Kur'ân-ı Kerîm'in Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsiri (yalnız tefsir katmanı) — Hud 11:1 – Ra'd 13:43
İçindekiler
- Hud 11:1
- Hud 11:2
- Hud 11:3
- Hud 11:4
- Hud 11:5
- Hud 11:6
- Hud 11:7
- Hud 11:8
- Hud 11:9
- Hud 11:10
- Hud 11:11
- Hud 11:12
- Hud 11:13
- Hud 11:14
- Hud 11:15
- Hud 11:16
- Hud 11:17
- Hud 11:18
- Hud 11:19
- Hud 11:20
- Hud 11:21
- Hud 11:22
- Hud 11:23
- Hud 11:24
- Hud 11:25
- Hud 11:26
- Hud 11:27
- Hud 11:28
- Hud 11:29
- Hud 11:30
- Hud 11:31
- Hud 11:32
- Hud 11:33
- Hud 11:34
- Hud 11:35
- Hud 11:36
- Hud 11:37
- Hud 11:38
- Hud 11:39
- Hud 11:40
- Hud 11:41
- Hud 11:42
- Hud 11:43
- Hud 11:44
- Hud 11:45
- Hud 11:46
- Hud 11:47
- Hud 11:48
- Hud 11:49
- Hud 11:50
- Hud 11:51
- Hud 11:52
- Hud 11:53
- Hud 11:54
- Hud 11:55
- Hud 11:56
- Hud 11:57
- Hud 11:58
- Hud 11:59
- Hud 11:60
- Hud 11:61
- Hud 11:62
- Hud 11:63
- Hud 11:64
- Hud 11:65
- Hud 11:66
- Hud 11:67
- Hud 11:68
- Hud 11:69
- Hud 11:70
- Hud 11:71
- Hud 11:72
- Hud 11:73
- Hud 11:74
- Hud 11:75
- Hud 11:76
- Hud 11:77
- Hud 11:78
- Hud 11:79
- Hud 11:80
- Hud 11:81
- Hud 11:82
- Hud 11:83
- Hud 11:84
- Hud 11:85
- Hud 11:86
- Hud 11:87
- Hud 11:88
- Hud 11:89
- Hud 11:90
- Hud 11:91
- Hud 11:92
- Hud 11:93
- Hud 11:94
- Hud 11:95
- Hud 11:96
- Hud 11:97
- Hud 11:98
- Hud 11:99
- Hud 11:100
- Hud 11:101
- Hud 11:102
- Hud 11:103
- Hud 11:104
- Hud 11:105
- Hud 11:106
- Hud 11:107
- Hud 11:108
- Hud 11:109
- Hud 11:110
- Hud 11:111
- Hud 11:112
- Hud 11:113
- Hud 11:114
- Hud 11:115
- Hud 11:116
- Hud 11:117
- Hud 11:118
- Hud 11:119
- Hud 11:120
- Hud 11:121
- Hud 11:122
- Hud 11:123
- Yusuf 12:1
- Yusuf 12:2
- Yusuf 12:3
- Yusuf 12:4
- Yusuf 12:5
- Yusuf 12:6
- Yusuf 12:7
- Yusuf 12:8
- Yusuf 12:9
- Yusuf 12:10
- Yusuf 12:11
- Yusuf 12:12
- Yusuf 12:13
- Yusuf 12:14
- Yusuf 12:15
- Yusuf 12:16
- Yusuf 12:17
- Yusuf 12:18
- Yusuf 12:19
- Yusuf 12:20
- Yusuf 12:21
- Yusuf 12:22
- Yusuf 12:23
- Yusuf 12:24
- Yusuf 12:25
- Yusuf 12:26
- Yusuf 12:27
- Yusuf 12:28
- Yusuf 12:29
- Yusuf 12:30
- Yusuf 12:31
- Yusuf 12:32
- Yusuf 12:33
- Yusuf 12:34
- Yusuf 12:35
- Yusuf 12:36
- Yusuf 12:37
- Yusuf 12:38
- Yusuf 12:39
- Yusuf 12:40
- Yusuf 12:41
- Yusuf 12:42
- Yusuf 12:43
- Yusuf 12:44
- Yusuf 12:45
- Yusuf 12:46
- Yusuf 12:47
- Yusuf 12:48
- Yusuf 12:49
- Yusuf 12:50
- Yusuf 12:51
- Yusuf 12:52
- Yusuf 12:53
- Yusuf 12:54
- Yusuf 12:55
- Yusuf 12:56
- Yusuf 12:57
- Yusuf 12:58
- Yusuf 12:59
- Yusuf 12:60
- Yusuf 12:61
- Yusuf 12:62
- Yusuf 12:63
- Yusuf 12:64
- Yusuf 12:65
- Yusuf 12:66
- Yusuf 12:67
- Yusuf 12:68
- Yusuf 12:69
- Yusuf 12:70
- Yusuf 12:71
- Yusuf 12:72
- Yusuf 12:73
- Yusuf 12:74
- Yusuf 12:75
- Yusuf 12:76
- Yusuf 12:77
- Yusuf 12:78
- Yusuf 12:79
- Yusuf 12:80
- Yusuf 12:81
- Yusuf 12:82
- Yusuf 12:83
- Yusuf 12:84
- Yusuf 12:85
- Yusuf 12:86
- Yusuf 12:87
- Yusuf 12:88
- Yusuf 12:89
- Yusuf 12:90
- Yusuf 12:91
- Yusuf 12:92
- Yusuf 12:93
- Yusuf 12:94
- Yusuf 12:95
- Yusuf 12:96
- Yusuf 12:97
- Yusuf 12:98
- Yusuf 12:99
- Yusuf 12:100
- Yusuf 12:101
- Yusuf 12:102
- Yusuf 12:103
- Yusuf 12:104
- Yusuf 12:105
- Yusuf 12:106
- Yusuf 12:107
- Yusuf 12:108
- Yusuf 12:109
- Yusuf 12:110
- Yusuf 12:111
- Ra'd 13:1
- Ra'd 13:2
- Ra'd 13:3
- Ra'd 13:4
- Ra'd 13:5
- Ra'd 13:6
- Ra'd 13:7
- Ra'd 13:8
- Ra'd 13:9
- Ra'd 13:10
- Ra'd 13:11
- Ra'd 13:12
- Ra'd 13:13
- Ra'd 13:14
- Ra'd 13:15
- Ra'd 13:16
- Ra'd 13:17
- Ra'd 13:18
- Ra'd 13:19
- Ra'd 13:20
- Ra'd 13:21
- Ra'd 13:22
- Ra'd 13:23
- Ra'd 13:24
- Ra'd 13:25
- Ra'd 13:26
- Ra'd 13:27
- Ra'd 13:28
- Ra'd 13:29
- Ra'd 13:30
- Ra'd 13:31
- Ra'd 13:32
- Ra'd 13:33
- Ra'd 13:34
- Ra'd 13:35
- Ra'd 13:36
- Ra'd 13:37
- Ra'd 13:38
- Ra'd 13:39
- Ra'd 13:40
- Ra'd 13:41
- Ra'd 13:42
- Ra'd 13:43
Hud 11:1
Bu mübârek âyetler, Kur’an’ı Kerim’in nasıl muazzam bir ilâhî kitap olduğunu bildirmektedir. Bütün insanlığın yalnız Allah Teâlâya ibâdet etmelerini ve Hak rızâsı için tövbe ederek ondan mağfiret dilemelerini ve osayede güzel bir hayâta kavuşmalarını emir etmektedir. Yükümlü oldukları vazîfelerden yüz çevirenlerin de korkunç akıbetlerini hatırlatmaktadır. Ve nihâyet bütün insanların, herşeye kaadir olan Cenâb-ı Hak’kın mânevî huzuruna sevk ile muhakemeye tâbi olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Elif, lâm, ra) bu mübârek tabir ya bu sûrenin bir ismi demektir. Yahud müteşabihattan bir tabir ve Allah’ın sırlarından bir sırdır. Mânâsını Allah’ın ilmine havâle ederiz. Bakare ve Yunus Sürelerinin birinci âyetlerine de bakınız!. (Bir kitapdır ki) yani: Bu gibi harflerden meydana gelen Kur’an-ı Kerim: Bir mucize ve ilâhî bir kitapdır ki, (âyetleri hâkim ve habir tarafından) yani: Bütün emirleri, yasakları, fiilleri hikmete dayalı olan ve bütün mahlûklarının hallerini bilen Allah Teâlâ katından (sağlamlaştırılmış ve sonra açıklanmıştır.) yani: Bütün âyetleri sağlamdır, noksandan, bozukluktan uzak bir şekilde tanzim edilmiştir. Sonra bununla beraber bütün âyetleri dinî hükümlere, öğütlere, peygamberlerin hayatlarına ve diğer fâideli hususlara dâir ayrıntılı bir halde bulunmaktadır.
Hud 11:2
Kur’an-ı Kerim’in âyetleri (Şunun için) öyle sağlam ve ayrıntılı olarak bulunmuştur (ki) Ey insanlar!. Siz o âyetleri güzelce dikkate alasınız (Allah Teâlâ’dan başkasına kullukta bulunmayasınız) yalnız o Kerem Sahibi Yaratıcınıza kullukta, bulunup başkalarına tapınmayasınız. Yahut bu âyeti kerime, bir ilâhî mahiyettedir, Peygamberimizin lisanı vâsıtasiyle bizlere şöyle tebliğ edilmektedir: Ey insanlar!. Cenâb-ı Hak’tan başkasına ibâdette bulunmayınız, (şüphe yok ki, ben sizin için) Ey insanlık topluluğu!, (onun) OKâinatın Yaratıcısı (tarafından bir uyarıcıyım) Allah Teâlâ’dan başkalarına tapanları ebedî bir azap ile korkutucuyum (ve müjdeleyicîyim) Hak Teâlâ’nın birliğini bilip birlikte, yalnız ona ibâdetde bulunanları da sevap ile, ebedî mutluluğa kavuşmakla müjdeleyiciyim.
Hud 11:3
(Ve hem) Ey insanlar!. Siz günahlarınızdan dolayı (Rabbinizden mağfiret dileyiniz) ona sığınınız, ondan bağışlanmanızı niyazda bulunun (sonra ona tövbe ediniz) kusurlarınızdan dolayı pişmanlıkta bulunarak onları terke karar verin, ibâdet ve itaate devâma başlayınız, (ki sizi belirlenmiş olan ecele) Yani: Tâyin ve takdir edilen ömrünüzün nihayetine (kadar güzel bir nimet ile yararlandırsın) sizi güzel bir yaşayış, geniş bir rızk ile yaşatsın, sizi meşru servetlere, çoluk çocuğa kavuştursun (ve) Cenâb-ı Hak (her fazîlet sahibine) güzel amellerde bulunan kuluna dünyada veya âhirette (fazlını) mükâfâtını (versin) Evet.. Her kul, dünyadaki güzel amellerine göre âhiretde çeşitli saadet mertebelerine ulaşır ve böyle iyi ve fazilet sahibi zatlar, dünyada da çoğunlukla o güzel hareketlerinin mükâfâtını görürler. (Ve eğer) Ey insanlar!. Siz (yüz çevirirseniz) yani: Ey kendilerine Allah tarafından bir Peygamber olmak üzere gönderilmiş olduğum kimseler, siz benim tebliğ ettiğim dinî hükmlere, Kur’an’ı Kerim’in beyanlarına uymaz da bundan kaçınır iseniz (şüphe yok ki) ben (sizin üzerinize büyük bir günün) kıyâmet gününün (azâbından korkarım) yahut daha dünyada iken kıtlık ve pahalılık gibi ve diğer müthiş bir belâ gibi helâk edici bir kötülüğün üzerinize yöneleceğinden endişede bulunurum. Nitekimbir nice âsi milletler vaktiyle böyle birer müthiş akıbete yakalanmışlardır. İşte bütün insanlığa bir şefkat ve acıma eseri olmak üzere Kur’an lisânı ile öyle bir felâkete uğramamaları için nasihat verilmiş oluyor. Ne büyük bir ilâhî lûtuf!. Artık insanlar, bu öğütlerden istifadeye koşmalı değil midirler?.
Hud 11:4
Ey insanlar!. Âkıbet (bütün dönüşünüz Allah Teâlâ’yadır) hepiniz de öleceksinizdir, hepiniz de âhiretde Cenâb-ı Hak’kın yüce mahkemesine sevkedileceksinizdir. Mü’minler, iyi kullar mükâfatlara, kâfirler, asiler de lâyık oldukları azaplara kavuşacaklardır. (O) Yüce Yaratıcı (ise herbir şey üzerine kaadirdir) binaenaleyh sizi öldürmeğe, tekrar diriltmeğe, hepinizi de lâyık olduğunuz akıbetlere kavuşturmaya her şekilde ilâhî kudret fazlasiyle kâfidir. Artık bunu düşünmeli değil midir?. Evet.. İnsan, Allah’ın azâbını düşünerek titremelidir, kendisini o azabın pençesinden kim kurtarabilir?. Ve Ceyıâb-ı Hak’kın nîmetlerini, kulları hakkındaki teşvik ve lûtuflandırmasını da düşünerek şükür secdesine kapanmalıdır, bu nîmetlere lâyık olmaya gece ve gündüz çalışmalıdır, insanlığın mutluluğu ancak bu sâyede tecelli eder. Yazıklar olsun buna muhalif hareket ederek hayatlarını boş yere zâyi edenlere, kendilerini ebedî felâketlere uğratanlara!.
Hud 11:5
Bu mübârek âyetler, kâfirlerin hakkı dinleyip kabul etmekten ne kadar kaçındıklarını, saklandıklarını bildiriyor. Ve bütün hayat sahiplerinin rızkını vermekte olan ve bütün sırları bilen Cenab’ı Hak’kın ilm ve kudretindenise hiçbir şeyin gizli kalmıyacağını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Ey hakikî mü’minler!. (Haberdar olunuz ki onlar) O kâfirler, veya o münafıklar (şüphesiz ondan) Cenab’ı Hak’tan (gizlenmek için) kendi kâfirce hallerini Peygamberine ve onun vasıtasiyle mü’minlere ilân etmemesi için (göğüslerini bükerler) haktan ayrılırlar, dinsizliklerinde devam etmek isterler. Ey mü’minler siz (iyi bilin ki) güzelce biliniz ki, (onlar) o küfrlerini, munafıklıklarını saklamak cehâletinde bulunan kimseler (örtülerine bürünürlerken de) yataklarına sokularak kendilerini saklamağa çalıştıkları zamanda ve herhalde (o) O Kudret Sahibi Yaratıcı (onların) öyle (gizlediklerini) de (ve açığa vurduklarını) da tamamen (bilir) ondan hiçbir hareketlerini gizlemeğe güç yetiremezler. (Şüphe yok ki o) Kâinatın Yaratıcısı (bütün sinelerin) kalplerin (özünü hakkıyle bilicidir) açıkça yapılan şeyleri de, gizlice işlenilen şeyleri de tamamen bilir. Şüphesiz inanıyoruz. Artık o cahiller ne kadar yanlış bir düşünce ile hareket ettiklerinin farkında olmalı değil midirler?. Bir rivâyete göre bu âyeti kerime, “Ahnes İbni Şureyk” gibi münâfıklar hakkında nâzil olmuştur. Bu münâfık, tatlı sözlü bir şahısmış, Rasûlü Ekremle buluşunca sevgi ve dindarlık gösterir, halbuki, kalben inkârcı idi, kendi halini gizlemek isterdi. Bu âyeti celile ise bunların bu cahilce hallerini kınamaktadır.
Hud 11:6
Evet.. Cenab’ı Hak, bütün yaratıklarının hallerini bilicidir. (Ve yeryüzünde hiçbir yürüyen hayat sâhibi yoktur ki, illâ onun rızkı Allah Teâlâ’ya aitdir.) Eğer Hak Teâlâ Hazretleri bütün yaratıklarının hallerini hakkıyla bilmeseydi böyle bütün yerlerde, denizlerde, dağlarda yaşayan çeşitlicinslerdeki canlıları rızıklandırması, onların idarelerini temin buyurması nasıl mümkün olabilirdi?. Allah Teâlâ böyle her şeyi bildiği gibi (Onun) herhangi bir hayat sahibinin (duracağı yeri de) onun anasının rahmini de, gece ve gündüz ikâmet edeceği mekânı da ve (emânet bırakılacak yeri de) nerede öleceğini de ve nereye defnedileceğini de (bilir) ilâhî ilminden hiçbir şey dışarda bulunamaz. (Hepsi de) bütün hayat sahipleri de, onların rızkları, ikametgâhları ve emânet bırakılacakları yerleri de (apaçık bir kitaptadır) lâvh-ı mahfuzda tamamen tesbit edilmiş bulunmaktadır. Artık öyle bir takım inkarcılar, münâfıklar kendi fikirlerini, bâtıl düşüncelerini Cenâb-ı Hak’tan nasıl saklayabilirler? Nedir onlardaki o kadar cahilce hareket, bir kere Kâinatı Yaratanın kudret eserlerini dikkate almaları icabetmez mi?.
Hud 11:7
Bu mübârek âyetler de Cenâb-ı Hak’kın bu âlemi ne şekilde ve ne gibi hikmetlerden dolayı yaratmış olduğunu bildiriyor ve ilâhî dinin bir takım haberlerini güzel bir terbiyeden mahrum olanların ne gibi yanlış alaycı bir kanaatle karşılayacak olduklarını haber veriyor ve böyle kimselere yönelecek ilâhî azabın kendilerinden asla bertaraf edilemiyeceğini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve o, o’dur ki) O bütün âlemlerin durumunu hakkıyla bilen O Yüce Yaratıcıdır ki (gökleri ve yeri altı günde yaratmıştır) yani: Üstümüzdeki gök tabakalarını ve ikametgâhımız olan yer küresini bildiğimiz dünyevî günlerin altısına eşit bir vakti içinde meydana getirmiştir. Şöyleki: Gökler iki günde, yeryüzünü de iki günde, ve yeryüzündeki canlılar, bitkiler vesaireyi de iki günde yaratmıştır ki, tamamı altı günden ibârettir. Yani: Onları o kadar bir müddet içinde varlık sahasına getirmiştir. Gerçekte Cenâb-ı Hak, bütün kâinatı bir anda da yaratmaya inanıyoruz ki kaadirdir. Fakat birçok hikmetlerden dolayı böyle bir müddet içinde yaratmıştır. Gökler, çeşitli tabakalara ayrıldığı ve daha yüce bir mahiyette bulunduğu için çoğul sigasiyle öncelikli olarak zikredilmiştir. Yer ise çeşitli tabakaları, kıtaları içine alsa da mahiyetleri aynı gibi olup gökler kadar bir yüksekliye sahip bulunmadığından tekil sigasiyle göklerden sonra zikredilmiştir. Arş ve gökler hakkında A’raf ve Yunus Sûrelerine de bakınız!. (Ve onun) o Ezelî Yaratıcının (arşı su üzerinde idi) yani: Göklerden ve yerden evvel Hak Teâlâ suları yaratmış, suların üstünde de arş adındaki pek yüce bir makâmı meydana getirmiştir. Arşın su üzerinde olması, ona bitişik olmasını icabetmez. Nitekim “yerin üzerinde gök vardır” denilir ki, bununla göğün yere bitişik olduğu kasdedilmez, belki yerin üstünde bulunduğu söylenilmiş olur. Maamafih tefsirlerde deniliyor ki: Bundan maksat, arşın altında sudan başka bir şey olmadığını beyandır. Gerek aralarında bir açıklık bulunmuş olsun ve gerek arş tamamen suyun kütlesi üzerine bitişik bulunsun aralarında fark yoktur. Allah’ın kudretine göre her ikisi görünüşte mümkündür. Şu da bilinmektedir ki: Cenâb-ı Hak’kın yaratmış olduğu su, her hayat sâhibi şeyin aslıdır. Nitekim Kur’an’ı Kerim’de: ó £§6 y õ§ ó ¤ 3 £ × ¢ õ¡ b¬àÛ ¤ a åß ¡ bäܤ Èuë = Biz her canlı şeyi sudan yarattık… (Enbiya, 21/30) buyurulmuştur.Bu yedinci âyeti kerime de şöyle bir işaret de vardır ki: Allah’ın arşı, bütün göklerden vesaireden daha büyük olduğu halde ilâhî kudret ile su üzerinde durabiliyordu. Artık bunu böyle harikulâde bir şekilde yaratmış olan Kâinatın Yaratıcısı herşeye kâdir olmaz mı? Bu dünyaları mahvedip başka âlemler meydana getirmeğe yüce kudreti fazlasiyle yetmez mi? İnanıyoruz eder. O hikmet sahibi mabudun her yarattığı eseri bir nice hikmetleri ve faydaları içermektedir. Kısacası bu gökleri ve yeri ve üzerindeki mahlûkatı yaratması da, Ey insanlar!. (Hanginizin amelce daha güzel olduğunuzu imtihan içindir) Gerçekte Cenâb-ı Hak, kullarının bütün kanaatlarını, amellerini daha meydana gelmeden evvel de bilicidir, ancak ilâhî adaletinin ortaya çıkması için ve hiç bir kimsenin bir mazeret ileri sürmesine meydan kalmaması için onları bir imtihana tâbi tutmuştur, bu suretle hangi kulun kulluk vazifelerini yerine getirip getirmediği meydana çıkacak, bu suretle hakkında ilâhî delil tamam bulunmuş olacak, vazifelerini yapanlar sevaplara ulaşacaklar, yapmayanlar da cezalara uğrayacaklardır. (Ve) Ey Rasûlü Ekrem (eğer sen) insanlara hitâben (desen ki: Siz öldükten sonra şüphe yok ki, yine diriltileceksinizdir) bütün bu kâinatı böyle yoktan var etmiş olan Yüce Yaratıcı, sizlere ölümünüzden sonra yine hayat verecektir, sizleri başka bir âleme sevkeyleyecektir, diye kendilerini haberdar eylesen (elbetteki) onların içlerinden (kâfîr olanlar) bu ilâhî kudreti takdir edemeyip (diyeceklerdir ki, bu) senin bu söylediğin söz veya bunu haber veren Kur’an (apaçık bir büyüden başka birşey değildir) bu asılsız bir haberdir, bizleri büyülemek için bir sihir muamelesi demektir. İşte kâfir, ve ilâhî kudreti düşünmeden gâfil olanlar, böyle hakikatları inkâr ederek bâtıl isnatlarda bulunurlar. O kâfirler, Yüce Peygamberin hakikatin ta kendisi olan haberlerini yalanlar dururlar. İşte bir misâldaha!.
Hud 11:8
(Ve) Resûlüm!, (and olsun ki) kutsal varlığına yemin ederim (eğer onlardan) o kâfirlerden haklarında ortaya çıkacağı haber verilen (azâbı sayılı bir müddete kadar) az bir zaman için (geri bırakacak olsak) azap, kendilerini derhal yakalamıyacak olsa (elbette) o kâfirler bir alay yoluyla (diyeceklerdir ki, onu) o azâbı bizden (men eden) geri bırakan (nedir?.) eğer öyle bir azap olsa idi elbette derhal meydana çıkardı. Ey insanlar!. (Haberiniz olsun ki) Şunu iyice biliniz ki, (onlara) o kâfirlere azap (geleceği gün) o elem verici azap (kendilerinden bertaraf edilecek değildir) onu kendilerinden hiç bir şey, hiç bir kuvvet artık kaldıramıyacaktır. Bu azap, gerek dünyevî ve gerek uhrevî olsun herhalde onların haklarında gerçekleşecektir. Nitekim bir takımı Bedir gazvesinde vesâirede helâke, felâkete uğramışlardır. Yarın cehennemde ise büsbütün ebedî bir azâba uğrayacaklardır., (Ve kendisiyle alay) acele (ettikleri şey) haklarında takdir edilen azap (onları kuşatacaktır) onlar o alaylarının ne kadar mânâsız, ne kadar edepsizce olduğunu anlayacaklardı, ebediyyen azap görüp duracaklardır.
Hud 11:9
Bu mübârek âyetler, bir kısım insanların nâil olup daha sonra mahrum kaldıkları ve ihtiyaçlarından sonra kavuştukları nimetlere karşı lâyık olmayan ruh hallerini bildirmektedir.Ancak sabr eden, salih amellerde bulunan seçkin kullarında mağfirete, büyük mükâfatlara kavuşacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: Bir takım insanlar, Allah’ın takdirine karşı inkârcı bir vaziyet aldıkları için azâbı hak etmişlerdir. Evet.. (Ve eğer insana) öyle güzel bir dinî terbiyeden mahrum bulunan herhangi bir şahsa (tarafımızdan bir rahmet tatdırır) yani: Sıhhat gibi, servet gibi bir nîmet ihsan eder (sonra da onu) o rahmeti, nîmeti (ondan çekip alırsak şüphe yok ki o) şahıs (elbette çok ümitsizdir) sabırsızlığından dolayı Allah’ın rahmetinden ümidini kesmiştir. Ve (nânkördür) evvelce kavuştuğu nîmetleri de unutur, nîmete karşı nankörlükte bulunur. Cenâb-ı Hak’kın kendisine nîmet vermesindeki ve sonra o nîmeti ondan alıvermesindeki hikmeti düşünemez, nefsine hâkim olamaz, cahilce bir vaziyet alır durur.
Hud 11:10
(Ve eğer ona) O insana (isâbet eden bir zarardan) bir musibetten, bir sıkıntıdan, meselâ: Bir hastalıktan, yoksulluktan (sonra bir nîmet tatdırırsak) meselâ: Yeniden sıhhate, servete kavuşturursak (elbette der ki: Benden bütün kötülükler gidiverdi) bana isâbet eden musibetler yok oldu (şüphe yok ki o) bu halde, böyle bir nîmet ve kurtuluşa erişmesi anında (pek sevinen) insanlara karşı (çok öğünendir) böyle güzel, geniş bir vaziyete kavuşmaktan dolayı Cenab’ı Hak’ka şükr edeceği yerde gâfilce bir zevkin eseri olarak lüzumundan fazla neş’eler içinde kalır, insanlara karşı iftihar edici bir durumda bulunur, halbuki bu ulaştığı nimetlerin de elden gidebileceğini hiç düşünmez. Uyanık, düşünen bir insana yakışan hal ise bu mudur?
Hud 11:11
Fakat (Sabr edenler) insanlık hali uğradıkları musibetlerden dolayı feryat etmeyip, inlemeyip onların birer hikmet gereği olduğuna kanaat getirerek ve Allah’ın kaderine râzı olarak teselli bulanlar (ve salih amellerde bulunanlar) kavuştukları nîmetlerin değerini bilip bunları kendilerine ihsan buyurmuş olan Hak Teâlâ’ya şükr edenler, güzel güzel ibâdetleri yerine getirmeye çalışanlar (ise müstesnâ) bunlar öyle cahilce ümitsizliğe ve gurura kapılmazlar. Bunlar uğradıkları bazı sıkıntıların birer ilâhî imtihan olduğunu takdir ederler, onları sabr ile karşılarlar. Nimetlerde karşı da teşekkür vazifesini yerine getirmeye çalışırlar. (İşte onlar var ya, onlar için) öyle akıllıca, dindarca hareket eden seçkin insanlara mahsus (mağfiret) vardır. Kendilerinden insanlık hali ortaya çıkan günahlar için büyük bir bağışlanma takdir edilmiştir (ve) onlar için (büyük bir mükâfat) da (vardır) onlar o güzel amellerinden dolayı sevaplara, uhrevî mutluluğa nâil olacaklardır. Ne büyük bir muvaffakiyet!.
Hud 11:12
Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’e karşı kâfirlerin uygun olmayan şeyler istemelerini, bundan dolayı Hz. Peygamber’in üzülüp o kâfirlere bazı vahiyleri tebliğ etmek istemeyeceğim, ancak Yüce Peygamberin ise hakka tevekkül ederek peygamberlik görevini yerine getirmekle yükümlü bulunulduğunu bildirmektedir. Ve Kur’an-ı Kerim’in peygamber tarafından uydurma olduğunu iddiaya cür’etedenlere o ilâhî kitabın on sûresini olsun isterse uydurma kabilinden olmak üzere bir nazire meydana getirmelerini ve bu hususta kendilerine yardım için diledikleri kimseleri de davet etmelerini de teklif etmektedir. Onların böyle bir nazireden âciz kalıp cevap verememeleri ise Kur’an’ı Kerim’in Allah katından indirilmiş kutsal bir kitab olduğunu meydana koymuş olacağından artık Allah’ın birliğini tasdik eden herhangi bir müslüman için bunun tersini iddiaya mahal bulunmadığını işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!. (İmdi sen ihtimâl ki) tebliğatını güzelce karşılamayan, onlar ile alay eden bir takım inkârcıların öyle kötü hareketlerini görür, onların sözlerinden dolayı üzülürsün, (onun) o Peygamberin (üzerine bir hazine indirilmeli) değil mi idi?. Ondan hükümdarlar gibi bol bol kullanmalı değil mi idi?. (Veya onunla beraber bir melek gelmeli) onun Peygamberliğini tasdik etmeli (değil mi idi?. Demelerinden dolayı, sana vahy olunanların bazısını terkedici) yani: Bazı âyetleri onlara hemen tebliğ etmeyip geri bırakıcı olacaksın (ve onunla) o vahy olunanın bazısını onlara okuma ve tebliğden dolayı (göğsün daralır bulunacaksın) sana öyle bir düşünce ve üzüntünün gelmesi umulabilir. Fakat sen onların öyle sözlerine bakma, öyle bir üzüntüye düşme, (sen ancak bir uyancısın) senin vazîfen, onları kendilerine tebliğ ettiğin dinî hükmleri kabul etmedikleri takdirde Allah’ın azâbı ile korkutmaktır, Allah’ın kahrına uğrayacaklarını onlara hatırlatmaktan ibârettir. (Allah Teâlâ ise her şey üzerine vekildir) her şeyi yapmaya gücü yeter. Senin de onların da hallerinizi kaydetmektedir. Artık O Yüce Yaratıcıya tevekkül et, vazîfeni yerine getirme hususunda şüphede bulunma, onlara tebliğ edilecek şeyleri sonraya bırakma. İbni Abbas Hazretlerinden rivâyet edildiğine göre Mekke’deki müşriklerin reislerinden bir kısmı, Rasûlü Ekreme müracaat ederek “YaMuhammed -Aleyhisselâm!.-eğer sen Peygamber isen Mekke’nin dağlarını Altun kıl” demişler. Bir kısmı da “bize melekleri getir de senin peygamberliğine şahitlikte bulunsunlar” diye söylenmişler. Rasûlü Ekrem de “Ben buna kaadir değilim” demiş. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Diğer bir rivâyete göre de müşrikler demişler ki: Sana imân etmemiz için bize başka bir Kur’an getir ki, onda bizim ilâhlarımızın aleyhinde kötü bir söz bulunmasın. Rasûlü Ekrem de onların imâna gelmeleri için o bâtıl putlar aleyhindeki âyetleri onlara karşı geçici olarak okumamak düşüncesinde bulunur gibi olmuş. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olarak Hz. Peygamber’in tebliğata devam etmesi emir olunmuştur. Şöyle de deniliyor ki: Vahy edilenlerden tebliği geçici olarak terkedilmesi düşünülen âyetlerden maksat, müşriklerin putları hakkındaki sövüp saymalarını içeren veya müşriklerin cahilliklerini, bâtıl üzere ısrarlarını beyan eden âyetlerdir.
§ Bu âyeti kerime de ve benzerlerindeki “leale ve benzeri kelimeler” belki, ihtimal ki, umulur ki mânâlarını ifâde eder, şüpheyi gerektirir. Halbuki, Allah Teâlâ Hazretleri her şeyi hakkıyla bilir, O’na göre hiç bir şey ihtimâl dairesinde bulunamaz. Binaenaleyh Kur’an’ı Kerim’deki böyle ihtimal ve soru şekilde yapılan hitaplar, karşılıklı konuşma, belâgat ve fesahatın gereğidir veya bir talep, bir tenbih, bir yasaklama ve mazereti kaldırma vesîlesidir. Yani: Faraza böyle bir ihtimâl olsa da ona kıymet verilmemesini ifâde etmektedir.
§ Bir de bu âyeti kerime, müslümanları irşad etmektedir, bir takım cahillerin dinsizlerin alaylarına, kötü lâkırdılarına bakarak hak olan şeyleri söylemekten geri durmamalarını mü’minlere, selâhiyet sahibi zatlara tenbih buyurmaktadır.
Hud 11:13
(Yoksa) O kâfirler (diyorlar mı ki, onu) o Kur’an-ı Hz. Muhammed (kendisi uydurdu) o, Allah tarafından değildir. Evet.. Onlar öyle diyorlar. Resûlüm!. Onlara (de ki, onun) o Kur’an’ın (benzerinden) edebî beyanı, güzellikler saçan nazmı itibâriyle (on sûre uydurma olarak) meydana (getiriniz) yani: Sizler de arap dilini biliyorsunuz, sizlerin arasında belâgat ve fesahat dairesinde söz söyleyenler vardır. Artık Kur’an’ı Kerim’in on sûresine sırf belâgati ve fesahati itibariyle bir nazire meydana getiriniz, isterse gerçek şeylere, bir takım hakikatlara, marifetlere ait değil, bir takım hayallerden; uydurma şeylerden ibâret bulunsun. Bununla beraber bu hususta size yardım etmeleri için (Allah Teâlâ’dan başka gücünüz yettiği kimseleri de) tanıyıp bildiğiniz bilginleriniz! de veya kendilerine tanrılık isnat ettiğiniz putlarınızı da, falcılarınızı da, edebiyatçılarınızı da (dâvet ediniz) gelip size yardım etsinler. (Eğer) Ey inkarcılar, siz iddianızda, Kur’an hakkında iftira etmenizde (doğru kimseler oldunuz ise) öyle bir nazire meydana getirmek için hareket ediniz bakalım. Ne mümkün!.
Hud 11:14
(İmdi) Resûlüm!. O inkarcılar (size cevap vermezlerse) kendilerine teklif ettiğiniz nazireyi getirmeğe güç yetiremezlerse (artık biliniz ki) ey müslüman topluluğu! O mucize Kur’an-ı Kerim (şüphesiz Allah Teâlâ’nın ilmiyle indirilmiştir) o apaçık kitap, başkalarının bilgisi ve kudretinin üstünde olup ancak Allah’ın ilmi ve vahyi ile sizlere indirilmiştir, (ve ondan) O Ezelî Yaratıcıdan (başka bir mâbud) da(yoktur) bütün mahlûkatın yaratıcısı, mabudu ancak o’dur. Onun âyetlerine nazire getirecek kimse bulunamıyacağı gibi, onun ilahlık ve yaratıcılığına ortak olabilecek bir kimse de asla yoktur. (Binaenaleyh) hakikat ortaya çıkmıştır, artık (siz müslümanlar mısınız?.) yani: Kur’an’ın bir ilâhî kitap olduğu tahakkuk etmiş olduğundan ey bunu idrâk edenler!. Siz samimi bir şekilde İslâmiyet’i kabul etmiş, bu hususta sâbit bulunmuş kimseler misiniz?. Böyle olmak herhalde gerekli değil midir?. Veyahut bu hitap, müşriklere yöneliktir. Yani: Ey inkarcılar!. Kur’an-ı Kerim’in binlerce hakikatleri, hikmetleri kapsadığı açıktır. Sizler ise onun yalnız lâfızları itibariyle olan belâgat ve fesahatine denk on sûresine uydurmaca bir nazire getirmekten bile âciz bulunuyorsunuz. Artık hiç bir şüpheye mahal kalmamıştır. O halde sizin de müslüman olmanız icabetmez mi?. Hatta daha sonra Kur’an-ı Kerim’in yalnız bir sûresine nazire meydana getirmeleri kendilerine teklif edilmiş, ondan da âciz kalmışlardır. Bakare sûresindeki (23) üncü ve Yunus sûresindeki (38)’inci âyeti celile bunu ifâde etmektedir.
Hud 11:15
Bu mübârek âyetler, bütün arzuları dünya varlığından ibaret olanların öyle fani bir varlığa kavuşturulacaklarını, âhiretde ise ateşten başka birşeye nâil olamayacaklarını bildirmektedir. Fakat Allah’ın dinini açık bir delil ile, mükemmel bir şahid ile, mukaddes bir kitab ile bilip tasdik eden herhangi bir zatın ise öyle hayatını dünyaya adayanlar gibi olmayıp müstesna bir mevkide bulunacağına işaret etmektedir. Böyle bir imândan mahrum kalanların ise yerleri şüphesiz ki cehennem olacağından bunda şüpheye mahal bulunmadığını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Herkim dünya hayatım ve onun ziynetini dilerse) yani: Herhangi bir insan ki; bütün arzusu, çalışması dünyada zevk ile, sıhhat ile, geniş bir yaşam ile, fazla çoluk ve çocuğa kavuşmakta yaşamaktan ibaret olup başka dinî, uhrevî bir gaye takib etmezse (onlara) o gibi kimselere (dünyada amellerini tamamen öderiz) meselâ: Fakirlere yardım etmiş, yollar, köprüler, çeşmeler yaptırmış olsalar bunların kendilerine uhrevî bir faidesi olamaz. Cenâb-ı Hak onlara bu amellerinin karşılığını dünyada verir. (Ve onlar orada) dünyada (bir eksikliğe uğratılmazlar) amellerinin karşılığını dünyada tamamen görürler. Onlar dünyada sıhhate, başkanlığa, geçim bolluğu vesaireye kavuşurlar. Fakat bunlar güzel bir itikada sahip olmadıkları için dünyadaki amellerinden dolayı uhrevî bir mükâfata ulaşamazlar.
Hud 11:16
Fakat (Onlar) öyle âhirete inanmayıp yanlızca gösteriş için, dünyevî bir maksat için amellerde bulunanlar (o kimselerdir ki, onlar için âhiretde ateşten başka birşey yoktur.) Çünkü onların bütün koşup durmaları dünyaya yöneliktir, bütün amelleri, dünyayı kazanma doğrultusundadır, amelleri Allah rızasını kazanmak için değildir. Artık onlar âhiretde ebedî bir azaptan başkasını hak etmiş değillerdir. (Ve) Onların dünyada iken (işlemiş oldukları şeyler) ameller (orada) âhiretde (boşa çıkmıştır) tamamen kaybolup gitmiştir. (Ve bütün işledikleri) haddızatında (bâtıl olmuştur) zira güzel bir itikada, Allah’ın rızasına kavuşma maksadına dayalı olmayan herhangi bir amelin uhrevî bir kıymeti bir faidesi olamaz.
Hud 11:17
(İmdi Rab’binden bir açık delîl üzere olan) İslâm dininin hak olduğuna ait açık bir delile sahip bulunan, Yüce Peygamber Efendimiz gibi bir Kur’an-ı Kerim’e nâil olan (ve onu) o delili, o kanıtı (O’nun tarafından) Allah veya Kur’an’ı Kerim tarafından (bir şahid takib eden) yani: O delilin hak olduğuna şahitlik eden o Kur’an’ın nazmındaki icaz gibi veya geleceğe ait haber verdiği bir takım şeylerin bilahara gerçekleşmesi gibi veya Cibrili Emin’in inmesi gibi bir şahit bulunan (ve onun evvelinden de) yani: Kur’an’ın inmesinden önce de (Musa’nın kitabı) olan Tevrat (bir rehber ve rahmet olarak bulunan) yani: Allah’ın dinine dair evvelce indirilmiş ve kendisine uyulmuş, inananları için kurtuluş ve saadete vesile olmuş olan öyle semavî bir kitaba inanan (zât) ne kadar müstesna bir mevkidedir. Böyle bir zat, öyle yalnız dünya hayatını ve ziynetini dileyip duran kimseler gibi olur mu?. Elbette olmaz. Böyle bir mânâ burada gizlidir. (O zatlar) öyle delile, şahide, kitaba kavuşan müslümanlar (ona imân ederler) Kur’an’ı, onu kendilerine tebliğ eden son peygamberi tasdikte bulunurlar, istikballerini temin etmiş olurlar. (Ve çeşitli gruplardan) küfr ve nifak sahiplerinden (her kim onu) o Kur’an’ı veya o Yüce Peygamberi (inkâr ederse o kimsenin de varacağı yeri) âhiretde (cehennemdir.) Evet. Hz. Muhammed’in peygamberliğini veya Kur’an’ın ilâhî bir kitab olduğunu inkâr edenler, kâfir olacaklarından dolayı âhiretde ebedî azâba uğrayacaklardır. (Artık ondan) O Kur’ân’dan veya o inkârcıların cehenneme gönderileceklerinden (şüphede bulunma) ondaşek ve şüpheye mahal yoktur. Ey imân sahipleri (şüphe yok ki o) Kur’an’ı Kerim veya cehennemin öyle onlara vadedilmiş olması (rabbinden bir haktır) o bir hakikattır, ona inkâr asla câiz değildir. (Velâkin insanların çoğu imân etmezler) Onlar akıllarını güzel kullanmadıkları, inada ve kibre kapılarak güzelce düşünmeden mahrum kaldıkları için küfre düşmüşlerdir. Onlar İslâm dinini kabulden kaçınırlar, Kur’an-ı Kerim’i tasdik etmezler, nihayet cehenneme atılacaklarına da inanmazlar. Öyle bir cehalet ve sapıklığın kurbanı olup giderler. Ne müthiş bir âkıbet!. Kısacası: Bir zat ki: Kur’an’ı Kerim gibi pek parlak bir delile sahiptir, bu delili kuvvetlendiren bir yüce şahide, bir mucizeye ulaşmıştır, inancının doğruluğunu gösteren semavî kitaplardan birinin bu husustaki açıklamalarını da bilmektedir. Artık böyle aydın bir zat ile o gibi açık delilleri, esasları inkâr eden, dünya hayatından başka birşeyi istemeyen inkârcı, kâfir bir şahıs aynı olabilir mi?. Elbette olamaz. O mü’min ve mütefekkir olan zâtın istikbali güvence altındadır, o ebedî bir saadete adaydır. Diğerinin istikbali ise pek müthiştir, daimi bir azaptan başka değildir. Artık aradaki farkı düşünmeli!.
Hud 11:18
Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’ka karşı iftirada, muhalif iddialarda bulunanların ve insanları hak yolundan men etmeye çalışanların en zalim ve yalancı olduklarının şahadetle sabit olduğunu ve lânete uğramış kimseler bulunduklarını gözler önüne senyör. Bu gibi şahısların âciz, yardımlaşmadan, görüp işitmek kuvvetinden mahrum kalacaklarını vekat kat azâba uğrayacaklarını, nefislerini zararlara sokmuş, âhirette de en büyük felâketlere uğramış olacaklarını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Daha zalim kimdir?.) Yani: Daha zalim yoktur (o kimseden ki) öyle kâfir bir şahıstan ki (bir yalanı Allah Teâlâ’ya iftira etmiş olur) yani: Allah’ın şanına lâyık olmayan bir şeyi Cenâb-ı Hak’ka isnat eder. Meselâ: Hak Teâlâ’ya ortak koşar, bir insanı Allah Teâlâ’nın oğlu veya melekleri onun kızları sanır, taptığı putların kendisine Allah yanında şefaat edecekelrini iddia eder. Veyahut Cenâb-ı Hak’kın indirmiş olduğu bir kitabı inkâr, başkalarına ait bir kitabı da Allah’ın kitabı olarak kabul eder. (Onlar) Böyle çok zulm ile, iftira ile vasıflanan şahıslar (Rab’lerine) kendilerini yaratmış, beslemiş olan Yüce Yaratıcının büyük mahkemesine (arzedileceklerdir) kıyâmet günü o çirkin hallerinin meydana çıkması için muhakemeye tâbi olacaklardır (ve şahitler de) yani: O muhakeme zamanında onların o kâfirce, iftiracı hallerine şahadet edecek olan hafaza melekleri veya Peygamberler veyahut diğer insanlar veya kendilerinin organları (diyeceklerdir ki: İşte Rablerine karşı) iftira yoluyla (yalanlarda bulunanlar onlardır) onların yaptıkları alçaklıklar böyle herkese gösterilecektir. Cenâb-ı Hak ise buyuruyor ki: (Haberiniz olsun ki. Allah Teâlâ’nın lâneti) gazabı, rahmetinden uzaklaştırması (zâlimler üzerinedir) o inkârcı, iftiracı kimseler ise insanların en zâlimleri olduklarından hemen Allah tarafından lânete uğramış bulunmaktadırlar.
Hud 11:19
(Onlar ki) O lânete uğramış şahıslar ki (Allah Teâlâ’nın yolundan) onun apaçık dininden insanları (men’e çalışırlar) menetmeye güç yetirdikleri kimseleri bâtıl bir yola göndermek isterler. (Ve onun) O hak yolu (için iğrilik isterler) yani: Öyle bir selâmet ve saadet yolunu eğrilik ile vasıflandırır veya o yola gidenleri ondan geri döndürmeğe çalışırlar. Meselâ: Bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ı inkâra cür’et gösterirler (ve) halbuki, (onlar -evet- onlar âhireti inkâr etmektedirler) ona inanmazlar, onun için bir hidâyet yolunun bulunduğuna inanmazlar.
Hud 11:20
(Onlar) O kâfirce durumları bildirilen inkarcılar (yerde) Cenâb-ı Hak’ki hâşâ (âciz bırakacak kimseler olmamışlardır) yani: Onlar kendilerini yeryüzünün genişliğine rağmen Cenâb-ı Hak’kın azap pençesinden kaçıp kurtarabilecek bir durumda asla bulunamazlar (ve onlar için Allah Teâlâ’dan başka yardımcılardan da) bir fert (yoktur) ki, onlara yardım ediversin, onları Allah’ın azâbından kurtarsın. Onların yaptıkları putları kendilerine böyle bir yardımda bulunmaya asla kaadir değildirler. (Onlar için azap kat kat olacaktır) O inkarcılar çeşit çeşit cezalara uğrayacaklardır. (Onlar) Haktan fazla kaçındıkları, hakka fazlasiyle düşman kesildikleri için hakkı (işitmeğc tahammül eder olmamışlardı) onlar âyetleri, nasihatları dinleyerek istifâde eder bir kabiliyette değildirler (ve) onlar (görür kimseler de olmamışlardı) onlar kendi içlerindeki ve dışardaki kudret eserlerini görüp uyanacak şahıslar da değildir. Onlar kendi yaratılışlarını zâyi etmiş kimselerdir.
Hud 11:21
(İşte onlar) O hakkı görüp işitmek kabiliyetini zâyi eden inkarcılar (o kimselerdir ki, nefislerine yazık etmişlerdir) Kâinatın Yaratıcısına ibâdeti bırakıp putlara tapınmakta bulunmuşlar, bu yüzden kendilerini ebedî cezalara uğratmışlardır (ve iftira ettikleri şeyler de) öyle Allah Teâlâya ortak koştukları bâtıl tanrıları da, onlardan umdukları faideler, yardımlar da (onlardan kaybolup gitmiştir) hiç birinden bir fâide görememişlerdir, kendileri için bir üzüntüden, bir pişmanlıktan başka bir şey kalmamıştır.
Hud 11:22
(Şüphe yok ki,) Başka çare yok, herhalde yarın (âhirette en fazla hüsrana) zarar ve ziyâna, mahrumiyete, felâkete (uğrayanlar onlardır) öyle Yüce Yaratıcıya karşı iftiraya cür’et edenlerdir. Ona ortak koşanlardır, onun mukaddes dinini kabul etmeyip dinsizlik, ahlâksızlık yoluna gidenlerdir. Artık onlardan daha fazla hayatını zâyi etmiş azâba uğrayacak bulunmuş kim olabilir?
§ Bu mübârek âyetler gösteriyor ki: Birlik dinini terkeden, ilâhî beyanların tersini Cenâb-ı Hak’ka isnat eyleyen, insanları hak dinden mahrum bırakmaya çalışan inkârcı, kâfir kimseler, şu gibi ondört kınanmış, helâk edici sıfat ile vasıflanmışlardır.
1 – Onlar Cenâb-ı Hak’ka karşı iftirada bulunan kimselerdir.
2 – Onlar âhiretde zelil etmek için Cenâb-ı Hak’kın yüce mahkemesine gönderileceklerdir.
3 – Onların Cenâb-ı Hak’ka karşı yalanlarda bulunduklarına şahitler şahitlik edecektir.
4 – Onlar küfrlerinden dolayı ebediyen Allah’ın lânetine uğramışlardır.
5 – Onlar Allah’ın kullarını Allah yolundan İslâm dininden men’etmeye çalışırlar.
6 – Onlar insanları küfre düşürmek için hakyolu için eğrilik, aksaklık isterler.
7 – Onlar kâf idirler, âhiret âlemini inkâr ederler.
8 – Onlar Allah’ın azâbından kaçıp kendilerini kurtarmaktan acizdirler.
9 – Onlar kendilerinden azâbı bertaraf edecek bir yardımcıya sahip değildirler.
10 – Onların azapları kat kat olacaktır.
11 – Onlar hakkı işitmeğe, hayırlı şeyleri görmeğe ait kâbiliyetten mahrumdurlar.
12 – Onlar kendi nefislerini hüsrana = zarar ve ziyana düşürmüşlerdir.
13 – Onlardan iftira ettikleri, yani hakka ortak koştukları şeyler kaybolmuş, kendilerine bir fâideleri dokunmamıştır.
14 – Onlar âhirette en fazla hüsrana = azâba uğrayacak kimselerdir. (Tefsîr-i kebir ve siracülmünir bakınız) İmân şerefine erişen muhterem kullar ise bu gibi çirkin vasıflardan uzak ve ilâhî lütuflara kavuşmuşlardır. İşte Kur’an-ı Kerim, bunu da şöylece beyan buyuruyor:
Hud 11:23
Bu mübârek âyetler, mü’minlerin ulaşacakları mükafatlarını müjdeliyor, böyle mü’min zatlar ile inkârcı kimselerin eşit olamayacaklarını pek açık bir temsil ile açıklıyor. Şöyle ki: (Imân edenler) Cenâb-ı Hak’kın birliğine inanan, Peygamberleri, melekleri semavî kitapları ve âhiret gününü tasdik eden ve namaz gibi, oruç gibi zekât gibi (salih salih amellerde bulunanlar ve) kendilerini yaratıp beslemekte olan (Rab’lerine tam bir itaat ve tevazu ile) kalben (boyun egenler) yani: Öyle güzel kanaatlarda,amellerde bulunup üzerlerine düşen dinî vazifeleri yerine getirmeye çalışanlar yok mu, (İşte şüphesiz ki onlar) o güzîde vasıflara sahip olanlar (cennet ehlidirler) cennetler onlara mahsustur, (onlar orada) o cennetlerde (ebediyen kalıcıdırlar) onların o pek muazzam nimetleri asla yok olmayacaktır.
§ İhbat: Lûgatte huşû, tevazu mânâsınadır. Kalbin birşey hakkında kanaat getirip, mutmain olup başkalarına iltifattan vazgeçmiş bulunması yerinde kullanılır. Cenab’ı Hak’kın sevap ve azap hususundaki beyanına kanaat getirmek de bir ihbattır. Böyle bir kanaat ve sükûnet sahibine de “muhbit” denir.
Hud 11:24
(Bu iki gurubun) yani: Kâfirler ile mü’minlerin (durumu) sıfatları, acaip halleri (kör ve sağır) kimseler (ile gören ve işiten) kimseler (gibidir) artık (bunlar) bu iki taife, iki gurup (meselce) birbirine benzeyiş itibariyle (eşit olurlar nil?.) elbette eşit olmazlar. (Artık güzel düşünmez misiniz?.) Bunların arasındaki fark açıktır, bu hususta şek ve şüpheye mahal yoktur. Evet.. Kâfirlerin çirkin sıfatları yukarıda bildirilmiştir. Onlar hakiki bir dinden, irfan nurundan mahrumdurlar. Onlar, hak sözü işitip kabul etmekten, doğru yolu görüp takip eylemekten uzaktırlar. En açık hakikatları inkâr eder dururlar. Muminler ise başlıca şu vasıfları taşırlar. Onlar hakikî bir imâna sahiptirler. Onlar üzerlerine düşen vazifeleri, salih amelleri yerine getirmeye çalışırlar ve onlar sağlam bir kalbe, temiz bir kanaate sahip olup Cenab’ı Hak’ka itaatkâr ve mütevazi bir vaziyette bulunurlar. Artık böyle yüce vasıflara sahip olan zatlar, elbette ki ilâhî bir lûtuf olarak cennetlere, büyük mükâfatlara lâyık bulunmuşlardır. Dünyatarihi; böyle muhterem, salih kullar ile inkârcı, imân nurundan yoksun şahısların hal ve tavırlarını, başlarına gelen olayları kaydetmiştir. Özellikle bir kısım mübârek Peygamberlerin hayat tarihlerini, üstün davranışlarını, ümmetlerinin ne yolda hareket etmiş olduklarını Kur’an-ı Kerim, Peygamberimize teselli vermek, ümmetlerini de uyanmaya dâvet etmek için açıklamaktadır.
Hud 11:25
Bu mübârek âyetler, Nuh Aleyhisselâm’ın kavmini dine davet ettiğini ve kendilerini Allah’ın azâbı ile korkutmuş olduğunu bildiriyor. Kavminden kâfir bulunanların da o hayrı tavsiye edici irşat ve ihtara rağmen o Yüce Peygamberi takdir edemeyip onu inkâra ve ona tâbi olan mü’minleri değersiz olarak göstermeye cür’et etmiş olduklarını beyan buyuruyor. Şöyle ki: (Ve) Kutsal varlığına (and olsun ki) Hz. İdris’in torunu olan ve ondan sonra ilk Peygamber seçilen (Nuh’u kavmine) bir Peygamber olarak (gönderdik) onlara Allah’ın dinini tebliğ etmekle görevlendirdik. O muhterem zat da kavmine hitaben (şüphe yok ki, ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım) dedi. Yani: Size, Allah’ın azâbına sebep olacak şeyleri bildirerek sizin ondan korkmanıza çalışan, o azaptan kurtuluşa vesile olan güzel amelleri size bilinen bir Peygamberim, diyerek onları dine davet buyurdu.
Hud 11:26
Şöyle ki: Ey kavmim!. (Allah Teâlâ’dan başkasına ibâdet etmeyin) ona hiç bir şeyi ortak koşmayın, ondan başkasına kullukta bulunmayın, bundan başka kurtuluş çaresi yoktur. (Ben sizin üzerinize elem verici bir günün) bir korkunç kıyâmet günün veya tufan gününün (azâbından korkuyorum) sakınAllah’ın birliğini tasdik etmeyin de başkalarına tapınıp durmayın, aksi takdirde öyle dehşetli bir azaptan, bir felâketten kurtulamazsın. Ne hayrı tavsiye edici bir öğüt, bir irşat!.
Hud 11:27
(Onun kavminden) Hz. Nuh’un kendilerine Peygamber gönderilmiş olduğu insanlardan onu tasdik etmeyip de (ileri gelen kâfirlerden bir topluluk ise) kendilerinin dünyevî fanî mevkilerine, şereflerine, servetlerine güvenerek (dedi ki) Ey Nuh!. -Aleyhisselâm- (Biz seni bizim gibi bir insandan başka birşey görmüyoruz) yani: Biz seni kendimizden daha yüksek görmüyoruz ki, Peygamber seçildiğine inanalım ve emrine itaati vâcip görelim. Bu, onların bir cahilce şüpheleridir. Ve ikinci bir şüpheleri olarak da dediler ki (ve sana tâbi olanları da) senin Peygamberliğini tasdik ve kabul edenleri de (biz ilk bakışta bizim en aşağılarımızdan başka görmüyoruz) onların bu vaziyetleri her gören tarafından anlaşılmaktadır. Diğer bir yoruma göre de “ve sana ilk bakışta düşünmeden tâbi olanları da biz kendimizden aşağı görüyoruz. Ve üçüncü bir şüpheleri de olarak dediler ki: (Ve sizin için üzerimize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz) siz mal, şeref, makam itibariyle bizden yüksek kimseler değilsinizdir ki, peygamberlik ve risalet hususundaki iddianızın doğru olduğuna inanalım. (Belki) Biz (sizi yalancılardan zannediyoruz) artık sizi nasıl tasdik edebiliriz?. İşte en yanlış bir görüş, en bâtıl bir iddia. Onlar kendilerinin dünyadaki fani, değişikliğe uğramış mevkilerine, servetlerine güvenerek yüceliği, doğruluğu her şekilde açık, vehaklarında pek hayrı tavsiye edici olan bir büyük Peygamberin ve ona tâbi olanların fazilet ve olgunluğuna mânevî üstünlüğünü takdir edemiyorlardı. Zaten dünya varlığına tapınan birçok kimselerin ruh halleri bundan ibarettir. Onlar kendi fani ve ehemmiyetsiz varlıklarına büyük bir kıymet vererek nice fazilet ve olgunluk sahiplerine bir hakaret nazarıyla bakmaktan kendilerini alamazlar. İşte en fena görüş, bundan ibarettir.
§ Mele; lûgatte doldurmak demektir. Bundan maksat varlıklariyle, mevkileriyle kalplere heybet dolduran, kendileriyle aynı mecliste olanlara büyüklük hissi veren ileri gelenler takımıdır.
§ Erâzil; lûgatte erzalin çoğuludur. Erzâl ise pek rezil, alçak sefil, cimri, bayağı, utanılacak şahıs veya iş demektir.
§ Badiyerrey, ilk görüş, müşahede sebat ve tefekkür bulunmaksızın vuku bulan ilk rey ve kanaat demektir.
Hud 11:28
Bu mübârek âyetler, Hz. Nuh’un tebliğatını kabul etmeyen kavmine karşı ileri sürmüş olduğu yüce mütalaaları, onların şüphelerini giderecek cevapları tasvir buyurmaktadır. Hz. Nuh Peygamberliğinin parlak deliller ile belli olduğunu, artık onu kabul için zorlamada bulunmayacağını ve yaptığı tebliğlerden, öğütlerden dolayı Cenâb-ı Hak’tan mükafat bekleyip kavminden bir mükafat beklemediğini bildiriyor ve samimi olarak imân eden zatları öyle dinsizlerin arzularından dolayı huzurundan kovmayacağını aksi takdirde kendisini mesuliyetten hiçbir kimsenin kurtaramıyacağını açıklayarak kavminidüşünmeğe davet ettiğini gösteriyor. Ve Hz. Nuh’un Allah’ın hazinelerine sahip, gayıpları bilici ve kendisinin bir melek olmadığını itiraf ettiğini ve hakir görülen bir takım zatların Allah katında hayırdan mahrum olduklarını söylemeyeceğim ifade ediyor ve o zatların kalplerinin durumu ancak Allah tarafından bilindiğinden onları huzurdan kovduğu takdirde zalimlerden sayılacağını beyan buyuruyor. Şöyle ki: Hz. Nuh kendisini tasdik etmeyen kâfirlere hitaben (dedi ki. Ey kavmim!.) Benim tebliğlerimi kabul etmiyorsunuz, bir takım mânâsız fikirlerde bulunuyorsunuz (bana haber veriniz) kanaatiniz nedir, söleyiniz bakalım (eğer ben Rabbimden bir açık delil üzere oldum ise) yani: Peygamberlik ve risalet vazifesine sahip olduğumu gösterir bir açık delile bir kuvvetli şahide sahip bulundum ise ve Rab’bim (kendi katından bana bir rahmet vermiş ise) bir ilâhî lûtuf olarak Peygamberliğe veya öyle apaçık bir delile kavuşmuş isem, benim bu durumum (sizin üzerinize gizli kalmış ise) bunu görüp anlamak kabiliyetinden yoksun kalmış iseniz (artık siz onu) o benim peygamberliğimi veya size teklif ettiğim imân vazifesini (istemediğiniz halde) onu düşünüp seçmediğiniz takdirde haber veriniz bakalım (onu size ilzam mı edeceğiz) onu kabul etmeniz için, onunla hidayete ermeniz için size cebir ve zorlamada mı bulunacağız. Hayır hayır, cebir ve zorlamaya dayalı olup, kalbin iradesine dayanmayan bir din, sahibi için fâide vermez. Allah’ın dini, tam bir vicdan özgürlüğü çerçevesinde memnuniyetle kabul edilmelidir ki, Allah katında muteber olsun.
Hud 11:29
(Ve ey kavmim!.) Ben peygamberlik vazifemi Allah rızası için yerine getirmeye çalışıyor, size tebliğ ediyorum, sizi dine davet eyliyorum. Yoksa (sizden onun üzerine) o peygamberliğimi tebliğ karşılığında bir ücret, bir mükâfat olmak üzere (bir mal istemiyorum) böyle bir isteyiş, peygamberlik şanına aykırıdır. (Benîm mükâfatım) size dinî hükümleri, vazifeleri tebliğ ettiğimin sevabını vermek (Ancak Allah Teâlâ’ya aittir) yani: Sizden dini kabul edip hidayete kavuştuğunuz takdirde karşılığında bana bir mal bir hediye vermenizi asla isteyecek değilim, beni mükâfata kavuşturacak ancak Allah Teâlâdır. (Ve ben imân edenleri) Öyle sizin iddia ettiğiniz gibi alt tabakadan olup, huzûrumdan kovulmalarını istediğiniz mü’min zatları huzûrumdan (kovucu değilim) bu benim için lâyık ve câiz değildir. (Şüphe yok ki onlar) O hakir gördüğünüz mü’minler (Rab’lerine kavuşanlardır) onlar yarın âhiret hayatında kurtuluş ve selamete ereceklerdir, kendilerini kovacak olanlara karşı mücadelede bulunacaklardır, kendilerine zulm edenler de cezalarını göreceklerdir. (Velâkin) Ey inkarcılar!. Ey tebliğ edilen hakikatları kabulden kaçınanlar!. (Ben sizi cahillik eden bir taife görüyorum) siz hiç hakikî bir istikbali düşünmüyorsunuz, o hakir gördüğünüz mü’minlerin sizden hayırlı olduklarını anlayamıyorsunuz, kendi korkunç âkıbetinizi takdir edemiyorsunuz, öyle mü’min, salih kulları hakir görüyorsunuz.
Hud 11:30
(Ve ey kavmim!.) Biraz düşünmeli değil misiniz?. (Eğer ben onları) o imân eden ve sizce kıymetsiz görülen o mü’minleri huzûrumdan (kovar isem bana Allah Teâlâ’dan) onun azâbından kurtarabilmek için (kim yardım eder) elbette bir yardımcıbulunamaz. (Artık hiç düşünmez misiniz?.) Öyle samimi mü’minler nasıl kovulabilir?. Siz hiç bunu. düşünmez misiniz?.
Hud 11:31
(Ve ey kavmim!. Ben size demem ki: Benîm yanımda Allah Teâlâ’nın hazineleri vardır) yani: Bir Peygamberin yanında öyle dünya servetinin bulunması icabetmez. Ve ben öyle bir servete sahip olduğumu iddia etmiyorum ki, onun yokluğuyle benim hakikate aykırı iddiada bulunduğuma hükmedebilesiniz.. Maamafih peygamberlik nimeti, herşeyin üstündedir. Onun yanında dünya servetinin ne kıymeti olabilir?. (Ve ben gaybı bilmem) yani: Ben ancak Cenab’ı Hak’kın bana bildirdiklerini bilirim, inkârcıların, kâfirlerin âhiretde azâba uğrayacakları ise Hak Teâlâ’nın bildirdiği bir hakikattır. Bunu size bildirdiğimden dolayı beni inkâra, bu hakikatı uzak görmeye selâhiyetiniz yoktur.. Gayba ait nice şeyler de vardır ki, onları Cenâb-ı Hak bildirmedikçe kimse bilemez. (Ve ben demem ki: Ben muhakkak bir meleğim) tâki: “Sen insansın, nasıl olur da melek olma iddiasında bulunuyorsunuz” diye beni yalanlayabilirsiniz. Ben bir insan olduğumu itiraf ediyorum. Maamafih peygamber olma şerefine eren muhterem insanlar, Allah katında meleklerden üstündür. (Ve demem ki:) Öyle bir iddiada bulunamam ki, Ey dinsizler!. (Sizin gözlerinizin hor gördüğü) fakir hallerine bakıpta kendilerini alt tabakadan sandığınız (kimselere Allah Teâlâ elbette hayır vermeyecektir) ben böyle bir iddiada nasıl bulunabilirim?. Öyle ihlaslı mü’minler herhalde hayra kavuşacaklardır.Onlar herhalde âhiretde büyük hayırlara, mükâfatlara ulaşacaklardır. Onların daha dünyada iken de nice nimetlere kavuşmaları mümkündür. Bunun aksini kim iddia edebilir?. (Allah Teâlâ onların) O mü’min kullarının (nefislerinde olanı da hakkıyla bilendir) onların nekadar samimi mü’min olduklarını tamamen bilir, ona göre kendilerine mükâfatını verir. Onların o samimi imanları hakkında teredüt’edip onların münâfık olduğunu söyleyen ve onları alt tabakadan sayan kâfirler için bu da bir reddiye mesabesindedir. (Şüphe yok, ben o vakit) O samimi mü’minler hakkında zelillik gibi, münâfıklık gibi birşey isnadında bulunduğum, onların dünyada ve âhirette bir hayr ve saadete ulaşmayacaklarını söylediğim takdirde (zalimlerden olmuş olurum) yani hem nefsime zulmetmiş, hem de onların haklarında suizan ederek onlara zulm eylemiş bulunurum. Böyle bir zulm ise asla câiz bir Peygamber hakkında asla düşünülmüş değildir. Binaenaleyh ben öyle birşey söyleyemem.
§ Izdira; lûgatte, küçük görmek, hor ve hakir tutmak, hafife almak demektir.
Hud 11:32
Bu mübârek âyetler, Hz. Nuh’un şüpheleri gidermek için vermiş olduğu pek haklı cevapları, öğütleri çok gören kâfirlerin o Yüce Peygamber’e karşı fazla mücadelede bulunduğunu söyleyerek tehdit ettiği azapların meydana getirilmesini istediklerini bildiriyor. Hz. Nuh’un da onlara yaptığı nasihatların fâide vermediğini, uhrevî mes’uliyete mâruz kalacaklarını ve onların kendisine isnat ettikleri iftiralardan uzak bulunduğunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: Hz. Nuh’un Allah’ın birliğini isbat, âhiret hayatını beyan, peygamberlik vazifesini yerinegetirmeye devam etmesini çok gören kavmi (Dediler ki: Ey Nuh!.) Sen (bizim ile muhakkak ki mücadelede) tartışmada, münakaşada (bulundun, artık mücadelemizi arttırdın) çok uzattın, veya maksadını çeşitli şekilde ifade edip durdun (eğer sen) iddiânda, bizi korkuttuğun azap hususunda (doğrulardan isen İmdi kendisiyle bizi tehdit ettiğin şeyin) o korkuttuğun elem verici azâbı (getiriver) öyle fazla açıklamaya lüzum yok, senin tartışmaların bize tesir edemez. Kâfirler, öyle bir azabın meydana gelmesine inanmadıkları için bunu bir alay yoluyla söylemişlerdir..
Hud 11:33
Onların bu lâkırdılarına karşı Hz. Nuh da (dedi ki: Onu) o istediğiniz azâbı (size ancak Allah Teâlâ dilerse getirir) sizi o azâba alelâcele veya bir müddet sonra uğratır. Ona ancak Hak Teâlâ kaadirdir, o azâbı getirmek benim kudret ve selahiyetini dışındadır, (ve siz) Ey inkarcılar!. O Yüce Yaratıcı’ya hâşâ (âciz bırakıcılar değilsinizdir) siz kaçmak suretiyle veya müdafaada bulunmak yoluyla Cenâb-ı Hak’ki âciz bırakarak onun azâbından kendinizi kurtaramazsınız, o azâbı hikmeti gereği dilediği zaman üzerinize yöneltir bunu bilmeli değil misiniz?.
Hud 11:34
Hz. Nuh, o cahil kavmine karşı sözlerinin sonunda buyurdu ki: (Ve benim nasihatim) Sizin hakkınızdaki hayra yönlendirici öğütlerim (size fâide verecek değildir) her ne kadar bir peygamberlik vazifesi olmak üzer eben (size nasihatte bulunmak istesem de) o faideyi bizzat benim temin etmeğe selâhiyetin”! yoktur. (Eğer Allah Teâlâ sizi azdırmak isterse) yani: Siz aslî yaratılışınızı değiştirip iradenizi,ihtiyarınızı kötüye kullandığınızdan dolayı Allah tarafından sapıklığa, küfre mahkûm bir halde bulunmuş olursanız, artık benim nasihatlarım tesir edemez. Ilâhî iradeye kimse engel olmaz. Ey kavmim! Biliniz ki, (Rabbiniz o’dur) sizi yaratan, yaşatan besleyen, idarenize sahip olan ancak Allah Teâlâ’dır. (Ve) Siz nihayet (ona) O Yüce Yaratıcı’ya (döndürüleceksinizdîr) âhirete sevkedileceksinizdir, dünyadaki amellerinize göre orada o Yüce Yaratıcı’nın vereceği karşılığı bulacaksınızdır.
Hud 11:35
O cahil kavim (Yoksa onu) Nuh Aleyhisselâm’ın din adına kendilerine tebliğ ettiği şeyi kendisi Allah adına (uydurdu mu diyorlar?.) Evet.. Onlar öyle diyorlardı o mübârek Peygamberi tasdik etmiyorlardı. Cenâb-ı Hak da o Resulüne vahy etmiş idi ki, Ey Nuh!. O cahillere (de ki: Eğer ben uydurdum ise) hakikate aykırı olarak Allah adına öyle bir iddiada bulundum ise (günahı benim üzerimedir) o kazandığım iftiranın günahı vebali bana aittir. (Halbuki ben sizin yaptığınız günahtan uzağım) yani: Bana iftira isnat etmenizden dolayı karşı karşıya kaldığınız günahtan, onun cezasından ben uzak bulunmaktayım. Ben iftira etmiş değilim ki, günahkâr olmuş olayım. Bilâkis siz bana iftira isnat etmekle büyük bir azâbı hak etmiş bulunmuşsunuzdur. Artık buna hazır olunur!. Bazı müfsirlere göre bu (SSî’inci âyeti kerime, bizim Peygamberimize yöneliktir ki: Onun Peygamberlere ve diğerlerine dair açıklamaları uydurma sayanları red için nâzil olmuştur. İcrâm; Lûgatte günahı, sakıncalı olan birşeyi kazanmak, kesbetmek, ve işlemek demektir.
Hud 11:36
Bu mübârek âyetler, Cenab’ı Hak’kın Hz. Nuh’a kavminden birçoklarının imân etmeyeceklerini açıklayarak kendisine teselli ettiğini ve bir gemi yapıp zalim kavmi hakkında bir yakarışta bulunmamasını emretmiş olduğunu bildirmektedir. Hz. Nuh’un da gemiyi yaptığını, bu sırada kendisiyle alay eden kavmine karşı ne şekilde karşılıkta bulunduğunu göstermektedir. Şöyle ki: (Ve Nuh’a) Allah tarafından (vahy olundu ki, muhakkak kavminden) küfr üzere israr edip duranlar (imân etmeyecektir) onlar Cenâb-ı Hak’ki birlemeyecekler, senin peygamberliğini tasdik eylemeyeceklerdir (ancak cidden imân etmiş) hakikati bilerek tam bir gönül rızasıyla imân şerefine kavuşmuş (olanlar müstesnâ) onlar temiz yaratılışlarını korumuş, imân nimetine ulaşmış mutlu bir topluluktan ibarettir, (artık) Ey Nuh!. O imân etmeyenlerin (yaptıkları şeyden dolayı üzülme) onların seni yalanlamaları, seninle alay etmeleri sebebiyle ümitsizlik ve üzüntüye düşme. Onlara, lâyık oldukları azâba, intikama uğrayacakları zaman yaklaşmıştır.
Hud 11:37
Ey Nuh!. (Gemiyi bizim nezaretimiz) Bizim koruma ve kollamamız ile (ve vahyimiz ile) bizim emrimizle, nasıl yapılacağına dair verdiğimiz bilgi ve ilhamımızla (yap) o vesile ile mü’minler kurtulacak kâfirlerde sular içinde boğulup gideceklerdir. (Ve zulm etmiş olanlar hakkında) Öyle seni yalanlayarak küfür ve şirk içinde yaşamayı tercih edenler hakkında (bana müracaatta bulunma) onlardan azabın kaldırılmasını benden isteme (Şüphe yok ki, onlar) kendi kâfirce hareketlerinin bir dünyevî cezası olmak üzere (boğulmuşlardır) yani: Onların boğulmaları hakkında Allah’ın hükmüçıkmıştır. Hz. Nuh hakkında kavminin yapmadıkları eza ve cefa kalmıyordu. Böyle olduğu halde o muhterem Peygamber, kavmini senelerce imâna davet etmiş, onların haklarında şefkat ve merhamet göstermiş idi. “Ey Rabbim!. Kavmimi bağışla, çünki onlar bilmiyorlar” diye duada bulunuyordu. Vaktaki, bu âyetler nâzil oldu, onların kurtulmaya lâyık kimseler olmadığı anlaşıldı. Artık “Ey Rabbim!. Yeryüzünde kâfirlerden bir fert bırakma” diye duaya başladı.
Hud 11:38
(Ve) Hz. Nuh, aldığı ilâhî emirden dolayı (gemiyi yapıyordu) onu yapmaya başlamıştı (ve kavminden herhangi bir topluluk) herhangi bir cemaat o mübârek Peygamberin (yanından her geçip gidince de onunla alay ediyorlardı) onunla istihzada bulunuyorlardı, Ya Nuh!. Sen Peygamber olduktan sonra marangöz olmuşsun, o zamana kadar gemi görmemişlerdi, bunun ne için ne yapıldığını anlayamıyorlardı. O muhterem Peygamber de onlara (dedi ki:) Ey cahiller!. (Eğer bizim ile alay ederseniz) bizim lüzumsuz birşey ile uğraştığımızı sanarda bize cahillik nisbet etmek isterseniz (artık şüphe yok ki, biz de sizin alay ettiğiniz gibi) bizi cahil gösterdiğiniz bizim boş şeyle uğraştığımızı sanarak alay ettiğiniz gibi (sizinle alay ederiz) biz kurtulup siz de boğulup gidince sizin cahilliğinizi düşünerek öyle bir felâkete lâyık olduğunuzu söyleriz. Bilinmektedir ki, Yüce bir Peygamber alay etmez. Bu tabir, karşılık verme, ve müşekele (aynı kelimenin farklı anlamda kullanılması) yoluyla söylenmiş oluyor. Bunlardan asıl maksat; “Ey cahiller!. Siz bu yaptığınız alayın pek korkunç sonucunuyakında görürsünüz” demekten ibarettir.
Hud 11:39
Hz. Nuh, o kâfir gürûhâ dedi ki: Ey benimle alay eden cahiller!. (Artık ileride bileceksinizdir ki, kendisini) dünyada boğmak (rezil edecek azap kime gelecektir) kimler boğulup gideceklerdir. (Ve daimî bir azap) uhrevî bir ceza, kesilmeyen bir ateş, ardı arkası gelmeyen bir cehennem azâbı (kimin üzerine inecektir) ne büyük, ne edebî bir tehdit!. İşte o inkârcı kavim, böyle bir felâkete uğramak üzere bulunuyordu.
Hud 11:40
Bu mübârek âyetler, Nuh Aleyhisselâm’ın kavmi için vadedilen azap zamanının geldiğini, tufanının geldiğini, tûf anın zuhura gelip müthiş bir vaziyet aldığını bildiriyor, İmân edenlerin gemiye binerek ve Allah’ın ismini zikrederek selâmet içinde kaldıklarını, Nuh Aleyhisselâm’ın oğlu Kenan’ın da o muhterem pederinin emrine itaat etmeyip dalgalar arasında helâk olup gittiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Nuh, gemiyi yapıp bitirince (nihayet emrimiz geldiği) kavminin helâkine ilâhî irademiz tecelli eylediği (ve tandır kaynadığı) tandırdan sular fışkırmaya başladığı (vakit) Hz. Nuh’a vahy ederek (dedi ki: Onun içine) o yaptığın geminin içerisine (herbirinden) yeryüzünde bulunması takdir edilen her çeşit hayvandan (ikişer çift) birer erkek ve birer dişi yükle (ve aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında aileni) de yükle ki, bunlar Hz. Nuh’un müslüman olan eşiyle müslim olan Sam, Ham ve Yasef adındaki üç oğludur. Hakkında Allah’ın hükmü geçmişolandan maksat ise Hz. Nuh’un kendisine imân etmemiş olan diğer bir eşiyle Kenan veya Yâm adındaki oğludur. Bunlar kâfir bulunuyorlardı. (Ve imân etmiş olanları) Gemiye (yükle) yani: Ya Nuh! Kavminden sana imân edenleri de yanına al (ve maamafih pek azından başkası onunla beraber imân etmemişti.) Hz. Nuh’un dine davetine rağmen kavminin büyük bir kısmı küfr içinde yaşıyorlardı. Bir rivayete göre imân edenlerin sayısı (78) erkek ile kadından ibaretti. Bunların sekizi Hz. Nuh’un ailesi bulunuyordu ki: Onlar da Hz. Nuh’un bir eşiyle üç oğlu ve bunların üç hanımı idi. Velhâsıl, İmân edenler az bir cemaat idi. Sayılarını Cenâb-ı Hak bilir.
§ Rivayete göre Hz. Nuh, gemiyi abanoz ağaçlarından yapmış iki veya dört senede bitirmiştir. Bu geminin üç tabakası vardı. Alt tabakasında vahşi, haşerât denilen hayvanlar, orta tabakasında diğer evcil hayvanlar, üst tabakasında da Hz. Nuh ile kendisine imân etmiş olanlar bulunuyordu. Bu gemi, ilk yapılan bir gemidir. Bir rivayete göre bunun uzunluğu üçyüz arşın imiş. Hz. Adem’in mübârek cesedinin bu gemiye alınmış olduğu rivayet olunmaktadır. Kendisine ihtiyaç görülen yiyilecek şeylerde gemiye alınmıştı.
§ Tennurdan ve onun feveranından maksat nedir?. Bilindiği üzere Tennûr lûgatte tandır dediğimiz ve içinde ekmek pişirilen bir ocaktır, bir nevi fırmdır. Feveran da kaynamak, fışkırmak demektir. Bu âyeti kerimedeki tennurun feveranı ise çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Kısacası deniliyor ki:
(1) Bu tennûr bir ocaktan ibaret idi, Bu Hz. Adem’e ait olup taştan yapılmıştı. Hz. Nuh’a intikâl etmiş idi, eşi bunda ekmek pişirirdi. Bu tennurdan suların fışkırmaya başlaması, tufan için bir alâmet bulunmuştu. Müfessirlerin birçoğu bu görüştedirler. Bu tennûr Kûfe’de veya Şam’da veyahut Hint’te bulunuyordu.
(2) Bundan maksat, suların yüksek birmevkiden itibaren fşıkırmış olmasıdır. Bu bir kinâye yoludur. Tennurdan suların fışkırması gibi tasvir edilmiştir. Suların öyle galeyana başlaması, ateşin, sıcaklığın, parlamaya, yayılmaya başlaması gibi sayılmıştır.
(3) Tennurdan maksat, yeryüzüdür. Yeryüzüne de tennûr denilmiştir. Suların yerden fışkırması da onun galeyanından, her tarafa yayılmaya başlamasından ibarettir.
(4) Bundan maksat, Fecrin doğusu ile sabah nurlarının, şafak ışıklarının etrafa saçılmasıdır. Böyle bir andan itibaren gemiye binilmesi emr olunmuş oluyor. Bu, İmamı Ali Hazretlerinden mervidir.
(5) Bundan maksat, Ebu Hayyan ın tefsirinde beyan olunduğuna göre gemide suyun toplantığı mevkiidir. Bu yorum, geminin âdeta kazanlı olup içindeki kaynama suyun buhariyle hareket eder bir halde buunduğunu gösteriyor. Gerçekte Hz. Nuh’un aldığı ilâhî bir vahiyden dolayı bugünkü buhar ile hareket eden gemiler gibi bir gemi meydana getirmiş olduğu gözden uzak tutulamaz. Tufandan sonra toplum hayatı uzun bir müddet felce uğramış, birçok şeyler unutulmuş, bu mükemmel gemi de devam etmeyip unutulmuş olabilir. Bilâhere fennin ilerlemesiyle şimdiki buharlı gemiler de meydana getirilmiştir. Maamafih bu hususta kesin bir hükm verilemez. Gerçek bilgi Allah katındadır.
Hud 11:41
(Ve) Nuh Aleyhisselâm, kendisine imân eden zatlara (dedi ki: Onun içine) geminin içerisine (onun gitmesi ve durması anında da) her iki vaziyetinde de (Allah Teâlâ’nın ismini zikrederek binin) yani: Cenâb-ı Hak’kın ismini anarak veya Bismillâh diyerek gemiye binen, veyahut o geminin yürümesi de, durması daCenab’ı Hak’kın mukaddesi ismine bağlı bulunduğu için artık korkmayın, o tufandan size bir zarar gelmez. (Şüphe yok ki, Rab’bim gafurdur) günahları, hataları bağışlar, (râhimdir) kullarına merhameti çoktur. Onun bu af ve merhameti sayesindedir ki, Ey mü’minler!. Sizi bu felâketten, bu müthiş tufandan kurtararak selâmete kavuşturacaktır.
Hud 11:42
O mü’minler de Allah’ın ismini zikrederek gemiye biniverdiler (ve gemi onları dağlar gibi) büyük, su üzerine yükselmiş olan (dalgalar içinde götürüyordu.) Sular en yüksek dağların üzerine yükselmişti. (Ve Nuh) Aleyhisselâm (oğluna) Kenan’a, diğer bir görüşe göre Yama (seslendi) onu tufandan kurtarmak istedi (o) ise muhterem pederinden (ayrı bir yere çekilmişti) pederinin dinine tâbi olmamış, onunla beraber gemiye binmemişti. (Ey oğlum!. Bizimle beraber) gemiye gel (bin ve kâfirler ile) din ve mekân itibariyle (beraber olma) eğer imân etmez, bizimle gemiye binmez isen helâk olur gidersin dedi.
Hud 11:43
Nuh Aleyhisselâm’ın oğlu ise (Dedi ki: Ben bir dağa iltica edeceğim) yüksek bir yere sığınacağım, o dağ (beni sudan korur) ben helâk olmam. Nuh Aleyhisselâm da ona (dedi ki: Bugün Allah’ın emrinden) azâbından (koruyacak yoktur) o azâba birşey mâni olamaz, öyle dağa sığınmak seni o azaptan kurtaramaz. (Onun rahmet ettiği müstesnâ) Ancak Cenab’ı Hak’kın merhametine kavuşanlar bu tufan felâketinden korunurlar,bundan kurtuluş için başka çare yoktur. (Ve ikisinin arasına) yani: Nuh Aleyhisselâm ile onun emir ve tavsiyesini dinlemeyen oğlu arasına (dalga girîverdi de o) Hz. Nuh’un oğlu (boğulanlardan oldu) diğer kâfirler gibi tufan dalgaları arasında helâk olup gitti. Velhâsıl: Kenan, böyle cahilce bir iddiada bulundu, Cenab’ı Hak’kın kudretini, azabım düşünmedi, muhterem pederinin nasihatini, ihtarını dinlemedi, kendisini ebedî bir felâkete uğratmış oldu. İşte hakkı kabul etmeyenlerin, faideli öğütleri dinlemeyenlerin âkibetleri isterse, kendileri soy bakımından en yüksek zatlara, ailelere mensup olsunlar. Yazıklar olsun bu gibi kıssalardan hisse almayanlara.
Hud 11:44
Bu mübârek âyetler, tûfanın sona erip kâfirlerin helâk olduklarını, Hz. Nuh’un oğlu hakkındaki yalvarışını ve verilen ilâhî cevabı, Hz. Nuh’un da Allah’ın affına sığındığını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) tutanın meydana gelmesini ve kâfirlerin helâkını müteakip Allah tarafından (denildi ki:) Yani: İlâhî irâde tecelli etti ki: (Ey yer!. Suyunu yut) İçerine çek (ve ey gök) sen de açı! (açı!) suyunu tutuver, yağmurların sona ersin (ve su kesildi) noksanlanarak kaybolup gitti (ve iş bitirilmiş oldu) yani: Kâfirlerin, helâkı, mü’minlerin de kurtuluşu hakkındaki Allah’ın va’di yerine getirilmiş bulundu. Veya Allah’ın emri ve takdiri tamamiyle ortaya çıktı (gemi de Cudi dağı üzerine yerleşti) orada durup kaldı. Cudi dağı ise Musul civarında veya Şam’da veya Âmil’deki bir dağdan ibârettir. (Ve) Allah tarafından veya Hakkın emriyle melekler veya Hz. Nuh tarafından (zâlimler olan kavim için uzaklık) helâk, rahmetden mahrumiyet (olsun denildi) çünki ilâhî dini tanımayan, kendi haklarında pek hayrı tavsiye edici olan birPeygamberin öğütlerini red eden bir kavim, pek zâlim kimseler bulunduklarından dolayı böyle bir akıbete lâyık olmuştu. Öyle ıslah edilmeleri mümkün olmayan zâlimler aleyhine olan bir dua ise hikmet gereği ve faydalı olduğundan câiz bulunmuştur. “Rivâyete göre, Nuh Aleyhisselâm, Recep ayının onuncu günü gemiye binmiş, Muharremin onuncu günü gemiden inmiş ve Cenâb-ı Hak’ka şükr için o gün oruç tutmuştur. Binaenaleyh Muharrem’in onuncu günü oruç tutmak bir sünnet bulunmuştur. “Bel” lâfzı, belirsiz etmek, yiyecek ve içeceği sür’atle yutmak demektir. Kâli, lâfzı da koparmak demektir, iklâ’da bir şeyden men’etmek mânâsınadır.. “Gayz” da suyun azalması, çekilip eksilmesi, gitmesi demektir.
Hud 11:45
(Ve Nuh Rab’bine seslendi) Dua ve sualde bulundu (dedi ki: Ey Rabbim!. Şüphe yok ki, oğlum) Kenan da (benim ailemdendir) o da benim bakmakla yükümlü olduğum kimseler cümlesindendir. (Ve muhakkak ki, senin vâdin haktır) Beni ve ailemi kurtaracağını da va’d buyurmuş idin, artık hikmet nedir ki, oğlum kurtuluşa eremedi: Senin vâdin ise kesin doğrudur, ondan dönmek olamaz. (Ve) Ey Rabbim!. (Hâkimler’in en hâkîm’i sensin) çünki sen bütün hakîmlerin en âdili, en âlimisin.. Veya sen hikmet sahiplerinin en ziyâde hikmet ile vasıflananısın. Artık şüphe yok ki, bu kurtuluşa ulaşamamak da bir hikmete dayanmaktadır.
Hud 11:46
(Buyurdu ki,) Yani: Allah’ın vahyi geldi ki: (Ey Nuh!. O) O kurtuluşa ermemiş oğlun (muhakkak senin ehlinden değildir) o senin ailenden sayılamaz. Yahut o, gemiye kendilerini bindirmek için sana emr ettiğim ailenden değildir. Çünki o, kâfir olduğu için senin ailenden istisnâ edilmiştir. (Şüphesiz ki, o sahih olmayan bir iştir.) Yani: Onun hareketi doğru ve takdire lâyık bulunmamıştır. Yahut o salih bir amel sahibi değildi. Bu cihetle o senin ailenden olma şerefini kaybetmiştir. Çünki insanlar arasındaki akrabalık ve yakınlığın asıl sebebi, din birliğidir. Bu bir mânevî yakınlaşmadır. Allah’ın dinine bağlanma ve ona uyma hususunda birlik olanlar, biribirinin yakınıdır, dostudur. Aralarında mânevî bir yakınlık, bir din kardeşliği vardır. Mü’minler ile kâfirler arasında ise hakikî bir alâka mevcut değildir. Binaenaleyh bir ailenin fertleri aynı dine mensup, aynı terbiye ile vasıflanmış olmadıkça aralarında hakiki, Allah katında makbul bir yakınlık mevcut olmuş olamaz. İşte Hz. Nuh ile soyca oğlu arasındaki vaziyet, bunu göstermektedir. (Artık) Ey Nuh -Aleyhisselâm-(hakkında bilgin olmayan) meydana gelmesi sevap, hikmete uygun olup olmadığı sence meçhul bulunan, kesin olarak bilinmeyen herhangi (bir şeyi benden sorma) benden isteme, kısacası Kenan da küfr içinde bulunduğu için onun kurtuluşa ermesi hikmete aykırı olacağından artık bir baba şefkatinin eseri olarak onun neden kurtulmadığını sormaya mahal yoktur, (muhakkak ki, ben sana cahillerden olmayasın diye öğüt veririm) tâki: Cahiller gibi uygun olmayan suallerde bulunmayasın. Allah’ın bu emri Hz. Nuh hakkında ilâhî bir lutfun tecellisi demektir. Çünki Peygamberler haddızatında ma’sûmdurlar. Onlar günah işlemezler. Binaenaleyh Hz. Nuh’un sorduğu bu sual, bir günah değildir. Belki daha üstünve daha mükemmel olanı terketmek kabilindendir. Veya ictihadındaki bir hatadan ibârettir. Oğlunun mü’min olduğunu zannetmesinden doğmuştur. İşte bu âyeti kerime de Hz. Nuh’un böyle daha fazîletli ve mükemmel olanı, yani soru sormamayı terketmiş olduğuna veya ictihad ve kanaatinde isâbet edememiş bulunduğuna bir tenbihten ibâret bulunmuştur, bu büyük bir öğütten bir hayrı tavsiye etmekten başka değildir.
Hud 11:47
Bu ilâhî vahiy üzerine Hz. Nuh (Dedi ki: Ey Rab’bim!. Ben senden hakkında bilgini olmayan) yani: Meydana gelmesinin bir hikmet gereği olduğunu bilmediğim veya doğru olduğuna bilgim bulunmayan veyahut doğru olup olmadığına muttali bulunmadığım (bir şeyi senden sormaktan) böyle bir sualde bulunmaktan (şüphe yok ki, ben sana sığınırım) beni öyle bir suâlden koru. (Ve eğer benim için mağfiret etmez) benden sâdır olan yersiz bir suâlden dolayı beni bağışlamaz (ve beni esirgemez isen) yani: Tövbemi ve özriimü kabul etmek sûretiyle bana merhametde bulurumaz isen (ben ziyâna düşenlerden) zarar ve ziyana, mânevî mes’uliyete uğrayanlardan (olurum) bu âyeti kerime, bütün insanlık için bir uyanma dersi vermektedir. Şöyle ki: Mâsum, her yönüyle Allah’ın lûtfuna kavuşmuş olan yüce bir peygamber, zelle kabilinden olan yersiz bir sualinde n dolayı böyle Cenâb-ı Hak’ka sığınarak ondan bağış ve rahmet niyazında bulunursa artık günahkâr olan biz insanlar, birçok kusurlarımızdan dolayı ne kadar pişmanlıkta bulunmalıyız, ne kadar tevbe edip af dileyerek Allah Teâlâ’nın af ve bağışınasığınmalıyız. Artık bunu düşünmeli, buna göre hareketimizi, ıslaha ve tanzime çalışmalıyız. Ve Başarı Allahtandır.
Hud 11:48
Bu mübârek âyetler, Hz. Nuh ile kendisine tabi olan mü’minlerin gemiden tam bir selâmet ve bereketle yeryüzüne indiklerini ve bir nice kavimlerin Allah’ın azâbına uğradıklarını bildirmektedir. Hz. Nuh ile kavmine ait olan bu tarihî hâdiselerin, kıssaların ise Rasûlü Ekrem ile kavmi tarafından bilinmez iken bunlara dâir olan Kur’ânî açıklamaların gayba ait haberler cümlesinden olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah tarafından (Denildi ki: Ey Nuh!. Bizden bir selâm ile) bir emniyet ve selâmet ile (ve senin üzerine ve seninle beraber olanlardan doğacak ümmetler üzerine .birçok bereketler ile) gemiden veya dağdan düz yeryüzüne (in) yani: Ey Nuh!. Yeryüzünün bütün sular içinde bulunmasından ve orada yaşamanın, bitkiler ve hayvanlar adına bir şey kalmadığından dolayı müşkül olduğunu düşünerek endişede bulunma. Sana ve sana tâbi olanlara ve kıyâmete kadar imân edenlere emniyet, selâmet ve sürekli olarak çeşitli rızıklar verilecektir. Bu, Hz. Nuh’un tövbesinin kabulüne ve kendisinin ziyandan kurtularak çeşitli ilâhî lutuflara kavuşması için bir müjde mahiyetinde bulunmuştur. (Ve bir takım ümmetleri de ileride fâidelendireceğiz) Onlardan ve senin zürriyetinden dünyaya gelecekler, yeryüzünde yaşayacaklar, faidelere, servetlere kavuşacaklardır. Fakat onlar mü’min olmayacaklarından dolayı (sonra onlara bizden acıklı bir azap dokunacaktır.) Onlar âhiretde şiddetli cehennem azâbına uğrayacaklardır, dünyadaki varlıklarıkendilerine fâide vermeyecektir. Gerçekten de Hz. Nuh’tan sonra yeryüzünde yine insanlık kitlesi gelişip çoğalarak yayılmaya başlamış, kendilerine birçok Peygaberler gönderilmiş, buna rağmen büyük bir kısmı Allah’ın dininden ayrılarak küfr içinde yaşamış ve yaşamakta bulunmuştur. İşte bütün bunların hepsi de âhiretde pek acıklı bir azâba uğrayacaklardır. Hatta bir kısmı dünyada da çeşit çeşit azaplara, felâketlere uğramışlardır, İnsanlık tarihi, buna şahitdir.
Hud 11:49
(İşte bu) Nuh Aleyhisselâm’ın kıssası, onun ve kavminin hakkındaki haber (gayıp haberlerindendir.) Diğer haberler gibi gelişigüzel, herkesçe bilinen haberlerden değildir. (Bunu) Bu Nuh Aleyhisselâm ile kavmi hakkındaki haberi (sana vahy ediyoruz) Kur’an’ı Kerim vasıtasiyle bildiriyoruz, (bunları ne sen ve ne de senin kavmin bundan evvel) Kur’an’ın inmesinden önce (bilir değildiniz) Gerçekten tûfân hadisesi, insanlar arasında meşhur ise de onun ayrıntılarına, meydana gelmesinin sebeplerine ve diğer ayrıntılarına vâkıf değildiler. Bunlar gayıp kabilinden bulunuyordu. Özellikle Rasûlü Ekrem hikmet gereği ümmi idi, kavmi de dünya tarihini bilmekten mahrum kimseler bulunuyordu. Bu sebeple de böyle bir kıssadan haberleri yok idi. Sonra Cenab’ı Hak, Kur’an’ı Kerim vasıtasiyle Peygamber Efendimizi ve onun ümmetini bunlardan ayrıntılı olarak haberdar buyurmuştur. (Artık) Ey Yüce Peygamber!. Sabret sana imân edenler de sabretsinler. Bir takım kâfirlerin ezâ ve cef âşina karşı tahammül gösteriniz. Risaletini tebliğden geri durma, geçici bir ezâ ve cef âyâ katlan. Nitekim Nuh Aleyhisselâm da böyle eziyetlere, üzüntülere karşı sabr etmiş idi. (Şüphe yok ki,âkıbet sakınanlar içindir) Dünyada zafere ulaşmak, âhirette de kurtuluş ve selâmete kavşumak, küfrden ve günahlardan sakınan kullar için va’d olunmuştur. Bu Kur’ânî açıklamalar, Rasûlü Ekrem için bir teselli ve müjdeyi içermektedir. Gerçekte Rasûlü Ekrem bu nîmetlere kavuşmuştur. Yaydığı İslâm dini de kıyâmete kadar devam edip insanlık âlemine nurlar saçacaktır. Kur’an-ı Kerim’de bu gibi Peygamberlere ait kıssaların bir kısım sürelerde tekrar tekrar beyan buyumlması çeşitli hikmetlere; faydalara dayanmaktadır. Bununla beraber bu kıssaların çoğusu çeşitli usul ile, başka başka ilâveler, mevzular ile bildirilmiş, Kur’an’ı Kerim’in bir söz mucizesi olduğu bu şekilde de tecelli etmiştir. Sonra Rasûlü Ekrem, vakit vakit birçok cemaatlar ile temasta bulunuyor, onlara icabına göre Peygamberlerin hayat tarihlerinden bahse lüzum görülüyordu. Bu sebeple de bu kıssalar tekrar ederek beyan buyurulmuştur. Bir de Peygamber devrindeki kâfirler, kâh ilâhî azabın kâfirlerin başına geleceğini inkâr ediyorlardı, kâh da dindar olanlara karşı pek vahşîce hareketlere cür’et gösteriyorlardı. Artık evvelki Peygamberlerin de onlara inananların da böyle inkârlar, eziyetler karşısında kalmış oldukları beyan buyurularak Rasûlü Ekrem’e ve onun dinine girmiş olan müslümanlara tarihî örnekler gösterilmiş, teselli vermek hususu temin buyurulmuştur. Eğer bu kıssalara, bu ibret alınacak olaylara, bir kere yer verilmiş olsa idi, bu kadar nazarı dikkati cebedemiyeceği cihetle Kur’an-ı Kerim’in inişindeki hikmete; faydaya da uygun olamazdı. Binaenaleyh Kur’an’ı Kerim’deki bazı âyetlerin, kıssaların böyle tekrar etmesi daha birçok hikmetleri, fâideleri içermektedir. Hz. Nuh için A’raf sûresindeki (62)’inci âyeti celilenin tefsirine de bakınız!.
Hud 11:50
Bu mübârek âyetler de Hûd Aleyhisselâm’ın kıssasını içermektedir. O Yüce Peygamberin kavmini Allah’ın birliğine ve af dileyerek tövbeye dâvet buyurmuş olduğunu bildirmektedir. Ve onlardan bir mükâfat beklemediğini ve kendisinin de bu emirlere uyduğu takdirde büyük nîmetlere, kuvvetlere kavuşacaklarını onlara bildirmiş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ad) kavmine (de) soy bakımından (kardeşleri Hûd’u) Peygamber (gönderdik) onları Allah’ın dinine dâvet etmekle görevlendirdik. Hz. Hûd, onlara (dedi ki: Ey kavmim!. Allah’a ibâdet ediniz) yalnız ona mâbud biliniz, ondan başkasını ona ibâdetde ortak edinmeyin (sizin için ondan başka hiçbir mâbud yoktur) ilahınız ancak o’dur. Bu taptığınız putlar, taşlardan ibârettir, size ne zarar ve ne de fâide veremez. Bütün kâinat Yüce bir Yaratıcı’nın, Yüce bir Mâbud’un varlığını gösterip dururken artık öyle âdi, yaratılmış şeyleri nasıl mâbud tanıyabilirsiniz?. (Sizler ise) Bu hareketinizle, böyle yaratıklara ibâdet etmenizle veya bu putlara ibâdet etmenizi Cenabı Allah emir etmiştir demenizle o Yüce Yaratıcıya (iftira edenlerden başka bir şey değilsiniz) siz yalancı, iftiraya düşkün kimselerden bulunmaktasınız.
§ Hûd Aleyhisselâm, Âd kabilesinden ve Nuh Aleyhisselâm’ın zürriyetinden bir zat idi. Âd kabilesi ise araplardan olup Yemen nahiyesinde otururlardı. Bu sebeple Hz. Hûd, soyca Âd kabilesinin kardeşi bulunmuştur. Böyle bazı Peygamberlerle kavimleri arasında bir kardeşlik bulunmuş olduğunun Kur’an’ı Hakîm’de beyan buyurulması bir fayda ve hikmeti içermektedir. Şöyle ki: Peygamber olan bir kardeşin hâli, tavırlar! kardeşleri arasında bilinmektedir. Artık fazilet ve olgunluğun bir örneği olduğu görülüp duran bir kardeşinnasihatları nasıl olur da kabul edilmez, nasıl olur da sözleri inkâr edilerek kendisine karşı düşmanlık gösterilebilir ve gücenilir?. Böyle bir hareketin doğru olmayacağına bu tabir ile işaret edilmiş oluyor. Bir de bu tabir, Rasûlü Ekrem’in kavmi için bir işaret ve irşadı taşımaktadır. Şöyle ki: Kureyş topluluğu kendi kabilelerinden bir mübârek fert olan Hz. Muhammed’in -Aleyhisselâm- kendilerini dine dâvet etmekle emrolunmuş bir Peygamber olduğunu uzak görmüşlerdi. Binaenaleyh Kur’an-ı Kerim’de buyurulmuş oluyor ki: Hûd, Salih gibi bir kısım Peygamberler de kendi kavimlerinden birer fert iken, aralarında soyca kardeşlik var iken o kavimlere Peygamber gönderilmişlerdi. Artık Hz. Muhammed’in kavmine ve diğer kavimlere Peygamber gönderilmesi neden uzak görülsün? İşte böyle bir yanlış düşünce, bu kardeşlik tâbiriyle giderilmek istenilmiştir.
Hud 11:51
(Ey kavmim!.) Ben (onun üzerine) o sizi Allah’ın dinine dâvet vazifesini yerine getirmemden dolayı (sizden bir mükâfat istemiyorum) sizden şahsî bir fâide beklemiyorum ben sırf Allah rızası için hak dine dâvete çalışıyorum (benim mükâfatını) beni lâyık olduğum sevaplara, nîmetlere kavuşturan (ancak beni yaratmış olana aittir) yoksa sizlere ait değildir. Ey kavmim!. (Siz hâlâ akıllıca düşünmeyecek misiniz?) siz bu hakikatı hiç tefekkür etmez misiniz?. Siz hakkı batıldan, sevâbı hatadan ayırmaya çalışmaz mısınız?. Nedir bu sizdeki bu kadar gaflet ve cehâlet?. Evet.. Mübârek Peygamberler, ümmetlerine bu yolda hitab etmişler, kendilerinden şahsî bir menfaat beklemeleri düşüncesini gidererek sırf kutsî vazifelerini Allah rızası için yerine getirmeye çalıştıklarını bildirmişlerdir.
Hud 11:52
(Ve ey kavmim!.) Artık uyanınız, kusurlarınızı anlayınız (Rabbinizden af dileyiniz) ona imân ederek ondan af ve bağış dileyiniz (sonra ona tövbe edin) başkalarına ibâdette bulunmuş olduğunuzdan dolayı pişmanlık göstererek tövbekâr olunuz (ki) O Kerem Sâhibi Yaratıcı, sizlerin üzerinize (semanın feyzini bol bol göndersin) gökten fâideli yağmurlar yağdırarak arazinizi büyütüp geliştirsin, (ve sizin kuvvetinizi kuvvet ilâvesiyle arttırsın) sizi kat kat kuvvetlere, yiğitliğe, ululuğa erdirsin veya çokca mal ve servete kavuştursun. (Ve) siz (günahkârlar) müşrikler (olarak) benim verdiğim nasihatlardan (yüz çevirmeyiniz) onları kabul ediniz, o cahilce hareketlerde israr edip durmayınız.
§ Rivâyete göre Hûd Aleyhisselâm’ın kavmi pek geniş araziye sahip idiler, başka kavimlere karşı da fazâ bir kuvvete, üstünlüğe sahip bulunuyorlardı. Küfürleri yüzünden üç sene kadar yurtlarına yağmurlar yağmamış, kıtlık ve pahalılık yüz göstermişti. Kadınları çocuk doğuramaz olarak nesilleri kesilmeğe yüz tutmuştu, İşte bu sırada Hz. Hûd, onlara böyle bir nasihatda bulunmuş, Cenâb-ı Hak’ka samimi olarak ibâdet ve itaat sâyesinde yeniden nîmetlere, kat kat kuvvetlere kavuşacaklarını kendilerine bildirmişti. Binaenaleyh bu mübârek âyetler gösteriyor ki: Cenab’ı Hak’kın dinine riâyet edilmesi, günahlardan dolayı tövbekâr olup bağışlanma isteğinde bulunulması, kurtuluş ve selâmete kuvvet ve yükselmeye vesîledir. Artık maddî ve mânevî kurtuluşunu, yükselmesini isteyen bir kavim için bundan başka çare yoktur.
Hud 11:53
Bu mübârek âyetler de Âd kavminin Hz. Hud’a karşı olan inkârcı, cahilce lâkırdılarını bildirmektedir. O Yüce Peygamberin de onlara verdiği cevabını ve Cenâb-ı Hak’kın o kavmi mahvederek yerlerine başka kavimleri getireceğini ihtar etmiş olduğunu ve Hak Teâlâ’nın yüce vasıflarını zikrettiğini hikâye buyurmaktadır. Şöyle ki: Âd kavmi Hz. Hûd’un nasihatlarını dinlemediler, bilâkis onun peygamberliğini ve gösterdiği mucizeleri inkâr ederek, (dediler ki: Ey Hûd!. Sen bize bir delil ile gelmedin) sen Peygamber olduğuna dâir olan iddianı isbat edecek bir delile sahip değilsin (ve biz de senin sözünden dolayı tanrılarımızı) kendilerine tapındığımız putları (terkedici değiliz) yolumuzda sabit kalacağız. (Ve) Dediler ki: Ey Hûd!. Biz (sana inanan kimseler de değiliz) biz senin Peygamber olduğunu asla tasdik etmeyiz. Bu kavim, böyle küfrlerinden ayrılmadılar, Hz. Hûd’un gösterdiği mucizeleri inkâr eylediler, onların öyle tapındıkları şeyin kimseye bir fâide veya zarar verebilmek kabiliyetinde olmadığına her sağduyu sahibi hükmederken o kavim onlara tapınmaktan kendilerini alamadılar.
Hud 11:54
Ve o cahil kavim, Hz. Hud’a karşı dediler ki: Ey Hûd!. (Biz demeyiz.) senin hakkında bir şey söylemeyiz (ancak deriz ki: Seni tanrılanmızdan bâzısı fenâ bir şekilde çarpmıştır) yani: Sen onlara tapmaktan bizi men ettiğin, için, onların aleyhinde söz söylediğin için onlardan bazıları sana fenâ birşekilde çarparak senin aklını bozmuş, seni deli etmiştir. Bu kavmin böyle ahmakça iddialarına karşı, Hz. Hûd’da (dedi ki: Ben şüphesiz) kendi hakkımda (Allah Teâlâ’yı şâhid tutuyorum) benim bir Peygamber olduğuma o şahiddir, (ve siz de) benim hakkımda (şahid olunuz ki, ben sizin) Cenâb-ı Hak’ka (ortak koştuğunuz şeylerden beriyim) ben onların mâbutluk vasfına sahip olmadıklarını bilir, onlardan uzak bulunurum.
Hud 11:55
Yine Hz. Hûd, demiş oluyor ki: Ey kavmim!. Ben o putlarınızdan uzak bulunmaktayım ki, onlar (ondan başka) dırlar. Yani: Siz o putları Cenâb-ı Hak’ka ortak koşuyorsunuz, ben isem onlardan uzağım. Onlar hâşâ Allah’a ortak olamazlar, onlara. ibâdet asla câiz değildirelr. (artık hepiniz bana karşı) benim helâkim için (istediğiniz tuzağı kurunuz) siz ve putlarınız toptan (yapınız) ellerinizden geleni yapmaya çalışınız. (Sonra bana asla bakmayınız) yani: Bana bir mühlet vermeyiniz, yapmak istediğiniz düşmanlığı hemen yapmağa çalışınız. Hz. Hûd’un kavmine böyle korkusuzca hitab etmesi, kendisinin Allah’ın korumasına mazhar olduğunu beyandan ibârettir ki, bu onun için büyük bir mucize demektir. Çünki kavmi arasında yalnız başına olduğu halde onlardan asla korkmamış Hak Teâlâ’ya itimat ile onlara böyle bir teklifte bulunmuş, onların da taptıkları şeylerin âciz, kendisine cinnet gibi, vesâire gibi bir zarar vermeğe kaadir olmadıklarını göstermiştir.
Hud 11:56
Hz. Hûd, kavmine karşı şöyle de hitap etmiştir. (Şüphe yok ki: Ben, benim Rab’bim vesizin Rab’biniz olan Allah Teâlâ’ya tevekkül ettim) işlerimi O Yüce Yaratıcıya ısmarlayarak ona itimadda bulundum. (Hiçbir hareket sahibi hayvan) yeryüzünde gezip dolaşan bir hayat sahibi mahlûk (yoktur ki, illâ onun perçeminden tutan) onun sâhibi ve yöneticisi ancak (o’dur) O Yüce Yaratıcıdır. Onun izni, takdiri olmadıkça hiçbir mahlûk başkasına bir zarar, bir fâide veremez. Bütün yaratıklar, Cenâb-ı Hak’kın kudret eli altındadırlar. (Muhakkak ki, benim Rab’bim) O bütün Kâinatın Yaratıcısı olan Allah Teâlâ (dosdoğru bir yol üzerinedir) yani: O hak ve adâlet yoluna sahiptir. O hiçbir kimseye zulm etmez, inanan ve iyilik edenleri o güzel hallerinden dolayı mükâfatlara kavuşturur. Kâfir, isyankâr olanları da kendi kötü hallerinden dolayı cezâya uğratır. Yoksa hiçbir kulu hakkında hâşâ zulm etmez. Binaenaleyh Ey inkârcı kavmim!. Siz de Allah’ın kahrına uğrarsanız o sizin bu fenâ amellerinizin, kanaatlerinizin bir cezasınan başka bir şey değildir.
§ “Nasıye”; lûgatte cebhe, alın, alın üzerindeki saç demektir. Bu kelime zat, şahıs mânâsında da kullanılmaktadır. “Nasıye-i hâl” tabiri de çehre gösterişi, tavır, vaziyet demektir. Nâsıyeden tutmak tabiri ise: Onun sahibine mâlik, onun hakkında istenildiği şekilde tasarruf etmeye kaadir olmak yerinde kullanılmaktadır. Ve; Filân mübârek nâsiyelidir, denilir ki, mübârek bir zatdır demektir.
Hud 11:57
Hz. Hûd, kavmine şöylece de ihtarda bulundu: (Artık) Ey Kavmim!, (siz yüz çevirir iseniz) Benim nasihatlarımızı dinlemez de kaçınırsanız (ben size kendisiyle) Allah tarafından (gönderilmiş) tebliğ etmekleemrolunmuş (olduğum şeyi muhakkak ki, teblîğ ettim) ben peygamberlik vazîfemi yerine getirdim. Artık bütün mes’uliyet size aittir. Çünki siz beni yalanlamakta, hakkı kabulden kaçınmakta israr edip duruyorsunuz. (Ve Rab’bim sizden başka bir kavmi sizin yerinize getirir) yani: Siz böyle küfrünüzde israr edip durunca hakkınızda Allah’ın kahrı tecelli eder. Cenâb-ı Hak sizi helâk ederek sizin yurdunuzu, servet ve zenginliğinizi başka bir kavme nasib eder ki, o kavim, Allah’a inanan ve O’nu birleyendir (Ve siz ona) O Yüce Yaratıcıya (hiçbir şey ile) ona ortak koşmakla ve diğer hareketlerinizle asla (zarar veremezsiniz) siz ancak kendi nefsinizi zarara uğratmış olursunuz. (Şüphe yok ki Rab’bim) büyük, küçük (her bir şey üzerine koruyucudur) her şeyi korumaya, görüp sözetmeye kaadirdir. Binaenaleyh bütün kullarının amellerini bilir. Hiçbir şey onun İlim dairesinden ve himâyesinden hâriç olamaz, dilediği şeyleri helâkten korur, ve dilediği şeyleri de helâk edebilir. Buna inancımız tamdır. İşte Yüce Peygamberlerin ve onların mirasçıları olan imân ve irfan sahiplerinin vazîfeleri, böyle insanları irşada, İkâza çalışmaktır, hak yolunda fedakârlık gösterip halkı uyandırmaya, aydınlatmaya gayret göstermekten geri durmamaktadır. Bu hususta başkalarından korkmayıp Cenâb-ı Hak’ka sığınarak hikmet sahibine yakışır tarzda ve hayrı tavsiye edici şekilde hareket etmektir, Allah’ın dininin her tarafa yayılmasına hizmette bulunmaktır, İşte Hz. Hûd’un kavmine karşı olan bu hitabeleri de bizler için uyulması gereken bir örnek mahiyetinde bulunmaktadır. Hakkı kabulden kaçınanların korkunç âkibetleri de şöylece beyan buyurulmaktadır.
Hud 11:58
Bu mübârek âyetlerde Cenab’ı Hak’kın Hûd kavmini helâk ettiğini Hûd Aleyhisselâm ile ona imân edenleri de dünyevî ve uhrevî kurtuluşa erdirdiğini bildirmektedir. O helâk olan kavmin ise ne kadar inkârcı, âsi, zorbacılara tâbi kimseler bulunduğunu ve o kavmin bu dünyada lânete hedef olup Allah’ın rahmetinden uzak bulunmuş olduğunu gözler önüne sermektedir. Şöyle ki: (Ne zaman ki) Âd kavmi Hz. Hûd’un tebliğatını kabul etmeyip, küfrlerinden dönmediler. Üzerlerine (emrimiz geldi) azâbımız onları kuşattı, onları helâk edip gitti (Hûd’u) O Yüce Peygamberi (ve onunla beraber imân etmiş olanları) ise (bizden bir rahmet ile) haklarında tecelli eden ilâhî bir lûtuf ile (kurtardık) onları o kavme gelen azaptan koruduk. Bu onların haklarında büyük bir ilâhî koruma idi. Çünki bir mubite bir azap, bir musîbet gelince çok kere bundan mü’minler de, kâfirler de zarar görürler. Âd kavmine gelen azaptan ise Allah’ın bir lûtfu olarak mü’minler asla zarar görmemişlerdir. (Ve onları) O mü’minleri (kaba) çirkin, şiddetli (bir azaptan da kurtardık) ki, o da âhiret azâbıdır. Diğer bir yoruma göre de buyurulmuş oluyor ki: Cenab’ı Hak, mü’minleri hem kâfir olan Âd kavminin tecavüzlerinden, kötü muamelelerinden kurtardı, hem de o kavmin helâkine sebep olan şiddetli bir rüzgârın tesirinden korunmuş oldu. Tefsirlerde yazılı olduğu üzere bu Âd kavmini mahveden rüzgâr, pek şiddetli ve pek sıcak imiş, yedi gün devam etmiş, sekizinci gün onları helâk eylemişdi. Bu rüzgâr çarptığı her kuvvetli, iri kâfiri adeta çam ağacı gibi yerlere deviriyordu veya bu rüzgâr onların ağızlarından, burunlarından giriyor, aşağılarından çıkıyor, kendilerini feci bir şekilde helâk etmiş oluyordu. Bu rüzgârın tesirinden Allah’ın bir rahmet eseri olarak hiçbir zarar görmemiş olan mü’minlerin sayısıise dört bin kadar imiş.
Hud 11:59
(Ve işte o da) yani: Şu kabirleri, eserleri görülen mütefekkir insanlar için bir ibret ve uyanma manzarası oluşturan helâke uğramış kavim ise (Ad’dir ki) onlar (Rablerinin âyetlerini inkâr ettiler) Hûd Aleyhisselâm’ın gösterdiği mucizeleri tasdikten kaçındılar bu inkâr onların helâkine sebep olan birinci vasıflarıdır (Ve) onların ikinci kınanmış vasıfları olmak üzere de onlar (onun) Cenâb-ı Hak’kın (Peygamberlerine âsi oldular) Gerçekte onlara yalnız Hûd Aleyhisselâm gönderilmişti. Fakat ona karşı isyan bütün Peygamberlere karşı isyân demektir. Çünki hepsi de Allah’ın birliği inancını tebliğ etmekte bulunmuştur, o mübârek Peygamberlerin aralarını ayırmak câiz değildir. Binaenaleyh birini inkâr, hepsini inkâr demektir. Yahut peygamber yerinde peygamberler denilmesi, Hz. Hûd hakkında hürmet ifade etmesi içindir. (Ve) Âd kavmi (herbîr inatçı) Hak’ka karşı gelen ve muhalefette bulunan (zorbacı) kendisini yüksek gören dikkafalı bir şahsın (emrine uydular) bu da onların helâkına sebebiyet veren üçüncü bir çirkin vasıfları idi. Evet.. Onlar bir takım dinsiz reislerini taklit ediyorlar, onların bâtıl sözlerine bakarak kendilerine de Hz. Hûd’u inkâr eyliyorlardı, bu bir insandır, nasıl Peygamber olabilir, diyorlardı. İşte bu cahilce hareketlerinin müthiş cezasına hepsi birden kavuşmuş oldular. Cahilce bir taklidin neticesi bundan başka birşey değildir.
Hud 11:60
O Âd kavmi, öyle çirkin hareketlerinin birneticesi olarak (dünyada bir lânete tâbi tutuldular) yani: Allah Teâlâ’nın rahmetinden ve her bir hayırdan uzak düşürüldüler veya dünyada insanların lânetine hedef oldular, tarihte kötü bir ad bırakmış bulundular. (Ve) Onlar (kıyâmet gününde de) bütün hallerine şahitlik edecek zatların huzurlarında lânete uğrayacaklardır. Onlar ne için bu kadar dünyevî ve uhrevî lânete hedef oldular?. (Haberiniz olsun, şüphe yok ki. Âd) kavmi (Rab’lerini inkâr ettiler) O’na küfrettiler, onun birliğini tasdik etmediler. (Biliniz ki. Hûd kavmi olan Âd için bir uzaklık olsun) onlar Allah’ın rahmetinden ebediyen mahrum bulunsunlar. Onlar öyle büyük bir helâke uğrayıp dursunlar. Çünki onlar öyle bir azâbı hak etmişlerdi. Bu, onların aleyhinde bir duadır. Gerçekte o kavim zaten öyle bir helâke uğramışlardı. Fakat böyle bir dua, onların zaten helâkı hak etmiş olduklarını ifade eder. Bir de öyle kâfirler aleyhindeki böyle bir dua, o kâfirlerin çirkin hareketlerini gözlerönüne serme ve din adına bir bağlılık alâmetidir. Ve o gibi ıslahı mümkün olmayan dinsizler aleyhine bed’duada bulunmanın câiz olduğunu göstermektedir.
§ Burada Âd’ın, Hûd kavmi olduğu beyan olunuyor. Çünki iki Âd kavmi vardır. Biri Hûd Aleyhisselâm’ın kavmi olan Âd kavmidir ki, bunlara “Âd-i ûlâ” (İlk Ad) da denir. Diğeri de “Âd-i irem’dir ki, bunlara da “Zat-ül-imâd” da denilir, bunlar zaman itibariyle sonradır. İşte bunlardan ayırmak için Hûd’un kavmine Âd denilmiştir.
§ Elâ; kelimesi bir uyarı ve başlangıç edatıdır ki, mühim bir söz başında söylenerek nazarı dikkati celbeder, biliniz ki mânâsınadır. Hz. Hûd’un kıssası için A’raf sûresindeki (65)inci âyetin tefsirine bakınız!..
Hud 11:61
Bu mübârek âyetler de, Salih Aleyhisselâm’ın kıssasına, onun kavmini tevhid dinine davetine ve onlar hakkındaki Allah’ın nimetlerini beyan buyurmuş olduğuna dâirdir. O kavmin de babalarından kendilerine intikâl etmiş olan bâtıl bir yolda kararlılık gösterip o Yüce Peygamberin tebliğatını bir şek ve şüphe ile karşılamış olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Hicaz ile Şam arasında bulunan Hicr adındaki bir ülkede oturan (Semud) kavmine (de) soy bakımından (kardeşleri olan Salih) Aleyhisselâm Peygamber gönderilmiştir. Hz. Salih o kavme hitaben (dedi ki: Ey kavmim!.) yani: Ey kendilerine bir fenalığın gelmesinden dolayı üzüntü duyacağım kabilemin fertleri (Allah Teâlâ’ya ibâdet ediniz) Ondan başkasına ibâdetde bulunmayın çünki (sizin için ondan başka ilâh yoktur) ibâdetinize lâyık olan, yalnız o’dur. Bu taptığınız putlar değildir. Bir kere düşününüz ki: (sizi yerden o) eşsiz yaratıcı (icad etti) yani: Sizin ilk pederiniz olan Hz. Adem’i O Kerem Sahibi Yaratıcı, topraktan yarattı, sizi de onun sülâlesi olarak meydana getirdi. Yahut sizi birer nütfeden, o nutfeleri de sonuçta topraktan meydana gelen hayvansal ve bitkisel gıdalardan yaratmış oldu. Artık böylebir yaratma, o Kerem Sahibi Yaratıcının birliğine muazzam bir delil değil midir?, (ve) Ey kavmim!. (Sizi orada) O yeryüzünde (o) Yüce Yaratıcı (yaşattı) yani: Ey kavmim!. Cenâb-ı Hak, sizi yeryüzünde ikâmet ediciler kıldı siz ömür sürdükçe burada oturursunuz, sonra da bunu arkadan gelenlere terkedersiniz. Veyahut sizin ömürlerinizi o yeryüzünde uzattı. Hatta bunlardan her birinin üçyüz seneden bin sene kadar yaşar bulunduğu rivayet edilmektedir. Diğer bir yoruma göre de Ey Kavmim!. Allah Teâlâ sizi, yeryüzünü imar ediciler kıldı, böyleimâna muvaffak oldunuz, artık o Kerem Sahibi Mâbuda ibâdet etmeli değil misiniz?. Bu âyeti kerime, gösteriyor ki: Yeryüzünü imâra muvaffak olmak da ilâhî bir lutuftur, büyük bir nimettir. Bunu başarmayı Cenab’ı Hak’tan bilmeli, ona kullukta ve teşekkürde bulunmalıdır. Aksi takdirde nankörlük edilmiş olacağından, o nimetin yok olmaya mahkum olacağından korkulur. (Artık ondan) O Kerem Sahibi Yaratıcı’dan (mağfiret dileyiniz) ona imân ediniz, şimdiye kadar olan küfr ve isyanınızın bağışlanmasını ondan niyâz eyleyiniz (sonra ona tövbe ediniz) öyle bâtıl putlara tapmış olduğunuzdan dolayı pişmanlık göstererek tövbekâr olunuz, İmân olmadıkça tövbe sahih alamıyacağından evvelâ İman edilmesi sonra da tövbede bulunulması emir olunmuştur, (şüphe yok ki, benim rab’bim) bütün mahlûklarına İlim ve tasarruf bakımından (yakındır) tevbe eden ve af dileyen herhangi bir kulu nerede bulunmuş olursa olsun Cenâb-ı Hak onun bu hareketini tamamiyle bilerek onu kabul eder. Ve O Yüce Mâbud (icabet edicidir) o, kendisine seslenen, yakarış ve niyazda bulunan herbir kulunun bu duasını, temennisini kabul buyurur. Artık bütün insanların en birinci vazifesi o ortak ve benzerden uzak olan Yüce Yaratıcıya imân etmek ve sığınmaktan başka birşey değildir.
Hud 11:62
Hz.Salih’in bu gibi hayrı tavsiye edici emir ve tavsiyesine rağmen o kavmi (Dediler ki: Ey Salih!. Sen bundan evvel) böyle bizi putlarımızı terk ile yalnız bir mâbuda ibâdet için davet etmeden önce (bizim içimizde ümit beslenilen bir zat idin) biz senden çok istifade edeceğimizi umar beklerdik. SalihAleyhisselâm, herkesle güzelce görüşür, fakirlere, zayıflara yardım eder, hastalan ziyaretde bulunurdu. Onun o cahil kavmi, bu mübârek zâtın bu şerefli haline bakarak kendilerinin dinine itiraz etmiyeceğini, onların dinlerine düşmanlık değil yardım eyleyeceğini ümit etmekte bulmuşlardı. Halbuki, o mübârek Peygamber, onları tevhid dinine davet etmek suretiyle haklarında en büyük bir iyilikte bulunuyordu, onlar ise bunu takdir edemiyorlardı. Bilâkis diyorlardı ki: (Sen babalarımızın ibâdet ettikleri şeylere ibâdet etmekten) onlar gibi putlara tapınmaktan (bizi engelliyor musun?.) Biz bunu senden beklmemezdik. O cahil kavim böyle diyorlardı. Onlar Öyle bâtıl hareketler hususunda babalarını, geçmişlerini taklit etmeyi bir lüzumlu vazife sanıyorlardı. Halbuki, meşrû ve makul olan hususlarda taklit câiz olur. Aksi takdirdeki taklit bir cehalet eseridir, sahibini felâketlere sevkeder, durur. (Ve) Onlar, o kavim, bunu takdir edemiyorlardı, bilâkis Hz. Salih’e hitaben diyorlardı ki: (Şüphe yok ki, biz kendisine bizim davet ettiğin şeyden) Öyle yalnız bir mâbuda ibâdet edip putlara ibâdeti terk etmemiz hususundaki teklifinden (bir şek içindeyiz) biz de kalben sağlam bir bilgi bir kanaat hâsıl olmamaktadır. Ve biz (şüphedeyiz) teredütler, ızdıraplar içinde bulunmaktayız. Artık baba ve dedelerimizden bize intikâl etmiş olan dinimizi, öyle putlara tapınmayı nasıl terkederek senin davetine uyabiliriz?.. Ne kadar cahilce bir israr.
Hud 11:63
Bu mübârek âyetler, Hz. Salih’in kavmine ne suretle cevap vermiş olduğunu bildiriyor vebir mucize olmak üzere taşdan çıkarılmış olan bir deveye tecavüzden kavmini men eylediğini aksi takdirde azâba uğrayacaklarını onlara ihtar eylemiş bulunduğunu gösteriyor. Bu tenbihe rağmen o deveyi boğazlayan kavminin artık üç gün kadar yaşayacaklarını kendilerine bildirmiş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Salih Aleyhisselâm, şek ve şüphe içinde olduklarını söyleyen kavmine cevaben (dedi ki: Ey kavmim!. Bana haber veriniz) düşünceni? nedir?. (Eğer ben Rab’bimden açık bir delil üzere isem) iddiamda doğru olduğumu gösterir açık bir delile, bir basirete sahip bulunuyor isem (ve o) Rab’bim (kendisinden bana bir rahmet) bir peygamberlik ve risalet (ihsan etmiş ise) ki ettiği muhakkaktır (o halde ona) O Kerem Sahibi Mâbuduma (isyan eder isem) faraza onun emrine muhalefet ederek size peygamberliğimi tebliğ etmez sizi küfr ve şirkten men’etmeye çalışmaz isem (artık Allah’ıma karşı) onun azâbından kurtarmak için (bana kim yardım edebilir?.) Elbette kimse yardım edemez, (demek ki,) ben sizin arzunuza eğilim gösterirsem (siz bana ziyandan başka) beni saptırmaya çalışmadan başka (birşey arttırmış olmayacaksınız) yani: Siz o halde benim güzel amellerimi ibtâl ederek beni ziyana, felâkete düşürmüş olacaksınız. Halbuki, Peygamberler masumdurlar. Hiçbir Peygamber, kavminin öyle cahilce sözlerine kıymet vererek vazifesini terketmez ki, mânevî zarar ve ziyana düşmüş olsun. Binaenaleyh ey kâfirler!. Siz beni boş yere şaşırtmaya çalışıyorsunuz. Siz bu hareketlerinizle kendi ziyanınızı, zararlarınızı arttırmış oluyorsunuz da haberiniz yok!.
Hud 11:64
(Ve ey kavmim!. İşte şu) Allah’ın kudretiile taşdan çıkarılan harikulâde hayvan (sizin için bir mucize olmak üzere Allah’ın) yaratmış olduğu muazzam (bir dişi devesidir) benim peygamberlik iddiasında doğru olduğuma bir delildir. (Artık onu bırakınız) Ona tecâvüz etmeyiniz, onu kendi bulunduğu hal üzere terk ediniz (Allah’ın arzında) yeryüzünde dilediği gibi yiyip içip (otlasın) gezip dursun. O sizin için bir delildir, o size fâide verir, zarar vermez. (Ve ona bir kötülükle dokunmayınız) sakın onu boğazlamaya ve ona başka türlü fenalık yapmaya cür’et göstermeyiniz. (Sonra sizi pek yakın bir azap yakalar) kendinizi o azaptan kurtaramazsınız. O tecâvüzünüzü müteakip hemen dünyevî bir azâba tutulursunuz. İşte Salih Aleyhisselâm, kavmine böyle uyarıda bulundu. Ne yazık ki: Onlar bu uyarıya riâyet etmediler.
Hud 11:65
(Sonra) O kavim (onu) o harikulâde olan deveyi (boğazladılar) onu kesip parçaladılar (bunun üzerine) Salih Aleyhisselâm onlara (dedi ki:) Ey söz dinlemeyen cahil kavim!. (Yurdunuzda üç gün daha yaşayınız) bu müddetin ardından üzerinize Allah’ın azâbı gelecektir. (İşte bu) Böyle üç gün yaşayıp da onu müteakip azâba tutulmanız (yalanlanmamış olan bir vâ’ddir) bunda bir yalan mevcut değildir. Bu husustaki ihtar, sırf hakikattir, öyle açıklandığı şekilde meydana gelecektir.
§ Rivayete göre Salih Aleyhisselâm’ın kavmi, onun risalet iddiasında doğru olduğuna bir şahit olmak üzere bir kayadan bir deve çıkarmasını istemişler. Hz. Salih de onlardan imân edeceklerine dair söz aldıktan sonra namaz kılmış, duada bulunmuş, büyük bir kayadan bir mucize olmak üzere yaşlı bir deve çıkıvermiştir, sonra kendisi gibi büyükçe bir deve de doğurmuştur. O kavimden birazı imânetmiş, diğerleri yine küfrlerinde devam eylemişlerdi. Bu deve bir müddet kaldı, yavrusu ile beraber gezer, otlar dururdu. Bu deve birkaç yönüyle bir mucize idi: Şöyle ki: Bu bir taş içinden yaratılıp çıkarılmıştı ve erkeksiz olarak yüklü bulunmuştu. Doğurduğu yavrusu kendisine benzemekde idi bu deve bir anda böyle mükemmel bir suretde olarak vücude gelmişti. Kendisinden pek fazla süt çıkararak bir topluluğa yetiyordu. Ve bu deve bulunduğu yerdeki bir kuyunun bütün suyunu bir günde tamamen içiyordu, ertesi günde o kuyudan ahali sularını alıyorlardı. İşte bu ayrıntılar, Kur’an-ı Kerim’de değil, rivayet yoluyla tefsirlerde zikredilmiştir. Kısacası: Bu deve bir mucize idi, bir kudret delili idi. Buna asla dokunmamaları Hz. Salih tarafından o kavime tenbih olunmuştu. Ne yazık ki, bu tenbihe riâyet etmediler.
Hud 11:66
Bu mübârek âyetler de Salih Aleyhisselâm ile ona imân edenlerin kurtuluş ve selâmete erdiklerini bildiriyor, İmân etmeyen Semud kavminin ise büyük bir ses azâbı ile lâyık oldukları cezalarına kavuşmuş olduklarını ve onların dünyada hiç yaşamamış gibi bir felâkete uğradıklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Semud kavmi, inkârlarında israr edip durdular (Ne zaman ki) onların hakkında (emrimiz geldi) yani: Üç gün tamam olup azâbımız yüz gösterdi veya azabın inmesi için ilâhî emrimiz ortaya çıktı. (Salih’i ve onunla beraber imân etmiş olanları bizden bir rahmet sebebiyle kurtuluşa erdirdik) onları o inkârcı kavme gelen felâketden koruduk (Hem de) Salih Peygamber ile ona tâbi olanları (o günün) o Semud kavminin mahvolmasıylasonuçlanan musibet gününün (zilletinden) yani: O kavmin korkunç ses ile olan helâkından veyahut o kavme kıyâmet gününde yüz gösterecek olan zilletden, rezillikten (kurtardık) onları müstesnâ bir vaziyetde bulundurduk, (şüphe yok ki) Ey Rasûlü Ekrem!. (Çok kuvvetli) Herşeye galip ve (çok izzet sahibi olan) her dilediğini yapmaya kaadir, ve dilemediğini def ve men’etmeye kudretli (olan ancak senin o Rab’bindir) bütün kâinat, onun kudreti, galibiyeti, hakimiyeti altında bulunmaktadır. Şüphesiz buna inanıyoruz.
Hud 11:67
(O zulmetmiş olanları da) Hz. Sahh’in tebliğatını, öğütlerini kabul etmeyip küfrlerinden ayrılmamak suretiyle kendi nefislerine zulm etmiş bulunan Semud kavmini de (bir korkunç ses yakaladı) şöyle ki: Ya Cibril Aleyhisselâm’ın yaptığı bir ses ile o inkârcı kavim hep birden helâk oldular veya onlara semâ tarafından müthiş bir ses gelmekle kalbleri parçalanarak hepsi de birden ölüp gittiler. (Artık yurtlarında dizleri üstüne çöküp bitmiş kimseler oldukları halde sabahladılar) hareketden, hayatdan mahrum kaldılar, bu suretle dünyevî cezalarına kavuştular.
§ Cüsûm” lûgatde sükûn et, hareketsizlik uyurken göğsü yere koymak mânâsınadır. Câsimin de: Yüzleri üzerine düşmüş kimseler demektir. Sonra bu kelime ölürken hiçbir hareketde bulunmamak yerinde kullanılır olmuştur. O halde “Câsimin” demek sanki hiç hayat sahibi değillermiş gibi ölürken bir hareketde bulunamaz olan ve yüzleri, dizleri üzerine düşüp yıkılan kimseler demektir.
Hud 11:68
O helâk olan kavim (Sanki orada) o kendi yurtalrında, ülkelerinde, (hiç ikâmet etmemişlerdi.) Oralarda sanki nice seneler yaşamamışlardı, onlar işte öyle müthiş bir suretde mahv ve yok oldular. (Biliniz ki, şüphesiz Semud, Rablerine kâfir olmuşlardı) kendilerini yaratan, besleyen, yurtlara sahip kılan Yüce Yaratıcı’yı inkâr etmiş, kendilerine vermiş olduğu nimetlerin değerini bilmez, şükrünü yerine getirmez bulunmuşlardı (haberiniz olsun ki. Semud için bir uzaklık vardır) yani onlar Allah’ın rahmetinden ebediyen uzak olsunlar, zaten uzak olacaklardır. Bu onların haklarında bir beddua demektir. Onların böyle bir mahrumiyete uğramaya lâyık olduklarını göstemektedir. Kısacası: O kavim, küfr ve isyanda israr edip durmalarının cezasına uğradılar. Allah’ın himayesinde olan Hz. Salih de bir rivayete göre Mekke’i Mükerreme’ye, diğer bir rivâyete göre de Kudüs’e giderek orada vefat etmiştir. Arap Peygamberlerdendi. Kıssası için A’raf sûresindeki (PSî’inci âyeti celilenin izahına da bakınız.
Hud 11:69
Bu mübârek âyetler, Hz. İbrahim’e, meleklerin müjde ile gelmiş, birbirlerine selâm vermiş olduklarını ve Hz. İbrahim’in onları misafir insanlar sanarak kendilerine yemek hâzırladığını ve onların bu yemeğe el uzatmadıkları için Hz. İbrahim’in onlardan endişeye düştüklerini bildiriyor. Bunun üzerine meleklerin Lût kavmini helâk etmekle emrolunmuş olduklarını bildirerek Hz. İbrahim’in zevcesine anne olacağını müjdelediklerini o muhterem hanımın da kendisinin ve kocasının ihtiyarhğından dolayı anne olmasını acâip gördüğünü, meleklerin de Allah’ın kudreti karşısında buna şaşırmayagerek olmadığını söylemiş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Şu da (muhakkak ki, bizim elçilerimiz) yani: Meleklerimiz, bunlar bir rivâyete göre Hz. Cibril ile Mikâil ve israfil Aleyhimüsselâm idi. Diğer bir rivâyete göre de Cibril Aleyhisselâm ile diğer yedi’veya onbir melek idi. Bunlar genç, güzel insanlar suretinde görünüvermişlerdi. (İbrahim’e müjde ile gelmişti) yani: Kendisinin ishak adındaki oğlu ile ondan sonra da tomnu Yakup Aleyhimesselâm’ın dünyaya geleceklerini veya Lût kavminin helâk olacağını müjdelemişlerdi. Bu melekler Hz. İbrahim’e karşı (selâm dediler) yani: Selâm verdiler. (O da) İbrahim Aleyhisselâm de (selâmdır dedi) yani: Sizin işiniz selâmettir veya benim size cevabım da selâmdır veyahut sizin üzerinize selâm olsun diye karşılıkta bulundu. Böyle mü’minlerin biribirleriyle karşılaşınca selâm vermeleri, dinî hususlardandır, bir sevgi ve dostluk, iyilikseverlik alâmetidir. Bunun yerini başka tabirler tutamaz. (Sonra) Bu selâmlaşmayı müteakip İbrahim Aleyhisselâm bu misafirlerine ikram için (bir kızartılmış buzağı getirdi) bu, yerden kazınmış bir çukur içindeki kızgın bir taş üzerinde kızartılmış, tavlı bir buzağı idi. Hz. İbrahim, çok misafirperver idi. Rivâyete göre on beş geceden beri kendisine bir misafir gelmemişti. Bu melekleri insan şeklinde görünce bunları misâfir sanarak sevinmiş, hemen kendilerine yemek hazırlamıştı. Aslında misafirlere hürmet etmek, icabına göre onlar için sofra hazırlamak yüce bir sünnettir, bir cömertlik gereğidir.
Hud 11:70
(Ne zaman ki) Hz. İbrahim, böyle sofra hazırladığı halde (onların) o misafirlerin (ellerinin ona) o sofraya, getirilen buzağıetine (uzanmadığını gördü) onların bu doygunca hareketlerini müşahede etti (onları hoşlanmadı) onların bu yemekten kaçınmalarını çirkin ve uygunsuz gördü (ve onlardan gizlice) kalben (korkar oldu) çünki bir misafirin böyle hazırlanan bir yemekten yemeyip kaçınması, bir hayr alâmeti say ılmıy ordu, onun o yemek sahibine karşı bir düşmanlığının bulunduğunu ve gücenmiş olduğu sanılıyordu. Gerçektende makul bir sebep olmadıkça böyle ikram edilen bir şeyden kaçınmak nezâkete, sosyal adaba aykırı ve kalp kırılmasına yol açan bir hareket gibi görülmektedir. Melekler, Hz. İbrahim’in bu vaziyetini görünce (dediler ki: Korkma) Ya İbrahim!. (Biz muhakkak) Allah Teâlâ’nın melekleriyiz, (Lût kavmine) azap ile (gönderildik) binaenaleyh biz melekler olduğumuz için insanlar gibi yiyip içmeyiz, bunun içindir ki, senin yiyeceğine el uzatmamış bulunuyoruz.
Hud 11:71
(Ve onun) Hz. İbrahim’in (eşi) Sare’ki, Hz. İbrahim’in amcasının kızı idi (ayakta bulunuyordu) ya bir perde arkasında durup bunların bu konuşmalarını işitiyordu veyahut o zamanki bir cevazdan dolayı yanlarında bulunarak hizmet etmek istiyordu. Kendilerine meleklerin öyle teminat vermelerinden veya kâfir olan Lût kavminin helâk edileceğinden dolayı kalben sevinerek (gülüverdi) Cenab’ı Hak buyuruyor ki: (Artık) Biz (onu) o muhterem kadını (Ishak ile) doğuracağı o mübârek oğlu ile (ve ishak’ın ardından da Yakup ile) yani sonra da, Ishak’ın oğlu Yakub’un dünyaya geleceği ile (müjdeledik) yani: O muhterem annenin şerefini yükseltmek, şanını yüceltmek için kendisini melekler lisanıyla öylece müjdeledik. Elbette öyle iki mübârek Peygamberin annesi, ninesi olmak ve meleklervâsıtasiyle müjdelenmek ne büyük bir şeref ve şandır.
Hud 11:72
O muhterem anne (Dedi ki: Vay halime!.) ne büyük bir iş!. (Ben çocuk doğurabilir miyim) bu, tabii kanuna göre uzak görülecek bir durum. Çünki (ben bir koca kadınım) rivâyete göre doksan veya doksan dokuz yaşında bulunuyordu. (Kocam da) Hz. İbrahim de (bir ihtiyardır) bu yüce zat da o zaman yüz veya yüz yirmi yaşında idi. Bu müjde ile Hz. İshak’ın doğumu arası bir seneden ibâret bulunmuştu. (Şüphe yok ki bu) yani: Böyle iki ihtiyardan bir çocuğun dünyaya gelmesi, Allah’ın kudretine göre değil, tabii kanun bakımından (acâip bir şeydir) Sübhanellâh demek ki, biz bu halde evlât sâhibi olacağız.
Hud 11:73
Melekler de o mübârek kadına = Hz. Sare’ye (dediler ki: Sen Allah’ın emrinden) onun kudret ve irâdesinden (tcaccüp eder misin?.) Elbette etmemelisin. Çünki Cenâb-ı Hak her şeye kaadirdir, dilediğini hemen meydana getirebilir. (Ey ehli beyt!.) yani: Ey Hz. İbrahim’in ailesi!. (Allah’ın rahmeti ve bereketi sizin üzerinizedir!.) siz dâima Cenab’ı Hak’kın rahmetine, bereketlerine kavuşursunuz, siz ki bir Yüce Peygamberin ev halkından bulunuyorsunuz, öyle bir Peygamber ki: Nice mûcizelere ulaşıp, nice ilâhî lütuflara kavuşup durmaktadır. Artık bu hârikaları bildiğiniz halde öyle ihtiyarlığınız zamanında evlâd sahibi olmanızı nasıl uzak görebilirsiniz?. (Şüphe yok ki, o) hârikaları yaratan Yüce Yaratıcı (hamîtdir) yani: Şükr ve hamd’ı celbeden şeyleri işleyicidir ve (mecîddir) kullarına hayr ve ihsanı pek çoktur,şeref ve kerem sahibidir. Sizi de öyle nice nîmetlere, muvaffakiyetlere nâil buyurmaya kaadirdir. Buna inancımız tamdır!.
Hud 11:74
Bu mübârek âyetler de meleklerin müjdesi üzerine Hz. İbrahim’in korkudan kurtulduğunu ve Lût kavmi hakkında Meleklerle mücâdele ettiğini ve o Peygamberin yüksek vasıflarını bildiriyor. Ve Lût kavminin mutlaka azap göreceğinden dolayı bu hususdaki tartışmadan vazgeçmesini Hz. İbrahim’den Meleklerin istemiş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Meleklerin verdikleri teminat ve ne için geldiklerini bildirmeler! üzerine (Ne zaman ki İbrahim’den korku gidiverdi) kalben mutmain oldu (ve) kendisine korku yerine (müjde geldi) yani: Kendisine “korkma” denildi veya kendisinin bir oğlu, sonra da bir torunu dünyaya geleceği müjdesini aldı (Lût kavmi hakkında bizimle) yani: Benim gönderdiğim melekler ile (mücadelede bulunur oldu) yani: Melekler ile tartışmaya başladı, Lût kavminin hemen birden helâki uygun mudur, onların arasında Lût Aleyhisselâm da bulunuyor dedi veyahut o kavmin helâkı tehir edilse küfr ve isyandan dönerek mü’min olmaları düşünülemez mi?. Diye temennide bulundu. Melekler de orada mü’min olup olmayanları bildiklerini, Hz. Lût ile mü’min olan çoluk çocuğunun helâkten korunacaklarını söylediler. Kısacası: Bu mücadele, bir hakikatın tamamen ortaya çıkıp güzelce anlaşılması için yapılan bir tartışma mahiyetinde bulunmuş olduğu için övülmüştür, kınanmış bir mücâdele mahiyetinde bulunmamıştır, eğer öyle kınanmış olsa idi Cenâb-ı Hak, Hz. İbrahim’i şöylece medh buyurmazdı.
Hud 11:75
(Şüphe yok ki, İbrahim elbette pek yumuşak huyludur.) Kötülük yapanlardan hemen intikam almak hususunda acele etmez, yavaşda davranır, veya af eder (ve) Hz. İbrahim (çok bağrı yanıktır) günahlardan dolayı, insanların kötü hallerine üzülmekten dolayı çok ah eder, üzüntüler içinde kalır. (Ve) o Yüce Peygamber, Hak’ka (kendisini Allah’a vermiş biri idi) dâima hakkı kabul eder, hak ve hakikata yönelmekten geri durmaz. Ondaki bu seçkin vasıflardan dolayıdır ki, Lût kavmi hakkında bir iyilikseverlik eseri olmak üzere bir mücâdeleye lüzum görmüştür.
Hud 11:76
Hz. İbrahim’in bu tartışması biraz uzayınca Melekler de dediler ki: (Ey İbrahim!.) Aleyhisselâm (bu mücadeleden vazgeç) o kavimden dolayı böyle tartışmada bulunma, gerçekte sen bir merhamet ve acıma eseri olarak böyle bir müdafaada bulunmak istiyorsun, fakat bunda onlar için bir fâide yoktur. (Şüphe yok ki, Rab’bin emri gelmiştir) onların azapları hususunda Allah’ın takdiri tahakkuk etmiştir. Allah Teâlâ onların hallerini bilicidir. (Ve muhakkak ki, onlara geri çevrilmez olan) yani: Defedilmesine ve kaldırılmasına bir yol bulunmayan (bir azap gelivermektedir) artık o takdir edilen azap, öyle tartışma ile dua vesâire ile bertaraf edilecek değildir, haklarında ezelî irâde mutlaka meydana gelecektir. Hz. İbrahim’in kıssası için bakara sûresindeki (l 24) üncü âyetin izahına bakınız!.
Hud 11:77
Bu mübârek âyetler, bir kısım melekleringenç insan suretinde olarak Hz. Lût’un yanına varmış olduklarını, Hz. Lût’un da onları öyle insan sanarak yanına koşup gelen kavminin onlara yapacakları kötü saldırıyı düşünerek, üzüntü ve keder içinde kalmış olduğunu bildirmektedir. Ve o muhterem Peygamber ile o kavmi arasındaki konuşmayı ve o Yüce Peygamberin temennilerini şöylece tasvir buyurmaktadır. (Ne zaman ki elçilerimiz) yani: İnsan suretinde görünmüş olan Melekler, İbrahim Aleyhisselâmdan ayrılıp dört fersah kadar uzak bir köyde bulunan (Lût’a geldi) bunlar genç, gayet güzel insanlar sûretinde görünmeye başladı, Lût Aleyhisselâm, onların Melekler olduğunu bilmeyerek, (onların yüzünden endişeye düştü) kalben üzüntü duydu (ve onlardan dolayı kalbi daraldı) içerisi heyecana geldi. Yani: O gelen gençlere terbiyesiz kavminin musallat olacağından korktu veyahut Melekler olup kavmini helâk etmek için geldiklerini anladı, bir merhamet eseri olarak kavminin uğrayacağı felâketden dolayı üzüldü. (Ve bu bir şiddetli gündür dedi) Böyle bir belâyı müdafaadan âciz bulunacağını düşünerek kalben bir sıkıntıya tutulup kaldı.
§ Zar; lûgatde ölçmek mânâsınadır. Zîra da ölçü, arşın mânâsında kullanılmaktadır. Bu kelimeler, tâkat, güç yerinde kullanılır. Meselâ: Bir işi yapmaya kudreti olmayan kimse: “Benim buna zar’im yoktur” der ki, tâkatim, gücüm yoktur demektir. Binaenaleyh “Dâka zar’an” denilmesi güçsüzlükten dolayı kalbin daralmasından kinayedir. “Asîb” kelimesi de katı şey demektir. Bağlamak ve sağlam dürmek mânâsına olan “Asb” kelimesinden türemiştir. Şiddetli mânâsında kullanılır. Çünki insanı şer ile bağladığı için şiddeti olan şeye “Âsib” denilmiştir. “Âseb” de sinir demektir ki cem’i “Âsap’tır.”
Hud 11:78
(Ve ona) Lût Aleyhisselâm’a (kavmi koşarak geldi) bu kavim, o insan şeklindeki melekleri görünce onlara tecâvüz maksadiyle Hz. Lût’un yanına sür’atle gelip toplandılar. (Ve) O kavim (evvelceden) beri, öyle Hz. Lût’un yanına gelmezden veya melekleri görmezden evvel de (kötü fiilleri yapar olmuşlardı) pek çirkin, insaniyete aykırı sosyal bir rezâletten ibâret olan livâta (homoseksüellik) cinâyetini, erkeklere arkalarından dokunmak rezâletini işlemişlerdi. Hz. Lût, o rezil gürûh’un o erkek sûretinde görülen meleklere karşı kötü niyette bulunmak için öyle koşup geldiğini görünce onlara (dedi ki: Ey kavmim! İşte onlar) o sizin eşleriniz (benim kızlarımdır) yani: Madem ki, ben sizin hakkınızda iyiliksever bir Peygamberim, bir Peygamber ise ümmetinin babası mâkamındadır. Binaenaleyh o milletin kadınları da o Peygamberin mânen kızları durumundadır. Artık o eşlerinizden meşrû sûretde istifâde edebilirsiniz. (Onlar sizin için daha temizdirler) yani: Haddizatında temiz; meşrû, istifadesi câiz olan onlardır, başkalarına tecâvüz ise haramdır, dînen, ahlâkan yasaktır. Artık eşlerinizi bırakıp da başkalarına nasıl saldırabilirsiniz. Diğer zayıf bir yoruma göre de Hz. Lût, kendi sulben kızlariyle onların evlenmelerini teklif etmiş, yani demek istemişti ki: İşte kızların”” ile evlenebilirsiniz. Erkekler ile evlenmek câiz ve mümkün olmadığından artık erkeklere nasıl musallat olmak isteyebilirsiniz?. Hz. Lût’un zamanında bir müslüman kadınla bir gayrı müslimin evlenmesi câiz bulunmuştu. Nitekim İslâm’ın başlangıcında da böyle iken bilahara
İmân etmedikçe müşrik erkekleri de (kızlarınızla) evlendirmeyiniz… (Bakara, 2/221)
âyeti kerimesi ile buhusus neshedilmiştir. Hz. Lût, kavmine nasihat vererek (artık Allah’tan korkunuz) içinde bulunduğunuz küfr ve isyanı, fuhşiyyâtı terk ediniz (ve beni müsâfirlerim önünde rezil etmeyiniz) beni mahçup ve kederli bir durumda bırakmayınız (sizden akıllı bir erkek yok mudur?.) ki, hakkı kabul etsin, öğütlerimden yararlansın, öyle rezil bir hareketde bulunmaktan sıkılsın, kaçınsın.
§ Yühreun; kelimesi, acele ve sür’at mânâsına olan, “herî” lâfzından türemiş bir müzarî fiildir, birbirini sıkarak, kakarak, teşvikte bulunarak sür’atle koşar oldular mânâsını ifâde etmektedir.
Hud 11:79
Hz. Lût’un böyle güzel, iyiliksever ihtarına rağmen o alçak kavim (dediler ki:) Ey Lût!. (Muhakkak sen biliyorsun ki) Takdir edersin ki, (bizim için kızların da bir hak yoktur) bizim onlara ihtiyacımız mevcut değildir. Biz onlara karşı bir şehvet, bir eğilim hissetmiyoruz ki, bu bakımdan bizim için bir hak sâbit olsun. Diğer bir yoruma göre de: Senin kızlarınla evlenebilmek için imân etmemizi şart koşuyor, teklif ediyorsun. Biz ise böyle bir teklifi kabul etmiyeceğimiz için artık kızlarının üzerinde bir hakkımız olamaz. (Ve şüphe yok ki, sen bizim ne kasdetdiğimizi elbetde bilirsin) bu rezil topluluk, kendilerinin erkeklere yaklaşmak arzusunda bulunduklarını ve şehvetlerinin hangi tarafa yönelik olduğunu bu sözleriyle anlatmak istemişlerdi.
Hud 11:80
Hz. Lût da kavminin o edepsizce ifadelerine karşı (dedi ki: Eğer benim için size karşı bir kuvvet olsa idi) bir güce, bir iktidara sahip bulunsa idim (veya bir şiddetli kaleye) bir nahiyeye, bir tarafa (sığınacak olsa idim.) size karşı, icâbeden şeyi yapardım. Sizi bizzat veya kendisine dayandığım kuvvetli bir yardımcı ile beraber defeder ve yola getirirdim. Böyle zor, üzüntü veren bir durumda kalmazdım.
Hud 11:81
Bu mübârek âyetler, Meleklerin kendilerini Hz. Lût’a bildirerek onun endişesini gidermek ve kendisini selâmetle müjdelemiş olduklarını anlatıyor. Lût kavmine gelen azapdan Hz. Lût’un mü’min olmayan eşinin de kurtulamadığını ve bu azabın sabah vaktinde meydana gelmiş olduğunu bildirmektedir. O azabın ortaya çıkmasıyla Lût kavminin bütün yurtlarının yıkılıp, alt üst olduğunu ve onların üzerlerine ateşli taşların yağmış bulunduğunu haber vermekte ve bu gibi azapların zalimlerden uzak bulunmadığını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Melekler; Hz. Lût’un öyle endişeye düşmüş, kavmine karşı onları müdafaadan âciz kalmış olduğunu görünce (dediler ki: Ey Lût) Aleyhisselâm, korkma, düşünme (şüphe yok ki, biz senin Rab’bînin elçileriyiz) kavmine, lâyık oldukları cezâ gelecektir. (Onlar sana) Ey Lût Aleyhisselâm (elbetde kavuşamıyacaklardır) yani: Onlar sana bir fenâlık yapamıyacaklardır. Bırak onlarıgeliversinler. Bunun üzerine Hz. Lût, kapısını açmış, kavmi içeriye girmiş, bunun üzerine Cebrâil, onların yüzlerine kanatlarını çarpmış, hemen gözleri kör olmuş, dönüp gidecekleri yolu göremez bir hâle gelmişler, feryat edip bağırarak Lût’un yanında sihirbazlar var derneğe başlamışlar. Melekler de Hz. Lût’a hitâben (artık sen âilen ile) aile fertlerinle berâber (gecenin bir kısmında yürü) bulunduğunuz yerden çıkıveriniz (ve sizden hiç bir kimse geri kalmasın) senden ayrılmasın veya arka tarafına bakmasın. O kavme alelâcele gelecek olan azapdan kurtulabilmek için bir an evvel onların bulundukları yerden ayrılmak lâzımdır. Veyahut geri kalıp da o kavmin uğrayacağı azâbı görerek acıma hissine kapılmamaları ve mahzun olmamaları için kendilerine böyle bir tenbih yapılmıştı. Ey Lût Aleyhisselâm (eşin ise müstesnâ) çünki o, imândan mahrum bulunmakla Hz. Lût’un ev halkından olmak şerefini kaybetmişti. Rivâyete göre bu kadın, Hz. Lût ile berâber bulundukları yerden çıkıp gitmemişti. Yahut o da çıkmış ise de geriye bakarak kavmin azâba uğradığını görmüş, “vah kavmim!” diye üzüntü içine girmiş, derken bir taş kendisine gelip dokunmuş, o da helâk olup gitmiştir. İşte küfrün cezası!. Melekler, Hz. Lût’a şöyle de dediler: (Muhakkak ki, onlara va’dedilen zaman) onların azâbına, helâkine tâyin edilen vakit (sabah vaktidir) öyle sabah olunca hepsi helâk olup gitmiş olacaklardır, (sabah vakti ise yakın değil midir?.) elbetde pek yakın bulunmaktadır. Artık Ey Hz. Lût, sen ve sana imân edenler, durmayınız, bir an evvel buradan uzaklaşınız. Yahut Hz. Lût onların daha sabah olmadan helâk olmalarını arzu ettiği için melekler, ona hitâben: Sabah vakti yakın değil midir, daha yakın bir zamanda helâk olmalarını istemeye hâcet yoktur. Maamafih herkesin rahat edeceği bir sabah vaktinde o kavme bir azabın gelmesi, daha büyük bir felâkettir ve buna bakanlar için biribret manzarası teşkil edecektir.
Hud 11:82
(Ne zaman ki emrimiz geldi) O kavmin helâkı için belirlenen azap vakti gelip çattı (onun: O yurdun) o kavmin oturduğu beldelerin (üstünü altına çevirdik) böyle büyük bir değişiklikle karşı karşıya bıraktık, (ve onun) O yurdun, o şehirlerin (üzerine ateşde pişirilmiş, birbirine bitiştirilmiş) birbirine tâbi bir halde (balçıktan) çamurdan yapılmış (taşlar yağdırdık) hepsini de bu taşlar ile helâk ediverdik. “Lût” kavminin ikâmet ettiği şehirlere “mü’tefikât” denilirdi. Bunlar beş şehirden ibâret imiş, bunlar da bir görüşe göre dörtyüz bin kimse bulunuyormuş. Bütün bunlar, küfrlerinin cezâsına kavuşmuş oldular.
Hud 11:83
O taşlar, o Lût kavminin üzerine yağdınlan kızgın taş parçaları (Rab’bin katında işaretlenmiş idi) hepsinin üzerine kime isâbet edip helâk edecek ise onun adı yazılmış bulunuyordu veyahut yerdeki taşlardan ayırt edilmeleri için o yağan taşlar, beyaz ve kırmızı işaretler taşıyordu. (Ve o) Taşlar, o azâba, helâke vâsıta olan kızgın taş parçaları (zalimlerden uzak değildir.) herhangi bir Peygamberin emirlerine karşı isyan eden kâfirlerden veya Son Peygamber’i tasdik etmeyen müşriklerden (uzak değildir) Cenâb-ı Hak diledi mi böyle taşlar zâlimlerin başlarına hemen yağıverir. İsterse, o taşlar göklerde bulunsun. Allah’ın irâdesi tecelli etti mi, hemen bir sâniyede yeryüzüne iner, hak edenlerin beyinlerini patlatır. Bu âyeti celile büyük bir tehdidi içermektedir. Bütün inkârcıları, zâlimleri Allah’ın azâbı ile korkutmaktadır. Böyle bir felâket, Allah’ın kudretine göre onu hak edenlerin başlarına inmekten uzakgörülemez. Nitekim bir nice dinsiz, ahlâksız kavimler, böyle çeşit çeşit azaplara uğramışlardır. Binaenaleyh o gibi fâcialardan bir ibret dersi almalıdır. “Lût” Aleyhisselâm’ın kıssası için A’raf sûresindeki (SOî’inci âyeti kerimenin”izahına da bakınız!.
Hud 11:84
Bu mübârek âyetler de Şuayb Aleyhisselâm’ın kavmini tevhid dinine dâvet ettiğini, onlara alış verişlerinde doğruluktan ayrılmayıp ıslah edici bir halde, yaşamalarını tavsiye buyurmuş olduğunu bildiriyor ve meşrû olan ticaretle yetinip kimsenin hakkına tecâvüz etmemelerim, aksi takdirde kendilerini koruyamayacağını ve himaye edemiyeceğini hatırlatmış olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Medyen’e kardeşleri Şuayb’i -gönderdik-) Medyen bir kabilenin adıdır ki, bunların babaları İbrahim Aleyhisselâm’ın oğlu Medyen imiş veyahut Medyen bir beldenin ismidir ki onu zikredilen Medyen bina etmiş idi. İşte bu belde ahalisine soyca kardeşleri olan Şuayb Aleyhisselâm Peygamber gönderilmişti. Bu muhterem zat (dedi ki: Ey kavmim!.) Ey Medyen ahalisi (Allah’a kullukta bulunun) ona başkalarını ortak koşmayın (sizin için ondan) O Yüce Yaratıcı’dan (başka bir mâbud yoktur) yaratıcılık ve mâbutluk yalnız ona mahsustur, bütün kâinat, onun varlığına, birliğine, mabut olduğuna şâhitdir. (Ve) Ey kavmim!, (ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın) Alışveriş yaparken kilelerinizi, terâzilerinizi, onlar ile ölçüp, tartıp tâyin ettiğiniz şeyleri hiçbir şekilde noksan yapmayın, başkalarının zararına hareket etmeyin (şüphe yok, ben sizi bir hayr içinde görüyorum.) Yani: Siz bir servet ve bollukiçinde yaşıyorsunuz, böyle bir hâl ise sizi başkalarının hukukuna tecavüzden her şekilde beri kılmaktadır. (Ve ben muhakkak ki,) imân ve adâleti gözetmediğiniz takdirde (sizin üzerinize) yönelecek olan (kuşatıcı bir günün azâbından korkardım.) Yani: Hepinizi dünyada da, âhirette de sarıp kuşatacak bir azabın gelmesinden korkarım.
§ Bu âyeti kerimedeki “muhit” kelimesi, görünürde yevmûn sıfatıdır. Mânen ise azabın vasfıdır. Bu bir meşhur mecazdır. “Yevmûn âsib” tabiri de böyledir.
Hud 11:85
(Ve) Hz. Şuayb, yine buyurdu ki: (Ey kavmim!.) Ey Medyen ahalisi!. (ölçüyü de tartıyı da adâlet ile yapın) yani: Ölçmeyi de, tartmayı da, onların âletlerini de güzelce tamamlayınız, onlara hakkıyla riâyet ediniz (ve insanlara eşyalarını eksik vermeyin) yani: Hiçbir kimsenin malının değerini düşürmeye, bu yüzden kıymetini indirmeye çalışmayın, iktisadî muamelelerde doğruluktan, samimiyetden ayrılmayınız veyahut bir satılık malın müşterilerini oyalıyarak o malın satılmasını geciktirmeye ve onun kıymetini düşürmeye meydan vermeyin. (Ve yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayın) yani: Herhangi bir şekilde insanların hukukunu bozmaya veşâir gayrimeşru muamelelere sebebiyet verecek kötü hareketlerde bulunmayın, hırsızlık, yol kesicilik, yağmacılık gibi şeylerden sakının veyahut dünyevî ve uhrevî menfaatlarınızı bozmaya çalışıp durmayın.
§ Bahs; kelimesi, noksan ve bir şeyi eksiltmek mânâsınadır. “Usuv, usey” kelimeleri de bozulma, bozgunculuk yapmak yeryüzünde kötülük meydana getirmek mânâsında kullanılmaktadır.
Hud 11:86
Hz. Şuayb şöyle de buyurdu ki: Ey kavmim!. (Eğer siz imân etmiş) size söylemiş, emir etmiş olduğum şeyleri tasdik etmiş (kimseler iseniz Allah’ın geri bıraktığı) yani: Ölçülere, tartılara riâyet ettikten sonra size Cenâb-ı Hak’kın helâl kıldığı miktar (sizin için hayırlıdır.) sizin hakiki menfaatiniz bundadır. Helâl olmayan bir maldan bir hayr beklenilemez. (Ve ben sizin üzerinize bir bekçi değilim) yani: Sizi çirkin, gayrimeşru şeylerden fiilen koruyacak bir güçte değilim. Ben sizin bütün işlediklerinizi bilemem ve bozulmayı gerektiren şeylerden sizi alıkoymaya kaadir olamam. Benim vazifem, selâhiyetim, size hak ve hakikatı tebliğ ve tavsiye etmektir, sizlere nasihat vermektir. Artık siz bunun aksine hareketlerde bulunur iseniz ben mâzurum, artık siz kendi amellerinizin neticesini düşününüz. Ne kadar güzel, ahlâkî, iktisadî, ictimâî bir nasihat, bir tavsiye, bir irşâd. Ne yazık ki, o gâfil topluluk bundan istifadeye koşmadılar..
Hud 11:87
Bu mübârek âyetler de Hz. Şuayb’in kavmine teklif ettiği Allah’ın birliği inancını ve insanların haklarını gözetme durumunu kavminin kabul etmiyerek o muhterem Peygambere karşı inkârcı ve alaycı bir karşılıkta bulunmuş olduklarını bildiriyor. O Yüce Peygamber’in de nübüvvete, ilm ve hidâyete mazhar olduğuna işâret ile nasıl iyiliksever bir şekilde hareket ettiğini ve kavmini ıslaha çalıştığını ve yalnız Cenâb-ı Hak’ka dayanıp ve yöneldiğin! bildirmiş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz.Şuayb’in o pek iyiliksever tekliflerine, tavsiyelerine rağmen kavmi, o Yüce Peygambere karşı hürmete aykırı, sosyal edebe muhâlif olmak üzere yanlızca ismiyle hitab ederek (dediler ki: Ey Şuayb!. Atalarımızın) sürekli (ibâdet ettikleri şeyleri) putları, onlara tapınmayı bırakmamızı (veya mallarımızda dilediğimizi yapmayı) onlar ile bizim alışverişimizi, mallarımızı fazla ve noksan göstermemizi, onları dilediğimiz yerlere sarfetmeyi (terketmemizi sana namazın mı emr ediyor) ki, sen öyle tekliflerde bulunuyorsun?. Hiç böyle bir teklif e senin selâhiyetin var mıdır?. Böyle bir teklif makul mudur?. Diye söylendiler. Hz. Şuayb, fazla namaz kılarmış, o mübârek zâtın namazıyla alay etmek için ona karşı kavmi böyle edepsizce, cahilce bir müdafaada bulunmak istemişlerdi. Diğer bir yoruma göre de namazdan maksat, din ve imandır. Çünki namaz, din ve imânın en açık alâmetlerinden, işaretlerinden olduğu için din ve imânın en açık alâmetlerinden, işaretlerinden olduğu için din ve imân yerinde namaz lâfzı kullanmışlardır. Yani: Demek istemişlerdi ki: Ya Şuayb!. Senin dinin mi bizi yaptığımız şeylerden men etmek istiyor?. Bu kavim, kendilerinin yaptıkları şeylerin ne kadar akıl ve fikre aykırı, menfaat ve hikmete zıt, sosyal hayatın yok olmasına sebep olduğunu takdir edemiyorlardı, soyut şahsî, geçici, başkalarının zararına âit bir menfaatin düşkünü oldukları için kendilerine en güzel nasihatlar veren bir kadri yüce zata karşı öyle ahlâkî rezaletlerini gösteren bir hitâbede bulunmuşlardı. Ve o büyük Peygambere bir alay maksadiyla şöyle de demişlerdi: (Şüphe yok ki, elbette sen) Ey Şuayb!, (çok yumuşak huylu ve akıl sahibisin) yani: Sen yumuşakça, akıllıca tebliğata sahip değilsin ki, bize böyle emr ve tavsiyede bulunuyorsun. Maamafih bununla, şöyle demiş olmaları da düşünülebilir: Ey Şuayb!. Sen bizim aramızda yumuşak huylu, akıllı, güzel ahlâka sâhip birzat olarak tanınıyorsun, artık nasıl oluyor da bize öyle babalarımızdan, geçmişlerimizden intikâl etmiş olan bir putperestçe dinden bizi men ediyor ve yasaklıyorsun. Bu akla, yumuşaklıkla yapılan muameleye aykırı değil midir?.
Hud 11:88
Şuayb Aleyhisselâm da kavminin öyle cahilce ve inatçı sözlerine karşı onlara pek yumuşakça, hikmetli bir tarzda hitab ederek (dedi ki: Ey kavmim!.) bana (haber veriniz) bir kere güzelce düşününüz (eğer ben Rab’bim tarafından bir açık delil üzere isen) ben açık bir kanıta, parlak bir delile kavuşmuş isem (ve beni) o Kerem Sahibi Rab’bim (kendi tarafından güzel bir rızk ile rızıklandırmış ise) yani: Bana helâl nîmetler vermiş, beni peygamberliğe, hikmete, mânevî ve maddî bereketlere kavuşturmuş ise artık benim hakkımda öyle yanlış iddialarda bulunur musunuz?. Benim size olan teblîgatımı akıl ve hikmete aykırı görür musunuz?. Benim bu tavsiyelerimi bir vesvese eseri telâkki eder misiniz?. Veyahut ben o kadar ilâhî lütfa kavuştuğum halde ben o Kerem Sâhibi Yaratıcının vahyine aykırı hareketde bulunabilir miyim?. Onun emr ve yasağını telkinden geri durabilir miyim?. Ne için siz benim bu vaziyetini! takdir edemiyorsunuz?. (Ve) Ey kavmim!, (size yasak ettiğim şey hususunda size muhâlefet etmek istemem) Sizin yerine getirmekle mükellef olduğunuz şeyleri ben de gözetirim, size yasak ettiğim şeyleri ben de işlemem. Meselâ: Siz insanlarınhukukuna tecavüzden men olunduğunuz gibi ben de size muhâlif olarak öyle bir tecavüzde bulunmaya selâhiyet sâhibi değilim. Hepimizin de dinî hükümleri, kamu haklarını gözetmemiz lâzımdır. (Ben isem başka değil, gücüm yettiği kadar ıslâh isterim) sizlere emrettiğim ve yasakladığım şeyler ile sizin iyi hâl sâhibi olmanızı temenni eder, bu husûsda gücüm nisbetinde çalışırım, başka bir şey istemem. Benim öğütlerim, tavsiyelerini, iyiliği emretmem ve kötülüğü yasaklamam sırf sizin fâideleriniz içindir. Benim bu hususta sizi zorlamaya gücüm ve kudretim yoktur. (Ve benim muvaffakıyyetim) Hak’ka, sevâba kavuşmam (ancak Allah Teâlâ iledir.) O Yüce Yaratıcının yardımı, ve lûtfu iledir. Ben (yalnız ona) o kerem sahibi mâbuda (tevekkül ettim) bütün işlerimde ona dayandım ve sığındım, başkasına değil. Çünkü her şeye gücü yeten o’dur, başkası değildir, (ve) ben (ancak o’na) o ezelî yaratanıma (dönerim) o’na yönelirim, onun lûtf ve yardımına, ilâhî gözetimine girerim. Ondan başka sığınak ve barınak yoktur. Şüphesiz buna inanıyoruz…
§ Hz. Şuayb bu pek yüce hitâbeleriyle evvelâ: insanları Allah’ın birliğine dâvet ederek onlara ilâhî hakları gözetme yolunu göstermiştir. İkincisi: Herkese nefisleri hakkında yapacakları muameleyi, yani: ibâdet ve itaatte bulunarak kendilerini ilâhî azaptan kurtarmak yolunu bildirmiştir. Üçüncüsü de: insanların hukukuna, islahına riâyet ve hizmet edilmesi lüzumunu bildirerek bir cemiyetin dayanışma içinde olmasını, hukuka riayetkâr karşılıklı şefkat ve merhametle vasıflanmış bulunmasını emr ve tavsiye etmiştir. Evet.. O Yüce Peygamber, öyle pek yüce hitâbede bulunmuştur. Onun bütün bu açıklamaları, hikmet sâhibi ve yumuşak huylu bir insana yakışır tarzda tatlı ve yumuşaktır. Kendisi… ikiyüzlü sofluk şüphesinden tamamen uzak, mütevâzi bulunuyordu. Hiç bir hususta kendi şahsına ve fâni varlıklara itimat değil, ezelî vekerîm olan Allah Teâlâya tevekkül edilmesinin ve iltica sığınılmasının lüzumunu beyan buyurmuştu. Kısacası O mübârek Peygamberin bütün hitabeleri, insanlığı İkâz ve irşâd için en güzel, en hikmetli bir mâhiyetde bulunmuştu.
Hud 11:89
Bu mübârek âyetlerde Şuayb Aleyhisselâm’ın kavmine nasihat verip onların uyanmaları için geçmiş kavimlerin başlarına gelmiş olan felâketlere dikkatlerini çekip onları af dilemeye, tövbeye dâvet etmiş olduğunu bildiriyor. Kavminınde o pek açık nasihatları anlamamazlıktan gelerek Hz. Şuayb’e karşı tehdit vâri bir vaziyet almış olduklarını gösteriyor. Şöyle ki: (ve) Hz. Şuayb kavmine tekrar hitab ederek buyurdu ki: (Ey kavmim!.) Sizin (bana olan düşmanlığınız) ve muhâlefetmiz (Nuh kavmine) isâbet eden boğulma gibi (veyahud Hûd kavmine) isâbet eden şiddetli rüzgâr gibi (veya Salih kavmine isâbet etmiş) olan korkunç bir ses bir zelzele gibi helâk edici bir belâ (olanın benzeri gibi size de bir musîbet getirmesin) böyle bir felâkete düşmeyi kendi kötü hareketlerinizle kazanmış olmayınız. (Ve) Ey kavmim!. (Lût kavmi de sizden uzak değildir) Onlar zaman ve mekân itibariyle size yakın bulunuyorlardı. Onlar sizin komşularınız demekti, onların dinsizlikleri sebebiyle başlarına gelmiş olan felâketi elbetde bilirsiniz. Artık onların hâllerini, tarihî fâcialarını nazar-ı dikkate almanız lâzım gelmez mi?. Nedir şu sizdeki küfr ve isyân!.
Hud 11:90
(Ve) Ey kavmim! Artık uyanınız, (Rabbinizden mağfiret dileyiniz) ona imânederek günahlarınızın af ve bağışlanmasını o’ndan niyâz eyleyiniz. (Sonra o’na tövbe ediniz) başkalarına yapmakta olduğunuz ibâdetleri bırakarak yalnız Cenâb-ı Hak’ka ibâdete başlayınız, vaktiyle yapmış olduğunuz günahlardan pişmanlık duyarak tövbekâr olunuz. (Şüphe yok ki, benim rab’bim pek merhametlidir) Tövbe edenlerin hakkında merhamet ve yardımı pek büyüktür ve (çok sever.) ibâdet eden, tevbe eden kullarını çok sevmektedir. Artık öyle kerem ve merhamet sâhibi bir Yüce Yaratıcı’nın af ve keremine kavuşmak için af dileyip tevbe etmeniz icabetmez mi?. Hiç bunu düşünmez misiniz?.
Hud 11:91
Hz. Şuayb’in bu gayet yumuşak ve mükemmel olan hitabına karşı onun o takdir etmekten mahrum olan kavmi (dediler ki: Ey Şuayb!. Söylediklerinden bir çoğunu iyice anlayamıyoruz) halbuki, Hz. Şuayb, kavmine kendi lisânlariyle hitab ediyor, açık bir şekilde öğüt veriyordu. Buna rağmen onların böyle bir iddiada bulunmaları, o muhterem Peygambere karşı bir ihânetden, bir hürmetsizlikden başka bir şey değildi. Onun o pek fâideli sözlerine karşı nefretde bulundukları için onu anlamak istemiyorlardı. Yâhud demek istiyorlardı ki: Ya Şuayb! Senin Allah’ın birliği hakkındaki, peygamberlik ve risâlet hususundaki ve bazı muamelelerin zülûm olduğu hakkındaki açıklamalarının doğruluğuna kanaat getiremiyoruz bu iddiaların bizce bilinmemektedir. (Şüphe yok ki) Ey Şuayb!. (Biz seni aramızda cidden zayıf görüyoruz) senin bir kuvvetin yoktur ki, sana karşı yapmak isteyeceğimiz kötülükleri bertaraf edebilsin. (Ve eğer senin aşiretin olmasa idi)yani: Bizim milletimiz ve kanaatımız dairesinde yaşayan kabîlenin fertleri olmasaydı (elbetde seni taslayarak öldürürdük) o kabilenin hatırası içindir ki, senin hakkında öyle bir muâmelede bulunmak istemiyoruz. (Ve sen bizden üstün değilsin) sen bizim yanımızda saygıdeğer, muhterem bir zâd bulunmuyorsun ki, seni taslayarak öldürmekten kaçınalım, ancak senin kabîlene hürmetimizden dolayıdır ki, sana karşı öyle bir saldırıda bulunmuyoruz. Yoksa seni öldürebiliriz. İşte o câhil dikbaşlı kavim, öyle muhterem, iyiliksever bir Peygambere karşı öyle tehdit edici bir vaziyet almışlardı.
Hud 11:92
Bu mübârek âyetler de Hz. Şuayb’in kavmini akıl ve fikre muhalif, kulluk vazifesine aykırı sözlerinden dolayı İkâza çalışarak onları bir edeb ve insaf dairesine dâvet etmiş olduğunu bildirmektedir. Ve o kavminden korkmadığını, onlara karşı dayanabileceğini ve karşılık verebileceğini ifade ederek zillete düşüren bir azabın kimlere geleceğini ve kimlerin yalancı bulunduğunu onların yakında bileceklerini ve bunun beklenilmesini kendilerine ihtar buyurmuş olduğunu göstermektidir. Nihayet ilâhî azabın o kavme yönelmiş, Hz. Şuayb ile ona imân edenlerin Allah’ın bir rahmeti ile kurtuluşa ermiş ve öyle zalim bir kavmin böyle bir felâkete lâyık bulunmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Şuayb, o inkârcı kavmine karşı bir lûtuf eseri olarak (dedi ki: Ey kavmim!. Benim aşîretim size göre Allah’tan daha üstün müdür?.) kudretiyle, ilmiyle bütün kâinatı kuşatan kerem sahibi Yaratıcıyı ve onun Peygamberi olduğumdan dolayı ilâhî koruma altında bulunduğumu siz neden düşünmüyorda öyle birer âciz mahlûk olan kavmimin fertlerine bakıyorsunuz?. Onların hatıraları için bana saldırmıyorsunuz?. (Halbuki, onu) O kudret ve azamet sahibi olan Yüce Yaratıcıyı (arkanıza atıp unuttunuz) yani: O Yüce Yaratıcıya ortak koşmakla, onun Peygamberine ihanetde bulunmakla onu hâşâ unutulmuş, arka tarafa atılmış birşey gibi kabul etmiş oldunuz, böyle bir alçaklıkta, kâfirce bir kanaatde bulunmuş oldunuz da bundan haberiniz yok!. (Şüphe yok ki, benim Rab’bim yapmakta olduğunuz şeyleri) bilicidir. Onları (çepeçevre kuşatıcıdır) bütün bu hallerinizi bilmektedir, o’na hiçbir şey gizli kalamaz.
Hud 11:93
(Ve ey kavmim!.) Beni tehdit mi ediyorsunuz?. Haydi (Bütün kuvvetinizle dilediğinizi yapınız) bütün kudret ve gücünüz dairesinde olan şeyler ile bana karşı cephe alıveriniz. (Şüphe yok ki, ben de yapacağım) Ben de Cenab’ı Hak’kın bana verdiği kudret ve güç ile size karşı cephe almaya kaadirim. Siz sanıyor musunuz ki, ben sizden korkacağım?. (Yakında bilirsiniz ki, kendisini rezil edecek azap) Allah’ın kahrı (kime gelecek ve yalancı olan kim imiş) bunları yakında anlamış olacaksınızdır, (ve) kendi âkıbetinizi (gözetiniz) sözlerimin neticesini bekleyiniz. (Muhakkak ki, ben de sizinle beraber gözeticiyim) başınıza gelecek felâketi, azâbı beklemekteyim. Bu ihtar, Hz. Şuayb için bir mucize mahiyetindedir. Çünki o kavme azabın geleceğini evvelce bilmiş, onlara böylece ihtarda bulunmuş, ve o azap az sonra ortaya çıkmıştır.
Hud 11:94
(Vaktaki emrimiz geldi) O kavmin azâbına, helâkine ait ilâhî iradem tecelli etti. (Şuayb’i ve onun ile beraber imân etmiş olanları bizden bir rahmet ile) onları imâna kavuşturmak, ibâdetlere muvaffak kılmak suretiyle veya yüce katımdan kavuştukları bir merhamet sebebiyle (kurtuluşa erdirdik) onları o azabtan kurtardık, selâmet ve saadete kavuşturduk (ve zulm etmiş olanları ise) Allah’ın birliğini tasdik etmeyip Peygamberlerine eza ve cefada bulunmak isteyen Medyen ahalisini ise (bir korkunç gürültü yakaladı) müthiş bir zelzele zuhura geldi, bunun neticesinde o kavim mahv ve yok olup gitti. Deniliyor ki, Cibrili Emin, korkunç sesi çıkarmış, bunun tesiriyle zelzele meydana gelmiş, bu suretle o kavim helâk olup bilmiştir.
Hud 11:95
(Sanki onlar) O Medyen ahalisi (orada) o Medyen diyarında (yaşamamışlardı) orada ikâmet ederek gezip dolaşmamışlardı. (Haberiniz olsun! Semud) kavmi dinsizliklerinden dolayı Allah’ın rahmetinden ve himayesinden (uzaklaştıkları gibi Medyen) ahalisi (içinde) öyle (bir uzaklaşma olsun) yani: Bu iki kavim de haklarında böyle bir bedduada bulunulmaya lâyık olmuşlardı. İbni Abbas Hazretlerinden rivâyet edildiğine göre Salih Aleyhisselâm’ın kavmi, alt taraflarından çıkan korkunç bir ses ile, bu Medyen ahalisi de üst taraflarından işitilen korkunç bir ses ile helâk olup gitmişlerdi. Bu cihetle bunların azapları arasında bir benzerlik var demektir.
§ Şuayb Aleyhisselâm’ın kıssası için A’raf sûresindeki (90) ıncı âyeti celilenin izahına da bakınız!.
Hud 11:96
Hak Teâlâ Hazretleri bu mübârek âyetleriyle Hz. Musa’nın Firavun’u ve onunkavmini ilâhî dine davetle emrolunmuş olduğunu, o kavmin ise Firavun’un bâtıl olan emirlerine tâbi olarak kendilerini helâke, lânete uğratmış olduklarını şöylece beyan buyurmaktadır. (Ve and olsun ki) yani: Muhakkak bir gerçektir ki: (Musa’yı ayetlerimiz ile) şer’î hükmleri, dini hakikatları içeren Tevrat Kitabı ile (ve apaçık bir delille) onun peygamberlik ve risâlete sahip olduğuna şahitlik eden açık bir delil ile, âsâ, yedibeyzâ gibi bir mucize ile (gönderdik) çevresini irşâd etmek aydınlatmakla görevlendirdik.
§ Delile, kanıta “sultan” denilmiştir. Çünkü bir sultan, kendisine tâbi olanlar üzerinde hakim olduğu gibi bir delil de, bir ilm sahibi olan da ilm ve irfan sahasında hakim, mânevî bir salatanata sahip bulunmuş olur ki, bu mânevî hakimiyet, maddî bir saltanatın üstündedir, yok olmaktan korunmuştur. “Hz. Musa’nın kıssası” için Bakare sûresindeki (50) inci âyeti celilenin izahına da bakınız!.
Hud 11:97
O muhterem Peygamberi (Firavun’a) Kibt kavminin hükümdarı olan onları kendisine taptırmak alçaklığında bulunan kâfir şahsa (ve onun ileri gelenlerine) onun kavminin eşrâfından sayılan kimselere gönderdik, onları, onların çevresini Allah’ın dinine davetle görevlendirdik. (Onlar işe) O dinsiz topluluk ise (Firavun’un emrine uydular) Hz. Musa gibi bir hidayet rehberi olan ve Peygamberliği öyle açık mucizler ile sâbit bulunan bir zâtın sözlerine iltifat etmediler. Küfr ve azgınlık içinde kalmış olan Firavun gibi lânete uğramış birinin yolunu takip edip durdular. (Halbuki Firavun’un emri doğru değildi) yani: Akılauygun, hayra ve rahmete sevkedici, durumu düzeltmeye hizmet edici değildi. Çünki zaten Firavun, materyalist idi, Cenâb-ı Hakkı ve kıyameti inkâr ediyordu, kendisi gibi saltanat sahiplerine halkın tapınmalarını emreder dururdu. Artık böyle bir mel’una nasıl uyulabilir, onun gibi dinsizlerin sözleri nasıl kabul edilebilir?.
Hud 11:98
Firavun öyle uğursuz, mel’ûn bir şahıs idi ki: (Kıyâmet gününde kavminin önüne düşer) Onlara rehberlik eder, cehenneme doğru giderler. (Derken onları ateşe götürmüş olur) hepsi birden cehennem ateşi içine düşer, yanar dururlar (ve ne fena bir sudur, o varılmış olan su!) yani: Firavun, dünyada kavmine rehberlik edip de onları sanki bir su kaynağına götürmek istiyordu, onları yararlandırmak iddiasında bulunuyordu. Halbuki, onun kavmini alıp götürdüğü su kaynağı, hakikaten su değil, bir ateş merkezi bulunmuş oldu. Artık bunun ne kadar fena, nekadar helâk edici olduğu açıktır.
§ “Vird”; su mahalli, sulanılacak yer demektir. “Mevrûd” da kendisine varılmış olan sudan ibarettir. “Vürûd” suya gitmektir. “İrâd” da suya götürmek mânâsınadır.
Hud 11:99
O Firavun’a tâbi olanlar (Burada da) bu dünyada da (bir lânete tâbi tutuklular) mahvolup gittiler, kıyâmete kadar ümmetlerin lânetine hedef oldular. (Kıyâmet gününde de) Yine lânete uğrayacaklardır. Her durak ehli onlara lânet edecektir. (Ne kötü bir yardımdır, bu yapılmış olan yardım) yani: O kâfir şahısların birbirine rehberlikte yardımda bulunmaları, kendilerini helâke, ebedî lânete,sonsuz azâba sevketmiş olacağı için artık öyle bir yardımın, bir dünyevî varlığın ne kıymeti olabilir?. O haddizatında lânet üzerine lânetden ibarettir. Buna yardım denilmesi, zorla hükmetme ve bir ikaz hikmetine dayanmaktadır. O ne kadar helâk edicidir ve kaçınması gerekli olan bir muameleden başka bir şey değildir.
§ Refd; lûgatde armağan ve yardım mânâsınadır. “İrfâd” da bağışlamak yardım etmek demektir. “Mevfûd” ise yapılmış olan yardımdan, verilen armağandan ibaretdir.
§ Bu yüce âyetler, bütün insanlığa bir uyanma dersi vermektedir. Şöyle ki: İnsanlara lâzım olan, daima Hak’ka tâbi olmaktır, daima ebedî hayatı gözetmektir. Öyle dünya varlığı için dinsiz ahlâksız kimselerin aldatmalarına kapılmamalıdır. Öyle dünyevî, çabukça yok olan bir fâide hevesiyle hakikî faideleri elden çıkarmamalıdır. Bir takım aldatıcıların sözlerine bakıp da karanlığı aydınlık, alçalmayı yükselme, bahtsızlığı mutluluk sanmamalıdır. Hakikatları olduğu gibi görebilmek için Cenâb-ı Hak’kın ve onun Yüce Peygamberinin açıklamalarını anlayıp kabul etmek kabiliyetini o Kerem Sahibi Yaratıcıdan niyâz eylemelidir. Bu sayede dünyamız da şenlikli olur, âhiretimiz de. Yoksa yalnız dünyayı düşünenler, yalnız dünya menfaati için ebedî menfaatlerini elden kaçıranlar, kendi nefislerine pek çok gadr etmiş; bulundukları çevreye de pek fazla zararları dokunmuş olur. İşte eski ümmetlerin kıssaları bunu pek açık göstermektedir. “Gani değildir gide dünya kala din” “Gani odur kim kala dünya gide din”
Hud 11:100
Bu mübârek âyetler de bu sûre-i celilede beyan buyumları yedi kıssanın, yedi tarihi,ibretli hadisenin bir ilâhî adâlet, bir ilâhî hikmet neticesi olduğuna işaret ediyor. Öyle bir takım felâketlere uğramış olan kavimlerin sırf kendi müşrikce hareketleri yüzünden öyle müthiş birer felâkete düşmüş olduklarını ve onların o taptıkları bâtıl putlarından hiçbir fâide görmemiş bulunduklarını bildiriyor. Artık öyle korkunç hâdiselerden ibret alınması lüzumuna da işaret buyuruyor. Şöyle ki: (İşte bu,) Beyan olunan kıssalar, tarihî hâdiseler (kariyelerin) yani: Eski şehirler ahalisinin, gelip geçmiş ümmetlerin (haberlerindendir) onların hayat tarzlarına ve son durumlarına ait açıklamalar cümlesindendir. (Onu) Resûlüm!. (Sana hikâye ediyoruz,) yani: O hususa dair sana birbirini takip eden haberler veriyoruz. Tâki, onlardan ibret alınsın (Onlardan) o şehirlerden, beldelerden bugün (kalan) devam etmekte bulunan şehirler (da vardır) onlardan, ekinler gibi (biçilmiş) büsbütün mahvolup ahalisiyle beraber helâke uğramış (olan da) vardır.
Hud 11:101
(Ve biz onlara zulmetmedik) O beldelerin halkını günâhları olmadığı halde haksız yere helâk eylemedik (velâkin onlar kendi nefislerine zulmettiler) peygamberlerinin pek faideli, hayat veren sözlerini dinlemediler, küfr ve isyandan ayrılmadılar, öyle bir azâbı hak etmiş oldular. (Allah Teâlâ’dan başka taptıkları tanrıları) haddizatında âciz, zelîl şeyler olup mâbutluk sıfatına sahip, kendilerine tapanlara fâide verecek kudreti taşımadıkları için o tapınan cahillere (Rab’bin emri geldiği vakit) onların üzerlerine Allah’ın azâbı yöneldiği zaman o putlar (onları) o cahil halkı (hiçbir şeyden yararlandırmış olmadı) onlara aslafaideleri dokunamadı, onları hiçbir felâketten kurtarmaya yardım edemedi. (Ve onlara) O kendilerine tapmmış olan şahıslara o tapınmalar! sebebiyle (ziyandan) kahr ve mahvetmekten (başka birşey arttırmış da olmadılar.) İşte Allah Teâlâ’ya ibâdet ve itaati bırakıp da, âciz, fani ve aldatıcı kimselere tapınanların, onların sözleriyle oturup kalkanların âkibetleri böyle korkunçtur.
Hud 11:102
(Ve işte Rab’bîn yakalaması böyledir) O eski dinsiz milletleri kahretmesi ve onlara, başkalarına örnek olacak ceza vermesi gibidir. (Şehirleri zalîm oldukları halde yakaladığı zaman) herhangi bir zalim belde ahalisini kahretmek isteyince onu öyle müthiş bir yakalamaya, helâke uğratır. Bu bir ilâhî kanundur, bir hikmet gereğidir. (Şüphe yok ki, onun) O Yüce Yaratıcının öyle dinsiz cemiyetleri (yakalaması pek acıklıdır) pek fazla elem vericidir ve (pek şiddetlidir) ona hiçbir kuvvet tahammül edemez. Artık bu pek dehşetli hadiseleri düşünmelidir. Mü’minler dünyada övülmeye, güzellikle hatırlanmaya lâyık olurlar, âhiretde de ebedî saadete kavuşurlar. Dinsiz olanlar da dünyada lânete, âhirette de ebedî azaba uğrarlar.
§ Bilinmektedir ki, Rasûlü Ekrem Efendimiz hiçbir kimseden birşey okumamış ve hiçbir kitap mütalâa etmemişti. Ümmetine böyle ibretli ve hikmet dolu kıssaları Kur’an’ı Kerim ile tebliğ etmesi, kendisinin peygamberliğine açıkça şahitlik eden bir mucizedir. Bu kıssaların çeşitli şekillerde açıklanması da bu ümmet hakkında ilâhî bir rahmetin eseridir. Çünki bunlardan haberdar olmak insanları uyandırır, güzelce düşünmeye sevkeder. Kalplere Allah korkusunu düşürür, insanları cahilce, dünyaya taparcasına hareketlerdenmen ederek onların faziletli bir halde yaşamalarına vesile olur. Ve insanlar bu âyetleri güzelce düşününce Yüce Peygamberin nekadar hikmetli ve haysiyetli şekilde ümmetlerini irşada çalışmış olduklarını anlayarak o zatları yüceltir, onların izlerini takib etmek arzusu kalplerinde görünür durur. Ne mutlu bu yüce âyetleri, bu ibret verici kıssaları güzelce tefekküre dalanlara.
Hud 11:103
Bu mübârek âyetler, anlatılan kıssaların âhiret azâbından korkan zatlar için bir ibret vesilesi olduğunu gösteriyor, meydana gelmesi kesin olan âhiret gününün hikmet gereği bir müddet için tehire bırakılmış olduğunu bildiriyor. O gün de Allah’ın izni olmadıkça kimsenin söz söylemeğe kudretinin olamıyacağını ve o günde toplanacak kimselerin mutlu ve bedbaht guruplarına ayrılacaklarını haber veriyor. Bedbaht olanalrın ateşe atılacaklarını ihtar etmekte, mutlu olanların da cennetde kalacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: Ey hayat sahasına atılmış olan mükellef insanlar!. (Şüphe yok ki, bunda) Geçmiş ümmetlerin kıssalarında, onların uğramış oldukları felâketlerde (âhiret) gününün (azâbından korkan kimse için bir ibret vardır.) Çünki böyle bir kimse,dinsiz, günahkâr kimselerin daha dünyada iken, başlarına ne şiddetli felâketlerin gelmiş olduğunu anlar düşünür. Artık o dinsizlerin ahrette daha nice azaplara uğrayacaklarını tefekküre dalar, bundan bir ibret, bir öğüt almış olur. Kalbinde Allah korkusu daha fazla parlamaya başlar. (O) âhiret günü öyle (bir gündür ki, onun için) yani o muazzam günde bütün (insanlar) hesaplaşmak için mahşer yerinde (toplanmış olacaktır ve) bununla beraber (o) âhiret günü (kendisinde şahitlikyapılacak bir gündür) herkesin dünyadaki amelleri hakkında şahitlikler yapılacak, bu şekilde de Allah’ın adâleti ortaya çıkacak, herkes lâyık olduğu akıbete erecektir. Veyahut o öyle bir gündür ki, onu göklerin de, yerin de ehli görüp müşahede edecektir.
Hud 11:104
(Ve) O kıyâmet günü muhakkak ki, meydana gelecektir. (Biz onu ancak sayılı) bilinen bir vakit (bir müddet için geriye bırakmış oluruz) bu bir hikmet gereğidir. Bu kıyâmet gününün ne zaman meydana geleceğini ancak Allah Teâlâ bilir. Bunun insanlarca bilinmemesi de ayrıca bir hikmet gereğidir. Tâki, o günü güzelce düşünüp düşünmeyen insanlar, ona inanıp inanmayan şahıslar belli olsun, o ebedî hayat için çalışanlar ile çalışmayanlar meydana çıkmış bulunsun.
Hud 11:105
(O) Müthiş kıyâmet hadisesi meydana (geldiği gün hiçbir şahıs konuşamaz) herkes hayretler içinde kalır, hiçbir kimse kendisine veya başkasına faydalı olacak bir lâkırdıya, bir duaya selâhiyetli bulunamaz. (Ancak onun) O Kerem Sahibi Yaratıcının (izniyle) müsaadesiyle (konuşmak müstesnâ) Allah’ın izni tecelli edince herkes dilediğini söylemeğe, başkalarında olan hakkını istemeğe veya başkaları hakkında yardımda, şahitlikte bulunmaya güç yetirmiş olur. (Artık onlardan) O mahşerde toplanan mükellef insanlardan (kimi bedbahtır) yani: Kâfirdir veya günahkârdır, fâsıktır, cehennem ehlidir. (Kimi de mutludur) Mü’mindir. İbadet ve itaatla vasıflanmış, sevap ehli bulunmaktadır.
Hud 11:106
(İmdi bedbahtlığa düşmüş olanlar) Dünyada iken imâna, güzel amellere aykırı hareket etmiş bulunanlar (ateştedirler) onlar kıyâmet günü cehenneme atılacaklardır, (onlar için orada) O cehennem ateşi içinde (şiddetli bir soluyuş) şiddetli bir ses vardır. (Ve bir hıçkırık) da (vardır) zayıfca bir nefes alır dururlar. Yani: Çirkin sesler çıkarırlar, hayvanlar gibi anırır dururlar.
§ Zefîr; soluğu uzun uzadıya içeriye çekip sonra da dışarıya vermektir ki, bu bir hastalıktan doğar. “Şehik” de nefes vermek, ağlarken hıçkırmaktır ki, fazla üzüntüden ileri gelir.
Hud 11:107
O bedbaht olup cehenneme alılanlar (Orada) o cehennemde (gökler ve yer devam ettikçe ebedî olarak kalacaklardır) onlar cehennemde ebediyyen kalacaklardır. (Rab’bin dilediği -müddet- müstesnâ.) Yani Cenâb-ı Hak dilerse bu müddeti çoğaltır va azaltır. Onun kudreti herşeye kâfidir. Fakat kâfirlerin cehennemde ebedî kaldıklarını kesin olarak beyan buyurmuş olduğu için artık böyle bir dileme bulunmayacağı muhakkaktır. Yahut bu istisnâdan murat, Cenâb-ı Hak’kın cehennem ehlini daima ateş içinde tutmayıp bazen da “zemherir” denilen pek soğuk bir azap içinde bulundurmasıdır. Diğer bir yoruma göre de denilebilir ki: Bedbahtlar iki kısımdır. Bir kısmı kâfir olanlardır ki, bunların cehennemde ebediyen kalacakları birçok âyetle beyhan buyurulmuştur. Diğer bir kısmı da mü’min oldukları halde günahkâr bulunmuş olanlardır ki, bunların cehennemde azapları sonsuz değildir, Cenâb-ı Hak, dilediği zaman onları cehennemden çıkaracaktır. (Şüphe oyk ki, senin Rab’bin dilediğini hakkıyla yapandır.)Binaenaleyh bedbahtlara da cehennemde ebediyen azap etmeğe kaadirdir. Buna kimsenin itiraza selahiyeti yoktur. O Yüce Yaratıcı, bütün kâinatda hikmet ve kudretinin gereğine göre tasarrufda bulunur, lâyık olanları da çeşit çeşit azaplar ile cezalarına kavuşturabilir.
Hud 11:108
(Ve lâkin mutlu olanlar) İmân ile, güzel ameller ile vasıflanmış bulunan kullar (cennettedirler) onlar âhiretde cennetlere kavuşacaklardır. (Rab’bin dilediği müddetden başka) yani: Geçici olarak cennetden çıkmalarını dilemiş olursa bu müddetden başka, meselâ: İçlerinden bazılarının cennetden daha yüksek olan arşuâlâya veşâir yüce makamlara kaldırılarak bir nice tecellilere kavuştukları vakitlerin dışında (gökler ve yer devam ettikçe orada) o cennetde (ebedî kala caktırlar) orada ebedî olarak kalacaklardır. Bu mutlu zatlara öyle (bir âtiye) bir ilâhî lûtuf verilmiştir (ki) o (arkası kesilmiş) nihayet bulacak (değildir.) Ahiret âleminde ebediyyen devam edecektir, buna bir son bulma yoktur. İşte bu ilâhî müjde de cennet nimetlerinin ebedî olduğunu göstermektedir. Maamafih bu âyetlerdeki, gökler ile yerden maksat, âhiretde cennetlerin cehennemlerin üstündeki gökler ile yerden ibaret olabilir. Bilinmektedir herşeyin üstüne, sema = gök, alt tarafına da arz = yer denilir. Binaenaleyh cennetlerin, cehennemlerin de elbetde ki, üst tarafları da alt tarafları da vardır. Bunların ise ebedî olduğu şüphesizdir. Bir de arapça olan konuşmalarda âdettir ki: Birşeyin ebediyen yapılması istenilmeyince: “Bu iş, semalar ve yer devam ettikçe yapılmayacaktır” denilir ki, bundan maksad, o işin asla yapılmayacağını ifade etmektir. İşte cennet ve cehennem ehlihakkındaki bu tabirden maksat da, onların ebediyen cennetde, cehennemde durmalarıdır. Yoksa bu dünyaya ait göklerin, yerlerin durması müddeti değildir. Bunların kıyâmetin kopmasıyla yok olacağı, başka âlemlerin varlık alanına çıkacağı bilinmektedir.
§ Meczûz; Kesilmiş şey, yani: Bir müddet ile sınırlanmış, sonsuz olmayan şey demektir. Böyle arkası kesilmeyip devam eden birşeye ise “gayri meczûz” denilir.
Hud 11:109
Hak Teâlâ Hazretleri bu mübârek âyetleriyle de Rasûlü Ekrem’ine kendi zamanındaki inkârcıların dinsiz babalarını taklit ederek nasıl bâtılca hareketlerde bulunduklarını bildiriyor. Hz. Musa’ya karşı da kavminin nasıl ihtilâflarda, şüphelerde bulunmuş olduklarını bir misâl olarak haber veriyor, ve herşeyi hakkıyla bilen yegane zâtının nihayet herkese amellerinin karşılığını vereceğini beyan ile Yüce Peygamberine lûtfen teselli vermiş oluylor. Şöyle ki: Resûlüm, Ya Muhammed Aleyhisselâm!. (Artık onların) O kavminden müşrik olanların (taptıkları şeyden) o putlardan dolayı (bir şüphede bulunma) o müşrikler er geç cezalarını bulacaklardır. Eski müşrik kavimleri azâblara uğrattığımız gibi o senin kavminden olan müşriklere de azap edeceğizdir. Bunda bir şüpheye mahal yoktur. Bu, Rasûlü Ekrem için bir tesellidir. (Onlar ibâdetde bulunmazlar) Allah Teâlâ’ya kulluklarını arzetmeye çalışmazlar, (ancak evvelce babalarının taptıkları gibî tapınmakda) güyâ ibâdetde (bulunurlar) onların o babalan, dedeleri ise lâyık oldukları azâba uğramışlardır. (Ve biz de şüphe yok ki onlara) O senin müşrik kavmine de azabtan olan (nasiplerini eksiksiz ödeyeceğizdir.) Onlarınherhalde amellerinin lâyık olan cezasına kavuşturacağızdır.
Hud 11:110
(Ve) Resûlüm!. Teselli olmuş ol, (yemin olsun ki) senden evvel (Musa’ya kitabı verdik) sana Kur’an-ı Kerim’i verdiğim gibi Musa’ya da Tevrat’ı vemiş idim. Onun kavmi ise o mübârek kitabı hemen kabul etmediler (derken onda ihtilâf olundu) kimi o Tevrat kitabına imân etti, kimi de onu inkâr eyledi durdu. Habibim!. Senin kavmin arasında da böyle bir ihtilâf yüz göstermiş bulunuyor. (Eğer Rab’bin tarafından bir kelime geçmiş olmasa idi) Yani: insanlar hakkında kıyâmet gününe kadar cezalarının tehir edilmesine dair Allah’ın bir iradesi bulunmasa idi (elbetde> aralarında) derhal (hüküm verilirdi) Musa Aleyhisselâm’ın kitabında ihtilâfa düşenler hakkında daha dünyada iken ilâhî takdir tecelli eder, onu inkâr edenler hakkında lâyık oldukları ceza derhal verilirdi. Iptal edenle hakkı yerine getirenin arası hemen ayrılmış olurdu. Fakat bu hükm, hikmet gereği sonraya bırakılmıştır. İşte Kur’an’ı inkâr edenler hakkında da böyle bir hükm elbette de verilecektir, (ve muhakkâk ki, onlar) Musa Aleyhisselâm’ın o kavmi ve onların benzerleri veyahut Mekke müşrikleri (ondan) o Allah’ın kitabından ve ilâhî kaderden dolayı kendilerini (kuşkuya) şüpheye, ithama (düşüren şiddetli bir şüphe içindedirler) onlar o kadar hârikaları, mucizeleri gördükleri halde yine uyanmayarak kanaatlerini değiştirmeyerek kendilerini kaplayan büyük bir kuşku ve şüphe içinde yaşayıp durmuşlardır. Fakat ergeç lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır.
Hud 11:111
(Ve şüphe yok ki) And olsun ki, (Rab’bin herbirine) imân ile mükellef mahlûklarının hepsine (amellerinin tamamiyle ödeyecektir.) Mü’minlere tasdiklerinin mükâfatı olarak cennetleri nasip buyuracaktır. İnkârcıları da kendi bâtıl inançlarının, amellerinin cezası olmak üzere cehennem ateşlerine atacaktır. (Muhakkak ki o) Yüce Yaratıcı, bütün kullarının (yapmakta olduklarından hakkıyla haberdardır.) Hepsini de tamamen bilir. Ona hiç bir şey gizli kalamaz. Binaenaleyh inanan ve iyilik yapanlar elbette mükâfatlara ereceklerdir. İnkârcı ve fâsık olanlar da muhakkak ki, cezalarını bulacaklardır. Ne mühim bir va’d ve tehdit!. Artık uyanmalı, artık doğru yolu takibe çalışmalı değil miyiz. Cenâb-ı Hak’kın rahmeti gazabının önüne geçmiştir. Hak edenlerin cezalarını hemen vermez ki, onlar için uyanmaya, pişman olmaya, hallerini düzeltmeye bir vakit bulunmuş olsun. Bütün bunlar ilâhî ra’hmetin eseridir. Buna rağmen hallerini ıslah etmeyenler, elbette bilahara cezalarına kavuşurlar.
Hud 11:112
Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’in de, müslüman olma şerefine kavuşan diğer zatların da doğrulukla ve Allah’ın kanunlarına riâyet etmekle mükellef olduklarını bildiriyor, zâlimlere eğilim gösterenlerin azâba uğrayacaklarını ve Allah’ın yardımından mahrum kalacaklarını ihtar ediyor. Ve beş vakit namaza devam edilmesini ve dinî vazifeleri yerine getirme hususunda sabrın mükâfatsız kalmayacağını müjdelemektedir.Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber! Allah’ın dinine riâyet edip etmeyen milletlerin tarihi durumlarına ve va’d ile tehdide ait âyetler sana vahy edilmiş bulunmaktadır. (Artık) Allah tarafından (emrolunduğun gibî dosdoğru ol.) Yani: Sahip olduğun doğrulukta devam et, İslâm dinini yaymaya çalış, dinî hükmleri tebliğ etme ve uygulama hususunda ve bütün muâmelelerinde doğruluktan ayrılma: Meşrû ve makul bir yolu takib etmekten geri durma. (Ve tevbe etmiş) İmân ederek (seninle beraber bulunmuş olanlar da) doğruluktan ayrılmasınlar. (Ve haddi aşmayın) meşrû ve normal şeylerden ayrılarak ifrat ve tefrite düşmeyin, meselâ: Helâl olan birşeyi haram ve bilâkis haram olan birşeyi helâl görmek suretiyle ilâhî hükümlere, Kur’an’ın açıklamalarına muhalefetde bulunmayın (şüphe yok ki o) Yüce Yaratıcı (yapmakta olduğunuz şeyleri hakkıyla görücüdür.) yani: Sizin bütün amellerinizi, hareketlerinizi bilicidir. Bunlara göre sizi mükâfata veya cezaya erdirecektir. Binaenaleyh bu gibi dinî hükmlere uymaktan asla ayrılmayınız.
§ Bu âyeti celile, İslâmiyet’de büyük bir esastır. Ferdî ve sosyal hayatı düzenlemek için bundan daha kapsamlı bir kanun maddesi olamaz. Çünkü istikâmet bütün hayatî faziletlerin, medenî esasların en birincisi bulunmaktadır. Evet. istikâmet, doğruluktur, üstlenilen vazifelerde İslâm şeriatına uygun tarzda hareket etmektir, doğruluk ve ölçülü şekilde hareketten ayrılmamaktır, kulluk yolunda, ilâhî dinin, sağ duyunun irşadiyle yürümektir. Kısacası: İstikâmet, dinî hükmlere, inançlara, âmelere, ahlâkî, insanî vazifelere riâyet edip Cenâb-ı Hak’kın ve mahlûkların haklarına tecavüzden sakınmaktır. Artık bir cemiyetin terleri, böyle bir istikâmet ile vasıflanmış olursa o cemiyet ne kadar yükselir, nekadar sosyal olgunlukların parlak bir örneği olmuş olur. İşte kudsî dinimizin bize emrettiği bu gibi vazifeler hakkıyla gözetilecek olsaİslâm muhiti, melekler kadar temiz bir sosyal topluluk halinde bulunmuş olur, bütün insanlık âlemi için uyulması gereken en parlak bir örnek bulunur. Evet.. İstikametden ayrılmayan bir zat, kendi hayatını en güzel bir şekilde tanzim etmiş olur. Mensup olduğu çevrenin hayrına çalışır, hiçbir kimsenin malına, canına, şerefine bir zararı dokunmaz. Her millet, istikâmeti yüceltir, Her insan istikâmeti sever. Ne yazık ki: Herkes istikâmette olmaz, bu husustaki geçici zorluklara tahammül gösteremez. Halbuki, istikâmet yüzünden bir sıkıntı, bir ceza görülse de bu geçicidir, bunun sonu selâmetdir, saadetdir, ebedî hayatı kazanmaya bir vesîledir.
Sait Paşa Merhumun şu kıt’ası ne kadar güzeldir.
“Halkı tahrib eyleyip de kendin âbât eyleme”
“Bu cihanda ev yapıp ukbayı berbat eyleme”
“Nefin için zâlimi bî rahme imdat eyleme”
“Âlemi tenfîr eden ahvali mutâd eyleme”
“Müstakim ol Hz. Allah utandırmaz seni”
Hud 11:113
(Ve) Ey Ehli İmân!. (Zulmetmiş olanlara meyletmeyiniz.) Onlara en az bir eğilim bile göstermeyiniz, (yoksa size ateş dokunur) cehennem ateşi sıcaklığıyle size isabet eder. Artık nasıl olur da bir insan bir dünyevî menfaat düşüncesiyle zalim olanlara sevgi gösterir, nasıl olur da onlar ile oturur kalkar, onların hareketlerini doğru görür, onların yollarına gitmek ister. Hiç âhiret hayatını düşünmek icabetmez mi?. Orada öyle zâlimlere eğilim göstermiş olanları cehennem azâbından kim kurtarabilir?. (Ve) Ey insanlar!. (Sizin için Allah Teâlâ’dan başka yardımcılardan) kimse (yoktur) sizi onun azâbından kurtaracak bir yardımcı mevcut değildir. (Sonra yardımaulaşamazsınız) öyle zâlim kimselere meylederseniz Allah’ın azâbına uğrarsınız. Artık o azabtan kurtulabilmeniz için hiçbir kimseden bir yardım göremezsiniz. İşte zalimlere eğilim gösterenlerin müthiş âkibetleri!. Ya fiilen zulmedenlerin âkibetleri âhiretde ne olacaktır?. Bunu bir düşünerek titremek lâzım gelmez mi?.
§ Zulm; Gadr, haksızlık, adalete aykırı hareket, haktan bâtıla geçmek, bir şeyi kendi yeri olmayan bir mahalle koymak, bir hakkı hak edene vermemektir. İnsanın üzerine düşen şahsî, ictimâî, ilâhî vazifelerden herhangi birini terketmek bir zulmdur. Zulm ateşi dünyada zulme uğrayan âhirette de zâlimi yakar. “Zalim dahi bir zulme giriftar olur âhır” “Elbette olur ev yıkanın hanesi virân”
Hud 11:114
(Ve) Ey yükümlü olan mü’minler!, (namazı) Üzerinize düşen farz namazları (gündüzün iki tarafında) öğle ve ikindi vakitlerinde (ve geceden gündüze yakın saatlerde) Yani: Akşam, yatsı, ve sabah vakitlerinde (dosdoğru kıl) rükün ve şartlarına uymak suretiyle edâ et. (Şüphe yok ki, güzellikler) Beş vakit namaz gibi güzel ibâdetler (kötülükleri giderir) bir nice küçük günahların affına sebep olur. Bu, bir günahların keffareti durumunda bulunmaktadır. Fakat büyük günahlardan dolayı herhalde tevbe edip af dilemek icabeder. (Bu) yani: Böyle doğrulukta ve namazların kılınmasiyle emiredilmesi veya bu Kur’an-ı Kerim (güzelce düşünenler için bir iyi öğütdür) hakkı kabul edenler için bir iyilikseverliktir, bir uyanma bir ıslah olma vesilesidir.
§ Evet.. istikâmet, en lüzumlu bir vazifedir. Namazdan imândan sonra ibâdetlerin en büyüğüdür. Nitekim sahihî müslimde mezkûr bir hadisi şerif şu mealdedir: Beş vakit namaz ile cuma namazı, diğer cuma gününe kadar aralarındaki günahlar için keffaretdir. “Kebâir” denilen büyük günahlardan kaçınıldıkça. Diğer bir hâdisi şerifde deniliyor ki: Rasûlü Ekrem, ashab-ı kiramına hitaben: Bana haber veriniz!. Sizden birinizin kapısı önünde bir ırmak bulunsa da ondan hergün beş defa yıkanacak olsa, ne dersiniz, onun kirinden birşey kalır mı?. Diye sordu… Onlar da Ya Rasûlüllah!. Onun kirinden birşey kalmaz, dediler, Rasûlü Ekrem de buyurdu ki, işte o, beş vakit namazın örneğidir. Cenâb-ı Hak, o namazlar ile hataları affeder. Binaenaleyh böyle pek faideli bir ibâdet ile mükellef olduğumuzdan dolayı Allah Teâlâya daima hamd ve şükr etmeliyiz. Böyle büyük ve kurtuluş vesilesi olan bir ibâdeti insan nasıl terkedebilir?. Hiç kendi hakikî fâidesini düşünmez mi?.
§ “Zülef” kelimesi: “Zilfe’nin çoğuludur. Çoğulun en azı da üçtür. Binaenaleyh gurup, vakit, yakınlık mânâsına gelen bu kelimeden maksat, gecenin gündüze yakın olan üç vaktinden ibaretdir ki, bunlar da sabah, akşam, ve yatsı vakitleridir. Gündüzün iki tarafından maksat da öğle ve ikindi namazı vakitleridir. Artık bu âyeti kerime de beş vakit namazın farziyeti için açık bir delildir. Nitekim bu farziyet, diğer âyetler ile ve hâdisi şerîfe ile ve icmâ-i ümmet ile sâbitdir. Bunun hilâfını iddia etmek, İslâm inancına tamamen terstir.
Hud 11:115
(Ve) Resûlüm!. (Sabr et) yani: Kavmin eza ve cefasına tahammül ederek bu hususta sabr ve sebatdan ayrılma veya beş vakit namaza devam et, çoluk çocuğuna da namaz kılmalarını emr eyle, onları irşada çalış, bu vazifeleri yerine getirme hususunda sabr vesebat göster. (Zira şüphe yok ki. Allah Teâlâ güzel davrananların mükâfatını zâyetmez.) yani: insanları ikaz ve irşad için çalışınlar, namaz gibi dinî vazifelerini yerine getirmeye devam edenler, sabr ve sebatdan ayrılmayanlar güzel davranan zatlardır. Öyle iyilik yapan güzel amellere muvaffak olan zatların ise o amelleri ilâhî bir lûtuf olmak üzere mükâfatsız kalmayacaktır. Ne muazzam bir ilâh va’d!. Elbetteki, Kerem Sahibi Yaratıcı güzel amellerde bulunan kullarını bir nice mükâfatlara kavuşturacaktır. Şüphesiz buna inanıyoruz. Artık bu yüce mükâfatlara ulaşmak için hak yolunda fedakârca bir şekilde çalışıp durmalı değil miyiz?.
Hud 11:116
Hak Teâlâ Hazretleri bu mübârek âyetleriyle geçmiş ümmetlerin aralarında onları yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan alıkoymaya çalışan kimselerin pek az bulunmuş olduğunu, onların dünyevî lezzetlere, varlıklara düşkün olup dinî vazifelerini bırakmış olduklarını bildiriyor, ıslah edici bir hâlde yaşayan bir kavmi ise sadece bir zulm sebebiyle helâk etmediğini beyan buyuruyor. Şöyle ki: Ey Muhammed Ümmeti!. (Sizden evvelki asırlarda) yani: Geçmiş ümmetler arasında (yeryüzünde bozgunculuktan alıkoyacak) millet fertlerini irşada, aydınlatmaya çalışacak (bir kısım fazilet sahipleri) güzel fikir, ilm ve irfana sahip zatlar (bulunmalı değil mi idi?.) Halbuki, bulunmamışlardır. (ancak onlardan kurtuluşa erdirdiğimiz birazı -müstesnâ) yani: O geçmiş asırlardaki kimselerden ancak az bir miktarı insanları bozgunculuktan, gayrı meşrûhareketlerden men edivermişlerdi. İşte yalnız bunlar kurtuluşa ermişlerdir. Diğerleri ise emr ve yasağı terketmiş, o gibi dinî vazifeleri yerine getirmez bulunmuşlardı. İşte bu sebeble helâke uğramışlardır, (ve o zulmedenler ise) durumlarını düzeltmediler (kendilerinin içinde bulundukları refaha) dünya varlığına, nefislerinin arzularına (uydular) yalnız bu dünyevî varlıkları elde etmeğe çalıştılar, kulluk vazifelerini yerine getirmekten kaçındılar (ve günahkâr kimseler oldular) küfr ve isyân içinde kalıp lâyık oldukları felâketlere kavuştular.
Hud 11:117
(Ve) Ey Yüce Resûlüm!. (Senin Rab’bin) Kerem ve merhamet sahibi olan Yüce Yaratıcın (ahalisi İyi kimseler oldukları hâlde) yani: Birbirinin haklarına tecâvüz etmedikleri, bilâkis birbirine karşı ıslah edici hareketde bulundukları, aralarındaki muamelelerde doğruluktan, güzel davranıştan ayrılmadıkları, alış verişlerinde yaptıkları sözleşmelerde doğruluğa riâyetde bulunup durdukları takdirde onların ikâmetgâhları olan (şehirleri bir zulm ile helâk eder olmadı) yani: Cenab’ı Hak, kerem sahibi bir adildir, zulmden uzaktır, mülkünde dilediği şekilde tasarrufa sahiptir. Ahalisi ıslah edici, hukuka riayetkâr olan beldeler! felâketlere uğratmaz. Böyle zulm gibi görülecek bir fiil, o hikmet sahibi yaratıcıdan meydana gelmez. Ancak güzel davranıştan mahrum, birbirinin islahına çalışmaktan, haklarını gözetmekten nasiplerini almayan kavimler helâke uğrarlar, ülkeleri yıkılır, başkaları için bir ibret nümunesi kesilmiş olurlar. Diğer bir yoruma göre buradaki zulmdan maksat, küfr ve şirktir. Şöyle buyurulmuş oluyor ki: Herhangi bir ülke ahalisi kendi aralnnda ıslah edici, doğrulukla hareketettikçe yalnız müşrik olduklarından dolayı dünyada hemen umumî bir felâkete uğramazlar. Cenâb-ı Hak onları dünyada iken birden helâk etmez, onları bir müddet yaşatır. Bu da Allah’ın bir rahmeti ve ilâhî müsamahanın bir eseridir. Onlar dünyada küfr ve şirkten uzak kalabilecekleri bir müddet yaşarlar. Buna rağmen dinsizliklerinde devam etmiş olunca âhiretde Allah’ın azâbına uğrarlar. Fakat bir ülke ahalisi, kendi aralarında bozgunculuk yapmaya çalışırlarsa, insanların hukukuna tecâvüz ederlerse daha dünyada iken de azâb görürler, helâke uğrarlar, yurtları mahv ve harab olup feci bir tarih örneği meydana getirmiş olurlar.
Nitekim Mülk küfr ile beraber devam eder, zulm ile beraber devam etmez. Denilmiştir. İşte Nuh, Hûd, Salih, Lût, Şuayb Aleyhimüsselâm gibi Peygamberlerin kavimleri de insanlara ezâ ve cefada bulunmuş, halka zulmeylemiş, iyilik dairesinden büsbütün uzak bulunmuş oldukları için köklerinden koparılmak suretiyle mahv ve yok olmuşlardır. Artık bütün o gibi helâke uğramış milletlerin tarihî durumlarından şimdiki cemiyetler ibret almalıdırlar.
Hud 11:118
Bu mübârek âyetler, bütün insanların bir ümmet halinde bulunmasına ilâhî iradenin hikmet gereği taallûk etmemiş olduğunu ve Allah’ın rahmetine erişmiş olan zatlardan başka bütün insanlık arasında ihtilâfların devam edeceğini bildirmektedir. insanlığın öyle ihtilaflar için yaratılmış bulunduğu ve cehennemin insanlar ile cinlerdendoldurulacağı hususundaki ilâhî sözün tamam bulunmuş olduğu açıklanmaktadır. Şöyle ki: Hak Teâlâ’nın bütün iradeleri, fiilleri, birer hikmet ve faydaya dayanmaktadır. İnsanlık bu hikmetlere, menfaatlere hakkıyla göz geçirmez. Kısacası insanların, cinlerin yaratılışları, kendilerine farklı kabiliyetler verilmesi de bir hikmet gereğidir. Bununla beraber o hikmet sahibi yaratıcı, kendi mülkünde dilediği gibi tasarrufa kaadirdir, mâliktir. İşte bunlara işaret için buyuruyor ki: (Ve) Ey Yüce Resûlüm (eğer Rab’bin dileseydi elbetde bütün insanları bir tek ümmet kılardı) hepsini de İslâmîyetden ibaret olan bir milletin ehli kılmış olurdu. Hepsi de hak üzere toplanmış bulunurdu, bu husûsda aralarında ihtilâf olmazdı. (Fakat) hikmet gereği öyle dilemedi, artık (onlar ihtilâf eden kimseler olmaktan geri durmayacaklardır) aralarında din ve milliyet itibariyle ihtilaflar devam edecektir. Nitekim bugün de yeryüzündeki insanlar muhtelif dinlere ayrılmışlardır. Dinler tarihi bunu göstermektedir. Hatta bir dine mensup bulunanlar da kendi dinlerinde nice ihtilâflara düşmüşlerdir, fırkalara ayrılmışlardır. İslâmiyet gibi hakikî bir din olanca yüceliğiyle parlayıp dururken, bütün Allah’ın kullarını bir din kardeşliği içerisinde yaşamaya dâvet ederken bir nice kavimler bu ilâhî dinin hidayet sebebi olan nûrlarından istifade etmeyip de pek karanlık yolları takib edip durmaktadırlar.
Hud 11:119
(Ancak Rab’binin rahmet ettiği kimseler müstesnâ) yani: Allah Teâlâ’nın sırf lûtf ve keremiyle kavuştukları temiz yaratılışlarını zâyi etmeyip hidayet yolunu takip eden, hakiki bir dine ulaşan zatlar öyle ihtilhaflardan uzakbulunmuşlardır. (Ve) Kısacası (onun içindir ki) öyle ihtilâf sahiplerinin ayrılığa devam etmeleri, Allah’ın rahmetine lâyık olan zatların da o sayede ihtilâflardan uzak hakkın rahmetine nâil bulunmaları içindir ki (onları) o insanları hikmet sahibi Yaratıcı (yaratmıştır.) Varlık sahasına çıkarmıştır. Onların tmiz yaratılışlarını dünyada koruyup koruyamayacakalrını, iyi kullanıp kullanamayacaklarını Cenab’ı Hak, ilmî ezelîsiyle bildiği için onların gelecekteki hareketlerini vaktiyle levh-ı mahfuzda tesbit buyurmuştur. (Ve Rab’binin şu sözü de) yani: Hak Teâlâ’nın şu vâ’di de, veya şu şekilde meleklere haber vermiş olması da (tamam olmuştur ki: Elbette cehennemi bütün cinlerden ve insanlardan dolduracağımdır.) Yani: Her iki topluluktan da kâfirler, bir kısım asiler cehenneme sevkedileceklerdir. Bu, muhakkaktır. Artık kâfir olanlar cehennemde ebedîyen kalacaklardır, İmân sahibi olan bir kısım asiler de bir müddet cehennemde kalıp sonra Allah’ın affına kavuşarak cehennemden çıkarılacaklardır.
Hud 11:120
Bu mübârek âyetler de Kur’an’ı Kerim’deki peygamberlere ait kıssa’ların pek mühim faidelerini bildiriyor, İmân etmeyenleri tehdit ediyor. Cenâb-ı Hak’kın yüce vasıflarına işaret ederek onun kutsal varlığına karşı hiç bir şeyin gizli kalamıyacağını beyan ile insanları uyanmaya, güzel amellere ve Hak Teâlâ’ya dayanmaya dâvet buyuruyor. Şöyle ki: Ey Yüce Resûlüm!. (Peygamberlerin bütün haberlerinden) hayat tarihlerine, ümmetlerini Allah’ın dinine ne şekilde dâvet etmeye, irşâd ve aydınlatmaya çalışmış olduklarına dâir olup (kendisiyle kalbini tesbit edeceğimiz olanlarını sana hikâye ediyoruz.) seninde peygamberlikvazifeni yerine getirmeye çalışman ve dinsizlerin eziyetlerine tahammül etmen için o kıssaları, o ibret verici hadiseleri Kur’an lisanı ile sana haber veriyoruz. (Ve bunda) Bu sûre-i celilede veya bildirilen bu gibi bir kıssada birçok faideler vardır. Kısacası birinci fâide (sana) bu suretle (hak) gelmiştir. Yani: Allah’ın birliğini gösteren deliller bildirilmiştir. Senin peygambe ri i kic vasıflanmış, adâletle ve doğrulukta emrolunmuş olduğuna dâir ilâhî açıklamalar ortaya çıkmıştır. (Ve) İkinci fâide olarak da (mü’minler için bir öğüt) meydana gelmiştir. Yani: Mü’minlerin isyandan kaçınmaları için, dinî vazifelerini güzelce yapmaları için kendilerine pek hayrı tavsiye edici bir nasihat verilmiştir. (Ve) Üçüncü bir fâide olmak üzere de mü’minler için (bir uyarı gelmiştir.) yani: Onlara dünya ve âhiret azâblarını, felâketlerini hatırlatan, kendilerini salih amellere teşvik eden bir ilâhî teşvik ve tehdit yüz göstermiştir.
Hud 11:121
(Ve) Yüce Resûlüm!. (İmân etmeyenlere) Bu hakikatları inkâr edenlere, bunları, düşünerek hallerini ıslaha çalışmayanlara (de ki:) artık ey inkarcılar, inatçılar!. (Siz kendi gücünüz nisbetinde çalışınız) Tercih ettiğiniz hal üzere devam ediniz (Şüphe yok ki, biz de çalışanlarız) biz de bulunduğumuz hal üzere sebât edeceğiz, İslâm dinine bağlılıkta, davette bulunup halkı irşada çalışıp duracağız.
Hud 11:122
(Ve) Ey Yüce Peygamberim!. O hakkı kabul etmeyen cahillere şunu da de ki: (Siz gözetiniz) Bu kötü hareketinizin âkıbetini bekleyiniz veyahut bizim âkıbetimizin nasıl olacağını siz bekleyip durunuz. (Şüphesiz ki biz de gözetenleriz.) Biz de sizin ne gibi fena bir akıbete uğrayacağınızı beklemekteyiz.Veyahut bizde Cenab’ı Hak’kın bizlere vâd buyurmuş olduğu bağışlanmayı, lûtf ve ihsanı beklemekteyiz. Artık hangimizin doğru bir şekilde hareket etmekde olduğumuz meydana çıkacaktır. Bu yüce beyan, mü’minler hakkında müjdeyi; kâfirler hakkında da tehdidi içermektedir.
Hud 11:123
(Ve) Ey muhterem Son Peygamber!. (Göklerin ve yerin gaybı Allah içindir) şüphe yok ki, o Yüce Yaratıcı, hepinizin durumunu bilmektedir. Onun için mahlûklarının hiçbir hâli gizli kalamaz. (Ve her iş de ona döndürülecektir.) dindarların da, dinsizlerin de bütün yaptıkları o ezelî mâbud tarafından bilinmektedir, onlar bütün o hikmet sahibi Yaratıcı’nın yüce mahkemesine gönderileceklerdir. Hepsi de amellerine göre mükâfat veya ceza görecektir. (Artık) Ya Muhammed!. Aleyhisselâm sen ancak (ona) o Yüce Yaratıcı’ya (ibâdet et) o’ndan başkasına ibâdet edilmesi asla câiz olamaz (ve) bütün işlerinde (ona tevekkülde bulun) o Kerem sahibi Mâbuduna her hususta sığın. Seni koruyan, seni muvaffakiyetlere kavuşturan ancak o kerem sahibi ve ezelî olan Allah Teâlâ’dır. (Ve Rab’bin neler yapmakta olduğunuzda”! asla gâfil değildir.) İmân ettik. O Kerem Sahibi Mâbud,-mü’min kullarını güzel amellerinden dolayı lûtf ve ihsânına kavuşturur. Dinsiz, âsi kimseleri de o kötü harketlerinin cezasına kavuşturur. Evet.. Bütün kâinatın gizli, açık hallerini hakkıyla bilen bir Yüce Yaratıcı, elbette ki, bütün kullarının işlerini ve fiillerini hakkıyla bilir, ve herkesi lâyık olduğu akıbetlere kavuşturur. Kısacası bu kutsî âyetler, bizlere vazifelerimizi bildiriyor, bizleri en faziletli şekilde yaşamayateşvik buyuruyor. Bizlere kurtuluş rehberi olacak zatların temiz hayatlarını, pek haysiyetli muamelelerini göstermiş bulunuyor, İşte bu sûre-i celîleyi takip eden Yûsuf Sûresi de bizlere pek ahlâkî, ictimâî ve ibretli bir kıssayı, bir tarihî olayı haber verecektir. Ve Hamd Allah’adır…
Yusuf 12:1
Bu mübârek âyetler, Yûsuf Sûresindekiaçıklamaların Kur’an ayetlerinden olduğunu bildiriyor. Ve Kur’an’ı Kerim’in Arap lisanı üzere inmesinin hikmetine işaret ediyor. Ve bu sûrenin inişi ile Rasûlü Ekrem’e evvelce bilmediği en güzel bir kıssanın bildirilmiş olduğunu haber veriyor. Şöyle ki: (Elif, Lâm, Râ) Bu mübârek harflere dâir Bakare sûresinin birinci âyetine bakınız. (İşte bu) Sûredeki izahlar, âyeti kerimelerle birçok hakikatleri (apaçık bildiren kitabın) Kur’an-ı Kerim’in (âyelerîdir.) Evet.. Kur’an-ı Kerim, Rasûlü Ekrem’in peygamberliğini açıkça bildiren bir söz mucizesidir, hidâyet ile sapıklığı, helâl ile haramı bildiren ilâhî bir kitabtır, eski ümmetlerin kıssalarını tarihî hallerini dikkat nazarlarına sunan bir hakikat kitabının açıklamasıdır.
Yusuf 12:2
(Şüphe yok ki, biz onu) O apaçık kitabı (bir Arapca Kur’an olarak indirdik) yani: Onu başka lisan ile değil, en geniş, en açık, en ahenkli olan Arab dili üzere Son Peygamber’e indirdik, (umulur ki, siz güzelce anlarsınız) yani: Ey o kitabın hükümleriyle yükümlü olan insanlar!. Size lâyık olan odur ki, o kitabın yüceliğini, kendisinin belâgat yönünden mükemmelliğin!, hükümlerinin hitaplarının bütün insanlığa yönelik bulunduğunu akıllıca düşünür de İslâm şerefine ulaşmayı en büyük bir vazife, en yüksek bir saadet kabul edersiniz. Çünki bu Kur’an-ı Kerim, en edebî, en kapsamlı, en mükemmel hükümleri kapsayıcı bulunmaktadır ve bütün insanlığa hitab etmektedir. Bütün insanları bir kardeşlik dairesinde yaşamaya dâvet eylemektedir ve bütün mü’minlerin ortak ve kutsal bir kitabı bulunmaktadır.
Yusuf 12:3
Ey Yüce Resûlüm!. (Biz sana bu Kur’an’ı) Busûre-i celileyi (vahyetmemizle sana en güzel kıssayı naklediyoruz.) Yani: Geçmiş ümmetlere ait olan hikâyelerin, olayların arasında en güzel, en mühim en ibret verici olan haberleri sana bildiriyoruz. Veya birçok ibretler!, hikmetleri, nükteleri, faideleri içeren ve bir nice adilce, zalimce şeref lice muameleleri dikkat nazarlarına sunan Yûsuf Aleyhisselâm’ın kıssasını beyan buyuruyoruz. (Halbuki,) Habibim, Ya Muhammed! (Sen ondan evvel) sana böyle ilâhî vahiy gelmeden önce (elbetde) Hz. Yûsuf’a ve benzerlerine ait kıssalardan veya diğer dinî meselelerden (bilmeyenlerdendir.) Bu gibi şeyler senin hatırına gelmemişti. Bunlara dair bilgi sahibi değildin. Şimdi ise bunları böyle mükemmelce bilmen senin hakkında ilâhî bir bir lütuftur. Ve senin peygamberliğe sahip olduğuna. Allah’ın vahyine kavuşmuş bulunduğuna ait kesin bir delil mahiyetindedir.
§ “Kas”, “kasas” ve “İktisâs”, birşeyin arkasına düşmek, bir hayrı olduğu gibi doğru bir şekil üzere rivâyet etmek mânâsınadır. Binaenaleyh “Ahsenülkasse” bir vâkiayı anlatmanın en güzeli veya bir vâkiayı en güzel anlatış demektir. Kıssa ise bir iş, bir hikâye, izi takibedilmeğe lâyık bir hâl, bir hadiseyi rivâyet etmek mânâsınadır. Çoğulu “kısastır.
Yusuf 12:4
Bu mübârek âyetler, Hz. Yûsufun gördüğü pek aydınlık bir rüyayı muhterem pederine haber verdiğini bildiriyor, muhterem pederî de onu korumak maksadiyle bu rüyasını kardeşlerine söylememesini kendisine tavsiye buyurduğunu ve Hz. Yûsufun mühim bir bilgiye, muazzam bir nimete kavuşacağını kendisine müjdelemiş olduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm Hz. Muhammed!. Hatırla (bir vakit ki, Yûsuf babasına) Yâkub Aleyhisselâm’a(demişti: Ey babacağım!.) Ey muhterem babacığım!. (Muhakkak ben rüyâmda) uyku hâlinde (onbir yıldız ile güneşi ve ayı gördüm) bunlar gözlerimin önünde görünür oldular, bir de bakıp (onları bana secde ederlerken gördüm.) hepsi de secdeye kapanmaktadırlar. Rivâyete göre bu hâdise zamanında Hz. Yûsuf henüz on iki veya on yedi yaşında bulunuyormuş. Bu rüyâ Kadir gecesine tesadüf etmişti. On iki yıldız ile güneş ve ay gökten inerek Hz. Yûsufa karşı secdeye Yarmışlardı. Bu on iki yıldız Hz. Yûsufun kardeşleriyle, güneş de muhterem pederiyle ve ay da muhterem validesiyle tevil edilmiştir. Bu rüyâ Hz. Yûsufun pek parlak bir geleceğe kavuşacağını gösteriyordu.
Yusuf 12:5
Yâkub Aleyhisselâm (Dedi ki: Yavrucuğum!.) Ey sevgili yavrum Yûsuf!. Bu (rüyânı kardeşlerine haber verme) bunu onlara söyleme. Onlar bu rüyâya bakarak senin yüksek bir istikbâle kavuşacağını anlarlar da (sonra) bir kıskançlık sebebiyle (senin için bir tuzak kurarlar) senin için bir tuzak hazırlayarak hayatına kasdetmek isterler. (Şüphe yok ki, şeytan insan için apaçık bir düşmandır.) Onun düşmanlığı pek açıktır. Nitekim Hz. Âdem ile Hz. Havva hakkında da büyük bir düşmanlıkta bulunmuştu. Binaenaleyh o şeytan, Hz. Yûsufun kardeşlerine de pek kötü vesveselerde bulunarak onları cinayetlere sevkedebilir. Artık onun şerrinden Cenâb-ı Hak’ka sığınmalıdır.
§ Hz. Yâkub, oğulları içinde Hz. Yûsuf’u daha fazla severdi. Onda daha başka bir güzellik ve olgunluk görünmekte idi. Onun hakkında kardeşlerinin kıskançlık sebebiyle kötülükte bulunacaklarını tahmin ederek rüyasını kardeşlerine söylememesini emretmişti.Rüyâları, hoşlanmayacak veyahut yanlış yorumlayacak kimselere söylememelidir. Ashab-ı Kirâm’dan Ebû Saidilhudri Hazretleri Rasûlü Ekrem Efendimizden şu meâlde bir Hâdisi Şerif rivâyet etmiştir: “Sizden biri seveceği = hoşuna gidecek, bir rüyâ görürse o mutlaka Allah tarafındandır. Artık Allah Teâlâya hamdetsin ve onu söylesin. Yani: Münasip olan kimseye anlatabilir. Ve bundan başka, hoşuna gitmeyecek bir rüyâ gördüğü zaman da o ancak şeytandandır. Artık onun şerrinden Allah’a sığınsın ve o rüyâyı kimseye söylemesin. Çünki bu takdirde o rüyâ, kendisne bir zarar vermez. Salih rüyalar bir nevi ilham kabilindendir.” Çoğu kez hayırlı rüyâların tabiri, gösterdiği şey uzunca bir müddet sonra meydana gelir. Çünki öyle bir müddet beklemeden sonra meydana çıkacak hayırlı hâdiselerin ruh üzerindeki güzel tesiri daha fazla olur, sahibine daha çok zevk verir. İşte Hz. Yûsufun bu rüyâsı da kırk sene sonra meydana gelmiş, anne babası ile kardeşleri bu müddetden sonra kendisiyle görüşmüşler, ona karşı Cenâb-ı Hak’ka şükr için secdeye kapanmışlardır.
Yusuf 12:6
(Ve) Yâkub Aleyhisselâm, Hz. Yûsuf’a dedi ki: (İşte öylece) yüksek şereflere, makamlara kavuşmasına işaret olunduğu gibi (Rab’bin seni seçccek yüksek) derecelere, çeşitli kerametlere, mucizelere muvaffak buyuracak (ve sana) bazı (rüyâların tabirinden bilgi verecek) yani: Bir kısım görülecek rüyâların güzelce tâbirine muvaffak olacaksın. Diğer bir görüşe göre de ilâhî kitapların tefsirine ve birtakım sözlerin yorum ve açıklamasına güç yetireceksîn veyahut birtakım olayların Allah’ın kudreti ile meydana gelip ne gibi hikmetlere dayalı olduğunu Allah’ın ilhamı sayesinde güzelce anlayabileceksin. (Ve) Ey muhterem Yûsuf!. Cenâb-ı Hak (nimetini senin ve Yâkub ailesinin üzerine tamamlayacak) yani: Seni peygamberliğe kavuşturacak, Yâkub Aleyhisselâm’ın diğer çocuk ve torunlarını da yüksek şeref ve üstünlüğe eriştirecektir. Hz. Yûsufun rüyâsındaki on bir yıldızdan maksat, on bir kardeşi olduğundan onların da yıldızlar gibi parlak bir durumda bulunacaklarına işaret edilmiştir. Hatta onların da bilahara peygamberliğe kavuştukları düşünülmüştür. Onlar, Hz. Yûsuf’a karşı öyle bir su-i kasitde bulunmuş oldukları halde böyle bir şerefe nasıl ulaşabilirler?. Diye sorulacak olan bir suale cevaben deniliyor ki: Peygamberlerin masum olmaları peygamberliğe kavuşmalarından sonradır. Onların o su-i kasitleri ise peygamberliklerinden önce olmuştur. Mamafih bu meselede ihtilâf vardır. Peygamberlerin daima mâsum bulunmuş olduklarına inananlar daha çoktur. Onlardan insanlık hâli meydana gelen bazı yasak işler, birer sürçme ve daha iyi olanı terketme kaabilindendir. Kısacası: Cenâb-ı Hak büyük bir şeref ve nimete o yüksek aileyi kavuşturmuştur. (Nasıl ki, onu) O nimeti, o muazzam şerefi (evvelce) Yâkub Aleyhisselâm’ın zamanından önce, ey muhterem Yûsuf, senin büyük (ataların İbrahim ve Ishak üzerine de tamamlamıştı.) Cenâb-ı Hak, onları da peygamberlik ve risalete kavuşturmuştu. Sonra sizi de bu gibi nimetlere kavuşturacaktır. (Şüphe yok ki, senin Rab’bin bir alimdir) herşeyi hakkıyla bilicidir ve (hakîmdir) hikmeti sonsuzdur. Herşeyi bir hikmet ve fayda üzere meydana getiren Kerem Sahibi bir Yaratıcıdır. Şüphesiz buna inanıyoruz.
§ “Ehâdis”, hadisin çoğuludur. Hadis de söz, yeni ortaya çıkan, eski olmayan, yeni şey demektir. Peygamber Efendimizin mübârek sözlerine, fiillerine de hadis denilir. Bunlar kavlî (sözlü) hadisler ve fiilî hadisler kısımlarına ayrılmışlardır. “Hâdis” de “ezelî olmayıp sonradan meydana çıkan şeydir. Hadise” ise olay, mâcerâ, sonradan meydana gelen durum demektir. Çoğulu: “Havâdis”. “Hudüs” da vaktiyle bulunmayan birşeyin bilahara meydana gelmesidir. “Hades” de abdestsizlik, cenabet hâli, sonradan meydana gelmek mânâsınadır.
§ Hedâset de yenilik, halin başlangıcı ve gençlik demektir.
Yusuf 12:7
Bu mübârek âyetler, Hz. Yûsuf’a ait kıssanın birçok ibret verici alâmetleri, işaretleri kapsadığını bildiriyor. O mâsumun hakkında kardeşlerinin neler düşünüp nasıl SİM kasitde bulunmak istemiş olduklarını şöylece beyan buyuruyor: (And olsun ki) yani: Sırf hakikattır ki (Yusuf ta ve kardeşlerinde) onlara ait haberde, kıssada, (isteyenler için) onların kıssasına dair bilgi isteyenler için veya onların kıssalarındaki ibretten, işaretleri nazar-ı itibara alacak, onlardan istifade edebilecek düşünen zatlar için (birnicc ibretler var idi) onları her uyanık kimse düşünüp onlardan yararlanmalıdır. “Hz. Yûsufun onbir kardeşi var idi. Bunlardan birisi ana baba bir kardeşi idi ki, adı “Bünyamin” idi. Diğerleri de yalnız baba bir kardeşleri bulunuyordu. İşte Hz. Yûsuf ile bu onbir kardeşine ait kıssanın birnice âyetleri yani: Alâmetleri, ibret verici olayları, işaretleri içerdiği şüphesizdir. Bu cümleden olarak tefsirlerde deniliyor ki: Evvelâ, Kur’an’ı Kerim’in bu kıssayı böyle mükemmel bir suretde bildirmesi, Rasûlü Ekrem Efendimizin ilâhî vahye kavuşmuş yüce bir peygamber olduğuna şahitlik etmektedir. İkincisi:Peygamberimizin yakınlarından bir kısmı sadece bir kıskançlık sebebiyle onun peygamberliğini inkâr edip hakkında düşmanlık gösteriyorlardı. Bu kıssa ise Hz. Yûsuf’a karşı da kardeşlerinin böyle bir durumda bulunmuş olduklarını bildiriyor, fakat daha sonra Cenâb-ı Hak’kın ona yardım etmiş, kardeşlerini ona muhtaç kılmış olduğunu beyan buyuruyor. Artık bu gibi sonuçları düşünüp de sabr edilmesine ve cahilce kıskançlıklardan kaçınılmasına işaretde bulunmuş oluyor. Üçüncüsü: Bu güzel kıssa gösteriyor ki: Hz. Yûsufun rüyâsı uzun bir müddet sonra tabir edildiği şekilde meydana gelmiştir. İşte Hak Teâlâ’nın Son Peygamber’e olan ilâhî vâ’di de, onun düşmanlarına karşı yardıma, zafere kavuşacağı da ergeç meydana gelecektir. Bu gecikmeden dolayı Hz. Muhammed’i yalanlamanın doğru olamıyacağına bu kıssa da bir misâl, bir delil teşkil etmektedir. Dördüncüsü: Bu seçkin kıssa gösteriyor ki: Hz. Yûsufun kardeşleri onun yaşamasını, ve yakınlık görmesini istemiyerek bu husûsda ne kadar çalışmışlar ise de o arzularına kavuşamamışlar ve Cenâb-ı Hak’kın yardımına, ilâhî takdirinin ortaya çıkmasına cengel olamamışlardır. İşte Rasûlü Ekrem Efendimizin muvaffakiyetlerine yüksek derecelere kavuşmasına da onun düşmanları asla engel olamayacaklardır.
Yusuf 12:8
Ve hatırla!. (O vakit ki) Hz. Yûsufun baba bir kardeşleri birbirine (demişlerdi) ki, (elbetde Yûsuf ile) Bünyamin adındaki ana baba bir (kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir) onlara olan fazla sevgisi değişmez bir durumdur. (halbuki, biz birbirine bağlı, kuvvetli bir cemaatiz) yani: Biz problemleriçözmeye ve karar vermeye sevgiye daha lâyık bir topluluğuz. (Şüphe yok ki, bizim babamız) Yâkub Aleyhisselâm (elbetde apaçık bir hata içindedir.) Bizim gibi daha kuvvetli, kendisine daha fazla hizmete güç yetiren çocukları var iken bu vasıfları taşımayan diğer iki oğlunu bizden daha fazla seviyor, bu doğru bir hareket değildir. “Hz. Yakub’un oğulları, babalarının yüce bir peygamber olduğunu bilip itiraf ediyorlardı, ancak onun kendileri hakkında eşitliğe riâyet etmeyip diğer iki oğluna daha fazla muhabbet ve ilgi göstermesini bir içtihat hatası gibi kabul ediyorlardı ve kendi içtihatlarına göre de babalarının daha iyi olan muameleyi terketmiş olduğuna kanaat getiriyorlardı. Halbuki, Hz. Yûsuf ile kardeşi daha genç idiler, anneleri “Râhil” de vefat etmişti. Bu cihetle haklarında daha fazla şefkat ve alâka gösterilmesi bir yaratılış gereği, bir ruhî eğilim neticesi olduğu idi. Bununla beraber Hz. Yusuf’ta görünen güzellikler ve üstünlükler ve onun görmüş olduğu rüyâ, onun kadrinin yüceliğini gösterip durmakta idi. Artık öyle pek kıymetli evlada karşı fazla bir sevgi ve ilgi, pek tabiî görülmek lâzım gelirdi. Binaenaleyh Hz. Yâkub mazur idi, ona hata isnâdî doğru olamazdı. Şu kadar var ki, kendisine isnâd edilen dalal, yani hatadan maksad, dünya menfaatlarına riâyet etmemekten ibarettir. Yoksa onun doğruluk ve sevap yolundan ayrılmış olması demek değildir. Artık Hz. Yakub’un oğulları da böyle bir isnatda bulunmakla ictihad! bir hatada bulunmuş demektedirler. Yoksa muhterem babalarına uhrevî bir husus hakkında hata isnâd etmiş değildirler.
§ “Usbe”, kuvvetli bir cemaat demektir. Ondan kırka veya birden ona veyahud üçten ona kadar olan erlere denilir.
§ “İsâbe” de toplu insanlar, atlar, kuşlar demektir. “Usûbet” de kuşatmak, kaplamak mânâsınadır.
Yusuf 12:9
Hz. Yûsufun on kardeşi arasında öyle bir konuşma, istişâre cereyan ederken hariçten birisi veya içlerinden biri dedi ki: (Yûsuf’u öldürün veya onu bir yere atınız ki) artık babasıyle birleşmeleri mümkün olmasın (babanızın yüzü yalnız size kalsın) babanız tamamen sizinle ilgilenmiş olsun, sizden başkasına iltifatda bulunmasın (ve siz ondan) öyle bir hareketde bulunduktan (sonra sâlihler olan bir cemaat olursunuz) yani: Tevbe edip af dileyerek durumunu düzeltmiş bir topluluk halinde yaşarsınız. Cenâb-ı Hak sizi affetmiş olur veyahut sizin ile babanız arasındaki ihtilâf, düzeltilmiş veya dünyevî işlerinizde iyi hâl sahibi olmuş olursunuz.
Yusuf 12:10
(Onlardan) O kardeşlerden (bir söyleyici) o konuşmaya katılmış olan bir şahıs ki, rivayete göre “Yehuza” adındaki kardeşleridir. Bu onların içinde güzelce rey sahibi bulunuyordu. (Dedi ki: Yusufu öldürmeyin) Buna hacet yok. (Ve onu kuyunun dibine) En aşağı yerine (atı verin) kuyunun en aşağısına bırakınız, ona öldürmek cinayetinde bulunmayınız (onu kervanlardan birisi alıverir.) Başka şehirlere götürür. Ondan kurtulmuş, rahata ermiş olursunuz, bu yeterlidir. (Eğer siz yapacak kimselerden iseniz) babasıyla onun arasını ayırmak isteyip duruyor iseniz (böyle yapınız) bununla yetininiz.
§ “Gıyâbe”; karanlık, bulut, birşeyi gözlerden kaybeden herhangi bir yer demektir. “Cub” de büyük bir kuyu demektir ki, etrafı örtülmemiş bulunur. Bu kuyu Ürdün diyarında imiş veya Mısır ile Medyen arasında imiş. Veya Hz. Yakub’un oturduğu yer olan Kenan’dan üçfersah uzakda bulunuyormuş. Ürdün ile Medyen ise Ken’an nahiyelerindendir.
Yusuf 12:11
Bu mübârek âyetler, Hz. Yûsuf’u yanlarında alıp kıra götürmek isteyen kardeşleriyle muhterem babaları arasında cereyan eden konuşmaları tasvir ediyor. Kardeşlerinin kuvvetli bir topluluk olduklarından bahsedip muhterem babalarına da teminat vererek onun korkusunu üzüntüsünü gidermek istemiş olduklarını beyan buyuruyor. Şöyle ki: Hz. Yusuf’un on kardeşi aralarında karar verdikten sonra muhterem babalarına müracaat ederek (dediler ki: Ey Babamız!. Sana ne oluyor ki. Yûsuf’u bize inanmıyorsun?) Halbuki, sen hepimizin babasısın. Yûsuf da bizim kardeşimizdir, bizim aramızda böyle bir kuvvetli bağ vardır, artık bize emin olmak lâzım gelmez mi?. (Ve halbuki, biz onun için elbette iyiliksever kimseleriz) onun hakkında hayır dileriz ona karşı şefkatliyiz, onun hakkında bizden bir kötülüğün meydana gelmesi elbette düşünülmemelidir.
Yusuf 12:12
Ey muhterem babacığım!. (Onu) Kardeşimiz Yûsuf’u (yarın bizimle beraber) Sahraya (gönder) genç kardeşimiz (bol bol meyve yesin) Sahradaki nimetlerden istifade etsin (ve oynasın) gezsin, koşup dursun. (Ve şüphe yok ki, biz onu) o genç kardeşimizi (elbetde muhafaza edicileriz.) Onu güzelce koruyarak sana sapasağlam döndürürüz.
Yusuf 12:13
Yâkub Aleyhisselâm da onlara cevaben (dedi ki: Onu) oğlum Yûsuf’u (alıp) kırlara (götürmeniz şüphesiz ki, beni üzer) Yani: Onu yanımdan ayırmak istemem, onun benden ayrılışı beni kalben üzüntü ve kedere, endişeye düşürür, onun ayrılığına dayanamam (ve) bununla beraber (siz ondan habersiz bulunduğunuz) kendi aranızda yiyip içmeğe, oynayıp gezmeğe koyulduğunuz bir (halde onu kurdun yemesinden korkarım) çünki, o havalide pek çok kurtlar bulunurmuş, bir dikkatsizlik, bir önemsememe neticesi olarak daha çocuk mesabesinde bulunan Hz. Yûsuf a kurtların saldırması düşünülmüştür.
Yusuf 12:14
Muhterem babalarının bu mazeretine rağmen oğulları cevap olarak (dediler ki: Biz kuvvetli bir topluluk) on kişiden oluşan tek vücut bir cemaat (olduğumuz halde onu) o korumasını üzerimize aldığımız Yûsuf’u (eğer kurt yerse artık şüphesiz ki, biz) o takdirde (elbetde hüsrana düşmüş) pek zayıf bulunmuş, helâke uğramış (kimseleriz) eğer biz öyle kardeşimizi koruyamazsak artık bizim varlığımızın hiçbir kıymeti bulunmamış olur. Halbuki, biz bilâkis korumaya
Yusuf 12:15
Bu mübârek âyetler de Yûsuf Aleyhisselâma karşı kardeşlerinin yapmış oldukları su-i kasti ve onların yalan yere yemin ederek babalarına ne kadar hakikat dışı beyanatda bulunmuş olduklarını bildiriyor ve Hz. Yûsufun geleceğine ait ne kadar teselli verici bir kısmete kavuştuğunu, Yâkub Aleyhisselâm’ın da sabra sarılarak Cenâb-ıHak’tan yardım beklemiş bulunduğunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: Hz. Yûsufun kardeşleri muhterem babalarının müsaadesini aldılar, (vaktaki. Yûsuf ile beraber) sahraya (gittiler) rivâyete göre yolda o mâsuma bazı eza ve cefada bulundular, onu ağlattılar, üzerinden gömleğini çıkarıp aldılar, kendisini (kuyunun dibine atmaya ittifakla karar verdiler) bu kararlarını yerine getirdiler. Cenâb-ı Hak da buyuruyor ki, bu hâdise üzerine (biz de ona) Hz. Yûsuf a (şöyle vahyettik: And olsun ki, sen onlara) o sana böyle su-i kastte bulunmuş kardeşlerine (hiç farkında olmadıkları halde) senin kardeşleri Yûsuf olduğunu anlayamadıkları bir şekilde (bu işlerinden) sana yapmış oldukları bu merhametsizce hareketlerinden (elbetde>) bir müddet sonra kendilerine (haber vereceksin) yani: Sen yaşayacak, nimetlere, mevkilere kavuşacaksın, kardeşlerinle de görüşecek kendilerine bu yapmış oldukları insafsızca muamelelerini haber vereceksin, onlar ise senin Yûsuf olduğunu başlangıçta bilemiyeceklerdir. Bu ilâhî vahiy, Hz. Yûsuf hakkında bir müjdeden ibâretdi. Onun üzüntü ve kederini gidermeye bir vesile olmuştu.
Yusuf 12:16
(Ve) Hz. Yûsufun kardeşleri, öyle Sahraya gittikden sonra (babalarına akşam vakti) gündüzün sonunda, gecenin karanlığında (ağlayarak) gözlerinden yaşlar akarak, yanlarında Hz. Yûsuf bulunmaksızın (geldiler) Hz. Yâkub bunları öyle ağlar bir vaziyetde görünce öfkelendi, ne oldu size?. Neden ağlıyorsunuz?. Yûsuf nerede diye sordu.
Yusuf 12:17
Hz. Yakub’a cevaben (dediler ki: Eybabamız!, biz) Sahraya çıkınca kendi aramızda (hakikaten bir yarış ederek gittik) kendi aramızda bir müsâbakada bulunmak için koşup durduk, biraz dolaştık (Yûsuf’u da eşyamızın) elbisemizin, yiyeceğimiz şeylerin vesâirenin (yanında bıraktık) kendisinden biraz ayrıldık (hemen onu kurt yemiş) aradan birçok zaman geçmeden kendisini bir kurt parçalayıp yemiş, biz kendisinden fazlaca kayıtsız bulunmadık. (Ve) Ey muhterem babamız!. (sen bize) kanaatine göre (doğru sözlü kimseler olsak da) Yûsuf’a olan fazla sevginden dolayı bize yine (inanmazsın) bu haber verdiğimiz fâciayı tasdik etmezsin. Artık bizim hakkımızda kötü zanda bulunduğun halde bizi tasdik eder misin?. Elbetde etmeyeceksindir.. Yahut biz her ne kadar Allah’ın yanında doğru kimseler isek de elimizde delil bulunmadığı için sen bizi tasdik etmezsin.
Yusuf 12:18
Hz. Yûsufun kardeşleri bir işâret bulunmadıkça muhterem babalarının kendilerini tasdik etmiyeceğini bildikleri için onu kuyuya atarken gömleğini üzerinden almışlardı. (Ve) bu (gömleği üzerinde yalancı bir kan olduğu halde) gerçeğe uymayan, başkasına ait, uydurma bir kan lekesi bulunur bir suretde babalarının yanına (gelmişlerdi) Hz. Yâkub bu gömleği görür görmez onların yalan söylediklerini hemen anladı. Onlara hitâben (dedi ki: Size nefsiniz belki bir işi güzel, gösterdi) nefsiniz size bir suikast muamelesini süslü göstermiş, onu işlemeye sizi sevketmiş, herhalde ifâdeniz doğru değil, Yûsufun öyle ölmüş olduğuna ben inanamam. Bir kere gömlek parçalanmış değildi. Eğer kurdun saldırısı bulunsa idi gömlek öyle kalmazdı. Sonra Hz. Yûsufun rüyâsı, kendisiningelecekte büyük mevkîlere kavuşacağını göstermekde bulunmuştu. Halbuki, bu mevkiler daha ortaya çıkmamıştı. İşte Yâkub Aleyhisselâm bu gibi işaretlere vesâireye bakarak Hz. Yûsufun ölmüş olduğuna inanmamıştı. Diyordu ki: (Artık güzel bir sabr) yani: Güzelce bir sabr, feryat edip sızlanmadan daha iyidir. Yahut benim yapacağım güzel bir sabrdan ibârettir ki, bu da şikayete ah vah etmeye bağlı olmayan bir kalp sükûnetinden bir hakka işleri emânet etmekten ibâretdir. (Ve ancak Allah Teâlâ’dır, sizin şu söylediklerinize) Yûsufun emri hakkındaki ifâdelerinize (karşı kendisinden yardım istenilecek zat.) Öyle elem verici haberlere karşı sabretmek kolay değildir, İnsan kendisini şiddetli bir üzüntü ve kederden kurtaramaz. Bunlar mhsal durumlardır. Meğer ki, Cenâb-ı Hak’kın yardımı olsun, meğer ki mânevî bereketler insanı sabr ve sebâta sevketsin. Bu da ancak Hak Teâlâya sığınmakla onun lütfedeceği güzel bir sabır ile mümkün olur. Binaenaleyh insan dâima yüce yaratanına sığınıp durmalıdır.
Yusuf 12:19
Bu mübârek âyetler, kuyuya atılmış olan Hz. Yûsuf’u bir kervan ahalisinin kuyudan çıkararak kendilerine bir ticaret sermayesi edindiklerini ve o muhterem mâsumun değerini bilmeyerek bir Mısır’lıya değersiz bir paha ile sattıklarını bildiriyor. Bu Mısır’lının ise o mâsumun değerini takdir ederek onu eşine tanıtarak ihtimam göstermesini tavsiye eylediğini gösteriyor ve Hak Teâlâ’nın ise her şeye galip ve dilediği kulunu yüceltmeye kaadir olduğuna işaret buyuruyor. Şöyle ki: Hz. Yûsuf, rivâyete göre üç gün kadar kuyuda bir taş üzerinde kalmıştı. (Ve) Sonra (bir yolcukervanı geldi) bunlar Medyen şehrinden Mısır’a gitmekde idiler. (Sucularını gönderdiler) Bu Huzaa Kabilesinden Mâlik adında bir kimse idi, o kafilenin önünde gider, konak yerlerini ve sularını hazırladı. Bu gibi kimselere “varid saka su taşıyıcısı” denilir. Bu sucu (hemen kovasını) kuyunun içine (salıverdi) Hz. Yûsuf, kovanın ipine sarıldı, kova ile beraber kuyunun dışansına çıkarılmış oldu, sucu bunu görünce sevindi (Ey müjde!. Bu genç bir köle dedi) pek güzel bir genç erkek diye arkadaşlarına haber verdi, (ve) o kimseler (onu) Hz. Yûsuf’u (bir sermaye olarak sakladılar) onu öyle kuyudan çıkarmış olduklarını başkalarına haber vermediler, onu satmak için kuyu sâhibinin kendilerine vermiş olduğunu iddia ettiler. Diğer bir yoruma göre de Hz. Yûsufun “Yalnıza” adındaki kardeşi, her gün kuyunun başına gider, bir miktar yiyecek götürüp onu Hz. Yûsuf’a atıverirdi. Birgün gelince onu kuyuda bulamadı, durumu kardeşlerine söyledi, geldiler Hz. Yûsuf’u Kervan halkının yanında gördüler: “Bu bizim kölemizdir, bizden kaçmıştır” dediler, onu o yolculara sattılar. Hz. Yûsuf da hayatına su-i kastte bulunurlar diye ses çıkarmamıştı. (Allah Teâlâ ise onların yapacaklarını tamamen bilicidir.) Binaenaleyh onların Hz. Yûsuf’a ve muhterem babasına neler yapmış oldukları da Cenâb-ı Hak’ka hâşâ gizli kalmamıştır.
Yusuf 12:20
(Ve onu) O hür, mâsum, pek değerli genci (biraz paha ile) sahte, ayarı noksan veya haram bir para ile ve (sayılmış birkaç dirhem ile) muhtelif rivayetlere göre yirmi veya yirmi iki veyâhut kırk dirhem karşılığında (satıverdiler.) O mübârek zâtın değerini takdir edemediler (ve) bilâkis (onlar) Hz. Yusuf’un kardeşleri veya kervan ahalisi (ona) Hz. Yûsuf’a (değer vermemişlerdi) onlar kıymetbilmez bir halde bulunuyorlardı. Onun içindir ki, öyle değeri yüce bir mâsumu, az bir paha karşılığında satıverdiler. Kervan ahalisi onu bedava elde etmiş oldukları için onun değerini, kıymetini takdir edemiyerek hemen elden çıkardılar. Hz. Yûsufun kardeşleri de para kazanmak sevdasına değil, o mâsum kardeşlerini muhterem babasından uzak düşürmek için ondan kaçındılar onu ne pahasına olursa olsun elden çıkarmak sevdasına düşmüş bulundular. Halbuki, o her pahânın üstünde idi ve zâten hür bir insan olduğu için satılması asla câiz olamazdı.
Yusuf 12:21
(Ve onu) Hz. Yusufu bir köle zannederek (satın alan Mısırlı) onun ne kadar temiz, iyi niyetli bir genç olduğunu anladı. Rivâyete göre kervanın sucusu Mâlik, Mısır’a gelince Hz. Yûsuf’u satılığa çıkarmış, Mısır’ın Maliye Bakanı olan “Kıtfîr” veya “İtfîr” ki, kendisine “Mısır Azizi” denilmekte idi, Mısır hazinelerine bakıyordu. Bu zat, Hz. Yûsuf’u yirmi Dinara satın almıştı, (eşine) “Zeleyhâ” veya “Râhil” adındaki zevcesine (dediki: Onun) Hz. Yûsufun (mevkiine) ikâmet edeceği yere (güzelce riâyet et) yani: Kendisine lûtf ve ihsan ile muamelede bulun (umulur ki, bize fâideli olacak) işlerimizde kendisinden istifâde edeceğiz (veya onu evlâd ediniriz.) Hz. Yûsuf da görülen soyluluk, zekilik, yaratılış güzelliği Mısır azizinin böyle sevgi ve ilgisini çekmişti. Bütün bunlar, o mâsum hakkında Allah’ın lûtfunun birer görüntüsü idi. İşte Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: (Yûsuf’u öylece Mısır’da yerleştirdik) onu orada selâmet sahasına erdirdik, alâkalara mazhar ettik, kendisiniyüksek bir mevki sahibi kıldık, kendisine Mısır’da güç, şeref ve şan ihsan buyurduk. (Ve hem de ona rüyâların tabirini öğretelim -diye-) de (kendisine) böyle bir kaabiliyet ve ayrıcalık vermiş olduk. Nitekim zindana atılmış, iki şahsın ve Mısır Hükümdarının rüyâlarını tabir etmiş, kendisinin üstün değeri bu vesile ile de bilinerek kendisine yüksek mevkiler verilmiştir. Kısacası birçok maddî ve mânevî varlıklara kavuşmuştu. (Ve Allah Teâlâ emrini yerine getirmeye kaadirdir.) Yani: O Yüce Yaratıcının her irâde ettiği şey, mutlâka meydana gelir, hiç bir kuvvet ona mâni olamaz, İşte Hz. Yûsuf hakkındaki ilâhî lûtuf larının ortaya çıkmasına da hiç bir şey engel olamamıştır. Onu sıkıntılardan kurtararak nice nîmetlere kavuşturmuştur. (Fakat insanların çoğu bilmezler) Habersizce yaşarlar, Allah’ın takdirine hiç bir şeyin engel olamayacağını güzelce kestiremezler. İşte Hz. Yûsuf hakkında da Allah Teâlâ’nın neler dilemiş olduğu kardeşleri bilmedikleri için onun hayatına kasdetmişlerse de ilâhî irâde tecelli etmiş, o seçkin kulunu yaşatmış. Mısır’da nice nîmetlere erdirmiş ve bilhassa onu peygamberlikle seçkin kılmıştır. Binaenaleyh daima Cenâb-ı Hak’kın korumasına sığınıp durmalıdır.
Yusuf 12:22
Bu mübârek âyetler, Hz. Yûsufun olgunluk yaşınca erince büyük faziletlere, mükâfata kavuşmuş olduğunu gösteriyor. Ve Mısır azizinin eşi tarafından Hz. Yûsuf’a karşı meydana gelen eğilimi, Hz. Yûsufun da Allah’ın koruması sayesinde göstermiş olduğu pek iffetli hareketi bildiriyor. Ve bu eğitime karşı çıkmak için kaçınan Hz. Yûsufun arkasını o kadının tâkibetmiş ve çekerek gömleğini yırtmış ve kocasına gerçeğe aykırı şikâyetde bulunmuş olduğunu bean buyurmaktadır. Şöyle ki: Yûsuf Aleyhisselâm, Mısır’da MısırAzizinin yanında bulunuyordu. (Vaktaki ergenlik çağına eriştî) Yani: Gençliğinin nihayetine kavuştu, vücudunun, kuvvetinin en mükemmel bir zamanına ermiş oldu ki, bu müddet, hayatın otuz üçüncü senesidir veya otuzuncu senesi ile kırkıncı senesi arasındaki zamandır. Bu husûsda diğer müddetler de gösterilmektedir. Kısacası insan için böyle bir müddet, ömrünün en kuvvetli, şiddetli bir mevsimidir. Ondan sonra yavaş yavaş düşüş başlar. Nitekim ayın parlak safhası da tamamlandıktan sonra eksilmeğe yüz tutar, İşte Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Hz. Yûsuf da öyle bir yaşa ermişti ki (ona bir hükm) bir hikmet veya insanlar arasında hükme kabiliyet veya peygamberlik (ve bir ilm) bir anlayış, dinî meseleleri bilme veya rüyâları güzelce tabir konusunda güç (verdik) onu böyle fazilet ve olgunluklara seçkin kıldık (ve işte güzel davrananları) yani: Güzel amellerde bulunan mü’minleri, birtakım isyanlardan kaçınıp sabra ve hak’ka sığınanları (öylece) Hz. Yûsufun kavuştuğu gibi bir şekilde (mükâfatlandırırız) nitekim denilmiştir ki: “Cenâb-ı Hak, kendine ibâdet ve itaatte bulunan herhangi bir genç kuluna ihtiyarlıkta hikmet ihsan buyurur. İşte Hz. Yûsuf’da daha pek genç iken dini, ahlâkı, gözetmiş, Allah’ın rızasına aykırı hareketlerden kaçınmış, pek güzel bir halde hareket etmiş olduğu için bilahara dünyevî ve uhrevî nimetlere ve özellikle peygamberliğe kavuşmuştur. Nitekim mütâkip âyetler de bunu göstermektedir.
Yusuf 12:23
(Ve onu) Hz. Yûsuf’u (evinde bulunduğu kadın) Mısır Âzizinin eşi, Hz. Yûsufun(nefsinden muradını almak için tuzağa düşürmek istedi) yani: Fevkalâde güzel, genç bir halde gördüğü o mâsumun kendisine eğihmini temin etmek arzusuna kapıldı. (Ve) Kadın o eve ait (kapılan kilitledi) Hz. Yûsufun kaçıp kurtulmaması ve başkalarının gelip hallerini anlamaması için böyle yaptı (ve) Hz. Yûsufa hitaben (haydi gelsene?.) ne duruyorsun, koş gel, bana kavuşmanın zevkini tat (dedi) böyle gayrı meşrhu bir teklifte bulundu. (Hz. Yûsuf’da) ona cevaben (dedi ki) ben senin bu istediğinden dolayı (Allah Teâlâ’ya sığınırım) ondan yardım dilerim, öyle ahlâk temizliğine aykırı şeylerden muhafaza buyurmasını niyâz eylerim. Ve ben nasıl öyle bir hareketde bulunabilirim?. (şüphe yok ki, o) Beni satın alan senin kocan (benim efendimdir) madem ki, kader gereği bu esirliğe düşmüş bulunuyorum, insanların gözünde bir köle gibi düşünülüyorum, bu sebeple o zat, benim sahibim durumunda bulunmaktadır ve o zat bana iyilik etmiş, (benîm ikâmetgâhımı güzelce kılmıştır) bana güzelce bir mevki vermiştir. Artık onun âilesine ben hainlikte bulunabilir miyim?. Diğer bir yoruma göre de: O Allah Teâlâ, benim mevlâmdır, bana nimet verendir, beni himaye etti, beni kuyu belâsından kurtardı, selâmet sahasına erdirdi. Artık o Yaratanımın emrine nasıl muhalefet edebilirim?. (Muhakkaktır ki, zalimler kurtuluşa <ermezler.) Binaenaleyh ben de bu teklif edilen gayrı meşrû bir fî’li işlersem zalimlerden olmuş olurum. Artık ben kurtuluş ve selâmete nasıl kavuşabilirim?.
§ Mürâvede; lûgatde birşeyi istemek için gelip gitmek mânâsınadır. Nitekim, suyu ve yaş otları arayıp duran kimseye de “râid” denir. Mürâvede; başkasiyle tartışmada bulunup onun dilediğinden başkasını dilemek mânâsınada da kullanılmaktadır. Ve hile, aldatma niyetinde bulunmak mânâsını da ifade eder.
Yusuf 12:24
(Ve hakikaten kadın) Mısır Âzizi’nin eşi (ona) Hz. Yûsufa (meyletmişti) tabii olarak meyletmiş, nefsanî bir eğilim göstermiş, kesin bir niyette bulunmuştu. (O da) Hz. Yûsuf da (eğer Rab’binin delilini görmemiş) kendisine verilmiş olan ilm ve hikmeti, ve gyarı meşru cinsel ilişkilerin nekadar çirkin, terbiyeye aykırı olduğunu kat’î suretde bilip buna kalben inanmamış (olsa idi) o da o (kadına meyledecekti) çünkü Hz. Yûsuf o zaman genç, kuvvetli bulunuyordu, insanın yaratılışı ise, insanı böyle şehvetli bir harekete sevkeder. Buna karşı direnme gösterip hayatî temizliğini korumayı başarmış olması, öyle yüce bir ilâhî delile, açık bir kanıta kavuşma sayesinde mümkün olmuştur. Artık o mübârek zat böyle bir maksat ve eğilimi aslâ taşımamıştır. İşte bu suretle de güzel davranan vasfına sahip olmuştur. (İşte ondan) Hz. Yusuf’tan (fena bir meyli) mutlak mânâda herhangi gayri meşrû bir muameleyi ve kısacası başkasının âilesine suikast gibi bir hareketi (ve fuhuşa atılmayı) zina gibi en çirkin bir cinayeti (defedelim diye) ona (öyle -delilimiz gösterilmiş- oldu) onun hakkında ilâhî koruma böylece tecellhi etti. Zirâ (muhakkak ki, o) Hz. Yûsuf (bizim ihlâslı kullanmızdandır) peygamberlik ve mâsum olmak sıfatına sahiptir. Artık ondan öyle gayrı meşrû hareketler, eğilimler meydana gelemezdi.
Yusuf 12:25
(Ve) Hz. Yûsuf, o kadının kötü talebini reddederek elinden kurtulmak için kapı tarafına koşmaya başlayınca kadın da arkasından koşup durdu. Böylece ikisi de (kapıya koşuverdiler) aralarında bir müsabakadır başladı. (Ve kadın onun gömleğini arka tarafından çekip parçaladı) onu elde etmeğe çalışıyordu. (Ve) Derken (kadının efendisine) kocası olan Mısır Âzizi’ne (kapının yanında rastladılar) bu Mısır azizi eşinin amcazadesi ile beraber kapı yanında oturmakta idiler. Bu kadın kendi cür’etini örtbas etmek için kabahati Hz. Yûsuf’a atmak isteyerek kocasına (dedi ki: Senin âilene kötülük dileyen) namusuna saldırıda vesâirede bulunmak isteyen (bir kimsenin cezası) nedir?. Onun hakkında tatbik edilmesi lâzım gelen ceza (zindana atılmasından veya acıklı bir azabtan başka nedir?.) ne olabilir?. Artık ona böyle bir ceza vermek lâzım gelmez mi?. Binaenaleyh Yûsuf’ta benim hakkımda böyle bir kötülükte bulunmak istediği için onu da zindana atmak veya dövmek gerekir. Deniliyor ki: Bu kadın, Hz. Yûsuf’u pek fazla seviyordu, ona pek ziyade eğilimi var idi. Onu kocasının öldürebileceğinden korktuğu için hakkında ceza olmak üzere evvelâ, hapis, sonra da dövmek gibi bir cezayı tâyin ve tavsiye etmiş oluyordu. Çünki hapisten birkaç gün sonra kurtulması mümkündür. Bir dövme cezasının izi ve çoğu defa geçicidir, çabucak yok olur. Bir kimse, ruhen sevdiği bir şahsın büyük, tehlikeli bir cezaya uğramasını elbetde istemez. Hz. Yûsuf hakkında hiç ceza istememesi ise kadını hepten suç altında bırakacağı için kadıncağız buna cesaret edememiş olmalıdır.
Yusuf 12:26
Bu mübârek âyetler, Hz. Yûsufun kendisine isnâd edilen suçu kadının işlemiş bulunduğunu söylediğini ve bir şahidin tavsiyesi üzerine yapılan bir muayene neticesinde de o suçu kadının işlediğinin anlaşılmış olduğunu bildiriyor. Artık bu hadiseyi etrafa yaymaması için Hz. Yûsuf’a ve bundan dolayı af dileğinde bulunması için de o günâha girmiş olan kadına tavsiyede bulunduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Mısır Azizinin eşi Hz. Yûsuf’a suç atmaya cür’et edince Hz. Yûsuf da nefsini müdafaaya mecbur olduğundan (dedi ki:) Ben o kadına asla saldırıda bulunmak istemedim, fakat (o benim nefsimden muradını almak istedi) yani: O benden öyle kötü bir hareketde bulunmamı taleb etti, ben isem ondan kaçındım, firar etdim, öyle bir günahı işlemek istemedim (ve onun) o kadının (yakınlarından bir şahit de şehâdetde) hükümde, görüş beyanında (bulundu ki, eğer onun) Hz. Yûsufun (gömleği ön tarafından yırtılmış ise kadın doğru söylemiştir.) çünki bu takdirde kadın üzerine saldırılmış olacağından dolayı gömlek ön taraftan yırtılmış olur. (Ve) Bu halde (o) Hz. Yûsuf (yalancılardandır.) Kadının hakkındaki ifadesi doğru değildir.
Yusuf 12:27
(Ve) Bilâkis (eğer gömleği arka tarafından parçalanmış ise o halde kadın yalan söylemiştir.) Çünkü eğer Hz. Yûsuf ona yönelerek saldırmış olsa idi gömleği arkasından yırtılmış olmazdı. Bu hâl gösterir ki: Kadın onun arkasına düşmüş, gömleğini arkasından tutup parçalamıştır. (O ise) Hz. Yûsuf ise bu takdirde (sadıklardandır.) sözü doğrudur. Bu şahit, çoğu müfessirlere göre kadının amcazadesi olan hikmet sahibi bir zat imiş. Bunun böyle kadının yakınlarından olması da Hz. Yûsuf hakkında ilâhî bir lütuftur. Çünkibu şahitlik, suç isnadından uzaktır.
Yusuf 12:28
(Ne zaman ki) Kadının kocası Kıtmir, Hz. Yûsufun (gömleğinin arka tarafından parçalanmış olduğunu gördü) Hz. Yûsufun doğruluğuna, eşinin ise yalan söylediğine kanaat getirerek (dedi ki: Şüphesiz bu) o mâsum gence böyle bir suikast isnâd edilmesi, ey kadın!, (sizin tuzağınızdandır) Sizin aldatma ve hileleriniz cümlesindendir, sizin çirkin, gayrimeşru birşeyi talebetmeniz kabilindendir. (şüphe yok ki) ey kadınlar takımı (sizin hileniz pek büyüktür.) erkeklerin hilesinden daha mühimdir. Çünki birçok kadınların durumları, erkeklerin kalbî davranışları üzerinde daha fazla tesir edebilir. Erkeklerin nefsî arzularını daha fazla çekebilir. Birçok kimseler nefsî zevklerini doyurmak için bir kısım kadınlara karşı pek fazla düşkünlük göstererek onların şehvanî telkinleri, ısrarlı teklifleri altında kalabilirler. Bu uğurda nice hakikî menfaatlerini, ahlâkî vazifelerini fedâ etmekten çekinmezler. Bununla beraber erkeklere nisbetle kadınların ahlâksız hareketleri, aldatıcı halleri kendi haklarında daha fazla utanma ve hayayı gerektirmektedir. Hattâ deniliyor ki: Şeytanlar insanlara karşı gizlice ve israr etmeksizin vesveselerde bulunurlar. Bir takım kadınların vesveseler! ise yüze karşı olacağından ve çok kere arzularını temin için israrda bulunacaklarından dolayı onların ruhlar üzerindeki tesirleri daha fazladır. Maamafih güzel bir dinî terbiyeye, bir ahlâkî fazilete kavuşan kadınlar da nefislerine hakim; Mensup oldukları cemiyetlerin gelişip ilerlemesine hizmet etmiş olacakları için melekler kadar bir şeref ve temizliğe sahip demektirler.
Yusuf 12:29
Bu hâdise üzerine o kadının kocası dedi ki: (Ey Yûsuf!. Sen bundan) bu hadiseyi ona buna söylemekten, bunun insanlar arasına yayılmasına meydan vermekten (kaçın) bunu sakın kimseye söyleme, senin ise doğruluğun, temizliğin anlaşılmıştır. Sonra da eşine dönerek dedi ki: Ey kadın!. Sen de (günâhın için af dileğinde bulun.) Yûsuf’a yalan yere isnâd ettiğin kabahatden dolayı Cenâb-ı Hak’ka tevbekâr ol, Hak Teâlâ’dan aflar dile, (muhakkak ki, sen hepten günâha girmiş olanlardan oldun) bunun mânevî cezasından kurtulmak için bundan başka çâre yoktur.
§ Tefsirlerde deniliyor ki: Hz. Yûsuf ile o kadına böyle tavsiyede bulunan Kıtmîr, yumuşak huylu bir erkek olduğu için bu kadar bir tavsiye ile yetinmiştir. Onun gayreti az, bir erkek olduğu görüşünde olanlar da vardır. Çünki karısını daha fazla hesaba çekmemiştir. Bununla beraber bu tavsiyeyi yapanın o hâdiseye şahitlik etmiş olan zâttan ibaret olduğuna da ihtimâl verilmektedir.
Yusuf 12:30
Bu mübârek âyetler, Hz. Yûsufa âit olayın Mısır’da yayıldığını ve bir takım kadınların bu hususdaki dedikodularını bildiriyor. Ve Mısır Âzizi’nin eşi olan Zeliha’nın kendisini mazur göstermesi için o kadınlara nasıl bir ziyafet vermiş olduğunu, o kadınların da Hz. Yûsufun güzelliğine hayran olarak ellerindeki bıçaklar ile kendi ellerini nasıl kesmiş bulunduklarını tasvir ediyor ve bunu üzerine Zeliha’nın yine eğitimde devam ettiğini göstererek Hz. Yûsufhakkında ne gibi tehdit edici bir ifadede bulunmuş olduğunu anlatmaktadır. Şöyle ki: Hz. Yûsuf ile Zelihâ’ya âit olay Mısır’da yayılmaya başlamış, her ne kadar olayın gizli tutulması tavsiye edilmiş ise de bu mümkün olmamış, nitekim:
( …………………… ) denilmiştir. Yani.. İki dudağı aşan veya iki kimse arasında söylenen gizli bir şey, nihâyet her tarafa yayılır. (Ve) İşte Mısır şehrinde de Hz. Yûsufa âit olay yayılmıştı. O (şehirdeki bir takım kadınlar dedi ki: Azîz’in karısı) yani: Mısır maliye bakanının eşi Zelihâ (genç kölesinin nefsinden muradını almak istiyormuş) onunla gayrimeşru ilişki talebinde bulunmuş, o genç ise bundan kaçınıyormuş. (Muhakkak ki onun) Zeliha’nın (yüreğini kaplayan ince deriyi bir sevgi) kalbine kadar tesir eden bir ilişki sevdası (parçalamış) kendisini pek büyük bir tesir altında bırakmış (şüphe yok ki, biz onu) Zelihâ’yı (elbetde bir apaçık sapıklık içinde görüyoruz.) yani: Onun iffete, temiz hayata aykırı olan hâli, gözler ile görülecek bir hâlde meydanda bulunuyor. Bir Mısır Âzizi’nin âilesine bu yakışır mı?.
§ Böyle Mısır Âzizi’nin eşi olduğunu açıklamaları, bu olayın insanlar arasında daha fazla yayılmasını dilemiş olduklarından dolayıdır. Çünki öyle büyük makam sahiplerine ait haberler ile insanlar daha fazla alâkadar bulunur. Bu kadınlar, rivâyete göre hükümdârın sarayına mensub beş kişinin eşlerinden ibâretmiş.
§ “Şeğaf”, yürek kabı, kalp zarı, bir nazik yufka dendir ki, yürek onun içinde bulunur. Bir sevginin şeğafta bulunması ise o sevginin kalp perdelerini yırtarak tâ içerisine kadar işlemesi demektir.
Yusuf 12:31
(Ne zaman ki) Zelihâ kendi hakkında (onların) o kadınların hilelerini, yani (gizledikleri dedikoduları) gıybetleri, kötü lâkırdıları (işitti) kendisinin mazur bir durumda bulunduğunu kendilerine anlatmak için (onlara) o kadınlara (bir davetçi gönderdi) evini bezetti, oturulacak koltuklar vesaireyi yerleştirdi (çakı ile kesilecek bir yemek sofrası hazırladı) evini çeşitli yemekler ile, rengârenk meyveler ile süsledi (ve onlardan herbirine bir bıçak verdi) bu dâvet edilen kadınlar, rivâyete göre Zelihâ’nıp aleyhinde söylenen beş kadın ile Mısır’ın şerefli âilelerinden otuz beş kadından ibâret imiş. (ve) Bu misafir kadınlar gelip yemek yemeğe, meyvelerini bıçaklariyle doğramaya başladıkları bir sırada Zelihâ Hz. Yûsuf’e hitaben (onların) o misafir kadınların (karşılarına çık dedi) onun emrine karşı gelmekten korkan Hz. Yûsuf da mecburen yanlarına çıkıverdi. (Vaktaki) O misafir kadınlar (onu) o güzellik ve letâfetin ta kendisi olan Hz. Yûsuf’u (gördüler, onu pek büyüttüler) onun büyüklüğünü, yüceliğini itiraf ettiler, onun güzelliğine karşı hayretler içinde kaldılar. Çünki Hz. Yûsuf pek güzel idi. Onun güzelliği diğer insanlara göre Bedir gecesindeki ayın diğer yıldızlara karşı olan üstün güzelliği durumunda bulunmakta idi. (Ve) o kadınlar (kendi ellerini kesiverdiler) onun çok fevkalâde olan güzelliğine karşı hissettikleri hayretlerden ve dehşetlerden dolayı ellerindeki meyveler zanniyle parmaklarını o bıçaklar ile yaraladılar. Bununla beraber bu ârızaya ehemmiyet vermeyerek (dediler ki. Allah Teâlâ’yı tenzih ederiz) yani: O Yüce Yaratıcı’nın bütün noksanlardan,âcizlerden uzak olduğunu itiraf ederiz. O ne kudret ve hikmet sahibidir ki, böyle seçkin bir mahlûk meydana getirmiştir. (Bu bir insan değil, bu ancak bir üstün melektir.) yani: Bu pek fazla güzelliğe sahip, iffetli ve masum, melek özelliğinde şerefli bir zâtdır. İşte Hz. Yûsuf onların üzerinde de böyle bir tesir yapmıştı.
§ Müttekâ; dyanılacak, itimat edilecek yer, üzerinde istirahat edilerek oturulacak herhangi bir mevki. Sandalye ve benzeri gibi herhangi birşey.
Yusuf 12:32
O misafir kadınlar Hz. Yûsuf’u öyle mükemmel görüp dehşetler içinde kalınca Zelihâ (dedi ki: İşte bu o kimsedir ki, bundan dolayı beni kınadınız) buna sevgim sebebiyle hakkımda dedikoduda bulundunuz. Bunun bu güzelliğini, bu yüceliğini vaktiyle gömüş olsa idiniz elbetde beni mazur görürdünüz. (Yemîn ederim ki, ben onun nefsinden muradını istedim de o kaçındı) istediğimi kabul etmedi, (günâha girmek istemedi) iffet ve masumiyetini korumaya devam edip durdu. O kadınlar da Hz. Yûsuf’u görünce ona karşı kalben büyük bir sevgi ve meyil göstermiş oldukları için artık Zelihâ’yı kınayamaz bir hâle gelmişlerdi. Zaten Zelihâ’da bunu anladığı için öyle açıklamaya cür’et etmiştir, (ve) Demiştir ki: (Ona emrettiğim! yapmazsa) Davet ettiğim hususta bana itaatde bulunmazsa (elbetde>) o (zindana atılacaktır) hapis cezasına uğrayacaktır. (Ve elbetde) Zindanda (zillete düşmüş olanlardan olacaktır.) İşte Zelihâ, o mâsum zâta karşı böyle bir tehdide cür’et etmiş oldu. Hattâ rivâyete göre o misafirkadınlar da yapılan dâvete icâbet etmesini Hz. Yûsuf’a tavsiye eylemişlerdi. Fakat masumiyet şerefine ulaşan, peygamberliğe aday olan öyle muhterem, üstün bir zât, o gibi gayrimeşru davetlere icâbet eder mi?. Hiç öyle insani tehditlere kıymet verir mi?. Elbetteki icâbet etmez, elbetteki kıymet vermez.
§ “İstîsam”; İsmet taleb etmektir, yani iffet ve namusa aykırı bir durumda bulunmaktan çekinmektir. Ismet ise, nâmuslu, iffetli ve masumane bir hâlde bulunmak demektir.
Yusuf 12:33
Bu mübârek âyetler de Hz. Yûsufun ahlâk temizliğini korumka için Cenâb-ı Hak’ka dua ve niyazda bulunup öyle kadınların gayrimeşru arzularına uymaktansa zindana atılmasını tercih ettiğini bildiriyor. Bu husustaki dua ve yakarışın Allah katında kabul edildiğini: Hakkındaki hilelerden kurtulup iffet ve masumiyetini korumayı başarmış olduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Yûsuf Aleyhisselâm Zeliha’nın ve diğer kadınların gayrimeşru eğilimlerini ve tavsiyelerini görünce iffet ve masumiyetinin komüması için Cenâb-ı Hak’ka dua etmeye başladı da (dedi ki: Rab’bim!.) ey Kerem Sahibi olan mâbudum!. (Benim için zindan) Zeliha’nın beni tehdit için söylediği hapishane (beni kendisine dâvet ettikleri şeyden) öyle haram olan bir münasebet ve ilişkide bulunmaktan (daha sevgilidir) Evet. Onların dâvet ettikleri şey, kötülüğü emreden nefsin meyledeceği bir muameledir. Fakat o dünyada kınanmıştır, âhiretde de âzabı gerektirmektedir. Binaenaleyh âkıbeti, neticesi itibariyle iğrençtir, felâkete yol açmaktadır. Bilakis odan kaçınmak, iffeti korumak ise dünyada övgüye, âhiretde de ebedî sevaba vesîledir. Artıkhangi tam akıllı bir kimse öyle gayrimeşru bir fiile eğilim gösterebilir?. O halde mâsum, peygamberliğe aday bir zât ise elbetteki, ondan nefret eder, dünyevî sıkıntılara katlanarak öyle pek çirkin, sorumluluk gerektiren bir hareketi asla tercih etmez. Böyle bir felâkete düşmemek için insan dâima Cenâb-ı Hak’ka yalvarmalıdır. İşte bunun ne kadar fenâ bir hareket olduğuna işaret için Hz. Yûsuf buyuruyor ki: (Ve eğer) Ey Rabbim!, (benden onların) o kadınların (hilelerini bertaraf etmez isen) onların teklif ettikleri masumiyete aykırı bir hareketden beni korumazsan olabilir ki, ben insanlık hali (onlara meyleder) arzularına uyar (ve cahillerden) beyinsizlerden (olmuş olurum.) Hz. Yûsufun bu niyâzı, bir duadır, bir istirhamdır. Gösteriyor ki: Bir insan öyle bir felâkete düşmemek için daima Allah Teâlâ’ya yalvarmalıdır ve dünyevî, uhrevî bir horluğu gerektirecek bir şeyi işlemektense o hususta gerektiğinde her türlü sıkıntılara katlanmalıdır. Çünkü bunun sonu selâmetdir.
§ Hz. Yûsuf’u kendisine dâvet eden, bu husûsda hile yapan gerçekte yalnız Zelihâ’dır. Fakat diğer kadınlar da Zeliha’nın davetini uygun görerek ona riâyeti Hz. Yûsuf’a tavsiye etmiş oldukları için bu dâvet, bu hile hepsiyle ilgili görülmüştür. Maamafih şöyle de deniliyor ki o kadınlar da kendi nefisleri hakkında böyle bir dâvetde, eğilimde bulunmuşlardı. Gerçek bilgi Allah katındadır.
Yusuf 12:34
(Artık onun) Hz. Yûsufun (duasını Rab’bi kabul etti) Ey Rabbim!. Onların hilelerini benden bertaraf et diye yapılan duasını Allah Teâlâ kabul buyurdu (da on’dan) o mâsum zatdan (onların) o kadınların (hilelerini) kötü niyetlerini, gayrı meşrû tavsiyelerini (bertarafbuyurdu) onu iffet ve masumiyet üzere sâbit kıldı (şüphe yok ki, o) o Kerem Sahibi Yaratıcıdır, kullarının bütün du’alarını, yakarışlarını (işiten ve) kullarının durumlarını, faydalarını da (tamamiyle bilen o’dur) artık kulları hakkında hikmet ve menfaatin gerçeği ne ise onu meydana getirir.
Yusuf 12:35
(Sonra onlara) Mısır Azizi ile onun arkadaş ve dostlarına (o gördükleri âyetleri müteakip) yani: Yûsuf Aleyhisselâm’ın beraatini, iffet ve faziletini gösteren alâmetlerden, şahitliklerden haberdar olduklarına rağmen (onu) o mübârek zâtı (herhalde bir müddet zindana atmaları kanaatı) rey ve fikri (uygun göründü.) O şekilde muameleye karar verdiler. Çünki Hz. Yûsuf’a isnâd edilen hâdise etrafa yayılınca Mısır Âzizinin âilesi bir suçlama içinde kalmıştı İnsanların dedikodusunu gidermek ve kendilerini suçtan uzak göstermek, kabahati Hz. Yûsuf’a atmak için o mâsumun bir müddet hapsin! uygun görmüşlerdi.
§ Hz. Yûsuf dua ederken zindana atılmasînın kendisince daha sevgili olduğunu söylemişti. Âlimlerden bâzı zatlar diyorlar ki: Eğer Hz. Yûsuf duasında böyle demese idi bir müddet zindana atılmış olmazdı. Çünkü bir kul Cenab’ı Hak’tan selâmet ve âfiyet temennîsinde bulunmalıdır. Bir belâya uğrayınca da eğer imkânı yok ise ona sabr etmeyi değil, ondan kurtulmayı, âfiyet ve selâmet bulmayı niyâz etmelidir. Tirmizinin rivâyet ettiği üzere bir zât, Allah Teâlâ’dan sabr istiyormuş, Rasûlü Ekrem bunu işitince o zâta buyurmuş ki: “Sen Allah Teâlâ’dan belâ istedin, ondan âfiyet iste.”
Yusuf 12:36
Bu mübârek âyetler, Hz. Yûsuf ile beraber zindanda bulunan iki gencin rüyâlarını tabir etmesi için Yûsuf Aleyhisselâm’a müracaat etmiş olduklarını bildiryor. Hz. Yûsufun da o rüyâları tabir etmeden evvel o gençleri imân dairesine sokmak için kendilerine bir mucize göstermek istemiş olduğuna işaret buyuruyor. Şöyle ki: (Ve onunla beraber) yani: Hz. Yûsuf ile birlikte (iki genç de zindana girdi) bunlardan biri Mısır hükümdarının aşçısı, diğeri de sâkisi (içki sunan) imiş, hükümdara karşı suikastde bulunacakları haber verilmekle zindana atılmışlardı (bunlardan biri) hükümdarın sâkisi olan genç Hz. Yûsuf’a müracaat ederek (dedi ki: Muhakkak ben kendimi) rüyada (görüyorum ki, şarap sıkıyorum) yani: Çıkacak sularından şarap yapılacak olan üzüm salkımlarını sıkmakta bulunuyorum, bu neyi gösterir? (Diğeri de) Hükümdarın aşçısı olan genç de (dedi ki: Ben de kendimi) rüyada (görüyorum ki, başımın üstünde bir ekmek taşıyorum) başımın üstündeki kap içinde bir ekmek bulunuyorda (ondan kuşlar yiyor) onu parçalayıp kaçırıyorlar. Ey muhterem Yûsuf!. (Bize bunu yorumunu haber ver) bizim bu gördüğümüz rüyâların neye işaret ettiğini bize anlat!. (Şüphesiz ki, biz seni iyilik sahiplerinden görüyoruz.) Sen cömert bir zatsın, bizim bu rüyâlarımızı yorumlamak lûtfunda bulun.
§ Bunlar Hz. Yûsufun güzel rüyâ tabir ettiğini işitmişlerdi. Onu denemek için böyle iki rüyâ uydurarak ondan yorumunu sormuş olmaları muhtemeldir. Veyahut hakikaten bu rüyâları görerek neye işaret ettikleri hususunda endişeye düştükleri için o mübârek zâta müracaatda bulunmuşlardı.
§ Hz. Yûsuf pek güzel ahlâk ve davranışları iletanınmış idi. Omç, namaz gibi ibâdetlere devam eder, rüyâları güzelce yommlandı, arkadaşlarına hürmet gösterir, hastaları ziyâret eyler, üzüntülü olanların üzüntülerini gidermeğe çalışır, hapishanede bulunanlara sabr tavsiye buyururdu. Bu cihetle ona “seni güzel davrananlardan görüyoruz” diye hitâb etmişlerdi.
Yusuf 12:37
Bu iki gencin bu talebine karşı Hz. Yûsuf da (dedi ki: İkinizin rızıklanacağınızın bir yiyecek gelmez ki) yani: Size evinizden yemeniz için bir yiyecek gönderilecek olmaz ki, yahut siz rüyanızda size rızk olmak üzere gönderilmiş bir yiyecek görmezsiniz ki (ancak ben onu daha size gelmezden evvel) uyanıklık halinde (haber veririm) sonra o yiyecek haber verdiğim gibi meydana gelir. İşte bu da bir mucize kaabilindendir. Nitekim Hz. İsa’da böyle bir mucize sahibi olduğunu kavmine haber vermişti. Hz. Yûsuf da o gençleri ikaz ve irşâd için şöyle buyurdu: (Bunlar) Böyle rüyâları tabir etmek, gayba, geleceğe âit şeylerden haber vermek (bana Rab’bimin) vahy ve ilhâm yoluyla (öğretmiş olduğu şeylerdendir.) Cenab’ı Hak bana böyle bir başarı vermiştir. Şüphe yok ki, ben Allah Teâlâya imân etmeyen bir kavmin Mısır Âziz’i ile onun aile fertlerinin ve Mısır halkının (dinini terkettim) yani: Onların dinine, milliyetine asla iltifat etmedim, onlara dünya için tâbi olmadım, onların kötülüğüne ortak olmaktansa zindana atılmayı tercih ederek onları terkeyledim. Evet.. Hz. Yûsuf mâsum olduğundan onların dinine aslâ tâbi olmamıştır. Onların dinini terkten maksat iseonların dünyevî varlıklarına kıymet vermediğini, onların kötülüklerine ortak olmayıp zindanı tercih ile onlardan büsbütün ayrılmış olduğunu beyandır. (Ve) Buyurmuştu (onlar) o kendilerini terketmiş olduğu şahıslar (evet.. Onlar) o imânsız gürûh (âhireti) de (inkâr eden kimselerdir) artık onlara akıllı, düşünen bir insan tâbi olabilir mi?. Yani: Ey genç zindan arkadaşlarım!. Siz de bu yönü düşününüz de o gibi dinsizlerden olmayınız, Allah Teâlâyı, âhiret hayatını tasdik ediniz, Yüce Peygamberlerin yolunu takibe çalışınız. Onların dinine tâbi olunuz, işte ben sizin için bir misâl.
Yusuf 12:38
Bu mübârek âyetlerde Hz. Yûsufun peygamber sülâlesine mensup olduğunu ve Allah’ın birliği inancına kavuşmanın insanlık için ilâhî bir lûtuf olduğunu ve bir takım uydurma isimleri içeren, hayrdan uzak putların ise Cenâb-ı Hak’ka ortak koşulmasının doğru olamıyacağını zindandaki arkadaşlarına bildirerek onları uyandırmağa çalıştığını ve Allah’ın dinini kabule teşvik etmiş bulunduğunu açıklamaktadır. Şöyle ki: Yûsuf Aleyhisselâm, kendilerine hitâb ettiği arkadaşlarına haklarında sözlerinin daha tesirli olması için kendisinin tevhid dini üzere olup en yüksek, en meşhur bir sülaleye mensup olduğunu bildirerek dedi ki: (Ve babalarım İbrahim’in, İshak’ın, ve Yakub’un dinine tâbi oldum) yani: Ben de onlar gibi tevhid dinine kavuştum. (bizim için) bizim gibi Peygamberler zümresi için (Allah’a herhangi bir şeyden) yani: İnsanlardan, meleklerden, yıldızlardan, ve diğer mahlûklardan herhangi bir şeyi (ortak koşmamız doğru olamaz.) ÇünkiAllah Teâlâ’dan başka bir mâbud yoktur. Ona hiç bir şey ortak koşulamaz. Özellikle Allah Teâlâ bizim gibi kullarını mâsum, küfr ve isyandan temizlemiştir. Artık ona nasıl ortak koşabiliriz?. (Bu -tevhit-) Allah Teâlâ’nın birliğini bilip ona itikat etmek (bizim üzerimize ve insanların üzerine Allah Teâlâ’nın bir lütfudur) Cenabı Allah birliğini bizlere bildirmiş, Allah’ın birliği sayesinde ebedî saadete kavuşacağımızı da va’d buyurmuştur. Cenâb-ı Hak birliğini, Peygamberlere ilâhî vahyi ile, diğer kullarına da Peygamberleri vasıtasiyle bildirmiştir. Bu insanlık hakkında ne büyük bir ilâhî lütuftur. Artık bunu takdir edip, Cenâb-ı Hak’ka şükr etmeli değil miyiz?. (Fakat insanların çoğu) bu büyük nimete (şükr etmezler) bunun değerini bilmezler, Cenâb-ı Hak’ka ibâdet ve itaati bırakarak öyle bâtıl putlara vesâireye tapar dururlar.
Yusuf 12:39
Hz. Yûsuf, kalblerini hakkı kabul eyaklaştırmak için buyurdu ki: (Ey benim iki zindan arkadaşım!.) Bir kere düşününüz. Öyle sizin ve birçok insanların tapıp durduğunuz (çeşitli tanrılar mı) kendinizce mâbıt tanıdığınız öyle altundan, gümüşten, demirden, taştan, ağaçtan vesaireden büyük ve küçük birer şekilde yapılmış olan uydurma mabutlar mı sizce (hayırlıdır.) daha fazla övgüye, ibâdet ve itaate lâyıktır. (Yoksa bir) Olan, birliğe ve ilahlığa sahip bulunan ve (kahhar olan) her dilediğini yapmaya kaadir, bütün kendisine muhalif olanları kahr ve yok etmeye gücü yeten (Allah mı?.) hayrlıdır. Yani: Faraza o ortak koştuğunuz putlarda sizce bir hayır düşünülmüş olsa bile Allah’ın dini sayesinde kavuşulacak hayrın karşısında o zannedilen, tasavvur edilen hayrın ne ehemmiyeti olabilir?. Halbuki, o putlar hiç bir hayra sahip değildirler. Onlar uydurma mâbutlardanibarettirler. Artık onlara nasıl ibâdet edilebilir. İşte bu hususa şölece işaret buyuruluyor:
Yusuf 12:40
Ey zindanda bulunan müşrik kimseler!. (Sizin Allah’tan başka) Kendilerine (ibadet ettiğiniz şeyler) haddızatında bir varlığa, bir ilahlık sıfatına sahip şeyler olmayıp (bir takım isimlerden başka birşey değildirler) onlar bir takım, âdi yaratılmış şeylerden ibarettirler (o isimleri) onlara (siz ve babalarınız takmışsınızdır) onlar taşlardan, ağaçlardan ve diğer yaratılmış şeylerden ibarettirler. Onlara öyle Tanrı, ilâh adını sizler ve atalarınız vermiş bulunuyorsunuz. Evet.. (Allah Teâlâ bununla) onlara ibâdete ve itaat edilmesine dâir (hiçbir hüccet) bir kanıt, bir delil (indirmemiştir.) Onları siz öyle delilsiz mâbud tanımış bulunuyorsunuz. (Hükm ise) İşleri, hikmete göre düzenleyip yapmak ise (başkasına değil, ancak Allah’a mahsustur.) birliğe ve kemâl sıfatlarına sahip, ortak ve benzerden uzak olan Allah Teâlâya âitdir. O Yüce Yaratıcı ise (başkasına değil, ancak ona) onun yegâne zatına (ibâdet ediniz diye) ey insanlar!. Sizlere (emir etmiştir) artık nasıl olur da başkalarına ibâdetde bulunabilirsiniz?. (Dosdoğru olan din, bundan ibaretdir) yani: O Kâinatın Yaratıcısını birleyip tenzih etmekten ve yalnız ona kullukta bulunmaktan ve onun hükmlerine riâyet eylemekten ibaretdir, başka değildir. (Fakat insanların çokları bilmezler) Müşrik olanlar bu hakikatı anlamazlar, kendilerini azaba sevk edecek şeyleri işleyerek bunun pek korkunç neticesinidüşünmezler.
Yusuf 12:41
Bu mübârek âyetler de Hz. Yûsufun arkadaşlarını Allah’ın dinine davetini müteakip rüyâlarını tâbire başlamış, onlardan birinin kurtulup hükümdara şakilik edeceğini, diğerinin de asılacağını kat’î suretde haber vermiş olduğunu bildiriyor. Ve kendisi hakkında hükümdara haber vermesini, o kurtulacağını bildirdiği arkadaşına söylemiş ise de, ona bu konuyu şeytanın unutturmuş bulunduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Yûsuf, zindandaki arkadaşlarına Allah’ın birliğine ve peygamberliğe dair bilgi verdikten sonra suallerine cevap olmak üzere buyurdu ki (Ey iki zinda arkadaşım!.) Rüyânızın tâbirine gelince (biriniz efendisine şarap sunacaktır) bu, vaktiyle de Mısır hükümdarına şakilik etmekte bulunmuş olan kimsedir. (Ve diğeri ise asılacak da başından) etlerini, parçalayarak (kuşlar yîyecektir.) Bu da o hükümdarın vaktiyle aşçısı olan şahıstır. Hz. Yûsuf, bunları açıkça belirlememişti. Çünki asılacak şahsın hemen, acılar, ıztıraplar içinde kalmasına sebebiyet vermek istememişti. Maamafih yorumladığı rüyâ sâkinin hayatta kalacağına işaretden uzak değildi. Rivâyete göre bu tabirden endişeye düşen iki genç, biz hakikaten öyle bir rüya görmedik, ancak bir şaka olmak üzere öyle söyledik demişler. Hz. Yûsuf’da işte (hakkında yorum istediğiniz iş tamam olmuştur.) dedi. Yani: Tabirini istediğiniz şeylerin neticesi bundan ibaretdir. Doğru veyahut yalan söylemiş olmanız sonucu değiştirmez. Hakkınızda Allah’ın takdiri bu şekilde ortaya çıkacaktır.
Yusuf 12:42
(Ve) Hz. Yûsuf (o ikisinden) o iki zindan arkadaşı olup kendisinden rüyâlarının tabirini istemiş olan iki gençten (kurtulacağını sanmış olduğuna) yani: Zindandan çıkacağını bilmiş olduğu gence (dedi ki: Beni efendinin yanında an) Mısır hükümdarına benden gördüğün mâsumiyete, ahlâkî fazilete, ve benim haksız yere zindana atılmış olduğuma dâir bilgi ver (fakat efendisine) Mısır hükümdarına Hz. Yûsufun masum hâlini (anmayı ona) o sâkiye (şeytan unutturdu da) Hz. Yûsuf hakkında bu güzel şahitlikte bulunamadı onun zindandan çıkmasına vasıta olamadı (artık) Hz. Yûsuf (zindanda senelerce kalıverdi) bu müddet müfessirlerin ekserisine göre yedi seneden ibaretdir. Bundan evvel de beş sene zindanda kalmıştı ki, toplamı on iki seneden ibaretdir. Bu âyeti celile şöylece de yorumlanmaktadır. (Fakat efendisine anmayı) yani: Âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâya hâlini arz ile ondan yardım istemeyi (ona) Hz. Yûsuf “a (şeytan unutturdu da) kendi hâlinin Mısır hükümdarına bildirilmesini sâkiden istedi. Bu ise, peygamberliğin şanına karşı bir sürçme mesabesinde bulunmuştu. Artık bundan dolayı Hz. Yûsuf uzun bir müddet daha zindanda kalıverdi. Müfessirlerin çoğu bu görüştedirler. Bu bir dalgınlık eseri idi. Hz. Yûsuf, hükümdar gibi bir mahlûktan yardım istemiş bulunuyordu. Aslında bir zulmü kaldırmak için mahlûkatdan yardım işlenilmesi şeriâtda câizdir. Fakat peygamberlik ve sıddîklik mertebesine ulaşan zatlar için öyle bakışlarını görünen sebeplerden çekerek tamamen sebeplerin müsebbibi olan Kâinatın Yaratıcısına yönelmek ve niyazda bulunmak daha üstündür. “Nitekim” buyurulmuştur ki: Salih kimselerin yaptıkları iyilikler, Allah’a yakın olanların günahları mesabesindedir. “Allah’a tevekkül edenin yâverî haktır””Naşâd gönül bir gün olur şâd olacaktır”
Yusuf 12:43
Bu mübârek âyetler, Mısır hükümdarının rüyasını başkaları bir yığın hayalden ibaret kabul ederek yorumlayamadıkları için onu tabir ettirmek üzere nihayet zindandan çıkan gencin Hz. Yûsuf’u hatırlayarak ona müracaat ettiğini ve o rüyâyı Hz. Yûsuf’a anlatarak ondan bilgi almak istediğini beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Yûsufun zindandan çıkacağı zaman yaklaşmıştı. Cenab’ı Hak, bunun için bir rüyâ tabirini vesîle kıldı. Mısır hükümdarı “Riyanı ibnilvelîd” acâip korkunç bir rüyâ görmüş, (ve) bu (hükümdar) seçkin ve bilgin zatları toplayarak (dedi ki: Ben rüyâmda yedi semiz sığır görüyorum ki) yani: Gördüm ki, bu hükümdar rüyasının çok tesiri altında kalmış olduğu için “gördüm” yerinde “görüyorum” demiştir ki, rüyânın hâlâ tesirinden kurtulamamış olduğunu bununla anlatmak istemiştir. (Onları yedi zayıf) Sığır (yiyor) bunlar rüyada kurumuş bir ırmaktan çıkmış bir halde görülmüşler imiş. (Ve) Yine rüyâmda (yedi yeşil başak ile) buğday veya arpa sünbülü denilen otlar ile (diğer kurulan) görüyorum. Yâni rüyâmda yedi yeşil başak üzerine eğilen, dolaşan bir halde yedi kuru başağı da gördüm. (Ey seçkin topluluk!.) Ey şerefli zatlar bilginler, hekimler, manzaralarıyle gözleri, eserleriyle kalpleri dolduran dostlarım!. (Eğer siz rüyâ tabir ediyorsanız) Rüyâların nelere işaret ettiğine dâir bilginiz var ise, onlar dış ve iç âlemde nelere işaret olunduğunu anlar iseniz (benim rüyâm hakkında bana fetva verîniz) şu size söylediğim rüyânın yorumunu bana haber veriniz, bu rüyâ neye işaret ediyor?. Buhususta yorum yapın demeyip de “fetvâ verin” demesi, rüyasının ehemmiyetine ve sorduğu kimselerin şerefine işaret içindir.
Yusuf 12:44
O seçkin topluluk, hükümdara cevaben (dediler ki:) senin bu gördüğün rüyâ haddızatında (karmakarışık rüyâ) yani: Birbirine karışmış, ot demetleri gibi çeşitli, bâtıl rüyâlardan ibâret, hakikî birşeye işareti yok (ve biz) öyle (karşıık rüyâların yorumunu bilici değiliz.) Onlar için bizce bir yorum yoktur. Onları bizden sorma.
§ Rüyalar başlıca üç kısma ayrılmaktadır. Bir kısmı salih rûyâlardır ki, bunlar melekler vasıtasiyle olur. Bunlar yorumtanıp tabir edilebilir. Bir kısmı da nefsin hayalleri kabilindendir, birer kuruntu neticesidir. Hayal gücünün tasvir ettiği asılsız şeylerdir. Diğer bir kısmı da şeytanın vesvesesi kabilindendir ki, bunları şeytan, insanları üzüntü ve endişeye düşürmek için insalara uyku halinde atar. Bu iki kısım, evham kaabilinden olup yoruma tâbi olmaz. Bunlardan dolayı Cenâb-ı Hak’ka sığınmalıdır.
Yusuf 12:45
(Ve o ikisinden) yani: Zindana atılmış iki gençten (kurtulmuş olan) zindandan çıkarılarak hükümdara şâki tâyin edilen şahıs (uzunca bir müddetden sonra) Hz. Yûsuf’u, onun ne kadar güzel rüyâ tabir ettiğini ve onun kendisine yapmış olduğu vasiyeti, temenniyi (hatırladı da) hükümdara ve yanındaki şerefli topluluğa (dedi ki: Ben size onun) hükümdarımızın gördüğü rüyânın (tabirini) neye işâret ettiğini (haber veririm) ben ona dâir size bir haber getirebilirim. (Beni) hemen zindanda bulunanan Hz. Yûsufunyanına (gönderîniz) ondan o rüyâ hakıknda bilgi alarak gelir size arzederim.
Yusuf 12:46
Sâki’nin bu ifadesi üzerine onu Hz. Yûsufun yanına gönderdiler. O da (Hz. Yûsuf’e geldi) zindanda onunla görüştü ve ona tam bir hürmetle (dedi ki: Yusuf!. Ey pek doğru sözlü) zat!, (bize bilgi ver) sana nakledeceğim rüyânın neye işâret ettiğine hükmet, onu yorumlama lûtfunda bulun. Hükümdarın rüyasında gördüğü (yedi semiz sığır hakkındaki onları yedi zayıf) sığır (yiyor) bu neye işaret ediyor. (Ve) Yine hükümdarın rüyasında gördüğü (yedi yeşil başak ile diğer kuru başaklar) hakkındaki bu başaklar birbirine karışmış bulunuyormuş. Bununla da acaba neye işaret edilmiş oluyor?. (Umulur ki, o insanlara dönerim) O hükümdar ile yaındaki topluluğun yanına bir engel çıkmadan senin vereceğin bilgi ile dönerim. Ve (ihtimâl ki:) onlar da (öğrenirler) onlar da bu sayede bu rüyânın yorumunu, neye işâret ettiğini anlamış olurlar. Veya Ey muhterem Hz. Yûsuf!. Senin ilm ve fazilet itibariyle olan yüksek mertebeni öğrenmiş olurlar.
Yusuf 12:47
Bu mübârek âyetler, Mısır hükümdarının görmüş olduğu rüyayı Yûsuf Aleyhisselâm’ın ne şekide yorumlayıp tabir buyurmuş olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Hz. Yûsuf kendisinden yorumu istenilen rüya hakkıda sual eden şahsa (dedi ki: Yedi yıl âdetiniz) üzere ekinlerinizi (ekersiniz)yani: Ziraat hususundaki âdetiniz üzere biribiri ardınca yedi sene ekin ekiniz. Böyle ziraatde bulunmak onların zaten âdetleri olduğu için ve bunun ehemmiyetine işaret için bunu emir ederek (ekiniz) dememiş, “ekersiniz” diye buyurmuş ve bununla rüyadaki yedi semiz sığırın bu yedi bereketli seneyi gösterdiğine işaretde bulunmuştur. Ve buyurdu ki, (sonra yiyeceğiniz şeyleri başağı içinde bırakınız) tâki, bozulmasın, kendilerini bit, kene gibi şeyler yemesin. Mısır’ın civarında, ağaçlı çukur sahalarında böyle arızalar vukû bulurmuş. (Ancak) O seneler içinde (yiyeceklerinizden az bir miktar müstesnâ) böyle az bir miktardan başkasını, gelecek sıkıntılı seneler için saklayınız, ihtiyaç miktarını asmayınız. Bu güzel bir iktisadî tavsiye mahiyetinde bulunmaktadır.
§ “Deeb” lâfzı: ciddiyet, canlılık, âdet, devam, birşeyi diğer birşeye çalışarak ulaştırmak mânâsınadır. Deeben demek; devamlı, peş peşe, adet üzere gibi bir mânâ ifade eder.
Yusuf 12:48
Hz. Yûsuf, rüyada görülen yedi zayıf sığır ile yedi kurumuş başakların yorumuna da işaret için buyurdu ki: (Sonra onun ardından) O yedi bolluk, ucuzluk senenin arkasından (yedi şiddetli) kurak sene (gelir ki, onlar için) o kurak seneler için, yani: O senelerde yaşayanlar için (önceden biriktirmiş) başaklar içinde bırakmış (olduklarınızı yerler) işte yedi zayıf sığır ile yedi kurumuş başak da böyle yorumlanmış oluyor. (Ancak) O ekinlerden (tohumluk için saklayacağınızdan bir azı müstesnâ) bunları yemeyip yine gelecek senenin ziraati için saklamış olursunuz.
Yusuf 12:49
Maamafih bu kıtlık böyle devam etmez. (Sonra bunu müteakip) o yedi kıtlık senelerinin arkasından (bir sene de gelir ki, onda) o sene içinde (insanlar yağmura kavuşur) bol bol yağmurlar yağar, yerlerin bitirme kuvvetini arttırır ve yâhut o sene içinde insanlar yardıma, kurtuluşa ulaşırlar. Öyle bir darlıktan kurtulurlar, (ve on’da) O senede insanlar (sıkıp sağacaklar) dır. Yani: Bol bol meyvelere, sebzelere kavuşacaklardır, üzüm, hurma, zeytin, susam gibi şeyleri sıkarak sularından istifâde edeceklerdir. Veyahut birçok sağılır hayvanata kavuşarak onları sağacaklar, sütlerini alıp içeceklerdir. Bu feyizli, bereketli seneye dâir rüyada bir işaret yoktur. Hz. Yûsuf, bunu sırf kavuştuğu bir vahiy ve ilham neticesi olarak onlara müjdelemiştir ve ileride öyle de gerçekleşmiştir. Yoksa bu, rüyanın yorumundan bir parça değildir. Bu mübarek âyetler, rüyaları tabir etmenin câiz olduğunu göstermektedir.
Yusuf 12:50
Bu mübârek âyetler, Mısır hükümdarının fazilet ve olgunluğu kendisince de anlaşılmış olan Hz. Yûsuf’u zindandan çıkarıp yanına almayı istediğini bildiriyor. Hz. Yûsufun da, iffet ve temizliğinin, hainlikten uzak olduğunun daha iyi anlaşılması için hemen zindandan çıkmayıp kadınlardan hakkında araştırma yapılmasını teklif buyurmuş olduğunu bildiriyor. Yapılan sual neticesinde de kadınların Hz. Yûsuf’u temize çıkardıklarını, Mısır Âziz’inin eşi de kusurun kendisinde olup Hz. Yûsufun kusurdan beri olduğunu itiraf ettiğinden onun da bu ifadesini beyân buyurmaktadır. Ve Hz. Yûsufun mütevazi davranarak kendini temize çıkarmayıpnefislerin kötülüğü emrettiğini ve herhalde Cenab’ı Hak’ka sığınmanın lüzumuna işaret buyurmuş olduğunu gösteriyor. Şöyle ki: Hz. Yûsuf ile görüşüp ona hükümdarın rüyasını yorumlatmış olan elçi, hükümdara gelip yommu anlatdı, hükümdar da Hz. Yûsufun ilm ve faziletini anladı. (Ve hükümdar dedi ki: Onu) Hz. Yusufu (bana getiriniz) o yorumu kendisinden de işiteyim, kendisine ikram edeyim (vaktaki) bu teklif üzerine (ona) Hz. Yûsuf’a hükümdar tarafından davet için (elçi geliverdi) bu elçi o hükümdara şakilik yapan genç imiş, hükümdarın bu davetini ulaştırmca Hz. Yûsuf (dedi ki: Efendine dön, ona sor ki: O ellerini kesen kadınların maksatları ne imiş?.) Neden dolayı onlar öyle ellerini yaraladılar, onların hâl ve durumları neden ibâret bulunmuştu, (şüphe yok ki, benim Rab’bim) Yüce Allah (onların) o kadınların (hilelerini hakkıyla bilicidir.) o kadınlar ki: Hz. Yûsuf’a Zeliha’nın arzusunu yerine getirmeği teklif etmişlerdi. Bu bir hile kabilinden idi. Ve bu açıklamada şuna da işaret var ki: Eğer o kadınlar Hz. Yûsuf aleyhine gerçek dışı açıklamada bulunmak suretiyle şahitlik ederlerse bu bir hile ve oyun olacağından elbetde Cenab’ı Hak, bunu bilir, onların cezalarını verir. Artık böyle bir hileye nasıl cesaret edilebilir?. Hz. Yûsuf dâvete hemen icâbet ederek zindandan çıkmamıştı. Tâki kendisinin masumiyet ve temizliği hükümdarca tamamen anlaşılıp kendi hakkında bir töhmet şüphesi bulunmasın. Hz. Yûsuf, bu suretle de insanlık için bir fazilet örneği olmuştur. Her insan için lâzımdır ki, kendini töhmetden kurtarabilmek için çalışsın, töhmetli mevkilerden kaçınsın, gerektiğinde iffetini, beraatini gösterecek sebeplere başvursun.
Yusuf 12:51
Hükümdarın gönderdiği elçi, geri gelip Hz. Yûsufun dileğini haber verince (hükümdar) Zelihâ ile diğer kadınları huzuruna çağırarak onlara (dedi ki: Mühim hâliniz) önemli durumunuz (ne idi?) söyleyiniz bakalım (o vakit ki. Yûsufun nefsinden murâdınızı almak istemiş) ona kavuşma temennisinde bulunmuş (idiniz) ona karşı böyle hilede bulunmaya cesaret göstermiştiniz. Zeliha’nın ziyafetinde bulunan kadınlar, Hz. Yûsuf’a Zeliha’nın arzusuna riâyet etmesini tavsiye etmiş oldukları için kendilerine bu şekilde hitâb olunmuştur. O kadınlar da Hz. Yûsufun öyle gayrı meşrû arzulara meyletmekten uzak olduğunu beyân etmek ve onun iffet ve temizliğinden dolayı hayretlerini göstermek için (dediler ki: Hâşâ!. Allah için biz onun aleyhinde bir kötülük bilmiyoruz) yani: Cenâb-ı Hak’ki Hz. Yûsuf gibi iffet ve masumiyet sahibi bir zâtı yaratmaya kaadir olmamakdan tenzih ederiz. Hz. Yusuf’tan hiçbir hiyanetin, suikastin meydana geldiğini asla bilmiyoruz. (Azîz’in karısı) Zelihâ (de dedi ki: Şimdi hak ortaya çıktı) anlaşıldı (onun nefsinden ben murad almak istemedim) ona kavuşabilmek için ben ona karşı hile ve düzen kurmak arzusunu gösterdim. (Ve şüphe yok ki, o) Hz. Yûsuf (elbetde sadıklardandır.) O doğru sözlü zatlardandır, o bana değil ben ona hilede iftirada bulunmuş idim. Hz. Yûsuf kendi hakkında araştırma yapılması için Zelihâyı sözkonusu etmemiş, onun hakkını gözetmek, şerefini korumak, ondan meydana gelen bir eğilimi gizlemek için onun adını söylememişti. Zelihâ da Hz. Yûsufun bu nezâket ve iyilikseverliğini anlamış, bu iyiliğe karşı bir iyilik ile karşılıkta bulunmak isteyerek hakikatı itiraf etmek dayanıklılığınıgöstermiştir.
Yusuf 12:52
Hz. Yûsuf, şöyle de demişti ki: (Bu) Gerçek durumun ortaya çıkması için zindanda kalıp hemen dâvete icâbet etmemem, Mısır Âziz’inin (bilmesi içindir ki, ben ona gıyabında) o benden, ben ondan gaip bir hâlde iken ne eşi ve ne de sâire hakkında (hiyânet etmiş olmadım) ben öyle bir töhmetden uzağım. İşte bunun güzelce anlaşılması için bir müddet daha zindanda kalmayı tercih ettim (ve şüphesiz ki. Allah Teâlâ hâin olanların hilesini) hiçbir şekilde başarıya (muvaffakiyete erdirmez.) onu yerine getirmez. Binaenaleyh eğer ben de hâin olsa idim, Cenâb-ı Hak, beni de bu büyük tehlikeden kurtarmazdı. Madem ki, kurtardı, lehimde şahitlikler yapıldı, artık benim o isnat edilen töhmetden beraat ettiğim anlaşılmıştır.
Yusuf 12:53
(Ve) Yûsuf Aleyhisselâm, kendi nefsini övüp, temize çıkarmadığını göstermek için bir alçakgönüHülük alâmeti olarak dedi ki: Ben (nefsimi temize çıkarmam) bütün kusurlardan, kötülüklerden tenzîh eylemem (şüphe yok ki, nefis) insanlığın nefsanî kuvveti ve psikolojik durumu elbetdeki (kötülükle pek fazla emir edicidir.) Kendisi şehvetlere eğilim gösterir, kendi kuvvetini kötülüğe yöneltmek ister (Rab’bimin esirgemiş olduğu müstesnâ) Cenâb-ı Hak, insanlığın nefislerinden bir kısmını öyle şehvetlere fazla düşkünlükten kötülüklere atılmaktan korumuştur. İşte Hz. Yûsufun nefsi de bu cümledendir. O Yüce bir Peygamber olduğu için masumiyete ilâhîkorumaya kavuşmuştur. (Muhakakk ki: Rab’bim) gafurdur, yani (bağışlayıcıdır) bağışı pek büyüktür, kötülüğe meyletmiş olan nefis sahiplerini de tövbekâr olup Allah’ın affına sığınırlarsa onları affeder ve bağışlar ve O Kerem Sahibi Yaratıcı, rahîmdir (çok esirgeyicidir) nice nefîsler Allah’ın bir rahmeti sayesinde kötülüklerden kaçınarak masumane bir hâlde yaşamaya kaadir olur. Bütün bu başarılar, Allah Teâlâ’nın bir lûtf ve merhameti neticesidir.
§ Diğer bir yoruma göre bu iki âyeti celile, Mısır Âzizi’nin eşine ait itiraf ı ifade etmektedir. Zelihâ, bir özür dileme maksadıyle demiş oluyordu ki: Ben şimdi itiraf ediyorum, vaktiyle kusur bende olmuştu. Artık Hz. Yûsuf bilsin ki, ben şimdi onun gıyabında ona hainlik etmiş, onu yalanlamış bulunmuyorum, benim ona eğilim göstermiş olduğumu söylüyorum. Gerçek durum neden ibâret ise onu itiraf etmiş bulunuyorum. Onun hakkında vaktiyle yapmış olduğum hileden, aleyhte söylemiş bulunduğum lâkırdıdan dolayı kendimi temize çıkarmıyorum. Kötülüğü emreden nefis, insanı kötülüğe sevkeder. Ancak Hz. Yûsufun nefsi gibi ilâhî rahmet sayesinde günahsızlığa kavuşan nefisler müstesnâ, onlardan öyle fenalıklar meydana gelmez. Böyle kusurları bilip itiraf etmek, ondan tevbe edip af dilemek ahlâkî bir fazilet eseri olduğu için övülmüştür.
Yusuf 12:54
Bu mübârek âyetler de masumiyet ve fazileti sâbit olan Hz. Yûsuf’u Mısır hükümdarının yanına alarak kendisini yüksek bir makama, ve selâhiyete eriştirdiğini bildiriyor. Ve Hz. Yûsufun güzel hareketlerine bir mükâfat olmak üzere kendisine Allah tarafından bir lûtuf olmak üzere Mısır’da öyle yüksek bir makam, geniş bir selâhiyet ihsanbuyurulmuş olduğunu beyân buyuruyor ve imân ile takva sahiplerinin daha nice uhrevî nimetlere kavuşacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: Nihayet Hz. Yûsufun beraati, yüce mertebesi tamamen anlaşılmış oldu, onun haksız yere zindana atılmış olduğu hükümdarca da anlaşıldı, (ve hükümdar) Reyyan (dedi ki onu) Hz. Yusufu (bana getirin) o muhterem zâtı (kendime tahsis edeyim) onu benim özel danışmanlanından kılayım. Artık kendilerine böyle emir edilen kimseler zindana geldiler, Hz. Yûsuf’u zindandan çıkararak hükümdarın sarayına götürdüler (Ne zaman ki) hükümdar (onunla) Hz. Yûsuf ile (konuştu) onunla sohbete başladı. Veyahut Hz. Yûsuf, hükümdar ile konuştu, hükümdar, o temiz yaratılışlı zât ile konuşmasından çok haz duydu. Rüyasını ona yeniden yorumlattırdı. (Dedi ki: Şüphesiz sen bizim yanımızda makam sahibi ve güvenilir birisin) sen pek doğru, emin bir zâtsın, ülkemizin idaresi hakkında görüşün nedir?. Bize bildir.
Yusuf 12:55
Bunun üzerine Hz. Yûsuf da (dedi ki: Beni yurdun hazineleri üzerine tayin et) Mısır’ın arazisine, mallarına, ürünlerine ben bakayım (ve muhakkak ki, ben çok iyi korurum) Memleketin servetini, ekonomisini güzelce idareye, korumaya güç yetiririm ve ben (bu işi bilirim) yurdun nasıl idare edileceği ve bütün halkın menfaatlerine nasıl çalışılacağı konusunda tam bilgi sahibiyim.
§ Yûsuf Aleyhisselâm, o yörede büyük iktisadî hâdiselerin meydana geleceğini ilâhî vahiy yoluyla ve görülen rüyanın işaretiyle bilmiş idi, kendisi ise yaratılıştan pek büyük bir zekâya, idare kabiliyetine sahip bulunuyordu. Artık öyle müşkil ve buhranlı zamanlarda ıslah etmeye kudreti olan bir zâtın halkın işlerini idare etmesi bir insanlık görevidir. Özelliklekıtlık ve pahalılığa tutulacak bir topluluk hakkında lâzım gelen tedbirleri güzelce almaya güç yetiren bir zâtın bu vazifeyi üslenmesi aklen pek güzeldir. İnsanlık hakkında bir merhamet icabıdır. İşte bu gibi sebeplerden dolayı idi ki, Hz. Yûsuf, Mısır’da öyle bir mevkle tâyin edilmesini istemişti. Özellikle kendisi Yüce bir Peygamber olduğundan insanlığa bu şekilde de iyilikte bulunmayı uygun görmüştü.
Yusuf 12:56
Bu sırada maliye bakanı Kıtmîr ölmüş, eşi Zelihâ da dul kalmıştır. Mısır hükümdarı tarafından Mısır maliye bakanlığına Hz. Yûsuf tâyin edilmiş, Zelihâ da Hz. Yûsuf’e nikâh edilerek onun eşi olmak şerefine kavuşmuştu. Kısacası artık Hz. Yûsuf çileden kurtulmuş, Allah’ın yardımıyla rahata ermişti. Şüphe yok ki, bunlar birer Allah’ın lûtfunun eseri idi, hükümdarlar vesâire ise bu hususta birer âlet, birer görünür sebeplerden ibâret bulunmuştu. İşte bu hususa işaret için Cenab’ı Hak buyuruyor ki: (Ve öylece) Zindandan kurtardığımız gibi (Yûsuf için o yerde) Mısır diyarında (bir mevki) yüksek bir kudret (bir selâhiyet verdik) onu pek iyi bir idare sahibi kıldık (oradan dilediği yerde ikâmet eder idi) yani: O ülke sanki yalnız onun bir ikametgâhı olmuştu. Bir insan kendi evinde nasıl tasarruflarda bulunabilirse o da Mısır da öyle tasarrufta bulunabiliyordu. (Biz dilediğimize merhametimizi nasib ederiz) yani: Ben Kerem Sahibi Yaratıcı, dilediğim kullarıma dünyada da âhirette de rahmetimi, lûtf ve ihsanımı tahsis ederim (ve iyilik edenlerin) ihsan sahiplerinin (mükâfatını zâyetmeyiz.) Ya hemen veya daha sonra kendilerine kavuştururuz. Çünki lâyık olanların mükâfatını zâyetmek, ya acizlikten veyacehâletden veya cimrilikten doğar. Bu gibi hallerin hepsi de Allah Teâlâ’nın hakkında imkânsızdır, o bilicidir, kerem sahibidir, kudretlidir Yüce Yaratıcıdır. Buna inancımız tamdır. İşte Hz. Yûsuf de lâyık olduğu mükâfata kavuşmuştur. Bu muhterem zât maliye bakanı olunca rüyanın tâbirine göre hareket etmişti. Mısır’ın yedi sene içindeki ürünlerin! güzelce elde etmiş, lüzumundan fazlasını saklatmış idi. Bilahara meydana gelen yedi kıtlık senesi içinde de o saklanılan ürünleri her tarafa bir intizam dairesinde dağıtmaya başlamşıtı. Şam, Ken’an beldelerinden Mısır’a müracaat edenlere de bir usul dairesinde zahire vermek lûtfunda bulunmuştu, bir intizam dairesinde fazla ve noksan harcamadan sakınarak pek adilce ve iktisatlı bir tarzda idareye devam etmiş, çevresini fazla darlıklardan, üzüntülerden kurtarmayı başarmıştır.
Yusuf 12:57
Allah Teâlâ Hazretleri, Yûsuf Aleyhisselâm’ın daha gençliğinden beri pek takva sahibi, pek güzel davranan, şerefli bir zât olduğuna işaret için de buyuruyor ki: (Ve) Şüphe yok (elbetdeki, imân etmiş) Allah’ın birliğini tasdik eylemiş (ve tekvaya devam edip duran) günahlardan, kötü şeylerden kaçınmaya devam edip durmuş (kimseler için âhiretin mükâfatı daha büyüktür.) Her türlü dünyevî nimetlerin üstündedir. İşte Hz. Yûsuf da olgun bir mümin, gerçek takva sahibi olup, özellikle peygamberlik şerefini taşıdığı için o dünyada mükâfatlara erdiği gibi âhiret âleminde de daha mükemmel, ebedî mükâfatlara, ilâhî lütuflara elbetdeki kavuşacaktır. Bu, bütün insanlık için en güzel, en kutsî bir teşviktir. Artık ebedî mükâfatlara kavuşmak isteyenler için imâna sarılmaları, takvadan ayrılmamaları pek gereklidir.
Yusuf 12:58
Bu mübârek âyetler, Hz. Yûsuf ile kardeşlerinin Mısır’daki görüşmelerini ve Hz. Yûsufun onları tanıyıp onların Hz. Yûsuf’u tanıyamadıklarını bildiryor. Ve Hz. Yûsufun kardeşlerine güzelce muamele yapıp yiyecek verdiğini ve diğer bir kardeşlerini de Mısır’a getirmelerini teklif edip aksi takdirde kendilerine artık yiyecek vermiyeceğini bildirmiş olduğunu, kardeşlerinin de bu isteğe uyduklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Yûsufun yorumu üzere Mısır’da yedi sene pek bolluk olmuş, fazla yiyecekler saklanılmıştı sonra yedi senede bir darlık başlamış, yağmurlar yağmamış, ekinler olmamış, her taraf bir sıkıntı İçinde kalmıştı. Dışardan birçok kimseler Mısır’a geliyorlar, Hz. Yûsuf vasıtasiyle belirli miktarda yiyecek alabiliyorlardı. İşte bu sırada Hz. Yakub’un bulunduğu Şam hududundaki Filistin = Ken’an diyarında da kıtlık ve pahalılık yüz göstermişti. Artık Hz. Yakub’un oğulları (ve) Hz. Yûsufun baba bir (kardeşleri) olan on zât, erzak almak için Mısıra (geldi) maksadlarını arzetmek üzere (hemen onun) Hz. Yûsufun (huzuruna girdiler) ihtiyaçlarını bildirdiler, Hz. Yûsuf da (derhâl onları tanıdı) Hz. Yûsuf, kendisinin kuvvetli anlayışı ve kardeşlerinin şekil ve huy bakımından değişikliğe uğramamış olmaları sebebiyle onların kimler olduğunda aslâ tereddütde bulunmadı (onlar ise) o kardeşleri ise (onu) Hz. Yusufu (inkâr ediciler idi) yani onu tanıyamadılar, onun Hz. Yûsuf olduğuna aslâ ihtimâl veremediler. Çünki o zindana atıldığı zaman pek genç idi, ve İbni Abbas Hazretlerinden rivayete göre o zindana atıldığı tarihten itibaren kırk sene geçmişti ve şimdi ise yüksek bir makamda bulunduğundan kendisine sıkıca bakılmasına sosyal terbiye müsaade etmezdi. Maamafih Hz. Yûsufun artık vefat etmiş olduğunu da kardeşlerizannediyorlardı.
Yusuf 12:59
Hz. Yûsuf, Mısır’da biriktirilen erzâkı bir oran dahilinde dağıtıyordu. Dışardan gelen her şahıs için bir deve yükünden fazla yiyecek vermiyordu. Binaenaleyh kardeşleri de on kişi olduğundan onlara da o oranda yiyecek verilmesini emretdi. Maamafih onların pederleri ve onun yanında kalmış diğer bir kardeşleri adına da bu defa bir fazla yardım olarak yiyecek vermişti. (Ve onların yüklerini hazırlayıp tanzim edince) de yani: Onlara verilecek erzâkı temin edip hazırlayınca da onlara (dedi ki:) siz pederinizin yanında kalmış “Bünyamin” adında bir kardeşinizin bulunduğunu söylüyorsunuz, onun için de ileride yine erzak verilmesi için (bana siz) o söylediğiniz (baba bir kardeşinizi) de tekrar gelince (getiriniz) ki, size tekrar erzak verelim. (Görmüyor musunuz ki, ben ölçeği) nüfus başına fazla ve noksan olmaksızın (tam ölçüyorum) bizim idaremizde böyle bir intizam vardır. (Ve ben misafir kabul edenlerin en hayırlısıyım) dışardan gelenlere her türlü iyilikte, kolaylık gösterekte bulunuyorum. Gerçekten de, Hz. Yûsuf, kardeşlerini de o müddet içinde misafir olarak kabul etmiş, kendilerine güzelce muamelede ve ziyâfetlerde bulunmuştu.
§ “Cihaz”; lûgatte birşeyi hazırlamaktır ve insanın hâlini, idaresini islâh eden şeydir ve gelin için, misafir için veya ölü için lâzım gelen şeydir. “Techiz” de böyle bir malı hazırlamaktan ibâretdir.
Yusuf 12:60
Hz. Yûsuf, şöle de buyurdu: İşte bizim nasıl iyi kötü iş yapmakta bulunduğumuzu görüp anladınız (İmdi onu) o kardeşiniz! (bana getirmez iseniz artık) benden bir yardım beklemeyiniz (benim yanımda sizin için bir kile) miktarı bile erzak (yoktur) size hiçbir yardım yapılanıayacaktır. (Ve bana yaklaşmayınız) gelip bana müracaatda bulunmayınız, bizim ülkemize girmeyiniz, bizden artık lûtf ve ihsan beklemeyiniz. Hz. Yûsufun bu hitabeleri birer teşvik ve korkutma mahiyetinde bulunuyordu.
Yusuf 12:61
Hz. Yûsufun kardeşleri de bu ihtarlara cevaben (dediler ki: Ondan dolayı) o kardeşimizi de alıp sana getirmek için (babasına) Hz. Yakub’a (müracaad eder) ondan (müsaade almaya çalışırız) onu alıp getirmek için her türlü çareye başvururuz. (Ve muhakkak biz) bunu, bu emir ettiğin şeyi, kardeşimizi alıp sana getirmeyi (herhalde yaparız) bu husûsda gayretimizi sarfetmekten geri durmayız.
§ Müravede; birşeyi başkasından tatlılıkla, nezaketle ve aldatma yoluyla istemektir.
Yusuf 12:62
Bu mübârek âyetler, Hz. Yûsufun emriyle kardeşlerinin getirmiş oldukları erzak bedellerinin kendi yüklerine gizlice konulmuş olduğunu bildiriyor. Ve kardeşleri kendi yurtlarına dönünce muhterem babaları ile görüşüp tekrar yiyecek alabilmek için geri kalan kardeşlerinin de kendileriyle beraber Mısır’a gitmesine müsaade istemiş olduklarını anlatıyor ve Hz. Yakub’un da onların sözlerine güvenemeyeceğine işâret edip Cenab’ı Hak’kınkoruma ve himayesine sığınmış olduğunu bildirdiğini ifâde etmektedir. Şöyle ki: (Ve) Hz. Yûsuf, kardeşlerine öylece teklifde bulunduktan sonra kendi (hizmetkârlarına) erzakları ölçüp dağıtan genç uşaklarına (dedi ki: Onların) o kardeşlerin (sermayelerini) aldıkları yiyecekler için verdikleri bedelleri ki, bir rivâyete göfe dirhemlerden ibâret bulunuyormuş (yükleri içine koyuveriniz) öyle gizlice kendilerine iâde etmiş olunuz (belki âileleri yanına dönüp gidince) Ken’an diyarına dönünce (onu) o sermayelerinin kendilerine iâde edildiğini yüklerini açınca görüp (bilirler) tekrar yiyecek almak için elde bir sermaye edinmiş olurlar. (Ve umulur ki) bizim yanımıza (geri dönerler) gelip erzak alırlar.
§ Hz. Yûsuf ne için o sermayelerini kardeşlerine iâde etmişti?. Bunun başlıca sebepleri muhterem babasına, kardeşlerine yardım etmek ve tekrar gelip yiyecek alabilmelerini te’min içindi. Bu suretle de bir cömertlik göstermek ve senelerden beri olan ayrılığa bir son vermenin başlangıcını hazırlamak içindi.
§ “Fetâ”; lûgatde genç, delikanlı, yiğit, mert demektir. Çoğulu, Fityandır.
§ Bize; ticaret için kullanılan mal, sermâye demektir. “Rihâl” de Rehl’in çoğuludur ki: Hayvanların sırtlarına yükletilen eşyalar, vesâiredir. Bir yerden diğer bir yere gitmeğe de rahlet, irtihâl denilir.
Yusuf 12:63
(Ne zaman ki) Hz. Yûsufun kardeşleri muhterem (babalarına) Yâkub Aleyhisselâm’ın yanına (dönüverdiler) Mısır’da gördükleri ikramı, ziyafetleri antatlılar ve (dediler ki: Ey pederimiz!.) Bir daha müracaat ettiğimizzaman bize tekrar yiyecek verilmeyecek (bizden yiyecek men edildi) kardeşimiz Bünyamin bizimle beraber Mısır’a gitmedikçe artık bize yiyecek verilmiyeceğini Mısır maliye bakanı bize hatırlattı. Bizim ise yiyeceğe ihtiyacımız var (artık) tekrar yiyecek alabilmemiz için (bizimle beraber kardeşimizi de) Bünyamin’i de (gönder ki) onun adına da bizim adımıza da (yiyecek alalım ve) sen Bünyâmin’den dolayı korkma, (muhakkak ki, biz onun için elbetde koruyucu kimseleriz) onu güzelce korumaya gücümüz yeter. Onu sana iâde edinceye değin korumaya çalışır dururuz.
Yusuf 12:64
Hz. Yâkub da onların bu sözlerine, güvencelerine cevaben (dedi ki: Onun) Bünyâmin’in korunması (hakkında size inanabilir miyim?.) Vaktiyle Yûsuf hakkında vermiş olduğunuz güvencenin nasıl asılsız olduğu meydana çıkmış değil mi? (Meğer ki) Yine aldanarak (evvelce) Bünyâmin’in (kardeşi) Yûsuf (hakkında size güvendiğim gibi ola) o güvenim nasıl ki, boşa çıkmış oldu, bu defa da emniyet edersem öyle olmak ihtimâli var. Evet.. Hz. Yûsuf hakkında yemin ederek güvence vermişlerdi. Halbuki, bu güvenceye riâyet etmemişlerdi. Artık onların bu sözlerine de nasıl güvenilebilirdi? Güven ise kalbin inanmasından ibâretdir ki, bunun meydana gelmesi için onu bozacak bir hadisenin vuku bulmamış olması gerekir. Binaenaleyh Hz. Yâkub onların sözlerine itimat edemiyeceğin! bildirmiş ve demşitir ki: (İmdi) Öyle insanlar vesâire değil, sırf (Allah Teâlâ’dır en hayırlı koruyucu) mahluklarını koruyup muhafaza edici (ve) O Kerem Sâhibi Yaratıcıdır kullarına (merhamet edenlerin en merhametlisi) artık ben ancak O YüceYaratıcıya sığınırım, işlerimi ona havâle ederim, beni bir daha Yûsufun kaybolması gibi bir musibete, bir üzüntüye uğratmayacağını O Kerem Sahibi mâbudumun lûtuf ve ihsanından beklerim. Hz. Yâkub, bu suretle hatırlatmış oluyor ki: İnsan her işinde başarıya ulaşabilmesi için Cenâb-ı Hak’ka sığınmalıdır, ve her hususunda emniyetini, selâmetini, başarısını O Yüce Yaratıcı’dan beklemelidir, niyâz etmelidir.
Yusuf 12:65
Bu mübârek âyetler, Hz. Yakub’un Mısırdan dönen oğullarının kendilerine sermayelerinin geri verilmiş olduğunu anlayınca daha bolca yiyecek getirebilmeleri için diğer bir kardeşlerini de yanlarına alarak tekrar Mısır’a gitmelerini muhterem babalarından istemiş olduklarını bildiriyor. Hz. Yakub’un da oğullarına hitâben Allah adına yemîn ile kendisine güvence verilmedikçe onlara müsaade de bulunmayacağını bildirdiğini ve Mısır’a gidince de şehire farklı kapılardan girmelerini onlara tavsiye eylediğini ve bununla beraber Allah’ın takdirine hiç bir şeyin engel olamıyacağını da onlara ihtar buyurmuş olduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Yûsuf Aleyhisselâm’ın kardeşleri Mısır’dan kendi yurtlarına dönmüşlerdi (Ne zaman ki) Mısır’dan getirmiş oldukları (yüklerini açtılar) erzak almak için Mısır’a götürmüş oldukları (sermayelerinin kendilerine geri verilmiş olduğunu gördüler) kendilerine bir iyilik, bir yardım yapılmış olduğuna kanaat getirdiler, Hz. Yakub’a hitâben (dediler ki, ey babamız!. Daha ne isteriz?.) bu, Mısır maliye bakanının bizlere bir ihsanı değil mi?. (Bu) yüklerimizdençıkan şey (bizim sermayemizdir) Mısır’a götürmüştük (bize geri verilmiş) hakkımızda ne iyi bir yardım!. Bu sermaye ile tekrar Mısır’a gidelim (âilemize yine) bu sermaye ile (erzak) geçimimize vasıta olabilecek şeyler (getiririz) Mısır hükûmetinden almış bulunuruz. (Ve) Bu kere bizimle beraber göndereceğin (kardeşimizi) Bünyamin’i de (muhafaza ederiz) onu tehlikelerden koruruz, ona korkacağın bir şey isâbet etmez. (Ve) Onun adına da yiyecek alacağımız için (bir deve yükü de) erzakımızı (arttırırız) şimdi (bu) getirmiş olduğumuz (ise az bir erzaktır.) Bize yetmez. Artık müsaade et de kardeşimizi de beraber alıp Mısır’a götürelim. Diğer bir yomma göre de (bu ise) öyle bir deve yükü daha erzak alıp getirebilmemiz ise: Mısır maliye bakanının bizlere göstermiş olduğu ikrama, misâfirperverliğe göre (az bir miktardır) cüz’î birşeydir, onu da bize vermekten çekinmez.
§ “Meyir”; başka yerden yiyecek getirmek demektir. “Meyire” de böyle getirilen erzaktır. Böyle bir erzâkı getirmeye “imtiyar” da denilir.
Yusuf 12:66
Hz. Yâkub da oğullarının bu arzularına cevaben (dedi ki: Onu) oğlum Bünyâmin’i (sizinle beraber) Mısır’a (göndermem) buna hiç bir vakit müsaade etmem (onu bana getireceğinize dâir Allah Teâlâ’dan bana sağlam bir söz verinceye kadar) yani: Bünyâmin’i hakkında kötü bir muamelede bulunmaksızın tekrar bana getireceğinize dâir Cenâb-ı Hak’kın kutsal adına yemin ederek bana öyle kuvvetli, tekitli bir söz vermedikçe onu sizinle beraber göndermem. (Ancak) sizin kaediniz olmaksızın bir musibetle (kuşatılmanız hariç) gittiğiniz yerde sizin içinsaymaya güç yetiremeyeceğiniz bir felâket yüz göstersin, hepinizde bir kötülüğe, bir helâke uğramış olasınız, böyle bir hâl ise müstesnadır, o takdirde siz mazur sayılırsınız. Hz. Yakub’un böyle kendisine teminat vermelerini teklif etmesi üzerine oğulları (Ne zaman ki tâki, ona) Hz. Yakub’a istediği şekilde (teminatlarını) Allah’ın adına yemin etmek suretiyle taahhütlerini (getiriverdiler) and içtiler, teminat verdiler, Hz. Yâkub da (dedi ki: Allah Teâlâ dediklerimiz üzerine şahiddir) bu aramızdaki konuşmayı, andı tamamiyle bilmektedir. Artık buna riâyetde bulunmak bizim için bir vazifedir. Hz. Yâkub, bu ifadesiyle oğullarının verdikleri teminata hakkıyla uymalarını kendilerine tavsiye etmiş bulunuyordu.
Yusuf 12:67
Hz. Yâkub, bütün oğullarının Mısır’a gitmelerine müsaade etti (ve dedi ki: Oğullarını!.) Mısır’a gittiğiniz zaman hepiniz şehre (bir kapıdan girmeyiniz) araları ayrılmış olan (ayrı ayrı kapılardan giriniz) o kapılar öyle birbirine pek yakın: Bitişik bir halde bulunmasın. Bu size göz değmesine engel olan fâideli bir hareketdir. (Maamafih Allah tarafından) takdir edilen her (hangi bir şeyi sizden savamam) Allah göstermesin, hakkınızda bir kötü hâdise takdir edilmiş ise o elbetteki, meydana gelir. Benim bu tavsiyem ise bir şefkat eseridir, görünen sebeplere riâyet etmenin lüzumuna bir işâret içindir, yoksa (hüküm ancak Allah’ındır) onun iradesinin dışında kimse bir şeye kaadir olamaz. (Ben Allah’a tevekkül ettim) benim vekilim o’dur. Onun her fiiline ben razıyım, onun bir hikmet gereği olduğuna inanıyorum.Allah’ın takdiri ne ise o tecellî eder (ve tevekkül edenler) hak’ka itimad etme hususunda sebat etmek isteyenler (ancak ona) o eşsiz Yaratıcıya (tevekkül etsinler) başkalarına dayanıp, güvenmesinler. Çünki yalnız Hak Teâlâya dayanıp güvenmek, vazifelerin en büyüğü bulunmaktadır.
§ Tefsirlerde ayrıntılı olarak yazılı olduğu üzere Yâkub Aleyhisselâm’ın oğulları, kuvvete, olgunluğa ve güzelliğe sahip idiler, muhterem bir zâtın oğulları olan seçkin bir topluluk halinde bulunuyorlardı. Onların öyle birlikte bir kapıdan içeri girmeleri insanların kendilerine bakışlarını çekebilirdi. Bu yüzden göz değmesine uğramaları düşünülebilirdi. İsabeti ayrı = göz değmesi ise arasıra olan bir hakikattır. Bu hikmet gereği bazı insanlarda bulunan bir ruhsal durumun eseridir. Yaratılışlarındaki uğursuzluktan, yüreklerindeki kıskançlık ve fakirlikten doğmaktadır. Bunlar bakıp hoşlandıkları veya kıskandıkları bazı kimseler üzerinde yanlızca gözlerinin dokunmasiyle kötü tesirlerde bulunurlar. Bu hâl inkâr edilemez. Nice gözlerde gizli kuvvetler vardır ki, varlıklar üzerinde çeşit çeşit tesirlerde bulunur. Binaenaleyh bazı gözlerde de böyle görülemeyen bir kuvvet, bir özellik bulunabilir ki, onun yanlızca yönelmesiyle bir kötü hâdise meydana gelebilir. Bunu kimse aklen inkâr edemez. Naklen ise bu sâbittir. Ve vakit vakit de görülmektedir. Nitekim bir hâdisi şerifte de: (Elâynü hakkan) buyurulmuştur. Yani: Göz dokunması, sâbittir, hakikaten meydana gelmektedir. Yine hâdisi şerif kitaplarında ve tefsirlerde yazılı olduğu üzere Rasûlü Ekrem Efendimiz, muhterem torunları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin hakkında Allah Teâlâyı sığınır. ( ………….. ) diye dua ederdi, İbrahim Aleyhisselâm da oğulları İsmail ve Ishâk Aleyhimesselâm hakkında böyle duada, İstiazede bulunurdu. Yâni: İkinizi de Allah Teâlâ’nın kelimeleriyle, ilâhî âyetleriyle her bir şeytandan, yılan, akrep gibi her bir zararlı hayvandan, ve her bir kötü bakışlı gözden dolayı Cenâb-ı Hak’kın koruma ve himayesine havâle ederim. Kısacası: Zararlı şeylerden kaçınmak fâideli şeyleri elde edebilmek için görünen sebeplere başvurmakla beraber asıl Cenâb-ı Hak’kın korumasına sığınmalı, ona dayanmalıdır. Kurtuluş ve selâmeti ondan beklemelidir. Evet.. Tevekkül etmek istiyor isen işini yapmaya çalış, meselâ: Ekinİni ek, sonra Cenâb-ı Hak’ka dayan, maksadın tahakkukunu onun bereketinden bekle. İşte Hz. Yakub’un oğullarına tavsiyesi de böyle sebeplere başvurmanın câiz olduğunu göstermektedir.
Yusuf 12:68
Bu mübârek âyetler de Hz. Yûsufun kardeşlerinin tekrar Mısır’a gidip babalarının tavsiyesi üzere şehre girdiklerini ve bu suretle muhterem babalarının bir arzusuna hizmet etmiş, fakat takdir edilen hususların tecellîsini bertaraf edememiş bulunduklarını bildiriyor. Ve Hz. Yûsufun özkardeşini yanına alarak kendisini ona bildirdiğini ve ona teselli verdiğini ve onu yanında alıkoymaya bir vesile olmak üzere su kabını onun yükü içine bıraktırmış bulunduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Yâkub Aleyhisselâm’ın müsaadesiyle bütün oğulları Mısır’a gittiler. (Ne zaman ki)Muhterem (babalarının kendilerine emretdiği şekilde) ayrı ayrı kapılardan şehre (girdiler, böyle) dağınık (bir giriş, onlardan) o muhterem âile efradından (hiçbir ilâhî takdir savar olmadı) haklarında takdir edilen şey ne ise yine o meydana geldi, onların o tedbirleri kendilerini Allah’ın korumasından beri kılmadı, ancak Cenâb-ı Hak’kın koruması sâyesinde göz değmesine uğramadılar. Fakat haklarında başka türlü takdir edilen hususlar, ortaya çıktı. Bir kardeşlerinin bir müddet Mısır’da alıkonulmasına lüzum görüldü. Hz. Yâkub da bu sebeple yine geçici bir müddet üzüntü ve keder içinde kaldı. Fakat öyle başka başka kapılardan şehre girilmesi (ancak) Hz. (Yakub’un nefsindeki bir dileği yerine getirmiş oldu) onun bir şefkat eseri olan emrine uyulmasını sağladı. Veyahud böyle dağınık bir şekilde şehre girilmesiyle Hz. Yâkub, kendi nefsindeki, düşüncesindeki bir dileği, bir şefkât eserini meydana getirmiş oldu. Oğullarının kendisine muhalefet etmediklerini görmüş bulundu. İşte o giriş, yalnız kendisi için böyle fayda verici olmuştur. (Ve şüphe yok ki, o) Hz. Yâkub (kendisine öğretmiş) vahyile, delil getirmekle ile bir nice şeyler bildirmiş (olduğumuzdan dolayı bir İlim sâhibi idi) Allah’ın takdirine bir şeyin engel olamayacağını bilirdi, bazı hâdiselerin meydana gelip veya gelmemesine bazı şeylerin sebep olarak yaradılmış bulunduğunu biliyordu, birçok hakikat ve menfaat hakkında bilgi sâhibi bulunuyordu. Binaenaleyh oğularına bir tavsiyesi de bir ilm neticesi olmuştur. (Fakat insanların çoğu bilmezler) Kaderin sırlarını bilmezler. Bir takım sebeplere sarılmanın kadere engel olacağını sanar dururlar. Hz. Yâkub ise elbetde böyle bir kanaatde bulunmamıştır.
Yusuf 12:69
Hz. Yakub’un oğulları tekrar Mısır’a gittikleri (ve) kardeşleri Hz. (Yûsufun huzuruna girdikleri zaman) Hz. Yûsuf, Bünyamin adındaki ana-baba bir (kardeşini yanına alıverdi) hakkında birçok gönül alıcı muamelede bulundu. Sonra da ona (dedi ki: Şüphe yok, ben senin kardeşinim) öyle senelerce muhterem babasından uzak düşmüş olan Yûsuf benim (artık) o diğer kardeşlerimizin benim hakkımda vaktiyle (yaptıkları şeyden dolayı üzülme) o ilâhî bir takdir eseri idi ki, meydana gelmiş oldu. Cenab’ı Hak da lûtf ve ihsanda bulundu. Bizleri yine bir araya getirdi, nîmetlere kavuşturdu. Hz. Yûsuf, Bünyâmin’e şu meâlde bir tenbihde bulunmuştu. Şimdi seni bir bahane ile bir müddet yanımda alıkoyacağım, bundan dolayı da sakın üzüntüye kapılma, neticesi pek güzel olacaktır.
Yusuf 12:70
(Ne zaman ki) Yûsuf Aleyhisselâm (onların) o kardeşlerinin (yüklerini hazırlattı) kendilerine verilecek yiyecekleri hemen hazırlattı, bu sırada (su kabını) altundan veya gümüşden yapılmış olan maşrapasını veya cevherler ile süslenmiş olan pek kıymetli bir ölçeği, Bünyamin adındaki (kardeşinin yükü içine) bizzat veya hizmetçisi vâsıtasiyle gizlice (koydu) kardeşleri kendi yanından ayrılıp biz gittikden (sonra) arkalarından (bir tellal seslendi ki) yüksek bir sesle çağırdı ki: (Ey kafile!.) Halkı, Kervan ahalisi!, durunuz. (Şüphe yok ki, siz hırsızlarsınız) yani: Siz vaktiyle Hz. Yûsuf’u babasından çalarcasına almış, kuyuya atmış, o suikaedinizi gizlemiş kimselersinizdir. Yahud böyle bir seslenme, Hz. Yûsufun emriyle olmaksızın hizmetçiler tarafından yapılmıştı. Veyahud bu seslenme, bir soru mahiyetindedir. Denilmiş oluyordu ki:Siz herhalde hırsız kimseler misiniz?. Durunuzda araştırmada bulunalım.
Yusuf 12:71
Bu mübârek âyetler, Yûsuf Aleyhisselâm’ın kendilerine hırsızlar diye seslenilen kardeşlerinin sorusuna verilen cevabı ve o hususa dâir iki tarafın konuşmasını ve hırsız olan şahsın çaldığı mal karşılığında ceza olarak köle edinileceğini beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Yûsufun kardeşleri yiyeceklerini alarak Mısırdan ayrılmak üzere yola çıkmışlardı. Arkalarından seslenilerek siz hırsız kimselersiniz!. Durunuz gitmeyiniz denilince bu zatlar (onlara) o seslenen şahsa, hükümdarın adamlarına doğru (döndüler de dediler ki:) Hangi malınız çalınmış?. (Ne arıyorsunuz?.)
Yusuf 12:72
O seslenenler de (dediler ki: Hükümdarın su kabını arıyoruz) o maşrapa kaybolmuş (ve onu getirecek kimse için) onu öyle inceleyip araştırmaya ihtiyaç bırakmaksızın alıp bize getirecek şahıs için (bir deve yükü) yiyecek (vardır) ona bir ayak kirası, bir mükâfat olmak üzere böyle bir şey verilecektir. (Ve) Öyle seslenen kimse de dedi ki: (Bende ona) O yiyeceğin verileceğine (kefilim) onun verilmesini üzerime alırım.
Yusuf 12:73
Hz. Yûsufun kardeşleri üzüldüler ve (dediler ki: Allah’a and olsun) ki, biz hırsız kimseler değiliz. (Siz de) Ey Mısır hükümdarının adamları (muhakkak bilmişsinizdir ki,) daha evvel bizim gelip gitmemizden, şahsî hallerimizden dolayı bakıp anlamışsınızdır ki (biz bu yerde) bu Mısırdiyarında öyle hırsızlık gibi bir fesat çıkarmak için) buraya (gelmedik ve) yine siz muhakkak bilirsiniz ki (biz) hiçbir şekilde (hırsız kimseler olmadık) artık bizlere öyle bir suçlama nasıl isnâd edilebilir?. Hattâ deniliyor ki: Vaktiyle onların yükleri içine gizlice konulmuş olan sermayelerini tekrar Mısıra gidince hükümete geri verip teslim etmişlerdi. Bu defa denilmiş oluyor ki: Eğer biz hırsız kimseler olsa idik öyle denklerimiz arasında bulunan bir sermayeyi size geri verir miydik?.
Yusuf 12:74
Hz. Yûsufun adamları ve o seslenen şahıs (dediler ki: Eğer siz yalancı kimseler oldunuz ise) yani: Ey yolcular!. Eğer kaybolan su kabı sizin eşyanız arasında bulunur da yalan söylemiş olduğunuz anlaşılırsa (onun) öyle bir hırsızlığın (cezası) sizin dininize göre (nedir?.) Böyle bir şeyi çalan kimse ne şekilde cezaya çarptırılır.
Yusuf 12:75
Hz. Yûsufun kardeşleri de hırsızlıktan beri olduklarına kanaatleri olduğu için kendi dinlerinin hükmünü açıklayarak (dediler ki: Onun cezası, kimin yükünde bulunursa) yani: O çalınan şey, aranır da hangimizin yükünden meydana çıkar, çalınmış olduğu ortaya çıkarsa (o) çalmış olan şahıs (onun) o hırsızlık fî’linin (cezasıdır) bir sene kadar müddetle köle olarak malını çalmış olduğu şahsın yanında kalmaya mahkûm olur. (Biz zâlimleri) Hırsızları böyle köle olarak alıkoymak suretiyle (cezalandırırız) bizim dinimizin hükmü budur. Mısır hükûmetinin kanunlarına göre ise böyle bir hırsız döğülürdü ve kendisinden çaldığı malın iki misli alınırdı.
Yusuf 12:76
Bu mübârek âyetler, Hz. Yûsufun öz kardeşini geçici olarak yanında alıkoymak için seçtiği tedbirin nasıl cereyan ettiğini bildiriyor. Kaybolan malın kendi yükünde bulunması bahanesiyle o kardeşini yanında alıkoyduğunu ve diğer kardeşlerinin ricalarına karşı vermiş olduğu cevabı beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Kaybolduğu söylenilen su kabının kafile eşyası arasında aranmasına lüzum gösterilmişti. Bunun üzerine kafile geri dönerek yüklerinin aranmasını istediler. (Artık) Hz. Yûsuf (kardeşinin) ana baba bir kardeşi Bünyâmin’in (yükünden önce onların) o diğer baba bir kardeşlerinin (yüklerini aramaya başladı) bir suçlama şüphesi bulunmasın diye böyle hepsini aramayı gerekli gördü. (Sonra) da (onu) o kaybolan su kabını (kardeşinin yükünden) arayıp buldu, meydana (çıkarıverdî) güyâ bu hırsızlığı o yapmış gibi görülerek onu Hz. Yûsuf yanında alıkoydu. Cenab’ı Hak’da buyuruyor ki: (İşte Yûsuf için böyle bir tedbîr yaptık) yani: Hz. Yûsufun öz kardeşini yanında bırakması ve sonuçta kendisinin varlığından bütün kardeşlerinin haberdar olmaları için böyle bir muamele yapmayı Hz. Yûsuf’e ilhâm etmiş olduk. (Yoksa hükümdarın dinine göre) onun hırsızlar hakkındaki hükmünü dikkate alarak (kardeşini ahkoyabilecek değildi) çünki o hükümdarın cezâsı böyle bir hırsızlığın yapılması durumunda hırsızlık yapanı döğmekten ve ondan iki kat para cezası almaktan ibâret idi. Halbuki, Hz. Yûsufun tâbi olduğu ilâhî dinin hükmü öyle değildi. Bilâkis hırsızlık edeni bir sene kadar köle olarak alıkoymaktı. Maamafih şimdi hakikî bir şekildebir hırsızlık da yok idi. Artık kardeşini elbetde hükümdarın hükmüne tâbi tutamazdı. (Ancak, Allah Teâlâ’nın dilemesi hariç) yani hükümdarın hükmü üzere muâmele yapılmasına Cenâb-ı Hak’kın izin vermesi müstesna. Diğer bir görüşe göre de: Fakat Allah Teâlâ’nın dilemesiyle kardeşini hükümdarın dininden başka bir dine, Yâkub ailesinin dinine “şeriatine göre yanında alıkoydu, onu geçici bir köle gibi gösterdi. Cenab’ı Hak, Yûsuf Aleyhisselâm’ın bu husustaki tedbirini yerinde bulmuş olduğunu göstermek için buyuruyor ki: (Biz dilediğimiz kimseyi derecelerle yükseltiriz) yani: Dilediğimiz kulu ilm ve irfan ile, dini hükümlere riâyet ile seçkin kılar ve onun kaderini yüceltiriz. İşte Hz. Yûsuf da böyle bir şerefe kavuşmuş, kardeşlerinden daha fazla yüksek derecelere sahip olmuştu. (Ve her bilgi sâhibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır.) Evet.. İlm sonsuz değildir, insanlığın ilm sahasındaki mertebeleri ise farklıdır. Hiçbir kimse kendisini bütün ilm sahiplerinin üstünde zannedemez. İşte Hz. Yûsufun kardeşleri de haddizatında birer bilgin zatlar idilerse de Hz. Yûsuf İlim bakımından onlardan üstün idi. Kısacası: Bütün beşerî ilimler, birbirinden farklıdır ve sonludur. Ancak Allah Teâlâ’nın ilmi sonsuzdur. Öğrenmeden münezzehdir, bütün mahlûklarının ilimlerinin üstündedir, ezelîdir, ebedîdir. Buna inancımız tamdır. Bu âyeti kerime bir delildir ki:
İlm, makamların en şereflisidir, ve derecelerin en yükseğidir.
“Ilmin ulûvvi kadrini ber vechi bihterîn”
“Isbat eder şehadeti hel yestevillezîn”
Yusuf 12:77
Yûsuf Aleyhisselâm’ın kardeşleri kendilerinden utanmayı savmak ve nefislerini teselli etmek için (dediler ki: Eğer) Bünyamin oyükünden çıkarılan maşrapayı (çaldı ise onu bir kardeşi de daha evvel çalmış idi) onun öz kardeşi de vaktiyle bir hırsızlık yapmış değiliz. Hz. (Yûsuf da bunu) onların bu isnâdından meydana gelen kalbi üzüntüsünü (nefsinde gizledi) sabr etti, sükûtda bulundu. (Ve bunu onlara açıklamadı) Onların sözlerinden dolayı üzlüdüğünü, bu ruhî durumunu onlara anlatmadı, ilgisiz kaldı. Ve kendi kendine kalben (dedi ki:) Ey kardeşlerim!, (siz kötü bir durumdasınız) yani: Bana hırsızlık isnat ettiğinizden dolayı veya beni vaktiyle babamın yanından ayırarak hakkımda zalimce muamelede bulunmuş olduğunuzdan dolayı kötü bir vaziyetde bulunmuşsunuzdur. (Ve Allah Teâlâ sizin anlattığınızı) bana öyle hırsızlık isnâd etmenizin doğru olmadığını, onun bir iftiradan ibâret bulunduğunu (çok iyi bilir) artık sizi, bana isnat ettiğiniz o vuku bulmayan vasıfdan dolayı sorumlu tutabileceğini hiç düşünmez misiniz?. Artık ne cesaret ki, bana öyle gerçeğe aykırı bir isnâdda bulunmuş oldunuz?.
§ Hz. Yûsufun kardeşleri Bünyamin hakkında bunun kardeşi de bir hırsızlıkla bulunmuşdu sözleriyle Hz. Yûsuf’u kasdetmişlerdi. Hz. Yûsuf’e vaktiyle bir hırsızlık isnâd edilmiş idi. Şöyle ki: Bu hususta çeşitli rivâyetler vardır. Kısaca deniliyor ki: Hz. Yûsuf gençliği zamanında muhterem babası Hz. Yakub’un evindeki bir tavuğu alarak bir dileniciye vermişdi. Veya muhterem babasının sofrasına âit yiyeceklerden alarak fakirlere verirdi. Veyahud Hz. Yûsuf annesinin emri üzerine o putu gizlice alıp kırmış, helâya atmış, bunun neticesinde o şahsın puta ibâdeti terkedeceğini urumuşlardı. İşte bu gibi bir olay Hz. Yûsuf hakkında bir hırsızlık kabul edilmişti. Diğer bir rivâyete göre de Hz. Yûsufun annesi vefat edince onu halası, yani Ishâk Aleyhisselâm’ın kızı yanına aldı, bu kadın daha pek çocuk bulunan Hz. Yûsuf’u pek fazla seviyordu. Hz. Yâkub o mâsumu kendiyanına almak isteyince bu halası bir hile düşündü, İshâk Aleyhisselâm’dan kendisine intikâl eden bir kemer vardı ki, bu kemer ile bereket umulurdu. Bu kemeri daha çocuk olan Hz. Yûsufun elbisesi altından beline bağlanmış olduğunu görmüşler. Hz. Yâkub da eğer onu Yûsuf çalmış ise onu bir sene yanında alıkoy demiş, halası da bu bahane ile o pek sevdiği mâsumu bir müddet daha yanında tutmuştu. Kısacası: Bunlardan hiç biri bir hırsızlık değilse de kardeşleri böyle bir şeyi hırsızlık sanarak. Hz. Yûsuf’a isnâd etmişlerdi.
Yusuf 12:78
Yûsuf Aleyhisselâm kardeşi Bünyamin’i yanında alıkoymaya karar verince diğer kardeşleri (dediler ki: Ey Aziz!.) ey muhterem maliye bakanı!. (Muhakkak onun) o yanında alıkoyduğun Bünyâmin’in (çok yaşlı) pek ihtiyar büyük bir mevki sâhibi bir (babası vardır) onun ayrılığına dayanamaz, onu çok sevdiği için onun ayrılığına sabr etmez (onun yerine bizden birini al) tutukla, onun o muhterem babasına iyilikde bulun, onu salıver, babasına gönder (şüphesiz ki, biz seni iyilik edenlerden görüyoruz.) Senin çok cömert, iyiliksever olduğunu görüp duruyoruz. Artık bize bu lûtfta da bulun.
Yusuf 12:79
Hz. Yûsufta onlara cevaben (dedi ki: Bîz malımızı yanında bulduğumuzdan başkasını almaktan Allah’a sığınırız) onun yerine başkasını alıp yanımızda bırakamayız, öyle bir hareket günâhdır, Cenâb-ı Hak, bizi öyle bir işte bulunmaktan korusun. (Şüphe yok ki,) Eğer biz sizin dediğiniz gibi yaparsak, malımızı kendi yükünde bulmadığımızı alır köleyaparsak (biz o halde elbetde zalimleriz) oluruz sizin bildirdiğiniz dinî hükme karşı çıkmış, ve zâlim kimselerden olmuş oluruz. “Hz. Yûsufun kardeşini bir müddet yanında alıkoyması, ilâhî bir vahye dayanmaktaydı, Cenâb-ı Hak tarafından müsaade edilen bir tedbirden ibâret bulunmuşdu. Bu yüzden diğer kardeşleri üzüntülü olacaklarından dolayı bu onların hakkında bir keffaret mahiyetinde bulunmuştur. Hz. Yâkub da bu vesile ile daha nice yüksek derecelere kavuşmuştur. Bunda kim bilir daha nice hikmetler de vardır. En doğrusunu Allah bilir.
Yusuf 12:80
Bu mübârek âyetler de Hz. Yûsufun kardeşlerinin Bünyamin’i kurtaramıyacaklarını anlayınca ümitsiz bir şekilde yurtlarına dönmeğe başladıklarını ve büyük kardeşlerinin de bunları hesaba çekerek babasının müsaadesi veya Cenâb-ı Hak’kın bir hükmü olmadıkça Mısırdan ayrılmayacağım söylemiş olduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Yûsufun kardeşleri, Mısır’da alıkonulacak olan Bünyâmin’in yerine kendilerinden birinin alıkonulmasını rica etmişlerdi. (Ne zaman ki) bu ricalarının kabul edilmediğini anlayarak (ümitsizliğe düştüler) ümitleri kesilmiş oldu. Bu on kardeş (birbiriyle fısıldaşarak) gizlice konuşarak (diğerlerinden ayrıldılar) diğer kimselerden ayrılarak bir tarafa çekildiler (büyükleri) yani: Onların yaşça büyüğü olan “Rubil” veya ilm ve fazilet itîbariyle büyükleri olan “Yehuza” veya “Şem’un” adındaki kardeşleri (dedi ki:) Bir kere düşününüz!.(Babanızın) bu Bünyamin”! sizinle beraber Mısır’a göndermeden evvel onu koruyacağınıza dâir (muhakkak Allah’a yemin ile sizden teminat) bir kuvvetli söz (almış olduğunu) bilmediniz mi?. Elbetde bilirsiniz, (ve sizin evvelce de Yûsuf hakkında yapmış olduğunuz kusuru) onu muhafazada bulunmamış olduğunuzu bilâkis, onun hayatına kasdetmiş bulunduğunuzu (bilmediniz mi?.) Elbetde bilmişsinizdir. (Artık babam bana) dönmem için (izin verinceye kadar veya benim için) Bünyâmin’in hangi bir sebeple salıverilmesi suretiyle veya başka bir sebeple bu yerden ayrılmama (Cenâb-ı Hak hükm edinceye kadar) ben kendi kendime (bu yerden ayrılmam) Mısır’da kalırım, (ve o) Yüce Yaratıcı (hükmedenlerin en hayırlısıdır.) Çünki o mutlaka hak ile adâlet ile hükmeder. Binaenaleyh onun hükmüne riâyet, bütün kulları için bir kulluk vazifesidir.
§ “Neciyy”; kelimesi münâci ve tenâci mânâsınadır. Çoğulu da “enciyedir” Münâci, sırrını gizlice söyleyen kimse demektir. Tenâci de birbiriyle gizlice konuşmak gizli bir şeyin farkına varmaktan ibâretdir. “Neciyya” kelimesi çoğul mânâsında hâl olarak gelmiştir ki, birbiriyle gizlice konuşarak, istişarede bulunarak mânâsını ifâde etmektedir.
Yusuf 12:81
Mısır’da kalmayı tercih eden büyük kardeşleri diğerlerine (dedi ki:) siz (babanıza) Hz. Yakub’un yanına (dönün de) o mübârek zâta (deyiniz ki: Ey babamız!. Şüphe yok ki oğlun) Bünyamin (hırsızlık yaptı) şöyle ki: Hükümdarın kaybolan su kabı onun yükü arasından meydana çıkarıldı, (biz bildiğimiz şeyden başkasına şahitlik etmedik) biz bu hadiseyi böyle gördüğümüz için veya Mısır hükümdarının ve adamlarının iddialarına göreBünyâmine hırsızlık isnâd etmiş oluyoruz. Görünen durum bunu gösteriyor. (Ve biz gaybı) görünmeyen durumu, gelecekte neler olacağını bilip onu (koruyucular değiliz) biz ona dâir bir bilgiye sâhip bulunmuyoruz. Sana yemin ederek söz verdiğimiz zaman, ileride bir hırsızlık hadisesinin vukû bulacağını, veya böyle bir hadisenin gerçeğe aykırı olarak iddia edileceğini elbette ki, bilmiyorduk. Binaenaleyh biz yeminimize muhalefet etmiş değiliz, bizi mazur gör.
Yusuf 12:82
Bu mübârek âyetler, Mısır’dan dönen oğullarının, sözlerinde doğru olduklarını söyleyerek Hz. Yakub’a güven vermek istediklerini, Hz. Yakub’un da oğullarına verdiği cevabı ve sabra sarıldığını ve Mısır’da kalan oğullarının da Allah’ın yardımı ile gelip kendisine kavuşacaklarını bildirerek üzüntülerini gizlemeğe çalıştığını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Yûsufun Mısır’dan dönüp gelen kardeşleri babalarının huzuruna girdiler (ve) Mısır’da kalmış olan büyük kardeşlerinin tavsiyesi üzerine muhterem babalarına dediler ki: Eğer bizim sözümüze inanmıyor isen (içinde bulunduğumuz şehre sor) yani: Bir müddet içinde kaldığımız Mısır ahalisinden sor, hâdise Mısır’da yayılmıştı. Onlar sana bizim doğru sözlü olduğumuzu haber verirler. (ve içinde gelmiş olduğumuz kervan’a da) sor, bizimle beraber Mısır’a gidip dönen Ken’an ahalisinden de bu hadiseyi sor. Gerçek durum, güzelce anlaşılmış olur. (Ve şüphe yok ki) Allah’a and olsun ki (<elbetde) sözümüzde (doğru kimseleriz) artık bizim sözümüze güven.
Yusuf 12:83
Hz. Yâkub da oğullarının bu sözlerine karşı (dedi ki, hayır) iş haddizatında öyle değil, (size nefisleriniz bir işi süslenmiştir) yani: Yaptığınız bir hareket, sizce fâideli görünmüştü. Bünyâmin’i alıp Mısır’a götürmeniz, fazla bir erzak almak arzusuyla sizce uygun görülmüştür. Mısır hükümdarınca bilinmeyen sizin fetvânız ise yerinde olmayan bir fetvâ idi. Bu fetvâ kardeşiniz hakında doğru olamazdı, çünki o hırsızlık yapacak bir kâbiliyetde değildir. Fakat size böyle bir işi, bir fetvâ vermeyi nefsiniz, kolaylaştırdı ve süslü gösterdi. (Artık güzel bir sabır) yani: Benim isim güzel bir sabrdır. Veya benim sabrım, güzel bir sabırdır. (Umulur ki. Allah Teâlâ onların hepsini) Yûsuf’u da Bünyâmin’i de diğer Mısır’da kalan kardeşlerini de (bana getiriverir) bunlardan hiç biri geri kalamaz, bana kavuşurlar Şüphe yok ki) Her şeyi hakkıyla (bilen) ve her fiilinde (hikmet sâhibi olan ancak o’dur) O Yüce Yaratıcıdır. O bizlerce gizli kalan şeyleri de tamamen bilir ve her ne irâde ve takdir buyurursa mutlâka bir hikmet ve menfaata dayanır. Hz. Yâkub böyle uzun bir müddet üzüntü ve keder içinde kalmış olduğu ve bunun neticesinde Allah’ın yardımı ile kavuşma zevkine nâil olacağını ilâhî lûtuflardan beklediği için böyle oğullarına birgün kavuşacağını söylemiştir. Artık her şeyi hakkıyla bilen ve her emrinde, takdirinde bir nice hikmet tecellî eden Kerem Sahibi Bir Yaratıcıdan böyle bir netice elbettedeki, beklenebilir.
Yusuf 12:84
(Ve) Hz. Yâkub (onlardan) o huzuruna dönen oğullarından (yüz çevirdi) onların öyle üzüntü ve kederi arttıran sözlerini dinlememek için onlardan yüzünü başka bir tarafa döndürdü (Ve ey Yûsuf ‘um!.) neredesin?. Gel,tam zamanın (diye sızlandı) böyle çoktan beri kendisinden uzak düşmüş olan Yûsufünden dolayı pek fazla bir üzüntü ve hasret göstermiş oldu (ve gözleri üzüntüsünden dolayı) Yûsuf’u için fazlaca ağlar olduğundan dolayı (bembeyaz kesildi) gözlerinin siyahı beyaza dönüşmüş gibi oldu. Hattâ bir rivâyete göre pek az görebilir oldu. Bilahara Hz. Yûsufun gömleğini yüzüne sürmesi sebebiyle Cenâb-ı Hak onun mübârek gözlerini yine pek güzel görür bir hâle getirmiştir. Nitekim (96) ncı âyeti celîle bunu bildirmektedir. (Artık üzüntüsünü içine atıyordu.) Yani: Üzüntülü ve kederli bulunduğu halde bunu kimseye göstermek istemiyordu. Sabr ederek Cenab’ı Hak’ka sığmıyordu. Takdire râzı idi, halinden kimseye şikâyetde bulunmazdı. Üzülmek ve ağlamak gibi şeyler ise irâde dışı olduğundan bu onun sabrına, hak’ka tevekkülüne engel bulunmuş değildir. Hattâ bazı elem verici hâdiselerden dolayı ağlamak mübahtır. Buna insan mâni olamaz. İmamı Buhari ile İmamı Müslîm’in rivayetine göre Rasûlü Ekrem Efendimiz, mâsum yavrusu İbrahim vefat edince ağlamış ve buyurmuştu ki: Kalp üzüntü duyar, gözyaşlarını akıtır. Fakat Rabbimizin gazabını çekecek bir şeyi biz söylemeyiz ve biz ey İbrahim!. Senin ayrılığından dolayı elbetde üzüntülüyüz. Velhâsıl böyle bir ağlama, mübâhdır. Fakat bir musibetden dolayı bağırıp çağırmak, yüzü veya göğsü tokatlamak, yakaları, elbiseleri parçalamak suretiyle ağlamalar kınanmıştır, dînen yasaktır, kadere karşı bir isyan demektir. Binaenaleyh böyle bir hareketde bulunmamalıdır.
Yusuf 12:85
Bu mübârek âyetler, Yâkub Aleyhisselâm hakkında Hz. Yusuf’tan dolayı olan pek fazla üzüntüsünün bir tehlikeye sebebiyetverebileceğini oğullarının kendisine söylemiş olduklarını bildiriyor. Hz. Yakub’un da onlara verdiği cevabını ve onlara Allah’ın rahmetinden ümitlerini kesmeyerek kardeşleri Yûsuf ile Bünyamin’ gidip araştırmalarını tavsiye buyurduğunu zikretmektedir. Şöyle ki: Yâkub Aleyhisselâm’ın pek fazla üzüntü içinde bulunduğunu gören oğulları veya evinde bulunan torunları ile hizmetçilerinden ibâret bir cemaat (dediler ki: Vallahi) and olsun ki (sen hasta oluncaya kadar) ölümüne sebep olacak bir hastalığa tutuluncaya kadar (veya helâk olmuşlardan oluncaya kadar) tamamen vefat edinceye kadar (Yûsuf’u) tam bir üzüntü ile (anıp durmaktan geri kalmayacaksın) yazık değil mi sana?. Neden bu kadar kederli bulunuyorsun. Velhâsıl böyle söyleyenler, Hz. Yakub’un dış görünüşüne bakarak hayatının tehlikeli bir vaziyetde olduğunu anlayarak yemin etmişler, o mübârek zâtın üzüntülerini azaltmak arzusunda bulunmuşlardı.
§ “Tefteli”; kelimesi, burada “lâtezalü” mânâsınadır. “Fütüv” kelimesi ise bir şeyi anıp durmaktır. “Hared”; üzüntü ve kederden, hastalıkdan dolayı aklı ve şuuru bozulmuş, vücûdu eriyip zayıf düşmüş olan kimse demektir.
Yusuf 12:86
Yâkub Aleyhisselâm da kendisinin öyle fazla üzüntüsünden bahseden cemaate cevaben (dedi ki:) Ben hüzn ve kederimden dolayı sizlere şikâyetde bulunmuyorum (ben derdimi ve üzüntümü ancak Allah Teâlâ’ya arzederim) ona sığınırım, uğradığım dert ve elemden beni kurtamasını ancak O Kerem Sâhibi Mâbud’dan dua ve niyazda bulunurum (ve ben Allah Teâlâ’dan) hakkımda tecellî edecek olan lûtuf ve merhameti beklemekteyim ve (sizin bilmeyeceğiniz şeyi bilirim.) O Kerem Sâhibi Yaratıcı, sizcebilinmeyen bir şeyi bana bildirmiştir. Hz. Yakub’un bu ifadesi gösteriyor ki: O, Hz. Yûsufun hayatta olduğunu ve ona bir gün kavuşacağını bilmiş bulunuyordu. Bu bilgisi ilâhî bir vahiy ile olmuş idi. Hz. Yûsufun rüyası da henüz gerçekleşmemiş olduğundan bu da onun hâlâ hayatta, olduğuna bir delil demekti. Hattâ deniliyor ki: Hz. Yâkub, rüyasında ölüm meleğini görmüş, Yûsufun canım aldın mı? Diye ondan sormuş, o da: Ey Allah’ın Peygamberi!. Ben onun canını almadım demiş, sonra Mısır tarafına işâret ederek onu o tarafta ara diye buyurmuştur. Bununla beraber Hz. Yâkub oğulları hakkında Mısır Âziz’inin ne kadar güzel muamelede bulunduğunu ve o Azîz’in hâl ve durumunu öğrenince onun Hz. Yûsuf olduğundan ümitli idi.
Yusuf 12:87
Kısacası: Yâkub Aleyhisselâm, Hz. Yûsufun hayatta olduğuna kanaat getiriyordu. Binaenaleyh buyurdu ki: (Oğullarını) tekrar Mısır’a (gidiniz de Yûsuf ten ve) onun yanında bırakmış olduğu (kardeşinden) Bünyâmin’den (bir haber arayıp sorunuz) onlara dâir bilgi edinmeye çalışınız (ve Allah’ın rahmetinden) lûtuf ve ihsanından (ümitsizliğe düşmeyiniz) ümidinizi kesmeyiniz. Allah’ın rahmeti sâyesinde Yûsufa kavuşmuş olabilirsiniz. Allah’ın rahmetinden ümidini kesmek mü’minlere asla câiz değildir. Mü’minlere lâyık olan o’dur ki: Kavuştukları nîmetlerden dolayı Cenâb-ı Hak’ka hamd ve şülerde bulunsunlar, bir musibete uğrayınca da onun giderilmesini Hak Teâlâ’dan rica ederek beklesinler. (Çünki Allah’ın rahmetinden kâfirler topluluğundan başkası ümidini kesmez) Evet.. Her kim ki, Cenâb-ı Hak’kın varlığına kudretine rahmet ve lûtfuna ve bütün mahlûklarının hallerinibildiğine inanır da tasdik ederse artık öyle bir zât, Allah’ın rahmetinden ümidini kesebilir mi?. Ancak her kim, Cenâb-ı Hak’kın kudretinin üstünlüğünü inkâr ederse veya o Yüce yaratıcının bütün âlemlerin durumlarını bilmediğini sanarsa veya O Kerem Sâhibi Mâbud’un cömert değil, hâşâ cimri olduğuna inanırsa işte öyle bir kimse Allah’ın rahmetinden ümidini keser. Böyle üç kanaatden her biri ise bir küfrden ibâretdir. Binaenaleyh Allah Teâlâ’nın rahmetinden, lûtuf ve kereminden ümitsizliğe düşmek ancak kâfir olanlara mahsustur. Evet.. Kâfirler Hak Teâlâ Hazretlerinin varlığını, yüce sıfatlarını lâyıkiyle bilmedikleri için onun rahmetinden ümitli olamazlar.
Yusuf 12:88
Bu mübârek âyetler. Yûsuf Aleyhisselâm’ın tekrar Mısır’a gidip ihtiyaçlarını kendisine arzeden kardeşlerine kendisini tanıtmak istediğini gösteriyor. Onların vaktiyle kardeşleri Yûsuf ile Bünyâmin’e neler yapmış olduklarını sorduğunu bildiriyor. Onların da yoksa Yûsuf sen misin?, diye suallerine cevaben: Evet.. Yûsuf benim, diyerek kendisini bildirip sabr ve takva sâyesinde Allah’ın lûtfuna kavuştuğuna işâret buyurmuş olduğunu beyan etmektedir. Şöyle ki: Hz. Yakub’un kendilerine verdiği nasihatı, tavsiyeyi kabul eden oğulları tekrar Mısır’a gittiler. (Ne vakit ki) Hz. Yûsufun (huzuruna girdiler) ona tam bir hürmetle hitab ederek (dediler ki: Ey Aziz!. bizi de) arkamızda bırakmış olduğumuz (ailemizi de kıtlık kapladı) hepimize açlık ızdırabı isâbet etti, hepimize şiddetli bir açlıktan dolayı güçsüzlük geldi. (Ve bir değersiz sermaye ile) Mısır’a (gelmiş olduk)mikdarı az veya kıymeti noksan veya kimsenin rağbet edemiyeceği geçmez kalp para ile veyahut ehemmiyetsiz bir eşya ile Mısır’a kadar gelerek erzak almak istiyoruz. Bu sözleriyle Hz. Yûsufun merhametini çekmek istiyorlardı. Ve dediler ki: (artık bize ölçüyü tamamla) bu zayıf durumumuzdan dolayı bizlere şefkat göster de fazlaca erzak ver. (Ve bize bağışta bulun) sermayemizi kabul ederek onun değerinin üstünde bir erzak vermek lûtfunda bulun. Yâhut bize bir sadaka kabilinden olmak üzere kardeşimiz Bünyamin’i bize iade et. Bu kardeşler Hz. Yûsufun fiil ve hareketlerine bakarak kendisinin Allah’ın dinine sarılmış bir zât olduğuna inandıkları için şöyle de dediler: (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ bağışta bulunanları mükâfata erdirir.) Binaenaleyh sen de bize bağışta bulun.
§ Denilebiliyor ki: Hz. Yâkub bir Peygamber idi onun için sadaka verilmesi câiz olabilir miydi? Buna cevaben deniliyor ki: Onun şeriatına göre ihtimâl ki, câiz idi. Sadakaları kabulün câiz olmaması yalnız bizim Yüce Peygamberimize mahsus bulunmuştu. Yâhut bu sadakadan, bağıştan maksat, hakikaten sadaka değildi. Belki Yûsuf Aleyhisselâm’ın kardeşleri, onun kendilerine yapacağı iyiliğe ve kardeşleri Bünyamin’ iâde etmesine bir alçak gönüllülük eseri olarak ve kalbinin yufkalığını çekmeye bir vesîle olmak için öyle bağış adını vermişlerdi. Yoksa o, haddızatında bir sadaka mahiyetinde değildi.
Yusuf 12:89
Yûsuf Aleyhisselâm da kardeşlerinin o istirhamı üzerine onlara hitâben (dedi ki:) siz (biliyor musunuz?) hiç takdir edebildiniz mi (siz câhilliğiniz yüzünden) yani: Gençliğiniz zamanında veya câhil kimseler gibi hareketde bulunup, yaptığınızın âkıbetini düşünemez bir hâlde iken (Yûsuf’a ve kardeşine) Bünyâmin’e(neler yaptığınızı?.) Yani: Yûsuf’u babasından ayırdınız, kuyuya attınız. Sonra da onu bir köle diye sattınız. Bünyamin hakkında lâyık olmayan sözler söylediniz, onun hırsızlıkta bulunmuş olduğunu sandınız, onu bu yüzden hesâba çektiniz. Hattâ, rivâyete göre kaybolan su kabı onun yükünden çıkınca onu hesâba çekmişler, ey Râhi! oğulları!. Bize sizin tarafınızdan sürekli belâ gelip duruyor demişler. Hz. Yûsuf, onların bu gibi hareketlerine işâret etmiş, onlara bir nevi nasihatda bulunarak kendilerini tevbeye teşvik buyurmuş oluyordu.
Yusuf 12:90
Hz. Yûsufun kardeşleri onun hâline, güzel yüzüne, mânâlı sözüne bakarak onu tanıdılar, ona bir istifhamı takriri yoluyla hitâb ederek (dediler ki: A sen, evet muhakkak sen Yûsuf musun?.) Evet evet.. sen kardeşimiz Yûsuf’sun Yûsuf. Hz. Yûsuf da onlara (dedi ki:) evet.. (Ben Yûsufum ve bu da) bu yanımdaki Bünyamin de benim ana baba bir (kardeşimdir) artık benim Yûsuf olduğumu tamamen anlamış olunuz, İşte Bünyâmin’e dâir ifâdem de benim Yûsuf olduğumu göstermektedir. (Şüphe yok ki: Allah Teâlâ bizim üzerimize lûtufda bulundu) bize dünyevî ve uhrevî nîmetler verdi, ve kısacası bizim aramızı senelerce ayrılıktan sonra birleştirdi (Çünkî her kim Allah’tan korkar) günahlardan kaçınırsa (ve sabr ederse) belâlara ve insanların ezâ ve cefâsına karşı sabırlı olmaya muvaffak olursa ihsan vasfına sâhip bulunmuş olur. (Allah Teâlâ,) ise öyle (güzel davrananların mükâfatını zâyetmez) elbetde onları bir nice mükâfatlara kavuşturur. İşte Hz. Yûsufun hâlide buna parlak bir misâldir, kendisine karşı gösterilen câzip, nefsanî eğilimlerden kaçınmış, iffet ve temizliğini korumuş; muazzam bir sakınma örneği kesilmişti. Senelerce muhterem babasından uzak düşmüş, zindanda, gurbetlerde kalmış, fakat sabr ve tahammülden ayrılmamıştır. Özellikle bir zamanlar hayatına kasdetmiş olan kardeşlerini affederek haklarında büyük iyiliklerde bulunmuştur. İşte bu gibi pek yüksek ahlâk ve davranışlarının mükâfatı olarak da Mısır’da büyük bir mevkle, pek mühim bir nîmete kavuşmuş, peygamberlik itibâriyle sâhip olduğu yüce makam ise en büyük bir ilâhî lutuftur.
Yusuf 12:91
Bu mübârek âyetler, Hz. Yûsufun kadrinin yüceliğini kardeşlerinin takdir ederek ona karşı kusurlarını İtirafda bulunmuş olduklarını bildiriyor. Hz. Yûsufun da onları hesaba çekmeyip kendilerine pek mükemmel bir tesellîde bulunduğunu ve gömleğini bir ferahlık sebebi olmak üzere muhterem babasına gönderip onların hepsini Mısıra dâvet buyurmuş olduğunu ifâde etmektedir. Şöyle ki: Hz. Yûsufun kardeşleri onu tanıyarak lûtuf ve keremine kavuşunca (dediler ki: Allah’a and olsun) hiç şüphe yok ki, (Allah) Teâlâ (seni bizim üzerimize elbetde> tercih) ihtiyar (buyurmuştur) yani: Seni akıl ile, ilm ile takva ile, yumuşak huyluluk ve lûtuf ile büyük bir başarıya eriştirmekle seçkin biri kılmıştır. (Halbuki, biz) isek sana kötülük ettik, günahkâr olduk (elbetde hatâ edicücrden olmuştuk) bunun içindir ki, Cenâb-ı Hak, bizi sana muhtaç ederek bizi böyle bir utangaç duruma uğratmış oldu. Bu sözler, onların kusurlarını anlayarak tövbeye, af dileyinde bulunmaya ve Hz. Yûsufun affına muhtaçolduklarını İtiraf etmeleri demektir. Ve denilmiştir ki: Hz. Yûsufun kendilerinden her durumda üstün olduğunu söylemeleri, kendilerinin peygamberlik mertebesine sâhip olmadıklarına da bir işâreti taşımaktadır. Çünki onlar da peygamberlik makamına sâhip olsalar idi böyle söylemezlerdi, peygamberlik makamının yanında ona bağlı olmayan makamları, nîmetler yok durumundadır.
Yusuf 12:92
Hz. Yûsuf’da kardeşlerinin öyle kusurlarını İtiraf etmelerine karşı ne kadar affedici olduğunu göstermek üzere (dedi ki:) Ey kardeşlerim!. Üzülmeyiniz. (Bugün sizin üzerinize bir kınama yoktur) vaktiyle hakkımda yapmış olduğunuz hoş olmayan bir muameleden dolayı şimdi sizin başınıza kakmak, kınamak vuk’u bulmayacaktır. (Allah Teâlâ) Bağışlayıcıdır, Kerem Sahibidir (sizin için mağfiret buyurur) elverir ki siz samîmî olarak tövbekâr olasınız (ve o) Yüce Yaratıcı, bütün kulları hakkında ve bilhassa tevbe eden ve af dileyen mü’minler hakkında (merhamet edenlerin en merhametlisidir.) Sizi de ilâhî merhametine kavuşturur. Artık Üzülmeyiniz.
Yusuf 12:93
Yûsuf Aleyhisselâm, muhterem babasının üzüntü ve kederden dolayı mübârek gözlerinin bembeyaz kesilmiş olduğunu haber almıştı. Bundan dolayı, kardeşlerine buyurdu ki (Şu gömleğimi götürün de onu babamın yüzüne sürün) gözlerine dokundurun, (görecek bir hâle gelir) yine evvelce olduğu gibi güzelce görmeğe başlar, bir arıza kalmaz (ve bütün ailenizle) muhterem babanızla ve diğer aile fertlerinizle berâber hepiniz (bana geliniz) hiç biriniz geri kalmayınız, gelip Mısır’da benim yanımda ikâmet ediniz.
Yusuf 12:94
Bu mübârek âyetler de Hz. Yakub’un kendisine gönderilmekte olan gömleğin kokusunu hemen almış olduğunu ve etrafında bulunanların ise onu şaşkın bir halde sanmış bulunduklarını bildiriyor. Bunu müteakip getirilen gömleği Hz. Yakub’un yüzüne sürmekle gözlerinin yine tamamiyle görür bir hâle geldiğini ve vaktiyle bildirdiği bir hâkikatin meydana çıktığını etrafındakilere hatırlattığını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Yûsufun kardeşleri tekrar Kenan’a döndüler (Ne vakit ki) bunların meydana getirdikleri (kâfile) Mısır’ın hududundan (ayrıldı) Kenan hududunun daha başlangıcında iken (babaları) Hz. Yâkub, bir mucize eseri olarak yanında bulunanlara (dedi ki: Ben muhakkak Yûsufun kokusunu alıyorum) saba rüzgârı, o güzel kokuyu Cenâb-ı Hak’kın izniyle bir harika olmak üzere üç veya sekiz veya daha fazla gün uzak olan bir mesafeden Hz. Yakub’a getirmiş oldu. Hz. Yâkub, şunu da ilâve buyurdu. (Eğer bana bunaklık isnâd etmiyecek olsa idiniz) bunun cevabı hazf edilmiştir. Buyurulmuş oluyordu ki: Eğer Yûsuf’a olan fazla muhabbetimden dolayı şuursuzca lakırdılar söylemekde olduğuma inanmayacak olsaydınız, beni tasdik ederdiniz Yûsufun korkusuna hakîkaten kavuştuğumu anlamış olurdunuz.
§ Fened; ihtiyarlıktan dolayı aklın, rey’in zayıf olması demektir. “Fenid” de fazla yaşlı olmasından dolayı aklı zayıf olan kimsedir. “Tefnid” de bir kimseyi âciz ve zayıf akıllı sanmaktır. Yalanlamak, korkutmak mânâlarını da ifâde eder.
Yusuf 12:95
Hz. Yakub’un yanında hazır bulunanlar(dediler ki: Allah’a and olsun) ey mübarek zât!, (muhakkak sen elbetde eski şaşkınlığının içindesin) hâlâ Yûsuf hakkındaki eski muhabbetinin tesiri altında yaşıyorsun, aradan seneler geçmiş olduğu halde onu unutamıyorsun. Öyle pek fazla muhabbetinden dolayı hareketini şaşırmış bir vaziyetde bulunuyorsun. Onlar, Hz. Yûsuf’u vefat etmiş sanıyorlardı. Öyle bir kokunun alınmasına imkân vermiyorlardı. Böyle bir hâkikanın Allah’ın kudretiyle meydana gelebileceğini düşünemiyorlardı.
Yusuf 12:96
(Ne zaman ki müjdeci geldi) Yani: O konuşmadan birkaç gün sonra Hz. Yakub’un oğulları Mısır’dan dönmüş oldular, Hz. Yûsufun gömleğini, o kardeşlerin büyüğü olan “Yalnıza” almış getirmişti, İşte bu zât, Hz. Yûsufun hayatta olduğunu müjdelemekle gömleği uzatınca (onu) o gömleği Hz. Yâkub alıp (yüzünün üzerine koydu) gözlerine sürdü (hemen görür hale döndü) yani: Evvelce olduğu gibi yine Allah’ın kudretiyle güzelce görür oldu, gözlerinden güçsüzlük gidiverdi. Yûsuf una kavuşacağından dolayı kalbinden üzüntü ve keder kaybolup gitti. Sonra yanına gelen oğullarına (dedi ki) sizi Mısır’a gönderdiğim zaman (ben size dememiş mi idim ki) Allah’ın rahmetinden ümîdinizi kesmeyin, ben (sizin Allah’tan bilmeyeceklerinizi ben bilirim) yani Size Allah tarafından bildirilmeyecek şeyleri ben ilâhî vahiy vasıtasıyla bilirim. İşte Yûsufun hayatta olduğu hakkındaki bilgim de bu cümledendir.
§ Rivâyete göre bu gömleği getiren zât, vaktiyle Hz. Yûsufun kanlı gömleğini mübârek pederine götüren “Yalnıza” idi. O evvelki kusurunu bu defâki müjdesiyle telâfi etmek istemiştir.Bu defa getirilen bu gömlek ise “essiracülmünir” tefsirinde ve diğerlerinde anlatıldığına göre Hz. İbrahim’in gömleği imiş. Nemınd onu ateşe çıplak bir halde attığı zaman Cibrili Emin o gömleği cennetden getirerek Hz. İbrahim’e giydirmiş idi. Bu mübârek gömlek ile bereket umulurdu. Nihayet Yâkub Aleyhisselâm’a intikâl etmişti. O da bu gömleği, bir muska hâlinde nazardan korunması için Hz. Yûsufun boynuna asıvermişti. Kardeşleri onu çıplak bir hâlde kuyuya atınca o muska halindeki gömleği çözmüş, kuyuda onu giymişti. İşte onu şimdi de muhterem babasına göndermiş bulunuyordu. Tefsiri kebirde ve diğerlerinde denildiği üzere bu gömleğin Hz. Yakub’a fayda vereceğini Hz. Yûsuf bir ilâhî vahiy ile bilmiş idi. Maamafih Hz. Yâkub, fazla üzüntü ve kederinden dolayı görme zayıflığına uğramıştı. Kalbe ferahlık veren şeyler ise ruhu kuvvetlendirir. Cismanî kuvvetlerden zayıflığı giderir, gözleri aydınlatır. Tıbbî kanunlar böyle bir hâlin doğruluğuna işâret etmektedir. İşte Hz. Yûsufun gömleği de kalbi pek fazla kederli olan Yâkub Aleyhisselâm’ın kalbinin ferahlamasına sebep olarak onun sıhhatine, mübârek gözlerinin daha fazla ışıklı olmasına bir vesile bulunmuştur.
Yusuf 12:97
Bu mübârek âyetler, Hz. Yâkub’tan oğullarının af isteme talebinde bulunduklarını Yâkub Aleyhisselâm’ın da onlara tesellî vererek haklarında af dileğinde bulunacağını bildirmiş olduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Yûsufun kardeşleri, o, muhterem zât hakkında vaktiyle yapmış oldukları haksız muameleden dolayı utanç duymuş ve Allah’ın affına muhtaç olduklarını anlamış bulunduklarından Yâkub Aleyhisselâm’ınlûtfuna sığınarak, (Dediler ki: Ey babamız!. Bizim günahlarımız hakkında af dileğinde bulun) bizi af buyurmasını Cenâb-ı Hak’tan niyâz et. Kardeşimize karşı yapmış olduğumuz muameleden dolayı affa muhtacız. (Muhakkak ki, bîz hatâ edicilerden olmuşuzdur) yani: Kardeşimiz Yûsuf hakkında yapmış olduğumuz muameleden dolayı kasden günah işlemiş bulunuyoruz. Maamafih biz şimdi o günahımızı İtiraf ediyoruz. Günahını İtiraf eden kimsenin müsamaha, ve af isteme talebinde bulunması ise bir haktır.
Nitekim bir hâdisi şerifte:
Bir kul günahını İtiraf eder sonra da tevbe eylerse Allah Teâlâ da onun tevbesini kabul buyurur.
Yusuf 12:98
Hz. Yâkub da oğullarının bu yakarışlarına cevaben (Dedi ki:) Ey kusurlarını itiraf eden oğullanmî. (Sizin için Rab’bimden bağışlanma talebinde bulunacağım) tâki, sizlerin kusurlarını af buyursun, sizinle benim ârâmî âhirette ayırmasın. (Şüphe yok ki, o) Kereme Sahibi Yaratıcı (bağışlayıcıdır) kullarının kusurlarını örter, af eder ve (merhamet edicidir) kullarını himaye eder, haklarında lûtf ve ihsanda bulunur. Artık siz de teselli bulunuz. Sizin hakkınızda da ilâhî lütufları tecellî eyler. Hz. Yakub’un bu tarzdaki açıklaması, oğullarının kalplerini teskin etme ve ricâlarının kabul edildiğini müjdeleme mahiyetinde bulunmuştur. Deniliyor ki: Yâkub Aleyhisselâm’ın derhal af dileğinde bulunmayı? da yakında af isteğinde bulunacağım demesi, o af dileğini seher vaktine veya cuma gecesinetehir edeceğinden dolayı idi. Çünki o vakit, duaların bir kabul zamanıdır. Kısacası: O Yüce Peygamber, oğulları hakkında af talebinde bulunmuş ve bütün oğullarının Allah’ın mağfiretine kavuştuklarına dâir kendisine ilâhî vahyi tecellî etmiştir. Hz. Yûsufun kardeşlerinin bilahara peygamberlik şerefine nâil olup olmadıkları kesin olarak bilinmemektedir. Bu husûsda ihtilâf vardır.
Yusuf 12:99
Bu mübârek âyetler, Yâkub Aleyhisselâm ile oğulları ve ailelerinin Mısır’a gidip Hz. Yûsuf ile görüştüklerini ve Hz. Yûsuf’a kavuşmalarından dolayı şükür secdesine kapandıklarını bildiriyor. Hz. Yûsufun da babasına, anasına hitâben rüyasının bu şekilde gerçekleştiğini ve kavuştuğu nîmetleri anarak Kâinatın Yaratıcısına şükürlerini arzederek ondan güzel bir son niyazında bulunduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Yûsufun dâveti üzerine Yâkub Aleyhisselâm oğullarını, ailelerini toplayarak Mısır’a doğru yola çıkmıştı. Bunlar rivâyete göre yetmiş iki erkek ile kadından ibâret bulunuyordu. Hz. Yûsuf, bu muhterem zatları büyük bir törenle Mısırın dışansına çıkarak karşılamada bulunmuştu. (Ne zaman ki) Bu teşrif eden zâtlar. Hz. (Yûsufun yanına girdiler) ona kavuştular, Hz. Yûsuf (babasiyle anasını yanına alıp) kendilerine sarıldı, onları tam bir hürmetle bağrına basarak (kucakladı) pek büyük bir hürmet ve sevinç içinde bulundu (ve) o zatlara (dedi ki: Mısır şehrine inşaallah) her türlü üzüntülerden, hoş olmayan hâdiselerden (emin emin olarak giriniz) hepinizde emniyet ve selâmet içinde Mısır’a teşrif etmiş olunuz. Hz. Yûsufun bu iyiliksever temennisi,kardeşleri için bir teminat mahiyetinde bulunmuştur. Bir rivâyete göre Yûsuf Aleyhisselâm’ın annesi henüz hayatta imiş, diğer bir rivâyete göre annesi vefat etmişti. Yâkub Aleyhisselâm, Hz. Yûsufun teyzesi “Lia” ile evlenmişti, İşte Hz. Yûsufun annesinden maksat, bu teyzesidir.
Yusuf 12:100
Ne zaman ki, Yâkub Aleyhisselâm ile oğulları ve aileleri Mısır’a girdiler. (Ve) Hz. Yûsuf ile buluştular, Yûsuf Aleyhisselâm (babası ile anasını) sarayındaki (yüksek bir taht) bir kürsü, bir yüksek yer (üzerine kaldırdı) kendilerine hürmette bulundu (ve) bu anda (onun için) Hz. Yûsuf’a kavşutuklarından dolayı (hepsi) babasiyle anası ve bütün kardeşleri (secdeye kapandılar) yani: Böyle bir kavuşma nîmetine ulaşmalarından dolayı Cenâb-ı Hak için şükür secdesinde bulundular. İbni Abbas Hazretlerinden rivâyet olunmuştur ki: Bu âyeti celîledeki secdeden maksat, Yûsuf Aleyhisselâm’a kavuştuklarından dolayı onun huzurunda Cenâb-ı Hak için bir şükür secdesinde bulunmaktan ibâretdir. Maamafih şöyle de denilmiştir ki: Bu secdeden maksat, bir eğilmekten bir tevâzu göstermekden ibaretti, buna secde denilmiştir. Yoksa bu, alnı yere koymak suretiyle olan bir secde değildi. Böyle bir secde ibâdet yoluyla yapılan bir secde olmayıp bazı zatlara karşı selâm ve hürmet yoluyla yapılan saygı şeklinde bir vaziyetden ibâretdi. Böyle bir hareket, eskiümmetlere câiz bulunmuşdu. İslâm şeriatında bu kaldırılmıştır. Öyle secde gibi sayılacak hareketler insanlara karşı yapılamaz. Mefatihülgayb; Essiraccülmünir, tefsirlerine bakınız.
§ Hz. Yûsuf o zatların böyle şükür secdesinde bulunduklarını görünce gençliği zamanındaki rüyasını hatırladı (ve) muhterem babası Yâkub Aleyhisselâm’a hitab ederek (dedi ki: Ey babacığım!. İşte bu) sizin böyle şükür secdesine kapanmanız, benim (evvelce görmüş olduğum rüyâmın) onbir yıldız ile güneşin ve aynı benim için secdeye vardıkları şeklindeki rüyâmın (yorumudur) böylece fiilen gerçekleşen mânasıdır. (Onu) o rüyâmı (Rab’bim gerçekleştirdi) işâret edildiği şekilde meydana getirdi, (ve muhakkak ki,) Kerem Sahibi Yaratıcım (bana ihsanda bulundu) beni lûtf ve keremine kavuşturdu (çünki beni zindandan çıkardı) öyle bir imtihandan sonra beni ondan kurtardı ve (sizi çölden) Filistin sahrasından, böyle bir cemiyet merkezi olan bir beldeye (getirdi) bizleri birbirimize kavuşturdu. Hz. Yâkub aslında Ken’an ilinde öyle bir şehirde bulunuyordu kendisi şehir ahalisinden idi fakat koyun ve sığır gibi hayvanlarla beraber sahraya çıkar, vakit vakit öyle çöllerde bulunurlardı. Bu sebeple çölden geldiği beyân olunmuştur. (Benim ile kardeşlerimîn arasını şeytan bozduktan sonra) şimdi yeniden böyle bir kavuşmaya, bir lütfa ulaşmış bulundum. (Şüphe yok ki: Rab’bim) Kerem ve Merhamet Sahibidir (dilediğine lûtfedicidir) herhangi müşkil bir hadiseyi dileyince kolaylaştırır, meydana gelmesini dilediği şeyin sebeplerini güzelce yaratır (Muhakkak ki, bilen) her işin sebeplerini, tedbirlerini hakkıyle bilen ve (hakîm olan) her şeyi münasip vaktinde, hikmetin gereğine göre meydana getiren (o’dur) evet (o) Yüce Yaratıcıdır. Hz. Yûsuf, kavuştukları muvaffakiyetlerinîmetleri bir şükür lisanıyla zikrederken kardeşlerini utandırmamak için, onların başlarına kakmış olmamak için kuyudan çıkarılmış olduğunu açıklamamış öyle bir nezâketde, affedici bir durumda bulunmuştur. Uyulması gereken ne güzel bir örnek!.
Yusuf 12:101
Yûsuf Aleyhisselâm, muhterem babasına kavuştukdan sonra Hak Teâlâ Hazretlerine şükretmeye başlayarak bir mânevî zevk ile dedi ki: (Ya Rabbi!. Muhakkak ki, sen bana mülkten verdin) beni bu yerde mülk ve servete erdirdin, Mısır gibi büyük bir ülkenin maliye bakanı yaptın (ve hâdiselerin bir kısım yorumunu bana öğretdin) yani: Beni sâdık rüyaları tâbire muvaffak kıldın veyahud ilâhî kitaplarını açıklamaya, sırlarını keşfedip anlatmaya, Peygamberlere âit sünnetlerin gizliliklerini tâyin edip öğretmeye selâhiyetli kıldın. (Ey göklerin ve yerin Yaratıcısı!.) Ey bunları yoktan var etmiş olan Hikmet Sâhibi Yaratıcı!. (Benim dünyada da, âhirette de veliyyî nîmetim sensin) bütün işlerime sâhip ve hâkim olan, beni nîmetlere kavuşturan ancak senin yegane zâtındır. (Beni müslüman olarak öldür) benim ruhumu, senin dinine her şekilde hizmetçi, tam bir samimiyet ve teslimiyet ile vasıflanmış olduğum halde al (ve beni salihlere kavuştur) baba ve dedelerimden veya bütün mü’minlerden dinlerine son derece bağlılıkla vasıflanmış zâtlar topluluğuna beni de kat. Nitekim haddizatında öyle olmuştur. Hz. Yûsuf bu duasiyle müslümanlığın ve durumu düzeltmenin ne kadar temenniye lâyık olduğunu göstermiş, ve bizler için de dâima böyle bir duada bulunmanın lüzumuna işâretde bulunmuş demektir.
§ Yâkub Aleyhisselâm, Ishâk Aleyhisselâm’ın oğludur, onun vefatında yerine geçmiş, Peygamber olmuştur. Muhterem babasının yurdu olan Ken’an ilinde kalmış, orada oğulları, torunları dünyaya gelip çoğalmışlardır. Hz. Yakub’un lakabı “İsrail” olduğundan onun çocuk ve torunlarına “Beni İsrail” denilmiştir. Hz. Yûsuf’a kavuştuktan sonra yirmi dört yıl birlikde yaşamıştı. Âhirete intikâl edince vasiyeti üzerine mübârek nâsı Şam’a nakledilerek orada muhterem babası İshâk Aleyhisselâm’ın kabri yanına defnedilmiştir.
§ Yûsuf Aleyhisselâm, muhterem pederinin vefâtından sonra yirmi üç sene kadar daha Mısır’da kalmış, yüksek bir idâre başında bulunmuştu. Bir rivâyete göre onun zamanındaki Mısır hükümdarı, Hz. Yûsufun dinini kabul ederek müslüman olmuşdu. Nihayet Hz. Yûsufun duası kabul edilmiş (120) yaşında o.larak vefat edip muhterem ecdadına kavuşmuştur. Hz. Yûsuf vefat edince kendisinden pek fazla hoşnut olan Mısır ahalisinden her gurup, o mübârek zâtın kendi mahallesi kabristanına defnedilmesini şiddetle temennide bulunmuşdu. Bu husûsda çekişme ve mücâdeleye meydan verilmemesi için mübârek cesedi bir mermer sanduka içine konularak akan Nil nehrinin orta bir yerine defnedilmişti. Kendisinden bütün ahalinin eşit bir şekilde teberrükde bulunabilmeleri için böyle bir çareye başvurulmuştu. Belki de Cenab’ı Hak onun mübârek cesedini gayrimüslim olan Mısır ahalisi kabristanında bulunmakdan korumuştu. Dörtyüz sene sonra Musa Aleyhisselâm İsrail Oğulları ile Mısır’dan çıkınca Hz. Yûsufun kabrini bulup mübârek cesedini o mermer sanduka içinden çıkarmış, arzı mukaddese (Filistin’e) nakletmiş, mübârek baba ve dedelerinin medfûn oldukları yere defnetmiştir. Hz. Yûsufun eşi Zelihâ’dan (Ef raina) ve(Midta) adında iki oğlu ile (Rehme) adında bir kızı dünyaya gelmişti. Efrâim Yûşâ Aleyhisselâm’ın dedesidir. Rehme de Eyüp Aleyhisselâm’ın eşidir. Musa Aleyhisselâm ile beraber Mısırdan çıktıkları zaman İsrail’in Oğullarının sayısı, çocuklar ile ihtiyarlardan başka (600570) kadar bulunmuş idi ki, bunlar harp ve dövüşe atılabilecek bir vaziyetde bulunan kimseler imiş. (Essiraccülmünir tefsirine bakınız.)
Yusuf 12:102
Bu mübârek âyetler, Hz. Yûsufun kıssası vaktiyle Rasûlü Ekrem’ce ve muhitince bilinmez iken bilahara bu kıssa hakkındaki Kur’ânî izahların gayba dâir hususlardan haber vermek kabilinden bir mucize olduğuna işâret ediyor. Ve bütün insanlar için bir uyanma vesilesi olan böyle bir mucizeye rağmen yine birçok kimselerin kendilerinden bir ücret de istenilmediği halde imân şerefinden mahrum kalmakda olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resûl!. (İşte bu) açıklanan Yûsuf kıssası (gayıp haberlerindendir) hiçbir kimsenin böyle ayrıntılı olarak, gerçeğe uygun bir şekilde bilmediği haberler cümlesindendir. (Onu sana vahy ediyoruz) o haberi, o mühim tarihî olayı Kur’an’ı Kerim vasıtasiyle sana bildirmiş oluyoruz. (Halbuki sen onların) Hz. Yûsufun kardeşlerinin (yanlarında değildin) bu bilinen bir hakikattır ki, onların zamanları pek önce idi, evet onların yanında değil idin (o zaman ki, onlar) o kardeşler (işlerini yapmaya toplanmışlar) dı, Yûsuf’u kuyuya atmak için görüş birliğine yarmışlardı (ve onlar hile yapar bulunmuşlardı) Yûsuf hakkında ezâ ve cefada bulunmak için gizlice tedbir almışlardı. İşte onların bu hâllerinden elbette ki, sen haberdar değildin ve sen kitapları okumadınve kimseden bir şey öğrenmedin. Senin bulunduğun muhit ise zâten bilgin kimselerin yurdu değildi. Artık bu uzun, mühim bir kıssayı böyle bütün etraf iyle haber vermen bir mucize mahiyetinde değil de nedir?. Evet.. Bu bir mucizedir ki, bunu öğrenenler, Hz. Muhammed’in peygamberliğini tasdik ederek imân nîmetine kavuşmalıdırlar. Ne yazık ki; bunu takdir edemeyenler de var.
Yusuf 12:103
Evet.. Böyle bir mucizeye rağmen yine hakkı kabul etmeyenler çoktur (Ve insanların ekserisi) insanların çoğu veya o zamandaki Mekke ahalisinin birçokları, Habibim!. (Sen fazlaca arzu etsen de) imâna gelmelerini fazlasıyla istesen de, doğru sözlü olduğuna şahitlik eden nice hârikalar göstersen de onlar yine (imân edici kimseler değildirler.) onlar inatçı kimselerdir, küfrlerinde israr eder dururlar.
§ Rivâyete göre Yehudilerden ve Mekke ahalisinden bir takımları Hz. Yûsufun kıssasını Rasûlü Ekrem’den sormuşlar, İslâmiyeti kabul edeceklerine dâir söz vermişlerdi. Peygamber Efendimiz de onlara bu kıssayı böyle mükemmel ve hakikata uygun bir şekilde ilâhî vahye dayanarak haber verdiği hâlde onlar yine İslâmiyeti kabul etmemişlerdi. Yüce Peygamberimiz ise onların bu inkârcı hallerinden üzüldüğünden dolayı bu mübârek âyetler ile kendisine teselli verilmiş oluyordu.
Yusuf 12:104
(Halbuki sen) Ey Yüce Resûl!, (bunun üzerine) bu Kur’an-ı Kerim’i bundaki böyle hakikate uygun herhangi bir kıssayİ bildirme ve anlatma karşılığında (onlardan bir ücret istemiyorsun) sen sırf Allah rızâsı için onları uyandırmaya, haktan haberdar etmeğeçalışıyorsun. Senin hakkında suçlama sebebi olacak bir şey yoktur. Sen onlardan öyle dünyevî bir menfaat beklemekte değilsin. (Bu ise) senin onlara böyle hakikatı bildirmen ise veya bu Kur’an’ı Kerim ise, bundaki çeşitli hakikatları, ibretleri içeren herhangi bir sûre ise bütün (âlemler için) yalnız bir kavme değil, belki bütün mükellef insanlar için. Allah Teâlâ tarafından (bir öğütten başka bir şey değildir.) Bu iyilikseverlikten, bir uyanma ve yükselmeye vesîle olacak vâsıtadan ibârettir. Bununla öyle âdi, şahsî bir menfaat kasdedilmiş bulunmamaktadır. Artık isteyen bunu kabul eder, selâmet ve saadete erer, istemeyen de lâyık olduğu akıbete kavuşur. Bunu kendileri düşünmelidirler.
Yusuf 12:105
Bu mübârek âyetler, Cenab’ı Hak’kın varlığına, kudret ve yüceliğine âit nice delillerin mevcut olduğunu bildiriyor. Buna rağmen birçok insanların imândan mahrum olduklarını, şu ânî ve geleceği düşünmekden gâfil bulunduklarını, Rasûlullaha ve mü’minlere âit vazifenin ise insanları açık ve belli deliller ile irşada çalışmakdan ibâret olduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Rasûlü Ekrem Hazretleri bütün insanların imân nîmetine kavuşmalarını arzu buyuruyordu. Etrafında bulunanlara güzel güzel nasihatlar da veriyordu. Buna rağmen onlardan bir çokları imândan kaçınıyorlardı. Allah’ın birliğini takdir edemiyorlardı. İşte onların cahilce, gaf ilçe hallerini beyân için Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: (Ve göklerde ve yerde) Kâinatın Yaratıcısının birliğine ve ilminin, kudretinin, hikmetinin mükemmelliğine işâret eden (nice alâmetler) deliller (vardır ki) öteden beri (insanların çoğu) onları birer ibret gözüyle seyrederler. Meselâ gök lâvhalarında parlayan yıldızları,güneşi, ayı onların değişen hallerini düşünmezler, yeryüzündeki sahralara, dağlara, denizlere ve diğer eşsiz eserlere bir tefekkür nazarı ile bakmazlar. Bilâkis (onlardan) o kadar kudret eserlerinden (yüz çevirir oldukları halde) onları müşâhede etmemiş gibi bir vaziyet alarak (onların üzerinden geçer giderler) onların ne kadar muntazam birer kudret eseri olduğunu düşünerek onları yaratmış olan Yüce Yaratıcı’nın varlığına, birliğine delil getirmezler. Artık onlar, Rasûlü Ekrem’in risâlet ve peygamberliğine şâhitlik eden delilleri de elbetde düşünemezler. Bu, onlardaki birer karanlık ruhsal durumun neticesidir. Yaratılışlarındaki kabalıklar, karanlık perdeler, irfan nûrundan mahrumiy etler, kendilerini öyle bir sapıklığa düşürmüştür.
Yusuf 12:106
(Ve) insanların (çoğu Allah Teâlâ’ya) birliğini; ortak ve benzerden münezzeh olduğunu bilip ikrar etmek suretiyle (imân etmez) aslında bir kısmı Allah vardır, derler, onun varlığını, yaratıcılığını kabul ederler, fakat bu makbul bir imân değildir. Çünki onlar bir takım kimseleri de kendilerine Rab = Tanrı edinirler, Allah’a evlâd isnadında bulunurlar veya karanlığı, nuru birer yaratıcı sanırlar. Binaenaleyh böyle müşrikce bir durumdaki imân, gerçek ve Allah’ın kabul ettiği imâna yakın bir imân olamaz. (Ve onlar ancak müşriklerdir.) imândan, İslâmiyet’den mahrum kimselerden başkası değildirler.
Yusuf 12:107
Öyle şirke düşmüş, hakikî imândan mahrum kalmış kimseler, ne cesâret ki, öylekâfirce bir harekete cür’et göstermiş oluyorlar!. Onlar (Kendilerine Allah’ın azâbından) ilâhî cezalar kabilinden olup (hepsini kuşatacak) olan (bir felâketin gelmesinden) hiç endişede bulunmazlar mı?. (Veya kendilerine farkında olmadıkları hâlde) pek fazla gaflet içinde bulundukları bir zamanda (kıyâmetin ansızın gelmesinden emin mi oldular) ki, bu kadar aldırmaksızın ve gâfilce bir hâlde yaşamaya cür’et gösterip duruyorlar?.
Yusuf 12:108
Yüce Resûlüm!. Sen o gibi güzelce düşünmeden yoksun kimselere (De ki: İşte benim yolum budur) benim insanlara gösterdiğim, kendilerini sevketmek istediğim selâmet ve saadet yolu, işte bu İslâm dinidir, Allah’ın birliğini tasdike dâvet yoludur. Ben bütün insanları (Allah Teâlâ’ya) onu birlemeye, ona imâna (açık bir delil ile dâvet ederim) her akıllı kimsenin anlayıp kanaat edeceği açık, kesin birer delil ile insanları aydınlatmak ve hakkı kabule sevketmek isterim. Evet.. (Ben de ve bana tâbi olanlar da) böyle bir dâvetde bulunur, Allah rızası için insanları irşâd ve islaha çalışmak isteriz. (Ve) Yüce Peygamberim!. Şunu da de ki: Subhanallah yani ben (Allah Teâlâ’yı tenzîh ederim) O Yüce Yaratıcı, ortak ve benzerden uzaktır, bir takım sapıkların yanlış âkidelerinden beridir. (Ve ben müşriklerden değilim) ben öyle Cenâb-ı Hak’ka ortak ve eş koşanlardan kâfir kimselerden uzağım, Allah’ın birliğine aykırı olan inançlardan kendimi uzak tutarım.
Yusuf 12:109
Bu mübârek âyetler, insanlara gönderilen Peygamberlerin ancak şehirlerde yetişmiş olan erkek insanlardan ibâret olduklarını ve geçmiş kavimlerin tarihi durumlarının nazarı dikkate alınması lüzumunu bildiriyor. Vaktiyle gönderilen Peygamberlere ümitlerini kesmiş oldukları bir zamanda Allah’ın yardımının gelmiş olduğunu, inkârcı kavimlerin de ilâhı kahrın pençesinden kurtulamamış olduklarını beyân buyuruyor. Şöyle ki: Bir takım kimseler, Peygamber Efendimizin risaletinde şüphe etmişler, Cenâb-ı Hak, bizlere Peygamber olarak melek göndermeli değil mi idi?. Demişler, işte bu gibi yanlış düşünceleri red için buyuruluyor ki: (Ve) Resûlüm Ya Muhammed!. Aleyhisselâm (senden evvel) de insanları hak dine dâvet için, melek (göndermedik, ancak şehirler ahalisinden) birer medeniyet merkezi olan beldelerde bulunan insanlardan (kendilerine) dinî hükümleri (vahy ettiğimiz bil takım erler) erkek zatları (gönderdik) binaenaleyh seni de Ey Yüce Peygamber!. Mekke’i Mükerreme gibi “Ümmül Kura” denilen pek kıymetli, tarihî bir şehir ahalisinden olmak üzere Peygamber göndermiş olduk. O inkarcılar (yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı?) onlar dünya tarihinden bir bilgi, bir ibret hissesi almazlar mı?. Onlar (Baksalar ya) güzelce düşünmeli değil midirler ki (kendilerinden evvelkilerin) birçok inkârcı kavimlerin (âkibetleri nasıl olmuştur) Nuh kavmi gibi, Âd kavmi gibi helâk olmuş kavimlerin hayatları nasıl sönmüş gitmiştir. Onlar geçici bir varlık sâhibi bulunmuşlar ise de nihâyetleri pek elem verici olmuş, bir nice felâketlere uğramışlardır. Onların tarihî halleri ne kadar bir ibret vesilesidir, (Ve elbette âhiret yurdu) âhiret hayatı, uhrevî saadet cennet âlemi (sakınmış olanlar için hayırlıdır.) Allah Teâlâ’dankorkmuş, onun dinî hükmlerine rivâyetde bulunmuş kimseler, âhirette ne büyük nîmetlere kavuşacaklardır. Artık Ey Yüce Peygamber’i tasdik etmeyenler, siz (Akli erdiremeyecek misiniz?.) akıllarınızı güzelce kullanarak Son Peygamber’in pek yüksek, pek fâideli emirlerine, tavsiyelerine riâyet etmeli değil misiniz?. Nedir bu sizdeki gaflet, bu inkâra cür’et!.
§ Bu âyeti kerime gösteriyor ki: İnsanlara gönderilen Peygamberler şehirler ahalisinden olan muhterem erkek insanlardır. Çöllerde yetişmiş, devamlı çöllerde yaşamış kimseler, medenî görüşe, medenî terbiyeye tamamen kavuşamayacakları ve kendilerinden dürüstçe hareketler görülüp duracağı için onların arasından Peygamberler gönderilmemiştir. Geçici olarak çölde oturan zâtlar ise müstesnâ. Bununla berâber insanlara gönderilen Peygamberler, bütün erkek zatlardır. Bunlar pek muhterem, fevkalâde güçlü ve zeki erkek insanlardır. Çünki bütün insanlar melekleri görüp onların bildirdiğini anlayacak bir kabiliyette değildirler. Kadınlar da yaratılış itibarıyle zayıftırlar, erkekler kadar zahmetlere tahammüllü değildirler, erkeklere karşı mücadeleye atılmaya kudretleri kâfi bulunmamaktadır. Erkeklere nisbetle bir takım hakikatları anlama ve tatbik etme hususundaki kaabiliyetleri noksandır. Binaenaleyh kadınlardan da Peygamberler gelmemiştir.
Yusuf 12:110
Bir takım dinsizlerin, müşriklerin geçici bir dünyalığa kavuşmaları kendilerini kibirlendirmesin. Nitekim kendilerinden evvelki kavimler de bir müddet varlık içindeyaşamışlardır. Fakat; düşünülmelidir ki, onlar bilâhare felâketlere uğramışlardır. Evet.. O kavimler, Peygamberlerine karşı düşmanlık göstermişler ve onları yalanlamışlardı. (Nihâyet o Peygamberlerin ümitsizliğe düştükleri) o kavimlerin artık imân etmelerinden ümitlerini kestikleri veya onlara karşı yardıma kavuşacaklarını artık beklemedikleri (ve kendilerinin hakikaten yalana çıkarıldıklarını sandıkları) yani: Kendilerini kavimlerinin hakikaten yalanlayıp duracaklarını yakinen anladıkları (zaman) öyle bir sırada (onlara) o Peygamberlere (yardımımız geliverdî) bütün düşmanları, kendilerini yalanlayan dinsizler birer gün azab ile mahvolup gittiler. Evet.. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: (Artık dilediğimiz kimseler) o Peygamberler ile onlara imân edenler (kurtuluşa erdirildi) onlar ilâhî korumaya kavuştular (ve suçlu olan kavimden ise) kendilerine gelecek olan (âzabımız geri döndürülmeyecektir.) artık asrı saadetteki ve bilahara dünyaya gelmiş ve gelecek olan kavimlerin de o geçmiş kavimlerin tarihi durumlarını, başlarına gelmiş olan felâketlerini düşünerek onlardan birer ibret dersi almaları icabetmez mi?. Elbette sonraki inkârcıları da en nihâyet öyle fecî bir âkibet karşılayacaktır. Ne mutlu tarihten, peygamberlerin kıssalarından bir uyanıklık dersi alarak hayatlarını dindarca bir şekilde düzenlemeyi başarmış olanlara.
Yusuf 12:111
Bu âyeti kerime, izah edilen kıssanın ne kadar ibretli uyanmaya ve istifâde etmeye vesîle olduğunu bildiriyor. Kur’an’ı Kerim’in de sırf hakikat olduğunu, diğer mukaddeskitapları tasdik ettiğini ve bütün dinî esasları kapsayıp mü’minler için bir hidâyet rehberi ve sırf rahmet olduğunu şöylece beyân buyurmaktadır. (Muhakkak ki, onların kıssalarında) Yani: Hz. Yûsuf ile kardeşlerinin veyahut Kur’an-ı Kerim’de bildirilen Peygamberler ile ümmetlerinin hayat tarihlerinde kendilerine âit doğru haberlerde (temiz akıl sâhipleri için) kötü düşüncelerden beri, güzel tefekküre sâhip, hakikaten aydın ve kalbi temiz zâtlar için (bir ibret vardır) büyük bir öğüt vardır, o sâyede birçok hakikatları anlayıp tasdik ederler. Yine o sâyede Son Peygamber Hz. Muhammed’in ilâhî vahye mazhar bir Yüce Peygamber olduğunu anlayarak onu tasdike ve onun gösterdiği selâmet yolunu takibe muvaffak olurlar. Onun tebliğ ettiği Kur’an’ı Kerim’i yücelterek ondan hakkıyla istifadeye çalışırlar. Evet.. O Kur’an-ı Kerim (uydurulacak bir söz değildir) onun beyanları birer hakikattır. O ebedî bir mucizedir. Onu tebliğ eden zâtın hayatının temizliği bilinmektedir. Onun Cenâb-ı Hak adına, gerçeğe aykırı olarak bir şey isnat etmesi asla iddia edilemez. (Fakat) o apaçık kitap (kendisinden evvelkini) Tevrat gibi, İncil gibi gökten inmiş olan ilâhî kitapları (tasdiktir) onların da asılları İtibariyle birer ilâhî kitap olduğunu bildirmektedir. İşte Peygamberlere ve özellikle Hz. Yûsuf a dâir verdiği bilgiler de o mukaddes kitaplardaki açıklamalara uygundur. (Ve) Kur’an-ı Kerim (her şeyin ayrıntılı olarak beyanıdır) yani: Bilinmesine ihtiyaç görülen dinî esasları âkideleri, nasihatları açıkça veya işâret yoluyla içermektedir. Hâdis ile kıyas ile veya icma-ı ümmet ile sâbit olan şeyler de yine esâsen Kur’an’ı Kerim’den ilham alınarak çıkarılmıştır. Diğer bir yoruma göre de Kur’an-ı Kerim, Hz. Yûsufun kıssasına dâir ayrıntıları içermektedir. (Ve) Kur’an’ı Kerim, (imân edecek olan bir kavim için) yani: Kur’an-ı Kerim’in ilâhî bir kitab olduğunu tasdik eden zâtlar için (birhidâyettir) sapıklıktan kurtaran, selâmet ve saadet yoluna sevkeden bir hakikat rehberidir. (ve bir rahmettir) mü’minler bu sayede dünyevî ve uhrevî hayırlara, menfaatlere kavuşurlar, Allah’ın lûtfuna ulaşmış bulunurlar. Çünki o kutsal kitaptan yararlanacak zâtlar, öyle hakikî şekilde imân eden, temiz itikatlı olan muhterem kullardır. Cenâb-ı Hak, cümlemizi o yüksek zümreye bağlanmaktan yoksun bırakmasın. Âmin.
§ “İbret” = İtibar: Bilinen bir yoldan bilinmeyen bir yola geçip gitmek, o bilinmesi keşfetmek demektir. Meselâ: Dünyadaki cüzlerin yok olmasını görmekle bütün kâinatın yok olacağına intikâl etmek bir ibret meselesidir. Asıl ibretten maksat, kendisinden ders alınacak hâdisedir. Düşünce ve tefekkürdür, ahlâkî süslemek için örnek edinmeye lâyık olan herhangi bir husustur. İnsan o sâyede birçok şeyleri anlayıp keşfetmeye, kalbini aydınlatmaya hâlini düzeltmeye muvaffak olur.
“Bir göz ki, onun olmaya ibret nazarında”
“Ol düşmanıdır, sahibinin baş üzerinde”
İşte Yûsuf Aleyhisselâm’ın kıssasını güzelce düşünen, nazarı dikkate alan bir kimse de bu sâyede bir nice hakikatları öğrenmiş olur, kalbini vicdanını akla gelen bir nice yüce şeylerle aydınlatabilir. Bu mübârek kıssa kısaca;
(l): İnsan tabiatının çoluk ve çocuğa olan sevgisini, eğilimini gösteriyor.
(2): İnsanların yaratılışları İtibariyle ihtirasların düşkünü olduklarını, bu yüzden aralarında kıskançlıkların, mücadelerin meydana geldiğini bildiriyor.
(3): Birçok insanlarda aşk ve sevginin, şehvanî hareketlerin, ruhî eğilimlerin, hilekârca muamelelerin yüz gösterdiğini anlatıyor.
(4): Mâsumiyete ve temiz ruhlara sâhip olan zatların ise öyle gayrimeşru eğilimlerden, hareketlerden ne kadar kaçınmakta olduklarını en parlak bir misâl ile anlatmış bulunuyor.
(5): Cenâb-ıHak’kın hükmlerine râzı, riayetkâr olan, gördükleri bazı hoş olmayan düşmanca hareketlere karşı sabrederek sükûnetlerini muhafaza eden, af ve lûtuf la karşılıkta bulunan zatların da bilahara ne kadar selâmete, maddî ve mânevî mükâfatlara, makamlara kavuşacaklarına pek güzel, ibret verici bir misâl göstermiş oluyor.
(6): Olanca mâsumiyetine, iyilikseverliğine rağmen kendisine kavminin bir kısım fertleri tarafından düşmanlık ve kıskançlık gösterilmiş olan Yüce Peygaberimize de bir tesellî mahiyetinde olup onun da evrensel bir başarıya kavuşacağına açık bir işaret taşımaktadır.
(7): Hiç bir kimseden bir şey okuyup yazmamış, dünya tarihini öğrenmemiş, kırk yaşına kadar hikmet gereği ümmi bulunmuş olan temiz ahlâklı bir zâtın, böyle ibret verici bir kıssayı bu kadar ayrıntısıyla, bu kadar fasîh ve edebî bir şekilde anlatan Kur’an âyetlerini insanlık âlemine tebliğ buyurması, kendisinin ilâhî vahye mazhar, insanlık için en mükemmel bir hidâyet rehberi, bir rahmet vesîlesi olan yüce bir Peygamber olduğuna en kuvvetli bir şâhit, en kesin bir delil durumunda bulunmuş oluyor. Artık Hak Teâlâ Hazretleri o Yüce Peygamberimize ümmet olmak şerefinden bizleri mahrum bırakmasın. Âmin..
Ra'd 13:1
Bu mübârek âyetler, Kur’an’ı Kerim’deki bütün âyetlerin birer hakikat olduğunu bildiriyor. Ve bu kâinatın ne kadar bir intizam dairesinde yaratılmış ve insanları irşâd için, ebedî âlemden haberdar etmek için âyetlerin indirilmiş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Elif, Lâm, Mîm, Ra,) bu tabir bu sûrenin bir ismi demektir. Maamafih İbni Abbas Hazretleri demiştir ki: Bunun mânâsı: “Ben Allah Teâlâ’yım, bilirim, ve görürüm” demektir. Ata’dan bir rivâyete göre de bunun mânâsı: “Ben Melik ve Rahman olan Allah Teâlâ’yım” demektir. Maamafih bu gibi tabirlerin müteşabihattan olduğu da beyân olunmaktadır. Bakara sûresinin birinci âyetine bakınız!. (İşte bunlar) Bu okunacak âyetler veya bütün sûrelerdeki âyeti kerimeler (Kur’an’ın âyetlerdir) öyle hoş, eşsiz ve benzersiz bir ilâhî kitabın içerdiği âyetlerdir. Evet.. Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a inen ve bir sonsuz mucize olan Kur’an’ı Kerim’in yüce ayetlerinden ibâretdir. Artık bunları tasdik etmek ve yüceltmek, bunlardan istifadeye çalışmak bütün insanlık için en mühim bir vazifedir. İşte Cenâb-ı Hak, buyuruyor ki: (Ve) Ya Muhammed Aleyhisselâm!. (Sana Rab’binden indirilmiş olan) bu Kur’an’ı Kerim ve onun içerdiği bütün bu âyetler (haktır) gerçektende, hakikate uygundur, bir nice hikmetleri kapsamaktadır, insanlığın hakikî faidelerini temin etmeye kâfidir. (Fakat insanların çoğu) bu hakikatı anlayarak onun ilâhî bir kitap olduğuna inanmazlar (imân etmezler.) Güzel, insaflı bir gözle baksalar ve mütalaada bulunacak olsalar öyle bir inkâra cür’et edemezler. Ne yazık ki, onlar öyle bir bakış ve düşüncede bulunmazlar. Mukatilin açıklamasına göre Mekke müşrikleri, Kur’an’ı Kerim’in ilâhî bir kitap olduğunu inkâr ederek, bu âyetleri Muhammed -Aleyhisselâm-kendi tarafından uyduruyor demişlerdi. Cenâb-ı Hak’da bu âyeti celilesiyle, o gibi müşrikleri reddedip yalanlamıştır.
Ra'd 13:2
Cenab’ı Hak’kın varlığına, birliğine, kudret ve yüceliğine, âhiret gününün vuku bulmasına dâir olan Kur’ânî beyanlar hakkında nasıl şüphe edilebilir?. Bir kere bütün insanlık düşünmeli değil midir ki: (Allah o) mukaddes zat (dir ki:) öyle ezelî, kudret sâhibi bir yaratıcıdır ki, (gökleri) ey insanlar işte siz (görüyorsunuz direksiz olarak yükseltmiştir) dâima başlarımızın üzerinde görülen gökler, onlardaki binlerce aydınlık küreler bir şeye dayanmaksızın olanca yükseklikleriyle, parlaklıklariyle bakışlarımıza çarpıp durmaktadırlar (Sonra) bunların üstünde olmak üzere de o Yüce Yaratıcı (arş üzerine istivâda bulunmuştur) Yani: Semâların üstünde olan arş âlemine de, bunun altındaki bütün kâinata da hâkim olmuştur. Hepsini de yaratan ve yöneten koruyan ve himayede bulunan ancak o ezelî Yaratıcıdır. Hepsi de ona muhtaçtır, onun yüceliğine, hakimiyetine birer şâhitdir. (Ve) O Kerem Sâhibi Yaratıcı (güneşi de, ayı da emrine boyun egdirmiştir) hepsi de onun ilâhî emrine itaat etmektedir. Öyle (ki, herbiri) güneş de, ay da ve diğer yıldızlar da (bilinen bir vakit için cereyan eder) takdir edilen kıyâmet gününe kadar, dünyanın fâni olup yok olacağı zamana kadar kendi yörüngelerinde, kendi alanlarında seyir ve harekete devam eder dururlar. Bütün bunların bu varlağı, bu hareketleri ilâhî bir irâde gereğidir. O Kerem Sahibi Yaratıcı (her işidüzenler) mülkünde dilediğini yaratır ve yaşatır, dilediğini de imha eder ve öldürür, kimini varlığa, kimini de muhtaç duruma düşürür, her irâdesi bir hikmete dayanmaktaır. Ve o Yüce Mâbud (âyetleri ayrıntılı olarak açıklar) Onun birliğine, azamet ve kudretine işâret ve şâhitlik eden alâmetleri, kudret eserlerini halkın dikkat nazarlarına sunarak kendilerine pek açık ibret ve uyanma vesileleri meydana getirmiş olur. İşte Peygamberleri göndermesi, onlara kitaplarını indirmesi, o kitaplar vasıtasiyle kudret eserlerini kullarına bildirmesi ve kullarını bir takım vazifeler ile yükümlü tutması da o hikmet sâhibi Yaratıcı’nın mükemmel hikmetine ve rahmetine şâhitlik eden birer kutsî âyetden, birer eşsiz delilden ibâretdir. Evet.. Yüce Mâbud, böyle âyetlerini, varlığına şâhitlik eden delillerini bildiriyor. (Tâki) Ey insanlar!. (Rab’binize kavuşacağınızı kesin olarak inanasınız) ona göre hareketinizi düzenleyesiniz. Evet.. Bu kadar muazzam kâinatı meydana getirmiş ve idâre etmekte bulunmuş olan bir Yüce Yaratıcı, artık insanları öldürdükten sonra tekrar diriltmeğe, başka bir âleme götürmeğe kaadir olamaz mı?. Elbette kaadir olur inandık ve tasdik ettik!. Binaenaleyh o kâinatın yaratanını tasdik, onun bütün beyanlarını kabul ederek yüceltmek bütün insanlık için en mühim bir vazîfedir.
Ra'd 13:3
Bu mübârek âyetler de Kâinatın Yaratıcısının yeryüzünde meydana getirmiş ve getirmekte olduğu pek mühim ve hayat bahşeden eserleri nazarı dikkatlere sunmaktadır. Şöyle ki: Kâinatın Yaratıcısının birliğine, sonsuz kudretine birçok semavî deliller mevcut olduğugibi birçok yeryüzü ile ilgili deliller de mevcuttur. Evet.. (O, o) Kudret Sâhibi Yaratıcı (dir ki, yeryüzünü uzatmıştır.) üzerinde doğuya, batıya, kuzeye, güneye doğru yayılmış nice sahalar, sahralar meydana getirmiştir ki, insanlar ve diğer hayvanlar yeryüzünde ikâmet edip yaşayabilmektedirler. Aslında astronomi ilmine göre yer bir küre halinde bulunmaktadır. Fakat öyle olsa da madem ki, pek büyük bir cisim halinde bulunuyor, onun her kıt’ası dümdüz sahaları kapsıyor, bütün insanlık onun üstünde yerleşmeyi, sükûn bulmayı başarıyor ve onun dümdüz, yassı bir halde bulunduğunu görüp duruyor, artık onun bu harikulâde vaziyeti, Allah’ın kudretine pek mükemmel bir delil bulunmaktadır. (Ve) Cenâb-ı Hak (on’da) yeryüzünde (sâbit dağlar) da yaratmıştır ki, yerlerinden ayrılıp başka yerlere intikâl etmiyorlar, kendilerinde bir hareket hâli görülmüyor, bir nice fâideleri taşımaktadırlar, bunlar da Allah’ın kudretine birer delildirler. (Ve) Yüce Yaratıcı yeryüzünde (ırmaklar) da (yaratmıştır) bunlar bir hayat kaynağıdır, yeryüzünde halkın menfaatleri için akar dururlar, nice ekinlerin, ağaçların büyüyüp gelişmesine hizmet ederler. (Ve) O Kerem Sâhibi Yaratıcı (on’da) o yeryüzünde (meyvelerin hepsinden) bütün farklı nevîlerinden (ikişer çift yetiştirmiştir.) yani: Bütün meyvelerin nevîlerini iki farklı sınıfa ayırmıştır. Şöyle ki: Tatları, renkleri, hacimleri gibi vasıfları bakımından ikişer kısım üzere yaratılmışlardır. Bütün bunlar Allah’ın birer kudret eseridir. Ve O Hikmet Sâhibi Yaratıcı (geceyi gündüze bürüyor) yani: Gecenin karanlığı ile gündüzü örtüyor, gündüzün ışığıyla da geceyi aydınlatıyor. Yeryüzünde yaşanılabilmesi için böyle çeşitli, farklı hadiseleri meydana getiriyor. Artık (şüphe yok ki, bun’da) bu ifâde edilen büyük hâdiselerin bu hâlinde (düşünen bir kavim için elbette ibretler vardır) Evet.. Akıllarını güzelcekullanan, lâyıkı şekilde düşünen insanlar için bütün bu garip, ve tekrar edip duran enteresan hadiseler birer parlak delildir ki, Allah’ın varlığını ve kudretini isbata kâfidir.
Ra'd 13:4
Kâinatın Yaratıcısının varlığına, ve yüceliğine dâir daha nice deliller vardır. (Ve yeryüzünde) Kısaca: Yerde (birbirine yakın) bitişik ve ayrı (kıt’alar vardır) ki, yaratılışları farklıdır. Meselâ: Bir kısmı pek verimlidir, bir kısmı ise verimli değildir, ziraate elverişli bulunmaz. Veya bir kısmı ziraate uygun ise de üzerinde ağaç yetişemez, diğer bir kısmı ise üzerinde ağaçlar yetiştiği halde ziraat mümkün olmaz. Bunlardaki bu farklı kabileyetler de Allah’ın kudretinin büyüklüğüne işâret edip durmaktadır. (Ve) Yeryüzünde (üzüm bağları vardır.) asılları bir olduğu halde çeşitli guruplara ayrılmış bulunurlar. (Ve) Yine yeryüzünde (ekinler ve bir kökten ve çeşitli köklerden dallanmış hurma ağaçları vardır ki, hepsi de bir su ile sulanır) bir toprakta gelişip büyür, böyle olduğu halde yine çeşitli kabiliyetlerde bulunurlar. (Ve) Kısacası onların (bazılarını bazıları üzerine yemişi hususunda) meselâ: Tatlı veya ekşi veya acı bulunmaları İtibariyle (üstün kılıyoruz) bu ihtilâf ise şüphe yok ki, ilâhî kudretin, ve ilâhî iradenin menfaat gereği olan bir eseridir. Artık (muhakkak ki, bun’da) bu beyân olunan pek büyük, muhtelif yaratma hususunda (akıllı düşünen bir kavim için deliller vardır.) Evet.. Bu çeşitli ve muazzam eserlerin yaratılışını güzelce düşünmeye, tefekküre güç yetiren zâtlar için bu hâdiselerin her biri pek mühim bir ibret ve uyanmavesilesidir, Hikmet Sâhibi Yaratıcının varlığına, kudret ve azametine pek büyük bir rehberdir. Ne hikmettir ki, Ey Rabbim!.
“Bu bağın ger hakikatte suyu bir bağıbanı bir”
“Veli olmuş hakayıkte nice türlü semer peydâ”
-Üsûlî-
§ Sınv; Budak, bir kökten çıkan budak ve çatal demektir. Benzer ve karındaş mânâsında kullanılmaktadır. Tesniyesi, sınvandır. Çoğulu da sinuvan’dır.
Ra'd 13:5
Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’kın ölüleri de diriltmeğe kaadir olduğunu, bu hakikatı inkâr edenlerin ise ne kadar müthiş bir durumda bulunmuş olacaklarını bildiriyor. Ve o inkârcıların ne kötü temennilerde bulunduklarını beyân ile onların, geçmiş ümmetlerin tarihî durumanndan ibret almaları lüzumuna işâret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber! Sen açık olan peygamberliğini kâfirlerin yalanlamalarına (şaşıyorsan) ondan daha fazla şaşılacak şey vardır. (İşte asıl şaşılacak şey) her yönüyle şaşırıp kalmaya lâyık olan lâkırdı (onların) o kâfirlerin (biz toprak kesildikten sonra mı) ölümümüzü müteakip mi (mutlâka biz yaratılacağız demeleridir) o inkârcıların bir alay, bir istif hami inkârî (iptal ve kınama ifade eden soru) yoluyla böyle söylemeleri daha fazla şaşırmayı gerektirmektedir. Kendilerini ve bütün kâinatı yoktan var etmiş olan bir Yüce Yaratıcının, kullarını öldürdükten sonra tekrar diriltmeğe kaadir olduğunu naslı inkâr edebilirler?. Bu ne kadar cehâleti. Yoktan var etmeye kaadir olan bir Kudret Sâhibi Yaratıcı,öldükten sonra diriltmeye kaadir olamaz mı?. Bu nasıl uzak görülebilir?. Bunu inkâr etmek, Kâinatın Yaratıcısını da inkârı gerektirir. (Onlar) Allah’ın kudretiyle ölülerin tekrar dirileceklerine inanmayanlar (o kimselerdir ki. Rablerini) de (inkâr etmişlerdir) çünki Allah’ın kudretini inkâr edenler, Cenâb-ı Hak’kın ölüleri tekrar dirilteceği hakkındaki beyanatını kabul etmeyenler, o Kerem Sahibi Yaratıcının bu kâinatı başlangıçta yoktan var etmiş olduğunu inkâr etmiş bulunurlar. (Ve) Böyle bir küfrde devam edip duranlar yok mu, yarın kıyâmet günü (boyunlarında demir zincirler bulunan da onlardır) onlar küfrleri sebebiyle böyle bir zillet ve cezaya tutulacaklardır. Onlar için artık kurtuluş yoktur. (Ve onlar âteş ehlidirler.) cehennemlere atılacaklardır. (Onlar orada ebedî olarak kalacak kimselerdir.) Artık oradan ne çıkabileceklerdir, ne de tekrar öleceklerdir, ebediyen azap görüp duracaklardır.
Ra'd 13:6
(Ve) Ey Yüce Peygamber!. (Senden) Bir alay ve yalanlama yoluyla (güzellikten) âfiyet ve ihsandan, rahmet ve selâmete kavuşmaktan (evvel kötülüğü) azâbı, azabın kendilerine bir an evvel gelmesini (çarçabuk isterler) yani: O kâfirler, âhiret azâbını inkâr ediyorlar, dünya azâbı ile tehdit edildikleri zaman da: “Haydi o azâbı meydana getir, bakalım” diyerek onun da aslı olmadığını iddiaya cür’et gösterirler, Rasûlü Ekrem’i yalanlamaya kalkışırlar. (Ve halbuki: Onlardan evvel, ibret alınacak nice azap örnekleri gelip geçmiştir.) Evet.. Vaktiyle Peygamberlerini inkâr eden kavimlerin başlarına gelmiş olan azaplar, felâketler tarihen sâbitdir, O kavimler de bu kavimlergibi Peygamberlerini tasdik etmemişlerdi, küfrleri yüzünden nice azaplara uğramışlardı. Onlardan olsun bir ibret dersi almalı değil midirler?. (Ve şüphe yok ki, Rab’bin insanlar için zulmlerine karşı elbette ki) yine (birçok mağfiret sahibidir) onları zulmlerinden, küfrlerinden dolayı hemen mahvedip cezalandırmıyor, kendilerine mühlet veriyor, uyanmaları için müsait vakit bırakıyor, imân ettikleri zaman onların geçmiş küfrlerini affedip bağışlıyor. Bütün bunlar, onların haklarında bir mağfiret ve yardım eseridir. Yoksa dileyecek olsa yeryüzünde gezebilecek bir kâfir bile bırakmaz. (Ve) Maamafih (yine şüphesiz ki Rab’bin azâbı da pek şiddetlidir.) Dinsizliklerinde israr edip duran ve o hâl üzere ölen kimseler hakkında da Allah’ın azâbı pek fazladır ve sonsuzdur. Binaenaleyh Son Peygamberden aceleyle azap isteyen o cahil inkarcılar da artık uyanmalı, dünya tarihinden ibret almalı değil midirler?.
§ Mesülât; Müslenin çoğuludur, kendisiyle darbı mesel olunan azap mânâsınadır. Azap ile azâbolunan kimse arasında bir benzerlik bulunacağından dolayı azâba “müsle” denilmiştir.
Ra'd 13:7
Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’in göstermiş olduğu mucizelere rağmer onun peygamberliği hakkında diğer bir mucize meydana gelmesini inkârcıların istemi; bulunduklarını bildiriyor. Ve Cenâb-ı Hak’kın her şeyi bildiğini belirterek o inkârcılarır ne gibi bozguncu bir maksaddan dolayı öyle mucize talebinde bulunduklarına isâre etmektedir. Şöyle ki: (Ve o kâfir olanlar) haşır ve neşri inkâr edenler, başlarına bir azabın gelmesini alay yoluyla isteyenler, bir de (der ki: Onun üzerine) yan MuhammedAleyhisselâm’a (Rab’binden bir mucize) Hz. Musa’nın asası gibi Salih Aleyhisselâm’ın dişi devesi gibi bir mucize (indirilmiş olmalı değil mi idi?, O kâfirler, Kur’an’ı Âzim’in bir ebedî mucize olduğunu anlamak istemiyorlardı, bil takım maddî mucizelerin gösterilmesini istiyorlardı, maksatları hakkı kabul etmel’ değil, belki inkârlarında devam edip durmak idi. Yoksa Rasûlü Ekrem’in ayın yarılmas gibi, az bir yiyecek ile büyük bir cemaati doyurmak gibi, mübârek parmaklan arasındar suların fışkırması gibi maddî mucizeleri de meydana gelip durmakta idi. Yüce Peygamberimiz ise kavminin imâna gelmesini çok arzu buyurduğu için onların sualle rine hemen cevap vermek isterdi. Mucizelerin istenildiği gibi gösterilmesini belki arzı buyururdu. Halbuki, vaktiyle diğer Peygamberlerin gösterdikleri maddî mucizeleri de kavimlerinden bir kısmı kabul etmemişlerdi. Cenâb-ı Hak’ki bize göster görelim gib temennilerde bulunmuşlardı. Binaenaleyh şimdi Resûli Ekrem Efendimizde onlarır diledikleri hârikaları gösterecek olsa idi yine imân etmeyeceklerdi. Kısacası Cenâb-Hak’da Yüce Peygamberine teselli vermek için ve her isteyenin arzusuna göre mucize göstermeye bir mecburiyet bulunmadığına ve meydana gelen herhangi bir mucizenin bir rahmet olmak için kâfi bulunduğuna işâret için buyuruyor ki: Resûlüm!. (Sen ancak bir uyancısın) Senin vazîfen kavmine Allah’ın azâbını haber vererek onları uyarmak ve korkutmaktır. Âyetleri, mucizeleri getirmek ise senin üzerine bir vazife değildir. (Ve her kavim için bir hidâyet rehberi vardır) bir Peygamber gönderilmiştir ki, onlar Cenab’ı Hak’kın kendilerine verdiği âyetlerle, zamanlarına münasip mucizeler ile ümmetlerini Allah’ın dinine dâvetde bulunmuşlardır. O Peygamberler, öyle herkesin arzusuna göre bir mucize, bir âyet göstermekle yükümlü bulunmamışlardır. Mucizeler kavimlerin zamanlarına,kabiliyetlerine göre meydana gelmiştir. Ve meydana gelen herhangi bir mucize peygamberliğin sabit olması için yeterli bir delil olduğundan başka mucize göstermeye lüzum yoktur. Binaenaleyh Ey Peygamberlerin sonuncusu! Sen de kavmini dine dâvet etmekle, onlara Kur’an’ı Kerim âyetlerini tebliğ eylemekle, peygamberlik vazifeni yerine getirmekle bulunmaktasın, artık o inkârcıların sözlerine iltifat etme, onların lâkırdılarından dolayı üzülme.
Ra'd 13:8
O inkarcılar, Allah Teâlâ’nın varlığına, kudretine dâir mucizeler mi istiyorlar?. Bir kere düşünmeli değil midirler ki, (Allah Teâlâ her dişinin neyi yükleneceğini) yani: Doğuracağı çocuğun erkek mi, dişi mi, bir mi, birden çok mu olduğunu ve diğer vasıflarını tamamen bilir (ve) erham denilen (döl yataklarının neyi eksiltip ve neyi arttıracağını) da (bilir) yani: Hamilelik müddeti bazen uzar, bazen da kısalır. Bütün bunlar Cenâb-ı Hak’ca bilinmektedir. Hamilelik müddeti bazen yedi aydan iki seneye kadar devam eder. Bu İmamı Âzam’a göredir. Veya yedi aydan dört seneye kadar uzar, bu da İmamı Şafiî’ye göredir. Veyahut yedi aydan beş seneye kadar uzanır. Bu da İmamı Mâlik’e göredir. Allah hepsine rahmet eylesin. (Ve her şey onun katında) Cenâb-ı Hak’kın ilmi ve kudreti yanında (bir ölçü iledir) her şeyin nicelik ve niteliği Allah katında ayrıntılı olarak ve mükemmel şekilde bilinmektedir. Artık hiç bir mahlukun varlığı, vasıfları, kabiliyeti kendi kendine artıp eksilemez, Allah’ın ilmine aykırı bir şey meydana gelemez. Binaenaleyh imân edenlerin de etmeyenlerin de kimlerden ibâret olduğu Allah katında bilinmektedir, takdir edilmiştir. Kendi kabiliyetleri ve irâdelerindendolayı sürekli küfr içinde yaşayacak olanlar da Allah’ın katında bilinmektedir, artık ne kadar mucize görseler de onların hâli değişmeyecektir.
Ra'd 13:9
O Yüce Yaratıcı (Gizliyi de ve açıkta olanı da) ezelî ilmiyle tamamen (bilicidir) evet.. Cenab’ı Hak, var olanı da, yok olanı da bilir bütün hazır olanları da gaip bulunanları da bilir, kimlerin kabiliyetlerini, irâdelerini güzelce kullanarak imân şerefine kavuşacaklarını ve kimlerin bu gibi kuvvetlerini kötüye kullanarak küfr ve fişka düşmüş olacağını da bilir. Hz. Peygamberden mucize talebinde bulunanların da bu mucizeyi bir irşâd ve imâna vesile olmak için mi, yoksa bir inat ve alay yoluyla mi istemiş olduklarını da bilir. Şüphesiz inanıyoruz!. Evet.. O Kâinatın Yaratıcısı (pek büyüktür) o bütün noksanlardan uzaktır. Kısacası mahlukata âit oluo, sonradan olma ve ihtiyaç gereği bulunan cisim olmaktan, zaman ve mekâna ihtiyaçtan münezzehtir, beridir. Ve o Yüce Mâbud (her şeyden üstündür.) bütün kâinat, onun kudreti, hâkimiyeti altında bulunmaktadır. En muazzam, en yüce bir varlığa sahiptir. Sonsuz bir ilm ile bir kudret ve hikmet ile vasıf lanmaktadır. inandık ve tasdik ettik. “Varlığın bilme ne hâcet küre-i âlem ile” “Yeter isbatına halk ettiği bir zerre bile” -Şinasi-
Ra'd 13:10
Bu mübârek âyetler, Allah’ın ilminin açık ve gizli bütün halleri ve olayları kuşatmış olduğunu bildiriyor. Ve bütün insanlığı meleklerin koruyup takip ettiklerini ve birkavim kendi güzel, hayırlı hallerini değiştirmedikçe onların nîmetlerinin, kudretlerinin üstünlüklerini mahvedilmeyeceğini ve değiştirilmeyeceğini açıklamaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!. Senin vazîfen ilâhî hükmleri ümmetine tebliğdir. Artık onlar düşünsünler, şüphe yok ki, onların bütün halleri, hareketleri Cenâb-ı Hak’ca bilinmektedir. Onlara hitâben tebliğ et ki: Ey mükellef insanlar!. (Sizden) İçinizden herhangi (sözünü gizleyen) maksadını içerisinde saklayan (ve sözünü açıklayan) ortaya koyan kimsenin bu halleri Allah’ın ilmine göre eşittir. Bunların hepsini de Cenâb-ı Hak, tamamen bilir. Buna inancımız tamdır. (Ve geceleyin saklanan) kendisini gecenin karanlıkları içinde gizlemeğe çalışan (ile gündüzün meydana çıkan) herkesin göreceği şekilde açıkça dolaşıp duran (kimse) de onun bu halleri de Cenâb-ı Hak’ka göre (eşittir.) hepsini de tamamiyle görür, bilir, meleklerine kaydettirir. Hiçbir şey, o Yüce Yaratıcıya gizli, meçhul kalamaz. Artık her insan, bu ilâhî kudreti düşünüp de kendi işlerini, sözlerini ona göre düzenlemelidir.
Ra'd 13:11
(Onun için) Öyle yaptıklarını gizleyen ve açıklayan ve saklanan veya meydana atılan herhangi bir kimse için kendisini (önünden ve arkasından) yani: Her tarafından (takib edenler) “hafaza” denilen melekler (vardır ki, onu) o kimseyi veya onun amellerini (Allah’ın emriyle muhafaza ederler) kendisini bir takım musibetlerden korurlar. Bütün işlediklerini birer amel defterine yazmakla zapt etmişbulunurlar. Evet.. Cenâb-ı Hak hikmet gereği insanlara bir kısım melekleri memur tâyin etmiştir. Bunlara “hafaza melekleri” denir. İnsanları gündüz ve gece melekleri muhafaza etmektedirler. Gece melekleri gündüz meleklerini ve bilakis gündüz melekleri de gece meleklerini takib ederler. Ve her insanın sağ ve sol tarafında birer melek bulunarak onun güzel ve çirkin amellerini yazarlar. Ve bu melekler insanları uyurken ve uyanıkken bir takım cinlerin, insanların ve mikropların kötülüklerinden korurlar. Bu muhafaza meleklerinin bulunmasında bir nice hikmetler vardır. Kısacası: Bunların varlığına inanan bir kimse, onlardan korkarak, utanarak günahlardan kaçınır, daha fazla edebli ve temiz bir halde yaşamaya çalışır. Binaenaleyh bunların bulunması da insanlık hakkında ilâhî bir lütuftur. (Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ) her şeye tam olarak kaadir ve mülkünde dilediği gibi tasarruf hakkına sâhip olduğu halde (herhangi bir kavimdeki hâli) onlara verdiği nîmet ve kudreti veya temiz yaratılışı (değiştirmez) o kavmi bunlardan mahrum bırakmaz (onlar kendi nefislerindekini) güzel hallerini, çirkin haller ile (değiştirmedikçe) binaenaleyh bir millet Allah Teâlâ’nın hükmlerine riâyet ettikçe, kendi güzel ahlâk ve davranışlarını değiştirmedikçe kavuştuğu nîmet ve kuvvet devam eder durur. Aksi takdirde ise nankörlük etmiş, Allah’ın emrine aykırı hareketde bulunmuş olacağı için elbette ki, kavuşmuş olduğu güzel varlıktan ergeç bir gün mahrum kalacaktır. İşte İslâm tarihi de bu hakikat için bir çok örnekle doludur. Vaktiyle müslümanlar İslâmiyet sayesinde pek güzel amellerde, hareketlerde bulunmuş oldukları için dünyanın her tarafında muvaffakiyetlere ulaşmışlar, pek parlak bir varlık göstermişlerdir. Bilahara aralarındaki dayanışma bozulmuş, bir kısmının ahlâkı, davranışları değişmiş, bir takım yabancı milletlerin kötü telkinlerine kapılmış olduklarıiçin zayıf düşmüşler, varlıkları parçalanmış, eski kuvvet ve kudretleri yok olmaya yüz tutmuş, ülkeleri yabancı milletlerin ellerine geçmiştir. Bununla beraber müslümanlar, yine ümitsizliğe düşmemelidir, üzerlerine düşen kutsî vazîfeleri yerine getirmeye çalışmayı bir gâye, bir kurtuluş vesîlesi bilmelidir, kusurlarından, ahlaksız hareketten kaçınıp tövbekâr bulunmalıdır, doğuda batıda bulunan bütün müslümanlar, kendi aralarındaki din kardeşliğinin değerini bilerek mümkün olduğu kadar birbirine dayanmak, birbiri hakkında iyiliksever bir halde yaşamaya çalışmalıdır. Bu vesîleile İslâm âleminin yükselmesini, varlığını korumaya muvaffak olmasını Allah’ın lutfundan bekleriz. (Ve) şuna da inanıyoruz ki: (Allah Teâlâ bir millete) kendi kötü amelleri, niyetleri yüzünden (bir kötülük) bir helâk ve azap (isteyince de artık onu) o felâketi, o milletten (geri bırakacak yoktur) hiç bir kimse, ne hafaza melekleri ve ne de diğer kuvvetler o kötülüğü o milletten bertaraf edemez. Elbette ki: Allah’ın iradesine aykırı bir harekete hiç bir mahlûk kaadir olamaz. (Ve onlar için) Öyle kahr ve yok edilmeleri hakkında ilâhî iradenin tecelli ettiği kimseler için (ondan başka) o Yüce Yaratıcı’dan başka (bir yardımcı da yoktur) Evet.. O kimselerin işlerine idâre edecek, onlara yardımda bulunacak, onları kendilerine o yönelen azaptan, felâketten kurtarabilecek bir zât da bulunamaz. Şüphe yok ki, ilâhî iradenin, rabbanî kudretinin ortaya çıkmasına hiç bir mahlûk engel olamaz. Artık bütün insanlık için en birinci kurtuluş çaresi, Cenâb-ı Hak’kın dinine sarılarak bütün muvaffakiyetler! ondan beklemektir. Ve başarı Allah’tandır..
Ra'd 13:12
Bu mübârek âyetler de Kâinatın Yaratıcısının varlığına, birliğine, kudret vehazametine, nîmetve azabına âit diğer delileri nazar-ı dikkatlere sun uy or. Cenâb-ı Hak’tan başkasına yapılan duaların, kulluk vazifelerinin asla kabule yakın olamıyacağını güzel bir misâl ile anlatmaktadır. Şöyle ki: (O) Yüce sıfatları beyân olunan Allah Teâlâ (o) Yüce Yaratıcı (dîr ki, size korku ve ümit için) yani: Yıldırım düşmesinden korkasınız ve yağmur yağacağını ümide düşesmiz diye (şimşeği gösterir) siz onu ateş saçar bir halde görürsünüz ve onu yağmur yağacağına bir işâret tanımış bulunursunuz. (Ve) Hikmet Sahibi Yaratıcı ağır ağır bulutlar yaratır.) O bulutlar ki: Hava boşluğunda meydana gelerek yağmurları taşır bir halde gözlere çarpar dururlar. Bunlar nekadar mühim birer kudret eseridir.
Ra'd 13:13
(Ve) Ra’d denilen (gök gürlemesi) veya bulutları sevketmekle emrolunan melek (Allah’ı) o Kerem Sahibi Mabudu (hamd ile) tesbihte bulunur. O gök gürlemesi, lisanı hâl ile Cenab’ı Hak’kın birliğini, lûtuf ve Kerem’ini ifâde etmiş olur. Yahut o gök gürlemesini işiten uyanık ruhlu zâtlar: “Subhanallah velhamdülillah (Allah’ı tenzih ederim: Ve Hamd Allah içindir.)” diyerek Hak Teâlâ’ya hamd eder ve övgüde bulunurlar. (Melekler de o’nun) o Yüce Yaratıcının (korkusundan) onun heybetinden, ululuk ve yüceliğinden dolayı (tesbihte bulunurlar) O Kerem Sahibi Mâbud’u kutsar ve yüceltip dururlar. (Ve) O hikmet Sahibi Yaratıcı (yıldırımları gönderir) onlar isabet ettiği kimseleri yakıp parçalar, âteş halinde yeryüzüne dağılır. Cenâb-ı Hak onları dilediğine hemen isabet ettirir.) onu bu suretle helâk etmiş olur. (böyle iken) Böyle müthiş alâmetler, kudret işaretleri ve birlikdelilleri mevcut iken (onlar) o kâfirler (Allah hakkında mücadelede bulunurlar) Hak Teâlâ’nın varlığını, birliğini, insanlara Peygamberlerini göndermiş olduğunu inkâra cür’et gösterir dururlar. (Halbuki, O’nun) O Kâinatı Yaratanın (kuvveti) veya mahlûkunu yakalaması veya düşmanlarına karşı galibiyeti (pek şiddetlidir.) O münkirler, bunu düşünerek, anlayarak kendilerini en büyük bir felâketten kutarmaya çalışmalı değilmidirler?. Onlar o küfr ve inkârın korkunç âkıbetini hiç düşünmezler mi?. Ne kadar büyük cehalet ve gaflet!. Kısacası: Bütün gözlerimizin önünde tecellî edip duran gökler, yerler, parlak yıldızlar ve diğer çeşitli hâdiseler Cenab’ı Hak’kın varlığına, azamet ve kudretine şahitlik ediyor, bütün bunlar lisanı hâl ile o Yüce Yaratıcıyı biliyor ve tesbihte ediyor.
Evet.. Dağlar, deryalar, ağaçlar bütün Cenâb-ı Hak’ki tesbih eder ve yüceltir dururlar. Fakat her işitici bu sırları anlayacak bir halde bulunmaz. Bilâkis nice kötü ruhlu kimseler vardır ki, bütün bu kâinat o Yüce Yaratıcı’nın varlığına, ilm ve hikmetine, kudret ve azametine şahitlik edip durmakta iken onun mukaddes varlığını, yaratıcılığını inkâr cinâyetini işlemekten kendilerini alamazlar. Böyle bir inkâr, ne kadar âdi bir ruh halinin eseridir. Bu inkârın zararını bir kere düşünmeli değil midirler?.
Ra'd 13:14
(Hak olan dâvet. Allah içindir) Yani: Yerinde yapılan, Hak’ka uygun, kendisine icâbet edilmeğe en lâyık dâvet, Allah’ın birliğini, Hz. Muhammed Peygamberliğini kabul için yapılan dâvettir ki, bu hemen kabul edilmesi en mühim bir kulluk vazifesidir. Nitekim kabule lâyık olan dua da ancak Cenâb-ı Hak’ka yapılacak dua ve yakarıştan ibârettir. (Ve ç kimseler ki. Allah’tan başkalarına duada bulunurlar) yani: O kâfirler ki, Allah Teâlâya değil, kendi putlarına duada bulunur, onlardan bir fâide ümid eder dururlar. (Onların hiçbir şey ile isteklerini karşılamazlar) o kendilerine yalvarıp dua ettikleri putları, ne bir fayda vermek ve ne de bir zarar def etmek için onların dualarını kabule güç yetiremezler. Onlara boş yere dua etmiş olurlar. Böyle duada bulunaların durumu (ancak) kendi kendine gelip (ağzına erişsin diye suya karşı iki avucunu açan kimse gibidir) hiç su, onun bu maksadını anlayarak onun ağzına gelir akar mı?. Nerede O!. (Halbuki, o su ona) Öyle iki avucunu açan kimseye (ulaşıcı değildir.) Artık o temenni, boş yere yapılmış olmaz mı? İşte putlardan fâide bekleyen kimselerin onlara karşı yaptıkları dualarda böyle boş yere yapılmış bir temenniden başka bir şey değildir. (Kâfirlerin) Böyle yaptıkları (duâları ise ancak bir sapıklık içindedir.) zâyi olmuş gitmiştir, onlar için bir fâide temin edemez. Putlar o duaları kabul etmek kudretine sâhip değildirler. Artık bütün insanlar için lâzımdır ki, bu kâinatta hâkim olan Yüce Yaratıcıyı bilip tasdik etsinler, bütün ibadetlerini onun için yapsınlar, o’ndan selâmeti, hidayeti, kurtuluş ve mutluluğu niyazda bulunsunlar.
Ra'd 13:15
Bu mübârek âyetler, bütün kâinatın Cenâb-ı Hak’ka kulluk secdesinde bulunduklarını bildiriyor ve Kâinatın Yaratıcısı ile mahlûkatı arasında büyük farklara işâretederek bütün insanlığı; o Yüce Yaratıcıyı tasdik etmeye ve birlemeye dâvet buyurmakta bulunuyor. Şöyle ki: Bütün yaratılış eserleri, Allah’ın birliğine şahitlik eder. (Ve göklerde ve yerde) Melek, insan ve cin vesâire adına (kim var ise ve) onlardan gölge sahipleri olanların (gölgeleri de sabah ve akşam vakitleri) yani: Her zaman (ister istemez) yani bir kısmı tam bir itaat ve zevk ile, bir takımı da istemeyerek, bir mecburiyet sebebiyle (Allah Teâlâ’ya secde eder) onuniçin kulluk secdesine kapanır, yüzünü yerlere koyar. Veya o Kâinatın Yaratıcısına saygı ile ona karşı kulluğunu itirafta bulunur. Evet.. Bütün melekler, Cenab’ı Hak’ka tam bir itaatle secde eder, O’nun ilâhlığını itiraf ile kulluk lisanlarını süslerler, vakit vakit kulluk secdesine kapanırlar. Yerlerde bulunan müminler de yine bir vicdan neş’esi ile, bir hürmet duygusu ile böyle kulluk secdesine devam ederler. Kâfirler, münâfıklar ise Allah’ın birliğini o’na secdenin lüzumunu isteyerek tasdik etmezlerse de sırf bir zorlama veya dünyevî bir menfaat sebebiyle veyahut bir gösteriş için veyahut başlarına gelen bir musibetten kurtuluş ümidiyle Allah Teâlâya yalvararak ister istemez secdelere kapanırlar. Gölgelerin secdelerine gelince: Güneş vesâirenin ışıklarının yansıması ile meydana gelen gölgeler, birer kudret eseridir. Bunlar da ister istemez Kâinatın Yaratıcısının varlığına işâret edip durmaktadır. Onlar da kendilerine mahsus bir tarzda Yüce Mâbud için kulluk secdesine kapanmşı bir vaziyette bulunmaktadırlar. Onlar da lisanı hâl ile tevhit ve tesbihle bulunurlar. Bununla beraber Cenâb-ı Hak onlara da bir kavrayış bir kulluksecdesi duygusu ihsan etmiş olabilir. Bu uzak görülemez. Gölge sahiplerinin secdeye kapanmaları, gölgelerin de birer secde vaziyeti almakta olduğunu göstermektedir.
§ “Guduv”; gadatın çoğuludur ki: Sabahtan öğleye kadar olan vakitlerdir.
§ “Âsâl”; da aslın çoğuludur ki: İkindi ile güneşin batısı arasındaki vakitlerdir. Bunlardan burada kastedilen, bütün vakitlerdir. Bu 15. âyeti celîle secde âyetlerindendir. Bunu okuyan için de dinleyen için de tilavet secdesinde bulunmak bir sünnettir.
Ra'd 13:16
Resûlüm!. O inkârcılara, Allah’ın mâbudluğunu düşünmeyen gâfillere (de ki: Göklerin ve yerin Rab’bi kimdir?.) bunların ve bunlarda bulunanların yaratıcısı, sahibi, işlerinin idârecisi kimdir?. Bir kere bunu düşünmeli değil misiniz?. Yüce Resûlüm!. O gâfilere (de ki:) Bütün onların Rab’bi yalnız (Allah’tır) O’ndan başka Âlemlerin Rabbi yoktur. Siz de bunu vakit vakit itiraf edersiniz. O halde Yüce Resûlüm!. Onlara (de ki: O’ndan) o âlemlerin Rab’binden (başka dostlar nil edindiniz ki) bir takım putları Tanrı sanarak kendilerine tapındınız ki, onlar (kendi nefisleri için bile ne bir faydaya ve ne de bir zarara sâhipolamazlar) onlar kendileri için ne bir menfaat sağlayabilirler ve ne de kendilerine yönelen bir zararı def etmeye güç yetirebilirler. Artık ey putperest insanlar!.Sizlere ne fâideleri olabilir ki, onlara tapınıyorsunuz?. Bir kere düşünmeli değil misiniz?. Yüce habibim!. O gâfillere (de ki: Hiç kör ile gören aynı olur mu?.) Yani: Hiç bilen ve gören bir Yüce Yaratıcı ile bilmekten, görmekten mahrum, âdi bir mahlûk eşit midir. Öyle bir mahlûka tapılabilsin veya hakikatları görmeyen, hakiki mâbudunu tanımayan bir kâfir ile Hakkı tanıyan yüce Mâbud’a kullukta bulunan bir mü’mineşit midir?. Elbette eşit değildir. Kâfir, hidâyetyolunu görüp tâkibetmekten âciz bulunmaktadır. Bir mü’min ise hidâyetyolunu takibederek bir ebedî saadet sahasına erişecektir. (Veya karanlıklar ile aydınlık eşit olur mu?.) Elbetteki eşit olamaz. Evet.. Küfr ve sapıklıktan ibaret olan şeyler ile sırf hidâyet olan Allah’ı birleme ve imân arasında eşitlik düşünülemez. Küfr ve sapıklık, insanı karanlıklar içinde bırakır, mahveder. Allah’ı birlemek ve hakikî imân ise insanı bir selâmet ve saadet sahasına kavuşturur, onu ebedî, mutlu bir hayata ulaştırır. Artık nasıl olur da böyle bir aydınlık dururken öyle karanlıklar tercih edilebilir?. Ey Yüce Peygamber!. (Yoksa) o kâfirler (Allah’a öyle ortaklar mı kıldılar ki) yani: Kendileri de öyle bir iddiada, bir kanaatte bulunamazlar ki, (onlar da) o ortaklarda (Allah’ın yarattığı gibî yarattılar da) meselâ: Onlar da gökler gibi .yerler gibi, güneş ve ay gibi şeyleri yoktan var ettiler de (artık onlara) o müşriklere (bu yaratma birbirine benzer mi göründü) yani: Allah Teâlâ’nın yaratması ile o’na ortak koştukları şeylerin bu yaratmaları arasında bir benzerlik mi meydana geldi de artık Allah’ın neleri yaratmış olduğu ile bunların neleri yarattıklarını birbirinden ayırt edemez oldular!. Ve onları da bu yaradılışlarından dolayı ibâdete lâyık gördünüz!. Halbuki, böyle bir benzerlik meydana gelmiş değildir, o putların böyle birşeyi yaratamıyacağını siz de bilirsiniz. Artık o putlar, ibâdete nasıl lâyık olabilirler?. Ey Yüce Resûlüm!. Hakkı ortayaçıkarmak ve kendilerini ikaz ve irşâd için o müşriklere (de ki: Herşeyin yaratıcısı Allah Teâlâ’dır) O’ndan başka yaratıcı yoktur ki, ibâdete lâyık olabilsin (ve o) Kâinatın yaratıcısı (birdir) ilâhlığında, rablığında tektir, birliğe sahiptir. Ve o Yüce Yaratıcı (kahredicidir) isterse bütün kâinatı mahv ve perişan edebilir. Müşrikleri elbette kahredecek ve cezalandıracaktır. Artık öyle Allah’ın kahrından kendilerini kurtaramıyacak olan bir takım putlara ve mahlûk kimselere nasıl ilahlık ve mâbudluk sıfatı verilebilir?. Onlara nasıl ibâdet edilebilir. Bunu her akıllı kimse düşünüp anlayamaz mı?. Bütün insanlar, Kâinatın Yaratıcısının kudret eserlerini düşünüp nurlu bir vicdana kavuşmalıdırlar.
Ra'd 13:17
Bu mübârek âyet, küfr gibi zararlı, fâideden uzak, yok olmaya mâruz olan şeyler ile imân gibi çok fâideli, ebedî selâmete sebep, tercihi kurtuluş vesilesi olan fiil ve davranışların arasındaki farkı hoş bir misâl yoluyla beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ Hazretleri (Gökten bir su indirdi) semâ tarafından, bulutlardan yağmur yağdırdı (da vadiler kendi hacimlerince) kendi kapasitelerine göre veya insanlara faydalı olup zararlı olmayacak bir derecede (akmaya başladı) o yağmur suları sel kesilerek akıverdi. O (sel de hemen kendi üzerine çıkan bir köpüğü) temiz olmayan, faydasız çörçöpten ibâret şeyleri (yüklendi) işte bu bir misâl (ve) yine bunun gibi diğer bir misâl: Şöyle ki:insanların (bir süs) meselâ: Bir altın yüzük veya bilezik yapmak arzusiyle (veya bir eşya) meselâ: Kendisinden istifâde edilecek bir kap veya bir silâh (yapmak isteğiyle) ateş yakıp (üzerinde erittikleri) Altun, gümüş, bakır, demir gibi yerdeki (madenlerden de onun gibi) sellerin üzerindeki köpük gibi (bir köpük) faidesiz, atılması lâzım gelen bir posa meydana gelir. (İşte) Bunlar birer misâl. (Allah Teâlâ Hak ile bâtıla böyle misâl verir.) yani: Hak, imân, İslâm ahlâkı ve benzeri hususlar, kamuya fâideli olan su gibidir veya o süs veya eşya yapılacak kıymetli maden gibidir. Bâtıl ise yani: Küfr ve gayrimeşru olan herhangi bir fâni varlık ise suyun veya madenin üzerinde meydana gelen faidesiz, bilâkis zararlı, hayata muhalif bir köpük, bir posa gibidir ki, onun atılması gerekmektedir. (İmdi o küpk atılarak gidiverir) ondan kimse yararlanamaz, onun atılması umumun selâmeti adına tercih edilmelidir. (İnsanlara fâide verecek şey ise) meselâ: Su gibi, veya süs takımı veya eşya gibi madenî şeyler ise (artık yerde sâbit olarak kalır) ondan herkes istifâde eder. (İşte Allah Teâlâ böylece) güzel, enteresan, ibret verici (misaller getirir) tâki, ey insanlar!. Bu misâllerden istifade ederek hayatınızı düzenleyesiniz, fâideli olup olmayan şeyleri tanıyasınız, ebedî istikbalinizi temin etmiş olasınız. Evet.. Küfr, isyân ahlâksızlık birer zararlı köpük gibidir ki, bunları atmak, bunlardan kaçınmak genelin selâmeti icabıdır. İmân ile güzelce amel ve ahlâkî faziletler, hayatın kaynağı olan su gibidir, ictimâî hayatı süsleyen, düzenleyen süs takımı gibidir, kendisinden hakkıyla istifâde olunacak pek kıymetli eşya gibidir. Artık aklı başında olan bir insan nasıl olur da imâna, salih âmellere, güzel ahlâka aykırı hareketlere cür’et edebilir?.
Ra'd 13:18
Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’kın davetine uyanlarla uymayanların akıbetlerini bildiriyor. İlâhî davete uyanların hakikatı gören, aydın zâtlar olduklarına ve pek güzel mükâfatlara kavuşacaklarına, bu dâvete uymayanların da mânen kör olup kendilerini Allah’ın azabından hiç bir şekilde kurtaramayacaklarına işâret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Rab’lerine) yani: Âlemlerin Rabbinin davetine (uyanlar için) Allah’ın birliğini, 1 – 12. Muhammed’in peygamberliğini tasdik edip Kur’an-ı Kerim’in temsil yoluyla beyân buyurduğu hakikatları idrake çalışarak yüceltmeye vicdanı aydınlatmaya gayret eyleyenler için (bir güzellik vardır) çok güzel, yokluktan korunmuş, pek muazzam bir menfaat vardır ki, o’da cennettir, Allah’ı görme nîmetine kavuşmaktır, (o’na) o dâvete (uymamış olanlar içinde) yani inatçı bir vaziyet alarak Rabbânî daveti kabul etmemiş, öyle pek yüce bir hakikate karşı, inkâra cür’et göstermiş kâfirler için de üç nev’î azap vardır. Şöyle ki: (Yeryüzünde olan şeylerin) bütün malların, servetlerin (hepsi ve bir misli de beraber olacak olsa idi) hepsine birden sâhip bulunsalar idi kendilerini azaptan kurtamak için tümünü birden (fedâ ederlerdi) kendilerini uhrevî azaptan bu şekilde kurtarmaya çalışırlardı. Ne yazık ki, bu mümkün değildir. Bu durum, onların hakkında, birinci nev’i bir azaptır. (İşte onlar ki) O hak davete uymamış olanlar yok mu (hesabın en kötüsü kendileri içindir) ahirette en şiddetli bir hesaba tâbi olacaklardır. Bu da onların hakkında ikinci nev’î bir azaptır. (Ve onların dönüp gidecekleri yer cehennemdir.) Çünki, onlar dünyaya dalmış, Cenâb-ı Hak’ki unutmuş, bütünhayatlarını dünyada küfr ve isyân ile geçirmiş kimselerdir, İşte bu da onların hakkında üçüncü nev’î ve daimî bir hazaptır, bir cezadır, (ve) O cehennem (ne kötü bir yataktır) ne müthiş bir kalınacak yerdir. Onlar orada ebediyen azap görüp duracaklar, bütün bunlar küfrün bir neticesidir.
Ra'd 13:19
(Ya o kimse ki) O imân sahibi olan mübâret zât ki, Hz. Hamza veya Ammar Radiyâllüh Anhümâ gibi muhterem sahabî ki, (sana Rab’binden indirilmiş) Cibrili Emin vasıtasiyle inzâl buyurulmuş (olanın) Kur’an’ı Kerim’in (şüphesiz hak olduğunu bilir) onun hakikaten ilâhî bir kitap olduğunu tasdik eder, artık bu mübârek zât; (o) Ebu Cehil gibi (kör, olan) bâsiret gözü kör, yani ilâhî âyetleri görüp anlamaktan mahrum bulunan (kîmse gibi midir?.) elbette değildir. Hiç aydınlık ile karanlık aynı olur mu?. Bunların aralarındaki farkı (ancak akıl sahipleri) güzelce düşünen, tefekkür eden zâtlar (idrâk ederler) bundan yararlanırlar.
§ Bu âyeti kerime’nin Hz. Hamza ile Ebu Cehil veya benzerleri hakkında nâzil olduğu rivâyet olunuyor. Maamafih hükmü geneldir.
Ra'd 13:20
Bu mübârek âyetler, hakikaten akıllı, düşünen ve imân şerefine ulaşan zatların vasıflarını, ahlâkî olgunluklarını bildiriyor. Onların ne gibi iltif atlara, müjdelere ulaşmış, ne gibi yüce ve ebedî nimetlere kavuşmuş olacaklarını şöylece beyân buyuruyor. (Onlar ki) O güzel vasıfları şöylece beyân olunan zâtlar ki, (Allah Teâlâ’nın ahdini yerine getirdiler) üzerlerine aldıkları vazifeleri yerine getirmeye çalıştılar, ruhlar âleminde itiraf etmiş oldukları Allah’ın rablığını tasdikdedevam ederler (ve verdikleri sözü bozmazlar) imânlarında, sözlerinde, antlaşmalarında doğruluktan ayrılmazlar.
Ra'd 13:21
Evet.. (Onlar ki,) O doğru, sebat eden zâtlar ki (Allah Teâlâ’nın gözetilmesini) terk edilmeyip uyulmasını (emrettiği şeyi gözetirler) bütün Peygamberlerin aralarını ayırmayı? hepsine de imân ederler, sıla-i rahme (ana, baba ve yakınları ziyaret etmeye) riâyet ederek akraba arasındaki bağı muhafazaya çalışırlar, bütün insanların haklarını gözetirler, kalplerini daimâ güzel inanç ile, duygular ile aydınlatır dururlar (ve Rablerinden sakınırlar) Kâinatın Yaratıcısının kudretini, heybetini, azametini düşünerek bir hürmet ile korku ve ürperti içinde yaşarlar, ona isyan etmekten kaçınırlar. (Ve) O muhterem zâtlar (kötü hesaptan korkarlar) kıyametteki hesabı düşünerek titrerler, daha öyle bir hesaba çekilmeden kendi nefislerini muhasebe altına alırlar, hallerini ıslaha çalışırlar ve kötülüğe meydan vermezler.
Ra'd 13:22
(Ve onlar ki) O takva sahibi müminler ki (Rablerinin rızasını isteyerek) nefislerinin kötü eğilimlerine karşı direnç göstermek ve üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmeye çalışmak hususunda ve takdir edilen bâzı belalara, musibetlere karşı tahammül göstermek suretiyle (sabr etmişlerdir) Allah’ın takdirine râzı bulunmuşlardır. (Ve namazı) Farz ve nafile olan herhangi namaz vazifesini (doğruca kılmışlardır) rükün ve şartlarına güzelce riâyette bulunmuşlardır. (Vekendilerini rızıklandırdığımız şeylerden) nimetlerden, servetlerden (gizlice ve açıkça harcamada bulunmuşlardır) meselâ: Zekâtlarını, sadakalarını fakirlere gâh açıkça ve gâh gizlice vermişlerdir. Bir suçlamadan kurtulmak veya başkalarına uyulması gereken, bir örnek olmak için zekâtı açıkça vermek uygundur. Fakat böyle olmayınca gizlice vermek daha iyidir. Tâki, fakirin utanmasına veya kendisinin gösterişte bulunmuş olmasına meydan verilmiş olmasın. Sadakaların da gizlice verilmiş olması daha iyidir. (Ve) O zâtlar (kötülüğü iyilik ile savarlar) yani: İnsanlık icabı bir kusur yapmış olunca arkasından bir iyilik, bir güzel âmel yaparak Cenab’ı Hak’tan af taleb ederler. Ve birine hiddetlenince hemen yumuşakça bir vaziyet alırlar. Bir kimseden bir kötü söz işitince kendileri güzel bir söz ile karşılıkta bulunurlar. Bir zulm görseler onu affa çalışırlar. Kendilerini yakınları gelip ziyâret etmedikleri hâlde onlar gider ziyarette bulunurlar (işte onlar için) öyle yüksek amel, güzel ahlâk sahipleri için (bu dünyada iyi bir âkibet vardır) onlar dünyada güzel bir istikbâle kavuşurlar, güzel bir sona ulaşırlar.
Ra'd 13:23
Evet o zâtlar için (Adn cennetleri) vardır ki, (onlara gireceklerdir) yani: Onlar için içlerinde sürekli kalacakları cennetler takdir edilmiştir. (Ve) o cennetlere kendileriyle beraber (babalarından ve <eşlerinden ve çocuklarından) yani: Babaları, anaları, kardeşleri vesâire gibi bütün yakınları olup (salih olanlar da) beraber gireceklerdir. Bu da onların haklarında başka bir ilâhî lütuftur. Bir kimse elbette o gibi yakınlarının da kendi yanında bulunmalarını arzu eder. Binaenaleyho yakınlar da madem ki, iyi hal sahipleridir, ibâdet ve itaat hususunda dereceleri nisbeten aşağı bulunsa da yine o zatlara bir lûtf ve ikram için katılmış olacaklardır. Hattâ deniliyor ki: Onların öyle toplanarak birbirlerine kavuşmaları, dünyadaki hâllerini anmaları, sonra da öyle muazzam nimetlere kavuşmaları kendileri için çok büyük bir zevk ve sevince vesîle olacaktır. Ne bahtiyarlık!. Hattâ (melekler de onların üzerlerine her kapıdan giriverirler) cennetlerin kendilerine mahsus pek kıymetli mücevherlerden yapılmış birçok kapıları vardır ki, meleklerin cennet ehlini ziyâret etmek ve müjetelemek için o kapılardan vakit vakit girmeleri de o cennette oturan zâtlar için başkaca bir hürmet vesilesi ve ferahlıktır.
Ra'd 13:24
Bu mübârek melekler, cennetlere kapılarından girer de o muhterem cennet ehli için derler ki: Ey mutlu zâtlar!. (Sabrınızdan dolayı) Dünyadaki dinî vazifelerinizi güzelce yapmaya çalışıp bir takım sıkıntılara katlanmış olmanız sebebiyle (üzerinize selâm olsun) sizi selâmetin devamiyle müjdeleriz, bu kavuştuğunuz muazzam nimetler aslâ yok olmayacaktır. (Artık) Bu cennetler, bu azîm nîmetler (ne güzel yurdun âkıbeti) işte bütün bu nimetler, dünyadaki sabrınızın, kulluk vazifelerinizi yerine getirmenizin bir neticesi, bir mükâfatıdır. Ne muazzam ilâhî bir lûtuf!. Artık insanlar, böyle ebedî bir selâmete, saadete nâil olmak için daha bu dünyada iken Allah’ın dinine sarılarak güzelce âmellerde, hareketlerde bulunmalı değil midirler?.
Ra'd 13:25
Bu mübârek âyetlerde kabul ve tercih etmiş oldukları sözlerine ve Cenab’ı Hak’kın emirlerine riâyet etmeyen bedbaht kimselerin pek kötü akıbetlerini bildiriyor. Daima değişikliğe uğrayan dünya hayatının âhiret hayatına göre bir öneme sâhip olmadığını ihtar ediyor ve Rasûlü Ekrem’in peygamberliği binlerce âyet ile ortada iken başka bir alâmet isteyen kâfirlerin sapıklığa düşmüş olduklarını, hakkı kabul edenlerin ise hidayete, kalp sükûnetine kavuşmuş olduklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Söz ve antlaşmaya riâyet edenlerin güzel âkibetleri beyân olunmuştur. (Ve) Bilâkis (o kimseler ki. Allah’ın ahdini) imân ve tasdik edilmesi icâbeden esaslara âit tekliflerini kabul ve itiraf ile pekiştirdikten (takviye ettikten sonra bozarlar) ona muhalefette bulunurlar (ve Allah’ın gözetilmesini) riâyet edilmesini hakkında hürmet ve riâyette bulunulmasını (emrettiği şeyi terkederler) meselâ: Yüce Peygamberlerin aralarını ayırmayıp hepsini de tasdik ile yükümlü oldukları halde onların hepsini veya bir kısmını inkârda bulunurlar, akrabaların haklarına, mü’minlerin hukukunu gözetmekle mükellef bulundukları halde bunları gözetmezler (ve yeryüzünde fesat çıkarırlar) meselâ: Zulm ederler, insanların kalplerini yanlış fikirler ile coşturmaya çalışırlar, halkı hak’ka aykırı ve bâtıl şeyleri kabule teşvikte bulunurlar. (İşte lânet onlaradır) Allah’ın rahmetinden uzak düşecek olan, onlardır. (Yurdun kötüsü de onlaradır) dünyanın kötü akibeti veya cehennem azâbı onlara yöneliktir. Artık bir insan kendisini böyle müthiş bir âkibete, felâkete uğratacak olan kâfirce hareketlerde bulunmalı mıdır?. Her insan, buny düşünmeli değil midir?. Geçici dünya varlığına o kadar kapılarak ebedî hayatı, ebedî bir âlemi düşünmemek nasıl uygun olabilir?.
Ra'd 13:26
(Allah Teâlâ) Bu dünyada (dilediğine rızkını bollaştırır,) kendisini büyük bir nimete, servete kavuşturur, dilediğinin rızkını da (daraltır) ve bir şahsı da bir müddet geniş bir varlığa, bir müddet de büyük bir ihtiyaca uğratır. Yine bazen bir kâfiri büyük bir servete kavuşturduğu halde bir mü’mini ihtiyaç içinde bırakmış olabilir. Bütün bunlar birer hikmete dyanmaktadır, bu imtiham âleminin gereğidir. Artık bu fâni dünya varlığına güvenerek kulluk vazifesini unutmak nasıl uygun olabilir. (Ve) Halbuki, (onlar) Mekke’deki müşrikler (dünya hayatı İle sevindiler) ellerinde bulunan çabucak yok olucu varlığa bakarak cahilce ve kendini beğenmişce bir sevince dalmış, kulluk ve şükran vazifelerini düşünmez bulunmuşlardır. (Halbuki dünya hayatı) Bütün varlıklariyle beraber (ahiretin yanında) uhrevî hayata göre (bir metâdan) âdi, çabukça yok olmaya mahkûm bir menfaatten (başka bir şey değildir.) Artık akıllıca düşünen bir kimse böyle geçici, ehemmiyetsiz bir menfaat, bir varlık karşılığında ebedî, muazzam menfaatleri nasıl fedâ edebilir?, İnsan bu dünyada iken bir nimete ulaşırsa onu kendisine ihsan eden Yaratıcısını düşünmeli, ona şükr’etmelidir. Yoksa herhangi bir dünya nîmetini elde edip de onunla gururlanmak, artık hakikî istikbalini düşünmemek, dinî vazifelerini terketmek nasıl uygun olabilir?. Birgün kendisinden o nîmetin mahvolup gideceğini hiç düşünmez mi?.
Ra'd 13:27
(Ve) Peygamber zamanındaki (kâfirler derler ki, ona) Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a (Rab’binden) Kerem Sahibi Yaratıcı tarafından (bir mucize) bir açık alâmet (indirilmiş olmalıdeğil mi idi?.) O da Hz. Musa’nın asası gibi, yedi beyzâsı gibi apaçık bir mucizeye sâhip olmalı idi. Halbuki, Rasûlü Ekrem’in mucizeleri daha yüce, daha ebedî idi. Öyle olduğu halde onu takdir edemiyor, başka bir alâmet istiyorlardı. Cenâb-ı Hak’ta o Yüce Peygamberine emrediyor ki: Resûlüm!. O inkârcılara (de ki: Muhakkak Allah Teâlâ dilediğini sapıklığa düşürür.) herkesin kabiliyetini, iradesini neye sarfedeceğini ezeli ilmi ile bilir. Kullarının yaratılış kabiliyetlerini, hidâyet yoluna sarfedip etmeyeceklerini de tamamen bilir. Artık hidaet yolunu tercih etmeyenleri sapıklığa düşürür. Onlar nice mucizeler gördükleri halde yine kendilerini küfürden, inkârdan geri alamazlar, gösterilecek mucizelerden istifade edemezler. (ve) Kerem Sahibi Yaratıcı (hak’ka yöneleni de) yaratılış kabiliyetini güzelce kullanarak hakikatı göreni, açık delilleri, âyetleri güzelce düşünüp hak’ka yöneleni de (kendisine) kendi ilâhî dinine (hidâyeteder) sevkeder ve kavuşturur. Binaenaleyh öyle fazla alâmetler istemekle meşgul olmamalıdır. Ancak mevcut eşsiz eserleri, âyetleri nazarı dikkate almalıdır, Cenâb-ı Hak’ka yalvararak ondan hidâyet talebinde bulunmalıdır.
Ra'd 13:28
Evet.. Olar, o hak’ka yönelenler (O zatlardır ki) onlar (Allah’ın zikriyle) Cenâb-ı Hak’kın kutsî varlığını düşünmekle, o husustaki delilleri dikkate almakla, onun rahmet ve bağışını niyâz etmekle veyahut Kur’an’ı Kerim’in âyetlerini dinlemekle (kalpleri mutmain) sükûnet bulup, vicdan ızdırabından uzak (olduğu halde imân etmişlerdir.) Kendilerinde hiçbir şüphe kalmamıştır. Bununla beraber bu gibi zâtlar, Allah’ın büyüklüğnü düşünürler, ona karşı kulluk vazifelerinihakkıyle yapabileceklerini kestiremezler, kendilerinden insanlık icabı bir kusur ortaya çıkabileceğini düşünerek kalplerinde bir Allah korkusu tecelli eder ki, bu da onların imânlarındaki olgunluktan doğar. Nitekim Enfâl Sûresindeki
Müminler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen… kimselerdir. (8/2) âyeti kerimesi bunu bildirmektedir. Artık Ey müminler!. (haberiniz olsun ki. Allah’ın zikriyle) başkasının değil ancak o Yüce Yaratıcı’nın kudret ve büyüklüğünü, lûtf ve keremini düşünmek ve kutsamakla (kalpler mutmâin olur) vicdanlarda kesin bilgi meydana gelir, ruhlarda bir sükûnet, bir itimad, bir ferahlık tecellî eder durur. Ne mutlu öyle yüce bir ruh haline kavuşan mü’minlerin hâline!.
Ra'd 13:29
Bu mübârek âyetler, samimi olarak imân eden ve salih amellerde bulunan zatların kavuşacakları mükâfatlara işâretediyor. Rasûlü Ekrem’in de geçmiş ümmetler gibi bir ümmete Peygamber gönderilmiş olduğunu ve inkâr edenlere karşı rahman olan Allah Teâlâ’dan başka bir mabut olmadığını beyân ile mükellef bulunduğunu bildiriyor. Ve Kur’an’ı Kerim’in ne büyük bir mucize olduğunu ve Cenâb-ı Hak’kın dileyecek olsa bütün halkı hidayete eriştirebileceğini ve o kâfirlere ergeç bir felâketin geleceğini şöylece beyân buyurmaktadır. (O kimseler ki) O Allah’ı zikretmekte kalpleri mutmain olan zâtlar ki (imân ettiler) kalplerinde imân nuru parlayıp durdu (ve iyi amellerde bulundular) namazlarına, niyâzlarına ve diğer dinîvazifelerine devam ettiler, işte asıl (kurtuluş ve selâmet onlara) mahsustur. Hayra; bağışa kavuşacak olan da onlardır. (Dönüp gidilecek güzel bir yurt da onlara) âittir. Onlar cennetlere girmek saadetine kavuşacaklardır.
Ra'd 13:30
(İşte) Resûlüm Ya Muhammed!. (Seni öylece) Senden evvel göndermiş olduğumuz Peygamberler gibi (bir ümmet içinde) birçok cemaatler arasında onlara Peygamber olarak (gönderdik ki, onlardan) o senin gönderildiğin ümmetten (evvel de nice ümmetler) bu dünyaya (gelip geçmişlerdir) onların hayatları, Peygamberlerine karşı ne gibi bir vaziyet almış oldukları tarihen sâbittir ve Kur’an’ı Kerim’i dinî hükmleri (onlara) o ümmetine (okuyasın) diye seni de bir Peygamber gönderdik. Halbuki, (onlar) o ümmetin fertlerinden olanlar (rahmanî inkâr ederler) rahmeti ve inâyeti pek geniş, herşeyi kuşatan Allah Teâlâ’nın rahman ismi celîli ile vasıflanmış olduğunu bilmezler. Habibim!. Onlara (de ki: O) inkâr ettiğiniz rahman (benim Rab’bimdir, o’ndan başka ilâh yoktur.) ilahlığa ve mâbutluğa sâhip olan ancak O Rahman sıfatını taşıyan ezelî yaratıcıdır. Ben (ancak o’na) o rahman ve rahîm olan mâbuduma (tevekkel ettim) bütün işlerimde o’na itimad eder bulunmaktayım (ve son dönüş de ancak o’nadir) ben de, siz de nihayet o ezelî yaratıcının huzuruna sevkedileceğiz, hakkımızda hükmedecektir. Veyâhut hepimizin tövbe ederek rahmetine, af ve bağışına müracaat edeceğimiz kutsal varlık, ancak o rahman sıfatiyle vasıflanmış olan Yüce Mabuddur.
§ Bu âyeti kerimenin iniş sebebi hakkındadeniliyor ki: Rasûlü Ekrem Mekke müşriklerine hitaben: “Rahmana secde ediniz” diye emredince onlar, “Rahman kimdir, biz onu bilmiyoruz” demişlerdi. Bunun üzerine bu âyet nâzil olmuştur. Ve yine deniliyor ki: Ebu Cehil, Peygamber Efendimizin “Ya Allah!. Ya Rahman” diye duada bulunduğunu işitmiş, müşriklerin yanına gitmiş Muhammed -Aleyhisselâm-Hem Allah’a dua ediyor, hem de Rahman adındaki başka bir Allah’a duada bulunuyor, halbuki, biz Yemâme’nin Rahmanından başka bir rahman bilmiyoruz” demiş, bunun üzerine bu âyeti celile inmiş, Rahman’ın Cenabı Allah’tan başka bir ilâh olmadığı açıklanmıştır.
Ra'd 13:31
(Ve) Yüce Resûlüm!. (Eğer bir Kur’an ki) Herhangi bir ilâhî kitap ki, (onunla dağlar yürütülmüş) olsa (veya onunla yer parçalanmış) ırmaklar, çeşmeler meydana gelmiş bulunsa (veya onunla Ölüler söyletilmiş olsa idî) onun okunmasiyle ölüler yeniden hayat bularak konuşmaya başlamış bulunsa idi, işte bu sana indirilmiş olduğum Kur’an’ı Kerim ile olmuş olurdu. Bu Kur’an’ı Kerim, yüce bir kitabtır, Allah’ın nice kudret eserlerini içermektedir, bu Kur’an-ı Kerim sayesinde nice mânevî değişmeler meydana gelmiş, nice kalpler, ruhlar İslâm dinini kabul ile sonsuz rahmetlere kavuşmuştur. Bununla beraber o kaabiliyetsiz kâfirler böyle yüce bir harikameydanda iken yine imân nîmetine ulaşamazlar. Şunu da bilmelidir ki, (bütün emir. Allah’ındır) Cenab’ı Hak her şeye tamamen kaadirdir, mülkünde hikmetine göre tasarrufta bulunur, kulları hakkında onların tercihlerine göre irâde ve takdirde bulunmuştur. Kur’an ile öyle istenilen olağanüstü hâdiselerin meydana gelmemesi de o Hikmet sahibi’nin hikmeti gereğidir, eğer isteyecek olsa idi o hharikaları da derhal meydana getirebilirdi. Şüphesiz buna inanıyoruz. (Imân edenler anlamadılar mı?.) Elbette anlamışlardır (ki. Allah Teâlâ dileyecek olsa idi elbette bütün insanları hidayete erdirirdi) öyle istedikleri gibi büyük hârikaları vücude getirmekle bütün insanları hidâyete kavuşturabilirdi. Fakat böyle bir haldeki imân, zarurî, bir imân bir ümitsizlik imânı durumunda bulunmuş olurdu ki, bu makbûl değildir. Diğer bir yoruma göre de mü’minolanlar, bütün kâfirlerin imân etmeyeceklerin-den ümitsizliğe düşmemelidirler. O müminler de bilirler ki, Cenâb-ı Hak o kâfirlerin imanlarını, hidâyetlerini dileyecek olunca onlar da hidayete ulaşırlar. Nitekim vakit vakit nice dinsizler kanaat değiştirirek imân nimetine kavuşmaktadırlar. Bir de bazı mü’minler, kâfirlerin imâna gelmeleri için istedikleri hârikaların meydana gelmesini kalben temennîde bulunmuşlardı. İşte bu gibi zatlara karşı: (………………..) âyeti cevap vermekte, kendilerini ikaz buyurmaktadır. (kâfirlere gelince onlara kendi kötü amelleri sebebiyle bir felâket isabete dip duracaktır.) Mutlaka kâfirlere veya Mekke’i Mükerreme’de bulunmuş olan müşriklere kendi küfrleri, Kur’an ile alay etmeleri, Cenab’ı Hak’kın Rahman sıfatınıinkârları yüzünden ergeç bir felâket, çeşit çeşit belâlar, şiddetli hâdiseler, esaret gibi musîbetler isabet edecektir. Nitekim daha sonra Mekke’i Mükerreme fethedilmiş, oradaki müşrikler lâyık oldukları akıbete kavuşmuşlardır. Diğer müşriklerin, inkârcıların da vakit vakit ne musibetlere uğradıklarını tarih kaydetmektedir. (Veya Allah’ın vâ’di gelinceye kadar) yani: Rasûlullah’ın zafere kavuşacağına dâir olan ilâhî vâ’din ortaya çıkmasına kadar veya Hz. İsa’nın yere inmesiyle müslümanların bütün kâfirler üzerine zafer ve galibiyete ulaşması anına kadar veyahut kıyâmetgününün meydana gelmesine kadar (o felâket) o takdir edilen müthiş mağlûbiyet, o kâfirlerin (yurtlarının yakınına gelecektir.) meselâ: Çeşit çeşit hastalıklara tutulacaklardır, çoluk çocukları, âileleri öldürülecek esaretlere düşebileceklerdir. Bir nice fâciaların kendilerini tamamen kaplayacağı endişesiyle bağırıp çağırmaya başlayacaklardır. Nitekim vakit vakit yer sarsıntıları, su tufanları yüzünden ne korkunç hadiselere uğramaktadırlar. Artık o inkâr edenler, böyle bir âkıbeti beklesinler. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ verdiği sözden dönmez.) böyle bir muhalefet, Allah hakkında imkânsızdır, O’nun şanına lâyık değildir. Cenâb-ı Hak’kın bütün buyurdukları gerçekleşecek, müslümanları rahmetine kavuşturacaktır, İslâmiyet’in yücelmesi hakkındaki ilâhî va’di de nihayet tecellî edecektir, ve nitekim de tecellî etmiştir. Mekke’i Mükerreme’nin fethi, İslâmiyet’in her tarafa yayılması da bu cümleden bulunmaktadır.
§ Bu âyeti kerîme: Rasûlullah’ın üzüntü ve kederini gidermek, mübârek kalbini takviye etmek kendisini müjdelemek gayesini de içermiş bulunmaktadır.
§ “Karla”; pek şiddetli şey, büyük bir belâ ki, isabet ettiği kimseyi ızdıraba sokar. Bir evinalanına ve bir yolun yukarısına da “karlatüddâr” “karlatüttarik” denilir. “Dâhiye” mânâsına da gleri ki belâ, meşakkat ve büyük iş demektir.
Ra'd 13:32
Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’e teselli vermek için diğer Peygamberlerle de alay edilmiş olduğunu ve öyle alay etmeye cür’et edenlerin de ne elem verici azaplara çarpılmış bulunduklarını bildiriyor. Ve o müşriklerin ne kadar cahilce harekette bulunarak aldanmış olduklarını, kendi küfrlerinin kendilerine ne kadar süslü gösterilmiş olduğunu ve onların nihayet ne kadar dünyevî ve uhrevî azaplara uğrayıp, himayeden mahrum kaldıklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resûl!. Bir takım hârikaların meydana getirilmesini senden bir alay yoluyla isteyen müşriklerin o sözlerinden dolayı üzülme. (And olsun ki, senden evelki) birçok (Peygamberler ile) de kavimleri tarafından öyle (alay edilmişti.) O Peygamberler de sabr etmiş ve yine risalet ve peygamberlik vazifelerini yerine getirmeye devam buyurmuşlardı. Cenâb-ı Hak ise o kavimleri yine bir müddet yaşatmış, fakat onları nihayet lâyık oldukları müthiş akıbetlere kavuşturmuştur. İşte buyuruyor ki: (Ben) Yüce Yaratıcı o (kâfir) alay etmiş (olanlara bir mühlet verdim) haklarındaki cezayı bir müddet erteledim. Hallerini düzeltebilmeleri için müsait bir vakit bıraktım. (Sonra onları yakaladım) Devam edip durdukları küfr ve alay etmenin cezasına kavuşturdum. (Artık azap nasıl oldu?.) Onların haklarındaki ilâhî azâb-nekadar şiddetle meydana geldi. Bunu şimdiki müşrikler de bir düşünmeli değil midirler?. İşte Ey Yüce Resûl!. Seninle alay etmek alçaklığını gösteren kâfirler de ergeç böyle müthiş akıbetlere uğrayacaklardır. Artıksen üzülme. Cenab’ı Hak onların bütün kâfirce hâllerini bilmektedir. Buna inancımız tamdır.
Ra'd 13:33
O kâfirler, Kâinatın Yaratıcısının kudret ve azametini hiç düşünmezler mi?. (Herbir nefsin) şahsın (kazandığını) hayır ve şer ile o şahsı (gözetleyip muhafaza eden mi) öyle bir Âlim Yaratıcıyı mı inkâr ediyorlar?. O Yüce Mâbud’u öyle fâide ve zarar verebilecek kudretten mahrum olan ve herhangi birşeyi bilmeğe güç yetiremeyen putları gibi mi sanıyorlar?. O ne cehâlet!. O kâfirler, öyle âciz, fâideden uzak putları (Allah Teâlâ için ortaklar edindiler) onları Cenâb-ı Hak’ka ortak koştular. Hiç düşünmediler mi ki; o putlar mâbudluk vasfına sâhip olabilirler mi?. Habibim!. O müşriklere (de ki: Onların) O putların bir kere (adlarını söyleyiniz) bakınız onların ne kıymetleri vardır?. Onların hakikî isimleri, mahiyetleri taşlardan, ağaçlardan, yaratılmış âciz, şuursuz şeylerden başka mıdır?. (Yoksa ona) O Kâinatın Yaratıcısına (yeryüzünde bilmediği birşeyi mi haber vereceksiniz?.) Bu ne mümkün, şüphe yok ki, o Yüce Yaratıcı herşeyi hakkıyla bilmektedir. O putların da ne kadar âdi bir mahiyetde bulunduğu o hikmet sahibi mâbud tarafından tamamen bilinmektedir. (Yoksa) Ey müşrikler!, (boş söz ile mi) kendinizi aldatıyorsunuz?. O putların Cenâb-ı Hak’ka ortak olamayacakları kesin olarak sâbit iken siz bir delile, bir aklî delile dayanmaksızın sâde bir lâf ile mi, yalnız babalarınızı taklid ilemi o putlara mâbutluk isnat ediyorsunuz?. Ey müşrikler!. Sizin bu iddianız ne kadar önemsiz! (Belki) Öyle (kâfir olanlara kendi hileleri) öyle Cenab’ı Hak’ka ortak olamayacak şeyleri ortak kabul etmeleri hususundaki lâkırdıları, bâtıl iddiaları, müslümanlara karşı hilekârca bir vaziyet almaları (süslenilmiş oldu) onlara bu lâkırdıları, bu hileleri, bu kötü inançları insan ve cin şeytanları tarafından süslü gösterilmiş bulundu. (Ve) O müşrikler böylece (doğru yoldan alıkonuldular) hidâyet yolundan uzak düşürüldüler, kendi kötü hareketlerinin cezasına kavuşmuş oldular. Evet.. (Ve her kimi ki. Allah Teâlâ saptırırsa) herhangi şahıs ki, kendi kötü iradesinden dolayı hidâyet yolundan Allah tarafından men edilirse (artık onun için) öyle saptırılmış bir şahıs için (bir hidâyet rehberi yoktur) onu hiçbir mahlûk hidâyete götüremez. Allah’ın takdirine hiçbir şey engel olamaz.
Ra'd 13:34
(Onlar için) Öyle müşrikler hakkında (dünya hayatında bir azap vardır.) onlar öldürülürler esir edilirler, ihanete uğrarlar, vakit vakit musibetlere tutulurlar. Fakat onların hakkındaki (ahiret azâbıise elbette daha meşakkatlidir) o dünya hazabına benzemez. Ondan çok fazla kuvvetlidir, şiddetlidir ve süreklidir. (Ve onlar için) Öyle müşrik şahıslar için (Allah’tan) Cenâb-ı Hak’kın âzabından, kahrının pençesinden kendilerini kurtarabilecek (hiçbir koruyucu da yoktur.) Onları artık tutunacakları dünyevî ve uhrevî âzaplardan koruyacak, himaye edecek bir yardımcı bulunamaz. İşte şirk ve küfrün cezası!. Halbuki, onlar güzelce düşünüp Hz. Peygamber’in nasihatlarını kabul etmiş, imân şerefine kavuşmuş, zühd ve takva ile vasıflanmış olsalar idi ne kadar büyük ebedî nimetlere, cennetlere ulaşırlardı.
Ra'd 13:35
Bu mübarek ayetler, mü’min ve takva sahibi olan zatların ulaşacakları muazzam nimetleri, inkarcıların da kötü sonlarını bildiriyor. Kendilerine kitap verilmiş olanların iki guruba ayrılıp bir grubun Kur’an-ı Kerim’in inişiyle kalpleri ferahlamış olduğu halde diğer gurubun da bazı ayetleri inkar eylemekte bulunduğunu haber veriyor. Ve Rasulu Ekrem’in ne ile emrolunmuş bulunduğunu ve Kur’an-ı Kerim’in arap lisanı üzere indirilmiş bir hükümler topluluğu olduğunu, öyle bir takım inkarcıların arzularına uymanın ise ne kadar helak edici olacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki : (Takva sahiplerine) Allah Teala’dan korkan, onun hükmlerine riayet eden mü’minlere Allah tarafından (va’d olunmuş olan cennetin özelliği) sahipolduğu, güzel, büyük sıfatı, vaziyeti bir cennet gibidir ki (onun) o cennetin özelliklerinden olmak üzere (altından ırmaklar akar) lezzetli, şeffaf sular akar ve onun (yemişleri ve gölgeleri daimidir) öyle dünya bahçelerinin bostanlarının meyveleri, sebzeleri gibi geçici değildir. Ve orada daimi hoş bir gölgelik vardır. Yani o cennette sıcaklık, soğukluk, zulmet gibi şeyler yoktur. Onun hoş gölgesini giderecek güneş gibi, ay gibi bir şey mevcut değildir. (İşte o) bildirilen, öyle üç seçkin özelliğe sahip olan cennet (sakınanların) küfr ve şirkten kaçınanların (akıbetidir.) Onlar böyle bir akibet ve saadete kavuşacaklardır. (Ve kafir olanların akıbeti de ateştir) Cehennemdir, ondan başka bir şey değildir. Takva sahipleri için ne büyük müjde, dinsizler için de ne büyük bir ihtar!..
Ra'd 13:36
(Ve kendilerine kitap vermiş olduklarımız) yani : kendilerini dini vazifelerinden haberder etmek için Peygamberleri vasıtasiyle semavi kitaplara ulaştırdığımız zatlar ki, bunlardan maksat, bir görüşe göre Peygamberin ashabı kiramıdır, kitaptan maksat da Kur’an-ı Kerim’dir. Diğer bir görüşe göre de bu zatlardan maksat, kitap ehli denilen Yahudi’lerden ve Hıristiyanlardan İslamiyet’i kabul eden zatlardır ki, Abdullah İbni Selam ile arkadaşları gibi. Hatta deniliyor ki : Bu ayeti kerime’nin inişi zamanında Hıristiyanlardan seksen zat müslüman olmuşlardı ki : Kırkı Necran, sekizi Yemen, otuz ikisi de Habeşe ahalisinde bulunuyordu. İşte bu gibi zatlar Habibim!. (sana indirilmiş olan ile) Kur’an-ı Kerim ile (sevinirler) çünki Kur’an’ın ineceği, Tevrat’da ve İncil’de vadedilmişti. Onun içerdiği Allah’ın birliğine, peygamberlik ve risalete, ahirete ve peyfgamberlerin hayatlarına dair ayetler okundukça büyük bir kalp ferahlığına kavuşurlar. (Ve) Bununla beraber (muhtelif guruplardan) Yahudi’lerin, Hırıstiyanların ve diğerlerinin aralarında, öyle cemaatlerde (öylesi de vardır ki, o indirilmiş olanın) Kur’an ayetlerinin haber verdiklerinden (bazısını inkar ederler) Akıb gibi, Kab İbnül Eşref gibi kafirler de Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği bir takım hakikatları, yürürlükten kaldırdığı hükümleri, Allah’ın birliğine ait ayetleri, yeni bildirien dini hükümleri Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olmadığına ait Kur’an’ı açıklamaları inkarda bulunur dururlar. Resulüm!. O gibi inkarcılara (de ki : Ben ancak emrolundum ki, Allah’a ibadet edeyim) başkasına değil (ve O’na) o Yüce Yaratıcı’ya (ortak koşmayayım) artık Üzeyr gibi, Mesih gibi mahluklara ibadet edebilir miyim?. O eşsiz Yaratıcı’ya öyle mahlukatından herhangi birini ortak edebilirmiyim?. Sizin de inkarınızdan vazgeçip bu hakikatı, bu kulluk vazifesini anlamanız, kabul etmeniz icabetmez mi?. Ben sizi, bütün insanlığı (ona davet ederim.) O Yüce Mabudi tasdike ve yalnız O’na kullukta bulunmaya davet eyler, bu husustaki Allah’ın ayetlerini sizlere tebliğde bulunurum. (Ve dönüşüm O’nadır) O ortak ve benzerden uzak olan Allah Teala’yadır, onun ahiret aleminedir, onun yüce mahkemesinedir. Artık ben bu vazifemin aksine nasıl hareket edebilirim?. Binaenaleyh ey inkarcılar!. Siz de bu hakikatı idrake çalışıp da inkarınızı terk, İslamiyet’i kabul etmeli değil misiniz?. Kur’an-ı Kerim’in bütün açıklamaları şüphe yok ki, sırf hakikattır, hepsini de kabul etmek icabetmektedir, nasıl ona muhalefet edilebilir?.
Ra'd 13:37
Bu hakikatı duyurmak (Ve) insanları ikaz etmek için Cenab-ı Hak buyuruyor ki : (İşte biz) Ben Yüce Yaratıcı (onu) Kur’an-ı Kerim’i (arapça bir hükm olarak indirdik) o apaçık kitabı bütün insanlığa hitabetmek üzere en geniş en fasih ve edebı olan ve indiği muhitin umumi lisanı bulunan yüce bir lisan ile bir hükümler topluluğu, bir mükemmellikler kanunu olmak üzere indirdik (ve and olsun ki) Ey Yüce Peygamber!. (Eğer sana gelen ilmden sonra) senin Allah tarafından vahye mazhar olup, mucizeler ile desteklenip ve üzerine düşen vazifelerin hakikatini öğrendikten sonra faraza (onların) o kafirlerin, bir takım hakikatları, hükmleri değiştirmek isteyen inkarcıların (arzularına uyacak olsan) bir takım dini hükümlerin, onların istediklerine uyarak değiştirmeye cür’et etsen, mesela : Onların arzularına binaen kabe yönünü terkederek Beyti mukaddese doğru namaz kılmayabaşlasan artık (senin için Allah’tan) o’nun yüce katından (ne bir yardımcı vardır) ki, senin işlerini üzerine alsın sana yardımda bulunsun ve (ne de bir koruyucu.) vardır ki, sana gelecek ilahı azaptan seni himaye edebilsin. Gerçekte bir şahsa veya bir cemaate gelmesi Allah tarafından takdir edilmiş olan bir azabın, bir felaketin engellenmesine kimse güç yetiremez. Şu da bilinmektedir ki, Rasulu Ekrem Efendimiz masumdur, Allah’ın hükmüne aykırı harekette bulunmayacağı Cenab-ı Hak’ca bilinmektedir. ancak bu gibi Kur’anı açıklamalar, Hz. Peygamber’in ilahi hükümlere riayetten ayrılamayacağını bütün insanlığa ilan etmek içindir. Ve Allah’ın hükümlerine muhalefetin ne kadar sorumluluk gerektireceğini bütün ümmete ihtar içindir ve bütün mükelleflere bir ibret ve uyanma dersi vermek hikmetine dayanmaktadır. Nitekim İbni Abbas Hazretleri : ( …………..) diye buyurmuştur. Evet.. Bu gibi hitaplar, her nekadar Rasulu Ekrem’e yönelik ise de bunlardan asıl maksat, Hz. Muhammed’in ümmetinin uyanıp ilahı hükümlere uymanın lüzumunu ve ehemmiyetini anlayabilmeleridir.
Ra'd 13:38
Bu mübarek ayetler, Rasulu Ekrem’in risaletini pekiştirmekte ve o husustaki şüpheleri gidermektedir. Kısacası, evlenmenin, evlat sahibi olmanın peygamberliği mani olmadığını ve Allah’ın izna olmadıkça Peygamberlerin mucize gösteremeyeceğini bildiriyor. Peygamberlik vazifesi, hükümlerintebliğden ibaret olmadığını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki : Ey Yüçe Resulüm!. Senin birçzok eşe ve evlada sahip olduğunu peygamberliğine aykırı görüyorlar. (And olsun ki) Kutsal varlığına kasem ederim ki, (senden evvel de) birçok (Peygamberler gönderdik) onara da birçok (eşler) ile evlenmeyi meşru kıldık, kısacası Süleyman ve Davud Aleyhimüsselam’ın birçok eşleri var idi. (Ve) O Peygamberlere birçok (evlat verdik) onları çocuik ve torunlara nail kıldak. Artık senin de eşlere, çocuklara kavuşmandan dolayı peygamberliğinden nasıl şüphe edilebilir?. (Ve) Her istedikleri ayetleri, mucizeleri senin hemen meydana çıkarıvermen de icabetmez. (Allah’ın izni olmadıkça hiçbir Peygamber için bir ayet) bir harika meydana (getirmek mümkün değildir.) Peygamberler de insandırlar, onlar da yaratıcılık sıf1atına sahip değildirler. Onlar ancak Cenab-ı Hakk’ın dilemesiyle mucizeleri meypdana getirmiş olurlar. Artık Hz. Muhammed de ey inkarcılar!. Sizin her istediğiniz harikayı hemen meydana getirmediği için onun peygamberliğinden şüphe etmenize mahal yoktur. Ve ey inkarcılar!. İstediğiniz azabın size hemen gelmediğinden dolayı da Muhammed’in peygamberliği hususunda şüpheye düşmenize mahal yoktur. Çünki (her müddet için) her hadisenin ne zaman meydana gelmesi için (bir yazılış vardır.) onun ne zaman meydana gelmesi için (bir yazılış vardır.) onun ne zaman meydana geleceği levh-ı mahfuzda yazılmıştır. Sevaplara, cezalara, ayetlerin, harikaların meldana geleceğine dair hikmetin8 gereğine göre takdir edilen birer zaman vardır. Binaenaleyh istenilen azabın hemen meydana gelmemesi, Hz. Peygamber’in risaleti hakkında bir şüphe uyandıramaz.
Ra'd 13:39
Peygamber zamanında bazı emirlerin,hükümlerin durumun icabına göre değişmesi vaki olabilir. Böyle bir neshin vukuu, bazı şer’i hükmlerde meydana gemişti. Şüphe yok ki : (Allah Teala dilediğini siler) Dilediği bir dini hükmü vesaireyi neshetmek ve değiştirmek suretiyle ortadan kaldırır (ve) dilediği şeyleri de (sabit kılar.) Onu baki bırakır. Neshetmez ve değiştirmez. Mesela : Neshettiği bir hükmün yerine getirdiği diğer bir hükmü de sabit kılar ve neshten korumuş olur, hikmet ve menfaata göre ilahi iradesi tecelli etmiş olur. Nitekim bütün şer’i hükümler, Rasulu Ekrem’den sonra tamamen korunmuştur ve neshden uzaktır. (Ve ana kitap, onun yanındadır.) kitapların aslı olan levh-ı mahfuzu o hikmet sahibi yaratıcı, ilk evvel yaratmış, manevi ve maddi alemde meydana getireceği ve yokluğa götüreceği bütün hadiseleri daha vukuundan evvel o levh-ı mahfuzda tesbit buyurmuştur. Artık hikmetin gereğine göre takdir edilen ne ise o artaya çıkar. Bunları değiştirmeye ve bozmaya kullar güç yetiremezler. Binaenaleyh, “Hz. Muhammed, ashabına bugün birşey ile emrediyor, ertesi gün başka birşey ile emrediyor” demeğe kimsenin hakkı olamaz. O Yüce Peygamber, onları kendi arzusuna göre söylemiş olmuyor, belki aldığı ilahi vahiyden dolayı söylemiş oluyor, artık bundan dolayı da itiraz ve şüphe etmeye gerek yoktur.
Ra'd 13:40
(Ve) O müşrikler, alay yoluyla diyorlardı ki, Ya Muhammed!. Aleyhisselam bizi korkutmak istediğin azap, felaket ne ise o hemen başımıza geliverse ya!. Bunların bu iddialarını red için de Cenab-ı Hak buyuruyor ki : Resulüm!. (Eğer onlara) O alaycı kafirlere (vadettiğimizin) azabın, ortadan kaldırma ve yok etmenin (bazısını) bir kısmını (sana) dahahayatta iken (göstersek de) veyahut daha göstermeden (seni vefat ettirsek de) bundan dolayı sana ait bir kınama, bir şüphe bulunamaz hikmetin gereği ne ise o meydana gelir. (Sana ait olan ancak tebliğdir) onlara dini hükümleri bildirmektir, onlara Cenab-ı Hak’kın sevabını ve azabını haber vermektir. (Bize ait olan da hesaptır) onları kıyamet gününde muhasebeye tabi tutmak, layık oldukları cezalara kavuşturmak da benim kutsal varlığıma aittir. Artık Habibim!. Senden cezalarının hemen başlarına gelmesini istemeğe selahiyetleri yoktur. Onların o lakırdılarına ehemmiyet verme, ondan dolayı üzülme. Onlar nihayet layık oldukları sona kavuşacaklardır. Onların başlarına gelecek olan felakatlar levh-ı mahfuzda yazılmış bulunmaktadır. Bütün hadiselerin levh-ı mahfuzda yazılmış olması nice hikmetlere dayşanmaktadır. Kısacası, Kainatın Yaratıcısının bütün kainatın hallerini meydana gelmeden önce bildiği, bunların olanca ayrıntısıyla bildiği bununla bütün meleklere gösterilmiştir. Bununla beraber bu hakikate görmedikleri halde iman eden mütefekkir insanlar da bu yüzden sevaba kavuşacaklar muntazam yaşamaya muvaffak olabileceklerdir.
Ra'd 13:41
Bu mübârek âyetler, hârikaların meydana çıkmasını isteyenlerin bakışlarını yeryüzündeki değişikliğe, ibret verici, inkılâblara çekiyor. Yüce Yaratıcının bütün mahlûkları üzerinde hâkim ve tasarruf sahibi olduğunu ihtar buyuruyor. Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr edenlere karşıda onun peygamberliğinin ne kadar yüce bir şahadetle sâbit bulunduğunu beyan buyurmuş oluyor. Şöyleki: Habibim!. Senin peygamberliğini inkâr eden ve senden hârikalar göstermeni talebeden inkarcılar (görmüyorlar mı ki, muhakkak biz) yani: Ben Yüce Yaratıcı kudretimle (yeryüzüne) o inkârcıların yurtlarına, veya mutlak mânâda yer sahasına (yöneliyor) irademi yöneltiyor da (onu) o yeryüzünü (eksiltiyoruz.) Yani: O inkârcılara ait yurtları parçalıyor, bir kısmını müslümanlara nasib ediyoruz. Müslümanları fetihlere ulaştırıp, o inkârcıları da mağlûbiyete uğratıyoruz. Nitekim Rasûlü Ekrem’i bir aralık kendi vatanı olan Mekke’i Mükerreme’den hicrete mecbur etmişlerdi. Sonra Hak Teâlâ, Mekke’i Mükerreme’yi de, etrafındaki araziyi de müslümanlara nasip etti. İslâmî fetihlere genişlemeye başlamış, kâfirlerin ellerindeki yerler azalmaya yüz tutmuştu. İşte bunlar, Cenâb-ı Hak’kın vadini yerine getireceğine, müslümanlara zafer bahşetmiş olacağına dair birer alâmet değil midir?.
§ Diğer bir görüşe göre de yerin eksiltilmesinden maksat, yerin nihayet harap ve ahalisinin ölümün pençesine uğramış olmasıdır. Diğer bir yoruma göre de bundan maksat, yeryüzündeki değişmelerdir ki, hayatı ölüm bayındırlığı haraplık, izzeti zillet, mükemmeli noksan takib eder durur. Artık bu kadar değişiklik görülüp durmakta iken Allah Teâlâ, o, inkârcıların hallerini de değiştirerek onların varlığını, yokluğa, kuvvetlerin ve heybetlerini yokluğa dönüştüremez mi?. Elbette ki edebilir. O halde bunu düşünmeli değil midirler, neden o fanî varlıklarına güvenerek Allah’ın Peygamberine karşı cephe almaya cür’et gösteriyorlar?. (Ve Allah Teâlâ hükmeder) Kâinatın Yaratıcısı, sahibi olan o âlemlerin rabbi, mahlûkatı hakkında dilediği gibi tasarrufta bulunur, mü’minleri galibiyete, zafere ulaştırıp dinsizleri de zillete, mağlûbiyete uğratabilir. Herşeye kadirdir. Buna inancımız tamdır!. (Onun hükmünü reddedecek yoktur.) Nitekim Yüce Resûlünü galip, dinini dünyaya yaymaya muvaffakkılmıştır. Buna dinsizler mâni olamamışlardır. (Ve o) Yüce Yaratıcı (hesabı pek çabuk görücüdür.) o kâfirleri dünyada mağlûp edip, ezeceği gibi kıyâmet gününde de hesaba çekecek, kendilerini lâyık oldukları cezalara kavuşturacaktır.
Ra'd 13:42
(Ve muhakkak ki, onlardan) o Mekke’de ve çevresinde bulunan kâfirlerden (evvelkiler de) maziye karışmış olan sair kâfir kavimlerde Peygamberlerine karşı (desiselerde>) hilelerde, suikastlerde (bulundular) İbrahim Aleyhisselâm’a karşı Nemrud’un, Musa Aleyhisselâm’a karşı Firavn’un, İsa Aleyhisselâm’a karşı Yahudi’lerin suikastte bulunmuş olmaları bu cümledendir. (Fakat bütün desiseler Allah’a aittir) onları yapanları Cenab’ı Hak lâyık oldukları azaplara, cezalara kavuşturacaktır. Maamafih bütün bu hileler, kulların kötü iradelerinden dolayı Cenâb-ı Hak’kın dilemesiyle, yaratmasiyle meydana gelmektedir. Çünki O’ndan başka Yaratıcı yoktur. Ve Cenâb-ı Hak’kın dilemesi olmadıkça o desiseler, hileler kimseye bir zarar veremez. Artık insanların tuzağından, hilelerinden değil, Cenâb-ı Hak’tan korkmalıdır, O’na sığınmalıdır, onun koruyup himaye buyurduğuna kimse bir zarar veremez. Ve O Yüce Yaratıcı (herkesin ne kazanacağını bilir) bütün kullarının fiil ve haraketleri Cenâb-ı Hak’ca bilinmektedir, onun bilmediği birşey yoktur. Artık onları amellerine göre cezalandıracaktır. Bu, dinsizler hakkında ne büyük bir ilâhî tehdid! (Ve o kâfirler de ileride bileceklerdir ki., bu yurdun akibeti kimindir.) Yani: Ahiret âleminde övülen âkibete kendilerinin mi, yoksa Rasûlü Ekrem ile ona tâbi olanların mı kavuşmuş olacağını odinsizler, o inkarcılar anlayacaklardır. Kendilerinin ne kadar zarar ve ziyanda olduklarını görerek pişmanlıkta bulunacaklardır. Ne yazık ki: Artık o pişmanlıklar kendilerine bir fâide veremeyecektir. Bu ilâhî beyanda evvelki tehdidi pekiştirmektedir. Ve bu Kur’ânî açıklamalar, Rasûlü Ekrem için de bir müjde ve teselli mahiyetinde bulunmaktadır.
Ra'd 13:43
(Ve o kâfîr olanlar der ki:) Ya Muhammed -Aleyhisselâm- (Sen) Allah tarafından bizlere (gönderilmiş bir Peygamber değilsin) bizim istediğimiz hârikaları hemen meydana getiremiyorsun. Bu kâfirler hiç düşünmüyorlardı ki: Hârikaları meydana getirmek Cenâb-ı Hak’ka mahsustur, onun hikmetinin gereğine göre meydana gelir. Rasûlü Ekrem! “Ben şöyle hârikalar vücude getirebilirim” diye bir iddiada bulunmamıştı. O aslında mucizeler göstermişti. Fakat bütün onlar Cenâb-ı Hak’kın dilemesiyle, yaratmasıyle meydana gelmiş şeylerdi. Binaenaleyh Hak Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki: Resûlüm!. O cahillere (de ki: Benim aramla sizin aranızda şahit olarak Allah Teâlâ) yeter. Onun ilmi herşeyi kuşatmıştır, benim risaletimi kuvvetlendirmek, sizin iddianızı yalanlamak için o Yüce Yaratıcı şahitlik eder. (ve) yine şahit olarak (kendisinde kitaba dair bilgi bulunan) da (yeter) yani: Kur’an’ı Kerim’i okuyan, onun bir mucize olduğunu anlayan veya diğer semavî kitaplardaki peygambere ait vasıfları öğrenen herhangi bir âlim, insaflı, düşünen bir insan da Yüce Resulün peygamberliğini bilir, tasdik eder, hakkında şahitlikte bulunur. Nitekim kitab ehli denilen kimselerden nice bilgin, aydın zatlar, RasûlüEkrem’in peygamberliğini yüceliğini kabul ve tasdik etmiş, müslüman olma şerefine kavuşmuş ve daima da olmakta bulunmuşlardır. Mukaddes mabudumuzun insanlık âlemini aydınlatmak için göndermiş olduğu o yüce peygamberin o yüksek varlığına elbetteki, kıymete kadar şahadet edip duranlar bulunacaktır. Hak Teâlâ’nın ufüklara yaymak istediği bir nura şüphe yok ki, hiçbir kimse engel olamaz. Buna inancımız tamdır. Ey nuri Nübüvvet!. Seni mümkün müdür inkâr
Pür şaşaadır nurun ile enfüsü âfâk
Hamd âlemlerin Rabbi Allahadır.