Kur'ân-ı Kerîm'in Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsiri (yalnız tefsir katmanı) — Beled 90:1 – Nas 114:6
İçindekiler
- Beled 90:1
- Beled 90:2
- Beled 90:3
- Beled 90:4
- Beled 90:5
- Beled 90:6
- Beled 90:7
- Beled 90:8
- Beled 90:9
- Beled 90:10
- Beled 90:11
- Beled 90:12
- Beled 90:13
- Beled 90:14
- Beled 90:15
- Beled 90:16
- Beled 90:17
- Beled 90:18
- Beled 90:19
- Beled 90:20
- Şems 91:1
- Şems 91:2
- Şems 91:3
- Şems 91:4
- Şems 91:5
- Şems 91:6
- Şems 91:7
- Şems 91:8
- Şems 91:9
- Şems 91:10
- Şems 91:11
- Şems 91:12
- Şems 91:13
- Şems 91:14
- Şems 91:15
- Leyl 92:1
- Leyl 92:2
- Leyl 92:3
- Leyl 92:4
- Leyl 92:5
- Leyl 92:6
- Leyl 92:7
- Leyl 92:8
- Leyl 92:9
- Leyl 92:10
- Leyl 92:11
- Leyl 92:12
- Leyl 92:13
- Leyl 92:14
- Leyl 92:15
- Leyl 92:16
- Leyl 92:17
- Leyl 92:18
- Leyl 92:19
- Leyl 92:20
- Leyl 92:21
- Duhâ 93:1
- Duhâ 93:2
- Duhâ 93:3
- Duhâ 93:4
- Duhâ 93:5
- Duhâ 93:6
- Duhâ 93:7
- Duhâ 93:8
- Duhâ 93:9
- Duhâ 93:10
- Duhâ 93:11
- İnşirah 94:1
- İnşirah 94:2
- İnşirah 94:3
- İnşirah 94:4
- İnşirah 94:5
- İnşirah 94:6
- İnşirah 94:7
- İnşirah 94:8
- Tin 95:1
- Tin 95:2
- Tin 95:3
- Tin 95:4
- Tin 95:5
- Tin 95:6
- Tin 95:7
- Tin 95:8
- Alak 96:1
- Alak 96:2
- Alak 96:3
- Alak 96:4
- Alak 96:5
- Alak 96:6
- Alak 96:7
- Alak 96:8
- Alak 96:9
- Alak 96:10
- Alak 96:11
- Alak 96:12
- Alak 96:13
- Alak 96:14
- Alak 96:15
- Alak 96:16
- Alak 96:17
- Alak 96:18
- Alak 96:19
- Kadr 97:1
- Kadr 97:2
- Kadr 97:3
- Kadr 97:4
- Kadr 97:5
- Beyyine 98:1
- Beyyine 98:2
- Beyyine 98:3
- Beyyine 98:4
- Beyyine 98:5
- Beyyine 98:6
- Beyyine 98:7
- Beyyine 98:8
- Zilzal 99:1
- Zilzal 99:2
- Zilzal 99:3
- Zilzal 99:4
- Zilzal 99:5
- Zilzal 99:6
- Zilzal 99:7
- Zilzal 99:8
- Adiyat 100:1
- Adiyat 100:2
- Adiyat 100:3
- Adiyat 100:4
- Adiyat 100:5
- Adiyat 100:6
- Adiyat 100:7
- Adiyat 100:8
- Adiyat 100:9
- Adiyat 100:10
- Adiyat 100:11
- Karia 101:1
- Karia 101:2
- Karia 101:3
- Karia 101:4
- Karia 101:5
- Karia 101:6
- Karia 101:7
- Karia 101:8
- Karia 101:9
- Karia 101:10
- Karia 101:11
- Tekâsür 102:1
- Tekâsür 102:2
- Tekâsür 102:3
- Tekâsür 102:4
- Tekâsür 102:5
- Tekâsür 102:6
- Tekâsür 102:7
- Tekâsür 102:8
- Asr 103:1
- Asr 103:2
- Asr 103:3
- Hümezeh 104:1
- Hümezeh 104:2
- Hümezeh 104:3
- Hümezeh 104:4
- Hümezeh 104:5
- Hümezeh 104:6
- Hümezeh 104:7
- Hümezeh 104:8
- Hümezeh 104:9
- Fil 105:1
- Fil 105:2
- Fil 105:3
- Fil 105:4
- Fil 105:5
- Kureyş 106:1
- Kureyş 106:2
- Kureyş 106:3
- Kureyş 106:4
- Mâûn 107:1
- Mâûn 107:2
- Mâûn 107:3
- Mâûn 107:4
- Mâûn 107:5
- Mâûn 107:6
- Mâûn 107:7
- Kevser 108:1
- Kevser 108:2
- Kevser 108:3
- Kâfirun 109:1
- Kâfirun 109:2
- Kâfirun 109:3
- Kâfirun 109:4
- Kâfirun 109:5
- Kâfirun 109:6
- Nasr 110:1
- Nasr 110:2
- Nasr 110:3
- Tebbet 111:1
- Tebbet 111:2
- Tebbet 111:3
- Tebbet 111:4
- Tebbet 111:5
- İhlas 112:1
- İhlas 112:2
- İhlas 112:3
- İhlas 112:4
- Felak 113:1
- Felak 113:2
- Felak 113:3
- Felak 113:4
- Felak 113:5
- Nas 114:1
- Nas 114:2
- Nas 114:3
- Nas 114:4
- Nas 114:5
- Nas 114:6
Beled 90:1
Bu mübârek sûre, insanların nasıl bir tabiatta yaratılmış olduklarını gösteriyor. Ve insanların kendi kuvvetlerine nasıl böbürlendiklerini bildiriyor. Kerem Sâhibi Yaratıcı’nın insanlara ihsân buyurmuş olduğu nîmetleri hatırlatıyor, insan için kurtuluş ve selâmet yolunu ve nefis ve arzularıyla cihad usulünü tâyin ediyor. Kimlerin nîmet ve saadete ereceklerini, kimlerin de mutsuzluğa, azaba tutulacaklarını beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: Allâh-ü Teâlâ, beyan buyuracağı şeylerin ehemmiyetine dikkatleri çekmek için buyuruyor ki: (Yemîn ederim bu beldeye..) Yâni: Mekke-i Mükerreme’ye, öteden beri Allah’ın himâyesinde olup her türlü saldırılardan emîn bulunan harem-i şerif sahasına.
Beled 90:2
(Ve sen) Ey Resûl-i Ekrem!, (bu beldede) Böyle mübârek bir şehirde (ikâmet etmektesin.) yâni: Senin gibi en büyük bir Peygamberin ikâmetgâhı olan, o cihetle de pek büyük bir şerefe ve hürmete sâhip bulunan bu beldeye yemîn ederim. Bu ilâhî beyanda şuna da işaret vardır ki: O mübârek belde, Resûl-i Ekrem’in yerleşip ikâmet edeceği bir emîn saha bulunmaktadır. O Yüce Peygamber, oradan hicret buyursa da orası yine mânen O Yüce Peygamberin ikâmetgâhı durumundadır. Nitekim hicretten sonra bir gazve neticesinde o mübârek belde, yine Resûl-i Ekrem’in idaresi altına girmiştir.
Beled 90:3
(Ve bir pedere ve zürriyetine de) Andolsun. Bundan maksat, ya Hz. Âdem ile onun neslidir veyâhut Hz. İbrâhim ile onun oğlu Hz. İsmail’dir. Bilmektedir ki: Mekke-i Mükerreme beldesindeki Kâbe-i Muazzama’yı Hz. Âdem’in oğlu Şîd Aleyhisselâm binâ etmişti. Sonra İbrâhim Aleyhisselâm da muhterem oğlu İsmail Aleyhisselâm ile o mübârek beldeye gidip Kâbe-i Muazzama’yı yeniden binâ eylemiştir. İşte bunları binâ edenlere de yemîn edilmiş oluyor.
Beled 90:4
(Muhakkak ki, biz insanı elbette bir meşakkat içinde) Bulunacağı bir mahiyette (yarattık.) İnsanlar, doğdukları günden ölecekleri güne kadar bir takım hayatî sıkıntılara, ihtiyaçlara, ârızâlara hedef olmaktadırlar. Bu hâl, insanlığın takdir edilmiş olan hayatî durumlarından ibaret bulunmaktadır. Artık insan, vakit vakit bâzı hoş olmayan hâllere mâruz kalırsa bundan dolayı büyük bir ümitsizliğe, bir hüzn ve kedere tutulmamalıdır. Bunun bir hikmet gereği olduğunu anlamalı, kaldırılmasını Cenab-ı Hak’tan temennî etmelidir.
Bu ilâhî beyan, Resûl-i Ekrem hakkında da bir teselli mahiyetindedir. Tâ ki: Kavmi tarafından göreceği bâzı eza ve cefadan dolayı çok müteessir olmasın ve ayrıca yeminin de cevabı bulunmaktadır.
“Kebed”; Şiddet, meşakkat, zahmet demektir.
Beled 90:5
O kendi kuvvetine güvenen kibirli insan (Sanıyor mu ki: Onun üzerine hiç bir kimse, güç yetiremeyecektir!.) O, kendisini herkesten daha kuvvetli zannediyor, ona buna verdiği eza ve cefadan dolayı bir gün cezaya uğramayacağına inanıyor. Bu ne kadar cehâlet…
“Pençe-i şir olsan pençen yine eyler şikest” “Bu mesel meşhurdur ki: Dest ber balayi dest”
Rivâyete göre bu insandan maksat, Resûl-i Ekrem’e karşı düşmanlıkta bulunmuş olan Velid Binil’mugîre ve Ebül’eşed bini Kel’dedir.
Beled 90:6
O gururlu insan (Der ki, ben yığın yığın mal telef ettiğini.) yâni: O şahıs kendi nefisi ve arzusu uğrunda veya bâzı zâtları İslâm dinini kabulden alıkoymak maksadiyle sarf etmiş olduğu fazlaca servetiyle iftihar etmekte bulunuyor. Câhiliye ehli, böyle lüzumsuz, israfçı, gayr-i meşrû harcamayı, bir büyüklük alâmeti sayarak onurda iftiharda bulunurlarmış.
“Lübed”; fazla, çok toplu mânâsınadır.
Beled 90:7
O sarf ettiği malîle iftihar eden şahıs (Zanneder mi ki: Onu hiç bir kimse görmemiştir?.) onun o israfçı ve haince maksadını kimse anlamamıştır!. Elbette ki: Onu yaratmış olan Yüce Yaratıcı, onun bütün fiil ve arzularını görüp bilmektedir.
Beled 90:8
Evet.. O Hikmet Sahibi Yaratıcı, buyuruyor ki: (Onun için) O kibirli, gafil şahıs için (iki göz vermedik mi?) o gözleri kendisine veren bir Kerem Sahibi Yaratıcı, onun bütün yaptıklarını görür bilir, Artık o şahıs, o gözlerini güzel kullanarak kendisine verilen nîmetleri görüp onları kendisine ihsan buyurmuş olan Kerem Sahibi Yaratıcısına tefekkürde, kullukta bulunmalı değil midir?.
Beled 90:9
(Ve) O insana (bir dil ile dudak) da vermedik mi?. Bunlar da ne kadar birer büyük nimettir. Bunlar ile konuşmaya, yiyip içemeye, ağzın kapamaya kaadir bulunaktadır. Bunları da kötüye kullanmamalı değil midir?.
“Şefe” Dudak, her şeyin kenarı, kıyısı demektir.
Beled 90:10
(Ve biz ona) o gafil insana (iki de tepe yolu gösterdik.) yâni: Takip edilmesi haddizatında mühim olan iki yola dair bilgiler verdik ki: Onlar da hayır ve şer, hidâyet ile sapıklık, hak ile bâtıl yollarıdır. Artık bunlara dair verilen bilgilerden istifâde etmeli değil mi idi?.
“Necdeyn” iki yüksek mekân, iki yüksek yol demektir.
Beled 90:11
(Fakat o) kibirli şahıs (o sarp yokuşu geçemedi.) görünürde müşkül olan şükür vazifesini yerine getiremedi, kendisine gösterilen meşru yolu takip edemedi, hakkında sırf hayır olan bir fedakârlıkta bulunamadı.
“Iktiham” müşkülâta göğüs germek, tahammül göstermek, suya dalmak güç bir şeye atılmak demektir.
“Akabe” de dağ içinde olan yol, sarf yokuş demektir.
Beled 90:12
(O sarp yokuşun ne olduğunu) Ondan ne kastedildiği (sana ne şey bildirdi?.) Onun sarp, yüksek olması ne itibariledir!. Bunu biliyor musun?.
Beled 90:13
O Akâbe, o görünürde müşkil olan yol (Bir köle âzad etmektedir.) fedakârlıkta bulunup bir köleyi hürriyete kavuşturmaktadır. Böyle bir hareket, sâhibinin fâziletine, insanîyete hizmetine büyük bir alâmettir. Bunun sevabı pek çoktur. Hattâ İmam-ı Âzam’a göre bir köleyi veya bir cariyeyi âzad etmek, sadaka vermekten eftaldir. Bu mesele de İslâmiyetin hürriyete verdiği kıymeti göstermektedir.
Beled 90:14
(Yâhut) Akâbe denilen şey (bir kıtlık gününde) bir ihtiyaç zamanında (yemek yedirmektedir.) Yiyecek vermektir, nafaka temin etmektir.
“Mesgabe”; açık, kıtlık, meşakkat içinde bir ihtiyaç demektir.
Beled 90:15
(Karabet sâhibi olan bir yetime) Akrabadan bulunan babasız, yoksul bir çocuğa, öyle zavallı bir yavruya yemek yedirmek, ne güzel merhametlice bir muameledir. “Makrebe” Neseb hususunda yakınlık demektir.
Beled 90:16
(Veyâhut) Akâbe denilen iyilik (yerlere serilmiş) ihtiyacından dolayı topraklar üzerinde kalmış olan (bir yoksula) öyle yemek yedirmektir. “Matrebe” Fakirlik ve ihtiyaç demektir. Esasen topraklanmak mânâsına olup fazlaca fakirlikten kinâyedir.
Beled 90:17
(Sonra da) Öyle fedakârlıkta bulunacak kimse, o fedakârlığı ile beraber (îman etmiş olanlardan) İslâm dinini kabul etmiş bulunanlardan (ve birbirlerine sabrı tavsiye edenlerden) yüz gösteren bir mûsibetten, bir meşakkatten dolayı din kardeşlerine sabır ve güçlü olmayı tavsiye edip duranlardan (ve) birbirlerine (merhametli) şefkatli, güzelce muameleyi (tavsiyede bulunanlardan olmaktır.) İşte bu vasıfları taşıyan zâtlar, en yüksek bir hidâyet yolunu takibe muvaffak olurlar.
Beled 90:18
(İşte sağda olanlar) Kitapları sağ taraflarından verilecek muhterem kullar (onlardır.) o seçkin vasıtalara, fedakârlığa sâhip bulunandır.
Beled 90:19
(Ve o kimseler ki: Bizim âyetlerimizi inkâr ettiler) Allah’ın birliğine ve kudretine şâhitlik eden dış ve iç âlemdeki delilleri dikkate almadılar, Kur’an-ı Kerim gibi bir semâvî kitabı yalanladılar, bir nice parlayıp duran hakikatleri gizlemeğe çalıştılar, (onlar da soldakilerdir.) En kötü insanlık için en zararlı olanlar da onlardır. Onlar, o inkârları sebebile yarın âhirette kitaplarını sol taraflarından alarak lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır.
Beled 90:20
Evet.. Yarın âhirette (Onların üzerlerine her tarafı kapalı) kendilerini kaplayan, içinden çıkabilmeyecekleri (bir ateş vardır) o da cehennemden ibarettir.
“Mü’sade” kitlenmiş, kapatılmış, tatbik edilmiş, kuşatmış demektir. İşte böyle pek korkunç bir âkıbete tutulmamasını isteyen her akıllı insan için lâzımdır ki: İslâm dairesinde yasasın, dinî emirlere ve yasaklara riâyetten ayrılmasın, bu hidâyet ve selâmet yolunu tam bir muvaffakiyetler takibe kavuşmasını Kerem Sâhibi Mâbud’dan niyâz eylesin. Ve başarı, Allah’tandır.
Sonraki Sure: Şems Suresi Meal ve Tefsiri
Şems 91:1
Bu sûre-i celîle, bir takım kudret eserlerine yemîn sûretiyle insanların nazar-ı dikkatlerini celbediyor. Kimlerin kurtuluş ve selâmete nâil olacaklarını ve kimlerin de zarar ve siyanda kalarak azaplara uğrayacaklarını haber veriyor. Semûd kavim gibi bir inkârcı gurubun da dinsizlikleri yüzünden başlarına gelmiş olan müthiş bir helâki bir uyanma vesîlesi olmak üzere haber veriyor. Şöyle ki: Allâh-ü Teâlâ kullarını aydınlatmak ve ibâdet ve itaate teşvik için buyuruyor ki: (Andolsun güneşe ve aydınlığına) Onun ışığına veya onun doğusuyla meydana gelen ışık, o nûr olmasa idi hiç bir şeyden istifâde edilemezdi, yer yüzünde yaşamak mümkün olamazdı.
Şems 91:2
(Ve güneşe tâbi olduğu vakit aya..) da andolsun, ay da ışığı hususunda güneşten yararlanır, her ayın muayyen günlerinde safhası tamamen ışıklanarak güneşi müteâkip yer yüzüne ışıklarını saçar, pek güzel bir manzara teşkil etmiş olur.
Şems 91:3
(Ve güneşi açığa çıkardığı) Onu ortaya çıkararak ışığı tamamıyla gösterdiği (vakit gündüze) de andolsun. Gündüzler, akşamlara kadar devam eder, bu müddet içinde güneş, daha ziyade gözlere çarparak ışıklarını her tarafa yaymış bulunur. Bu bakımdan güneşin tamamen tecelli etmesine gündüzler birer sebep mahiyetinde bulunmuş sayılır.
Şems 91:4
(Ve güneşi örtüp ışığını giderdiği zaman geceye…) de andolsun. Gece olunca güneş batmış, onun ışıklı hâlde bulundurduğu yerler, karanlıklar içinde kalmış bulunur. Bu da bir başka hikmet gereği bulunmaktadır. Bu ilâhî beyanda şöyle de bir işaret vardır ki: Bütün bunlar, birer kudret eseridir. Her biri bir hikmet ve faydadan dolayı vücuda getirilmektedir. Bununla birlikte hepsi de değişime ve başkalaşmaca mâruz kalmaktadır. O kadar parlak görülen şeyler, yerler; vakit vakit değişikliğe uğruyor, ışıktan mahrûm kalıyor. Binaenaleyh bunları bu sûretle meydana getiren, elbette ki, bir Yüce Yaratıcı’dır ki: Onda hâşâ böyle bir değişme ve başkalaşma, başkasına ihtiyaç düşünülmüş değildir. Ay, güneş, yıldızlar vesâire gibi değişime mâruz kalan şeyler ise artık şüphe yok ki: Mâbudluk yaratıcılık sıfatına sâhip olamazlar.
Şems 91:5
(Ve göğe ve onu binâ edene…) de andolsun. Yâni; gök sahası da ne kadar muazzam bir kudret eseridir. Onun öyle yaratıp benzetmiş olan bir zât ise, ne kadar kudret ve hikmet sâhibidir ki: Öyle muazzam, muntazam bir kâinat saf hasını meydana getirmiştir. O Yüce Yaratıcı ise şüphe yok ki, Allâh-ü Teâlâ Hazretleridir.
Şems 91:6
(Ve yere ve onu yayıp döşeyene) de andolsun, O yeryüzü de ne kadar muhteşem bir sûrette vücuda getirilmiş, üzerinde nice mahlûkat barınmakta bulunmuştur. Onun böyle pek fâideli bir hâlde yaratmış onu da Yüce Kudreti’nin tecellisine vesîle kılmış olan Kerem sâhibi yaratıcı ise elbette ki: Sonsuz teşekküre yücelme ve kutsamaya lâyıktır.
“Tah”: Döşemek, yaygı hâlinde kılmak demektir.
Şems 91:7
(Ve nefise ve onu düzeltmiş olana..) da andolsun. Yâni: Âdem Aleyhisselâm’ın nefsine veya mutlaka olarak yaratıklarının nefislerine ve onun muntazam sûrette yaratmış, ve onu nice gizli ve açık kuvvetler ile donatmış olan kerem sâhibi Yaratıcıya da yemîn ederim. O Ezelî Yaratıcı ki: İnsanlığa da büyük bir kabiliyet vermiş onu nice olgunlukları elde etmeğe kabiliyetli kılmıştır.
Şems 91:8
(Sonra da ona) Her bir nefis sâhibine (günahını ve takvâsını ilham etmiş olana..) da andolsun. Yâni: Hikmet Sâhibi Yaratıcı’ya da yemîn olsun ki: O; her insanı yaratmış, ona hayır ve şerri anlayabilecek bir kabiliyet vermiştir. Artık bu temiz yaratılışını zâyi etmeyen kimseler, çirkin amellerden kaçınırlar, Cenab-ı Hak’tan korkarlar, güzel amellere devam ederler.
Şems 91:9
Evet.. Andolsun ki: (Nefsini temizlemiş olan) günahlardan kaçınan, fâideli bilgiler ile, sâlih ameller ile uğraşmakta bulunan kimse (şüphe yok ki: kurtuluşa ermiştir.) bütün güzel maksatlarına erişmiştir. Ebedî selâmet ve saadete aday bulunmaktadır. İşte bu ilâhî beyan, yukarıdaki yeminlerin cevabıdır. Bu kurtuluş ve selâmetin tecellî edeceğini kat’î sûrette beyan ve bu hususa dikkat nazarlarını çekmek içindir ki, öyle birçok yeminler yapılmıştır.
Şems 91:10
(Ve muhakkak ki: Nefsini noksana düşüren de) Yâni: Kendi ruhunu, varlığını yanlış düşünceler ile, ameller ile bozan, itaat dairesinden çıkaran, isyân ve azgınlık felâketlerine uğrayan herhangi bir şahıs da (hüsrana uğramıştır.) nefsini büyük bir tehlikeye düşürmüştür. İstikbâlini büyük bir felâkete mâruz bırakmıştır. Böyle kimseler, âhirette ebediyen azap görecekleri gibi çok kere dünyada da o fenâ hareketlerinin cezasını görmüşlerdir. İşte bir örnek:
“Dess” Noksan kılmak ve gizlemek mânâsınadır.
Şems 91:11
(Semûd) kabîlesi (azgınlığı sebebile) küfür ve isyânları yüzünden Peygamberleri Sâlih Aleyhisselâm’ı (yalanlamıştır.) o mübârek Peygambere, karşı muhalif bir cephe almış, onun Peygamberliğini yalan saymışlardı.
Şems 91:12
(Onların en şakisi) O kabîlenin en ileri atılan günahkâr, isyânkâr bir ferdi olan Kidar Bini Salif adındaki bir kâfir, Hz. Sâlih’in gösterdiği bir hârikaya karşı sûikastta bulunmak için (ayaklandığı zaman..) o kabîle, o kâfirin bu hareketine râzı olmuş, onun bu cinâyetine iştirâk etmiş bulunmuştu.
Şems 91:13
Halbuki: (Onlara) o kabîleye (Allah Resûl-ü) Sâlih Aleyhisselâm (demişti ki: Allah’ın) bir mûcize olmak üzere yarattığı ve akıllıca düşünenlerin îmana gelmelerine bir vesîle olacak olan (dişi devesine ve onun) o devenin (sulanışına…) dokunmayınız, onun için tâyin edilen günlerde onun su içmesine engel olmayın.
Şems 91:14
(Fakat) O Semûd Kavmi (onu) Hz. Sâlih’i (yalancı saydılar.) onun Peygamberliğini kabul etmediler, nasihatlerini dinlemediler, (deveyi boğazladılar.) Onun boğazlanmasına hiç biri mâni olmadı. (Artık onları günahları sebebile Rabbi’leri azap ile kuşattı.) kökünden koparmak sûretiyle helâk etti. (de kendilerini uygun bir cezaya uğrattı.) O kabîlenin bütün fertleri aynı derecede bir azaba uğramış, hepsi de mahv ve yok olup gitmişlerdir.
“Demdeme” depretmek, harekete getirmek, helâk etmek yere yapıştırmak demektir.
Şems 91:15
(Ve) Allâh-ü Teâlâ (onların bu ahlâki) öyle bir helâke mâruz bırakılmaları (âkıbetinden korkacak değildir.) İnanıyoruz. Evet, O Yüce Yaratıcı, onlara zulm etmiş değildir. Onları lâyık oldukları bir cezaya kavuşturmuştur ve kendi mülkünde, kendi mahlûkatı hakkında o helâk irâdesi hikmet gereği tecelli etmiştir ve o yüce zât hakkında aslâ korku ve dehşet düşünülemez. Diğer sûreler de Semûd kavminin kıssalarına işaret buyrulmuştur. Bilindiği üzere onlar Hicaz ile Şam arasında Hicr denilen sahada oturmakta idiler.
Bunlar Arap yarımadasında büyük bir kuvvet sâhipleri idi. Putlara tapıyorlardı, Sâlih Aleyhisselâm onları ilâhî dine dâvet ve onların istemeleri üzerine bir kayadan yüklü bir dişi deve bir mûcize olmak üzere dua edip meydana çıkardı, bir su mahalli, bir gün o devenin, diğer bir günde diğer hayvanların su içmelerine ayrıldı, fakat o kabîle buna riâyet etmediler, o harikulâde olan deveyi boğazladılar, yine küfürlerinde devam etmek istiyorlardı ki: Gökten gelen bir azap sesi ile hepsi de helâk oldular. Ancak Hz. Sâlih ile ona imân edenler, selâmette kalarak Mekke-i Mükerreme’ye veya Kudrî Şerife göç ederek orada ibaretle meşgul olmuşlardır.
Kısacası:
Bu kıssanın bildirilmesi: Son Peygamber hakkında bir teselli mahiyetindedir. O Yüce Peygamber’e muhalefet, edenlerin de öyle müthiş azaplara uğrayabileceklerini ihtar buyurmaktadır. Nitekim muhalefete cür’et edenlerden bir kısmı Bedr gazvesinde helâk oldular, diğer bir kısmı da başka başka şekillerde cezalarına kavuşmuşlardır. Hattâ Arap yarımadasında Resûl-i Ekrem’i yalanlayan bir kimse kalmamıştır.
Allâh-ü Teâlâ Hazretleri, İslâmiyet’i kıyamete kadar da koruyacaktır.
Yüce Peygamberimizin risâletini, yüceliğini her asırda milyonlarca insan tasdîk edecek ve ona saygı gösterecektir. Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun.
Leyl 92:1
Bu sûre-i celîle, insanların iki zümreye ayrılmış olduklarını bildiriyor. Bir zümrenin hak rızâsı için fedakârlıkta bulunduğunu, diğer bir zümrenin de cimrilikten, kibirli bir vaziyetten ayrılmadığını haber veriyor. Hak yolunda çalışan birinci zümrenin ne kadar mükâfatlara nâil olacaklarını müjdeliyor. Cimri ve kibirli olan ikinci zümrenin de ne müthiş bir âkıbete uğramış bulunacaklarını ihtar etmektedir. Şöyle ki: (Andolsun) Her şeyi karanlığı ile (örtü verdiği zaman geceye…) ki: Artık insanlar istirahata başlar, Cenab-ı Hak’kın diğer bir nîmetine kavuşmuş olur.
Leyl 92:2
(Ve) Geceye ait karanlığın gidip güneşin doğması ile (açıldığı) ışıklar içinde kaldığı (zaman gündüze..) de andolsun ki, o da yeniden bir hayatî faaliyete başlamak vaktidir. Bu vakit olunca insanlar, geçimlerini temine çalışmaya başlarlar, cemiyetin yaşayabilmesi ve yükselebilmesi için gereken şeyleri elde etmeğe çalışırlar, diğer heyet sâhipleri de faaliyetten geri duramazlar.
Leyl 92:3
(Ve erkeği ve dişiyi) de birer yaratılış eseri olmak üzere (yaratana da.) andolsun. Evet.. Hz. Âdem ile Havvâ’yı ve onların erkek ve dişi evlât ve torunlarını var eden ve hikmet gereği muhtelif durum ve kabiliyette bulunan daha nice hayat sâhiplerini vücuda getiren Yüce Yaratıcıya da andolsun ki:
Leyl 92:4
Ey insanlar!. (Şüphe yok ki, sizin çalışmanız) faaliyet ve gayretiniz (dağınıktır.) muhtelif mahiyetlerde bulunmaktadır. Bir zümrenin çalışması, Allah’ın rızâsına uygun ve kendileri için selâmet ve saadete vesîle bulunuyor. Diğer bir zümrenin çalışması ise isyânkârca olup kendilerini mesûliyetlerine, uhrevî felâketlerine sebep oluyor. Bu ilâhî beyan, yukarıdaki yeminlerin cevabıdır ve insanlık muhitindeki o muhtelif çalışmaların nazarı dikkatlerini çekecek bir durumda bulunduğuna işaret etmektedir.
Leyl 92:5
(Artık) Bu dünyada, bu imtihan âleminde (kim intak etti ise) hak yolunda malını dağıtıp, fakirlere, hayır işlerine yardım eyledi ise (ve sakındı ise..) Cenab-ı Hak’tan korktu, nefsini gayr-i meşrû şeylerden men ederek temiz bir şekilde yaşadı ise..
Leyl 92:6
(Ve en güzel olanı tasdik etti ise..) Yâni: En güzel olan namaz, oruç, zekât gibi kulluk vazifesini takdîr ve bunları meşrû olmalarındaki hikmet ve faydayı tasdik etti ve yüceltti ise.
Leyl 92:7
(İmdi) Biz de (ona en kolay olan için) kendisini kolaylıkla rahata kavuşturacak, cennete eriştirecek bir yolu takip etmesi için kendisine (kolaylık veririz.) onu kolaylığa eriştiririz. Onu vazîfelerini kolaylıkla, seve seve, tam bir huzurla yerine getirmeye muvaffak eyleriz, onu, güzel infak etme ve korunmasının böyle mükemmel mükâfatına erdiririz.
Leyl 92:8
(Amma kim cimrilikte bulundu) ise malını bir hayra sarf etmedi ise veya şehvetleri uğranda sarf edip de Allah’ın rızâsını çekecek bir şekilde sarf etmekten kaçındı ise (ve istiğna gösterdi ise) yâni: Servetine mağrur olup sevap kazanmaya muhtaç olmadığını ve başkalarının sevgisini, duasını almaya ihtiyacı olmadığını zanneyledi ise.
Leyl 92:9
(Ve en güzeli tekzîb etti ise..) Yâni: Allâh-ü Teâlâ yolunda yapılan infakın pek güzel sevaba vesîle olacağını inkâr eyledi ise, uhrevî mükâfatların varlığına inanmayıp inkârcı bir hâlde yaşadı ise..
Leyl 92:10
(Onu da) O inkârcı şahsı da (en zor olan için) cehennem ateşine atılmak gibi en şiddetli bir âkıbete (kolayca iletiriz.) onu pek korkunç azaplara sebep olacak olan en zor ve en kötü özelliklerle vasıflandırırız.
Leyl 92:11
(Ve) O cimri şahsı (aşağıya düştüğü zaman) yâni: Cehenneme atılarak cezasına kavuştuğu gün (onu malı kurtaramayacaktır.) o çokluğuna güvendiği, ondan muhtaçlara yardımda bulunmadığı malı kendisine o günde bir fâide veremeyecektir.
“Tereddi”; yukarıdan aşağıya düşmek mânâsına olup ölmek ve cehenneme atılmaktan kinâyedir.
Leyl 92:12
Cenab-ı Hak, şöyle buyuruyor: (Şüphe yok ki: Hidâyet yolunu göstermek bize aittir.) Yâni: Yüce Allah, insanları yaratmış, onlara hak ile bâtılın arasını ayırt edebilecek yaratılıştan gelen bir kabiliyet vermiştir ve onlara Peygamberleri ve kitapları vasıtası ile hayır ve şer yolunu bildirmiştir. Bu, insanlık hakkında Allah’ın bir rahmetidir. Artık insanlar, kendilerine lütfen gösterilmiş olan hidâyet yolunu tasdik; etmeli değil midirler?. Ebedî istikbâllerini temine çalışmaları icâb etmez mi?.
Leyl 92:13
(Ve muhakkak ki: Âhiret de, dünya da bizimdir.) Yâni: Allah’ın zatına mahsustur. Onun mülküdür, o Yüce Yaratıcının kudret ve tasarrufu altındadır. Artık insanlık için lâzım değil midir ki: O Kerem Sâhibi Mâbud’un emir ve fermanı doğrultusunda hareket etsinler.
Leyl 92:14
O Yüce Yaratıcı kullarını uyandırmak, onlara kulluk vazifelerine riâyet etmelerini tembih için de buyuruyor ki: (Artık sizi) Ey insanlar!. (Alev saçıp duran) dâima tutuşmakta bulunan (bir ateş ile) cehennem ile (korkuttum.) o şiddetli azabı sizlere defalarca ihtar ettiğini, sizleri o sûretle de uyanmaya dâvet ederek hakkınızda öyle bir şekilde de Allah’ın merhameti tecellî etmiş bulunmaktadır. Artık bundan da istifâde ederek şükürde bulunmalı değil misiniz?.
Leyl 92:15
(Ona) O pek şiddetli ateş içine (en şaki olandan) Allâh-ü Teâlâ’nın Resûllerini, kitaplarını inkâr eden, haktan yüz çeviren ve tevbe ve istiğfar etmeden ölüp giden kâfirlerden (başkası girmez.) onlar, en şiddetli cehennem ateşleri içine ebedî bir sûrette atılmış bulunurlar. Böyle en şiddetli ve daimî bir azap kâfirlere mahsustur.
Leyl 92:16
İşte Cenab-ı Hak, bu hakikati şöylece beyan buyuruyor: (Öyle şaki ki, yalanlamış) Allâh-ü Teâlâ’nın birliğini, Peygamberlerinin risâletini, onların teblîğ ettikleri kitapları tasdikten kaçınmış, inkâra devam edip durmuştur. (Ve yüz çevirmiştir.) Allah’ın hükümlerini kabul etmeyip itiraftan kaçınıp durmuştur. Artık böyle bir şahıs, elbette ki: Öyle pek şiddetli bir azaba lâyık olmuştur.
Leyl 92:17
(Ve çok takva sâhibi olan ise) Yâni: Küfür ve şirkten pek ziyade sakınıp onları hatırına bile getirmeyen pek samimî mü’mîn ise (ondan) o bildirilen cehennem ateşinden (uzaklaştırılacaktır.) öyle bir zât, o ateşe atılmak değil, ona yakın bile bulundurulmayacaktır. O, Allah’ın korunması altına girmiştir. Onun pek seçkin vasıfları, meziyetleri vardır. “Tecnib” ayırmak, uzaklaştırmak demektir.
Leyl 92:18
Ezcümle o zât (Öyle) muttaki bir zâttır (ki: Malını verir) hayır yolunda sarf eder, fakirlere, ve zaiflere yardımda bulunur. Bir riya için bir meth ve övgüye kavuşmak amacıyla olmaksızın sırf bir arınma maksadiyle ve hüsnüniyyetle malını dağıtır, (temizlenir.) İndallah en temiz bir kul olmuş olur.
Leyl 92:19
(Halbuki: Onun) O pek takva sâhibi zâtın (yanında hiç bir kimsenin bir nîmeti yoktur ki, o mükâfatlansın.) onun bu infakı, başkasından görmüş olduğu bir nîmetin, bir yardımlaşmanın karşılığı, bir mükâfatı değildir.
Leyl 92:20
O muhterem zât (Ancak pek yüce olan Rab’binin rızâsını aramak için…) öyle infakta bulunur, o, öyle cömerttir.
“Hak yolunda kim verirse canını, emvâlini.” “Elde eyler âkıbet bir nice kat emsâlini.”
Leyl 92:21
(Ve andolsun ki: Herhâlde) O pek muttaki zâttan Allâh-ü Teâlâ Hazretleri de (râzı olacaktır.) onu o güzel amelinin mükâfatına kavuşturacaktır. O zât da böyle nâil olacağı pek büyük nîmetlerden dolayı her yönüyle bir ebedî saadet ve hoşnutluk içinde kalacaktır. Ne muazzam bir muvaffakiyet…
Bir rivâyete göre bu âyetler, Ebû Bekri Sıddık Radiyallâh-ü Anh Hazretleri hakkında nâzil olmuştur. İslâmiyet’i kabul ettiği için müşrikler tarafından birçok eziyetlere hedef olan ve Ümiyye İbn-i Halefin kölesi bulunan Bilâl-i Habeşî Radiyallâh-ü Anh Hazretlerini bir miktar altın karşılığında satın alıp âzad etmişti. Müşrikler, Hz. Sıddık’ın bu cömertliğini görünce “onun yanında Bilâl’in bir iyiliği bulunmalıdır ki onu böyle satın alıp âzad etti.” demişler işte Hz. Sıddık’ın sırf Allah rızâsı için bu fedakârlığını takdîr ve o müşriklerin iddiasını red için bu mübârek âyetler nâzil olmuştur.
Müfessirlerin çoğunluğu bu görüştedirler. Maamafih bu mübârek âyetlerin hükmü umumîdir, takva ile hakkında donanmış, cömert mü’minlerin büyük mükâfatlara nâil olacaklarını müjdelemektedir. Hak Teâlâ Hazretleri cümlemizi o pek seçkin zâtlara muhabbet ve bağlılıktan ayırmasın, âmin..
Sonraki Sure: Duha Suresi Meali ve Tefsiri
Duhâ 93:1
Bu mübârek sûre, Allâh-ü Teâlâ’nın Peygamberimiz hakkındaki lütuf ve ihsânını bildiriyor. O Yüce Peygamberin günden güne daha ziyade nîmetlere, muvaffakiyetlere nâil olacağını müjdeliyor. Ve o Yüce Peygamberin yetimlere, yoksullara karşı güzel muamelede bulunmakla ve nâil olduğu nîmetlerin şükrünü yerine getirmekle mükellef bulunmuş olduğunu göstermektedir.
Şöyle ki: (Andolsun kuşluk vaktine…) yâni: Güneşin yükseldiği, gündüzün başlamış olduğu, adetâ insanlık âlemine yeni bir hayat verilmiş gibi bir şekilde ilâhî kudretin pek parlak bir sûrette tecellî eylemiş bulunduğu bir zamana andolsun. Bu öyle bir zamandır ki: Mûsa Aleyhisselâm bu vakitte ilâhî kelâma erişmiş ve bu vakitte sihirbazlar îmana gelip secdeye kapanmışlardı.
Duhâ 93:2
(Ve sâkin olduğu zaman) Yâni: Gündüz hayatındaki faaliyet sükûnet bulup hareketler kesildiği, başka bir kudret manzarası vücuda geldiği vakit (geceye…) de andolsun (ki:) o da insanlık için başka bir ilâhî lütuftur, bir istirahat zamanıdır.
Yüce Peygamberimizin miracı böyle bir gece içinde vuku bulmuştur. Kısacası: Gündüzler de, geceler de birer büyük nîmettir, birer muazzam ilâhî kudret eseridir. Bunların bu ehemmiyetine işaret içindir ki: Kendilerine yemîn edilerek buyruluyor ki:
Duhâ 93:3
Ey Son Peygamber!. (Rab’bin seni ne terketti) Ne senden veda ederek ayrılmak gibi bir hâl vücuda getirdi (ve ne de) senden (darıldı.) ne de sana buğz etmiş oldu. Sen dâima ilâhî iltifatlara mazhar bulunmaktasın.
Bu mübârek sûrenin sebebi nüzulü hakkında çeşitli rivâyetler vardır. Kısaca deniliyor ki: Yahudiler, Resûl-i Ekrem’e müracaat ederek ruhtan Zülkarneynden ve Ashab-ı kehf’den sual etmişlerdi.
O Yüce Peygamber de: “Size yarın haber verir mi demiş “İnşallah” dememiş idi. bunun üzerine ilâhî vahiy bir müddet kesilmiş oldu. Bu müddet, on iki veya on beş veyâhut kırk gün kadar devam etmişti.
Bir takım müşrikler de” Artık Muhammed’e Rabbi veda etmiş, onu terkeylemiş diye söylemişlerdi, Peygamber Efendimiz ise böyle ilâhî vahyin kesilmiş gibi olmasından dolayı pek fazla mahzun ve kederli bulunuyordu, Cenab-ı Hak’kın rızâsına aykırı bir harekette mi bulundum diye pek üzülmeğe başlamıştı. Hattâ deniliyor ki: Mübârek alnını Kâbe-i Muazzama’ya koyarak dua ve niyâzda bulunmuştu.
Bunun üzerine bu mübârek sûre inerek kendisinden Cenab-ı Hak’kın râzı olduğu, o Yüce Peygamberin ilâhî iltifatlardan mahrûm kalmamış olduğu kendisine müjdelenmiş oldu.
Duhâ 93:4
(Ve) Ey Yüce Peygamber!, (elbette ki: Senin için ilerisi) Müstakbel hayat, (evvelinden daha hayırlıdır.) sen her vakit yükselmeden yükselmeye nâil olacaksın, senin günden güne izzet ve şanın yükselmekte bulunacaktır.
Dünyada günden güne muvaffakiyetlere nâil olacağın gibi asıl âhirette de her türlü nîmetlere, tecellîlere mazhar bulunacaksındır.
Artık gönlünü ferah tut. Nitekim bu ilâhî müjde, daha dünyada iken tahakkuk etmiş oldu. Resûl-i Ekrem Hazretleri nice başarılara, fetihlere kavuştu. Mübârek şeref ve şanı Şark ve Garba yayıldı, nice milyonlarca mü’mîn tarafından yüceltilmekte ve salât-ü selâm ile anılmaktadır.
Duhâ 93:5
(Ve muhakkak ki:) Ey Yaratıkların en fâziletlisi!. (Sana Rab’bin ihsân buyuracak) seni nîmetlere erdirecektir. Kısaca sen, ilâhî vahye peş peşe nâil olacaksındır. Bir müddet gecikmiş olduğundan dolayı mahzun olma ve senin Kerîm olan Rab’binden (sen de hoşnut olacaksın.) nitekim bu ilâhî vâ’d gerçekleşmiştir.
Evet.. Cenab-ı Hak, O Yüce Peygamber’in dinini yüceltmiştir. O pek Muhterem Peygamberini nice muvaffakiyetlere eriştirerek gönlü ferah bir hâlde yaşatmıştır. Onun hakkındaki uhrevî nîmetler ise her türlü düşüncelerin üstündedir.
Duhâ 93:6
Evet.. Bir kere düşünmeli, ey insanlığın kendisiyle iftihar ettiği Yüce Peygamber!. Kerem ve merhamet sâhibi Yaratıcın (seni bir yetim bulup barındırmadı mı?.) evet..
Sen daha validen rahmine henüz altı aydan beri şeref vermiş iken pederin vefat etmiş idi, validen dahi sen henüz sekiz yaşında iken ölüp gitmişti, seni amcan Ebû Tâlip yanına alarak hakkında pek güzel, şefkatlice muamelede, himâyede bulunmuştu, sen bütün bir ilâhî lütuf eseri olarak öyle büyüyüp gelişmeye muvaffak oldun.
Duhâ 93:7
(Ve) Cenab-ı Hak (seni) ey Yüce Peygamber!, (bir şaşırmış hâlde buldu da) Sana (doğru yolu göstermedi mi?) evet..
Gösterdi, çünkü: O pek muhterem Peygamber, Allah’ın dininden mahrûm, dini hükümlerden habersiz bir muhit içinde dünyaya gelmiş, kırk kadar kavminin pek cahilce hâllerine şâhit olmuş, onların akla, hikmete muhalif inançlarını, hareketlerini gördükçe hayretler içinde kalmış bulunuyordu.
Sonra Cenab-ı Hak, lûtf etti, o mâsum kulunu peygamberlik ve risâlete nâil kıldı, onun kaderini bir ilâhî kitapla yüceltti, ona takip edilmesi icabeden hidâyet ve saadet yolunu gösterdi.
Duhâ 93:8
(Ve) Ey Yüce Nebi!, (seni) Kerîm olan Rab’bin (bir yoksul buldu da zengin kılmadı mı?.) Evet.. O pek büyük Peygamberini, maddî ve mânevî nice nîmetlere nâil buyurdu.
Bilmektedir ki: Resûl-i Ekrem Efendimize vaktîle pederinden miras adına bir deve ile bir cariyeden başka bir şey miras kalmamıştı, dünyevî bir servete sâhip değildi, fakat Cenab-ı Hak, o muhterem kuluna lütfetti, onu bir kalp zenginliğine sâhip kıldı, onun yüceliğe yönelik olan bakışları karşısında dünya varlığının bir kıymeti kalmamış bulunuyordu. Maamafih eşi Hatice validemizin servetinden yararlandı. Ve ticaret ve cihat yoluyla nice malları elde ediverdi, daha dünyada iken de günden güne nice nîmetlere, hayırlara kavuşmuş bulundu.
Duhâ 93:9
(Artık) Yüce Yaratıcı, o şefkat timsali Nebisine emrediyor ki: sen (sen yetime sakın kötü bir muamelede bulunma.) onun bir malını elde etmek isteme, ona bir hakaret gözüyle bakma, onun yetim hâline merhamet et, kendisine şefkatle muamelede bulun, nitekim o merhamet deryası Peygamber de, yetimlere karşı büyük bir merhamet göstermiştir, bir hadîs-i şerifi şu meâldedir. “Müslümanların arasında en hayırlı ev, içindeki yetime güzel muamele yapılan evdir ve müslümanlarca en şerli ev de içindeki yetime kötü muamele yapılan evdir.”
Duhâ 93:10
Hak Teâlâ Hazretleri, o Yüce Peygamberine şöyle de bir ahlâkî fâzilet telkin buyuruyor, (ve bir şey dileneni de) veya bir şey sual edeni de, (kovma) huzurundan reddetme, hakkında şefkatle muamelede bulun, bütün bu ilâhî beyanlar, müslümanlar için ahlâk dersi vermektedir. Dilenen bir kimseye bir şey verilmesi uygun görülürse verilmelidir. Verilmediği takdirde şefkatle, nezâketle reddedilmelidir. Sertlik, hakaret göstermemelidir. Öyle bir muamele, insanîyete yakışmaz.
Duhâ 93:11
(Fakat..) Ey Yüce Peygamber!. (Rab’bin nîmetini de an.) Bir şükür lisânı ile söyle, o nîmetten başkalarını yararlandır, nitekim o âlemler için rahmet olan Yüce Peygamber maddî ve mânevî nîmetlere nâil bulunmuş bunlardan ümmetlerini yararlandırmaya son derece çalışmıştır. Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun.
Bu sûreden itibaren Kur’an-ı Kerim’in son sûresine kadar olan sûrelerin okunmaları nihâyetinde ‘”Allâh-ü Ekber” denilmesi, öteden beri yapılan bir sünnettir. Bu tekbir, Cenab-ı Hakkın Yüce şanına saygı ve Peygamber Efendimiz hakkında ilâhî iltifatlara bir teşekkür vazifesi demektir. Kerîm Mâbudumuz, cümlemizi ilâhî feyizlerine nâil buyursun. Peygamberlerin Efendisi hürmetine âmin.
Sonraki Sure: İnşirah Suresi Meali ve Tefsiri
İnşirah 94:1
Bu mübârek sûre de Resûl-i Ekrem’in nâil olduğu nîmetleri bildiriyor. Onun uğradığı sıkıntı ve şiddetin giderileceğini müjdeliyor.
O Yüce Peygamberin sâlih âmellere devamını ve yalnız Cenab-ı Hak’ka tevekkül etmesini ve yönelişte bulunmasını emretmektedir.
Şöyle ki: Ey Peygamberlerin en fâziletlisi!. (Senin göğsünü) peygamberlik feyziyle, ilim ve marifetle (açıp genişletmedik mi?) elbette ki, genişlettik, yâni:
Ey insanların şereflisi!. Senden hayreti, üzüntü ve kederi giderdik, kalbine bir kudret, bir mânevî zevk ihsân ettik, seni kutsal bir kuvvetle, ruhani bir ışıkla kuvvetlendirdik ve aydınlattık, evet.. Sen bu ilâhî lütfe erişmiş bulunmaktasın.
Deniliyor ki:
Burada kalp denilmeyip de “Sadr” = göğüs denilmesi, şu gibi bir hikmete dayalıdır: Göğüs, bir vesvese mahallidir.
Şeytan, insanların göğüslerine vesveselerini düşürmeğe çalışır, o vesveseleri gidermek, yok etmek ise göğsü açmaktan ibarettir.
Ve şöyle de deniliyor ki:
Şeytan, kalbe vesvese düşürmek için göğse gelir, göğüs ise kalbin kal’ası mesabesindedir. Şeytan, orada bir delik bulursa oradan kalbe vesveselerini düşürmeğe başlar, kalpte hüzün ve kederin, yanlış düşüncelerin ortaya çıkmasına sebebiyet verir akıl ve bilginin mahalli olan kalbi bozmaya çalışmış bulunur.
Fakat bir zâtın göğsü, ilâhî bir lütuf olarak açılmış olunca, bir açıklamaya, bir genişlemeye nâil olunca artık şeytanın vesveselerine mahal olmaktan kurtulur.
İşte Peygamber Efendimizin mübârek göğsü de en mükemmel bir genişlemeye nâil olmuş, ondan şeytanî vesveseler yok edilmiş, kendisi Allah’ın desteğine mazhar olarak kalben pek doygun ve huzurlu bir hâlde yaşamıştır.
“Şerh” lûgatte açmak, yarmak, keşfetmek, bir şeyi izah etmek ve açıklamak sûretile bildirmek demektir. Bir eserin izah ve tefsirini yapan kitaba da şerh deniliyor. “Sadr” de sîne, göğüs, yâni: Bir şeyin ön tarafı mânâsınadır, insanın belinden başına doğru olan ilk tarafıdır ki: Gerisi de kalbi, ciğerleri içine alır, bir odanın bir salonun en şerefli oturak yerine sadr denilir.
İnşirah 94:2
(Ve) Ey Son Peygamber!, (senden yükünü indirmedik mi?.) Yâni: Peygamberlik vazifesini yapma hususundaki zorlukları gidererek seni kolaylıklara eriştirdik, tam bir muvaffakiyetle o pek mühim, yüce vazifeni yerine getirmeye güç yetiriyorsun.
İnşirah 94:3
(Öyle ki:) O üzerine almış olduğun peygamberlik görevi, o mânevî yük (Senin sırtına pek ağırlık vermişti.) sonra ilâhî bir yardım olarak o ağırlığı duymaz oldun, o kutsî vazifeyi tam bir kolaylıkla yapmaya muvaffak bulundun.
Evet Yüce Peygamber, risâletin başlangıcında ne kadar heyecanlar içinde kalmıştı, halka dini hükümleri bildirmeğe çalışıyordu. Bir takım inkârcıların hâllerinden dolayı pek üzüntülü bulunuyordu, fakat Cenab-ı Hak, o mübârek Peygamberine mânevî bir güç ihsân buyurdu, artık risâlet vazifesini mânevî bir zevk ile yapmaya devam ederek bir nice muvaffakiyetlere nâil oldu.
“İnkaz” siklet, ağırlık vermek, yükün sırta ağırlık vererek kemikleri gizlice çatırdamaya getirmesi demektir.
İnşirah 94:4
(Ve) Ey Yaratıkların en şereflisi!. (Senin için şanını yükselttik.) Seni bütün insanlar ve cinlere Peygamberlerin sonuncusu, fâziletlisi ve en şereflisi kıldık, senin pek yüksek ismin bütün ufuk levhâlarını süsleyip durmaktadır. Bütün mü’minler, senin için salât-ü selâmda bulunmaktadırlar.
“Berk urdu Cemâlinde o ümmiyyi yetimin” “En şaşâalı feyz-i hüdavendi hakîmin” “Bir ders-i edeb verdi ki, Ashab-ı zekâye” “Hayret verir asar-ı fühuli hükemaye” Muallim Naci
İnşirah 94:5
(Artık şüphe yok ki:) Her (Çetinlikle beraber bir kolaylık vardır.) her zorluğun giderilmesi için bir çare mevcut, peygamberlik vazifesini yapma hususundaki zorlukları Cenab-ı Hak birer sûretle bertaraf eder, Yüce Peygamberini sükûnete kavuşturur. Bu hususta bir tereddüde, bir üzüntüye düşmeğe gerek yok.
“Her zaman çarh-ı felek aksine devran etmez.” “Yine şaşâanlı feyz-i hudavendi hakîmin” “Usr” güçlük, zahmet, müşkilât, göğüs darlığı, vazife yükü, düşmanların kuvveti, eza ve cefası gibi şeylerdir. “Yüsr” de; Kolaylık, yavaş şey, kolay olmak demektir.
İnşirah 94:6
(Hakikaten her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.) Bunun inkârı mümkün değildir. İnsan, vakit vakit bâzı müşkil şeyler karşısında kalır, sonra bunlar açılır, gider, kolaylıklar, muvaffakiyetler yüz gösterir.
Hak yolunda görülen bir zahmetin mükâfatı ise büyük bir sevap olduğu için o sevap, en büyük bir kolaylık, bir muvaffakiyet demektir.
Elverir ki: İnsan sabırlı olsun, büyük heyecanlara kapılmasın, yüz gösteren bir hoş olmayan hâlin, bertaraf olmasını Kerem Sâhibi Yaratıcıdan niyâz eylesin, kendi hâlini düzeltmeye çalışsın.
İnşirah 94:7
(Artık boş kaldın mı) Yâni: Bir vazifeni yapıp bitirdin mi: (hemen çalış.) diğer bir vazifeni yapmaya gayret et, boş durma, meselâ:
Farzdan namazı kılmış olunca sünnet ve nâfile olan namazları kılmaya başla, cihad gibi bir vazifeyi yapmış olunca da Rab’bine ibâdete devam et, gelecek için lâzım olan şeyleri tedarike çalış, bu ilâhî emir gösteriyor ki: Müslümanların dâima güzelce faaliyette bulunmaları lâzımdır.
Müslümanlıkta tembellik, câiz değildir.
Müslümanlar, dâima yükselmeğe, istikbâllerini güzelce temine gayret etmelidirler.
İnşirah 94:8
(Ve) Ey Yüce Nebi!. Mükâfata kavuşmak, pek yüce tecellilere erişmekle hakkıyla gönlü ferah olmak için (ancak Rab’bine yönel.) çünkü her şekilde kendisine sığınmaya ve yönelmeğe lâyık olan, ancak o Kerem Sâhibi Yaratıcıdır. O rahîm, kerîm olan Mâbudumuzun afv ve keremine sığınarak ondan muvaffakiyetler niyâz eyleriz. Başarı Allah’tandır.
Tin 95:1
Bu mübârek sûre, dört mühim kudret eserine yemîn sûretiyle insanlığın nazarı dikkatini çekiyor. İnsanlardan kimlerin en fazla sükûta mahkûm bulunduklarını ve kimlerin de sonsuz nîmetlere aday olduklarını haber veriyor.
Allah’ın dininin yalanlanamayacağını ve Cenab-ı Hak’kın bütün kâinat üzerindeki hâkimiyetini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Andolsun Tîn’e ve zeytûn’e.)
Tîn’den maksat, ya lûgat mânâsı olan incirden ibarettir veya bir beldeden ibarettir. İncir olduğuna göre bu yemîn ile incirin pek fâideli bir kudret eseri olduğuna dikkatler çekilmiş oluyor.
Çünkü: İncir, pek fâideli bir nîmettir, insanlar bundan çok istifâde etmektedirler, incir, hem bir gıdadır, hem de bir meyvedir. Hem de bir ilaçtır.
Doktorlar diyorlar ki: İncir, hoş ve hazmı kolay bir yiyecektir. Midede oturup kalmaz, dışarı çıkmayı kolaylaştırır, cilt üzerindeki deliklerden terlemekle ve damla damla hâlinde çıkar, balgamı azaltır, basuru keser, bedeni temizler, diğer bâzı hastalıkları giderir.
Zeytüne gelince; o da mübârek bir ağacın pek bol bir meyvesidir. Mühim bir gıda teşkil eder, kendisinden fâideli bir yağ çıkarılır, ağzı hoş bir hâle getirir, diş kirini giderir, insanların ekonomilerine katkıda bulunur, işte bunların bu pek ehemmiyetine işaret içindir ki: Kendilerine yemîn edilmiş, bunlara insanların nazarı dikkati çekilmiştir.
Yâhut Tîn ile incirden maksat, arz-ı mukaddesedeki iki şerefli dağdan ibarettir. Bunlara süryânî lisânında: Turitina, Turi Zinya deniliyor.
Bunlar, bâzı Peygamberlerin birer makamı sayılmaktadır. Çünkü: Tîn dağı civarında Hz. İsâ dünyaya gelmiş, Zeytin dağı civarında da diğer bâzı Peygamberler, şeref vermişlerdir. Nitekim Mekke-i Mükerreme’ye de bizim Peygamberimiz şeref vermiştir.
Binaenaleyh bunlara yemîn ile de bu yerlerin tarihi önemine değinilmiş ayrıca, Peygamberlere saygı gösterilerek onların yüksek derecelerine işaret buyrulmuştur.
Tin 95:2
(Ve Sîna) Denilen mevzî (dağına…) da andolsun ki, o da Mûsa Aleyhisselâm’ın Cenab-ı Hak’ka münacatta bulunduğu ve kendisine ilâhî hitabın yöneldiği bir mübârek dağdır. Bir mukaddes yer olan Şam’da bulunmaktadır. Tevrat kitâbının da Sîna mahallinde inmiş olduğu rivâyet olunuyor.
Tin 95:3
(Ve bu emîn olan beldeye) de andolsun ki: Burası da, Resûl-i Ekrem’in içinde doğmuş olduğu Mekke-i Mükerreme şehridir. Peygamber Efendimizin gelişiyle de ayrıca şereflenmiştir ve kendi sahası her türlü tecâvüzlerden emîn bulunmaktadır. O mübârek şehre gerek câhiliye devrinde ve gerek İslâmiyet’in ortaya çıkışı ve yayılmasından sonra gelen insanlar, dâima emîn bir hâlde bulunmuşlardır.
Onun dairesindeki hayvanlara, ağaçlara da tecâvüz edilmesi câiz bulunmamıştır. İşte bu mübârek beldeye yemîn edilmesi de onun öyle kudsiyetine ve bir feyz ve bereket mahalli olduğuna işaret etmektedir. Yüce Yaratıcı, o yeminlerin cevabını, yâni: Kendisi için yemîn edilen şeyi şöylece beyan buyuruyor.
Tin 95:4
(Muhakkak ki: Biz, insanı) O hususi nev’i (en güzel bir biçimde) en mükemmel bir şekil ve surette (yarattık.) bir çok kabiliyetlere eriştirdik. Evet.. İnsanlar, haddizatında pek üstün bir mahiyette yaratılmışlardır, kudrete ve irâdeye mâliktirler, ilk ve hikmet tahsiline kabiliyetlidirler, görür, işitir ve konuşurlar, böyle fâideli sıfatlara sahiptirler.
“Takvim”, biçim, suret, bir şeyi lâyık olduğu bir şekilde yapmak demektir, günleri, mevsimleri gösteren cetvele de takvim denilir.
Tin 95:5
(Sonra onu) O insanların bir kısım fertlerini yaratılış gereğine, varoluş gayesine muhalif hareket ettiğinden dolayı (aşağıların en aşağısına döndürdük.) yâni: İnsanların bir kısmı; insanlık şerefini kaybetmiş, kulluk vazifesini yerine getirmekten kaçınmış, hayvani bir hayatın esiri olmuş, gayr-ı meşru zekv ve sefaya dalmış olduğu için en bayağı bir mahlûk kesilmiş, artık cehenneme lâyık bulunmuştur.
Cehennem ehli ise her aşağı kimseden daha aşağıdır, elbette ki, akıl ve fikrini güzelce kullanmayan, yaradılışındaki hikmeti, gayeyi düşünmeyen, maddî zevk ve sefaya esir olan, ahlâkı temizliğe muhalif harekette bulunan her hangi bir şahıs, insanlık şerefini zayi etmiş, en âdi bir mahlûktan ibaret bulunmuş olur.
Tin 95:6
(Ancak o kimseler ki: imân ettiler) Kalplerini imân nûru ile aydınlatmaya muvaffak oldular (ve sâlih sâlih amellerde bulundular) kendilerine yönelen dinî vazifeleri, namaz, oruç, zekât gibi farizeleri yerine getirmeye çalıştılar. (artık onlar için kesilmeyecek) ebedî (bir mükâfat vardır.) onlar, istikbâllerini temin etmiş, uhrevî selâmet ve saadete nâil bulunmuş zâtlardır. İşte yaratılış gâyesini düşünen, kulluk vazifelerini yapmaya çalışan gerçek aydın, mütefekkir zâtların âkıbetleri böyle güvenilirdir.
Tin 95:7
(O hâlde) O kadar deliller, kudret eserleri meydanda iken artık (seni) ey Son Peygamber!, (din hususunda) Âhrette herkesin lâyık olduğu cezaya kavuşacağına dair ihtardan dolayı (kim yalanlayabilir?.) Elbette ki: Kimsenin yalanlamaya selâhiyeti olamaz.
Diğer bir görüşe göre de ey âhiret hayatını inkâr eden insan!. Öldükten sonra dirilme ve ceza hususunda bu kadar açık deliller, kat’î beyanlar mevcut iken artık hangi câhilce bir düşüncedir ki: Seni o âhiret hayatını ve cezasını yalanlamaya sevk etmiş oluyor?. Sen hiç Allah’ın kudret ve hâkimiyetini düşünmez misin?.
Tin 95:8
Bir kere güzelce düşünmeli… (Allah) O Yüce Yaratıcı (Hâkimlerin en hâkimi değil midir?.) bütün dikkatlere çarpan yaratılış eserleri, o yüce Yaratıcının ne kadar hikmet ve yüce takdîr ve idare sâhibi olduğunu göstermektedir. Elbette ki: Müminlerin lehine, inkârcıların da aleyhine ilâhî hükmü tecellî edecektir. Artık her insan için lâzımdır ki: Kendi istikbâlini düşünsün, kendi selâmetini temin edecek hareketlere devam etsin, Allah katında mes’uliyet gerektiren şeylerden kaçınsın, Cenab-ı Hak’kın koruma ve himâyesine sığınsın.
Bir hâdis-i şerif şu meâldedir: Her kim Et-Tîn sûresini sonuna kadar okursa şöyle desin:
Evet: Ben de onun üzerine şâhitlik edenlerdenim” Allâh-ü Teâlâ Hazretleri, bizleri güzel itikattan ayırmasın. Âmin..
Sonraki Sure: Alak Suresi Meal ve Tefsiri
Alak 96:1
Bu sûre-i celîle, Resûl-i Ekrem Sallâlâh-ü Aleyhivessellem Efendimizin ilâhî vahye ilk mazhar olup okumakla mükellef ve ilâhî feyizlere nâil olduğunu gösteriyor. İnsanların nasıl bir küçük tohumdan türeyip gelişmeye muvaffak olduklarını bildiriyor.
Yüce Peygambere karşı muhalif bir cephe alan, nâil oldukları nîmetlere karşı nankörlükte bulunan, gururlu bir vaziyet alan kimselerin ne kadar sapıklık içinde kalmış, bağımlı insanlar olduklarına işaret ve kendilerini tehdit buyuruyor. Yüce Peygamberin de, o gibi kimselere iltifat buyurmayıp secde ile ve mânevî yakınlığa erişmek için çalışmakla mükellef olduğunu beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: Ey Muhammed!. -Aleyhisselâm-. sana vahy olunanı (oku, o Rab’bin ismile.) o kerîm Mâbudun kutsal ismini zikrederek oku (ki:) O Yüce Yaratıcın bütün âlemleri yaratmıştır, kudretîle yoktan var etmiştir.
Alak 96:2
O Yüce Yaratıcı, kısaca (İnsanı) mahlûkatın en şereflisi olan insan nev’ini (bir uyuşmuş kandan yaratmıştır.) öyle cüz’iyattan olan bir şeyi, insan gibi bir eşsiz zümrenin aslî maddesi kılmıştır. Bu, ne kadar büyük bir ilâhî kudret eseridir?. “Alâk” donmuş bir kan parçası demektir.
Alak 96:3
Evet.. Ey Peygamberlik şerefine sâhip olan zât!, (oku..) Sana vahyolunacak ilâhî âyetleri oku. (ve Rabbin sonsuz kerem sâhibidir.) Mahlûkatını nice nîmetlerine nâil kılmaktadır. Seni de peygamberlik şerefine Allah’ın âyetlerini okumak nîmetine nâil buyuruyor.
Alak 96:4
Evet.. O Hikmet Sâhibi Yaratıcıdır (ki: O) Kerem Sâhibi Mâbud’dur ki: Nice hakikatleri kullarına (kalem ile öğretmiştir.) İnsanlar arasında ilim ve bilginin yayılmasına öyle uyuşmuş, hayattan nâsipsiz bir âleti mükemmel vasıtası kılmıştır.
Alak 96:5
Evet.. O âlemlerin Rabbi’dir ki: (insana) O seçkin bir yaratılış zümresine (bilmediği şeyleri bildirmiştir.) Artık o kadar muazzam kudrete ve kulları hakkında lütuf ve keremi bol olan bir Yüce Yaratıcı, ey peygamberlik şerefine nâil olan Hz. Muhammed!. Sana okumayı, ilk ve hikmet ile vasıflanmayı nasîb edemez mi?. Binaenaleyh seni de ey muhterem Peygamber!.
Okumaya, ilâhî ilimler ile ruhunu yüceltmeye ve insanlık âlemine ilk ve marifet nûrlarını yaymaya muvaffak kılacaktır. Artık sana vahiy olunacak âyetleri oku, ezberle, ümmetine tebliğe çalış.
“Tefsîrlerde ve Siyer-i Enbiya’da ayrıntılı olarak yazılı olduğu üzere Peygamber Efendimiz, Allah’ın dininden mahrûm bir kavim arasında dünyaya gelmişti, fakat kendisi ilâhî korumaya mazhar olduğu için kırk yaşına kadar tertemiz bir hayat yaşamış, kâfirlerin âyetlerine aslâ iştirâk etmemiştir ve hiç bir kimseden ders almamış, bir şey yazıp okumamıştı, kendisinde tabii bir mâsumluk görünüp duruyordu. Nihâyet kırk yaşında iken peygamberliğe nâil oldu, başlangıçta doğru rüyâ sûretiyle ilâhî ilhamlara nâil oluyor. Rüyâsında gördüğü şeyler aynen çıkıyordu.
Bu esnâda inzivaya çekilerek yaşamayı tercih buyuruyordu. Mekke-i Mükerreme’deki: Hira dağına gidiyor, orada geceleri tenhaca ibâdetle meşgul oluyordu. Sonra da eşi Hz. Hatice Radiyallâh-ü Anha’nın yanına dönüyordu. İşte yine bir gün o Hira mevkiinde idi ki: Cibrîl-i Emîn geldi, kendisine bu İkra sûresinin bu ilk beş âyetini teblîğ etti.
Peygamber Efendimiz, ilâhî vahyin heybetinden, ruhanî tesirinden dolayı bir korku ve dehşet içinde kalmış ve kendisi vaktîle bir şey okumamış olduğu için “Ben nasıl okuyabilirim” demiştir. Cibrîl-i Emîn ise o mübârek Peygamberi kucaklamış, ona teminat vermiş: Oku ile başlayan bu âyetleri teblîğ etmişti. Artık o Yüce Nebi, mübârek kalbi titrer bir hâlde olarak Hz. Hatice’nin yanına dönmüş, beni örtünüz, örtünüz diye emrederek istirahata dalmak istemişti, Vakta ki: Heyecanı gitti, muhterem eşi Hz. Hatice’ye o vahyin geliş durumunu bildirdi ve korkular içinde kaldığını söyledi.
Hz. Hatice de dedi ki:
“Müjde sana” Allah’a yemîn ederim ki: Allâh-ü Teâlâ seni aslâ zillete düşürmeyecektir. Sen akrabalık hukukuna riâyet edersin, sözü doğru söylersin, Misafirlere ziyâfet verirsin, yoksullara yardım eylersin, zahmetlere katlanırsın.
Hz. Hatice, Peygamber Efendimizi “Veraka Bini Nevfel”in yanına götürdü, Veraka: Hz. Hatice’nin amcasının oğlu idi, câhiliye devrinde Hıristiyanlığı kabul etmiş, İncil’den bâzı şeyleri İbranî’ce olarak yazmıştı, Son Peygamber’in dünyaya şeref vereceğini İncil’de vesâir kitaplarda okumuş bulunuyordu, pek ihtiyar ve âmâ olmuş bir zât idi. Hz. Hatice, ona dedi ki: Kardeşin oğlunu söylet bak neler görmüş?, demiş, Resûl-i Ekrem de Hira mağarasında vuku bulan vahy hâdisesini haber vermiş.
Bunun üzerine Veraka, Peygamber Efendimizi müjdeye ve tebrike başlayarak demiş ki: Senin gördüğün zat, Mûsa Aleyhisselâm’a gelmiş olan Cibrîl-i Emîn’dir. Müjde sana ya Muhammed!. Aleyhisselâm. Sen, İsâ Aleyhisselâm’ın haber vermiş olduğu ahir zaman Peygamberisin, keşke genç olsa idim de seni kavmin Mekke’den çıkaracakları zaman sana yardım etse idim. Hz. Peygamber de, ya, kavmim beni Mekke’den çıkaracakları zaman sana yardım etse idim.
Hz. Peygamber de, ya, kavmim beni Mekke’den çıkaracaklar mı? diye sormuş, Veraka da: Evet.. Nübüvvet makamı kime ihsân buyrulmuş ise ona kavmi içinden düşmanlar peyda olmuştur, seni de kavmin Mekke’den çıkarması düşünülür” demişti. Bu görüşmeden sonra Veraka çok yaşamamış, vefat etmişti. Resûl-i Ekrem’in insanları İslâmiyet’e dâvet ettiği vakte Veraka yetişememiştir.
Alak 96:6
Cenab-ı Hak, lûtfetmiş, insanlığı aydınlatmak için Peygamberler göndermiş, dinî hükümleri vahiy yoluyla bildirmiştir. Buna rağmen bir çok insanlar, nankörlükte bulunmuşlardır. İşte nîmete karşı nankör kimselerdir, (şüphe yok ki, insan) öyle temiz yaratılışını zâyi etmiş olan herhangi bir şahıs (elbette azar.) günahkâr olarak haddi aşar.
Alak 96:7
Evet.. Öyle bir kimse (Kendisini ihtiyaçtan kurtulmuş) maddî, fânî bir servete, bir varlığa nâil olmuş, yâhut büyük bir aşirete, bir takım yardımcılara sahip bulunmuş (görünce) öyle azgınlıkta bulunur, hakkı kabulden kaçınır, kibirli bir hâlde yaşar, bu âyet-i kerîmenin Ebû Cehil hakkında nâzil olduğu rivâyet olunuyor.
Alak 96:8
Fakat insan nasıl olur da dünya varlığına güvenerek hakikatleri kabulden kaçınır, istikbâlini düşünmez?. (Muhakkak ki: Dönüş ancak Rab’binedir.) Bütün insanlar, öleceklerdir, sonra yine hayata ererek mahşere sevk edilecekler, bir muhasebeye tâbi tutulacaklardır. Bir kere bu âkıbeti bir düşünmeli değil midir.
Alak 96:9
(O kimseyi gördün mü ki:) Ne kadar taaccübe şayan bir hâldir ki: (Men ediyordu…) Engel olmak istiyordu, en mukaddes bir dini vazifenin icra edilmesinden müteessir oluyordu.
Alak 96:10
Evet.. (Bir kulu namaz kıldığı vakit..) Onun namazını terk etmesini istiyor o âbit zâta hakarette bulunmak cür’etini gösteriyordu.
Rivâyete göre Ebû Cehil mel’unu, Resûl-i Ekrem’in namaz kılmasına mâni olmak istemiş, onu namaz kılar bir hâlde görürsem boynuna basar, yüzüne toprak saçarım demek gibi bir saçmalıkta bulunmuştu. Fakat bir gün Hz. Peygamberi namaz kılar bir hâlde görünce sûikastte bulunmasına imkân kalmamış, hemen arkasını dönüp kaçmıştır.
Ne oldu sana?. Diye soranlara demişti ki: Benimle onun arasında ateşten bir hendek ve bir takım felâketler gördüm, onun için tecavüze cesaret edemedim, hattâ Resûlullâh da buyurmuş ki: Eğer gelip te bir tecâvüze cür’et edecek olsa idi elbette ki: Onu melekler yakalayarak parça parça ederlerdi.
işte namaza mâni olmak isteyenler, böyle bir cezaya lâyık bulunmuş olurlar.
Alak 96:11
(Gördün mü) Bana haber ver, o ahmakın, o namaza mâni olmak isteyen inkârcının hâlini!. O ne kadar taaccübe lâyık câhilce bir cesaret!, (eğer) O menetmek istediği zât (hidâyet üzere olmuş ise..) pek doğru bir yolu takibetmekte bulunmuş ise..
Alak 96:12
(Veya) O men edilmek istenilen zât (takva ile emr etmiş ise..) insanları ıslâha, aydınlatmaya çalışarak onlara samimiyeti, Allah’ı birlemeyi, ahlâki olmayan şeylerden kaçınmayı emr ve tavsiyede bulunmuş ise öyle bir zât nasıl men edilebilir?.
Alak 96:13
(Gördün mü?) Ebû Cehil gibi ve Selman-i Farisi yi namazdan men’etmek isteyen Ümmiyye İbni Halef gibi kâfirleri ki, (Eğer yalanlar) Peygamberin risâletini yalan sayar (ve) îmandan (yüz çevirirse…) iyi mi yapmış olur? O hiç bu çirkin hareketlerinin cezasını düşünmez mi?.
Alak 96:14
Öyle bir dinsiz (Bilmez mi ki: Allah) Teâlâ Hazretleri (şüphe yok) onun bu haince hareketini (görür.) onun düşmanca maksadını bilir, onu bu çirkin maksadından dolayı nice azaplara uğratır.
Alak 96:15
(Yok yok…) O kâfirin öyle düşmanca hareketi devam edemeyecektir. (Eğer) O kâfirce, zâlimce hareketine (nihâyet vermezse) andolsun ki: (elbette ki, biz o alnı) O hain şahsı alnından yakalayarak cehenneme (sürükleyeceğizdir.) Onun yeri cehennemden başka değildir. Bu âyet-i kerîme; her ne kadar Ebû Cehil gibi bir kâfir hakkında nâzil olmuş ise de hükmü, umumîdir ve herkese yönelik bir öğüttür, insanları ibâdet ve itaatten menetmek isteyenlerin hepsi hakkında büyük bir tehdit taşımaktadır.
“Sefa” tutmak, yapışmak, bir şeyi şiddetle elde edip çekivermek mânâsınadır.
Alak 96:16
Evet.. (Yalancı, günahkâr) Nice kusurları, cinâyetleri işlemiş (olan bir alnı.) yâni: Öyle bir şahsı öyle müthiş bir vaziyete düşürmüş olacağızdır. Artık o pek korkunç âkıbeti düşünmeli değil midir?.
Alak 96:17
(Artık o) Azaba uğratılacak olan inkârcı, hayra engel olan şahıs, (encümeni çağırsın.) kendilerine istişârede bulunduğu meclis azasını yanına dâvet etsin, onlardan yardım dilesin, baksın ki: Hiç biri kendisine yardım edebilecek mi?. Kendisini o azaptan kurtarabilecek mi?. Bu ne mümkün.
Alak 96:18
Cenab-ı Hak da buyuruyor ki: (Biz de çağıracağızdır, zebânileri.) O kâfirleri zebânî denilen azap melekleri vasıtasiyle cehenneme sevk edeceğizdir. Artık lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır.
Alak 96:19
(Hayır hayır…) Ebû Cehil gibi kâfirler bilmiyorlar, iş onların dedikleri gibi değil, onlar hiç bir kimseden bir yardım göremeyeceklerdir. Artık ey yüce Resûl!. (ona) O Ebû Cehil gibi ibâdet ve itaate mâni olmak isteyen bir şahsa (itaat etme) onun sözüne iltifat buyurma (ve) sen (secde et) tilavet secdesinde bulun, Cenab-ı Hak’kın sana vâ’dettiği muvaffakiyyatı nazara alarak şükür secdesine kapan (ve) o Kerîm, Rahîm Mâbuduna ibâdet ve itaatle (yaklaş.) onun mânevî katında büyük bir mevki sâhibi bulun.
Bu âyet-i kerîme Kur’an-ı Kerîm’deki son tilavet secdesi âyetidir. Resûl-i Ekrem, Sallâlâh-ü Aleyhivesellem Efendimiz, çok secdelerde bulunur, ağlar ve dua ve niyâza devam ederdi. Hattâ kendisine muhterem eşi Âişe-i Sıddıka Radiyallâh-ü Anha demişti ki: Yâ Resûlullâh!. O Yüce Nebi de demiştir ki: Ben çok şükür eder bir kul olmalı değil miyim!. Kerem Sâhibi Mâbud hepimizi Peygamber Efendimizin mübârek yolundan ayırma âmin..
Sonraki Sure: Kadir Suresi Meal ve Tefsiri
Kadr 97:1
Bu mübârek sûre, Kur’an-ı Kerim’in Allah tarafından indirilmiş olduğu pek yüce bir gecenin şeref ve şanını bildiriyor. O feyiz dolu gecede bir takım semâvî zâtların birer vazife ile yer yüzüne şeref vereceklerini ve o gecenin sabaha kadar bir selâmet ve emniyet mahiyetinde bulunacağını şöylece beyan buyuruyor.
(Muhakkak ki, biz) yâni: Yüce zatım, kudret ve azametimle (onu) o Hakikatleri beyan eden Kur’an-ı (Kadir gecesinde) öyle şeref ve şanı pek yüksek olan bir zamanda (indirdik.) yâni:
Onu levh-i mahfuzdan dünya semâsına birden inzâl ettik, sonra da onun âyetleri yirmi üç sene içinde Cibrîl-i Emîn vasıtasiyle Son Peygamber Hz. Muhammed’e parça parça bir şekilde indirilerek teblîğ edilmiştir.
Kadir gecesi, Ramazan-ı Şerifin gecelerinden biridir. Çünkü: Kur’an-ı Kerim’in Ramazan-ı Şerifte inmeye başlamış olduğunu Bakara sûresindeki:
Ramazan ayı, Kur’an’ın indirildiği aydır. (Bakara 2/185) âyet-i kerîmesi açıkça gösteriyor. Bu Kadir gecesi sûresi de Kur’an-ı Kerim’in Kadir gecesinde indirilmiş olduğunu bildiriyor.
Binaenaleyh bu gecenin Ramazan’a mahsus olduğu ortaya çıkmaktadır. Şu kadar var ki: Bu gecenin Ramazan-ı Şerif ayının hangi gecesine ait olduğundan ihtilâf vardır. Meşhur olan ve ekseriyetçe kabul edilen, bu Kadir gecesi, Ramazan-ı Şerifin yirmi yedinci gününün gecesidir.
Bu mübârek gecenin kat’î sûrette tâyin buyurulmamış olması, bir nice hikmetlere dayalıdır.
Kısacası: Müslümanların Ramazan-ı Şerifte daha ziyade ibâdet ve itaatte bulunmaları, onun herhangi bir gecesinin Kadir gecesi olması ihtimâlini dikkate alarak, her gecesinde fazlaca ruhani bir zevk ile zikre ve düşünmeye devam etmeleri içindir.
Kadr 97:2
Ey Peygamber!. (Kadir gecesinin ne olduğunu) nasıl büyük bir şeref ve fâzilete, bir yüksek mertebeye, mânevî bir büyüklüğe sâhip bulunduğunu (sana ne şey bildirdi?.) o öyle mübârek bir vakittir ki, onun değerinin yüceliğini, Allâh-ü Teâlâ’dan başkası bilip kuşatamaz.
İnsanlar, o pek feyizli gecenin pek büyük kıymeti, kutsiyetini, ancak Cenab-ı Hakkın bildirmesi sayesinde anlayabilirler.
Kadr 97:3
(Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır.) O, öyle seçkin, nûrlu bir mübârek gecedir, Kur’an-ı Kerim, o kutsal geceden itibaren yeryüzünü aydınlatmaya başlamıştır. Ve İslâm dinini, dinlerin sonuncusu olarak kurulmaya başlamış, insanlığın ufukları, mânevî nûrlar içinde kalmıştır.
Kadir gecesinin böyle bin aydan hayırlı olması, şu bakımdan da müslümanlar hakkında hususi bir lütuftur ki: Bu ümmetin ömürleri eski ümmetlerin ömürlerine kıyasla kısa bulunmaktadır.
Fakat bunlara verilen böyle pek feyizli bir gece, bin aydan hayırlı olunca bu ümmetin ömrü mânen uzatılmış demektir. Çünkü, böyle bir gecede yapacakları ibâdet ve itaat, bin gecede yapılmış gibi sayılarak o derece çok sevaba vesîle olacaktır.
Kadr 97:4
O gecenin ne kadar ehemmiyet ve azamete sâhip olduğunu düşününüz ki: (Onda) O Kadir gecesinde (melekler ve ruh) Cibrîl-i Emîn (Rabbi’lerinin izni ile her bir emrden) Allâh-ü Teâlâ’nın o seneye ait takdîr ve kazası ne ise onlar hakkındaki vazifelerinden dolayı yeryüzüne (iniverir) o vazifelerini yerine getirirler.
Yâhut Kâbe-i Muazzam’a gibi, Ravza-i Mutahhara gibi yüce makamları ziyarette bulunurlar. Müminlerle karşılaşarak onlara selâm verirler, haklarında iyilik sever olarak selâmetlerine dua ediverirler. .
Kadr 97:5
O mübârek Kadir gecesi (Tan yeri ağarıncaya değin) sabah vaktine, gündüz olup güneşin doğmaya yaklaştığı zamana kadar (bir selâmettir.) bir güven ve emniyettir.
Bütün o gece bir hayır ve bereketten ibarettir. Çünkü, asıl hakikat güneşi, insanlık âlemini mânevî, ruhanî ışıklar içinde bırakan Kur’an-ı Kerim, o geceden itibaren doğmaya başlamıştır. Kabiliyetini, temiz yaratılışını muhafaza etmekte olanlar, o sâyede aydınlanarak cehâletin karanlığından kurtulmaktadırlar.
Artık o mübârek gecenin yüce değerini Cenab-ı Hak’tan başka kim tamamıyla takdîr edebilir?. Kerîm, Rahîm Mâbudumuz, o gibi mukaddes vakitlerin feyizlerinden İslâm âlemini dâima faydalandırsın. Hz. Peygamber hürmetine âmin.
(LEYLE-İ KADR)
Yine berk urmadadır Leyle-i Kadir’in nûri. Andırıp durmada her saha mukaddes tuvrı.
Parlıyor işte bu mesut şebi fevz-ü felâh. Gıptalar etmede envarına bir nice sabah.
Ne hayırlı gecedir bu, ne muazzam bir an. Bu gece başladı izzetle tulûa Kur’an.
Beşerin ruhuna bir feyz-i meâli kattı. Açtı zulmetleri, dünyaları aydınlattı.
Devr-i fetret ne idi?. Ah ne meş’um andı. Gâfil insan, ne fenâ şeyleri haalık sandı…
Sanki, olmuştu birer matla’ı şer leyl-ü nehar. Zulmet-i küfür-ü cehâletle geçerler âsâr.
Hakkın en şaşaalı lûtfu tecellî etti. Doğdu îman güneşi, Leyle-i fetret bitti.
Etti şu pür Lemean sâyede ba revnak-u nûr. Nâm-ı İslâm ile bir ümmet-i merhume zuhur.
Ne şereftir ki, semü pâye melekler bilikram. Sana vermektedir ey ümmet-i merhume!.
Selâm. Sen de ey şanlı, şerafetli, muazzam ümmet. Eyle Mâbudunu bir vecdile zikre gayret.
Pertevi zikrîle şu mabed-i akdes dolsun. En mukaddes emelin, Hz. Allah olsun.
Sonraki Sure: Beyyine Suresi Meal ve Tefsiri
Beyyine 98:1
Bu sûre-i celîle; küfür içinde yaşayan milletlerin inançlarını değiştirmeleri için istedikleri en açık delil, en yüce bir Peygamber, gözleri önünde tecellî etmeğe başladığı hâlde onların yine kendi küfürlerinde sebât edip dağınık bir hâlde yaşadıklarını bildiriyor.
Ve onlara emredilmiş olan pek güzel, pek fâideli vazifeleri gösteriyor. Küfürlerinde devam edenlerin ne kadar fenâ kimseler olup ebediyen cehennemde kalacaklarını ihtar ediyor. İman ve sâlih amel sâhiplerinin de ne kadar yüce makamlara, iltifatlara kavuşmuş olacaklarını müjdeliyor.
Şöyle ki: (Kitap ehlinden) yâni: Yahudi ve Hıristiyan topluluğundan (ve müşriklerden) putlara, ateşe, güneşe tapan kavimlerden (kâfir olanlar) yâni: Vakti ile ahir zaman Peygamberinin dünyaya şeref vereceğini bilip işitenler, onun gelişini bekleyen, bilâhare o Yüce Peygamber’in gelişi anında onu inkâr edenler, evvelce diyorlardı ki: (kendilerine apaçıkça bir delil gelinceye kadar) yâni: Ahir zaman Peygamberi mûcizeleriyle insanlık dünyasını aydınlatıncaya kadar kendi dinlerinden, küfürlerinden (ayrılacak değillerdir.)
Kitap ehli, Tevrat’ta, İncil’de Peygamber Efendimizin vasıflarını okumuşlardı, onun insanlığı ilâhî dine dâvet için gönderileceği vâ’d olunmuş, o kitaplarda bildirilmişti. Kitap ehli, müşriklerden eza ve cefa görünce diyorlardı ki; Dünyaya bir büyük Peygamber gelecek, biz de ona tâbi olarak sizden ey müşrikler!. İntikam alacağızdır. O müşrikler de diyorlardı ki: Şâyet öyle bir Peygamber ortaya çıkarsa biz de ona tâbi oluruz, siz onunla bizden intikam almaya kaadir olamazsınız.
Beyyine 98:2
Kitap ehlinin ve müşriklerin bekledikleri o delil ise (Allah tarafından bir Peygamber) idi ki: O Peygamber: Hz. Muhammed Aleyhisselâm’dan ibaret olup (tertemiz sahifeleri okur.) Yâni: Bâtıldan uzak hakkı açıklayan ilâhî kitabın, Kur’an-ı Kerim’in âyetlerini kendilerine teblîğ buyurur, o sâyede hakikat aydınlanır, ilâhî din anlaşılmış olur.
Beyyine 98:3
O mübârek sahifeler ki: (Onlarda dosdoğru yazılmış şeyler vardır.) Onlarda yazılı olan dinî hükümler, pek doğrudur, sırf hakikattir, hidâyet yolunu göstermektedir.
Beyyine 98:4
Halbuki, kendilerine (Kitap verilmiş olanlar) Yahudi ve Hıristiyan toplulukları, kendi kitaplarında Hz. Peygamber’in vasıflarını okumuş, bilmiş idiler, müşriklere de bildirmişlerdi. Hepsi de o Yüce Peygamberin dünyaya geleceğini bekliyorlardı.
Ortaya çıkınca ona tâbi olacaklarını söylemişlerdi. Bu hususta birbirlerinden (ayrılmış olmadılar.) fakat sözlerinde durmadılar, (kendilerine o delil geldikten sonra) yâni: Hz. Muhammed Aleyhisselâm, pek açık bir delil, bir hakikat kanıtı mahiyetinde olarak mûcizeleriyle, Kur’an-ı Kerim’in âyetleriyle gelip kendilerini tevhid dinine dâvet edince (ayrılığa düştüler.) eski iddialarında sebât etmediler, bâtıl mezheplere ayrıldılar, birbirlerini cehâletle ve kâfirlikle suçladılar. İşte kitap ehli böyle olunca artık müşriklerden ne beklenir?.
Onlar daha ziyade bir cehâlet içinde yaşıyorlardı, onlar da sözlerinde durmadılar, o Yüce Peygamber, dünyaya şeref verince onu inkâra cür’et gösterdiler, öyle bir birlik delilini kabul etmeyip küfür ve şirk içinde yaşamaktan ayrılmak istemediler. Bir çokları İslâm mücahitleri tarafından katledildiler. Ehl-i kitaptan olanlar da cizye vermek sûretiyle o öldürülmeden kurtulmuşlar, âhiret azabını hak eder olmuşlardır.
Beyyine 98:5
(Halbuki: Onlar) O küfür ve şirki tercih eden kavimler, Peygamber tarafından (emrolunmadılar) kendilerine zararlı, selâmet ve saadetlerine aykırı bir şey teklif edilmiş olmadı (ancak dinde ihlâs sâhipleri) kalp ve lisân bakımından yönelmiş bulunarak (ibâdet etsinler) diye emrolundular.
(ve namazı dosdoğru) rükün ve şartlarına riâyet ederek (kılsınlar ve) fakir dindaşlarına şefkat ve merhamet göstererek (zekât versinler) diye emrolunmuşlardır. (ve işte en doğru din de budur.) dosdoğru, Allah’ın rızâsına uygun olan din, selâmet ve saadet yolu bu beyan olunan pek samimî inançtan, samimi ibâdetlerden ibarettir. Bunların güzelliği, doğruluğu, fâideleri her akıl sâhibi için bilinip takdir edilecek bir mahiyettedir.
Artık nasıl oluyor da bu hususta ki emr ve tavsiye kabul edilmeyip de ayrılıkçı, bir hâlde bulunmak cehâleti tercih ediliyor. Hiç bunun neticesi düşünülmüyor mu?
Beyyine 98:6
(Hakikaten o kimseler ki: Kitap ehlinden ve müşriklerden kâfir olmuşlardır.)
Küfürlerinde ısrar edip hakiki dini kabulden kaçınmışlardır, bütün onlar (cehennem ateşindedirler.) onlar âhirette cehenneme sevk edileceklerdir. (Orada ebediyen kalıcılardır.) onlar o cehennemde devamlı olarak yanıp yakılacaklardır.
İşte bu onların küfür ve şirklerinde ısrar edip durmalarının cezasıdır.
Kendi hakikî menfaatlerini zâyi etmiş, hâllerini ıslâh etmekten mahrûm kalmış, en büyük cezayı hak etmiş kimselerdir.
Beyyine 98:7
Mü’minlere gelince onların istikbâli ne kadar güvenlidir, onlar ne kadar mes’ut zâtlardır, evet.. (Muhakkak o kimseler ki: imân ettiler) kalplerinde imân nûru parlayıp durdu, Allah’ın birliğini ve Hz. Muhammed’in peygamberliğini kalben tasdik ettiler ve dilleriyle söylediler (ve sâlih sâlih amellerde bulundular) namaz gibi, oruç gibi ve zekât gibi bedenî ve mâlî ibâdetleri yerine getirdiler, hak yolunda cihad sahalarına atıldılar, (işte yaratılmışların hayırlısı da onlardır.) evet..
Şüphe yok ki: (Onlardır.) çünkü, onlar, yaratılış gâyelerini dikkate almış, hidâyet yolunu takip etmiş, insanî fâziletleri muhafâzada bulunmuş pek seçkin kullardır.
Beyyine 98:8
Artık âhiret âleminde (Onların) o pek seçkin kulların (Rabbilerinin katında mükâfatı,) kavuşacakları nîmetler, (altlarından ırmaklar akan cennetlerdir.) onlar, âhirette öyle pek mükemmel, gönül alıcı bağlara, bostanlara, ikâmetgâhlara ulaşacaklardır, (oralarda ebediyen daimî kalıcılardır.) bir daha o cennetlerden ayrılacak değillerdir.
Ebedî bir hayata, bir saadete kavuşmuş bulunacaklardır. Özellikle (Allah onlardan râzı olmuştur.) o kullarının amellerini kabul edip kendilerini öyle ebedî nîmetlere, tecellîlere kavuşturmuştur, (onlar da) O ilâhî din ile vasıflanmış, dinî vazifelerini yapmaya muvaffak olmuş kullar da (ondan) o kerîm, rahîm olan Yüce Yaratıcıdan (râzı olmuşlardır.) haklarındaki o sonsuz ilâhî lütuflardan dolayı genişliğe gark olmuş, şükrân borçlu olduklarını bilmiş, ebedî bir zevk ve safa içinde kalmışlardır, (işte bu) Mükâfat bu ebedi rızâ (Rab’binden korkan kimse içindir.) evet..
Allâh-ü Teâlâ’nın birliğini, kudret ve azametini bilip tasdik eden, kalbinde Allah korkusu, muhabbeti parlayıp duran, kulluk vazifelerini ruhanî bir zevk ile yerine getirmeye çalışan her mü’mîn için böyle ebedî bir mükâfat, bir ilâhî lütuf takdir edilmiştir.
Artık ebedî bir selâmet ve saadete kavuşmak isteyenler, üzerlerine düşen kulluk vazifelerini seve seve yapmaya çalışmalıdırlar. Böyle bir muvaffakiyete erişmeyi o Yüce ve kerîm Mâbudumuzdan niyâz eyleriz. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’adır.
Sonraki Sure: Zilzal Suresi Meal ve Tefsiri
Zilzal 99:1
Bu sûre-i celîle, kıyamet kopacağı zaman yeryüzünün nasıl bir mustarib hâle geleceğini ve insanların nasıl vaziyetler içinde kalarak hesap ve ceza mevkiine sevk edileceğini ve herkesin kendi amellerinin karşılığını tamamen göreceğini şöylece beyan buyurmaktadır:
(Vakta ki:) Kıyamet kopmaya başlar (yer) yüzü (kendisine ait şiddetli bir zelzele ile sarsılır.) Allah’ın takdiri ile öyle bir zelzelenin üstünde bir enteresan hareket meydana gelir, artık bunun neticesi düşünülsün!.
“Zelzele” ıztırap, şiddetli bir hareket, yeryüzünün titremesi demektir.
Zilzal 99:2
(Ve) O günkü: (yer) Bu ikâmetgâhımız olan yeryüzü, pek şiddetli titremesinden dolayı (ağırlıklarını) içindeki madenleri, hazineleri, ölüleri (dışarıya çıkarır.) nasıl ki; Daha kıyamet kopmadan evvel de bâzı yerlerde dağlar; yarılır, içlerinden ateşler dışarıya fışkırıp durur, o civardaki, kasabalar mahvolup gider.
“Eşkal” Esasen ev veya yolcu eşyası demektir. Bundan maksat, yere ağırlık veren madenler gibi çeşitli şeylerdir.
Zilzal 99:3
(Ve) O günkü: (insan) O müthiş hâdiseyi görecek olan herhangi bir şahıs, hayretler içinde kalarak (buna) yeryüzüne (ne oluyor?.) ne için bu kadar benzeri görülmemiş müthiş bir harekette bulunuyor, (demiş olur.)
Mü’mîn kimse, bu hâdiseyi büyük görür, ne büyük bir ilâhî kudret eseri olduğunu bilerek böyle söylemeğe başlar. Kâfir bir şahıs ise taaccüpte bulunur, inkâr ettiği hâdisenin böyle vücuda gelmekte olduğunu görerek heyecanlar içinde kalır.
Zilzal 99:4
İşte (O gün) o pek şiddetli zelzele vaktinde yeryüzü (kendi haberlerini anlatıverir.) ne için öyle ıstıraba, değişikliğe uğramış olduğunu halka bir lisân-ı hâl ile anlatmış olur.
Onun o vaziyeti, o görünen hâli, onun ne için öyle ıstırap dolu bir değişime mâruz kaldığını anlatmış bulunur veyâhut Cenab-ı Hak yere bir konuşma kabiliyeti verir, uğradığı korkunç hâdiseyi ve sebebini bir konuşma lisânıyla insanlara bildirir, üzerinde hayır ve şer adına yapılmış olan muameleleri teşhîr etmiş bulunur.
Zilzal 99:5
Evet.. Yer, öyle uğradığı hâdiseleri ve onun sebeplerini halka bildirir (çünkü, şüphe yok, Rab’bin) O Hikmet Sâhibi Yaratıcı (ona) o yeryüzüne (vahy eylemiştir.) yâni: Ona öyle konuşma kuvvetini vermiştir, o değişikliğin sebeplerini halka anlatması için kendisine müsaade buyurmuştur. Yâhut o yerin öyle değişikliğe uğraması için kendisine Hak Teâlâ emretmiş, onu öyle bir hitap ile muhatap bulundurmuştur.
Zilzal 99:6
İşte (O gün) öyle müthiş bir zelzele ile bu yer âlemi, öyle harap olduğu vakit (insanlar, amelleri kendilerine gösterilmek için) vaktiyle yapmış oldukları şeylerin karşılığı, hayırlı amellerinin mükâfatı ve şerli amellerinin cezası kendi haklarında tatbik edilmesi için yerlerinden (perakende bir hâlde) amellerine göre dağınık, birbirlerinden ayrılmış bir vaziyette hesap yerine (dönerler.) muhasebeye tâbi tutulurlar.
“Sudûr” Dönmek, ortaya çıkmak, meydana çıkmak mânâsınadır. “Eştât” da müteferrik, yâni dağınık, ayrılmış mânâsına olan “Şetit” kelimesinin çoğuludur.
Zilzal 99:7
(Artık her kim) Dünyada iken ister (bir zerre ağırlığında) olsun (bir hayır işlemiş ise onu görecektir.) onun sevabına, mükâfatına kavuşacaktır.
“Miskâl” yüz arpa ağırlığı mânâsınadır ki, pek az şeyden kinâyedir.
“Zerre” de küçük şey demektir. Karınca ve güneşin ziyasında görünen ufacık toz gibi şey mânâsında da kullanılmıştır.
Zilzal 99:8
(Ve her kim bir zerre miktarı bir şer işler ise onu) Onun cezasını âhirette veya daha dünyada iken (görecektir.) kendisi o günü hareketinden haberdar edilmiş bulunacaktır.
Şöyle ki: Bir mü’mîn, bir hayır işledi mi, onun mükâfatını her hâlde görecektir. Bir şer de işledi mi ondan da haberdar edilecektir. Ancak iyiliği, kötülüğüne galip ve büyük günahlardan kaçınmış ise Allah’ın bir Lütfü olarak o şer sayılan ameli affedilebilir, veya onun cezasını dünyada görmüş bulunur.
Bir kâfir ise bir hayır işlerse, meselâ: Fakirlere sadaka vermiş olursa o hayır, îmana bağlı olmadığı için Allah katında makbul değildir. Âhirette kendisini ebedî azaptan kurtaramaz. Ancak azabını kısmen azaltmış olabilir. Yâhut o iyi muamelesinin mükâfatını dünyada görmüş olur.
Bilakis bir şey işlemiş olunca onun cezasını da âhirette görecektir. O yüzden dünyada da bir felâkete uğramış olabilir. Maamafih kâfir olduğu hâlde âhirete giden her şahıs ebediyyen cehennem azabına uğrayıp duracaktır. (Ez-Zilzal). Bu sûre-i celîlenin sebebi nüzulü hakkında deniliyor ki: Kâfirler, Resûl-i Ekrem’le karşılaşınca: O vâ’d olunan kıyamet gününün ne zaman vuku bulacağını bir alay yoluyla soruyorlardı.
İşte onlara, o günün müthiş alâmetleri ihtar edilmiş, fakat o günün ne vakit vuku bulacağı insanlara hikmet gereği tâyin edilmemiştir.
Tâ ki: Kıyametin kopma vaktini uzak görerek gaflet ve şehvet içinde yaşayıp durmasınlar, bu âyetlerde şuna da işaret vardır ki: İnsan, elinden gelen hayırlı işlerde bulunsun, isterse, o hayır pek az olsun, onun azlığına bakarak terki yönüne gitmesin, mutlaka onun da bir mükâfatı vardır.
Ve bilakis en ufak bir kötülüğü de ehemmiyetsiz görerek işlemesin, zira onun da herhâlde bir cezası vardır. Artık her insan bunu düşünsün, ona göre hareketini tanzim etsin, Hak Teâlâ Hazretleri o kıyamet günü güzelce düşünüp onun için güzelce hazırlanan sâlih kullar arasına cümlemizi katsın, âmin..
Sonraki Sure: Adiyat Suresi Meal ve Tefsiri
Adiyat 100:1
Bu mübârek sûre, bir takım mühim kevnî olaylara yemîn sûretiyle insanları uyanmaya dâvet ediyor. İnsanların fâni şeylere pek ihtiraslı olduklarını bildiriyor.
Haşr ve neşîr durumlarını ve Cenab-ı Hak’kın insanların bütün hâllerini bildiğini ihtar ediyor. Şöyle ki: (Andolsun o) Cihanda giden gazilere ait at, deve gibi (hızlı hızlı koşanlara.) o muhterem süvarilere.
“Âdiyât” diyenin çoğuludur ki: Koşup giden, at ve deve gibi şeylerdir. “Dabh” de binek hayvanlarının koştukları vakit duyuları sesleri demektir.
Adiyat 100:2
(Sonra o) Koşarken taşlara (çarparak ateş saçanlara.) o binek hayvanlarına da andolsun.
“Mûriyât” mûriyenin çoğuludur ki: Ateş çıkaranlar mânâsınadır.
“Kadh” da ateş çıkarmak için çarpmak demektir.
Adiyat 100:3
(Sonra sabahleyin) Ansızın hücum edip düşman üzerine (baskın verenlere…) yâni: İslâm gâzilerinin at ve deve gibi sabahleyin koşup giden nakil vasıtalarına da andolsun.
“Mûgîrat” Mügîrenin çoğuludur ki: Ansızın düşmana karşı onu öldürmek veya esir almak veya malını elde etmek için hücum eden şeyler demektir.
Adiyat 100:4
(Sonra onunla) Öyle sabahleyin düşmana karşı koşup gitmekle (toz duman karıştıranlara..) da, o cihat vasıtalarına da andolsun.
“İsâre”: Tehyic, yâni tozları hareket ettirmek. “Nak’ı”da gubâr, toz mânâsınadır.
Adiyat 100:5
(Sonra onunla) Öyle yürüyüp gitmekle (bir topluluğun) bir düşman cemiyetinin (ortasına girenlere…) de, yâni: Din düşmanlarını parçalayarak ayrılığa düşüren, onların birliklerini darmadağın eden İslâm gâzilerine de andolsun.
“Vesatne” kelimesi, bir topluluğun ortasına giriverdiler demektir. Bunlara bu şekilde yemîn edilmesi, öyle cihad vasıtalarının ehemmiyetine, yüksek şanlarına işaret içindir. Müslümanları hak yolunda kahramanlığa, fedakârlığa teşvik içindir.
Adiyat 100:6
Cenab-ı Hak, yeminin cevabını, yâni: Üzerine yemîn edileni, ne için öyle yemîn edilmiş olduğunu şöylece beyan buyuruyor:
(Muhakkak ki: O insan) yâni: Çoğunluğu itibariyle insan nevi, haddizatında (Rab’bi için elbette nankördür.) o kadar ilâhî nîmetlere nâil olduğu hâlde onların şükrünü yerine getirmeye çalışmaz.
Hakkı iptale cür’et eder. Ancak temiz yaratılışlarını muhafaza edenler, yasak, ahlâksızca şeylerden kaçınırlar, nefislerini güzel fâziletler ile süslemeye çalışırlar.
“Kenûd” nîmete karşı nankörlükte bulunan kimsedir. Asıl mânâsı, hiç bir şey bitirmeyen yer demektir. Hayırdan kaçınan, vazifesini yapmayan kimse, öyle bir yere benzetilmiştir.
Adiyat 100:7
(Ve şüphe yok kî: O) İnsan, o nâil olduğu nîmetlerin kadrini bilip şükrünü yerine getirmeyen nankör şahıs (bunun üzerine) böyle nankörlüğü hakkında (elbette bir şâhittir.) kendisi de insaflıca düşününce kendisinin nankörlükte bulunmuş, şükür vazifesini yapmamış olduğunu bilir.
İtirafa mecbur olur. Diğer bir görüşe göre de muhakkak ki: Allâh-ü Teâlâ, o kulunun bütün hâllerine şâhittir, onları tamamen görüp bilmektedir. Bu ilâhî beyan büyük bir tehdîdi içermektedir.
Adiyat 100:8
(Ve şüphesiz ki, o) İnsan, tabiatı itibariyle (servet muhabbeti için pek şiddetlidir.) pek fazla cimrice bir hâlde yaşar, kimseye yardım etmek istemez.
“Hayr” burada çok mal, çok servet demektir, insanlar, öyle bir malı bir hayır sandıkları için ona böyle hayır adı verilmiştir.
Adiyat 100:9
Öyle mala düşkün, ilâhî nîmetleri inkâr eden bir insan (bilmez mi ki: Kabirlerde olanlar, fırlatılacakları zaman..) pek kolaylıkla yeniden hayata erdirilerek tekrar yeryüzüne çıkarılacakları vakit..
“Bu’sire”: Son derece kolaylıkla çıkarılıp etrafa dağıtıldı demektir.
Adiyat 100:10
(Ve kalplerde olanlar) Hayır ve şerre ait bütün düşünceler, kanaatler, ve gizli tutulan münâfıkça, inkârca kuruntular (toptan) dışarı çıkarılarak (izhar edildiği vakit..) yâni: Kıyamet koptuğu, insanlar mahşere sevkedildiği zaman.
Adiyat 100:11
(Şüphe yok ki:) Bütün o insanların (Rab’bileri) onları yaratmış, kendilerini nîmetlere nâil kılmış olan Kerem Sâhibi Yaratıcı (onlara) ait bütün işlerden (elbette haberdardır.) yâni: Onların bütün amellerini, maksatlarını Cenab-ı Hak, ezeli ilmiyle bildiği için artık o kıyamet gününde onlara o amellerine, arzularına göre ceza verecektir. Bu da büyük bir ilâhî tehdittir.
Artık insanlar, uyanmalıdırlar, daha elde fırsat varken dinî vazifelerini güzelce yapmaya çalışmalıdırlar, tâ ki: Âhiret âleminde cezadan kurtularak mükâfatlara nâil olabilsinler.
Kerîm, Rahîm Mâbudumuzdan muvaffakiyetlere nâil olabilsinler. Kerîm, Rahîm Mâbudumuzdan muvaffakiyetler niyâz eyleriz.
Sonraki Sure: Karia Suresi Meal ve Tefsiri
Karia 101:1
Bu mübârek sûre, meydana gelecek olan kıyamet gününün pek müthiş vasıflarını bildiriyor. O günde kimlerin selâmet ve saadete ereceklerini, kimlerin de felâketlere uğrayarak cehenneme atılacaklarını haber vermektedir.
Şöyle ki: (O çarpacak olan felâket..) O pek büyük hâdise, yâni Kalpleri parçalayacak derecede şiddetli olan kıyamet günü, onun belirtileri ne kadar müthiştir.
“Karia”: Kâri demektir ki: Şiddetli çapmak mânâsınadır. Ondan şiddetli bir ses meydana gelir, bu, kıyametten ibarettir.
Çünkü, kıyametin başlangıcı bir ilk sûra üfürme ile vuku bulacaktır. Bunun tesiriyle bütün mahlûkat, hayattan mahrûm kalırlar, bütün gök ve yer cisimleri parçalanır, darmadağın olur, işte bu âyet-i kerîme: O müthiş güne işaret ederek insanlığı harekete ve uyanmaya dâvet ediyor.
Karia 101:2
(O çarpacak olan felâket nedir?.) O hâdise, ne kadar şiddetlidir. Onun yüceliği, büyük tesirleri ne kadar enteresandır, ne kadar korkunçtur!.
Bu ilâhî beyan, bir beyan üslûbudur ki: Bildirilen şeyin ne kadar mühim, ne kadar hayret feza olduğuna dikkatleri çeker.
Karia 101:3
Evet.. (O çarpacak olan felâketin) büyük mûsibetin (ne olduğunu sana ne bildirdi?.) elbette ki: Bildirilen şeyin ne kadar mühim, ne kadar hayret feza olduğuna dikkatleri çeker.
Karia 101:4
O hâdise, o kıyamet felâketi (bir günde) meydana gelecektir, (ki) o gün, bütün (insanlar çırpınıp dağılacak, pervaneler gibi) geceleri ateş etrafında uçuşarak kendilerini alevlerin içine atan kelebekler gibi bir hâle gelmiş (olacaktır.) öyle çokça dağılmış, ıstıraba uğramış bir vaziyette bulunacaktır.
“Fıraş” geceleri kendilerini kandillerin ışığına atan pervane gibi haşarat demektir ki: Bunlar sonra kanatlarını yayıp döşedikleri için kendilerine böyle “Fıraş” denilmiştir. “Mebsûs” da yayılmış, ayrılığa uğramış demektir.
Böyle “Fıraşi mebsûs” ibaresi, âkıbetlerini bilemeyenler hakkında darb-ı mesel olarak zikredilir.
Karia 101:5
O kıyamet gününde (Dağlar atılmış renkli yünler gibi olacaktır.) o kadar büyük ve kuvvetli varlıkların bile bütün parçaları, darmadağın bir hâle gelecektir. Artık insanlar, kendi hâllerini bir düşünmelidirler.
“İhn” rengârenk olan yün demektir. “Menfûş” da tüyleri birbirinden ayrılmış, pek hafîf bir rüzgâr ile uçar bir hâle gelmiş şey demektir.
Karia 101:6
(Artık) O günde, o muhasebe âleminde (kimin tartıları ağır gelirse..) yâni: Dünyadaki güzel amelleri çok bulunursa…
Karia 101:7
(işte o.) Öyle güzel amelleri ağırca bulunan mümîn (Hoşnut) râzı olacağı (bir yaşayıştadır.) artık o, pek mutlu ve mes’ut bir hâlde yaşayıp duracaktır. Cennete nâil bulunacaktır.
Karia 101:8
(Fakat) O kıyamet gününde (kimin tartıları hafif otursa..) yâni: Sevabı bulunmazsa veya günahları, sevaplarına galip bulunursa, dünyada bâtıl şeyler ile meşgul olmuş, amel defterini onlar ile doldurmuş ise..
Karia 101:9
(Artık onun anası) gideceği yer, sığınacağı yer de (haviyedir.)
Cehennemin ateşidir. Bir çocuk, anasının kucağına sığındığı gibi öyle pek günahkâr bir şahıs için için de ateşten başka sığınacak bir şey yoktur.
“Hâviye” Cehennem ateşinin isimlerinin biridir. Gâyet derin bulunduğu için kendisine bu ad verilmiştir.
Karia 101:10
(Haviyenin ne olduğunu) Onun ne müthiş bir azap mahalli bulunduğunu (sana ne şey bildirdi?.) o ne kadar düşüncelerin üstünde bir azap yurdudur.
Karia 101:11
O hâviye denilen şey (Çok kızgın bir ateştir.) onun yanında diğer ateşler pek hafif kalmaktadır. “Hâmiye” harareti pek şiddetli olup parlayan, duran ateş demektir, işte küfür ve tuğyânın neticesi, böyle pek şiddetli bir azaptır.
Deniliyor ki: İlâhî adâletin bütün yaratıklara karşı tecellîsi için yarın âhirette kulların amelleri birer şekil kazanarak veya amel defterlerinde yazılı bulunarak tartıya vurulacaktır. Kimlerin güzel, amelleri galip ise sâhipleri için mükâfat vesîlesi olacaktır.
Bil’akis kimlerin çirkin amelleri galip ise onlar da bu yüzden azaba uğrayacaklardır. Bütün bunlar, birer hikmet ve fayda gereğidir, ve Allah’ın kudretine göre aslâ imkânsız görülemez. Cenab-ı Hak cümlemize güzel sonlar nasîb buyursun âmin..
Sonraki Sure: Tekasür Suresi Meal ve Tefsiri
Tekâsür 102:1
Bu mübârek sûre: İnsanların çoklukları ile böbürlendiklerini, fânî şeylere güvendiklerini kınıyor. Öyle kibirli yaşayanların ileride cehennemi göreceklerini ve cehâletlerini anlayarak nasıl bir suale mâruz kalacaklarını ihtar buyurmaktadır.
Şöyle ki: Ey gâfil, güzelce düşünmeden mahrûm kimseler!. (Sizi o çokluk kuruntusu) O elde etmiş olduğunuz fazlaca varlık ile iftihar sevdası (oyaladı.) sizi meşgul etti, sizi kulluk vazifelerini yerine getirmekten alıkoydu, ebedî selâmet ve saadetinize vesîle olacak olan ibâdetlerden, hayırlı muamelelerden mahrûm bıraktı.
“Tekâsür” Fazlaca şeyler ile övünmek, iftihar etmektir.
“İlha” de eğlenceye düşürmek, insanı eğlenceye sevkederek oyalamak, yapılması uygun olan şeylerden alıkoymak mânâsınadır.
“Lehv” ise insanı meşgul eden şeydir. Neticesinde bir sevinç olsun olmasın, fakat sonra kendisinde bir sürur, bir sevinç olan bir şey ile insanı meşgul eden herhangi bir harekete, bir eğlenceye lehv ismi verilmiştir ki, İslâm ahlâkına aykırı olanları haramdır.
Tekâsür 102:2
(Tâ ki:) Siz ey bencil şahıslar!. Yalnız ellerinizdeki malların çokluğu ile değil, ölmüş gitmiş olan millet fertlerinizin, baba ve dedelerinizin çokluğu ile de övünerek o sebeble (kabirleri ziyaret ediverdiniz.) bizim şu kadar ölmüş büyüklerimiz vardır diyerek onlar ile de iftiharda bulundunuz, diğer bir tevcihe göre de siz ey gâfil topluluk!.
Öyle maddî, fânî bir servetinizle, bir kuvvetinizle ölünceye değin, kabirlere gidip düşünceye değil övünmeye daldınız, bütün ömrünüzü öyle çabuk geçen şeyler uğrunda sarfettiniz, hakikî istikbâlinizi hiç düşünmediniz…
Bu sûre-i celîlenin iniş sebebi hakkında deniliyor ki: “Elhakümüt-. tekâsürü..”ensârdan iki kabîle hakkında nâzil olmuştur ki:
Onlar, Benu Harîse Benül Hars kabîleleri idi, onlar, mallarının ve kabîle fertlerinin çokluğu ile birbirlerine karşı iftiharda bulunuyorlardı, hattâ kabristanlara da giderek ölmüş gitmiş olan kabîle fertlerinin çokluğu ile övünmeye devam ediyorlardı. Halbuki, onların böyle iftiharda bulunmaları, boş bir hareket idi, akıllıca bir düşünce neticesi değildi,
“Tefsir-i Merağı”.
Velhâsıl bu âyet-i kerîme, kâfirlerin varlıkları ile câhilce bir şekilde yaptıkları böbürlenmelerini ve kabirleri de böyle bir iftihar sebebiyle ziyaret etmelerini kınamaktadır.
Yoksa Kerem Sâhibi Yaratıcının verdiği nîmetlerin kadrini bilmek, onların şükrünü yerine getirmeye çalışmak, onlar ile başkalarına karşı iftihar edici bir vaziyet almayıp mümkün mertebe İslâm cemiyetine yardımda bulunmak; güzel ve övülmüş bir vasıftır.
Kabirleri ziyarete gelince bu da öyle övünmek maksadile değil, sırf ölmüş din kardeşlerimizi fatihâlar ile anmak, onlardan bir ibret almak, bizim de bir gün hayatı terk edeceğimizi düşünerek üzerimize düşen vazifeleri vaktîle yapmaya çalışmak gibi, bir maksada dayalı olunca bu ziyaret, meşrûdur, makbuldür.
Nitekim İbni Mesut Radiyallâhü Anh’ın rivâyet ettiği bir hâdis-i sahih şöyledir.
Yâni: Ben sizleri kabirleri ziyaretten nehyetmiştim, imdi kabirleri ziyaret edin, çünkü o ziyaret, sizi dünyada takva üzere yaşatır, ve size âhireti hatırlatır, sizi gafletten uyandırır, “Câmi-i Sagîr” işte böyle bir maksatla kabirleri ziyaret etmek, kadınlar için de câizdir.
Elverir ki: Nâmahrem kimseler ile karışık bir hâlde bulunmasınlar, bu mes’ele, fıkıh kitaplarımızda, ve özellikle “Dürr-i Muhtar” da bildirilmiştir.
Tekâsür 102:3
İşte Hak Teâlâ Hazretleri, öyle kibirlice, câhilce bir tarzda hareket edenleri kınayarak buyuruyor ki: (Öyle değil…) O aldığınız kibirlice vaziyet, doğru değildir.
Öyle fâni şeyler ile iftihar edip de âkıbetinizi temin edecek şeyleri elde etmeğe çalışmamanız, uygun olamaz. (İleride) Ne kadar hata etmiş olduğunuzu (bileceksinizdir.) böyle câhilce, gâfilce bir hâlde devam eder iseniz, fâideli amellerde bulunmaz iseniz ne kadar aldanmış olduğunuzu ölünce anlamış olacaksınızdır.
Tekâsür 102:4
Allâh-ü Teâlâ Hazretleri, ilâhî tehdidini kuvvetlendirmek ve o gâfillerin nazarı dikkatlerini çekmek için tekrar buyuruyor ki: (Sonra öyle değil…) O gururlu ve övünerek yaptığınız hareketleriniz, hiç uygun değildir.
Bu hakikati (ileride bileceksinizdir…) bu hareketlerinizin cezasını âhirette görünce ne kadar hatalar içinde yaşamış olduğunuzu öğrenmiş olacaksınızdır.
Tekâsür 102:5
Ey gâfiller!. Artık (Vaz geçin) öyle kibirli hareketlere nihâyet verin. (sizin anladığınız gibi değil) Ey inkârcılar!.. (eğer yakın bir bilgi ile bilecek olsa idiniz…) yâni:
Yaptığınız kibirlice hareketlerin ne kadar boş, ne derece çirkin şeyler olduğunu yakın bir şekilde bilmiş olsa idiniz öyle yapmazdınız, istikbâlinizi düşünürdünüz, çokça servetiniz, fâni varlığınız, sizi oyalamazdı, güzel amellerde bulunarak bir ebedî saadete aday bulunmuş durdunuz, sizin bilginiz ise haddizatında bir cehâletten başka değildir. İstikbâlinizi aydınlatmak ve temin edemeyen âdi bir bilginin haddizatında ne kıymeti olabilir?
Tekâsür 102:6
(Andolsun ki:) Muhakkak, takdir edilmiş durumdur ki, ey hayatlarını bir câhilce gurur ile zâyi eden kimseler!.. (O cehennemi mutlaka göreceksinizdir.) İnkârcılar için, yalnız dünyaya çalışıp âhireti terk edenler için takdir edilmiş olan cehennemi elbette ki; müşahede edeceksinizdir, onun ne kadar korkunç bir azap mahalli olduğunu anlayacaksınızdır.
Tekâsür 102:7
(Sonra onu) O cehennemi (elbette ki, Aynel’yakin göreceksinizdir.) pek açık, yakın bir mahiyette müşahede etmiş olacaksınızdır. Mahşer âleminde böyle bir görüşte bulunacaksınızdır.
Bunda aslâ şüphe yoktur. Binaenaleyh bu âkıbeti düşünün de daha fırsat elde iken kurtuluş çaresini temine çalışın, öyle gâfilce bir hâlde yaşayıp durmayınız.
Tekâsür 102:8
(Sonra andolsun ki,) O cehennemi göreceğiniz zaman (her türlü nîmetten muhakkak sorulacaksınızdır.) şimdi dünyada iken nâil olduğunuz sıhhat ve selâmetten, servet ve kudretten, çoluk çocuktan, yâni: Sizi Kerem Sâhibi Mâbudumuza itaatten, şükürden meşgul kılmış olan her türlü dünyevî varlıklarınızdan, kendilerine iftihar edip, lezzet almış bulunduğunuz şeylerden muhasebeye tâbi tutulacaksınızdır. Artık bu âkıbeti düşününüz de ona göre hayatınızı tanzime çalışınız, sonra pişmanlık fâide vermez.
Bu sual, bir görüşe göre yalnız kâfirler hakkında vâki olacaktır. Diğer bir görüşe göre de mü’mînler de, kâfirler de, dünyadaki nîmetlerinden dolayı bir suale tâbi olacaklardır.
Şu kadar var ki: Kâfirler hakkındaki sual bir kınama sualidir, çünkü, onlar, nâil oldukları nîmetlerin şükrünü yerine getirmemiş, küfür içinde yaşamışlardır. Mü’mînlerin hakkındaki soru ise bir şereflendirme sorusudur, onların şükür vazifesini yerine getirmiş olduklarını teşhîrdir. Çünkü: Mü’mînler, şükür etmiş, itaatte bulunmuşlardır, “Tefsîr-i kebîr.”
Aslında insan, dünyada yaşadıkça her dakika ilâhî nîmetlere nâil olmaktadır. Vücudumuzun sıhhati, güzel havaları teneffüs etmemiz, lezzetli suları içmemiz, gıda maddelerini elde edebilmemiz, birer büyük nîmettir.
Bu nîmetlerden dolayı bizim vazifemiz de bunları bize ihsân buyuran Kerem Sâhibi Yaratıcımıza şükür ederek üzerimize düşen kulluk vazifelerini yerine getirmeye çalışmaktan ibarettir.
Cenab-ı Hak, cümlemizi bu hususta muvaffakiyetlere nâil buyursun. Peygamberlerin efendisi hürmetine âmin.
Sonraki Sure: Asr suresi
Asr 103:1
Bu mübârek sûre, insanların pek korkunç vaziyetini bildiriyor. Ancak dindar olan, kulluk vazifelerini yerine getiren, birbirleri hakkında iyilik sever bulunan insanların öyle korkunç vaziyetlerden emîn bulunduklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (Asr’a andolsun) O hususi vakta (ki:) şu beyan olunacak şey, sırf hakikattir.
Bu asr’dan maksat, ya dehirdir, yâni devir, çağ, uzun müddet denilen zamandır ki: Onda nice çeşitli, garîb, hayret verici hâdiseler vuku bulmaktadır.
Veya bu asr’dan maksat, ikindi namazıdır ki: Onun büyük bir ehemmiyeti vardır. Veyâhut zevâl ile güneşin batma vakitleri arasındaki müddettir.
Veya güneşin batma zamanından yatsı vaktine kadar olan zamandır. Veyâhut bu asr’dan maksat, Hz. Muhammed’in peygamberlik asrıdır ki: Onun diğer asırlar üzerine olan fâzilet ve üstünlüğü apaçık ortadadır.
Kısacası: Bütün bu asr denilen şeyler: birer kudret eseridir. Nice hikmetleri ve faydaları içermektedir. Öyle bir kudret eserine yemîn ise insanları uyandırmaya ve beyan olunacak şeylere dikkat nazarlarını çekmeye bir vesîledir ve daha nice işâretleri taşımaktadır.
Asr 103:2
(Şüphe yok ki: İnsan, elbette bir ziyandadır.) Bir noksanlığa uğramıştır. Dâima ömrünün bir parçasını elden çıkarmaktadır, hayatını boş yerlere sarf ederek asıl istikbâlini temin etmekten mahrumdur.
Asr 103:3
(Ancak o kimseler ki:) O uyanık kalpli olan akıllı, dirâyetli insanlar ki: (İmân ettiler) Pek doğru bir inançta bulundular, âlemlerin Yaratıcısı’nın varlığını, kudret ve azametini tasdik ettiler (ve sâlih sâlih amellerde bulundular) namaz gibi, oruç gibi, zekât gibi ibâdetlere, fedakârlıklara devam ettiler, (ve bir birlerine hakkı tavsiyede) Bulundular, birbirlerine karşı iyiliksever davranarak güzel ameller gibi, ahlâki fâziletler gibi inkârı mümkün, güzellikleri kayb olmayan şeyler ile vasiyete, nasihate devam ettiler.
(Ve) Birbirlerine (sabrı tavsiyede bulundular,) hak yolunda mücahedeye devam edip günahlara, yanlış telkinlere karşı koymaya çalışılmasın, o yolda sabır ve sebâttan ayrılmamalarını birbirine telkin ettiler, öyle selâmete vesîle olacak şeylere teşvikte bulundular, işte (onlar) öyle hayatlarını güzelce tanzim eden zatlar (müstesnadır.) onlar, hüsrana, zarar ve ziyana uğramış değildirler.
Kısacası; bu sûre-i celîle, böyle üç âyet-i kerîmeden müteşekkil olduğu hâlde insanlık için en mükemmel bir hareket düsturu, bir kurtuluş rehberi mahiyetinde bulunmaktadır, itikadî, ameli, ahlâkî vazifelere riâyetin lüzumunu ve pek muazzam fâidesini bildirmektedir.
Ne mutlu bu gibi yüce Kur’anî telkinlerden istifâde edenlere, bu hususta ki samimi, hayırlı tavsiyelere karşı kınama ve ayıplamada bulunan insaniyet düşmanlarının sözlerine kıymet vermeyip o tavsiyeleri güzelce telâkki ederek gereğince harekete gayret edenlere.
Hak Teâlâ Hazretleri, cümlemize uyanmalar ve hakka riâyetler nasîb buyursun âmin.. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’adır.
Sonraki Sure: Hümeze Suresi Meal ve Tefsiri
Hümezeh 104:1
Bu mübârek sûre, onunla bununla alay eden ve kendi servetine güvenerek dünyada ebedî bir sûrette yaşayacağını zanneden bir takım kimselerin ne kadar müthiş azaplara mâruz kalacaklarını ihtar buyurmaktadır.
Şöyle ki: (Arkadan çekiştiren) Onun bunun gıyabında kınayan (gözü ile kaşı ile eğlenen) ona buna gizlice işaret yaparak alay edip maskaralıkta bulunan (her kimsenin vay hâline.) o ne kadar zilleti, azabı hak etmiştir.
“Veyl” lâfzı, horluk, zelîllik ve azap demektir.
Kınama ve yerme hususunda kullanılmaktadır. “Hümeze” de onun bunun kusurlarını ardınca söyleyen, haysiyetini kırmak isteyen kimse demektir. “Lümeze” de ayb arayan kınama ve kötülemede bulunan ve göz ile kaş ile işaretler yapan kimsedir.
Hümezeh 104:2
(Öyle kimse ki) Kendi varlığına güvenmekte bulunmuş ve (bir malı toplamış) cimrilik ederek biriktirmiş (ve onu) o malı haz duymak için (tekrar tekrar saymakta bulunmuştur.)
Yâhut o malı akar, (gelir getiren mal) meta (satılık mal) ve nakit gibi nevîlere ayırmıştır. İşte böyle bir servete gururlanacak başkalarının değerini düşürmeye çalışmak süratini göstermiştir, kendisinin o fâni serveti sâyesinde büyük bir mevki sâhibi olduğunu zannetmiştir.
Hümezeh 104:3
O gâfil, servetine aldanan şahıs (Sanır ki: Onu) kendisini o elde etmiş olduğu (malı, dâima yaşatacaktır.) o serveti sâyesinde ölümden kurtulacak, dünyada ebediyen yaşayacaktır. Ölüp de başka bir âleme gitmeyecektir. Ne büyük bir cehâlet!.
Hümezeh 104:4
(Yok yok öyle değil…) O şahıs, pek yanlış düşünüyor, onun elindeki malı kendisini dünyada ebedî bir şekilde yaşatacak değildir. (Elbette ki:) o şahıs, bir gün ölecek, sonra da (hutameye atılacaktır.) pek büyük bir cezaya uğramış olacaktır.
Hümezeh 104:5
(Hutemenin) O pek muazzam, müthiş felâketin (ne olduğunu sana ne şey bildirdi?.) elbette ki: Onu insan daha hayatta iken tamamen bilip takdir edemez, onu insanlar, ancak Cenab-ı Hak’kın bildirmesiyle bilirler.
Hümezeh 104:6
Evet.. İşte Hak Teâlâ Hazretleri haber veriyor. Hutame denilen şey: (Allah’ın tutuşturulmuş bir ateşidir.) O cehennem ehli için Allah’ın kudretiyle yaratılmış olan ve ebediyen sönmeyecek bulunan gâyet müthiş bir azap ateşidir.
“Hutame” kelimesi, cehennemin isimlerinden biridir. Lûgatte çok yiyen şefkatsiz bulunan kimse demektir. Kırmak mânâsına olan “Hatm” kelimesinden alınmıştır, “Hatm” kelimesinden alınmıştır. “Mukade” kelimesi de yakılmış, tutuşturulmuş mânâsınadır.
Hümezeh 104:7
O hutame (Öyle) bir ateştir, (ki: Yüreklerin üzerine yükselecektir.) Yâni: Kalplerin üzerini kaplayarak onları kesip atacak, kahredecektir. Kalpler, cesetlerdeki organların en hassas, en fazla müteessir olanıdır. Artık o kalpler, öyle bir istilâya, bir azaba mâruz kalınca, o kalplerin sâhipleri ne kadar fazla bir azaba, bir cezaya uğramış olacaklardır!. Bu pek korkunç hâl, bir kere düşünülsün!.
Hümezeh 104:8
(Şüphe yok ki: Bu) Azap ateşi (onların) o azaba uğrayanların (üzerlerine kapatılmıştır.) hepsini de kuşatma alanına almıştır. Artık o ateşten kendilerini kurtarmaya aslâ güç yetiremezler.
Hümezeh 104:9
Artık o cehennem ateşine atılmış olanlar, orada (uzatılmış sütunlarda..) bağlı bulunacaklardır. Yâni: Cehennem kapısı, üzerlerine kapatılmış, ayaklarına kelepçeler vurulmuş gibi bir hâlde kalacaklardır. Oradan çıkmaya aslâ kaadir olamayacaklardır.
“Amed” Amudun çoğuludur ki: Direkler demektir. “Memdûd” de uzatılmış, yâni: Cehennemin kapısının önünden sonuna kadar çekilmiştir.
Bu sûrenin iniş sebebi hakkında bir kaç rivâyet vardır. Müfessir mükatile göre “Elvelid Binilmugayre” hakkında nâzil olmuştur. Bu Kureyş’in büyüklerinden olup Peygamber Efendimizin gıyabında kınama ve kötülemeye cür’et etmek alçaklığında bulunurdu. Maamafih bu sûrenin hükmü, umumîdir. O gibi inkârcıların hepsi de böyle pek korkunç bir azaba mâruz kalacakladır.
Hak Teâlâ Hazretleri, o cehennem azabının şiddetini böyle tasvir ve beyan ile insanlığı uyanmaya dâvet buyuruyor. Öyle bir âkıbete uğramamak için güzel itikat ile, sâlih ameller ile vasıflanmasını emr ve tavsiye buyurmuş oluyor. Bu da bütün insanlık hakkında ilâhî bir merhametin tecellisi demektir. O Kerem Sâhibi Yaratıcı cümlemize uyanıklıklar nâsip buyursun, âmin..
Sonraki Sure: Fil Suresi Meal ve Tefsiri
Fil 105:1
Bu mübârek sûre, Allah’ın dinine karşı muhalif cephe alan. Yüce Peygambere düşmanlık gösteren kimselerin dünyada da nasıl müthiş felâketlere mâruz kalacaklarına dair fil ashabı kıssasını bir ibret misali olmak üzere beyan buyurmaktadır. şöyle ki: Ey Son Peygamber!. (Görmedin mi?.)
Yâni: Tevatüren rivâyet olunduğu için görmüş gibi bilmedin mi?. Elbette ki: Bilmiş bulunuyorsun ki: (Rab’bin fîl sâhiplerine) O dinsiz guruba, o Kâbe-i Muazzama’yı yıkmak isteyen, ve fîl ile Yemen tarafından gelmiş bulunan mel’un bir zümreye (nasıl etti?.) onları nasıl yok etti, bir helâke uğrattı!.
Fil 105:2
Evet.. O kudret ve azameti sonsuz olan âlemlerin Rabbi (Onların) o fîl sâhiplerinin (kurdukları tuzağı) onların Kâbe-i Muazzam’a hakkındaki haince bir şekilde yapmak istedikleri zarar ve ziyanı, bu hususta ki arzularını (bozgunluk içinde kılmadı mı?.) o hilelerini mahv ve yok edip iptâl buyurmuş olmadı mı?.
“Keyd” başkasına haberi olmaksızın bir zarar vukuunu dilemektedir.
“Tadlîl” zâyi kılmak, iptâl etmek mânâsınadır.
Fil 105:3
Evet.. O Yüce Yaratıcı, o fîl sâhiplerini cezalandırmak için (Onların üzerlerine) sürü sürü (bölük bölük kuşlar gönderdi.) o kuşları bir kudret hârikası olarak yok etme ve cezalandırma kuvveti mahiyetinde bulundurdu. “Tayr” havada uçan büyük veya küçük şeyler demektir. “Ebâbil” de cemaatler demektir. Kendi lâfzından tekili yoktur.
Fil 105:4
Artık (Onlara) o fîl sâhiplerine o kuşlar (Siccilden) yâni: Katı, sert, taş kesilmiş çamurdan (taşlar atıyorlardı.) herhangi birinin başına isâbet eden bir taş parçası, onu bir hastalığa uğratarak helâkine sebebiyet vermiş oluyordu.
Fil 105:5
Hak Teâlâ Hazretleri (Artık onları) O Kâbe-i Muazzama’ya karşı düşmanlık gösteren hain topluluğu (yenilmiş ekin yaprağı gibi kıldı.) hepsi de darmadağın olarak lâyık bulundukları Allah’ın kahrına uğramış oldular, işte kutsal şeylere düşmanlığın cezası!.
“Asf”:
Bir ekin yaprağı demektir, biçildikten sonra kalır, onu rüzgârlar darmadağın bir hâle getirir, onu güveler, küçük kurtlar, böcekler yiyiverirler.
“Fîl vak’asının özeti, tefsirlerde, siyer kitaplarında yazılmış olduğu üzere şöylecedir. Uzun bir müddetten beri Yemen’de hâkim olan “Himyer” hükümdarları, bilâhare zaif düşmekle Habeşler, gelip Yemen diyârını zaptetmişlerdi.
Habeşlerden “Ebrehe” adındaki bir hükümdar, başkenti olan Yemen’de bir kilise yaptırmış, insanları Kâbe-i Muazzama’nın ziyaretinden vaz geçirerek kendi yaptırdığı kiliseye çekmek istemişti.
Bu maksadından dolayı bir ordu ile Mekke-i Mükerreme’ye doğru yürüdü, Ebrehe’nin büyük bir fîl’i var idi, onu ordusunun önünde yürütürdü, onunla gideceği yerlerde muzaffer olacağını sanırdı.
İşte bu fîl ile ve belki başka fillerde beraber bulunduğu hâlde Mekke-i Mükerreme üzerine hareket etti, içerisine gireceği sırada fîl yere çöktü, onu kaldırıp Kâbe-i Muazzama tarafına yürütemiyorlardı.
Başka taraflara ise koşa koşa gitmek istiyordu, işte bu esnâda idi ki: bir çok Ebâbil denilen kuşlar, semâ tarafından çıka geldiler, ağızlarındaki, ayaklarındaki ufak taşları Ebrehe’nin askerleri üzerine atıverdiler. Bir çokları bu taşların tesiri ile yaralanıp öldüler, aralarında Cüderi=kabarcık ve çiçek hastalığı görülmeye başladı.
Geri kalanlar da Yemen’e kaçıp gittiler. Ebrehe de hasta bir hâlde Sana’ya vardı, orada telef oldu.
Bu hâdisenin vuku bulduğu seneye vaktiyle Araplar “fil senesi” derlerdi, bunu bir tarih başlangıcı yapmışlardı, bu senede idi ki: Resûl-i Ekrem Efendimiz, ana rahmine şeref vermişti. Bu hâdiseden elli şu kadar gün sonra muharrem ayında Peygamberin doğumu gerçekleşti, bundan kırk sene sonra da Peygamberlik şerefine erişti.
Kısacası:
Bu sûre-i celîle, bu ibret verici kıssayı haber vererek din düşmanlarını sakındırmaktadır, kutsal şeylere sûikast edenlerin âkıbeti böyle helâke uğrayacaklarını ihtar buyurmaktadır.
Yüce Peygamberimize de, teselli olup onun yüce dinin devam edeceğini, bütün insanlık âlemine yayılıp duracağını müjdelenmektedir. Bununla beraber bu olay, Resûl-i Ekrem, Sallâlâh-ü Aleyhi Vesellem Efendimizin peygamberliğini kuvvetlendirdiği, yüce şanını ilân ve temin ettiği için bir nevî peygamberlik mûcizesi sayılmaktadır.
İbrâhim Aleyhisselâm’ın zamanından beri Allah’a inananların bir mabedi olan Kâbe-i Muazzama, her ne kadar bir aralık müşrikler tarafından putlar ile doldurmuş ise de bu geçici ve mübârek Kâbe’ye bir sûikast maksadına dayanıp bilâhare Peygamber Efendimizin vasıtasiyle yine inananların mabedi ve müslümanların kıblesi olarak eski hâline getirilmiş ve kıyamete kadar da mü’minlerin mübârek bir ziyaretgâhı bulunacaktır. Kerem Sâhibi Mâbud Hazretleri bütün müslümanları o yüce makamların feyizlerinden yararlandırsın, âmin..
Sonraki Sure: Kureyş Suresi Ayet ve Tefsiri
Kureyş 106:1
Bu mübârek sûre (kureyş suresi), Kureyş kavminin ticaret ve seyahat hususunda da ilâhî korumaya erişmiş olduklarından dolayı şükür vazifesini yerine getirerek Harem-i Şerifin kerîm sâhibi olan Cenab-ı Hak’ka ibâdette bulunmakla mükellef olduklarını ihtar buyurmaktadır.
Şöyle ki: Kureyş kabîlesi hakkında Allâh-ü Teâlâ’nın çeşitli nîmetleri, himâyeleri vardır. Bunlardan dolayı o kabîlenin Hak Teâlâ’ya şükretmeleri, ibâdet ve itaatte bulunmaları icabetmektedir.
Kısaca: (Kureyş’in) Ticaret için başka beldeye seyahate, gitmeye (ülfet ettirildiğinden dolayı…) tam bir emniyetle buna muvaffak oldukları için Hak Teâlâ’ya şükür ve ibâdette bulunmalıdırlar.
Kureyş 106:2
Evet.. (Onların) O Kureyş kabîlesinin (kış ve yaz seyahate) diledikleri beldeler seyahate ve gitmeye (ülfet ettirilmiş) buna dair kendilerine kolaylıklar ve muvaffakiyet ihsân buyrulmuş (oldukları için) öyle şükür ve kulluk vazifesini, yerine getirmeye devam etmelidirler.
Kureyş 106:3
İşte onlar, böyle bir muvaffakiyete, korunmaya nâil bulunmaktadırlar. (Artık) Bu nîmetlerden dolayı (bu beytin) bu harem-i şerifin (Rab’bine) sâhibi olan Allâh-ü Teâlâ’ya (ibâdette bulunsunlar) Allah’ın birliğini tasdik ederek şükür vazifesini yerine getirmeye çalışsınlar, bir kere şunu da düşünsünler (ki:) o Kerem Sâhibi Yaratıcı…
Kureyş 106:4
(Onları) O Kureyş tâifesini (açlıktan) kurtarıp nice nîmetlere kavuşturmakla kendilerini (doyurdu.) ihtiyaçtan kurtardı (ve onları korkudan emîn kıldı.) beldelerini bir güven yurdu kılarak ona sûikastta bulunan Ebrehe gibi düşmanlarını kahr etti ve cezalandırdı.
Artık bu kadar ilâhî korumaya ve lütuflara nâil olan bir insanlık topluluğu için gerekir ki: O kerîm, rahîm Yaratıcısına ibâdette, şükürde bulunsun, Allah’ın dinine aykırı hareketlerden son derece kaçınsın.
“Kureyş kabîlesi” Nadr İbn-i Kinânenin evlât ve torunlarıdır. Kinâne ise İsmâil Aleyhisselâm’ın oğullarından biridir. Bir hadis şerif şu meâldedir.
Şüphe yok ki: Allâh-ü Teâlâ, Kinâney-i İsmail oğullarından istifâ etmiş = seçmiştir. Kureyşten de Ben-i Haşim’i çıkarmıştı. Haşim oğullarından da beni seçmiştir.
Yâ Kırş lâfzından bir küçültme ismidir. Kırş ise denizlerde bulunan büyük bir canavardır ki: Gemilere saldırır, ateşten başka bir şey ile bertaraf edilemez. İşte Kureyş tâifesine de fazlaca kuvvetli oldukları için bu ad verilmiştir.
Yâhut Kureyş tâbiri; kesb, kazanç mânâsına olan Karş lâfzından alınmıştır. Çünkü O tâife, ticaret beldelere giderek kazançlar elde ederlerdi.
Evet, deniliyor ki, Kureyş tâifesi, kış vakti Yemen’e gider oradan kokular, elbise gibi şeyleri satın alırlardı, yazın da Şam beldelerine gider, oradan da ziraî ürünleri alır, kendi beldelerine getirirlerdi.
Kureyş tâifesi, Harem-i Şerifin sakinleri oldukları için diğer Araplar; bunlara hürmet eder, saldırıda bulunmazlardı.
O araplar kendi aralarında dâima mücadelede bulunurlar, birbirlerinin mallarını gasb ve yağmalarından geri durmazlardı. Velhâsıl: Bu Kureyş tâifesi, pek seçkin ve tam bir emniyete mazhar idiler.
Artık onların Cenab-ı Hak’ka şükretmeleri, özellikle içlerinden ortaya çıkarak bütün insanlık için en büyük bir ilâhî lütuf olan Resûl-İ Ekrem’i tasdik, bütün emirlerine itaat etmeleri icabetmez mi idi?. İşte Cenab-ı Hak, onları ibâdet ve itaate dâvet ediyor, Ne yazık ki: Onlardan bir çokları bu vazîfelerini yerine getirmeye çalışmamış, bil’akis Resûl-i Ekrem’e, karşı muhalif cephe almışlardı. Hak Teâlâ Hazretleri cümlemize basiretler ihsân buyursun, âmin.
Sonraki Sure: Maun Suresi Meali ve Tefsiri
Mâûn 107:1
Bu mübârek sûre, dini yalan sayan, muhtaçlara yardımdan kaçınan, riyakâr olup yanılarak namaz kılan ve son derece cimri bulunan herhangi bir şahsın o pek çirkin vaziyetini nazarı dikkate sunmaktadır.
Şöyle ki: Ey Peygamber!. Veya ey akıllı, düşünen insan!. (Gördün mü?) Yâni: Hâline vâkıf olup bildin mi (o kimseyi ki: Dini yalanlar.) açık ve parlak olan İslâm dininin gerçekliğini, yüceliğini tasdik etmez, küfür içinde yaşamaktan çekinmez.
Böyle “Gördün mü” gibi soru yoluyla olan hitaplardan maksat, beyan olunacak şeylere işitenlerin dikkatini çekmek ve onları güzelce anlamaya teşvik eylemektir.
Mutlak sûrette bildirilen dinden maksat da İslâm dinidir. Çünkü, Kur’an-ı Kerim ve müminlerin ıstılahınca mutlak dinden maksat, İslâm dininden ibarettir, diğer dinlere ise mutlak sûrette din denilemez, belki: Sınırlandırılarak Hıristiyanlık dini, Yahudilik dini gibi bir şekilde ifade edilir. “Tefsir-i Kebir.”
Mâûn 107:2
(İmdi o) İslâm dinini inkâr eden şahıs (o kimsedir ki: Yetimi itiverir.) yanından şiddetle kovar, ona bir hakaret gözüyle bakar, onun bir ihtiyacını bertaraf etmeğe yanaşmaz.
Mâûn 107:3
(Ve) O kimse, öyle cimri ve iyiliksever olmaktan öyle uzaktır ki, (yoksula yemek yedirilmesi için) başkalarını da (teşvikte bulunmaz.) bir hayra vesîle olmak istemez, başkalarının iyilikte bulunmalarını bile kıskanır.
Bu mübârek âyette şuna işaret vardır ki: İnsan, elinden geldiği takdirde yetimlere, fakirlere kendi malından yardım etmelidir. Kendi malı olmadığı takdirde başkalarını öyle bir yardımda bulunmaya güzel bir şekilde teşvik eylemelidir. İnsanîyet adına iyiliksever bulunmalıdır.
Bir rivâyete göre bu âyet-i kerîmenin bildirdiği kimseden maksat; Ebû Cehil’dir ki: Bir yetimin vasisi bulunuyordu, o yetim bir gün çıplak bir hâlde Ebû Cehl’in yanına gelmiş, onun yânındaki kendi malından bir şey istemiş, Ebû Cehil ise o yetimi fenâ bir sûrette def etmiştir.
Yâhut o kimseden maksat, münâfıklardan bir şahıstır. Maamafih bu ilâhî beyan, bütün o gibi cimri kimseleri hitab etmektedir.
Mâûn 107:4
(Artık vay hâline!.) Yazıklar olsun, şahısları azaba lâyıktır, (o namaz kılanların ki:) Bedenen ve lisânen namaz kıldıkları hâlde o namazdan ruhen yararlanamazlar, gafletten uyanmazlar, ahlâki fâzilet ile vasıflanmaya çalışmazlar, yoksullar hakkında bir şefkat, muhabbet duygusu beslemezler.
Mâûn 107:5
Evet, azaba lâyıktır, (O kimseler ki: Onlar namazlarından yanılanlardır.) yâni, lisânen okuduklarından gaflette bulunurlar, ona ehemmiyet vermezler, unutma ve hatadan hiç kurtulamazlar, ne için okuduklarını, rüku ve sücutte bulunduklarını aslâ düşünmezler.
Bu yanılmadan maksat, namazların vakitlerini, şartlarını gözetmemek, bütün namazları birer yanılma ve gaflet içinde kılmaktır. Namazlara ehemmiyet vermemektir. Yoksa hakikî bir mü’mîn de bâzen namazlarında yanılabilir, bunun telâfisi için sehiv secdesi ve namazı iadesi, meşrû’dur. Kasde dayalı olmayan bir yanılma ve hata bu müslümanlar hakkında affedilmiştir.
Mâûn 107:6
Evet.. (O kimseler ki: Onlar, göstericilerdir.) insanlara gösteriş için namaz kılarlar, sırf Allah rızâsı için, samimi bir kalp ile ibâdette bulunmuş olmazlar, riyakârca bir hâlde yaşar dururlar, elbette ki: Onlar, azabı hak etmişlerdir.
Mâûn 107:7
(Ve) Onlar, öyle cimri, hayırdan uzak kimselerdir ki: (men edilmesi âdet olmayan bir şeyi) yâni: Gerek fakirlere ve gerek zenginlere istedikleri zaman men edilmesi âdet olmayan en âdi şeyleri bile, meselâ: bir içim suyu, bir parça tuzu, bir ateş parçasını, bile vermezler, emaneten verilecek bir kabı, bir baltayı, bir keseri bile vermekten kaçınırlar. İşte bu gibi şeylere “Maun” denilir.
Artık öyle cimri kimseler, zekât verirler mi?. Yetimlere, yoksullara yardımda bulunurlar mı?. Onların namazları da samimî değil, bir gösteriş içindir. Böyle bir riya = gösteriş ise küfürden bir parça bulunmaktadır.
Kısacası: Bu mübârek sûre, bizlere telkin etmiş bulunuyor ki: Bir insan, samimi bir sûrette müslüman olmalıdır. İslâm dininin yüceliğini kalben ve lisânen tasdik etmelidir, fakirlere zaiflere de elden gelen yardımı esirgememelidir. Dinî vazifelerini bir şekv ile, bir uyanıklıkla seve seve yapmaya çalışmalıdır. Allah’ın himâyesine sığınarak her hususta muvaffakiyyatı Kerem Sâhibi Mâbud’tan temennîde, niyâzda bulunmalıdır. Ve başarı Allah’tandır.
Sonraki Sure: Kevser Suresi Meali ve Tefsiri
Kevser 108:1
Bu mübârek sûre, Yüce Peygamberimizin nâil olduğu nîmetleri ve onun iki kudsî vazifesini bildiriyor. Ve O Yüce Resûl’e düşmanlıkta bulunanların her türlü mahrûmiyetlere mahkûm olduklarını teşhîr etmektedir. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!.
Ey Yaratıkların en şereflisi!. (Şüphe yok ki, biz,) Kudret ve azametle hususi bir lütuf olmak üzere (sana kevseri verdik.) seni öyle fevkalâde bir çok hayra eriştirdik, senin adını, şanını pek fazla yükselttik.
Kevserden maksat, âlimlerin çoğuna göre cennette bir ırmaktır veya bir havuzdur. Onun vasfı hakkında deniliyor ki: Onun suyu baldan tatlıdır, sütten daha ziyade beyazdır, kardan daha soğuktur.
Kaymaktan daha yumuşaktır, ondan bir kere içen bir daha susuzluk hissetmez, onu ancak bir zevk ve mutluluk için içmeğe devam eder, o güzel su mahallinin kenarları Zeberceddendir, bardakları gümüşten olup semâdaki yıldızlar kadar çoktur.
Maamafih İbn-i Abbas Radiyallâh-ü Anhadan rivâyet olunduğuna göre bu kevserden maksat, çok hayırdır. Zâten arap dilinde “Kevser” kelimesi, “Keserret” kelimesinden alınmıştır ki: Adet ve değer ve kıymet itibariyle “kesîr” Yâni: Çokça olan her şeye kevser deniliyor.
Bu itibar ile bu kevser denilen şey, hem kevser nehrine, havuzuna verilen isimdir, denilir, hem de diğer ilâhî lütuflara ad olarak verilmektedir. Binaenaleyh kevser hakkında şöyle denilmektedir.
1. Kevserden maksat, Cennetteki bir ırmak veya havuzdur ki, Resûl-î Ekrem’e ihsân buyrulmuş olacaktır. Buna dair bir çok sahîh hadisler vardır. Bunun varlığını tasdik etmek, dini bir farizadır.
2. Kevserden maksat, Kur’an-ı Kerim ki: O, dünyevî ve uhrevî hayırları toplayan, en lezzetli bir feyiz kaynağı, bir mânevî hayat suyu mahiyetinde bulunmaktadır.
3. Kevserden maksat, Resûl-i Ekrem’in sâhip olduğu peygamberlik şerefidir ve umumi mânâda peygamberliktir ki, bu iki âlemin hayrını toplamaktadır, bütün insanlık için bir saadet vesîlesidir.
4. Kevserden maksat, Peygamber Efendimizin sâhip olduğu, pek çok fâziletlerdir ki: Bunlar ile bütün yaratıklar üzerine üstün bulunmuştur.
5. Kevserden maksat, Resûl-i Zîşan Efendimizin makâm-ı mahmuda erişmesi ve ümmetine şefaat etmeğe izin almasıdır, dünyada da âhirette de güzelce anılmasıdır.
6. Kevserden maksat, Hz. Peygamberimizin çocukları ve kendisine tâbi olan Resûl-İ Ekrem’in muhterem nesli, muhterem kızı Hz. Fâtımatüzzehra vasıtası ile dünyaya şeref vermiş, onun temiz sülalesi, kıyamete kadar devam etmekte bulunmuştur. Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin ve diğer peygamber torunları bu cümledendir. Allah hepsinden râzı olsun.
7. Kevserden maksat, Yüce Peygamber ashabı ve ümmetinden âlim olanlardır ki: O zâtlar, İslâm dinini yaymaya hizmet etmiş, mü’minleri mânevî feyizlere, ruhani lezzetlere nâil kılmışladır.
8. Kevserden maksat, dini İslâm’ın bütün dinlere galebesi ve Resûl-İ Ekrem’in fetihlere nâil ve dünyada da âhirette de güzelce anılmasıdır.
Kısaca: Pek büyük bir ilâhî lütuf olan kevser için bütün bu muazzam Yüce Peygamber, bu nîmetlerin hepsine de nâil bulunmuştur. Sallâllâh-ü Aleyhi Vessellem.
Kevser 108:2
(Artık) Ey yüce Resûl!. Sen bu kadar nîmetlere, ilâhî lütuflara nâil bulunuyorsun, bunları sana ihsân buyurmuş olan (Rab’bin) o Kerîm Mâbudun (için namaz kıl) o pek kudsî ibâdete devam et (ve kurban kesiver) şükür vazifesini yerine getir, keseceğin kurbanın etinden muhtaç olanlara yardımda bulun, en küçük yardımı bilen menedenlere muhalif olarak insanîyete yardım et.
Bâzı zâtlara göre bu namazdan maksat, ya sabah namazıdır veya kurban bayramı namazıdır. Nahrdan maksat da ya tekbir alırken elleri yukarıya kaldırmaktır veya namazda göğüs ve boyun ile kıbleye istikbâlde bulunmaktır.
Kevser 108:3
Ey Yaratıkların en fâziletlisi!. (Muhakkak ki: O sana buğz edendir,) Sana adavette bulunan, sana ebter (nesli kesik) demek cinâyetini işleyen alçak kimse yok mu?. İşte o alçak heriftir.
(Ebter.) olan dünyevî ve uhrevî hayırdan kesili mahrûm kalmış bulunan tâ kendisidir. Senin Yüce zâtın ise her türlü hayra mazhardır. Senin zürriyetin devam edecektir, senin fâziletinin izleri kıyamete kadar dünyaya şeref verecektir, senin güzelce anılman dâima müslümanların lisanlarını süsleyecektir.
Bu mübârek sûrenin (Kevser Suresi) nüzul sebebi hakkında şöyle deniliyor.
1. Resûl-i Ekrem, Sallallâh-ü Aleyhivessellem Efendimizin muhterem oğlu Hz. Kasım vefat edince “Âs İbni Vâil” demiş ki: Muhammed’in -Aleyhisselâm- artık nesli kesildi, kendisini anacak evlâdı kalmadı.
2. Bir takım Mekke müşrikleri, Resûl-i Ekrem’in erkek evlâdının vefat ettiğini görünce: Onun nesli kesildi, kendisi, Ebter = anılmadan mahrûm kaldı, demişlerdi. O müşrikler, erkek evlâd sâhibi olmamayı bir kusur sayarak bununla insanları o Yüce Peygamber’e tâbi olmaktan menetmek istiyorlardı.
3. O din düşmanları, müslümanlara bir şiddet, bir darlık gelince bununla ferahlanıyorlardı. İslâm varlığının yok olmasını bekliyorlardı. Tâ ki: Kendi kâfirce varlıkları devam etsin, yok olmaktan kurtulmuş olsun.
İşte o kâfirlerin böyle bâtıl düşüncelerini red için bu sûre-i celîle nâzil oldu, pek kısa olduğu hâlde bir nice hakikatlere işâreti içermiş bulundu, Resûl-i Ekrem’in ilâhî korumaya mazhar ve nice nîmetlere nâil olduğunu gösterdi, o Yüce Peygamber’e tâbi olanların kurtuluş ve selâmete ereceklerine, muhalefette bulunanların da nihâyet Allah’ın kahrına uğrayacaklarına işaret buyurdu, nitekim de öyle olmuştur.
Resûl-i Ekrem Efendimiz daha dünyada iken nice muvaffakiyetlere nâil oldu, ondan sonra da onun ashab-ı kirâmı, seçkin ümmeti, İslâmiyet’i doğuya ve batıya yaymaya muvaffak oldular, İslâmiyet güneşi, insanlık âlemine hidâyet nûrlarını yaymaya devam etmektedir. Ne mutlu bu kutsal ışıktan istifâde etmek şerefine nâil olan zâtlara, ve hamd Allah içindir.
Sonraki Sure: Kafirun Suresi Meali ve Tefsiri
Kâfirun 109:1
Bu mübârek sûre, İslâm dininin diğerlerinden uzak olduğunu gösteriyor. İlâhî dinin başkalarına bir ihtiyacı bulunmadığını bildiriyor.
Resûl-i Ekrem’in Allah’ın himâyesinde olup başkalarına ihtiyacı bulunmadığına şöylece işaret buyurmaktadır. Ey Allah’ın birliğini insanlığa telkine memur olan Yüce Peygamber!. O küfürlerinde ısrar edip duran müşriklere (Deki: Ey kâfirler!.) ey hakikî dinden mahrum olan inkârcılar!.
Gerçekten de Resûl-i Ekrem, Sallâlâh-ü Aleyhi Vesellem, insanlara karşı her hususta merhametle, yumuşaklıkla muamelede bulunmakla emrolunmuştu, dâima güzel şekilde hitabede, tartışmada, mücadelede bulunurdu.
Şimdi bir takım müşriklere karşı: Ey kâfirler!, diye hitap etmesi, sırf bir ilâhî emre dayalıdır. Çünkü: O muhataplar, küfürlerinde ısrarlı kimseler idi, Yüce Peygamber’i bile kendi bâtıl dinlerine sevk etmek istemişlerdi, binaenaleyh onları böyle bir hitap ile reddetmek, bir hikmet gereği olmuştu.
Evet.. Bu mübârek sûrenin iniş sebebi tefsirlerde şöyle gösteriliyor: Mekke-i Mükerreme’deki müşriklerden “Velid Binil’Mugayre” As Bin-i Vâil, Esvet Bin-i Abdül’muttalip, Ümmiyye Bin-i Half; Kureyş tâifesinin ileri gelenlerinden idi.
Bir gün bir cemaatle Resûl-i Ekrem’in yanına geldiler, “Yâ Muhammed!. Sen gel bizim dinimize tâbi ol, biz de senin dinine tâbi olalım, seni kendi işlerimize ortak yapalım, sen bizim putlarımıza bir sene ibâdet et, biz de senin Allah’ına bir sene ibâdet edelim, eğer senin getirdiğin bir hayır ise biz de onda sana ortak olmuş oluruz.
Ondan nasîb almış bulunuruz ve bizimle olan hayır ise sen de bizim işimize iştirâk etmiş, ondan bir nasîb almış bulunursun” diye teklif yapmış oldular.
Peygamber Efendimiz ise.. “Allah korusun!. Ben Allâh-ü Teâlâ’ya başkasını ortak edinir miyim?. Allâh-ü Teâlâ’dan başka yaratıcı, ibâdete lâyık bir şey yoktur.” diyerek o müşrikleri reddetti. İşte bu olay üzerine bu sûre-i celîle nâzil oldu. Resûl-i Ekrem Hazretleri de Mescid-i Haram’a gidip bunu insanlara karşı okudu, artık o kâfirler, ümitlerini kesmiş bulundular.
Kâfirun 109:2
Yüce Peygamber o kâfirlere şöyle hitap ile emrolunmuştu: Ey kâfirler!. (Ben) gelecekte (sizin ibâdet ettiğinize ibâdet etmem.) Allah’ın birliğini terk ederek sizin şirkinize iştirâk edecek değilim, çünkü, sizin taptığınız şeyler, mâbutluk sıfatına sâhip değildirler.
Onlar ibâdete aslâ lâyık olamazlar. Onlar bir kısım mahlûkattan ibarettirler, hepsi de muhtaç, fenaya uğramışlardır: Bir Yüce Yaratıcının birer yaratılış eserinden başka bir şey değildirler, onlara nasıl ibâdet edebilirim?
Kâfirun 109:3
(Siz de) Ey küfür ve şirk içinde yaşayanlar!, (benim ibâdet ettiğime ibâdet ediciler değilsinizdir.) Siz, bâtıl tanrılara ibâdet ediyorsunuz. Yalnız Yüce Mâbud’a ibâdet edecek kimseler bulunmuyorsunuz.
Kâfirun 109:4
(Ve ben) İstikbâlde olduğu gibi hâlen de (sizin taptığınıza tapıcı değilim.) ben dâima ortak ve benzerden uzak olan bir Ezeli Mâbud’a kullukta bulunurum, ondan başkasına ibâdette bulunmam. Çünkü, ondan başkası aslâ ilâhlık ve mâbutluk sıfatına sâhip değildir.
Kâfirun 109:5
(Siz de) Ey küfürlerinde ısrar edip duranlar!, (benim taptığıma tapıcılar değilsinizdir.) Siz hiç bir vakit Allah’ın birliği inancını kabul ederek İslâmiyet şerefine nâil olamayacaksınızdır.
Ben yalnız Allâh-ü Teâlâ’ya tam bir samimiyetle ibâdet etmekteyim, sizin ibâdetleriniz ise haddizatında makbul bir ibâdet değildir. Sizin ibâdetleriniz, şirk ile karışıktır. Gaflet ve cehâlete dayalıdır, Allah’ın emrine terstir.
Kâfirun 109:6
Artık ey müşrikler!. (Sizin dininiz sizin içindir.) Öyle küfür ve şirke dayalı olan ve haddizatında bir ilâhî din mahiyetinde bulunmayan sizin dininiz, size mahsustur, onun cezası size yöneliktir. (Benim dinimde benim içindir.)
Allah’ın birliği esasına dayalı ve her şekliyle gerçekliğe, yüceliğe sâhip olan İslâm dini de benim dinimdir. Onun mükâfatı da bana aittir.
Bir yoruma göre bu âyetteki “din”den maksat, cezadır. Ceza ve mükâfattır. Buyrulmuş oluyor ki: Ey inkârcılar!. Sizin cezanız size aittir.
Artık siz, bu âkıbeti düşünün, çünkü, küfür ile âhirete gidenler, ebedî şekilde azap göreceklerdir. Müslümanlar da âhirette ebedî mükâfatlara nâil olacaklardır.
Bâzı zâtlara göre bu ilâhî beyan, cihad ile emrolunmadan öncedir. Bilâhare nesh olunmuştur. (Yürürlükten kaldırılmıştır.) Fakat tahkik ehli zâtların ifadelerine göre bunda bir nesh yoktur. Bu muhkem bir sûredir. Bunda küfre bir izin ve cihattan engelleme yoktur.
Bu ilâhî beyan kâfirlerin hakkında bir tehdidi ifade etmektedir. Ve onlara karşı bir meydan okumak mahiyetindedir.
Nesh ise bunun tersinedir. Bir zaruret bulunmadıkça nesh cihetine gidilemez. “Tefsîr-i Kebîr, Siracül’Münîr, Tefsîr-i Alûsî, Tefsîrül’meragî.”
Sonraki Sure: Nasr Suresi Meali ve Tefsiri
Nasr 110:1
Bu sûre-i celîle, Hz. Peygamber’in feth ve zafere erişeceğini ve İslâmiyetin yayılmaya muvaffak olacağını müjdeliyor. Resûl-i Ekrem’in de bir kulluk ve şükür vazifesi olmak üzere hamd ve tesbîh ile mükellef bulunduğunu ve Kerîm Mâbudumuzun da gafûr ve rahîm olduğunu beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: Ey Peygamberlerin efendisi!. Sana (Allah’ın nusreti) yardımı, kâfirlerin üzerine galip kılması ortaya çıktığı vakit (ve) Mekke-i Mükerreme’nin (fethi) veya sâir bir nice İslâm’i fetihler yüz gösterdiği (zaman..) hakkında öyle bir ilâhî lütuf tecellî edeceği gün..
Nasr 110:2
(Ve Allah’ın dinine) İslâm dinine bağlanıp o ilâhî, mukaddes dine (insanların) bütün arapları vesâir bir nice kavimlerin (fevc fevc) bölük bölük birer cemaat hâlinde olarak (girer olduğunu göreceğin o vakit..) bir rivâyete göre bu insanlardan maksat, Yemenliler’dir ki: Bunlardan yedi yüz zât, delege olarak Medine-i Münevvere’ye gelmiş, İslâmiyet’i kendi arzuları ile kabul etmişlerdir.
Bunların bir kısmı da la ilâhe illallah diyerek gelmişlerdi. Yemenliler hakkında “kalpleri yumuşak, îman ile fıkıh ve hikmet ile vasıflanmış zâtlar” denilmiştir.
Mekke-i Mükerreme’nin fethinden sonra Huneyn ve Tâif gazvelerini müteâkip bütün Araplar da müslüman olmuşlardı.
Nasr 110:3
(Artık) Ey Resûl-i Zîşan!. Sen böyle bir yardıma ve feth ve zafere muvaffak olduğun zaman ve insanîyet vasfına özellikle sâhip bulunan akıllı, tevekkül eden zümrelerin İslâmiyet’i kabul eyledikleri vakit sana bu muvaffakiyeti ihsân buyuran (Rab’bine) o kerîm Mâbuduna (hamdederek tesbîhte bulun,) ilâhlık şanı her türlü noksandan uzak olan Kerîm Yaratıcı’na şükür ederek onu kutsamaya ve yüceltmeye devam et (ve ondan mağfiret dile.) o rahîm, gafûr Mâbudunun afv ve keremine dâima sığın, ümmetinden sudûr edecek bir kısım kusurların bağışlanmasını o kerîm Rab’binden niyâza devam et.
(Şüphe yok ki: O) Yüce Mâbud (tevbeleri çok kabul edici olmuştur.) mükellef kullarını yarattığı günden beri onların tevbelerini fazlasıyla kabul etmek lütfunda bulunmuştur. Artık her tevbe ve istiğfar eden kimse, tevbesinin Allah tarafından kabul olmasına, ümitli olmalıdır.
“Bu Kur’anî beyanlarda şuna da işaret vardır ki: Bir kul, ne kadar sâbit, itaatkâr bulunmuş olsa da yine kendi amelini, yaptığı kulluk vazifesini noksan görmelidir. Nefsini yenmelidir. Allah’ın haklarını istizam büyük görerek geldiği kadar hamd ve senadan, tesbîh ve takdisten geri durmamalıdır, Allah’ın mağfiretine olan ihtiyacını bilmelidir.
İşte Resûl-i Ekrem, Sallal’lah-ü Aleyhi Vesellem Efendimiz de mâsum olduğu hâlde yine gece ve gündüz yüz kere istiğfarda bulunurdu ve âhirete göç etmesinden önce: (Sübhanekel’lâhüme ve Bihamdik, âstağfirüke ve etûbü İleyke.) cümlesini çokça okumakta bulunmuştu.
Kısacası:
Bu sûre-i celîle’nin Resûl-i Ekrem’e müjdelediği yardım ve fetihler, az sonra gerçekleşmiş, bu vesîle ile de Kur’an-ı Kerim’in ebedî bir mûcize olduğu ortaya çıkmıştır. Çünkü: Bu mübârek sûrenin inişi zamanında henüz İslâmiyet büyük bir gelişmeye mazhar bulunmuyordu, her taraf düşmanlar ile çevrilmişti, fakat az sonra nispeten pek az olan bir müslümanlar topluluğu, Cenab-ı Hak’kın yardımıyla büyük muvaffakiyyata nâil oldu, Mekke-i Mükerreme’yi fethetti.
Her taraftan insanlar, takım takım gelip İslâm dinini kabul ettiler, hattâ Veda Haccı’nda yüz binden ziyade müslüman, Arafatta toplanmış oldu. İslâm hâkimiyeti her tarafa yayılmaya başlamış bulundu, artık bu kadar Harikul’âde muvaffakiyetleri ihsân buyuran Kerem Sâhibi bir Yaratıcı’ya devamlı hamd ve senada, tesbîh ve takdîsde bulunarak onun afv ve lütfuna sığınmak, müslüman için şüphe yok ki, en mühim bir kulluk vazifesidir.
Cenab-ı Hak, cümlemizi bu gibi kulluk vazifelerini gerektiği şekilde yapmaya muvaffak buyursun, Hz. Peygamber hürmetine âmin.. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a aittir.
Sonraki Sure: Tebbet Suresi Meali ve Tefsiri
Tebbet 111:1
Bu mübârek sûre, Resûl-i Ekrem Sallâlâh-ü Aleyhi Vesellem’e eza ve cefada bulunmuş olan Ebû Leheb ile eşinin helâk olarak şiddetli bir azaba atılacaklarını ihtar buyurmaktadır.
Şöyle ki: (Ebu Leheb’in) yâni: Abdül’muttalib’in oğlu olan Abdül’uzza adındaki bir İslâmiyet düşmanının (iki eli helâk oldu.) yâni:
Kendisi helâk olsun, hüsrana uğrasın, bu, onun hakkında bir bedduadır, onun böyle bir duaya lâyık olduğuna bir işârettir. (Ve) Kendisi de hakikaten (hüsrana uğradı.) helâk olup gitti.
Bu da o helâki vukuundan önce haber vermektir. Nitekim o helâk, daha sonra tahakkuk etmiş, Kur’an-ı Kerim’in bir mûcize olduğu bu sebeple de ortaya çıkmıştır.
“Teb”, “Tebbab” lafızları ziyan, helâk ve zarar mânâsınadır.
Tebbet 111:2
(Ona) O Yüce Peygamberin düşmanına (ne malı bir zenginlik verdi.) kendisini ihtiyaçtan, hüsrandan kurtarabildi, (ve ne de kazandığı,) kendisini azaptan kurtarabildi. Bütün servet ve zenginliği, bütün evlât ve dostları kendisine faydalı olamadılar.
Tebbet 111:3
O İslâmiyet düşmanı, elbette ki: Bu dünya azabından başka da (bir alevli ateşe girecektir.) bu da onun hakkında diğer bir ilâhî tehdiddir ki, âhirette gerçekleşecektir.
Bu şahsın künyesi olan (Ebû Leheb) adıyla bildirilmesi, onun ateş saçan bir cehenneme atılmaya lâyık olduğuna işaret etmektedir. Çünkü “Leheb” ateş alevi, parıldayan bir ateş, tutuşan bir ateş parçası demektir.
Kur’an-ı Kerim’de Ebû Leheb’ten başka asr-ı saadetteki kâfirlerden hiç birinin lâkabı, ismi açıkça zikredilmemiştir. Bu da o şahsın ne kadar kötü olduğuna bir delildir.
Tebbet 111:4
Maamafih Ebu Leheb’in (Odun yüklenmiş olan) Erva Ümmi Cemîle Binti Herp adındaki (karısı da..) cehennem âteşine atılacaktır.
Tebbet 111:5
Evet.. O kadın da (Boynunda bükülmüş bir ip olduğu hâlde) âteşe atılacaktır. Çünkü: O da Resûl-i Ekrem’e eza ve cefada bulunmaya çalışırdı, o Mübârek Peygamber’e pek ziyade düşmanlık gösterir, o mübârek Peygamberin yolu üzerine geceleyin dikenli ağaçları, otları yüklenerek getirir, döküverirdi.
Maamafih bu kadın, Resûl-î Ekrem aleyhinde koğuculukta bulunur, İslâm dinini söndürmeğe çalışırdı, bu itibar ile de kendisine “o, odun hamalıdır” derlerdi, bununla o kimsenin insanlar arasındaki münâsebetleri yıkmak istediğini kastederlerdi.
“Cîd” Unuk, boyun demektir. “Mesed” de bükülmüş ip, urgan mânâsınadır.
Bu mübârek sûrenin iniş sebebi hakkında Sahih-i Buhari’de ve tefsirlerde şöyle deniliyor: “En yakın olan akrabanı uyar” (Şuara, 26/214) meâlindeki âyet-i kerîme nâzîl olunca Resûl-i Ekrem Sallâlâh-ü Teâlâ Aleyhi Vesellem Safa tepesine çıkmış, seslenerek Kureyş kabîlesini çağırmış, onlar da gelip toplanmışlar Ebû Leheb de gelmiş idi, Hz. Peygamber buyurmuş ki: Size bir düşmanın sabahleyin veya akşamleyin gelip hücum edeceğini haber versem, beni tasdik eder misiniz?.
Onlar da dediler ki: Evet.. Tasdik ederiz, çünkü, hepsi de Resûl-i Ekrem’in Muhammedül’emîn olduğunu bilip itiraf ederlerdi,onun üzerine Yüce Peygamber buyurdu ki: Ben sizi ilerdeki bir azaptan dolayı korkutucuyum, yâni öyle bir azaba uğramamak için İslâm dinini kabul ediniz, Peygamber’in bu ihtarını dinleyen Ebû Leheb, o muazzam Peygamberin amcası bulunmak şerefine sâhip olduğu hâlde hemen inkâra başladı
Yazıklar olsun sana!. Sen bizleri bunun için mi dâvet ettin dedi, Resûl-i Ekrem’e hakaret göstererek oradan ayrıldı gitti. İşte bu hâdise üzerine bu sûre-i celîle nâzil olmuş, helâke lâyık olan şahısların Ebû Leheb gibi inkârcılardan ibaret olduğu gösterilmiştir.
Gerçekten de Ebû Leheb, Hicretin ikinci senesi Bedr gazvesinde İslâm mücahitlerinin muvaffakiyetlerinden dolayı üzülerek yedi gün sonra Adese denilen ufacık bir sivilce hastalığı olup helâk edici olan bir hastalıktan öldü vücudu kokuştu, o bulaşıcı bir hastalık olduğu için çoluk çocuğu bile yanına yaklaşamaz oldular, nihâyet üç gün sonra bir yere defnedildi. İşte kendisine serveti de, çoluk çocuğu da bir faide veremez bulunmuştu. Daha sonra eşi de ölüp lâyık olduğu cezaya kavuşmuştur.
Bu sûre-i celîle, bildirmiş oluyor ki: Cenab-ı Allah’ın dinine, Resûlü’ne, düşman olanlar, bir hidâyet mumunu söndürmek isteyenler, nihâyet kendi çirkin düşüncelerinin, kötü amellerinin şiddetli cezalarına uğrayacaklardır.
Maamafih onların dünyada uğrayacakları felâketler, kendilerini gelecekteki, âhiret âlemindeki asıl, en korkunç cezalardan aslâ kurtaracak değildir.
Onların gelecekleri ise daha pek ziyade korkunçtur. Binaenaleyh asıl selâmet ve saadete nâil olmak isteyenler, Resûl-i Ekrem’e tâbi olarak onun gösterdiği yolu takip etmelidirler. İslâm dinine güzelce sarılmalıdırlar. İşte insanlar, ancak o sâyede ilâhî lütuflara nâil olurlar, ebedî saadetlerini temin etmiş bulunurlar. Ve başarı, Allah’tandır.
Sonraki Sure: İhlas Suresi Meali ve Tefsiri
İhlas 112:1
Bu sûre-i celîle, âlemin Yaratıcısı’nın birliğini ve her türlü ihtiyaçtan uzak olup bütün mahlûkatının kendisine muhtaç bulunduklarını bildiriyor.
Ve doğurmaktan ve doğurulmuş olmaktan ve ortak ve benzerden uzak bulunduğunu şöylece beyan buyurmaktadır: Ey Peygamberlerin en mükemmeli!. Allâh-ü Teâlâ’nın zât ve kutsal sıfatları hakkında senden bilgi isteyenlere (de ki: O) Yüce Mâbud olan (Allah, birdir.)
Birlik sıfatına sâhiptir, zâtında, sıfatında ve fiillerinde birdir. Onun ilâhî zâtında çokluk, cüzlere ihtiyaç, başkaları ile ortaklık düşünülmüş değildir. Maddî ve maddî olmayan cevherlerden, asılardan aslâ terkip edilmiş bulunmamaktadır.
Vâhid ile ehad arasında fark vardır. Şöyle ki: Birlik sıfatı, yalnız Cenab-ı Hak’ka mahsustur, başkası hakkında vâhiddir, denilirse de ehaddır. Denilemez.
Ehad kelimesi, olumsuzluk hususunda geneli ifade eder, vâhid kelimesi ifade etmez. Meselâ, evde “ehad” yoktur denilince orada hiç bir kimse yoktur denilmiş olur. Fakat evde “vâhid” yoktur, denilse birçok kimselerin bulunmuş olduğu nefiy edilmiş olmaz.
İhlas 112:2
(Allah): O Yüce Yaratıcı, sameddir. Yâni: (Bütün mahlûkatın kendisine yöneleceği ve sığınacağı yegâne varlıktır.)
Bütün yaratılmış olanlar, kendi ihtiyaçlarından dolayı o kerîm Yaratıcı’ya ihtiyaçlarını arz eder, dua ve niyâzda bulunurlar.
Onun üstünde bir zât yoktur. O hiç bir kimseye muhtaç değildir. Bütün mahlûkattan müstağnidir.
“Samed” Bir ilâhî sıfattır. Hâcetlerin kazası, yerine getirilmesi hususuna yalnız bizzat kasdedilmiş olan Kerem Sâhibi Yaratıcı demektir.
İhlas 112:3
O Ezelî Yaratıcı, hâşâ (Doğurmadı) bir kimsenin hâşâ pederi bulunmuş değildir. O; ezelîdir, ebedîdir, çoluk ve çocuğa ihtiyaçtan uzaktır.
Dilediği şeyleri, kimseleri dilediği vakit yaratır, varlık alanına getirir, hepsinin Kudret Sâhibi Yaratıcı sıfatına sâhiptir.
Bir kimsenin pederi veya validesi olmak, mahlûkata ait bir sıfattır, aralarında bir cinsiyet, bir ortaklık bulunmamasını, gerektirir. Allah’ın şanı ise bundan uzaktır. Hiç bir şey, o Yüce Yaratıcı ile aynı cins, hem mertebede olamaz.
Halbuki: O Yaratıcının kendisi de hâşâ (doğrulmamıştır.) başkasının hayatından meydana gelmiş. Böyle bir şey, başlangıçta yok bulunmuş olmayı, başkasına ihtiyacı olmayı başkası ile ayrı cins bulunmayı gerektirir. İlahlığın şanı ise bunlardan uzaktır.
O Yüce Yaratıcı; ezelidir, sonradan vücûde gelmiş değildir ve hiç bir kimseye muhtaç bulunmamaktadır. Buna inanıyoruz.
İhlas 112:4
(Ve ona) O bütün Kâinatın Ezeli Yaratıcısına (hiç bir şey denk) eşit ve benzer (olmamıştır.) onun tek olan zatın, her türlü düşüncenin üstünde bir büyüklük ve yüceliğe sâhiptir.
O bütün Kâinatın üstünde bir kuvvet ve hâkimiyete sâhiptir. Hiç bir mahlûk, O Ezelî Yaratıcı’ya benzer, onun çocuğu veya babası olmak kabiliyetine aslâ sâhip değildir.
“Bütün bu ilâhî beyan, ilâhlık zanneyleyen müşrikleri reddetmektedir. Meselâ: Yahudiler, Uzeyr, Allah’ın oğludur derler. Hıristiyanlar da İsâ Allah’ın oğludur demektedirler.
Bir takım arap müşrikleri de melekleri Cenab-ı Hak’kın kızları sanmışlardı. Sabie denilen bir topluluk da yıldızlara ibâdette bulunmuşlardır.
Seneviyye gurubu da nûr ve karanlığı birer Mâbud telâkki etmişlerdir. Bir kısım feylezoflar, Vâcibül’vücud olan Allâh-ü Teâlâ’dan bir aklın doğduğuna, bu akıldan da başka bir akıl ile nefsin ve feleğin doğmuş bulunduğuna, bundan sonra da ay küresinin altındakilerini idare eden diğer bir aklın ortaya çıkmasına kanaat getirmişlerdir.
Bir takım sapıklar da Allâh-ü Teâlâ’nın insanlara geçeceğini iddiada bulunmak ahmaklağını göstermişlerdir. Bu muhtasar dört âyet-i kerîme ise bütün bu bâtıl iddiaları, inançları, reddetmektedir. İlâhlığın şanının büyüklüğünü, bütün noksanlardan, ihtiyaçlardan, mahlûkata benzemekten uzak bulunduğunu pek ebedi veciz bir tarzda bildirmektedir.
Arap müşrikleri Resûl-i Ekrem, Sallallâh-ü Aleyhi Veselleme “Âmir ibnittüfeyl”i göndermişlerdi.
Âmir, o müşrikler adına dediki: Sen bizim asâmızı yardın, yâni bizleri ayrılığa düşürdün ve tanrılarımıza sövdün, babalarının dinine muhalefette bulundun, eğer sen fakir isen seni zengin kılalım, eğer mecnun isen sana tedavide bulunalım ve eğer bir kadına düşkün isen onu sana alalım, Resûl-i Ekrem de buyurdu ki: Ben fakir ve mecnun değilim, bir kadına da düşkün değilim, ben Allah’ın Resûlüyüm, sizi putlara tapmaktan kurtararak Allâh-ü Teâlâ’ya ibâdete dâvet ediyorum.
Bunun üzerine o müşrikler, Âmiri tekrar Yüce Peygamberin huzuruna göndermişler, ve demişler ki: Ona de ki: Sen kendi Mâbudunun cinsini bize beyan et, o altından mıdır, yoksa gümüşten midir?. İşte bu câhil halkın böyle bir suali üzerine bu sûre-i celîle nâzil olmuş, Hak Teâlâ Hazretlerinin hiç bir şeye muhtaç olmayan yüce şanını telkin buyurmuştur.
Velhâsıl: Bu mübârek ihlâs sûresi, İslâm’ın rükünlerinin en mühimmi olan Allah’ı birlemeyi ve Yüce Yaratıcının başkaları ile aynı cins olmaktan ve her bir ihtiyaçtan uzak olduğunu en ebedi ve veciz bir sûrette bildirdiği için kadrinin yüceliği hakkında bir çok hâdis-i şerif vardır. Kısacası imam Ahmet ve Nesâi merhumlar, şu sahîh hâdis-i rivâyet etmişlerdir:
Her kim Kulhûvallâh sûresini okursa Kur’an’ın üçte birini okumuş gibi olur. Bu hâdis-i şerifi şöyle yorumluyorlar: Bu sûrenin üçte birinin Kur’an’a eşit olması, sevap itibarîle değildir.
Belki Kur’an’ın başlıca içeriği itibariledir. Şöyle ki: O içerik: Akaide, ahkâma ve kıssalara aittir. Bu sûre ise akaide ait en büyük esası içerdiği için Kur’an-ı Kerim’in üçte birini içermiş demektir.
Allâh-ü Teâlâ, kullarının bâzı ibâdetleri kolay olsa da bu ibâdetleri diğer bir çok ibâdetlerden ziyade sevaba vesîle kılabilir. Cenab-ı Hak’kın fazl ve keremine nihâyet yoktur.
Nitekim bâzı zamanlarda veya makamlarda yapılan ibâdetleri diğer zamanlarda ve makamlarda yapılan ibâdetlerden daha ziyade sevaba vesîle kılmıştır.
Bu, bir hürmet gereğidir. Bu hikmetin neden ibaret olduğunu Allah’ın ilmine havale ederiz. Ancak şu muhakkaktır ki: Bu ihlâs sûresi pek mukaddes bir Kuran sûresidir, bunun okunmasına devam edilmesi, pek fâidelidir, pek ziyade sevaba vesîledir.
Bu hususlara dair Tefsîr-i Kebîrde ve Tefsîr-i Alûsî’de ayrıntılı bilgi vardır. Hak Teâlâ Hazretleri cümlemizi bu sure-i celîlenin feyizlerine eriştirsin. Âmin..
Sonraki Sure: Felak Suresi Meal ve Tefsiri
Felak 113:1
Bu mübârek sûre, ne gibi zararlı şeylerin şerrinden Kerem Sâhibi Yaratıcının korunması himâyesine sığınılacağını beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: Ey Peygamberlerin en şereflisi!. Dua ve niyâzda bulunarak (De ki: Felâkın) yâni: Sabah vaktinin veyâhut yaratılıp vücuda getirilmiş olan şeylerin (Rab’bine) Yüce Yaratıcısına, (ilticâ ederim.) sığınırım.
Evet.. O âlemlerin Rabbi’ne sığınmalıdır ki: Sabah vakitlerini meydana getirerek gecelerin karanlığını gideriyor. Yeryüzünü yararak ondan nice ürünleri meydana getiriyor, dağları parçalayarak onlardan nice gözleri, nehirleri, madenleri meydana çıkarıyor.
Bulutları darmadağın ederek onlardan yağmurları yağdırıyor, validelerin rahimlerini bir infilâka uğratarak onlardan nice çocukları türetiyor.
İşte bu kadar hârikaları, eserleri yaratan, istifâde alanına sunan bir Ezeli Yaratıcı’nın, bir Kerem Sâhibi Mâbud’un koruma ve himâyesine sığınmak, biz kulları için şüphe yok ki: Bir selâmet ve saadet vesîlesidir.
“Avz” taze, sığınmak, ilticâda bulunmak mânâsınadır. “Felak” da sabah vakti ve mutlaka yaratmak, yarıp vücuda getirmek demektir.
Felak 113:2
Evet.. O Yüce Yaratıcı’nın (Yaratmış olduğu şeylerin şerrinden..) bütün insanlar ve cinlerin, bütün bu tabiat âlemindeki şeylerin, zümrelerin kötü telkinlerinden, zararlı tesirlerinden emîn bir hâlde bulunmak için o Hikmet Sâhibi Yaratıcı’ya sığınmak, onun himaseyine girilmelidir.
Aslında o Hikmet Sâhibi Yaratıcı’nın her yarattığı şey, bir hikmet ve faydaya dayalıdır. Onun yaratması, aslâ boş yere değildir.
Fakat yaratılan şeylerin bir nice fâideleri, lüzumları olduğu gibi bir kısmının da bir hikmet gereği olarak zararları vardır.
Bu hâl, bu imtihan âlemin gereklerindendir. Artık bizim vazifemiz de menfaatli olan şeylerden meşrû sûrette istifâdeye çalışmaktır. Zararlı olan şeylerden de kaçınarak Allah’ın himâyesine sığınmaktır.
Felak 113:3
(Ve) Özellikle de ki: Ğâsik’in, yâni (gecenin) o karanlık vaktin (şerrinden karanlığı çöküp ortalığı kapladığı zaman…) her tarafı karanlık içinde bırakarak dehşet saçıcı bir vaziyet aldığı vakit âlemlerin rabbine sığınırım.
Çünkü, o vaziyet; pek korkunçtur, hayat sâhiplerinin bir nevi hayattan mahrûm kalmaları zamanı demektir.
“Gâsik” karanlıkla karışık gece demektir. “Vekab” de girmek ve gâib bulunmak mânâsınadır ve karanlığı her şeyi kaplayan şeyden ibarettir.
Şöyle de deniliyor ki: “Gâsik”den maksat, bedr hâlinde bulunan aydır. “Vekab” de ayın tutulması, kararıp kalması veya güneşten ışık alamayarak safhasının ay nihâyetindeki üç gecede bir durgun tarzda bulunmasıdır.
Sihirbazlar, çoğu kere bu zamanda büyülerini yaparlarmış.
Felak 113:4
(Ve) Ey Yüce Resûl!. Niye de ki: (düğümlere) İpliklere (üfleyen) sihir yapmak isteyen büyücülerin, o gibi kötü, müfsit (lerin şerrinden..) Allâh-ü Teâlâ’ya sığınırım.
“Neffâsât” üfürmekte bulunan nefisler veya kadınlar demektir. “Ukad” de ukdeler yâni, düğümler mânâsınadır.
Felak 113:5
(Ve) Ey Yüce Peygamber!. Şöyle de ki: (Haset ettiği zaman haset edenin şerrinden..) de merhametli Yaratıcı’ya sığınırım.
“Hasid’den maksat” başkasının nîmetine karşı kıskanç bir vaziyet alan, o nîmetin yok olmasını arzu eden, o hususta elinden gelen zararlı çareleri sözle veya fiille başvurmak isteyen alçak tabiatlı şahıs demektir.
İşte vücutları bütün insanlık âlemi için zararlı olan öyle kimselerden dâima Cenab-ı Hak’ka sığınmalıdır. O Kerim Yaratıcı’nın himâyesine mazhar olan insanlar, o gibi zararlı şeylerden korunmuş olurlar.
Bu sûre-i celîlenin iniş sebebi hakkında deniliyor ki:
“Lebid Binil’Asam” adında bir Yahudi, Yüce Peygamberimiz hakkında onbir düğümlü bir şey üzerine bir sihir yapmış, o şeyi bir kuyunun dibindeki bir taşın altına gömmüş idi.
Hz. Peygamber’in bu yüzden rahatsız, hasta olmasını arzu ediyordu. Fakat Cibrîl-i Emîn gelmiş, bu sûre-i celîleyi getirmiş, o sihir hâdisesini haber vermişti.
Resûl-i Ekrem Sallal’lâh-ü Aleyhi Vesellem de Hz. Ali ile Hz. Talha Radiyallâh-ü Teâlâ Anhüma’yı göndererek o sihir eserini o kuyudan çıkartmıştır.
Maamafih bu hususta ki rivâyetler, birer Ahad haber kabilindendir, onlar, itikad hususunda kesin bir delil olamazlar.
Biz ancak şuna inanıyoruz ki:
Cenab-ı Hak, Yüce Peygamberini düşmanlarının bu gibi fenâ sûikastlerinden korumuştur.
O Yüce Resûlüne “sihirlenmiş” diyenleri reddetmekte ve kınamaktadır. Esasen hangi bir din düşmanı, bir sihir yapmış olabilir. Fakat Cenab-ı Hak, o sihrin tesirini gidermiş, ondan Peygamberini korumuştur. Artık O Allah Peygamberi, sihirlenmiş olmaz.
Çünkü:
Peygamberlerin zekiliği, gafletten korunmaları, tam bir akıl ve doğrulukla vasıflanmaları vâciptir.
Artık yapılan bir sihirden dolayı Yüce Peygamber’in aklen, fikren bir ârızâya uğraması düşünülemez.
İşte Peygamber Efendimizin istiaze ile, Allâh-ü Teâlâ’ya sığınmakla emredilmiş olması da onun o sâyede sihirbazların sihirlerinin tesirinden korunmuş olduğuna bir delildir.
Ve Cenab-ı Hak, O Yüce Peygamber’ini koruyacağını da (Arap): (Allah seni insanlardan koruyacaktır… Mâide, 5/67) âyet-i kerîmesi ile vâ’d buyurmuştur:
Artık şüphe yok ki:
O Resûl-i Ekrem’in sihirbazların sihirlerinden de himâye buyurmuştur. Onların boş yere yapmış oldukları sihirlerinden O Yüce Peygamberin haberdar olması, bir mûcize mahiyetindedir ki: O gizlice yapılmış şeyleri bilip iptâl ettirmiştir.
Velhâsıl:
Resûl-i Ekrem’in sihirden dolayı ruhen eziyet gördüğüne dair rivâyetleri, güzelce araştıran müfessirler, kabul etmemektedirler.
Bu hususa dair Tefsîr-i Kebirde, Essiracül’münîr’de, Tefsirül’meragi’de ve Tefsîrül’vazih’de güzelce açıklamalar vardır.
Velhâsıl:
Biz müslümanlar için lâzımdır ki: Her hususta Cenab-ı Hakk’a sığınalım, her muvaffakiyeti ancak ondan bekleyelim, niyâz edelim.
“Allah’a sığın, Hak’ka sarıl, emrine râm ol” “Mahfûz olayım dersen eğer cümle belâdan”
Sonraki Sure: Nas Suresi Meal ve Tefsiri
Nas 114:1
Bu sûre-i celîle de insanları vesveseleri ile saptırmak isteyen gerek cin tâifesinin ve gerek bir takım şeytan tabiatlı insanların şerlerinden Kâinatın Yaratıcısı’nın koruma ve himayesine sığınmanın lüzumunu ihtar buyurmaktadır.
Şöyle ki: Ey Nebilerin, Resûllerin sonuncusu!. Ve ey İnsanların ve Cinlerin Peygamberi! Dua ve niyâzda bulun (De ki:) Ben (insanların Rab’bine sığınırım.) İnsanları yaratan, besleyen, koruyan, terbiye eden, edeblendiren Kerim Yaratıcı’ya sığınırım.
Nas 114:2
Ve istirhamına devam ederek de ki: (Nâs’ın Melik’ine..) sığınırım. Yâni: Bütün insanların sâhibi, hükümdarı, işlerini idare eden ve bütün insanlığın selâmet ve saadetini temin edecek olan hükümlerin koruyucucu ve emredicisi bulunan Yüce Mâbud’a sığınmayı bir kulluk vazifesi bilirim.
Nas 114:3
Ve yine niyâzına devam ederek de ki: (İnsanların İlâh’ına..) Sığınırım. Yâni: Bütün mahlûkatın Yaratıcısı, sâhibi, olmakla beraber ilâhlık ve Mâbudluk sıfatına sâhip bulunan ve O’nun yegâne varlığından başka bu Yüce sıfata sâhip bir kimse bulunmayan Allâh-ü Teâlâ Hazretlerine sığınırım.
Nas 114:4
(O gizlice vesvese verenin) Yâni: Kalplere yanlış düşünceleri düşürmek isteyen şeytanın ve şeytan tabiatında bulunan aldatıcı kimselerin (şerrinden.) dolayı Allah’ın himâyesine sığınırım. O vesveselere kapılmak tehlikesinden emîn olmayı niyâz eylerim.
“Vesvâs” esasen vesvese, yâni: Gizli ses mânâsına olup insanın içersine kötü düşünceleri bırakan şeytandan ve o gibi vesvese veren kimselerden ibarettir.
“Hannâs” da geri çekilen, sinsi sinsi çalışan, fırsat gözeten, vakit vakit fazlaca vesvese veren, aldatmaya çalışan demektir.
Nas 114:5
Evet.. O şeytandan Cenab-ı Allah’a sığınmalıdır. (Kİ..O) Pis (insanların göğüslerinde vesvesede bulunur.) onun bunun içerisine yanlış kuruntular düşürür, bâtıl şeyleri süslü göstererek bir nice gâfilleri aldatır, onları güzelce düşünmekten mahrûm bırakır, felâketlere uğratmış olur.
Nas 114:6
Gerçekten de öyle pek büyük birer düşman olan aldatıcı kimselerden, o kalplere vesveseler düşüren din düşmanlarından kaçınılmalıdır, öyle vesvese veren (gerek cinden ve gerek insandan) olsun..
Herhangi bir tâifeden bulunmuş ise bulunsun, onların hepsinden de kaçınılmalıdır, onların şerlerinden Allâh-ü Teâlâ’ya sığınmalıdır. Başka türlü bir kurtuluş çaresi yoktur.
“Bu ilâhî emir gösteriyor ki:
İnsanları aldatmaya, sapıtmaya çalışanlar, iki guruptur. Birincisi cin şeytanlarıdır ki, bunlar vakit vakit insanların içerlerine vesvese düşürür, insanları yanlış bir yola sürüklemek isterler. Diğerleri de insan şeytanlarıdır ki: Bunlar daha büyük, daha kurnaz şeytanlardır.
Bunlar çok kere kendisini iyiliksever göstererek bâtıl fikirlerini, vesveselerini başkalarına telkine çalışır dururlar.
Şüphe yok ki:
Açık düşmanlara karşı direnmek, nispeten kolaydır. Fakat gizli düşmanlara, kalplere vesvese düşürmeğe çalışan şeytan tâbîatlı kimselere karşı koymak pek zordur. Onlara karşı pek uyanık bir hâlde bulunmak lâzımdır.
Çünkü, böyle bir düşman, insanı yalnız maddî ve geçici bir hayattan mahrûm bırakmış olmaz. Belki insanın ebedî, mânevî hayatını zehirleyerek onu en büyük mahrûmiyetlere, cezalara uğratmış olur. Binaenaleyh akıllı bir insan, dostu ile düşmanını tanır, ne cin şeytanlarının vesveselerine kıymet verir, ne de insan şeytanlarının lâkırdılarını dinlemeye tenezzül eder.
“Allah’a hamd olsun” elimizde bir terazi vardır, hakiki bir ölçü mevcuttur. O da muazzam Mâbudumuzun kudsî hükümleridir, yüce emirleri ve yasaklarıdır.
Bunlara muhalif olan herhangi bir söz, herhangi bir hareket, doğru değildir. Artık kendi selâmet ve saadetini düşünen bir mütefekkir insan; öyle dil veya yazıyla olan zararlı telkinlere, aldatmalara kıymet vermez, İslâm dininin gösterdiği selâmet ve hidâyet yolunu takibe çalışır, ebedî muvaffakiyetlere nâil olur.
Kısacası:
İnsanın mânevî varlığını, ebedî selâmetini yok etmek isteyen, insanı ruhan zehirleyerek ebedî hüsrâna düşürmeğe çalışan kimselerden sakınmanın pek ehemmiyetine işaret için olmalıdır ki: Bu sûre-i celîlede kendisine sığınmakla emrolunan yüce zâtın hem Rablığı, hem mâlikiyeti, hem de ilâhlığı beyan buyrulmuştur.
Binaenaleyh biz mü’mînler dâima o kerîm, rahîm Mâbudumuzun himâyesine sığınırız, bizleri görünür, görünmez düşmanlardan korumasını istirham eyleriz.
Bizleri gaflet, cehâlet uykularından kurtararak ruhlarımızı Kur’an’ın nûrları ile aydınlatmasını niyâzda bulunuruz.
Ey lütuf ve ihsânı sonsuz olan mukaddes Mâbudumuz!. Bu âciz kulunun kusurlarını da afv buyur, inleyen kalbini genişleterek Kur’an’ın feyizlerinden yararlandırır, peygamberlerin efendisi hürmetine.
“Kabulünü Yüce Allah’tan istirham etmekte olduğum bu eserin naçizâne tarihine hicrî “1, Muharrem 1381” senesinden başlanılmış ve “27, Zilhicce 1384” senesinde sona erdirilmiştir. Kabulünü Cenab-ı Hak’tan niyâz eder, Peygamber Efendimiz Hazretlerinin şefaatlerini istirham eylerim.
Sonraki Sure: Fatiha Suresi Meal ve Tefsiri