Kur'ân-ı Kerîm'in Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsiri (yalnız tefsir katmanı) — Enfal 8:1 – Yunus 10:109
İçindekiler
- Enfal 8:1
- Enfal 8:2
- Enfal 8:3
- Enfal 8:4
- Enfal 8:5
- Enfal 8:6
- Enfal 8:7
- Enfal 8:8
- Enfal 8:9
- Enfal 8:10
- Enfal 8:11
- Enfal 8:12
- Enfal 8:13
- Enfal 8:14
- Enfal 8:15
- Enfal 8:16
- Enfal 8:17
- Enfal 8:18
- Enfal 8:19
- Enfal 8:20
- Enfal 8:21
- Enfal 8:22
- Enfal 8:23
- Enfal 8:24
- Enfal 8:25
- Enfal 8:26
- Enfal 8:27
- Enfal 8:28
- Enfal 8:29
- Enfal 8:30
- Enfal 8:31
- Enfal 8:32
- Enfal 8:33
- Enfal 8:34
- Enfal 8:35
- Enfal 8:36
- Enfal 8:37
- Enfal 8:38
- Enfal 8:39
- Enfal 8:40
- Enfal 8:41
- Enfal 8:42
- Enfal 8:43
- Enfal 8:44
- Enfal 8:45
- Enfal 8:46
- Enfal 8:47
- Enfal 8:48
- Enfal 8:49
- Enfal 8:50
- Enfal 8:51
- Enfal 8:52
- Enfal 8:53
- Enfal 8:54
- Enfal 8:55
- Enfal 8:56
- Enfal 8:57
- Enfal 8:58
- Enfal 8:59
- Enfal 8:60
- Enfal 8:61
- Enfal 8:62
- Enfal 8:63
- Enfal 8:64
- Enfal 8:65
- Enfal 8:66
- Enfal 8:67
- Enfal 8:68
- Enfal 8:69
- Enfal 8:70
- Enfal 8:71
- Enfal 8:72
- Enfal 8:73
- Enfal 8:74
- Enfal 8:75
- Tevbe 9:1
- Tevbe 9:2
- Tevbe 9:3
- Tevbe 9:4
- Tevbe 9:5
- Tevbe 9:6
- Tevbe 9:7
- Tevbe 9:8
- Tevbe 9:9
- Tevbe 9:10
- Tevbe 9:11
- Tevbe 9:12
- Tevbe 9:13
- Tevbe 9:14
- Tevbe 9:15
- Tevbe 9:16
- Tevbe 9:17
- Tevbe 9:18
- Tevbe 9:19
- Tevbe 9:20
- Tevbe 9:21
- Tevbe 9:22
- Tevbe 9:23
- Tevbe 9:24
- Tevbe 9:25
- Tevbe 9:26
- Tevbe 9:27
- Tevbe 9:28
- Tevbe 9:29
- Tevbe 9:30
- Tevbe 9:31
- Tevbe 9:32
- Tevbe 9:33
- Tevbe 9:34
- Tevbe 9:35
- Tevbe 9:36
- Tevbe 9:37
- Tevbe 9:38
- Tevbe 9:39
- Tevbe 9:40
- Tevbe 9:41
- Tevbe 9:42
- Tevbe 9:43
- Tevbe 9:44
- Tevbe 9:45
- Tevbe 9:46
- Tevbe 9:47
- Tevbe 9:48
- Tevbe 9:49
- Tevbe 9:50
- Tevbe 9:51
- Tevbe 9:52
- Tevbe 9:53
- Tevbe 9:54
- Tevbe 9:55
- Tevbe 9:56
- Tevbe 9:57
- Tevbe 9:58
- Tevbe 9:59
- Tevbe 9:60
- Tevbe 9:61
- Tevbe 9:62
- Tevbe 9:63
- Tevbe 9:64
- Tevbe 9:65
- Tevbe 9:66
- Tevbe 9:67
- Tevbe 9:68
- Tevbe 9:69
- Tevbe 9:70
- Tevbe 9:71
- Tevbe 9:72
- Tevbe 9:73
- Tevbe 9:74
- Tevbe 9:75
- Tevbe 9:76
- Tevbe 9:77
- Tevbe 9:78
- Tevbe 9:79
- Tevbe 9:80
- Tevbe 9:81
- Tevbe 9:82
- Tevbe 9:83
- Tevbe 9:84
- Tevbe 9:85
- Tevbe 9:86
- Tevbe 9:87
- Tevbe 9:88
- Tevbe 9:89
- Tevbe 9:90
- Tevbe 9:91
- Tevbe 9:92
- Tevbe 9:93
- Tevbe 9:94
- Tevbe 9:95
- Tevbe 9:96
- Tevbe 9:97
- Tevbe 9:98
- Tevbe 9:99
- Tevbe 9:100
- Tevbe 9:101
- Tevbe 9:102
- Tevbe 9:103
- Tevbe 9:104
- Tevbe 9:105
- Tevbe 9:106
- Tevbe 9:107
- Tevbe 9:108
- Tevbe 9:109
- Tevbe 9:110
- Tevbe 9:111
- Tevbe 9:112
- Tevbe 9:113
- Tevbe 9:114
- Tevbe 9:115
- Tevbe 9:116
- Tevbe 9:117
- Tevbe 9:118
- Tevbe 9:119
- Tevbe 9:120
- Tevbe 9:121
- Tevbe 9:122
- Tevbe 9:123
- Tevbe 9:124
- Tevbe 9:125
- Tevbe 9:126
- Tevbe 9:127
- Tevbe 9:128
- Tevbe 9:129
- Yunus 10:1
- Yunus 10:2
- Yunus 10:3
- Yunus 10:4
- Yunus 10:5
- Yunus 10:6
- Yunus 10:7
- Yunus 10:8
- Yunus 10:9
- Yunus 10:10
- Yunus 10:11
- Yunus 10:12
- Yunus 10:13
- Yunus 10:14
- Yunus 10:15
- Yunus 10:16
- Yunus 10:17
- Yunus 10:18
- Yunus 10:19
- Yunus 10:20
- Yunus 10:21
- Yunus 10:22
- Yunus 10:23
- Yunus 10:24
- Yunus 10:25
- Yunus 10:26
- Yunus 10:27
- Yunus 10:28
- Yunus 10:29
- Yunus 10:30
- Yunus 10:31
- Yunus 10:32
- Yunus 10:33
- Yunus 10:34
- Yunus 10:35
- Yunus 10:36
- Yunus 10:37
- Yunus 10:38
- Yunus 10:39
- Yunus 10:40
- Yunus 10:41
- Yunus 10:42
- Yunus 10:43
- Yunus 10:44
- Yunus 10:45
- Yunus 10:46
- Yunus 10:47
- Yunus 10:48
- Yunus 10:49
- Yunus 10:50
- Yunus 10:51
- Yunus 10:52
- Yunus 10:53
- Yunus 10:54
- Yunus 10:55
- Yunus 10:56
- Yunus 10:57
- Yunus 10:58
- Yunus 10:59
- Yunus 10:60
- Yunus 10:61
- Yunus 10:62
- Yunus 10:63
- Yunus 10:64
- Yunus 10:65
- Yunus 10:66
- Yunus 10:67
- Yunus 10:68
- Yunus 10:69
- Yunus 10:70
- Yunus 10:71
- Yunus 10:72
- Yunus 10:73
- Yunus 10:74
- Yunus 10:75
- Yunus 10:76
- Yunus 10:77
- Yunus 10:78
- Yunus 10:79
- Yunus 10:80
- Yunus 10:81
- Yunus 10:82
- Yunus 10:83
- Yunus 10:84
- Yunus 10:85
- Yunus 10:86
- Yunus 10:87
- Yunus 10:88
- Yunus 10:89
- Yunus 10:90
- Yunus 10:91
- Yunus 10:92
- Yunus 10:93
- Yunus 10:94
- Yunus 10:95
- Yunus 10:96
- Yunus 10:97
- Yunus 10:98
- Yunus 10:99
- Yunus 10:100
- Yunus 10:101
- Yunus 10:102
- Yunus 10:103
- Yunus 10:104
- Yunus 10:105
- Yunus 10:106
- Yunus 10:107
- Yunus 10:108
- Yunus 10:109
Enfal 8:1
Bu mübarek âyetler, ganimet mallarının hakkındaki şer’î hükmü bildirmektedir. Müminlerin nasıl hareket edeceklerini tâyin etmektedir. Ve hakikî mü’minlerin en seçkin vasıflarını ve nail olacakları mükâfatları beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resûl!. (Sana ganimetlerden soruyorlar) ki, bunlar kimlere aittir, nerelere sarfedilecektir, bu husustaki şer’î hüküm neden ibarettir?. Resûlüm!. Onlara (De ki: Ganimetler, Allah Teâlâ’ya ve Peygamber’e aittir.) bunların hükmünü tesbit Cenâb-ı Hak’ka mahsustur. Bunları Cenâb-ı Hak’kın emrine göre taksim etmek de Rasûlullah’a aittir. Bu hususta başkalarının görüşüne yer yoktur. (Artık Allah Teâlâ’dan korkunuz) onun emirlerine muhalefette, ganimet malları hususunda tartışmada bulunmayınız. Hz. Peygamber’in taksim ve uygun görmesine aykırı hareketlerden sakınınız. (Aranızdaki hâli düzeltiniz) münakaşayı,. ihtilâfı bırakınız, aranızda sevgi ve dayanışmanın vücude gelmesini temine çalışınız, ganimetlere ait işleri Rasûlüllah a bırakınız, (ve Allah Teâlâ’ya ve Resulüne itaat ediniz) herhangi hususta olursa olsun Cenab’ı Hak ile Yüce Peygamberinin emirlerine, yasaklarına riayet ve itaatten ayrılmayınız. (Eğer siz mü’min kimseler iseniz) yani: İmân şerefine hakkiyle sahip iseniz, böyle Allah’ın hükmüne göre hareket ediniz, dinî vazifelere riayet edip günahlardan sakınınız ve adaletile, ihsan ile aranızı ıslaha gayret eyleyiniz.
Enfal 8:2
(Gerçekten mü’min olanlar) yani: Tam bir imâna sahip bulunanlar (o kimselerdir ki. Allah Teâlâ zikredildiği zaman) sırf onun mukaddes zikrinin etkisiyle (yürekleri titrer) kendilerinde bir mânevî korku ve saygı bir tazim ve yüceltme hissi görünür. İsterse o Yüce Yaratıcının korku ve saygıyı gerektiren vasıfları, fiilleri beyan buyrulmasın. (ve onlara, onun) O Yüce Mabudun (âyetleri okunduğu vakit) yani: O Yüce Yaratıcının kudret ve azametine birer delil olan herhangi bir âyeti okununca da (onların imanlarını artırır) onların kalben tasdikler! daha ziyade kuvvet bulur, inançları birer delile dayanarak pek sağlam bir mahiyet kazanır. Elbette ki, bilenler ile bilmeyenlerin kesin inanç mertebeleri eşit olamaz. Yüce Peygamber ile ve bir kısım mükâşefat sahipleri (İlâhî sırları bilenler) insanların fertlerinin kesin inancı, kalbî kanaatı arasında elbette büyük bir fark vardır. Bununla beraber Rasûlü Ekrem zamanında ilâhî vahy devam ediyor, yeni yeni şeyler emir ediliyor, bildiriliyordu. Bu sebeple ashab-ı kiramın imanları artıyor, yani imân edecekleri şeyler çoğalıyordu. Yüce peygamberden sonra vahy kesilmiş, dinî hükümler tamamen belirlenmiş olduğu için artık imânın bu bakımdan artması mümkün bulunmamıştır, İmân edilecek şeyler itibariyle her müminin imânı diğerine eşittir. Meselâ: İslâm’ın başlangıcında namazın farz olduğunu bilip tasdik eden bir müslümanın imânı, daha sonra zekâtın farz edilmesiyle artmış olurdu. Rasûlü Ekrem’in vefatından sonra ise artık şer’î hükümler belirlenmiş ve yerleşmiş olduğundan bu bakımdan imanların artmasına sebepkalmamıştır. Fakat asıl belirlenmiş imân edilen şeyler hakkındaki her müminin kuvvet itibariyle imân derecesi eşit değildir. Elbette birçok deliller ile donatılmış, dinî hükümlerin yüceliğini, hikmetini hakkiyle anlayan zatların imanları ile halkın fertlerinin imanları arasında büyük bir fark vardır. İşte bu itibar ile imânın artması mümkündür, bu âyeti kerime de bunu söylemektedir. Velhâsıl hakikî müminler (Rablerine tevekkülde) de (bulunurlar) her işte muvaffak olmalarını o Rabbi kerimden beklerler, ona işlerini bırakır ve havale ederler, başkalarından korkmazlar, ganimetlerin hüküm ve taksimine de razı olurlar, başka endişelere düşmezler.
Enfal 8:3
(Onlar) o vasıfları yazılı zatlar (o mü’minlerdir ki, namazı dosdoğru kılarlar) namazları bütün erkân ve şartlarına riayet ederek yerine getirmeye çalışırlar, (ve kendilerini merzuk etmiş) kendilerine bir ilâhî lûtuf olarak vermiş (olduğumuz şeylerden) mallardan ve diğerlerinden de yalnız Allah rızası için başkalarına- (infakta bulunurlar) mesela: Zekâtlarını, sadakalarını verirler, cihat yolunda servetlerini sarfederler, mabetler, medreseler, çeşmeler, köprüler gibi hayırlı müesseselere yardımda bulunurlar, başkalarını ilmen, irfanen aydınlatmağa da çalışırlar. Kısaca öyle hakikî müminlerde şu beş yüksek vasıf bulunur,
(l): Onlar ancak Cenâb-ı Hak’tan korkarlar.
(2): Hak Teâlâ’nın bütün tekliflerine itaat eder ve boyun eğerler.
(3): Yalnız Allah Teâlâya tevekkül ederler, ondan başkasına itimat edip durmazlar.
(4): Namazlarını dosdoğru kılarlar.
(5): Allah rızası için münasip kimselere, yerlere, yardımda bulunur, mallarını sarfederler. Ne güzel haslet!. Ne hayırlı hareket!.
Enfal 8:4
(İşte) öyle seçkin vasıflar ile vasıflanmış olanlar yok mu, işte (hakkiyle müminler onlardır.) Çünkü onlar, imanlarına Allah korkusu gibi dinî hükümlere riayet gibi, hakka tevekkül gibi en seçkin kalbî amelleri ve namaz gibi, zekât ile sadaka gibi en güzel bedenî fiilleri ilâve etmiş bulunmuşlardır. (Artık onlar için) O muhterem müminler için (Rablerinin katında dereceler vardır) onlar cennetlerde birbirinden alâ makamlara nail olacaklardır. Tefsiri Şerbinîde yazılmış bulunan ve Ebu Hüreyre Hazretlerinden rivayet edilen bir hadis-i şerif şu mealdedir: Rasûlü Ekrem efendimiz buyurmuştur ki: Cennette muhakkak yüz derece vardır. Her iki derecenin arasında ise yüz senelik bir mesafe vardır. Ve Ebu Saidülhudri Hazretlerinden rivayet edilen bir hadis-i şerif de şu mealdedir: Yüce Peygamber Hazretleri buyurmuştur ki: Cennette yüz derece vardır. Eğer bu derecelerin birinde bütün âlemler toplanacak olsa genişliği hepsine de yeterli olur. (Ve) o müminler için insanlık icabı yapmış oldukları kusurlardan dolayı (mağfiret vardır) kerem sahibi mâbud Hazretleri onların o kusurlarını afedecek ve örtecektir. Ve onlar için bu mağfiret (ile) beraber (sonsuz bir rızık) da (vardır) onlar o cennetlerde değerli rızka, yani: Maddî ve mânevî nimetlere nail olacaklardır. Şöyle ki: Onlar kendilerine pek değerlice bir rızık olmak üzere cismanî lezzetlere nail olacakları gibi bu lezzetlerin çok üstünde olan ve Allah’ı tanımaktan, Allah sevgisinden meydana gelen mânevî lezzetlere nail bulunacaklardır. Kalbin nurlanmasını, ruhun yücelmesini temin eden bu ruhanî lezzetler ise şüphe yok ki, cismanî lezzetlerin çok üstündedir. Bütün bunlar, birer değerli rızıktır. Cenâb-ı Hak cümlemize bunları nasip buyursun. Âmin.
§ Kerîm, lûtf ve ihsan edici demektir. Hamd vesenaya, insana lâik olan herşeye ve cömert, alicenap olan her zata kerim denilir. Keremde iyilik lûtf ve ihsan mânâsınadır.
Enfal 8:5
Bu mübarek âyetler, Rasûlü Ekrem’in bütün hareketlerinin hikmet ve faydaya uygun olduğuna işaret etmektedir. İsterse bir kısımkimseler bu hareketlerin ne kadar güzel netice vereceğini evvelce anlamayarak bunları kötü görmüş bulunsunlar. Şöyle buyurulmuş oluyor ki Resûlüm!. Senin ganimet malları hakkındaki taksimini kötü görenler bulunmuştur. (Nasıl ki Rab’bin seni hak uğrunda) İslâm dinini yüceltmek için Bedir Savaşı zamanında (evinden çıkarmıştı) sen düşman kuvvetine karşı çıkmayı tercih etmiştin (Müminlerden bir kısmı ise şüphe yok ki, bunu) öyle az bir kuvvet ile büyük bir düşman kuvvetine karşı çıkmayı (hoş görmüyorlardı) fakat sonunda fetih ve zafere nail oldunuz, bu savaş tercih temenin faidesi anlaşıldı. İşte bunun gibi o ganimetleri taksimin de menfaata uygun olduğu anlaşılacaktır.
Enfal 8:6
Hâtta o bir kısım müminler kendilerine (Hak belirdikten) yâni: Her ne tarafa yönelseler zafere nail olacakları kendilerine Hz. Peygamber tarafından haber verilmiş olduktan (sonra onda) öyle beliren ve görünen bir hakikat hususunda Habibim!, (seninle mücadelede bulunurlar) düşmana karşı hareketi uygun görmeyerek münakaşaya cür’et ederler, (sanki onlar) o düşman kuvvetlerine karşı sevkedilecek bir kısım erler, üzerlerine yönelen ölümün sebeplerine (bakar oldukları halde ölüme sevkolunuyolarmış) onlar böyle bir korku ve dehşet içinde kalmışlardı. Fakat daha sonra bu hareketin nekadar güzel bir neticesini gördüler. İşte taksim hususunda da böyledir. Onun da menfaata ne kadar uygun olduğunu anlayarak fikir değiştireceklerdir. Bedir savaşı sırasında Rasûlü Ekrem Hazretleri eshab-ı kiramıyla müşaverede bulundu. Kureyş’in kırk kişiden ibaret bir kervanı Şam’dan dönmüş geliyordu. Yanlarında birçok mallar var idi. Kureyş ordusunun bu kervanı muhafaza için yola çıkacağı haber alınmıştı. Rasûlü Ekrem, Cenab’ı Hak’kın ehli İslâm’a yardım edeceğini ashabı kirama haber verdi. O halde kervana karşı mı, yoksa Kureyş kuvvetlerine karşı mı çıkılmasını sordu. Ashabı kiramdan bir kısmı, fazla bir kuvvete sahip olmadıkları için Kureyş kuvvetlerine karşı değil, kervana karşı çıkılması görüşünde bulundular. Çünki İslâm erleri hep piyade idi, içlerinde ancak iki suvâri bulunuyordu. Düşman kuvvetleri ise birkaç kat fazla ve suvarileri çokca idi. Fakat Rasûlü Ekrem, İslâmiyetin kuvvet ve şanını yüceltmek ve Allah’ın yardımını kazanmak için Kureyş ordusuna karşı çıkılmasını tercih buyurmuştu. İşte bir kısım zatlar, bunu başlangıçta hoş görmemişler, düşmanın fazla kuvvetine bakarak kendilerinin mağlûb, ölüme mahkûm olacaklarını zannetmişlerdi. Halbuki, daha sonra düşman ile karşılaşılmış, İslâm erleri büyük bir zafere nail olmuş, peygamberin görüşünün nekadar isabetli olduğu anlaşılmıştı. İşte bu savaş neticesinde elde edilen ganimet mallarının taksimi hakkında da Rasûlü Ekrem’in görüş ve düşüncelerinin pek uygun olduğu ortaya çıkacaktı. Nitekim de etmiştir. Binaenaleyh Rasûlü Ekrem, Sallahü Teâlâ Aleyhî vesellem efendimizin mübarek görüşüne, emirlerine her hususta tâbi olmak mutlaka hikmet ve menfaat icabı bulunmuştur. Bedir savaşı için Âli İmran sûresindeki (125) inci âyeti kerimenin izahına müracaat ediniz!.
Enfal 8:7
Bu mübarek âyetler gösteriyor ki: Bedir savaşı sırasında müslümanların düşmanlarından bir tâifeye galip olacakları Allah tarafından vaad buyurulmuştu. Müslümanların bir kısmı ise düşmanın zayıf olan bir taifesine karşı hareketi uygun görmüşlerdi. Halbuki, kuvvetli olan taifenin mağlûbiyetiyle hakkın tecellisi, İslâmiyetin yücelmesi, ilâhî maksat bulunmuş, müslümanlar da öyle bir muvaffakiyete nail olmuşlardı. Şöyle ki: (Ve) Ey müslümanlar!. Hatırlayınız!, (hani) Bedir savaşı sırasında (Allah Teâlâ size iki taifeden) yani: Ebu cehlin komutası altındaki bin erden oluşan, savaşçı bir düşman kuvveti ile o düşmanların Şam’dan dönen kırk suvariden ibaret bir ticaret kuvvetinden (birini “şüphesiz o sizindir” diye vaad etmişti) herhalde bunlardan birine karşı zafer kazanacağınızı size müjdelemişti. (Siz ise) Ey müslümanlar!, (arzu ediyor idiniz ki, kuvvet sahibi olmayan) yani: Kırk suvariden ibaret bulunan ticaret kafilesi (sizin olsun) bu az kuvvete karşı çıkmayı istiyordunuz. Bunların azlığı, diğer taifenin ise çokluğu, silâhlı bir halde bulunmaları sizi böyle bir arzuya sevketmişti. (halbuki. Allah Teâlâ emirleriyle) bu hususa dair indirdiği âyetleriyle veya meleklere yardım etmeleri için emir buyurmuş olmasiyle (hakkı) başarı ve zaferi (göstermeyi) tesbit ve ilân buyurmayı (ve kâfirlerin arkasını kesmeyi) onları kökünden koparıp darmadağın etmeyi (irade buyuruyordu) bu ilâhî irade öyle âdi bir kuvvete galip gelmekten ibaret olmayıp din düşmanlarının büsbütün kahrolmaları, müslümanların başarı ve zafere nail bulunmaları için idi.
Enfal 8:8
Ve Cenâb-ı Hak, öyle bir yardım ve zaferintecellisini murat buyurmuştu. (Tâki hakkı isbat) yani: İslâm dinini tesbit buyursun ve yüceltsin, (ve bâtılı ibtâl etsin) küfür ve şirki dağıtsın. İşte o ilâhî irade böyle yüce bir hikmete dayanmıştı. (İsterse günahkâr olanlar) yani: Kâfir, müşrik bulunanlar, böyle hakkı ortaya çıkarma, bâtılı iptâlden (hoşnut olmasınlar) onların bu hoşnutsuzluklarının ne kıymeti var!. Onlar herhalde eliboş ve ziyanda olacaklardır. İşte düşmanın kuvvetli taifesi üzerine yürümek, böyle hakkı üstün kılma ve dini yüceltmeye vesile olacağı için bu ilâhî irade bu şekilde tecelli ve tahakkuk etmiş, müslümanlar ilâhî zafere nail olmuşlardır.
Enfal 8:9
Bu mübarek âyetler, Bedir savaşında müminlere birçok meleklerin imdada gelmiş olduklarını bildirmektedir. Ve bu gibi imdat kuvvetleri müminlere bir müjde ve kalblerini yatıştırma hikmetine dayanmış olduğunu, haddizatında fetih ve zaferin ise ancak ilâhî irade ile vücude geleceğini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. Hatırlayınız (o zamanı ki) o Bedir Savaşı zamanını ki, siz ve Yüce Resûl (Rabbinizden imdat istiyordunuz) Yarabbi!. Senin din düşmanlarına karşı bize zafer ihsan buyur diye dua ediyordunuz. Özellikle Rasûlü Ekrem Hazretleri kıbleye yönelerek iki mübarek elini kaldırmış ve “Allah’ım!. Bana vaad buyurduğunu yerine getir, Allah’ım!. Bu cemaat helâk olursa yeryüzünde sana ibadet edenler kalmaz..” diye niyazda bulunmuştu. (Şüphe yok ki) o Kerem sahibi Yaratıcı ey müslümanlar!. O gün (size ardı ardına) arkalarından başkaları da katılmak üzere (meleklerden bin) zat (ile imdat ediciyim, diye sizin için) duanıza (icabet buyurdu) o Yüce mabut, o gün evvelâ bin melek ile sonra iki binmelek ile, daha sonra diğer iki bin melek ile yardım göndermiştir ki, toplamı beş bin melektir. “İstigase”; imdat istemek, şiddetten kurtulmak için yardım taleb etmek mânâsınadır.
Enfal 8:10
(Ve Allah Teâlâ bunu) Böyle melekler ile müslümanlara imdatta bulunmasını (ancak) ey müslümanlar sizin zafer kazanacağınıza dair size (bir müjde olmak ve bununla) bu meleklerin böyle gelmeleriyle (kalbleriniz yatışsın diye yapmıştır.) tâki, öyle azlığınızdan dolayı kalben endişede bulunmayasınız, (ve halbuki, zafer ancak Allah tarafındandır) öyle sayınızın artmasiyle, meleklerin size yardım etmesiyle değildir. Zaferin mutlak olarak meydana gelmesi, tahakkuku yalnız ilâhî irade iledir. Bir takım sebepler vesairenin zafere vesile olması ise bu hususta hikmet gereği cereyan eden ilâhî sünnet gereğidir, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ azizdir.) güçlüdür, galiptir, asla mağlûp olmaz. Her dilediğini yapmaya fazlasıyla kadirdir ve (hâkimdir) her ne yaparsa hikmet ve fayda gereği olarak yapar. Bütün iradeleri, tedbirleri sırf hikmettir. Binaenaleyh Bedir savaşındaki zafer ve galibiyet de yine sadece Cenâb-ı Hak’kın kudret ve iradesiyle vücude gelmiştir. Artık mü’minler için lâzımdır ki, her hususta Hak Teâlâya itimat ve iltica etsinler. Bu melekler birçok zatlara göre Bedir savaşında fiilen savaşta bulunmuşlardır. Bu melekler insan şeklinde temessül etmişelr, atlar üzerinde bulunarak beyaz sarık sarmışlar, üzerlerinde beyaz elbise bulunmuştur. Bu melekler, Ahzab ve Huneyn savaşlarında ise hazır bulunmuşlar ise decihada bilfiil iştirâk etmemişlerdir. Seleften bazı zatlara göre melekler, Bedir gazvesinde de harbe iştirâk etmemişlerdir. Bunlar yalnız bir müjde, bir kalp yatıştırmaya sebep olmak için gelmişlerdir. Maamafih bunların imdade gelmiş olmaları, harbe iştirâk etmiş olduklarına dalâletten uzak değildir. Hikmet gereği harbe iştirâk etmiş olabilirler. Gerçek şu ki, Cenâb-ı Hak dilerse bir melek ile de bir düşman ordusunu darmadağın edebilir. Fakat onları birer insan suretinde göstermiş, onlar da yürürlükte olan adete göre hareket ederek sahip oldukları kuvvet ve gücü göstermemiş olabilirler. Bu husustaki bilgi Allah katındadır.
Enfal 8:11
Bu mübarek âyetler, Bedir savaşı sırasında müslümanlara yönelen ilâhî lütufları bildirmektedir. Ve meleklerin ne gibi hizmetler ile mükellef bulunmuş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Müslümanlar!. (Hatırlayınız ki) Bedir Savaşı esnasında (onun) Cenab’ı Hak’kın (tarafından) sizin için (bir güven olmak için) düşmanlarınızın üzerinize hücum edecekleri endişesinden, korkusundan emin bulunmanız için o Yüce Yaratıcı (sizi bir hafif uykuya daldırmıştı) o sayede istirahat etmiş, yorgunluktan kurtulmuş, düşmanlarınızla cihada elverişli bir hâle gelmiş idiniz. (Ve) O Yüce Mâbud (gökten üzerinize su da indîrîyordu) güzelce yağmurlar da yağdırmıştı tâki, (onunla sizi temizlesin) abdestsizliklerden, guslü icabeden hâllerden dolayı yıkanıp tertemiz olasınız (ve) tâki (sizden şeytanın vesvesesini gidersin) şeytanın kalblerinize düşürdüğü vesveseler gitsin. İhtilâm gibi hâllerden dolayı vücuduna lüzum görülen sular bulunsun, (ve kalblerinizebir rabıta versin) Cenâb-ı Hak’kın yardımına, zaferine nail olacağınıza dair kalblerinizi takviye buyurmuş olsun, (ve onunla) o su ile veya kalblerinizi öyle takviye etmekle (ayakları) İslâm erlerinin ayaklarını harp meydanında (sabit kılsın -diye-) böyle ilâhî lûtuf tecelli etti. Çünkü böyle bir durumda kalbler kuvvet bulur, korku ve ürpertiden kurtulur, cihat sahasında daha büyük bir metanet ve şecaat gösterilir, sahiplerinin zafer kazanmasına vesile olur. “Bedir savaşında düşman kuvvetleri Bedirdeki su mahallini daha evvel işgal etmişlerdi, İslâm kuvvetleri ise susuz bir yerde bulunuyorlardı. Abdest almak için, gusül edebilmek için su bulamıyorlardı. Eshabı kirama şeytan vesvesede bulunmuştu, veya içlerinde bulunmuş olan münâfıklar demişti ki: “Siz hak üzere bulunduğunuzu iddia ediyorsunuz, ve aranızda bir Yüce Peygamberin bulunduğunu iddia ediyorsunuz. Halbuki, suyu müşrikler elde etmişler, siz ise abdestsiz olarak namaz kılmaya mecbur bulunuyorsunuz. Bu gidişle onlar size galip geleceklerdir”. İşte bu tarzdaki kötü telkinleri defetmek için Allah Teâlâ lûtfetmiş, yağmurlar yağdırmış, müslümanları susuzluktan kurtarmış, kalblerine metanet vermiş ve nihayet ehli İslâm’ı galip kılmıştır.
§ Tağşiye: Gizlemek, üzerine birşey örtmek, bir elbise giydirmek mânâsınadır.
§ Nuas: Uyuklama, uykunun bir başlangıcı olmak üzere sinirlere ârız olan bir fütur, bir gevşekliktir.
Enfal 8:12
Ve Resûlüm!. Hatırla: (Hani Rab’bin) Kerem ve merhamet sahibi olan mabûdunmüslümanların imdadına koşacak olan (meleklere vahy ediyordu ki,) ey meleklerim!, (şüphesiz ben) Size yardım etmek, sizi zafer ve galibiyete erdirmek itibariyle (sizinle beraberim) sizi bu hususta destekleyip muvaffak kılacağım. (haydin) siz (imân edenleri) Hz. Muhammed’in ordusunu teşkil eden müslüman ları (tesbit) yani kalblerini takviye (edin) tâki, müşriklere karşı korkusuzca savaşa atılsınlar. (Kâfir olanların yüreklerine) de (elbette korku düşüreceğini) artık onlar savaşta sebat gösteremiyeceklerdir. Müslümanlar hakkında ne büyük ilâhî lûtuf!. Artık ey mü’minler, Ey melekler!. (Hemen) o kâfirlerin (boyunlarının üstüne vurun) onların kellelerini kılıçlarınızla kesiverin. (ve onların bütün parmaklarına) da, ellerinin ve ayaklarının bütün mafsallarına da (vurun) onları hayattan mahrum bırakınız. Tâki, İslâm ordusu, zafere ulaşsın.
§ Meleklerin de bu savaşta cihada bilfiil iştirâk etmiş oldukları görüşünde olan zatlara göre bu hitap, hem müslümanlara, hem de meleklere yöneliktir. Binaenaleyh melekler de bu cihada iştirâk ile memur bulunmuşlardır.
Enfal 8:13
Bu mübarek âyetler, kâfirlerin ne gibi sebeplerden dolayı mağlup ve kahredilmiş olduklarını ve onların ahirette de ne şiddetli azaplara tutulacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. (Bu da) Cenâb-ı Hak’kın o kâfirleri öyle mağlûbiyete, felâkete düşürmesi de (onların Allah Teâlâ’ya ve Resûlüne) onların emirlerine ve yasaklarına karşı (muhalefet ettiklerinden) başka bir cephe tercih eylediklerinden (dolayıdır) Cenâb-ı Hak’tan ayrılıp küfür tarafına gitmiş olduklarından ileri gelmiştir. (Ve herkim Allah Teâlâ’ya veResûlü’ne muhalefet ederse) onların tarafına muhalif bir taraf edinirse (şüphe yok ki. Hak Teâlâ’nın cezası pek şiddetlidir.) Onların bu dünyada mâruz kaldıkları esaret gibi öldürülme ve ağır ceza gibi felâketler nisbeten az birşeydir, onlar için asıl ahiret âleminde en şiddetli azaplar vardır.
Enfal 8:14
Ey kâfirler!. (İşte gördünüz ya) Size gelen bu felâketi!. (Şimdi) bu dünyada (bunu) bu felâketi (tadınız) bunu siz daha dünyada iken çekiniz. (Ve şüphesiz ki, kâfirler için) ahiret âleminde (ateş azabı da vardır.) ki, o bu dünyadaki felâketlere benzemez, o pek fazla şiddetlidir ve ebedîdir. Öyle bir azap ve ikabın sebebi ise küfrdür, isyandır. Artık uyanınız, bu küfr ve isyandan vazgeçiniz, öyle ebedî bir azaptan kurtulmaya çalışınız. Sizin için başka bir kurtuluş çaresi yoktur.
Enfal 8:15
Bu mübarek âyetler, ehli İslama cihat meydanlarında sebat edip düşmandan yüz çevirmemelerini tebliğ ediyor. Bir lüzum ve fâide için olmaksızın bulundukları noktalardan ayrılanların ne fena sorumluluklara mâruz kalacaklarını ihtar buyuruyor. Şöyle ki: (Ey imân etmiş olanlar!.) Ey İslâm ordusunu meydana getiren müslüman erler!, (kâfîr olanlara) muharebe esnasında (toplu bulundukları bir halde karşılaştığınız zaman) onların öyle çokluğuna bakıp da (onlara arkalarınızı çevirmeyiniz.) onlar çok olsalar da onlardan korkarak bozguna uğramış bir hâle gelmeyiniz. Sabır ve sebat ediniz ki, muvaffak olasınız.
§ Zahf; Zühuf: Yürümek, birşeye doğru azar azar hareket etmek ve düşman tarafından doğru çekilip giden asker mânâsınadır. Birçocuğun sürünüp emekliyerek yürümesine de Zahf denilir. Çokluklarından dolayı yavaş yavaş, azar azar sürünüp gider gibi görülen toplu haldeki bir kuvvete de Zühuf denilmektedir. Diğer bir yoruma göre de: (Ey İslâm erleri!. Siz düşmana karşı azar azar, usul usul yürüyerek onlarla karşılaşınca onlara arkanızı dönmeyiniz, sebat ediniz.) buyurulmuş oluyor.
Enfal 8:16
(Ve) Sizlerden (her kini o günde) o düşmanlarla karşılaşacağınız zamanda (onlara arkasını çevirirse) bozulaak savaştan kaçarsa pek büyük bir günah işlemiş olur. (cenk’için bir tarafa dönmek) müstesnadır. Yani: Düşmana ansızın atılmak için kendisini bir harp hilesi olmak üzere bozguna uğramış gibi göstermek hali müstesnadır. Veya kendileriyle cenk ettiği taifeden daha mühim bir tâifeye karşı vaziyet almak için yerinden ayrılmak müstesnadır (veya diğer bir fırkada yer almak için) arka çevirmek yani: İslâm ordusundaki diğer bir cemaate katılmak için yerinden ayrılmak (müstesnâ) bunlar savaşın gerektirdiği şeylerdendir. Bunlardan dolayı sorumluluk gelmez. Fakat böyle meşrû bir sebep olmayınca (muhakkak ki,) o düşmanlara karşı yüz çevirenler (Allah Teâlâ tarafından bir gazap ile) geri (dönmüş) yüz çevirmiş (olur) ilâhî azabı hak etmiş bulunur, (ve onun yurdu) ahirette (cehennemdir.) dünyadaki İslâm yurdunu meşrû bir sebebe dayanmaksızın savunmadan kaçındığı için onun ahiretteki yurdu cehennem olacaktır. (Ve) o cehennem (ne fena bir dönülecek yer!.) Artık hangi bir mümin, böyle bir âkibete mâruz kalmasını ister?.Binaenaleyh müslümanlar için cihat sahasında sabr ve sebattan ayrılmamak icabeder. Başarı Allah’tandır.
Enfal 8:17
Bu mübarek âyetler, bütün başarıların, bütün sıkıntıların birer hikmete dayanmış olarak ilâhî takdir ile vücude geldiğini bildirmektedir. Ve istenilen fetihlerin vücude gelmiş olduğunu beyan ile ehli küfrü düşmanca hareketlerine son vermeğe davet etmektedir. Aksi takdirde çokca bulunmalarının kendilerine fayda veremeyeceğini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey İslâm mücahitleri!. (Sonra) Bedir Savaşında (onları) o düşman fertlerini (siz öldürmediniz) onlara siz kendi kuvvetinize kudretinizle galip gelmiş olmadınız (ve lâkin Allah Teâlâ oldu) sizlere zafer vererek o düşmanları yenilgiye uğratan gerçekte Cenab’ı Hak olmuştur. (Ve) Resûlüm!. O düşmanların üzerine bur avuç toprağı (attığın vakit sen almadın) o toprağı düşmanların yüzlerine haddızatında sen isabet ettirmiş olmadın (fakat Allah Teâlâ attı) o isabeti öyle harikulâde bir şekilde Cenâb-ı Hak meydana getirdi, düşmanların yenilgisine sebep kıldı, (hem de) Bu hârikanın vücude gelmesi, (müminleri ilâhi katından güzel bir imtihan ile imtihan etmek için) idi. Yani onlara şükür vesilesi olmak için böyle büyük bir nimet, bir başarı ve zafer ihsan buyurmuştu. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ) sizin iddialarınızı, yardım talebinde bulunmanızı (hakkiyle işiticidir.) ve sizin hareketlerinizi, niyetlerinizi, dualarınızın kabulüne sebep olan kalbî hallerinizi (tam mânâsıyla bilicidir.) artık bütün bu muvaffakiyetleri o Yüce Yaratıcıdan bilmeli ve daima ona şülerde, hamd ü senadabulunmalıdır.
§ Rivayete göre Bedir savaşındaki başarıdan sonra müslümanlardan bir kısmı ihtilâfta bulunmuş meselâ; birisi: “Filân şahsı ben öldürdüm” demiş, diğer birisi de: “hayır onu ben öldürdüm” diye iddiada bulunmuş, bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, bütün bu başarıların sadece Allah’ın kudreti ile meydana geldiği kendilerine tenbih olunmuştur. Bir de Rasûlü Ekrem, Kureyş ordusunun geldiğini görünce: Yarabbi!. Bana vaad buyurduğun zaferi nasip buyur, diye duaya başlamış, bunun üzerine Cibrili Emin gelmiş, “bir avuç toprak al, düşmanların üzerine at” demiş, Yüce Peygamber Hz. Ali’ye hitaben: “Derenin ufacık taşlarından bana bir avuç ver diye emretmiş, bunu alınca: “Şahetil vücûh = Yüzleri berbat olsun” diyerek düşmana karşı atmış, bu bütün müşriklerin gözlerine isabet ederek derhal yenilgilerine sebep olmuştur. İşte böyle bir harika da yalnız Cenâb-ı Hak’kın kudretiyle, takdiriyle mey dana gelmiştir. Yoksa tabii kanuna göre böyle bir isabet,böyle bir yenilgi nasıİ düşünülebilir. Binenaleyh biz bütün muvaffakiyetlerimizi Cenâb-ı Hak’tan bilmeliyiz.
Enfal 8:18
(Bu böyledîr) Bütün muvaffakiyetleriniz Allah’ın kudreti iledir, sizi imtihandaki hikmet, bu savaştaki galibiyet, mü’minleri yüceltmek, kâfirleri de kahretmek ve zayıf düşürmek içindir, (ve şüphe yok ki, kâfirlerin hilesini ibtâl edicidir.) onları kötü maksatlarından dolayı böyle mağlubiyetlere, yenilgilere daima uğratacaktır. Elverir ki, müslümanlar, kendi vazifelerini bilsinler ve her hususta muvaffakiyet! Cenâb-ı Hak’tan niyâz etsinler.
Enfal 8:19
Ey müslümanlara karşı cephe alan kâfirler!. (Eğer) siz (fetih istiyorsanız) Kâbe’nin perdelerine sarılarak: “Yarabbi!, İki ordudan hangisi daha yüksek, daha hidayet üzere, daha değerli ise ona zafer ver” diye dua ediyor idiniz, (işte size fetih geldi) Allah Teâlâ daha üstün ve daha değerli olan müslümanlar grubuna zafer verdi, onları galip kıldı. Artık uyanınız!, (ve eğer siz vazgeçerseniz) Rasûlü Ekrem’e olan düşmanlığa, müslümanlara karşı savaş cür’etine son verirseniz (artık o) son vermek (sizin için hayırlıdır.) o sayede esaretten, öldürülmekten kur tulmuş, selâmete ermiş olursunuz, (ve eğer) savaşa (dönerseniz bîz de done” riz.) şu gördüğünüz fetih ve zaferi Resûlümüze tekrar tekrar ihsan ederiz. Nitekim de ihsan buyurmuş, Rasûlü Ekrem’i bütün cihat sahalarında mansur ve muzaffer kılmıştır. (Ve) Ey Düşmanlar!. (Elbette cemaatiniz çok olsa da) sizi zafere kavuşturamayacaktır. Ve (size birşey ile fâide verir olamayacaktır.) sizi müdâfâya, yenilgiden kurtarmaya kâdir bulunamayacaktır. (Ve muhakkak ki. Allah Teâlâ) zafer ve yardım hususunda (müminler ile beraberdir.) onları fetih ve zafere nail buyuracaktır.
Enfal 8:20
Bu mübarek âyetler, Allah Teâlâya ve Resûlüne itaatın lüzumunu bildirmektedir. Dinî emirleri, yasakları işitip bildikleri halde onlara riayet etmeyenlerin ise sağlam duygulardan mahrum, en kötü hayvanlardan sayılmış kimseler olduklarını ve onların bile bile haktan yüz çevirdiklerini kınama makamında olarak beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân etmiş olanlar!.) ey İslâmîyet nimetine nailbulunanlar!. (Allah Teâlâ’ya ve reshulüne) her emir ve yasak buyurmuş oldukları hususlarda, bu cümleden olarak cihada iştirâk hususunda (itaat ediniz) aykırı bir harekette bulunmayınız. (Ve siz) Kur’an-ı Kerim’in beyanlarına, dinî nasihatları (işitir olduğunuz halde ondan) Rasûlü Ekrem’den, onun dinî tebliğatına uymaktan (yüz çevirmeyiniz) üzerinize düşen dinî vazifeleri yerine getirmekten kaçınmayınız. Böyle bir hareket, insanlığa, kulluk şanına yakışmaz. Binaenaleyh cihat hususunda da Rasûlullah’a muhalefet ederek ondan ayrılmayınız.
Enfal 8:21
(Ve) Ey Müslümanlar!. Siz (öyle kimseler gibî olmayınız ki) öyle kâfirler ve münâfıklar gibi emir ve yasağa muhalefette bulunmayınız ki, (onlar işittik derler,) sadece böyle bir iddiada bulunurlar (ve halbuki onlar işitmezler) onlar işittiklerine riayette bulunmazlar, ona karşı işitmemiş gibi bir vaziyet alırlar. Artık onların o işitmeleriyle işitmemeleri eşit bulunmuş olmaz mı?.
Enfal 8:22
(Şüphesiz ki Allah Teâlâ’nın katında) Onun hüküm ve kazası hususunda (hayvanların en kötüsü) yeryüzünde dolaşan hayvanların en şerlisi, en zararlısı (o sağırlar ve dilsizlerdir ki) onlar hakkı işitmezler ve hakka dair bir söz söylemezler. Hakkı işitip söyleyecek bir kabiliyetten mahrum bulunurlar. Ve onlar (akıl) da (erdîremezler) onların kusurları, kötü halleri bu derece fenâdır. Bazı sağırlar ve dilsizler vardır ki, bazı şeyleri bilir, aklen anlarlar. O inkârcı insanlar ise böyle bir aklî kabiliyete bile sahip değildirelr. Bu yaratılış kabiliyetini onlar zâyetmişlerdir.
Enfal 8:23
(Ve eğer Allah Teâlâ onlarda) O inkârcılarda kabiliyetleri itibariyle (bir hayır bilseydi) Onların kendi kuvvetlerini hakkı araştırmaya sarf edeceklerini, hidayete tâbi olacaklarını Cenâb-ı Hak, ezelî ilmiyle bilmiş olsa idi (elbette onları işittirirdi.) onları hakkı kabul ve hakikatı tefekkür edip düşünecek bir işitme kabiliyetine nail buyururdu. (Ve) halbuki onlarda öyle bir kabiliyet kalmamıştır, (eğer) onları (işittîrecek olsa idi) onlara, diyelim, anlama ve düşünme çerçevesinde işitme duygusu verse idi (elbette onlar yine dönerlerdi.) işittikleri hakikatlerden yine yüz çevirirlerdi. O işitecekleri haklardan yine istifade etmezlerdi. Veyahut hakkı kabulden sonra yine inkâr ederek dinden dönerlerdi. Sanki hiç işitmemiş gibi olurlardı. (Ve onlar) hakkı kabulden (kaçınan kimselerdir.) işittikleri şeyleri kalpleriyle inkâr ederler. Onlar inatçıdırlar, böyle birkaçınmak onların adetleridir.
§ Bir rivayete göre Kureyş müşrikleri Rasûlü Ekreme demişlerdi ki: Bizim ceddimiz olan Kusay, mübarek bir şeyh idi, onu dirilt, eğer o sana şahitlik ederse biz de sana imân ederiz. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Buyurulmuş oluyor ki: Eğer Kusay hayat bularak Hz. Peygamber’in risaletini tasdik etse bu inkarcılar da bunu işitseler, yine imân etmezler, bu diriltme olayını bir gösteriş sanarak yine küfürlerinde devam ederler. “Şûre yerde bitmemiş asla benefşe, lâle, gül” “Kabiliyet konmamış aslında baran neylesin”
Enfal 8:24
Bu mübarek âyetler, Cenâb-ı Hak ile Yüce Resûlü tarafından olan tekliflerin birer hayat unsuru olduğunu ve onlara icabet etmenin lüzumunu bildirmektedir. Ve bütün insanlar Hak Teâlâ’nın tasarmfu altında bulunduklarından ve onun mânevî huzuruna sevkolunacaklarından ona söve hareketlerini tanzim etmelerini ve bütün cemiyet hayatına zarar verecek olan gayrı meşrû hareketlerden kaçınılmasını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey mü’minler!.) Ey imân nimetine nail bulunmuş olan kullar!. (sizî) Allah Teâlâ’nın muhterem Resûlü (kendinize) maddî ve mânevî (hayat verecek şeylere) meselâ: Millî hayatı koruyacak olan cihada, veya ebedî hayatın vesilesi olan dinî ilimleri tahsile veya sahibini ebedî hayata, kavuşturacak olan güzel inançlara veya içki gibi, fuhşiyat gibi terkedilmeleri cemiyetin hayatî temizliğini temine sebep olan şeyleri terketmeğe (davet ettiği vakit) hemen (Allah için ve Peygamber için) güzelbir itaat göstererek o davete (icabet edin) öyle mükellef olduğunuz şeyleri bir kalp rahatlığı ile ifaya çalışınız. (Ve) Ey müminler!. (Biliniz ki, muhakkak Allah Teâlâ) yaratmış olduğu herhangi bir (kişi ile kalbi arasına girer.) yani: Hak Teâlâ Hazretleri kullarına İlim ve tasarruf bakımından kendilerinden daha yakındır, kullarının bütün düşüncelerini bilmektedir, kullarını kalbî ilhamlarını istediği gibi değiştirebilir. Ve dilerse bir kulu ile onun kalbi arasına bir engel bırakır, artık mümin ise, kâfir, kâfir ise mümin olamaz. Binaenaleyh her hususta ve bu cümleden olarak imanda sebata muvaffakiyet hususunda Cenâb-ı Hak’ka daima-sığınmalıdır, Allah’ın korumasına sığınılmalıdır. Nitekim Rasûlü Ekrem Efendimiz bile çok kere (……………………….)= Ey kalpleri evirip çeviren Rab’bim!. Benim kalbimi senin dinin üzerine sabit kıl, diye dua ederdi. Ve ey müslümanlar!. (şüphe yok, ona) o Yüce Yaratıcı huzurunda (toplanacaksınızdır.) başkasına değil. O hikmet sahibi mabut da amellerinizin mahiyetlerine, mertebelerine göre size mükâfat ve ceza verecektir. Artık gaflette bulunmayınız, sonunuzu göz önüne alınız, ona göre hayatınızı tanzime çalışınız, ibadet ve itaatten geri durmayınız.
Enfal 8:25
(Ve) Ey müslümanlar!. Öyle (bir fitneden) gayrı meşrû bir harketten, felâkete sebep olacak bir hadisenin meydana gelmesinden (sakınınız ki) onun kötülüğü, felâketi; maddî ve mânevî zararları (sizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz) bilâkis zulmetmemiş, o hadiseyi fiilen yapmamış olanları da kapsar. Meselâ: Bir cemiyet arasında bir takım gayrı meşrû şeyler yapılıp dururken bunları yapanların engellenmesine çalışılmaması, umumî bir sorumluluğa, bir kötülüğe sebep olabilir. Aynı şekilde: Gerektiğinde cihat hususunda bir taifenin tembelik göstermesi, o taifenin mensup olduğu bütün bir cemiyet hakkında mağlûbiyet!, zarar ve ziyanı doğurabilir. Artık bu gibi kötü neticeleri doğuracak şeylere meydan vermemelidir. (Ve) Ey mü’minler!. Kesin olarak (biliniz ki, muhakkak Allah Teâlâ’nın cezası) ona muhalefet edenler hakkında (pek şiddetlidir) onun hükümlerine riayet etmeyenlerin sonlan pek kötüdür. Nitekim bu gibi ilâhî emirlere riayet edilmediğinden dolayı İslâm tarihinde pek acıklı hâdiseler vücude gelmiştir, müslümanlar arasındaki mücadeller nekadar korkunç, genel musibetlere sebebiyet vermiştir. Binaenaleyhöyle şiddetli bir azabı hak etmemek için Allah’ın hükümlerine riayete devam etmelidir. Toplumun zarar ve ziyanına sebebiyet verecek şeylerin vücude gelmemesine elden geldiği kadar çalışmalıdır, şahsî ve genel selâmet ve menfaat bunu gerektirmektedir.
Enfal 8:26
Bu mübarek âyetler, Cenab’ı Hak’kın başlangıçta zayıf olan İslâm toplumunu daha sonra kuvvet ve güce kavuşturmuş olduğunu beyan ile onları şükre, itaate davet etmektedir ve dinî hükümlere muhâlefeti ve hiyâneti yasaklamaktadır. Ve bir imtihan, bir denemeden ibaret olan dünya servetine, evlât gayretine kapılarak bir takım muhterisce hallerde bulunulmamasını ihtar buyurmaktardır. Şöyle ki: (Ve) Ey muhacirler topluluğu!. (Hatırlayınız ki) Siz (bir zaman yeryüzünde) Mekke’i Mükerreme sahasında (azlık idiniz) sayınız noksan idi ve siz (zayıf sayılan kimseler idiniz) sizde bir kuvvet, bir güç görülemiyordu (insanların sizi çarpıp kapmasından korkardınız) Kureyş müşriklerini ve diğer Arap kâfirlerinin sizi sür’atle mahvedip cezalandırmalarından endişe içinde yaşardınız. Nitekim bütün Arap kavmi de Fars ve Rum kâfirlerinin elleri altında zelilce bir vaziyette bulunmuşlardı. (Sonra) Allah Teâlâ (sizi) Ey müslüman muhacirler!. Medine’i Münevvere’de (yerleştirdi) düşmanlarınızdan emin olacağınız bir barınağa sizi kavuşturdu, (ve sizi yardımıyla destekledi.) Ensar-ı kiramın yardımıyla veya meleklerin imdadiyle sizi düşmanlarınız olan kâfirler üzerine galip kıldı, (ve sizi temiz şeylerden) Ganimet mallarından (rızıklandırdı) bu ganimet mallarını size helâl kıldı, halbuki, sizden evvelki milletlere helâldeğildi, (tâki) Nail olduğunuz bu muazzam nimetlerden, muvaffakiyetlerden dolayı Cenab’ı Hak’ka (şükredesiniz) kulluk vâzifenizi bilip Allah Teâlâ’nın rızasına aykırı hareketlerden kaçınasınız.
Enfal 8:27
(Ey imân edenler!.) Ey Rasûlü Ekreme tâbi olanlar!. (Allah Teâlâ’ya ve Peygambere hiyanet etmeyiniz) farzlara, sünnetlere aykırı hareketlerde bulunmayınız. Açıktan kabul ettiğiniz İslâmiyet’e aykırı şeyleri kalben gizleyip durmayın, müslümanların aleyhinde, dinsizlerin lehinde olacak hareketlere cür’et etmeyin, meselâ: İslâm hükûmetinin sırlarını düşmanlara ihbarda bulunmak kötülüğünü işlemeyin (ve emanetlerinize hiyanette bulunmayınız) kendi aranızdaki emanetlere de, sözleşmelere de riayet etmez bir hâle düşmeyiniz veya üzerinize düşen dinî ve dünyevî vazifelerde istikametten ayrılmayınız. (Halbuki, siz bilirsiniz.) Hiyanet etmekte olduğunuza vâkıf bulunuyorsunuz. O halde öyle bile bile hiyanete nasıl cür’et edebilirsiniz?. Veyahut siz hiyanet ile istikametin, güzellik ile çirkinliğin arasını ayırd edecek bir bilgiye sahip bulunmaktasınız. O halde nasıl olur da hiyanet gibi bir aşağılığı işleyebilirsiniz?.
§ Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi hakkında birçok rivayet vardır. Bu cümleden olarak: Deniliyor ki, bu âyeti kerime “Hatip İbni Ebi Belten” hakkında nâzil olmuştur. Rasûlü Ekrem, Mekke üzerine yürüyeceği zaman Hatıb Mekke’lilere gizlice bir mektup yazarak Yüce Peygamberin bu hareketini haber vermişti. İşte bu müslümanlık aleyhinde bir hiyanet idi. Bu gibi hiyanetlerden müslümanlar men edilmişlerdir. İbni Abbas Hazretlerinden rivayet edildiğinegöre de bu âyeti kerime, eshabdan Rifae veya Mervan ismindeki “Ebu Lübâbe” hakkında nâzil olmuştur. Şöyle ki: Rasûlü Ekrem Hazretleri Yahudi’lerden “Beni Kureyza” kabilesini muhasara altına almıştı. Onlar Şam’da “Enha” denilen yere çıkıp gitmek üzere uzlaşma yapmak istemişlerdi. Rasûlü Ekrem buna müsaade etmedi, bu hususta eshab-ı kiramdan “Sad İbni Muaz’ı” hakem tâyin etti. Beni Kureyza kabilesi, eshabtan “Ebu Lübabe”nin kendilerine gönderilmesini istirham ettiler, bu zat kendilerine gönderildi. Beni Kureyza dediler ki; “Ya Eba Lübâbe” nasıl görürsün? Saad İbni Maaz’ın hükmüne muvafakat edelim mi? Ebu Lübâbe ise: Eli ile boğazına işaret ediverdi. Demek istemiş idi ki: Eğer Sad’ın hükmüne razı olursanız, onun hükmü sizi öldürmekten başka olmayacaktır. Ebu Lübabe’nin malı ve aile efradı Benî Kureyza arasında bulunduğu için onların hakkında böyle bir iyilik ister işarette bulunmuştu. Fakat muhterem zat, deral hata ettiğini, İslâmiyet’e hiyanette bulunduğunu anlayarak nâdim ve pişman oldu, kendisini yedi gün kadar mescidin bir direğine bağladı, yiyip içmeyi terketti, tövbesinin kabulünü bekledi. Nihayet tövbesinin kabul edildiğini Rasûlü Ekrem Hazretleri kendisine müjdledi. Bu zat da tövbesinin hakkiyle tamam olması için içinde bu günaha düşmüş olduğu bu kavmin yurdunu terkedeceğini ve malını harcamda bulunacağını söylemiş, Rasûlü Ekrem Efendimiz de malın üçte birini sadaka olarak vermesi yeterlidir, diye buyurmuştu. İşte bu zat hakkında mal ve evlât temayülü, böyle bir sıkıntıya sebep olmuştu.
Enfal 8:28
(Ve) Ey müslümanlar!, (biliniz ki, muhakkak mallarınız ve çocuklarınız bir imtihandır.) biribtilâdır. Bunların yüzünden günaha düşüp cezaya çarpılmak düşünülebilir. Artık bunların muhabbetleri sizi hiyanete, Allah rızasına muhâlefete sevk etmemelidir. Aksi takdirde büyük zararlara düşmüş olursunuz. (Ve şüphe yok ki,) Allah’ın rızasını kazanmak için hiyanetlerden kaçınan müminlere (Allah Teâlâ’nın katında) mânevî huzurunda, ahiret âleminde (pek büyük bir mükâfat vardır) Artık Yüce Allah’ın hükümlerine riayet etmelidir, mal ve evlât ve aile muhabbeti insanı Allah’ın rızasına aykırı, hiyâneti gerektiren hareketlere sevk etmemelidir. Aksi takdirde mal ve servet, evlât ve aile insan için bir fitneden, bir imtihandan başka birşey olmuş olamaz.
Enfal 8:29
Bu mübarek âyetler, takva sahibi olan müminlerin mağfirete, ilâhî lütuflara nail olacaklarını müjdelemektedir. Rasûlü Ekrem’e karşı düşmanca hareket edenlerin de eliboş ve ziyanda olacaklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey Cenâb-ı Hak’ki tasdik etme ve birliğine inanma, peygamberine tâbi olma şerefine nail olanlar!. (Eğer Allah Teâlâ’dan korkarsanız) bütün yapacağınız ve yapmayacağınız şeyler hususunda takva sahibi olarak harekette bulunursanız, bu sebeble o Yüce Yaratıcı (sizin için bir furkan kılar) yani: Kalplerinizde hak ile bâtılın arasını ayırdetmeğe vesile olacak bir hidayet meydana getirir veyahut size hakkı yerine getiren battal edenin arasını ayıracak, müminleri yüceltecek, kâfirleri de zelil edecek bir zafer ihsan buyurur. (Ve) O Yüce Mâbud, siz öyle takvâ üzere bulundukça (sizin günahlarınızı örter) setreder, teşhir buyurmaz, (ve sizin için mağfiret buyurur.) Günahlarınızı af ve mahv eyler. (Ve) Şüphe yok ki, (AllahTeâlâ pek büyük bir lûtuf sahibidir.) Takva sahipleri hakkındaki bu ilâhî vada onun lûtuf ve ihsanı cümlesindendir. Yoksa sadece takva, sahibinin böyle bir lütufa kavuşmayı icabetmez. Zaten tekvada bulunmak, Allah Teâlâ’dan kormak bir kulluk vazifesidir. Bunun karşılığında öyle bir af ve mağfiret tecellisi bir ilâhî lütuftan başkası değildir.
Enfal 8:30
(Ve) Resûlüm!. Şunu da hatırla ki, (hani bir zaman da) Mekke’i Mükerreme’de mukim bulunduğun vakit (o kâfirler senî tutup bağlamaları) kayıt ve hapis altına almaları için (veya seni) kılıçlariyle (öldürmeleri) için (veya seni) Mekke’den (çıkarmaları için sana hud’ade>) tuzak kurma ve hilede (bulunuyorlardı.) İşte o zamanı bir düşün, Cenâb-ı Hak sana o zaman ne kadar lûtuf ve keremde bulundu. (Ve onlar) sana (mekirde) hilede, su’ikasitte (bulunurlar) daima sana karşı dşümanca bir vaziyet almak isterler. Fakat onların bu hareketleri sana bir zarar veremez. Çünki (Allah Teâlâ da) onlara (tuzak kurar) onların tuzaklarını, hilelerini kendi üzerlerine çevirir. Evet… Allah Teâlâ Resûlüne düşmanlarının kötü maksadını vahiy yoluyla haber verir, Mekke’den çıkıp Medine’ye gitmesini emreder, Bedir savaşında müslümanları düşmanlarının gözüne pek çok göstererek o düşmanları mağlûp bırakır. İşte bunlar, o kâfirlerin tuzak ve hilelerinin cezasıdır. (Ve Allah Teâlâ) şüphe yok ki (tuzak kuranların hayırlısıdır) herkesin tuzağını, hilesini ziyadesiyle bilicidir, onların bu fena hareketlerini sonuçsuz bırakmaya tam mânâsıyla kaadirdir. İşte hayra, hikmete dayanan şeyler, ancak Cenab’ı Hak’kın bu şekilde tecelli eden ilâhî fiilleridir.
§ Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi, tefsirlerde şöylece beyan olunmaktadır: Ensar denilen Medine’i Münevvere ahalisi İslâmiyeti kabul edince Mekke’i Mükerreme’deki Kureyş müşrikleri telâşa düştüler, Ebül Bühteri Hişam İbni Amr, Ebu Cehil, Tuayme Bini Adiy gibi reisleri Darun Nedve’de toplandılar, Rasûlü Ekrem hakkında ne yolda muamele yapacaklarına dair istişareye başladılar. İblis de Necit ahalisinden ihtiyar bir şahıs imiş gibibir şekle girerek o topluluğa katılmıştı. Ebül Buhter! demişti ki: Benim görüşüm şöyledir: “Muhammed’i -Aleyhisselâm- bir hanede hapsetmeli, penceresinden yiyip içeceğini vermeli; orada ölünceye kadar beklemeliyiz. Necidli ihtiyar, derhal itiraza başladı: Eğer siz onu öyle bir hanede hapsederseniz elbette onun kavmi gelir, sizinle savaşta bulunur, onu ellerinizden kurtarırlar. Bu sözü tasdik ettiler. Hişam’da demişti ki: Benim görüşüme göre onu bir deveye bindirip kendi aranızdan çıkarınız, artık onun yapacağı size zarar vermez, siz de istirahat etmiş olursunuz. Necidli ihtiyar yine itiraz etti, bu ne kötü görüş!. O kimse ki, sizin beyinsizlerinizi- bozdu, böyle dışarı çıkarılınca da sizden başkalarını bozar, onun konuşmasındaki tatlılığı, lisanındaki güzelliği, kalpleri büyüleyen sözlerini görmüyor musunuz?. Vallahi onu öyle serbest bırakırsanız, gider birçok kimseleri kedisine tâbi kılar, sonra gelir sizi yurdunuzdan çıkarır atar. Evet… Doğru söylüyorsun diye o lânetli iblisi tasdik ettiler. Sonra lânetli Ebu Cehil dedi ki, benim görşüüm şudur: Kureyş’in her kabilesinden birer genç alırsınız, ellerine birer keskin kılınç verirsiniz, hepsi birden hücum edip Muhammed’i -Aleyhisselâm- öldürürler, onun kanı kabilleer arasına dağılmış olur. Artık Haşim oğulları, Kureyş ile savaşa kaadir olamaz. Diyet isterlerse onu verir rahat ederiz. Mel’ûn Necidli ihtiyar, Ebu Cehlin bu görşünü doğru gördü, işte bu gencin == EbuCehlin reyi en muvafıktır, demişti. Darun Nedve’de toplanmış olanlar buna karar verdiler. Böyle üç görüş şeklinde bir tuzak ve hilede bulunmak istemişlerdi. İşte Cenâb-ı Hak bunların bu tuzağını ibtâl buyurdu. Bu hadiseyi Cibrili Emin gelip Rasûlullah’a haber verdi, Medine’den çıkıp Mekke’ye hicret buyurmasını tebliğ etti. Rasûlü Ekrem de bir gece yatağına Hz. Ali’yi yatırarak Hz. Ebu Bekir ile beraber Mekke’den çıktılar. Kureyş’in takibatından kurtulmak için bir aralık “Sevr” dağındaki bir mağaraya girdiler. Bir harika olmak üzere mağaranın her tarafını örümcekler sardı, oraya kadar gelen Kureyş’liler, mağar içinde kimse olmayacağına inanarak oradan ayrıldılar. Rasûlü Ekrem de sonra tam bir emniyet içinde Medine’i Münevvere’ye kavuştu. İşte Cenâb-ı Hak, o din düşmanlarının görüşlerini, hilelerini böyle tesirsiz bırakmış, Yüce Resûlünü nice başarılara kavuşturmuştur.
Enfal 8:31
Bu mübarek âyetler, bir takım inkârcıların Kur’an-ı Kerim’in benzerini yapabilecekleri hakkındaki cahilce iddialarını ve Kur’an-ı Kerim’in ilâhî bir kitap olduğu takdirde mühim felâketlere uğramaya razı olduklarını bildirmektedir. Bununla beraber aralarında Rasûlü Ekrem bulundukça veya kendileri tövbe ve istiğfar ettikçe azaba uğramayacaklarını da beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve onlara) Rasûlullah’ın aleyhinde bulunan inkârcılara (ayetlerimiz okunduğu) Kur’an’ı Kerim tilâvet edildiği (zaman dediler ki: Artık işittik) biliyoruz, bize karşı tilavete hâcet yok (eğer dileyecek olsak elbette bunun benzerini biz de söyleyebiliriz) biz de bu âyetler gibi edebî sözler tanzim edebiliriz. (Bu) Kur’an kitabı (evvelkilerin) geçmiş kavimlerin tarihihayatlarına dair (efsanelerinden) yazılmış kıssalarıdan (başka birşey değildir.) Bu cahiller, böyle kuru bir iddiada bulunmuşlardı. Yirmi seneden beri Kur’an’ı Kerim’in bir sûresinin olsun benzerini meydana getirmeleri kendilerine teklif edildiği halde bunu meydana getirmeğe asla kaadir olamamışlardı. Şimdi, sırf bir inat ve kibir etkisiyle böyle bir lâf’ta bulunmuşlardı.
§ Esatir; üstûranın çoğuludur. Yalan, batıl söz demektir. Kitaplarda tetkik ve tanzim Edirneksizin yazılan, eski milletlere ait bulunan kıssalardan, hikâyelerden ibarettir. Kur’an’ı Kerim hakkında böyle cahilce iddialarda bulunanlar, Darun Nedvede toplanmış olan kâfirler idi. Veyahut onların reisi, hâkimi makamında bulunan Nadr ibnil Hars idi. Bu lânetli ticaret için Hiyre’ye ve diğer Rum ve Fars ülkelerine gitmiş, o eski kavimlerin tarihine ait kitapları okumuş,bir takım asılsız kıssalara, efsanelere vâkıf olmuştu. Bunları Mekke’i Mükerreme ahalisine anlatır dururdu. İşte Kur’an’ı Kerim’in haber verdiği hakikî kıssaları da o kabilden telâkki etmiş, o hakikatları açıklayan kitabı da hâşâ efsane kabilinden zannetmiştir.
Enfal 8:32
(Ve bir vakit) O lânetli Nadr ibnil Hars ile ona tâbi olanlar (dediler ki: Ey Allah!. Eğer senin tarafından hak olan bu ise) yani: Bu Kur’an hakikaten Allah tarafından nâzil olmuş kutsî bir kitap ise (heman üzerimize gökten taşlar yağdır.) Bizim inkârımıza bir ceza olmak üzere bizi böyle bir azâba uğrat. (Veya bize) ondan başka (pek elemli bir azap getir.) Onunla bize azap et, görelim.
§ Bu lânetli Nadr, daha sonra Bedir savaşında müslümanların eline esir düşerek öldürülmüş,isteği azaba kavuşmuştur.
Enfal 8:33
Resûlüm!. Bütün o inkarcılar azâbı hak etmiş bulunmaktadırlar. (Ve halbuki, sen onların aralarında bulunukça) sana tazim için onların hakkında kökleri kesilecek şekilde umumi bir azap gelmeyecektir. İlâhî âdet böyle yürümketedir. Hud, Salih, Lut Aleyhimüsselâm gibi evvelki Peygamberlerin ümmetleri hakkında bu âdet uygulanmıştır. Hiçbir belde ahalisi, içlerinden Peygamberleri çıkıp gümedikçe üzerlerine umumî bir ilâhî azap gelmemiştir. (Ve onlar istiğfarda bulunduları halde de) yani: Onlar istiğfar ederek İslâmiyeti ilerde kabul edecekleri takdirde de veya onların aralarında istiğfar eden müminler bulundukça da veyahut onların içlerinde daha sonra İslâmiyet’i kabul ederek küfür ve isyandan tövbe edip af dileyecek bazı kimseler mevcut olunca da (Allah Teâlâ onları) azabı istişât ile,yani hepsini birden kökünden koparıp mahvetmek suretiyle (azaplandırıcı değildir.) Bir cemaatin kusurlarından tövbe edip af dilemeleri, kendileri için bir emniyettir, bir selâmettir. Binaenaleyh gerek fertlere ve gerek cemiyetlere lâzım olan odur ki, küfür ve isyana tutulmuş oldukları takdirde bunun kötü sonunu düşünsünler, bir an evvel tövbe edip af dileyerek Cenab’ı Hak’kın af ve mağfiretine iltica etsinler, bu sayede ilâhî azaptan kurtulsunlar. Bunun aksine hareket edenler ise elbette ki, her türlü azâbı hak etmiş olurlar.
Enfal 8:34
Bu mübarek âyetler, müşriklerin azâbı hak etmiş olduklarının sebebini göstermektedir. Ve başkalarının ibadetlerine mâni oldukları halde kendi ibadetlerinin bir takım adaba aykırı, yersiz hareketlerden ibaret bulunduğunu ve binaenaleyh azâba yakalanacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) O müşriklerin (neleri vardır ki) kendilerine fâide verecek ne gibi güzel amelleri vardır ki, (Allah Teâlâ onları azaplandırmasın?.) halbuki, onlar çirkin amelleri yüzünden azâbı hak etmişlerdir. (Ve) Bu cümleden olarak (onlar) Rasûlü Ekrem’i ve onun eshâbını (mescidi haramdan) orada bulunup ibâdet ve taat’de bulunmaktan (men ediyorlar) nitekim bu yüzden Rasûlullah’ı hicrete mecbur etmişlerdi. Ve Hudeybiye senesinde de Beytullah’ı ziyaret için müslümanlara müsaade de bulunmamışlardı. (halbuki onun) o mescid’i şerifin (mütevellileri değildirler) o müşrikler, biz Beyti şerifin sahipleri, mütevellileriyiz, oraya dilediğimizi bırakır, dilediğimizi bırakmayız, diye iddiada bulunuyorlardı. Bunların ise böyle bir iddiaya selâhiyetleri yoktur. (Onun mütevellileri takva sahiplerinden) şirkten uzak olan ehli İslam’dan (başkası değildir.) onun mütevelliliğine sahip olanlar, ancak mü’minlerdir. (Ve lâkin onların) o mütevellilik iddiasında bulunan müşriklerin (birçokları) böyle bir mütevelliliğe kendilerinin sahip olmadıklarını (bilmezler.) öyle cahilce, hakikata aykırı iddiada bulunur dururlar. Halbuki o kutsal mâbedin mütevelliliği, idaresi ancak ehli takvâ olan müslümanlara ait bulunmuştur. Binaenaleyh aralarında Rasûlü Ekrem çıkıp ayrılınca başlarına ilâhî azap gelecektir. Nitekim de Bedir savaşında ve Mekke’i Mükerreme’nin fethi esnasında böyle bir azâba uğramışlardır.
Enfal 8:35
(Ve onların) O müşriklerin (beytişerifteki namazları) namaz adını verdikleri duaları, âyinleri (ıslık çalmaktan, ve el çarpmaktan başka değildir) onların bu âyinleri mabetlerin kutsiyetine aykırı, dinî adaba muhalif hareketlerden ibaret bulunmuştur. Artık onlar beyti şerifin mütevellileri olmak selâhiyetine nasıl sahip olabilirler, (artık) Ey böyle mü’minleri mâbetlerden men eden, namaz adına öyle edepsizce hareketlerde bulunan müşrikler!. Lâyık olduğunuz (azabı tadınız) dünyada öldürülme gibi, esaret gibi cezalara uğrayınız, nasıl ki, Bedir savaşında uğramışlardır. Ahirette de cehennem azabına ebedî olarak tutulacaksınızdır. Böyle dünyevî ve uhrevî felâketlere, azaplara uğramanız ise sizin öyle (küfreder olduğunuzdan dolayıdır. Siz inanç ve amel itibariyle imândan mahrum kalmış, küfr ve şirke düşmüş olduğunuz için böyle elem verici bir akibeti hak etmiş oldunuz.
Enfal 8:36
Bu mübarek âyetler, kâfirlerin yaptıkları malî harcamaların bir kötü maksada dayanmakta olduğunu, bundan dolayı daha sonra yürek acısı duyacaklarını ve mağlûp olacaklarını ve nihayet Hak Teâlâ Hazretlerinin temiz olanlar ile temiz olmayanları ayırt ederek temiz olmayanları cehenneme sevk edeceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Muhakkak o kimseler ki) İslâm dinine karşı cephe alarak (kâfir olmuşlardır.) İmândan mahrum bulunmuşlardır. Onlar (mallarını. Allah Teâlâ’nın yolundan) İslâm dininden insanları ayırmak için (men etmek için infak ederler.) Nitekim Bedir Savaşı sırasında müslümanların aleyhine olarak mallarını sarfetmişlerdi. (Artık)o kâfirler (onu) o mallarını (yine) tamamen (harcayacaklardır.) Nitekim sonra Uhud savaşı sırasında birçok mallarını müslümanların aleyhine olarak sarf etmişlerdi. Fakat bu harcamalarından dolayı bir fâide mi göreceklerdi?. Ne gezer. (Sonra) bu harcamaları maksatlarına yardım etmemiş olacağı için (onların üzerine yürek acısı olacaktır.) pişmanlıklarına, üzüntü ve kederlerine sebebiyet vermiş bulunacaktır. Daha (sonra da mağlûp olacaklardır.) Nihayet fetih ve zafer müslümanlar tarafında görülecektir. Nitekim de görülmüştür. Bununla beraber o düşmanlar bu mağlubiyetle kalmayacaklardır. (Ve kâfir olanlar) küfür üzere devam edip hayatı terk edenler (cehenneme sevkolunacaklardır.) öyle ebedî bir ziyana, cezaya mâruz kalacaklardır.
Enfal 8:37
Evet!. Cenâb-ı Hak, öyle küfrlerinde israr edip duran inkârcıları daha sonra cehenneme de sevk edecektir. (Tâki, Allah Habisi) pis ruhlu olan kâfirleri (temizden) temiz bir ruha, inanca sahip olan müminlerden (ayırt etsin) aralarındaki fark ortaya çıksın (ve pis olanın) kâfir bulunan şahısların (bazısını bazısı üzerine) ekleyip, ilâve (kılıp hepsini toplasın) büyük bir ateş kütlesi meydana gelsin. (Artık onu) o kütlenin tamamını (cehenneme koysun) hepsi birden azap çekip dursunlar. (İşte ziyâna uğramış) eliboş ve ziyâna uğramış (olanlar, ancak onlardır.) öyle birden ateşe sevk edilecek olanlar, o pis ruhlu kâfirlerden ibarettir. Çünki onlar, mallarını ve canlarını böyle ebedî bir ziyana mâruz bırakmış kimselerdir.
§ Rivayete göre bu âyetler, Bedir savaşı sırasında kâfir ordusuna mallarını sarfetmiş olan oniki Kureyş müşriki hakkında nâzilolmuştur. Ebu Cehil, Utbe, Şeybe bunlardandır. İşte bütün bunlar daha sonra mağlûp olmuş, pişmanlığa düşmüşlerdir. İçlerinden bazıları daha sonra İslâm şerefine nail olarak ebedî azaptan kurtulmuştur. Küfür üzere ölüp gidenler de ebedî olarak cehennem azabına aday bulunmuşlardır. Ne fena bir âkibet!.
Enfal 8:38
Bu mübarek âyetler, inkârlarında israr etmeyip ilâhî dinî kabul edecek olanların af olunacaklarını, küfrlerinde israr edip duranların da bir ilâhî âdet gereği olarak mahv olacaklarını ve yıkılıp gideceklerini ihtar etmektedir. Ve dini yüceltmek için müslümanların cihad ile mükellef olduklarını ve onların bütün hareketlerini Cenâb-ı Hak’kın kemâliyle görüp bildiğini ve dinden yüz çevirenlere karşı mü’minlere Hak Teâlâ’nın yardım edeceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. (Kâfir olanlara) Sana karşı düşmanlık gösterip savaşa cür’et edenlere (de ki:) eğer onlar, İslâmiyet’i kabul edip düşmanlıklarına (son verirlerse geçmişteki) kâfirlik zamanındaki (günahları onlara bağışlanır) o günahlardan dolayı Allah katında sorumlu olmaz ve azaba uğramazlar (ve eğer yine geri dönerlerse) yine savaşa başlar, düşmanlık gösterirlerse (artık şüphe yok ki, evvelkilerin) vaktiyle Peygamberlerine karşı cephe alan dinsizlerin hakkında Allah Teâlâ’nın (sünneti) ilâhî âdeti (geçmiştir) bu ilâhî âdet, Cenab’ı Hak’kın Peygamberlerine, velilerine yardım edip din düşmanlarını mahv ve cezalandırmaktır. Binaenaleyh Allah Teâlâ vaktiyle din düşmanlarını mahv ve perişan ettiği gibi Son Peygamber Hazretlerine karşı cephe alan müşrikleri de mahvedecektir. Bu ilâhî adetin tecellisine kimse mâni olamaz.Nitekim Rasûlü Ekrem Hazretleri bütün düşmanlarına galip olmuş Mekke’i Mükeremeyi fethederek oradaki düşmanlarını cezalandırmıştır.
Enfal 8:39
(Ve onlar ile) Öyle İslâm dinin düşmanlariyle (bir fitne kalmayıncaya) kadar, yani: Küfr ve şirk yok oluncaya, İslâmiyet’i kabul edenleri saptırıp İslâmiyet’ten döndürmeğe çalışanlar bertaraf edilinceye kadar (ve dîn tamamiyle Allah için oluncaya) bâtıl dinler yok olup, müntesipleri mağlûp ve helâk olup gidinceye (kadar cihatda bulunun.) İlâhî dini müdafaaya,korumaya çalışınız. (bunun üzerine) Böyle onlar ile cihat neticesinde o düşmanlar (küfrlerine) dinsizliklerine, İslâmiyet’e saldırmalarına (son verirlerse) Cenâb-ı Hak, onların geçmiş günahlarını af eder. (şüphe yok ki. Allah Teâlâ) onların (yapacak olduktan şeyleri tamamiyle görücüdür.) hak dini kabul edip ne gibi güzel amellerde bulunacaklarını Cenâb-ı Hak, tamamen görüp bilici olduğu için onlara ona göre mükâfatlar ihsan buyurur.
§ Tarihen sabittir ki; İslâm’ın başlangıcında birçok müslümanları, müşrikler çeşit çeşit hileler ile, kötü kötü telkinler ile fitneye düşürmeğe, dinden çevirmeğe çalışıyorlardı. Bu yüzden bir kısım müslümanlar, Rasûlullah’ın emriyle Habeşistan’a çıkıp gitmişlerdi. Sonra Medine’i Münevvere ahalisi Akabe beyatini yaparak müslümanlığı kabul edince de Mekke’de müşrikler, Mekke’deki müslümanları İslâmiyetten ayırmaya çalışıp durmuşlardı. Bu şekilde müslümanların arasına bir fitne, bir ihtilâf düşürmek istemişlerdi. Binaenaleyh Yüce Peygamber Hazretleri kâfirler ile cihada memur olmuştur ki, İslâm milleti o gibifitnelerden emin bulunsunlar.
Enfal 8:40
(Ve eğer) O dinsizler, İslâmiyet’i kabulden .(yüz çevirirlerse) inkârlarında israr eder, müslümanlara karşı düşmanlıklarına son vermezlerse (artık) Ey müslümanlar!. Siz (biliniz ki. Allah Teâlâ muhakkak sizin sahibinizdir) sizin yardımcınızdır ve işlerinizin yöneticisidir, size yardım eder, sizi düşmanlarınıza galip kılar. Siz Allah Teâlâya tevekkül ve güvende bulunun, düşmanlarınızın düşmanlığından korkmayın, (o) kerem sahibi mabut (ne güzel sahiptir) işlerini üzerine aldığı kimseyi zâyetmez. (ve ne güzel yardımcıdır.) Kendisine yardım ettiği kimse mağlûp olmaz. Binaenaleyh ey ehli İslâm erleri!. Düşmanlarınıza karşı dininize sarılın, Cenâb-ı Hak’tan imdat bekleyin, din düşmanlarının hilelerine, tuzaklama kıymet vererek aldanmayınız. Allah Teâlâ Hazretleri sizi korur, başarıya kavuşturur.
Enfal 8:41
Bu âyet-i kerime cihad neticesinde müslümanların elde edecekleri ganimet mallarına ait şer’î hükmü ve bu hükme riâyetin dinin gereği buunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Müslümanlar!.. (Ve) şu şer’î hükmü de (biliniz ki, muhakkâk) düşman olan kâfirlerden savaş neticesinde (herhangi şeyden) isterse az olsun elde (edindiğiniz ganimet malının beşte biri mutlâkaAllah içindir) yani: Onun rızası içindir. Cenab’ı Hak’ka öyle bir maldan hisse ayırımı yapılamaz, onun ilâhî zatı buna muhtaç değildir. Bunun böyle zikredilmesi bir saygı ve bereket ümidi içindir. Fakat âlimlerden “Ebul Aliye”ye göre Cenâb-ı Hak adına da bir hisse ayırarak bu, Kâbe’i Muazzama’ya sarfedilir, (Ve) o malın beşte biri, beş kısma ayrılır ki, bunlardan biri (Peygamber içindir) bu kısım Rasûlullah’a verilir, o da bununla muhterem ehli beytinin ihtiyaçlarını temin eder. Kalanını da müslümanların ihtiyaçlarına sarfeyler. (ve) kalan dört kısmı da (akrabalar ile) yani: Rasûlü Ekrem’in akrabaları olan Beni Haşim, Beni Muttalip ile müslüman (yetimler ve fakirler ve yolcu) olanlar (içindir.) Bu beşte bir hissenin üç kısmı hazineye konularak fakir olan yetimlere ihtiyacını tamamen görmeğe kâdir olamayıp miskin adını alan yoksullara, ve nafakasını temin edemeyen müslüman yolculara sarfedilir. (Eğer siz,) Ey müslümanlar!. (Allah Teâlâ’ya) İmân etmiş iseniz (ve furkan gününde) yani: Hak ile bâtılın arasını ayırmaya vesile olan Bedir savaşında (o iki cemiyetin) müslümanlar ile müşriklerin (karşılaştığı) savaş için birbirine karşı cephe aldıkları (günde) yani Bedir harbi zamanında (kulumuza) Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a (indirmiş olduğumuza) ona nâzil olan âyetlere, ona yardıma gelen meleklere, ona ihsan ettiğimiz zafere (imân etmiş iseniz) artık biliniz, kabul ediniz ki elde edilen ganimet mallarının beşte biri, şu açıklanan zatlara aittir. Onu kendilerine teslim ediniz. Kalan beşte dördü de bu ganimetleri elde eden mücahitlere mahsustur. Yani: Cihat niyetiyle harp sahasına atılmış bulunan İslâm erlerine aittir, onlara dağıtılır. İsterse içlerinden bir takımı fiilen harbe katılmamış olsunlar. (Ve Allah Teâlâ herşeye tam mânâsıyla kadirdir.) Az bir kuvveti, çok bir kuvvete galip kılabilir, nitekim, sizi de Bedir Savaşında büyük bir kuvvete galip kılmıştı.Artık o Yüce Yaratıcının emirlerine, şer’î hükümlerine hakkiyle riayetten ayrılmayınız. Bu ganimet malları hakkındaki ilâhî hükme de tamamiyle itaatkâr bulununuz.
§ İmam-ı Âzam’a göre Rasûlü ekrem Efendimizin ahirete irtihaliyle kendisine ve Haşim oğulları ile Muttalip oğullarına ait olan hisseler düşmüştür. Ancak Haşim oğulları ile Muttalip oğullarının fakirleri var ise onlara da diğer fakirler gibi bu ganimet hissesinden yardım edilir. İmam Şafîi’ye göre peygamberin vefatından sonra Rasûlü Ekrem’e ait hisse, müslümanların ihtiyaçlarına meselâ harp araçlarının teminine sarfedilir. Haşim oğulları ile Muttalip oğulları yine hisselerini alabilirler. Kalan üç hisse de hazineye konularak fakir yetimlere, yoksullara ve yolculara sarfedilir.
Enfal 8:42
Bu âyeti kerime, Bedir Savaşı esnasında görünen ilâhî delili ve ümmet-i muhammed hakkında tecelli eden ilâhî lütufları beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Eshab-ı kiram!. Ey ümmeti Muhammed!. Hatırlayınız (O vakit ki) O Bedir Savaşı sırasındaki (siz) Medine’i Münevvereye (yakın) bir (vâdide idiniz. Onlar) o düşmanlarınız olan Kureyş müşrikleri (ise) Medine’i Münevvere’den (uzak) bir (vâdîde idiler.) Mekke’i Mükerreme’ye, su kaynağına yakın bulunuyorlardı. Şam’dan dönüp gelen, düşmanlara ait bulunan (kervan ise sizden aşağıda idi.) Sizin mevkinizden uzakta bulunuyordu. Bedir mevkiinden üç mil kadaruzakta bulunan bir sahilde idi. (eğer biri birinizle vâdeleşe idiniz) eğer muharebe için sizinle düşmanlarınız birbirinize söz vermiş olsa idiniz (elbette vade mahallinde ihtilâfa düşerdiniz) siz ey müslümanlar!. Düşmanların daha müsait bir mevkide bulunduklarını anlayarak aranızda ihtilâf yüz gösterirdi, onlardan korkardınız, zaferden ümitsizliğe düşerdiniz. (Ve lâkin Allah Teâlâ yapılmış olan) ilmi ezelisinde kararlaşmış bulunan (bir emri) müslümanların muzaffer, kâfirlerin ezilmiş olmasını (yerine getirmek için) böyle yaptı. Müslümanlar ile düşmanlarını öyle bir yerde topladı, onları savaşa düşürdü. (Tâki helâk olan kimse) gözleriyle görüp anlayacağı (apaçık bir delikten) öyle bir delili gördükten sonra (helâk olsun) kendi küfrünü açık bir delil ile gördükten sonra gebersin, (ve diri kalan da) müslüman kuvveti de (âşikâr bir delilden) öyle açık bir alâmeti gördükten sonra (diri kalmış olsun) çünkü düşman kuvvetleri pek fazla idi ve pek elverişli bir sahada bulunuyorlardı. Müslümanlar ise az bir kuvvete sahip idiler, savaş durumları müsait değildi. Bu hâle göre galibiyete kavuşmaları umulmazdı. Halbuki bu vaziyete rağmen müslümanlar galip gelmişlerdir. Bu galibiyeti Rasûlü Ekrem Hazretleri de daha evvel eshab-ı kiramına haber vermişti. İşte bu galibiyet, bir harikadır, Allah’ın kudretine bir delildir. Peygamberimizin bu haberi de büyük bir mucize mahiyetindedir. Artık bu açık delilleri, hüccetleri müslümanlar da, onların düşmanları da görmüşlerdir. Bu pek açık kudret delillerini kâfirler göre göre helâk olup gitmişlerdir, haklarında ilâhî delil tamam olmuştur, biz hak ve hakikaten haberdar olamadık, bizi aydınlatıp uyaracak bir hâdise karşısında kalmadık derneğe selâhiyetleri kalmamıştır. (Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ) müminlerin tasdiklerni, ve nail olacakları mükâfatları, kâfirlerin de kâfirce lâkırdılarını ve uğrayacakları azapları (tam mânâsıyla işiticidir, tamamiyle bilicidir.) Hiçbirşey o Yüce yaratıcıya karşı gizli kalamaz, buna inanmışızdır…
Enfal 8:43
Bu mübarek âyetlerde Bedir Savaşı sırasında müslümanlar hakkında Allah’ın yardımının gelmesi için iki taraftaki kuvvetlerin birbirine bir harika olarak birer az miktarda gösterilmiş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. Hatırla (O vakti ki) o Bedir Savaşı zamanını ki (Allah Teâlâ onları) o düşmanları (sana rüyanda az gösteriyordu.) tâki, bunu eshabına haber veresin, onların cihad için kararlı ve cesur olmalarına vesile olsun. (Ve eğer onları) o düşmanları Cenab’ı Hak (sana çok göstermiş olsa idi elbette korkacak idiniz) savaşa cesaret edemiyecek idiniz. (Ve cihad işinde ihtilâfa düşerdiniz) aranıza ayrılık düşerdi, harpte sebat edip etmemek hususunda görüşleriniz başka başka olurdu, (ve lâkin Allah Teâlâ selâmete erdirdi) sizi korkudan, ihtilâftan kurtarmak suretiyle selâmet nimetine nail buyurdu. (Şüphe yok ki, o) hikmet sahibi yaratıcı (göğüslerin içinde olanı hakkiyle bilicidir) Herkesin kalbinde olanı tamamen bilicidir. Harp sahasında cesaret, sabır ve sebat gösterecek olanlar ile korkacak, feryad ve figanda bulunacak olanları da tamamiye bilir. Bundan dolayıdır ki, sana rüya âleminde düşman kuvvetlerini hikmetine binden az göstermiştir.
Enfal 8:44
(Ve) Ey mü’minler!. Ey Bedir mücahitler!!,(hani) O düşmanlar ile (karşı karşıya geldiğiniz zaman) Allah Teâlâ (onları size gözlerinizde pek az gösteriyordu) Rasûlü Ekrem’in rüyasında gördüğü vaziyet, düşman kuvvetlerinin azlığı, böyle uyanıklık halinde de görünüp duruyordu. Bu hâl, Yüce Resûlün rüyasını destekliyor, eshab-ı kiramın kuvvetini, direncinı artırıyordu. (Ve) Ey İslâm erleri!. (Sizleri de onların) o düşmanlarınızın (gözlerinde azaltıyordu) tâki, korkup kaçmasınlar, savaşa atılsınlar, (tâki. Allah Teâlâ yapılmış olan bir emri) bir ilâhî takdirini ilâhî ilminde sabit olan İslâm kelimesini yüceltisn, ehli İslâm’i zafere kavuşturmak hükmünü (yerine getirsin) varlık sahasına çıkarsın. (Ve) malumdur ki (bütün işler Allah Teâlâ’ya döndürülür.) bütün kâinatta dilediği gibi tasarrufta bulunur. Onun emrini reddedecek, hükmüne mâni olacak bir kuvvet yoktur. O bir hikmet sahibi Yaratıcıdır, kadirdir. Bu savaştaki olaylar da onun hikmet ve kudretinin gereğidir. Artık bütün kâinatın merci’i olan o Yüce Yaratıcının hükümlerine, emirlerine riayet etmelidir, hakikî geleceği temine çalışmalıdır. Bütün insanlık için en mühim vazife bundan ibarettir. Ve başarı Allah’tandır…
Enfal 8:45
Bu mübarek âyetler, müslümanlara en lâzım olan bir dinî vazifeyi tebliğ etmektedir. Onlara kuvvet ve güçlerinin devamı için lâzım gelen sabır ve sebatı; birlikte hareketi, ihtilâftan sakınmayı emir ve tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey İslâm şerefine sahip olanlar!. (Bir) kâfir (taife ile) cemaat ile harp için (karşılaştığınız) savaşa başladığınız (zaman artık) Cenâb-ı Hak’ka sığınarak savaşınızda (sebat ediniz) bu sebatın sonu zaferdir, galibiyettir. Nitekim Bedir Savaşında bu hâl görülmüştür, (ve AllahTeâlâ’yı) da kalplerinizle, lisanlarınızla (zikrediniz) kerem sahibi mâbudunuzu zikrederek ilâhî yardımını temenniden geri durmayınız, (tâki kurtuluş bulasınız) muradınıza eresiniz, fetih ve zafere nail olasınız. Çünki sabr ve sebat, Cenâb-ı Hak’ki devamlı anmak, maddî ve mânevî en büyük bir başarı vesilesidir. Artık buna riayet etmemek, Allah’ı anmaktan gafil bulunmak, asla uygun olamaz.
Enfal 8:46
(Ve) Ey mü’minler (Allah Teâlâ’ya ve resulüne) her hususta (itaat ediniz) böyle cihad hususunda olduğu gibi diğer hususlarda da bütün emirlerine, yasaklarına uyunuz. Bunlara aykırı hareketlerden kaçınınız. (Ve ihtilâfta bulunmayın) Bedir ve Uhud Savaşları sırasında olduğu gibi muhtelif görüşlerde bulunarak birbirinizle mücadeleye, çekişmeye kalkışmayın. (Sonra) o ihtilâf ve çekişme neticesinde zayıf düşersiniz; birlikçe hareketten mahrum kalırsınız. (Devletiniz gidiverir) kuvvetiniz, hâkimiyetiniz elden çıkar muhitinizde başarı, zafer ve galibiyet rüzgârları esmez olur. Nitekim Uhud Savaşında müslümanların arasında ortaya çıkan bir münakaşa onların geçici olarak zaferden mahrum olmalarına sebep olmuştur. Binaenaleyh müslümanlar, daima birlikte hareket ederek Cenab’ı Hak’tan kendilerine zafer vesilesi olacak rüzgârların ortaya çıkmasını temenni etmelidir. Nitekim bir hadis-i şerifte “Ben sabah rüzgâriyle zafere nail oldum, âd kavmi ise Debûr rüzgârıyla helâk olmuştur” diye buyurulmuştur. Evet… Bazen savaş alanında esmeğe başlayan rüzgârlar, iki taraftan birinin yenilgisine sebebiyet verebilir. Artık Ey Müslümanlar!. Birlikte harekette bulununuz (ve sabrediniz) düşmanlar ilemücadele hususunda ve diğer bir kısım hayatî sıkıntılar hususunda sabırlı olunuz düşmandan korkup dağılmayınız, birbirinizle mücadelede, münakaşada bulunup durmayınız. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ) Zafer ve başarı vermek hususunda (sabr edenlerle beraberdir.) yani hak yolunda sabr ve sebat edenler, nifak ve ayrılıktan kaçınanlar ilâhî zafere, maddî ve mânevî muvaffakiyetlere nail olacaklardır.
§ Rasûlü Ekrem Efendimizin bir hadisi şerifi şu mealdedir: “Ey insanlar!. Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz ve Allah Teâlâ’dan afiyet temennisinde bulununuz. Düşmanlar ile karşılaştığınız zaman da sabr ediniz ve biliniz ki, Cennet muhakkak kılıçların gölgesi altındadır.” Yani: Dinî yüceltemek için yapılacak bir cihadın neticesi ebedî saadetlere kavuşmaktır. Bu âyeti kerime, bütün müslümanlar için en fâideli bir hareket düştüm mahiyetindedir. Çünki bu mübarek âyet gösteriyor ki: Bir millet, zafere, başarı ve kurtuluşa ermesi için dindar olmalıdır. Allah Teâlâ’nın ve Resûlünün emirlerine, hükümlerine riayet etmelidir. Cenab’ı Hak’ki zikrederek uyanık bir ruha mâlik bulunmalıdır. Ve din düşmanlariyle karşılaşacağı zaman da Allah Teâlâdan yardım dileyerek sabr ve sebattan ayrılmamalıdır. Ve kedi aralarında bir takım dünyevî gayelerden, şahsî menfaatlerden dolayı ayrılıklar, ihtilaflar yüz göstermemelidir. Aralarındaki vahdeti, din kardeşliğini, müşterek menfaatleri unutmamalıdır. Aksi surette hareket edildiği ve bir takım ihtiraslar yüzünden ihtilâflara düşüldüğü takdirde ise milletin bütün umumi hayatı, yardımdan mahrum, âciz ve meskenete düşmüş, başka milletlerin tehakkümü altında perişan olarak mahvolur gider. Nitekim dünya tarihi, buna dair pek çok fecî misaller kaydetmiş bulunmaktadır. Artık bunlardan ibret almalıdır.
Enfal 8:47
Bu mübarek âyetler, müslümanların cihada ve diğer hayırlı işlere gösterişten uzak olarak tam bir ihlas ile başlamlarım emir ve tavsiye etmektedir. Ve kendilerini aldatmak isteyecek olan şeytan tabiatlı kimselerin sözlerine iltifat etmemelerine, düşmanların kahredilmeleri ile müslümanların zafer nimetine nail olacaklarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey Müslümanlar!. Siz (o kimseler) o müşrikler (gibi olmayınız ki) Bedir Savaşı esnasında Şam’dan dönen kafilelerini kurtarmak için (yurtlarından çalım satarak) bir övünme ve gurura tutulmuş olarak (ve insanlara gösteriş yaparak) kendilerini kahraman, fedâkâr gösterip övgü kazanmak isteyerek (ve) insanları (Allah yolundan) İslâm dinine girmekten (men ederek çıktılar) hareketleri makul, faziletkârane bir halde bulunmuyordu. Artık müslümanların öyle kötülüğe yönelik, yok olmayı gerektiren hareketlerde bulunmaları nasıl uygun olabilir?. (Allah Teâlâ ise) onların (ne yaptıklarını tamamiyle kuşatıcıdır.) hepsini de tamamiyle bilmektedir. Binaenaleyh her insan bu hakikatı gözönüne almalıdır, mükâfatı gerektiren hareketlerde bulunmalıdır, cezayı gerektiren hareketlerden kaçınmalıdır.
§ Rivayete göre: Bedir Savaşı sırasında Mekke’de bulunan İslâm düşmanı müşrikler: Şam’dan gelen ticaret kervanını müslümanların tecavüzünden kurtarmak maksadiyle Mekke’den çıkmış “Cuhfe” denilen mevkie gelmişlerdi. Kervanın selâmet üzere olduğunu haber aldıkları halde yine geri dönmediler. Ebu Cehil ile yardımcıları Bedir mevkiine kadar gitmekte israr ettiler. Oraya gidip övünürcesine bir vaziyet almaya, gösteriş için ziyafetler vermeğe, içki İçerek şiirler söylemeğe, cariyeleri oynatıp zevk yapmaya,İnsanların İslâmiyet’i kabûlüne mâni olmaya karar verdiler. Fakat Cenâb-ı Hak onların bu emellerini tersine çevirdi, onları mağlûp etti, matemler içinde bıraktı. İşte gayri meşrû, kâfirce isteklerin neticesi bundan başka değildir. Artık müslümanlar için o kâfirler gibi hareketlerde bulunmak ebette câiz değildir ve hiçbir şekilde uygun olamaz. Binaenaleyh bu âyet-i kerime, müslümanlara böyle hareketleri yasaklamış ve bundan men’etmiştir.
§ Betar: Öğünmek, iftihar etmek, tekebbürde bulunmak, bir işi gösteriş için yapmak demektir. Bir malı sırf insanlara gösteriş için harcamak bir betardır. Bir malı harcamak ve bir ibâdet ve itâatte bulunmak, Allah rızası için olunca: Şükr mahiyetinde bulunmuş olur.
Enfal 8:48
Ve ey müminler!. Allah Teâlâ’nın size olan nimetlerini hatırlayınız. (O vakit ki, şeytan) yani lânetli İblis, Benî Kinane kabilesi eşrâfından ve şairlerinden olan “Sürâka Bini Mâlik” adındaki şahsın şekline bürünerek (onlara) o müslümanlar ile savaşta bulunmak isteyen Mekke müşriklerine, onların kötü olan (amellerini bezemiş). O müşrikleri müslümanlar ile savaşta bulunmak için teşvik ve cesaratlendirmede bulunmuştu. (Ve) o lânetli şeytan, o müşrikleri gurura düşürmek için onlara (demişti ki: Bugün insanlardan size galip olacak yoktur.) Siz pek kuvvetli bulunuyorsunuz. (Ve ben de şüphe yok ki, sizi koruyucuyum) bende size yardımcıyım. Sizi aranızda düşmanlık bulunan Benî Kinanekabilesinden de korurum. Çünki ben onların reisi bulunmaktayım. İşte şeytan o müşrikleri böyle kandırıp harbe teşvik etmiş bulunuyordu. (Vaktaki iki ordu) müslümanlar ile müşrikler (karşı karşıya görünmeğe) birbirine karşı cephe almaya (başladı) müslümanlara meleklerin imdada geldiğini lânetli iblis görüverdi, hemen korkarak (arkasına dönüverdi) müşriklerin artık zafer kazanamayacaklarını anladı, kaçmaya yüz tuttu (ve dedi ki: Şüphesiz ki, ben sizden uzağım) ben artık sizinle teşriki mesai edemem. ‘(ben muhakkak ki, sizin görmediğinizi gördüm.) İslâm ordusuna nasıl bir kuvvetin katıldığını gördüm. (Şüphe yok ki, ben Allah’tan korkarım) müşrikler ile beraber benim başıma da bir belânın bir ilâhî kahrın geleceğinden korkarım. (Allah’ın azabı ise pek şiddetlidir.) ona muhalefet edip küfre düşenler, elbette ki, pek şiddetli bir azaba uğrayacaklardır. Artık kimdir ki, bu ilâhî azâbı düşünüp korkusundan titremesin?. İşte şeytan tabiatlı insanlar da birgün gözlerinin önünde Cenâb-ı Hak’kın kudret ve azametini, düşmanlarını kahrı, cezalandırması görülünce böyle pişmanlığa düşüp firar edeceklerdir. Fakat artık yakalarını Allah’ın kahrından kurtaramıyacaklardır.
§ Allah’ın azabı ise pek şiddetlidir. Denilmesi, ya şeytanın itirafı ifadeleri cümlesindendir. Veya bu ayrıca bağımsız bir cümledir.
Enfal 8:49
Bu mübarek âyetler, münafıkların ve bir takım ruhen hasta kimselerin müslümanlar hakkındaki yanlış telâkkilerini kınıyor ve teşhir ediyor. İslâmiyet’i kabul etmeyip de küfr ve nifak üzere ölecek kimselerin de ne kadar fecî, şaşılacak bir şekilde ölüp felâketlereuğrayacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (O zaman) müslümanlar harp için Bedir sahasına yürüdükleri vakit Medine’i Münevvere’de bulunan (münâfıklar ve) Mekke’i Mükerreme’de bulunup vaktiyle İslâmiyet’i kabul ettiklerini lisânen söylemiş oldukları halde kalben kuşku ve şüphe içinde kalmış, samimî bir şekilde müslüman bulunmamış bir takım (kalplerinde hastalık bulunanlar diyordu ki: Onları) o erleri (dinleri aldatmıştır.) onlara galip olacaklarına dair bir kanaat vermiştir. Yoksa öyle az bir kuvvet oldukları halde büyük bir kuvvete karşı nasıl savaşa cesaret edebilirlerdi?. Müslümanların adedi görünüşte üçyüz küsur erden ibaret olduğu halde düşmanlarının kuvveti bin erden ziyade idi. (halbuki) bu cahiller, yanlış düşünüyorlardı. Galibiyet mutlaka sayının çokluğuna bağlı değildir. (Her kim Allah Teâlâ’ya tevekkül eder) onun mukaddes dinine hizmet için harp meydanına atılır (sa artık) Allah Teâlâ ona yardım eder ve başarılı kılar, (şüphe yok ki; Allah Teâlâ galiptir) Kudreti herşeye galiytir. Az bir kuvveti dilerse pek büyük bir kuvvete galip kılabilir. Ve o Yüce Yaratıcı (hâkimdir.) ilâhî iradesi hikmetin gereğine göre tecelli eder. Binaenaleyh o münafıkların ve benzerlerinin düşünceleri, sözleri pek mânasızdır!.
Enfal 8:50
(Ve) Ey Yüce Peygamberim!, veya ey kendisine hitap edilebilen herhangi bir insan!. Eğer (görecek olsan, o zaman ki, melekler, kâfir olanların canlarını alırlar) ölecekleri vakit ruhlarını alarak kendilerini dünya hayatından mahrum bırakırlar. Ve onların (yüzlerine ve akalarına) onların ileri gelen, geri kalan her azasına demir çomaklar ile (vururlar ve) onlara (yangının) cehennem ateşinin (azabını tadın-derler-) artık şüphe yok ki, ne fecî, nekadar tasvirî imkânsız bir musibet görülmüş olur.
Enfal 8:51
Ey kâfirler!. Ey münâfıklar. (Bu) Sizi yakalayacak olan öldürülme, dövülme, ateşin azap yok mu, (işte) bütün bunlar sizin dünyada iken (ellerinizin takdim ettiği şey) küfr ve isyan (yüzündendir) siz o küfr ve isyanı işlemiş olduğunuzdan dolayı bu felâketlere mâruz kaldınız, bütün bunlar kendi amellerinizin neticesidir. (Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ kulları için zulmeder değildir.) Küfr ve isyan erbabının yakalanacakları azaplar, felâketler bütün kendi kötü hareketlerinin gereğidir. Artık insanlar bu akibeti düşünüp daha dünyadalarken durumlarını ıslah etmelidirler ki, Allah’ın azabından kurtularak ilâhî lütuflara hak kazanmış olsunlar.
Enfal 8:52
Bu mübarek âyetler, peygamber zamanındaki müşrikler ile Firavun’a tâbi olanların ve daha evvelki kâfirlerin aynı âdetlerde bulunduklarını ve bu yüzden Allah’ın kahrına uğradıklarını bildirmektedir. Ve bir kavmin makbul olan ahlâk ve tavırlarını değiştirmedikçe nail oldukları nimetlerden mahrum kalmayacağını ihtar etmektedir. Ve Cenâb-ı Hak’kın her şeyi hakkiyle bilen, güç yetiren ve azabının şiddetli olduğunu beyan ile insanları uyanmaya davet buyurmaktadır. Şöyle ki: (-Bunların hâli-) yani: Bedir Savaşında müslümanlara karşı cephe alan müşriklerin âdeti (Firavun’un kavmi ile onlardan evvelkilerin) Nuh, Âd kavmi gibi eski miletlerin (âdeti gibidir ki) bunlar da o eskimilletler gibi (Allah Teâlâ’nın âyetlerini inkâr ettiler) gördükleri mucizelere, hârikalara rağmen yine Peygamberleri tasdik etmediler. Artık (Allah Teâlâ da bunları) bu müşrikleri (günahları) küfr ve isyanları, Yüce Peygambere muhalefetleri (sebebiyle yakaladı) eski kâfir kavimleri sulara boğduğu ve diğer felâketlere uğrattığı gibi bu müşrikleri de, öldürülmek ile, esaret ile cezalandırdı. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ kuvvet sahibidir) din düşmanlarını mahv edip cezalandırmaya kudreti fazlasıyla yeterlidir. Ve Yüce Yaratıcının (azabı pek şiddetlidir.) Bu dinsizleri dünyada cezaya uğrattığı gibi bunların hakkındaki uhrevî azapları daha şiddetli olacaktır.
Enfal 8:53
(Bu da) Bütün bu kâfirlerin böyle ilâhî azaba yakalanmaları da kendi kötü hareketlerinin bir neticesidir. Yoksa (şüphe yok ki. Allah Teâlâ bir kavme ihsan etmiş olduğu bir nimeti) azap ve felâkete dönüştürmek suretiyle (değiştirici değildir.) o nimeti onların ellerinden almaz (onlar kendi nefislerinde olanı) kendi yaratılış kabiliyetleri, sahip oldukları akıl ve zekâyı, imâna, ibadet ve itaata olan kudretlerini, kendi kötü düşüncelerile, fena hareketlerile (değiştirinceye değin) Fakat onlar öyle kendi nefislerinde olanı değiştirdiler mi?. Küfr ve nifaklarını yaymaya, dine karşı hürmetsizliklerini açıklamaya cür’et gösterdiler mi, Cenâb-ı Hak’da onları yakalar, lâik oldukları azaplara kavuşturur. (Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ hakkiyle işiticidir) kullarının bütün sözlerini, iddialarını işitir ve o hikmet sahibi Yaratıcı (tamamiyle bilicidir.) herkesin bütün fiillerini ve hareketlerini hakkiyle bilir. Herbirini lâik olduğu mükâfata veya cezayakavuşturur. Nimetlerini devam ettirir, veya yok eder. Binaenaleyh insanlar, Allah Teâlâ’nın nimetlerine karşı şükran vazifesini yerine getirmeye çalışmalıdırlar, diyanet ve ibadet ve itaat dairesinden çıkmalıdırlar ki, o nimetlerden daha sonra mahrum kalmasınlar. Bunların üstündeki uhrevî nimetlere de aday bulunsunlar.
Enfal 8:54
Bu mübarek âyetler de peygamber zamanındaki müşrikler ile aynı âdette olan eski kâfirlerin nasıl helâk olduklarını izah ediyor. Ve en fazla şerli hayvanların, küfrlerinde israr edip duran dinsizlerden ibaret olduğunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: Evet… Rasûlü Ekrem’in peygamberliğini tasdik etmeyen kâfirlerin âdeti, (Firavn’un kavminin ve onlardan evvelkilerin âdeti gibi) dir ki, hepsi de (Rablerinin âyetlerini) O Yüce Yaratıcının varlığına, birliğine, lûtf ve ihsânına şahitlik eden delilleri inkâr, Peygamberlerin doğruluğunu isbat eden mucizeleri (tekzib ettiler) böyle küfr ve azgınlıkta israr edip durdular. (Artık onları) o kâfirleri o büyük (günahları) inkâr ve yalanlamaları (sebebiyle helâk ettik) bazıları deprem ile, bazıları yerlerin batmasiyle, bazıları başlarına yağdırılan taşlar ile, bazıları rüzgârlar ile, Kureyş müşrikleri de İslâm kahramanlarının kılıçlarıyle mahv-ı perişan oldular. (Ve Firavn’un kavmini) de kendisiyle beraber (boğduk) öyle büyük bir helâke uğrattık. (ve hepsi de) Gerek o evvelki kavimler olsun, ve gerek Kureyş kâfirlerinden olup müslümanların elleriyle öldürülen ve cezalandırılan şahıslar olsun (zalimler olmuşlardı.) nefislerine küfr ve isyan ile zulmetmiş oldukları gibi başkalarına da saptırmak ye bozmak suretiyle zulmederbulunmuşlardı. Böyle bir zulmün cezası da işte dünyada böyle bir helâkten ibarettir. Ahiretteki cezaları ise elbette bunun çok üstündedir.
Enfal 8:55
(Şüphe yok ki,) Bu helâk olan şahıslar, kavimler, en şerli ve umum hakkında en zararlı kimselerdi. Çünki onlar kâfir bulunuyorlardı, (yeryüzünde yürüyen canlıların) hayvanların, hayat sahibi kimselerin (Allah katında) Cenâb-ı Hak’kın hükm ve kazası hususunda (en şerlisi ise o kimselerdir ki, kâfir olmuşlardır.) Küfrlerinde israr edip durmuşlardır, yeminlerini bozmuş, halkı saptırmaya Çalışmış şahıslardır. Bir halde ki, (artık onlar imân etmezler.) onların imân edecekleri beklenilemez. İşte o helâk olan kavimler, şahıslar da hep böyle imân etme kabiliyetinden mahrum kalmış oldukları için öyle bir mahvü helâke mâruz kalmışlardır.
Enfal 8:56
Bu mübarek âyetler Rasûlü Ekrem ile yapmış oldukları antlaşma hükümlerine müşriklerin uymadıklarını bildirmektedir. Artık savaşlarda onlara galip gelince haklarında şiddetli muamele yapılmasını emir etmektedir, tâki, arkalarındaki cemiyetler için bir vesilei ibret olsun. Ve antlaşma hükümlerine hiyanet edecekleri anlaşılan düşmanlar ile de, kendilerine evvelce haber vermek üzere antlaşmayı bozmanın lüzumunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Resûlüm!. (Onlar ki) O Kureyze Yahudileri ki, (kendileriyle antlaşma yapmış idin) onlar bu anılaşmaya riayet etmediler, (sonra) tekerrür eden antlaşmaların (her defasında) onlar (ahilerini bozarlar) verdikleri sözlerde durmazlar.Antlaşma gereğine aykırı harekette bulunurlar. (Ve onlar hiç çekinmezler.) böyle ahda; muhalefetin nekadar cezayı, ilâhî azabı gerektirir olacağını düşünüp korkmazlar. Nitekim Kureyze Yahudileri, müslümanların aleyhinde hareket etmeyeceklerine dair söz vermişlerdi. Halbuki, bu sözlerinde durmadılar, Mekke’i Mükerreme müşriklerine silâh vermek suretiyle yardım ettiler. Sonra yine bir sözleşme yapılmış idi, buna da riayet etmediler, Hendek Savaşında yine müşriklerin lehine hareket ettiler.
Enfal 8:57
(İmdi) Onların halleri böyle olunca artık Yüce Resûlüm!, (her ne zaman savaşta onları) o antlaşmalarını bozanları (kat’î surette yakalar isen) onları elde eder, üzerlerine zafer kazanır isen (onlar ile) olan mahv etmek ve cezalandırmak suretiyle (arkalarındaki kimseleri) Arap yarımadasında Yemen’de bulunan ve müslümanlar aleyhinde hareketleri düşünülebilen gayri müslimleri de (ansızın korkut) onlara da dehşet saç (umulur ki) onlar, o savaşçı müşrikler hakkındaki yapacağınız şiddetli cezalandırma muamelesinden (ibret alırlar) da İslâm dairesine can atarlar, müslümanlara karşı cephe almaya cesaret edemez olurlar.
§ Sekf; Süratle tutmak, yakalamak, zafere ulaşmak demektir.
§ Teşrîd: Dağıtmak, ıstırap ile olan ayırmak ve ceza vermek demektir ki burada savaşan bir kuvvet hakkında geride kalan kuvvetler ile aralarını ayıracak bir muamelede bulunmaktan ibarettir.
Enfal 8:58
(Ve) Yüce Resûlüm!, (eğer) Kendileriyle antlaşma yapmış olduğun (bir kavmin) sözlerinde (hiyanet edeceğinden kesin olarak korkar isen) bir takım yüz gösteren alâmetlerden dolayı buna kanaat getirirsen nitekim Kureyze ve Nazir kabilelerinin müslümanlara karşı böyle bir durumda bulundukları anlaşılmışdı. Artık (ahdlerini kendilerine açıkça aynı şekilde at) aranızdaki sözleşmenin bozulduğunu kendilerine açıkça haber ver, bunun böyle hükmü kalmadığına her iki taraf da eşit şekilde haberdar tâki, arada bir hiyanet töhmeti bulunmasın. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ) anlaşmalarım bozmak hususunda ve diğer muamelelerde (hain olanları sevmez) binaenaleyh sözleşme hükümlerine riayet etmelidir. Bu hükümlere riayet etmediği anlaşılan hasma karşı da anlaşmayı kaldırmaya lüzum görülünce bunu o hasım tarafına evvelce bildirmelidir. Tâki: Düşman ahdin başkası zannında b-uunarak lâzım gelen tedâriki terk etmesin. Bu ahdin kaldırılmasını düşmana evvelce haber vermemek, düşmana karşı bir hiyanet demektir. Hiyanet ise İslâm ahlâkına aykırıdır. Adalete muhaliftir. Meğer ki, düşmanın antlaşmayı bozduğu her bakımdan ortaya çıksın. O halde kendilerine antlaşmanın karşılıklı olarak bozulduğuna dair bir haber vermeğe gerek kalmaz.
Enfal 8:59
(Ve) Müslümanlara karşı düşmanlıkta, savaşa cesarette bulunmuş oldukları halde henüz belâlarını bulmamış olan (o) bir takım (kâfirler asla zannetmesinler ki ilerleyip kurtulmuşlardır.) Bedir Savaşında öldürülmekten, esaretten kurtulmuşlardır. Hayır, bu bir muvakkat kurtuluştur. (Şüphe yok ki, onlar) Allah Teâlâyı hâşâ (âcizbırakamayacaklardır.) Onlar yine bir gün lâyık oldukları mağlûbiyete, cezalara uğrayacaklardır.
§ Bu âyeti kerime Rasûlü Ekrem için teselli edici olmuştur. Çünki bir takım müşrikler, Bedir Savaşında ve diğer yerlerde kaçıp kurtulmuş, hak ettikleri cezaya henüz çarpılmamışlardı. Bu âyeti kerime ise onların ergeç mağlûp, azaba çarpılacaklarını, kendilerinden intikam alınacağını haber vermiş bulunuyor. Nitekim daha sonra öyle de olmuştur.
Enfal 8:60
(Ve) Ey müslümanlar!. Ey İslâm diyarının sahipleri, savunuculan (onlara karşı) o din, vatan düşmanlariyle savaşta bulunabilmeniz için, fedakârlık ediniz, (gücünüzün yettiği her kuvvetten) her türlü harp vasıtalarından (ve bağlı atlardan) saldırıyı sağlayacak, düşmanı dehşete düşürecek nakil vasıtalarından (hazırlayınız) bu hususta kusur göstermeyiniz. Çünki (bununla) bu kuvvet ile veya bu harp vasıtalariyle (Allah Teâlâ’nın düşmanını ve sizin düşmanınızı) korkutmuş olursunuz ki, bunlar vaktiyle Mekke’i Mükerreme’deki müşrikler ile diğer İslâmiyet düşmanlarından ibarettir. (Ve onlardan başkalarını) da korkutmuş olursunuz ki, bunlarda münâfıklardan, İslâmiyet’e karşı gizlice düşmanlıkta bulunan dinsizlerden veya Yahudi’ler ile Mecusi’lerden ibarettir. Evet… Ey müslümanlar!. Aleyhinizde bulunan bir takım kimseler de vardır (ki, bunları siz bilmezsiniz) çünki onlar etrafınızda bulunurlar, size dost görünürler, kalplerindeki düşmanlığı gizlemiş olurlar. Fakat bunları (Allah Teâlâ bilir) sizherhalde kendinize düşen vazifeyi yapınız, lâzım gelen kuvvetleri hazırlayınız, bununla o açık ve gizli düşmanlarınızı (korkutursunuz) da artık size karşı cephe almaya cesaret edemezler, İslâm yurduna saldırmaya kalkışamazlar. Size karşı dost görünmeğe çalışırlar, bir kısmı da cizye vererek itaatkâr bir vaziyet almış olur. Hatta bu sayede bir kısmının İslâmiyet’i kabul etmesi de düşünülebilir. Ve bu gibi vâsıtaların mevcudiyeti İslâm yurdunun kuvvetini, ziynetini, medeniyet hayatındaki ilerlemesini dost ve yabancılara göstermiş bulunur. Binaenaleyh bir ilerleme dinî, bir yücelme ve fazilet dini olan İslâmiyet, müntesiplerine böyle maddî ve mânevî mühim vâsıtaların hazır edilmesini emretmektedir. Müslümanlıkta boş durmak, medenî vasıtalardan mahrum olmak, düşmanlara karşı miskince bir vaziyete düşmek kesinlikle yasaktır. Kur’an’ı Kerim’in nasıl ebedî bir mucize olduğuna bakmalıdır ki, bu âyeti kerime’nin inişi zamanında en malûm, en gerekli silâh, kılıçtan, kamadan ibaret bulunuyordu. Bu âyeti kerime de ise bunları hazırlayın diye emir olunmuyor, bilâkis “gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayınız” diye emir olunuyor. Kuvvet tabiri ise bugünkü bütün harp vasıtalarına şamildir. Meselâ: Topları tüf ekleri, uçakları, otomobilleri, zırhlıları, tanklan, atomları ve diğerlerini de kapsamaktadır. İşte bu da bir Kur’ânî harikadır ki, bu müslümanlara gelecekte ortaya çıkacak her türlü harp vasıtalarının hazırlanmasını emretmiş, böyle vâsıtaların vücude geleceğine işarette bulunmuştur. Binaenaleyh müslümanlara düşen vazife de bu hususta her türlü fedakârlıklarda bulunmaktır. (Ve) Ey müslümanlar!, (her neyi ki. Allah yolunda infak ederseniz) yurdunuzun savunulması ve korunması için bu gibi harp vasıtalarını hazırlamaya nekadar çalışır, yardımda bulunursanız mutlak biliniz ki (size) karşılığı (tamamen ödenir) bunun maddî ve mânevîmükâfatını elbette görürsünüz. (ve siz asla zulme uğratılmazsınız) yaptığınız harcama boş yere zâyolup gitmez sizler de zarara uğramış bulunmazsınız. Güzel niyete bağlı olan hizmetinizin elbette sevabını, mükâfatını görürsünüz. Artık ey müslümanlar!. Hak yolunda yapılacak yardımların, hizmetlerin ne kadar mühim, mutluluk verici olduğu belli olmuş oluyor. Cenâb-ı Hak, hepimizi bu gibi güzel vazifeleri yerine getirmeğe muvaffak buyursun, âmin…
Enfal 8:61
Bu mübarek âyetler, harîsa meyleden düşmanlar ile Hak’ka tevekkül edilerek barış yapılmasının câiz olduğunu bildirmektedir. Ehli İslâm’ın kendilerine karşı hilekârlıkla bulunacak düşmanlarından kurtulup Allah’ın korumasına nail olacaklarını müjdelemektedir. Ve Cenâb-ı Hak’kın dilediği takdirde iki düşmanın kalplerini birleştirerek düşmanlıklarını muhabbet ve dostluğa çevireceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. İslâm varlığını müdafaa için lâzım gelen vasıtaları hazırla (ve) eğer (onlar) o düşmanlar İslâmiyetin bu kuvvetini, savaşa olan kabiliyetini görür de korkar, (harîsa meylederlerse sen de ona) harîsa (meylet) onlar ile barış anlaşmasında bulun (ve Allah Teâlâ’ya tevekkül et) işlerini Hak Teâlâya bırak, onların görünüşte sulha meyledip kalben hile ve tuzağa meyilli olduklarını düşünerek korkma. (Şüphe yok ki, herşeyi) o düşmanların da kendi aralarında gizlice neler söylediklerini (hakkiyle işitici ve) onların neler düşündüklerini ve neler gizlediklerini de (tamamiyle bilici olan ancak o’dur.) o Yüce Yaratıcıdır. Onların hakkında lâyık oldukları ilâhî hüküm ne ise herhalde ortaya çıkar.
§ İbni Abbas Hazretlerine ve Mücahide görebu âyeti kerimenin hükmü “imân etmeyenler ile savaşın” “artık müşrikleri her nerede bulursanız öldürünüz” meâlindeki âyetler ile nesh olunmuştur. Fakat diğer zatlara göre nesh olunmamıştır. Belki bu barış emri, durdurulmuştur, müslümanların başkasının takdirine bağlıdır. Eğer barış müslümanların menfaatlerine uygun görülürse muvakkat bir zaman için, meselâ: On sene müddetle barış yönüne gidilir, aksi takdirde savaşa devam edilir. Zahir ve menfaate uygun olan da budur.
§ Mücahit’e göre bu âyeti kerime, Kureyze ve Nadir kabileleri ile barış hakkında nâzil olmuştur. Fakat bunların hakkında gelmiş olması, bunun zahirî üzerine umuma uygulanmasına mâni değildir. Nitekim bir âyetin muayyen bir sebepten dolayı nâzil olmuş olması, onun hükmünün umumiy etine mâni olmaz.
Enfal 8:62
(Ve) Resûlüm!, (eğer) kâfirler barışı gösterip savaşı yok etmek suretiyle (sana hile yapmak) daha fazla kuvvet edinerek tekrar hücum etmek maksadıyle bir hilede bulunmak (istelerse) bundan endişeye düşme, Cenâb-ı Hak bunu bilir. Artık (şüphe yok ki, sana Allah Teâlâ kâfidir.) seni onların şerrinden korur. (O) Yüce Yaratıcı (O zattır ki, seni) hayatın boyunca (yardımıyla) vasıtasız veya bir harika olarak melekleriyle (ve müminler ile) ensar-ı kiram ile (desteklemiştir.) binaenaleyh senin hakkında hilekârlıkta bulunmak isteyecek düşmanlarına karşı da seni destekler, başarıya ulaştırır. Artık o düşmanlardan korkmaya mahal yoktur.
Enfal 8:63
Evet… Cenâb-ı Hak, bir ilâhî âdeti bir hikmeti gereği olarak Yüce Resûlünü müminler ile de desteklemiştir. Şöyle ki: Birçok kabileler arasında ve özellikle Eve ve Hazrec kabilesi arasında öteden beri pek büyük bir düşmanlık var idi. Bir derecede ki, biri diğerine bir tokat vuracak olsa bir cahilce teassup yüzünden kabileleri arasında bir savaş meydana gelirdi. Sonra Cenab’ı Hak onları İslâmiyet’e nail kıldı, aralarındaki düşmanlık, muhabbete çevrilmiş oldu. Aralarında bir din kardeşliği meydana geldi, İşte bu hadiseye işaret için buyuruluyor ki: (Ve) Cenâb-ı Hak (onların) sana yardım eden müminlerin (kalplerinin arasını birleştirdi) karşılıklı düşmanlık yerine muhabbet ve dostluk geçti. Öyle (ki eğer yerde bulunanın tamamnı) bütün dünya mallarını (sarf edecek olsa idin) düşmanlıklarını gideremezdin, (onların kalpleri arasına sevgi düşüremezdin.) Onların birbirine düşmanlıkları böyle bir son derecede ziyade idi. (Velâkin Allah Teâlâ) yüce kudretiyle (onların arasını birleştirdi) kalplerindeki bütün düşmanlık duygularını gidererek kendilerine karşılıklı muhabbet ve yardımlaşma ihsan buyurdu. Bu da bir peygamber mucizesi mahiyetinde bulunmuştu ki, onun teşrif iyle bu kavimler arasındaki müthiş düşmanlık yok olmuştu. Artık Cenab’ı Hak dilerse diğer kabilelerin, milletlerin de müslümanlara karşı olan düşmanlıklarını, husumetlerini; kötü maksatlarını yok eder. Binaenaleyh uygun görüldüğü takdirde onlar ile barış, antlaşma yapmaktan endişe etmeğe mahal yoktur. Herhalde Cenab’ı Hak’ka tevekkül etmeli, işleri ona bırakmalıdır. (Şüphe yok ki, o) Yüce Yaratıcı (azizdir) iradesi herşeye galiptir. Ona hiç bir şey muhalefet edemez. Ve o kerem sahibi ilâh (hakîmdir) hiç bir şey onun hikmet dairesinden çıkamaz. Artık vâki olacak herhangi bir harp veya sulh da o Yüce Yaratıcının kudret ve hikmetinin bir gereğidir.
Enfal 8:64
Bu mübarek âyetler, Cenab’ı Hak’kın mü’minlere her hususta yardım ve zafer ihsan buyurmaya kâdir ve yeterli olduğunu bildirmektedir. Ve cihad sahasında yirmi İslâm mücahidinin galip olmaları için sabr ve sebat ederek iki yüz düşmana karşı durmalarını emretmektedir. Bununla beraber müslümanlar hakkında kolaylaştırmak üzere yüz İslâm ermin ikiyüz düşmana ve bin İslâm mücahidinin iki bin düşmana galip olmaları için sabr ve sebat ile memur olduklarını beyan buyurmaktaır. Şöyle ki: (Ey Peygamber) Ey Son Peygamber olan Hz. Muhammed!, (sana ve sana tâbi olan mü’minlere) ensar-ı kirama (Allah Teâlâ) her hususta (kâfidir) yalnız düşmanların hile ve tuzak kurmaları halinde değil, herhangi bir takdirde, herhangi bir vaziyette sana ve senin ümmetine yardım eder. Onun kudret ve büyüklüğü sizi korumaya, yüceltmeye fazlasıyla kâfidir. Buna inanmışızdır.
§ Diğer bir yoruma göre bu âyeti kerime: “Ey Yüce Peygamber!. Sana Cenâb-ı Hak ile müminler yeterlidir.” Meâlindedir. Rivayete göre Bedir Savaşı sırasında henüz savaşa başlamadan nâzil olmuştur.
Enfal 8:65
(Ey Peygamber!.) Ey Son Peygamber!. Allah Teâlâ size kâfidir. Fakat sizin vazifeniz, Allah yolunda cihad etmektir, dinî yüceltemeye hizmettir, siz bu yolda malınızı, canınızı feda etmek isterseniz Cenâb-ı Hak’ta size yardım eder. Binaenaleyh (mü’minleri cihada teşvik et) Allah yolunda fedakârlıkta bulunsunlar, (eğer sizden sabr edici yirmi kişi olsa) bu sabr ve sebat neticesinde düşmanlardan (iki yüze galip olurlar ve) Ey müslümanlar!, (eğersizden yüz kişi olsa) sabr ve sebat edince (kâfir olanlardan bine) bin savaşçı düşmana (galip gelirler.) Bu Kur’ânî açıklamalardaki haberler, emir mahiyetindedir. O halde buyurulmuş oluyor ki: Ey müslüman erleri!. Siz yirmi kişi olduğunuz takdirde iki yüz kadar düşmana karşı sabr ve sebattan ayrılmayınız. Ve siz yüz kişi olduğunuz vakit de bin kadar düşmana karşı sabr ve sebatta bulununuz. Tâki, bunun neticesinde zafere nail olasınız. (Çünki onlar) o düşmanlarınız (şüphe yok ki, hakkı anlamaz bir kavimdirler.) onlar, Allah Teâlâ’ya ve ahiret gününe inanmış, Allah rızası için harbe atılmış, sevaba ermek, azaptan kurtulmak gayesini tâkibetmiş kimseler değildirler. Onlar cahilce bir hamiyet ve teassup etkisiyle savaşa atılırlar. Binaenaleyh temiz inanca sahip olan Hak rızası için savaşa atılan siz müslümanlar; elbette sabr ve sebat edince galibiyete nail olursunuz. “İslâm’ın başlangıcında” Peygamber Efendimizin düşmanlara karşı gönderdiği seriyeler = suvâri bölükleri yirmiden noksan, yüzden fazla bulunmazdı. Bundan dolayıdır ki, bu âyeti kerime de bu iki adet zikredilmiştir.
Enfal 8:66
Ey müslümanlar!. (Şimdi Allah Teâlâ sizden -yükü- hafifleştirdi) size lûtf ve iyilikte bulundu, size kolaylıklar gösterdi. Öyle sizin kat kat üstünüzde olan düşmanlara karşı herhalde direnmekle sizi mükellef kılmadı, (ve) hikmet sahibi Yaratıcı (bilmiştir ki, siz de muhakkak bir zaaf var) Vücudunuz gayri mütehammil yani Cenâb-ı Hak’kın ezelden beri bilmiş olduğu bu zaafınız, şimdi fiilen meydana gelmek suretiyle de Allah’ın malûmubulunmuştur. (İmdi) bu zaafınızdan dolayı (sizden sabr edici yüz kişi bulunursa) Cenâb-ı Hak’kın yardımıyla (ikiyüze galip olurlar) yani: Galip oluncaya kadar sabr etsinler. (Ve eğer sizden bin kişi bulunursa) sabretsinler (iki bine galip gelirler) şimdi müslümanlar, bununla mükelleftirler. Onların bu zafer ve galibiyete kavuşmaları ise ancak (Allah teâlâ’nın izniyle), o Kerem Sahibi Yaratıcının iradesiyle, müslümanlara gösterdiği kolaylık ve teshîll ile tecelli eder. (Ve Allah Teâlâ sabredenler ile beraberdir.) yani: Onlara yardım eder, onları fetih ve zafere kavuşturur. Nitekim nice az kuvvetler o sayede birçok kuvvetlere galip gelebilmişlerdir. Elverir, Allah’ın desteğine nail olsunlar.
§ Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi olmak üzere rivayet olunuyor ki: Muhâcirin-i kiram, vatanlarını terk etmiş, gurbet diyarında yaşamağa başlamışlardı. Bu zatlar diyorlardı ki: Biz yurdumuzdan çıktık, evlât ve mallarımızdan ayrıldık, düşmalarımız ise kendi yurtlarında herşeleri yanlarında olarak yaşıyorlar. Ensar-ı kiram da diyorlardı ki: Biz düşmanlarımızla meşgul olmaya başladık. Kardeşlerimizi unutuverdik, onlara yardım edemez hâle geldik. Kısaca müslümanlar kendilerini böyle zayıf düşmüş gibi görüyorlardı. Bununla beraber bir taraftan da müslümanların sayısı artıyordu, artık İslâmiyeti müdafaa için daha fazla erler bulunmaya başlamıştı, İşte bu gibi hikmet ve menfaata binaen Cenab’ı Hak müslümanlara kolaylık ihsan buyurdu, bu âyeti kerimesiyle müslümanların yükünü hafifleştirmiş oldu.
§ Bu mübarek âyetlerde ehli imânın zafer ve galibiyete kavuşmalarına vesile olan sebeplere işaret buyurulmuştur. Şöyle ki: Mü’minler, güzel bir inanca nail buundukları için onlar Allah’ın korumasına aday bulunmuşlardır. Kâfirler ise Allah’ın dinihususunda cahillerdir, onlara göre sevinç ve saadet ancak bu dünya hayatından ibarettir. Binaenaleyh onlar bu dünya hayatına dört elle sarılırlar. Allah yolunda çalışarak hayatlarını feda etmek asla istemezler. Fakat müslümanlar, ebedî bir âlemin varlığına inanırlar, hakikî saadetin o âlemde görüleceğine inanmaktadırlar. Artık o ebedî saadete kavuşmak için hak yolunda savaştan geri durmazlar, bilâkis kuvvetli bir kalb ile, sağlam bir irade ile cihada atılırlar. Böyle bir çalışmanın neticesi de elbette fetih ve zaferdir. Sonra kâfirler yalnız maddî kuvvetlerine, güçlerine güvenirler. Müslümanlar ise Cenâb-ı Hak’ka sığınırlar, ona duada, yalvarıp yakarmada bulunurlar. Artık yardıma, zafere bunlar daha lâyık olmuş olmazlar mı?. Sonra hakîki müminler, kalblerinde parlayan Allah’ı tanıma nûrlarından dolayı büyük bir kuvvete, bir yüceliğe sahiptirler. Bunlar bu ilâhî muhabbet etkisiyle canlarını Allah yolunda feda etmeği bir nimet telâkki ederler. Bu sebeple düşmanlarına karşı yiğitlik göstermekten geri durmak istemezler. Artık düşmanlarının cesaret edemiyecekleri kahramanlıklara tam bir metanetle cesaret ederler, kalplerindeki din nuru, yollarını aydınlatır, yüzlerinde parlayan yiğitlik parıltısı düşmanlarının gözlerini kör ederek yenilmelerine sebebiyet verir. Artık umum müslümanlar için lâzımdır ki, bu gibi yüce özelliklerden ayrılmasınlar, daima birlik olsunlar, daima sabr ve sebatta bulunsunlar, daima Allah Teâlâya tevekkül ve itimat ederek dinî yüceltmeğe bir gaye bilsinler, şüphe yok ki, bunun neticesinde maddî ve mânevi nice fütûhata, nice nimetlere nail olurlar.
Enfal 8:67
Bu mübarek âyetler, din düşmanlarını tamamen cezalandırmanın lüzumunu bildiriyor, eğer bir ilâhî hüküm geçmemiş olsa idi esirlerden fidye alanların büyük bir cezaya uğrayacaklarını ihtar buyuruyor. Ve daha sonra ganimet mallarından faydalanmaya müsaade buyurulmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Hiçbir Peygamber için) Yüce Peygamberlerden hiçbiri için (yerde tamamen kuvvetlenmedikçe) kâfirleri öldürmek ve helâk etmek suretiyle müslümanlar kuvvet ve güç sağlamış bulunmadıkça (esirler edinmesi) sonra onları birer fidye mukabilinde serbest bırakıp yine düşman kuvvetlerinin çoğalmasına sebebiyet verilmesi (uygun değildir.) Bu iyi, doğru bir hareket olmadığından buna meydan vermelidir. (Siz) Ey müminler!. Müşriklerden fidye almakla (dünya menfaatini isterseniz) öyle sebat ve devamı olmayan birşeyi arzuda bulunursunuz (Allah Teâlâ ise) sizin hakkınızda (âhireti istemektedir.) din düşmanlarını kahr ve perişan ederek dininize yardım ile uhrevî sevaplara nail olmanızı diler. (Ve Allah Teâlâ güçlüdür.) O herşeye kadirdir, galiptir, onun hakkında asla acz ve mağlûbiyet düşünülemez. Ve o (hikmet) sahibidir ondan meydana gelen her fiil, son derece doğrudur, hikmet ve menfaata dayanmaktadır.
§ İshan: Bir hastalığın bir şahısa ağırlık verip onu hareket edemez bir hâle getirmesi, zayıf ve güçsüz düşürmesi demektir. Burada öldürmek ve telef etmek mânâsınadır. Sehanet de katılık ve sertlik demektir.
Enfal 8:68
Ey esirlerden fidye alan müslümanlar!. (Eğer Allah Teâlâ’dan bir yazı geçmiş olmasaydı) yani: Eğer müslümanlar için ganimet malarının helâl olacağı veyaictihatlarında hata edecek kimselerin cezalandırılmayacaklar veya Bedir’de bulunan İslâm erlerinin azaba uğramayacakları vaktiyle levhı mahfuzda yazılmış bulunmasa idi (almış olduğunuz şey hususunda) esirlerden aldığınız fidye = bedelden dolayı (size elbette pek büyük bir azap dokunurdu.) Fakat o levhı mahfuzdaki sabit, af f miza ait ilâhî hüküm sayesinde bu azaptan kurtulmuş bulunuyorsunuz. “Rivayete göre Bedir savaşında Eshab-ı kiram, düşmanlardan yetmiş kişiyi esir etmişlerdi. Bunların içinde Peygamberimizin amcası Abbas ile Ebu Talib’in oğlu Ukayl de vardı. Bunlar daha sonra müslüman olmuşlardı. Bu esirlerin hakında ne muamele yapılması için müşavere yapıldı. Hz. Ebu Bekir, bunlar Rasûlullah’ın akrabasından kimselerdir, bunlardan fidye alınmakla yetinilmelidir, o fidye ile ordumuzu kuvvetlendirmiş oluruz, bunların daha sonra tövbe edip müslüman olmaları da düşünülebilir, diyerek görşünü bildirdi. Hz. Ömer de: Ya Rasûlüllah bunlar seni yalanladılar, seni yurdundan çıkardılar, bunlar kâfirlerin reisleri bulunuyorlar. Cenab’ı Hak seni onların fidyelerine ihtiyaçsız kımıştır. Onların boyunlarını vurdur, diye görüş bildirdi. Saad İbni Muaz gibi bir kısım zatlar da Hz. Ömer’in bu görüşüne iştirâk ettiler. Sonunda fidye alınması ciheti tercih edildi, buna karar verildi. Rivayete göre bu fidyenin miktarı, yüz kıyye altın imiş. Her kıyye ise kırk dirhem miktarında bulunuyormuş. Bunun kırk kıyyesi yalnız Hz. Abbas’tan alınmıştı. İşte bu fidyenin alınmasını müteakip bu âyeti kerime nâzil oldu, bunun alınmasının uygun olmadığı bildirildi. Bundan dolayı Rasûlü Ekrem Efendimiz çok üzülmüştü. Hatta deniliyor ki: Bu sırada Hz. Ömer, Rasûlü Ekrem Efendimizin makamına gitmiş o Yüce Peygamber ile Hz. Ebu Bekiri ağlar bir halde bulmuştu. Ya Rasûlüllah!. Ne için ağlıyorsunuz!. Diye sormuş, O Rasûlü Ekrem de: fidye alındığından dolayı eshabınhakıknda ağlıyorum, Hz. Peygamber’in makamına yakın bir ağacı işaret ederek “onların azabı bana bu ağaçtan daha yakın olarak arz edildi, eğer gökten bir azap inecek olsa idi Ömer ile Sad İbni Muaz’dan başkası kurtulamazdı” diye buyurmuştur.
§ Bu fidye alınması, bir içtihat mes’elesi bulunmuştu. Fidye alınması görüşünde bulunanlar, düşmanların kâfi derecede kuvvetten mahrum kaldıklarına kaani olmuşlardı. Rasûlü Ekrem de İslâm mücahitlerinin bu esirleri elde etmelerine evvelce bilgi sahibi bulunmamıştı. Artık bunlar harp sahasından çıkarılmış oldukalrı için herhalde öldürülmeleri icab etmiyordu, bu öldürme savaş haline mahsustur. Bir de sadece dünyevî ve şahsî bir menfaat için fidye alınması uygun değildir, yoksa İslâm ordusunun, İslâm yurdunun takviyesi için fidye alınması fâideden hâli görülmeyebilir. İşte bu gibi düşünceler sebebiyledir ki, eshabı kiramın bir kısmı fidye alınması görüşünde bulunmuşlardı. Böyle ictihada dayanan bir hata ise af edilmiştir. Binaenaleyh Cenâb-ı Hak bu görüşte bulunmuş olanları cezalandırmamıştır.
Enfal 8:69
(Artık) Ey müslümanlar!. Aldığınız fidyeler size bir ilâhî lûtuf olmak üzere helâl olmuştur. Onlar da ganimetlerden sayılmıştır. Binaenaleyh (ganimet olarak elde ettiğiniz şeyden) o fidyelerden (helâl ve hoş) güzel, temiz (olarak yeyin) istifade edin. (Ve Allah Teâlâ’dan korkun) günahlara cür’et etmeyin, onun emirlerine muhalefetten kaçınınız. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayıcıdır.) günahlarınızı affeder ve örter. Ve (çok esirgeyendir) kullarına merhameti pek fazladır. Bir ilâhî rahmetinin eseridir ki, aldığınızfidyeleri, ganimet mallarını size mübah kılmıştır.
§ Deniliyor ki: (88) inci âyeti kerimenin inmesi üzerine Rasûlü Ekrem Hazretleri eshabı kiramını fidyelerden ve ganimet mallarından istifade etmekten men buyurmuştu. Sonra işbu (89) uncu âyeti kerime nâzil olarak onlardan istifadenin cevazını beyan buyurmuştur.
Enfal 8:70
Bu mübarek âyetler, kendilerinden fidye alınmış olan esirlerin sırf hayır olan imânı kabul edince nice fazla nimetlere, bağışlara nail olacaklarını kendilerine bildirmekte, onları imâna tevsik eylemektedir. Dinsizliklerinde israr edip İslâmiyet aleyhinde bulunmaya devam edenlerin de daha nice mağlûbiyetlere, felâketlere uğrayacaklarını kendilerine ihtar ile Rasûlü Ekrem’i teselli etmektedir. Şöyle ki: (Ey Peygamber!.) Bedir Savaşı neticesinde yakalanıp şimdi (ellerinizde esirlerden olan kimselere de ki:) onlardan alınan fidyelerden dolayı üzülmesinler, ümitsiz olmasınlar. (Eğer Allah Teâlâ sizin kalbinizde bir hayır bilirse) yani: Kalbinizde ihlaslı bir imân, bir iyi niyet meydana gelirse (sizden alınmış olan şeyden) fidyelerden (Daha hayırlısını size verir) Sizi dünyevî ve uhrevî nice nimetlere nail kılar, (ve sizin için) ahirette (mağfiret buyurur.) geçmiş günahlarınızı af eder ve örter. (Ve Allah Teâlâ çok bağışlayandır.) kullarının tövbelerini kabul ederek geçmiş günahlarını af eder ve (pek esirgeyendir.) kulları hakkında merhamet buyurarak onları nice nimetlere, mükâfatlara kavuşturur.
§ Bu gibi kutsal âyetler gösteriyor ki: İslâm dininin bütün gayesi, insanlığın imâna nail olması, o sayede selâmet ve mutluluğaermesidir. Müslümanlıkta savaşanları, fidyeleri almanın başlıca sebebi insanlığı İslâmiyet’ten haberdar ederek onları ebedî bir hayra, bir nimete kavuşturmaktır. Binaenaleyh bu yüce dinin mensupları, bütün insanlığın hayra kavuşmasını isterler, bu gaye uğrunda cihad meydanlarına atılırlar, onların bu hareketleri böyle yüce bir gayeye yöneliktir. Yoksa öyle dünyevî bir servete, fani bir varlığa kavuşmak için değildir, İşte Bedir Savaşı neticesinde bir kısım saveşçılar İslâm şerefine nail olmuş, verdikleri fidyelerin üstünde nice dünyevî nimetlere nail oldukları gibi âhiretleri de sağlanmıştır. Hz. Abbas ile kardeşi oğlu Hz. Ukayl bu cümledendir.
§ Bu âyeti kerime esir düşen Hz. Abbas ile arkadaşları hakkında nâzil olmuştur. Hz. Abbas’ın yanında bir hayli altın bulunuyordu, bunları Kureyş ordusuna sarf için yanına almıştı. Rasûlü Ekrem ona emir etti ki, kardeşin oğlu Ukayl’in ve Nevfel’in fidyelerini de sen ver. Hz. Abbas da dedi ki: Param yoktur, beni Mekke’de dilenci mi bırakacaksın?. Rasûlü Ekrem de buyurdu ki: Sefere çıkarken eşin “Ümmülfazr’ın yanına bırakmış olduğun altınlar ne oldu?. Bunun üzerine Hz. Abbas hayrette kaldı. Çünki o altınları eşine gizlice olarak geceleyin vermişti, “eğer ben ölürsem bunlar seninle oğullanmındır” demişti. Bundan hiçbir kimse haberdar olmamıştı. “Ya Rasûlüllah!. Bunu sana kim haber verdi?” diye sordu, Rasûlü Ekrem de “bunu bana Rab’bim haber verdi” diye buyurdu. Bunun üzerine Hz. Abbas: “artık benim hiç şüphem kalmadı, sen bir Yüce Peygambersin” diyerek imân etti, kardeşi oğullarını da imâna dâvet eyledi. İşte bu zat da verdiği fidyenin çok üstünde bir servete bilahara nail oldu. Ahirette de ilâhî affa “kavuşacaktır. Diğer İslâmiyet’i kabul eden zatlar hakkında da bu ilâhî lûtuf tecelli etmiştir.
Enfal 8:71
(Ve) Ey Yüce Peygamber!, (eğer) o esirler (sana hiyanet etmek isterlerse) sözlerinde dumaz, hâinâne hareketlere cür’et gösterecek olurlarsa, ona üzülme, onlar sana bir zarar veremezler. (Muhakkak ki, daha evvel) Bedir Savaşından önce (Allah Teâlâ’ya da hiyanet ettiler) küfr ile, ahit ve yemini bozmakla hiyanete cür’et gösterdiler (de) Cenab’ı Hak, onların Bedir Savaşında müslümanlar tarafından (mağlûp edilmelerine imkân verdi.) kimi öldürüldü, kimi de esir alındı. Yine hâinliklerine devam ederlerse yine o gibi felâketlere uğrarlar. (Ve Allah Teâlâ çok iyi bilendir) onların dışlarını da içlerini de bilir, imanlarını da, küfrlerini de tamamiyle bilir ve (hikmet sahibidir) bütün ilâhî iradesi hikmet ve menfaate dayanmaktadır. Binaenaleyh onların haklarında da, hikmet gereğine göre ilâhî iradesi tecelli eder.
§ Kur’an’ın bu açıklamları, Rasûlü Ekrem hakkında bir müjdedir ki, ona karşı hiyanette bulunup duranlara elbette o Yüce Peygamber, galip gelecektir. Nitekim de galip gelmiştir.
§ Rivayet olunuyor ki: “İbnü Izzetil Cühemi” adındaki bir şahıs fakirliğinden, çoluk çocuk sahibi olduğundan bahsederek bir yardım almış ve Rasûlü Ekrem aleyhinde hiçbir kimseye yardım etmiyeceğine söz vermişti. Halbuki, daha sonra sözünde durmamış, hâinlikte bulunmuştu. Sonunda “Hemraül Esed” Savaşında yakalanarak esir edilmiş, özür beyan ederek af dilemşiti. Rasûlü Ekrem de: “Bir mü’min bir delikte iki defa ısırılmaz” diye buyurarak boynunu vurdurmuştu. İşte bu şahıs da hiyanetinin cezası olarak böyle bir âkibete uğramıştı.
Enfal 8:72
Bu âyeti kerime, Rasûlü Ekrem’in zamanındaki müslümanların dört kısma ayrılmış olduklarını göstermektedir. Şöyle ki: Bunların birinci kısmı, ilk muhacir olan zatlardır. Ikinci kısmı da Medine’i Münevvere ahalisinden olup ensar ünvanına sahip bulunan zatlardır. Üçüncüsü de Mekke’i Mükerreme’de kalıp hicrette bulunmayan zatlardır. Dördüncüsü de Rasûlü Ekrem ile hicret etmeyip daha sonra hicret etmiş olan zatlardır. İşte buyuruluyor ki: (O kimseler ki, imân ettiler) Hz. Muhammed’in yaymaya memur olduğu İslâm dinini kabul eylediler (ve) Mekke’i Mükerreme’den çıkıp (hicrette bulundular) Allah rızasını taleb, dinlerini korumak için yurtlarından ayrıldılar, (ve Allah yolunda mallariyle ve canlarıyla cihada atıldılar) fakir müslümanlara yardım edip İslâmiyet”! müdafaa için savaşlara iştirâk eylediler, işte bunlar “muhacirini evvelin = ilk muhacirler” ünvânını taşıyan en seçkin eshab-ı kiramdan ibarettirler. (Ve o kimseler ki) Rasûlü Ekrem’in peygamberliğini tasdik ederek İslâmiyeti kabul ettiler ve kendi yurtlarına hicret eden eshab-ı kirama (yer verdiler) onları kendi evlerinde misafir ettiler, onları kendi yurtlarında barındırdılar (ve) muhacir zatlara din düşmanlarına karşı bilfiil (yardım ettiler) onlar ile beraber cihâda atıldılar. İşte bu zatlar da Medine’i Münevvere ahalisinden olan ensar-ı kiramdır ki, ikinci tabakayı meydana getirmişlerdir. (İşte onlar) O mübarek muhacirler ile bu ensar-ı kiram(biribirlerinin velîleridir.) bunlar birbirine vâris olurlar. Bunlar ile gayrı müslim olan akrabaları arasında bu velilik ve veraset geçerli olamaz. İbni Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğuna göre bunlar veraset hususunda birbirinin velîsidir. Muhacirler ile ensar birbirine vâris olurlardı, zevilerhamdan olan akrabaları vâris olamazdı. Ve mümin olduğu halde hicret etmemiş olan bir zat da, hicret etmiş olan akrabasına vâris olamazdı. Fakat Mekke’i Mükerreme feth edilerek hicret kesilince zevilerham arasında verâset geçerli oldu, ona aykırı olan hüküm (75) inci âyet-i kerime ile kaldırılmıştır. (Ve o kimseler ki, imân ettiler de muhacerette bulunmadılar) yurtlarında kaldılar. Onlar (hicret edinceye kadar onların mirasından hiç bir şey size ait değildir) yani: Onlar sizin akrabanızdan olsalar da hicret etmemiş olunca aranızda veraset geçerli olmaz, onlar ganimet mallarından bir hisseyi hak edemezler. Ne vakit ki, hicret ederler o zaman vâris, ganimet hak etmiş olurlar. İşte bunların yurtlarından ayrılmamış olanları müslümanlarır üçüncü kısmını, daha sonra hicret edenleri de dördüncü kısmını meydana ge tirmişlerdir. (Ve eğer) onlar (din hususunda yardımınızı isterlerse) kafirle tarafından dinlerine tecavüz edildiği takdirde onlara (yardım etmek) Ey muhacirle-ve ensardan olan müslümanlar!. Sizin (üzerinize icabeder) müşriklere karşı onlar? yardım ile mükellef bulunmuş olursunuz, (ancak sizinle aralarında bir antlaşma bulunmuş olan bir kavim aleyhine değil) o takdirde o kavim ile antlaşmanız bozarak üzerlerine hücum etmeniz câiz olmaz. Antlaşma hükmüne riayet lâzımdır (Ve Allah Teâlâ yapacağınızı tamamiyle görücüdür) artık onun emirlerine muhalif hareketlerde bulunmayınız ki, cezayı hak etmiş olmayasınız, İşte bu âyeti kerime de müslümanların verdikleri sözlerde nekadar sebat etmekle mükellef olduklarını göstermektedir. Ve insanları imâna, Hak yolunda hicret gibifedakârlıklara teşvik etmekte ve bunların hilâfına hareketlerden de tehdit eylemektedir.
Enfal 8:73
Bu âyeti kerime, kâfirlerin haddizatında bir millet hükmünde olduklarını bildirmektedir. Ve onlara karşı dînen mükellef oldukları vaziyeti almayan müslümanların büyük tehlikelere mâruz kalacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Müslümanlar, haddizatında bir birlik oluştururlar, bu bakımdan aralarında bir din kardeşliği vardır, bu sebeple birbirinin velîsidir, dostudur. (Ve) bunun aksine (o kimseler ki, kâfir bulunmuşlardır) İslâm dinine muhalif bir cephe almışlardır (onların bazıları) da (bazılarının) haddizatında (yardımcılandır) hepsi de İslâmiyet’e karşı düşmanlıkta birleşmişlerdir. Aslında onlar da birbirinin dinini inkâr eder, birbirinin malına, mülküne fırsat buldukça tecavüzden geri durmazlar. Fakat hepsi de hakikî bir dinden mahrum bulunmakda birleşmişlerdir, hepsi de İslâmiyet’e karşı düşmandırlar. İşte bu itibar ile birbirinin yardımcılarıdır. Hatta Kureyş müşrikleri ile Yahudiler ve hıristiyanlar arasında öteden beri düşmanlık var iken müslümanlara karşı birleşerek savaşa atılmışlardır. Ve kâfirler birbirine vâris olurlar. Müslümanlar ile onların arasında ise böyle bir veraset geçerli değildir. Binâenaleyh müslümanlar için lâzımdır ki, uyanık bulunsunlar, düşmanlarını tanısınlar, Cenâb-ı Hak’kın emirlerine tamamen riayet etsinler. Bütün müslümanlar, aralarındaki birliğin kadrini bilsinler, aralarındaki veraset mes’elelerine riayette bulunsunlar, biribirlerine yardım edip düşmanlarına karşı birleşik bir cephe alsınlar, düşmanlarının sözlerine aldanmasınlar, onlara meyil göstermesinler, kendi yüce dinlerine aykırıharekette bulunmasınlar. (Eğer) Ey müslümanlar!. (bunu) böyle memur olduğnuz vazifeleri (yapmazsanız) kesinkes biliniz ki (yeryüzünde) büyük (bir fitne) imânın zaafa uğraması, küfr ve fasıklığın yayılması gibi bir felâket ortaya çıkar (ve pek büyük bir fesat) dünyevî bir fenalık; uhrevî bir sorumlluk yüz göstermiş (olur) müslümanlar arasında iftiralar meydana gelir, kuvvetleri azalır; düşmanları cesaret bulurlar, üzerlerine atılırlar. Nitekim İslâm tarihi gösteriyor ki: Birçok müslüman cemiyetleri dinimizin bu gibi ihtarlarına yüce emirlerine aykırı hareketlerinden dolayı ne fecî hadiselere hedef olmuşlardır. Artık böyle bir fitnenin ve fesadın ortaya çıkmasına meydan vermemek için müslümanların pek uyanık bulunmaları lâzımdır. Din düşmanlarının maddî, geçici, dünyevî kalkınmalarına bakıp da onlara meyil göstermek cehaletinde bulunmamalıdırlar. Onların ne yanlış inançların ne kötü maksatların zebunu olduklarını güzelce tefekkür etmelidirler. İslâmiyet’in emirlerini, tavsiyelerini güzelce nazara alıp meşrû surette hem dünyalarına, hem de ahiretlerine çalışmalıdırlar. Müslümanlar, bu sayede kuvvet bulurlar, adetleri, şevketleri artar, aralarında büyük bir tesanüt vücude gelir, düşmanlarının şerlerinden emin olurlar, insaniyet âlemine de pek güzel bir surette hizmet etmiş bulunurlar.
Enfal 8:74
Bu mübarek âyetler, yüce muhacirler ile ensârı kiramın yüksek mertebelerini ve aralarındaki İslâm birliğini ve dinî kardeşliğini gösteriyor. Bununla beraber birbirinin akrabasından bulunan müminlerin miras hususunda diğer dindaşlarından öndebulunduklarını da işte şöylece tesbit buyuruyor: (Ve o kimseler ki) Allah Teâlâya, onun Peygamberine ve tebliğ ettiği hükümlere (imân ettiler ve) dinlerini korumak için (hicret ettiler) yurtlarını, servetlerini bırakarak Allah rızası için Medine’i Münevvereye gittiler, (ve Allah yolunda cihada atıldılar) mallarını ve canlarını bu yolda feda etmeden çekinmediler. Evet… (o kimseler ki) böyle fedakâr olan müslümanlar ki, din kardeşleri olan muhâcirleri de evlerinde misafir olarak kabul ettiler, onlara yer gösterdiler, onları (barındırdılar ve) onlara (yardım ettiler) onlara mallarını harcadılar ve onlar ile beraber savaş meydanlarına atılarak onlara yardımda bulundular, (işte hakkiyle mü’min olan onlardır.) Kâmil imana sahip olan o gibi yüce zatlardır. Çünki onlar, bölgelerindeki bâtıl dinlerden uzaklaşmışlar ve İslâm dinine kavuşmuşlardır. Bu kutsî din uğrunda vatanlarından çıkıp, cihada atılmışlar mallarını sarfetmişler, dindaşlarına yardımda bulunmuşlardır. Artık o muhterem zatların hakkiyle mükemmel mümin oldukları ortaya çıkmış değil midir?, (onlar için) ahiret âleminde de (bir mağfiret vardır.) şayet kendilerinden bazı hatalar, kusurlar zuhur etmiş olsa da Allah Teâlâ onları af edecek ve örtecektir. (Ve) o mübarek zatlar için (bir bol rızk) da (vardır) dünya ve ahirette pek bolca rızıklandınlacaklardır, nice ganimetlere nail blunacaklardır. Ne büyük bir ilâhî müjde!. İşte eshab-ı kiram hakkındaki bu ilâhî vaadi düşünmeli de onların hakkında daima hürmette bulunmalıdır, hiçbirinin hakkında su’i zan ederek hürmete aykırı, bu ilâhî vaade muhalif sözlerde bulunmamalıdır. Bizim vazifemiz bundan ibarettir. Allah onların hepsinden razı olsun!.
Enfal 8:75
(Ve o kimseler ki, sonradan) İlk imân edip hicrette bulunanları müteakip (imân ettiler) müslüman oldular (ve hicret ettiler) Hudeybiye savaşından sonra hicret edenler gibi. Buna “ikinci hicret” denilmiştir. (Ve) Ey ilk muhacirler ve ensar-ı kiram!. Onlar ki, (sizinle beraber cihâda atıldılar) onlar da düşmanlarınıza karşı sizinle beraber olarak cephe aldılar, fedakârlıkta bulundular (artık onlar da sizlerdendir) onlar da sizin gibi İslâmiyet’e hizmet eden, din kardeşliğine sahip, muhterem zatlardır. Sizin tâbi olduğunuz bütün hükümlere onlar da sizin gibi tâbi bulunacaklardır. Bu onların imanlarının bir mükafâtıdır. (ve bununla beraber rahın sahipleri) yani: Aralarında şer’an muayyen akrabalık bulunan müslümanlar (Allah Teâlâ’nın kitâbınca) Cenâb-ı Hak’kın hükmünce veya lâvh-i mahfuzda, veya Kur’an’ı Kerim’de yazılmış olanı şer’î hüküm gereğince (bazıları bazılarına) mirasa kavuşmak hususunda (daha yakındır) onlar var iken onlardan vefat edeceklerin terekeleri öyle akraba olmayanlara verilemez. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ herşeyi tamamiyle bilicidir) hangi hükümlerin hikmet ve menfaata daha uygun olduğunu hakkiyle bilen ancak Cenab’ı Hak’tır. İşte verâset hakkındaki ilâhî hükmü de o Yüce Yaratıcının hikmeti gereğidir. Artık onun bütün hükümlerine riayet edilmesi elzemdir. Onun zıddına hareket, o bilen ve hikmet sahibi olan Yüce Yaratıcının ilm ve hikmetine güvenilip inanılmadığını gösterir ki bu, asla câiz olamaz.
§ Mekke’i Mükerreme’nin fethinden evvel kâfirlerin arasında kalmış olan müslümanların hicret etmeleri gerekiyordu. Bunlar hicret etmedikçe İslâm yurdunda bulunan yakınlarına vâris olamıyorlardı. Fakat Mekke’iMükerreme’nin fethini müteakip müslümanlar çoğalmış, kuvvet bulmuş, kâfirlerin müslümanlara musallat olmalarına meydan kalmamış olduğu için artık hicrete lüzum kalmamıştı. Onun içindir ki, bir hadisi şerifte ( ………………..) = Fetihten sonra hicret yoktur) buyurulmuştur. Binaenaleyh şimdi yurt farkı, müslümanlar arasında verasetin tatbikine mâni değildir. Gayri müslimlerin ülkesinde bulunan bir müslüman, İslâm yurdunda vefat eden bir müslüman akrabasına vâris olabilir. Şu kadar var ki, bir müslüman, bulunduğu ecnebî yurdunda İslâmiyet’i muhafaza edemeyip dinine musallat olmalarından korkarsa o zaman oradan ayrılıp bir İslâm yurduna hicret etmesi icap eder. O gibi din düşmanlarından alakayı kesmek, bir selâmet ve saadet vesilesidir.
Tevbe 9:1
Bu mübarek âyetler, verdikleri sözlerinde durmayan müşrikler ile yapılmış olan antlaşmaların feshini tebliğ etmektedir ve kendilerine dört ay müsaade verilen o dinsizlerin zarar ve ziyanda olacakları kendilerine ihtar buyurulmaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. Biliniz ki: (Bu bir ayrılık ihtarıdır.) Müslümanlar ile siyasî alâkalarının kesildiğine dair bir beyannamedir. (Allah Teâlâ İle Resûlü tarafından kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere) Yani: Ey müslümanlar!. Allah Teâlâ’nın ve Resulunun izin ve müsaadesiyle yapmış olduğunuz o anlaşmaları yine Cenâb-ı Hak’kın ve Yüce Peygamberinin emir ve tebliğiyle fesh ediniz. Çünki o müşrikler, yapılmış olan antlaşmaların hükümlerine aykırı hareketlerdebulunmaktadırlar. § Beraat, lûgatte herhangi bir fenalıktan uzaklaşmak, beri olmak, kurtulmak demektir. Meselâ: Bir borçtan, bir sorumluluktan kurtulmak bir beraattir, bir işten alâkayı kesmek de bir beraattir. Siyaset bakımından da iki zümre arasındaki emniyetin, korunmuşluğun, sulh ve barışın kesilip bertaraf edilmesi de bir beraatten ibarettir.
§ Vaktiyle müşrikler ile antlaşma yapılmasına Allah tarafından müsaade edilmişti. Bunun üzerine müslümanlar Rasûlü Ekrem ile beraber Müşrikler ile antlaşma yapmışlardı. Daha sonra “Beni Damre” ile “Beni Kinane “den başka müşrikler sözlerinde durmadılar, antlaşma hükümlerine muhâlefete başladılar. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, onlar ile olan antlaşmalara son verilmesini ve antlaşmalarına riayet etmeyen müşriklerden müslümanların sakınmalarını emir buyurdu. Maamafih bazı antlaşmalarda zaten geçici bir zaman için yapılmıştı. O zaman nihayet bulunca artık antlaşma hükmü kalmamış bulunacaktı.
Tevbe 9:2
(Artık) Ey müşrikler!. (Siz yeryüzünde dört ay dolaşınız) bu müddet içinde size taarruz olunmayacaktır. Fakat o müddetten sonra size güven yoktur. Bu müddetin başlangıcı, Hacci Ekber gününden ibarettir. Son bulması da Rebiülâhır ayının onuna rastlamaktadır. Bu müddete “haram aylar” denilmiştir. Çünki bu müddet içinde savaşmak haram bulunmuştur. Bu müddet Zilhicce’nin son yirmi günü ile Muharrem, Sefer Reblülevvel aylarından ve Rebiülâhırın ilk on gününden ibarettir. Bu hususta başka görüşlerde vardır. (Ve) Ey Müşrikler!. (Biliniz ki, siz) herhangi bir çareye baş vursanız ve nerelere kaçıp durmakisteseniz (şüphe yoH ki. Allah Teâlâ’yı âciz bırakacak değilsinizdir.) Cenâb-ı Hak’kın kudret elinden yakanızı kurtaramazsınız. (Ve muhakkak ki. Allah Teâlâ kâfirleri) dünyada öldürülmek, esaret ile, ahirette de pek acıklı azap ile (zelîl kılıcıdır) siz küfrünüzden dolayı böyle cezalara elbette kavuşacaksınızdır.
Tevbe 9:3
Şu âyeti kerime müşrikleri tehdit ve onları tövbeye özendirmekte ve teşvik buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve Allah Teâlâ ile Resûlü tarafından Haccı Ekber günü) yani: Kurban Bayramının birinci günü, o hac farizesinin kendisinde tamama ereceği büyük, mübârek zamanda veya arefe günü (insanlara) bütün mü’minlere, aralarında bir antlaşma bulunmuş olsun olmasın bütün müşriklere (bir ilândır ki, Allah Teâlâ da Resûlü de şüphe yok müşriklerden) antlaşmalarına riayet etmeyen kâfirlerden (beridir) onların o riayet etmedikleri antlaşmalarının artık Allah katında bir kıymeti yoktur. Binaenaleyh ey müşrikler bunun neticesini düşünün. (Artık) küfrünüzden, antlaşmanıza riayetsizlikten (tövbe ederseniz o) tövbe (sizin için hayırlıdır.) iki âlemde de felâketten, azaptan kurtulmuş olursunuz, (ve eğer yüz çevirirseniz) tövbeden kaçınırsanız: Müslümanlara karşı ahdinize riayetten ayrılırsanız (biliniz ki. Siz Allah Teâlâ’yı elbette âciz bırakacak değilsinizdir.) O Yüce Yaratıcı elbette sizi lâik olduğunuz cezalara kavuşturacaktır. (Ve) Ey Yüce Resûlüm!, (kâfir olanları acıklı bir azap ile müjdele.) Yani: Onlara dünyada öldürülmek gibi, esaret gibi felâketlere, ahirette de cehennem ateşinemâruz kalacaklarını ihtar et. Bu gibi tehdit edilen kimselere karşı yapılacak müjde, bir tahakkümden ve istihfaftan onları uyandırmak için yapılan bir ihtardan kinayedir.
§ Hz. Peygamberin hicretinin dokuzuncu senesi, Rasûlü Ekrem, Sallallahü Aleyhi vesellem efendimiz Hz. Ebu Bekiri hac emiri olarak Mekke’i Mükerreme’ye göndermişti. Onun gitmesini müteakip Tövbe sûresi nâzil olmuştu. Rasûlü Ekrem Efendimiz de bu sûre-i celilenin hükümlerini hacc-ı ekber günü insanlara tebliğ etmeğe Hz. Ali’yi memur kılmıştı. Hz. Ali giderek Mina mevkiinde toplanmış olan insanlara bu sûre-i celilenin ilk âyetlerini okumuş ve demiştir ki: Ben dört şey ile emir olundum. Şöyle ki: Bu seneden sonra Beyt-i şerife müşrikler artık yaklaşmayacaklardır. Beyt-i Şerif çıplak olarak tavaf edilmeyecektir. Cennete ehli imândan başkası giremeyecektir. Ve yapılmış olan antlaşma müddetine riayet edilecektir. Bütün bunlar gösteriyor ki: Müslümanlıkta antlaşmaya riayet bir esastır. Müslümanların cihad ile memur olmaları antlaşmalarına riayetten kaçınanlara, İslâm mukaddesâtına saldıranlara karşı zarurî olarak yerine getirilmesi icabeden bir vazifedir. Düşmanları haberdar ederek kendilerine bir müddet verilmesi de haklarında hiyanet lekesinde kaçınılarak yüksek bir adâlet eseri göstermek hikmetine dayanmaktadır.
§ Hacc-ı Ekber, farz olan hacdır. Hacc-ı Asgar da nâfile olarak yapılan hacdır. Umreye de Hacc-ı Asgar denilmiştir ki, bu da herhangi bir mevsimde olursa olsun Kâbe’i Muazzama’yı tavaf ile Safa ve Merve arasında sâyetmekten ibarettir. Arefe günü Cuma’ya tesadüf eden bir hacca da Hacc-ı Ekber denilmiştir.
Tevbe 9:4
Bu âyeti kerime, müslümanlar ile yapmış oldukları antlaşma hükümlerine riayet eden gayri müslimlere karşı müslümanların ne şekilde hareket edeceklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Müslümanlar!. (Kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz, sonra da) bu antlaşma hükümlerine göre (size karşı bir eksiklikte bulunmamış) o hükümlere tamamen riayetten ayrılmamış, size karşı savaşa cür’et göstermemiş (ve sizin aleyhinizde olarak) düşmanlarınızdan (bir kimseye bir kavme (yardım eylememiş) başkalarını sizin aleyhinize olarak harbe teşvik ve kendilerine yardım edivermemiş (olan müşrikler müstesnâ) onların haklarında anlaşmalar dört ay sonra son bulmuş olmayacaktır. (Artık onlara müddetlerine kadar antlaşmalarını tamamlayınız) aranızdaki kararlaştırılmış olan müddetin tamam olmasına riayet ediniz, öyle dört ay sonra onlara karşı savaşta bulunmayınız. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ sakınanları) meselâ: Antlaşma hükümlerine riâyette bulunup da insanların haklarına tecavüzde bulunmayanları (sever) onları mükâfatlara nâil buyurur. Binaenaleyh Ey Müslümanlar!. Siz de takvadan ayrılmayınız, yaptığınız antlaşmalara tamamiyle riayetkâr olunuz.
§ Rivâyete göre, Beni Kinâneden bir kabile olan Beni Damre ile Rasûlü Ekrem arasında bir antlaşma yapılmış idi. Bu antlaşmanın dokuz ay kadar daha bir müddeti kalmıştı. İşte böyle antlaşmaların müddetleri tamam oluncaya kadar bunlara riayet edilmesi bu âyeti kerime ile emredilmiştir.
Tevbe 9:5
Bu âyeti kerime, yaptıkları antlaşma hükmlerine uymayan ve daha sonra tövbe edip İslâmiyet’i kabul eylemeyen müşriklere karşı müslümanların savaşa izinli olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Artık haram olan aylar çıkınca) yani: Kendilerine bir lûtuf olarak verilmiş olan dört aylık müddet son bulunca (-o diğer-) yani anlaşmalara riayet edenlerden başka (müşrikleri nerede bulursanız) gerek harem-i şerif içerisinde ve gerek dışında ve gerek haram olan aylarda ve gerek diğer aylarda yakalarsanız onları (öldürünüz ve onları) esaretle (yakalayınız ve onları) mescidi harama gelmekten, İslâm beldelerinde faaliyette bulunmadan engellemek için (hapsediniz ve onlar için bütün geçit yerlerine oturunuz) onların gidecekleri, dağılacaklar! beldelerin yollarını nezaret altında bulundurunuz. Tâki, etrafa dağılıp İslâmiyet aleyhinde fenâlıklarda bulunmaya fırsat bulamasınlar. (Fakat) onlar (tövbe ederlerse küfrlerine son verip imâna gelirlerse (ve) bu tövbelilerinin bir delili olmak üzere (namaz kılarlar, zekâtı da verirlerse) Cenâb-ı Hak’ka ve Allah’ın mahlûkatına karşı vazifelerini ifada bulunurlarsa (artık) onların (yollarını açık bırakınız) onlara hürriyet veriniz, onlara birşey ile taarruzda bulunmayınız. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayandır.) Tövbe edenlerin günahlarını ziyadesiyle af eder ve örter ve (pek esirgeyendir) onlara bu tövbelerinden dolayı rahmet ve merahmette bulunur, kendilerini nice nimetlere nail buyurur. Demek oluyor ki, Hak Teâlâ Hazretlerinin lûtfuna kavuşabilmek için hem küfrden uzak olmalıdır, hem de namaz, oruç, zekât gibi kulluk vazifelerini ifaya çalışmalıdır. Buvazifelere riâyet etmeyenler azaptan, cezalandırılmaktan kurtulamazlar. Özet olarak: Bu âyeti kerime: İnsanlığa selâmet ve saâdet yolunu göstermiş oluyor ki, o da Cenâbı Hak’ka imân ile dinî görevleri yerine getirmekten ibarettir.
Tevbe 9:6
Bu âyeti kerime gösteriyor ki, kendilerine mühlet verilmiş olan müşriklerden herhangi biri islâmiyet hakkında fazlaca bilgi edinmek maksadıyla bir aman talebinde bulunursa ona aman verilir, velev ki, o mühlet sona ermiş olsun. Şöyle ki: (Ve eğer) Kendilerine dört ay mühlet verilmiş olan (müşriklerden bîr kimse) bu müddetin bitmesini müteakip (senden aman dilerse) hakkında bir komşu imiş gibi muamele yapılarak kendisine aman verilmesini talepte bulunursa (ona aman ver) onu komşuluğuna kabul eder gibi ol, kendisine bir tecavüz edilmesine müsaade etme (tâki, Allah Teâlâ’nın kelâmını dinlesin) gelsin de Kur’an-ı Kerim’in yüksek beyanını dinlesin, onun insanlığı islaha, insanların selâmet ve saadetine vesile olduğunu anlasın (sonra) imân etmeyip de yurduna dönmek isterse (onu emin bulunduğu mahalle) kendi kavminin yurduna (ulaştır) oraya dönsün, artık düşünsün. Onlara böyle bir aman verilmesinin hikmetine gelince (çünki onlar, şüphe yok ki, bilmez bir kavimdir.) İslâmiyetin hak olduğunu bilmez bir halde bulunmaktadırlar. Onlara böyle bir aman verilmelidir ki, gelip hakikatını güzelce anlayabilsinler, artık bir mazeret ileri sürmelerine mahal kalmasın.
§ Bu âyeti kerime de gösteriyor ki: İslâmiyet’teki cihâdın farz oluşu, yalnız insanlığın hak dini kabul ederek selâmet ve saadete nail olmaları içindir. Yoksabaşkalarının mallarını, yurtlarını ellerinden almak için değildir. İşte bunun içindir ki, en düşman bir müşrik bile islâmiyet hakkında bilgi edinmek için aman dileyince kendisine aman verilir, sonra da kendi yerine tam bir selâmetle iade edilir. Eğer cihatdan gaye, dünyevî bir varlık elde etmek olsa idi, böyle bir müsaade yönüne gidilmezdi, çünkü bu müsaade, o gayeye aykırı bulunurdu.
§ Bir de bu âyeti kerime İslâmiyetin ne kadar akıl ve mantığa uygun ne kadar düşünen kimselerin kabul edecekleri yüce hükümleri, düsturları kapsamış olduğunu göstermektedir. Çünkü eğer böylece pek makul, pek yüksek ve her hakikî aydın kimsenin kabul edeceği bir mahiyette olmasaydı, kâfirler, bu dinî, bunun hükümlerini tetkik ve düşünmeye davet edilmezlerdi. Nitekim bu gerçeği bir takım insaflı şarkiyatçı ilim adamları da itiraf etmektedirler.
Tevbe 9:7
Bu mübarek âyetler, antlaşmalarını bozan müşriklere karşı yapılacak muamelelere ve muamelelere sebep olan hikmetlere, faydalara işaret etmektedir. Şöyle ki: (Allah Teâlâ’nın katında ve Peygamberinin katında) İlâhî dinin yüksek hükümlerine göre (o) ahtlarını bozup duran (müşrikler için nasıl) uyulmaya lâyık (bir ahd olabilir?.) elbette olamaz. Çünki onlar ahdlarını bozaktan, müslümanlara karşı düşmanlıktan geri durmazlar. Ancak (mescid-i haramın yanında) Hudeybiyye denilen yerde (kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz) müşrikler (müstesnâ) onlar ile olan ahdi devam ettirirsiniz. Fakat bu da şöyle bir şarta bağlıdır: (İmdi onlar size karşı dürüstlükgösterdikçe) antlaşmalarına riâyet edip onu bozmadıkça (siz de onlar için dürüstlük gösterin) antlaşma hukukuna riâyet ediniz, belirlenmiş olan müddet içinde kendi tarafından ahd yemini bozmayınız, (ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ takvâ sahiplerini) ahdlerini bozmaktan sakınanları (sever) binaenaleyh müslümanlar, verdikleri sözlerde sebat ederler, yaptıkları antlaşmaları bozmaktan kaçınırlar, fakat düşmanları bu anılaşmalara riâyet etmezlerse o zaman müslümanlar da karşılık vermek mecburiyetinde kalırlar. Nitekim müslümanlar ile antlaşma yapmış olan müşriklerden “Beni Bekir” kabilesi, müslümanların aleyhine olarak müşriklerden”Hüzaa” kabilesine yardımda bulunarak bu antlaşmalarını bozmuşlardı.
Tevbe 9:8
(Nasıl) O düşmanlar için sabit bir aht (olabilir? Ve) halbuki (eğer) onlar (size bir galip gelecek olsalar) bir fırsat bulup kendilerini daha kuvvetli görseler, bir zafer elde edebilecek bir vaziyette bulunsalar (sizin hakkınızda ne) evvelce yapmış oldukları (bir yemine) veya bir akrabalık münasebetine (ve ne de bir anılaşmaya riâyette bulunmazlar) belki güçleri yettiği kadar size ezâ ve cefada bulunmasa çalışırlar. (Onlar) Ey Müslümanlar!, (sizî ağızlariyle hoşnut ederler) münâfıkca hareket ederek görünürde antlaşmalarına uyduklarını söylerler, size itaat edeceklerine dâir Allah adına and içerler. (Kalpleri ise) Ahte vefâdan, itaate devamdan (çekinir) onların sözleri özlerine uymaz, (ve onların çoğu fâsık) kendi milletleri arasında da ahlaksızlıkla tanınan, antlaşmalara uymaktan kaçınan (kimselerdir.) Diğer bir kısım müşrikler ise küfrleri bakımından haddizatında fâsıkkimseler iseler de kendi aralarında fâsıkca hareketlerden kaçınırlar ve İbni Abbas Hazretlerinin beyan buyurmuş olduğu üzere onlardan bir takımının daha sonra aklını başına toplayarak İslâm şerefine nail olmaları, düşünülebilir. Nitekim de daha sonra içlerinden bir zümre bu şerefe nâil olmuştur.
Tevbe 9:9
Bu mübarek âyetler de müşriklerin ne kadar ilâhî dine muhalefette bulunduklarını ve onların müslümanlara karşı ne kadar hukuka saldırgan olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (-Onlar-) O müşrikler veya onlara yardım eden Yahûdiler (Allah Teâlâ’nın âyetlerini) antlaşma hükmlerine uymayı emreden âyetleri (az bir bedel karşılığında) arzu ve hevesleri, geçici menfaatleri, nefsanî istekleri uğrunda elden çıkardılar, (sattılar) değiştirdiler, (sonra da onun) hak dinin veya beyt-i şerifin (yolundan) döndüler, başkalarını da (çevirdiler) İslâm dinine girmekten engellemeye çalıştılar (şüphesiz ki, onların yapar oldukları şey) Allah’ın dininden kaçınmaları, başkalarının da o dine girmelerine mâni olmaları (nekadar fenâdır) haklarında nekadar azâbı gerektiricidir. Bunun farkında neden olamıyorlar?.
Tevbe 9:10
Evet… Onların yaptıkları şey pek fenâdır. Çünki (onlar) o dinsizler, (bir mü’min hakkında ne bir yemin ve ne de bir zimmet gözetmezler) yani: Onlar ne yaptıkları yeminlere riâyet ederler, ne de yaptıkları antlaşma hükümlerine riâyette bulunurlar. Onlar görevlerini yerine getirmeye çalışmazlar, bunlara vakit vakit muhalefette bulunur dururlar. (Ve işte haddi tecavüz etmiş olanlar) dînen kararlaştırılmışolan hükümlere ve antlaşmaların gerektirdiği vecibelere muhalefet edip duranlar (onlardır) o hakikî imândan mahrum olan dinsizlerdir. Nekadar âdî kimseler!.
Tevbe 9:11
Bu mübarek âyetler, insanlar arasında bir din kardeşliğinin ne şekilde meydana geleceğini bildiriyor ve hangi kimselerin en zararlı şahıslar olup kahır ve cezâya lâyık olduklarını tâyin buyuruyor. Şöyle ki: (Eğer onlar) o kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz kâfirler (daha sonra tövbe ederlerse) küfürlerini bırakıp imâna gelirlerse, yeminlerini bozmayı terkedip onlara riayete başlarlarsa (ve namaz kılarlar) ise, farz namazları bütün erkân ve şartlarına uyarak kılmaya başlarlarsa (ve) kendilerine farz olan (zekâtı da) kalben isteyerek fakir müslümanlara (verirlerse artık) onlar da o halde Ey müslümanlar!, (sizin dinde kardeşlerinizdir.) Sizin lehinize olan onların da lehinedir, aleyhinize olan da onların aleyhinedir. Aranızda böyle mükemmel bir dayanışma, bir sevgi meydana gelmiş olur. (ve biz âyetlerimizi bilenler) düşünüp anlayabilecek (olan bir kavim için genişçe) açık bir şekilde (beyan ederiz) tâki, İslâmiyetin teklif ettiği vazifelerin ne kadar hikmet ve menfaate dayanmış olduğu gözleri önünde parlayıp dursun, İşte gayri müslimler ile yapılacak antlaşmaların, cihadların hikmeti de gösterilmiş oluyor ki, o da insanlık âleminde bir sulh ve barışın, bir kardeşlik ve danışmanın ve sonuç olarak ebedî bir selâmet ve saadetin meydana gelmesini sağlama gayesinden ibarettir.
Tevbe 9:12
(Ve eğer) Antlaşma yapmış olanlar, bu (antlaşmalarından sonra) sözlerinde durmazlarda yapmış oldukları (yeminlerini bozacak olurlarsa) ahtlarına riayet etmezlerse (ve dininiz hakkında dil uzatırlarsa) İslâmiyet gibi kutsal, bütün hükümleri hikmete dayanmış apaçık bir din aleyhinde söz söyler, ona karşı küçültücü ve hakaret edici davranışlarda bulunmak alçaklığını işlerlerse (artık) Ey Müslümanlar!. Siz mâzursunuz, izinlisiniz, mukaddesâtınızı muhâfaza etmek ve korumak için (o küfür önderlerine) öyle İslâm dini aleyhinde bulunan bütün kâfirleri (öldürünüz.) onlar ile savaşa atılıp kendilerini cezalandırmağa gayret ediniz. (Şüphe yok ki, antları yoktur.) onların o yeminleri haddızatında bir yemin değildir. Eğer yemin olsa idi ona muhâlefet ederek yeminlerini bozmazlardı. Ey Müslümanlar!. Siz o gibi kâfirlere karşı kudret ve gücünüzü gösteriniz (umulur ki, -inkârlarına- son verirler.) bu sayede uyanırlarda İslâm dinini kabul ederek müslümanlık aleyhindeki hareketlerini bırakırlar, İşte bu, bütün insanlar hakkında Allah Teâlâ’nın büyük bir lûtuf ve keremidir ki, bu cihad ile onlara eziyet vermek değil, bilâkis onların ebedî felâketten kurtularak selâmet ve saadete kavuşmaları bir gâye bulunuştur.
Tevbe 9:13
Bu mübarek âyetler, birer büyük mucizedir. Müşrikler ile savaşın başlıca sebeplerini vefaidelerini bildiriyor, İslâm mücahitlerinin kalplerine cesaret veriyor. Ve müjdelemiş olduğu başarılar daha sonra tamamen vücude gelmiş bulunuyor. Şöyle ki: (Ya) Siz Ey Müslümanlar!. (Öyle bir kavim ile savaşta bulunmayacak mısınız ki) Onlar çeşitkli sebeblerden dolayı kahır ve cezâya lâyık olmuşlardır. Bu cümleden olarak: Birinci sebep onlar (yeminlerini bozdular) Hudeybiye antlaşmasını yaparken müslümanların aleyhine başkalarına yardım etmiyeceklerine dair yemin etmişlerdi. Sonra müslüman olan Huzae kabilesi üzerine kâfir olan Beni Bekr kabilesini saldırırlar. (Ve) Ikinci sebep de onlar (Peygamberi -yurdundan-çıkarmayı kurdular) Darünnedvede toplanarak Rasûlü Ekrem’i Mekke’i Mükerreme’den çıkarmak için istişarede bulundular, (ve) üçüncü sebep de (sizinle düşmanlığa ilk evvel onlar başladılar) Rasûlü Ekrem’in İslâm dinini tebliğini kabul etmediler, onun gösterdiği mucizeleri inkâr ettiler, ona karşı savaşı göze aldılar veyahut Bedir Savaşı sırasında Kureyş’in kervanı kendilerine sağ-salim kavuşmuş olduğu halde yine geri dönmeyip Rasûlü Ekrem ile savaşa koştular veyahut müslüman olan Huzae kabilesi üzerine Beni Bekr’i saldırttılar. Artık Ey Müslümanlar!. (Onlardan) Size bu kadar düşmanlıkta, ihanette bulunan kâfirlerden (korkar mısınız!.) onlardan size bir müsibet gelir, korkusuyla cihadı terkeder misiniz?. Elbette siz de bilirsiniz ki, (kendisinden korkmaya daha lâyık olan ancak Allah Teâlâ’dır) artık yalnız ondan korkunuz, onun dinine hizmeti bir vazife biliniz, ona sığınarak düşmanlarınıza karşı cephe alınız, (eğer siz mü’min kimseler iseniz) bunu böyle bilirsiniz. Çünki hakikî müminler, yalnız Allah Teâlâ’dan korkarlar, başkasına ehemmiyet vermezler. Bütün hâdiselerin ancak o Yüce Yaratıcının iradesiyle, kudretiyle vücude geleceğine inanmış bulunurlar. Artık böyle kuvvetli bir inanca, sağlam bir kalbe sahip olan bir zümre,başkalarından korkar mı, mukaddesatı uğrunda cihad meydanlarına atılmaz mı?, İşte bu dinî terbiyedir ki, İslâm ordularını birçok savaşlarda kendilerinin sayıca kat kat üstünde olan düşmanlarına karşı galip kılmıştır. Böyle bir imân ve inanç, müslümanlara büyük bir kuvvet, büyük bir azim ve metanet vermektedir. Bu yüksek özelliğin bu yüce diyanet ve yiğitliğin İslâm muhitinde daima meydana galmesini sağlamaya çalışmak, İslâm cemiyetleri için en mühim bir vecibedir, varlıklarının şeref ve şan ile devam ve bakâsı için en birinci çâredir.
Tevbe 9:14
Artık Ey Müslümanlar!. (Onlar ile) Öyle yeminlerini bozan, size karşı hiyanette bulunan İslâm düşmanlariyle (savaşta bulunun) bunun bir kere şu faidelerini düşünün: Birincisi: (onları Allah Teâlâ sizin ellernizle cezalandırsın) öldürsün, esarete düşürsün, mallarını ellerinden gidersin (ve) ikincisi de (onları rüsvay etsin) dünyada zillet ve rezalete, ahirette de azaba düşürsün (ve) üçüncüsü de (onların üzerine size zafer versin) sizi onlara galip kılsın onları cezalandırmaya sizi muvaffak buyursun, (ve) dördüncüsü de (mü’minler olan bir zümrenin) o tecavüze uğramış olan Huzae taifesi gibi bir İslâm cemâatinin de (göğüslerine şifa) ferahlık ve neş’e (nasip buyursun) kendilerine eza ve cefada bulunmuş olan düşmanlarının mağlûbiyetlerini onlara göstermek suretiyle o taifeyi bekleme zahmetinden kurtarsın. İbni Abbas Hazretlerinden bir rivayete göre bu mü’minlerden maksat, Yemen ve Seba tarafından gelip İslâmiyet’i kabul eden bir zümredir ki yurtlarına dönünce yurtdaşlarından şiddetli bir ezayauğramışlardı. Durumu Rasûlü Ekrem’e bildirerek şikâyette bulunmuşlardı. Yüce Peygamber Efendimiz de “müjde, olsun size, kurtuluş yakındır” diye buyurmuştu. İşte bu gibi savaşa iştirâk etmemiş olan müslümanlar da bu savaş sonunda böyle bir gönül rahatlığına nail olacaklardı. Nitekim de olmuşlardır.
Tevbe 9:15
(Ve) Ey Müslümanlar!. Savaşta bulunun, tâki, Cenâb-ı Hak, bu vesile ile dindaşlarınızın (kalplerinin kinini gidersin) gördükleri, kötü olaylardan, tecavüzlerden dolayı kalplerinde meydana gelmiş olan öfkeyi şiddeti, gazabı, kızgınlığı gidersin. İşte bu da bu cihadın beşinci faidesidir. (ve Allah Teâlâ dilediğini tövbeye muvaffak kılar) düşmanlardan bir nicesini dilerse fikir değişikliğine nâil ederek kendilerine küfür ve isyandan tövbe nasip buyurur. Nitekim de nasip buyurmuştur. Bu cümleden olarak Kureyş reislerinden olan Ebu Süfyan, İkrime, Süheyl gibi bir nice zatlar, Mekke’i Mükerreme’nin fethi günlerinde İslâm şerefine nail olmuşlar ve İslâmiyetleri pek güzel, pek samimî bulunmuştur, (ve Allah Teâlâ bilendir) geçmişte olanları bildiği gibi gelecekte olanları da pek mükemmel bilir. Ve o Yüce Yaratıcı (hikmet) sahibidir onun bütün emirleri, hükmleri hikmet ve menfaata dayanmıştır.” Binaenaleyh bu cihad ile mükellefiyet de bir ilâhî hikmet gereğidir. Bu âyetler birer büyük mucizedir. Çünkü bunların müjdeledikleri muvaffakiyetler daha sonra tamamiyle meydana gelmiş, müslümanlar her tarafta galip olmuş, İslâm hâkimiyeti parlak bir şekilde kendisini göstererek ehli imânın kalplerini rahatlatmıştır.
Tevbe 9:16
Bu âyeti kerime, cihaddan kaçınan mü’minleri uyararak onları cihada teşvik buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Cenâb-ı Hak’kın emrine heman uymayıp da cihatdan geri kalan müminler!. (Yoksa) siz (sandınız mı ki) öyle cihad ile artık memur olmayacak bir halde (bırakılacaksınız) dır. (ve) yine fasit bir zan ile sandınız mı ki, (Allah Teâlâ, sizden) hak yolunda ihlaslıca (cihadda bulunanları ve) bununla beraber (Allah Teâlâ’dan ve Resûlünden ve mü’minlerden başkasını öz dost) sırdaş (edinmeyenleri bilmeyecek) bu haller o ezelî mabudun ilmî huzuru ile malûmu olmayacak!. Hâşâ (halbuki. Allah Teâlâ bütün yaptıklarınızdan haberdardır.) O herşeyi bilen Yaratıcı, sizin bütün fiil ve hareketlerinizi, bütün hayallerinizi ve din düşmanlarıyle olan gizlice münasebetlerinizi tamamen bilir. Onun mukaddes zatına karşı hiçbir şey gizli kalamaz. Artık bunu güzelce düşünmeli, yapılacak bir cihadı, bir ibadeti yalnız Allah rızası için yapmalı, yoksa nefsanî arzular için, gösterişler için yapılacak bir savaşın ve diğer şeylerin bir kıymeti yoktur.
§ Bu hitap!. Cihatdan geri duran bir kısım mü’minlere ve bir görüşe göre de münafıklara yöneliktir.
§ Velice kelimesi: Bir kimsenin sırdaşı demektir ki, kendisine bir takım sırları bildirir. Buna “bitane == sırdaş” da denir. Velice: Büyük çuval mânâsına da gelir.
Tevbe 9:17
Bu mübarek âyetler, yapılan birmâbedin, bir ibadetin Allah katında makbul olabilmesiiçin bunu yapan kimsenin imân ile nitelenmiş ve üzerine düşen vazifeleri ifaya götürücü olması lüzumunu göstermektedir. Şöyle ki: (Müşrikler için, kendi nefislerinin küfrüne şahit oldukları halde) meselâ Yahudi veya Hırıstiyan olduklarını itiraf veya İslâm dinini inkâr edici olduklarını ifade ettikleri veya diğer hareketleriyle, lâkırdılariyle ilâhî dinden mahrum bulunduklarını meydana koydukları halde (Allah Teâlâ’nın mescitlerini imar etmeleri) yani: O mescitlere devam etmeleri, onların içinde oturmaları, onları inşa ve tamir eylemleri (câiz) doğru (değildir) onlardan bunun doğru ve makbul olacağı imkânsızdır. Çünki (onlar) o kâfirler (o kimselerdir ki, onların amelleri) onların yapmış oldukları hayırlı görülen işleri, küfrleri sebebiyle (boşa gitmiştir.) bâtıl olmuştur. Kendileri için uhrevî bir mükâfat temin edecek bir mahiyette bulunmamıştır. (Ve onlar) küfrleri yüzünden ahiretde cehenneme atılarak (ateşte ebediyen kalıcılardır.) bu onların küfrlerinin cezasıdır. Çünki küfür en büyük bir cinayet olduğundan cezası da bu kadar büyüktür, ebedîdir.
Tevbe 9:18
(Allah Teâlâ’nın mescitlerini) Cenâb-ı Hak’ka ibadet için hazırlanan mabetleri öyle kâfirler değil (ancak Allah Teâlâ’ya) onun varlığına, birliğine, ortak ve benzerden uzak olduğuna (ve ahiret gününe) bütün insanlığın sonunda oraya sevk edileceğine (imân eden) kaani bulunan (ve namazı kılan) en büyük bir kulluk arzetme alâmeti olan namazları erkân ve şartları içerisinde kılan (ve zekâtı veren) dindaşlarının ihtiyaçlarını gidermek için onlara mal ile yardım eyleyen (ve) dinî işlerde (Cenâb-ı Hak’tan başkasından korkmayan)yani: Kulluk vazifesini gerektiği gibi ifa edemeyip de uhrevî sorumluluğa uğrayacağını düşünerek kalben yalnız Cenab’ı Hak’tan korkup bu hususta başkalarından korku ve endişede bulunmayan (kimse imar eder) mabetleri tamire, aydınlatmaya çalışır, içlerinde ibadet ve itaate devam eder durur. (Artık umulur ki) yani: Artık bu gibi zatlar ilâhî lûtuf lardan bekleyebilirler ki: (bunlar hidayete ermiş olanlardan olacaklardır.) burada bir işaret var ki: Öyle yüksek vasıfları haiz zatlar bile kendi ibadet ve itaatlerine aldanarak mutlaka hidayete ereceklerine hükmedemeyip bunu ancak bir ilâhî lûtuf olmak üzere ümit ederler. Artık ehli küfür ve şirk, o hâl üzere bulundukça hiç hidayete erebilirler mi?. Onların yapacakları mabetler onlar için bir hidayet vesilesi olur mu?. Elbette olmaz.
Tevbe 9:19
Bu âyeti kerime, imânsız olan bir kimsenin ne kadar görünürde güzel hizmetlerde bulunsa da imân sahibi olup hak yolunda çalışan bir zat ile eşit olamayacağını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ya siz) Ey Müşrikler!. Veya ey Beyti şerifin suculuğunu, imâretini hicrete ve cihada ve benzerlerine tercih eden bir kısım müslümanlar!. (hacılara su vemeyi) Hacılara su vermek, onlara su dağıtmak hizmetinde bulunmayı ve (mescid’i haramın) Kâbe’i Muazzama’nın (imârını) onun tamir ve tezyin Edirnesini, onun koruyucusu, mütevellisi bulunmayı (Allah Teâlâ’ya ve ahiret gününe imân eden ve Allah Teâlâ yolunda) kâfirler ile (cihadda) savaşta (bulunan kimse) nin imânı, Allah katındaki yeri (gibi mi tuttunuz?.) onları fazilet ve derece üstünlüğübakımından beraber mi kıldınız?. Bu ne yanlış bir kanaat!. Halbuki (Bunlar Allah Teâlâ’nın katında eşit olamazlar.) gerçek şekilde mümin olan ve hak yolunda cihad eden bir zatın imânı ile küfür üzere sebat eden bir şahsın sâdece hacılara su vermesi, Kâbe’yi koruması, tamir ve tezyin etmesi nasıl eşit görülebilir?. İmana dayalı olmayan öyle bir amelin Allah katında bir kıymeti yoktur, (ve Allah Teâlâ zâlimler olan bir kavme hidâyet etmez) Evet… Küfür ve şirk içinde yaşayan, Hz. Peygambere düşman bulunan bir topluluk, sapıklığa düşmüş kimselerdir. Artık onlar, öyle hayırlı görülen bazı hareketlerinden dolayı Allah yolunda cihadda bulunan mü’minlere nasıl eşit olabilirler?. Onlar ile mü’minler zümresini eşit görenler, zalimce bir kanaatte bulunmuş olmazlar mı?. Böyle zalimler ise doğru bir yolu takip etmeğe muvaffak olamazlar.
§ Bu âyeti kerimenin nuzul sebebi hakkında birkaç rivâyet vardır. Bu cümleden olarak deniliyor ki: Mekke’i Mükereme’de bulunan müşrikler, Yahudi’lere sormuşlar ki: Biz bu mescid-i haramı tamir ve tezyin ediyor, hacılara su veriyor, ikramda bulunuyoruz. Artık biz mi daha üstünüz, yoksa Muhammed -Aleyhisselâm- ile eshâbı mı daha üstündürler. Yahudiler de demişler ki: Siz daha üstünsünüz. Bunun üzerine bu âyeti kerîme nâzil olarak onları yalanlamıştır.
Tevbe 9:20
Bu mübarek âyetler, bir takım yüksek vasıfları taşıyan mü’minlerin pek büyük derecelere muvaffak olduklarını bildirmektedir. Onların ebedî nimetlere, pek büyük mükâfatlara nâil olacaklarını açıkça beyân ederek kendilerini şöylece müjdelemektedir: (O zatlar ki, imân ettiler) İslâmiyet’i kabul ileimân nimetine kavuştular (ve) Rasûlullah’a tâbi olarak yurtlarını bırakarak Medine’i Münevvereye (hicrette bulundular ve) dini İslâm’ı ufuklara yaymak için, din düşmanlarını cezalandırmak için (Allah yolunda) Allah’ın dini uğrunda (mallariyle, canlarıyla cihada atıldılar) kâfirlerle çarpıştılar, işte şüphe yok ki, bu pek seçkin vasıflara sahip bulunan muhterem zatların (Allah katında dereceleri pek büyüktür.) Artık bu pek yüksek vasıflara sahip olmayanlar elbetteki, o zatlara fazîletce, üstün mertebece eşit olamazlar. (Ve işte kurtuluşa erenler de) dünya ve ahiret saadetine tamamen nâil olanlarda (onlardır) o pek seçkin vasıflara sahip olan zatlardır.
Tevbe 9:21
(Onları) O pek muhterem mücahit zatları (rableri) onları terbiye etmiş, arındırmış öyle olgunluklara erdirmiş olan Yüce Yaratıcı (kendisinden) kendi ilâhî katından sırf bir lûtuf olarak (bir rahmet ile) pek büyük bir ihsan ile (ve) onlardan ebedî şekilde (râarı olmakla) onları ebediyen gazabına uğratmaksızın ilâhî rızâsına nâil kılmış bulunmakla (müjdeler) kendilerine böyle pek büyük ilâhî lûtuflarını müjdeliyor. Ne kadar büyük bir ilâhî iltifat!. Artık (Onlar için) böyle yüce bir müjdeye mazhar olan o muhterem zatlar için (o cennetlerde ebedî nîmetler vardır.) Onlar her güne kederlerden uzak, ebedî olarak devam eden nîmetlere nâil olacaklar, pek mutlu bir haîde yaşayıp duracaklardır.
Tevbe 9:22
(-Onlar-) O yüksek vasıflara sahip olan müminler (orada) o cennetlerde, o ebediyet âleminde (ebediyen bâki kalacaklardır.) artık onlar için nail oldukları nimetlerden mahrum olmak düşünülecek değildir. (Şüphe yok ki,) ogibi zatlar için (Allah Teâlâ’nın katında) mânevî huzurunda (pek büyük birmükâfat vardır.) çünki o zatlar en güzel bir imân ile, bir fazilet ile vasıflanmış oldukları için haklarındaki mükâfat da pek büyük olacaktır. Özellikle onlar ahiret âleminde Yüce Allah’ı görmeye nâil olacaklardır ki, artık bunun ne kadar büyük bir ilâhî lûtuf olduğunu düşünmelidir. Ne mutlu bu saadete nail olanlara!.
§ Malumdur ki: Cenâb-ı Hak mekân ve zamandan yücedir. Hiçbir zâtın o Yüce Yaratıcıya yakınlığı, onun katında bulunması, mekân itibariyle değildir. Bilâkis bu yakınlîktan ve katında oluştan maksat, mânevî bir yakınlıktır. Hakikî mü’minlerin bir kalp temizliği ile ibâdette bulunup bir kulluk zevkine dalacak olmalarından, mânevî bir huzura ve ruhanî bir tecelliye nâil bulunmalarından ibarettir. Bu şekilde onların kalplerinde ilâhî muhabbet nurları parlamış olur. Kendileri her türlü düşüncelerin üstünde ruhânî bir neşeye ulaşmış bulunurlar. Ne büyük saadet!.
Tevbe 9:23
Bu mübarek âyetler gösteriyor ki: Din düşmanlariyle alâkayı kesmeyi imkânsız görmemelidir. Her mü’min için lâzımdır ki, Allah’ının ve peygamberinin emirlerine uysun, bu uğurda her fedakârlığa katlansın, mukaddesatına engel olmak isteyenlerle bağlarını kessin, akrabalık gibi, dünyevî menfaat gibi şeyler bu dinî vazifeye mâni olmasın. Bunun aksine hareket edenler kendilerine zulm etmiş, hidayetten mahrum kalmış olurlar. Mekke’i Mükerreme’nin fethinden evvel müslümanlara hicret etmeleri emir olunmuştu, içlerinden bazıları: Biz nasıl hicret edelim ki, yurdumuzda babalarımız, aşiretlerimiz vardır, ticaretimiz, ikametgâhımız vardır, bunlardan alâkalarımızı nasıl keselim,diye söylenmişlerdi. Bunun üzerine bu âyetler nâzil olmuştur. Buyurulmuş oluyor ki: (Ey müminler!.) Ey İslâmiyet’i kabul ettikleri halde hicret etmek istemeyen müslümanlar!. (Eğer küfrü imân üzere tercih etmişlerse) küfür ve azgınlık içinde yaşamayı gerekli görmüş ve bunda israr ederek İslâmiyeti kabulden kaçınmakta bulunmuşlar ise, artık öyle olan (babalarınızı, kardaşlarınızı dost tutmayınız) sonra onları muhabbeti sizleri İslâmiyet’e hizmetten, İslâm yurduna hicretten mahrum bırakır, bu yüzden din kuvvetiniz bozulur. (Ve sizden onları kimlerki dost tutarsa) onların sözleriyle oturup kalkarsa, onların kötü halini görmez de onlar ile oturup kalkmayı hicrete, cihada tercih eylerse (işte zalim olanlar) Allah’ın emrine muhalefet edip kâfirleri müminler üzerine tercih etmek suretiyle nefislerine zulm etmiş bulunanlar (onlardır) o kâfirleri böyle tercih edecek ve gerekli görecek kimselerdir.
Tevbe 9:24
Resûlüm!. Öyle yurtlarındaki alâkalarından dolayı hicreti, hak yolunda cihadı bırakan müslümanlara (De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardaşlarınız, eşleriniz, kabileleriniz) akrabanız (ve kazanmış olduğunuz mallar) ve sizin ayrılacağınızdan dolayı revacını, gelişmesini kaybederek (durgunluğa uğramasından korktuğunuz bir ticaret) bir iktisadî muamele (ve hoşnut olduğunuz) içinde seve seve oturduğunuz (ikametgâhınız sizin için Allah Teâlâ’dan veResûlündan) onların rızaları için hicret etmekten (ve Allah yolundan cihatdan daha sevgili ise) böyle dünyevî alâkalar, menfaatler, sizin gözünüzde Allah Teâlâya ve Resûlüne itaatten ve hak yolunda cihaddan daha iyi görünüyorsa (artık Allah Teâlâ’nın emri) mukadder olan azabı, kahır ve cezası (gelinceye kadar bekleyiniz!.) elbette lâyık olduğunuz âkibete kavuşursunuz. (Ve Allah Teâlâ fasıklar olan kavmi hidayete erdirmez.) Öyle Cenâb-ı Hak’kın emirlerine itaatten kaçınan kimselerin kalplerini hidâyet nurlariyle aydınlatmaz. Binaenaleyh Yüce Allah’ın emirlerine daima riâyet etmelidir ki, insan hidâyet nurundan mahrum kalmasın.
§ Bu âyeti kerime bizlere bildirmiş oluyor ki: Dünyevî menfaatler ile dinî menfaat ler arasında bir çatışma bir aykırılık bulunursa her müslüman için icabeder ki, dinî menfaatleri, dünyevî menfaatler üzerine tercih etsin. Vakıa baba, ana, çoluk çocuk sevgisi, yaratılıştandır, bunlardan kalplerin alâkasını tamamen kesmek, imkânsızdır. Fakat düşünmelidir ki: Bunlar insanın mânevî helâkina sebep olacak bir halde bulunurlarsa artık ne kıymetleri olabilir?. Özellikle bütün varlığımız, bütün nâil olduğumuz nîmetler Cenâb-ı Hak’kın birer ihsanıdır ve ebedî saâdetimizi sağlamaya vâsıta olan zat da Rasûlü Ekrem Efendimizdir. Artık Cenâb-ı Hak ile Rasûlü Ekreme olan muhabbetimiz her türlü muhabbetlerin üstünde olmalı değil midir?. Artık bizleri yaratanımıza Peygamberimize isyana sevk etmek isteyen saptırıcı kimselere karşı nasıl bağlılık gösterebilir de kendimizi ebedî hüsrana düşürmeye cesaret edebiliriz?. Cenâb-ı Hak cümlemize güzelce düşünceler, hareketler nasip buyursun Amin!.
Tevbe 9:25
Bu mübârek âyetler, müslümanları düşünmeye, teşekküre dâvet ediyor, her hususta muvaffâkiyetin ancak Allah’ın yardımı sayesinde meydana geleceğini bildiriyor. Zâhirî varlığa, çokluğa, akrabalığa değil, ancak Allah’ın lûtfuna îtimat edilmesine işaret buyuruyor, însanlık gereği meydana gelen kusurlardan, yanlış fikirlerden dolayı tövbekâr olarak ilâhî affa iltica edenlerin af ve mağfirete nâil olacaklarını müjdeliyor. Şöyle ki: Ey Müslümanlar!. Düşününüz, İslâm dinî sâyesinde ne kadar başarılara nâil oldunuz. Evet… (Muhakkak ki. Allah Teâlâ size birçok mevkilerde) bir nice savaş alanlarında (yardım etmiştir.) Bu cümleden olarak Bedir, Kureyza, Nadir, Hudeybiye, Hayber savaşlarında Mekke’i Mükerreme’nin fethi gününde sizi ilâhî yardımına nâil buyurmuştur. (Huneyn gününde de) O Huneyn Savaşı zamanında sizi zafere kavuşturmuştur. Bir kere düşünün (o gün ki,) o Huneyn Savaşı başlarken (çokluğunuz) ordunuzun büyük bir kuvvete sahip olması (sizi güvendirmişti.) artık böyle bir kuvvetin mağlûp olamayacağına inananlarınız bulunmuştu. (Fakat bu) kuvvet, bu çokluk size başlangıçta (fâide vermemişti.) düşmanlarınızı hemen cezalandırmaya sebep olmamıştı. Hatta Ey Müslümanlar!. Orada (Yeryüzü genişliğiyle beraber sizin üzerinize dar gelmişti.) Çok korkmuştunuz, orada duramaz olmuştunuz, âdeta kalplerinizin yatışacağı emin bir yer bulamaz gibi bir hâle düşmüştünüz, (Sonra da) düşmanlarınız olan kâfirlere (arka çevirir olduğunuz halde) yenilmiş olarak (dönüp gitmiştiniz.) savaş alanında yalnız Rasûlüllah ile birkaç zat kalmıştı. Bu hâdise müslümanlar için bir hikmet dersi idi. Tâki, daima Cenâb-ı Hak’ka tevekkül ve sığınmada bulunsunlar, muvaffakiyeti ancakondan beklesinler, kendi maddî varlıklarına güvenmesinler, yurtlarına, akrabalarına, servetlerine alâka bahanesiyle din uğrunda fedakârlıkta bulunmaktan kaçınmasınlar.
Tevbe 9:26
(Sonra Allah Teâlâ) Lütfetti (Resûlu üzerine ve) mağlup olup dağılmış olan (mü’minler üzerine rahmetini indirdi) kalplerine sükûnet verdi, tekrar kendilerini toplayarak Yüce Peygamberin yanına koştular, savaşa başladılar (ve) Ey müslümanlar!. Cenâb-ı Hak (sizin görmediğiniz ordular indirdi) size imdat için birçok melekler gönderdi. (Ve kâfir olanları) öldürmekle, esaret ile, mallarının ellerinden alınmasiyle (azaplandırdı) onları yenilgiye uğrattı, (ve bu) azap (ise kâfirlerin) dünyevî (cezasıdır.) onların ahiretteki cezaları ise daha büyüktür ve ebedîdir.
Tevbe 9:27
(Sonra Allah Teâlâ bunu) Bu savaşı ve galibiyet ve mağlûbiyeti (müteakip) o düşmanlarından (dilediğini tövbeye) imâna ve günahkârlarından tövbe ve istiğfar etmeye (muvaffak kılar) onun mağlûbiyeti hakkında bir ilâhî lûtuf olur, onun kurtuluş ve saadetine vesile bulunmuş olur. Gerçekten de bunlardan bir kısmı gelip İslâmiyeti kabul etmişlerdir, (ve Allah Teâlâ çok bağışlayandır) o tövbe edenlerin günahlarını af eder ve örter ve (pek esirgeyendir.) onları lûtuf ve merhametine nail buyurur. Elverir ki, bir insan, kendi kusurunu bilerek tövbe edip af dilesin.
§ Huneyn Savaşı: Huneyn Mekke’i Mükerreme ile Taif arasında bir vâdîdir. Mekke’i Mükerreme’inin fetihin müteakip bu vâdide Arap kabilelerinin büyüklerinden Havazin,Sakiyf gibi kabileler toplanmış, müslümanlar ile savaşa karar vermişlerdi. Ordularının mevcudu dörtbin kadar imiş, bazı siyer kitaplarına göre yirmi bin kişiden ziyade bulunuyormuş. Rasûlü Ekrem Hazretleri de on ikibin kadar erden oluşan bir ordu ile Huneyn mevkiine varmış, savaşa başlamışlardır. Müslümanlardan bazıları İslâm ordusunun çokluğuna, kuvvetine bakarak “bu ordu hiçbir vakit azlığından dolayı mağlûp olmaz” demişti. Bu ise doğru bir söz değildi. Çünkü hangi bir ordunun başarısı çokluğu ile kendi kuvvetiyle değil, Cenâb-ı Hak’kın dilemesiyle, yardımıyla meydana gelir. İşte müslümanlara böyle bir uyanma dersi verilmesi hikmetine binaen olmalıdır ki, savaşa başlayan İslâm ordusu, başlangıçta galip olmuş iken sonra bir lâubalice hareket neticesi olarak bozguna uğramış, her tarafa dağılmış, yalnız Rasûlü Ekrem ile amcası Hz. Abbas ve amcası oğlu Ebu Süfyan ve Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer ve Hz. Ali gibi birkaç zat yerlerinde sebat edip kalmışlardı. Rasûlü Ekrem Efendimiz tam bir metanetle savaşa atılmış:
“Ben peygamberim yalan yok ben Abdu’l-Muttalib’in oğluyum.”
Diyerek düşmana meydan okumuştu. Hz. Abbas da: Ey İslâm erleri geliniz, Peygamberinizin yanından ayrılmayınız, diye nidâ etmiş, derken bütün İslâm kahramanları tekrar savaş alanına gelmişler, Rasûlü Ekrem de yerden bir avuç toprak alarak düşmanların yüzlerine doğru atmıştı. Bu toprak zerreler! düşmanların gözlerine isabet ederek onları sersem bir hâle getirmiş, gökten melekler de imdade gelmiş idi. Bunun neticesinde düşman büyük bir yenilgiye uğramış, bir miktârı öldürülmüş, bir kısmı da esir alınmıştı, malları da müslümanların ellerine geçmişti. Daha sonra bunlarda müslüman olanlar yine serbestbırakılmıştı.
§ Rasûlü Ekrem’in gazveleri = düşmanlarına karşı savaşa çıkmaları on dokuzdur. Düşmanlara karşı gönderdiği küçük birlikler ve buus denilen askerî kıtalar ile beraber toplamı yetmiş veya seksen kadardır.
Tevbe 9:28
Bu mübarek âyetler, Allah’ın dininden mahrum olanların mânen pis olduklarını, binaenaleyh bunların haremi şerife girmelerine müsaade edilmemesini ve bu yüzden iktisadî bir bunalım meydana gelmeyeceğini bildirmektedir. Ve İslâm dinini kabul etmeyen milletler ile, zelilce bir şekilde cizyelerini verinceye kadar savaşta bulunulmasını âmir bulunmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler) Ey Müslüman Kahramanları!. (Şüphe yok ki, müşrikler, pis kimselerdir.) yani: Bütün kâfirler, putlara tapanlar İslâmiyet’i kabul etmeyenler, içlerindeki kötü inançlarından dolayı mânen temiz değildirler. Onlar abdest almazlar, cenabetten yıkanmazlar, şarap vesaire gibi bir takım dînen pis olan şeyleri kullanırlar, bu sebeple bunlar mânen pis şeyler mahiyetindedirler. Her nekadar cismen pis değillerse de. Bunun içindir ki, elleriyle temas ettikleri birşey pis olmuş sayılamaz. (Artık bu seneden sonra) yani: Yüce Hicretin dokuzuncu senesini müteakip (Mescid’i harama yaklaşmasınlar) yani: Artık onlar hac veya umre için haremi şerif sahasına gelip girmesinler. Nitekim Hz. Ebu Bekir, Mekke’i Mükerremeye girerek böyle bir tebliğde bulunmuştur.
§ İmamı Âzam’a göre müşrikler, yalnız ziyaret için mescidi harama ve diğer mescitleregirmekten engellenmezler. İmamı Şafiî’ye göre yalnız mescidi harama girmekten men edilirelr. İmamı Mâlik’e göre de, bütün İslâm mâbetlerine girmekten men olunurlar. (Ve eğer ihtiyaçtan korkarsanız) müşriklerin haram sahasına girmemesi yüzünden ticaretin, maddî menfaatlerinin durgunluğa uğramasından endişeye düşerseniz, bu bir boş endişedir. Çünki (Allah Teâlâ elbette dilerse sizi lütfundan zenginleştirecektir.) haram sahasına başka bir feyiz ve bereket verecektir, bitirme gücünü arttıracaktır, bir nice grupları İslâm şerefine nail edip Beytullah’ı ziyarete sevkedecektir. Daha nice fetihler ve ganimetler ihsan buyuracaktır. Nitekim de öyle olmuştur. Bugün o mübarek yerlerden akmaya başlayan petrollerde bu feyz ve bereket cümlesinden biridir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ bilendir) Sizin ihtiyaçlarınızı, menfaatlerinizi tamamen bilir. Ve (hikmet sahibidir) onun her emir ve yasağı, her insan ve men’i bir hikmete dayanmaktadır. Artık onun dinî hükümlerine riayet ediniz, ondan başkasından korkmayınız. Sizin için kurtuluş ve saadet çaresi ancak budur.
Tevbe 9:29
(Kendilerine kitap verilmiş olanlardan) Kendilerine vaktiyle Tevrat ve İncil’in hükmleri bildirilmiş olan kimselerden (olup da ne Allah Teâlâ’ya ve ne de ahiret gününe imân etmeyen) yani: Hak Teâlâ’yı ilahlık şanına lâyık bir şekilde birlemeyen ve yüceltmeyen ve ahiret âlemine İslâmiyet’in haber verdiği şekilde inanmayan (ve Allah Teâlâ ile Resûlünün haram kıldığı şeyleri haram tanımayan) tecavüz edilmemesi gerekenhaklara tecavüzü câiz gören, haram olan bir kısım meşrubatı helâl sanan bir takım putlara tapınmanın yasaklandığını inkâr eden (ve ne de hak dinin) diğer dinlerin bir nice hükümlerini kaldırmış olan İslâm dinini kendisine (din edinmeyen kimseler ile) aranızda büyük bir ayrılık vardır. Samimî bir dostluk ve muhabbet câri olamaz, bunlar mukaddesatın düşmanlarıdır. Binaenaleyh bunlar (zeliller olarak) müslümanlara karşı zillet ve itaat göstererek (kendi elleriyle) İslâm hükümetine (cizye verecekleri zamana kadar savaşta bulunun) onları cezalandırıncaya veya kararlaştırılmış olan vergiyi vererek itaat ve boyun eğmeye mecbur olacakları vakte kadar kendileriyle savaştan ayrılmayınız. Tâki, İslâmiyet’in galip oluşu, hâkimiyeti her yerde görünüp dursun.
§ Bu cizye, İmam-ı Âzam’a göre hem ehli kitaptan, hem de Arap ve Acem müşriklerinden alınıp kabul edilebilir, İmam Ebu Yusuf’a göre bu cizye, Arap müşriklerinden ve ehl-i kitabından alınmaz, başkalarından alınabilir. İmamı Şafiî’ye göre cizye, Arap ve Acem olan ehli kitaptan alınabilir, putperestlerden alınıp kabul edilmez. İmamı Mâlik’e göre de cizye, bütün kâfirlerden kabul edilebilir. Mecusîlerden (ateşperestlerden) cizyenin kabul edileceği hususunda da eshabı kiramın ittifakı vardır. Çünki, onlar hakkında ehli kitap muamelesi yapılmasına dair bir hadisi şerif vardır.
§ Cizyenin miktarına gelince: Bu, kazanan fakirler hakkında on ikişer dirhemdir, orta halli kimseler hakkında yirmi dörder dirhemdir, zenginler hakkında da kırk sekizer dirhemdir. Kazançtan âciz, veya hasta, veya çok yaşlı ve kadınlar ile çocuklar hakkında cizye yoktur. Bu cizyeler sene başında alınır. İmamı Şafiî’ye göre cizyenin miktarı her şahıs için bir dinardır. Bu zenginden de, fakirden de sene sonunda alınır. Cizye ile mükellef olan şahısİslâmiyet’i kabul deince veya ölünce bu cizye düşer.
§ İslâm dinine göre hakikî mümin o kimsedir ki: Kur’an-ı Kerim’in beyan ettiği şekilde Cenâb-ı Hak’ki birler ve tasdik eder, bütün Peygamberlere bütün semavî kitaplara inanır, hiçbir mahlûka yaratıcılık, ilahlık isnat edmez. Cenâb-ı Hak’kın bütün hükümlerini kabul eder ve saygı gösterir. Halbuki, ehli kitap denilen kimseler, Allah Teâlâyı ilâhî zatına lâyık bir şekilde tasdik etmiş ve yüceltmiş bir durumda değildirler. Çünki onlar, Cenab’ı Hak’ki, lâyık olduğu şekilde birleme ve yüceltmede bulunmamaktadırlar. Kimisi insanlara ilahlık, mâbudluk isnat etmektedir. Bir kısmı bazı Peygamberleri, semavî kitapları inkâr eylemektedir. Ahiret âlemine de İslâm dininin haber verdiği şekilde imân etmekte değildirler. Binaenaleyh onlar gerçekte diğer inkarcılar ile beraber bulunmaktadırlar.
Tevbe 9:30
Bu mübarek âyetler, Yahudiler ile Hıristiyanların da bazı zatları tanrı ve Cenab’ı Hak’kın oğlu kabul ederek daha eski müşrikler gibi pek yanlış bir inançta bulunmuş,bu şekilde bir nevi şirke düşmüş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Ehli kitap denilen taifeler, hak dine aykırı pek yanlış inanışlarda bulunmuşlardır. (Ve) bu cümleden olarak (Yahudiler dedi ki: Üzeyr) adındaki zat (Allah’ın oğludur.) böyle Allah’ın şanına lâyık olmayan bir babalık ve oğulluk isnadında bulundular. (Hıristiyanlar da dedi ki: Mesih) Hz. İsa (Allah’ın oğludur.) onun insanlardan babası yoktur, babasız ise evlât olamaz. Öyle ise, Mesih’in babası Tanrı Teâlâ’dır. Hâşâ. (Bu)yakıştırmalar, bu cahilce iddialar (onların ağıızlariyle söyledikleri lâkırdılarıdır.) esassız delilden yoksun sözlerdir. Bu sözleri kendilerinden (evvelce kâfir olanların lâkırdılarına benzetiyorlar) nitekim vaktiyle bir takım müşrikler de “melekler” Allah’ın kızlarıdır demişlerdi. Yahut: Hıristiyanlar, kendilerinden önce olan Yahudiler gibi inanmış, bir insanı Allah Teâlâ’nın oğlu sanmışlardır… Yahudi’ler ise, daha evvel: Üzeyr’i Allah’ın oğlu sanmışlardı. Veyahut: Hz. Peygamber zamanındaki Yahudi’ler ile Hıristiyanlar da kendilerinden evvel gelip geçmiş olan kendi babaları, dedeleri gibi yanlış iddialarda bulunmuş, bunlar da bazı insanları Allah Teâlâ’nın oğlu sanıvermişlerdir. Bu ne cahilce bir iddia!. (Allah Teâlâ kendilerini kahretsin) yani: Böyle iddialarda bulunanlara lânet eylesin. Onlar (nasıl) haktan, Allah Teâlâ’nın birliğine, baba olmaktan yüce bulunduğuna dair inançtan bâtıla (çevriliyorlar) halbuki, bu bâtıla imkân yoktur, onun birliği, baba olmaktan yüceliği nice deliller ile sabittir.
Tevbe 9:31
(-Onlar-) O iki kavim, kendi içlerinden bir takım kimselerin saptırmasına uğradılar, Yahudiler “Ahbar” denilen kendi (bilginlerini) kendi din âlimlerini, hıristiyanlarda kendi (rahiplerini) kiliselerde kapanıp duran papazlarını (ve Meryem’in oğlu Mesih’i de Allah’tan başka tanrılar edindiler.) onlara secde eder oldular. O bilginlerinin, papazlarının Allah’ın bildirdiklerine aykırı olarak helâl ve haram diye telkin ettikleri şeyleri hemen kabul ediverdiler. Hz. İsa’yı da Allah’ın oğlu tanıyarak ona tapınmaya başladılar. Diğer insanlar gibi bir annedendoğan, yiyip içmeğe ve diğer şeylere muhtaç bulunan bir kimse, hiç Allah Teâlâ’nın oğlu olabilir mi?. Bunu düşünmediler. (halbuki. Allah Teâlâ’dan başkasına ibadet etmekle emir olunmamışlardır.) Tevrat, İncil gibi kitaplarda böyle bir emir yoktur. Bilâkis yalnız Allah Teâlâ’ya ibadet edilmesi emredilmektedir. (ondan) O kâinatın yaratıcısından (başka ilâh) mabut (yoktur) o Yüce Yaratıcı (onların) o kâfirlerin Yüce Allaha (ortak koştukları şeylerden uzaktır) Evet. Onun yaratıcılıkta, ibadette, dinî hükmlerde, ilâhî zatına saygı ve ululama hususunda ortağı yoktur. Her türlü ortak ve benzerden uzaktır. Buna inanmışızdır!. Artık Üzeyr gibi, Mesih gibi, melekler gibi Allah’ın yarattıkları nasıl olur da o ezelî ve Yüce Yaratıcıya ortak ve benzer kabul edilebilir?.
§ Üzeyr Aleyhisselâm, İsrail oğulları erkeklerindendir. Peygamber olup olmamasında ihtilâf vardır. Tarihe göre: Buhtû Nesser tarafından Kudsü şerif harap edildiği zaman, Hz. Üzeyr de İsrail oğulariyle beraber esir edilerek Babil’e gönderilmişti. Onlara dinî rehberlikte bulunuyordu. Daha sonra Babil iran devletinin eline geçince iran Şahı, İsrail oğullarını Kudüs’e iade etmişti. Beyt’i Mukaddes’i yeniden bina ettiler. Tevrat kitabı birçok değişikliğe, tahrifata uğramıştı. Hz. Üzeyr bir ilâhî lûtuf olarak Tevrat’ı tamamen ezberlemiş bulunuyordu. Bunu yeniden yazıvermişti. Bu hâdise, milâttan (458) sene öncesine rastlamaktadır. Sonra Hz. Üzeyr vefat etmiş, yüz sene sonra bir harika olmak üzere Cenâb-ı Hak’kın kudretiyle yeniden hayat bulmuş, bir müddet daha yaşamıştır, İşte bu zatın bu hâline bakan bir takım Yahudi’ler, ve bu cümleden olarak Fenhas İbni Azura “Üzeyr”, Allah’ın oğludur, demişler, kendisine tapmakta bulunmuşlardır. Hatta deniliyor ki, Yahudilerden Selâm, Numan, Şas, Mâlik vesaire adlarındaki kimseler, Rasûlullah’ın huzuruna gelmişler, “Biz senindinine nasıl tâbi olabiliriz ki, sen bizim kıblemizi bıraktın, ve sen Üzeyr’in Allah’ın oğlu olmadığını iddia ediyorsun” demişler, bunun üzerine (30) uncu âyeti kerime nâzil olmuştur. “Hıristiyanların” teslis akidesine düşmelerinin sebebi hususunda da şöyle bilgiler verilmektedir: Hz. İsa’nın semaya kaldırılmasından sonra isevîler seksenbir sene kadar İslâm dinî üzere bulunmuşlar, kıbleye doğru namaz kılar, Ramazan orucunu tutarlardı. Tâki, Yahudiler ile aralarında bir savaş yapıldı, Yahudi’ler arasında “Pols” adında şecaatli bir şahıs vardı. İsevîlerden birçoklarını öldürdü, sonra da Yahudi’lere dedi ki: Ben hakkı İsevîler tarafında görüyorum, yarın isevîler cennete, biz ise cehenneme gireceğiz, ben bir hile yaparak onları sapıklığa düşüreceğini. Bunun üzerine görünürde Yahudi’lerden alâkasını kesmiş gibi görünerek isevî’lerin yanlarına gitmiş, bana Hıristiyanlığı kabul etmekliğim için gökten bir çağrı geldi, ben de kabul ettim, bu yüzden Yahudilerin birçok eza ve cefasına mâruz kaldım, şimdi size katılmış bulunuyorum, demiş, Hiristiyanları aldatmış. Onlar bu şahsı samimî, itaatkâr, takva sahibi bir zat sanarak kendi kiliselerine bırakmışlar, kendisine yardımda bulunmuş,büyük, ilgi göstermişler. Artık hilesini tatbike sıra gelmişti. Kendisinin talebesi yerinde bulunan “Nestur” adındaki bir şahsa: “İsa ile Meryem ve Tanrı üç ilahtır, hepsi de ilahlık vasfına sahiptir” diye gizlice ders vermiş, “Yakup” adındaki bir şahsa da “İsa şüphesiz ki, insan ve cisim değildir, fakat o Allah’ın oğludur” diye tâlimde bulunmuş “Milkâ” adındaki üçüncü bir öğrencisine de “Tanrı olan ancak İsa’dır; onun ilâhlığı ebedîdir” diye telkinde bulunarak bunu kendisi hayatta bulundukça başkalarına söylememeleri ayrı ayrı gizlice tavsiye etmiş ve bunlardan herbirine benden sonra benim halifem, yerime geçecek olan ancak sensin diye söylemiş, kendisine talim ettiği inancıinsanlar arasında yaymasını da tenbih eylemişti. Bunu müteakip kendisi intihar etmiş, bu talebelerinden her biri onun müstakil olarak halifesi kendisi olduğunu iddia ederek meydana atılmış, aralarında ihtilaflar yüz göstermiş, herbirisi kendine telkin edilmiş olan bâtıl inancı bir liderlik mevkiinde bulunmak hırsiyle yaymaya başlamış; bunun neticesinde de “Nesturiye Yakubiye, Milkâiye” mezhepleri meydana çıkmış, İsevîler Allah’ın birliği inancından mahrum kalmışlardır. Bu hususa dair tefsirlerde ve mesnevîde mufassal malûmat vardır. “Nisa Sûresindeki ISJ’ncı âyeti kerimenin izahına da bakınız!.
§ Bu mübarek âyetler de: Yahudilerin, Hıristiyanların Üzeyr’i Mesih’İ Allah’ın oğlu tanıyarak onları tanrı edinmeleri hepsine isnat edilmektedir. Gerçek şu ki: Onların hepsi de bu inançta değildirler. Fakat içlerinden bir kısmı bu inançta bulunup bundan men edilemediği için bunun hepsine isnat edilmesi bir konuşma usulü gereğidir. Nitekim bir yerde bir iyiliğe veya bir kötülüğe bazı kimseler tarafından devam edildiği takdirde: O yer ahalisi, şu iyiliği veya kötülüğü yapıp durmaktadırlar deniliyor. Maamafih vaktiyle hepsinin de Öyle bir inanışta bulunup da daha sonra bu inançtan bir kısmının vaz geçmiş olmaları da düşünülebilir. Ve böyle birşeyin hepsine isnâdî, hepsinin de uyanık olarak o şeyden onu yapanları uyararak men’e çalışmalarına işaret hikmetine binaen de olabilir.
Tevbe 9:32
Bu mübarek âyetler, bir takım gayri müslimlerin İslâm dinine karşı ne kadar düşman olduklarını bildiriyor. Buna rağmen İslâm nurunun dâima ufukları aydınlatıp diğer dinlere galip geleceğini müjdelemektedir.Şöyle ki: (Onlar) O gayri müslimler, O Yahudi ve Hıristiyan önderleri (Allah Teâlâ’nın nurunu) İslâm dinini veyahut Allah’ın birliğini bildiren Kur’an’ı Kerim’i, Cenâb-ı Hak’kın eş ve benzerden uzak olduğuna ve Rasûlü Ekrem’in peygamberlik ve risaletine şahitlik edip duran delilleri, mucizeleri (agızlariyle) bâtıl lâkırdılariyle (söndürmek isterler.) öyle bir ebedîlik nurunun yok olmasını arzu ederler, öyle bir hakikat güneşini öyle üfürmeleriyle ortadan kaldırmak isterler. Ne kadar ahmakça bir gayret!. (Allah Teâlâ ise) o mukaddes (nurunu) bütün ufukları aydınlatıcı olmak üzere (tamamlamaktan başka birşeye razı olmaz) o hikmet sahibi Yaratıcı, kelime-i tevhid-i yüceltmeye, İslâm dinini güçlendirmeye muhalif olan şeyleri imha eder, herhalde ilâhî nurunun her tarafa yayılmasını irâde buyurur, aksini irâde buyurmaz. Herhalde İslâm dininin nurunu insanlık dünyasına vakit vakit daha fazla yayacaktır. (isterse kâfirler hoşlanmasınlar.) Bu ilâhî nurun öyle parlayıp günden güne ufuklara yayılmasını istemesinler. Onların bu düşmanlığına rağmen o apaçık nur fazlasıyla her tarafa yayılıp duracaktır. “Bir şem’iki. Mevlâ yaka bir veçhile sönmez.”
Tevbe 9:33
(O) Yüce Mabut (bir Yüce Yaratıcıdır ki. Peygamberini) Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ı (hidayet ile) insanlık için bir selâmet ve saadet rehberi olan Kur’an’ı Kerim ile (ve hak din ile) sırf hakikat olan İslâm dini ile, bütün insanlığın son ve en mükemmel bir Peygamberi olmak üzere (gönderdi ki onu) o İslâm dinini, kendisine muhalif olan bütün (dinlerin üzerine yükseltsin) diğer ilâhî dinlerinin de birçok hükümlerini bir hikmet ve menfaat gereği kaldırıp daha mükemmel hükmleri insanlığatebliğ buyursun, (isterse) İslâm dininin bu yücelmesi müşriklerin o insanlara ilahlık isnat eden, bu şekilde şirke düşmüş olan kâfirlerin (hoşuna gitmesin) bir takım bâtıl inançların merkezi olan kalpleri İslâmiyetin bu yücelmesiden dolayı zarar ve ziyanda olarak hüzn ve keder içinde kalsınlar, o İslâm’ın yücelmesi mutlaka gerçekleşecektir. Nitekim de öyle olmuştur, daha da olup duracaktır. “Düşmanların alçaklığı ettikçe tevali” “Eyler o ziya küsteri âfâk teali”
§ Evet… İslâm dini, her tarafa yayılmaya devam edip durmaktadır, İslâm dininin bütün dinler üzerine galibiyeti, yükselmesi aklen, ilmen sabit bulunmuştur. Herhangi bir din ile İslâmiyet arasında ilmî bir şekilde tarafsız bir karşılaştırma yapılacak olsa İslâmiyet’in hepsinden fazla akıl ve hikmete uygun, bütün insanlığın idaresine, selâmet ve saadetine yeterli bulunduğu pek güzel anlaşılır. Bir kere düşünmeli: İnsanları ihtilâfa düşüren, insanlara ataleti, miskinliği tavsiye eyleyen, insanlara, putlara ilahlık, mâbutluk isnat eden dinler ile bütün insanlığı bir kardeşlik dairesinde yaşamaya davet eden, insanlara adaleti, ihsanı, hayırseverliği emreyleyen, bütün insanların bir yüce mâbuda kulluk, arzında bulunup mukkaddesata hizmeti, insanlığı aydınlatmaya çalışması, meşrû şekilde iktisadî faaliyette bulunmayı tavsiye buyuran İslâm dini eşit görülebilir mi?. Elbette birçok milletler bu apaçık dini kabul etmişlerdir, birçok milletlerde ergeç bu yüce dini kabul edecektir. Gerçek şu ki: Bir takım din düşmanları; sırf bir düşmanlık sebebiyle İslâm dini aleyhinde bulunabilir, bu pek yüksek dinin ne kadar mukaddes; yüce olduğunu inkâra cür’et gösterebilir, müslümanlığın ilerlemeye mâni, asrın ihtiyaçlarını temine yetersiz olduğunu iddia edebilir. Fakat bunların bu haince çalışmaları sonunda akamete mahkum olur,kendileri de hem dünyada hem de ahirette belâlarını bulurlar, İslâmiyet nurları yine beşeriyet ufuklarını tenvire devam eder durur. “Ey mihri nübüvvet seni mümkün müdür inkâr!” “Pür şaşaadır nurun ile enfüs-ü âfâk.” İslâmiyetin ufuklara yayılmasını müjdeleyen Kur’an-ı Kerim’in nasıl bir ebedî mucize olduğunu daha güzelce anlamak için İslâm tarihine şöyle bir bakmalıdır. Malûm olduğu üzere Yüce Peygamberimiz, başlangıçta pek yalnız bir halde bulunuyordu, bütün çevrsi kendisine düşman kesilmişti. Arap yarımadası bütün müşriklerin elinde idi, diğer kıtalarda bütün kâfirlerin, müşriklerin, putperestlerin hâkimiyetleri altında bulunuyordu. Derken bir takım yüksek zekâlı zatlar İslâmiyet’in güzelliğini görerek İslâmiyet’e can attılar, Peygamberin fedakârlığına iştirâk etmeğe başladılar, düşmanlarının kuvvetleri, düşmanlıkları o kadar çok idi ki, o mübarek Peygamber, kendi vatanını bırakarak hicrete mecbur olmuştu. Fakat diğer bir muhitte, Medine’i Münevvere’de İslâmiyet parlamaya başlamıştı, müslümanların sayıları günden güne artıp duruyordu. Az zaman sonra bir hâle geldi ki, büyük bir İslâm ordusu meydana gelmeye başladı, Arap müşriklerin cezalandırmaya muvaffak olup Mekke’i Mükerreme’yi fethettiler. Kâbe’i Muazzama, müslümanların eline geçmiş bulundu. Daha sonra İslâm ordusu, bütün Arap yarımadasını fethetti, İslâm bayrakları Arap yarımadasının dışında da dalgalanmaya başladı, müslümanlar, Yahudi’leri Arap beldelerinden çıkardılar, Şam taraflarında hıristiyanlara galip geldiler. Suriye’de, Filislin’de, İrak’ta bulunan mecusîlere, putperestlere galip gelerek onların bulundukları yerleri de İslâm hâkimiyeti altına aldılar. Daha sonra İslâm orduları doğu ve batıya seferlerde bulunarak nice beldeler! fethettiler, İslâmiyet bir nice ülkelere yayıldı. Birçok zümreler İslâm şerefinenail oldu. İslâmiyet, maddî bir gücün baskısıyla değil, kendi mahiyetindeki çekicilik ve mükemmellik tesiriyle birçok kimselerin kalplerine hakîm olmuştur, dünyanın her tarafına yayılmaya başlamıştır. Mısır, Kuzey Afrika, İran ülkeleri İslâm hakimiyetine tâbi oldular, İspanya’ya, Hollanda’ya, İngiltere’ye, Ümit Burnuna, Hindistana, Çine diğer yerlere kadar İslâmiyet yayıldı. Buralarda milyonlarca insan, kendi arzutariyle İslâm dinini kabul etmiş bulunmaktadır. Müslümanlar vaktiyle insanlığa, medeniyete, ilm ve fazîlete olağanüstü bir şekilde hizmet ederek diğer milletlere alınacak bir örnek olmuşlardır. Bunu bugün birçok batı bilginleri de itiraf etmektedirler. Bu cümleden olarak bu bilginlerden “L. A. Sedillot” Paris’te basılmış bir eserinde şöyle demiştir: “Müslümanları ve onların bütün ortaçağ boyunca yeni medeniyet üzerine icrâ ettikleri tesiri unutulmaya mahkûm etmekte herhalde hususî bir maksat olsa gerek” İskenderiye mektebinde (Picrcoride’in göklere çıkarak methettiği tıbbî maddeler, ilmî şekliyle bir İslâm icadıdır. Kimyevî eczacılığı müslümanlar icat etmişlerdir. Bugün (Dispansa tolre) denilen ilâç maddeleri hakkındaki muazzam hükümler onlardan kalmıştır.” “İbni Sina tam altı asır boyunca mekteplere mutlak şekilde hakîm oldu. Beş kitaptan oluşan Kanun ismindeki eseri birçok defalar tercüme ve tab’edilerek Fransa ve italya Üniversitelerinde tedrisata esas alınmıştır.” Gerçekten de müslümanlar medeniyete, ilmi irfana çok hizmet etmişlerdir. Maalesef zaman zaman bir kısım müslümanlar, ihtiyatsız hareketlerde bulunmuşlar, aralarında zuhur eden ayrılıklar yüzünden ilerlemeleri duraklamaya uğramış, bazı mağlûbiyetlere mâruz kalmışlardır. Fakat bu da müslümanlar için bir terbiye ve uyanış dersi mahiyetinde bulunmuştur. Buna rağmen İslâmiyet’İn yayılması yine devam etmektedir. Hiçbir kuvvetin tesiri altında kalmaksızın birçokmünevver, hakikatları araştıran kimseler, İslâmiyet’i kabul edip durmaktadırlar. Özet olarak: Kur’an-ı Kerim’in müjdeler! tahakkuk ederek nasıl bir ebedî mucize olduğu bu şekilde de ortaya çıkmış bulunmaktadır, İslâmiyet daha fazla gelişecektir. Birçok yüksek zatların beyanına göre de sonunda Hz. İsa’nın inmesi ve Hz. Mehdinin çıkması ile İslâmiyet hâkimiyeti tamamen doğu ve batıyı kuşatacaktır. Bütün gayri müslimler ya İslâmiyet’i kabul edecek veya bir kısmı müslüman olacak, bir kısmı da müslümanlara cizye vermek mecburiyetinde kalacaktır. Bununla beraber maddeten olmasa bile İslâmiyet mânen bütün var olan dinlere galip olmuştur. Bunu bir kısım insaflı batı âlimleri de itirafa mecbur bulunmaktadır. Bu cümleden olarak “Marmadok” adındaki bir bilgin şöyle demiştir. “KUR’AN” en mükemmel bir ahlâk ve hukuk kitabıdır. Kur’an’ın tebliğ ettiği esastan mükemmel bir ahlâk mecellesi vücut bulur. Yaratanın hukuku ile yaratılmışların hukuku ancak müslümanlık tarafından mükemmel bir şekilde tarif olunmuştur. Bunu yalnız müslümanlar değil, Hıristiyanlar da Musevîler de itiraf ediyorlar. Cenab’ı Hak, cümle insanlığa insaf, uyanıklık ihsan buyurarak İslâm dinine kavuşmak nasip buyursun âmin. Fetih sûresine de bakınız!.
Tevbe 9:34
Bu mübarek âyetler, ehli kitaba mensup bir takım din bilginlerinin dünya varlığına düşkün olup insanların mallarını birer bahane ile haksız yere ellerinden aldıklarını ve servetlerini hak yolunda sarfetmediklerinibildiriyor. Ve bu yüzden bir yakıcı azâba uğrayacaklarını kendilerine ihtar ediyor. Şöyle ki: (Ey imân etmiş olanlar!) Ey hakikî müslümanlar!. (Yahudi bilginlerinden) kendilerine “ahbar” denilen musevî din âlimlerinden (ve) hırıstiyan olup ibadet için kiliselere kapanıp duran ve papaz ünvânını alan (rahiplerden birçoğu insanların mallarını elbette haksız yere yerler) yani: insanların mallarını rüşvet yolu ile, onlar aldatmak suretiyle ellerinden alır, o mallar ile kendileri istifâde etmek isterler. Meselâ: Bir takım dinî hükmlerde müsamaha gösterirler, insanların arzusuna uysun diye o hükmleri tevile ve değiştirmeye çalışırlar, bir takım kimseleri günahlarından kurtarmak bahanesiyle onlardan âdeta rüşvet almış bulunurlar. (Ve) O din adına rehberlik iddiasında bulunan şahıslar birçok kimseleri, saptırarak (Allah’ın yolundan çevirirler) onların İslâmiyet’i, hakikatı kabul etmelerine engel olurlar. Kendi kitaplarındaki bir takım mes’eleler! de bozarak ve değiştirerek insanların bir takım hakikatları olduğu gibi anlamalarını arzu etmezler. (Ve o kimseler ki) hangi bir milletten olursa olsunlar (altunu ve gümüşü) dünya servetini (toplarlar da onları Allah yolunda sarfetmezler.) Meselâ onların zekâtını vermezler, onları meşrû, lâzım olan cihetlere harcamazalr. (artık onları) öyle âdi, mallarını icabeden yerlere sarfetmekten kaçınan şahısları (bir azap ile müjdele) onlar öyle helâl ve haram demeksizin topladıkları malları yüzünden ahirette pek acıklı bir cezaya uğrayacaklardır. Bir kere bunu düşünmeli değil midirler?.
Tevbe 9:35
O mallarından gereken harcamayı yapmayanlar (O gündeki) azabauğrayacaklardır, (bunların) Bu toplamış oldukları malların (üstü cehennemin ateşinde kızdırılıp) bir ateş parçası haline getirilir (onunla) o ateş parçasiyle, o malları toplamış olanların (alınları, yanları ve arkaları dağlanır) çünkü insanın haddızatında vücudu, yüzünden, iki tarafı ile arkasından ibarettir. İnsanların bütün varlığı esasen bunlar ile devam eder. Binaenaleyh bunların azap çekmesi, bütün vücudun azap çekmesin! gerektirir. Ve o azaba uğrayacak şahıslara denilir ki (işte bu) ateş parçası kesilen mallarınız, (kendi şahıslarınız için hazine haline getirdiğinizdir) yani: Bunlar kasalarınzda biriktirip zekâtını vermediğiniz, yerine sarf etmediğiniz servetinizdir ki, böyle bir hâle gelmiştir. (Artık toplayıp biriktirdiğinizin tadını tadınız) Evet… Onlara yarın ahirette denilir ki: İşte sizi saran bu yakıcı azap, sizin dünyadaki mallarınızdır ki, bakınız, bugün sizin için ne kadar bir cezaya sebep olmuştur. Kenz = Hazine, cem edilen, toplanılan, bir yere koyulan mal demektir. Define gibi. Buna “malı meknuz da” denir böyle bir malın zekâtı verilmezse, bu maldan hac gibi bir dinî vazife ifa edilmezse, bu maldan çoluk çocuğun nafakalarına sarfı icabeden miktar sarf edilmezse ve böyle bir mal ile gururlu bir vaziyet alınıp vatanın, vatandaşların menfaatine çalışılmaz ve özellikle böyle bir mal gayrı meşrû şekilde elde edilmiş bulunursa artık bunun hakikat açısından hiçbir kıymeti olamaz. Bilâkis sahibi için azaba, felâkete sebep olur. Artık böyle bir servet sahibi olmak için rüşvet gibi, hırsızlık gibi rezaletlerden kaçınmayan, hakikatları değiştirmeye çalışan, kendisini muhtaç olmadığı halde fakir göstererek zekât almak isteyen, dinî hükmleri yanlış göstermeğe cür’et eyleyen kimseler öyle ateşin azaplara uğrayacaklardır. Bunda şüphe yoktur. Kur’an’ı Kerim’in bu mübarek âyetleri başka milletlerin bir kısım kötü hallerini bize beyan buyuruyor ki, bizler deöyle gayri meşrû hallerde bukmmayahın, kendimizi ilâhî azaba mâruz bırakmayalım. Ne büyük bir ilâhî irşad!. Fakat meşrû şekilde kazanılan: Zekâtı verilen, hac için, çoluk ve çocuğun nafakaları için icabeden mikdarı sarfedilen bir mal ne kadar çok olsa da verilmiş bir kenz, bir servet sayılmaz. Bu övülmüştür. Nitekim: “İyi bir mal, iyi bir insan için güzeldir.” denilmiştir. Bu hususta şuna da riayet etmelidir ki: Elde edilen bir mal, sahibini gaflete, şehvete düşürmesin, dinî vazifelerini ifaya mâni olmasın, başkalarına karşı gumrlu bir vaziyet almasına sebebiyet vermesin, kalbini yüce düşüncelerden mahrum bırakmasın. Aksi takdirde o fazla mal ve servet sahibi için bir nimet değil, bir felâket sebebi olur. Cenab’ı Hak hayırlısını ihsan buyursun. Âmin…
Tevbe 9:36
Bu mübarek âyet, kameri senelerin kaçar aydan ibaret olduğunu ve bunlara uymanın lüzumunu bildiriyor, bunlara riâyet etmeyenlerin sorumluluğuna işaret buyuruyor Şöyle ki: Ey insanlar!. Biliniz!. (Muhakkak ki, ayların sayısı. Allah Teâlâ’nın katında) onun mukaddes hükmünce, o kâinatın yaratıcısı olan (Cenâb-ı Hak’kın kitabında) lâvh-i mahfuzunda (gökleri ve yeri yarattığı günden beri on iki) aydan ibaret (dir) ilâhî hüküm bu şekilde gerçekleşmiştir. Bu aylar ise Muharrem, Sefer, Reblülevvel, Rebiülahir, Cemâziyelevvel, Cemaziyelâhir, Recep, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkade, Zilhicce, aylarından ibarettir.Bunlar ay yılını meydana getirmektedir. Toplam: (335) gündür. Bir de güneş yılı vardır ki, bunun müddeti de (365) gün ile bir günün dörtte biri kadardır. (Bunlardan) Bu kamerî aylardan (dördü haranı olan) aylar (dır) Onlar da: Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarıdır. Bunlara “eşhüri hürüm = haram aylar” denilir. (İşte bu) dört ayın haram kılınmış olması (doğru bir hesaptır) bir doğru yoldur, İbrahim Aleyhisselâm’ın takibetmiş olduğu bir ilâhî din yolundan başka değildir. (Artık o aylarda nefislerinize zulm etmeyiniz) Gerçek şu ki: Hiçbir vakit nefse zulm câiz değildir. Fakat bu haram kılınmış aylarda günâha girmek, bu ayların hürmetine de aykırı olacağından nefse daha ziyade zulüm olur. Bu aylar mademki, Allah katında fazlaca bir hürmete mazhardır, artık bunların bu hürmetine aykırı olarak bu ay larda’yapılacak günahların cezası da o oranda fazladır. Binaenaleyh bu hususa pek ziyade dikkat etmelidir. (Ve) Maamafih (müşrikler sizinle toplu bir halde savaşta bulundukları gibi siz de toplu bir halde müşrikler ile savaşta bulunun) o İslâm düşmanları herhangi ayda olursa olsun müslümanlara saldırdıkları takdirde müslümanların o haram aylara riâyet için elleri bağlı durmaları, o düşmana karşı cephe almamaları elbette uygun olamaz. Bu halde müslümanların da kendilerini müdafaa için o düşmanlara karşı savaşa başlamaları lâzım gelir. Bununla o aylara hürmetsizlik etmiş bulunmazlar. Bu bir zaruret icabıdır, bu Allah’ın dinine bir hizmet vazîfesidir. (ve biliniz ki. Allah Teâlâ muhakkak korunanlar ile) Allah Teâlâ’nın emrine riâyet edip ondan korkanlar ile zafer ve başarı ihsan etmek bakımından (beraberdir.) Hak Teâlâ Hazretleri daima öyle takva sahibi kullarını destekler, başarılı kılar.
Tevbe 9:37
Bu âyeti kerime, bir takım kâfirlerin haram olan ayları değiştirdiklerini ve tehir eder olduklarını bildiriyor. Bu pek fazlasiyle kâfirce olan bir harekete cür’et edenlerin ise hidayetten mahrum kalacaklarını ihtar buyuruyor. Şöyle ki: Bir hikmet sahibi mâbud olan Allah Teâlâ Hazretleri bir kısım ibadetleri ifa hususunda kamerî aylara uyulmasını emretmiştir, İbrahim Aleyhisselâm da, diğer Peygamberler de kamerî aylara riâyet etmişlerdir. Daha sonra Arap müşrikleri bu kamerî aylara uymayı terketmişler, bunlara riâyeti kendi dünyevî menfaatlerine aykırı görmüşler, bunun neticesi olarak Arabî aylarını ertelemeye ve öne almaya başlamışlardı. Kamerî aylara uyulduğu takdirde hac mevsimi bazen kısa, bazen da yaza tesadüf ediyordu. Kısa tesadüf edince ziyaretler azalıyor, ticaretleri sekteye uğruyordu. Yahut hac mevsimi yaza tesadüf edince Mekke’de kalmak mecburiyetini hissediyorlar, ticaret için dışarı çıkmalar! sonraya kalıyor, bu yüzden iktisadî menfaatleri azalmış gibi oluyordu. Bir de haram olan dört ayda savaşta bulunmak yasaklı, halbuki Arap kabileleri zaman zaman çarpışmadan kendilerini alamıyorlardı. Artık haram olan bir ayı helâl sayarak, o ayda savaşta bulunuyorlar, diğer bir ayı onun yerine bir haram ay sayıyorlardı. Bu cihetle aylar tehire bırakılmış, değiştirilmiş oluyordu. Bir de Ay yılı ile, Güneş yılını âdeta birbirine karıştınyorlardı, bu şekilde bir senenin müddeti Ay yılı üzerine artıyor, bunun neticesi olarak bazı seneler, onüç ay olmuş bulunuyordu. Artık hac ayı, bazen Zilhicce’ye, bazen da Muharrem’e veya Sefere vesaireye tesadüf ediyordu. Bir müddet sonra da yine Zilhicce’ye tesadüf etmiş bulunuyordu. Artık buaylarda böyle bir değişiklik vücude geliyor, Cenâb-ı Hak’kın haram kıldığı aylara riâyet edilmiyor, hac vakitleri çok kere terk ve tehir edilmiş oluyordu. İşte böyle dünyevî menfaatler için Allah’ın emrini terkedenleri kınamak, hareketlerinin küfrü artırmağa sebep olduğunu beyan için şöyle buyuruluyor. (Şüphe yok ki. Nesi) yani: Ayları değiştirip tehir etmek, bir ayın hürmetini diğer bir aya bırakmak, meselâ: Belirli bir vakitte yapılacak hac vazifesini başka bir vakte nakil edivermek (küfrde bir fazlalıktır) çünki buna cür’et edeler zaten kâfir bulunuyorlardı, Cenâb-ı Hak’kın bu husustaki emrini dinlemeyip onun aksini yapmak da fazlaca bir küfür eseridir. Böyle yapanlar, ya Hak Teâlâ’nın emrini inkâr etmiş veya o emrin hikmet ve menfaata muvafık olmadığını iddia ile Cenâb-ı Hak’ka hâşâ cehalet isnat eylemiş olacakları için küfrleri kat kat olmuştur, (onunla) Öyle Allah’ın emrine muhalif olarak ayları tehir etmek ve değiştirmekle (kâfir olanlar, şaşırtıhr) onların sapıklıkları artar, Cenâb-ı Hak’kın emirlerindeki hikmetleri anlamaktan mahrum kalırlar, (onu) O tehir ettikleri ayı (bir yıl helâl, bir yıl da haram sayarlar) haram olan bir ayı helâl tanırlar, helâl olan bir ayı’ı da onun yerine haram telâkki ederler, aradan seneler geçtikçe ilâve ettikleri günler sebebiyle yine haram tanımış olduğu ayın haram bir ay olduğunu söylerler, (ki Allah Teâlâ’nın haram kıldığının sayısına uygun göstersinler) Dört haram olan ay’a muvafakatte bulunmuş gibi olsunlar (da) artık (Cenâb-ı Hak’kın haram kıldığını helâl kılsınlar) Bu cümleden olarak o hac yapılması icabeden ayları başka aylara tehir ederek böyle kendi kendilerine helâl ve harama hüküm versinler, (onlar için) O cahilce hareketlerinin bir cezası olmak üzere o (kötü amelleri bezetilmiştir) artık onu, güzel; faideli, takdire şayan birşey zannederek cüretleri artmıştır, daha ziyade azabı hak etmişlerdir. (Allah Teâlâ ise kâfirolan bir kavme hidayet etmez.) Onlar kendi kabiliyetlerini kötüye kullandıkları için sapıklığa düşmüş olurlar, kendilerini selâmet ve saadete kavuşturacak bir hidâyete nâil olamazlar. Bu âyeti kerime gösteriyor ki, Cenâb-ı Hak, yüce bir mabuddur, hikmet sahibi bir yaratıcıdır. Onun bütün dinî hükmleri hikmet ve menfaata dayanmaktadır. Onu takdir ve tasdik etmemek, onun zıddını yapmaktan kaçınmamak en büyük bir sapıklık eseridir. İşte bir kısım ibadetlerin kamerî aylara göre yapılması hususundaki emri ilâhî de bu cümledendir.
§ Bu konudaki şer’î hikmet bir işaret olmak üzere şöylece izaha lüzum görülmüştür:
(l) Kamerî aylar, öteden beri on iki olup bunlar bir Ay yılını teşkil ederler. Bu aylar öteden beri olduğu gibi İslâm dininde de ibadetlere mahsus günleri, vakitleri kapsamak üzere muteber bulunmuştur. Bu, ilâhî emre dayanan, Hz. Peygamberin fili ile sabit, ümmetin icmai ile gerçekleşmiş bir durumdur. Bu cümleden olarak (…………………..) = Sana hilal şeklindeki ayları soruyorlar. De ki: Onlar, insanlar ve özellikle hac için vakit ölçüleridir. (Bakara 2/189) âyeti kerimesi gösteriyor ki: İbadetler hussunda kameri aylar muteberdir. Ayın muhtelif safhalar göstermesi, insanlara ibadet zamanlarını ve özellikle hac vaktini bildirmek için açıkça bir alâmettir. Artık buna riayet edilmesi, bir hikmet ve menfaat gereğidir. Hikmete dayanan dinimiz, kamerî aylara bir ehemmiyet vermiştir. Ayın muhtelif safhaları sayesinde medeniler de. Bedevîler de ibadet vakitlerini tayine muktedir olurlar. Bu kamerî aylar ise on ikidir. Bunlar bir Ayyılını oluştumrlar. Bu senenin ilk ayı ise Muharremdir. Hz. Ömer, Radiallahu anhu, Rasûlü Ekrem Sallallahu aleyhi vesselem efendimizin hicret buyurdukaln senenin Muharrem’ini, müslümanlar için bir tarih başlangıcı olarak tesbitetmiştir. Hicrî tarih bu aydan başlamış bulunmaktadır.
(2) Cahiliye zamanında bu kamerî ayların vakitleri değiştirilmiş, savaşta bulunmak için haram olan bir ay, ileri veya geri alınmak suretiyle helâl sayılmış, helâl olan bir ay da haram gösterilmiş, yani: Dînen belirlenmiş olan günler, keyfî surette değiştirilmişti. İşte “Nesi” denilen bu hal, (………………………….) âyeti kerimesiyle büyük bir küfr sayılmıştır.
(3) İbadetlerde Berat Gecesi, Miraç Gecesi, Velâdet Gecesi gibi mübarek günlerde kamerî aylara uymanın teşrî hikmeti de biraz düşünme neticesinde pek güzel anlaşılır. Bununla beraber bir takım ibadetler, şer’an belirli vakitlere tahsis edilmiştir. Bunlar birer teabbudî emirdir. Bizim vazifemiz de bu emirlere olduğu gibi riayet etmektir. İsterse onların hikmetini bilmeyelim: Bir kulun kerem sahibi mâbuduna olan tam bir kulluğu, onun emirlerine uymaktan ibarettir. Yoksa onun şahsına ait faidelerini, kolaylıklarını düşünüp araştırmak o hususta kendi kendine değiştirme ve bozmaya cür’et etmek değildir.
(4) Oruç, hac farizesinin güneş yılına göre muhtelif aylara tesadüfü, insanlık hakkında ilâhî adaleti ilâhî rahmetin büyük bir tecellisi demektir. Düşünmeli ki, omç fârizesini her sene meselâ: Haziran ayında ifa etmekle mükellef olsa idik, kuzey yarım küredeki müslümanlar her vakit sıcak bir mevsimde ve uzun günlerde oruç tutacaklardı, güney yarımküredeki müslümanlar ise daima soğuk ve kısa günlerde bu vazifeyi ifa edeceklerdi. Tersine bu vazifeyi ifa, ocak ayına mahsus olsa idi, bu halde kuzey yarımkürede bulunan müslümanlar, pek kolaylıkla oruçlarını tutacaklardı, güney yarımküredeki müslümanlar ise her zaman güç bir vaziyette kalmış olacaklardı. Kerem ve hikmet sahibi olan mâbudumuz ise bu farizenin edası için kamerî aylardan olan Ramazan ayını tâyin buyurmuş olmakla bütün müslümanları ilâhî lûtfuna mazhar kılmış, her otuz üç küsur sene içinde iki yarımkürenin müslüman ahalisini nöbetleşerek kolaylığa nail buyurmuştur.
(5) Şunu da düşünmeli ki, oruç günleri gibi, Hz. Peygamberin doğum günü gibi mübarek günler, bütün dünya günleri, mevsimleri için iftihara vesile olacak pek feyizli, şerefli zamanlardır. Artık bu yüce zamanların birer feyizler devresi sayılmak şerefine nail olmak, her mevsim, hergün için pek istenen bir saadettir. Halbuki, bu feyizler devresi, Güneş yılı itibariyle belirli bir mevsime, bir güne tahsis edilmiş olsaydı insanlık dünyasının diğer mevsimleri, günleri bu nailiyet şerefinden mahrum kalmış olacaklardır. Ay yılı dikkate alındığı takdirde ise Güneş yıVarının bütün mevsimleri, günleri de bir nöbetleşme neticesi olarak bu yüceliğinin sonu olmayan şerefe mazhar olmaktadırlar. Bu ise mânevî bakımdan pek büyük bir gayedir, bir hikmet gereğidir.
(6) Maamafih insanlar bir hikmete binaen bir imtihan dünyasında yaşamaktadırlar. Bunların mükâfatları Cenâb-ı Hak’kın emirlerine uyarak o uğurda katlanacakları güçlükler ile mütenasip olacaktır. Nitekim
( ……………………………..) = amellerin en faziletlisi, en şiddetli olanıdır.) diye buyurulmuştur. Artıkoruç gibi bir ibadetin daima son bahara tesadüf etmeyip de diğer uzun veya sıcak zamanlara tesadüf etmesi de müslümanların daha ziyade sevaba nail olmalarına bir vesile olmuş olur. Her hakikî müslüman, üzerine düşen vazifeleri herhangi bir mevsime tesadüf ederse etsin, kerem sahibi Mabudunun emrine uyarak seve seve, bir neş’e içinde ifaya çalışır. Bu mânevî zevkten mahrum olanlar ise herhangi mevsime tesadüf ederse etsin o dinî vazifelerini ifaya yanaşmazlar. Artık onların bu hususta söz söylemeğe ne selâhiyetleri olabilir?. Cenâb-ı Hak, cümlemizi İslâm dininin yüce hükmlerini takdir ile onlara hakkiyle uymaya muvaffak buyursun. Âmin…
Tevbe 9:38
Bu mübârek âyetler, dünyevî menfaatler düşüncesiyle savaştan kaçınan müslümanları kınamaktadır. Hak yolundaki savaşların faidelerine işaret ederek müslümanları buna teşvik eylemektedir. Bu cihaddan kaçınanları azap ile tehdit ederek onların yerine başkalarının getirileceğini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey bir kısım İslâm erleri!. (Sizin için ne var ki) ne mâni mevcuttur ki (size Allah yolunda) İslâm dinî uğrunda (sefer ediniz) gazaya çıkınız (denildiği zaman) ağırlık gösterdiniz (yere yığıldınız, kaldınız) emre uyarak hemen savaşa hazırlanmadınız?. (Yoksa) Siz (ahirete bedel) öyle ebedî bir nimete karşlık (dünya hayatına mı razı oldunuz?.) bu dünya varlığına mı daha ziyade kıymet verdiniz. (Halbuki, dünya hayatının metaı) Dünyevî servetler, mevkiler (ahiretin yanında) uhrevî varlıklara menfaatlere göre (pek az) önemsiz (birşeyden başka değildir.) artık öyle ebedî nimetleri bırakıp da bu fanînimetlere böyle düşkünlük göstermek nasıl muvafık olabilir?.
§ İbni Abbas Hazretlerinden rivâyet edildiğine göre bu âyeti kerime Tebük gazvesi sırasında nâzil olmuştur. Şöyle ki: Hicretin dokuzuncu senesi idi. Rum Kayseri nin emriyle Şam’da müslümanların aleyhine hareket etmek üzere bir ordunun toplanmış olduğu haber alınmıştı. Rasûlü Ekrem’in emriyle Medine’i Münevvere’den, Mekke’i Mükerreme’den ve diğer Arap kabileleri arasından bir hayli asker toplanarak Şam tarafına harekete karar verilmişti. Bu orduya Hz. Ebu Bekir bütün servetini vermişti. Hz. Osman da üçyüz deve yükü yiyecek ve bin altın bağışlamıştı. Bu ordu, Recep ayında Medine’den hareket ederek Medine ile Şam yolunun ortasında bulunan “Tebük” adındaki yere vardı. Etrafa korku vermişti. Bazı kabileler cizye vermek suretiyle müslümanların ahd ve emanına girdiler. Rum ordusu ise hareket edemez olmuştu, İslâm ordusu büyük bir şeref ve şan ile Medine’i Münevvereye dönmüştü. İşte bu Tebük seferine hazırlanırken bazı münâfıklar dedikodu yapmışlar, bu cümleden olarak münafıkların reisi olan Abdullah İbni Übeyy İbni Selûl: “Muhammed Aleyhisselâm- Roma devletini oyuncak mı sanıyor, eshabıyle beraber onlara esir olacaklarını gözümle görmüş gibi biliyorum.” demişti. Maamafih o vakit havalar pek sıcak idi, Medine’nin mahsulâtı vücude gelmişti, gidilecek yer ise uzakca idi, Rumlar ise fazla kuvvetli görülüyorlardı. Binaenaleyh bazı müslümanlar da, bu gibi sebeplerden dolayı ağırlık göstermiş, hemen sefere koşmamışlardı. Bunun üzerine bir teşvik ve kınama mahiyetinde olmak üzere bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Gerçek şu ki: Eshabı kiramdan birçokları mallarıyle, canlariyle bu sefere seve seve iştirâk etmişlerdi. Fakat umuma hitab edip debunlardan bir kısmının kastedilmesi, meşhur bir mecaz üslûbudur, bir konuşma usulûdur. Binaenaleyh bu husustaki hitap da her ne kadar umuma yönelik ise de bundan bir kısmı kasdedilmiştir.
Tevbe 9:39
Ey mü’minler!. Artık düşününüz!. (Eğer) siz, Hz. Peygamber’in emrine muhalefet edip de (seferber olmazsanız) Yüce Peygamber ile cihada çıkmazsınız, Allah Teâlâ (sizi pek acıklı bir azap ile cezalandırır) sizi ahiretin pek müthiş azâbına uğratır veya düşmanların ortaya çıkmasıyla veya kıtlık ve pahalılık ile veya yağmurların kesilmesiyle sizi helâke mâruz bırakır, (ve yerinize başka bir kavmi getirir.) Peygamberin emrine itaat edecek, ahireti dünyaya tercih eyleyecek bir kavmi İslâm şerefine nail kılar, (ve siz ona) Cenâb-ı Hak’ka veya onun Peygamberine, öyle cihatdan geri kalıp ağır davranmaktan dolayı (birşey ile zarar veremezsiniz.) onun dini yine yayılır durur, onun dinine hizmet eden nice zümreler vücude getirilir. Nitekim getirilmiştir, İslâmiyet’i kabul eden Yemen, Fars, Irak, Türkistan ahalisinin İslâmiyet’i kabul edip İslâm dinine olan hizmetleri malumdur. (Ve Allah Teâlâ herşeye tam manâsiyle kaadirdir.) Kendi mukaddes dinini herhangi bir vasıta ile yüceltebilir, her tarafa yayabilir. Evet… Rasûlü Ekrem’in mübârek hayatı da buna şahitdir. Cenâb-ı Hak onu ne kadar zatlar ile desteklemiş, onun dinini kıyamete kadar da destekleyecek ve koruyacaktır. Bir takım hainlerin bu yüce dine karşı görünürde veya gizlice düşmanca bir vaziyet almaları, bunun dünya çapında yücelmesine, ufuklara yayılmasına ebediyen mâni olamayacaktır. Cenâb-ı Hak dileyince İslâm dinini başkamilletler ile de teyit buyurur, onlarda İslâmiyet’e hizmete atılırlar. Nitekim bir hadis-i şerifte de (………………………) ) buyurulmuştur. Evet… Allah Teâlâ dilerse İslâm dinini bu dine müntesip olmayanlar ile de destekler. Nitekim bugün de birçok müsteşrik yabancı âlimleri, İslâm dininin güzelliği, yüksekliği hakkında yazılar yazıyor, eserler yayınlıyorlar.
Tevbe 9:40
Bu âyeti kerime, Eshab-ı Kiramı Rasûlullah’a yardım etmeğe teşvik etmektedir. Ve o Yüce Peygamberin daima Allah’ın yardımına mazhar olup bir nice görülmeyen kuvvetler ile desteklenmiş olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Ey Mü’minler!. (Eğer siz ona) Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a (yardım etmezseniz) Cenâb-ı Hak ona yardım eder, onu daima korumaktadır. (muhakkak ki. Allah Teâlâ ona) Evvelce de (yardım etmiştir.) Özellikle (o zaman) yardım etmişti (ki, kâfirler) Mekke’i Mükerreme’deki müşrikler (onu) o Yüce Peygamberi Mekke’den (çıkarmışlardı.) çıkmasına sebebiyet vermişlerdi, onu mübarek hayatına kastetmeğe karar vermişlerdi. (O) Yüce Peygamber (ikinin biri bulunuyordu.) biri kendisi, diğeri de arkadaşı ve eshab-ıı kiramının seçkini olan Ebu Bekir Hazretleri idi.(O ikisi) O mübârek Peygamber ile muhterem arkadaşı (mağarada bulundukları sıra) O Yüce Resûl (o vakitte ki) o muhterem arkadaşına teselli vermek için (diyordu:) Ey arkadaşım! (mahzun olma) Bana düşmalarımın bir zarar verebileceklerini düşünerek kalben üzülme (şüphe yok ki. Allah Teâlâ bizimle beraberdir.) yani: O Kerem sahibi mâbudumuz, bizi dâima koruyacak ve muhafaza buyuracaktır. (Artık Allah Teâlâ) Rasûlü Ekrem’in bu müjdelediği şekilde (onun) Hz. Ebu Bekir’in (üzerine sekinetini) ona güven ve sükûnet verecek vadini (indirdi) kalbine ilham buyurdu. (Ve bunu da) Resûllerin sonuncusu olan bu Yüce Peygamberi de o sizin gözlerinizle (görmediğiniz askerlerle) yani meleklerle gerek bu mağarada ve gerek Bedir, Ehzâb, Hüneyin gibi savaşlarda (destekledi) artık bundan sonra da destekleyecektir. (ve) O Yüce Yaratıcı (kâfir olanların sözünü alçalttı.) onların müşrikce lâkırdılarını, başkalarını küfür ve şirke davete ait olan dırıltılarını veyahut Rasûlüllah hakkında yapacaklarını aralarında kararlaştırdıkları kötü hareketlerini, arzularını mahvetti, kendilerini mağlûp ve helâk etti, o çirkin emellerine kavuşamadılar. (Allah Teâlâ’nın kelimesi) Olan Yaratıcının birliğine, imana, İslâm dinini kabule (ise o en yüksektir.) o her şeyin üstündedir, ona hiçbir söz yücelikde eşit olamaz. (Ve Allah Teâlâ güçlüdür) herşeye yegâne galip olan o’dur, onun kudreti herşeye fazlasıyla kâfidir. Ve o ezelî yaratıcı (hikmet sahibidir). Onun bütün emir ve tedbiri, hikmet gereğidir. Onun irâdesi, kudreti daima hikmet ve menfaatı kapsar bir şekilde tecelli eder. Buna imân etmişizdir.
§ Bu âyeti kerime, Rasûlullah’ın hicretini, onun nâil olduğu Allah’ın korumasını gösterdiği gibi Hz. Ebu Bekir’in de yüksek mertebesini göstermektedir. Çünkü onun Rasûlullah’a fevkalâde hizmetlerde, fedakârlıklarda bulunması Rasûlullah’ın hicretinde arkadaşı,yoldaşı bulunması, mağaradaki iki zâttan birisi olmak üzere Kur’an’ı Kerim’de gösterilmesi onun eshabı kiramı arasında en seçkin bir zat olduğuna delildir. Malûm olduğu üzere müslümanlığı kabul eden zatlar, Mekke’deki müşriklerin pek çok ezâ ve cefâsına uğramakta idiler. Bunların bir kısmı Habeşistan’a hicret etmişlerdi. Bu sırada Medine ahalisinden olan Ave ve Hazrec kabileleri İslâmiyeti kabul etmiş, müslümanlara kucaklarını açmışlardı. Artık gerek Mekke’deki ve gerek Habeşistan’daki müslümanlar. Medine’ye hicret etmişlerdi. Mekke’de yalnız Peygamber efendimizle Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ali gibi birkaç zat kalmıştı. Mekke müşrikleri İslâmiyet’in Medine’deki yayılmasını görünce endişeye düşmüşler, buna karşı bir çâre elde etmek için liderler! bulunan Kusayın, Darunnedve denilen hânesinde toplanarak istişarede bulunmuşlar, Ebu Cehlin görüşünü kabul ederek Rasûlü Ekrem’in hayatına kastetmeğe karar vermişlerdi. İşte bu sırada idi ki, Peygamber Efendimizin de Medine’ye hicret buyurmasına Allah tarafından müsaade olundu. Hz. Peygamber’in doğunun elli dördüncü ve milâdın (622) inci senesi idi. Sefer ayının son günlerinde Rasûlü Ekrem, bir gece saadet hânesinde kendi yatağına Hz. Ali’yi yatırmış, mübârek hânesinin etrafında dolaşıp kendisine suikastte bulunmak isteyen kâfirlerin üzerlerine bir avuç toprak saçmış, aralarından çıkıp bir tarafa gitmiş, o düşmanlarının kör olası gözleri ise o Yüce Peygamberin bu çıkıp gitmesini görememişlerdi. Rasûlü Ekrem, sonra Ebu Bekiri Sıddık’ın evine teşrif etmiş, onunla beraber hicrete izinli olduğunu müjdelemiş, onunla beraber geceleyin çıkarak Mekke şehrine bir saatlik bir mesafede bulunan “Sevr” dağına gitmişler, orada “Athal” denilen bir mağarada üç gün saklanmışlardı. Rasûlü Ekrem’in bu hicretinden haberdar olan müşrikler, o Yüce Peygamberi takibe başlamışlar, o mağaranın yanınagelmişlerdi, fakat bir harika olarak onun kapısını örümcekler kaplamış, güvercinler de orada yuva yapmış, yumurtlamışlardı. Artık müşrikler, orada kimsenin bulunamıyacağına kaani olup geri dönmüşlerdi. İşte bu sırada mağarada bulunan Hz. Sıddık, düşmanların öyle mağara etrafında dolaştıklarını görünce mahzun olmuş “Ya Rasûlüllah!. Beni öldürürlerse gam yemem ben bir şahısım, fakat senin mübârek hayatına kasdederlerse bütün ümmetin yok olmasına sebep olur, diye üzüntüsünü göstermişti. Fakat bunun üzerine Rasûlü Ekrem de ona teselli vererek: “gam çekme, Allah Teâlâ bizimle beraberdir” diye buyurmuştu. Rasûlü Ekrem Mekke’den çıkmadan evvel “Abdullah İbni Üreykıt” adında bir şahıs bir ücretle kılavuz tutulmuş, kendisine iki deve verilmiş, üç gün sonra bunlar ile mağaraya gelmesi tenbih edilmişti. Üreykıt belirlenen zamanda mağaranın yanına gitmiş, Rasûlü Ekrem de arkadaşıyla beraber mağaradan çıkarak bu develere binip Medine’i Münevvere tarafına yürümüşlerdi. Reblulevvelin ilk günleri idi, Medine’deki müslümanlar, Hz. Peygamber’in teşrif inden haberdar olarak karşılamaya çıkmışlar, büyük tezahüratta bulunmuşlar, kasideler okumuşlardı. “Kuba” köyüne yaklaşılmıştı. Rasûlü Ekrem üç gün Kuba’da kaldı, meşhur Kuba mescidini yaptırdı. Müslümanlar için ilk yapılan mescit o’dur. Sonra Medine şehrine teşrif etti, Halid Ebu Eyyubilensâri Radiallahü anhın hânesinde yedi ay kadar ikâmet buyurdu. Bu sırada Medine’i Münevveredeki Peygamber mescidi ile etrafındaki odalar yapılmış, Rasûlü Ekrem de bu odaları ikametgâh edinmişti. Mekke’i Mükerreme’den hicret eden eshâb-ı kirâma “muhâcirin” denildiği gibi bu zatlara yardım eden Medine’i Münevvere’deki müslümanlara da “Ensar-ı Kiram” denilmiştir. İşte Rasûlü Ekrem’in Medine’i Münevvere’ye hicret buyurmuş olduğu senenin Muharrem’i yılbaşı olmak üzere hicrî tarihin başlangıcı sayılmıştır.
Tevbe 9:41
Bu mübarek âyetler, müslümanları herhalde cihada katılmaya teşvik ediyor ve özendiriyor, bir takım mazeretlerine binaen cihada iştirâk etmemiş olduklarına dair yalan yere yemin edeceklerin bu hallerini kınıyor. Bu gibi kimselerin halleri tamamen anlaşılmayınca cihada iştirâk etmemeleri için kendilerine verilen iznin uygun olmayacağına işaret buyuruyor. Şöyle ki: Ey Müslümanlar!. (Siz hafif ve ağırlıklı olarak cihada çıkınız) Yani: Size kolay gelsin gelmesin herhalde seferber olunuz. Fedakârlıkta bulunun, neş’eli olun olmayın, nakil vasıtaları bulunsun bulunmasın, gerek genç ve gerek yaşlı olun herhalde fevkalâde bir mâni bulunmadıkça cihaddan geri katmayın (ve Allah Teâlâ’nın yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihadda bulununuz) Yani: Mümkün oldukça böyle fedakârlıklardan çekinmeyiniz, böyle mal ile ve can ile cihad kâbil olmayıp yalnız biriyle kâbil olduğu takdirde o şekilde hareket edilmesi lâzım gelir. Meselâ: Bedenen cihada katılamayacak bir müslüman, malı var ise savaşa malıyle yardımda bulunmalıdır. (Bu sizin için hayırlıdır.) Yani: Böyle cihada atılmak, maddî ve mânevî bir nice faideleri içermektedir. Bu vatanın, İslâmiyet’in korunmasına hizmet eder. Uhrevî sevaplara vesiledir, (eğer siz) Bu faideleri düşünüp takdir eder, (bilir kimseler oldunuz ise) öyle hak yolunda mümkün olan fedakârlıkarı yapmaktan geri durmazsınız.
Tevbe 9:42
Resûlüm!. (Eğer o) Davet edildikleri şey (yakın bir ganimet) kolaylıkla elde edilebilir dünyevî bir menfaat olsa idi (ve orta bir sefer) ne pek uzak, ne de pek yakın olmayıp orta bir halde bulunmuş (olsa idi) ganimete ulaşmak arzusuyla (elbette sana tâbi olurlardı) o sefere iştirâk ederlerdi. (Fakat o meşakkatli mesafe) Kolaylıkla varılamayacak olan Tebük savaş alanı (onlara uzak geldi) o sebeple bahaneler yaparak bu sefere iştirâk etmediler, (ve az sonra) Tebük seferinden dönüşünüzü müteakip (Allah Teâlâ’ya yemin edeceklerdir ki) biz bir Özür dolayısıyla geri kaldık (eğer iktidarımız olsa idi) o sefere bedenen katılmaya zamanımız, vücudumuz müsait bulunsa idi (elbette seninle beraber) o (sefere çıkardık) savaşa iştirâk ederdik, (bunlar) Böyle yalan yere yemin edenler, bu yüzden (kendilerini helâk ederler) kendilerini azabı hak ettirirler de bunu takdir edemezler.
Nitekim bir hadisi şerifte: (Yalan yere yapılan yemin, yurtları harabe yerine döndürür, felâketlere sebep olur. (Allah Teâlâ ise onların) O yemin edenlerin (mutlâka yalancı kimseler olduklarım bilir) onların bu sefere katılmaya muktedir olduklarını, bu hususta yalan yere yemin ettiklerni bilip cezalarını verir. Onlar bu yalan yere yeminleriyle kendilerini felâkete itiyorlar da bundan haberleri yok.
§ Bu âyeti kerime, Tebük savaşına katılmamış olan münâfıklar hakkında nâzil olmuştur.
Tevbe 9:43
Ey Yüce Peygamber!. (Allah Teâlâ seni affetsin) Sen Allah’ın affına, ilâhî korumaya daima mazharsın, ne için ihtiyatta bulunmadın ne için daha iyi ve daha üstün olan yavaş davranmayı tercih etmedin de o sefere katılmayaların yeminlerine itimatta bulundun?. (Ne için doğru söyleyenler) Malî, bedenî iktidarları olmayanlar, doğru yere mazeret ileri sürenler (sence belli oluncaya) güzelce anlaşılıncaya kadar (ve sen yalancıları) yalan yere yemin edenleri (bilinceye kadar) beklemeden (onlara izin verdin?.) Cihada katılmamalarına müsaade de bulundun?.
§ Bu müsaade haddızatında bir iyi niyete, bir yemin yapılmasına, bir ictihada mebni vâki olduğundan bir günah mahiyetinde değildir. Bilâkis daha iyi olanı terk kabilindendir. Zaten Rasûlü Ekrem Hazretleri günahlardan korunmuştur. Onun böyle af ile müjdelenmesi ise hakkında bir ilâhî iltifattır, bir tazim ve yüceltmekten ibarettir. Nitekim hürmete şâyân olan zatlara yapılan hitaplarda: Allah Teâlâ seni af etsin, seni ıslah eylesin, seni izzetli kılsın, senden razı olsun denilir ki, bu bir iltifattır ve söze başlamak (için söylenen) önsözdür.
Tevbe 9:44
Bu mübarek âyetler, müminler ile münafıkların arasındaki farkı gösteriyor. Müminlerin ne kadar fedakâr olduklarını, münafıkların da ne kadar imândan uzak, şaşkın bir halde bulunduklarını bildiriyor. Şöyle ki: Resûlüm!. (Allah Teâlâ’ya ve ahiret gününe imân edenler) Bunları kalben tasdik eyleyenler (senden izin istemezler) cihada katılmak için birer bahane ileri sürerek, müsaade almak arzusunda bulunmazlar. Yahut cihada atılmak için o kadar arzuda bulunurlar ki, onu bir dinîvazife bildikleri için ayrıca bir müsaade istemeksizin hemen cihad sahasına atılırlar. Bu hususta onlar için bir ışaret yeterlidir. Nitekim Tebük savaşı sırasında Rasûlü Ekrem Efendmiz, Hz. Ali’ye Medine’de kalmasını emretmişti. Böyle cihada iştirâk etmemek Hz. Ali’ye pek ağır gelmiş, âdeta üzülmüştü Yüce Peygamber Efendimiz de ona teselli vermiş: “Ya Ali! İstemez misin ki, benim yanımda senin mevkiin. Musa’nın yanında Harun’un mevkii gibi olsun” diye buyurmuştu. Hz. Musa Aleyhisselâm Tür’a giderken kardeşi Harun Aleyhisselâm’ı kendi yerine kaymakam tâyin etmiş, yurdunda bırakmıştı. (Allah Teâlâ) ise o (takva sahiplerini) Cenab’ı Hak’kın emrine muhalefet etmeyip çabucak itaat gösterenleri (hakkiyle bilicidir) artık onları elbetteki, mükâfata nail buyuracaktır.
Tevbe 9:45
Ya Muhammed!. Aleyhisselâm. (Senden ancak o kimseler) Bir özürleri bulunmadığı halde cihaddan geri kalmak için (izin isterler ki) onlar münafıklardır, zahiren müslüman görünürler, fakat hakikatı halde onlar (Allah Teâlâ’ya ve ahiret gününe inanmazlar) onlar ne sevap isterler, ne de azaptan korkarlar, (ve onların kalpleri) imân hususunda (şüpheye düşmüştür.) onların kalpleri, vicdanları ilmî bir kanaate, sağlamlığa sahip değildir, (artık onlar) O kalplerinde yerleşmiş olan (kuşku ve şüphelerinde tereddütlü) şaşkın, ne yapacaklarını şaşırmış bir halde (bulunur dururlar.) onlar ne kâfirler ile beraber olurlar, ne de müminler ile. Onlar red ile kabul arasında tereddütlü buunurlar, hiçbirine kesin bir şekilde karar veremezler. O münâfıklar, nifak dolu bir kalb ile şaşkın şaşkın bir halde yaşarlar, İşte münafıkların halleri böylezelilce, cahilce olmaktan başka değildir.
Tevbe 9:46
Bu mübarek âyetler, münafıkların cihada katılmak işlemediklerini, maamafih onların İslâm kuvvetlerine katılmaları, zarardan başka birşeye yarayamıyacağını bildiriyor. Nitekim onların evvelce de ne bozguncu arzularda bulunmuş olduklarını, buna rağmen hak teceli edip müslümanların başarılara nail olduğunu hatırlatıyor. Şöyle ki: Ey Allah Teâlâ’nın Peygamberi!. Münâfıklar bir özürleri bulunmadığı halde seninle beraber cihadda bulunmamak için senden müsaade isterler. (Eğer) Onlar cihada, Tebük seferine (çıkmak isteseydiler elbette) daha evvelce o cihad için (bir hazırlık) bir kuvvet, bir silâh vesaire (hazırlar idiler) böyle cihad zamanı gelince silâhımız, nafakamız yok diye mazeret bildirmelerine yer kalmazdı. Bunlar birer bahane!. (Fakat Allah Teâlâ onların cihada çıkmalarını çirkin gördü) Onların o ahlâk bozuluğu seebiyle İslâm ordusuna karışmalarına razı olmadı da (onları) yerlerinde korku ile; tenbellik ile (alıkoydu) hapsetti, onları o cihad şerefinden, sevabından mahrum bıraktı. Artık onlara: Siz de (oturanlar ile beraber oturunuz) siz de kadınlar, çocuklar gibi, hastalar gibi yerinizden ayrılmayınız (denildi) yani: Cenâb-ı Hak öyle takdir buyurmuş oldu, onların kalplerinde böyle cihaddan geri kalmak hırsı yüz gösterdi. Artık öyle şerefli bir cihada katılmaya muvaffak olamadılar.
Tevbe 9:47
Bununla beraber o münafıkların İslâm kuvvetlerine katılmamaları, müslümanların menfaatleri icabıdır. Çünkü Ey müslümanlar!. (Eğer) O münâfıklar (sizin aranızda) cihada (çıkacak olsalardı) size bir faideleri dokunmazdı, bilâkis (size bozgunluktan) şer ve fesattan (başka birşey arttırmış olmayacaklardı) onların yüzünden zarara uğrayacaktınız (ve) onlar (sizin aranıza fitne sokmak isteyerek koşar dururlardı) İslâm kuvvetlerini şüpheye, yenilgiye düşürmek için düşman kuvvetlerini çokca gösterirlerdi. İslâm ordusunun hareketlerini düşmanlarına bildirirlerdi. Ara yerde koğuculuk yaparak nice alçaklıkları işlerlerdi. (Ve) Halbuki (sizin aranızda) ey Müslümanlar!, (onları) O münâfıkları (fazlasıyla dinleyenler de vardır) onların ciddiyetine inanan saf kimsler olabileceği gibi onlara kıymet veren İslâm düşmanları da vardır. Bir takım casuslar da vardır ki, o münâfıklar vasıtasiyle elde ettikleri malûmatı gider düşmanlara haber verirler. (Allah Teâlâ o) gibi (zâlimleri) müminlerin arasına fitneler, şüpheler düşüren münâfıkları (tamamiyle bîlicîdîr) elbette ki, onları lâyık oldukları cezalara kavuşturacaktır. Ne büyük bir ilâhî tehdit!.
§ Bu âyeti kerime, göstermiş oluyor ki: Müslümanların aralarında öteden beri bir takım münâfıklar, din düşmanları vardır. Bunlar görünşüte dost görünürler, müslümanlar ile beraber hareket eder gibi görünürler, sonra da bir takım saf kimseleri aldatmaya çalışırlar, kendilerini aydın, vatansever gösterirler. Halbuki, asıl maksatları, İslâm toplumunu perişan etmek, müslümanları dinden, vatanlarına bağlılıktan ayırmaktır. Artık böyle gizli düşmanları pek iyi anlamaya çalışmalıyız, onların yaldızlı sözlerine kıymet vermemeliyiz, ciddî meşrû bir şekilde çalışmamıza devametmeliyiz. O bedbaht düşmanlar da, ergeç lâyık oldukları cezaya kavuşacaklardır.
Tevbe 9:48
(Muhakkak ki, onlar) O münâfıklar (daha evvel) Tebük seferinden önce: Uhud ve Huneyn savaşları sırasında (fitne çıkarmak istemişlerdi) İslâm ordusu arasına ayrılık düşürmeğe, bir takım engeller, musibetler meydana getirmeğe çalışmışlardı. Bu cümleden olarak Uhud savaşında münafıkların reisi olan “Abdullah İbni Übey” tam savaşa başlanıldığı sırada kendi gibi münâfıklar ile beraber savaştan kaçınmışlar, İslâm ordusunun geçici bir yenilgiye uğramasına sebebiyet vermişlerdi (ve) işte bu gibi hainler (sana) Resûlüm!, (işleri) savaşa ait muameleleri (altüst etmişlerdi) bir takım hileler ile eshâb-ı kiramı ihtilâfa düşürmüş, cihad işini müşkül bir durumda bulundurmuşlardı. Fakat onlar, maksatlarına nail olamadılar. (Tâki hak geldi) Cenâb-ı Hak’kın müslümanları desteklemesi, onlara yardımı tecelli etti (ve onların) o münafıkların (istememelerine) hoşlanmaz olmalarına (rağmen Allah Teâlâ’nın emri) İslâm dininin galibiyeti, şer’î şerifin yücelmesi (yerini buldu) o münâfıklar da eliboş ve ziyanda kaldılar.
§ Bu âyeti kerime, hem Rasûlullah’a, hem de müminler için bir teselli mahiyetinde bulunuyor. Buyurulmuş oluyor ki: Cenab’ı Hak, dinini herhalde yüce edecektir, müslümanları yaşatacaktır. İsterse, bunu istemeyen bir takım düşmanlar bulunsun. Cenâb-ı Hak, ehli imânı desteklemeğe her zaman kaadirdir. Buna inanmışızdır.
Tevbe 9:49
Bu mübarek âyetler de cihada katılmamak için birer bahane ile izin elde etmek isteyen bir kısım münafıkların alçaklık halini ve müslümanlara karşı nekadar düşmanca davrandıklarını göstermektedir. Şöyle ki: (Ve onlardan) o münâfıklardan (bana izin ver) Medine’de oturup durayım (ve beni) savaşa götürüp de (fitneye düşürme) canımı, malımı yok olmaya mâruz bırakma veya “ben herhalde cihada katılmayacağım bana bunu emredip de beni sorumlu hale düşürme” (diyen de vardır) onlar, ne kadar şaşkın kimselerdir!. Ey Müslümanlar!. (Haberiniz olsun ki, onlar) Böyle bir lâkırdıda bulunan münâfıklar (fitnenin içine düşmüşlerdir) böyle münâfık olmaları, emre muhalefet ederek cihaddan kaçınmaları, haddızatında kendileri için bir fitnedir, cezayı gerektiren bir harekettir. Onlar ise bunun farkında olamıyorlar. (Şüphe yok ki, cehennem) Öyle münâfıkları (kâfirleri) o kötü hareketlerinden dolayı her taraftan (kuşatmıştır.) Onların küfür ve nifakları, kendilerinin ebedî olarak azap çekmelerine sebep olduğu için onları şimdiden kuşatmış bir mânevî yakıcı azabdır. Yarın ahirette de mutlâka cehenneme atılacaklardır. Kendilerini cehennem ateşi her taraftan kuşatıp duracaktır.
Tevbe 9:50
O münâfıklar öyle kötü niyetli, düşman kimselerdir ki: Bazı savaşlarda (Sana) Ey Yüce Peygamber! (bir güzellik) bir fetih ve zafer, bir ganimet (nasip olunca) bu güzellik (onları üzer) pek fazla olan kıskançlıklarından, düşmanlıklarından dolayı kalben üzülür dururlar, (ve eğer) Bazı savaşlarda (sana bir müsibet) bir şiddet, bir sıkıntı (dokunsa)sevinirler (biz muhakkak ki) çok isabet etmişiz, birer bahane ile savaştan geri kalmak için (tedbirimizi evvelce) bu müslümanlara gelen şiddet ve musibetten önce (almış bulunduk derler) o münâfıkça hareketlerini tekdir etmiş olurlar. (Ve onlar) O münâfıklar: Müslümanlara gelen sıkıntıdan, kendilerinin cihada katılmamış olduklarından dolayı (sevinir bir halde) kendi arkadaşlariyle toplanmış oldukları yerden veya Hz. Peygamberin huzurundan (geri dönerler) halbuki, onlar bu münâfıkca hareketlerinden dolayı ne kadar müthiş bir felâketle karşı karşıya kalacaklardır, bunu asla düşünemiyorlar. Bu ne büyük cehâlet ve gaflet!.
Tevbe 9:51
Bu mübarek âyetler, müslümanların aleyhinde çalışan münâfıkları ümitsizliğe sevk etmektedir. Müslümanların Allah’ın takdirine razı, Hak’ka güvenir olduklarını ve herhalde güzel âkibetlere nail olacaklarını bildirmektedir, münafıkların da mutlaka mağlûp ve perişan olacaklarını, onların yapacakları iyiliklerin Allah katında makbul olamayacağını ihtar eylemektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. Müslümanlara isâbet eden bazı musibetlerden dolayı sevinen münafıklara (De ki: Bize Allah Teâlâ’nın yazmış) takdir ve lâvh-i mahfuzda tesbit buyurmuş (olduğu şeyden başkası isabet etmez.) bu bir ilâhî hükümdür, bir ilâhî hikmet gereğidir, bunu hiçbir kimse değiştiremez, bozamaz. (o) hikmet sahibi yaratıcı (bizim Mevlâmızdır) bize kendi canımızdan üstündür. Bizi koruyan bize zafer veren ancak o’dur, (ve mü’min olanlar artık) Bütün işlerinde (Allah Teâlâ’ya tevekkül etsinler) bütün işlerini o Kerem Sahibi Yaratıcının lûtfuna bırakmakla onun takdirine razı olsunlar, ondan başarılar beklesinler. İştemü’minlerin vazifesi budur. Çünki onlar, bilirler ki, Cenâb-ı Hak, mü’min kullarını ergeç başarılara, nimetlere nail buyuracaktır. Geçici bir ârızaya uğrasalar da bunun bir hikmet gereği olduğunu bilirler, kendilerini teselli eder ve bu kanaatlerinden dolayı da sevaba nail bulunurlar.
Tevbe 9:52
Resûlüm!. O müslümalara isabet edip hoş görülmeyen bazı hallerden dolayı sevinen münafıklara (De ki: Siz bizim hakkımızda iki güzellikten) iki güzel sondan yani: Ya zaferden veya şehittikten birini görürsünüz, biz herhalde bu iki güzel sondan birine kavuşacağız. Siz bunların (birinden başkasınımı) biz müslümanlar hakkında (beklersiniz?.) Elbette beklemeye kâdir, selâhiyettar olamazsınız. (Ve bizler ise size Cenâb-ı Hak’kın katından) başkası sebebiyet vermeksizin gökten bir yıldırımın gelip isabet etmesi gibi bir şekilde (veya bizim ellerimizle) bizim öldürmemizle, esir etmemizle size (bir azabın isabetini bekliyoruz.) siz mutlaka bir azaba uğrayacaksınızdır. (Artık) Ey Münâfıklar!, (bekleyiniz) Bizim âkibetimizi, (biz de sizinle beraber) sizin kötü sonunuzu (bekleyicîlerîz.) herhalde takdir edilmiş olan sonlara kavuşulacaktır. Göreceksiniz ki, müslümanların akibeti sevinç verici olacak bir şekilde vücude gelecektir. Siz münafıkların âkibetleri de herhalde pek kötü olacaktır. Nitekim öyle de olmuştur. Arap yarımadasındaki o münâfıklar dağılıp yok olmuş, İslâm kuvvetleri bütün o havaliye hakîm bulunmuştur.
Tevbe 9:53
Resûlüm!. O münafıklara (De ki: İster gönül rızasiyle ve ister) kalben istemeksizin aldığınız bir emir sevkiyle (gönülsüz olarak verin) müslümanların yapacakları savaşlar için mallarınızı sarfetmek isteyiniz (elbette sizden kabul edilmeyecektir) bu malları müslümanlar almak istemiyeceklerdir veyahut bu yoldaki sarfiyatınız Allah katında makbul olmayacaktır. (Çünki siz şüphe yok fasıklar) zalim, inatçı, kâfirler (olan bir kavim olmuş oldunuz) artık sizin gibi bozguncuların, İnkârcıların öyle maddî sarfiyatının ne kıymeti olabilir?.
§ Rivayate göre bu âyeti kerime: Ced Bini Kays namındaki bir münafıkın bir teklifine cevap olarak nâzil olmuştur. Şöyle ki: Bu şahıs Tebük seferinde İslâm ordusuna iştirâk etmemiş, Rasûlullah’a hitaben “İşte bu benim malımdır, size buunla yardımda bulunayım, beni bırak” demiş, bu teklifi red için bu âyeti kerime nâzil olmuştur ki, bunun hükmü bütün bu gibi münâfıkları kapsar.
§ Bu âyeti kerimedeki fasıklardan maksat, o kâfir olan münafıklardır. Çünki ehli sünnet mezhebine göre bir mümin fasık bulunsa da yine güzel amelleri kabul olunur. Güzel amellerin makbul olmamasına sebep olan ise küfrden ibarettir. Nitekim şu âyeti kerime de bunu göstermektedir.
Tevbe 9:54
Bu mübarek âyetler, münafıkların yaptıkları harcamanın ne sebebe mebni kabul edilmeyeceğini beyan ile onların kötü hareketlerini teşhir ediyor. Ve öyle dinsizlerindünyada nail oldukları servetin, çoluk çocuğun hakikat açısından bir kıymeti olmayıp kendi haklarında birer azaba sebep olacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onlardan) O münâfıklardan görünürde müslümanlara bir yardım için (verdikleri şeylerin) Allah katında (kabul edilmesine mâni olan şey de) başka değil, ancak (onların Allah Teâlâ’yı ve Peygamberini inkâr etmiş) bu yüzden kâfir bulunmuş (olmalarıdır.) Kâfir olanların ise amelleri Allah katında makbul değildir, bazı amelleri, meselâ sadaka vermeleri dünyaca istif adelerine veya ahirette azaplarının kısmen veya geçici olarak hafifleştirilmesine sebep olsa da onların ebedî olarak azap çekmelerine sebep olamaz. (Ve onlar namaza ancak üşenici oldukları halde gelirler) onların öyle istemiyerek, bir ağırlık hissederek, tenbellikte bulunarak, sadece gösteriş için namaz kılmaları, onları küfürden kurtaramaz. Çünki esasen ilâhî bir emir icabı olduğuna inanılmaksızın kılınan bir namaz Allah katında makbul değildir. (Ve onlar) Bir sevap maksadiyle değil (ancak istemeyerek) kalben bir hayır arzusu ile olmaksızın, bir Allah rızasına kavuşmak niyetine dayanmış bulunmaksızın (harcamada bulunurlar.) Binaenaleyh bu harcama da onları küfrden kurtarmış olamaz. Öyle münafıkların bu harcamaları da kabule şayan olamaz. Çünkü bu harcama, ihlâsa, güzel bir niyete bağlı değildir.
Tevbe 9:55
(Artık) Ey Yüce Peygamberi. Ey İslâm Ümmeti!, (seni hayrete düşürmesin) hoşa gidecek, takdire şayan birşey imiş gibi bir anlayışa götürmesin (onların) o münafıkların, kâfirlerin (ne malları ve ne de evlâtları)bunların hakikat açısından bir kıymeti yoktur. Bunlar birer yavaş yavaş felâkete götürmek için verilmiş maldan, liyakatsiz olarak elde edilen fanî bir varlıktan başka değildir. (Allah Teâlâ) O mal ve evlada onlara vermiş olmakla (ancak diler ki, onları) o münâfıkları, kâfirleri (bununla) böyle elde etmiş oldukları fanî şeylerde (dünya hayatında azaplandırsın) bu servetleri, çoluk çocukları yüzünden onlara vakit vakit bir takım musibetler, meşakkatler, hoş olmayan haller, yüz göstersin, (ve onların kâfir oldukları halde canları çıkıversin) o kötü kanaatlarının, arzularının cezalarına kavuşsunlar.
§ Bu âyeti kerime, bizlere bir uyanma dersi vermektedir. Şöyle ki: Öyle çabucak yok olan, sahiplerinin uhrevî selâmetine faidesi bulunmayan dünya varlıklarının hakikat bakımından bir kıymeti yoktur, bilâkis bunlar çok kere uhrevî sorumluluğu gerektirerek sahiplerinin azap çekmelerine sebebiyet vermiş olur. Binaenaleyh bir takım dinsizlerin elde ettikleri bir takım dünya varlıklarına, mânevîyata aykırı ilerlemelerine bakıp da gıpta etmek lâyık değildir. Bu varlıklar onların çok kere dünyada da felâketlere uğramalarına sebep olacağı gibi, bu yüzden uhrevî azablara uğrayacakları da muhakkaktır. Bir cemiyet ancak dine, ahlâka hizmet etmeli, meşrû bir varlığa kavuşmak arzusunda bulunmalıdır, böyle bir ilerlemeyi sağlamaya çalışmalıdır ki, bu yüzden dünyada da ahirette de faidelere nail olsun…
§ İ’cab: Lûgatte hayrete düşürmek demektir. Teaccüp de: Şaşmak, hayrete düşmek, garip görmek demektir. İ’cab kelimesi ahlâk bakımından birşey ile sevinmek, birşey ile iftiharda bulunmak, kendisinde bulunan birşeyin, bir meziyetin dengine başkalarının sahip bulunmadığına kaani bulunmaktadır. Bu bir bencillik alâmeti olduğundan yerilmiş bir kanaattir. Nitekim bir hadisi şerifte şöylebuyurulmuştur:
İnsanı helâk edecek üç şey vardır. Birisi: Kendisine itaat edilen cimriliktir. İkincisi, kendisine uyulan hevâ ve hevestir. Üçüncüsü de bir kimsenin kendi nefsine mağrur olup onu başkalarından üstün görmesidir. İşte yüksek İslâm ahlâkı, bu gibi lâyık olmayan şeylere muhaliftir.
Tevbe 9:56
Bu mübârek âyetler de münafıkların ne kadar yalan söylediklerini ve bir barınabilecek yer bulsalar hemen müslümanlardan yüz çevirerek oraya koşacaklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve) Ey Müslümanlar!. Sizi aldatmak için o münâfıklar yalan yere (Allah’a yemin ederler ki, onlar da muhakkak sizlerdendir) biz de sizin gibi İslâm dinine tâbi, mü’min kimseleriz, diye söylenirler. (Halbuki) Onlar yalan yere yemin ederler, (onlar) O münâfıklar, Ey müslümanlar (sizden değildirler) sakın onların sözlerine bakıp aldanmayınız. (Velâkin onlar) O münâfıklar kendi haklarında müşriklere yapılan muamelenin yapılacağından korkarlar da bu endişe ile (ödleri patlar bir kavimdir.) artık kendilerini kurtarmak için müslüman görünerek takva sahibi imişlercesine hareket ederler.
Tevbe 9:57
(Eğer) O münâfıklar, kendileri için (bir sığınılacak yer) dağ başı, kale veya ada gibi bir yer (veya mağaralar) yer altındasaklanılacak oyuklar (veya girecek bir delik bulsalardı) müslümanlardan kaçar (onlar koşar oldukları halde oraya) o buldukları yere (dönerlerdi.) Ey müslümanlar, onlar sizden yüz çevirir o buldukları yere sokulurlardı. Onların müslümanlar arasında yaşamaları başka sığınacak yer bulamadıklarından dolayıdır. Yoksa hakikaten müslümanlar olduklarından dolayı değildir. Artık müslümanlara düşen vazife de öyle din düşmanlarını tanımaya gayret etmektir, onların sözlerine, yalan yere dostluklarına aldanmamaktır. Öyle münâfıklar yüzünden İslâm âleminin vakit vakit en büyük zararlara, ayrılıklara düşmüş olduğunu düşünerek uyanık bir halde yaşamaktır.
Tevbe 9:58
Bu mubarek âyetler de münafıkların nasiplerine razı olmayıp dünya hırsiyle ne edepsizce hareketlerde bulunduklarını, haklarında hayırlı olacak bir yola gitmediklerini bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve onlardandır,) o münâfıklar topluluğuna dahil kimselerdendir (sadakalar hususunda) ganimet mallarının ve diğer şeylerin hak kazanan müslümanlara taksimi hususunda (seni) yüzüne karşı (ayıplar olan şahsı da.) bu şahıs: Zülhüveysere veya Ebül Cevvaz denilen münâfıktır. Öyle bir edepsizlikte bulunan bir kimse, terbiyesiz münâfıklardan birisidir. Bu münafıkların hırsına bakınız ki, (İmdi kendilerine onlardan) o sadakalardan (verilmiş olunca hoşnut olurlar) bunu güzel bulurlar. (Ve eğer onlardan) o sadakalardan kendilerine (verilmezse o vakit kızarlar.) kendilerine neden hisse verilmedi diye hışım ve gazap gösterir, ayıplamaya cür’et ederler. İşte münafıkların kötü ahlâkı!. “Rivayete göre Beni Temim kabilesinden olup haricilerin reisi bulunan Zülhuveysire denilen bir şahıs Huneyn savaşına ait ganimetmallarının taksimi sırasında Hz. Peygamberin huzuruna girmiş, Rasûlü Ekrem, Mekke’i Mükerreme ahalisinin kalplerini kazanmak için kendilerine fazlaca ihsanda bulunuyordu. Bunu gören bu şahıs: Ya Rasûlüllah!. Adalette bulun diye söylenmiş, Rasûlü Ekrem de: Ben adâlet etmezsem ya kim adâlet eder, diye buyurmuştu. Hz. Ali bu şahsın boynunu vurmak istemiş ise de Peygamber Efendimiz müsaade etmemiştir. İşte bu âyeti kerime bu şahıs hakkında nâzil olmuştur. Diğer bir rivâyete göre de Ebül Cevvaz adındaki bir münâfık hakkında nâzil olmuştur. Rasûlü Ekrem’in sadakaları taksimini görünce: Bakınız, sadakaları çobanlara taksim ediyor diye söylenmiş, Rasûlü Ekrem de: Senin baban yoktur. Musa’da Davud’da çobanlıkta bulunmuş değil midirler, diye onu tekdir buyurmuştur. Yani: Çobanlık bir kusur mudur ki, çobanlar sadakaların taksiminden mahrum bırakılsınlar.
§ Lemz: Ayıplamak, kınamak, bir kimseyi yüzüne karşı ayıplamak, kaş ile göz işaretinde bulunmak mânâsınadır.
§ Hamz de sıkmak, bir kimseyi gıyabında ayıplamak demektir. Bunu yapana “hammaz” denilir.
Tevbe 9:59
(Ve eğer onlar) O münâfıklar (Allah Teâlâ’nın ve Resulunun kendilerine) sadakalardan verdiklerine -isterse- az bir miktarda olsun (verdiğine razı olsalardı ve) bununla beraber (şüphe yok ki. Allah Teâlâ bize yeter) onun lûtuf ve keremi bizi yaşatmaya kifâyet eder deselerdi ve (AllahTeâlâ fazlından bize) ümit ettiğiniz, arzu ettiğimiz nimeti (verecektir. Resûlü de,) verecektir. Sadakalardan, ganimet mallarından ve diğerlerinden bize kifayet edecek miktarı ihsan buyuracaklardır, diye kendilerini teselli etselerdi ve (Muhakkak ki, bizler Cenâb-ı Hak’ka rağbet eden kimseleriz) o kerem sahibi Yaratıcı, bizi her bakımdan rızıklandırır, isterse sadakalardan bize bir hisse verilmesin (deseler idi elbette haklarında hayırlı olurdu.)
§ Bu âyeti kerime gösteriyor ki hakikî müslümanlarda şu dört fazilet görülmektedir.
(1) Cenâb-ı Hak’kın takdirine, taksimine râzı olurlar. Çünkü Hak Teâlâ’nın adâlet ve ihsan sahibi olup zulümden hatadan yüce olduğunu bilirler.
(2) Kalben olan kanaatlerini lisânlariyle de açıklayarak Allah Teâlâ bize yeter, derler. Zira Kâinatın Yüce Yaratıcının azamet ve kudretine inanmış bulunurlar. Bunu itiraf ı bir vazife bilirler.
(3) Dünyada geçici olarak ihtiyaca, mahrumiyete düşseler de Kerem sahibi Yaratıcının kendilerini dünyada da ahirette de lûtuf ve keremine nâil buyuracağını düşünerek kendilerini teselli ederler. Çünki bilirler ki, mâruz oldukları haller birer hikmete dayanmaktadır. Bunlara karşı yapılacak sabrın sonu selâmettir.
(4) Bütün ibadetlerini, muamelelerini Allah’ın rızâsına kavuşmak temenisiyle yaparlar, sırf bir nimete, bir istikbal endişesine binaen yapmış olmazlar. Zira bilirler ki, insan için en büyük saadet, Allah’ın rızasına kavuşmaktır.
Tevbe 9:60
Bu âyeti kerime, zekât gibi ganimet malı gibi muhtelif nevîlere ayrılan sadakaların kimlere verilip sarf edileceğini beyân ile bu husustaki taksimâta münafıkların itiraza selâhiyetleri olamayacağına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Sadakalar) Muhtelif nevilere ayrılan zekât, öşür, ganimet malı gibi hak rızası için sarf edilecek mallar, sekiz sınıfa aittir. Bu mallar, birinci olarak (ancak fakirlere) yani: Geçimini temin edecek hiçbir şeye sahip olmayan yoksullara verilir. İkinci olarak (miskinlere) yani: elindeki malı idaresine kâfi gelmeyen kimselere verilir. Üçüncü olarak (onun) o sadakaların tahsili (üzerine memur olanlara) tahsildarlara verilir. Dördüncü olarak (kalbleri telif edilmiş bulunanlara) yani: İslâmiyet’i henüz kabul edip tam bir kalp kuvvetine sahip, sağlam bir inanca nâil olması arzu edilenlere veyahut sahip olduğu mevki itibariyle İslâmiyet’i kabul etmesi, başkalarının da İslâmiyet’ine vesile olacağı umulan kimselere verilir. Beşinci olarak (azad edilecek kölelere) yani: Bir bedel karşılığında azad edilmesi şart koşulmuş olup da o bedeli bulamayan ve mükâtep adını alan kölelerin azad edilmeleri için verilir. Altıncı olarak (borçlulara) yani: Bir günah uğrunda olmaksızın borçlandığı halde bunu ödeyebilecek fazla bir malı bulunmayan kimselere verilir. Yedinci olarak (Allah yolunda cihada atılanlara) yani: Fakir olan gazilere verilir. Sekizinci olarak da (yolculara) yani: Yanında bir malı bulunmayı? yurdundan ayrılmış olan misafirlere, hacılara verilir. Kısaca: Bu sadakalar (Allah Teâlâ tarafından bir farize) bir ilâhî emir, bir dinî gerek (olarak) bu sekiz sınıfa (mahsustur) bunlarda başkalarının bir hakkı yoktur. (Ve Allah Teâlâ pek iyi bilendir) bu sadakaların kimlere verilmesinin uygun olacağını, bunlara kimlerin lâyık bulunduğunu tamamiyle bilir ve o Yüce Yaratıcı (hikmet sahibidir.) işte bu sadakaların bu sınıflara tahsisi de onun hikmeti gereğidir.Artık buna kimse itiraz edemez.
§ Sadakaların bir kısmı farz olan zekâtlardır ki, bunlar yalnız fakir, miskin olan müslümanlara verilir, gayri müslimlere verilemez ve bir kimse zekâtını herhalde bu sınıflara taksime mecbur değildir, bunlardan bir kısım fakirlere verebilir. Eshab-ı kiramdan bir çoklarına ve İmamı Azam’a göre bu böyledir. Bir de İslâm’ın başlangıcında zekâtlar! tahsile ve fakirlere dağıtmaya memur tâyin edilen kimseler var idi, zekâttan onlara da bir miktar verilirdi. Bilahara Hz. Osman’ın hilâfetinden beri bu memuriyete son verilmiş, bu zekâtın verilmesi, bununla mükellef müslümanların kendi selâhiyetlerine bırakılmıştır. Artık her müslüman kendi zekâtını dilediği fakir bir müslümana verebilir. Bir de İslâmiyet her tarafa yayılmış, İslâm cemiyeti kuvvet bulmuş olduğundan artık müellifetülkulûp = kalpleri ısındırılmış denilen kimselere bir ihtiyaç kalmamıştır. Bunlara da sadakalardan bir hisse verilmesi icab etmemektedir. Ancak nâfile kabilinden olan sadakalar, müslümanlara da gayri müslimlere de verilebilir. Ve bu gibi sadaklar ile bir takım hayır kurumları da meydana getirebilir. Gazilere gelince bunlar da fakir bulunmadıkça farz olan zekât kendilerine verilemez. Bu Hanefî mezhebine göredir. İmamı Mâlik ile İmamı Şafiîye göre bunlara zengin olsalar da zekât verilebilir.
§ Sadaka, Allah Teâlâ’nın rızâsı için muhtaç olanlara vesaireye sarf edilen maldır ve yapılan yardımdır. Çoğulu sadâkattır. Sadakalar, bir sıdk ve sedâkat esridir, Cenab’ı Hak’ka karşı bir muhabbet ve sedâkat belirtisidir. Bu itibarla bu adı almıştır. Sadaka tabiri farz olan zekât içerdiği gibi nâfile, yani farz olmadığı halde sadece Allah rızası için, bir sevap kazanmak için verilen malları da, yardımları da içerir.
Tevbe 9:61
Bu mübarek âyetler, münafıkların Rasûlü Ekrem hakkındaki cahilce bir sözlerini kmamaktadır. Onların yalan yere yemin ederek müslümanları kendilerinden hoşnut etmek istediklerini bildirmektedir. O münafıkların Cenâb-ı Hak’ka ve Resûlüne muhalefetlerinden dolayı ebedî olarak azap çekeceklerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve yine onlardan) O münâfıklardan (o kimseler de vardır ki) kötü sözleriyle hareketleriyle (Peygamberi incitirler) onun mübarek kalbini incitmekten geri durmazlar. Bu cümleden olarak (O) Peygamber (bir kulaktır) yani: Herkesi dinler, aldanır, saf kalpli bulunur, herkesin sözüne inanır kıymet verir (derler) Resûlüm o cahillere de ki: (o) Peygamber (sizin için bir hayır kulağıdır.) o öyle sizin iddianız gibi değil, belki hayrı, hak sözü dinler, onu kabul eden bir kulak sahibidir. O öyle bir Peygamberdir ki (Allah Teâlâ’ya imân eder) mazhar olduğu ilâhî vahye, ve nail bulunduğu yüce delillere, mucizelere dayanarak Cenâb-ı Hak’kın varlığını, birliğini, kudret ve büyüklüğünü bilir tasdik eyler. (Ve mü’minler için) Sözlerinin doğruluğuna, onların samimiyetine, kalbinin ihlasına (inanır) onları mümin olarak kabul eder, onları yalanlamaz. Ve o Yüce Peygamber (sizden imân edenler için bir rahmettir) Allah’a ve Resûlüne imân ettiklerini söyleyenleri taltif eder, onların görünür hallerine bakar, müslümanlıklarını tasdik eyler, haklarında iyi muamele gösterir. Onların sözlerini bir bilmezlik veya safdillik eseri olarak değil, bir şefkat ve merhamet eseri olarak dinler,haklarında şefkat ve merhametle muamelede bulunur. (Ve o kimseler ki,) O Yüce Peygamberin o kadar, şefkatle, yumuşaklıkla muamelesine rağmen (Allah Teâlâ’nın) o muhterem (Peygamberini incitîverirler) hakkında lâyık olmayan sözleri sarfederler, o bir kulaktır, diye ona safdillik isnat ederler, artık (onlar için) öyle bir iyiliğe, güzel muameleye karşı böyle kötü yakıştırmalarda bulunanlara, bu cahilce cüretlerinden dolayı (pek acıklı bir azap vardır) onlar dünyada da, ahirette de belâlarını bulacak, ebedî azaba tutulacaklardır. İşte kâfirce, münâfıkca hareketlerinin cezası..
§ Rivayete nazaran münâfıklar bir yerde toplanarak Rasûlü Ekrem Hazretlerini şanına lâyık olmayan şeylerle anmaya başlamışlar, içlerinden birisi demiş ki: Öyle söylemeyiniz, korkarım ki sözlerinizden o haberdar olur. (Cellas İbni Süveyd) demiş ki: O her söyleneni dinler, inanır bir kulaktır. Biz dilediğimizi söyleriz, sonra da onun yanına gider, söylemedik diye yemin ederiz, o da inanır durur. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmşutur.
Tevbe 9:62
Ey mü’minler!. O münâfıklar (Sizin için) sizi inandırmak maksadiyle (Allah Teâlâ’ya and içerler ki, sizi -kendilerinden- razı kılsınlar) yani: Tebük savaşına vesaireye katılmadıklarının bir mazeret sebebiyle olduğunu iddia eder ve bu iddialarını yalan yere yemin ile kuvvetlendirmek isterler ki, müslümanlar kendilerinden yüz çevirmesinler, onlardan hoşnut bulunsunlar, (halbuki, kendisini razı kılmaya en haklı olan Allah Teâlâ ile Peygamberidir.) onların emirleine itaat etmelidir. Onlara muhalefeten sakınmalıdır.(Eğer mü’min kimseler iseler) öyle iddia ettikleri gibi hakikaten imân sahipleri bulunuyorlarsa Cenâb-ı Hak ile Peygamberinin rızasını kazanmaya çalışmalıdırlar.
§ Bir rivayete göre Tebük savaşına iştirâk etmeyen münâfıklardan bir grup, Medine’i Münevvereye dönen Rasûlü Ekrem’in huzuruna gelmişler, yemin ederek özür beyan etmişler. Artık onların hakkında bu âyeti kerime nâzil olmuştur.
Tevbe 9:63
O münâfıklar (Bilmezler mi ki, şüphesiz herkim Allah Teâlâ’ya ve Resulüne muhalefette bulunursa) onların emirlerine uymaktan kaçınır, kendilerine düşmanlıkta bulunur, İslâmiyet sahasından uzaklaşırsa (artık onun için içinde ebediyen kalmak üzere cehennem ateşi vardır) o bunu hak etmiştir (bu ise) böyle ebedî bir azap ise (en büyük, daimî bir helâktir) ebedî bir rüsvaylıktır. Acaba o münâfıklar, böyle pek elem verici bir âkıbeti hiç düşünmezler di?. O ne kadar cehalet!.
Tevbe 9:64
Bu mübarek âyetler, bir takım münafıkların hem nifaka devam, hem de bu kâfirce hallerini teşhir edecek bir sûrenin nüzûlunden endişe eder olduklarını bildirmektedir. Ve onların bu münâfıkca vaziyetleri kendilerine ihtar edilince boş bir mazeret ileri sürer olduklarını beyan etmektedir. Bu münâfıkca hallerinden tövbe edeceklerin affa nail olduklarını, etmeyenlerin de azaba uğrayıp duracaklarını kendilerine ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Münâfıklar,üzerlerine) yani: Kendi kötü hâl ve durumları hakında Allah tarafından Rasûlü Ekrem’e (bir sûre indirilip de onlara) o münafıklara (kalplerinde olanı) kötü maksatlarını, gizli düşüncelerini, müminlere karşı olan düşmanlıklarını, alay eder lâkırdılarını (açıkça haber vereceğinden korkarlar) kendi kötü maksatlarının, ahlâkî kötülüklerinin daha iyi anlaşılmış olacağından endişeye düşerler. Resûlüm!. O münafıklara (de ki: Siz alay edip durunuz) bu alçaklığında devam ediniz, bu emir onların haklarında bir ilâhî tehdittir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ sizin çekinir olduğunuz şeyi) kalplerinizde sakladığınız nifak ve ayrılığı bir sûre indir inzaliyle (açığa çıkarıcıdır.) Sizin o denaatinizi elbette teşhir buyuracaktır. Nitekim teşhir de buyurmuştur.
§ Münâfıklar, hem Rasûlü Ekrem’de görünen olgunlukları, bir takım sırlara ait şeyleri haber vermesini görüyorlar, hem de kıskançlıklarından heva ve hevese düşkünlüklerinden dolayı onun peygamberliğini samimî şekilde tasdik etmiyorlardı. Bu sebeple bir korku içinde yaşıyorlardı.
§ Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi hakkında deniliyor ki, Rasûlü Ekrem Sallallahu aleyhi vesellem efendimiz Tebük seferinden dönerken kendisine sui’kastta bulunmak için on iki münâfık Akabe mevkiinde gizlice toplanmışlardı. Yüce Resûl Hazretleri Cibrili Emin’in haber vermesi üzerine bunların bu maksatlarını öğrenmiş, eshab-ı kiramdan “Huzeyfe”yi göndermiş, onların binmiş oldukları hayvanların yüzlerine Hz. Huzeyfe tokat vurmuş, onları ürkütmüştü. O münâfıklar da yoldan çekilmişlerdi. Fakat Hz. Hüzeyfe bu münafıkların kimler olduğunu anlamamıştı. Rasûlü Ekrem Hazreleri onların adlarını bildirmiş, kendilerine dair malûmat vermişti. Bu münafıkların öldürülmesi istendi. Fakat Yüce Peygamberimiz buna müsaade vermedi.”Muhammed, savşata galip olunca kendi eshabını da öldürmeğe başladı” denileceğinden onların öldürülmesini uygun görmeyip Cenâb-ı Hak bize yeter diye buyurmuştur. İşte bu iki âyeti kerime bu gibi münâfıklar hakkında nâzil olmuştur.
Tevbe 9:65
(Ve) Habibim!. Bir olan zatıma (and olsun ki, onlardan) o munaıklardan seninle ve Kur’an’ı Kerim ile yaptıkları alaylara nasıl cür’et ettiklerini (soracak olsan elbette) özür beyanında bulunurak (biz ancak söze dalmış) neşe ile yol alabilmek için (şakalaşıyorduk) bununla bir alay etme kasdinde bulunmuş değildik (diyeceklerdir) Resûlüm!. Sen onların bu alay etmelerine iltifat etme. Onlara (de ki: Siz Allah ile mi) onun emirleriyle, farzlariyle, hükmleriyle mi (ve onun âyetleri) ile mi, onun Kur’an’ı ile mi ve diğer dine ait olup değiştirme ve bozma mümkün olmayan delilleri ile mi (ve Resûlu ile mi) o Yüce Yaratıcının sizi islâh etme ve yüceltmeye çalışan Yüce Peygamberi ile mi (eğleniyorsunuz?.) Bu ne kadar cahilce bir cür’et, nekadar kınamaya, ceza vermeye lâyık bir hareket!.
§ Rivayete göre Rasûlü Ekrem, Tebük seferine giderken İslâm ordusu arasında bir takım münâfıklar da bulunmuştu. Bunlar kendi arlarında Kur’an ile, Rasûlü Ekrem ile eğlenmede bulunuyorlar, “Bakınız şu kişi Şam’ın kalalarını, köşklerini fethetmek istiyor, ne kadar uzak!.” diyorlardı. Cenâb-ı Hak bunların bu aşağılık halinden Peygamber Efendimizi haberdar kıldı, o Yüce Peygamber de bu münâfıkları yolda durdurarak: Siz neden şöyle şöyle söylediniz” diye ihtar buyurmuş, o münâfıklar da “Ey Allah’ın Resûlü!. Biz senin ve eshabının hakında birşey söylemiş değiliz,biz yol- alabilmek için lâtif ede, şakada bulunduk” demişlerdi. İşte bunların böyle yalan yere mazeret ileri sürdüklerini tekzib etmek kendilerini kınamak için bu âyeti kerime nâzil olmuştur.
Tevbe 9:66
Artık ey münâfıklar!. (Özür beyanında bulunmayınız) Öyle bâtıl mazeretler ileri sürmeyiniz. (muhakkak ki, siz imanınızdan sonra) mü’min olduğunuzu söyliyerek imân izhar eylediğinizi müteakip (kâfir oldunuz) Rasûlüllah ile alay etmekte, ona ezâda, sövme ve ayıplamada bulunmaya cür’etle küfrünüzü meydana çıkardınız. (Eğer sizden bir zümreyi) Bu nifaktan sonra tövbe ederek ihlaslıca bir imâna sahip olanları veya alay etmekten ezâ ve cefâdan kaçınanları (af f edersek) diğer (bir grubu) af f etmeyiz. Çünki (onlar suçlu) tövbe etmeyip nifak ve eğlenmede israr edip duran (kimseler oldukları için) onları sürekli olarak (azâba uğratacağızdır) elbette küfr ve nifakın cezası böyle ebedî bir azaptan başka değildir.
§ Rivayete göre Hümeyri Eşceînin oğlu Yahya, böyle bir affa nâil olmuştur. Bu münâfık imiş, bu âyeti kerime nâzil olunca nifaktan tövbe etmiş ve “Ya Rabbi!. Ben devamlı olarak âyet dinliyorum ki, ondan deriler soyulur, kalpler heyecana gelir” Ya ilâhî!. Ben senin yolunda öyle bir ölüm ile öleyim ki, hiç bir kimse: Onu ben yıkadım, ben kefenledin, ben defnettim demesin” diye duada bulunmuş, sonra dinden dönenler ile yapılan Yemâme savaşında şehit düşmüş, fakat nerede şehit düşüp kaldığına müslümanlardan hiç bir kimse vâkıf olmamış, duası bu şekilde kabul olmuştur.
§ Itizar, bir kusurdan dolayı özür göstermek, af dilemek mânâsınadır. Özür ise, mâni, engel, sakatlık ve lâyık olmayan birşeyinistenilmeksizin meydana gelesi veya yapılan bir kusur ve kabahatin affı için söylenilen sebep ve bahâne ve bir emrin icrasını terke sebep ve, vesile olacak şey demektir. Çoğulu azardır, mazeret de özür ve bahâne göstermek af dilemek ve özür ve bahâneyi kabul etmek demektir. Tazîr de yalan yere özür ileri sürmektir. Şöyle gerçeğe aykırı bahâne gösteren kimseye, muazzir denilir. Çoğulu: Muazzirun’dur. Müazere de yalan yere özür göstermektir. Özür, itizar, esâsen kesmek, kesilmek mânâsınadır, İleri sürülen bir sebep ve bahâne de cezayı, kınama ve tekdiri kesmeğe, bertaraf etmeğe sebep olduğu için böyle özür itizar adını almıştır.
Tevbe 9:67
Bu mübarek âyetler, münâfık olan erkekler ile münâfık kadınların nifak hususunda biribirlerinin parçaları mahiyetinde olup ne kadar çirkince hareketlerde buundukarını bildirmektedir. Ve o erkek münâfıklar ve kadın münâfıklar ile kâfirlerin lânete Jğrayıp ebedî azaplara mâruz kalacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Münâfık olan erkekler ve münâfık bulunan kadınlar) küfr ve nifaktaki birlikleri itibariyle (bazıları bazılarıdandır) birbirine benzemektedirler, birbirinin parçaları yerinde bulunmaktadırlar. Onların hepsi (kötülük ile) küfür ve günah ile, Rasûlü Ekremi yalanlamak ile (emir) ederler (ve iyilikten) imândan, ibadet ve itaattan (alıkor) durur (lar) İslâmiyet’e, insaniyete kötülük etmekten geri durmazlar, (ve ellerini sımsıkı yumarlar) Allah yolunda birşey vermezler, zekât gibi, sadaka gibi insanî vazîfelerden kaçınırlar. (Onlar Allah Teâlâ’yı unuttular) onun zikrinden gafil bulundular,emirlerine uymayı terkettiler (artık o’da) o Yüce Yaratıcı da (onları) o münâfıkları (unuttu) yani: Onları rahmetinden, lûtuf ve kereminden mahrum bıraktı. Cenâb-ı Hak’kın birşeyi unutması asla düşünülemez. Böyle buyrulması, karşılıklı konuşma hususundaki bir müşakele (iki cümlenin lafzı aynı mânasının farklı olması) kabilindendir. Bu unutmadan maksat, onların rahmetten, lûtf ve ihsandan mahrum bırakılmalarıdır. (Şüphe yok ki münâfıklar) küfür hususunda, hayır ve iyiliklerden kaçınmak hususunda (tam) son derece (fasık kimselerdir) Onlar her türlü İslâmî faziletlerden mahrum bulunmaktadırlar.
Tevbe 9:68
(Allah Teâlâ erkek münafıklara da kadın münafıklara da) Küfrelrini izhar eden (kâfirlere de cchennem ateşini) o pek müthiş ahiret azabını (orada) o cehennemde (ebedî olarak kalıcılar olmak üzere vâd etmiştir.) onların cehennemde ebedî olarak kalmaları Allah tarafından takdir edilmiştir. (O) Cehennem ateşi (onlara) o dinsizlere açınmak, elem vermek için (yeter.) Bu, cezaların en büyüklerindendir. (Ve) Bununla beraber (onlara Allah Teâlâ lânet etti) onları rahmetinden uzaklaştırdı, ihanetlere uğrattı (ve onlar için daimî bir azap da vardır.) ki hiç kesilmiyecektir. Onlar dünyada rezil olacak ve cezalandırılacaklardır. Ahirette de çeşit çeşit azaplara uğrayacaklardır. İşte küfrün ve nifakın pek müthiş, sonsuz cezası!.
Tevbe 9:69
Bu âyeti kerime, münafıkların da kendilerinden evvelki kâfirler gibi harekette bulunarak dünya varlığından istifadeye çalıştıklarını bildirmektedir ve kâfirleri daha çok olan varlıkları helâkten kurtaramadığı gibi münâfıkları da kendi varlıklarının helâkten kurtaramıyacağını ihtar etmektedir. Şöyle ki: Ey münâfıklar!. (Sizden evvelkiler gibi) Sizden önce yaşamış, sonra helâk olmuş kâfirler gibi harekette bulundunuz (ki, onlar) o kâfirler, ey münâfıklar!, (sizden kuvvetce) bedenî kudretce (daha şiddetli) idiler ve onlar (mal ve evlâtca) sizden (daha fazla) ya sahip (idiler) bununla beraber onlar helâk oldular, daimî bir azaba uğradılra. O fazla varlıkları kendilerini kurtaramadı. Artık sizin de öyle bir âkibete uğrayacağınız şüphesizir. (Artık onlar kendi nasipleriyle) dünyada varlıklariyle (faidelendiler) dünyevî zevklere dalıp ahireti fedâ ettiler. Âdî geçici zevklerine, şehvetlerine düşkünlük gösterdiler, sonlarını hiç nazara almadılar şimdi (siz de) Ey münâfıklar!, (kendi nasibinizle faydalanmak istediğiniz) Kendi ehemmiyetsiz, çabucak yok olan varlığınıza güvendiniz, (o sizden evvelkilerin kendi nasipleriyle faidelendikleri gibi) siz de faidelenmekte bulundunuz, o eski kâfirleri taklide çalışınız, (ve siz de bâtıla dalanlar gibi dalıverdiniz) onların izini takibettiniz, siz de onlar gibi Cenâb-ı Hak’kın Resûlünü yalanlamaya, müminler ile ayal etmeye cür’et gösterdiniz. (işte onların) O eski kâfirler ile onların yolunda yürüyen münafıkların (amelleri) dünyevî varlık uğrunda koşup durmaları, dünya ve ahirette (bâtıl oldu) zâyi oldu, bir fayda, bir meyve vermedi (ve işte ziyana uğramış olanlar da onlardır.) Evet dünyevî ve uhrevî ziyana, felâkete tamamiylemâruz kalmış olanlar, bunlardan ibarettir. Çünki bunlar hem dünyadaki varlıklarını kaybetmiş, hem de bu varlıklarını kötüye kullandıkları için bu yüzden uhrevî azabı da hak etmişlerdir. Artık bir insan böyle bir varlığa nasıl mâruz olur da ebedî hayatını, saadetini sağlayacak dinî vazifelerini terkedebilir?.
Tevbe 9:70
Bu âyeti kerime, eski kâfirlere benzemekte bulunan münafıkların gaflet ve aşağılığına işaret etmekte, onların küfrleri yüzünden nekadar felâketlere uğramış olan geçmiş kavimlerin tarihî hallerinden ne için ibret almamakta olduklarını kınamaktadır. Şöyle ki: (Onlara) O münafıklara (o kendilerinden önce olanların) haberleri gelmedi mi?. Elbette gelmiş bulunmaktadır. O geçmiş kavimlerin ilâhî emre muhalefet, Peygamberlerine karşı isyana cür’et etmeleri yüzünden nekadar helâke uğramış oldukları bilinmektedir. Bahusus (Nuh, Âd, Semud kavminin ve İbrahim kavminin) haberleri size gelmedi mi? Şüphe yok ki gelmiştir. Malumdur ki: Nuh Aleyhisselâm’ın kavmi tufan ile Hud Aleyhisselâm’ın kavmi olan Âd taifesi, rüzgârlar ile Salih Aleyhisselâm’ın kavmi olan Semud taifesi, yer hareketi ile mahvolup gitmişlerdir. İbrahim Aleyhisselâm’ın kavmi olan Bâbil ahalisi de bütün nimetlerinden mahrum kalmışlar, hükümdarları olan Nemrud da dimağına musallat olan bir sivri sinekle geberip gitmiştir. (Ve medyen ile mütefikât eshabının haberi) de (gelmedi mi?.) elbetteki gelmiştir. Tarihen meşhurdur ki: Şuayb Aleyhisselâm’ın kavmi olan Medyen ahalisi birazap sesiyle mahvolmuşlardır. Ve yine o Yüce Peygamberin gönderilmiş olduğu iyle ahalisi de bir şiddetli sıcağa yedi gün tutulmuşlar, bütün ırmakları kaynamıştı. Üzerlerine gelen bir bulutun altında toplanmışlardı, derken o buluttan bir ateşyağarak hepsini de yakıp bitirmişti. Buna “Yevmüz Zille” azabı denilmektedir. Lût Aleyhisselâm’ın Peygamber gönderilmiş olduğu “Mütefikât” ahalisi de başlarına yağdırılmış olan taşlar ile ve yurtlarının uğradığı depremler ile mahvolup gitmişlerdir. İşte bütün bu tarihî hadiseler de Ey münâfıklar!. Sizin malûmunuzdur. (Onlara) O zikredilen altı tâifeye (Peygamberleri açık mucizeler ile gelmişti) açık deliller ile davalarını isbat etmişlerdi. O taifeler ise bu mucizelere, hüccetlere rağmen yine o muhterem Peygamberleri inkâr etmiş, Allah Teâlâ’nın emirlerine muhalefette bulunmuşlardır. Şimdi Ey münâfıklar!. Siz de o eski milletler gibi hareket ederseniz şüphe yok ki, siz de onlar gibi felâketlere” mâruz kalırsınız. Bunu bir düşününüz. (Artık Allah Teâlâ onlara) O helâk olan kavimlere (zulmeder olmadı) onların öyle kahra uğramaları bir ilâhî zulm değildir. Hâşâ (velâkin onlar kendi nefislerine zulmeder oldular) kendi küfrleri, isyanları sebebiyle o felâketlere uğramışlardır. Şimdi sizde bu kötü hareketlerinize devam ederseniz kendi felâketinize kendiniz sebebiyet vermiş olursunuz. Daha nice kavimler, küfür ve isyanları yüzünden helâk olup gitmişlerdir. Fakat bu beyan olunan altı kısım taifenin yaşadıkları yerler Arap yarımadasına yakın ve bunların tarihî durumları Arap’larca daha fazla meşhur olduğu için bu âyeti kerime de bunlar bir ibret örneği olmak üzere zikredilmiştir. “Mütefikât”, Lût Aleyhisselâm’ın kendilerine Peygamber gönderildiği bir kavmin ikamet etmiş oldukları birçok bucaktan ibârettir. Müfredi: Mütefikedir. Bu kavim, büyük bir inkılâba uğramış, yurtları altüst olmuş olduğuiçin onların yurtlarına bu ad verilmiştir. Çünki “itifak” kelimesi lûgatte inkılâp mânâsınadır, bu halde mütefikât da münkalibat (altüst olmuşlar) mânâsına olmuş oluyor.
Tevbe 9:71
Bu mübarek âyetler, imân şerefine sahip olan erkekler ile kadınların pek Aiksek olan evsafını beyan etmektedir. Ve onların nâil olacakları pek yüce mükâfatları açıklamaktadır. Şöyle ki: (İmân sâhibi olan erkekler ile kadınlar ise) hakikî bir mâna: Yüksek bir fazîlete ermişlerdir, münâfık erkekler ve münâfık kadınlar gibi ieğildirler. Onların pek çirkin durumlarından nefret etmektedirler. Bu imân sahiplerinin bazıları bazılarının velîleridir.) aralarında imân bakımından birlik, ve dayanışma iakımından bir samimî dostluk vardır. Bunlar (iyiliği emrederler) şer’an hayır ve taat sayılan şeyler ile, Allah Teâlâ’nın ve Resûlünün emirlerine riâyet edilmesi ile birbirine emir ve tavsiyede bulunurlar. Öyle münâfıklar gibi kötülüğü emretmezler, bilâkis kötülükten men ederler) şer’î şerifin reddettiği, selim tabiatın kendisinden nef- et eylediği şeylerden, küfür ve nifaktan insanları engellemeye, irşada çalışırlar. Münâfıklar gibi kötülüğü ile emretmezler. Ve o imân sahibi zatlar (namazı) kendilerine farz olan namaz ibadetini (dosdoğru) erkân ve şartlarına tamamen uyarak (kılarlar) öyle münâfıklar gibi istemeksizin sadece gösteriş için kılmazlar (ve) üzerlerine farz olan (zekâtı) da (verirler) öyle münâfıklar gibi ellerini sıkıp durmazlar, harcamadan kaçınmazlar, (ve) O mümin olan erkek ve kadınlar (Allah Teâlâ’ya vepeygamberine itaatte bulunurlar) onların mübarek emirlerine, yasaklarına tam mânâsıyla riayet ederler. Öyle münâfıklar gibi Allah’ı da Peygamber’ini de unutmuş gibi hareketlerde bulunmazlar, (işte bunları) bu yüce vasıfları taşıyan müminleri (elbette ki. Allah Teâlâ rahmetine nail buyuracaktır) muhakkak ki, bu sâdık kullarına rahmetinin eserlerini bolca verecektir. Bunların dünyada zafere, ahirette cennete kavuşturacaktır. Bu bir ilâhî vâddır ki, mutlaka meydana gelecektir, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ azîzdir) herşeye galiptir, İmân sahiplerini güçlendirmeğe, din düşmanlarını kehir ve helâk etmeğe kaadirdir ve o Yüce Yaratıcı (hakîmdir) bütün iradeleri, hükmleri hikmet ve faydaya dayanmaktadır. Ehli imanı nimetlerine mazhar buyurması: Kâfir ve münâfıkları kahr ve azâba uğratması da onun ilâhî bir hikmeti gereğidir.
Tevbe 9:72
Cenâb-ı Hak’kın ehli imân hakkındaki rahmet ve lûtfuna bakınız ki: (Allah Teâlâ imân sahibi olan erkeklere ve kadınlara) Ahiret âlemine gidecekleri zaman (içinde ebediyen kalıcılar olmak üzere altlarından ırmaklar akar cennetler) hazırlamıştır. Fevkalâde güzel ve hoş olan bağlar, bahçeler, bostanlar vücude getirmiştir. Oralarda geçici olarak değil, ebedî olarak kalıp neşeli olacaklardır. (ve) O imân sahipleri için (Adn cenetlerinde pâk ikametgâhlar vâd buyurmuştur) bu Adn cennetleri, incilerden, zümrütlerden, yakutlardan oluşmuş, pek yüksek birer makamlardır ki, hâlis, ruh temizliğine sahip müminler için birer saadet yurdu olmak üzere hazırlanmıştır. (Ve Allah Teâlâ tarafından birrıza ise) yani: Ebedî saadet sağlayan, her türlü başarı ve kurtuluşa kavuşmaya vesile bulunan, temiz ruhlar için her türlü nimetlerin üstünde olan Allah rızası ise bütün dünyevî ve uhrevî nimetlerden (daha büyüktür) daha Öncedir, daha fazla istenen şeydir. Bütün ruhanî saadetler o sayede tecelli eder. Artık şüphe yok ki, bu Allah rızası, bütün nimetlerin saâdetlerin üstündedir. O mutlu müminler, bu ilâhı uzaya da kavuşmuş olacaklardır. (İşte en büyük kurtuluş da budur) mümin erkek ve kadınlar için mevcud olan bu ilâhî rızâdır veya bütün bu uhrevî nimetlerin toplamıdır. Artık bunun karşılığında diğer geçici, dünyevî nimetlerin ne kıymeti olabilir?. O münafıkların, kâfirlerin kendisine güvenip durdukları bütün varlıkları, çabuk yok olucudur, sahipleri için mesuliyeti gerektirir, kendilerinin ilâhî rızadan mahrumiyetlerini gerektirir. O halde bir insan bu gibi fanî, sorumluluğu gerektiren şeylere nasıl bağlanır durur da kendisini ebedî selâmete, saadete kavuşturacak olan imândan mahrum bırakır?. Eyvah!. Ne kadar gaflet!.
Tevbe 9:73
Bu mübarek âyetler, kâfirlere, münafıklara karşı şiddetli bir mücahedenin lüzumunu bildiriyor. Münafıkların nasıl yalan söylediklerini, nasıl nankörlükte bulunduklarını bildiriyor, içlerinden tövbekâr olmayanların ne kadar büyük bir azaba tutularak her türlü yardımdan mahrum kalacaklarını ihtar buyuruyor. Şöyle ki: (Ey Yüce Peygamber!. Kâfirler ile) küfrlerini açıklayan düşmanlar ile (ve münâfıklar ile) küfrlerini gizleyip görünürde müslüman görünen ve gizlice hiyanette bulunun bozguncu kimseler ile (mücahedede bulun) kâfirleri kılıç ile cezalandırmaya çalış, münâfıkları da delil ile, burhan ile uyandırmaya gayret et (ve onlarınüzerine şiddetli davran) onlara karşı mülâyemet gösterme, münafıklara senden istedikleri izni verme, haklarında şefkatli olma (Ve onların) O kâfirlerin, münafıkların ahirette (varacakları yer cehennemdir) artık öyle bir kötü sona namzet olan dinsiz kimseler nezâkete ve yumuşak davranmaya lâyık olabilirler mi? (ve) o dinsizlerin varacakları yer (ne kötü bir dönülecek yer) kendisine ne kötü, ne korkunç gidilecek bir azap âlemi!. Bunu bir düşünmek icabetmez mi?.
Tevbe 9:74
Münâfıklar (Allah Teâlâ’ya yemin ederler ki) Rasûlullah’ın haberdar olduğu o kâfirce sözleri, Rasûlü Ekrem aleyhindeki lâkırdıları kendileri (söylemiş değillerdir) onlar o söylediklerini böyle inkâr ederler. Halbuki, onlar öyle hezeyanlarda bulunmuşlardı evet.. (Ve and osunkr, o küfr lâkırdısını) o Rasûlü Ekrem aleyhindeki sözleri vesaireyi onlar (söylediler) şimdi de sıkılmadan inkâr ediyorlar (ve) onlar (İslâmiyet’i) görünürde (kabul etmiş olduklarından sonra) küfrlerini, içlerinde olanı açıklayarak (kâfir oldular ve) onlar vaktiyle isteyip de (yetişemedikleri şeye) Rasûlü Ekrem’i şehid etmeğe veya Medine’den müslümanları çıkarmaya (yine yeltendiler) yine eliboş ve ziyanda kaldılar, (ve onlar) O münâfıklar Rasûlü Ekrem hakkında (inkârcı birbiçimde harekette bulunmadılar) bir intikam arzusuna, bir kin beslemeğe, bir ziyadesiyle kötü görmek hissine kapılmadılar, (ancak) bir nankörülk tesiriyle bu cür’ette bulundular. Evet… O nankörler (ancak Allah Teâlâ’nın ve Resûlünün fazlı ilâhî ile onları zengin kılmış olmalarından) dolayı böyle bir nankörlüğe kıyam ettiler. Bu ne kadar alçaklık!. Bu ne büyük bir iyiliğe karşı kötülükle karşılık. Bir kere düşünmeli ki: Bunların birçokları vaktiyle Medine’de pek dar bir geçim içinde yaşıyorlardı, bir devlete, bir ganimete nail bulunmuyorlardı. Rasûlü Ekrem’in Medine’ye teşrifinden sonra ise nimete, devlete nail oldular, çevreye hâkim oldular. Artık buna karşı o Yüce Peygamber’e fevkalâde bir sevgi ve bağlılık göstermeleri lâzım iken aksine hareket etmek istediler. Fakat o münâfıklar, bu işlediklerine kaadir olamadılar, zelilce bir halde kaldılar, (İmdi) Onlara yine pek iyilik ister bir ihtar. Şöyle ki: Eğer (onlar tövbe ederlerse) küfrlerini, nifaklarını tamamen bırakır, İslâmiyet’i samimi bir şekilde kabul ederlerse (kendileri için) dünyada da ahirette de (hayırlı olur) felâketlerden, azaplardan kurtulmuş olurlar, (ve eğer yüz çevirirlerse) imândan, tövbeden kaçınır, küfrlerinde, nifaklarında israr eder dururlarsa (Allah Teâlâ onları dünyada) öldürülmek ile, esaret ile, zelilce bir duruma düşürerek felâkete uğratır (ve ahirette) de (pek acıklı birer azap ile) kendilerini cehennem ateşinde ebedî olarak bırakmakla ve nice muhtelif cezalarla (azaplandırır.) Artık öyle bir azaba, felâkete ebedî olarak mâruz kalır dururlar. (Ve artık onlar için yeryüzünde) Koca bir dünya sahasında (ne bir koruyacak) muhafaza edecek (ve ne de) kendilerine (yardımda bulunacak) onları şefaatleriyle veya savunmalarıyla o felâketlerden kurtarabilecek (bir kimse yoktur) onlar ebedî olarak mahrumiyetler, felâketler, azaplar içinde kalmış olacaklardır. Artık bu müthiş âkibetlerinibir düşünmeli değil midirler?.
§ Rivayete göre Rasûlü Ekrem Tebük seferinden dönerken on beş münâfık geceleyin yolda pusuya girmiş, Hz. Rasûlullah’a su’ikastte bulunmak istemişlerdi. Fakat Rasûlullah’ın beraberinde bulunan “Huzeyfetülyaman” o hainlerin bu vaziyetini anlayınca: Ey Allah’ın düşmanları!. Çekiliniz diye bağırmış, onlar da bırakıp kaçmışlardı. İşte bu hainler, işlediklerine nail olamamışlardı.
§ Yine rivayet olunuyor ki, Rasûlü Ekrem, Sallallahu aleyhi vesellem efendimiz Tebük seferinde iki ay kalmıştı. Münâfıkları ayıplayan âyetler nâzil oluyordu. Münafıklardan bulunan “Cellâs tbni Süveyd” demiş ki: Eğer Medine’de kalan kardeşlerimiz ki; bizim eşrafımızdan bulunuyorlar, onların hakkında Muhammed’in -Aleyhisselâm- dediği doğru ise vallahi ben artık bir eşekten daha kötüyüm. Orada bulunan Âmir İbni Kaysil Ensârî de demiş ki: Evet… Vallahi Muhammed -Aleyhisselâm-şüphe yok ki, doğru söylüyor. Sen isen Ey Cellâs!. Eşekten daha kötüsün. Bu konuşmadan haberdar olan Hz. Peygamber, Cellâs’ı huzuruna davet etmiş, Cellâs yemin etmiş ki: Ben böyle birşey söylemedim. Bunun üzerine Âmir, ellerini kaldırarak: “Allah’ım!. Resûlün olan Muhammed Aleyhiseslâm üzerine doğru söyleyeni tasdik ve yalan söyleyeni tekzib edecek bir âyet indir” diye dua etmiş bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, Cellâs da: Allah Teâlâ bu âyette tövbeyi beyan buyuruyor, ben hakikaten yalan söylemiştim, diyerek tövbe etmiş ve güzelce bir tövbeye nail olmuştu. İşte bu mübarek âyet bu hadiselere işaret buyurmaktadır.
Tevbe 9:75
Bu mübarek âyetler, münafıkların birçokkısımlara ayrılmış olduklarını gösteriyor. Şöyle ki: Münâfıklar çeşit çeşittir. Kimisi Rasûlü Ekreme eziyet verir, kimisi sadaka verenleri ayıplar, kimisi cihada katılmamak için yalan bahane; mazeret ileri sürer, Hz. Peygamber’den izin ister (Ve onlardan) o münâfıklardan bazısı da (Allah Teâlâ’ya ahd etmişti ki: Eğer fazlından) lûtuf ve kereminden olarak (bize) mal ve servet (verirse elbette sadaka vereceğiz) zekâtınızı, sadakalarımızı vereceğiz. (Ve elbette) Biz hac gibi, namaz gibi vazifelerimizi yaparak (salih kimselerden olacağız) demek ki, bir kısım münâfıklar, her ne kadar Cenab’ı Hak’kın varlığını, onun kullarına lûtuf ve ihsanda bulunduğunu biliyorlarsa da Rasûlü Ekremi inkâr ettikleri için, bir takım dinî vazifeleri ifadan kaçındıkları için kendilerini küfür ve nifaktan kurtaramamışlardır. Çünkü imânın bütün esaslarını; şartlarını bilip kabul etmeyen herhangi bir şahıs, kendisini küfrden, nifaktan kurtarmış olamaz.
Tevbe 9:76
(Vakta ki: Allah Teâlâ onlara) O mal ve servet talebinde bulunan münafıklara (lutfundan) bir ilâhî lûtfu olarak nimet ve servet (ihsan buyurdu) onları hiç ummadıkları yerden bol bol rızıklandırdı (onunla) o elde ettikleri servetlerle (cimrilikte bulundular) o servetin icabeden zekâtını, sadakasını vermediler, Allah’ın hakkına riayetten kaçındılar (ve) Cenâb-ı Hak’ka ibadet ve itaatten (yüz çevirdiler) hac gibi, namaz gibi vazifelerini terkeylediler. (ve zaten onlar) o münâfıklar, Cenâb-ı Hak’ka ibadet ve itaatten (yüz döndürür kimselerdir) onlar öyle dinî, yüce vazifeleri bir temiz kalp ile yapmazlar, fırsat bulunca bunlardan bedenen kaçınırlar. İşte onlar böyle âdi bir topluluktur.
Tevbe 9:77
Fakat onlar böyle Hak’ka itaatden kaçınmalarının cezalarına kavuşmuşlardır ve daha da kavuşacaklardır. Evet… (Artık Allah Teâlâ’ya vâd ettikleri şeyde) sadaka gibi, iyi davranma gibi teahhüt eyledikleri hususta (ona) Cenâb-ı Hak’ka karşı onun mukaddes emirlerine karşı (muhalefet ettikleri için) vaadlerinde, vazifelerinde durmayıp ondan kaçındıkları için (ve yalan söyler oldukları için) bütün sözlerinde yalan söyledikleri için ki, bu vaadlerindeki yalan da o cümledendir (o da) o Yüce Yaratıcı da (onların) o münafıkların (bu hareketlerinin sonunu ona) o Kâinatı Yaratanın hükmü kazasına ebedî azabına (kavuşacakları güne kadar) ölecekleri, sona mahşere sevkedilecekleri zamana değin (onların kalplerinde) pek yerleşmiş (bir nifaka döndürdü) artık o münâfıklar, kıyamete kadar onun tesiri altında kalacaklar, o sonsuzluk âleminde bu hareketlerinin cezasına kavuşup duracaklardır.
Tevbe 9:78
O münâfıklar veya Cenâb-ı Hak’ka karşı söz vermiş bulunmayanlar (daha bilmediler mi ki, Allah Teâlâ) bütün mahlûkatının hallerini hakkiyle bilendir. (Onların) O nifak sahiplerinin (sırlarını da) kalplerinde sakladıkları kuruntularını da, sözlerinde durmayacaklarına dair kalben kararlarını da mutlâka bilir (fısıltılarını da muhakkak bilir) onların kendi aralarında. gizlice konuştuklarını tamamen bilir işitir. (Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ) Halkın gözünden gaib olan, sırlar kabilinden bulunan bütün (gayıpları pek iyi bilendir) Bunainanmışızdır. Artık Ey münafıklar!. Kendi iş ve fikirlerinizi o Yüce Yaratıcıdan nasıl gizleyebilirsiniz?. Elbette hiçbir şeyi gizlemek mümkün olamaz. O halde vaziyetinizin ne kadar tehlikeli olduğunu hiç düşünmez misiniz?.
§ Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi hakkında deniliyor ki: Münâfıklardan Salebetübnü Hatibil’ Ensârî” Rasûlullah’ın huzuruna gitmiş “Ya Rasûlüllah!. Cenâb-ı Hak’ka dua buyur, beni mal ile rızıklandırsın” demiş, Rasûlü Ekrem de “Ey Salebe!. Hakkını ödediğin az bir mal, hakkını ödemeyeceğin çok maldan hayırlıdır” diye buyurmuş, Salebe ise “Seni hak ile göndermiş olan Allah’a yemin ederim ki, eğer bana mal verirse elbette bütün hak sahiplerine haklarını veririm” diye talebinde israr eylemiş, Rasûlü Ekrem dua etmekle Salebe zengin olmaya başlamış, koyunları az zaman içinde o kadar artmış ki, onlar Medine’i Münevvere’nin bir vadisini işgal edip durmuş. Salebe artık mallariyle uğraşmaya başlamış, namaz için cemaatten kesilmiş, cuma günü bile namaza gelemez olmuş. Rasûlü Ekrem: Salebenin nerede kaldığını sormuş, demişler ki: Onun koyunları o kadar arttı ki, bir vadiye bile sığamaz oldu. Rasûlü Tem de: Yazık Salebeye diye buyurmuş ve malının zekâtını almak için iki zatı memur olarak Salebeye göndermiş, Salebe de, bu peygamber emrini işitince: Bu bir cizyeden, bir cizye kız kardaşından başka değil, diye söylenmiş, memura da şimdi gidiniz, sonra geliniz bakalım demiş. Bu zatlar ikinci defa olarak yine gitmişler ise de yine zekâtı vermekten kaçınmıştır. Bu memurlar Hz. Peygambere gelip bu durumu haber vermişler. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Salebenin akrabasından biri bu âyeti kerimenin inişinden haberdar olunca gidip, Salebeye haber vermiş, ya Salebet. Yazık sana, aleyhinde şöyle bir âyet nâzil oldu demiş. Bunun üzerine Salebe Hz. Peygamber’in huzuruna gitmiş, zekâtınınkabulünü istemiş, Yüce Peygamber hazretleri de: Senin zekâtını almaktan Cenab’ı Hak beni men eyledi, diye buyurmuştur. Salebe başına toprak saçmaya başlamış, Hz. Peygamber Efendimiz de: Ben sana vaktiyle demedim mi idi?. Sen ise bana itaat etmedin, diye buyurmuş, Rasûlullah’ın vefatından sonra Salebe sadakasını yerine harcaması için Hz. Ebu Bekire götürmüş, o da kabul etmemiş, daha sonra Hz. Ömer’e götürmüş, o da alıp kabul etmemiş, Hz. Osman’ın halifeliği zamanında ona götürüp teslim etmek istemiş, o da kabul buyurmamıştır. Salebe Hz. Osman’ın halifeliği zamanında ölmüştür.
§ Bu sadakanın fukaraya tevzi için kabul edilmemesinin hikmetine gelince, sadaka, bir temizleme ve arındırma vesilesidir. Bir münâfık ise nifaktan tamamen ayrılmadıkça hiçbir sadakası Allah katında makbul, kendisinin anndırılmasına, sevaba kavuşmasına sebep olamaz. Ve böyle sadakayı almaya bir müslüman da tenezzül etmemelidir.
§ Bu âyeti kerime de şuna da işaret vardır ki: İnsan, dünya varlığına düşkün olmamalıdır, Cenab’ı Hak’tan hayırlısını niyâz etmelidir, eğer meşrû şekilde bir servete kavuşursa bunun da kadrini bilip Rabbilâlemine şükürde bulunmalıdır, bu servetin zekâtını, sadakasını da vermelidir tâki, kendisi için hakikaten faideli bir nimet mahiyetinde bulunmuş olsun. Ve illâ birçok gayrimeşru servetler sahipleri için nihayet bir felâkete, bir azaba sebep olmuş olur.
Tevbe 9:79
Bu mubârak âyetler, münafıkların, zekât, sadaka vazifelerini fazlasıyla yapan veya bir hikmet gereği durumu fakir bulunan mü’minlerile alay etmek alçaklığına cür’et ettiklerini bildiriyor, artık o gibi kâfir kimselerin ilâhî affa nâil olamayacaklarını ihtar buyuruyor. Şöyle ki: (O) Münâfık topluluğundan olan (kimseler ki) imanları pek kuvvetli olan (müminlerden sadakları gönül hoşluğu ile) kalben samimî şekilde isteyerek (verenleri) zekatlarından başka Hak rızâsı için fazlaca nâfile olarak teberrularda bulunanları (ve kendi güçlerinin yettiğinden fazlasını bulamayanları) böyle oldukları halde yine sadaka vermeğe koşanları (Ayıplarlar) ve (onlar ile) öğle güçlerini sarf ederek sadaka vermeğe çalışanlar ile (alayda bulunurlar) artık (Allah Teâlâ’da) onların o kötü hareketlerinin bir cezâsı olmak üzere (o kimseleri maskayara çevirir) yani: Onları o alay etmeleri yüzünden cezaya uğratır, (ve onlar için) Öyle mü’minleri ayıplayan, onlar ile alay eden münâfık kimseler için (acıklıbir azap vardır) onların böyle ebedî bir azaba uğrayacakları kararlaştırılmıştır.
§ Rivayete göre Rasûlü Ekrem Hazretleri bir gün bir hutbe okuyup müslümanları sadaka vermeğe teşvik buyurmuştu. Bunun üzerine Abdullah İbni Avf, malının yarısı olan dört bin dirhemi getirip Rasûlullah’a teslim etmiş, dörtbin dirhemini de ailesinin geçimine tahsis ettiğini söylemişti. Yüce Peygamberimiz de: Allah Teâlâ senin için verdiğini de, yanında tuttuğunu da mübarek kılsın diye dua’a etmişti. Sonra Hz. Abdullah’ın serveti pek ziyade artmış, hattha vefatı zamanında iki eşine isabet eden miras payı yüz doksan bin dirhem bulunmuştu. Ashabı Kiramdan Hz. Ömer, Hz. Osman gibi zatlar da birçok sadakalar vermişlerdi. İşte münâfıklar bu verilen fazla sadakaları birer gösteriş eseri sayarak veren zatları ayıplamaya cür’et etmişlerdi. Ashabı Kiram’ın fakirleri de sadaka vermeğe çalışmış, hattâ “Ukayl” adındaki zat, bir kimsenin yanında iki ölçek hurma karşılığında çalışmış, sonra bununbir ölçeğin! getirip fukaraya verilmek üzere sadaka olarak Rasûlullah’a tesim eylemişti. Münâfıklar bu gibi zatlar ile alay etmişler, bunlar da büyüklerden sayılmaları için böyle sadaka veriyorlar diye söylenmişlerdi. İşte bu münâfıkları rde ve kınamak için bu âyeti kerime nâzil olmuştur.
Tevbe 9:80
Resûlüm!. (Onlar için) O münafıkların ilâhî affa nail olmaları için, (istiğfarda bulun veya onlar için) böyle bir (istiğfarda bulunma) eşittir ve sen serbestsin, fakat bu af dilemenin onlara birfaidesi yoktur. Hatta (eğer onlar için yetmiş defa) yani: Ne kadar fazla olursa olsun (af taleb edecek olsan) onlar için bir faidesi olmaz. (Elbette Allah Teâlâ onları af etmeyecektir) onlar için af, imkânsız derecededir (Çünki onlar Allah Teâlâ’yı ve Resulünu inkâr ettiler) bu kadar haddi aşarak küfrü seçtiler. (Allah Teâlâ ise fasıklar olan bir kavme) küfrlerinde inat gösterip duran bir topluluğa (hidayet etmez) onları hayırlı bir maksada kavuşturacak bir hidayete nail kılmaz. Böyle bir hidayet, hikmete aykırıdır.
§ Rivayete göre önceki âyet nâzil olunca bir kısım münâfıklar, Rasûlü Ekreme müracaat ederek: “Ya Rasûlüllah!. Bizim hakkımızda af dileğinde bulun” demişler, Rasûlü Ekrem de: “Sizin için af dileğinde bulunurum” demişti. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, onların nifak üzere ölenlerine istiğfarın fâide vermeyeceği bildirilmiştir. Evet… Cenâb-ı Hak, birçok günahkâr kulları hakkındaki af dileğini kabul buyurur, o af edicidir, merhametlidir. Fakat bütün gördükleri âyetlere, delillere karşı küfür ve nifaklarındadirenip duranlar, bu hâl üzere ölüp gidince artık mağfirete kabiliyetlerini kendi elleriyle zâyetmiş olurlar. Artık onların haklarındaki af dileğinin kabûlü, hikmete, dinin hükümlerine uygun olmaz.
Tevbe 9:81
Bu mübârek âyetler, münafıkların Allah yolunda cihadda bulunmaktan kaçınmış, başkalarını da alıkoymaya çalışmış olduklarını bildiriyor, ve onların bu kötü hareketlerinden dolayı nekadar kötü bir âkibete uğrayacaklarını haber vermiş bulunuyor. Şöyle ki: Tebük seferi sırasında (Rasûlullah’a muhalefet için geri kalmış olanlar) boş bahanelerle Cenâb-ı Peygamber’den izin almış bulunan münâfıklar (oturmalariyle) sefere gitmeyip yurtlarında kalmalariyle (sevindiler) Yüce Peygamber’e muhâlefeti bir başarı kabul ettiler, meşakkatli bir seferden kurtulduklarından dolayı sevindiler. (Ve) O cahiller (Allah yolunda malariye ve canlariyle mücahedede bulunmalarını kötü gördüler) öyle bir fedakârlığı, fuzulî, kötü sandılar, öyle bir yüceliğin kadrini, mânevî mükâfatını takdir etmek yeteneğinden mahrum bulundular. (Ve) seferber olan ashab-ı kirama veya kendi arkadaşlarına da (şu sıcakta cihada çıkmayın dediler) onları da bu fedakârlıktan geri bırakmak istediler. Allah yolundaki bir fedakârlığın kıymetini anlayamadılar. Resûlüm!. Onları reddetmek ve cehâletlerini ortaya koymak için (de ki, cehennemin ateşi sıcaklıkca) şu dünyada kendisinden kaçındığınız ve başkalarını da geri bırakmaya çalıştığınız sıcaktan (daha şiddetlidir) bunu siz hiç düşünmez misiniz?. Evet… (Eğer) bu dünyahayatının ve dünyevî meşakkatlerin geçici olduğunu, uhrevî hayatın sürekli ve uhrevî meşakkatlerin daha ziyade ve daha sıcak, eleme sebep bulunduğunu onlar (iyice anlar kimseler olsalardı) bunu bilir öyle bir muhalefette, münâfıkca bir harekette bulunmaya cesaret edemezlerdi.
Tevbe 9:82
(Artık onlar) O münâfıklar, o dünya meşakkatine bakıp da ahiret meşakkatlerini düşünmeyen kâfirler daha dünyada iken (kazanmış oldukları şeyin) çeşit çeşit günahların, emirlere muhalefetin, başkalarını saptırmaya çalışmalarının (cezası olmak üzere) bu muvakat dünya hayatında (pek az gülsünler) eğlensinler, zevklerine baksınlar bunların ne ehemmiyeti var, hepsi de yok olmaya mahkumdur. Fakat onlar bir kere de ahiret hayatını düşünsünler, oradaki görecekleri azapları göz önüne alsınlar (ve pek fazla ağlasınlar) sürekli olarak üzüntü ve kder içinde kalsınlar, onların hallerine münasip olan budur. Zaten de öyle olacaktır. Bu bir emirdir ki, haber verme mahiyetinde bulunmaktadır.
Tevbe 9:83
Bu mübarek âyetler, münafıkların ne kadar alçak, zelîl kimseler olduğuna işaret ediyor. Münafıkların cihada iştirâk ettirilmeyeceğini ve onların üzerlerine cenaze namazı kılınamıyacağını bildiriyor. Onların mal ve evlâtlarının kendi haklarında bir azap vesilesi olup gıpteye lâyık şeyler bulunmadığını ihtar buyuruyor. Şöyle ki: Ey Yüce Resûl!. (EğerAllah Teâlâ seni) Tebük seferinden sonra (onlardan) o seninle beraber cihada çıkmayıp geri kalan münâfıklardan (bir taifenin) yani: Nifaktan tövbe etmemiş veya doğru bir özür ile özür beyanında bulunmamış olanların (yanına döndürür de) Tebük seferinden (başka bir cihada çıkmak için senden izin isterlerse) o nifak üzere devam etmiş olan tâifeye (de ki: Artık siz benimle beraber) hiçbir sefere (ebediyen çıkmayınız) Cenâb-ı Hak, beni size ihtiyaçsız kılmıştır. (Ve benîm beraberimde olarak) benimle beraber hiçbir (savaşta bulunmayınız) artık siz buna asla muvaffak olamayacaksınızdır. (Çünki siz ilk defa da) Tebük seferinde (oturmaya) Medine’de kalıp sefere çıkmamaya (razı oldunuz) bu sefere katılmamayı hakkınızda faydalı gördünüz. (Artık) Cihaddan (geri kalanlar ile) savaştan kaçınanlar ile, kadınlar ve çocuklar ile (beraber oturunuz)-siz cihada katılmaya lâyık kimseler değilsinizdir.
Tevbe 9:84
(Ve) Ey Yüce Resûl!, (onlardan) O nifakları gerçekleşmiş kimselerden (hiçbir şahsın üzerine ölmüş olunca ebediyen namaz kıma) cenaze namazı kılmaya kalkışma (ve) öyle bir münafıkın (kabrinin üzerinde durma) kabri yanında durup onun için duada, af talebinde bulunma. (Çünki onlar Allah Teâlâ’yı ve Resûlünü inkâr ettiler) Sonra da küfrlerinden dönüp tövbe ve istiğfar etmediler, (ve onlar fasık) Küfür ve nifaklarında ısrarlı ve inatçı (olarak öldüler) artık öyle kâfirler hakkında ehli imâna ait dinî merasim nasıl yapılabilir?. Onlar bu merasime lâyık değildirler. Bundan faydalanacak kabiliyetten mahrum kalmış, beşeriyet için zararlı bulunmuş kimseleren başka değildirler…
§ Rivayete göre “Abdullah İbni Übey, adındaki şahıs görünürde müslüman görünüyor, haddızatında ise münafıkların reisi bulnuyordu. Hasta olmuş, Rasûlü Ekrem de onu görmeğe gitmişti. Rasûlü Ekrem Efendimizinden rica etmiş. Ben ölünce namazımı kıl, kabrimin üzerinde dur bana du’a et demiş, sonra da birisini Rasûlullah’a göndererek mübarek gömleğini kendisine kefen yapmak için istemişti. Yüce Peygamberimiz mübarek gömleğini gönderdi. Hz. Ömer o pis herife bu mübarek gömleğin gönderilmesini istememiş ise de Rasûlü Ekrem Efendimiz: Benim gömleğim onu azaptan kurtaramaz. Bir isteyeni reddetmek uygun değildir. Bununla beraber umulur ki, bu sebeple birçok münâfıklar nifakı terkederek samimî bir biçimde müslüman olurlar diye buyurmuştu. Gerçekten de O münafıkların reisi, bu mübarek gömlekten fâide beklediğini görünce, bin kadar münâfık, düşüncelerini düzelterek İslâmiyeti ciddî şekilde kabul etmişlerdir. Bir de deniliyor ki: Bedir savaşında esir düşmüş olan Peygamberimizin amcası, Abbas, Medineye getirilmiş. Gömleksiz bulunuyordu. İbni Übey ise, Peygamberimize bir iyilik göstermek için kendi gömleğini Abbas’a vermişti. Bu defa Rasûlü Ekrem de o iyiliğe -bir karşılık olmak üzere mübarek gömleğini ona göndermişti. Zaten Yüce Peygamber Efendimiz pek fazla merhamet ve şefkat sahibi olduğundan herhangi bir isteyeni reddetmek istemezdi. Sonra İbni Übey ölmüş, kendisi gibi Abdullah adında bulunan oğlu ise, halis bir müslüman bulunuyordu. Bu, Rasûlullah’ın huzuruna gelmiş, babasının cenaze namazını kıldırmasını rica etmişti. Rasûlü Ekrem de “sen namazını kıldır ve demet” diye emreylemişti. Fakat Abdullah; Ya Rasûlüllah!, eğer onun cenaze namazını sen kılmazsan hiçbir müslümankılmaz” diye tekrar ricada bulunmuş, Rasûlü Ekrem de bu namaz için ayağa kalkmış ise de Hz. Ömer, Rasûlüllah ile kıble arasına engel olmuş, bu namazın kılınmasını istememişti. İşte bu sırada idi ki, Cibril Emin gelerek bu âyeti kerimeyi tebliğ etmiş, öyle küfür üzere ölmüş münâfıklar için cenaze namazının ve dua ile af dilemenin câiz bulunmadığı belli olmuştur. İbni Übey son zamanlarında Rasûlü Ekrem’den dua ve istiğfar niyazında bulunmuş idi. Bu hal, kendisinin fikir değiştirerek İslâmiyet’i kabûlüne delâlet ettiği için olmalıdır ki, Yüce Peygamber Efendimiz onun namazını kıldırmak lûtfunda bulunmak istemişti. Fakat bu âyeti kerimenin inişiyle onun yine nifak üzere ölmüş olduğu bilinmiştir.
Tevbe 9:85
Bir takım münâfıklar, kâfirler bu dünyada bir takım varlıklara sahip olabilirler. Fakat bunlar onların haklarında gelecekte büyük mes’uliyetlere, azaplara sebep olacaktır. Artık ey mü’minler!. (Onların malları ve evlâtları sizi imrendirmesin) bunlar haddizatında imrenmeğe lâyık şeyler değildir. (Allah Teâlâ deniliyor ki: Onları) O münâfıkları, kâfirleri (bunlar sebebiyle) böyle malları, evlâtları yüzünden (dûnyada azaba uğratsın) birçok meşakkatlere, facialara mâruz bıraksın (ve onların canlarını kâfirler oldukları halde gidersin) öyle dünyevî şeyler ile uğraşarak hak ve hakikattan gafil, hakikî geleceği, dost ve saadeti teamül ve tefekkürden mahrum olarak ölüp ebedî mücazata kavuşsunlar. İşte bütün bunlar, hakikî şekilde İslâmiyet’ten mahrumiyetin pek feci bir neticesidir. (55) inci âyeti kerimenin izahına da müracaat ediniz!.
Tevbe 9:86
Bu mübarek âyetler, münafıkların imân etmeleri, cihada katılmaları hakkında ilâhî emre nekadar muhalefette bulunduklarını, bu sebeple kalplerinin nekadar katılaşıp hakikatları anlamaktan mahrum kaldığını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Münafıklara hitaben (Allah Teâlâ’ya imân edin) onun varlığına, kudret ve büyüklüğüne tam bir samimiyet ile inanın (ve Peygamberinin beraberinde) onunla beraber hak yolunda (cihadda bulunun diye bir sûre) Kur’an’ı Kerim’in bir kısım âyetleri (indiği zaman) onlar bu ilâhî teklife karşı yine itaat göstermezler. (Onlardan kudret ve servet sahipleri) O münafıkların zenginleri veya reisleri, büyükleri (senden) Ey Yüce Peygamber (izin dilediler) cihada katılmamak için müsaade istediler (ve) o kudret sahipleri (bizi bırak oturanlar ile) bir mazeret sebebiyle savaştan geri kalanlar ile veya kadınlar ve çocuklar ile (beraber olalım dediler) yurtlarından ayrılmadılar. Böle mal ve beden bakımından cihada mukteir oldukları halde ilâhî emre muhalefet ederek bundan kaçındılar, ne kadar yerilmeye lâyık, hakikî selâmet ve saadetlerni düşünmeden mahrum kimselerdir.
Tevbe 9:87
(Onlar) Öyle mazeretsiz olarak cihaddan kaçınanlar, lüzumsuz yere izin isteyenler (geriye kalanlar ile beraber olmaya razı oldular) kendilerinin de insanların âcizleri gibi, evlerinde oturup durmaları icabeden kadınlar gibi bir vaziyette bulunmalarını hoş gördüler, nâil oldukları nîmetlerin kadrini bilip şükrünü yerine getirmeye çalışmadılar (ve) artık bu sebeple (onların kalpleri üzerine) küfür ile,sapıklık ile (mühür vurulmuştur) onların kalpleri yüce duygulardan mahrum kalmıştır, (artık onlar güzelce anlayamazlar) İmandaki selâmet ve saadeti, cihaddaki faideleri bilâkis küfür ve nifaktaki bedbahüık ve felâketi, cihaddan kaçınmaktaki ferdî ve ictimâî zararları bilip takdir edemezler. Onlar böyle yüksek bilgilerden mahrum kalmışlardır.
§ Havalif, halifenin çoğuludur ki, bundan maksat, evlerinde oturan kadınlardır veyâhut halkın alçakları, sefilleridir.
Tevbe 9:88
Bu mübârek âyetler de Rasûlü Ekrem’in ve ona tâbi olan ehli imânın hak yolunda ne kadar fedakâriıklarda bulunduklarını ve bu sebeple ne kadar yüce, ebedî nimetlere, nâil olacaklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Münâfıklar, cihaddan kaçındılar, hak dine hizmette bulumadılar (Fakat) en büyük bir şeref ve şana, dinî değerlere sâhip bulunan (Peygamber) Hz. Muhammed Aleyhisselâm (ve onunla beraber bulunan) onun muhterem eshabı kirâmından bulunmak nîmetine nâil olan (mü’minler, mallariyle ve canlariyle cihada atıldılar) Allah Teâlâ’nın rızasını tahsil için her türlü fedakâriıklarda bulundular (ve işte bütün hayırlar) dünyada zafer ve ganimet ahirette de cennet ve ikram (onlarındır) o Yüce Peygamber ile onun o güzîde ashâbınındır (ve kurtuluş bulunanlar da) bütün yüksek nîmetlere saadetlere nail olanlar da (onlardır) o pek mübârek, muhterem zatlardır,
Tevbe 9:89
Evet… (Allah Teâlâ onlar için) oPeygamberlerin en üstünü olan Peygamberi ile onun o seçkin eshâbı için âhiret âleminde (altından ırmaklar akar cennetler hazırlamıştır.) O ebedî, neşe artıran yerlerde nice nimetlere, tecellilere mazhar olacaklardır. (Orada) O cennetler âleminde (ebedî olarak kalıcılardır) artık onlar için, bir ölüm, bir zevâl yoktur. Onlar oralarda sürekli olarak tam bir mutîulukla yaşayıp duracaklardır.. (işte en büyük kurtuluş budur) Bu uhrevî nimetlere, saadetlere kavuşmaktır. İşte Allah’ın dinine hizmetin ebedî mükâfatı. Artık bunun yanında geçici dünya hayatının ne kıymeti olabilir ki, icab edince insan, bu geçici hayatı, ebedî ve mutlu bir hayata kavuşmak için feda etmesin!. Artık hangi akıllı bir kimsedir ki, böyle yüce, ebedî bir gayeye kavuşmak arzusuyla ilâhî dine hizmeti bir kutsal vazife telâkki eylemesin?.
Tevbe 9:90
Bu âyeti kerime, bedevîlerden bir kısmının da cihada katılmamak için gelip mazeret ileri sürdüklerini, bir kısmının ise bir mazeret bile bildirmeden yerlerinde oturup kaldıklarını, ve bunlardan kâfir olanların pek kötü sonunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: (Ve bedevîlerden) Yani: Çölde yaşayan, kendilerine Arabî denilen kimselerden (mazeret ileri sürenler) mazur oldukarını söyleyenler (kendilerine izin verilmesi için) cihada iştirâk etmemelerine müsaade edilmesi için, Ey Yüce Resûl!. Sana (geldiler) böyle bir müsaade aldılar. Bunlar bir rivayete göre Esed ve Getfan kabilelerinden idiler. Bunlar ihtiyaçlarından ve ailelerinden bahsile izin istemişlerdi. Veya Amir İbni Tüfeyl’in kabilesinden idiler, sefere katıldıkları takdirde Tay Bedevîlerinin kendi yurtlarına hücum ederek mallarını yağma edeceklerinisöylemiş, izin almışlardı. (Allah Teâlâ’ya ve Resûlüne yalan söyleyenler de) bir özür bile göstermeksizin cihaddan geri durdular, yerlerinde (oturdular) kaldılar, cihada iştirâk etmediler. Artık (onlardan) o bedevîlerden (kâfir olanlara) tövbe ve istiğfar etmeyip küfür üzere ölenlere (elbette ki, pek acıklı bir azap isabet edecektir.) Onlar dünyada öldürülmek, esaret gibi felâketlere uğrayacaklardır. Ahirette de cehennem ateşine atılacaklardır, İşte küfür ve nifakın müthiş neticesi budur.
Tevbe 9:91
Bu mübarek âyetler, dört kısım kimselerin gerçekten mazeret sahibi olup cihada iştirâk etmemelerinden dolayı mes’ul olmayacaklarını bildiriyor, ve mes’uliyetin, sorumluluğun kimlere yöneleceğini ihtar buyuruyor. Şöyle ki: Cihad, bir dinî görevdir. Fakat mutlâka her müslüman bununla mükellef değildir. Bu cümleden olarak (Ne zayıflar üzerine) Yani: Pek ihtiyarlar üzerine veya yaratılıştan zayıf nâhif olanlar üzerine (ne de harcayacakları birşey bulamayanlar üzerine) yani: Cihad yolunda nafakasını temin edebilecek bir mala sahip bulunmayanlar üzerine böyle cihada iştirâk edemediklerinden dolayı (bir günah yoktur) bunlar geri kalabilirler. Fakat onların hakkındaki bu şer’î müsaade (Allah Teâlâ için ve Peygamberi için hayır isteğinde bulundukları takdirdedir) Evet… Onlar tâm bir imân sahibi gizli ve açıkça ibadetten ve itaatden geri durmamalıdırlar. Müminleri cihada teşvik için nasihatta bulunmalıdırlar. Mücahitlerin geride kalmış ailelerine mümkün olan yardımları yapmalıdırlar. Mücahitlerin aleyhinde bulunmayı? fitneye sebebiyetverecek sözlerden sakınmalıdırlar. Müslümanlara sevinç verecek haberleri ulaştırmayı bir vazife bilmelidirler. Elden gelen iyiliklerden geri kalmamalıdırlar. Bu şekilde hareket edecek zatlar, İslâm toplumuna yine yardımda lûtuf ve ihsanda bulunmuş olurlar. (Ihsanda bulunanların aleyhine) ise (hiçbir yol yoktur.) onları kimse yeremez ve kınayamaz. Onlar milletin fâideli, kıymettar uzuvlarından sayılırlar, (ve Allah Teâlâ çok bağışlayandır) kullarının günahlarını af ve mağfiret buyurur ve (pek esirgeyendir) bütün kulları hakkında merhameti gahpür. İnsanlar kusurlardan uzak olamazlar. Elverir ki, kusurlarını bilsinler, tövbe ve istiğfar etsinler, kerem sahibi olan Yüce Mâbud’un merhametine iltica etsinler. Bir mazeret sebebiyle cihaddan mahrum kalanlar da yine insanlık icabı kusurları bulunsa bu ilâhî affa mazhar olabilirler. Elverir ki hayır isteğinde bulunmak suretiyle mensup oldukları İslâm cemiyetine ihsanda, güzel muamelede bulunacak olsunlar.
Tevbe 9:92
(Ve) Cihada iştirâk etmediklerinden dolayı (o kimselere de günah yoktur ki) onlar cihada katılma arzusunda bulundukları için (her zaman kendilerine binek) deve vesair gibi nakil vasıtaları (veresin diye sana geldikçe) Resûlüm!. Sen onlara (sizi üzerine bindirecek birşey bulamıyorum, dedin de) onlar cihad yolunda nakil vasıtası ve benzeri şeyler tedâriki için (sarfedecek birşey bulamadıkları için) cihaddan mahrum kaldıklarını düşünerek fevkalâde bir üzüntü ile (gözleri yaş döke döke geri dönüverdiler) maksatları temin edilemediği için cihada iştirâk edemediler. İşte bunlar da mazeretlidirler.
§ Rivayete göre bu müracaat eden zatlar arasında eshabı kiramdan Ebu Musel Aşari, Abdullah İbni Kaab, Makil İbni Yesar gibi zatlarda var imiş. İşte bu âyeti kerime, bu gibi muhterem, mazeret sahibi zatlar hakkında nâzil olmuştur.
Tevbe 9:93
(Ancak sorumluluk yolu) Mesuliyet ve eza yolu (o kimseler üzerine) yönelmiş (dîr ki, onlar zengin) cihada çıkmak için lâzım gelen vasıtaları ve diğer şeyleri tedarike kaadir (kimseler oldukları halde) cihaddan geri kalmak için Resûlüm!, (senden izîn isterler) Kendilerinin bir özürleri bulunmadığı halde birer mazeret sebebiyle cihaddan (geriye kalanlar ile) özürleri olanlar ile veya kadınlar ve çocuklar ile (beraber olmaya razı olmuş bulunurlar) Tabiatlarındaki alçaklıktan dolayı kahramanca bir harekete cür’et gösteremezler. İşte bu hallerinden dolayıdır ki, (Allah Teâlâ da onların kalpleri üzerini mühürlemiştir.) onları rezil ederek sonlarını düşünebilmekten mahrum bırakmıştır. (Artık) Böyle kalpleri mühürlenmiş, hakikatları göremez bir hâle gelmiş olmalarından dolayıdır ki, (onlar bilmezler) cihadda olan dünyevî ve uhrevî menfaatleri takdir edemezler. Halbuki, cihad sayesinde dünyada fetih ve zafer tecelli eder, düşman hücumundan İslâm yurdu kurtulmuş olur. Ahirette de bu yüzden İslâm gazileri, şehitler! ebedî nimetlere nail olur dururlar. İşte bu gibi yüce gayeleri bilip düşünen zatlardır ki, lüzumu tahakkuk eden bir cihada katılmayı bir kutsal vazife bilirler. Bunu takdir edemeyenler de bundan kaçınmaya bahane ararlar.
Tevbe 9:94
Bu âyeti kerime, cihaddan kaçınan bir kısım münafıkların daha sonra yalan yere mazeret beyanında bulunacaklarını bildiriyor. Fakat bu mazeret göstermelerine iltifat olunmayıp kendilerinin yalancı olduklarını bildirmekte ve amellerinin cezasına kavuşacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Rasûlü Ekrem!. Ey Eshab-ı Kiram!. Cihadı müteakip (Onlara) o münafıkların yanına (döndüğünüz zaman) onlar ne için geri kaldıklarına dair (size mazeret beyan edecekelrdir.) Resûlüm!. Onlara (de ki: Mâzerette bulunmayınız,) öyle asılsız, uydurma bir mâzerette bulunmak da ayrıca bir kusurdur, (elbette size inanmayacağızdır.) Sizin bâtıl mâzeretinizi tasdik etmeyeceğizdir. Öyle hakikate aykırı bir mazeret kabul edilebilir mi?. (muhakkak ki. Allah Teâlâ sizin bir kısım hallerinizden) şer ve fesada ait amellerinizden, hareketlerinizden (bizi haberdar buyurdu) bu hususa dair ilâhî vahiy tecelli etti. (Ve sizin amellerinizi Allah Teâlâ ve Peygamberi görecektir.) O nifak hallerinizden tövbe edecek misiniz, etmiyecek misiniz, bu zahir olacak, belli olacaktır, (sonra) Kıyamet günü sizler (gizliyi de âşikâreyi de bilene) ve bütün münafıkların içlerinde sakladıkları yalanları, kuruntuları, düşmanlıkları bilen Yüce Yaratıcıya (döndürüleceksiniz) onun büyük mahkemesine sevk olunacaksınızdır. (artık o da) O ezelî ilminden hiç bir şey saklı kalamayan o ezelî mabut da dünyada iken (neler yapmış olduklarınızı size haber verecektir.) Nekadar nifakta, çirkinhareketlerde bulunmuş olduğunuzu teşhir ederek sizi lâyık olduğunuz’ azaplara kavuşturacaktır.
§ Bir rivayete göre Tebük seferinden döndükten sonra Rasûlü Ekrem’in huzuruna gelerek böyle mazeret beyanında bulunanlar, seksen kadar münafıktan ibaret bulunuyormuş.
Tevbe 9:95
Bu mübârek âyetler, cihaddan geri kalmış olan münafıkların daha sonra özür beyanetmelerini yemin ile takviye etmek, bu suretle sorumluluktan kurtulup müslümanların rızasını kazanmak isteyeceklerini, fakat onların herhalde lâyık oldukları ilâhî azâba kavuşacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Tebük seferinde bulunan mücahit müslümanlar! Siz cihaddan sonra o münafıkların (Yanlarına döndüğünüz zaman) haklarında af ve bağış ile muamele yaparak (onları cezalandırmaktan vazgeçmeniz için sizlere karşı Allah Teâlâ’ya yemin edeceklerdir.) gösterdikleri mazereti bu suretle kuvvetlendirmek isteyecektir. (Artık) Siz de (onlardan vaz geçiniz) onlardan uzak durunuz, onlar zaten lâyık oldukları cezalara uğrayacaklardır, (şüphesiz ki, onlar murdar şeylerdir) Ruh pisliğine yakalanmış kimselerdir. Cismanî pisliklerden kaçınmak lâzım olduğu gibi öyle mhanî pisliklerden de sakınmak eîzemdir. (Ve onların varacakları yer) öldükten sonra atılacakları azap yurdu, onların dünyada iken (kazanır oldukları şeye) küfür ve nifaka, yalan yere özür dileyerek yemin etmelerine (bir ceza olmak üzere cehennemdir) onlar sonunda öyle bir ateşinazâbına uğrayacaklardır. Bu ceza onlara kâfidir, isterse onlar dünyada cezaya uğratılmasınlar.
Tevbe 9:96
Ey mü’minler!. O münâfıklar (Size yemin ederler) mâzeretlerine ait sözlerini and içerek kuvvetlendirmek isterler (ki) siz (onlardan) o münâfıklardan (razı olasınız) onların haklarında yine evvelki gibi muamelede, iltifatta bulunasınız. Bununla beraber (siz onlardan) diyelim (razı olacak olsanız da) onların özürlerini kabul etseniz de bu onlara fâide vermeyecektir. Zira (şüphe yok ki. Allah Teâlâ o fasıklardan olan taifeden razı olmaz) çünki Cenâb-ı Hak onların kalplerindeki nifak ve ayrılığı tamamen bilir, onları lâyık oldukları cezaya kavuşturur. Artık onlar, mü’minleri aldatarak rızalarını celbedecek olsalar da bu onları o elem verici sondan elbette ki kurtaramaz. Asıl istenen,selâmet ve saadete vesile bulunan Allah rızasıdır.
§ Rivâyete göre Rasûlü Ekrem Hazretleri Tebük seferinden dönüp Medine’i Münevvere ye gelince bir takım münâfıklar ile görüşüp konuşmayınız diye ashab-ı kiramına emretmişti, İşte bu âyeti kerime o münafıkların hakkında nâzil olmuştur. Artık hakikî bir mümin, bir münafıkı, bir dinsizi nasıl dost tutabilir, onun kâfirce hal ve etvarından nasıl razı olabilir?.
Tevbe 9:97
Bu mübarek âyetler, Bedevî olan munafıların daha cahilce hareketlerini, temennilerini bildirmektedir. Fakat bir kısımbedevîlerin de güzel bir imâna sahip olup Allah rızası için harcamada bulundukları ve onların ilâhî lutfa nail olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Bedevîler) yani: -Arabistan’ın çöllerinde oturup kendilerine “A’rab” denilen bir takım taifeler, (küfrce ve nifakca daha beterdirler) bunların küfür ve nifakı şehirlerde ikamet eden münâfıklardan daha şiddetlidir, (ve) bu bedevîler (Allah Teâlâ’nın Resûlüne indirmiş olduğu şeyin) şer’î J-ıükmlerin, farzların, sünnetlerin (hududunu) derecelerini, ehemmiyetlerini (bilmemeğe daha lâyıktırlar) bunların bu hududu bilmemeleri haydi haydi sabittir. Çünkü bunlar medenî merkezlerden uzakta bulunmaktadırlar. Bilgin kimseler ile görüşememektedirler. Özelikle peygamberin meclisinde bulunup Hz. Peygamber’e nâzil olan Kur’an-ı Kerim âyetlerini işitmekten, mucizeleri görmekten mahrum bulunuyorlar, İşte onların bu durumları, kendilerini başkalarından ziyade nifaka, ayrılığa sevketmektedir. (Allah Teâlâ ise bilendir) bedevîlerin de başkalarını da hallerini, kalplerinde olanları tamamiyle bilir ve o Yüce Mâbud (hikmet sahibidir.) onun bütün emirleri, yasakları, kullarını sevaba ve cezaya kavuşturması hikmete, menfaata dayanmaktadır.
Tevbe 9:98
(Ve) Bedevîler muhtelif şûbelere ayrılmışlardır. (Bedevîlerden öyleleri vardır ki) riyakârca bir halde bulunurlar, Hak Rızası için değil, sadece gösteriş için mallarını sarfederler, sonra da o (harcadığı şeyi bir ziyan sayar) bir ceza bir zarar, bir hüsran telâkki eder. Çünki onun karşılığında bir sevaba nail olacağına inanmış değildir. Ve o münâfık yok mu, Ey müslümanlar!. (Sizinhakkınızda hâdiselerin) inkılâpların, kendisinden kaçınılamayacak musibetlerin (gelmesini beklerler) müslümanların hakkında bu kadar kötülük ister olmaktan geri durmaz, (kötü bir hâdise) O müslümanların aleyhine istedikleri felâketler, fecî durumlar (onların) o münâfık bedevîlerin (üzerlerine olsun,) Amin. İşte onlar böyle bir bed duayı hak etmişlerdir. (Ve Allah Teâlâ tam mânâsıyla işiticidir ve bilendir) Binaenaleyh o münafıkların müminler aleyhine ne söylediklerini, ne münâfıkca lâkırdılarda bulunduklarını tamamen işitir, bilir, ona göre haklarında ceza verir.
Tevbe 9:99
(Ve bedevîlerden) O taifeden (öylesi de vardır ki,) onlar nifaktan ayrılıktan beri, temiz bir inanca sahiptirler. Onlar (Allah Teâlâ’ya ve ahiret gününe imân eder) dinî esaslara inanır, riayette bulunur (infak ettiği şeyi) öyle riya için değil, sırf (Allah Teâlâ katında yakınlığa) mânevî bir yakınlığa (ve Peygamberin) mübarek (duâlarına) kavuşmak için bir (vesile edinir) böyle yüksek bir gaye uğrunda malî ve bedenî fedakârlıkta bulunur durur. Nitekim “Cüheyn” ve “Müzeyne” kabileleri ferterinden bir kısmı böyle güzel bir durumda bulunmuşturlar. Artık (haberiniz olsun ki, onlar) o zatların hak yolunda yaptıkları harcamalar, verdikleri sadakalar (kendileri için bir) büyük (yakınlıktır) mânevî yakınlığa bir vesiledir, Cenab’ı Hak’kın rızasına kavuşmak için bir yakınlıktır, bir itaattir, (elbette Allah Teâlâ onları) o halis, mümin kullarını (rahmetinin içine girdirecektir.) onları o sonsuz olan rahmet deryasından istifâde ederkılacaktır, böyle mânevî bir yakılığa nail buyuracaktır. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ yarlığayıcıdır) Mümin kullarının insanlık icabı meydana gelecek bir kısım günahlarını af eder ve örter. Ve o Yüce Yaratıcı (esirgeyicidir) güzel inanca sahip kulları hakkında ilâhî merhamet, ilâhî şefkati ziyadesiyle tecelli eder. Buna inanmışızdır.
Tevbe 9:100
Bu âyeti kerime, müslümanlar arasında en yüksek mertebeye, fazîlete sahip Allah rızâsına nail, cennetlerle müjdelenmiş olan seçkin zatların kimlerden ibaret bulunduğunu beyan byurmaktadır. Şöyle ki: (Muhacirler ile ensardan) Medine’i Münevvereye hicret etmiş olan eshab-ı kiram ile Medine’i Münevvere ahalisinden olup İslâmiyeti kabul ile muhacirlere yardım etmiş bulunan zatlardan (İlk İslâmiyet’i kabul ile başkalarından öne geçenler) diğer müslümanlardan önce İslâm şerefine nail olanlar var ya!, (ve) Bir de (onlara) yani: Muhacirini kiram ile ensarı kirama (güzellikle tâbi olanlar) kıyâmete kadar onların yolunda gidenler, o iki mübarek zümreyi dâima hayır ile anarak Allah Teâlâ onlardan razı olsun diye dua edenler veyahut daha sonra İslâmiyeti kabul edip eshab-ı kiram zümresine katılanlar var ya!. (Allah Teâlâ onlardan razı oldu) o üç zümreden herbirinin itaatlarını kabul etti, amellerini takdire lâyık gördü. (Onlar da) O mübârek zümreler de (ondan) o kerem sahibi, merhametli olan Yüce Allah’dan (razı oldular) kendilerine lûtuf ve ihsan buyurmuş olduğu dünyevî ve uhrevî nimetlerden ve özelliklekendilerini her nimetin üstünde olan ilâhî rızâsına nâil buyurduğundan dolayı şükran borçlu olarak kalben fevkalâde haz almış bulundular. (Ve) Kerem Sahibi Yaratıcı (onlar için) o seçkin zatlar için ebediyet âleminde (altından ırmaklar akan cennetler) bağlar, bahçeler, fevkalâde gönül açan ikametgâhlar (hazırladı) bugün bu cennetler mevcuttur. Orada cismanî, mhanî nice nimetler vardır ve bunlar geçici değil, daimîdir. Bu muhterem mü’min kullar o cennetlerin (içlerinde ebediyen bâki olacaklardır) artık bu nimetlerden hiçbir vakit mahrum kalmayacaklardır. (İşte bu, en büyük bir kurtuluştur) bir kurtuluştur, bir ebedî saadettir.
§ Muhacirini kiramdan önceliğe sahip olan zatlar ya iki kıbleye karşı namaz kılmış olanlardır veya Bedir savaşında bulunanlardır veya “Beyatur Rıdvan” da bulunanlardır veyahut hicretten evvel müslüman olanlardır veya Rasûlullah’ı ilk tasdik eden zatlardır ki: Erkeklerden Hz. Ebu Bekir, kadınlardan Hz. Hatice, gençlerden Hz. Ali, azadlı kölelerden Zeyid İbni Hars gibi zatlar ilk önce İslâm şerefine nâil olmuşlardır. Allah onlardan razı olsun!. “Beyatülndvan” için fetih sûre’i celîlesi tefsi-rine bakınız!. Ensarı kiramdan önceliğe sahip olanlar da birinci, ikinci ve üçüncü akebe bey’atlerinde bulunan zatlardır. Şöyle ki: Hz. Muhammed’in -Sallallahu Aleyhi ve Sellem- Peygamberliğinin on birinci senesi hac mevsiminde Mekke’i Mükerreme dışında bulunan “Akabe” mevkiinde Medine’i Münevvere ahalisinden ve Hazrec kabilesinden altı zat İslâmiyet’i kabul etmiş, Rasûlullah’a yardım edeceklerine söz vermişlerdi. İşte ensarı kiramdan ilk İslâmiyet’i kabul eden bu altı zattır. Peygamberliğin on ikinci senesinde de yine hac mevsiminde ve Akebe mevkiinde Medine’i Münevvere halkından on iki zat Peygamberimizle görüşmüş, İslâmiyet’i kabul etmiş, İslâmhükümlerine riâyet edeceklerine dair söz vermişlerdi. Bu da ikinci Akabe bey’atı bulunmuştur. Yüce peygamberliğin on üçüncü senesi de, Medine’i Münevvere halkından İslâmiyet’i kabul etmiş olan yetmiş üç erkek ile iki muhterem kadın Mekke’i Mükerreme’ye gitmişler, yine Akebe mevkiinde Rasûlü Ekrem ile görüşmüşler, Rasûlullah’a her bakımdan hizmette bulunacaklarına dair söz vermişlerdi. İşte bununla da üçüncü Akebe bey’ati vâki olmuş, bunu müteakip Yüce Peygamber Hazretleri Medine’i Münevvereye hicret buyurmuştur.
§ Bu âyeti kerime de gösterilen üç zümrenin neden Allah’ın rızasına mazhar oldukları sebebine gelince: Bir kere muhacirini kiram, Rasûlü Ekrem’i ilk evvel tasdik eden, onun uğrunda her türlü zahmetlere, fedakârlıklara katlanan zatlardır. Dinlerini muhafaza için yurtlarından, aşiretlerinden ayrılmışlar, her türlü meşakkatlere katlanmışlar, Rasûlü Ekrem’e fevkalâde bir bağlılık göstermişlerdir. Ensarı kirama gelince: Bunlar birçok kimselerden evvel, Mekke’i Mükerremeye girerek Rasûlullah’ı tasdik etmişler, Rasûlü Ekrem’i kendi yurtlarına davette bulunmuşlar, hicret eden din kardeşlerine pek çok yardımlar yapmışlardır, İslâmiyet’in yayılmasına pek çok çalışmışlardır. Mübârek muhacirler ile Ensar’a muhabbette bulunanlar, onlara karşı güzelce muameleleri bir dinî vazife telâkki eyleyenler, onların güzel vasıflarını dâima düşünerek kendilerini rahmetle, Allah rızâsına kavuşmak temennisiyle ananlar da İslâm dinine büyük bir bağlılık göstermekte bulunmuşlardır. Artık bu üç zümrenin hepsi de Allah’ın rızâsına kavuşmak gibi büyük nîmetine elbette lâyıktırlar. Yüce Allah hepsinden razı olsun!.
Tevbe 9:101
Bu mübarek âyetler, müslümanlarca bilinmeyen bir kısım münafıkların Medine’de ve çevresinde bulunduğunu ve onların iki kere azap göreceklerini, sonra da daha büyük bir cezâya uğrayacaklarını haber veriyor ve yapılacak tövbelerin Allah katında kabul edileceğini müjdeliyor. Şöyle ki: Ey Medine’i Münevvere’deki Müslümanlar!. (Ve sizin etrafınızdaki Bedevîlerden) ki, bunlar Cühende, Eslem, Eşca ve Gıfar kabileleridir (ve Medine ahalisinden münâfıklar vardır) bunlar, İslâmiyet’i kabul etmiş, değildirler, (münâfıklık üzerine sebat edip duruyorlar) tövbe etmemişlerdir. Resûlüm!. (Onların) Onların birer münâfık kimseler olduğunu (sen bilmezsin) onlar nifaklarını son derece gizli tutarlar. Senin gibi pek büyük bir fetanet ve feraset sâhibi olan bir zat bile onların münâfıklığını anlayamaz. Fakat (onları biz biliriz.) Ben Yüce Yaratıcı onların bütün sakladıklarını, nifaklarını tamamiyle bilmekteyim, elbette onları lâyık oldukları cezalara kavuşturacağım (elbette onları iki kere muazzep edeceğiz) dünyada öldürülme ve esarete, ölünce de kabir azâbına uğrayacaklardır. Hatta deniliyor ki: Bu münafıkların kimler olduğu daha sonra Rasûlullah’a bildirilmiş, o Yüce Peygamber de bir cuma günü hutbe okurken cemaat arasında bulunan bu münâfıklardan herbirine hitâben: “Sen münâfıksın, mescitten çık” diye emretmiş, onların durumlarının rezâleti böyle teşhir edilmiş, onlar mescit-i saadetten çıkarılmıştır. Bu birinci azaptır, ikinci azabı da kabirde göreceklerdi. O münâfıklar (sonra da) ahirette (daha büyük bir azaba döndürüleceklerdir) bu da cehennemin ateşidir, İşte nifakın müthiş neticesi!.
Tevbe 9:102
(Ve günahlarını itiraf eden başkaları da) Diğer bir cemaat de (iyi bir ameli) evvelce yapmış oldukları bir cihadı veya günahlarını itiraf etmiş olmalarını veya diğer güzel bir hareketlerini daha sonra (diğer bir kötü ile) ikinci bir cihada iştirakten geri kalmakla (karıştırmışlardır) artık hem sevabı gerektiren, hem de günahı gerektiren şeyleri yapmış bulunmaktadırlar. (Umulur ki. Allah Teâlâ onların tövbelerini kabul eder) Elverir ki, onlar kusurlarını bilip tövbekâr olsunlar. (şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayandır, pek esirgeyendir.) Tövbe edenlerin kusurlarını af eder ve örter, kendilerini rahmete, lûtuf ve yardımına nail buyurur.
§ Rivayete göre bu âyeti kerime, Tebük seferinden kaçınmış olan bir taife hakkında nâzil olmuştur. Bunlar ya onüç veya sekiz veya beş veyahut üç kimse imiş. Bunlar, bu seferden geri kalanların aleyhinde nâzil olan âyeti kerimeden haberdar olunca pek ziyade korkmuşlar, pişman olmuşlar, “biz yurdumuzda ağaçların gölgeleri altında ailelerimizle beraber rahat rahat yaşayalım da Rasûlü Ekrem ile eshabı kiramı cihada atılarak birçok zahmetlere katlansınlar. Bu nasıl olabilir? Diye pişmanlık göstermişler ve Rasûlullah’ın Medine’i Münevvereye dönüşü sırasında kendilerini mescid’i şerifin direğine bağlamışlar “Yüce Peygamberimiz, bizi açıp kurtarmadıkça biz kendimizi bu bağdan kurtarmayacağız” diye yemin etmişler. Rasûlü Ekrem, Sallallahu aleyhi vesellem de Medine’i Münevvereye dönünce yüce adetleri üzere saadet mescidine girmiş, iki rekât namaz kılmış, bunların bu halini görmüş. Fakat “bir ilâhî emir olmadıkça ben bunların bu bağlarını çözemem” diye buyurmuştu. Bunun üzerine bu âyeti kerimenâzil olmuş, Rasûlü Ekrem de onları o halden kurtararak, tövbelerinin kabul edildiğini kendilerine müjdelemiştir. Yine rivâyet olunuyor ki: Bu zatlar, böyle tövbelerinin kabulünü öğrenince çok sevinmişler, mallarını Hz. Peygamber’in huzunma arzederek: Biz bu mallar yüzünden geri kaldık, bunları kabul buyur, bizim adımıza fakirlere sadaka ver, bizim için af dileğinde bulun” diye rica etmişler. Fahri Âlem Hazretleri de: “Bana sizin mallarınızdan bir şey almaklığım emir olunmadı” diye buyurmuş, bunun üzerine de şu 103 üncü âyet nâzil olmuştur.
Tevbe 9:103
Bu mübarek âyetler, tövbelerin, sadakaların Allah katında makbul ve bir nice mükafatlarını tecellisine vesile olacağını bildirmektedir. Hz. Peygamber’in duasına nail olmanın fâidesini ve Cenab’ı Hak’kın yüce vasıflarını anlatmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. (Onların) O günahlarından tövbe edenlerin (mallarından bir sadaka al) verecekleri bir kısım mallarını kabul et. Nitekim o tövbe eden zatların Hz. Peygamber’in huzuruna takdim ettikleri malların üçte birini Rasûlü Ekrem Efendimiz kabul ederek fakirlere dağıtmıştır. (Onunla) Onlardan alacağın sadaka ile (kendilerini) günahlardan, mala düşkünlük lekesinden (temizlemiş) pâk, nezih bir hale getirmiş (onları tezkiye etmiş) yani; Berekete nail kılmış, amellerinin sevabını çoğaltmış, arttırmış, onları ihlaslı zatların derecelerine kavuşturmuş (olursun.) Resûlüm!. (Ve onlara dua et) Haklarında istiğfarda bulun. “Cenâb-ı Hak malınıza feyiz ve bereket versin” gibi bir temennide bulunmak, bir muhabbet, bir hayır isterlik nişanesidir, (ve şüphe yok ki, seninduan) Ey Yüce Peygamber!. (Onlar için bir sükûnettir) O dua sayesinde nefisleri rahat eder, kalpleri mutmain olur, tövbelerinin kabul edildiğini anlayarak neşelenirler. (Ve Allah Teâlâ tam mânâsıyla işiticidir.) Duaları da yapılan tövbeleri de, günahların itiraf edilmesini de işitir ve o kerem sahibi mâbud (bilicidir.) kullarının amellerini, pişmanlıklarını, niyetlerin!, bütün hareketlerini tamamen bilir. Buna inanmışızdır.
Tevbe 9:104
(Onlar) O tövbe edenler (bilmediler mî ki,) elbette bilmişlerdir ki, (muhakkak Allah Teâlâ, o) Yüce Mâbud (kullarından tövbeyî kabul eder) hâlisane olan tövbeleri kabul buyurmak ilahlık şanının gereğidir. (Ve) fakirlere zayıflara hak rızası için verdikleri (sadakaları alır) yani: Kabul eder, karşılığında sevaplar ihsan buyurur, (ve şüphe yok ki,) Kullarının yaptıkları hâlisane (tövbeleri kabul eden) ve onların günahlarını af buyuran ve (pek merhametli olan) bütün mahlûkatını lûtuf ve ihsânına nail kılan (ancak o Yüce Yaratıcıdır) artık öyle kerem sahibi, merhametli olan Allah Teâlâya karşı isyana, onun emirlerine, hükümlerine muhâlefete nasıl cesaret edilebilir?. Onun rızasını tahsil için fedakârlıktan nasıl kaçınılabilir? Bu mübarek âyetleriyle insanları sadaka vermeğe, tövbe ve istiğfar etmeye teşvik buyurmuş olması da onun merhameti ilâhîyesinin bir eseri bulunmaktadır.
Tevbe 9:105
Bu mübarek âyetler, insanları tövbeye teşvik, tövbeden kaçınanlar! da tehdit mahiyetini taşımaktadır. Cihatdan geri kalan bir taifenin de ya azaba uğrayacaklarını veya affa nail olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Resûlüm!. O cihada katılmayanlara veya bütün insanlara hitaben (de ki: Dilediğinizi- yapınız) tövbenin lüzumu, faidesi açıkça bildirilmiş olduktan sonra artık dilediğiniz amellerde bulununuz (elbette Allah Teâlâ ve onun Peygamberi ve mü’minler sizin yaptıklarınızı göreceklerdir.) Şüphe yok ki, Cenâb-ı Hak’ka hiç bir şey gizli kalamaz. Yüce Peygamber de mazhar olduğu ilâhî vahiy sayesinde bunları bilecektir. Temiz mü’minler de iyi kimselere karşı kalben muhabbette, bozguncu kimseler hakında da nefretlerde bulunacaklardır. (Ve siz) Ey insanlar!. (gaybı da, görüneni de bilen) Kendisine hiç bir şey gizli kalamayan (zata) Cenâb-ı Hak’ka (elbette) söz öldükten sonra (döndürüleceksinizdir.) Bu muhakkaktır. (Artık o da) O sizin zahir ve gizli bütün yaptıklarınızı bilen Yüce Yaratıcı da sizin dünyada iken (neler yapar olduğunuzu size haber verecektir) o yapmış olduklarınıza göre sizi mükâfata ve cezaya uğratacaktır. Artık bu akibeti düşününüz!. Ne güzel bir teşvik ve ne müthiş bir tehdit!.
Tevbe 9:106
(Ve diğer bir takımı da) Medine ahalisinden ve bedevîlerden olup da nifaklarından dolayı değil, sadece tenbellikten ve rahata düşkünlükten dolayı Tebük seferinden geri kalan ve gelip de özür dilemede bulunmayan üçüncü bir kısım taife de (Allah Teâlâ’nın emri için) haklarında bildirilecek ilâhî hükmün gelmesini beklemekiçin (tehir edilmişlerdir) haklarında bir hükm verilmemiştir. Cenâb-ı Hak, (ya onları) o bulundukları hal üzere devam edince (cezalandıracak veya) niyetleri hâlis tövbeleri samimî olunca (onların tövbelerini kabul buyuracaktır) onları azaptan kurtaracaktır. Bütün bu olup olacakları Hak Teâlâ bilir (ve) şüphe yok ki, (Allah Teâlâ bilendir) bütün kullarının hallerini hakkiyle bilmektedir, onların tövbe edip etmiyeceklerini de bilmektedir. Ve Yüce Mâbud (hakîmdir) kullarının haklarında her ne yapar, her he hükmederse bir hikmet ve menfaata dayanmaktadır.
§ İbni Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğuna göre bu âyeti kerime, Tebük seferinden geri kalan Keab İbni Mâlik, Miravetübnür Rebi ve Hilâl İbni Ümiyye adında üç kimse hakkında nâzil olmuştur. Bunun inmesi üzerine Rasûlü Ekrem, eshab-ı kiramını, hattâ bunların kendi ailelerini de kendileriyle görüşmekten men buyurmuştu, haklarında bir karar verilmemişti. Bunlar da pek zor durumda kalmışlardı, bu hal elli gün devam etti, ardından tövbelerinin kabulüne dair bir âyeti kerime nâzil oldu, bu zatların da tövbeleri kabul olundu.
Tevbe 9:107
Bu mübarek âyetler de müslümanların aralarını ayırmak, onlara zarar vermek için münafıkların din adına başka bir hileye baş vurmuş olduklarını teşhir etmektedir. Onların öyle kötü bir maksatla yaptırmış oldukları bir mescidde değil, sırf Hak rızası için yaptırılmış bir mabede devamın lüzumunu şöylece göstermektedir. (Ve o kimseler ki)Münafıklardan on iki şahıs ki, müslümanlara (zarar vermek için) Kuba mescidine devam eden mü’minlere zarar vermek için (ve küfr için) nifaklarını kuvvetlendirmek için, Rasûlü Ekrem’in aleyhinde bulunmak için (Ve mü’minlerin aralarını ayırmak için) Kuba mescidinde namaz kılan müslümanların arasına ayrılık düşürmek için (ve evvelce Allah Teâlâ İle ve Resûlu ile savaşa cür’et etmiş olanı beklemek için) yani: İslâm dinine düşmanlıkta bulunmuş, Rasûlullah’a rakip kesilmek istemiş olan fasık bir rahip olan Ebu Âmir’in gelip kendilerine imamlıkta bulunması için (bir mescit edindiler) ki: Buna”mescid-i dırar” denilmiştir. (Ve) Bu münafıklar, sonra da gelip yalan yere (yemin edeeklerdir ki, biz) bu mescidi yaptırmakla (iyilikten başka birşey kasdetmedik) bununla müslümanlara kolaylık göstermek istedik, Kuba mescidine veya mescid-i nebeviye gidemiyecek olan müslümanlar burada namaz kılsınlar diye bunu yaptırdık. (Allah Teâlâ şahitlik eder ki, onlar şüphe yok ki,) bu sözlerinde bu yeminlerinde (yalancı kimselerdir) onların maksatları başkadır, müslümanları parçalamaktır, müslümanların aleyhinde bir dârunnedve ve, bir nifak ocağı vücude getirmektir.
Tevbe 9:108
Artık Habibim!. Sen (Onun) o Dırar mescidinin (içinde ebediyen namaz kılma) onu bir mabed tanıyarak içinde durma (ilk günden beri) vücude getirildiği ilk zamandan itibaren (takva üzere kurulmuş olan bir mescid) yani: Kuba mescidi veya Medine’i Münevveredeki mescid-i nebevi (elbette) muhakkak ki, veya and olsun ki, (onun içinde namaz kılmana daha lâyıktır.) öyle sonradan güzel bir niyetebağlı olmaksızın yapılan bir mescidde Yüce bir Peygamberin gidip durması, namaz kılması uygun değildir, (onun) O takva üzerine tesis edilmiş olan mâbedin, o Kuba mescidinin (içinde öyle bir takım adamlar) samimî müslümanlar (vardır ki, tertemiz olmayı severler) Allah’ın rızasına kavuşmak için günahlardan, verilmiş özelliklerden kaçınırlar, güzel ahlâk sahibi bulunurlar. Bunlar ensarı kiramdan seçkin bir cemaat demektir. (Allah Teâlâ’da çok temizlenenleri sever) yani: Maddî ve mânevî kusurlardan kendilerini muhafazaya çalışanları ilâhî rızasına nail buyurur. Ne büyük bir mükâfat!.
§ Malûm olduğu üzere Rasûlü Ekrem, Sallallahu Teâlâ Aleyhi Vessellem Efendimiz, hicret buyururken reblulevvelin ilk günlerinde idi ki, Medine’i Münevvereye pek yakın olan “Kuba” köyünde Beni Neccar’dan bir zatın hanesinde misafir olarak birkaç gün kalmıştı. Bu müddet içinde “Kuba mescidi”ni yaptıdı. Bu İslâm cemaati için ilk yapılan mübarek bir mescitdir. Daha sonra Kuba köyünde bulunan on iki münafık orada başka bir mescit yapmışlar. Bunlar görünürde müslümanlara bir kolaylık göstermek istemişlerdi. Fakat asıl maksatları müslüman cemaati arasına ayrılık sokmak, orada toplanıp müslümanların aleyhine çalışmaktı. Hattâ İslâm düşmanı Ebu Âmir adında bir rahip vardı ki, Huneyn gazvesinde yenilgiye uğrayan düşmanlar arasında bulunmuştu. Bu yenilgi üzerine Şam’a gitmiş, Kayser’den kuvvet alarak müslümanların üzerine gelip saldırmak hülyasında bulunmuştu. Bu İslâmiyet düşmanı da o münafıklara haber göndermiş, kendisini yaptırdıkları mescide İmam tayin etmelerini istemiş, onlar ile beraber müslümanların aleyhine çalışacağım bildirmişti. Fakat az sonra Şam tarafında gebermişti. Bu Dırar mescidini yapanlar! .Tebük seferine gitmek üzere hazırlanmış olan Hz. Peygamber’e müracaat ederek yaptırdıkları mescidde namazkılarak kendilerine dua etmesini -melanetlerini saklamak maksadiyle- rica etmişlerdir. Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimiz de: Ben şimdi yolculuk üzere bulunuyorum, inşallah dönünce gelir namaz kılarım diye buyurmuştu. Vaktaki Tebük seferinden döndü, o münafıklar yine müracaat ederek mescidlerine gitmesini istediler. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olarak Rasûlü Ekrem’in o nifak maksadiyle yapılmış olan bir mescide gidip namaz kılmasına Allah tarafından müsaade verimemiş oldu. Sonra da bazı zatlar gönderilerek o mescit yıktırılıp yaktırılmıştır. Binaenaleyh bir mescidin makbul bir İslâm mâbedi olabilmesi için helâl bir mal ile sırf Allah rızası için inşa edilmiş olması icabeder.
Tevbe 9:109
Bu mübarek âyetler yaptıkları hayır ve iyilikleri, güzel bir itikada, yüce bir maksada dayanarak yapmış olan kimseler ile onları münafıkca bir fikre, bir gayeye dayanarak yapan kimseler arasındaki farkı fevkalâde edebî, müte’sirli bir üslûp ile bildirmektedir. Ve münafıkların meydana getirdikleri şeylerin kendi yüreklerinde sürekli bir korku ve endişeye sebep olacağını ihtar eylemektedir. Şöyle ki: (O halde) yani: Mescidi Dîran yapan münaıkların halleri bilindikten sonra artık (binasını) mescid adına yaptığı yapısını (Allah Teâlâ’dan bir korku ve bir rıza üzerine) her türlü günahlardan sakınarak Allah’ın rızasına kavuşma temennisi gibi mânevî bir esas üzerine (kurmuş olan kimse mi hayırlıdır) kendi hakkında ve insanlık hakkında faidelidir (yoksa binasını) mescidi Dırar gibi bir yapısını (yıkılmakta bulunan bir yar’ın kenarı üzerinekurup da) yani: Gösteriş maksadiyle, dünyevî bir menfaat hırsiyle, müslümanların arasına ayrılık sokmak arzusu ile yapıp da (onunla beraber) öyle bâtıl bir maksada, bir gayeye dayanan binasiyle birlikte (cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi?) hayırlıdı. İşte şüphe yok ki, hayır ve saadet, öyle selâmet dairesinde yaşayan kimsede tecelli eder. Bilâkis zelilce bir şekilde cehennem ateşine düşüp giden bir şahısta ise hayır ve selâmet adına hiçbir şey tasavvur edilmez. İşte temiz itikatlı müslümanlar ile münafıklar arasındaki fark!. Evet… Münafıklar, zalim kimselerdir. Kendi kötü hareketleriyle hem kendi nefislerine, hem de diğer insanlara karşı zulm etmekte bulunmuşlardır. (Allah Teâlâ da zalim olan bir kavmi hidayete erdirmez) Onları hayır ve saadete kavuşturmaz. Bilâkis onları cehennem vadilerinde ateşelere düşürmüş olur.
Tevbe 9:110
(Onların) O mescidi Dırarı yapan münafıkların (kurmuş oldukları bina) münafıkca bir maksattan dolayı mescid adıyla meydana getirdikleri müessese (onların gönüllerinde bir işkil) bir şüphe, bir vesvese, bir şek ve töhmet (olarak yok olmayacaktır.) Onların o yapmış oldukları bina, yıkılsa da yıkılmasa da onları daima endişe içinde bırakacaktır. Kendi münafıkca hallerini Rasûlullah’ın bilmiş olduğunu, haklarında nasıl bir muamele yapılacağını düşünüp duracaklardır. (İsterse, gönülleri parça parça olsun) Kendilerinde düşünebilmek, anlayabilmek kabiliyeti kalmasın. Ancak onlar yaşadıkça korkular, düşünceler içinde kalacaklardır. (Ve Allah Teâlâ bilendir) Herşeyi tamamen bilir, onların o münafıkca halleri de Cenâb-ı Hak’ca bilinmektedir. Ve o Yüce yaratıcı (hikmetsahibidir) bütün emirleri, hükmleri, hikmet ve menfaata dayanmaktadır. O münafıklar hakkında gelecek olan ilâhî emir de bu hikmet cümlesindendir. Artık durumlarının sonunu düşünsünler!.
§ Bünyan: Yapı, bina, duvar demektir.
§ Sefa: Birşeyin kenan, ucu, bir tarafı mânâsınadır.
§ Cüruf: Uçurum, yar, altı boş, çukurlaşmış, yıkılmaya yüz tutmuş yer demektir.
§ Hâr: Harap olmuş, yıkılmış ve düşmek üzere olan şeydir.
§ Rîbe: Şek, şüphe, töhmet demektir. Reyb de şek, şüphe ve ihtiyaç mânâsınadır. “Reybelmenûn” da musibet demektir..
Tevbe 9:111
Bu âyeti kerime, hak yolunda yapılan savaşların sahiplerine ne kadar faydalı olacağını müjdelemekte ve mü’minleri din yolunda fedakârlığa şöylece teşvik buyurmaktadır: (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ mü’minlerden) Cenâb-ı Hak’ka ve onun Peygamberine ve o Yüce Peygamberin tebliğ etiği şeylere imân edenlerden (nefislerini, ve mallarını, cennet muhakkak onların) o müminlerin (olması karşılığında satın almıştır) yani: Hak yolunda nefisleriyle, mallariyle fedakârlıkta bulunacak mü’minler için yarın ahiret âleminde cennetler ihsan buyurulacaktır. Onlar dünyadaki o amellerininkarşılığında böyle mükâfata kavuşacaklardır. Bilinmektedir ki: İnsanların da, diğer bütün mahlûkların da olanca varlığı Cenâb-ı Hak’kın lûtfunun eseridir. Hepsinede hakikaten sahip olan Allah Teâlâ’dır. Binaenaleyh hiç bir şeyi satın almaya muhtaç değildir. O böyle bir ihtiyaçtan uzaktır. Ancak böyle satın almak gibi tabirler, Cenâb-ı Hak’ka göre birer misâl getirme kabilindendir, o Kerem Sahibi Yaratıcının lûtfunun bir işaretidir. Kullarının hak yolundaki fedakârlıklarını Cenâb-ı Hak’kın büyük mükâfatlarla karşılaması, bir nevi alışveriş kabilinden gösterilmiş, kulların bu fedakârlıklarına lütfen büyük bir kıymet verilmiş oluyor. Evet… Mü’minler böyle bir iltifata lâyıktırlar. Çünki, onlar (Allah Teâlâ yolunda) İslâm dini uğrunda (savaşacaklar da) savaş meydanlarına atılacaklarda hem din düşmanlarını (öldürecekler) hem de o uğurda (öldürüleceklerdir) şehit düşeceklerdir. Hakkın Rızasını kazanmak için böyle fedakârlıklarda bulunacaklardır. (Onların) O mücahitlerin (öyle cennete konulmaları) hakkındaki Allah’ın vadi (Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da zikredilmiş) bu semavî kitaplarda tesbit edilmiş (hak olan bir ilâhî va’ddir) ki, mutlaka gerçekleşecektir. (Ve sözünü Allah Teâlâ’dan daha fazla yerine getirebilen kim vardır?.) Elbette hiçbir kimse Cenâb-ı Hak’tan fazla sözünü yerine getirmeye güç yetiremez. Hak Teâlâ herşeye tam anlamıyla kadirdir, kullarına lûtfen vâd ettiği şeye engel olabilecek hiçbir kuvvet bulunamaz. (Artık) Ey mü’minler!. Cenab’ı Hak ile (yapmış olduğunuz o alış verişten) nefsiniz ve mallarınız karşılığında cenneti satın almış olduğunuzdan (dolayı size müjdeler olsun) Siz bu ilâhî müjdeden dolayı sevinin, neşeleniniz. (ve işte bu) Böyle bir lütufa ulaşmak (en büyük bir kurtuluştur) bu, en muazzam bir nimettir, bir kurtuluş ve selâmettir. Ne mutlu bu müjdeye kavuşanlara. İşte hak yolunda yapılan samimî cihadın ebedî mükâfatı böyle pek büyüktür.
§ Rivayete göre Akabe gecesinde ensarı kiramdan yetmiş zat, Rasûlüllah ile beyatte bulunmuş yani: Onu tasdik ile kendisine bağlılık göstereceklerine dair söz vermişlerdi. Bunlardan “Abdullah İbni Revahe” namındaki zat “Ya Rasûlüllah!. Rabbin için ve kendi nefsin için dilediğini şart koş” demiş, Yüce Peygamber de “Rabbim için ibadet edip ona ortak koşmayınız, nefsim için de siz kendi nefsinizi, malınızı neden men eder iseniz beni de ondan men eyleyiniz” diye buyurmuş. Ensarı kiram da “biz böyle yaparsak bizim için ne vardır” diye sormuşlar, Rasûlü Ekrem de “cennet vardır” deyince O Seçkin Ensâr Bey atimiz, faideli oldu, bize kazanç temin etti, artık biz bunu asla bozmayın” demişler. Bunun üzerine de bu âyeti kerime nâzil olmuştur.
Tevbe 9:112
Bu âyeti celîle cennet ile müjdelenmiş mü’minlerin pek yüksek olan dokuz vasfını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (-Onlar-) Nefisleri ve maları karşılığında cenneti satın almış olan samimî mü’minler (tövbe edenlerdir) küfr ve isyandan kaçınıp tevbe ve istiğfar edenlerdir. (İbadette bulunanlardır) Cenâb-ı Hak’ka tam bir samimiyetle ibadete devam eyleyenlerdir. (hamd edenlerdir) Hak Teâlâ’nın verdiği dünyevî uhrevî nimetlerden dolayı kalp ve lisan yönünden şükre çalışanlardır, tesbih ve tehmitte bulunanlardır. (Oruç tutanlardır) Farz ve nafile oruçlara devam edenlerdir, (rukû’a, secdeye varanlardır) namaz kılanlardır, Cenâb-ı Hak’ka son derece hürmet için, kulluk için rukû’a ve secdeye kapananlardır. iyilik ile emir ve kötülükten alıkoyanlardır) Din bakımından güzel, istenen şeyleri halka tavsiye eden din yönündençirkin, ve yasak olan şeylerden halkı men etmeğe çalışanlardır. (Ve Allah Teâlâ’nın sınırlarını) inancına göre, ibadetlere, muamelelere dair olan İslâmî hükümleri (koruyanlardır) bu pek önemli dokuz özelliği taşıyanlar hakikaten cennete lâyık zatlardır. (İşte) Resûlüm!. Sen bu yüksek özellikleri taşıyan o (mü’minleri müjdele) artık onlar için ne büyük nimetler, mükâfatlar vardır, onlara müjdele.
§ Bilindiği üzere “seyahat” yolculuk, yer yüzünde bir müddet gezip yürümek demektir. Seyahatte bulunan kimseye “sâih” denir. Çoğulu: “Saihun” dur. Bu âyeti kerimedeki “saihun” dan maksat, çoğu müfessire göre oruç tutanlardır. Çünki oruç tutan bir zat, muvakkat bir zaman için yemekten, İçmekten, ailesiyle yakınlaşmaktan ayrılmış, ibadete devam etmiş olacağı cihetle bu haline “seyahat” kendisine “sâih” denilmiştir. Bir de güzelce oruç tutan bir zat, bu sebeple birçok bereketlere, tecellîlere kavuşmuş olabilir, mânevî bir makamdan diğer bir makama intikâl etmiş bulunabilir. İşte bu cihetle de oruca seyahat denilmiştir. Bununla beraber bazı müfessirlere göre bu âyeti kerimedeki “saihun” dan maksat, cihad için veya dinî ilimleri öğrenmek için
Tevbe 9:113
Bu mübarek âyetler, kâfirler ile öldüklerinden sonra da alâkadar olmanın câiz ve haklarında af talebinde bulunmanın meşrû olmadığını gösteriyor bu yasaklamanın İslâm dinine mahsus olmayıp İbrahim dininde de mevcut olduğuna işaret buyuruyor. Şöyle ki: (Peygamber için ve imân edenler için uygun) sahih, doğru, Allah’ın hükmüne uygun (değildir ki, müşrikler hakkında) yani: Küfr ve şirk üzereölmüş olanlar veya küfr ve şirk üzere sebat edip duranlar hakkında (af talebinde bulunsunlar) çünkü bunların bu halde affa ulaşamayacakları Allah’ın bir hükmü gereğidir. (İsterse) O kâfirler, müşrikler o af talebinde bulunan kimsenin (akrabları olsunlar) kendilerinin anaları, babaları amcaları bulunsunlar. Bu affın böyle câiz olmaması (onların) o akrabadan olan dinsizlerin (cehennem ehli oldukları) yani küfr ve şirk üzere öldükleri (kendilerine belli olduktan sonra) artık af talebinde bulunmaya mahal kalmamış olur. Fakat bir mü’min zat, daha dünyada bulunup duran bir kâfirin imâna kavuşmak suretiyle Allah’ın affına ulaşmasını temenni edebilir. Nitekim bütün dinsizlerin imânı kabul edip de ahiret azabından kurtulmaları hakkında dua ederiz. Fakat herhangi bir şahsın kâfir olduğu halde affa kavuşması asla temenni edilemez. Çünki öyle dinsizlerin ilâhî affa kavuşamayacakları Allah tarafından kesin şekilde beyân buyurulmuştur.
§ Bir rivayete göre ashabı kiramdan bazıları şirk üzere ölmüş olan yakınları hakkında af talebinde bulunmuşlardı. Bunu müteakip bu âyeti kerime nâzil olmuş, böyle bir af istemenin câiz ve fayda verici olmadığı bildirilmiştir.
Tevbe 9:114
(İbrahim’in babası) Âzer hakkında (af dilemesi ise) bu yasaklamaya aykırı değildir, babası hakkında İbrahim Aleyhisselâm’ın af talebinde bulunması (ancak ona) o babasına evvelce (yapmış olduğu bir vadden dolayı idi) yani: Hz. İbrahim, vaktiyle babasına demişti ki: Senin hakkında imân konusunda başarılı olman için elbette dua edip af talebindebulunacağım. Bu bir vâd idi veyahut İbrahim Aleyhisselâm’ın babası: Allah’ın dinini kabul edeceğine dair söz vermişti, böyle bir vadde bulunmuştu. İşte bundan dolayı Hz. İbrahim af isteğinde bulunmuştu. (Ne zaman ki onun) Babasının (Allah için bir düşman olduğu) küfr üzere ölmesiyle veya Cenab’ı Hak’kın vahyen bildirmesiyle (kendisine) İbrahim Aleyhisselâm’a (belli oldu) Hz. İbrahim de (hemen ondan beri oldu) hakkındaki af talebine son verdi, yoksa babasının küfr üzere öldüğünü bildiği halde onun için af isteğinde bulunmuş değildir. Belki, daha küfr üzere ölmeden onun imâna kavuşarak ilâhî affa ulaşmasını temenni etmiş bulunuyordu. (Şüphe yok ki. İbrahim) Aleyhisselâm (elbette çok ah vah eden) bir çok dua ve niyazda bulunan (yumuşak tabiatlı,) eza ve cefaya tahammül gösteren, yumuşaklıkla muameleye devam eden (bir. zat idî) işte onun bu ahlâkî fazileti idi ki, kendisini en sert tabiatlı olan babası hakkında af istemeye sevketmişti.
§ Bir rivayete göre Hz. Ali radiallahü Teâlâ anh, bir müslümanın müşrik olan ana ve babası hakkında af isteğinde bulunduğunu görmüş: “Sen müşrik oldukları halde onlar için af talebinde bulunur musun” diye buyurmuş. O da demiş ki: îbrahim Aleyhisselâm, anası, babası müşrik oldukları halde onlar için af isteğinde bulunmuş değil midir?. Hz. Ali, bu hadiseyi Rasûlü Ekreme arzetmiş, bunun üzerine bu âyeti celîle nâzil olmuştur.
Tevbe 9:115
Bu mübarek âyetler, müşrikler için af talebinde bulunmanın men edilmesi hakkındaki ilâhî emir gelmeden evvel yapılmış olan af isteklerinden dolayı mü’minlerin sorumlu olmayacaklarını bildiriyor, ve öyle müşriklerdenalâkalarını kesecek olan mü’minlerin Allah’ın yardımına kavuşacakları için öyle müşriklerin yardımlarından mahrum kalacaklarını düşünmelerine sebep bulunmadığına işaret buyuruyor. Şöyle ki: (Allah Teâlâ bir topluluğu doğru yola ilettikten) onları İslâmiyet’e nail buyurduktan (sonra onlara sakınacakları şeyi açıkça) vahiy yoluyla (bildirmedikçe) yasak olan şeylerin nelerden ibaret bulunduğunu yeteri derece beyan buyurmadıkca (onları) o doğru yola erdirmiş olduğu kullarını bilahara yasaklanacak ve men edilecek şeyleri evvelce yapmış olduklarından dolayı (sapıklığa düşürecek) sapıklar hakkında yapacağı şeyi onların haklarında da yapacak (değildir) meselâ: Şarap içilmesi bilahara yasaklanmıştır. Bu yasaktan evvel onu içmiş olanlar bundan mes’ul olmayacaklardır. Elverir ki, bu yasaktan sonra içmesinler. İşte müşrikler hakkındaki af talebinde bulunmanın yasaklanmasına dâir hüküm gelmeden evvel yapılmış olan af isteklerinden dolayı da bunu yapan müslümanlara bir mes’uliyet gerekmeyecektir. (şüphe yok ki. Allah Teâlâ herşeyi tamamiyle bilicidir.) Artık ey mü’minler!. Sizin için yapılması uygun olup olmayan şeyleri de bilir beyan buyurur. Bu açıklamadan evvel yapmış olduğunuz şeylerden dolayı sizi ilâhî rahmetinin bir eseri olarak sorumlu tutmaz.
Tevbe 9:116
(Muhakkak ki. Allah Teâlâ) Öyle bir kâinatın Yaratıcısıdır ki, (bütün göklerin ve yerin mülkü) bir ortak ve benzeri olmaksızın tamamen (onundur) o Yüce Mâbudundur. Bütün varlıklar onun mülkü, hâkimiyeti altında bulunmaktadır. O Ezelî Yaratıcı (diriltir de öldürür de) dilediği kulunu imân ile yaşatır, imân ile öldürür ve dilediği diğer bir kulunu da küfr üzere yaşatır, küfr üzere öldürür. Onunilâhî fiillerine kimsenin itiraza selahiyeti yoktur, (ve) Ey insanlar!, (sizin için ondan başka ne) Hakikî, dâimî (bir dost) bir dost, bir koruyucu (vardır) ki, sizi koruyabilsin. (ne de) ondan başka hakikî bir halde (bir yardımcı) bir muavin vardır ki, sizi ilâhî azaptan kurtarabilsin. Artık bir kısım müşriklerin yardımlarından vesaireden mahrum kalacağınızı düşünmenize mahal yoktur.
§ Rivayete göre bu af talebinde bulunmanın yasaklanması hakkındaki âyet nâzil olunca bir kısım mü’minler vaktiyle yapmış oldukları af talebinden mes’ul olacaklarını düşünerek korkmuşlardı. Bazı mü’minler de müşrik olan yakınlarından alâkalarını büsbütün kesince onların yardımlarından mahrum kalacaklarını düşünmeğe başlamışlardı. Bunun üzerine bu iki âyeti celîle nâzil olmuş, onlara teselli vermiştir.
Tevbe 9:117
Bu mübarek âyetler, pek meşakkatli olan Tebük gazvesi sebebiyle meydana gelen ve terki daha uygun bulunan bazı hâdiselerden dolayı Rasûlü Ekrem ile eshabı kiramının ilâhî affa uğramış olduklarını ve kısacası savaştan geri kalıp da bilahara pişmanlık gösteren üç zatın da tövbelerinin kabul buyurulmuş olduğunu şöylece kendilerine müjdelemektedir. (Andolsun ki) muhakkak ilâhî bir lutuftur ki (Allah Teâlâ Peygambere) Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a (ve o güçlük saatinde) o Tebük seferi esnasındaki nakil vasıtalarının, gıda maddelerinin vesairenin noksanlığından dolayı pek meşakkatli olan bir sefer esnasındaki o vakte “saati usr” denilmiştir. (Ona) O Yüce Peygamber’e (tâbiolan muhacirler ile ensâra tövbe nasib etti.) Yani: Rasûlü Ekrem Hazretleri Tebük gazvesi sırasında bir takım münafıkların savaştan geri kalmalarına izin vermiştir. Bu “terki evlâ, zelle = en uygun olanı terketme ve sürçme” kabilinden bir müsaade idi. İşte bundan dolayı Yüce Peygamber af edilmiş, mes’ul tutulmamıştır. Ashab-ı Kiram’a gelince onlar da bu gazveyi ağır görmüş, başlangıçta bundan korkmuş iseler de sonra fikir değiştirerek savaşa atılmış olduklarından dolayı için bu hal onlar için bir tövbe mesabesinde bulunmuştur. Maamafih onların vaktiyle yapmış oldukları bazı kusurlar olabilirdi. Sonra bu ağır gazaya koşmuşlar, ağır sıkıntılara katlanmış olduklarından dolayı bu onlar için bir tövbe makamında olarak önceki kusurlarının affına, sevap kazanmalarına vesile olmuştur. Hattâ (onlardan bir zümrenin) Ebu Lübâbe ve arkadaşları gibi bazı zatların (kalpleri az kalsın eğilecek bir hale geldikten sonra) yani: O meşakkatli vaziyetten dolayı cihada katılmaktan geri kalmak gibi kalbî eğilimlerde bulunduklarında, sonra yine sabr ve sebat ederek Rasûlü Ekrem’den ayrılmamaları sebebiyle (tövbelerini) Cenâb-ı Hak (kabul buyurdu) onları mükâfatlara ulaştırdı. (Şüphe yok ki) Allah Teâlâ (onların) o mü’min kullarının (hakkında o) Kerem Sahibi Yaratıcı (çok esirgeyicidir) çok şefkat ve lûtuf sahibidir ve (çok merhametlidir) af ve rahmeti pek fazladır. Onlara nice ihsanlarda bulunur. Tövbelerinin kabulü de bu cümledendir.
Tevbe 9:118
(Ve üç kişiye de) Cenâb-ı Hak tövbe nasip buyurdu (ki, gerî bırakılmışlardı.) vaktiyle mâzeretleri ne kabul ve ne de reddedilmeyip haklarında ilâhî bir emrin ortaya çıkmasına kadar beklenilmişti. Bunlar da Tebük gazvesinden geri kalmış olan Şair Kab İbni Eşref, Hilâl İbni Ümeyye ve miraret Übnür Rebi adındaki zatlar idi. (Hattâ yeryüzü) Olanca (genişliğiyle beraber onların üzerine dar gelmişti) o kadar ruhen bir sıkıntıya, bir üzüntüye düşmüşlerdi. Cihatdan geri kaldıkları ve henüz affa kavuşmadıkları için bir korku ve keder içinde yaşıyorlardı. (kalpleri kendilerine darlaşmıştı) Neşeden, güvenden mahrum kalmışlardı. Tövbelerinin kabulü geriye kalmış olduğudan dolayı heyecan içinde yaşıyorlardı, (ve Allah Teâlâ’ya sığınmadan başka) Ona iltica ederek af talebinde bulunmadan gayrı (ondan) o Yüce Yaratıcının azap ve cezasından kaçıp (sığınacak) iltica edecek (birşey bulunmadığını anladılar) o Kerem Sahibi Mâbud’un cezasından kurtulmak için yine onun lûtf ve keremine sığınmaktan başka çare bulunamayacağına kanaat getirdiler. (Sonra) O Kerem Sahibi Yaratıcı da (onlara tövbekâr olmaları için tövbe nasip buyurdu) onları tövbeye muvaffak kıldı. Bu tövbelerinin kabulü elli gün sonra kendilerine müjdelendi. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ’dır) Tevbeleri kabul eden ve merhamet sahibi olan. Evet… (tövbeleri en çok kabul eden) isterse günahlar pek çok olsun, ve (en çok merhametli olan) kullarını birçok atlara lütuflara kavuşturan (ancak o’dur) o lûtf ve yardımı sonsuz olan Yüce Mâbud’tur. Artık daima onun ilahlık dergâhına sığınarak aflar, yardımlar niyâz etmeliyiz. Bu mübarek âyetler bizleri tevbe edip af dilemeye sevk etmektedir.
Tevbe 9:119
Bu mübarek âyetler, mü’minleri Allah Teâlâ’dan korkmaya, salih zatlar ile aynı halüzere olmaya dâvet ediyor. Gerek Medine ahalisi için ve gerek etrafındaki aşiretler için Rasûlü Ekrem’den ayrılmanın kendi nefislerini korumak için o Yüce Peygamber’in yolunu takip etmemenin, onunla beraber cihada çıkmamanın uygun olamayacağını ihtarda bulunuyor, ve Allah yolunda uğrayacakları sıkıntıların mükâfatını göreceklerini kendilerine müjdeliyor. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Siz günahları: Peygamberimize muhâlefeti terketmek suretiyle (Allah Teâlâ’dan korkunuz) bütün yapacağınız ve terkedeceğiniz şeyler hususunda Allah’ın hükmüne aykırı hareketlerden sakınırız, Rasûlullah’ın davetine icabet ederek onunla beraber gazaya çıkılması da bir takva gereğidir. Bunun aksine hareket ise takvadan mahrumiyet demektir. Ve ey mü’minler!. Siz (doğrular ile beraber olunuz) yapmış olduğunuz yeminlerde, sözlerde veya Allah’ın dininde söz, fiil ve kalp yönünden doğru olan Rasûlü Ekrem ile ve onun seçkin ashab-ı kiramı ile beraber olunuz, onlara muhalefette bulunmayınız. “İnsana sadakat yakışır, görse de ikrah” “Yardımcısıdır doğruların Hz. Allah”
§ İbni Abbas Hazretlerinden rivâyete göre bu âyeti kerime, kitap ehli arasından İslâmiyet’i kabul edenlere hitab etmektedir. Buyumlmuş oluyor ki: Ey Kitap Ehli!. Siz de muhterem muhacirler ile, ensarı kiram ile berber olunuz, doğruluk vesair ahlâkî güzellikler hususunda onlar ile aynı yolda bulununuz. Selâmet ve saadetiniz bununla mümkündür.
Tevbe 9:120
(Ne) Bir hicret yurdu olan mübârek (Medine ahalisi için ve ne de onların civarında) Medine’i Münevvere’nin bütün nahiyelerinde (bulunan bedevîler için) Müzeyne, Cüheyne, Eşca ve Gıfar gibi kabileler için (sahih) doğru (olmaz ki. Allah Teâlâ’nın resulünden geri kalsınlar) onun emrine muhalefet etsinler, onunla beraber cihada çıkmaktan kaçınsınlar. (Ve onun) O Yüce Peygamber’in (kendi nefsinde ne yaptığına) nasıl cihadı seçmiş olduğuna (bakmayıp da kendi nefislerine rağbet göstersinler) kendi şahıslarını korumak için o Yüce Peygamber’in izinden ayrılsınlar, onun tercih buyurmuş olduğu cihadı kendileri tercih etmesinler. Bu nasıl doğru olabilir?. (Çünki onlara Allah yolunda ne) az (bir susuzluk ve ne de bir yorgunluk ve ne de bir açlık isabet etmez ki) mutlaka onun mükafâtını görürler. (Ve ne de kâfirleri kızdıracak bir mevkle ayak basmazlar ki) öyle bir yeri piyade ve süvari olarak işğâl etmiş olmazlar ki (ve ne de bir düşmana karşı bir muvaffakiyete) onları öldürmek, esir almak, yerlerini feth eylemek gibi bir gaîibiyete (nâil olmazlar ki, illâ onun) bu beyân olunan muamelelerden, başarılardan herbirinin (karşılığında kendileri için bir salih amel yazılmış olur.) Onların bu yüzden sevaplara, mükâfatlara kavuşmuş olmaları, Kerem ve merhamet sahibi olan Yüce Mabudumuzun ilâhî bir va’di gereğidir, mutlaka gerçekleşecektir, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ iyilik edenlerin) Hak yolunda beden ve mal yönünden fedakârlıkta bulunanların (mükâfatını zâyetmez) onları herhalde nice sevaplara, nimetlere kavuşturacaktır. İşte hak yolunda cihada iştirâk de bir ihsandır. Bunun da pek çok mükâfatı vardır. Artık bu hususta mazeretsiz Rasûlullah’tan ayrılmak nasıl uygun olabilir?.
Tevbe 9:121
Bu mübarek âyetler, müslümanların hak yolunda yapacakları harcamalardan ve seferlerden dolayı büyük mükâfatlara kavuşacaklarını müjdeliyor. Ve müslümanlardan bir grubun dinî ilimleri tahsil ile kendi kavimlerini irşat etmeye ve aydınlatmaya dinî hükmlere muhalefetten men etmeye ve sakındırmaya çalışmaları lüzumunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: (Ve) Onlar, o mücahit müslümanlar (ne küçük) isterse bir tutam ot olsun (ve ne de büyük) Hz. Osman’ın dağıtmış olduğu gibi pek büyük bir servet olsun (bir nafaka) İslâm ordusu için vesair muhtaç olanların geçimleri için birşey (sarfetmezler ki) ancak onların amel defterlerine yazılır (ve) onlar (bir vadiyi) hak yolunda herhangi bir yere gidip (dolaşmış olmazlar ki, illâ onlar için) amel defterlerine sevap (yazılır) onların bu infaklan, bu hareketleri tesbit edilir (tâki, yaptıklarından daha güzeli ile) daha üstünü ve daha fazlasiyle (Allah Teâlâ onları) o infakta, seferde bulunanları (mükâfata kavuştursun) onlara birçok sevaplar nimetler ihsan eylesin.
§ Bu âyeti celîle, hak yolundaki cihadın ve infakın fazilet ve ehemmiyetine bir delildir. Nitekim bir hadisi şerifte de:
Bir müslüman, bir gazada bulunacak dindaşının nafakasını, nakliye vasıtasını temin etmek gibi bir şekilde ona yardımda bulunmuş olsa kendisi de bilfiil gazada bulunmuş gibi sevaba kavuşur.
Diğer bir hadisi şerifte de şöyledir:
Allah yolunda bir günlük nöbet beklemek, düşmanın gelmesi muhtemel bir yolu muhafazaya çalışmak, dünyadan da ve dünyada bulunan şeylerden de hayırlıdır. Artık İslâm mücahitlerinin halleri ne kadar gıptaya, takdire lâyık bulunmuş olduğu pek güzel anlaşılmış olmuyor mu?.
§ Vâdi, asıl lûgatte, dere, iki dağ arası, su kanalı demektir. Çoğulu “Evdiye” dir. Mutlak anlamda yeryüzüne, ve tarz ve uslûba da vâdi denilmektedir.
Tevbe 9:122
İslâmyet’te cihad ve İlim tahsili, birer mühim vazifedir. (Maamafih bütün mü’minlerin birden toplanıp) cihad için veya İlim tahsili için (sefere çıkmaları doğru değildir) bu doğru ve yerinde bir hareket olamaz. Nasıl ki, hepsinin de oturarak lâzım gelen cihada ve İlim tahsiline gitmemeleri de câiz değilse bu da öğledir. Özellikle (onların) İslâm cemiyetlerinin (her bir fırkasından) her taifesiden (bir grup dinde geniş bilgi sahibi olmaya çalışmalıdır. Bu uğurda İlim merkezlerine girerek yeteri derecede lüzulu ilimleri tahsile gayret etmelidir. (Ve) Bu zatlar, tahsillerini tamamlayarak (kavimlerine dönünce de onları ikaz etmelidirler) kendi dindaşlarına dinî hükmleri bildirerek onlara muhalefetin nekadar sorumluluk gerektireceğini söylemelidirler, böyle bir muhalefetin ne gibi azaplarasebebiyet vereceğini bildirerek o dindaşlarını korkutmalıdırlar, onların haklarında böyle iyilik sever olmalıdırlar. (Umulur ki, onlar) O cemaat böyle elde edecekleri dinî bilgiler sayesinde dînen yasak, ahlâken kötü olan şeylerden (sakınırlar) kendilerini mes’ûliyetten kurtarırlar, temiz, takdire lâyık bir sosyal kurul örneği olurlar. Bu âyeti celîle gösteriyor ki: Bir İslâm toplumu için gerekli olan başlıca iki vazife vardır. Biri cihad, diğeri de İlim tahsili, İslâm varlığını korumak için bunlara kesin ihtiyaç vardır. Bir düşmana karşı müslümanlardan bir kısmının savaşa katılması, bir farzı kifayedir. Artık diğer kısımlarının da bu savaşa katılmaları mutlaka lâzım gelmez. Zaten katılmaları da menfaata uygun olmaz. Fakat düşmana karşı koyulabilmesi için bütün müslümanların harbe katılmasına lüzum görüldüğü takdirde harbe katılabilecek güce sahip olan her müslümanın buna iştirâk etmesi icabeder ki, o zaman cihad, umuma yönelik bir farz olmuş olur. Hepsinin de savaşa katılması lâzım gelir. Buna “Nefirlam” denir. Fakat böyle bir harekete çok kere lüzum görülmez, bu halde yurdun diğer ihtiyaçları başıboş bir halde kalmış olur ki, bu uygun değildir. İlim tahsiline gelince: Bir İslâm ülkesinin muhtaç olduğu şeylerin başında dinî bilgiler gelir, İslâm dinine göre her müslümanın dinî vazifelerini yerine getirebilecek derecede bilgi sahibi olması bir farzdır. Nitekim bir hadisi şerifte:
Her erkek ve kadın müslüman için İlim talebinde bulunmak bir farzdır. Her müslüman, namazına, orucuna, aile hayatına vesaireye ait dinî vazifelerini öğrenmelidir. Fakat dinî bilgiler pek fazladır, her müslüman bunlarıayrıntılı olarak tahsil edip bilemez. Bunları bilmek bir ihtisas meselesidir. Binaenaleyh bunları İslâm cemiyetleri arasından birer grubun güzelce tahsil etmesi lâzımdır. Bu da bir farzı kifayedir. Hepsi de bunu terkederse Allah katında mes’ul olurlar. Artık böyle bir ihtisas sahibi olan zatlar, öyle maddî, geçici bir mevki, bir nimet sahibi olmak için değil, sırf Allah rızası için dindaşlarını irşada çalışmalıdırlar, onlara lâzım gelen bilgiyi vermelidirler, dinî hükmlere muhalefet edenleri ilâhî azab ile korkutmalıdırlar, onları uyandırmaya gayret etmelidirler. Bu onların bir vazifesidir. Bu zatların böyle verdikleri öğütlere riâyet etmek de cemiyetin üzerine düşen bir vazifedir. Öyle iyilik sever öğütleri, uyanları takdir ödememek ise, bir nankörlük, bir kadir bilmezlik alâmetidir. Velhâsıl: Bir gurubun dinî ilimleri tahsil ederek geniş bilgi sahibi olması, büyük bir vazifedir.
Nitekim bir hadisi şerifte:
Cenâb-ı Hak, bir kulunun hayra kavuşmasını dilerse onu dinde malûmat sahibi eder ve ona doğru yola gitmeyi ilham buyurur.
§ Fıkıh, lûgatte bilmek, anlamak, herşeyin mahiyetine vâkıf olmak suretiyle güzelce anlamaktır. Istılahta: Fıkıh, bir kimsenin amel yönüyle lehine ve aleyhine olan şer’i hükmleri ayrıntılı delilleriyle beraber bir meleke halinde bilmesi demektir. İmamı Âzam Hazretleri de fıkıhı şöyle tarif etmiştir: Fıkıh, insanın lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir. “Bu tarife göre fıkıh ilmi, hem ibadetleri, pratiğe ait hususları ve hem de inanç ve ahlâka ait meseleleri içine almaktadır. İşte bu meseleleri bilmek, bir fekahattir. Böyle bir bilgi sahibi olmayaçalışmak da “tefekkuh” demektir. Bu mes’eleler! bilen bir zâta da “fakıh” denir ki çoğulu: fukahâdır.
Tevbe 9:123
Bu mübarek âyetler, cihad hususunda müslümanların hareket prensiplerini tâyin ve düşmanlara karşı bir kuvvet ve güç gösterilmesi lüzumuna tenbih buyuruyor. Dinsizlerin başkalarını da dinden mahrum bırakmak için inen sûreler ile alay ettiklerini bildiriyor. Fakat bu sürelerin inişinin mü’minlerin imânını, o dinsizlerin de küfrlerini arttırmaya sebep olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey müslümanlar!. Ey seçkin sahabiler!, (kâfirlerden civarmızda) Yurdunuzun çevresinde, en yakın yerlerinde (bulunanlar ile savaşın) evvelâ onlara karşı savaşa atılınız. Bunlardan maksat, ya Medine’i Münevvere havalisinde bulunan Beni Kureyze, Beni Nadir Yahudi’leridir, Veya Hayber ahalisür. Veya Bağdat vesaireye göre Medine’i Münevvereye yakın bulunan Şam’daki Rumlardır. Bu ülkelerdeki fırsat bekleyen düşmanlar dururken onları bırakıp uzaktaki düşmanlar ile savaşta bulunmak idare ve siyaset bakımından uygun değildir. Bunun içindir ki, müslümanlar, evvelâ kendi ülkelerine yakın bulunan düşmanları ile savaşmakla emrolunmuşlardır. Bir kere bütün düşmanlara karşı birden hareket etmek zordur, en yakın düşmanlar ile harbe başlamak ise kolaydır, âlet ve edavat vesaire itibariyle de daha az zahmetlidir. Ve ihtiyata da daha uygundur. Bununla beraber bunda bir dinî lûtuf da vardır. Müslümaların cihaddan asıl maksadlara insanlığı dine, saadete kavuşturmaktır. Bu halde müslümanlar, kendilerine daha yakın komşu durumunda bulunan kimselerin dîne, saadetekavuşmaları İçin çalışmayı, başkaları için çalışmaya tercih etmiş olacaklardır ki, bu da komşuluk adına bir iyilikten, hayrı tavsiye etmekten başka birşey değildir, (ve) Ey Müslümanlar!. (Onlar) O düşmanlarınız (sizde bir şiddet) bir kuvvet, bir sabır ve dayanıklılık (bulsunlar) bu hal onların fikir değiştirmelerine sebep olur, İslâmiyet’e karşı koyamayacaklarını anlayarak dostluğa eğilim gösterirler, belki de İslâmiyeti kabul ederek selâmet-eererler. (Ve biliniz ki. Allah- Teâlâ sakınanlar ile beraberdir) yani: Herhangi bir cemaat Allah’tan korkar, ilâhî dine sarılır, onun hükmlerine uyarsa Cenâb-ı Hak’kın yardımına zafer ve lûtfuna kavuşur. Binaenaleyh ey müslümanlar!. Siz de o yolda hareket edeceğinizden dolayı Allah’ın lûtfuna mazhar olacaksınızdır. Ne büyük bir müjde. Nitekim bu hakikat tecelli etmiş, İslâm orduları az bir zaman zarfında doğu ve batıda nice bölgelere hâkim olmuşlardır.
Tevbe 9:124
(Ve ne zaman) Rasûlü Ekrem’e Allah tarafından (bir sûre indirilmiş olsa) Kur’an’ı Kerim’in bir kısım âyetleri nâzil olsa (onlardan) o münafıklardan (kimi) kardeşlerine veya mü’minlere (der ki: Bu) sûrenin inişi (hanginizin imânını arttırdı?.) tasdikini fazlalaştırdı, kanaatine bir fazlalık verdi. Bu münafıklar, böyle düşünsünler!. (Fakat o kimseler ki, imân etmişlerdir) İslâmiyetin yüceliğini anlayıp onu kabul eylemişlerdir, (artık) O sürelerin böyle azar azar inişi (onlara imânı arttırmıştır) onların kalplerinde kesin bir ilmin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Onların bir kısım hakikatleri öğrenmelerini temin etmiştir, (ve onlar) O sürelerin böyle inişi ile (sevinirler) bunlardaki dinî ve dünyevîmenfaatleri anlar, bilgileri artar, sevinç içinde kalırlar.
Tevbe 9:125
(Fakat kalplerinde bir hastalık olanlara) Kendisinde şüphe ve münafıklık gibi, kötü inanç gibi mânevî bir hastalık bulunanlara (gelince) o sûrenin inişi (onların küfrlerine küfr katıp arttırmıştır.) yani: Onlar mânevî bir pislik olan öyle kötü kanaatler!, alaycı hareketleri yüzünden daha kâfirce bir vaziyete düşmüşlerdir. (Ve onlar, kâfir oldukları halde) Cenab’ı Hak’kın indirdiği âyetleri inkâr ederek (ölüp gitmişlerdir.) yani: Onların artık imâna ulaşmayı? küfr ve nifak üzere ölüp gidecekleri kesinleşmiştir. Bu onların öyle kötü hareketlerinin bir neticesidir.
§ Rics, Necaset, kötü koku, çirkin iş, maddî ve mânevî pislik, azap ve ıstırap mânâsında kullanılmaktadır. Küfre de mânevî bir pislikten ibaret olduğu için “rics” denimiştir. Maddî bir pislik su ile temizlenebilir, mânevî bir pislik ise temizlenemez. Binaenaleyh mânevî bir pislik olan küfr, maddî bir pislikten daha kötüdür, daha ziyade kaçınılması lâzımdır. Çünki mânevî bir pislik sahibini ebedî selâmetten mahrum bırakır.
Tevbe 9:126
Bu mübarek âyetler, bir takım dinsizlerin vakit vakit uğradıkları musibetlerden ders almadıklarını bildiriyor. Onların ilâhî dine ait hükümlere karşı alaycı bir vaziyet almak alçaklığında bulunduklarını haber veriyor, İnsanlık hakkında pek iyilik sever olan Yüce Peygamber’in üstün özelliklerini beyan buyuruyor. O Yüce Peygamberin inklıarcılarakarşı ne şekilde hareket edeceğini, Cenâb-ı Hak’ka dayanarak kulluk lisanını Allah’ın zikri ile nasıl süsleyeceğini gösteriyor ve O Yüce Resûl’u teselli ediyor. Şöyle ki: (Ya) O münafıklar, o inkarcılar (görmüyorlar mı) hiç bakıp da düşünmüyorlar mı (ki, onlar her yıl mutlaka bir veya iki defa) yani çeşitli defalar (bir fitneye, bir belâya tutuluyorlar) hastalıklara, yoksulluklara uğruyorlar, savaşlarda bulunmaya mecbur kalıyorlar, çeşit çeşit sıkıntılara mâruz kalıyorlar (da sonra) yine münaf ırklarından, sözlerini bozmuş olduklarından dolayı (tövbe etmiyorlar) kusurlarını bilip Cenâb-ı Hak’kın af ve lûtfuna sığınınıyorlar. (Ve onlara düşünüp ibretde almıyorlar) Başlarına gelen belaların neden ileri geldiğini anlamıyorlar, kendilerine verilen o öğütlerin ne kadar uyulmaya lâyık bulunduğunu düşünmüyorlar, münafıklarını terke, hareketlerini düzeltmeye çalışmıyorlar. Yüce Peygamber’in ilâhî desteğe kavuştuğunu ve ona hizmetin faidelerini hiç düşünmüyorlar.
Tevbe 9:127
(Ve her ne zaman) Münafıkların kötü hareketlerini bildiren (bir sûre indirilse) Rasûlü Ekrem’e vahiy yoluyla bildirilse o münafıkların (bazıları bazılarına bakıverirler.) gözleriyle alaycı bir şekilde birbirine bakarak o sûrenin beyanlarını kalben inkâra cür’et gösterirler. Yahut o sûreyi celîleye karşı bir hiddete, bir kızgınlığa tutulurlar, (sizi bir kimse görüyor mu? Diye endişede bulunurlar) yani: Bu sürelerin açıklamalarını duymamak için meclisi terkedecek olsanız, sizi mü’minlerden bir kimse görecek midir?. Eğer görmeyecek ise hemen meclisi terkediniz, aleyhinizdeki sözleri dinlemeyiniz ve eğer görecekler ise bir yerdeoturup kalınız, münafıklığınızı onlara sezdirmeyiniz. (sonra da savuşup giderler) O aleyhlerindeki âyetlerin okunduğu meclisi terkederek münafıklıklarında sebat edip dururlar. (Allah Teâlâ onların kalplerini çevirmiştir.) Onlar öyle hakkı kabulden kaçınarak peygamber meclisinden ayrılmak istedikleri için Cenab’ı Hak da onların kalplerini imândan, hidayet nurundan mahrum bırakmıştır. Veyahut mahrum bıraksın. (Çünki onlar) O münafıklar (öyle bir kavimdirler ki, güzelce anlayamazlar) onlar kötü düşünceleri, hakkı düşünmekten mahrum olmaları sebebiledir ki, öyle imândan, hidayetten mahrum kalmışlardır. Bu mahrumiyet, onların o münafıkca ve inkârcı şekildeki hareketlerinin bir cezasıdır.
Tevbe 9:128
(And olsun) Ey Arap kavmi veya ey diğer insanlar!. (Size kendi cinsinizden) Meleklerden değil, sizin gibi insan olan ve pek seçkin, pek büyük bir şeref ve fazîlete sahip bulunan (bir Peygamber geldi ki) o Hz. Muhammed Aleyhisselât-ü Vesselâm’dır. Hz. İbrahim’in, neslinden en seçkin bir kabile arasından muhterem bir aileye mensuptur. Onun hayatındaki temizlik, yücelik herkesçe bilinmektedir. Ve o Yüce Resûl, en yüksek ahlâk ile vasıflanmıştır, özellikle o öyle merhametli bir Peygamberdir (ki, sizin sıkıntıya uğramanız) fena şeyleri yaparak sapıklık içinde kalmanız, hidayetten mahrum bulunmanız (onun üzerine pek güç gelir) sizin o kötü hallerinizden dolayı şiddetli bir üzüntü duyar, hâlinize acır, o kadar şefkatli bir durumda bulunur. Evet… O mübarek Peygamber (üzerinize çok düşkündür.) hidayete ermenizi pek fazla ister sizlerin iyihal sahibi olmanızı pek çok arzu eder. Evet… İnsanlık hakkında sırf rahmet olan o Yüce Peygamber (müminler hakkında) rahmet ve merhamet itibariyle (pek şefkatlidir (ve) günahkâr olan mü’minler hakkında da, (pek merhametlidir) onların tövbe ederek Allah’ın affına uğramalarını çok arzu buyurur. Evet… Yüce Peygamberimiz, en yüksek ahlâkî olgunluklara sahiptir. Bütün insanlık hakkında iyilik severdir ki, ister ki, hepsi de İman şerefine kavuşarak selâmet ve saadete ersinler. Cenâb-ı Hak da o muhterem Resûlünü, kendi yüce varlığına ait olan “reûf ve rahîm” isimleriyle vasıflandırmıştır. Başka hiçbir yüce Peygamber böyle iki ilâhî isimle vasıflanmamıştır. Bu da mübârek Peygamberimize ait bir ayrıcalıktır. Ve Cenab’ı Hak, o seçkin Peygamberimize şu mânâ da hitâbederek onu teselli etmektedir.
Tevbe 9:129
Yüce Resûlüm!. Sen Peygamberlik vazifeni yerine getirmiş bulunuyorsun (Eğer) kendilerine İslâm dininin hükümlerini tebliğ etmiş olduğunu bir takım kimseler onları kabul etmeyip de (yüz çevirirlerse) imândan kaçınırlarsa (artık) sen üzülme, üzerine düşen vazifeyi tam bir lûtf ve merhametle yerine getirmiş bulunuyorsun, o inkârcılara de ki: Allah Teâlâ bana kâfidir) size bir ihtiyacım yoktur. Bana O Kerem Sahibi Yaratıcı, yardım eder, beni muvaffakiyetlere kavuşturur. (ondan başka mâbud yoktur) Ondan başka ibadet ve itaate lâyık, onun hükümlerini redde kaadir, onun iradesine, kudretine muhalif hareketlere güç yetirebilen bir kimse bulunamaz. (Ben ancak ona) O azamet ve kudret sahibi olan, ortak ve benzerden uzak bulunan Kâinatın Yaratıcısına (tevekkül ettim) bütün vazifelerimde başarımı ondan bekledim.Bütün başarıları ondan beklerim, ondan başka hiçbir kimseden korkmam. (Ve o) Yüce Yaratıcı (pek büyük olan arşın sahibidir) bütün kâinatın hakîmidir. Artık bütün insanlık, bütün akıl ve irfan sahipleri O Kerem Sahibi Ezelî Mâbuda imân etmeli değil midir?. Ona sığınarak, dayanarak bütün muvaffakiyeti onun yüce zatından niyazda bulunmalı değil midir?. Ya âlemlerin ilâhı. Biz âciz kullarını senin hidayet yolundan mahrum bırakma. Hz. Muhammed hürmetine âmin!.
§ Übeyy İbni Kaab Radiallahü Teâlâ anhdan rivayet olunduğuna göre Kur’an-ı Mübinin en son nâzil olan âyetleri bu sûre’i celîlenin işbu (128 ve 129) uncu son iki âyetinden ibarettir. Gerçeği Allah bilir.
Yunus 10:1
Bu mübârek âyetler, ilâhî âyetlerin yüceliğini bildirmektedir. İnsanları müjdelemek ve Allah’ın azâbından korkutmak için Yüce bir Peygamberin ilâhî vahye mazhar olmasının şaşılacak bir şey olmadığını ihtar ve kâfirlerin bâtıl iddialarını gözler önüne sermektedir. Şöyle ki: (Elif, lâm, ra) Müteşabihatdan olan bir mübârek kelimedir. Bunun mânâsını Allah’ın ilmine havâle ederiz. Buna dâir “Bakara sûresr’inde bilgi verilmiştir. Maamafih İbni Abbas Hazretlerinden rivâyet edildiğine göre bunun mânâsı: “Ben Allah Teâlâ’yım, görürüm” demektir. Veya “Rab olan benim, benden başka Rab yoktur” meâlindedir. (İşte onlar) Bu sûredeki veya bundan evvelki sûrelerdekimuazzam âyetler (hikmetli olan kitabın ayetleridir.) Yani: Onlar, bütün hikmet dolu Kur’an’ın ayetleridir. Veya onlar dinî meselelere, Hz. Peygamber’in risaletindeki doğruluğuna hükmeden ve mânevî yönden hikmetli olan ilâhî kitabın ayetleridir. Veya onlar, nice hikmetleri, hakikatları içeren lâvh-ı mahfuzda sâbit olan ayetleridir. Artık bu mübârek kutsî, âyetleri kim inkâr edebilir?.
Yunus 10:2
Vaktiyle Mekke ahalisi, Peygamber Efendimizin Peygamberliğini inkâr etmişler, Cenâb-ı Hak, başka birisini bulamadı mı ki. Ebû Tâlib’in yetimini insanlara Peygamber gönderdi, diye cahilce lâkırdılarda bulunmuşlardı. İşte onları red için buyruluyor ki: (İnsanları uyar) Onlara dünyevî ve uhrevî felâketleri bildirerek kendilerini uyanmaya davet et (ve imân edenleri) de maddî ve mânevî nice mükâfatlara kavuşacaklarını kendilerine bilirerek (müjdele ki: Şüphesiz onlar için) o imân sahiplerine mahsus (rableri katında) âhiret âleminde, Cenâb-ı Hak’kın mânevî katında (bir kademe sıdk vardır.) yani: Onlar için güzel amellerinden dolayı bir hayırlı son vardır veya yok olmayacak bir yüce makam vardır veyahut onların haklarında Rasûlullah’ın şefaat edeceği bildirilmiştir (diye onlardan) o Mekke ehlinden (bir erkeğe) onların seçkin bir grubundan olan Kureyş kabilesine mensup Hz. Muhammed’e (vahyetmiş olmamız) onu Peygamberlik şerefine kavuşturmamız (insanlar için şaşılacak birşey mi oldu ki) o hayrete düşen kâfirler, o mübârek Peygamberin risaletini uzak görerek inkâra cür’et ettiler. O (kâfirler) Hz. Muhammed Aleyhisselâm hakkında (bu) Peygamberlikiddiasında bulunan (apaçık bir sihirbazdır dediler!.) onun gösterdiği mucizeleri, Kur’an âyetlerini birer sihir sandılar, onda tecelli eden mükemmellikler! görmekten mahrum kaldılar. Halbuki: Kur’an’ı Kerim’in bir sihir eseri değil, bir mucize kitap olduğu parlayıp durmaktadır. O sihir değil, ilâhî bir vahyin neticesidir. Onun bütün beyanları, hikmete, fazîlete, insanlık âdâbına, sosyal ve siyasî hükümlere ve diğer hususlara aittir. Artık ona nasıl bir sihir denilebilir?. Onu tebliğ etmekle emrolunan zâta da nasıl sihirbaz vasfı verilebilir?
Yunus 10:3
Bu mübârek âyetler, Kâinatın Yaratıcısının varlık alanına getirdiği eşsiz yaratılıştaki eserlerini insanlığın dikkatlerine sunuyor, bütün mahlûkatı hakkında yalnız onun emir ve takdirinin cereyan etmekte olduğunu bildiriyor, ve ebediyet âleminde mü’minlerin mükâfata kavuşacaklarını kâfirlerin de elem verici azaplara uğrayacaklarını haber veriyor. Allah’ın kudretiyle ne hârikaların meydana geleceğine işaret ederek ilâhî vahiyden dolayı hayrete düşmeye mahal bulunmadığını şöylece gösteriyor: (Muhakkak ki. Rabbiniz) Sizi yaratan, yaşatan, terbiye eden (o Allah Teâlâ’dır ki,) Yüce kudretiyle (gökleri ve yeri altı günde yarattı) yani: Dünya günlerinin altısına eşit bir zaman içinde meydana getirdi. Aslında Cenâb-ı Hak, dileseydi bunları bir anda da yaratabilirdi. Fakat bir takım hikmetlerden dolayı ve kısacası halka sağlam yapmayı ve yavaş davranmayı öğretmek için böyle altı günlük bir müddet içinde yaratmıştır ki, bunların herbiri o Yüce Yaratıcının varlığına, kudret ve yüceliğine birer delil makamındabulunmaktadır. (Sonra arş üzerine istiva buyurdu) Bütün bunların üstünde irâdesi ve kudreti hüküm sürüp durdu. O Hikmet Sahibi Yaratıcı (her işi) her dilediği şeyi (idare ediyor) bunların hakkında hikmetinin gereğine göre kudreti ve irâdesi hükümran oluyor. Göklerin ve yerin durumunu düzenliyor, bunlardan dilediğini meydana getiriyor, dilediğini de mahvediyor. Bütün kâinatın işlerinin idâresi o Yüce yaratıcıya ait bulunuyor, (hiçbir şefaat edici yoktur) Hiçbir kimse, başkası hakkında şefaate, onu kurtarmaya bizzat selâhiyetli değildir, (ancak onun) O Kâinatın Yaratıcısının (izninden) müsaadesinden (sonra) şefaat edebilir. Çünki bütün mahlûkat üzerinde müstakil olarak hâkimiyet, o Kâinatın Yaratıcısına aittir. Onun müsaadesi olmadıkça hiçbir kimse bir şeye kaadir ve selâhiyetli olamaz. Artık bir takım müşriklerin, putlarından şefaat urumaları nasıl doğru olabilir?. Bu âyeti celîle, o müşriklere karşı bir reddiye mahiyetindedir. Ancak Cenâb-ı Hak’kın salih kulları, Hak Teâlâ’nın müsaadesi şartiyle bazı günahkârlar hakkında şefâatte bulunabileceklerdir. Bu âyeti kerîme, buna da işaret buyurmaktadır. Çünki böyle bir şefâatin Allah’ın izni ile mümkün olacağını göstermektedir. (İşte sizin Rabbiniz o’dur) O ilahlık ve rablık sıfatiyle vasıflanmış, bütün Kâinatın Yaratıcısı bulunan o Yüce Mabuddur, (artık) Ey insanlar!. Hepiniz (ona) o Yüce yaratıcıya (ibâdet ediniz) onu birleyin ve tesbih edin, ona hiçbir kimseyi ortak koşmayın. (Siz hiç düşünmez misiniz?.) Ey gafil insanlar!. Gözlerinizin önündeki bu kadar yaratılış eserleri, Cenâb-ı Hak’kın varlığına, birliğine, kudret ve yüceliğine işaret edip dururken siz bu hususta hiç tefekküre dalmaz mısınız? Ondan başka Rablığa, mâbudluğa lâyık bir kimsenin bulunamayacağını anlayamaz mısınız ki, öyle bir takım putlara, insanlara tapınıp durmayasınız?. O Kerem Sahibi Yaratıcının Peygamberlerini, kitaplarını,ilâhî vahyini inkâra cür’et gösterip tasdik edesiniz.
§ Bu âyeti celîledeki istivadan maksat, lûgat anlamı itibariyle olan bir istiva, bir istikrar yani, birşey üzerinde yerleşmek, bir seviyede bulunmak demek değildir. Çünki Cenâb-ı Hak böyle bir istivadan uzaktır. Bütün mevcudat daha yaratılmamış iken O Yüce Yaratıcı yine var idi. Onun mekâna ihtiyaçtan uzak olduğu binlerce delil ile sabittir. O halde bu istivadan maksat, Hak Teâlâ’nın bütün kâinata sahip, onların üstünde hükmedici olması ve hepsi hakkında ilâhî kudretinin cereyan etmesi demektir.
§ Arş: Lûgatte, çardak, kubbe, taht gibi mânâları ifade eder. Şeriat dininde Arş: Göklerin üstündeki bir yüce âlemden ibarettir. Müfessirlerin çoğunluğuna göre bu âyeti kerimedeki arştan maksat, bütün göklerin üstünde bulunan büyük ve yüce bir âlemden ibarettir. Cenâb-ı Hak’kın arş üzerine istivasından, maksat ise, böyle muazzam bir âlem üzerinde de ilâhî hükmün cereyan ettiğini beyandan, ilâhî hakimiyetin yüceliğini tasvirden ibarettir. Artık bunun aşağısındaki âlemlerde de o ilâhî hükmün geçerli olacağı pek edebî bir şekilde anlatılmış bulunmaktadır. Veyahut bu arştan maksat, mutlaka ilâhî mülktür ki, bütün bu kâinat, Cenâb-ı Hak’kın kudret ve hâkimiyeti altında bulunduğu için bunların üzerine istivadan maksat, bütün bunların üzerinde ilâhî hakimiyetin cereyan ettiğini beyandan ibarettir. Yoksa Allah Teâlâ Hazretleri ezelî ve ebedî olduğundan sonradan olan herhangi bir makam üzerinde bulunmak ihtiyacından uzaktır. Buna inancımız tamdır.
Yunus 10:4
Ey insanlar!. Bir kere düşününüz; şüphe yok ki: (Dönüşünüz cümleten o’nadır) Hepiniz öleceksiniz, hepiniz mahşere sevkedileceksiniz, Cenâb-ı Hak’kın muhakemesine tâbi olacaksınızdır. (Bu) O Yüce Mâbud böyle dönüşünüz (Allah Teâlâ’nın kesin olan vâdîdir) bu bir hakikattır, bunda bir yalan düşünülmüş değildir, (şüphe yokki, o) Yüce Yaratıcı (halkı önce meydana getirir) hayata kavuşturur (sonra da geri çevirir) öldürür, tekrar hayata erdirir (ki) dünyada iken Allah’a (imân etmiş ve salih amellerde bulunmuş olanları) bu dindarca hareketlerinden dolayı (adâletle) onları lâik oldukları sevaplarından birşey noksan etmeksizin (mükâfata nâil buyursun) kendilerini ebedî selâmete, saadete erdirsin (kâfir olanlar için de) dünyada iken Yüce Yaratıcıyı birlemek ve tasdik etmekten mahrum olarak (küfretmekte oldukları şeyler sebebiyle) âhirette (kızgın sudan) son derece hararetli, yakıcı (bir içki ve pek acıklı) fevkalâde tesirli (bir azap vardır) onlar herhalde bu azâba uğrayıp duracaklardır. Artık inkarcılar, o ilâhî vahyi garip bulup tasdik etmeyenler, bu pek korkunç akıbetlerini düşünmeli değil midirler?.
Yunus 10:5
Bu mübârek âyetler de âlemin yaratıcısının kudret ve azametine pek parlak bir surette işaret eden bir kısım eserlerine dikkatleri çekmektedir. Kâinatın Yaratıcısının yaratmış olduğu bu eşsiz eserlerdeki hikmet ve menfaata işâret ederek insanlığı şöylece uyanmaya davet buyurmaktadır. Ey insanlar!,(o) ezelî ve kerem sahibi mabudunuz (o) Yüce Yaratıcı (dır ki) hergün ufukları aydınlatan (Güneşi bir ışık) bizzat parlak bir mahiyette yarattı. (Ay’ı da bir nur) güneşin ışığıyla yüzü nurlar içinde kalan bir parlak küre (kıldı) onunla geceleri aydınlattı. (Ve ona) O ay’a veya güneş ile aydan herbirine (menziller tâyin etti) heyet ilminde beyan olunduğu üzere güneşin çeşitli doğuş yerleri vardır. Vakit vakit doğarak yerküresinin muhtelif kısımlarını ışıklar içinde bırakır. Bir muhitte batarak diğer bir muhitte doğmaya başlar, böylece geceleri ve gündüzleri meydana getirir. Güneşin hareketiyle dört mevsim de meydana gelir. Ayın da gökte çeşitli menziller! konak yerleri vardır. Çeşitli yerlerden doğmaya başlar. Güneşle karşı karşı geldiği oranda ışık peyda eder. Yeryüzünde olanlara çeşitli şekilde yüzünü gösterir, kâh hoş bir hilâl şeklini alır, kâh tamamen yüzü ışıklar içinde kalır. Bu sayede insanlar ayların, haftaların, günlerin vakitlerini, müddetlerini bilerek muamelelerini, hareketlerini tâyin ve tanzime muvaffak olurlar. Ayın görünen tarafı dâima muhtelif vaziyetlerde bulunduğundan bununla muhtelif vakitleri tâyin etmek şehir halkı için de, çöl halkı için de kolay bulunmaktadır. Ayın görünen kısmındaki değişiklik, vakitlerin miktarını bilmek için sonuç çıkarma vasıtasıdır. Bunun içindir ki, İslâm dininde ay yılı kabul edilmiştir. Omç gibi ibadetlerde, bayram gibi dinî günlerde hilalin görülmesine itibar edilir. Senelerin müddeti de şer’an oniki kamerî aydan ibarettir. Niteldm bir âyeti kerime de
Allah’ın katında ayların sayısı on ikidir… (Tevbe, 9/36)buyurulmuştur.
Kısacası: Cenâb-ı Hak güneş için ve özellikle ay için öyle çeşitli menziller, yaratmıştır. (ki senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz) Evet… İnsanlar bu sayede ayların, günlerin vakitlerini, müddetlerini bilerek muamelelerini, hareketlerini tâyin ve tanzime muvaffak olurlar. (Allah Teâlâ bunları) Bu bildirilen gök cisimlerin! vesaireyi (hak ile yarattı) bunları boş yere yaratmadı, belki kullarının faideleri için yarattı. Kendi kudret ve azametini, birliğinin delillerini göstermek için meydana getirdi. İşte Cenâb-ı Hak (bilen bir kavim için) hak ve hakikatı düşünen, bu yaratılış alemindeki hikmet ve faydayı düşünebilen, zekâsını ilm ve irfan nurlariyle aydınlatmak isteyen bir insanlık cemiyetinin istifadesi için (âyetlerini) birliğine, azamet ve yüceliğine, şâhitlik eden açık delilleri, bu kâinattaki güzel eserleri (ayrıntılı olarak) açık, tafsilatlı, birbirini müteakip bir surette (beyan buyuruyor) artık insanların vazifesi de bu kutsî âyetleri, bu harikulâde eserleri nazarı İtibara alarak inançlarını amellerini güzelce tanzime çalışmaktan ibarettir.
Yunus 10:6
(Şüphe yok ki gece ile gündüzün) ihtîlâfında (birbirine takib etmesinde) gündüzlerin ve gecelerin devam etmeyip dâima değişip durmasında; müddetlerin azalıp çoğalmasında (ve Allah Teâlâ’nın göklerde ve yerde yaratmış olduğu şeylerde) kısacası gök kubbesini süsleyen binlerce ışıklı, aydınlık yüce cisimlerin varlığında, yeryüzündeki çeşitli denizlerin, ırmakların, dağların, sahrâların, madenlerin, bitkilerin, ağaçların, hayvanların varlıklarında (sakınanlar) Allah Teâlâ’dan korkan, kulluk vazifesini yerine getirmeye çalışan (bir kavim için elbette âyetler) Allah’ın kudretineişaretler, şahitlikler (vardır) takvâ sâhibi, hakikaten aydın olan zatlar elbette bunları görür, bunlardan yararlanırlar. Kalplerinde irfan nuru daha fazla parlamaya başlar durur.
Yunus 10:7
Bu mübârek âyetler, âhireti inkâr edip dünya hayatına tutkun olan dinsizlerin nasıl felâketlere uğrayacaklarını bildirmektedir, İmân ve salih amel sahiplerinin de nasıl bir saadete ereceklerini, nasıl yüce bir tesbih ve tehlil ile kulluk lisanlarını süsleyeceklerini şöylece beyân buyurmaktadır: (O kimseler ki, bize kavuşacaklarını ümid etmezler) Ahiret âlemine sevkedilerek hesaba muhakemeye tâbi olacaklarına inanmazlar veyahut ilâhî azâbı düşünerek ondan korkmazlar (ve dünya hayatına razı olmuşlar) bu hayatın yok olmayacağına kanaat getirmiş gibi ona sarılmış durmuşlar, ebedî hayatı düşünmez bir hâle gelmişlerdir (ve onunla) dünya hayatı ile (mutmain bulunmuşlardır) bütün arzularına kavuşmuşlar gibi bir emniyet içinde gaflete dalmış durmuşlardır, (ve o kimseler ki, onlar bizim âyeücrimîzden gafillerdir) Cenâb-ı Hak’kın birliğine, mâbutluğuna, insanlığın O Yüce Yaratıcıya ibâdet ve itaatle mükellef olduğuna, dünya hayatının çabucak yok olup başka âlemlerin varlığına vesâireye ait olan ayrıntılı ilâhî âyetlerden, ihtarlardan gaflete dalmış, onları asla düşünmemişlerdir.
Yunus 10:8
(İşte onların) O yukarıda dört türlü vasıfları bildirilen günahkâr, inkârcı, gafil kimselerin yarın âhirette (varacakları yer) onların bir daha ayrılamayacakları yurtları, karargâhları (kendi kazanmış oldukları şey) şirk ve isyanları (sebebiyle ateştir) cehennem azâbıdır. Artık dünyada iken ne kadar yanlış bir kanaatdebulunmuş olduklarını o zaman anlayacaklardır. Ne yazık ki artık yapacakları pişmanlık, kendilerine asla fâide vermeyecektir.
Yunus 10:9
Fakat (O kimseler ki) o düşünen: Aydın zatlar ki, daha dünyada iken (imân ettiler) Allah Teâlâ’nın varlığını, birliğini, kudret ve azametini bilip tasdik eylediler, onun dinine kavuşup gafletten kaçındılar (ve salih amellerde bulundular) üzerlerine düşen namaz gibi oruç gibi kulluk vazifelerini yerine getirmeye çalıştılar, dünya varlığına kalplerini bağlayarak ebediyet âlemini hiç hatırlamayan dinsizler gibi bir bâtıl kanaatde bulunmaktan sakındılar. (Muhakkak ki, onları) da öyle doğru, Allah’ın rızasına uygun bir şekilde (imân etmiş olmaları sebebiyle Rableri hidayete erdirir) onları selâmet ve saadete kavuşturur, nice ebedî nimetlere kavuşturur. Özellikle (naim cennetlerinde) birer nimet, selâmet, hoş dirlik mahallerinde, gayet güzel bahçelerde, bostanlarda tahdlar üzerinde otururlar, önlerinden, alt taraflarından nehirlerin güzel güzel akıp gitmekte olduklarını görürler. Evet… Onların böyle (altlarından ırmaklar akar) gider, onlar da bu ırmakların öyle pek hoş, zevk veren akışlarını seyrederek bir büyük mânevî şevk ve zevk ile Cenâb-ı Hak’ka hamd ve şükr eder dururlar.
Yunus 10:10
Evet… Böyle cennetlere kavuşan mes’ud kulların (Orada) o cennet âleminde, o ebedî nimetlere kavuşmaları sırasında Kerem SahibiYaratıcıyı kutsamak için (duaları) kulluk arzında bulunmaları (Subhanekâllahümme) demeleridir. Yani: Ey Allah’ım!. Seni tespih ve tenzih ederiz, diye saygı göstermeye devam etmeleridir, lisanlarını böyle bir ilâhî zikr ile süslemeleri ve aydınlatmalarıdır. (Ve orada) O cennetler âleminde (sağlık temennileri de selâmdır) yani: Birbirine karşı ve melekler de onlara yönelerek selâmette olunuz, her türlü çirkin, hoş olmayan şeylerden selâmet içinde bulunarak ebedî bir saadet içinde yaşayınız, diye iltifatta bulunmaktır. Nitekim bir âyeti kerime de: Cennet ehlinin yanına meleklerin her bir kapıdan girerek “selâmün aleyküm” diye selâm vereceklerini beyan buyurmaktadır. Cennet ehlinin dualarının sonu da (Elhamdülilâhî Rabbilâlemin) demekten ibarettir. Yani: Cennetlere kavuşan zatlar, ulaştıktan sonsuz nimetlerden dolayı kerem ve merhamet sahibi olan Cenâb-ı Hak’ka karşı şükürlerini sunmaya çalışırlar, “hamd ve şükr âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ Hazretlerine mahsustur” diyerek kulluk lisanlarını süslerler. Binaenaleyh her mü’min için lâzımdır ki, kavuştuğu bütün maddî ve mânevî nimetlerden dolayı daima Cenâb-ı Hak’ka hamd ve şükre çalışsın, onun kutsî emirlerine, yasaklarına uymayı bir kutsal kulluk vazifesi bilsin.
Yunus 10:11
Bu mübârek âyetler, bir’an evvel faideli şeylere kavuşmalarını aceleyle isteyen bir takım insanlara eğer lâyık oldukları cezaları da Cenâb-ı Hak, onların istemesi üzerine aceleyle verecek olsa idi hepsinin de derhal ölüp gitmiş olacaklarını hatırlatmaktadır. Ve insanların başlarına bir belâ gelince hemen Cenâb-ı Hak’ka yalvardıklarını ve bundan kurtulunca da hiç yalvarmamış gibi nankörce bir vaziyetalmakta olduklarını ve böyle beyinsizce bir vaziyetin ise kendilerince güzel bir hareket imiş gibi görünmekte olduğunu kınama makamında beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Eğer Allah Teâlâ insanlara) Allah’a kavuşmayı ümid etmeyen cahil inkârcı kimselere (hayrı çarçabuk istedikleri gibi) hayır hakkındaki dualarının aceleyle kabulünü arzu eder oldukları gibi (şerri de alelâcele verecek olsa idi) yani: Onların şer ile, azap ile tehdit edildikleri zaman o şerrin azabın kendilerine hemen gelmesini bir alay yoluyla istemeleri üzerine Cenâb-ı Hak o şerri de derhal onların üzerine yöneltseydi (elbette onların ecellerini yitirivermiş) onları hemen helâk kılmış (olurdu.) Velâkin onlara bir müddet mühlet vermektedir, (artık bize kavuşmalarını urumayanları) Allah’a kavuşmayı ümit etmeyen, mahşer âlemine, uhrevî cezaya inanmayan fasıkları (kendi azgınlıkları içinde) öyle dikkafalılıkları, inatlan içinde (şaşkın) çapkın, şaşkın (bir halde bırakırız) artık o sapıklıktan asla kurtulmuş olamazlar.
§ Rivayete göre “Nadir İbnül Hırs” gibi bir takım müşrikler, Peygamberimizin risâletini inkâr etmişler ve “Allah’ım!. Eğer Muhammed’in -Aleyhisselâm- peygamberlik iddiasındaki sözü doğru ise üzerimize gökten hemen taş yağdır veya bize acıklı bir azap getir” demişlerdi. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Evet… Cenâb-ı Hak, onların üzerine o azâbı vermemiş, hikmet gereği sonraya bırakmış, bilahara lâyık oldukları felâketlere onları uğratmıştır.
Yunus 10:12
(Ve insana) Yani: Kâfir olan bir şahsa (birsıkıntı) hastalık, fakirlik gibi bir zarar, bir üzüntü (dokununca da) onun bertaraf olması için duaya başlar (yanı üzerine yatarken veyahut otururken veya ayakta iken) herhangi bir vaziyette bulunarak (bize dua eder) o zaman Cenâb-ı Hak’ka muhtaç olduğunu anlayarak o belânın giderilmesini ondan istirhamda bulunur. Bu sırf bir şahsî menfaat düşüncesiyle mecburiyet karşısında yapılmış bir istirhamdır. (Fakat ondan o sıkıntıyı kaldırınca) o uğramış olduğu musibeti giderince (sanki kendisine dokunmuş olan bir sıkıntıdan dolayı bize hiç yalvarmamış gibi geçer gider) yine küfr ve inkâr üzerine devam eder, başına gelen belâyı ve onun giderilmesi için Cenâb-ı Hak’ka yalvarmış olduğunu sanki unutmuş gibi bir vaziyet alır durur. (İşte haddi aşanlar için) Nefislerini bâtıla hizmetle zâyetmiş, mallarını gayrı meşrû yerlere, putlara sarfetmekle telef eylemiş kimseler için (yapmakta oldukları şeyler) Allah’ı zikirden kaçınmaları, hayvânî arzularına düşkün olmaları vesair ahlâkî olmayan hareketleri (böyle süslenmiştir.) Onlar bu çirkin hareketlerini insaniyet eseri, bir medeniyet alâmeti, bir yükselme örneği gibi görür dururlar. Bunlara o çirkin hareketlerinin öyle süslü gösterilmesi, ya kendilerinin kötü inançlarından, bâtıl hareketlerinden dolayı haklarında cezaya vesile olmak, kendilerini horluğa düşürmek, yardımdan mahrum bırakmak hikmetinden dolayı Allah tarafından vâki olmaktadır. Veyahut şeytan tarafından bir vesvese, bir yalan yere aldatma neticesi olarak vuku bulmaktadır.
Yunus 10:13
Bu mübârek âyetler, geçmiş bir çok kavimlerin yapmış oldukları küfr ve zulm yüzünden helâk olup gitmiş olduklarını beyan ile müslümanları uyanmaya dâvet ediyor, onların yerlerine geçen Muhammed ümmetinin de artık o geçmiş ümmetler gibi hareket etmemelerini şöylece ihtar buyuruyor. (And olsun ki) Yüce zatıma and olsun ki, Ey Mekke ehli!. Ey Hz. Muhammed’in Peygamberliğini tasdik ile mükellef olan kimseler!. (Biz sizden evvelki nice nesilleri) Nuh kavmi, Âd kavmi ve benzerleri gibi bir çok eski kavimleri (zulmettikleri) Peygamberlerini yalanlayıp, sapıklıklarına devam edip durdukları (zaman helâk ettik) kendilerini lâyık oldukları cezalara mutlaka kavuşturduk, (halbuki onlara Peygamberleri mucizeler ile) sözlerinde doğru olduklarını gösterir açık ve parlak delillerle (gelmişlerdi) artık onlarca şüphe edilecek bir taraf kalmamıştı. Ona rağmen yine yalanlamalarında devam ediyorlardı. Evet… (Onlar ise) O helâke uğramış miletler ise (imân eder olmadılar) onlar kabiliyetlerini, yaratılışlarını kötüye kullanmış oldukları için imân edecek bir yetenekte değillerdi, onların küfr üzere ölecekleri Allah katında biliniyordu. (İşte günahkâr kavimleri) Peygamberlerini yalanlayan, küfr ve şirk üzere devamda bulunan herhangi bir topluluğu (biz böyle) eski kavimleri helâk ettiğimiz gibi (cezalandırırız) helâke uğratırız. Artık ey son Peygamberi inkâra cür’et eden, cahil guruplar!. Siz de bunu düşünüp de o inkânnıza nihâyet veriniz. Yoksa sizin âkıbetiniz de geçmiş kavimlerin akibeti gibi helâkten ibâret olacaktır.
Yunus 10:14
Ey kendilerine Peygamberlerin en şereflisi gönderilmiş olan Muhammed Ümmeti!. (Sonra) O eski kavimleri helâk etmemizi müteakip (siziyeryüzünde halifeler yaptık) onların yerlerine sahip oldunuz, tarihî hallerini öğrendiniz. Sizi bu durumda bulundurdu (ki, nasıl amelde bulunacağınıza bakalım.) yeryüzünde hayır mı yoksa şer mi işleyeceğiniz meydana çıksın, hayat tarzınız görülsün, ona göre hakkınızda mükâfat veya ceza verelim. Yani: Hal ve tavırlarınıza bakıp gören bir zâtın vereceği hükm, yapacağı muamele gibi bir hükmde, bir muamelede bulunalım, tâki hiçbir mazeret, bir bahâne ileri sürmenize mahal kalmasın. Yoksa Kâinatın Yaratıcısı bütün mahlûklarının kabiliyetlerini, neler yapacaklarını daha meydana gelmelerinden evvel de bilmektedir. Şüphesiz buna inanıyoruz.
Yunus 10:15
Bu mübârek âyetler, bir takım inkârcıların Kur’an’ı Kerim hakkındaki cahilce taleplerini red etmektedir. O Kitab-ı Kerim’in ilâhî vahye dayanmış olup kimse tarafından değiştirilemeyeceğini ve bozulamayacağını ve Rasûlü Ekrem’in hayat tarzı bilindiğinden onun gerçeğe aykırı bir iddiada bulunmayacağını bildirmektedir. Cenâb-ı Hak’ka ve onun âyeti celîlesine karşı iftiracı şekilde harekette bulunanların da en zalim, kurtuluş ve selâmetten en mahrum kimseler olduğunu ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onlara) O müşriklere, inkârcılara (bizim açık ayetlerimiz) Hz. Muhammed’e indirilmiş olan Kur’an-ı Kerim (okunduğu zaman) Allah’ın birliğine, Muhammed peygamberliğinin doğruluğuna işaret ve şahitlik eden Kur’an âyetleri okununca (bize kavuşacaklarını urumayanlar)yani: Cenâb-ı Hak’kın azâbından korkmayanlar, sevâbına kavuşma arzusunda, ümidinde bulunmayanlar (dedi ki:) Ya Muhammed!. -Aleyhisselâm- (bundan) bize okuduğun Kur’ân’dan tertibi ve mânâsı itibariyle (başka bir Kur’an) kendi tarafından (getir) bize onu oku (veya bunu değiştir.) bunların mânâlarını başka başka lâfızlar ile bildir. Başka bir tarzda tebliğ et. Resûlüm!. Onlara (de ki: Onu) o Kur’an-ı Kerim’i (kendi tarafımdan değiştirmek) bozmak ve değiştirmek (benim için doğru olamaz) bu hiçbir şekilde düşünülmüş değildir, (ben ancak bana vahy olunana tâbi olurum) Ben ona göre emir ve yasaklamada bulunurum, (başka değil) Ben hiçbir âyeti kendiliğimden değiştiremem ve yürürlükten kaldıramam. (şüphe yok ki) Öyle arzunuz doğrultusunda bir değiştirme ve bozmaya cür’et ile, (Rabbime isyan eder olursam büyük bir günün) kıyâmet âleminin (azâbından korkarım) ilâhî açıklamaların aksini iddiaya cür’et eden herhangi bir şahsın öyle büyük bir azâba uğrayacağına inanmış bulunmaktayım, artık öyle bir azâbı gerektirecek bir şeye nasıl cür’et edebilirim?.
Yunus 10:16
Resûlüm!. Senden Kur’an-ı Kerim’in değiştirilmesini isteyen müşriklere (De ki: Eğer Allah Teâlâ dileseydi onu) o Kur’an-ı Kerim’i (size okumazdım) onu bana indirmezdi, onu size okumakla beni mükellef kılmazdı (ve onu size bildirmezdi) o Kur’an-ı Kerim’in lisanımla, tebliğim ile size bildirmiş olmazdı. Binaenaleyh onun size bildirilmesi, bir ilâhî bir iradeye dayanmaktadır, (muhakkak ki, ben ondan evvel) o Kur’an’ı Kerim’in bana vahyinden önce (sizin aranızda bir ömür sürdüm) kırk sene beraber yaşamıştık, bu müddet içinde ben ne bir kitap mütalâa etmiş, ne bir kimseden birşey okumuş öğrenmiş değildim. Siz benim o halimi pekâlâ biliyordunuz. Şimdi böyle fevkalâde edebî, bir çok ilimleri, içeren, hikmetli bir kitabı size tebliğ edişim, bir harikadan, bir mucizeden başka neye yorumlanabilir?. (Siz hiç akıllıca düşünmez misiniz?.) bir tefekkür ve mülâhazada bulunmaz mısınız ki, böyle belâgat ve fesahati karşısında bütün âlimlerin, fasih beliğ ediplerin âciz kalmakta oldukları pek yüce bir kitabı, hayatı boyunca tahsil görmemiş bir kimse kendi tarafında tertip ve tanzim edemez. Artık öyle bir kutsal kitap nasıl inkâr edilebilir?. Onun değiştirilmesi ve bozulması, bir insandan nasıl istenilebilir?. Bu ne kadar cahilce bir iddia, bir temenni değil midir?.
Yunus 10:17
(Artık Allah Teâlâ’ya karşı yalan yere iftirada bulunan) Cenab’ı Hak’ka ortak veya evlât isnâdına cür’et eden ve o Yüce Mâbud a ait olmayan bir kitabı ona isnat eyleyen kimseden (veya onun âyetlerini yalanlayandan) o ezelî yaratıcının birliğine delâlet eden hârikaları, onların doğruluğunu kabul etmeyen bir şahıstan (daha zalim kim vardır) elbette ondan daha zalim kimse yoktur. Artık (şüphe yok ki,) öyle müşrik, inkârcı olan (suçlular) hiçbir şekilde (kurtuluşa) onlar ebedî olarak azap görüp duracaklardır. Ne büyük bir felâket!.
Yunus 10:18
Bu âyeti kerime müşriklerin hiçbirşeyegüçleri yetmeyen bir takım putlara ne kadar ahmakça bir kanaatle tapınmakta olduklarını bildiriyor. Mevcut olmadıklarından dolayı Allah’ın ilminin teallukuna mahal olmayan asılsız şeyleri var sanarak ne yanlış lâkırdılarda, ne müşrikce hareketlere bulunduklarını teşhir ediyor. Şöyle ki: (Ve onlar) O müşrikler (Allah Teâlâ’yı bırakıp kendilerine ne) ibâdet edilmediği takdirde (zarar ve ne de) ibâdet edildiği takdirde (menfaat veremiyecek olanlara) bir takım putlara (ibâdet ederler) öyle ibâdete lâyık olmayanları mabut edinirler. (ve) O ibâdet ettikleri şeyler hakkında (derler ki, bunlar Allah Teâlâ’nın yanında bizim şefaatcilerimizdir.) Biz bunlara tapıyoruz ki, yarın âhirette bize şefaat etsinler. Resûlüm!. O cahillere (de ki: Allah Teâlâ’ya ne göklerde ve ne de yerde bilmediği bir şeyi mî) yani: Hiç bir yerde mevcut olmayıp vehm edilmiş bulunan, asla vücudu bulunmayan bir şefaatçi mi (haber veriyorsunuz?.) o putlar öyle bir şefaate kaadir selâhiyetli değildirler ki, onların yapacakları şefaate ilâhî İlim lâyık olsun. Böyle bir şefaat asla olamaz, (o) Yüce Yaratıcı (onların) o müşriklerin Yüce Allah’a (ortak koştukları şeylerden) ve onların küfr ve şirkinden (uzaktır, yücedir.) Evet… Cenâb-ı Hak’kın o kendisine ortak kabul edilip şefaatleri beklenilen putlardan ve bütün noksanlık lekelerinden yüce olduğu apaçıktır. Onun bütün kâinattan yüce olduğu hakikatın kendisidir. Bütün insanların en önde gelen vazifesi de o Yüce Yaratıcı Hazretlerini böyle bilip böyle inanmaktadır, ondan başka hiç bir şeye ibâdet etmenin câiz olmadığını kesinlikle bilip ancak o ezelî ve kerem sahibi mâbuda ibâdet ve taatte bulunmaktır.
§ Tefsiri Kebirde ve Essiracül Münir’de bildirildiği üzere bir takım müşrikler, şu gibi bâtıl ihtimallerden dolayı putlara, heykellere tapmakta, onları kendileri için şefaatçi kabul eylemektedirler.
(1) Bir kısım müşriklere göre bu âlemin çeşitli iklimlerinden her biri için eflâk âleminin ruhlarından belirli bir ruh vardır. Artık bu ruh için bir put tayin etmişler, bu ruha ibâdet etmek maksadıyle o puta ibâdetle meşgul olmuşlardır. Sonra da şöyle inanırlar ki, o ruh, Yüce Allah’ın kuludur, ona ibâdette bulunur.
(2) Bir kısım müşrikler, yıldızların da Cenab’ı Hak gibi ilahlığa lâyık olduklarına kaani bulunmuşlar, sonra yıldızların doğduğu, battığı ve dâima karşılarında bulunmadıkları için yıldızlar için muayyen putlar yapmışlar, bu putlara ibâdet ederek bununla o yıldızlara ibâdet kasdinde bulunmuşlardır.
(3) Bir kısım müşrikler de yapmış oldukları putların üzerine tılsımlar = sihir nevinden kuruntu şeyler koymuşlar, sonra onlara bu şekilde yaklaşmak isteyerek tapınmışlardır.
(4) Bir takım müşrikler de putlarını kendi Peygamberlerinin, büyüklerinin birer sureti olmak üzere tertib etmişler ve iddia eylemişler ki, bu heykellere ibâdetle meşgul olurlarsa o büyükleri kendileri için Allah katında şefaatçi olurlar.
(5) Bir takım müşrikler de Cenâb-ı Hak’kın bir en büyük nur, meleklerin de birer nur olduklarına inanmışlar, artık Allah’ın zatı için en büyük bir put, meleklerin suretleri için de birer başka suretler vücude getirmişler, bunlara tapınmakta bulunmuşlardır.
(6) Bir kısım müşrikler de ihtimâl ki, Hululiye mezhebinde bulunmuşlar, Allah Teâlâ’nın bazı yüce, şerefli cisimlere girdiğine inanmışlar, o cisimler adına putlar yaparak onlara tapınıp durmuşlardır. Müslümanların bazı din büyüklerinden şefaat beklemeleri, onların kabirlerini ziyaret ve imar eylemeleri ise onlara bir ibâdet maksadıyle değildir. Allah’ın izni olmadıkça onların şefâatte bulunamıyacaklarını bilirler. Artık öyle din büyüklerine sadece sahip oldukları dinîfaziletten dolayı hürmet etmek, Cenâb-ı Hak’kın müsaadesi ile onların şefaatde bulunabilmelerini ümit eylemek, elbette ki putperestlerin o cahilce halleriyle mukayesesi asla mümkün değildir. Her müslüman bilir ki, hiçbir mahlûka karşı ibâdet maksadiyle saygıda bulumak asla câiz olamaz. Müşriklerin putlara, mahlûklara karşı ibâdette bulunmalarının ne kadar bâtıl bir kanaat neticesi olduğunu bu âyeti kerime göstermiş bulunuyor.
Şöyle ki:
(1) Putlar, heykeller bütün cansız varlıklar kabilinden şeylerdir. Bunlar bir kimseye ne fâide ve ne de zarar verecek bir mahiyette değildirler. Kendilerini parça parça edenlere karşı bile müdafaaya asla kaadir olamazlar. Artık bunlardan ne beklenir?.
(2) Mâbud olan, ibâdet edenden daha ziyade kudretli bulunmalıdır. Halbuki putlara tapanlar, o putlardan daha kudretlidirler. O putları kendileri yapıyorlar, kendileri yürütüyorlar, kendileri muhafaza ediyorlar. Kendileri böyle harekete, faaliyete, nefislerini muhafazaya kaadir oldukları halde taptıkları putlar bundan mahrumdurlar. Artık böyle âciz şeylerden ne beklenebilir?.
(3) İbâdet, saygı türlerinin en büyüğüdür. Böyle bir saygıya ise kendisinden en büyük nimetlerin sâdır olduğu zâttan başkası lâyık olamaz, insanlara hayatı, akıllı, kudreti, hayat ve âhirete ait faydalan ihsan eden ancak Allah Teâlâ Hazretleridir. Artık ondan başkasına öyle son derece bir saygı nasıl yapılabilir?. “Ondan başka ilâh yoktur…”
Yunus 10:19
Bu âyeti kerime, insanların vaktiyle bir millet halinde olup daha sonra ihtilafa düşmüşolduklarını, bu ihtilâfın cezasına bir hikmet gereği derhal kavuşturulmayıp onlara bir müddet mühlet verilmiş olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve insanlar) Vaktiyle (bir ümmetten) aralarında birlik bulunan bir cemaatden (başka değildi) yani: hepsi de İslâmiyetten ibaret olan hak bir din üzere idiler. Çünki Allah’ın birliği esasına sahip olan İslâmiyet, selim fıtrat gereğidir. İşte insanlar, başlangıçta bu yaratılış üzere idiler. Aralarındaki bu birlik Hz. Adem’den itibaren Habil’i, Kabil’in öldürdüğü zamana kadar devam etmiştir. Veya İdris veya tufandan sonra Nuh Aleyhisselâm’ın zamanında tahakkuk etmiştir. (Sonra ihtilâfa düştüler) yani: Bir kısmı dinde sebat etti, bir kısmı da küfre düştü. Selîm yaratılışa aykırı bir vaziyet aldı, (eğer Rab’bin tarafından geçmiş) ezel âleminde beri takdir buyurulmuş (bir kelime) ilâhî bi hüküm, bir kısım hadiseler, ihtilaflar hakkındaki mükâfatların ve cezaların tehirine, kıyâmet gününe bırakılmasına ait bir ilâhî takdir (bulunmasa idi) böyle bir tehir, hikmet gereği olmasa idi (onların) o insanların (arasında ihtilâfa düştükleri şey) ilâhî din (hususunda elbette ki) derhal (hükm olunurdu) sözlerinde, hareketlerinde doğru olanlar yaşatılır, bâtıl yapanlar da hemen helâke mâruz bırakılırdı. Fakat Cenâb-ı Hak’kın rahmeti gazabına sabk etmiştir. İnsanlara düşünüp hallerini ıslah edebilmeleri için bir yaşayış müddeti verilmektedir. Bu da bir ilâhî merahmet eseridir. Ve böyle bir müddet verilmesi, insanların bir mazeret ileri sürmelerine selâhiyetleri kalmamak hikmetini de içermektedir.
Yunus 10:20
(Ve) Mekke’deki müşrikler, (derler ki: Ona)yani peygamberlik iddiasında bulunan Muhammed Aleyhisselâm’a (Rabbi tarafından bir mucize) bir harika (indirilmeli değil midir?.) o da diğer Peygamberlerin göstermiş oldukları âsâ, beyaz el, ölüleri diriltmek gibi bir harika meydana getirmelidir ki, peygamberliğini tasdik edelim. Resûlüm!. O inatçı inkârcılara (de ki: Gayıp ancak Allah içindir) insanlar için hikmet ve menfaat görülemeyecek hususları bilmek Cenâb-ı Hak’ka mahsustur. Bir takım hârikaların meydana getirilip getirilmemesi de O Yüce Yaratıcının iradesine, hükmüne aittir. Ben ona nasıl karışabilirim. Benim vazifem İslâm dinini tebliğdir. (Artık) Ey inkarcılar!, (siz bekleyiniz) Bakınız ki, sonunuz ne olacak, nasıl azaplara uğrayacaksınızdır, (şüphe yok ki, ben de, sizinle beraber) hakkınızda Cenâb-ı Hak’kın ne yapacağını (bekleyenlerdenim) bakalım ne gibi azaplara mâruz kalacaksınızdır?. Evet… Kur’an gibi bir eşsiz kelâm, bir ebedî mucize meydandadır. Bunun benzerini getirmekten âciz olduğunuz açıktır. Artık başka bir mucize istemenize ne lüzum var?. Sizin bu haliniz, en büyük bir cehalet eseridir, en açık bir inâdî küfürden başka değildir. Binaenaleyh bunun cezasını bekleyiniz, şüphe yok ki, ergeç bu cezaya kavuşacaksınızdır.
Yunus 10:21
Bu âyeti kerime,mucizeler talebinde bulunan inkârcı bir kavmin ruh hallerini teşhir ediyor, işlediklerine nâil olsalar da yine inkârdan, inattan vazgeçmiyeceklerini bildiriyor, onlara o hilekârca, inkârcı hareketlerinin cezalarına kavuşacaklarını ihtar buyuruyor. Şöyle ki: (insanlara) Allah’ınnimetini takdir etmeyen, inkârcı bir kavme (kendilerini kaplayan bir sıkıntıdan) bir şiddetden, bir belâdan, bir kıtlık ve pahalılıktan (sonra bir rahmet) bir sıhhat, bir genişlik (tatdırdığımız zaman) ona şükr edecekleri yerde bilâkis (bizim ayetlerimiz hakkında onların derhal bir kötü hareketleri vardır) o mukaddes âyetleri yalanlamaya, onlar ile alaya cür’et ederler. Nâil oldukları nimetleri Cenab’ı Hak’tan bilmezler. Onları bir takım vehm edilen kuvvetlerin, putların kendilerine verdiğine kaani bulunurlar. Rivayete göre cahiliyet zamanında Mekke ahalisi yedi sene kıtlık ve pahalılığa uğramışlar, âdeta helâk olacak bir hâle gelmişlerdi. Sonra Cenâb-ı Hak, merhamet buyurmuş, yurtlarına bol bol yağmurlar yağdırmış, bolluk, ucuzluk ihsan etmişti. O ahali ise bundan bir öğüt almamış, yine küfr ve inada dönüvermişlerdi. Resûlüm!. Onlara (de ki: Allah Teâlâ’nın tuzağı daha çabuktur) yani: Hak Teâlâ Hazretlerinin azâbı, cezası ‘daha çabuk bir şekilde sizin üzerinize gelir, sizi dilediği dakikada mahvedebilir. (Şüphe yok ki, bizim Resûllerimiz!.) koruyucu meleklerimiz, sizin bütün söylediklerinizi, yaptıklarınızı kaydeden o ruhanî memurlar, siz (ne tuzak yaparsanız hepsini yazarlar) hiçbir hareketiniz gizli kalmaz, lâyık olduğunuz akıbete kavuşursunuz. Artık ey inkarcılar!. Ey hakka dine karşı düşmanca vaziyet alanlar, ey bir takım tuzak ve hile ile insanlar doğru yoldan ayırmak isteyen sapıklar!. Pek korkunç sonunuzu düşünmeli değil misiniz?.
Yunus 10:22
Bu mübârek âyetler, bir nice üzüntülerdeR sonra bir ilâhî merhamet eseri olarak nimetlere, selâmetlere nâil olan bir takim insanların ne kadar inkârcı, kadir bilmezce hareketlerde bulunduklarına dair açık bir misâl göstermektedir, öyle dünyaya tapınarak nefislerine zulm eden kimselerin nasıl bir sorumluluğa mâruz kalacaklarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. (O) Sizi yaratan, nimetlere nâil eden (o) Kerem Sahibi Yaratıcı (dir ki: Sizi karada ve denizde yürütür) sizi bir nice nakil vasıtalariyle her tarafa seyrisefere muvaffak kılar (vaktaki gemilerde bulunursunuz) deniz yoluyla bir yere gitmek istersiniz (onlar da) o gemiler de içlerindeki (yolcular ile beraber lâtif bir rüzgâr ile) mülâyim bir hava ile (akıp gider) cereyanda bulunur, (ve) İçlerinde bulunan yolcular (onunla) o rüzgâr ile, o akıp giden gemiler ile (ferahlamrlar) bir neş’e içinde yollarına devam ederler. Derken (onlara) o gemilere veya o hoş, lâtif rüzgârların yerine (şiddetli esen bir rüzgâr gelir) o yolcuları rahatsız eder. (ve onlara) O gemilerde bulunanlara (her taraftan dalgalar hücuma başlar) kalpleri heyecan içinde kalır, (ve kendilerinin bununla tamamen kuşatılmış) Kurtuluş yolu kalmayıp tamamen helâke mâruz kalmış (olduklarını zannederler) artık başka sığınacak bir makam bulunmadığını anlıyarak ancak (Allah Teâlâ’ya dinde ihlaslılar olarak) ona başkasını ortak koşmaksızın (duada bulunurlar) ve derler ki: Yarabbi!. (Eğer bizi bundan) Bu musibetten, bu boğulmak tehlikesinden (kurtarır isen elbette biz) sana imân ederek ibâdet ve itaatde bulunanlardan (şükr edicilerden oluruz) Evet… Evvelce nâil olmuş oldukları nimetleri ‘hiç düşünmeden küfür ve isyana devam edip duran bir nice kavimler, öyle hayatları büsbütün tehlikeye mâruz kalınca kendilerine hangi zatın yardımcı olabileceğini anlamayabaşlar, ona karşı yalvarma ve yakarmada bulunurlar. Hayfaki onların bu halleri geçicidir, o tehlikeden kurtuldular mı yine evvelki kâfirce hallerine dönerler.
Yunus 10:23
(Fakat onları) O dalgalar arasında helâk olup gideceklerini zannetmiş olan kimseleri Cenâb-ı Hak (kurtarınca) onları kurtuluşa: Selâmet sahiline kavuşturunca (onlar derhal yeryüzünde haksız yere taşkınlıklarda bulunurlar) yine bozgunculuğa çalışır, yine küfür ve isyan yolunda koşar dururlar, İşte onlar öyle inatçı dönek kimselerdir. Artık (Ey insanlar!.) Ey insanlık zümresi!. Bir kere düşününüz, (şüphe yok ki, sizin taşkınlığınız) zulmünüz, işlediğiniz gayri meşru hareketiniz (kendi şahıslarınızın aleyhinedir) onların sorumluluğu, kötü neticesi sizlere yönelecektir. Küfrünüzün, nankörlüğünüzün zararlarını siz çekeceksinizdir. (Dünya hayatı bir meta’dır) Geçici bir zaman içindir, çabucak yok olur, bundan dolayı haktan ayrılmak, zulme cür’et etmek nasıl uygun olabilir?. Şunu da düşününüz ki: (sonra da dönüşünüz bizedir) Kıyâmet günü mahşere sevkolunacak, muhakemeye tâbi olarak lâyık olduğunuz cezalara kavuşacaksınızdır. (Artık) O ebediyet âleminde (biz de sizlere) bu dünyada iken (neler yapmış olduklarınızı elbette haber vereceğizdir) ne gibi isyanlarda, hakka tecâvüzlerde bulunmuş olduğunuzu size bildirerek onlardan dolayı sizi cezaya uğratacağızdır. Artık bu sonu düşünmeli değil misiniz?. Öyle fanî bir hayat, geçici bir menfaat için ebedî hayatınızı, selâmetinizi tehlikeye mâruz bırakmanız nasıl muvafık olabilir?.
Yunus 10:24
Bu mübârek âyetler, parlak, faideli görülen dünya varlığını, büyüyüp çoğalan ve yeryüzünü süsleyen; az sonra da mahv-ı perişan olup giden, kendisinden istifâde edilemeyen bir yeşillik manzarasına benzetmektedir. Böyle geçici bir varlıktan ziyâde Cenâb-ı Hak’kın dâvet etmekte olduğu ebedî selâmet âlemine önem verilmesi lüzumuna şöylece işaret buyurmaktadır: (Şüphe yok ki, dünya hayatının durumu) beğenilen durumu, hızla yok olması ve insanlara yönelen nîmetlerinin devamsız oluşu, insanların da ona aldanması bakımından benzeri (bir su gibidir ki, onu biz gökten indirdik) onu bulutlar vâsıtasiyle yeryüzüne yağdırdık (derken onunla) o su sebebiyle (insanların ve davarların) hayat sahibi nice mahlûkların (yiyecekleri şeylerden) sebzeler, meyveler, yeşillikler gibi muhtelif bitkilerden ibaret (olan yeryüzünün otları birbirine karışmış) büyüyüp gelişmiş (oldu) böyle fâideli bir manzara teşkil etti. (Vaktaki, yeryüzü) O bitkilerden böyle (ziynetini aldı ve bezendi) hoşa gider bir vaziyet almış bulundu (ve onun) o yeryüzünün (ahalisi mim üzerine kaadir) o mahsulâttan istifadeye muktedir (olduklarını sandılar) iyle bir zanna düştüler. (Hemen ona) O yeryüzüne (emrimiz) ziyade bir derecede sıcak veya soğuk vesâire gibi hususa ait bir ilâhî hükmümüz (geceleyin veya gündüzün geliverdi) hemen (onu) o ekinleri, mahsulâtı (sanki birgün evvel yok imiş gibi)yeryüzünde hiç vücude gelmemiş gibi (kökünden biçilmiş bir lalde kıldık) mahv ve yok eyledik. (İşte âyetleri) Yüce Peygamber vasıtasiyle, ‘Cür’an lisanı ile (düşünen bir kavme) öyle istifadeye kabiliyete sahip olan mümtaz air zümreye (böyle) ürünler hakkındaki temsil ve teşbih gibi bir şekilde (genişçe tevân ederiz) çünki bunlardan istifâde edebilirler, bu misallerden bir uyanış dersi alabilenler ancak tefekkür kabiliyetine sahip olan zatlardır. Özet olarak: Dünya halatı, dünya varlığı ne kadar parlak, fâideli görünse de bir takım büyüyüp gelişen bitkilerin, çiçeklerin, meyvelerin varlığı gibidir ki, az sonra sona erecektir. Artık akıllı olan kimseler, yalnız bunlar ile meşgul olup da ebedî saadeti temin edecek vazifelerini unutmak mıdırlar?. Elbette öyle bir hareket muvafık değildir. Asıl ebedî hayatın selâmet ve saadetini temine çalışmalıdır.
Yunus 10:25
İşte dinimiz bize o ebedî saadet yolunu göstermektedir. (Ve Allah Teâlâ) Bizleri (selâmet yurduna) cennet âlemine, nice ebedî nimetlere sahip olan ve içinde bulunacak zatlar ile meleklerin birbirine selâm vererek rahmet okuyacakları bir yüce, ebedî ikametgâha (dâvet ediyor) öyle bir saadete kavuşmaya vesile olacak vazifeleri bize emir ve tavsiye buyuruyor. (Ve) O Hikmet Sahibi Yaratıcı (dilediğini) kullarından hidâyete kavuşma kabiliyetine sahip bulunan herhangi ferdi (doğru bir yola hidayet buyurur) ki, bu da İslâm dininden ibârettir, İşte ebedî bir nimete, yok olmayacak bir selâmet ve saadete ermek isteyen her insan, bu ilâhî dine sarılmalıdır.
Yunus 10:26
Bu mübârek âyetler, güzelce amellerinden dolayı cennete nâil olacak zatların vasıflarını, vaziyetini bildirmektedir. Bir takım fenalıkları işleyenlerin de cehennemde ebediyen kalarak ne fena bir manzara teşkil edeceklerini ihtar buyuruyor. Şöyle ki: (Ihsanda bulunanlar için) Yani: İmân ve salih ameller sahibi olanlar için, tam bir ihlas ile ibâdet ve itaatte bulunanlar için (güzellik) güzel mükâfat, güzelliklerin timsâli olan cennetler yurdu vardır, (ve bir fazlası) da (vardır) bu da güzel amellerinin kat kat mükafâtıdır veya bir ilâhî lûtuf olarak haklarında ilâhî rızânın tecellisidir veyahut Cemâli ilâhîyi görmeğe mazhâriyettir. (Ve onların) Öyle cennete nâil olan muhterem kulların (yüzlerini ne bir karalık) bir siyah perde (ve ne de bir alçaklık) kıymetlerini düşürecek bir hakâret eseri kaplamaz bu gibi korkunç, alçaltıcı arızalar ehli cennete değil, ehli cehenneme mahsustur. (İşte onlar) O seçkin vasıflara sahip olan muhterem kullar (cennet ehlidirler) onlar Allah’ın yardımı sayesinde cennetlere nâil olacaklardır. (Onlar orada) O cennet âleminde (ebediyen kalıcılardır.) oradan asla çıkarılmayacaklardır. Onların haklarındaki nimetler daimîdir, öyle dünya nimetleri gibi yok olacak değildir.
Yunus 10:27
(Ve) Bilâkis (o kimseler ki) o küfre düşmüş olanlar ki: (kötülükleri kazandılar) İslâm dinini inkâr, isyanlara cür’et eylediler. Onların öyle yaptıkları her (kötülüğün cezası da kendi misli iledir) her kötülüğün cezası, o kötülüğe müsavîdir. Ondan ziyâde değildir. Bu, bir ilâhî adâlet gereğidir. Fakat bir güzelliğin sevabıbir ilâhî lûtuf olarak o güzellikten kat kat ziyadedir. On kattân yedi yüz kata kadar ziyade olabilir, (ve onları) O kötülükleri yapan kâfirleri (bir alçaklık) da (kaplar) büyük bir zillete, hakarete, hüsrana mâruz kalmış olurlar. Küfür gibi en büyük bir cinayetin karşılığı olan bir cezada bunlardan ibarettir. (Onlar için Allah’tan koruyacak) Kendilerini muhafaza edip koruyabilecek (birşey) de (yoktur) onlara yüz gösteren azâbı hiç bir şey onlardan bertaraf edemiyecektir, onların haklarında bir şefaatçi bulunamıyacaktır. (Onların yüzleri) Son derece siyah ve karanlık olacağı için (sanki geceden karanlık bir parçaya bürünmüştür) gibi olacaktır. Böyle çirkin, zulmetti bir vaziyet, onların küfür ve sapıklık içinde yaşamış olmalarının bir neticesidir. (İşte onlar) O pek çirkin vasıfları taşıyan küfür ve nifak sahipleri (ateşin yarân’ıdır) cehennem ehlidirler, (onun içinde) O ateşin cehennem çukurlarında (ebedî olarak kalacak kimselerdir) artık onlar için o ateşten kurtulmak ümîdi asla yoktur. Küfür ve şirkin cezâsı, böyle kesindir, ebedîdir.
Yunus 10:28
Bu mübârek âyetler, müşriklerin âhiret alemindeki diğer bir kısım rezil durumlarını bildirmektedir. Onlar ile taptıkları şeyler arasındaki ihtilâfı tasvir etmektedir. Ve mahşerde herkesin amellerinin ortaya çıkacağını ve müşriklere tapınmış oldukları şeylerden hiçbir fâide meydana gelmeyip hepsinin de birbirinden ayrılmış, lâyık oldukları cezaya kavuşmuş olacaklarını şöylece beyân buyurmaktadır: (Ve) Resûlüm!. Onlara hatırlat (o günü ki, hepsini) o kurtuluş bulacak zümreyi de, helâke mâruz kalacak taifeyi de(mahşere toplarız) onlardan hiç birini geri bırakmayız. (Sonra) Yüce Allah’a (ortak koşmuş olanlara deriz ki) ey müşrikler!, (siz de) Ve Cenab’ı Hak’tan başka kendilerine tapınmış olduğunuz (koştuğunuz ortaklar da yerlerinizde durunuz) bir tarafa ayrılmayınız, hakkınızda ne yapılacağını bekleyiniz. (Artık aralarını ayırmışızdır) O müşrikler ile Hak’ka ortak koştukları şeylerin aralarındaki münâsebet ve yakınlık kesilmiş bulunmaktadır, (ve onların koştukları ortaklar) Ve müşriklerin öyle kendilerine tapmış oldukları şeyler (der ki) Ey müşrikler! (Siz bizlere tapınır değil idiniz) siz şeytanların aldatmalarına kapılmış, onlara uymuş, o suretle onlara tapınmış idiniz.
§ Şeriklerden (ortaklardan) maksat, müşriklerin Cenâb-ı Hak’tan başka tapınmış oldukları herhangi bir mahluktur. Melekler, insanlar, cinler, aylar, yıldızlar, putlar bu cümledendir. Bunlara şerikler denilmesi, ya Cenab’ı Hak’kın kendilerine yönelteceği hitapta müşterek olmaları İtibâriyledir. Veyahut müşrikler dünyada iken mallarının bir kısmını bu taptıkları şeyler adına ayırırlar, onları kendi mallarında kendilerine bir nevi ortak tanırlardı. Bu itibarla o taptıkları şeyler kendilerine şerik sayılmıştır.
Yunus 10:29
(İmdi) O kendilerine tapılan mahluklar, mahşer günü derler ki, (Allah Teâlâ, bizim aramızla) Ey müşrikler!, (sizin aranızda şahit olmak için yeter) çünki o Yüce Yaratıcı bütün mahlûkâtın hallerini bilicidir. (Muhakkak ki, biz sizin) bizlere (tapınmanızdan elbette habersiz idik) biz size böyle bir ibâdette bulunun demedik ve sizin bizlere karşı böyle bir harekette bulunduğunuza vâkıf da olmadık.
§ Evet… Bir kere melekler, Peygamberler hâşâ böyle bir şeyi kimseye emretmiş olamazlar. Bir takım putlar ve cisimler ise zâten sözsöylemek insanlara bir şeyi teklif eylemek kabiliyetine sahip değildirler. Bunlar kendilerine tapılmasını elbette kimseye emretmiş değildirler. Fakat Cenâb-ı Hak âhiret gününde o putlara ve cisimlere de bir konuşma kâbiliyeti vererek o kendilerine tapınmış olan müşriklerden uzak olduklarını söyleyebilecek, kendileri müdafaada bulunacaklardır. Cenâb-ı Hak herşeye kaadirdir. Buna inanmışızdır.
Yunus 10:30
Artık (Orada) o mahşer yerinde, o pek korkunç yerde (her nefis) mü’minler de, kâfirler de, mutlu olanlar da, bedbaht olanlar da (evvelce yapmış) ne gibi amel takdim etmiş (olduğundan haberdar olacaktır) dünyada iken yapmış olduğu amellerin kendisine fâideli mi, zararlı mı olduğunu anlayacaktır. O amelleri kendisini ya mutluluğa veya bedbahüığa sevk etmiş bulunacaktır. (Ve) O müşrikler (gerçek sahipleri) Rableri, mütevelli âmirleri (olan Allah Teâlâ’ya dondurulmuş) kendi amelerine göre, o Yüce Mabudun cezasına kavuşmuş (bulunacaklardır.) Ve dünyada iken kendilerine ibâdet ederek ilâhlığı isnadı sûretiyle, (iftira eder oldukları şeyler de kendilerinden kaybolup gitmiş bulunacaktır) Öyle bir takım mahlukata “mâbudluk” isnadı, onlara karşı bu iftirâdan ibârettir. O müşriklerin öyle bâtıl bir inançta bulunmaları, o putlardan şefaat beklemeleri mahv ve perişan olup gidecektir. Kendilerine hiçbir fâide vermeyecektir. Bilâkis ebedî olarak azap çekmelerine sebep olmuş olacaktır. İşte küfür ve şirkin pek elem verici neticesi!.
Yunus 10:31
Bu mübârek âyetler, cahilce halleri anlatılan müşriklerin ne kadar fasit bir yol takib ettiklerini bir takım deliller ile ortaya koymaktadır. Bütün kâinatta Cenâb-ı Hak’kın hâkim, tek tasarruf sahibi olduğunu itiraf ettikleri halde başkalarına da tapmak aptallığında bulunan müşriklerin Allah Teâlâ’dan korkmaz olduklarını teşhir eylemektedir. Artık öyle haklarında ilâhî hükmün kararlaşmış olduğu, kâfirlerin imâna nâil olamayacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. O halleri hikâye olunan müşriklere (De ki: Sizi gökten) yağmurlar ile, yayılan aydınlıklar ile (ve yerden) bitirilen çeşit çeşit mahsuller ile (kim rızıklandırıyor?.) Sizler yeryüzünde yaşayarak bunlardan istifâde edip duruyorsunuz. (Ve) Size ve diğer hayat sahiplerine verilmiş olan (o işitme kuvvetine ve gözlere sahip olan kimdir?) bunları yaratan, birer hayret verici yaratılış üzere tanzim eden ve bunları size verip muhafaza buyuran hangi zattır?. (Ve kimdir ki,) hangi kudret sahibidir ki, (ölüden diriyi) nutfelerden insanları, yumurtalardan kuşları (çıkarır) vücude getirir (ve dinden de ölüyü çıkarır) meselâ: insanlardan nutfeleri, kuşlardan yumurtaları var eder. (ve kimdir işleri tedbir eden?.) Bütün yüksek ve alçak âlemlerde ruhlar ve cesetler sahalarında mahlûkatın işlerini tedbir eden, hayatlarını tanzim, idarelerini temin, kendilerini faaliyete nâil buyuran hangi mukadddes zattır? Şüphe yok ki, o müşrikler (Derhal diyeceklerdir ki. Allah) bütün bunları yaratan, besleyen, idâre eyleyen muhakkak ki, Yüce Allah’tır. (Artık) O müşrikler, kibirlenmeye, inada kaadir olamayarak böyle bir itirafta bulunacaklardır. O halde Resûlüm!. Onlara (de ki: Siz korkmaz mısınız?.) karşınızda Allah’ın kudretine, birliğine ait bu kadar deliller parlayıpdururken, siz de bütün halk ve tedbirin, bütün dünya ve âhiretteki varlıkların Cenâb-ı Hak’ka aidiyyetini itiraf ederken artık öyle putlara tapınmanın cezasından hiç korkup endişede bulunmaz mısınız?. Nedir bu kadar gaflet ve cehâlet!.
Yunus 10:32
(İşte sizin hak olan) birliği, .rab oluşu kuşkusuz sâbit bulunan (Rabbiniz) Yaratanınız, işlerinizi yöneten, mabudunuz (o) kuvvet ve yüceliği, bütün kâinattaki yaratıcılık ve hâkimiyeti sâbit olan (Allah Teâlâ’dır) bunu her akıl sahibi anlayıp itiraf eder. (Artık haktan sonra) Batıldan (sapıklıktan başka ne vardır?.) elbette ki, hak ile bâtıl arasında başka bir vasıta yoktur. Binaenaleyh başkalarına tapanlar, hakkı bırakmış, bâtıla yönelmiş olurlar. (O halde) Ey müşrikler!, (nasıl çevriliyorsunuz?.) Cenâb-ı Hak’ka ibâdeti bırakıp da öyle bir takım putlara, mahlukata nasıl ibâdete cür’et ediyorsunuz?. Bu ne kadar fena, müşrikce bir hareket!.
Yunus 10:33
(İşte) Allah’ın rab oluşu tahakkuk etmiş, haktan başkasına ibâdetin bir sapıklık olduğu taayyün eylemiş bulunduğu gibi (fişka düşmüş olanların) mahlûkata tapmak sapıklığına düşmüş bulunanların (aleyhine Rabbin kelimesi) Cenâb-ı Hlak’kın ilmi, hüküm ve kazası, ezelî takdiri (şöylece) Allah’ın rablığının tahakkuku, maktan başkasına ibâdetin bir sapıklık olduğu gibi (tehakkuk etmiştir ki, şüphe yok onlar imân etmezler) ebediyen ilâhî azâba mâruz kalırlar. Bu husustaki ilâhî kelime ve ilâhî irâde artık muhakkaktır ki, asla değişmeyecektir. İşte açık delilleri inkâr eden, kendi vicdanî kanaatlerine de muhalefette bulunarak küfür üzere ölüpgidenlerin âkibetleri böyle ebedî bir felâkettir.
Yunus 10:34
Bu mübârek âyetler, Allah’ı birlemenin doğruluğu, ortak koşmanın bâtıl olduğu hakkında ayrıca delilleri kapsamaktadır. Cenâb-ı Hak’tan başka kâinatı var eden, dilediğini hidâyete nâil edebilen başka bir zatın bulunmadığını bildirmektedir. Artık öyle bir Yüce Mâbuddan başkalarına da tapınmakta bulunan müşriklerin hareketlerini kınamaktadır. Ve kuru bir zanna tâbi olup kesin ve doğru bir itikaddan mahrum olanların hakkı idrakten, hidâyete kavuşmaktan uzak bulunmuş olacaklarını da ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. O müşriklere (de ki: Sizin koştuğunuz ortalardan) kendi ortaklarınız iddia ederek adlarına bir kısım mallarınızı ayırmış ve kendilerine tapınmakta bulunmuş olduğunuz putlarınızdan (halkı ilk kez var eden) yoktan vücude getiren (sonra da onu) öldükten, mahv olup izi kalmadıktan sonra (iade eyleyen) yeniden vücude getiren (bir kimse var mıdır?.) hangi bâtıl mabudunuz bunu yapabilir?, elbette muktedir olmadıklarını bilirsiniz?. (Allah Teâlâ ise halkı ilk kez yaratır) vücuda getirir (sonra da onu) öldürür, mahveder, dilediği zaman da yine onu (iade eder) tekrar hayata vücude kavuşturur. Bunu ey müşrikler!. Siz de itiraf edersiniz, (artık siz nereden) Ne sebeple (sapıttırıhyorsunuz?.) haktan bâtıla döndürülüyorsunuz?. Bu kadar deliller mevcut iken neden Cenâb-ı Hak’tan başkalarının mâbud olamayacağını anlamıyorsunuz da şirke, sapıklığa düşüyorsunuz?. Bu ne kadar cahilce bir hareket!.
Yunus 10:35
Yüce Resûlüm!. O müşriklere (De ki: Sizin koştuğunuz ortaklardan) putlarınızdan insanları (hakka hidâyet edecek bir kimse var mıdır?.) Onların arasında deliller gösterecek, resuller gönderecek, hidâyetleri halk edecek bir fert mevcut mudur?. Elbette mevcut olmadığı muhakkaktır. Ey Yüce Peygamber!. O gafillere (de ki: Allah Teâlâ Hak’ka hidâyet eder) dilediğini hidâyete kavuşturmak, yalnız onun kudret elindedir, böyle bir kudret başkalarında mevcut değildir. (Artık) Düşününüz!, (hakka hidâyet eden zat mı uyulmaya) Kendisine ibâdet ve itaat edilmesine, ilâhî hükümlerine riâyet olunulmasına (daha haklıdır, yoksa) Allah tarafından (hidâyet olunmadıkça kendi kendine hidâyete <eremeyecek kimse mi?.) elbette ki, böyle kendisini bizzat hidâyete erdirmekten âciz bir kimse, başkalarını da asla hidâyete erdiremez. (Artık sizin için ne var?.) Ne gibi ruhî bir hastalığa mâruzsunuzdur, (nasıl hükmediyorsunuz?.) kendilerine uyulmaya lâyık olmayan şeylere tâbi olarak onları da birer mâbud ediyorsunuz. Bu kadar akla, hikmete aykırı bir şeyi neden düşünüp anlayamıyorsunuz?.
Yunus 10:36
(Onların) O müşriklerin veya insanların (ekserisi) Cenâb-ı Hak’kın varlığını ikrar hususunda (zandan başka birşeye tâbi olmaz) onların ikrarları kesin bir inanca, kabüle şayan olacak şekilde bir delile dayanmış değildir. Bilâkis kum bir zanna, sâdece öncekilerden işitmiş olduklarına dayanmaktadır. (Zan iseşüphe yok ki,) sahibini (hiçbir şey ile hakkın) kesin bir şekilde bilip tasdik etmek gibi sahih bir inancın (yerini tutmaz) çünki inançla ilgili meselelerde zan kâfi değildir. Onları kesin olarak tasdik etmek lâzımdır. Meselâ; Peygamberimizin risâletini kesin olarak bilip tasdik etmek icabeder, onun peygamberliğini bir zan ve tahmine binaen kabul etmek dînen asla geçerli değildir. Bir mü’min, kendisinin kesin şekilde mü’min olduğunu bilip gerektiğinde itiraf etmekle mükelleftir. Bir zandan dolayı “inşaallah mü’minin)” demesi kâfi değildir. Fakat kesin olarak inandığı halde sırf Allah’ın adı ile teberrük için, veyahut âhirete ne suretle ölüp gideceğini bilmediği için güzel bir sona kavuşmak ümidiyle veya bir tevâzu, bir nefsi hazm maksadiyle “inşaallah ben mü’minim” demesi câiz, imâna aykırı değildir. Bir de İmamı Şafiî’ye göre imanın mahiyeti, inanmak ile ikrardan ve amelden ibârettir. Bir kimse Allah’ın emrine tam uygun bir şekilde amelde bulunabileceğini kestiremez. Bu itibarla “inşaallah mü’minim” demesi İmânına mâni değildir. Çünkü bir mahiyetin cüz’îlerinden böyle birinde şüphe edilmesi, o mahiyetin tamamında şüpheyi icab etmez. (Allah Teâlâ ise muhakkak ki,) O müşriklerin ve bütün mahlûkâtının (ne yaptıklarını) nasıl itikadda, amelde bulunduklarını ve bu cümleden olarak onların nasıl zanna tâbi olup yakîn derecesinde hak olan bir şeyi yalanladıklarını (tamamiyle bilicidir.) Artık şüphe yok ki, o müşrikleri de o kötü itikatlarından o yalanlamaya cür’etleri yüzünden ebediyen cezalandıracaktır.
Yunus 10:37
Bu mübârek âyetler, Kur’an-ı Kerim’in önceki kitapları tasdik edici, çok hakikatlarıaçıklamış olan bir ilâhî kitap olup başkalarına isnad edilmeden yüce bulunduğunu bildirmektedir. Kur’an-ı Kerim’in bir sûresinin bile benzerini getirmeğe insanlığın muktedir olmadığını beyân ve aksini iddia edenleri benzerini getirme meydanına dâvet etmektedir. Ve hikmet beyân eden Kur’an’ı yalanlayanların önceki kitapları yalanlayanlar gibi cahillerden olup ne elem verici âkibetlere mâruz kalacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Resûlüm!. O inkârcılara de ki: (bu Kur’an) bu bir nice İlim ve fenleri içeren, hikmet ve belâgat mucizesi olan ilâhî kitap (Allah’tan başkasına isnat edilerek iftirada bulunulamaz.) bu bir ilâhî kelamdır, başkası tarafından Allah adına bir iftira olarak tanzim edilmiş değildir. Buna insan gücü yeterli değildir. Bunu Hz. Muhammed’in kendi tarafından Allah adına tertib etmiş olması nasıl iddia edilebilir?. (Velâkin o) Kur’an-ı Kerim (kendisinden önce olanı) Tevrat ve İncil gibi diğer Peygamberlere verilmiş olan hangi bir semavî kitabı (bir tasdiktir) o kitapların içeriklerini haber vermektedir, nice tarihte meçhul kalmış, eski hadiseleri hikâye etmektedir, Hz. Muhammed ise okuma yazma bilmezdi, önceki kitapların içeriğini bilmezdi. Artık Kur’an’ın onları haber vermesi, onun ilâhî vahye dayanan bir kitap olduğuna açık bir delildir. (Ve kitabın bir açıklamasıdır) dinî hükmlerin ve diğerlerinin bir açık beyânıdır. (Onda bir şüphe yoktur.) O muhakkak bir ilâhî kitaptır. (Âlemlerin Rabbi tarafından -indirilmiştir-) indirilmiş veya üstün kılınmış artık onu başkalarına isnat etmek asla doğru olmaz.
Yunus 10:38
(Yoksa onu) O Kur’an’ı Kerim Hz. Muhammed (uydurdu mu diyorlar?.) Evet… Omübârek Peygambere böyle bir iftirada bulunuyorlar. Ey Yüce Peygamber!. Onlara (De ki: Eğer siz doğru sözlü kimseler iseniz) eğer gerçek durum, sizin dediğiniz gibi ise (onun benzeri bir sûre getirin) belâgat ve fesahat itîbariyle, onun o güzel, lâtif nazmı şekliyle bir sûre tertib ve tanzim ediniz (ve) bu hususta (Allah’tan başka gücünüz yettiği) kendisinden yardım dilemeğe muktedir olduğunuz hangi bir (kimseyi de çağırınız) size yardım etsin, hep birlikte çalışarak öyle bir sûre vücude getiriniz. Heyhat!. Bu kabil mi?.
Yunus 10:39
(Hayır) Onların Kur’an hakkındaki sözleri cahilce bir iddiadan ibârettir (onun ilmini kuşatamadıkları) daha ilk işitip âyetlerinin ihtiva ettiği hakikatleri anlamış bulunmadıkları (ve daha tevili) gayıplara, geleceklere, vaad ve tehdide ait verdiği haberler henüz (kendilerine gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar) onu bir iftira eseri kabul ettiler, onu Allah nâmına yalan yere isnat edilmiş bir eser sanıverdiler. Evet… (Onlardan) O peygamber asrındaki müşriklerden (evvelkiler de böylece) o müşrikler gibi (yalanlamada bulunmuşlardı) kendilerine gönderilmiş olan peygamberleri ve kitapları inkâra cür’et eylemişlerdi, sonra da o inkârları yüzünden Allah’ın kahrına uğramışlardı. (Artık) Habibim!. (Bak ki, zalimlerin) O Peygamberleri yalanlamakla kendi nefislerine zulm etmiş olan münkirlerin (akibeti nasıl olmuştur) ne kadar müthiş bir felâketten ibâret bulunmuştur. İşte seni inkâr edenlerin âkibetleri de öyle helâkten, hüsrandan ibâret olacaktır.
§ Bu ilâhî beyân, Rasûlü Ekrem için bir tesellidir, bütün insanlık için de bir uyanma dersidir. Her insan, zalimlerin, mükirlerin,mâruz kalmış oldukları pek dehşetli sonlan düşünerek zulümden, hakka tecavüzden; inkârcı hareketlerden nefsini korumaya çalışmalıdır.
Yunus 10:40
Bu mübârek âyetler, İslâm dininin kabule dâvet edilen kimselerin bir kısmı İslâmiyet’i kabul edip bir kısmının da kabul etmiyeceğini ve böyle imândan mahrum olanların mes’uliyetleri kendilerine ait bulunacağını beyân buyurmaktadır. İslâmiyeti kabul etmeyenlerin de iki kısma ay rızıklarını, bir kısmı, peygamberin beyanlarını, Kur’ânî tebliğleri işittikleri halde mânen sağır oldukları için bunlardan istifâde edemeyeceklerini, diğer bir kısmı da İslâmiyetin hak olduğuna ait delilleri gördükleri halde mânen kör oldukları için bunları tasdikten mahrum bulunacaklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve) Resûlüm!, (onlardan) o senin kavminden, kendilerini İslâmiyet’e dâvet eylediğin kimselerden (kimisi ona) o Kur’an-ı Kerim’e, kendilerine tebliğ edilen İslâmî hükümlere (imân eder) güzelce bir düşünce neticesinde bu hakikatı anlar, kabul ederek İslâmiyet şerefine, nâil olur. (ve onlardan) Kur’an-ı Kerim’i inkâr edenlerden (kimisi de ona) o Kur’an-ı Kerim’e, onun tebliğ ettiği dinî hükmlere (imân etmez) onun ilâhî bir kitap olduğunu güzelce düşünmez, dinî hükmleri kabul etmiyerek küfür içinde kalır gider, (ve Rab’bin) İşe öyle (bozguncuları) küfrlerinde inat edip duranları (pek ziyade bilendir) onların bütün o kâfirce halleri Allah katında tamamen bilinmektedir. Artık onun cezasına hazırlansınlar. Ne büyük bir ilâhî tehdit!.
Yunus 10:41
(Ve) Resûlüm!, (eğer seni yalanlarlarsa) Kendilerine gösterilen delillere rağmen yine inkârlarından ayrılmazlarsa (artık) onlara (de ki: Benim amelim banadır) benim ibâdet ve itaatimin sevabı mükâfâtı bana aittir, (sizin amelleriniz de sizedir) siz de kendi küfür ve isyanınızın cezâsına kavuşacaksınızdır. Ben sizden uzak bulunmaktayım. (Siz benim işleyeceğimden uzaksınız) Siz benim fiil ve hareketlerimle alâkadar olacak değilsinizdir. (ben de sizin işleyeceğiniz şeyleren uzağım) sizin inkârcı ve bozguncu şekildeki amellerinizden dolayı ben mes’ul olmayacağımdır. Evet… Rasûlü Ekrem’in vazifesi, ilâhî hükümleri tebliğ ve tavsiyedir. Bu vazifeyi ise tamamen yapmıştır. Hatta insanlık hakkında pek fazla şefkat ve merhametinden dolayıdır ki, ehli küfrü imâna dâvet hususunda en büyük fedakârlıklarda bulunmuştur. Artık Rasûlü Ekrem hakkında bir sorumluluk düşünülemez.
Yunus 10:42
(Ve) Resûlüm!, (onların) O müşriklerin (içinde senin sözlerini işitmek) okuduğun Kur’an’ı Kerim’i dinlemek (isteyenler de vardır) onlar Hz. Peygamber’in beyanlarını zâhiri bir kulakla dinlerler, (fakat) Onlar aşırı düşmanlıklarından dolayı mânen sağır kimselerdir, peygamberin tebliğlerini can kulağıyle dinleyip kabul etmek kâbiliyetinden mahrumdurlar. Artık Habibim!. Sen tebliğlerini öyle (sağırlara mı İşittireceksin?.) bu mümkün mü? Özellikle onlar, bu sağırlıkları ile beraber (eğer akılları da kesmez kimseler bulunmuşlar ise) işte bu inkarcılar, o kabildendirler. Akıllı olan bir sağır, yine bazı şeyleri anlar, kabul edebilir. Fakat akılsız olunca artık bir hakikatı işitip kabul etmeğe kaadir olamaz. Onlar o kötü inkârcı hareketlerinden dolayı bir ilâhîkahır olmak üzere güzelce anlamak özelliğinden mahrum kalmışlardır.
Yunus 10:43
(Ve onlardan) O müşriklerden (sana bakanlar da vardır) senin Peygamberliğine, sözlerinin doğruluğuna ait delilleri görüp muayene ederler. Bununla beraber yine imândan, tasdikten kaçınırlar. Onlar mânen kör kimselerdir. Kendi kötü hareketlerinin bir cezası olmak üzere hakikatları görmek kâbiliyetinden mahrum bırakılmışlardır. Artık Resûlüm!. Onları hidâyete nâil etmeğe sen kâdir olamazsın. Evet. (Ya sen körlere) Göremez kimselere öyle (göremez kimselerde olsalar da) kalp gözleri kör, kendileri basîretten mahrum bulunsalar da onlara (doğru yolu) tariki müstakîmi (gösterebilir misin?.) elbette gösteremezsin. Çünki onlar maddî ve mânevî kabiliyetlerini yitirmişlerdir. Artık onları Cenab’ı Hak’tan başkası ıslah edemez, hidâyete kavuşturamaz. “Bir göz ki, anın olmaya ibret nazarında” “Ol düşmanıdır sahibinin baş üzerinde.”
§ Malumdur ki: Cenab’ı Hak insanlara kuvve-i sâmia = işitme kuvveti ve kuvve-i bâsira = görme kuvveti vermiştir. Bunlar birer büyük ilâhî lütuftur. Bu iki kuvvetten hangisinin daha efdal, daha şerefli olduğunda ise ihtilâf vardır. Şöyle ki: Bazı zatlara göre işitme kuvveti efdaldir. Çünki: İnsanlar diğer hayvanlardan söz söylemek suretiyle ayrılırlar. Sözlerden ise işitme kuvveti vasıtasıyla istifâde olunur. Bir insan işitme gücü sayesinde gözü önünde söylenmeyen şeyleri de işitir. Kör olsa da ilm tahsilinde bulunabilir. Yüce Peygamberlerden bazılarına âmâlık ariz olmuştur, fakat sağırlık ârız olmamıştır. Böyle bir arıza onların haklarında câiz değildir. Peygamberlik vazifesini yerine getirmeye mânidir.Fakat diğer bazı zatlara göre de görme kuvveti daha efdaldir, daha şereflidir. Zira idrâk vasıtalarının en mükemmeli, görme gücüdür. İnsan göz vasıtasiyle en uzaklardaki kudret eserlerini, meselâ göklerdeki nûranî cisimleri müşâhede edebilir. Sonra görmek kuvvetinin âleti, nurdan ibârettir, işitmek kuvvetinin âleti ise ancak havadır. Nur havadan şerefli olduğundan artık görme gücü de işitme gücünden üstündür. Bir de yaratılış bakımından gözlerde tecelli eden hikmeti ilâhî hârikaları kulaklardaki hârikalardan daha fazladır. Gözler sahiplerine daha fazla bir güzellik verir, körlük ise bu güzelliği azaltır, sağırlık ise sâhibi için bir ayıp sayılmaz. Hatta deniliyor ki: Hz. Musa, dünyada iken Cenâb-ı Hak’kın kelâmını işitmiş olduğu halde Allah’ın cemâlini görmek temennisinde bulunmuş iken bu şerefe nâil olamamıştı. Bu da gösteriyor ki, görmek nimeti, işitmek, nimetinin üstündedir. “Essiracülmünir” de deniliyor ki: Zâhir olan da budur.
Yunus 10:44
Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’i yalanlayan müşriklerin başlarına gelen felâketlerin hâşâ bir ilâhî zulüm olmayıp yalnız kendi kötü hallerinin bir neticesi olduğunu bildimektedir. Ahiret hayatını inkâr edenlerin o ebedî âlemdeki fecî vaziyetlerini ve dünya hayatının ne kadar geçici, çabucak yok olucu olduğunu o zaman anlâmış olacaklarını haber veriyor. Ve o inkârcıların korkutulmakta oldukları felâketlerin bir kısmına daha dünyadalarken de kavuşacaklarını şöylece ihtar buyuruyor: (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ) Bir mutlak âdildir, bütün mahlûkatı hakkında lûtuf ve ihsanı bolcadır. (insanlara hiç bir şey ile zulm etmez) Allah hakkında zulm düşünülemez. O bütün kâinatın yaratıcısıdır, sahibidir. Mülkünde dilediği şekilde tasarrufakaadirdir. Bununla beraber onun bütün tasarrufları adâlet ve ihsâna dayanmaktadır. (Velâkin insanlar kendi nefislerine zulm ederler) Cenâb-ı Hak insanlara hikmet gereği bir kazanma kuvveti vermiştir. İnsanlar hayrı da, şerri de kazanabilirler. Fakat şerri kazanmalarına Cenâb-ı Hak razı değildir. Buna rağmen şerri işlerlerse, yani sahip oldukları kuvveklerini şer tarafına yöneltirlerse Hak Teâlâ da onların haklarında şerri yaratır, çünki ondan başkası yaratıcı yoktur. Bazı hadiseleri insanların arzularına, işlemelerine göre yaratmak ise bu imtihan âleminin muktezasıdır.
Yunus 10:45
(Ve) Resûlüm!. O nefislerine zulmeden inkârcılara hatırlat, (o gün ki, onları) Cenâb-ı Hak, yurtlarından, kabirlerinden çıkararak mahşere o hesap yerine (toplayacaktır) onlar (sanki) dünyada (gündüzün bir saat kadar kalmış gibi olacaklardır.) o mahşerin pek korkunç vaziyetine göre dünyadaki, kabirdeki kalmış oldukları müddet, kendilerince pek az bir müddet gibi görülecektir. Ve onlar (Birbirlerini tanıyacaklardır) yani: Onlar kabirlerinden kalkıp mahşere sevkedilecekleri zaman aralarında bir mvarefe, bir tanışma meydana gelecektir. Fakat sonra mahşerin korkunç vaziyeti tesiriyle aralarındaki bu tanışma yok olacak, herbiri kendi derdine düşecektir. Artık dünyada iken âhiret hayatına inanmamış olanlar (Allah Teâlâ’ya) onun mânevî huzuruna, mahkeme’i kübrasına (çıkacaklarını yalan sayanlar) bu husustaki dinî haberleri yalanlayanlar (muhakkak ki, hüsrana uğramışlardır) geçici dünya karşılığında ebedî, yüce âhiret nimetlerini fedâederek en büyük zararlara mâruz kalmışlardır. (Ve doğru yola) kurtuluş yoluna (ermiş olmamışlardır) en büyük bir sapıklığa uğrayarak ebedî bir azâba kavuşmuşlardır.
Yunus 10:46
Resûlüm!. (Onlara) O müşriklere, o seni inkâr edenlere (vâd ettiğimiz şeyin) azap ve felâketin onlara kavuşacak olan (bazısını) bir gönül rahatlığı için (sana) daha hayatta iken (göstersek de veya) henüz dünyada iken sana göstermeden (senin ruhunu alsak da) onların o fecî hallerini elbetteki, âhirette göreceksindir. Çünkü (herhalde onların dönüşü bizedir) onlar kabirlerinden kaldırıldıktan sonra mahşere azap yurduna sevkedileceklerdir. Rasûlü Ekrem de onların o felâketlere mâruz kaldıklarını tamamen görmüş, anlamış olacaktır, (sonra Allah Teâlâ onların) o inkârcıların dünyadalarken (ne yapacakları üzerine şahittir) onların bütün fiil ve hareketlerini görmektedir. Ona göre onları cezaya uğratacaktır. Ne büyük bir ilâhî tehdit!.
Yunus 10:47
Bu mübârek âyetler, Son Peygamber Hazretlerinden evvel de her ümmet için bir Peygamber gönderilmiş; o vâsıta ile ilâhî adâlet tecelli etmiş, Allah’ın delili tamam olmuş, o ümmetlere zulm edilmemiş olduğunu bildirmektedir. Hakkı kabul etmeyenlerin uğrayacakları azapların zamanını tâyin ise Peygamberlere ait olmayıp Allah’ın ilmine ait bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Ve her ümmetin mukadder olan bir hayat dönemi olup bu hayatın bir dakika bile öne geçmeyeceğini ve geri kalmayacağını ihtar eylemektedir.Şöyle ki: Resûlüm!. Senden evvel gelip geçmiş (Her ümmet için) de (bir Peygamber vardır) onları Allah’ın dinine dâvet etmiş, hallerine münasip hükmleri, şer’î hükmleri kendilerine tebliğ eylemişlerdir. (Artık onlara Peygamberleri geldiği) yani: Onlara Peygamberleri dinî vazifelerini tebliğ edip onlardan bir kısmı kabul ve tasdik, diğer bir kısmı da red ettiği ve yalanladığı (vakit aralarında adâletle hükmedilmiş olur) onlardan mü’min olanlar, kurtuluşa erer, ilâhî lütuflara kavuşmuş olur. İnkârcı olanlar da helâk olup ebedî azâba mâruz bulunurlar, (ve onlar zulm olunmazlar) Haksız yere bir cezaya çarpılmazlar. Bilâkis amellerine göre mükâfat ve cezâ görürler. Allah’ın adâleti bunu gerektirir.
§ O kavimler arasında adâletle hükmedilmesi iki şekilde düşünülebilir. Birisi: Onlar daha dünyada iken içlerinden mü’min olanlar, kurtuluşa, selâmete nâil olurlar. Küfrlerinde devam edenlerde helâk olup giderler. Nuh Aleyhisselâm’ın kavmi hakkında olduğu gibi. Ikinci şekilde: O kavimlerin haklarındaki ilâhî hüküm en çok âhirette tecelli eder. Kıyâmet günü toplandıkları zaman onların haklarında Peygamberleri de şahitlikte bulunurlar. Mü’min olarak ölmüş olanlar, cennetlere, nimetlere nâil olurlar. Kâfir olarak hayatı terk etmiş olanları da lâyık oldukları ebedî azaplara kavuşurlar.
§ Her ümmete vaktiyle bir Peygamber gelmiş, Allah’ın şeriatını kendilerine tebliğ etmiş ve onların arasında bir ilâhî kitabı yaymıştır. Artık o Peygamberin vefatından sonra da o dinî hükmler kavmi arasında devam etmekte bulunmuştur. Artık o kavmin fertleri biz Peygamberi görmedik diye bir mazeret dermeyan edemezler. Peygamberler birer mübârek ilâhî elçilerdir,’ Allah’ın hükümlerini tebliğ vazifesini yapmış, bu hükmler kavimleri arasında yürürlükte bulunmuştur. Artıkbunlara riâyet etmeyenler, bunları değiştirmeye, bozmaya cür’et edenler bunun mes’diyetinden kurtulamazlar.
Yunus 10:48
(Ve) Her kavim kendi Peygamberine dediği gibi, Muhammed ümmeti arasındaki inkârcı kimseler de (derler ki) Ey Peygamberlik iddiasında bulunan zat!. (Siz) Sen ve sana tâbi olan mü’minler (doğru kimseler iseniz) bizi kendisiyle korkutmakta olduğunuz şeyler hususunda doğru sözlü bulunuyorsanız, (bu vâd) bizi tehdit ettiğiniz azap (ne zamandır?.) bize haber ver bakalım!. O inkarcılar, bir yalanlama ve inkâr maksadiyle böyle bir sualde bulunurlar.
Yunus 10:49
Resûlüm!. Onlara (De ki: Ben kendi nefsim için Allah Teâlâ’nın dilediğinden) hakkımda takdir buyurmuş olduğundan (başka ne bir zarara ne de bir faideye sahip değilim) Cenab’ı Hak bana neyi ki bildirirse ben ancak onu bilirim. Ehli küfrün nihâyet azâba uğrayacaklarını da yine Cenâb-ı Hak’kın bildirmesiyle bilmekteyim. Artık o azabın size ne zaman yöneleceğini, kıyâmetin ne zaman kopacağını ben kendiliğimden bilip size haber veremem. (Her ümmet için bir ecel vardır) Muayyen bir hayat müddeti mukadderdir. (Ecelleri geldiği vakit) son bulduğu zaman (ne bir saat geri kalabilirler ve ne de ileri gidebilirler.) mukadder olan ne ise o mutlaka meydana gelir, geriye kalmaya ve öne geçmeye imkân yoktur.
Yunus 10:50
Bu mübârek âyetler, Allah’ın azabının meydana gelme zamanını soran dinsizlere ikinci bir cevap mahiyetinde bulunmaktadır, o azabın zamanını öğrenmekten kendilerine bir fâide hâsıl olamayacağını ihtar etmektedir. O azabın ortaya çıkması anındaki bir imân ise Allah katında makbul olamayacağından o zamana kadar küfürlerinde sebat edip nefislerine zulmetmiş olanların ebedî bir azâba tutulacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. O müşriklere yine (de ki: Bana haber veriniz) siz ne yapabilirsiniz?. (eğer size onun) Cenâb-ı Hak’kın (azâbı) takdir edilmiş olan cezası (geceleyin) ansızın (veya gündüzün) işlerinizle uğraşıp dururken (gelirse) artık haliniz ne olur?, (günahkârlar) O suçlu müşrikler (ondan) Hak Teâlâ’nın azâbından (neyi acele ediveriyorlar?.) onlara böyle acele etmenin faidesi vardır?. Onlara lâzım olan, o ilâhî azaptan korkarak bir an evvel hallerini ıslah etmektir.
Yunus 10:51
Ey günahkârlar!. (O azap vâki olduktan) Sizin üzerinize gelip göçtükten (sonra mı ona) Cenabı Allah’a ve o gelmiş olan azâba (imân etmiş olacaksınız?.) O, ümitsizlik zamanıdır, artık imanınız kabul edilmez. Ve onlara o vakit denilir ki, (şimdi mi?) imân ediyorsunuz?, (halbuki, siz onu) O azâbı (acele istiyordunuz.) Ya!. Yalanlama ve alay yoluyla onun gelmesini hemen istiyordunuz. İşte geldi, artık görünüz cezanızı.
Yunus 10:52
(Sonra zulmetmiş olanlara) Öyle küfür ve şirk içinde yaşayarak ilâhî azâbı gördüktensonra imân edenlere âhiret gününde (denilecektir ki: İmdi ebedî) sürekli elem verici (azâbı) cehennem ateşini (tadınız) içinde sürekli bir şekilde kalınız, (siz başkasıyle değil) Bugün başka bir sebeple değil (ancak) siz dünyada iken (kazanmış olduğunuz şey sebebiyle) küfür ve isyan yüzünden bugün bu ebediyet âleminde (cezalandırılırsınız) bu sizin dünyadaki amellerinizin bir karşılığıdır. Bu cümleden olarak ilâhî azâbı acele istemenizin bir neticesidir, İşte küfür ve şirkin sonu böyle sonsuz bir azaptan, bir felâketten ibârettir.
Yunus 10:53
Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’in haber verdiği bir gerçeği, bir ilâhî vadi tasdik etmiyerek onun mevcut, gerçeğe uygun olup olmadığını soran kâfirlere karşı Cenâb-ı Hak’kın kudret ve büyüklüğünü, bütün mahlûkatı üzerindeki malikiyet ve hakimiyetini beyan ederek onlara kesin cevap vermektedir. Ve o hakikatın tecellisi zamanında artık inkarcılar için bir kurtuluş çaresi bulunamıyacağını bildirmektedir. Ve bütün kâinat, Cenâb-ı Hak’kın mülkü olup onlarda dilediği gibi tasarrufta bulunacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Resûlüm!, (senden) Bir inkâr ve alay yoluyla tekrar (haber almak istiyorlar ki o) bizi korkutmakta olduğun azap, o kıyâmetin kopması veya senin peygamberliğin, bize tebliğ ettiğin Kur’an ve o dinî hükmler, cezalar (doğru mudur?.) bu gerçeğe uygun mudur, meydana gelecek midir?. Bize haber ver bakalım!. Resûlüm!. O inkârcılara cevap olarak (de ki: Evet..) o doğrudur, (ve Rab’bime and olsun ki) o (doğru bir hakikattır) o hak sabit bir haberdir. Onun ne kadar bir hakikat olduğunu âkıbet anlayacaksınızdır. (Ve siz onu) O hakikatı, o başınıza gelecek olan azâbı (yok edecekkimseler değilsinizdir) sizin gibi âciz yaratıklar, kendilerine yönelecek bir belâyı nasıl saymaya kaadir olabilirler?. Herhalde ona tutulacaksınızdır, ondan kaçıp kurtulamayacaksınızdır.
Yunus 10:54
Evet.. Kâfirler için kurtuluş yoktur. (Eğer) Öyle nefislerine (zulmetmiş olan her şahıs) diyelim ki (bütün yerde bulunanlar) dünyasının bütün malları, hazineleri, menfaatleri (olsa idi) bunların hepsine sahip bulunsa idi (elbette) kendisini o azaptan, o felâketten kurtarabilmek için (onları) o sahip olduğu şeylerin tamamını (feda ederdi) heyhat!. Bu ne mümkün!. (Ve) Onlar (azâbı gördükleri zaman) Nasıl bir felâkete uğradıklarını anlar, dilleri tutulur, apışıp kalmış bir hâle düşer, söz söylemeğe, ağlamaya, bağırıp çağırmaya güçleri kalmaz (için için pişmanlıkta bulunmuş olurlar) hayfaki, artık pişmanlık kendilerine bir fâide vermez (ve onların) o müşriklerin ve diğer insanların (arasında adâletle hükmolunmuş olur) herbirisi lâyık olduğuna kavuşur (ve onlar zulm olunmazlar) o kâfirler, o nefislerine zulmetmiş olanlar, kıyâmet gününde haksız yere bir zulme uğratılmazlar. Belki onlar kendi kâfirce hareketlerinin gereği olan azâba mâruz kalırlar. Ve dünyada iken birbirine zulmetmiş oldukları takdirde de aralarında mahkeme ve hesap icra edilerek kimin kimde bir alacağı var ise o tamamen alınarak hiçbirinin hakkı zâyedilmek suretiyle şahsına zulmedilmiş olmayacaktır.
Yunus 10:55
Ey insanlar!. Ey inkarcılar!. (Uyanınız) Gafletinize son veriniz, (şüphe yok ki, göklerde de ve yerde de her ne var ise Allah Teâlâ’nındır) O Yüce Yaratıcı bütün kâinata hâkim ve sahiptir. Binaenaleyh kullarına lâyık oldukları mükâfatları, cezaları vermeğe de kaadirdir. Ey inkarcılar!, (uyanık olunuz) inkânnıza son vererek aklınızı başınıza toplayınız!. (Allah Teâlâ’nın vâdi) mü’minleri mükâfata nâil edeceğine, kâfirleri mücazata uğratacağına dair olan ilâhî kelâmi (elbetteki, hakikattır) sabittir, gerçeğe uygundur. Ne için onda şüphe ediyorsunuz?. Onun hak olup olmadığını sormak cür’etinde bulunuyorsunuz?, (fakat onların) insanların (eksîrîsi) bu hakikatı (bilmezler) akıllarını kötüye kullanarak bu gibi hakikatları bilip tasdik etapek nimetinden mahrum bulunurlar.
Yunus 10:56
(O) Bütün göklere, yerlere sahip olan Yüce Yaratıcı (diriltir ve öldürür) diriltmeye de öldürmeye de kaadirdir. O Hikmet Sahibi Yaratıcı hak edenlere mükâfat ve ceza vermeğe de amenna kaadirdir. (Ve) Ey insanlar, hepiniz (ona) Yüce Yaratacıya (döndürüleceksinizdir.) hepiniz de öldükten sonra mahşer âlemine sevkedilecek, mahkeme edilmeye tâbi tutulacaksınızdır. O kerem ve merhamet sahibi olan ezelî mâbud, kullarına böyle vâd ve tehdidini kapsayan âyetleri bildiriyor, kullarına öğütler verimiş oluyor ki, uyanarak kulluk vazifelerini yapsınlar, ebedî bir âlemde selâmet ve saadete ersinler. Ne büyük bir ilâhî lûtuf!.
Yunus 10:57
Bu mübârek âyetler, insanlığı irşad ve aydınlatmak için indirilmiş olan Kur’an’ı Kerim’in sahip olduğu pek yüce vasıflarıbildirmektedir, İnsanlık hakkında Cenâb-ı Hak’ın bir lûtfu, bir rahmeti olan böyle kutsî bir kitaptan istifade edilmesi lüzumuna işaret etmektedir. Hak Teâlâ’nın helâl ve haram kılmış olduğu şeyleri değiştirme ve bozmaya cür’et etmenin, Allah Teâlâ’ya karşı bir iftira mahiyetinde olacağını ihtar ile bunun uhrevî cezasına dikkatleri çekmektedir. Ve bütün mahlûkatı hakkında lûtuf ve keremi pek bol olan Yüce Yaratıcı Hazretlerine karşı birçok kimselerin şükran vazifesini yerine getirmekten mahrum bulunduklarını bir uyanma vesilesi olmak üzere beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey insanlar!. Muhakkak ki, size Rab’binizden bir öğüt) bir nasihat sizi uyandırıp aydınlatacak bir kitap gelmiştir. (Ve gönüllerde olana) Kalplerdeki cehaleti, çirkin huyları, bozuk inançları giderecek olan (bir şifa) bir deva, gelmiştir. Kur’an’ı Kerim’in tavsiye ettiği faziletlere, güzel hareketlere uyulduğu takdirde mânevî hastalıklar, ruhî üzüntüler yok olup gider. (Ve mü’minler için bir hidayet) sapıklıktan kurtaracak bir saadet rehberi gelmiştir, (ve bir rahmet) Pek büyük bir ikram, bir merhamet eseri (gelmiştir) artık bunlardan hakkiyle istifadeye çalışmalı değil midir?.
§ İşte Kur’an-ı Kerim, bu dört yüce mahiyeti, vasıfları, mübârek gayeyi toplar bulunmaktadır. Evet… Şüphe yok ki: Kur’an-ı Kerim, bütün faziletleri, ahlâk dışı halleri bildirmektedir, insanları faziletleri kazanmaya teşvik, gayrı ahlâk dışı şeylerden men etmektedir. Bu ise en yüksek bir öğüt, bir nasihattır. Yine Kur’an’ı Kerim, gönülleri mânevî hastalıklar içinde bırakacak olan küfür ve nifaktan insanları men edip güzel inançlar ile ruhları tedavide bulunmaktadır. Bu da insanlara mânen hayat veren bir şifadır. Yine Kur’an’ı Kerim, imân sahipleri için saadet yollarını, en kuvvetli deliller ile göstererekonları hak ve hakikat yoluna irşat edip durmaktadır. Bu da en büyük bir hidâyettir. Yine Kur’an’ı Kerim, kendisindeki kutsî emirlere yasaklara riâyet edenleri küfür ve nifak karanlıklarından çıkararak imân nuruna nâil etmektedir. Onları ebedî azaplardan kurtararak sürekli nimetlere, cennetlere kavuşturmaktadır. Bu da şüphe yok ki: En büyük bir rahmettir.
Yunus 10:58
Resûlüm!. İnsanlara hitaben (De ki) ey insanlar!. (Allah Teâlâ’nın lûtfu ile) onun Kur’an-ı Kerim’i ile veya İslâm dinî ile (ve) O Yüce Yaratıcının (Rahmeti ile) sizi öyle bir kitaba kavuşturmuş ve sizin kalplerinizi onunla aydınlatmış ve bezemiş olmasiyle veya Peygamber’inizin mübârek sünnetleriyle ferahlanınız. Öyle büyük nimetlere kavuşmanızdan dolayı bir mânevî zevk içinde yaşayınız. Evet. İnsanlar (İşte yalnız onunla) o nâil oldukları ilâhî bir lûtuf ve rahmet ile (ferahlansınlar) onun kıymetini, yüceliğini düşünerek ruhanî neşeler içinde kalsınlar. (O) Kutsal fazl ve rahmet (onların topladıklarından) o dünyevî faidelerden, fanî servetlerden, lezzetlerden (daha hayırlıdır) sahipleri için ebedî selâmet ve saadete vesiledir. Artık öyle ebedî nimetlere kavuşmak için daha ziyade çalışmak icabetmez mi?.
Yunus 10:59
Resûlüm!. O kâfirlere (De ki: Bana haber veriniz) söyleyiniz bakalım (Allah Teâlâ sizin için rızktan neler indirdi) sizin için neleri takdir buyurdu, semadan yaydığı ışıklar ile, yağdırdığı yağmurlar ile neleri meydana getiripsize nasib etti. (de siz ondan) Kendi iddianızla (Bir haram birde helâl kıldınız!.) buna nasıl cür’et eylediniz?. Bir takım hayvanları haram sandınız, bir takım hayvanların da kadınlara haram, erkeklere helâl olduğuna inandınız. Maide sûresindeki (lOSlüncü âyete de bakınız!. Resûlüm!. Onlara (De ki: Allah Teâlâ nil size izin verdi) de siz böyle bir takım şeylerin helâl ve haram olduğuna inandınız, (yoksa siz Allah’a iftira mı ediyorsunuz?.) Evet.. Siz böyle bir iftirada bulunuyorsunuz. Siz kendi kendinize bazı şeylerin helâl, bazı şeylerin de haram olduğuna hükmediyorsunuz. Halbuki: Cenâb-ı Hak, size bu hususta bir izin, bir selâhiyet vermiş değildir.
Yunus 10:60
Ey kendi kendilerine hükm veren cahiller!. (Allah Teâlâ’ya karşı yalan yere iftirada bulunanların) Kendi hükmlerini yalan yere ilâhî birer hüküm gibi göstermek isteyenlerin (kıyâmet günü hakkındaki zanları neden ibarettir?.) Hak Teâlâ onları bu iftiralarından dolayı âhiret âleminde cezalandırmayacak mı sanıyorlar?. Ne yanlış bir zan!. Yahut onlar kıyâmet gününde olacak şeyler hakkında ne düşünüyorlar?. O iftiralarından dolayı mes’ul, cezaya mâruz olmayacaklarını mı zannediyorlar?. Hayır hayır. Onlar en şiddetli azaplara uğrayacaklardır. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ insanlara karşı elbette fazl sahibidir) Onlara akıl vermiştir, onlara Peygamberler, kitaplar göndermiştir, onlara dünyevî ve uhrevî nice şeyleri bildirmiştir. (Velâkin) Bu nimetlere rağmen (onların çokları şükretmezler) akıllarını güzelce kullanmazlar, Peygamberlerin davetini kabul etmezler, ilâhî kitaplardan istifade etmek istemezler, Cenâb-ı Hak’kın bildirdiklerini bırakarak kendikendilerine hükm vermeğe kalkışırlar, Hak Teâlâya iftirada bulunurlar, nimete nankörlükte bulunup dururlar. Artık öyle kimseler azâbı hak etmiş olmazlar mı?.
Yunus 10:61
Bu âyeti kerime Cenab’ı Hak’kın bilgisi dairesinden hiç bir şeyin dışarda olmadığını ve binaenaleyh kullarının da bütün yaptıklarını veya yapacaklarını tamamen bildiğini beyan ederek itaatkâr kulları sevindirmekte, âsi olanları da korkutmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!. (Ve sen bir işte) Hangi bir işte, bir muamelede (bulunmazsın ve ondan) o sana nâzil olandan yani (Kur’ân’dan birşey) hangi bir âyeti (okumazsın) ki (ve) Ey ümmet fertleri!, (sizler de amelden) hangi bir hususa dair (birşey yapmazsınız ki illâ biz) ben şanı Yüce Yaratıcı (sizin üzerinize o işe daldığnız) onunla meşgul olduğunuz (zaman şahitleriz.) o amelleri görmekte, tesbit etmekteyiz. (Ve) Resûlüm Ya Muhammed!. -Aleyhisselâm- (Rab’binden ne yerde ve ne de gökte zerre ağırlığınca birşey gaip bulunmaz) Buna inanmışızdır. Allah Teâlâ kullarının bütün işlerini ve bütün âlemlerdeki olayları tamamen bilir. Çünki ondan başka Yaratıcı, bütün klıainatı bilen yoktur. Bütün mahlûkatının zahirî ve batınî amelleri onca tamamen bilinmektedir. (Ve onan) O zerre aağırlığı şeyden yani: En küçük, kırmızı karınca miktarındaki bir varlıktan (ne daha küçük ve ne de daha büyük birşey) de (yoktur ki, illâ apaçık olan bir kitapta) lâvh-ı mahfuzda yazılı bulunmakta (dır.) Artık her mükellef kul, bunu bilerek buna göre hareketlerini tanzimetmelidir ki, yarın ceza gününde mes’ul, mahcup bir durumda bulunacak olmasın, korkudan, kederden emin bulunsun.
Yunus 10:62
Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın dostları için, yani: Mü’min ve takva sahibi olan kulları için bir korku, bir keder bulunmadığını müjdelemektedir. Onların dünyada da, âhirette de teveccühe nâil, en büyük bir kurtuluşa ermiş olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Cenâb-ı Hak’kın kulları!. (Haberiniz olsun ki: Muhakkak Allah Teâlâ’nın dostları içîn) Sevgili, muhterem, değerli Allah’ın korumasına nâil kulları için gelecekte (bîr korku yoktur) onlar korkulardan emin buunacaklardır. (Ve onlar mahzun da olmayacaklardır) Onlar âhiret âleminde ebedî nimetlere nâil olacaklardır. Kendilerine mahsus hangi bir nimetin yok olmasından dolayı bir üzüntü ve kedere uğramayacaklardır. Onların bütün nimetleri devam edip duracaktır.
Yunus 10:63
Cenab’ı Hak’kın dostları ise (Onlar ki) o zatlardır ki, onlar (imân etmişlerdir) bütün dinî hükmleri kabul ve tasdik eylemişlerdir, (ve sakınır olmuşlardır) Kendilerinden kaçınılması dînen icabeden şeylerden, gayrı meşrû hareketlerden çekinerek temiz, pak bir halde yaşamakta bulunmuşlardır. İşte o zatlar, birer Allah dostudur. Işte o zatların gelecekleri böyle teminat altındadır.
Yunus 10:64
Evet… (Onlar için) Allah Teâlâ’nın o muhterem velileri için (dünya hayatında da ve âhirette de) tam, mükemmel (bir müjde vardır)onlar dünyada iken de ilâhî lütuflara kavuşaaklarına dair müjdelere nâildirler. Ahirette de cennetlere, Allah’ın cemâlini görme şerefine nâil olacakları kendilerine melekler tarafından müjde edilecektir. (Allah ‘Teâlâ’nın kelimeleri içîn) Bütün ilâhî beyanları için ve o cümleden olan böyle bir ilâhî vâdi için (değişmek yoktur) elbetteki, o cümleden olan bu ilâhî vâdi de tamamen gerçekleşecektir. O muhterem veliler bu ilâhî vâd gereğince her türlü endişelerden emin, en büyük nimetlere nâil olacaklardır, (işte en büyük kurtuluş budur) Bu velilerin böyle dünya ve âhirette müjdelenmiş olmahndır. Artık bunun üstünde nasıl bir kurtuluş düşünülebilir?.
§ Bir yoruma göre dünyadaki müjdeden maksat, salih rüyâdır. Hak Teâlâ’nın sevgili kulları dünyada iken kendilerine sevinç verecek salih rüyaları ya bizzat görürler, veya onların hakkında başkaları görmüş olurlar. Nitekim bir hadis-i şerifte:
Artık peygamberlik devresi sona ermiştir. Bundan sonra kimse peygamberliğe nâil olamayacaktır. Fakat müjdeci olan şeyler baki kalmıştır ki, salih rüyalar da bu cümledendir. Bu rüyalar gün gibi parlak bir şekilde zuhur eder, sahiplerinin kalplerine neş’e verir. Bu müjdeden maksat, bir yoruma göre de velilerin cennete kavuşmalarına dair olan Allah’ın vâdîdir. Diğer bir yoruma göre de bu müjdeden maksat, Cenâb-ı Hak’kın velileri hakkında mü’minlerin kalplerinde bir muhabbetin parlayıp durmasıdır. Daha diğer bir yoruma göre de bu müjdeden maksat, veli olan zatları vefatları halinde korku ve tasadan emin, cennetlere nâil olacaklarına dair meleklerin müjdelemeleridir. Ahiretteki müjdelere gelince bundan maksat dameleklerin veli olan zatlara kitaplarını sağ taraflarından verip kendilerini kurtuluş ve başarı ile, izzet ve ikrama kavuşmakla müjdelemeleridir. Veya o muhterem velilerin kalplerine gelen keşiflerdir. Velhasıl Allah Teâlâ’nın velileri hakkında böyle bir ilâhî vâdi tecelli etmiştir. Bu mutlaka gerçekleşecektir. Ne büyük bir ilâhî lûtuf!.
Yunus 10:65
Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’in ilâhî koruma altında olduğuna işaret iderek üzüntülü ve kederli olmasına mahal bulunmadığını müjdelemektedir. Ve Kâinatın Yaratıcısının kudret ve yüceliğini, eserlerindeki yaratılış gayesini göstererek bunların hakikatları gören, işiten zatlar için birer âyet olduğunu bildirmektedir. Müşriklerin de bâtıl zanlarını, yalan sözlerini çirkin görmektedir. Şöyle ki: (Ve) Resûlüm!. Ya Muhammed -Aleyhisselâm- (onların) o müşriklerin, inkârcıların (lâkırdıları) aleyhindeki sözleri, kâfirce yalanlama ve tehditleri (seni mahzun etmesin) o lâkırdılardan dolayı kalben gamlı ve kederli olma (şüphe yok ki, bütün izzet) kuvvet ve hâkimiyet (Allah Teâlâ’nındır) onun iradesi hilâfına hiçbir kimse bir şey yapmaya güç yetiremez. O kudret ve azamet sahibi olan Allah Teâlâ sana zafer verir, seni düşmanlarından korur. Artık senin için üzülmeye mahal yoktur. Nitekim de bu ilâhî müjde gerçekleşmiş, Rasûlü Ekrem Efendimiz düşmanlarına karşı galibiyeti elde etmiştir.
Yunus 10:66
Ey insanlar!. (İyi bilin ki) Uyanın, güzelce düşünün ki (göklerde kim var ise) yani: Bütün melekler (ve yerde kim var ise) yani bütün insanlar, cinler (şüphe yok ki. Allah Teâlâ’nındır) bütün onun mahlûkudur. Bütün onun mülkü, hâkimiyeti altında bulunmaktadırar. Bütün bunlar, o Yüce Yaratıcının izzetine, kudretine birer şahitdir. Bazı mahlûklarına vermiş olduğu bir izzet, bir kuvvet de yine o Kerem Sahibi Yaratıcının bir lûtf ve ihsanından ibarettir, haddizatında o izzet ve kuvvet de Cenâb-ı Hak’ka aittir, İstediği zaman kullarını o izzet ve kuvvetten mahrum bırakabilir. (Allah Teâlâ’dan başkasına) Bir takım putlara, mahlûklara (tapanlar da) gerçekte bir takım (ortakların) Allah Teâlâ’nın ortaklarının (ardına düşmüş olmazlar) çünki Allah Teâlâ ortaktan uzaktır. Onların öyle Cenab’ı Hak’ka ortak koştukları şeyler, haddizatında öyle bir ortaklığa asla sahip değildirler. (Onlar) O putlara, o mahlûklara tapanlar (zandan) kuru bir kuruntudan (başka bir şeyin ardına düşmüyorlar) Evet.. O putları, mahlûkatı öyle bir ilâh sanarak onlardan şefaat bekleyenler, onların vasıtalariyle Cenab’ı Hak’ka yaklaşacaklarını ümid edenler, asılsız bir kuruntuya tutulmuş kimselerdir. (Ve onlar) O Cenab’ı Hak’ka ortak koşan kimseler, o kuruntuları hususunda (yalan söyleyen kimselerden başkası değildirler) onların o iddiaları, zanları hususunda dayanacakları bir delilleri yoktur. Onlar kuruntuya kapılmış, din hususunda hakikata muhalif şeyleri iddiada bulunmuş cahil kimselerden ibarettirler.
Yunus 10:67
(O) İzzet ve hâkimiyete sahip olan Kâinatın Yaratıcısı Allah (o zattır ki) Ey insanlar!. (Sizin için geceyi) meydana gelir(kılmıştır ki, onda) o gece vaktinde (istirahat edesiniz) o sayede sizden yorgunluklar, bezginlikler gidiversin. Sonra yine çalışmaya güç yetirebileşiniz. O, Hikmet Sahibi Yaratıcı (gündüzü de gösterici) ışıklı, etrafı aydınlatıcı (kılmıştır) ki, işlerinizi görüp takib edebilesiniz. (Şüphe yok ki, bunda) böyle gecelerin, gündüzlerin biri biri adınca gelişinde, bunların varlıklarındaki hikmetlerde (işiten) Cenab’ı Hak’kın beyanlarını düşünerek akıllı bir şekilde duyup bilenlerin bulunduğu (bir kavim için elbette âyetler vardır) bunları güzelce düşünenler, Hak Teâlâ’nın izzet ve kuvvet sahibi olduğunu pek güzel anlar, onun yaratıcılık ve mâbutlukta ortak ve benzerden uzak olduğuna kanaat eder, her hususta o Yüce Yaratıcıya sığınarak ve dayanarak dinsiz kimselerden korkmaz, onlardan kendisine bir zarar geleceğini düşünüp mahzun olmaz. Onların bâtıl sözlerinden, gayrimeşru hareketlerinden dolayı kendilerinin sorumlu olup hesaba çekileceklerini düşünerek teselli bulur.
Yunus 10:68
Bu mübârek âyetler, müşriklerin diğer bir bâtıl iddialarını reddetmekte ve çirkin görmektedir. Bütün kâinatın Allah’ın bir mülkü olduğunu ve bütün alemlerden zengin olan Cenab’ı Hak’ka iftirada buunanların geçici bir hayattan sonra âhirete sevkedilerek şiddetli bir azâba tutulacaklarını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Hz. Uzeyre Allah’ın oğludur diyen bir kısım Yahudiler, Hz. İsa’ya Allah Teâlâ’nın oğlu diye kendisine tapınan hıristiyanlar, ve melekleri Cenâb-ı Hak’kın kızları zanneden bir takım gruplar (dediler ki: Allah Teâlâ) kendisine (veled ittihaz etti) evlât edindi(hâşâ o) Yüce Yaratıcı (bundan) böyle kendisine evlât edinmekten (münezzehtir) ve (o) ezelî mabudun böyle evlâd edinmeye (ihtiyacı yoktur) o Kerem Sahibi Yaratıcı, herşeyden her kimseden ganidir. Evlâdı ancak evlada muhtaç olan kimseler talepte bulunurlar. Evet… Evlât sayesinde kuvvet bulmaya, nesillerini, isimlerini devam ettirmeye, servet kazanmaya muhtaç olanlar evlada muhtaç bulunurlar. Cenâb-ı Hak ise bu gibi şeylere hâşâ muhtaç değildirler. Hepsinden zengindir şüphesiz inanıyoruz. Evet.. (Göklerde olanlarda ve yerde olanlar da onundur.) Bütün hayat ve konuşma sahibi olanlar da olmayanlar da o Yüce Yaratıcının mahlûkudur, kuludur. Sonra Ey cahiller, ey gafiler!. Bir kere düşününüz, (sizin yanınızda buna dair) öyle Cenâb-ı Hak’a isnat ettiğiniz evlât mes’elesi hususuna ait (hiçbir hüccet yoktur.) hiçbir sultan, yani: Akıllar üzerine tesir edecek kuvvetli bir delil, bir kanıt mevcut değildir. Artık öyle bir kanıta, bir delile dayanmayan bir isnada nasıl cür’et ediyorsunuz?. Ey beyinsizler!. Siz (Allah Teâlâ’ya karşı bilmiyeceğiniz birşeyi) hakikatine, doğruluğuna vâkıf bulunmadığınız hangi bir lâkırdıyı (söyler misiniz?.) o Kâinatın Yaratıcısı’na öyle uzak olduğu şeyleri isnada cür’et eder misiniz?. Bu ne cehalet!. İşte böyle bir sual, bir soru, o cahiller hakkında büyük bir kınama içindir.
Yunus 10:69
Resûlüm!. Cenâb-ı Hak’ka karşı yalan yere iftirada, isnatda bulunan o kavimlere, taifelere (de ki: O kimseler ki, Allah Teâlâ’ya karşı yalan söylemek kasdında bulunurlar) o Yüce zâtın evlâd sahibi olduğunu iddia eder dururlar, onlar artık (şüphe yok ki, felâh bulamazlar) onların koşup durmaları kendilerini kurtuluşa erdirmeyecektir. Onlar istediklerinekavuşamayacaklardır. Onlar cennete değil, cehennemlere sevkedileceklerdir, orada ebediyen azap görüp duracaklardır.
Yunus 10:70
İşte Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: (Onlar için) Öyle bâtıl iddialarda, kanaatlerde bulunan şahıslar için (dünyada cüz’î bir varlık) olabilir. Onlar dünyada bir az yaşayabilirler, geçici bir zaman için bir servete, bir mevkle kavuşabilirler. Veyahut o bâtıl kanaatleri kendileri için dünyada bir geçim, bir fâide gibi görünebilir, bununla fanî birşeye ulaşmalar! mümkün bulunabilir. Fakat bunların ne kıymeti var!. Böyle çabuk kaybolan, mes’uliyeti gerektiren ve yok olan bir gölgeden ibaret bir varlık yok hükmündedir, (sonra) Onların ölünce (dönüşleri bizedir) dünyadaki o kötü inançlarının, hareketlerinin artık cezasına kavuşacaklardır.. (Sonra onlara) dünyada iken (küfrettiklerinden dolayı) öyle kâfirce itikatları, amelleri sebebiyle (şiddetli azâbı) cehennem ateşini, o ebedî cezayı (tattıracağızdır) onlar İslâm dininin güzel telkinlerini bırakarak öyle yanlış itîkatlarda bulunduklarından dolayı sonsuz azaplara uğrayacaklardır. Bununla beraber onların birçokları daha dünyada iken de Allah’ın kahrına uğrayacaklardır. Nitekim de birçok eski kavimlerin dinsizlikleri yüzünden ne kadar azaplara, felâketlere daha dünyada iken de uğramış oldukları tarihen sabittir. Kur’an-ı Kerim’de bizlere bir uyanma vesilesi olmak üzere onlardan bir kısmını haber vermektedir.
Yunus 10:71
Bu mübârek âyetler, asr-ı saadetteki ve onlardan sonraki inkârcılara bir ibret ve uyanma dersi olmak üzere Nuh Aleyhisselâm ile kavmi arasında cereyan etmiş olan tarihî vak’aları beyan etmektedir. Hak dine davet eden ve onlara tâbi olan zatların emellerinin gayesini, selâmet ve hilâfete ulaşmalarını bildiriyor, onlara muhalefet etmiş olanların da pek korkunç âkibetlerini hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (ve) Resûlüm!. (onlara) Kureyş kabilesinden vesaireden olan müşriklere (Nuh’un haberini oku) yani: Onun ile kavmi arasındaki haberi, önemli tarihî vak’ayı anlat, Peygamberlerine muhalefet eden kavimlerin ne dehşetli âkibetlere uğramış olduklarını düşünüp de ibret alsınlar. (Hani) Nuh Aleyhisselâm (kavmine) Kâbil’in çocukları ve torunları bulunan bir guruba (demişti) şöyle hitab etmişti ki: (Ey kavmim!. Eğer sizin üzerinize benim) aranızda (duruşum) sizin içinizde yaşayıp bin seneden elli sene kadar noksan bir müddet sizi hak dine davet ediverişim (ve Allah’ın âyetleriyle) delilleriyle, kânıtlarıyla (size öğüt verişim ağır geliyorsa) yani meşakkatli bulunuyorsa, siz de beni öldürmeğe, aranızdan kovmaya kasdetmiş bulunuyorsanız (İmdi ben Allah Teâlâ’ya tevekkül ettim) o bana yeter, beni muhafaza buyurur (artık işinizi ve ortaklarınızı toplayınız) hakkımda yapmak istediğiniz şeye başlayınız, kendilerinden yardım urumakta olduğunuz o âciz putlarınızı da size yardıma çağırınız (sonra üzerinize işiniz gizli kalmasın) bana karşı kasdetmekte bulunduğunuz, kötülüğü, açıkça yapmağa başlayınız, onu alenî yapınız. (Sonra hakkımda hükmünüzü veriniz) içinizdeki kuruntuları dökünüz, boşaltınız, imza ediniz ve elinizden geliyorsa (bana göz açtırmayınız) yapacağınız şeyleri bana bildirdikten sonra geriye bırakmayınız.
§ Hz. Nuh, Cenâb-ı Hak’kın koruma ve himayesinde olduğunu bildiği için düşmanlarına karşı hiç ehemmiyet vermediğini, aldırışta bulunmadığını göstermek, onların âczini göstemek için kendilerine böyle bir teklifte bulunmuştur.
Yunus 10:72
(Artık) Ey kavmim!, (siz yüz çevirir iseniz) benim size verdiğim hayrı tavsiye edici öğütleri dinlemez, onlardan kaçınır iseniz, neticesini siz düşününüz!. (zaten ben sizden bir mükâfat istemiş değilim) Yapmış olduğum peygamberlik vazifesinden dolayı sizden bir ücret, bir karşılık istemişde değilim ki, sizin nefretinizi gerektirmiş olsun, öyle bir bedel karşılığında size nasihatta bulunduğumu söyleyerek bana suç isnat edebilesiniz, ben sırf Allah rızası için bu vazifeyi yapmaktayım. (Benim mükâfatını ancak Allah Teâlâ’ya aittir) Bu, âhirette kavuşacağım sevaptan, Allah’ın rızâsına ulaşmaktan ibarettir. (Ve ben müslümanlardan olmaklığımla emir olundum) yani: Ben, Cenâb-ı Hak’kın hükmüne boyun eğen ve itaat edenlerden veya İslâm dinine bağlı bulunan zatlardan olmakla emrolundum, onun tersini yapamam. Siz ister kabul ediniz, ve ister etmeyiniz, ben vazifemi yapmaya çalışırım, ben emrolunduğum dinî bir hizmeti terkedemem.
§ Bu âyeti celîlede işaret vardır ki: Her din âlimi, üzerine düşen dinî vazifeleri sırf Allah rızası için yapmaya çalışsın. Halktan bir lûtf ve ihsan beklemesin, bir şöhret sevdasında bulunmasın, güzel hizmetlerinin mükâfatını Cenâb-ı Hak’tan beklesin. İşte insanlığın hakikî önderleri olan mübârek Peygambelerin hareket tarzları bizim için uyulması gereken en mükemmel bir örnektir.
Yunus 10:73
Hz. Nuh, o kadar güzel nasihatlarda bulundu, kuvvetli deliller gösterdi. Buna rağmen onun kavmi (yine onu yalanladılar) küfrlerinde israr ederek o mübârek zatın peygamberliğini kabul etmeyerek inkâra devam eylediler. Cenâb-ı Hak’da buyuruyor ki: (Biz de onu) Hz. Nuh’u (ve onunla beraber gemide bulunanları) ona imân etmiş olan seksen kadar zatı (kurtuluşa erdirdik) boğulmaktan kurtardık (ve onları) o kendilerini selâmet sahiline erdirmiş olduğumuz mü’min zatları yeryüzünde (halifeler kıldık) suların içinde boğulup gidenlerin yerlerine geçirdik, onların yurtlarına sahip bulundular. (Bizim âyetlerimizi yalanlayanları da) tufanın dalgaları arasında (boğduk) mahveyledik. (Artık) Ey insan!, (bak) Kendilerine Peygamberleri tarafından öğütler verilmiş, Allah’ın azâbından (korkutulmuş) buna rağmen yine küfrlerinde, isyanlarında devam edip durmuş (olanların âkibetleri nasıl oldu?.) ne kadar müthiş bir azap dalgaları içinde mahvolup ve silinip gittiler. İşte bu bir tarihî hakikattır. Bütün inkarcılar, bu gibi âkibetleri düşünüp de uyanmalı değil midirler?.
§ Bu Kur’ânî açıklamalar, Rasûlü Ekrem Efendimiz hakkında bir teselliyi, onu inkâr edenler hakkında da bir tehdit ve tehlike haberini içermektedir. Bunca şuunatı feciüleser, Âdem için mucibi ibret yeter.
Yunus 10:74
Bu mübârek âyetler, Nuh Aleyhisselâm’dan sonra gönderilmiş olan Peygamberlere de kavimlerinin imân etmeyip yalanlamaya devam etmiş olduklarını bildirmektedir. Ve Hz. Musa ile Hz. Harunu da Firavun ile kavminin tasdik etmeyip onların gösterdikleri mucizeleri birer sihir sanmış olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Sonra onu müteakip) yani: Bilahara Nuh Aleyhisselâm’ın peygamberlik döneminin ardından (kavimlerine Peygamberler gönderdik) bu zatlar, Hud, Salih, İbrahim, Lût ve Şuayb Aleyhimüsselâm gibi kıssaları Kur’an’ı Kerim’de anlatılan yüce peygamberlerdir. Bu muhterem Peygamberler (onlara) o kendi kavimlerine (beyyîneler ile) kendilerini doğruluklarını gösteren açık mucizeler ile (geldiler) bu kadar kuvvetli delillere, kanıtlara rağmen (onlar ise) o kavimler ise cahiliyet ehlinden olup (evvelce) daha kendilerine o mübârek Peygamberler gelmeden evvel (yalanlamış oldukları şeylere) dinî hakikatalara, ilâhî hükmlere yine (imân eder olmadılar) yine kendilerine tebliğ edilen o gibi hakları, esasları inkâra devam edip bâtıl ıtikatlarından ayrılmadılar, (işte) O kavimler gibi (haddi aşanların kalplerini) her zaman (böylece mühürleriz.) Evet.. Kendi kazançlarını, kabiliyetlerini kötüye kullanarak hakkı kabule yanaşmayanların kalbleri Allah’ın kudretiyle mühürlenir kasavet bağlar, imân nurunun aksettiği yer olamayarak dalâlet karanlıkları içinde kalır.
§ Bu âyeti kerime gösteriyor ki: insanların ihtiyarî fiilleri, kendi kesbleri ve Allah Teâlâ’nın kudreti ile meydana gelmektedir, bunda bir zorlama yoktur.
Yunus 10:75
(Sonra onların ardından) Evvelce insanlığıhak dine davet etmekle emrolunan Peygamberleri müteakip (Musa’yı ve Harun’u Firavun’a ve onun) Firavun’un (cemaatine) kavminin ileri gelenlerine vesaireye (ayetlerimiz ile) A’raf sûresinde ayrıntılı olarak açıklanan mucizelerle, dokuz nevi harikulâde şeylerle (gönderdik) Firavun ile onun kavmi ise bunlaran istifade etmediler, kendi sapıklıklarını bırakmadılar (fakat böbürlendiler) kendilerini büyük gördüler, yani: Hak etmedikleri halde kibir = büyüklük iddiasında bulunmaya cür’et ettiler, imândan kaçındılar, (ve günahkârlar olan) pek büyük günah sahibi bulunan kâfirler takımından (bir kavim oldular) inkârlarında, cehaletlerinde sebat gösterdiler.
Yunus 10:76
(Vaktaki, onlara) Yani: Firavun ile kavmine (bizim tarafımızdan) Allah katında (hak geldi) bir takım mucizeler ortaya çıktı, asâ gibi, yedi beyzâ gibi hârikalar görülmeğe başladı (şüphe yok ki, bu) meydana konulan harika, bu fevkalâde durum (elbette apaçık bir sihirdir dediler) o inkarcılar, öyle apaçık parlak mucizelerin o yüksek mahiyetlerini düşünmediler, onları hemen inkâra, onları sihir kabilinden şeyler sanmaya başladılar.
Yunus 10:77
Bu mübârek âyetler, Hz. Musa’nın Firavun’a ve kavmine karşı onların sihir iddialarını red eylediğini bildirmektedir. Firavun ile kavminin de Hz. Musa ile Hz. Harun hakkındaki kötü zanlarını ve küfr üzere israr edeceklerini göstermektedir. Şöyle ki: Hz. Musa’nın ortaya koyduğu hârikaları sihir telâkki eden Firavun ile kavmini red için (Musa dedi ki:) Ey inkârcı topluluk!. (Size) Bizim doğruluğumuzu isbat (geldiği zaman hak için) açık bir harika, bir mucize için (bu sihirdir dermisiniz?.) Böyle cahilce bir iddiyaa nasıl cür’et gösterebilirsiniz?. (Bu bir sihir midir) hak, sahibini başarılara ulaştırır, sihir ise sürekli olmaz, mahiyeti meydana çıkar yok olur gider. (Halbuki, sihirbazlar felâh bulamazlar) kurtuluşa, başarıya kavuşamazlar. Nitekim daha sonra da sihirbazların sihirleri yok olarak mucize ile sihir arasındaki fark meydana çıkmıştır.
Yunus 10:78
Firavun ile kendisine tâbi olanlar, Hz. Musa’ya hitaben (Dediler ki:) Ya Musa!, (babalarımız” üzerinde bulduğumuz şeyden) putlara tapmaktan, onların dinlerinden (bizi çeviresin) döndüresin (de yerde) Mısır diyarında (ululuk) mülk ve saltanat (ikinize) seninle kardeşin Harun’a (olsun diye mi bize geldin?.) Sizin maksadınız bu mudur?. Halbuki, biz sizi tasdik etmeyiz (biz ikinize de inanacak değiliz) sizin getirdiklerinizi, bizlere tebliğ ettiğiniz şeyleri biz kabul etmeyiz.
Yunus 10:79
Bu mübârek âyetler, Hz. Musa’ya karşı Firavun’un, aldığı vaziyeti bildirmektedir. Başına topladığı sihirbazların hezimete uğrayarak sihirlerinin ibtâl edildiğini, hakkında tecelli eylediğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Firavun ile kavmi Hz. Musa’nın tebliğatını kabul etmediler. (Ve Firavun) kavmine (dedi ki: Bütün bilgin) sihir ilminde usta, maharetli olan (sihirbazlar! bana getiriniz) Musa’ya ve kardeşine karşı cephe alsınlar, onlar ile münazarada bulunsunlar, onları sustursunlar.
Yunus 10:80
Firavun’un adamları hemen koştular, her taraftan sihirbazları toplayıp, meydanaçıkarmağa çalıştılar. (Vaktaki: Sihirbazlar geliverdiler) Hz. Musa’yı da kendileri gibi sihirbaz zannederek “Sen mi evvelâ atacaksın, biz mi atalım, maharetimizi meydana koyalım” dediler. (Onlara Musa) Aleyhisselâm (siz ne atacaksınız atınız) sihirlerinizi göstermek için ne gibi bir tedbir alacaksanız alınız (dedi) onlara karşı metanetini gösterdi. Hz. Musa’nın onlara böyle bir emîrde bulunması, onların âcizliklerini meydana çıkarmak, gösterecekleri sihirleri ibtâl etmek, meydana getirecekleri şeylerin fâsit birer şey olduğunu insanlara göstermek içindi. Yoksa onlara sihir yapmalarını teklif için değildi. Sihir haram olduğundan Yüce bir Peygamber onun yapılmasını emretmez.
Yunus 10:81
(Vaktaki onlar) O sihirbazlar, ellerindeki iplerini, değneklerini meydana (atıverdiler) bunları hareket eder gibi bir surette göstererek insanları korkutmaya başladılar, büyük bir sihir meydana getirmiş oldular, o sihirbazlara (Musa) Aleyhisselâm (dedi ki: Sizin) meydana (getirmiş olduğunuz şey, sihirdir) o haram bir harekettir, yok olmaya mahkumdur, hakka galip gelecek bir kuvvete sahip değildir, (Allah Teâlâ onu ibtâl edecektir) Benim elimde göstereceği bir mucize ile onu mahvedecek ve izini silecektir. inkârcıların, müşriklerin ayıplarını meydana çıkaracaktır. (Muhakkak ki. Allah Teâlâ bozguncuların işini düzeltmez) binaenaleyh sihir gibi bozguncuların gösterecekleri şeyleri de mahvedecektir.
Yunus 10:82
(Ve Allah Teâlâ, hakkı) ilâhî dinini,Peygamberlerinin galibiyetini (sözleri ile) kazası ve kaderi ile veya peygamberlerine yaptığı ilâhî vâdi ile (gösterir) isbat eyler, takviye buyurur, (isterse) bu hakkın böyle ortaya çıkmasını ve galibiyetini, sihir gibi vesaire gibi haram şeyler ile uğraşan (günahkârlar hoşlanmasınlar) onlara rağmen hak tecelli edecektir. Nitekim de etmiştir, sihirbazlar mağlûp olarak Hz. Musa’nın mucizesi tahakkuk eylemiştir.
Yunus 10:83
Bu mübârek âyetler, birçok muazzam mucizeler göstermiş olduğu halde Musa Aleyhisselâm’a pek az kimselerin imân etmiş olduklarını bildirmektedir. Bu suretle de Rasûlü Ekrem Efendimize teselli vermektedir. Musa Aleyhisselâm’ın o imân eden zatlara yapmış olduğu tavsiyeyi o zatlarında bu tavsiyeyi kabul ederek Cenâb-ı Hak’ka ne gibi niyazlarda bulunmuş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Peygamber Efendimiz, kavminden birçoklarının İslâmiyeti kabul etmeyip küfr üzere sebat ettiklerini gördükçe üzülüyor, hüzn ve keder içinde kalıyordu. Cenâb-ı Hak ise Rasûlü Ekrem’ine bu gibi âyetlerle teselli veriyor, Hz. Musa ile kavminin hallerini bildiriyor. Evet… Hz. Musa, o kadar mucizeler gösterdiği halde kavminden pek az kimse imân etmiş idi, diğerleri küfrlerinde devam edip durmuşlardı. Evet.. (artık Musa’ya) O Yüce Peygambere, hak dine davet ettiği kimseler (imân etmedi) dinsizliklerinde sebat ettiler (ancak kavminden) Hz. Musa’nın kavmi alan İsrail oğullarından (bir zürriyet) bir taife, bir takım gençler (kendilerinin Firavun’dan veonların cemaatinden) o Firavun ile onun kavminin ileri gelenleri tarafından (bir belâya) bir imtihana (uğrayacaklarından korkar oldukları halde) yine metanet göstererek (imân etmiş oldular) nice kimselerde bu korku sebebiyle imândan mahrum kalmışlardı. (Firavun ise muhakkak ki, o yerde) Mısır diyarında (ululuk taslayan biri idi) kendini beğenmiş bir diktatör idi. (Ve şüphe yok ki, o) lânete uğramış Firavun (haddi aşanlardan idi) ancak bir kul olduğu halde rablık iddiasında bulunuyordu. Beni İsrail’den nice kimseleri öldürmüş, yeryüzünde ne bozguncu hareketlerde bulunmuştu.
Yunus 10:84
(Musa) Aleyhisselâm (da) kavmine (dedî ki: Ey kavmim!. Eğer allah’a imân etmiş) Cenâb-ı Hak’ki ve onun âyetlerini tasdik eylemiş (iseniz) ve siz hakikaten (eğer teslim olmuş iseniz) yani: Cenâb-ı Hak’kın kazasına razı oImuş veya siz kalben imân etmiş görünürde de müslüman olduğumuzu söylemiş ve ıtirafta bulunmuş kimseler iseniz (artık ona itimad ediniz) o Yüce Yaratıcıya tevekkül edin, sığının başkalarından korkmayın, dininizi güzelce muhafazaya çalışın.
Yunus 10:85
(Onlar da) O imân eden zatlar da Hz. Musa’ya cevap olarak (dediler ki) gvet biz (Allah Teâlâ’ya itimad ettik) ona tevvekkül edip boyun eğdik. Sonra da DU zatlar, Cenâb-ı Hak’ka dua ve niyâz ederek dediler ki: (Ey Rab’bimizî. Bizi o zalimler topluluğu için deneme konusu kılma) onları bize musallat etme ki, olzi bir belâya düşürmesinler, bizlere eza ve cefada bulunarak dinimizdeki sebatımıza mâni olamasınlar.
Yunus 10:86
(Ve) Hz. Musa’ya imân eden zatlar şöyle de bir duada bulundular. Ey Rabbimiz!, (rahmetinile bizi o kâfirler olan kavimden) O Firavun ile ona tâbi Dlan müşrik topluluktan (kurtar) onların esaretinden; meşakkatli işlerinden, zalimce l’ıâkimiyetlerinden bizi kurtar. Bu mü’min zatlar, samimi bir imâna nâil olmuşlardı Cenâb-ı Hak da dualarını kabul buyurdu. Düşmanları, olan Firavun ile yardakçılarını hıelâk etti, kendilerini ise kurtuluşa erdirerek düşmanlarının yurtlarına sahip ve hâkim kıldı. İşte samimi imânın ve duanın mükâfatı!.
Yunus 10:87
Bu mübârek âyetler, mü’minlerin evlerini mescid edinmelerine dâir Hz. Musa ile kardeşine yönelmiş olan ilâhî vahyi ve mü’minlerin muvaffakiyetle müjdelendiklerini bildirmektedir. Ve Hz. Musa’nın inkârcı ve nankör olan kavminin aleyhindeki duasını ve bu duanın kabul edilmiş olduğunu, ifâde etmekte ve cahillerin yollarına tâbi olmayıp doğruluk üzere devam edilmesini emretmektedir. Şöyle ki: (Ve Musa ile kardeşine) Kendisine yardımcı olmak üzere peygamber olmasını niyâz etmiş olduğu Harun Aleyhisselâm’a (vahy ettik) emir eyledik (ki: Mısır’da kavminiz için) mü’min olan zatlar için (evler hazırlayınız) onlarda oturur, ibâdete devam edersiniz. (Ve evlerinizi) o yapacağınız hanelerinizi (namaz kılınacak yerler yapınız) birer namaz kılınacak yer, birer mescid edininiz, oralarda kıbleye, yani: Kâbe’i Muazzamaya yönelerek namazlarınızı kılmaya çalışınız (ve) yerine getirmekle mükellef olduğunuz (namazı dosdoğru) şartlarına verükunlarına uyarak (edâ ediniz.) Artık dışarda namaz kılarak düşmanların ezâ ve cefâsına, belâlarına mâruz kalmayınız (ve mü’minleri müjdele) Allah’ın dinini kabul edenleri dünyada zafer ile, âhirette de cennet ile müjdele. İşte bu muvaffakiyet, dindarlığın mükafâtıdır.
§ Rivâyete göre Hz. Musa ile ona tâbi olanlar, ilk zamanlarında kendi evlerinde kâfirlerden gizlice olarak namaz kılmakla mükellef bulunmuşlardı. Tâki: Kâfirler, onları öyle ibâdetle meşgul görerek kendilerine eza ve cefada bulunmasınlar. Nitekim müslümanlar da İslâm’ın başlangıcında Mekke’i Mükerreme’de böyle evlerinde namaz kılarlardı. Şöyle deniliyor ki: Musa Aleyhisselâm, Firavun’u dine dâvet etmekle emrolununca Firavunun emriyle Beni İsrail’e ait mescidler tahrip edilmişti, kendileri namazdan men olunmuşlardı. Bunun üzerine evlerinde kılmaları kendilerine Allah tarafından emredilmişti. Bir de deniliyor ki: Musa Aleyhisselâm’a karşı Firavun şiddetli bir düşmanlık gösterince Hak Teâlâ Musa Aleyhisselâm ile ona imân edenlere emretmiştir ki: Firavun gibi düşmanlara rağmen siz evlerinizi mescid edinerek oralarda namazlarınıza devam ediniz, Hak Teâlâya itimatda, tevekkülde bulununuz, o Yüce Mâbud sizi korur. Âkıbet zafer, muvaffakiyet, sizin için takdir edilmiştir. Ne büyük bir müjde.
Yunus 10:88
Firavun ile kavminin o küfr ve düşmanlıkta devamları sebebiyle (Musa da) Cenâb-ı Hak’ka niyâz ederek (dedi ki: Ey Rab’bimiz!. Şüphe yok ki, sen Firavun’a ve onun cemaatine) onunkavminin eşrâfına, ileri gelenlerine (dünya hayatında ziynet) süslenecekleri elbiseler, nakil vasıtaları vesaire verdin (ve mallar verdin) onları çeşitli servetlere sahip klıdın. Deniliyor ki: Mısır’daki eski bir beldeden Habese diyarına kadar dağlarda altın, gümüş, zebercet, yakut mâdenleri var idi. Firavun ile yardakçıları bunlardan istifade ederlerdi. Hz. Musa, onların bu nimetlerden istifâde etmelerindeki gayelerine işaret için diyordu ki: (Ey Rab’bimîz!.) Sen onlara bu nimetleri verdin (senin yolundan saptırsınlar diye) kendilerini de başkalarını da sapıklığa düşürsünler için. Bu, onların haklarında bir imtihandır, yavaş yavaş azâba yaklaştırmaktır, nimete karşı nankörlükte bulunarak ebedî azaplara uğramalarına bir sebeptir. (Ey Rab’bimiz!. Onların mallarını mahvet) Değiştir, başkalaştır ve helâk eyle (ve) onların (kalplerinin üzerini şiddetle mühürle) kasvete uğrasınlar, imân için açık bir halde bulunmasınlar. (Tâki, onlar acıklı; azâbı görünceye kadar imân etmesinler) O zamandaki bir imân ise bir ümitsizlik imânı olacağından kendilerine asla fâide vermeyecektir.
Yunus 10:89
Hz. Musa’nın bu duası ve niyâzı üzerine Allah Teâlâ da vahy ederek (buyurdu ki:) Ya Musa!. (Ikinizin de) Senin de, kardeşin Harunun da (duası kabul olunmuştur.) Hz. Musa, dua ederken Hz. Harun da âmin diyormuş, böyle âmin demek de bir duadır, yapılan duanın kabulünü niyâzdır. Maamafih Harun Aleyhisselâm da ayrıca dua etmiş olabilir. (Artık doğrulukta devam ediniz) insanları dine dâvet etme peygamberlik vazifesini yerine getirmesi, inkârcıları deliller ile susturma hususunda sebat eyleyiniz (ve bilmez olanların yoluna tâbi olmayınız) yani: Dine ibâdet ve itaate, ilâhî fiillerdeki hikmet vefaydaya akılları ermeyen, câhil kimseler gibi düşünmeyiniz. Bir takım cahiler vardır ki: Bir dua yapıldı mı onun hemen kabul edilip isteğin derhal karşılanacağını zanneder, karşılanmadı mı ümitsizliğe düşer. Böyle acele istemek ve ümitsizlik ancak cahillerden şudur eder. Halbuki: Bir duanın kabul edilmiş olası için istenilen şeyin hemen meydana gelmesi icabetmez. Onun hikmet gereği muayyen bir zamanı olabilir, o zaman gelmedikçe meydana gelmez. Bir de var ki, bazı istenilen şeylerin meydana gelmesi, hikmet ve faydaya aykırı olur. Artık onun herhalde meydana gelmesini istemek bir cehalet eseridir. Fakat meşru, hikmete uygun bir dua kabul edilir. Dua eden bunun meyvesini dünyada olmasa da âhirette görür. İşte Yüce Peygamberlerin duaları da vakitleri gelince kabul edilmiştir. Meselâ: Hz. Musa’nın duasiyle inkârcı olan kavmin servetleri yok olmuş, malları, ekinleri, mâdenleri, cevherleri taş kesilmiş, daha sonra Nil nehrinde boğularak dünya hayatları sona ermiş, uhrevî azaplara kavuşmuşlardır. İşte Kur’an’ı Kerim, onların bu akıbetlerini de beyan buyurmaktadır.
Yunus 10:90
Bu mübârek âyetler, Hz. Musa’nın dualarının kabul edilip kendisine tâbi olanlar ile beraber selâmet sahasına kavuşmuş olduğunu, onu inkâr eden Firavun ile ordusunun ise sular içinde boğulup gittiklerini bildirmektedir. Firavunun boğulacağı sırada Allah’ın birliğini tasdik etmiş ise de bu bir ümitsizlik imânı olduğundan kabul edilmeyerek kendisinin boğulduğunu ve başkalarına bir ibret olmak üzere cesedinin sahile atılmışolduğunu beyân etmektedir. Ve bu gibi Allah’ın kudretine şahitlik eden hârikalardan insanların çoğunun gafil bulunduklarını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Firavun, Hz. Musa ile ona imân eden İsrail oğulları kabilelerine pek çok ezâ ve cefâya başlamıştı. Hz. Musa’nın duası kabul olundu, kendisiyle kardeşi Hz. Harun’un ve onlara tâbi olan İsrail oğullarının Mısırdan çıkıp gitmelerine Allah tarafından müsaade verildi. Bunun üzerine toplanarak ansızın Mısır’dan çıkıp gitmeğe başladılar. Bunların bu hareketlerinden haberdar olan Firavun’un, pek çok kuvvetli bir ordusu ile bunları takibe başladı, İsrail oğulları, Bahri Ahmer = Bahri Kulzüm denilen Süveyş denizi kenarına gelmişlerdi. Düşmanları ise kendilerini takib edip duruyorlardı. Korkunç bir vaziyet!. Fakat Hz. Musa, aldığı ilâhî bir vahiyden dolayı âsasını denize vurdu, bir harika olarak İsrail oğullarının oniki kabilesi için oniki yol açıldı, oralardan geçerek selâmet sahiline eriştiler. İşte Cenâb-ı Hak, bu hadiseyi bir ibret ve uyanma vesilesi olmak üzere şöylece beyân buyuruyor: (Ve İsrail oğullarını denizden geçirdik) onları koruyarak denizin sahiline çıkardık (Firavun ile askerleri ise) sırf küfrlerinden dolayı (zulmetmek ve saldırmak üzere) tecavüzde bulunmak için (onların) o Hz. Musa’ya tâbi olan İsrail oğullarının (arkalarına düşmüşlerdi) bu düşmanlar binlerce suvâri askerlerden ibâret idiler, denizdeki yolların açılmış olduğunu gördüler, öyle bir hârikanın hikmetini anlayamadılar, İsrail oğullarını tepelemek için hemen o açık yollara atıldılar, bir kudret ile, onları böyle bir felâkete sevketmişti, onlar ise bundan gafil bulunuyorlardı. Sular tekrar birleştiler, yolları kapadılar. Firavun ile ordusu sular içinde kaldı, (nihayet ona) Firavun’a (boğulmak yetişince) boğulup gideceğini anlayınca lisanı ile veya kalben (dedi ki: Ben, İsrail oğullarının imân etmiş olduklarından başka ilâh olmadığına muhakkak ki, imân ettim.) Artık kendisininküfrünü anlamış, kurtulabilmesi için İsrail oğullarının imân etmekte oldukları kâinatın ilâhına imândan başka çare olmadığına kanaat getirmiş idi. Fakat bu, bir ümitsizlik imânı idi, bu haldeki bir imân, muteber değildir. O vakte kadar görmüş olduğu birçok mucizelere rağmen küfründe israr edip durmuştu. Şimdi öyle bir azabın ortaya çıktığını anlayınca imân etmiş (ve ben de müslümanlardanım) yani: Nefsimi Cenâb-ı Hak’ka teslim eden İsrail oğulları gibi samimi mü’minlerdenim, demişti. Ne yazık ki: Artık vakti geçmişti. Böyle bir imân kabule lâyık değildi. Özellikle Allah Teâlâ’ya imân ettiğini söylemiş ise de Hz. Musa’nın Yüce bir Peygamber olduğunu yine itiraf etmemiş gibi bulunuyordu. Yüce Allah’ın herhangi bir Peygamberini tasdik etmemek ise Cenab’ı Hak’ka imân etmemek hükmündedir.
Yunus 10:91
Firavun öyle boğulmak korkusuyla Allah Teâlâ’ya imân edince kendisine bir azarlama ve red olmak için denildi ki: (Şimdi mi?) İmân ediyorsun?. Şimdiye kadar aklın nerede idi?. Ne için âcizliğini düşünmedin de rablık iddiasına cür’et gösterdin?. Ne için o mucizeleri inkâr ediyor, Hz. Musa’yı tasdik etmeyip bilâkis hayatına kasdetmek istiyordun?. (Ve sen muhakkak ki, evvelce) bu boğulma hâdisesinden önce senelerce (isyan etmiş) günahkâr bulunmuş, hakkı kabulden kaçınmış, Yüce bir Peygamberin ve ona imân edenlerin hayatlarına kasteylemiş, (ve) müslümanlardan değil (bozgunculardan olmuş idin) başkalarını saptırarak kendine taptırmak alçaklığını işlemiştin, artık senin böyle ölümünü görüp durduğun bir sırada imân etmenin ne ehemmiyeti olabilir?, ki, seni Allah’ın azâbından kurtarsın, senin mânevî hayatını temin edebilsin!.
Yunus 10:92
Ey Firavun!. (Artık) Senin helâkin kaçınılmazdır. (Bugün) Ancak (senin cesedini kurtaracağız) yani: Senin cismini ruhsuz olarak denizden çıkarıp sahile alacağız, yahut seni elbisenden soyulmuş bir halde dışarı çıkaracağız, veyahut Firavun, altundan yapılmış bir zırh giyinmiş idi, onunla beraber sahile atılarak onun kendisi olduğu bu suretle de görülüp anlaşılacaktı. (Tâki) Ey Firavun sen (senden sonra geleceklere de bir ibret olasın) gerek İsrail oğullarına ve gerek daha sonra dünyaya gelecek milletlere senin bu felâkete uğramış olman bir uyanma vesilesi olsun, İşte Allah Teâlâ’yı vaktiyle tasdik etmeyen, kendisine rablık rütbesi vererek halkı kendisine taptırmak isteyen herkesin ahlâkına, mukaddesatına engel olmak sevdasında bulunan bozguncu kimselerin âkibetleri böyle felâkettir. Artık bu gibi bozguncu kimseler için Firavun’un ve benzerlerinin uğramış oldukları korkunç âkıbetler birer ibret levhası, birer uyanma vesilesi bulunmaktadır. (Ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları bizim âyetlerimizden elbette gafildirler) Cenâb-ı Hak’kın varlığına, kudret ve büyüklüğüne, ilâhî dinin yüceliğine ve gerçek oluşuna açıkça şahitlik eden nice delilleri, hârikaları, güzelce tefekkür etmezler, dinsizlik, ahlâksızlık yüzünden nice kimselerin, kavimlerin helâk olup gittiklerini, onların o müthiş, tarihî hallerini nazarı dikkate almazlarda cehâlet ve sapıklık içinde yaşar dururlar. Halbuki, Yüce Allah, öyle dinsiz, ahlâksız şahısların, cemiyetlerin başlarına gelmiş olan felâketleri insanlara böyle kutsî âyetleriyle haber vermektedir ki, bunları güzelce düşünerek kendi hayatlarını, İtikatlarını, ahlâklarını düzeltsinler ve tanzim edebilsinler, bu da insanlık hakkında Allah’ın rahmetinin bir eseridir. Allah Teâlâ cümlemize uyanıklıklar nasip buyursun Âmin.. Sûre’i Bakaredeki (40 – 42 – 47 – 56) ıncı âyetlereA’raf sûresindeki (132 – 137)ncı âyetlere de bakınız!.
Yunus 10:93
Bu âyeti celile, İsrail oğullarının kavuştukları nîmetlerden ve mâlûmattan sonra ihtilâfa düşmüş olduklarını ve bu yüzden âhirette muhakemeye tâbi olacaklarını şöylece bildirmektedir: (Ve and olsun ki. İsrail oğullarını salih) doğru, seçkin, hayır ve bereket sahası olan (bir yurda) Mısır’a ve Şam’a veya Şam, Fürs ve Ürdün diyarına (yerleştirdik) öyle razı olacakları, istifâde edecekleri yerlere indirdik. (Ve onlara temiz şeylerden rızık verdik) yani: Onları helâl, lezzetli meyvelere, sebzelere, sütlere, ballara vesaireye kavuşturduk. Firavun ile kavminin elleri altında olan yerlere İsrail oğullarını mirasçı kıldık. (Sonra kendilerine ilm gelinceye kadar) Tevrat’daki hükmler kendilerine tebliğ edilinceye değin o İsrail oğulları dinlerinde (ayrılığa düşmediler) Ne zaman ki, Tevrat nâzil oldu, onu okudular, ondaki hükmleri öğrendiler, onu müteakip dinlerinde ihtilâfa düştüler. Yahut İsrail oğulları, Son Peygamber’in dünyayı şereflendireceğini kendi kitaplarında görmüş, okumuşlar idi, onun ortaya çıkacağına inanıyorlardı. Vaktaki, o Yüce Peygamber, gelip insanları İslâmiyete dâvet etti, onun peygamberlik iddiasındaki doğruluğu, mucizeler ile sâbit oldu, bunu görüp bildikten sonra İsrail oğulları ihtilâfa düştüler, Abdullah İbni Selâm ile ashâbı gibi zatlar imân ettiler, bir çokları da sadece haset ve boş olma sevgisi nedeniyle o Yüce Peygamberi inkâra cür’et eylediler. (Şüphe yok ki, Rab’bin onların arasında ihtilâfa düştüklerişeyler hakkında) kısaca Hz. Muhammed’in peygamberliği hususunda (kıyâmet günü hükmedecektir.) Hakkı yerine getirenlerle iptal edenleri mü’min olanlar ile olmayanları seçip ayıracaktır.
Yunus 10:94
Bu mübârek âyetler de Rasûlü Ekrem’in ilâhî vahye mazhar bir Yüce Peygamber olduğunun önceki kitaplarda zikredilmiş olduğunu, bunda bir şüpheye mahal bulunmadığını, bu hakikatı yalanlayanların ise hüsrana uğrayanlardan olacağını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. (Eğer sen, sana indirmiş olduğumuz şeylerden) kıssalardan, tarihî olaylardan, İsrail oğulları ile Firavun’a ve kavmine ait hâdiselerden faraza (şüphede olmuş isen) yani: Etrafında bulunanların içinde böyle bir şüphe ve tereddütde bulunanlar var ise bu şüpheyi gidermek için (senden evvel kitap okumakta) Tevrat ve İncil gibi ilâhî kitapları okuyup içindekileri öğrenmiş (olanlardan sor) o şüphe edilen şeylerin birer hakikat olduğu o kitaplarda sabit, kendilerince muhakkaktır. (And olsun ki, sana hak) şüpheye ve tereddüde mahal bulunmayan kesin âyetler, ilâhî haberler sana (Rab’binden gelmiştir.) o şeyler sana hakkıyla bildirilmiştir. (Artık şüphe edenlerden olma) sahip olduğun kesin karar ve kanaatten ayrılma, o kat’î inancın üzerinde devam et.
Yunus 10:95
(Ve) Ey Yüce Peygamber!, (sakın Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan olma) öyle inkârcıların sözlerine iltifat etme, öyle çirkin dinî hükmlere aykırı bir durumun,peygamberliğin şânıyla uzlaştırılması mümkün olamaz. Faraza o inkârcılara uyacak olsan, (sonra hüsrana uğramışlardan olursun) nefislerini zarar ve ziyâna, felâkete mâruz bırakmış olanlara katılmış bulunursun. Halbuki, haddizatında mâsum olan Yüce bir Peygamberde böyle bir noksanlık düşünülmüş değildir. Binaenaleyh Peygamber Efendimize böyle bir hitap, onun ümmetine hitap demektir. Bu gibi hitaplar, karşılıklı konuşmalarda cereyan eder. Meselâ: Bir hükümdar, bir vezirinin idâresi altındaki birçok kimselere bir muamelenin yasaklandığını anlatmak için o vezirine hitaben; “Sen şu muameleyi yaparsan hakkında şöyle bir ceza gerekir.” der, bununla bütün o kimselere hitab etmiş olur. Çünki böyle bir hitap, daha fazla tesirlidir. Bununla beraber böyle bir hitap, bazen birşeyin mümkün veya vâki olmadığını başkalarına göstermek maksadına dayanmış olur. Meselâ: Hz. İsa’nın ilahlık dâvasında bulunmadığı Cenâb-ı Hak’ca bilinmektedir. Öyle olduğu halde: Ona hitaben: “Sen mi insanlara dedin ki? Beni ve vâlidemi iki ilâh edinin” diye buyurulması, Hz. İsa’nın böyle bir iddiada bulunmadığını açıklayarak ona öyle bir isnatta bulunanları yalanlamak içindir.
Yunus 10:96
Bu mübârek âyetler, kendi kötü irâdelerinden dolayı haklarında imansızlık takdir edilen kimselerin ne kadar deliller, mucizeler ortaya çıksa da kendilerine açık bir azap yönelmedikçe imân edemiyeceklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Muhakkak o kimseler) o nefislerini zarara uğratmış, kendi irâdelerini, ihtiyarlarını kötüye kullanmış kâfirler (ki, aleyhlerinde Rab’bin kelimesi) hüküm ve kazası, levh-ı mahfuzdaki yazısı (tahakkuk etmiştir.) onların imân etmiyeceklerimeleklere haber verilmiştir. (Onlar imân etmezler) kâfir olarak ölürler. Çünki Allah’ın takdiri bozulamaz, ilâhî haber hakikate aykırı olamaz.
Yunus 10:97
(Velev ki, onlara) Öyle küfr üzere ölmeleri, takdir edilen kimselere (Her âyet gelsin) kendilerine birçok deliller, mucizeler gösterişin, onlar yine küfr üzerine ısrar eder dururlar. Çünki onların Cenâb-ı Hak’ca ezelde bilinen kötü irâde ve kesblerinden dolayı imân etmemeleri hakkında ilâhî irâde tecelli etmiştir. Onların imanları hakkında ilâhî bir irâde bulunmadıkça yanlızca deliller, hârikalar onları hidâyete sevkedemez. Onlar (pek acıklı azâbı) ölüm sarhoşluğunu, cehenneme ait alâmetleri (görünceye kadar) küfrlerinde devam ederler. O azâbı gördükten sonraki bir imân ise, bir ümitsizlik imânı olacağından makbul olamaz. Öyle bir imân, sahibine fâide veremez. Nitekim Firavun’a boğulduğu zamandaki imânı faydalı olamamıştı.
Yunus 10:98
Bu mübârek âyetler, ümitsizlik halindeki imanların kabul edilmeyeceğini, ancak Yunus kavminin imânı takdir edilmiş olduğundan azap alâmetlerini görür görmez imâna kavuştuklarını bildirmektedir. Ve hiç bir kimsenin Allah’ın takdirine yaklaşmadıkça imâna nâil olamayacağını ve binaenaleyh bir kimseyi cebir ve zorlama ile imâna sevketmeye yer olmadığını, ve akıllarını güzelce kullanmayanların cezalara uğrayacaklarını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Küfr üzere yaşamış (hiçbir şehir ahalisi yoktur ki) kendisineAllah’ın azâbı yönelip de öyle bir (ümitsizlik halinde imân etmiş olsun da bu imânı ona fâide versin) onu o azaptan kurtarsın. Bu vâki olmamıştır. Bu andaki imân kendilerine fâide vermez. (Yunus) Aleyhisselâm’ın (kavmi ise müstesnâ) onlar daha azap alâmetlerini görür görmez tam bir samimiyetle Cenâb-ı Hak’ka yalvardılar, samimî surette tövbe ettiler. Onlar (vaktaki) bu şekilde derhal (imân ettiler) Hz. Yunus’un Peygamberliğini kabul ve Allah’ın birliğini tasdik eylediler. (Onlardan dünya hayatında rüsvaylık azâbını açıverdik) onları kendilerine gelecek felâket ve helâkten kurtardık (ve kendilerini bir müddete kadar) ömürlerinin sonuna değin (yararlandık) nimetlere kavuşturduk.
§ Yunus Aleyhisselâm: Musul tarafında bulunan “Ninova” beldesi ahalisine Peygamber gönderilmişti. Bu ahali, Hz. Yunus’un davetini kabul etmediler, müşrikce yaşamaya devam ettiler. Hz. Yunus onların üzerine kırk güne, diğer bir rivayete göre üç güne kadar bir azap geleceğini haber verdi. Onlar da Hz. Yunus’un yalan söylediğini bilmiyoruz, bakalım içimizden çıkar giderse başımıza bir azap geleceği muhakkaktır demişler. Gerçekte Hz. Yunus bir gece içlerinden çıkıp gitmiş, onu müteakip hava kararmış, her tarafı duman sarmış, beldeleri karanlık içinde kalmağa başlamış, büyük bir felâketin kendilerine geleceğini anlamışlar, Hz. Yunus’u aramışlar ise de bulamamışlar, Cenâb-ı Hak onların kalplerine tövbe hissini düşürmüş, hemen erkekleri, kadınları, çocukları, hayvanları toplayarak bir sahraya çıkmışlar, hazin hazin ağlamışlar, yakarışta bulunmuşlar, birbirlerinden helâllik almaya çalışmışlar, hatta içlerinden birisi başkasına ait bir taş üzerine yaptırmış olduğu evini yıkarak o taşı çıkarmış, sahibine iade eylemiş, kısacası Hz. Yunus’un bir Peygamber olduğunu tasdik ederek pek samimi bir şekilde imân eylemişler, Cenâb-ı Hak’ta merhamet buyurmuş, onların dualarını kabul edereküzerlerine gölgesi düşmekte bulunan azâbı onlardan kaldırmıştır. Bu hâdise, âşûra gününe tesadüf eden bir cuma gününde meydana gelmişti. Bu kavim, bizzat azâbı görmeyip onun yanlızca alâmetlerini görmüş ve pek samimî şekilde tevbe edip af diledikleri için Cenâb-ı Hak kendilerini bu azaptan kurtarmıştır. Firavun ise bizzat azâbı görmüş, sırf bir korku sebebiyle imân iddiasında bulunmuş olduğu için onun imânı tam bir ümitsizlik imânı olduğundan kabul edilmemiştir. Hz. Yunus, kavminden ayrıldıktan sonra deniz kenarına gitmiş, bir gemiye binmiş fakat gemi hareket etmemiş, bu gemide efendisinden kaçmış bir köle bulunmalıdır ki, böyle yürümez oldu. Kur’a atalım kime isâbet ederse onu gemiden çıkaralım demişler. Hz. Yunus da o köle benim ki, Rab’bimin daha müsaadesini almadan kavmimin arasından çıktım, ayrıldım diyerek kendisini denize atmış, derhal büyük bir balık tarafından yutulmuş, fakat, kendisi çokca tesbih ve tehlilde bulunur bir zat olduğu için Cenâb-ı Hak kendisini o felâketten kurtarmış, balık o mübârek zâtı sahile atmıştı. Vücudu pek ziyade zedelenmiş bulunuyordu. Nihayet o arıza da yok olmuş, yine kavminin yanına dönmüş, onlar da yüz binden daha ziyâde bulunuyorlardı. Hepsi de Hz. Yunus’a imân ederek kendileri için takdir edilen zamana kadar yaşamışlardı, İsrail oğullarından olan Hz. Yunus, bilahara Ninova şehrini terkederek uzlete çekildiği bir yerde vefat etmiştir. Daha sonra da Ninova şehrini düşmanları kuşatarak harab etmişlerdir. Oraya hâkim olan Asuriye devleti de tarih sahnesinden silinmiştir.
Yunus 10:99
(Ve) Ey Yüce Peygamber!. (Eğer Rab’bîn dilese idi elbette yeryüzünde kim varsa) hiçbiri geri kalmamak üzere (hepsi de cümleten imân ederlerdi) senin peygamberliğini tasdik ederek hiçbir muhalefette bulunmazlardı. Halbuki, onların hepsi hakkında öyle bir mutluluk irâdesi ezelî âlemde tecelli etmemiştir. Onların kendi irâdelerine, kesiblerine göre haklarında hikmet gereği ne ise o takdir edilmiştir. (O halde) Öyle imanları takdir edilmiş olmadığı halde (inanmaları için sen mi insanları zorlayacaksın?.) Yani: Ey Yüce Resûl!. Sen bütün insanlar imân etsinler diye çalışıyorsun, üzülüyorsun, küfrlerinden üzüntü duyuyorsun. Halbuki, kendi kusurlarından dolayı imanları takdir edilmiş olmayan kimseler artık imân edemiyeceklerdir. Sen onlardan mes’ul değilsin. Kendini öyle hüzn ve kedere mâruz bırakma. Binaenaleyh bu âyeti kerime de Rasûlü Ekrem hakkında bir teselliyi içermektedir.
Yunus 10:100
Evet.. (Hiçbir şahıs için Allah Teâlâ’nın izni) irâdesi, takdiri (olmaksızın) hiçbir vakit (imân etmek mümkün değildir) yani: Hiç bir kimse, kabiliyeti olmayan bir şahsı zoru zoruna hakikî bir şekilde imân şerefine kavuşturmuş olamaz. Ancak Cenab’ı Hak, iradesini, ihtiyarını güzelce kullanan hangi bir kulunu imâna muvaffak kılar. (Ve) O Hikmet Sahibi Yaratıcı (murdarlığı) azâbı, hakarete sebep olan herhangi bir zelilliği (akıllıca düşünmez) Cenâb-ı Hak’kın kendisine verdiği aklı, fikri, irade kuvvetini güzelce kullanmayarak ihtiyarını küfr ve isyan yönüne sarfeden (kimselerin üzerine kılar) onları hidayetten mahrum bırakır, onları ebedî azaplara uğratır, lâyık oldukları cezalara kavuşturur, İşte bu imtihan âleminin gereği budur.
Yunus 10:101
Bu mübârek âyetler, insanların dikkatlerini Allah’ın varlığının birer muazzam delili olan göklerdeki ve yerdeki yaratılış eşsizliklerini celbetmektedir. Asr-ı saadetteki inkârcılarında daha evvelki asırlardaki inkârcıların başlarına gelmiş olan felâketlerini mislini beklemekte olduklarını bildirmektedir. Öyle felâketlerden Peygamberler ile onlara imân edenlerin kurtulup inkârcıların o yüzden mahv ve helâk olacaklarını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. Cenâb-ı Hak’kın varlığına birliğine dair senden delil isteyen dinsizlere, müşriklere (de ki: Bakınız) tefekkür ediniz (göklerde ve yerde olanlar nelerdir?.) ne garip, eşsiz ve bir Yüce Yaratıcının varlığına şahit şeyler vardır. Bir kere üzerimizdeki âlemlere bakmalı, nedir o muazzam varlıklar?. Güneşin, ay’ın, yıldızların parlak varlıkları, gecelerin, gündüzlerin, muhtelif mevsimlerin birbirini muntazaman takip edip durması ne büyük birer ilâhî kudret eseridir?. Bir kere de yeryüzüne bakmalı, bundaki muhtelif hayat sahipleri, çeşit çeşit ekinler, meyveler, madenler, dereler, denizler ne kadar çeşitli ve birer gayeye yönelik bulunmaktadır?. Artık insanlar, bunları güzelce düşünmeli, bunlar ile bir Yüce Yaratıcı’nın varlığına delil getirerek güzel bir inanca kavuşmak değil midirler? (Fakat imân etmez bir kavim için) kendi yaratılışlarını kötüye kullanacakları cihetle küfrleri takdir edilen bir topluluk için (âyetler) hârikalar ne kadar açık olursa olsun (ve uyarıcılar) Cenab’ı Hak’kın azâbını bildirerek insanları imâna, takvâya dâvet eden Peygamberler ve onların mirasçıları (bir fâide vermez) onlar yine küfrlerinde ve isyanlarında devam eder dururlar. Evet.. Böyle dinsizlikleri takdir edilen kimseleri hangi muazzam bir eser, mübârek bir zat imâna kavuşturabilir?. Elbette edemez. Çünki onlar kendi kabiliyetlerini kendileri zâyi etmişlerdir.
Yunus 10:102
(Artık onlar) O Peygamberin risâletini inkâr eden Mekke müşrikleri ve benzerleri (beklemezler) gözetip durmazlar (ancak kendilerinden evvel geçmiş olanların) Nuh kavmi gibi, kıptiler gibi dinsiz, helâke uğramış kimselerin (günlerinin benzerini) onların başlarına gelmiş olayların, korkunç felâketlerin birer benzerini (beklerler) kendilerinin de başlarına öyle felâketlerin geleceğini gözetir dururlar. Resûlüm!. Onlara (de ki: Bekleyiniz) âkıbetinizi gözetiniz, azâbı bekleyiniz (ben de sizinle beraber) üzerinize azabın gelmesini (bekleyenlerdenim) elbette ki, sizlere böyle bir azap, bir felâket gelecektir.
Yunus 10:103
(Sonra) Öyle geçmiş kavimlerden itibaren (biz Peygamberlerimizi ve) onlara tâbi olup (imân etmiş olanları) onların muhitlerine yönelen azaptan (kurtarırız) onları kurtuluş sahasına kavuştururuz. (Böylece) Peygamberleri ve onlara tâbi olan mü’minleri kurtardığımız gibi (bizim üzerimize bir hakdır ki) yani, Yüce zahmin vâdi ve hükmü gereğidir ki, (mü’minleri) bütün imân ehlini ve bilhassa Hz. Muhammed ile ona tâbi olanları (kurtuluşa erdiririz) onları helâkten, azaptan koruruz. İşte imânın yüce mükâfatı!.
Yunus 10:104
Bu mübârek âyetler, İslâm dininin yüksek mahiyetini ve Rasûlü Ekrem’in neler ile mükellef ve ne suretle ibâdet ve itaade devam edici olduğunu bildirmektedir. Cenab’ı Hak’kın takdir etmiş olduğu bir zararı veya hayrı yok etmeye ve var etmeye, değiştirmeye ve bozmaya kimsenin kaadir olamayacağını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!. Senin kendilerini İslâm dinine dâvet etmeye emrolunduğunda şek ve şüphede bulunarak imân etmeyenlere (de ki: Ey insanlar!. Eğer siz benim dinimde) sizi kendisine dâvet etmekte bulunduğum İslâmiyette (bir şüphede iseniz) haberiniz olsun ki, o hak bir dindir. Sizlerse öyle bir dini kabul etmeyip ondan kaçınıyorsunuz, putlara tapınıyorsunuz, İslâm dini ise buna asla müsaade etmez. Binaenaleyh (ben Allah Teâlâ’dan başka) sizin (taptığınız şeylere) putlara, öyle hiçbir şeyi yaratmaya kudretleri olmayan mahlûklara (ibâdet etmem) onları asla mâbud tanımam (velâkin ben o Allah Teâlâ’ya ibâdet ederim ki, sizlerin canlarını alıverir) ruhlarınızı alarak sizi lâyık olduğunuz azaplara kavuşturur. (Ve ben) Allah tarafından (emrolunmuşumdur ki, mü’minlerden olayım) Allah Teâlâ’nın varlığını, birliğini ve onun tarafından gelen hükmleri tasdik edici olarak inancı temiz zatlardan bulunayım; sizin gibi akıla, nakile, ilâhî vahye aykırı itîkatlarda bulunan inkârcılardan kaçınayım.
Yunus 10:105
(Ve) Bana Allah tarafından emrolunmuştur ki: (Yüzünü) Hânif olduğun halde, yani: (İslâmiyet’te sâbit) Hakka yönelici, doğrulukla vasıflanmış, dini vazifelerini yerine getirmeye kabiliyetli (olarak dine) İslâmiyet’e (doğrult) bâtıl dinlerden uzak ol, ruhen, bedenen hak dine dondurulmuş bulun. (Ve müşriklerden olma) Allah’ın birliği inancını yaymaya çalış, insanlığı irşada devamet. Gerek itikat ve gerek amel yönüyle gayri müslimlerden kaçın.
§ Rasûlü Ekrem Hazretleri, bilindiği üzere mâsumdur, ondan İslâmiyet’e aykırı hareketin çıkması düşünülemez. Binaenaleyh bu gibi Rasûlullah’a yönelik olan emirler, yasaklar onun vasıtasiyle ümmetinin fertlerine yöneliktir. Artık bütün müslümanlar, îslâm dini üzere devamda bulunmakla emrolunmuşlardır.
§ Hânif eğrilikten uzak olandır veya evvelki yaramazlıktan geri dönüp hakka kavuşan kimse demektir. Müslim olan bir zata da “hânif” denilir. Çoğulu hünefadır. îbrahim Aleyhisselâm’a da “hânif” denilmiştir. Çünki kavminin, babalarının ibâdet ettikleri bâtıl putlardan kaçınıp hakka ibâdette bulunduğu için bu ismi almıştır.
Yunus 10:106
(Ve) Ey Yüce Peygamber!. Sen yani: Ey Muhammed ümmeti!. (Allah’tan başka) onun gayrı olup (sana ne) kendisine ibâdet etsen (fâide ve ne de) kendisine ibâdet etmesen (zarar vcremiyecck olanlara) putlara, insanlara veşâir mahlûklara (ibâdet etme) onlara tapınmak gibi bir harekette bulunma (şayet) onlara böyle bir ibâdet (edecek olursan şüphe yok ki, o takdir de) öyle mâbutluk sıfatına sahip olmayan fâni şeylere tapınmış olduğun surette (zalimlerden olmuş) kendi nefsine zulm etmiş (olursun.) Çünki o takdirde ibâdet, yerine konulmuş olmaz, âciz, menfaat vermeğen kudretsiz bir şeye boş yere ibâdette bulunulmuş olur ki, bu en büyük bir zulmdur, ve Allah’ın hukukuna bir saldırıdır.
Yunus 10:107
(Ve eger Allah Teâlâ sana bir zarar) Fakirlik gibi, hastalık gibi bir musibet (dokundurursa artık ondan başka) O Yüce Yaratıcıdan gayrı (onu) o zararı (bir açacak) giderecek (yoktur) hiçbir kimse buna güç yetiremez (ve eger sana bir hayır) bir bolca rızk, güzelce bir sıhhat (dilerse) o da senin hakkında ilâhî bir lûtuf demektir, (artık onun) Öyle (fazlını) lûtf ve keremini (red edecek yoktur) hiçbir kimse ona mâni olamaz (bunu) bu hayrı, bu lûtuf ve keremi (kullarından dilediğine eriştirir) bu, O Yüce Yaratıcının iradesine, takdirine aittir. (Ve o) Kerem Sahibi Yaratıcı (gafurdur) dilediği kullarının günahlarını fazlasıyla örter ve o (rahîmdir) kullarına lûtf ve keremi pek ziyadedir. Artık öyle bir Yüce Mâbud var iken başkalarına ibâdette bulunmak nasıl câiz ve uygun olabilir?.
Yunus 10:108
Bu mübârek âyetler, insanlar için hidâyet yolunu gösteren ve sırf hakikat olan Kur’an’ı Kerim’in inişini müjdelemektedir. Artık hidâyeti seçenlerin kendi lehlerine, seçmeyenlerin de kendi aleyhlerine hareket etmiş olacaklarını ihtar eylemektedir. Yüce Peygamberin de kendisine vahy olunan ilâhî emirlere tâbi olup ilâhî hükmün tecellisine kadar sabr ile yükümlü bulunmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Peygamberlerin sonuncusu!. Kendilerine Peygamber gönderilmiş olduğun kimselere (de ki: Ey insanlar!.) Ey Allah Teâlâ’nın mükellef kulları!. (Muhakkak ki Rabbiniz tarafından size hak gelmiştir) yani:Kur’an’ı Kerim nâzil olmuştur. Sizin için yükümlü olduğunuz vazifeler hakkıyla bildirilmiştir, bir özür ileri sürmenize mahal kalmamıştır. (Artık) Sizden (her kim hidâyeti kabul ederse) yani: Peygambere imân eder, Allah’ın kitabı ile amelde bulunursa (kendi nefsi için hidâyete ermiş olur) çünkü Hak’ka tâbi olmuş, bâtılı terk eylemiş, nefsini azaptan kurtararak cennete aday bulunmuş olur. (Ve) Bilâkis (her kim sapıklığa düşerse) hakkı kabul etmezse, meselâ: Dinî hükmlerden birini inkâr eylerse (şüphe yok ki, kendi nefsi aleyhine sapıklığa düşmüş olur) çünkü böyle bir sapıklığın vebali, mes’uliyeti kendi aleyhine yönelir, kendi nefsini azâba lâyık kılmış bulunur. (Ve ben) Ey insanlar!, (sizin üzerinize bir vekil değilim) yani: Ben bir Peygamberim, dinî hükmleri size tebliğ ile emrolunmuş bir müjdeci ve uyarıcıyım, yoksa sizin hareketlerinizi fiilen korumak ve düzenlemekle emrolunmuş değilim. Ben vazifemi yerine getirmiş bulunmaktayım. Artık siz kendi vazifelerinizi düşününüz!. Artık siz kendi âkıbetinizi düşünmeli, hakka tâbi olmalı, batıldan kaçınmalı değil misiniz?.
Yunus 10:109
(Ve) Ey Yüce Peygamber!. Sen (sana vahy olunana tâbi ol) Kur’an-ı Kerim’in açıklamaları doğrultusunda hareket et, onu ümmetine tebliğ eyle (ve Allah Teâlâ hükmedinceye kadar) yani: Düşmanlarına karşı sana zafer verinceye değin, senin dinini ortaya çıkarıncaya değin veya cihad için sana emir eyleyinceye kadar (sabret) onları İslâm dinine dâvet hususunda, onların eza ve cefalarına tahammül hususunda sabırlı bulun, metanetten ayrılma. Sabrın sonu selâmettir, mükâfattır. (Ve o) hikmet sâhibi Yaratıcı; şüphe yok ki, (hükmedenlerin en hayırlısıdır) çünki onun hükmünde asla hata düşünülmüşdeğildir. O Âlim Mâbud, bütün mahlûklarının gizli ve açık bütün hallerini hakkıyla bilicidir. Artık her akıllı, düşünceli insan için lâzımdır ki; hayatını güzelce tanzim etsin, Hak Teâlâ Hazretlerinin kudretini, azametini, ilâhî hükmünü düşünerek mes’uliyeti gerektirecek hareketlerden kaçınsın, Allah’ın rızasını kazanmaya vesîle olacak güzel amellerde bulunarak hakikî istikbalini temine muvaffak olsun. Ve başarı Allah’tandır.