyhisselâm da beniİsrail’den olup onlara Peygamber gönderilmiştir. Bu zat Balebekte Hz. İsa’nın doğumundan sekiz asır evvel ortaya çıkmıştır. Bir müddet ilyâs Aleyhisselâm ile berâber bulunmuştu. Sonra onun yerine geçerek İsrail oğullarına öğüt ve nasihatta bulundu. Daha sonra da peygamberlik şerefine ulaştı. İsrail oğulları bu zatın öğütlerini de dinlemediler, günden güne azıttılar. Birbirleriyle mülk ve saltanat kavgalarında bulundular. Nihâyet onların üzerine Asûriye devleti musallat oldu. Hz. İlyesa, İsrail oğullarının fena hareketlerinden usanarak hilâfeti Zülkifl Aleyhisselâm’a terkettikten sonra âhirete göç etmiştir.

Enam 6:87

(Ve onların) O seçkin Peygamberlerin (babalarından, zürriyetlerînden ve kardeşlerinden bir çokJannı da) kendileri gibi peygamberliğe, yüce nîmetlere, makamlara kavuşturduk, (hidâyete <erdirdik) onları büyük sevaplara ulaştırdık, cennet yoluna sevkeyledik, (ve onları) o mübârek Peygamberleri (seçtik) ihtiyar ettik, başkalarına tercih eyledik, (ve kendilerini doğru yola) dosdoğru bir yol olan ilâhî dine ulaşma nîmetine muvaffak kıldık. Ve onları bu kutsî yola halkı sevketmek gibi pek güzel bir hizmet şerefine de (kavuşturduk.) ne büyük bir mazhariyet!..

Enam 6:88

Bu mübârek âyetler, hidâyet yolunun ancak Allah’ı birleme yolundan ibâret olduğunu bildiriyor. Bu yoldan ayrılanların küfr ve şirke düşeceklerini ihtar ediyor, bir kısım üstün vasıfları izah edilen geçmiş Peygamberler gibiSon Peygamber’in de bu yolda yürüdüğü ve bütün insanlığı bu yola dâvet etmekle emrolunduğunu açıklıyor. Şöyle ki: (İşte o) Cenab’ı Hak’kın tek olduğunu bilmek, onu eş ve ortaktan uzak kabul etmek (Allah Teâlâ’nın hidâyetidir) ki, yüce peygamberleri ve diğer mü’minleri o hidâyet yoluna sevketmiştir. O hikmet sâhibi yaratıcı (onunla) o hidâyet suretiyle olan lûtuf ve merhametiyle (kullarından dilediğine) hidâyet ve irşada kabiliyetli olan herhangi bir kuluna (hidâyet) nasip (eder.) onu ihsânıyla öyle bir saadet vesilesine ulaştırır. (Ve eğer onlar) O Yüce Peygamberler, o kadar yüksek dereceleri, faziletleri elde ettikten sonra faraza (şirketmîş) Cenâb-ı Hak’ka eş ve ortak koşmuş (olsalardı elbette yapmış oldukları amelleri) vaktiyle işlemiş bulundukları güzel ve Allah’ın rızâsına uygun olan ibâdet ve itaatleri fesada uğrayarak (boşa gitmiş olurdu.) o amellerinin sevâbından, fâidelerinden mahrum bulunurlardı. Artık onların dışındaki kimseler, küfr ve şirke düştükleri takdirde hâlleri ne olacaktır, bunu düşünmeli değilmidirler?.

Enam 6:89

(İşte onlar) O isimleri açıklanan Yüce Peygamberler (o kimselerdir ki, kendilerine kitap) semavî kitaplardan herhangi birisi ve (hüküm) hikmet veya ilimle beraber amel, veya davâları doğmca halletme ve hüküm verme kâbiliyeti ve (nübüvvet) Peygamberlik nîmetine erişme (vermişizdir.) onlar böyle seçkin, şirk ve isyandan korunmuş zatlardır. (Şimdi şu kavimler) Kureyş müşrikleri ve sair kâfirler (eğer bu delilleri) o Peygamberlerin sâhip oldukları kitapları vesaireyi (inkâr ederlerse) zararı kendilerine aittir, onlar bu inkârlarıyle o mukaddes değerlere bir zarar vermişolamazlar, (şüphesiz yerlerine) O delilleri, peygamberleri tasdik eden, Cenâb-ı Hak’ka inanan ve onlardan hiçbirini (inkâr etmeyen bir kavmi) bir akıllı, aydın milleti (getiririz.) o kavmi ona imân etmeğe, onun hakianna riâyet eylemeğe muvaffak kılmışızdır. Bu seçkin toplumdan maksat ise İbni Abbas Hazretlerinden rivâyet olunduğuna göre Medine’i Münevvere ahalisinden olan ensarı kiramdır. Maamafih kıyâmete kadar doğu ve batıda İslâmiyet’i kabul eden ve edecek olan herhangi bir cemaat de bu şerefe ulaşır. Nitekim doğu ve batıda birçok milletler, cemaatler müslüman olma şerefine kavuşmuş, İslâmiyet’e gerçekten hizmet etmiş ve müslümanlığı her tarafa yaymağa çalışmışlardır. Kısacası: Allah’ın dininin inkârcılara ihtiyacı yoktur, fakat onlar dinden asla uzak olamazlar. Onlar dini inkâr etme sebebiyle kendilerini en korkunç bir istikbale, en müthiş bir felâkete aday bırakmışlardır.

Enam 6:90

(İşte onlar) O adları zikredilen on sekiz Yüce Peygamber (Allah Teâlâ’nın) kendilerine (hidâyet ettiği zatlardır.) işte Allah’ın birliğine inan, birleme ve kutsama yolunu takibe muvaffak olan bu Peygamberlerdir. Resûlüm!. (Sen de) Yüce bir peygambersin, sen de (onların bu hidâyet yolunu takip) edersin. Allah’ın birliği hususunda, dinin asılları hususunda onlar ile berabersin. Binaenaleyh sen de bu hidâyet yolunu öyle tam bir muvaffakiyetle takib (et.) dur, ümmetine en mükemmel şekilde uyulması gereken bir örnek ol ve ümmetine (De ki: Sizden bunun üzerine) bu tevhid dinini öğretme karşılığında (bir ücret istemem) ben sizlere ilâhî hükümleri, Kur’an’ı Kerim’in âyetlerini sırf Allah rızâsı için tebliğederim, bu benim peygamberlik vazîfemdir. Beni bu vazîfemden dolayı mükâfata kavuşturacak olan ancak Allah Teâlâ’dır, (o) Size tebliğ ettiğim Kur’an-ı Kerim (âlemler için) bütün insanlık için Allah tarafından ihsan buymlan (bir öğütten başka birşey değildir.) bu bir kavme değil bütün kavimlere, bütün insanlar ve cinlere yönelik bir nasihattan, bir ilâhî irşat ve ikaz vesîlesinden ibârettir. Benim vazîfem de bunu sırf Allah’ın rızâsı için sizlere tebliğden ibârettir. Bunun karşılığında sizden değil, Cenab’ı Hak’tan yardım ve mükâfat beklerim. Artık siz uyanınız, bu ilâhî öğütten bir ibret dersi alarak küfr ve şirkten kurtulunuz. Sizin için başka bir selâmet yolu ve hidâyet yoktur. Bu âyeti kerime, Yüce Peygamberimizin bütün topluluklara peygamber olarak gönderilmiş olduğunu ve bütün geçmiş peygamberlerin vasıflarını taşıdığını bildirerek onun bütün peygamberler ve resullerden üstün olduğunu göstermektedir. Diğer Peygamberler ise muayyen birer kavime Peygamber olarak gönderilmiş; ve herbiri bir özellikte diğerlerinden seçilmiştir.

Enam 6:91

Bu âyeti celile, Allah Teâlâ’nın kudret ve hikmetini takdir edemiyen bir takım kimselerin peygamberlik ve risaleti, ilâhî kitapların inişini inkâr ettiklerini bildiriyor. Öyle sapıklığın çirkefi içinde kalmış kimselerin iltifata lâyık olmadıklarını beyan buyuru yor. Şöyle ki: (Ve)Yahudiler (Allah Teâlâ’nın kadrini) Azamet ve yüceliğini (onun yüce şanına lâyık olacak bir şekilde takdir edemediler.) o Yüce Yaratıcının herşeye kâdir olduğunu ve insanlığı irşat etme hikmetinden dolayı Peygamberlerine semavî kitaplarını verdiğini bilip itirafta bulunmadılar. (Çünki) Son Peygamber Hz. Muhammed ile Kur’an’ı Kerim hakkında düşmanlığa cür’et ederek (Allah insanlara) öyle kitap olarak (birşey indirmiş değildir, dediler.) bütün indirilen kitapları inkâr ettiler, böyle bir inkâr ise Cenâb-ı Hak’ki lâyıkı şekilde bilmemekten kaynaklanmaktadır. Demek ki, insanlar din ile mükellef, ibâdet ve itaatle görevlendirilmiş değiller!. Böyle bir iddia ise pek büyük bir cehâlet eseri değil de nedir?. Resûlüm!. O inkârcılara (De ki:) kendisini bir Peygamber olarak tanıdığınız (Musa’nın bir nur) insanları cehâlet karanlığından kurtaracak olan bir ışık (ve insanlar için bir hidâyet) hak ile bâtılın arasını ayıran bir hidâyet vesîlesi (olarak getirmiş olduğu kitabı) Tevrat’ı (kim indirmiştir?.) siz bunun bir ilâhî kitap olduğuna inanmıyor musunuz?. Halbuki (Siz onu) o Tevrat kitabını (parça parça kâğıtlara yazıyor) ondan işinize gelenleri (meydana koyuyorsunuz) o kitabın içindekilerden (bir çoğunu da) işinize gelmeyenleri de meselâ: Recme dâir âyetleri ve Son Peygamber’in vasıflarına dâir açıklamaları da (gizliyorsunuz) onları halka bildirmiyorsunuz. (ve) Ey inkarcılar!.. Bir kere insaf ediniz!, (sizin ve babalarınızın bilmedikleri şeyler) O inkâr ettiğiniz Kur’an’ı Kerim sâyesinde (size öğretilmiştir.) ki, onlara dâir Tevrat’ta size bilgi verilmiş değildir. Rasûlûm!. Onların o inkârlarından dolayı üzülme. Onlar senin bu sualine karşı: Tevrat’ı Allah indirmiştir derlerse, tamam inkârlarını ibtâl etmiş olurlar. Böyle cevap vermezlerse (Sen: “Allah”) indirdi (de, sonra onları bırak) varsın inkâr ediversinler, onlar (daldıkları batakta) öyle bâtıl âkideleri içinde (oynayıp dursunlar.) inkârve alaylarına devam etsinler. Elbette birgün bunun cezâsına kavuşacaklardır. § Hatibi Şirbininin “Essiracül münir” isimli tefsirinde yazılmış olduğu üzere İbni Abbas Hazretleri demiştir ki: Yahudiler: Ya Muhammed!. Allah sana kitap indirdi mi!. Diye sormuşlar, Hz. Peygamber de: Evet diye buyurmuş, Yahudiler de: Allah gökten bir kitap indirmiş değildir diye yemin etmişler, bunun üzerine bu âyet-i kerime nâzil olmuştur.

Enam 6:92

Bu mübârek âyetler, Kur’an’i Kerim’in ilâhî bir kitap olup insanlik için bir irşat vesîlesi olduğunu bildirmektedir. Ve hakikate aykiri iddialarda bulunanlarin da ne feci âkibetlere, azaplara mâruz kalacaklarini beyan buyurmaktadir. Şöyle ki: (Ve işte bu da) Bu Kur’an-i Kerim de (bir kitapdir ki, onu biz indirmişizdir.) onu vahy yoluyla ve Cibrili Emin vasitasiyle Hz. Muhammed’e bir inzâl etmişizdir, O Hz. Muhammed’in kendi sözü değildir. O kitap (mübârektir) hayir ve bereketi devamli ve faydalari pek çoktur (kendisinden evvelki kitaplari) diğer Peygamberlere semâdan nâzil olmuş olan ilâhî kitaplari ve onlarin da Allah’in birliğini açikladiklarini, Cenâb-i Hak’ki eş ve ortaktan tenzih ettiklerini (tasdik edicidir. Ve) Habibim!, (sen ümülkurayi) Yani: Bütün beldelerin en şereflisi ve kiblegâhi olan Mekke’i Mükerreme halkini (ve) o mübârek şehrin (çevresinde bulunanlari) yani: Bunun doğu ve bati yönüyle etrafindaki beldelerin ahalisini (uyarman) onlara Allah korkusunu aşılaman (için) bu Kur’an’ı Kerim, yüce semâdan sana (indirilmiştir.) bunun bir ilâhî kitap olduğundaşüphe yoktur. (Ve âhirete imân edenler buna da) Bu Kur’an’ı Kerim’e de (imân ederler.) çünkü âhireti tasdik edenler, âkibetlerini düşünürler, bu sebeple de derin bir düşünce ve tefekkür sâhibi olurlar. Bu derin düşünce ve tefekkür netîcesinde de Kur’an’ı Kerim’in ilâhî bir kitap olduğunu anlamayı başarırlar. (Ve onlar) o imân sâhipleri (namazlarını da hakkıyla kılmaya devam ederler) zira namaz imânın en belirgin bir alâmetidir. Ve ibâdetlerin en şereflisidir. Bununla Kâinatın Yaratıcısı Allah Teâlâ Hazretlerine karşı kulluk, şükür ve hürmet vazîfesi güzelce yerine getirilmiş olur.

Enam 6:93

(Ve daha zâlim kim vardır?.) Elbette daha zâlim kimse olamaz (O kimseden ki, yalan yere Allah Teâlâ’ya iftirada bulunmuş) otur. Müseylemetül Kezzâb gibi Esvedi Ansi gibi Peygamber olmadıkları halde Peygamberlik iddiasında bulunurlar. (Veya kendisine birşey vahy edilmediği halde bana vahy olundu demiş) bulunur. Abdullah tbni Sat gibi (ve ben de Allah’ın indirdiğinin benzerini indireceğini diye iddiada bulunmuş olur.) Kendisi de dilediği takdirde Kur’an’ı Kerim’e ve diğer ilâhî kitaplara benzer kitaplar yazâbileceği iddiasına cür’et eder, bu hususta alaycı ve inkârcı tavırlar takınır durur. Nadribnil Hars gibi, işte bu gibi kimseler, nefislerini helakeuğratmış olan en zâlim şahıslardır. Resûlüm!. Bu gibi kimselerin âkibetleri ne kadar korkunç, ne kadar fecidir?.(Görecek olsan) Ne rüsvaylık!, (o zaman ki zâlimler ölüm gameratı) Şiddetler! (içinde kalacak, onlara) ruhlarını almak için (Meleklerde ellerini uzatarak: Çıkarınız canlarınızı!.) ruhlarınızı cesetlerinizden ayırınız, bize. teslim ediniz (Bugün alçaklık azabıyle cezâlanacaksınız) şiddet ve ihâneti içeren bir azap ile cezâlanacaksınız. Siz (Allah Teâlâ’ya karşı hak olmayanı) ona çocuk isnad etmek gibi, ona eş ve ortak koşmak gibi, yalan yere peygamberlik ve vahy iddiasında bulunmak gibi hakikata aykırı olan şeyleri (söyler olduğunuzdan) dolayı bu âkibete uğradığınız. (ve onun ayetlerinden böbürlenerek) kibirli bir şekilde vaziyet alarak onları düşünmekten, onları imândan (kaçındığınızdan dolayı) böyle ebedî bir azâba tutulmuş bulundunuz (diyeceklerdir.) işte görecek olsan bu inkarcılar hakkında böyle feci ve rezil edici bir durumu görmüş olacaksınızdır. § Müseylemetül Kezzâb, Yemâme de Beni Hanife kabîlesindendir. Kehanette bulunurdu, peygamberlik iddiasına kalkışmış, kabîlesinden bazı kimseler kendisine tâbi olmuşlardır. Hz. Ebu Bekir’in hilâfeti zamanında Vahşi tarafından öldürülmüştür. § Esvedi Ansi’de Yemen’de peygamberlik iddiasında bulunmuştur. Kendisine “Zülhimar” da denilir. Yemen’de peygamberlik iddiasında bulunmuştu. Rasûlü Ekrem’in vefatında iki gün evvel Feyruzi Deylemi tarafından öldürülmüştür. Rasûlü Ekrem bunu haber alınca: Feyruz, Esvedi Ansiyî öldürmekle necata = zafere ermiştir. Diye buyurmuştur. § Abdullah bini Sat bini Ebi Şerh, müslüman olmuş, Rasûlü Ekrem’e kitabette bulunmuştu. (Andolsun biz insanı, çamurdan, bir özden yarattık. (Mü’mİnûn, 23/12) âyeti kerimesini yazarken insanın yaratılışına teaccüp ederek: (Fetebarekâllahü Ahsenülhâlikîn) demiş, Rasûlü Ekrem de zâten öyle nâzil oldu, öylece yaz diye emretmiş. Abdullah bundan şüpheye düşüp eğer Hz. Muhammed doğru ise bana da onun gibi vahy olundu diyerek dinden dönmüştü. Fakat Mekke’nin fethinden evvel tekrar İslâmiyete dönmüştür. § Nadribnil Harsis Sakatî de Rasûlü Ekrem’in teyzesinin oğlu imiş, seyahatlarda bulunmuş, Rum ve Yahudi âlimleriyle görüşmüş, bilgili bir şahıs idi. Bilgisine güvenerek peygamberlik iddiasında bulunmuş, Rasûlü Ekrem’i tasdik etmemiş, birçok düşmanca hareketlere cür’et göstermiştir. Nihâyet Bedir gazvesinde müslümanların eline esir düşerek Hz. Ali tarafından katledilmiştir.

Enam 6:94

Bu mübârek âyetler, dinsizlerin kıyâmet günü Allah’ın huzuruna ne şekilde sevkedileceklerini, onların şefaatlerini umdukları bâtıl mabûtlarından nasıl uzak düşeceklerini bildirmektedir. Kâinatın Yaratıcının ise mahlûkatı üzerinde nasıl tasarrufta bulunduğunu, onun yüce cisimleri ne kadar mükemmel bir şekilde yaratmış olduğunu beyan ederek insanlığı uyanmaya, ilâhî kudreti düşünmeye sevk eylemektedir. Evet… Cenab’ı Hak, kıyâmet günü hesap ve cezâ için mahşere sevk edilecek olan kâfirleri, kınamak ve azarlamak için melekleri vâsıtasıyle onlara şöyle hitap edecektir: Ey müşrikler!. Ey dinsizler!. (And olsun ki,) Yüce zatıma yemin ederim ki, (siz bizim huzurumuza) bizim bu yüce mahkememize (ilk evvel yarattığımız gibi) çıplak, yalın ayak olarak (teker teker gelmişsinizdir.) bugün size arkadaş olacak, size yardım edecek bir kimse ile beraber bulunmamaktasınız. (Ve size) Dünyada iken bir lûtuf olarak (verip içine daldırdığımız) kendisini kötüye kullanıp yalnız kendisiyle meşgul bulunduğunuz (şeyleri) servet ve zenginliği, çoluk çocuğu (arkalarınızın gerisine bırakmışsınızdır.) şimdi onlardan hiçbirini beraberinizde bulmamaktasınız, onlardan şimdi hiçbir fâide görmemekdesiniz, hepsini dünyada bırakmış bulunuyorsunuz. (Ve sizinle beraber şefaatçilerinizi) Kendinize şefaat edeceklerini iddia ettiğiniz putlarınızı, bâtıl mâbutlarınızı şimdi sizinle beraber (göremiyoruz ki”) siz dünyada iken, (sizin hakkınızda) ibâdetlerinize hakları olmaları hususunda, rablık vasfında (onların) Cenâb-ı Hak’ka (ortaklar olduğunu iddia ediyordunuz.) o ne büyük bir cehâlet idi!. (Muhakkak ki) Artık (aranizdaki) o dünyevî (bağlar) şimdi (parçalanıp kopmuştur.) aranızda bir buluşma, bir yardımlaşma izi kalmamıştır. Onlara karşı yaptığınız tapınmalar, sizin için bir fayda vermemiştir, bilâkis felâketinize sebep olmuştur. (Ve iddia ettiğiniz şeyler) Onlardan umduğunuz şefaatler, yardımlar veyahut öldükten sonra ne dirilmek, ne de cezâ vardır diye yapmış olduğunuz kumntular bugün (sizden kaybolup gitmiştir.) onların ne kadar bâtıl kanaatler olduğu bugün hepinizce gerçek mânâda anlaşılmaktadır. Siz dünyada iken Yüce Yaratıcı Allah’ın birliğini, kudret ve azametini bilip de bu müstakbel hayatınızı güzelce temin etmiş olmalı değilmiydiniz?.

Enam 6:95

(Şüphe yok ki,) Çeşit çeşit bitkileri, ağaçları vücude getirmek için (dâneleri de, çekirdekleri de yaran) onları yaratan, parçalayan birer büyüyüp gelişme kaynağı kılan ancak (Allah Teâlâ’dır.) bir kere düşünmeli birer buğday, arpa vesâire tanesinden ne kadar gıda maddeleri vücude getirilmiş oluyor. Birer hurma vesâire çekirdeğinden ne kadar ağaçlar türeyerek yükseliyor, insanlık için bir istifâde kaynağı kesiliyor. Aynı şekilde (Diriyi ölüden) insanları veşâir bir kısım hayat sahiplerini birer nutfeden, birer hayattan mahrum maddeden (çıkarır) varlık alanına çıkarır, (ölüyü de diriden) Nutfeyi de, sütü de, dâneleri de (diriden) hayat sahiplerinden yetişip büyüyen bitkilerden meydana (çıkaran o’dur.) O Yüce Yaratıcıdır. (İşte) Herşeye kâdir, ibâdet ve itaate lâyık olan (Allah Teâlâ) ancak (o’dur) çeşit çeşit mahlûkları meydana getiren o Yüce Yaratıcıdır, ondan başkası değildir. (Artık nasıl olur da -o’ndan-) O kudretli ve ezelî olan Yaratıcıdan başkasına (çevrîliyorsunuz?.) o’ndan başkalarına da mâbutluk isnat ederek kendilerine tapıyorsunuz?. Bu ne kadar cehâlet!.

Enam 6:96

Bir kere düşününüz!. Bir kere şu ufuklara bir ibret gözü ile bakınız!. (O) eş ve ortaktan uzak olan (Yüce Yaratıcı -sabahı-) gündüzü aydınlatan karanlıkları (yarıp) giderek fecirleri meydana (çıkarandır.) dünya sahasını ışıklar içinde bırakandır. (Ve geceyi bir rahat zamanı)kılmıştır, bu müddet içinde insanlar istirahata kavuşurlar, (güneş ile ayı’da birer hesap vâsıtası kılmıştır.) Bunları muhtelif devrelere ayırmıştır, bunlar ile haftalar, aylar, seneler tâyin edilir. Bunların doğusu ve batısı bir muntazam usule tabidir. (İşte bunlar) Bu mükemmel eserler, bu hesaplar, faideler o (Aziz-i Alimin) o galip ve üstün gelen, bütün herşeyi bilen (-o ezelî Yaratıcının-) birer eser (takdiridir.) artık nasıl olur da bir insan, bu kadar hoş, eşsiz ve hikmet dolu eserleri görür de onların Yüce Yaratıcısını birlemez ve yüceltmez, âciz olan, yaratılan ve yok olmaya mahkûm olan şeylere tapınır durur!. Böyle bir hâl, insaniyet adına bir zillet değil midir?.

Enam 6:97

Bu mübârek âyetler de ilâhî eserlerden olan yıldızların yaradılışındaki hikmetleri ve insanlığın nasıl bir asıldan meydana gelip ne muhtelif vaziyetlerde bulunduğunu bildirmektedir. Ve bu suretle de Allah Teâlâ’nın varlığına, kudretinin ve ilminin üstünlüğüne ait bir kısım delilleri dikkat nazarlarına sunmaktadır. Şöyle ki: (Ve o) Yüce Yaratıcı (o) kutsal varlık (dir ki,) gezegenler ve sâbit yıldızlar gibi birçok (yıldızları) semavî cisimleri (sizin) menfaatiniz (için yaratmıştır) varlık sahasına çıkarmıştır, (tâki onlar ile) O yıldızların yardımıyla (karanın ve denizin) geceleri vücude gelen (karanlıklarında yollarınızı dosdoğru takibedesiniz.) nitekim bu yıldızlar semâ içinde birer süstür, Allah’ın kudretine birer alâmettir, şeytanlar için de birer taştır. (Biz muhakkak âyetleri) Kudretimizi, birliğimizi gösteren böyle hârikaları (bilen) düşünen (bir kavim için) akıl ve anlayış sâhibi olan cemaatler için, bunları okuyup anlayan, yüceliğini takdir edebilenzümreler için (ayrıntılı olarak beyan eyledik.) tâki bunları düşünerek uyansınlar ve istifâde etsinler.

Enam 6:98

(Ve o) -Hikmet sahibi Yaratıcı- (dır ki, sizleri) Ey insanlar! (bir tek nefsten) Hz. Adem’in nefsinden (yaratmıştır.) dünyaya getirerek çoğaltmıştır. Çünki Hz. Âdem insanlığın babasıdır. Havva da onun kaburga kemiğinden yaradılmıştır, Hz. İsa da Meryem vâsıtasıyle yine Hz. Adem’den yaradılmıştır. Zira Meryem de Hz. Adem’in zürriyetindendir. Kısacası bütün insanlar birer vâsıta ile neseben Hz. Adem’e dayanmaktadırlar. (Artık) Ey insanlar!. Sizin için (bir karar yeri) vardır ki, bu annelerin rahmidir veya babaların sülbüdür veyahut yeryüzüdür. (bir de emânet yeri vardır.) Ki, bu da kabir sahasıdır, insanlar buraya geçici olarak konulacaklardır. Veya âhiretteki cennet vesâiredir. Muhakkak ki: (Biz âyetleri) insanlığın yaratılışına ve bir nice mükemmel eserlerin varlığındaki hikmetlere âit açıklamaları (İnce anlayışlılar olan bir kavim için) öyle kabiliyetli cemaatler için (uzun uzadıya açıklayarak) ayrıntılı bir şekilde bildirdik bu suretle kendilerini aydınlatmaya, irşad etmeye yardım ettik. Artık insanların bunu takdir etmeleri lâzımdır. Cenâbı Hakkın insanlık hakkındaki bu lütuf ve merhametini düşünüp ona kullukta bulunmaları ve şükretmeleri gerekir.

Enam 6:99

Bu âyeti celile de Cenâb-ı Hak’kın varlığına, kudret ve hikmetine şâhitlik edip duran bir kısım yaratılış hârikalarını ve insanlık hakkındaki nîmet ve lûtuf eserlerini dikkat nazarlarına sunuyor. Şöyle ki: (Ve o, o) Kudretli Yaratıcıdır (dir ki, gökten) bulutlardan (su) yağmur (indirmiştir.) bu vâsıta ile yeryüzüne bir nevi hayat bahşetmekledir. (Sonra o su ile herşeyin bitkisini) Ot ve ağaç gibi yerden bitip yetişen şeyleri meydana (çıkardık) yeryüzünü öyle muhtelif nevilerde yetişip büyüyen bitkilerle süsledik. (sonra ondan da) O bitki veya sudan da (yeşil fidanlar çıkarıverdik.) öyle güzel, hoş görünüşlü dallar ve çiçekler vücude getirdik. (Fidanlardan) da (birbiri üzerine binmiş başaklar çıkanyoruz.) yani: Bir güzel şekil birbiri üzerine sıralanmış olan muntazam sünbüller vesaireyi yaratıyoruz. (Ve hurma ağacından) Yani (onun tomurcuğundan da) ona mahsus çiçek gılafından = kabından da (yakın salkımlar) birbirine bitişik, yiyecek kimseler için olgunlaşmış çok miktarda hurmayı taşıyan, çiçekli saçaklar, saplar (çıkardık.) bunları da bir büyük nîmet olmak üzere insanlığa ihsan ettik (Ve üzüm bahçeleri) vücude getirdik (ve birbirine benzeyen ve benzemeyen) yani: Görünüşleri, miktarları, renkleri, tatları ve diğer özellikleri çeşitli olan, bu sebeple de Allah’ın kudretinin mükemmelliğin! gösterip duran (zeytin ve nar çıkardık.) böyle pek fâideli nîmetler yarattık. Artık ey insanlar!. Bir ibret nazarıyla (Bakınız!. Herbirinin meyve verdiği vakit meyvesine ve olgunlaşmasına.) bunlar başlangıçta kendileriyle faydalanılmayacak bir halde bulunuyorlar, sonra renkleri, lezzetleri değişiyor, yetişip büyüyorlar, istifadeyeelverişli bir mükemmelliğe kavuşuyorlar. (Şüphe yok ki, bunda) bu beyan olunan kudret eserlerinde, bu güzel manzaralarda (imân eden kavim için) dinsizlikten beri, hak’ki bilip tasdike muvaffak olan bir cemaat için (birçok âyetler vardır.) bütün bu yaratılan eserler, bir ezelî yaratıcının, herşeye kâdir, İlim ve hikmet sâhibi olan bir Yüce Yaratıcının varlığına, kudret ve azametine açıkça işâret ve şâhitlik etmektedir. Akıl ve irfana sâhip, Allah’ın varlığına inanan zatlar bütün bu eşsiz ve güzel eserleri birer ibret gözüyle seyrederler. Kâfirler, azgın ve taşkınlar ise böyle Yüce Yaratıcının varlığına, birliğine şahadet eden eserlerden hoş manzaralardan istifâde edemezler.

Enam 6:100

Bu mübârek âyetler de Cenab’ı Hak’kın yaratıcılığını, birliğini insanî kusurlardan uzak olduğunu göremeyip de ona ortak koşan, evlât isnat eden cahillerin o son derece yanlış olan inançlarını çürütmektedir. Şöyle ki: (Ve Allah Teâlâ için cinleri) Göz ile görülemeyen bir takım mahlûkları (ortak) ibâdet hususunda müşterek (kıldılar.) bu cinlerden maksat, meleklerdir. Allah’ın yüceliği karşısında değerlerinin noksanlığına işâret etmek için meleklere cin denilmiştir. Bir tâife meleklere taparak onları Cenab’ı Hak’kın kızları sanmışlardır. Veya cinlerden şeytanlardır. Bir nice câhiller, Cenâb-ı Hak’ki hayrın yaratıcısı, şeytanları da şerrin yaratıcısı olarak tanımışlar, şeytanlara da tapınmışlardır. Hatta “Zındıklar” denilen bir topluluğa göre de: Allah Teâlâ nurun, insanların, fâideli hayvanların da yaratıcısıdır, İblis de karanlığın, yırtıcı hayvanların, yılanların, akreplerin yaratıcısıdır. Onlara göre şeytan, kâinatın yönetimihususunda Cenâb-ı Allah’ın ortağıdır, hayır adına olanlar Allah’tandır, şer kabilinden yaradılanlar da şeytandandır. (Halbuki, onları da) O cinleri de, şeytanları da ve diğer mahlûkları da (o) eş ve ortaktan uzak olan Allah Teâlâ (yaratmıştır.) ondan başka yaratıcı yoktur. Artık o yaratılmış şeyler o yaratana nasıl ortak olabilirler. (Ve) O müşrikler (Cenâb-ı Hak’ka bilgisizce) ne söylediklerinin, neye inandıklarının hakikatını, bâtıl olduğunu bilmeksizin öyle körükörüne (oğullar ve kızlar uydurdular) öyle iftiralarda bulundular. Nitekim Yahudilerden bazıları Hz. Uzeyre hıristiyanlar da Hz. İsa’ya “Allah’ın oğullarıdır” demişlerdir. Cahiliye arablarından bir tâife de “melekler Allah’ın kızlarıdır” demişlerdi. (Onun) O kâinatı Yaratanın (yüce zâtı ise) o müşriklerin (vasf ettiklerinden) Cenâb-ı Hak’kın ortağı veya evlâdı vardır diye söylendiklerinden tamamen (uzaktır, yücedir.) binaenaleyh biz mü’minler, Kâinatın Yaratıcısını öyle ilahlık şanına lâyık olmayan şeylerden tenzih eder ve onun yüce şanını tasdik ve takdis eyleriz. Öyle bir Yüce Yaratıcıya, nasıl ortak, çoluk ve çocuk isnat edilebilir?.

Enam 6:101

(O) eş ve benzerden uzak olan Allah Teâlâ (semâlan ve yeri yoktan var edendir.) onları birer örneği geçmemiş olduğu halde üstün kudreti ile yoktan meydana getirmiştir. Artık (Onun için) öyle bir Yüce Yaratıcı için (nasıl çocuk olabilir?.) o bütün kâinatın yaratıcısı iken, bütün mahlukatından beri iken onun yaratmasıyla bilahara meydana gelen herhangi bir fert onun çocuğu olabilir mi?. Bunların hepsi de onun birer mahlûku değilmidir?. (Ve) Maamafih (onun için bir eş de yoktur.) ki, o zannedilen çocuk ondan doğmuşolabilsin, (ve herşeyi o) eşsiz yaratıcı, yoktan (yaratmıştır) öyle yaratılmak özelliği taşıyan herşeyi o hikmet sâhibi yaratıcı, yaratıp vücude getirmiştir. Onun evlâdı diye sandığınız şeyler de onun birer mahlûkudur. Cenab’ı Hak, kendi mahlûku ile aynı cins olmaktan uzaktır. Evlât ise aynı cins kimseler arasında düşünülebilir. Maamafih yaratılma itibâriyle bütün kâinat müşterek değil midir?. O halde bu mahlûklardan bir kısmına nasıl olur da böyle evlâtlık ayrıcalığı verilebilir?, (ve, o) celâl sâhibi yaratıcı (herşeyi tamamiyle bilendir.) ona hiçbir şey gizli kalamaz, o herkesin maksadını, inancını da bilir. Artık o müşrikler düşünmeli değil midir ki, bu yanlış inançlarından dolayı Allah katında sorumlu olacaklardır. O ezelî yaratıcı, cisim ve sonradan olmaktan insanî özelliklerden tamamen uzaktır. Bütün kâinat onun birer mahlûkudur. Çocuk ve çocuğa ihtiyaçtan uzak ve beridir. Binaenaleyh onun herhangi bir mahlûku onun evlâdı olmak selâhiyetine asla sâhip olamaz.

Enam 6:102

Bu mübârek âyetler de ilâhlığına, birliğine, yaratıcılığına ait deliller zikredilen Allah’ın zatından başka gerçek mabudun bulunmadığını bildirmektedir. Ve Cenab’ı Hak, bütün mahlûklarının hal ve tavırlarını tamamiyle bildiği halde onun kutsal varlığını’ hiçbir kimsenin tam bir anlayışla idrâk edemeyeceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey mahlûklara mâbutluk isnat eden müşrikler!. (İşte Rab’biniz) yaratıcınız, mabudunuz (o) vasıfları yukardaki âyetlerde beyan olunan (Allah Teâlâ’dır.) Yaratıcılık ve mâbutluk ona mahsustur. (Ondan başka mâbud yoktur.) Onun hiçbir ortak ve benzeri mevcut değildir. (Herşeyi yaratan) yoktan meydana getirenancak (o’dur) onun yaratıcılığında hiçbir ortağı bulunamaz (Artık ona) Yüce Allah’a (ibâdet ediniz.) o’ndan başkası ibâdete lâyık değildir. (Ve o) Yüce Allah (herşey üzerine vekildir.) bütün mahlûkâtının yaradılışını yaşayışını üzerine alan, onları gözeten, rızıklandıran ancak o Kerem Sâhibi Yaratıcıdır. O halde o’ndan başkasına nasıl yaratıcılık isnat edilebilir?. Ondan başkası mâbutluğa nasıl lâyık görülebilir?..

Enam 6:103

Bütün kâinatın ezelî yaratıcısı olan Allah Teâlâ öyle bir yüce mabuddur ki: (Gözler) Yani: Göz sâhipleri (onu görüp idrâk edemez.) Mahlûklarının fanî gözleri o Yüce Yaratıcı’ya erişemez, onu tam bir idrakle görmez. Bu, insanlığın güç ve kabiliyetinin dışındadır. (O) İlim ve hikmet sâhibi yaratıcı (ise bütün gözleri) bütün mahlûkâtını tamamiyle görür, ilmen kuşatır, çünki o’na hiç birşey gizli kalamaz. (ve o) Yüce Mâbud, (lâtiftir) cisim olmaktan uzaktır, pek kutsî bir nurdur. Artık o’nu gözler nasıl tam anlamıyle görüp idrâk edebilir?. Fakat o, (habirdir.) bütün mahlûkâtının varlıklarından, gizli ve açık hal ve tavırlarından haberdardır. Bunların hepsini de tam manâsiyle görür, bilir. § Lâtif, lûgatte rakik, yani ince yumuşak mânâsınadır. Zıt anlamlısı: Kesiftir. (kaba, yoğun) Bu mânâ, Allah hakkında, mümkün değildir. Cenâb-ı Hak’kın lâtif ismine sâhip bulunması, çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Şöyle ki: Hak Teâlâ’nın bütün yaptığı işler lâtiftir. Nitekim insanları ve diğer birçok hayat sâhibi mahluklar! ufak, ince zerrelerden, cüzlerden meydana gelen harika bir halde yaratmıştır, kendilerinde büyük bir zerâf et tecelli etmiştir. Ve Hak Teâlâ mahlûkatına acıma, merhamet etme, lütfetme ve nîmet verme hususunda lâtiftir, gayet letafetsahibidir. Ve yine Cenâb-ı Hak, kulları hakkında lâtiftir, lûtuf sahibidir, onları itaatlarından dolayı sevâba nâil buyurur, onların âsilerine de tövbe etmelerini emrederek haklarında ilâhî merhametini gösterir. Ve yine o kerem sâhibi yaratıcı, kullarına güçlerinin üstünde birşey emretmez, ve onlara hak ettiklerinin üstünde lûtuf ve ihsanda bulunur, İşte kâinatı yaratanın lâtif olması, bu gibi yüce lûtuflarından dolayıdır. § Idrâk lâfzı da herşeyin mahiyetini, hakikatını kavramak tamamiyle bilmek demektir. Binaenaleyh bu âyeti kerimede nefy’edilen idrakten maksat, Cenâb-ı Hak’kın tek olan varlığını tam bir idrakle görüp tamamen anlamaktır ki, bu hiçbir mahlûk için mümkün değildir. Bütün kâinatın Yüce yaratıcısını o kadar azamet ve kudretiyle beraber tamamiyle görüp anlayabilmeğe kimin gücü kâfi gelebilir?. Fakat tek olan varlığını bu dünyada bir tecelli neticesi olarak bir hadde kadar görmek, insanlık için mümkündür. Bundan dolayıdır ki, Hz. Musa böyle bir rû’yeti (görmeyi) temenni etmişti. Cenâb-ı Hak da bu rû’yeti haddızatında mümkün olan bir hadisenin meydana gelmesine bağlamıştı ki, o da dağın yerinde sebat edip kalabilmesi idi. Maamafih bu rû’yeti dünyada kimseye nasip olmamıştır. Yalnız Rasûlü Ekrem Efendimiz Mi’rac gecesi böyle bir rû’yete nâil olmuştu. Nitekim: Andolsun onu, Sidretü’l-müntehânın yanında önceden bir defa daha görmüştü. (Necm, 53/13 – 14) âyeti kerimesi bunu ifâde etmektedir. Kıyâmet gününde ve cennette ise mü’minler, Cenâb-ı Hak’ki mekândan münezzeh olarak göreceklerdir. Bu hususa dâir birçok hadisvardır. ( Şu ayı nasıl hepiniz üst üste yığılmadan rahatça görebiliyorsanız, Rabbinizi de şüphesiz o şekilde göreceksiniz.) hadisi şerifi bu cümledendir. Bu rü’yet hakkında ümmetin icmai da meydana gelmiştir. Şu kadar var ki, bu rü’yet, Allah’ın hakikatine ait, tam bir kavrayışla bir idrâk mahiyetinde bulunmayacağından: (………………………) âyeti kerimesindeki olumsuzluğa muhalif değildir. Artık Haricîlerin, Mutezilenin, ve Mürcielerden bazılarının bu âyeti kerimeye dayanarak Allah’ı görmenin tamamen imkânsız olduğuna hükmetmeleri doğru değildir. Bununla beraber deniliyor ki: bu âyeti kerime de Cenâb-ı Hak’ki gözlerin göremiyeceği beyan olunuyor, binaenaleyh başka yüce bir kuvvetin yaradılmasıyle bu rû’yetin vâki olacağı mümkündür, düşünülebilir. Şu da deniliyor ki: Bu âyeti kerimedeki görememeden maksat, bütün gözlerin göremez olduğudur. Binaenaleyh bu rû’yete bazı gözler muvaffak olabilir. Nitekim: Hz. Peygamber’e bütün insanlar imân etmedi denilse insanların bazısı imân etti denilmiş olur. Gerçeği Allah bilir.

Enam 6:104

Bu mübârek âyetler, kendilerine Allah’ın yüceliğini zikreden, ilâhî dinin kutsiyetini açıklayan âyetler tebliğ edilmiş bir kavme hareket tarzlarını göstermektedir. Ve insanlığa karşı kesin ve açık delillerin ileri sürülmesindeki hikmetlere işâret etmektedir. Rasûlü Ekrem’in ne ile vazîfeli olduğunu da açıklamaktadır. Şöyle ki: Ey mükellef insanlar!. (Muhakkak size Rab’biniz tarafından basîrciler) Deliller, sizi aydınlatacak, sizi hakikatlerden haberdar eyleyecek parlak parlak hüccetler, (gelmiştir.) bunları size ilâhî vahye mazhar olan Yüce Peygamber tebliğ etmiştir. (Artık kini görürse) Bu deliller sâyesinde hak ve hakikatı kim görür anlarsa (kendi lehinedir) bu görüş kendisinin menfaatine, kendisinin kurtuluş ve selâmetine aittir. Bilâkis bu delilleri, kanıtları (kini de görmezse) böyle açık hakikatları görmek istemiyerek kör kesilirse bu da (kendi aleyhinedir.) bunun günahı; mes’uliyeti kötü neticesi kendi zararınadır, kendisinin felâketine sebebtir. Resûlüm!. Onlara de ki: (Ve ben sizin üzerinize bir muhafız değilim) ben sizin fiil ve hareketlerinizi gözetleyici değilim, benim vazîfem tebliğdir, ben sizi ilâhî azap ile uyarıcı bir Peygamberim. Bütün amellerinizi, maksatlarınızı tesbit eden, ona göre sizlere karşılık verecek olan, ancak Allah Teâlâ’dır.

Enam 6:105

(Ve işte biz âyetleri) Bir nice hakikatları ortaya koymak ve açıklamak Allah’ın birliğini, yüceliğini beyan etmek ve vuzuha kavuşturmakla ilgili delilleri (böyle) Kur’an-ı Kerim’de tekrar tekrar ve muhtelif şekillerle (türlü türlü) Uslûb ile birer hikmetli tarz ile (beyan ederiz.) insaların dikkat nazarlarına, ilâhî bir lûtuf olarak defalarca sunarız. (Tâki onlar) O hakikatları kabulden kaçınaninkarcılar, Ya Muhammed!, (sen ders almışsın desinler) Bu bize tebliğ ettiğin şeyler, birer ilâhî vahy değildir, belki eski, uydurma masallardan ibârettir, sen bunları başkalarından ders alarak öğrenmişsin diyerek daha fazla azâbı haketmiş olsunlar. (Ve) Maamafih biz o delilleri öyle tekrar tekrar sana vahy ettik, tâki (biz) bu vesîle ile (onu) o delillerin gösterdiği Allah’ın birliği inancını veyahut” bu delilleri kapsayan Kur’an’ı Kerim’i (bilen) İlim ve irfan sâhibi bulunan (bir kavim) Allah’ı birleyen bir cemaat (için açıkça beyan edelim.) onlar böyle kesin, parlak bûrhanlar ile kâinatı yaratan Allah’ın varlığını, hikmet ve kudretini anlamaya delil bulurlar, bunlardan istifâde ederler. Artık bu delilleri kabul etmeyen kimselerin ne değeri vardır!. Onların o bâtıl isnatlarına hangi akıl sâhibi kıymet verebilir?.

Enam 6:106

Habibim!. Ya Muhammed!. Aleyhisselâm: (Sen) O inkârcılara bakma, onların sözlerinden dolayı üzülme. (Rab’bin tarafından sana vahy olunana) Kur’an-ı Kerim’in beyanlarına (tâbi ol) davranışlarını ona göre tâyin et. Sen kesin olarak bilirsin ki, (o’ndan başka ilâh yoktur.) ilahlık, mâbutluk, yaratıcılık ancak onun kutsal varlığına mahsustur. Sen onun hükümlerine uymaya devam et dur. (Ve müşriklerden yüz çevir.) Onların sözlerine bakma, onlar öyle şirk üzere devam edip dururlarsa lâyık oldukları cezalara en yakın zamanda kavuşurlar. Sen Resûlüm!. Vazîfeni yerine getirdiğinden dolayı rahat olabilirsin. Artık sana yönelecek bir sorumluluk yoktur.

Enam 6:107

Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’inaleyhinde söylenilen akılsızca sözlerden ve bir takım kimselerin küfr ve şirk içinde yaşayıp durmalarından üzüntülere düşmemesi için kendisine bir teselli mahiyetindedir. Ve öyle putperest kimselerin o cahilce hareketlerinden dolayı üzülerek onlara, onların putlarına müslümanların, bir karşılığa uğramamaları için sövmemeleri tavsiye buyrulmaktadır. Şöyle ki: O müşrikler kendi kötü iradeleriyle küfr ve şirk içinde yaşamaktadırlar. Onların üzerinde ilâhî bir zorlama mevcut değildir. Cenâb-ı Hak onların küfrünü onların o irâdelerinden dolayı takdir buyurmuştur. (Ve eğer Allah Teâlâ) Onların imânını zorla (dileseydi onlar şirke düşmezlerdi.) fakat böyle bir irâde, insanlığın mükellefiyetindeki hikmete aykırıdır. Cenâb-ı Hak, insanlığı bu imtihan sahasına getirmiş, kendilerini bir takım vazîfelerle mükellef tutmuş, onları kendi irâdelerine göre imâna ve küfre sevk eylemiştir. Binaenaleyh onların şirke düşmeleri kendi kötü hareketlerinin, kabiliyetlerini kötüye kullanmalarının bir neticesidir. Artık Resûlüm!. Onların hallerinden, sözlerinden dolayı üzülme (Ve seni onların üzerine bir muhafız kılmadık) Sen onları gözetmek ve korumakla mükellef değilsin. Sen ancak onlara hidâyet ve saadet yolunu göstermekle emrolunmuşsun. Sen bu vazîfeni yerine getirdiğin için artık onların o kötü amellerinden sorumlu bulunmamaktasın. (Ve sen onların üzerine bir vekil de değilsin.) Sen onlara ilâhî hükümleri tebliğ etmek onları hikmetli öğütlerle irşad etmekle emrolunmuşsun. Yoksa onları o fenalıklardan zorla men etmeğe, onların işlerini bizzat idâre etmek ve yönetmekle emrolunmuş değilsin. Onların düzeltmeleri uğrunda kendini üzüntüye düşürmeğe mecbur bulunmamaktasın.

Enam 6:108

Ve ey inanan ve Allah’ı birleyen zatlar!. Öyle (Allah’tan başkasına tapanlara sövmeyiniz.) bir takım bâtıl ilâhlara ibâdet eden müşriklere bu ibadetlerinden dolayı sövmeyiniz. Yahut onların Allah’tan başka taptıklarına, putlarına söğüp durmayınız. Meselâ: Sizlere de, putlarınıza da lânet olsun, veya siz de putlarınız da kahr olunuz demeyiniz. (Sonra onlarda) O müşrikler de bir karşılık verme hissine kapılarak (bİlmeksizin) Cenâb-ı Hak’ka karşı saygı gösterme ve O’nu yüceltmenin lüzumunu düşünmeksizin (Allah Teâlâ’ya düşmanlıkla söverler.) siz de onların böyle rezillikte bulunmalarına sebebiyet vermiş olursunuz. İşte (Öylece) o putlara tapanlara kendi irâdelerinin bir cezâsı olmak üzere yaptıkları hareketlerini kendilerine süslü gösterdiğimiz gibi diğer (hür ümmete de) kabiliyetlerine, irâdelerine göre (amellerini süslemişizdir.) Mü’minlere karşı hayrı, Allah’ın rızâsına uygun fiil ve hareketleri süslü gösterdiğimiz gibi kâfir ve münafıklara da şerri, kendi felâketlerine sebebiyet verecek olan zararlı hareketleri süslü göstermiş bulunuyoruz. Ve onları böyle bir imtihan âleminde yaşatmaktayız. (Sonra) Hepsinin de (dönüşleri Rab’lerinedir.) hepsi de âhirette Âlemlerin Rabbinin mânevî huzurunda toplanacaklardır. (Artık) O İlim ve hikmet sâhibi olan Yaratıcı da (onlara) dünyada iken (ne yaptıklarını haber verecektir.) onların bütün işledikleri hayırlı ve zararlı şeyleri bildiğini onlara hemen gösterecektir, onlara göre mükâfat veya cezâ verecektir. Binaenaleyh o putlara tapanlar da o gün belâlarını bulacaklardır. Onlara dünyada iken sövüp durmağa lüzum yoktur. § Rivâyete göre müslümanlardan bazı zatlar: Müşrikleri uyandırmak onlara tapındıkları şeylerin ilâhlığına lâyık olmadıklarını anlatmakiçin onların putlarına söver, onların helâke uğramış, uğursuz şeyler olduklarını söylerlermiş. Bu hâl ise müşriklerin bir cehâlet ve gücenme sebebiyle Cenâb-ı Hak’ka kaşı dil uzatmalarına sebebiyet verebilir. İşte böyle bir sakıncadan dolayı müslümanlar öyle sövmekten yasaklanmışlardır. Çünkü böyle bir sakıncadan dolayı doğru bir hareketi bile terk etmek icap eder.

Enam 6:109

Bu mübârek âyetler de müşriklerin sözlerinde sebatkâr olmadıklarını, onlara açık, parlak herhangi bir mucize gelse yine şirk ve küfürlerinde israr edip duracaklarını, nihâyet bu azgınlıklarının cezâsına kavuşacaklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Mekke müşrikleri Rasûlü Ekrem’e müracaat ettiler, (Ve Allah Teâlâ’ya olanca) güç ve gayretleriyle, olanca etkili (kuvvetleriyle yemin ettiler ki, eğer onlara) kendi istekleri gibi (bir âyet) bir mucize, bir harika vücude (gelirse elbette ona) o âyete, böyle mucizelerin hepsine de (imân edecekler.) artık hiçbirini inkârda bulunmayacaklar. Resûlüm!. Onlara (De ki: Âyetler ancak Allah’ın katındadır.) ben bir uyarıcıyım, bir tebliğciğim, öyle hârikaları vücude getirmek ancak Allah’ın kudretine aittir. Allah’ın dileği tecelli ederse öyle istediğiniz hârikalar vücude gelebilir. Fakat ey mü’minler!. Ey o müşriklerin imâna gelmesini arzu eden müslümanlar!. (Size ne bildirecektir ki, o âyet) O istedikleri harika vücude (geldiği vakit de) onlar (yine imân etmiyeceklerdir.) onlar yine inkâra devam edeceklerdir. Çünki onların o kötü irâdelerinden, çirkin hareketlerinden dolayı Allah Teâlâ onların kalplerini mühürlemiştir. Onlar imân etmekkabiliyetlerini kaybetmişlerdir.

Enam 6:110

(Ve) Ey mü’minler size ne bildirdi ki: (biz onların) O müşriklerin o kötü gayret ve irâdelerinden dolayı (kalblerini ve gözlerini) hak’ki idrâk ve kabulden mahrum bırakırız. (ona) O evvelce gönderilen mucizelerden herhangi birine (evvelce de imân etmedikleri gibi) bu kerre istedikleri hârikalar da meydana gelse bunlara da inanmazlar, yine onların kalblerini ve gözlerini (tersine döndürürüz.) yine o hârikaları görüp tasdik etmezler (Ve onları o tuğyanlan) o evvelki azgınlıkları, taşkınlıkları, haddi aşan cehaletleri (içinde körükörüne yuvarlanır gider) şaşkın (bir halde bırakırız,) onların bu feci halleri öldürülüp cezalarına kavuşacakları bir zamana kadar devam eder, onları mü’minler gibi hidâyete erdirmeyiz. Onlar bu hidâyete olan tabii kabiliyetlerini zâyetmişlerdir. Ne helâk edici bir durum!. § Rivâyete göre Kureyş müşrikleri Rasûlullah’a müracaat etmişler, Hz. Musa elindeki âsâyı taşlara vurunca sular nşkırmıştı, Hz. İsa da ölüleri diriltmişti. Sen de şu Sefa dağını altın kıl sana imân edelim demişler. Bunun üzerine Rasûlü Ekrem de Sefa dağının altın olmasına dua etmek istemişti. Bu sırada Cibrili Emin gelmiş. Ya Rasûlüllah!. Dilediğini istemek sana aittir, istersen Sefa altın olur. Fakat o müşrikler yine imân etmezlerse derhal helâk olurlar. Binaenaleyh istersen onları bırak, içlerinden ileride tövbe edecek olanlar, tövbe ederek helâkten kurtulsunlar, demiş. Rasûlü Ekrem de onların haklarında yine bir merhamet belirtisi göstererek bu du’ada bulunmamıştır. İşte bu hâdise üzerine bu âyetler nâzil olmuştur. O müşriklerin kâbiliyetlerinin derecesini göstermiştir.

Enam 6:111

Bu mübârek âyetler, inkârcıların inkârlarındaki ısrarlarını ayrıntılı olarak bildirmektedir. Ve onların kötü inançlarında devam etmeleri, kendi yaratılışlarını kötüye kullanmalarının bir neticesi olduğundan bundan dolayı üzülmemesi için Rasûlü Ekrem’i teselli etmektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. O inkârcıların senden istedikleri şekilde (Eğer bîz hakîkaten onlara melekleri indirsek) senin peygamberliğine şâhitlik etseler (ve onlar ile) o inkâr edenlerle dirilteceğimiz (ölüler konuşacak olsalar) imânın hakîkatine şâhitlik etseler (ve onların üzerine herşeyi de) birer kefil, şâhit olarak (bölük bölük toplasak) başlarına toplasak, onlar da gerçeği dile getirseler (yine) o inkarcılar (imân edecek değillerdir.) onların isyandaki, azgınlıktaki inatlan, imân etırılerine yine mâni olacaktır. Bu hallerinden dolayı küfürleri hususunda Allah’ın kaderi onları geçmiştir. Bunun aksi meydana gelemez. (Meğer ki Allah Teâlâ) Onların imanlarını (dileyecek olsun.) onlar ancak o takdirde imân ederler. Halbuki, böyle bir ilâhî istek onların hakkında tecelli etmez. Onlar böyle bir lutfa ulaşma kabiliyetini kaybetmişlerdir. Fakat onların çokları bilmezler) istedikleri hârikalar vücude gelince onların imân edeceklerini zannederler. Bu artık çok uzak: Zira haklarında Allah’ın takdiri kararlaştırılmıştır ve onların küfürlerinde ne kadar ısrarlı oldukları Allah tarafından bilinmektedir. Artık onlar öyle hârikalardan istifâde edecek kimseler değildirler. § Asrı Saadette bir takım inkarcılar, eğer bize şu gibi hârikalar gösterirse biz imân ederiz diye yemin etmişler. Halbuki, onlara kâfiderecede hârikalar, mucizeler gösteriliyordu. Artık başka hârikalar istemeleri birer eğlenme ve alaydan başka birşey değildi. Binaenaleyh onların o istedikleri hârikalar vücude getirildiği takdirde de onların imân etmiyecekleri bu âyeti celile ile beyan buyrulmuştur. § “Kubulen” kelimesi küfela; kefiller mânâsınadır. Nevi nevi, sınıf sınıf, gurup gurup mânâsını da ifâde etmektedir.

Enam 6:112

Resûlüm!. Sana karşı bir takım şahıslar, kabîleler düşmanlık gösteriyorlar. Bu yalnız sana karşı gösterilen bir düşmanlık değildir. (Ve höyle) Sana karşı düşmanlar bulunduğu gibi senden evvelki (her Peygamber için) de (insan ve cin şeytanlarını) onların muhtelif dikkafalılarını (düşman kıldık.) o Peygamberler de bu imtihan âleminde hikmet gereği öyle düşmanlar ile karşılaşmışlardır. (Onların) O şeytan yaratılışlı dinsizlerin (bâzısı bazısını aldatmak için) hak’ki kabulden men etmek için (sözün yaldızlısını fısıldar.) şeklen parlak, haddızatında bâtıl, yalan, karanlığa dalmış lakırdılar ile birbirlerine vesveselerde bulunarak dururlar. Fakat Habibim!. Bu bir hikmet gereğidir. (Ve eğer Rab’bin) Onların imanlarını, böyle vesveselerde bulunmamalarını (dilemiş olsa idi onu yapmazlardı) sana karşı düşmanlıkta bulunmazlardı, (artık onları) O çağdaş dinsizleri (ve iftira eder oldukları şeyleri bırak.) onlardan dolayı üzülme, sen peygamberlik vazîfeni yerine getirdiğinden dolayı en güzel akıbetlere kavuşacaksın, onlar da o fenâ hareketlerinden dolayı en şiddetli cezalara çarpılacaklardır. Artık bu hakikatı ancak mü’minler bilirler, buna imân ederler. Oinkarcılar ise bu feci âkibetlerini hiç düşünüp bilmezler. Bu âyeti celiledekı vahiyden maksat, vesvese, işaret sür’atli lâkırdıdır. Zuhruf de: Dış yüzü süslü olduğu halde iç yüzü çirkin, bâtıl olan şeydir. Gurur da aldanmaktır, Maslahat ve menfaate uygun olmayan birşeyi bunlara uygun sanarak cehalete düşmektir.

Enam 6:113

Bu mübârek âyetler, şeytan tabiatîi kimselerin insanlara ne maksatla vesveselerde bulunduklarını bildirmektedir. Ve Rasûlü Ekrem’in doğruluğuna ait mücizelerin fazlasiyle mevcut olduğunu beyan etmektedir. Şöyle ki: (Ve) O şeytan, o insanlar ve cinler tâifesinden olan düşman (-o yaldızlı sözleri-) o yalan lâkırdıları (âhirete inanmayanların) o ebediyet âlemini inkâr edenlerin (gönülleri ona) o görünüşte parlak, haddizatında, karanlık ve aldatıcı lakırdılarına (meyletsin) onlara aldanıp dursunlar (ve ondan) o kâfirce sözlerden (hoşlansınlar) o yanlış inançlarında sâbit olsunlar (ve onlar) öyle sapıklık sahasında kendi nefisleri için kazanıp (işledikleri şeyleri) öyle çirkin çirkin inançlarını, amellerini (işlesinler diye telkin eder.) tâki, onlar o kötü hareketlerinin cezâsına kavuşurlar.

Enam 6:114

Resûlüm!. Onlara de ki: Ben şeytanların yaldızlı sözlerine meyleder de (Allah Teâlâ’dan başka hakem istermiyim ki:) aramızda hükmetsin, hak ile bâtılın arasını ayırsın!.Halbuki (O) Yüce mâbud (size kitabı) mucize olan Kur’an’ı (ayrıntılı olarak indirmiş olan zattır.) Hikmet sâhibi yaratıcı, hak ile bâtılı, helâl ile haramı, bütün dinî işleri o kutsî kitabında tafsilatlı olarak bildirmiştir. Bütün insanlık bu hususta başkalarına muhtaç değildir. Artık bundan sonra hakeme ne hâcet vardır!. (Ve) Bu bir hakikatdır ki, (kendilerine kitap verdiklerimiz) Yahudi ve Hırıstiyan âlimleri, Tevrat’ta ve İncil’de zikredildiği şekilde (bilirler ki: O) Kur’an’ı Kerim (şüphesiz Rab’bin tarafından hak olarak indirilmiştir.) onların gerçekten âlim ve insaflı olanları bu Kur’an’ı Kerim’in hakikatına ve Allah katından inmiş olduğuna inanırlar. (Artık) Ey Resûlüm!. Veya ey herhangi bir mü’min ve düşünen kulum!, (sakın şüpheye düşmüş olanlardan olma.) Yani o ehli kitabın bu Kur’an-ı Kerim’e öyle muttali olduklarında şüpheye mahal yoktur. Onlar bu hakikati pek güzel bilirler. Nitekim içlerinden bir kısmı da İslâmiyeti kabul ederek bu hakikatı itirafta bulunmuşlardır. Kısacası Kur’an-ı Kerim’in Allah tarafından hak olarak nâzil olmuş olduğunda da şüpheye, tereddüde asla mahal yoktur. § Rivâyete göre Kureyş müşrikleri. Rasûlü Ekrem’e gitmişler, “seninle bizim aramızda hakem olmak üzere Yahudi veya Hırıstiyan bilginlerinden bir tıakem tâyin et, senin hakkında kitaplarında ne bilgi bulunduğunu bize haber versinler” demişler, bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Kur’an’ı Kerim’i tercüme etmiş olan Doktor Moris adındaki bir hırıstiyan bilgini şöyle demiştir: “Kur’an tabiatın ezelî yardımı ile insana bahşettiği kitapların en güzelidir. Kur’an, arz ve semanın yaratıcısına hamd ve şükranla doludur. Edebî dehâların, yüksek şâirlerin Kur’an huzurunda eğildikleri bir gerçektir. Kur’an’ın güzelliği hergün daha ziyâde artmakta, bitmeyen sırları anlaşılmaktadır. Kur’an, bir edeb kitabıdır. Kur’an bir sözler hazînesidir. Kur’an, bir mârifet deryasıdır. Kur’an fesahat, belâgatyücelik ve nezaketle mümtazdır.”

Enam 6:115

Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’in peygamberliğini tasdik eden mücizelerin en mükemmel derecede bulunduğuna işâret ediyor. Pek çok kimseler hidayetten mahrum olduklarından onlara uymanın insanı sapıklığa düşüreceğini hatırlatmaktadır. Ve kimlerin hidâyet üzere bulunup bulunmadıklarını Cenâb-ı Hak’kın tamamiyle bildiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm. (Rab’binin) sana ihsan buyurmuş olduğu (sözü) yani Kur’an-ı Kerim (doğruluk ve adâletce) vermekte olduğu bütün haberler itibâriyle, tatbikini emrettiği bütün hükümler itibâriyle (tamamlanmıştır.) bütün mükemmelliklere sahiptir, hiçbirisinde bir noksan düşünülmüş değildir. (Onun sözlerini değiştirecek yoktur.) Cenâb-ı Hak’kın mukaddes kitabı olan Kur’an-ı Kerim, onun koruması ve himayesi altındadır. Onun hükümleri kıyâmete kadar yürürlüktedir, o yüce kitabın kapsamını artırma ve noksanlaştırmaya hiçbir kimse kâdir olamaz. (O) Yüce Yaratıcı (semîdir) her söyleneni tamamiyle işitir ve (alîmdir.) ona hiç birşey gizli kalamaz. Binaenaleyh Kur’an-ı Kerim ile Hz. Muhammed’in peygamberliği hakkındaki bütün söylenilen sözleri de, düşünülen fikirleri de Cenâb-ı Hak tamamen işitip bilmektedir.

Enam 6:116

(Ve eğer) O inkârcıların o kadar cahilce halleri açık veya besbelli, İslâmî hükümler ise sırf hikmet ve hakikat iken faraza o (yerde bulunanların çoğuna itaat eder isen) onlarınaldatmalarına, yaldızlı lakırdılarına kıymet verirsen, meselâ: Onlardan hakem tâyin edersen (seni Allah Teâlâ’nın yolundan) onun yüce dininden şer’î hükümlerinden (sapıtırlar.) binaenaleyh onlar hiçbir vakit hareket rehberi olmaya lâyık değildirler. (Onlar) Mücadelelerinde, münakaşalarında (sırf zandan başka birşeye tâbi olmazlar.) kendi babalarının hak üzere olduklarına ait kuruntulara uyarlar, öyle temelsiz, cahilce iddiaları tâkibeder giderler, (ve onlar ancak yalan yanlış söyler dururlar.) Cenâb-ı Hak’ka karşı yalan söylemekten sıkılmazlar. Meselâ: Cenâb-ı Hak’ka evlât isnat ederler, putlara ibâdeti Cenâb-ı Hak’ka yakınlaşmaya vesîle tanırlar, kendi kendine ölmüş hayvanların etlerini yemeyi helâl görürler, behîre denilen hayvanların etini helâl görmezlerdi. § Şöyle ki: Cahiliye devrinde bazı dişi develerin veya koyunların kulağını bir işâret olmak için yararlar, serbest bırakırlardı. Bunlara binmezlerdi, bunlardan istifâde etmezlerdi, kendi kendilerine ölürlerse etlerini kadınlara haram görürlerdi.

Enam 6:117

(Şüphe yok ki,) Mahlûklarının bütün durumu ve vasıflarını en iyi bilen (Rab’bindir) onun ilminden hiç birşey hariç kalmaz. Evet şüphe yok ki, (yoldan sapıvermiş kimseleri) öyle İslâm dinine karşı cephe alan cahilleri (en ziyâde bilen) o Hakiki Azimdir (ve doğru yola gidenleri) İslâmiyet tarikini takib edenleri (de en iyi bilen o’dur.) o ezelî ve alîm olan Yüce Mâbuttur. Artık o inkârcıların cahilce sözlerine nasıl kıymet verilebilir?. Onların helâl ve harama dâir görüşlerinin ne kıymeti olabilir?.

Enam 6:118

Bu mübârek âyetler, yoldan sapmışların sözlerine iltifat edilmeyip dinen helâl olan şeylerden istifâde edilmesini, yasaklanan şeylerin de terkedilmesini bildirmektedir. Ve arzularına göre hareket edenlere uymanın pek korkunç âkibetlerini ihtar eylemektedir. Şöyle ki: Sapıklık yolunu seçenler, müslümanlara diyorlardı ki: “Siz hem Allah’a tapıyorsunuz, hem de Allah’ın öldürüldüğünü yemiyorsunuz. Allah’ın öldürdüğü sizin öldürdüğünüzden daha fazla yenilmeğe lâyık değil midir?.” Halbuki Cenâb-ı Hak, öyle kesilmeksizin kendi kendine helâk olan veya üzerine Allah Teâlâ’dan başkasının ismi zikredilen hayvanın yiyilmemesini emretmiştir. (İmdi eğer siz onun) Cenab’ı Hak’kın (âyetlerine inanan kimseler iseniz) hakikaten imâna ulaşmış, Allah’ın hükümlerine tâbi bulunuyor iseniz (üzerine Allah Teâlâ’nın ismi anılmış) besmele-i şerife ile kesilmiş (olanlardan yeyin) bu sizin için mübahtır, bundan yiyip istifâde edebilirsiniz. Siz öyle helâl olan şeyleri haram ve haram bulunan şeyleri helâl sayan sapmışların sözlerine bakmayınız. Cenâb-ı Hak’ka imân edenler, onun helâl kıldığını mübah bilir, ondan istifâde edebilirler, haram kıldığından da kaçınırlar. Bu imânın gereğidir.

Enam 6:119

Ey mü’minler (Size ne oluyor ki) Ne gibi bir maksattan dolayı olabilir ki, (üzerine Allah Teâlâ’nın ismi zikredilmiş olanı) öyle usulü dairesinde kesilmiş, yiyilmesi câiz bir hayvanın etini (yemeyesiniz?) bundan kaçınmanızı gerektiren birşey yoktur. (Ve muhakkak sizeharam olan şeyler) Kur’an-ı Kerim’de (ayrıntılı olarak bildirilmiştir.) Bu cümleden olarak: Size haram kılındı. (Maide, 5/3) ve De ki: Bana vahyolunanda Leş… Hariç haram kılınmış birşey bulamıyorum. (En’âm, 6/145) âyetler bunu bildirmektedir. (Ancak kendisine mecbur kaldığınız) Hayatınızı kurtarmak için başka bir yiyecek bulamadığınız (şey müstesnâ.) bu da o öyle bir zamret halinde helâldır, hayatınızı kurtaracak miktar ondan istifâde edebilirsiniz. (Ve şüphe yok ki) O dinsizlerden Emribnil Lühay ve arkadaşları gibi (birçokları bilmeksizin) vahye dayanan yüce bir şeriatten istifâde etmeksizin (kendi arzularıyle) kendi nefislerinin eğilimlerine tâbi olarak helâl olanları haram, haram olanları da helâl saymak suretiyle (-halkı- sapıklığa düşürürler.) artık öyle arzularına uyanların sözlerine kıymet verilebilir mi?. Resûlüm!. (Senin Rabbin ise muhakkak ki, haddi aşanları) hakkı bırakıp bâtıla yönelenler!, helâli haram, haramı helâl kabul edenleri (en iyi bilendir.) binaenaleyh onlar kendi yakalarını ilâhî azabın kahredici pençesinden elbette kurtaramayacaklardır.

Enam 6:120

Artık ey ehli imân!. Öyle nefislerinin esiri olanların aldatmalarına kapılmayınız, onların sözlerine iltifat etmeyiniz. (Günahın âşikâr olanını da gizlicesini de bırakınız.) ne açıkça bir günahı işleyiniz, ne de bir günahı gizlice yapınız. Cenab’ı Hak, hepsini de görür, bilirimân ettik. Binaenaleyh herhangi bir günahı açıkça yapmak câiz olmadığı gibi gizlice yapmak da câiz değildir. Meselâ: Açık olarak zinâ yapmak haram olduğu gibi gizlice de haramdır. Hased, kibir, kendini beğenme müslümanlar hakkında şerri istemek gibi kalben düşünülüp gizlice yapılacak şeyler de haramdır. Bunlardan tamamen kaçınmak dinî bir vazîfedir. (Şüphesiz o kimseler ki, günahı kazanırlar,) Haram ‘ olan birşeyi açık veya gizli olarak işlerler (elbette) böyle (işledikleri şeyden dolayı) âhirette (cezâlanacaklardır.) o halde daha dünyada iken haramlardan kaçınmalıdır, insanlık icâbı öyle yasak birşey işlenilmiş ise ondan tevbe ve istiğfar edilmelidir. Cenab’ı Hak’kın af ve mağfiretine sığınmalıdır. Şu muhakkak ki: Küfr üzerine ölenler, ebediyyen azap göreceklerdir. İmân ile ölen günahkârlar ise geçici olarak azâbı hak ederler. Meğer ki, Hak Teâlâ onları af buyursun.

Enam 6:121

Bu mübârek âyetler, hangi hayvanın etinin yiyilemiyeceğini beyan ile müşriklerin iddialarını ibtâl etmektedir. Ve mü’minlerle kâfirler arasındaki farkı en açık bir şekilde bildirerek mü’minleri müşriklere meyletmekten sakındırmaktadır. Şöyle ki: (Üzerine Allah Teâlâ’nın ismi zikredilmemiş) Yani kendi kendine ölmüş veya kasten besmele terkedilmiş veya üzerine başkasının ismi zikredilmiş (olanlardan yemeyiniz.) böyle bir hayvanın eti haramdır. (Ve şüphe yok ki, o) Böyle bir hayvanın etini yemek veyahut bir hayvanı Allah Teâlâ’dan başkasının ismini zikrederek boğazlamak (bir günahtır) Allah’ınhükmüne muhalif bir harekettir, sapmışların arzularına uymaktır, (ve muhakkak ki, şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için) Sizi bir takım yalan dolan ile hak yoldan çıkarmak için (kendi dostlarına) arzu ve isteklerine düşkün, ve dinî terbiyeden mahrum kimselere (telkinde bulunurlar.) vesveselerde bulunur dururlar. Binaenaleyh ey mü’minler!. Onların bu vesveselerinden, bu aldatmalarından gâfil bulunmayınız. (Ve eğer onlara itaat ederseniz) Onların bâtıl fikirlerine kıymet verirseniz, onların haramları helâl kabul etmelerine tâbi olursanız (şüphe yok ki) o takdirde (siz de Allah’a ortak koşanlar olursunuz.) çünkü Allah Teâlâ’ya itaati bırakıp müşriklere itaat edenler, onların vesveselerini hak görenler, onları Cenâb-ı Hak’ka ortak kabul etmiş, tevhit dairesinden çıkmış bulunurlar. § Besmelesiz kesilen hayvan hakkında İslâm hukukçularının görüşleri şöyledir: (1) İmam Ahmet’e ve Davudi Zahirî’ye göre, kasten veya unutarak besmelesiz kesilen bir hayvanın eti haramdır. (2) İmam Mâlik ile İmam Şafi’iye göre bir müslümanın kestiği koyun, sığır, deve gibi bir hayvanın eti helâldır, isterse, besmeleyi unutarak veya kasten terketmiş olsunlar. (3) İmam Âzam’a göre kasten besmelesiz kesilen bir hayvanın eti haramdır. Fakat unutarak besmelenin zikredilmemesi, bu haramlığı gerektirmez.

Enam 6:122

Cenâb-ı Hak, mü’minleri müşriklere itaatten nefret ettirmek için arlarındaki farkı şu şekilde beyan buyuruyor: (Ya bir kimse ki onu ölü iken) vaktiyle mânevî hayattan mahrum, Allah’ın dininin hükümlerinden habersiz bulunurken biz kendisini (diriltmişiz) hak dine ulaştırmak şerefiyle mânevî hayata kavuşturmuşuzdur (ve ona bir ışık vermişiz) İslâm dininin ışığından kendisini aydınlatmışız (onunla) o mânevî nur ile (insanlar arasında) yolunu güzelce tâyin ederek tam bir emniyetle (yürüyor o) böyle münevver bir mü’min (meselâ zulmetler içinde kalmış) küfr ve şirkin karanlıkları içine düşmüş (ondan asla çıkamaz bir halde bulunmuş bir kimse gibi midir?.) bunların arasındaki fark, gün gibi açık değil mi?. Artık nasıl olur da akıllı bir kimse o gibi karanlıklar için kalmışların vesveselerine tâbi olabilir?. (İşte öylece) karanlıklar içinde kaldıkları halde bir kötülük, bir ihânet olarak (kâfirlere yaptıkları) kâfirce, cahilce (şeyler süslü gösterilmiştir.) kendilerine süslü, seçkin bir halde gösterilmiştir. Bunlar, o kadar karanlıklar, cehâletler içinde yaşarlarken kendilerini aydın ve bilgin görürler, kendilerini doğru bir yolun yolcusu imiş gibi sanır dururlar. Bu ne fena bir sapıklık neticesi. Binaenaleyh hakikî aydınlar, bu gibi sapıtmış kimselerin sözlerine, aldatmalarına asla iltifatta bulunmazlar.

Enam 6:123

Bu mübârek âyetler, bir takım günahkârların hikmet gereği mevki sâhibi olup insanları saptırmaya çalıştıklarını ve bunların bu kötü hareketlerini bilmeyerek kendi aleyhlerinde yapmış olduklarını bildirmektedir. Ve böyle inkârcı kimselerin kendilerine de peygamberlik rütbesi verilmedikçe Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul etmeyeceklerini bir haset ve kıskançlık sebebiyle öne sürdüklerini ve bunların kötü âkıbetini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve böylece) Mekke’deki Kureyş reislerin! Mekkeahalisinin başkanlığında bulundurmuş olduğumuz gibi diğer (herbir beldede) bulunan (günahkârlarını) da, görünürde büyük mevkilere, servetlere sâhip olanlarını da hikmet gereği o beldelerde (büyükler kıldık ki, orada hîlede bulunsunlar.) kendi mevkilerine güvenerek halkı saptırmaya çalışsınlar, Yüce Peygamberlere tâbi olmaktan halkı men’etmeye uğraşıp dursunlar. Bunların böyle bir mevkide bulunup halkı saptırmaya çalışmalarına meydan verilmesi, onların hakkında bir imtihandır, onların daha fazla azap görmelerine bir sebep teşkil etmektedir. Onların bu saptırmaları aklı başında olan zatlara tesir etmeyecektir, o zatlar yine imân şerefine kavuşmuş bulunacaklardır. (Halbuki, onlar) O kavimleri arasında görünürde büyük olanlar, öyle başkalarını hidayetten mahrum bırakmak için (hile yapmazlar) onların hileleri tesirsiz kalır. Onlar (ancak kendilerine) hile (yapmış olurlar da) bilmeksizin kendilerini küfr ve taşkınlığa düşürmüş, azâba hedef kılmış bulunurlar da bunun (farkına varamazlar) ebedî zarara uğrar giderler. İşte insanların dindarlığına, fazîletine mâni olmaya çalışan şeytan yaratılışlı kimselerin âkibetleri böyle hüsrandan başka birşey değildir. § Bu âyeti kerime, Rasûlü Ekrem hakkında bir teselli içermektedir. Çünkü Kureyş büyükleri, Rasûlü Ekrem’e insanların imân etmemeleri için Mekke yolu üzerinde dört şahıs bulunduruyorlardı. Bunlar Hz. Peygamber hakkında: “O kâhindir, sihirbazdır, yalancıdır, ona uymayınız.” deyip duruyorlardı. Bunların aldatmalarına rağmen müslümanların sayısı gündengüne artıyordu, düşmanlar ise zarar ve ziyâna uğruyorlardı. Onların böyle hileci bir harekete sevkedilmeleri, kendi haklarında Allah’ın kahrının ortaya çıkmasına bir sebep teşkil ediyordu. Ve onların yapacakları hilelerin tesirsiz kalacağını kendilerine göstererek onları bu sebeble de aşağılık ve zelil bir halde bırakmak hikmetine dayalıbulunuyordu.

Enam 6:124

(Ve onlara) Vaktiyle Allah’a ortak koşan Mekke ahalisine. Hz. Muhammecf -Afeyhîssefârının- doğruluğu, Peygamberliği hakfcınoa (bir âyet geldiği zaman) o ahali (derler ki. Allah Teâlâ’nın Peygamberlerine verilmiş olanın benzeri) bir Peygamberlik (bizlere verilinceye kadar biz imân etmeyiz.) bize de vahy olunmalı, bize de Cibril gelip Muhammed Aleyhisselâm’ın sözlerinde sadık olduğunu haber vermeli ki ona imân edelim, yoksa biz imân etmeyiz. Nitekim Kureyş kâfirlerinden Velid İbni Muğire, Hz. Peygamber’e demiş ki: Eğer peygamberlik hak olsa idi ben ona senden daha lâyık olurdum. Çünkü ben senden daha yaşlıyım, ve ben senden daha fazla mala sâhibim. İşte bu gibi cahilce iddiaları red için Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: (Allah Teâlâ Peygamberliği nereye yönelteceğini en iyi bilendir.) Peygamberliğe lâyık olan, kendisine vahy olunacak zatı bilen ancak Allah Teâlâ’dır. Öyle fâni varlıkların ne kıymeti olabilir ki, onlar peygamberlik şerefine kavuşmaya bir vesîle olsun. (Elbette) Öyle yanlış düşünerek kendi nefislerini fitneye maruz bırakıp (günahkâr olanlara) insanları imândan men için (yaptıkları tuzak mekr ve hileden dolayı) Hak Teâlâ’nın katında, yani kıyâmet gününde (bir mezellet) bir zillet ve hakâret (ve şiddetli bir azap isâbet edecektir.) onlar dünyada da âhirette de lâyık oldukları cezalara çarpılacaklardır. Nitekim Kureyşin liderleri daha dünyada iken mağlûp olmuş, birçoklarıöldürülmüştür. Ahirette uğrayacakları ilâhî azap ise her türlü düşüncenin üstündedir. İşte dinsizliğin akibeti!.

Enam 6:125

Bu mübârek âyetler, Cenab’ı Hak’kın hikmeti gereği bir kısım kullarının kalblerini genişlettiğini ve diğer bir takım kullarının kalplerini de daraltmış olduğunu bildirmektedir. Ve insanlar için hidâyet ve selâmet yollarının Allah tarafından tam olarak beyan buyurulduğunu ve kimlere selâmet yurdunun verilmiş olduğunu göstermektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. Bir takım kimselerin seni inkâr ederek sapıklığa düşmekte olduklarını görerek üzülme. Onların haklarında kendi irâdelerini doğrultusunda yaptıklarına göre ilâhî irâde tecelli etmektedir. (İmdi Allah Teâlâ her kime) Onun güzel irâdesinden dolayı (hidâyet etmek isterse) ona hak yolunu bildirerek imâna muvaffak kılmak dilerse (onun göğsünü İslâm için genişletir.) onun nefsini hakkı kabul etmeye kabiliyetli kılar, onun kalbine bir imân nuru düşürür, onunla, kalbi açılmış olarak hidâyet yolunu takib eder. (Ve) Cenab’ı Hak (her kimi) onun kötü irâdesinden dolayı hakkında bir cezâ olmak üzere (sapıklığa düşürmek dilerse) onda da sapıklığı yaratır, o hidayetten kaçınır, (onun göğsünü daraltır, sıkışmış bir hâle getirir) Öyle ki: O şahıs, hak’ki kabul etmekten kaçınır durur, onun kalbine imân giremez olur. Evet… O şahıs öyle bir darlık, öyle fazla bir sıkıntı içinde kalır ki, (sanki zorla göğe yükselecek imiş gibi) gücünün üstünde olan bir vaziyette (bulunur.) üzüntüler içinde vakti geçer durur. (İşte Allah Teâlâ imân etmeyenlerin) Kenditabii kabiliyetlerini, irâdelerini kötüye kullanarak imândan mahrum kalanların (üzerine böylece) göğüslerini daralttığı gibi (pisliği) de rezilliği de, dünyada lâneti, âhirette azâbı da (gönderir.) artık onlar bu felâketten kurtulamayacaklardır.

Enam 6:126

(Ve bu) İslâmiyet veya Kur’an’ı Kerim’in beyanları bütün kâinatı yaratıp terbiye eden, bütün mahlûklarına bolca mükemmellikler veren (Rab’binin dosdoğru) baştan sona doğruluklara sahip düzensizlikten uzak bulunan (yoludur.) işte bu doğru yolu takib etmek, her akıllı ve bilgili olan insan için lâzımdır. (Muhakkak ki, biz âyetleri) Cenâb-ı Hak’kın birliğine, kudret ve yüceliğine, bütün mahlûkları hakkındaki kaza ve kaderinin sırf hikmet olduğuna dâir olan delilleri, kanıtları, işaretleri (düşünen) tefekkür eden, bu âyetlerin yüce mahiyetini idrâk edebilen (bir kavim için ayrıntılı olarak beyan etmişizdir.) öyle düşünen, hakikatı kabule yetenekli olan bir cemaat, bu ilâhî beyanları güzelce anlar, bunlara göre davranışlarını tâyin ederek ebedî saadete kavuşur. Ne büyük bir ilâhî lûtuf.

Enam 6:127

(Onlar için) Allah Teâlâ’nın âyetlerini güzelce tefekkür eden ve öğüt alanlar için (Rablerinin yanında) mânevî katında sonsuzluk âleminde (selâmet yurdu vardır.) onlar bütün sıkıntılardan uzak olan bir selâmet yurduna, bir mutluluk dolu cennete kavuşacaklardır. Bu ilâhî lûtuf onlara mahsustur. (Ve o) Yüce Yaratıcı (onların) o güzel tefekkürde bulunan kullarının öyle (yaptıkları) salih (amelleri sebebiyle dostudur) onların velisidir, yardımcısıdır, mânen yakınıdır. Ne muazzam bir mükâfat!.

Enam 6:128

Bu mübârek âyetler de doğru yolu takib etmeyen, birbirini aldatıp duran insan ve cin tâifelerinin ve birbirine musallat olan zâlimlerin müthiş âkibetlerini bildirmektedir. Şöyle ki: Hatırla Resûlüm!. (O gün ki. Allah Teâlâ onların) Sekaleyn denilen insan ve cinlerin (hepsini) de (toplayacaktır.) onların hepsini de dirilterek mahşere sevk eyleyecektir. Ve (Ey cin taifesi!.) yani ey şeytanlar!. (İnsanlardan birçok kimseler edindiniz) onları azdırarak ve saptırarak kendinize tâbi kıldınız, (-diye buyuracak-) Böyle kınama yoluyla vukû bulan Allah’ın hitabına karşı (Onların) o şeytanların (insanlardan dostları olanlar da) kendilerini güya müdafaa için (Ey Rab’bimizL Bizim bâzımız bâzımızdan faydalandık.) şeytanlar bir takım bâtıl şeyleri süslü gösterdikleri için insanlar aldanarak onlardan fâidelenmiş olduklarını zannetmişler, şeytanlar da kendilerine itaat etmeleri dolayisiyle insanlardan istifâde etmişler, kendi kötü amellerine kavuşmuşlar. Kezalik: Cinler sihir, kehanet gibi şeyleri, bir takım yalanları insanlara telkin etmişler, insanlar da onlara itaat ederek onların bozguncu tarzdaki maksatları meydana gelmiş. (Ve bizim için tâyin ettiği süremize erdik) Bu kıyâmet gününe kavuştuk (diyecekler.) böyle yaptıkları fenalıkları ve inkâr eylemiş oldukları kıyâmet gününü itirafa mecbur olarak pişmanlıklarınıhasretli bir tarzda göstereceklerdir. (Cenâb-ı Hak da buyuracak ki: Ateş sizin karargâhınızdır.) Bu, o dünyadaki kâfirce hareketlerinizin cezasıdır. (On’da) O ateş içinde (ebediyen kalacaksınız.) çünki cezâ itikada ve amele göredir. Kâfirler, asla ölmeyip sonsuza kadar yaşayacak olsalar aynı itikafda, amelde bulunacaklarına inanmaktadırlar. Binaenaleyh bu kanaatlerinin cezâsı da böyle ebedîdir. Zira, “Elcezâ-ü min cinsilamel” buyurulmuştur. Yani cezâ amele göredir. (Ancak Allah Teâlâ’nın dilediği) vakitler (müstesnâ) o kâfirler vakit vakit cehennem ateşinden çıkarılıp daha fazla tesirli bulunan bir soğukluk vadisine nakledilecekler, fakat bunun daha fazla tesirinden dolayı yine cehenneme nakledilmelerini isteyeceklerdir. Veyahut bu müstesnâdan maksat, hesâba çekilme zamanıdır ki, o müddet içinde cehennemde bulunmamış olurlar. Veyahut bundan maksat, imân etmeleri takdir edilen kimselerdir ki, onlar daha dünyada iken küfürlerini terkederek İslâmiyet’e kavuşmakta o cehennem azâbından müstesnâ bir halde bulunmuş olacaklardır. (Şüphe yok ki,) Ya Muhammed!. Aleyhisselâm (senin Rab’bin hakîmdir) bütün fiil ve hükümleri hikmetlidir ve (alîmdir.) bütün mahlûkatının hallerini, amellerini ve lâyık oldukları cezaları ve onların âkibetlerini hakkıyla bilendir. Binaenaleyh o Yüce Yaratıcının bütün takdir ettiği şeyleri bütün hükümlerini tasdik etmek ve yüceltmek, mü’minler için en’ kutsî bir vazîfedir.

Enam 6:129

(Ve işte böylece) insanların ve cinlerin halleri ve onların haklarındaki cezalar gibi ve cinlerin insanları azdırmaya uğraşmaları gibi (zâlimlerin) zulümkâr olan insanların (bazısını bazısına işledikleri şeyler sebebiyle) kendilerinin gayrimeşru hareketleri yüzündenonların devamlı olarak küfr ve isyanda bulunmalarından dolayı (musallat ederiz.) onlar birbirini azdırır ve saptırır dururlar. Bu hâl kendileri için bir cezadır, bir musibettir. Veyahut onlar fenalıkları birlikte işledikleri gibi kendilerini de azap sahasında birbirine yaklaştırırız. § Bu âyeti kerimenin tefsiri hususunda İbni Abbas Hazretlerinden şöyle rivâyet edilmektedir: “Cenâb-ı Hak, bir kavim hakkında hayır dilerse onların işlerine en hayırlı olanlarını tâyin eder. Ve bir kavmin hakkında şer dilerse onların işlerine de en şerli olanlarını görevlendirir.” Bütün bu suretlerle tecelli eden ilâhî takdir insanların Allah tarafından bilenen güzel veya çirkin hareketlerinin bir mükâfat veya cezasıdır. Temiz, pâk olan ruhlar, kendileri gibi pâk ruhlara temâyül eder. Pis olan ruhlar da kendileri gibi kirli olan ruhlara katılır, herkes kendi benzerine eğilim gösterir.

Enam 6:130

Bu mübârek âyetler de insanlar ve cinler hakkında ilâhî delillerin tamam olmuş bulunduğundan onların mazeret ileri sürmelerine selâhiyetleri kalmadığını, onların kendi kusurlarından dolayı azâba uğrayacaklarını ilâhî bir kınama olarak ifâde etmektedir. Şöyle ki: Cenab’ı Hak, kıyâmet gününde azarlama amacıyla buyuracaktır ki: (Ey cin ve insan cemaati!.) Siz dünyada iken (içinizden size) sizden her ümmete (benim âyetlerimi tebliğ eden) beyan ve izah buyuran (ve sizî bugüne kavuşmanızla korkutan Peygamberler gelmedi mi?.) neden öyle küfr ve isyan ile dünya hayatını zâyettiniz?. Onlarda böyle bir kınama ile karşılaşınca (Diyecekler ki, biz kendi aleyhimizde şâhitlik ederiz.) ki bize Peygamberler gelmiş, bizi uyarmışlardı. Fakat ne yazık ki, biz onlara karşı isyankâr bir vaziyet aldık, şimdi azâbı hak etmiş bulunuyoruz. (Ve onları dünya hayatı aldattı) onlar dünyanın geçici ve değersiz varlığına, lezzetlerine aldandılar, uhrevî nîmetleri, mükâfatları düşünmediler: Sonsuz azâbı gerektiren isyanlarda bulunup durdular, (ve) Şimdi âhiret âleminde öyle ister istemez (kendi aleyhlerinde şahitlikte bulundular ki: Onlar muhakkak kâfir kimseler olmuşlardı.) dünyada iken küfr içinde yaşamış olduklarını böylece itirafa mecbur olacaklardır. Ne kadar korkunç bir felâket. Artık bunların bu öldürücü hâllerini her insan düşünerek uyanık olmalıdır.

Enam 6:131

(İşte) Habibim!, (bu) Öyle her kavme Peygamberler gönderilmiş ve kendilerinin irşat ve uyarılmasına çalışılmış olması ilâhî bir adâlet eseridir, ilâhî bir merhametin tecellisidir. Ve (Rab’bin ülkelerin ahalisini) kendilerine Peygamberler gönderilmemiş olduğu halde (gâfil bir durumda bulunurlarken) yaptıkları (zulümleri) dini vazîfeleri bilemeyip icra edememeleri (sebebiyle helâk edici olmadığından dolayıdır.) binaenaleyh Cenâb-ı Hak, meselâ medeniyet âlemi haricinde bulundukları farzedilen bir kavme yüce bir Peygamber vâsıtasıyle yapacakları ve yapmayacakları şeyleri teklif buyrulmuş olmayınca o kavim câhillik sebebiyle bir kısım zalimce hareketlerde bulunmuş olsalar da bu kusurlarından dolayı helâke uğramazlar. Böyle bir kavim, dinî vazîfelerle mükellef bulunmuş olmaz, fakat bir tefekkür ve tecrübe zamanı geçirdikleri halde bu kâinatın yüce bir yaratıcısının olduğunu düşünüp tasdik etmezlerse bundan mes’ul olurlar. Çünki öylebir zamanın gelip geçmesi, o ahalinin bu hususta gafletini giderecek ilâhî bir delil durumundadır. Bu kâinattaki hârikaları senelerce görüp duran bir şahıs, bunların yüce bir yaratıcıya dayandığını nasıl olur da anlayamaz. Hanefî âlimleri, bu sorumluluğu kabul etmektedir.

Enam 6:132

Bu mübârek âyetler, bütün kulların fiil ve hareketlerine göre mertebeleri olduğunu bildirmektedir. Ve Cenâb-ı Hak’kın itaatkâr olanlara sevap, âsi olanlara da cezâ vermesi, onların itaatlerine muhtaç, isyanlarından zarar görücü olmasından dolayı olmayıp sırf ilâhî lütfa nâil olmaları için ibâdet ve itaata teşvik etme ve yasaklanan şeylerden kaçınmaları için bir korkutma hikmetine dayalı olduğunu beyan etmektedir. Ve kulları hakkındaki ilâhî vâdinin herhalde meydana geleceğine hiçbir kimsenin engel olamayacağını tenbih etmektedir. Şöyle ki: (Ve) İnsan ve cinden (herkes için yaptıkları şeylerden) iyi veya kötü amellerinden (dolayı dereceler) çeşitli tabakalar, muhtelif mükâfatlar ve cezalar (vardır.) onlar o derecelere kavuşacaklardır. (Ve senin Rab’bin onların ne yaptıklarından) hâşâ (gâfil) habersiz (değildir.) O İlim sâhibi yaratıcıya karşı hiçbir amel ve hareket gizli kalamaz. Ve o yüce mâbud mükellef kullarına lâyık oldukları mertebeleri, mükâfatları, cezaları vermeğe elbette kadirdir. Bunu güzelce düşünmelidir.

Enam 6:133

(Ve) Resûlüm!. Ya Muhammed Aleyhisselâm!, (senin Rab’bin zengindir) Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. O, kullarının ibadetlerine de muhtaç değildir, her kulu yaptığı itaatisadece kendi menfaati için yapmış olur. İşlediği günahı da kendi zararına olarak işlemiş bulunur. Ve şanı yüce olan Rab’bin (rahmet sahibidir.) kulları hakkındaki yüce merhametinden dolayıdır ki, onlara Peygamberler, kitaplar göndermiş, onlara hidâyet yolunu göstermiştir. Kullarını bir takım vazîfeler ile mükellef tutması ilâhî bir rahmet eseri olarak onların fâideleri içindir. Yoksa Yüce Yaratıcı hiçbir şekilde hiçbir şeye muhtaç değildir. (Eğer dilerse) Ey âsi kullar!, (sizî giderir.) Sizi birgün evvel helâk eder (ve sizin arkanızdan) sizi helâk ettikten sonra mahlûklarından (dilediğini yerinize getirir.) O Yüce Yaratıcının kudreti böyle herşeye fazlasiyle kâfidir. (Nasıl ki, sizi başka bir kavmin) Sizin özelliklerinizi taşımayan bir cemaatin, yani: Nuh Aleyhisselâm’ın gemisindeki zatların (zürriyetinden) neslinden (vücude getirmiştir.) sizi ilâhî bir merhamet eseri olarak şimdiye kaar yaşatmış, arttırmıştır. Artık bu nîmetin, bu ilâhî kudretin yüceliğini düşünüp de hâlinizi düzeltmeye çalışmanız icab etmez mi?.

Enam 6:134

(Şüphe yok ki, va’ad olunduğunuz şey) Öldükten sonra yeniden hayat bulmanız, hesap için mahşer meydanına gitmeniz, ve amellerinizin mükâfat ve cezâsına kavuşmanız gibi şeyler hakkındaki ilâhî açıklamalar (elbette) vakidir. Herhalde meydana (gelecektir.) ona hiç birşey mâni olmayacaktır. (Ve siz onu) Hakkınızda takdir edilen öyle herhangi birşeyi (bertaraf edebilecek değilsinizdir.) herhangi vasıtaya müracaat ederseniz ediniz, takdir edilen her hâdise mutlaka ilâhî kudret ile vücude gelecektir. Binaenaleyh itaatkârlar sevâba nâil olacaktır, isyankârlar da cezâyı hak etmiş olacaktır. Bunlara engel olmaya hiçbir mahlukunkabiliyet ve selahiyeti yoktur.

Enam 6:135

Bu mübârek âyetler, kıyâmet âlemini inkâr edenleri tehdit etmektedir. Ve o inkârcıların ne kadar cahilce hareketlerde, iddialarda bulunduklarını etrafa anlatmakta ve o gibi cahillerin sözlerine iltifattan akıl sahiplerini nefret ettirmektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. O inkârcılara ehemmiyet verme. Onları tehdit etmek için (De ki: Ey kavmim!.) ey Kureyş müşrikleri!. (Bütün gücünüzle) Bütün kuvvet ve iktidârınız ile (yapacağınızı yapınız) küfrünüzde, düşmanlığınızda bocalayıp durunuz. (şüphe yok ki, ben de -emrolunduğum vazîfeyi- yapmaktayım.) Allah’ın emri doğrultusunda İslâmiyet’i yaymaya çalışmaktayım, salih amellere devam etmekteyim, hak yolunda sabır ve sebatta bulunmaktayım. (Artık şüphesiz yakında) Âhiret âleminde (bileceksinizdir ki, âhiret yurdunun güzel akibeti kime) nasip (olacaktır.) o güzel âkibete bizlerin mi yoksa sizlerin mi kavuşacağı yakinen anlaşılacaktır. (Şu muhakkak ki, zâlimler) Hak dine görmeyerek kendilerini azâba uğratmış olan kâfirler (kurtuluşa eremiyeceklerdir.) binaenaleyh ey müşrik kavim!. Siz de öyle zâlim kimseler olduğunuzdan kurtuluşa, güzel bir âkibete nâil olamayacaksınızdır. Bunu anlayın da ona göre hareketlerinizi düzenlemeye çalışınız. Ne büyük tehdit ve ne kadar merhametçe bir öğüt.

Enam 6:136

(Ve -o müşrikler-) Mekke’i Mükerreme’deki kâfirler (Allah için onun yarattığından) yani: (ekinden ve hayvanlardan bir pay ayırdılar) Bunların bir kısmını Allah yolunda harcamaya karar verir oldular. Bir kısım ekinleri, hayvanları da putları adına ayırırlardı. (sonra zanlarınca bu) Ayırdığımız (Allah içindir) derlerdi ve putları için ayırdıklarına gelince (bu ta ortaklarımız -putlarımız- içindir dediler.) fakat bu taksime riayet etmezler, (Artık ortakları için olan Allah’a ulaşmaz) Allah yolunda sarfedilmezdi, bunu fakirlere sarfedivermezlerdi (Allah için olan ise o, ortaklarına ulaşır) bunun bir kısmını vakit vakit putları yolunda sarfeder dururlar. Ne kadar cehâlet!. Bunların böyle (hükmeder oldukları şey ne fena!.) bunlar kendi putlarını hâşâ Cenâb-ı Hak’ka takdim edercesine hareket ediyorlar, cansız cisimlerden ibâret olup hayır ve şerre kâdir olmayan putlara hisseler ayırıyorlar, onlara tapıp duruyorlar. § Rivâyete göre vaktiyle Mekke’de bulunmuş olan kâfirler, ekinlerden, meyvelerden, hayvanlardan ve diğer mallardan bir kısmını Cenâb-ı Allah adına, diğer bir kısmını da putları adına birer pay olarak ayırırlardı. Cenâb-ı Hak adına olanları misafirlere, fakirlere sarfederlerdi. Putları adına olanları da putlara ve onların hizmetçilerine sarfederlerdi. Sonra putlara ait kısım, onlara yetmeyince Allah Teâlâ adına ayırdıkları kısımdan alır, sarfederlerdi. Cenab’ı Hak adına olan kısımdan birşey zâyi olur veya eksilirse buna aldırmazlardı. Aynı şekilde: Putlara ait kısımdan birşey, Allah Teâlâ’ya ait kısma karışırsa onu putlara iâde ederlerdi ve putlara ait bir kısım helâk olursa onu Allah Teâlâya ait kısımdan telâfi ederlerdi. Fakat Cenab’ı Hak’ka ait kısımdan birşey putlara ait kısıma karışırsabunu iâde etmezlerdi. İşte bu âyeti kerime onların bu cahilce hallerini bildirmektedir.

Enam 6:137

Bu âyeti kerime de müşriklerin ne kadar zararlı, bâtıl canice hareketlerde, inançlarda bulunduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve bunun gibi) Yani: Mallarının bir kısmını putları adına ayırmanın süslü ve güzel gösterilmesi gibi (müşriklerden birçoklarına çocuklarını öldürmeyi) onları diri diri mezarlara gömmeyi (onların ortakları) olan putlarının hizmetçileri veya cinler, şeytanlar (güzel göstermişler.) hoş göstermişlerdir. Onların bu cinayetleri öyle süslü göstermeleri bir mel’unluğa dayanmaktadır. (Tâki onları helâk etsinler) Onları cehennem ateşine uğratsınlar. (ve dinlerni de kendilerine karıştırsınlar.) Onların kendileriyle dindar olmaları icab eden şeyleri değiştirsin ve bozuversinler. Nitekim vaktiyle arab kabileleri İbrahim ve İsmail Aleyhimesselâm’ın dinine ait hükümlere riâyet ederken bilahara şirke düşerek o hükümlere riâyetten mahrum kalmışlardır. (Ve eğer Allah Teâlâ dileseydi) Hikmetine uygun olsaydı o müşrikler (onu) putlara hisseler ayırmak gibi, çocuklarını öldürmek gibi herhangi cahilce birşeyi (yapmazlardı.) fakat bütün kulların yaptıktan şeyler kendilerinin irâde ve ihtiyarlarından dolayı ilâhî irâde ile vücude gelmektedir, zorlama cereyan etmemektedir. Bütün bunlar, birer hikmet ve menfaat gereğidir, bu imtihan âleminin birer vazgeçilmez unsurlarıdır. (Artık) Resûlüm!, (onları da) O Hakkı kabul etmeyen dinsizleri de ve (iftira ettikleri şeyi de) Cenâb-ı Hak’ka ortak koşarak ona karşı hakîkat dışı iddialarda bulunduklarını da, meselâ: Onlara çocuklarınıöldürmeyi Cenâb-ı Hak emretmiştir diye söylenmelerini de (bırak.) onların o kâfirce, cahilce hareketlerinden dolayı üzülme. Onlar lâyık oldukları âkibete elbette kavuşacaklardır. Allah Teâlâ’nın her hüküm ve takdirinde ise bir nice hikmetler vardır. Artık o dinsizler, kendi kötü hareketlerinin, iddialarının cezâsına hazırlansınlar. § Câhiliyet zamanında kız çocuklarını fakir düşeceklerinden korkarak veya kocaya vermeğe utanarak diri diri topraklara gömerlerdi. Bazı kimseler de maksatlarının gerçekleşmesi için çocuklarını öldürmeyi nezrederlerdi. İşte bu âyeti celile, bunların bu feci hareketini ifâde etmektedir.

Enam 6:138

Bu mübârek âyetler de müşriklerin diğer bir kısım bozuk, hakikate aykırı hükümlerini, adetlerini, iddialarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve) öyle çeşit çeşit küfürlerde, iftiralarda bulunanlar (zanlarınca) bir delile dayanmayan bâtıl zanlarınca (dediler ki: Bu) putları adına ayırmış oldukları (hayvanlar ve ekin haramdır.) bunlardan insanlar men edilmiştir. Bunlara kimse müdahele edemez, (Onları dilediğimiz kimselerden) yani: Putlarının erkek hizmetçilerinden (başkası yiyemez.) bunlar yalnız onlara aittir, (Ve bir kısım hayvanların da sırtları haram kılınmıştır.) onların üzerlerine kimse binemez. Bu hayvanlara Bahair, Şevâib, Havami gibi isimler verilmiştir. Sûre-i Maidedeki (103) üncü âyeti kerimenin tefsirine bakınız!. (Ve bir kısım hayvanlar da vardır ki,onların üzerine) Boğazlanırken (Allah Teâlâ’nın ismini zikretmezler.) onları putları adına keserler ve yalnız putlarının adını söylerler. (Bunları hep Allah Teâlâ’ya iftira ederek yaparlar.) Böyle hareket etmemizi Allah bize emretmiştir, diye yalan söylerler. (Elbette) Allah Teâlâ (bunları iftira ettikleri şey yüzünden) öyle hakikat dışı ifadeleri sebebiyle (yakında cezâlandıracaktır.) lâyık oldukları azâba kavuşturacaktır. Bunun aksi iddia edilemez. § “Hicr” kelimesi lûgatte men etmek mânâsınadır. Akıl’a da sâhibini çirkin şeylerden men ettiği için “hicr” denilmiştir. Birşeyden men olunmuş kimseye de “mehcur” denilir. Bu kelime haram mânâsında da kullanılmaktadır.

Enam 6:139

O müşrikler diğer bir nevi yalanda, iftirada bulunarak (Dediler ki: Şu hayvanların karınlarındaki) yavmlar, yani behirelerin, saibelerin ceninler! (sade erkeklerimize mahsustur.) yalnız onlara helâldir. (Ve kadınlarımıza haram kılınmıştır.-) Onlar o yavruların etinden yiyemezler. (Ve eğer ölmüş olursa) O yavrular ölmüş olarak doğarlarsa (onlar) erkekler de, kadınlar da (o’nda) o hayvanların karınlarında bulunanlar da (ortakdırlar.) hepsi de onlardan yiyebilirler. (Allah Teâlâ onlara) Böyle hakikata aykırı iddialarda bulunanlara (bu vasıflarının) böyle hayvanları muhtelif nevîlere ayırarak onları yalan yere helâl ve haram ile vasıflandırmalarının (cezâsını yakında verecektir.) onlar Cenâb-ı Hak’ka iftirada bulunarak böyle yalan söylemelerinin cezâsını dünyada ve dünyada olmassa da ölür ölmezâhirette elbette göreceklerdir. Onlar cezâya hak kazanmışlardır. (Şüphe yok ki, o) Yüce Yaratıcı (hakimdir) onların hikmet gereği olan cezalarını terk etmez ve (alîmdir.) onlardan meydana gelen o çirkin hareketleri, iddiaları tamamen bilir, ona göre hak ettikleri azapları verir.

Enam 6:140

Bu mübârek âyetler, çocuklarını öldüren müşriklerin ne kadar hüsrana uğramış câhil kimseler olduklarını bildirmektedir. Ve bir nice hârikaları hoş, faydalı ve farklı nevîde nîmetleri meydana getirmekte olan Kerem sâhibi yaratıcının azamet ve birliğine deliller göstererek müşriklerin bu hakikatları görmekten ne kadar mahrum bulunmuş olduklarına işâret etmektedir. Şöyle ki: And olsun (Çocuklarını beyinsizlikten) akıllarının hafifliğinden (ve bilgisizlikten dolayı) Allah Teâlâ’nın kendilerini de, çocuklarını da rızıklandıracağını bilmediklerinden dolayı o yavruları (öldürenler ve Allah Teâlâ’nın rızık olarak verdiği şeyleri) behireler, şâibeler gibi helâl olan nîmetleri (Cenab’ı Hak’ka iftira ederek haram sayanlar) bunları Hak Teâlâ şu şekilde haram kılmıştır diye hakikate aykırı iddialarda bulunanlar (şüphe yok ki, hüsrana uğramışlardır.) büyük zararlara mâruz kalmışlardır. Ve (Muhakkak ki onlar sapıtmışlar) dalâlete düşmüşler (doğru yolu bulamamışlardır.) hidâyete eren kimseler olmamışlardır. Artık onlar ne kadar irşada çalışılırsa çalışılsın, yaşantılarındaki fenalıktan dolayı hidâyete ulaşacak kimseler değildirler. Ne fena bir kabiliyet!. § İbni Abbas Hazretleri demiştir ki: Arap taif eşinin cahiliye devindeki cehâlet derecesinianlamak istersen En’âm sûresindeki bu âyeti kerimeyi oku!. Şimdi biz de öyle bir cehâlet içinde kalmış bir muhite bilahara ne kadar yüksek bir itikat, ne kadar yüce bir ahlâk dersi, ne kadar yükselmeyi gerçekleştirmeye yetecek bir terbiye doldurmuş olan İslâmiyet’i düşünmeliyiz!. Artık bu kutsî dinin gölgesine sığınarak dünyamızı da âhiretimizi de temine çalışmalı değil miyiz?. Ey Rabbim!. Sen başarılar ihsan buyur. Amin.

Enam 6:141

(Ve o) Kerem sâhibi Yaratıcı (o zattır ki) öyle muazzam yüce bir mabuddur ki, kendisinin hiçbir eş ve benzeri olmaksızın bütün bu eşsiz eserleri, nîmetleri vücude getirmiştir. Kısacası (yeryüzüne döşenmiş) yukarıya yükselmeyip yer sahasını süslemiş (ve) yeryüzüne (döşenmemiş bostanları) yaratmıştır. Yukarıya yükselmeyen ekinleri, karpuzları, kavunları, hıyarları vesâir bir nice sebzeleri yarattığı gibi yukarıya yükselen elma, armut, hurma, nar gibi fâideli, hoş manzaralı nice ağaçları da vücude getirmiştir, (yiyilmesi muhtelif) Lezzetleri, fâideli çeşitli (hurmaları ve ekinleri) de o var etmiştir, (ve birbirine benzer ve benzemez) Görünüşleri, mahiyetleri, renkleri, lezzetleri, farklı (bir halde zeytin ve nar ağaçlarını) da (yaratmıştır.) bunlar ne kadar büyük nîmetler!. Bunların kıymetini biliniz, bunların yaratıcısına şükrediniz ve (Onlardan herbirinin meyvelendiği zaman meyvesinden yiyiniz) bunlardan böyle istifâde edebilirsiniz. Maamafih (biçildiği gün de) meyveler, ekinler yetişip toplanmaya başlanıldığı zaman dabunların (hakkını) lâyık olanlara (verin) bunlardan münasip miktarda fakirlere, zayıflara tesaddukta bulunun (ve israfda bulunmayınız.) bunları lüzumsuz yere harca-mayınız, kıymetlerini biliniz. Ve bunları tamamen tesaddukta bulunup da kendinizi muhtaç bir halde bırakmayınız. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ israf edenleri sevmez.) Onların isrâfına râzı olmaz. Her işte orta yoldan, menfaata göre hareketten ayrılmayınız. Sonra bu nîmetlerin değerini bilmemiş, nîmete karşı nankörlük etmiş olursunuz. § Bu âyeti kerime, Zekâtın farziyetinden evvel Mekke’i Mükerreme’de nâzil olduğundan bundaki (hak) dan maksat, birçok müfessirlere göre miktarı belirsiz bir tesadduktan ibârettir. Bu gibi nîmetlerden fakirleri de mümkün mertebe yararlandırmak bir insaniyet vazifesidir, İslâm’ın bir merhamet eseridir. Veyahut bundan maksat, ürünlerin usulü dairesinde onda birini veya yirmide birini selâhiyet sahibi makama vermektir. § Rivâyete göre Sabit bini Kays adındaki bir zat, beşyüz hurma ağacındaki hurmalarını toplayıp hepsini de fakirlere dağıtmış, kendi evine bunlardan birşey girdirmemişti. Bu hadiseyi müteakip bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Vakia böyle cömertlik büyük bir meziyettir. Fakat bir insanın kendisini, aile fertlerini mahrum bırakması da uygun değildir. Böyle israf sayılacak bir hareket ise münasip olmadığından men edilmiştir.

Enam 6:142

Bu mübârek âyetler, bir takım hayvanların ne gibi hizmetler, faydalar için yaratılmış olduklarına işâret ediyor, ve dört çeşîde ayrılan ehli hayvanlardan hiçbirinin etinin öyle müşriklerin iddia ettikleri gibiharam olmadığını bildiriyor, bunun aksini kabul edenlerin zâlim, cahâlete mâruz, hidayetten mahrum kimseler olduğunu kınama gâyesi ile hatırlatıyor. Şöyle ki: Ey insanlar!. Cenab’ı Hak bağlan, bahçeleri, çeşitli ağaçları, bitkileri sizin menfaatiniz için yaratmış olduğu gibi daha nice şeyleri (Ve) özellikle (hayvanlardan yük taşıyanlar) deve, at, katır gibi üzerlerine ağırca yükler yüklenilenleri (ve serilecek olanları) tüyleri, kılları, derileri veya kesilmeler itibâriyle yerlere döşenilecekleri (-de o-) Kerem sâhibi Yaratıcı (-yaratmıştır-.) Bunlar ne kadar faydalı nîmetlerdir. Binaenaleyh (Allah Teâlâ’nın size rızık kıldığı) sizin için ekinlerden, hayvanlardan helâl kılmış olduğu (şeylerden yiyin.) istifâde edin, bunların yaratılması, sizin faydanız ve menfaatınız içindir. Bunları kötüye kullanarak kendinizi günaha düşürmeyin. (Ve şeytanın izlerine uymayın.) o nîmetlerin helâl ve haram olmaları hususunda öyle şeytan yaratılışlı müşriklerin sözlerine bakıp aldanmayınız. (Şüphe yok ki, o) Şeytan, onun yolunu takib eden herhangi bir fert (sizin için apaçık bir düşmandır.) sizi aldatarak hak ve hakikatten mahrum bırakmak ister. Bir takım hayvanları insanların bir kısmına helâl, diğer bir kısmına haram gösterir, bir kısım hayvanları da putlar adına keserek helâl olmaktan mahrum bırakır.

Enam 6:143

(-Allah Teâlâ-) O hayvanları (Sekiz çift -yarattı-.) şöyle ki: (Koyundan) Biri erkek diğeri dişi olmak üzere (iki, keçiden de) biri erkek diğeri dişi olmak üzere (iki.) çift vücude getirmiştir ki, bunların toplamı dört çift eder. Resûlüm!. O müşriklere, hayvanların bazen erkeklerini, bazen de dişilerini veya onlarındöllerini ona buna haram tanıyan cehâlet sahiplerine (De ki:) Allah Teâlâ bu iki nevî hayvanlardan (iki) cins (erkeği mi haram kıldı) öyle. sizin iddia ettiğiniz gibi yoksa (iki) cins (dişiyi mî) haram kıldı, (veya iki) Haram cins (dişinin) dişi koyunlar ile dişi keçilerin (rahimlerinde bulunan yavruları mı?.) erkek olsun, dişi olsun haram kıldı. (Eğer siz doğru sözlü) İddianızda sadık kimseler (iseniz bana bir bilgi ile) Allah tarafından haramlıkları bilinen bir emir ile, bir semavî kitab-ı ile, Peygamberlerin bildirmiş olmalarıyle (haber veriniz.) iddianızı öyle isbat ediniz, bakalım. Nerede o!. Bu mümkün mü?. Artık siz öyle helâl ve haram kılmaya nasıl ina-nabiliyorsunuz?.

Enam 6:144

Cenâb-ı Hak (Deveden de iki çift) bir kısmı erkek diğer bir kısmı dişi olmak üzere iki çift (sığırdan da) biri erkek diğeri dişi olmak üzere (iki çift -yarattı”) bunları varlık alanına çıkardı. Habibim!. Öyle kendi kendilerine helâl ve haram iddiasında bulunanları susturmak için (de ki:) bu iki nevîden olan iki kısım (erkeği mi) Allah Teâlâ size (haram kıldı, yoksa iki) kısım (dişiyi mi?.) haram kıldı (Yoksa) o (iki) kısım (dişinin rahimleri de bulunan yavruları mı?.) erkek olsunlar olmasınlar haram kıldı, söyleyin bakalım!. (Yoksa siz Allah Teâlâ bununla) Bu tahrim ile (size tavsiyede) mi bulundu da siz o tavsiyede (bulunduğu zaman hazır mı idiniz) de bundan haberdâr oldunuz!. Siz Yüce Peygamberlerin beyanlarınainanmıyorsunuz ilâhî huzurda bulunup onun emirlerini, tavsiyelerini kabul etmek ise sizin için elbette mümkün değildir. O halde nasıl oluyor da böyle bir helâl ve haram kılma iddiasında bulunuyorsunuz?. (Artık) Ey putperest câhiller!, (insanları bilgisizce) öyle bir haramın Cenâb-ı Hak’tan sadır olduğunu bilmeksizin (saptırmak için Allah Teâlâ’ya karşı yalan yere iftirada bulunan kimseden daha zâlim kim vardır?.) elbette ki, en zâlim, bu gibi iftiracı olan kimsedir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez.) Artık zulmün en son gayesine varmış olan öyle iftiracılar, nasıl hidâyete nâil olabilirler?. Onlar, küfr ve şirkin karanlıklarından kurtularak imân nuruna kavuşamazlar. Çünki onlar bu imâna olan tabii yeteneklerini zâyetmişlerdir.

Enam 6:145

Bu âyeti kerime, yenilmesi helâl ve haram olan şeyleri beyan ederek câhiliyet devri insanının bu husustaki iddialarını şöylece yalanlamaktadır. Resûlüm!. Kendi asılsız sözleriyle bir takım şeylerin helâl ve haram olduğunu iddia eden câhillere (De ki: Bana vahy edilmiş olanda) Kur’an-ı Kerim’de o ilâhî bir vahiyden ibârettir. Birşeyin helâl ve haram olması ise, ancak öyle bir ilâhî vahiy ile ortaya çıkar. (yiyecek bir kimseye) erkek olsun olmasın herhangi bir şahsa (yiyeceği haram kılınmış birşey bulamıyorum.) öyle sizin iddia ettiğiniz gibi bazı yiyeceklerin, hayvan ellerinin kadınlara haram olduğuna dâir birhüküm bulunmamaktadır. (Meğer ki,) O yiyecekleri şey (ölü) yani: Meşrû bir şekilde kesilmeksizin hayatı sona ermiş bulunsun. Bundan balık ile çekirge müstesnadır. Bunlar kesilmeden ölseler de etleri haram olmaz, (veya akan kan) olsun. Damarlardan çıkıp serpilen, ceryan eden kanlar gibi bulunsun. Bundan kara ciğerle akciğer müstesnadır. Gerçi bunlar da kan ise de bunlar akmaz bir haldedirler. Bunlar katı oldukları için adetâ kan mahiyetinden ayrılmışlardır, (veya domuz eti ki, bu şüphesiz bir murdar şeydir.) Yaratılıştan pistir, necasetler! yer durur. Böyle murdar, zararlı olan herşey ise dinî bakımdan zâten haram bulunmuştur. (Veyahut bir fısk ki, üzerine Allah’tan başkasının ismi zikredilerek kesilmiş bulunur.) Putların adları zikredilerek boğazlanmış olur. İşte bunların yenilmesi haramdır. Bunların bu haramlığı ilâhî vahye dayanmaktadır. (Bununla beraber) Bu hususta da dinî bir izin vardır. Şöyle ki (her kim yemek zorunda kalırsa) kendisine açlık isâbet edip de başka yiyecek helâl, birşey bulamazsa ve öyle açlığı devam ettiği takdirde öleceğinden korkarsa o halde kendisi gibi yemek zorunda olan bir şahsın hakkına (tecâvüz etmeksizin) onun elinden öyle hayâtını kurtaracak bir yiyeceği almaksızın (ve haddi aşmaksızın) zarûret miktarını geçmeksizin hayatını kurtaracak derecede (bunlardan yiyebilir.) bundan mes’ul olmaz, buna müsaade vardır, bu ilâhî bir merhametin eseridir. (Çünki senin Rab’bin şüphe yok ki gafurdur) Bunu yemekten dolayı hesâba çekmez ve (râhimdir.) öyle yemek zorunda olanlara o haram şeylerden istifâde etmelerini mübah kılmıştır. § Ehli eşek, köpek, kedi gibi azı dişleri olanlar, ayı, kurt gibi vahşi hayvanlar ve pençe sâhibi olan kuşlar da haramdır, etleri yenilemez. Bunlar zararlıdır, pistir, bir nevi necis veya Allah’a karşı gelme gibidir. Bu sebeble bunlar da bu konudaki haram kılmaya dahildirler. Bunların haklarında ayrıca hadisler de vardır.

Enam 6:146

Bu mübârek âyetler, Yahudi’ler için vaktiyle haram kılınmış olan bir kısım şeyleri bildirmektedir. Ve onların yalanlamalarının iltifata değer olmadığına ve kendilerinin lâyık oldukları cezalara işâret etmektedir. Şöyle ki: Bazı yenilecek şeyler bir cezâ olmak üzere Yahudilere haram kılınmıştı. Yahudi’ler ise o şeylerin Nuh ve İbrahim Aleyhisselâm zamanından beri haram kılınmış olduğunu iddiada bulunurlar. Cenâb-ı Hak ise onların bu iddialarını red için şöyle buyuruyor: (Ve) özellikle (Yahudi’ler üzerine) kendilerine bir cezâ olmak üzere (her tırnaklı olanı) deve gibi, kuşlar gibi, bir takım yırtıcı hayvanlar gibi şeylerin etlerini (haram kıldık) halbuki, bunların bir kısmı onlara evvelce helâl, bulunuyordu (ve onlara sığırdan ve koyundan -çıkarılan-) onların karınlarını, bağırsaklarını kaplamış olan (iç yağlarını da haram kıldık.) bu hayvanların etleri onlara helâl olduğu halde bu yağları haram kılınmıştır. (Ancak bunların sırtlarına veya bağırsaklarına yapışkan olan) O iç yağları (veya bir kemiğe karışan yağlar) meselâ: Kuyruk kemiğine bitişik bulunan, kabaca etler ile birleşen yağlar (müstesnâ.) onlar haram kılınmamıştır. (Bunu) Bu haram kılmayı veya bu cezâyı (onlara haddi astıkları için) meselâ haksız yere Peygamberleri öldürdükleri ve insanların mallarını yedikleri için, yasak olan faizden kaçındıkları için, böyle sebeblerden dolayı (bir cezâ olarak yaptık.) onlar böyle bir cezâyı hak etmişlerdir. (Ve şüphe yok ki, biz elbette doğru söyleyeniz.) Onların zulümleri ve haddi aşmaları yüzünden öyle cezalara mâruz kalmış olmalarına aitbeyanlarımız elbette tamamen doğrudur, gerçek duruma uygundur.

Enam 6:147

Resûlüm!. Yahudi’ler, haklarında sana verdiğim bu gibi malûmattan dolayı (Seni yalanlarlarsa) öyle bir takım yasaklanmış şeylerin eski zamandan beri haram olduğunu iddiada bulunurlarsa veyahut bir takım müşrikler, öyle helâl ve harama ait beyan ettiğin hükümlerden dolayı seni yalanlamaya, peygamberliğini inkâra cür’et gösterirlerse onlara (de ki: Rab’biniz geniş bir rahmet sahibidir.) sizi böyle yaptığınız her günahtan dolayı hemen hesâba çekmeyi? bazı günahlarınızdan dolayı lâyık olduğunuz cezâyı tehir eder. Maamafih buna aldanmayınız, bu bir mühlet vermedir, ihmâl etmek değildir. Bundan istifâde ederek uyanınız tövbe ve istiğfar ediniz. (Fakat onun azâbı da günahkâr olan bir topluluktan) tamamen (uzaklaştırılamaz.) elbette birgün onları yakalar, ona kimse mâni olamaz. Binaenaleyh bir cezâ olmak üzere bazı güzel ve temiz şeylerin haram edilmiş olduğu da inkâr edilemez. Evet… Cenâb-ı Hak, itaatkâr kulları hakkında merhameti pek geniştir. Suçlular hakkında da şiddetli bir cezâ vermeğe kadirdir. Artık uyanmalı, inkârdan vazgeçmeli; Hak Teâlâ’nın merhamet ve şefkatine sığınmalıdır, İnsanlık için bundan başka kurtuluş çaresi yoktur.

Enam 6:148

Bu mübârek âyetler, müşriklerin ileri sürecekleri mâzeretlerin asılsız olduğunu, iddialarının bir ilme, bir delile dayanmadığını bildirmektedir, Cenâb-ı Hak’kın ise en açık, en sağlam delile sâhip ve kulları üzerinde dilediği gibi tasarrufa kâdir olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Müşrik olanlar) Kendilerine, işlemiş oldukları küfr ve şirkten dolayı bir azabın gelmeyeceğini isbat için (elbette diyeceklerdir ki: Eğer Allah Teâlâ) bizim böyle müşrik olmayıp Allah’ı birleyen kimseler olmamızı ve birşeyi haram kılmamamızı (dilemiş olsaydı biz de şirke düşmezdik, babalarımız da) şirke düşmezlerdi (ve ne de birşeyi haram kılardık.) binaenaleyh bizim bu şirkimiz ve bazı şeyleri haram kılmamız; Allah’ın dilemesinin bir neticesidir. Artık biz bunlardan dolayı neden sorumlu olalım ve azap görelim?. (Onlardan) O câhil müşriklerden (evvelkiler de) onlar gibi câhil, müşrik babaları, dedeleri de kendilerinin sorumlu olacakları ve azap görecekleri hakkındaki dinî ihtarları (yalanlamıştı.) onlar da küfürlerinde böyle israr edip durmuşlardı. (Nihâyet azâbımızı tatlılar.) Allah’ın kahrına uğrayıp gittiler, tufan hadiseleri ve diğer felâketler tarihen sabit birer hakikattır. Eğer bu iddialar doğru olsaydı onlar öyle azaplara felâketlere uğrarlar mıydı?. Resûlüm!. O câhillere (De ki: Sizin) bu iddialarınızın doğruluğuna dâir (yanınızda ilimden birşey var mı?.) hangi kuvvetli bir delile dayanarak böyle bir iddiada bulunuyorsunuz?. Allah’ın iradesinin ne şekilde tecelli ettiğini biliyor musunuz ki ona dayanarak kendinizi mazur görüyorsunuz?. Cenâb-ı Hak, sizi zorla, baskıcı bir irâde ile şirke sevketmiş değildir. Belki sizin kesb ve irâdenizden dolayı hakkınızda küfr ve şirki dilemiş ve takdir buyurmuştur. Evet… Cenâb-ı Hak, insanlığa bir kabiliyet vermiş, onlara imân etmelerini emretmiştir. Fakat kendi ihtiyarlarına göre hareket edipona göre mükâfat ve cezâ göreceklerini beyan etmek için de: Öyle ise dileyen imân etsin, dileyen inkâr etsin… (Kehf, 18/29) buyurmuştur. Binaenaleyh kendi kudretini, iradesini küfre sarfeden bir kimse hakkında Cenab’ı Hak’kın küfrü yaratması, onun mes’ûliyetten kurtulmasını icab etmez. Belki o kimse, Allah’ın emrine muhalefet etmiş, kendi yaratılışını, iradesini kötüye kullanmış olduğundan dolayı hakkında ilâhî iradenin öyle meydana gelmesine sebebiyet vermiştir. Artık mes’ûliyetten nasıl kurtulabilir?. Buna dâir bir deliliniz var ise (Onu bize çıkarsanıza?.) ne mümkün!. (Siz) Ey müşrikler!. Bu iddianızda bâtıl bir (zandan başka birşeye tâbi olmuyorsunuz.) sâhipleri için faydalı olmayacak yanlış ve açık delillere muhalif olan bir zan’na dayanıyorsunuz, bunun ne kıymeti olabilir?. (Ve siz ancak yalan, yanlış tahminlerde bulunanlardan) Câhil, Hak’ki yalanlamaya cür’etkâr kimselerden (başka değilsiniz.) artık öyle zanlar sizin için bir delil olamaz.

Enam 6:149

Resûlüm!. O yanlış düşünen müşriklere (De ki:) artık sizin dâvânız bir delile dayanmadığından bâtıldır. Ancak (Kesin delil) açık delil, son derece sâbit ve kuvvetli kanıt (Allah Teâlâ’ya mahsustur.) işte Kur’an’ı Kerim ve onun tebliğcisi olan Yüce Peygamber böyle birer kesin delildir, birer açık kanıttır. Bunlara bakmayıp da kendi bâtıl kuruntularınıza nasıl itimat edebiliyorsunuz?. Sizin Hak Teâlâya karşı hiçbir deliliniz olamaz. O Yüce Yaratıcımülkünde istediği şekilde tasarrufta bulunur ve her tasarrufu bir hikmet ve menfaati içermektedir. (Eğer o) Yüce Yaratıcı (dileseydi elbette hepinizi hidâyete <erdîrîrdî.) fakat zorla olan bir hidâyet teklif hikmetine zıt, Allah’ın yüceliğinin tecelli etmesine aykırı olduğundan öyle dilememiştir. Kim kendi kudret ve iradesini hak yola sarfederse Cenâb-ı Hak da onun için hidâyeti nasip buyurur. Bilâkis kim de kendi iradesini, kudretini kötüye kullanırsa Cenâb-ı Hak da onu lâyık olduğu sapıklığa düşürür. Bunlar bu imtihan âleminin gereğidir. Hak Teâlâ’nın rahmetinin geniş ve azabının şiddetli olması bu suretle tecelli edecektir.

Enam 6:150

Bu âyeti kerime, iddia ettikleri haramlar hakkında delilden mahrum olan müşriklerin bu davalarına doğru bir şâhit getiremeyeceklerini şöylece meydana koymaktadır. Resûlüm!. Öyle bazı şeylerin haram olduğunu iddia eden müşriklere (De ki: Haydi Allah Teâlâ bunları) şu haram tanımakla olduğunuz şeyleri (muhakkak haram kıldı diye şahadet edecek olan şâhitlerinizi getiriniz.) iddianızın doğruluğuna şâhitlik ediversinler. Heyhat!. Buna şahadet edecek doğru şâhit ne gezer!. (Şâyet onlar şahadet ederlerse) hakikata aykırı olarak şahitlikte bulunmuş olacaklardır. Artık (sen onlar ile beraber şahitlikte bulunma.) onları bırak, kendilerini tasdik etme. Çünki onlar iftirada, yalan yere şahitlikte bulunmuş olacaklardır. (Ve âyetlerimizi yalanlayanların) helâl ve haram hakkındaki Kur’ânî beyanları tasdik etmeyenlerin (ve âhirete inanmayanların arzularına uyma) öyleinkârcıların, Allah’ın kitabı ile sâbit hükümleri kabul etmeyenlerin eğilimlerine istek ve arzularına asla iltifatta bulunma. (Ve onlar) Öyle câhil, bâtıl inançlı kimselerdir ki (başkalarını Rablerine eş tutarlar.) Kâinatın Yaratıcısına kendi putlarını, âciz mahlûkları ortak tanırlar, öyle bozuk, akıl ve fikire aykırı olan iddialarda bulunup dururlar. Artık öyle Allah Teâlâ’nın âyetlerini yalanlayan, âhiret âlemini inkâr eyleyen ve mahlûklardan bir kısmını Yüce Yaratıcıya eş tanıyan bir topluluğa tâbi olmak nasıl uygun olabilir?.

Enam 6:151

Bu âyeti kerime, Allah tarafından haram kılınmış olan şeylerin mühim bir kısmını şöylece kapsamaktadır. Resûlüm!. Nelerin haram olduğunu doğru bilmeyen o iddiacılara (De ki: Geliniz!.) bana yöneliniz. (Rab’binizin üzerinize neleri haram kılmış olduğunu) bildiren Kur’an âyetlerini size (okuyayım:) İşte o âyetler ile emrolunuyor ki (Ona) o Yüce Yaratıcıya (hiçbir şeyi ortak koşmayınız.) onun ortak ve benzerden uzak olduğunu biliniz, birliğini tasdik ediniz. (ve ana ile babaya iyilik ediniz.) Onlar sizin varlığınıza birer sebeptir, hakkınızda şefkatler!, hizmetleri pek fazladır, onların değerini bilip haklarında güzel muameleden ayrılmayınız. (Ve çocuklarınızı yoksulluktan) Fakirlik ve ihtiyaç içinde kalacağınızı düşünmeden (dolayı öldürmeyiniz) öyle merhamete, insaniyete aykırı bir cinâyette bulunmayınız, (sizi de onları da bîzrızıklandırırız.) Siz rızkınızı kazanabileceğinizden korkarak öyle bir alçaklığa cür’et göstermeyiniz, sizleri rızıklandıran ancak sizlerin yaratıcısıdır, yoksa kendiniz değilsiniz. Takdir edilen rızk ne ise siz ona kavuşursunuz. (Ve kötülüklere) Zinâ gibi livâta gibi rezilliklere ve diğer çirkin, gayrimeşru işlere (onlardan açıkça olanı da gizlice olana da yaklaşmayınız) Kötülüklerin ve diğer günahların âşikâre yapılması da, gizlice yapılması da haramdır, birer edepsizliktir, bunlar insanların gözlerinden gizli kalsa da Cenâb-ı Hak tarafından bilinmektedir. Allah’tan korkan, onun hükümlerine uymayı bir vazîfe bilen bir kimse nasıl olur da öyle kötülükleri işlemeye cür’et edebilir, onları işlemek değil, yanlarına yaklaşmaya da cesaretle bulunamaz, (ve Allah Teâlâ’nın) Öldürülmelerini (haram kıldığı herhangi kimseyi de öldürmeyiniz) müslüman olmakla veya müslümanların koruması altına girmekle hayatları güvencede bulunan kimselere sui’kastte bulunmayınız. (Hak ile olan) Öldürmek (müstesnâ) meselâ: Bir kimse, mâsum bir şahsı haksız yere öldürürse kısas yoluyla öldürülmeyi hak eder. Aynı şekilde: Bir kimse imândan sonra dinden dönerek İslâm cemaatından ayrılırsa veya evlendikten sonra zinada bulunursa öldürülmeyi hak etmiş olur. Bu gibi bir sebep bulunmadıkça hiçbir kimsenin hayatına kasdetmek câiz olmaz. (İşte bunlar ile) Bu teklif olunan beş husus ile bir lûtuf ve merhamet olmak üzere Rab’biniz (size tavsiyede) tekitli olarak emir ve tenbihte (bulunmuştur. Tâki) ey mükellef insanlar!. (akıllıca düşünesiniz.) Bu husustaki İslâmî hükümlerin faidelerini, hikmetlerini güzelce tefekkür ederek kendinizi o beyan olunan yasakları, kötülükleri işlemekten men edesiniz. Ne büyük bir ilâhî ikaz!.

Enam 6:152

Bu mübârek âyetler de uyulması gereken, ve güzel bir şekilde yerine getirilmeleri fikir ve ictihada dayanan beş nevi insanî vazîfeyi beyan ve tavsiye buyurmaktadır. Ve bu nevi vazîfeleri yerine getirmemenin tehlikesini bildirmektedir. Şöyle ki: Ey veliler, vasîler!. idareniz altında bulununa herhangi bir (Yetimin malına “rüştüne kadaryaklaşmayınız.) yani: Yetim, akil bâliğ, malını idareye kâdir oluncaya kadar onun malını güzelce idâre ediniz, o malı haksız yere sarf etmeyiniz, hattâ böyle bir maksatla yanına bile yaklaşmayınız, reşit olunca da kendisine teslim ederek o yükten kurtulunuz. (Sadece en güzel bir şekilde yaklaşın.) O malı muhafaza etmek veya verimli bir hâle getirmek için harcanması gereken miktar müstesnâ, onu harcayabilirsiniz. (ve ölçüğü ve tartıyı adâlet üzere yapınız.) Bunları yaparken ifrat ve tefritten kaçınınız, dosdoğru adâletli bir şekilde tamamlayınız. Meselâ: Bir malınızı satarken miktarını, ağırlığını olduğundan fazla göstermeyiniz, bir malı satın alırken de o malın miktarını, ağırlığını olduğundan noksan göstermeğe tenezzül etmeyiniz, böyle hareket, adalete aykırıdır ve haramı istemeye sebeptir. Terazilere, ölçeklere hakkıyla riâyet etmelidir, bir müslüman için öyle maddî, geçici bir menfaat düşüncesiyle gerçeğe aykırı iddiada harekette bulunmak asla câiz olamaz. (Biz bir kimseyi gücünün üstünde birşey ile mükellef kılmayız) Binaenaleyh böyle tartılan ve ölçülen şeylerde de adalete uymak, insanların gücünün üstünde değildir, bunlara uymamalarından dolayı mazur olamazlar, bunlara uymakla mükelleftirler (ve sözsöyleyeceğiniz zaman) bir hadiseyi haber vereceğiniz veya bir hâdiseye hüküm ve şahitlikte bulunacağınız vakit (adâletle bulununuz) doğruluktan ayrılmayınız, doğrusu ne ise onu söyleyiniz, ona göre hüküm veriniz, şahitlikte bulununuz. (isterse ki,) Lehine veya aleyhine söyleyeceğiniz kimse (yakınlarınız.) akrabanızdan bulunsun, yine doğru söylemekten, hakka riâyetten ayrılmayınız. (Ve Allah Teâlâ’ya verdiğiniz sözü yerine getiriniz.) Böyle adalete riâyet hususundaki ve diğer dinî hükümlere devam etme hususundaki emirlerine göre hareketten ayrılmayınız, dinen kabul ettiğiniz ve üzerinize almış olduğunuz vazîfeleri yerine getirmeğe çalışınız. (İşte) Cenâb-ı Hak (size bunlar ile) bu ayrıntılı olarak bildirilen vazîfelerle (tavsiyede bulunmuştur.) tekitli bir şekilde emir ve tenbih buyurmuştur. (Umulur ki, düşünürsünüz -öğüt alırsınız-.) Gerektirdiği şekilde amelde bulunursunuz, ona göre davranışlarınızı güzelce tanzim ederek sorumluluktan kurtulur, mükâfatlara kavuşursunuz.

Enam 6:153

(Ve şüphe yok ki, bu) İki âyetteki emir ve yasak veya bu sûredeki Allah’ın birliğine, peygamberliğe, dinî hükümlere dâir beyanlar (benim dosdoğru yolumdur.) benim peygamberlik ve risâletimin hareket yolu budur. Ben bu doğru, ilâhî yolu takip ile mükellef im. Ey müslümanlar!. (Artık) Siz de (ona) o dosdoğru yola (tabi olunuz) bütün gayretinizle onu takibe çalışınız, (başka yolları takib etmeyiniz.) İslâm dinine aykırı olan yollara, bid’at ve sapıklık yollarına gidivermeyiniz. (Sonra bunlar) Allah’ın dinine aykırı olan yollar (sizi Cenâb-ı Hak’kın yolundan) kulları için râzı olduğu dosdoğruyoldan, İslâm caddesinden (ayırır.) öyle yanlış, bâtıl yollara meylettirir, sevkeder durur. (İşte) Hak Teâlâ Hazretleri (size bununla) böyle Allah Teâlâ’nın yolunu takip edip diğer yolları terketmekle (tavsiyede bulundu.) emir ve tenbih buyurdu. (Gerektir ki, siz sakınasınız.) Öyle dağınık küfr ve dalâlet yollarına gidivermekten kaçınasınız. Sizin için başka çare yoktur. Görülüyor ki: İşbu (151 ve 152) inci âyetler şöylece on dinî hükmü kapsamaktadır: (1) Cenâb-ı Hak’ka ortak koşmamak. (2) Ana babaya iyilik etmek. (3) Çocukları fakirlik korkusuyle öldürmemek. (4) Kötü şeylere yaklaşmamak. (5) Öldürülmeleri haram olan kimseleri öldürmemek. (6) Yetimlerin mallarına yaklaşmamak. (7) Ölçüleri adâletle yapmak. (8) Tartılan adâletle yapmak. (9) Söylerken adâletten ayrılmamak. (10) Hak Teâlâ’ya verilen sözü tutmak. Bunlara on hüküm adı verilmektedir. Bunlar ümmetlerin, asırların değişmesiyle değişmeyecek dinî, medenî; insanî hükümlerdir. İbni Abbas Hazretlerinden rivâyet olunduğu üzere bunlar ile amel edenler hidâyete ulaşır, cennete girerler. Bunları terkedenler de cehenneme gönderilirler. Binaenaleyh selâmet ve saadete kavuşmayı temenni eden bir cemiyyet için bu yüce esaslara riâyet etmek çok lüzumludur.

Enam 6:154

Bu âyeti kerime, Kur’an-ı Kerim’ininmesinden evvel de beyan olunan hükümleri içeren ilâhî bir kitabın Hz. Musa’ya verilmiş olduğunu onun da bir rahmet ve hidâyet vesîlesi bulunduğunu açıklamaktadır. Şöyle ki: Ey Muhammed Ümmeti!. Size haramları ve diğer hükümleri bildirdikten (sonra) haber vereyim ki: (biz Musa’ya) da verdiğimiz kitabın (hükümlerine) Musa gibi (güzelce riâyet edene) de öyle iyi ve ihsanda bulunan bir zata da (kitabı) Tevrat-ı şerifi (tamamlanmış bir şekilde) diğer hükümleri de mükemmel olarak kapsayıcı bir tarzda (ve herşeyi) dinî işleri, dünyevî ve uhrevî vazîfelere, bir takım ilâhî hakikatlere ait mes’eleleri (ayrıntılarıyla) bildirmek (ve) o kitabın hükümlerine bağlanıp gösterdiği yolu takib edenlere (bir hidâyet ve rahmet olmak için verdik.) böyle bir ilâhî kitabı ihsan ettik, (Tâki) onun kavmi bu kitab-ı Kerim sâyesinde itikatlarını düzelterek, amellerini islah ederek (Rablerinin huzuruna) âhiret âlemine (varacaklarına imân etsinler.) Kurtuluşa ulaşsınlar. Ne büyük bir ilâhî lûtuf, İsrail oğulları bundan istifâde etmeli değil miydi?. Ne yazık ki birçokları bu hidâyet yolunu takib etmemişlerdir.

Enam 6:155

Bu mübârek âyetler, Tevrat’ın birçok hükmü içeren ilâhî bir kitap olduğunu bildirmekle beraber Kur’an-ı Kerim’in daha tamam ve daha güzel bir şekilde bir nice dinî hükümleri kapsadığını ve binaenaleyh Kur’an-ı Kerim’e daha güzel bir şekilde uymanın lüzumunu bildirmektedir. Ve böyle bir ilâhî kitabın inmesinden dolayı artık kimsenin cehâletini mazeret makamında ileri sürmesine imkân kalmadığını, böyle kutsî bir kitabın hükümlerine uymaktan kaçınanların pek fazla azap göreceklerini şöylece hatırlatmaktadır. (Ve bu) Emirleri, yasakları size okunan Kur’an-ı Kerim (bir kitaptır ki) kıymet veyüceliği takdirlerin üstünde bulunan ilâhî bir vahiyden ibârettir ki, (bunu biz) şanı yüce olan (indirdik.) Resûlüme inzal ettik. Bu kitap (mübârektir.) Dünyevî ve uhrevî fâideleri pek çoktur. (Artık ona tâbi olunuz.) Onun bütün hükümlerine riâyet ediniz, (Ve sakınınız.) onun hükümlerine muhalefetten kaçınınız, (tâki rahmete eresiniz.) ilâhî merhamete ulaşasınız, dünyada da âhirette de selâmet ve saadete kavuşasınız.

Enam 6:156

Ve bu kitab-ı Kerim, Ey Son Peygamber’in imâna dâvet ettiği insanlar!. Size Allah tarafından ihsan buyurmuştur (Demeyesiniz ki) ne yapalım, bizim kitabımız yoktu (kitap ancak bizden evvel iki tâifeye) Yahudi ve Hırıstiyan milletine (indirilmiştir) bizim ise onlar ile alâkamız yoktur.(ve bîz onların okumasından) Onların hakikatini anlamaktan (şüphesiz ki habersizdik.) onların mahiyetini bilemiyorduk, onlar bizce anlaşılmış ve sâbit olmuş değildi.

Enam 6:157

(Yahut) da Ey Son Peygamberin yaydığı İslâm dinini, kabul ile mükellef olan insanlar!, (demeyesiniz ki: Eğer bize) De (kitap indirilmiş olsaydı, elbette biz) onun bütün hükümlerine hakkıyle riâyet ederek (onlardan) o iki kavimden (daha fazla hidâyete ermiş olurduk.) Artık böyle iddialara selâhiyetiniz kalmamıştır. (İşte size Rab’bînizden açık bir delil de geldi) açık bir delil olan Kur’an’ı Kerim ihsan olundu(hidâyet ve rahmet de) geldi. O Kur’an-ı Kerim’in hükümleri hidâyet ve rahmet kaynağıdır. Onlara riâyet edenler sapıklıktan kurtulur hidâyete erişir. Azaptan uzaklaşarak ilâhî rahmete kavuşur. (Artık Allah Teâlâ’nın âyetlerini yalanlayandan) herhangi bir hükmünü inkâr etmeye ve küçümsemeye cür’et gösterenden (ve ondan) insanların yüzlerini (çevirenden.) o ilâhî kitabın hükümlerini kabulden kaçınarak insanlara da kaçınmayı gösterenden (daha zâlim kimdir?.) öyle bir kimse hem sapıtan hem de saptırandır. Artık (Biz âyetlerimizden yüz çevirenleri) onların hükümlerine riâyetten insanları men’e cür’et gösterenleri, öyle sapıklıkla saptırmayı bir arada bulunduranları (elbette böyle yüz çevirmeleri) saptırmaları (sebebiyle azabın en kötüsü ile) en şiddetli olamyle (cczâlandıracağızdır.) onlar bu kötü, çirkin hareketlerinin cezalarına şüphe yok ki, kavuşacaklardır. Ne elem verici bir âkibet!. Kısacası!. Bütün insanlık için en son ve en muazzam bir ilâhî kitap olan yüce Kur’an indirilmiştir, artık kimsenin cehâletini bahane ederek itizarda bulunmasına mahal kalmamıştır. Bu mübârek kitabın bütün hükümlerine uymak icab etmektedir. Binaenaleyh her insan, öyle korkunç bir âkibete uğramamak için inancını ahlâkını düzeltmelidir, hiçbir kimsenin dinî, ahlâkî terbiyesini bozmaya cür’et etmemelidir, insanlık için şeytanî bir numune olmamalıdır. Belki dindar, fazîletli, hayrı tavsiye edici bir hidâyet rehberi olmaya çalışmalıdır, İnsan ancak bu sâyede selâmet ve saadete nâil olur. Başka çare yoktur.

Enam 6:158

Bu âyeti kerime, kendilerine kitap indirilmesini isteyen dinsizlerin kitap indirime de imân etmeyeceklerini ve onlara istedikleri bazı mücizelerin ortaya çıkması durumunda ise artık imâna gelmelerinin kendilerine bir fâide vermeyeceğini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onlar) O ilâhî âyetleri yalanlayanlar, imân etmezler. Onlar (başka değil, kendilerine) ruhlarını almak için veya kendilerine azap etmek için (Meleklerin gelmesini) bekliyorlar. (veya Rab’bin gelmesini) Gözlûyorlar. Hâşâ mekân ve zamandan, gelip gitmeden uzak olan Kâinatın yaratıcısının kendilerine gelip görünmesini veya haklarında azâba dâir ilâhî bir emrin ortaya çıkmasını bekliyorlar. (veya Rab’bin bazı âyetlerinin gelmesini) Kıyâmetin vukû bulacağına alâmet olan şeylerden bazılarının; meselâ güneşin batı tarafından doğması gibi hâdiselerin meydana gelmesini (bekliyorlar.) onlar kendi iddialarınca o vakit imân edecekler. Bu çok uzak!. Resûlüm!. Onlara hatırlat ki; (Rab’bin bazı âyetlerinin geleceği gün) Meselâ Deccalın veya Dabbetülardın ortaya çıkacağı zaman artık bu hâdiseden (evvelce imân etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış) evvelce tevbe ve istiğfarda bulunmamış (olan şahsa) bu sonraki (imânı) tevbesi (fayda vermez.) bunlar kabul edilmez. Çünki böyle bir imân ve tevbe, irâde ile gayba imân ve tevbe mahiyetinde bulunmamış belki zora dayanmış olur. Resûlüm!. O inkârcılara (De ki:) o istediğiniz bazı alametlerin ortaya çıkışını (Bekleyiniz) onlar elbette ergeç zuhur edecektir, (ve biz de şüphe yok ki, bekleyicilerdeniz) Onların ortaya çıkacağı muhakkaktır. Vaktiyle imân etmiş olanlar o zaman kurtuluşa ereceklerdir. Bilâkis o zamana kadar inkârcı olarak kalanlarda ebedî zarara uğrayacaklardır. § Ashâbı kiramdan Huzeyfe ve Berra İbni AzibHazretleri demişlerdir ki: Biz kıyameti tartışıyorduk, Rasûlü Ekrem Hazretleri teşrif ettiler, ne konuşuyordunuz, diye sual buyurdular, kıyameti konuşuyorduk, dedik. Buyurdular ki: Kendisinden evvel on alâmet görülmedikçe kıyâmet kopmaz. O alâmetler işe şunlardır: (1) Bir duhanın = dumanın zuhuru ki, kırk gün devam edecektir. (2) Dabbetülarz = yerden çıkacak garip bir hayvan ki, insanlar ile konuşacaktır. (3) Doğu tarafından bir hasefin yani yer batmasının meydana gelmesi. (4) Batı tarafından bir yer batmasının meydana gelmesi. (5) Arap yarımadasında bir yer batmasının meydana gelmesi. (6) Deccalın, rablık iddiasında bulunan ve yavaş yavaş helâke sürüklenmek üzere bazı hârikalar gösterecek bir şahsın meydana çıkması. (7) Güneşin geçici olarak batıdan doğması. (8) Yecüc ve Mecüc adında iki kabîlenin yeryüzüne dağılarak bozmaya çalışması. (9) Hz. İsa’nın gökten yeryüzüne inmesi ve bir müddet daha yaşayıp Hz. Muhammed’in şeriatı ile amel etmesi. (10) Aden tarafından müthiş bir ateşin ortaya çıkması. Bu on alâmete “kıyâmet alâmetleri” denilmektedir. Bunlara dâir kelâm ilminde tafsilât vardır, hepsi de Allah’ın kudretine göre mümkündür, vuku bulacaklar! da birçok muteber hadisler ile sâbittir. Artık bunları inkâra veya şahsî bir şekilde tevile dinî bakımdan müsaade edilemez. § İmamı Ahmet ile Tirmizî Ebu Hüreyre Radiallahü anhdan şöyle rivâyet etmişlerdir: Üç şey vardır ki, onlar ortaya çıkınca artıkevvelce imân etmemiş olan şahsa imân etmesi fâide vermez, onlar ise güneşin batıdan doğması ve Deccal ile Dabbetülardin çıkışıdır.

Enam 6:159

Bu mübârek âyetler, ayrılığın, birleşmemenin kötü âkibetini bildirerek insanları bid’atlere, arzu ve isteklerine uymaktan, ihtilâflara düşmekten, birbirine düşman gumplara ayrılmaktan sakındırmaktadır. Ve kötülükleri işleyenlerin birer misli cezâya uğrayacaklarını bildirmekte iyiliklerde bulunanların da onar misli mükâfatlara nâil olacaklarını şöylece müjdelemektedir. (Şüphesiz o kimseler ki) O milletler ki (dinlerini parça parça ettiler.) dinlerinin bazı hükümlerini kabul, bazılarını reddettiler, dinî esasları kendi arzularına göre yorumlaya cür’et gösterdiler. Ve bazı milletler, meleklere taptılar, onları Allah Teâlâ’nın kızları sandılar, bazı milletler de putlara taptılar onları, haklarında birer şefaatçi sandılar. Mecusiler de ışığı da, karanlığı da birer ilâh tanıdılar. Bazı kimseler de dinin hükümlerine muhalif ictihatlarda bulundular, mânâları açık âyetleri bırakıp müteşabihata tâbi oldular, bir takım kimseler de maddî bir mefaat, bir gaye uğrunda dinin emirlerine muhalif hareketlerde bulunmadan çekinmediler (Ve muhtelif guruplara ayrıldılar) birbirine karşı düşmanca birer vaziyet almış, birbirine kâfir demeye ve saptırmaya başlamış oldular, aralarında birlikten, dayanışmadan, sevgi ve samîmiyetten eser kalmamış bulundu. Fakat ey Rasûlü Ekrem!. (Sen hiçbir şeyde onlardan değilsin.) Sen onların inançlarına, hareketlerine tâbi olmayıp çağdaşın olanlara lâzım gelen dinî hükümleri tebliğ etmiş, onlarıbizzat irşada çalışmış olduğun için onların o kötü hâllerinden sorumlu değilsin, sen peygamberlik vazîfeni yerine getirmiş bulunuyorsun. (Onların işleri ancak Allah’a aittir.) Cenâb-ı Hak, onların hak etmiş oldukları cezaları vermeğe kadirdir. Onların haklarında ilâhî hikmeti gereğince yüce irâdesi tecelli eder. Onları dilerse daha dünyada iken hesaba çeker, onlara karşı cihat ilân edilmesi için sana emreder, müsaade verir. (Sonra onlara) Dünyada rken (ne yaptıklarını) Allah Teâlâ’nın emirlerine nasıl muhalif hareketlerde bulunup durduklarını, âhiret gününde (haber verecektir.) onları o yaptıklarının cezalarına kavuşturacaktır. Artık her insan, bu gibi bir akibeti düşünerek daha dünyada iken hâlini düzeltmeli, mükâfatlara vesîle olacak güzel amellerde bulunmalı değil midir?.

Enam 6:160

(Her kim) herhangi bir mü’min (bir iyilik ile) âhiret âlemine (gelirse kendisi için) ilâhî bir lûtuf olmak üzere (onun) o yaptığı iyiliğin, güzel amelin en az (on misli.) sevap vardır. (Ve her kim bir kötülük ile gelirse) Dinin yasaklarından birini işlemiş olursa âhirette (o ancak onun misli ile cezalandırılır.) o kötülüğün dengi olan bir azâba çarptırılır. (Ve onlar) Sevaplarının eksilmesi ve cezalarının arttırılması suretiyle (zulme uğramazlar.) haklarında adalete aykırı bir muamele yapılmaz. Meselâ: Bir müslüman bir günah işlerse onun dengi bir cezâyı hak etmiş olur. Cenâb-ı Hak aff etmezse yalnız o cezâya uğrar çünkü bir müslüman, yaptığı günahın devamını istemez, ondan kurtulmak arzusunda bulunur. Bu cihetle yalnız bir misli cezâyı hak etmiş bulunur. Fakat bir müslüman, bir ibâdette, güzel bir muamelede bulunursa bunun karşılığında ilâhî bir lutuf olarak en az on katmükâfata kavuşur. Bir kâfirin yapacağı herhangi bir muamele ise dinî bir mahiyeti taşımamaktadır. Binaenaleyh o muameleden dolayı dünyada bir mükâfata ulaşsa da âhirette ulaşamayacaktır. Küfürle yan yana olan bir muamele, bir ibâdet, bir itaat sayılamaz. Fakat onun küfrü kendi azim ve kanaatine göre dâimidir, dünyada ebediyen yaşayacak olsa o kanaatte bulunacağına karar vermiş bulunmaktadır. Binaenaleyh onun bu kararı sonsuz olduğundan onun azâbı da sonsuz bulunacaktır. Bu cihetle aralarında bir eşitlik vardır.

Enam 6:161

Bu mübârek âyetler, asıl doğru yolun İslâm dininden ibâret olduğunu ve Cenab’ı Hak’kın ortak ve benzerden uzak olup bütün ibâdetlerin ona yapılacağını ve bütün mahlûkların varlık ve yokluğunun onun kudretiyle meydana geldiğini şöylece bildirmektedir: Resûlüm!. Öyle ayrılığa düşmüş, Allah’ın birliğini terketmiş olan câhillere (De ki, şüphe yok Rab’bim) o terbiye eden şânı yüce Allah’ım, ilâhî vahyi ile, gizli ve açıktaki eşsiz eserleriyle (beni doğru bir yola) hak’ka kavuşturan bir yola ulaştırdı. Yani: Beni (dosdoğru bir dine) İslâm dinine evet… Hz. (İbrahim’in hânif olan dinine) onun bâtıl dinlerden beri olan din yoluna (hidâyet buyurdu.) beni de öyle bir şeref ve saadete kavuşturdu. (Ve o) Yüce Peygamber (müşriklerden olmuş değildi.) o Allah’ı birleyici idi, bir kadri yüce peygamber idi. Ona mensup oldukları iddiasında bulunan müşrikler ile onun asla bir alâkası yoktu. Hz. İbrahim’in temizliği, dindarlığı öyle yanlış inanç sâhipleriyle alâkadar olmasına aykırıdır. Bu âyeti kerime, Hz. İbrahim’in dini üzere bulunduklarını iddia eden Kureyş müşriklerin!yalanlamaktadır.

Enam 6:162

Resûlüm!. O müşriklere hitâben (De ki: Benim namazım, ibâdetlerim) oruç gibi, hac gibi, kurban vesâire gibi yaptığım ibâdetleri itaatler (ve dirîliğim ve ölümüm) hayat ve ölümüm, bu hallerdeki hayr ve iyiliklerim, ölüm anında imân üzere bulunuşum, bütün varlığım (âlemlerin Rab’bi olan Allah Teâlâ içindir.) hepsi de onun birer ihsanıdır, hepsi de onun ilâhî zâtına samimi bir şekilde kulluğu arzetmek içindir. Böyle bir samimiyetle yapılmayan bir ibâdet ve itaat ise zâten kabüle lâyık değildir.

Enam 6:163

(Onun) O Yüce Yaratıcının hiçbir hususta (bir ortağı yoktur.) o ortak ve benzerden uzaktır. Bütün ibadetlerimiz yalnız onun ilâhî zâtına aittir. Ona kimse ortak koşulamaz. (Ve ben bununla emrolundum.) Ben böyle birlemekle, böyle samîmî ibâdetlerle, ve Cenab’ı Hak’kın birliğini ümmetime telkin etmekle mükellefim (ve ben müslümanların) rahmete erişen bu ümmetten İslâmiyet’i ilk kabul eden ve Allah Teâlâ’nın emirlerine uyan zatların (ilkiyim.) ben bu müslüman olma şerefine Allah’ın vahyi ile kavuşmuş, sonra bunu ümmetime telkin etmiş bulunmaktayım. § Nüsk kelimesi, Cenâb-ı Hak’ka mânevî yönden yaklaşmaya vesîle olan herhangi bir ibâdet ve itaattir. Kurban mânâsında kullanıldığı da bilinmektedir.

Enam 6:164

Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’kın rablığını, rablığına şâhitlik eden ilâhî tasarruflarını bildirmektedir. Ve Allah Teâlâ’nın birliğini rablığını tasdik edenleri rahmet ve mağfiret ile müjdelemekte, inkâr edenleri de azap ile korkutmakta ve sakındırmaktadır. Şöyle ki: Resulhum!. Cenab’ı Hak’ka bir takım yaratıkları ortak koşan ve başkalarını da öyle bir şirke dâvete cür’et eyleyen câhil müşriklere (De ki: Ben Allah Teâlâ’dan başka bir Rab’mi ararım ki) onu, ibâdet hususunda Cenâb-ı Hak’ka ortak koşayım. Halbuki (o) benim kendsine ibâdet ettiğim,birliğine inanmış bulunduğum Allah Teâlâ (herşeyin Rab’bidir.) sahibidir, mâlikidir, terbiye edicisidir. Onun dışındakiler hep ona muhtaçtır, onun rablığının birer eseridir. Artık nasıl düşünülebilir ki, onlar mâbudluk hususunda o âlemlerin Rabbinin ortağı olabilsinler. Halbuki, o müşrikler de itiraf etmektedirler ki, o ortak koştukları şeyleri de yaratan, besleyen Âlemlerin Rabbi Allah’tır. Evet… Putlara tapanlar da, itiraf etmektedirler ki, gökleri, yerleri ve bunlardaki bütün varlıkları ve o putları yaratan, Allah Teâlâ’dır. Yıldızlara tapanlar da itiraf etmektedirler ki, bu yıldızların yaratıcısı, icad edeni ancak Yüce Allah’tır. Yezdân ile Ahremen’in, yani şeytanın mâbudluğuna inananlar da itiraf etmektedirler ki, şeytanları yaratan da yine Allah Teâlâ Hazretleridir. Hz. Mesih’in ve meleklerin mâbudluğuna inananlar da itiraf etmektedirler ki, bunların da ve bütün Kâinatın Yaratıcısı ancak Yüce ve Mukaddes olan Allah’tır. İşte bu dört kısım müşrik tâifeden herbiri de yaratıcılığın, rablığın Allah Teâlâya mahsus olduğunu itiraf edip durmaktadırlar. Artık böyle mahlûk olan, Cenâb-ı Hak’kın birer kudret eseri bulunan şeyler, mâbudluk sıfatına nasıl sâhip olabilir ki, onları birer mabut edinmek uygun olabilsin. Hiç terbiye edilenin terbiye edene, yaratılmışınyaratıcıya, kölenin sâhibine ortak olması aklen düşünülebilir mi?. Binaenaleyh Allah Teâlâ’dan başkasını mabut edinmek, bozuk bir davranıştır, bâtıl bir din inancıdır. (Ve) Şunu da bilmelidir ki (herkesin kazanacağı -günahancak kendi aleyhinedir.) Müşrikler, müslümanlara diyorlardı ki: Siz de bizim yolumuza tâbi olunuz, sizin yapacağınız şeyler bizim üzerimize yazılmış, biz onun sorumluluğunu, üzerimize alırız. Bu âyeti kerime ise onları redediyor, herkesin yapacağı fena şeylerin mes’uliyeti kendi aleyhine yönelir, bu mes’ûliyetten kendisini kurtaramaz olduğunu bildiriyor. Maamafih o müşrikler diyorlardı ki: Ey müslümanlar!. Siz bize tâbi olunuz, biz sizin üzerinize yazılacak hatalarınızı kıyâmet gününde yükleniriz, onların bu iddialarını red için de buyruluyor ki: (Ve hiçbir günahkâr nefis, başkasının günahını yüklenmez.) Artık o müşrikler de şirke düşürdükleri kimselerin günahlarını, mes’uliyetlerini tamamen yüklenerek onları azaptan kurtarabilirler mi?. Bu halde kendileri de azap görürler, öyle saptırdıkları kimseler de azap görürler. Bir kere şunu da düşünmeli ki: (Sonra dönüşünüz ancak Rab’binizedir.) Bu dünya hayatının ardından âhiret hayatı başlayacaktır, bütün mükellef mahluklar Cenâb-ı Hak’kın mânevî huzuruna giderek hesâba çekileceklerdir. (O zaman o Rab’biniz) Olan yüce mâbud dünyada iken (kendisinde ihtilâfa düşmüş olduğunuz şeyleri) onların hayır mı, şer mi, hak mı, bâtıl mı bulunmuş olduğunu (size haber verecektir.) o zaman hakikat tamamen ortaya çıkacaktır, artık o zaman yapacağınız pişmanlıklar size bir fâide vermeyecektir.

Enam 6:165

Ey insanlar!. Bir kere Allah Teâlâ’nın hakkınızda olan nîmet ve ihsanını düşünmeli değil misiniz?. Ona başkalarını nasıl ortak koşablirsiniz?. O kerem sâhibi Yaratıcı, sizleri yarattı, nîmetlere kavuşturdu (Ve) özellikle (o, o) Yüce Yaratıcı (dır ki, sizi yeryüzünde halîfeler kıldı.) sizi geçmiş ümmetlere halef kıldı; siz onların yerlerini işgal ettiniz, özellikle Peygamberiniz olan Hz. Muhammed’i, bütün Peygamberlerin sonuncusu kıldı, onun ümmeti olan sizleri de tarihe karışmış olan ümmetlerin yerine getirdi, onların yerlerine geçirip, hâkim kıldı. (Ve) O kerem sâhibi Yaratıcı (bâzınızı bâzınızın üzerine derecelerle yükseltti.) akıl ve mârifet, şeref ve servet, hâkim ve mahkûm olma itibâriyle cemiyetinizi çeşitli mertebelerde bulundurdu. (Tâki sizi verdiği şeylerde imtihana tâbi tutsun.) Yani: O hikmet sahibi yaratıcı, sizleri böyle çeşitli tabakalara ayırmış olmakla hakkınızda hikmet gereği bir imtihan ve deneme muamelesi yapmıştır. Bununla itaatkâr olanlar ile, âsi olanlar, nîmetlerin şükrünü yerine getirenlerle getirmeyenler ortaya çıkmış olacaktır. Yoksa Cenâb-ı Hak’ca herşey malûm olduğundan onun herhangi bir kimseyi anlamak için imtihana tâbi tutması düşünülemez. Böyle bir imtihan. Cenab’ı Hak için kesinlikle gereksizdir. Ancak kullarının fiil ve hareketleri ortaya çıkıp kendilerinin bir itiraza selâhiyetleri kalmaması için onları öyle imtihan sayılacak vaziyetlere, yükümlülüklere mâruz bırakır ki bu durum, bizler için bir imtihan mahiyetinde bulunmuş olur. (Şüphe yok ki, senin Rab’bin) Olan o hikmet sâhibi Yaratıcı, hem (cezâsı çabuk olandır.) onun birliğini, rablığını tasik etmeyen, onun nîmetlerine karşı teşekkür vazîfesini yerine getirmeyen kimseler hakkında onun azâbı pek yakındır, İstediği dakikada onlara azap eder. Ve her gelecek şey yakın demektir. (Ve muhakkak ki o) Kerem sâhibi Mâbud (bağışlayıcıdır.) mü’min kullarının insanlık gereği yaptıkları günahlarını affeder,bağışlar ve o Yüce Yaratıcı (merhamet edicidir.) bütün mahlûkatı hakkında lûtuf ve yardımı boldur. Özellikle mü’min kulları hakkında ilâhî rahmeti pek fazladır. İşte bu yüce beyanlar hem muazzam bir ilâhî korkutmayı, hem de pek büyük ilâhî bir teşvik ve müjdeyi içermektedir. Artık uyanmalı, O Yüce Yaratıcının azâbını gerektiren şeylerden kaçınmalı, af ve lütfunu çekecek güzel amellerde bulunmaya çalışmalıdır. Ey âlemlerin Allah’ı!. Cümlemize uyanmalar nasip et, hepimizi af ve lûtfuna ulaşıtr. Peygamber ve Resûllerin sonuncusu hürmetine. Âmin. Sonraki Sure: Araf Suresi Meal ve Tefsiri

A'raf 7:1

Elif, Lâm, Mim, Sad: Tabiri hakkında Bakara sûresinin ilk âyetinin tefsirine bakınız. Maamafih bu tâbirin, A’raf Sûresinin bir ismi olduğu da ifâde edilmektedir. İbni Abbas Hazretlerinden bir rivâyete göre de bundan maksat, “Ben bilen Allah’ım” demektir. Bu A’raf sûresinin “Mikat Sûresi”, “Misak Sûresi” gibi başka isimleri de vardır. A’raf sûresi, Mekke’i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Ancak (163) üncü âyetten (170) inci âyete kadar olan sekiz âyeti kerimesi Medine’i Münevvere’de inmiştir. A’raf sûresi, inançlara dinî hükümlere dâir birçok esasları içerir ve bir kısım Peygamberlerin kıssalarını, ümmetlerinin hallerini ayrıntılı olarak kapsar. Mühim bir konu teşkil eden A’raf’a dâir âyetleri topladığı için kendisine “A’raf Sûresi” adı verilmiştir. (46) cı âyeti kerimenin tefsirine bakınız!.

A'raf 7:2

Bu mübârek âyetler, ne gibi hususlardan dolayı nâzil olduğunu ve Rasûlü Ekrem’in hareket tarzını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Bu) Sûre’i celile (bir kitaptır) K bir kısım kutsî sâhifelerini içermektedir (ki bununla) bu yüce kitap ile bir takım dinsizleri (korkutasın) bu kitaptaki azâba âit âyetler ile onları uyanmaya dâvet edesin (diye ve mü’minleri) de (bir öğüt olarak) bir fâideli, hayrı tavsiye edici bir öğüt mahiyetinde bulunarak, Habibim!. (sana indirilmiştir.) Bu kitabın indirilmesi bu gibi hikmet ve menfaatlara dayanmaktadır. Artık senin vazîfen de bunları ümmetine tebliğetmektir. Onlar bunu güzelce anlayarak aydınlanmaz, bundan istifâde istemezlerse (Bundan dolayı senin kalbinde) vicdanında (sakın) hüzün ve kederden (bir sıkıntı olmasın.) çünki sen vazifeni yerine getirmiş bulunuyorsun. Onların bunu kabul edip etmiyeceğini düşünerek kederli bir halde bulunman icap etmez. Bu âyeti kerime de işâret vardır ki: Bu müslümanların vazîfesi de halkı irşada çalışmaktır, onların kabul etmiyeceklerini düşünerek üzüntüye ümitsizliğe düşmek ve o irşat vazîfesini terketmek uygun olmaz.

A'raf 7:3

Ey mükellef insanlar!. (Size Rabbinizden indirilmiş olana) K hükümlerine ve Rasûlü Ekrem’in sünnetlerine (tâbi olunuz) Hz. Peygamber’in sünnetlerine, emirlerine ve yasaklarına uymakta Cenab’ı Hak’kın emirlerine ve yasaklarına uymaktır. Çünki Kur’an-ı Kerim, bunu ifâde etmektedir (ve ondan başka dostlara tâbi olmayınız) Cenab’ı Hak’tan başkasını, onun hükümlerine muhalif harekette bulunan insan ve cin şeytanlarını birer idareci tanıyarak onların arkalarına düşmeyiniz, onların vesveselerini kabul etmeyiniz. Çünkü onlar insanı saptırırlar, haktan ayırır, bâtıla düşürürler. Kısacası: Selâmet ve hidâyet dairesinde yaşamak isteyenler, İslâm dininin hükümlerine sarılmalıdırlar, onun düşmanlarının sözlerine kıymet verme melidirler. Ne yazık ki, Ey mükellef insanlar!. (siz pek az öğüt alıyorsunuz.) Hakkınızdaki en hayırlı nasihatları tamamen kabul etmiyorsunuz, durumunuzu, geleceğinizi lâikiyle düşünemiyorsunuz. Hiç dünya tarihinden ibret almanız icap etmez mi?.

A'raf 7:4

Bu mübârek âyetler, eski, isyancı ümmetlerin tarihî hallerine nazarı dikkati çekmektedir. Ve dinî mes’uliyetin umumiyetine ve Cenâb-ı Hak’kın herşeyi hakkıyla bildiğine işâret ederek insanları tehdit edip uyanmaya dâvet eylemektedir. Şöyle ki: Ey insanlar!. Bir kere düşününüz, (Biz nice ülkeleri) nice şehirleri, şehirlerin ahalisini işlenilen küfr ve isyan yüzünden (helâk ettik ki) dünya tarihi bunları tamamen kaydetmiş bulunmaktadır, (onlara azâbımız) Ya (gece yatarlarken) gelmiştir. Nitekim Lût Aleyhisselâm’ın kavmi böyle bir azâba uğramıştır. Veya (gündüzün ortasında uyurlarken) “kaylûle” denilen istirahat uykusuna dalmışlarken (gelip çatmıştır.) nitekim Şuayb Aleyhisselâm’ın kavmi de böyle bir azâb ile helâk olup gitmiştir. Onlar bütün dinsizliklerinin cezâsını öyle gâfilce bir halde yaşarlarken derhal bulmuşlardır. Ne mühim ibret manzaralar!!.

A'raf 7:5

(Onlara) O inkârcı, günahkâr cemiyetlere (azâbımız geldiği) felâkelerine dâir alametlerin kendilerine yöneldiğini öğrendikleri (zaman ise) ne kadar fena hareketlerde bulunmuş olduklarını anladılar, dinsizliklerini İtirâfa mecbur oldular, kendi bozuk fikirlerinin, düşüncelerinin bâtıl olduğuna şâhitlik ettiler. Artık (onların sözleri: Biz hakikaten zâlim kimseler olmuş idik, demekten başka birşey olmamıştır.) onlar böyle kusurlarını İtirâf ile pişmanlık göstermekle ilâhî azaptan kurtulmak istediler. Ama ne yazık ki, artık kurtuluş zamanı geçmiş bulunmuştu. Bir fâide bahşeder mi heyhat!. Vaktinde edilmeyen nedamet!.

A'raf 7:6

O inkârcı kavimler, dünyada öyle helâke mâruz kaldıkları gibi asıl âhirette de ebedî’azâba mâruz kalacaklardır. İşte Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: (Sonra kendilerine Peygamberler gönderilmiş olanlara) Bütün o geçmiş ümmetlere (mutlaka soracağız) onların hakkında ilâhî delillerin tamam olması ve onların bir mazeret beyan etmeğe selâhiyetli olmadıklarının ortaya çıkması için onlara Allah tarafından sualler yöneltilecek, size Peygamberler gelmedi mi?. Gelen Peygamberlerin davetine icabet ettiniz mi?. Etmediniz mi?. Söyleyin bakalım, denilecektir, (ve gönderilen Peygamberlere de elbette soracağız.) Ümmetleriniz size ne sûretle icâbet ettiler?, diye onların da ifadeleri alınacaktır. Bütün bu sualler, dinsizleri azarlamak içindir, onların alçaklıklarını kendilerine karşı açıklamak hikmetine dayanmaktadır. Yoksa Cenâb-ı Hak, hepsinin bütün hallerini hakkıyla bildiğinden malûmat edinilmesi için böyle bir suale hâşâ ihtiyâcı yoktur. Bu bakımdan bir sual vuku bulmayacaktır.

A'raf 7:7

(Sonra da) Böyle bir sorgulamanın ardından (onlara) o Peygamberlere ve oların ümmetlerine (-yapmış olduklarını- bir bilgi ile) onların açık ve gizli hallerini, açıkça ve gizlice düşünüp söylediklerini tam bir bilgi ile kendilerine (elbette anlatacağız) hepsini de onlara haber vereceğiz, (ve bîz -onlardanuzak olmuş değil idik,) Ki, onların o amelleri, halleri bize gizli kalabilmiş olsun. Binaenaleyh onların hakkındaki sualler de durumlarını bilmek için değildir. Belki onların iyi veya kötü hareketlerinin kendilerine karşı da meydana çıkması içindir. Ve Cenab’ı Hak, zaman ve mekâna ihtiyaçtan uzak olarak bütünmahlûklarının hallerini bilmektedir. Ona göre hiç birşey kendisini bir yokluk perdesiyle örtbas edemez. Buna inandık.

A'raf 7:8

Bu mübârek âyetler, Ahiret hayatındaki sorgulamları ve kimlerin kurtulsa nâil olup olamayacaklarım bildirmektedir. Ve Cenab’ı Hak’kın nîmetlerine karşı lâyıkiyle şükr edilmediğini hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Cenâb-ı Hak’kın kudretinin, adaletinin bir büyük tecellisi olmak üzere âhiret gününde bütün insanların dünyada yapmış oldukları amelleri tartılacaktır. Onların dereceleri, mahiyetleri herkese karşı meydana çıkarılacaktır. Binaenaleyh bu amellere mahsus olan bir (tartı da) o ameleri harikulâde bir şekilde tartıya tâbi kılmak ta (o günde) o kıyâmet âleminde (haktır.) sabittir, vukuu muhakkaktır. (Artık) Bu tartma neticesinde (her kimin) herhangi mükellef bir şahsın (tartıları ağır gelirse) hangisinin iyiliklerine ait tartısı, kötülüklerine mahsus tartısından ağır çekerse (işte kurtuluşa erenler onlardır.) sevâba, kurtuluşa ulaşarak selâmete erecek olanlar onlaran ibârettir. Ne büyük bir başarı!.

A'raf 7:9

(Her kimin de) Kıyâmet günü (tartıları hafif gelirse) yani: Tartılacak iyilikleri yok veya pek az olup da kötülükleri fazla bulunursa (onlar da âyetlerimize) dünyada yalanlamak sûretiyle (zulum etmiş olmaları sebebiyle) öyle hakka zıt, kutsal değerlere ters, Allah’ın birliğine ait delillere aykırı hareketleri yüzünden kendi temiz yaratılışlarını zâyi ederek (kendilerini zarara sokmuş) kendilerini âhiret âleminde azâba uğratmış (kimselerdir.) Bu gibi tartıları hafif gelecek şahıslardanmaksat, müfessirlerin çoğunluğuna göre kâfirlerdir. Çünkü Allah’ın âyetlerine zulm eden, onları inkâr eden kâfirlerden başkası değildir. Bir kısım günahkâr mü’minler ise tamamen zarara uğramış olmayacaklardır. Onlardan affa uğramayanlar, geçici olarak azap görürlerse de sonra yine selâmete ererek cennete kabul olunurlar. § Mizan: Mahşer günü herkesin amelerinin miktarını bildirecek olan bir vasıtadır ki, her şahıs kendi sevap ve günahının miktarını bununla öğrenir, İlâhî adâletin tecellisine vesîle olan bu mizanın mahiyetini Allah’ın ilmine havale ederiz. Maamafih amellerin tartılması hakkında çeşitli görüşler vardır. Müfessirlerin çoğunluğuna göre insanların amelleri dâima melekler vâsıtasıyle bir takım sahifelere yazılmaktadır. Bunlara “amel defterleri” denilir. İşte bu sahifeler bütün yaratıkların gözleri önünde mahiyeti Cenâb-ı Hak’ca malûm bir terâzi ile tartılacaktır. Bu terâzinin bir dili, iki de kefesi vardır. İbni Abbas Hazretlerinden rivâyet edildiğine göre de mü’minlerin amelleri güzel bir sûrette, kâfirlerin amelleri de çirkin bir sûrette görünür. Bu ameller böyle bir sûretle tartılır. Mücahid’e, Dahhak’e ve bir kısım son dönem âlimlerine göre de bu mizandan maksat, ilâhî adalettir. Allah’ın takdiridir. Âhirette Cenab’ı Hak’kın adâleti tecelli edecek, her mükellef mahlûk bu adâletin gereği doğrultusunda ya mükâfat veya cezâ görecektir. Maamafih ilâhî kudret ve adâletin hakkıyla tecellisini mahlûklara göstermek için insan ve cinlere ait amel ve fiillerin birer sûretle terâziye tâbi tutulması asla uzak görülemez. Hergün insanlık muhitinde nice harikulâde kudret eserlerinin keşfine, ortaya çıkmasına şahit olmuyormuyuz?. Seslerimizi, resimlerimizi birer demir parçası zaptetmiyor mu?. Doğuda olan bir kimse, batıda bulunan bir şahsın sesini, yüzünü görüp işitmiyor mu?. Fotoğraf ınızaptedemiyor mu?. İşte bizim için birer ibret ve uyanma örneği olmak üzere vakit vakit ortaya çıkarılan bu hârikalar da bize bir ders vermektedir. Artık Allah’ın kudretiyle amellerimizin herhangi bir suretle mîzâna vurulabileceğini biz nasıl uzak görebiliriz. Allah Teâlâ herşeye kadirdir. Amenna!. Buna inancımız tamdır.

A'raf 7:10

Ey âdem oğulları!. (Andolsun ki) kudretim hakkı için (sizi yerde yerleştirdik) sizi yeryüzünde ikamete, tasarrufa, servet ve zenginliğe nâil kıldık (ve size orada) yeryüzünde (birçok geçim vâsıtaları meydana getirdik) hayatınızı, idârenizi düzenlemek için çeşitli, ticâret sanat sebebleri yarattık, çeşit çeşit yiyilecek, içilecek nîmetleri var ettik, insanları bunlardan istifâde ettirdik. Artık bu kadar ilâhî lütuflar, ibâdet ve itaatte bulunmanızı, şükür vazîfenizi yerine getirmenizi icap etmez mi?. Ne yazık ki, ey insanlar!, (siz ise) Bu kadar nîmetlere nâil olduğunuz halde (az şükr edersiniz.) bu şükür vazîfesini hakkiyle yapmaya çalışmazsınız. Halbuki, nîmete şükr etmek, nîmetin devamına, daha fazla artmasına vesîle olur. Nîmete karşı nankörlükte nîmetin elden çıkmasına sebebiyet verir. Binaenaleyh dünyada ve âhirette nîmetlerin devamını, artmasını temin için şükür vazîfesini yerine getirmeye çalışmalıdır. Bu da Cenab’ı Hak’kın emirlerine, yasaklarına güzelce riâyet etmekle meydana gelir. Bunlara muhâlefet ise en büyük felâkete sebebtir. İşte şeytanın bu yüzden uğradığı felâket meydanda.

A'raf 7:11

Bu mübârek âyetler; Âdem oğlu hakkındaşükür vesîlesi olan Allah’ı yüceltmenin tecellisini göstermektedir. Allah’ın takdirine râzı olmayıp ilâhî emre boyun eğmeyip kibirli bir vaziyet alanların da ne kadar alçaklık ve sapıklığa düşeceklerini bir örnek ile tenbih etmektedir. Şöyle ki: Ey insanlar!. (Andolsun ki) Muhakkak surette biliniz ki (sizi yarattık) yani: Sizin vücude gelmenizi takdir ettik veyahut ilk evvel sizin varlık sebebiniz olan Hz. Adem’i topraktan hayata kavuşturduk (sonra size) sizin o muhterem ilk babanıza güzelce bir (suret verdik.) ona insanlık şekil ve görünümünü ihsan ettik. Hz. Adem’in yaratılmasından (Sonra da Adem’e secde ediniz diye meleklere emir ettik) melekler de bu ilâhî emre uyarak (derhal secde ettiler.) içlerinden hiçbiri bu secdeden kaçınmadı (Ancak) meleklerin arasında bulunup cin tâifesinin ilk babaları bulunan (İblis) kendisini tabiatıyla içine alan bu emre muhalefet ederek (o secde edenlerden olmadı.) ilâhî emre aykırı harekette bulunmak gibi bir alçakça işi işlemekten sakınmadı. Bir görüşe göre âdem oğullarından herbiri kendi babasının döl yatağında yaratılmış, sonra da valdesinin rahminde insan suretini almıştır. Bir nutfa, bir insan sûretinde teşekkül ederek meydana çıkmıştır.

A'raf 7:12

Allah Teâlâ İblis’e (Buyurdu ki:) Hz. Adem’e secde .et diye (Sana emrettiğim zaman) ne için secde etmedin?, (seni secde etmekten ne men etti.) İblis te cevaben (Dedi ki: Ben ondan hayırlıyım.) nasıl olur da bir şahsa kendisinden hayırlı olan bir kimse secde eder!. Çünkü Ey Rabbim!. (Beni ateşten yarattın, onu) Adem’i (ise) onun parçalarının çoğunu ise (çamurdan yarattın.) ateş ise parlaktır, yücedir. Çamur ise karanlıktır,alçaktır. İblis bu iddiasiyle kendi cehâletini, alçaklığını göstermiş oldu. Çünkü bir şeyin üstünlüğü, öyle kendisini teşkil eden unsur ile değil, kendisinin ruhundaki, mâhiyetindeki yükseklik itibâriyledir. Ve özellikle Cenâb-ı Hak’kın ona verdiği bir ayrıcalık, bir üstünlük sebebiyledir. Maamafih çamur, sudan, topraktan meydana gelmektedir, su ise hayâtın esâsıdır. Topraklar ise ağaçların, bitkilerin yetişip gelişmesine sebeptir, mütevâzi bir tabiata sahiptir. Ateş ise yakıcıdır, çok kere eşyanın dağılıp mahvolmasına vesîledir. Kendisi de yükselip sönmeğe mahkumdur. Artık ateşin çamurdan her yönüyle üstünlüğü nasıl iddia edilebilir?. Bununla beraber Allah’ın emrine itaat bir vazîfedir. İsterse mükellef olanlar; o emrin hikmetini idrâk edemez olsunlar. § Hz. Adem’e secde edilmesinden maksat, bizzat secde değil, belki ona karşı sadece bir saygıdır. Yahut Hz. Adem hakikaten kendisine secde edilen bir varlık olmamıştır. Bu secde yine Cenab’ı Hak’ka aittir, secde edilen ancak Allah Teâlâ’dır, Hz. Âdem ise bir kible mesabesinde bulunmuştur. Maamafih şöyle de deniliyor ki: Hz. Adem’e secde edilmesi, ona karşı eğilmek sûretiyle bir tahiyye secdesinde = du’a ve övgüde bulunmak ve ilâhî emre riâyet için bir saygı göstermekten ibârettir. Bu vesîle ile ilâhî emre uyanlarla uymayanlar belirlenmiş olur.

A'raf 7:13

Hak Teâlâ Hazretleri, ilâhî emrine muhalefet eden iblis’e hitâben (Buyurdu ki: Artık oradan) cennetten veya semâdan (aşağıya) yeryüzüne horlanmış olarak (in) sen melekler arasında bulunmak kabîliyetinden mahrumsun (çünki orada) cennette veya melekler topluluğu arasında (senin içinböbürlenmek) Allah’ın emrine karşı büyüklük taslama (salâhîyyetî yoktur.) cennet ve semâ ehline büyüklük taslamak yakışmaz. (Artık) Ey iblis!, (çık) Oradan (şüphe yok ki, sen zelil) kâfir (kimselerdensin.) işte Allah’ın emrine uymayıp onu hafife alan bir kimse böyle horluk ve hakarete mâruz kalır, yüce makamlardan, muhterem zatlar arasından kovulur.

A'raf 7:14

Bu mübârek âyetler, cenetten kovulan şeytanın kıyâmete kadar yaşamak temennisini ve bu müddet içinde insanlara karşı nasıl düşmanca bir vaziyet alacağını bildirmektedir. Ve kendisine mühlet verilen şeytan ile ona tâbi olacak olanların nasıl zelilce bir durumda kalacaklarını ihtar etmektedir. Şöyle ki: İblis cennetten kovulma işitince (Dedi ki:) Ey Rabbim!. Sen (Bana dirilecekleri güne kadar) Âdem ile zürriyyetinin sona erip de yeniden hayata kavuşacakları vakte, ikinci sura üfrülme zamanına kadar (mühet ver.) beni o zamana kadar öldürme. Mel’ûn iblis, böyle yaşamakla âdem oğularını şaşırtarak onlardan intikam almak istemiş, kendisininde ölümden kurtulmasını temenni eylemiş bulunuyordu.

A'raf 7:15

Allah Teâlâ Hazretleri ise onun temennisini tamamen kabul buyurmadı. Ona hitâben: (Buyurdu ki: Sen) Zâten bu temenninden evvel yüce katımdan bilinen bir vakite, öyle ikinci sûre üfrülme zamanına değil, birinci şûra kadar, bütün insanların ölecekleri güne değin (muhakkak mühlet verilmişlerdensin.) o güne kadar yaşayacak, sonra sen de ölecek, sonra da âhirete sevkedilerek ebedî azâba uğrayacaksın. Cenâb-ı Hak, Şeytana hikmet gereği böyle bir mühlet vermiş, insanları bu vâsıta ile de bir imtihana tâbi tutmuş, o melununvesveselerine kapılmayıp ta kendilerini muhafaza edecek olan kullarını sevaplara aday kılmıştır.

A'raf 7:16

İblis bu kötü âkibetini anlayınca Cenâb-ı Hak’ka hitâben: (Dedi ki:) Ey Rabbim!. (Sen beni azgınlığa uğarttığından) beni azdırıp yoldan çıkardığından (dolayı) bu sebeple (ben de yemin ederim ki, elbette onlar için) o âdem oğullarını şaşırtmak ve saptırmak için (dosdoğru yolun) Ey Allah’ım!. Sana kavuşturan din yolunun (üzerinde oturacağım.) o yola gitmek isteyenleri şaşırtıp eğri büğrü yollara sevkedeceğim.

A'raf 7:17

Mel’ûn şeytan âdem oğullarını nasıl şaşırtmaya çalışacağını, nasıl öcünü alıp rahatlayacağını İtirâf ederek şöyle dedi: (Sonra muhakkak ki, onların) O saptırmaya çalışacağım insanların (önlerinden, arkalarından sağ taraflarından ve sol taraflarından) böyle bütün dört taraflarından (geleceğim) onları her şekilde aldatmaya çalışacağım. Nitekim bir beldeye, bir cemaate karşı düşmanlarının böyle dört taraftan hücum etmesi de olağandır. Artık onların birçoklarını doğru yoldan çıkarmış olacağım (ve) artık (onların çoklarını şükür ediciler b almayacaksın.) elde etmiş oldukları nîmetlerin değerini bilmeyecekler, bunları kendilerine ihsan etmiş olan kerem sâhibi Yaratıcıya, karşı şükran vazîfesini yerine getirmeyeceklerdir. Mel’ûn şeytan, kendi vesveselerinin tesirine inanarak kendisince meydana gelen bir zandan dolayı böyle bir iddiada bulunmuştur.

A'raf 7:18

Allah Teâlâ ilâhî emrine karşı isyanda, muhalefette bulunan iblis’e hitâben: (Buyurdu ki: Haydi oradan) Cennetten veya semâdan veya melekler arasından (mahkûr) yerilmiş ve rahmetten (kovulmuş olarak çık.) uzaklaş. (Andolsun ki, onlardan) İnsanlardan (her kim sana tâbi olursa) cezâsını bulur (elbette cehennemi sizden, hepinizden dolduracağım.) gerek şeytana uyan insanlar ve gerek şeytan ile onun zürriyyetleri tamamen cehenneme sevkedilecekler, lâyık oldukları azaplara kavuşacaklardır. Artık bu korkunç âkıbeti düşünmeli!.

A'raf 7:19

Bu mübârek âyetler Hz. Adem’in cennetten çıkarılmasının sebebini ve şeytanın ne kadar insanlık düşmanı, hilekâr bulunduğunu ve onun vesveselerine kapılanların ne kadar kendilerine fenâlık etmiş olacaklarını göstermektedir. Şöyle ki: Hak Teâlâ Hazretleri Meleklere secde etmelerini emr etti (Ve) Âdem Aleyhiselâm’a da vahiy yoluyla buyurdu ki: (Ey Âdem!. Sen ve eşin) Havva (cennette yerleşiniz.) cennet sizin ikametgâhınız olsun. Artık (dilediğiniz yerden yiyiniz) cennetin herhangi bir yerindeki ağaçların meyvelerinden istifâde ediniz, (ve) yalnız (şu ağaca yaklaşmayınız.) onun meyvesinden yemeyiniz. O sizin için yasaktır. Bu ağaçtan maksat, ya buğday veya üzüm ağacıdır. Veyahut bunlardan başka bir ağaçtır, (sonra) Bu ağaca yaklaşıp meyvesinden yediğiniz takdirde (ikiniz de) sen de eşin Havva da (zalimlerden) nefislerine haksızlık etmiş, nîmetlerin yok olmasına sebebiyet vermişolanlardan (olursunuz.) işte böyle bir zulüme düşmemek için bu husustaki ilâhî yasağa riâyet lâzımdır.

A'raf 7:20

(Sonra) Bu ilâhî yasağın ardından (şeytan, ikisini de) Hz. Adem’e de, Havva’ya da (onların kendilerinden örtülmüş olan çirkin yerlerini) avret mahallerini (onlara açıvermesi için) bu yerlerin açılmasıyla onları mahçup bir durumda bulundurmak maksadiyle onlara (vesvese vermeğe başladı.) onların kalplerini o ağacın meyvesinden yemeğe meylettirecek şekilde onlara telkinde bulundu veya onlara bir şekilde yaklaşarak kendilerine gizlice sözler söyledi. (Ve) Dedi ki: (Rabbiniz sizi bu ağaçtan) Bunun meyvesini yemekten (yasaklamadı, ancak) ikiniz de (iki melek olacağınız veya ebedî) cennette (kalacaklardan bulunacağınız için yasakladı, dedi.) yani: Bundan yediğiniz takdirde ikinizin de melek olacağınız veya ikiniz de ölmeyip cennette ebedî kalacaksınızdır. Cenab’ı Hak ise sizin böyle melek olmanızı cennette ebedî kalmanızı istemediği için sizi o ağaca yaklaşmaktan men eyledi.

A'raf 7:21

(Ve) Şeytan, Hz. Âdem ile Havva hakkında dost göründü, vesvesesinin bir güzel niyyete bağlı olduğunu göstermek için (onlara yemin etti ki: Ben muhakkak sizin için elbette hayrı tavsiye edenlerdenim.) sizin öyle ebedî bir nîmete kavuşmanızı istediğim içindir ki, size o ağacın meyvesinden yemeyi tavsiye ediyorum, diyerek hainliğini ve kötü maksadını gizlemeğe çalıştı.

A'raf 7:22

Bu mübârek âyetler, şeytanın vesvesesine tutulanların ne kadar sorumlu ve mahçup bir duruma düşeceklerini göstermektedir. Ve insanlık hali böyle bir durumla karşı karşıya kalanlar için hemen tövbekâr olup Allah’ın affına sığınmaktan başka çare bulunamayacağını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Artık) Iblis (onları) Hz. Âdem ile Havva’yı (bâtıl sözleriyle) yalan yere yemin etmesiyle (aldattı.) ağacın meyvesinden yemeğe sevkederek onları itaat sahasından muhalefet vadisine indirdi. (Vaktaki) Hz. Âdem ile Havva bu şeytanî sözlerin ciddiyetine inanıp bir dalgınlık ve gaflet eseri olarak (ağaçtan) o yasak ağacın meyvesinden (tadıverdiler) derhal kendilerini bu muhalefetlerinin cezâsı yakaladı, (o kapalı avret yerleri kendilerine görünmeğe başladı.) hoş nuranî elbiseleri kendilerinden açılıp düşüverdi. Derhal yaptıklarına pişman oldular. (Onların) o kapalı kalması lâzım olan avret yerlerinin (üzerine cennetin yapraklarından kat kat örtüverdiler.) bir görüşe göre bunlar incir yaprakları imiş. (Ve) Onların (Rableri) terbiyecileri ve varlıklarının sâhibi olan Allah Teâlâ (ise onlara) bir azarlama ve kınama mesabesinde olmak üzere (nida etti ki: Sizi bu ağaçtan) yani meyvesini yemekten (yasaklamış değil miydim?.) neden bundan gaflet ettiniz?. (Ve size şüphe yok ki, şeytan size apaçık bir düşmandır dememiş mi idim.) Artık ne için öyle bir düşmanın sözüne kıymet verip aldandınız?. Allah’ın emrine karşı gelerek bir inat ve çekememezlik sebebiyle secdeyi terk eylemiş olan öyle lânete uğramış bir düşmanın sözünehiç bakılır mı?. § Bu âyeti kerime, şuna da işâret etmektedir ki: Bir mü’min hiçbir vakit bir dinsizin aldatmalarına kapılmamalıdır, onun hak ve hakikata aykırı sözlerine ne kadar yaldızlı da görünse asla ehemmiyet vermemelidir. Çünki böyle bir aldanış netîcesi hüsrandır, hakikî bir ilerleme ve yükselmeden mahrum olmaya sebebtir. Böyle bir aldatmaya kapılmış olan kimse, hemen uyanıp pişman olmalı, hareketini meşru şekilde ıslaha, düzeltmeye çalışmalıdır.

A'raf 7:23

Hz. Adem ile Havva valdemiz, ne kadar aldanmış olduklarını anlayarak hemen kusurlarını İtirâfa başladılar. (Dediler ki: Ey Rabbimiz!.) Ey lûtfu ve ihsânıyla terbiye edildiğimiz kerem sâhibi Yaratıcımız!. (Biz kendi nefislerimize zulm ettik) Yasak olan bir harekette bulunarak kendimizi azâba uğratmış olduk, (ve eğer bizi) Şu işlediğimiz günahtan dolayı (yarlıgamaz) affetmez ve bağışlamaz (isen ve) bize (merhamet buyurmaz) bizi ilâhî lûtfuna kavuşturmaz (isen elbette biz hüsrana) dünyada zarar ve ziyâna (uğramışlardan oluruz.) artık bizi affet, mağfiretine, merhametine ulaştır ey kerem ve merhamet sâhibi mâbudumuz!. § Âdem Aleyhisselâm, Allah’ın emrine kasden muhalefet etmiş değildi. Yapmış olduğu, daha iyi olanı terketmek kâbilindendi ve bu bir unutma netîcesi idi. Allah’ın adına yalan yere yemin edilemiyeceğine inanıp şeytanın vesvesesine aldanmıştı. Bu husustaki ilâhî yasağın, haram kılmak için değil, yasak olan ağaca yaklaşmayı terketmenin daha iyi olacağına ilişkin bir yasak olduğuna kanaat getirmiş olması da düşünülebilir. Maamafih Allah’ın bu yasağı zamanında Hz. Âdem henüz peygamberlik vasfına sâhip değildi, bumuhalefet kendisinden, peygamberlikten önce sâdır olmuştur. Ancak öyle büyük zatların kendilerinden çıkacak ufak kusurları bile büyük görerek Allah’ın affına sığınmaları âdettir. Bununla beraber bu âyeti kerime şunu da gösteriyor ki: Mutlak surette vuku bulan yasakları, haram kılmak içindir. Hz. Adem’in bu kıssası için Bakara sûresindeki (340) ıncı âyeti celilenin tefsirine de bakınız!

A'raf 7:24

Bu mübârek âyetler, Allah’ın emrine karşı gelmenin bir netîcesi olmak üzere Hz. Adem ile Havva’nın ve iblis’in yüce makamlardan yeryüzüne indirilmiş ve aralarında bir düşmanlığın cereyana başlamış olduğunu bildirmektedir. Ve bunların yeryüzünde yaşayacaklarını, orada öleceklerini ve tekrar orada toplanıp dağıtılacaklarını hatırlatmaktadır. Cenâb-ı Hak’kın lutfedip insanlığa avret yerlerini örtecek, kendilerini süsleyecek elbiseler verdiğini, ve onlar için takvâ ile vasıf lanmanın daha hayırlı, mânevî bir elbise olduğunu da beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Yaratıcı Âdem Aleyhisselâm ile Havva’ya, onların takdir edilen, Cenab’ı Hak tarafından bilinen zürriyetlerine ve lânetlenmiş şeytan ile onun zürriyyeti olan cinlere hitâben: (Buyurdu ki:) ilâhî irâdesi sâdır oldu ki: (Bâzınız bâzınıza düşman olarak) Yeryüzüne (ininiz) aranızda kıyâmete kadar düşmanlıklar devam edecektir. İnsanlar arasında düşmanlıklar cereyan edeceği gibi insanlar ile şeytanlar ve cinler arasında da düşmanlık sâbit olup elbette yok olmayacaktır. Ey insanlar!. Şeytanlar, cinler taifeleri!. (sizin için yerde bir zamana kadar) Ecellerinizin, yaşama müddetlerinizin nihâyet bulacağı ana değin (bir ikametgâh, bir faydalanma) bir istifâde (vardır.) takdir edilmiştir. Bugerçekleşecektir.

A'raf 7:25

Yine Cenâb-ı Hak (Buyurdu ki:) Ey insanlar!. Ey Şeytanlar, Cinler!. Sizler (Orada) yeryüzünde (yaşayacaksınız) takdir edilen hayat müddetiniz devam edecektir, (orada öleceksiniz) Yaşama müddetiniz nihâyet bulup yeryüzünde ölüme mahkûm olacaksınız, (ve yine oradan) Yeryüzünden kıyâmet günü haşır ve neşir için (çıkarılacaksınız.) yeniden hayâta erişip lâyık olduğunuz cezalara kavuşacaksınızdır. Bu sonucu artık düşününüz!.

A'raf 7:26

Hak Teâlâ Hazretleri ilâhî bir lûtuf olmak üzere özellikle insan nev’ine tekrar hitab ederek buyurur ki: (Ey Adem oğulları!.) Hakkınızdaki ilâhî yardımımı hatırlayınız. (Size çirkin yerlerinizi) Avret yerlerinizi (örtecek bir örtü ve bir de bir süs elbisesi indirdik) yani semâ tarafından doğan güneşler, aylar ve muhtelif yıldızlar vâsıtasıyle ve güzel güzel yağmurlar, hayalar vâsıtasıyle geçiminizin kaynağı olan şeyleri meydana getirdik, elbise edineceğiniz şeyleri yarattık. Bunların bir kısmı ile avret yerlerinizi örtersiniz, bir kısmı ile de bütün vücudunuzu süslemiş olursunuz. Fakat sizin için ebedî selâmet ve saadeti temin edecek hükümleri, kuralları da Peygamberler de semavî kitaplar vâsıtasıyle ihsan ettik ki, siz bu sâyede mânevî bir elbise olan takvâ ile, Allah korkusu ile, dinî vazîfelere uymak hissiyle coşku içinde bulunursunuz. İbâdet esnasında giyilecek temiz süs elbisesi, nâmahremlerden korunulacak olan organları, süs unsurlarını örten perdeler de birer takvâ elbisesi demektir. İşte böyle bir (takvâelbisesi ise o daha hayırlıdır.) o daha faidelidir, onun maddî ve mânevî kıymeti, süsü daha fazladır. (Bu) Maddî ve mânevî elbiselerin indirilmesi, meydana getirilmesi, kullara ihsan buyrulması (işte Allah Teâlâ’nın âyetlerindendîr,) onun lûtuf ve keremini gösteren şeylerdir, (umulur ki) Artık insanlar (bunu) bu pek büyük ilâhî lûtfu (düşünürler.) bu nîmetin değerini bilirler, Cenab’ı Hak’ka kaşı teşekkür borçlu olduklarını idrâk ederek kulluk vazîfelerini güzelce yapmaya çalışırlar. İnsaniyete lâyık olan ancak böyle bir harekettir.

A'raf 7:27

Bu mübârek âyetler, Hz. Adem’in kıssasından alınacak ibreti, Adem’in çocuklarına tavsiye etmekte, şeytanın ve şeytana tâbi olan dinsizlerin ne kadar kötü hareketlerde, iddialarda bulumakta olduklarını gözler önüne sermektedir. Şöyle ki: (Ey âdem oğulları!.) Ey kudret elimle yaratmış, bir müddet de cennette yaşatmış, sonra da şeytanın vesvesesi sebebiyle dünya yüzüne indirmiş olduğum Adem’in bütün zürriyyeti, o büyük babanızın başından geçenlerden ibret alınız (Sizi de şeytan bir fitneye düşürmesin) sizi saptırarak sıkıntıya uğratmasın, cennete girmekten mahrum bırakmasın, (nasıl ki, ana ve babanızı) Hz. Âdem ile Havva’yı (onların çirkin yerlerini) avret mahallerini (göstermek için onların örtülerini çekip atarak) böyle elbiseden soyutlanmış olmalarına sebebiyet vererek (kendilerini cennetten çıkardı.) onları vesveseleri yüzünden böyle geçici bir mahrumiyete uğrattı. (Şüphe yok ki, o şeytanve onun topluluğu) Onun zürriyeti, kabîlesi (sizi, sizin onları göremiyeceğiniz bir taraftan görürler.) onlar mahiyetleri itibâriyle insanlara görünmezler, insanların içlerinde kanlar gibi akmaya, tesir göstermeye kabiliyetli, bulunurlar. Artık onlara karşı pek uyanık bulunmak, onların vesveselerinin tesirine kapılmamak lâzımdır. (Muhakkak ki biz şeytanları imân etmeyen kimseler için dostlar kılmışızdır.) Onların arasında tabii olarak bir münâsebet vardır. Bir imân sâhibi hiçbir vakit şeytanı dost ve yönetici kabul etmez. Kendi isteğiyle bile bile onun vesvesesine tâbi olmaz. O şeytana ancak dinsizler tâbi olur, onu kendileri için hareket rehberi kabul ederler.

A'raf 7:28

Şeytana dost olanlar, onun yolunu takib ederler (Ve onlar bir yaramazlık) dinen kötü bir hareket (yaptıkları zaman) meselâ: Bazı hayvanların etlerini, bazı kimselere helâl, diğer bazı kimselere haram gördükleri, tevaf esnasında avret mahallerini açık bıraktıkları, putlara taptıkları vakit (biz babalarımızı da bunun üzerinde bulduk) onlar da böyle yaparlardı, (ve) Maamafih (Allah) da (bununla bize emretmiştir derler.) böyle babalarını taklit ettiklerini söyler ve Cenab’ı Hak’ka karşı iftirada bulunurlar. Resûlüm!. O câhillere (De ki: Şüphe yok Allah Teâlâ kötü şeyler ile emretmez.) Hak Teâlâ Hazretleri dâima güzel güzel ameller ile emreder, kullarını güzel hareketlere teşvik buyurur, öyle temiz bir tabiatın nefret edeceği, doğru bir aklın çirkin göreceği şeyleri emreder mi?. Böyle iddia ettiğiniz şeyleri ne bizzat Cenâb-ı Hak’tan işitip aldınız, ne de bunlara Peygamberlervâsıtasıyle muttali oldunuz. Artık sizin bu iddianız ne kadar büyük cezaları gerektirmektedir bir düşününüz!. (Siz bilmediğiniz şeyleri Allah Teâlâ’ya karşı söyler misiniz?.) Böyle bir cür’et, ne kadar büyük bir sorumluluğu gerektirir bunu hiç düşünmez misiniz?. Ya kötülüklerden olduğu sizce de bilinmesi lâzım gelen şeyleri nasıl olur da Cenab’ı Hak’ka isnat edebilirsiniz?. Böyle bir iftiranın gerektireceği azapları artık bir kere düşününüz!.

A'raf 7:29

Bu mübârek âyetler, dinsizlerin iddialarını red ile Cenab’ı Hak’kın neleri emir ettiğini bildiriyor, ve bir kısım zatların hidâyete erdiklerini, bir takım kimselerin de şeytanlara uyup sapıklığa düştüklerini gözler önüne seriyor. Şöyle ki: Resûlüm!. Öyle Cenâb-ı Hak’kın emretmiş olduğu şeyleri ilâhî zatına isnat eden câhillere (De ki: Benim Rabbim adâletle emretmiştir.) aşırılıktan uzak, hikmet ve menfaatı içeren “kelime’i tevhit” gibi insanlığın selâmet ve saadetini öngören şeyler ile emir ve teklifte bulunmuştur. (Ve) Habibim!. Onlara şunu da de ki: (her secde yerinde) Her mescitte, her namaz kılacağınız yerde (yüzlerinizi) tamamen kıble cihetine (doğru tutunuz) kıbleye yönelmiş olunuz (ve ona) o Kerem sahibi Mâbud’a (dini yalnız O’na has kılarak ibâdette bulununuz.) ibâdet ve itaatınız bağlılık ve tam bir samimiyet içerisinde olsun, şirk ve gösteriş şüphesinden uzak bulunsun. O kerem sâhibi Yaratıcı (Sizi ilkin yarattığı gibi) öldürdükten sonra da (yîne) onun kudretiyle hayat bulacaksınız ve yine (ona döneceksinizdir.) dünyadaki amellerinize göre mükafâta, cezâya uğrayacaksınızdır. Binaenaleyh bu akibetidüşünerek ona göre hareketinizi düzenleyiniz.

A'raf 7:30

O Yüce Yaratıcı kullarından (Bir cemaatı doğru yola iletti) o topluluk temiz yaratılışını iyiye kullandığı için Allah’ın doğru yoluna girmeye hak kazanmıştır. (bir cemaatin üzerlerine de sapıklık hak oldu) O cemaat de yaratılışlarını değiştirip, nefislerinin kötü eğilimlerine tâbi oldukları için hidâyete ulaşma selahiyetini kaybetmiş oldular. (Çünkî onlar Allah Teâlâ’yı) Ona kulluk etmeyi, onun hükümlerine uymayı kendi kötü iradeleriyle (bırakıp şeytanları dostlar edindiler) artık böyle kimseler, sapıklığa düşmüş olmazlar mı?. (Ve) Öyle kimseler (zannederler ki, onlar hidâyete ermişlerdir.) onlar düşmüş oldukları sapıklığın farkına varmazlar, takib ettikleri yolun bir selâmet ve hidâyet yolu olduğunu sanırlar. En büyük bir felâkete uğramış oldukları halde dünyada iken bunun farkında olamazlar. Ne büyük bir cehâlet ve gaflet!.

A'raf 7:31

Bu mübârek âyetler, namaz için ne gibi bir tavır alınmasını ve Hak Teâlâ’nın nîmetlerinden istifâde edilmesini, fakat bu hususta israftan kaçınılmasını bildirmektedir. Cenab’ı Hak’kın nîmetlerinden meşru şekilde istifadeye bir engel bulunmadığını, helâl nîmetlerden mü’minlerin dünyada istifâde etmeleri câiz olduğu gibi bu nîmetlerin âhirette sadece mü’minlere ait olacağını da müjdelemektedir. Allah tarafından başlıca haram kılınmış olan şeylerin bir kısmını da dikkat nazarlarına sunmaktadır. Şöyle ki: (Ey âdem oğulları!.) Ey Hak Teâlâ’nın mü’min, salih kulları!. (Her secdeyerinde) Her mabette, her namaz kılacağınız zaman ve Beytullah’ı her tavaf edeceğiniz vakit (süsünüzü alıveriniz) avret yerlerinizi örtünüz, güzel temiz elbiselerinizi giyiniz, Cenâb-ı Hak’ka karşı saygılı bir vaziyet alınız, (ve) Sizin için helâl olan şeylerden (yiyiniz ve içiniz) bunlar sizin için birer ilâhî lütuftur. Cahiliye döneminde bazı kimseler hac vazîfesini yaptıkları günlerde yağlı, tatlı yiyecekleri bırakarak yalnız ölmeye-cekleri miktar birşey ile yetinirlerdi, siz ey müslümanlar!. Böyle yapmakla mükellef değilsiniz, (ve) Bununla beraber bu nîmetlerin değerini biliniz, (israf da etmeyiniz.) yiyip içmekte aşırılığa düşmeyiniz, helâl şeyleri haram saymayınız, haram olanları da helâl sanmayınız. Veya elbise hususunda yiyecek hususunda ve diğer geçim hususlarında israfa meydan vermeyiniz. Öyle bir hareket sıhhate, ahlâkî esaslara, iktisadî menfaatlere aykırıdır, Allah’ın nîmetine karşı bir kadirbilmezlik mâhiyyetindedir. (Şüphe yok ki, o) Kerem sahibi Yaratıcı (israf edenleri sevmez.) onların o hareketlerine râzı olmaz. Öyle israfçı hareketler sosyal münfaatlere her şekilde aykırı olduğundan Allah’ın rızâsına uymamaktadır.

A'raf 7:32

Resûlüm!. Beyti şerifi çıplak olarak tavaf eden ve temiz şeylerden bazılarını kendilerine haram kılan müşriklere (De ki: Allah Teâlâ kulları için çıkarmış) yaratıp varlık sahasına getirmiş olduğu (süsü) bir takım temiz, kıymetli elbiseleri (ve temiz rızıkları) yiyilecek ve içilecek lezzetli, temiz şeyleri size (kim haram kılmıştır?.) bunları insanlar kendikendilerine haram kılamazlar, birşeyin helâllığına, haramlığına hükmedecek olan ancak Allah Teâlâ’dır ve onun vahyine mazhar olan Yüce Peygamberdir. Habibim!. O gâfillere (De ki: O) ziynet eşyası ve temiz olan yiyecek ve içecekler bu dünya hayatında esasen (imân edenler içindir) başta onların istifadeleri için yaratılmıştır. Mü’min olmayanların bunlardan bu dünyada istifadeleri ise ilk akla gelen şekliyle geçici olmasıdır, (kıyâmet gününde ise) Bu çeşitli nîmetler (yalnız onlara) o mü’min olan kullara (mahsustur.) artık mü’min olmayanlar âhirette böyle nîmetlere ortak olamayacaklardır. Bunlar bilâkis birçok cezalara, azaplara mâruz kalacaklardır. (İşte âyetleri) Böyle dinî, dünyevî hükümleri ve diğer meseleleri (bilir kişiler olan bir kavim için) düşünmeye ilâhî hükümlerdeki hikmetleri tefekkür etmeye kabiliyetli olan mü’min kullar için (böyle) güzel, eşsiz bir biçimde (ayrıntılı olarak beyan ederiz.) çünki bu âyetlerden istifâde edecek olan, ancak onlardır. Bu âyeti kerime, müslümanları meşru şekilde dünya malını, servet ve zenginliğini kazanmaya sevkediyor, bunların asıl mü’min ve Allah’ı birleyen müslümanlara ait olduğunu bildiriyor. Artık dinimizin bizleri ne kadar yükselmeye sevkedici olduğunu anlamalı.

A'raf 7:33

Resûlüm!. Öyle kendilerinin yanlış kanaatlerine tâbi olarak helâl olan şeyleri haram, haram bulunan şeyleri helâl sayan kimselere (De ki: Rabbim ancak kötü şeyleri) zina gibi, livâta gibi, avret yerini açmak gibi büyük günahları (onlardan açıkça olanı da gizlice yapılanı da) haram kılmıştır. Bunların neaçıktan ne de gizlice yapılması asla câiz değildir, (ve her türlü günahı da) Cenab’ı Hak haram kılmıştır. İsterse bu günah küçük günahlardan olmuş olsun, (ve haksız yere tecavüzü) de haram kılmıştır. İnsanlara karşı kibirli mütekebbirâne bir vazîyet almayı ve onların mallarına, canlarına, şereflerine haksız yere saldırıda bulunmayı da haram buyurmuştur, (ve) ilâhî zâtına, yaratma ve mâbutluk gibi hususlarda ortak koşmaya dâir hiçbir (delil) hiçbir kanıt, bir müsaade (indirmemiş iken Allah Teâlâ’ya ortak koşmayı) da haram kılmıştır. Ey müşrikler!. Siz neye dayanarak bir takım putları, insanları ibâdet ve itaat hususunda Allah Teâlâya ortak sanıyorsunuz?. Bu ne kadar cahilce bir hareket!, (ve bilmediğiniz şeyleri Allah Teâlâ’ya karşı söylemenizi) de (haram kılmıştır.) bu Allah Teâlâya karşı bir iftiradır, en büyük cahilce bir cesârettir!. Evet… Cenâb-ı Hak’kın haram kılmadığına helâl ve bilâkis helâl kıldığına haram denilmesi böyle bir iftiradır. Bilmeksizin din adına söz söylenmesi, dinin yüce şanıyle uygun olmayan şeylerin dine dayandırılması ve dinin emrettiği ve yasakladığı şeylerin tersi yapılarak bunun meşrû sanılması da böyle bir iftiradır, böyle cahilce bir cür’ettir dinin hükümlerini değiştirme ve bozmaya sebebtir. Artık bunun uğursuzluğu da, cezâsı da elbette o nisbette ağırdır.

A'raf 7:34

Bu mübârek âyetler, her ümmetin artıp eksilmeyecek belirli bir hayat müddeti olduğunu beyan ediyor. Vaktiyle kendilerine gönderilmiş olan Peygamberlere, onların bildirdiği hükümlere inanıp itaat eden milletlerin ebedî selâmete erişeceklerini müjdeliyor. Allah Teâlâ’nın âyetlerini yalanlayan onlara karşı büyüklük taslayankimselerin de ebediyyen cehennemde kalacaklarını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Her ümmet için) her şahıs için olduğu gibi her kavim ve cemaat için de (bir ecel vardır.) bir belirli vakit vardır, onun hayat müddeti levhı mahfuzda yazılmıştır. (Artık onların ecelleri geldiği) vakit, son bulacakları (zaman) yüz gösterince artık onlar bunu (ne bir saat gerî bırakabilirler, ve ne de) bu vakti (öne alabilirler.) onlar kendilerince bilinmeyen bu ölüm, bu son bulma zamanı gelince hemen mahvolup giderler. Binaenaleyh daha hayatta iken kaybedileni telâfi etmeye çalışmalıdır, haram şeyleri bırakıp helâl şeylerle yetinmelidir, üzerlerine düşen vazîfeleri yerine getirmeye gayret göstermelidir. Sonra pişmanlık fayda vermez, noksanları tamamlamaya imkân bulunmaz. § Ecel: Vakit, mühlet, hayatın veya herhangi bir varlığın nihâyete ereceği an ve Allah Teâlâ’ca bilinen zaman. § Saat: Bir lâhza, göz açıp kapayacak kadar geçen bir an, en az bir vakit, bir işin kendisinde yapılabilmesi için mümkün olan en az bir zaman. Ve altmış dakikalık bir müddet. Ve kıyâmet.

A'raf 7:35

Allah Teâlâ her ümmetin belirli bir vakte kadar yaşayacağını, onun ardından lâik olduğu âkibete kavuşacağını hatırlattığı gibi bütün insanlık fertlerine de ilâhî bir merhameti olmak üzere şöyle buyurmuştur. (Ey âdem oğulları. Size içinizden) Kendi nevinizden olarak, Allah tarafından (Peygamberler gelir de size karşı benim âyetlerimi) kitabımı dinî hükümlerimi, bunların delillerini (beyan edecek olunca) içinizden (her kim onlara) o Peygamberlere, oâyetlere (karşı gelmekten sakınır) kendilerine itaat ve riâyet eder (ve kendini ıslah eder) ahlâkını, tavırlarını güzelce düzenler (se artık onlar için bir korku yoktur) kıyâmet günü onlar bir azap korkusuna uğramayacaklardır, (ve onlar mahzun da olmayacaklardır.) Güzel, ve istenen bir arzularının yerine getirilmemesi yüzünden bir hüzün ve kedere uğramayacaklardır. Her bakımdan arzuya ulaşmış olacaklardır. Ne büyük bir mükâfat!.

A'raf 7:36

(Ve o kimseler ki, bizim âyetlerimizi yalanladılar) Kendilerine gönderilmiş olan Peygamberlerin tebliğlerini kabul etmeyip Allah’ın dininin semavî ki tapları inkâra cür’et gösterdiler (ve onlardan) o Allah’ın âyetlerini kabulden, onlara imân etmekten (kibirlendiler) böbürlendiler. (işte onlar) böyle imândan mahrum olan hakkı kabulden kaçınan şahıslar (ateşin sâhipleridir.) dâima ateşle beraber olacak onlardır. (Onlar o ateşte ebedî kalacaklardır.) Âhiret âleminde o ateşten asla kurtulamayacaklardır. Öyle küfr ve kibirlenmenin cezâsı bundan başka birşey değildir. Bundan Allah’a sığınırız ne müthiş bir cezâ.

A'raf 7:37

Bu âyeti kerime, Cenab’ı Hak’ka karşı iftirada bulunmaya, onun âyetleriniyalanlamaya cür’et edenlerin pek feci âkibetlerini ve itirâflarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Artık) Bir kere düşünmeli (daha zâlim kimdir?.) elbette daha zâlim yoktur (O kimseden ki: Yalan yere Allah Teâlâ’ya iftirada bulunmuş) olur. Cenâb-ı Hak’ka ortak koşar, çocuk isnat eder, onun buyurmamış olduğu şeyleri ona nisbet eder. (veya onun âyetlerini yalanlamış olur.) K ilâhî bir kitap olduğunu kabul etmeyip Rasûlü Ekrem’in bu husustaki beyanlarını yalan sayar durur. Artık böyle müşrik, inkârcı bir şahıs her zalimden daha zâlim bulunmuş olmaz mı?. (Onlar) Böyle iftirada bulunan, yalanlayan şahıslar (yok mu) onlar dünyada bulundukça (onlara kitaptan) levhi mahfuzda yazılmış olan rızıklara, ömürlere ve diğer dünyevî hadiselere ait (nasipler erişccektir.) haklarında takdir edilen şeyler meydana gelecektir. (Nihâyet) Ömürleri sona erip ecelleri yüz gösterince (onlara elçi meleklerimiz) ölüm meleği ile yardımcıları (gelip onların canlarını alırlarken) kendilerini kınamak için (derler ki:) ey müşrikler!. Hani (Allah’tan başka kendilerine taptıklarınız nerede?) kendilerini dünyada mabut kabul etmiş olduğunuz ilâhlarınız ne oldular?. Bugün sizi bu başınıza gelen ölümden, uhrevî azaptan kurtarıverseler ya!. (Onlar da) O müşrikler de (diyeceklerdir ki: Taptıklarımız bizi bırakıp kayboldular) böyle ihtiyaçlı bir zamanımızda bizi terkedip gittiler bize bir fayda vermediler. Bu câhiller artık gerçek durumu anlamış, taptıklarının birer ilâh olmadığına kanaat getirmiş olacaklardır, (ve onlar kendi nefisleri aleyhine, kendilerinin şüphesiz kâfirler bulunmuş) o bâtıl mâbutlara tapınmış (olduklarını İtirâf ile şahitlikte bulunacaklardır) evet: Onlar o zaman sapıklığa düşmüş olduklarını anlayacaklardır, dünyada öyle ibâdete lâyık, haklarında bir menfaat teminine kâdir olmayan şeylere tapınarak Allah’ın birliğini inkâr etmiş bulunduklarını anlayarak pişmanlık göstereceklerdir. Fakatartık bu pişmanlık kendilerine bir fayda vermeyeceklerdir. Bunun vakti geçmiştir.

A'raf 7:38

Bu mübârek âyetler, kâfirlerin birbirini saptırmış olan zümrelerin âhiretteki durumlarını ve birbiri hakkındaki isnat ve temennilerini ve hepsinin de kat kat azap göreceklerini dikkatlere sunuyor. Şöyle ki: Kıyâmet gününde Cenâb-ı Hak veya meleklerden biri, kâfirlere hitâben (Buyurur ki:) ey dinsizler!. (Siz de sizden evvel insan ve cinden) Bu iki nevîden (gelip geçmiş olan) kâfir (ümmetlerin) cemaatlerin, fırkaların (arasında cehenneme giriniz.) siz de onlar gibi dinsizliğinizin cezâsına kavuşunuz. (Her ne zaman) önceki ve sonraki kavimlerden (bir ümmet) cehenneme (girdikçe yoldaşına) kendisine uymakla sapıklığa düşmüş dindaşına (lânet eder.) senin yüzünden bu felâkete uğradım demek ister. (Nihâyet hepsi oraya) cehenneme (girip birbirine katılınca sonrakileri) onların cehenneme sonradan girenlere onların arkalarından gidenlerden olup yer bakımından geride bulunanları (öndekiler için) onlardan dolayı kendilerini mazur göstermek ümidiyle (diyecektir ki: Ey Rabbimiz!. Onlar bizi sapıttılar) onlar sapıklık yolunu açtılar, bizler de onlara uyduk, (artık onlara ateşten iki kat azap ver) Çünki onlar hem kendileri sapmış hem de saptırmışlardır. Cenâb-ı Hak da (buyuracak ki: Hepinize kat kat azap vardır) evvelkiler sapıklığa düşüp başkalarını da sapıklığa düşürdükleri için katkat azâba uğrayacaklardır. Onlara tâbi olanlar da küfre düştükleri ve bir takım dinsizleri taklit eyledikleri için öyle iki kat azâbı hak etmişlerdir, (lâkin siz bilmezsiniz) Ki, sizin için de o taklit ettiğiniz fırkalar için de ne kadar elem verici azaplar vardır. Siz böyle küfr içinde ölürseniz elbette pek fazla azâba uğrayacaksınızdır. Artık bunu düşünerek vaktiyle uyanmalıdır.

A'raf 7:39

(Öndekiler de) Daha evvel küfre düşmüş, başkalarına da birer kötü örnek olmuş olanlar da, kendilerini müdafaa için (sonrakilere) kendilerine tâbi olanlara (diyeceklerdir ki: Sizin için bizim üzerimize bir üstünlük) ve efdaliyet (yoktur.) biz de sizlere, sapıklıkta ve azâbı hak etme hususunda eşitiz. Sizlere de Peygamber gelmiş, Cenab’ı Hak’kın emirleri tebliğ edilmişti, neden bize tâbi oldunuz (Binaenaleyh) Allah tarafından veya evvelki fırkalar tarafından denilecektir ki: Siz de (kazandığınız şey) küfr ve kötü işler (sebebiyle) öyle kat kat (azâbı tadınız) sizin cezânız da öyle fazla olacaktır. Devamlı olan bir küfrün: Devamlı olan isyanların cezaları da elbette böyle kat kat bulunacaktır. Artık bunu düşünerek böyle küfr ve isyandan kaçınmak lâzım gelmez mi?. Ne mühim bir ilâhî sakındırma ve bir uyan!.

A'raf 7:40

Bu mübârek âyetler de dinsizler hakkındaki ilâhî azabın gerçekleşeceğini açıklamakta ve ortaya koymaktadır. Onların bu azabtan kurtuluşlarını imkânsıza bağlayarakbunun dâimi olduğunu kuvvetlendirmektedir. Şöyle ki: (Şüphe yok o kimseler ki,) Küfre düştüler ve bizim açık (âyetlerimizi yalanladılar) onların birer ilâhî âyet olduğunu kabul etmediler (ve onlara karşı kibirendiler) onlara imândan ve gereği ile amel etmekten kaçındılar (onlar için gök kapıları açılmaz) onların duaları, amelleri kabul edilmez, veya onların ruhları oralara yükselemez, (ve deve iğnenin deliğine girinceye kadar) Öyle büyük bir cisim, o kadar dar bir yere girinceye kadar, öyle mümkün olmayan bir hadisenin meydana gelmesine kadar, yani hiçbir zaman (cennete giremiyeceklerdir.) onların cennete girmeleri, böyle vukuu imkânsız birşeye bağlanmıştır. Onlar ebediyyen cehennemde azap görüp duracaklardır. (Ve işte suçluları) Öyle dinsizleri; kutsal değerleri yalanlayan ve küçümseyenleri (böyle) sonsuz şekilde (cezâlandınrız.) binaenaleyh o âyetlerimizi yalanlayan kâfirler de böyle suçlu kimseler oldukları için öyle ebedî cezalara uğrayacaklardır.

A'raf 7:41

(Onlar için) Öyle âyetlerimize karşı yalanlama ve kibirlenmede bulunan dinsizler için (cehennemde) alt taraflarında ateşten (bir döşek ve üstlerinden sargılar) örtüler, kendilerini kaplayacak ateşten perdeler (vardır) böyle ateşler içinde kalacaklardır, (ve işte zâlimleri) öyle suçlu, dinsiz, ilâhî hukuka tecâvüz eden kimseleri (böyle cezâlandınrız.) böyle şiddetli, böyle kendilerini her taraftan kaplayan dâimî azaplara sokarız. Bunlar küfür ve zulmün cezasıdır. Artık bunları düşünüp uyanmalı değil midirler?.

A'raf 7:42

Bu mübârek âyetler, mü’min, salih kulların kavuşacakları ebedî nîmetleri müjdelemektedir, ve böyle zatların güçleri üstünde birşey ile mükellef bulunmadıklarını da ilâhî bir lûtuf olmak üzere şöylece bildirmektedir. (Ve o kimseler ki) Bizim âyetlerimize (imân ettiler) Allah’ın birliğini tasdik edip, Peygamberlerinin tebliğlerine itaat eylerler (ve iyi amellerde bulundular.) üzerlerine düşen ibâdetleri yerine getirmeye çalıştılar. (Biz ise hiçbir nefsi gücünün üstünde birşey ile mükellef kılmayız.) Binaenaleyh o kimselerin böyle yapmakla mükellef oldukları ibâdetler, itaatler de zâten kendi güç ve kudretleri dışında bulunmamıştır. (İşte onlar) O imâna ve salih amâle muvaffak olanlar (cennet ehlidirler) cennete kavuşacak olan onlardır (ve) onlar (orada) cennette (ebedî kalıcılardır.) dâimî bir halde cennet nîmetlerine nâil olup duracaklardır.

A'raf 7:43

(Ve biz onların) O cennet ehlinin (gögüslerinde kinden her ne var ise hepsini söküp atmışızdır.) onların kalbleri saf, temiz, birbirine karşı sevgiyle coşmuş bulunacaktır. Şâyet dünyada iken aralarında bir kin ve hîle bulunmuş ise artık cennette bundan bir eser kalmayacaktır. (Onların altlarından) Köşklerinin, bahçelerinin yanı başından (ırmaklar akar) onların zevklerini, lezzetlerini arttırır dururlar. (ve) Onlar da Cenâb-ı Hak’ka şükür için (derler ki: Allah Teâlâ’ya hamdolsun ki, bizi hidayetle buna kavuşturdu.) bizi böylenîmetlere eriştirdi. (Eğer Allah Teâlâ bize hidâyet etmeseydi) Eğer onun ilâhî yardımları bize erişmeseydi (biz kendi kendimize hidâyete eremezdik.) bedbahüıkta kalırdık, hidâyete ererek böyle nîmetlere kavuşamazdık. İşte insanlara lâzım olan, herhangi birşeyi başarırsa bunu Cenâb-ı Hak’kın bir lûtfu olarak görmektir. Kendi kudretine, bilgilerine güvenerek kibre düşmekten sakınmalıdır. (Ve muhakkak ki) And olsun ki, (Rabbimizin Peygamberleri hak ile geldiler.) biz de onların irşadı ile hidâyete kavuşarak bu kutlu âkibete eristik. (Ve onlara:) Öyle sevinç içinde kalan, Cenab’ı Hak’ka şükür için böyle itirâfta bulunan o cennet sakinlerine hitâben (İşte bu cennettir ki, siz buna salih amelleriniz sebebiyle vâris oldunuz, diye) melekler vâsıtasıyle (nidâ olunacaktır.) evet… Bu sizin dünyadaki güzel itikâdınızın, güzel amellerinizin mükâfatı olarak size Allah tarafından ihsan buyrulmuştur. İşte imânın, salih amellerin muazzam mükâfatı!.

A'raf 7:44

Bu mübârek âyetler, cennet ehli ile cehennem ehli arasındaki tartışmayı ve kimlerin lâneti hak etmiş olduklarını ve kimlerin âhiret hayatını inkâr ettiklerini göstermektedir. Şöyle ki: Cennet sâhipleri cennette yerleşip duracaklar. (Ve cennet ashabı, cehennem ehline nidâ edip: Rabbimizin bize vaad ettiğini) dünyada iken bize Peygamberleri vâsıtasıyle bildirdiği sevapları, nîmetleri, yüce makamları (biz şüphe yok ki, hak) sabit (bulduk) o ilâhî vaad sebebiyle bu büyük mevkilere kavuştuk (siz deRabbinizin vâd ettiğini) âhiret hayâtını, mü’minlerin o âhiret hayatında nîmetlere ulaşacaklarını inkârcıların da lâyık oldukları cezalara kavuşacaklarını (hak) hakikaten vâki (buldunuz mu?.) siz dünyada iken bunları tasdik etmiyorsunuz. (Diye soracaklar) O İnkârcıların ne kadar yanlış hareket etmiş olduklarını kendilerine bu şekilde de hatırlatmış olacaklardır. (Onlar da:) O inkarcılar da (Evet… Diyecekler.) ve Allah’ın va’dinin gerçekleşmiş olduğunu itirâf etmeye mecbur kalacaklardır. (Derken) Böyle bir konuşmada, tartışmada bulunurlarken bu iki fırkanın (aralarında bir çağırıcı:) İsrafil Aleyhisselâm veya diğer meleklerden biri (Allah Teâlâ’nın lâneti zâlimlerin üzerinedir, diye nidâ etmiş olacaktır.) evet zâlimler, zulûmlarının bir cezâsı olmak üzere öyle bir lâneti hak etmişlerdir. § Cennetler ile cehennemler arasında pek uzak mesafeler vardır. Cennetler semâların üstündedir. Cehennemler de yerlerin altındadır. Bu iki mevki ahalisinin birbiriyle konuşmaları nasıl mümkün olacaktır?. Mucize Kur’an, bize böyle bir konuşmanın mümkün ve haddızatında vuku bulacağını haber vermiş oluyor. İşte bu da bir hakikatın ortaya çıkmasından başka birşey değildir. Tefsiri kebirde de yazılı olduğu üzere âlimlerden bir gump demişlerdir ki: Seste bir özellik vardır ki, yalnız mesafenin uzaklığı sesin işitilmesine mâni olamaz, İşte bugün fennin ilerlemesi sâyesinde bu hakikat da tamamen meydana çıkmıştır. Doğuda söylenilen bir sözü batıda bulunan bir kimse derhal işitebiliyor ve hattâ söyleyenin yüzünü bile görebiliyor, İlâhî kudret herşeye kâfidir. Buna inanıyoruz. Binaenaleyh cennet ehli ile cehennem ehli arasındaki konuşmanın gerçekleşmesi de Allah’ın kudretine göre asla imkânsız görülemez.

A'raf 7:45

Lâneti hak etmiş olanlar ise (Öyle zâlimler) dir (ki: Allah yolundan) din yolundan Allah’ın kullarını (men ederlerdi.) halkın İslâm dinine girmesine engel olurlardı. (Ve o yolun eğri büğrü olmasını isterlerdi.) Doğru yolu terkederek helâke götüren yollara eğilim gösterirlerdi, ilâhî hükümleri değiştirerek ve bozarak onlara yanlış bir mahiyet vermek kasdinde bulunurlardı. Cenâb-ı Hak’tan başkasına tapınırlar Allah Teâlâ’nın yüceltemeye lâyık görmediği şeyleri yüceltip dururlardı. (Ve onlar âhireti inkâr eden kimseler idi.) Öyle bir âlemin varlığına inanmaz, onu inkâra cür’et eder, hayâtın yalnız bu dünyaya mahsus olduğunu iddia eder dururlardı. Artık böyle inkârcı olan, insanları ilâhî dini kabulden men’e cür’et eden kimseler elbette ebedî azâba lâyık ve cehennemde ebediyyen azap göreceklerdir.

A'raf 7:46

Bu mübârek âyetler, âhiret alemindeki bir fevkalâde teşkilâtın varlığına işâret etmektedir. Ve cennet ehli ile cehennem ehlinin belirgin bir durumda bulunacaklarını bildirmektedir. Bütün insanlığı uyanmaya dâvet buyurmaktadır. Şöyle ki: Kıyâmet gününde cennet ehli ile cehennem ehli ayrılacaklardır. (Ve onların) O iki gurubun veya cennet ile cehennem arasında (bir perde) bir örtü (vardır.) artık bir fırkanın durumlarından, işlerinden, diğer gurubun faydalanmasına veya zarar görmesine imkân bulunmayacaktır. (Ve A’raf üzerinde bir takım adamlar vardır ki,) Bunlar cennet ehli ile cehennem ehlinin(hepsini de alâmetleriyle) yüzlerindeki beyazlık veya siyahlık gibi nişaneleriyle (tanırlar.) bunu Allah’ın ilhamı ile veya meleklerin bildirmesiyle öğrenmiş olurlar. Ve bu A’raftaki adamlar (cennet ehline; Selâmün aleyküm diye nidâ ederler) onlara duada, onların kurtuluşa ermelerine işârette bulunmuş olurlar. (Ve bunlar) Bu A’rafta bulunan adamlar, cennete gireceklerine (ümit var oldukları halde) hikmet gereği bir müddet A’rafta kalırlar (henüz) kendileri de (cennete girmemiş bulunurlar.) bilahara lâik oldukları cennetlere girerek ebedî olarak Allah’ın lütuflarına nâil olur dururlar. Ne büyük saadet!. § A’raf, yüksek yer mânâsına olan Arf’in çoğuludur. Bundan maksat, cennet ile cehennem arasındaki bir surun yüksek tepeleridir. A’raf ehlinden maksat, bir görüşe göre itaat ve sevap sahiplerinin en şerefli olanlarıdır. Bunlar ise ya bir kısım meleklerdir veya Peygamberlerdir, veya şehit olanlardır. Bu zatlar, şereflerini göstermek, rütbelerinin yüceliğini ortaya koymak için ve cennet ehli ile cehennem ehlinin hallerini öğrenmek maksadıyla bir müddet A’raf mevkiinde bulunacaklardır. Diğer bir görüşe göre A’raf ehlinden maksat, iyilikleri ile kötülükleri eşit bulunan, sevap itîbariyle dereceleri yüksek olmayan bir kısım mü’minlerdir ki, bunlar başlangıçta ne çenet ehlinden ve ne de cehennem ehlinden bulunmazlar. Cennet ile cehennem arasında orta bir durumda bulunurlar. Sonra Cenab’ı Hak bunları kendi ilâhî lütfuyla cennete sokar. Bunlar cennete en son girecek zatlardır. Bu hususta başka görüşler de vardır.

A'raf 7:47

(Ve onların) A’rafta bulunan zatların(gözleri ateş ehli tarafına çevrildiği zaman) bunların yüzlerindeki sapıklık alâmetlerini gördükleri ve ne kadar azâbı hak etmiş olduklarını anladıkları vakit (de:) Allah’ın dergâhına dua ve niyazda bulunarak (Rabbimiz!.) ey Kerem sâhibi Yaratıcımız!. (Bizi) Öyle cehenneme atılacak (zâlimler topluluğu ile beraber kılma derler.) böyle yakarış ve duada bulunurlar. Bu mübârek âyetler, insanlık için büyük bir korku ve uyarıyı içermektedir. Binaenaleyh bizler de daha dünyada iken kâfirlerin o kötü âkibetini düşünmeliyiz, o gibi kimseler ile aynı durumda olmamak için Allah’ın korumasına sığınmalıyız.

A'raf 7:48

Bu mübârek âyetler de, A’raftaki zatların cehennem ehline hitab ederek onlara dünyadaki varlıklarının ve hareketlerinin bir fayda vermediğini kınama maksadıyla söyleyeceklerini bildirmektedir. Ve o cehennem ehlinin dünyada iken mü’minlerin Allah’ın rahmetine nâil olamayacaklarına ait iddialarının asılsız olduğunu göstermektedir. Şöyle ki: (Ve) Âhiret âleminde (A’raf ehli) dünyada iken mevki sâhipleri bulunmuş olan kâfirlerden (simâlarından) cehennemlik olduklarına ve dünyada iken reislerden bulunduklarına ait alâmetleriyle (tanıdıkları bir takım kişilere de) kınamak için, ayıplamak için (nidâ ederek derler ki:) ey inkarcılar, kendini beğenmişler (Size ne cemiyetiniz) yandaş ve yardımcılarınız veya servet ve zenginliğiniz (ve ne de yaptığınız tekebbür) böbürlenmeniz veya hakkı kabul hususunda kibirlenmeniz (bir fâide vermiş olmadı.) ne kadar yanlış hareket etmiş olduğunuzu şimdi anladınız değil mi?.

A'raf 7:49

Yine A’raf ehli, o cehenneme atılan şahıslara kınamak için hitab ederek diyeceklerdir ki: (Ya o kimsler mi idi ki,) O mü’minlerin zayıfları mı idi ki, siz onları hakir görerek (Allah onları rahmetine kavuşturmaz diye) dünyada iken (yemin ediyordunuz!.) şimdi görüyorsunuz ya; onların haklarında ne kadar ilâhî rahmet tecelli ediyor!. Ey dünyada iken öyle hakarete uğramış olan mü’minler!. (Cennete giriniz) Bundan sonra (size ne bir korku vardır ve ne de siz mahzun olacaksınız.) artık sizin bu saadete ulaşmanızı o inkarcılar görerek bir kat daha zarar ve ziyâna uğrasınlar. Diğer bir yoruma göre Allah tarafından A’raf ehline hitap edilerek onlara: Artık siz de cennete giriniz iki gurubun halerini müşahede etmiş oldunuz, sizin için ilâhî bir lûtuf olarak size bir korku ve hüzün ariz olmayacaktır. Diye buyrulacaktır.

A'raf 7:50

Bu mübârek âyetler, cehennemin ehlinin ümitsizce temennilerini, onların dünyadaki inkârcı ve beyinsizce hareketlerinden dolayı âhiret nîmetlerine nâil olamayacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) İki guruptan, yani mü’minler ile kâfirlerden her biri kendilerinin lâyık oldukları yerlerde karar kıldıktan sonra (nâr ehli) şiddetli hararetlerini, açlıklarını azaltabilmek ümidiyle (cennet ehline nidâ ederek:) ey cennet ehli!. (Suyunuzdan veya Allah’ın size rızık olaak verdiği şeylerden) diğer içilecek veya yiyilecek nîmetlerden (bizim üzerimize döküveriniz) onlardan bize de çokca veriniz (diye yalvaracaklar.) böyle boş ve ümitsizcetemennilerde bulunacaklardır (Onlar da:) cennet ehli de (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ bunları) bu cennet nîmetlerini (kâfirler üzerine haram kılmıştır.) kat’iyyen men buyurmuştur. Biz bunları size nasıl verebiliriz?. (diyecekler.) dir.

A'raf 7:51

(O kimseler ki) Öyle temennilerde bulunan kâfir şahıslar ki, (dinlerini bir eğlence ve bir oyun edindiler) onlar dünyada iken bazı hayvanları helâl, bazılarını haram saydılar, çıplak bir halde dinî âyinler yaptılar, dinin kutsî hükümleriyle alay edip durdular (ve onları dünya hayatı aldatmış oldu.) dünyanın fanî varlıklarına tapınarak dinin mukaddes hükümlerini dikkate almadılar, kendilerine dinî vazîfelerini telkin ve tavsiye edenlere hakarette ve düşmanlıkta bulundular (Artık onlar bu günlerine yetişeceklerini unuttukları gibi) bu günün meydana geleceğini inkâr ederek imândan kaçındıkları gibi (ve bizim âyetlerimizi inkâr eder oldukları gibi) onların birer ilâhî âyet olduğunu tasdik etmeyip devamlı olarak inkârcı bulundukları gibi (biz de onları bugün unutacağız.) yani: Onların o temennilerine iltifat etmeyeceğiz, onları sonsuza kadar ateşte terkedeceğiz, onların çağrılarına, duâlarına icâbette bulunmayacağız. § Cenab’ı Hak, unutmaktan uzaktır. Buna inanıyoruz. Ona nisbet edilen unutmaktan maksat, bir mecazi mânadır. O dinsizlerin unutmalarına cezâ olarak temennileri unutulmuş gibi bir şekilde haklarında devamlı muamele yapılacağını, onların yalvarışlarına asla iltifat edilmeyeceğini beyandan ibârettir.

A'raf 7:52

Bu mübârek âyetler, mü’minler için ilâhî rahmetin bir tecellisi olmak üzere K inmiş olduğunu bildirmektedir. Bu kutsal kitabın hükümlerini bırakarak aksine hareket etmiş olanların da her türlü yardımlardan, arzularından mahrum kalacaklarını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Muhakkak onlara) O inkârcı topluluklara dinî vazîfelerini telkin etmek ve öğretmek için (bir kitap getirdik.) Kur’an-ı Kerim’i Son Peygamber’e indirdik. (İşte onu imân edecek bir kavim için) o ilâhî kitaptan istifâde etme kabiliyetine sâhip olan müslümanlar için (bir yol gösterici rahmet olarak tam bir İlim üzere) muhataplarını irşâd edecek bir tarzda beyanlarını bildiğimiz halde (ayrıntılı olarak zikrettik) inanç, hüküm ve öğütlere ait konuları, mânâları derinlemesine beyan eyledik. Artık bundan her cemiyetin istifâde etmesi icab etmez mi?. Artık o inkarcılar kendi cehâletlerinden dolayı kendilerini mazeretli görebilirler mi?.

A'raf 7:53

(Onlar) O kâfirler (onun) o Kitabı Kerimin’in (te’vilinden) onun beyanlarının neye varacağından (başkasını beklerler mi?.) asla beklemezler. Onun doğruluğunun, onun zikrettiği vâd ve tehdidin ortaya çıkmasını asla beklemezler. Çünkü buna inanmış değildirler. Fakat (Onun te’vil! geldiği gün) yani: Onun haber verdiği cezâ vakti kıyâmet zamanıortaya çıkıp durunca (ise onu evvelce unutmuş olanlar) onu unutanlar gibi terketmiş bulunanlar (diyecektir ki: Muhakkak Rabbimizin Peygamberleri hakkı getirmişlerdir.) artık onlar böyle başlarına kıyâmet kopunca uyanacaklar, peygamberlerin onlara bildirmiş oldukları haşır ve nesrin, sevap ve azabın hak olduğunu anlayıp itirâfta bulunacaklar. Fakat artık pişmanlık vakti geçmiş olduğundan bu itirâfları kendilerine bir fâide vermiyecektir. O beyinsizler diyecekler ki: (İmdi bizim için şefaatçılardan kimseler varmıdır ki) Bu kıyâmet gününde (bize şefaat ediversinler) bizden azâbı defeylesinler (veyahut gerî döndürülürmüyüz ki) dünya hayatına iâde edilirmiyiz ki, dünyada iken (yaptığımız şeylerden başkasını yapıverelim.) küfrü imân ile, tevhid ile, isyanları ibâdet ve itaat ile değiştirelim. Ne yazık ki, artık bu arzularına ulaşamayacaklardır. (Şüphe yok ki, onlar nefislerini) Dünyada iken, bu teklif yurdunda iken (ziyana uğramışlardır) küfr ve isyanı işleyerek kendilerini mânevî helâke mâruz bırakmışlardır, (ve o iftira ettikleri şey de onlardan çıkıp gitmiştir.) Bir takım putların Allah Teâlâ’ya ortaklar olduğuna ve kendilerine kıyâmet gününde o putların şefaat edeceklerine dâir iftiracı lâkırdılarının bâtıl olduğu da ortaya çıkmıştır. Artık onlar için hiçbir fâide, hiçbir kurtuluş çaresi kalmamış bulunacaktır. İşte küfr ve şirkin müthiş neticesi!.

A'raf 7:54

Bu âyeti celile de Cenab’ı Hak’kın yaratıcılığına, birliğine, ilminin ve kudretininyüceliğini gösteren delilleri, muazzam eserleri insanların dikkat nazarlarına sunmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. (Muhakkak Rabbiniz) Efendiniz, mevlânız, işlerinizin düzenleyicisi (o Allah’tır ki) o kutsal varlıktır ki, (gökleri ve yeri altı gün içinde yarattı.) semâ ve dünya ile ilgili bu kadar cisimleri altı gün miktârı bir müddette daha önce benzeri yaratılmaksızın yoktan var ederek vücude getirdi. (Sonra) O Yüce Yaratıcı (arş üzerine istivâ buyurdu.) yani onun ilâhî emri, arş üzerine hâkimiyet kurdu. Onun hüküm ve irâdesi bütün kâinatın üstünde bir galibiyeti tecelli etti. O Hikmet sâhibi yaratıcının tasarruflarına bakınız ki, o kutsal varlık (Geceyi gündüze örtüverir) her taraf güneşin ışığından mahrum kalır, bilâkis gündüzü de geceye örter, karanlık kaybolarak her taraf ışık içinde kalır. Gece ile gündüzden herbiri (onu) diğerini (çabuk çabuk arar) süratlice (takib eder.) bunlar bir nizam içerisinde birbiri ardınca meydana gelir. O Yüce Yaratıcı (Güneşi de, ayı da, yıldızları da emrine boyun eğmiş olarak yaratmıştır.) hepsi de Cenâbı Hak’kın takdir ettiği şekilde doğup ve batıp dururlar. (İyi bilmelidir ki, yaratmak da, emir de ona) O Yüce Yaratıcıya (mahsustur.) çünki hepsinin yaratıcısı ve tasarrufçusu ondan başkası değildir. Evet… Şüphe yok ki, bütün bu (Âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ pek yücedir.) ilâhlığındaki birliğiyle pek yücedir, rablığındaki tekliği ile büyüklük ve yüceliğe sahiptir. Buna inandık. Artık O Yüce Yaratıcıya ortak koşan bir takım aşağılık insanlar, bu ilâhî vasıfları düşünmeli, onun yüceliğini, birliğini tasdik ederek kulluk secdesine kapanmalı, temiz bir itikada sâhip olarak selâmet ve saadete ulaşma gayesini takib etmeli değil midir?. § Yevm: Gün demektir ki: Güneşin doğuşundan batışına kadar olan zamandan ibârettir. Gerçekte Cenab’ı Hak, bu kâinatı istese idi bir anda da vücude getirebilirdi. Fakat her hususta yavaş hareket etmenin hikmet vemenfaata uygun olacağını halka öğretmek ve bildirmek için bunları altı günlük bir müddet içinde vücude getirmiştir. Nitekim bir hadisi şerifte de: Yavaşça, ihtiyat ile hareket Allah’tandır, acele etmek ise şeytan’dandır. Bir görüşe göre bu yevmden maksat, âhirete ait gündür ki, bu, bin seneye denktir. § İstiva kelimesi de lûgat bakımından: Karar etmek, müsavî bulunmak, üzerine oturmak, galip olmak, kasdeylemek gibi mânâları ifâde eder. Cenâb-ı Hak ise bir mekânda bulunmaktan, karar etmekten uzaktır. Binaenaleyh onun arş üzerine istivasından maksat, onun tek olan varlığına ait, hakîkati bilinmeyen bir sıfattır. Onun hakikatını Allah’ın ilmine havâle ederiz. Bu istiva ile istilâ etmek galip olmak kuşatmak bütün kâinata hükmetmek gibi bir mânâ kasdolunur. § Arşa gelince, bu da lûgatte tavan, çadır, köşk, mülk, saltanat, izzet, şeref ve şan, ve bir işin rüknü, ayakta kalmasına sebep olan şey demektir. Hükümdarların tahtına da yüksek mertebesinden dolayı arş denilir. Arş, filozoflara göre büyük felektir ki, bütün yönleri kuşatmıştır. Arş şöyle de tarif ediliyor: Bu, diğer cisimleri kuşatan büyük bir cisimdir ki, fevkalâde yüksekliğinden dolayı veya hâkimiyet tahtı olduğuna işâret için kendisine bu isim verilmiştir. Şeriat dilinde ilâhî arş semâların üstünde yüce bir makamdır ki, onun sınırlarını çizmek ve takdir etmek akıllarımızın ötesindedir. Hakikatı, Allah’ın ilmine havâle edilmiştir. Birçok ilâhî hüküm o yüce makamdan diğer muhitlere iner. Bir görüşe göre de arşın mahiyeti, kırmızı bir yakuttur ki, Cenab’ı Hak’kın yüceliğinin nurundan parıldamakta ve ışıldamaktadır. Gerçek bilgiAllah katındadır.

A'raf 7:55

Bu mübârek âyetler, kudretinin, hikmet ve rahmetinin mükemmelliğine ait deliller zikredilmiş olan Yüce Yaratıcıya ne şekilde dua ve yakarışta bulunulacağını öğretmektedir. Ve yeryüzünde bozgunculuğa çalışılmayıp güzelce hareket edilmesini emir ve tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Yaratıcının yüce sıfatlarını ve muazzam eserlerini bilmiş olan kullar!. (Rabbinize yalvara yalvara) Tam bir dua ve yakarış ile (ve gizlice) sessiz bir şekilde, seslerinizi yükseltmiyerek (dua edin.) onun rahmetini, lütfunu tam bir samimiyetle istirhamda bulunun, haddi aşarak bağıra çağıra dua’da bulunmayın, bu edebe aykırıdır. Cenab’ı Hak, kullarının gönüllerinden geçenleri bilir, içten, gizli olan istirhamlarını bilir, hikmetine uygun olunca kabul buyurur. Her hususta olduğu gibi dua’da da ölçülü olmak lâzımdır. Bir kimse kendi hâline lâyık olmayan birşeyi temenni etmemelidir. Meselâ: Peygamberler mertebesine ulaşmak gibi, semâya yükselmek gibi birşey hakkında dua etmemelidir. Ve riyâ şüphesinden uzak olmayacağı için yüksek sesle dua’da bulunmamalıdır. (Şüphe yok ki o) İlim ve hikmet sâhibi olan Allah Teâlâ (haddi aşanları sevmez.) yani öyle kimseleri sevâba, hayır ve rahmete kavuşturmaz. § Dua da bir nevi ibâdettir. Çünkü dua eden bir kimse, Cenab’ı Hak’kın varlığını, yüceliğini, herşeye kâdir olduğunu ve kendisinin o kerem sâhibi Yaratıcıya muhtaç bulunduğunu bilip itirâf etmiş olur. Kendisi hakkında ilâhî takdirlerin bir rahmet ve lûtuf mahiyetinde tecellisini temenni ederek Allah’ın eşiğine kulluğunu arzetmiş olur. Artık bir mü’min, Cenâb-ı Hak’kın rahmetini, mağfiretini, cennete kavuşmayı temin edecek güzel amelleri başarmasını temenni etmelidir.Cehennem azâbına yaklaştıracak olan kötü fiillerden, sözlerden uzak olmasını da niyâz etmelidir. Fakat dua ederken yüksek bir sesle kendi nefsini de yormamalıdır, ve bir gösteriş belirtisine sebebiyet vermemelidir. Nitekim yüksek bir sesle tekbir alan bazı zatlara Rasûlü Ekrem Efendimiz, şöyle buyurmuştu: “Ey insanlar!. Siz nefisleriniz hakkında sabredip bekleyin, siz, sağır ve gaip bir zata dua etmiyorsunuz, işiten ve gören bir Yüce Yaratıcıya dua ediyorsunuz. O sizinle beraberdir. Binaenaleyh dua’da yalvarma ve gizliliği terk etmek uygun değildir. Aksi takdirde bilinen sınır aşılmış olur.

A'raf 7:56

(Ve) Ey Allah’ın kulları!. (Yeryüzünde) Peygamberin ve dinî hükümlerin gelmesi suretiyle umumun (ıslah edilmesinden sonra) bunlara muhalefetle, küfr ve isyan ile (bozgunculuk yapmayın) öyle bir hareketten sakınınız, (ve ona) O Yüce Yaratıcıya (korkarak ve umarak dua edin.) kendi amellerinizdeki kusurları düşünüp korku ve ürperti ile ve onun rahmetinin genişliğini lûtuf ve ihsânının çokluğunu düşünerek de af ve mağfiret ümidiyle dua’da, niyazda bulunun, korku ve ümitten ayrılmayınız. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ’nın rahmeti iyilik edenlere) Meselâ: Güzelce amellerde bulunanlara, ve kısaca korku ve ümit ile gizli olarak dua edip duranlara (pek yakındır) şüphe yok ki, dünya hayatı her an azalmakta, âhiret hayatı ise her saat yaklaşmaktadır. Binaenaleyh Cenâb-ı Hak’kın rahmeti, yani: Mağfireti af ve ihsanı bu âhiret hayatında hemen tecelli edecektir. İnanan ve iyilik yapan kulları buna kavuşacaklardır. Ne mutlu bu nîmete nâil olanlara!.

A'raf 7:57

Bu âyeti celile, Cenâb-ı Hak’kın bir takım kudret ve rahmet eserlerini dikkat nazarlarına sunuyor ve ölülerin yeniden hayat bulacağını bir misâl ile tasvir ederek haşra ve neşre ait bir delili içine almış oluyor. Şöyle ki: Ey insanlar!. Gökleri ve yerleri yaratmış olan Allah Teâlâ’dır. (Ve o bir Yüce Yaratıcıdır ki, rüzgârları rahmetinin) yağdıracağı fâideli yağmurların (önünde) dağınık bir şekilde (müjdeci olarak gönderir.) bu rüzgârlar, yağmurların yağacağına bir müjde alâmeti mesabesinde bulunmuş olur. (Nihayet rüzgârlar) taşımış oldukları yağmurları ile (ağır ağır) bir halde bulunan (bulutları yüklenince biz onu) o bulutları (bir ölmüş) kuraklığa uğrayıp gelişme ve büyümeden mahrum kalmış (ülkeye sevketmiş oluruz.) onu bu vâsıta ile tekrar hayata kavuşturmak isteriz (Derken onunla) o bulut ile veya sevkedilen rüzgâr ile (su indirmiş) oluruz, (sonra da onunla) O yağmur suları ile (her çeşit meyveleri meydana çıkarmış oluruz.) çeşitli sebzeler, meyveler gelişip büyüyerek varlık alanına gelmiş olur. (İşte böylece) Bu nevi nevi meyveleri, gıda maddelerini yeni bir hayâta, bir gelişme ve olgunlaşmaya kavuşturduğumuz gibi (ölüleri de) ilâhî kudretimizle yeniden hayat sahasına (çıkarırız.) onları yok olup izleri silindikten sonra yeniden hayata kavuştururuz. Artık Ey insanlar!. (Gerektir ki siz) Bu içinde yaşadığınız âlemde tecelli eden bunca kudret eserlerini nazarı dikkate alasınız, siz bunları güzelce (düşünüp ibret alasınız) evet… Düşünmeli ki: Milyonlarca bitkiler ilâhî bir bereket ile her sene yeniden vücude geliyor, bir artma kuvvetine sâhip bulunuyor, sonsuzderecede hoş manzaraları ile ibret bakışlarını süsleyip duruyor. Artık bu gibi sayısız hârikaları yaratıp mükemmelliğe kavuşturan bir Yüce Yaratıcı, insanları da öldürdükten sonra yüce kudretiyle bir şûra üfleme vâsıtasıyle yeniden hayata kavuşturamaz mı?. Hangi akıllı, bunu imkânsız görebilir?. Artık ey insanlar!, (gerekdir ki, siz) Bu içinde yaşadığınız âlemde tecelli eden bunca kudret eserlerini dikkate alasınız, güzelce (düşünüp ibret alasınız.) öyle milyonlarca muhtelif bitkileri, güzel güzel ağaçlar ve çiçekleri vücude getiren bir Yüce Yaratıcı, insanları da öldürdükten sonra tekrar diriltmeye kadirdir. Buna inancımız tamdır!. Binaenaleyh bunları güzelce düşünüp uyanık olmak icab eder.

A'raf 7:58

Bu âyeti celile, ilâhî açıklamalardan istifâde edenlerle etmeyenler için ürün verme gücüne sâhip olan temiz arazi ile bu özellikten mahrum bulunan kötü araziyi bir misal olmak üzere zikretmektedir. Şöyle ki: İlâhî rahmet ile bir nice ölmüş yerler yeniden hayat bulur. (Ve temiz bir beldenin) bereketli, kolaylıkla ürün vermeğe uygun bir yeryüzünün (ekinleri Rab’binin izniyle) Yüce Yaratıcının dilemesiyle, kolaylık vermesiyle (çıkar) meydana gelir fazlasiyle gelişip büyüyüp herkesin istifadesine hizmet etmiş olur. (kötüsünün) Tuzlu, kara taşlı, ürün verme gücünden mahrum arazinin (ise) ekinleri meydana (çıkmaz.) kendisinden öyle kolay kolay istifâde olunamaz. (İsterse külfetle, meşakkatle olsun) Artık ondan ne beklenilebilir?. (işte biz âyetleri) Allah’ın birliğine, İslâm dinine ait delilleri kanıtlar! Allah’ın nîmetlerine karşı (şükür eden) onları düşünerek yararlanan (bir kavim için böylece tekrar tekrar) çeşitlişekillerde (beyan ederiz) evet… Şüphe yok ki: Cenab’ı Hak Kur’an-ı Keriminde varlığına, nîmetlerine, dinî vazîfelere, ve kalpleri nurlandırmaya ait âyetlerini tekrar tekrar, çeşitli üslûp ile beyan buyurmuştur. Tâki düşünen ve Allah’ın birliğine inanan zatlar onlardan istifâde ederek şükür vazîfelerini tam bir istek ve zevk ile yapmaya devam etsinler. Görülüyor ki, bu âyeti kerime bir misali içermektedir, şöyle ki: Mü’minler, temiz, ürün verme kuvvetine sâhip araziye benzetilmişlerdir. Onlar mânevî bir yağmur, bir rahmet suyu mesabesinde bulunan K indirilen ayetlerinden istifadeye çalışırlar, bu sâyede ibâdet ve itaatte bulunurlar, güzel güzel huylarla vasıflanmada başarılı olurlar. Kâfirler de kötü, büyüyüp gelişmeden mahrum araziye benzetilmişlerdir. Onlar Kur’an’a inanmazlar, onu dinleseler de istifâde edemezler. Onu tasdik etmeyip inkâra cür’et gösterirler. Onlar bir meşakkat bir zorluk ile bu dünyada bir iyi işde bulunsalar da bundan âhiret âleminde bir fâide göremeyeceklerdir. Onların istifadeleri yalnız dünyaya ait olmuş olur. Çünki ebedî, uhrevî bir- mükâfata, bir hayır eserine kavuşabilmek için temiz bir yaratılışta bulunmak lâzımdır. Cenâb-ı Hak’kın ayetlerinden, K yüce peygamberlere ve diğer konulara ait kıssalarından ibret almak kısacası güzel bir imâna sâhip bulunmak gerekir.

A'raf 7:59

Evvelki âyetlerde Cenâb-ı Hak’kın kudret eserlerine birliğine, rab oluşuna şâhitlik eden bir kısım yaratılış hârikalarından söz edilmişti. Bu âyeti celile de yüce bir Peygamberin kıssasını konu edinerek geçmiş ümmetlerden birinin ne kadar inkârcı bir tarzda hareket etmiş olduklarını şöylece bildirmektedir.(Andolsun ki) Yüce Allah’a yemin olsun ki muhakkak ki biz (Nuh’u) o büyük Peygamber’i (kavmine Peygamber olarak gönderdik.) onlara ilâhî dini Allah’ın birliğini tebliğ etti ve (Dedi ki: Ey kavmim!.) yalnız (Allah’a) o Kâinatın Yaratıcısına (kulluk edin) ancak ona ibâdette ve kullukta bulunun. Çünkü (sizin için) bütün sizin gibi Allah’ın birliğini tasdik etmekle mükellef olan kullar için (ondan) o Ezelî Yaratıcıdan (başka bir ilâh yoktur.) ilahlık ve mâbutluk ancak ona mahsustur. Ondan başka ibâdete lâyık olan bir zat bulunamaz. (Muhakkak ki,) Eğer bu tavsiyem doğrultusunda o Yüce Yaratıcıya ibâdette bulunmaz, ona ibâdet ve itaaten kaçınırsanız (ben sizin üzerinize büyük bir günün) yevmi kıyâmetin veya tufan zamanının (azâbından korkuyorum.) eğer Cenâb-ı Hak’kın emirlerine muhalefette devam ederseniz size böyle bir azabın geleceği muhakkaktır. Artık böyle korkunç bir akibeti düşününüz!.

A'raf 7:60

Hz. Nuh’un bu hayrı tavsiye edici uyarısına rağmen onun (Kavminden ileri gelen bir cemaat) yani: Servetleri, mevkileri İtibâriyle halkın içerilerini dolduran reislerden bir tâife (Dedi ki:) Ey Nuh!. Ne söylüyorsun?. (Şüphe yok ki, biz seni apaçık) Tamamen âşikâr (bir sapıklık içinde görüyoruz.) sen haktan, doğru yoldan ayrılmış bulunuyorsun, bizim kalbimiz buna şahitlik ediyor.

A'raf 7:61

Hz. Nuh da onların bu iddialarını red için (Dedi ki: Ey kavmim!.) ey kendilerine Peygamber gönderilmiş olduğum insanlar!. (Ben de hiçbir sapıklık yoktur.) Ben hak üzere bulunmaktayım, ben sizin öyle zannettiğiniz sapıklıktan, hakikate karşı gelmekten uzakbulunmaktayım. (Fakat ben âlemlerin Rab’bi) Olan Allah Teâlâ (tarafından) sizlere gönderilmiş (bir Peygamberim) artık bana sapıklık nasıl isnat edilebilir?.

A'raf 7:62

Bu mübârek âyetler, Hz. Nuh’un iyiliğe yönelik davetine icâbet etmeyip onu yalanlayan bir kavmin pek cahilce hareketlerini ve onların bu cehaletleri yüzünden uğramış oldukları pek korkunç âkibetleri dikkat nazarlarına sunuyor. Şöyle ki: Hz. Nuh, kendisine karşı muhalif bir cephe almış olan inkârcı kavmi, o kâfirce vazîyetlerinden kurtarmak için dedi ki: Ey kavmim!. (Size Rab’bimin vahiylerinİ) Yani onun dinine ait hükümleri, emirleri, yasakları, sevapları cezaları (tebliğ ediyorum) bunları size böyle bildirmek benim vazîfemdir. (ve sizin için öğüt veriyorum) Size tam bir samimiyetle fâideli şeyleri bildiriyor, sizi zararlı, kötü şeylerden kurtarmaya çalışıyorum, mânevî selâmet ve saadet yoluna teşvik ediyor ve özendirip duruyorum. (ve ben) Allah’ın vahyine mazhar olduğum için (Allah Teâlâ’dan sizin bilmediklerinizi biliyorum.) yani: O Yüce Yaratıcının sıfatlarına, kudret ve yüceliğine, sevap ve azâbına dâir sizin bilmediğiniz şeyler bence bilinmektedir. Veya o Yüce Yaratıcının dinine karşı muhalefette bulunup duranları ne korkunç âkibetlere uğrayacaklarını siz bilmiyorsunuz, fakat ben pek iyi bilmekteyim. Artık benim tebliğlerime riâyet ediniz.

A'raf 7:63

(Yoksa) Ey inatçı ve inkârcı kavim!, (size) Bir kurtuluş vesîlesi olmak üzere (Rab’bİniz tarafından sizden olan) sizin cinsinizden, sizcetanınmış kimselerden olan (bir zat vâsıtasıyle) sırf bir ilâhî merhamet eseri olarak (sizi) Allah’ın azâbı ile (korkutmak için ve sizin de) Allah’ın hükmüne aykırı hareketlerden (sakınmanız ve) o sâyede (rahmete erebilmeniz için bir zikrin) bir ikaz ve irşat vâsıtasının (gelmesine mi şaştınız) bunda teaccübü gerektiren ne vardır?. Bu, insanlık hakkında ilâhî bir lütuftan ibâret değil de nedir?. İnsanlar, boş yere yaratılmamışlardır. Kâinatın Yaratıcısını bilip onun rızâsına uygun harekette bulunmak ve o sâyede selâmet ve saadete ermek için yaratılmışlardır. Fakat insanlar, kendilerine Allah tarafından bir rehber gönderilmemiş olursa üzerlerine düşen vazîfeleri nasıl takdir edebilirler?. Yaradılışlarındaki gayeyi nasıl belirleyebilirler?. Herbirinin düşüncesi, kanaati, hareket tarzı başka başka olmaz mı?. Bunun neticesinde ise içtimaî birlik, din kardeşliği, umumun ittifakı nasıl meydana gelebilir?. İşte böyle helâk edici ayrılıklara sebep olan hadiselere meydan verilmemesi için ilâhî vahye mazhar olan Peygamberler gönderilmiştir. Onlar da insanlar zümresinden bulunmaktadırlar, tâki onların tebliğlerine diğer insanlar için idrâk etmek mümkün olsun. O muhterem Peygamberlerin doğrulukları, yükseklikleri de göstermeyi başardıkları mucizeler ile, kendilerinin sâhip oldukları o yüce bilgiler ve ahlâk ile apaçık bir şekilde meydana çıkmıştır. Artık onlara muhalefet edenler, cehâlette bulunmuş, kendilerini Allah’ın azâbına uğratmış olmazlar mı?. Elbette olurlar. İşte Cenâb-ı Hak bize bunu da bildiriyor.

A'raf 7:64

(Bunun üzerine) Nuh Aleyhisselâm’ın onları öyle hayra yönlerdirici irşada çalışmasınarağmen onlar (onu) o Yüce Peygamber’i (yalanladılar) onun Peygamberliğini inkâr eylediler, sen yalan söylüyorsun, sen Peygamber değilsin demek cüretinde bulundular. (Artık biz de onu) O muhterem Peygamberi (ve onunla beraber gemide olanları) onun Peygamberliğini tasdik edip Allah’ın dinini kabul etmiş bulunanları boğulmaktan (kurtardık.) selâmet sahiline erdirdik, (Ayetlerîmîzi yalanlayanlan da) Allah’ın birliğini gösteren binlerce delilleri, hârikaları görmeyip de inkâra cür’et eyleyenleri de tufan ile (boğduk.) azâba mâruz kalmaya başladılar. (Çünki onlar bir kör kavim olmuşlardı.) Yani: Kalbleri kararmış, hakîkati görmekten mahrum kalmış, inkârcı bir tâife bulunuyorlardı, böyle bir akibeti hak etmişlerdi, lâyık oldukları elem verici bir vaziyete kavuşmuşlardı. İşte küfr ve isyânın cezâsı!. § Nuh Aleyhisselâm; İdris Aleyhisselâm’ın torunlarındandır. Ondan sonra ilk gönderilen Peygamber Nuh Aleyhisselâm’dır. Kırk yaşında Peygamber olmuş, dokuz yüz elli sene kavmini dine dâvet etmiş, tufan hâdisesinden sonra da ikiyüz elli sene daha yaşamıştır. Bu halde hayat müddeti (1240) sene bulunmuştur. Diğer rivâyetler de vardır. İnsanlığın başlangıcında insanların ömürleri uzun bulunmuştur. Bu da insanların çoğalmasını temin gibi hikmetlere dayanmaktadır. Hz. Adem’den sonra insanlar çoğalmış, fakat Allah’ın dinini terkederek müşrikce bir halde yaşamaya başlamışlardı. Nuh Aleyhisselâm’a inananlar pek azdı. Nihâyet o inatçı kavme cezaları yaklaşmıştı. Hz. Nuh bir gemi yapmakla Allah tarafından emrolundu. Gemiyi yapar yapmaz şiddetli yağmurlar yağmaya başlamış, yeryüzü bir deniz kesilmişti. Hz. Nuh kendisine imân edenleri gemisine aldı. Bunların sayısı kırk erkek ile kırk kadından ibâret bulunuyormuş.Bunların içinde Hz. Nuh’un Sam, Ham, Yâfes adındaki oğulları da bulunuyordu. Yâm veya Ken’an adındaki oğlu ise Hz. Nuh’a isyan ederek gemisine binmemişti. Nihâyet gemi dışında bulunanlar tamamen suların dalgaları arasında kalarak helâk olup gitmişlerdi. Daha sonra yağmur kesilmiş, sular çekilmeye başlamış, gemi de Musul civarında Cudi denilen dağın üzerine Muharrem ayının onuna rastlayan aşure gününde oturmuştur. Hz. Nuh bu gemiye uygun gördüğü hayvanlardan da birer çift almış bulunuyordu. Bu tufan hadisesi cumhura göre umumidir, bütün yeryüzünü kapsamaktadır. En yüksek dağların tepelerinde görülen deniz hayvanlarının fosilleri = eski zamandan beri taş kesilmiş hayvanların cesetleri görülmektedir. Böyle bir tufan hadisesinin yeryüzünde bir azap örneği olmak üzere vücude getirilmiş olması, Allah’ın kudreti karşısında imkânsız görülemez. Maamafih bazı zatlara göre de bu hâdise yalnız Hz. Nuh’un bulunduğu Babil havâlisinde meydana gelmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

A'raf 7:65

Bu mübârek âyetler de Hz. Hud’un kavmi ile olan tartışmasını ve onların bu muhterem zata karşı aldıkları inkârcı tavırlar! açıklamaktadır. Şöyle ki: (Ad kavmine de Kardeşleri Hud’u -Peygamber gönderdik-) Yani cinsiyet itibâriyle, dinî bakımdan değil neseb yönüyle onlardan muhterem bir zat olan Hut Aleyhisselâm’ı Peygamberlikle şereflendirerek kavmini irşâd etmesini emrettik. Ah = kardeş kelimesi, Arap dilinde sâhip, vatandaş mânâsında kullanılmaktadır. Binaenaleyh bir kavmin kardeşinden maksat, onların sâhibi, yurtdaşı demektir. Hud aleyhisselâm o kavmine hitâben (dedi ki: Ey kavmim!.) öyleputlara ve diğer mahlûklara tapmayı bırakınız, yalnız (Allah’a kulluk edin) ona kullukta bulunun, (sizin için ondan başka bir ilâh yoktur.) Bütün mahlûkların yaratıcısı, mâbudi, Allah Teâlâ’dan başkası değildir. Siz (Hâlâ sakınmayacak mısınız?.) hâlâ hakîkati anlamayıp imân etmiyecek misiniz?. Nedir sizdeki bu gaflet!.

A'raf 7:66

(Onun) Hz. Hud’un (kavminden kâfir olan bir cemaat) kavminin ulularından bir tâife (dedi ki:) ey Hud!. (Muhakkak) ki, (biz senî beyînsizlik içinde) yani, ahmaklık, câhillik, akıl zayıflığı ve düşünce noksanlığı içinde (görüyoruz. Ve bîz seni herhalde yalancılardan sanıyoruz.) senin Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamber olduğuna dâir iddianı gerçek dışı kabul ediyoruz.

A'raf 7:67

Hud Aleyhisselâm da onların iddialarını reddetmek için (Dedi ki: Ey kavmim!. Ben de hiçbir beyinsizlik yoktur.) ben öyle sizin iddia ettiğiniz gibi beyinsiz değilim. (Fakat ben âlemlerin Rabbi tarafından) Sizlere (gönderilmiş bir Peygamberim) Cenâb-ı Hak ise beyinsiz onları Peygamber göndermez. Onun gönderdiği Peygamberler, son derecede rüşt ile, akıl ve fikir ile, emânet ve doğrulukta vasıflanmış bulunurlar.

A'raf 7:68

Ve o Yüce Peygamber o câhil, inkârcı kavmine dedi ki: (Size Rabbimin vahiylerini) Bana tebliğ etmemi emrettiği emirleri, yasakları, dinî hükümleri (tebliğ ediyorum) bukadar akıl ve hikmete uygun, selâmet ve saadetinize vesîle olan şeyleri size bildiriyor, tavsiyede bulunuyorum, (ve ben sizin için bir güvenilir öğüt vericîyim.) Ben güvenmeye lâyık, emanetlere riâyet etmekle bilinen bir halde sizlere nasihat veriyorum, sizin selâmetinize kanaat getirecek bir şekilde çalışıyorum. Artık öyle fâideli vazîfeleri size tebliğ eden, hakkınızda öyle hayrı tavsiye edici olan bir zat, öyle iddianıza göre beyinsizlikle, yalancılıkla vasıflanmış sayılabilir mi?. Bir kerre bu hususları düşünmez misiniz?.

A'raf 7:69

Bu mübârek âyetler de Hz. Hud’un kavmini uyanmaya dâvet ederek kendisinin peygamberliğindeki fayda ve hikmeti ve o kavmin ulaştıkları nîmetleri beyan etmektedir. Ve o müşrik kavmin göstermiş oldukları muhâlefeti bildirmektedir. Şöyle ki: Hud Aleyhisselâm, kendisine beyinsizlik isnâdına cür’et eden kavmine hitâben buyurdu ki: Ey kavmim (Yoksa sizi) Allah Teâlâ’nın azâbından (korkutmak) işlediğiniz küfr ve isyânın .korkunç âkibetini bildirmek, sizi uyanmaya dâvet etmek (için size Rabbiniz tarafından bir zikrin) bir ilâhî vahyin veya bir mucizenin (sizden bir kişi vâsıtasıyle) benim gibi Peygamberlik sâhibi olan bir insanın işaretiyle (gelmesine şaştınız mı?.) bu olmayacak birşey midir?. (Hatırlayınız ki) Tarihi olayları bir düşününüz ki, (sizi) Kerem sahibi olan Rabbiniz (Nuh kavminden sonra onların yerine getirdi) sizi onların yurtlarına sâhip, onların ülkelerine hâkim kıldı, (ve sizi yaratılışta fazla bir kuvvete) Bir güce (erdirdi.) sizi büyük bir yapıya ve uzun boya eriştirdi. Rivâyete görebu kavim büyük bir yapıda yaratılmıştı. Uzun boyluları yüz arşın, kısa boylular! da altmış arşın uzunluğunda bulunuyordu. (Artık Allah Teâlâ’nın) Hakkınızdaki (nîmetlerini hatırlayınız ki,) o nîmetlerle uygun düşen amellerde bulununuz, onların şükrünü yerine getirmeye çalışınız ki (felâh) kurtuluş (bulabilesiniz.) âhiretin ebedî nîmetlerine kavuşup azâbından emin olabilesiniz. § Hz. Hud’un kavmine, böyle yumuşak bir şekilde, merhamet ve şefkatini gösterir bir tarzda, şahsî bir gücenme eseri göstermeyip pek hikmetli bir şekilde hitab etmesi, pek iyilik sever bir harekettir, halka va’z ve öğütte bulunacak zatlar için uyulması gereken bir örnektir.

A'raf 7:70

Hz. Hud’un böyle güzel öğütlerine karşı kavmi (Dediler ki:) Ey Hud!. (Sen bize) Otedenberi kendilerine taptığımız putlarımızı bırakıp ta (yalnız bir tanrıya tapmamız) ibâdetlerimizi yalnız ona tahsis etmemiz (ve babalarımızın taptıklarını terketmemiz için mi geldin?.) Artık hiçbir puta tapmayahın, bu nasıl olabilir?. (Haydü eğer sen) Bu peygamberlik iddiânda veya bizlere bir azabın geleceğini haber vermek hususunda (doğru sözlü kimselerden isen) daha durma (bizi korkuttuğun şeyi) ilâhî azâbı hemen (bize getir.) bakalım. Bu câhil, inatçı kavim, öyle cömert, iyilik sever bir Yüce Peygamberin öyle güzelce uyarısını takdir etmediler, âkibetlerini düşünmediler. Artık haklarında ilâhî azabın ortaya çıkışı gerçekleşmişti.

A'raf 7:71

Bu mübârek âyetler de Hz. Hud’un kavmine yönelen ilâhî azâbı haber vermesini ve kendisiyle ona imân edenlerin kurtulup inkârcı, dinsiz olanların da helâk olup gittiklerini bildirmektedir. Şöyle ki: Hz. Hud, kavminin öyle küfr ve isyanına karşı (Dedi ki:) ey kavmim!. (Üzerinize şüphe yok ki Rabbiniz tarafından bir azap) Bir cezâ, İzdırabı gerektiren bir kötü inanç (ve bir gazap) bir hışım, bir intikam irâdesi (gerçekleşti.) şirk ve inkârdaki israrınızdan dolayı hakkınızda böyle bir cezâ inmeye başladı. Artık lâyık olduğunuz âkibete kavuşacaksınız. (Kendinizin ve babalarınızın tahmis olduklarınız) Kendi taraflarınızdan uydurup ad vermiş olduğunuz (bir takım) isim verilen kimselerden uzak (adlar hakkında benimle mücadelede mi bulunuyorsunuz?.) benim sözlerimin doğruluğuna inanmayıp da öyle bir takım kuru isimlere mi ilahlık isnat ediyorsunuz?. Onlar mâbutluğu hak etmiş olabilirler mi?. (Allah Teâlâ onlara dâir) Onlara ibâdet edilmesi hususunda (bir delil) bir kanıt (indirmiş değildir.) çünkü bizzat ibâdete lâyık olan ancak Kâinatın Yaratıcısı Allah Teâlâ’dır. Başka birinin ibâdete hak kazanmış olabilmesi için bu hususa dâir ilâhî bir emrin gelmesi, ilâhî bir âyetin inmesi kat’î bir delilin meydana gelmesi lâzımdır. Halbuki: Allah Teâlâ’dan başkasına ibâdet edilmesi için böyle bir ilâhî hüküm bir dinî delili, bir Rabbânî izin yoktur. (Artık) Ey müşrik kavim!. Siz bu yalanlama ve inkârlarınız sebebiyle hakkınızda ilâhî bir azabın meydana gelmesini (bekleyin, ben de sizinle beraber) bu azabın yakında sizlere gelmesini, istediğiniz ilâhî vadin sizlere gelip kavuşmasını (bekleyenlerdenim.) elbette yakında gelip kendisini gösterecektir.

A'raf 7:72

(Bunun üzerine) Böyle Hz. Hud ile kavmi arasındaki tartışma ve münakaşanın ardından (onu) Hz. Hud’u (ve kendisiyle beraber olanları) mü’minleri (bizden) Allah katında (bir rahmet olarak) ve değerini takdir etmek insan gücünün dışında olan yüce bir lûtuf ve merhamet olmak üzere (kurtardık) onları selâmet sahasına çıkardık, (âyetlerimizi yalanlayanların ve imân etmiş olmayanların ise) tamamen (kökünü kesiverdik.) kendilerini tamamen helâk eyledik. Lâyık oldukları cezalara kavuştular. İşte küfrün elem verici netîcesi!. § Hz. Hud, Nuh Aleyhisselâm’ın oğlu Şam’ın torunlarından Abdullah İbni Rabah adında bir zatın oğludur. Yemen’de “Hezremut” civarında “Ehkaf” denilen bir mahaldeki Âd kavmine Peygamber gönderilmiştir. Bu kavim, birçok nîmetlere, kuvvetlere kavuşmuşlardı, muhteşem binalar yapmışlardı. Fakat Hz. Hud’un tebliğlerini dinlemeyip putlara tapmakta bulunmuşlardı. Nihâyet yedi gece, sekiz gün devam eden şiddetli bir rüzgâr ile helâk oldular. Hz. Hud ise kendisine imân edenler ile beraber selâmette kalıp Mekke’i Mükerreme tarafına hicret etmişlerdir. Mekke’i Mükerreme’de veya Hazremut’da defnedilmiş olduğu rivâyet olunmuştur. Abdurrahman İbni Sabit’ten rivâyet olunduğuna göre Mekke’i Mükerreme’de rükn ile makam ve zemzem arasına doksan dokuz Peygamber defnolunmuştur. Hud, Salih, Şüayip ve İsmail Aleyhisselâm’ın kabirleri de burada bulunmaktadır.

A'raf 7:73

Bu mübârek âyetler de Hz. Salih’in kavmi ile olan konuşmasını, onlara kavuştukları nîmetleri hatırlatarak kendilerini kötü hareketlerden yasakladığını ve sakındırdığını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Arab kabîlelerinden olan (Ve) Hicaz ile Şam arasında “Hicr” denilen mahalde ikâmet eyleyen (Semut kavmine) neseb bakımından (kardeşleri Salih’i) Peygamber gönderdik. Bu zat, o kavme hitâben: (Dedî ki: Ey kavmim!.) Yalnız (Allah’a ibâdet ediniz.) başkalarını mabut edinmeyiniz çünkü (Sizin için onan başka bir ilâh yoktur.) hepinizin yaratıcısı, mabudu yalnız Allah Teâlâ’dır, başkaları ilahlık ve mâbudluk sıfatına sahip olamaz. (Sizlere muhakkak ki. Rabbiniz tarafından) Benim Peygamberliğime, sözlerimin doğruluğuna şâhitlik eden (apaçık bir delîl gelmiştir.) bir açık mucize meydana çıkmıştır. (İşte Allah’ın) Kudretiyle ansızın, bir vâsıta olmaksızın vücude gelen (şu devesi sizin için) benim doğru sözlü, peygamberliğe sâhip bir zat olduğuma dâir (bir mucizedir.) bir harikadır. Artık benim peygamberliğimi tasdik edip sözlerime itimat ediniz. (İmdi) O deveye asla dokunmayınız. (onu bırakınız Allah’ın arzında) Sizin olmayan yeryüzünde yaş otları (otlasın) dursun, (ve ona bir kötülükte) Ona, boğazlamak gibi eziyet verecek herhangi bir şekilde (dokunmayınız.) ona mâni olmayınız. (Sonra) Ona vereceğiniz eziyet sebebiyle (sizi çok şiddetli bir azap yakalar.) hepiniz de Allah’ın kahrına uğrar, mahvolur gidersiniz.

A'raf 7:74

(Ve) Ey kavmimi. Siz yalnız Cenâb-ı Hak’ka ibâdet ediniz, onun dinine riâyet ediniz, hakkınızda tecelli etmiş olan nîmetlerini düşününüz, özellikle (o zamanı hatırlayınız ki) o Kerem Sahibi Yaratıcı, (sizi Âd’dan) o kavmi helâk ettikten (sonra) yeryüzünde (halifeler kıldı) siz de onların ardından kendi diyarınızda bir varlık sâhibi bulunmaktasınız, (ve sizi yerde) Hicr denilen diyarda (yerleştirdi.) orada ikamete muvaffak kıldı. (Onun) O diyarın (ovalarında köşkler ediyorsunuz) muhteşem ikametgâhlar yapıyorsunuz, (ve dağları) Kendinize (evler olarak oymakta bulunuyorsunuz.) bunlarda vakit vakit oturup duruyorsunuz. Bu nîmetlerin değerini bilmeniz, bunları size ihsan buyurmuş olan Kerem sahibi Yaratıcıya şükür etmeniz icab etmez mi?. (Artık) inkârcı hareketlerinizi bırakın, (Allah Teâlâ’nın nîmetlerini anın) bunlara karşı teşekkür vazîfesini yerine getirmeye çalışınız, (ve yerde fesatçılar olarak taşkınlık yapmayın.) Yeryüzünde salih kimseler olarak yaşayın, nîmete karşı nankörlüğü gerektiren hareketlerde bulunmayın, kısacası, o harikulâde olan deveye asla dokunmayınız.

A'raf 7:75

Bu mübârek âyetler de Salih Aleyhisselâm’ın kavmi arasındaki münakaşalar! ve onlardan kâfir olanların bir mucize eseri olan deveyi boğazlayarak lâyık oldukları azabın gelmesini inkârcı ve kibirli bir tarzda istediklerini bildirmektedir. Şöyle ki: Salih Aleyhisselâm’ın (Kavminden kibirlenen) imân etmekten böbürlenen (bir cemaat) mevki sahiplerinden bir tâife (onlardan) o kavim efradından (hakir) zayıf (görülenlere) yanionlardan imân etmiş olanlara alay yoluyla (dedi ki: Siz Salih’i hakikaten Rabbi tarafından) bizlere ve sizlere bir Peygamber olarak (gönderilmiş mi bilirsiniz?.) siz buna kanaat getiriyor musunuz?. (Onlar da) O imân etmiş zümre de (dediler ki: Biz şüphe yok onunla) O Salih Aleyhisselâm vasıtsıyle bizlere Allah tarafından (gönderilmiş olan şeye) Hak dine hidâyet sebebine (inanmışlarız.) artık onun Peygamberliğine inanmış olduğumuz âşikâr değil midir?. Onu bizden sormaya ne gerek var!.

A'raf 7:76

O inkârcı cemaat o (Kendilerini büyük görenler) Allah Teâlâ’nın emrine, Hz. Salih’in Peygamberliğine imân konusunda kibirlenenler (ise dedi ki: Bîz muhakkak sizin o imân ettiğiniz şeyi inkâr edenleriz.) biz onu inkâr ederiz, onu tasdik etmeyi gururumuza yediremeyiz. O inkârcı kibirli kavim kendilerinin servetlerine, mevkilerine gururlanarak böyle cahilce, ifâdelerde bulundular. Onların geçici dünyevî varlıkları kendilerinin felâketine, ebedî selâmetten mahrum olmalarına sebep olacaktı.

A'raf 7:77

O inkârcı gurup, (Sonra) da Hz. Sahh’in uyanşına muhalefet ederek (o) bir kudret hârikası olan (dîşi deveyi) de (boğazladılar) bu husustaki uyarıya riâyet etmediler (ve) Onlar Salih Aleyhisselâm’ın kendilerine tebliğ etmiş olduğu (Rablerinin emrinden dışarı çıktılar.) Hz. Salih’i yalanladılar, onun tenbihine rağmen o deveyi öldürmekten çekinmediler. (ve) O muhterem Peygambere hitâben (eğer sen) hakîkaten Allah tarafından (gönderilmiş Peygamberlerden isen bizi korkuttuğun şeyi) ilâhî azâbı (bize getir dediler.) o mübârekPeygamberin sözlerine kıymet vermediler, başlarına bir azabın geleceğine asla ihtimal vermediler. Artık lâyık oldukları elem verici âkibete kavuşacakları an gelmişti.

A'raf 7:78

Bu mübârek âyetler de Salih Aleyhisselâm’ın tebliğlerini kabul etmemiş olan kavminin korkunç âkibetlerini bildirmektedir. Ve o muhterem Peygamberin onlar hakkındaki üzüntülü beyanlarını dile getirmektedir. Şöyle ki: Semud kavmi, Hz. Salih’e muhalefette israr edip durdular. (Bunun üzerine onları şiddetli bir sarsıntı) Yerden büyük bir zelzele ve gökten korkunç bir ses (tutuverdi.) ansızın böyle bir faciaya uğradılar (Yurtlarında) evlerinde (diz üstü çöküvermiş oldular.) kımıldanamayarak hemen helâk olup gittiler.

A'raf 7:79

Salih Aleyhisselâm, kavmine gelen felâketi anlayınca (Artık onlardan yüz çevirdi) onların bu felâkete sebebiyet vermiş olduklarını bildiği için haklarında bir azarlama ve kınama başkalarına da bir ibret örneği olması için (dedi ki: Ey kavmim!. Ben size Rabbinmin vahyini muhakkak ki, tebliğ ettim) peygamberlik vazîfemi yerine getirmeye çalıştım, (ve sizin için öğüt verdim.) teşvik ettim ve korkuttum, hakkınızda öğüt verici muameleden geri durmadım. (Ve lâkin öğüt verenleri sevmezsiniz.) Sizin haliniz, size öğüt verenler hakkında buğz ve düşmanlıkta bulunmakdan ibaret olmuştur. İşte o kötü hareketinizin cezâsına kavuşmuş oldunuz. § Salih Aleyhisselâm, Semud kavmine mensuptur. Babasının adı “Übeyt” dir. Semut ise Nuh Aleyhisselâm’ın oğlu Şam’ıntorunlarındandır. Babasının adı “Âbir” dir. Sonra bu Semud’un evlât ve ahfadı böyle Semud ismi ile hatırlana gelmişlerdir. Bunlar da Hicaz ile Şam arasındaki vadi’ilkariye olan ve “hicr” denilen yerde otururlardı. Âd kavmi helâk olduktan sonra onların beldelerini Semud kavmi onararak uun bir müddet mutlu bir hayat içinde yaşamışlar, muhteşem binalar yapmışlardı. Fakat bunlar da putlara tapmaya başlamışlar, yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışıp durmuşlardı. Cenâb-ı Hak kendilerine en şerefli ailelerine mensup olan Salih Aleyhisselâm’ı Peygamber gönderdi. Kendisine pek. az kimse tâbi olmuş, diğerleri muhalefette devam etmişlerdi ve eğer sen hakîkaten bir peygamber isen dua et şu taş parçası içinden şöyle bir vaziyette bir dişi deve çıksın, seni o zaman tasdik ederiz demişlerdi. Hz. Salih te dua etti, o taştan istedikleri gibi bir deve çıkıverdi. Bu hârikayı görenlerden pek azı imân etti, diğerleri ise yine kendilerini saptıran bir takım kimselerin sözlerine uyarak yine imândan kaçındılar. Hz. Salih demişti ki: Bu deve bir kudret harikasıdır, kuyunuzun suyunu belirli günlerde içecek, siz de diğer günlerde kuyunuzdan istifâde edersiniz. Bu devenin içmesine, kırlarda otlanmasına mâni olmayınız, sonra felâkete uğrarsınız. Fakat onlar bu uyarıya da riâyet etmediler. Bu mübârek hayvanı boğazladılar. Derken kendilerine ilâhî azap yönelmeğe başladı. Salih Aleyhisselâm Filistin tarafına çıkıp gitti. Bunun ardından şiddetli bir yer sarsıntısı oldu, gök tarafından da pek müthiş bir seda geldi, bunun tesîriyle o inkârcı kavmin kalbleri parçalanarak helâk olup gittiler. Rivâyete göre: O kavim, o deveyi çarşamba günü boğazlamışlardı. Kendilerine ilâhî azap ise cumartesi günü gelmiştir. Salih Aleyhisselâm, yüz yirmi mü’min ile ağlar olduğu bir halde yurdundan çıkıp gitmişti. Bir dumanın yükselmesini görmüş, kavminin helâkolduğunu anlamış idi. Bu helâk olanlar ise bin beşyüz hâne ehlinden ibâret imiş. Salih Aleyhisselham bir rivâyete göre kavmi arasında yirmi sene kalmış, ve elli sekiz yaşında iken Mekke’i Mükerreme’de vefat eylemiştir. Kendisine imân edenler ile beraber yurduna dönmüş oldukları da rivâyet edilmektedir.

A'raf 7:80

Bu mübârek âyetler de Lut Aleyhisselâm’ın kavmini, işlemekte oldukları kötülüklerden, çirkin hareketlerinden dolayı kınamış olduğunu beyan etmektedir. Şöyle ki: (Lut’u da) Kendisinin kavmi olan Sedum ehline Peygamber (-gönderdik-) onlara hak dini, meşru olup olmayan şeyleri tebliğ etmesini emrettik. (o vakit) Ki (kavmine) inkâr ve kınama yoluyla (dedi ki: Siz öyle bir hayâsızlık mı yaparsınız!.) öyle son derece çirkin, kötü, bir muamelede mi bulunursunuz!. (Ki, onu) O feci muameleyi (sizden evvel alemlerden hiçbir şahıs yapmış değildir.) öyle tabii olarak nefret uyandıracak, çirkin bir muameleyi vaktiyle hiçbir sosyal topluluk işlemiş değildi.

A'raf 7:81

Ey şehvetlerine düşkün kavim!. O çirkin muamelenizi biliniz, (Muhakkak ki, siz kadınlarınızı) size helâl olan zevcelerinizle esasen cinsel birleşmeyi (bırakıp şehvet ile erkeklere yanaşıyorsunuz.) onlar ile livatada bulunmak kötülüğünü işliyorsunuz. (Belki siz) Ey kavim (haddi aşan bir kavimsinizdir.) helâli bırakıp haramı işlemeye cür’et ediyorsunuz. Meşrû olan, insan türünün devamına, nesebin kesintiye uğramamasına sebep olan nikâhlanma yoluyla kadınlara yaklaşmayı bırakıyorsunuz, haram olan, öyle faidesibulunmayan, bilâkis birçok hastalıklar doğuran, bir nice düşmanlıklar uyandıran hayvanî bir harekete cür’et etme alçaklığını gösteriyorsunuz!. Bu ne kadar zararlı, kötü ve utanç verici, hayvanî bir muameledir!. Bunu işlemekten hiç sıkılmaz mısınız?.

A'raf 7:82

Bu mübârek âyetler de Hz. Lut’un irşatlarını kabul etmeyen beyinsiz kavminin o muhterem zata karşı takınmış oldukları tavrı bildirmektedir. Ve Hz. Lut ile ona imân edenlerin kurtulduklarını, muhaliflerin de lâyık oldukları korkunç âkibete eriştiklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Lut’un o güzel uyansını kavmi kabul etmediler (Ve) o kibirli, beyinsiz (kavminin cevabı) birbirine hitâben (“onları) o Lut ile ona tâbi olanları (kasabanızdan çıkarınız) onları aranızda bırakmayınız. (çünki onlar fazla temizlikte bulunan insanlardır” demekten başka olmadı.) O kavim böyle alay yoluyla saçmalamada bulunmuşlardı. Hz. Lut ile ona tâbi olanlar hakkında “onlar temizlik iddiasında bulunan, sizin hareketlerinizden uzak bulunduklarını gösteren kimselerdir, onların sözlerine iltifat etmeyiniz” demek istemişlerdi. Nitekim birçok kimseler de gayrimeşru hareketlerde bulunurlar, kendilerine bu kötü hareketlerini hahrlatanları da taassub ile, sofulukla, gericilikle itham ederek kendi çirkin durumlarının devâmını temin etmek isterler, İşte hakka râzı olmayan, gayrimeşru hareketlerin kötülüğünü idrâk edemeyen kimselerin iddiaları bu gibi saçmalıklardan başka birşey değildir.

A'raf 7:83

(Artık biz onu) Lut Aleyhisselâm’ı (ve ehlini) kavminden mü’min olanları (kurtardık)azaptan emin kıldık (zevcesi müstesnâ) çünkü o, Sedum ehline yardım için kâfir bulunuyordu, küfrünü gizlice tutuyordu. Binaenleyh (o) yurdunda (geriye kalıp helâk olanlardan) kâfirler takımından (oldu.) o da o kavim ile berâber Allah’ın azâbına mâruz kaldı.

A'raf 7:84

(Ve onların üzerlerine -bir azap- yağmuru yağdırdık.) Şöyle ki: Üzerlerine kibrit ile ateşten yoğrulmuş bir acayip şekilde yağmur yağmış, hepsinin helâkına sebep olmuştur. (Artık bak günahkârların âkıbeti nasıl oldu.) Yani: Ey bu gibi müthiş hâdiselerden ibret alacak kabiliyette bulunan insanlar!. Bakınız, düşününüz ki, Cenâb-ı Hak’ka isyan edenlerin âkibetleri ne oluyor, sizler de onların başlarına gelen azaplardan, cezâlardan ibret alınız, onlar gibi hareketlerde bulunmaktan sakınınız ki, selâmette kalasınız. § Hz. Lut, İbrahim Aleyhisselâm’ın kardeşinin torunudur. Babasının adı “Haran” dır. Hz. İbrahim ile berâber Bâbil diyârından Şam tarafına geçmiş, “Ürdün” nahiyesinde ikâmet etmiş, Humus’ta bulunan “Sedum” beldesi ahalisine Peygamber gönderilmiştir. Bu ahali ise başka kavimlerin yapmamış oldukları kötülükleri işliyorlardı. Lut Aleyhisselâm’ın öğütlerini dinlemediler. Nihâyet Lut Aleyhisselâm ailesi ve inananlarla beraber geceleyin onların içlerinden çıkıp gitti, o kavim ise başlarına yağan müthiş yağmurlar ile, zelzeleler ile mahvolup gittiler, İşte küfrün, kötülüğün müthiş akibeti!.

A'raf 7:85

Bu âyeti kerime, Şuayb Aleyhisselâm’ın kavmini Allah’ın birliğine dâvet etmesini, onlara haksızlıkta bulunmamalarını, bozgunluculuğa çalışmamalarını tavsiye eylemesini ifâde etmektedir. Şöyle ki: Âd kavmine Hud Aleyhisselâm gönderilmişti (Ve Medyen’e de) Şam taraf larındaki Meân diyarında oturan “Medyen” adındaki bir Arap kabîlesine de Neseb bakımından (kardeşleri) bulunan (Şuayb’i -Peygamber gönderdik-.) Onları tevhid dinine, hakka riâyetten ayrılmamaya dâvet etmesini emrettik. Onlara (Dedi ki: Ey kavmim!.) yalnız (Allah Teâlâ’ya ibâdette bulunun) ondan başka ibâdete lâyık, mâbudluk sıfatına sâhip bir zat yoktur. Binaenaleyh (sizin için) de (ondan başka Tanrı yoktur.) bütün mahlûkların yaratıcısı, mabudu ancak o’dür. (Muhakkak ki, size Rabbinizden apaçık bir delil geldi.) Benim peygamberlik iddiamdaki doğruluğumu gösteren büyük bir delil ortaya çıktı, ben de peygamberlik ve hikmet alâmetleri göründü. Artık sizin beni tasdik etmeniz icab etmez mi?. (Artık) Ey kavmim!. Sözlerime itimat ediniz, (ölçüğü ve tartıyı tam yapın) Şahsî menfaatiniz için müşterilere hiyanette bulunmayın, alır verirken fazlayı noksan ve noksanı fazla göstermeyiniz, (ve insanlara eşyalarını eksik vermeyin) (Akar para getiren mülk ve emlâk) gibi şeylerin değerini noksan göstererek sahiplerini zarara sokmayın. Gasb, hırsızlık, rüşvet, hile, yol kesicilik sûretiyle insanların mallarını ellerinden almak da bu kabildendir, (ve yeryüzünde) Peygamberler ve onların izlerinden giden zatlar vâsıtasıyle halkın (düzeltilmesinden) kurtuluşa ulaşmasından (sonra) küfr ve isyan ile, insanların haklarına tecâvüz ile (bozgunculuk yapmayın) sosyal hayatı bozmaya cür’et etmeyin, (bu) Sizetavsiye edilen husus (sizin için hayırlıdır) sizin dünyevî ve uhrevî fâidelerinizi temin edicidir, (eğer siz inanan kimseler iseniz.) Yani: Siz benim bu sözlerimi, tavsiyelerimi kabul edip beni tasdik eden kimseler iseniz, bu sâyede sorumluluktan kurtulursunuz, insanlar arasında itimat kazanarak daha fazla kazanca, servete nâil olursunuz. Çünki dindarlığın, doğruluğun meyvesi böyle pek fazladır. Medyen İbrahim Aleyhisselâm’ın oğlunun adıdır. Bunun torunlarına da Medyen kabîlesi ismi verilmiştir. Bunların yaşadıkları kasabaya da bu isim verilmiştir. Bu kasaba Arap yarımadasının kuzey batısının sonunda ve Filistin ile Hicaz arasında ve Kızıldeniz sahilinde bir mevkidir.

A'raf 7:86

Bu mübârek âyetler de Hz. Şuayb’in kavmini inananlara tecavüzden men’etmeye ve kavmine kavuştukları nîmeti hatırlatmasına ve imân edenler ile etmeyenlerin âkibetlerine dâir beyanlarını bildirmektedir. Şöyle ki: Hz. Şuayb, kavmine karşı öğütlerine devam ederek şöyle buyurmuştu: Ey kavmim!. (Allah’a imân edenleri korkutarak) İnsanları mü’min olmaktan men ve tehdit ederek (ve) onları (Allah’ın yolundan alıkoyarak) başka yollara saptırmak isteyenlere (ve onun için) o hak yolu için (eğriliği isteyerek) onun eğri büğrü olmasını arzu ederek veya onu halka öyle göstermeğe cür’et eyleyerek (herbir caddede oturmayınız.) Allah’ın dininin saadete kavuşturacak olan yollarından, yani birçok dünyevî, uhrevî hükümlerinden, meselelerinden insanları aldatarak men’etmeye çalışmayınız. (Ve hatırlayınız ki,) Ey Medyen halkı!, (siz pek az idiniz) sayınız,servetini?, kuvvetiniz az iken (sonra) Cenâb-ı Hak (sizi çoğalttı) sizlere bereket verdi, neslinizi, servetinizi artırdı, (ve bakınız ki) Geçmiş ümmetlerden Nuh, Âd, Semud kavimleri gibi tarihte felâketleri yazılı olan cemiyetlerden (bozguncuların sonu nasıl oldu.) onlar ne elem verici âfetlere mâruz kaldılar. Artık siz de onlardan ibret almalı değil misiniz!.

A'raf 7:87

(Ve eğer) Ey kavmim!. Benim peygamberliğini hakkında ihtilâfa düşüp de (sizden bir gurup, kendisiyle gönderilmiş olduğum şeye) dinî, hukukî hükümlere (inanmışlar ve bir gurup da inanmamışlar) beni tasdik etmeyip imândan mahrum kalmışlar (ise artık Allah Teâlâ aramızda hükmedînceye kadar) o iki guruptan mü’min olanları kâfirlerin üzerlerine yardımıyla galip kılıncaya değin (siz sabır ediniz.) bekleyiniz (Ve o) Kâinatın Yaratıcısı (hakimlerin en hayırlısıdır.) çünki hakikaten hâkim olan ancak o’dur. Onun hükmünde adalete asla muhalefet yoktur, hikmet ve menfaata aykırı hüküm vermekten uzaktır. Buna inandık. Binaenaleyh o hikmet sâhibi Yaratıcı, mü’min kullarını yüksek derecelere kavuşturur. İnkârcı ve isyancı olanları da çeşit çeşit cezalara uğratır. İlâhî hikmeti bunu gerektirir. Artık siz de biraz bekleyiniz!. Bu korkunç âkibete kavuşacaksınızdır.

A'raf 7:88

Bu mübârek âyetler, Hz. Şuayb’innasihatlarına karşı kavminin ondan ne gibi cahilce isteklerde bulunduklarını gösteriyor. O muhterem zatın da o inkârcıların bu isteklerini ne gibi bir hikmetli şekilde reddederek Cenab’ı Hak’kın korumasına sığındığını ve Allah’ın fethine kavuşmak için duada bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onun) Hz. Şuayb’in (kavminden kibirlenen) Allah Teâlâ’ya imândan, Hz. Şuayb’in peygamberliğini kabulden böbürlenerek kaçınan (bir cemaat) mevki sâhibi bir gurup, Hz. Şuayb’e hitâben: (demişti ki: Ey Şuayb!. Seni ve seninle beraber imân edenleri elbette yurdumuzdan çıkarırız) Sizi aramızdan uzaklaştırınız (veyahut kat’î surette bizim dinimize dönüverirsiniz.) bu iki şeyden herhalde birini kabul etmelisiniz (O da) Şuayb Aleyhisselâm da (demişti ki:) Öneriyi reddeden bir soru sorarak (Ya biz ona) o sizin dininizi, sizin o müşrikce yolunuzu (istemesek de mi?.) ona döneceğiz!. Bu nasıl olabilir?. Sizin bâtıl bir dine sâhip olduğunuz bizce muhakkaktır. Bizim onu ne kadar kötü gördüğümüz de şüphesizdir. Artık ona dönmemiz nasıl tasavvur ve teklif olunabilir?. böyle birşey asla olamaz. § Hz. Şuayb, Yüce bir Peygamberdir. Peygamberler ise öteden beri günah işlemekten uzaktırlar, kavimlerinin bâtıl dinleri üzere asla bulunmamışlardır. O halde Hz. Şuayb’in kavmi onun kendi dinlerine dönmesini neden istemişlerdir. Buna çeşitli şekilde cevap verilmiştir. Kısaca deniliyor ki, bu dönüşten maksat, intikaldir. Onların o kavmin dinlerine geçmeleri istenilmiştir. Yahut bu alaka kurma yoluyla yapılan bir istekte. Şöyle ki: Hz. Şuayb’e imân edenler, evvelce o kavmin dini üzere bulunduklarından onlara bakarak Hz. Şuayb hakkında da böyle bir dönüş isteği vuku bulmuştur. Veyahut Hz. Şuayb’in peygamber olmadan önceki durumu, kavmi tarafından bilinmediğinden onu da vaktiyle kendilerine tâbi bulunmuş zannederek böyle bir istektebulunmuşlardır. Şuayb Aleyhisselâm da bu yolsuz isteği pek hikmetli bir şekilde red etmiş, onların “sizi yurdumuzdan çıkarırız” tehditlerinde de hiç kıymet vermeyerek buna dâir birşey söylememiştir.

A'raf 7:89

Hz. Şuayb, kavminin dinine dönmenin asla câiz olamayacağını ifâde için demiştir ki: (Eğer Allah Teâlâ bizi ondan) O kavmin bâtıl dininden, (kurtardıktan sonra) ondan koruduktan ve ona evvelce girmiş olan bir takım kimseleri de ondan uzaklaştırarak İslâm dinine sokduktan sonra (sizin milletinize) dininize, yani küfr ve şirke (döner istek muhakkak Allah’a karşı yalan yere) büyük bir yalan olarak (iftirada bulunmuş oluruz.) çünkü o takdirde Allah Teâlâ’nın ortak ve benzeri olduğunu iddia etmemiz lâzım gelir ve İslâmiyetin hak bir din olmayıp bâtıl olduğuna ve o müşriklerin dinlerinin de Hak’ka yakın olduğuna inanmış olmamız gerekir. Bu ise en büyük bir yalandır, en muazzam bir iftiradır. Binaenaleyh (Bizim için on’dan) İslâm dininden hiçbir vakit (dönmek olamaz.) öyle hakikî bir din, nasıl terk edilebilir!. (Ancak, Rabbimiz olan Allah Teâlâ dilemiş o başka) O Kerem Sahibi mâbudumuz, bir kulunun sefil olmasını, dinden dönmesini hikmet gereği dilerse onun irâdesi, kazası tecelli eder. Ona kimse mâni olamaz. Fakat bizim (Rabbimiz) sâhibimiz, varlığımızın terbiyecisi, rablık sıfatıyla vasıflanmış olan Yaratıcımız, hakikî müslümanların dinden dönmelerini katiyyen dilemez. O (herşeyi ilmiyle kuşatmıştır.) onunilmi pek geniştir. Binaenaleyh kullarının kararlarını, niyetlerini, güzel itikatlarını da bilir, herbiri hakkında lâyık olan şeyleri takir buyurur. Artık öyle İlim ve kerem sahib olan bir yüce mâbud, bizim gibi doğru yola ve kurtuluşa eriştirdiği kullarının imândan çıkıp küfre düşmelerini diler mi?. Bu onun lûtuf ve merhametinden dolayı meydana gelemez. Biz de dinimizde sabit olmamız hususunda (Allah Teâlâ’ya tevekkül etmişizdir.) bizi şirkten koruyarak hakkımızda nîmetlerini tamamlaması için o Kerem Sahibi Yaratıcıya sığınmış bulunmaktayız. Hz. Şuayb, kavminin imân etmeyeceklerini anlayarak ümitsizliğe düşünce de dua ederek demiştir ki: (Ey Rabbimiz!. Bizim aramızla) O hakkı kabul etmeyen, bizleri de saptırmak isteyen o kâfir (kavmimizin arasında hak ile hükmet) her iki gurubun haline uygun bir şekilde adâletle hükmet veya bizim durumumuzu ortaya çıkar, bizim ile o müşrik kavim arasındaki fark meydana çıksın, (ve sen hükmedenlerin en hayırlısısın.) Yarabbi!. Senden başka adâletle, yerli yerinde hükmeden, hakikatları ortaya çıkaran bir fatih, bir hâkim yoktur. Buna inancımız tamdır!.

A'raf 7:90

Bu mübârek âyetler, Şuayb Aleyhisselâma uymamalarından dolayı kavminin büyük bir azâba uğradıklarının bildirmektedir. Hz. Şuayb’in de böyle öğütlerini dinlememiş olan inkârcı bir kavmin helâkından dolayı hüzün ve kedere düşmesine mahal olmadığını göstermektedir. Şöyle ki: (Ve) Hz. Şuayb’in (kavminden ileri gelen kâfirler) diğerlerine (demişti ki: Eğer) siz (Şuayb’c uyar) onun dinini kabul ederek kendi dininizi ve bulunduğunuz hali bırakır (sanız şüphesiz ki, siz o zaman en büyük zarara düşmüşler)aldanmışlar (olursunuz.) babalarınızın dinini bırakmış, o şereften ve dünya kazancından mahrum kalmış olursunuz.

A'raf 7:91

(Derken) Onlar böyle küfürlerinde israr edip hayal ile, birbirini aldatmakla uğraşırlarken (onları şiddetli bir zelzele) bir ıztırap, bir korkunç ses (yakaladı da) bunun tesîriyle yere kapandılar (yurtlarında diz üstü çöken) ölmüş (kimseler oldular.) hepsi de hayattan mahrum kalıp gittiler.

A'raf 7:92

(Şuayb’i yalanlayanlar) Onun peygamberliğine inanmayanlar, (sanki orada) o yurtlarında (hiç) birgün (kalmamışlar gîbî oldular.) o yurt, onların hiçbir gün yer ve yurtları olmamış gibi bir hâle geldi. (Şuayb’i yalanlayanlar) Onu yalancı sayanlar (dır ki, en büyük zarara uğrayanlar onlar olmuşlardır.) Hz. Şuayb’e imân edenler ise bilâkis dünyada da, âhirette de nîmetlere kavuşmuşlardır.

A'raf 7:93

(İmdi) Böyle bir felâketin ortaya çıkmasıyla kavminin helâkını gören Hz. Şuayb, onların bu haline acıyarak bir üzüntü ile (onlardan döndü de) yüz çevirdi de kendisini teselli etmek için (dedi ki: Ey kavmim!. Ben Rabbimin vahiylerini) dinî hükümlerini (muhakkak ki size ulaştırdım) size tamamen tebliğ ettim. (ve sizin için nasihatta bulundum.) Sizi, öğüt verici bir şekilde uyandırmaya çalıştım. Siz ise beni dinlemediniz, müşrikce hareketlerinizde devam edip durdunuz. (Artık) Ben mâzurum, sizin gibi(kâfirler olan bir kavme karşı nasıl fazlaca acırım!.) siz bu azâbı hak, etmiştiniz. Sizin hakkınızda bir kederle kederlenmeğe elbette bir sebep yoktur, siz lâyık olduğunuz bir âkibete erdiniz, işte bu küfrün cezâsı. § Şuayb Aleyhisselâm İbrahim Aleyhiselâm’ın torunlarındandır, veya onun ile beraber Şam diyarına hicret etmiş olan bir kabîledendir, babasının adı Mikâil veya Süveyb’dir. Hz. Şuayb, Medyen ve Eyke şehirlerinin putperest olan ahalisine Peygamber gönderilmiştir. Bu ahaliye pek tesirli öğütler vermiş, onları hak dine dâvet eylemiş ise de onlar bunu kabul etmemiş, nihâyet Eyke ahalisi yedi gün devam eden pek şiddetli bir sıcağın ardından üzerlerine yağan ateş yağmurları ile helâk olmuşlardır. Medyen ahalisi de bir azap gürültüsüyle, bir zelzele ile yerlere serilerek mahvolup gitmişlerdir. Hz. Şuayb, arapça konuşurmuş, pek edip imiş, kavmine pek tesirli, hikmetli öğütlerde bulunurmuş. Bu cihetle Rasûlü Ekrem Efendimiz Hz. Şuayb’e “Peygamberlerin Hatibi” unvanını vermiştir. Şuayb Aleyhisselâm, kendisine imân edenler ile Mekke’i Mükerreme’ye hicret etmiş, orada üçyüz yaşında iken vefat edip rükn ile makam arasına defnedilmiş olduğu rivâyet edilmektedir. Büyük validesi, Lut Aleyhisselâm’ın kızıdır. Hz. Musa, Medine’i Münevvereye firar edip gitmiş olduğu zaman Hz. Şuayb’in kızı ile evlenmiştir.

A'raf 7:94

Bu mübârek âyetler, Cenab’ı Hak’kın ötedenberi ümmetler hakkında takir buyurmuş olduğu muhtelif hallerin ne gibi bir hikmet ve maslahata dayandığını bildirmektedir. Ve birçok milletlerin kavuştuktan nîmetlerin değerini bilemeyip nihâyet elem verici âkibetlere uğramış olduklarını bir ibret vesîlesiolmak üzere beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Biz (Bir memlekete) bir ülke halkına (bir Peygamber, göndermedik ki, illâ) o Peygamberi yalanlayıp ona uymaktan kaçındıkları için (onun halkını fakirlikle ve hastalık ile yakaladık.) onları böyle bir müddet sıkıntılara uğrattık. (Tâki) Cenâb-ı Hak’ka (yalvarıp yakarsınlar.) dua ve niyazda bulunsunlar, kusurlarını bilip ondan tevbe ve istiğfarda bulunsunlar.

A'raf 7:95

(Sonra) Haklarında ilâhî bir rahmet, itaat etmelerine sebep olacak ilâhî bir lûtuf olmak üzere (bu kötülüğün yerini güzelliğe çevirdik.) onlara öyle fakirlik ve ihtiyaç, hastalık ve şiddet yerine selâmet ve geçim bolluğu ihsan eyledik. (Tâki çoğaldılar) Nüfuslan, servetleri arttı, bolluğa kavuştular. Şimdi bunun şükrünü yerine getirmek için Cenâb-ı Hak’kın emirlerine, yasaklarına riâyet etmeleri icab etmez mi idi?. Halbuki onlar nankörlük ettiler, (ve dediler ki: Muhakkak bizim babalarımıza da sıkıntılı hâller, neşeli anlar dokunmuştur.) Bunlar zamanın bir gereğidir, gâh öyle, gâh böyle olur, yoksa bunlar bize bir cezâ için değildir. Nitekim babalarımız da böyle muhtelif hallere mâruz kalmışlardır, bununla berâber yine dinlerini, putlarını terketmemişlerdir. (Artık) Onlar, Allah’ın lütfunu takdir etme kabîliyetinden mahrum, kendi kötü hareketlerinde ısrarlı oldukları için (biz de onları kendileri) başlarına gelecek azabın (farkına varmadıkları halde ansızın tutup yakaladık.) kendilerini helâk ederek lâyık oldukarı âkibete kavuşturduk. İşte bu ibret verici kıssalar, bu gibi feci, tarihî haller, Yüce Peygamberimizin ümmetleri hakkında da biribret dersi vermektedir.

A'raf 7:96

Bu mübârek âyetler de ilâhî dine girenlerin nîmetlere kavuşacaklarını müjdeliyor, Bu apaçık dini inkâr edenlerin de ne korkunç felâketlere uğrayacaklarını tenbih ediyor. Şöyle ki: (Eğer o) Helâke uğramış olan (ülkelerin halkı) Peygamberlerine vahy olunan hükümlere (imân etseler idi ve) şirkten, isyanlardan (sakınmış olsalar idi) öyle çirkin hareketlerinde devam etmeseler idi (elbette onların üzerine gökten ve yerden bereketler açardık.) onlara fâideli yağmurlar yağdırır, menfaatli bitkiler yetiştirir, her taraftan onlara hayır ve bereket nasib ederdik. (Fakat) Onlar Peygamberlerini (yalanladılar.) imân edip, korunmadılar (Artık biz de onları kazandıkları şey) çeşitli küfr ve isyan (sebebiyle tutup yakalayıverdik.) onları çeşit çeşit azaplar ile cezâlandırdık.

A'raf 7:97

(Ya o ülkelerin halkı) Ne için o kadar küfr ve isyana cür’et gösterdiler?. Onlar (geceleyin uyurlarken azâbımızın kendilerine gelmesinden emin mî oldular.) kendilerine uyanmaları için evvelce bir takım musîbetler ve bir takım da nîmetler verilmiş olduğu halde yine çirkin vazîyetlerini değiştirmediler. Küfürleri, isyanları yüzünden böyle bir felâkete uğrayabileceklerini hiç düşünmediler mi?.

A'raf 7:98

(Ya o ülkelerin halkı) O inkârcı, isyankâr kimseler (bizim azâbımızın onlara gündüzün)gün doğar doğmaz, onlar gaflet içinde yaşayarak (oynar dururlarken geleceğinden emin mi bulundular?.) neden öyle kendileri için fayda vermeyecek hareketlere devam ettiler!.

A'raf 7:99

(Ya onlar) O inkarcılar (Allah Teâlâ’nın azâbından) yani onlârı yavaş yavaş yaklaştırarak geçici bir zaman için nîmet verip de bilahara onları hatır ve hayâllerine gelmeyen bir taraftan yakalayacağından (emin mi oldular?.) neye güvendiler?. (Fakat Allah Teâlâ’nın azâbından) Öyle zarar gören ve (ziyana uğrayan) temiz yaratılışlarını zâyi etmiş, gaflet ve cehâlet içinde kalmış (bir kavimden başkası kendisini emin göremez.) dâima korku ve dehşet içinde bulunur. Üzerine düşen kulluk vazîfelerini yapmaya çalışır. Kerem sâhibi Yaratıcısının lûtuf ve yardımına sığınır durur.

A'raf 7:100

Bu mübârek âyetler, önceki milletlerin başlarına gelmiş felâketlerden, onların ardından gelen milletlerin de ibret almamış olduklarını bildirmektedir. Ve o milletlerin ne gibi kötü hallerinden dolayı öyle felâketlere mâruz kaldıklarını dikkat nazarlarına sunarak Rasûlü Ekrem’e de teselli vermektedir. Şöyle ki: (Yere) Ülkelere, helâk olan (önceki sahiplerinden sonra vâris olacaklar için) onların yurtlarında yaşayıp duran gayrimüslim guruplar için (belli olmadı mı) bu inkılâp, bu tarihî durum onlar için selâmet yolunu gösteren bir hidâyet vâsıtası olmadı mı (ki: Eğer biz dilemiş olsak onları da) o eski milletlere vâris ve yerlerine sahip olanlan da(günahları sebebiyle musîbetlere) zelzelelere, yıldırımlara ve diğer müsibetlere (uğratırdık ve) o isyankâr şahısların (kalblerini mühürlerdik) onları tefekkür ve düşünme kudretinden tamamen mahrum bırakırdık (da artık onlar işitemezlerdi.) onlar öyle helâke uğramış milletlerin haberlerini bile duyamaz, onları düşünüp ibret almak kabîliyetinden büsbütün mahrum bulunurlardı. Halbuki: Onlar o geçmiş ümmetlerin tarihini öğrenmişler, onların felâketlerinden ibret alabilecek bir kabiliyette yaratılmışlardır. Artık onların da öyle gâfilce yaşayıp helâklerine sebep olacak inkârlara, isyanlara cür’et etmeleri, ne kadar şaşılacak birşeydir.

A'raf 7:101

(İşte o) Helâk olup gitmiş olan Nuh, Âd” Şuayb kavimleri gibi milletlere ait (ülkeler sana) Resûlüm!, (onların haberlerinden) tarihî hayatlarından (bazılarını) kavmin için bir ibret vesîlesi olmak üzere (hikâye ediyoruz.) sana vahy yoluyla bildiriyoruz. (Muhakkak ki, onlara Peygamberlerimiz beyyîneler ile) açık ve çeşitli mucizeler ile (geldiler) onları hak dine dâvet edip durdular fakat (evvelce) Peygamberlerin gelmelerinden önce (yalanlamış oldukları şeylere) Allah’ın birliğine, âhiret hayatına ve benzerlerine (yine imân eder olmadılar.) o kadar mucizeleri gördükleri halde yine yalanlamaya devam edip durdular. (İşte Allah Teâlâ) Öyle hakikatları inkâr edip duran (kâfirlerin kalblerini böylece mühürler.) de onlar gözlerinin önünde parlayan âyetleri, mucizeleri görüp de onlardan bir ibret dersi alamazlar.

A'raf 7:102

(Ve biz onların) Durumları zikrolunan ümmetlerin veya insanların (çoklarında sözünde durma diye birşey görmedik.) onlar sözlerinde durmaz, ahd ve yeminlerine riâyet etmez bir halde bulunmuşlardır. (Ve şüphesiz ki, biz onların ekserisini yoldan çıkmış kimseler bulduk.) Biz onlardan birçoklarının verdikleri sözlerini tutmaz, isyankâr, dinden yüz çevirmiş şahıslar olduklarını ezelî âlemden beri bilmekteyiz. Bu da onların yaratılışlarını kendi kötü hareketleriyle bozmuş olmalarının bir neticesidir. Artık onların bu hallerinden dolayı Habibim!. Üzüntülü ve kederli olma!.

A'raf 7:103

Bu mübârek âyetler, Musa Aleyhisselâm’ın Firavn’i dine dâvet etmekle emrolunduğunu ve Firavn’a karşı Allah’ın birliğini haber vererek İsrail oğullarını esaretten kurtarmak istediğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Nuh, Hud, Salih, Lût ve Şuayb Aleyhisselâm’dan (Sonra) onların ardından veya helâke uğrayan ümmetlerden sonra (Musa’yı âyetlerimizle) Âsâ, yeddibeyzâ, tufan, çekirge hücûmu gibi yedi nevi harika ile, onun peygamberliğine işâret ve şahadet eden mucizeler ile (Firavn’a) Mısır hükümdarına (ve onun kavminin büyüklerine gönderdik.) onları imâna dâvet ettik. O dinsizler ise (Onlara) o mucizelere, o hârikalara, yalanlamak suretiyle veya kendi nefislerine veya imândan men etmekte oldukları insanlara (zulüm ettiler.) kendi geçici mevkilerini, saltanatlarını elden çıkarmış olacaklarından korkarak öyle apaçık delilleri kabulden kaçındılar. (Artık bak ki,) Bir basîret gözü ile seyret ki, (o fesatçıların âkibetleri nasıl oldu.) onların hâl ve durumlarıneye dönüşlü. Nihâyet nasıl helâk olup gittiler.

A'raf 7:104

(Ve Musa) Aleyhisselâm, Firavn’ın yanına girince (dedi ki: Ey Firavn!.) ey Mısır hükümdarı!. (Şüphesiz ki, ben âlemlerin Rab’bi) Yaratıcısı, Efendisi, Sâhibi (tarafından) seni ve senin kavmini ilâhî dine dâvet için (gönderilmiş bir Peygamberim.) artık benim tebliğlerimi kabul ediniz, Allah’ın birliğin itasdik ederek tanrılık iddiasından ve diğer isyanlardan vazgeçiniz.

A'raf 7:105

Hz. Musa, kendisini Firavn’un yalanlamasına hakkı kabulden kaçınmasına karşı da dedi ki: (Ben Allah Teâlâ’ya karşı haktan başkasını) Onun yaratıcılığını, mâbutluğunu, birliğini İtirâf etmenin aksini (söylememekte devamlı olarak sâbitim.) ben hak ve hakikat ne ise onu söylemeğe size tebliğ etmeğe devam edeceğim. (Şüphesiz ki, ben size Rabbinizden) İfâdelerimde doğru olduğuma dâir (mucize ile geldim.) işte elimdeki âsâ ve bendeki yedibeyzâ buna şahittir. (Artık) Sen imân etmiyorsan bari (İsrail oğullarını) esâretin altında tutup meşakkatli işlerde kullanma, onları salıver (benimle beraber gönder.) tâki babalarının vatanı olan kutsal topraklara dönüversinler. ” Firavn unvanı, âmâlika kavminden olan her Mısır hükümdarına verilmiş bir lâkaptır. Hz. Musa’nın zamanındaki Firavn’ın asıl adı “Kâbus” veya “Velid İbni Mus’ab” dır.

A'raf 7:106

Bu mübârek âyetler de Firavn’ın inkârınakarşı Hz. Musa’nın göstermeyi başardığı mucizeleri zikretmektedir. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm’ın dine davetine cevaben melûn Firavn (Dedi ki: Eğer) ey Musa!, (sen) Peygamberlik iddiânda doğru olduğuna dâir (bir mûcizeyle) bir alâmet ile Allah tarafından (gelmiş) Peygamber tâyin edilmiş (isen onu) o mûcizeyi (getir) görelim, (sen sadıklardan isen.) O zaman o Peygamberlik iddian sâbit olmuş olur.

A'raf 7:107

(Bunun) Firavn’ın bu isteğinin (üzerine) Hz. Musa (âsasını) yere (bıraktı.) bu (Asa hemen apaçık) kendisinde şüphe edilemeyecek bir şekilde (bir ejderha oluverdi.) bir büyük, erkek yılan kesildi, her tarafa korku saçtı.

A'raf 7:108

(Ve) Musa Aleyhisselâm, peygamberlik iddiasını daha fazla kuvvetlendirmek için ikinci bir mucizesi olmak üzere mübârek (elini) cebinden veya koltuğu altından (çıkardı o) eli (hemen bakanlar için bembeyaz) nuranî, güneşin ışığına galip, ışıl ışıl bir kudret hârikası (kesildi.) bunu görenler yerlere kapandılar. Hz. Musa, elini tekrar cebine çekti, o mübârek el yine eski hâlini alıverdi. Böyle mücizelerin gösterilmesi, Allah’ın kudretine göre her şekilde mümkündür. Artık bunları yorumlamaya gerek yoktur. Meselâ bunları Hz. Musa’nın iddiasındakî kuvvetten kinâye saymak asla câiz değildir. Böyle bir yorum, tevatür derecesinde sabit olan hakikatları kabul etmemek, ilâhî beyanları yalanlamak mahiyetinde olacağından asla uygun olamaz.

A'raf 7:109

Bu mübârek âyetler, Musa Aleyhisselâm hakkında Firavn’ın etrafındaki şereflikimselerin yakıştırmalarını ve Hz. Musa ile müsâbakada bulunmaları için her taraftan sihirbazların Mısır’a getirilmelerini istemiş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Firavn’ın kavminden ileri gelenleri) Onların şerefiileri, Firavn’ın danışma arkakadaşları Firavn’a hitâben (Şüphe yok ki, bu) yani Hz. Musa (çok bilgili bir sihirbazdır.) sihir ilminde usta mütehassıs bir kimsedir, (dedi) O Yüce Peygamberin gösterdiği mucizeleri bir hayalden, asılsız bir sihir eserlerinden sandılar, kendi zamanlarında birçok sihirbaz bulunduğu için o muhterem zatın da sihirbaz olduğunu zannettiler.

A'raf 7:110

Bunlara karşı Firavn da dedi ki: Musa (Sizi yerinizden) Mısırdan (çıkarmak istiyor. O halde siz) onun hakkında bana (ne emredersiniz?.) ona karşı ne yolda muamele yapalım?. Rey iniz nedir?.

A'raf 7:111

Firavn’un etrafındaki o mevki sahipleri de (Dediler ki:) ey hükümdar!. (Onu ve kardeşini) Yani Hz. Musa ile Hz. Harun’u şimdilik Mısır’da (alıkoy) Haklarında acele etme, onların durumlarını araştıralım, (ve şehirlere) Mısır’ın etrafındaki beldelere kendi adamlarından (toplayıcılar) sevkediciler (yolla.) o beldelerde sihirbazların ustalan, reisleri çok olduğundan onları toplasınlar.

A'raf 7:112

Sanatlarında öyle becerikli ve kudretli olan (Her bilgin büyücüyü sana getirsinler.) bunun üzerine etraftaki en usta sihirbazlar Mısır’a getirilmiş oldu. Bir rivâyete göre bunlar reislerinden başka yetmiş sihirbazdan ibaret bulunuyordu.

A'raf 7:113

Bu mübârek âyetler de toplanmış olan sihirbazların Firavn’dan mükâfat beklediklerini ve ilk evvel kendileri sihirlerini meydana koyarak dehşet verici bir manzara meydana getirmiş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve) Toplayıcıların yardımıyla (büyücüler) sihirbazlar hemen (Firavn’a geldiler.) ve bir mükâfat ümidiyle (Elbette bize bir mükâfat olacaktır) bizi ödüllendireceksinizdir (eğer biz) o yapacağımız sihir ile Hz. Musa’ya (gâlipler olur isek -değil mi- dediler.) bu takdirde büyük bir ücrete, bir mükâfata hak kazanmış olacaklarını anlatmak istemişlerdir.

A'raf 7:114

Firavn da onlara hitâben: (Dedi ki: Evet…) Siz mükâfata kavuşacaksınızdır. (Ve şüphe yok) Ki, (siz) öyle bir üstünlüğü temin ettiğiniz zaman benim katımda (en yakınlarımdan olacaksınızdır.) siz yalnız bir mükâfat ile kalmayacaksınızdır, belki dâima meclisimde bana yakın bulunacaksınızdır.

A'raf 7:115

Sihirbazlar Firavn ile yaptıkları bu söyleşinin ardından Hz. Musa ile konuşarak (Dediler ki: Ya Musa!. Ya sen -âsânî”) meydana çıkaracağın şeyi ortaya (atıver veya -ilk evvel-) âsalarımızı, iplerimizi (atıverenler bizler olalım.) bu ifâdeleriyle bir nevi edebe riâyet etmişler, hadiseyi Hz. Musa’nın reyine bırakmışlar. Bir çeşit de kahramanlık göstermek istemişler ve Hz. Musa’nın ilk evvel meydana getireceği harikadan korkmayacaklarını üstü kapalı bir şekilde anlatmışlardı.

A'raf 7:116

Hz. Musa da onlara cevaben: (Dedi ki: Siz) Atacağınız, meydana getireceğiniz şeyi ilk evvel siz (atıveriniz.) ne yapacak iseniz yapıveriniz. Hz. Musa, onların yapacakları sihirlerin mahv ve perişan olacağını, bunun neticesinde hakikatın tecelli edeceğini bildiği için onlara böyle bir müsaadede bulunmuş, onların yapacakları şeye bir ehemmiyet vermediğini göstermiştir. (Vaktaki) O sihirbazlar, ellerindeki ipleri, âsaları meydana (atıverdiler) bu hayalî şeyler ile (insanların gözlerini büyülediler) onlar gerçekte var olmayan şeyleri bir hayâl olarak var gibi gösterdiler. (ve onları) Etraftan seyre edenleri (korkutmuş oldular) gözlerinin önünde bir takım müthiş manzaralar görünür oldu (ve) o büyücüler bu sûretle (büyük bir sihir meydana getirmiş oldular.) her tarafa dehşet saldılar. § Rivâyete göre bu sihirbazların meydana attıkları kalınca ipler uzunca asalar sanki birer muazzam yılan kesilerek vâdiyi doldurmuş, hareketli bir halde bulunmuş, birbiri üzerine atılıp durmuş, pek korkunç bir manzara meydana getirmiş. Fakat bütün bu manzaralar birer hayalden ibaretti, bunlar insanların gözlerinde böyle canlı birer mahlûk kesilmiş gibi bulunuyordu.

A'raf 7:117

(Ve) Sihirbazların gösterdiği korkunç, hayalî manzaralar üzerine (Musa’ya vahyi ettik ki, âsânî atıver.) münazara meydanına bırak, o da bıraktı (Hemen o da) o âsâ da pek büyük bir yılan kesilerek (onların) o büyücülerin (uydurmuş oldukları şeyleri) yılan, çiyan şeklinde görülen âsalarını, halatlarını tamamen (yutuverdî.) onlardan hiçbiri kalmadı. Sonra da Hz. Musa’nın asası, öyle harikulâde, dehşet verici bir şekilde sihirbazlara karşı bir cephe alıverdi, pek büyük bir korku ve dehşetiçinde kaldılar.

A'raf 7:118

(Artık) Hz. Musa’nın getirmiş olduğu (hak ortaya çıkmış) onun iddiasının doğruluğu sabit olmuş, meydana getirdiği hârikanın bir hakikat olduğu anlaşılmış, (onların) o sihirbazların (yaptıkları) sihirler (ise yok olup gitmişti.) onların hakikata yakın olmayan birer görünüşten ibaret olduğu anlaşılmıştı.

A'raf 7:119

(Artık orada) Böyle büyük bir hadisenin meydana gelmesi üzerine Firavn ile bütün etrafında toplanmış olanlar bulundukları mecliste (mağlûp oldular) kendilerinin hak ve hakikattan mahrum kimseler oldukları anlaşıldı, (ve küçük düşerek yenilmiş olarak geriye dönüverdiler.) zelil bir duruma düştüler. Bu hadisenin iskenderiye’de vukû bulduğu rivâyet olunmuştur.

A'raf 7:120

(Ve) Böyle bir mucizenin ortaya çıkması üzerine bütün (sihirbazlar) işin hakikatını düşünerek ilham almış oldukları imân nîmetinden dolayı şükretmek için (secde ettikleri halde yere kapanılmış oldular.) onlar zeki, İlim adamları oldukları için sihir ile mucizenin arasındaki farkı pek iyi anladılar, Hz. Musa’nın gösterdiği mûcizeden dolayı hakiki bir peygamber olduğuna kanaat getirdiler.

A'raf 7:121

(Ve) Sihirbazlar inançlarını değiştirerek Allah’ın birliğini tasdik ettiklerini göstermek için (Dediler ki: Alemlerin Rab’bine imân ettik.) biz bütün kâinatın sâhibi, efendisi, yaratıcısı olan Allah Teâlâ’nın varlığına inandık.

A'raf 7:122

Firavn, kendisini bir tanrı gibi halka gösterdiği için sihirbazlar “Âlemlerin Rabbine” imân ettik demekle kendisine imân ettiklerini İtirâf ediyorlar gibi bir zan’na düşebilirdi. İşte böyle bir zan’nı gidermek için de sihirbazlar: (Musa ile Harun’un Rabbine) İmân ettik diye vicdanî kanaatlerini açıklamışlardır. Firavn kendisini Musa’nın da Rabbi gibi göstermek isterdi. Zira Hz. Musa vaktiyle onun sarayında yetişmişti. Böyle bir ihtimale mahal bırakılmaması için Harun Aleyhisselâm ayrıca zikredilmiştir. Artık sihirbazların Firavn’a değil, bütün kâinatın hakîkaten Rab’bi, Yaratıcısı, Hâkimi olan Allah Teâlâya imân eder oldukları pek açıkça anlaşılmıştır. § Bir kere şunu da düşünmelidir ki: Firavn hakikaten Tanrılık sıfatına sâhip olsaydı Hz. Musa’ya karşı âcizlik göstererek sihirbazların yardımlarına müracaat eder mi idi?. Sihirbazların hakîkaten hârikalar göstermeğe güçleri yetseydi Firavn’dan ücret, mükâfat beklemeye ne ihtiyaçları olabilirdi. Istekleri şeyleri altına, gümüşe çeviremezler miydiler?. Binaenaleyh onlarda âciz, başkalarının ihsânına muhtaç kimseler demekti. Artık akıllı, düşünen insanlar, o gibi âciz ve ellerindeki nîmetleri çabucak yok olan şahıslara güvenmezler onlara sığınmaya tenezzül etmezler, onların iddialarına bir kıymet vermezler.

A'raf 7:123

Bu mübârek âyetler, Hz. Musa’yı tasdik eden sihirbazlar! Firavn’ın suç ladığını ve tehdit ettiğini bildirmektedir. Sihirbazların da Firavn’a karşı din bağlılıklarını gösterip onu hesâba çekmelerini ve Cenâb-ı Hak’kasığınmalarını beyâ buyurmaktadır, Şöyle ki: (Firavn) Hz. Musa’yı tasdik eden sihirbazları azarlama! için (dedi ki: Ben size izin vermeden evvel) benim emir ve müsaadem ol maksızın siz (ona) Musa Aleyhisselâma (imân etmişsiniz.) öyle mi?. Bu ne çeşa ret!. (Şüphe yok bu) Yaptığınız şey (bir tuzaktır) Musa ile beraber yaptığının bir hiledir, (siz bu hîleyi şehirde) Mısır’da daha yarışma sahasına çıkmadan evve (yaptınız) aranızda kararlaştırdınız (ki) Mısır (halkı) Kıbtî tâifesini (ondan) Mısır’dan (çıkarıveresiniz.) Mısır toprakları yalnızca ey sihirbazlar size ve israr oğullarına ait olsun (Artık yakında bileceksinizdir.) ki, sizin hakkınızda neler yapacağım!. § Firavn ve kendisine tâbi olanlar. Hz. Musa’nın gösterdiği o kadar açık, parlak mûcizeyi takdir edemeyip onu da bir sihir sanarak o kadar ahmaklık gösterdiler.

A'raf 7:124

Firavn, o tehdidini şu şekilde izah ederek dedi ki: (Elbette sizin) Ey Musa’ya tâbi olanlar!, (ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazvari keseceğim.) Yani, sizin sağ elleriniz ile sol ayaklarınızı evvelâ kesivereceğim (Sonra da sizi elbette toptan asacağım.) sizi teşhir etmek ve ibret olacak şekilde cezalandırmak için aşarak idam eyleyeceğim.

A'raf 7:125

Firavn’un bu zalimce tehdidine karşı o muhterem mü’minler de (Dediler ki: Biz şüphe yok ki,) ne şekilde ölürsek ölelim âhirette (Rabbimize) onun rahmetine, lûtfuna (dönüvericileriz.) hakkımızda takdir edilen ne ise o ergeç meydana gelecek ve biz her halde ölüp âhirete gideceğizdir. Artık senin tehdidine biz ehemmiyet verir miyiz?.

A'raf 7:126

(Ve) Ey Firavn senin (bizden intikam alman) bizim işimizi beğenmeyip çirkinlikle nitelemen ve tehdit eylemen (de başka değil, ancak bize Rabbimizin âyetleri geldiği zaman) Allah’ın birliğini gösteren mucizeler tecelli eylediği vakit (onlara imân ettiğimizden dolayı) halbuki, böyle bir imân suçlama ve cezâlandırmayı değil, takdir etmeyi ve beğenmeyi gerektirir. Ey Firavn!. Sen ne-kadar zalimce hareket etmek istiyorsan da haberin yok!. Artık (ey Rabbimiz!.) olan ortak ve benzerden uzak mâbudumuz!. (Üzerimize sabır yağdır.) Firavn’ın şu tehdidine karşı bize büyük bir sabır ve sebat ihsan buyur, (ve bizleri müslümanlar olarak öldür.) Firavn’un tehdidi tesîriyle İslâmiyete aykırı bir eğilimde bulunmayalım, tam samimî bir müslüman olduğumuz halde canımızı al. § Tayyibi demiştir ki: Bu zatlar, günün başlangıcında sihirbaz iken günün sonunda müslüman şehitlerden olmuşlardır. İbni Abbas’tan da böyle nakledilmiştir. Firavn bunların birer ellerini ve ayaklarını keserek kendilerini asmıştır. Fakat diğer bir görüşe göre Firavn bu zatları, böyle öldürmeğe kâdir olmamıştır. Çünki: Siz ve size tâbi olanlar üstün geleceksiniz. (Kasas, 28/35) âyeti kerimesi bunu göstermektedir.

A'raf 7:127

Bu mübârek âyetler, Firavn’a tapan câhil kavminin Hz. Musa ile kavmi aleyhindeki dedikodularını bildiriyor. Firavn’un da onlara güvence vermek maksadıyle İsrail oğulları hakkında ne kadar zalimce harekette ve üstünlük iddiasında bulunarak yapacağı tehditleri nâtık bulunmaktadır. Hz. Musa’nın da kavmini teselli edip onlara ne gibi yüce bir tavsiyede bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Musa’nın gösterdiği mucize karşısında titremiş olan Firavn, o Yüce Peygamberi tutup hapsetmeğe cesâret edememişti. Bunu gören kötü kavmi, telâşa düştüler, (Firavn’un kavminden ileri gelenler) Firavn’a müracaat ederek (dediler ki:) Ey hükümdar!. (Musa’yı ve kavmini) İsrail oğullarını hapis etmeden ve öldürmeden öyle serbest (bırakır mısın ki, yerde bozgunculuk yapsınlar.) Mısır’da yaşayarak halkının sana karşı İtaatlerini ortadan kaldırsınlar, ve sonuçta Mısır hakimiyetini ele geçirsinler. (Ve seni ve senin mâbutlarını terk eylesinler.) Size karşı ibâdette bulunmasınlar. Rivâyete göre Firavn, materyalist idi. Allah’ın varlığını inkâr ediyordu. Yıldızların yeryüzünde idareci olduklarına inanırdı. Yıldız şeklinde putlar yapmış, bunlara kendisi taptığı gibi kavminin de kendisine ve bu putlara tapmalarını emretmişti. Ve yeryüzünde kendisi itaat edilen bir hükümdar olduğu için kendisini yüce bir Rab olmak üzere kavmine tanıttırmıştı. İşte bu kavim, Firavn’a öyle müracaat etmişti. (O da) Firavn da kavmine güvence vermek için (dedi ki: Elbette onların) o İsrail kabîlesinin doğan (oğullarını öldüreceğiz) onu yaşatmayacağız, kuvvetlerinin artmasına meydan vermeyeceğiz, (ve kadınları diri bırakacağız.) Nitekim evvelce de öyle yapmıştık. (Ve şüphe yok ki, biz onları) hâlâ (ezecek üstünlükte kimseleriz.) onlar yine bizim idâremiz altında kahrolmuş kimselerdir.Bu son münazarada Musa’nın galip gelmesinin bizce bir tesiri yoktur.

A'raf 7:128

İsrail oğulları Firavn’un bu kötü niyetini öğrenince Hz. Musa’ya müracaat ederek şikâyette bulundular. Hz. (Musa) da bu (kavmine dedi ki:) size yönelen belâlardan dolayı (Allah Teâlâ’dan yardım isteyiniz) ona sığınınız. O sizi kurtarmaya her şekilde kadirdir, (ve sabır ediniz.) Kendinize ve evlâdınıza yönelecek fenalıklara karşı sabırlı, bulununuz, sabrın sonu selâmettir. (Şüphe yok ki, yer) Mısır arazisi ve bütün yeryüzü (Allah Teâlâ’nındır) ona dilediğini vâris kılar. Binaenaleyh o hikmet sâhibi Yaratıcı, dilerse ey İsrail oğulları!. Firavn’u helâk ederek onun topraklarını sizlere ihsan buyurur. (Sonuç ise sakınanlar içindir.) Allah’tan korkanlar, hükümlerine uyanlar dünyada fetih ve zafere ulaşırlar. Âhirette de yüksek derecelere kavuşmakla ebediyyen mutlu olurlar. Artık ey kavmim!. Siz de Allah’tan korkun, ondan yardım isteyin, sabırlı bulunun ki, öyle güzel bir sona kavuşasınız.

A'raf 7:129

Bu mübârek âyetler, İsrail oğullarının zulme uğramalarına karşı Hz. Musa’nın onlara teselli verdiğini bildirmektedir. Ve Firavn’un kavminin senelerce kıtlık ve pahalılığa mâruz kalmalarının hikmetini beyan etmektedir. O nankör kavmin ise uyanmayıp kavuştukları nîmetlere kendilerinin hak kazanmış olduklarına ve uğradıkları musîbetlerinde Hz.Musa ile ona tâbi olanların yüzünden ortaya çıktığı düşüncesinde olduklarını dile getirmektedir. Şöyle ki: İsrail oğulları, Firavn’un tehdidinden haberdar olunca Hz. Musa’ya müracaat ederek (Dediler ki: Biz senin bize) peygamberlikle (gelmenden evvel de ve bize) böyle bir vazîfe ile (geldikten sonra da) Firavn tarafından (bize işkence edildi.) nedir bizim bu çektiğimiz?. Çünki Mısır’da bulunan İsrail oğulları, Hz. Musa’nın peygamberliğinden evvel de Firavn tarafından birçok zulumlara uğramışlardı. Onların artıp Mısır’a hakimiyeti elde etmelerinden korkan Firavn onlardan cizye almakta idi, onları meşakkatli işlerde kullanıyordu, onların refah içinde yaşamalarına meydan vermiyordu. Bir müddet de onların erkek çocuklarını öldürmüştü. Hz. Musa’nın ortaya çıkmasında, sonra ise daha fazla zulma başlamak istemiş: İsrail kavminin erkek çocuklarını yine öldürmeğe devam etme kararlılığını göstermişti. İşte İsrail oğulları, bu korkunç durumlarından dolayı Hz. Musa’ya şikayette bulunmuşlardı. O muhterem Peygamber de onları teselli etmek için (Umulur ki, dedi, Rab’biniz düşmanlarınızı helâk eder de) yani: Firavn’u ve kavmini mahv ve perişan eyler de ey İsrail oğulları!, (sizi yerde onların yerine hâkim kılar.) Artık sabrediniz, ilâhî takdirin hakkınızdaki tecellisine râzı olunuz. O Kerem Sâhibi Yaratıcı; sizi o zâlim kavmin yerlerine hâkim ve sâhip kılar (Tâki nasıl amel edeceğinize baksın.) size verdiği nîmetin, galibiyetin değerini bilip şükrünü yerine getirip getiremeyeceğiniz ortaya çıksın. Esasında Cenâb-ı Hak, onların ne yapacaklarını ezelî ilmiyle bilir, buna inandık, meak onların aleyhinde ilâhî delillerin tamam olması için, onların fiil ve hareketlerinin iilen meydana gelmesini irâde buyurmuştur. § Rivâyete göre İsrail oğulları, Davut Aleyhisselâm’ın zamanında Mısır’ı fethetmeyibaşarmışlardır.

A'raf 7:130

(Ve) Allah Teâlâ kullarını öğüt almaları ve teşekkür etmeleri için gâh sıkıntılara, sokar gâh rahata kavuşturur. İşte bu hakîkati açıklamak için buyuruyor ki, (andolsun ki. Firavn’un kavmini senelerce kıtlık ve pahalılığa) uğrattık (ve) senelerce onları (mahsulatın noksanlığı ile cezâlandırdık) şehirlerde ağaçları meyve vermez oldu. Onların bütün bu musîbetlere uğratılmaları ise onlar (düşünüp ibret alsınlar diye) idi. Tâki, kendi isyanları yüzünden böyle musîbetlere uğradıklarını düşünerek tevbe ve istiğfar etmeleri için idi.

A'raf 7:131

(Fakat onlara) O Firavn kavmine (güzellik) bolluk, hayırlı bir durum (gelince) bunun Allah’ın bir lûtfu olduğunu düşünmediler (bu bizim hakkımızdır.) dediler. Kendilerini, ona lâyık gördüler. Onun ilâhî bir lûtuf olduğunu, bir şükür ve uyanmaya vesîle bulunduğunu takdir edemediler. Bilâkis (Onlara bir kötülük) bir kıtlık ve pahalılık (isâbet ederse) o zaman bu kendi kusurlarının bir cezâsı olduğunu idrâk edemeyip (Musa ile ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı.) onların yüzünden bizim başımıza bu belâlar geldi derler, kendi kusurlarını hiç düşünmezlerdi. (Haberiniz olsun ki onların) O Firavn kavminin başlarına gelen felâketler (ancak Allah tarafındandır.) Cenâb-ı Hak’kın kaza ve takdirine dayanmaktadır, onların kötü hareketlerinin bir cezasıdır. (Fakat onların birçoklan) Bu hakikatı (bilmezler.) kendi bâtıl kanaatlerinde devam ederler. Hâllerini düzeltmeye çalışarak bu gibi felâketlerden kurtulmak istemezler. Hâlbuki, güzelce düşünmek kabiliyetinde bulunan bir insan, bir nîmete kavuşursa onun ilâhî lûtuf olduğunu bilir, Cenâb-ı Hak’ka şükür eder, ona itaate devam eyler. Bir musîbet gelince de onun bir hikmete dayalı olduğuna inanır, hâlini düzeltmeye çalışır, Cenab’ı Hak’kın affına, korumasına sığınır. İşte kulluk vazîfesi bundan ibârettir.

A'raf 7:132

Bu mübârek âyetler, Firavn ile kavminin mucizeleri birer sihir sanarak küfürlerinde israr etmiş olduklarını ve küfürlerinin, kibirlerinin cezâsı olmak üzere çeşitli felâketlere uğradıklarını beyan etmektedir, şöyle ki: Firavn ile kavmi, âsâ mucizesini ve senelerce yoksulluktan gördüler, yine imân etmediler (Ve) Hz. Musa’ya hitâben (dediler ki: Kendisiyle bize sihir etmek) bizi kendi inancımızdan ayırmak (için bize) kendi iddiana göre (her ne mucize getirirsen biz sana) senin peygamberliğine (imân edecek değiliz.) biz senin bir sihirbaz olduğuna inanıyoruz, seni tasdik etmeyiz.

A'raf 7:133

O inatçı, câhil şahıslar, o kadar açık mucizeleri, hârikaları gördükleri halde yine uyanmamış, yine bâtıl inançlarında devam etmek istemişlerdi, tekrar felâketlere düşmeyi hak etmişlerdi. (Artık bîz) Onların bu inat ve isyanlarından dolayı (onların üzerine ayr” ayrı mucizeler) veya tereddüt edilemeyecek derecede açık birer cezâ alâmetleri (olmak üzere tûfanı) sonra (çekirgeleri) daha sonra(böcekleri) sonra da (kurbağaları) nihâyet (kanı gönderdik.) onları uyansınlar, imân etsinler diye bunlar ile birer müddet azâba uğrattık. Fakat bunlar bu kadar hârikaları gördükleri halde (Yine böbürlendiler) büyüklük taslayarak imân etmediler (ve günahkâr bir kavim oldular.) küfr üzere sebat ettiler. § Evet… Tefsirlerde ayrıntılı olarak beyan olunduğu üzere Firavn ile kavmine bir cezâ alâmeti, bir uyanma vesîlesi olmak üzere bir müddet yağmurlar yağmış, Mısır’ın her tarafını sular kaplamıştı. Firavn’un kavmine ait evler sular içinde kalmıştı. Hz. Musa’ya tâbi olanların evleri ise bu sel cereyanından korunmuştu. Firavn’un kavmi, Hz. Musa’ya müracaat etmişler, onun duasiyle bu çağlayan seller nihâyete ermişti. O inkarcılar yine tevbe ve istiğfar etmemişlerdi. Ikinci bir belâ olarak çekirgeler musallat oldu; bütün ekinlerini yiyip bitirdiler. Mısır’lıların yine ricası üzerine Hz. Musa dua etmiş, bu belâ da ortadan kalkmıştı. Fakat o kavim yine inkârlarında devam ettikleri için onlara üçüncü bir musîbet olmak üzere kene gibi böcekler musallat oldu, bunlar da bütün yeşil ağaç dallarını yiyip bitirdiler. Tekrar o kavmin istirhamı üzere Hz. Musa’nın duası ile bu belâ da bertaraf oldu. Ne yazık ki, o kavim yine inkârlarında devam ettiler, bu defa da dördüncü bir felâket olmak üzere onları kurbağalar sardı, denizden çıkan birçok kurbağalar, o inkârcı kavmin elbiselerine, yiyeceklerine sokulup durdular. O müşrik halk yine Hz. Musa’ya yalvardılar, bu belâdan da kurtuldukları takdirde Hz. Musa’yı tasdik edeceklerine dâir söz verdiler. Fakat o Yüce Peygamberin duası ile bu musibetten kurtuldukları halde yine sözlerinde durmadılar. Nihâyet beşinci bir felâket olmak üzere Allah Teâlâ onların ırmaklarını, çeşmelerini kana dönüştürdü. Bir yerde temiz tatı su bulamaz oldular. Hz. Musa’ya imân etmiş olanlar ise temiz, tatlı su bulabiliyorlardı. Firavn’un kavmi bunların suyunu alınca bu da ellerinde kankesiliyordu. Bu felâketler birer hafta devam etmiştir. Bu kavim, tekrar Hz. Musa’ya müracaat etmişler. (134) üncü âyeti kerime de bunu anlatmaktadır.

A'raf 7:134

Bu mübârek âyetler, Firavn ile kavminin uğradıkları çeşitli musibetlerden dolayı Hz. Musa’ya müracaat ederek bu musîbetlerin giderilmesi halinde kendisine imân edeceklerine söz verdiklerini bildirmektedir. Fakat o musibetlerin bertaraf edilmesi üzerine yine küfürlerinde devam edip sözlerinde durmadıklarını ve nihâyet o isyanları yüzünden denizde boğulup gittiklerini şöylece beyan buyurmaktadır. (Ne zaman ki onların) Firavn ile kavminin (üzerlerine azap çöktü.) tufan vesâire gibi beş çeşit musîbet geldi veya altıncı bir müsibet olarak Taun hastalığına tutuldular, içlerinden birçokları oluverdi. Hz. Musa’ya tekrar müracaat ederek (Dediler ki: Ya Musa!. Bizim için) bu musibetlerden kurtulmamız için (Rab’bine dua et, sana verdıği söz) sana vermiş olduğu peygamberlik şerefi (hürmetine eğer bizden) başımıza gelen (azâbı kaldırır) bertaraf eder (se andolsun ki sana elbette imân ederiz) senin yüce bir Peygamber olduğunu tasdik eyleriz, (ve elbette seninle beraber) kavmin olan (İsrail oğullarını) diledikleri yere (göndeririz) sizin Mısır’dan çıkıp başka yerlere gitmenize mâni olmayız.

A'raf 7:135

(Ne zaman ki) Hz. Musa’nın duası, üzerine (onların erişecekleri bir müddete kadar) Firavn ile kavminin Allah’ın katındatakdir edilen hayat sürelerinin sonuna, helâk olacakları zamana kadar (kendilerinden azâbı kaldırdık.) o kendilerine gelen musîbetler bertaraf edildi (Onlar) Firavn ile kavmi sözlerinde durmadılar (derhal yeminlerini bozar oldular.) yine eski küfr ve isyanlarda israr edip durdular.

A'raf 7:136

(Artık biz de onlardan) O yeminlerini bozan, musibetlerden ders almayan Firavn ile kavminden (intikam aldık.) yani nîmetlerini azap ile ellerinden aldık. Onlara o kötü, kâfirce hareketlerinin karşılığı olan cezâyı verdik. Şöyle ki: (Onları derin denizde boğduk) Kızıldeniz denilen Süveyş denizinin derin suları içinde helâk ediverdik. (onlar) O boğulup belâlarına kavuşanlar (âyetlerimizi) Allah’ın birliğine ve Hz. Musa’nın peygamberliğine işâret ve şahadet edip duran mucizeleri, hârikaları düşünmekten kaçındıkları, onlara iltifat etmedikleri için öyle ilâhî intikama mâruz kaldılar, mahvolup gittiler, uhrevî azaplarına kavuştular. Sûre’i Yunus’taki (90) ıncı âyete de bakınız!. İşte yüce bir Peygamberi yalanlamanın ve açık ve kesin âyetleri, mucizeleri inkâr eylemenin cezâsı budur. Artık bundan herkes bir ibret dersi almalıdır.

A'raf 7:137

Bu mübârek âyet, Cenab’ı Hak’kın Musa Aleyhisselâm’a vâd buyurmuş olduğu ikihikmetli hadisenin yani: Firavn ile kavminin helâkiyle İsrail oğullarının birçok yerlere varis ve hâkim olacaklarının gerçekleşmiş bulunduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve) Köle yapılmak, erkek çocukları öldürülmek, kendileri meşakkatli işlerde kullanılmak gibi durumlarla (zayıf, hor görülen o kavmi) İsrail oğullarını (kendisinde feyiz ve bereket) ucuzluk, erzak bakımından bolluk (meydana getirmiş olduğumuz yerin) Şam diyarının veyahut mutlak anlamda yeryüzünün (doğu taraflarına ve batı taraflarına mirasçı kıldık.) İsrail oğulları Firavn’un helâkinin ardından Şam taraflarına sahip ve hâkim oldular, daha sonra Davut ve Süleyman Aleyhisselâm zamanlarında da dünyanın doğu ve batısında birçok yerlere mirasçı ve sâhip oldular. (Ve Rab’bin güzel kelimesi) İsrail oğullarına yardım edeceğine, onların düşmanları olan Firavn ile kavmini helâk eyleyeceğine dâir olan ilâhî vadi (İsrail oğulları üzerine) Firavn’un ezâlarına (sabretmeleri) Allah’ın yardımının ortaya çıkmasını beklemeleri (sebebiyle tamam oldu.) düşmanları suların içinde boğulup gittiler. (Firavn’un ve kavminin yapmakta oldukları şeyleri) Mısır’da meydana getirmiş oldukları köşkleri, yapıları (yükseltmekte oldukları binaları) Haman’ın yapmış olduğu muhteşem saray gibi müesseseleri veya yetiştirmiş oldukları bahçeleri, bostanları (tamamen helâk ettik.) bunların hepsini ortadan kaldırdık ve yok eyledik. O inkârcı, müşrik kavmi lâyık oldukları cezalara kavuşturduk. Kısacası: Sabrın, ve Yüce Peygamber’e uymanın mükâfatı ile bir kurûn, bir insana tapmanın cezâsı bu şekilde tecelli etmiş; bütün insanlık için tarihte bir ibret nümunesi vücude gelmiştir.

A'raf 7:138

Bu mübârek âyetler, İsrail oğullarının Mısır’dan çıkıp selâmet sahiline kavuştuklarını ve onların putperest bir kavme bakarak kendileri için de put edinilmesini Hz. Musa’dan istemiş olduklarını bildirmektedir. Hz. Musa’nın da onları irşat ederek Cenâb-ı Hak’tan başkasına ibâdet edilemeyeceğini ve onların haklarındaki ilâhî lûtfu hatırlatarak kendilerinin uyanmaya dâvet edilmelerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Firavn’u ve onun kavmini helâk ettik (Ve İsrail oğullarını) da (denizden geçirdik) selâmete erdirdik. Rivâyete göre bu denizden geçme hadisesi AŞURE gününe tesâdüf etmişti. Bu kurtuluştan dolayı Cenâb-ı Hak’ka şükür için o gün oruç tutmuşlardı. Hattâ Nuh Aleyhisselâm da bu AŞURE günü tufandan kurtularak oruç tutmuştu. Binaenaleyh Muharrem’in onu’na tesadüf eden AŞURE gününde oruç tutmak güzel bir ibâdettir. İsrail oğulları denizden kurtulup giderlerken (Kendilerine ait bir takım putlara ibâdette bulunan) putperest (bir kavme uğradılar.) bu kavim, Lehm kabîlesinden veya Kenanilerden imiş. Bunların putları rivâyete göre sığır heykellerinden ibaretmiş. İsrail oğulları bunları görünce (Dediler ki: Ya Musa!. Bize de put yap) sen de böyle bir heykel meydana getir de biz de ona ibâdet edelim (nasıl ki: Onların putları vardır.) ona ibâdet edip duruyorlar, biz de senin yapacağın puta ibâdet edelim. Bunlar, putlara ibâdetle Cenâb-ı Hak’ka ibâdet edilmiş olacağı cehâletinde bulundular. Hz. Musa bunların bu sözlerinden dolayı hayrete düşerek (Dedi ki: Muhakkak siz câhillik eden bir kavimsiniz.) bu kadar mucizeleri görmüş, putperest bir kavmin feci bir âkibete uğradığını müşâhede eylemiş olduğunuz halde nasıl olur da siz putperest olmak istersiniz, sizin bu arzunuz ne kadarbüyük bir cehâlettir. Ben sizce tapacak şeyler vücude getirmeğe hiç kâdir, selâhiyetli olabilir miyim?. Bunu hiç düşünmez misiniz?. Bu temennide bulunanlar onların çoğunluğudur. Yoksa aralarında seçkin bir gurup var idi ki, onlar Hz. Musa’nın yakınlarından oldukları için böyle bir temennide asla bulunmamışlardır. Ancak çoğunluk için genel hüküm söz konusu olduğundan bu temenni kavmin tamamına nisbet edilmiştir.

A'raf 7:139

Hz. Musa, sözlerini tekit etmek ve kuvvetlendirmek için şöyle buyurdu: (Şüphe yok ki, bunların) Şu heykellere tapan insanların (içinde bulunduktan şey) bâtıl din (helâke uğramıştır.) mağlûbiyete, mahvolmaya mahkumdur. (Ve amel ettikleri şeyde bâtıldır.) Tamamen yok olup bitmiştir, onunla Allah Teâlâ’ya yaklaşılamaz. O sırf küfürden başka birşey değildir. Ibâdet ancak Allah Teâlaya yapılır. Onun ibâdet hususunda da asla ortağı yoktur. Artık siz heykele nasıl tapınmak istiyorsunuz?

A'raf 7:140

Musa Aleyhisselâm, kavmini daha fazla ikaz etmek ve şükür vazîfelerini yerine getirmeye dâvet için (Dedi ki: Sizin için Allah Teâlâ’dan başka bir mabut mu taleb ederim?.) bu hiç câiz mi?. Hiç Allah Teâlâ’dan başka ibâdete lâyık birşey bulunabilir mi?. (Halbuki o) Kerem Sâhibi Mâbud (sizi) zamanınızdaki (âlemlerin) cemiyetlerin (üzerine üstün kıldı.) başkalarına vermediği nîmetleri size verdi, sizi hakikî bir dine kavuşturdu, düşmanlarınızı büsbütün kahr etti ve ibret olacak bir cezâya uğrattı. Artık öyle yüce bir mâbudî kim temsil edebilir ki, o sizin için bir mabut oluversin?. Hiç o ezelî Yaratıcının mahlûku olan şeyler,ibâdet ve itaatta onun ortak ve benzeri, temsilcisi olabilir mi?. Bu kadar şeyi hiç düşünmez misiniz?.

A'raf 7:141

(Ve) Cenâb-ı Hak, Musa Aleyhisselâm’ın tenbihlerini, ihtarlarını kuvvetlendirmek için buyuruyor ki; (hatırlayınız) ey İsrail oğulları (ki sizi Firavn’ıı elinden kurtarmıştık.) onu helâk ederek sizi selâmete erdirmiştik. Siz Mısın iken ne halde idiniz?. Bir kere o korkunç esâret durumunuzu düşününüz?. (Şimdi azabın en şiddetlisini tattırıyorlardı.) Sizi en müşkil hizmetlerle yükümlü 1 tuyorlardı. (Oğullarınızı öldürüyorlardı) neslinizi kesmek istiyorlardı. (kadınlarınızı da diri bırakıyorlardı.) Onları da evlâtlarından mahrumiyet sûretiyle perişan, ümitsiz ve kedere uğramış bir halde yaşatıyorlardı. (Ve bunda Firavn’un zulmünden sizin kurtulmanızda veya onun tarafından kötü muameleler uğratılmış olmanızda (sizin için Rab’biniz tarafından büyük bir imtihan) bir nîmet veya bir sıkıntı (var idi.) bunları hatırlamanız, bunlardan bir ibret dersi alıp yalnız Cenâb-ı Hak’ka karşı kullukta bulunmanız, yalnız o kerem sâhibi mâbud şükrünüzü sunup durmanız icab etmez mi?. Artık neden öyle cahilce bir temennid bulunuyorsunuz?.

A'raf 7:142

Bu âyeti celile Firavn’un helâk olmasının ardından Hz. Musa’nın kendi ye rine kardeşi Hanın Aleyhisselâm’ı kavmi başında bırakıpalmış olduğu ilâhî bir emîrde dolayı kırk gün ibâdet ve itaatle meşgul bulunduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Ey İsra oğulları!. Sizi düşmanınız olan bir kavimden kurtardık (Ve Musa ile otuz gecey sözleştik) yani otuz gün oruç tutması için kendisine emir verdik, o da bu en? şükrederek aldı ve kabul etti. (ve onu) O otuz geceyi, o geceden başlayan otu günü (bir on ile) bir on gün ilâvesiyle (tamamladık) kırk güne çıkardık (artı’ Rab’binin) öyle ibâdet için (tâyin ettiği vakti tam kırk gece) ye ulaşmı (oldu.) bu ilâhî emre riâyet edildi. (Ve Musa) almış olduğu emirden dolayı Cenâb Hak’ka dua ve yakarış için Tur dağına gideceği zaman (kardeşi Harun’a dedi ki: ey Peygamber olarak seçilen kardeşim!. Ben Tura gidiyorum (Sen kavmimi) içinde benim yerime geç) onları gözet, neleri yaptıklarına, neleri terkettiklerin dikkat eyle (ve) onların içlerinden ıslaha muhtaç olanları (ıslaha çalış) sen onlarıı işlerini düzeltici ol (ve bozguncuların yoluna tâbi olma.) bozgunculuğu kalkışacak olanlara uyma, onların bu hususa ait davetlerine icâbet etme. § Rivâyete göre Hz. Musa, Firavn’un helâkinden sonra İsrail oğullarına Allah ta raf indan bir kitap getirip tebliğ edeceğini vâd etmişti. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak’kır emriyle Zilkade ayında tam otuz gün oruç tuttu, ibâdet ve itaatle meşgul oldu. Orucur tesiriyle ağzının kokusu değişti, bunu gidermek için misvâk kullandı. Melekler kendi sine dediler ki: Biz senden misk kokusu kokluyorduk, sen o kukuyu misvâk ile bozu verdin. Cenâb-ı Hak da Musa Aleyhisselâma Zilhicce ayında on gün daha oruç tut masını emretti. Bu suretle tam kırk gün oruca ve ibâdetlere tahsis edilmiş oldu. Ve bı on gün içinde veya bunun ardından Tevrat’ı şerif indi. Musa Aleyhisselâm Cenâb-Hak ile konuşma şerefine nâil oldu. § Mikat, herhangi bir amelin yapılması için takdir ve tahsis edilen vakit demektir.

A'raf 7:143

Bu âyeti celile, Hz. Musa’nın Cenab’ı Hak ile konuşma şerefine kavuştuğunu ve Allah’ı görmenin büyüklük ve heybetini şöylece beyan buyurmaktadır. (Ne zaman ki Musa) konuşma şerefine nâil olmak için (bizim tayin ettiğimiz vakte geldi) oruç için ve diğer ibâdet ve itaat için belirlenmiş vakit sona erdi (ve Rabbi onunla konuştu) Hz. Musa, Cenab’ı Hak’kın kelâmını onun ilahlık şanına mahsus bir şekilde işitmek şerefine kavuştu. Bir rivâyete göre Hz. Musa’nın yanında bulunan yetmiş kadar ashabı da ilâhî kelâmı işitmek şerefine nâil olmuşlardı. Böyle büyük bir lütfa ulaşan Hz. Musa bundan cür’et alarak (dedi ki: Ey Rabbim!. Bana varlığını göster) ilâhî varlığını görmeğe beni kudretli kıl veya bana tecelli buyur da (sana bakayım) seni görmek saadetine ereyim. Cenâb-ı Hak, onun bu duasına cevaben (buyurdu ki:) ya Musa!. (Sen beni katiyyen göremezsin.) Sen bu görme gücüne sâhip değilsin, buna güç yetiremezsin. (Fakat dağa bir bak) O kadar kuvvetli ve sağlam bir yapıya sâhip olduğu halde (eğer yerinde durabilirse) Allah’ın tecellisine güç yetirebilirse (sen de beni görebilirsin.) Yoksa göremezsin. Bu dağdan maksat, Tur dağı veya Zübeyr dağı veyahut Ürdün dağıdır. (Hemen Rab’bi dağa tecelli edince) Dağa karşı Allah’ın yüceliği görününce; ilâhî nurdan bir parıltı isâbet edince (onu parça parça etti.) o dağı yerlere serdi, toz ve toprak haline getirdi. Ve bir kavle göre de onu küçük dağlara ayırdı.(Musa da) Bu gördüğü müthiş hâdiseden dolayı (baygın bu” halde düşüp kaldı.) âdeta ölmüş gibi bir vaziyet aldı. (Vaktaki) Hz. Musa’nın aklı ve anlayışı tekrar kendisine geldi, bu baygınlıktan (ayıldı) kalktı, gördüğü muazzam bankaya hürmet için (dedi ki:) Ey Allah’ım! Ben (Seni) bütün noksanlardan (tenzih ederim) ve bu görme isteğine cür’etimden dolayı (sana tövbe ettim) vazgeçtim ve pişman oldum. Senin emir ve müsaaden olmaksızın senden böyle birşey işlememeğe karar verdim. (ve ben imân edenlerin ilkiyim.) Yani bu zamanda senin azamet ve yüceliğini bilip tasdik edenlerin ilk ferdi bulunmaktayım. Veyahut yeryüzünde seni görmenin kimseye nasip olmayacağına ilk imân eden bir fert bulunuyorum. § Bu âyeti kerime gösteriyor ki: Musa Aleyhisselâm Cenab’ı Hak ile konuşmuştur. Allah’ın kelâmı ise şüphe yok ki, insanların kelâmı gibi değildir, öyle harflerden oluşmuş, sesle irtibatlı değildir. Ehli sünnetin çoğunluğuna göre Allah’ın kelâmı, ezelî ve kadîm bir ilâhî sıfattır. O halde Hz. Musa’nın işitmiş olduğu ilâhî kelâmdan maksat, Eşariyyeye göre işte bu hakikî: Ezelî sıfatı işitmiş olmaktan ibârettir. Bu zatlar diyorlar ki: Cenab’ı Hak’kın zâtı, cism olmayıp başka bir cevherle meydana gelmediği halde nasıl ki görmek imkânsız değildir. Onun kelâmını da harf ve ses olmadığı halde işitmek imkânsız değildir. Matüridiye âlimlerine göre ise Hz. Musa, bir mucize olarak Tur’daki bir ağacın varlığında toplayan harfleri, kesik sesleri işitmiştir. Harf ve ses ile olmayan ezelî kelâm sıfatını ise Musa Aleyhisselâm elbette işitmiş değildir. Sonra bu âyeti celile, Cenab’ı Hak’ki görmenin câiz olduğunu da göstermektedir. Çünkü Hz. Musa yüce bir Peygamberdir. Eğer bu görme esâsen imkânsız olsa idi elbette bunu bilir, böyle bir istirhamda bulunmazdı. Bununlaberaber eğer Allah’ı görmek imkânsız olsa idi, Cenâb-ı Hak, “Ben görülemem” diye buyururdu. “Sen beni göremezsin” diye buyurmazdı. Bir de Allah’ı görmek , câiz olan bir emrin meydana gelmesine yani: Dağın yerinde kalmasına bağlanmıştır. Dağın yerinde kalması ise aslında câizdir, mümkündür, böyle câiz olan bir şeye bağlanmış olan bir şeyin de haddızatında câiz olması lâzım gelir. Ve bu âyeti kerime de beyan buyrulan tecelliden maksat, bir nevi görmektir. Demek ki: Dağ, bir nevi hayata ve görme kabiliyetine ulaşmış Allah’ı görme şerefine kavuşmuş, fakat bunun büyüklük ve heybetinin tesiriyle parçalanmıştır. Binaenaleyh insan için de Allah’ı görmek mümkündür. Fakat insanlar bu görmeye bu dünyada tahammül edecek bir kabiliyete sâhip değildirler. Mü’minler, âhiret hayatında bu büyük nîmete de kavuşacaklardır. Nitekim Rasûlü Ekrem Efendimiz de bir nevi uhrevî bir hayat olan mi’rac gecesi yüce bir âlemde bu Allah’ı görme şerefine kavuşmuştur.

A'raf 7:144

Bu mübârek âyetler, Cenab’ı Hak’kın Musa Aleyhisselâm’a olan ilâhî lütfunu göstermektedir. O Yüce Peygamberin Allah tarafından ne gibi vazîfeler ile görevlendirilmiş olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Hak Teâlâ Hazretleri, Musa Aleyhisselâm’a, Allah’ı görme şerefine ulaşamadığından dolayı üzülmemesi için diğer ulaştığı nîmetleri zikrederek (Buyurdu ki: Ey Musa!. Muhakkak ben) Kerem Sâhibi Yaratıcı (seni risâletlerimle) risâlet ve peygamberlik şerefine sâhip kılmakla, sana Tevrat’ın bölümlerini inzâl etmemle, (ve kelâmım ile) seni vâsıtasız olarak kutsal sözümü işitmek şerefine kavuşturmuş olmamla zamanındaki mevcut (insanlar üzerine seçtim.)seçkin bir durumda, yüce bir derecede bulundurdum. (İmdi sana verdiğim! al) Sana ihsan ettiğim peygamberliği, kutsal sözümü işitmek şerefine kavuşmayı ve diğer kavuştuğun nîmetleri düşün, nazarı dikkate al, bazı arzuların gerçekleşmemesinden dolayı üzülme. Kavuştuğun birçok nîmetlerden dolayı (şükr edicilerden ol.) bu nîmetlerden dolayı Cenâb-ı Hak’ka şükretmek bir kulluk vazifesidir. Bunun da ayrıca mükâfatı vardır.

A'raf 7:145

(Ve onun için) Musa Aleyhisselâm, için (levhalarda) Tevrat’ın şerefli levhalarında Hz. Musa’nın ve kavminin muhtaç oldukları dinî işlere dâir (herşeyden bir) tesirli (öğüt yazdık) pek fâideli, uyanma ve doğru yolu bulmaya vesîle olacak bir âyet inzâl etmiş, olduk (ve her bir şeyi uzun uzadıya açıkladık.) lâzım olan dinî hükümleri ayrıntılı olarak beyan ettik ve Hz. Musa’ya hitâben dedik ki: (Artık onu) O Tevrat levhalarını veya yükümlü olduğunuz herhangi bir ilâhî hükmü (kuvvet ile tut) bir ciddiyyet ile, bir kararlılık ile al, gerekleriyle amelde bulun (ve kavmine emret onu) o ilâhî kitabı (en güzeliyle) ondaki en güzel, sevâbı en fazla olan hükümlere riâyetle (tutsunlar.) onun öyle güzel olan, en fâideli bulunan hükümlerini, tavsiyelerini uygulasınlar. Şöyle ki: Bir mesele hakkında iki, hüküm olabilir, ikisi de meşrû olduğu halde bunlardan birini seçmek daha fâideli, daha çok sevaba vesîle bulunabilir. Meselâ: Bir muamelenin yapılması câiz olduğu halde terkedilmesi daha iyi olabilir. Nitekim bir fenâlığa karşı misliyle karşılıkta bulunmak bazen câiz olabilirse de onun hakkında af ile muamelede bulunmak daha insanî ve yüce bir hareket olur. Hatayoluyla işlenen bir cinayetten dolayı icap eden diyeti, tazmînatı suçluya bağışlamak gibi. Kezâlik bir musibetten dolayı ah edip inlemek câiz olsa da sabır etmek daha güzeldir. Kezalik bir fakire az bir yardım güzel ise de fazlaca yardım daha güzeldir. Kezalik: Birşeyin yapılması dinî bakımdan mübah ise de terki mendup olabilir, İşte mendup olan, mübaha nazaran daha güzeldir, işte Hz. Musa’da kavmine böyle daha güzel olan şeyleri tavsiye etmekle yükümlü tutulmuştur. Artık böyle ilâhî tavsiyelere riâyet etmeli, Cenâb-ı Hak’ka ibâdet ve itaatten kaçınarak isyankâr bir halde yaşamamalıdır. -Böyle bir hareketin akibeti pek korkunçtur. (Elbette sizlere yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim) Yüce Mâbuduna karşı isyan etmiş, hayatlarını isyan ve günah ile geçirmiş olan birçok kavimlerin nasıl helâk olup kendilerinin ve yurtlarının ne hâle geldiğini sizin nazarı dikkatinize sunacağım. Tâki sizler de onlar gibi kötü hareketlerde bulunmayasınız. Nitekim İsrail oğulları, birçok yerlere seyahatler yapmış, isyan ve küfürleri yüzünden helâk olup gitmiş bulunan Âd ve Semud kavimlerinin ve diğer zorbaların ve Amalikanın vatanları gibi yıkılıp yok harap olmuş ülkeleri görmekte bulunmuşlardır. Bu ilâhî beyan hem İsrail oğulları için birçok milletlerin yurtlarına hâkim olacaklarına işâret taşımasından dolayı bir müjde makâmındadır. Nitekim Hz. Davûd ve Süleyman zamanında bu nîmete nâil olmuşlardır. Ve hem de onları öyle isyancı kavimlerin izinde gitmekten yasaklamış olduğu için bir tehdit ve bir ibret dersi makâmındadır. Gerçekten onlar da bilahara öyle isyancı hareketlerde bulunukları için milletler arasında zelil bir şekilde yaşamaya mahkûm olmuşlardır. § Hz. Musa’ya verilen Tevrat levhaları hakkında çeşitli rivâyetler vardır. Bunların on veya yedi levhadan ibâret olduğu, bu levhaların tahtadan veya yeşil zebercettenveya yeşil zümrütten teşekkül ettiği, bunlardaki yazıların Cibrili Emin vâsıtasıyle yazılmış olduğu rivâyet edilmektedir. Fakat böyle bir izah, Kur’an’ı Kerim’de mevcut olmadığından biz bu husus Allah’ın ilmine havâle ederiz.

A'raf 7:146

Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’kın birliğini, azamet ve kudretini, hükümlerinin sırf menfaat ve hikmet olduğunu inkâr eden isyankârların ne gibi sapıklıklara, felâketlere uğrayacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Yeryüzünde haksız yere) Bir delile, bir hakikate dayanmaksızın (böbürlenenleri) kendi boş inançlarına aldanarak ilâhî hükümlere karşı muhalif cephe alanları (elbette âyetlerimden çevireceğim.) artık onlar dış ve iç âlemlerdeki eşsiz kudret izlerini göremez olurlar. Semâlan, yerleri, kendi varlıklarını gözönüne alıp düşünemezler, bunları tefekkürden mahrum kalırlar. (Ve) Artık o inkârcı şahıslar (her bir âyeti görecek olsalar) gözlerinin önünde hangi bir âyet, hangi bir mucize tecelli edip dursa da onlar (ona imân etmezler.) kendi inatlan, kendi böbürlenmeleri onları tasdik etmelerine mâni olur. (Ve eğer) Onlar (hidâyet yolunu görseler) Allah Teâlâ tarafından gösterilen selâmet ve saadet yolu onların gözleri önünde parlayıp dursa onlar yine (onu bir yol edinmezler) onlar yine öyle ilâhî bir yola girmezler, onun nasıl bir kurtuluş yolu olduğunu takdir edemezler (ve eğer sapıklık yolunu görecek olsalar onu) bir arzu ve istekle kendilerine (yol tutuverirler.) o yolu tam bir istekle takib ederler. (Bu da) Böylehidâyet yolundan alıkonulup da sapıklık yoluna sevk edilmeleri (onların âyetlerimizi) Allah’ın birliğine dini hükümlerin gerçekliğine şahadet ve işâret edip duran mucizeleri, hârikaları, Peygamberlerin açıklamalarını (yalanlamalarından) onları yalanlamaya cür’et etmelerinden (ve onlardan) o âyetlerden, alâmetlerden, şahâdetlerden (gâfil bulunduklarından dolayıdır.) öyle bir sapıklığa düşmeleri kendi kötü hareketlerinin bir neticesidir, bir cezasıdır, İşte Yüce Peygamberlerin ve onların bildirmiş oldukları hükümleri insanlara tebliğ ile emrolunmuş olan zatların sözlerine, tavsiyelerine kıymet vermeyip de bir takım dinsizlerin şehvet dolu bir hayâtın esiri olan ahlâksız kimselerin izlerini takib edenlerin âkibetleri böyle bir felâkettir. Bu ilâhî açıklamalar, vaktiyle birçok felâketlerden kurtulup nîmetlere kavuşmuş bulunan İsrail oğullarına pek güzel bir uyarı olduğu gibi diğer kavimlere de pek büyük bir ikaz ve uyanma vesîlesidir.

A'raf 7:147

(Ve o kimseler ki,) İmândan mahrum kalıp bizim (âyetlerimizi) inkâr etmişlerdir. Allah’ın varlığına ait, Cenâb-ı Hak’kın kudret ve yüceliğinin ortaya çıkmasına yol açan eserleri, eşsiz varlıkları nazarı İtibara almayarak onlara inanmışlardır, (ve âhirete kavuşmayı) Asıl sevap ve azabın mahalli olan âhiret gününün varlığını (yalanlamışlardır.) onun meydana geleceğine inanmamışlardır. Artık (Onların) öyle inkârcı kimselerin dünyada iken yapmış oldukları hayırlar, anababa ve akraba ziyâreti gibi (amelleri bâtıl olmuştur.) onların o küfürleri, inkârları yüzünden bu gibi amelleri de düşüp kıymetlerini kaybetmiştir. Bunlardan dolayı âhirette bir sevâba kavuşamayacaklardır. Çünki sevâbakavuşmanın şartı imandır. Onlar (Başkasıyle değil, ancak) dünyada iken (kendi yaptıkları) yalanlama isyan ve günah gibi (amelleriyle cezâlandırılacaktır.) öyle kötü, kulluğa aykırı, kâfirce hareketlerinin cezâsına kavuşacaklardır. Binaenaleyh bütün insanlık, bu elem verici akibeti düşünüp titremelidir, dinine, kulluk vazîfesine aykırı hareketlerden kaçınmalıdır ki, böyle korkunç bir felâkete uğramasınlar.

A'raf 7:148

Bu mübârek âyetler, Hz. Musa’nın geçici olarak ayrılmasının ardından İsrail oğullarının bir buzağı heykeline tapınmak cehâletini gösterdiklerini ve bilahara pişmanlık gösterip tevbe ettiklerini ve af dilediklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve Musa’nın kavmi ondan) Hz. Musa’nın Tür’a gittiğinden (sonra) vaktiyle kıptilerden emânet alıp onların helâkı üzerine kendilerinde kalmış olan (ziynet takımlarından) Samiri namındaki bir münafıkın yapmasıyle (bir buzağı) buzağı gibi sesi (böğürmesi olan bir heykel edindiler.) bu iri heykel, bir rivâyete göre öyle bir hünerle yapılmış ki, içerisine hava girince inek yavrusu gibi ses çıkarmaya başlamış. Diğer bir rivâyete göre de bu heykelin aşağısında bir buzağı bulundurulmuş o buzağının sesi bu heykelin içinden dışarıya akseder olduğu için bu heykelin böğürmekte olduğu sanılmıştır. Diğer bir rivâyete göre de Firavn’un denizde boğulacağı zaman Cibrili Emin bir at üzerinde cisimlenerek görülmüş, Samiri bunun farkında olup Hz. Cibril’in atının ayağının bastığı topraktan bir avuç almış, bunu yaptığı heykelin içine bırakmış, bunun tesiriyle bir harika olarak o heykel canlanmış, et kansâhibi olmuş, buzağılar gibi ses vermiştir. Bu rivâyetlerden hangisinin doğru olduğunu Allah’ın ilmine havale ederiz. Bu heykeli yapan Samiri adında bir şahıs ise de Hz. Harun’dan veya seçkin birkaç zatın dışındakilerde bu buzağıya taptıkları için bunun böyle meydana getirilmesi hepsine isnat edilmiştir. Cenâb-ı Hak, o kavmi kınamak ve onların öyle beyinsizce hallerini teşhir etmek için buyuruyor ki: (Onlar) O heykele tapanlar, (görmediler mi ki) anlamadılar mı ki (o kendileriyle konuşamaz) kendilerine birşey söyleyip anlatamaz (ve onlara bir yol gösteremez.) onları bir doğru yola sevkedecek emir ve yasakla bulunamaz. Artık ne gariptir ki, (Onu) öyle bir hayvan heykelini kendilerine (ilâh) mabut kabul (edindiler ve) o hareketleriyle (zâlimler oluverdiler.) ibâdete lâyık olmayan birşeye mâbutluk isnad ederek ibâdeti gerçek yerinin dışına yönelttiler, onlar evvelce de böyle cahilce hareketleriyle zalimlerden olmuşlardı.

A'raf 7:149

(Ne zaman ki) Hz. Musa Tur’dan dönüp kavminin o cahilce hâllerini çirkin gördü, onlar o sapıklıklarını anlayarak (pişmanlığa düştüler) tam bir hüzün ile ellerini ısıracak bir hâle geldiler (ve kendilerinin hakîkaten doğru yoldan çıkmış olduklarını gördüler) Allah’ın birliği inancını bırakmış, bir buzağı heykelini mabut edinmekle ne kadar şaşkınlık göstermiş olduklarını gözleriyle görüp anlamış oldular (ve) tövbe ve Cenab’ı Hak’ka yönelerek (dediler ki: Eğer bize Rabbimiz merhamet etmezse) dâima lûtuf ve ihsânına mazhar olduğumuz kerem sâhibi mâbudumuz bizi afbuyurmazsa (ve bizi bağışlamazsa) günahlarımızı tamamen ortadan kaldırmazsa (elbette büyük bir ziyâna uğramışlardan olacağız.) işte onlar, böyle yaptıklarına bilahara pişman oldular, günahlarını İtirâf ederek Allah’ın korumasına yöneldiler.

A'raf 7:150

Bu âyeti kerime, Tur’dan dönen Hz. Musa’nın buzağıya tapmış olan kavmini ne şekilde hesâba çektiğini ve kardeşi Hz. Harun ile aralarındak geçen konuşmayı şöylece beyan buyurmaktadır. (Ne zaman ki Musa) Aleyhisselâm, Tura gitmiş iken kavminin buzağıya taptıklarından haberdar oldu, bundan dolayı (kavmine kızgın, pek üzüntülü bir halde döndü) kavminin hepsine veya kardeşi Harun ile imanlarını muhafaza etmiş olanlara hitâben (dedi ki: Benden sonra arkamdan ne kötü işler yaptınız!.) yani: Ey kavmim!. Benim sizden ayrıldıktan sonra ne kadar fena harekette bulunmuş, Allah Teâlâ’ya ibâdeti bırakıp buzağıya tapmışsınız! Veya Ey mü’minler!. Bana ne kötü bir hilâfetle hâlife oldunuz!. Çünki onları öyle buzağıya tapmaktan men etmediniz. Siz (Rab’binizin emrini acele mî ediverdiniz?.) Tur’da kalmak için kırk gün va’dedilmişti. Rab’binizin belirttiği bu süreyi acele mi ettiniz de daha tamamını beklemeden böyle bir harekete cür’et etmiş oldunuz. Çünkü o kavim, Hz. Musa’nın otuz gecenin sonunda geri dönmediğini görünce vefat ettiğini sanmışlar, böyle buzağıya tapmışlardı. (Ve) Musa aleyhisselâm, geridönünce fazla kızgınlığından, kederinden dolayı ve bir dinî onurun tesîriyle (levhaları) Tevrat’ın nüshalarını yere (bıraktı ve kardeşinin başından tutarak kendisine doğru çekiverdi) onun bu muamelesine karşı (-kardeşi Hz. Harun da- dedi ki: Anam oğlu!. Bu kavim muhakkak ki, beni zayıf saydılar) onları buzağıya tapmaktan men’etmeme aldırmadılar (ve az kaldı, beni öldürüyorlardı.) daha fazla men’etmeye çalışsaydım bu cinayeti de işleyeceklerdi. (Artık benimle düşmanları sevindirme) benim hakkımda düşmanlarımızın ferahlanmalarına sevinmelerine sebep olacak birşey yapma, (ve beni zâlimler olan kavim ile berâber kılma.) Hesâba çekme veya kusur bulma hususunda beni o buzağıya tapanlar sırasında sayma. Ben onlardan uzak bulunmaktayım. § Şemate: Düşmanlık edilen şahsa ait olan bir belâdan dolayı bir ferah, bir sevinç duymak demektir. § Hz. Musa ile Hz. Harun ana baba bir kardeştirler. Ancak ananın hakkı daha büyük ve anaları bir mü’mine olduğu için Hz. Musa’nın daha fazla yatışmasını ve yumuşamasını temin etmek için kendisine “anam oğlu” diye hitab edilmiştir.

A'raf 7:151

Bu âyeti kerime, Hz. Harun’un nefsini müdafaası üzerine Hz. Musa’nın sükûnet bulup kendisi ve kardeşi hakkında güzelce duada bulunduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm kardeşi hakkındaki sorgulamasından ve kardeşinin de vazîfesinde kusurlu olabileceğini düşünmesinden dolayı (Dedi ki: Ey Rabbim!.) ey Kâinatı terbiye eden mâbudumuz!. (Beni de kardeşimi de bağışla) Bizi aff ve mağfiretine kavuştur (ve bizi rahmetine kabul et.) bizleri fazlaca lûtuf ve ihsânına kavuştur. (Ve sen merhametedenlerin) şüphe yok ki (en merhametlisisin.) senin rahmetin pek geniştir, dünyada da âhirette de rahmet ve lutfun tecelli edip duracaktır. Bizim kendi nefsimize olan merhametimizden senin bizlere ait olan merhametin katkat fazladır. Buna inancımız tamdır.

A'raf 7:152

Bu mübârek âyetler, buzağıya tapanların bir gazaba, bir dünyevî alçaklığa uğrayacaklarını, tevbe edip af dileyenlerin de Allah’ın mağfiretine nâil olacaklarını şöylece açıklamaktadır. (Şüphe yok ki, o buzağıyı) Kendilerine ilâh kabul (edinenlere) Samiri ile ona tâbi olanlar gibi bu kötü harekette bulunanlara bu hareketlerinin cezâsı olmak üzere (elbette Rablerinden bir gazap) bir azap yetişecektir. Yurtlarından kovulmak ve kendilerini öldürmekle yükümlü bulunmak gibi elem verici bir cezâya uğrayacaklardır, (ve) Onlara (dünya hayatında bir alçaklık) bir fakirlik bir esâret, ve cinâyetlerini İtirâfa mecburiyet gibi bir felâket de (erişecektir.) onlar cezasız kalmayacaklardır. Bir yoruma göre buzağıya tapanlar, tövbekâr olabilmeleri için kendilerini öldürmekle yükümlü tutulmuşlardı. İşte bu öldürme, onlar hakkında ilâhî bir gazap idi. Onların bu tapınmalarını İtirâf ile kendilerini öldüreyi kabul etmeleri de haklarında bir zillet demektir. (Ve işte iftiracıları) Allah Teâlâ’ya ortak koşanları, buzağı gibi şeylere tapmanın Allah tarafından emredilmiş olduğunu yalan yere iddiada bulunanları ve başka şekilde iftiraya cür’et gösterenleri (böyle) gazaba uğratmakla, zillete düşürmekle (cezâlandırırız.) Allah’ın hikmeti bunu gerektirmektedir. Nitekim bu gibi yasaklardan kaçınmayan, peygamberlerin bir kısmını şehit etmiş, bir kısmını inkâr edipdurmuş olan İsrail oğuları asırlardan beri birçok azaplara, facialara uğramışlardır. Yavaş yavaş azâba yaklaştırmak üzere arasıra nâil oldukları bir nîmet var ise o da şüphe yok ki, süratli bir şekilde kaybolmuştur. Ondan dolayı da ayrıca meşakkatlere uğrayacaklardır. Artık insanlar, bu gibi cezaları, zilletleri düşünmelidirler, öyle hakîkata aykırı iddialarda, şirki isyanı gerektiren hareketlerde bulunmaktan kaçınmalıdırlar ki, ilâhî korumaya nâil olabilsinler.

A'raf 7:153

(Ve o kimseler ki) insanlık hali (kötülükleri) gayrimeşru şeyleri (işlemişler) onları yapmaya cür’et göstermişler (sonra onun) o yaptıkları fena, Allah’ın rızâsına aykırı hareketlerinin fenâlığını anlayarak onların (arkasından) vazgeçip ve pişman olup (tövbekâr olmuş) ve Allah Teâlâ’ya (imân etmişlerdir.) Hak Teâlâ’nın ortak ve benzerden uzak bulunduğuna ve tevbeleri kabul eden bir affedici ve merhamet sâhibi olduğuna inanmışlardır. (Şüphe yok ki, ondan) O tövbeden (sonra) Resûlüm ya Muhammed!. Veya ey tövbe eden kulum!. (Rab’bin elbette) Onları, öyle tevbe eden ve aff dileyenleri (bağışlayıcıdır) onların hakkında affetme ve günahlardan vazgeçme şeklinde muamele eder ve (esirgeyicidir) onları merhamet buyurur, onları cennetlerine kavuşturur. Binaenaleyh her insan güzel bir imâna ve inanca sâhip olmalıdır, insanlık hali herhangi bir günahta bulunursa ümitsizliğe düşmemelidir, belki derhal tevbe edip, aff dileyip Cenâb-ı Hak’kın affına sığınmalıdır. Öyle samimiyetle yapılacak tevbelerin kabul edileceğini bu gibi âyetler bütün insanlığa müjdelemekte ve telkin buyurmaktadır, İsrail oğullarına ait olan bukıssalar hakkında Ta’ha sûre’i celilesinde de ayrıntılı bilgi vardır.

A'raf 7:154

Bu mübârek âyetler, Hz. Musa’nın buzağı hâdisesinden dolayı üzüntü ve kederinin bilâhare sakinleştiğini ve yetmiş zat ile tayin edilen zamanda gidip o zatların yıldırıma tutulmaları üzerine üzülerek Cenâb-ı Hak’ka şöylece niyazda bulunduğunu beyan buyurmaktadır. (Ne zaman ki; Musa’dan) Hz. Harun’un özür dilemesi ve kavminin tevbe edip af dilemeleri üzerine (o) mâruz kaldığı (öfke) hüzün ve keder (sükûnet buldu.) tesiri azaldı, yere atmış olduğu Tevrat’a ait (Levhaları alıverdi) onları tekrar eline aldı, (ve onun nushasında:) içine aldığı âyetlerde (Rab’lerinden korkanlar için bir hidâyet ve bir rahmet olduğu yazılı bulunuyordu.) yani o levhalarda Cenâb-ı Hak’tan korkup günahları terkedenlerin hidâyete nâil olacakları ve Allah’ın azâbından korkup O’nun lûtfuna sığınanların ilâhî rahmete kavuşacakları yazılmıştı. Bu pek büyük ilâhî bir müjdedir. Binaenaleyh buzağıya tapanların da öyle samimiyetle tevbe edip af dileyince bu hidâyete ve rahmete kavuşacaklarına işâret buyrullmuştur.

A'raf 7:155

(Ve Musa) Aleyhisselâm (kavminden)muteber (yetmiş erkeği) Turi Sinâ’daki (tayin ettiğimiz vakit için) o kararlaştırılan zaman için (seçmişti.) ayırıp beraberinde bulundurmuştu. (Ne zaman ki) Onlar Hz, Musa’nın bir bulut içinde kalarak cephesinde bir nurun parladığını ve Cenabı Musa’ya karşı emir ve yasağa ait ilâhî kelâmın tecelli eylediğini gördüler, işittiler, sonra o bulut kaybolunca Hz. Musa’ya müracaat ederek “Biz Allah Teâlâ’yı âşikâre görmedikçe sana imân etmeyiz” diye kendilerine lâyık olmayan bir talepte bulundular. Bu cür’etlerinin bir cezâsı olmak üzere (onları bir yıldırım yakaladı) kalbleri bedenleri sarsıntıya uğratan bir titremeye tutuldular. Hepsi de öldüler veya ölü gibi bir vaziyete düştüler. Hz. Musa, bunların bu acıklı hâlini görünce (dedi ki: Ey Rabbim!. Eğer sen dileseydin onları ve beni daha) belirlenmiş vakitten (evvel helâk ederdin.) şimdi müşkül bir vaziyette kalmazdım. Kavmime dönüp gidince beni suçlayacaklardır. Halbuki, evvelce onların gözleri önünde ölmüş olsa idik böyle bir suçlamaya mahal kalmazdı. Ey Rabbim!. (Bizden bir takım beyinsizlerin) Buzağıya tapanların veya öyle Allah’ı görmeyi isteme cüretinde bulunanların (yaptıkları şey) öyle dine, edebe aykırı hareket (sebebiyle bizi helâk eder misin?.) elbette etmezsin. Senin rahmet ve lutfun buna terstir. (Bu) Meydana gelen hâdise veya bu cemaatin Allah’ı görme isteklerindeki cesareti (ancak senin bir imtihanındır.) bu bir nevi denemedir, bir hikmete dayanmaktadır. (Bununla) Böyle bir imtihana tâbi tutmakla (dilediğini) kullarından hak edenleri (saptırırsın) onları hidayetten mahrum bırakırsın. Bu onların kötü hareketlerinin bir cezasıdır, (ve) Ey âlemlerin Rabbi!, (sen dilediğini) de, kullarından güzel itikada sahip, mü’min olanları da (hidâyete kavuşturursun.) bu da senin lûtuf ve merhametinden dolayıdır. Ey âlemlerin Allah’ı!. (Sen bizim dostumuzsun) Dünyevî ve uhrevî işlerimizi idâre eden sensin, bizi koruyan, bizeyardımda bulunan ancak senin yegane varlığındır. (artık bizi bağışla) yapmış olduğmuuz günahları affet ve yok et (ve bize acı) bizi dünyada da, âhirettede rahmetine, lûtfuna kavuştur, (ve sen) Şüphe yok ki, (bağışlayanların en hayırlısısın) sen sırf kullarına bir lûtuf olmak üzere bağış ve rahmetle bulunursun. Başkaları ise bir kimsenin kusurunu ya bir övgüye, bir sevâba kavuşmak için veya kendisinden bir kötü sıfatı def için affederler, böyle bir maksatla yardımda bulunurlar. Bunun karşılığında bir mükâfat beklerler. Binaenaleyh, bu gibi maksatlardan uzak olan Kerem sâhibi Yaratıcının bütün mahlûkatının üstünde bir rahmet ve mağfiret sâhibi olduğu apaçık ortadadır.

A'raf 7:156

Bu âyeti celile, Hz. Musa’nın yıldırım” gördüğü zaman yaptığı dua’nın kalanını içermektedir. Hak Teâlâ’nın da cevaben kimlere azap edeceğini ve kimleri lûtfuna kavuşturacağını buyuracağını beyan etmektedir. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm, dua ve niyâzına devam ederek dünyevî (Ve) uhrevî nîmetlere kavuşmaları için dedi ki: Ey Rabbim!. (Bizim için bu dünyada da ve âhirette de bir iyilik yaz.) Takdir ve tayin buyurmuş ol. Bizi her iki âlemde de selâmet ve saadetten ayırma. (Biz muhakkak sana döndük) Tevbe edip af dileyerek yüce dergâhına sığındık. Hak Teâlâ Hazretleri de cevaben: (Buyurdu ki: Azâbımdır.) Benim takdir etmiş olduğum bir cezâ vardır. (Buna dilediğimi uğratırım) azap ederim buna kimsenin itirâza selahiyeti yoktur. Gerçekten de bütün kâinat Cenab’ıHak’kın mülküdür. Onun kudretinin bir eseridir. Kendi öz mülkünde tasarmf edene kim itiraz edebilir?. Buna kimin hakkı vardır? Binaenaleyh o hikmet sâhibi Yaratıcı, kendi mülkünde, mahlûkatı hakkında dilediği şekilde tasarruf eder. Ve buyuruyor ki: (Rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır.) Evet… Allah’ın Rahmeti, dünyada bütün mahlûkâtı kaplamıştır. Herkesin varlığı kavuştuğu nîmetler ilâhî rahmetin birer eseridir. Âhirette ise bu ilâhî rahmet mü’min kullarına mahsustur. İşte buna işâret için de buyuruyor ki: (Onu) Rahmeti (sakınanlar ve) üzerlerine düşen (zekâtlarını) hak edenlere (verenler ve bizim âyetlerimize imân edenler için elbette yazacağım.) bu niteliklere sâhip olan mü’min kullarıma âhirette tahsis edeceğim. Evet… Sonsuzluk âleminde Allah’ın rahmetine kavuşacak olan zatlar, Allah Teâlâ’nın âyetlerine -yani onun birliğine, yaratıcılığına ve mâbutluğuna işâret ve şâhitlik eden eserlere, semavî kitaplara ve birer âyet ve hidâyet, birer eşsiz kudret ve maddî varlığa büründürülmüş yüce birer mucize olan Peygamberlere ve özellikle Peygamberlerin sonuncusu ve en üstünü olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a- imân eden kimselerden ibârettir. Hak Teâlâ bizleri bu imândan mahrum bırakmasın âmin…

A'raf 7:157

Bu âyeti kerime, dünyada da âhirette degüzelliklere, sevaplara kavuşacak kimselerin en seçkin özellikleri taşıyan Son Peygamber Hz. Muhammed’e tâbi olan zatlardan ibâret olduğunu şöylece bildirmektedir: (O kimseler ki,) Kendisine ilâhî vahiyle kitab verilmiş olan (Resul’e, ümmî peygambere) hiçbir kimseden birşey okuyup yazmamış olduğu halde yalnızca Allah’ın ilhamı ile kendisine geçmiş ve geleceğin bilgilerinin verildiği Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a (tâbi olurlar) onun ümmetinden olmak şerefini kazanırlar. (O nebi ki) O Yüce Peygamber ki, (onu yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de) ismiyle, vasıfları ile (yazılmış bulurlar.) öyle ki, onun o kitaplarda ismi ve vasıfları yazılmış zâttan ibâret olduğunda bir şüphe bulunamaz. Zaten o kitaplarda böyle yazılı olmasaydı Hz. Muhammed Aleyhisselâm bunu iddia ederek kendisinin yalanlanmasına sebebiyet verir miydi?. O öyle şanı yüce bir Peygamberdir ki (Onlara) o imâna dâvet ettiği kavimlere, bütün insanlığa (iyiliği emreder) Allah Teâlâ’nın emirlerine saygı gösterilmesini, güzel inanç ve ahlâk ile vasıf lanmayı, mahlukata şefkat gösterilmesini emir ve tavsiyede bulunur. (Ve onları kötülüklerden men eder) Din ve akıl yönünden çirkin olan şeylerden, güzel itikada, ahlâk ve insaniyete aykırı hareketlerden men’etmeye çalışır. (Ve onlara temiz olan şeyleri helâl kılar) Vaktiyle İsrail oğullarına bir cezâ olarak haram kılınmış olan bazı temiz şeylerin ve diğer lezzetli, faydalı, yaratılışa uygun nîmetlerin bu müslüman millete helâl olduğunu bildirir. (Onların üzerine) Kan, şarap, domuz eti, faiz ve rüşvet gibi (pis) temiz olmayan, zararlı (şeyleri de haram kılar.) bunlardan onları men eyler. (Ve onlardan ağır yüklerini ve üzerlerinde bulunan bağlan kaldırır.) Onları mükellef bulunmuş oldukları meşakkatli şeyleri Allah’ın müsaadesiyle bertaraf eder. Meselâ: İsrail oğulları, tövbelerinin kabulu için kendilerini öldürmekle mükellef idiler, kasten olsun, hatâ yoluyla olsun yapılan biröldürmeden dolayı mutlaka kısas icrası lâzımdı, ganîmet mallarını yakmaları icab ederdi. Cumartesi günü alışverişte bulunulması, haram idi. Namaz kılarken ellerini boğazlama bağlayarak tutsakca bir vaziyet almaları adet idi. İşte bütün bu gibi ağır hükümler, Muhammedin şeriatıyla kaldırılmıştır, iptal edilmiştir, yerlerine en hafif hükümler konulmuştur. (Artık o kimseler ki ona) O yedi yüksek vasfı bu âyeti celile ile bildirilen Son Peygamber Hz. Muhammed’e (imân eder ve ona saygıda) hürmette ve düşmanlarına karşı kendisine (yardımda bulunurlar ve onunla) O Yüce Peygamber’in peygamberliği ve risâletiyle beraber (indirilmiş olan nur’a) Kur’an’ı mübin’e kalbleri aydınlatan, şüphe ve cehâlet karanlığından kurtaran o nurlandırıcı kitab’a (tâbi oluverirler) onun hükümlerine riâyette bulunurlar, (işte kurtuluşa erenler) Dünyada ve âhirette güzel isteklerine kavuşanlar (onlardan) o imân eden ve saygıda bulunan zatlardan (ibârettir.) İsrail oğullarından Abdullah İbni Selâm, Hıristiyanlardan Tamimüddar’i lAllah onlardan râzı olsunl bu cümledendir. Binaenaleyh böyle hakikî, ebedî bir selâmet ve saadete kavuşmak için Son Peygamber olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın davetine uymaktan başka çare yoktur.

A'raf 7:158

Bu âyeti celile, Peygamber Efendimizin İslâm dinini bütün insanlara bildirmekle emredilmiş olduğunu ve onun mübârek vasıflarını ve hidâyete ulaşmak için ona tâbi olmanın lüzumunu beyan etmektedir. Şöyle ki:Resûlüm Ey Muhammed!. Bütün insanlığa hitab ederek (De ki: Ey insanlar!, şüphe yok ki, ben hepinize) İslâm dinini tebliğ için (Allah Teâlâ’nın bir elçisiyim) hepinizi ona imâna dâvet ederim. (Öyle Allah ki, göklerin ve yerin mülkü ona mahsustur.) Bütün Kâinatın Yaratıcısı, sâhibi, mabûdi ancak o’dur kâinatın onun emrine boyun eğmektedir. O, öyle yüce bir Yaratıcıdır ki (Hem diriltir) dilediğini vücude getirir, hayata kavuşturur (ve hem öldürür.) hayattan mahrum eder. Böyle diriltme ve öldürme sıfatları ancak ona mahsus bulunmaktadır. (Artık) Ey insanlar!. Öyle vasıfları eşsiz olan (Allah Teâlâ’ya) imân ediniz, onun birliğini, mâbutluğunu tasdik eyleyiniz (ve ümmî bir peygamber olup Allah’a ve onun) O Yüce Yaratıcının (kelimelerine) kendisine ve diğer Peygamberlerine indirmiş olduğu kitaplarına (inanan Resulüne) yani Muhammed Aleyhisselâm’a (imân ediniz) ümmî olduğunu, başkalarından birşey okuyup öğrenmediği halde bir yaratılış hârikası olarak o kadar mükemmellikler! taşıyan, mucize Kur’an gibi ilâhî bir kitabın hükümlerini sizlere tebliğe kâdir bulunan Hz. Muhammed’in peygamberliğini tasdik ediniz risâlet ve pey gamberliği evrensel olan o Yüce Peygamber’e (tâbi olunuz) emrettiği ve yasakladığı şeylerde ona uyunuz, (ki hidâyete erişebilesİniz.) Hepinizin hidâyete ulaşması ancak onu tasdik edip ona tâbi olmak suretiyle tecelli eder. Bu hidâyete kavuşmak için başka çareniz yoktur.

A'raf 7:159

Bu mübârek âyetler. Musa Aleyhisselâm’ın kavminden bir topluluğun doğru yol üzerinde sabit olduğunu ve o kavmin oniki kabîleye ayrılıp Allah tarafından ne gibi nîmetlere kavuşmuş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hidâyete ulaşanların başkalarını da hidâyet yoluna sevketmeğeçalışmaları pek yüce bir vazîfedir. (Ve Musa’nın kavminden bir topluluk da vardır ki) Onlar da hidâyete ermiş, onlar da (hak ile) hakikate ermiş kimseler olarak veya hak bir söz ile insanları (hidâyete erdirirler) böyle güzel bir vazîfeyi yerine getirmiş olurlar ve bunlar (hak ile adâletle bulunurlar.) adâletli bir şekilde hükmederler. Bu zatlardan maksat ya Peygamber’imizin zamanında bulunan ona imân eden bazı zatlardır. Abdullah İbni Selâm ve İbni Suriya ile bunların arkadaşları gibi veyahut Musa Aleyhisselâm’ın zamanında bulunup İsrail oğullarına vaaz ve nasihatta bulunarak onları hidâyet yoluna sevketmeye çalışmış seçkin bir guruptur.

A'raf 7:160

(Ve biz onları) İsrail oğullarını (oniki’ye) yani (o kadar kabilelere, ümmetlere ayırdık.) Yakub Aleyhisselâm’ın oniki evlâdından meydana gelmiş oniki kabîle vardır ki, bunlara “Esbat” denilmiştir. Çünki bir kimsenin oğlunun oğullarına torunlarına “Esbat” denilir, İşte bunlar oniki sibta, kabîleye ayrılmış bulunuyorlardı. (Ve Musa’ya) Tih sahrasında (kavmi) müracaat ederek (kendisinden su istedikleri vakit vahy ettik ki) Ey Musa!, (âsân ile taşa vur.) O da bu ilâhî emre uyarak âsasını vurunca derhal (Ondan) o taştan bir harika olarak (oniki pınar akmaya başladı.) böyle büyük bir mucîze meydana geldi. (Onlardan her kabîle su içeceği yeri bildi.) Hiçbiri diğerinin çeşmesine müracaata lüzumgörmedi, birbirine zahmet vermediler. (Ve onların) O kabîlelerin (üzerine) Tih sahrasında güneşin hararetinden etkilenmemeleri için (bulutları gölgelik yaptık.) onları böyle rahata da kavuşturduk. (Ve onların üzerine) Men ve selvayı, yani: (Kudret helvası ile bıldırcın) kuşlarını (indirdik.) bunlar da o kabîlelerin yiyeceğini temin etmiş bulunuyordu. Bir kavle göre de “men” den maksat ekmektir, “selvadan” maksat da katıktır. Ve Hz. Musa’nın aldığı vahy ile onlara dedik ki: (Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temizlerinden yiyiniz.) Öyle lezzetli, helâl olan men ve selvadan yeyip hayatınızı sürdürmeyi başarınız. Yazık ki, onlar bu nîmetlerin değerini bilmediler, biz böyle bir çeşit yiyecek ile yaşamaya sabredemeyiz, biz başka yiyecekler de isteriz dediler. Nîmete karşı nankörlükte bulunmak ve emre muhalefet etmek sûretiyle kendilerine zulmetmiş oldular. (Ve onlar) Bu hareketleriyle (bize zulüm etmediler) Yüce zatımız zulme uğramaktan, zarar görmekten uzaktır, beridir. (Ancak) Onlar bu hareketleriyle (kendi nefislerine zulmetti ler.) bunun zararı kendilerine yönelmiş oldu, sonra o nîmetten mahrum kaldılar. İşte nîmete karşı nankörlüğün sonucu!.

A'raf 7:161

Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’kın, İsrail oğulları hakkındaki bazı emirlerini, onların da aldıkları emirlere muhalefet ederek azap gördüklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Muhammed!. Aleyhisselâm (Ve) sen onlara anlat (o vakti ki, onlara) onların geçmişlerine (denilmişti: Şu belde’de) Beyti Mukaddes’te (oturunuz.) orada sebat ediniz.(Ve ondan) Onun ürünlerinden, meyvelerinden (dilediğiniz yerde) onun herhangi bir yöresinde sıkıntı çekmeden (yeyiniz) istifâde ediniz (ve “bağışlanmak istiyoruz” deyiniz.) yani: Ey Rabbim!. Bizim senden duamız, hatalarımızın affedilmesi ve silinmesidir diye dua ediniz. (Ve secde ettiğiniz halde kapıya giriniz) Yani: Tih sahrasından kurtulduğunuza bir şükür olmak üzere boyun eğerek, ve mütavâzî bir şekilde Beyti Mukaddes’in kapısından şehrin içerisine giriveriniz. (ki, sizin hatalarınızı bağışlayalım) Hakkınızda af ve bağış ile muamele yapalım (iyilik yapanlara) ibâdet ve itaatte, güzel hareketlerde bulunanlara -mükafatlarını- (elbette arttırıcağızdır.) onlara fazla sevap ihsan edeceğizdir. Binaenaleyh siz de iyilik yapmaya çalışınız ki, bu ilâhî lütfa kavuşasınız.

A'raf 7:162

(Fakat onlardan) O İsrail oğullarından (zulmedenler) öyle ilâhî emirlere, tavsiyelere riâyet etmeyip kendilerinin azâba uğramalarına sebebiyet vermekle nefislerine zulm etmiş olanlar (kendilerine denilen sözü) Hitta (bağışlanmak istiyoruz) sözünü (başka bir söze çevirdiler) alaycı bir tavır alarak hintetün, hintetün = buğday, buğday diyerek veya habbetün fi şaretin (bize başağında dâne ver) diye söylenerek şehrin kapısından saygısız bir şekilde şehre girdiler. (Artık onların üzerlerine zulmettikleri şey sebebiyle) Öyle emre aykırı ve ahlâka uymayan hareketleri yüzünden (gökten) bir müthiş (azap salı verdik.) onun tesîriyle, büyük bir helâke uğradılar. Rivâyete göre bu azap, Taun hastalığından ibâret imiş, bununla onlardan bir saat içinde yirmidört bin kişi ölmüştür. Bakare Sûre-i celilesinin (58 ve 59) uncuâyetlerinin izahına bakınız!. § Kur’an’ı Kerim’de bir kısım âyetlerin aynen veya bazı kelimelerin değiştirilmesiyle tekrarlanarak zikredilmesinde birçok hikmetler, faydalar vardır. Başlıcalan şunlardır: (1) Mühim bir konunun ruhlar üzerinde fazlaca tesir etmesi için tekrarlanarak zikredilmesi pek faidelidir. (2) Bir konuya dâir bir sözün değişik şekilde zikredilmesi, o konunun fazlaca genişlemesine fesahat ve belâgatin daha fazla ortaya çıkmasına yardım eder. (3) Bir konunun çeşitli şekilde söylenmesi, nakledilen olayın tarihi önemini ve bir ibret ve uyanma nümunesi bulunduğunu göstermeğe sebep olur. (4) Tekrarlanan âyetler güzelce araştırılırsa görülür ki: Konuları bir ise de gayeleri ve zikredilmelerindeki sebebler muhteliftir. Bunlar muhatablara göre çeşitli tesirleri içermektedir. (5) Hikmetli bir konunun muhtelif münasebetler ile tekrar tekrar zikredilmesi muhatapların uyanmalarına, verilen nasihatları unutmamalarına ve fazlaca istifâde etmelerine vesîle olur. Ve bunlar K fevkalâde belâgatini gösterir, hafızalaı aydınlatmaya ve süslemeye sebep bulunur.

A'raf 7:163

Bu âyeti kerime, İsrail oğullarının günahları yüzünden ne gibi bir imtihana mâruz kalmış olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve) Resûlüm!, (onlara) O senin komşun olup peygamberliğini tasdik etmeyen İsrailoğullarına (denizin kenarında) Kulzem denizinin civarında (bulunan belde’den) yani İle veya Medyen veya Taberiyyetüşşam şehrinden (sual et.) o beldenin tarihi, garip bir halini bir kınama olmak üzere o İsrail oğullarından sor, onları uyanmaya dâvet et. (O zaman ki onlar) O İsrail oğulları (Cumartesi gününde) avlanılması kendileri için yasaklanmış olan balıkları avlayarak Allah’ın kanunlarından olan bu yasağa muhalefetle (haddi aşmışlardı.) böyle maddî bir menfaatin esiri olmuş, bunun sakıncasını hiç düşünmemişlerdi. (O vakit onlara) O eski İsrail oğullarına (Cumartesi günlerinde) İlâhî bir imtihan olmak üzere (balıkları çokca ortaya çıkarak gelirlerdi) suyun üstüne çıkar görünürlerdi. (Cumartesi’nîn dışındaki günlerde ise) Balıklar (gelmez) su üstünde görünmez (lerdi.) bu hâl, onların Cumartesi gününe riâyet etmemelerinin bir cezâsıydı. (İşte onları) İsrail oğullarını (yoldan çıkmaları sebebiyle böylece) şiddetli bi belâ ile, bir mahrumiyetle (imtihan ederiz.) artık düşünmeli, şimdi de onların torunları Hz. Muhammed’in Peygamberliğini tasdik etmiyerek birçok yasakları çiğnemektedirler. Elbette bunlarda bu isyancı hâlleri yüzünden birçok belâlara uğrayacaklardır. Ne büyük bir hikmetli ihtar ve bir kınama!. Rasûlü Ekrem Efendimiz, zamanındaki İsrail oğullarına saklamakta oldukları böyle tarihî hâllerini Kur’an lisan-ı ile beyan buyurmakta kendi peygamberliğinin doğruluğuna bir delil göstermiş bulunuyor. Çünki hiçbir kimseden okuyup yazmamıştır, muhitinde ise bu gibi tarihî olaylar bilinmiş değildir, İsrail oğulları ise bu gibi tarihî felâketlerini, isyanlarını pek gizli tutmakta idiler. Binaenaleyh bunların böyle birer tarihî hakikat olarak haber verilmesi bir peygamberlik mûcizesinden başka birşey değildir. § Şürrean’den maksat: Suyun üzerinde fazlaolarak görünmektir. Ard arda gelen mânâsında kullanılmaktadır.

A'raf 7:164

Bu mübârek hayetler, İsrail oğullarının bulunduğu beldedeki bazı iyi kimselerin onlara öğüt vermiş olduklarını ve bu öğütlerin ne gibi güzel bir maksada dayalı bulunduğunu bildirmektedir. Bu öğütleri kabul etmeyenlerin de nihâyet ne gibi azaplara, değişimlere uğradıklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve hani) Hatırlayınız ki (onlardan) o deniz kenarındaki belde’de oturan İsrail oğullarından (bir cemaat de) o kavme nasihatta bulunan, Cenab’ı Hak’kın emirlerine, yasaklarına itaat etmelerini tavsiyede bulunan iyi kimselerden bir zümreye (dedi ki: Allah Teâlâ’nın kendilerini helâk edeceği veya) helâk etmeyip de (şiddetli bir şekilde azap edeceği) öyle inatçı, balıkları avlamaya koşup duran (bir topluluğa ne için nasihatta bulunuyorsunuz?.) bunlar, bu nasihatlara kıymet vermiyorlar, sözlerinizi dinlemiyorlar. Artık bu öğütler ne gibi bir fayda ve hikmete dayanmaktadır?. O öğüt veren iyi kimseler de (Dediler ki:) biz (Rab’binize mazeret beyan etmek için.) öğüt veriyoruz. Kendimize yönelen iyiliği emretmek, kötülüklerden men etmek vazîfesini yapmak istiyoruz. Buna rağmen onlar bunu kabul etmedikleri takdirde biz artık mazeret beyan etmek için böyle nasihata devam ediyoruz. (Ve) Maamafih (umulur ki,) onlar bu nasihatlardan istifâde ederek (korunurlar.) Cenab’ı Hak’tan korkarak men edildikleri şeyleri yapmaya devam etmezler. Halka verilen hikmetli öğütler bu gibi fâidelerden uzak değildir.

A'raf 7:165

(Ne zaman ki onlar) O isyankâr gurup (kendilerine yapılan uyanları) iyi zatlar tarafından kendilerine verilen öğütleri terkettiler, onları hiç dinlememiş gibi bir vaziyette bulundular, artık (kötülükten men edenleri) nasihatta bulunan ve o nasîhata riâyet eden iki zümreyi (kurtuluşa eriştirdik.) onları bu güzel vazîfelerinden ve kanaatlerinden dolayı azaptan koruduk. (Zulmedenleri de) Bu öğütleri kabul etmeyip balıkları avlamaya devam eden, böyle ilâhî emirlere, yasaklara muhalefette bulunup duran tâifeyi de (yaptıkları kötülükleri sebebiyle) günahkâr olup itaat dairesinden çıktıkları için (şiddetli bir azap ile yakaladık.) kendilerini bir kısım belâlara, müsibetlere uğrattık, tâki, bunlardan ibret alıp o yaptıkları günahları terketsinler.

A'raf 7:166

(Ne zaman ki) O isyankâr halk (kendilerine yasaklanan şeylerden dolayı kibirlendiler) yasaklandıkları şeylere devam ettiler, verilen emirleri kabule tenezzül etmeyip böbürlenme alçaklığını gösterdiler. Artık (onlara: “aşağılık maymunlar olunuz” deyiverdik) yani: Onları maymun şekline soktuk, kendilerini insanîyet şerefinden mahrum ettik, lâyık oldukları böyle bir cezâya kavuşturduk. § İbni Abbas Hazretlerinden rivâyet olunduğu üzere bu tâife, üç gün maymun halinde kalmışlar, bunların bu hâlini diğer insanlar görmüşler, sonra da helâk olup gitmişlerdir. Bunların böyle bir değişikliğe uğramaları Allah’ın kudreti karşısında imkânsız değildir. Artık bunların maymun olmalarını, insanlıkahlâkından mahrum olup hayvanî bir ahlâk ve yaşantı ile vasıflanmış olmalarından kinâye olarak kabul etmeye lüzum yoktur. § Bu âyeti celile gösteriyor ki: İnsanlardan bir tâife Allah’ın gazabı ile maymun kesilmiştir. Fakat bunların maymun olarak bir müddet devamlarına ve bunların neslinin maymun olarak devam ettiğine dâir bir Kur’ânî işâret yoktur. Demek oluyor ki, bazı insanlar, insanlık şerefini mahvettikleri için bir cezâ olarak maymun kesilmişler ise de esâsen üstün bir mahlûk olan insanların maymundan değişim suretiyle ortaya çıkmış oldukları asla iddia edilemez. Allah’ın kudretiyle maymunlar ayrı olarak yaradılmış olduğu gibi insanlar da ayrı olarak insan şeklinde yaratılmışlardır. Bunun aksini iddia etmek Allah’ın kudretinin genişliğini inkâr, bütün insanlığın kıymetini düşürmek demektir.

A'raf 7:167

Bu mübârek âyetler, İsrail oğullarının bir takım kötü hareketlerinden dolayı kıyâmete kadar uğrayacakları musîbetler haber vermektedir. Ve onlardan iyi kimseler ile hallerini düzeltmekten mahrum olan kimselerin bir ilâhî imtihan olarak iyiliklere ve kötülüklere mâruz bulunmuş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. (Ve hatırlat onlara) O İsrail oğullarına geçmişlerinin hayat tarihlerini zikret, (o vakit) Onların bulundukları zaman (Rab’bin) onlar hakkında (bildirmiş oldu ki) Peygamberleri lisaniyle tebliğ buyurmuştu ki (elbette kıyâmete kadar onların) o kavmin (üzerine) sırf günahlarının bir cezâsı olmak için (onlara en kötü azap ile) ihânet ile, cizye almakla (işkencede bulunacak kimseler) başkahâkim kavimler (gönderecek.) onları aşağılık bir hayat yaşatacaktır. Böyle bir muamele onların haklarında takdir edilmiştir. Nitekim asrı saadete kadar muhtelif milletlerin özellikle mecusilerin, Hıristiyanların esâretleri altında yaşamışlardır, asrı saadetten sonra da yine çeşitli devletlere cizye vererek dağınık bir halde bulunmuşlar ve son asırda Alman’ların şiddetli cezalarına uğramışlardır. (Şüphe yok ki, Rab’bîn elbette cezâyı çabuk verendîr) Onun dinine, emirlerine, yasaklarına riâyet etmeyenleri pek çabuk felâketlere uğratır, (ve şüphe yok ki, o) Kerem sahibi mabut (elbette gafurdur) mü’min kullarının birçok kusurlarını affeder ve örter ve (râhimdir.) kullarına merhameti pek çoktur. Binaenaleyh bazı âsi kullarını bir takım belâlara, musîbetlere bu dünyada uğratması da onların uyanıp hâllerini düzeltmeleri hikmetine dayalı olduğundan bu da ilâhî merhametin bir nevi tecellisi demektir.

A'raf 7:168

(Ve) Cenâb-ı Hak, buyuruyor ki, biz (onları) O İsrail oğullarını (yeryüzünde gurup gurup kıldık.) muhtelif yerlere dağılmış, şan ve şereften mahrum kalmış oldular. (Onlardan iyi kimseler vardır.) Akıllıca hareket etmiş; hakikatı görmüş, İslâmiyete kavuşmuşlardır. (Ve onlardan) O kavmin fertlerinden (onun) durumunu düzeltmenin (dışında) kalmış (kimseler de vardır.) onlar durumlarını ıslah etmekten mahrum, küfr ve isyana düşkün bir halde kalmışlardır. (Ve onları) O kavmi, onların iyi olanlarını da, olmayanlarını da (iyiliklerle) afiyetle, rahat geçimle (ve kötülüklerle) zulümle, şiddet ile, esâret ile (imtihan ettik.) kendileri İçin bir uyanışa vesîle olmak üzere haklarında vakit vakit böyle muamelelerdebulunduk. (Tâki -kötülüklerden – dönüversinler.) Kusurlarından tevbe edip af dilesinler, kavuştukları nîmetlere şükrederek düzgün bir şekilde yaşasınlar. Onlar böyle haklarında tecelli eden ilâhî takdirlerden bir ibret dersi almadıkları takdirde sonsuza kadar felâketlere mâruz kalırlar. Yavaşça azâba yaklaştırmak ve bir imtihan olmak üzere nâil oldukları geçici nîmetler ellerinden çıkar, büsbütün perişanlıklar içinde kalır dururlar. Artık öyle geçici bir varlığa böbürlenmek asla doğru olamaz.

A'raf 7:169

Bu mübârek âyetler, eski İsrail oğullarının yerine geçen bir takım kimselerin de Tevrat’ın içeriğini öğrenmiş ve onun hükümlerine riâyet etmeleri için kendilerinden söz alınmış oldukları halde o kitabın hükümlerine aykırı olarak dünyanın varlığına düşkün bulunduklarını ve bu ihtiraslı hareketlerinin aff olunacağını iddia ederek bu hırslarında devam ettiklerini bildirmektedir. Allah’ın kitabının hükmüne sarılan üzerlerine düşen namaz gibi ibâdetleri yerine getiren ıslah edici kimselerin ise mükâfatlara kavuşacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (Onlardan) O vasıfları yukarıda zikredilen İsrail oğullarından (sonra bir takım kimseler) Onların arkasından (geldî) onların kötü zürriyetinden bulundu. Bunlar asrı saadette bulunan bir takım İslâmiyet düşmanları idi. Bunlar (kitaba) Tevrat’a atalarından (vârisoldular.) o kitap kendilerine intikâl etmiş oldu. Bunlar (Bu değersiz varlığın) bu geçici dünyanın (geçici malını alır dururlar) rüşvet gibi, faiz gibi, başkalarının haklarına tecâvüz gibi gayrimeşru vasıtalarla servet sâhibi olmağa çalışırlar, (ve derler ki:) Biz böyle hareketimizden dolayı endişe etmeyiz, çünki (Elbette biz ilerde) âhirette (affolunacağız.) Allah Teâlâ İsrail oğullarını aff edecektir. Biz yaptıklarımızdan mesul olmayacağız. (Ve) böyle yanlış bir kanaatte bulundukları için (onlara onun) o gayrimeşru dünya varlığının (benzeri bir mal) daha (gelecek olsa onu da alıverirler) hiç mesuliyetten korkmazlar, dâima hırslı bir halde yaşarlar. (Onlardan Allah Teâlâ’ya karşı haktan başkasını söylemeyeceklerine dâir o kitabın) Tevrat’ın (misakı) onun hükmü doğrultusunda bir söz (alınmamış nil idi!.) her türlü günahları işleyen İsrail oğullarının tövbekâr olmadıkları halde affa uğrayacaklarına dâir o kitapta bir hüküm yoktur. Artık böyle bir affa inanmak, o kitabın verdiği söz ve yeminin dışına çıkmak olmaz mı?. (Halbuki onlar) İsrail oğulları (o kitaptakini) Tevrat’taki hükümleri, söz ve yemini (okumuşlardı.) onun içeriğini öğrenmişlerdi. Artık onun aksini nasıl iddia edebiliyorlar?. (Ahiret evi ise) Âhiret yurdunda mü’minler için hazırlanmış olan nîmetler ise (takvâ sâhipleri için) Cenâb-ı Hak’kın azâbından korkup onun hükümlerine muhalefetten sakınanlar için (hayırlıdır) külfeften, yok olmaktan uzaktır. (Hâlâ) Bu hakâkate (akıl erdiremiyecek misiniz?.) neden öyle geçici dünya varlığını gayrimeşru şekilde elde ederek bu uğurda ebedî saadetinizi temin edecek olan uhrevî nîmetleri fedâ etmiş bulunuyorsunuz?.

A'raf 7:170

(Ve) Bilâkis (o kimseler ki, kitaba sarılırlar.) onun hükümlerine muhalefetten kaçınırlar, onun helâl gösterdiğini haram, haram bildirdiğini de helâl saymaya cür’et etmezler (ve) bilhassa ibâdetlerin en büyüklerinden olan (namazı dosdoğru kılmış) şartlarına riâyet eylemiş (bulunurlar.) onlar da büyük mükâfatlara nâil olacaklardır. (Şüphe yok ki, biz -öyle- ıslah edici kimselerin mükâfatını) Amellerinin ecir ve sevâbını (zâyi etmeyiz.) artık her akıllı kimseye lâzım olan odur ki, böyle Allah’ın rızâsına muvafık hareketlerde bulunarak hakikî istikbâlini temine çalışmış bulunsun. Yoksa fanî bir varlık uğrunda hakikî istikbâlini unutmuş olanlar, böyle mükâfatlara kavuşamayacaklardır. Böyle mükâfatlara nâil olacak zatlar, Ata’ya göre Hz. Muhammed’in ümmetidir. Mücâhid’e göre de Abdullah İbni Selâm ile arkadaşları gibi Tevrat’ın hükümlerini değiştirmeyen, onu geçim vâsıtası yapmayan, İslâmiyet’i kabul etmiş bulunan zatlardır.

A'raf 7:171

Bu âyeti celile, Tevrat’ın hükümlerini kabul etmekten kaçınan İsrail oğullarının üzerine ilâhî bir tehdid olarak Tur Dağının yerinden kopup düşecek bir vaziyet almış olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve bir zamanlar) ki, İsrail oğulları Tevrat’ın hükümlerini ağır görüp kabul etmekten kaçınmışlardı, (dağı) -Tur Dağının bir kısmını (sanki bir gölgelik) bir tavan (imiş gibi onların üstlerine) yerinden (koparıp kaldırmıştık.) bu dağ, ordugâhlarının tamâmen üzerine kalkıp başlarına düşecek gibi harikulâde bir vaziyet almıştı. (Ve) Onlar da (sandılar ki) iyiden iyiye bildiler ki (o) dağ (hakikaten) onların(üstlerine düşecek.) çünkü bir dağ, havada asılı bir halde duramaz. Bu korkunç durum üzerine onlara Musa Aleyhisselâm’ın vâsıtasıyle (Dedik ki:) ey İsrail oğulları!. (Size verdiğimizi) Tevrat’ın hükümlerini (kuvvetle) bir ciddiyet ve kararlılıkla (tutun) ona riâyet ediniz (ve onda olanı) emirleri, yasakları, veya sevap ve cezâyı (hatırlayınız) nazar’ı dikkate alarak gerektirdiği şekilde amelde bulununuz. (İhtimâl ki) Bunun güzel tesiriyle çirkin amellerden, ahlâkî kötülüklerden (sakınırsınız.) bu sâyede korunanlar gurubuna girmiş olursunuz. Binaenaleyh her insan için lâzımdır ki, Hak Teâlâ’nın azâbından korksun, onun semavî kitabının hükümlerine riâyeti kendisi için selâmet ve saadet vesîlesi bilsin. § Rivâyete göre İsrail oğulları öyle dağın başları üzerine kalktığını görünce son derece korkmuşlar, her biri sol kaşı üzerine yıkılarak sağ gözü ile ona bakmağa başlamışlar. Hâlâ Yahudilerin sol kaşları üzerine secde ederek sağ gözleriyle yukarıya bakar oldukları bilinmektedir. Böyle bir secdedir ki, bizden cezânın kaldırılmasına sebep olmuştur, derler. Bakare sûre’i celilesindeki (64) üncü âyetin izahına da bakınız.

A'raf 7:172

Bu mübârek âyetler, vaktiyle bütün insanlık neslinin bir ilâhî hitap üzerine Allah’ın Rablık sıfatını tasdik etmiş olduklarını ve böyle olağanüstü bir hadisenin meydana gelmesi ve ilâhî âyetlerin ayrıntılı bir şekilde beyan edilmesindeki hikmet ve menfaatı açıklamaktadır. Şöyle ki: (Ve) Resûlüm Ey Muhammed!. Aleyhisselâm. Hatırlanmalıdır. (o zaman ki, Rab’bin Adem oğullarından) Yani:(onların sırtlarından zürriyyetlerini) kıyâmete kadar dünyaya gelecek olan evlâtlarını (aldı.) meydana çıkardı. (Ve onları kendi nefisleri üzerine şâhit tuttu) Yani: O çıkarılan zürriyyetlerden herbirini başkaları hakkında değil, o zürriyyetin kendi nefsi hakkında Allah’ın rablığını tasdik için şâhit tutarak (ben sizin Rab’biniz değil miyim?.) amiriniz, sahîbiniz, varlığınızı terbiye eden benim ilâhî zatım değil midir?, (dedi,) Onları tasdik etmeye dâvet etti. (-onlar da- Evet…) Kendi nefsimiz üzerine (şâhitlik ederiz) sen bizim Rab’bimizsin, senden başka Rab’bimiz, mâbudumuz yoktur (dediler.) Şahitlikte bulundular. (Bu da) Böyle zürriyyetler hakkında ilâhî bir hitâbın yönelmesi, onların da Allah’ın rablığını tasdik ile nefisleri üzerine şahitlikte bulunmaları, ey insanlar!. Sizin (kıyâmet günü biz bundan) yani Allah Teâlâ’nın birliğinden, rablığından ve onun hükümlerinden (gafiller idik dememeniz içindir.) böyle bir mazeret ileri sürmeğe meydan kalmaması için sizin hakkınızda böyle bir tasdik ve şahitlik muamelesi cereyan etmiştir.

A'raf 7:173

Ey insanlar!. Böyle bir muamelenin cereyanı (Veya demeyesiniz) içindir (ki, muhakkak babalarımız) bizim zamanımızdan (daha evvel ortak koymuşlardı.) Allah Teâlâya ortak koşmayı icad ve âdet etmişlerdi. (Biz ise onlardan sonra bir zürriyet olduk.) Dünyaya geldik. Bir hidâyet yolunu izleyemedik, bir delil ile neticeye ulaşmaya güç yetiremedik. (Bizleri) Ey Allah’ım!, (iptal edenlerin) saptıran babalarımızın (yaptıklariyle) kâfirce hareketleriyle (helâk mı edeceksin?.) halbuki, biz tedbirden ve görüşümüzde bağımsızolmaktan mahrum bulunuyorduk. İşte böyle bir mazeret ileri sürülmesine meydan vermemek için onlar vaktiyle kendi nefisleri üzerine öyle şâhit tutulmuşlardı.

A'raf 7:174

(Ve biz işte âyetleri) Allah’ın kudretine ve ilâhî hikmetine işâret ve şâhitlik eden böyle alâmetleri, hârikaları (böyle) büyük menfaatleri taşıyarak (ayrıntılı bir şekilde beyan ederiz) tâki cehâlette kalmasınlar, Allah’ın zatına layık olmayan şeyleri O’na isnat edemesinler. (ve gerektir ki,) Küfürden, bâtıl üzerinde ısrardan, babalarını cahilce bir halde taklitten (dönüversinler.) ilâhî âyetleri, alâmetleri, düşünerek aydınlansınlar, Allah’ın birliğini tasdik ederek hidâyete kavuşsunlar. Ne büyük bir ilâhî merhamet!. § Âdem oğulları hakkındaki bu ilâhî sual ve cevap meselesi birçok kimselerin zihinlerini işgal etmekte olduğundan buna dâir biraz izahata lüzum görülmektedir. Şöyle ki: (1) “Neam”, “belâ” kelimeleri Arab lisanında birer tasdik edatıdır. “Evet” mânâsını iâde ederler. Fakat kullanılışları arasında fark vardır. “Neam” edatı söylenilen olumlu veya olumsuz birşeyi tasdik ve tesbit eder. Meselâ: “Zeyid geldi” sözüne karşı “Neam” denilse “evet Zeyid geldi” denilmiş olur. Bilâkis “Zeyid gelmedi” veya “Zeyid bir sözleşme yapmadı mı” sözüne karşı “Neam” denilse “evet Zeyid gelmedi, evet Zeyid sözleşme yapmadı” denilmiş olur. “Belâ” ise böyle değildir. Bu yalnız olumsuzca cevap olarak kullanılır ve olumsuz manânın varlığını ifâde eder ve çok kere de istifham! takririye (tasdikli bir soruya) yakın olur. Binaenaleyh “Zeyid gelmedi” veya “Zeyid sözleşme yapmadı mı” sözüne karşı “Belâ” denilse “hayır Zeyid geldi”, “evet Zeyid sözleşme yaptı” denilmiş olur. İşte: (……………….) hitab-ı celilinin cevabı olan “Belâ” da böyle bir olumluluk anlamı ifâde eder. “Evet sen bizim Rabbimizsin” meâlindedir ki, bu bir imandır. Şayet bunun yerinde “Neam” denilecek olsaydı mânâsı: “Evet.. Sen bizim Rab’bimiz değilsin” demek olurdu ki, bu da bir inkârdır. (2) (…………………) nazmı şerifi bir soruyu içermektedir. “Ben sizin Rab’biniz; mabudunuz değil miyim gibi bir soruyu ifâde etmektedir. Acaba bu sorudan maksat nedir?. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ görülen şeyleri de, gaybı da bilicidir. Herhangi birşeyi sorup öğrenmek ihtiyacından uzaktır. Artık böyle bir soru, belâgatin gereğidir, ve karşılıklı konuşmanın ayrılmaz unsurlarındandır. Muhatapların bir hakîkati İtirâf etmelerine vesîledir ve başkaca bir nice güzellikleri, nükteleri de içermektedir. Belâgat ilminde açıklandığı üzere soru kipleri daima birşeyi sorup anlamak maksadıyle zikredilmez. Belki çok kere birşeyi inkâr veya kabul etmek için veya muhataba bir iltifat veya minnet için veya muhatabı azarlamak, hesaba çekme vesâire için zikredilir. Meselâ: Zeyd’in akıllı olduğunu bilmeyen bir kimse: “Zeyid akıllı mıdır?.” diye soracak olsa bundan maksadı Zeyid’in akıllı olup olmadığını öğrenmekten ibâret bulunur. Fakat Zeyid’in akıllı olduğunu inkâr eden bir kimse, muhatabına karşı: “Zeyid akıllı mıdır” derse maksadı, Zeyid’in akıllı olmadığını göstermek olur. Âdeta “Zeyid akıllı değildir, siz onu akıllı mı sanıyorsunuz?.” demiş bulunur. Bilâkis Zeyid’in akıllı olduğunu söylemek ve tesbit etmek isteyen bir kimse de “Zeyid akıllı değil midir?.” diyecek olsa “Zeyid akılıdır, siz onu akılsız mı sanıyorsunuz?” gibi bir ifadedebulunmuş olur. Yoksa Zeyid’in hakîkaten akıllı olup olmadığını anlamak için sormuş olmaz. İşte (……………….) nazmı celilindeki soru da böyle bir istifhami takriridir. Yani tasdik sorusudur. Âdem oğullarının Allah’ın Rablığını tasdik ve itirâf etmeleri için söylenmiştir. Binaenaleyh Allah Teâlâ Hazretleri kendi rablığını bildiği halde neden böyle bir sualde bulunmuştur?. Diye düşünmeğe mahal yoktur. Nitekim Kur’an-ı Kerim, de bunun misâlleri çoktur. ( Yaradan bilmez mi?.) ( Gökleri ve yeri kim yarattı?.) soruları da bu cümledendir. (3) Allah Teâlâ Hazretleri kullarının ne düşündüklerini ne diyeceklerini bildiği halde bunu onlardan sual buyurmasında ne gibi bir hikmet düşünülebilir?. Bilinmektedir ki: Bu dünya hayatı bir imtihan hayatıdır. Herkesin sözleri, işleri bu âlemde tesbit edilecek, sonra ebediyet âleminde bu tesbit edilenlere göre muamele olunacak, ilâhî adâlet kusursuzca tecelli edecek herkesin hakkında ilâhî deliller tamam olmuş bulunacaktır. Artık hiçbir kimse: “Yarabbi! Ben bilmedim, bana birşey söylenmedi, ben birşey hakkında söz vermiş değilim, eğer ben öyle bir imtihan sahasına atılmış olsaydım, senin rızana muhalif harekette bulunmazdım” diye mâzerette bulunamayacaktır. Bununla birlikte insan zürriyetlerinin idrâk edici bir halde varlıksahasına çıkarılarak kendilerine Allah tarafından ilâhî zâtına lâyık bir şekilde hitab edilmesi, kendilerine rablık fikrinin ilhâm buyrulması hikmetini içerdiği gibi ayrıca o yerde hazır olan Melâike-i Kirama ve diğerlerine karşı Allah’ın kudretinin yüceliğini gösterme hikmetini de içermektedir. İşte bu gibi hikmetlerden dolayı Hak Teâlâ Hazretleri kendi kullarına som yoluyla hitab buyurmuş, kendi rablığını kullarına tasdik ettirmiş, bu hususta bir söz ve antlaşma meydana gelmiş, insanlar bu söze uymakla mükellef bulunmuşlardır. Kur’an’ı Kerim’deki soru yolu ile olan diğer ilâhî hitâbelerde böyle birer hikmete dayanmaktadır. (4) Hak Teâlâ Hazretleri insanlara ne zaman, nerede ve ne şekilde (………………….) diye hitab buyurmuş, insanlar da ne şekilde “belâ” diyerek Allah’ın rablığını İtirâf etmişlerdir?. Böyle bir sual ve cevap hakîkaten vâki olmuş mudur? Yoksa bu, bir temsilden ibâret midir?. Bu hususta İslâm âlimlerinin çeşitli açıklamaları vardır. Bunların özü ve bizce bir itikadî mes’ele teşkil eden yönü şudur: Allah Teâlâ kullarından bir söz almıştır. Bunlar Hak Teâlâ’nın rablığını tasdik etmişlerdir. Artık hiçbir insanın: Ey Rabbim!. Ben seni bilemedim, senin varlığına işâret edecek birşey göremedim. Ey Rabbim!. Ben cehâlet içinde, peygamber gönderilmediği devrelerde yetiştim, muhitimin küfrüne kurban oldum, atalarıma uydum, onların sapıklığını taklit ettim, Haktan haberdar olamadım, derneğe selahiyeti kalmamıştır. Fakat bu sözün, bu itirâfın nerede, ve ne zaman ve ne şekilde vukû bulduğunu ve bunun tam mahiyetini bilmek ve bu söz, mutlaka şu sûretle vâki olmuştur diye hükmetmek bizim için itikadi bir mesele değildir. Çünkü bu hususta kat’î ve mütevatir ayrıntı mevcutdeğildir. Bunun içindir ki, bu bapta muhtelif rivâyetler, yorumlar vardır. Biz bunun mahiyetini Allah’ın ilmine havâle ederiz. İhtiyata uygun olan da bundur. Bununla beraber bu rivâyetlerden ikisini özet olarak kaydedeceğiz. Şöyle ki: (A) Birçok muhaddislere, müfessirlere göre Allah Teâlâ Hazretleri Âdem Aleyhisselâm’ın sülbünden kıyâmete kadar dünyaya gelecek olan nesillerim cennette veya Mekke’i Mükerreme ile Taif arasında veya başka bir yerde arkasından dışarı çıkararak kendilerine hayat vermiş, idrâk ile konuşma yeteneği ihsan etmiş, hepsine: “Ben sizin Rab’biniz değil miyim?” ilâhî İıitabını yöneltmiş, onlar da kavuştukları hayat ve akıl sâyesinde Allah’ın rab olduğunu anlayarak: “Belâ = evet” diye itirâfta bulunmuşlar, bu suretle ilk ahit meydana gelmiş, sonra da bu zerreler halindeki nesiller alındıkları yere iade edilmişlerdir. Bunlar ihtimâl ki, Hz. Adem’in arkasındaki cilt üzerindeki küçük deliklerden çıkarılmışlar ve yine aynı deliklerden yerlerine iâde olunmuşlardır. Kendilerine geçici olarak üflenen ruhlar da tekrar kendilerinden alınmıştır. (B) Rivayetten ziyâde dirayet yolunu seçen bir kısım müfessirlere göre ise Âdem oğulları hakkındaki bu söz ve antlaşma, öyle yaratılışın başlangıcında cismanî ve sözlü bir şekilde vukû bulmuş değildir. Belki bu, bir gizli ve mânevî sözdür, antlaşmadır. Bu konudaki açıklamalar, temsili bir istlare kabilindendir. Şöyle ki: Allah Teâlâ Hazretleri Âdem Aleyhisselâm ile onun evlât ve tomnlarının süslerinden zürriyetlerini kıyâmete kadar adet olduğu şekilde nesilden nesie, soydan soya varlık sahasına çıkarmakta ve herbirini sonsuz lütuflarına mazhar ederek onlara rablığının delillerini, birliğinin şâhitlerini göstermekte ve kendilerini akıl ve fikir ile seçkin kılıp hak ve hakikatı anlamaya rablığı kavramaya kabiliyetlikılmaktadır. Onlarda bu nîmetlere kavuştuklarını ve gözlerinin önünde parlayıp duran binlerce delilleri, şahitleri görüp duruyorlar. Kendilerinin ve kendilerini kuşatan kâinatın bir yaratıcıya, eş ve benzerden uzak olan ezelî bir rabbe muhtaç bulunduklarını anlayabilecek bir yaratılışta bulunuyorlar. § Binaenaleyh birer insanlık kitlesi olan bu nesillere, zürriyetlere karşı dâima ilâhî ve iç âleme ait bir lisan ile (………….) yüce hitab tecelli ediyor. Bunların görünen durumları ve kabiliyetleri de ister istemez “Belâ = evet” derneğe koşuyor, bunun içinde de bir sözleşme, bir söz ve antlaşma meydana gelmiş, Allah’ın rab olduğu itirâf edilmiş oluyor. İşte hikmet sâhibi yaratıcının insanlığı böyle hak ve hakîkati anlamaya kabiliyetli kılması; insanlığın da bu anlayışa güç yetirmiş bulunması, temsil yoluyla bir şâhid tutma ve itirâf etme bir antlaşma mesabesinde bulunmuştur. Gerçekten kâinatın her zerresi, özellikle insanların eşsiz yaratılışı, Yüce Allah’ın varlığına, birliğine, rablığına işâret ve şahadet edip durmaktadır. Bunun içindir ki: Bir âyet-i kerime de: O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız, (İsrâ, 17/44) buyrulmuştur. Evet… Herşey, lisânı hâl ile Yaratıcısını tesbih ve tevhid ediyor, yazık ki, bu maddî kulaklar bunu işitmekten mahrum. Doğunun büyük şairi Sadi, bu âyeti kerimedenmülhem olarak: (……………………..) demiştir. Ve diğer bir manzumesi de şu beyiti içermektedir. (……………………..) Kısacası: Bütün kâinat, Allah Teâlâ’nın varlığının, birliğinin birer şâhididir. Her insan, İslâm yaratılışı üzerine doğar, büyür, bu yaratılışa muhalefet etmedikçe yaratıcısının rablığını İtirâftan ayrılmaz. Bu yaratılış, ilâhî bir söz ve antlaşmanın bir nişânesidir. Herkes bu yaratılışı muhâfaza ile, buna muhalefetten kaçınmakla mükelleftir. Bu yaratılış dairesinde yaşayanlar, vermiş oldukları söze sadâkat göstermiş olurlar. Bilâkis bu yaratılışa muhâlefet edenler de sözlerini bozmuş; Yaratılışlarının gereği olan itirâf larından dönmüş olurlar. Şunu da ilâve edilim ki, böyle lisânı hâl ile meydana gelmiş ve gelmekte bulunmuş olan bir söz ve antlaşma diğer tefsircilerin ve hadiscilerin beyan ettikleri gibi yaratılışın başlangıcında vukua gelmiş olduğu kabul edilen bir söz ve antlaşmaya aykırı değildir. Bunların birlikte düşünülmesi mümkündür, bunların hem maddî, hem de mânevî şekilde olması câizdir. Lisânı hâl ile olan sözhususunda ise bütün dindar zatlar aynı görüşü paylaşmıştır. Şimdi burada başlıca beş sual hatıra gelmektedir. Bunları cevaplarıyle beraber kaydediyoruz. (l) S: Zerreler halinde bulunan milyarlarca zürriyetler, Hz. Adem’in arkasında, sülbünde nasıl toplanmış olabilir?. C: Bu zerreler, fevkalâde küçük, ve adetâ bölünmez birer cüz mesabesinde bulunmuştur. Binaenaleyh bunların Adem’in sülbünde toplanması imkânsız değildir. Bir damla suda bile binlerce mikrobun bulunduğu kabul edilmemiş midir?. Allah’ın kudreti karşısında böyle bir toplanma nasıl imkânsız görülebilir, İnsanlık hakikatinin önemsiz bir cevher olduğu anlayışını da ayrıca tetkik etmek lâzımdır. (2) S: Bu kadar küçük zerreler, böyle bir hitaba nasıl kabiliyetli bulunurlar?. Allah’ın rab olduğunu nasıl anlayabilip tasdik edebilirler?. C: Hayat için İlim ve konuşmak için mutlaka bünye şart değildir. Bünye bunlar için basit bir şarttır. Bunun zıddı da aklen imkânsız değildir. Hak Teâlâ Hazretleri dilerse en küçük bir zerreye de hayat, anlayış vesâire ihsan buyurabilir. Allah’ın kudretini kim sınırlayabilir?. İşte mikroplar meydanda. Bunlar yaşıyorlar, bir takım özellikler taşıyorlar. Hayatlarını müdafaaya çalışıyorlar. Maamafih bizim bilmediğimiz daha ne-kadar yaratılış sırlan ve eşsiz varlıklar var. Yaratıcımızın büyük kudretini İtirâf ettikten sonra o zerrelerin bu kudret ile birer ilm ve irfana nâil olabilmelerini inkâra mahal kalmaz. Hele küçük canlıların varlığını kabul edenlerin ise böyle bir suale hiç selahiyeti olamaz. (3) S: Zürriyetler, madem ki, yaratılışın başlangıcında rablığı İtirâf etmişler, daha sonra bir kısmı ne için dünyada inkâr vadisine sapmıştır?. C: Allah Teâlâ Hazretleri bu zürriyetlere rahmetiyle, heybetiyle tecelli etmişti. Bunlarınbir kısmı rahmete mazhar olup Allah’ın rablığını isteyerek tasdik ve itirâf etmiş, bir kısmı da heybetin tesîri altında kalarak istemeyerek itirâfta bulunmuştu. İşte böyle istemeyerek itirâfta bulunanlar bilahara inkâr vadisine sapmışlardır. Demek ki, kabiliyetleri farklı olduğundan daha sonra bu kabiliyetlerine göre bir kısmı sözünde durmuş, bir kısmı da sözünü bozmuştur. Nitekim bir takım insanlar vakit vakit yapmakta oldukları sözleşmelere de sadakat göstermemektedirler. Zaten insanlarda bu farklı yetenekler, kâbiliyetler, iradeler bulunmasa idi bu yükümlülük âlemine getirilmelerinin hikmeti de kalmamış olurdu. (4) S: Zürriyetlerden hiçbiri o sözü bu âlemde hatırlayamıyor. Artık bunun yapılmasından dolayı insanlar nasıl mesul olabilirler?. C: Evet… Bu sözü bugün insanlık kitlesi hatırlayamıyor. Fakat böyle bir sözün vuku’unu her yönüyle doğru sözlü olan Yüce Peygamberler haber vermişlerdir. Allah’ımızın mukaddes kitapları da bunu kuvvetlendirmektedir. İnsanlar ise birçok şeyleri görmedikleri, işitmedikleri halde sâdece Yüce Peygamberlerin haberlerine dayanarak tasdik etmekle mükeleftirler. Meselâ: Biz melekleri ve cennet ile cehennemi görmüş değiliz, fakat bunların varlığına inanırız, bu inançla yükümlüyüz. Çünki bunların birer hakikat olduğunu hakkın Peygamberleri, kitapları haber vermiştir. İşte o ilk söz hakkındaki hüküm de böyledir. Zaten imân gaybe ait bir tasdikten ibârettir. Böyle bir söze imân de gayb mahiyetinde kalmış olmasıyle gerçekleşebilir. Bu, dünya hayatındaki mükellefiyetimizin bir gereğidir. Unutulan veya inkâr edilen bir kısım sözlerin, İtirâfların, yükümlülüklerin mahkemelerde şahitler vâsıtasıyle isbat edilegeldiğini de unutmamalıdır. Bununla beraber, bu ilk sözü İmamı Ali gibi bazı büyüklerin hatırladıktan da kendilerinden rivâyet edilmiştir. (5) S: Bu zürriyetler, Kur’an’ı Kerim’e göre Âdem oğlunun arkalarından alınmıştır. Bazı hadislere göre de bizzat Hz. Adem’in arkasından alınmış, dışarıya çıkarılmıştır. O halde bunların arasında bir ihtilâf bulunmuş olmuyor mu?. C: Hayır… Bunların arasında hakikî bir ihtilâf mevcut değildir. Bir kere “Âdem oğlu” tabiri âdeta insan ve beşer tabirleri gibi insan nevinin bir ismidir. Bu halde zürriyetlerin Âdem oğlunun arkalarından alınması, hem Âdem Aleyhisselâm’ın hem de çocuk ve torunlarının arkalarından alınmış olması demektir. Yahut Hz. Adem’in bizzat zürriyetlerine nisbetle çocuk ve torunlarının zürriyyetler! daha ziyâde olduğundan bu zürriyyetlerin çıkarılması Kur’an’ı Kerim’de tağlîb yoluyla Âdem oğluna izâfe edilmiş, Hz. Adem’e de ayrıca isnat ve izafe edilmemiştir. Filhakika Allah Teâlâ Hazretleri, Âdem Aleyhisselâm’ın soyundan gelen çocuklarını zerreler halinde bizzat Hz. Adem’in arkasından çıkarmış, bu evlâdın neslini de aynı zamanda kendilerinin arkalarından insanlık silsilesinin nihayetine kadar varlık sahasına çıkarıvermişti. Bu bir harikadır, fakat Allah’ın kudreti karşısında imkânsız değildi. Aklın kabul etmesi için denilebilir ki, bir tohum tanesinde bile düşünülürse binlerce dallar, fidanlar, yapraklar, çiçekler, meyveler gizlenmiş bulunmaktadır. Bunlar vakit vakit bir irâde kudretiyle meydana çıkarılmaktadır. İşte Âdem Aleyhisselâm’ın sülbundeki zürriyetlerin herbirinden de böyle birçok çocuk ve torunun ruhları ve asıl maddeleri gizlenmiştir ki, bunu imkânsız görmeye mahal yoktur. Velhâsıl: Kur’an-ı Kerim, çağdaş ve gelecek insanlara (………………….) sözünü bir kanıt olmak üzere haber verdiğinden insanlık zürriyetlerinden herbirinin kendi babasının arkasından alınmış olduğunu beyan buyuruyor. Hadislere gelince bunlar da bu söz, delil getirmek için zikredilmiş olmadığından zürriyetlerin çıkarılması, yalnız insanlığın aslı; ortaya çıkış kaynağı olan Hz. Adem’in arkasına nisbet edilmiş, kısa yol seçilip vâsıtaların zikrine lüzum görülmemiştir. Yoksa bütün zürriyyetlerin bizzat Hz. Adem’in arkasından çıkarılmış olduğu ifâde edilmek istenmemiştir. Gerçekten de Adem’in oğlunun sülbünden meydana gelmekte olan zürriyyetler, insanlığın ilk pederî olmak itibâriyle Hz. Adem’in sülbünden meydana gelmişler demektir. Binaenaleyh bunların ortaya çıkışını yalnız Hz. Adem’e nisbet etmekte bir sakınca yoktur. O halde âyeti kerime ile bu hadisi şerifler arasında bir ihtilâf bulunduğu iddia edilemez. Sonuç olarak denilebilir ki: Bu söz ve antlaşma âyet-i kerime ile, mübârek hadisler ile sâbittir, Allah’ın kudretine göre her şekilde mümkündür. Bunu keyfi şekilde yorumlamaya yeltenmek ise bir bidattir. Biz bunların ayrıntılarını Allah’ın ilmine havale ederiz. Gerçek bilgi Allah katındadır.

A'raf 7:175

Bu mübârek âyetler, bir takım ilimlere, hidâyet vâsıtalarına nâil oldukları halde dünya varlığına meylederek şeytana tâbi olan, o hidâyet vasıtalarını elden çıkaran ihtiraslı kimselerin çirkin âkibetlerini tasvir ederek nazarı dikkate sunmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. (Onlara) O Yahudi kavmine ve benzerlerine (o kimsenin haberini de) hayatındaki macerayı da (oku) hatırlat, nazarı dikkatine sun (ki, o kimseye) vaktiyle (âyetlerimizi vermiştik) ona Tevrat gibi ilâhî kitapların hükümlerini öğretmiştik, Allah’ın birliğine ve diğer dinî meselelere, delilleremuttaki olmuştu. Fakat bunlardan istifâde etmedi, o âyetlere göre hareketlerini düzenlemedi, bilâkis onlara muhalif hareketlerde bulundu (onlardan sıyrılıp ayrıldı.) onları terkedip arkasına atıverdi. (Şeytan da onu kendisine tâbi kıldı.) Cenâb-ı Hak’kın emirlerine muhalefet ederek şeytanın vesveselerine uyup gitti. (Artık sapıklardan olmuş oldu.) Sapıklığa düşmüş; helâke uğramış kimseler zümresine girmiş bulundu. İşte Cenab’ı Hak’kın verdiği nîmetlerin değerini bilmeyip fâni bir varlık için kutsal değerlerini fedâ eden beyinsiz kimselerin âkibetleri böyle bir sapıklığa, felâkete düşmekten başka birşey değildir. Artık bunu düşünüp ibret almalı değil midir?. § Bir rivâyete göre böyle bir fecî âkibete mâruz kalan şahıs, Bel’anı İbni Bavra’dır. Bu Ken’an ilinde zorbaların bulunduğu bir köyde yaşıyordu. İlim ve mârifet sâhibi idi, iyi hâl sâhibi olarak tanınırdı. Fakat bu köye yönelen Hz. Musa aleyhinde dua etmek için kavmi kendisine müracaat etmişler, hediyeler vermişler, bunun tesîriyle o Yüce Peygamber aleyhine dua etmiş, din dairesinden çıkmış, bu yüzden şeytana uyarak İlim ve mârifetten mahrum kalmıştır. İşte dünyalık için dinini fedâ edenlerin ibret almaya değer akibeti!. Diğer bir rivâyete göre de bu şahıstan maksat, “Ümeyye ibnüssalt” dir. Bu arap kavmindendir. İlim sâhibi idi, kendisinin bir Peygamber olacağını ümid ederdi. Ne zaman ki, Rasûlü Ekrem Efendimize peygamberlik verildi, ona haset etti, inkârı seçti, halbuki vaktiyle yazmış olduğu manzumelerde Allah’ın birliğini İtirâf etmişti. Bundan dolayıdır ki Rasûlü Ekrem Efendimiz, onun hakkında “Amene Şi’rûhu ve kefere kalbühû” buyurmuştur. Yani onun manzûmeleri, mü’minlerin manzûmeleri gibi Allah Teâlâ’nın birliğini ifâde ediyor, kalbi ise kâfirlerin kalbleri gibi Allah’ın birliği inancındanmahrum bulunuyor. Başka bir rivâyete göre de bu şahıstan maksat, Ebu Âmir adındaki bir rahiptir. Câhiliyet devrinde rahiplik yapıyordu. İslâmiyet’in yayılması üzerine Şam’a gitmiş, münafıklara emrederek mescid-i dırar’ı yaptırmış ve Kaysere giderek Peygamber Efendimizin aleyhine yardım istemiştir.

A'raf 7:176

Hak Teâlâ Hazretleri böyle bir şahsın hâlini izah etmek için buyuruyor ki: (Ve eğer bîz dilese idik onu) O kendisine âyetlerimizi vermiş olduğumuz kimseyi (o âyetler ile) onlar ile amel etmesi sebebiyle (yükseltir idik.) onu o âyetler ile yüce makamlara kavuştururduk. (Fakat) O öyle bir saadete kabiliyet gösteremedi bilâkis (o dünyaya meyletti) dünya varlığını seçerek dine aykırı harekette bulundu. (arzusuna tâbî oldu.) O mübârek âyetlerden yüz çevirdi, dinden dönerek aşağıların aşağısına düşüverdi. (Artık onun durumu) Garip sıfatı (o) hayvanların en sefili, pintisi olan (köpeğin durumu gibidir ki, üstüne varsan) onu defetsen ve kovsan (dilini çıkarır solur) böyle çirkin bir vaziyet alır (veya terketsen) onu kendi hâline bıraksan o (yine dilini uzatır solur.) onun hâli dâima böyle rezilcedir. O rahat zamanında da, zahmet hâlinde de böyle korkunç bir vaziyetten kurtulamaz. (İşte bu) Köpek misali, o nefret vereceği vaziyet (âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumudur.) o kavim vaktiyle Tevrat’ta Son Peygamber Hz. Muhammed’in vasıflarını görmüş, onun ortaya çıkacağını başkalarına müjdelemişlerdi. Ne zaman ki, O YücePeygamber gönderildi, dünya ihtirasına mağlûp olarak onu inkâra cür’et ettiler. Bunlar öyle kimselerdir ki, bir nîmete nâil olaslar da olmasalar da yine o çirkin vaziyetten kendilerini kurtaramazlar. (Artık) Resûlüm!. (sen kıssayı) Tevrat’ta yazılı bulunan Hz. Muhammed’in peygamberliğini müjdeleyen haberi, veyahut dünyalık için dini terkedenlerin çirkin bir misâl teşkil ettiğine ait olan bir örneği o inkârcılara (hikâye et.) vahy edildiği şekilde kendilerine anlat. (Belki onlar düşünüverirler.) De senin hakikî bir Yüce Peygamber olduğunu anlarlar, seçmiş oldukları sapıklıktan kurtulmalarına bir vesîle olmuş olur. Bu sûretle de haklarında ilâhî delil tamam olarak artık cehâletlerini mazeret makamında ileri sürmelerine asla meydan kalmaz.

A'raf 7:177

Bu mübârek âyetler, Cenab’ı Hak’kın âyetlerini inkâr ile nefislerine zulüm edenlerin köpek gibi kötü bir vaziyette bulunacaklarına işâret ediyor. Cenâb-ı Hak’kın hidâyetini hak etmiş olmayanların da zarar ve ziyâna uğramış bir halde kalacaklarını hatırlatıyor. Şöyle ki: (O kavmin durumu) Öyle köpeklere benzetilmelerine sebebiyet veren kötü hareketleri, hak ve hakîkati kabul etmeyip inkârcı bir durumda bulunmaları (ne çirkindir ki) onlar hayvanat arasında en iğrenç hareketlerde bulunan köpekler ile temsil edilmeği hak etmişlerdir. Çünki onlar (bizim âyetlerimizi yalanladılar) Allah’ın birliğine, İslâm dininin gerçek bir din olduğuna ait deliller, kanıtlar mevcut olduğu halde onları inkâra cür’et gösterdiler, (ve) Onlar bu yalanlamaları yüzünden (kendi nefislerine zulüm eder oldular.) kendilerini ebedî olarak âhiret azâbına uğratmış oldular.

A'raf 7:178

İnsanlar, kendi yaratılışlarını güzelce muhafaza etmelidirler. Arzu ve hevese mağlûp olarak gözleri önünde tecelli eden kudret âyetlerini alâmetlerini görmemekte bulunmamalıdır, Cenâb-ı Hak’kın koruma ve himayesine sığınarak bütün muvaffakiyet! ondan beklemelidirler. Çünki (Allah Teâlâ kime hidâyet ederse) hangi bir kulunu selâmet ve saadete erdirmeğe lâyık görürse onu hidâyete eriştirir, (işte) Hakîkaten (hidâyete eren) de (odur.) o Cenâb-ı Hak’kın hidayetine lâyık bulunan bir zattır. Ve bilâkis (Kimleri de) kendilerinin kötü hareketlerinden dolayı (sapıklığa düşürüıse) kendi kötü ihtiyarlarının, kötü hareketlerinin cezâsına kavuşturarak din ve saadet yolundan uzaklaştırırsa: Haklarında hidâyet yerine sapıklık yaratırsa (işte felâkete) her türlü mahrûmiyetlere, cezalara (uğrayanlar da onlardır.) binaenaleyh daha dünyada fırsat elde iken hak’ka sarılmalı, Allah Teâlâ’nın âyetlerini, varlığının, birliğinin, apaçık dîninin delillerini, kanıtlarını güzelce dikkate alıp gereğince hareket etmelidir ki, hidâyete ermek, sapıklıktan kurtulmak nasib olsun.

A'raf 7:179

Bu âyeti celile, cin ve insan tâifelerinden birçoklarının kendi kabiliyetlerini kötüye kullanmanın neticesi olarak cehenneme aday olduklarını şöylece açıklamaktadır. (Andolsun ki,) Kutsal varlığıma yemin ederim ki (cinler ve insanlardan) bu ki cins mükellef mahlûklardan (çoklarını cehennem için yarattık.) onlar azapgörmek için cehenneme gireceklerdir. Çünki onlar, yaratılış gayelerini dikkate almazlar, kendilerine verilmiş olan fıtrî kuvvetleri güzelce kullanmazlar, böyle bir âkibete hak kazanmış olurlar. Evet… (Onların kalbleri vardır) Onlar ile mükellef oldukları şeyleri düşünüp anlayabilirler. Fakat onları kötüye kullandıkları içindir (ki, onlar ile) o kalbleri ile vazîfelerini (anlayamazlar) öyle anlayamayacak bir hâle düşerler, (ve onların gözleri vardır) Dış âleme bakarak Allah’ın kudretinin milyonlarca eserlerini görerek Cenab’ı Hak’ki tasdik eder ve yüceltebilirlerdi. Fakat onlar kendilerine verilmiş olan o pek güzel kuvveti de zâyi ederler. Onun içindir (ki onlar ile) o gözleriyle öyle uyanma sebebi olacak şeyleri (göremezler.) Kâinatı Yaratanın kudretine, yüceliğine şâhitlik edip duran o kadar eşsiz eserleri görüp uyanma özelliğinden nasipsiz bir halde kalmışlardır, (ve onların kulakları vardır) İşitmek kuvvetine sahiptirler. Cenâb-ı Hak’kın âyetlerini işitip dinleyebilirler, kendilerine verilen nasihatları duyup kabul edebilirler. Ne yazık ki, onlar bu mühim kuvveti de kaybederler. Artık (onlar ile) o kulakları ile hakkın âyetlerini, fâideli sözleri hayrı tavsiye edici öğütleri (işitemezler.) bu kuvvetlerini de kendi kötü davranışlarıyla kaybetmişlerdir. (Onlar hayvanlar gibidirler) hakikatları anlamak özelliğinden mahrum olma bakımından, yalnız dünyada yiyip içmek zevk ve saf ada bulunmak bakımından hayvanlara benzerler, (belki onlar) O bir kısım cin ve insan gurupları hayvanlardan (daha sapıktırlar.) çünki hayvanlar zaten mükellef değildirler. Maamafih hayvanlar kendileri için fâideli olup olmayan şeyleri ayırabilirler, fâideli şeyleri almaya, zararlı şeyleri atmaya çalışırlar. Akla, zekâya sahip, bir takım vazîfeler ile mükellef olan cin ve insan gurupları ise cahilce ve inkârcı şekilde harekette bulunurlar, dünyevî bir menfaat uğrunda uhrevî menfaatlerini terkederler, Allah’ın azâbını düşünmez birhalde yaşarlar. (İşte) Asıl (gâfil) sevâbı, azâbı düşünmekten uzak, üzerlerine düşen vazîfeleri yerine getirmekten kaçınıp, bu sebeple Cehenneme lâyık (olanlar onlardır) o hayatlarını ziyan eden, sâhip oldukları kuvvetleri, özellikleri kötüye kullanan günahkâr kimselerdir. Binaenaleyh, her insan onların o feci âkibetlerini dikkate almalıdır, onlar gibi Allah’ın emrine aykırı hareketlerde bulunmadan, kendisini uhrevî azâba uğratmaktan son derece sakınmalıdır. Başka türlü çare yoktur.

A'raf 7:180

Bu mübârek âyetler, Cenab’ı Hak’kın birçok güzel isimleri olduğunu ve o kutsî isimler ile dua edilmesini, ve o yüce isimleri terkeden ve değiştirenlerin azap göreceklerini bildirmektedir. Ve Hak Teâlâ’nın mahlûkatı arasında hidâyet rehberi olan adâletli bir gurubun bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Allah’ın âyetlerini inkâr edenlerin de nasıl, bir helâke uğrayacaklarını ihtar etmektedir. Şöyle ki: Ey mü’minler!. Ey Allah Teâlâ’nın kulları!. Biliniz ki: (En güzel isimler) En güzel mânâları, en şerefli anlamları taşımaları sebebiyle en güzel zatî ve sıfatî isimler (Allah Teâlâ’ya) mahsustur. Artık ey Allah Teâlâ’nın birliğine inanmış kulları!. Kulluk lisanınızı o kudsî isimler ile süsleyiniz. (Ona) o Yüce Yaratıcıya (o) pek güzel, mukaddes (isimler ile duada) niyazda (bulunun) onun kutsal varlığını dâima o isimler ile anınız, (ve onun isimlerinde haktan) Bâtıla (ayrılan) Cenâb-ı Hak’ki, ilahlık şanına lâyık olmayan veya çirkin bir mânâyı içeren isimler ile anan (kimseleri terkediniz.) onlardan kaçınınız. Onların yaptıklarına aldırmayınız, onlara yakında gelecek olan cezaları gözetleyiniz. (Onlar işler olduklarışeylere göre) O inkârcı hareketlerine uygun bir şekilde (cezâya uğrayacaklardır.) En yakın zamanda azap görüp kötü hareketlerinin cezâsına kavuşacaklardır. Binaenaleyh Allah Teâlâ Hazretlerini dâima mukaddes isimleriyle zikretmelidir. İlahlık şanına lâyık olmayan isimler ile, tabirler ile anmaktan sakınmalıdır, İslâm terbiyesi bunu icab eder. § Yüce Allah’ın birçok mukaddes isimleri vardır. Bunlardan doksan dokuzu Tirmizî’nin rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte beyan olunmuştur. (Allah, Rahman, Rahîm, Hak, Kuddüs, Selâm, Hâlik, Bâri, Musavvir, Gaffar, Kahhar, Razzak, Fettah, Alîm, Hakîm, Raûf, Şekûr) isimleri bu cümledendir. § Hak Teâlâ Hazretlerinin isimleri tevkıfîdir, ıstılahî değildir. Yani onun mübârek isimleri dinen sâbit, açıkça bildirilmiş isimlerdir. Onların eş değerleri Cenâb-ı Hak’ka isnat edilemez. Meselâ: Allah Teâlâ’ya Alîm, Hakîm, Rahîm, Cevâd, Âlim denilir, fakat: Fakih, Tabib, Refik, Sahi, Âkil denilemez. § “İlhâd”, doğru yoldan meyletmek, yüz çevirmek demektir. Cenab’ı Hak’kın mübârek isimlerinde ilhâd ise muhtelif sûretlerde olabilir. Meselâ: Putperestlerin taptıkları şeylere, insanlara “Allah” “ilâh” demeleri bir ilhâddır. Aynı şekilde kâfirlerin putlarına: Lât, Uzza, Menat demeleri de bir nevi ilhâddır. Zira Lat, ilâhtan, Uzza, azizden. Menat Mennân isminden türetilmiştir. Binaenaleyh herhangi bir insana, bir mahlûka yaratıcı Mabut, İlah, Tanrı denilmesi böyle bir ilhâddır, Dinî terbiyeye aykırıdır, asla câiz olamaz. Şuna da dikkat etmelidir ki, saygıya, hörmete ters düşen tabirler, Cenab’ı Hak’ka karşı kullanılmasın. Meselâ: Cenab’ı Hak bütün mahlûkların yaratıcısıdır. Fakat onu zikrederken: Ey domuzların, ey köpeklerin yaratıcısı denilemez, bu adaba aykırıdır. Belki ey kâinatın yaratıcısı, ey göklerin ve yerin yaratıcısı, ey bütün hayat sahiplerininyaratıcısı gibi bir şekilde nidâ edilir, saygıya aykırı tâbirlerde bulunulmaz.

A'raf 7:181

Cinlerden, insanlardan bir kısmı hidayetten mahrum insanları saptırmaya cür’etkârca bulunmuşlardır. (Ve yarattıklarımızdan) varlık sahasına getirmiş olduğumuz insan ve cinlerden (bir ümmet de) bir seçkin topluluk da (vardır ki) onlar temiz yaratılışlarını muhafaza etmiş, Allah’ın dinine hizmet etmişlerdir, (onlar hak ile rehberlik ederler.) İnsanları hakka karışmış olarak hidâyet yoluna götürmeye çalışırlar, veya insanları hak sözle irşada, aydınlatmaya gayret eder dururlar. (Ve) O seçkin topluluk (hak ile adâlette bulunurlar.) aralarında cereyan eden muhakemelerde, mes’elelerde dâima hak ile hükmeder, adâletten ayrılmazlar. İşte böyle seçkin bir topluluk İslâm âleminde kıyâmete kadar bulunacaktır. Nitekim bir hadis-i şerifte: ( Benim ümmetimden bir zümre; Allah Teâlâ’nın emri -kıyâmet günü- gelinceye kadar hak üzere bulunacaktır) diye buyrulmuştur. § Bu âyeti kerime de beyan buyrulan ümmetten maksat, müfessirlerin çoğunluğuna göre Hz. Muhammed ümmetinden dine hizmet eden, halkı vaiz ve nasihatları ile irşada çalışan bir guruptur. Ve bu âyet-i celile, ümmetin icmâ etmesinin meşrû ve makbul olduğuna da işâret etmektedir. Çünkü kıyâmete kadar bu ümmet arasında hidâyet rehberi olacak bir topluluğun bulunacağımüjdelenmiş bulunmaktadır. İmamı Ali Radiyallahü anhdan şöyle rivâyet edilmektedir: “Bu ümmet elbette yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Hepsi de ateştedir, ancak bir fırka müstesnâ ki; onların hakkında Cenab’ı Hak (…………….) buyurmuştur. İşte bu ümmetten kurtuluşa erecek olan ancak bu bir fırkadır. -et tefsirülvâzih-.

A'raf 7:182

(Ve) Bilâkis (o kimseler ki) sapıklık içinde yaşadılar, başkalarını irşada değil, saptırmaya çalıştılar (bizim âyetlerimizi) Kur’an’ı Kerim’i ve başka ilâhî kitapları, dinî delilleri (yalanladılar) onun birer ilâhî âyet, birer kutsî nîmet olduğunu kabul etmediler, böyle kâfirce bir harekete cür’et gösterdiler (işte onları bilmedikleri bir yerden) haklarında ne takdir edilmiş olduğunu bilmeksizin tedricen (yavaş yavaş helâke yaklaştıracağızdır.) onlar yavaş yavaş azâba yaklaştırılmak üzere bazı nîmetlere, mevkilere nâil olurlar. Bunların ellerinden çıkmayacağını zannederler, sonra o nîmetler, o mevkiler ellerinden yavaş yavaş alınır, hayatlarından mahrum kalırlar, lâyık oldukları azâba kavuşurlar. İşte küfr ve isyânın korkunç netîcesi!. Artık herkes böyle bir akibeti düşünmeli, uyanık bir halde yaşamaya gayret etmelidir.

A'raf 7:183

Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: (Ve ben onlara) O kâfirce bir halde yaşayanlara (mühlet veririm.) ömürlerinin müddetini artırmış olurum; tâki küfürlerinde, isyanlarındadevam edip dursunlar, onları alelâcele cezalarına kavuşturmam, tâki fenâlıklarında devam ederek her türlü azâbı hak etmiş oluversinler, bir mazeret ileri sürmelerine selâhiyetleri kalmamış bulunsun. (Şüphe yok ki benim) Keydim, yani: Onları haberleri olmaksızın birdenbire (yakalamam) hayatlarına nihâyet verip kendilerini azâba kavuşturmam (pek şiddetlidir.) pek kuvvetlidir. Buna hiçbir kuvvet mâni olamaz. Demek oluyor ki; bir takım kötü kimselere bir nîmet, uzunca bir ömür verilmesi, görünürde bir lûtuf olsa da aslında bir sefâlettir, daha çok azap görmelerine bir sebebtir. Artık böyle bir hâle kıymet vermemelidir. § Keyd = Mekr, lûgatte gizli bir tedbir demektir ki, birisinin aldanması için bunun görünür tarafının ötesi kasdedilmiş olur. Cenab’ı Hak’ka isnat edilen Keyd’den maksat ise cezâyı hak etmiş olan bir şahsı haberi olmaksızın ansızın tutması ve yakalaması, yani cezâsına kavuşturması demektir.

A'raf 7:184

Bu mübârek âyetler, Cenab’ı Hak’kın âyetlerini düşünmeyen, Rasûlü Ekrem’in aklî ve ilmî üstünlüklerini inkâr eden inkarcılar için bir kınama mahiyetindedir. Hak Teâlâ’nın birliğine, kudret ve büyüklüğüne şâhitlik eden sonsuz eserlere bakmayan, ne olacaklarını düşünmeyen o gâfil topluluğun Allah’ın hidâyetinden mahrum olup sapıklığa uğrayacaklarına işâret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onlar) O kendilerine İslâmiyet’i kabul etmeleri emir ve tavsiye edilmiş olan inkarcılar (düşünmediler mî) hiç nazarı dikkate, tefekküre alarak anlamaya çalışmadılar mı (ki, onların arkadaşlarında) senelerce kendileriyle berâber bulunarak ne yüce bir durumda olduğunu bildikleri Hz. Muhammed de (delilikeseri yoktur.) o fevkalâde bir akıl ve zekâya sahiptir, kendisinde, bütün fiillerinde, sözlerinde akla, hikmete aykırı birşey görülemez. O Cenab’ı Hak’kın âyetleriyle insanlığı aydınlatmaya çalışıp durmaktadır. (O ancak âşikâr bir şekilde) Parlak ve her sözü bütün insanlık için pek açıkça fâideleri içeren (bir uyancıdan) Allah’ın azâbından halkı korkutmakla emrolunan bir Peygamberden, iyiliği tavsiye eden yüce bir mürşidden (başka bir şey değildir.) artık onun o fevkalâde yüksek, bütün insanlık âlemine fayda veren varlığını, neden idrâk edemiyorlar da ona tâbi olmaktan kaçınıyorlar, ona delilik gibi bozuklukları isnad etmeğe cür’et gösteriyorlar?. Bu ne gaflet, ne cahâlet!. § Rivâyete göre Rasûlü Ekrem Hazretleri bir gece Sefa tepesine şeref vermiş, bütün kabilelere hitab ederek onları Allah Teâlâ’nın azâbından sakındırmaya çalışmıştı. O kabîlelerden biri: Sizin arkadaşınızda delilik olmalı ki böyle sabaha kadar söylenip durdu. Demiş. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olarak Yüce peygamberimizi temize çıkarmış, öyle delilik isnadında bulunanları da yalanlayıp kınamıştır. Kısacası: Rasûlü Ekrem, Sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz peygamberlik vazîfesini yerine getirmek için, ümmeti hakkındaki merhamet ve şefkatini göstermek için öyle faydalı, iyiliği tavsiye edici hitâbeler ile insanlığı irşâd etmeye ve uyarmaya çalışmıştır. Ne yazık ki kendi bâtıl inançlarına esir olanlar, kendi hayvanî zevklerini, faidelerini terketmek istemeyenler, öyle ahlâkî üstünlükleri, aklî yüceliği hakkıyla tecelli edip duran yüce bir Peygamberin değerini takdir edememişler, ona bir takım zatların tâbi olmalarına mâni olmak kasdiyle delilik isnadına cür’et göstermişlerdir. Nitekim her zaman insanlık hakkında, vatanı hakkında iyiliği tavsiye eden, insanları gafletten, şehveten uyandırıp kurtarmakisteyen zatlara böyle isnatlarda bulunmak, onları gericilik ile vasıflandırmak bir cahilce âdet hâlinde bulunmuştur. Cenâb-ı Hak cümlemize uyanmalar insaf lar nasip buyursun. Amin!.

A'raf 7:185

(Onlar) Öyle Rasûlullah’ın hikmet dolu sözlerini takdir edemeyen inkarcılar, gözleri önünde parlayıp duran (göklerin ve yerin yüce mülkiyyetine) onların ne mükümmel, ne muhteşem birer ilâhî mülk olduğuna bakmazlar mı?. (Ve) Onlar (Allah Teâlâ’nın yarattığı herhangi birşeye) bakmazlar mı?. Yalnız semalar, yerler değil, bütün yaratılış eserleri Cenâb-ı Hak’kın varlığına birer parlak delildir. Bunları güzelce bir düşünerek Allah’ın birliğini ve kudretini tasdik etmeleri icab etmez mi?, (ve) Kendi (eccllerinin yaklaşmış olabildiğine) de (bakmazlar mı?.) ansızın ölüp veya başlarına kıyâmet kopup kaybettiklerini telâfi etmeye imkân bulamayacaklarını düşünerek biran evvel tevbe edip af dilemeleri lâzım gelmez mi?. Nedir o kadar gaflet!. O kadar nefsin arzularına uymak!. Kutsal değerleri inkâra cür’et!. (Artık bundan sonra) Böyle kendilerine son Peygamber tarafından Kur’an’ı Kerim gibi ilâhî bir kitabın hükümleri tebliğ edilmiş olduğu halde (herhangi bir söze) herhangi bir kitaba, herhangi bir iyilik tavsiye edici öğüte (inanacaklardır?.) artık bunların üstünde ne olabilir ki, ona inanacak olsunlar!. Bununla beraber Hz. Muhammed’den sonra artık bir Peygamber gelmeyecektir. Kur’an-ı Kerim’den sonra ilâhî bir kitab insanlığa verilmeyecektir. Artık o inkarcılar, nelere inanacaklar, nasıl doğru bir yolu takip edebileceklerdir?. Bu mümkün mü? Asla!.

A'raf 7:186

Öyle bir Peygamber’e tâbi olmayan ve Allah’ın kitabına boyun eğmeyenleri, kendi kötü irâdelerinden dolayı Cenâb-ı Hak sapıklığa düşürmüştür. Binaenaleyh (Allah Teâlâ) öyle (kimi sapıklığa düşürürse artık ona hidâyet edecek bulunamaz.) çünki o hikmet sâhibi yaratıcıdan başka kullarını hidâyete eriştirecek bir zat yoktur. (Ve onları) O sapıklığa düşürülenleri (sapıklıklarında) taşkınlıklarında, yanlış yola sapmalarında (mütereddit) şaşkın, körükörüne (bir halde bırakır.) artık bundan kurtularak bir hidâyet yoluna giremezler. İşte kötü irâdelerinin elem verici cezâsı!. Binaenaleyh insan, dâima hakikatı görüp kabul etmeğe çalışmalıdır, İlim ve irfan ile süslenerek karanlık inançlarından kaçınmalıdır: Hurşidi mârifet mütecelli olur mu hiç?. Bir yerdeki vesîle-i idbâr olur hüner. Zulmetle nuru, cehlile irfanı bir bilen. Milletlerin sitare’i ömrü söner gider.

A'raf 7:187

Bu mübârek âyetler, tavhide, nübüvvete, kaza ve kadere ait âyetlerin ardından kıyâmete, ğaybî konulara dâir bilgiler vererek insanlığa uyanık hareket etmenin lüzumunu ihtar etmektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. Ya Muhammed Aleyhisselâm!. (Senden kıyâmetin ne zaman gelip çalacağını) İsbat edilip gerçekleşeceğini ve meydana getirileceğini(sual ederler.) Yahudilerden bir gurup veya Kureyş kabîlesinden bazı kimseler alay etmek veya imtihan maksadıyle böyle bir suale cür’et göstermişlerdi. Habibim!. O sual edenlere (De ki: Ona) o kıyâmet vaktine (ait bilgi ancak Rabbimin katındadır) onun ne zaman meydana geleceğini ancak o Yüce Yaratıcı bilir. Onu başkalarına hikmeti gereği bildirmemiştir. Bu vaktin böyle meçhul bulunması, halkın uyanık bulunup birgün evvel gelebilmesinden korkarak ibâdet ve itaate devam etmelerine bir vesîledir. (Onun vaktini ondan) O Yüce Yaratıcıdan (başkası açıklayamaz) onun belirlenmiş olan zamanını bildirmeye ve haber vermeye mahlûklardan hiçbir kimse kâdir değildir, (-o kıyâmet hadisesi- göklerde ve yerde ağır, muazzam bir durumdur.) onun emri ağırdır, şiddetlidir. O göklerde ve yerde bulunanlar için gizlidir. Böyle gizli olan herşey ise ağırdır, müthiştir. Diğer bir yoruma göre: Kıyâmet meydana gelince göklerin ve yerin ahalisi için pek ağır bulunmuş olur. Çünki o gelince hepsi de ölürler. Sonra da başka âleme giderler. Bu hal ise kalbler üzerine ağırlık verir. (O) Kıyâmet günü ey mükellef insanlar!. (sizlere ansızın geliverir.) Herkes gaflete dalmış, muhtelif işlerle meşgul bulunmuş iken birden bire kıyâmet kopar, hiçbir kimse kaybettiklerini telâfi etmeye vakit bulamaz. Resûlüm!. (Senden) Kıyâmetin ne zaman kopacağını (sorarlar) buna dâir bilgiler almak isterler, (sanki sen ondan) Kıyâmetin vukû bulacağı zamandan (hakkıyla haberdar imişsin gibi) yahut sen onun sanki vuku’unu sorup onu öğrenmiş olduğundan onu senden sormağa başlarlar. Habibim!. Onlara de ki: (Ona) Kıyâmet gününe (ait bilgi ancak Allah Teâlâ’nın katındadır.) Cenab’ı Hak onun zamanını bilmeyi kendi yüce zâtına tahsis buyurmuştur. Ona başkasını, muttali kılmamıştır. Binaenaleyh benden sormanız yersizdir. (Fakat insanların çoğu) Onun kendilerine ne gibi hikmetlerden dolayı böylebilinmez bulunduğunu (bilmezler) veyahut onu ancak Cenab’ı Hak’kın bilip mahlûklarının bilmediklerinden habersiz bulunurlar da böyle bir suale cür’et ederler. Kısacası: Kıyâmetin vuku bulacağı muhakkaktır. Bunu Cenab’ı Hak haber vermektedir. Artık bunu inkâr küfürdür. Fakat onun ne zaman meydana geleceğini Hak Teâlâ hazretleri kullarına bildirmemiştir. Ona dâir ancak bazı alâmetler bildirilmiştir. O ergeç meydana gelecektir. Şu kadar var ki, onun vukû bulacağı vakti kimse tayin edemez. Bizim vazîfemiz öyle bir günün meydana geleceğini bilmek, o gün için hazırlanmak, vakitlerimizi boş yere harcamaktan sakınmaktır. Sonra pişmanlık fâide vermez.

A'raf 7:188

Resûlüm!. Kavmine (De ki: Allah Teâlâ’nın dilediğinden başka nefsim için bir faideye) bir menfaat elde etmeye (ve ne de bir zarara) kendimden bir zararı, kederi gidermeye (sahip) kâdir (değilim.) ki, ona göre hareket edeyim. İlâhî kaderin ne şekilde tecelli edeceğini bize bildirmedikçe biz vuku’undan evvel bilemeyiz. (Ve eğer ben gaybı bilir olsa idim) gayba ait olan herhangi birşeyi bilseydim (elbette hayırdan daha çok şeyler yapardım) irâde ile yapılacak menfaatli şeyleri daha fazla yapmaya devam ederdim (ve bana kötülük) kendisinden kaçınmak mümkün olan bir zarar ve ziyan (dokunmazdı.) hâlbuki, ben öyle gaybe ait şeyleri biliyor değilim ki; ona göre hareketimi tanzim edeyim. (Ben imân eden bir kavim için bir korkutucu ve bir müjdeleyiciden başka birşey değilim.) Ben Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamberim, benimselâhiyetim. Peygamberliğimle alâkadar olmayan gayba dâir şeyleri bilmek değildir. Kıyâmete dâir dinen lâzım gelen bilgileri ümmetime bildirmiş bulunuyorum. Onun meydana geliş zamanını bilmek ise bu cümleden değildir. Bunu neden öğrenmek istiyorsunuz?. § Rivâyete göre Mekke ahalisi, Rasûlü Ekrem’e müracaat ederek demişler ki: Hangi şeylerin şimdi ucuz olup daha sonra pahalanacağını bize haber verir misin ki, onları ucuza alalım, sonra pahalı olarak satalım. Ve hangi beldelerin kıtlık ve pahalılığa mâruz kalacağını istersin ki, oradan çıkıp bolluk mahalli olan beldelere gidelim işte bu gibi münasebetsiz istekler üzerine bu âyeti kerime inmiştir, ve öyle istikbâle ait şeyleri Cenâb-ı Hak bildirmedikçe kimsenin bilemeyeceğine işâret olunmuştur. § Bilinmektedir ki, Rasûlü Ekrem Efendimiz mü’min olsunlar olmasınlar bütün insanlara uyarıcı ve müjdeci olarak gönderilmiştir. Ancak onun tebliğlerinden asıl mü’minler istifâde ettikleri için bu âyeti kerime de imân eden bir kavme uyarıcı ve müjdeleyici olarak gönderildiği açıklanmıştır. Bununla beraber asıl müjdeye lâyık olanlar da mü’minlerden ibârettir.

A'raf 7:189

Bu mübârek âyetler, insanlığın bir asıldan ne eşsiz bir şekilde meydana geldiğini ve temenni edilen bir nîmetin ortaya çıkmasından dolayı Cenab’ı Hak’ka şükretmek icab edeceğini, bu nîmetin Allah’a ortak koşmaya vesîle kılınmasının asla câiz olamayacağını bildirmektedir. Ve kendisi yaratılmış olup başkasını yaratmaya, ne başkasına ve ne de kendi nefsine yardım etmeye kâdir olmayan birşeyin Kâinatın Yaratıcısına ortak olamayacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (O) O’dur ki, yani: Kudret ve yüceliğe sâhip: Eş ve benzerden uzak olan Yüce Yaratıcı (o ulular ulusu zattır ki) ey insanlar!, (sizi bir nefisten) Yani Âdem Aleyhisselâm’dan (yaratmıştır.) Hz. Adem’i topraktan, diğer insanları da onun neslinden olarak varlık sahasına çıkarmıştır. (Ve) Âdem Aleyhisselâm’ın (eşini de) hayat arkadaşı olan Havva’yı da (ondan) Hz. Adem’in cinsinden; veya bir rivâyete göre onun kaburgasından çıkarmak sûreti ile (yapmıştır ki) Hz. Âdem (onunla) Hz. Havva ile (huzur bula.) onunla tatmin olmuş olarak evlilikte bulunmuş ola. (Ne zaman ki) Hz. Âdem (ona) eşi Hz. Havva’ya (yakınlıkta bulundu) aralarında cinsel ilişki meydana geldi. Hz. Havva (hafif bir yük yüklendi.) kolaylıkla hâmile kaldı. Bundan dolayı bir zahmet görmedi veyahut hafif bir sıvı olan nutfeyi yüklenmiş bulundu. (Bir müddet bununla) Bu yüklendiği şey ile (gidip geldi.) hamilelik süresini tamamlamaya devam etti. Bu hamileliğin hafifliğinden dolayı bir zorluğa düşmedi. (O zaman ki, ağırlaştı) Çocuk rahminde büyüyerek kendisine ağırlık vermeğe başladı, Hz. Âdem ile Hz. Havva (Allah Teâlâ’ya, Rablerine) kendilerinin bütün işlerine sahip olan Cenâb-ı Hak’ka yönelerek (dua ettiler) yalvarış ve yakarışda bulundular (ki,) Ey Rabbimiz!, (eğer bize) Kendi cinsimizden (bir salih veled) kusurlardan uzak evlât (verirsen andolsun ki, biz) ve bizim evlâdımız, gelecek olan zürriyetimiz (elbette şükredenlerden oluruz.) senin nîmetlerine, ve kısacası öyle salih evlada kavuşma nîmetine karşı devamlı olarak şükürde bulunuruz. § Veled: Oğul ve kız demektir. Çoğulu evlâtdır. Veled tabiri de evlât mânâsına cemi olarak iki cinse, yani erkek ve dişi çocuklar için kullanılır,

A'raf 7:190

(Ne zaman ki) Allah Teâlâ (onlara) Hz. Âdem ile Hz. Havva’ya duaları sebebiyle (salih evlât verdi.) yani: Bedenen ve akıl ve kuvvetce tam bir yaratılışa sâhip erkek ve dişi çocuklar ihsan buyurdu. (Bunlar) Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın bir kısım evlâdının erkek ve dişi olan her iki cinsi de Cenab’ı Hak’kın (kendilerine verdiği şeyde) yani vermiş olduğu çocuklar hususunda (ona) O Kerem Sâhibi Yaratıcıya (ortaklar koşmaya başladılar.) o çocukları bir takım putların birer kulu imiş gibi gösterdiler. O çocuklara Abdi Menaf, Abdi Uzza, Abdi Şems gibi adlar verdiler (Allah Teâlâ ise bunların) bu adem evlâdının (ortak koştukları şeylerden yücedir.) uzaktır. Cenab’ı Hak’kın asla eşi ve benzeri yoktur. Çocukları bir takım putların, mahlûkatın birer kulu gibi göstermek, onlara öyle birer ad vermek de bir nevi ortak koşmak demektir. Allah’ın şanı ise şirkin karıştığı herşeyden uzak ve beridir. Buna şüphesiz inanıyoruz!..

A'raf 7:191

Bu âdem evlâdı hiç düşünmüyorlar mı?. (Birşeyi yaratamayanları mı) Hiç birşeyi yoktan var etmeğe kâdir olamayanları mı Cenâb-ı Hak’ka (ortak koşuyorlar?.) mâbud olanın ise kendisine ibâdet edeni mutlaka yaratmış olması lâzımdır. (Hâlbuki onlar) O Kâinatın yaratıcısına ortak kabul edilenler (yaradılmaktadırlar.) hepsi de yaratılmıştır. Artık nasıl olur da onlara mâbudluk, yaratıcılık sıfatı verilebilir?.

A'raf 7:192

Ve (Halbuki) o mâbud sanılan, Cenâb-ı Hak’ka ortak kabul edilen âciz şeyler (onlar için) kendilerine ibâdet eden, hörmette bulunan müşrikler için (yardımda bulunmaya muktedir olamazlar.) onların haklarında bir menfaat sağlamaya, bir zararı gidermeye güç yetiremezler. (Ve) Hattâ kendilerine bir hâdise, bir musîbet, bir felâket gelecek olunca (ne de) onu def ederek (kendi nefislerine yardım edebilirler.) artık öyle âciz, yaratılmış şeyler Kâinatın Yaratıcısına ortak olabilirler mi?. Bunu hiç düşünmüyorlar mı?. Bu ne kadar gaflet!.

A'raf 7:193

Bu mübârek âyetler, müşriklerin dâvete uyacak bir kabiliyette olmayıp bâtıl kanaatlerinde ısrarlı olduklarını bildirmektedir. Ve müşriklere hitab ederek: Kendilerinden daha âciz şeylere tapındıklarını ayıplamakta ve bu çirkin hareketleriyle Hz. Peygamber’e bir zarar veremiyeceklerini hatırlatmak suretiyle kendilerini uyanmaya dâvet eylemektedir. Şöyle ki: (Ve) Ey mü’minler, (onları) O müşrikleri (doğru yola) yani İslâmiyet’e (dâvet etseniz size tâbi olmazlar.) onlar sapıklıktan ayrılıp hidâyeti kabul etmezler. Onlar hakkı kabul etmek yeteneğinden mahrumdurlar. (Siz onları) Hidâyete, İslâmiyet’e (dâvet etseniz de veya) böyle dâvet etmeyip (sükût eder olsanız da) her iki halde de onlar yola gelmezler, (sizin için) böyle dâvet etmekle etmemek (birdir.) her iki takdirde de onların o müşrikce halleri değişmez. Diğer bir yoruma göre bu hitap!. Müşrikleredir. Şöyle ki: Ey müşrikler!. Siz o taptığınız putları hidâyete dâvet etseniz size tâbi olmazlar. Çünki bu dâvete uymaktan acizdirler. O halde sizin onları dâvet eder olmanız ile sükût eder olmanız, birdir. Artık öyle âciz şeylere tapınmak bir ahmaklık belirtisi değil midir?.

A'raf 7:194

Ey müşrikler!. (Allah Teâlâ’dan başka taptığınız şeylerde) putlar, heykeller de (şüphe yok ki, sizin gibi kullardır.) onlar da köledirler, yaratılmışlardandırlar. Zarar ve fayda vermeğe kudretli değildirler. Eğer bunda şüphe ediyorsanız (Haydi onları) o putları (çağırınız da) kendilerinden bir menfaat isteyiniz, veya bir zararın giderilmesini dileyiniz de gelip (size cevap versinler) arzunuzu yerine getirsinler!. (Eğer siz) Onlara mâbudluk isnadı hususunda (doğru kimseler iseniz.) heyhat!. Onların cevap veremeyecekleri bilinmektedir. Artık öylî âciz, mâbudluğa lâyık olmayan şeylere neden tapınıp duruyorsunuz?.

A'raf 7:195

Bir kere düşününüz!. (Onlar için) O tapındığınız putlar için (kendileri ile yürüyecekleri ayakları nil) var ki, yürüyebilsinler. (veya onlar için tutacakları elleri mi) var ki, onlar ile birşeyi tutabilsinler. (Veya onlar için kendileriyle görecekleri gözleri mi) Var ki, dilediklerini bakıp görsünler, (veyahut onlar için kendisiyle işitecekleri kulakları mı var?) dır ki, dualarınızı, ricalarınızı işitebilsinler!. Artık böyle kuvvetlerden mahrum, kendilerine tapanlardan daha fazla âciz şeyleri mabut edinmek, onlardan bir fâide beklemek nasıl uygun olabilir?. O putların ne yapmaya kudretleri vardır ki, onlara öyle tapınıp duruyorsunuz?. Hakkınızdaki ilâhî tebliğleri dinlemekten kaçınıyorsunuz?.Resûlüm!. O câhillere (De ki: Haydi) o putlara mâbudluk isnadınız doğru ise (çağırınız) o kendilerine ibâdet ettiğiniz (ortaklarınızı) onlar ile mümkün ise ittifak ediniz (sonra bana yapacağınız hileyi) su’ikasdi hemen (yapınız, bana hiç) bakmayınız (mühlet vermeyiniz) yapabileceğiniz şeyi yapınız. Ben size asla ehemmiyet vermem. N?” yazık ki, siz o putlardan hiçbir yardım göremiyeceksinizdir. Artık öyle âciz, kendilerine tapanların davetine cevap vermeye kudreti olmayan, yok olmaya ve şiddetli cezâya uğramış şeylere nasıl olur da ibâdet eder, onları bütün mükemmel sıfatlan taşıyan Yüce Yaratıcı’ya ortak kabul edersiniz!. Bu ne kadar büyük bir sapıklık!.

A'raf 7:196

Bu mübârek âyetler, dünyevî ve uhrevî menfaatlerin ancak Allah’ın koruması sâyesinde tecelli edeceğini bildirmektedir. Kendilerine tapılan diğer şeylerin ise kendi nefislerine bile fayda verme gücünden mahrum, his ve hareketten nasipsiz olduklarını ihtar buyurmaktaır. Şöyle ki: Ey Kâinatın Yaratıcısına ibâdeti bırakıp âciz şeylere tapan gafiller!. (Şüphe yok ki, benim velim) Yani beni yardımına kavuşturan, beni koruyan ve himaye eden (o kitabı) size hükümlerini tebliğ etmekle emrolunduğum Kur’an’ı Kerim’i yüce semasından Cibrili Emin vâsıtasıyle (indirmiş olan Allah Teâlâ’dır.) artık ben size ve sizin bâtıl mâbutlanmza asla ilgi duymam. (Ve o) Yüce Yaratıcı (bütün salih kullarını gözetir.) yani: O Kerem Sâhibi Yaratıcı salih olan, ilâhî emrine boyun eğen, günahlardan kaçınan kullarının bütün işleriyle yakından ilgilenir, kendilerine yardım eder, onları sefalete, felâketlere uğratmaz. Artık böyle bir Yüce Mâbuda muhalefet edip te bir takım âciz, fâideden hâlî şeylere nasıl tapılabilir?. Bunu hiç anlamıyor musunuz?.

A'raf 7:197

(Ve) Ey müşrikleri, (ondan) O Kâinatın Yaratıcısı (başka taptıklarınız) size yardım etmeleri için kendilerine dua edip durduğunuz bütün putlarınız (size) hiçbir hususta (yardım etmeğe muktedir olamazlar.) onlardan ne bekliyorsunuz?. (Ve) Onlar o kadar âciz şeylerdir ki, (ne de kendi nefislerine yardım edebilirler.) buna da güç yetiremezler. Artık bunlar ilahlığa, mâbudluğa nasıl lâyık olabilirler?, bu hakîkat size tekrar beyan olunmaktadır. Hâlâ bunu anlayamıyacak mısınız?.

A'raf 7:198

(Ve) Ey putperest câhiller!, (onları) O taptığınız putları size (doğru yolu göstermeğe çağıracak olsanız) onlardan bunu niyazda bulunsanız onlar bunu (duymazlar.) onlar hayattan, işitmek kuvvetinden mahrum şeylerdir, size rehberlik edemezler. (Ve onları bakar) Gibi (görürsün, halbuki onlar göremezler.) onların gözleri birer şekilden ibârettir. Görmek yeteneğine sâhip değildir. Artık böyle şeylerden ne beklenebilir?. Eğer ey müşrikleri. Siz akıllılardan iseniz bunları mabut kabul etmeniz lâyık olur mu?. Diğer bir yoruma göre de bu âyeti celile şu mealdedir: Ey müslümanlar!. Eğer o müşrikleri doğru yola, hidâyet yoluna davette bulunsanız, duymazlar, o dâveti kabul etmeyip sağır kesilmiş gibi bir vaziyette bulunurlar. Ve onları sana bakar görürsün, o gâfilce bir bakıştır. Onların kalb gözleri kördür. Onlar basîretten, hakikatları görüp anlamak özelliğinden mahrumdurlar. Artık habibim!. Onların o pek fenâ hallerine bakıp da üzülme.

A'raf 7:199

Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’in insanlara karşı ne şekilde muamelede bulunmakla mükellef olduğunu ve Allah Teâlâya sığınmakla ondan yardım taleb etmesini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. (Af yolunu tut) Ümmetine kolaylık göster, onlara meşakkatli şeyleri teklif etme, insanlık hali meydana gelen bazı kusurlarını affet ve bağışla düzelmesine yardım et. (iyiliği) de (emret) ibâdet ve itaat gibi adâlet ve ihsan gibi, hayırlı, güzel şeyleri ümmetine teklif ve tavsiye et. (Ve câhillerden yüz çevir.) Onların lâkırdılarını duymamış gibi ol, onların kötü muamelelerine kötülükle karşılık verme, haklarında selâmet ve hidâyet temennisi lûtfunda bulun, onların kötü ahlâkına karşı sabırdan, ve iyiliği tavsiye etmekten ayrılma. Kısacası: insanlarla konuşurken şiddet ve kabalığı terk etmek, onlara güzel, nazikçe bir şekilde hitapta bulunmak, onlar ile duruma göre hikmetli bir tarzda konuşma yolunu seçmek lâzımdır, bu mübârek âyet de bunu emretmektedir. Cafer’i Sadık Hazretleri demiştir ki: Bu âyeti kerime güzel ahlâkı en mükemmel bir şekilde ifâde etmektedir.

A'raf 7:200

(Ve) Ya Muhammed Aleyhisselâm!, (eğer) Sen gördüğün bir takım kötü hareketlerin tesiriyle eziyete uğrar, kızgınlığa düşer sen ve (seni şeytan tarafından bir vesvese ğıdıklayacak olursa) yani: Seni tahrik ederek emrolunduğun yüce vasıfların tersini yapmaya sevketmek isterse (hemen Allah Teâlâ’ya sığın.) şeytanın şerrinden kurtumak için Cenâb-ı Hak’ka iltica et. (Şüphe yok ki, o) Kerem Sâhibi Yaratıcı (hakkıyla işiticidir) bütünmahlûklarının sözlerini, dilediklerini tamamiyle işitip bilmektedir. Ve O yüce Mâbud (tamamiyle bilicidir.) kullarının bütün fiil ve hareketlerini hakkıyla bilmektedir. Artık şüphe yok ki, O Yüce Yaratıcı, senin ondan yardım talebinde bulunmanı da işitir ve senin kalben yakarışta bulunmanı da bilir, seni şeytanların şerlerinden muhafaza buyurur. Artık dâima uyanık olmalı ve dâima Cenâb-ı Hak’ka sığınarak niyazda bulunmalıdır. § Rasûlü Ekrem’e yönelik olan bu emirler, bütün ümmetine ait birer ilâhî hitaptır. Yüce peygamberimiz son derece affedici idi. Onun nurlu kalbi şeytanî vesveselerin tesîrinden her şekilde uzak ve ilâhî koruma altında idi. Binaenaleyh bu âyet-i kerime de Rasûlü Ekrem vâsıtasıyle müslümanlara denilmiş oluyor ki: Eğer size öyle şeytanî bir vesvese gelirse hemen Allah Teâlâ’ya sığınır, ondan yardım isteyin ki, o vesvesenin tesirinden kurtulasınız.

A'raf 7:201

Bu mübârek âyetler, takvâ sâhibi olan mü’minlerin kendilerine yönelen şeytanî vesveselere karşı ne yolda hareket ettiklerini bildirmektedir. Ve şeytanların kardeşleri olan kâfirlerin de nasıl şiddetli vesveselere tutulmakta olduklarına şöylece işâret buyurmaktadır. (Muhakkak o kimseler ki, takvâya ermişlerdir.) kendi nefislerini zararlı, dine aykırı olan şeylerden korumakla nitelendirilmişlerdir. (Onlar, kendilerine şeytan tarafından bir vesvese) Etraf larında dolaşan bir hayal, bir hatıra (iliştiği zaman güzelce düşünürler.) Cenab’ı Hak’kın sevâbını, azâbını hatırlarlar, Hak Teâlâ’ya sığınır, tevekkülde bulunurlar. (Derhal) Bu düşünceleri sebebiyle sevap ve hata olan şeyleri, şeytanın hilelerini anlayıp (görücü kimseler olurlar.) artık o kötühatıralara tâbi olmazlar, onlardan ihtiraz etmiş bulunurlar, İşte hakikî mü’minlerin âdeti budur. § “Taif”, lûgatte birşeyin çevresinde dönüp dolaşan şey demektir. Tayf da; hayal, gazap, vesvese demektir. Tâif’in böyle tayf mânâsında olması da câiz görülmektedir. Taif ile şeytanın lemmesi de kastedilebilir. Lemme ise zahmet, meşakkat, dokunmak mânâsınadır. § Şeytan ile maksat, İblis ile onun zürriyetidir. Maamafih bozguncu olan insanları da içine alır. Çünki onlar da insanları şeytanlardan fazla saptırmaya çalışır dururlar.

A'raf 7:202

(O) Şeytanların (kardeşleri) olan kâfirlere gelince (onları) o kâfirleri şeytanlar (sapıklığa sürükler dururlar.) kendilerine sapıklığı ahlâksızca ahlâkî şeyleri süslü göstererek bu hususta onlara yardımda, teşvikte bulunurlar. (Sonra) O kâfirler, o sapıklığı (terketmezler.) o fenâlıkta devam eder dururlar. Takvâ sâhibi olan mü’minler ise böyle değildir. Onlara şeytanî bir düşünce musallat oldu mu, hemen bunun kötülüğünü düşünürler. Cenab’ı Hak’ka sığınırlar, tevbe eder ve af dilerler, öyle vesveselere, bâtıl düşüncelere kapılıp kalmazlar.

A'raf 7:203

Bu mübârek âyetler, bir takım dinsizlerin kötü maksatlarına işâret etmektedir. Kur’an’ı Kerim’in nasıl bir hidâyet ve rahmet vesilesi olduğunu ve okunan Kur’an-ı Kerim’e karşı nasıl bir vaziyet alınmasının lüzumunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Yüce Resûlüm!. Sen (onlara) senin peygamberliğini tasdiketmeyen Mekke’i Mükerreme’deki müşriklere (bir âyet getirmediğin zaman) Allah’ın vahyi bir müddet gecikince veya istedikleri bir mûcizeyi, meselâ: Yerlerden pınarların fışkırması gibi bir hârikayı hemen göstermediğin vakit (onu) o istedikleri şeyi (kendi tarafından uydurmah değil mi idin, derler.) o inkarcılar, diğer âyetleri de birer uydurma eseri kabul ettikleri için böyle edepsizce bir teklife cür’et ederler, diğer âyetler gibi istedikleri hârikanın da bir uydurma netîcesi olarak meydana getirilmesini bir alay maksadıyle isterler. Yahut: Sen iddiânda doğru isen Rab’bine dua et, bizim senden istediğimiz şeyi de hemen meydana getirsin, demeğe cür’et gösterirler. Resûlüm!. O hakikatları idrakten mahrum şahıslara (De ki: Ben ancak Rabbimden bana vahy olunana tâbi olurum.) ben Allah’ın vahyinin inmesini beklerim, herhangi birşeyi düşünmeksizin alelâcele istemek, söylemek peygamberliğin şanına aykırıdır. Eğer benden bir hârikanın meydana getirilmesini isterseniz, onu meydana getirecek olan ben değil, ancak Alemin Yaratıcısıdır, eğer hikmetine uygun olursa onu meydana getirir. Bununla beraber Hz. Muhammed’in Peygamberliğinin doğruluğu hakkında bir delil isteniyorsa buna Kur’an-ı Kerim’den daha büyük delil mi olabilir?. Öyle sonsuz bir mucize var iken artık başka hârikaların gösterilmesini istemeğe ne hâcet vardır?. (Bu) Kur’an-ı Kerim (Rabbiniz tarafından basîretlerdir.) kalbler için birer basîret mesabesindedir. Bunu güzelce dikkate alanlar, birçok hakikatlari öğrenirler. (Ve) Bu apaçık kitabın âyetleri (mü’minler olan bîr kavim için) pek parlak bir (hidâyettir) bir dinî delildir, (ve) pek büyük bir (rahmettir.) yani: O ilâhî kitabın nûrlarından istifâde edenler, hidâyet yolunu takibe muvaffak olurlar. Ve o kutsî kitap sâyesinde mü’minler eltaf-ı ilâhî lütuflara mazhar olarak dünyevî ve uhrevî nîmetlere kavuşurlar. İşte bu gibi yüce faidelere, gayelere ulaşmak için o mübârekkitabın kutsiyyetini tasdik edip yücelterek hükümlerine dört el ile sarılmak gerekir. Buna kavuşanlar da hakikî mü’minlerdir.

A'raf 7:204

(Ve) Ey mü’minler!. (Kur’an) O ilâhî kitabın âyetleri (okunduğu) içinde bulunduğunuz bir mecliste başkası tarafından sesli olarak okuduğu (zaman onu) o okunan Kur’an’ı Kerim’i (hemen dinleyin) lâkırdılarınızı bırakarak (sükût edin.) ona hürmet için, ondan istif âdeyi tamamlamak için okunup bitirilinceye kadar söz söylemeyin. (Tâki rahmete ulaşasınız.) Rab’binİzin kutsal kitabına, âyetlerine hörmet göstermiş olarak en büyük kazanç olan lûtuf ve yardımına kavuşasınız. Kısacası: Bir mecliste Kur’an okunurken orada bulunanların onu dinlemeyip söz söylemeleri câiz değildir. Bir mâni yok ise o mecliste oturup okunan âyetleri dinlemek müstehabtır, büyük sevâba vesîledir. Maamafih bu âyeti kerimenin iniş sebebi hakkında çeşitli rivâyetler vardır. Bu cümleden olarak Ebu Hüreyre Hazretlerinden rivâyet olunduğuna göre İslâm’ın başlangıcında müslümanlar namaz kıldıkları halde ihtiyaçlarıyla ilgili bazı şeyleri söylerler imiş, sonra bu âyeti kerime nâzil olmuş, onların namazda söylememeleri, imamın sesli olarak okuyacağı Kur’an’ı cemaatin dinlemeleri emir olunmuştur. Diğer bir görüşe göre bu sükût eylemeleri emir olunan kimseler kâfirlerdir. Onlara ihtar edilmiş oluyor ki: Kur’an’ı Kerim okunurken sükût ederek onu dinlemeye, onun yüce beyanlarını anlamaya çalışınız ki, o sâyede fikir değiştirerek müslüman olma şerefine eresiniz, Allah’ın rahmetine kavuşabilesiniz. İşte Kur’an-ı Kerim’e hörmetin, hükümlerini kabul etmenin pek büyük netîcesi.

A'raf 7:205

Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’ki ne şekilde zikretmenin, tesbih ve tehlilin daha fazîletli olduğunu gösteriyor, ve bütün insanlığı ibâdet ve itaate, kulluk secdesine teşvik ediyor ve özendiriyor. Şöyle ki: Ya Muhammed Aleyhisselâm, ve ey inanan ve Allah’ı birleyen herhangi bir mükellef zat!. Sen (Rab’bini) dâima seni besleyen, lûtf ve ihsânına kavuşturan kerîm, ve rahîm olan yaratıcını (içinden yalvararak) kalben niyâz ederek (ve korkarak) ürpererek mütevazî bir vaziyet alarak (ve yüksek olmayan bir sesle) sessiz okumanın üstünde, sesli okumanın altında olacak bir sesle (sabahları ve akşamları) bu mühim vakitlerde (zikret) bu vakitlerde tam bir huşû ile, samimiyetle ibâdette bulun (ve) Allah Teâlâ’yı zikirden, onun yüce eserlerini, nîmetlerini düşünmekten mahrum olan gâfillerden olma.) sen kulluk vazîfen! yerine getirmeye çalış, ilâhî lutüfların hakkında tecelli etmesini niyâz et, gafletle vaktini ziyan etme. § “Gudve” Sabah namazı ile güneşin doğusu arasındaki müddettir. Çoğulu: Gudüvat ve Gudüvdür. “Asıl” da ikindiden akşama kadar ve bazılarına göre yatsıya kadar olan müddettir. Çoğulu: Asaldır. Kuvvetli, sağlam, soylu olan şeye de “asîl” denir. § Sabahlan ve akşamları yapılacak zikrin, ibâdetlerin hikmetine gelince insan sabahleyin uykudan kalkıp uyanınca sanki yeniden hayat bulmuş olur. Bütün çevresi de gecenin karanlığından kurtulup nurlara kavuşmuş bulunur. Akşam olunca da o durum değişir, insan, sanki hayattan ölüme intikal etmiş gibi olur, çevresi de nurlardan ayrılmış, karanlıklar içinde kalmış bulunur. Artık böyle şaşırtıcı, eşsiz değişimlerin meydana geldiği bir zamanda bunları meydana getiren YüceYaratıcıya kullukta bulunmak, onun azamet ve kudretini yücelterek mütefekkirce bir vazîyet almak bir uyanma nişânesi bir selâmet vesilesi olmaz mı?. İşte bu gibi hikmetler ve faydalardan dolayı bu zamanları gafletle geçirmemek lâzımdır. Bununla beraber insan, diğer vakitlerde de gâfilce yaşamamalıdır. Elden geldiği kadar yine zikir ve fikr ile meşgul bulunmalıdır. İnsan için bir an bile gaflet yakışmaz. Öğle, ikindi namazlarının farziyeti, insanlığı böyle bir gafletten kurtarmak hikmeti taşımaktadır.

A'raf 7:206

(Şüphe yok ki; Rab’bin katında bulunanlar) Yani! Fazîlet ve şeref itibâriyle Allah’a yakın olan melekler (ona) O Yüce Yaratıcıya (ibâdet etmekten kibirlenmezler.) çünkü onlar yüce bir mâhiyete sâhip Cenâb-ı Hak’kın büyüklük ve yüceliğine karşı alçakgönüllü bir vaziyet almakla vasıflanmış, mübârek zatlardır. (Ve onu) O Yüce Mabudu (tesbih ederler.) onun bütün noksanlardan uzak, bütün mükemmelliklerle vasıflanmış olduğunu bilir, onu kutsayarak ve yücelterek “Subhanallahü Rabbünâ (Rabbimiz Allah’ı tenzih ve tesbih ederiz) derler. (Ve) O melekler (ancak onun için) o eş ve benzerden uzak olan Allah Teâlâ için (secdeye kapamrlar.) ona niyazda ve kullukta bulunurlar. § Bilindiği üzere Yüce Allah mekandan münezzehtir. Meleklerin Allah’ın yanında bulunmalarından maksat, onların Cenâb-ı Hak’ka mânen yakınlıklarını açıklamak, onların değer ve şerefini bildirmektir. Çünki melekler günahlardan beri dâima ibâdet ve itaatle meşgul, Cenab’ı Hak’kın lûtuf ve rahmetine mazhar ve yüksek makamlara sahiptirler. Evet Melekler dâima kalben ve bedenenibadetlerde bulunurlar. Şöyle ki: Melekler Cenab’ı Hak’ki bütün varlıklardan tenzih ederler ki, bu bir kalbî ibâdet demektir ve Cenab’ı Hak için kulluk secdesine kapanırlar ki, bu da bedenî bir ibâdettir. Meleklerin secde ettiklerini açıklamak, bizim için hoş bir işâret taşımaktadır. Şöyle ki: Onlar yüce makamları elde etmiş, dâima zikir ve fikr ile meşgul bulunmuş oldukları halde yine devamlı olarak mütevâzi bir şekilde kulluk secdesinde bulunuyorlar. Artık bizim gibi insanlar da dâima böyle secdelere kapanarak şanı yüce olan mabudumuza kullukta bulunmamız icab etmez mi?. Evet… Her kul için lâzımdır ki, Yüce Yaratıcıya dâima kalbî ve bedenî ibadetlerde, bulunsun, mânen Melekler zümresine katılmış olsun. Cenab’ı Hak’kın kemâl sıfatlarını, mânâlarını bilerek kalben düşünmek, bir kalb zikridir ki, bu gaflete mâni olduğu için pek mühim bir ibâdettir. § İşbu (206) ıncı âyeti kerime, Kur’an’ı Kerim’deki ondört secde âyetinin birincisidir. Bu secde ayetlerinden herhangi birini okuyan veya işiten her mükellef müslüman için bir secde yapması, hanefî müctehitlerine göre vâcip, diğer üç imama göre sünnettir. Tilâvet secdesi yapacak kimsenin (Gusül ve abdesti gerektiren hallerden) ve pislikten temiz olması lâzımdır. Bu secdenin hemen okunduğu ve işitildiği anda yapılması vâcip olmadığından daha sonra da yapılabilir. Binaenaleyh abdestsiz bir kimse bu secde âyetini dinleyecek olsa sonra abdest alarak bu vazîfeyi yapar. Tilâvet secdesi şöyle yapılır: Tilâvet secdesi niyetiyle eller kaldırılmaksızın (Allahü ekber) denilerek secdeye varılır, secdede üç kere “Sübhane rebbiyelâlâ” veya bir kere “Sübhâne rabbina inkâne vadü rabbinâ lemef’ulâ” denilerek secdeden kalkılır. Bu tekbirlerin alınması, müstâhabtir. Bir secde âyetini işiten bir mükellef, bunun secde âyeti olduğunu haber alınca kendisine secde vâcipolmuş olur. Mânâsını bilmesi lâzım değildir. Fakat bir secde âyetinin başka bir lisan ile olan tercümesini işiten kimse bunu anlamasa da sadece kendisine haber verilmekle üzerine secde vâcip olmaz. Imameynin (İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’in) görüşü budur. İmamı Âzam’ın daha sonra bu görüşü kabul etmiş olduğu rivâyet olunmuştur. Fakat bu secde âyetinin tercümesini okuyana mutlaka secde vâcibtir. İsterse mânâsını anlamasın, ihtiyat da bunu icab eder. Bunda ittifak vardır. Sözün özü: Allah Teâlâ Hazretlerine daima ibâdet ve itaatte bulunmak, onun verdiği nîmetlere dâima şükür ederek şükür secdesine kapanmak en mühim, en kutsî bir kulluk vazifesidir. O Kerem Sâhibi Mâbud, cümlemizi bu kutsal vazîfeyi yerine getirmeye muvaffak buyursun. Peygamberlerin efendisinin hürmetine. Âmin.